Adı bilinmeyen bir simyacı, kendisi gibi arayışta olan bir kardeşine seslenir ve ona vaat ettiği şey altın değil, önce bir yıkımdır: yıllarca güvendiği bütün işlemlerin, süblimleşmelerin, çözündürmelerin, çürütmelerin tek bir vuruşta süpürülüp atılması. Risale, dönemin sahte simyacılarını ve onların kitaplarını sert bir dille yerer, kendi acı tecrübesini itiraf eder ve Tabiat'ın yerin bağrında izlediği tek yalın yolu, yumuşak bir ısıyla sürdürülen tek bir işlemi savunur. Merkür, Kükürt, Kara Kuzgun, Kuzgun Başı gibi adların ardında tek bir maddenin ve tek bir yöntemin gizlendiğini söyler. Aşağıda risalenin tamamı yer alıyor.
YEGÂNE HAKİKİ YOL — YAHUT HAKİKAT YOLUNU GÖSTEREN FAYDALI, İYİ VE YARDIMCI BİR RİSALE, 1677
Sevgili dostum ve kardeşim, bu şanlı Sanat'ın adı altında pek çok yalan öğreti bulunur; bunları ortaya atanlar sahte simyacılardır, yazdıkları düpedüz hile ve aldatmacadan ibarettir, lâkin sade tabiatlı insanlar arasında büyük itibar görür. Bu şarlatanlar, kendilerine kanan zavallıları hiçbir fayda getirmeyecek şeyler uğruna çok para ve çok vakit harcamaya sürükler; zira bir iş güzelce başlamamışsa, güzel bir sona da erdirilemez. Bugün kendini kimyanın bu yüce sanatına adamış olanların çoğu yanlış bir yol tutmuştur ve ya aldatandır ya aldanan. Aldatanlar kendi cehaletlerinin farkındadır ve onu kapalı, mecazlı bir üslubun ardına gizlemeye çalışırlar. Ne kadar az biliyorlarsa, kurdukları hayaller o kadar tumturaklı ve o kadar anlaşılmaz olur. Ne var ki onların şaşırtıcı üslubu karşısında afallayan okur, hiç değilse şu teselliyle avunabilir: bu mesele hakkında o da yazarlar kadar bilgilidir. Bu teselli, onların sahte süblimleşmelerinden, kalsinasyonlarından, imbikten çekmelerinden, çözündürmelerinden, pıhtılaşmalarından, çürümelerinden ve bozulmalarından örülü o bitimsiz labirentte bir tür kılavuz ipliği yerine geçsin. (Bu risale, 1678'de Frankfurt'ta Latince yayımlanan Musaeum Hermeticum derlemesinde yer alır; o derleme de 1625 tarihli daha küçük bir Hermetic Museum toplamasının genişletilmiş hâlidir. Metnin başında duran 1677 tarihi, genişletilmiş Latince baskıdan bir yıl öncesine işaret eder.) Yine de neredeyse her gün, akılsız kimselerin bütün varını yoğunu bu saçma deneylere harcadığını müşahede ederiz; onları buna sevk eden, az önce andığımız sahte simyacılardır, ki bu adamlar insanları uydurma bir işlemle ve Tabiat'ın hayalî çarpıtmalarıyla kandırırlar.
Hakiki Simyacıların bu faydasız ve gereksiz deneylerle hiçbir işi olmaz. Onlar, Tabiat'ın yerin damarlarında izlediği yöntemi izlerler; o yöntem son derece basittir ve içinde ne çözündürme, ne çürüme, ne pıhtılaşma, ne de bu türden başka bir şey vardır. Madenlerin büyüyüp arttığı yerde, yerin ta kalbinde, Tabiat'ın elinde şu sahte simya aletlerine karşılık gelen bir şey bulunabilir mi — imbikler, damıtma kapları, devir ve süblimleşme şişeleri, ateşler ve ayakkabıcı mumu, tuz, arsenik, cıva, kükürt gibi sair malzemeler? Madenlerin büyümesi ve artması için bütün bunlar gerçekten gerekli midir? Aklı büsbütün başından gitmemiş bir kimsenin, Tabiat yöntemlerinde bu kadar yalın ve süssüzken, simya tahsiline yıllarını verip de o ahmakça ve boş çözündürmelerin, pıhtılaşmaların, çürümelerin, imbikten çekmelerin ötesine bir türlü geçememesi şaşılacak şeydir.
Hakiki Sanatkâr, temelsiz işlemlerden örülü bu ince dokuya olsa olsa katıksız bir ahmaklık gözüyle bakar; şu zavallı aldanmışların gözlerinin nihayet açılmamasına, böylesi saçma safsataların dışında bir şey görmemelerine, o ahmakça ve aldatıcı kitapların dışında bir şey okumamalarına ancak hayret eder. Görünüşe göre kendi safsatalarına öyle dolanmışlardır ki hakiki felsefenin hürriyetine asla erişemezler. (Dönemin simya edebiyatında «partiküler» denilen şey, evrensel Taş'ı değil, yalnızca sınırlı bir maden yığınını bir kez dönüştürdüğü söylenen kısmî tarifelerdir. Bu risale gibi metinler partikülerleri sert biçimde yerer: hem elde tutulur bir netice vermedikleri, hem de arayıcıyı tek ve hakiki yoldan alıkoyup ömrünü ve servetini tükettikleri için.)
Lâkin şunu söyleyeyim ki yalanı sevdiğin ve akla dayalı felsefeden yüz çevirdiğin sürece doğru yolu asla bulamazsın. Bunu acı tecrübeyle söylüyorum. Zira ben de yıllarca o safsatacı yöntemlere göre didindim; süblimleşme, imbikten çekme, kalsinasyon, devir ve emsali işlemlerle o gözde hedefe varmaya, Taş'ı sidik, tuz, mürekkep karası, şap ve benzeri maddelerden yontmaya uğraştım. Onu kıllardan, şaraptan, yumurtadan, kemiklerden ve her çeşit ottan; arsenikten, cıvadan, kükürtten ve bilcümle mineralle madenden çıkarmak için çok emek verdim. Onu kezzapla ve alkaliyle elde etmeye çabaladım. Gecelerimi ve gündüzlerimi çözündürmekle, pıhtılaştırmakla, birleştirip karıştırmakla ve çöktürmekle geçirdim. Ne var ki bütün bunlardan ne kâr devşirdim ne sevinç. Beşinci özden çok şey ummuştum; o da ötekiler gibi beni yüzüstü bıraktı.
Şu hâlde, sevgili kardeşim, seni ikaz edeyim: ne kükürt ile cıvanın süblimleşmeleriyle, ne cisimlerin çözündürülmesiyle, ne ruhların pıhtılaştırılmasıyla, ne de hakiki sanata pek az fayda sağlayan o sayısız imbikle bir işin olsun. Tabiat'ın hakiki özünü aramadığın müddetçe emeklerin hüsrana mahkûmdur; bu yüzden muvaffak olmak istiyorsan, bütün o eski yöntemlere olan bağlılığından bir kez ve temelli vazgeçmeli, Tabiat'ın öğretisine harfi harfine itaatle yürüyen yöntemin sancağı altına yazılmalısın — kısacası, bizzat Tabiat'ın yerin bağrında izlediği yönteme. Zira görüyorsun ki Tabiat, madenleri geliştirip kemale erdirme işinde tek bir maddeden başkasını kullanmaz ve bu madde, gereken her şeyi kendinde barındırır. İşte bu madde, yumuşak bir ısıyla hazmedilmekten gayrı hiçbir hususi muameleye ihtiyaç duymaz görünür; bu hazım da, mümkün olan en yüksek gelişme derecesine varıncaya dek sürdürülmelidir.
Bu basit ısıtma işleminin yerine kurnaz safsatacılar çözündürmeleri, pıhtılaşmaları, kalsinasyonları, çürümeleri, süblimleşmeleri ve sair hayalî işlemleri koymuşlardır — ki bunların hepsi aynı şeyin başka başka adlarından ibarettir; böylelikle bu teşebbüsün güçlüklerini bin kat artırmışlar ve halk arasında bunun son derece çetin, tehlikeli ve insanı iflasa sürükleyecek kadar masraflı bir iş olduğu kanaatini doğurmuşlardır. Bunu sırf kıskançlıktan ve kötü niyetten yapmışlardır; başkalarını doğru izden saptırmak, onları yoksulluğa ve yıkıma sürüklemek için. Lâkin bize komşumuzu kendimiz gibi sevmeyi buyurmuş olan Tanrı'nın huzurunda bu tutumlarını haklı çıkarmakta zorlanacaklardır. Zira katıksız bir kötülükle hakikat yolunu geçilmez kılmışlar ve basit bir tabiî işlemi, madenlerin ıslahı ümitsizce zor bir iş gibi görünsün diye, dolambaçlı adlandırmalardan örülü öyle ince bir dokuyla karmakarışık etmişlerdir.
Zira sen ısıtırken aynı zamanda çürütür, yani bozarsın; bunu, bir buğday tanesinin toprakta yağmurun ve güneşin tesiri altında geçirdiği değişimlerde görebilirsin; bilirsin ki yeni hayat fışkırmadan önce onun çürümesi gerekir. İşte onların çürüme ve çözündürme diye adlandırdıkları şey bu işlemdir. Yine ısıtırken aynı zamanda süblimleştirirsin; bu pişirmeye de, saf adam daha kolay yanılsın diye, süblimleşme ve çoğaltma adlarını yakıştırmışlardır. Aynı şekilde pıhtılaşma da ısıtma sırasında vuku bulur; zira derler ki pıhtılaşma, rutubet ateşin tabiatına dönüştüğünde, yani buharlaşmadan ve tükenmeden ateşin tesirine dayanabilir hâle geldiğinde gerçekleşir. Isıtma, onların «devir» ya da birleşme dedikleri şeyi, yani tam yanmayı önlemek üzere ateşin suyla birleşmesini de kapsar. Böylece görürsün ki bunca adla andıkları şey aslında tek ve basit bir işlemdir. Bir tek olan maddeyi de benzer bir ad bolluğuyla tasvir etmişlerdir; insanlar, Tanrı'nın lütfuyla kendilerine nice değerli nimet sağlayabilecek olan o şeyi bulmasınlar diye.
Evvelemirde ona «bizim Merkürümüz» derler; bununla kastettikleri, ateşle birleşmeye başlayan ve bu yüzden cıvaya benzetilebilen rutubetten başka bir şey değildir. Yine «bizim Kükürtümüz» tabirini kullanırlar; bununla kastettikleri de, suyun yahut rutubetin altında gizlenen ve su tarafından en yüksek derecesine dek ısıtılan ateşin ta kendisidir. Sonra buna Hyle yahut İlk Madde adını verirler; zira her şey önce sudan ve ateşten doğar. Arsenik, Zırnık, Bizmut gibi diğer adları Bilgeler hiç kullanmaz; bunları yalnızca birtakım cahil şarlatanlar kullanır ki onlara daha fazla kulak vermemize gerek yoktur. Bırak Tabiat'ın kılavuzluğuna uyalım: o bizi yoldan çıkarmaz. (Simya dilinde Merkür, Kükürt ve Tuz kimyasal madde adları değil, ilke adlarıdır: sırasıyla uçuculuk-nemlilik, yanıcılık-ateşlilik ve sabitlik-cisimlilik. Yazarın burada yaptığı da tam olarak budur; Merkür'ü rutubet, Kükürt'ü gizli ateş diye tanımlar.) («Bizim Merkürümüz», «bizim Suyumuz» gibi mülkiyet ekleri tesadüfi değildir: bu ekler, kastedilenin çarşıda satılan bayağı cıva ya da su olmadığını ehline bildiren, dışarıdakine ise hiçbir şey söylemeyen kasıtlı bir gizleme dilidir.)
Bunu kendine düstur edinirsen, bütün madensel maddelerin kendisinden doğduğu ilk maddeyi elbette hatırlayabileceksin. Lâkin bu meseleyi ele almadan önce, Güneş'in, Ay'ın, Venüs'ün, Mars'ın, Jüpiter'in ve Satürn'ün niçin maden olduklarını ve menşelerinin ne olduğunu anlaman sana çok yarayacaktır. (Simya metinlerinde gezegen adları doğrudan madenlerin yerine geçer: Güneş altın, Ay gümüş, Venüs bakır, Mars demir, Jüpiter kalay, Satürn kurşundur. Yazar burada gökcisimlerinden değil, bu madenlerden söz etmektedir.) Bu suale bir cevap bulmanın yanı sıra şunu da akılda tutmalısın: yaratılmış olan her şey üç âleme ayrılır, yani hayvanî, nebatî ve madenî âlemlere. Birincisine eti ve kanı olan bütün canlılar; ikincisine bütün otlar, bitkiler ve ağaçlar; üçüncüsüne bütün madenler, taşlar ve yanmayan her şey dâhildir.
Lâkin üç sınıfa ayrılmış olsalar da, ey kardeşim, bütün şeyler doğuşlarını yahut varlığa gelişlerini kendisinden aldıkları tek bir ortak İlke'ye geri götürülebilir. Bu ilk madde, ısının çeşitli türleriyle çeşitli yollardan dönüşür ve başka başka hususi suretlere bürünür. Madem ki Tabiat bu kadar yalındır, sana bir kere daha öğüdüm şudur: bütün o ahmakça süblimleşmelerle, pıhtılaşmalarla, çürümelerle ve bugün bile birçoklarının inandığı o gülünç kocakarı masallarıyla işini bitir; sadece Tabiat'a ve onun süssüz yöntemlerine uy. O zaman Tabiat seni elinden tutar ve hakiki maddeye götürür. Zira Tabiat'ı düzeltmenin yahut ıslah etmenin yegâne yöntemi, özlerin tabiî surette ısıtılmasından ibarettir.
İşte bu Öz, dostum, her şeyin kendisine bağlı olduğu asıl mevzudur. Simyacıların avam kalabalığı bu basit hakikati bir türlü idrak edemez görünür; böylece meseleyle hiçbir alâkası olmayan maddelerle günbegün didinip dururlar. Bunun yerine boynuz, odun yahut taş ekip de altın bir buğday hasadı beklemeleri fark etmezdi. Güneş ile Ay her maddeden yapılamaz; ancak her şeyin kendisinden meydana geldiği o tabiî Öz'den yapılır ki bu Öz sonradan, ısının çeşitli türleriyle türlü maddelere ayrışır. Şu hâlde her bir şeyin hususi vasfı, kendi pişme derecesine bağlanmalıdır. Bu yüzden hakiki Simya Sanatı'nı icra etmek istiyorsak, Tabiat'ın yerin bağrında işini gördüğü yöntemi taklit etmeliyiz.
Kadimler bu işlem münasebetiyle birçok renk saymışlardır: siyah, beyaz, limonî, kızıl, yeşil ve saire. Bütün bunlar sırf seni doğru yoldan saptırmak ve cehalet içinde tutmak içindir. O kadim yazarlar, sıradan okurun manalarını anlamasını imkânsız kılacak kadar şaşırtıcı bir mecaz çeşitliliğiyle üsluplarını karartmak için durmadan en büyük zahmete katlanmışlardır.
Bu yüzden sana tekrar tekrar tembih ederim: siyah bir madde bulman yahut alman gerektiğini, yahut kimyevî işlem seyrinde maddenin siyaha, beyaza ve kızıla döndüğünü söylediklerinde onlara inanma. Siyah rengi onlara telkin eden şey şudur: madde yahut öz, önce parlak bir maddî ateşle karışır ve bu ateş vasıtasıyla özden bir sıvı, belirli bir siyah duman suretinde ayrılır. Kadimler bu siyah dumana Kara Kuzgun, öze ise Kuzgun Başı adını verdiler. Bu ayrılmayı dikkatle müşahede etmelisin.
Kadimler bundan öğrendiler ki tabiî maddelerin ayrılması, ısıtma işlemindeki tabiî bir eksiklikten başka bir şey değildir. Bu da onlara şunu düşündürdü: Tabiat tarafından eksik ısıtılmış olan özlere, alelâde ateşle tabiî bir surette yardım edilebilir; böylece hâlâ yanıcı olan özler ile özden ayrıldıklarında siyah olan sıvıları — ki kadimler bu sıvılara kıskançlıkla Merkür adını takmışlardır — sanat yoluyla kemale erdirilebilir, özler kendi sıvılarıyla yanmaya karşı korunabilir ve sıvı da özden ayrılamaz hâle getirilebilir. Kadimler buna «bizim Kükürtümüz» dediler. Zira bu hazırlıktan sonra öz artık nebatî yahut hayvanî değildir; ısıtılmasının kemale ermesiyle madenî bir öz olmuştur ve bu sebeple kükürt diye anılır.
Öz, unsurî bir ateşten başka bir şey değildir; yanmaya karşı korunan sıvısı ise gerçek unsurî havadır; hava tabiatı gereği sıcak ve nemli olduğu için, o kıskanç kadimler ona Merkür adını vermişlerdir. Hava kendinde ateşin tabiatını taşır, unsurî ateş de kendinde havanın tabiatını taşır: böylece ortak unsurlarının birleşmesiyle ikisi arasında hakiki bir kaynaşma vuku bulabilir. Gördüğümüz maddî ateş ile su da işte böyledir. Bu maddî unsurlar, unsurların özlerine, tabiî yoldan en yüksek dereceye (kemale?) çıkarılabilsinler diye verilen bir yardımdan başka bir şey değildir. İşte bu derecelenme yegâne hakiki Simya'dır ve ondan başkası yoktur. Çağımızın şarlatanlarının sahte simyası ise sırf para ve vakit israfıdır.
Bilgelerin yazılarından gerçek bir bilgi devşirebileceğini sanmak büyük bir hata olur. Onlar sana yalnızca dışı gösterir, içerideki Öz'ü ise gizlerler. Sana kepeği sunar, buğdayın en incesini kendilerine ayırırlar. Sana, adım atmayı akıllarından bile geçirmedikleri bir yol gösterirler. Bu yüzden sana öğüdüm, bundan böyle onlardan uzak durmandır; yoksa bir yandan kendini ve aileni en derin yoksulluğa gömerken bir yandan da yalnızca eczacıları zengin edersin; dahası, evrensel devayı kazanacağın yerde, kükürtlü ve cıvalı dumanla kararmış, bizmutun ve her türlü tuzun pis kokusuyla ağırlaşmış bir havada durmadan dolaşmaktan en tehlikeli hastalıkları kaparsın.
Doğrusu şaşılacak şeydir ki bu büyük hazinenin peşine düşenlerin hiçbiri — onun uğruna her türlü emeğe ve sıkıntıya katlanmaya razı oldukları hâlde — sürekli başarısızlığın kendilerine belletmeye çalıştığı dersi kavrayabilmiş görünmüyor. Söyler misin, çözündürmeleri, pıhtılaşmaları, çürümeleri, karışımları ve devirleri deneyen o binlerce insan, can yakıcı emekleriyle ne kazandılar? Sularıyla, maden çözeltileriyle, kanla, kılla, yumurtayla, sütle, şekerle ve her türlü otla hangi hayırlı neticeyi elde ettiler? Sana yalvarırım, onların yürek burkan tecrübesinden istifade et ve hakiki Simya'dan gayrı her şeyle işini bitir. Hakiki Simya öğretir ki madde, kendi ateşi ve kendi sıvısıyla kemale erdirilir ve unsurî ateşin yüceliğine erişir — kusurlu madenler de bununla ıslah olur, zira onların unsurî ateşi kendi sıvısı tarafından gereğince hazmedilmemiştir.
Aynı sebeple unsurî ateş de yerinde kalamaz; çünkü sıvı, alelâde ateşin harareti yüzünden o unsurî ateşten ayrılır ve beyaz duman suretinde buharlaşır. Unsurî ateş ise buharlaşmaz, kendi toprağıyla birlikte kalır ve onunla birlikte yanmak zorundadır; zira kendisini koruyan sıvı beyaz duman olup uçmuştur. Kadimlerin, siyah renkten sonra gelir dedikleri beyazlık işte budur. Bu yüzden, onu beyaz yapmadan önce siyah yapman gerektiğini söylemeyi âdet edinmişlerdir. Biz işlemimize siyahlıkla başlarız ve siyah dumanı dönüştürürüz; lâkin onu kendi maddemiz saymayız ve beyaz yapmayız. Böyle bir varsayım ahmakça ve aldatıcı olurdu. Bu türden yanılgılardan sakınmak istiyorsan, Tabiat'ın işleyişini ve bilhassa madenlerin özsel hassalarını sağlam bir bilgiyle kavramadan bu mevzuun tahsiline kalkışmamalısın.
Korkarım, kardeşim, kitabım sana sevinç yerine yürek ağırlığı verecek; zira sana bunca sevgili olmuş bütün o yalancı safsatacı kanaatleri tek bir vuruşta süpürüp atıyorum. Bununla birlikte, bu Sanat'ın sırlarına derinlemesine vâkıf olduğun fikrinden bir kez ve temelli vazgeçmeli, bu çocukça saçmalıkları onlardan servet ve kâr devşirenlere bırakmalısın. Bu kimseler arasında Adam de Bodenstein pek seçkin bir yer tutardı; zira her türden sözde teosofik kitap yazdı ve aslında bütün bütün cahil olduğu simya Sanatı'ndaki maharetiyle övündü. (Adam von Bodenstein, XVI. yüzyılda Paracelsus'un yazmalarını basıp yayan Basel'li hekimdir; Paracelsusçu tıbbın yayılmasında büyük payı vardır, lâkin bu risalenin yazarı onu simya bahsinde yetkisiz sayar.)
Buna rağmen bugün bile birçok insan, sözleri düpedüz bir şarlatanın sözleri olan bu adamın hakiki simyadan gerçekten anladığını sanır. Doğrudur, onun saçmaları ehil olanı bir an bile aldatamaz; lâkin atasözünün dediği gibi, körler arasında iyi bir kılıç ustası sayılmak kolaydır. Bu sebeple ve Bodenstein artık yaşayanlar arasında olmadığı için bu bahsi kapatıyorum; zira ölülerin ve orada bulunmayanların ancak iyi tarafından söz edilmelidir. Şu kadarını söyleyeyim: o iyi bir safsatacı ve iyi bir hekimdi; lâkin Simya'dan azıcık anlardı yahut hiç anlamazdı. Onun adının parıltısına kapılıp da kendi yıkımına sürüklenecek dikkatsizleri uyarmayı cidden çok istemeseydim, bu kadarını bile söylemezdim.
Şu hâlde hakikati seven biriysen, bu aldatıcı saçmalıklara veda edecek ve bundan böyle kendini yalnızca Tabiat'ın kılavuzluğuna emanet edeceksin; emin ol ki o seni hiç duraksamadan arzu edilen hedefe, yani öze doğru işlediği yönteme götürecektir. Üstelik senden ne çok emek ne de kayda değer bir masraf isteyecektir. İşin tamamı, cisimlerin çözündürülmesini ve pıhtılaşmasını, süblimleşmeyi ve çürümeyi de kapsayan basit bir ısıtma işlemiyle görülür. Lâkin bazı yazarlar, yalın ve hakiki özün yerine başka bir öz koymuşlar, bununla bütün dünyayı aldatmışlar ve birçok kimseyi hatırı sayılır zararlara sokmuşlardır. Tutumlarının dürüst ve sevgi dolu olup olmadığına bir gün Yüce Hâkim karar verecektir.
Böyle yazıları hiç yayımlamamak daha iyi olurdu; zira içlerinde kaynaşan yalan beyanlar ve temelsiz iddialar, çok sayıda saf insanı ağır zararlara gömüyor. Nitekim cahil yazarların ortaya sürdüğü bunca kitap olmasaydı, şu anda aldatıcı kitap bilgisinden bir denizde umutsuzca çırpınan binlerce insan, sırf kendi yalın akıllarının ışığıyla bu değerli sırrın bilgisine ulaşmış olurdu. Onları yıllardır apaçık hakikati görmekten alıkoyan şey, anlamadıkları için hürmet ettikleri o koca basılı saçmalık yığınıdır. Kadimler Sanat hakkında elbette bir şeyler biliyorlardı; lâkin bugün, manalarını (hem de pek muvaffakiyetle) örtmek için başvurdukları o hantal söz kalabalığından pekâlâ vazgeçebiliriz. O söz kalabalığı, dürüst araştırıcıları şaşırtmaktan ve hakiki izden saptırmaktan başka bir işe yaramaz; meğerki yaşayan Üstatlardan ders alma nasibi onlara erişsin.
Ben kendim de istediğim kadar açık konuşamam; zira Sanat'ın bütün üstatlarını bağlayan yemin, Tabiat'ın sırlarının kutsal mührünü çiğneyenlerin üzerine inen lânet ve bilcümle filozofun bedduası beni susturur. Bu yüzden sana tekrar tekrar tembih etmeliyim: başkalarının yazdıklarına değil, kendi müşahedelerine güven ve Tabiat Kitabı kütüphanenin en gözde cildi olsun. Onun yöntemlerini yalnızca madenlerin meydana gelişinde değil, yeryüzü meyvelerinin doğuşunda, kışın ve yazın, ilkbaharda ve sonbaharda, yağmurla ve güneşle sürüp giden büyümelerinde ve gelişmelerinde de müşahede et. Tabiat'ın tomurcuğu ve çiçeği meydana getirirken, ham meyveyi olgunlaştırırken izlediği yöntemleri sağlam bir bilgiyle bilseydin, Tabiat'ın yerin bağrında hazırladığı tohumlara elini uzatabilir ve onlardan (yahut onların maddesinden) o kadar çok arzuladığın şeyi çıkarabilirdin.
Öyleyse beni bağışla kardeşim, bunca yerleşmiş ve bunca sevdiğin eski kanaatlerini böyle merhametsizce devirdiğim için. Mazeretim şudur ki bunu senin iyiliğin için yaptım; aksi hâlde madenleri dönüştürmenin hakiki sırrını asla öğrenemezdin. Bana inanabilir ve güvenebilirsin; zira dünyayı yeni yalanlarla doldurmak için akla gelebilecek hiçbir sebebim yoktur — Tanrı bilir ki dünya, az önce andığım aldatıcılar ve onların gönüllü kurbanları eliyle bu yalanlarla zaten yeterince doludur. Bu zavallılar, o sahte kitapların peşine takılıp bütün dünyalıklarını kaybettikten sonra bile zararlarının gözlerini açmasına razı olmamışlar ve o devasa yalan labirentinden çıkış yolunu bulamaz görünmektedirler.
Dahası, kitap yazmaya bile kalkışmışlar ve sanki Sanat'ın kâmil üstatlarıymış, ondan büyük menfaat devşirmişler gibi konuşmuşlardır; oysa gerçekte öyle düşmüşlerdir ki zavallı kaynatmalardan başka bir şeye güçleri yetmez. Bütün servetleri çözünme sürecinden geçene dek çözündürdüler; altınları ve gümüşleri buharlaşıp uçana dek süblimleştirdiler; elbiseleri sırtlarında çürüyene dek çürüttüler; odunları ve kömürleri kül olana dek, kendileri de bir dilenci torbasıyla değneğe kalana dek kalsine ettiler. (Dönemin halk dilinde bu adamlara «üfleyiciler» — puffers — denirdi: ocak körüğünü ömür boyu üfleyip duran, altın umuduyla varını yoğunu ateşe atan sahte simyacılar. Tabir küçültücüdür ve hakiki filozoftan ayırmak için kullanılır.)
Bunca zahmetle kazandıkları ödül işte budur. Onların yıkımı sana ibret olsun kardeşim. Zira onların simyası sıhhat vereceğine, ardından yoksulluk ve hastalık getirir; bakırı altına çevireceğine, altını bakıra ve pirince çevirir. Bir de düşün: kunduracılar, terziler, iflas etmiş tüccarlar, meyhaneciler gibi nice cahil kimse bu Sanat'ı bildiğini iddia eder ve laboratuvarda birkaç yıl neticesiz deney yaptıktan sonra kendilerine büyük hekim adını takar, birçok hastalığı iyileştirme kudretlerini övüngen ve ağdalı bir dille ilan eder, altın dağları vaat ederler. O vaatler boş rüzgârdır, ilaçları ise katıksız zehir; onunla mezarlıkları doldururlar ve bu küstah suistimalleri yüzünden Tanrı bir gün onları ağır bir cezayla ziyaret edecektir. Lâkin ben bu dolandırıcı şarlatanlarla uğraşmayı kadılara ve zindancılara bırakıyorum. Onlardan söz etmemin tek sebebi seni ikaz etmektir. Madenlerin tabiatı ve doğuşu hakkında hiçbir şey bilmeyen bunca insan Simya üzerine yazıyorsa, hangi kitapları okuduğuna ve ne kadarına inandığına dikkat etmen daha da zaruri hâle gelir.
Zira sana doğrusunu söyleyeyim: madenlerin tabiatı hakkında gerçek ve köklü bir bilgin olmadığı sürece, hakiki Simya Sanatı'nda fazla yol alamaz, madenlerin tabiî dönüşümünü de idrak edemezsin. Her tarifi tatbik edebilmen için önce manasını kavraman gerekir. Anlamadığın şeye daima şüpheyle bak (yani bu sanatı tahsil ederken). Yanlış yollar çoktur, lâkin hakiki olan ancak bir tanedir ve bu yol, ne çok el ne de çok emek isteyen bir işleme işaret eder. Bu sebeple, sevgili dostum ve kardeşim, madenler ile onların özsel tabiatı hakkında etraflı bir bilgi edinmek için gece gündüz sıkı çalışmalısın. O zaman sanatın gereklerini idrak edebileceksin. Hakiki maddenin ve hakiki yöntemin ne olduğunu kimse söylemeden bileceksin. Eski emeğinin ne kadar beyhude olduğunu göreceksin ve vaktiyleki körlüğüne şaşacaksın. Madenlerin tabiatını ve doğuşlarının sebeplerini tetkik et; zira onlar da doğuşlarını, yaratılmış bütün öteki şeylerle aynı kaynaktan alırlar.
Nasıl ki bebek, bir ısıtma işlemiyle babanın tohumundan ananın rahminde gelişir ve nasıl ki civciv, tavuğun tabiî kuluçkasıyla yumurtadan çıkar, madenler de belirli bir maddeden belirli bir yolla gelişirler. Ne var ki, kardeşim, cıva ile kükürtün madenlerin ilk maddesi olduğunu söylemiyorum. Bunu sana o hokkabaz aldatıcılar söylediler; oysa madenlerin büyüdüğü yerin damarlarında ne cıva bulunur ne kükürt. Şu hâlde onlar kükürtten söz ettiklerinde bunu unsurî ateşe işaret sayacaksın; Merkür dediklerinde ise sıvıyı anlayacaksın. Aynı yalancı ruhla (unsurî) ateşe «bizim Güneşimiz», sıvıya «bizim Ayımız» adını vermişlerdir; yahut unsurî ateşe can, unsurî sıvıya ruh demişlerdir, çünkü unsurî maddeler görünmezdir. Can görünmez ateştir, ruh ise görünmez rutubet: dışarıdaki özsel ateşle suya da «cisimler» adını vermişlerdir, çünkü bunlar görünür ve elle tutulurdur.
Dahası, bunların madenî cisimler olduğuna ve onları çözündürmen gerektiğine seni inandırmaya çalışırlar. Lâkin bırakma seni aldatsınlar. Onların namussuz oyunlarına ve kurnaz hilelerine karşı uyanık ol; bu hilelerle, aslında madenî özü kastederlerken seni madenî cisimlerle deney yapmaya koşarlar.
Sana çeşit çeşit malzeme ve madde gösterirler; oysa tek bir hakiki madde ve tek bir hakiki yöntem vardır. Emin ol ki onların çözündürmeleri, pıhtılaşmaları, süblimleşmeleri, kalsinasyonları ve çürümeleri, Tabiat'ın madenlerin büyüdüğü yerin kalbindeki yöntemini temsil etmez. Zira dindar Tabiat yalnızca unsurî ateşi ısıtır; o ateş de kendi sıvısı vasıtasıyla ıslah olur ve sabitlenir. Tabiat bu sıvıyı da çeşitli ısı dereceleriyle, üç tabiî âlemi meydana getiren bütün o çeşitli nesnelere dönüştürür. Şimdi bunlar nebat, hayvan ve maden gibi birbirinden pek farklı cisimlere ayrılmış olsalar da, hepsi aslen tek bir ortak maddeden fışkırmıştır, hepsinin tek bir kökü vardır ki Kadimler ona İlk Madde yahut Hyle adını vermişlerdir. Lâkin o, gerçekte, sıvısıyla birlikte gizli unsurî ateşten başka bir şey değildir; Kadimler bu sıvıya kök sıvı, köksel rutubet yahut nemli kök derlerdi, zira o, yaratılmış her şeyin köküdür.
Bu sıvı, ateşiyle birlikte, kendisinde vuku bulan çeşitli ısı yahut «pişme» dereceleriyle türlü türlü tabiî cisimlere ayrışır. Bir şey, kendi unsurî ateşinde sıvısı vasıtasıyla bir başkasından daha kâmil surette ısıtılmıştır. Pişmenin en eksik olduğu tabiat nebatî tabiattır. Bu yüzden onun özü kolayca yanar ve sıvısı, alelâde ateşle unsurî ateşinden kolayca ayrılır.
Hayvanın pişmesi de hemen hemen nebatî maddeninki kadar eksiktir; zira onun da özü kolayca yanar. Madenî maddelerin pişmesi ise hepsinin en kâmilidir, çünkü onlarda madenî sıvı, kendi unsurî ateşine (pişme yoluyla) daha sıkı bağlanmıştır. Bu yüzden madenler, alelâde ateşe nebatî ve hayvanî maddelerden daha iyi dayanır. Bir maden ateşe konduğunda odun gibi parlak bir alevle yanmaz; zira odunun sıvısı, madenlerin sıvısının kendi özüne bağlandığı kadar eksiksiz bir surette (pişme yoluyla) kendi özüne bağlanmamıştır. Sıvının özle birleşmesi madenî değil nebatîdir; bu sebeple nebatî olan siyah bir dumanla tükenir.
Nebat, daha yüksek bir pişme derecesiyle madenî bir öze dönüştürüldüğünde ise alelâde ateşte artık siyah duman değil beyaz duman verir; nitekim bunu, kusurlu madenler ateşte eritilirken müşahede edebilirsin. Kadimlerin, maddeyi beyaz yapmadan önce siyah yapman gerekir demelerinin sebebi budur; yani beyaz duman vermeden önce siyah duman vermelidir. Yine derler ki: Onu kızıl yapmadan önce beyaz yapmalısın. Kızıl yapmak, kâmil kılmak demektir; zira altın ile gümüş pişme yoluyla kemale erdirilmiştir, özleri sıvılarıyla bütünüyle birleşmiş ve saf ateşe dönüşmüştür.
Öyleyse Kadimlerin kapalı sözleri yüzünden gafil avlanma. Madenlerin yalın temel tabiatını iyice tetkik edersen, onların muammalı tabirlerinin ne mana taşıdığını bileceksin ve bazı yeni yazarlar gibi, yazdıklarından şu neticeyi çıkarmayacaksın: sözde belirli bir madde alıp onu kararıncaya dek çözündürmen, sonra siyahlık kaybolup beyazlaşmaya başlayana dek yeniden arıtıp kalsine etmen, ondan sonra da bir kere daha ateşi artırıp madde kızıla dönene dek kalsine edip didinmen gerekirmiş. Kadimlerin diline böyle bir mana vermek, ancak madenî maddelerin tabiatından bütün bütün habersiz kimselerin aklına gelebilir; nitekim Kadimler böyle yazdılarsa, bunu sırf asıl kastettiklerini Tabiat'ın yakın talebelerinden başka herkesten gizlemek için yaptılar.
Bu maksatla «Merkür» ve «Kükürt» terimlerini durmadan kullanmayı âdet edinmişlerdi. Gerçi tabiî pişme yoluyla en aşağı basamaktan en yüksek gelişme basamağına çıkarılması gereken hakiki madde madenî özdür ve Kadimlerin manası ehil olanlar için yeterince anlaşılırdır; ne var ki cahil olanlar, onların dilinden maddenin madenlerden alınması gerektiğinden fazlasını çıkaramaz. Peki bu maddeyi nereden bulacaklar ve onu nasıl kemale erdirecekler?
Madenî öz, kusurlu madenlerden zarar görmeksizin ayrılamaz; zira ateşle ayrılırsa sıvı buharlaşmak, öz de (kendi toprağıyla birlikte) tükenmek zorundadır. Kusurlu madenlerin özünü kezzapla, arsenikle, hayat suyuyla yahut alkaliyle de, özü ve sıvısını yabancı rutubetle zedelemeden ayıramazsın: çünkü madenî tabiat hiçbir yabancı maddeye tahammül etmez ve yabancı bir rutubet madenî sıvıyla birleşirse, sıvı kendi has vasfını yitirir ve büsbütün bozulur. Kâmil madenlerin madenî özünü ise ayrı bir hâlde hiç elde edemezsin; zira onların sıvısı ve unsurî ateşi öylesine kâmil bir pişme süreciyle kaynaştırılmış ve toprağına öylesine sıkı bağlanmıştır ki onları ne ateş ne su ayırabilir; ateşin üzerlerinde hükmü yoktur ve hiçbir yabancı rutubet kâmil madenlerin sıvısıyla birleşemez yahut onu bozamaz. Bütün emeğin boşa gidecektir: pişme işini o kadar iyi görmüştür ki onu asla geri çeviremezsin.
Kadimlerin, madenlerden başka hiçbir şeyde kükürt bulunmadığını söylemelerinin ve madenî sıvıya cıva adını vermelerinin sebebi budur. Lâkin adlar hakikatleri değiştirmez: hakikat şudur ki unsurî ateş, kendi unsurî sıvısına tabiî pişme yoluyla öyle bağlanmalıdır ki ikisi ayrılmaz hâle gelsin. Zira sıvı, ateşi yanmaya karşı korur; böylece ikisi de alelâde ateşte sabit ve değişmez kalır. Kadimler kemale ermiş bu maddeye pek yerinde olarak İksir yahut kâmil bir pişme sürecinden geçmiş ateş adını vermişlerdir; zira önce ham ve çiğ olan şey, bu pişme süreciyle «pişirilmiş» yahut hazmedilmiştir. Bayağı madenlerin ateşte parçalanıp dağılmasına yol açan o kusurlu unsur, tabiî hararetle hazmedilmiş ve kemale erdirilmiştir.
Bu sebeple, bu ısıtma işleminin gereğince yerine getirilmesinin istediği emekten kaçınmamalısın; zira bu işlem, arıtmayı, süblimleşmeyi, çözündürmeyi ve kadim simyacıların saydığı bütün öteki kimyevî işlemleri kendinde toplar. Onların hepsini gönül rahatlığıyla aklından çıkarabilirsin; sana sıkıntıdan, zarardan ve vakit kaybından başka bir şey getirmezler. Bu sadık ikaznameyi yazmaktaki maksadım, Kadimlerin küçümser kapalılığının saf araştırıcının yoluna bunca bol serptiği tuzaklara karşı seni tekrar tekrar uyarmaktır. Ayrıca sana hakiki maddeyi ve tek hakiki yöntemi ima etmek istedim ve baştan sona kendimi mecazî kapalılıktan olabildiğince uzak bir üslupla ifade etmeye çalıştım. Seni izsiz çölde dolaşmaktan geri çağırdım ve doğru yola koydum. Şimdi Kadîr Tanrı'ya yalvarmalısın ki sana hakiki filozof mizacını versin ve gözlerini tabiatın hakikatlerine açsın. Ancak böyle o gözde hedefe erişebilirsin.
Özgün metin (İngilizce)
Bu metin neden önemli
«Yegâne Hakiki Yol», simya külliyatının en çok okunan derlemelerinden biri olan Hermetic Museum'da yer alır. Derleme, 1678'de Frankfurt'ta Musaeum Hermeticum adıyla Latince yayımlanan ve 1893'te A. E. Waite tarafından İngilizceye çevrilen yirmi iki simya risalesinden oluşur; Latince baskının kendisi de 1625 tarihli daha küçük bir toplamanın genişletilmiş hâlidir. Risale, sahte simyacılara ve onların «partiküler» dedikleri kısmî işlemlere karşı sert bir polemikle açılır, ardından tek maddeli, yani bir tek şeyden yürüyen yol öğretisini savunur. Yazar anonimdir; metinde 1677 tarihi ve Paracelsusçu hekim Adam von Bodenstein'a yönelik açık bir eleştiri bulunur, ki bu da risalenin XVII. yüzyıl Alman simya tartışmalarının içinden çıktığını gösterir. Metnin dikkat çeken yanı, simya dilinin kendisini bir gizleme tekniği olarak teşhir etmesi ve okuru kitaplardan Tabiat Kitabı'na göndermesidir. Çeviri, A. E. Waite'in The Hermetic Museum, Restored and Enlarged (Londra: James Elliott & Co., 1893; kamu malı) adlı derlemesindeki İngilizce çeviriden yapılmıştır.
Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- The Hermetic Museum, Restored and Enlarged, çev. A. E. Waite, Cilt I (Londra, 1893) içinde "The Only True Way" (Latince aslı: Via Veritatis Unicae, Frankfurt, 1677), anonim simya risalesi
- Neşir
- The Hermetic Museum, Restored and Enlarged, çev. Arthur Edward Waite, Londra: James Elliott & Co., 1893; kamu malı (Latince aslı: Musaeum Hermeticum Reformatum et Amplificatum, Frankfurt, 1678)
- Konum
- Risalenin tamamı: Hermetik Müze'nin VI. risalesi (Waite, Cilt I, s. 149-164)
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Source Library
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Yegâne Hakiki Yol: Filozof Taşı Üzerine Anonim Risale. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/yegane-hakiki-yol-simya-risalesi@misc{kk_yegane_hakiki,
author = {Uysal, Şira Nur},
title = {{Yegâne Hakiki Yol: Filozof Taşı Üzerine Anonim Risale}},
year = {2026},
publisher = {Kadim Kütüphane},
url = {https://kadimkutuphane.com/yegane-hakiki-yol-simya-risalesi},
note = {Türkçe çeviri, özgün eser: Anonim (Musaeum Hermeticum içinde)},
}Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
