Yegâne Hakiki Yol: Filozof Taşı Üzerine Anonim Risale
Musaeum Hermeticum Reformatum et Amplificatum (Frankfurt, 1678) dijital nüshasından özgün bir sayfa (Source Library). Aşağıdaki çeviri, A. E. Waite'in 1893 tarihli İngilizce çevirisinden yapılmıştır.

Yegâne Hakiki Yol: Filozof Taşı Üzerine Anonim Risale

Sola Vera Via (The Only True Way)
Anonim (Musaeum Hermeticum içinde)· 1678· Özgün: İngilizce· Source Library· ~116 dk okuma
SimyaTürkçe çeviriAçık erişim

Adı bilinmeyen bir simyacı, kendisi gibi arayışta olan bir kardeşine seslenir ve ona vaat ettiği şey altın değil, önce bir yıkımdır: yıllarca güvendiği bütün işlemlerin, süblimleşmelerin, çözündürmelerin, çürütmelerin tek bir vuruşta süpürülüp atılması. Risale, dönemin sahte simyacılarını ve onların kitaplarını sert bir dille yerer, kendi acı tecrübesini itiraf eder ve Tabiat'ın yerin bağrında izlediği tek yalın yolu — yumuşak bir ısıyla sürdürülen tek bir işlemi — savunur. Merkür, Kükürt, Kara Kuzgun, Kuzgun Başı gibi adların ardında tek bir maddenin ve tek bir yöntemin gizlendiğini söyler. Aşağıda risalenin tamamı yer alıyor.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

YEGÂNE HAKİKİ YOL — YAHUT HAKİKAT YOLUNU GÖSTEREN FAYDALI, İYİ VE YARDIMCI BİR RİSALE, 1677

Sevgili dostum ve kardeşim, bu şanlı Sanat'ın adı altında pek çok yalan öğreti bulunur; bunları ortaya atanlar sahte simyacılardır, yazdıkları düpedüz hile ve aldatmacadan ibarettir, lâkin sade tabiatlı insanlar arasında büyük itibar görür. Bu şarlatanlar, kendilerine kanan zavallıları hiçbir fayda getirmeyecek şeyler uğruna çok para ve çok vakit harcamaya sürükler; zira bir iş güzelce başlamamışsa, güzel bir sona da erdirilemez. Bugün kendini kimyanın bu yüce sanatına adamış olanların çoğu yanlış bir yol tutmuştur ve ya aldatandır ya aldanan. Aldatanlar kendi cehaletlerinin farkındadır ve onu kapalı, mecazlı bir üslubun ardına gizlemeye çalışırlar. Ne kadar az biliyorlarsa, kurdukları hayaller o kadar tumturaklı ve o kadar anlaşılmaz olur. Ne var ki onların şaşırtıcı üslubu karşısında afallayan okur, hiç değilse şu teselliyle avunabilir: bu mesele hakkında o da yazarlar kadar bilgilidir. Bu teselli, onların sahte süblimleşmelerinden, kalsinasyonlarından, imbikten çekmelerinden, çözündürmelerinden, pıhtılaşmalarından, çürümelerinden ve bozulmalarından örülü o bitimsiz labirentte bir tür kılavuz ipliği yerine geçsin. (Bu risale, 1678'de Frankfurt'ta Latince yayımlanan Musaeum Hermeticum derlemesinde yer alır; o derleme de 1625 tarihli daha küçük bir Hermetic Museum toplamasının genişletilmiş hâlidir. Metnin başında duran 1677 tarihi, genişletilmiş Latince baskıdan bir yıl öncesine işaret eder.) Yine de neredeyse her gün, akılsız kimselerin bütün varını yoğunu bu saçma deneylere harcadığını müşahede ederiz; onları buna sevk eden, az önce andığımız sahte simyacılardır, ki bu adamlar insanları uydurma bir işlemle ve Tabiat'ın hayalî çarpıtmalarıyla kandırırlar.

Hakiki Simyacıların bu faydasız ve gereksiz deneylerle hiçbir işi olmaz. Onlar, Tabiat'ın yerin damarlarında izlediği yöntemi izlerler; o yöntem son derece basittir ve içinde ne çözündürme, ne çürüme, ne pıhtılaşma, ne de bu türden başka bir şey vardır. Madenlerin büyüyüp arttığı yerde, yerin ta kalbinde, Tabiat'ın elinde şu sahte simya aletlerine karşılık gelen bir şey bulunabilir mi — imbikler, damıtma kapları, devir ve süblimleşme şişeleri, ateşler ve ayakkabıcı mumu, tuz, arsenik, cıva, kükürt gibi sair malzemeler? Madenlerin büyümesi ve artması için bütün bunlar gerçekten gerekli midir? Aklı büsbütün başından gitmemiş bir kimsenin, Tabiat yöntemlerinde bu kadar yalın ve süssüzken, simya tahsiline yıllarını verip de o ahmakça ve boş çözündürmelerin, pıhtılaşmaların, çürümelerin, imbikten çekmelerin ötesine bir türlü geçememesi şaşılacak şeydir.

Hakiki Sanatkâr, temelsiz işlemlerden örülü bu ince dokuya olsa olsa katıksız bir ahmaklık gözüyle bakar; şu zavallı aldanmışların gözlerinin nihayet açılmamasına, böylesi saçma safsataların dışında bir şey görmemelerine, o ahmakça ve aldatıcı kitapların dışında bir şey okumamalarına ancak hayret eder. Görünüşe göre kendi safsatalarına öyle dolanmışlardır ki hakiki felsefenin hürriyetine asla erişemezler. (Dönemin simya edebiyatında «partiküler» denilen şey, evrensel Taş'ı değil, yalnızca sınırlı bir maden yığınını bir kez dönüştürdüğü söylenen kısmî tarifelerdir. Bu risale gibi metinler partikülerleri sert biçimde yerer: hem elde tutulur bir netice vermedikleri, hem de arayıcıyı tek ve hakiki yoldan alıkoyup ömrünü ve servetini tükettikleri için.)

Lâkin şunu söyleyeyim ki yalanı sevdiğin ve akla dayalı felsefeden yüz çevirdiğin sürece doğru yolu asla bulamazsın. Bunu acı tecrübeyle söylüyorum. Zira ben de yıllarca o safsatacı yöntemlere göre didindim; süblimleşme, imbikten çekme, kalsinasyon, devir ve emsali işlemlerle o gözde hedefe varmaya, Taş'ı sidik, tuz, mürekkep karası, şap ve benzeri maddelerden yontmaya uğraştım. Onu kıllardan, şaraptan, yumurtadan, kemiklerden ve her çeşit ottan; arsenikten, cıvadan, kükürtten ve bilcümle mineralle madenden çıkarmak için çok emek verdim. Onu kezzapla ve alkaliyle elde etmeye çabaladım. Gecelerimi ve gündüzlerimi çözündürmekle, pıhtılaştırmakla, birleştirip karıştırmakla ve çöktürmekle geçirdim. Ne var ki bütün bunlardan ne kâr devşirdim ne sevinç. Beşinci özden çok şey ummuştum; o da ötekiler gibi beni yüzüstü bıraktı.

Şu hâlde, sevgili kardeşim, seni ikaz edeyim: ne kükürt ile cıvanın süblimleşmeleriyle, ne cisimlerin çözündürülmesiyle, ne ruhların pıhtılaştırılmasıyla, ne de hakiki sanata pek az fayda sağlayan o sayısız imbikle bir işin olsun. Tabiat'ın hakiki özünü aramadığın müddetçe emeklerin hüsrana mahkûmdur; bu yüzden muvaffak olmak istiyorsan, bütün o eski yöntemlere olan bağlılığından bir kez ve temelli vazgeçmeli, Tabiat'ın öğretisine harfi harfine itaatle yürüyen yöntemin sancağı altına yazılmalısın — kısacası, bizzat Tabiat'ın yerin bağrında izlediği yönteme. Zira görüyorsun ki Tabiat, madenleri geliştirip kemale erdirme işinde tek bir maddeden başkasını kullanmaz ve bu madde, gereken her şeyi kendinde barındırır. İşte bu madde, yumuşak bir ısıyla hazmedilmekten gayrı hiçbir hususi muameleye ihtiyaç duymaz görünür; bu hazım da, mümkün olan en yüksek gelişme derecesine varıncaya dek sürdürülmelidir.

Bu basit ısıtma işleminin yerine kurnaz safsatacılar çözündürmeleri, pıhtılaşmaları, kalsinasyonları, çürümeleri, süblimleşmeleri ve sair hayalî işlemleri koymuşlardır — ki bunların hepsi aynı şeyin başka başka adlarından ibarettir; böylelikle bu teşebbüsün güçlüklerini bin kat artırmışlar ve halk arasında bunun son derece çetin, tehlikeli ve insanı iflasa sürükleyecek kadar masraflı bir iş olduğu kanaatini doğurmuşlardır. Bunu sırf kıskançlıktan ve kötü niyetten yapmışlardır; başkalarını doğru izden saptırmak, onları yoksulluğa ve yıkıma sürüklemek için. Lâkin bize komşumuzu kendimiz gibi sevmeyi buyurmuş olan Tanrı'nın huzurunda bu tutumlarını haklı çıkarmakta zorlanacaklardır. Zira katıksız bir kötülükle hakikat yolunu geçilmez kılmışlar ve basit bir tabiî işlemi, madenlerin ıslahı ümitsizce zor bir iş gibi görünsün diye, dolambaçlı adlandırmalardan örülü öyle ince bir dokuyla karmakarışık etmişlerdir.

Zira sen ısıtırken aynı zamanda çürütür, yani bozarsın; bunu, bir buğday tanesinin toprakta yağmurun ve güneşin tesiri altında geçirdiği değişimlerde görebilirsin; bilirsin ki yeni hayat fışkırmadan önce onun çürümesi gerekir. İşte onların çürüme ve çözündürme diye adlandırdıkları şey bu işlemdir. Yine ısıtırken aynı zamanda süblimleştirirsin; bu pişirmeye de, saf adam daha kolay yanılsın diye, süblimleşme ve çoğaltma adlarını yakıştırmışlardır. Aynı şekilde pıhtılaşma da ısıtma sırasında vuku bulur; zira derler ki pıhtılaşma, rutubet ateşin tabiatına dönüştüğünde, yani buharlaşmadan ve tükenmeden ateşin tesirine dayanabilir hâle geldiğinde gerçekleşir. Isıtma, onların «devir» ya da birleşme dedikleri şeyi, yani tam yanmayı önlemek üzere ateşin suyla birleşmesini de kapsar. Böylece görürsün ki bunca adla andıkları şey aslında tek ve basit bir işlemdir. Bir tek olan maddeyi de benzer bir ad bolluğuyla tasvir etmişlerdir; insanlar, Tanrı'nın lütfuyla kendilerine nice değerli nimet sağlayabilecek olan o şeyi bulmasınlar diye.

Evvelemirde ona «bizim Merkürümüz» derler; bununla kastettikleri, ateşle birleşmeye başlayan ve bu yüzden cıvaya benzetilebilen rutubetten başka bir şey değildir. Yine «bizim Kükürtümüz» tabirini kullanırlar; bununla kastettikleri de, suyun yahut rutubetin altında gizlenen ve su tarafından en yüksek derecesine dek ısıtılan ateşin ta kendisidir. Sonra buna Hyle yahut İlk Madde adını verirler; zira her şey önce sudan ve ateşten doğar. Arsenik, Zırnık, Bizmut gibi diğer adları Bilgeler hiç kullanmaz; bunları yalnızca birtakım cahil şarlatanlar kullanır ki onlara daha fazla kulak vermemize gerek yoktur. Bırak Tabiat'ın kılavuzluğuna uyalım: o bizi yoldan çıkarmaz. (Simya dilinde Merkür, Kükürt ve Tuz kimyasal madde adları değil, ilke adlarıdır: sırasıyla uçuculuk-nemlilik, yanıcılık-ateşlilik ve sabitlik-cisimlilik. Yazarın burada yaptığı da tam olarak budur; Merkür'ü rutubet, Kükürt'ü gizli ateş diye tanımlar.) («Bizim Merkürümüz», «bizim Suyumuz» gibi mülkiyet ekleri tesadüfi değildir: bu ekler, kastedilenin çarşıda satılan bayağı cıva ya da su olmadığını ehline bildiren, dışarıdakine ise hiçbir şey söylemeyen kasıtlı bir gizleme dilidir.)

Bunu kendine düstur edinirsen, bütün madensel maddelerin kendisinden doğduğu ilk maddeyi elbette hatırlayabileceksin. Lâkin bu meseleyi ele almadan önce, Güneş'in, Ay'ın, Venüs'ün, Mars'ın, Jüpiter'in ve Satürn'ün niçin maden olduklarını ve menşelerinin ne olduğunu anlaman sana çok yarayacaktır. (Simya metinlerinde gezegen adları doğrudan madenlerin yerine geçer: Güneş altın, Ay gümüş, Venüs bakır, Mars demir, Jüpiter kalay, Satürn kurşundur. Yazar burada gökcisimlerinden değil, bu yedi madenden söz etmektedir.) Bu suale bir cevap bulmanın yanı sıra şunu da akılda tutmalısın: yaratılmış olan her şey üç âleme ayrılır, yani hayvanî, nebatî ve madenî âlemlere. Birincisine eti ve kanı olan bütün canlılar; ikincisine bütün otlar, bitkiler ve ağaçlar; üçüncüsüne bütün madenler, taşlar ve yanmayan her şey dâhildir.

Lâkin üç sınıfa ayrılmış olsalar da, ey kardeşim, bütün şeyler doğuşlarını yahut varlığa gelişlerini kendisinden aldıkları tek bir ortak İlke'ye geri götürülebilir. Bu ilk madde, ısının çeşitli türleriyle çeşitli yollardan dönüşür ve başka başka hususi suretlere bürünür. Madem ki Tabiat bu kadar yalındır, sana bir kere daha öğüdüm şudur: bütün o ahmakça süblimleşmelerle, pıhtılaşmalarla, çürümelerle ve bugün bile birçoklarının inandığı o gülünç kocakarı masallarıyla işini bitir; sadece Tabiat'a ve onun süssüz yöntemlerine uy. O zaman Tabiat seni elinden tutar ve hakiki maddeye götürür. Zira Tabiat'ı düzeltmenin yahut ıslah etmenin yegâne yöntemi, özlerin tabiî surette ısıtılmasından ibarettir.

İşte bu Öz, dostum, her şeyin kendisine bağlı olduğu asıl mevzudur. Simyacıların avam kalabalığı bu basit hakikati bir türlü idrak edemez görünür; böylece meseleyle hiçbir alâkası olmayan maddelerle günbegün didinip dururlar. Bunun yerine boynuz, odun yahut taş ekip de altın bir buğday hasadı beklemeleri fark etmezdi. Güneş ile Ay her maddeden yapılamaz; ancak her şeyin kendisinden meydana geldiği o tabiî Öz'den yapılır ki bu Öz sonradan, ısının çeşitli türleriyle türlü maddelere ayrışır. Şu hâlde her bir şeyin hususi vasfı, kendi pişme derecesine bağlanmalıdır. Bu yüzden hakiki Simya Sanatı'nı icra etmek istiyorsak, Tabiat'ın yerin bağrında işini gördüğü yöntemi taklit etmeliyiz.

Kadimler bu işlem münasebetiyle birçok renk saymışlardır: siyah, beyaz, limonî, kızıl, yeşil ve saire. Bütün bunlar sırf seni doğru yoldan saptırmak ve cehalet içinde tutmak içindir. O kadim yazarlar, sıradan okurun manalarını anlamasını imkânsız kılacak kadar şaşırtıcı bir mecaz çeşitliliğiyle üsluplarını karartmak için durmadan en büyük zahmete katlanmışlardır.

Bu yüzden sana tekrar tekrar tembih ederim: siyah bir madde bulman yahut alman gerektiğini, yahut kimyevî işlem seyrinde maddenin siyaha, beyaza ve kızıla döndüğünü söylediklerinde onlara inanma. Siyah rengi onlara telkin eden şey şudur: madde yahut öz, önce parlak bir maddî ateşle karışır ve bu ateş vasıtasıyla özden bir sıvı, belirli bir siyah duman suretinde ayrılır. Kadimler bu siyah dumana Kara Kuzgun, öze ise Kuzgun Başı adını verdiler. Bu ayrılmayı dikkatle müşahede etmelisin.

Kadimler bundan öğrendiler ki tabiî maddelerin ayrılması, ısıtma işlemindeki tabiî bir eksiklikten başka bir şey değildir. Bu da onlara şunu düşündürdü: Tabiat tarafından eksik ısıtılmış olan özlere, alelâde ateşle tabiî bir surette yardım edilebilir; böylece hâlâ yanıcı olan özler ile özden ayrıldıklarında siyah olan sıvıları — ki kadimler bu sıvılara kıskançlıkla Merkür adını takmışlardır — sanat yoluyla kemale erdirilebilir, özler kendi sıvılarıyla yanmaya karşı korunabilir ve sıvı da özden ayrılamaz hâle getirilebilir. Kadimler buna «bizim Kükürtümüz» dediler. Zira bu hazırlıktan sonra öz artık nebatî yahut hayvanî değildir; ısıtılmasının kemale ermesiyle madenî bir öz olmuştur ve bu sebeple kükürt diye anılır.

Öz, unsurî bir ateşten başka bir şey değildir; yanmaya karşı korunan sıvısı ise gerçek unsurî havadır; hava tabiatı gereği sıcak ve nemli olduğu için, o kıskanç kadimler ona Merkür adını vermişlerdir. Hava kendinde ateşin tabiatını taşır, unsurî ateş de kendinde havanın tabiatını taşır: böylece ortak unsurlarının birleşmesiyle ikisi arasında hakiki bir kaynaşma vuku bulabilir. Gördüğümüz maddî ateş ile su da işte böyledir. Bu maddî unsurlar, unsurların özlerine, tabiî yoldan en yüksek dereceye (kemale?) çıkarılabilsinler diye verilen bir yardımdan başka bir şey değildir. İşte bu derecelenme yegâne hakiki Simya'dır ve ondan başkası yoktur. Çağımızın şarlatanlarının sahte simyası ise sırf para ve vakit israfıdır.

Bilgelerin yazılarından gerçek bir bilgi devşirebileceğini sanmak büyük bir hata olur. Onlar sana yalnızca dışı gösterir, içerideki Öz'ü ise gizlerler. Sana kepeği sunar, buğdayın en incesini kendilerine ayırırlar. Sana, adım atmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir yol gösterirler. Bu yüzden sana öğüdüm, bundan böyle onlardan uzak durmandır; yoksa bir yandan kendini ve aileni en derin yoksulluğa gömerken bir yandan da yalnızca eczacıları zengin edersin; dahası, evrensel devayı kazanacağın yerde, kükürtlü ve cıvalı dumanla kararmış, bizmutun ve her türlü tuzun pis kokusuyla ağırlaşmış bir havada durmadan dolaşmaktan en tehlikeli hastalıkları kaparsın.

Doğrusu şaşılacak şeydir ki bu büyük hazinenin peşine düşenlerin hiçbiri — onun uğruna her türlü emeğe ve sıkıntıya katlanmaya razı oldukları hâlde — sürekli başarısızlığın kendilerine belletmeye çalıştığı dersi kavrayabilmiş görünmüyor. Söyler misin, çözündürmeleri, pıhtılaşmaları, çürümeleri, karışımları ve devirleri deneyen o binlerce insan, can yakıcı emekleriyle ne kazandılar? Sularıyla, maden çözeltileriyle, kanla, kılla, yumurtayla, sütle, şekerle ve her türlü otla hangi hayırlı neticeyi elde ettiler? Sana yalvarırım, onların yürek burkan tecrübesinden istifade et ve hakiki Simya'dan gayrı her şeyle işini bitir. Hakiki Simya öğretir ki madde, kendi ateşi ve kendi sıvısıyla kemale erdirilir ve unsurî ateşin yüceliğine erişir — kusurlu madenler de bununla ıslah olur, zira onların unsurî ateşi kendi sıvısı tarafından gereğince hazmedilmemiştir.

Aynı sebeple unsurî ateş de yerinde kalamaz; çünkü sıvı, alelâde ateşin harareti yüzünden o unsurî ateşten ayrılır ve beyaz duman suretinde buharlaşır. Unsurî ateş ise buharlaşmaz, kendi toprağıyla birlikte kalır ve onunla birlikte yanmak zorundadır; zira kendisini koruyan sıvı beyaz duman olup uçmuştur. Kadimlerin, siyah renkten sonra gelir dedikleri beyazlık işte budur. Bu yüzden, onu beyaz yapmadan önce siyah yapman gerektiğini söylemeyi âdet edinmişlerdir. Biz işlemimize siyahlıkla başlarız ve siyah dumanı dönüştürürüz; lâkin onu kendi maddemiz saymayız ve beyaz yapmayız. Böyle bir varsayım ahmakça ve aldatıcı olurdu. Bu türden yanılgılardan sakınmak istiyorsan, Tabiat'ın işleyişini ve bilhassa madenlerin özsel hassalarını sağlam bir bilgiyle kavramadan bu mevzuun tahsiline kalkışmamalısın.

Korkarım, kardeşim, kitabım sana sevinç yerine yürek ağırlığı verecek; zira sana bunca sevgili olmuş bütün o yalancı safsatacı kanaatleri tek bir vuruşta süpürüp atıyorum. Bununla birlikte, bu Sanat'ın sırlarına derinlemesine vâkıf olduğun fikrinden bir kez ve temelli vazgeçmeli, bu çocukça saçmalıkları onlardan servet ve kâr devşirenlere bırakmalısın. Bu kimseler arasında Adam de Bodenstein pek seçkin bir yer tutardı; zira her türden sözde teosofik kitap yazdı ve aslında bütün bütün cahil olduğu simya Sanatı'ndaki maharetiyle övündü. (Adam von Bodenstein, XVI. yüzyılda Paracelsus'un yazmalarını basıp yayan Basel'li hekimdir; Paracelsusçu tıbbın yayılmasında büyük payı vardır, lâkin bu risalenin yazarı onu simya bahsinde yetkisiz sayar.)

Buna rağmen bugün bile birçok insan, sözleri düpedüz bir şarlatanın sözleri olan bu adamın hakiki simyadan gerçekten anladığını sanır. Doğrudur, onun saçmaları ehil olanı bir an bile aldatamaz; lâkin atasözünün dediği gibi, körler arasında iyi bir kılıç ustası sayılmak kolaydır. Bu sebeple ve Bodenstein artık yaşayanlar arasında olmadığı için bu bahsi kapatıyorum; zira ölülerin ve orada bulunmayanların ancak iyi tarafından söz edilmelidir. Şu kadarını söyleyeyim: o iyi bir safsatacı ve iyi bir hekimdi; lâkin Simya'dan azıcık anlardı yahut hiç anlamazdı. Onun adının parıltısına kapılıp da kendi yıkımına sürüklenecek dikkatsizleri uyarmayı cidden çok istemeseydim, bu kadarını bile söylemezdim.

Şu hâlde hakikati seven biriysen, bu aldatıcı saçmalıklara veda edecek ve bundan böyle kendini yalnızca Tabiat'ın kılavuzluğuna emanet edeceksin; emin ol ki o seni hiç duraksamadan arzu edilen hedefe, yani öze doğru işlediği yönteme götürecektir. Üstelik senden ne çok emek ne de kayda değer bir masraf isteyecektir. İşin tamamı, cisimlerin çözündürülmesini ve pıhtılaşmasını, süblimleşmeyi ve çürümeyi de kapsayan basit bir ısıtma işlemiyle görülür. Lâkin bazı yazarlar, yalın ve hakiki özün yerine başka bir öz koymuşlar, bununla bütün dünyayı aldatmışlar ve birçok kimseyi hatırı sayılır zararlara sokmuşlardır. Tutumlarının dürüst ve sevgi dolu olup olmadığına bir gün Yüce Hâkim karar verecektir.

Böyle yazıları hiç yayımlamamak daha iyi olurdu; zira içlerinde kaynaşan yalan beyanlar ve temelsiz iddialar, çok sayıda saf insanı ağır zararlara gömüyor. Nitekim cahil yazarların ortaya sürdüğü bunca kitap olmasaydı, şu anda aldatıcı kitap bilgisinden bir denizde umutsuzca çırpınan binlerce insan, sırf kendi yalın akıllarının ışığıyla bu değerli sırrın bilgisine ulaşmış olurdu. Onları yıllardır apaçık hakikati görmekten alıkoyan şey, anlamadıkları için hürmet ettikleri o koca basılı saçmalık yığınıdır. Kadimler Sanat hakkında elbette bir şeyler biliyorlardı; lâkin bugün, manalarını (hem de pek muvaffakiyetle) örtmek için başvurdukları o hantal söz kalabalığından pekâlâ vazgeçebiliriz. O söz kalabalığı, dürüst araştırıcıları şaşırtmaktan ve hakiki izden saptırmaktan başka bir işe yaramaz; meğerki yaşayan Üstatlardan ders alma nasibi onlara erişsin.

Ben kendim de istediğim kadar açık konuşamam; zira Sanat'ın bütün üstatlarını bağlayan yemin, Tabiat'ın sırlarının kutsal mührünü çiğneyenlerin üzerine inen lânet ve bilcümle filozofun bedduası beni susturur. Bu yüzden sana tekrar tekrar tembih etmeliyim: başkalarının yazdıklarına değil, kendi müşahedelerine güven ve Tabiat Kitabı kütüphanenin en gözde cildi olsun. Onun yöntemlerini yalnızca madenlerin meydana gelişinde değil, yeryüzü meyvelerinin doğuşunda, kışın ve yazın, ilkbaharda ve sonbaharda, yağmurla ve güneşle sürüp giden büyümelerinde ve gelişmelerinde de müşahede et. Tabiat'ın tomurcuğu ve çiçeği meydana getirirken, ham meyveyi olgunlaştırırken izlediği yöntemleri sağlam bir bilgiyle bilseydin, Tabiat'ın yerin bağrında hazırladığı tohumlara elini uzatabilir ve onlardan (yahut onların maddesinden) o kadar çok arzuladığın şeyi çıkarabilirdin.

Öyleyse beni bağışla kardeşim, bunca yerleşmiş ve bunca sevdiğin eski kanaatlerini böyle merhametsizce devirdiğim için. Mazeretim şudur ki bunu senin iyiliğin için yaptım; aksi hâlde madenleri dönüştürmenin hakiki sırrını asla öğrenemezdin. Bana inanabilir ve güvenebilirsin; zira dünyayı yeni yalanlarla doldurmak için akla gelebilecek hiçbir sebebim yoktur — Tanrı bilir ki dünya, az önce andığım aldatıcılar ve onların gönüllü kurbanları eliyle bu yalanlarla zaten yeterince doludur. Bu zavallılar, o sahte kitapların peşine takılıp bütün dünyalıklarını kaybettikten sonra bile zararlarının gözlerini açmasına razı olmamışlar ve o devasa yalan labirentinden çıkış yolunu bulamaz görünmektedirler.

Dahası, kitap yazmaya bile kalkışmışlar ve sanki Sanat'ın kâmil üstatlarıymış, ondan büyük menfaat devşirmişler gibi konuşmuşlardır; oysa gerçekte öyle düşmüşlerdir ki zavallı kaynatmalardan başka bir şeye güçleri yetmez. Bütün servetleri çözünme sürecinden geçene dek çözündürdüler; altınları ve gümüşleri buharlaşıp uçana dek süblimleştirdiler; elbiseleri sırtlarında çürüyene dek çürüttüler; odunları ve kömürleri kül olana dek, kendileri de bir dilenci torbasıyla değneğe kalana dek kalsine ettiler. (Dönemin halk dilinde bu adamlara «üfleyiciler» — puffers — denirdi: ocak körüğünü ömür boyu üfleyip duran, altın umuduyla varını yoğunu ateşe atan sahte simyacılar. Tabir küçültücüdür ve hakiki filozoftan ayırmak için kullanılır.)

Bunca zahmetle kazandıkları ödül işte budur. Onların yıkımı sana ibret olsun kardeşim. Zira onların simyası sıhhat vereceğine, ardından yoksulluk ve hastalık getirir; bakırı altına çevireceğine, altını bakıra ve pirince çevirir. Bir de düşün: kunduracılar, terziler, iflas etmiş tüccarlar, meyhaneciler gibi nice cahil kimse bu Sanat'ı bildiğini iddia eder ve laboratuvarda birkaç yıl neticesiz deney yaptıktan sonra kendilerine büyük hekim adını takar, birçok hastalığı iyileştirme kudretlerini övüngen ve ağdalı bir dille ilan eder, altın dağları vaat ederler. O vaatler boş rüzgârdır, ilaçları ise katıksız zehir; onunla mezarlıkları doldururlar ve bu küstah suistimalleri yüzünden Tanrı bir gün onları ağır bir cezayla ziyaret edecektir. Lâkin ben bu dolandırıcı şarlatanlarla uğraşmayı kadılara ve zindancılara bırakıyorum. Onlardan söz etmemin tek sebebi seni ikaz etmektir. Madenlerin tabiatı ve doğuşu hakkında hiçbir şey bilmeyen bunca insan Simya üzerine yazıyorsa, hangi kitapları okuduğuna ve ne kadarına inandığına dikkat etmen daha da zaruri hâle gelir.

Zira sana doğrusunu söyleyeyim: madenlerin tabiatı hakkında gerçek ve köklü bir bilgin olmadığı sürece, hakiki Simya Sanatı'nda fazla yol alamaz, madenlerin tabiî dönüşümünü de idrak edemezsin. Her tarifi tatbik edebilmen için önce manasını kavraman gerekir. Anlamadığın şeye daima şüpheyle bak (yani bu sanatı tahsil ederken). Yanlış yollar çoktur, lâkin hakiki olan ancak bir tanedir ve bu yol, ne çok el ne de çok emek isteyen bir işleme işaret eder. Bu sebeple, sevgili dostum ve kardeşim, madenler ile onların özsel tabiatı hakkında etraflı bir bilgi edinmek için gece gündüz sıkı çalışmalısın. O zaman sanatın gereklerini idrak edebileceksin. Hakiki maddenin ve hakiki yöntemin ne olduğunu kimse söylemeden bileceksin. Eski emeğinin ne kadar beyhude olduğunu göreceksin ve vaktiyleki körlüğüne şaşacaksın. Madenlerin tabiatını ve doğuşlarının sebeplerini tetkik et; zira onlar da doğuşlarını, yaratılmış bütün öteki şeylerle aynı kaynaktan alırlar.

Nasıl ki bebek, bir ısıtma işlemiyle babanın tohumundan ananın rahminde gelişir ve nasıl ki civciv, tavuğun tabiî kuluçkasıyla yumurtadan çıkar, madenler de belirli bir maddeden belirli bir yolla gelişirler. Ne var ki, kardeşim, cıva ile kükürtün madenlerin ilk maddesi olduğunu söylemiyorum. Bunu sana o hokkabaz aldatıcılar söylediler; oysa madenlerin büyüdüğü yerin damarlarında ne cıva bulunur ne kükürt. Şu hâlde onlar kükürtten söz ettiklerinde bunu unsurî ateşe işaret sayacaksın; Merkür dediklerinde ise sıvıyı anlayacaksın. Aynı yalancı ruhla (unsurî) ateşe «bizim Güneşimiz», sıvıya «bizim Ayımız» adını vermişlerdir; yahut unsurî ateşe can, unsurî sıvıya ruh demişlerdir, çünkü unsurî maddeler görünmezdir. Can görünmez ateştir, ruh ise görünmez rutubet: dışarıdaki özsel ateşle suya da «cisimler» adını vermişlerdir, çünkü bunlar görünür ve elle tutulurdur.

Dahası, bunların madenî cisimler olduğuna ve onları çözündürmen gerektiğine seni inandırmaya çalışırlar. Lâkin bırakma seni aldatsınlar. Onların namussuz oyunlarına ve kurnaz hilelerine karşı uyanık ol; bu hilelerle, aslında madenî özü kastederlerken seni madenî cisimlerle deney yapmaya koşarlar.

Sana çeşit çeşit malzeme ve madde gösterirler; oysa tek bir hakiki madde ve tek bir hakiki yöntem vardır. Emin ol ki onların çözündürmeleri, pıhtılaşmaları, süblimleşmeleri, kalsinasyonları ve çürümeleri, Tabiat'ın madenlerin büyüdüğü yerin kalbindeki yöntemini temsil etmez. Zira dindar Tabiat yalnızca unsurî ateşi ısıtır; o ateş de kendi sıvısı vasıtasıyla ıslah olur ve sabitlenir. Tabiat bu sıvıyı da çeşitli ısı dereceleriyle, üç tabiî âlemi meydana getiren bütün o çeşitli nesnelere dönüştürür. Şimdi bunlar nebat, hayvan ve maden gibi birbirinden pek farklı cisimlere ayrılmış olsalar da, hepsi aslen tek bir ortak maddeden fışkırmıştır, hepsinin tek bir kökü vardır ki Kadimler ona İlk Madde yahut Hyle adını vermişlerdir. Lâkin o, gerçekte, sıvısıyla birlikte gizli unsurî ateşten başka bir şey değildir; Kadimler bu sıvıya kök sıvı, köksel rutubet yahut nemli kök derlerdi, zira o, yaratılmış her şeyin köküdür.

Bu sıvı, ateşiyle birlikte, kendisinde vuku bulan çeşitli ısı yahut «pişme» dereceleriyle türlü türlü tabiî cisimlere ayrışır. Bir şey, kendi unsurî ateşinde sıvısı vasıtasıyla bir başkasından daha kâmil surette ısıtılmıştır. Pişmenin en eksik olduğu tabiat nebatî tabiattır. Bu yüzden onun özü kolayca yanar ve sıvısı, alelâde ateşle unsurî ateşinden kolayca ayrılır.

Hayvanın pişmesi de nebatî maddeninki kadar eksiktir; zira onun da özü kolayca yanar. Madenî maddelerin pişmesi ise hepsinin en kâmilidir, çünkü onlarda madenî sıvı, kendi unsurî ateşine (pişme yoluyla) daha sıkı bağlanmıştır. Bu yüzden madenler, alelâde ateşe nebatî ve hayvanî maddelerden daha iyi dayanır. Bir maden ateşe konduğunda odun gibi parlak bir alevle yanmaz; zira odunun sıvısı, madenlerin sıvısının kendi özüne bağlandığı kadar eksiksiz bir surette (pişme yoluyla) kendi özüne bağlanmamıştır. Sıvının özle birleşmesi madenî değil nebatîdir; bu sebeple nebatî olan siyah bir dumanla tükenir.

Nebat, daha yüksek bir pişme derecesiyle madenî bir öze dönüştürüldüğünde ise alelâde ateşte artık siyah duman değil beyaz duman verir; nitekim bunu, kusurlu madenler ateşte eritilirken müşahede edebilirsin. Kadimlerin, maddeyi beyaz yapmadan önce siyah yapman gerekir demelerinin sebebi budur; yani beyaz duman vermeden önce siyah duman vermelidir. Yine derler ki: Onu kızıl yapmadan önce beyaz yapmalısın. Kızıl yapmak, kâmil kılmak demektir; zira altın ile gümüş pişme yoluyla kemale erdirilmiştir, özleri sıvılarıyla bütünüyle birleşmiş ve saf ateşe dönüşmüştür.

Öyleyse Kadimlerin kapalı sözleri yüzünden gafil avlanma. Madenlerin yalın temel tabiatını iyice tetkik edersen, onların muammalı tabirlerinin ne mana taşıdığını bileceksin ve bazı yeni yazarlar gibi, yazdıklarından şu neticeyi çıkarmayacaksın: sözde belirli bir madde alıp onu kararıncaya dek çözündürmen, sonra siyahlık kaybolup beyazlaşmaya başlayana dek yeniden arıtıp kalsine etmen, ondan sonra da bir kere daha ateşi artırıp madde kızıla dönene dek kalsine edip didinmen gerekirmiş. Kadimlerin diline böyle bir mana vermek, ancak madenî maddelerin tabiatından bütün bütün habersiz kimselerin aklına gelebilir; nitekim Kadimler böyle yazdılarsa, bunu sırf asıl kastettiklerini Tabiat'ın yakın talebelerinden başka herkesten gizlemek için yaptılar.

Bu maksatla «Merkür» ve «Kükürt» terimlerini durmadan kullanmayı âdet edinmişlerdi. Gerçi tabiî pişme yoluyla en aşağı basamaktan en yüksek gelişme basamağına çıkarılması gereken hakiki madde madenî özdür ve Kadimlerin manası ehil olanlar için yeterince anlaşılırdır; ne var ki cahil olanlar, onların dilinden maddenin madenlerden alınması gerektiğinden fazlasını çıkaramaz. Peki bu maddeyi nereden bulacaklar ve onu nasıl kemale erdirecekler?

Madenî öz, kusurlu madenlerden zarar görmeksizin ayrılamaz; zira ateşle ayrılırsa sıvı buharlaşmak, öz de (kendi toprağıyla birlikte) tükenmek zorundadır. Kusurlu madenlerin özünü kezzapla, arsenikle, hayat suyuyla yahut alkaliyle de, özü ve sıvısını yabancı rutubetle zedelemeden ayıramazsın: çünkü madenî tabiat hiçbir yabancı maddeye tahammül etmez ve yabancı bir rutubet madenî sıvıyla birleşirse, sıvı kendi has vasfını yitirir ve büsbütün bozulur. Kâmil madenlerin madenî özünü ise ayrı bir hâlde hiç elde edemezsin; zira onların sıvısı ve unsurî ateşi öylesine kâmil bir pişme süreciyle kaynaştırılmış ve toprağına öylesine sıkı bağlanmıştır ki onları ne ateş ne su ayırabilir; ateşin üzerlerinde hükmü yoktur ve hiçbir yabancı rutubet kâmil madenlerin sıvısıyla birleşemez yahut onu bozamaz. Bütün emeğin boşa gidecektir: pişme işini o kadar iyi görmüştür ki onu asla geri çeviremezsin.

Kadimlerin, madenlerden başka hiçbir şeyde kükürt bulunmadığını söylemelerinin ve madenî sıvıya cıva adını vermelerinin sebebi budur. Lâkin adlar hakikatleri değiştirmez: hakikat şudur ki unsurî ateş, kendi unsurî sıvısına tabiî pişme yoluyla öyle bağlanmalıdır ki ikisi ayrılmaz hâle gelsin. Zira sıvı, ateşi yanmaya karşı korur; böylece ikisi de alelâde ateşte sabit ve değişmez kalır. Kadimler kemale ermiş bu maddeye pek yerinde olarak İksir yahut kâmil bir pişme sürecinden geçmiş ateş adını vermişlerdir; zira önce ham ve çiğ olan şey, bu pişme süreciyle «pişirilmiş» yahut hazmedilmiştir. Bayağı madenlerin ateşte parçalanıp dağılmasına yol açan o kusurlu unsur, tabiî hararetle hazmedilmiş ve kemale erdirilmiştir.

Bu sebeple, bu ısıtma işleminin gereğince yerine getirilmesinin istediği emekten kaçınmamalısın; zira bu işlem, arıtmayı, süblimleşmeyi, çözündürmeyi ve kadim simyacıların saydığı bütün öteki kimyevî işlemleri kendinde toplar. Onların hepsini gönül rahatlığıyla aklından çıkarabilirsin; sana sıkıntıdan, zarardan ve vakit kaybından başka bir şey getirmezler. Bu sadık ikaznameyi yazmaktaki maksadım, Kadimlerin küçümser kapalılığının saf araştırıcının yoluna bunca bol serptiği tuzaklara karşı seni tekrar tekrar uyarmaktır. Ayrıca sana hakiki maddeyi ve tek hakiki yöntemi ima etmek istedim ve baştan sona kendimi mecazî kapalılıktan olabildiğince uzak bir üslupla ifade etmeye çalıştım. Seni izsiz çölde dolaşmaktan geri çağırdım ve doğru yola koydum. Şimdi Kadîr Tanrı'ya yalvarmalısın ki sana hakiki filozof mizacını versin ve gözlerini tabiatın hakikatlerine açsın. Ancak böyle o gözde hedefe erişebilirsin.

Yanlış yollar çoktur, lâkin hakiki olan ancak bir tanedir.
Özgün metin (İngilizce)
The Only True Way The Only True Way The Only True Way; Or, An Useful, Good, And Helpful Tract, Pointing Out The Path Of Truth. 1677. The Only True Way Beloved friend and brother, under the name of this glorious Art there is to be found much false teaching which is put forward by pseudo-alchemists, whose writings are nothing but imposture and deceit, and are yet highly esteemed by people of the simpler sort. These charlatans induce their dupes to waste much money and time on that which can profit them nothing; for unless a thing be well begun, it can never be brought to a good end. Yet most men, who, nowadays, have devoted themselves to this exalted art of chemistry, are pursuing a wrong course, and are deceivers or deceived. The deceivers are conscious of their own ignorance, and try to veil it under an obscure and allegorical style. The less they really know, the more pompous and the more unintelligible do their speculations become. But the reader, who is puzzled by their perplexing style, may at least comfort himself with the assurance that he knows as much about the matter as the authors. That assurance must serve for a kind of clue to the endless labyrinth of their false sublimations, calcinations, distillations, solutions, coagulations, putrefactions, and corruptions. Nevertheless, we may almost every (lay see foolish persons spend their whole substance on those absurd experiments, being induced to do so by the aforesaid pseudo-alchemists, who impose on them with a false process, and fanciful perversions of Nature. With these useless and unnecessary experiments the true Alchemists will have nothing to do. They follow the method pursued by Nature in the veins of the earth, which is very simple, and includes no solutions, putrefactions, coagulations, or anything of the kind Can Nature, in the heart of the earth, where the metals do grow and receive increase, have anything corresponding to all those pseudo-alchemistical instruments alembics, retorts, circulatory and sublimatory phials, fires, and other materials, such as cobbler's wax, salt, arsenic mercury, sulphur, and so forth? Can all these things really be necessary for the growth and increase of the metals? It is surprising that any one not entirely bereft of his senses can spend many years in the study of alchemy, and yet never get beyond those foolish and frivolous solutions, coagulations, putrefactions, distillations, while Nature is so simple and unsophisticated in her methods. Surely every true Artist must look upon this elaborate tissue of baseless operations as the merest folly, and The Only True Way can only wonder that the eyes of those silly dupes are not at last opened, that they may see something besides such absurd sophisms, and read something besides those stupid and deceitful books. It seems that they are so entangled in their sophisms that they can never attain to the freedom of true philosophy. But let me tell you that so long as you love lies, and turn away from rational philosophy, you will never find the right way. | can speak from bitter experience. For |, too, toiled for many years in accordance with those sophistic methods, and endeavoured to reach the coveted goal by sublimation, distillation, calcination, circulation, and so forth, and to fashion the Stone out of substances such as urine, salt, atrament, alum, etc. | have tried hard to evolve it out of hairs, wine, eggs, bones, and all manner of herbs; out of arsenic, mercury, and sulphur, and all the minerals and metals. | have striven to elicit it by means of aqua fortis and alkali. | have spent nights and days in dissolving, coagulating, amalgamating, and precipitating. Yet from all these things | derived neither profit nor joy. | had hoped much from the quintessence, but it disappointed me like the rest. Therefore, beloved brother, let me warn you to have nothing to do with sublimations of sulphur and mercury, or the solution of bodies, or the coagulation of spirits, or with all the innumerable alembics, which bear little profit unto veritable art. So long as you do not seek the true essence of Nature, your labours will be doomed to failure- therefore, if you desire success, you must once for all renounce your allegiance to all those old methods, and enlist under the standards of that method which proceeds in strict obedience to the teaching of Nature - in short, the method which Nature herself pursues in the bowels of the earth. For you see that Nature uses only one substance in her work of developing and perfecting the metals, and that this substance includes everything that is required. Now, this substance appears to call for no special treatment, except that of digestion by gentle heat, which must be continued until it has reached its highest possible degree of development. For this simple heating process the cunning sophists have substituted solutions, coagulations, calcinations, putrefactions, sublimations, and other fantastical operations - which are only different names for the same thing; and thereby they have multiplied a thousand-fold the difficulties of this undertaking, and given rise to the popular notion that it is a most arduous, hazardous, and ruinously expensive enterprise. This they have simply done out of jealousy and malice, to put others off the right track, and to involve them in poverty and ruin. But they will find it difficult to justify their conduct before God, who has commanded us to love our neighbours as ourselves. For out of sheer malice they have rendered the road of truth impassable, and perplexed a simple natural process with such an elaborate tissue of circumstantial nomenclature, as to make the amelioration of the metals appear a hopelessly difficult task. For while you heat, you also putrefy, or decompose, as you may see by the changes which a grain of wheat undergoes in the. ground under the influence of the rain and of the sun; you know that it must first decay before new life can spring forth. It is this process which they have denominated putrefaction and solution. Again when you heat, you also sublime, and to this coction they have applied the terms sublimation and multiplication, that the simple man might err more easily. In like manner coagulation takes place in heating; for they say that coagulation takes place when humidity is changed into the nature of fire, so as to be able to resist the action of fire, without evaporating, or being consumed. And heating also includes that which they call “circulation,” or conjunction, or the union of fire with water to prevent complete combustion. Thus you see that that which they have called by so many names is really but one simple process. The substance, which is one, they have described under a similar variety of appellations, to prevent men The Only True Way from finding that which, by the grace of God, can provide for them so many precious blessings. In the first place they call it “our mercury," by which they mean nothing but moisture, which begins to unite itself with the fire, and therefore may be compared to mercury. Again, they use the expression, “our sulphur,” whereby they mean nothing but the fire itself, which lies hid beneath the water, or humidity, and is heated by the water to its highest degree. Then, again, they call it Hyle, or the First Substance, because all things are first generated out of water and fire. Other names, such as Arsenic, Orpiment, Bismuth, are not used by the Sages at all, but only by certain ignorant charlatans, of whom we need not take any further notice. Let us follow the guidance of Nature: she will not lead us astray. If you let this be your motto, you will surely be able to call to mind the first substance, out of which all metallic substances are generated. But before we consider this question, it will much behove you to understand why the Sun, Moon, Venus, Mars, Jupiter, and Saturn, are metals, and what is their origin. Besides finding an answer to this question, you must also bear in mind that all created things are divided into three kingdoms, viz., the animal, the vegetable, and the mineral. To the first belong all living things that have flesh and blood; to the second all herbs, plants, and trees; to the third all metals, stones, and everything that cannot be burned. But, though divided into three classes, yet all things, O my brother, may be traced back to one common Principle, from which they derive their generation, or birth. By different varieties of heat this first substance is transmuted in various ways, and assumes different specific forms. Since, then, Nature is so simple, | advise you once more to have done with all those foolish sublimations, coagulations, and putrefactions, and the ridiculous old wives’ fables which are even now believed by many, and simply to follow Nature, and her unsophisticated methods: then she will take you by the hand, and guide you to the true substance. For the only method of correcting or ameliorating Nature, consists in the natural heating of essences. Now, this Essence, my friend, is the principal thing, on which depends the whole matter. This simple truth, the vulgar herd of alchemists seem quite unable to understand, and thus go on toiling day by day with substances which have nothing to do with the matter. They might as well sow horn, or wood, or stones, and expect a golden harvest of corn. The sun and moon cannot be made out of all substances, but only out of the natural Essence out of which all things are formed, being afterwards differentiated into divers substances by different varieties of heat. Thus the special quality of every individual thing is to be referred to the degree of its coction. If, therefore, we wish to exercise the true Art of Alchemy, we must imitate the method by which Nature does her work in the bowels of the earth. The ancients have named many colours in connexion with this process, such as black, white, citrine, red, green, and so forth. All this is simply intended to lead you astray from the right road, and to keep you in ignorance. Those ancient writers were constantly at the greatest pains to obscure their style with such a perplexing variety of allegorical expressions as to render it impossible for the ordinary reader to understand their meaning. Therefore, | would again and again exhort you not to believe them when they tell you that you must have or take a black substance, or that the substance turns black, white, and red in the course of the chemical process. The black colour was suggested to them by the fact that the substance or essence at first mingles with a The Only True Way brilliant material fire, by which a liquid is separated from the essence in the form of a certain black fume. This black fume the ancients called the Black Raven, and the essence they denominated the Raven's Head. This separation you should carefully observe. From it the ancients learned that the separation of natural substances is nothing but a natural defect of the heating process. This, again, suggested to them the consideration that those essences that had been imperfectly heated by Nature, might be aided in a natural manner by ordinary fire, and that thus the essences which are still combustible, and their liquids (which the ancients invidiously called mercury) being black when they are separated from the essence, might be perfected by art, and the essences guarded against combustion by their liquid, and the liquid rendered incapable of being separated from the essence. This the ancients called “our sulphur." For after this preparation the essence is no longer vegetable or animal, but by the perfection of its heating it has become a mineral essence, and is therefore called sulphur; the essence is nothing but an elementary fire, and its liquid, which is guarded against combustion, is true elementary air, and, because air is naturally warm and moist, it is called mercury by those jealous ancients. Air contains in itself the nature of fire, and elementary fire, again, contains within itself the nature of air: thus, by the union of their common elements, a true amalgamation of the two can take place. Such are the material fire and water which we see. These material elements are nothing but an aid to the essences of the elements by which they can be naturally reduced to the highest degree (of perfection?). This gradation is the only true Alchemy, and there is none beside. The pseudo-alchemy of our modern charlatans is mere waste of money and time. It would be a great mistake for you to suppose that you can derive any real knowledge from the writings of the Sages. They show you only the outside, and conceal the internal Essence. To you they offer the husks, but the finest of the wheat they keep for themselves. They show you a way which they do not dream of treading. | advise you, therefore, in future, to give them a wide berth; or you will only enrich the apothecaries while you plunge yourself and your family into the deepest poverty; nay, instead of gaining the universal panacea, you will contract the most dangerous diseases from constantly moving in an atmosphere black with sulphurous and mercurial smoke, and fetid with the stench of bismuth and all manner of salts. It is truly amazing that none of the seekers after this great treasure, though willing to submit to any amount of labour and hardship for its sake, seem capable of perceiving the lesson which constant failure is striving to impress upon them. What, | pray you, have those thousands of persons, who have tried the solutions, coagulations, putrefactions, amalgamations, and circulations, gained by their agonising toil? What good result have they produced with their waters, solutions of metals, blood, hair, eggs, milk, sugar, and all manner of herbs? Let me beseech you to profit by their heart-breaking experience, and to have done with everything but true Alchemy, which teaches that the substance is brought to perfection, and attains the exaltation of elementary fire, by its own light and liquid- by which also imperfect metals are ameliorated, because their elementary fire was not properly digested by its liquid. And for the same reason the elementary fire cannot remain, for the liquid is separated from that elementary fire by the heat of the ordinary fire, and evaporates in the form of white smoke. The elementary fire, on the other hand, does not evaporate, but abides with its earth, and must be burned with it, because its protecting liquid has vanished in white smoke. This is that whiteness of which the Ancients have said that it comes after the black colour. For this reason, they are in the habit of saying that you must make it black before you make it The Only True Way white. We begin our process with blackness, and transmute the black smoke, but do not take it for our substance, and make it white. The latter would be a foolish supposition and imposture. If you would avoid such misapprehensions, you must not attempt the study of this subject until you have a sound knowledge of the operations of Nature, and more especially of the essential properties of the metals. | am afraid, my Brother, that my book will cause you heaviness of heart, instead of joy, because | sweep away at one fell stroke all those false sophistical notions which had become so dear to you. Nevertheless, you must once for all relinquish that idea of yours that you are profoundly versed in the mysteries of this Art, and leave these childish absurdities to those who derive wealth and profit from them. Among these persons, Adam de Bodenstein held a very distinguished place; for he wrote all manner of so-called theosophical books, and boasted of his attainments in the alchemistic Art, of which he was really quite ignorant. Yet to the present day many people believe that he (whose expressions are those of a mere charlatan) had a real knowledge of true alchemy. It is true that his nonsense cannot for a moment impose on the initiated; but among the blind (as the proverb says) it is easy to win golden opinions as a good fencer. On this account, and as Bodenstein is no more among the living, | will dismiss the subject, for nothing but what is favourable should be spoken of the dead and of the absent. This | will say, however, that he was a good Sophist and a good physician; but of Alchemy he knew little or nothing. | should not have said this much if | were not really anxious to warn the unwary against being dazzled by the splendour of his name, and to prevent them from being lured on by it to their own ruin. If, then, you are a lover of the truth, you will bid farewell to these specious absurdities, and henceforth entrust yourself to the guidance of Nature alone; be sure that she will lead you onward without faltering to the desired goal, even that method by which she works towards the essence. Moreover, she will demand of you neither much labour nor any considerable outlay The whole thing is done by a simple process of heating, which includes the solution and coagulation of the bodies, and also the sublimation and putrefaction. But some writers have substituted for the simple and true essence a certain other essence, with which they have deceived the whole world, and involved many persons in considerable losses. Whether their conduct was upright and loving will one day be decided by the Great Judge. It would be better not to publish such writings, since the false statements and groundless assertions with which they swarm, plunge so many credulous persons into grievous losses. For if there were not so many books put forward by ignorant writers, many thousands of persons who at the present moment are hopelessly floundering about in a sea of specious book-learning would have been led by the light of their own unaided intellects to the knowledge of this precious secret; they are prevented, these many years, from seeing the plain truth by a vast mass of printed nonsense which commands their reverence, because they do not understand it. The Ancients did indeed know something about the Art; but at the present day we can very well dispense with the cumbrous phraseology under which they (most successfully) attempted to veil their meaning. It can only tend to the bewilderment of honest enquirers, who are thereby thrown off the true scent, unless indeed they should come to be instructed by living Masters. | myself may not speak out as plainly as | would, for | am silenced by the vow which binds all the masters of the Art, the curse that lights on those who violate the sacred seal of Nature's secrets, and the malediction of all the philosophers. Therefore, | must exhort you again and again to trust your own observations rather The Only True Way than the writings of others, and to let the Book of Nature be the most favoured volume of your library. Observe her methods, not only in the production of metals, but in the procreation of the fruits of the earth, and their constant growth and development, in the winter and summer, in the spring and autumn, by rain and sunshine. If you had a sound knowledge of Nature's methods in producing the bud and the flower, and in ripening the green fruit, you would be able to set your hand to the germs which Nature provides in the bowels of the earth, and to educe from them (or their substance) that which you so much desire. Forgive me then, my Brother, for so unceremoniously overthrowing all your old settled and dearly cherished convictions. My excuse must be that | have done it for your own good, as you would otherwise never learn the true secret of transmuting metals. You may believe and trust me, for | can have no conceivable motive for filling the world with fresh lies of which, God knows, it is already full enough, through the agency of the aforesaid deceivers and their willing dupes, who after being lured on by those false books to the loss of all their worldly goods, have not suffered their eyes to be opened by their losses, and seem unable to find their way out of that gigantic labyrinth of falsehood. Nay, they have even taken upon themselves to write books, and to speak as if they were perfect masters of the Art, and had derived great advantage from it, though in reality they have been brought so low as to be able to afford nothing but miserable decoctions. They dissolved until their whole fortune had undergone a process of dissolution; they sublimed until all their gold and silver had evaporated; they putrefied until their clothes decayed upon their bodies; and they calcined until all their wood and coal were consumed to ashes, and they themselves were reduced to wallet and staff. This is the prize which they have won with all their trouble. Let their ruin be a warning to you, my Brother. For their alchemy instead of imparting health, is followed by penury and disease; instead of transmuting copper into gold, it changes gold into copper and brass. Consider also how many ignorant persons, such as cobblers, tailors, bankrupt merchants, and tavern keepers, pretend to a knowledge of this Art, and, after a few years’ unsuccessful experimenting in the laboratory, call themselves great doctors, announce in boastful and sesquipedalian language their power to cure many diseases, and promise mountains of gold. Those promises are empty wind, and their medicines rank poison, with which they fill the churchyards, and for the impudent abuse of which God will one day visit them with heavy punishment. But | will leave the magistrates and the jailers to deal with these swindling charlatans. | speak of them only to put you on your guard. If so many persons write on the subject of Alchemy, who know nothing whatever about the nature and generation of metals, it becomes all the more necessary for you to be careful what books you read, and how much you believe. For | tell you truly that so long as you have no real and fundamental knowledge of the nature of the metals, you cannot make much progress in the true Art of Alchemy, or understand the natural transmutation of metals. You must grasp the meaning of every direction before you can put it into effect. Always mistrust that which you do not understand (i.e., in studying this art). There are many false ways, but there can be only one that is true, and indicates a process which does not require many hands, or much labour. For this reason, beloved friend and Brother, you must work hard by day and by night to obtain a thorough knowledge of the metals, and of their essential nature. Then you will be able to understand the requirements of the art. You will know without being told what is the true substance and the true method. You will see the utter uselessness of your former labour, and you will be amazed at your former blindness. Study the nature of metals and the causes of their generation, for they derive their birth from the The Only True Way same source as all other created things. For as by a heating process the infant is developed in the mother's womb out of the father's seed, and as the chicken is brought forth out of the egg by the natural incubation of the hen, so the metals, too, are developed in a certain way out of a certain substance. Yet | do not say, my Brother, that mercury and sulphur are the first substance of metals. Those juggling deceivers have told you so; but in the veins of the earth, where the metals grow, are found neither mercury nor sulphur. Therefore, when they speak of sulphur, you must understand them to allude to elementary fire, and by mercury you must understand the liquid. In a similar lying spirit they have called fire (elementary) “our Sun,” and the liquid “our Moon,” or the elementary fire soul, and the elementary liquid spirit, because elementary substances are invisible. The soul is invisible fire, and the spirit invisible moisture: the outward essential fire and water they have called ' bodies,’ because they are visible and palpable. Nay, they try to make you believe that these are metallic bodies, and that you must dissolve them. But do not let them deceive you. Be on your guard against their dishonest tricks, and cunning devices, by which they set you to experiment with metallic bodies, when they really mean the metallic essence. They point out to you various materials and substances, notwithstanding that there is only one true substance, and one true method. Be sure that their solutions, coagulations, sublimations, calcinations, and putrefactions, do not represent the method of Nature in the heart of the earth, where the metals grow. For pious Nature only heats the elementary fire which is thereby ameliorated and fixed through its liquid; which latter she also changes, by various degrees of heat, into all the various objects which compose the three natural kingdoms-and although now it is differentiated into bodies so different as vegetables, animals, and minerals, yet they have all originally sprung from one common substance, all have one root, which the Ancients denominated the first Matter or Hyle. But it is really nothing but hidden elementary fire, with its liquid, which the Ancients called the root liquid, radical moisture, or humid radical, because it is the root of all created things. This liquid, with its fire, is differentiated into the various kinds of natural bodies, by the various degrees of heat, or ‘coction,’ which take place in them. One thing is more perfectly heated in its elementary fire through its liquid, than another. The vegetable nature is that in which the coction is least perfect. Therefore its essence is easily burned, and its liquid easily separated from its elementary fire, by common fire. The coction of the animal is almost as imperfect as that of the vegetable substance: for its essence is easily burned. The coction of the mineral substances is the most perfect of all, because in them the metallic liquid is more closely united (by coction) to its elementary fire. Hence metals are better able to resist common fire than the vegetable and animal substances. When a metal is placed in the fire, it does not burn with a bright flame like wood; for the liquid of wood is not so completely joined (by coction) to its essence, as the liquid of metals is to its essence. The union of the liquid with the essence is not metallic, but vegetable, for which reason the latter is consumed with a black smoke, when, by a higher degree of coction, the vegetable has been transmuted into a metallic essence, it no longer gives out a black smoke in common fire, but a white smoke, as you may see when imperfect metals are melted in the fire. That is why the Ancients said that you must first make the substance black before you make it white, i.e., it The Only True Way must first give out a black smoke before it gives out a white. Again they say: You must first make it white before you make it red. To make red is to make perfect, because gold and silver have been rendered perfect by coction, their essence being fully united to their liquid, and changed into pure fire. Do not then suffer yourself to be thrown off your guard by the obscure phraseology of the Ancients. If you thoroughly study the simple fundamental nature of the metals, you will know what their enigmatic expressions mean, and will not, like some moderns, conclude from their writings that you must take a certain substance and dissolve it until it turns black., then again purify and calcine it till the blackness disappears and it begins to turn white; and after that, once more increase the fire and calcine and toil until the substance turns red. Such an interpretation of the language of the Ancients can only suggest itself to persons entirely ignorant of the nature of metallic substances; indeed, the Ancients wrote as they did solely in order to hide their real meaning from all but the close students of Nature. To this end they were in the constant habit of employing the terms "mercury " and “sulphur.” And although the metallic essence is the true substance which, by natural coction, must be raised from the lowest to the highest stage of development, and although the meaning of the Ancients is intelligible enough to the initiated, yet the ignorant can gather from their language no more than the fact that the substance must be taken from the metals. But where are they to obtain it, and how are they to bring it to perfection? The metallic essence can not be separated from the imperfect metals without being injured; for if it be separated with fire the liquid must evaporate, and the essence (with its earth) be consumed. Nor will you be able to separate the essence of the imperfect metals by means of aqua fortis, arsenic, aqua vita-, or alkali, without injuring the essence and its liquid by the foreign moisture: for the metallic nature can bear no foreign substance, and if any foreign moisture combines with the metallic liquid, it loses its proper quality and is entirely corrupted. The metallic essence of the perfect metals you cannot obtain in a separate form; for their liquid and elementary fire are welded together by so perfect a process of coction, and so closely united with their earth, that neither fire nor water can avail to separate them, seeing that the fire has no power over them, and no foreign moisture can combine with, or corrupt, the liquid of perfect metals. All your labour will be in vain: the coction has done its work so well that you will never be able to undo it. Hence, the Ancients said that there was no sulphur in anything but in the metals, and hence also they called the metallic liquid quicksilver. But names do not alter facts: the fact is that the elementary fire must be so united to its elementary liquid by natural coction that they become indivisible. For the liquid protects the fire against combustion, so that both remain fixed and unchanged in common fire. This perfected substance the Ancients have well called Elixir, or fire which has undergone a process of perfect coction: for that which before was crude and raw is "cooked," or digested by the process of coction. That element which, by its imperfection, causes base metals to be broken up and disintegrated by fire, has been digested and perfected by natural heat. For this reason you must not grudge the labour which the proper performance of this heating process demands, seeing that it includes purification, sublimation, dissolution, and all the other chemical processes enumerated by the ancient alchemists. All these you may safely dismiss from your mind, as they can cause you nothing but trouble, loss, and waste of time. My purpose in writing this faithful The Only True Way admonition is to caution you again and again to beware of those pitfalls with which the contemptuous obscurity of the Ancients has so plentifully beset the path of the ingenuous enquirer. | also desired to suggest to you the true substance, and the one true method and have throughout endeavoured to express myself in a style as free from allegorical obscurity as possible. | have recalled you from your wanderings in the pathless wilderness, and put you in the right way. Now you must beseech Almighty God to give you the real philosophical temper, and to open your eyes to the facts of nature. Thus alone you will be able to reach the coveted goal.

Bu metin neden önemli

«Yegâne Hakiki Yol», simya külliyatının en çok okunan derlemelerinden biri olan Hermetic Museum'da yer alır. Derleme, 1678'de Frankfurt'ta Musaeum Hermeticum adıyla Latince yayımlanan ve 1893'te A. E. Waite tarafından İngilizceye çevrilen yirmi iki simya risalesinden oluşur; Latince baskının kendisi de 1625 tarihli daha küçük bir toplamanın genişletilmiş hâlidir. Risale, sahte simyacılara ve onların «partiküler» dedikleri kısmî işlemlere karşı sert bir polemikle açılır, ardından tek maddeli — yani bir tek şeyden yürüyen — yol öğretisini savunur. Yazar anonimdir; metinde 1677 tarihi ve Paracelsusçu hekim Adam von Bodenstein'a yönelik açık bir eleştiri bulunur, ki bu da risalenin XVII. yüzyıl Alman simya tartışmalarının içinden çıktığını gösterir. Metnin dikkat çeken yanı, simya dilinin kendisini bir gizleme tekniği olarak teşhir etmesi ve okuru kitaplardan Tabiat Kitabı'na göndermesidir. Çeviri, A. E. Waite'in The Hermetic Museum, Restored and Enlarged (Londra: James Elliott & Co., 1893; kamu malı) adlı derlemesindeki İngilizce çeviriden yapılmıştır.

Tam Çeviri

yegane-hakiki-yol-simya-risalesi — Tam Çeviri eserin tamamı, 42 bölüm halinde. Source Library

1 / 42
← bölümler arasında kaydırın →

Kısım 1 / 42

Yahut,

CENNET LEVHASI,

Bu şudur:

KADİM İLİMİN GERÇEK BİR TARİFİDİR Kİ, ÂDEM ONU ALLAH'IN KENDİSİNDEN ÖĞRENMİŞTİR: NUH, İBRAHİM VE SÜLEYMAN, en yüce ilahi ihsanlardan biri olarak, onu kullanmışlardır; tüm Bilge Adamlar, her zaman, onu tüm Dünyanın bir Hazinesi olarak görmüşler ve kendilerinden sonra yalnızca dindarlara bırakmışlardır,

Şöyle ki

FİLOZOF TAŞI HAKKINDA.

2. Petrus 3. ayet 5.

Fakat kötülükle bu yüzden bilmezden gelmek isterler ki, gök de bir zamanlar vardı ve yeryüzü sudan: ve su içinde, Allah'ın kelamıyla var olmuştu.

FRANKFURT'TA, HERMANN à SANDE Tarafından. 1677.

DÜNYANIN İHTİŞAMI, Yahut: CENNET LEVHASI: Yani, SEÇKİN VE DAHİYANE BİR KİTAP, benzeri yeryüzünde ne tecrübe edilebilen ne de bulunabilen: ki bu, hakiki Felsefenin ve aynı zamanda En Asil Tıbbın ve en yüce Tentürün gerçek prensiplerini, çeşitli diğer kanıtlanmış sanatlarla birlikte sadakatle gösterir, ve onların gerekli aletlerini.

Şimdi, Kudretli Yaratıcı ve Koruyucu Allah'ın adıyla, tabiatın gizli sırlarını mükemmelleştirmeyi üstleniyorum, ki bunlar Allah tarafından tabiata yerleştirilmiş ve insan ırkına tanınması için verilmiştir, ta ki bu yolla insanlar şeylerin ne kadar harika yaratıldığını ve her türlü dünyevi şeyin nasıl doğduğunu idrak etsinler: ve bu, tüm iman eden Hristiyan halkına bir şahitlik ve tüm muzdarip ve sıkıntılı kalplere bir teselli olsun: Zira yaratılmış tüm şeyler gerçekten helak olur ve çürür, ta ki (gelecek olan) yeniden yenilensinler, çoğalsınlar, neşelendirilsinler ve kendi tohumlarından cinsleri ve türleri mükemmelleştirilsin. Zira doğan veya yaratılan her şeyden sükûnet eksiktir, fakat Tabiat her gün, tüm insan ırkının faydası için yaratıldığı ve tayin edildiği şeyi artırmak ve çoğaltmak için çalışır. Bu nedenle burada öğrenin ve Allah'tan hikmet, anlayış isteyin ki, bu sanatın başlangıcı için size yardım, O'nun ilahi yardımı, ki onunla O'nun övgüsüne ve komşunuzun ıslahına, O'nun ilahi bereketiyle onu mutlu bir şekilde ilerlete ve mükemmelleştiresiniz.

Şayet bu nedenle şimdi hikmet elde etmek ve onu Allah'tan dilemek isterseniz, o halde, sefil bir günahkar gibi, O'nun ilahi bereketini dileyin ki, bu ilahi ihsanları daha layıkıyla alasınız; lakin gurur için değil, zira aksi takdirde Allah'ın size liyakatinizden değil, saf lütfundan bahşettiği lütfu ve faydayı kaybeder ve O'nun en şiddetli gazabına ve ebedi lanetine düşersiniz: Fakat o ilahi ve mübarek işe Kudretli Allah'ın adıyla başlayın, tüm dindar Hristiyanların faydası ve hizmeti için, Hristiyan Dininin korunması ve yüceltilmesi için: kafirlere karşı bir şövalye ve bir savaşçı, yahut güçlü bir atlet olun, ne de dindar olmayan adamların öğüt ve arkadaşlığından zevk alın, ne de adil ve muhtaç olanlara karşı gelin: Fakat elinizi uzatın, ekmeğinizi iyilikle sunun ki, bu hayattan sonra ebedi neşe ve saadet tacını elde edebilesiniz. Zira Allah tarafından verilmiş ve mübarek kılınmış bu hazine, ihsan ve birikim, tüm dünyevi hazinelerin üzerindedir; ki onu Allah'tan hiç kimse elde edemez, ancak her şeyde kendisini alçakgönüllü, dürüst, uysal ve sadık gösteren ve ilahi buyrukları, insan doğasının zayıflığından yapılabildiği ölçüde, Allah'ın cömertliği ve bereketiyle gözeten kimse hariç: Zira Allah, ruhu aracılığıyla bu en yüce hazineyi hiçbir ölümlüye bahşetmez, ancak bu tür yüce ve değerli ilahi ihsanları gerçekten idrak eden ve hiçbir şekilde kendi ruhlarının kurtuluşuna ve saadetine karşı kötüye kullanmayan sade, hayırsever ve dürüst adamlara bahşeder: Zira o ihsan, denildiği gibi, tüm dünyevi hazineleri aşar; o, Kutsal Ruh'un bir armağanı ve ışıkların Babasından neşet eden Allah'ın mükemmel bir lütfudur: Ve bu sanatı elde eden kimse, Allah'tan hikmet dilemiş ve istemiştir, zira o sadece altın, gümüş ve bu dünyanın hazinelerini değil, aynı zamanda tam sağlık, uzun bir ömür ve, çok daha fazlası olarak, hakikatin kendisiyle teselli bulmayı, ruhunu avutmayı, böylece kurtarıcı acı Rabbimiz ve Kurtarıcımız İSA MESİH'in acı tutkusunu ve ölümünü, O'nun cehenneme inişini, üçüncü günde en kutsal dirilişinin, tüm günahlar, ölüm, Şeytan ve cehennem üzerindeki zaferinin ve muzafferiyetinin tezahürünü gerçekten tasvir ve önceden şekillendirebilsin; ki bu zafer nedeniyle, ruhu olan her şey sevinmeli ve ondan teselli bulmalıdır. Fakat şimdi size İsa Mesih'in örneğini, yani insanlığın ve ilahiyatın birbirine nasıl harika bir şekilde dahil edildiğini ve kuşatıldığını gerçekten önceden şekillendireceğim.

1 / 42
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
The Hermetic Museum, Restored and Enlarged, çev. A. E. Waite, Cilt I (Londra, 1893) içinde "The Only True Way" — anonim simya risalesi
Neşir
The Hermetic Museum, Restored and Enlarged, çev. Arthur Edward Waite, Londra: James Elliott & Co., 1893; kamu malı (Latince aslı: Musaeum Hermeticum Reformatum et Amplificatum, Frankfurt, 1678)
Konum
Risalenin tamamı — Hermetik Müze'nin VI. risalesi
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Source Library
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Yegâne Hakiki Yol: Filozof Taşı Üzerine Anonim Risale. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/yegane-hakiki-yol-simya-risalesi
← Kütüphaneye dön