Elias Ashmole'ün 1652 yılında Londra'da bastığı Theatrum Chemicum Britannicum, İngiliz simyacılarının şiirsel eserlerini bir araya getiren ünlü bir derlemedir. Eserin başındaki Prolegomena bölümünde Ashmole, filozofların taşının Madensel olanın ötesindeki üç yüce mertebesini sıralar. Aşağıdaki pasaj önce, doğayı mevsimlerin dışında büyütüp çiçeklendiren, Aziz Barnabas Günü'nde yaprak açan kadim Glastonbury cevizi gibi harikaları mümkün kılan Bitkisel Taş'ı — ve 1602'de yüz yaşındaki bir Hermit'in gösterdiği ışıldayan taş öyküsünü — anlatır; ardından dünyanın her köşesini gözler önüne seren Büyülü ya da Öngörü Taşı ile ateşte sonsuza dek yanmadan kalabilen, meleklerle söyleşmeyi bağışlayan Melek Taşı'na geçer.
Agricola (Tacitus'ta), Britanyalıları Fransa'nın talebelerine yeğ tutar (gerçi onlar uysal bir zekaya sahip ve öğrenmeye yatkındırlar), zira Britanyalılar Latin dilinin belagatini elde etmeye hevesli idiler. Büyüye gelince, Plinius bize onun Britanya'da serpilip geliştiğini ve oradaki ahalinin bu ilme öylesine bağlandığını (hem de merasimin bütün gerekleriyle) anlatır ki, insan Perslerin dahi büyülerini oradan öğrendiğini sanır. Bir Alman şair der ki, dünya Pannonia akınlarıyla çalkandığı vakit, İngiltere bütün muteber ilimlerin bilgisini muhafaza etmişti, hatta ilmi yaymak üzere diğer ülkelere bilgin adamlarını gönderebilecek iktidardaydı, nitekim Almanya'ya gönderilen Winifrid'i (Devonshirelı Boniface namıyla maruf) ve Willebrord'u (kuzeyli bir zat) zikreder. Dahası, İngiltere Fransa'ya iki defa muallimlik etmiştir (zira Peter Ramus böyle söyler), ilkin onlara kendi disiplinlerini öğreten Druidler vasıtasıyla, sonraları ise Büyük Charles devrinde, telkinleriyle İmparatorun Paris Üniversitesini kurmasını sağlayan Alcuinus eliyle. Saksonlara gelince, inkar edilemez ki onların birçoğu Hristiyanlığa ihtidalarından sonra müstesna bir [okunamadı] idiler ve bundan evvel kehanete, kuşların uçuşundan fallara, atların kişnemesiyle remil atmaya pek ziyade düşkündüler, ve bu sebeple (bunda alelumum idrak ettiğimizden daha fazla bir gizem saklıdır) umumiyetle Hertha'ya (yani Toprak Ana'ya) bir tanrıça olarak tapmışlar ve Almanlar gibi Merkür'ü bütün tanrıların fevkinde taziz etmişlerdir, ki ona Woden derlerdi (bizim Çarşamba dediğimiz Wodensday buradan gelir). İnanırlardı ki bu Toprak Ana beşeri işlere müdahale eder ve yoksulların imdadına yetişirdi, sureti ise çiçekler arasında duran zırhlı bir varlık olarak yapılmıştı, sağ elinde bir asa, asada üzerinde gül resmi bulunan bir sancak vardı, diğer elinde bir terazi ve bunun başında bir horoz, göğsünde oyma bir ayı ve belinin önünde sabit bir kalkan bulunurdu, kalkanın üst kısmında yine bir terazi, orta yerinde bir aslan ve alt ucunda bir gül yer alırdı. Tanrıları Woden'e gelince, onu bir muharebe tanrısı addeder ve zırhlı bir adam suretinde tasvir ederlerdi.
Öyle ki, bizler bu kelimeyi [Wode] gaddar, öfkeli, gazap dolu anlamında günümüze dek muhafaza etmişizdir, biri büyük bir hiddet içindeyse, onun için ekseriya "o Wode'dur" deriz, nitekim filozofların cıvası da aslan, ejderha, zehir gibi amansız ve dehşetli isimlerin ardına gizlenmiştir.
Lakin hepsi bu kadar değildir, her ne kadar mühim olsa da. Şimdi kendimize daha da yaklaşacak olursak, itiraf etmeliyiz ki yakın zamanlarda (fetihten bu yana) milletimiz, diğer milletlerin en büyük alimlerine denk (hatta onları aşan) meşhur ve son derece bilgili insanlar yetiştirmiştir, haset ve cehaletin bizleri mahrum bıraktığı, onların geriye terk ettiği miraslardan bugün pay alabilseydik ne mutlu olurdu bizlere, yine de geriye kalan o küçük bakiyeyi dahi baş tacı etmek için haklı sebeplerimiz vardır,
Zira bilirsin ki eski sürülmüş tarlalardan, Gelir her yıl böylesi taze mısırlar, Ve gerçekten de eski kitaplardan, Gelir insanların öğrendiği tüm bu ilimler.
İngiltere'nin art arda gelen devirlerde böylesi adamlarla zenginleştiğine hemşehrimiz John Leland (tarafgir olduğunu hiç işitmedim) fazlasıyla şehadet eder, kendisi doğrular ki, devir elverdiğince en mükemmel şekilde tahsil görmüş pek çok hahişkar zekaya ve yazara malik olduk, bunlar üstünlük gösterdikleri dört dildeki bilgilerinin yanı sıra, serbest sanatlarda ya da ilme dair hiçbir hünerde büyük bir kabiliyet ve idrakin açık delillerini sunmaktan geri durmamışlardır.
İlimlerin geneline dair bu kadarı kafidir. Şimdi Hermetik ilmin hususi bir bahsine gelirsek, lütfedip (ey basiretli okur) sıradaki derlemeleri kabul buyurunuz, lakin İngiliz Hermetik filozoflarımızın bütün eserlerinin burada toplandığı zannedilmesin (zira bunu eksiksiz bir tiyatroya dönüştürmek ve tamamlamak üzere ikinci bir kısımda daha fazlası tasarlanmıştır, Yüce Tanrı bana bunu tamamladığım gibi onu da nihayete erdirmem için mühlet ve sükunet bahşederse, yakında matbaaya hazır etme niyetindeyim). Böylelikle, Milletimizin, övgüye değer diğer bütün sanat ve ilimlerde olduğu kadar, felsefenin bu nevisinde de nam salmış ne büyük adamlar yetiştirdiği daha açık bir surette tecelli edecektir. Bunun methine bir şey eklemek, Güneş'in önüne mum tutmaktan farksızdır, yahut burada onun harikulade ameliyeleri ve tesirleri hakkında kamil bir izahat verecek olsam, bu durum bir önsözün hudutlarını aşacağı gibi, alemin ekseriyetinin itikadından da bir o kadar uzak düşecektir. Zira bütün okurlarımın buraya yazdıklarıma peşinen inanmak mecburiyetiyle gelmelerini ya da eşyanın tabiatında [in rerum natura] Filozof Taşı dediğimiz bir nesnenin sahiden mevcut olduğuna kani olmalarını beklemiyorum, onları buna ikna etmeye de çalışmayacağım (gerçi şunu ifade etmeliyim ki, bu mukaddes ve ağırbaşlı sırları ve gizemleri [arcana] birer masal kabilinden neşredecek kadar havai değilim), inançsızlığın dünyaya bir ceza kabilinden verildiğini bilmem bana kafidir.
Lakin kadim şair filozoflarımızdan birinin ne dediğini aktarayım,
Her kim kulak verirse sözlerime, Bulabilir orada bir şeyler, Zihnini hoşnut eyleyecek, Sana parlak deliller getirmeye yemin etmem, Zira bir filozof bulacaktır, Gerçeğin kanıtını burada, Ve deli olanlara gelince, Onlara fazla bir şey bahşetmeyeceğim.
İtiraf edeyim ki, dilimi tutacak kadar malumatım vardır ancak konuşacak kadar değil, ve bu gizemlere [arcana] yönelik dikkatli tetkiklerimde elde ettiğim mucizevi olduğu kadar hakiki semereler, beni öylesine büyük bir hayrete düşürdü ki, bu hal sükutu emreder ve dilimi yutmaya icbar eder beni.
Yine de, kendi memleketime büyük faydası dokunacağı ve cümle mahir sanatkarların hoşnutluğu adına, (onların istifadesi için) sıradaki bu derlenmiş antikaları neşrettim, ve burada onların dile getirdiğinden fazlasını söyleyeceğim. Aziz Dunstan'ın De Occulta Philosophia adlı eserine tesadüf etme bahtiyarlığına eren kimse (ki E.G. ve A.I. bu kitaptan hayli istifade etmiştir ve burada söylemek üzere olduklarıma da esasen o arka çıkacaktır), felsefi cıva marifetiyle ne dehşetli ve muazzam işlerin icra edilebileceğini düşününce kendisini hayretler içinde bırakacak rivayetleri orada okuyabilir, bundan yalnızca bir tek ve daha fazlası değil. Ve evvela, madenlere dair olanından.
Taş, yalnızca kusurlu herhangi bir dünyevi maddeyi kemalatının en son mertebesine dönüştürme gücüne sahip olacak derecede işlenmiştir, yani en adi metalleri kusursuz altına ve gümüşe, çakmaktaşlarını her türlü kıymetli taşa; yakutlara, safirlere, zümrütlere, elmaslara ve benzerlerine çevirebilir ve benzer mahiyette daha nice tecrübeye imkân verir. Fakat bu kabiliyet onun yalnızca bir cüzü olduğundan, şayet haiz olduğu tüm tesir bihakkın bilinseydi Filozof Taşı sayesinde elde edilebilecek o kutlu nasibin en naçiz payı sayılırdı.
İtiraf ederim ki altın, latif bir nesne, hoş bir ışıktır; tıpkı çocukların Juno'nun kuşuna hayranlıkla bakakaldıkları gibi [NOT: Juno'nun kuşu, mitolojide göz alıcı tüyleri olan tavus kuşudur], insanlar da ona hayranlıkla diker gözlerini. Fakat emsalsiz bir müellifin buyurduğu veçhile, simyacıların başlıca gayesi altın yapmak iken, kadim filozofların böyle bir gayesi neredeyse hiç olmamış ve ehillerin (adept) bu maddeyi (materia) sarf ettikleri en bayağı mertebe bu olmuştur. Zira onlar dünyevi zenginlikten ziyade hikmet âşığı olduklarından, daha yüce ve daha fevkalade amellere cehdettiler.
Ve şüphesiz, tabiatın bütün seyrüsefiri önünde apaçık serili olan kimse, altın ve gümüş yapabildiğine yahut şeytanları kendine ram ettiğine sevinmekten ziyade, göklerin açıldığını, Tanrı'nın meleklerinin inip çıktığını ve kendi adının hayat kitabına layıkıyla yazıldığını görmenin saadetiyle neşelenir.
Bundan sonra, nebati, büyüsel ve meleksi taşa gelelim.
Bu taşlarda madeni taştan hiçbir cüz bulunmaz (madeni ve topraksı bir tabiatla mayalanmış bir taş olması bakımından), zira onlar hayret verici derecede latiftir ve her biri amel ve tabiat bakımından birbirinden farklıdır, çünkü muhtelif tesirler ve gayeler için hazırlanmış ve mayalanmışlardır. Şüphesiz Âdem (ve Tufan'dan önceki atalar,
ve
sonrakiler), İbrahim, Musa ve Süleyman, bunlar vasıtasıyla nice mucizeler vücuda getirdiler, yine de bunların kudretinin nihayetini asla tam manasıyla kavrayamadılar, nitekim yerde ve gökte her şeyin yaratıcısı olan ve ebediyen takdis edilen Tanrı'dan gayrısı da bunu fehmedemez. Zira nebati olanı sayesinde insanın, hayvanların, kuşların, balıkların tabiatı, bunun yanı sıra her türlü ağacın, nebatın, çiçeğin ve benzerinin mahiyeti ve bunların nasıl hasıl edilip büyütüleceği, serpilip meyve verdirileceği, renklerinin ve kokularının nasıl artırılacağı, dilediğimiz zaman ve dilediğimiz yerde nasıl neşvünema bulacakları mükemmelen bilinebilir, hem de bu hal sırf tecrübe hatırına bir anlığına değil, her gün, her ay, her yıl, her vakit ve her mevsimde, hatta kışın en şiddetli soğuğunda dahi mümkündür.
Bu sebepledir ki vaktizamanında Glastonbury kilisesinin avlusunda yetişen, Aziz Barnabas Yortusu'ndan evvel yaprak açmayıp o gün geldiğinde yaprakların ağırlığıyla bükülen ceviz ağacı, keza Noel vaktinde sürgün verip çiçek açmasıyla pek meşhur olan oradaki akdiken ve Hampshire'daki New-Forest'ta aynı mevsimde yeşil yapraklar taşıyan meşe ağacı, ihtimaldir ki nebati taş ile icra edilmiş kimi tecrübelerin neticesidir.
Bunun yanı sıra, onun Güneş'e has bir keyfiyete eriştirilen eril cüzü, aşırı harareti sebebiyle her türlü mahluku, nebatı ve saireyi yakıp yok edecektir, lakin Ay'a has dişil cüz (derhal tatbik edilirse) sahip olduğu aşırı soğukluk ile bu harareti teskin edecektir, aynı minvalde Ay'a has keyfiyet de, Güneş'e has keyfiyet derhal imdada yetişip onu çözmezse, herhangi bir canlıyı uyuşturup dondurur. Zira her ikisi de tek bir tabii cevherden hasıl edilmiş olsa da amelde zıt keyfiyetlere maliktirler, buna mukabil aralarında öyle tabii bir yardımlaşma vardır ki birinin yapamadığını diğeri hem yapabilir hem de bihakkın ifa eder.
Onların deruni meziyetleri zahiri güzelliklerinden geri kalmaz, zira Güneş'e has cüz öyle parlak, öyle şeffaf bir parıltıya sahiptir ki insan gözü ona güçbela tahammül eder, Ay'a has cüz ise karanlık bir gecede dışarıya bırakılacak olsa, tıpkı bir mumun etrafında dönen sinek misali kuşlar onun yanına üşüşür (ve çevresinde döner), nihayetinde kendilerini elin tutsaklığına teslim ederler. İşte bu ahval beni, kadim bir münzevinin (o vakitler yüz elli yaşındaydı) hücresinin duvarından çıkarıp 1602 senesinde Cornelius Gallus'a gösterdiği taşın bu nebati taşın tabiatından olduğuna inanmaya sevk eder.
Zira içinde saklandığı altın kutunun açılmasıyla birlikte şualarını bütün
odaya
yaymış, öyle büyük bir ihtişamla parlamıştı ki odada yakılmış olan ışığı bastırmıştı, ayrıca münzevi onu bir metal üzerine atım (projeksiyon) yapmaktan (metali buna layık görmeyerek) imtina etmiş, tecrübesini veronika ve sedef otu üzerinde icra eylemişti.
Büyüsel veya basiret taşı vasıtasıyla, dünyanın neresinde olursa olsun, odalarda, kilerlerde yahut yerin kovuklarında ne kadar gizlenmiş veya saklanmış bulunursa bulunsun, herhangi bir kimseyi keşfetmek mümkündür, zira orada teftişi tastamam yapar.
Hülasa, arzunuzu seyretmeniz, işitmeniz yahut bilmeniz için adeta bütün cihanı noksansız bir surette nazarlarınıza serer.
Dahası, insanın mahlukatın lisanını, kuşların cıvıltısını, hayvanların böğürtüsünü ve saireyi anlamasını sağlar.
Semavi ecramın tesirini gözeterek hakiki bir kehanet vasıtasına dönüşecek bir suretin içine bir ruh zerk etmeye yarar, yine de E. A.'nın sizi temin ettiği üzere, bu asla nekromansi veya şeytani bir yolla olmaz, bilakis gayet muteber, tabii ve dürüstçedir.
Nihayet mezkûr müellifin ifadesiyle, meleksi taşa gelince, o kadar latiftir ki ne görülebilir, ne dokunulabilir ne de tartılabilir, yalnızca tadına varılabilir.
Bu latif vasıflarla bir dereceye kadar münasebeti bulunan insan sesi dahi onunla kıyaslandığında kaba kalır, hatta havanın kendisi bile onun kadar nüfuz edici değildir, gelgelelim (ey sır dolu mucize), ateşte zeval bulmaksızın ebediyen kalacak bir taştır o.
Diğerlerinin fevkinde, semavi ve gayrigörünür ilahi bir kudrete maliktir ve sahibini ilahi ihsanlarla donatır. Meleklerin görünmesini temin eder, rüyalar ve vahiyler yoluyla onlarla hasbihal etme kudreti bahşeder, öyle ki kötü ruhlar onun bulunduğu mekâna yaklaşmaya dahi cesaret edemez.
Çünkü o, içinde bozulmaya meyyal hiçbir nesnenin bulunmadığı bir beşinci özdür (quintessence), unsurların bozulmadığı yerde ise şeytan duramaz yahut barınamaz.
Aziz Dunstan onu meleklerin gıdası diye tesmiye eder, başkaları ise onu Semavi Azık, Hayat Ağacı olarak adlandırır, hiç şüphesiz (Tanrı'dan hemen sonra) hakiki Alcochodon, yani ömür bağışlayandır [NOT: Alcochodon, geleneksel astrolojide kişinin ömür süresini belirleyen gösterge gezegendir], zira onun sayesinde insanın bedeni çürümeden muhafaza edilir, böylelikle insan uzun zaman gıda almaksızın yaşama iktidarı bulur, hatta onu kullanan bir kimsenin ölüp ölemeyeceği dahi sual olunur.
Buna pek hayranlık duymamaktan ziyade, cismani gözlerinin önüne böylesi İhtişam ve Ebediyet Tezahürleri serilmiş olan bu Taş sahiplerinin neden yaşamayı arzuladıklarını, sadece kuru bir temaşa ile yetinmek zorunda oldukları bir hayatı sürdürmektense, neden tam bir vuslata ermek için çözülüp gitmeyi dilemediklerini düşünürüm.
Prolegomena
Hermes bu Taşın İlmine bir kez vakıf olduktan sonra, diğer bütün taşları kullanmayı bıraktı ve yalnızca onda sefa buldu,
Musa, Süleyman, Hermes ile birlikte bu ilimde fevkalade mahir olan ve onun vasıtasıyla harikalar meydana getiren yegane üç kişiydi. Kızıl taşın içinde bir Kehanet Bahtı saklı olduğunu Racis size bildirecektir, zira filozoflar onun vasıtasıyla gelecekteki hadiseleri önceden haber vermişlerdir (der kendisi),
Ve Petrus Bonus, onların yalnızca Umumi değil Hususi olarak da kehanette bulunduklarını, Kıyameti, Mesih'in Tecessümünü, Hesap Gününü ve Dünyanın Ateş ile helak olacağını önceden bildiklerini, üstelik bunu Amellerinin vukufiyetinden başka hiçbir yolla elde etmediklerini teyit eder. Hulasa, Filozofların ilk maddesinin (prima materia) hakiki ve muhtelif veçhelerle kullanılmasıyla (zira lütuflar muhteliftir, lakin ruh aynıdır) Hür İlimlerin kemali aşikar kılınır, Tabiatın Bütün Hikmeti kavranabilir,
Ve (söylenenlere rağmen şunu da eklemeliyim ki), bunlardan daha yüce şeyler henüz gizlidir, zira biz onun Eserlerinin pek azını gördük. Bununla birlikte, bu İlim aşılarının vurulabileceği kütükler pek azdır,
Bunlar, ehiller (adeptler) ile henüz beşikteyken bu Mabede hizmet etmeye ve beklemeye adanmış olanlardan başkasına ifşa edilemeyecek Gizemlerdir,
Ve böylesi kimselerden ne kadar az işitildiği Norton'un şu sözüyle zahir olabilir, "Pek azı (der kendisi) bu yoldan beraat etmiştir", Ve onlar belki de (Aziz Pavlus gibi) Cennete Alıp Götürülmüşlerdi ve o nasıl dile gelmez Sözler işittiyse, onlar da dile getirilmesi helal olmayan, amel edilemez Ameller işlediler. İşte böylesi zatlarla iftihar edeceğim, lakin kendimle değil, ancak acziyetimle iftihar edeceğim. Ve hakikaten böylesi kimseler Beden içinde miydiler yoksa Bedenin haricinde miydiler bilemem, Tanrı bilir, şüphesiz Tanrı'nın Melekutundan uzak değillerdi. Lakin korkarım pek fazla derine daldım, bu sebeple şimdi hem bu Eserin Neşrine, hem Tertibine ve hem de Yazıldığı Metruk Lisanın Mahiyetine dair Bazı Hususi Malumat vermek üzere,
İlk olarak Okuyucuya bildireyim ki, evvelki gayretlerimin kimi Kimyevi Mecmuaların neşri esnasında Halisane kimseler nezdinde gördüğü hüsnükabul, beni bu Kadirşinas Zatlara takdim etmek üzere İkinci bir Eser bulmaya pek hararetle sevk etti,
Prolegomena
Bunun üzerine bu İlime dair kendi Mülahazalarımdan bazılarını toparlayıp onları da Mihenge vurmayı niyet ettim, Lakin (bu maksatla filozofları yeniden tetkik ettiğimde) bu İsmi sahiplenen pek çok kimsenin, Ellerinin vücuda getirdiğini değil Hayallerini yazdıklarını ve Zihinlerindeki tasavvurun ötesinde atım (projeksiyon) görmediklerini fark ettim, (aralarında bir vakitler bizim Ripley'in de bulunduğu gibi, nitekim bu husus kendisinin aşağıda zikredilen Samimi İtirafı ile sabittir), ve böylesi Eserlerin genç Talebelere verdiği büyük Zararın hakikaten idrakinde olarak (ki onlar ilk başta yanılmaz Tecrübeye dayanarak yazanlar ile yazmayanları ayırt edemezler ve neticede hangisine tabi olup hangisinden sakınacaklarını kestiremezler), Amelin kendinden emin Tasdiki olmaksızın Şüpheli Tasavvurlarımın katışıksız Curcunasını sunarak Dünyanın halihazırda Çektiği onca Zarara bir yenisini eklememek ve Ripley'in zikrettiği,
Robin Hood'dan ve yayından dem vuran, [NOT: İngilizcede bir işin aslını bilmeden kulaktan dolma konuşmayı ifade eden "Robin Hood'un yayını görmeden yayından söz etmek" deyimine telmih yapılmaktadır.]
o basiretsiz kimseler gibi haklı bir ithama uğramamak için (henüz kendimi Fiili olarak Ameli Tatbikata vermediğimden) Fikirlerimi geri çektim. Yine de neyi seçeceğimi düşünüp dururken, nihayet (kamu menfaati güttüğünden Şüphe duyulmayan kimselerin teşvikiyle) Zihnimi toparladım ve gayretimi kendi İngiliz Hermetik Filozoflarımızın Tümü yahut (rastlayabildiğim kadarı) üzerinde yoğunlaştırıp onları umumun istifadesine sunma kararına vardım. Girişimin önüne çıkmaya ve mani olmaya hazır gördüğüm Güçlüklere rağmen, Kararımı Elbiselerimle bir değiştirmedim, Zira bunun için icap eden Zahmet ve İhtimamın yanı sıra, bu Mahiyetteki Orijinal El Yazmalarına yahut Muteber Nüshalara rastlayamama veya bunları elde edememe Korkusu (ki bunların kimi Zatların elinde bulunduğunu biliyordum, lakin bende yoktu) etrafımı fena halde sarmıştı, gerçi bu beni hiç yıldırmadı, zira isimlerini burada anmaktan memnuniyet duyacağım, lakin İsimlerini Matbu halde görmekten hoşlanmadıklarını gayet iyi bildiğim muhterem ve yakın Dostlarım tarafından bu metinler bana cömertçe ve bolca temin edildi.
Bunlar temin edildikten sonra, Sıradaki Kaygım onları her Müellifin İştihar Ettiği Zamana muvafık düşecek ve aynı zamanda gayretkeş Talebenin en yüksek İstifadesine yarayacak bir Silsile halinde tertip etmek oldu, bunu öyle adilane bir İntizam ile yürüttüm ki (ümit ederim), ne Birincisinin hak ettiği Şerefe halel getirecek ne de Ötekinin dosdoğru yolunu karıştırıp karartacaktır.
Prolegomena
Lakin bunu yaparken (bazı Filozofların Manzum, bazılarının ise Mensur yazmış olması hasebiyle) Bunlardan hangisinin Takaddüm etmesi gerektiği hususunda Tereddüde düştüm, ve biraz Mütalaadan sonra Önceliği Manzum kısma verdim,
Ve bu yalnızca, kökeninin muhtemelen Orpheus devrinden de önceye dayanabilmesinden ötürü değildir (her ne kadar kendisi Maierus tarafından bütün Grek milletinin Baş Kâhini, Rahibi, İlahiyatçısı, Şairi ve Hocası olarak kaydedilmiş olsa da), zira Linus'un Lirik Şairler arasında en Mahiri olduğu ve pek Kadim olup kimilerince Orpheus'un Hocası zannedildiği söylenir, kendisi Altın Postun o hayranlık uyandırıcı Mecazını kaleme alan ve Tıpkı ötekinin Greklere Fenike İlimlerini getiren ilk kişi olması gibi, Grekler arasında Kimya İlimlerini (diğer İlimlerle beraber) Mısır'dan çıkaran ilk kimsedir,
Dediğim gibi, yalnızca en Kadimi olmasından ve Nesrin diğer Milletlerce daha Sonraları kullanılmasından ötürü değil, Şiirin bizim aramızda en Kadim zamanlardan beri kullanılmış ve (sanki Tabiatın bir İhsanıymışçasına) şüphe götürmez kabul edilmiş olmasındandır. Kezalik, onun Mükemmel Ahengi öylesine Tabii ve Evrenseldir ki, tüm İnsanlığa has İrsi bir Belagat gibi, Dünyanın bütün Milletleriyle birlikte doğmuş görünür.
Yalnızca bu da değildi, zira düşündüm ki o, hiçbir devirde bir Homeros’tan, bir Vergilius’tan yahut bir Ovidius’tan mahrum kalmamış cümle milletlerde ve
Çağlarda
umumî bir silsileye ve kabule mazhar olmuştur. Hatta dünyanın bu küçük cüzü dahi [İngiltere], bir Radulphus Castrensis’ten ve bir Hortulanus’tan yoksun kalmamıştır. Bunlardan ilkinin *Liber Luminum* ve *Lumen de Luminibus* adlı eserleri, bugün elde bulunan Latin vezniyle yazılmış en kadim metinlerdir.
Bu sonuncusunda, onun şu unvanını zikretmeden geçemem, [Radulphus Castrensis’in Oğlu Merlinus’a Cevabı], buradan da anlaşılmaktadır ki kendisi, bu çetin ve Muğlak Sırda Merlinus’un muallimi değilse bile, en azından onun muasırıdır.
Onun bu eserlerinin her ikisi de Hermannus tarafından neşredilmiştir, lakin Kral John devri kadar eski bir el yazmasıyla mukayese ettiğimde gördüğüm üzere, gayet noksan bir surette basılmıştır.
İkincisine gelince, o da William the Conqueror devrinde seyahat edip buralara dönen ilk Hristiyan filozoftur, zira Kimyevî Gülleri en uzak diyarlardan kendi memleketine ilk nakleden o olmuştur, böylece Hermetik ve Şairane bir taç örmüştür. Lakin, mevzumuza dönecek olursak, şayet ne kadimliği, ne tabiî letafeti, ne umumî silsilesi ne de kabul görmüşlüğü ona yoldaşlığın sağ elini uzatmaya kâfi gelmiyorsa, sanırım kulakları öylece cezbedip mest eden, kalbi ferahlatan, muhakemeyi tatmin eden ve dinleyenleri hoşnut kılan tesirleri, buna haklı olarak kifayet edecektir.
Zira şiir, nesrin yavaş ve ahenksiz vezinlerinde akıp gidenden çok daha derin bir izi zihinde bırakan bir hayata, bir nabza ve öyle gizli bir kudrete sahiptir ki, bu sayede dünya üzerinde öylesine galebe çalmıştır ki kaba saba devirlerde, hatta diğer ilim türlerinin dışlandığı barbar kavimler arasında bile hiçbir şey bundan daha muteber tutulmamıştır. Kafiye dediğimiz şeye gelince, muhtelif Sakson ve Norman şairlerimizin adetleri, bu husustaki kanaatlerini açıkça göstermektedir, zira Latince, bütün mükemmelliğine rağmen, o dildeki mısraları ahenkli bir aruzla teşkil edilip kafiyeye sokulmadıkça onların kulaklarını kâfi derecede mest edemezdi.
Kadimler de en mühim sırlarını, hürmetlerinde en kutsal ve en muazzez saydıkları, densiz ve avam zihinlerden en iyi muhafaza edilmiş olan mesellerle örülü ve kinayeli şiir kalıplarından gayrı hiçbir yerde gizlememişlerdir.
Zira atalarımızın fazileti öyleydi ki çocuklarının ekmeğini köpeklere atmayı, hatta bunu tehlikeye atmayı dahi asla arzu etmezlerdi. Bu sebeple onların hikmeti ve tedbiri, evvela talim etmenin bir yolunu, sonra da gizlemenin bir sanatını (ki o sanat da buydu) bulmak olmuştur.
Hülasa, nesri şiire üstün tutmak, kaba yontulmuş bir köylünün, sırma libaslı asil bir hanımefendinin önüne geçmesine izin vermekten yahut bir huzur odasının duvarlarını duvar halıları yerine katranlı muşamba ile örtmekten farksızdır. Bu sebeplerle ve bu mülahazalarla, şiirsel olanın önceliği hak ettiğine kanaat getirdim.
Bununla birlikte, şimdi gün yüzüne çıkarılan bu parçalardan bir kısmı, kadimliğin tozuyla neredeyse tamamen örtülmüş, yaprakları yarı yarıya güve yeniği halde unutulmuş şeylerin karanlığında can çekişirken, gayretim ve zahmetli tahkikatım onları bu felaketin pençesinden çekip almasaydı, sessiz bir harabiyet içinde pekâlâ yok olup gitmiş, yıkım üzerlerinde mutlak bir zafer kazanmış olacaktı.
Manastırların lağvedilmesi esnasında en muazzam kütüphanelerimizi sular altında bırakan o umumî tufandan bu metinlerin şimdiye dek, tıpkı Nuh’un gemisindeki mahlukat gibi, bu derece selametle muhafaza edilmiş olması doğrusu bir mucizedir.
Bunu yapmakla, insanın kendi eserinden sonra gelen bir işi başarmış olma itibarını talep etmeyi ve hatta bundan da öte, sanki iksirin kendisine sahipmişçesine, kadim müelliflerin her birini yalnızca kendi güzelliklerinin baharına değil, kuvvet ve kemallerinin yazına da iade ederek, ihtiyarlığı genç ve zinde kılmış olmayı bir kibir addetmiyorum.
Eserin bütününe gelince, bu çalışma İngiliz tarlalarımızın bir kısmındaki mahdut başak toplamalarından bir araya getirilmiştir, burada yoluma çıkan ne varsa derlemek için gayret sarf etmiş olsam da, bu mahiyette daha pek çok eserin hususî ellerde bulunduğuna kaniyim, şayet bir kimse, benim bunları neşrettiğim hüsnüniyet ve hevesle bunları bana iletmek lütfunda bulunursa,
onların bu teveccühlerinin kıymetine layık bir paha biçecek ve dünyanın da onlara ne denli minnettar olduğunu aşikâr kılacağım.
İtiraf etmeliyim ki bu eserlerin üslubu ve lisanı kimilerine usanç verici ve tuhaf gelebilir, bu lisana yabancı olanlar için gerçekten de öyledir, fakat bütün bunlarla birlikte gayet manidardır. Eski kelimeler kuvvetli bir vurguya sahiptir, başkaları bunlara süprüntü yahut nafile şeyler nazarıyla bakabilir, lakin fena halde yanılmaktadırlar, zira bazı havai zihinlerin ahmakça oyuncaklar addettiği şeyleri, daha derin muhakeme sahipleri muteber ve ciddî meseleler olarak takdir edebilir ve edecektir.
Biz İngilizler, hayal gücümüzün kararsızlığı sebebiyle, modamızı sıklıkla değiştirdik, binaenaleyh bugün kullanılanlardan farklı imlalarla yahut geniş kollu cübbe, kukuleta, kasık örtüsü [NOT: dönemin erkek giyiminde kullanılan torba biçimli parça] veya kabarık şalvar kadar garip ve gülünç gelen tuhaf kelimelerle karşılaşırsanız, biliniz ki onlar o devirlerin muteber kisveleri olduğu gibi, bunlar da o zamanların mutat lehçeleridir.
Ve şayet atalarımızın tavır ve kisvesini istihza konusu yapacak olursak, istikbal de bizim borcumuzu bize aynı parayla ödeyecektir.
Zira teslim etmeliyiz ki günlük kelamımızda kullanılan lisanlar da nihayetsiz bir tebeddül içindedir, ister kaybolanı ihya etmek, ister yeni bir şey dahil etmek, isterse dünü bugüne bağlayarak elde kalan kırıntılarla bugünü yamamak olsun, adetlerin alışkanlık haline getirdiği şeyler şimdiki zaman için en uygun olanıdır. Lakin kitaplarda mahfuz bulunan ilim lisanları daha müstakar bir kadere mazhardır, çünkü zamanın günlük cezir ve meddiyle, akıntısıyla silinip gitmeye maruz değildir. Onlar mermer heykeller üzerine nakşedilmiş kıyafet ve kumaş kıvrımları gibidir, taayyür etmeksizin daima muhafaza edilmelidir.
İşte bu sebeple, eserlerinin hakikati ve kıymeti benim istinsahımla zeval bulmasın diye, asıllarında bulduğum eski kelimeleri ve imla tarzlarını kasten muhafaza ettim, yalnızca benden evvelki müstensihlerin bazı bariz hatalarını ve kusurlarını tashih etmeyi vazife edindim, harf hatalarından biraz daha fazlasını arındırdım. Okuyucuyu tatminsiz bırakmamak adına da eski, gayrimuntazam ve metruk kelimelerin izahı için muhtasar bir lügatçe ekledim ve böylelikle, bugüne değin bu kadim ve kaba yontulmuş tabirlere aşina olmayanların yolunu, sanırım, düzlemiş oldum.
Giriş (Prolegomena)
Bundan ötürü, Ölülerle hasbihal etmeyi yahut onların Abidelerine danışmayı seven sizler, yaklaşın, belki onlarda, Yaşayanlarda bulacağınızdan çok daha fazla fayda bulabilirsiniz. Orada Hermetik Filozofların Ruhlarıyla karşılaşabilir, Doğa Ana'ya kur yapıp gönlünü çeldikleri Dili öğrenebilir, şüphelerinizi gidermek adına onlardan, henüz Ete Kemiğe bürünmüş oldukları zamankinden çok daha serbestçe ve dilediğinizce istifade edebilirsiniz. Zira onlar, Konuşmak istediklerinden çok daha fazlasını Yazmışlar, Satırlarını sanki Mürekkeplerinde Altın eritmiş ve Sözlerini o Hükümran Rutubet ile donatmışçasına Zengin bırakmışlardır.
Benim Derkenarlarım, Tarihî olanın yahut ara sıra diğer Sanatların Sınırlarına tecavüz etmesi kaçınılmaz bulunan şeylerin Hudutları dahilinde tutulmuş, Felsefi Eser hakkındaki tüm Şerhler ise, kendi Evlatlarımdan ziyade Başkalarının Evlatlarını Dünyaya salmayı tercih etmeme vesile olan aynı Sebeplerle kasten dışarıda bırakılmıştır. Ve Alicenap Okurun rastlayacağı cüretkar Yanlışlar yahut Hatalar, ümit ederim ki, Dostları ve Hayırhahları addettikleri kimselerin Kusurlarını Yargılarken adet edindikleri Müsamaha ve Şefkatten daha azıyla Mahkum edilmeyecektir.
Ve Şimdi Nihayete erdirirken, DOĞANIN TANRISI, İyiliğinin Sonsuz Hazinesinden lütufta bulunarak, bu Gizemli bilgiye iyi Melekleri tarafından yönlendirilen yahut bu yola Dindarca çoktan Adanmış bulunan kimselerin tümüne, Hakiki ve Dindar bir Filozofun Eksiksiz ve Tam Meziyetlerini ihsan eylesin, [Yani, İlim, Tevazu, Basiret, Cesaret, Ümit, Sabır, İhtiyat, Şefkat ve Ketumluk], Ta ki böylece Emeklerinin Meyvelerini toplayabilsinler, aksi takdirde bunlar beyhude ve nahoş kalacak, İlahi İlmi ve Kadim Sırrı kolaylıkla Hakir duruma düşürecektir.
Elveda, Gayretli Talebeler, ve İyiliğiniz, niyet ettiğim Gaye’yi tamamlamam için beni daima teşvik etsin, Bunu yaparken, bir Gün beni Himayenize, En azından hayırhahane Hükmünüze daha layık göreceğinizi sanıyorum, ki bu da,
Hakikaten Sadık Hizmetkarınız olanın, Beklediği yahut Hak ettiği Yegane Mükafattır, 26 Ocak 1652. E. Ashmole.
BRISTOLLÜ THOMAS NORTON TARAFINDAN YAZILMIŞ SİMYA DÜZENİ (ORDINALL OF ALCHIMY)
Liber iste Clericis monstrat scientiam, Liber sed Laicis auget inscitiam:
Liber, honores juvans per copiam, Et Liber pauperum fugans inopiam:
Liber fiduciae, est & veritatis, Regibus consilium, doctrina Praelatis: Et Liber utilis viris beatis, Vivere qui cupiunt absque peccatis.
Liber secretum, Liber doni Dei, Electis semita, vires bonae spei, Valens constantibus firmae fidei, Vae non credentibus verbis oris mei!
Quaerunt Alchimiam, falsi quoque recti, Falsi sine numero, sed hi sunt rejecti, Et cupiditatibus (heu) tot sunt infecti, Quod inter mille millia, vix sunt tres electi. Istam ad scientiam multi sunt vocati, Nobiles, pauperes, inscii, literati, Qui nolunt labores, neque tempus pati, Ideo non perficient, quia sunt ingrati.
Liber, Artis filios docet iste satis, Quibus haec percipere dedit Deus gratis, Versiculis propheticis quatuor his credatis, Omnia dat gratis divinae fons pietatis.
Haec nobilis scientia est tantum illis data, Qui diligunt Justitiam, mente cum beata, Dolis, & raptoribus sed est denegata, Propter peccata tardantur munera grata.
Bu Kitap en yetkin Ruhbanlara ilim kılavuzudur, Lakin Avamın İdrakini büsbütün kısaltır.
Bu Kitap ki Servet ile Şan kazandırır, Yırtık Pırtık Cübbeliden ise sakınır. Sadık Şeylerin güvenilir Kitabıdır, Rahiplere Talim verir, Krallara Öğüt dağıtır.
Günahsız yaşayan İnsanın zihnine, Pek münasip düşen bir Kitaptır bu bünyesine. Tanrı vergisi bir Sırlar Kitabıdır bu, Seçilmiş kullar için Çiğnenmiş bir Yoldur bu.
İmanda ve Ümitte sebat edenlere, Bana itimat kılanlara kuvvet verir her seherde.
İyiler de Kötüler de sayısızca, (Lakin sonuncular hep hüsranda) Arzu ederler bu Sanatı.
Lakin yine de, Ne yazık, Öyle kapılmışlar ki Tamaha, Milyonda üç kişi ancak, Tayin edilmiştir Simyaya.
Oysa her Saat nicesi çağrılır, Alim ve Cahil, Zengin ve Yoksul ayırt edilmez, Lakin ne Zahmete katlanırlar ne Vakit ayırırlar, Ve bu yüzden Kazançsız kalıp boyun eğerler.
Tanrı bu Sanatı kime bahşederse, Onun Evlatları bu Kitapla tamama erebilir, Şu dört mısraya itimat ediniz ki, Göklerin ilahi pınarı her şeyi karşılıksız verir.
Bu Sanat yalnızca şu kimselerde bulunur, Kutlu bir zihinle Adaleti sevenlerdedir o, Lakin hilekarlardan ve gasıplardan esirgenir, Zira günah geciktirir Göklerin lütuflarını.
Saepe Reges Angliae decorasset haec res, Firma in domino stetisset eorum spes, Illeque qui capiet per hanc rem honores, Antiquos mores mutabit in meliores.
Iste cumque venerit, regnum reformabit, Virtutibus, & moribus, & exemplum dabit Sempiternum Regibus, plebs tunc jubilabit, Et mutuo se diligens laudes Deo dabit:
O Rex, haec facturus! Deum Regem ora, Et ejus auxilium pro re hac implora: Tunc regi justo fulgenti mente decora Grata supervenient quae non sperabitur hora.
Bu marifet İngiliz Tahtını çoktan bezerdi, Eğer ümitleri yalnız Tanrı’da dursaydı.
Zira bununla Şeref kazanan kişi, Eski adetleri daha iyisiyle değiştirecektir. Ve o, Ülkeyi yönetmeye geldiğinde, Faziletli bir el ile onu Islah edecektir, Kendinden sonra gelen her Krala, Hayırlı amellerin timsalini bırakacaktır.
O vakit Halk sevinçle coşacak, Karşılıklı muhabbetle Tanrı’ya, Hamdüsenalar kurban edecektir.
Ey bunları yapacak Kral, her şeyin Tanrısına yalvar, Bu hayırlı işte vaktinde gelecek inayet için,
Böylece Adil ve Şanlı bir Krala, En lütufkar İhsanlar inecektir, En az umulduğu anda, Tacının Akıbeti olarak.
Mukaddime (The Proheme)
Üç Şahısta Bir olan Tanrı’nın şerefine, Yazılmıştır bu Kitap, vefatımdan sonra, Görsün onu hem Avam hem Ruhban zümresi, Böylelikle Simyayla büyük servetler kazanmak için, Kendini kalabalığın hengamesine atan Avam dahi, Bu işe girişmeden önce iyi bir Öğüt bulabilsin, Ve bu sayede büyük aldanışlardan kaçınabilsin, Bu öğretiyle doğru insanı sahtekardan ayırsın.
Bununla birlikte, Ruhbanlar burada büyük sırlar öğrenebilir, Fakat tüm Avam burada korkmak için sebep bulacaktır, Ve sakınmalıdırlar sahte vehimlerden, Ki Çoğaltıcılar [NOT: Madenleri sahte yöntemlerle çoğalttığını iddia eden dolandırıcı simyacılar] kendi neticeleriyle kurarlar bu tuzakları.
Lakin dünyevi bir şan dilemediğimden, Yalnızca sizin hayır dualarınızı istediğimden, gizli kalacaktır adım, Öyle ki kimse bunun ardına düşüp aramasın, ardına bakmasın, Yalnızca akıllıca tefekkür etsin bu kitabın çiçeklerini.
İnsanoğlunun dahil olduğu her tabakayı, Eğer araştıracak olursanız, pek çok insan bulabilirsiniz, Cesaretlerini Simyaya yöneltmiş olan, Yalnızca Kazanç ve Servet iştahı uğruna.
Mertebe sahibi Kardinallerle Papalar gibi, Yüksek dereceli Piskoposlarla Başpiskoposlar gibi, Dinin Başrahipleri ve Manastır Muhafızlarıyla, Keşişler, Münzeviler ve nice Rahiplerle, Ve Krallar, Prensler ve asil kan taşıyan büyük Lordlarla, Zira her mertebe iyiliğin ve zenginliğin peşindedir, Ve
Giriş
Ve yanan tamahın ateşinde ikamet eden tüccarlar dahi, Buna karşı arzu duyarlar, Ve sıradan zanaatkârlar da geri kalmak istemez, Zira en az lordlar kadar severler bu yüce sanatı, Kuyumcular gibi, onları en az kınamamız icap eder, Zira sanatlarındaki manzaralar onları inanmaya sevk eder, Fakat dokumacıların böylesi işlere kalkışması şaşılacak şeydir, Hür masonların ve sepicilerin, zavallı mahalle kâtipleriyle birlikte, Terziler ve camcılar da bundan geri durmaz, Ve dahi zavallı lehimciler atılırlar bu kalabalığa Büyük bir cüretle, fakat bir parça haklılık payı vardı, Cama tentür veren tüm o adamlar için, Lakin pek çok usta ziyadesiyle tez canlı davrandı, Aceleci bir itikat ile tüm kazançlarını duman edip savurdular, Ve gerçi kayıpları canlarını yaksa da, Yürekleri daima ümitle dolup taştı, Günün birinde pek iyi bir muvaffakiyete ereceklerine güvenerek. Pek çoğunu anlatabilirim böylesilerinin hakikaten, Böylesi bir ümitle ömürlerini tüketen, Bu yüzden fakir düşüp sefalete sürüklenen, Vaktinde bu işi bırakmış olsalardı kendileri için hayırlı olurdu, Zira ellerine geçen yalnızca bir istihzadan ibaretti, Zira hakikaten, büyük bir âlim olmayan kimse, Bu işe karışamayacak kadar toy ve cahildir, Bana pekâlâ itimat edebilirsiniz, madene ait Tüm sırları bilmek hiç de küçük bir marifet değildir, Zira o en derin felsefedir, Kutlu simyanın o latif ilmidir, Burada yazmaya niyetlendiğim ilim işte budur, Gerçi pek süslü ve tumturaklı yazamayabilirim. Zira sıradan halkın tamamına öğretecek olan kişi, Onlar için açık ve sade bir lisan kullanmalıdır, Ben sade ve mütevazı bir üslupla yazsam da, Hiçbir iyi insan böylesi bir yazıyı hakir görmemelidir.
Bu ilim hakkında yazan tüm üstatlar, Kitaplarını pek çok insana bütünüyle karanlık kıldılar, Şiirlerle, kıssalarla ve dahi istiarelerle, Ki bunlar talebelere keder ve ızdırap verir, Zira ameliyatlarında bunu tecrübe etmek istediklerinde, Bütün masraflarını ziyan ederler, her gün görüldüğü üzere, Hermes, Razi, Câbir ve İbn-i Sina, Merlin, Hortulanus, Demokritos ve Morienus, Bacon ve Raymond, daha niceleriyle birlikte, Üstü kapalı yazdılar, keza Aristoteles de öyle. Zira buna dair kalemleriyle ne yazdılarsa, O muğlak ve dumanlı ibareleri pek çok insanın zihnini köreltti, Halktan, âlimlerden ve böylece her bir insandan Bu sanatı öyle gizlediler ki kimse onu bulamasın. Kitaplarıyla makul deliller sergilerler, Ki bu sebeple nice insan yeise sürüklenir. Yine de Anaxagoras içlerinde en sarih yazanıydı, Tebeddülât üzerine yazdığı kitabında, tabiatıyla, Şimdiye dek rastladığım eski üstatlar arasında Bu ilmin zeminini en çok ifşa eden o oldu, Bundan ötürü Aristoteles büyük bir hasede kapıldı, Ve pek çok yerde, layıkıyla aktarabileceğim üzere, İnsanların ona müracaat etmemesini murat ederek, Onu haksız yere azarladı, Zira o, ilminde ve sevgisinde cömertti, Tanrı onun ruhunu yücelerde, kendi katındaki saadetle mükâfatlandırsın, Ve haset tohumu ekenlerin dahi, Tanrı günahlarını bağışlasın. Tıpkı hıncından ve kötülüğünden ötürü Bin adet reçetelik bir kitap yazan o keşiş gibi, Ki pek çok yerde kopyalanmıştır bu kitap, Bu yüzden nice çehre sararıp solmuş, Ve nice güzel giysilerin rengi solup tükenmiş, Vaktiyle dürüst olan adamlar sahtekâr kılınmıştır. Bu yüzden merhametim beni icbar eder, Hakikati birkaç ve sade kelamla göstermeye, Böylece batıl doktrinden kaçınabilesiniz diye, Şayet bu kitaba ve bana itimat ederseniz, Reçetelerle yazılmış kitaplarınızdan sakınınız, Zira böylesi reçetelerin tamamı hilelerle doludur, Böylesi reçetelere güvenmeyiniz ve şu kaideyi iyi belleyiniz, Hiçbir şey, kendi has sebebi olmaksızın vücuda gelmez, Bu sebeptendir ki, sebebin bilgisi akılda tutulmadığında, O ameliyat pek geride kalır, Bu yüzden daima akıllıca hatırda tutunuz, Nasılını ve nedenini bilmediğiniz hiçbir şeyi işlemeyiniz. Ayrıca bu sanatta ilerlemek isteyen kimsenin, Sahtelikten sakınmaya pek büyük ihtiyacı vardır, Zira hakikat iyidir, bu sanata rehberlik etmesi icap eden odur, Bu yüzden asla sahteliğe meyledemezsiniz, Lakin zihniniz sarsılmaz bir sebatla kurulmalıdır, Sahte renkli metalleri asla taklit etmemek üzere, Her türlü imtihana dayanamayacak olan Beyazlatıcıları ya da sarartıcıları arayanlar gibi, Ki bunlarla ellerinden geldiğince sahte kap kacak yaparlar, Yahut iyi ve dürüst bir adamı aldatmak için sahte akçe, Fakat Tanrı öyle takdir etmiştir ki bu kutlu sanattan, Sahtekâr olanların hiçbiri pay alamayacaktır, Bu sanata talip olacak kimsenin inayete mazhar olması gerekir, Dolayısıyla hakkıyla dürüst olması icap eder, Ayrıca bu sanatı sekteye uğratacak Dışsal masraflarla zihni meşgul edilmemelidir, Ve maksadına ulaşmak isteyen kimsenin, Kifayet edecek derecede serveti bulunmalıdır. Pek çok yola göz dikmemelidir, Yalnızca bu kitabın nizamını takip etmelidir, Simyanın Ordinal'i diye tesmiye edilen, O Crede mihi, o ebedi ölçü olan kitabı, Zira tahrif edilmiş metinler arasından, Tıpkı rahiplere mahsus Ordinal'in, günlerin hizmetini Sırasıyla tayin edip gösterdiği gibi, Simyadaki tüm intizamsız kitapların da Hülasası burada intizamla sergilenmiştir, Bu sebeple bu kitap, bilge bir simyacı için, Kıymeti biçilmez bir kitaptır, Hakikati asla lekelenmeyecektir, Mütevazı bir üslupla derlenmiş görünse dahi, Ve ben bu sanata göklerin inayetiyle nasıl nail olduysam, Size de onu burada, yedi fasıl halinde bahşediyorum, Sadakat yeminimin elverdiği nispette, Mahşer gününün o heybetli Hâkiminin izniyle. Birinci fasıl tüm insanlara öğretecektir, Ne tür insanların bu ilme erişebileceğini, Ve hakiki simya ilminin neden Eski üstatlarca kutlu ve mukaddes tesmiye edildiğini. İkinci fasılda açıkça müşahede edilebilir, Onun hoş sevinçleri, çekilen büyük zahmetle birlikte. Üçüncü fasıl, Bir'in sevgisi hürmetine, Taşımızın maddelerini hakikatiyle ifşa edecektir, Ki Araplar ona iksir derler, Neden ibaret olduğunu orada anlayacaksınız. Dördüncü fasıl kaba ameli öğretecektir, Bir âlime yakışmayan o murdar zahmeti, Ki onda pek büyük bir meşakkat bulunur, Nice tehlikeler ve nice hezimetlerle birlikte. Beşinci fasıl latif amel hakkındadır, Ki Tanrı onu yalnızca bir âlim için takdir etmiştir, Pek az âlim onu idrak edebilir, Bu sebepledir ki bu ilim pek az insana lütfedilmiştir. Altıncı fasıl ahenk ve muhabbet üzerinedir, Aşağıdaki tabiatlar ile yukarıdaki semavi küreler arasındaki, Ki bunların hakiki bilgisi âlimleri ziyadesiyle yüceltir, Ve harikulade amellerimize muvaffakiyet bahşeder.
Yedinci bölüm size doğrusunu öğretecektir, Ateşlerinizin o şüpheli rejimlerini hep birlikte. Şimdi Yüce Rabbim Tanrı bana yol göstersin ve yardım etsin, Zira meselelerime artık başlayacağım, Bu Kitabı bulacak olan her kişiden niyaz ederim, Huşu dolu dualarla ruhumu ansınlar, Ve hiç kimse daha iyi ya da daha kötü kılmak adına, Tanrı’nın lanetinden korkarak yazımı değiştirmesin, Çünkü canlı bir mananın bulunmadığı görünen yerde, Bilge kişiler eşsiz bir gizlilik bulabilir, Ve tek bir hecenin dahi değiştirilmesi, Bu Kitabı faydasız hale getirebilir.
Bu yüzden bir ya da iki okumaya güvenmeyin, Yirmi kez üzerinden geçilmelidir şevkle, Zira pek ağırbaşlı bir mana taşır içinde, Fesahat biçiminden yoksun olsa bile, Lakin yapacağınız en hayırlı iş, Çok Kitap okumak ve ardından bunu da yanına katmaktır.
Bölüm I
Pek harikulade bir sanat ve baş ustalıktır, Kutsal simyanın tentürü, Akıllara durgunluk veren gizli bir felsefe, Her Şeye Gücü Yeten’in müstesna bir lütfu ve bağışıdır,
İnsanoğlunun emeğiyle asla bulunmamıştır, Ancak Talimle yahut Vahiyle başlamıştır. Asla para karşılığı satılmamış ve alınmamıştır, Onun peşine düşen hiçbir kimse tarafından, Lakin lütuf yoluyla layık bir kimseye bağışlanmıştır, Büyük bir maliyetle, uzunca bir mühlet ve sabırla işlenmiştir. İhtiyaç duyduğunda insana el uzatır, Kibri, boş ümidi ve dahi korkuyu defeder, Uzaklaştırır
Muhterisliği, gasbı ve aşırılığı, Zulmetmesin diye musibete karşı siper olur. Ondan yana muradına tam eren kimse, Aşırılıkları terk eder, itidal ile kanaat bulur. Kimi insanlar ona kutsal denmesini istemez, Ve bu minvalde mukabele ederler, Derler ki, putperestler dahi bu Sanata malik olabilir, Rabbimiz Tanrı’nın asla kurtarmayacağı türden kimseler, Zira onların kasıtlı ve sahte inançsızlıkları sebebiyle, Hayrın vesilesi olan şeye sahip olamazlar. Hem bu sanat başka hiçbir şey husule getirmez, Sikke, kupa yahut yüzük için altın veya gümüşten gayrı. Ki bu da bilgeler tarafından sınanmış ve iyi anlaşılmıştır, Yeryüzündeki en az faziletli nesne olduğu. Bu sebeple o fırkadan olan herkes şu neticeye varır, Bu İlim aslında kutsal değildir derler. Buna mukabil bizler söyler ve gücümüz yettiğince şahitlik ederiz ki, Bu İlim insanoğluna asla öğretilmemiştir,
Zaman içinde layıkıyla sınanmadan, Bu Lütfu kabule ehil olup olmadığı, Sadakati, fazileti ve metin aklı uğruna, Şayet bunlardan yoksunsa ona asla nail olamaz. Ayrıca hiç kimse henüz bu İlime erişememiştir, Meğerki Tanrı ona öğretsin diye bir Usta göndermiş olmasın, Zira öyle harikulade ve öyle eşsizdir ki, Ağızdan ağza talim edilmesi şarttır, Hem o kişi, ne kadar imtina ederse etsin, Onu en mukaddes ve ürperti veren bir Yeminle teslim almalıdır, Bizler büyük mevkileri ve şöhreti nasıl reddediyorsak, Onun da aynı şekilde bunları bihakkın reddetmesi gerekir. Ve dahi o denli pervasız olmamalıdır ki, Bu sırrı kendi evladına dahi öğretsin, Zira kan yakınlığı yahut hısımlık bağı, Bu payeye kabul vesilesi kılınamaz, Böylece kan, salt kan olduğu için bundan pay alamaz, Lakin yalnızca fazilet kazanır bu kutsal Sanatı, Bu yüzden inceden inceye araştırıp göreceksiniz, Bütün ahlakını, erdemlerini ve kabiliyetini, Bu İlimi tahsil edecek olan şahsın. Ve aynı şekilde ona da yemin ettireceksiniz, Öyle ki hiçbir kimse bu Sanatı ardında bırakmayacaktır, Layık ve sınanmış bir İnsan bulamadığı müddetçe, Yaşlılık ona at sürmeyi yahut yürümeyi meşakkatli kıldığında, Bir kişiye öğretebilir, lakin gayrısına asla, Zira bu İlim ebediyen gizli kalmalıdır, Bunun sebebi şudur, apaçık göreceğiniz üzere, Şayet kötü bir insan bu hususta tüm muradına erseydi, Tüm Hristiyan âleminin barışını tez elden heba edebilirdi, Ve kibriyle yerle bir edebilirdi, Hak sahibi kralları ve namlı hükümdarları, Bu sebeple tehlike ve felaket hükmü, Muallimin üzerinde dehşetle asılı durur.
Öyleyse böylesi bir kibir ve gazap korkusuyla, Bu İlimi öğretmek isteyen kimse pek sakınmalıdır, Bu yüzden hiç kimse bu muazzam ihsana nail olamaz, Seçkin erdemlere malik olandan gayrısı. Gerçi insanlar, bu İlimi kutsamaya maliklerin el vermediğini sansalar da, Daha evvel zikredildiği veçhile, Sureten fiilen mübarek görünmeseler de, Yine de kendi nizamı içinde bu İlim kutsaldır. Ve hiç kimse onu bulamayacağından, Yalnızca inayet ile bulabileceğinden, kendi zatında kutsaldır. Hem bu ilahi bir amel ve şifadır, Murdar bakırı has altına yahut gümüşe tebdil etmek, Hiç kimse zihniyle böylesi bir başkalaşımı keşfedemez, Tanrı’nın ellerinin vücuda getirdiği muhtelif türler arasında. Zira Tanrı’nın birleştirdiklerini insanoğlu çözemez, Lütfu buna bütünüyle rıza göstermedikçe, Yücelerden olan Rabbimizin sevdiği kullarına bağışladığı, Bu İlimin inayeti vesilesiyle, Bu yüzdendir ki kadim Atalar pek muvafık bir şekilde, Bu İlime Mukaddes Simya demişlerdir. Bu sebeple hiç kimse fazlaca aceleci davranmamalıdır, Rabbimizin mübarek ihsanını bir kenara atmak hususunda,
Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın bu İlimi, Büyük hekimlerden nasıl menettiğini tefekkür ederek, Ve merhametiyle onu ne denli az insana bahşettiğini, Sadık, doğru ve mütevazı olanlar gibi.
Ve nasıl ki yedi Gezegen varsa yalnızca, Gökyüzündeki yıldızların çokluğu arasında,
Tıpkı bunun gibi insanoğlunun milyonlarcası içinden, Ancak yedi insan güçbela bulabilir bu İlimi.
Bu yüzden siz ey avamdan olanlar, işitip görebilirsiniz, Büyük nüfuz sahibi nice hekimin, Pek çok araştırmacıyla birlikte bu İlimi aradığını, Lakin tüm emeklerinin beyhudeliğe tebdil olduğunu, Şayet
BÖLÜM 1
Harcama yapsalar da hiçbir fayda bulamadılar, Zira gayelerine her seferinde ulaşamadılar, Ve ümitsizlik içinde akıl yürütüp ayrıldılar, Ve sonra dediler ki böyle bir sanat yoktur, Fakat nereye gitseler uydurma masallar derler adına, Aynı şekilde beyhude, asılsız bir şeydir derler, Böyle adamlar kendi akıllarına pek fazla güvenirler, Bu sanatı bulmaya zekalarının yeteceğini zannederler. Lakin onların iftirasına ve taşkın sözlerine, Doğrusu biz pek az ehemmiyet veririz, Çünkü kendilerini bilge sanıp en azını yapabilenler, Bizim ziyafetimize davet edilmezler. Her ne kadar böyle adamlar artık takip etmek istemeseler de, Yine de bu simya ilmi baştan aşağı haktır, Ve bazı mağrur alimler aksini iddia etse de, Her bilge alim pekala mülahaza edebilir ki, Bunda hiçbir hakikat görememiş olan kimse, Bu hususta muteber bir şahit olamaz, Zira hiç görmemiş bir adamın resim yapması, Pek şaşılacak ve acayip bir şey olurdu. Doğuştan kör bir adam nasıl emin olabilir ki, Yazı yazmaktan yahut iyi bir suret çıkarmaktan. St. Paul Katedrali'nin kulesini inşa etmek bile, Böyle mağrur alimlerin başarması için pek şüphelidir, Tepesini akıllıca indirmeyi başaramadan evvel, Kendi başlarını kırmaları pek muhtemeldir. Bu sebeple böylesi kimseler fersah fersah uzaktır, Tabiatın en gizli hakikatini çekip çıkarmaktan, Bu yüzden herkes kendi talihine ve nasibine baksın, Böyle alimleri kendi cehaletlerine terk etsin.
Şimdi siz ki bu ilmin peşine düşeceksiniz, Sahte adamları doğru olanlardan ayırt etmeyi öğreniniz. Bu simya ilminin tüm hakiki talipleri, Kendi ilk felsefelerinde tam manasıyla yetkin olmalıdır, Yoksa bütün emekleri onlara mani olacak ve keder verecektir, Tıpkı kalburla su taşıyan kimse gibi. Hakiki talipler yapayalnız araştırır ve ararlar, O nefis taşımızı bulmak ümidiyle, Ve hiçbir insanın zarara uğramasını istemediklerinden, Her şeyi kendi masraflarıyla dener ve ararlar, Kendi keselerini asla esirgemezler, Böylelikle sandıklarını tamtakır ederler, Büyük bir sabır ile ilerlerler, Yalnızca Tanrı'nın kendilerine muvaffakiyet vereceğine güvenirler.
Sahte adam ise şehirden şehre dolaşır, Ekseriyetle sırtında lime lime bir cübbeyle, Tuzak kurup pürdikkat araştırarak, Bir yalan hileyle avını elde etmek için, Yeminler ve yalanlarla, böylesi dur durak bilmez, Gümüş levhaları nasıl artırabileceğini anlatmaktan.
Ve daima yalan yere yemin ederek atıp tutarlar, Altını ve gümüşü nasıl çoğaltabileceklerini söyleyerek, Ve bu suretle vaatlerle tamahkar kimseyi hoşnut ederler, Ve aklının kendisinde takılı kalmasını sağlarlar, İşte o vakit sahtekarlık ile tamahkarlık güzelce buluşmuştur.
Fakat çok geçmeden, kısa bir vakit sonra, Çoğaltıcı onu tuzağa düşürür, Tatlı vaatleri ve sahte yeminleriyle, Tamahkar kimse lime lime elbiselere muhtaç kalır, Meğerki çoğaltıcıdan ve onun ticaretinden, Vaktinde haberdar olup sakınmış olsun, Ki onun hilelerine dair pek çok şey anlatabilirim.
Fakat hıyanete meyleden kimselere, Cesaret vermemek adına cüret edemem, Zira bundan ötürü pek büyük zarar gelebilir, Bu sebeple kendinizi kollayınız ve basiretli olunuz, Böyle bir hizmet teklif edenlere karşı.
Eğer bir hünerleri olsaydı, hiç şüpheniz olmasın ki, Bunu açığa vurmaktan imtina ederlerdi, Böyle adamlar çoğaltma vaadinde bulunduklarında, Bir alçaklık yapmayı tasarlarlar, Doğru bir adamın mallarını alıp götürmek için, Böyle herifler hakkında ne diyeyim ki, Bütün bu sahte adamlar nereye giderlerse gitsinler, Cezalandırılmalıdırlar, lakin öyle olmuyor. Tabiat hakkında alçakça yalan söylerler, Çünkü madenler çoğalmaz, Bütün insanlar bu hükümden emin olsun ki, Sanat daima tabiata hizmet etmelidir. Müelliflerin dediği gibi hiçbir şey çoğalmaz, Ancak şu iki yoldan biri müstesna, Biri çürüme denen kokuşma ile, Diğeri ise hayvanlar gibi tenasül ile, Madenlerde tenasül vuku bulamaz, Fakat bizim Taşımızda buna pek benzer bir şey görebilirsiniz, Kokuşma tahrip edip yok etmelidir, Meğerki kendi münasip yerinde yapılmış olsun.
Madenler tabiatları gereği yerin derinliklerinde büyürler, Zira yerin üstünde onlarda pas bulunur, Böylece yerin üstünde madenlerin bozulması görünür, Ve uzun bir zaman zarfında yok oluşu.
Ki bu hususta bundan başka bir sebep bulunamaz, Yerin üstünde kendi mekanlarında olmamalarından gayrı.
Tabiata zıt mekanlar çekişmeye yol açar, Nasıl ki balıklar sudan çıkınca canlarını yitirirlerse, Ve insan, hayvanlar ve kuşlarla birlikte havada yaşar, Fakat taş ve mineraller yerin altına sığınır, Hekimler ve eczacılar arzu ve heves duymaktan uzaktır, Kuru bir tepede su çiçekleri aramaya, Zira Tanrı hikmeti ve inayetiyle takdir etmiştir, Bütün şeylerin kendi tabii mekanlarında büyümesini.
Bu öğretiye karşı bazı kimseler itiraz eder, Ve madenlerin çoğaldığını söylerler, Zira gümüşün, kurşunun, kalayın ve dahi pirincin, Kimi damarı daha fazladır, kimi daha azdır, Eğer madenler çoğalıp artmasaydı, Tabiat bu çeşitliliğe son verirdi, Bu yüzden derler ki akıl şimdi göstermektedir, Yerin altında nasıl çoğalıp büyüdüklerini, Öyleyse ateşten, sudan ve havadan onları koruyacak, Kapalı ve güzel kaplar içinde yerin üstünde neden olmasın? Buna karşılık deriz ki bu akıl yürütme pek hamdır, Zira bu kamil bir benzetme değildir, Çünkü madenlerin fail sebebini ancak, Madenlerin kendi hassası olarak bulacaksınız, Ki bu her toprakta bulunmaz, Yalnızca münasip arazinin muayyen yerlerinde bulunur, Ki o yerlere semavi küre, Işınlarını her yıl dosdoğru gönderir. Ve oradaki maddeler nasıl tertip edilmişse, Ondan teşekkül eden madenleri öyle görürsünüz. Pek az toprak böylesi bir meydana gelişe uygundur, Yerin üstünde çoğalma nasıl mümkün olsun? Ayrıca basiret sahibi her insan idrak eder ki, Soğukla donan su buz kesilir, Ve katılaşmazdan evvelki zamanda, Kimisi daha çok yerde, kimisi daha az yerde bulunurdu, Tıpkı araba tekerleğinin çukurlarındaki suyun, Soğumaya başladıklarında küçük damarlar teşkil etmesi gibi, Fakat hendeklerdeki su daha büyük damarlar meydana getirirdi, İçinde donan suyun bolluğundan ötürü. Buna dayanarak buzdan daha fazla buz çoğalması gerektiğini söylemek, Hiç de akıllıca bir mülahaza olmazdı. Dolayısıyla madenlerin az veya çok damarları olsa da, Bu durum, evvelce olduğundan daha fazla arttıklarını asla ispatlamaz.
Hem hiç şüphe etmeksizin güvenebilirsiniz, Eğer çoğaltma meydana getirilecekse, Bütün bileşenler yalınlığa yönelmeli, Ve bileşimi bozmalıdır, her yıl görebileceğiniz gibi, Zira doğa otların çoğalması için öyle buyurmuştur, Tohumda birleşen her şey ayrılsın, Yoksa özünde onda bulunan sap ve yapraklar, Göz onları görsün diye fiilen ortaya çıkamaz. Lakin maden bütün bileşimini muhafaza eder, Aşındırıcı sular eritmeyi tamamladığında bile, Bu sebeple madenden daha yalın hale gelmişse de, Yine de çoğaltılamaz, Daha evvel dediğim gibi hakikaten güvenebilirsiniz, Bir ons gümüşten, nasıl daha fazla gümüş olamazsa, Hem çoğaltılmış hiçbir şey bulamazsınız, Bitkisel yahut hissi neviden olmadıkça, Madenler ise yalnızca unsurlardan mürekkeptir, Ne tohumları vardır, ne de hayat hisleri, Bu yüzden çoğaltıcıların tümü durmalıdır, Zira bir kez maden olan madenler artık artmaz, Buna rağmen bir madenin dönüştüğünü görürüz, Başka türden bir madene, İçlerindeki cevherin yakınlığı sebebiyle, Demir ile pirinç arasında bilindiği gibi. Fakat hakiki gümüş yahut altın yapmak mümkün değildir, Yalnızca Filozof Taşının devası müstesna, Bu sebeple çoğaltıcıların kullandığı böylesi yalanları, Âlimler ayıplar ve katiyetle reddeder, Böyle çoğaltma sanatı kınanmalıdır, Lakin kutsal simya haklı olarak sevilmelidir, Ki o kıymetli bir devadan bahseder, Hakikaten altını ve gümüşü has kılan, Buna şahitlik eden bir misal, Katalonya şehrindedir, Bunu, Şövalye Raymond Lull’nin yaptığı sanılır, Hakikati ifşa etmek için yedi suret yaptı, Üçü iyi gümüşten, parlak hanımlar biçiminde, Dördünün her biri altındandı ve birer şövalyeyi gösterirdi,
Elbiselerinin kenarlarında harfler görünürdü, Burada gösterildiği üzere şu manayı taşıyan,
1. Eski at nallarının (dedi biri) demiriydim, Şimdi arzuladığınız kadar iyi bir gümüşüm.
2. Ben (dedi bir diğeri) madenden çıkarılmış demirdim, Fakat şimdi saf, kusursuz ve has altınım.
3. Bir vakitler eski kızıl bir tavanın bakırıydım, Şimdi iyi bir gümüşüm, dedi üçüncü kadın.
4. Dördüncüsü dedi, o pis yerde yetişmiş bakırdım, Şimdi Tanrı'nın inayetiyle kusursuz altın oldum.
5. Beşincisi dedi, baştan sona has, kusursuz gümüş idim, Şimdi kusursuz altınım, mükemmelim, ilk halimden daha iyi.
6. Neredeyse iki yüz yıl bir kurşun boruydum, Ve şimdi bütün insanlara iyi bir gümüş olarak görünürüm.
7. Yedincisi dedi, ben kurşunum, bir hüner eseriyle altın yapıldım, Fakat hakikaten yoldaşlarım buna benden daha yakındır.
Bu ilim adını bir kraldan alır, Yalansız söylersek, Alchimius adında, Pek yüce zihinli, şanlı bir hükümdar, Asil erdemleri bu sanatı bulmasına yardım etti, Tabiatı araştırdı, asil bir âlimdi, Zulmü terk etti, sonra bu işi aradı ve buldu, Kral Hermes de aynısını eyledi, Mükemmel şöhrete sahip bir âlim olarak, Astrolojiden, Tıptan ve bu simya sanatından, Ve dahi tabii büyüden teşkil Dört Kısımlı eserinde, Tabiattaki her şeyi aşan dört ilim olarak zikretti. Ve orada dedi ki, ne mutludur o kimse, Şeyleri hakikaten oldukları gibi bilen, Ve ne mutludur layıkıyla tecrübe eden, Zira hünerin kökü ve çatısı odur, Çünkü nice insan zan ile, Aldanmıştır, bu hususta az şey bilen. Eski bir meseldir, bir ölçek zanda, Bir avuç hüner bulunmaz, Layıkıyla tecrübe ve basiretli sınama ile, Hikmet ehli kimseler her gün yeni şeyler öğrenebilir. Hünerle bilir insanlar kendilerini ve her şeyi, Hüner olmasa insan bir hayvandan farksızdır, hatta daha beterdir, Lakin az rağbet gösterir her insan, Pek az bildiği ilme, Ve az hüner insanları kibirli ve vahşi kılar, Kifayetli hüner ise insanları pek halim selim eyler. Asil kimseler şimdilerde adeta hor görür, Hünere iştahı olanları, Lakin eski günlerin asil kralları, Emretmişlerdi (eski müelliflerin dediği gibi), Yedi serbest ilmi öğrenip bilmeyi, Yalnızca asil bir kimseye layık gördüler, Ve en azından o derece hür olmalıydı ki, Serbestçe tahsil edebilsin, Bu sebeple eski bilgeler onlara, Yedi serbest ilim dediler, Zira onları kusursuz ve iyi öğrenmek isteyen, Açık bir hürriyet içinde yaşamalıdır. Dünyevi işlerden el çekmelidir, Yalnızca beşeri hukuku öğrenmek isteyen dahi, Çok daha fazla terk etmelidir dünyayı, Nice ilimleri kavramak isteyen kişi. Ve bu sebeple insanlar pekala görebilir, Hüner sahibi kimselerin niçin hor görüldüğünü. Yine de o asil hatıra asla silinmeyecektir, Hüneri artıran kimsenin ardından. Hüneri, adaleti ve lütfu seven kimse, Bir kenara itilir pek çok yerde, Fakat saraya hileyle kim getirirse, Menfaat yahut hediye, o vakit baş tacı edilir.
Bu yüzden bu ilim ve daha nice lütuflar, Kaybolup gitmiş ve hepinizden ayrılmıştır. Ve ayrıca hatırlayın ne dediğimi, Günah, son gününü çarçabuk çağırmaktadır, Tamahkarlık ile hüner fıtraten uyuşmaz, Kazanç peşinde koşan bu ilmi bulamaz, Lakin ilmi sırf kendi zatı için seven, Kutsanmış zihni vesilesiyle ikisine de erişebilir. Bu fasılda daha fazla öğretmeme hacet yok, Zira burada aşikardır ona kimlerin erişebileceği, Yani yalnızca hakikati hatırda tutan, Ve azimle takip etmekte sebat gösteren, İhtiraslı olmayan, ödünç almaya muhtaç kalmayan, Ve sabredebilen, hedefe varmakta acele etmeyen, Ve tevekkülünü bütünüyle Tanrı'ya bağlayan, Ve bütün meylini hünere hasreden, Ve tüm bunlarla beraber doğru bir hayat süren, Batılı alt edip, günahkar nifaka arka çıkmayan, Böylesi kimseler bu ilme erişmeye kabiliyetlidir. Gelecek bölüm, neşe ve keder üzerinedir.
Bölüm II
Geçenlerde bir keşiş yetiştirdi [okunamadı], Her tabakadan insanı kandıran. Fakat bunu yapmadan evvel kendi vehminde, Bu sanatı bütünüyle kavradığını sanmıştı. Bundan öyle büyük bir sevinç duydu ki, Aklını kaçırmaya ve delirmeye başladı. Onun maskaralıklarından (gerçi pek ehemmiyetsizdirler) Bir ibret olsun diye bu kıssayı yazarım. Bu keşiş Fransa'da gezip dolaşmıştı, Keyfince dinden çıkmış avare bir halde. Ve sonra bu diyara geldi, İnsanların bilmesini isteyerek, Simyanın temeline sahip olduğunu, Ele geçirdiği bir reçeteler kitabı sayesinde.
Bunun teminatı adına tüm zihnini adadı, Geride bırakmak için soylu bir yapıt, Böylece adı ölümsüz kılınacaktı, Ve yüce şöhreti ebedi övgülerle anılacaktı, Ve sık sık dalar giderdi nereden başlayacağını düşünerek, Kazanacağı o muazzam serveti harcamak üzere.
Ve hep düşünürdü, işte bunu yapabilirim, Nerede bulurum güvenilir bir er, Benim irademe tam uyacak, Ve maksadımı tamamlamama yardım edecek? O vakit inşa ederdim Salisbury ovası üzerinde, Görkemli ve hayranlık uyandıracak şekilde, Kısa bir vakitte on beş manastır, Her milin nihayetinde bir manastır. Bunun üzerine bu keşiş bana başvurdu, İnsanların benden naklettiği güvene binaen (dediğine göre), Zihnindeki bu bahsi geçen fikri bana anlattı, Ve bu büyük sırrını saklamam için bana yalvardı. Dedim, bir aziz tasviri önünde, Onun adını asla ifşa etmeyeceğimi, Lakin hiçbir günaha girmeksizin yazabilirim, Onun bu pek ince heveslerine dair. Büyük maharetini bana açtığında, Dedi ki hiçbir eksiği yoktu, Gönlünü ferahlatacak iyi bir vesileden gayrı, Kral hazretlerinin lütfuna nail olmak için çabalamak, Makamından ruhsat almak, Ve aracı lordlarından izin koparmak, Adı geçen manastırlar için arazi satın almak adına, Ki bunların tüm masrafı fazlasıyla ödenecekti, Lakin yine de büyük bir şüphe ve korku içindeydi, Nasıl satın alacağı, kimden ve nerede alacağı hususunda. Bu büyük işi işittiğim vakit, Araştırdım (anlamak üzere) ne türlü bir kâtip, Ve medrese ehli olduğunu, ne bildiğini, Ve o hususta sadece bir ahmaktı. Yine de sabrettim, sessizliğimi korudum, Onun bu cahilce niyetini daha çok öğrenmek için. Sonra dedim ki, pek yakışıksız bir şey olur, Kral'a böyle bir meseleyi arz etmek, Zira kanıtı makul ve akla uygun olmadıkça, Bunu ahmakça bir masal belleyecektir. Keşiş ateşte bir nesnesi olduğunu söyledi, Arzusunu tastamam yerine getirecek olan, Bunun hakikatini kırk gün içinde, Sahici tecrübelerle pek iyi öğreneceğimi bildirdi. Dedim ki o vakit, fazlasını istemem, Kırk gün boyunca bekleyeceğimi söyledim. Kırk gün geçip bittiğinde, Keşişin zanaatı büsbütün altüst olmuştu. O vakit tüm o manastırları ve bütün tasavvurları, Bir hiçliğe dönüştü, Ve nasıl geldiyse öylece cahilce gitti, Pek hilekâr bir zihinle ayrılarak, Zira hemen ardından, kısa bir vakitte, Pek çok doğru adamı aldattı, Ve sonrasında Fransa'ya geçti. İşte, ne acıklı bir talihti bu, On beş din manastırının, Bu suretle tarumar olup gitmesi.
Büyük bir hayretti ne demek istediği, Ve neden bütün gayesini, Manastırlar kurmaya vakfettiği, hayretti doğrusu, Neden itaatkâr bir nizam altında yaşamak istemedi de, Dinden çıkıp başıboş gezindi, Bu mübarek ilmi bulup çıkarmak adına.
Lakin bu kitapta evvelce yazdığım üzere, Hiçbir sahtekâr bu ilmin peşine düşmesin. Bir diğer ibretlik misali anlatmak yerindedir, Raymond Lully yahut Keşiş Bacon mertebesinde İş görmeye güvenen bir kimseden yana, Bu yüzden kendini onların dengi sayardı, Küçük bir kasabanın papazıydı kendisi, Londra şehrinden pek uzak olmayan,
Yarı hekim sayılırdı, Lakin vaaz vermeye gelince azdı mahareti, Bu sanatı bulacağına kesin gözüyle bakardı, Adının daima zihinlerde kalmasını dilerdi, Bunakça bir hayalle tasarladığı bir köprü vasıtasıyla, Thames nehri üzerine kolay bir geçiş için kurulacak, Bundan umumi bir rahatlık doğacaktı, Civardaki tüm ahalinin hoşuna gidecek. Yine de o işi tamamına erdirebilseydi dahi, Hiçbir surette yetmeyecekti arzusuna, Bu yüzden köprüyü yükseklere dikecekti, Harikulade bir manzara sunsun diye, Altın gibi parıldayan yaldızlı kuleleriyle, İnsanların seyredeceği görkemli bir eser olsun diye.
Sonra yeniden hatırına getirdi, Nasıl daha büyük bir şöhretin peşinden geleceğini, Eğer o köprüyü öyle parlak kılabilseydi, Gece vakti dahi ışıldayabilecek şekilde, Ve böylece sürüp gitse, hiç bozulmasa, Bütün memleket ondan bahsederdi o vakit.
Lakin zihninde nice şüpheler dolandı, Bu işi nasıl vücuda getireceğine dair, Ateşten ışıkları olan kandillerin, Bu ince arzusunu bihakkın yerine getireceğini sandı, Bu maksatla kandilleri, Yeterli miktarda temin edecekti, Fakat sonra büyük bir korkuya kapıldı, Kendisinin vefatından sonraki devirde, İnsanların o ışığı sürdürmekten imtina edeceğinden, Ve vakfedilen geliri başka bir maksada yönelteceğinden. O vakit aklına geldi, ne mutludur o kimse ki bilseydi, Kime tam manasıyla güvenebileceğini, Nihayetinde o ışığı yapmayı kurdu, Köprünün geceleyin parıldamasını temin için, Karbunkül taşlarıyla [NOT: Ortaçağ simya ve efsane metinlerinde karanlıkta kendiliğinden parıldadığına inanılan yakut benzeri kızıl ve ışıltılı cevher], insanları hayrete düşürecek, Üstten ve alttan çifte akisle, Sonra yeni düşünceler bulandırdı zihnini, Karbunkül taşlarını nasıl bulabileceğine dair, Ve nerede bulacaktı arzusunun ardınca gidecek, Akıllı ve sadık adamları, Bütün dünyayı köşe bucak arayıp, Bolca karbunkül bulup çıkarmak üzere, Bunun için öyle çok derde düştü ki, Semiz bedeni eriyip neredeyse bir hiçe döndü, Ve hiçbir yeise kapılmadan güvendiği yerde, Bu ilacın [NOT: Simyada baz metalleri altına dönüştüren ve ölümsüzlük veren Filozof Taşı ya da iksir kastedilmektedir] varisi olacağına, Sene tamamına erip bittiğinde, Sanatı zayi olmuştu, bereketi de öyle, Zira cam kabını eline aldığında, Ne altına dair bir madde vardı içinde, ne pirince, Öfkeden deliye döndü, çıldırmanın eşiğindeydi, Zira bütün servetini heba edip bitirmişti, Böylece nihayet buldu bütün neşesi, Daha ne anlatayım onun hakkında.
Lakin sıradan ahali ve medreselerdeki âlimler, Bilsinler diye bu iki ahmak kişinin hezeyanını, Nereye giderseniz gidin bu misali hatırlayın, Zira bu zihniyette olanlar gerçekten pek çoktur, Onlar her neticeye körü körüne inanırlar, Ne kadar asılsız bir yanılsama olursa olsun, Bir kitapta yazılı bulsalar yeter, Doğru sayarlar onu, öyle basiretsizdir zihinleri. Böylesi ahmakça ve aceleci bir itimat, Yoksulluğa ve beyhude masrafa yol açar. Bu sanata duyulan hülyalı güvenden doğar o sahte neşeler, Zira ham hayal ahmakların cennetidir. Hakikati öğrenmiş talebeler şu ikrarda bulundular, İlahi Nur [NOT: Metindeki "Zwa?" muhtemelen Latince "Zoe" (hayat) veya kutsal nura atıf yapan bozuk bir terimdir], sensiz her şey yoldan sapmaktır, Zira ilmimizin başlangıcı sensin, Ve sensiz hayırlı bir nihayet mümkün değildir.
Bu sanatın neşelerine dair gördükleriniz gibi, Şimdi de çekeceği meşakkatin bir kısmını dinleyeceksiniz, Her ne kadar bu ilimden zevk alanların, İştahına ve hevesine aykırı düşse de.
Ordinall, Bölüm 1
İlk zahmet, zihinde şunu hatırlamaktır, Nice kimsenin arayıp da ne kadar azının bulduğunu, Yine de hiç kimse bu ilmi elde edemez, Daha işe başlamadan evvel kendisine öğretilmedikçe, Pek bilgilidir ve pek berrak zekâlıdır o kimse ki, Öğretilmek yoluyla bunu bihakkın öğrenebilir.
Pek çok tezat ve çeşitliliği iyi bilmelidir o kimse, İşleyen Tabiat’ın sırlarına vakıf olmak dileyen.
Yine de öğretilmek dahi kati bir fayda vermeyebilir, Zira bazen insanın yanılması mukadderdir, Nitekim şimdi ölüp gitmiş olanların hepsi de, Taşımızı bulmadan evvel muhakkak yanılmışlardı, Şu veya bu vakit, ister ilkinde ister en sonunda olsun, Tüm insanlar yanıldı, ta ki hakiki Ameliyet nihayete erene dek, Hiç kimse sıcakta ve soğukta daha çabuk yanılmaz, Aceleci ve cüretkâr olan o üstaddan gayrı.
Zira hiç kimse bizim Eserimizi daha çabuk heba edemez, Maksadını hemencecik tamamlamaya cüret eden o kimseden başka.
Lakin bu ameli hakkıyla yerine getirecek olan kimse, İhtiyatla davranmalı ve daima haşyet içinde çalışmalıdır, Zira cümle zahmetlerin en ağır olanı, Tek bir hata yüzünden her şeye en baştan başlamaktır. Her insan büyük zahmetler çekecektir, Bu Sanata ilk kez tamah edip arzuladığında, Arzusunu sıkça değiştirecektir, İşiteceği yeni haberler ve havadislerle, Danıştığı kimseler onu defalarca aldatacaktır, Çünkü o demlerde hiçbir sinsi hileden kuşkulanmaz, Ve zihni bir o yana bir bu yana meylederek, Yeni fikirlerle keder içinde durmaksızın değişecektir, Ve böylece uzun müddet hayaller içinde debelenip duracaktır, Buna nail olabilmesi onun namına büyük bir talihtir, Bu sebeple bu Sanata ne kadar hevesli olursanız olun, Yine de insan pek çok acı zahmeti tatmak mecburiyetindedir.
Bölüm 2
Zahmetlerden yana daha fazlasını beyan etmeliyim, İştihanıza alabildiğine ters düşse bile, Büyük zahmettir, nitekim tüm arifler de ikrar eder, Hakiki bir Üstadın nerede olduğunu bilmek, Ve şayet bulursanız onu, yine bir zahmet olacaktır, Onun hakiki muhabbetinden emin olabilmek. Çünkü hiç kimse birden fazlasına öğretemez, O latif Taşımızın husule getirilişini, Ve sizi eğitmeye razı birini bulsanız dahi, Yine de nice meşakkat ve kedere duçar olabilirsiniz, Zira şayet zihniniz erdem üzere kurulmuşsa, İblis sizi engellemek için var gücüyle çabalayacaktır, Yolunuza taş koymak için üç veçhile pusuda bekleyecektir, Aceleyle, Yeisle ve Hileyle, İşleyebileceğiniz Erdemin korkusundan ötürü, Bu lütfa ve inayete eriştiğiniz vakit. Evvelce zikredilen ilk tehlike Aceledir, En ziyade yıkıma ve ziyana sebebiyet veren odur, Bu Sanat üzerine yazan cümle müellifler, Acelenin İblis’in tarafından olduğunu söylerler, Filozofların ziyafetine dair yazılmış o küçük kitap der ki, Omnis festinatio ex parte diaboli est [NOT: Latince, "Her acele şeytandandır"], Bu sebeptendir ki en tez muvaffakiyete erecek olan, Geniş bir mühletle, akıllıca ilerleyecek kimsedir, Sınadığınızda hakikaten göreceksiniz ki, En çok acele eden, hakikatte en yavaş kalacaktır, Zira acele etmekle işini geriye düşürecektir, Kimi zaman bir ay, kimi zaman ise koca bir yıl, Ve bu Sanatta bu hal daima böyle kalacaktır, Aceleci bir insanın kederden yana nasibi hiç eksilmeyecektir, Acelenin hiçbir şeyi temiz ve saf bırakmadığından da, Hakkıyla emin olabilirsiniz, İblis’in elinde bundan daha sinsi bir hile yoktur, Sizi acelecilik ile aldatmaktan gayrı, Bu yüzden sık sık hücum edecektir, Kusur işletmek kastıyla zihninize acele vererek. Hem şehirde hem kırda lütuf bulacaktır o kimse ki, Aceleciliğe her daim karşı durabilendir, Her daim derim, zira küçücük bir an içinde, Acele, kurduğunuz tüm düzeneği mahvedebilir, Bu sebeple her türlü aceleden sakının ve korkun, Sanki o bizzat bir İblis imişçesine. Aklıselimim hakikaten kifayet etmez, Aceleyi layıkıyla yermeye ve hakir görmeye, Pek çok insan derin tasalara gark olmuştur, Aceleden sakınmadıkları için, Aksine durmaksızın bir son görmeyi arzuladıkları için, Ki bu da habis Şeytan’ın bir vesvesesidir, Şimdilik aceleden yana bu kadar kâfidir, Lakin ne mübarektir daima Sabreden kimse. Şeytan Acele vesilesiyle bir fayda bulamadığında, Bu kez zihninize Yeis ile hücum edecektir, Ve zihninize sık sık şu hükmü fısıldayacaktır, Nice kimsenin arayıp da ne kadar azının bulabildiğini, Sizden çok daha arif kimseler içinden bile, O halde sizin için ne gibi bir emniyet olabilir ki?
Sizi şüpheye düşürmeye de yeltenecektir, Hocanızın buna malik olup olmadığı hususunda, Ve işin nasıl olup da şu şekle bürünmüş olabileceğine dair, İlmin bir kısmını size öğrettiğini lakin hepsini öğretmediğini söyleyerek, Zihninizi ağır bir kuşkuya boğmak için, Böylesi bir belirsizliği önünüze serecektir, Ve böylelikle pençelerini yeniden bileyip tazeleyecektir, Tükenmiş bir ümitle ve koyu bir Yeis ile, Bu taarruza karşı hiçbir siper yoktur, İtimat erdeminden gayrı, Ki aklın sizi ona sevk etmesi icap eder, Korkmak için hiçbir sebebiniz kalmasın diye.
Şayet akıllıca hatırınıza getirirseniz, Üstadınızda ve Hocanızda müşahede ettiğiniz, O faziletli ve erdemli hasletleri, Böylelikle korkuya hiç mahal kalmayacaktır, Şayet etrafındaki tüm Ahvali mülahaza ederseniz, Size Muhabbetten ötürü mü yoksa Tereddütten ötürü mü öğrettiğini, Yahut bu teklifin bizzat kendisinden mi zuhur ettiğini, Zira böylesi bir adama güvenmek pek müşkildir, Çünkü kendi teklif eden kimsenin, Muvaffak olmak için size olan ihtiyacı, sizin ona olan ihtiyacınızdan fazladır.
Bu suretle kati bir vukufiyeti pekâlâ elde edebilirsiniz, Amellerinize fiilen başlamadan evvel, Böylesi bir katiyet hakikaten elinizde olduğunda, Yeisten azade ve selamette kalabilirsiniz. Lakin benim Üstadım gibi bir Üstadı kim bulabilirse, Onun şüpheye düşmesine hacet yoktur, O ki fevkalade asildi ve her türlü övgüye bütünüyle layıktı, Adaleti severdi ve hilekârlıktan nefret ederdi, Diğer insanlar feryat figan bağırırken o pek ketumdu, Bu hususta bir şey bildiğinin anlaşılmasından dahi imtina ederdi, İnsanlar Gülün Renkleri üzerine münakaşa ettiklerinde, Hiç konuşmaz, kendini büsbütün gizlerdi, Onun nezdinde uzun ve nice günler boyunca emek verdim, Lakin o, çetin sınamalarla beni imtihan etmekte pek müşkülpesentti, Yaradılışımı araştırıp bilmek kastıyla, Ve Halimi anlamak için türlü delillerle beni yoklardı, Ve nihayet katıksız bir sadakat bulduğunda, Henüz hiçbir şey görmemiş olan o büyük ümidimde, Nihayet ilahi inayet sayesinde fethettim, Bana doğru meyleden muhabbetini. Bu sebeptendir ki kısa bir müddet sonra bir vakit düşündü ki, Daha fazla gecikmeye tahammül etmem gerekmezdi, Müteaddit mektuplarım, kederli kalbim ve perişan ahvalim, Onun Merhametini harekete geçirmiş, içine ta derinden işlemişti, Bu sebeptendir ki
Bu sebeple kalemini artık tutmak istemedi, Aşağıda yazıldığı üzere mukabele eyledi, Pek itimat ettiğim, pek sevgili kardeşim, Sana cevap vermeliyim, gayrısı kabil değil, Vakit erişti, bu inayete mazhar olacaksın, Büyük bir teselli ve ferahlık bulacaksın,
Halisane arzun ve o büyük itimadın ile, Hikmetinle sınanmış faziletin ile, Sevgin, sadakatin, bunca sebatın ile, Sarsılmaz zihnin muradına erdirecektir seni,
Bu sebeple tez vakitte gereklidir ki, Yüz yüze gelip konuşalım birbirimizle,
Şayet yazacak olsaydım, ahdimi bozardım, Bu yüzden ağızdan ağıza söyleşmek zorundayım, Ve sen geldiğinde, bu sanatın varisi Kılacağım seni ve bu diyardan ayrılacağım.
Hem kardeşim hem de yeni varisim olacaksın, Âlimlerin ümitsizliğe düştüğü bu ulu sırrın,
Öyleyse şükret bu şanı bahşeden Tanrı’ya, Zira yeğdir bu bir taç taşımaktan dahi, Kutlu evliyalarının hemen ardından, Rabbimiz çağırır hürmetine bu sanata eren kulunu,
Şimdilik benden sana bu kadar, gayrısı yok, Lakin tez elden beni görmeye gelmek üzere atına bin. Bu mektubu alınca fevkalade acele ettim, Üstadıma varmak için yüz milden fazla yol teptim, Ve orada kırk gün boyunca aralıksız, Simyanın cümle sırlarını öğrendim,
Gerçi felsefeyi layıkıyla fehmetmiştim, Bu diyardaki pek çok kimseden daha fazlasıyla, Lakin ilim peşinde koşan ahmaklar sanır ki, Kırk günde bu amel ikmal edilir, Şimdi görebilirsiniz ki kırk günlük amel ile, Kırk günlük talim arasında pek büyük fark vardır,
Norton, Bölüm 2
O vakit karanlık şüpheler bana ayan beyan göründü, İlk maddeyi (prima materia) orada ifşa edilmiş buldum, Mucizelerin illeti bana öyle latif göründü, Ve öyle makuldü ki artık yeise düşemezdim.
Şayet üstadınız ve siz her hususta benzerseniz, Benim iyi üstadıma ve bana, o vakit zerre şüphe etmeyiniz. Üçüncü engele biz hile deriz, Diğerleri arasında bana göre en fenasıdır, O da ameliniz başında beklemesi gereken Hizmetkârlardan gelir, zira pek çoğu hilekârdır, Kimi ihmalkârdır, kimi ateş başında uyuklar, Kimi kem niyetlidir, böylesi arzunuza mani olur, Kimi ahmaktır, kimi haddinden fazla cüretkâr, Kimi kendilerine söylenen öğüdün sırrını tutamaz, Kiminin eli ve yenleri kirlidir, Kimi yabancı maddeler katar ki bu pek büyük keder verir, Kimi sarhoştur, kimi de maskaralığa pek meyyaldir, Zarardan kaçınmak isterseniz bunlardan sakınınız, Sadık olan ahmaktır, akıllı olan ise sahtekâr, Biri diğerinden daha fazla incitir beni, Zira amelimi kemale erdirdiğimde, Böylesi alıp kaçtı ve bana hiçbir şey bırakmadı. O vakit masrafı, zamanı ve meşakkati hatırlayınca,
Yeniden başlamak için katlanmam gereken, Kederli bir yürekle elveda, hoşça kal dedim, Artık simyadan el çekiyorum.
Fakat o hadise o vakit nasıl vuku buldu, Akıl sır erdirip inanacak pek az insan bulunur,
Yine de on kişi hakiki şahididir, Bu talihsizliğin başıma nasıl geldiğine, Ki bu yalnızca insan eliyle olamazdı, Dedikleri gibi, İblis’in parmağı olmadan. Ben hayat iksirini de yapmıştım, Bir tüccarın karısını ölümden kurtaran,
Beşinci özü de meydana getirmiştim, Daha nice sırlarla birlikte, Günahkâr insanlar bunları benden çekip aldı, Büyük bir acıya ve pek çok kedere gark ederek beni, Hulasa bu işte gayrı gizleyecek bir şey yoktur, Her neşenin bir zahmetle karıştığından başka. Henüz geride kalmış az bir ıstırap vardır ki, Hatırda tutulması pek münasiptir, Mübarek bir zatın başına gelen, Bunun hakikatini bizzat nakledebilirim.
Thomas Daulton idi bu iyi adamın adı, Gece gündüz Tanrı’ya hizmet ederdi, Kızıl İlaç’tan [NOT: Filozof Taşı'nın tentürü veya iksiri kastedilmektedir] onda bolca mevcuttu, Sanmam ki hiçbir İngilizin elinde bundan daha fazlası olsun.
Kral Edward’ın maiyetinden bir beyzade, Thomas Harbert idi namı, Bu Daulton’ı rızası hilafına derdest etti, Gloucestershire’daki bir manastırdan çıkarıp, Ve Kral’ın huzuruna getirdi, Delvis bundan haberdar olmuştu, Zira Daulton vaktiyle Delvis’in kâtibi idi, Daulton’ın amelini ifşa eden Delvis oldu.
Delvis, Kral Edward’ın itimadını kazanmış, Huzurunda bulunan bir beyzadeydi.
Delvis kısa bir müddet zarfında, Daulton’ın kendisine bin pound miktarında, Kraliyet altını kadar halis altın imal ettiğini bildirdi, Yarım gün yahut biraz daha az bir vakitte, Bunun üzerine Delvis Kitap üzerine yemin etti.
O vakit Daulton gözlerini Delvis’e dikti, Ve Delvis’e dedi, Efendi, sen yeminini çiğnedin, Bu sebeple yüreğinin sızlaması gerekir.
Şimdi anlattığım hiçbir şey yalan değildir, dedi öteki, Hain Yahuda’nın ele verdiği Rabbimiz şahittir.
Lakin bir vakitler sana ant içmiştim dedi Delvis, Seni asla ele vermeyeceğime dair, Bunu pekâlâ bozabileceğimi bilirim, Kral’ın salahiyeti ve cümle memleketi uğruna. O vakit Daulton gayet vakur bir tavırla dedi, Bu cevap yalan yere yemini meşru kılmaz. Kral size nasıl itimat etsin, Sadakatsizliğinizi huzurunda ikrar etmişken. Lakin efendim, dedi Daulton Kral Hazretlerine, Pek çok yerde defalarca derde duçar oldum, Bu İlaç yüzünden kederle ve şiddetle hırpalandım, Ve artık bana daha fazla zarar veremeyeceğini düşündüm, Bu sebeple tutulduğum o manastırda, Onu pis ve umumi bir lağıma fırlattım, Meddücezirle kabarıp çekilen nehre dökülen yere, Şimdi orada öyle bir servet heba olmuştur ki, Mukaddes Topraklar uğruna, Yirmi bin kişilik bir orduya yeterdi. Bunu Rabbimizin mübarek rızası için uzun müddet sakladım, O sefere çıkacak bir krala medet olsun diye. Yazık Daulton, dedi o vakit Kral, Böyle bir cevheri ziyan etmek pek çirkin bir iş olmuş. Daulton’ın onu yeniden yapmasını murad etti, Daulton bunun katiyen kabil olmadığını söyledi, Niçin, dedi Kral, peki sen buna nasıl nail oldun, Dedi ki Lichfield’lı bir kanyon [NOT: Katedral bünyesinde görevli kıdemli ruhban] sayesinde hakikaten, Daulton onun amelini ihtimamla muhafaza etmişti, O kanyon Hakk’ın rahmetine kavuşana dek nice yıllar boyunca. Ve hizmetine mukabil o müddet zarfında, Kanyon elinde avucunda ne varsa ona bağışlamıştı, Kral, Daulton’a dört mark ihsan eyledi, O saat dilediği yere gitme serbestisi ile. O vakit Kral’ın yüreği sızladı pek, Daulton’ı daha evvel tanımadığına, Ve
Ve her daim vaki olur bu, hiç yalan yok, Zorbalar krallara pek yakın durur çok. Zira Herbert pusu kurup Daulton’ı bekletti, Hileyle onu Stepney’ye sevk etti. Herbert’ın uşakları alıp kaçırdı akçeyi, O gün Kralın Daulton’a ihsan eylediği. Ve ardından Herbert, Daulton’ı uzaklara sürdü, Oradan Gloucester Kalesi’ne götürdü. Orada Daulton pek uzun süre mahpus kaldı, Herbert, Daulton’a nice cefa reva kıldı. Oradan onu Troy’daki zindana kilitletti, Neredeyse dört koca yıl geçip gitti. Ve nihayetinde onu ölüme çıkardı, Daulton ise boyun eğip ecele vardı, Ve dedi, Kutlu olasın ey İsa Efendim, Sanırım senden ayrı pek uzun günler tükettim. Bana azametli bir mesuliyetle bir İlim verdin, Onu hiçbir taşkınlık etmeden muhafaza eyledim. Lakin buna layık tek bir can bulamadım henüz, Ben göçüp gittiğimde yerime varis olsun düz. Bu sebepten, ey tatlı Efendim, şimdi pek hevesliyim, Bu senin bağışını yine sana teslim edeyim. Sonra Daulton huşuyla dualar etti, sükûn buldu, Tebessüm eden bir çehreyle, şimdi buyruğunuzu işleyin, diyip durdu. Herbert onun ölüme böylesi sevinçle vardığını görünce, Yaşlar süzüldü gözünden ince ince. Zira ne zindan ne ölüm kâr etmişti bu fende, Bu Sanatı ele geçirmeye, hüneri aciz kaldı elinde. Herbert o vakit, bırakın gitsin gayrı, dedi, Zira o hiçbir kula ne zarar ne fayda vermedi. Fakat Daulton kütükten doğrulduğu demde, Pek kederli bir nazarla baktı o yerde, Ve derin bir yeis içinde oradan ayrıldı, Bir yıl daha yaşamak bile muradı kalmadı. Cehennem korkusu bilmeyen adamlar eliyle, Reva görülen Çile buydu işte ona, böylece dinle. Herbert çok geçmeden yatağında can verdi, Delves ise Tewkesbury’de başını yitirdi, Görürsün ki böylesi büyük Çileler her dem, Bu Sanatın ardınca yürür her kadem. Burada Kral büsbütün yitirdi muradını, Zira Herbert pek mağrur ve müstebitti, bil adını, Öylesi asil bir adamı kibirle ezmek için, Ve bir cani gibi sürüp gütmek için, Oysa iyilikle, sabırla ve inayetle heman, Pek büyük bir teselli hasıl olurdu o zaman, Hem Kral için, pekala anlarsınız ya siz, Hem de bu diyarın avamı bulurdu dirlik ve dertsiz. Lakin şaşmayın inayetin nasip olmadığına, Zira günah hüküm sürer bu memleketin her yanında. İşte inayet tam da yanı başımızdaydı, Bu diyarın vergi ve harçlarını kaldıracaktı, Böylelikle pek büyük Muhabbet ve Lütuf doğacaktı hani, Şövalyeler, Rahipler ve Avam arasında besbelli. Burada görürsünüz ki o meşum şiddet, Hikmetin faziletine asla eremez elbet. Zira şer ile fazilet zıttır birbirine, Bu yüzden günahkâr kimse varamaz onun sırrına yine. Şayet Kötü adamlar öğrenebilseydi bu İlmi, Onunla akıl almaz zulümler işlerlerdi, değil mi, Ve İhtiras ile dolup taşarak gitgide, Eskisinden çok daha beter olurlardı her veçhile. Şimdi bu Sevinç ve Çile faslı nihayet buldu, Ardından gelen Bölüm Taşımızın Maddelerini duyurdu.
BÖLÜM III
Tonstile ateş başında bir emekçiydi tam, Altmış yıl ve daha fazla dövündü muradıçün müdam. Bir diğeri Brian idi, Batı’da Holton ile beraber, Bunlar durmaksızın meşguldü, en mahirlerle yarış eder. Fakat yine de bu İlimden nasip alamadılar, Zira Maddeleri de Esası da tanımadılar, Körlemesine debelenip hep aradılar beyhude, Ömürlerini ve mallarını tükettiler nafile. Nice zarar, nice masraf, nice keder satın aldılar, Kendi tertip ettikleri o reçeteler arasında kaldılar.
Sonra Tonstile derdini bana pek acı feryat eyledi, Gözyaşları içinde yüreğinin dermansız düştüğünü söyledi, Zira bütün o dinç günlerini heba etmişti dünden, Sahte reçeteler ve böylesi ahmakça tecrübeler yüzünden, Otlar, zamklar, kökler ve türlü çimenden yana, Pek çok nevi tecrübe edilmişti onun tarafından baksana, Düğün çiçeği, kırlangıçotu ve mazeryon misali, Mine çiçeği, ayotu [NOT: Lunaria kastedilmektedir] ve türk zambağı hani, Antimonda, arsenikte, balda, balmumunda ve şarapta, Saçta, yumurtada, dışkıda ve idrarda hatta, Sönmemiş kireçte, cam safrasında ve zaç (vitriol) cevherinde, Markasitlerde, tutyada ve her maden cinsinde, Malgamalarda, beyazlatıcılarda ve sarartma amellerinde, Bütün işleri boşa çıktı amellerinde, Zira düşünmedi ne denli haddini aştığını, Tanrı’nın ölçülerine aşırı yükle yaklaştığını. Bütün bunlardan sonra, insan Kanı kadar a’lâ, Üzerinde çalışacak hiçbir nesne görmedi asla, Tâ ki ben kaim ateşte kanın buharlaşıp yiteceğini, Ve büsbütün helak olup tükeneceğini söyleyene değin.
O vakit dedi, Mesih’in aşkına bana öğretiver, Taşımızın maddesi hangi cevherden gelir, haber ver. Dedim, Tonstile, böyle bir şeyi bilmek neye yarar sana, Gözlerin ferini yitirmiş, dermansız baksana, Sırf İhtiyarlık yüzünden, bu yüzden terk et bu gidişatı, Tespihine sarıl gayrı, Hakka dua etmenin tam vakti. Zira bilsen dahi Taşımızın Maddelerini tastamam, Onu yapamadan evvel günlerin tükenir ey adam. Dedi, iyi Üstat, gam değil artık bana, Büyük bir Teselli olurdu şu دمde canıma, Bunca zamandır aradığım o Taşın, Hakiki Maddelerini dosdoğru bilmek bana kalsın. Dedim, Tonstile, bu asla küçük bir nesne değildir, Hakkında doğru haber dilediğin bu sırdır. Zira nice Müellif yazar bu müphem meseleyi, Lakin hiçbiri açıkça ortaya koymaz gerçeği. Zira bu Sanat üzerine yazan Müellifler dünden, Demokritos’un da şahitlik ettiği üzere Tanrı’dan dilediler heman, Kitap yazmayı öğrettiği kimselerin Ruhunu bizzat, Istırap çektirmeden bu Dünyadan alsın Hakikat. Zira her daim pek korkarlardı derinden, Bu İlimden gereğinden fazla söz ederiz diye kendiliğinden. Her biri yalnızca bir yahut iki hususu öğretti bilhassa, Böylelikle emin kılındı yoldaşları da, Nasıl ki o, kendilerine bir Kardeş idi sahiden, Zira her biri anlardı diğerinin dilinden. Hem onlar herkesi Eğitmek kastıyla yazmadılar, Lakin gizli bir Lisan ile kendilerini birbirine bildirdiler aşikâr. Bu yüzden güvenme yalnızca tek bir Kitap okumaya, Lakin nice Müellifin eserine nazar eyle doya doya. Liber librum aperit, [NOT: Kitap kitabı açar/açıklar] der koca Âlim Arnold, Anaksagoras da kendi eseri için aynı sözü buyurur, göründü yol. Nice kitaplara bakmaktan imtina eden her kimse güyâ, Öylesi bir zat Ameliyatta asla mahir olamaz dünyada.
Bölüm V
Lakin Tonfile, hayır hasenat babında esirgemeyeceğim hiçbir şeyi, Açıkça bildireceğim daha önce asla yapılmamış olanı, Eğlenip ferahlayasın diye bir cevap tarikiyle, Şayet akıllıca sual eyleyebilirsen. İyi üstat, dedi o vakit, öyleyse bana dosdoğru öğret, Maddeler Güneş yahut cıva mıdır? Yahut Güneş ile Ay’dan mı ibarettir, Yoksa her üçünü birden mi almalıyım, Yahut Güneş tek başına mı, sadece cıva mı, Yoksa Taşımızın maddeleri olarak onlarla birlikte kükürt müdür? Yahut nişadır mı almalıyım, Yoksa Taşımızı ondan vücuda getirmek için madenî vasıtalar mı gereklidir? Burada pek çok sual var Tonfile, dedim, Pek ustaca ve fevkalade akıllıca hatırlanmış, Lakin adını henüz koymuş değilsin, ancak umumiyetle andın, Zira bu şeylerin cümlesinden bir miktar pay almalısın, Bunlardan ve gayrısından birer hisse almalısın, Bu sanatı icra etmek için bir vakit yahut başka bir zaman,
Pek çok şey yardım eder Taşımızı elverişli kılmaya, Fakat ikidir asıl maddesi, yine de Taşımız birdir, Bu ikisi arasında öyle bir başkalık vardır ki, Tıpkı ana ile evladı arasında olabileceği gibi,
Aralarında bir başka başkalık dahi bulacaksın, Erkek ile dişi arasında bulunana benzer cinsten,
Bu iki nevî tamam eyleyecektir bütün hizmetini, Beyaz eser için, şayet akıllı davranabilirsen, Bu nevilerden birini bir Taş olarak bulacaksın, Zira ateşe tahammül eder, taşların fıtratı gereği ettiği gibi,
Fakat ne dokunuşta taştır o, ne de görünüşte, Lakin latif bir Topraktır, kahverengi, kızıla çalan ve donuk,
Ayrıştırılıp kendi hakiki suretine kavuşturulduğunda ise, İşte o vakit ona zemin litarjımız [NOT: kurşun oksit yahut külçesi] adını veririz.
Evvela kahverengidir, kızıla çalar, ardından bir parça beyazlanır, Ve o vakit seçilmiş markazitimiz [NOT: madenî sülfür parıltısı] tesmiye olunur, Onun bir onsu elli libreden daha yeğdir, Tüm Hristiyan mülkünde dahi satılmaz, Lakin ona sahip olmak dileyen kimse pek memnun olacaktır, Onu bizzat yapmaya yahut meşakkate katlanmaya, Fakat o emekte pek ulu bir inayet saklıdır, Bir kere bihakkın yap ve bir daha asla yorulma. Eski pîrler değersiz şey diye adlandırmışlardı onu, Zira ticaret metaı olarak beş para etmez, Onu bulan hiçbir fert alıp götürmez, Bir ons kili alıp götürmeyecekleri gibi, İnsanlar inanmazlar onun kıymetinin yüceliğine, Bu sebeple akil olmadıkça hiç kimse bilmez onu, İşte burada pek ulu, akıllara seza bir sırrı açtım, Aşağıda, toprak altında yatanların asla yazmadığı bir sırrı. Bir başka Taş daha edinmelisin Tonfile, Yoksa mahrum kalırsın en başat maddenden, Ki o taş şanlıdır, pek güzel ve berraktır, Dokunuşta bir taş, görünüşte de taştır, Bulanıklıktan azade, parıldayan bir taştır, Hayret verici bir şeffaflığa maliktir, Bir onsunun ederi münasip surette, Yirmi şilindir yahut hemen hemen o kadardır,
Onun adı Magnezya’dır [NOT: simyacıların "Magnetia" adını verdiği gizemli cıvalı veya madenî öz], pek az insan tanır onu, Yüksek mahallerde de bulunur, alçakta da, Platon bilirdi onun vasfını ve adıyla seslenirdi ona, Ve Chaucer dahi zikreder Titanos’un onunla bir olduğunu, Rahibin Defterdarının Masalı’nda, böyle diyerek, Bunun anlamı, daha bilinmez olanla izah edilen bilinmezden başka nedir ki, Demek ister ki, bu ne ola, Daha mechul bir adla anılan mechul bir şeyden gayrı,
Yine de ey Tonfile, şimdi sana hakikati belleteceğim, Kendi lisanımızda Magnezya’nın ne manaya geldiğini,
Magos Grekçedir, Latincede Mirabile’dir, Es paradır, ycos ise kuşkusuz Tanrı’dır, Yani demektir ki, öyle bir şeydir bu, İçinde paranın hayret verici, ilahî hüneri saklıdır, Görünüşe göre artık bilesin Magnezya nedir, Bu ikisini almalısın, Maddelerin olarak, şayet iksir yapacaksan, Her ne kadar bu iki maddeyle iş bitmese de, Daha evvel dediğim gibi, pek çok şey yardım eder buna, Bu giz, bugünden evvel asla Böylesine dosdoğru ifşa edilmemişti, bunu ganimetin bil, Tanrı’ya yakarırım bu durum başıma dert açmasın, Zira fena halde korkarım ki kalemim haddini aşmaktadır, Çünkü avam bu manayı idrak edemese bile, İnce fikirli kâtiplerin elinde fazlasıyla delil vardır, Zira pek çok kâtibin zekâsı öyle keskindir ki, Bu esasa sahip olsalardı, muhakkak murada ererlerdi, Oysa Rabbimiz takdir eylemiştir ki onu hiç kimse bulamasın, Yalnızca faziletli bir fıtrata sahip olan müstesna, Bu sebeple artık susup bitireceğim, Taşımızın maddelerini bu fasılda, Gayrı maddeler almayacaksın zinhar, Yalnızca bu ikisini beyaz taşımızı yapmak için, Fıtri kükürtle birlikte nişadır müstesna, Madenlerden bulup çıkarabileceğin neviden, Bu ikisi arzunu ikmâl etmek için ateşte sebat edecektir, Geriye kalanlar ise ateşe vardıklarında heba olup gidecektir, Kükürt bozulacak ve süratle renk değiştirecektir, Fakat bizim litarjımız evvelde ve ahirde hep baki kalacaktır, Madenler yahut cıva ile işe başlayamazsın, Şayet zafere ermek muradındaysan iksir yaparken,
Yine de bütün bu terbiye tertibini bozup mahvedersen, Bileşiklerinden bazıları neticede imdada yetişecektir, Ve bu da ne ondan ne diğerindendir, Yalnızca Magnezya ve litarjdan gayrısı değildir.
Bölüm IV
Kaba Eser bahsinde de artık çekinmeyeceğim, Her ne kadar gizli kalsa da, etraflıca beyan etmekten,
Niyetim sana hakikati öğretmektir, Tanrı’nın buyruğu dairesinde cesaret edebildiğim ölçüde, Seni haberdar edip doğru yola sevk edeceğim, Ganimetini elde edebileceğin bir surette,
Eserin kısımlarının eski âlimlerce Nasıl nizamından çıkarılıp dağıtıldığını bir tefekkür eylersen,
Daha evvel dediğim gibi, bu sanatın üstatları, Her biri işin yalnızca bir kısmını ifşa etmiştir,
Bu sebepten, dilediğin gibi fehmetmiş olsan bile, Gerektiği gibi tertip edip birbirine bağlayamazsın. Arnoldus yazılarında gösterir ki, Bizim nihai sırrımız o şeyi bilmektir, Hani şu ameliyemizin üstüne bina edileceği şeyi, Ve saf, yalın tabiatların nasıl bulunacağını,
Bu kitabın başlangıcında pek çok cihetten, Temel Maddemizde iki nevî bulunduğunu söyler, Lakin onları nasıl bulacağını kendine saklamıştır, İsimleri ise bir önceki bapta sana sunulmuştur.
Bacon Keşiş bu hususu daha ziyade aydınlatmıştır, Dediğinde, her bir mafsalı ayrıştırınız, Elementa propinqua içine, buna çok dikkat ediniz, Fakat basiretsiz hekimler asla böyle amel etmezler, Aksine, yarı deli insanlar gibi fevri davranırlar, Bölünebilir maddelere daha başka maddeler eklerler,
Böylece bir Çiçek neşvünema bulduracaklarını zannederken, Hatanın katmerlenmesinden gayrı bir şey yapmazlar.
Orada durdu Bacon, diğerleri de öyle yapar, Pek yersiz bir korkuyla, ya fazlasını ifşa ederlerse diye.
Bölüm 4
İbn Sînâ *Prima*’da yazmıştı, eğer hatırlarsanız, Kemâle erdirmek için nasıl ilerlemeniz gerektiğini, Pür hakikat ne idiyse öylece, dosdoğru öğreterek.
*Comedas ut bibas, et bibas ut comedas*, O içtikçe yedir, ve o yedikçe içir, Ve bu esnada tam bir terleme temin et ona.
Râzî perhizi belirledi ve bir nebze ileri gitti, *Non tamen comedat res festinanter*, Maddeleriniz pek aceleyle yemesin, Bilakis gıdalarını sakince, usul usul tüketsin.
Peygamber bundan harikulade şekilde bahsetti, Eğer bu maksada tatbik ederseniz, *Visitasti terram, et inebriasti eam, Multiplicasti locupletare eam, Terram fructiferam in salsuginem, Et terram sine aqua in exitus aquarum.*
Şayet bolca yiyeceği ve içeceği olursa, Gözlerini yummak dilediklerinde dahi uyanık kalmalıdır insanlar, Zira bu bir nöbet meşakkati ve büyük zahmettir.
Gıdası da pek masraflı bir aştır, Bu yüzden tüm yoksullar sakınsın dedi Arnold, Çünkü bu sanat, dünyanın büyük adamlarına aittir, Ey yoksullar, onun sözlerine itimat edin, Zira ben şahidim ki siz de böyle bulacaksınız. *Esto longanimis et suavis* dedi o, Çünkü aceleci adamlar bu işin sonunu asla göremeyecek.
Bulaşık maddelerin temizlenme müddetinin uzunluğu, Nice insanı aldatır, zira bundan şüphe edilmez.
Bu yüzden ey yoksullar, öne atılmayın, Böyle harikalar aramaya kalkışmayın, vaktinde vazgeçin, Yarım çeyrek saatlik bir ifrat dahi, Her şeyi mahvedebilir, bu yüzden en mühim çare *Primum pro quo, et ultimum pro quo non* düsturudur, Taşımızın kaynamasını [NOT: Ağır ağır, kısık ateşte kaynama (simmering)] bilmektir.
Artık daha fazla kaynamayana dek durmayın, Yine de uzun bir devamlılık artış getirmeyebilir. Unutmayın ki su fokurdar ve kaynar, Fakat tereyağı ve keza yağ, ağır ağır kaynamalıdır. Ve böylece uzun bir müddette tükenecektir, Aceleyle yapılan bir fokurdama ile değil, Zira birden fazla tehlike şüphesi vardır, Ve Taşımızın haddini aşması tehlikesi mevcuttur. Kaba işler arasında en kirlisi, Madeni vasıtalarımızı durultmaktır. Aşırı uçlar hakkıyla işlenemez, Akıllıca aranmış pek çok vasıta olmaksızın. Ve her bir vasıta pak kılınmalıdır, Eğer bu işin sağlam olması murat ediliyorsa. Zira kirli ile temiz arasında, tabii kanun uyarınca, Büyük bir ihtilaf vardır, tıpkı ham ile olgun arasındaki gibi. Sebatlı olan, sebatlı olanla birleşecektir, Ve uçucu olan, tabiatı gereği uçucu olana meyledecektir, Ve uyum nerede daha fazla ise, Daha evvel başka yerde bulunan tabiatlar oraya yönelecektir, Bu kaba iş, tabiatı gereği pistir, Ve bulacağınız üzere, tehlikelerle doludur. Hiçbir insanın aklı kendine o kadar fayda sağlamaz ki, Günün birinde bir hata yapmasın. Halktan kimse gibi kâtip de yanılacaktır, Ve kaba iş üzerinde emek veren herkes, Nitekim Anaxagoras haklı olarak şöyle demiştir, *Nemo primo fronte reperitur discretus.* Ve bir vakitler bilge bir adamın şöyle dediğini işitmiştim, Katalonya’da bugün dahi, Manyezya ile cümle madeni vasıtaların, Talep ederseniz satılmak üzere hazır edildiğini, Böylece temiz bir kâtibin ellerinin, Böylesine kirli bir işle lekelenmeyeceğini.
Ve anladığım kadarıyla işiniz, Çok daha evvelden epey yol almış olmalıdır.
Zira her şeyi benim bildiğim gibi yapacak olsaydınız, Daha işiniz başlamadan yorgun düşebilirdiniz.
Filozofların işine başlanmaz, Her şey hem içeriden hem dışarıdan saf olmadıkça.
Bizler ki en muteber tentürü aramaktayız, Her türlü rezil ve fasit şeyden kaçınmak mecburiyetindeyiz, Türlü vasıtaların her birinin kendine has bir hassası vardır, Kendi mertebesine göre vazifesini icra etmek üzere,
Onlarla gizli şeyler açığa çıkarılır, Kimi yardım edecek, kimi de mâni olacaktır.
Bizim eczacılar bunları terbiye etmeyi beceremezler, Bizim de onlara öğretmeye hiç niyetimiz yoktur,
Bunun sebebi hakikatte başkası değildir, Kardeşlerini aldatmak için sahtesini yapmayı tercih ederler, Ona ulaşmadan evvel gösterilmesi gereken Zahmete katlanmaktansa, Adetleri böyledir, bundan ötürü yüreğim sızlar, Pek çok şey arzu edip, onun için pek az şey yaparlar.
Kim hakiki bir iş isterse, ne emeğini esirgeyebilir, Ne de kesesini, tamtakır kalsa dahi, Ve bu kaba işte, her gün onun neticesine ulaşmayı Hırsla arzulayan kimse, en geride kalandır.
Şayet bu kaba iş, tüm ahvaliyle birlikte, Üç yılda bitseydi, bu mübarek bir talih olurdu, Zira onu bir kez hakkıyla nihayete erdiren kimsenin, Asla yeniden başlamaya ihtiyacı kalmayacaktır, Eğer ilacını akıllıca çoğaltabilirse, Çünkü bütün gayemizin ustalığı bundadır.
Madeni vasıtaların adını anmaya hacet yoktur, Zira Albertus onların tamamını açıkça yazmıştır.
Madenlerin tabiatı üzerine pek çok şey yazabilirdim, Ki bu kaba işte onlar yalnızca birer alettir,
Zira bu işte hiçbir şey bulamayacaksınız, Sanat-ı Mekanik denen el zanaatından gayrı, Ki onda, ilerledikçe, Yüz ve daha fazla yoldan hataya düşebilirsiniz. Bu sebeple eski müelliflerin söylediklerine inanın, Tecrübe olmaksızın muvaffak olamazsınız. Bütün şartları mülahaza edin ve arzunuzu Gerekli her şeyin yeknesaklığını muhafaza etmeye hasredin. Madde ve şekil bakımından tek bir tür kap kullanın, Karışımdan sakının ki hiçbir şey heba olmasın. Ve bu umumi ihtara riayet edilmezse, Hususen yüz türlü hata işleyebilirsiniz. Yine de bu öğreti kâfi gelecektir, Uygulamada basiretli olmayı bilen kimse için.
Hizmetkârlarınız ferasetli ve sadık olursa, İşlerinizi yenilemeye lüzum kalmayacaktır. Bu yüzden şayet her türlü korkudan uzak durmak dilerseniz, Kaba işte benim öğüdüme göre hareket edin, Oraya asla hane halkından birini almayın, Anlatabileceğim üzere, pek çabuk bıkarlar, Bu sebeple bu işe hiçbir adamı almayın, Ne yaparsanız yapın, ücretli olmadıkça, Mümkün mertebe ay hesabı ile değil, Haftalık da değil, bilakis gündelikle, Ve ücretleri akıllarına yatsın, Başka yerde bulabileceklerinden daha iyi olsun, Ve ücret için dava etmek mecburiyetinde kalmasınlar, Ödemeleri tez ve tastamam yapılsın, Zira bu durum onların hem sevip hem çekinmelerini sağlayacaktır, Ve işlerine iyi dikkat etmelerine vesile olacaktır, Bir günlük bir ihmalleri yüzünden İşten kovulma korkusuyla, Hane halkı böyle yapmayacaktır, Bu yüzden onları bu işten uzak tutun.
Bunu bilmiş ve böyle yapmış olsaydım şayet, Bunca kederden sakınmış olurdum. Ayrıca bu işte serbestiyet bulunmalıdır, Her derecede, hiçbir mâni olmaksızın.
Çeşitli tesellilerle dindirmek için zahmetleri, Hiç durmaksızın sürmesi gereken o meşakkatleri, Yoksa kederi emeğin ve melankoli, Eserlerinizi büsbütün yıkmaya sebep olabilir. Kaba işten gayrı söz açmaya hacet yok burada, Zira kadim bilgeler evvelce öğretti kalanı da, Gereken ne varsa onların dışarıda bıraktığı, Şüphe yok ki beyan eder bu kitabın yaprağı.
Bu sebeple Ordinal denen bu küçük eser, Simyadaki tüm eksikleri tamam eyler, Bir kâtibe pek uygun düşen sıradaki fasıl, Hafî amelin gizli sırlarını açıklar asıl.
Bölüm V
Sikke tağşiş olunup da akçenin sureti değiştiğinde, Kimilerini derde, kimilerini sevince gark ettiğinde, Ve halkın ekseriyetine bu halet, Pek yeni ve gayet garip göründüğünde elbet, İşte o demlerde vuku buldu harikulade bir hadise, Yalandan âri olan bu fenne dair büsbütünce.
Üç üstadı bu ilmin, hepsi de birden, Yatarlardı bir döşekte, pek yakın Leadenhall’e cidden, Tam kıvamında hem Beyaz hem Kızıl iksirlere maliktiler, Ne mucize ki böyle üç zat bir yatakta dinlenirler, Hem de hepi topu on günlük bir zaman içinde, Oysa tek birini bulmak müşkildir milyonlarca insan içinde.
Biri Lorraine Dükalığı’nda doğmuştu, bilirim, Diğeri İngiltere’nin ortalarına yakındı derim, Üç vilayetin bittiği yerdeki bir haçın [NOT: Yol kavşaklarındaki sınır taşını andıran işaret haçı] gölgesinde, Üçüncüsü dünyaya gelmişti, en gençleriydi içlerinde.
Ki onun doğum haritasını inceleyen âlimler görmüştür, Tüm İngiliz yurdunu şerefe boğacağı aşikârdır, İnsan fırdolayı bütün cihanı arşınlasa dahi, Bulamaz böyle üç ehil (adept) üstadı sahi, İkisi göçüp gidecektir, en genci baki kalacak, Ve bu diyara vakti gelince pek çok hayrı dokunacak.
Lakin hükümdarların günahı menedecek yahut geciktirecektir, Günün birinde bahşedeceği o lütuf ne demektir.
En yaşlı üstat onun namına bir terane eyledi terennüm, Ve pek çok cefaya maruz kalacağını söyledi o gün, Kendisine ziyadesiyle borçlu olanların eliyle hem de, Daha nice ahvali haber verdi o üstat o demde.
O vakitten bu yana bihakkın vücut bulmuştur bunların çoğu, Kalanı dahi zuhur edecektir ileride doğrusu.
Bunlardan biri hakikattir ki (dedi üstat), Büyük kederlerin ardından doğacaktır bir neşat, Bu diyarın dört bir bucağında her demde, Cümle iyi insanların fehmedeceği bir biçimde, Genç olan sordu bunun ne vakit olacağını, Yaşlı zat buyurdu ki insanların göreceği anı, Mukaddes Haç’a hem gece hem gündüz hürmet kılınan, Tanrı’nın mülkünde, Nurlu Diyar’da olunan, Ki pek münasip bir mevsimde erer kemale, Lakin sebepsiz yere gecikmiştir bunca sene nafile, Bu iş başladığında şu hakikati belle, Bu ilim yönelecektir pâdişâha ikballe, Ve daha nice lütuflara ereceğinizden emin olunuz, Bizim şimdi zikredeceğimizden çok daha sonsuz, O hükümdarın üzerine bir inayet nüzul edecek, Vaktaki o, köhne ahlakı ve usulleri ıslah edecek, Pek gizli bir tahkikata girişecek bizzat, Tatlı lisanıyla bu ilmi arayacak o zat, Ve uzlete çekilen münzeviler arasında, Müjdeli haberlere nail olacak en sonunda.
Nitekim Kral Halid de nice insanı böyle arayıp sordu, Nihayet Marianus ile mülaki oldu, Ki Marianus imdadına yetişti Halid’in darlıkta, Faziletleri muvaffakiyet getirdi ona bu yolda.
Gayrı bırakalım bu neviden bahisleri, Ve şerh edelim o latif, o hafî amelleri, Büyük ilim sahibi bir âlim olmak gerektir, Bu latif ameli layıkıyla idrak etmek güç iştir.
İlk felsefesini fehmetmelidir evvelemirde, Simya ile maksuda ermeyi umuyorsa kalbinde.
Ve her şeyden evvel iyice anlayasınız, Bu amele destur verip el uzatan cümleniz, Maddeleriniz hazırlık marifetiyle her veçhile, Kabiliyet kesbettiğinde yeniden üremeye, O vakit ikiye ayrılmalıdır her cüz, Dört unsura tefrik edilmelidir kazanmaksa muradınız,
Bunu yapmaya muktedir değilseniz şayet, Gidip Hortolanus’tan feyz alın, öğrenin gayet, O ki bu öğretiyi kitabında beyan etmiştir, Şarabın unsurlarını nasıl ayıracağınızı öğretmiştir.
Bundan maada, muvaffakiyet bulmak adına, Vakıf olmalısınız dört keyfiyetin icraatına, Hararet, Bürüdet, Rutubet ve Yubuset namıyla anılan, Ki cümle mevcudat bu dördünün terkibinden kılınan, Ve mademki bu sanatta asıl maksudunuz, Ateşe mukavemet edecek bir renge kavuşmanız, Görmeden evvel bunu bilmeniz iktiza eder, Her bir rengin nasıl vücut bulduğunu birer birer, Zira hayal edilebilecek her bir renk muhakkak, Beyaz meydana gelmeden evvel burada zahir olacak.
Lakin bunlara ilaveten talebiniz olacaktır daha, Balmumu yahut zamk gibi süratle erisin pekala, Yoksa dühul edip nüfuz edemez asla, Madenlerin ta merkezine, müelliflerin kavlince zira, Böylece hem sabit hem akıcı kılmak istersiniz onu, Rengi de mebzul olsun dilersiniz, bilseniz yolunu, Böylesi üç zıt vasfı bir araya getirmek tek tende, Ve imtizaç ettirmek, pek büyük bir sırdır hakikatte.
Yine de zihni berrak ve pak olan her kişi, Bu fasılda zahmetsizce bulur mezkûr işi, Ve evvela sizlere muhtasar bir veçhile sunulsun, Bahsi geçen o asli keyfiyetler malum olsun, Hararet ve Bürüdet, faal (aktif) keyfiyetlerdir bizzat, Rutubet ve Yubuset ise münfail (pasif) tabiat, Zira münfail olanlar faallere boyun eğer her daim, Taşların kirece, suların buza dönmesi gibi kaim.
Bunun üzerine hüküm vermeye cüret edebilirsiniz, Hararet ve Bürüdet olmaksızın hiçbir şey kemale ermez, bilesiniz.
Yine de münfaillerde dahi bir nebze fiil bulunur, Sanatkârların amelinde bu hal her gün aşikâr olur, Ekmekçilikte, mayalamada ve cümle sanatlarda her an, Rutubet müessirdir ve Yubuset de öylece faal olan.
Aristoteles Fizik’inde ve daha nice ulema dahi, "Ab actionibus procedit speculatio" demişlerdir sahi, Ameliyat nazariyatın esası ve ibtidasıdır dediler, Cümle marifetin ve hikmetin köküdür bildirdiler, Zira her nesnenin haiz olduğu hasletler, Onların işleyişi ve ameliyle bilinip fark edilirler, Nitekim idrarın renklerine bakarak cüretle, Hüküm verebiliriz hararete ve bürüdete suhuletle, Zikredilen bu dört asli keyfiyet marifetiyle, Renkleri araştırırız uzun zamanların cehdiyle, Beyaz renge gelince, mutlak emin olamayız, Onu saf ve pâk bir cevherde aramazsak şayet bulamayız, Buna dair pek ulu bir ders tahsil edebilirsiniz şimdi, Renklerin her dem nasıl tevellüd ettiğini bilince zihni.
Renk, berrak bir cismin en zahir, en dış haddidir, Pek iyi hudutlanmış berrak cevher ise onun maddesidir, Kuru maddede şayet hararet galebe çalarsa mutlak, Bunun neticesi şüphesiz beyaz renk olacaktır ancak, Nitekim yanmış kemiklerin manzarasında görünür bu hal, Ve kireç taşlarının imalinde zuhur eder bi-iştigal.
Bürüdetin rutubetli ve berrak maddede iş gördüğü yerde dahi, Böylesi bir amelden beyazlık zuhur edecektir sahi,
Nitekim buzda ve kırağı tutmuş donlarda görünür aşikâr, Bunun illeti hikmet ilminde evvelce edilmiştir izhar, Burada avamın felsefesini tahrir etmiyorum elbet, Lakin misaller vererek simyayı talim ediyorum gayet, Tıpkı birinin diğeri vasıtasıyla idrak olunması gibi, Anasından çocuğun bilinip tanınması kabilinden tıpkı.
Isı nemli ve kaba maddede işlerse, Ondan Siyah Renk hâsıl olur, Benden bir misal isterseniz buna, Bakın ateşe atılan yaş odundan tütene, Soğuk işlediğinde koyu ve kuru maddede, Siyah Renk zuhur eder, sebebi şudur, Böyle bir madde sıkılaşır ve koyulaşır, Bütün diriliğin düşmanı olan dondurucu Soğuk ile, Koyuluk ışıktan yoksun bırakarak Karanlık peydahlar, Böylece Renk gizlenir, Göze siyah görünür o dem, Bu sebeple daima hatırda tutasın, Arı maddenin Beyazlığın maddesi olduğunu, Müessir sebep pek çok türlü olabilir, Zira kimi zaman Isı, kimi zaman Soğuktur,
Lakin herkesin görebileceği üzere Beyaz ile Siyah, En nihai derecede birbirine zıt Renklerdir, Bu yüzden işin Siyah ile başlamalıdır, Eğer nihayette Beyazlık kazanılmak isteniyorsa, Filozofların yazdığı üzere vasat Renk, Siyah ile Beyaz arasındaki Kırmızı Renktir, Yine de bana mutlak itimat ediniz, Simya amelinde Kırmızı en sondadır,
Öğretilerinde şöyle de derler, Bu iki Renk, yani Gül ve Turunç [Citrine], Beyaz ile Kırmızı arasındaki vasat Renklerdir, Ve Yeşil ile Kurşun gibi solgun Renk, Kırmızı ile Siyah arasındaki vasat Renklerdir, Ve en taze Renk en Temiz maddeden doğar, Hekimler idrarda On Dokuz Renk bulurlar, Zanlarınca Beyaz ile Siyah arasında, Bunlardan biri de yarı-beyaz, Subalbidus dedikleridir, Oniks taşına benzeyen bir Renktir bu,
Mıknatıs taşı da buna benzer renkte bulunur, Lakin manyezya berraklıkla parıldar,
Bizim latif amelimizde, Göz ile görülmüş her ne Renk varsa hepsi zuhur edecektir, İdrarda şimdiye dek görülenden, Yüz kat daha fazla Renk bulunacağı kesindir, Bunca Renk orada aslâ var olamazdı, Şayet Taşımız tabiatın amelinde bulunan, Ve zihnin tahayyül edebileceği, Bütün Terkiplerin her derecesini ihtiva etmeseydi, İçinde görülecek Renkler ne kadarsa, Hikmetiniz de o kadar dereceye ermelidir, Şayet bu derecelerin tamamını bilmiyorsanız, Onları Raymond’ın Ars Generalis’inden öğreniniz, Gilbert Kymer kendi tasavvuruna göre, 17 Nispet üzerine yazdı, lakin bunlar yetmez, Aslâ vâkıf olamadığı bu İlimde, Oysa Tıpta pek necip bir zihni vardı, İnsan fıtratının asaleti, Hekimin İlaçlarını ekseriyetle yüceltir, Ve öyle zaman olur ki sanatını şereflendirir, Belki de o İlaçların hiç faydası dokunmadığı hâlde, Lakin Madenlerin Tıbbında iş böyle değildir, Zira o Sanat diğer bütün hünerleri aşar, Ve yalnızca İnsanın hikmetine istinat eder, Hâkim kimselerin tecrübeyle şahitlik edebileceği üzere,
Ve böylece Simyanın hakiki temeli, Isı ile Soğuğun, Nem ile Kurunun, Hikmetli derecelendirilmesiyle kurulan Terkibindedir, Bunlardan hâsıl olan diğer Nitelikleri bilerek, Sert ve yumuşak, ağır ve hafif gibi, Kaba ve pürüzsüz, doğru ağırlıklarla,
Hikmetle aranan Sayı ve Ölçü ile, Ki Tanrı’nın halk ettiği her şey bu üçünde gizlidir, Zira Tanrı her şeyi var etti ve berkitti, Sayı, Ağırlık ve Ölçü içinde, Şayet bu sayıları değiştirir ve bozarsanız, Tabiata zulmetmiş olursunuz,
Bu yüzden Anaxagoras tembih etmiştir, Kavuşuma katiyen cüret etmeyesiniz, Orada birleşecek bütün Cüzlerin, Eksiksiz Ağırlıklarını bilmedikçe, Bacon demiştir ki eskiler hiçbir şeyi gizlemedi, Yalnızca kılavuzsuz kalan Nispetler müstesna, Zira bu İlim üzerine yazan eski Müelliflerden, Hiçbir Kral, Prens yahut Bey, Nispetler hususunda diğeriyle uyuşmadı, Şayet buna erişmek isterseniz, Raymond ile Bacon ve Albert bunu talim etmiştir, Kadim Anaxagoras ile birlikte, bu dördünden, Kâmil bilgi edineceksiniz, lakin tek birinden hepsini alamazsınız, Ve maksadınıza uygun dört Niteliği birleştirmek isterseniz, O vakit her Unsuru Birleştirmeniz icap eder,
Arzunuza göre Su ve Toprak, Hava ve Ateş ile layıkıyla terkip edilmiş olarak, Kıymetlisinin amelindeki tesirini bilerek, İkincisini, üçüncüsünü, her birini kendi mertebesinde, Dördüncüsü ve en hakiri dahi bir kenara atılmamalıdır, Zira pek faydalıdır ve kullanılması en hayırlı olandır, Ve Çoğalmasını en iyi o genişletebilir, Oluşumumuzun fazileti onda gizlidir, Ve bu, Taşımızın Topraksı Mürdesengidir, O olmaksızın hiçbir Oluşum vuku bulmaz, Ne de tentürümüzün sabitlenmesi gerçekleşir, Zira Topraktan başka hiçbir şey sabit değildir, Her gün müşahede ettiğiniz üzere, Diğer bütün Unsurlar hareketlidir, Ateş, Hava ve Su,
Lakin Ateş genleşmenin sebebidir, Ve maddelerin birbiriyle kaynaşmasını sağlar, Ve latif Renklerdeki arı parlaklık, Tabiatı gereği daima Havadan neşet eder, Ve Hava dahi kendi tazyikiyle, Şeylerin kolayca sıvılaşmasını sağlar, Balmumu, tereyağı ve bütün Sakızlar gibi, Azıcık bir ısı onları eritip akıtır, Su çarçabuk yıkayıp arındırır, Ve ölmüş şeylerin yeniden canlanmasını sağlar, Ateşin çoğalması, Toprağın çoğalmasından, Daha büyük bir mucize değildir, aşağıya bir baksanıza, Zira Toprak durmaksızın taptaze Otlar verir, Sayıya gelmez derecede, bu yüzden haktır ki, Toprak da Ateş kadar hayret vericidir, Her ne kadar tek bir kıvılcım koca bir Vilayeti sarabilse de, Bütün bir Vilayet Keten ile dolu olsaydı, Tek bir kıvılcım o vakit akıl almaz biçimde büyürdü, Ateş ile Topraktır yegâne çoğaltıcılar, Ve onlardır Taşımızı çoğaltan sebepler, Bu Toprağı, ulu Kardeşimiz Albert gösterir, Madenler Kitabı’nda, hangi Mürdesengin diğerinden üstün olduğunu, Ak iksir için orada zikreder bunu, Ve Manzum Kitap da onu bir beyitte açıklar,
İmdi Kavuşum bahsine dönelim, Ve buna dair bazı hikmetli Öğütler aktaralım, Unsurlarınızı Nahiv kaidelerince Birleştiriniz, Bütün Uyumlarıyla münasip bir surette, Bir İlim ehline medet umduran bu Uyumlar, Bütün bu amelin başlıca Aletleridir, Zira hiçbir şey daha zıt olamaz şu hâlden, Sabit olmak ile nakıs bir surette akıcı kalmaktan, İngiltere’nin ve Fransa’nın cümle Dilcileri, Size bu Mutabakatı öğretemez, Bu Ordinall bildirir onu nerede görebileceğinizi, Tıpta, De Arbore Kitabı’nda, Birleştirin
Norton’ın Sıradüzeni, Bölüm 5
Onları belagat tarzında da birleştir, Arınmış bir yolla bezenmiş Tabiatlar ile, Mademki tentürümüz pek saf ve güzel olmalı, Emin ol arı Toprak, Su, Ateş ve Havadan. İster erken olsun ister geç mantık tarzında, Katışıksız gerçek türleri birleştir, Bunun cehaleti nice bilgini etti de, Eğitimsizce ziyan ettiler emeklerini ve işlerini. Onları aritmetik olarak da bağla birbirine, Hassas Sayılar ile orantılı şekilde. Bundan azıcık bahsedilmişti vaktiyle, Boethius, *in numeris elementa ligas* [NOT: Elementleri sayılarla bağlarsın] dediğinde. Elementlerini Musikiye göre birleştir, İki sebepten ötürü, biri Nağme içindir, Ki oradaki ahenkler aklına getirecektir, Bulduğun vakit o hakiki tesiri. Ve dahi tıpkı Diapason [sekizli aralık] gibi, Diapente [beşli aralık] ve Diatessaron [dörtlü aralık] ile, Hypate hypaton ve Lychanos mese [NOT: Antik Yunan musiki dizisine ait perdeler] ile, Musikide bulunan diğer ahenkler ile, Orantılarıyla meydana getirirler Ufumu, Pek benzer orantılardır Simyadakiler de, Fiilî olan büyük Sayılara gelince, Lakin Zihnî olan gizli Sayılar için, Onları aramalısın daha önce dediğim gibi, Raymond’un ve Bacon’ın ilminden. Bacon onu üstü kapalı gösterir her üç mektubunda da, Raymond ise daha iyi açıklar *Ars Generalis*inde. Onları okuyan nice kimse zanneder ki, Anlamaktadırlar onları, oysa anlamazlar aslında. Astrolojiyle de birleştir Elementleri, İlerledikçe İşlerini uğurlu kılmak için, Biçimsiz ve işlenmemiş böyle yalın türler, Ustalıkla sevk edilmelidir aranan sona varıncaya dek. Tüm bu mevsimde daha ziyade itaatkârdırlar, Biçim bulmuş Tabiatlara nazaran Yıldızların tesirine. Ve Perspektif İlmi büyük kanıtlar sunar, Bu İlmin tüm Hizmetkârlarına. Ve diğer nice İlim dahi böyle yapar, Bilhassa *de Pleno & Vacuo* [Dolu ve Boş Üzerine] İlmi, Lakin cümle İlimler arasındaki baş Sahibedir, Bu Sanatın yardımına koşan Tabii Büyü.
Dört Element hikmetle birleştirildiğinde, Ve her biri kendi derecesine yerleştiğinde, Türlü derecelerden ve türlü sindirimden, Kemâle doğru Renkler yükselecektir, Zira o vakit doğal olarak içerideki ısı iş görür, Ki maddemizde sadece Zihnîdir bu ısı, Gözle görülmez, el hissedemez onu, İşleyişi malumdur pek az kimseye ve nadiren, Ve bu doğal ısı harekete geçirildiğinde, Bizim yapay dış ısımız marifetiyle, Galebe çalan Tabiat durmaksızın çalışacaktır, Derecelerin nice türlü çeşitliliğini artırmak için. Akıl ile görebileceğin bir sebeptir bu, İşimizde neden bu kadar çok Renk olduğuna, Bundan ötürü Sanatta büyük şüpheye yol açar, İçerideki ve dışarıdaki ısının cehaleti, Bu iki ısının nasıl uzlaşacağını bilmek, Ve işleyişte hangisinin Efendi olacağını.
Bu işteki Sindirim pek benzer, Canlı varlıklardaki sindirime, Ve diğerlerinden evvel (şahitlik edebileceğim üzere), En çok İnsanın sindirimine benzer. Bundan ötürü demiştir Hermes, Taşımızın oluşumu, En çok benzeyen şeydir İnsanın Yaratılışına, Onda der Raymond, dört derecesinin tümünü, Dört Mizacın, bir arada bulursun, Hem de fiilen, ki bunu bulamazsın, Yaratılmışlar arasında başka hiçbir türde. Bu sebepten Yaratılmışlar arasında yalnız bu ikisine, Mikrokozmos denir, İnsana ve Taşımıza.
Şimdi Sindirimin gıdasını ve besinini, Kâmilen bilmek elzemdir ve pek hayırlıdır. O, Kuruluk ile sabit, katı bir nemdir, Kudretle yoğrulmuştur belirli bir dereceye kadar, Karşıt edilgenler içinde gereğince karışmış, İç ve dış ısıyla gerçekten peydahlanmıştır. Demek ki Sindirimimiz başka bir şey değildir, Cevherî nemin yaratılmış bir kemâlinden gayrı. Rica ederim ey Avam, mazur görün beni, Böyle Terimler aranızda kullanılmasa da, Kullanmak mecburiyetindeyim, zira her Müellif tasdik eder, Her İlmin kendine has Terimleri olduğunu.
Sindirim bazen ilerletilebilir, Dışarıdan gelen soğuk ile, her yıl görebileceğiniz gibi, İnsanların Kışın nasıl daha çok et yediğini, Yaza nazaran, hani ısılarının dağıldığı vakte göre. Zira soğuk, ısının içeri kaçmasına sebep olur, Ve birbirine yanaşır parçalar, böylece daha kuvvetli olur ısı, Bu kuvveti sayesinde gücü daha fazladır, Sindirimi gerçekleştirmeye, evvelce yapabileceğinden. Lakin maksadımız için baş Sindiricimiz, Sindiren maddenin bilfiil ısısıdır, Yine de sindirilecek şeyin ısısı, Yardım eder sindirime ve onun işleyişine, Hummalı ısı sindirim yapmaz, Hamamlar yardım edebilir ve yıkıma da yol açabilir. Sindirilmiş Şarabın daha çok doğal ısısı vardır, Yeni Şıradan, ki onun ısısı arızîdir.
Pıhtılaşma cevherî bir suret değildir, Yalnızca maddi şeylerin edilgiliğidir. Evvela bilmelisin, Renkler belirdiğinde, O Duru maddede asıl Fail kimdir. Zira kimi zaman Isıdır bu, kimi zaman da Soğuktur, Kimi zaman Nemdir ve kimi vakit de Kuruluk. Her mevsimde asıl Faili bilmek, Hassas bir akılla yürütülen büyük bir tahkikat gerektirir, Pek az Üstat haricinde kimse idrak edemez bunu, Zira dikkat etmezler Renklerin sırayla nasıl yükseldiğine, Dört niteliğin asıl Faili, En muteber Efendi sıfatıyla haşmetli bir güce sahiptir, Geri kalan nitelikleri kendi türüne Döndürmek için, Bu dönüşümden Anaksagoras da bahseder, *Tabii Dönüşümler Üzerine* adlı Kitabında, Ki Raymond bunun hususi sebeplerini gösterir, Ne bir maskedir bu ne de öğrenmesi kolay bir şey, Her mevsimde asıl Failini ayırt edebilmek, Sana bunu dört işaretle bilmeyi öğretiyorum, Renk ile, koku ile, Tat ve Sıvı ile.
Ve ilkin niyetine hizmet etsin diye Renk ile, Böylece bilesin asıl Failini. Kabına bak, en çok hangi Renk görünür, Ona sebep olan kimse, ordunun başıdır, O mevsim için, şayet hiddetlendiğini görürsen, Bu Öğretimiz ile kibrini dindirebileceğin biri, Bunu yapabilirsin elindeki bütün Renklerin, Sebebini iyi anladığın vakit. Ki onu da sana hemencecik öğreteyim, Şurada burada aramak zorunda kalmayasın diye,
Beyazlığa sebep olur nice berrak madde, Bir başka şeyde sınırlandığında, burada da böyledir bu, Siyahlık ise karanlık bir cismin cüzleri, Kesafetiyle İşin berraklığını bastırdığında doğar, Yahut da Yanmış bir topraksılıktan ileri gelir, Lakin böyle bir Yanmadan büyük bir sertlik peyda olacaktır, Ve Karanlığın, Durunun ve Temizin Karışımıyla, Bütün ara Renkler vücuda gelecektir,
Saydam, berrak ve güzel olan her nesne, Su ve Hava maddeleriyle vücut bulur, Onları saf bir Toprak zapt eder, Öyle bir Toprak ki berraklıklarını bozmaz. Ve şayet böylesi bir berraklık ve saydamlık içinde, Belirli hiçbir Renk göremezseniz, Buna bakarak hüküm vermeye cüret edebilirsiniz, Böyle şeylerin sebebi aşırı Soğuk idi, Kristal, beril ve daha nice diğer şeyler gibi. Aralarındaki farkı öğrenin ayrılmadan önce, Kristal, Havaya meyleden Suya sahiptir, Bu sebeple berrak, saydam ve güzeldir, Fakat Suya doğru daha çok meylederse, Beril yahut sert donmuş Buz gibi karanlık olur, Lakin maddeler kuraklığa meyledince, Sertlikle birlikte karanlık peydahlanacaktır, Elmas Taşında göründüğü üzere, Ve daha nice diğer şeyde olduğu gibi.
Mıknatıslı cevherlerdeki gibi parıldama ve ışıldamanın, Berraklık maddesi içindeki sebebi Işıktır, Bu Işık, sulu buharın üzerine zerk olunmuştur, Emin olunuz ki evvelce Isı ile alevlenmiştir. Şimdi berraklık ve uçlardaki Renklerden sonra, Biraz da ara Renkleri izhar edeceğim. Yakut rengi, berrak bir Cisim içinde tutuşmuş İnce bir dumandan hâsıl olur, bu durum kemale erer O Cisimde bol miktarda ışık hüküm sürdüğünde, Zira onun azlığı yahut çokluğu, rengi az ya da çok parlak kılar. Nasıl ki Ametist mertebece Yakutun ardından gelirse, Daha az Berraklık ve daha çok Karanlık içinde, Ve balçıksı cevherdeki Kalsedon da, Farklılık derecelerinde Berili takip ederse. Zümrüt gibi Yeşil, berrak Sudan hâsıldır, Yanmış Toprak cevheriyle gayet yakın karışmıştır, Ve Toprak ne kadar berrak bir cevher olursa, Görülecek yeşillik de o kadar berrak olacaktır. Taba rengi, sınırlanmış Berraklıktandır, Bir araya toplanmış koyu Dumanlılıkla aşılanmıştır, Sudan ve dahi tutuşmuş Topraktan hâsıl, Böylece Havanın berraklığı askıya alınır. Solgun yahut kurşuni Renk peydahlanır Sulu ve Topraksı kısımlardan, şaşmaksızın, Ve bu kısımların soğuk ve koyu olduğu yerde, Solgun Renk daima oraya yapışıp kalacaktır, Uzun müddet beklemiş Kurşunda göründüğü üzere, Ve neredeyse ölmüş İnsanlarda. Lividitas tesmiye olunan bu Solgun Renk, Haset Dolu İnsanlarda pek sık bulunur, Tabii ısı ve kan toplanır, Yüreğe doğru, ona kuvvet vermek için, Ve Yüzü Soğuk ve Kuru bırakır, Zira ısı ve kan o mahalden ayrılmıştır. Nitekim hummalar şiddetlendiğinde, El Tırnakları bu renge bürünecektir. Safir Rengi, o Şark Mavisi, Semavi renge benzer tonda, Görünüşte Solgun Renkten çok daha hoştur, Zira onda Hava, Su ve Işık daha ziyadedir Solgun Renkte olandan, hem de katbekat, Bu sebeptendir ki böylesi Renk daha pahalıya satılır. Bütün diğer Maviler ne kadar donuksa, O kadar az Havaya ve daha çok Topraksılığa sahiptir.
Gümüş çabucak Laciverde dönecektir, Bunun sebebi saydamlıktır, Hava sebebiyle Gümüşte vücut bulan, Bu yüzden hoş bir semavi Renge dönüşür. Ve içindeki bol miktarda cıva, Gümüşteki tüm bu parlaklığa sebep olur, Daha latif Toprak, saf Su ve Havanın berraklığıyla, Böylesi bir parlaklığın cıvaya sirayet etmesini sağlar. Altında gördüğünüz Sarı Sitrin Rengi, Bazı insanların temaşasından en çok haz aldığı Renktir, Kuvvetli ve güçlü bir sindirimin (dijestiyon) neticesidir, Zira bünyesindeki rutubet güçlü bir kaynamaya uğramıştır. Böyle bir Renk Isı ile peydahlanacaktır, Balda, İdrarda, Küllü Suda ve Safrada olduğu gibi. Altının ışıltısı, söylediğim veçhile hasıl olur, Pek güzel sınırlanmış saf ve latif Sudan, Saydamlıkla yoğunlaşmış, zira saf ve ince Su, Ne kadar Yoğunlaşırsa, o kadar iyi ışıldayacaktır. Çünkü bir Aynanın varlık sebebi gayrısı değildir, Sınırlanmış rutubetten başka, bilginlerin tahmin ettiği gibi, Şayet kabil ise bununla birlikte, Zira Hava Suretleri asla kabul etmeyecektir, Çünkü Hava kendi tabiatı içinde sınırlanamaz, Böylece ışıltının sebebini Suda bulacaksınız. İyi uyuşmuş saf ve ince Beyaz ve Kırmızı ile, Güzel Sitrin Rengi peydahlanacaktır. Böylece Unsurların muhtelif Karışımları, Muhtelif niyetler için muhtelif Renkler husule getirir, Muhtelif Sindirimler ve muhtelif dereceler ile, Gözlerinizin gördüğü Bütün Renkler vücut bulur. Unsurların hakiki Rengini öğrenmelisiniz, Böylelikle Renkleri daha iyi tefrik edebilirsiniz. Tabipler iyi ve tatlı Otlar için derler ki, Kimi dışarıdan soğuktur, kökünün içinde ise sıcak. Şayet öğrenmek murat ederseniz buna Misal, Latif Menekşenin işleyişine bakın. Genel Felsefe sebebini ifşa eder, Gülün içinin neden soğuk, dışının kırmızı olduğunu. Anaxagoras tabii Dönüşümünde [NOT: De conversione naturali] demiştir ki, Bütün nesnelerde İç ve Dış birbirine zıttır, Bu durum doğrudur, ancak şu nesneler müstesnadır ki Az bileşimlidir ve neredeyse basittir, Müshil tesirli Mahmudane ve Defne gibi, Ki bunlar bitkisel nefsi besleyici değildir. Hatırlayın ki her karışmış nesnede, Daima bir Unsur Hükümdar olmayı arzular, Unsurların bu kibirli ve fena iştihası, İnsanları Muhteris olmaya sevk eder. Bu sebeple en güzel takdir eden Rabbimiz, Günahkâr İnsan için bir Nizam koymuştur, Bütün kibirli arzuları eşitliğe getirmek için. Kilise Requiem aeternam ilahisini söylediğinde, İşte o vakit her muhteris düşüncenin, Bir hiç olduğu açıkça görülecektir, Efendiler, Dilenciler ve cümle mahluk, Kemiklikte eşitliğe ulaştırılacaktır. Asıl Failinizi de böyle dize getireceksiniz, Eşitliğin fevkinde hak iddia ettiği vakit. Bu yüzden Aristoteles dedi, Taşımızı Eşit terkip edin, Öyle ki içinde hiçbir uyuşmazlık kalmasın, İlerledikçe bölünme de olmasın, Buna dikkat edin, zira gayet lüzumludur. Ve öyle denk gelir de görürseniz, Adı anılabilecek Bütün Renkleri bir arada, O vakit Tabiatı kendi işleyişiyle baş başa bırakın, Kendi vaktinde Neslini versin, Öyle ki bunca Rengin cümlesi arasından, Tabiat tek bir esas rengi izhar edebilsin, Muradınıza doğru meyledecek cinsten, Arzuladığınız Unsura muvafık surette. Renkler vasıtasıyla bu minvalde tedbir alabilirsiniz, İşlerinizde kendinizi nasıl sevk ve idare edeceğinize dair.
Renkler hakkında daha nice şeyler yazabilirim, Lakin vadimi yerine getirmek için bu kâfidir, Renkler niyetinize hizmet edebildiği ölçüde, Onlar vasıtasıyla asıl failinizi bilmeniz için.
Fakat nice âlimler hayret eder, Bizim Taşımızda görünecek bu denli çok rengi neden seyreder, O kusursuz, berrak Ak ve değişmez olan Zuhur etmeden evvel heman, İçindeki cevherlerin azlığı düşünüldüğünde, Onların bu merakını gidermek muradıyla derim ki ben de, Ve o büyük şüpheye düşenlere hakikati öğreteyim, Magnezya cinsinden böylesi renkler çıkar bilesin, Onun tabiatında öyle bir dönüşebilirlik vardır ki, Her nisbete ve her mertebeye uyar sanki, Tıpkı kristalin kendi zeminine uyduğu gibi, Zira yeryüzündeki her bir şeyin ki, Kristali onun altına yerleştiresin, Kristal o rengi alır, artık hayret etmeyesin, Bu sebeple Hermes ne yalan söyledi ne de haset güttü, *Ad perpetranda miracula rei unius*,
Kral Hermes der ki, Tanrı böyle ferman kıldı, Tek bir şeyin mucizeleri tamamlansın dendi,
Avamın feylesofları bundaki sırra eremez, Taşımızın faziletleri onların aklına sığmaz. Koku almak da gayenize yardımcı olabilir mi, Hükmeden unsurunuzu bilmeniz için peki?
Ve renkle birlikte bir şahit ola, Böylece baş failinizi bilmeniz yolunda, Ve siz ki koklayarak öğrenmek dilersiniz, Baş failinizi hakikatiyle ayırt edesiniz, Nasıl ki Ak ve Kara, iki uçtaki renklerdir, Kokularda da tatlı ve kokuşmuş olan öyledir, Fakat balıklar görme duyularıyla nasıl bilmezse Hiçbir ara rengi, zira onların parlak gözleri Görüşlerini kapayacak gözkapaklarına malik değildir, İşte öylece ara kokular da koklanmakla Sizin tarafınızdan bilinmeyecektir, sebebi de şudur, Burun delikleri balığın gözü gibi açıktır, Bu yüzden ara kokular kat'i surette Koklanamaz burunla, ara renklerin görüldüğü gibi gözle, Ağır koku âlimlerin sandığı gibi Orta koku değildir, yalnızca daha az kokuşmuş halidir. Eski pîrler kendi talimleriyle yazdılar, Olgunlaşmış tecrübelerinden aktardılar, Şayet tatlı ve ıtırlı bir kokuyu katarsanız, Niyetinizi sınamak için kokuşmuş olanla eşit kılarsanız, Tatlı olan koklanacaktır, kokuşmuş olan ise duyulmaz, Sebebini öğrenesiniz daha buradan ayrılmaz, Bütün hoş kokulu şeylerde letafet daha fazladır, Ve kokuşmuş şeylere kıyasla daha ruhanidir, Bu sebeple havaya daha ziyade nüfuz eder, Daha çok yayılır ve hem de hayata Daha makbul gelir, tabiatın dostu sıfatıyla, Ve bu yüzden daha tez kabul görür, şüphe duymayasınız asla. Koku, ısıyla çözünmüş dumanlı bir buhardır, Görünmez bir terlemeyle cevherin içinden çıkar, Havaya serbestçe duhul eyler, Ve hem havayı hem koklamanızı tebdil eyler, Nasıl ki taamların lezzeti tat alma duyunuzu tebdil eder, Ve nasıl ki sesler işitmenizi tebdil eder, Ve nasıl ki renk görmenizi tebdil eder, Kokular da öylece galebe çalıp koklamayı tebdil eder,
Kokuların sebebini bilmek arzu ederseniz, Bunun için dört şey gereklidir bilesiniz, İlkin latif madde itaatkâr olmalıdır, Isının tesirine, ki bir dumanla Aynı şeyin benzerliğini arz eylesin, O duman kimden neşet etmiş ise bilesin, Hem o saf ve güzel dumanı öteye taşımak için, Berrak ve ince bir hava gereklidir bunun için, Zira kesif hava onu uzağa taşıyamaz, Aksine onu pek sıkı tutar, bırakmaz, Ve kesif maddenin itaati bulunmaz, Taşta göründüğü üzere, ısının tesirine uymaz, Isı kokuları meydana getirir, soğuk ise geriletir, bu sebeptendir, Yaz mevsiminde çöplükler kış mevsiminden daha çok pis kokar, Temiz ve saf cevherden ve tütmeden Hâsıl olacaktır hoş kokular heman, Amberde, nardinde ve mürde zahir olduğu veçhile, Kadın için hayırlıdır, hoşnut olur böylesi şeylerle, Fakat saf cevherden ılımlı bir ısıyla, Mutedil kokular doğar, tıpkı menekşede olduğu gibi, Ilımlı bir ısıyla murdar cevherden ise, Hoşlanılmayan kokular çıkar, sabır otu ve kükürt misali, Lakin fıtri hararet zeval bulmaya başladığında, İşte o vakit ağır bir koku yükselir ortalığa, Çok uzun süre bekletilen balığın koktuğu gibi, Fıtri hararet çürür, böylece koku keskinleşir gayet, Kokuşmuşluk bir buhardır, çözünmüş bir duman halidir, Bozuk mizaçlı nesnelerin neşet ettiği şeydir. Ve yalnızca hılt fena bulduğunda, Öyle ki cevher henüz helak olmadığında, Ondan yalnız ağır bir koku yükselecektir, Fakat o surette hakiki bir kokuşmuşluk gelmeyecektir. Her kokuşmuşlukta o hadisenin sebebi, Yalnızca cevherin kendisinin çürümesidir, Ve bozuk cevher çürüdüğü zaman, Ondan feci bir koku türer heman, Ejderlerin ve çoktan ölmüş insanların kokusu gibi, Onların kokuşmuşluğu yol açabilir büyük bir kırıma, Kimi kömürü koklamak sıhhatli değildir, Kimi fitilin sönmesinden kısrak dölünü düşürür. Bir şeyin keyfiyetleri muvafık düştüğü zaman Sizin tabiatınıza, iyi koku eksik olmaz andan, Lakin cevher sizin cinsinize zıt düşerse, Onun kokularını pek menfur bulursunuz öylece. Balıklar tatlı kokuyu sever, hem bu bir hakikattir, Eski dalyanları yenileri kadar sevmezler, sabittir. Güzel kokulu olan her bir şey, Fıtri harareti medet bilmiştir, Kâfur, güller ve soğuk tabiatlı nesneler, Tatlı kokulara malik olsalar da, müellifler söyler, Kudret cihetiyle hararetin içeride hapsolmasıdır asıl illet, Cevherin letafetiyle birleşince, böylesi kokarlar elbet, Bu kadim kanaati talim edebilirsiniz kardeşinize, Hiçbir iyi koku zıt değildir bir diğerine, Fakat kokuşmuş kokularda böyle değildir hal, Zira sarımsak kokusu defeder çöplük kokusunu bi-iştigal. Kokulara dair bu talim kâfidir elbet, Gayenize hizmet etsin diye simyada nihayet, Amellerinizi onunla anlayasınız deyu, Şeyler çürümeye başladığı vakit ne olduğunu, Hem kokular vasıtasıyla şunu da öğrenesiniz, Maddelerin letafetini ve kesafetini ayırt edesiniz, Hem vasat cevherin bilgisini de elde edersiniz, Fıtri hararetin çürümesinin bilgisiyle beraber, Ve dikkat kesilerek ayrılıkların bilgisine eresiniz, Hılt bozulduğunda ve cevher çürüdüğünde ne olduğunu bilesiniz. Fakat bizim cevherimiz öyle pak ve temiz kılındı ki, Ve vasatın faziletiyle öyle muhafaza edildi ki, Onda hiçbir kokuşmuşluk bulamazsınız, Kendi cinsinden çürüyecek olsa dahi. Üçüncü işaret ve üçüncü şehadet, Baş failinizi anlamaya yarar gayet, Lezzet diye anılır, ağzın tadıdır bu, Ki her daim ziyanına sebep olur, Tadarak tecrübe ettiğiniz Aynı nesnenin cevherinin, Lezzet çok daha iyi bir hakem olurdu, Renkten ve kokudan, hem daha emin bir sığınaktı, Şayet tatmak tehlikeli bir iş olmasaydı, Taşımız amel halindeyken hususiyle, Zira sıhhate ve hayata kasteder, Öylesine müthiş bir nüfuzu vardır, Cümle latif nesnelere galebe çalar, Ve katı nesneleri çarçabuk delip geçer, Bu yüzden tehlikelidir ve hayır getirmez, O taamdan çok yahut sıkça tatmak iyi gelmez,
Madenleri ferahlatır, bunu pekala biliriz, Lakin tüm insan soyu için tehlikelidir, Ta ki ondan kusursuz Kırmızı yapılana dek, Ateşte asla solmayacak bir cevher gibi.
Bu Sanat’a hizmet eden cahil bir adam geçenlerde, Ak Taşımızdan bir parça tattı, Böylece şifa bulacağını umarak Tüm hastalıklardan ve kederlerden, Derken o biçare birdenbire, Şiddetli bir felç ile vuruldu, Onu üstadım büyük bir hünerle, Madenin panzehirleriyle iyi etti.
Bu yüzden Tat, aklın gereği olarak, Her vakit en iyi hakem olması gerekse de, Tadım iğrenç olduğundan ötürü, Lezzet burada fayda sağlamaz. Yine de ayrılabilir bazı kısımlardan, Bir tat almak gayet uygun düşebilir Kavuşumlardan evvel sınamak için, Gereğince işlenmişler midir, yoksa değil mi, Bununla birlikte, bilge bir kimseye yeterli yardım vardır, Muradına ermesi için Renk ve Koku vasıtasıyla, Zira nice insan iyi şarabı seçebilir, Durulduğu vakit, Renginden ve Kokusundan, Fakat henüz durulmamış taze şarap için umumiyetle, Doğru Tat hepsinden daha ziyade emniyet verir, Çünkü koklamanın uzvu ancak birdir, Buharlı şeylerden gayrısını ayırt edemez, Lakin tatmanın şüphesiz altı uzvu vardır, Şeylerin içindeki ve dışındaki niteliği hissetmek için. Ki Doğa bunları tehlikeye ve zahmete karşı takdir etmiştir, Can taşıyan şeylerin daha ziyade selameti için. Bir maymun yiyeceğini Koklayarak seçer, İnsanlar ve papağanlar ise Tatmaya güvenir, Zira nice şeyin Kokusu hoştur da, Tadıldığında gayet kötü bulunur, Çünkü tiksindirici derecede ekşi olabilirler, Pek keskin, pek acı yahut dehşet verici, Veya zehirli, kokuşmuş yahut haddinden fazla sert, Tat hakemdir ve defeder böylesi zararı. Eski insanlar yazmıştır kadim vakitlerde, Lezzetlerin tam Dokuz tane olduğunu, Ki yarım saatte belleyebilirsiniz bunları, Keskin tat, Yağlı ve Ekşi gibi, Bu üçü latif maddeye delalet eder, Ve diğer üçü vasat maddeye şahadet eder, Yakıcı tat, Tuzluca ve dahi Yavan gibi, Diğer üçü kesif maddelerden gelir, Acı tat, mayhoş [NOT: Metindeki "under Sower" ifadesi, tam ekşi olmayan, ekşinin altındaki mayhoş tadı imler] ve Tatlı gibi, Bu Dokuz lezzet bulunur nice Asil Hanede, Bu Dokuzun beşi Isı ile hasıl olur, Yağlı, Keskin, Tuzlu, Acı ve Tatlı, Fakat Dokuzun geriye kalan dördü, Soğuk ile meydana gelir, Ekşi Lezzet gibi, Ve öylece Sertçe tat ki buna Pontik Lezzet denir, Ve daha az Ekşi olan ki buna dahi Stiptik [NOT: Ağız büzen, buruk lezzet] Lezzet denir, Dahi Yavan tat ki Tatsız diye adlandırılır, Hakikatte Soğuk ile hasıl olmuştur.
Lezzet iki şeyden alır Nüvesini, Muhtelif Maddeden ve muhtelif Mizaçtan, İkinci derecede Sıcak ve Nemliden, Kesif bir maddeyle, Tatlı bir Lezzet doğar, Aynı Mizacın aynı dereceleri, Bir raptiye ile Vasat bir maddeye bağlandığında, Her daim Yağlı bir Lezzet vücuda getirir, Lakin Sıcak ve dahi Kuru olduğu yerde, İkinci derecede Vasat bir madde ile, Tadının behemehal Tuzluca olması icap eder, Bir şey Üçüncü derecede Sıcak ve Kuru olduğunda, Kesif bir madde ile, Acılık peydah olur, Fakat Dördüncü derecede Sıcak ve Kuru madde, Latif bir cevher ile, Keskin bir Tat verir böylece, Demek ki beş Tat, evvelce söylediğim üzere, Isı ile hasıl olur, bir fazlası değil. Tabiatı gereği İkinci derecede Soğuk ve Kurudan, Latif bir cevher ile, onu gayet Ekşi bulursunuz, Nitekim İnsanların Çehrelerinden Hükmedebilirsiniz, Henüz ham iken yaban elması tattıklarında, Aynı derecedeki aynı Mizaç, Vasat maddeden olacak bir şeyde, Ondan hasıl olanı pekala tasavvur edebilirsiniz, Yakıcı bir Tat, tıpkı Yaban Gülü gibi, Lakin Ekşi, Mayhoş ve en az Ekşi, bu üçü de Yüksek ve Alçak derecede Soğuk ve Kurudandır, Ve cümle şeylerin Birinci derecesinde Soğuk ve Nemli, Her daim Yavan bir Tat husule getirecektir, Tıpkı bir Yumurtanın akında görüldüğü gibi, Ve ziyadesiyle Beyaz ve Dilber olan solgun Kadınlarda, Zira böylesileri Soğuktur, ve Rutubetten yana Hakikaten büyük bir fazlalıkları vardır, Bu sebepten Erkeklere daha az heves duyarlar, Soğukluk kırar şehvetli iştahı, İshak [NOT: 9. yüzyıl hekimi ve filozofu İshak İsraili kastedilmektedir] demiştir ki tatlar ancak yedi tanedir, Çünkü Ekşi ile daha az Ekşi birdi, lakin denk değildi, Fakat Mizaç bakımından bir tek temele dayanırlardı, Çünkü Tatsız olan, ancak Tadın yokluğuydu, Mürekkep Tatlar dahi bulunur, Tatlı-Ekşi ve daha niceleri gibi, Böylece Tat ile insanlar Ustalıkla bilebilirler Muhtelif mizaçları, yüce ve alçak dereceleri, Ve Tat ile hüküm vermekten şüpheye düştüğünüzde, O vakit diğer şahadetlerinize müracaat ediniz. Tıpta yalnızca İdrara güvenmediğiniz, Aksine Nabızlarınızdan dahi Şahadet ve Malumat aldığınız gibi, ve basiretle tartarak Bedeni alakadar eden tabii olmayan Altı nesneyi, Ve bununla birlikte dahi hürmet göstererek, Bu tabii Yedi nesneye, Ve şayet emin olmak dilerseniz, dikkat ediniz, Tabiata zıt Üç nesneye, Zemininize göre bu On Altısını akıllıca ikmal ediniz, Cahil bir Tabip sayılmaktan sakınmak için, Zira böylece "keşke bilseydim" demekten sakınabilir, Ve Dertli adama kederinden kurtulması için yardım edebilirsiniz, İmdi bu İlimde ilerletmek dilerseniz işlerinizi, Her bir Ahvale itina ediniz, Basiretle Mülahaza ederek dört şahadetinizi, Üçü şimdi ayrıldı, dördüncüsü ise Mayidir [NOT: Özsu, nem, akışkan madde anlamında "liquor"]. Mayi bu Eserin Tesellisidir, Mayi delil bahşeder bir Alime, Böylece Unsurlarını [okunamadı] için, Ve dahi birtakım maksatlar uğruna onları çözmek için, Mayi birleştirir Erkeği Dişi Zevce ile, Ve sebep olur ölü şeylerin Hayata rücu etmesine, Mayiler arındırır kendi yıkamalarıyla, Mayiler Taşımız için Başlıca gıdadır, Mayi olmaksızın hiçbir Aş iyi değildir, Mayi iletir cümle Azığı ve Besini İnsan Bedeninin her bir cüzüne, Ve nitekim bizde Kimyada dahi öyle ederler, Mülahaza etmeniz icap eder saflığını Cümle Mayilerinizin ve miktarlarını, Ve ne denli kesif yahut latif olduklarını, Yoksa bundan pek az kazanç sağlarsınız, Lakin Tabiplerin zikrettiği veçhile değil, Zira İksir ikinci bir niyetin nesnesidir [NOT: Mantık ve felsefedeki "ikinci niyet / secunda intentio", burada maddenin dolaylı veya üst seviye mahiyetini imler], Bu sebepten daha Hayret verici tabiatlar bulacaksınız Onun işleyişinde, cümle diğer nevilerden ziyade, Tabipler der ki idrar ne kadar kesif olursa, O denli çok delalet eder Rutubete, Halbuki bizde kesif Mayi kuruluk taşır, Ve latif Mayi Rutubete alamettir. Nice Mayiler iktiza eder Taşımıza, onun iştiyası için.
Turba Kitabı'nda [NOT: Turba Philosophorum] Arisleus beyan etti, Havanın Suyun içine gizlice nasıl hapsedildiğini, Ki o Havai kudretiyle Yeryüzünü yukarıda tutardı, Pisagor dedi ki bu pek haklı söylenmiştir.
Bölüm 5
Aristoteles kurnazca dizdi kelimelerini, Diyerek, *cum habueris aquam ex Aere*, Platon pek bilgece yazdı, Ve onu *stilla roris madidi* diye adlandırdı, Ki bu simya adına pek lütufkâr bir kelamdı. Lakin ilk felsefenin sıradan talebeleri, Havanın yoğunlaşıp yağmura döndüğünü söyler, Ve su seyreldiğinde yeniden hava olur derler. Kimileri mayısın en elverişli ve latif mevsim olduğunu söyledi, Havadan hasıl olan böylesi bir suyu almak için. Kimileri böylesi suların gökten indiğini söyledi, Güneş Akrep burcuna dâhil olduğunda. Kimileri her türlü sıvının reddedilmesi gerektiğini söyledi, Kırağı düşmüş olanların kullanılmaması icap ettiğini, Eski müelliflerin bildirdiğine göre bunun sebebi, Keskinliklerinin soğukla körelmiş olmasıdır. Kimi filozoflar dediler ki almalısınız, İksir yapmak için gereken sıvı niyetine sütü, Başka bir zümre ise kendi niyetlerince dedi ki, Kemalât için hiçbir sıvı bu denli hayırlı değildir, Litârj suyu kadar, ki o hiç şaşmazdı, Azot suyuyla birleşip *lac virginis* [NOT: bakire sütü] meydana getirmekte, Lakin Demokritos iksiri sunmak için en iyi sıvının, Baki su olduğunu söyledi, Kişisel tabiatı ve hassası, Ateşe göğüs germek ve asla uçup gitmemekti. Rupescissa dedi ki en muteber sıvı, İksirin imdadına yetişecek olan *aqua-vitae* idi, Zira o ruhanî idi ve diriltirdi, Ölü şeyleri ölümden hayata döndürürdü, O beşinci özdü, beşinci şeydi, Ki Aristoteles de yazılarında, Sırlar Kitabı’nda böyle söyler, Nasıl ki her kemalât beşli olandadır. Rupescissa ona cümle sıvıların en iyisi dedi, Zira kesif maddeyi ruhanî kılardı, Lakin Pythagoras’tan bulup öğrenirsiniz ki, Bizim *aqua-vitae*’miz başka cinstendir, Onun kelamınca bu *vivificans* [NOT: hayat veren] idi, *Fac fugiens fixum & fixum fugiens*, Zira böylesi bir usulle, kuvvetli bir tazyikle, Sabit maddeler hafif bir sıvılaşmadan hâsıl edilirdi. Bir başka zümre dedi ki hiçbir sıvı üstün değildir, Mığrilerin [NOT: bir tür deniz yılanbalığı] en çok arzuladığı ve sevdiği sıvıdan, Bu sebeple zengin sıvılar en iyi, Adalara yakın yerlerde ve böylesi topraklarda bulunur, Ki Okyanus Denizi onları çepeçevre kuşatmıştır, Zira oralarda böylesi sıvılar pek tez açığa çıkarılır. Başka bir sıvıdan bahseder bilge kişiler, Ki kuyunun suyundan daha tazedir, Tatta ondan daha taze bir sıvı yoktur, Yine de asla tükenmez ve ziyan olmaz, Daima istimal edilse dahi, Hazinedeki miktarı hiç eksilmez, Bunu Demokritos kendi meramınca, *Lux umbra carens*, en parlak su diye adlandırdı, Hermes dedi ki hiçbir sıvı o denli elzem değildir, Ham cıvanın suyu kadar, Zira o duracaktır dedi o ulu âlim, Amelimiz içindeki suyun yerine. Şimdi öğrenin ey bu ilmi arayan sizler, Taşımız işte tüm bu sıvılarla işlenmelidir.
Sıvı, müteharrik bir şeydir, Akıcı cevherden ve kararsızdır. Böylesi her şey Ay’a tabidir, Duran tabiatların tabi olduğundan ziyade, Ve bu hakikat aşikâr olur bir âlime, Beyaz Amel’in işlenişi sırasında, Sıvılar yıkar ve pâk eyler, Hem iki ucu hem vasatı, Tanrı sıvıları insanın istifadesine sundu, Her hanedeki murdar şeyleri arındırsın diye, Sıvı şüphesiz gün yüzüne çıkarır, Bedenlerde gizli kalmış olanı, Çamaşırcıların açıkça şahitlik ettiği üzere, Küllerden kendi kül sularını çıkardıklarında, Sıvı kuvvet verir otların köklerine, Ve kurumuş olan ağaçlara, Zira tabiatın sıvıları iade edecektir, Daha evvel yitirilmiş olan hıltları. Sıvılar keyfiyetleri birbirinden ayırır, Cevheri hayret verici bir tarzda zerrelere çözerek, Sıvılar hem tevhîd eder, Pek çok şeyi tek bir Taş olmak üzere. Sıvılar yardım eder erimeye ve akmaya, Pek çok şeyde, ve şimdi öğrenebilirsiniz, Sıvının nice usullerle bulunduğunu, Yeryüzündeki nesnelerden, Kimi kesilip yarılarak, terebentin gibi, Kimi tazyik ile sıkılarak, elma şarabı ve şarap gibi, Kimi öğütülerek, zeytinyağının çıkarıldığı gibi, Kimi damıtılarak, suların yapıldığı gibi, Kimi yakılarak, kolofan sakızı gibi, Ve kimi su ile, kadınların kül suyu yaptığı gibi, Kimi başka suretlerle husule getirilir, Ve tabii ameliyelerle açığa çıkarılır, İdrar, ter, süt ve dahi kan gibi, Ve peynir için hayırlı olan maya gibi, İşte bu kadar ve bir o kadar daha usulle, Taşımız için sıvıları ararız biz.
Evvelce anılanların her biri yapışacaktır, Dokunduğu şeye ve bir miktarını bırakacaktır, Lakin cıva her ne kadar seyyal olsa da, Asla yapışmayacaktır hiçbir şeye, Bir neviden yahut diğerinden bir maden müstesna, Zira orada bir kız kardeş yahut erkek kardeş bulur. Latif toprakla ihtilat etmesi meneder onu, Karşılaştığı nesnelere yapışmaktan, Zikredilen cümle sıvılar, Dört unsuru da ihtiva eder tıpkı onun gibi, Nasıl ki süt peynir altı suyunu, tereyağını ve peyniri ihtiva eder, Aynen öyledir bunların her biri de, Ki bu dördü birbirinden ayrılabilir, Ve sonradan birleştirilip muzaffer kılınabilir sizi. Lakin burada onlar çok daha maharetle aranır, Peynirin, tereyağının ve peynir altı suyunun işlendiğinden, Ve daha çok yaklaşırlar basite, Peynir, tereyağı yahut peynir altı suyunun olabileceğinden. Taşımızda bulunan cümle sıvılar içinde, Yalnızca sudur basit tesmiye edilen. Taşımıza dâhil olacak her bir sıvının, Mizacını ve derecesini de bilmelisiniz, Ve ancak o vakit sıvıyla indirebilirsiniz, Asli Fail’i kendi mertebesinden, Şayet o baki ve mukim kalırsa, İfratın herhangi bir noktasında, Misal, hâkim olan keyfiyet kuruluk ise, Onu nemin rutubetiyle ıslah edebilirsiniz. Kâh ziyade, kâh noksan, lüzumunu gördüğünüz veçhile, Ve cümle keyfiyetlerde böylece ilerleyin, Ve Asli Fail’i kendi muradınızca nizamlayın, Maksadınız hasıl olsun diye, Farklılığın, zıddiyetin ve ahengin marifetiyle, Hangi keyfiyetin efendi olacağını intihap edebilirsiniz.
Sıvılarınız ilave etmek ve eksiltmek için takdir edilmiştir, Tecrübenin hikmetiyle itidali sağlamak üzere, Lakin itimat etmeyiniz hiçbir nesnenin, Aynı derecede hem sıcak hem nemli olabileceğine, Zira iki keyfiyetin böyle olduğuna itimat edenlerin cümlesi, Her nereye varırlarsa varsınlar aldanacaklardır. Bunu böyle öğreten avam mektepleri hakiki değildir, Terk edin bu zannı ve bunu yeniden belleyin, Cümle kadimler bu hususta gaflete düştüler, Herhangi iki keyfiyeti bir derecede kılmakla, Yahut da talebeler bulamasın diye böyle söylediler, Unsurî tabiatın gizli terkiplerini. Bu sebeptendir ki derecelendirmelerini bilmeyen kişi, Amellerimizde kemalâta eremez, Zira Hak Teâlâ her şeyi hakiki sayı ile halk eyledi, Hakiki sayı olmaksızın hiç kimse doğruca teganni edemez, Sayıdan gafil olan şarkısından da gafil olur, Bizim yanımızda yanıla düşen, tabiata zulmetmiş olur. Vasatın tabiatını da mülahaza edin, Üçüncü derecede tathir edildiğinde, Vasatlarınız ne kadar saf olursa, Ondan hâsıl olacak kemalâtı da o denli ziyade görürsünüz.
Vasıtalar muhafaza eder büyük bir kısmını Bu Sanatın erdemlerinin,
Zira Başlangıç nüfuzunu iletemez Nihai sona, ne de geri akışını Kendi Aslına döndürebilir, yardımı ve inayeti olmaksızın Mezkûr uçları bünyesinde toplayan vasıtaların, Nasıl ki üç katlı bir Ruh vasıtasıyla İnsanın Ruhu [NOT: canı/nefsi] bedenine bağlanmışsa, Ki bu üç Ruhtan birine Hayati denir, İkincisine Tabii Ruh denir, Üçüncü Ruh ise Hayvani Ruhtur, Ve nerede ikamet ettiklerini şimdi öğreneceksiniz,
Hayati Ruh kalpte ikamet eder, Tabii Ruh, kadim Müelliflerin bildirdiğine göre Karaciğerde mesken tutmaktan hoşnuttur, Lakin Hayvani Ruh beyinde ikamet eder, Ve bu üç Ruh devam ettiği müddetçe İnsanın içinde, kendi afiyetleri üzere,
O vakit Ruh, hiçbir niza olmaksızın, Beden ile birlikte mesut bir hayatta ikamet edecektir, Lakin bu Ruhlar insanın içinde barınamadığında, Ruh derhal o demde ayrılır,
Zira latif Ruh saf ve ölümsüzdür, Kesif Bedenle asla bir arada ikamet edemez, O öyle ağırdır, Diğeri ise öyle hafif ve paktır ki, Bu Ruhun vasıtacı latifliği olmasaydı bu imkânsızdı.
Bu sebepten işimizde, Müelliflerin bize öğrettiği veçhile, Corpus, Anima ve Spiritus [Beden, Ruh ve Can] bulunmalıdır,
Ayrıca işimizde şunu da fehmedeceksiniz ki, Bizim vasıtalarımız her bakımdan uyuşmalıdır, Hikmetle aranmış her iki uç nokta ile, Yoksa bütün işimiz büsbütün heba olacaktır,
Zira tedbirli Tabiat, işleyişiyle, Bir şeyin arzusunun itmamını gerçekleştiremez, Ve böylece uçlar arasında geçiş yapamaz, Şayet evvela geçmezse her bir vasıtanın Bütün derecelerinden, şüphesiz hakikat budur, Bu yüzdendir ki Tabiat nice vasıtalar tayin etmiştir.
Bütün bunlardan sonra öğrenmeye muhtaçsınız, İşinizin salahiyeti namına Unsurların yedi Devridaimini, Yedi Gezegenin adedine muvafık olarak, Ki bunu hiç kimse bilemez, meğerki semadan inayet erişe.
Kadim Filozoflar, ulu dirayet sahibi zatlar, Devridaimlerin Dokuz adet olması gerektiğini söylemişlerdir, Onların nasihatine uymak daha emniyetlidir, Yine de Yedi tanesi işinize kafi gelebilir, Sonradan yeni bulunan icatlar sayesinde, Eserleri hakiki olan daha sonraki Filozofların. Lakin Unsurların Devridaimleri hususunda, Kimi ulema muratlarına erdiklerini sanır, Ateşten inmeye hükmettiklerinde, Havaya (bir kusur etmediklerini sanarak), Şayet oradan Suya geçerlerse, Ve ardından lüzum gördüklerinde Toprağa, Ve bu suretle sırayla düştüklerinde, En yüksek olandan cümle en alçak olana, Şu sözlere dayandırmışlardır temellerini, Ki "Aer est cibus ignis" [Hava, ateşin gıdasıdır] sahih bulunmuştur, Lakin inanın bana, böylesi bir Devridaim, Yalnızca bir saflaştırmadan ibarettir, Ayrıştırmaya daha iyi hizmet eden, Ve tashihe, dönüşümden ziyade. Lakin hakikat şudur ki Ateşin iştahı, En büyük arzusunu Toprakta işlemekte bulur, Kendi en has maddi gıdası olarak, Zira Ateş ile Toprak arasında cümle şeylerden ziyade ahenk vardır, Çünkü kuruluk hararetin harcıdır, Oysa Hava tabiatı icabı ziyadesiyle ıslaktır, Yine de Ateş, Hava olmaksızın iş göremez, Zira Unsurların Veçheleri bir düğümle bağlanmıştır Tanrı'nın eliyle, öyle ki ayrılamazlar, İnsan sanatının hiçbir mahareti ne de hüneriyle, Tulumbalarda gördüğünüz latif misalde olduğu gibi, Ki orada ağır Su, Havanın ardından yükselir, Buna akla uygun başka hiçbir sebep bulamazsınız, Unsuri tabiatın veçhelerinin İrtibatından gayrı. Fakat bizim Devridaimimiz yücedeki Ateştendir, Ki nihayete erer en zıddı olan Su ile.
Bir diğer Devridaim Hava ile başlar, Son bulur onun Zıddı olan saf ve pak Toprak ile, Ateşten Toprağa, oradan saf Suya, Oradan Havaya, oradan da bir vasıta marifetiyle, Toprağa geçerek, sonra yeniden Ateşe, Kırmızı iş böylesi Devridaimleri arzular. Başka Devridaimler Beyaz için daha münasiptir, Onun iştahı için zikredilmiş olan. Her Devridaimin kendine has bir mevsimi vardır, Hafifliği akılla uyuştuğu nispetle, Zira nasıl ki bir Gezegen daha ağırsa, Diğerinden ve seyrinde daha yavaşsa, Ulemanın aradığı kimi Devridaimler de öylece, Kendi vakti için tam otuz Haftaya muhtaçtır, Diğer Devridaimler ekseriya daha az vakit alacaktır, Bir Gezegenin diğerinden daha hafif olduğu gibi, Fakat birinin diğeriyle olan mecmu vakti ulaşacaktır Hesapla sabit yirmi altı Haftaya, Evvelemirde yapılan bütün kaba işlerden sonra, Ve fehmettiğim kadarıyla cümle Ahval tamam olduktan sonra, Bunun cehaleti aldatır nice İnsanı, Bilgelerin başladığı yerde onların vazgeçmesine sebep olur. Bu İlim uğruna çabalayan Avam, Sanır ki bu iş kırk günde vücuda getirilebilir. Bilmezler Tabiatın ve Sanata dair şeylerin, Kendi paylarına tayin edilmiş has bir vakti olduğunu, Şu Temsilde aşikâr olduğu üzere, Fil, cüsseli ve kaba olduğu için, Yavrusunu tam iki yıl taşır karnında, Ve o yavrunun yeniden döl vermesine elli yıl vardır. Anaksagoras tefekküründe demiştir ki, Madenlerin kendi teşekkülleri için Bin Yıla ihtiyaçları vardır, bu sebeple şöyle demek istemiştir, Ona nispetle bizim İşimiz ancak bir Gündür.
Ayrıca basiretle çalışmalısınız, Suyun üzerinde Toprağın yükseldiğini gördüğünüzde, Zira Su, üzerinde yürüdüğümüz Toprağı nasıl taşırsa, Taşımızın işlenişinde de öylece yapacaktır, Bu yüzden yumuşak darbelerle Pınarları, Sık sık itidal ile meydana getirmelisiniz, Ki böylece Su mutedil bir surette aksın, Zira şiddetli Akıntılar şu demde pek tehlikelidir. Bundan maada Kimyada faydalıdır Yedi Suyu tesirli bir surette bilmek, Ki bunlar nice İnsan tarafından istinsah edilmiştir, Yaygın oldukları müddetçe gücünüz yettiğince arayın onları, Bu Kitabın cümle şeyleri göstermesini arzu etmeyin, Zira bu Kitap ancak bir Ordinaldir [nizamnamedir]. O Sular marifetiyle insanlar zihinlerinde tasavvur ederler, Madeni cinsten bütün kusurları tashih etmeyi, Ayrıca dört Unsurun marifetlerini de, Onların inayetiyle elde edeceklerini sanırlar,
Zira samimi bir itimat ile zannederler ki, Gerekli cümle Meziyetler onların içinde saklıdır, Kimi sert işlenmiş Madenleri yumuşatmak için, Kimi de yumuşak olan Madenleri sertleştirmek için, Kimi saflaştırmak, kimi dövülüp işlenebilir kılmak için, Her biri kendi iktidarı nispetinde, Böylesi Mayileri bilmek faydalı ve hayırlıdır, Her ne kadar Taşımıza gıda olamasalar da,
Şanlı şöhret sahibi zatlar olan Soylu Müellifler, Taşımıza isimce Mikrokozmos demişlerdir,
Zira terkibi şüphesiz, İçinde gezinip durduğumuz şu Âlem gibidir,
Bölüm 5
Sıcaktan, soğuktan, yaştan ve kurudan, Sertten, yumuşaktan, hafiften ve ağırdan, Kabalıktan, pürüzsüzlükten ve sebatkâr şeylerden, Uçucu ve müteharrik şeylerle meczolmuş, Her zıt cinsten bir ahenge getirilmiş, Mübarek Rabbimiz Tanrı’nın öğretisiyle birbirine bağlanmış, Ki bununla madenlerin dönüşümü kılınır, Yalnızca renkte değil, töz değişiminde de, Bunda şu hususu bilmeniz icap eder, Dönüştüren unsurların cümle tesirleri, Dönüştürülen üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmalıdır, Töz henüz dönüşüm geçirmeden evvel, Ve dönüştürülen bütün cüzler şekil bulmalıdır, Dönüştüren unsurların mertebe mertebe nakşedilmesiyle. Öyle ki hepsinden vücut bulan bu üçüncü şey, Daima bu tabiat üzere olacaktır, Şüphesiz başka türlüsü kabil değildir, Fakat onun tözü birinden, tesiri ise diğerindendir. Bir çocuk doğumunda etini yiyip ağlayabilir, Taşımız ise doğumunda cömertçe boyar. Üç yıl sonra bir çocuk konuşup yürüyebildiğinde, İşte o vakit bizim Taşımız da daha ziyade boyar. Onun tentürü gerçekten bine birdir, Temizce yıkanmış madenin hakiki şahidiyim ben, İnancınız tam olsun, zihninizde iyice tutun, Madenden işlenmişçesine has gümüş eyler, Ayrıca Taşımız nicelikte ve nitelikte, Durmaksızın artacak ve çoğalacaktır. Ve bu sebeple onun büyümesi ve artışı, İnsanın serpilip yaratılmasına benzetilir.
Yine de hakikatin bir cihetini nakledeyim, Ki bu kimi insanlara hüzün verebilir, Taşımızın ilk meydana gelişinde, O vakit hiçbir kazanç gözetmeyin, Şayet o dem vazgeçerseniz, bilirim ki, Eliniz boş, ziyankâr olarak ayrılırsınız, Zira masraflar pek büyüktür evvelce, Harcama yapılmış ve hesaba yazılmıştır, Lakin her şeyin ilk artışında, Ki o vakit ocağınızı iki cüze ayıracaksınız, Göz kararıyla değil, hassas bir teraziyle, Tastamam eşit olarak, Biri Kırmızı için, diğeri Beyaz için, Muradınıza ermek üzere her ikisini de sürdürmek için, İşte o zaman kazanç ilk defa boy vermeye başlar, Lakin akıllı davranırsanız bundan sonra, Müteakip her bir artışta, Kâr alabildiğine bereketle çoğalacaktır, Yalnızca bu Beyaz İşimizde değil, Yakut Taş’ta dahi aynı şekilde, Nitekim Harun’un kız kardeşi Meryem demiştir ki, Ömür kısa, ilim ise pek uzundur. Yine de o yaşlılığı hayli geciktirir, Metin bir sebatla ikmal edildiğinde, Fakat hakikat üzere eğitilmiş kimi kimseler, Büyük zahmetleri geride kaldığında, İşlerini cahilce terk edip gitmişlerdir, Zira en sonunda kârın ve kazancın, Nasıl hasıl olduğunu idrak edemezler, Halbuki ona henüz en başta nail olmak isterlerdi, Bu sebeple başarmanız gerektiğinde, Hakikati söylemenin lüzumunu görürüm, Çünkü ben göçüp unutulduğumda, Geriye bu şahidim kalacaktır, Bu sebeple esirgemem kendimi, Bu Sanatın hakikatini beyan etmekten, Tanrı’nın buyruğunu çiğnemekten ötürü, Helak olmamak kaydıyla, cüret edebildiğim nispette. Yetkin bir kâtibe kâfi gelecek vukufla gösterilmiş olan, Beyaz İşimiz işte bu minval üzere hitama erer.
Bütün bunlardan sonra günün birinde, Yüce Üstadımın şöyle buyurduğunu işittim, Sabırlı ve bilge nice insanın, Amel ve gayret ile Beyaz Taşımızı bulduğunu, Onlar hakikat üzere talim edildikten sonra, Büyük bir meşakkatle o Taşı elde ettiler, Fakat çok azı, dedi, yahut on beş krallıkta neredeyse tek bir kişi, Kırmızı Taşımıza nail olabilmiştir. Ve bu söz üzerine gözlerini çevirip, Bana doğru dimdik baktı, Sözlerinden dolayı kederlendiğimi görünce, Ah ne yapacağım dedim, Zira yeryüzündeki her şeyin fevkinde, Ben en çok marifeti arzu eder ve severim. Ve Kırmızı Taş koruyucu olduğu için, Ömrümü uzatacak en kıymetli cevherdir, Kırmızı Taş'a sahip olmak, dedi, Dilediğim her şeyin altın olmasından evladır bana. Yaşımın pek genç olduğunu söyledi, Bedenimin dinç olduğunu ve taşkınlığa meylettiğini, Henüz yirmi sekiz yaşında bile olmadığımı, Filozofların böyle akranları bulunmadığını söyledi, Bana bu kederli cevabı verdi o vakit, Yaşın kemale erinceye dek, dedi, bu mümkün değildir.
Ah iyi Üstadım, hatırla dedim, Bedenim hafif ve dinç olsa dahi, Sına ve tecrübe et, göreceksin ki, Zihnimde kâfi bir olgunluk mevcuttur. O vakit sözlerini tamamen saklı tuttu, Ve pek uzun bir müddet bekledi, Bundan sonra ansızın, hayret verici bir surette, Filozofların tarzı üzere beni imtihana tabi tuttu, Ki bunu nakletmek pek uzun sürerdi, Ve nasıl olduğunu ifşa etmek yanlış olurdu, Çünkü bu ilimle müşerref olacak kimseler için, Bunun gizli tutulması icap eder, Yine de nihayetinde, vakit ve mühlet bulunca, Tanrı’nın lütfu ve inayetiyle onun sevgisini kazandım, Böylece inayetle, Kırmızı ilacın terkibine dair, Hakiki öğretiye nail oldum, Beyaz ilaç tamamen işlenmedikçe, Onu aramanın hiçbir faydası yoktur. Ayrıca her iki ilaç da bidayetlerinde, Aynı kaba ve aynı işleyiş tarzına sahiptir, Hem Beyaz hem de Kırmızı için, Bütün canlı şeyler cansız kılınana dek, Sonra kaplar ve ameliyatın sureti, Maddede, şekilde ve derecelendirmede tebeddül edecektir. Fakat bu pek nadide şeyi yazarken, Yüreğim ürperiyor, elim titriyor. Hermes şu sözü ettiğinde, Pek doğru ve sade bir hüküm vermişti, "Ateş ve Azot sana kâfidir." Hermes ve Aristoteles’i cemeden şarih, O müşterek eserde garip bir noktaya işaret etti, Siyah Keşiş Albertus Magnus’un, Ve ne de akranı olan Keşiş Bacon’ın, Kırmızı Taşımızı çoğaltarak artırma hususunda, Bunu nazara almadıklarını söyledi. Şarih bunu kâfi derecede bilirdi, Ve Üstadım da bana hakikat üzere talim etti. Her ne kadar bu güne gelinceye dek, Kırmızı işi tecrübe etmemiş olsam da, Bunun sebebi bu Kitapta evvelce zikredilmiştir, Soyulduğum vakit artık daha fazlasını istemedim, Yine de öyle bir mücadelenin içine girdim ki, Gizli Hakikati izhar etmekten geri duramam, Öyle kimselerin sözlerini naklederek ki, Onların anlattığı gibi böylesi büyük sırları faş etmekte pek cüretkârdılar. Dediler ki, kemale ermemiş Beyazın Merkezinde, En büyük neşemiz olan Kırmızı Taşımız gizlidir, Ki o, Ateşin kuvveti ve tabiatıyla, Tastamam arzu ettiğimiz gibi görünür kılınabilir, Turba’da Pandulphus’un dediği gibi, "emin bir zihinle, ve onun gölgesi hakiki tentürdedir."
Maria bunu bizzat görerek tasdik etti, *Quod in ipsa albedine est rubedo occulta* [NOT: "O beyazlığın içinde gizli bir kırmızılık vardır" anlamına gelen Latince deyiş], Hermes tarafından yazılan Kutlu Kitap *Laudabile Sanctum*, Kırmızı İş hakkında şöyle bahseder,
*Candida tunc rubeo jacet uxor nupta marito*, Yani demem o ki, dikkat buyurursanız, O vakit güzel Beyaz Kadın, Al Renkli Adam ile evlenir.
Bunun manasını kavramak isterseniz eğer, Beyaz Taşımız sıcağa maruz kaldığında, Ve kan gibi kırmızı Ateşin içinde dinlendiğinde, İşte o vakit İzdivaç mükemmel ve hayırlıdır, Ve o vakit hakikatiyle bilebilirsiniz ki, Eril meni tohumu, Nasıl layıkıyla işlemiş ve zafer kazanmıştır, Çözücülerin (menstruum) üzerinde, Ve onları kendi tabiatına güzelce çevirmiştir, Nitekim bunu tecrübeyle de bulacaksınız,
Cenin cevherini geride bırakarak, Zira o vakit tamamına erer Taşımız, Bilgelerin dediğine göre onu beslemelisiniz, Gerektiğinde kendi Zehri ile.
O vakit at sürün yahut gidin dilediğiniz yere, Zira bütün masraflarınızı fazlasıyla ödeyecektir o. Böylece nihayete erer bu latif İş bütün hazinesiyle, Daha fazlasına hacet yok, gösteremem, göstermeyeceğim gayrı.
Uyum Meselelerine Dair
Uyum meselelerine gelince, Dikkate alın ki hiçbir ihtilaf olmasın, Uyuşması gereken şeyler arasında, Zira ihtilaftan nifak doğabilir, Bununla da İşleriniz heba olabilir, Bütün emeğiniz ve bütün masrafınızla birlikte, Her kim ki İşimize el atmak isterse, Beş Uyumu fehmetmek mecburiyetindedir.
Birinci Uyum, dikkatle gözetilmelidir, Zihni bu İş ile uyum içinde midir, Bütün masrafı karşılayacak Efendinin, Yoksa bütün emeğinizi mahvedersiniz. İkinci Uyum, bilinmesi zaruridir, Bu Zanaat ile onun Hizmetkârları arasında. Üçüncüsü niyetlerinize pek güzel hizmet eder, İş ile Aletler uyum içinde olduğunda. Dördüncü Uyum layıkıyla aranmalıdır, İşin icra edileceği Mekân ile, Zira hakikaten küçük bir lütuf değildir, Mükemmel bir çalışma Mekânı bulmak. Beşincisi ise Uyum ve Sevgiye dairdir, İşleriniz ile yukarıdaki Küre arasında. Bu beş Uyumu bir bir sayacağız, En evvelki ile başlayarak.
Zira ilki için şunu pekâlâ göreceksiniz, Pek az Efendinin sebatkâr bir Zihne sahip olduğunu, Onlar acelecidir, İş ise uzundur, Sizin Tabiyata haksızlık etmenizi isterler. Kimi şimdi ateş gibi aceleyle atılır, Yarım yıl sonra ise içinde hiçbir arzu kalmaz, Ve kimisi bir Haftada, inkâr edilemez bu, Fikrinden cayar, kimisi ise bir günde, Bir Ay boyunca inançlarını korurlar, Ve ertesi Ay Sanatı kınayıp yererler. Böylesi kimseler için vazgeçmek çok daha hayırlıdır, Bu Sanat uğruna kendilerini sıkıntıya sokmaktansa, Bırakın böyle Kelebekler gibi gezinip geçsinler, Ve bu dersi bellesinler hem büyükler hem küçükler, Şu mukaddes kelamın hükmüne uyarak, *Attingens a fine usque ad finem fortiter*, *Disponens omnia suaviter*, Yani, kudretle ilerle Sona doğru, Başlangıçtan itibaren, düşmana inat, Her şeyi tanzim ederek arada kalan müddette, İnayetten hasıl olan büyük bir letafet ile. Bütün kıt akıllı ve sebatsız insanlar, Böylesi kimseler muhakkak değişken olurlar, Ve kimileri her insana inanır, Böylesi bir itimat onların Kasalarını kederlendirir, Kendilerine anlatılan her yeni Masala, İtimat gösterir ve eskisini terk ederler. Lakin bazı Efendilerin aklı sebatkârdır, İşte onlar bunu tamamlamaya muktedirdir. Bu İşin her böylesi Efendisi yahut Üstadı, İster Avamdan olsun ister Din Adamı, İster zengin adam, Şövalye, Başrahip yahut Lord olsun, Onun bu Sanat ile büyük bir Uyumu vardır.
Bu Sanat ile İkinci Uyum şudur, Uygun Hizmetkârlar bulabildiğiniz vakit. Hiçbir Hizmetkâr bu niyet için uygun değildir, Ayık, bilge ve gayretli olmadıkça, Sadık, tetikte ve dahi haşyet dolu, Diline hâkim, bedenen günahsız, Elleri temiz, dokunmada pek titiz, İtaatsiz olmayan, kibre kapılmayan, Böylesi Hizmetkârlar mesuliyetli işlerinizi, Görüverir ve her türlü taşkınlıktan korur, Lakin güvenmeyiniz ki böyle iki yahut üç Hizmetkâr, İşiniz için kifayet etsin, Maddeniz makul bir miktarda ise, O vakit böylesi Sekiz Hizmetkâr münasiptir, Lakin az bir miktarda ise, göreceksiniz ki, Dört adam her şeyi ikmal etmeye yetecektir, Ki bunların yarısı çalışmalıdır, Diğeri Uyurken yahut Kiliseye giderken, Zira bu Sanattan muradınızı alamazsınız, Gündüz olduğu kadar Gece de icra edilmedikçe, Fasıl движения olmaksızın, yalnız mukaddes Pazar hariç, Akşam duasının başından akşam duası bitene dek. Ve çalışırlarken behemehal sakınmalıdırlar, Her türlü Ahlaksızlıktan, aksi takdirde hak olduğunu görürler ki, Öyle bir uğursuzluk gelir ki başlarına, İşlerinin bir kısmını yahut tamamını mahvederler, Bu sebeple Hizmetkârların hepsi Erkek olmalıdır, Yahut da hepsi Kadın olmalıdır, Birbirleriyle düşüp kalkmalarına izin vermeyiniz, Kimisi size Kız Kardeş yahut Erkek Kardeş olsa dahi, Yine de bir miktar hoşça vakit geçirmelidirler, Büyük emeklerine teselli bulmak için.
O vakit hiçbir şey daha iyi ilerletemez, İşinizi, şu Uyumun yapacağından.
Üçüncü Uyum pek çoklarına son derece karanlıktır, İşe göre Aletleri tanzim etmek, Nasıl her Faslın muhtelif niyetleri varsa, Öylece muhtelif Aletleri vardır, Hem Maddede hem de Şekilde, Uyum içinde olsun ki hiçbir aksilik çıkmasın, Taksim ve Ayırma işlerinin, Ameliyatı için küçük Kapları bulunur, Fakat çoğaltma [NOT: Metindeki "numeration", muhtemelen "incineration" veya "multiplication" hatasıdır] için geniş Kaplar, Ve Sirkülasyon için bir hayli geniş, Lakin Çöktürme için uzun Kaplar, Süblimasyona hem kısa hem uzun hizmet eder, Dar Kaplar ve dört parmak yüksekliğinde, Tashihe en münasip şekilde hizmet eder. Kapların kimi Kurşundan yapılır, Kimi ise hem diri hem ölü Balçıktan, Ölü Balçık denir öyle bir şeye ki, Büyük bir fırınlanmaya maruz kalmıştır, Böylesi toz halinde iyi ham Balçıkla karıştırıldığında, Ateşe dayanır ve yok olup gitmez, Fakat nice Balçık ateşte sıçrar, Kaplar için böylesini arzu etmeyiniz. Diğer Kaplar Taştan yapılır, Ateş için kafi midir, pek azı yahut hiçbiri, Hizmetkârlar arasında henüz bulunmamıştır, İngiliz diyarının herhangi bir memleketinde, Ki Sudan hiçbir şey içmeyecek, Ve dahi kuru Ateşe dayanacaktır, Bizim niyetimiz için böylesi geniş Taşlar, Pek kıymetli bir Alet olurdu. Diğer bütün Kaplar Camdan yapılır, Ruhani maddeler uçup gitmesin diye, Bu Diyarda her biri Eğrelti Külünden, Yapılır, lakin başka yerlerde Taştandır, Bizim Camlarımızın daha makbul nevi, Sabahki malzemedir, bunu göreceksiniz, Ki bir gece evvel Kül idi, Bütün gece ve daha fazla Sıcakta durarak,
Daha sert olan maddeye Frit denir, Diğer camların kırpıntılarından elde edilir, Camcıların tavlamasıyla verilen tentür, Anlattıkları gibi onun içine işlemez. Bu öğretiye göre seç ya da reddet, Hangisini dilersen kendi kullanımına al, Fakat kap türlerinin biçimleri hususunda, Her insan kendi aklının ardınca gider. En iyi biçim, emin olabilirsiniz ki, Tabiatın kabı ile en iyi uyuşandır, Ve nicelik ile en iyi uzlaşan biçim, Ve tüm şartlarla en iyi uyuşan, madde için en iyisidir, Ve bunu açıkça gösterir Albertus Magnus, De Mineralibus adlı kitabında. Bu hususta bir sır ifşa edilmişti, Benim iyi üstadım tarafından, herkese, Diyerek, *Si Deus non dedisset nobis vas, Nihil dedisset*, [NOT: Latince, "Tanrı bize kap vermemiş olsaydı, hiçbir şey vermemiş olurdu."] ve o kap camdır, Gerekli daha nice aletler vardır, Bunun için nizama konmuş fırınlar gibi.
Eski insanlar bu sanat için tasarladılar, Her bir kısma mahsus bir fırın, Her biri kendi zihnine göre bir düzen kurdu, Fakat o fırınların pek çoğu işe yaramazdır, Kimi pek genişti ve kimi pek uzun, Pek çoğu tabiata haksızlık etti.
Bu yüzden kimi fırınlar pekâlâ kullanılabilir, Fakat pek çoğu reddedilmelidir, Zira onlar yalnızca öğüdüyle yapılmıştır, Bilge görünen fakat bilge olmayanların, Aralarındaki en övgüye değer biçimi, Bu kitapta resmedilmiş bulacaksınız. Benim tarafımdan yeni bir fırın bulundu, Öyle bir fırın ki,
Eski insanların asla bilmediği, Gizli kudreti derin tetkikle aranan, Ve büyük masraflarla pek pahalıya mal olan, İçinde bir defada işlenebilir, Altmış ameliyat ve hiçbir masrafı yoktur, Bir veya iki ameliyat için gerekenden fazla, Bu yüzden ziyadesiyle kârlıdır, muhakkak, Altmış ayrı derece elde edebilirsiniz, Altmış ameliyat için ve her biri farklı ısıda, O fırının içinde, arzunuza hizmet edecek, Ve hepsi tek bir küçük ateşle beslenir, Yalnızca bir ayak kare genişliğinde olacak, Yine de altmış gözün her biri onun kadar geniş bir alana sahip, Böylelikle birçok gayeyi yerine getirebilirsiniz, Zira burada dilediğiniz gibi ısı bulacaksınız. Bu aletten her insan emin olamaz, Bu yüzden resimle gösterilmemiştir. Bir başka fırın hizmet eder altmış Cama hakikaten ve hatta çok daha fazlasına, Her biri aynı ısıda durarak, Resimden öğrenebileceğiniz üzere, Bu ameliyat için bir başka fırın, Tahayyülüm sayesinde tarafımdan bulundu, Pek mühim bir biçimde ayrıma hizmet eden, Ayrılacak kısımlar için ve yükseltme için, Ve bölme denen ayrıştırma için, Ve arındırma denen tasfiye için, Kimi şeyler için kurutmaya yarar,
Pek güzel hizmet eder hazırlığa, Böylece altı işe layıkıyla yarar, Ve yine de söyleyebilirim ki hepsi için aynı anda,
Bu yeni bir şeydir ve konmayacaktır, Herkesin görmesi için resme, Bir başka fırın resmedilecektir, Daha tehlikelidir diğer tüm fırınlardan, Manyezi için yapılmıştır ki cesur adamlar bile çekinirdi, Ortasında yanmadan duran zavallı bir keten beze, Elleriyle dokunmaktan, Şiddetli ve azgın parlayan alevlerin korkusundan, Bu latif fırını dahi ben tasarladım, İçinde daha nice harikalar bulduğum, Bu vakitte anlatılması uygun olandan ziyade, Derecelendirmesi şüpheli ve tesadüfidir,
İçindeki manyezi, büyük masraflı madde, Tez elden gözetilmeli yahut aniden heba edilir, Derecelendirmesinde yanılmak istemiyorsanız, Tıkaçlarınızı gözden geçirin ve bunu iyi öğrenin, Tıkaç ne kadar büyükse ısı o kadar azdır, Türlü tıkaçlarla dereceler elde edebilirsiniz, Her fırının gücünü, işleyişini ve tabiatını, Bilen kimse hakikati pekâlâ bulabilir, Ve bundan habersiz kalan kişinin, Tüm işi tesadüfe kalır,
Hiçbir insan maksadına erişmekten emin olamaz, Sanatın alet ile tam uyumu bulunmadıkça.
Kullanılan daha nice aletler göreceksiniz, Bu fasılda şimdi zikredilenlerden ziyade, İyi ve etraflı bir öğütle nizama koymanız gereken, Ve eğer bilge iseniz önceden defalarca sınamanız gereken. Dördüncü uyum pek dikkate değerdir, Bu sanat ile münasip yerler arasında, Kimi yerler her daim kuru olmalıdır, Havaya kapalı, katiyen rüzgâr almayan, Kimi yerler karanlık ve ışıktan mahrum olmalıdır, Güneş ışınlarının asla süzülemediği, Fakat kimi yerler için hakikat şudur ki, Fazla aydınlık olamazlar, Kimi yerler mutlaka nemli ve soğuk olmalıdır, Müelliflerin anlattığı üzere kimi ameller için, Fakat amellerimizde her yerde, Rüzgâr her durumda zarar verecektir, Bu yüzden her amele vaktinde, Akla uygun yerler tayin etmelisiniz. Filozoflar kendi marifetleriyle dediler ki, Dokuz kilit altında işlenmelidir, Müneccimler bunun bir lütuf olduğunu söyledi, Seçilmiş bir çalışma yeri bulmanın, Zira pek çok şey harikalar yaratacaktır, Kimi yerlerde, fakat başka yerlerde öyle değil, Lakin aynı şeyin zıt harikaları husule gelir, Yalan olmaksızın, zıt iklimlerde, Bunun başka hiçbir sebebi görünmez, Feleğin zıt konumlarından gayrı, Yeryüzünün zıt mevkileri dahi, Onlarla uyumlu ve onlara tabi bulunur, Buna dair büyük bir delil ve pek açık bir şahitlik, Mıknatıs taşında bariz bir şekilde görünür, Kuzey ucu kendi cihetine çeker, Ki Güney yıldızı altında iğneleri öteye sürer, Bu yüzden bu sanatı arayan bilge adamlar, Kimi yerleri münasip buldular, kimi yerleri fena, Hakikaten şehvetin hüküm sürdüğü bu kabil yerler, Bu sanat için bütünüyle reddedilmelidir. Beşinci uyum ehillerce pek iyi bilinir, Göklerin feleği ile bizim latif amellerimiz arasında, Yeryüzündeki hiçbir şey daha yalın değildir, Taşımızın unsurlarının olacağından, Bu sebeple oluşum ameli içindeyken onlar, Yıldız kümesine mutlak bir itaat gösterirler, Buna dair en tabii ve münasip uyum, Şudur
Düz ve ateşli bir yükselendir, Bu ameliyat için ortak burç olmakla, Tekrarlarının çokluğu sebebiyle, Kutlu kıl yükselenini ve dahi onun yöneticisini, Uzak tutarak onlardan şerli yıldızların açısını, Ve şayet engel olmaları ya da kaçınılmaz olarak musallat olmaları gerekirse, Bir üçgen açı ile bakmalarını sağla. Beyaz eser için kutlu kıl [okunamadı], Dördüncü evin yöneticisi için de aynı şekilde yapılsın, Zira o, eski alimlerin gizli hazinesidir (thesaurum absconditum), Eserin hizmetkarları için altıncı ev de böyledir, Hepsini büyük engellerden iyi koru, Tasvirde olduğu gibi yahut aynı maksatlara uygun biçimde. Şayet doğum haritan bir illet barındırmıyorsa, Bu astrolojik seçime (election) zıt düşecek şekilde, Feleğin Muharrikinin fazileti suret vericidir, Sekizinci kürenin fazileti burada vasıtadır, Burçları, suretleri ve açılanma biçimleriyle, Gezegenlerin fazileti has ve hususidir, Elementlerin fazileti burada maddidir. Zerk edilen fazilet hepsinin birden hasılasıdır, İlki bir zanaatkârın zihnine benzer, İkincisini onun eli gibi bulursun, Üçüncüsü iyi bir alet gibidir, Geri kalanı ise maksadına göre işlenmiş bir nesne gibidir. Bütün bu öncülleri birbiriyle iyi uyuştur, O vakit meziyetlerin seni ulu bir efendi kılacaktır. İşte bu veçhile bahsettiğin iksir, İkincil niyetin bir nesnesi olarak hasıl olur. İlm-i remle (geomantiye), o batıl sanata bel bağlama, Zira Tanrı aklı yaratmıştır ki orada bir kenara atılır. Her müneccime güvenme, sebebini söyleyeyim, Zira o sanat da simya kadar sırlıdır. Diğeri ise çürütülmüş ve açıkça menedilmiştir, Tanrı’nın Kilisesinin azizleri tarafından.
Bölüm 6
Nekromansiye bel bağlama, onu sevme de, Zira yalan söylemek iblisin tabiatıdır. Bu öğretiye güven ki arzuların hasıl olsun, Ve şimdi öğren ateşlerinin idaresini.
Bölüm 7
Onu hakiki bir üstat sayabilirsin sanırım, Ateşlerinin yükseğini ve alçağını bilen kimseyi. Hiçbir şey arzularına daha çok mani olamaz, Ateşlerinin hararetini bilmemekten gayrı. Pek çok müellifin yazdığını görebilirsin, Bütün mesele ateşin idaresindedir (totum consistit in ignis regimine), Bu sebeple bütün bölümlerde öyle ilerlemelisin ki, Hararet gerekenden ne fazla ne de eksik iş görsün, Ki bu hususta Geber’in aşçılarından niceleri, Kitaplarda alim olsalar da aldanmışlardır. Domuzun yahut kazın haşlandığı hararete, Bu sanatta kaynatma (decoctio) denir, Madeni vasıtalar için böyle bir hararet hizmet eder, Ve mürdesengimize ter döktürmek için. Güzel tülbent mendilleri kurutan hararet, Otuz ameliyatta havamız için hizmet eder, Lakin kısımlara ayırma (divisio) için öyle bir hararet kullanmalısın ki, Aşçıların kaba eti kızartırken verdikleri hararet gibi olsun, Ayrılacak kısımların tefriki için, Dairesel bir ateşle aynı harareti dileriz, Fakat elementlerin deveranı (sirkülasyonu) için, Kızgın ateş (ignis candens) maksatlarımıza uyar, Ki bu ateş daima eşit olmalıdır, Her dakikada ve dahi mütemadiyen, Zira asla ne eksilmeli ne de artmalıdır, Ve yine de bu ateş hiç sönmemelidir. Zihnini yor ve etrafına bakın, Böyle bir ateşi [okunamadı] bulup çıkarmak için. Ve o ateşte hiçbir nem bulunmamalıdır, Elin hissedebileceği yahut gözün görebileceği cinsten.
Nemli ateş (ignis humidus) de bir başka ateştir, Ve yine de sıfatında bir zıtlık var gibi görünür [NOT: Nem ve ateşin birbirine zıt doğalarına rağmen bir arada anılması kastedilmektedir], Böyle bir hararet muayyen vakitlerde, Kabın kenarlarına yapışan maddeleri ayrıştırır. Bu hararet daha nice şeyleri elde edebilir, Koyu maddeleri ekseriya akışkan kılar. Bir filozof bu hararet hakkında üstü kapalı konuştu, Ve dedi ki, onun en yüksek derecesine erişmek, Öyle bir kuruluk peydahlayıp hasıl edecektir ki, Kuru hararetin birinci derecesinde olduğu gibi bulunacaktır.
Bir diğer ateş kurutma ateşidir, Nemlendirme ile emzirilmiş maddeler içindir. Bir diğer ateş muhafaza ateşidir, Ameliyatının bütün kuru nesneleri içindir, Zira madenler için olan ateş dökülme ateşidir, Tehlikelerle ve yanılsamalarla doludur, Yalnızca eserin başına gelebilecek tehlike değil, Üstada zarar verebilecek tehlikeler de vardır, Bir kez maruz kalındığında çaresi bulunmaz, Bu yüzden nefesini ta dipteki tırnağından almaya niyet et, Ağzını, gözlerini, kulaklarını ve burnunu kolla, Zira o, amansız bir nezleden on kat daha beterdir. İnsanlar bu yüzden şiddetli ıstıraplar çekmişlerdir, Daha evvel bu ihtarı almadıkları için. Aşındırıcı ateş (ignis corrodens) bu sanatta, Birbirine yakın elementleri hikmetle ayırmaya yarar. Tek bir mertebe fazlalıkla bütün eserin heba olur, Ve tek bir mertebe eksiklik ise kifayetsizdir, Kim onun hakiki derecesini bulmaktan emin olursa, Ateşte ulu bir üstat (magister magnus in igne) o olacaktır. Onun kudretini tam manasıyla bilmek pek güçtür, Gözümüzün görmesinden gayrı bir miyarı yoktur, Bu yüzden hararetin tecrübe bedeliyle öğrenildiği yerde, Onun huzurunda bütün insanlar yanılır. Bu hararet hususunda bilhassa Anaksagoras şöyle demiştir, İlk bakışta kimse temyiz kudretine sahip bulunmaz (nemo primo fronte reperitur discretus). Bir diğeri, erimesi güç madenler için olan, Kudretli zorlama hararetidir, Bu hararet haddinden fazla kuvvetli olamaz, İsterse alabildiğine uzun sürsün. Bir diğeri, bayağı metallerin hazırlanması için olan, Kalsinasyon hararetidir, Ki bu metalleri ne yakmalı ne de eritmeli, Zira böylece hepsi birden çarçabuk heba olabilir. On ikincisi, madenin bütün ruhlarını, Süblime etmek için gereken hararettir. Bunların sonuncusu hepsinin yerine geçer, Taşımız atıma (projeksiyona) eriştiğinde. Marifet tatbikatla kazanılır, söylenecek başka söz yoktur, Lakin yanılan kimse mecburen baştan başlamalıdır. Şimdi size her şeyi ismiyle öğrettim, İnsanların başkalarına Walsingham yolunu tarif ettiği gibi, Her köyü, suyu, köprüyü ve tepeyi anlatarak, Ki akil insanlar menzillerine varabilsinler, İşte bir alim de bu öğreti vasıtasıyla, Zihni berraksa bu ilmi layıkıyla bulabilir, Bunun dışında kalan herkes, medrese tahsilinden az nasip almışsa, Bununla uğraşırken kendini bir ahmak olarak bulabilir. Zira bu, cümle dünyevi hünerlerin nihayetidir, Ona ne bir Papa ne bir Kral erişebilir, Makamlarıyla yahut büyük meclisleriyle, Müelliflerin dediği gibi ancak fazilet ve lütufla varılır. Bu kıymetli Taş bulunamaz ve işlenemez, Şayet tam bir ihlasla aranmazsa. Yukarıda zikredilen müellifler ve benim bu kitabım, Simyanın bütün öğretisini sergiler, Şayet onların bütün kelamını tamamlarsanız, Kişisel zanna göre değil, bu nizannameye (ordinal) göre, Zira sizi her türlü şüpheden azat eden bu nizamnamede, Ne yanlış bir şey konulmuştur, ne de tek bir nokta dışarıda bırakılmıştır.
Öyle günler vardı ki bu öğreti ve zemin, Beni bin sterlinden çok daha fazla sevindirirdi, Üç yüz sterlin bile dindiremezdi arzumu, Ateş bahsinin beni sevindireceği kadar.
Ve şaşmayın efendiler, ne de siz dostlar, Bütün insanların sanat dediği bu pek soylu ilim, Neden burada böyle kaba ve yontulmamış bir İngilizceyle serildi, Zira bu eser, bu işlerle uğraşan avamdan Büyük bir kalabalığa ders vermek için böyle yazıldı, On yetenekli din adamına karşı on bin bilgisiz adam, Ki bu yüzden bu diyarda nice büyük zenginlikler Bilge kişilerin de bildiği gibi cahilce heba edilir, Ve her zümreden nice insan Yıldan yıla büyük bir sefalete sürüklenir.
Vazgeçin ey bilgisizler, vazgeçin, sonsuza dek sürmesin bu gaflet, Cehaleti terk etmek hiç yoktan iyidir ne de olsa, Bu kitabı okumaktan sevinç duyan herkes, Ruhum için dua etsin, hem diriler hem de ölüler için, İsa’nın yılı bin dört yüz Yetmiş yedi iken, Bu esere başlandı, Gökteki Tanrı’ya hamdolsun.
SİMYANIN BİLEŞİMİ (THE COMPOUND OF ALCHEMY) Yorkshire’daki Bridlington Manastırı’nın kânonu Sör George Ripley tarafından kaleme alınmış, on iki kapıyı ihtiva eden, son derece mükemmel, ilim dolu ve muteber bir eser.
Eserin Başlığı, Burada başlar Bridlington’lı bir kânonun, İtalya’da Leuven’de bir zamanlar ikamet ettiği sırada Edindiği ilimden sonra vücuda getirdiği Simyanın Bileşimi,
Ki bu eserde açıkça beyan edilmektedir Hem Güneş’in hem Ay’ın sırları, Kendi cinslerini nasıl çoğaltacakları, Bir bedende birlikte nasıl yer tutmaları gerektiği.
Adı Sör George Ripley olan bu kânon, Manastır nizamının bağlarından azade kılınmıştı, Kendisi sizi yüceltmek için emek verdiğinden, Ona hem gece hem gündüz dua ediniz.
O, karanlığı aydınlığa çevirdi, Sizi hayırlı bir talihe ulaştırmayı dileyerek, Doğrulukla yaşamanızı öğütleyip, Tanrı’yı gazaplandırmayacak bir ömür sürmenizi diledi.
GEORGE RIPLEY’DEN KRAL DÖRDÜNCÜ EDWARD’A Ey muhterem hünkârım ve en muzaffer şövalye, Lütuf ve talihle bolca donatılmış, İngiltere’nin muhafızı ve hakkın koruyucusu, Tanrı’nın sizi gerçekten sevdiğini kendisi açıkça gösterdi,
Bu sebeple inanırım ki bu diyar yenilenecektir Sevinç ve zenginlikle, hayırseverlik ve barışla, Öyle ki çiğnenip ezilen eski husumetler, Fırtınalı gaileler ve sefalet son bulacaktır. Ve artık pek zahir işaretlerle görmekteyim ki, Tanrı size rehberlik etmekte ve siz faziletlisiniz, Günahtan ve küstahlardan nefret etmektesiniz, Cana kıymanın da size menfur geldiğini, Düşkünlere karşı da pek merhametli olduğunuzu bilirim, Uzun bir ömür sürmeyecek olsanız büyük bir teessüf olurdu, Zira büyük talihiniz karşısında kibre kapılmazsınız, Ne de her haksızlığın intikamını almak isteyen kindar bir zihne sahipsiniz.
Bütün bunlar ve en soylu mertebenizdeki diğer hasletler nazara alındığında, Tanrı’nın bildiği ve kulların şahitlik ettiği üzere, Gönlüm beni öyle derinden sevk etmektedir ki muhakkak Bunları kayda geçirmeliyim ve bunda asla dalkavukluk etmemeliyim, Ve yalnızca bununla kalmayıp, aynı zamanda burada yazmalı, Yüce katınıza hürmetle arz etmeliyim Uzak diyarlarda öğrendiğim o ulu sırları, Ki bunlar lütuf ile bana, bu pek değersiz kulunuza bahşedilmiştir.
Mektup, Bir vakitler zât-ı âlinize böyle şeyleri vaat etmiştim, Huzurunuza göndermemi ferman buyurduğunuz o vakitte, Ve ben pek gizli bir surette yazmıştım, Leuven Üniversitesi’nden Haşmetmeabınıza, Tanrı lütfuyla bana nasip ettiğinde Daha ulu sırları ve çok daha büyük faydayı görmeyi, Ki bunların yalnızca size ifşa olunmasını dilerim, Yani hem Kırmızı hem Beyaz ulu iksirlerin.
Zira hakikatte bulduğuma inanmanızı dilerim En gizli simyanın kusursuz yolunu, Ki ben bunu asla mark ya da sterlin için Aşikâr etmeyeceğim, ancak sizin için bir istisna tutarak, Ve bu da ancak onu kendi içinizde tamamen gizli tutmanız şartına bağlıdır, Ve yalnızca Tanrı’nın rızasına uygun surette kullanmanız şartıyla, Aksi halde gelecek zamanda Tanrı’nın huzurunda cezalandırılırım, O’nun gizli hazinesini ifşa ettiğim için.
Bu sebeple derin bir tefekkürle etraflıca düşününüz, Zira bu sırrı başka hiçbir mahluk bilmeyecektir Yalnızca sizden gayrı, bunu sadakatle temin ederim, Ben bu hayatta nefes aldığım müddetçe, Bunun için zât-ı âlinizin bana teminat vermesini dilerim, Yemin ederek bu arzum üzerinde mutabık kalmanızı, Yoksa Tanrı’nın gazabını üzerime celp ederim, O’nun bu büyük lütfunu ve gizini ifşa ettiğim takdirde.
Ve yine de Haşmetmeabınızın beni bağışlamasını istirham ederim, Zira bunu asla kalemle açıkça yazmayacağım, Lakin ne vakit arzu buyurursanız ameliyat vasıtasıyla göreceksiniz, Dilden dile de bu en latif ve kıymetli sırrı, Kırmızı ve Beyaz iksirlerin nasıl yapılabileceğini, Açık bir surette Haşmetmeabınıza beyan edilecektir, Ve eğer lütfedip zahmetsiz bir masraf ve mühlet ile Yardım buyurursanız, Teslis’in inayetiyle onları meydana getireceğim.
Mektup, Fakat her şeye rağmen ortaya çıkabilecek tehlikeler hasebiyle, Burada düğümü apaçık çözmeye cesaret edemesem de, Yine de yazımda büsbütün muammalı olmayacağım, Öyle ki dikkatle tetkik ederek marifeti bulabilesiniz,
Her şeyin kendi cinsinde nasıl çoğalabileceğini, Ve madenî cisimlerin mahiyetinin dönüştürülebilir olduğunu İzah edeceğim, şayet zihninizde beni kavrayabilirseniz, Yazdıklarımın hakikat olduğunu, uydurma bir masal olmadığını tasdik edeceksiniz.
Ve şayet Tanrı benim vasıtamla bu hazineyi elde etmeyi nasip ederse, Daha büyük hamt ve şükür ile O’na huşuyla kulluk ediniz, O’nun ulu zatına dua ediniz ki ömrünüz boyunca böyle sebat edebilesiniz, Lütuf ve talih verilerini O’nun rızası dairesinde kullanabilesiniz, En başta da her şeyin fevkinde niyet ederek, Bütün kudretiniz ve irfanınızla O’nun on emrini Öylece muhafaza ediniz ki kendinizi hiçbir tehlikeye atmayasınız, Ve ahirette O’nu celaliyle görebilesiniz, Âmin.
Filozofun Meteorlar Kitabı’nda yazdığı gibi, Madenî cisimlerin mahiyeti dönüştürülebilir değildir, Lakin hemen ardından daha latif şu sözleri eklemiştir, Kendi maddî başlangıçlarına irca edilmedikçe. Bu sebeple tabiatı gereği eriyebilen böylesi cisimler, Madensel ve madenî olanlar cıvalaştırılabilir [NOT: cıva formuna indirgenebilir], Kavrayabilirsiniz ki bu ilim zanna dayalı değildir, Aksine Raymond ve diğerlerince kat’i surette tayin edilmiş bir hakikattir.
Mezkûr kitapta Filozof şundan da bahseder, Eğer Haşmetmeabınız lütfedip okursa orada, Muhtelif kükürtlerden, lakin bilhassa ikisinden, Ve onlara hakikaten uydurulmuş iki cıvadan,
Böylece o, hakiki anlayış sahiplerini Doğru olan ilkelerin bilgisine ulaştırır, Hem en saf Kırmızıya, hem de dediğim gibi Beyaza, Ki bunlar yine de pek az kimse tarafından bulunur.
Mektup
Ve bu iki şeyi o ekler hemen, Simya sanatını icra edenler alsın diye, Altınımızı ve Gümüşümüzü yalnızca bunlarla yapsınlar diye, Bu yüzden derim ki, her kim İncimizi ve Yakutumuzu yapmak isterse, Gözetsin ki mezkûr ilkeleri terk etmesin,
Zira başlangıçta ilkeleri doğruysa eğer, Ve hünerle onları öylece pişirebilirse, Doğrusu sonunda Eserinden ötürü pişman olmaz. Lakin bilinmesi gayet elzem olan büyük bir sır vardır ki, Filozoflar çoklukla söz etseler de, Hepsi tek bir Şeydir, bana güvenebilirsiniz, Cins bakımından, ki aslen bizim Temelimizdir,
Ondan fışkırır hem Beyaz hem de Kırmızı tabiatıyla, Yine de Beyaz, Kırmızıdan evvel gelmelidir, Ki bu şey elle işlenmez, Fakat tabiatıyla işlenir, Sanat Kurşunumuzdan yardım ederek. Zira en kıymetli Taşımızın bütün cüzleri,
İspat edebileceğim üzere, eş-özlü ve mücessemdir, Üstelik tek bir hakiki ilkeden gayrısı yoktur, Onunla karşılaşabilmem pek uzun bir vakit aldı,
Her kim onu indirgeyebilirse ve Sıcaklığını bilirse, Ve yalnızca cinsi cins ile ıslah edebilirse, Ta ki asli pislik Makamından temizlenene dek, Az ya da çok sırlarımızı bulması muhtemeldir. Yalnızca Cinsi kendi Cinsiyle işlet öyleyse, Ve bütün Unsurlarını birleştir ki birbirleriyle çekişmesinler, Şu hususu da her halükarda aklında tut, Edilgen tabiatları etkene dönüştür, Sudan, Ateşten ve Rüzgardan, Topraktan tezce yap, Ve Dörtgenden yuvarlak bir Şekil çıkar, O vakit arı kovanımızın balına sahip olursun, Bir onsu bin pound değerindedir pekala.
Mektup
Bütün sırların en başlıca sırrı, Asla ihmal edilmemesi gereken hakiki Nisbettir, Ki bunda yüzeysel olmamanızı salık veririm, Hakiki neticeye günün birinde ulaşmayı umuyorsanız eğer, Toprağı Suya çevir, Suyu da Rüzgara, Sonra Ateşi uyandır ve Nuh’un Tufanından sakın, Ki pek çok kimse onda körleşmiştir, Bu İlimden pek az hayır görürler bu yüzden. Salık veririm size ölçülü yiyip içesiniz, Ve pek dikkat ediniz ki istiska (hyposarca) [NOT: Deri altı su toplaması, ödem hali] yer etmesin, Ölçüsüzce içerek Karnınızı gevşetmeyiniz, Sakın tabii Isınızı kısa sürede söndürmeyiniz, Rengi Yüzünüzde belirerek ele verecektir kendini,
İçmeyiniz öyleyse, sindirebileceğinizden fazlasını, Aheste bir adımla aşağı yukarı yürüyünüz, Bedeninizi terleyecek kadar şiddetle ısıtmayınız, Terlediğinizde hareketin ardından hafif bir Ateşle, Bedeninizi ısıtınız ve yeniden kurutunuz, Yemekten sonra Nehirlerin ve Çeşmelerin kenarında yürüyünüz, Sabah erkenden yüksek Dağı ziyaret ediniz, Tıbbın böyle buyurduğunu muhakkak okumuşumdur,
Dağa tırmanırken yine de öyle yüksek olmasın ki, Aşağıya doğru yolunuzu kaybetmeyesiniz, Ve harmaninizle kendinizi soğuktan koruyunuz. Böyle emek şifalıdır, terinizi silmek isterseniz eğer Bir mendille, ve ardından soğuk almayınız, Zira kaba hıltlar Ter vasıtasıyla tabiaten arınır, Diacameron kullan, sonra mükemmel Altın ile karıştır, Hermodactylus'u sulu hıltlar için iyi sayarım, Güz sütüyle Perforate Hypericon [NOT: Delik sarı kantaron] kullan, Ve yaşlandığında kırmızı Şarap ile eşit miktarda İspemeçet, Ve Altınla kaynatılmış Keçi Sütü besler köki nemi (moisture radical).
Mektup
Lakin iyi bir Tabip olmak isteyen her kimse, Aşağıdaki Astronomimizi iyi bilmesi gerekir, Ve ondan sonra, bir camda İdrarı temaşa etmeyi iyi öğrenmesi, Ve gerekirse ısıtmayı, Ateşi üflemeyi, Sonra akıllıca, onu türlü yollarla incelemeyi, Ve sebebe göre tezce bir İlaç yapmayı, Bütün illetleri bir bir dosdoğru söyleyerek, Tıbbıyla bunu yapabilen kimsenin muvaffak olması muhtemeldir. Bizim beşinci özden müteşekkil, bozulmaz bir Göğümüz vardır, Unsurlarla, Burçlarla, Gezegenlerle ve parlak Yıldızlarla bezenmiş, Ki Toprağımızı latif tesiriyle nemlendirir, Ve onun içinden, gözden ırak Gizli bir Kükürdü, Cezbedici kudretinin faziletiyle çıkarıp alır, Tıpkı Arının Çiçekten Balı alması gibi, Ki bunu başka hiçbir Yeryüzü mahluku yapamaz, Bu yüzden hamd ve sena yalnızca Tanrı’yadır. Ve tıpkı Buzun Suya dönüşmesi gibi, Ki şiddetli Soğuğun zoruyla donmuştu, Phoebus [NOT: Güneş tanrısı, Güneş] ona tesirli Sıcaklığıyla vurduğunda, Tam da öyle madeni Suya indirgenir Altınımız, (Açıkça yazdığı üzere Albert, Raymond ve Arnold’un) Sanatın vesile olduğu sıcaklık ve nem ile, Ruhun donmasıyla, işte şimdi söyledim Maddelerimizin birbiriyle nasıl nispet edilmesi gerektiğini. Boyacıların zanaatından öğrenebilirsiniz bu İlmi, Su ile nasıl kaynatma yaptıklarını seyrederek Çivitotu ve Kökboyaları üzerinde usulca ve sabırla, Kumaşın tuttuğu Tentürler zahir olana dek, Orada öyle sabitlenirler ki asla terk etmezler Yıkandıktan sonra bir kez bağlandıkları Kumaşı, Tam da öyle Gölümüzün Suyuyla Tentürlerimizi Çıkarırız kaynatarak Hermes ağacının külleriyle,
Mektup
Ki bu Tentürler sanat ile mükemmel kılındığında, Madenleri ebediyen kalıcı Renklerle öyle boyar ki, Kırmızı yahut Beyaz İlacın vasfına göre, Hiçbir Ateşle asla yanıp yok olmazlar, Bu Misale, eğer iyi dikkat ederseniz Maksadınıza daha çabuk ulaşırsınız, Ve Ateşinizin hararetli değil, hafif olmasına dikkat ediniz, Tabiat nerede bıraktıysa, işte o vakit başlayınız. İlk olarak.
Kalsine et ve ardından çürüt, Çöz, damıt, süblimleştir, alçalt ve sabitle, Âb-ı hayat ile pek çok kez yıka ve kurut, Beden ile Ruh arasında bir izdivaç kur, Bunları tabiat üzre bir araya karabilirsen eğer, Bedeni çözerken su donup katılaşacaktır, O vakit beden amansız bir akıntıdan bütünüyle ölecektir, Gözlerinle göreceğin üzre kanayarak ve renkler değiştirerek.
Üçüncü gün yeniden dirilecektir hayata, Yutacaktır yabanın kuşlarını ve canavarlarını, Kargaları, papağanları, saksağanları, tavusları ve ardıç kuşlarını, Zümrüdüankayı, ak kartalı, o heybetli grifonu, Yeşil Aslanı ve Kızıl Ejderi helak edecektir, Ak Ejderi dahi, antilobu, tek boynuzlu atı, panteri, Büyük küçük diğer nice kuş ve canavarla birlikte, Hemen herkesin dehşet duyduğu o basilisk dahi payını alacaktır.
Bus ve Nubi içinde doğup yükselecektir, Önce Ay’a, ardından Güneş’e değin çıkacaktır, Uçsuz bucaksız, devreden o umman denizini aşarak.
Yalnızca küçük, sırça bir fıçının içine gemilenmiş halde, Oraya vardığında, işte o vakit kazanılmıştır Üstatlık, Bu yolculuk uğruna öyle büyük servetler harcamayacaksın, Yine de başlamış olduğuna ziyadesiyle şükredeceksin, Sabırla meyledip işine dikkat kesilirsen eğer.
Mektup
İşte o vakit hem Beden hem Ruh, hem Yağ hem Su, Can ve tentür, hem Ak hem Kızıl tek bir şey olur, İnsanlar dilediğince lakırdı etsin, türlü renklerin ardında barınır o, Bir kez ölüp de yeniden dirildiğinde, Ona verilen isimler şunlardır, markazitimiz, mıknatısımız, kurşunumuz, Kükürdümüz, arseniğimiz ve hakiki sönmemiş kirecimiz, Güneşimiz, Ayımız, ekmeğimizin mayası, Karbamız, basiliskimiz, bilinmeyen bedenimiz, erkeğimiz, kadınımız.
Bedenimiz sanat yoluyla tabiat üzre böyle yenilendiğinde, Felsefemizde birinci dereceden İlaç diye adlandırılır, Ki mezkûr astronomimizin dönen feleği mucibince, Pek çok defa yeniden ruhanileştirilmesi icap eder, İşte böylece Ruhların İksirine ermelisin, zira bilesin ki, Sabit olanın sureti, uçucu olanın suretince galebe çalınmadıkça, Bedenlerin İksiri diye anılır yalnızca, Ve bu sırlı nokta hakikaten nicelerini yanıltır.
Sanatın inayetiyle kemale eren bu tabii ameliyat, Ruhani iksiri o yağlı nemliliğimiz içinde çözer, Ardından Meryem banyosunda [NOT: Balneum Mariae / benmari] birlikte döngüye sokulsunlar, Taze bal ya da yağ misali kusursuzca koyulaşıncaya dek, O vakit bu İlaç her türlü illeti sağaltacak, Ve bütün metalleri kemaliyle Güneş’e ve Ay’a dönüştürecektir, Böylece Tanrı’nın lütfu ve inayetiyle, Ki ebedi hamt O’nadır, Hem büyük İksire hem de İçilebilir Altın’a (Aurum Potabile) malik olacaksın.
Göğümüz deriz bu surete biz, Göklerin ilmini bildiren levhamızdır bu bizim, Felsefe layıkıyla fehmedilirse eğer, İlacımızı bihakkın üretmek içindir, Bu sebeple zihnini buna hasret, Ve Tanrı’ya hem gece hem gündüz, İnayet bahşetmesi için ve bu metnin müellifi adına dua et.
Başlangıç Mukaddimesi
Bu terbiyenin evladı, bana kulak ver, Bütün dikkatinle öğretimi dinle, Zihninde tut hikmetin bu sözlerini, Ki kadim ataların kelamında haktır bunlar, Ruhunu pak tut, Tanrı’ya karşı kusur işleme, Kibre kapılma, bilakis nefsini alçakgönüllü kıl, Yoksa Tanrı sendedir hikmet tohumu ekmez.
Düzmece öğretiden ve fena fikirden, Kutsal Ruh elini eteğini çeker, Günahın işlendiği yerde barınmak istemez, Bu sebeple Tanrı’dan sakın ve O’nun kanununa itaat et, Salih bir kulun terk edildiğini hiç görmedim, Ne de onun zürriyetinin ekmek için el açtığını, Kutsal Kitap’ta böyle okumaktayım.
Bu minvalde Hikmeti kendine kız kardeş eyle, Ve Basireti dostun bilip ona nida et, Hakikat yollarında sana kılavuzluk edeceklerdir, Nereye yönelirsen yönel, muhabbet ve dürüstlükle, Hem faziletli, hem nezaketli ve kerem sahibi olmak üzre, Tanrı’ya yakar ki bulasın, Hikmeti ve Basireti, hem dilinle hem zihninle.
Mukaddime
Her türlü hayır onlarla birlikte gelecektir, Ve elleriyle hesapsız bir dürüstlük sunulacaktır, O vakit meşakkate ve kedere duçar olmazsın, Zira zenginlikte onların emsali yoktur, Seni itibara ve menfaate layık kılacaklardır, Mariyete ve her türlü inayete ulaştıracaklardır, Hem bu cihanda, hem ömrünün nihayetinde.
Zira onların bahşettiği bu nimetlerle, Hikmetin kısmen sayıp döktüğü meziyetlerle, Kıyas edebileceğim hiçbir nesne yoktur, Ne servetler, ne hoş kokulu rayihalar, Bütün hazinelerin fevkindedir onların fazileti, Şüphe yok ki yeryüzünde kıymetli addolunan her ne varsa, Onların yanında balçıktan farksızdır.
İnsanoğlu için tükenmez bir hazinedir onlar, Onları yoldaş edinen kimse dostluk bulur, Göklerdeki Tanrı katında ve cemalini müşahede eder orada, Bu sebeple bütün canınla onları talep et, Zira hem bedeni hem ruhu selamete erdirirler, Burada malları ziyadeleştirir, Ve hükümdarlar huzurunda insanı aziz kılarlar.
Tahayyül et Âdem’in hikmetini nasıl yitirdiğini, O pek kudretli Samson’un kuvvetini, Kral Saul dahi mülkünü kaybetti, Ve Davud günahları yüzünden şiddetle tedip edildi, Güzelim saçlarıyla meşeye asılı kaldı Abşalom, Kral Hezekiya illet ile cezalandırıldı, Ve daha niceleri günah yüzünden hüsrana uğradı.
Mukaddime
Lakin bak, dürüst yaşayan diğer kullar, Tanrılarına karşı kusur işlemeyenler, Böylesi azapları asla tatmadılar, Bilakis Tanrı lütfunu daima onların üzerinde kıldı, Hanok ile İlyas buradan alınıp götürüldü, Cennete eriştirildi ve diğer salih kullar, Tanrı katında türlü suretlerde mükâfatlandırıldı.
Kimine ulu bir talih verildi, kimine derin bir marifet, Kimine engin bir sulh, kimine büyük zenginlikler, Kimi yurt edinmek üzre memleketler fethetti, Kimi o derin mahviyeti hürmetine yüceltildi, Kimileri ise zalimlerin hiddetinden, Aslanlardan ve kor ateşli fırınlardan azat edildi, Tıpkı Danyal ve pek çok diyardaki diğerleri gibi.
İşte Tanrı salih kullarına böyle büyük inayet bağışlar, Ve günahkârlara çetin azaplar verir, Kimine bu hayatta ıslah olması için mühlet tanındı, Kimi ise gökten inen ateşle ansızın yakıldı, Günahkâr Sodom ahalisi ebediyen helak edildi, Datan, Abiram ve daha niceleriyle birlikte, Ki günahları sebebiyle dipsiz bir kederin içine battılar.
İşte dünya yaratıldığından bu yana, Tanrı hem hayrı hem şerri karşılıksız bırakmadı, Şayet bu hakikat zihninde yer ederse, Seni günahkâr bir hayattan ve gafletten döndürür, Günahkâr halk bunu derk etseydi eğer, Tanrı’ya karşı gelmekten dehşetle korkar, Ve vakit kaybetmeksizin günahkâr ömürlerini ıslah ederlerdi.
Mukaddime
Bu sebeple işine Tanrı ile başlamaya gayret et, Tâ ki O, inayetiyle seninle hemhâl olsun,
Böylece erersin hikmete en yüce mertebede, Ve malum olur sana ulu sırrımız da, Besle erdemleri, kaçın günahtan ve fesattan, Ve umarak ki kendine iyi bir nizam verirsin, Açarım sana bütün sırlarımızı bir bir.
Sakla onları gizli ve dua eyle benim için, Gözet ki sarf edesin onları ancak Tanrı’nın rızasına, Hayır işle onlarla gücün yettiğince daima, Şu fani hayatta ömrün sürdüğü müddetçe, Tâ ki sonun geldiğinde emin olasın, Göklerde mükâfat bulacağından şüphesiz, Ki Tanrı lütfeylesin bunu hem sana hem bana.
Önsöz
Ey Yüce, kavranılmaz ve celalli Zat, Ki nurlu ışınları köreltir temaşamızı, Cevherde teklik, Ulûhiyette teslis, Ruhanî hiyerarşilerin şükranla terennüm ettiği yücelik, Ey ruhların merhametli arındırıcısı ve saf bekası, Ey tehlikelerden uzaklaştıran, ey en latif cezbedici, Şu haset dolu fanilik vadisinden bizi Yükselten.
Ey Kudret, ey Hikmet, ey tarif edilmez İnayet, Destek ol bana, öğret bana ve rehberim ol, Tâ ki ömrüm sana asla nahoş gelmesin, Ve ben sana sadık bir ikrarcı gibi layık olayım, Şu başlangıçta, ya Rab, işit duamı, Lütfunla yakın ol ki irademe kuvvet gelsin, Hayırlısıyla nasip et niyetimi ikmal etmeyi.
Bütün hazinelerin en nadide, en zengin mahzenisin sen, Ki sendedir bütün hayırların menbaı, İnsana ve dahi yaratılmış her mahluka inen, Bu yüzden esirgeme elinin emeğini korumaktan, Tâ ki bu hayatta beyhude tüketmeyelim vaktimizi, Hakikatle rızkımızı kazanmayı nasip et bize, Ki hiçbir günah tehlikesine düşmeyelim.
Ve mademki senin rızan uğruna terk ettik, Dünyayı, kendi irademizi ve nefsin hevesini, Bizi kendi rızasıyla ikrar etmiş kulların say, Çünkü yalnız sanadır bütün tevekkülümüz, Gidecek başka yerimiz yoktur, sana yönelmeliyiz ancak, Lütfet de sırlarının hazinedarı kıl bizi, Göster bize sırlarını ve keremini esirgeme bizden.
Sana ikrarda bulunan diğerlerinin meyanında, Kendimi takdim ederim acizane bir boyun eğişle, Niyaz ederim ki kulun olayım senin, Ve ikrarıma sadık yaşayayım dosdoğru, Bridlington’ın düzenli kanonlar [NOT: Augustinusçu manastır tarikatına bağlı rahip] zümresindenim, Niyaz ederim ya Rab, bağışla beni, Sırlarını senin sadık kullarına beyan edebilmem için.
Hiçten var ettiğin o bidayette, Kürevi bir madde, karanlık ve karışıklık içinde, Sen Başlatıcı tarafından hayret verici bir surette işlendi, Tabiatı icabı her şeyi tefriksizce içinde barındıran, Ki sen altı günde apaçık ayırt ettin onu, Tekvin’in açıkça kaydettiği veçhile, Sonra gök ve yer kemale erdi kelamınla.
Böylece iraden ve kudretinle tek bir karışık yığından, Meydana getirildi var olan her nesne, Lakin sen Yaratan olarak evvelce celalindeydin, Şimdi de öylesin ve sonsuza dek öyle kalacaksın, bilirim, Ve arınmış ruhlar senin saadetine erecektir, İşte bir temel ilke, bu kafi gelebilir, Bizim Taşımızın beyanı için.
Zira nasıl ki tek bir yığından halk edildiyse her şey, Bizim ameliyemizde dahi tastamam öyle olmalıdır, Bütün sırlarımız tek bir suretten neşet etmelidir, Bu sebeple filozofların kitaplarını görmek dileyen kimse bilmelidir ki, Taşımıza küçük âlem denir, birdir ve üçtür, Aynı zamanda kükürt ve cıvanın magnezyasıdır, Tabiat tarafından en mükemmel surette oranlanmış.
Lakin nicesi hayret eder ki hayret etmekte haklıdır, Ve tefekküre dalar böylesi akıl almaz bir nesne üzerine, Nedir Taşımız mademki filozoflar böyle söyler, Onu durmaksızın arayan kimselere, Kuşlar ve balıklar getirir onu bize, Her insanda mevcuttur ve her yerdedir o, Sendedir, bendedir, her zamanda ve mekândadır.
Buna cevabım şudur ki, o cıvadır doğrusu, Lakin afakın bildiği adi cıva değildir adı gibi, Aksine kendisi olmaksızın hiçbir şeyin var olamadığı cıvadır, Bütün hakiki filozoflar bunu kaydeder ve tasdik eder, Lakin cahil araştırıcılar kabahati onlara yükler, Gizlediklerini söyleyerek, oysa kendileridir ayıplanması gereken, Zira âlim olmadıkları halde felsefeye cüret ederler.
Her ne kadar cıva olsa da, akılla idrak et yine de, Neyin içindedir, nerede aramalısın onu, Yoksa bu işe girişme derim sana, Çünkü filozoflar ahmakları tatlı sözlerle aldatır, Lakin kulak ver bana, zira hakikati öğreteceğim sana, Sana en ziyade fayda verecek cıvan hangisidir, Seni hiçbir surette yanıltmayacak olan.
Kimi nesnelerde daha yakındır diğerlerinden, Bu yüzden dikkat kesil sana yazdıklarıma, Zira asla eremesen de bu bilgiye, Yine de beni kınayamazsın bunun için, Çünkü niyetim seni hakikate sevk etmektir, Üç cıvayı iyice anlayasın diye, Ki İlmimizin anahtarlarıdır onlar.
Raymond onlara çözücü (menstruum) der, Onlar olmaksızın hakikatte hiçbir amel tamam olmaz, Lakin ikisi zahiridir bunların, Üçüncüsü Güneş ve Ay’ın cevheridir, Hassalarını beyan edeceğim tez vakitte, Ve diğer madenlerin cevheri olan cıva, Bizim maddi Taşımızın esasıdır.
Güneş ve Ay’da görünmez bizim çözücümüz (menstruum), Gözle görülmez, ancak tesiriyle belli eder kendini, Kastettiğimiz Taş işte budur, Her kim yazdığımızı layıkıyla fehmederse, O bir ruhtur, parlak bir cevherdir, Güneş ve Ay’dan gelen latif bir tesirdir, Ki onun vasıtasıyla yeryüzü nura gark olur.
Zira altın ve gümüş nedir, der İbn Sînâ, Saf Ak ve Kızıl olan topraktan gayrı, Al ondan zikredilen o safiyeti, sonra gör, O toprak pek az işe yarayacaktır, Bütün bu terkibe bizim Kurşunumuz denir, Safiyet keyfiyeti Güneş ve Ay’dan gelir, Bunlardır çözücülerimizin (menstruum) hepsi ve her biri.
Bedenleri ilkiyle tabiaten kalsinasyona tabi tutarız, Yetkin olanları, lakin pak olmayanları asla, Yalnızca biri müstesna, felsefeciler tarafından, Mükerreren Yeşil Aslan diye adlandırılan, Odur vasıta Güneş ile Ay arasında, Tentürleri yetkinlikle birleştirmek için, Câbir’in buna şehadet ettiği gibi.
Evvelce ölü olanı dirilten nebatî bir nem olan, İkincisi ile, çözülmelidir her iki maddi ilke, Ve suretî ilkeler de, yoksa pek az işe yararlar, Bu yüzden bilmeni salık veririm çözücüleri (menstruum), Onlar olmaksızın ne hakiki bir kalsinasyon, Ne de tabii bir erime vuku bulabilir.
Tabiatı icabı yanmaz ve yağlı olan, En kalıcı üçüncü nem ile, Hermes’in Ağacı küle dönene dek yakılmalıdır, Bizim en emin Tabii Ateşimizdir o, Bizim cıvamızdır, kükürdümüzdür, saf tentürümüzdür, Ruhumuzdur, Taşımızdır, rüzgârla havaya kaldırılan, Yeryüzünde neşet eden, bunu aklında tutasın.
Cüret edip derim ki sana, bu Taş dahi, Madenlerin potansiyel buharıdır, Onu nasıl elde edeceğine pek dikkat etmelisin, Zira hakikatte gayr-ı meridir bu çözücü (menstruum),
Yine de ikinci felsefi Su ile, Elementlerin ayrışmasıyla görünebilir, Duru Su biçiminde göze, Emekle coşturulmuş çözücümüzden (menstruum), Ve onunla yapılabilir doğanın kükürdü, Eğer iyice ve fıtratına uygun keskinleştirilirse, Ve saf bir ruha devrettirilirse.
O vakit çözündürmelisin muhakkak, Temel maddeni onunla türlü yollarla, Uygulamanla bileceğin üzere, Bu noktayı bu yüzden layık olduğu yerde, Bildireceğim diğerleriyle birlikte, Tanrı bana mühlet ve inayet bahşederse,
Ve ömrümü kederden sakınırsa, Sana öğrettiğim gibi yapasın diye gözet, Ve ilk asıl temelin için, Kavrayasın çözücü (menstruum) Suyunu. Ve hakiki kalsinasyonu yaptığında, Kökensel nemi eksiltmeyip artırarak, Temel madden sıkça incelme yoluyla, Maden üstündeki balmumu gibi kolayca akana dek.
O vakit nebati çözücünle (menstruum) gevşet onu, Ondan parlak renkte bir yağ elde edene dek, İşte o zaman görünür olur çözücün (menstruum) göze. Ve yağ çekilip çıkarılır Altın renginde, Yahut ona benzer şekilde, halis Kırmızı Kurşunumuzdan, Ki Raymond yaşlandığında demiştir, Altından çok daha fazla fayda sağlardı kendisine, Zira yaştan ötürü neredeyse öldüğünde, Ondan Aurum Potabile [NOT: İçilebilir altın] yaptık, İnsanların görebileceği üzere onu yeniden dirilten.
Zira birlikte öyle devrettirilebilirler ki, Yani Yağ ve nebati çözücü (menstruum), Emekle öyle coşturulur ki ikisi de, Ve hünerle semavi bir Taş haline getirilir, Öyle ateşli bir tabiatta ki, Ona Basiliskimiz deriz, başka deyişle Kokatriksimiz, En kıymetli ulu iksirimiz. Ki bir Basiliskin bakışıyla avını, Öldürdüğü gibi, öylece canını alır ham cıvanın, Üzerine atım (projeksiyon) yapıldığında, Göz açıp kapayıncaya dek, öyle apansız, Ki o cıva kalıcı olarak boyar, Bütün cisimleri kusursuz Güneş ve Ay'a, Böylece yönet temel maddeni, hem Kırmızı hem Beyaz.
Aurum Potabile böyle yapılır, Alelade kalsine altından değil, Solmayacak olan tentürümüzden, Devrettirilen çözücü (menstruum) ile temel maddemizden çekilen, Lakin doğal kalsinasyon her halükarda, Yapılmalıdır altının çözünmeden önce, O asıl unsuru evvela anlatacağım sana.
Lakin fasıllara ayıracağım bu risaleyi, Lüzumlu özetle birlikte tam on iki adede, Fuzuli tekrarları bir kenara bırakıyorum, Yalnızca hakiki malumatı vermeye niyet ederek, Hem nazari hem ameli işlemler hakkında, Ki yazımla kim sevk ve idare olunmak dilerse, Muradına kusursuzca erecektir o.
Önsöz
İlk Fasıl doğal kalsinasyon üzerine olacaktır, İkincisi gizli ve felsefi çözelti üzerine, Üçüncüsü elementsel Ayrışmamız üzerine, Dördüncüsü nikâh misali birleşme üzerine, Beşincisi çürüme üzerine, ardından gelecektir, Ağartıcı dondurma üzerine olacaktır altıncısı, Sonra besleme üzerine yedincisi gelecektir hemen.
Sekizincisi gösterecektir süblimasyonumuzun sırrını, Dokuzuncusu fermantasyon üzerine olacaktır, Onuncusu yücelmemiz üzerine, zannımca, On birincisi hayret verici çoğaltmamız üzerine, On ikincisi atım (projeksiyon) üzerine, sonra da özet, Ve böylece bu risale nihayete erecektir, Tashih ettiğim üzere, Tanrı'nın yardımıyla.
Kalsinasyon Üzerine
İlk Kapı.
Kalsinasyon, Taşımızın arındırılmasıdır, Aynı zamanda onun doğal ısısının iadesidir, Kökensel neminden hiçbir şey kaybetmez, Taşımıza en münasip çözeltiyi celbeder, Felsefeye göre, size vadederim ki, Alelade usulle yapmayasınız, Türlü yollarla hazırlanmış kükürtler ve tuzlar ile, Ne aşındırıcılarla ne de yalnızca ateşle, Ne sirkeyle ne de yakıcı suyla, Ne de kurşun buharıyla kalsine edilir Taşımız Bizim maksadımıza göre, Böyle kalsine etmeye meyledenlerin hepsi, Bu çetin ilimden ellerini çeksinler, Bizim kalsinasyonumuzu daha iyi anlayana dek.
Zira böylesi kalsinasyonla cisimleri mahvolur, Ki Taşımızın nemini eksiltir bu, Bu yüzden cisimler toz haline gelene dek yakıldığında, Ağaç ya da kemik külleri gibi kuru, Öyle bir kireci hiç istemeyiz biz, Zira biz kalsinasyonda kökensel nemi çoğaltırız, Hiçbir surette eksiltmeden.
4. Ve hakiki kalsinasyonumuzun sağlam bir temeli olarak, Akıllıca işle yalnızca kendi türünü kendi türüyle, Zira türün türe karşı arzulu bir meyli vardır, Bunu bilmeyen kimse bilgide ancak bir kördür, Sis rüzgârla nasıl savrulursa öyle dolanıp durur, Nereye konacağını asla kusursuzca bilmeden, Sözlerimizi layıkıyla kavrayamadığı için.
5. Türü türe bağla bu yüzden, aklın gerektirdiği gibi, Zira her filiz kendi tohumuna cevap verir, İnsan insanı meydana getirir, bir hayvan da hayvanı aynı şekilde, Bunu daha fazla izah etmeye hacet yoktur, Lakin hedefine ulaşmak istersen şu noktayı anla, Her şey evvela kendi türü içinde kalsine edilir, Bunu iyi kavrarsan, onda semere bulacaksın.
6. Ve biz hem Beyaz hem Kırmızı yağlı kireçler yaparız, Temel maddemiz kusursuz olmadan evvel üç dereceden, Balmumu gibi akıcı, aksi takdirde pek az işe yararlar, Filozofların yazdığı üzere, gayet uzun bir süreçle, Kendimize bir yıl yahut daha fazlasını mühlet tanırız, Zira daha az zamanda meydana gelmez kirecimiz, Solmayacak bir renkle boyamaya muktedir olan.
7. Orana gelince, dikkatli olmalısın, Zira onda pek çok kişi aldanmıştır, Bu yüzden emeğini heba etmeyesin diye, Cismin incelikle eğelenmesine izin ver, Cıva ile, öyle ince bir şekilde, Biri Güneş'ten, ikisi Ay'dan, Hepsi birden lapa gibi olana dek.
8. O vakit cıvayı dörde çıkar Güneş için, Ay içinse iki yap, olması gerektiği gibi, Ve böylece işine başlanmalıdır, Teslisin suretinde, Üçü Cisimden ve Ruh'tan üç, Ve ruhani cevherin birliği için, Cismani cevherden bir fazla.
9. Raymond'un bildirdiğine göre bu hakikattir, Orana orada bakmak dileyen için, Aynısını üstadım da gösterdi bana, Lakin Bacon Ruh'tan üç pay aldı, Cisimden ise bir pay, bunun için uykusuz kaldım, Bunu idrak etmeden evvel nice geceler boyunca, Ve ikisi de doğrudur, hangisini dilersen onu al.
10. Eğer Su oranca eşit olursa, Burada layıkıyla ısıtılan Toprağa, Ondan yeni bir filiz yeşerecektir, Safiyet içinde kalıcı, hem Beyaz hem Kırmızı, Ateşte ebediyen dayanacak olan, Öldür öyleyse diriyi, dirilt ölüyü, Teslisi Birlik kıl, hiçbir niza olmadan.
Kalsinasyona Dair
12.
Bu en iyi ve en emin nisbettir, Zira burada ruhani kısımdan az kalmıştır, Bu sebeple erime daha iyi vuku bulacaktır, Onu cüzi su ile yapmandan evvel, Her şeyi heba eden toprağını aşırı doyurmaktan sakın, Bu yüzden çömlekçinin balçığına dikkat kesil, Ve rahmini asla haddinden fazla yumuşak kılma.
O balçığa bak, nasıl da kıvamına erdirilmiştir, Ve onu kalsine ettiğin vasıtaya da dikkat eyle, Ve zihninde daima şunu muhafaza eyle, Toprağın asla su ile boğulup kalmasın, Rutubetini en mutedil hararet ile kurut, Erimaye Ay'ın rutubeti ile medet kıl, Ve pıhtılaşmaya Güneş ile er, işte o vakit muradına erersin.
13.
Dört tabiat böylece beşinciye tahavvül edecektir, Ki o gayet kamil ve mutedil bir tabiattır, Lakin yalın ayakla karşı koymak pek çetindir, Yeni bilenmiş demir yahut çelikten bir kargıya, Nitekim pek çok kimse akılsızca böyle eyler, Ellerine böylesi ali işleri aldıklarında, Ki bunların mahiyetinden katiyen anlamazlar.
14.
Yumurtalarda, zaçta (vitriol) yahut kanda, Hangi zenginliği bulacaklarını sanırlar orada, Şayet felsefeyi layıkıyla fehmetmiş olsalardı, Amellerinde böylesine kör kalmazlardı, Kendi cinsinden gayrı altın veya gümüş aramakta, Zira nasıl ki ateş yanmanın mebdei ise, Altın kıldırmanın mebdei de şüphesiz altındır.
15.
Şayet niyetin var ise hasıl etmeye, Felsefemizin marifetiyle altın ve gümüşü, O vakit ne yumurta al eline ne de kan, Lakin tabiatı icabı altın ve gümüşü al, El yordamıyla değil, hikmetle kalsine edilmiş olanı, Ve onlar yeni bir nesil getirecektir vücuda, Her şeyin kendi cinsini artırdığı minval üzere.
16.
Ve eğer madeni olmayan şeylerde, Kemalin bulunabileceği doğru olsaydı, Ki onların seyrinde hoş renkler mevcuttur, Kanda, yumurtada, kılda, idrarda ve şarapta olduğu gibi, Yahut maden ocağından çıkarılmış bayağı madenlerde, Yine de unsurlarının çürümesi ve ayrışması gerekirdi, Ve kamil bedenlerin unsurlarıyla izdivaç ettirilmeliydi.
17.
Lakin evvelemirde bu unsurları deveran ettir, Ve toprağını her şeyden önce suya tahavvül eyle, Sonra suyundan inceltme yoluyla hava hasıl et, Ve havayı ateş eyle, işte o vakit üstat diye çağırırım seni, Büyük ve küçük cümle sırlarımızın maliki olarak, Unsurların çarkını böylece döndürebilirsin, Yazılarımızı şüphesiz ve dosdoğru idrak ederek.
18.
Bu hitama erdiğinde geriye dön, çarkını bir daha çevir, Ve o vakit derhal ateşini suya tahavvül eyle, Havayı da toprağa, yoksa beyhude yere zahmet çekersin, Zira Taşımız ancak bu suretle itidale eriştirilir, Ve birbirine zıt tabiatlar, bu dördü bir kılınır, Üç defa devridaim ettirildikten sonra, Ve temelin de mükemmelen nihayete erdirildiğinde.
19.
Böylece Ay'ın rutubeti tahtında, Ve Güneş'in mutedil harareti altında, Unsurların tez zamanda küle dönecektir, Ve o dem galebe çalarak üstatlığa erersin, Hamdet Tanrı'ya ki amelin o vakit başlamış idi, Zira orada hakiki bir nişane bulursun, Kendini sana evvela siyahlık içinde gösteren.
20.
Karganın başı tesmiye ederiz biz o nişaneye, Ve kimi kimseler ona karganın gagası der, Kimisi de Hermes Ağacı'nın külleri der, Ve kendi arzularına göre böylece adlandırırlar, Doyana dek yiyen toprak kurbağamızdır bu, Kimisi de onun helak oluş vesilesiyle ad verir ona, Toprağın zehirle uyuşmuş ruhu derler.
21.
Lakin onun hadsiz hesapsız isimleri vardır, derim, Zira göze siyah görünen her ne nesne varsa, O suretle tesmiye edilir, ta ki beyaza bürünene dek, Çünkü siyahlığın ardından parıldayıp aydınlandığında, O vakit daha latif isimler nail olur ona, Beyaz şeylerin ardından, kırmızı da keza aynı minvalde, Kırmızı şeylerin kaidesi uyarınca alır adını.
22.
İlk kapıdasın, işte girdin içeriye, Filozofların mukim olduğu o hisarın içine, Hikmetle ilerle ki muvaffak olasın, O hisarın daha nice kapılarından içeri girmeye, Ki o hisar bir çan gibi müdevverdir, Ve daha on bir kapısı mevcuttur, Biri zaptedildi, imdi ikinciye yönel.
İlk Kapının Sonu, Çözülmeye Dair
İkinci Kapı
Çözülmeye dair imdi bir iki kelam edeceğim, Ki o, evvelce gözden saklı olanı aşikare kılar, Ve kesif olan nesneleri dahi inceltip latif eyler, Berrak ve parlak ilk çözücümüzün (menstruum) faziletiyle, Ki onun içinde bedenlerimiz bakışlara karşı tutulmaya uğrar, Ve onların sert ve kuru terkibinden letafet hasıl olup, Kendi ilk tabiatlarına tabii bir tarzda rücu ederler.
Cinsiyette birdirler lakin adetçe öyle değillerdir, Babaları Güneş, Ay ise bihakkın valideleridir, Vasıtaları cıvadır, bu ikisi ve gayrısı yoktur, Bizim Manyezya'mız, bizim Kytok'umuz [NOT: Simyevi bir bileşik adı] bunlardır ve başkası değildir, Mevcut olan nesneler ancak kız ve erkek kardeştir, Yani fail ve kabil olan kastedilmektedir, Maksadımız için aynı cevherden olan kükürt ve cıvadır.
Tabiatça birbirine zıt olan bu ikisinin beyninde, Pek mucizevi bir vasıta tezahür eder, Ki o bizim yağlı cıvamız ve çözücümüzdür (menstruum), Görünmez bir tarzda amele koyulan gizli kükürdümüzdür, Bedeni yakan ateşten çok daha şiddetli bir surette, Madeni bedeni su halinde eriten odur, Kuzey cihetindeki karanlıktan mülhem Gece deriz biz ona.
4.
Lakin yine de itikat ederim ki sen tastamam anlamazsın, Filozofların çözülüşünün asıl sırrını, Bu sebeple beni zihninde iyi tart, sana hikmetle salık veririm, Zira sana aldatmacadan ari, dosdoğru söylerim, Bizim erimemiz pıhtılaşmamızın sebebidir, Çünkü bir taraftaki cismani erime, Diğer taraftaki ruhani pıhtılaşmaya sebebiyet verir.
5.
Ve biz toprağı ıslatmayan bir suya eritiriz, Zira toprak kamilen küle tehavvül ettiğinde, O vakit su pıhtılaşmış olur, bunu böyle feheyle, Çünkü unsurlar öyle bir rabıta ile bağlıdır ki, Beden ilk suretinden tebeddül eylediğinde, Derhal yeni bir suret zuhur eder, Zira hiçbir mevcudat bütün suretlerden büsbütün yoksun kalamaz.
6.
Ve burada sana bir sır ifşa edeceğim, Ki cümle sırlarımızın esasıdır o, Ve şayet ona vakıf olamazsan ancak ziyan edersin, Büyük ve küçük cümle emeğini ve masrafını, Bu yüzden agah ol ki hataya düşmeyesin, Toprağın ne kadar çok ve suyun ne kadar az olursa, O nisbette çabuk ve ala bir erime müşahede edersin.
Buzun nasıl gevşeyip suya döndüğünü seyret, Ve öyle de olması icap eder, zira aslı evvelce su idi, Bizim toprağımız da tastamam yeniden suya meyleder, Ve su bu sayede ebediyen pıhtılaşır, Zira bugüne dek doğmuş cümle filozofların kavlince, Her maden vaktiyle madeni bir su idi, Bu sebeple su ile hepsi suya rücu eder.
Çözünme Üzerine
8. İçinde niteliklerin birbirine karşıt ve muhtelif olduğu Doğal bir su vasıtasıyla, Şeyler şeyler içine dönüp dolanmalıdır bu sebeple, Farklılıklar kusursuz bir birliğe erene dek, Zira Kutsal Yazı kaydeder ki yer sarsıldığında, Ve dağlar derin denize fırlatıldığında, Bedenlerimiz de benzer şekilde toza dönecektir.
9. Bedenlerimiz münasip şekilde benzetilir Yüce gezegenlerin adını taşıyan dağlara, Bu sebeple cıvanın en derin yerine Döndür onları ve hatadan uzak tut kendini, O vakit göreceksin soylu bir oyunu, Nasıl her şeyin ipek gibi yumuşak bir toza dönüştüğünü, Nitekim mayamız da doğası gereği sütümüzü pıhtılaştırır.
10. O vakit bedenlerimiz ilk biçimlerini yitirir, Ve derhal başka bir biçime bürünür, Böylece masrafını layıkıyla yapmış olursun, Oysa hünersiz olan kimileri yoldan sapmak zorundadır, Felsefemizin sırlarına vakıf olamadıklarından, Lakin sana bir hususu daha bildirmeliyim, Her bedenin üç boyutu olduğunu.
11. Yükseklik, genişlik ve derinlik, Bunlar vasıtasıyla çarkımızı daima döndürmeliyiz, Girişinin batıda olacağını bilerek, Yolculuğun kuzeye doğrudur eğer doğru yaparsan, Ve orada ışıkların bütünüyle yitirir aydınlığını, Zira orada doksan gece boyunca kalmalısın, Araf’ın karanlığında, ışıktan mahrum.
Çözünme Üzerine
12. Ardından rotanı derhal doğuya doğru çevir, Pek çok biçimde değişen renklerden geçerek, Ve o vakit kış ile ilkbahar neredeyse sona ermiştir, Bu sebeple yükselişini doğuya doğru tasarla, Zira Güneş gündüz ışığıyla orada doğar Yaz mevsiminde, ve orada haz ile eğlen, Çünkü orada eserin kusursuz bir beyaza dönüşecektir.
13. Doğudan güneye doğru yüksel, Ve oraya kur ateşten tahtını, Zira orası hasattır, yani bir sonudur Tüm bu eserin, senin kendi arzuna göre, Orada parlar Güneş kendi küresinde, Ve tutulmanın ardından haşmetli bir kırmızılıktadır, Bir kral gibi hükmetmek üzere tüm metallere ve cıvaya.
14. Ve tek bir cam kapta yapılmalıdır bütün bunlar, Şekli yumurtaya benzeyen ve iyice kapatılmış, O vakit bilmelisin ateşin ölçüsünü, Bu bilinmezse eserin bütünüyle heba olur, Cam kabın dokunamayacağın kadar sıcak olmasına asla izin verme, Ve çıplak elinde tutmaya katlanabilmelisin daima, Filozofların sana bildirdiği gibi, kaybetme korkusuyla.
15. Yine de öğretimi daha da dikkatle dinle, Cam kabını asla açmamaya ve oynatmamaya dikkat et, Başlangıcından nihayete erdirene dek, Aksini yaparsan eserin asla başarıya ulaşamaz, Böylece bu denli kısa olan bu fasılda, Sana gerçek çözünmeyi öğrettim, Şimdi üçüncü kapıya yürü, zira bu fethedilmiştir.
Ayrışma Üzerine, Üçüncü Kapı
1. Ayrışma, her bir parçayı diğerinden ayırır, Latif olanı kesif olandan, kalın olanı inceden, Lakin el ile yapılan ayrışmayı bir kenara bırak, Zira bu, pek az hayır elde eden ahmaklara mahsustur, Bizim ayrışmamızda ise doğa durup dinlenmez, Unsur niteliklerini bölerek Beşinci dereceye dek, ta ki hepsi dönüştürülene kadar.
2. Toprak, siyah ve morumsu bir suya dönüşür, Ve su ardından bembeyaz bir havaya, Hava ise ateşe dönüşür, başka unsur yoktur, Bundan meydana gelir maharetle o pek sevindirici taşımız, Lakin bu ayrışmadan evvel daha pek çok şey yazmalıyız, Ve ayrışma, filozoflarca mezkûr unsurların Dörtlü dağılımının tanımı olarak adlandırılır.
3. Ve bu ayrışmaya dair benzer bir timsal bulurum, Mezmurlar’da peygamber tarafından şöyle zikredilen, Tanrı bir taştan saf su ırmağı çıkardı, Ve en sert taştan bolca yağ akıttı, İşte tam da böyle, eğer basiretli isen kıymetli taşımızdan, Yanmaz yağ ve su çekeceksin, Ve bunun için kömürleri üflemen gerekmeyecektir.
Ayrışma Üzerine
4. Bunu mutedil ve ölçülü bir ısıyla yap, Önce nemli ateşle, ardından kuru olanla, Balgamı [NOT: Simyadaki uçucu, flegmatik sıvı faz kastedilmektedir] sabırla çekip çıkararak, Ve ardından diğer tabiatlarını ustalıkla çek, Toprağını kurut, ta ki susuz kalana dek, Kalsinasyon yoluyla, aksi takdirde beyhude emek verirsin, Ve sonra ona nemini yeniden içir.
5. O vakit sık sık ayrışma yapmalısın, Maddeni iki parçaya bölerek, Böylece basiti kesif olandan ayırırsın, Ta ki toprak dipte kurşuni bir renkte kalana dek, O toprak, her türlü cefaya dayanmak üzere sabittir, Diğer parça ise ruhani ve uçucudur, Lakin hepsini tek bir şeye dönüştürmelisin.
6. O vakit yağ ve su, su ile damıtılacaktır, Ve böylece birbirlerinin yardımını alacaktır murat edilen, İyi koru bu ikisini ki ziyan etmeyesin, Kabın ağzını gereğince kapatıp mühürleyerek, Tıkacını camı eriterek yap, Kabının tepesini onunla birleştirerek, İşte filozoflara yakışır şekilde böyle tatbik edilir.
7. Taşını kendisiyle yenileyeceğin suyu, Onunla çalışmadan evvel damıtmaya dikkat et, Pek çok kez kendi başına, Ve bakışınla gayet iyi anlayacaksın, Tortulu pisliklerinden arındığı vakti, Zira bazı kimseler onu Satürn ile çoğaltır, Ve reddettiğimiz başka maddelerle.
Ayrışma Üzerine
8. Damıt onu bu sebeple tertemiz olana dek, Ve olması gerektiği gibi su gibi ince, Gökyüzü renginde, parlak ve ışıltılı, Hem biçimini hem ağırlığını muhafaza eden, Hermes onunla nemlendirdi ağacını, Camının içinde dosdoğru büyümesini sağladı, Gözlere pek güzel görünen türlü renklerde çiçeklerle.
9. Bu su, zehirli yılana benzer [NOT: Metindeki "Tyre" (yılan/tiryâk engereği), panzehir üretiminde kullanılan engerek zehrini imler], Ki onunla kudretli tiryak işlenir, Zira gazabı en şiddetli zehirdir o, Daha güçlü bir zehir düşünülemez, Eczacılardan bu sebeple sıklıkla satın alınır, Lakin hiç kimse onunla zehirlenmeyecektir, İlaca yükseltildiği andan sonra.
10. Zira o vakit, hakiki tiryaka benzer şekilde, Zehirleri en çok defedendir, Ve işleyişinde mucizeler sergiler, Pek çoklarını ölümden hayata döndürerek, Sakın ola onu hiçbir aşındırıcıyla karıştırma, Lakin saf ve akıcı olanını seç, Eğer bu yolla bir kazanç sağlamak istersen.
11. Doğası gereği mucizevi bir şeydir bu, Ve onsuz hiçbir şey yapılamaz, Bu yüzden Hermes ona rüzgârı der, Zira Güneş ve Ay'dan yukarı doğru uçar, Ve taşımızın da çabucak kendisiyle birlikte uçmasını sağlar, Ölüyü dirilterek ve hayat vererek, Güneş ile Ay'a, yani karı ile kocaya.
Ayrışma Üzerine
12.
Ki hünerle canlandırılmasalardı eğer, Ve yağları suyla çekilip çıkarılmasaydı, Böylece ayrılmasaydı ince olan yoğundan, Asla erdiremezdin bu eseri nihayete.
Muvaffak olmak dilersen şayet şüphesiz, Uçur kuşlarını yuvalarından yukarı, Ve sonra indir yine dinlensinler diye.
Su suyla uyuşur ve ona meyleder, Ruh da ruhla, zira aynı cinstendirler, Yüceldikten sonra onları aşağı indir, Böylece doğanın önceden bağladığını ayırırsın, Özsel cıvayı rüzgâra dönüştürerek. Bu tabii ve latif ayrışma olmaksızın, Tam ve faydalı bir tevellüt asla hasıl olmaz.
Bu kapıdan içeri girmene yardım etmek için, Söyleyeceğim sana son sırrı, Suyun yedi kez süblime edilmeli, Yoksa hakiki bir çözünme gerçekleşmez, Ve göremezsin hiçbir çürüme, Ne sıvı zift gibi ne beliren renkler, Camının içinde işleyen ateşin eksikliğinden.
Dört ateş vardır bilmen gereken, Tabii, gayritabii, tabiata karşı ve dahi, Odunu yakan elementsel ateş, Kullanırız bu dört ateşi, fazlasını değil, Tabiata karşı olan ateş bedenlerine cefa çektirmeli, İşte budur sana bahsettiğim Ejderhamız, Cehennem ateşi gibi şiddetle yanan.
Tabiat ateşi üçüncü çözücüdür (menstruum), O ateş tabii olarak her şeyde mevcuttur, Lakin arızi ateşe biz gayritabii deriz, Ve çürüme için kül ile banyo ısısıdır bu.
Bu ateşler olmaksızın vardıramazsın, Ayrılmaları için gereken çürümeye, Münasip nispette bir araya getirilmiş maddelerini.
Bu yüzden camının içinde bir ateş yak, Bedenleri elementsel ateşten çok daha fazla yakan, Eğer arzu ettiğin üzere, Sırrımıza nail olmak istersen, O vakit tohumların hem kök salacak hem filizlenecektir, Arızi ateşin yardımıyla, Sonrasında usulünce ayrılabilsinler diye.
Ayrışmanın kapısı böyle fethedilmeli, Daha da ileri gidebilmen için, Gizli kavuşum kapısına doğru, Seni iç kaleye götürecek olan, Nasihatime uy bu yüzden muvaffak olmak dilersen, İki kuvvetli kilitle sürgülü bu kapı, Nitekim şimdi öğreneceğin üzere.
Kavuşum Üzerine, Dördüncü Kapı
Taşımızın elementlerinin ayrıştırıldığı, Tabii ayrışma babından sonra, Burada gizli kavuşum babı gelir, Zıt tabiatları kâmil bir vahdette birleştiren, Ve onları öyle bağlar ki hiçbiri ayrılamaz diğerinden, Ateşle imtihan edildiklerinde, Öylece sımsıkı bağlanırlar birbirlerine.
Ve bu yüzden filozoflar şu tarifi verir, Derler ki kavuşum başka bir şey değildir, Ayrılmış niteliklerin birleşmesinden gayrı, Yahut diğerlerinin dediği gibi ilkelerin eşitlenmesidir, Lakin eczacıların sattığı cıvayla bazıları, Maddelerini ayıramayan bedenleri karıştırır, Ve bu yüzden yoldan saparlar.
Zira ruh ayrılana, Ve asli günahından arınana dek, Su ile ve sırf ruhaniyet kazanana dek, Hakiki kavuşumuna asla başlayamazsın, Bu yüzden evvela ruhu bedenden ayır, Sonra cismani kısımla ruhani kısmın, Ebedi kavuşumuna sebep olacaktır ruh.
Filozoflar iki kavuşumdan bahseder, Beden cıva ile yeniden tutuşturulduğunda kaba olanı, Lakin bırak geçsin o, sen ikincisine dikkat et, Dediğim gibi ayrışmadan sonra icra edilen, Onda parçalar öyle sıkı bağlanır, Ve öyle kâmil bir itidale eriştirilir ki, Bir daha asla aralarında zıtlık barınamaz.
Böylece ayrışma hakiki kavuşumu sağlar, Su, hava, toprak ve ateş arasında, Lakin her element diğerine aktarılabilsin, Ve arzun veçhile ebediyen öyle kalsın diye, Amelelerin kille ve çamurla yaptığı gibi yap, Onları koyu kıvama getir, çok sulandırma, Zira böylece kurutmaya daha çabuk muvaffak olursun.
Lakin bu kavuşumun üç tarzı vardır, İlki filozoflarca diptatif [NOT: İkili birleşme] tesmiye edilir, Fail ile kabil arasında olması gereken, Erkek ve dişi, cıva ve canlı kükürt, Madde ve suret, serpilmek için ince ve yoğun, Bu ders sana şüphesiz yardım edecektir, Kavuşumumuzu hakikatiyle meydana getirmeye.
İkinci tarza triptatif [NOT: Üçlü birleşme] denir, Üç şeyden hasıl olan kavuşumdur bu, Çekişmeleri bitene dek beden, ruh ve can, Bu teslis kâmil bir vahdete erdirilmelidir, Zira ruh can için nasıl bağ ise, Aynı şekilde bedeni de kendine bağlamalıdır ruh, Bu dersi aklından hiç çıkarma.
Üçüncü tarz ve dahi hepsinin sonuncusu, Birlikte kalmak üzere dört elementi birleştiren, Filozoflar buna tetraptatif [NOT: Dörtlü birleşme] derler, Ve bilhassa namı cihana yayılan Guido de Montanor, Ve binaenaleyh bu devirde en ziyade övülen tarzdır, Kavuşumumuzda dört element toplanmalıdır, Evvela ayrılmış olanlar, layık nispetle bir araya.
Bu yüzden kadının on beş damarı olduğu gibi, Erkeğin ise dölleme fiili için yalnızca beş damarı vardır, Evvela kavuşumumuzda gerekeni kastediyorum, Öylece erkeğimiz olan Güneş'in üç hisse suyu olmalı, Ve karısının dokuz, ki ona nispetle üç katıdır, O vakit benzer benzeriyle mesut yaşayacaktır, Kavuşumdan gayrı bir şey anlatmama lüzum yoktur.
Bu babı pek yakında neticelendireceğim bu yüzden, Kaba kavuşumu ancak bir kez yapmanı tembih ederek, Zira fahişeler nadiren çocuk doğururlar, Ve böyle gidersen asla Taşımıza kavuşamazsın, Kadının yalnız yatmasına müsaade etmezsen eğer, Ki o erkekten gebe kaldıktan sonra, Rahmi diğer her şeye sımsıkı kapatılsın.
Zira ham maddeye daima ham madde katanlar, Kaplarını açıp maddelerinin soğumasına izin verenler, Döl yatağındaki nutfeyi beslemez, aldatırlar, Kendilerini ve her zerrede heba ederler emeklerini, Eğer muvaffak olmak dilersen bu işte, Kapat rahmi ve tohumu besle, Muvaffak olmak istersen, sürekli ve mutedil bir ısıyla.
Ve kabın beş ay boyunca durduğunda, Bulutlar ve tutulmalar bütünüyle geçip gittiğinde, O nurlu ışık belirdiğinde hararetini tezce artır, Taşın apak ve parıltılı bir beyazlığa bürünene dek, O vakit açabilirsin camını gecikmeden, Ve doğmuş olan çocuğunu besle, Sütle ve gıdayla, daima daha da fazlasıyla. Zira artık hem nemli hem kuru öyle itidale ermiştir ki.
Öyle ki, Su Toprağa nakşolmuştur, Ki bundan sonra asla birbirinden ayrılamazlar, Ve nitekim Su da Toprağa öyle nüfuz etmiştir ki, İkisi bir arada yaşamak üzere ahdetmiştir, Ve Su, Topraktan tutuculuk vasfını peydahlamıştır, Bu dördü artık bir olmuştur, asla çekişmemek üzere.
Ve niyetimizin tamamı iki şeye bağlıdır, Birbirine zıt olan kuru ve nemliye, Kuruda niyet, nemliyi sabitlemeye getirmektir, Nemlide ise, Toprağa erime kabiliyeti vermektir, Böylece mutedil kılınan bu ikisinden neşet etsin Ne Beden kadar kesif, Ne de ışınsız Su kadar latif olan bir mizaç.
Bu sebeple çözme ve bağlama, iki Esasıdır Bu çetin İlimin, ve en mühim Kutuplarıdır, Her ne kadar başka pek çok esas bulunsa da, Gözler önüne sereceğim parıldayan sancaklar gibi,
Bu yüzden ilerle bir diğer suruna Hikmetimizin bu muhkem Kalesinin, Ki Beşinci Kapıdan içeri girebilesin.
Çürüme Üzerine
Beşinci Kapı.
İşte şimdi başlıyor Çürüme Bölümü, Ki bu Kutup olmaksızın hiçbir tohum çoğalamaz, Bu da ancak bedende nemli ısının Muntazam tesiriyle yapılmalıdır, el yordamıyla değil, Zira Bedenler başka türlü tabii yoldan tebeddül edemez, Nitekim Mesih de şahadet eder buna, buğday tanesi Toprakta ölmedikçe, mahsul elde edemezsin.
Ve aynı şekilde, Maddeni Çürütmedikçe, Hiçbir surette hakikatiyle tebeddül edemez, Ne Elementlerin tabii olarak ayrışabilir, Ne de aralarındaki Kavuşum kemaliyle kutlanabilir,
Öyleyse emeğin heba olmasın diye, Çürümenin sırrını iyice kavra, Bu İşi eline almadan evvel.
Ve Çürüme şöyle tarif edilebilir, Filozofların kelamınca, Bedenlerin çözülmesidir o, Ve Bileşiğimizde üç şeyin ayrılmasıdır, Bedenlerin katliyle onları kokuşmaya sevk eden, Ve ardından Yeniden Doğuşa muktedir kılan,
Zira şüphe yoktur ki Yeryüzündeki şeyler Çevredeki Göklerin devranından hasıl olur.
Ve bu sebeple daha evvel söylediğim gibi, Elementlerini karıştırıp hikmetle eşitlediğinde, Mutedil bir harareti muhafaza et, daima sakınarak, Şiddetli ısıyla asla kalsine olup kül olmasınlar, Beyhude yere kızartılmış kuru bir toza dönüşmesinler, Fakat bir Kuzgunun gagası gibi kara bir toza dönsünler, Su Banyosunun yahut Gübreliğimizin hararetiyle.
Doksan Gece geçene değin, Onları nemli ısıda her şeyden sakınarak tut, Çok geçmeden kararmalarından fark edeceksin Hızla çürümeye doğru meyledip gittiklerini, Ki pek çok rengin ardından onları getireceksin Sabırla, kolaylıkla kamil bir Beyazlığa, Ve böylece tohumun kendi tabiatında çoğalacaktır.
Birbirlerine sarılıp öpüşmelerini sağla, Ve çocuklar gibi aşağı yukarı oynaşmalarını, Ve gömlekleri sidikle kirlendiğinde, O vakit Kadın onları yıkamakla mükellef olsun, Ki o kadın bitkinlikten ekseriya kendinden geçip bayılacaktır,
Ve nihayetinde bütün Çocuklarıyla birlikte ölecektir, Ve asli kirlerinden arınmak için Araf'a gidecektir.
Onlar oradayken, peyderpey artır Isı ile çektikleri azabı, daima daha da fazla, Ateşin onlardan kesilmesine asla izin verme, Ve Fırınının buna elverişli olmasına dikkat et, Ki akil kimseler ona Athanor der, Gereken harareti en mutedil şekilde muhafaza eden, Ki onunla Su tabii olarak çürür.
Bu Esastan bahseder Hakîm Guido, Ve der ki, çürümeyle ölür cismani Bileşik, Ve sonra Morienus ve daha nicelerine göre, Yeniden doğmuş, Basit ve Ruhani olarak doğrulur yine, Şayet hararet ve rutubet devamlı olmasaydı, Rahimdeki meni orada karar kılamazdı, Ve dolayısıyla ondan hiçbir semere neşet etmezdi.
Bu yüzden başlangıçta Taşlarımızı alasın, Ve her birini birbiriyle Kabirlerine gömesin, Sonra aralarında denk bir İzdivaç kılasın Altı hafta bir arada yatsınlar, sonra bırak Tabii olarak gebe kaldıkları tohumu besleyip saklasınlar, O müddetçe mezarlarının dibinden doğrulmaksızın, Ki bu sırlı nokta pek çok kimseyi yanıltır.
Bu Gebe Kalma vaktinde hafif ısıyla bekle, Zahir olan Siyahlık sana haber verecektir öldüklerini, Zira o vakit sıvı Zift gibi bir arada, Şişecek ve kabarcıklanacak, çökelecek ve Çürüyecekler, İçinde parıldayan Renkler göreceksin, Görünüşü hayranlık veren Gökkuşağı misali, İşte o dem Su dosdoğru kurumaya başlar.
Zira nemli Bedenlerdeki bu mutedil besleyiş, Her şeyden evvel Siyahlığı intaç eder ki bu, Tabii Karışımın işaretidir sana tayin olunan, Ve hakiki Çürümenin, hatırla bunu, Çünkü o vakit kusursuzca başkalaştırmakta yanılmazsın, Ve böylece Siyahlık Kapısından girmelisin içeri, Şayet Beyazlık içindeki Cennetin nuruna erişmek dilersen.
Zira ilkin Güneş doğuşunda kararacaktır, Ve Nuh tufanının Suları yeryüzünden geçip gidecektir, Ki onlar yüz elli gün boyunca aralıksız kalmıştı Yeryüzünde, çekilip gitmeden önce tüm bu Sular, Tıpkı akil kimselerin anladığı gibi geçip gidecektir Sularımız, Ta ki Davud ile birlikte şöyle diyebilesin, [NOT: "Abierunt in sicco flumina", Nehirler kurulukta akıp gitti anlamına gelen Latince ibare.] Nehirler kurulukta akıp gitti, bunu aklında tut.
Çok geçmeden Nuh Bağını dikti, Ki orası hakikaten çiçeklenip tez zamanda Üzümler verdi, Bu müddetten sonra artık korkmayacaksın, Zira aynı şekilde Taşımızın da çiçeklenmesi gelecektir peşi sıra,
Ve bunun üzerinden çok geçmeden, otuz gün nihayete erdiğinde, Tıpkı Yakut gibi kırmızı Üzümlerin olacaktır, Ki bu bizim Adrop'umuz, Kırmızı zencefilimiz ve Kurşunumuzdur. [NOT: "Adrop", simyada kurşun veya felsefi madde için kullanılan kadim bir terimdir.]
Zira nasıl ki Ruhlar fani ıstıraplardan sonra Daimi neşe dolu bir hayatın sürdüğü cennete iletilirse, Taşımız da Araf'taki karanlığının ardından Öylece arınacak ve Elementlerde çekişmesiz birleşecektir, Zevcesinin beyazlığına ve letafetine sevinecektir, Ve Araf'ın karanlığından geçip Cennetin nuruna varacaktır, Büyük kudrete sahip Beyazlık İksiri halinde.
Ve Çürümeye daha kolay erişebilmen için, Şu Temsili kendine hakiki bir hüccet bil, Zira Çürümenin bütün sırrı bunda yatar, Devamlı Surette Suya batırılan Meşenin göbeği Tez vakitte çürümez, aldanmayasın diye söylerim sana,
Zira Suda yüz yıl ve daha fazla kalsa dahi, Onu evvelce olduğu kadar sağlam bulursun yine.
Lakin onu kâh ıslak kâh kuru tutarsan, Kerestede mutad tecrübeyle görebileceğin veçhile, Zamanın akışıyla o Meşe bütünüyle Çürüyecektir,
Çürüme Üzerine
Ve böylece niyetimize muvafık surette, Bazen Ağacımız Güneş ile yakılmalıdır, Ve hemen akabinde Su ile soğutmalıyız onu, Ki bu vasıtayla çürümeye götüresin onu pekâlâ. Zira kâh yaşta ve kâh yine kuruda,
Kâh şiddetli sıcakta ve kâh yine soğukta Bulunması, onun tez vakitte çürümesini intaç edecektir, Ve böylece çürümeye sevk edeceksin Altınını, Cisimlerine muamele eyle bu yüzden sana anlattığım gibi, Ve çürütmende ısıyla öyle tez davranma sakın, Talihi küllerin arasında aramak zorunda kalmayasın.
Bu sebepten Suyunu Topraktan çekip çıkarasın, Ve onunla birlikte ruhun yükselmesini sağlayasın, Sonra tekrar Toprağın içine fırlatıp atasın onu, Ki onlar böylece defalarca yükselip alçalsınlar, Şiddetli hararetten ve ani soğuktan muhafaza eyle Cam kabını, ve ateşini öyle mutedil kıl ki, Çeperlerin boyunca suyun asla camlaşmasın.
Ve Suyunu intihap ederken basiretli davranasın, Karışma hiçbir Tuza, Kükürde, ne de maden cevherine, Zira herhangi bir Su hakkında sana ne gevezelik ederlerse etsinler, Bizim kükürdümüz ve cıvamız yalnızca Madendedir, Avamın Yağlar ve Sular tesmiye ettiği, Kuşlar, Kuş yavruları ve daha nice adlarla andığı, Sırf ahmaklar Taşımızı asla bilmesinler diye.
Zira bu Âlemin mayası addedilir Taşımız, Sanat ile sevk edildiğinde, Tabiatın iktiza ettiği veçhile, İntişarında fevkalade velut olacaktır, Ve kendi cinsini senin şahsi arzun mucibince çoğaltacaktır, Şayet Hak Teâlâ sana ilham etmeyi tensip buyurursa Hakikati bilmeyi ve ham hayallerden sakınmayı, Zenginlikte senin gibisi pek az bulunacaktır.
Lakin nicesi kapılır kendi vehmine göre amelde bulunmaya, Göz alıcı tentürler ihtiva eden nice maddeler üzerinde, Gözle bakıldığında hem Ak hem Al olan, elle ayrıştırılan, Fakat Ateşin içinde uçup giden tentürler, Böylesi kimseler günbegün çanakları ve cam kapları kırarlar, Geceleri uykusuz kalarak, kokular ve dumanlarla Kendilerini zehirleyip gözlerinin nurunu zayi ederler.
Libasları kirlidir ve iplik iplik aşınmıştır, Nereye gitseler çoğaltıcı oldukları kokularından sezilir, Aşındırıcı ecza ile parmaklarını kirletmekten çekinmezler, Gözleri çapaklıdır, avurtları hem çökük hem morarmıştır, Ve böylece akılsızlıkları yüzünden ziyana ve kedere duçar olurlar, Böylesi kimseler cüzdanlarındakini tükettiklerinde, Başlarlar azarlamaya ve Filozoflara şiddetle lanet okumaya.
Zira Filozof kisvesinde bulundukları onca müddet zarfında, Yine de Taşımızı asla idrak edemediler, Kimi kurumda, fışkıda, idrarda aradı, kimi şarapta, Kimi göktaşı balçığında [NOT: "Sterr slyme", dönemin inancında gökten düştüğü varsayılan jelatimsi madde], zira o tek bir nesnedir, Kanda, Yumurtalarda aradı kimisi de serveti tükenene dek, Unsurları ayrıştırıp pek çok çanağı heba ederek, Kırıkları çoğalttılar, lakin hedefe asla vasıl olamadılar.
Ve hanelerine varmak pek latif bir temaşadır, Ne ocaklar, türlü şekilde ne cam kaplar mevcuttur orada, Ne Tuzlar, ne Tozlar, ne türlü Yağlar ve sular bulunur, Nasıl da fasih bir edayla ilk madde (prima materia) üzerine lakırdı ederler, Fakat hakikati bulmaya dair hiçbir nasipleri yoktur, Bizim cıvamızla ve canlı kükürdümüzle meşgul olurlar, Bunun içinde akıllarını yitirir ve büsbütün sefalete sürüklenirler.
Al Adamı ve onun beyaz Karısını alırlar ele, O hususi cevheri ve iki iksiri, Beşinci özü ve hayat iksirlerini, Balı, kırlangıçotunu ve döl eşini dahi, Bunları unsurlara bölerler daha niceleriyle birlikte, Çoğaltıcı değil, Filozof tesmiye olunmak isterler, Oysa felsefe-i tabiiyyeyi ne okumuş ne görmüşlerdir.
Biri Taşımızı hakkıyla bildiğini zanneder, Kendini Padişahtan daha zengin addeder, Ona yardım eyleyeceklerdir, Fransa'yı fethetmekte Asla duçar olmayacaktır fiyaskoya, ne muazzam şey, Kutsal Kâse'yi dahi hanesine getireceklerdir, Ve şayet Kral esir düşecek olsa, tutalım ki, Fidyesini derhal oracıkta ödeyeceklerdir.
Pek şayan-ı hayrettir ki Westminster Kilisesi, Bu mezkûr filozofların mesken tuttuğu mahal, Madem bunca servet husule getirebilmektedirler, Böbürlendikleri ve caka sattıkları üzere, Her gün boyuna şarap nûş ederek, Neden bir hamlede mükemmelen ikmal edilmemiştir, Zira doğrusu hâlâ pek çok Taşa muhtaçtır.
Ahmaklar onların peşisıra sürüklenir, Zenginliğe terfi eyleyeceklerini zannederek, Fakat işitmek ister misiniz ne hürmet ve menfaat Elde ettiklerini o asil Londra şehrinde, Gümüş Asalar eşliğinde görebileceğiniz üzere, Muhafızlar her saat başı onlara refakat eyler, İşte böylesine büyük itibar sahibi adamlardır.
Muhafızlar onları sokak sokak arar, Tüccarlar ve Kuyumcular peşlerine gözcüler diker, Onlarla karşılaşan bahtiyar sayar kendini, Elde edecekleri o muazzam menfaat uğruna, Bir av köpeği gibi fır dönerler etrafta, Öyle büyük bir hazine kazanacaklarını umarak, İlelebet zenginlik içinde payidar kalacaklarını sanırlar.
Kimi mallarını tekrar geri almanın peşindedir, Kimi daha fazla malı tehlikeye atmak ister, Kimi pek memnun olacaktır ele geçirebilse, On dirhemden birini, temin ederim sizi, Kimi de hadsiz hesapsız borç vermiştir Mallarını, ve fakruzaruret içinde kıvranırken, Bir sikke dahi yakalasa pek ziyade mesrur olacaktır.
Lakin Muhafızlar onları tevkif eylediğinde, Torbaları Paris meşin toplarıyla tıkabasa doludur, Yahut nihayetinde sahte Saint Martin mühürleriyle, Lakin Paraya gelince, duvar diplerine işenip heba edilmiştir, Ardından lâyık oldukları veçhile sevk edilirler Newgate'e yahut Ludgate'e, size dediğim gibi, Sırf emniyet içinde ikamet eylesinler diye.
Nerede benim Param, der birisi feryat figan, Nerede benimki, der o ve beriki, Fakat işitmek ister misiniz ne denli kurnaz olduklarını, Mazeret bulup kendilerini aklamak hususunda, Derler ki, İksirlerimiz elimizden çalındı, Yoksa öderdik size bütün Altınınızı, On misli fazlası dahi olmuş olsaydı.
Ve sonra Alacaklılarına yaltaklanmaya başlarlar, Onlar namına yeniden amel eyleyeceklerini vaat ederek, Pek kısa bir müddet zarfında o iki iksiri, Tüccarları öyle efsunlarlar ki seve seve Salıverirler onları, fakat her daim nafile, Öyle uzun boylu amel ederler ki, nihayetinde Kendilerini yine Zindana atılmış bulurlar.
Onlara neden zengin olmadıkları sorulduğunda, Kalıptan halis Altın döktüklerini söylerler, Lakin derler ki, hendekte pekâlâ yüzebilir Çenesinden yukarı tutulan kimse, Sermayemiz yoktur, bu yüzden kâr edemeyiz, Şayet elimizde olsaydı amele koyulurduk Westminster Kilisesi'ni ikmal etmeye yetecek kadar.
Çürüme Üzerine
36. Ve bazıları öylesine dindardır ki, Kendi yurtlarından dışarı çıkıp oturmak istemezler, Zira orada, hiçbir hüküm olmaksızın, Gönüllerinin çektiğince keyif sürerler, Başdiyakoz lütuf ile öyle doludur ki, Şayet onu Haç ile [NOT: Haç kabartmalı madeni para veya rüşvet] hoşnut ederlerse, Başkalarının kaybına hiç mi hiç aldırmaz. Ve şarabın başında oturduklarında, Bu keşişlerin nice altınları olduğunu söylerler, "Keşke Tanrı nasip etse de," der biri, "birazı benim olsa; Hey gidi, tasa bir yana, kadeh dönsün ortada." "İçmeye bak," der bir başkası, "akıl sağlığı yerindedir, Ben bu Sanatın bir üstadıyım, Kefilim ki hepimize pay düşecektir."
37. İşte bu durum, keşişlerin kötülük etmesine yol açar, Bunaklıkları yüzünden ücretlerini çarçur ederler, Kimi bir ahşap kâse getirir, kimi bir kaşık, Bu sahte filozoflar öyle bir cesaret verir ki onlara, Hiçbir kayıp olmaksızın kazanç vaat ederler, En azından bir peniye karşılık bir pound kazanç, Ve böyle güzel vaatler budalaları sevindirir.
38. Bire on iki veren şahane bir İlaç, Vaat ederler ondan elde edeceklerini, Oysa bunu hiçbir vakit kendileri için bile, Becerip ortaya koyamamışlardır, Tanrı beni bağışlasın, Sakının böyle filozoflardan, sakın kimse yermesin onları, Ki bu keşişlerin zenginleşmesine yardım ederler, Öyle ki sırtlarında lime lime cübbelerle gezerler.
39. Başkeşiş bu gürûhu pek hoş tutmalıdır, Zira keşişlerine yoksulluk içinde yaşamayı, Ve tıpkı Aziz Benedict gibi, fuzulilikten kaçınıp, Dindarca giyinip harçlıksız gezmeyi öğretirler, Hafifletirler onların ağırlığını da, Kese dolusu poundların getirdiği o yükü, Ki felsefe sayesinde artık hepsi hafiflemiştir.
Çürüme Üzerine
40. İşte, her kim bu zengin gürûhla düşüp kalkarsa, Elde ettiği kazançla pekala övünebilir, Zira onların felsefesinden elde edeceği şey, Bir maymunun kuyruğundan koparabileceği kadardır, İsa aşkına sakın bundan ötürü, Ve büyük masraflı hiçbir işe kalkışma, Çünkü kalkışırsan, hepsi ziyan olur.
41. Bu filozoflar (ki daha önce bahsetmiştim onlardan), Nice şeye el atıp her şeyi birbirine karıştırırlar, Gerçek anlayışın noksanlığından ötürü, Habire yanılgıdan yanılgıya koşarlar, Oysa her benzer, daima kendi benzerini doğurur, Tanrı her cins için böyle buyurmuştur, Keşke İsa etse de bunu akıllarında tutsalar.
42. Isırgandan bir gül devşireceklerini mi sanırlar, Yahut mürver ağacından tatlı bir elma? Yazık, akıllı insanların mallarını heba etmesine, Karşılaştıklarında böyle ipsiz sapsızlara güvenip, Ki Taşımızın ayaklar altında çiğnendiğini söylerler, Ve bu yüzden onlara rezil şeyleri damıttırırlar, Ta ki evlerini pis bir kokuyla doldurana dek.
43. Bazıları mekteplerde tek kelime dahi öğrenmemiştir, Böyleleri akıl yürüterek Felsefeyi anlayacağını sanır, Filozof mudur bunlar, hayır, düpedüz ahmaktırlar, Bu yüzden yaptıkları işler akılsızca biter, Akıllı biriysen onlara hiç bulaşma, Yoksa dalkavukluklarıyla seni öyle kandırırlar ki, Sonunda onların muradına boyun eğersin.
Çürüme Üzerine
44. Paranı boş yere heba edip harcama, Her lafa da itibar eyleme, Önce sına, yokla ve tat, Ve sınadığın nispette güven duy, Ve daima büyük masraflardan sakın, Fakat filozofun faziletli bir hayat sürüyorsa, Onun felsefesine daha bir güven besle.
45. Önce sına onu ve sorguya çek, Taşımızın bütün sırlarına dair, Eğer bunları bilmiyorsa, kayba uğramana lüzum yoktur, İşi daha fazla uzatma, bırak gitsin, İsterse en acıklı feryatları koparsın, Zira avına erişmeyi her şeyden çok istediğinde, Tilki de dalkavukluk edip sahte tavırlar takınır.
46. Bir âlime yakışır biçimde cevap verebiliyorsa şayet, Gerçi fiilen bunu henüz kanıtlamamış olsa da, Ve sen onun bu Çalışmasına yardım etmek istersen, Faziletliyse eğer, bunu bir hayır sayarım, Zira başarıya ulaşırsa elbet hakkını ödeyecektir, Ve pek yakında azar azar anlayacaksın, Acaba o büyük Sırra dair bilgisi var mıdır, yok mudur?
47. Tek bir şey, tek bir Cam, tek bir Fırın ve fazlası değil, Bak bakalım bu esası kabul ediyor mu, Eğer etmiyorsa, bırak gitsin yanından, Zira o asla seni öyle bir makama eriştiremez, Doğrusu onu terk etmen çok daha hayırlıdır, Sonradan kayba, ihtilafa, Ve başka türlü hoşnutsuzluklara düşmektense.
Çürüme Üzerine
48. Fakat Tanrı sana nasip eder de, Anlattığım bu öğreti vasıtasıyla bu İlme erersen, Senden kim ne dilerse dilesin, asla ifşa etme, Ne hatır için, ne korkudan, ne gümüş, ne de altın uğruna, Zalim olma, nefsine düşkün olma, ne de kibre kapıl, Tanrına kulluk et ve bu arada yoksullara yardım eyle, Bu hayatta uzun süre kalmak muradındaysan şayet.
49. Sırlarını kendine sakla, Tanrı korkusu olmayan günahkârlardan uzak tut, Yoksa seni derin zindanlara atarlar, Ta ki onlara bunu fiilen yapmayı öğretene dek, O vakit hakkında türlü iftiralar çıkıp yayılır, Kalpazanlık ettiğini söylerler, Ve böylece seni ebediyen mahvederler.
50. Ve eğer onlara bu hüneri öğretirsen, Günahkâr hayatlarını sürdürsünler diye, Bu yüzden Cehennem senin meskenin olabilir, Zira Tanrı o vakit seni hor görür, Kendin için hiçbir bahane öne süremezsin, Öyle davran ki hem Bedenini hem Ruhunu kurtarabilesin, Ve burada, barış içinde bir ömür sürebilesin.
51. İşte bu Bölümde sana öğrettim, Bedenleri nasıl Çürütmen gerektiğini, Ve ele geçmemen için kendini nasıl kollayacağını, Hapse, ziyana ve rezilliğe uğramayasın diye, Bu yüzden öğretimi akıllıca aklında tut, Ve Altıncı Kapıya doğru ilerle, Zira bu Beşinci Kapı zaferle tamamlandı.
Pıhtılaşma Üzerine, Altıncı Kapı
1. Pıhtılaşma üzerine çok şey yazmama lüzum yoktur, Lakin ilkin onun ne olduğunu beyan edeyim, Yumuşak şeylerin Beyaz Renkte Sertleşmesidir o, Ve uçup giden Ruhların sabitlenmesidir, Nasıl pıhtılaştıracağını çok dert etmene gerek yoktur, Zira Elementler pek yakında birbirine bağlanacaktır, Yeter ki Çürüme usulünce yerine getirilmiş olsun.
2. Fakat Pıhtılaşmalar türlü türlü yollarla yapılır, Ruhlar ve Bedenler berrak suya çözündürülür, Keza Tuzlar da bir veya iki kez çözündürülür, Ve sonra akıcı bir Madde halinde pıhtılaştırılır, Böylesi bir Pıhtılaşma hakkında ahmaklar gevezelik eder durur, Kimi de çözündürür Elementleri eliyle bölerek, Ardından onları kuru bir toza dönüştürüp pıhtılaştırarak.
3. Lakin böylesi bir Pıhtılaşma bizim arzumuz değildir, Zira bizimkine tamamen zıttır, Bizim Pıhtılaşmamız ateşten korkmaz, Çünkü daima onun içinde yağlı halde durmalıdır, Ve dahi Tentüründe pek cömert olmalıdır, Ki Havada pıhtılaşınca gevşeyip çözülmez, Tekrar Suya dönmez, zira dönseydi Çalışmamız mahvolurdu. Dahası,
Pıhtılaşma Üzerine
4. Dahası, erime yoluyla çözülen cam yahut kristal gibi, Pek sert bir Taşa dönüştürerek pıhtılaştırma, Lakin öyle pıhtılaşsın ki mum misali derhal erisin, Kusursuzca, ve aldanıştan sakın, Zira pıhtılaşmış tuzlar misali, yeniden akıp suya dönüşmeyen Böyle bir pıhtılaşma gayemize ait değildir, Öyle olursa emeğin boşa gitmiş demektir.
5. Böyle bir pıhtılaşma bize zerrece fayda vermez, O, bayağı usulle pıhtılaştıran çoğaltıcılara aittir, Eğer bu sebeple doğru olanı yapmak dilersen, (Mademki ilacın doğal yoldan asla akmayacaktır, İlk önce onu çürütmedikçe de pıhtılaşmayacaktır) Önce Taşımızın elementlerini arındır ve sabitle, Ta ki onlar birlikte pıhtılaşıp derhal akana dek.
6. Zira Madde kusursuz Beyaz kılındığında, O vakit Ruhun Beden ile pıhtılaşmış olacaktır, Lakin o vakte değin uzun bir mühlet tanıman gerekir, Tarafına inciler gibi pıhtılaşmış görünmeden evvel, Böyle bir pıhtılaşmayı görmekten sevinç duyasın, Ve ardından kan gibi kırmızı taneler misali, Dünyadaki her türlü metadan daha zengin.
7. Topraksı kesafet önce nem içinde yok edildiğinden, Siyahlık hasıl olur, Bu temel ilke inkâr edilemez, Zira doğa filozofları şüphesiz böyle söyler, Bu elde edildiğinde, Beyazlığı elden kaçırmazsın, Ve onu bir kez Beyazlığa doğru pıhtılaştırırsan, Taşların en değerlisine sahip olursun.
8. Ve Kuru olan vesilesiyle Nemli olan çürüdüğü gibi, Ki bu durum renklerde Siyahlığın belirmesine sebep oldu, Aynen öyle, Kuru olanla pıhtılaşan Nemli olan, Görkemle parıldayan berrak bir Beyazlık hasıl eder, Ve Kuru olan ilerledikçe madde Beyazlaşır, Nasıl ki Siyahlaşmada Nem kendini gösterirse, Daima yeni ve değişken renkler vasıtasıyla.
9. Bütün bunların sebebi, pek mutedil olan Isıdır, Maddeyi durmaksızın işletir ve harekete geçirir, Ve bu vesileyle Madde başkalaşır, Hem içeriden hem dışarıdan cevheri bakımından, Ahmakların aldatıcı surette göze hitap ettiği gibi değil, Lakin her bir parçası tüm ateşe tahammül edecek şekilde, Akışkan biçimde sabit ve tentürde kararlıdır.
10. Ve tababet ilmi her bir sindirimi tanımlar, İlki midede gerçekleşir ki onda kuruluk vardır, Şüphesiz Beyazlığa sebebiyet verir, Nasıl ki ikinci sindirim Kırmızılığa sebebiyet verirse, Isı ve itidal vasıtasıyla karaciğerde tamamlanır, Böylece Taşımız kuruluk ve Isı vasıtasıyla, Kusursuz Beyaz ve Kırmızıya dek sindirilir.
11. Lakin burada başka bir sırrı bilmen gerekir, Filozofların Çocuğu Havada nasıl doğar, Kömüre doğru pek hızlı üflemekle meşgul olma, Ve bunu ne alaya ne de istihzaya al, Lakin bana hakikaten inan, yoksa bütün emeğin heba olur, Toprağın Su ile yeniden diriltilmedikçe, Bizim hakiki pıhtılaşmamızı asla göremezsin.
12. Cennet ile Toprak arasında duran bir kuş, Topraktan saf Su ile birlikte Hava misali yükselir, Ve yaşayan her şeyde hayata vesile olarak, Bahsi geçen Doğamız üzerine durmaksızın akar, Bütün dikkatiyle onları ıslah etmeye gayret gösterir, Ki bu Hava felsefemizin Ateşidir, Gizemli bir dille kâh Yağ, kâh Su diye anılır.
13. Ve Yağ yahut Su dediğimiz bu vasat Hava, Ateşimiz, Merhemimiz, Ruhumuz ve Taşımızdır, Ki bütün hikmetlerimizi bu tek şey üzerine bina ederiz, Ne dışarı ne de içeri yalnız başına gider, Ateş de öyle gitmez, ancak Su ile birlikte gider, Önce onu dışarı iletir ve ardından içeri taşır, Birbirinden kolayca ayrılmayan Su ile Su misali.
14. Ve böylece ancak Su bizim Suyumuzu harekete geçirebilir, Ki bu hareket hem Ölüme hem Hayata sebebiyet verir, Ve Su, tabiaten Suya yapışır, Hiçbir uyuşmazlık yahut niza olmaksızın, Bu Su ahmaklar için hiç de aşikâr değildir, Şüphe yoktur ki tabiatındandır, Ruhun, yani Su diye adlandırılan ve dışarı iletilenin.
15. Ve Su, bu dünyada vücut bulmuş Her cevherin sırrı ve hayatıdır, Zira her şey başlangıcını Sudan alır, Nitekim kadının doğum vakti geldiğinde görülür, Eğer her şey yolundaysa, önce gelen su vasıtasıyla, Onlardan önce akan ve [NOT: Kadınların doğum öncesi gelen amniyon sıvısı kastedilmektedir] Albien denen suyla, Doğumdan evvelki ızdıraplı sancılarla birlikte.
16. Ve doğrusu başlıca sebep şudur ki, Filozoflar bizlere sabırlı olmayı tembihledi, Ta ki Su bütünüyle toza kuruyana dek, Sürekli lakin şiddetli olmayan besleyici bir ısıyla, Zira her elementin keyfiyetleri birbirine zıttır, Ta ki Siyahtan sonra Beyazda bir vuslat vaki olana, Ve ardından bölünmeksizin ebediyen pıhtılaşana dek.
17. Ve dahası, bu dönüşümün hazırlığı, Nesneden nesneye, bir halden diğer hale, Tabiatın sadece doğal ve basiretli işleyişiyle gerçekleşir, Nasıl ki Ananın rahmindeki menide öyleyse, Zira meni ve Isı, bacı ile kardeş gibidir, Tabiatın muktedir olduğu veçhile kendi içlerinde dönüşürler, Fiil ve kabulleniş ile, nihayetinde kusursuz İnsana varırlar.
18. Zira Tabiat vasıtasıyla İnsana tekemmül eden Cismani kısım, başlatıcısı ne idiyse öyledir, Her ne kadar böylece nesneden nesneye başkalaştıysa da, Başka türlerle karışmak üzere kendi tabiatının dışına çıkmadı, Böylece tek bir Cam içerisindeki meni misali Maddemiz, Kendi içinde nesneden nesneye dönmelidir, Yalnızca pek mutedil bir Isı onu beslerken.
19. Sana doğal bir misal daha verebilirim, Bir Yumurtanın cevheri tabiat tarafından nasıl işlenir de Kabuğundan dışarı taşmaksızın bir Civcive döner, Daha sarih bir misal düşünemezdim, Ve orada benzer benzeri tür içinde meydana getirene dek, Halden hale dönüşümler vuku bulur, Besleyici ısıyla, bunu sadece zihninde tut.
20. Burada başka bir misal daha okuyabilirsin, Nebati varlıkları nazar-ı dikkate alarak, Her Bitki kendi tohumundan nasıl neşet eder, Doğal işleyiş vasıtasıyla Isı ve Nem vesilesiyle, Bu sebeple Madenler de beslenir sunulmasıyla, Başlangıçları olan kökensel Nemin, Tek bir Cam içinde kendi tabiatlarının dışına taşmaksızın.
21. Orada onları yeniden nesneden nesneye çeviririz, Anaları olan Suya vardıklarında, Bu ilke bilinmezse beyhude zahmet çekersin, O vakit her şey Menidir ve başka nesne yoktur, Sadece sayıca iki olan tabiat ile tabiat vardır, Erkek ve Dişi, Fail ve Münfail, Pek parlak Toprağın rahmi içerisinde.
22. Ve bunlar Isı vasıtasıyla nesneden nesneye çevrilir, Tek bir Cam içerisinde ve böylece halden hale, Ta ki Tabiat onları sevk edene dek, Yeniden doğmuş Suyun tek bir cevheri içine, Ve böylece meni kendi türü dairesinde başkalaşır, Kendi türünü benzerlik içinde Çoğaltmaya muktedir olur, Tabiatta diğer tüm nesnelerin doğal olarak yaptığı gibi.
23.
Bu bahsi geçen doğal sürecin vaktinde, döllenen tohum büyümekteyken, Madde kendi çözücüsüyle (menstruum) beslenir, Ki bu suyu topraktan çıkaran yalnızca odur, İlk göründüğünde rengi yeşildir, Ve o vakit Güneş ışığını gizler, Geceleyin kuzey boyunca yol alır.
24.
Bahsi geçen çözücü (menstruum), sana bir sır olarak söylerim, Yeşil Aslanımızın kanıdır, zaç (vitriol) kanı değil, Venüs Hanım sana bunun hakikatini bildirebilir, Başlangıcında ona danışır ve onu çağırırsan, Bu sır büyük ve küçük filozoflarca gizlenmiştir, Adı geçen Aslandan çekilen bu kan, Isı noksanlığından ötürü tam bir sindirime erememiştir.
25.
Lakin bu kan, bizim gizli çözücümüzdür (menstruum), Tohumumuz onunla ölçülü biçimde beslenir, Cismani olarak tortuya dönüştüğünde, Kusursuzca beyaz ve gayet kuru hale geldiğinde, Kendi bedeninde pıhtılaşıp sabitlendiğinde, O vakit göze pekâlâ fışkıran kan gibi görünebilir, Bu esere süt beyazı taç adı verilir.
26.
Şimdi anla ki böylece keskinleştirilen ateşli suyumuz, Bizim çözücü (menstruum) suyumuz diye anılır, onda Toprağımız çözülür ve doğal yoldan kalsine edilir, Pıhtılaşma yoluyla, öyle ki bir daha asla ayrılmazlar, Yine de daha fazla su pıhtılaştırmaktan geri durma, Evvelce anılan keskinleştirilmiş suyun üç cüzüne karşılık, Toprağın pıhtılaşmış dördüncü cüzüyle, daha fazlası değil.
27.
Böylece pıhtılaşan o maddeye, Kristal suyun dördüncü cüzünü kat, Ve pıhtılaşma yoluyla onları birlikte, Madeni bir cevher halinde izdivaç ettir, Ki bu cevher yeni bilenmiş bir kılıç gibi parıldayacaktır, Evvela görünecek olan siyahlığın ardından, Onlara taze suyun dördüncü cüzünü ver.
28.
Daha pek çok ıslatma yapmamız gerekecektir, İkincisini ver ve ardından üçüncüsünü de, Bahsi geçen oranı aklında iyi tut, Sonra dördüncü defa bir başkasına geçmeye bak, Beşinci ve altıncı defa da bundan sapma, Lakin o üçünün her birinde ikişer cüz koy, Ve yedinci defada beş cüz olmasına dikkat et.
29.
Böylece yedi defa ıslatma yaptığında, Çarkını yeniden döndürmelisin, Ve hiçbir şey eklemeksizin bütün o maddeyi çürütmelisin, Doğru yapmak istersen evvela siyahlığı bekle, Sonra onu her bir zerresine dek beyazlığa pıhtılaştır, Ve kırmızılık yoluyla güneye yüksel, İşte o vakit temelini bir sona ulaştırmış olursun.
30.
Böylece suyun iki kısma ayrılmış olur, İlk kısımla bedenler çürütülür, Ve ikinci kısım ıslatmana gitmelidir, Ki madde onunla sonradan kararır, Ve hemen ardından hafif bir pişirme ile beyazlaşır, O vakit filozoflarca Yıldızlı Taşımız diye adlandırılır, Onu kırmızılığa eriştir, işte o zaman altıncı kapı fethedilmiş olur.
Besleme Üzerine, Yedinci Kapı
1.
Şimdi kalemimi besleme üzerine yazmaya çeviriyorum, Mademki burada yedinci sırayı almak zorundadır, Lakin az sözle hızla açıklanacaktır, Ona dikkat kesil ve beni akıllıca anla, Besleme, kuru maddemizi doyurmak diye adlandırılır, Sütle ve etle, ki bunu ölçüyle yaparlar, Ta ki üçüncü mertebeye ulaştırılana dek.
2.
Lakin ona tıka basa doyuracak kadar çok verme, İstiskadan [NOT: aşırı sıvı birikmesi, ödem] ve Nuh tufanlarından sakın, Bu yüzden ona azar azar kat, İyi geleceği görülen yiyecek ve içecekten, Ta ki sulu hıltlar kanı bastırmasın, Bu sebeple içecek öyle ölçülmelidir ki, Ondan gelen doğal iştahı asla söndürmeyesin.
3.
Zira pek çok içerse, o vakit kusması gerekir, Yoksa pek uzun süre hasta kalacaktır, Bu yüzden karnını istiskadan koru, Ve sürgünden koru, yoksa işler tersine döner, Arada sırada susuz kalmasına izin vermek yeğdir, Bir defada haddinden fazla vermektense, Ki gençlik çağında bilhassa perhize tabi tutulmalıdır.
4.
Ve tabiatın gerektirdiği üzere onu perhizle beslersen, Çağına erişene dek ölçülü biçimde, Soğuktan sakınıp nemli ateşle besleyerek, O vakit serpilecek ve gayretle dolacaktır, Ve sana hem haz hem menfaat sağlayacaktır, Zira karanlık bedenleri sağaltıp parlak kılacak, Kudretiyle onların cüzzamını temizleyecektir.
5.
Çarkını böylece üç kez döndürmelisin, Bahsi geçen beslemenin kaidesini gözeterek, Ve ateşi hisseder hissetmez, Balmumu gibi erimeye hazır olacaktır, Bu bab daha fazla izah gerektirmez, Zira unsurların denk kılındıktan sonraki, En münasip perhizi sana anlattım.
6.
Ve altını nasıl beyazlığa eriştireceğini de, Şekilce tıpkı akdiken ağacının yapraklarına benzeyen, Daha önce anlattığım üzere magnezya denen, Ve yanıcılığı bulunmayan beyaz kükürdümüzü, Ki ateşten asla kaçıp gitmeyecektir, Ve böylece arzuladığın yedinci kapı, Güneşin doğuşunda fethedilmiş olur.
Süblimasyon Üzerine, Sekizinci Kapı
1.
Burada, sekizinci kapı olan süblimasyonumuz üzerine, Söyleyecek bir iki sözüm var, Ahmaklar süblime eder, lakin sen öyle süblime etme, Zira şüphesiz biz onlar gibi süblime etmeyiz, Bu yüzden hakiki süblimasyonda yanılmayasın, Bedenlerini evvela ruhani kılabilirsen, Ve ardından sana öğrettiğim gibi ruhlarını cismani yaparsan.
2.
Kimileri cıvayı zaçtan (vitriol) ve tuzdan süblime eder, Ve diğer ruhları demir yahut çelik cürufundan, Kalsine edilmiş yumurta kabuklarından ve sönmemiş kireçten, Ve kendi usullerince pek güzel süblime ederler, Lakin böylesi bir süblimasyon asla uymaz, Bizim maksadımıza, zira biz öyle süblime etmeyiz, Bu sebeple şimdi hakiki süblimasyona geçeceğim.
3.
Süblimasyonda evvela bir şeyden sakın, Kabının en tepesine dek süblime etmeyesin, Zira zor kullanmaksızın onu indiremezsin, Yeniden aşağıya, orada durup kalacaktır, Sana derim ki soğumayla öyle sevinç bulur, Bu yüzden onu ılımlı bir ısıyla aşağıda tut, Tam kırk gün boyunca, ta ki yukarısı kararana dek.
4.
Zira o vakit ruh çıkmaya başlar, Kendi damarlarından, zira latif olan her ne varsa, Şüphesiz ruhlarla birlikte yükselecektir, Bu yüzden aklında tut ve şunu iyi düşün, Bedenlerinin burada nasıl tutulduğunu, Onlar çürüdükçe, gittikçe daha çok süblime olarak,
Su onları tamamen yukarı taşıyana dek. Ve böylece zehirlerini akıttıklarında Suya, o vakit kara görünür, Ve her bir cüzü hiç şüphesiz ruhani hale gelir, Bizim usulümüzce kolaylıkla süblimleşerek Kendisini taşıyan suyun içine doğru, Zira daha önce dediğim gibi, bir Çocuk böylece Havanın içinde doğmalıdır yeniden sudan.
Lakin bunlar sürekli süblimasyona Öyle tabi tutulduklarında, hem nemli hem mutedil ısıyla, Her şey ak ve sırf ruhani kılındığında, O vakit Gök Yeryüzü üzerine tekrarlanmalıdır, Ruh Beden ile yeniden birleşene dek, Ta ki Yeryüzü evvelce Gök olan her şeye dönüşsün, Ki bu da yedi süblimasyonda tamamlanacaktır.
Ve süblimasyonu üç sebep için yaparız, İlk sebep Bedeni ruhani kılmaktır, İkincisi Ruhun cismani olabilmesi, Ve onunla sabit ve cevheri hale gelmesidir, Üçüncü sebep ise asli pisliğinden Arınabilmesi, ve içindeki o meşum Kükürtlü yağlılığın eksiltilmesidir.
O vakit bunlar böylece birlikte arındıklarında, Kardan daha ak süblimleşeceklerdir, Bu temaşa seni ziyadesiyle ferahlatacaktır, Zira o dem dosdoğru bileceksin Ruhlarının böylece aşağı çalınacağını, Bu Kapı sana açılmış olacaktır, Nice kimse bu Kapının dışında kalıp aldanmıştır.
Mayalama Üzerine
Dokuzuncu Kapı.
Hakiki mayalamayı az sayıda Amel ehli anlar, Bu sebeple o sırrı sana şerh edeceğim, Doğrusu pek çok diyar gezdim, Bunu bana anlatabilecek birini bulabilmek için, Yine de Tanrı'nın takdiriyle, daima mübarek olsun O, Nihayetinde buna dair kamil bilgiye eriştim, Bu sebeple kulak ver, buna dair yazdıklarıma.
Mayalama muhtelif suretlerde yapılır, Ki İlaçlarımız bununla payidar kılınmalıdır, Kimi berrak bir Suya Güneş ve Ay koyar, Ve İlaçlarıyla onları dondurur, Bunlar Ateş içinde sınandıklarında, Kemal ile ne sebat edebilir ne de başkalaşabilir, Zira bu kabil mayalar bizim muradımıza uygun değildir.
Lakin başka bazı kimseler daha tabii davranarak İlaçlarını şu tarzda mayalarlar, Cıvada eriterek hem Güneşi hem Ayı, Ruhlarla birlikte zamanı gelinceye dek yükseltirler, Onları birlikte iki yahut üç kez süblimleştirerek, Sonra bundan mayalama yaparlar, Bu da bir yoldur, lakin biz onu terk ederiz.
Başka bazıları da vardır ki daha talihlidir Mayalamanın hakikatine bir nebze temas etmekte, Bedenlerini cıva ile bulamaç gibi malgama ederler, Sonra üzerlerine İlaçlarını eriterek akıtırlar, Bunların Sırlarımızdan bir miktar nasibi vardır, Lakin kamil ve hakiki bir neticeye eremezler, Çünkü mayalarını ne çürütür ne de başkalaştırırlar.
Bu ciheti o halde sana ifşa edeyim, Bak o nakıs Bedenine ne eylediysen, Kamil Bedenlerine de her mertebede aynını eyle, Yani evvela onları çürüt, Asli keyfiyetlerini büsbütün yok ederek, Zira niyetimiz tamamen şudur, Mayalamadan evvel mutlak surette başkalaştırmalısın.
Bileşimine dörtte bir nispetinde maya kat, Ki bu mayalar yalnızca Güneş ve Aydandır, Şayet bu Sanatın üstadı isen, Mayalaman şöyle icra olunsun, Sabitle Suyu ve Toprağı birlikte tezce, Ve İlaç mum gibi aktığı vakit, Onu malgamaların üzerine savur.
Ve bunların tümü birlikte karıştığında İyi mühürlenmiş cam kabının üzerinde ateşini yak, Ve her şey sabitlenene değin böylece devam et, Ve muradınca güzelce mayalanana kadar, Sonra gönlünün dilediğince atım (projeksiyon) yap, Zira o vakit İlaç her cüzüyle kamil hale gelmiştir, Hem Kırmızı hem Ak olanı işte böyle mayalamalısın.
Zira tıpkı buğday unundan yapılan hamurun, Ekmekten maya dediğimiz hamur özünü istemesi gibi, O tabii lezzeti kazanabilmesi, Ve erkekle kadına en can verici gıda olabilmesi için, Tam da öyle İlacını mayalamalısın, Ki halis maya ile lezzet bulsun, Ve her türlü sınamaya sonsuza dek dayansın.
Ve bil ki üç maya mevcuttur, İkisi tabiatı pak Bedenlerdendir, Sana anlattığım veçhile başkalaştırılması icap eden, Kastettiğim en gizli olan üçüncüsü ise, Kendi yeşil Suyuna dönük ilk Topraktır, Ve bu yüzden aslan susadığında, Karnı çatlayana dek ona içir.
Buna dair bir Sual açsam, Ve Amel ehline bu şeyin ne olduğunu sorsam, Derhal oracıkta sınardım onları, Mayalamamıza dair bir bilgileri var mıdır diye, Zira pek çok kimse hayret içinde bahseder, Robin Hood'dan ve onun yayından, Ki bence o yayı hiç germemişlerdir. [NOT: "Robin Hood ve yayı" deyimi, bir işi bizzat yapmayıp yalnızca hakkında kulaktan dolma laf edenleri hicvetmek için kullanılmıştır.]
Lakin sana söylediğim hakiki Mayalama, Ruhun Bedenlerle birleşmesidir, Ona tabii kokusunu geri vererek, Ayrılmış şeylerin nizamına uygun bütünleşmesiyle, Tabii bir uyum içinde tat ve renk ile, Böylelikle Beden Ruhun tesirini alır, Ki her biri diğerinin nüfuz etmesine yardımcı olsun.
Zira cismani kesafetleri içindeki Bedenler, Keyfiyetlerini fiilen gösteremezler Ruhani hale gelinceye değin, Ruhlar da Bedenlerin yanında sebatla kalamazlar, Mütenasip surette onlarla birlikte sabitlenmedikçe, Zira o vakit Beden Ruha Ateşe tahammül etmeyi öğretir, Ruh da Bedene senin muradınca dayanmayı.
Bu sebeple Altınını Altın ile mayalamalısın, Kendi Suyuyla arınmış Toprağını kastederim, Başka bir şey değildir bu, ancak Unsurun Unsurla birleşmesidir, Aralarında yalnızca Hayat Ruhları gezinir, Zira gördüğün mıknatısın Demiri kendine çekmesi gibi, bizim Toprağımız da hilkati icabı Rüzgar ile yukarı taşınan Ruhunu aşağı çeker.
Bu sebeple zihninle Ruhunu içeri ve dışarı sevk et, Altını Altınla karıştır, demek isterim ki Unsurları Unsurlarla birlikte akıt, Tüm Ateşe tahammül edebilecekleri zamana dek, Zira Toprak şüphesiz mayadır Suya, ve Su da Toprağa, Mayalamamız bu minval üzere icra edilmelidir.
Toprak Altındır, Ruh dahi öyledir, Alelade değil, bizim tarafımızdan böylece Unsur kılınmış, Yine de Güneş ona dahil olmalıdır, Feleğimiz vesilesiyle başkalaşabilsin diye, Zira mayalanmak için böylece hazırlanmalıdır, Ta ki derinden birleşebilsin Sana anlattığım üzere diğer tabiatlarla.
Ve Altın için burada her ne söylediysem, Gümüş için de aynısını anlamanı isterim, Onları çürütüp başkalaştırasın anlattığım gibi, İlacını Mayalamaya [NOT: Fermantasyona] eline almadan önce, Doğrusu İngiltere'de hiç rastlamadım öyle bir kimseye, Bana bu minval üzere Mayalamayı öğretebilsin, Hatasızca, ne tatbikatla ne de sözle.
17. Artık bu Fasıldan daha fazla bahsetmeme gerek yok, Mademki lafı uzatmaktan kaçınmaktır niyetim, Kelimelerimi iyi hatırla öyleyse, Hakiki tatbikatla sınayacağın üzere, Ve Güneş ile Ay'ı yenilemeye gayret et, Beşinci tabiatın vasfını haiz olsunlar diye, O vakit tentürleri ebediyen baki kalacaktır.
18. Ve lakin pek âlâ bir yol daha vardır, Başka bir ameliyeye taalluk eden, Pek latif kokulu bir Su yaparız, Bütün Cisimleri onunla Yağa dönüştürürüz, İlacımızı onunla akıcı kılarız, Beşinci öz deriz biz bu Suya, İnsanda dahi cümle marazları sağaltan.
Mayalama Üzerine
19. Lakin bu ameliye Kaideni [NOT: Baza] öğretim uyarınca hazırladıktan sonra yapılmalıdır, Ki o bizim kirecimizdir [NOT: kalsine edilmiş maddemizdir], Zira Cisimlerimiz böylesine kalsine edildiğinde, O Su onları hemencecik Yağa çözecektir, Güneş'in ve Ay'ın Yağını yap öyleyse, Koklanacak en hoş kokulu Mayadır o, Ve böylece zapt edilmiştir bu Kalenin dokuzuncu kapısı.
Onuncu Kapı, Yücelme Üzerine
Gelelim şimdi Yücelme Fashna, Hakkında muhakkak safi bilgi sahibi olman gereken, Pek az farklıdır o süblimasyondan, Onu doğru anlarsan temin ederim seni, Kutsal Yazılar da buna mutabıktır, Mesih şöyle buyurur, "Eğer yüceltilirsem, O vakit her şeyi kendime çekerim."
İlacımızı tam bu minval üzere Yüceltirsek, Böylelikle Soylu kılınacaktır, Bu iki surette icra edilmelidir, Kısımların nikahlandığı andan itibaren, Ki onlar çarmıha gerilmeli ve sınanmalıdır, Ve ardından hem Erkek hem Kadın birlikte mezara konmalı, Ve sonrasında Hayat Ruhları ile canlandırılmalıdır.
Yücelme Üzerine
Sonra Göğe Yüceltilmelidir onlar, Orada Beden ve Ruh olarak taziz edilmek üzere, Zira onları öyle bir letafete erdirmelisin ki, Birlikte yükselsinler tahta oturmak için, Aydınlık bulutlar içinde, Meleklere yoldaş olarak, O vakit çekeceklerdir göreceğin vechile, Cümle diğer Cisimleri kendi mertebelerine.
4. Eğer Cisimlerini Yüceltmek dilersen bu yüzden, İlkin Hayat Ruhları ile onları çoğaltasın, Toprağın layıkıyla latif kılınana değin, Her Elementin tabii tasfiyesi yoluyla, Onu gök kubbeye yücelterek, O vakit pek ziyade kıymetli olacaklardır Altından, Beşinci özden pay aldıkları için.
5. Zira Soğukluk Sıcaklığa galip geldiğinde, O vakit Hava Suya dönüşecektir, Ve böylece iki zıt bir araya gelecektir, Biri diğeriyle pek güzel uzlaşana değin, Böylece Hava Suya dönüşür sana anlattığım gibi, Sıcaklık Soğukluğa hükmettiğinde, Döngü [NOT: Sirkülasyon] marifetiyle tebdil olunacaktır.
6. Ve Ateşten o vakit Hava elde edeceksin, Çözerek, Çürüterek ve Süblime ederek, Ve Ateşi elde edersin maddi Topraktan, Elementlerini sanatla böylelikle ayırarak, Bilhasse Toprağı layıkıyla kalsine ederek, Ve her biri saf kılındığında, O vakit hepsi beşinci tabiatın vasfını taşır.
Yücelme Üzerine
7. Bu minval üzere döngüye sokasın onları öyleyse, Her birini sırayla diğerine doğru yücelterek, Ve tek bir Cam kapta mühürleyesin muhkemce, Ellerinle değil, sana öğrettiğim gibi tabii yolla, Ateşi Suya çeviresin ilkin hiç tereddütsüz, Zira Ateş, Suda mevcut olan Havadadır, Ve bu Dönüşüm bizim maksadımıza muvafıktır.
8. Sonra Çarkını biraz daha çeviresin, Havan Toprağa tebdil olsun diye, Ki bu da gayet güzel hallolacaktır, Zira Hava Sudur, Su da Toprağın içindedir, inan bana, O vakit nitelikleri zıt olan Su Ateşe, Kolayca dönüştürebilirsin, zira Su Topraktadır, Ki o da Ateşe dönüşür, hakikat budur.
9. Çarkın tamamlanmaya yaklaştı şimdi, Hava haline getir Toprağı, ki o has yuvasıdır, Cümle diğer Elementlerin, şüphe yoktur bunda, Zira Toprak Ateştedir, o da Havada karar kılar, Bu Döngüye Batıda başlamalısın, Sonra Güneye doğru, onlar yüceltilene dek, Şekilde sana öğrettiğim gibi usulünce ilerle.
10. Bu ameliyede açıkça görebilirsin, Bir uçtan diğerine nasıl geçilemeyeceğini, Bir vasıta olmaksızın, mademki nitelikte zıttırlar, Ve akıl da doğrusu böyle olmasını iktiza eder, Tıpkı sıcağın soğuğa ve diğer zıtlıklara dönüşmesi gibi, Sıcak ve soğuk için rutubet misali vasıtaları olmaksızın, Kifayet edecek misalleri evvelce anlatmıştım.
Yücelme Üzerine
Böylece öğrettim sana nasıl yapacağını, Cümle Elementlerinin kâmil bir Döngüsünü, Ve Şeklinden ibret alasın diye, Bahsi geçen bu Yüceltmeyi nasıl yapacağını, Ve İlacının Elementler içindeki hakiki derecelenmesini, Mutedil bir beşliye ulaştırılana değin, Ve o vakit Onuncu Kapıyı fethetmiş olursun.
On Birinci Kapı, Çoğaltma Üzerine
1. Çoğaltmayı beyan etmeye geldim şimdi, Ki Filozoflarca şu minval üzere tarif edilmiştir, O İksirin artırılmasıdır hakikatte, Kemiyette ve keyfiyette, hem Beyaz hem Kırmızı için, Çoğaltma dedikleri şey bu yüzdendir, Her derecede İlaçları artıran şeydir o, Renkte, Kokuda, Fazilette ve dahi Miktarda.
2. Ve İlacını niçin çoğaltabileceğinin, Sonsuzca, sebebi hakikatte şudur, Zira o bir Ateştir, bir kez tutuştu mu asla sönmez, Hanelerdeki ateş gibi seninle ikamet eden, Ki tek bir kıvılcımı pek çok ateş yaratabilir, bilirim, Itırlardaki misk ve diğer nice baharat gibi, Faziletçe çoğalır, işte İlacımız da tıpatıp böyledir.
Çoğaltma Üzerine
3. Dolayısıyla az ya da çok Ateşi olan zengindir, Zira onu pek ziyade Çoğaltabilir, Ve tıpkı bunun gibi zengindir elinde bir parça dahi bulunan, Sonsuzca artırılabilir olan İksirlerimizden, Bir yolla, kuru Tozlarımızı çözersen eğer, Ve onları mütemadiyen dondurursan [NOT: pıhtılaştırırsan], O vakit onun kemalatını artırmış olursun.
4. İkinci yolda ise hem kemiyette hem keyfiyette, Mükerrer Mayalama yoluyla Çoğalır, O Fasılda sana açıkça gösterdiğim vechile.
Doğal Ameliyenin türlü yollarıyla, Ve dahi Besleme faslımızda, İlacını cıva ile sonsuzca Nasıl Çoğaltacağını öğreneceğin yerde.
Lakin hem Çözer hem de Mayalarsan, Hem nicelikte ziyade hem nitelikte daha âlâ olur, Ve öyle bir minvalde artırırsın ki onu, Camının içinde bir Ağaç gibi boy verir, Hermes’in Ağacı derler ona, seyrine doyum olmaz, Ki onun tek bir çekirdeği bin mislini Çoğaltır, Atımını (projeksiyon) maharetle yapabilirsen şayet.
Ve nasıl ki safran toz haline getirildiğinde, Azar azar bir Sıvı içinde Terbiye edilip ardından çok daha fazla Sıvı ile açılırsa, Bütün halde duran kaba tabiatından çok daha fazla Sıvıyı boyar nicelikçe, sen de bilmelisin ki, Bizim İksirlerimiz ne kadar inceltilirse, Tentürdeki sirayeti o denli uzağa ve hakikatte erişir.
Bu yüzden ateşini hem akşam hem sabah muhafaza et, Evden eve koşmak zorunda kalmayasın diye, Komşuların arasında ateş aramak yahut ödünç almak için, Ne kadar çok saklarsan o kadar hayır kazanırsın, Camının içinde durmadan, daha da çok Çoğaltarak, Ömrünün sonuna dek cıva ile besleyerek, Böylece harcayabileceğinden daha fazlasına malik olursun.
Bu mesele pek açıktır, artık bu hususta Daha fazla yazmayacağım, Akıl sana rehber olsun, Bu yüzden sakın günah işlemeye cüret etme, Lakin her daim Tanrına daha iyi kulluk eyle, Ve bu hayatta ikamet ettiğin müddetçe, Bunu aklında tut, rica ederim unutma, Mahşer gününde Tanrının huzuruna çıkacağın gibi.
O’nun yüce İhsanlarını ve Hazinesini bu sebeple, Erdemle sarf et, muhtaç yoksula el uzatarak, Ta ki bu Dünyada kendine Merhamet ve Lütuf ile semavi saadeti mükâfat kılasın, Ve ihlasla Tanrıya dua et ki seni Bu on birinci Kapıdan içeri en güzel şekilde iletsin, Çok geçmeden fethini nihayete erdirirsin.
ATIM (PROJEKSİYON) ÜZERİNE On ikinci Kapı.
Ameliyemiz kârlı mıdır değil midir Atımda (projeksiyon) anlaşılır, Ki bu babda buradaki sırları açmak bana vacip olur, Şayet Tentürün emin ve sebatkâr ise, İlacından bir parça ile şöyle tecrübe edersin, Metal yahut cıva ile zift gibi yapışacaktır, Ve Atımda (projeksiyon) boyayarak her türlü Ateşe göğüs gerer, Ve derhal nüfuz edip gayet geniş bir sahaya yayılır.
Lakin nicesi cehaletinden ötürü zayi eder meydana getirdiğini, Arındırılmamış Metaller üzerine Atım (projeksiyon) yaptıklarında, Zira fesat sebebiyle Tentürleri yok olup gitmelidir, Ki o fesadı evvelemirde Bedenlerden defetmemişlerdir, Onlar ki Atımdan (projeksiyon) sonra kırılgan, kurşuni ve karadır, Tentürün payidar olsun diye ebediyen, İlacını evvela Mayanın üzerine attığından emin ol.
O vakit Mayanın cam kadar kırılgan kesilir, Arındırılmış ve gayet saf kılınmış Bedenlerin üzerine, Fırlat bu kırılgan cevheri ve hemen göreceksin, Zarafetle renkleneceklerini Tentür ile, Ki her türlü mihenk karşısında ilelebet sebat eder, Lakin Zebur’un Mezmurlarından pay çıkar kendine, Kusursuz ve faideli bir Atım (projeksiyon) kılmak için.
[NOT: Metinde simyevi aşamalar Zebur Mezmurlarının Latince isimleriyle şifrelenmiştir] Temellerin üzerine at evvela bu mezmuru, Nunc Dimittis, Verba mea üzerine at Temelleri ivedilikle, Sonra Verba mea’yı Diligam üzerine, fehmet beni aklınla, Ve Diligam’ı Attende üzerine muvaffak olmak dilersen, Böylece Atımı (projeksiyon) üç, dört yahut beş defa tekrarla, Tâ ki İlacının Tentürü zayıflamaya yüz tutana dek, İşte o dem Atımı (projeksiyon) durdurma vaktidir.
Bu sırlı sözlerle başka bir şey kastetmiyorum, Yalnızca az olanı çok olanın üzerine atmalısın, Bilgelerin sana buyurduğu veçhile Sayıyı daima artırarak, Ve bu Sırrı kendi derununda mahfuz tut, Marifete haris ol, bu ağır bir yük değildir, Zira İksirleri arınmış Bedenler ile birleştirmeyen kimse, Atımın (projeksiyon) hakikatte ne manaya geldiğini kat’iyen bilmez.
Onu ilkin on ile Çoğaltırsan şayet, Şüphesiz yüz sayısını hâsıl eder o hesap, Yüz dahi yüz ile Çoğaltılırsa andan sonra, On bindir o sayı, aklınla layıkıyla say, Sonra on bini bir o kadarı ile daha Çoğalt, Bu da bir kere bindir, ki Çoğaldığında bihakkın, Bir o kadar daha yüz milyon eder.
O yüz milyon dahi aynı minvalde Çoğaltıldığında, On bin milyon ile, ki demektir bu, Öylesine muazzam bir sayı meydana getirir ki ne olduğunu bilmem, Atımdaki (projeksiyon) sayını böylece Çoğalt her daim, Şimdi ey evlat, lütfunla benim için dua eyle, Mademki sırlarımızı baştan sona sana faş eyledim, Dilerim Tanrıdan O’nun Lütfu ile bu sırra eresin.
İşte fethettin on iki Kapıyı, Ve bütün Hisarı iradene ram eyledin, Sırlarını derununda sakla, Ve Tanrının emirlerini bihakkın yerine getir, Camını ateşte tut durmaksızın, Ve İlaçlarını daima daha ve daha fazla Çoğalt, Zira bilgeler derler ki, ihtiyat her şeyden evladır.
HULASA 1.
Bu sırları nihai bir sona erdirmek için, Ve burada kısaca hulasasını çıkarmak adına cümle Sırrın, Gayretle nazar kıl ve Şekline dikkat kesil, Ki derununda barındırır bu büyük ve küçük sırları, Ve şayet kavrarsan hem Nazariyatı hem Tatbikatı, Şekillerle, Renklerle ve açıkça yazılmış Metinle, Ki akılla kavrandığında beyhude amel etmezsin.
Evvelemirde Kıymetli Taşının Enlemini mülahaza eyle, Garb cihetinde işaretlenmiş ilk taraftan başlayarak, Orada Kızıl Adam ile Beyaz Kadın bir vücut bulur, Muhabbet ve sükûn içinde yaşamak için hayatın Ruhları ile nikâhlanarak, Toprak ve Suyun müsavi oranda bulunması en evlasıdır, Ve Toprağın biri kâfidir Ruhların üçüne, Ki Toprağın dördüne on iki de mukabil gelebilir.
O vakit Kadından üç ve Adamdan bir cüz almalısın, Ve bu terkipte Ruhlar ne kadar az olursa, Muhakkak ki Kalsinasyonunu o kadar çabuk tamamlarsın, Andan sonra Şimal cihetine doğru karararak ilerle, Kızıl Adam ile Beyaz Karısının Tutulması tesmiye olunan hale, Kış ile Bahar arasında onları Çözüp başkalaştırarak, Dönüştürerek karanlık ve asla berrak olmayan Toprağı Suya.
Özetleme
5. Oradan nice renklerle Doğuya yükselir, Orada gündüz aydınlığında dolunay görünür, Artık Araf’ını geçmiş, seyrini tamamlamıştır, Orada Güneş doğar, beyaz ve parlak görünür, İlkbaharın ardından yaz, gecenin ardından gündüz gelir, O vakit pek kara olan Toprak ve Su havaya döner, Karanlık bulutlar dağılır ve her şey berraklaşır.
6. Batı, bu amelin başlangıcı idiyse, Ve Kuzey, derin Başkalaşımın kusursuz manzarasıysa, Doğu da bunların ardından Nazariyenin başlangıcıdır, Fakat bu seyrin kemalini Güneyde Güneş tamamlar, Orada unsurların döngüyle Ateşe döner, Gayene erme hususunda artık şüpheye düşmeyesin, Zira felsefemizin Çarkını döndürmüş bulunmaktasın.
7. Lakin felsefemizin tüm sırlarını içeren Çarkını, İki defa daha döndür, Eğer onları iyi kavrarsan, on iki fasılda sana apaçık kılınmışlardır, Ve adım adım bütün sırları aşağı Astronomimizin, Cisimlerini kusursuzca nasıl kalsine edeceğin, çözeceğin, böleceğin ve çürüteceğin, Kuşatıcı göğümüzde parıldayan tüm kutupların kusursuz ilmiyle, Dillere destan renklerle parıldayan bundan daha neşelisi görülmemiştir.
8. Ve bu nihai sırrı hiç şüphesiz bil ki, Bizim Kırmızı Adam boyanmadıkça boyamaz, Bu yüzden sanatınla kendine fayda sağlamak dilersen, Cisimlerinin yüceliğini gizle ve derinliklerini dışa vur, Tüm maddelerinin ilk niteliğini yok ederek, Ve onlarda çok daha şanlı ikinci nitelikleri derhal onararak, Ve tek bir camda, tek bir idareyle, dört tabiatı bire dönüştür.
9. Solgun ve Siyah, sahte Sitrin ile, kusursuz olmayan Beyaz ve Kırmızı, Alacalı renklerde tavuskuşu tüyleri, üstünden geçip gidecek Gökkuşağı, Lekeli Pars ile Yeşil Aslan, karganın gagası, Bunlar kusursuz Beyazdan ve daha nice renklerden önce belirecektir, Ve kusursuz Beyazın ardından, Gri ve dahi sahte Sitrin de, Ve her şeyden sonra değişmez kan Kırmızısı görünecektir, İşte o vakit kendi cinsinden çoğaltılabilir üçüncü mertebeden bir ilaca sahip olursun.
10. Beyaz iksirini iki kısma ayırmalısın, Onu kızarttıktan sonra camlara koyasın, Hem Güneş hem de Ay için iksirlere sahip olmak istersen, böyle yapasın, Vakit geçirmeksizin cıva ile onları bolca çoğaltasın, Başlangıçta bir kaşığı dolduracak kadarın dahi olmasa bile, Yine de hem Beyazı hem Kırmızıyı öylesine çoğaltabilirsin ki, Bin yıl yaşasan dahi sana fazlasıyla yeterler.
11. Öğütlerim sana, dönüp bakasın Çarkına, Ve her faslı adım adım anlayana dek çalışasın, Sahte heveslerle, o çoğaltıcılarla oyalanma, bırak gitsinler, Sana yaltaklanan ve felsefe bildiklerini yalan yere söyleyenleri, Buyurduğum gibi yap ve adı geçen bu esasları akıllıca çöz, Ve hakiki yakıcı suyumuzla onları kusursuz yağlara dönüştür, Muradımıza uygun düşecek vechile, döngü ile yapılmalıdır bu.
12. Bu yağlar ham cıvayı sabitleyecek ve bütün cisimleri, Kusursuz Güneşe ve Aya dönüştürecektir atım (projeksiyon) yaptığında, O saf ve sabit yağsı cevhere Raymond Lully, Asla bu denli açık tarif etmediği Bazilisk adını vermişti, Benim için Tanrı’ya yakar, onun seçilmişlerinden olayım, Ve Kıyamet Gününde beni kendisinden saysın, Cennetinde sonsuza dek kendisiyle hüküm sürmeyi bana bağışlasın, Amin. Tanrım, şan sanadır.
Müellifin Hatalı Deneylerini Açıkladığı İkaz
1. Tüm bunların ardından, Kendi selametin için ne ettiğimi bilesin isterim, Nice deneyleri ele aldım, Güneş ve Ay için yazılmış bulduğum gibi, Şimdi bunları sana bir bir anlatayım, Hiçbir işe yaramayan Vermilyon ile, Pahalıya aldığım süblimleşmiş cıvayla başlayarak.
2. Ruhların, mayaların, tuzların, demir ve çeliğin, Pek çok solüsyonunu yaptım, Böylece Filozof Taşını yapacağımı zannederek, Fakat nihayetinde her zerremi tükettim, Yine de kitaplarıma göre pek güzel çalıştım, Lakin onların daima batıl olduklarını anladım, Bu da beni çok kez derinden kederlendirdi.
3. Türlü biçimlerde işlediğim, Aşındırıcı sular ve Yakıcı sular, Pek çok hazırladım ama hepsi heba oldu, Yumurta kabuklarını iki yahut üç kez kalsine ettim, Kalsine maddelerden yağlar yükselttim, Ve her unsuru birbirinden ayırdım, Fakat onda hiçbir fayda bulamadım.
4. Ahmakların Yeşil Aslan dediği, Kükürt ve zaç (vitriol) ile dahi çalıştım, Arsenikte, zırnıkta çalıştım, gazap gelsin başlarına, Başlangıcım temelsiz bir esasa [in debili principio] dayanıyordu, Haliyle varılan netice hileden ibaret oldu, Ve servetimi kömür ateşinde savurdum, Giysilerim kirlendi, midem hiçbir vakit iflah olmadı.
5. Nişadır ve cam köpüğü, alkali tuz, alembroth tuzu, boraks tuzu [sal attinckar], Tartar tuzu, adi tuz, en berrak kaya tuzu, Güherçile, soda tuzu, bunlardan sakınasın, Cıvanın kokusundan fersah fersah uzak durasın, Çöktürülmüş cıvaya bulaşmayasın, Kızartılmış kusurlu cisimlerle de uğraşmayasın.
6. İdrarları, yumurtaları, kılları ve kanı tecrübe ettim, Demircilerin döverek çıkardığı demir cüruflarını, [NOT: Kaynaktaki "Ms lift", muhtemelen "Aes ustum" (yanmış bakır) ifadesinin bozulmuş biçimidir] ve bana zerrece hayrı dokunmayan krokusu, Satürn’ün isini ve dahi markaziti, Bir metelik etmez mürdesengi ve antimoni, Ki bunlardan göstermelik pek hoş tentürler yaptım, Hem Kırmızı hem Beyaz, lakin hepsi sahteydi.
7. Büyük emeklerle Ay yağı ve suyu çıkardım, Onu çöktürülmüş talk ile kalsine ederek, Ve şiddetli ateşle tek başına, Takatim tükenene dek sirkeyle öğüterek, Ve bir miktar keskin baharatla, Bana hayli pahalıya patlayan bir Mermer üzerinde, Ve aşındırıcılarla yağlar yaptım, lakin hepsi ziyan oldu.
8.
Pek çok amalgam yaptım, Bunları sabitlemenin büyük fayda getireceğini sanarak, Ve bunun için kükürt aldım, Kireç, yumurta akları ve salyangoz yağı, Fakat her seferinde gayeme ulaşmakta yanıldım, Zira ya fazlasından ya da eksiğinden ötürü, Eksik bir şeyler kalırdı daima geride. Şarap, süt, yağlar ve peynir mayası, Yere düşen yıldızların balçığı, [NOT: "Star-slime", gökten düştüğüne inanılan jelatinimsi bir madde] Kırlangıçotu ve sonradan gelen daha niceleri, Kitaplarımda bulduğum üzere bunlarla amel ettim, Hiçbir şey kazanmadım, aksine nice altın kaybettim, Cıvadan ve metallerden billur taşlar kıldım, Bunun tam da aranan iş olduğunu sanarak. Böylece Geber’in aşçıları gibi kavurdum ve kaynattım, Ve çoğu kez kazancımı küllerin arasında aradım, Zira nice sahte kitapla aldatılmıştım, Ki bu yüzden hakiki gayretle böylesi batıl işler gördüm, Lakin tüm bu tecrübeler bana hiçbir fayda vermedi, Beni yalnızca tehlikeye ve meşakkate sürükledi, Mallarımın ziyanı ve diğer kederlerle.
Meryem Ana aşkına böylesi cehaletten sakın, Hiçbir zaman hayra ermemiş hiçbir sahteliğe bulaşma, Dilediğin vakit sına, beni haklı bulacaksın, Hiçbir şey kazanamayacak, her şeyini yitireceksin, Kesende pek az sikke kaldığını duyumsayacaksın, Dumanlar ve kokular içinde büyük kederler çekeceksin, Öyle ki hastalıktan yeryüzünde güçbela yürüyeceksin.
Ben hakiki işlerden yalnızca bir tanesini doğru gördüm, Ki bu risalede onun hakikatini beyan ettim. Yalnızca Taşımızı vücuda getirmeye gayret et bu yüzden, Zira onun vesilesiyle hem gümüş hem altın kazanabilirsin, Bu sebeple cüretkâr ol, kendini benim yazılarıma dayandır, Eğer rehberin Tanrı olursa hiçbir şey kaybetmezsin, Benim öğretime itimat et ve ona sadık kal.
Hatırla ki İnsan en şerefli mahluktur, Tanrı’nın yeryüzü terkibinde halk ettiği, Dört unsurun tabiatça onda oranlandığı, Tabii bir cıva hali ki hiç masrafı yoktur, Sanat ile madeninden çekilip çıkarılmalıdır, Zira metallerimiz iki madenden gayrısı değildir, Güneşimizin ve Ayımızın, bilge Raymond böyle buyurdu.
Ayın ve o parlak Taşın berraklığı, Bu iki madenin içine gizlice iner, Gerçi o berraklık senin nazarından saklıdır, Hüner ile onu alenen görünür kılacaksın, Bu gizli Taşı, bu tek şeyi çürüt öyleyse, Beyazlaşıncaya dek kendi suyuyla yıka onu, Sonra akıllıca mayala, işte hepsi ve özü bundan ibarettir.
Şimdi seni Kadir-i Mutlak olan Tanrı’ya emanet ederim, Lütfuyla bu tek şeyi bilmeyi sana bahşetsin, Zira bu risale nihayete ermiştir artık, Ve Tanrı merhametiyle bizi kendi saadetine eriştirsin, Meleklerin terennüm ettiği o yerde, "Kudus, Kudus, Kudus", Daimi bir övgüyle O’nun celalli şanını överek, Ki O, Kendi mülkünde bunu görmeyi bize ihsan eylesin.
Miladi 1471.
Rahip George Ripley’in müellifi olduğu, Felsefe Kimyası Risalesi burada nihayete erdi, Bin dört yüz yetmiş bir senesinde yazılıp telif edilen. Okuyucu, onun namazına bir yakarışla medet kıl, istirham ederim, Ömrünün ardından ona hafif bir araf nasip olsun, Âmin.
İngilizceden, Böylece burada Kimya Risalesi nihayete erer, Ki bu risale Rahip George Ripley tarafından kaleme alınmıştır, Bizzat kendisince telif edilmiş, yazılmış ve mühürlenmiştir, Yedi yüzün iki katı ve yetmiş bir senesinde, Okuyucu, Ona muavenet eyle, bunu canıgönülden dile, Hayatının ardından mutedil bir Ateşe kavuşsun. Âmin.
BİLGELİK BABASININ KİTABI
Bu kitabı okumaya niyet eden kimse, Bu nasihate iyi kulak ver, işin o vakit daha rast gitsin, Kendi başına, tenha bir mahalde bulun, Ne söyleyeceğini yahut ne işleyeceğini kimse görüp işitmesin.
Lakin çok okumaya başlamadan evvel iyi dikkat et, Kiminle düşüp kalktığına, hakikaten sana bunu öğütlerim, Gittiğin hiçbir yerde dostuna haddinden fazla itimat etme, Zira en çok güvendiğin kimse, gün gelir hasmın olabilir.
Ve Bilgelik Babasının kelamına kulak ver, Oğluna nasıl amel etmesi gerektiğini nasıl öğrettiğine, Beden idaresine dair kaidelerini tutmaya, Ve hikmetli ilmi seni ziyadesiyle yükseltecektir.
Ve şayet onun kelamına kulak asmazsan, Burada sık sık büyük bir korku ve dehşet içinde kalırsın, Zira basiretli bir zihne sahip olanın hata işlemesi gerekmez, Ve delilik edenin payına düşen ancak kendi deliliği olacaktır.
Şimdi benim sevgili oğlum, kendini ifşa etme, Ne âlime ne cahile, ne uluya ne düşküne, Ne gence ne ihtiyara, ne zengine ne fukaraya, Onlara benim öğretimden hiçbir şey talim etme.
Hem kendilerini bilge sayan o kimselere, Ve dahi buz üstünde kayan o ahmaklara, Sanırlar ki Simya ilminin Sanatı, Koca koca kitaplardadır, lakin bir pula dahi değmez onlar.
Bu yüzden oğlum, bu ilmi sana bihakkın öğretebilirim, Ve şayet düşmanından intikam almak istersen, Yahut hayırlı bir nesne edinmek ya da inşa etmek dilersen, Bunun sana büyük bir faydası dokunacaktır.
Bu muteber Simya ilmini öğrenmek murat edersen, Kesenden bir miktar parayı gözden çıkarmalısın, Onunla Çiçeklerin Çiçeğini satın almak için, ki en kıymetlisi odur, Ve onun kulübesini ve yuvasını layıkıyla inşa etmek için.
Ve şayet başka herhangi bir nesne için para harcarsan, Bu senin ziyanınadır ve sana büyük bir köstek olur, İşinin tabii gıdası müstesna, Ki o da Taştan, Havadan ve Ağaçtan devşirilir.
Ve eğer her şey kendi içinde neşvünema buluyorsa, O vakit hiçbir surette bir şey satın alman icap etmez, Bu ilme taalluk edecek olan şeylerden, Lakin asılmaktan korkup da kendinden hazer eyle.
Zira o vakit sen ve bu ilim ebediyen ziyan olursunuz, Şayet bundan ötürü herhangi bir gurura kapılırsan, Erkeğe yahut kadına, ihtiyara yahut gence karşı, İfşa olmaktan sakınıp kendini kolla.
Zira bir kimseyi sırrına ortak edersen, İster zengin olsun ister muhtaç, Uykuda yahut uyanıkken pek sakınmalısın, Bir kez olsun para basmayı aklından geçirmekten dahi.
Zira Tanrı sana inayet ve anlayış bahşederse, Bu ilim ile refah içinde bir hayat sürebilirsin, Lakin pervasız kadınların sözlerinden sakın, Ve umumiyetle çocukların sesinden ve nazarından.
Oğul, kendi evinde ağzını tatlandıracak güzel bir lokma eti pekâlâ bulabilirsin, Gerek sülün, çil, yağmur kuşu gerekse yaban tavşanı olsun, Bunu uluorta pazarda bağıra çağıra duyurmasan da olur. 15.
Bu yüzden diline ve eline sahip çık, Diyarın zabitlerinden ve hâkimlerinden gizli tut, Ve zanaatından hiçbir şey bilmeyen diğer insanlardan sakın, Zira buna şahitlik ederlerse seni asıp parça parça ederler. 16.
Ve ahali seni mahkemede suçlayacaktır, Ve aleyhine büyük bir hıyanet davası yazacaklardır, Kralın lütfu sana erişmezse eğer, Bu dünyada ebediyen helak olursun. 17.
Ayrıca bir başka husustan da emin olmalısın, Kralının rızasını ve iznini satın almalısın, Başına gelebilecek her türlü şüpheye karşı, Böylece işini daha iyi görür, hem yaya hem atlı serbestçe gezersin. 18.
Sana öğreteceğim bir diğer husus da şudur, Yoksul halktan hiçbir şeyi esirgeme, Lakin her daim işinin başında Tanrına hizmet et, Ve yoksullar arasında yaşadıkça dirlik ve düzenin daha hayırlı olur. 19.
İmdi evladım, öğütlerime kulak veresin, Bundan sonra ne olursa olsun daha iyi muvaffak olasın, Bir şeye sahip olmak, onu arzulamaktan evladır, Zira bir dert hissettiğinde hekim bulmak müşkül olur. 20.
İmdi sevgili oğlum, sana beyan edeyim, Refahın olacak bu Amel hakkında daha nicesini, Eğer tüm dediklerimi tartıp düşünebilirsen, Onun vesilesiyle gayet kıymetli bir şey bulabilirsin. 21.
Ve oğul, bu yazı manzum yazılmış olsa da, Sakın ola onu hor görüp küçümseme, Sözlerimi fiilen ve düşüncede sınayana dek, Bilirim ki pek kıymetsiz görünecektir. 22.
Bu sebeple, az veya çok tüm cisimler ve ruhlar arasında, Cıvaya Flos Florum ve en muteber prenses denir, Doğumu ve harikulade işleri hasebiyle, Kral olmaya en layık olan odur. 23.
Zira o en ağır Toprak ve Sudur, Ve en hafif Ateş ve Hava ile birleşir, Ve böylece sevgilisiyle birlikte koşup uçar, Zira başka hiçbir oyun ve neşeden haz almaz. 24.
Kimileri der ki, kükürt ve cıvadan hasıl olur cümle madenler, Toprakta peyda olup türlü renklere bürünürler, Hazırlıktan evvelki kaynatmanın faziletiyle, Her madeni cismin suretine ve kendi biçimine girerler. 25.
Evvela başkalarının kavlince Satürn ile başlayayım, Uçucu, murdar cıvayla toprakta nasıl vücut bulduğuna, Ve cıvalar içinde en ağırıdır, siyah kükürtlü toprakla karışmıştır, Yalnızca erimesi yumuşaktır ve kükürdü hiç sabitlenmemiştir. 26.
Jüpiter, dışı saf cıvadan mamul beyaz bir cisimdir, İçi ise berrak kükürtten, biraz topraksı ve beyazdır, Fıtraten en yumuşağıdır ve sabitleşmesi yerindedir, Neredeyse sabittir lakin kaynatılması eksiktir. 27.
Mars, toprakta en ziyade murdar cıvadan vücut bulmuş beyaz bir cisimdir, Erimesi en sert olandır, topraksı kükürtle örtülmüştür, Ruhu tütmeye başladığında, hararetle yahut aşındırıcıyla, Pek tez kararır ve kızarır. 28.
Güneş en saf olanıdır, hafifçe kızıldır, temiz cıva ve kükürtten mamuldür, Berrak kırmızı kükürtle peyda olmuş, toprakta iyice karışmış ve sabitlenmiştir, Bu yüzden kusursuzdur ve hiçbir mertebesi eksik değildir, Zira erimesi neredeyse en sert, ağırlığı en fazla olandır. 29.
Venüs, cevherinde saf cıvadan mamul daha kızıl bir cisimdir, Çoğunlukla kırmızı kükürtten ve yeşildendir, bunda büyük bir başkalık vardır, Toprakta aşındırıcı ve acı cevherle hasıl olmuştur, İyi sabitlenmiştir ve erimesi serttir, idaresi ise pek çetindir. 30.
Cıva, şayet bir cevher ile harekete geçirilirse bir cisimdir, Bir cinsi kendi cinsiyle karıştırırsan böylece makbul olur, Biri diğerini kabul eden ruhlar, ki bunların hangisi baskınsa, Cümle madeni cisimlerin türemesine sebep olur. 31.
Ay, temiz cıva ve beyaz kükürtten peyda olmuş saf beyaz bir cisimdir, Erimesi biraz serttir ve neredeyse iyice sabitlenmiştir, Ve beyazlık tentüründe en temiz olanın ardındadır, Ağırlıkça hafiftir, Jüpiter'in beyazlığını taşır. 32.
Ve böylece o toprağın rengine göre kükürtlü ve kabule şayandır, Kimileri her madenin böyle hasıl olduğunu söyler, Lakin oğlum, bu başkalaşımın kusursuz ameli için, Sana bu minvalde başka bir usul bildireyim. 33.
İmdi madeni cisimlerin işleyişini beyan ettim, Başkalarının cümle dediklerine göre neden hasıl olduklarını, Ve nasıl ki toprağın bağrında bir cisim tastamam işlendiyse, Suni ecza da öyle olmalıdır, yoksa bir hiçtir. 34.
İmdi bilhassa cıvanın kadrini beyan edeyim, Onun madenler arasındaki en seçkin ruh olduğunu, İşleyişinde ve mertebesinde en harikulade olanıdır, Üç ilkenin en başat maddesi tesmiye edilir. 35.
Ayrıca suni olan pek çok hususta gayet latiftir, En müstesna tentürü hem verir hem alır, En çok sevdiğine yahut ondan gelene, Bilhassa yuvasında ısıtıldığı vakit. 36.
Oğlum, cıvaya Flos Florum'un en kudretlisi denir, Ve cümle benzersizlerin en haşmetlisi ve en zenginidir, O hakiki hami ve en saltanatlı prensestir, Ve cümle madenlerin hakiki anasıdır. 37.
O nebatidir, hayvanidir ve madenidir, Cinsinde dört, mecmuunda birdir, Topraktır, havadır, sudur ve ateştir, Cümle mahlukat içinde dengi yoktur. 38.
Öldürür ve can verir, hem de kalsinasyon yapar, Ölür ve yeniden dirilir, Hayat bahşeder ve içeri işler, Zira o cemian üçü bir aradadır. 39.
O gayet cana yakın bir karıştırıcıdır, Büyük bir iksirin türeyişidir, Hem cisim, hem can, hem ruhtur, Rengi ise gayet kırmızı, siyah ve beyazdır. 40.
Peşine düşen taliplisi pek çoktur, Lakin o onlarla hemhal olmaz, Zorla nikâhlamak isterler onu, Hiç hazzetmediği hasımlarla. 41.
O hiçbir faniyle düşüp kalkmaz, Büyük bir hak üzere ancak zevciyle bir olur, Onunla bolca semere verecektir, Zira zevci fıtraten kendisiyle aynı kumaştandır. 42.
Oğlum, ahmaklar ondan pek nefret eder, ve bu yüzden böylesi ahmaklar ışıklarını kaybeder, Zira o bazen karanlıktır, bazen de parlak, çünkü o başka hiçbir varlığa benzemez.
Zira uygun şekilde ürerlerse, doğal gıdalarını alıp iyi muhafaza edilirlerse, Meyveyi kat kat artırırlar, pek kırmızı ve beyaz, Kral ve Kraliçe.
Oğlum, bu ilimde hakikaten reddederim uyuşmayan her şeyi, Meydan okurum her türlü tuza, Ve her türlü kükürte aşındırıcı sulardaki.
Keza şapa, zaca (vitriol), zırnıka [NOT: "Auripigmentum", sarı zırnık] ve saç altına, gümüşe, alkaliye ve tuz köpüğüne, Bala, muma ve yağlara yahut kireçlere, Zamklara, mazılara ve dahi yumurta kabuklarına.
Keza meydan okurum antimona, berile ve kristale, reçineye, zifte, kehribara, oltu taşına ve mercana, Otlara, hurma çekirdeklerine, mermere yahut yalancı gümüşe [NOT: "Tinglas", bizmut], Bunların her nevi dahil olursa iş daha da kötüye gider.
Keza berillere, keçi boynuzlarına ve tüy şapına, bunlarla hiçbir hayır hasıl olmaz, Madenden gayrı düşen her ne varsa, umumiyetle bu ameliyeye zıttır.
Oğlum, nice ahmaklar bana başvurmuştur, lakin onlar ile ben asla uyuşmayız, Onları bulduğum yerde bırakırım, ve ahmak olduklarından gözlerini kör ederim.
Zira hangi cıva hususunda ziyadesiyle yanılmışlardır, ellerine geçtiğinde dahi gayrısını yapamamışlardır, Bundan ötürü filozoflar nezdinde çiçeği o taşır, zira o Kraldır, Prensdir ve İmparatordur.
Yine de ey sevgili oğlum, ne âlime bildir bunu, ne cahile, ne yüceye, ne de aşağıda kalana, Ki bu iş cıvayla ve onun ateşinde vuku bulur, onun canı ve cananı olan kendi hususi sevgilisinde.
Zira o onun oğludur, o da onun dehşetidir [NOT: Metindeki "Fright" kelimesi muhtemelen "Bright" (parlaklığı) yahut "Fright" (korkusu/haşmeti) anlamında bir matbaa imgesidir], onda icra eder tüm kudretini, O onun oğludur, o da onun anası, sever onu aşk ile, gayrısını değil.
Güneş'te ve Ay'da, onun mülakatındadır cümle muhabbet, zira cıvanın yegane arzusudur onların bütünü, Ve onlarla icra eder tüm kudretini, lakin asla tek başına çoğalamazlar.
Bundan ötürü mümkündür saf bir atım (projeksiyon) icra etmek, bir milyon üzerine mükemmel bir tentür bedeni vücuda getirmek, Ruhların layıkıyla birleşmiş ve sabitlenmiş ilacı ile, layıkıyla karıştığı yer asla fark edilmez.
Ve bundan ötürü kapından içeri gümüş yahut altın girerse, insanların sikke yahut adi kap kacak olarak kullandığı, Yemin ederim tüm bu alemi yoktan var eden Tanrı'ya ki, bütün emeğin ve amelin heba olur.
Zira cıva hangi madenle birleşirse birleşsin, soğukluğu ve nemi sebebiyle eziyet çeker, Onları birbirine ne denli sıkı koysan da derhal tütsü gibi buharlaşır, ve ateşe girdiklerinde pek çabuk yok olup gider.
Bu sebeple cıvanın, onları bin kat aşan bir aşığı vardır, her kim onu tanımak dilerse, Ve o onun aşığıdır, tatlı maşukudur, ve bu sayede onun sırrını saklar.
Hem hücresinde hem de yatağında, dahi hem diriyken hem de öldüklerinde, Arayadurun ahmaklar evvelce aradığınız gibi, zira diğer bütün nesnelerde hiçbir şey bulamazsınız.
Şimdi ey sevgili oğlum, sana beyan edeceğim, kelamla ve amelle hakikati yazacağım, Kıymetli bir Taşın nasıl vücuda getirileceğini, seni sevindirip pek bahtiyar kılacak olanı.
Otuz ikinci fasılda nihayete erdirirken söylediğim veçhile, hakikati başka bir surette nasıl bildirmem gerektiğini, Ve hem kelamda hem amelde bu ilmi icra etmek için, ilacımızı yaparken Tanrı bize muvaffakiyet ihsan eylesin.
Ki buna büyük iksir denir, ve hakikaten kuvvetli bir karışımla yapılır, Pek madensel bir Taştır bu, ve her daim pekâlâ elde edebilirsin onu.
Oğlum, cıvanın yanına ağır, sert ve dik duran topraktan gayrı hiçbir şey almayacaksın, Kendi içinde karanlık, parlak, kuru ve soğuk olanı, onları birbirine bağlamakta son derece cüretkar olabilirsin.
Onlardan birine mukabil, o en ağır akan sudan on cüz koyacaksın, ve her ikisi bir olacak, amelin için en kudretlisi kılınacak, İşte o vakit Erkeği ve Kadını bir araya getirmiş olursun, ki bu büyük bir muhabbetle, bir çırpıda tamamlanır.
Bu ikisi hem iki ruhtur hem de en ağır tek bir bedendir, hücresinde ve yatağında en hafif unsur içinde birleştiklerinde, O unsur ki daha büyük, ve daha ziyade sıcak ve kurudur, ve orada her ikisi birbirini öper, ne ağlar ne feryat ederler.
Zira Toprak ve Su layıkıyla karıştığında, en hafif unsurun faziletiyle layıkıyla sertleşip sabitlendiğinde, Zira o vakitten evvel her ikisi de akan sudur, ve nihayet ne kadar imtina etseler de sabit bir bedene dönerler.
Zira yataklarında ebedi bir kavuşum vücuda getireceklerdir, hafif unsurun beslenmesi ve onların nispeti nispetince, Böylece kaynatılıp pişirilmelidirler, kusursuz sabitlemeye malik olarak, tıpkı eriyik haldeki bir cismin suretine bürünerek.
Lakin ibtida yataklarında büyük bir hararete tahammül edemezler, terlemek üzere yataklarında layıkıyla emek sarf edebilmeleri için, İbtida hücrelerinde haddinden fazla kırmızı renk hasıl olursa, aceleyle oraya varmak büyük kedere sebebiyet verir.
Zira ilk yuvalarında her ikisi de akan su olmalıdır, ve hararet sebebiyle daimi bir kuruma halinde bulunmalıdırlar, Ve böylece onun içinde latif, kuru bir cevhere tehavvül ederler, ki bu amel seni pek ziyade ihya edecektir.
Bu sebeple onların yuvası sağlam cinsten yapılmalıdır, en sert ve en berrak bedenden ki dışarı sızmasınlar, Zira hücreleri yahut yuvaları çatlamaya başlarsa, tez zamanda oradan dışarı doğru çatırdamaya başlarlar.
Ve o vakit bütün amelin ve o büyük emeğin heba olur, sonra yeni bir masrafla baştan başlamak mecburiyetinde kalırsın, Ve böylece ihmalkar ve aceleci davranmamalısın, bilakis yataktan emin olmalısın, sert maddeden ve berrak olmadıkça tahammül gösteremez.
Ve eğer ibtida birdenbire hararet verirsen, bu senin ameline hiç mi hiç yaramaz, Ve eğer ona ani ve büyük bir soğuk isabet ettirirsen, bütün bunlar amelini bozar, o vakit haddini aşmış olursun.
Yuvaları genişçe, tavanı enli olsun.
Ve şayet muhkem ve yukarısı sıkıca kapalı ise orada kalacaklardır, Ve orantı dahilinde ne daha fazla ne de daha az bir şey koy oraya, Zira daha önce de dendiği gibi, şayet öyle yaparsan sonu daha fena olur.
72.
Hem yatağın başından yukarı doğru yüksek bir oluk yükselmeli, Ve neredeyse dibe kadar inen bir diğeri, ruh dışarı kaçmasın diye, Zira yukarıdaki mahalle yüzen o uçucuları korumalısın, Çünkü onlar da ileride, vakti gelince, diğeri gibi bir beden meydana getirebilirler.
73.
Hem yataklarına başka hiçbir nesne koymadığından emin ol, Yoksa bundan büyük bir kazancın olmaz, Bunu yaparsan senin için en hayırlısı olacaktır, Onları uçmaktan menedip yuvalarında sıcak tutmak.
74.
Önce yuvası hafif bir ateşle ısıtılmalıdır, Bir parça daha büyük bir ateşle, zira aşırısından zarar görürler, Odanın tabanı altındaki ateşini zaman ile ölç, İşte o vakit mükafat gelir, saf Altın ve Gümüş.
75.
Miktara göre mekan ve zaman tayin edilmelidir, Birbiriyle hemhal olmaktan, oynaşmaktan hoşnutturlar onlar. Ve ne kadar mekan ve zaman gerekir pek söyleyemem, Odalarında ve yuvalarında işrette ve oyunda olacakları o mühleti.
76.
Seyret yuvalarının en tepe noktasını, oradan neyin çıktığını, Dört bir yanda didinen bedenlerinin terini, Ve oynaşıp, terleyip, böyle şiddetle çabaladıktan sonra, Durgunlaşacaklar, ne didinecekler artık ne de terleyecekler.
77.
Bırak o vakit usulca soğusunlar ve soluklansınlar, Ve o vakit bir kısmı yukarıda olacak, bir kısmı aşağıda, Orada boz bir toz gibi bir Taş göreceksin, Ki senin için pek büyük bir mucize olacaktır bu.
78.
Derhal al onları odalarından ve yataklarından, Ve bir mermer taş üzerine koyup kır onları orada, Ve bak ne miktarda renk ve ağırlığa sahipsen, Ona izzetçe en yüce olan Flos florum'dan [Çiçeklerin çiçeği] o kadar kat.
79.
Daha önce elinde olan aynı ruhtur bu, Böylece karıştır onları birbirine ve aynı terbiyeyi ver onlara, Hep birlikte başka bir yatakta ve odalarında bulunmalıdırlar, Zira bundan hayret verici bir ameliye anlayacak ve göreceksin.
80.
Ve ameliyeni böylece tarlakuşu gibi havaya yükselip alçalması için, Pek çok defa çoğaltmalısın, Çünkü tarlakuşu vaktinde yukarıda yorulduğunda, Göz açıp kapayıncaya dek dosdoğru yere düşer.
81.
Bedenlerine iyice bak ve başlarına daya kulağını, Ve orada ne türlü bir ameliye eylediklerini güzelce dinle, Şayet herhangi bir seda ile şarkı söylemeye başlarlarsa, Hiçbir ses işitmeyene dek daha fazla hararet ver onlara.
82.
Ve böylece odalarında ve yataklarında onlara daha fazla hararet ver, Öteye beriye gürleyen hiçbir gürültü işitmeyene dek, Ve böylece yataklarında oynaşma oyunlarına devam etsinler, Miktarına göre bunca gün devam et.
83.
Oyunları ve güreşleri tamamıyla sona erdiğinde, Sedalarıyla şarkı söyleyip feryat ederek, yukarı aşağı terleyerek, Yuvaları kızarana dek odalarına daha büyük bir hararet ver, Ve böylece onları aşağıya indir, ne kork ne dehşete düş.
84.
Zira hararet ile öyle bir alçaltılacaklardır ki, Yataklarında ne ağlayacaklar ne de ötecekler, Fakat cansız bedenler gibi, kendi suretlerinde, Yataklarında bir ceset misali hareketsiz yatacaklar.
85.
Boz ve Beyazdır onun tüm krizantem [altın] rengi, Zira o vakit geride bırakmıştır tüm o büyük kederini, Her şeyi halk eden Kadir-i Mutlak Tanrı hakkı için yemin ederim ki, Pek çok insanın arayıp da bulamadığını buldun sen.
86.
O vakit çıkar onu odasından ve yatağından, Ve ölmüş gibi sabitlenmiş bir beden bulacaksın orada, Koru onu gizlice ve kapalı tut mekanında, Ve Kadir-i Mutlak Tanrı'ya lütfundan ötürü şükret.
87.
İşte oğlum, bundan evvel, bu ilme göre sana layıkıyla öğrettim, Ve böylece Beyaz İksir'i senin için kusursuzca vücuda getirdim, Ve şayet Kırmızı İksir'i kemaliyle anlamak istersen, Eline böyle bir ameliye daha almalısın.
88.
Oğlum, daha önce dediğim gibi her defasında iki katına çıkararak, Katmer katmer işlediğin vakit, Kırmızı cevherden dilediğini yap, Tıpkı idare tarzıyla Beyaz ameliye yaptığım gibi.
89.
O vakit tamamen ağırlıktan ibaret olan o Kırmızı Taş'ı almalısın, Ve mermer bir taşın üzerine koyup parçalamalısın onu, Ve onu beyaz Ruh ve berrak Su ile karıştırmalısın, Ve böylece onu ateşin içindeki yatağına ve odasına koymalısın.
90.
Ve onu başka türlü bir neşeye dönüştürüp getirene kadar, Bunca zaman odasında ve yatağında kalmalıdır, Bu Kırmızı İksir'in açıkça işlediğini duymak istersen, Bu mektep usulünü pek iyi öğrenmelisin.
91.
Onu odasında kırmızı renkle asmalısın, Ta ki sabitlenip o büyük kederinden kurtarılana dek, O vakit bu kıymetli ameliyeden dehşete düşme, Zira ameliyede en fenası geride kalmıştır.
92.
Ve böylece ateşli yuvasında ve odasında kalsın daha önce olduğu gibi, Çünkü orada ne kadar uzun kalırsa, o kadar iyi olacaktır tentürü, Yeter ki füzyonunu alt eden kan gibi akıp gitmesin, İşte o vakit bu ameliye neticesinde kemale ermiştir sende.
93.
Böylece bu büyük yakıcı hararet içinde devam etmelidir, Akıp gitmeyecek ve uçmayacak şekilde tamamen sabitlenene dek, O vakit balmumu gibi eriyip akarak hadsiz hesapsız tentür verecektir, Füzyonda kendi benzerine hem katılacak hem karışacaktır.
94.
Ve şayet ameliye böyle güzel sevk ve idare edilirse, O vakit ameliyende pekala ve akıllıca muvaffak olmuşsundur, Zira sana anlattığımdan gayrı türlü hareket edersen, Ameliyenin cüretinde haddinden fazla cüretkar olabilirsin.
95.
Çünkü şayet iyi bir ölçü ve kusursuz bir zaman ile iş görürsen, Gayet iyi bir saf Altın ve Gümüş elde edeceksin, O vakit kendi nefsinde her padişahtan daha zengin olacaksın, Meğerki o padişah da bu ilme emek verip aynı şeye malik olsun.
96.
Şimdi sevgili oğlum, sana bir atım (projeksiyon) yapmayı öğreteceğim, Bütün o büyük kemalat ve netice bundadır, Kusurlu olanı sevk etmek...
Gövdeyi ulaştırarak büyük yetkinliğine, benzeri benzerine bağladığında hiçbir darlık çekmezsin.
97.
Zira sütü kuru Gövdelere bağladığında, Gerçekten elde edersin Beyaz ve Kırmızı iksiri, Ki bu pek harikulade ve gayet kıymetli bir Taştır, Çünkü bu İlimde bütün iş onun üzerine kuruludur.
98.
Bu İlimde bu Taşlar kendi içlerinde öylesine kıymetlidir ki, İşleyişlerinde ve tabiatlarında hayret vericidirler, Sana onun büyük faziletini göstermek üzere dahasını beyan edeyim, Şayet bu işleyiş tarzıyla yolunu iyi doğrultabilirsen.
99.
Evvela, yetkinlikte Güneş'e en yakın olan o Gövdeyi almalısın, Ağırlıkta ve oranda onun rengine meyleden, Akan berrak kan misali çözünür halde olan, Sıcak Unsurda daima aydınlanmış ve akıcı duran.
100.
Sonra o kıymetli Taş olan Kırmızı iksirden bir miktar al, Ve onu derhal kan gibi akmakta olan o gövdenin üzerine at, Ve bu işi böylece kusursuzca ikmal ettiğinde, Pek az zahmetle yahut zahmetsizce yetkin bir Güneş'e dönecektir.
101.
Rengi pek beyaz olan Ay için de aynı minval üzere eyle, Işıldayan ve bir nebze hafif olan o gövdeyle birleştirerek, Aynı nispette at onun üzerine o bembeyaz Taşı, Ve böylece en büyük işin hem vücut bulmuş hem tamamlanmış olur.
102.
O vakit hem Kırmızı esere hem de Beyaz esere malik olursun, Bundan ötürü hem gece hem gündüz o vakit kutlu olsun, Büyük bir fazilet ve muhabbetle vücut bulan bu eser için, Yüceler yücesi Cenab-ı Hakk'a şükretmelisin.
103.
Oğul, yirmi birinci Bölümde gayet hakiki bir Manzume yazmıştım, Demem o ki bu esere sakın ola büyük bir horlukla bakmayasın, Sözlerimi fiilde ve fikirde sınayana dek, Pek iyi bilirim ki bu İlim hiçe sayılacaktır.
104.
Oğlum, bu son nasihatlere bilesin ki iyi kulak veresin, Zira elde bulundurmak, darlık vaktinde temenni etmekten evladır, Vakti geldiğinde bir Dosta sır açmakta cüretkar olan kimse için, Dost bildiği kişi hasmı olup düşmanlığını kusabilir.
105.
Ve bundan ötürü oğlum, sana mühim bir tembihte bulunayım, Söz beyan eylemekte haddinden fazla cömert olma, Gümüş yahut Altın namına neyin varsa her adama anlatma, Zira onu elinden almak için nice kimseler pek cüretkar davranacaktır.
106.
Hem beden sağlığını aşacak surette taşkınlığa ve sefahate düşmeyesin, Böylece muvaffakiyetin daha ziyade olur, İtidal üzere beslen ve itidal üzere meşakkat çek, Hekim derman olmadığında bu sana kifayet edecektir.
107.
Ve görmüş yahut işitmiş olduğun bütün kör ameliyatları terk et, Süblimasyonlar, Hazırlamalar, Damıtmalar yahut Çözündürmeler ile sınanmış olanları, Zira koca Kitaplar bu neviden şeyleri pek tafsilatlı anlatır, Ve bu Sanatta geçen bütün o çelişkili sözleri ben açıkça reddederim.
108.
Hem oğlum, fani olduğunu aklından çıkarma, Bu sefil Dünya'da ancak muvakkat bir müddet eğleştiğini unutma, Ölümün seni ne vakit yoklayacağını, sana ne kadar yakında olduğunu, Ne kadar zaman sonra geleceğini asla bilemezsin.
109.
Ve göçüp gitme vaktinde iyice hatırına getir, Yaşlı yahut genç, en ziyade kimi sevip kime itimat ettiğini, Onu kendine Varis eyle ve Sırdaşlarının başı kıl, Ve ona Maarifini yahut Kitabını bütünüyle bağışla.
110.
Lakin dalkavuk ve riyakar Halktan sakın, Övüngen ve palavracı kimselerden uzak dur, zira onlar seni aldatacaktır, Gıyabında yahut yüzüne karşı o kıymetli Maarifini çalmak için, Ve maksatlarına erdiklerinde seni maskara ederler.
111.
Bu sebeple kaba yahut yozlaşmış hiçbir Adamı Sırdaş eyleme, Yalnızca sadık ve itimat edilir bildiğin kimseyi seç, Ata binerken ve yürürken, uyurken ve uyanıkken, Gerek sözünde gerek fiilinde ve gerek tabiatında.
112.
Hem kendi Odanda sır tutmaya ihtimam göster, Kapıların ve pencerelerin sıkıca kapalı dursun, Zira kimi kimseler gelip her Köşeye göz atacaktır, Ve derhal orada ne imal ettiğini sual edeceklerdir.
113.
Ve bu sebeple tez vakitte muteber bir mazeret bulunmalıdır, Yoksa hakikaten çıldırmanın eşiğine gelirsin, De ki uyurken de uyanıkken de ziyadesiyle gayret sarf etmekteyim, Nadir Boyaların yapımının mükemmel usulünü bulmak için.
114.
Nitekim hakiki Dağ Mavisi [NOT: Bice, bakır bazlı tarihi bir mavi pigment], Zencefre, Mozaik Altını [NOT: Aurum Musicum/Mosaicum, kalay sülfür bazlı altın rengi boya] ve niceleri gibi, Yoksa kimi insanlarla başın dertten asla kurtulmaz, Hem bunun için gösterecek pek çok numuneyi hazır tutmalısın, Yoksa fenalık düşünenler fenalık isnat edecektir.
115.
Dahası sana gayet yerinde bir ihtarda bulunayım, Amelinden sakın ve onu aşikare eylemekten de çekin, Halkın iyisiyle kötüsüyle yapacağı tahkikat sebebiyle, Emeğin karşılığı olan akçe kesene girmeden evvel.
116.
Bu sebeple oğlum, bu yüz yirmi bölüme kulak ver, Ve evvelce ne yapılması icap ettiğine dair söylenen her şeye riayet et, Zira Gök Biliminde gayet kuvvetli bir vukufiyetin olmalıdır, Yoksa bu Kitaba itimadın pek zayıf kalır.
117.
Çünkü yedi asli İşareti iyi bilmelisin, Semada hareket eden hangi Gövdelere benzetildiklerini bu suretlerde, Ve onların hassalarını ve Hallendirmelerini anlamalısın, Renklerinde, keyfiyetlerinde, yumuşaklıklarında, sertliklerinde ve kendilerine has suretlerinde.
118.
İmdi oğul, sözlerimdeki yetkinliği ve İlimleri anlayan sana, Gerek Nazari olsun gerek Ameli, Bu İlimde ve emekte bunu pek hakiki bir merhamet bilirim, Bu sebeple sana hakikatin ta kendisini yazarım.
119.
Ve hiçbir yetkinliği yahut ameli usulü anlamayana, Onun ameline benzer hiçbir neticesi ispat olunmayana ise, Bütün bu alemi halk eden Kadir-i Mutlak hakkı için, Sana hiçbir şey söylememiş ve hiçbir şey icra etmemiş sayılırım.
120.
Bu sebeple oğlum, bu Kitaba başlamadan evvel, Bunun içinde ne yazıldığını akıllıca derk eyle, Zira bu Kitap vesilesiyle ne Güneş'i ne Ay'ı bulamazsan, O vakit diğer ahmakların yaptığı gibi yoluna devam et ve daha ötelerde ara.
Hikmetin Babası adlı Kitap burada nihayete erdi.
Kutsal Teslis'in adıyla, Şimdi bize lütuf ihsan eylesin ki öyle olsun, Evvela Tanrı hem Meleği hem Cenneti yarattı, Ve hem de yedi Gezegenli Alemi, Büyük hisler içinde Erkeği ve Kadını, Kimi mevki sahibi, diğeri kendi mertebesinde, Gerek Hayvanı gerek toprakta sürünen Solucanı, Her birini kendi cinsinde rızkını almak üzere.
Kartallar ve Kuşlar Havada uçar, Ve Balıklar da Denizde yüzer.
Ak cıva ile ve kırmızı [okunamadı], Ve dahi onu alabilen için beyaz olan ile, Toprakta yetişen bu madeni nesne, Büyütmek ve bir sonuca erdirmek için onu, İşte bu getirir şimdi hanemize, O pek kıymetli olan kudretli Taşı, Cennetten gönderilmiş olan, O paha biçilmez zengin Yakutu, Böyle yarattı göklerin ulu Tanrısı, Yedi Gezegen altında hüküm süren, Tanrı bize bu sırdan pay nasip eylesin, Ve o tatlı cennetten dahi, Amin.
Eğer bu esere başlamak dilersen, Tüm günahlarından arınıp tövbe eyle, Bütün düşüncelerinle kalbinde pişmanlık duy, Ve seni pek pahalıya satın alanı daima an, Var gücünle kefaretini öde, O vakit üç güzel çiçek belirir nazarında, Yine de neticene ermek için fazlası gereklidir, Şimdi bu derse layıkıyla kulak ver, İnayet, Tabiat ve Akıl sahibi olmalısın, Nazariyat ve İrfan ile, güzel ahlak ile birlikte, Lakin bundan fazlası da gereklidir sana, Tecrübe, ameli tatbikat ve dahi Basiret, Sabırlı olasın ve Yaşayışında Mukaddes, Başlangıcında bunları tefekkür eyle, Sana dediğim bu on dört hasleti, Gece ve gündüz daima muhafaza et ey insan, Arzularından mahrum kalmazsın böylece, Ve dahi cennetin o tatlı saadetinden.
HERMES'İN KUŞU
1. Eski benzetmelerin ve temsillerin remizleri, Mânâ bakımından feyizli oldukları sabit olan, Ve Kutsal Yazı'ya dayanan bir hüccete sahip bulunan, Mühim zahiri suretlerin benzerliği ile, Basiret üzerine neticelenen ahlaki dersler, Nitekim Kitab-ı Mukaddes yazıyla nakleder, Ağaçların bir vakit kendilerine nasıl bir Kral seçtiğini.
2. Evvela seçimlerinde Zeytin'i tayin ettiler, Aralarında hüküm sürsün diye, Hâkimler Kitabı beyan eder, Fakat o tez elden mazur görmelerini diledi, Bırakamazdı semizliğini ve yağını, Ne İncir ağacı o tatlı lezzetini terk edebilirdi, Ne de Asma o şifalı, taze cevherini, Ki her yaştan insana ferahlık bahşeder.
3. Ve benzer şekilde defne çelenkli Şairler, Pek münasip, kapalı meseller ile, Makam sahibi Kuşların ve Hayvanların, Mesela soylu Kartallar ile Aslanların rızasıyla, Bir Meclis toplamak için fermanlar çıkardığını tahayyül ederler, Ve kısaca mertebeler ihdas eylediklerini, Kiminin Hükümdar olması, kiminin de İtaat etmesi için.
4. Kartallar havada en yükseğe kanat açar, Aslanların kudreti yeryüzünde müşahede olunur, Ağaçlar arasında Sedir en yüksek boyludur, Ve Defne tabiatı gereği daima yeşildir, Bütün çiçeklerin İlahesi ve Melikesi Flora'dır, Böylece her şeyde bir tefavit bulunur, Kimi yüksek mevkidedir, kimi daha aşağı mertebede.
5. Şairler hayret verici teşbihler yazar, Ve halkı cehaletten men etmek için, Hayvanları ve Kuşları şahit tutarlar, Onların bu muhayyel sözlerinden doğdu ilk Masallar, Ben de burada maksadıma binaen, Fransızcadan bir kıssayı tercüme etmeye niyetlendim, Otururken bir risalede okuyup gördüğüm.
6. Zikrettiğim bu Kıssa, Hülasasıyla açıkça beyan etmek gerekirse, Bir tuzağa yakalanmış olan, Kederinden kurtulmayı pek ziyade arzulayan, Küçük bir Kuşun fidye niyetine ödediği Üç Darbımeseli anlatır, Müellifimin sözlerini takip ederek, Vuku bulduğu sırayla ifade edeceğim.
7. Bir zamanlar küçük bir köyde, Müellifimin naklettiği veçhile, Büyük bir heves ve şevk duyan bir Köylü vardı, Kendi gayreti ve titiz emeğiyle, Bahçesini görülmeye değer bir intizamla donatmak için, Eni ve boyu denk, kare şeklinde ve uzun, Emniyetli ve muhkem kılmak için çitle çevrilmiş ve hendek kazılmış.
8. Bütün patikalar Kum ile düzlenmiş, Sekiler taze yeşil Çimlerle örtülmüş, Uçlarında Su Kanalları olan Şifalı Otlar dikilmişti, Ki parıldayan Güneş'e karşı kaynayıp fışkırırlardı, Billur gibi berrak Gümüş pınarlar misali, Üzerinde kabarcıklı Dalgalar coşup kaynayan, Beril gibi yuvarlak, ışıklarını etrafa saçan.
9. Bahçenin ortasında taze bir Defne ağacı dururdu, Üzerinde gece gündüz şakıyan bir Kuş vardı, Altın telden daha parlak, ışıltılı tüyleriyle, Nağmeleriyle mahzun kalpleri ferahlatan, Onu seyretmek semavi bir temaşaydı, Akşama doğru ve şafak vaktinde, En ahenkli şekilde şakımak için var gücüyle cehdederdi.
10. Akşam Yıldızı [Hesperus] onun şevkini artırırdı, Akşama doğru, Güneş [Phoebus] yuvasına çekildiğinde, Dalların arasında, kendi rızasıyla, En güzel şekilde akşam duasını [NOT: Manastır geleneğindeki "compline" vaktini ima eden akşam ibadeti nağmesi] terennüm etmek için, Ve Kraliçe Alcestis'in doğuşunda, Hakkı olduğu veçhile yeniden şakımak, Sabahın erken vaktinde seher yıldızını selamlamak için.
11. Hakikaten semavi bir nağmeydi, Akşam ve Sabah o Kuşcağızı işitmek, Ve o tatlı, şeker gibi Ahengi dinlemek, Bilinmedik şakımalar ve ezgiler uzayıp giderdi, Tüm bahçe bu sesle çınlardı, Nihayet bir sabah, Titan [Güneş] pek berrak parıldarken, Kuş bir tuzağa düşüp yakalanana dek.
12. Köylü bu Kuşu tuttuğuna pek sevindi, Neşeli bir çehre ve tebessümle, Evinde derhal küçük, şirin bir Kafes yapmaya koyuldu, Kuşun nağmeleriyle gönlünü şad etmek gayesiyle, Nihayetinde zavallı Kuş dile geldi, Ve ağırbaşlı bir edayla Köylüye şöyle dedi,
13. Tutsak edildim ve tehlike altındayım şimdi, Öyle sıkı tutulmaktayım ki kaçamam, Elveda nağmelerime ve bütün o berrak seslerime, Mademki hürriyetimi kaybettim, Artık bir köleyim, oysa bir zamanlar serbesttim, Ve iyi bil ki keder içindeyim, Ne şarkı söyleyebilirim ne de neşe saçabilirim.
14. Kafesim Altından dövülmüş olsa da, Ve kuleleri Beril ile Billurdan yapılsa dahi, Eskilerin söylediği bir Meseli hatırlarım, Hürriyetini kaybeden kimse hakikatte esaret altındadır, Benim için incecik bir dalın üzerinde, Yeşil ormanların arasında neşeyle şakımak yeğdir, Parlak ve temiz bir Altın Kafeste olmaktan.
15. Şarkı ile Zindanın hiçbir uyuşması yoktur, Zindanda şakıyacağımı mı sanırsın, Şarkı neşe ve hazdan neşet eder, Zindan ise ölüme ve yıkıma sebebiyet verir, Prangaların şıngırtısı hoş bir seda çıkarmaz, Yahut kendi iradesi hilafına zincirlere vurulmuş yatan bir kimse, Nasıl şen ve bahtiyar olabilir.
16. Aslanın Hayvanlar Kralı olmasının ne faydası vardır, Yalnız başına taştan bir Kuleye kapatıldıktan sonra, Yahut sıkı zincirler altındaki bir Kartalın, Ki bütün Kuşların Kralı tesmiye olunur, Hürriyet elden gittikten sonra yerin dibine batsın Hükümdarlık, Buna cevap ver ve hakikatten sapma, Yürekten şakımayan kim neşeyle şakıyabilir.
17.
Hermes’in Kuşu
Eğer ötüşümle neşelenmek istersen, Bırak beni, tehlikeden azade uçup gideyim, Ve her gün sabah vakti Geri dönerim senin defne ağacına, Ve berrak nağmelerle taze türküler söylerim, Odanın altında yahut divanının önünde, Gönlün ne vakit beni çağırırsa.
18.
Kapatılmak ve korku içinde zayıflayıp solmak, Hiç uygun düşmez benim fıtratıma, Sütle ve has ekmekle beslensem de, Ve tatlı peynir tortuları getirilse de önüme, Yine de yeğlerim elimden gelenin en iyisini yapmayı, Sabahın erken vaktinde vadide toprağı eşelemeyi, Küçük solucanlar arasında nasibimi bulmayı.
19.
Irgat daha bir şendir sabanının başında, Sabahın erkeninde karnını domuz pastırmasıyla doyururken, Kafeste hazinesi bol olanlardan, Ve her türlü nefis nimetin bolluk ve bereketi içinde bulunup, Mülküyle beraber hiçbir hürriyeti olmayanlardan, Kazığa bağlı bir ayı misali dilediğince gezemeyen, İzin almadıkça sınırlarını aşamayanlardan.
20.
Bu cevabı kati bir netice bil, Zindanda şakımaya beni asla zorlayamazsın, Ormanlarda bir aşağı bir yukarı hürce süzülene dek, Gerek pürüzlü gerek düz dallara alabildiğine uçmadıkça, Ve akıl gereği hor görmemelisin, Benim bu arzumu, gülüp de eğlenmemelisin, Lakin hoyrat olan, herkesin kendisi gibi olmasını ister.
21.
"Madem öyle," dedi Hoyrat, "olmayacak madem, Benim bu laflarla arzu ettiğim şey, İstemesen de seçeceksin üçünden birini, Ya bir kafes içinde neşeyle şakıyacaksın, Yahut da mutfağa götüreceğim gövdeni, Yolacağım o pek parlak ve temiz tüylerini, Ve sonra akşam yemeğim için seni fırınlayıp yahut kebap edeceğim."
22.
O vakit Kuş dedi ki, "Akla karşı gelmem elbette, Şarkım hususunda cevabını tastamam aldın, Ve tüylerim yolunup alındığında, Fırınlansam da bir hamur içinde yahut kebap olsam da, Benden yana sana pek az bir lokma kalır, Lakin benim nasihatimle amel edersen, Benden yana büyük bir fayda bulabilirsin."
23.
"Şayet sözüme kulak verirsen, Ve zindandan uçup gitmeme müsaade edersen, Hiçbir fidye yahut başka bir bedel istemeksizin, Sana fevkalade büyük bir mükafat vereceğim, Akla muvafık üç büyük hikmet, Sana teklif ettiğime dikkat kesil, pek kıymetlidir, Sandığında kilitli duran cümle altından."
24.
"Bana itimat et, seni aldatacak değilim." "Pekala," dedi Hoyrat, "anlat da dinleyelim." "Hayır," dedi Kuş, "evvela şunu idrak et, Akıldan ders verecek kimsenin hür olması gerektir, Hürriyete malik olmak bir üstada yaraşır, Ve dersini uluorta vermek yaraşır, Benden şüphelenme, bir hıyanet murat etmem."
25.
"Pekala," dedi Hoyrat, "ben razı oldum, Bana verdiğin o vaade güvenirim." Kuş salıverildi, Hoyrat onu serbest bıraktı, Ve defne ağacına doğru kanat çırptı, Sonra şöyle düşündü, "Mademki artık hürüm, Tuzaklarla ağlara atacak değilim ömrümü, Ve ökse çubuklarıyla bir daha çekişmeyeceğim."
26.
Tehlikeden kurtulmuş olan ahmaktır, Bağlarını kırıp zindandan kaçmışken, Geri dönüp yanaşırsa, zira yanmış çocuk ateşten korkar, Herkes hikmet ve akıl dairesinde sakınsın, Gizli zehri örten şeker serpintisinden, Hiçbir ağu, keskinliğinde bu denli tehlikeli değildir, Panzehir kisvesine büründüğü zamanki kadar.
27.
Tehlikeden korkmayan, tehlikeye düşecektir, Durgun sular ekseriya derindir, Bıldırcın düdüğü en hilekar sedayı verir, Bıldırcın ağın altına sürünene dek, Gözü çapaklı da olsa avcıya güvenme, ağlasa bile, Onun başparmağından sakın, döktüğü yaşa aldırma, Zira o parmak ki minik kuşların başını ezer.
28.
"Ve şimdi böylesi bir beladan kurtulmuşken, Sakınacağım ve önceden tedbir alacağım, Hiçbir avcı tarafından bir daha aldatılmamak için, Onların ökse çubuklarından fersah fersah uzağa uçacağım, Tehlikenin olduğu yerde beklemek de tehlikedir, Beri gel ey Hoyrat, kulak ver kelamıma, Sana öğreteceğim üç hikmete."
29.
"Hikmet gereği, öyle tez inanma, Her masala ve duyduğun her habere, Aklı ve basireti elden bırakma, Masalların arasında nice büyük yalanlar vardır, Tez inanmak büyük ziyana yol açmıştır, Dilden dile dolaşan ve yeni uydurulan havadisler, Pek çok insanı büsbütün yalancı eyler."
30.
"Kefaretime karşılık, bunu birinci pay belle, Kitaplara dayanan ikincisini öğren, Hiçbir surette arzu etmeyesin, Elde edilmesi imkansız olan şeyi, Dünyevi arzuların cümlesi bir talihe bakar, Ve göklerde yükseklere süzülmek isteyen, Çoğu vakit ani bir dönüşle en dibe yuvarlanır."
31.
"Üçüncüsü şudur, hem sabah hem akşam sakın, Bunu asla unutma, benden öğrenesin, Yitirilen bir hazine için, haddinden fazla kederlenme, Hiçbir surette geri kazanılması mümkün olmayan şey için, Zira böylesi bir kayıp için kedere bürünen kimse, Evvela kaybını sayar, sonra da çektiği eziyeti, Böylece tek bir kederden iki keder peydahlar."
32.
Bu dersten sonra Kuş bir şarkıya başladı, Kurtuluşuna canıgönülden sevinerek, Ve Hoyratın kendisine reva gördüğü haksızlığı da hatırladı, İlk yakalandığı andaki zulmü, O dehşeti ve zindana atılışını, Hür ve korkudan uzak olduğuna şükrederek, Hoyratın başı üzerinde süzülürken ona dedi ki,
33.
"Sen," dedi, "katıksız bir ahmakmışsın, Cahilliğin yüzünden gitmeme müsaade edecek kadar, Dövünüp feryat etmek senin hakkındır, Ve yüreğinde büyük bir elem taşımalısın, Böylesine muazzam bir zenginliği yitirdiğin için, Ki kıymeti hesap edilse, Kudretli bir şahın fidyesini ödemeye yeterdi."
34.
"Adına yakut [NOT: sagounce/jargon, zirkon yahut yakut benzeri kıymetli bir taş] derler bir taş vardır, Eskiden beri benim kursağımda peydahlanmış, Som altından koca bir ons çeken, İşlenmiş lal taşları gibi sarımtırak renkte, İnsanları cenk meydanında muzaffer kılan, Ve her kim bu Taşı üzerinde taşırsa, Can düşmanlarına karşı büsbütün emniyettedir."
35.
"Bu taşa sahip olan kimse, Ne fakirlik çeker ne de bir darlık, Lakin hazinenin bolluğuna ve bereketine erer, Ve cümle alem ona hürmet gösterir."
Ve hiçbir düşman ona zarar veremez, Lakin elinden çıkıp gittiğim için artık, Yakın dilediğince, zira senin payına hiçbir şey kalmadı, 36.
Daha evvel seni uyardığım gibi, Elimde tuttuğum o taş hakkında, Hani şimdi yitirmiş olduğun, Her akıl ve izan gereği kederlenmelisin, Ve yüreğinde zerrece sevinç kalmamalı, Şimdi dinle köylü, muradımı anlatayım sana, Ben pak Cennet'te yumurtadan çıktım ve orada beslendim, 37.
Şimdi taşıma dair gayrı isimler sayayım sana, Ona "jagounce" [NOT: kırmızımsı bir kıymetli taş türü] derim, Pek tatlı ve pek ıtır kokulu olan, O faziletleri ve hoş kokularıyla birlikte, Enok ve İlyas ile olmuştur benim hizmetim, Öyle tiz ve berrak tınlayan tatlı ezgimle, Meleklerin sesiyle her arptan üstün olan. 38.
[okunamadı] denizlerindeki kara elmas, Ve dalgalar arasında yuvarlanan ak yakut, Kıymetli mertebelerden sitrin rengi yakut, Avamın bilindik sözündeki taşları fersah fersah aşan, Eski yasa gereğince Taş Kitabı'nda [NOT: Lapidary] yerini alan, Yedi gezegenin tabiatındaki seyrine binaen, Gök kubbenin altındaki bütün taşlardan üstündür o. 39.
Böylesi bir hazineye sahip olmak köylü kârı değildir, Taş Kitabı'ndaki cümle taşları geride bırakan, Ve bütün faziletlerin çiçeğini üzerinde taşıyan, İnsana öyle bir neşe ve inayet bahşeder ki, Bu dünyada gayrı hiçbir vakit keder yüzü görmez, Şimdi ey sefil köylü, nasibinin ötesine geçtin, Bense evvelce olduğum gibi hürriyetime kavuştum. 40.
Kelim-i kelam ehlinin İncil'de bulduğu üzre, Cennet kapılarından kovulduğu vakit, Hem cemal sahibi hem sükûn içindeki bir melek vasıtasıyla, Hükümdar İskender'in [NOT: Kaynaktaki "Kyng Elyfounder/corquerowr" ifadesi Orta Çağ metinlerinde Büyük İskender'e (King Alexander the Conqueror) atıftır] önüne fırlattım onu, Ve cümle taşlar arasında terk edilmiş olan oydu, Böylesi taşlar pek nadir getirilir dünyaya, Köylü pek gamlıdır ve efkârı pek ağırdır. 41.
Şimdi daha fazlasını haber vereyim sana, Şayet bana kulak kabartırsan, Benim adım Hermes'in Kuşu'dur, Uçsuz bucaksız bütün âlemde, Her bir yanından inayetin ışıltıları saçılan, Kim ki beni libasında saklayabilseydi, Cümle imparatorlardan daha zengin olurdu. 42.
Fatih İskender'e tahtından aşağı darbe indirdi Taşım, Miğferine isabet ettiği anda, Göz açıp kapayıncaya dek, yuvarlak bir bezelyeden büyük değildi, Lakin o mert şövalyeyi yere seren, Hiçbir beşerin gözüyle seçilemezdi, Şimdi sana yumuşak bir avazla bildiririm ki, Bu kudretli inayet göklerden inmiştir. 43.
Muhabbete vesile olur ve insanları latif kılar, Ve cümle beşerin nazarında makbul eyler, İki hasım kavmin arasını bulup uzlaştırır, Dertlilere teselli sunar ve ağırlaşmış yürekleri ferahlatır, Tıpkı Güneş'in parlak ışığının geçişi gibi, Sana bunları bir çırpıda anlattığım için ahmaklık bende, Yahut bir köylüye kıymetli taşların kıymetini öğretmeye kalktığım için. 44.
İnsanlar o kıymetli incileri, Yakutları, safirleri ve sair Hint taşlarını, Zümrütleri yahut yuvarlak ak incileri, Tabiatı icabı çirkefe meftun kaba domuzların önüne atmazlar, Zira bilirim ki bir dişi domuz, Yavrularını sevindirmek için murdar süprüntülerden, Granada'dan gelen cümle mücevherattan daha çok haz duyar. 45.
Her şey kendi cinsine meyleder, Balıklar deryaya, canavarlar sahile, Kuşlar için gökyüzü münasiptir, Çiftçi için toprağını sürmek, Ve bir köylünün eline de yaba yaraşır, Taş Kitabı'nın güzelliğini anlatmak için, Vaktimi daha fazla beyhude harcayamam. 46.
Elinin altında olanı gayrı bir daha ele geçiremezsin, Ökseni de tuzaklarını da hiçe sayarım, Beni salıvermekle basiretin fena halde bağlandı, Sırf cehaletin yüzünden koca serveti elden kaçırdın, Artık dilediğim yerde şakımakta ve kanat çırpmakta serbestim, Hür iken kendi nefsini köle kılan kimse ise, Kâmilen ahmaktır. 47.
Hikmeti dinlemek hususunda kulakların yarı yarıya sağırdır, Arpa kulak kabartan bir eşek misali, Sen git de bir sarmaşık yaprağından düdük öttür, Benim için sivri dikenler üzerinde şakımak, Bir kafeste köylüyle çene çalmaktan evladır, Zira nice yıllar evvel söylenmiştir, Köylünün ahmaklığı çoktan yakasını bırakmıştır. 48.
İşte köylü, sana burada vasıflarımı anlattım, Büyük bir tecrübe ile sabit olan meziyetlerimi, Kimi insan için altından dahi yeğdir bu, Senin içinse bu kelamın hiçbir semeresi yoktur, Sana bir kargıdan ziyade çoban değneği yaraşır, Kederli bir yürekle elveda de gayrı parıltılara, Köylünün pençesine bir daha asla düşmem. 49.
Köylü, derin bir keder ve infial içinde, Yüreğinin ikiye bölündüğünü ve parçalandığını hissetti, Heyhat dedi, artık ağlayıp dövünsem yeridir, İflah olması gayrı mümkün olmayan bir bahtsız sıfatıyla, Ömrüm boyunca sefalete katlanmaktan gayrı çarem kalmadı, Zira cehaletimden ve dikbaşlılığımdan ötürü, Tüm zenginliğimi bütünüyle zayi ettim. 50.
Bir bey idim ben, feleğe feryat ederim, Daha az evvel elimde muazzam bir hazine vardı, Ömrümce refahımı daim kılabilecek, O taş ile bir padişah gibi yaşamamı sağlayacak, Şayet onu bir yüzüğe takmış olsaydım, Ve üzerimde taşısaydım kâfi derecede servetim olurdu, Böylece bir daha asla sabanın ardına geçmek zorunda kalmazdım. 51.
Kuş, köylünün bu derece yasa büründüğünü, Çehresinin kederle karardığını görünce, Havalanıp gerisin geri döndü, Ona doğru süzüldü ve işiteceğiniz üzere şöyle dedi, Ey hikmetten nasiplenmemiş sersem köylü, Sana bellettiğim her şey arkada kaldı, Silinip gitti ve zihninden bütünüyle çıktı. 52.
Sana kelamın içinde şu hikmeti belletmedim mi, Her yeni uydurulan masala, Öyle tez elden itimat etmeyesin diye, Hakikat olduğunu bizzat anlayana değin, Her altın rengi veren cevher altın değildir, Ve tabiatları icabı gördüğüm bütün taşlar, Hint rengi taşıyor diye safir sayılmaz.
Hermes' Kuşu
53. Bu öğretide boşa harcadım emeğimi, Sana böylesi cevherli darbımeseller belletmek için, Şimdi görebilirsin kaba, kör yanılgını, Zira tartılsaydı terazide tüm bedenim, Bir ons bile çekmezdi, pek hamdır hafızan, Yine de kapalıdır bağrımda daha ağır bir tartı, Dengeye konan bütün gövdemden ziyade.
54. Bütün gövdem bir ons çekmezken, Nasıl bulunurdu içimde bir taş, Ağırlığı koca bir zümrütten [NOT: metindeki "fagounce", jacinth/hyacinth veya benzeri bir kıymetli taş türüne işaret eder] daha fazla olan, Dimağın kütleşmiş, aklın neredeyse yitip gitmiş, Üç bilgelikten birini elden kaçırdın bile, Sözüme uyup da gerekmezdi sana, Her masala alelacele itimat etmek.
55. Gecesinden sabahına değin sakınmanı salık vermiştim sana, Âni bir talihsizlikle yitirilen nesne için, Gereğinden fazla kederlenmeyesin diye, Geri getiremeyeceğini anladığın vakit, İşte burada yanıldın, ki bu da karnını deşer senin, Beni yeniden tutmak için tuzağa, Sen bir ahmaksın, emeğin beyhudedir.
56. Üçüncüsünde dahi sayıklayıp durursun, Sana hiçbir surette tamah etmemeni tembihlemiştim, Erişemeyeceğin hiçbir şeye, Ki onda da unuttun benim buyruğumu, Açıkça beyan edebilirim ki, Cinnet getirip unuttun üçünü de, Sana bellettiğim o seçkin bilgeliklerin.
57. Seninle daha fazla lakırdı etmek ahmaklık olurdu, Yahut bilgelikten az ya da çok bahsetmek, Deli sayarım ben lirini eline alanı, Uyuşuk bir eşeğe terbiye vermek üzere çalanı, Ve delidir bir meczuba şarkı söyleyen kimse, Lakin en delisi odur ki var gücüyle uğraşır, Bir köylüye [NOT: metindeki "chorle/churl", kaba saba, edepsiz veya düşük soylu kimse anlamındadır] nezaket kaidelerini öğretmek için.
58. Ve nitekim nisan ile mayıs aylarında, Asil kuşlar ezgiler düzerken en hoşundan, Guguk kuşu bilir tek bir nağme şakımayı, Başka makamlarda yoktur onun hevesi, Âlimlerin de tasrih ettiği üzere her nesne böyledir, Ağaçlardaki meyve misali, her yaştan insan dahi, Nereden gelmişlerse oranın vergisini [NOT: tabiatının damgasını, cibilliyetini] taşır.
59. Kış mevsimi dem vurur o hoyrat rüzgârlarından, Bahçıvan övünür yetiştirdiği latif meyveyle, Balıkçı atar oltalarını ve bağlar iplerini, Taze ırmakta balık tutmak için, Toprağın sürülüşünden bahseder yoksul rençper, Beyzade bahseder soyluluktan, Köylü ise lezzet alır kaba saba hezeyanlar savurmaktan.
60. Hepsi birdir ha doğana ha çaylağa, Ha baykuş ha papağan, birdir nazarlarında, Gübrelikteki ördek bir çulluk kadar hoştur onlara, Bir köylüye hizmet edenin günleri gamla dolar, Niyetim yoktur bundan böyle seninle oynamaya, Bir köylünün önünde bir daha şakımaya, Ve lirik terennümümle hikmetten dem vurmaya.
61. Bu masalı dinleyecek ve okuyacak olanlar, Tavsiyemdir onlara, yeni uydurulmuş hikâyelerden kaçınsınlar, Mal mülk kaybı için haddinden fazla tasalanmasınlar, Geri dönüşü olmayan hallerde pek mahzun olmasınlar, Olmayacak şeylere tamahtan uzak dursunlar, Ve nereye giderseniz gidin şunu unutmayın, Köylü yine köylüdür, daima acılar içinde kıvranır.
62. Bu amaca binaen şu atasözü pek meşhurdur, Eski hatıratlarda okunur ve rivayet olunur, Bir çocuğun kuşu ve bir köylünün zevcesi, Sıkça uğrar keder ve talihsizliğe, Hürriyete malik olan kifayete de maliktir, Hürriyet yeğdir kanaatkâr bir neşeyle, Cümle cihanın servetine sahip bir köylü olmaktan.
63. Var git küçük risale, hürmetkâr bir muhabbetle, Tavsiye eyle beni efendime, Bu kaba saba esere yoldaşlık etmesi için, Ondan alçakgönüllülükle merhamet ve inayet dileyerek, Ve Fransızcadan yapılan bu tercümeye gelince, İngilizcesi her ne kadar kusurlu olsa da, Her bir söz tashih edilmek üzere takdim edilmiştir, Keremkâr lütfunuzun müsamahasına sığınarak.
SON.
KANONİK YARDIMCISININ TALEBİ
Eski ve Meşhur İngiliz Şairimiz Geoffrey Chaucer Tarafından Kaleme Alınmıştır
Kanonik Yardımcısının Mukaddimesi
Azize Cecilia'nın Menkıbesi son bulduğunda, Daha tam beş mil yol almamıştık ki, Boughton-under-Blean mevkiinde yetişti bize, Tamamen kara elbiseler giyinmiş bir adam, Ve bu libasın altında beyaz bir cübbe vardı, Bindiği binek atı ise baştan ayağa kır bir attı, Öyle bir ter içindeydi ki hayret vericiydi seyri, Sanki üç mil boyunca durmaksızın mahmuzlanmış gibiydi, Keza yardımcısının üzerinde yol aldığı beygir dahi, Öyle terlemişti ki zorlukla yürüyebiliyordu, Göğüslük kayışının çevresinde köpükler yükselmişti, Köpükten ötürü alaca saksağan misali benekliydi, İkiye katlanmış bir heybe duruyordu sağrısında, Görünüşe göre pek az teçhizat taşıyordu, Yaz vakti için gayet hafif giyinmişti bu muteber zat, Ve yüreğimde taaccüple merak etmeye başladım, Kimin nesi olduğunu, ta ki fark edene dek, Pelerininin yakasına nasıl dikildiğini, Bunun üzerine uzun uzadıya düşünüp tarttığımda, Onun bir kanonik olduğuna hükmettim, Şapkası sırtında asılı duruyordu bir kordonla, Zira tırıstan ya da adi adımdan çok daha süratle sürmüştü atını, Sanki aklını kaçırmış gibi aralıksız mahmuzlayarak sürüyordu, Başlığının altına da bir dulavratotu yaprağı koymuştu, Terden muhafaza olmak ve başını serin tutmak kastıyla, Fakat onu böylesine terlemiş görmek bile bir eğlenceydi, Alnı bir imbik gibi damlatıp duruyordu, Hulasa sinirliot ya da duvarfesleğeni yaprağıyla örtülüydü, Ve yanımıza vardığında feryat etmeye başladı, "Tanrı muhafaza etsin," dedi, "bu ulu cemaati, Uğrunuzda pek süratle sürdüm atımı, Sizlere yetişebilmek gayesiyle, Bu neşeli kâfileyle birlikte yol almak için." Onun yardımcısı dahi gayet nezaket sahibiydi, Ve dedi ki, "Efendiler, sabahın erken vaktinde, Konak yerinizden yola çıktığınızı gördüm, Ve burada bulunan efendime ve velinimetime haber verdim, Ki kendisi pek mütehassis oldu sizlerle yol almaktan ötürü, Zira eğlenceden hazzeder, sohbet ve latifeyi sever." "Uyarın sebebiyle Tanrı bahtını açık etsin dostum," Dedi o vakit hancımız, "muhakkak öyle görünür ki, Efendin bilge bir zattır, ben de pekâlâ böyle hükmederim, Kendisinin pek neşeli biri olduğuna dahi bahse girerim, Bize hoş bir iki kıssa anlatabilir mi acaba, Bu meclisi neşelendirmeye yarayacak türden?" "Kim, efendim mi? Şüphesiz yalanım yoktur, O şenlikten ve dahi sefahatten pek iyi anlar, Kifayet edecek olandan da fazlasını bilir, inanın bana efendim, Eğer sizler de onu benim kadar iyi tanısaydınız," [okunamadı]
Kanyon'un Hizmetkârı
Şaşardınız ne denli mahir ve tutumlu olduğuna, İşi türlü veçhile bildiğine ve icra ettiğine, Nice büyük teşebbüsü boynuna almıştır kendisi, Buradaki her kimse için pek çetin olurdu hani, Onu nihayete erdirmek, meğerki ondan ders alalar. Aranızda böyle sefilce at sürse de her ne kadar, Onu bilseniz, faydanıza olurdu muhakkak, Ahbaplığından vazgeçmezdiniz katiyen, Büyük bir servet uğruna tartıya koymaya cüret ederim ki, Mülkiyetimde olan her ne var ise, Kendisidir yüksek feraset sahibi bir kimse, Pekâlâ ihtar ederim ki fevkalade bilge bir zattır. Madem öyle (dedi Hancımız), yalvarırım söyle bana o vakit, Bir âlim midir kendisi, yoksa değil mi, söyle nedir? Bir âlim mi! Yok canım, bir âlimden de üstündür kuşkusuz, Dedi Hizmetkâr, ve birkaç kelam ile, Hancı, onun Zanaatından biraz bahsedeyim, Derim ki efendim öylesi bir inceliğe kadirdir, Lakin Zanaatını öğrenemezsiniz benden, Ve hünerine biraz olsun yardımım dokunur, Üzerinde at sürdüğümüz bütün bu yeryüzünü, Canterbury şehrine varıncaya dek, Tepetaklak edip baştan başa çevirebilir, Ve döşeyebilir gümüşle ve altınla her yanını. Ve bu Hizmetkâr böylece anlattığında, Hancımıza, dedi ki o, Tanrı korusun, Bu iş pek acayip ve fevkalade gelir bana, Mademki efendin bu denli yüksek basiret sahibidir, (Ki bu sebepten hürmet görmelidir insanlardan), Saygınlığını nasıl olur da bu denli az gözetir, Üstündeki hırkası bir pul bile etmez, Bana da öyle gelmektedir ki, Tamamıyla kirlidir ve dahi yırtık pırtıktır. Neden efendin böylesine hırpanidir, yalvarırım söyle, Mademki gücü yeter daha iyi libaslar almaya? Şayet ameli uyarsa senin bu kelamına, Söyle bana bunu, işte bunu istirham ederim senden. Neden (dedi bu Hizmetkâr), ne diye sorarsınız bana? Tanrı yardımcım olsun ki asla iflah olmayacaktır, Lakin ikrar etmeyeceğim söylediğimi, Bu sebepten gizli tutunuz bunu, size yalvarırım, İnancım odur ki fazlaca bilgedir kendisi, Zira haddi aşan şey başarıya ermez, Ve tam da âlimlerin dediği gibi bu bir kusurdur, Bu yüzden o hususta cahil ve ahmak sayarım onu, Zira ne vakit bir kimse ziyadesiyle akla sahip olsa, Pek sık vaki olur onu suistimal ettiği, Efendim de öyle yapar, ve bu beni fena halde üzer, Tanrı ıslah etsin, size bundan gayrısını diyemem. Ziyanı yok, ey iyi Hizmetkâr (dedi Hancımız), Mademki malumdur sana efendinin marifeti, Söyle nasıl eder, yürekten dilerim senden, Mademki böylesine hünerli ve böylesine kurnazdır, Nerede ikamet edersiniz, şayet söylenecek bir şey ise? Bir şehrin kenar mahallelerinde (dedi o), Köşe bucakta ve çıkmaz sokaklarda sinerek, O haydutların ve tabiatı gereği hırsızların, Gizli ve korku dolu mesken tuttukları yerlerde, Varlıklarını göstermeye cesaret edemeyenler gibi, İşte öyle yaşarız, şayet doğruyu söyleyeceksem. Peki (dedi Hancımız), bırak seninle konuşayım, Neden senin yüzün böylesine solmuş ve sararmıştır? Hakkı için (dedi o), Tanrı layığını versin, Öyle alıştım ki o kızgın ateşi üflemeye, Rengimi değiştirdi zannımca, Pek adetim değildir öyle aynaya bakmak, Lakin çok zahmet çekip Çoğaltmayı [NOT: Madenleri altına dönüştürerek çoğaltma sanatı, simya kastedilmektedir] öğrenmekteyim. Durmaksızın bocalar ve ateşe dikkatle bakarız, Ve bunca şeye rağmen muradımıza eremeyiz, Zira neticemiz hep noksan kalır, Pek çok kimseyi aldatırız, Ve ödünç alırız altın, bir ya da iki libre, Yahut on ya da on iki, yahut daha nice meblağlar, Ve onları zannettiririz en azından, Bir libreden iki libre çıkarabileceğimizi, Yine de yalandır bu, lakin hep iyi bir ümidimiz vardır, Bunu yapmaya dair, ve ardından el yordamıyla ararız onu. Lakin o İlim öylesine uzak kalır ki önümüzde, Yemin dahi etmiş olsak muktedir olamayız, Ona yetişmeye, öylesine süratle kaçıp gider, Nihayetinde bizi dilenci kılacaktır o. Bu Hizmetkâr böyle konuşmaktayken, Bu Kanyon yaklaştı ve işitti her şeyi, Hizmetkârın söylediği, zira insanların kelamından şüphe etmek, Âdetiydi bu Kanyon'un her daim, Zira Cato der ki, suçlu olan kimse, Hükmeder ki her kelam kendisi hakkındadır şüphesiz, Bu sebepten pek yakına geldi, Hizmetkârına, dinlemek için onun bütün dediklerini, Ve böylece dedi Hizmetkârına o anda, Tut dilini gayrı ve tek kelime dahi etme, Zira edersen, pek acı çekersin cezasını, Beni kötülersin burada, bu cemaat içinde, Ve dahi ifşa edersin gizlemen icap edeni. Hele (dedi Hancımız), anlat her ne olursa olsun, Hiç aldırma onun bunca tehdidine bir pul kadar dahi. İnancıma göre (dedi o), ben de pek az umursarım zaten. Ve bu Kanyon gördüğünde bunun fayda etmeyeceğini, Ve Hizmetkârının sırrını dökeceğini, Kederinden ve utancından kaçıp gitti oradan. Ah (dedi Hizmetkâr), burada bir temaşa başlayacak şimdi, Bildiğim her ne var ise tez elden anlatacağım size, Mademki gitti o, mundar İblis canını alsın onun, Zira bundan gayrı asla karşılaşmayacağım onunla, Ne bir kuruş ne de bir servet uğruna, söz veririm size, Beni bu oyuna ilk dahil eden kimse, Ölmeden evvel keder ve utanç bulsun, Zira bu bir ızdıraptır bana, inancım hakkı için, Bunu pek iyi hissederim, her kim ne derse desin, Ve dahi bütün acıma ve bütün kederime rağmen, Bunca ızdırabıma, meşakketime ve bahtımın karalığına rağmen, Asla terk edemedim onu hiçbir surette, Şimdi Tanrı dilerdi ki aklım kafi geleydi, O Sanata ait her ne var ise anlatmaya, Lakin yine de, bir kısmını anlatacağım size, Mademki Efendim gitti, esirgemeyeceğim artık, Bildiğim böylesi şeyleri beyan edeceğim.
Kanyon'un Hizmetkârı'nın Hikâyesi
Bu Kanyon ile yedi yıl ikamet eyledim, Ve bu İlime zerrece daha yakın değilim,
Neyim var neyim yoksa yitirdim bu yüzden, Tanrı bilir ya, benden gayrı niceleri de öyle, Eskiden pek taze ve şen şakraktım oysa, Kılık kıyafetim ve öteki güzel urbamla, Şimdiyse başıma bir çorap geçireyim bari, Ve bir vakitler rengim taze ve al iken, Şimdi solgun ve kurşuni bir renge büründü, Her kim bu işe kalkışırsa, pek acı yanacaktır canı. Ve gözümdeki çapak dahi didinmemdendir hâlâ, Görün işte çoğaltmanın [NOT: Madenleri altına dönüştürerek çoğaltma zanaatı] ne getirdiğini, Bu kaypak ilim beni öylesine çıplak bıraktı ki, Nereye varsam yanımda tek bir meteliğim dahi yok, Ve üstelik bu yüzden öyle bir borca battım ki, Hakikaten ödünç aldığım altınlar yüzünden, Yaşadığım müddetçe asla ödeyemem onları, Herkes benden ibret alsın bundan böyle, Her ne türden olursa olsun kendini bu işe kaptıran kişi, Devam ederse eğer, kanaatimce tüketmiştir varlığını, Tanrı şahidim olsun ki hiçbir şey kazanamaz bundan, Yalnızca kesesini boşaltır ve aklını tüketir, Ve ne vakit çılgınlığı ve ahmaklığı yüzünden, Bu tehlikeli oyunla kendi malını mülkünü yitirirse, O vakit diğer adamları da kışkırtır bu yola, Tıpkı kendisinin yaptığı gibi, onlar da mallarını kaybetsinler diye, Zira fesat kimseler için sevinç ve tesellidir bu, Yoldaşlarını da acı ve dert içinde görmek, Çünkü vaktinde bana da böyle etti bir kâtip, Bunun bir hükmü yok, ben işimizden söz edeyim, Biz o tekinsiz hünerimizi icra edeceğimiz yere vardığımızda, Pek harikulade bilge görünürüz.
Kelimelerimiz öyle âlimanedir ve öyle çetrefillidir ki, Yüreğim bayılıncaya dek körüklerim ateşi. Ne diye anlatayım ki her bir oranını, Üzerinde çalıştığımız nesnelerin?
Mesela beş ya da altı onsluk, olabilir pekâlâ, Gümüş ya da bir başka miktarda maden, Ve çabalayayım size adlarını saymaya, Zırnığın, yakılmış kemiklerin, demir cüruflarının, Ufacık toz oluncaya dek dövülmüş olan, Ve bir toprak çömleğe nasıl da konduğunu cümlenin, Ve içine tuz katıldığını ve biber de keza, Burada sözünü ettiğim bu tozlardan önce, Ve bir cam parçasıyla iyice örtüldüğünü, Ve orada bulunan daha pek çok başka şeyi.
Ve çömleklerin ve camın balçıkla sıvanışını, Havadan tek bir zerre bile sızmasın diye dışarı, Ve yakılan o hafif ve dahi şiddetli ateşi, Ve çektiğimiz o tasayı ve kederi, Maddelerimizi süblimasyona tabi tutarken, Ve amalgam yaparken ve kalsinasyon ederken, Ham cıva denen o akıcı gümüşü, Tüm maharetimize rağmen bir sonuca erdiremeyiz.
Zırnığımız ve süblime cıvamız, Ve somaki taşında dövülmüş mürdesengimiz, Bunların her birinden belirli miktarda ons, Fayda etmez bize, emeğimiz nafiledir, Ne ruhlarımızın yükselişi [NOT: Süblimasyon esnasında buharlaşan uçucu maddeler], Ne de aşağıda boylu boyunca yatan maddelerimiz, Kâr etmez çalışmalarımızda hiçbir surette, Zira yitip gitmiştir emeğimiz ve meşakkatimiz.
Ve bunca masraf, yirmi bin iblis aşkına, Ona yatırdığımız her şey heba olup gitti. Daha pek çok başka nesne de vardır, Zanaatımıza taalluk eden, Her ne kadar sırasıyla sayamasam da onları, Cahil bir adam olduğum için.
Yine de aklıma geldikçe söyleyeyim onları, Kendi cinslerine göre dizemesem bile, Ermeni kili, zencefre, boraks gibi, Ve topraktan ve camdan mamul türlü kaplar. İdrar şişelerimiz ve iniş kaplarımız, Tüpler, krozeler ve süblimasyon kapları, Kürbîtler ve imbikler keza, Ve bunlar gibi daha nicesi, pırasa kadar kıymetsiz, Lüzum yok hepsini bir bir saymaya, Kızartan sular ve boğa ödü, Arsenik, nişadır ve kükürt, Ve pek çok ot da sayabilirim keza, Kasıkotu, kediotu ve ayotu gibi, Ve eğer oyalanmak istersem bunlar gibi niceleri, Gece gündüz yanan lambalarımız, Eğer başarabilirsek zanaatımızı nihayete erdirmek için, Kalsinasyon fırınımız keza, Ve sularımızın beyazlatılması.
Sönmemiş kireç, tebeşir ve yumurta akı, Türlü tozlar, küller, gübre, sidik ve kil, Mumlu keseler, güherçile ve zaç (vitriol), Ve odun ile kömürden yakılan türlü ateşler, Tartar tuzu, alkali ve hazırlanmış tuz, Ve yanmış maddeler ve pıhtılaşmış olanlar, At pisliği, insan saçı ve yağ ile yapılmış balçık, Tartar, şap, cam, maya, mayalanmamış bira ve ham tartar tortusu, Realgar ve diğer emdirilen maddeler, Ve keza maddelerimizin birbiriyle kaynaşması, Ve gümüşümüzün sarartılması, Çimentolamamız ve keza mayalamamız, Külçelerimiz, miyarlarımız ve daha niceleri. Bana öğretildiği veçhile anlatayım size keza, Dört ruhu ve yedi bedeni, Efendimin sık sık andığını duyduğum sırayla. İlk ruha cıva denir, İkincisi zırnık, üçüncüsü şüphesiz, Nişadır, dördüncüsü kükürt. Yedi bedene gelince, işte şunlardır onlar, Güneş altındır ve Ay gümüş deriz, Mars demir, Merkür'e de cıva deriz, Satürn kurşundur ve Jüpiter kalay, Ve Venüs bakırdır, babamın canı hakkı için. Bu lanetli zanaatı her kim icra etmek isterse, Kendine yetecek tek bir meteliği bile kalmayacaktır, Zira onun uğrunda harcadığı bunca varlığı, Yitireceğinden zerre kadar şüphem yoktur.
Ahmaklığını meydana dökmek isteyen kim varsa, Öne çıksın ve çoğaltmayı öğrensin, Ve sandığında herhangi bir şeyi olan her adam, Ortaya çıksın ve bir filozof kesilsin. Sanki bu zanaatı öğrenmek pek kolaymış gibi, Yok, Tanrı bilir ya, ister keşiş olsun ister derviş, Papaz yahut kanyonik veya başka bir kişi, Kitabının başında otursa da gece gündüz, Bu tekinsiz, maskara ilmi öğrenmek için, Hepsi nafiledir ve vallahi çok daha fazlasıdır, Cahil bir adama bu inceliği öğretmek ise, Tuh, bahsini bile açmayın, olacak iş değildir, İster okumuş yazmış olsun ister ümmi, Netice itibarıyla her ikisinin de bir olduğunu görecektir, Zira ikisi de, kurtuluşum hakkı için, Çoğaltma işinde aynı sonuca varır, Bütün işlerini bitirdiklerinde farksızdır durumları, Yani diyeceğim o ki, ikisi de hüsrana uğrar. Yine de saymayı unuttuğum pek çok şey kaldı, Aşındırıcı sulardan ve maden talaşından, Ve bedenlerin yumuşatılmasından, Ve keza onların sertleştirilmesinden, Yağlar, yıkamalar, eriyebilir madenler, Hepsini size anlatmak herhangi bir Kitab-ı Mukaddes'i bile aşar, Her ne yerdeyse, binaenaleyh en iyisi olarak, Tüm bu adları saymayı burada bırakayım.
Zira sanırım bir iblisi uyandırmaya yetecek kadarını anlattım size, İblis ne denli dehşetli görünürse görünsün. Ah hayır, vazgeç Filozof Taşı'ndan, İksir derler ona, dört bir koldan ararız hepimiz, Zira elimizde olsaydı o, pek emin olurduk halimizden, Lakin Göklerin Tanrısına yemin ederim ki, Tüm hünerimize rağmen, her şeyi yapıp bitirdiğimizde.
Ve tüm hünerimize rağmen bize gelmez, Çokça mal mülk harcattı bize, Bunun kederinden neredeyse delireceğiz, Fakat yüreğimize tatlı bir umut süzülür, Ne kadar canımız yansa da hep umarak, Sonradan onun eliyle feraha çıkacağımızı, Umut besleyip durmak keskin ve çetindir, Sizi peşinen uyarırım, bu ebedi bir iç çekişe benzer, O gelecek zaman insanlara terk ettirmiştir, Ona güvenerek ellerinde ne var ne yoksa.
Yine de bu Sanattan bıkıp usanmazlar, Zira onlar için bu acı bir tatlılıktır, Öyle görünür, çünkü olsaydı tek bir çarşafları, Geceleyin içine sarınabilecekleri, Ve güpegündüz gezinmek için bir çaputları, Onları da satar ve bu Zanaata harcarlardı, Hiçbir şey kalmayana dek dur durak bilmezler, Ve her daim nereye giderlerse gitsinler, İnsanlar onları kükürt kokusundan tanıyabilir, Bütün dünyaya bir keçi gibi kokarlar, Kokuları öyle koç gibi ve öyle ağırdır ki, Bir kimse onlardan bir mil ötede olsa bile, Kokusu ona da bulaşır, inanın bana. İşte böyle, kokularından ve lime lime giysilerinden, İnsanlar dilerlerse bu güruhu tanıyabilirler, Ve şayet birisi gizlice soracak olursa, Neden böyle sefilce giyindiklerini, Hemen onun kulağına fısıldarlar, Ve derler ki şayet fark edilirlerse, İlimleri yüzünden insanlar onları katledecektir, İşte bu güruh masumiyeti böyle aldatır. Bunu geçeyim, ben hikâyeme döneyim, Çömlek henüz ateşe konulmadan önce, Belli bir miktardaki madenleri, Efendim karıştırıp hazırlar, ondan başka kimse değil,
Şimdi o gittiğine göre cesaretle söyleyebilirim, İnsanların dediğine göre bu işi pek hünerle yaparmış, Her halükarda adım gibi bilirim ki böyle bir şöhreti var, Yine de çok kere kabahat ona kalır, Ve bilir misiniz ne kadar sık gelir bu başa, Çömlek paramparça kırılır ve elveda, her şey uçup gitmiştir. Bu metaller öyle büyük bir şiddete sahiptir ki, Duvarlarımız onlara mukavemet edemez, Meğerki kireç ve taştan yapılmış olsunlar, Öyle bir delip geçerler ki duvarın öte yanına çıkarlar, Ve kimi de toprağın dibine batar, Böylece defalarca nice altın kaybettik,
Kimi de dört bir yana yere saçılır, Kimi şüphesiz dosdoğru tavana fırlar, O iblis gözümüze görünmese de, İnanırım ki bizimledir o uğursuz mahluk, Efendisi ve hükümdarı olduğu cehennemde bile, Bundan fazla dert, gazap ve öfke yoktur, Dediğim gibi çömleğimiz kırıldığında, Herkes birbirini azarlar ve hoşnutsuz kalır.
Kimi dedi ki ateşin yakılmasındandır kabahat, Kimi dedi hayır, körüklemedendir, O vakit korktum, zira o benim vazifemdi, Boş laf, dedi üçüncüsü, cahilsiniz ve ahmaksınız, Gerektiği gibi karıştırılıp terbiye edilmemişti, Hayır, dedi dördüncüsü, susun ve beni dinleyin, Ateşimiz kayın ağacından yapılmadığı için, Sebep budur, başka türlü belletmeyin, Kusur neydedir söyleyemem, Fakat iyi bilirim ki aramızda büyük niza çıktı.
Ne yani, dedi efendim, artık elden bir şey gelmez, Bu tehlikelerden bundan böyle sakınırım, Pek eminim ki çömlekte çatlak vardı, Nasıl olduysa oldu, şaşırıp kalmayın, Âdet olduğu üzere, tez elden süpürün yeri, Yüreğinizi ferah tutun, neşelenip sevinin.
Süpürülüp yığıldı süprüntü bir tepe gibi, Ve serildi yere bir keten bezi, Bütün bu moloz döküldü bir kalbura, Ve defalarca elenip ayıklandı. Doğrusu, dedi biri, metallerimizin bir kısmı, Tamamı olmasa da hâlâ duruyor burada, Her ne kadar bu iş şimdilik ters gitmişse de, Başka bir sefer gayet iyi olabilir, Malımızı tehlikeye atmak mecburiyetindeyiz, Bir tüccar şüphesiz ebediyen kazanamaz, İnanın bana, refah içindeyken bile, Bazen batar malları denizde,
Ve bazen de salimen karaya ulaşır. Huzur bulun, dedi efendim, gelecek sefere çabalayacağım, Zanaatımızı bambaşka bir hale getirmeye, Bunu yapamazsam beyler, suçu bana yükleyin, Eksiklik bir şeydeydi, pek iyi bilirim. Bir diğeri dedi ki ateş fazlaca sıcaktı.
Fakat ister sıcak olsun ister soğuk, şunu cesaretle söylerim ki, Hülasa ettiğimiz netice daima yanlıştır, Elde etmek istediğimiz şeyden mahrum kalırız, Ve çılgınlığımız içinde hep hezeyan ederiz, Hepimiz bir araya geldiğimizde, Her adam Süleyman kadar bilge görünür, Fakat altın gibi parıldayan her şey, Altın değildir, burada söylediğim gibi, Göze hoş gelen her elma da, İnsanlar ne kadar bağırıp çağırsa da iyi çıkmaz. Bizim aramızda da durum aynen böyledir, İsa hakkı için, en bilge görünen kişi, İmtihan vakti geldiğinde en büyük ahmaktır, Ve en dürüst görünen de bir hırsızdır, Bunu aranızdan ayrılmadan önce anlayacaksınız, Hikâyemi nihayete erdirdiğim vakit.
Aramızda tarikat ehli bir kanon vardı, Tüm bir şehri fesada boğardı, Roma'yı, İskenderiye'yi, Truva'yı ve diğer üçünü, [okunamadı] Onun hilesini ve nihayetsiz sahtekârlığını, Tahminimce hiçbir insan yazamazdı, Bin yıl yaşasa bile bu dünyada, Düzenbazlıkta onun dengi bulunmazdı, Zira lafazanlığında kendini öyle dolandırır, Ve sözlerini öyle sinsi bir kılıkta saklar ki, Herhangi bir kimseyle hasbihal ettiğinde, Derhal aklını başından alır,
Karşısındaki de kendisi gibi bir düzenbaz olmadıkça, Bundan önce nice insanı aldatmıştır, Ve biraz daha yaşarsa nicelerini kandıracaktır, Yine de insanlar miller boyu at sürüp yol alırlar, Onu arayıp bulmak ve tanışmak için, Onun sahte idaresinden bihaber olarak, Ve şayet bana kulak vermek isterseniz, Huzurunuzda anlatırım bunu. Fakat muhterem tarikat mensubu kişiler, Sanmayın ki dergâhınıza iftira ederim, Hikâyem bir kanon üzerine olsa da, Her tarikattan bir fesat çıkar şüphesiz, Ve Tanrı esirgesin ki koca bir cemaat, Tek bir adamın ahmaklığı yüzünden elem çeksin.
Niyetim sizi lekelemek değil, Yalnızca kastı aşan yanlışı düzeltmektir, Bu kıssa salt sizin için anlatılmadı, Bilirsiniz ki başkaları için de aktarıldı.
Mesih’in on iki havarisi arasında dahi, Yahuda’dan başka hain yoktu, Öyleyse suçsuz olan diğerleri, Niçin kınansın? Sizin için de aynı şeyi söylerim, Yalnızca şu var, şayet kulak verirseniz bana, Manastırınızda herhangi bir Yahuda varsa, Vakitlice uzaklaştırın onu, size öğüdüm budur, Utanç yahut ziyan korku doğuracaksa eğer, Ve gücenmeyiniz lütfen, istirham ederim, Lakin bu hususta dinleyiniz diyeceklerimi.
Londra’da bir senelik ayin rahibi vardı, Ki uzun yıllar orada ikamet etmişti, Sofrasına oturduğu ev sahibesi kadına, Öyle hoş, öyle hürmetkâr davranırdı ki, Kadın ne yatacak yer ne de giyecek için, En süslü elbiseleri giyse dahi, tek akçe ödetmezdi ona, Harcayacak gümüşü de pek boldu hani, Bunun önemi yok, artık asıl bahse geçeyim, Ve rahibi perişanlığa sürükleyen, Kanonik hakkındaki kıssamı anlatayım.
Günlerden bir gün, mezkûr Kanonik, Rahibin kaldığı odaya çıkageldi, Kendisine bir miktar altın borç vermesi için, Rahibe yalvardı, geri ödeyeceğini söyledi, "Bana yalnızca üç günlüğüne bir mark veriniz" dedi, "Ve vadesi geldiğinde tastamam öderim size, Şayet sözümden döner de beni yalancı bulursanız, Ertesi gün asın beni boynumdan."
Rahip ona bir markı hemen uzattı, Kanonik ise defalarca teşekkür etti, Müsaade isteyip yoluna koyuldu, Üçüncü gün dolduğunda parasını getirdi, Altını rahibe geri verdi, Rahip bundan pek memnun ve mesut oldu. "Doğrusu" dedi, "birine bir, iki yahut üç soylu altın borç vermek, Veya elimde avucumda ne varsa sunmak, Bana asla cefa vermez, Kişi sözünün eri, seciyesi sağlam olduğunda, Ve vadesini hiçbir surette aksatmadığında, Böyle bir zata asla 'hayır' diyemem."
"Ne münasebet" dedi Kanonik, "sadakatsizlik mi edecektim yani? Yok, bu görülmüş, duyulmuş şey değildir, Doğruluk, mezarıma gireceğim güne değin, Daima muhafaza edeceğim bir haslettir, aksini Tanrı esirgesin, Amentünüze inandığınız gibi emin olun buna, Tanrı’ya şükürler olsun, vaktinde söylenmeli bu söz, Bana altın yahut gümüş borç verip de, Hoşnut kalmayan tek bir kişi dahi olmamıştır henüz, Gönlümde hileye asla yer vermedim.
Ve efendim" dedi, "madem bana bunca lütufta bulundunuz, Bunca âlicenaplık gösterdiniz, Nezaketinize bir nebze karşılık verebilmek adına, Sizlere gizli ilmimden bir parça açayım, Öğrenmek isterseniz size göstereyim, Hemen şuracıkta, gözlerinizin önünde ayan edeyim, Felsefede [NOT: Simya sanatında] nasıl amel ettiğimi, İyi dikkat ediniz, kendi gözlerinizle göreceksiniz, Buradan ayrılmadan evvel bir hüner sergileyeceğim."
"Sahi mi efendim?" dedi Rahip, "Meryem aşkına, bunu canıgönülden dilerim." "Emriniz olur efendim, hakikaten" Dedi Kanonik, "aksini Tanrı esirgesin!" Bakın şu hırsızın hizmetini nasıl da allayıp pulladığına! Pek doğrudur ki böyle kendi gelen hizmet, Kocakarıların da dediği gibi, tekin değildir, kokar, Ve pek yakında bunu ispat edeceğim, Tüm hıyanetlerin kökü olan bu Kanonikte, O ki ebediyen haz ve neşe duyar, Böyle şeytani düşünceleri kalbine nakşetmekten, Mesih’in ümmetini felakete nasıl sürükleyeceğini kurmaktan, Tanrı bizi onun sahte riyakârlığından korusun!
Rahip kiminle iş tuttuğunu nereden bilsin, Başına gelecek felaketi hiç mi hiç hissetmedi. Ey saf rahip! Ey masum gafil! Pek yakında tamahkârlıkla körleşeceksin, Ey talihsiz, zihnin öyle kıt ve basiretsiz ki, Bu tilkinin senin için hazırladığı hileden, O çetin tuzaklardan hiç haberdar değilsin, kaçamazsın da.
Mademki akıbetine, senin yıkımına varacak bu iş, Ey bahtsız adam, hemen davranıp, Senin akılsızlığını, ahmaklığını, Ve o diğer sefilin düzenbazlığını, Ferdam yettiğince anlatayım.
Bu Kanoniğin benim efendim olduğunu sanırsınız, Ev sahibi efendi, Tanrı hakkı ve göklerin kraliçesi adına yemin ederim ki, O değildi, yüz kat daha kurnaz bir başka Kanonik idi, Nice insanı defalarca aldattı, Onun sahtekârlığını manzum kılmak bana keder verir, Ne vakit onun düzenbazlığından söz etsem, Onun adına duyduğum utançtan yanaklarım kızarır, En azından alev alev yanmaya başlar, Zira çehremde kızaracak hâl kalmadığını gayet iyi bilirim, Daha evvel zikrettiğimi işittiğiniz, Madeni buharlar yüzünden, Tükenip heba oldu o pembelik, Şimdi kulak verin bu Kanoniğin lanetli işine.
"Efendim" dedi Rahibe, "uşağınızı gönderin, Derhal cıva alıp gelsin, İki yahut üç ons getirsin, Ve geldiğinde, çarçabuk göreceksiniz, Daha önce hiç şahit olmadığınız bir mucizeyi." "Başüstüne efendim" dedi Rahip, "hemen yapılsın."
Uşağına bu nesneyi getirmesini buyurdu, Uşak da emre amadeydi, Çıkıp gitti ve az sonra geri döndü, Kısaca söylemek gerekirse, cıvayı getirdi, Bu üç onsu Kanoniğe teslim etti, O da bunları güzelce ve usulünce tezgâha koydu, Ve uşağa kömür getirmesini söyledi, Böylece derhal işine koyulabilecekti.
Kömürler hemen getirildi, Bu Kanonik koynundan bir pota çıkardı, Ve onu Rahibe gösterdi, "Gördüğün bu aleti" dedi, "eline al, Ve içine bizzat kendin, Bu cıvadan bir ons koy, Ve Mesih’in adıyla felsefeci [NOT: Simyacı] olmaya başla, İlmimden bu kadarcık payı dahi, Kendisine sunmak isteyeceğim pek az kişi vardır, Zira burada bizzat tecrübeyle göreceksiniz ki, Hiç yalan yok, tam karşınızda, Bu cıvayı mortifiye edeceğim [NOT: Cıvayı dönüştürmek üzere sabitleyip uçuculuğunu gidereceğim], Ve onu sizin yahut benim kesemdeki, Ya da başka herhangi bir yerdeki gümüş kadar has ve iyi, Dövülebilir saf gümüş hâline getireceğim, Aksi takdirde beni yalancı ve itimatsız belleyin, İnsan içine çıkacak yüzüm kalmasın.
Bana pek pahalıya mal olan bir tozum var, Her şeyi kemale erdirecek olan odur, Zira size sergileyeceğim hünerimin asıl sebebi budur, Uşağınızı savın, dışarıda beklesin, Ve biz gizli amelimizle meşgulken kapıyı örtün, Felsefemizi icra ederken, Bizi kimse gözetlemesin." Nihayetinde her buyruğu tastamam yerine getirildi, Bu
Ve o sahte tertibatla hazırlanmış değneğiyle potanın üzerindeki, Kömürleri karıştırdı, ta ki eriyene dek Balmumu ateşin karşısında, tıpkı ahmak olmayan Her insanın pekâlâ bileceği üzere erimesi gerektiği gibi, Ve delikte ne varsa dışarı döküldü,
Ve hızla potanın içine düştü. Rahip ise yalnızca iyi niyet beslemekteydi, Hemen işe koyuldu ve harikulade bir sevinç içindeydi, Yalnızca hakikati tasavvur ediyordu, doğrusunu söylemek gerekirse,
Öylesine memnundu ki tarif edemem, Hiçbir surette onun neşesini ve sevincini, Ve Kanona derhal teklif etti, Bedenini ve malını, evet (dedi Kanon) hemen, Her ne kadar fakir olsam da, beni pek hünerli bulacaksın, Seni uyarırım ki geride daha fazlası var, Burada hiç bakır var mı dedi? Evet Efendim (dedi Rahip) sanırım var. Yoksa gidip satın al ve tez elden gel.
Şimdi iyi Efendim, yoluna git ve acele et. Gitti ve bakırla geri döndü, Ve bu Kanon onu eline aldı, Ve o bakırdan yalnızca bir ons tarttı, Dilim fazlasıyla acizdir beyan etmeye,
Aklımla dile getirmeye hilekârlığını, Tüm melunluğun kökü olan bu Kanonun, Kendisini tanımayanlara dostane görünürdü, Lakin hem fiilinde hem fikrinde şeytaniydi, Bana usanç verir onun sahtekârlığını anlatmak, Yine de, bunu dile getireceğim, İnsanlar bundan ibret alsın diye, Ve gerçekten de başka hiçbir sebeple değil.
Bu bir ons bakırı potaya koydu, Ve tez elden onu ateşin üzerine oturttu, Ve içine toz saçtı, Rahibe körüklettirdi, Ve çalışırken yere doğru eğilmesini sağladı, Tıpkı daha önce yaptığı gibi, hepsi bir maskaralıktan ibaretti, Canının istediği gibi, Rahibi kendi maymunu etti, Ve akabinde onu külçe kalıbına döktü, Ve nihayetinde su leğenine, Koydu onu, ve kendi elini daldırdı, Ve daha evvel işittiğiniz üzere, Kolunun yeninde, Gümüş bir çubuk vardı [NOT: Teyne, maden külçesi veya küçük çubuk anlamındadır], Onu kurnazca çıkardı, bu lanetli haydut, Bu Rahip onun sahte zanaatından habersizken, Ve onu leğenin dibine bıraktı, Ve suda bir o yana bir bu yana çalkaladı,
Ve fevkalade gizlice aldı, Bakır çubuğu da, Rahibin haberi olmadan, Ve onu sakladı, ve Rahibi göğsünden tuttu, Ve onunla konuştu, oyununun içinde şöyle dedi, Eğilin aşağı, Tanrı hakkı için kabahat sizde, Bana yardım edin şimdi, tıpkı az önce benim size ettiğim gibi, Elinizi sokun ve bakın orada ne var. Bu Rahip o gümüş çubuğu hemen çıkardı.
Ve sonra dedi Kanon, haydi gidelim, İşlediğimiz bu üç çubukla birlikte, Bir kuyumcuya, ve anlayalım kıymetli midir, Zira inancım hakkı için, başlığımı ortaya koyarım ki, Has ve iyi gümüş olmalıdır, Ve bu da tez elden pekâlâ kanıtlanacaktır. Kuyumcuya bu üç çubukla, Gittiler ve onları sınamaya verdiler, Ateşe ve çekice, hiç kimse itiraz edemezdi, Hepsi de olması gerektiği gibiydi. Bu ahmak Rahip, kim olabilirdi ki ondan daha mesut, Güne karşı hiçbir kuş daha sevinçli olmamıştı, Ne de mayıs vaktine karşı bir bülbül, Daha şevkle şakımak isteyen hiç kimse çıkmadı, Ne de raks edip şarkı söyleyen daha neşeli bir hanımefendi, Ve sevdadan ve kadınlıktan söz edecek olursak, Ne de sevgili hanımının lütfuna ermek için, Zırhlar içinde yiğitçe bir cenk sergileyen bir şövalye, Bu Rahibin bu zanaatı öğrenme arzusundan daha hevesli değildi, Ve Kanona dönüp şöyle konuştu ve dedi, Hepimiz için can veren Tanrı aşkına, Ve bunu size nasıl layıkıyla ödeyebileceksem, Bu reçetenin bedeli ne olacak, söyleyin bana şimdi? Meryem Ana hakkı için (dedi bu Kanon) pek pahalıdır, Sizi peşinen uyarırım, ben ve bir keşiş müstesna, İNGİLTERE'de hiç kimse yapamaz bunu.
Ziyanı yok (dedi Rahip) şimdi Efendim, Tanrı rızası için, Ne ödeyeceğim, söyleyin bana yalvarırım. Şüphesiz ki (dedi) çok pahalıdır diyorum. Efendim tek kelimeyle, şayet ona sahip olmak isterseniz, Kırk sterlin ödeyeceksiniz, Tanrı beni korusun, Ve daha önce bana gösterdiğiniz dostluk olmasaydı, Şüphesiz daha fazlasını ödemeniz gerekirdi. Bu Rahip derhal kırk sterlin meblağı, Nobel altınlarıyla getirdi ve tek tek saydı, Bu Kanona işte bu reçete uğruna, Oysa onun tüm icraatı hile ve aldatmacaydı. Efendim Rahip dedi, şan ve şöhret istemem, Zanaatımla ilgili, zira gizli tutulsun dilerim, Ve beni severseniz bunu sır eyleyin, Zira insanlar bütün maharetimi öğrenirse, Tanrı hakkı için öyle büyük bir haset duyarlar ki, Bana karşı felsefem sebebiyle, Ölümüm mukadder olur, başka hiçbir yolu yoktur. Tanrı esirgesin (dedi Rahip) ne söylüyorsunuz, Tüm servetimi tüketmeyi yeğlerim, Elimde avucumda ne varsa, yahut aklımı yitirmeyi, Sizin böyle bir felakete uğramanızdansa, İyi niyetiniz ziyadesiyle sınansın, (Dedi Kanon) ve elveda, çok teşekkür ederim, Yoluna gitti, ve Rahip bir daha asla görmedi onu, O günden sonra,
Ve bu Rahip ne zaman ki, Kendi arzu ettiği vakitte sınamaya kalksa, Bu reçeteyi, elveda, hiçbir şey olmadı, İşte böyle maskara edildi ve kandırıldı.
Böylece o girişini yapar, İnsanları helaklerine sürüklemek için. Düşünün Efendiler, her tabakada, İnsanlar ile altın arasındaki çekişmeyi, Öyle bir raddededir ki, nerede ise hiç kalmamıştır, Bu çoğaltma öylesine çok kimseyi kör eder ki, Halis inancımla söylerim ki, sanırım odur, Böylesi bir darlığın en büyük sebebi, Bu Filozoflar öylesine kapalı konuşurlar ki, Bu Zanaatta, insanlar bir türlü eremezler sırrına, Bugünlerde insanların sahip olduğu akılla, Tıpkı alakargalar gibi lakırdı edip şakıyabilirler ancak, Ve heveslerini ve zahmetlerini kendi terimlerine vakfederler, Lakin maksatlarına asla nail olamayacaklar, Bir insan, şayet bir şeylere malikse, kolayca öğrenebilir, Çoğaltmayı ve elindekini avucundakini yok etmeyi, İşte böyle bir kazanç vardır bu neşeli oyunda, İnsanın sevincini büsbütün kedere çevirir, Ve büyük ve ağır keseleri de boşaltır, Ve insanların beddualar satın almasına sebep olur, Mallarını borç vermiş olan kimselerden.
Yazıklar olsun, utanç olsun ateşte yanmış olanlara, Yazık ki kaçamazlar ateşin harından, Ey bu işle uğraşanlar, vazgeçmenizi salık veririm,
Her şeyi yitirmeden evvel, zira geç olması hiç olmamasından evladır, İflah olmamak çok uzun bir vade demektir, Durmaksızın arayıp dursanız da asla bulamayacaksınız, Kör Bayard [NOT: Ortaçağ edebiyatında körcesine tehlikeye atılan atı simgeleyen mecaz] kadar cüretkârsınız, O ki bodoslama dalar da tehlikeyi hesaba katmaz, Yolun kenarından usulca gitmek yerine, Taşa toslamakta alabildiğine pervasızdır. İşte böylesiniz siz ey çoğaltıcılar, derim ki, Gözleriniz doğru dürüst göremiyorsa, Aklınızın ferinden mahrum kalmamasına dikkat edin, Zira gözlerinizi ne denli açıp dikseniz de, Bu alışverişten bir zerre bile kazanamayacaksınız,
Lakin derleyip toparlayabildiğiniz her şeyi heba edeceksiniz, Ateşi geri çekin ki pek hızlı yanmasın, Bu sanata daha fazla bulaşmayın derim, Zira bulaşırsanız bütün varlığınız büsbütün yok olur.
Ve işte şimdi hemen burada anlatayım size, Filozofların bu meselede ne söylediklerini. Bakınız, Villanova'lı Arnold şöyle der, Rosary adlı eserinde zikrettiği üzere,
Tamı tamına böyle der, hiçbir hilaf olmaksızın, Hiçbir insan cıvayı öldüremez, Kardeşinin bilgisi ve yardımı olmaksızın, Bakınız, bu sözü ilk söyleyen kimse, Filozofların babası olan Hermes idi. Der ki şüphesiz Ejderha, Ölmez, meğerki katledilsin, Kendi kardeşi eliyle, ve bu demektir ki, Ejderha ile cıvadan başkası kastedilmemiştir, Ve onun kardeşi olarak kükürt anlaşılmıştır,
Güneş'ten ve Ay'dan çekilip çıkarılan, Ve bundan ötürü der ki, kulak verin sözüme.
Hiç kimse bu sanatı aramaya kalkışmasın, Filozofların niyetini ve sözünü, Liyakatle anlayabilen kimseden gayrısı, Bunu yaparsa gafil bir adam olur çıkar, Zira bu ilim ve bu marifet (der o), Sırların sırrındandır, şüphesiz. Ayrıca Eflatun'un bir şakirdi vardı, Vaktiyle üstadına şöyle demişti, Senior'un kitabı buna şahitlik eder, Ve hakikat namına talebi şuydu,
Bana gizli Taşın adını söyle, Ve Eflatun ona hemen cevap verdi, İnsanların Titanos dedikleri Taşı al. Hangisidir o (dedi şakirt), Magnatia odur işte, Dedi Eflatun, öyle mi efendim, demek böyledir, Bu, bilinmeyeni daha da bilinmeyenle açıklamaktır [ignotum per ignotius], Nedir bu Magnatia, rica ederim lütfedip söyleyin efendim, O bir sudur, derim ki meydana getirilmiştir, Dört elementten (dedi Eflatun). Bana o suyun çıktığı kayayı bağışlayın efendim (dedi şakirt), lütfunuz buysa. Yok, hayır (dedi Eflatun), katiyen yapmam bunu, Bütün filozoflar yemin etmişlerdir, Bunu hiç kimseye ifşa etmeyeceklerine, Ve hiçbir kitaba hiçbir surette yazmayacaklarına dair, Zira Mesih indinde o öylesine aziz ve kıymetlidir ki, Onun ifşa edilmesini asla murat etmez, İlahlığına hoş göründüğü haller müstesna, Bir insanı ilhamla donatmak ve dahi men etmek hususunda,
Her ne vakit dilerse, işte nihayeti budur. O halde şöyle bağlarım sözümü, mademki göklerin Tanrısı, Filozofların açıkça söylemesini istemez,
Bir insanın bu Taşa nasıl erişeceğini, En hayırlısı olarak salık veririm ki bırakın gitsin, Zira her kim Tanrı'yı kendine hasım kılarsa, O'nun iradesine aykırı bir iş tutarak, Elbette asla iflah olmayacaktır, Ömrünün sonuna dek Çoğaltma yapsa bile, Ve nokta burada konur, zira bitti kıssam, Tanrı her dürüst kulun yardımcısı olsun.
DASTIN'IN DÜŞÜ
1. Henüz tam uyumuş değil, ne de büsbütün uyanık, Fakat ikisinin arasında, kendimden geçmiş yatarken, Yarı kapalıydı gözlerim uyuklarken, Bütün neşesi ve çehresi çekilip gitmiş bir adam gibi, Bir nevi vehim ve hatırlama hali içinde, Şafak vaktine doğru, henüz Güneş doğmadan evvel, Düşümde gördüm ki biri çıkageldi gönlümü hoş etmeye, Bana yedi mühürle sımsıkı kapalı bir Kitap getirdi.
2. Ardından harikulade bir rüya gördüm, Bâtıni idrakime öyle göründü ki, Yüzü parıldıyordu güneş ışığı gibi, Bana bu semavi Kitabı getiren zatın, Öylesine büyük bir zenginlikti ki satın alınamazdı, Felsefe Hanımefendi tarafından tertip edilmiş, Başlığı ve tezhipleri işlenmişti, Teoloji adlı bilge bir hükümdar eliyle.
3. Bu Kitap altın harflerle yazılmıştı, Ebediyen hatırda tutulmak üzere, Ve bölümleri Apollon'a adanmıştı, Ve semavi meclisteki yedi Tanrı'ya, Ve Merkür'ün küçük ibadethanesinde, Biter hülasaten bu ilmin bütün meyvesi, Her kim onları ifade edip onlara galebe çalarsa, Madenî dirayetinin zaferini talep edebilir.
4. Bu mesele üzerine, yukarıda yedi yıldız arasında, Bütün tanrılar ve tanrıçaların ortak rızasıyla, Yeryüzüne, gökten asa taşıyıcısı Merkür [Caducifer] gönderildi, Satürn büyük bir basiretle teşrifatçı tayin edildi, Umumi bir meclisi toplantıya çağırmak üzere, Gencinden yaşlısına herkesin ittifakıyla, En bilgece nasihatlerini kısaca beyan etmek, Ve ammenin menfaati namına bir evlilik akdetmek için.
5. Hükümran kandan doğmuş iki kişi arasında, Ve Jüpiter'in soyundan gelen, Tabiatları itibarıyla en saf ve en hayırlı olan, Tohumları hiç bozulmamış, ziyadesiyle ilahi olan, Hiçbir tutulmanın ışıklarını kesemeyeceği iki kişi, Öyle ki Merkür dindirir bütün ihtilafı, Ve dizginler onların cüretini, hilm ile boyun eğdirir, Terslik edip katılaşmasınlar diye.
6. Zira pek yükseklerde oturan Güneş'in, Altın çiğ damlaları berrak bir surette yağacaktır aşağıya, Evvela yumuşatılmış olan Merkür vasıtasıyla, İşte o vakit mesut bir kavuşum hâsıl olacaktır, Bir ayrıştırma yapıldığında, Ve evlilikle iki meni bir kılındığında, Ve zikredilen Merkür bir bölünmeyle, Kanatlanıp uçtuğunda ve her ikisini terk ettiğinde.
7. Filozofların başı olan bu iki cıva, Yeniden diriltilmiştir hayat ruhuyla, Sandıklara kilitlenmiş yakutlardan yahut incilerden daha zengin, Bitkisel sularda yıkanmış ve vaftiz edilmiş, Beden besleyici hararetle ayrıştırılmıştır, Çürümenin ılımlı rutubetiyle, Öyle ki hiçbir ifrat ve hiçbir niza kalmaz, Kavuşumları esnasında dört element arasında.
8. Toprağa düşen buğday tanesi, Ölmedikçe meyve veremez, Bütün kalırsa kuvveti zeval bulur, Ve hiçbir surette çoğalamaz, Artış, çürümeye başladığı vakit zuhur eder, İyi aşılardan uzun ömürlü iyi meyveler gelir, Yaban elmasından koruk suyu, külden çamaşır suyu elde edilir, İyi üzümlerin ardından iyi bir bağbozumu gelir.
9. İyi tohum eken, karşılığında iyi mahsul biçer.
Ekilen karamıktan iyi buğday yetişmez, Zira böyle bir çiftçi beyhude zahmet çeker, Bereketli toprağa karamık yaraşmaz, Öd daima acıdır, bal daima tatlı.
Birbirine zıt şeylerin birleşmesi sahtedir, Erkek ile dişi daima bir araya gelsin, Lakin her ikisi de mizaçlarından arınsın. 10.
İnsan tabiaten ancak bir insan peydahlar, Ve her canavar kendi benzerini doğurur, Ve filozofların pekala naklettiği gibi, Diana ile Venüs evlilikte muteberdir, Bir at ile bir domuz bir ahırda birleşmez, Zira nerede gayritabii bir döl meydana gelse, Mekruh şeylerden gayrı ne hasıl olur? Ki buna tabiatta canavar derler. 11.
Tüm bunları mezkûr kitapta buldum, Ben uykudayken bana getirilen, Ve bir şeye pek dikkat ettim, Kurt hilkaten koyunun düşmanıdır, Gül büsbütün başkadır yaban şalgamından, Zira birbirine zıt şeyler birleştiğinde, Tabiat Ana feryat edip oturur ve ağlar, Kendi kütüphanesinde bulunan sahte reçeteler için. 12.
Ve orada öyle acı bir feryat vardı ki, İnsanların sahte kanaatlerle sapmasına, Hakikatten öyle uzak kalmışlar ki, Sanki akıllarını bütünüyle yitirmiş gibi, Sağduyularıyla hiç tartmadan, Ne büyük felaketler doğduğunu sıkça görüldüğü üzere, Bu sahte ve dikbaşlı birleşmelerden, Tıpkı cüzzamlıların pak insanlara sirayet etmesi gibi. 13.
Bununla birlikte gökte pek yüksekte oturan o zat, Berrak ve parlak taşlardan bir taçla taçlanmış, Yedinin başı ve seçilmişi olarak hüküm sürmek üzere orada doğmuş, Phoebus ile müsavi parıldardı aynı kürede, Alimlerin bize öğrettiği veçhile farksızca, Pek azametli otururdu tacı içinde, Pek semavi ve melek simalı, Ve göründüğü gibi her türlü fazilet içinde. 14.
Ve o kitapta yazıyla pek güzel buldum, Sürecin zikrettiği veçhile, Bir vakitler nasıl kudretli ve zengin bir Kral vardı, Tabiatı ve mizacı pak, Baştan ayağa her türlü kusurdan beri, Ki güzelliği beyan olunduğu üzere, Ve saffeti sebebiyle şanı en yüce, Gökteki gezegenler arasında yıldızlaşmıştı. 15.
Gördüm ki bir miktar erkek kardeşi vardı, Ve her biri aynı anadan doğmuştu, Lakin bir illet onlara pek ağır geldi, Öyle ki hiçbiri ayakları üzerinde sağlam yürüyemezdi, Dilleri kısık, berrak sesleri yoktu, Zira bulaşıcı bir uyuz ile, İlletlenmişlerdi, hiçbiri sağlam değildi, Cüzzamlı oldukları için ebediyen sürülmüşlerdi. 16.
Mezkûr Kral tahtından doğruldu, Bu felaketi görüp gözlerini aşağı çevirdi, Ve merhametinden, kardeşlik acımasından, Yüreği sarsılmış, şefkatle dolu, Onların illetine hayıflanmaya başladı, Ah dedi, nasıl geldi bu kaza başınıza, Hangi ters yahut uğursuz takımyıldız altında, Yahut hangi saatte peydahlandınız? 17.
Lakin madem bu felaket başınıza geldi, Bundan daha münasip bir şey olamaz, Aramızdan birini seçmekten gayrı, Lekesiz, niyeti büsbütün pak, Sizin için ölecek kendi rızasıyla, İnsanları helak olmaktan kurtarmak için, Ve büsbütün mahvolmadan evvel onun kanıyla, Merhametinden sizin için bağışlanma sağlamak üzere. 18.
Ki bu mai en şifalı ve makbuldür, Cüzzamlı hıltlara ve habis illetlere karşı, Damardan kan alındığı vakit, Her bir cüzü bütün fesatlardan temizler, Sülalelerden gelen o asıl menşe, Kraliyet soyundan aşağı süzülen, Saf mizaçlı süt ile beslenen, Zahiri olmayan çözücü (menstruum) ile. 19.
Lakin bu ulu Kralın kardeşleri, Bu kelamı işitince pek büyük bir dehşete kapıldılar, Çok acı ağlayarak ve sızlanarak dediler ki, Hiçbirimiz kan dökmeye ehil değiliz, Çünkü kanımız hakikaten marazlıdır, Ve murdar kandan kurban olmaz, Bu yüzden ne yazık ki kurtulmaya hiçbir çare, Bulamayız, bize hiçbir surette fayda verecek. 20.
Doğumumuzdan ve menşeimizden, Açıkça ve dosdoğru bahsetmek gerekirse, Ne kısmen ne tamamen hiçbir mazeret yoktur, Günah içinde vuku buldu ilk nutfemiz, Dünyaya gelişimiz ve neslimiz, Keder ve fenalık içinde tamam oldu, Ve anamız, hasılıkelam, Fesatlı sütüyle bizi darlık içinde büyüttü. 21.
Zira murdarlık içinde hasıl olan o tohumu, Kim temiz kılabilir ki, Çünkü paslanmış çürük asla, derim ki, Hiçbir marifetle kusursuz bir parlaklık gösteremez, Şimdi hep birlikte derhal yönümüzü tayin edelim, Ve gidip anamıza dosdoğru soralım, Marazlı illetimizin nihai sebebini, Ki bize sebebini ve niçinini beyan eylesin. 22.
Mezkûr evlatlar kederli bir hiddetin, Öfkesiyle ayaklandılar ve tek vücut olup gittiler, Cıva tesmiye olunan analarına, Büyük bir temkinle talep ederek, Huzurundaki tanrıçaların her biri mevcud iken, Kendilerine dosdoğru ve hiç yalan katmadan söylemesini, Tabiatlarının niçin fesada uğrayıp mahvolduğunu, Ki bu onları daima ağlatıp feryat ettirmekteydi. 23.
Yüzü ve çehresi pek berrak olan Ana, Yazıda zikredilen şu cevabı verdi onlara, Evvela ben yeniden izdivaç ettiğimde, Hakiki Tabiatın seyriyle hamile kaldım, Tohumu en pak ve saf olan bir evlada, Lekesiz, en şarklı, güzel ve parlak, Peydahlanışta bütün gezegenlerin başı, Ki şimdi gökte öyle berrak bir ışık verir. 24.
Mizacı son derece mutidildir, Sıcakta, soğukta ve rutubette, Yeryüzünde dahi hiçbir niza yoktur, Hiçbir keyfiyetle zıtlaşma bulunmaz, Hiçbir maraz sebebi de yoktur, Aralarında hiçbir ihtilaf olmasın diye, Kendi mertebesinde her biri öyle iyi nispettedir ki, Her saat ve mekanda öyle hakiki bir ahenk içindedirler. 25.
Tabiatı öyle hakimdir ki, Öylesine yanan ateş ona hiçbir darlık vermez, Kralane hilkati öylesine semavidir, Fesattan hiçbir maraz kapmaz, Ateş, Su, Hava, ne de kuruluğuyla Toprak, Hiçbiri onun mizacını tağyir edemez, Yüce asaletiyle ruhları sabitler, İlletli bedenleri fesatlarından kurtarır. 26.
Semavi sıhhatine ölüm kastetmez, Hiçbir semden korkmaz, tiryaka muhtaç değildir, Rüzgar, fırtına yahut hava tesir etmez ona, O denli yüksektir gökteki makamı, Yeryüzünde nice mucizeler vücuda getirir,
O, cüzamlıları iyileştirir ve kaçakları evine döndürür, Ve gutlu gözlere berrak bir gözlük sunar, Tüm ömürlerince kötürüm olanları yürütür.
O benim oğlumdur ve ben onun sevgili anasıyım, Nikahta hakikaten benden peyda olmuştur, Doğumunuza gelince, hastalık açığa vurur kendini, Körpe çağda doğurulan hayız kanından, [NOT: Simyasal ilk maddenin ham, arınmamış halini simgeler] Cüzamınız bedende ve yüzde görünür, Sizi bütünüyle iyileştirecek şifa başka değildir, Faydanıza olacak başka ne bir içki ne bir iksir vardır, Yalnızca sevgili kardeşiniz olan zatın arı kanı deva olur.
İyi bir çoban koyunları uğruna can vermelidir, Açık sözlerle konuşmak gerekirse, yüksünmeden, Ve benzer biçimde buna iyi dikkat ediniz, Kardeşiniz ölmeli ve yeniden doğmalıdır.
İhtiyar da olsa, bundan tamamıyla emin olunuz, Yeniden gençliğe kavuşup tazelenmelidir, Ve ıstırap çekmelidir, yoksa her şey boştur, Sonra dosdoğru, taze ve güzel çehreli olarak yeniden dirilmelidir.
Yaşlı Aeson gençleştirilmişti Medea eliyle, Onun içkileri ve onun iksirleriyle, Kardeşiniz de saf bir kalkan gibi [NOT: Kaynak metindeki "pure Velum" ifadesi kalkan ya da saf parşömen anlamına gelebilir], Ölmeli ve kendi ameliyle gençleşmelidir, Ve bu, tabiatın latif tertipleriyle olmalıdır, Ölümüyle, açıkça ifade etmek gerekirse, Tüm illetlerden arınacaksınız, Ve murdar cüzamınız temizliğe tebdil olacaktır.
Bu sözlerle Kral uyanıverdi, Onun anlattığı kıssayı tefekkür ederek, Bir insan fıtraten nasıl böyle, diye sordu, Yeniden doğabilir, bahusus ihtiyar olduğunda? O vakit anası nice delillerle buyurdu, Lakin İncil böyle murat ediyorsa eğer, Su ve Ruh ile yenilenmeli sıcak ve soğuk olan, Yoksa asla göklerin melekutuna vasıl olamaz.
Kral mahzundu ve çehresi kederliydi, Uysalca dizleri üstüne çöktü, Pek alçakgönüllü bir edayla Babasına yakardı, Çektiği ızdırabın kadehini kendisinden uzaklaştırması için, Lakin kardeşlerinin kurtuluşunun, Onun ölümü olmadan tamamlanamayacağını, Ne de onların felaha ereceğini bildiğinden, Onlar uğruna ıstırap çekmeye bütünüyle razı geldi.
Ve maksadını hakkıyla nihayete erdirmek için, Açık bir misalle, doğru nazar eden herkes görür ki, Ağır nesneler kendi muhitlerinden, Yukarı yükselmeli ve sonra hafif kılınmalıdır, Ve uçmaya amade hafif şeyler, Merkeze doğru aşağıya inmelidir, Tabiatların kuvvetinin birbirine tebdiliyle, Dönüşüm vesilesiyle devrettikleri veçhile.
Nitekim Jüpiter altın bir bulut suretinde, Başkalaşım ile kendini değiştirip, Semavi makamından aşağı indiğinde, Danae'nin üzerine doğru altın bir çiy misali, Ve zikredildiği üzere o kadın gebe kaldığında, Onun ilahi kudretinin tesiriyle, Tıpkı bunun gibi şanlı ve yüce Güneş de, Kendi altın yağmurundan gebe kalınması için aşağı inecektir.
Ve pek sönük kalmış kardeşlerine teselli vermek için, Güneş, nizasız ve kavgasız seçmiştir, Dolunay vaktindeki parlak Ay'ı, Önce validesi, ardından nikahlı zevcesi kılmak üzere, Neşvünema mevsimi olan ilkbahar vaktinde, Titan'ın göründüğü Koç burcunda, Hayat ruhuyla, lütufla esinlenmiş halde, Bu izdivaç takdis edildi gökyüzünün ortası (MC) feleğinde.
Ve bu şölende bütün tanrılar hazır bulundu, Satürn siyahlıktan beyaza döndü, Ve Jüpiter harmanisini yere bıraktı, Büyük bir sevinçten pek solgun ve zayıf düşmüş halde, Zambaklara bürünmüştü, öyle ki her yaratık, Gökten, yerden ve denizin tanrılarından, Yürekten sevinip pek mesrur ve ferah oldular, Bu ulu merasimde hazır bulunmaktan ötürü.
Mars orada dik başlı siyah sertliğini unuttu, Eski pasla kaplı zırh gömleğini çıkarıp attı, Venüs madeni kırmızılığını terk eyledi, Yeşil yerine altını aldı ve pek arzulayarak neşelendi, Zira Güneş'e öyle bir itimadı vardı ki, Onun bu şöleni en büyük asaletle tertip edeceğine inanırdı, Kardeşlik şefkatiyle, mecbur olduğu üzere, Ona meşrıki parlaklıkta bir harmani bağışladı.
Burada evvelce tasvir edilen bu düğünün ardından, Güzel Güneş ile taze Ay'ın izdivacında, Filozoflar basiretle tatbik ettiler, Hikmetli öğretileriyle yuvarlak bir hücreyi, Billur gibi berrak, camdan küçük bir mahfaza, Semavi çiy ile dolduruldu o zindan, Şanlı dokuz bakireyle gece ve gündüz muhafaza edildi, Kraliçe'yi gebeliğinde korumak maksadıyla.
Dindarca korudular sükutlarını, Ta ki gökten hükümdarane bir ışık inene dek, Ve onunla birlikte cümle mecliste, Neredeyse gece yarısı bir ses işitildi, Görünüşü en latif bakireler arasında, Onlara şöyle seslendi, zayi olanı kurtarmak için, Kendi haşmetli kudretimle yeniden, Validemden teessüs edip doğmalıyım.
Su ve ateşten geçmeliyim, Cefasına katlanıp bundan geri durmamalıyım, Kardeşlerimi kurtarmak için öyle büyük bir arzum var ki, Karanlıklarını yeni bir ışıkla aydınlatmak için, Lakin o zehirli yılandan pek korkarım, Zira şiddetiyle daima ileri atılır, Körpe gençliğimi incitip zehirlemek kastıyla, Lakin muhafaza ederken siz itinayla gayret gösteriniz.
Böylece Kral tahtırevana girdi, Kraliçe parlak bir Güneş altında gebe kaldı, Ayaklarının altında billur misali bir dağ vardı, Kocasını oracıkta yutuverdi, Arzudan ölmüş halde ve bakirelerin gözü önünde, Taze çehresinin bütün rengini yitirdi, Böylece öldü o, bakireler mecalsiz kalıp, Yeise kapılarak aynı yerde uyuyakaldılar.
Cüretkar yılan zehrini akıttı, Kraliçe ve bakireler korkudan firar ettiler, Yedi kez yukarı ve aşağı yükselip alçalarak, Bir mahzen içinde, gah karanlık gah ışıkla aydınlık, Onların nesli kudretçe pek güçlüydü, Ölümden sonra şimdi araftan geçer, Parlak bir Güneş gibi dirilişe erer, Zayi olan şeyleri kendi ihtişamına kavuşturmak için.
Kraliçe mülküne bütünüyle sahip çıktı, Ölü Kral'ın canlanan ruhuyla, Lakin kadim nefretten doğan zehir, Yılan tarafından saçılmıştı onların önünü kesmek için, Prens defnedildi, lakin dirilişine, Kardeşleri pek sevindi, hakikat aşikar oldu, Onun fıtri temizliğiyle yıkandıklarında, Ve kadim cüzamları bir mucizeyle arındığında.
Dolunay, Güneş'i yarı yarıya gölgeledi, Işığının yakıcılığını bertaraf etmek için, Önce siyah gölgelendi, gökler öyle boğuktu ki, Kuzgunun gagası belirmeye başladı doğru bakan için, Görünüşü oltu taşından yahut parlatılmış boncuktan daha siyahtı, Lakin peyderpey, mutad tezahürle, Ilıman ateş, besleyici kudretiyle, Her şeyi beyaza çevirdi, lakin hiçbir şiddet olmaksızın.
Vakti yaklaştı Kraliçenin doğuracağı, Tabiatın Çocuğu hazırdı uçmaya, Geçit yoktu dışarı çıkmasına, Kanatlarını açtı ve bulamadı bir hürriyet. Dokuz Bakireden üçünü yuttu, Diğer altısı, en kusursuz ve adil olanlar, En parlak güzellikleri içinde dehşetle korkup, Tüylerini açtılar ve uçup gittiler havaya.
Çocuk önce Siyaha büründü, sonra Beyaza, Öz varlığında hiçbir hararet yokken, Lakin parlak Güneşin şefkatiyle, Yabancı ateşin şiddeti bulunmazdı onda, Ancak tecrübe sahibi kimselerin dediği üzere, Kuyunun Suyundan öyle bol içti ki, Altı kız kardeşi hiçbir mukavemet göstermedi, Lakin üçünü yutardı, [NOT: Anlaşılması güç imge; simyasal işlemdeki dönüşüm aşamalarına işaret etmektedir.] diyebilir misiniz.
Bazen siyahtı, bazen kızıl, Kimi zaman kül rengi, kimi zaman Limonî, Kimi zaman Safran tonunda, kimi zaman al renkteydi başı, Kimi zaman bir zambak gibi beyaz göründü hücresinde.
Ay, çabaları sırasında ona gıda verdi, Ve bütün güçleriyle gördüler işlerini, Onu her türlü çiçekten daha taze giydirmek için, Sonsuz beyazlıkta bir harmaniyle.
KARA KEŞİŞ PEARCE İksir Üzerine.
Toprağın Toprağını al, Toprağın Anasını, Ve Toprağın Suyunu, başkası değildir o, Ve Toprağın Ateşini ki üstünlük ondadır, Lakin o Toprak hususunda basiretli davran. Gerçek iksiri yapmak dilersen eğer, Toprağın içinden Toprağı çıkarıp alasın, Saf, latif, güzel ve iyi, Ve sonra al Ağacın Suyunu, Kristal gibi berrak, parlak ışıldayan. Ve hemen bir araya getir onları, Üç gün boyunca bırak öylece yatsınlar, Sonra gizlice ve usulca ayır onları, O vakit parıldayan bir Su meydana gelecektir, Ve o Suyun içinde bir ruh hüküm sürmektedir, Görünmez, gizli ve idrak edilmez, Tahmin edilmesi dahi hayret verici bir maddedir o. Sonra ayır onları damıtma yoluyla, Ve göreceksin bir Toprağın belirdiğini, Metal gibi ağır olacaktır o, Ki onda büyük bir sır gizlidir, Yeşil renkte damıt o Toprağı, Üç gün boyunca bihakkın ve layıkıyla, Ve koy onları camdan bir gövde içine, İçinde evvelce hiçbir ameliyat yapılmamış olsun.
Bir fırına yerleştirilmelidir o, Ve başına iyi bir imbik, Ve çek ondan berrak bir Su, Ki o Suyun eşi benzeri yoktur, Ve ardından kuvvetlendir Ateşini, Ve Cam kabının üzerinde daha uzun müddet tut, Böylece göreceksin bir Ateşin geldiğini, Kan gibi kırmızı ve pek gazaplı, Ve ondan sonra geride bir Toprak kalacaktır, Ki ona her şeyin Anası denir. Sonra o Araf'a konulmalıdır, Ve oraya mahsus azapları çekmelidir, Güneşten daha parlak oluncaya dek, Zira o vakit kazanmış olursun Üstatlığı. Ve bu üç saat içinde vaki olacaktır, Ki hakikatte pek büyük bir mucizedir. Sonra koy onu temiz bir Cama, Vaktiyle kendisine ait olan o Sudan bir miktar ile. Ve koy onu tekrar bir Fırına, Muhakkak ki o Suyunu tamamen içene dek, Ve o Sudan sonra ona Kan ver, Kendisine ait olan, saf ve iyi Kanı, Ve bütün Ateşini içtiğinde o, Kuvvetlenecek ve büyük bir hiddete bürünecektir. O vakit ona aş ve süt ver, Ve gereğince besle Çocuğu, Ta ki kemale erip tam çağına varana dek, O vakit pek metin ve cesur olacaktır, Ve uygun olan bütün Cisimleri dönüştürecektir, Kendi kudretine ve şerefine. Ve budur Taşımızın yapılışı, Hakikat buradadır, her birinize rehber olsun, Zira başka bir yola sapan herkes, Pek çok şey kaybeder ve ziyana uğrayabilir.
Zira hakikatte doğru olan başka bir yol yoktur, Ancak Cisimden Cisim ve Işıktan Işık, İnsandan insan hasıl olur, Ve hayvandan kendi suretinde hayvan. Dünyadaki bütün ahmaklar arar durur, Asla kavuşamayacakları bir şeyi, Kendilerinden metal çıkarmak isterler, Ki fani insanlarca asla bulunmamıştır, Ne de Tanrı'nın kudretiyle vazedilmiştir, Böyle bir meyve vermeleri. Uzak ve yakın bütün Tuzları ve kükürtleri, Menederim hepsini birden, Bütün aşındırıcı suları, Kanı ve Kılı, İdrarı, Boynuzları, Kurtları ve Cam köpüğünü, Şapı, Zaçı, hepsini hükümsüz kılarım, Zırnık ve Arseniği menederim, Sönmemiş kireç ve Kardeşi sönmüş kireç, Hükümsüz kılarım ikisini de, birini ve diğerini, Zira bütün nesnelerden gayrısını istemem, Yalnızca dört Unsuru söylerim umumiyetle.
Güneş ve Ay, Toprak ve Su, İşte insanların lafını ettiği her şey bundan ibarettir, Bizim Altınımız ve Gümüşümüz sıradan maden levhası değildir, Lakin bir Cisimden aldığım bir menidir, İçinde her şeyin bulunduğu, Hayat ve Işık, Su ve Toprak, Ateş ve Parlaklık.
Ve hepsi tek bir Suretten gelir, Lakin izdivacı yapan Ağacın Suyudur, Bu sebeple başka hiçbir yol yoktur, Tespihine sarılmaktan ve dua etmekten gayrı.
Zira muhteris insanlar onu asla bulamaz, İster bir kez arasınlar, ister ilelebet. Gönlünüzü bu nesneye bağlamayın, Yalnızca Tanrı'ya ve faziletli bir hayata bağlayın.
Ve ona erişmek dileyen kimse, Mütevazı ve merhamet dolu olmalıdır, Hem ruhta hem simada, Şefkat ve iyi nizamla dolu, Ve daima sadaka amelleriyle müzeyyen, Basit ve pak bir hayat sürmelidir, Dualarla, tövbelerle ve takvayla, Ve daima Tanrı'yı seven bir kul olmalı, Ve nail olduğu bütün zenginliklerle, Sadaka amelleriyle Tanrı'yı yüceltmelidir.
Süblimleştirilmiş arsenikte dosdoğru bir yol vardır, Ağırlığının dokuz katı kalsine edilmiş cıva ile, Ve nüfuzu, hayatı ve ışığı getiren, O kudretli Su ile birlikte ezilmiş halde. Ve derhal bir araya geldiklerinde, Bütünüyle parlak ve duru bir Suya dönüşür, Bu Ateş üzerinde birlikte büyürler, Ta ki sabitlenene ve hiçbir yere uçmayana dek, Lakin sonra kendi elinle besle onları, Kuvvet bulana kadar süt ve aş ile, Ve orada iyi bir Taşa sahip olacaksın, Ki onun bir onsu kırk taneye sirayet eder.
Venüs üzerine ve cıva üzerine, Bu İlaç seni mesut edecektir. Ey günlerce arayıp duran hepiniz, Bırakın ameli, sarılın tespihlerinize ve dua edin, Zira ne kadar uzun ararsanız, Kavuşmanız o kadar gecikir. Ve şimdi tez elden muvaffak olmak isteyen kimse, Kulak versin Kızım Megg'e, Zira o sizlere hakikati ve doğruyu söyleyecektir, Şimdi bütün gücünüzle işitin. Benim o kudretli Çiçek olan cıva, Hürmete en layık olanım ben.
İksir Üzerine
Güneş’in, Ay’ın ve Mars’ın kaynağıyım ben, Jüpiter’in doğurucusuyum, tuzaklarım pek çoktur, Satürn’ün kurucusu ve Venüs’ün pınarıyım, İmparatoriçeyim, prensesim ve kraliçelerin en yücesiyim, Aynanın anasıyım ve ışığı var edenim, Başım, en yüceyim ve görünüşte en güzelim, Hem Güneş’im hem Ay’ım, Tüm şeyleri eylemesi gereken o dişi benim. Satürn adında bir kızım vardır ki sevgilimdir, Bütün işlerin anasıdır kendisi, Çünkü kızımın içinde gizlenmiştir, Âlemce bilinen dört nesne, Altın bir tohum ve zengin bir meni, Ve eşi benzeri olmayan gümüş bir tohum, Ve gayet parlak bir cıva tohumu, Ve dosdoğru olan bir kükürt tohumu. Kızımdan hasıl olur şüphesiz, Beyaz ve kırmızı iksirler, Bu yüzden ondan duru bir su çekip çıkar, Bu ilmi öğrenmek dilersen eğer. Bu su her şeyi irca eder, Yumuşaklığa ve sabitlemeye,
Filizlenir, büyür, dehşet ve ışık verir, Giriş, hayat ve görünüşte kalıcılık sağlar, Doğruyu söylemek gerekirse bütün hakiki işlere, Yardım eder ve onları iyi bir yola sevk eder, En kıymetli su işte budur, En kusursuz su ve dünyanın çiçeği [Aqua perfectissima et flos mundi], Zira bu su beyazlatır bütün işleri, İrca ederek ve parlak gümüş gibi ışıldatarak,
Ve bu yağda büyük bir mucize vardır, Çünkü her şeyi kırmızılığa eriştirir, Limonî sarı altın gibi pek yücedir, Hiçbir şey bu denli kırmızı ve bu denli kıymetli değildir,
Ve toprakta gizlidir o büyük mucize, Önce öyle kara, sonra öyle kırmızı olan, Ve hepsi üç saat içinde tamam olur, Buna Tanrı’nın Sırrı denebilir, O vakit toprak kan gibi kırmızıya dönecektir, Limonî sarı altın, fıtraten berrak ve iyi, Ve sonra kırmızı yağ ona karışacaktır,
Kırmızı maya ve kırmızı cıva dahi, Ve birlikte büyüyecekler yedi hafta boyunca, Mübarektir göklerin Kadir-i Mutlak Tanrısı,
Bu kıymetli ilaçtan bir ons, İki yüz ons cıva üzerine atıldığında, En kusursuz has altını var edecektir, Ve sınanmaya daima dayanacak bir altın, Ateşe ve çekice, mihenk taşına ve potaya, Ve büyük küçük bütün denemelere,
Ve bu ilaç adi altının fevkindedir, Tanrı’nın murat ettiği üzere, insan bedeni için, Zira cevherden çıkan altın, Murdar kükürt ile beslenmiştir,
Ve cıvanın üzerinde vücut bulmuştur, Ve muhakkak ki toprak ile kükürtle beslenmiştir, Oysa bizim altınımız üç saf ruhtan yapılmıştır, İçinde hiçbir murdar bozulma barındırmayan,
Fakat billur kadar berrak ve arı kılınmış, Beden, ruh ve can ile birlikte,
Ve böylece bir taşa dönüşürler, İçinde zerre kadar fesat bulunmayan, Ve sonra onu cıva üzerine at, Ve o, en kıymetli altın olacaktır, İşte işittiniz Taşımızın yapılışını, Başlangıcı ve sonu tamamen birdir.
Richard Carpenter'ın Eseri
Titanik Magnezya’dan o berrak ışığı al, Öyle parlak olan o kırmızı sakızı, Filozofların gizli sırrını, Şüphesiz altın diye adlandırdığım şeyi, Ondan bir tentür çekip çıkar, Ve saf bir izdivaç kur,
Karı koca arasında, Hayat suyu ile nikâh kıyılmış,
Ve öyle ki hiçbir ayrılık, Vaki olmasın kavuşumunda, Ay ile Güneş’in, İzdivaç başladıktan sonra, Ve o gezegen Merkür, Aşk ile onları öyle buluştursun ki, Biri diğeriyle tastamam birleşsin, Gökten indirilmiş bir Taş gibi vücut bularak, Onlardan berrak, akan bir su yap, Herhangi bir billur gibi parlak ışıldayan, Sabit bedenlerden çekip çıkarılmış,
Tabiat tarafından gizlice karıştırılmış, Arıtılmış, tertemiz bir kap içerisinde, Filozofların parlak ve latif kabında, Sakın buhar kaçmasın sakın, Ve zihninde şunu da iyi belle, Ateşin keyfiyeti, Güneş’in ışınlarına denk olmalıdır, Haziran ve Temmuz aylarındaki, Beni iyi anla, gafil olma,
Zira pek büyük mucizeler göreceksin, Isıdan renkler fışkıracaktır, Önce siyah ve beyaz, sonra da kırmızı, Ve ardından şüphesiz limonî sarı,
Ve böylece üç saat içinde, O Taş baştan başa delinecektir, Üzerine inecek olan hava ile, Ki bu temaşası pek harika bir manzaradır, Ruh zapt edildiği, Ve bedenle öyle bağlandığı vakit, Hiçbir şey ayıramaz onları birbirinden, Tabiat onları orada öyle sıkıştırır ki, Rahimde her ikisi bir araya geldiğinde, Sakın kabını açık bırakmayasın, Bu birleşmeden bir taş doğana dek, Ki bu dünyada bir eşi daha yoktur,
Çünkü ona hayvani [animal] denir, Madensel olandan pek daha zengindir, Her yerde bulunan bir şeydir bu, Onu bulan kimse inayet bulmuş demektir, Sende, bende ve her yerdedir, Hem nebati hem de sofistike surette,
Yüksek tepelerde ve alçak vadilerde, Büyür durur, onu bilmeyi becerebilen için, Bunu bir talimat olarak belle, Ağırlıkta ve oranda, Yatar her şey, kim bunu keşfedebilirse, Bütün şüphe ve müphemiyet gizlidir bunda [NOT: Kaynaktaki "In Bus and Nubi", Latince "in nubibus" (bulutların içinde / belirsizlikte) ibaresinin bozulmuş hâlidir], Kendini gayretle ortaya koyan kimse, Cinslere ve türlere, Keyfiyete ve her bir kemiyete dalarsa, Pek çok insana nasip olmaz bu iş,
Bu hazineyi meydana getirmek, Yani bunca kıymete sahip Taşımızı,
Yine de fehmi kuvvetli olan kişi, Onu yanı başında hazır bulabilir, Havada süzülen kuşlarda, Ve denizdeki balıklarda dahi, Kırmızı üzümün neminde, Ve beyaz olanında, tadına varabilene, Nebati otların hassalarında, Ve duyarlı hayvanların canlarında, Hakkı batıldan ayıran meleklerin aklında, İnsanı sevk ve idare eden iyide ve kötüde, Her şey senin hanene getirir, Bu pek kıymetli asil Taşı, Ve bu Amel’in cümle hâkimiyetini, Hem avama hem de âlime, Bütün bunlar basirete bağlıdır, Ateşte ve kaynatmada, Sanat kayıt altına almıştır, okumayı bilene, Kimlerin muvaffak olacağını baştan sona, Açıkça görüleceği üzere kitaplarda beyan edilmiştir, Her şey ateşin idaresine bağlıdır [Stat in ignis regimine], Benim murat ettiğim veçhile vücuda getirmek için, Bu zengin yakutu, bu paha biçilmez Taşı, Sert, ağır ve nüfuz edici, Doğrusu bu pek şaşılacak bir nesnedir, Böylesine hiç rastlamamıştım, Yalnızca Meryem adında bir kadının, Onu hilesizce ilk bulan olduğunu okudum, Ki kendisi Musa’nın kız kardeşiydi, Fakat bu ameli işleyecek olan her kimse, Karanlıkta başlamasın sakın, Zira ışıksızlıktan yanılabilir, Güneş pırıl pırıl parlamadıkça, Başlamadan evvel iyi tefekkür et, Yoksa pek az şey kazanırsın.
YEŞİL ASLAN’IN AVI
Selam olsun mukaddes simyanın hakiki talebelerinden müteşekkil o asil cemaate, Ki onların yüce tatbikatı öğretir kendilerine, Sırlarını sisli sözlerle örtmeyi. Lütfeder miydi acaba muhterem zatınız, Benim sade hakikatimi dinlemeye, Yeşil Aslan’ın avında bizzat müşahede ettiğim o tatbikat üzerine, Ve hoşnut olasınız diye, Söylediklerimin hakikat olduğuna, Ve kesinlikle kani olasınız diye, Bu Yeşil Aslan’ı pek âlâ bildiğime. Sabırla beklemenizi rica ederim, Görünceye dek bu kısa yazımın nihayete erdiğini, Ki orada asil Üstadımın öğüdünü tutacağım, O ki yaşarken daima imdadıma yetişmişti, Vefatında bana yemin ettirdi, Bütün bu sırları asla ifşa etmeyeceğime, Hiçbir kimseye, bilakis bir bulut yayacağıma, Sözlerimin ve yazılarımın üzerine ve onu öylece örteceğime, Ta ki bu Sanat’ı arzulayanlar, Evvelemirde ateşlerine hükmetmeyi layıkıyla öğrensinler.
Zira pek haklı bir gerekçedir bu, Kılıçları delilerin elinden uzak tutmak icap eder, Biri diğerini katletmesin ya da yakmasın diye, Yahut fena ve meşum bir işe kalkışmasınlar diye, Bizzat gördüğüm bazı kimselerin yaptığı gibi, Bu Yeşil Aslan’ı avlarlarken.
Onun rengi şüphesiz öyle değildir, Ve bunu yüksek irfanınız pek âlâ bilir, Zira bugüne dek dört ayağı üzerinde yeşil renkli bir aslan görmüş, Tek bir âdemoğlu dahi yaşamamıştır yeryüzünde, Lakin olgunluktan mahrum aslanımıza, Hamlığından ötürü yeşil denmiştir, inanın bana, Buna rağmen pek süratle koşabilir o, Ve çarçabuk yetişebilir Güneş’e, Ve ansızın yutuverir onu, Şayet ikisi de tek bir kuleye kapatılırsa, Ve gölgeler o denli parlak olanı, Ve dönüştürür bu kırmızıyı beyaza, Kendi hamlığının faziletiyle, Ve içinde barınan o olgunlaşmamış hıltlarla [NOT: mizaç sıvılarıyla].
Yine de öyle bir hararet vardır ki içinde, Güneş’i yiyip bitirdiğinde, Kavuşturur onu daha yüksek bir kemale, Tabiatın sevk ve idaresiyle erişebileceğinden çok daha ötesine, Bu Aslan pek tez vakitte Güneş’i, Kız kardeşi Ay ile bir araya getirir, Harikulade bir izdivaç yoluyla, Bu Aslan onların bir Kral peydahlamasına vesile olur,
Ve bir o kadar gariptir ki bu Kral’ın gıdası, Bu Aslan’ın Kanı’ndan gayrısı olamaz, Ve bir o kadar gerçektir ki bu, Kral’ın Ana ve Babasından başkası değildir, Ne muazzam bir harika, bir Aslan, Güneş ve Ay, Bu üçü birden tek bir ameli icra etti,
Aslan rahiptir, Güneş ile Ay ise nikâhlananlar, Yine de her ikisi Aslan’ın Yatağı’nda doğdular, Ve bu Kral başkası tarafından değil, Kendi Kız Kardeşi ve Erkek Kardeşi olan Güneş ile Ay tarafından vücuda getirildi.
Ey yüce Üstat, affınızı istirham ederim, Zira neredeyse ifşa edecektim, Bana pek aziz olan bu sırrı, Çünkü burada Kardeşlerden gayrısının bulunmadığını sanmıştım,
Öyle olsaydı hiç tereddüt etmezdim, Bunu apaçık yazmaya, Fakat sadakatimi daima muhafaza etmem icap eder, Kalemimi başka bir semte çevireyim öyleyse, Hayır dualar eşliğinde bahsetmek üzere, Bu asil cemaatten,
Ki onlar çoktan idrak etmiştir bununla, Aslanımızın ne olduğunu bildiğimi. İlimde bir allame olmasam da, Yine de gayret sarf ettim bu amelde, Ve hakikaten, hiçbir hilafı olmaksızın, Şayet kulak verirseniz bu manzûmeme,
Zihninizi pekâlâ hoşnut edecek, Bir şeyler bulabilirsiniz onda, İtimat edesiniz diye yeminler edecek değilim, Zira bir Filozof burada delilini bulacaktır, Hakikatin, ve avamdan olan kimselere gelince, Pek de ehemmiyet vermem onların ne dediklerine.
Zira onlar sanırlar ki bizim Aslanımız, Adi cıvadır, lakin fena halde yanılırlar, Ve bu maksada asla erişemeyecektir, Ve kazancını pek az bir fayda uğruna tüketecektir, Bununla arzusuna kavuşacağını zanneden kişi, Pek kolayca uçup gittiğinden ötürü o, Bu sebepten henüz başlamadan vazgeç bu işten, Ne demek istediğimizi daha iyi anlayana dek.
Bunu anladığın vakit diyeceksin ki, Sana güzel bir manzûme öğretmişim, Daha evvel senin için söylediklerimde, Bu yüzden dinle ve öğüdümü iyi belle.
Aslanını Güneş ve Ay ile layıkıyla beslediğinde, Ve onları tertemizce Yataklarına yatırdığında, Mutedil bir hararetten mahrum kalmasınlar, Ta ki her biri diğerini güzelce öpebilsin, Ve bürünsünler bir zarın içine, Tıpkı bir yumurta sarısının içinde yattığı zar gibi,
İşte o vakit oradan çekip almalısın, Pek kıymetli bir sırrı, hiçbir hilafı olmaksızın, Ki sana fayda sağlamaya yaramalıdır o, Zira Aslan’ın Kanı’dır bu,
Ve onunla beslenmelidir Kral, Ölümden dirildiği vakit, Lakin uzun bir zaman geçecektir, Onun ölümü sana tecelli etmeden evvel, Ve nice uykulardan mahrum kalman gerekecektir, Onu siyah renkte görmeden evvel.
Hiddetle hareket ettirmemeye dikkat et onu, Mutedil bir ateşte tut, Görünceye dek onun ayrıştığını, O yerilmiş, sefil Toprağı’ndan, Ki o Toprak kapkara ve dahi pek hafif olacaktır, Tıpkı bir kurtmantarının [NOT: Lycoperdon türü toz puf mantarı] maddesi gibi,
Mıknatısınız tam ortada duracaktır, Pek güzel ve beyaz bir renkte, inanın bana, Bütün bunları müşahede ettiğin vakit, Ateşini bir derece artırarak, Ta ki pekâlâ görünceye dek bununla, Maddenin ziyadesiyle kuruduğunu,
O vakit hiç vakit kaybetmeksizin, Artıkların oradan uzaklaştırılması münasiptir,
En parlak ve ışıltılı bir yatak hazırla, Bu genç çocuğu içine yatırmak için, Ve orada tek başına uzansın, Tepeden tırnağa kuruyana dek, İşte o vakit gelmiştir sanırım, Böyle bir kuraklığın ardından ona içecek vermenin, Fakat bu husustaki hakikati beyan etmek, Pek iyi bilirim ki ulu bir sırdır, Zira eski zamanın filozofları, İçirme [NOT: Imbibition, simyada katı maddenin sıvı ile doyurulması] sırrını asla açığa vurmadı, Magnesia'yı [NOT: Simyasal ham madde veya cıvalı bileşik] meydana getirmeyi hiç dert etmediler, Kitaplarında onu uzun uzadıya anlatırken, Lakin yaratılışından sonra onu nasıl nizama sokacaklarını, Zavallı insanları tesellisiz bırakarak gizlediler, Böylece nice kimse kemale erdiğini sandı, Fakat atım (projeksiyon) safhasında ellerine hiçbir şey geçmedi, Bu yüzden evvelce vücuda getirdiklerini de heba ettiler, Ve simyadan el etek çekmek istediler. Eski üstatlar bunu bir bilginden işte böyle saklar, Çünkü bütün o incelikli iş bundan ibarettir, Eğer bunu benden öğrenmek murat edersen, Sana hakikati göstermekten geri durmam. Saf madden camın içinde yerini aldığında, Kabını mühürleyip kapatmadan önce, Yeşil Aslan'ının terinden bir cüz, Ona yemesi için verilmelidir, Ve öyle güzelce bir araya getirilip yoğrulmalıdırlar ki, Biri diğerinden hiçbir yana kaçamasın, Ardından cam kabını sımsıkı mühürlemelisin, Ve eskiden bulunduğu fırınına, Onları kuruması için koymalısın. Bu iş layıkıyla tamamlandığında, İyi bir hekim gibi hazırlanmalısın, Yeni bir içirme ameliyesine, Lakin daima dikkat et ki kurutasın, İçtiği her damlayı, geride hiçbir şey kalmasın, Zira ona haddinden fazla içirirsen, Ameliyen o nispette uzayacaktır, Şayet pek kuru bırakırsan, Bu defa çocuğun susuzluktan ölebilir, Bu sebeple en hayırlısı itidali muhafaza etmektir, Aşırı nem ile fazla kavurma arasında, İçirme ameliyeni altı defa tekrarla, Yedincisinde o Sebt istirahatine çekil, Bu altı vaktin her birinin arasına sekiz gün koy, Nemi kurutup onu sabitlemek için, Sonra dokuzuncu defada cam kabını sımsıkı mühürle, Ve her bir safhada altı hafta boyunca durmasına izin ver, Isısı öyle doğru ayarlanmış olsun ki, Siyahlık geçip gittiğinde beyaza dönebilsin, Ve böylece yedinci hafta onu sükûnet içinde bırak, Gönlünce mayalayacağın [NOT: Fermentasyon ameliyesi] vakte kadar, Şayet Beyaz için mayalamak istersen, Bundan pek büyük bir kâr elde edemezsin, Zira seni temin ederim ki korkmana mahal yoktur, Her şey kızıla dönene dek ateşle ilerlemekten, İşte o vakit eski filozofların yaptığı gibi yürümelisin, Saf altından mayanı hazırlamak üzere, Bunu yapmak her ne kadar bir sır olsa da, Yine de sana doğrusunu öğreteceğim. Gelecek fasılda evvelce dediğim gibi.
Hakikati bulabilesiniz diye, Bu sebeple merhamet namına ve Rabbimiz rızası için, Hiç kimse benim yazılarımdan tek bir kelime eksiltmesin, Ve ona hiçbir şey eklemesin, Zira muhakkak ki böyle yaparsa, Kötü niyetini izhar edecektir ki ben bundan beriyim, Muradım hile değil, yalnızca hakikattir, Bunu da filozofların maksadını bilenlerin, Hükmüne havale ederim.
Şimdi cankulağıyla beni dinleyin, Mayanızı nasıl doğru hazırlayacağınızı öğrenin. Ey Tanrı'nın yarattığı amellerin en yücesi, Ki onun vasıtasıyla cümle eşya daima zuhur eder, Ve kendi cinsine layık hale getirilir, Asil bir mayalama ile, Bu maya öyle bir nesneden olmalıdır ki, Ameliyenin başlangıcındaki maddeyle aynı bulunsun, Ve şayet doğru şekilde ilerlersen, İşi beyazlığa ulaştırdığında, Ve niyetin orada durmak ise, Benim buyruğuma göre amel et, Ay'ı tek başına işlet, Yeşil Aslan'ın kanıyla, Tıpkı başlangıçta yaptığın gibi, Ve üç şeyden tek bir şey vücuda getirdiğinde, Nizamıyla ortaya çıkacaktır, Mıknatısın [NOT: Simyasal çekim gücüne sahip madde] tamamiyle beyaz görünene dek.
Böylece bütün mayanı hazırlamalısın, Hem Beyazı hem Kızıla çalanı, yoksa zayi olur. Kızıl kendi başına ve keza Beyaz da öyle, Aslan'ın kanıyla terbiye edilmelidir, Ve eğer öğüdüme kulak verirsen, Aynı saatte mayanı ilave et, Kızıl için Güneş'ten, Beyaz için Ay'dan, Her biri kendi başına sıkıca işlesin, Böylece mayan hazır edilmiş olur, Kralı nefis bir ziyafetle beslemek üzere, Hazmına münasip aşlarla, Ve mizacına fevkalade uyan, Şayet rengi Beyaz ise, onu parlak Ay ile besle, Şayet eti kusursuz bir Kızıl ise, O vakit Güneş ile beslenmelidir, Mayan dörtte bir nispette olmalıdır, Mıknatısının içine eşit surette katılmış, Ve onları soğuk değil, ılıkken birleştir, Zira ham ile pişmişin uyuşmadığını, Sıcak ile soğuğun bağdaşmadığını pekalâ bilirsin, Bu yüzden onları camına ılıkken koy, Ardından eskiden olduğu gibi sımsıkı mühürle, Ve hepsi hasıl olana dek devrettir, Her bir mertebeyi birer birer aşarak, Hem siyahı, hem beyazı ve hem de kızıli, O vakit burada artık ateşten çekinme, Zira o asla ateşten ürkmez, Daima arzuna boyun eğer. Ve burada sana bir sır açmalıyım, Nasıl çoğaltacağını bilmen gerekir, Yoksa ameliyene baştan başlamak, Sana pek büyük bir meşakkat verir, Sana derim ki hiçbir surette, Sürekli mayalama kadar iyi çoğaltılamaz, Ve nihayetinde muhakkak yücelecektir, Ve atım (projeksiyon) safhasında pek süratle akacaktır, Bu sebeple ateşte daima mayayı muhafaza et ki, İlacın durmaksızın artsın, Zira hizmetçi kız mayasını saklamazsa, Komşularından istemek mecburiyetinde kalır, Yahut daha fazlasını yapana dek beklemelidir, Unutma o kelâmı ki, elde hazır olanın zararı olmaz,
İşte sana hakikatle dolu bir ders verdim, Eğer fena niyetliysen yüreğim buna pek yanar, Unutma ki Tanrı lütfettiği nimetini geri almasını da bilir, Şayet onu suiistimal edersen, Zira muhakkak ki sen bir ilim erbabı isen,
[... Yeşilin Avı ...] Bu eserde hakikati bulacaksın, Fakat eğer sıradan biriysen, Ve söylediğimi anlamıyorsan, O vakit sırrını sakla ve bırak oyuncağını, Zira hiçbir serseriye yaraşmaz, Böylesi ulu bir sırra karışmak, Ki bu yüce Felsefedir. Öğüdümü tut, zira doğru bulacaksın onu, Bu Aslanın peşine düşüp onu aramaktan vazgeç, Onu avlamak gerçi pek mahirce bir hünerdir, Yine de kurnazlığıyla pek çok kimseyi aldatır, Ve onları yutup keder içinde bırakır, Bu yüzden seni sakınmaya davet ederim. Ve bir dostun olarak sana akıl veririm, Böylece burada avıma son veririm. Bizi yaratan Tanrı'ya dua ederim ki, Cennetteki saadetinde O'nunla birlikte mesken tutmaktan mahrum kalmayalım.
Doğa Felsefesinin Muhtasarı
Mektep görmemiş Talebe THOMAS CHARNOCK tarafından derlenmiştir, Astronomi ve Felsefe ilminin en muteber talebesi. Ocak ayının ilk gününde, Miladi 1557 senesinde. Miladi 1557.
Yeni yılın ilk gününde Bu Risaleye başlandı, nitekim aşağıda görülecektir.
Kitap Söyler, Buraya gelin bu Disiplinin Evlatları, Siz ki doğa Felsefesinde bunca uzun zaman tükettiniz, Zahmetli Çalışmanızı hafifletmeye pek hevesliyim, Ve Tanrı'nın inayetiyle bu nihayete erecektir, Eğer O benim (müellifimin) üzerine bir damla inayet dökerse, Beni daha iyi ve daha kısa bir zamanda tamamlayacaktır.
Ve eğer hakikaten kim olduğumu bilmek isterseniz, Adım Doğa Felsefesinin Muhtasarı'dır.
Bu İlimde muradımıza hizmet eden, Bütün Kapları ve Aletleri beyan eder.
Zira pek çok şey aittir bu işe, Hiçbir Müellifin adını yazmadığı kadar çok, Ki bu durum nicesini derin şüpheye düşürmüştür, Bu hususa ait Aletlerin ne olduğu konusunda, Bu sebeple güzel bir tertiple, birazdan bildireceğim, Sanatımız için hangi Aletleri hazırlamanız gerektiğini.
Müellifin Mukaddimesi
Yürü ileri küçük Kitap, oylumca gayet küçük olsan da, Yine de sendedir hiçbirinde olmayan cevher, Bu Sanatın Talebelerinin zihinlerini tatmin etmek adına, Bir Arabanın alabileceği bunca Kitaba bedelsin sen,
Seni elinde tutan kişi ne mutlu olmalıdır, Zira gayretli bir arayışla bulabilir, Sende gerekli olacak her şeyi, Simyaya ait kaplar ve Aletler kabilinden, Ki bunlar nicesinin yüreğini ateşe verirdi, Sahip olmayı pek arzuladıkları aynı bilgiye ermek için.
Ve sevinip şükretseler şaşılmaz buna, Zira beyhude harcadılar nice akçeyi, Türlü çeşit kaplar yaptırmakta, Ve yabancı Memleketlerden getirttiler onları,
Pek iyi anlayamadıkları cihetle, Muhtaç olduğumuz her şeyin İngiltere'de bulunduğunu.
Şimdi bunun nice parayı kurtarmayacağını mı sanırsınız, Bizim Eserimizde bunca zaman debelenmiş olanlar için? Evet, kimi cebindeki bütün Akçeyi harcardı, Bunu yahut bunun yarısını bilmiş olsaydı şayet.
Bu sebeple merhametimden ötürü kendimi artık tutmayacağım, Maksatlarına vasıl olmaları için her şeyi beyan edeceğim.
Bu yüzden şayet tesadüf ederseniz kitabıma, İster Talih eseri, ister bir hile, yahut ne yolla olursa olsun, Yine de ben ölüp çürüdüğümde Ruhuma dua ediniz, Simya İliminin kapısını ardına kadar açık bıraktığım için, Eğer sende birazcık Akıl varsa bu kafi gelecektir, Şimdi zihnini keskinleştir ki ona vasıl olasın.
Felsefenin Muhtasarı
Birinci Fasıl
Şimdi her şeyi tafsilatıyla bildireceğim, Bu İşin Aletlerini ve masrafın ne olduğunu,
Ve evvela Çömlekçi ile başlayacağım, Ki kendisi hiç görmediği şeyi yapamaz, Kapların aklındakine uygun yapılıp yapılmadığını görmek için, Daha fazla emin olmak adına o çalışırken yanında dur, Ve bir işaret yahut benzetmeyle ona ne yapacağını göster, Ve eğer aklı pek donuk yahut kaba değilse, Ne demek istediğini anlayacaktır, Zira sanırım bu Diyar içindeki pek az Çömlekçi, Herhangi bir vakitte böylesine mahirane bir kap yapmıştır, Bizim İlmimiz için şekil verip hazırladığımız cinsten, Ve onları senin maksadına göre biçimlendirdiğinde, Hangi maksatla olduğunu ifşa etmene lüzum yoktur, Lakin sana şöyle derse, Aziz Efendim, Söyle bana ne maksatla yahut ne düzenek için, Hizmet edecek yapmamı istediğin bu Kaplar, Zira şimdiye kadarki bütün ömrümce iddiaya girerim ki, Hiç böylelerini ya da benzerlerini biçimlendirmedim, Yine de sadedirler, ne bir kırışık ne bir dikiş yeri vardır, Biri diğerinin içinde, pek hoş bir hünerdir bu, Üçüncüsü ise onların dışında, ateşi yukarı sevk etmek için, O vakit aklını tatmin etmek adına ona de ki, Bir Baban olduğunu ve bir miktar kör olduğunu, Eğer Tanrı lütfederse cehd edeceğini, Körlüğünü gidermek üzere bir su damıtmaya,
Ki bu hayat İksiridir, bilge kişilerin buyurduğu üzere, Ve bunu yaparken Tanrı bana aradığımı nasip etsin, O vakit o şöyle diyecektir yahut buna benzer bir şey, Dilerim Tanrı aradığın şeyi sana ihsan etsin, Ve böylelikle Çömlekçi ile işini bitirmiş olursun, Güneşin hararetiyle Çömleklerini kırmadığın müddetçe, Ki böyle olursa bu sana zahmete mal olur, Ve onları yeniden yaptırmaktan başka çare kalmaz. Çömlekçi ile işini bitirir bitirmez, O vakit bir Dülger ile Ulaşman gerekir, Ki o da bu Öğüde ve akla malik olmalıdır, Kaba uyacak bir Mahfaza yapmak için, O da büyük bir şüphe içinde olacaktır, Bunun ne maksada hizmet edeceği hususunda, Zira şimdiye dek hiç böylesini yapmamış ve çatmamıştır, Bir Sandığa benzer şekilde yapılmış olsa dahi, O vakit ona kızarmış At üzerine bir Masal anlat [NOT: Saçma, oyalayıcı bir hikaye anlat manasında], Ki bunun üzerinde hiç durmayacaktır, Ve gülüp bunun bir Tilki ini olduğunu söyleyecektir, Her ne kadar Anahtarlar ve kilitle muhkem kılınmış olsa da, Ve böylelikle Dülger ile işini bitirmiş olursun, Tıpkı benim yaptığım gibi onu ateşe vermezsen eğer. Camcılara gelince, bu diyarda pek kıttırlar, Yine de anladığım kadarıyla bir tane vardır, Ve Sussex'tedir şimdi ikameti, Chiddingfold'da icra eder Zanaatını, Ona gitmek zaruri ve münasiptir, Yahut basiretli bir hizmetkar göndermek gerekir,
Ve ona en alçakgönüllü hâlinle yalvar, Senin muradına göre bir cam üflesin sana, Değerdi nice kola yahut bacağa, Bir yumurta gibi biçim verebilseydi ona, Bir saç teli kadar sıkı açılıp kapanacak, Böylesi elindeyse korkmana mahal kalmayacak.
Yine de yedeğinde çokça bulundursan daha iyi, Zira hazırdaki maldan incinmez kimsenin canı.
İkinci Bölüm
İmdi ey Rabbim, lütfunla niyaz ederim senden, Bana izin ver, bu mütevazı tetkikte muradıma ereyim ben.
Zira ne bu ne başka bir şey senin yardımın olmaksızın vücut bulur, Tıpkı Güneş ile Ay’ın kavuşumu gibi, Ne de diğer gezegenler bir saat kımıldayabilir yerinden, Senin inayetinden ve ilahi kudretinden gayrı.
Bu sebeple her ne işe başlarsak başlayalım, Dua ile onun yardımına sığınalım,
Ta ki işlerimizi neticeye erdirsin, Ki bu iş pek ziyade basiretle icra edilmelidir.
İmdi, eğer muradına ermeyi umarsan, Allah’tan kork ve emirlerini tut her an.
Kibirden sakın, bırak geçip gitsin, Ve aynana [NOT: Cam kaba] asla haddinden fazla bakıp durmayasın, Hiç kimseyi hileli ölçüyle aldatma,
Zira doğrusu, bu haksızca kazanılmış bir hazinedir, Lakin ağırlıkların dosdoğru ve adil olsun, Zira her adam tartıyı ve ölçüyü, Komşusuna dürüstçe sunmalıdır, Sen de felsefe amelinde böyle davranmalısın.
Hem aç olanı doyur, Susuz olana da içecek sun.
Cömertçe ver derim, servetin arttıkça, Ve susuz kalmış bedenden çevirme gözlerini asla.
Ya aynı anda iki yoksul adam çıkıp gelse yanına, Ve dese ki, "Efendi, Tanrı ve Meryem Ana aşkına, Bize gönlünden kopan bir sadaka ihsan eyle, Zira dertten kurtulacak tek bir penimiz bile yok elde,
Ve bizler denize açılmaya hazırız imdi, Orada en az üç ay ikamet etmeliyiz, Tüm bu müddet zarfında karaya ayak basamayacağız, Gemimiz sırf camdan yapılmış olsa dahi, Fakat havanın her türlü fırtınasına göğüs germeliyiz, Ve nice vakitler tehlikeli demir yerlerinde kalmalıyız, Ne ekmeğimiz olacak ne de başka bir azığımız, Yalnızca bir buluttan süzülen berrak suyumuz, Zaman geçtikçe Ay bizi öyle bir yakacak ki, Hindistanlılar gibi simsiyah kesileceğiz, Lakin tez zamanda başka bir iklime geçeceğiz, Orada daha saf bir mertebeye erişeceğiz, Zira bu günahlarımız uğruna arafımızı kurarız, Bunun karşılığında ruhani bir beden kazanırız, Bir beden ki derim, şayet satılacak olsa, Doğrusu ağırlığınca altın değerindedir bana göre, Oğul, yolculukları için bu ikisine bir peni ver içsinler, Ve bana kalırsa, o vakit işin çok daha rast gider."
Üçüncü Bölüm
İmdi pek niyetliyim etraflıca yazmaya, Her ne kadar pek mahir olmasam da bu sanatta, Fakat yazsam da yazamasam da doğrusu, Ateş Bahsi ile devam edeceğim söze,
Ki onu nasıl idare edeceğini ve muhafaza edeceğini bilmezsen, Yatağına gidip uyusan senin için daha yeğdir,
Bununla kendini heder etmektense, Bu sebeple seni her türlü şüpheden katiyetle kurtarayım, Zira ben de şimdi senin gibi bu ilmi tahsil ederken, Tanrı’ya andolsun ki başladım bizzat amele,
Hayatımda hiç bu kadar dert çekmemiştim evvelce, Öğlen, akşam ve sabah ateşimle meşgul olurken,
Ve her şeyi denk bir kararda tutmak uğruna, Söyleyemeyeceğim kadar çok keder getirdi başıma.
Yine de hakikate dair bir şeyi anlatayım sana, Amelimin başına ne büyük bir felaket geldi baksana, Bir yılbaşı günü öğle vaktiydi, Hücrem alev aldı, her şey bir anda olup bitti, Zira bir saat içinde gayet yolundaydı her şey, Ve ateşi fark edip kokusunu aldım, Hemen amelimin başına koştum, Ve vardığımda ateşler içinde yanıyordu büsbütün,
O vakit öyle bir korkuya kapıldım ki sendelemeye başladım, Sanki bir hançerle yüreğimden yaralanmıştım, Beni ayıplayabilir misiniz, hayır, sanmam pek, Zira az buçuk zengin bir adam olsaydım eğer, Yoksullara yüz mark vermeyi yeğlerdim, O saatte bu felaketin başıma gelmesindense.
Zira doğrusu, işimde epey bir yol katetmiştim, Tanrı üstadımın canını bağışlasın, zira öleceğini düşündüğü vakit, Amelini bana devretti ve beni varisi kıldı, Bu sebeple dualarım her daim onunladır,
Kral Philip ve Kraliçe Mary’nin hükümdarlığının birinci ve ikinci senesinde, Tarihi tam bu şekilde tutmak üzere onun inayetine nail oldum, Lakin anlattığım gibi, ahmakça kaybettim onu, Ve böylece eskisini unutup yenisine başladım, Yine de nice geceler sonra yatağımda uyuyamadım, Zira o talihsizlik daima aklımı kurcaladı, Ve bunun korkusunu bir kez daha yaşamak istemezdim, Karşılığında iki kat kâr elde edecek olsam dahi, Bu yüzden masrafım daha büyük bir meblağa vardı, Kuvvetli, iyi bir uşak tutmak icap etti, Ki uyanık kalıp nöbet tutsun ve ihtimam göstersin, Lakin o da çoğu zaman beni canımdan bezdirdi,
Ve ateş sönene kadar öyle uzun uyurdu ki, Sonra o namussuz herif, o kahpe dölü ahmak, Ateş daha tez yansın diye içine içyağı atardı, Bunu öğrendiğimde kederimden hasta oldum, Ve böylece sarhoş bir serseme kaldım tutsak, Acele yaktığı ateşle amelimi ziyadesiyle kızdırdı, Gevşekliğiyle de amelimi hepten geri bıraktı, Buna çare bulmak ve zihnimi teskin etmek için, Onu kapı dışarı ettim ve zahmeti kendim üstlendim, Her ne kadar meşakkatli olsa da bu yol daha emindir, Zira hizmetkârlar amellerimizin nasıl şekil aldığına bakmaz, Onlar için oynamak ve eğlenmek daha hoştur. Süleyman der ki, iyi bir hizmetkâr, Her mertebede senin öz yüreğin gibi olmalıdır, Zira sadık bir hizmetkâr bulmak pek kıymetlidir, Gönlüne göreyse eğer, onu hazinelerden üstün tut, Gaflet içinde değil, ağırbaşlı, bilge ve sakin olsun, Böylesi tam da benim mizacıma göredir, Böylece kötü bir hizmetkâra dair seni kifayet derecesinde uyardım, Oysa iyi bir hizmetkârdır bizim muradımıza uygun olan.
Dördüncü Bölüm
Hizmetkârım gittiğinde işe yeniden başladım, Ve eski dertler o vakit zihnimde tazelendi, Geceleri uykuyu sıkça bölmek gibi, Korkumdan ötürü, zira İşim yolunda gitmeyebilirdi, Ve sıklıkla büyük bir şüpheye düşerdim, Geceleyin ateşim söner diye,
Yahut pek fazla hararet verir diye, Bunun tasası uykumu bölerdi bana, Ve dahi gündüz vakti, iş boşa gitmesin diye, Zihnimi sıklıkla kararsızlığa sürüklemiştir, Bu yüzden öğüdüme kulak verirsen eğer, Yatağa giderken ateşini emniyete al, Gece yarısı kalktığında da keza, Ve böyle yaparsan, seni akil sayarım, Sakın ha, ateşin hiç kimseye zarar vermesin, Zira bilirsin, nice insanın evi ve ambarı Kaza eseri ateşe verilmiştir, Bilhassa idare bir ahmakta olduğu vakit, Bizim ateşimiz masraflıdır, ve haftada Üç poundu aşar, hesap etmek isteyen için, Ki bu pek çok yoksul adama ağır bir yüktür, Ve bilhassa bana, söyleyebileceğim veçhile, Ve Geber yoksul adamların kanaat etmesini buyurur, *Haec scientia pauperibus et egentibus non convenit* [NOT: Bu ilim yoksullara ve muhtaçlara uygun değildir], *Sed potius est illis inimica* [NOT: Bilakis onlara düşmandır], ve sakınmalarını buyurur, Çünkü paralarını kolayca feda edemezler, Zira birden veya ikiden fazla ateşe muhtaçsın, Bunların ne olduğunu George Ripley gösterecektir sana, Gerçekten de yüz pounddan fazla harcadım, Yalnızca ateşe, dokuz ay dolup bitmeden evvel, Lakin doğrusu her şeyin pahalı olduğu bir vakitte başladım, Hem donyağının, mumun, odunun, kömürün ve ateşin,
Bu masraflara katlanmak için zaman zaman sattım, Bir keresinde bir mücevher, diğerinde altın bir yüzük,
Ve bir aylık bir hesap kalmışken geriye, Fransız Kralına karşı savaş ilan edildi, O vakit bana büyük bir husumet besleyen bir beyzade, Calais'de hizmet etmem için askere zorla alınmama sebep oldu, Gördüğümde başka hiçbir çare olmadığını,
İstemeye istemeye oraya gitmek zorunda olduğumu, Öfkemden elime bir balta aldım, Ve nerede duruyorsa bütün İşimi parçaladım,
Ve kaplarıma gelince, onları birbirine çarptım, Ve camlarımı da dahi pek çok kıymığa ayırdım, Karganın başı linyit gibi kara görünmeye başlamıştı, Lakin öfkem içinde hiçbir şeye engel olmadım, Aksine işimle öyle şiddetli bir kargaşa yarattım ki, Beşinci öz havaya doğru uçup gitti, Elveda, dedim, mademki gittin, Doğrusu doğanımı asla salmayacağım, Beni yeniden ziyana uğratasın diye seni ele geçirmek için, Talihim ve kısmetim yaver gitmedikçe, Ölmeden evvel iyi Ustam ile konuşmayı, Usta J. S. onun hakiki adıdır, Salisbury Şehri yakınındadır meskeni, Doğrusu kendisi ruhban sınıfından bir zattır, Huzuru için dua etmekle yükümlüyüm, Zira nice gün boyunca mürebbimdi o benim, Ve Felsefeden o denli anlardı ki, Arnold yahut Raymund Lully ne kadar anladıysa, Geber, Hermes, Arda, ne de Kral Caleb, Benim iyi Ustamdan fazlasını anlamış değildi, Bu Diyarı baştan başa, Doğudan Batıya gezdim, Yine de Mount ile Dover arasında bir benzerini bulamadım, Yalnızca az sonra bahsedeceğim bir Keşiş müstesna, Her ikisi de Beyaz Taşımızı tamamlamıştı, Lakin Kırmızı İşe asla yaklaşamadılar, Sebebi bundan sonra daha sarih biçimde görülecektir, Ve böylece, onca zahmeti çektiğimde, Ve kazancımın meyvesini toplayamadığımda, Kendi kendime düşündüm, bu İşi öylece ortaya koyayım ki, Başkaları talih eseri Hedefi tam on ikiden vurabilsin.
Beşinci Bölüm
Ustamın nezaketine karşılık verecek hiçbir şeyim olmadığı için mahzunum, Bu Kitap, bu küçük kısa risale haricinde, Cüretle söyleyebilirim ki bu ona makbul gelecektir, Sanki kendisine bir çift süt ineği göndermişim gibi,
Ve burada onun hatırına sana ifşa edeceğim, Tanrı ve Teslis hakkı için büyük bir sırrı, Rabbimiz bu dünyayı ilk var ettiğinden bu yana, Hiç böylesine açıklanmamıştı, buna elimi basarım, Hayır, bu günden önceki bütün Filozoflar, Asla bilmedi bu sırrı, cüretle söylerim, Ve şimdi muradına daha çabuk ermek için, Ateşin Bath Ilıcası kadar mutedil olsun,
Ah ne güzel ve faydalı bir alettir, Bizim ateş niyetimiz için Bath Ilıcası,
Bütün Dünyayı baştan başa arasam bulamazdım, Fayda ve serbestlik bakımından aklıma böylesi uygun bir Ateş,
Bir yıl boyunca canının istediği yere yürü yahut at sür, Ateşini düzeltmek için kaygılanmana hacet yoktur,
Bath'taki bir Keşiş, ki o evin Başkeşişiydi, Bana sır olarak söyledi, bundan gayrı ateş kullanmadığını, Ki kendisine daha ilk andan itibaren itimat ettim, Zira pek sağlam bir akıl yürütmeye dayanıyordu,
Bizim Taşımız, İlacımız, iksirimiz ve her şey onda mevcuttu, Manastır kapatıldığında bunları bir duvara gizlemişti,
Ve on gün sonra onu çıkarmaya gitti, Ve orada bir bez tıkacından gayrısını bulamadı,
Sonra bana öyle bir Izdırap içine düştüğünü anlattı ki, Ziyanından ötürü çıldıracağını sandığını söyledi,
Ve aklına öyle bir sevdadır düştü ki bu uğurda koşmaya başladı, Nice yıl sonra bile yerleşecek bir yeri yoktu, Üstelik gözleri karardı ve artık göremiyor, Lakin Memleket boyunca ona yol gösterecek bir Oğlan var yanında, Günün birinde onun bulunduğu yere tesadüfen vardım, Ve ağzından kaçırdığı bir iki kelimeden ötürü, Derhal anladım onun bir Filozof olduğunu, İşte bu sebeple yaklaştım yanına.
Ve meclis dağıldığında tamamen, Ve yalnız kaldığımızda o, çırağı ve ben, Ustam dedim Tanrı ve merhamet rızası için, Öğret bana sırlarını Tabiat Felsefesi’nin. Hayır oğlum dedi, bilmem kimsin necisin, Nasıl açayım sana böylesi kıymetli bir ilmi, Kimse benden böyle bir kazanç elde edemez, Benimle bunca cefa çeken çırağım bile alamaz, Bunu açığa vurmak benim kudretimde değildir, Zira onu Efendimiz’in ellerine teslim etmeliyim, Çünkü duymadım bu şöhrete sahip olan birini, Zihnini yücelten ve layık olan bu ilme, Şayet bulabilseydim ölmeden önce, Açardım ona bu büyük gizemi,
Lakin biri vardır Salisbury kenti civarında, Yirmi sekiz yaşında bir genç, Charnock’tur adı Thanet adasından, Övgüsü ve namı yayılır fersahlarca öteye, Genç bir adama göre gayretli ve kabiliyetlidir, Yedi serbest sanatın hepsinde,
Hiçbirini ayırt etmeksizin, Fakat her birinde az ya da çok mahareti vardır, Ki bundan ötürü ilmimizde bir pay iddia edebilir,
Övgüsü yayılır güzel telifleriyle de, Ve duydum yaptıklarının bazısının okunuşunu, Hem düzyazı hem vezin, hem de nazım halinde, Ve elbette methederim onu bu ilk felsefe eserinden ötürü.
Sanırım Chaucer onun yaşlarında böylesi değildi, Ve Skelton onun yaşlarında daha eksikti, Bu yüzden bilgisi, vakar ve zekâsıyla, Pekâlâ taçlandırılabilir saray şairi payesiyle, Sus baba dedim ve dinle beni, Zira bahsettiğin o kişi benim, Charnock’tur adım, Fakat bana söylediklerin pek şaşırtıcıdır, Zira bu vasıflar benden pek uzaktır, Ben senin hesap ettiğin gibi bir adam değilim, Lakin evlenmeye gittiğimde benim yerime sen konuşasın,
Övgün işimi rast getirir hakikat olmasa da, Ve dahi varlığım eski bir at nalı bile etmezken. Adın Charnock mu, o zat mısın sen, Evet efendim dedim, elini uzatmak için sendeledi o dem,
Ve bir saat felsefecilerin lisanıyla konuştu benimle, Ve gördü ki hiçbir sualde cevapsız değildim, Oğlum dedi dualarını eksik etme benden, Zira bu ilimde seni kendime varis edeceğim, Oğlum dedi, götür beni gizli bir yere, Ve sonra ayrıl yanımızdan bir müddet, Bu adamla ben konuşana dek, Bu yapıldığında, dedi, şimdi nazik kardeşim, Yarın benimle razı olur musun,
Huşu içinde almaya kutsal ekmek ve şarabı, Burada sana vereceğim bu yemin üzerine, Yaşadığın müddetçe ne altın ne gümüş için, Ne de hısımlarına beslediğin sevgi uğruna, Ve ne de büyük bir mevkiden ikbal kazanmak adına,
Sana öğreteceğim bu sırrı açığa vurmayacaksın, Ne yazıyla ne de acele bir kelamla, Yalnızca emin olduğun kimseye, Tabiatın sırlarını daim araştırmış olana, Yalnız ona açabilirsin bu sanatın sırlarını, Felsefenin örtüsü altında bu dünyadan göçmeden evvel.
Ne cevap verirsin bana, duyayım hele, Ustam dedim, kabulümdür arzun.
Öyleyse oğlum, bu yemini iyi tut, sana sıkıca tembihlerim, Cehennem çukurundan kurtulacağını umduğun gibi, Ertesi gün kiliseye gittik ve dualarımızdan sonra,
Bir rahip nezaketiyle dinledi her ikimizin de günah itirafını, Bu bitince, işte, doğrudan ayine geçtik,
Ve bize sundu kutsal ayini, Fakat asla bilemedi bundaki maksadımızı,
Zira zıt bir gerekçeyle onun gözünü bağladım, Ve böylece evimize, ev sahibimize yemeğe gittik, Bütün bu ziyafetin bedelini ben karşıladım.
Yemek bitince yürüdüm kırda, Geniş ve düz, insanların pek nadir geçtiği yerde, Ve ortasına vardığımızda, oğlum dedi, git bir devedikeni kopar, Ve ben ıslık çalmadan geri dönme sakın.
Şimdi ustam dedim, etrafta dinleyecek kimse kalmadı, O vakit dedi, oğlum kulağını yaklaştır, Ve üç yahut dört kelime içinde açtı bana, Madenler hikmetinin o büyük gizemini.
Bunu işittiğimde ruhum sevinçten kendinden geçti, Yunanlar asla böylesine sevinmemişti Truva’yı fethettiklerinde,
O vakit hatırlamaktaydım benim iyi ustamı da, Çünkü bana gösterdiği de tastamam aynı sırdı, Dokuz gün ve daha fazla değil, onunla kaldım şüphesiz,
Fakat Tanrım, o zaman zarfında tabiatın ne sırlarını, Açtı bana türlü muhtelif vakitlerde, Kısmen anlattığım gibi sana evvelki dizelerimde, Geri kalanı yazılmamalıdır lanetlenme korkusuyla, Yoksa bu kitapta bihakkın anlatırdım, Şimdi baba dedim, yanından ayrılacağım, Ve nereye gidersem gideyim senin için dua edeceğim, Oğlum dedi, Tanrı’nın bereketi seninle ve soyunla olsun, Ve şayet muvaffak olursan, haber ver bana kendinden.
Altıncı Bölüm
Bir iki mil kadar uzaklaştığımda, Coşkulu bir yakarışla hamdettim Rabbe,
Şükranlarımı sunarak bu hayırlı sefer için, Ki bu benim için yüz dirhem paradan daha yeğdi,
Muhakkak dedim, ustam bilmeli bütün bunları, Yoksa zihnim bana oyun ediyor olmalı, Eğer keşişin bahsettiği kadar iyi olsaydı zihnim, O vakit daha ince bir muhayyile ile yazardım ustama, Ey Tanrım dedim, ne yüce bir yemindi bu verilen, Muhakkak ki pirinç levhalara kazınmaya layıktır, Ebedi bir hatıra olarak daima kalması için, Filozofların oğulları arasında kesin bir yemin olarak, Ve eve doğru iki günlük yoldayken, Ona bir sual sormak üzere geri döndüm, Unutmuş olduğum ve mülkümü feda etsem de, O şüpheyi gerçekten anlamak istediğim bir sual, Büyük bir zahmet saymadım tüm hızımla geri dönmeyi, Onu arayıp bulmayı, ve onu bıraktığım eve vardım,
Ve orada bir odada buluverdim onu hemen, Tespih çekip gayet dindarane dua ederken, Baba dedim, seninle bir kelam etmek dilerim,
"Kimdir o," dedi, "sesinden anladığım kadarıyla oğlum Charnock mu?"
"Evet, doğrusu ta kendisiyim," dedim, "Geri döndüm yanınıza, Bana tek bir gerçeği söylemenizi dileyerek tüm kalbimle, Ki o da şudur,
Felsefede kim idi sizin mualliminiz, Ve o Sırrı size kim eyledi ifşa?" "Vallah," dedi ve içten bir sevinçle söyledi bunu, "Doğrusu Canon Ripley’in çırağıydı o."
Hatırladım o vakit iyi kalpli efendimi yeniden, Derdi ki, bu ilme asla erişmemiştir Âdemoğlunun marifetiyle, ancak Tanrı koymuştur aklına, Yatağında uzanmış bunu düşündüğü sırada.
Böylece bütün geceyi onunla geçirdim, Elimden geldiğince hoş tuttum gönlünü.
Sabahleyin veda edip yanından ayrıldım, Ve vaktin akışı içinde şen bir yürekle vardım evime, Lakin o neşe pek tez dönüştü kedere, Zira anlattığım üzere, aynı akıbete uğradı Büyük Eserim.
Bir defasında ateşe verdim onu, pek büyük elem getirdi bana, Ardından uşağım bir veya iki ay boyunca mani oldu bana.
Yine de o beyzade bana hepsinden çok husumet gösterdi, Zorla beni çağırtıp alıkoyduğunda işimden, Öyle bir hiddete kapıldım ki tımarhane dahi zapt edemezdi beni, Büyük bir baltayla şiddetle hücum ettim kendi eserime, Çömleklerimi ve cam kaplarımı hep birlikte paramparça ederek, Bana neye mal olduklarını pek iyi bilirim onları oraya getirmeden evvel. Küller kargaşa içinde uçuştu dört bir yana, Ateşlerden birini devirdim, diğerini ise söndürdüm, Bütün molozu bir çuval içinde çöplüğe taşıdım, Ve ertesi gün arkasında haç işareti olan giysilerimi sırtıma geçirip, Bir askerin vazifesini ifa etmek üzere çekip gittim yola. "Ve muhakkak ki," dedim, "Kıyamet Günü gelip çatacaktır, Ben bir filozof olmayı yeniden tecrübe etmeden evvel, Bu sebeple iyi kalpli efetime hürmetlerimi iletin."
Ve şimdi ey bu sanattaki talebelerim, vaadimi bihakkın tuttum, Ve beni hakikatiyle anladığınız vakit bunun doğruluğunu göreceksiniz, Ki o günden evvel muvaffak olmayı asla ummayın, Zira bundan daha açık bir kitabı okumayı asla arzu etmeyin. Ve eğer manasını söküp çıkarabilirseniz pek doğrudur bu, Fakat bu öyle her araba kulu yahut kaba saba cahil için değildir,
Bunu idrak etmek, zekâsı ne denli keskin olsa dahi, Çünkü gayet faziletli bir din âlimi için dahi pek müşkül olacaktır, Bu kıymetli ilimden muradımızı tefsir etmek, Şayet onun tetkikinde fevkalade bir sebat göstermemiş ise.
Şimdi iyi niyetli efendim ve benim için dua etmenizi niyaz ederim, Ve şayet Tanrı bana ömür bağışlarsa, başka bir gün bunu ıslah edeceğim, 20 Temmuz 1557 tarihinde tamamlandı. En muteber ilim olan Astronomi ve Felsefe talebesi, Mektep yüzü görmemiş talebe Thomas Charnock tarafından.
Simyaya Dair Muamma
Koşusunu tamamladığında yedi kere yirmi altı, Doğa o vakit ifşa etti siyah çehresini, Fakat yüz ile elli savaşta onu hezimete uğratınca, Yıkattı yüzünü, eyledi ak ve parlak. Sonra geldi otuz altı ulu bir haşmetle, Ve firar ettirdi Siyahı ile Beyazını öteye.
Bana öyle geldi ki o, şerefli bir prensti, Zira baştan ayağa altın zırhlara bürünmüştü, Ve başında altından bir taç vardı, Hiçbir zenginliğe değişilmeyecek kıymette. Onu görene dek yüreğim buz kesmişti, Meydanı en nihayetinde kimin kazanacağını düşünmekten, Ta ki Siyah ile Beyaz teslim olana dek Kırmızıya, O vakit canıgönülden şükrettim Tanrı’ya, Bana o kutlu günü gösterdiği için. 1572. T. Charnocke.
Charnock’un Simya Muamması
Koşusunu tamamladığında yedi kere yirmi altı, Doğa o vakit ifşa etti siyah çehresini.
Fakat yüz ile elli büyük bir fırtınayla çıkageldiğinde, Yaklaştırdı Siyahı sahadan kaçmaya.
Lakin bir başkası geldi ardından ve getirdi pek kudretli otuzu, Ki kaçırdı Siyahı ve Beyazı büsbütün. Bana öyle geldi ki o, şerefli bir prensti, Zira baştan ayağa altın zırhlara bürünmüştü, Ve başında altından bir taç vardı,
Hiçbir servete satılamayacak kıymette, Ve doğrusu hiçbir filozofla alay etmiyorum, Zira ben bizzat kendim yaptım bunu, Thomas Charnock.
Bu sebeple Tanrı ferahlık versin sana amelinde, Çünkü bütün yazılarımız fevkalade karanlıktır, Hor gör bütün kitapları ve meydan oku onlara, Şayet içlerinde yalnızca reçeteler ve asitler [NOT: sirke ve aşındırıcı tarifler] varsa. Bu diyarda pek az âlim insan vardır, Sana doğru şekilde anlatabilecek ne demek istediğimi. Ben tek bir kişiden gayrısını bulamadım, Bize Taşımızın sırlarını öğretebilecek olan, O da Salisbury Manastırı avlusunda bir rahipti, Tanrı ruhunu cennetinde eylesin mesrur. T. Charnocke.
Bloomfields Blossoms: Felsefe Meydanı
1. Phoebus girdiğinde Koç burcuna, Her şeyin yeşerdiği Mart ayında, Yatağımda yatarken ihtiyar bir adam geldi yanıma, Uykulu başıma elini koyarak, "Ben," dedi, "Zaman’ım, her şeyin Vücuda Getireni, Uyan ve kalk, ivedilikle hazırlan, Niyetim seni Felsefe Meydanı’na götürmektir."
2. Goncalar ve çiçekler o meydanda pek boldur, Hoş bir surette serpilmiş, neşeli renklerle bezenmiştir, Hayat dolu su pınarları, hem ehil hem vahşi hayvanlar, Meyve dolu ağaçların dallarıyla gölgelenmiştir her yanı, Kuşlar ahenkle şakıyarak tüner ve derler ki, "Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, üç şahısta tek Tanrı, Hükümranlık ve şeref sana mahsustur, ey Kutsal Teslis."
3. İşte o böyle söylediğinde, süratle kalktım ayağa, Elbiselerimi aceleyle ve çeviklikle giyindim, Felsefe Meydanı’na doğru gittik birlikte, Oradaki harikulade manzaraları müşahede etmek üzere, Geniş ve ulu bir Kapıya getirdi beni Zaman Baba, Kapı kilitliydi, o vakit şöyle dedi bana, "Her şeyin bir Zamanı vardır, telaşlanma sakın."
4. O vakit derin bir hayret kapladı benliğimi, Şiddetli ve muazzam bir zihin ıstırabıyla, On iki kilitle kilitlenmiş Kapıya bakarak, Zaman’ın bana dost olabileceğine pek ihtimal vermiyordum. "Niçin düşünüp durursun hey adam," dedi, "Kör müsün yoksa?"
Bir değnekle dokundu bana, bunun üzerine düşüp kaldım, Ağır bir uykuya ve bir Düş içinde gösterdi bana her şeyi.
Bloomfield's Blossoms
1. Mesih'in bin beş yüz elli yedi yılında, Bir mart ayı gecesinde uykuya vardığımda, Gece yarısına doğru, saat on bir sularında, Ruhum ansızın göklere çekildi birden, Orada en görkemli haşmetiyle oturanı gördüm, Üç varlık seyrettim, lâkin tek bir İlah'a secde ettim.
2. Sınır tanımaz bir Ruh, yakıp tüketmeyen harlı bir ateşle, Işıldar parlaklığıyla, daimî bir pınar gibi tüm aydınlığın. Akıl ermez bir İzzet ile birleşmiş üçü bir arada, Bunu seyretmekten büyük bir haz duydum, Buna bihakkın erişmek kudretimi aşar, Lakin o muazzam parlaklıktan bir ses bana dedi, "Ben ölçülmez haşmetin tek Tanrısıyım, korkma!"
3. Kendini böylece açan bu berrak rüyette, Üçü bir arada olan en latif bir sesle, Zihnime nüfuz etti ve bana kavramayı öğretti Filozofların o karanlık sözlerinin her birini, Taş'ın yüksekliğini, genişliğini ve derinliğini, Cevherde üç, hakikatte tek olduğunu, Beşinci öz ile vücut bulan en semavi hazineyi.
4. Sonra bu beşinci özün ne olduğunu düşündüm, Göze aşikâr olan görünür nesneler içinde, Varlığı bile garip bir sır olan bu şeyi, Her maddede görünmezce ikamet eden, Görünmez Uluhiyet de aynıdır diye düşündüm, Varlığın ilk sebebi ve ilk cevher, Ve makrokozmosun en yüce beşinci özü.
5. İşte budur o semavi ve potansiyel sır, Bölünmüş olan ve görünmezce duran Hayvani, nebati ve madeni her şeyde, Onlardaki erdemi ve kudreti ise bölünemezdir, Tanrı'dan gelir ve Tanrı onu hissedilir kılar, Kimi seçilmişlere açar, kimilerinden ise esirger, Ben böyle derin düşüncelere dalmışken bir ses bana dedi,
6. "Varlığımı artık daha fazla araştırma, lâkin sarsılmaz bir imanla Birlik içinde eşitçe düğümlenmiş bu Teslis'e inan, Sırlarımı daha fazla kurcalamak yalnızca beyhudedir, Aşar zira insanın bütün akıl sınırlarını." O vakit gökler yeniden kapandı, Sonra Zaman Baba beni kapıda gördü, Ve oradan içeri girmem için bana bir anahtar verdi.
7. Bilginin ve fevkalade ilmin anahtarı, Ki onunla felsefenin bütün sırları açılır, Tabiatın gayretle araştırılmış sırları, Kıskanç ve iflah olmaz ahmakların masallarından sakınarak, Reçetelerle ve hilelerle bu ilim murdar edilir, [NOT: Kaynak metindeki "Recipe" (al/reçete) ve "Decipe" (kandır) sözcük oyunu kastedilmektedir.] Bu sebeple bu anahtarı bana bahşetti, Bu sanatın sırlarını açıp ifşa edeyim diye.
8. Böyle dedi Zaman Baba, anahtarı bana uzatırken, "Aç bu kapıyı artık kendi başına," dedi. O vakit hüzünle baktım yüzüne, Dedim ki tek bir anahtar açamaz on iki kilidi, "Baltanın hem başı hem sapı sağlamsa," dedi, "Ağaç devrilene dek dağılmadan bir arada durur, Aç sen ilk kilidi, hepsini açmış olursun."
9. "Nedir ilk kilidin adı, söyle bana ne olursun," dedim, "ona ne ad vermeliyim?" "Bütün Bilgelerin sırrıdır o," dedi, "Cisimlerin içindeki Kaos'tur, ilk asıl diye anılır, İlk madde (prima materia), cıvamız, çözücümüz (menstruum), Zaçımız (vitriol), kükürdümüz, paha biçilmez cevherimiz, [NOT: Kaynak metindeki "Lunary" simyadaki gümüşi/ay maddesine veya bitkisel çözücüye işaret eder.] Sok anahtarı kilide, bir anda açılacaktır."
10. Sonra gayretle aldım elime bilginin anahtarını, Ve başladım kilidin oyuğunu yoklamaya, Dişlerinin tertibini güçbela anladım, Öyle ustalıkla yerleştirilmişlerdi ki yuvalarına, Her yolu denedim ve nihayet açtım Bu amaçla kurulmuş hünerli düzenekleri, Ve onunla birlikte diğer kilitler de birden açılıverdi.
11. Açılan bu kapının tam girişinde, Felsefecilerden bir toplulukla karşılaştım, Hepsi aynı usulle işliyordu felsefenin sırlarını, Aralarına konmuş olan karanlık Kaos üzerinde, Mutedil bir hayat süren, barışçıl ve sakin adamlar, İlk maddeyi (materia prima) hararetle tartışıyorlardı, Gülünç ve boş şeyleri büsbütün bir kenara iterek.
12. Burada gördüm felsefecilerin atası Hermes'i, Burada gördüm Aristoteles'i, pek neşeli bir çehreyle, Burada gördüm Morienus'u ve Turba'daki Senior'u az çok, Vakur Demokritos'u, Albertus'u, Bacon'ı ve Raymond'ı, O derin Bridlingtonlu keşişi ve kanoniki, En gizli usullerle çalışırken bana dediler ki, "Sakın ola her gördüğüne inanmayasın."
13. "Lâkin girmek istersen bu felsefe karargahına, Yolda sana kılavuzluk etsin diye Zaman'ı yanına al, Çünkü nice dolambaçlı patikalar, geniş yollar, derin vadiler ve yüksek tepeler Bulacaksın burada, hoş ve alımlı manzaralarla birlikte, Kimileri çıkacak karşına ve sana diyecekler ki, Al bundan ve şundan, daha binlerce nesneyle beraber, Kendini ve başkalarını kandırasın diye, tıpkı vaktiyle kendilerinin yaptığı gibi."
14. Sonra Zaman Baba ve ben, bu zatların himmetiyle, Böylesi manzaraları görmek üzere karargaha doğru ilerledik, Orada kılık değiştirmiş cılız felsefecilere rastladık, Öğütmeye ve dövmeye hazır somaki taşları ve havanlarıyla, Başları titreyen, elleri kramptan kasılmış, Kimi spazmlarla kötürüm, kimi mecalsiz, solgun ve kör, Bu sanata hiç uymayan sıçanotu ve kükürt yüzünden.
15. Bunlar Rahip Brooke ve süslü kaftanlarıyla York idi, Kral Henry'yi bir milyonluk altından edenler, Martin Pertein, Binbaşı ve Thomas De-la-hay, Kralı ziyadesiyle zengin edeceklerini söyleyenler, Kulağına fısıldayıp şu masalı anlattılar ona, "Haşmetmeapları için öyle bir hayat iksiri (elixir vitae) yapacağız ki, Opus Regale denen şahlara layık bir eser."
16. Sonra Maiden Vekili'ni getirdiler, O en ali sır olan Yeşil Aslan'ıyla birlikte, Richard Recorde'u ve küçük Usta Eden'ı da, Madenlerini aşındırıcılarla kalsinasyona uğratıp eritsinler diye, Hugh Oldcastle ve Sir Robert Greene de onlara katıldı, Her şeyi tabiatına aykırı şekilde kavurup kaynatarak, Ve ahmak felsefeciler gibi sonunda zararla terk ettiler işi.
17. Yine de göze pek hoş gelen şeyler çıkardılar ortaya, Böylece kralı günden güne aldattılar, Kırmızı için sarartılmış, beyaz için ise aklaştırılmış bakırla, Ve pek süslü bir cam kapta kızartılmış cıva ile, Lâkin sonunda hepsi ateşte kaybolup gitti, Bütün bunlar hakikati bilmediklerinden ötürüydü, Yüksekliğin, genişliğin ve derinliğin hakikatini.
18.
Oradan Zaman Baba beni bir yabanıllığa götürdü, Pek çok patikası bulunan bir koruluğa, Orada irili ufaklı ayak izleri ve adımlar gördüm, Ki mezkûr kimseler oralarda dolaşıp gitmişlerdi, Orada markazitler, madenler ve pek çok taş gördüm.
Yer altından çıkarılmış İris taşı, talk ve şap dururdu, Ortaya çıkardıkları kurşun ve demir madenleri de öyle.
Pek şaşmam doğrusu bunca itibar görmelerine, Hükümdarı böylesine büyük bir zenginlikle donatabilen, Hazinesini dolduracak türlü türlü yolları olanların, Oysa böylesi çürük şeylerle ağır masraflar bindirirler, Bir hükümdarı dilenciliğe sürüklemenin tam da yoludur bu, Ve soylu bir krallığı, kamu düzenini çökertir, Bunun tam tersi yolda yürüyen hakiki filozoflardır bunlar.
Oradan ileriye doğru yürüdüm, Zaman bana kılavuzluk ederken, Kuşların duru seslerle şakıdığı yeşil bir ormanın içinden, Geniş, ferah ve hoş bir ovaya varana dek, Ki oraya Felsefe Meydanı dendiğini söyledi, Türlü kuşların tatlı nağmelerle ötüşünün, O hoş ahengini dinlemek için oturduk oraya, Ve fışkıran çiçeklerin kokusunu içimize çekmek için.
Burada Juno, Pallas ve Apollon ikamet eder, Burayı gerçek filozoflar kendilerine mesken tutar, Dokuz İlham Perisi nizamla Pirene pınarının suyundan içer, Hiçbir kibirli bozguncu bu sanata burada leke süremez, Buradadır Leydi Felsefe'nin yüce sarayı,
En ali divanda meclisini kurar, Hafızalarda yer etmiş en meşhur danışmanlarıyla oturarak.
Orada biri bana seslendi, yaşlı bir zattı kendisi, Taş'ın maddesini açıkça bildirerek, Bana öğüt vermek üzere oraya gönderildiğini, Ve beni kendi yoluna seçtiğini söyleyerek, Üzerinde işlemeli zarif bir kumaş vardı, Taze ve parlak renkli incilerle çevrelenmişti, Sözüne devam etti ve yine şöyle dedi,
Burada tabiatın tüm gizli sırları bilinir, Burada her şeyden unsurlar çekilip çıkarılır, Burada ateş, hava ve su, toprakta birbirine bağlanır, Burada gizli ilmimiz hakikatiyle vücuda erdirilir, Burada işinde gayretli ve metin olmayı öğrenmelisin, Gece gündüz işine dikkatle bağlanmalısın, Asla usanmadan, sarsılmaz bir sabırla sebat etmelisin.
Biz berrak akan nehrin kenarında böyle konuşurken, Gözüm bir an kenara kaydı ve orada gördüm, Bir çardakta oturan pek ali bir hanımefendiyi, Ki safi altından bir kaftan giyinmişti, Sayısız inci ve mücevherle bezenmişti.
O vakit Zaman Baba'ya sordum kim ola bu diye, Güzelliği pek yüce olan Leydi Felsefe'dir dedi.
O vakit içimi yakıcı bir cüret kapladı, Bu manzarayı gördüğüm yere yaklaşmak için, Yürümek üzere kalktım ve diğeri önüme geçti, Çardağa doğru vardım, ta karşısına dikilene dek, Orada üçümüz birden elimizden geldiğince tevazuyla, Hürmetle eğildik onun huzurunda, Büyük bir hayranlıkla onun saadetini överek.
Pek nazik ve lütufkâr davrandı, Tavırları ve siması gelişimizle neşelendi, Yüce tahtından aşağıya doğru eğildi, Kusursuz hikmeti ve marifeti seven bir hanım olarak, Nezaketi ve zarafeti, güzelliğinden de üstündü, Sözleri öyle altın değerinde cümlelerle süslüydü ki, Meşhur Çiçero'nun belagatine fersah fersah galebe çalardı.
O vakit Zaman Baba o hanımefendiye dedi, Yüceliğiniz bu fakir kulu dinlemeyi arzu eder mi, Ve ona en lütufkâr inayetinizle yardım etmeyi, Bunun üzerine hanım onun benimle yaklaşmasını emretti, Evladım, dedi o hanım, ferah tut gönlünü, Büyükler ve küçükler arasına kabul olunacaksın, Benim en seçkin talebelerimden biri olmak üzere.
Sonra beni Raymond Lully'ye emanet etti, Benim cehaletimi eğitmesini emrederek, Ve beni sırlarına tam manasıyla vakıf kılmasını, Harem bahçesine girmem için bana kılavuzluk etmesini, Önce gayet güzel inşa edilmiş bir kuleye, Götürdü beni Raymond Baba, ve hemen ardından, Nefis biçimde tanzim edilmiş bahçesine iletti beni.
O güzel ağaçlar arasında bir ağaç vardı ki bilhassa, Gözüme pek yeşil, pek latif göründü, Üzerinde Felsefi Ağaç diye bir isim kazılıydı, Onu seyretmekten büyük haz aldım, Bunun üzerine Felsefe'ye sadakat yemini ettim, Yüceliğine hizmet etmek ve büyük zahmetlere katlanmak için, Raymond ile o ağacın meyvelerine erişebilmek uğruna.
Sonra Raymond o ağaçta açan on beş tomurcuğu gösterdi bana, Ve on beş meyveyi daha, Mezkûr ağaçtan hasıl olur kastettiğimiz şey, Bütün filozofların erişmek için can attığı, O mübarek Taş, tek bir tanedir, gayrısı yoktur,
Pek kıymetli o ulu iksirimiz, Bizim Azot'umuz, bizim [okunamadı], bizim Adrop'umuz ve bizim Kocatriks'imiz. [NOT: Metindeki bozuk dizim simyadaki ezoterik isimlere ve efsanevi yaratıklara atıftır.]
Budur bizim antimonumuz ve mürdesengimiz, Öğle vaktindeki Güneş gibi şerefle parlayan, Başımızın tacı ve gurur meşalemiz budur, Işıl ışıl şuaları asla solmayacak olan, Bu hazineye erişen kimse asla ziyana uğramaz, Öyle bereketli ve mükemmel bir cevherdir ki, Tek bir zerresi ilelebet baki kalmaya yeter.
Sırlarımıza erişmek için dikkat kesil şimdi, Öğüdümü canıgönülden tuttuğundan emin ol, Kömürü üflemeye, telâşa ve eziyete lüzum yoktur, Kendi rahatınla devam edebilirsin burada, Sadık ve kadim müelliflere itimat et, Ve bunu nasıl vücuda getireceğini onlar sana belletsin, Bu sebeple pek çok şeyden sakın ve tek bir şeye sarıl.
Bu tek şey Yeşil Aslan'dan başkası değildir, Kimi ahmaklar bunu Roma zaçı (vitriol) zanneder, Filozofların murat ettiği o nesne değildir bu, Zira hiçbir aşındırıcı madde bizim ilmimize ait değildir, Bu yüzden iyice anla, yahut elini çek, Bu çetin ilimden, sakın ha yanlış iş yapmayasın, Zira sana doğrusunu söyleyeceğim, imdi iyi belle ne olduğunu,
Aslanımızın rengi hakikatte yeşil değildir, Lakin daima taze ve sonsuza dek yeşil kalandır, Ölümün en acı ânında bile diridir, Yanan ateşte her dem fışkırıp boy verir, Bu sebeple ateşten beslenen semender diye, İsim verir ona kimi insanlar, kimileri de başka bir adla anmaz, Madenlerin Melusine'i [NOT: Dönüşüm geçiren su perisi simgesi] derler, her daim aynıdır o.
Kimileri ona taşkın bir töz de der, Kimileri madeni özün cıvası der ona, Kimileri bedeninden boşaltılmış çöl uzuvları, Kimileri Kuzeyden şiddetle uçup gelen Kartal, Pek azgın şiddetinden ötürü Kara Kurbağası diyen de vardır. Lakin pek azı yahut hiçbiri kendi cinsiyle anmaz onu, Gizli bir beşinci özdür o, bunu aklında iyi tut. Göz önünde değildir bu, görünmez kalır, Karanlık Kaostan zorla çıkarılana dek, Orada ebediyen bölünmez kalır o, Yine de işimizin temeli onun içindedir, Bizim Kurşunumuzun içindedir, yeter ki fark et onu. Ondan söküp çıkar onu, böylece diğer her şeyden de, Kardeşim dahi olsan sana bundan iyisini söyleyemem. Bu karanlık Kaosu Madenler diye adlandırırım, Zira bir Zindandaymışçasına durur onların içinde, Tabiatın sırrını esaret altında tutarlar, Bizler bir vasıtayla onu usulca çözeriz dışarı, Böylece işleyişe başlamak daha da kolaylaşır.
Kaldır başını ve göğe bak, Sana yedi Gezegeni doğruca tanımayı öğreteyim.
Kitabın İkinci Bölümü
Satürn her bakımdan bu Sanata en ziyade hürmet edendir, Ondan pek mükemmel bir beşinci öz çeker çıkarırız, Kendini Üstatlığımıza bağlar o, Nitelikte birleşmiş ve kudrette, fazilette de Denk kılınmıştır, gayretli olmayı dileyen, Arayışımızın semavi bir hazine olduğunu görecektir Ve ebediyen baki kalacak kıymetli bir Mücevher.
Jüpiterdir ol halim olan, Lacivert mavisiyle bezenmiş, Adaletle sınayan, doğru Hükmü bildiren, Renklerini durmaksızın taze ve yeni kılan, Gizli Doğasıyla bu Sanata münasiptir, Felsefeye hizmet eder ve dahi itaatkârdır, Kendi cinsine göre Ay ile birleştiğinde, Bu Sanatı bütünüyle kuşatır, geride hiçbir şey bırakmaz.
Şehirde ve Kasabada cengaver olan Mars, Mücadele ve niza dolu Savaşlarda pek hırçındır, Soylu bir Savaşçı, şanıyla meşhur, Ateşle ve kılıçla müdafaa eder kendi canını, Kana bular ve bıçakla katleder Bütün ruhları ve bedenleri, sanatları öyle cüretkârdır ki, Diğerlerinin tümünün gönlünü Altın ile celbeder kendine.
Güneş, kudretli bir iktidarla ışıldayan en haşmetli olan, Diğer tüm o güzel yedi Gezegenin fevkinde, Işığını hiçbirini ayırt etmeksizin hepsine saçarak, Görkemli Işınları ve parıldayan şulesiyle, Yeryüzünü ve Göğün Gök kubbesini aydınlatır, Kim ki onu eritip beşinci özünü dışarı çekebilirse, Diğer bütün Gezegenlere tesir bahşedecektir.
Leydi Venüs, aşkın o güzel Tanrıçası, Oğlu Kupid ile birlikte bu Sanata aittir, Güneşin aşkına yönelttiğinde kendini, Aşkının Oklarıyla vurur onu yüreğinden, Onun yatağına dahil olup sevincine ortak olur, Mükemmel Dokumalar kuşanır bizzat, Bozulmuş doğasını yenilediği vakit.
Bunu gören cıva firari olmaya başlar, Efsun değneğiyle pek az muvaffak olur, Sıkça Esir düşse de diriltir kendini, Ejderhanın Kuyruğuna kısılana dek, İşte o vakit sert bir Zırh Gömlek giyer üzerine, Güneş ve Ay ile birlikte lehimlenmiş, İşte o zaman Hükmedilmiştir ona ve efsunu son bulmuştur.
Küçük Lunary denen Ay, Geceleri ışıldayan, Phoebus'un Zevcesi, Elbiselerini başkalarına sunar kendi [NOT: Özgün metindeki "heaLtbLmary" bozulması muhtemelen "healthful mary / luminous light" türevi bir parlaklık veya lütuf kastedilmektedir] cömertliğiyle, Ve pek parlak ışıldar Kuzeyden Güneye, Onu arayacak olursanız gizlenir gözünüzden. Fakat tatlı bir ricası ile kazanılır nihayetinde, Azot [NOT: Metindeki Azat, simyadaki cıva/evrensel çözücü Azoth'tur] ve Ateş ile bütün Üstatlığa sahip olursun.
Yine de hemen elde edemezsin bu yedi Gezegenin Üstatlığını, Ancak yalnızca bizce malum felsefi bir manayla olur bu, Evvela Cehenneme götür onları, ardından Cennete, Hayat ile ölüm arasında mütalaa etmelisin o vakit, Bu yüzden sana böyle çalışmanı öğütlerim. Erit ve Ayır onları, Süblimleştir, Sabitle ve Pıhtılaştır, O vakit hepsi senindir, öyleyse söylediğim gibi yap.
Aşındırıcı ile Eritme, ne de Ateşin şiddetiyle Ayırma uygula, Çoklaştırıcıların [NOT: Madenleri sahte yöntemlerle çoğalttığını iddia eden kaba simyacılar] yaptığı gibi, Ne de Camın tepesine Süblimasyon yap, Filozoflar bu tür nizam dışı yolları reddeder, Onların sözlerine uy ve akıllıca incele onları, Böylece cehaletle aldatmazsın kendini Bu güzelim İlimde, Elveda, böylece bağlıyorum sözümü.
Nazariye Başlar (Incipit Theorica)
Niyetimiz şimdi ilahi inayet vesilesiyle Kaos hakkında birkaç kelam yazmaktır, Karanlıktan Işığın parlayıp çıkmasını sağlamak, Anlatacağım üzere, evvelden beri gizlenmiş olanı, Bilinmeyen her şeyde lazımdır zira Görünmez olan bir Sırrı araştırıp bulmak, Üstatlığımızın Maddesi, idrak edilemez bir tözdür.
Bana tevdi edilmiş olan, Rabbim Tanrı'nın uzun zamandır saklı sırlarını Gizliyor gibi görünmemek adına, Açıkça Kaostan bahsedeceğim, Muradım bundan beraat etmektir, Zira tehlikeli yükler kolayca hafifletilmez. İmanla gayret edeceğim bu yüzden, Tanrı katında ebediyen üzerimden kolayca atmak için bu yükü.
Huşu içinde yakarırım bu yüzden sana ey Rabbim, Kaosu izah edebilmem için İnayetini bahşet bana, Zira bütün sırları açan sensin, Halis bir tevazu ile sana yönelen Mütevazı Kullarının Münacatını her daim işitmeye hazırsın, Sırlarını layıkıyla, vaktinde ve yerinde yazmam için inayetini ihsan eyle şimdi bana.
Kaos, şüphe yok ki, başka bir anlama gelmez, (Ovidius'un Metamorphoses'inde yazdığı gibi) Kaba bir tözden, işlenmemiş bir yığından (rudis indigestaque moles) gayrısı değildir, İçinde muhtelif Tabiatlar barındıran, Zıddı vasıtasıyla çekip ayırabileceğimiz. Filozofların Sanatıyla, her kim bu hüneri bilirse, Dört Unsuru Kaostan çekip çıkarmayı.
Bütün şeyler gibi bu Kaosun da üç Boyutu vardır, İyi düşünüldüğünde netice bunu takip edecektir, Yani İrtifa, Enlem ve Derinlik, Ki bu üçüyle sevk ve idare edilir bütün Su, Bu Boyutlara hürmet etmeyen kimse Kaosu asla kendi cinsine göre ayıramayacaktır, Aksine, emeğinin sonunda hile ve hüsran bulacaktır.
Kaos bizler için beyaz ve kırmızı Asma ağacıdır, Kaos her bir Hayvandır, kendi cinsinde Balık ve Kuştur, Kaos cevherdir, Kalay ve Kurşun Madenidir, Bulup çıkardığımız Altın ve Gümüştür, Bizi rapteden Demir ve Bakırdır, Ve basiretimizi, aklımızı kendilerine bağlı tutarlar, Onların içinde gizlenen ve idrak edemediğimiz sır ile.
Bu sisli Kaostan mahir Filozoflar, Beşinci öz denen bir töz çekip çıkarırlar, Dört Unsuru Sanat ile ustaca ayırarak,
Büyük bir bilgelik, tetkik ve gayretle, Ki bu yüce sır semavi bir tesire maliktir, Ahmakların imkânsız sandığı doğaüstü bir haldir bu, Tutuşmaz [incombustible] diye anılan bir yağ veya benzeridir.
8. Bunun maharetini sana açıkça göstermek için, Bundan böyle biçimiyle beyan edeceğim onu, Burada Filozofların Ağacı'nı sergileyerek, Ki onda artık tüm Sanatı kıyas edeceğim. Bu latif ağaçta on altı meyve vardır, Midede hazmı altından dahi kıymetlidir, Elini uzat ona ve en iyisinden devşir.
9. Ve üzerime yahut bu Sanat hakkında yazan, Başkalarına kabahat yüklenmesin diye, Ağacın hakiki suretini önüne seriyorum, Onda Sanatı sırasıyla hikâye edeceğim. Doğru işleyebilmek için kelamımı fehmet, Kaosun her şey olduğunu söylediğimi hatırla, İşin hakiki tarzına başladığımız yerdir o.
10. Farz et ki Kaosun hayvani, nebati yahut madenidir, Buna göre işlemek için akıl sana kılavuzluk etsin, Kendi cinsinin haricinde işlersen, her şeyi yitirirsin. Zira Doğa, Doğa ile sevinir ve hakiki neşeyi bulur, Hayvani olanı kendi cinsiyle işle ve kendini levmden uzak tut, Nebati ve madeni olanı kendi münasip tertibinde, O vakit hakiki bir filozof sayılacaksın.
11. Onun hakikatte ne olduğunu bulduğun vakit, Suretiyle bilmelisin ki akıl gereği böyle olmalıdır, Onu ferasetle araştır ve tohumunu ondan çekip çıkar, O vakit görülmeye amade olan sathî irtifandır [altitude], İnan bana, enlem [latitude] de derhal belirecektir. Unsurları birbirinden tefrik ettiğin vakit, Derinlik [profundity] onların altında gizlenmiş yatar.
12. İşte burada ilk madde (prima materia) ve karışık cisim [corpus confusum] vardır, Fakat filozofların meydana getirdiği o Madde henüz bu değildir, Yine de bu, diğerini hulasa olarak ihtiva eder, Zira Suret, Madde ve Cisim birbirine kenetlenmiştir. Evvela çözücü (menstruum) suyu ile onları aşındırmalısın, Öyle ki Cisim önce ince bir kalsinasyona uğrasın, Sonrasında çözünüp safiyetle tahliye edilsin.
13. İşte o vakit Filozofların hakiki cıvasıdır, Ustalığa münasip, lüzumlu ve elverişli, Bu hususta daha fazla tekrar etmeme hacet yoktur, Zira en ziyade medhedilen Sır budur, Ona çoğaltılabilir ilk madde (prima materia) denir, Sanat vasıtasıyla ziyadeleştirilmelidir, Madenlerin kendisinden türediği Madde işte budur.
14. Tabiatın kükürdü, alelade olanı değil, Madenlerden yapılmalıdır, muvaffak olmak dilersen, Ki o her birini kendi cinsine tebdil edecektir, Tentürünü onların içine doğru yayacaktır, İhtiyaç duyduğunda alelade cıvayı sabitleyecektir, Ve onu hakiki tentürü almaya amade kılacaktır. Sana anlattığım veçhile işle, seni aldatmayacaktır.
15. O vakit Güneş'ten ve Ay'dan tutuşmaz bir yağ yap, Nebati cıva ile yahut Ay ile, Onunla muma dönüştür [incerate] ve kükürdünü akıcı kıl, Ateşine mukavemet etsin diye ve cıvan dahi, Sabit ve akıcı olsun, işte o vakit hakikatiyle işledin demektir. Ve böylece bu makam için bir Eser vücuda getirdin, Ve cümle taşlardan daha kıymetli bir Taş elde ettin.
16. Kâmil bir kaynatma ile sabitle onu şimdi, Ve bu şiddetli değil, latif bir ısıyla olsun, Katılaşma [induration] ve camlaşma [vitrification] korkusundan ötürü, Tümünü zayi edip emeğin heba olmasın diye. Sekiz gün ve gece ile bu Taş kifayet eder, Pahasının büyüklüğü en yüce olan büyük iksir, Raymond'un kendi Basilisk'i veya Ejderhası [Cocatrice] tesmiye ettiği [NOT: Simyasal metinlerde dönüştürücü gücün ve cıva kökenli nihai ilacın sembolü olan mitolojik yaratıklar].
17. Bu mümtaz eser için büyük masrafa lüzum yoktur, Uğrunda kırıp dökecek pek çok cama yahut çanağa da, Bir cam kap, bir fırın ve zaruret nevinden fazlası gerekmez, Kim bundan fazlasını heba ederse aklı kıttır, Bütün bunlar emzikli bir imbik içinde damıtılır. Damıtma tertibine temas etmek gerekirse, Ve çözünme için onun üzerine kör bir başlık takılır.
18. Bunun içinde cıvan hakiki tabiatına erer, Bunun içinde çoğalmaya ulaştırılır, Kükürdünü bunun içinde yaptı, hatırında iyi tut, Tentürü ve muma dönüşmeyi bunda bulur, Taş kemal mertebesindeki hilkatine bunun içinde erdirilir, Bir kapta, tek bir Şeyde, tek bir Ateşte ve gayrısı yok, Bu Eser ikmal edilmiştir, Tanrı'ya şükürler olsun.
Tatbikat Başlıyor [Incipit Practica]
Nazariyatı kâfi miktarda beyan eyledik, Sır dolu kelimelerle açıklamalarda bulunarak. Şimdi tatbikat ile açıkça devam edelim, Maddeye dair geniş bir izahat yapalım, Bu sebeple rivayetimi iyi dinlemenizi isterim, Hakiki talebeler olarak talimime dikkat kesilin, Ahdimi ve son vasiyetimi sizlere emanet ediyorum.
2. Mukaddes olun bu yüzden, vakur, dürüst ve halim, Tanrı'yı ve komşunuzu sevin, yoksula karşı merhametsiz olmayın, Şeytan'ı mağlup edin, Tanrı'nın izzetini arayın, Oğlum, bir dost misali bütün insanlara müşfik ol, Yetimi ve dulu daima aklında tut, Masumları kardeş gibi sev, kötülerden ictinap et, Yalandan ve dalkavukluktan uzak dur, pişman olmayasın.
3. Huşu içinde kulluk et Tanrı'ya, her gün lütfu için niyazda bulun, Kırık ve saf bir yürekle, ruhen O'na ibadet kıl, Şeytan'ın dualarını lekelemesine hiçbir surette izin verme, İmanda sebatkâr ve itimatta mutlak olmaya bak, Gökte asla zeval bulmayacak hazineler biriktir, Cümle musibette düşmanına karşı yüreğinde müşfik ol, Böylelikle onu dahi doğru yola döndürürsün.
4. Bu sebeple en kalbi duygularla ey Rabbim sana yakarırım, Semavi lütfunla bana medet eylemeni dileyerek, Ruhunu muhabbetle üzerime indir, Gölgeni üzerime düşür ki hiçbir vakit hataya düşmeyeyim, Rabbim ve Tanrım, sırlarının tam bilgisine ermeyi, Merhametinle kazanmayı bana nasip eyle, Senin hakikatine niyet ederek bu Tatbikata başlıyorum.
5. Dinle ey oğlum ve kulak ver, Bu hikmetli ve hakiki Tatbikatı öğrenmekten haz duy, Kelamımdan ayrılma ve bu terbiyeyi zihnine iyice nakşet, Aşağıdaki kaideleri sırasıyla yerine getir, Bir kez başlanan bu cehdi sürdürmelisin, Bıktırıcı uyuşukluk ve tembelce bezginlik olmaksızın, Böylelikle kendine büyük zenginlikler iktisap edeceksin.
6. Tanrı'nın adıyla bu Sırra nail olmak için, Kâmil bir vahdet ile tek bir Cisimde birleştir, Evvela kırmızı Adamı ve beyaz Kadını, bu ikisini, Adamın cevherinden bir, Kadının cevherinden üç hisse, Eritme yoluyla birbirine raptolunmalıdır onlar. Ki bu birleşmeye, Karı koca arasında bu minvalde kurulan bağa, [okunamadı] denir.
7.
Ardından onlar tek bir Beden haline getirildikten sonra, Bir Ejderhanın keskin dişleriyle ince ince, Toz haline getir onları, bundan sonra gelmeli, O Tozun hakiki nispeti gerçekten, Hakiki bir Terazide onları eşit tartarak, Ateşli Ejderhadan üç kat fazlasıyla, Hepsini birbirine karıştırarak, işte o vakit iyi eylemiş olursun.
Böylece birbiriyle oranlanan Maddeni, Geniş ve yuvarlak dipli Camdan bir Yatağa koy, Orada vakti gelince ölsün ve yeniden doğsun, Yeni bir Tabiat içinde, tek bir bağda birleşen üç Tabiat, İşte o zaman sevin onu bulabildiğin için. Zira sana en çok yarayacak Cevher budur, İzzet Tacı ve başının Sorgucudur.
Maddeni söylendiği gibi böyle karıştırdığında, Camı iyice kapa ki Ejderha dışarı kaçmasın, Çünkü o öyle latiftir ki, eğer üzerine yüklenirse Tabiat dışı bir Ateş, hiç şüphen olmasın, Kaçmak için dört bir yanı yoklayacaktır, Bu yüzden latif bir Ateşle onu içeride tutmaya bak, Böylece kazanacaksın onun üzerindeki tüm Ustalığı.
Bunun tüm Ustalığını layıkıyla yerine getirmek için, Camını ve Maddeni koy athanorunun üzerine, Filozofların Gübreliği denen Fırınımıza, Daima ılımlı bir ısıyla çalışarak, Gece ve gündüz durmaksızın yakıt bulundur yedekte, Turbadan, testere talaşından yahut kuru kıyılmış sazdan, Öyle ki ısı, yumurtaları üzerindeki Tavuğunkine denk olsun.
Böyle bir ısıyı durmaksızın eksik etmemeye bak, Kırk gün boyunca, mükemmel birleşmeleri için, İçlerinde vücuda gelir, Zira ilkin Siyaha döner, Bu Renk hakiki Çürümeye delalet eder, Körpe Çocuğunuzun yeni bir nesle doğru Mükemmel Gebe Kalışının başlangıcıdır bu, Bizim Tesellimiz için en kıymetli Cevherdir.
Kırk gün daha Madde Beyaza dönecektir, Ve İnciler gibi berraklaşacaktır, ki bu bir bildiridir, Onun Bulutlarının karanlık gecesinin dağıldığına dair, Bu durum Çocuğumuzun tam teşekkülünü gösterir, Yaratılışında en berrak olan Beyaz İksirimiz. Beyazdan bütün Renklere şaşmaksızın geçer, Tıpkı Gökkuşağı yahut Tavuskuşu Kuyruğu gibi.
Böylece Ateşini durmaksızın artır, Maddenin altında usulca beslenmelidir onlar, Bu Renkler gidene dek onu akıllıca kullan, Zira hemen ardından Kızılın habercisi olan Sarı görünür, O geldiğinde muradına ermişsindir, Ve ortaya paha biçilmez bir Taş çıkarmışsındır, Raymund’un kendi Basilisk’i yahut Kokatriks’i dediği.
Ardından sabitlemesini bütünüyle alması için [okunamadı] gün, Bırak dursun en ılımlı ısıda, O süre zarfında Mayalamayı sakınasın, Hırpalanmasın diye onunla çoğaltmak için, Ateşten ve Sudan sakın, zira bu onu boğacaktır. Bu Karışımdan yüze bir oranında al, Ve ham cıva üzerine atım (projeksiyon) yap.
Taşından bir cüz demek isterim yüz katı üzerine, İlk ve ikinci hakiki Mayalamadan sonra, Ham cıvayı has Altına dönüştürür, Tartıda onun kadar has, onun kadar iyi ve onun kadar tabiidir, Taş, nüfuz edişinde öylesine şiddetlidir ki, Kuyumcunun Lehimi gibi sabitlenmiş ve Erişebilirdir, Dediğim gibi çalış, asla yanılmazsın.
Şimdi şükret kutsal Teslis’e, Bu kıymetli Taşın nimeti için, Lütfuyla seni öylesine aydınlattı ki, Üçü bir arada olan O’nu bilesin diye, Kaldır ellerini O’nun semavi Tahtına. O’nun Yüceliğine Hozana okuyalım, En Yüce Tanrı’ya olsun izzet ve celal.
Netice
Ustalığımız Üçtür, İkidir ve Birdir, Hayvani, Nebati ve Madeni Taş.
Evvela derim ki mukaddes Teslis adına, Bir araya getirmeye bak Tek olanda Üç Kişiyi.
Sabit olanı, Değişkeni ve Uçucuyu, Birlikte Ölümü tadıp Yaşayana dek.
İlk Ejderhadır [okunamadı], o dindirecektir onun dalgasını, hem durdurup hem bastıracaktır,
Güneş ve Ay yitirecektir ışıklarını, Ve matem Karaları içinde donatacaklardır kendilerini, Altmış gün boyunca yahut aşağı yukarı o kadar,
Ardından Phoebus belirecektir ilk başta, Gök kubbenin tamamında garip Renklerle, O vakit Sevincimiz gelmektedir ve el altındadır hemen,
Ardından Maşrıkî Phoebus kendi yarımküresinde, Tüm ihtişamıyla görünecektir, İşte o vakit kim akıllıca iş tutarsa, Erişecektir bizim Ustalığımıza. SON.
Efendi Edward Kelley’nin Eseri
Ey sizler, canı gönülden Filozof olmak isteyenler, Ve gece gündüz Cabir’in mutfağında kavrulanlar, Kadim Hermes Ağacının yongalarını heba edip, Onları kıymetli bir Yağa dönüştüreceğini sananlar, Ne kadar çok çalışırsanız o kadar çok yitirip ziyan edersiniz, Ve size derim ki, ne kadar âlim olursanız olun, Gidin yakın Kitaplarınızı, gelin de benden öğrenin, Benim tek Kitabıma karşılık siz on tane okumuş olsanız da, Yetmez bu, zira şöyle dendiğini işitmişimdir, En büyük Kâtipler en bilge adamlar değildir, Bir Aslan vaktiyle aciz bir Fareye boyun eğmiştir, Benim hüsnüniyetimle kanaat getirin öyleyse kendinize,
Ve her ne kadar Tullius kadar tatlı yazmasam da, Yine de Lullius’un izlerini sürdüğümü göreceksiniz. Hoşunuza gider arzunuzun ve kibrinizin, Boş bir ümide kefil olduğunu düşünmek, Hiçbir masraftan kaçınmazsınız, ateş için kömürünüz eksik olmaz, Helyotropun meziyetlerini bilirsiniz, Kendinizi Papa’dan çok daha zengin sanırsınız. Ne vardır varlık sahibi, yüce yahut alçak, İlk maddesini (prima materia) bilmediğiniz? Âb-ı hayatı ve kıymetli Taşı, Bir Elma yapmayı bildiğiniz kadar iyi bilirsiniz, Fakat iş ameliyeye geldi mi kendi halinize bırakılmalısınız, Renkleri bilirsiniz, siyah, kahverengi, doru ve alaca, Biri size karşı çıktı mı hemen hiddetlenmeye başlarsınız, Yeminler edip diyerek, bu da ne biçim adamdır? Yine de durmadan çalışırsınız, lakin hep yanlış çalışırsınız.
Hayır hayır dostlarım, böbürlenen sözler değildir, Ne de ulu yeminlerdir o mukaddes marifeti kazandıran, O kılıçlarla değil, lütufla elde edilir, Ne çok okumakla, ne uzun uzadıya oturup durmakla, Ne ham hayallerle, ne de her şeyi nefsin istemesiyle işlemekle. Lakin dediğim gibi, lütufla elde edilir o, Lütuf arayın öyleyse, cehalet dizginlensin. Pahalı bir şey değildir bu, sizi temin ederim, Kendi cinsinde Magnesia’yı husule getiren.
Lakin cüzam ile arınır kendisi, Gözleri daha berrak olur ilkin kör edilince, Ve Toprağın katılığını bir kez çözebilen kimse, Gerçeği söylediğimi pek çabuk bilecektir, En saf Altının Zevcesi olan tatlı Magnesia hakkında. İmdi, Erkek ve Zevce ile kastedilen şudur, Fail ile Münfail [NOT: Etkin ve edilgen ilkeler], lâkin iki değil birdirler, Tıpkı Havva'nın Âdem'in Zevcesi olduğu gibi bilirim, Etinden et, kemiğinden kemik, Kıymetli Taşımızın Birliği de işte böyledir, Âdem nasıl zevcesi yaratılana dek uyuduysa, Taşımız da öyledir, gayrısı söylenemez. Bununla görürsünüz hadisenin nasıl vuku bulduğunu, Önce Erkek vardı, Kadın ise ondan husule geldi, Böylece Âdem burada ilk ve en başta olandı, Ve uzuvları noksansız bir Erkek olarak kaldı, Sonra Erkek ve Zevce kusursuzca birleştiler, Ve her biri muhabbetle dosdoğru diğerine yöneldi, Ve Tanrı onları takdis ettiğinde nesillerini çoğalttılar. Tıpkı bunun gibi Taşımız olan Erkeğin de uyuduğu söylenir, Zevcesi kemale erdirilene dek, Sonra uyanır ve neşeyle muhafaza eder Bunca pahaya mal olan yeni kılınmış Zevcesini, Ve böylesi bir mükemmelliğe eriştirildiklerinde, Pek güzel bir gelinin cemaliyle sevinir, Ki onun kıymeti dünyanın yarısından da fazladır.
Şüphe duyarım henüz güçlükle anladığınızdan, Erkek veya Zevce'nin hakikatte neye delalet ettiğini, Ve bilirim ki içinizden geçirirsiniz, Bunun şüphesiz kükürt ve cıva olduğunu, Ve öyledir de, lakin alelade olanı değil muhakkak, Zira özsel olanı hakiki Zevcedir sahiden, Çocuğunu diriltmek için canına kıyan. Zira en başta kabul eder Erkeği, Kusursuz aşkı tez zamanda gebe bırakır onu, Sonra var gücüyle çabalar, Aşkına rağmen, onu hayatından mahrum etmeye, Bu vuku bulduğunda ise asla vazgeçmeyecek, Lakin şefkatli bir Zevce gibi canla başla didinecektir, Onu yeniden hayata döndürene dek. Sonra o da kadının lütfuna karşılık vermek için, Başına ihtişamdan bir Taç koyar, Ve methine şiirler düzer, Ki o şiirler her Şaire bir kıssa yazdırır, Ve onu katlettiği için artık kederli değildir kadın, Zira o, şefkatli Zevcesinin faziletiyle, Yalnızca yaşamakla kalmaz, hayat da bahşeder. Lakin burada doğru anlamanızı dilerim, Burada Kapatmasını nasıl Zevcesi kıldığını, Bunu bilmezseniz eğer, el sürmeyin sakın, Ahmaklara asla nasip olmayan bu ameliyeye, Ve niza olan yerde uzlaşma sağlamaya bakın. Sonra soyun Erkeği [okunamadı] gömleğine dek, Ve kadını da entarisinden, döl versinler diye. Doğrusunu isterseniz, Zevceden yana eksiği yoktur onun Karada yahut Denizde, Suda, Havada veya Ateşte, Ölümleri olmaksızın tartmaz hayatlarını, Yaşamazlarsa eğer, en büyük arzusundan mahrum kalır, Onları en çetin [okunamadı] çırak eder, Ve bir kez katlandıklarında cümle Kedere, O vakit daha önce kendilerinden gizlenmiş Sevinçleri bulurlar.
Zira o vakit tatlı çoğalmanın Sevincini bulurlar, Göz alıcı Güzellikte Çocuklar dünyaya getirirler, Mahpusları azat etmeye muktedir olan; Ve en karanlık Cisimlere hakiki nuru veren, Onların semavi tentürü öylesine büyük bir kudrettedir. Ah, böylesi bir hazineye rastlayabilen kişi, Sevinçlerinin hadsiz hesapsız olduğunu düşünmez mi? İmdi, şu sual ile pek çabuk anlayacağım Onun hakiki Zevcesinin kim olduğunu söyleyip söyleyemeyeceğinizi, Tez ayaklı mıdır, güzel yüzlü müdür, evet mi hayır mı, Uçucu mudur yoksa sabit mi Kitaplarda okuduğunuz gibi? Beslenmeli midir yoksa bizzat kendisi mi besler? Neyle sevinir, meskeni nerededir? Semavi midir, Dünyevi mi, yoksa garip bir kavimden midir? Yoksul mudur, yoksa bir serveti var mıdır? Giyimi kuşamı debdebeli midir, yoksa libası sefilce midir? Hasta mıdır, yoksa sıhhati pek mi yerindedir? Tabiatı Halim selim midir, yoksa kavgaya meyyal midir? Obur mudur, yoksa Fıçıyı pek mi sever? Şayet bunlardan herhangi biri derseniz onun için, Ne zevcesini bilirsiniz, ne de görmüşsünüzdür onu. Ve bunu sağlam bir hüccetle ispat edeceğim size, Hakikatte bunların hiçbiri değildir o, Bu sual pek çetindir [NOT: 'geason', nadir veya güç anlamına gelen arkaik sözcük] sizin için, Yine de hepsinden bir cüz bulunmalıdır onda, Öyleyse, bir cüzün hepsi demek olmadığını görebilirsiniz. Binaenaleyh kastettiğim hakiki Zevce, Bütün bu Zıtlıkların arasındaki Vasattır [NOT: İki aşırılık arasındaki altın orta]. Tıpkı Un ve Suyun birbirine karıştığında, Artık ne Un ne de Su olup Hamur kesilmesi gibi; Pişirildiğinde ise ne Hamurdur ne de Su; Ne de bir daha ayrılırlar birbirinden, Aralarındaki vasat Zevcedir, bizim Zevcemiz de tıpkı böyledir, Ve bu örtük noktada gizlidir sırrımız, Kâfidir bu, az söz yetinmesini bilene çoktur.
İmdi buradaki bu teşbih vasıtasıyla ifşa ediyorum, Pek mühim bir Sırrı, şayet iyi dikkat ederseniz, Cıvaya Su deyiniz, kükürtü de Un farz ediniz, Hangi Unu kastettiğimi dilerim arif olan anlar, Sanatla pişiriniz onları, bir arada kılınız, Ve ameliyenizde pek acele etmeyiniz, Zira Zevce değildir o, Hamur halinde kaldığı müddetçe. Bu ders bellenmişken şimdi oynamama müsaade ediniz, Bir diğerini öğrenmeye daha meyyal olacağım böylece, Zihnim büsbütün başka bir cihete meyletti. Sevmem tatlı ve gizli fikirleri bastırmayı, Bilirsiniz ki bir Anneyi Anne kılan Çocuktur, Madem öyledir, muhakkak bir Evladımız olmalı, Yoksa Analıktan mahrum kalırız. Size bir hayret verici şey söylesem ne dersiniz, Ve Annenin hem Çocuk hem Anne olduğunu ispat etsem? Sanır mısınız ki sizlere latife yollu Kof bir laf satmaya çabalıyorum, bazılarının adet edindiği gibi?
Mümkün müdür Ananın evladının pabucunu giymesi? İnancım odur ki felsefemizde bu böyledir, Akıl yoluyla bunu tez vakitte ispat edeceğim gibi. Ripley hakir görmemenizi tembihler, Sabırla hakiki kavuşumu beklemenizi öğütler, Zira der ki, Çocuğumuz Havada doğar, Orada kutsal mesh yağını alır, Hem de onunla birlikte semavi bir vazife, Zira ölümden sonra dirilip kavuşur hayata, Koca, Çocuk ve Karı, hepsi birdir bu varlıkta. Her şey Toprak iken döllenme denir buna, Çürüme ise lohusalık vaktidir, Kamil kavuşum (sanatkarlarca ikrar edilir ki) Kadının doğurmasıdır, cümlenin sevinci orada başlar, Bunu bilmeyenin aklı pek kıttır. Kadın güçlenip güzelce ve parlak ışıldadığında, Gözlere en latif görünen Zevce diye anılır.
İşte böylece aldanmadığınızı görürsünüz, Zira dikkat ederseniz akıl ile ispat ettim, Ananın ve Çocuğun nasıl bir olduğunu, Döllenmeyi, büyümeyi, doğumu, her bir mevsimi. Hiçbir hıyanet etmeksizin bildirdim size, Ne de tek bir yanlış, müphem söz söyledim, Size işi gösterdim, onu hakiki bulacaksınız. Bu cevheri cıvadır hakikatte, Maddi Taşın asıl esası olan, Yeni türemiş o ham amalgamlar değil, Onlar yalnızca zahiri cıvalardır, Kamil tentür veren o çözücü (menstruum) budur, En doğru surette o Tek şeydir bu, Bütün faydanın kendisinden neşet etmesi gereken. Şayet bu sizi hoşnut etmezse, bana gücenmiş kalın, Zira işimi bitirdim ben. Akıl galebe çalmazsa eğer.
Ne söylenebilir ki, şüphelerin baki kalacağından gayrı, Kişi elinden geleni yapsa da, ahmaklığın yarışı kazandığı yerde. Kafi gelsin bu, kamil temel budur, Çözülmesi gereken Taşın ta kendisidir.
Bunun nasıl yapılacağını bildireceğim sana. Ripley'in almanı buyurduğu Taş budur, (Zira bu hale gelmedikçe Taş sayılmaz o) Bana uy, öğüdümden sapma, Hamlıkları bir yana bırakmayı buyurur o, Kendini feryattan uzak tutacak lütfa erdiysen eğer. O halde buna sarıl, hevesin seni alt etmesine izin verme, Bırak akıl hükmetsin, zira heves sana ihanet eder. Al bu Taşı, bu Zevceyi, bu Çocuğu [NOT: Metindeki bozuk '£&W' ibaresi bağlam gereği Child/Çocuk kelimesine işaret etmektedir], bu Tümü, Sakızımsı, ufalanan, ipeksi, yumuşak olacaktır, Bir cam yahut porfir üzerinde ufalayarak döv onu, Öğüttükçe cıva ile sıkça besle, Lakin cıva üstte yüzecek kadar çok olmasın, Tohumlarını muhafaza etmek için eşit parçaları birleştirip mühürle, Sonra her biri diğerinin mezarına gömülür.
Söylendiği gibi buna orada nail olduğunda, Tabiatın başta işlediği gibi her noktada işle, Zira Karalık hususunda korkmana mahal yoktur, Beyazlaşacaktır, en fenasını geride bıraktın demektir, Camını kırıp lanetlenmedikçe, Lakin Karalıktan geçip Beyazlığa yürürsen, Nişasta gibi hem Ak hem yumuşak olacaktır. Bu mertebe pek çok isimle anılır, İçirme, Besleme, Süblimasyon gibi, Yüce Dağlara tırmanma, hem Çocuk Oyunları diye de bilinir, Ve haklı olarak yücelme diye adlandırılır, Ahmaklar her ne kadar gevezelik etse de, Dört Elementin Tedvirinden gayrı bir şey olmadığında, Biçim ve Madde üzerine ısıyla icra edilen. Toprak, cümle Elementlerin en alttakidir, Siyah iken Suya doğru yücelir, Artık ona Toprak değil Su deriz, Her ne kadar kara bir Toprak maddesi gibi görünse, Ve kara toz halinde her yana dağılacak olsa da, Suya kadar yükseldiğinde, Hakikatte süblimleştiği söylenir. Bu kara Kütle yeniden Aklığa erdiğinde, Tıpkı kar gibi içi de dışı da güzelce parıldadığında, İşte bu Çocuk, bu Zevce, bu pek parlak Semavat, Havaya süblimleşmiş bu Toprak Su, Oraya vardığında hazırlanacaktır daha da, Ateş Elementine doğru, Arzunu bahşettiği için Tanrı'ya şükret o vakit. Bu Karaya, bu Aklığa Ayrışma deriz, Elle yapılan değil, Elementlere mahsus olandır bu, Ham bir cıva süblimasyonu değildir, Tabiatın asli, cevherdaş işidir, Beyaz olana tabii kavuşum denir, Kaba olmayan, gizli ve kamil bir kavuşum, Fayda getiren, diğerleri ise ziyan.
Bu Çarkı üç kez döndürdüğünüzde, Söylediğim gibi besleyip işleyerek, Şüphesiz balmumu gibi akacaktır o vakit, Zeval bulmayacak bir tentür vererek, Yapılabilecek bütün sınamalara dayanarak.
Şayet bilgece atım (projeksiyon) yapabilir ve onu serbest tutabilirsen, Senin için hem kazanç hem itibar vesilesi olacaktır. İlacın sabitlenmiş ve kamilen akar haldeyken, Ak olanın Aklığı artıracağını düşünmelisin.
Kızıl olan Kızılı doğurur, tıpkı ekimdeki Tohumun Kendi benzerini doğurması ya da hayvanların türünü türetmesi gibi, Ve ateş hakiki barış kurucu olmalıdır,
Zira ak yahut kızıl Maya ilacını artırır, Kamilen boyar ve tez vakitte yumuşatır. Demem o ki, ilacın tamam olduğunda, Ak ise Gümüşü eritip üzerine atım (projeksiyon) yap, Kızıl ise Güneşi erit, zira gaye böyledir, Benzeri benzerine yönelt, asla reddetme, Ve dikkat et, onu en saf olandan seç.
İlaç bir pay, Maya on pay üzerine, O Bir pay ise Jüpiter'in bin payı üzerine konur, Jüpiter'in ateşte akkor halde dururken, İlacın üzerine dökülür dökülmez, Derhal bir tel gibi sertleşiverir, Zira o vakit sabitlenir ve körükle erir, Ve bütün ameliyelerinin sonuncusudur bu, Kupelasyonla yahut kezzapla (aqua fortis) sınansın o vakit, En has Altın yahut Gümüş dahi bundan daha iyi dayanamaz. Isıtılmış bir potadaki cıva, Tavlanmış Gümüş gibi derhal sertleşir, Ve Ayın yüce Tahtına kurulur, İlacın mühürlediği Gümüş ya da Altın olarak, Ve böylece ifşa ettim ulu Sırrımızı, Pek çoklarının gördüğü, bizzat benim de işlediğim, Kıymetine paha biçemediğim, lakin karşılıksız verdiğim. Son. E.K.
SİR EDWARD KELLEY'NİN FİLOZOF TAŞINA DAİR PEK AZİZ DOSTU G.S.'YE YAZDIĞI RİSALE
Semavi Kubbe bağrında taşır Tabiatın dört unsurunu, İkisi gizlidir, lakin geri kalanı aşikardır nazarlara, Aşağıdaki bütün cisimlerin Tohumları onda saklıdır, Pek gizlidirler, yine de yılda bir kez fışkırırlar, Toprak ile Su nasıl müsebbibi ise bunların, Kuruluk da kendi payına kederin nihayetidir. Hiçbir Tufan durmaksızın akan o sel kadar ulu olamaz, Hiçbir şey böylece sindirilmiş Topraktan daha sabit kılınamaz.
Hiçbir Rüzgar arzuyu yerine getirdiği andaki kadar taze değildir, İçeride tutmaktan ve bilge olmaktan daha büyük bir kazanç yoktur, Havayı toza çevirecek kadar kurutmaktan daha hayırlı bir talih bulunmaz, Çünkü o vakit her şeyi bırakabilir, dilediğince uyuyabilirsin. Yine de uyarırım seni, düşmeyesin sakın hataya, Toprağını evvela kokan Su ile incelt, Sonra Phoebus’un yalnızca kuyruğunun Öğle vakti görüldüğü bir yerde, en iyi şekilde karıştır, Zira ışığından mahrum olan hiçbir şey parlamaz, Işıldamadıkça ilkin, ışınlarını da katlayamaz.
Efendi Edward Kelley’den G.S. Beyefendiye.
Yolu bilmeyen hiç kimse önderlik etmesin, Bilgelerin öğrettiği yahut Adros’un [NOT: Simya metinlerinde geçen efsanevi üstat veya Hermesçi figür] yol gösterdiği biçimde, Bunlardan ilki geniş ve en kolay avdır, Diğeri ise çetin ve başlaması bile alçakgönüllülüktür. Şüphesiz ki bunlardan başkası bulunmaz, Ki orada Assisi [NOT: Muhtemelen müzikal veya armonik bir bağlama atıf] arpının tellerini tınlatacaktır. Gökleri yerleştiren Tanrı’dan ibret al, Her bir noktadan ve her bir noktaya yansıtır erdemleri, İçinde her şeyin bulunduğu o hareket ettirici, Her bir Eklemindeki bütün erdemleri elinde tutar, Ve bu sebeple pekâlâ Öz [NOT: Metindeki "Effemejist" ifadesi muhtemelen "Essence" veya "Hermaphrodite/Effeminate" kavramına telmihtir] denebilir ona, Her şeyi kapsayan ve yine de bakir kalan bir Varlık. Tanrıların nasıl başladığını da hatırla, Ve soyağacına göre her birinin atasının kim olduğunu, Sonra öğren hayatlarını ve Krallıklarını gücün yeterse, Tavırlarını dahi, tüm o libaslarıyla birlikte, Bunu yapar ve ne netice verdiğini bilirsen, Âlim Sofistler seni reddetmeyecektir, Şayet bu Öğretim zihnine uymazsa, Çok şey söylediysem de hiçbir şey demedim sayarım, Doğrusu beni bu dizeleri yazmaya iten menfaat değil, hüsnüniyetti, Yine de yazmam ben bu sözleri, Daha iyi meyveler dururken yaban elmalarına uzananlara, Ve senenin en münasip vaktinde seçmeyi bilmeyenlere. Diyebilirsin ki (Dostum), ne biçim bir ilimdir bu? Cevap veririm, kadim Tıbbın öğrettiği gibidir, Ve daha önce bin Kitap okumuş olsan bile, Bunun yanında, sana Hiçbir Şey öğretmez onlar, Kör olup bana Ahmak da diyebilirsin, Yine de bu Kaideler sonsuza dek methedecektir kendi Ekolünü.
YÜCE FİLOZOF JOHN DEE’NİN JOHN GWYNN’E GÖNDERİLEN VASİYETİ, 1568
Bu üçüncü ve son Mektubu yazmaya niyetlendim, Senin ricana binaen ve bizzat erdemin hatırına, Yazılı kederlerini ve usullerini bir kenara bırak, Sana emrettiğim şeyden asla sapmayasın.
Tabiatın Bir kıldığını Üçe böl, Sonra güçlendir onu, yalnızca kendi kendisiyle, Ki onunla sonra ikiye bölesin toz haline getirilmiş Güneş’i, Zamanın akışı içinde ve iyileştiresin yarayı yeniden.
Aynı Güneş’i iki kez daha yaralamalısın, Daima yeni Bıçaklarla, aynı cinsten ve aynı zeminden, Hakiki Monas’ımızı tabiat Kanununa göre böyle kullan, Yalnızca olgun ve ham olanla, hem bağla hem çöz, Ve daima şükret tek Rehberimiz olan Tanrı’ya, Her şey kâfidir, bu Defalık bu kadarı yeter. Tho.
THOMAS ROWLINGTON: FİLOZOF TAŞI ÜZERİNE
Gökler, Yeryüzü ve içlerindeki her şey, Uçurumdan [abisse] altı Günde yetkin kılındı, Birden fışkırdı dört, dörtten ise ikinci bir Bir, Bu sonuncusu bir Kum tanesi, o ilki ise Temel Taşı.
İlk Olan olmadan Son Olan elde edilemez, Yine de İlk Olana kıyasla Son Olan pek noksandır.
Gökler Yeryüzünden ayrıldığı vakit, Gökler ilkin Yeryüzü ile birlikte damıtılıp geri döndürülmedi mi [cohobated]? Ve Gökler, Yeryüzü ve her şey henüz yok iken, Yalnızca Gökler mi yaratıldı da Yeryüzü unutuldu? Hayır,
Gökler ve Yeryüzü ilkin hep birden fışkırdı, Öyleyse kim diyebilir Gökler mi yoksa Yeryüzü mü daha değersizdir?
Yeryüzü hepsinin Anası değil midir, Ve Gökler dediğin, Yeryüzünün cevheri değil de nedir?
Göklerde Dünyevi bir meskenleri bulunmasa da, Onların Semavi tesirleri Yeryüzünde dinlenir, Yeryüzü olmasaydı, diğer Üçü neye yarardı? Gökler olmasaydı, Yeryüzünde ne var olabilirdi?
Böylece geldikleri gibi, birlikte geçip gideceklerdir, Lakin nereden geldikleri veya nereye gittikleri İnsanoğluna malum değildir.
Ve Yeryüzünün Göğü arındırma müddetine gelince, Altı bin yıl yaşar ve ölümlerini tadarlar, Sonra hepsi ebedi ve ilahi olarak sükûna erecektir, Ve Tanrılığın Güzelliği ile parlayacaktır. Yemin ederim ki başka hiçbir hakikat yoktur, Pek çoklarının arayıp da bulamadığı o ulu Taş hakkında. SON.
TECRÜBE VE FELSEFE
İşitmediniz mi siz ulu Hükümdarlar, siz tüm Lordlar ve Leydiler, Şu yakınlarda vuku bulan talihsizliği ve kederli hadiseyi? Anlatması acı bir Masaldır bu, Kimin gücü yeter onu layıkıyla ifade etmeye,
Ah, keşke âlim bir Şair olsaydı Benimle birlikte, gördüklerimi görecek, Yahut yanı başımda duran bir başkası, Kalıcı bir şan ve hatıra bırakacak bir Tragedya yazabilecek.
Çünkü bu Dünya başladığından beri, Böyle bir feryat, o vakit kopan böyle bir çığlık, İşitilmemiştir hiçbir fani İnsan tarafından. O ulu Prenses Tecrübe’yi gördüm Tahtında, Haşmetinin üzerinde oturmaktan zevk aldığı celal tahtında, Ve yanı başında bekleyen, Kutsanmış bir Cemaat vardı, Pak Bakirelerden oluşan, tahminime göre,
O yüce Tanrıçanın Evlatları idiler, Hükümran duruşları, latif zarafetleri, Emsalsiz güzellikteki elleri ve çehreleri, En Soylu ırktan olduklarını gösteriyordu,
Lakin onların basiretli maharetlerini anlatmaya, Yetkinleştikleri Sanatlardaki hünerlerini saymaya, Hiçbir fani Dilin gücü yetmez layıkıyla, Ve Felsefe.
Ve ben böylece o tuhaf ve dehşet verici manzarayı seyrederken, Gördüm Tecrübe’nin bu Hanımlara doğru yolu nasıl öğrettiğini, Yedi İlahi Sanatı, Layık bir terbiye ile, Çeşitli kaideler ve ağırbaşlı nizamlar uyarınca, Onların edinmesini münasip gördüğü veçhiyle.
Fakat ne denli gayretli olduklarını, O en ali sanatları öğrenmek uğruna Vakitlerini ne büyük telaşla harcadıklarını, Mekândan mekâna, kitaptan kitaba Giriştikleri bitimsiz seyahatleri görmek, Onlara baktıkça hayrete düşürürdü beni. Zira kimi türlü lisanlarda akıl yürütüp münazara ederdi, Kimi de org, arp ve flüt çalarak ezgiler söylerdi, Ve kimi pergelle bulurdu Kare ve daire kabilinden tüm ölçüleri, Ve kimi hesap ilmiyle sayardı Sonsuz toplamları ve sayıları layıkıyla, Ve kimi fesahat ile başlardı, Şairler ve hatipler gibi tetkik etmeye İnsan ile insan arasındaki davaları, Ve kimi yıldızları seyre dalardı, Kimi ise bir labirent içinde kalmışçasına otururdu, Oradaki sırları muhakeme etmek için. Öyle ki gök kubbe altında yaratılmış olup da Herhangi bir unsurdan varlık yahut hayat bulan hiçbir şey, Göğün yahut uçuşan bulutların altında Bütün cihanda bulunan Hiçbir yalın yahut bileşik cisim kalmamıştı ki, Onun gizli tabiatını araştırmamış olsunlar,
Bu kayalık yeryüzünü, bu ağır kütleyi, Bu bakire cevheri [NOT: İşlenmemiş, el değmemiş ilk maddeyi ifade eder], bunun önünden öylece geçip gitmediler İçinde bulunan şeyi aramaksızın,
Aksine, derunun merkezine sokulmak için Büyük bir gayretle atıldılar, Ki orada muhtelif ruhlar ve canlar uyur.
Tecrübe, bu meseleyi ihtiyatla müzakere etmeye başladı, Güler bir yüz ve gayet mülâyim bir seda ile, mevkisine yaraşır veçhile, Ve pek tez hüküm verdi Kendi lütufkârlığıyla,
Onların çektiği türlü zahmetler sebebiyle değil, Yalnızca kendi celali uğruna, Ki art arda dizilen bunca hanımefendi Zat-ı şahanelerinden neşet eden Sırları daha ziyade bilsinler diye, Bunun üzerine meclise çağırdı Pek yüce mertebeden vakur bir hanımefendiyi, Ki Felsefe idi namı, Ve aralarındaki kelam ve musahabetten sonra, o hanımefendi yüzüstü kapandı Göklerde taht kurmuş kraliçenin huzurunda, elleri ve dizleri üstüne, Ve onun cemaline bakarak Şöyle dedi inayetine,
Mübarek olasın ey Tecrübe, Pek kudretlidir senin tesirin, Mucizevi işlerin pek güzel şehadet eder İçinde mukim olduğun âlemlerin âleminde.
Yerde, gökte ve cehennemde, Ki sen şimdi dahi o zatın ta kendisisin, Yokluktan her şeyi var eden, Bu sebeple şimdi mübarek olsun senin ismin. Bununla beraber gökler açıldı ve ateşten alevler indi Tükenmez neşenin tahtından ve o ulu makamdan, Ki orada sayısız melekler Işıldayan yıldızlar misali oturmaktaydı,
Işık öylesine saf ve yalındı ki, Sanki bütün cihan parıl parıl yanmaktaydı, Alevler ve seyller gürlemeye başladı, Ve saklı hazinelerini sundular, Sonsuza dek ilahiler okuyan ervahın hazinesini, Tüm celal ve azamet, Tüm tevazu dolu şükran ve tazim Tecrübe’ye bahşedilsin.
Derken bir sükûnet çöktü billur göğün çehresine, Bütün kudretler hazır bulunup fısıldaşarak boyun eğdiler, O en hikmetli olana, O yüce Kâdir-i Mutlak’a, Ki O "Ol" dedi ve oluverdi, Yeryüzümüz, gökyüzümüz vücut buldu, Kudreti en yüce olan buyurdu ki, Ben’im, Kelamda, hayatta ve dahi nurda. Ben’im merhamet ve dosdoğru adalet, Derinlikler benimdir, yücelikler de öyle, Soğuk, sıcak, nemli ve kuru, Her şeyin içinde her şey nerede ise, işte ben oradayım. Hangi nesne söyleyebilir ne vakit başladığımı, yahut ne vakit nihayete ereceğimi, Neyle iş gördüğümü, neye muktedir olduğumu, yahut neyi murat ettiğimi, Ne yapacağımı, Başladığım işi tamam ettiğimde. Zira benim varlığım henüz yalnız iken, Hiçbir şey yokken ben tek bir şey var ettim, Müphem, karanlıklara bürünmüş bir kütle, Ki kendi içinde cem etmişti bütün tabiatı İyiyi ve kötüyü şekillendirip biçimlendirmek üzere, Ve sonra vakit gelip çattığında, Bana hoş göründü ona İlk madde (prima materia), her şeyin anası demek. Ve o kütleden dört muhtelif unsuru ayırdım, Muhtelif hükümranlıklarda hüküm sürsünler diye ferman buyurduğum, Cins bakımından uzlaşırlardı, Lakin nitelik bakımından değil. Onların yalın tözünü aldım, Görünmez makamımı kurmak için,
Ve bileşik niteliklerden O yuvarlak, yıldızlı semayı varettim Yeryüzündeki canlı cisimlerle birlikte, Ve onları nihayetsizce mübarek kıldım Hayat ile ve uzun bir refah ile, Ve emrettim onlara çoğalıp serpilmelerini.
Tarafımdan böyle yaratılmış olan bu ayrışmış şeylere, Onların kendi mertebelerindeki ışığına ve hayat dolu yayılışına bakarak, Geri dönüp o kütleye, Ki onların başladığı yer orasıydı, Ve gördüm onun geride kalan artığını, Nasıl da boş ve ıssız kaldığını, Tümüyle karanlık ve içinde hiçbir şey kalmamış, Gazap ve büyük bir istihkar ile saldım, Yalnızca benim lanetim orada hüküm sürsün diye, Zira ben ki tüm nurun banisiyim, Karanlığı kovdum bakışlarımdan, Ve parıldayan her şeyi mübarek kıldım, Öyle ki yarattığım hiçbir şeyi bozmadım, çünkü yarattığım şey bâkidir, Ve nihayete kadar da öyle kalacaktır, yalnızca benim irademi işlemek üzere. İlk evvel bir tek nesne istihdam edildi, Ve helak edilmeyecektir, Cihanı çepeçevre kuşatır, Bulunması pek kolay bir maddedir, Ve lakin elde edilmesi en müşküldür, Pek hakiki bir sırların sırrıdır, En hakir görülen ve en az itibar edilendir, Ve yine de benim sevgilim, cananım odur, Cümle canlı mevcudat ile peydahlanmış, Ve cihanın nihayetine dek zahmet çeker. Ne hacetim var insanın tedbirine, puluna yahut kuruşuna, Yerdeki altına, gümüşe, kurşuna, kalaya yahut bakıra, Körlerin peşine düştüğü Demire yahut cıvaya, Tuzlar ve kükürtler ile tümüyle toza dönen, Pas tutmuş, kemirici aşındırıcılara, Arayıp bul öyleyse benim sevgili cananımı, Zira bana en yakın olan odur, Zevcem, sevgilim ve refikamdır, Ve bilesin ki ona yöneltilmiştir Ezelden seçilmiş yedi evladım, Geri kalan her şeyi bir kenara bıraksınlar diye.
Kendi babasını peydahlayan ve anasını doğuran bir evlat, Kendini katleden, cümle mahlukata hayat ve nur vermek için.
O mudur kastettiğim, en latif ve en şiddetli olan. İçimde ikamet eden Kelam Bürünmedi mi surete ve yürümedi mi aşikâr, Ve ben de ikamet etmedim mi onda, Ki o da bende ikamet ederdi, Üç kudreti tek bir makamda birleştirmek için? Ve Tecrübe dedi o vakit, Artık her şeyi bilirsin, işte Anahtar burada, Ve ardından sırra kadem bastı bütünüyle. Bunun üzerine Felsefe doğruldu lütufla dopdolu biri gibi, Çehresi gösterirdi Semavi bir mekânda bulunduğunu, Zira sık sık sildi gözlerini, Ve sık sık büktü dizlerini. Ve sık sık öptü adımlarını korkuyla, Tecrübe’nin üzerine bastığı, Ve sık sık başını yukarı kaldırdı, Ve sık sık alabildiğine aşağı indirdi gözünü, Tecrübe’yi görebilmek için, Fakat onun gittiğini görünce, Ve yapayalnız kaldığını, Hiç duymadım bir varlığın böyle feryat ettiğini.
Ustalık (The Magistery)
Maharet ve aklın ışığı noksan olduğundan, insanlar tökezler güpegündüz, Yolun ortasında yatan Taşımızı telaşla ararlarken. Böylece ne aradıklarını bilmeden arayanların, Bulmaları mümkün müdür, Yahut nişan aldıkları hedefi vurmaları, Körlerin vurabileceğinden daha iyi? Hayır, Hermes’in Oğulları, Hikmet dileyin, Adımlarınızı doğrudan yöneltecektir, Tabiat’ın yolunu ve gizli mağarasını, Ve Hayat Ağacı’nı ifşa edecektir. Hermes’in kabındaki Güneş ve Ay’dan Öğren renklerin nasıl belirdiğini, Elementlerin tabiatını, Ve yaprakların nasıl büyüdüğünü. Büyük Python’u Apollon’un nasıl katlettiğini, Cadmus’un kovuk meşesini, [okunamadı] ve Jason’ın nasıl Ateşten Boğaları boyunduruğa vurduğunu. Yükseklerde uçan Kartal’ı Toprağa indirmeye bak, Ve biraz kanat ver Yılan’a, Yeryüzünde bulunan. Sonra ikisini de tek bir odaya sıkıca bağla, Ölene dek dövüşsünler, Ve her ikisinden üç Krallığın bir Hükümdarı Dünyaya gelecektir. Beşikten tacına değin, Kendi kanıyla beslenir, Ve bazılarına tuhaf görünse de, Başka hiçbir gıdası yoktur. Bakire Annesinin rahmine, Yeniden girmelidir, Böylece Kral bu yeni doğumuyla, Tam on kat daha güçlü olacaktır. Ve düşmanlarını alt etmeye kadirdir, Ölüleri diriltecektir, Ne mutlu o insana ki anlar, Bu İlacı elde etmeyi! Hoc opus exiguum nobis fert ire per altum [NOT: Bu mütevazı eser bizi yücelere taşır]. Aralık, 1633.
BİLİNMEYEN YAZARLARIN ÇEŞİTLİ ESERLERİ
Burada başlayacağım, Sana bir tertibi öğretmeye, Teslis’in adıyla, Bize lütuf ihsan eylesin ki sonu hayrolsun. Şimdi al iki ons, bir o kadar da diğerinden, Ve erit birini diğeriyle, Kardeşim bilesin, sana hakikati söylerim, Koy bir cama başka hiçbir şey olmadan, Sonra üç ons al acı olandan, Ve karıştır onu daha tatlı olanla, Ve koy onları sonra bir cama, Tıpkı diğerine yaptığın gibi, Sonra bir ons al en iyisinden, Ve evvelce yaptığın gibi yap onunla da, Bir cama koy sonra onu, Ve ağzının iyice kapalı olduğuna dikkat et, Şimdi burada üç Camın oldu, Tıpkı Teslis gibi, Sonra tıka bunların her birini, Üzerindekine tam uyan bir kapakla, Camlarının etrafına bir duvar ör, Rüzgâr hepsini kırıp çatlatmasın sakın. Sonra bu üç Camın hepsi birden, O kabrin içinde bulunacaktır, Şimdi bunu nemli ısıyla besle, O Camlar terlesin ve damlasın diye, Sonra bırak üç hafta böyle dursunlar, Ve çok daha iyi olacaklardır. Sonra hepsini tek bir kaba koy, Ki o vakit bir taş gibi olacaktır, Sonra bırak öylece dursunlar içinde, Kavuşumunu tamamladığında, Yedi gün bütünüyle geçene dek, Taşın çok daha iyi olacaktır, Sonra Camının üzerine oturt, Güzel ve tam uyan bir başlık, Ağır ateşle suyunu yukarı çek, İyi ve berrak bir yuvarlak kap [NOT: Top başlıklı imbik kabı] içinde, Madden artık damıtılmayacak hale gelene dek, Sonra koy onları kuru Ateşe, Sonra damıt makul bir ısıyla, Madden artık hiçbir şey bırakmayana dek. Orada hem iyi hem kuru olduğunda, Pek ziyade nemlenmek isteyecektir, O vakit tart Camın içindeki o Taşı, Ve suyunu evvelki gibi geri ver ona, Şimdi bu ilk çekme bittiğinde, İyice yedirmelisin doğru orantıyla, Şimdi iyi bak nedir onun ağırlığı, Ve dörtte bir parçayla hazırla onu o vakit, Ve daima dört parça ile, Ta ki Beyaz renge bürünene dek, Ve böylece iyi nöbet tuttuğuna emin ol, Beden senin Ruhunu tutabilene dek, Ve Canını da, böyle olmalı, O vakit anla ki üçüne de sahipsin. Şimdi kapa Camını evvelki gibi, Ve işlemini bu minval üzere sürdür, O üçü birbirine bağlandığında, Büyük bir sevinçle oturabilirsin artık. Zira o vakit daha zenginsin Kraldan, Şayet kendisinde yoksa bu şeyin aynısı. Böylece tamamlanır bütün İlacın, Tam da kendi düşündüğün gibi, Bu İlacı nasıl artıracağını, Ve sen durmak isteyene dek onu nasıl çoğaltacağını, Hakikati şimdi tasdik edeceğim sana, Onu nasıl böyle Çoğaltacağını, Bak daha önce İşini nasıl yaptıysan, Gittikçe daha da artır onu, Başlangıçta nasıl yaptıysan, Öylece devam et sonuna kadar, Böylece hakikaten sonsuzca, Çoğaltabilirsin bu zanaatı, Tıpkı az bir Ateşi olan bir adam gibi, Ve arzusu onu daha da büyütmektir, İnkâr edilemez ki icap eder, Oraya daha fazla Odun yahut Kömür koymak, Ve böylece artırabilir Ateşini, Ki asla ateşsiz kalmaz. Aynı şekilde bilesin ki, İlacın daima büyümekte olmalıdır. Ve canın atım (projeksiyon) yapmak istediğinde, Bak bu derse iyice dikkat et, İlacın tam manasıyla kemale erdiğinde, Onu kendi benzerinin üzerine dökeceksin, Tahmin edebileceğin gibi, Ona bir oranında, sakın şaşırma, Hakikati bilmek istersen eğer, İksirin tamamlanmıştır bütünüyle, Ve
Anonim
Ve sonra ondan Bir parça alırsın, Hakiki atımı (projeksiyonu) böyle yaparsın, Onu Kalay yahut Kurşunun On parçası üzerine saç, Yahut Bakırın ya da cıvanın üzerine dök o minvalde, Halis Ay'a dönüştürülecektir o, Yahut doğrudan Güneş'e, muradına göre, İksirinin mahiyeti ne ise öylece, İster Ak olsun ister Kızıl bilirim ki, Şayet üzerine döküp atarsan, Ay mı yoksa Güneş mi kılacağını belirlersin, Bunlardır işte Mjlefyhit'in [okunamadı] sırları, Sana öğüdüm, onu gizli tutmandır, Ve Rabbine hem gece hem gündüz kulluk eyle, Giderek daha hayırlı bir muvaffakiyete erersin, buna şüphe yoktur. İmdi sana ne yapman gerektiğini öğrettim, Cennetin yollarına ulaştırsın bizi Cenab-ı Hak.
Anonim
Bir ot vardır ki Lunarye derler adına, Onu Yaratan mübarek kılınsın daima. Asterion da denir ona, böylece çağırırım ben de, Ve daha nice, pek çok ad verilir kendisine, Pek kudretli bir ottur o hakikatte, Işığını Güneş'ten alır kemaliyle, Uç veren filizine de köküne de babadır o, Pek tatlı kokan latif çiçekleriyle, O mahalde çiçekler vermiştir ki, Kimi Aktır bunların, kimi de Kızıl, Yaprakları büyür hem gece hem gündüz, O pek parlak gök kubbe gibi düpedüz, Bu pek latif otu beyan edeceğim imdi, Nice can için temaşası ne güzel bir seyirdi, İlkin kökünden başlayacağım kelama, Her şeyin neşvünema bulmasına sebep olan o asılla, Yüksek ve sarp bir dağ başında biter o, Febüs'ün [NOT: Güneş tanrısı Phoebus, Güneş kastedilir] pek büyük bir hükümranlık sürdüğü yerde, Gündüz Güneş, gece ise Ay ile, Onu hem güzel kılan hem nurlandıran felekle, Kökü berrak taşlar üzerinde boy verir, Ak ve Kızıl, öyle bir çifttir ki benzeri az gelir, Kökü karadır, gövdesi ise kızıl, Ki onlar orada ebediyen kalır, ölmez asıl, Yaprakları bir sikke misali yuvarlaktır, Ve Ay gibi bir hilal olur, bir dolunaya varır, Ortasında bir peni genişliğinde bir nişan parlar, İşte böyledir bizim latif Lunaryemiz aşikâr, Çiçekleri ışıldar, güzel ve berrak, Bütün âlemde bir eşi daha bulunmayarak, Hiçbir surette ele geçmez ve bulunmaz, Hakk'ın hizmetindeki bir çobandan başkasına yar olmaz, Burada andığım o hayırlı çoban ki, Ruhunu pâk tutan kimsedir bil ki, Çiçeklerinin kimi büyüktür, kimi ise ufak, Vadide biten o çiçeklere benzeyerek, Pek çok dalı vardır hem güzel hem nurlu, Yılın günleri sayısınca türlü türlü, Sara illetinden ve cümle dertten azade kılar, Kederden kurtarıp insanı esenliğe boğar, O kutlu saadete erebilelim diye heman, Meryem'in Oğlunun inayetiyle her an, Ve pek cömert olan Validesinin himmetiyle, Âmin ya Rab, merhametin ve kereminle.
Anonim
Gönül hoşluğuyla anlatayım sizlere, O kadar hayırlı olan üç Meliki, Ve Rabb'e bir şövalye gibi nasıl geldiklerini, Pek tatlı bir temaşaydı onların gelişi, İmdi remzederim en mübarek Taşımızın halini, Süleyman'a göklerden nasıl indirildiğini, Pek hayırlı ve sükûnetli bir Melek vasıtasıyla, Ki o vakit Mesih'in iradesi tecelli etmişti böylece.
Anonim
Onların Beytüllahim'deki armağanı o dem, Mesih'e sundukları Altın, Akgünlük ve Mür idi heman. Bizim Güneş'imiz ve cıvasıyla birlikte Kükürt'ümüz, Lunaryemiz ile hem Bedenimiz hem Ruhumuz. Burada Altın, Bedenimizi remzeder zira, Hakk'a ve İnsana takdim olunan suretiyle baştanbaşa. Ve Akgünlük dahi hayat veren Ruhumuzdur bizim, Mür ise onun Zevcesi olan cıvamızdır nitekim. İşte bunlardır o latif ve hayırlı üç isim, Ve hepsi de tek bir cevherdir hakikatte ve mahiyette. Üçlü Birlik nasıl ki tek bir Zât ise nihayette, Filozof Taşı da tastamam böyle vücut bulur gayette. İmdi gözlerinle bizzat temaşa edebilirsin burada, Taşımızın nasıl doğru remzedildiğini bu surette. Semadan nasıl indirildiğini Meleğin eliyle, O latif ve yumuşak sedasıyla cemi cümleye. Ve onun remzinden açıkça görebilirsin ki sen, Üç Ayrı Şahsa benzer o tamamen, Peder'e, Oğul'a ve Kutsal Ruh'a, Kudreti her şeyden üstün olana daima. İmdi O'nun ebedi saadetine vasıl olalım, Âmin ya Rab, merhametin ve lütfun hürmetine.
Anonim
Burada sizlere muhtasar bir Hâtime arz edeyim, Şayet nasibiniz varsa fehmedesiniz diye, Hiçbir mugalata olmadan kaleme alınmıştır bu, Pek dar bir hacme sığdırılmıştır hulasa, Bu Kitapta yazılanların hepsi, Bu makamda cemedilmiştir tastamam, Tabiat kendi cinsi içinde nasıl iş görürse, Bu Dersi zihninizde pek iyi hıfzediniz öylece, Pek çok meseleyi şerh ve beyan eyledim, Zihninizde tutmaya kifayet edecek lütfunuz varsa, Asıl İlkemizin nasıl Tek bir şey olduğunu, Adetçe çok, lakin cins bakımından Bir bulunduğunu, Zira Yedi nesne vardır ki mevcuttur, Bu Tek İlkenin dairesinde ikamet eder, Gök kubbenin altındaki en kıymetli cevherlerdir onlar, Lakin öyle yemin ettim ki faş edemem aşikâr. Bu Kitapta yazı ile beyan ederim sizlere, Tıpkı ihvanımın her birinin eylediği gibi, Birbirine benzeyen her şeyin temsilini, Ki onlardan meydana getiririz Taşımızı. Bizim Taşımız tek ve basit bir şeyden vücut bulur, Kendi nefsinde hem Ruha hem Cana maliktir o, İki surettedir lakin cinsi birdir, Karı koca misali birbiriyle nikâhlanmıştır adeta, Bizim Kükürt'ümüz bizim Eril cevherimizdir, Bizim cıvamız ise bizim Dişil cevherimizdir, Bizim Toprağımız bizim berrak Suyumuzdur, Kükürt'ümüz aynı zamanda Ateşimizdir bizim, Ve Toprak nasıl berrak Suyumuzun içindeyse, Hava dahi öylece Ateşimizin derunundadır, İmdi kudret sahibi dört Unsur elinize geçti, Lakin zahirde sadece ikisi görünür gözünüze, Suyu ve Toprağı aşikâr görürsünüz pekâlâ, Ateş ile Hava ise birer keyfiyet olarak mevcuttur onların bağrında.
Anonim
Bu İlim herkese uluorta öğretilmemelidir, Bunu bu veçhile yapan kimse lanete uğramış sayılır, Yoksa nasıl hizmetkâr bulabilirdiniz o vakit, Hiç kimse başkası için kılını kıpırdatmazdı zira, Toprağı sürmek yahut sabanı yürütmek için, Çünkü her bir fert ziyadesiyle kibirlenirdi ilelebet, Âlimi de cahili de bu hengâmeye atılır, Ve işlerinde pek hummalı bir telaşa düşerlerdi, Lakin ellerine pek az bir semere geçerdi nihayetinde, Zira yazılanlar onlar için ziyadesiyle müphemdir. Bu İlmi bulup keşfetmek pek müşküldür hakikatte, Tabiata aykırı beyhude zahmet çeken ahmaklar zümresi için, Sizden istirhamım bu İlmi sırlamanızdır, Yahut onunla hiç meşgul olmamanızdır katiyen, Zira onda muvaffakiyete ve kemale eremezseniz eğer, Büyük bir keder ve nedametten gayrısı düşmez payınıza, Unsurların ansızın harekete geçirilmesiyle, Tabiatın meşru seyri akamete uğrayabilir, Ve Pişirmenin noksan kaldığı yerde hiçbir kemalat hasıl olmaz, Zira kimi Bedenler cüzzam marazına müptela olur, Çiğ ve sulu humörler ziyadeliğe ve ifrata yol açar, Bu sebeple Filozof kendi aklıyla tedbir alarak, Mükemmel bir İlaç tertip etmiştir hasta bedenler için, Cümle illetlerden ve marazlardan şifa bulsunlar diye, Bu deva Tabiatı sıhhatine kavuşturur ve ömrü dahi uzatır, Kemaliyle işlenip yoğrulan unsurlardan hâsıl olan bu İlaç varken, Eczacının tertiplerini satın almaya hacetimiz kalmaz bizim, Onların İlaçlarına ve dirhemlerine metelik dahi vermeyiz, Zira bir nesne yerine başkasını koyarak nice hilaf söylerler.
İçilebilir Altınımızı (Aurum potabile) Tabiat artıracaktır, Filozofların Altınından eğer kusursuzca işlenmişse, Hekimler madenî olanla onu baskı altına sokar, Pek az fayda verir bu veya büsbütün hiç.
Bu İlmi Turba’nın kadim kitabında bulacaksınız, Filozofların bu İlacı ne denli kusursuz işlediğini, Rosary de onunla birlikte kaydeder, Dört Unsurdan fazlasıyla meşgul olmayız, Bayağı cıva ve altınla hiç meşgul olmayız, Taşımızı kusursuzca var edene dek, Sonra bu ikisiyle İlacımızı Çoğaltırız, Eczacının başka reçeteleri yoktur bizde hakikaten. Yüz Ons Satürn alabilirsiniz pekâlâ, Ateşte kaynatın onları ve bir kalıba dökün, İlacınızla üzerine bir Atım (projeksiyon) yapın, Ve derhal onu has Altına dönüştüreceksiniz, Yüz Onsa karşı Bir Ons kâfidir, Ve bu suretle bin Onsta kusursuzca işlenir, Eritme ve inceltme olmaksızın, Başka türlü İlacımızı artırma imkânı yoktur. Ebedî sevinç ve sonsuz saadet, Asla yanıltmayan Kadir-i Mutlak Tanrı’ya olsun.
Bazı Nüshalarda bu Eserin önüne konmuş şu Beyitleri buldum,
Topraktan çıkan Toprak arınmış saf, Kendi tabiatı gereği kendi Toprağıyla, Sütüyle ıslah edilmiş onu kim bağlayabilirse, Ve ardından hayat Suyuyla birleşmiş hakikaten, Derin ininde yatan bir Ejderha, Sonra Çürümek üzere Suda koklaşan,
Cüzzamlı, devasa ve görünüşü korkunç, Yıkanıp arınarak Ejderha aydınlığa çıkar, Kuyusunun dibinde ebediyen boğulmuş, Tüm Cüzzamı artık son bulana dek, Kendi Tabiatında tamamen dönüşür Saf bir cevhere, ne demek istediğimi anlarsınız.
Sonuç
Neden sen böylesine Fakirsin de ben böylesine Zengin? Hazine bolluğunu bende bulabilirsin, Bütün Dünyada hiçbir şeye öyle meyledilmemiştir, Benim türüme karşı bunca hırslı olan İnsan kadar, Zengin adamın Fakire hiç merhameti yoktur, Bu yüzden bana itimat et, Kasabada ve Şehirde sıklıkla görülür, Hüneri yahut İlmi olmayan kişinin hali perişandır. Zenginler fakirleri pek hor görür şimdi, Hünerleriyle hayırlı bir şey kazanmalarını çekemezler, Ve Fakire sadaka vermekten hiç hoşnut olmazlar, İçlerindeki Merhamet pek azdır. Kutsal Kitabın anlattığı Dives [NOT: İncil’deki zengin adam ve yoksul Lazarus meseli] misali, Yoksul Lazarus onun Kapısında yokluktan öldü, Ona Sadaka vermiş olsaydı cehenneme gitmezdi, Şimdi nedamet duyması nafile, hakikaten çok geç. Ey İnsan, Tanrı’nın gönderdikleri dışında hiçbir mülkün yoktur, Tanrı’nın sana Buyurduğu gibi Kardeşinle bölüş. Hayatını daha iyiye doğru ıslah edecek olan budur, Ölüm seni ansızın yakalayacaktır, Dünyevî mülklerini terk edeceksin, Her Hayvana hakkını geri ver, Ve o vakit bedenin çırılçıplak kalacaktır, Ölüm sana zerrece acımayacaktır.
Neden bu kadar uzaktasın ben bu kadar yakındayken? Benimle karşılaşacak lütfun yok mu İnsan, Sana bunca sık görünürken, Ve yine de bana hiç dikkat etmezsin, Bayağı cıvada ararsın beni, Alkalide ve Alembrokta [NOT: Tuz-ı amonyak ve süblime cıva bileşimi tuz], Bayağı Kükürttede ve dahi Arsenikte, Ki bunlar nice insanı mecnun eder. Bayağı cıva iyi değildir, Nice insanı kedere sürükler, Saçını başını yoldurur, Ve Kesesini hem zayıf hem tamtakır bırakır.
Cıva ile ben aynı soydanız, Fakat o benimle boy ölçüşemez, Tabiatı gereği o hem soğuk hem kurudur, Bu yüzden sakınmanı öğütlerim,
Nice insanı büsbütün muhtaç bırakır, Zira onda rutubet eksiktir, Ona harcamaktan kaçınmazlar, Nice insanı sefalete sürükler.
Hikmet sahiplerinin aradığı benim, Kudreti en yüce olan Cıva, Sıcak ve nemli, hafif ve zayıf, Unsurlardan yana tastamamım, Su, Toprak, Hava ve Ateş, Nitelik ve Nicelik, muradınıza asla eremezsiniz,
Kusursuz bir Kaynama olmaksızın, Büyük zenginlikler vardır bizde, Bizi tanıma lütfuna eren kişiye, Onun rutubetinin faziletiyle, Ateşin içinde Taşımız büyür. Ey muhtaç insan, aklın nerede? Öğütlerim ki bu dersi belleyesin,
Bizim Cıvamız tek bir şeydendir, Kabımızda ince ve berraktır.
Bayağı cıva bulunmaz onda, Ne Altın ne de Gümüş vardır onda, Madenlerden yapmayız Taşımızı, Şu ya da bu nispette, Her türlü Madeni reddederiz, Taşımız işlenene dek, Geri kalan bütün Reçeteleri hükümsüz sayarız, Eczacılardan satın alınan, Bütün Baharatlarla birlikte, yalnızca Cıva müstesna.
Altın O’nunla birlikte işimize yarar, İlacımızı Çoğaltmak için, Hekimlik Taşımız Kırmızıya döndükten sonra.
Hakiki bir Ders verdim sana, Benim için dua et ve bunu hiç unutma, Nice Kitaplar görebilirsin, Böylesine açık yazılmamış olan. Ve hakiki bir Hristiyan olduğum üzere, Daha doğru bir Kitap bulamazsın, Ve bu İlmi öğrenmek istersen eğer, Zenginlikte eşin benzerin olmayacaktır, Bu Kitabı yazan onu pek iyi sınamıştır, Bu sebeple ona daha çok inanılabilir, Bu yüzden Tanrı rızası için yalvarırım, Bu Kitabı gayet gizli tutasınız. Şayet herhangi biri sizden bu İlmi talep ederse, Nüshayı alacak kişinin Âlim olduğundan emin olun, Bunu her insan için yazmadım, Kafası pek az çalışanlar için de yazmadım, Yalnızca kendim ve Kardeşim için yazdım, Akıl sahibi olanlar ve başkası değil, Bu Dersi aklında iyi tut, Sakın ha Tabiatın aleyhine işlemeyesin, Ve İşinde acele eyleme, Emeğin boşa gitmesin,
Karanlıkta değil aydınlıkta çalış, Ve bir Bilginden Öğüt al,
Yoksa her ikiniz de kolayca yanılgıya düşersiniz, Sağlam bir Nasihatiniz olmazsa eğer.
Kırmızı Çiçekli Gülümüzü al, Ki onu Renginden tanıyabilirsin, Ve onu küçük Levhalar halinde döv, Her tarafı bir örnek incecik dövülmüş olsun.
Ve iyi ve latif bir aşındırıcı ile, Derhal çekip çıkar aynı özü, Yeni ve iyi olan nesnelerden, Fıtratta muhtelif, mizaçta bir olanlardan, Ve kuvvetlice öğüterek bir araya getir, At karnında [NOT: "Horse womb", simyada sabit sıcaklık sağlayan at gübresi çürümesi banyosuna atıftır] daima kalacak şekilde, İyi ve sağlam bir kap içinde, Onu öyle idare et ve uzun sürdüğünü sanma, Zira bir ay yahut biraz daha fazla vakitte, Ve kendi kudretiyle Bedeni öldürür, Aşındırıcın senin Gülünü öylece kemirir, Yemek içindeki süt gibi incelene dek, Lakin o aşındırıcının nasıl yapılacağını, Sana apaçık göstereceğim, Daha evvel sana söylediğim gibi, Yoksa pek az şey bilirsin bu ilimden, Genç yaşta bir bakirenin idrarını al, Külleri, tuzu ve kireci, Bunlardan hep birlikte bir evlilik meydana getir, O vakit aşındırıcı hem iyi hem latif olur, Zira kısaca söylersek, bu aşındırıcı olmadan, Hepsi bir arada güzelce birleşmedikçe, Bütün Ameliyen boşa gider, Filozofların her birinin yazdığı gibi, Zira gerek avam gerek ulema hekimler, Yazmışlardır ki bizim ilk İşimiz, Bedenimizi bütünüyle getirmek, Ve onu cıvaya (Mercurium) indirgemektir, O vakit İşimiz güzelce başlamış olur, Şayet ilk sevgi böylece kazanılırsa.
Anonymi
Şimdi Filozoflar çok daha fazlasını söyler, İkinci İşimizi bilmek istersen eğer, Zahmet ve meşakkatle gayret et bunun için, Ve Tanrı onu sana göstermeye hazırdır, Suyumuzu Havaya çevirmektir, Filozofların ikinci sözü, Çalışmaktan geri durma ve sakın korkma, Zira ziyan olmadan vuku bulacaktır, Lakin yine de İşinde tedbirli ol, Zira aceleci kişilerin kederi eksik olmaz, Ve bir âlimin öğüdünü dinle, Çünkü en hayırlısı itidalli bir ihtimamdır, Ve böylece gece gündüz devam et, Sana emrederim ki sakın uykuya dalma, Zira doğrusu altı hafta içinde, Her şey Toprağa dönüşecektir, Ateş kesintisiz sürdürüldükçe, Her kaynama denk bir ölçüde olmalı, Ve o ateşin keyfiyetine göre, Tüm İşi nizamla yürütmelisin, Zira kapkara bir Toprak olduğunda, İşte o bizim kara Taşımızdır, Öyle kuvvetlidir ki zeval bulmaz, Tüm İşin nihayete erene dek.
Üçüncü derece, sana dediğim gibi, Artık zift gibi kara olan Taşımızın derecesidir, Onu neşeli sularla yıkamalısın, Ve benim yaptığım gibi beyaza çevirmelisin, Ve onu tertemiz yıkadığında, Artık karalığı zail olmuştur, İşte o vakit parlaktır ve ışıldar, Lal taşı yahut beril taşı gibi, Lakin o dereceye varmadan evvel, Zahmetli olacaktır fakat uzun sürdüğünü sanma, Zira pek çok renge bürünecektir o, Kahverengi, kırmızı, pas rengi, birbiri ardınca, Ondan sonra daha nicelerine, Yeşil, mavi, solgun ve beyaz, Lakin bütün bunların geçip gitmesine izin ver, Sana bir faydaları yoktur, Ve bu şekilde işlediğinde, Altı hafta ve bir gün boyunca, O vakit Toprak hakkıyla aranmış olur, Doğrusu renklenmiş beyaz bir tozdur o, Lakin o vakit ateşi esirge, Ve onu ölçüsünce hafiflet, Ve bir ay yahut biraz daha fazla vakitte, Beyaz Taş işini neredeyse tamamlamıştır, Mum gibi parlayacak ve eriyecektir, Muhakkak ki büyük hünerler göstermelidir, Ruh ve Can onu öyle gevşek ve akışkan kılar ki, Başka her bir cinse dönüşebilir.
O vakit onu kendi benzeriyle mayala, Hakiki Kaynatmanın birleşmesiyle, Ve onu azar azar besle, İkisi birden tek bir vücut olsun diye, Renkte, görünüşte ve tabiatta, Hiçbir ayrılık kalmayacak veçhile, Sen nasıl işlediysen netice öyle olacaktır, Bu Kavuşum işinde ne yaptığına dikkat et, Büyük mucizeler göreceksin, Hem yukarı çıkan hem aşağı inen, Hararetle fışkıran türlü renkleri, Zira o kadar zapt edilmiş olan can, Ve öylesine parlak olan ruh, İnsanlar bunu görseydi derlerdi ki, Muhakkak şaşılacak bir temaşadır bu, Ve bütün bunlar geçip gittiğinde, Ki Tanrı ve Fıtrat vazifesini tamamlamıştır, Beyaz Taş'tan ötürü sakın korkuya kapılma, O kaçıp gitmez, Ateşe sebat eder. Şimdi daha da ileriye Amel etmek istersen, Hazır ve doğru yola kavuşmak için, İyi dikkat et ve gaflete düşme, Zira sana hakikati tastamam söyleyeceğim, Daha evvel öteki Taş'ta yaptığın gibi, Daima aynı usulü muhafaza et, Yolundan şaşmazsın, Tanrı yardımcın olsun, Kâtiplerin her birinin yazdığı veçhile, Zira ateşin kuru ve devamlı olduğu müddetçe, Ona asla zarar vermeyecektir, Değişen manzarayı bir süre gözet, Ta ki latif bir soluşa ve süzülüşe erene dek, Evvela pek iyi bilirim ki dönüşecektir, Sitrin rengine ve saf bir dereceye, Ve o renk tamamlandıktan sonra, Daima Beyaz kalmaktan gayrı bir şey yapmaz, Ondan sonra buğday rengine ve Solgun Renge, Bu tarzda sık sık tebeddül eder, Nihayetinde şüphe götürmez bir Kırmızı olana dek, Güzel bir mercan yahut mayıs ayı Gülü gibi, O vakit hiçbir şeyden korkmaz, bilirim, Şu dünyanın meşakkatinden, Fatih bir Hükümdardır o artık, Filozoflar onun layık olduğunu söyler, Ve bunu böylece tamamladığında, Ve bunun sırrına vakıf olduğunda, Tanrı'ya ve O'nun biricik Oğlu Mesih'e, Mübarek Meryem Ana'mızla birlikte şükret.
Anonymi
Al o pek Kırmızı olan keskin kanı, Ve onu imbikten damıt, berraklaşana kadar, Filozofların kurşununu onunla çözündür, Gözle görülür bir berraklığa erene dek süzerek, Doğru yapıyorsan eğer, buharlaştırarak, Ve bu İlaçtan, kuvvetli bir Ateş ile, Damıt cıvamızı, en kudretlisini, Kan gibi kırmızı ve latif Rayihası pek güçlü, İşte orada Taşın hazır durur, bilirim, İhtiyacın olan her şeyi içinde barındıran, Onun Toprağı hakiki Mayadır.
Maksudumuza ermek dilersen eğer, Başka Kitaplarda her ne okursan oku, Bu Talimden sakın ayrılma, Aksine bu Taşlarla daha da ileriye yürü, Onu dört Unsura taksim ederek, Hava, Su ve güzelce rektifiye edilmiş Yağ, Toprağı kaynatarak Balina kemiği gibi beyazlat, Sonra onları muntazaman yeniden birleştir, Ve onlardan kıymetli bir taş meydana getir, Madde yalnızca Beyaza doğru gider, Aristoteles, İskender'e böyle talim etmişti, Böylece sabitlenen Taşı uçucu kıl, Yine ihtiyatla saklanan Hava vasıtasıyla, Ve sonra derhal yeniden sabitle, Onu birde ve daha fazlasında çoğalt, İhtiyatla saklanan Fıtrat ve Yağ ile, İlk başta yaptığın gibi hem beyazı hem kırmızıyı, Bu sır bana pek meşakkatli tetkikler yaptırdı, Onu öğrenene kadar nice geceler boyu, Zira Üstadım bunu benden gizlemişti.
Şimdi geride kaldı henüz bir husus, Bu Taş ile behemehal yapılması icap eden, Onu Sudan, Havadan ve Rüzgârdan tevlit ederek, Kırmızı Güneş'e, Beyaz ise Ay'a aittir.
Erimiş olanı tez vakitte dökesin, Ve içlerindeki tentürlerini artırasın, Sonra o tozdan bir kaşıkla alasın, Ve onu sıcak ve saf cıva üzerine süzesin, Ve pek yakında hayret verici bir cenk göresin Bununla mezkûr cıva arasında, Ya Güneş'e ya da Ay'a döndürecektir onu, Ve o vakit ustalığın sırrını çözmüş olasın, Ve böylece ilerleyip çoğaltasın, Sana anlattığım her şeyde olduğu gibi, Ve böylece nihayete erer FELSEFEMİZ. Dünya bir muamma içindedir, peki bilir misin neden?
Zira geçenlerde pek zengin bir adam vefat etti, Ve yatağında can çekişirken, Oğluna gizlice şu sözleri söyledi, Oğlum dedi, ölmem senin için hayırlıdır, Zira bunun sayesinde durumun pek daha iyi olacaktır, Ve canımın tenden çekildiğini gördüğünde, Bulduğunu al, lâkin onu nerede bıraktığımı Ne sen bilirsin, ne de zenginliğimin ne olduğunu, Bunların hepsini beyan edeceğim, kulak ver bana. Bütün zehri defedecek bir toprağım vardı, Ve onu ulu bir kuyuya attım, Hatalı olanı temizleyecek bir su da vardı, Onu toprağa fırlattım ve işte oradadır, Gümüşümün hepsini denize savurdum, Altınımı havaya saçtım, ve nihayetinde Bulunur korkusuyla ateşe attım, Kırk bin sterlin değerinde bir Taş'ı,
Ki o Taş ulu bir Melik tarafından bahşedilmişti bana, Ve onu dört katlı bir halkada taşımamı buyurmuştu, Dedi ki bu Taş o halka sayesinde aşikâr olur, Eğer bu halkayı bilgelikle döndürebilirsen, Zira her çember diğerine zıttır, Yine de hepsi uzlaşır ve Taş'ın anasıdır.
Ve şimdi oğlum sana bir mucizeyi bildireyim, Ben öldüğümde bu halka paramparça kırılmalıdır, Melik böyle dedi, lâkin şunu da ekledi, Halka büsbütün parçalansa dahi Hafif bir ateş tez zamanda onu tekrar birleştirecektir, Bunu yapabilenin nafile yere emek vermesine gerek kalmaz, Bu gizli hazinem bulunana dek (Ben öldüğüm vakit) Ruhum etrafta dolaşacaktır, Ona mezardan ateşini getirt, Ve zenginliklerime kavuşana dek onunla kal, Dünyaperest bir kimse tesadüfen bu sözleri işitti, Günden güne Ruhu gözledi lâkin ona hiç yaklaşamadı, Yine de o Ruh onunla ve herkesle karşılaşır, Fakat bu gizli Taş'ın nerede olduğunu ona söylemez.
Kutlu Taş'ın İki İlkesine Dair, Baba ile Oğul Arasındaki Muhavere
Oğlum, eğer kükürt meclisten uzak kalırsa, Ne derlerse desinler amelimiz hükümsüzdür, Ve amentün gibi hakikattir ki, o Su ve Ateş'tir, Bir bedeni ölene dek tazyik eden, Ondan muradına asla eremezsin, Kendi ateşiyle kurşun gibi göverene dek, Kükürdümüzü mıknatıs taşına benzetirim, Tabiatı icabı her daim kendine çeken, Kükürdümüz de ateşli kadın cıvayı öyle çeker, O kadın kocasından kaçmak istediğinde.
Baba, merhameten niyaz ederim, Bu kükürdü nerede bulacağım? Zira onu gözümle hiç görmedim, Kendi mahiyetinde dahi hiç bilmedim.
Oğlum, onu aklında tut, bizim Suyumuzun içinde, Orada kar gibi beyaz görünecektir.
Çok teşekkür ederim baba, pek lütufkârsınız, Zira taliminiz sayesinde gayet iyi öğrendim.
Şimdi bana Kızıl Taş'ı öğretin hatırlandığında, Tabiat kanunuyla nasıl vücuda geldiğini.
Beyaz ve Kızıl ikisi de aynı nevidendir, Şimdi oğlum, bütün muradına erdin, Ki onun tentürünü büyüyerek öyle bulasın, Güneş'in fazileti ve ateşin idaresi vasıtasıyla, Zenginliğini orada artırır o, İsimlendirebileceğim her şeyin pek fevkindedir, Eğer onlar ateşte sıkıştırılacak olurlarsa, Onların şanı zeval bulur lâkin o hep aynı kalır, Zira yedi gezegenin faziletlerine Nail olacaktır, ve dahi göğün kutbundan, Cihan var olalı beri hiçbir cevher bulunmamıştır Bütün faziletlerde ona denk olan, Ne safir, ne de elmas, Zengin yakut dahi gerisinde kalacaktır, Turkuaz ve lâltaşı da öyle, Ateşte hep birlikte cenk edecek olurlarsa.
Biri müstesna hepsi kudretini kaybedecektir, Ateşin ona hükmü yoktur, Zira unsurları öyle denktir ki, Bu Taşımız yanmaz bir yağdır, Kudrette diğerlerinin hepsinden pek üstündür.
Parlak kükürdümüz hangi unsurdadır baba? Hepsinde midir, yoksa birinde mi?
Hepsinde olmalıdır oğlum, hakkı budur, Zira biz unsurları birbirinden ayırmayız, Yine de onlarda bir düğüm göremeyiz, Zira o cismani bir madde değildir, Yalnızca fikrî bir denkliktir, O olmaksızın Taşımız asla sabitlenemez.
Nitelik dahi ateşte büyür, Beyaz taş ile Kızıl arasında, Zira size pek çok renk aşikâr olacaktır, Kadın öleceği vakte kadar, Ki bu şeyleri görmezseniz, Taşınız hiçbir zaman kızıl olmayacaktır, Zira kadının mevcut bulunduğu yerde, Çokça nem ve araz vardır, Onda bulunan sulu hıltlar Niteliğimizi boğacak ve yutacaktır, Nuh tufanını hatırla ve tefekkür et, Zira suyun fazlası hiçbir zaman iyi olmamıştır, Ve nitelik nasıl nicelikte gizlenmişse, Toprağımız da Suyun içinde öyle olmalıdır,
Onda pek çok zenginlik bulacaksın, Kendi nev'ine layık bütün tebeddüllerden sonra, İçindeki yağ pıhtılaştığında, Taşımızın bedeni o vakit sıvılaşır,
Kükürt, Su ve Yağ bir olduğunda, Zenginliklerle donanır o vakit Taşımız.
Sana daha zengin bir nesne söyleyemem, Ateşe mukavemet ettiği andaki Taşımızdan gayrı.
Ateşimiz onu öyle kavi kılar ki.
[okunamadı] nasıl yapılacağını oğul, Pek bilmek isterdim, bunu yaptık mı?
Oğlum, yavaş ve hafif bir hararetle, Unsurlar hoşça birleşecektir, Onlar ham iken pek acele etmeyesin, Ateşi iyi muhafaza et, alevden sakın, Kabı sıkıca kapa ki Ruh uçup gitmesin, Böylece her şeyi daha iyi muhafaza edersin, Zira Ruhlar senden uçup giderse, Onları tekrar ele geçirecek hiçbir çaren kalmaz.
Ve unsurların bir araya gelmesi ne harikadır, Bunu en başta gelen sırrın olarak sakla, Başlarken Tanrı’ya hamdet, Ve maddeni kırk gün ateşte tut.
Fakat her şey aydınlığa kavuşsun, Yoksa hedefe asla yaklaşamazsın,
Ve bu müddet içinde o kararacaktır, Ve beyaz olana dek rengi sıkça değişecektir, Orada durabilir ve daha da ileri gidebilirsin, Ateşi kendi ölçüne göre ıslah ederek, Ve böylelikle artık sözüme son veririm, Ve seni yalnızca Tanrı’ya emanet ederim.
John Gower'ın Filozof Taşına Dair Yazdıkları
Ve dahi büyük bir gayretle, Şu tecrübeyi aradılar,
Ki adına simya denir, Gümüşü onunla çoğalttılar, Ve altını da keza öyle yaptılar. Ve bunun nasıl olduğunu anlatmak gerekirse, Hususiyetle yedi cisimden, Ve onlara katılan dört ruhtan, Meydana gelir bu maddenin özü, Burada bahsettiğim cisimler, Gezegenlerden hasıl olmuştur, Altın Güneş’e atfedilir, Ay’a gümüşten pay düşer, Ve Mars üzerinde duran demirdir, Kurşun Satürn’ün ardından yetişir, Ve Jüpiter pirinci [NOT: kalayı kastediyor olmalıdır] bahşeder, Bakır Venüs’e bağlanmıştır, Ve kendi payına Merkür, Nasıl icap ediyorsa cıvaya maliktir, Kitabın ardından andığı üzere, İlan edilmiş olan dört ruhtan, İlki bunlardandır, Ve ikinci olan ruh, Nişadırda bulunur,
Üçüncü ruh kükürttür, Bundan sonraki dördüncü ruh ise, Körükle ve sıcak ateşlerle, Arsenik adıyla anılır, Söylediğim bu şeylerde, Muhtelif yollarla iş görürler. Zira filozofun anlattığı üzere, Altın ve gümüş kabul edilir, İki esas kutup, Ki diğer madenlerin tümü, Derece derece bunlara uyar, Ve fıtratları icabı benzerler, Öyle ki bir kimse giderebilseydi, Onları zayıf düşüren pası, Ve sertliğin kokusunu, Tam manasıyla benzerliğini alırlardı, Altının yahut gümüşün, Fakat bu işi emniyetle icra etmek için, Cisim ile ruhlar arasında, Maden mükemmel hale gelmeden evvel, Tamamı yedi surete konmuştur, Ve şayet biri engellenecek olursa, Geri kalanın faydası olmaz, Lakin aksi takdirde asla yanılmaz, Zira bu sanatı bulanlar, Her bir noktaya muayyen bir sınır koydular, İnsan bulabilsin diye nizam verdiler, Bu hüner tabiat yoluyla icra edilir, Öyle ki içinde hiçbir hile yoktur, Lakin bu işe başlayan kimse, Her vakit tetikte olmalıdır, Hiçbir şey ihmal edilmesin diye. Evvela damıtmadan, Hemen ardından dondurmadan, Çözünme,
Çözünme, alçalma, Ve niyetinde muhafaza etmeli, Süblimasyon merhalesini, Ve hemen ardından kalsinasyonu, Hakkıyla tasdik edilmiş olarak, Tâ ki sabitleme hasıl olana dek, Ateşin mutedil hararetleriyle, Erişene kadar kusursuz iksirine, Şu Filozof Taşının, Ki vaktiyle pek çok filozof, Onun hakkında yazmıştır,
Ve şayet isimlerini bilmek istersen, Şu taşın diğer ikisiyle birlikte, Ki o vakit âlimlerin vücuda getirdiği gibi, Kitapların kaydettiği veçhile, Onların mahiyetini nakledeceğim. Bu eski bilge filozoflar, Tabiat yoluyla muhtelif veçhelerde, İlim marifetiyle üç Taş yaptılar, Belirteceğim ilki, Nebati [Vegetabile] diye anılırdı, Ki onun hususi fazileti, İnsanın sıhhatine hizmet etmektir, Bedeni her türlü marazdan korumak, Ve muhafaza etmek içindir, Ecel fıtratı gereği üstüne çökene dek. Sana beyan edeceğim ikinci Taş, Hayvani Taş [Lapis Animalis] diye bilinir, Onun fazileti pek has ve malumdur, Kulak ve göz, burun ve ağız için, Ki onlarla insan işitebilir ve görebilir, Koklayabilir ve tadabilir kendi mertebesinde, Ve hissetmek ve yürümek için, İnsana her ikisinde de yardım eder,
Beş duyuyu himayesi altına alır, Kendisine yaraşır şekilde korumak üzere. Hususi ismiyle anılan üçüncü Taş ise madenidir [Mineralis], Ki her maden ocağının cevherini, Saf hale gelene dek ıslah eder, Ve onları öyle bir yolla arıtır ki, Her bir kusur defolup gider, Pasın, kokunun ve sertliğin kusuru,
Ve madenler böylesi bir temizliğe erdiğinde, Bulduğum kadarıyla bu madeni taş, Bütün o ilk fıtratı dönüştürür, Ve onları kabiliyetli kılar, Kendi faziletiyle kavramaya ve almaya, Hem cevherinde hem suretinde, Altın ve gümüşün mahiyetini.
Zira o ikisi iki kutuptur, Ki madenlerin her biri, Kendi vasıflarına göre onlara meyleder, Ateşin yardımı ve tesellisiyle.
Dendiği gibi bu Taş vasıtasıyla, Ki Güneş ve Ay’ın üzerine konmuştur, Zira hem Kırmızıya hem Beyaza, Bu Taşın fayda verecek kudreti vardır, Altının çoğalmasını sağlar, Ve sabitlemesine sebep olur, Ve bu suretle, İşin kemale ermesini temin eder, İnsanların simya dedikleri, Şu iksir sayesinde, eskiden bilge olanların, Başına geldiği gibi, Fakat şimdi durum büsbütün başkadır, Şu Taş hakkında çok konuşurlar, Lakin onu nasıl yapacağını şimdi kimse bilmez.
Hakiki tecrübenin ardından, Ve harcanan onca gayrete rağmen, O işe girişirler, Ve faydadan çok ziyan ederler, Zira daima bir mani bulurlar, Ki bu da yoksulluk ve borç getirir, Daha evvel zengin olan kimselere, Kayıp elde edilir, kazanç ise yitirilir, Bir dirhem bulmak için beş harcarlar, Böyle bir zanaat nasıl iflah olur bilemem, Kullanıldığı şekliyle, Terk edilmesi evladır, Zan üzerine iş görmektense, Zannettikleri gibi durmayan bir şeyde, Yine de bunu bilen için, İlmin kendisi haktır, İlk kurulduğu suret üzere, Ki isimleri hâlâ baki kalmıştır, Onu ilk bulanların, Ve bu nam böylece yayılır, Gayret gösterenlerin arasında, Fazilet ve kıymet peşinde olanlara, İsimlerini zikredecek olursam, Hermes ilklerin en başındaydı, Bu sanat en çok ona nispet edilir, Geber bununla yüceltildi, Ve Hortulanus ve Morienus, Aralarında İbn-i Sina da vardır, Ki simya ameliyesini, Büyük ölçüde buldu ve yazdı, Onun kitapları açıkça ortada durur, Lakin bu sanatı anlayan pek azdır. Fakat onları tecrübe etmeye kalkan, Bugünlerde pek çok kimse vardır ki,
Ne manaya geldiklerini pek az bilirler, Bilmek ile zannetmek aynı şey değildir, Onu kelimelerin kalıbında ele alırlar, Fakat yine de semeresinden mahrum kalırlar.
Zira ya çok fazlasından yahut çok azından ötürü, Daima bir kusur bulunur.
Öyle ki uymazlar onlar izine, Tabiat üzerine bina edilmiş olan, Kusursuz İlacın, Lakin o yazıcılar ki metinlerini, Grek, Arap ve Keldani dillerinde verdiler, Öylesine yetke sahibi idiler ki onlar, Benden işittiğin her şeyin yolunu, İlk onlar bulup ortaya koydular, Ki onların irfanının vekayinamesi, Kıymetini muhafaza edecektir ebediyen.
BRIDLINGTON KANONİĞİ GEORGE RIPLEY'NİN RÜYASI
Belli bir gece vakti kitabıma dalmış iken, Burada beyan edilen bu Rüya göründü bulanık nazarıma, Gördüm ki al bir Kara Kurbağası içerdi üzümün suyunu öyle süratle, Nihayet tıka basa dolup bu usareyle, yarıldı bağırsakları bütünüyle, Ve ardından bu zehirli cüsseden akıttı meşum zehrini, Kederinden ve eleminden ötürü şişmeye başladı cümle azası, Zehirli ter damlalarıyla yaklaşırken böylece gizli İnine, Mağarasını dumanlı havanın üfürükleriyle baştan başa ağarttı o vakit, Ve çok geçmeden oradan altın sarısı bir hılt peydah oldu, Yukarıdan düşen damlaları boyadı toprağı al renge, Ve bu Cese, hayati nefesin kuvvetinden mahrum kalmaya başladığında, Bu can çekişen Kurbağa derhal dönüştü Kömür gibi kara bir renge, Böylece boğulmuş olarak kendi damarlarının zehirli seylâbında, Seksen dört gün müddetince çürüyerek öylece kaldı, Derken tecrübe ile defetmeyi diledim bu zehri, Bunun için de teslim ettim leşini hafif bir ateşe, Bu yapıldığında, temaşası bir mucize, lakin daha da mucize anlatması, Kurbağanın her yanı delik deşik oldu nadide Renklerle, Ve nihayet bütün o muhtelif renkler solup gittiğinde Beyaz göründü, Ki bilahare Al renge boyanarak [tincted], payidar kaldı ebediyen. Derken böylece işlenen bu zehirden bir ilaç kıldım peyda, Ki bu zehir hem helak eder, hem de şifa verir kazaen zehir içene. Şan olsun ona ki ihsan eylemiştir böyle gizli yolları, Mülk ve İzzet, hem Hürmet ve hem de Hamt ile birlikte. AMİN.
BİR REMİZLİ TOMARA AİT MISRALAR
George Ripley tarafından telif edildiği rivayet olunur.
Açık bir beyan ile bildireyim sizlere, Nerede, nasıl ve nedir benim aslım ve neslim, Omogen’dir benim Babam, Ve Magnesia’dır benim Annem, Ve Azot sahiden Kız Kardeşimdir, Ve Kibrit hakikaten Erkek Kardeşimdir, Arabistan Ejderidir benim namım, Ki serdarıdır cümle bu oyunun, Bir vakitler hem azgın idim hem vahşi, Şimdiyse hem uysalım hem mülayim, Güneş ile Ay kendi kudretleriyle, Terbiye ettiler beni ki pek havai idim, Beni aklıma esen yere, Öteye beriye taşıyan Kanatlarımı, Şimdi o kudretleriyle alaşağı ederler, Ve diledikleri yere götürürler beni, Yüreğimin kanıdır bilirim, Şimdi hem Sevinç hem de saadet getiren, Ve eriten o asıl Taşı, Ve bağlayan onu henüz işini bitirmeden, Şimdi sertleştirir gevşek [lax] olanı, Ve sabit kılar onu. Kanımdan ve suyumdan bilirim ki, Bütün Dünyada pek bol miktarda vardır. Her bir mekânda akar durur, Onu bulan mazhar olur lütfa, Dünyanın baştan başa her yerinde akar, Ve dolanır bir küre misali yuvarlak, Lakin fehmetmezsen bunu layıkıyla, Mahrum kalırsın amelden. İmdi bilesin işe koyulmadan evvel, Nedir o ve cümle soyu sopu, Pek çok İsmi vardır mutlak surette, Ve hepsi de tek bir Tabiyattır ancak, Üçe taksim etmelisin onu, Ve ardından Teslis misali bağlamalısın, Ve hepsini bir kılmalısın sadece, İşte budur Filozof Taşı.
Hermes’in Kuşudur benim namım, Uysallaşmak için kendi kanatlarımı yerim. Uçsuz bucaksız Denizin içinde, Durur Hermes’in Kuşu, Yer o değişken Kanatlarını, Ve böylece daha sabit kılar kendini, Bütün Tüyleri dökülüp gittiğinde, Kımıldamadan durur orada bir taş gibi, İşte buradadır şimdi hem Beyaz hem Kızıl, Ve dahi ölüleri dirilten Taş, Hepsi birden masalsız ve hakikattir, Hem sert, hem yumuşak ve dövülgen, İmdi fehmet bunu bihakkın, Ve şükret Tanrı’ya bu temaşa için.
Alasın pek parlak olan o Phoebus’u, O ki pek yüce bir İhtişam içinde oturur, Pek parlak ışıldayan şualarıyla, Her nerede olursa olsun her mekânda, Zira Babasıdır o cümle canlıların, Başa ve Kök’e Hayat bahşedendir, Ve neşvünema buldurur Tabiyata, Tatlı olan zevcesiyle birlikte, Zira o dermandır her bir derde, Hususen bu kıymetli ameli ikmal etmek için, İyi kulak ver onun talimine, Derim hem âlime hem Kâtibe, Ve Omogen’dir benim Namım, Tanrı’nın bizzat kendi eliyle biçtiği, Ve Magnesia’dır benim Validem, Hakikaten fehmedeceksin ki, İmdi burada başlayacağım, Sana kestirme bir yol talim etmeye, Yoksa pek az şey elde edersin, İyi kulak ver ne dediğime, Taksim eyle Phoebus’u nice cüze, Pek parlak olan şualarıyla, Ve böylece Tabiyat ile zapt eyle onu, Ki cümle nurun aynasıdır o, Pek çok İsmi vardır bu Phoebus’un, Ki onları bilmek pek müşkildir, Ve tutmazsan tam da aynısını, Bilemezsin Filozof Taşını. Bundan ötürü nasihat ederim başlamadan evvel, Bilesin iyice onun ne olduğunu. Ve koyu olanı kılasın latif, Zira pek hoşuna gidecektir o vakit. İmdi fehmet ne demek istediğimi, Ve pek dikkat kesil buna, Yoksa amel pek az tezahür eder, Ve döner senin için büyük bir kedere. Dediğim gibi bu İrfanımızda, Bilirim pek çok İsmi vardır onun, Kimi ardında, kimi önünde, Eski Filozofların ona verdiği gibi. Toprağın üzerinde bir Tepe vardır, Dahi bir Kuyunun içinde bir Yılan, Kuyruğu uzundur geniş Kanatlarıyla, Her yana uçmaya teşne, Tamir eyle Kuyuyu çepeçevre, Ki Yılan çıkıp gitmesin dışarı, Zira şayet oradan kaçıp gidecek olursa, Zayi edersin Taşın hassasını, Toprak nedir bilesin burada, Ve dahi o pek berrak Kuyu, Ve keza Kuyruğuyla o Yılan, Yoksa pek az fayda verir bu amel, Kuyu berrak Suda yanmalıdır, Pek dikkat eyle bu Ateşine, Ateş Su ile yanacaktır, Ve Su Ateş ile yıkayacaktır onu, Sonra Toprak Ateşe konacaktır, Ve Su Hava ile bağlanacaktır.
Böylece varmalısın çürümeye, Ve Yılan'ı getirmelisin dize, İlk olarak karga gibi kara kesilecektir, Ve ininin derinliklerinde boylu boyunca yatacaktır, Yerde yatan bir kurbağa gibi şişmiş, Çepeçevre oturan kabarcıklarla patlamış, Parçalanıp dümdüz serilecekler yere, Ve böylece maharetle katledilir Yılan işte. Pek çok renk serecektir orada gözler önüne, Ve dönecektir kemik gibi beyaz bir renge.
İçinde bulunduğu su ile, Yıka onu tertemiz, arındır günahından, Ve içir ona azar azar, yudum yudum, Ve bu kılacaktır onu pek duru ve beyaz, Ki bu beyazlık ebediyen baki kalandır, İşte budur tam nihayeti, Beyaz Taş'ın ve Kırmızı'nın, İşte budur hakiki amel.
SİMYACILARIN GİZEMİ Bridlington Başrahibi Sör George Ripley tarafından kaleme alınmıştır.
Güneş Koç burcundayken [NOT: "Hen o in T", metindeki bozulmaya göre "When Sol is in Aries" ifadesine tekabül eder] ve Phoebus parlarken, Göz açıp canlanırken unsurlar yeni baharla, Güneş fıtratı ve nuru bahşeder kudretiyle, Ve nem tazeler yeşeren her şeyi, Yılın Güneş'in ısındığı mevsiminde, Taptaze ve ıtırlı açar çiçekler, Tabiatın latif işleyişini sezemeyiz, Aklımızla dahi idrak edemeyiz onu, Dört unsurda toplanmıştır üç şey, Hayvanlar, nebatlar, madenler olmalı bunlar, Taşımızı var ettiğimiz asıl unsurumuz budur, Niceliği ve niteliği bilinmez pek çoklarınca.
Oğul, Niteliktir bilmek istediğim ey peder, Fıtratı nedir ve ne barındırır kendi nevindensinde?
Peder, Yeryüzünde boy veren türlü renkler gibidir, Bu sırrı iyi sakla ey oğul ve kazı zihnine.
Oğul, Oran olmaksızın nasıl bilebilirim onu peder, Bu amel şimdi pek uzaktır zihnime.
Peder, Tabiat ve nevi birlikte neşvünema bulur ey oğul, Nitelik tartıyla bulunmaz asla bilesin.
Oğul, Unsurları ayırmak için peder, behemehal bilmeliyim, Hangisi daha çoktur veya azdır oranca.
Peder, Dört unsuru asıl unsurumuzdan çekeceksin, Gereken başka hiçbir şeye hacet kalmayacak, Asıl unsurumuz nitelikte öylesine kamil karışmıştır ki, Güneş'in kudreti ve onun vasfı sayesinde, Öyle denk kavuşmuş, öylesine baştan başa sabitlenmiştir ki, Hiçbir şey bu denli iyi karışmış olamaz.
Oğul, Bu asıl unsur tek bir şeydir peder, Söyle bana lütfedip nerede biter bu?
Peder, Her yerde bulursun onu ey oğul, Tadından ve renginden pekala tanırsın onu, Havadaki kuşlar onunla uçar, Ve balıklar yüzer denizde onunla, Meleklerin aklıyla seçebilirsin onu, Hükmetmek için hem erkeğe hem kadına, Sabitlenmiş Bedenimiz ile başlamalıyız böylece ey oğul.
Ondan cıva ve berrak su hasıl eyle, Erkek ve kadın onların içindedir, Ateşimizin faziletiyle nikahlanmışlardır birbirlerine, Kadın ameli sırasında pek hırçındır, Gözünü dört aç sakın dışarı kaçmasın, Gebe kalıp bir evlat doğuruncaya dek, Sonra bütün hısımları boyun eğecektir ona, Amellerinde güvenilmezdir onlar, Unsurlar öylesine hamdır zira, Ve renklerinde öyle değişkendirler ki, Kimi zaman bir karganın başı misali, Karardığında pekala sevinebilirsin, Çürüme önden gitmelidir behemehal, Karalıktan sonra beyazlaşacaktır o, O vakit şükret Tanrı'ya, evlat doğmuştur. Bu evlat hem kraldır hem imparator, Diyarının her köşesinde, hem uzakta hem yakında, Bütün cihan hürmet eder ona, Ateşten devşirdiği fazilet uğruna,
İlk libası beyaz ve saftır, Işıl ışıl parıldayan her billur gibi, O vakit emin olasın beyaz tentürden, Ateşimizden devşirilen faziletle, Pek beyaz olan bu ilk libası, Delalet eder onun bekaretine, Buna tıpatıp benzeyen bir teşbih ile, Ve Teslis'e uygun olarak, İlacımız yapılmıştır üç şeyden, Filozofların inkar edemeyeceği, Baba, Oğul tek bir mertebede, Corpus, Spiritus ve Anima [NOT: Beden, Ruh ve Can]. Tabiat tabiatla olduğunda semere devşirebilirsin, Daha az ya da çok bir nispetle, Bunun uygulamasında pek çok insan kördür, Zira anlamazlar Tabiat'ın ne olduğunu, Altın gibi kırmızıdır ikinci libası, Işıl ışıl parıldar kabında, Bir taç kondurulmuştur başına, Dünyadaki her şeyden daha zengin. Üçüncü libası saf erguvandır, Güneş ışınları gibi parıldar parlak ve berrak, O vakit emin olasın kırmızı tentürden, Ateşimizden devşirdiği fazilet hürmetine. Sevgili oğlum, sana emrederim, Sevgimi ve hayır duamı dilediğin gibi, Tanrı'nın huzurunda diz çöküp, O'na hamd ü sena eyleyesin, Sana bahşedilen bu lütufkar ihsanlar için, Bu kıymetli ilmin hakiki vukufuna eresin diye, Ki nice insan arar bunu karada ve denizde, Ve bulamazlar dökülen onca servete rağmen, Sana gizli bir sır göstereceğim burada ey oğul, Çünkü sen erdemlisin yaşantında,
Benden başka kimseden öğrenemezdin bunu asla, Ve madem sır saklamakta bilgesin, Bu yüzden sana hayır duam üzerine tembih ederim, Yaşayan hiçbir insana göstermeyesin bunu, Zira mübarek Taşımızın ilk ilkesidir bu, Ki onun vasıtasıyla yüce eserimiz vukû bulur, İyi belle şimdi sana gösterdiğimi ey oğul, Şayet kükürt eksik olursa eserimiz mahrum kalır, Kükürdümüz ey oğul, hem Su hem Ateştir, Bedeni ölene dek zorlayıp sıkar, O kurşun gibi morarıp kararana dek, Ondan muradına asla eremezsin, Bütün bunlardan sonra yeniden can bulur, Kendi kabında evvelce ölmüş olan, Aklımla daha uygun bir suret bulamam, Onu ulu Uluhiyete benzetmekten gayrı. Zira nasıl ki birden fazlası ölmediyse, Her ne kadar üç şahıs bulunsalar da, Baba ve Oğul kudretle birdir, Kutsal Ruh tamamlar teslisimizi, Taşımıza benzer bir temsil ile, Onda hepsi birde toplanmış üç nesne vardır, Kükürdümüz Kutsal Ruh'a benzetilir, Zira o diridir, Hayatın Ruhu denir ona, Kudretinin tecellisinde en üstündür o. Bedenimizi ölümden hayata kaldırır, Pek çokları, ey oğul, onunla dirilir, Kutsal İncil bu hususta tanıktır, Aklım sayısını kestiremez, Bolca ve nice semere getirir [NOT: Lat. "Multum & quantum fructum adfert"], Kükürdümüzü elmas taşına benzetirim, Ki çeliği kendine çeker tabiatıyla, Bizim kükürt de kadını öyle çeker, Kadın kocasından kaçmak istediğinde.
Oğul, Pek çok tefekküre dalarım peder, hayret ederim zihnimde, Bu Taş neyden hasıl olur, Hem dahi ne tür bir cinstendir, Zira nice memleketler gezdim, Alçak vadilerde ve yüksek dağlarda. Düşmandan ve dosttan sorup soruşturdum, Lakin o kükürdü hiç göremedim, Onu nerede bulacağımı da hiçbir yerde bilemedim.
Baba, Oğul, o öyle unsurlardan yapılmıştır ki, Tanrı onlara hem can hem hayat vermiştir, Madenden asla uzak kalamaz, Zira hem erkeği hem kadını idare eder.
Oğul, Peder, Tanrı rızası için yalvarırım size, Nerede bulurum ben bu kükürdü, Zira niteliğini tam manasıyla bilmem, Ne de cinsini evvelden bilirim.
Baba, Suyumuzun içinde ey oğul, bunu aklında tut, Zira orada kar gibi beyaz görünecektir.
Oğul, Çok teşekkür ederim peder, zira bana pek lütufkârsınız, Öğretiniz sayesinde pek iyi bilmekteyim onu, Şimdi peder, Tanrı rızası için yalvarırım, Zihninizdeyken hazır, Kırmızı kükürdü bilmeyi de bana öğretmenizi, Ve o vakit itimat ederim öğretinizi bulacağıma.
Baba, Beyaz ile Kırmızı ey oğul, cinste birdir, Artık erdin bütün muradına, İyi sakla bu sırrı ve zihninde gizle, Tentürü ve inkişafı Ateşimizin faziletiyledir, Zira Ateşimizde büyüyecektir Taşımız, Ve orada artırır zenginliğini, Ve bildiğim hiçbir taş yoktur ki, Ateşe girip de onun gibi sebat kılsın, Bu yüzden benzetiriz onu Güneş'e, Ki bütün unsurlara bahşeder nurunu.
Baba, Oğul, Asla
Dünya kuruldu kurulalı, Onun kadar kudretli olanı çıkmadı, Mertebesi ne denli yüksek olursa olsun, Safir, Elmas yahut Zümrüt taşı, Firuze yahut kıymetli Yakut dahi, Bütün faziletli taşlar bir yana konulsa, Işıkla dolu o en ulu Lâl taşı dahi, Bizim taşımızla mukayese edilemez, Zira Ateşte cenge tutuşacak olsalar, Lâl taşının fazileti çırılçıplak kalırdı, Taşımızı yok etmeye gelince ey oğul, bu asla mümkün olmaz, Zira unsurlar onda öyle denktir ki, O yanmaz bir yağdır, Ve her şeyin en hükümdarıdır.
Oğul, Kükürdümüz hangi unsurların içindedir peder, Hepsinin içinde midir, yoksa herhangi birinde mi,
Baba, Hepsinde bulunması şarttır ey oğul, Zira biz unsurları birbirinden ayırmayız, Unsurların içindeki kükürdü göremeyiz, Tabiat gereği onların içinde öyle gizlice karışmıştır ki, Unsurlarda bir niteliktir o, Taşımız başka türlü asla kâmil manada sabitlenemez. Nitelik ey oğul, ateşte dahi inkişaf eder, Beyaz Taş ile Kırmızı arasında, Zira nice renkler zahir olacaktır orada, Kadın ölene dek geçen zamanda.
Oğul, Peder, kadının behemehal ölmesi mi icap eder,
Baba, Taşımız asla Kırmızıya dönmez ey oğul, Zira kadının hazır bulunduğu yerde, Pek çok nem ve araz vardır, Onda ıslaklık ve hıltlar bulunur, Ki bunlar Niteliğimizi boğar, İyi kavra ey oğul Nuh tufanından, Aşırı nem hiçbir vakit hayır getirmemiştir. Nasıl ki nitelik nicelikte gizlidir, Bizim Toprağımız da Suların içinde öyle olmalıdır, Ondaki zenginlikleri bulacaksın, Cinsin başkalaşmasından sonra, Yağı kendi içinde donmuştur, Bu da Bedenimizi eriyik kılar. Kükürt ve Yağ tek bir cinstendir, Ki Taşımızı zengin ve renklendirici kılan da budur, Sana bundan daha zengin bir şey söyleyemem oğul, Ateşte kaldığı müddetçe sergilediğinden gayrı, Ateş ona hiçbir zarar veremez, Fıtri kükürt onu öyle kuvvetli kılar.
Oğul, Taşımızı nasıl yapacağımızı pek bilmek isterdim peder.
Baba, Hafif ısılarda buluşacaktır unsurlar ey oğul, Çiğ iken pek acele etmeyesin, Kapta ey oğul, onu daha iyi muhafaza edersin, Ateşi iyi idare et ve kaideye dikkat eyle. Kabı iyice kapat ki Ruh dışarı kaçmasın, Böylece her şeyi daha iyi muhafaza edersin, Zira onu tekrar nasıl elde edeceğini bilmek müşküldür, Bazı kimseler için unsurları buluşturmak pek zordur. Bu Sırrı iyi sakla ey oğul ve Tanrı'ya her gün hamdet, Kabına berrak Su koy, Ve tam kırk gün Ateşe bırak. Ve o vakit kapta siyahlık belirecektir, Siyah olduğunda hızla değişecektir, Onda nice renkler belirecektir o dem, Beyaz olana dek renkten renge girerek, O vakit ateşi değiştirme vaktidir ey oğul, Ve harareti muradına göre ayarla, Ve şayet onun daima Beyaz kalmasını dilersen, O vakit İlacını tatbik etmelisin, Ona kuru bir Ateş veresin, Ve tabiatı gereği nemli bir Ateş, Ta ki cıvayı uçup gitmeden evvel tutmak üzere sabit kılınana dek, Tıpkı
Doğası gereği gizlice karışmış olduğundan, Erimede o vakit hafif olacaktır, Ve şayet onun nispetini alırsan, Kusursuz bir Ay var edecektir, Öyle nüfuz edici olacaktır ki, Hem akışkan hem de geçirimli, Ve (Oğul) şayet İlacının Kırmızı olmasını dilersen, Kuru bir Ateşte tutmalısın onu, Daima tek bir kıvamda, Kabın asla ıslanmasın diye. Öyle sert, öyle ağır ve öyle nüfuz edici, (Oğul) bu ne hayret verici bir şey, Öyle sıcak, öyle nemli, öyle hafif, öyle ıslak, Bu yüce Sırrı saklayacağım Baba, Öyle beyaz, öyle kırmızı, öyle faydalı, Tüm Taşlar arasında en eşsiz olanı. Herhangi bir Hükümdardan daha fazlasını yapabilir, Baba, İşleyişinde öylesine zengindir ki Oğul, İnsanlar Altın ve Gümüşü canıgönülden diler, Fakiri de zengini de onu arzular, Ondan en çok pay alanlar, Halktan en büyük hürmeti görür, Hem gece hem gündüz onlara hizmet etmek için, Ve meydanda onun uğruna cenk ederler, Bu yüzden Oğul, hayır duam üzerinedir, Gizlice sakla bu kıymetli hüneri, Ne Kralı ne Şövalyeyi meclisine dahil et, Bilselerdi hafife alırlardı, Zira dilediklerini elde ettiklerinde, Tanrı'nın laneti üzerlerine çökecektir derler, Zira "Ah bir bilseydim, ah bir umabilseydim" feryadı, Daima iş işten geçtikten sonra gelir, Bizim cıvamız (Oğul) beyazdır ve incedir, Kabımızda parlak ve berrak parıldar, Bizim kükürdümüz onun içindedir, Bizim kuru Ateşimizden daha çok yakar onu, Onu bir yılda daha ziyade sabitler, Tabii işleyişiyle anladığım kadarıyla, Güneş'in kendi kuru ateşiyle, Binlerce uzun yılda yaptığından daha çok.
Kısa bir müddette tamam edebiliriz, İlacımızı tecrübe etmek istediğinde, Hem Güneş'i hem de Ay'ı var edebilirsin, Bir günden daha az bir vakitte. Baba, bu pınardan fışkıran Su mudur, Yoksa nehirde akan Su mudur? Başka Su (Baba) bulamıyorum. Hayır (Oğul) o başka bir cinstendir, Her ne kadar berrak bir Su olsa da, Kükürdümüz ona öyle sıkı bağlanmıştır ki, Hiçbir ateş ile ayrılamaz, Bu husustaki hakikati söylüyorum sana. Hiçbir ateşle ayrılamaz mı (Baba), bu nasıl olur? Ateş ki daima yakıcıdır, Kükürdümüz Güneş'ten ve öyle bir rutubetten var edilmiştir ki, Ateşin içinde daima baki kalır. İşimizin vaktini bilmek isterim, Hangi müddette var edilebilir Taşımız? Tahıldan ve Meyveden (Oğul) pekala anlayabilirsin, Yılda bir kez tamamlanır önünde, Güneş Zodyak'ta dolanıp durur, On iki Burçtan geçer yılda bir kez, Taşımızı yapabilmemiz işte o kadar zaman alır, Pek acele etme, lâkin ateşini iyi yönet, Taşımızın faziletini pek az insan anlatabilir, İçindeki Unsurlar öylesine kudretlidir ki, Hazinelerin bereketi onda barınır, Zira zenginlikte tüm Taşları aşar o.
Sir George Ripley'in, Miladi 1476 Yılında Kaleme Aldığı ve Dönemin York Başpiskoposu George Nevell'e İthaf Ettiği MEDULLA Adlı Eserinin Ön Sözü
1. Pek soylu Efendim ve Kıymetli Başpiskoposum, Lütfedip bendenizden bu Dizeleri kabul buyurunuz, Ki burada huzurunuza takdim ettiğim bu manzumeler, Taş'tan bahsetmektedir, Zat-ı aliniz uğruna Bilgeler tarafından nazmedilmiştir, Bunun karşılığında sizden istirhamım şudur ki, Lütufkâr teveccühünüzü esirgemeyiniz.
2. Hakkında yazdığım bu ilahi Taş, Bir olarak bilinir, oysa Üçtür, Ki her ne kadar kudreti ve kuvveti bulunsa da, Kusursuz Üçlü tabiatın gücüne sahiptir, Yine de Metalleri tartar ve sınarlar, Ve cümle Bilgeler tarafından, Muzaffer olacak kudretli Taş diye anılır.
3. Hor görmeyiniz ve reddetmeyiniz sakın, Onların faziletlerini şimdi öğrenmeyi, Onları kullandığınız takdirde, Kendinizi muhafaza edebilir ve öğrenebilirsiniz, İhtiyarlığı gizleyip Gençliği izhar etmeyi, Ve Pirinç [NOT: Dönem simyasında genellikle değersiz metalleri veya bakır alaşımlarını imler] onlar vasıtasıyla dönüştürülür, Ve hastalıklı Bedenler arındırılır şüphesiz.
4. Hem arıtılır hem bütünüyle saf kılınır, Ve nihayetinde Altına dönüştürülür, Bunların ilki, sizi temin ederim ki, İnsanoğlunun tatması için pek muzırdır, Zira Hayatı çözer ve tüketir, Cümlesini bozan Aşındırıcılardan meydana gelmiştir, Ve Mineral diye adlandırılır.
5. Lâkin Hayvansal olan ikincisidir, Üçüncüsü ise doğrusu Bitkisel olandır, Bütün nesneleri iyileştirmektir onların fazileti, Her ne vuku bulursa bulsun her türlü dertte, İnsan nevini sıhhat içinde muhafaza edeceklerdir, Gençliği tazeler ve onu zinde tutar, Tecrübeyle sabit olduğu üzere, hakikat böyledir.
6. Ve burada size açıkça öğreteceğim, Onların tertemiz Karışımlarını nasıl yapacağınızı, Güzel bir tertip içinde, yüksünmeden, Size beyhude hiçbir Rüya anlatmayacağım, Ömrüm vefa ettikçe inanın bana, Ağzımdan size dökülen sözler ne ise, Amellerim de onu her daim tasdik edecektir.
7. Yine de bir Mecz [NOT: Alegorik veya sembolik örtü] Dizeyi perdeleyecektir, Sanat Kanatlarıyla uçup gitmesin diye, Ve böylece değersiz bir surette etrafa saçılmasın, Ki onun manası yahut Hakikati zeval bulmaz, Ve hilesizce ifşa edeceğim, Meseleyi her yönüyle aşikâr kılacağım, Ve ne olursa olsun aynı şekilde sadık kalacağım.
8. Daha önce işitmiş olsanız dahi, Bu Sanatı icra edenlerin, Kendi kazançlarını daima Küllerde aradıklarını, Ve nihayetinde kederli bir yürekle öğrendiklerini, Kendi paylarına düşeni çoğaltmak yerine azalttıklarını, Yine de bundan ötürü yeise kapılmayınız, Ne korkunuz ne de bundan ötürü geri durunuz.
9. Lâkin size beyan ettiğim kelamlara itimat ediniz, Zira hakikaten ve katılıkla derim ki, Onu bizzat müşahede ettim ve pek iyi bildim, Ve her daim buna şehadet edeceğim, İşte buna İlik denir, derim, Pek iyi bilirim ki daha hakiki bir Metin, Bu Dünyanın tamamında bulamazsınız.
10. İmdi Şarabımızın bu Yazısına gelince, Ki ondan bir tadımlık sunuyorum burada sizlere, Onun saf ve kusursuz semavi Suyu, Her şeyi ziyansızca Husule getirir, Arzunuza göre katı bedenleri, Çözer, hafifletir ve açar, Henüz bahsedilmemiş başka hususlarla birlikte.
11. Yine de Tabiatın Hilafına değildir, Lâkin insanların itikat edebileceği gibi tabiidir, Kendi Tortusundan temizlendiğinde, Orada Phoebus'un [NOT: Güneş tanrısı, Güneş veya simyadaki altın ilkesi] ihtişamı parıldayacaktır, Ve onun ıtırla serpilip gelişmesini sağlayacaktır, Zira ne kadar hoş kokulu olursa, Kıymeti de o nispette ziyadeleşir.
12. Zira Phoebus tabiatı fersah fersah aşar, Hem saf cisimleri hem de gök yüzünü, Hem Tahılı hem Çimi aydınlatır, Güneş yücelerden tazeler, Ve şeylerin meyve vermesini temin eder, Karıştırır, sabitler ve olgunlaştırır, Vebaları defeder ve besler.
13. Terk eder, çeker ve arındırır Havayı, Çiy tanelerini tatlı, selleri ve sıvıları kuru eyler, Yumuşatır, sertleştirir, tatlı ve latif kılar, Ve Tabiatları kusursuzca saflaştırır, Fasılasız İşleyişi sayesinde, Her şeyin neşvünema bulmasını sağlar, derim, Ve Çirkin olan her şeyi kovar,
14.
Defne ağacında yemyeşildir, Altında ışıl ışıl parıldayarak konaklar, Taşları parlak bir ışıltıyla donatır, Işıldayan bedenler onun vasıtasıyla vücut bulur, Lakin daha kesin bir biçimde, Phoebus'un erdemine vakıf olmak dilersen, O vakit Satürn'ün evladı zuhur etmelidir.
Ey çoban, bana camdan bir kadehte, Asma tomurcuklarından berrak su çek, Altın misali, kan gibi kırmızı olanından, Sana daima sakızlı bir kütle sunan, Gelmiş geçmiş en kıymetli cevher gibi.
Böylece hilesizce, akıl yoluyla açığa çıkarılır, Asla hor görmemen gereken bu Sanat.
Çoğaltır ve dahi kılar, İçilebilir Altın, bunu hakikat bil, Onunla ziyadeleşir her şey öylece, Sıhhatini tazeleyebilesin diye, O sırları öğrenmek için her dem çabala, Nizamıyla pekâlâ uzatabilecek olan, Ömrünü günden güne neşeyle.
Zira nicesi bu Sanat'tan nefret etse de, Yine de her şeyden kıymetlidir o, Kendi kalbinde sına ve ayırt et, Cümle mistik dersler vasıtasıyla, Kutsal bir lütuftur bu, sana burada talim edilen, Onu bihakkın sınamış olan kimsece.
Bunu senin için kaleme aldım, Boş bir hevesle değil, sarih bir intizamla, Karşılıksızca emeğini vakfeden o kimseden, Bu küçük kitabı kabul buyur, Seni yeniden Tanrı'ya emanet eden.
Ve her nerede olurlarsa olsunlar, Senin için hayır dileyen cümle canlara.
Kırmadan uzun müddet saklamak istersen, Kabını daima kusursuz bir sıhhatte, O vakit kaideni iyi gözet, Hüsnüniyet besleyen o kimseyi hatırla, Senin inayetinle ikmâl etmek üzere, Ve eserlerimizi öyle bir surette sergile ki, Daima senin methine vesile olsun.
KISA ESER Adı Geçen Müellifin İsmini Taşıyan Kısa Eser, Sir George Ripley
Ağır, yumuşak, soğuk ve kuru olanı al, Onu arındır ve ustaca kalsinasyona tabi tutup toz haline getir, Ağacın Suyunda erit onu, Şayet bir hayır getirebiliyorsan, Ondan bir tentür al, Ve iyi, saf bir topraksı kalsinasyon külü.
Bu gayretinle elde edebilirsin, Hem cıva, hem su, hem de yağ, Büyük alevlerle havanın içinden, Ateş, toprağın içine süzülür, Bu eserde muzaffer olmak dilersen, Neyle başladığına dikkat eyle, Ve ne veçhile çalıştığına, Karanlıkta yolunu kaybetmeyesin diye, Ve nerede, neyle ve nasıl son bulacağını maddenin, Sana bir dost gibi söyler ve öğütlerim, Topraktan su yap, sudan da toprak, İşte o vakit meselede epey yol almışsındır.
Zira balçıkta gizlenmiş bulacaksın, Hem toprağı, suyu, havayı, hem de ateşi, Sana derim ki kardeşim, dalkavukluk etmem, Bizim toprağımızdan yapılır bizim suyumuz, Ki o kar gibi bembeyaz ve berraktır, Ve toprağımızı kalsinasyona uğratıp büyütür. Sana evvela karalık görünür, Ameliyenle bunu bileceksin, Defalarca erit ve defalarca kalsinasyona tabi tut, Beden pıhtılaşma ile beyazlığa erişene dek. Bedeni akıcı ve eriyebilir kıl, Toprakla birlikte, kâmil ve boyayıcı. Mayalama işi bir kez bittiğinde, İster Güneş ile yap, ister Ay ile, Hayat suyuyla erit onu, Nizasızca cıva tesmiye olunan, Ruhu bedenle ve tinle bir araya koy, Tek bir vücutta buluşsunlar, Validelerinin karnında büyüyene dek, Ona kendi terinden içecek vererek, Zira bir çocuğa ineğin sütü kardeşim, Kendi anasının sütü kadar tatlı gelmez, Böylesine harikulade işlenmiş bu çocuk, Kendi mirasına eriştirilmelidir, Geçimi öylesine kıymetli bir şeydir ki, Bir kralla boy ölçüşecek kudrettedir, Bütün bunları aklında tutan, Ve bu mesellerin cümlesini anlayan kimse, Ayrıştırma ile bulabilir, Fakiri ve zengini, büyüğü ve küçüğü, Kükürdümüzle antimonumuzu yaparız, beyaz ve kırmızı, Ve ondan diriltiriz cıvamızı, hem diri hem ölü. Bu bahsettiğim bir metaldir, yedi metalden biri, Şayet kâtip isen oku ne murad ettiğimi, Geri kalan altı gezegenden hiçbiri yoktur ki, ne büyük ne küçük, Şayet onun yanına konulursa, hepsini kalsinasyona uğratmasın. Kırmızı kana getirilmelidir o, Yoksa ondan hiçbir şey elde edemezsin, Ağaç Suyu ile eriştir ona, Tek bir örtü altına bürünmüş erkek ve kadın, Onların içinde ve onlardan hasıl olur bir çocuk, Güzelliği sevimli, uysal ve halim, Kuvvetli damlalarla topraktan, Besle çocuğu anasının rahminde, Buluğ çağına erişene dek, Ve sonra bir izdivaç eyle, Kız ile oğul arasında, Ve böylece maddeyi fethetmiş olursun. Bu eserin başlangıcını dilersen şayet, Kutsal Kitap'ta bulacaksın onu, Hem ayin kitabında hem de Mezmurlar'da, Evet, sunaktaki rahibin önünde yazılıdır, Ve işleyeceğin antimonun ne olduğunu, Kâtip isen eğer, yazdım sana, Daha evveline bak, bulabilir misin diye, İnsanları kör eden, sarih bir biçimde yazılmış olanı, Bizim eserimiz cıvamızı geri getirmektir, Filozofların çözünme dediği şeydir bu, Ve pak olmayan bedeni çözmezsen eğer, Basiretsizce çalışıyorsun demektir. Suyun hapsedilmesi, çözünme demek değildir, Bilakis bedenin yeniden suya dönüşmesidir, Yani öyle bir suya dönüştürülmesidir ki, Bedeni kendi ilk maddesine (prima materia) döndürsün, İkinci eser, Toprağı ve suyu pıhtılaşmaya getirmektir, Üçüncünün arındırılması ise bir başkadır, Beyazlığa doğru, öz kardeşim benim, Kendisine mahsus olan bu suyla, Ki bilinmesi pek harikuladedir, Dördüncü eser damıtılmasıdır, Suyun ve toprağın yukarıya doğru terlemesidir. Ve böylece tek bir rıza ile elde edersin, Toprak, hava, su ve ateşi, yani dört unsuru, Kabın dibinde kalan külleri, Sakın hor görme arta kaldılar diye, Zira sana doğrusunu derim ki, Zanaatımızın tacı işte oradadır.
JOHN LYDGATE, ST. EDMUNDS BURY KEŞİŞİ Kral İskender'in hocası Aristoteles'e gönderdiği ikinci mektubun tercümesinde
İskender burada zikredildiği üzere, Pek çok fazileti sebebiyle bu filozofa, Gizli bir ulak gönderdiğinde, Özür kabul etmeksizin sarayına gelmesi için, Lakin o öte yandan zayıf ve yaşlı olduğundan, Ve dahi takatsiz düştüğünden, Yürümeye yahut ata binmeye dermansızdı.
Fakat İskender'in göndermesindeki asıl maksat, Zihninde tuttuğu bir arzu ve hevesti, Muradının ne olduğunu açıkça beyan etmek gerekirse, Biliyordu ki hakikatte felsefede, Ve gök bilimin diğer sırlarında, O pek mahirdi ve her şeyi en iyi anlayandı, Kralın elçi göndermesinin başlıca sebebi buydu.
Gezegenlerin kudreti ve cümle yıldızların hareketi, Ve her bir semavi aklın mahiyeti, Barışın ve keza savaşların seyri, Ve diğer her bir tuhaf, gizli ilim, Tıpkı yedi tanrının tesirleriyle, Efsunların nizamını tertip etmesi, Yahut yedi metalin dönüşümleri gibi.
Sır olan diğer sanatlar ile birlikte, Hesap ilmi ve remil, [okunamadı], Yüzlerin temaşası ve ateş falı, Karada ve suda hendese sanatı.
Yükseklik ve derinlik, cümle vukufla, Bu sebeple arzu eder Kral onun huzurunu, Fakat bütün bunlara rağmen kendi derununda bir nesne vardı, Açığa vurmamak üzere sakladığı bir sır, Krala da uluorta fâş etmediği, Bir güldeki iki şeyden misal alarak, Evvela çiçeğin nasıl büyük bir letafet sunduğu,
Lakin dikende insanların büyük bir keskinlik bulduğu gibi, İrfanda da işte böyle bir benzerlik bulunabilir. Otta ve çiçekte, yazıda, kelamda ve taşta, Her birinin Tanrı'dan ve Tabiat'tan bir hassası vardır, Lakin bunun bilgisi pek çok kimseden gizlidir,
Ve cümle mahlukata beyan edilmemiştir, Bu sebeple akıl ile itidal arasında niyetlendi, Kralı hem hoşnut edecek bir yol bulmaya, Bir miktar sırrı çözüp onun kalbini ferahlatmaya.
Hakikaten pek büyük bir fark vardır, Bir hükümdarın şanlı vakarı ile, Avamın kaba idraki arasında, Ki onların haddi değildir hiçbir surette karışmak, Sır tutulması icap eden ilimlere, Zira bir kralın meşhur haşmetine, Ve tecrübe sahibi kâtiplere yaraşır ancak.
Kutsal metinleri araştırmak fevkalade uygundur, Kuşların, hayvanların ve ağaçların gizli sırlarını, Ve tabiatı en latif olan meleklerinkini, Madenlerin ve denizdeki balıklarınkini, Ve hususiyle üç taştan olanları. Biri madeni, diğeri nebati, İnsanın ömrünü uzatmak için dörde ayrılmış.
Ki diğer taşlar arasında bir vakit okumuştum, Biri vardı ki [okunamadı] tesmiye olunurdu, Gereğince işlenmiş dört unsur, Toprak, su ve hava, ve bilhassa, Ateş ile birleşip müsavi kılınmış nispeti. Kısaca ve tereddüt etmeksizin diyebilirim ki, Taşlar kitabında (lapidary) bulunmaz böyle bir taş.
Bir vakitler bir filozoftan okumuştum, Her maraza karşı en şifalı kıymettedir, Krezüs'ün hazinesindeki cümle defineden ve altından, Ve dahi tabiatın neşvünema ettiği cümle taşlardan, Sanatla işlenmiş yahut tasvirle dövülmüş olandan üstündür. Taş ve taş olmayan (lapis et non lapis), en ulu namlı taş, Aristoteles ona bu adı vermiştir.
Ve mademki pek az okudum yahut gördüm, Böylesine yüksek meseleler hakkında yazmaya ya da meşgul olmaya, Haddini bilmezlik sayıp bazıları istihkar edebilir, Arzularımda bu denli cüretkâr olup tırmanmayı, Dokuz kürenin üzerindeki merdivene çıkmayı, Yahut zifiri gecede mukaddes türbelerde, Pek berrak bir ışık saçan yakutlarla uğraşmayı.
Ben hiçbir vakit mahir bir cevahirci olmadım, Böylesi mevzularda kalabalığa karışacak, Filozofların yanında gözlerim berrak değildi, Ne Platon ne de Sokrates ile, Müstesnadır sadece Aristoteles'in mektubu, Filozofların şahından Kral İskender'e, Cümle tesirinde bu taşın mucizesini yazmıştır.
Kendi gayesine muvafık, gizli bir surette, Felsefenin derinliklerine gizlenmiş sırlar, Evvela dört unsurun birbirinden ayrılması, Ve sonrasında onun bizzat belirttiği üzere, Her birinin ayrı ayrı ıslah edilmesi.
Ve bundan sonra, onun reyi vechile, Bu dördünden bir kavuşum meydana getirilmesi. Bu suretle ikmal edilir bu Taş, Gözetilir birleşmesinde hiçbir ifrat olmaya, Lakin nice kimseleri şaşırtmıştır bu batıl dalalet, Ve onları pek büyük ziyana uğratmıştır sonradan, Masraflar ve hadsiz harcamalar sebebiyle.
Akıl noksanlığından öyle mecnun olmuşlardı ki, Kavrayamadıkları bir işe kalkışmışlardı.
Zira tecrübe etmeye heves eden kimse, Yasaklanmış sırları, onu ahmaktan gayrı saymam, Kendi gafletiyle cüret eden kimse gibidir, Üç ayaklı bir taburenin üzerinde dimdik durmaya.
Yahut balık havuzunu esirgeyip çorak gölde balık avlayana benzer, Her şey bittiğinde başka bir lütuf elde edemez, İnsanlar onu hor görür ve ahmak yüzüyle alay eder. Bu yoksul insanların kalkışacağı bir zanaat değildir, Kasaların ve sandıkların tamtakır kalmasına yol açar, Zihinleri bozar ve akılları dehşete düşürür, Yine de yazıyla beyan eder bu kitap,
Ve akıl yoluyla imtina etmez, Tadı en leziz altın deliller ile, Bilinmeyen bir şeyi daha da bilinmeyenle ispatlamaktan (per ignotum probatum per ignotius). Bu kitabın başlığı Filozofların Emeği'dir (Labor Philosophorum), Aynı zamanda Hükümdarların Yönetimi Üzerine (De Regimine Principum) tesmiye olunur, Filozofların Sırlar Sırrı'dır (Secreta Secretorum), Cümle faziletlerin derlenmiş hazinesidir (omnium virtutum), Bir hulasada ortaya konmuş bir nizam rehberidir, Tıpkı mizaçların sıhhatte ve marazda, Kendilerini yasa yahut neşeye meylettirmesi gibi.
Ki bu kitap Kral'a ithaf olunmuştur, Gerek savaşta gerek sulhta İskender'e, Onun ricası ve hükümdarlık buyruğu vechile, Aristoteles marifetiyle tamamıyla ikmal edilmiştir, Yaşından ötürü dermansız ve şüphesiz takatsizdir, Lakin azminde tam ve niyetinde sadıktır, Onun fermanına itaat etmek üzere bu kitabı ona göndermiştir.
Lydgate, Aristoteles'ten Nakleder Aristoteles, Taşlar Hakkında Kral İskender'e Bildirir.
Filozof Taşı'na dair ki ondan gayet yüce bahsederler, Lakin Aristoteles'in bildirdiği öyle bir taş vardır ki, Kıyas kabul etmez, hepsinden üstündür, Taşların taşı, namı en yüce olanı, Bu kıymetli nesnenin faziletine dair, En yüce Kral'a böyle yazmıştır,
Ey mertebesi en ulu İskender, Bütün bu cihanın hükümdarı ve hâkimi, Ve cümle milletlerin üzerinde mülkü olan, Her birinin boyun eğip itaat ettiği, Ve maksadımızın nihayetine ermek için, Bütün dünya hazinesi kısaca bir araya toplanmış, Bu Taş'ın faziletinde beyan olunmuştur.
Önce maddede kavramalısın, Ayrıksı ve garip bir bölünüşle, Suyu Havadan bir tefrik ile, Ve Ateşi Havadan bir ifraz ile, Her biri cümle bozulmadan muhafaza olunarak, Filozofların tayin ettiği bir suret üzere, Ki akıl yoluyla asla inkâr olunamaz.
Su Havadan basiretle ayrılmış, Hava Ateşten ve Ateş Topraktan çekilmiş, Hüner doğruca kavranıp bölünmüş, Hatasız ve hilesizce, Her bir Element kendi mizacında arı, Kendi hissesine layıkıyla düştüğü üzere, Bu Sanatta mükemmelen zikredildiği gibi.
Secreta Secretorum
Bu Taşın Rengi kimi zaman limon küfü rengindedir, Fıtratındaki ışığı saçan Güneş gibi, Örülmüş altın yürekleri pek şad eder, Hind Kralının sahip olduğundan daha çok hazineyle, Kendi tabiatlarında işlenmiş kıymetli Taşlardan. Parlak Güneş için limon küfü rengi, Bütün gece ışıldayan Sabah [NOT: Ay kastedilmektedir] için ise Ak renk.
Bu Filozof Paris'te ortaya çıkardı, Bu Taşların tabiatını eksiksizce yazanı. Bütün Bölünmeyi büyük bir dikkatle tertip etti, Ve bunun üzerine gayretli ihtimamını vakfetti, Tâ ki kemalat uzun süre payidar olsun, Aristoteles'in mektubunun muradı gibi, Ki ondan gayrısı bunu layıkıyla başaramazdı.
Zira mesele açıkça söylenmemiş olsa da, Filozofların bu Taşlar ile ne kastettiği, O tecrübeli ve Kadim Aristoteles, Ve bunu bir armağan olarak gönderen Parisli zat, Ve ahdinde bütünüyle sadık ve hüsnüniyetli olan,
Arabistan, Hindistan ve İran ahvaliyle, Âlimlerin rivayet edebileceği Taşlara dair. Hermogenes tek başına, Sırdaşı olan mezkûr Thelip ile birlikte, Her gizli Taşın faziletini bilirdi, Mertebelerine göre nasıl tertip edilmişlerse, Ondan saklı kalmış hiçbir garip sır yoktu.
Bu Hermogenes ve o her şeyi bilirdi, Bir Krala yaraşan bütün bu neviden faziletlere dair,
Birinci Bölüm
Mukaddes Teslis'in adıyla, Bu Amel hakkında muhtasarca yazacağım, Tevirat kabilinden hususları bir yana bırakıp, Hakikati tecelli ettirmeyi vaat ederek,
Mecazlar ile yazmayacağım, Lakin Meseleyi apaçık beyan edeceğim, Ve nesnelerin nasıl uzlaştırılması gerektiğini, Tabiatın hakiki ameli ve Rabbimizin inayetiyle,
Âlem birdir ancak, yuvarlak göklerle kuşatılmıştır, İçinde türlü maddeler ve suretler bulunsa da,
Bu âlemin Merkezi olan ve Hava ile ayakta tutulan Toprak, Tabiatı gereği çırılçıplak var olmaktan öte bir şeye sahip değildir, Ve yokluğa en yakın olandır, Filozofların bildirdiğine göre, Mizaç tabiatı bakımından gayet kuru ve soğuktur, Ve şimdi kürevi Şeklime binaen, Elementlerin nasıl uzlaşıp çatıştığını göstereceğim, Ve Elementler birbirine böylesine zıt olsalar da, Yine de göklerin Tesiriyle birleşmeye getirilirler, Ve bir kez bir cismi birbirine bağladıklarında, Tabiatı helak etmeksizin hiçbir şey onları çözemez, Evvela Ateş Tabiatı gereği sıcak ve kurudur, Hava Ateşten yalnızca nemiyle ayrılır,
Toprak yalnızca soğukluğu sebebiyle Ateşle ihtilaf eder, Bu Uyumu ve ihtilafı her insan görür, Hava mizaç ve tabiatça sıcak ve nemlidir, Suyun Havadan farkı yalnızca ısısındadır, görürüz ki,
Öyle ki nem hususunda ikisini de bir buluruz, Suda ise tabii hiçbir ısı bulamayız, Su mizaçça soğuk ve nemlidir, Toprak Sudan kurulukta ayrılır, bilirim, Toprak Ateşle kurulukta uyuşur, şüphe yoktur, Böylece biri diğerinin içinde, Çark dönüp durur. Bu yuvarlak Çemberden bir kare hasıl olur, Her bir çizgi diğerine eşit mesafededir, Ve yuvarlak Şekil nasıl her şeyi Bir'de toplarsa, Dört şeyin Karesi de öylece tefrik eder. Bu Kareden bir Ateş hasıl olmalıdır, Ki Hayvani, Nebati ve Madenidir, okuruz, Ve Ateş ile başlayacağım, Dilerim Tanrı'dan, bu hususta haddimi aşmış olmayayım. Bu âlemin bütün Tertibi çatılmıştır, Daha evvel zikrettiğim Üç şeyden, Şimdi Âli nesneler meydana getirmek için, Asalete en yakın nesneleri almalıyız, Ve bu ulu Kütle nasıl Üç şeyi ihtiva ederse, Küçük Âlemde de Kan, Et ve Kemiği öylece görürüz, Yine de küçük Âlem ile ulu Âlem birden gayrısı değildir, Böylece birliği daima muhafaza ederiz, Yaşamakta olan her ne ise, Kan olmaksızın serpilemez. Meni her şeyin Üremesidir, Her ne türden olursa olsun, Kan Menidir, ister Ak olsun ister Kırmızı, Zira Kan olmaksızın her şey ölüdür, Kan bahsettiğim üç şeyi ihtiva eder, Ve kendi Tentüründe Altının Tabiatına sahiptir, Altın olmaksızın hiçbir Maden parlakça ışıldayamaz, Kan olmaksızın hiçbir Cisim ışığın feyzine eremez, Böylece ulu ve küçük Âlem daima, Tanrı'nın iradesi mucibince Birliği muhafaza eder,
Şimdi her şeyin içinde Kan en Soylusudur, Zira Âlemde hiçbir şey ondan müstağni kalamaz, Kan dört Elementin hakiki nispetine sahiptir, Ve daha evvel bahsettiğim üç türe de, Herhangi bir surette çoğalan her şeyin, Asli maddesi Kan olmalıdır, Madenlerdeki cıva muhakkak Kandır, Hayvanlardaki meni kendi benzerini yeniden peydahlar, Gökten gelen Nebati nem pek hayırlıdır, Yine de bu üçünün cümlesi ancak Kandır, Öyleyse neslin türemesinde Kan tabiata en yakın olandır, Bu Sırrı, ey aziz Kardeşim, zihninde sımsıkı sakla, Ve bu Şart üzerine, Hangi Kanı alacağını tekrar beyan edeceğim, Madenlerin hakiki Kanını elde etmek müşkildir, Ve ele geçirilmesi uzun bir zaman talep eder, Nebatların Kanı pek bol neme sahiptir, Ve bu sebeple onu elde etmek çok zahmet gerektirir, Hakiki Kanı zahmetsiz ve masrafsız bulmak ise, Aklını büsbütün yitirmeden evvel onu nereden alacağını bilirsin. Evvelce dediğim gibi en soylusunu ara bul, Zira şimdi...
Madde hakkında daha fazla söylemeye cüret edemem. Bu sır bugüne dek hiç açılmadı, Bulabildiğim hiçbir insanın yazısında, Fakat ben ki tatbikatla doğru olduğunu gördüm, Şeylerin şeyleri nasıl yenilediğini bildim, Tanrı esirgesin, hiçbir simyacı kitabıma rastlamasın, Zira ne yapıp edip [okunamadı] elde etmek isterler, Ve dostlarının kazandığını tüketir o kimse, Sonunda da başladığı yer kadar yakın olur hedefine. İnsanlara bolca altın vaat eder durur, Lakin sen masraftan sakın, evvelce dediğim gibi.
Bölüm II. Ameliyenin Usulü Üzerine.
Şimdi maddeden sonra usulü hesap et, İşbu ameliyemizi nasıl meydana getireceğimizi,
Önce maddeyi ham haliyle al, Sana pek az şeye yahut hiçbir şeye mal olmaz, bilirim,
Olabildiğince temiz şekilde elekten geçir onu, Pisliğinden bütünüyle arınana dek, Ki bu üç ya da dört saatte tamam olur, O vakit kötü hıltından [NOT: hılt (humour), maddede bulunan zararlı sıvımsı karışım] temizlenmiş olacaktır,
Sonra bulacağın tortuyu al, Maddenin geride bıraktığı o şeyin içindeki,
Onu da en asil unsur ile tasfiye et, Toprak oluncaya dek yanana kadar,
İşte o vakit muazzam kudrette bir Taşın olur, Az bir masrafla hakiki bir sır.
Al bu Taşı ve değirmenci hünerini tatbik et, İncecik bir toz olup pek yumuşak kılınana dek,
Sonra ondan aldığın nemi ona geri ver, Ardından bu kitapta bulacağın üzre muamele et ona.
Fakat ona kendi cinsinden gayrı içecek verme, Yoksa muradıma göre davranmamış olursun. Kifayet edecek olandan fazla içmesin, Taşkınlardan sakın, sana nasihatimdir,
Sonra evvelce yaptığın gibi onu iki kez daha elekten geçir, Ve daima kendi suyunu üzerine koy,
Böylece onların birinci derecesi vücuda getirilir, Ve en kaba ameliyen tastamam işlenmiş olur.
Bölüm III. İkinci Derece Üzerine.
Şimdi ikinci usulü açıkça göstereceğim, Pek az zahmetle onu nasıl işleyeceğini,
Üç eleme işin öğretim uyarınca bittiğinde, O vakit Taşı evvelce yaptığın gibi kır,
Sonra bir kap tedarik etmelisin, Yumurta kabuğu gibi biçimlendirilmiş olmalıdır, Maddeyi bu kabın içine koymalısın, Sonra onun iyice kapatıldığından emin ol,
Kap üç kısma ayrılmıştır, Bunların ikisi daima boş kalmalıdır, Bu kap tabii bir hararete oturtulmalıdır, Ki madde layıkıyla terleyebilsin, Ruhlar ateş ile bunaltılmamalıdır, Zira aksi halde muradına asla eremezsin, Kabın soğuk da almamalıdır, Yoksa bozulur, filozofların anlattığı gibi, Lakin onu her daim mutedil bir hararette tut, Kırk gün müddetince,
O vakit gözüne bir karalık görünecektir, O karalığı beyaza çevirmelisin, Kırk günün sonunda camı çıkar, Ve onu soğuktan muhafaza ettiğine dikkat et, Ve kuru ateşli bir fırına koy onu, Muradınca beyaz olana kadar, Ki bu üç haftada nihayete erecektir, Ve neminden bütünüyle kuruyacaktır, Sonra ilk soğurduğun ilk su ile, Yeniden besleyebilirsin onu bu vakitte, Fakat bir defada içmesine kifayet edeceğini Düşündüğünden fazlasını verme ona, Bu tamam olunca evvelce yaptığın gibi çürüt, Tıpkı aynı minval üzere, Ve evvelce durduğu mezkûr müddet içinde, Siyah bir renge bürünecektir, Ve aynı usulle beyazlaşarak pıhtılaşırsa, İşte o vakit ameliyen hem kusursuz hem de doğrudur, Şimdi gidip fırıncının sanatını öğrenmelisin, Mayalanma ile ekmeği nasıl mayaladığını, Ve hakikaten mayalamak için altın levha alma, Fakat levhaların tuttuğu şeyden pay al. Bilirsin ki Güneş güzel bir tentür göstermezse, Pek az itibar görecektir, Öyleyse altının tentürü pek asil bir şeydir, Ameliyemizden asil kimselere bir lütufla, Zira şu hakiki darbımesel pek münasiptir, Aşağılık şeyler asil bir efendiye yaraşmaz. İşte sana mayanın ne olduğunu söyledim, Sana mayalamayı öğretmekten geri durmayacağım, Bu bölüm nihayete erdirildi şimdi, Ve şimdi üçüncü dereceyi göstermek niyetindeyim.
Bölüm IV. Bu Ameliyenin Üçüncü Derecesi Üzerine.
Saf ve iyi olan Güneşi al, Ve ondan saf kanını aldığına dikkat et, Ocağını üç kısma bölmelisin, Ve dördüncüsü mayanın olmalıdır. Hem Kırmızı hem de Beyaz için istersen, Kırmızı için bu usulü tatbik etmelisin, Ve Beyaz dahi aynı minval üzere, Adıyla Ay ile mayalanmalıdır, Ve maddeyi eşit şekilde böl, Biri Kırmızı için, diğeri Beyaz için. Beyaz için benzer bir başka kap aramamalısın, Evvelce bu kitapta sana öğretildiği gibi. Mayaların maddelerine eklendiğinde, Kabını sıkıca kapatmalısın, Ve evvelce yaptığın gibi onu çürümeye bırak, Geçmişte dediğim tam müddetince, Ve her mertebede öylece muamele et, Bir önceki bölümde görebileceğin gibi. Lakin iki mayanı birbirinden ayırıp tanımaya bak, Yoksa ahmaklığın pek büyük bir taaccüp konusu olur, Ve onu karalığından arındırıp beyaza çevirdiğinde, İşte o vakit fevkalade kudrette bir iksirin olur, Kırmızın henüz tam kemaline ermemiştir, Lakin Beyazın kusursuzca işlenmiştir. Kırmızın en kuvvetli hararet ile beslenmelidir, Kapalı bir fırında, ta kırmızı olana dek, Kırmızı olduğunda ve bal mumu gibi eridiğinde, O vakit olması gereken hiçbir şey gevşek tutulmamalıdır. Şimdi fevkalade kudrette bir Güneşin vardır, Uçup gitmeden evvel cıvayı yakalayacak olan, Ve ona durmasını emredip getirmesini sağlayacak olan, Bütün metalleri ona doğru ve onu kralları bilecekler, Ve sapma olmaksızın öyle bir itaat gösterecekler ki, Hepsi ondan tesir alacaktır, Şimdi fevkalade kudrette bir Taşın vardır, Üç türü ve unsurları ihtiva eden, Rengiyle Ateş, dökülmesiyle Su, Göz yanılması olmaksızın görünüşte Toprak, Hava
Adsız Yazar
Hava sudadır, bunu her insan bilir, Ve böylece dört Unsur uzlaşır şimdi, Üç Noktaya gelince, göstereceğim, Onları Taşında nasıl bileceğini, Kan için olan tentür Hayvanidir, Nem ise Bitkisel kısma maliktir, Tüm Toprak şüphesiz Mineraldir, Böylece tek bir Çemberde kalırız, dışarı çıkmayız hiç. Şimdi Şeklimi kusursuzca işledim, Lakin Merkez hakkında henüz hiçbir şey söylemedim. Merkez her ne olursa olsun bir noktadır, Bölünmenin hiçbir türü olmaksızın, Ve Doğa'nın pek güzel sağladığı gibi yapılmıştır, Öyle ki hiçbir Araz bölemez onu, Yalnızca elle ve Miktarda bölünebilir, Fakat hiçbir Unsur ile ayrılamaz Niteliği, Şayet büyük bir Ateşe koyarsan onu, Hakiki bir Semender olarak bulunacaktır, Şayet Suya atarsan, bilirim ki, Bir Balık gibi yaşayacaktır orada, Şayet Havaya savurursan yükseklere, Orada yaşayacak ve asla ölmeyecektir, Şayet Toprağa gömersen sımsıkı, O vakit orada kalacak ve ebediyen sürecektir. Böylece hiçbir Unsur bölemez şüphesiz, Çarkımızın etrafında döndüğü bu Merkezi, İlacını nasıl Çoğaltacağını sanırım, Bilmek sana pek çok fayda sağlardı, Zira bilmezsen nasıl Çoğaltacağını, Tükenecektir İlacın çarçabuk, O vakit zihnini derin bir kedere sevk eder, Onu yeniden yapmak zorunda olduğunu düşünmek, Bu sebeple bir sonraki Bölüm öğretecektir sana doğrusunu, Bu harikulade kudretteki Taşı Çoğaltmayı.
BÖLÜM V. Nasıl Çoğaltılacağı Üzerine.
ŞİMDİ bu Bölümde göstermek niyetindeyim, Bilesin diye nasıl Çoğaltacağını,
Şayet Mıknatıs taşına demir konulmazsa muhakkak, Harikulade bir surette azalacaktır, Büyük küçük her bir şeyin Türü, Çoğalma vesilesiyle muhafaza edilir, Şayet Çoğaltılmazlarsa bozulup yok olurlar, Fakat Çoğalma ile hepsi varlığını sürdürür.
Her şey Döllenmenin ardından tabii Gıdasını alır, Doğa'nın uygun gördüğü üzere türünü sürdürmek için,
Aynı şekilde Taşımızın da Çoğalması şarttır, Yoksa o Taşın Türü ölüp gidecektir, Ve Çoğalma muhakkak öyle bir şeyden olmalıdır ki, Çoğaltılan şey ondan en büyük hazzı alsın.
Durmaksızın yanan Ateş, Madde eksik olursa sönecektir Ateş, Fakat Taşımızı layıkıyla beslemek için, Yolu derhal göstereceğim şimdi.
Kabını ve beraberinde İlacını al, Ve onu ılık bir Ateşe koymalısın, Ve sıvılaşmaya başladığında, Hemen üzerine adi cıva koy, Ve çarçabuk yutulacaktır o, Taşımızda bulunan ısının faziletiyle, Ve miktar olarak ne kadar koyarsan, Hakikaten o kadar artar İlacın,
Yine de aklını kullanmalısın aşırı doyurmamak için, Aşırı soğutmayla, oradaki tabii ısıyı,
Ve bir Dirhemden bir Libre yapmak istediğinde, Bunu pekala yapabilirsin, döngüyü muhafaza edersen, Ve kafi derecede Çoğaltıldığında, O vakit Ateşten kenara al onu. Bir adam tanırdım bir vakitler bu Diyarda, Yaptığını berbat ederdi, sen de öyle olabilirsin, Öğrettiğim gibi yapmadığın takdirde, Ki o zaman hiçbir şeyden korkmana mahal kalmaz. Bir başkasını bilirdim ki doğru rehberlikten mahrumdu, Ve bir defada tüketti hepsini tek bir atımda (projeksiyonda). Bunlar bilmezlerdi nasıl çoğaltılması gerektiğini, Ki ben bu vakitte öğrettim sana bunları, Fakat Çoğalttığın cıvanın, Mümkün olduğunca temiz kılınmasına dikkat et. Şimdi onun kemalini yaymasını sağlamak için, Gereklidir atımın (projeksiyonun) nasıl yapılacağını bilmek,
Bundan bir sonraki Bölümde bahsedeceğim, Zira Çoğaltma üzerine daha fazla söz etmeyeceğim.
BÖLÜM VI. Atım (Projeksiyon) Üzerine.
ŞİMDİ geriye sadece bu Dersi almamız kaldı, Kusursuzca atım (projeksiyon) yapabilmek için,
İlacın bir cüzünü al ve Merkür'den [NOT: Burada cıva kastedilmektedir] yahut Kalaydan, Fakat onları son derece temiz kılmaya dikkat et, Ve Madenin Sıvılaştığında, O vakit süratle içine at İlacının cüzünü.
Sonra öyle bir hale gelecektir ki, Tümü kırılgan bir cam gibi olacaktır, Kırılgan maddeyi olduğu gibi al, Ve yüz üzerine tatbik etmeyi ihmal etme.
O yüzü bin üzerine, böylece durmadan artırabilirsin, Ve tentürün zayıfladığında artık atım (projeksiyon) yapma.
Bu atım (projeksiyon) şüphesiz emniyetlidir, Böylece Çarkımız çepeçevre dönmüştür, Hangi Kapta atım (projeksiyon) yapılacağını söylememe hacet yok, Zira Sanatının bir Üstadı bunu gayet iyi bilir, Madenler üzerine nasıl atım (projeksiyon) yapılacağını öğrendin şimdi, Ve şimdi göstereceğim insan bedeni üzerine nasıl atım (projeksiyon) yapılacağını.
Evvela Beden iyice arındırılmalıdır, Ve terletilip yıkanarak latif kılınmalıdır.
Ve gönlüne göre temizlendiğinde, İlacından bir dirhem al, Şarabın beşinci özü ile birlikte, Öyle ani bir tebeddül gösterecektir ki, Artık Bozunmadan korkmana hiç gerek kalmaz, Şimdi onun Faziletlerini beyan etmeme lüzum yoktur, Onlar başka yerlerde başkalarınca etraflıca gösterilmiştir. Şimdi seni mukaddes Teslis'e emanet ederim, İşimin nihayete ermiş olmasından ötürü O'na şükrederek, Seni bu Sırrı kötü insanlardan sakınmakla vazifelendiriyorum, Senden büyük bir Israrla talep etseler dahi, Ve sakın elinden çıkmasın bu, Kusursuz derecede dürüst bir adam müstesna.
Kitaplar vasıtasıyla hakiki Eseri asla bulamadım, Bu sebeple ardımda bu Kitabı bıraktım, Kimin kısmetine düşerse düşsün, Onun vasıtasıyla bilsinler diye tüm Sırlarımızı.
Tanrı hiçbir Çoğaltıcıyı [NOT: Sahte simyacıları] karşılaştırmasın Kitabımla, Ve hiçbir art niyetli Kâtip bakmasın ona, Sonra borçlarını öderler kesinlikle, Ve pek yüksek Kiliseler, Çan Kuleleri inşa ederler, Sakla bunu bu güruhtan, istirham ederim senden, Mahşer gününde Tanrı huzurunda hesap vereceğin gibi, Zira söylenmiş olan her ne varsa işimize uygundur, Bu sebeple izzet, hamt ve şükürler olsun Rabbimize, Mukaddes ve Muazzezdir O'nun İsmi, Ki ben hakir Günahkâra vahyetti bunları.
HERMİT'İN HİKÂYESİ
Hac yolculuğumda Lemnos'ta, Vulcan'ın dükkânına yakın bir yerde, Kayda değer tek bir nesne buldum, Bir vadi ile bir dağın tepesi arasında, Yeraltından çağlayan billur bir pınar. Bu manzaradan hoşnut kalıp, orada yaşayan Bir hermitten bu yerin hikâyesini anlatmasını diledim. "Bu vadinin içinde pek kadim, Oyuk, loş bir mağara vardır," dedi, "Orada Mars'ın mavi, yeşil ve kırmızı tüylerini bulursun, İşlediği günah yüzünden miğferinin sorgucundan koparılmış.
Demirciler alayı, o Venüs'ün koynundayken, Baskın yapıp onu yakaladılar, yine de kaçıp kurtuldu. Zira Kykloplar onu zafer alayıyla, Hükmünü vermesi için topal Vulcan'a getirdiklerinde, Miğferinin siperliğini kaldırdılar ve hiçbir şey bulamadılar, Yerinde yalnızca boşluk ve zırh vardı. Zırhı ele geçirdiklerinde iyi bir ganimet bulduklarını sandılar, Lakin onu işlediklerinde cürufa [NOT: İng. *scandarize*, cüruflaşmak, ufalanmak] dönüştüğünü gördüler. Demirciler aldatıldıklarını anlayıp hayrete düştüler, Ustalarının kubbesi altında meclis kurup toplandılar, İyice müzakere edip nihayet şu karara vardılar, 'Tanrılarla insanlar arasında denk bir savaş olamaz, Haydi gidip öfkeli Tanrıyı bulalım, af dileyelim, Zavallı canlarımızı kurtarmak için Venüs'ü ona verelim.'
Gökte aradılar, Mars cürmünün vahametini bildiğinden, Oradan çıkmıştı, derken biri anlatmaya başladı, Tahtından edilen Satürn'ün, pek de uzak olmayan, Tam bu billur pınarın yanı başında bir yeri olduğunu.
Oraya vardılar ve iki Tanrıyı yapayalnız buldular, Karanlık ama parıldayan bir tahtta oturmaktalardı. Koca Vulcan çarpık dizinin üstüne çöktü, Ve dedi ki, 'Bağışla ey kudretli Savaş Tanrısı, Hizmetkârlarımı ve beni (vaktiyle sizin gibi bir Tanrı idim), Sonra da güzel yıldızım Venüs'e dilediğini yap.'
Mars, 'Satürn ve ben henüz ayrılamayız,' dedi, 'Gerçi uğruna bağışlandığın kadın yüreğime sahiptir.' Bunun üzerine boynuzlanmış koca, terli alayıyla birlikte Ocağına yöneldi ve her adımda, Topallığı onu eğdikçe, reverans yapar gibi göründü, Mars'a şükranla, dilediği şeyi bahşettiği için, Ki onun anısına, o oyuk mağarada Ebediyen cüruflar ve bukağılar bulacaksın. Lakin izin ver, o zaman vuku bulanların hepsini anlatayım, Jove bunu görüp demircinin hakkını teslim etmek niyetiyle, Güvendiği kanatlı bir Tanrıyı aşağı gönderdi, Işıldayan bir nur kisvesine bürünmüş olarak, Tepenin yücesinden vadiye inerek, Vulcan'ın dükkânındaki bütün demircileri dehşete düşürdü. Jove'un elçisinden bir ses işitildi, Mars'ı Tanrıların huzuruna çıkmaya çağıran, Venüs'ün aşığı, Satürn ile birlikte öne çıktı, Güç kullanarak hakka galebe çalacağını sanarak,
O dokuz mil aşağı indi, onlar dört mil yukarı çıktı, Hepsi siste buluştu, o kaçtı, onlar asla daha aşağı inmedi.
Vulcan ne olup bittiğini görmek için seke seke yukarı geldi, Ne nur buldu ne Tanrıları, yalnızca başka suretler gördü, Bu vakaya şahitlik etsin diye Güneş'i çağırdı, Güneş derhal 'Cinayet!' diye haykırdı ve kaçmak için acele etti, Can çekişen bir Ruh inledi, 'Apollo, dur, Ey bilge Apollo, gitmeden önce yardım et.' Bunun üzerine Apollo etrafına bakınarak, Bu pınarı fark etti, sesin buradan geldiğini anladı, Ve o kişiyi bulmak için aşağı eğildiğinde, Derhal kendisi kendine göründü. Kuvvetli bir yağmur sağanağı Apollo'yu kendisinden tekrar çekip alana dek orada öylece baktı. 'Elveda Apollo,' dedi o vakit Apollo, 'Yarın bu fırtına tamamen dindiğinde, Geri dönüp ferahlatıcı bir yardım getireceğim, Onunla son zardan önce seni azat edeceğim.'
O vakit pınardaki varlık sesi tükenmişçesine feryat etti, 'Gel tatlı Apollo,' diyerek derinlere doğru battı. Vulcan ocağına gitti, Güneş yatağına, Lakin ikisi de erkenden kalkıp yeniden buluştu, Fırtınadan sonraki sabah, solgun ve ölü bir ruh Bulundu bu güzel pınarın dibinde. 'Demirci,' dedi Apollo, 'bu pınarın suyunu boşaltmaya yardım et, Ki şu ölü şeyi yeniden hayata döndürebileyim.' Ardından Vulcan Apollo'yu topuğundan tuttu, O da kuyunun sularını dışarı boşaltırken, Eğilip zorlanmaktan ötürü Apollo hissetti ki, Burnundan pınara kan damlamaktaydı.
'Vulcan,' dedi, 'bu kan kazasıdır, Bu mahluka iyi gelecek yegâne şey budur ya da hiçbir şeydir.'
Sözü söyledi ve Vulcan bunun gerçekleştiğini gördü, 'Bak Sol,' dedi, 'görüyorum ki rengi değişiyor, Pek az Tanrı senin gibi bir fazilete sahiptir ey Güneş, Solgunluktan kızıla çalan bir maviye döndü.' 'Vulcan,' dedi Phoebus, 'onu ocağına götür, Isıt onu, ovuştur onu, yuttuğu suları kusmasını sağla.' Böylece Vulcan yaptı ve varlık suları dışarı kustu, Ve sonra konuştu, üşüdüğünü söyledi, Bunun üzerine Vulcan etrafını sarıp sarmaladı, giydirdi, Ve Taşı dilediğince ısıttı. Böylece on dört gün boyunca sayrı vaziyette dayandı, Güneş şifayı görmek için her gün geldi. İyileştikçe renkler bir görünüp bir kayboldu, Mavi, siyah, beyaz, kırmızı, zira ılıklık ve hararet ile, İçindeki hıltlar [mizaç sıvıları] harekete geçmişti.
Sonra Phoebus onu terletmesini buyurdu, Vulcan bu işi öyle iyi yaptı ki, varlık baştan aşağı kızardı, O vakit sıhhat buldu, yiyecek ve içecek istedi. 'Dur,' dedi Apollo, 'gerçi aş istemektedir, Lakin hazım henüz zayıftır, tıkabasa yemekten ötürü Hastalık nükseder, bu yüzden yemesine izin vermeden evvel, Belki biraz hareket etmesi iyi gelir.' Yine de kuvvetini korusun diye et suyuna cevaz verildi, Fakat ayakları üzerine dikildiğinde güçbela sürünebiliyordu. Sol eski marazdan bazı kalıntılar kaldığını gördü, 'Müshil kabilinden bir çözücü temizlemek için iyi olur,' dedi, Ve onunla hastalığı öyle bir teskin etti ki,
Sıhhat, hastanın borcunu ödeme yolları aramasını sağladı, Üç haftalığına çekip gitti, sonra bir Taş getirdi, Ki atımda (projeksiyonda) bire on veriyordu.
Bunu Apollo'nun ayakları dibine bıraktı, Ve dedi ki, 'Birini iyileştirmekle üçünü kurtardın, Ki bu üçü bu tek hediyede müştereken buluşur, Zaten senin olan kendilerini sana sunarak.
Bizim hekimimiz ol ve biz yaşlandıkça, Yeni altın dünyaları yaratmaya yetecek kadarını getirelim.' Bununla birlikte hermit elimden tuttu, Ve beni hücresine götürdü, 'İşte,' dedi, 'Burada kalıp hakkıyla anlayabilsen, Şu an gördüğün şeyi, bilirdin bu gizi.' Kaldım, gördüm, denedim ve anladım, Semavi bir İman, ebedi bir hayır.
TAŞIN TARİFİ
Daphne parlak Phoebus'tan kaçsa da, Yine de ikisi bir olacaktır, Ve şayet bunu doğru anlarsanız, Gizli Taşımıza sahipsiniz demektir.
Zira Daphne güzel ve beyazdır, Lakin uçucudur o, Phoebus kudretli, sabit bir Tanrıdır, Ve kan gibi kırmızıdır o.
Daphne bir Su Perisidir, Ve nemi pek boldur, Phoebus onu hararetiyle tüketir, Ve pek yaman kurutur onu.
Kuruyup bir olduklarında, Billur tufandan içmelidirler, Beyaz bir Taşa dönüştürülene dek, Ki onu Bakire sütüyle yıka, Balmumu gibi akıcı olana dek öyle uzun müddet, Ve hiçbir duman göremezsin artık, O vakit dileyeceğin her şeye malik olursun, Tanrı’ya hamdet ve şükranla dol.
İlacın Çürümesi ve Pıhtılaşması Esnasında Şişenin Durumu. İlaç ile dolu olan şişe ateşte durmalıdır, Gözle görülür biçimde Siyah olana dek kırk gün boyunca, Kırk gün Siyahlık içinde durmayı arzular o, Ve sonra kırk gün daha, Beyaz olana dek, Ve doğru olanı yapmak istersen otuz gün de kurutmada, İşte o vakit kükürt kusursuzca kalsine olmuştur, Kendisi için hazırlanan nemini bütünüyle içmek üzere. Bu müddet zarfında şişeyi ne aç ne de kapa, Lakin mezkûr günlerin tamamında öylece durmasına izin ver, Onu ocaktan bir defacık dahi kaldırma, Zira Maddenin soğumasıyla İlaç ziyan olur, Bu sebeple ateşi daima sürdürmelisin, Isının bir ölçüsü ve ılımlılığı içinde, Her şey Beyaz olana ve kükürt tamamlanana dek. Bu hararet bu temel olan için kâfidir, Ki bütün sırlarımızın başlıca zeminidir o, Bu marifet olmaksızın Taşı yapamazsın, Ömrün boyunca emek versen de muvaffak olamazsın, Bu sebeple sakın ha gafil avlanıp düşmeyesin.
Lakin başlamadan evvel ilkin hakikatiyle öğren, Böylece doğru işleyişe daha iyi muvaffak olursun.
Bu Kitabı takip et ve sapma sakın, Yoldan dışarı, ne sola ne de sağa, Bilakis ikisinin tam arasından dosdoğru kılavuzla, İşini, sana burada yazdığım minval üzere, Zira bu Kitapta seni açıkça heveslendireceğim, Filozofların Kurşununu nasıl yapacağına dair, Ki Beyaz ve Kırmızı için İksirdir o. Ve sonra Aurum potabile [NOT: içilebilir altın] denilen Altın Yağ, İnsanın sıhhatini muhafaza etmek için en mucizevi İlaç, Ve olabilecek en büyük dönüşüm, Zira o Yağın içinde zenginlikten başka bir şey yoktur, Öylece pek şanlıdır kendi kudretinde, Zira onun bulunduğu yerde hiçbir illet barınamaz, Ne de yoksulluk mesken tutabilir onun Cemalinin letafetinde.
Felsefi Muamma
Hiçbir ışık yoktur, Güneş’te yaşayan müstesna, Hiçbir Güneş yoktur, iki kez doğmuş olan müstesna, Tabiat ve Sanat ilk başlayan Ebeveynlerdir, Tabiat vasıtasıyla vuku buldu, lakin Tabiat yetkinleştirmez. O vakit Sanat Tabiatın bıraktığını ele alır, Ve Bir olandan İki katlı bir eser vücuda getirir. İki katlı bir eser vücuda getirir, lakin öyle bir eserdir ki, Hiçbir Bölünmeyi kabul etmez katiyen, (Gör işte Sırrın en çok nerede gizlendiğini) Meğerki bir [okunamadı] ola. İki olmalıdır, lakin onu Bir ve Bir kılarsan, Onu Hiç kılacak yola girmiş olursun. İşte gör bu Sanatın Başlıca Sırrını, Onu hakir görme, layıkıyla anla, Her kim ki bu en mühim kısmı elde etmekte yanılırsa, Ne Sanatın kudretini bilecektir ne de Tabiatın iktidarını. Ne de bir ve Biri öyle karıştırma gücüne malik olacaktır, Sabit olan bir vasıtasıyla, sabit olmayanı sabit kılacak şekilde. T. D. Woodman.
Parçalar
Thomas Charnock’un kendi el yazısından toplanmıştır. Yüz ve seksen kendi devrini tamamladığında, Hemen sonra kısa bir vakit ve mühlette, Siyahlık yüzünü göstermeye başladı, Lakin bir Y. ve E. onu mağlup ettiğinde, Yüzünü ak ve parlak yıkattı ona, Ki benim için pek sevinçli bir manzaraydı, Yine de en nihayetinde yirmi geldi büyük bir böbürlenmeyle, Ve hem Siyahı hem Beyazı diyarı terk etmeye mecbur kıldı.
Scotus de Bufone’nin sonunda T. Charnock tarafından yazılmıştır. Burada Tanrı’nın adıyla huzur bul, Ilık yuvanın içinde sessizce, Zira Charnock bunu en münasip görür, Güneş Batıya doğru koşana dek, Tam yedi kere 600 ve 16 defa, İşte o vakit bu [okunamadı] uyandırmalısın sen.
Parçalar
Ripley’in Cantilena’sının sonuna yazılmıştır. 653 civarında, Cüret edip diyebilirim ki, Bu Çocuk Altından bir Taç takacaktır, Yahut nihayetinde 656’da, Bu Çocuk hükmü bütünüyle eline alacaktır.
Eski bir Yazmanın boş yerlerine T. Charnock’un kendi Eliyle serpiştirilmiş Diğer Parçalar. Biz bu mucize Eseri işleriz, Ağırlık, Ölçü ve Sayı ile. der Thomas Charnock.
Tamamen Siyah olduğunda biraz zahmete katlan, Onu Şeria nehrinin suyunda 7 defa yıkamak için. Charnock.
Siyah ve Ölü olduğu vakte kadar, Yıka onu 7 defa, kusursuz Kırmızı olmadan evvel,
Ve tamamen Siyah olduğunda biraz zahmete katlan, Onu Şeria nehrinin suyunda 7 defa yıkamak için.
Ve onun kusursuz Kırmızı olduğunu gördüğünde, Bir taş al ve vur kafasına. Yani, Ve bu Kadın doğum yaptığında, Çocuğu al ve vur kafasına. Charnock, 1573.
Kusursuz Beyaz ikmal edilmiş olmayacaktır, On iki defa devrettirilmedikçe, Yani, Altı defa Siyah ve vi. defa Beyaz. Hakiki Siyah ile hakiki Beyaz arasında, Pek çok Renk belirecektir nazara.
Araf ile Cennet arasında, Gökkuşağının Renkleri yükselecektir,
Siyah ile Beyaz arasında muhakkak, Tavuskuşunun tüyleri belirecektir apaçık,
Sözlerimi doğru kavradığına dikkat et, Ve bu söylediğimi iyi belle, Zira Siyah Mayadır Beyaz için, Ve Beyaz Maya olacaktır Kırmızı için, Ki başıma ak düşene kadar bunu asla görmemiştim. T. C. 1574, Yaşımın 50. senesinde.
Parçalar
Kimi Nüshalarda bu Dizelerin Kara Keşiş Pearce’ın İksir üzerine olan eserinin başına dercedildiğini gördüm. Erkeği ve Kadını Tanrı yarattı, Ve bolca meyve verdiler, Böylece çoğalır semavi Padişahımızın işleri, Yine de bunlar tek bir şeyden gelir. Şimdi dedi Martin bu ne ola ki? Yeryüzünün balçığı deriz biz buna, Topraktı, kimi İnsanlar hayır diyecek olsa da, Yine de ne temiz topraktı ne kum ne de kil. Lakin toprağın tortusuydu, rengi külrengi, Sonra toprağa dönüştü toprak üstünde yattığı gibi. Su kana dönüştü insanı kuvvetli kılmak için, Hava ve Ateş karıştırıldı onların arasına. Hava ve Ateş nasıl olur dedi Martin, Rabbimizin işleri vasıtasıyla dedi Martin, Zira Kutsal Ruh’un parlaklığıdır Hava, Ve hayat bahşeden aydınlıktır Ateş, Nerede Mektebe gittin de öğrendin bütün bunları?
Zira dediğin pek doğrudur bilirim, Ve zannımca aklındaki o fikirde, Dört Ruh ile işlenmelidir bu nesne.
Hayır, ruhlarınız pek hırçındır dedi Martin yine, Bu yüzden karışmam onlara kesinlikle,
Tabiatça doğal yoldan yaratılmış bir Ruh isterim, Her bir bedenle uysalca kalacak bir Ruh, Böyle bir Ruh yapabilirdim dedi Martin, Yine de beyhude sayardı bunu insanoğlu.
Ve yine de tüm yapıtların en iyisidir o, Masrafı en az, neticesi en muhakkak olanı, Zira o başarısız olsaydı mahvolurduk hepimiz, Bu yüzden en kâmil yapıt deriz biz ona, Öyle zengindir ki işlendiğinde, Bütün dünya yokluğa dönse bile, Yeniden yaratırdı pek çok zengin bedeni, Gelmiş geçmiş ve gelecekte var olacak olanlar denli. Al toprağın Toprağını, Toprağın Kardeşini, vesaire.
Kara Keşiş Pearce’ın mezkûr eserinin eski bir nüshasını gördüm, sonuna şu dizeler eklenmişti,
ŞİMDİ bu karanlık ve hiç de berrak olmayan Maddeye dair, Bir Şerh düşmekteyim burada, Bunda,
Sır tutmanızı buyururum sizlere, Ne dost ne düşman görsün bunu, Bedenlerin merkezinde gizlenen Toprak en saf olanıdır, Odun Suyu, Şarabın [okunamadı], Zira Üzümün nemiyle, Kim alabilirse bu merkezî Toprağı, O ve [okunamadı] meydana getirir Üstatlığımızı, Çünkü dönüşecektir cıvaya, Ve andan sonra Tözsel olana.
Lakin şimdi sakının yanılmaktan, Yoksa zayi olur büyük emeğiniz, Çekip aldığınızda [okunamadı] içinden, Gelebilecek olan bütün cıvayı, Bilesiniz ki üç Sıvı Mündemiçtir o [okunamadı] içinde,
İlki Yakıcı Hayat Suyudur, Ayrılmıştır en yavaş Su Banyosu ile, Kuvvetle yanar âb-ı hayat gibi, Ve celbedici cıvamız denir ona, Ki onunla yapılır Billurî Toprak, Bütün Madenî Renklerin dışından,
Söz etmem ondan gayrı şimdilik, Zira bu yapıtta gerekmez o bize, Sonra akar onun ardından bir Su, Miktarca az, süt gibi ak, Ki Taşımızın menisi yahut tabiatıdır bu, Pek çoklarının canla başla aradığı,
Zira İnsanın, Hayvanın ve her bir şeyin, Menidir başlangıcı, Bu yüzden cıvamız deriz biz ona, Ki bulunur şurada, burada ve her yerde.
Zira onsuz yaşayan hiçbir şey yoktur, Bu sebeple her şeyin içindedir o,
Hem en kıymetli şeylerde, Hem de en bayağı ve iğrenç şeylerde, Ondan alırlar ilk tabiatlarını, Bu nem açıktır artık sizlere, Budur Nebatî, Madenî ve Hayvanî Dediğimiz o cıva,
Bizim Cıvamız ve bakir sütümüz, Ezeli ve ebedi suyumuzdur hakikatte bu, Bu Cıva Suyu ile, Yıkarız Aslî pisliğini Toprağımızın, ta ki beyaz olana dek, Akan bir Sakız gibi hafifçe, Kuru ateşle bundan sonra gelecektir Kızıl Sakız yaptığımız o Yağ, Ki Tentürümüz ve canlı kükürdümüzdür bizim, [okunamadı] ruhu, hayatın Altını,
Bizim Tentürümüz ve havadar Altınımız, Ki evvelce hiç bu denli açık anlatılmamıştı, Tanrı nasip etmesin bir kusur işlememi Dileğinizi yerine getirirken O’nun katında. Şimdi unsurlar ayrılmıştır bütünüyle, Bu Yağ ile kızartın Taşınızı, O vakit iki Sakızımız olacaktır elinizde, Ki onlar olmadan hiçbir İksir var olamaz.
Beden ile Ruhların arasına girerler, Ki onlar olmasa Güneşimiz sabitlenemez, Ve yaparlar ondan kısa bir zamanda, Tanrı’nın Lütfuyla iki İksir, Ki onların vasıtasıyla cidden dönüştürülür, Bütün Madenî Bedenler daha iyi bir hâle, Güneş ve Ay ile eşit kılınmak üzere, Düştüğümüzde darlık vaktimize.
Şükürler olsun en merhametli Tanrı’ya, Ki bahşetti bu Sırrı bizlere, Lütfunu bıraksın bununla üzerimize, Canlarımızın selameti adına kurtarsın bizi.
Bazı nüshalarda bu aşağıdaki Parçayı, Kara Keşiş Pearce’ın yukarıdaki Şerhinin sonuna konmuş vaziyette buldum.
Diğerlerinde ise, hemen şundan evvel yer almaktaydı, Erille ve Dişille vesaire, ve şu Başlığı taşımaktaydı,
BİR HATİME Al Rüzgârı ve Suyu, beyazı ve yeşili, Ve damıt ondan bir Bakir Süt, Kimi berrak bir su der ona, Eşi benzeri yoktur o suyun, Ve sonra ateşini kuvvetlendir, Beyaz duman göründüğü vakit, Toplama kabını değiştir ve daha uzun sürdür,
Ve o zaman göreceksin bir Ateşin geldiğini, Kan gibi kırmızı ve Gazap dolu. Ki buna kokulu çözücü (menstruum) denir [NOT: "quod dicitur menstruum foetens"], ve [okunamadı] İçinde gerçekleşir bizim erimemiz ve donmamız, Süblimasyon, celp ve dahi sabitleme, [okunamadı]
Erille ve dişille böylece yapabilirsin, Karı koca gibi nikâhlayarak onları birbirine, Koy ikisini birden bir odaya, Ve yatağa girdiklerinde kapıyı sıkıca kapa.
Kadın hem şuh hem de hırçındır, Kocasıyla durup dinlenemez, Ta ki gebe kalana dek bir Çocuğa, Bütün soyunun en hayırlısı olacaktır o.
Unsurların Çocuğudur o, Hem Babadan hem de Anadan yana, Huzurunda hiç kimse onun kadar ulu değildir, Öz Kardeşi kâmil Güneş bile.
Güneş ve Ay itaat borçludur ona, Ve neye ihtiyacı varsa getirirler ona, Satürn hürmet gösterir ona, Her ne kadar en yakın akrabası olsa da,
Ne bir İmparator vardır ne de Kral, Varlığıyla sevinç duymayacak, Bir yıl ayrı kalsa onlardan, Gönülleri pek mahzun kalacak.
Zenginlikte geçer diğer herkesi, Unsurlar öyle dengelidir ki onda, Ay onun Kız Kardeşidir, Güneş ise Kardeşi, Babası oturur yedi gezegenin arasında.
Madenlerde hiçbir meziyet yoktur [NOT: "Nulla virtus mineralibus"], nereden arayıp bulacağız onu, İlk ilke olsun sana [NOT: "Sit tibi principium"], bu sırrı saklamalıyız, Her köşe başında bulunur [NOT: "Reperitur ubique localis"], yoldan geçen her sokakta.
Bir Diğer Hatime Önce Kalsine et ve sonra Çürüt, Erit, damıt, süblime et, alçalt ve sabitle, Âb-ı hayat ile defalarca yıka ve kurut, Ve bir nikâh kıy Beden ile Ruh arasında o Nefes vasıtasıyla, Bunları tabiatça karıştıramazsanız eğer bu minvalde, O vakit Beden tümüyle ölecektir akıntı içinde.
Kanayıp renkler değiştirecektir göreceğiniz üzere, [okunamadı] ve bulutlar içinde yükselecek ve inecektir, Önce Ay’a ve sonra Güneş’e doğru, Yalnızca küçük camdan bir Fıçıya bindirilmiş olarak, Vardığında oraya, tüm Üstatlık kazanılmış demektir, Büyük mallar harcamazsınız bu Yolculuk uğruna, Ve memnun kalırsınız başladığına bu işin, Sabırla meylederseniz eğer, yapıtınıza ihtimam göstermeye.
Her kim İnci'mizi ve Yakut'umuzu yapacaksa, İlkemizi terk etmesin asla, Zira başlangıçta ilkesi doğruysa, Ve hüneriyle yolundan sapmazsa, Doğrusu sonunda Eseri onu pişman etmeyecektir.
Bütün İlim
İşte bir Bedenden bir beden, Ve bir Ruh ile bir Töz [NOT: İngilizcedeki "Soule" can/ruh, "Spryte" ise tin/uçucu ruh veya töz anlamındadır], İki Beden ile bağlanmalıdır birbirine.
İki Toprak vardır sana söylediğim gibi, Ve iki Su onlarla birlikte sakinleşir, Biri Beyazdır, öteki ise Kırmızı, Ölü olan Bedenleri diriltmek için. Ve Doğada gizlenmiş bir Ateş, Ve onlarla birlikte işi gören bir Hava, Ve hepsi tek bir cinsten hasıl olur, Bunu iyi belle ey İnsan, aklında tut.
Cıva'yı, onun zevcesi olan Cıva'dan ayır, Çünkü Cıva'nın zevcesi olan Cıva büyük niza çıkarır, Lakin Cıva'nın zevcesinin Zevcesi, Cıva'ya hiçbir niza çıkarmaz, VE sen nikahlarsan Cıva'yı zevcesiyle Cıva'ya, O vakit Cıva ile Cıva şad olur nizasızca, Çünkü Cıva'nın Zevcesi Cıva'ya büyük niza çıkarır, Lakin Cıva'nın zevcesinin zevcesi Cıva'ya hiçbir niza çıkarmaz.
Bir bilmece sunacağım size, Pek çok insanın bildiği Alelade bir şeye dair, Ki şimdi Toprakta gayet bol yetişir, Lakin herkesin bildiği üzere Kıymeti pek azdır, Hem de köksüz, sapsız ya da tohumsuz, Kendi cinsinden bir başkasını peydahlayacak bir nesnesi dahi bulunmaz, Yine de öyle bir tabiatı vardır ki dur durak bilmez, Parça parça ekseniz dahi kendini çoğaltır, Yaradılıştan pek ağırdır, yine de uçmaya icbar edilir, Kesede zerre kıymeti yoktur, gelgelelim Göze hoş görünür, Bu bir şey, hiçbir şeydir ki pek tuhaf görünür, Değişimi vücuda getiren ateşi tattıktan sonra, Ve nice Renkleri haizdir de yalnızca birini gösterir, İşte TAŞ'ımızın maddesi budur.
Sordum Felsefe'ye nasıl elde ederim diye, Ondan dilediğim nesneyi, Cevap verdi bana muktedir olduğumda, Suyu dövülebilir kılmaya, Yahut bulabilirsem şayet yolunu, Bir arşın Rüzgârı ölçmenin, İşte o vakit nail olursun kendi muradına, Bir ons Ateşi tartabildiğin zaman, Bu üçünü yapamadığın müddetçe, Kanaat et haline, elde edemezsin beni.
Bırak ihtiyar şarap içsin bevledene dek, Mübarek Taşa giden yol budur, Ve o hayız suyunda [NOT: "menstruous water", çözücü (menstruum) ile ilişkilendirilen simyevi çözücü su] boğ, Ay'ın ışıl ışıl parlaklığını, Sonra Güneş'i onun kucağına fırlat, İkisi birden helak olsun bir anda. Böylece muradına bütünüyle erersin, İkisini de Ateş ile dirilttiğin vakit.
Eğer onun İlacına talip olacaksan, Önce ağır, sert, sıcak ve kuru eyle, Yumuşak, hafif, soğuk ve yaş olanı, Bir araya getir onları ve denk kıl birbirine, Böylece harcayabilirsin Kraldan daha fazlasını, Şayet vukufun varsa böylesi bir ilme.
Sabit Olanı çözebilirsen şayet, Ve o Çözülmüş Olanı uçurursan, O Uçanı da Sabitlemeye vardırırsan, İşte o vakit en mesut biçimde yaşayabilirsin.
Şerhler ve İncelemeler
Evvelki Eserin Bir Kısmı Üzerine.
Bu Mukaddimenin ilk kelimesinden ve takip eden altı Bölümün Baş harflerinden (akromonosillabik ve sillabik akrostişler vasıtasıyla keşfedildiği üzere), Müellifin İsmini ve İkametgahını çıkarabiliriz, Zira bu harfler, (yedinci Bölümün ilk satırıyla birlikte) şöyle der, Tomais Norton of Briseto, A parfet Maister ye maie hym trowe. Buna benzer Hayaller, Kadim Filozofların hikmetinin ve tevazuunun neticeleriydi; (Şahısların, İsimlerin, Gizemlerin vb. mutlak surette gizlenmesini murat etmediklerinde) bunları Harf Değişimleri, Akrostişler, İsogrammatifler, Senfonikler ve benzeri usullerle gizlemeyi adet edinmişlerdi (ki bunları Sanatın Arayıcı Evlatları belki çözebilirdi, fakat) maksatları bunları diğerleri için örtülü şeyler olarak muhafaza etmekti, Ve bu husustaki bir Suale Meleğin Manoah'a verdiğinden gayrı bir Cevap verilmesin istenirdi, [İsmi gizlidir, yani hayranlık verici ve sırlıdır.]
Onları taklit ederek, muhtemelen Müellifimiz (bir İsim taşımanın kibrine kapılmaktan ziyade Hikmet taliplerine medar olmak gayesiyle) kendisini böylesine mütevazı ve mahirane bir biçimde ifşa etmektedir, Her ne kadar dünyanın geneli nazarında meçhul kalmayı murat etmiş olsa da, nitekim kendi kelamıyla sabittir, Zira dünyevi şöhret peşinde değilim ben, Fakat dualarınızda bulunsun adım, meçhul kalsa da cisme bürünen.
John Bale'den nakleden John Pitts ve Robert Record'dan nakleden bizzat o, bu Thomas Norton'un Alchymista suo tempore peritissimus [kendi devrinin en mahir simyacısı] olduğunu ve Felsefe Çalışmalarında diğerlerinden çok daha meraklı ve titiz davrandığını rivayet ederler, yine de bu beyhude ve abes İlim dedikleri şeye atıfla onun hakkında birtakım yakışıksız ve hakaretamiz Hükümlerde bulunurlar (ve gördüğüm kadarıyla bizzat Hermetik talimin kendisine dahi bundan daha hayırlı bir nazarla bakmamışlardır). Filhakika, tahsil görmüş her Âlim, her Sanata meyil etmek yahut her Sanatta muvaffak olmak üzere doğmamıştır, kimi birini sever kimi diğerini, lakin pek azı Hepsini birden kucaklar, Bu hal de Yıldızların türlü Tesirlerinden neşet eder; zira bedenlerinin muhtelif Mizaç ve İtCurrency [yapı ve hararet] derecelerine göre İnsanlarda çeşitli Meyiller ve muhabbetler husule getirirler, öyle ki bir kimse rağbet etmediği yahut nüfuz edemediği şeyi alelumum hakir görür veya mahkum eder, üstelik bunu nadiren makul bir İzahla yapar.
Lakin Kör adamların, Güneşin ışığı olmadığını iddia etmeleri doğru bir Netice teşkil etmez, zira onu görecek saadete hiçbir vakit erememişlerdir.
Çünkü sen bir Meseleden bihaber olsan dahi (der Crollius), bu durum başkalarının onu bilmesine mani değildir.
Bununla birlikte Müellifimiz pek erken bir vakitte bu İmin Üstadı olma saadetine erişti, nitekim bunu kırk günde öğrendi, henüz yirmi sekiz yaşının baharındaydı.
Üstadına (ki ekseriyetle Ripley olduğu düşünülür) kendisine Kırmızı İlacı bildirmesi için hararetle yalvardı, o da bir müddet sonra (kendisini buna liyakatli bulunca) icabet etti.
Bu Müellifin şerefine söylenecek daha çok şey vardır, lâkin ben Okuru fazlasıyla tatmin bulacağı bizzat *Ordinall* adlı esere havale ederim.
Bu eserden gayrı (ki hem Pitts hem Bale tarafından *Epitome Alchimiae* diye anılır, lakin kendisi şöyle adlandırmıştır, *Kimyanın Mutedil Fihristi,* *İnanılır Me’haz, Daimi ve Baki Şahit*) *De transmutatione Metallorum* adında bir Kitap daha kaleme almıştır, bunlara Pits bir üçüncüsünü ekler, *De Lapide Philosophico*.
VIII. Henry zamanında Norton ailesinden Dokuz Kardeş serpilip gelişti, hepsi Şövalyeydi, içlerinden biri (yani, adı geçen Kralın Mühimmat Nazırı olan Sör Sampson Norton, büyük İtibara sahip ve alelade bir şahsiyet olmayan bir Beyefendiydi), Londra yakınlarındaki Fulham Kilisesi'ne defnedildi, mezarı Hermetik ve Hiyeroglif niteliğinde muhtelif resimlerle tezyin edilmişti, bunlar yakın vakitte onları anlamayanların Cahilane taassubu yüzünden harap oldu.
Mezar Yazıtı şöyledir, *Merhamet buyurup dua ediniz Sör Sampson Norton Şövalye’nin ruhu için, VIII. Kral Henry’nin Mühimmat Nazırıydı bir vakit, ve dahi Zevcesi Leydi Elizabeth’in ruhu için.* *İşbu Sör Sampson göçtü şubatın sekizinci günü, bin beş yüz on yedi senesinde.*
*Ki iki elim bir diğerine değmeyeydi yeni baştan,* *Korkusundan Tanrı’nın gayretimi çevireydim noksan.*
Şüphesiz Norton, Kitaplarının Hatalı Nüshaları sebebiyle âlimlerin uğradığı ağır haksızlıkların pekâlâ farkındaydı, bu yüzden o devrin Felsefe Talebelerinin başına gelen tasavvur olunamaz talihsizliği bizzat tatmıştı, zira kendisi el yazmalarından gayrı hiçbir Kitaptan istifade imkânı bulamayan o devirlerde yaşamıştı (o bu *Ordinall*'i yazdığında matbaa henüz İngiltere'de bir Çıraklık dahi görmemişti), bu sebeple Nüshalarını ihmalkârlıkla yahut kasten tahrif eden, böylelikle en ihtiyatlı Talebelerin dahi şüphelerle boğuşup yollarını şaşırmasına, yahut hazin Hatalara sürüklenmesine sebebiyet veren sadakatsiz kâtiplere şu ağır ithamı yükler.
Eski zamanların Müstensihleri arasında bu hatanın ne denli alelade olduğu Chaucer ile dahi görülebilir, Chaucer (eminim ki) en iyi ve en dikkatli Kâtiplerle çalışmak hususunda herkes kadar büyük bir itina göstermiştir, yine de Kâtibi Adam'a karşı tam da bu hususta serzenişte bulunduğunu görürüz, *Ey Adam kâtip, meğer baştan yazasın,* *Düzeltip bir de kazıyıp paklayasın,* *Cümlesi senin ihmalin ve aceleciliğin yüzünden.*
Lâkin diğer Hüner ve İlimlerde bu kusur güçlükle affedilebilirken, bilhassa Haksızlığın telafisiz kalabileceği Hermetik ilimde hiç bağışlanamaz, *Zira tek bir hecenin dahi değişmesi,* *Kılar bu Kitabı büsbütün faydasız belki.*
*Yazacak olursam, yeminimi bozarım zahir,* *Bu yüzden lâzımdır ağızdan ağza kelam eylemek âhir.*
Bu dizeler, Norton’un Üstadının, Sırrı ağızdan kulağa aktarmak üzere kendisini davet ettiği mektubun bir cüzüdür, zira Yeminini çiğnemeksizin bunu yazıya dökmeye cesaret edemezdi, ta ki Çocukların Ekmeğini Köpeklere atmış olmasın.
Aynı minvalde Aristoteles de, bu Gizeme taalluk eden hususları mektuplar vasıtasıyla İskender’e bildirmekten imtina etmiş, bizzat bir mülakatın bunu *viva voce* yapmasına imkân tanımasını beklemiştir, nitekim Lydgate, Aristoteles’in *Secreta secretorum* adlı eserinden naklen şöyle yazar, *Gizli ve derin Doğa dereceleri vardır,* *Filozofların gizleyip örttüğü sırrıdır,* *Ki İskender arzulardı bunları bilmeyi,* *Aristoteles’ten bir nevi gizli emaneti,* *Her kim sakladıysa bu sırrı gönlünde pek,* *Büyük bir basiretle buyurmuştur tek,* *Huzuruna bizzat varıncaya dek.*
Bu da, Yazılarının, böylesi yüce Sırları mütalaa etmeye liyakati olmayan kimselerin nazarına ilişmesi, böylece nâdan Halkın tahkirine maruz kalması yahut kötü niyetli adamlarca habis maksatlara alet edilmesi endişesinden ileri geliyordu. (Zira ifşa olan bir Sır, muhakkak şu ya da bu tarafa Zarar verir), ki bu hal (eğer kendi vasıtasıyla vukua gelirse) onu Tanrı indinde Mücrim ve Semavi Mühürleri hadsizce çiğneyen biri kılabilirdi.
Bununla birlikte kadim Filozoflar yazıyı kullanmışlardır, hem muğlak hem de bedihi yazmışlardır, öyle ki Cahil daha Cahil kalsın, lakin Âlim anlayıp istifade etsin, biri aldanırken diğeri nasiplensin.
Tıpkı (Akroamatik Felsefesini neşrettiğinde) İskender tarafından (bunları sadece kendisi ondan öğrendiği için) muaheze edilen ve buna mukabil, *hem yazdım hem yazmadım, neşrettim lakin okuyanlar için değil anlayanlar için,* diye cevap veren Aristoteles gibi. Kendi hususi İfadeleri mucibince, bilmecemsi ve Mecazi keşifler yoluyla felsefi cıvayı işaret etmek için pek çok zahmete katlanmışlar ve Fail ile Münfailin birleşmesinden doğan harikulade tesirleri Anonim olarak müttefikan tasdik etmişlerdir, lakin şimdiye dek hiçbir insanın telaffuz etmeye cesaret edemediği şeyin İsmini açık kelimelerle aramamalıyız,
Zira onlar bunu *in fcrinio pectoris* [göğüslerinin mahfazasında] kilitlemiş ve kasten ışıktan mahrum bırakmışlardır. Başlıca meşgaleleri Sırlarını Masallara bürümek ve Tahayyüllerini, Şuaları her yöne uzanıyor gibi görünen fakat neticede hepsi Ortak bir Merkezde birleşip yalnızca Tek bir şeyi gösteren Peçeler ve gölgeler içinde dokumaktı.
*Ve bilirsiniz ki her İncil yazarı,* *Kendi tarzınca anlatır İsa Mesih’in kederini.* *Biri demez her şeyi ötekinin dediği gibi,* *Yine de eksilmez Cümlelerinin hakikati.*
*Ve hepsi uyuşur verdikleri Hükümde,* *Anlatışları farklı olsa dahi sözde.* *Kimi az söyler kimi ziyade,* *Mübarek çilesini beyan eyleyende.* *Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’yı kastederim,* *Lakin şüphesiz Hükümleri birdir derim.*
Kont Trevisan’ın şu sözü de bu kabildendir, Filozofları iyi anlayan kimse, onların her hususta müttefik olduğunu görür, lakin Sanatın Evlatlarından olmayanlar onların feci şekilde çatıştığını zanneder.
Sayfa 55, Satır 15. Bu İlmin Mirasçısı Olasın Diye Seni Evlat Edeceğim
Bütün çağlarda Filozofların kesintisiz bir silsilesi her daim var olagelmiştir, gerçi gafil dünya onların pek nadiren farkına varmıştır, zira Kadimler ekseriyetle, ölmeden evvel, mektupta belirtilen türden vasıflarla donandığını iyi bildikleri birini yahut bir başkasını kendilerine oğul olarak evlat edinirlerdi.
Nitekim Norton daha sonra, kendisini bu İlme mirasçı kılmak üzere haber saldığında ona şöyle yazmıştır.
Ve saf fazilet aşkı müstesna olmak üzere, hiç kimse buna nail olmayı beklemesin, nitekim Tonfile vakasında da böyledir, O ki asla açık etmemeye yemin etmişti, Daha evvel kimsenin yapmadığı vechiyle bunu faş etmeyi düşündü. Ne mükafatlar ne de dehşetler, ister alabildiğine cömert ister alabildiğine korkunç olsunlar, bu sırrı bir Filozofun sinesinden zorla söküp alamaz, nitekim diğerlerinin yanı sıra Ripley de buna şahittir.
Şimdi, bu Emanetin hangi Yemin ve Yükümlülükler tahtında teslim edildiği, şifahen bahşedildiğinde, Charnock'un buna nail olmadan evvel ettiği o Yeminin ağır mükellefiyetlerinde görülebilir, zira Üstadı ona şöyle hitap etmiştir,
Yarın benimle birlikte razı olur musun, Kutsal Sakramenti sadakatle almaya, Burada sana vereceğim şu Yemin üzerine, Hayatta kaldığın müddetçe ne altın ne gümüş hatırına, Ne de yoksul hısımlarına beslediğin sevgi uğruna, Kazanmak maksadıyla hiçbir yüce makama yahut mansıba, Sana öğreteceğim bu Sırrı açık etmeyesin, Ne yazıyla ne de herhangi bir kelamla, Yalnızca kesinlikle emin olduğun o kimseye, Tabiatın Sırlarını her daim gözettiğine kanaat getirdiğin kişiye, Ona açıklayabilirsin bu İlmin Sırlarını, Felsefenin Örtüsü altında, bu dünyadan Ayrılmadan evvel.
Ve Cehennem çukurundan kurtulmayı umuyorsa, Bu Yemini sadakatle ve çiğnemeksizin tutmasını ona tembih etmiştir.
Ve şayet öyle denk gelip de bu Evlatlığa her bakımdan layık gördükleri birine tesadüf etmezlerse, o vakit bunu kime bahşedeceğini en iyi bilen Tanrı'nın ellerine tevdi ederlerdi. Bununla birlikte, dünyadan ayrılmadan evvel arkalarında ekseriyetle yazılı bir Miras bırakırlardı, zira zihinlerinin mahsulü olan bu metinler evlat makamına geçer ve bizler için hem Ebeveyn hem Muallim olurdu, bu eserlerin baştan başa her yerinde pek ziyade şefkat göstererek tüm Talebelere aziz ve muhabbet dolu Oğullar unvanıyla hitap ederlerdi, bu hususta ilk numuneyi Hermes vermiştir, Babalarının izinden gitmek zahmetine katlanan, onların gelecek nesillere devrettiği kaideleri ve buyrukları gayretle takip eden ve içinde bütün Sırrı sadakatle ifşa ettikleri kimselerin tümünün böyle evlatlar olmasını temenni ederlerdi,
Nasıl ki sadakat yeminleri uyarınca meşrudur, Ve Büyüklerin izniyle, Kıyamet Gününde iddia edeceğim vechiyle.
Bu Meşru Evlatlar sayesinde, Evlat Edindikleri Oğullarına kıyasla daha uzun yaşadılar, zira bu sonuncular muhakkak bir asır içinde göçüp gitse de, yazıları, sanki öldüklerinde ruhları onlara geçmişçesine, en azından Zaman tükenene dek hatıralarını ebedi kılmaya yetecek ölçüde Ölümsüz görünmekteydi.
Ve böylesi Oğulların Babası olmak, kanaatimce, pek asil bir saadettir.
Ahmaklar mirasa ve Zenginliğe konadursun, ben göçüp gittiğimde, Ve o ulu Heyula, o korkunç ölüm, Kaptığında bu Âtıl nefesi, Şayet geriye bir Şiir bırakırsam, o Şiir benim Oğlumdur.
Sayfa 34, Satır 31. Hayat tentürünü de ürettim, ki benden çaldı bir Tüccarın zevcesi
Bu tahminde büyük bir hakikat payı vardır, zira bahsi geçen kadının William Canynges'in Zevcesi olduğunu rivayet eder, kendisi beş defa Bristol Belediye Başkanlığı yapmış, Norton ile çağdaş olmuş ve serveti o dönemin en zenginlerinin dahi fersah fersah ötesine geçmiş bir kimsedir, nitekim Bristol Surlarının haricinde yer alan Aziz Meryem Redcliffe Kilisesi'ni inşa ettirdiği o fevkalade eserinde bu durum açıkça görülür,
"Bu Kiliseye pek çok basamak üzerinden İhtişamlı bir yükseliş vardır, üstelik öylesine geniştir ki, öylesine ince ve ustalıkla işlenmiş, üzeri taştan kemerli bir Tavanla, sanatkârane bir tonozla örtülmüştür, Çan kulesi de öylesine muazzam bir yüksekliktedir ki, İngiltere'de bugüne dek gördüğüm tüm mahalle kiliselerini, der basiretli Camden, benim kanaatime göre fersah fersah geride bırakır."
Mezkûr William Canynges keza, Bristol yakınlarındaki Westbury Koleji'ni tesis etmiş, Isaacson'ın beyanına göre pek ziyade tevsic etmiş, Worcester Piskoposu John Carpenter tarafından bundan kısa bir süre önce kurulmuş olan bu mezkûr müesseseyi genişletmiş ve ihtiyarlığında Ruhbanlık kisvesine bürünerek buranın Başı olmuştur.
Sayfa 38, Satır 4. Ve Tewkesbury'deki Dükler başlarını yitirdi
Kral IV. Edward'ın Kraliçe Margaret ve Prens Edward, yani Kral VI. Henry'nin Zevcesi ve Oğlu, karşısında elde ettiği Tewkesbury Zaferinden iki gün sonra, Dük Somerset ve diğerleri, Kralın mezkûr Affı elde edilene dek oraya sığınan kendisinin ve pek çok kimsenin içeri girmesine mâni olan bir Rahibin ısrarlı ricası üzerine Kiliseye kadar takip edilerek başları kesilmek suretiyle katledildiler.
Norton gibi dürüst bir Filozofu böylesine mutlak bir tehlikenin içine attığı için hak edilmiş bir cezadır bu, nitekim ikinci Bölümün sonundaki Kıssa da bundan bahseder.
Sayfa 39, Satır 1. Tonfile'ın İlme dair ahdi çiğnemesi
Sayfa 6'ya yerleştirilen, içinde Griffon'un oyulduğu o büyük E Harfi, Satırın ilk Harfi olarak yerleştirilmeliydi.
Fakat bu hata ben Matbaada yokken yapılmıştır, bunun için Matbaacı af diler, keza Ressam da Griffon'un art Ayaklarına bir Aslanın tırnaklı pençeleri yerine bir Atın çatal tırnaklarını resmettiği için af dilemektedir.
Mezkûr E harfinin alt kıvrımı içinde yer alan ve Orijinal Elyazmasında Büyük Kâtip T Harfine benzeyen şekil, benim kanaatime göre, bir Arma olsa gerektir, zira her ne kadar bir kalkan yahut Arma Zırhı biçiminde çizilmemiş olsa da, mezkûr Harfin sınırları dâhilinde, ki bunu zemin kabul ediyorum, Gök Mavisi zemin üzerine, Kanatları açık Şahlanmış bir Gümüş Griffon vardı. Lakin bunun hangi Aileye ait olduğunu henüz öğrenebilmiş değilim.
Sayfa 51, Satır 11. Sikkelerin değeri değiştirildiğinde soyadı Bragg olan zat
İngiliz Sikkelerimizdeki bu tağşiş IV. Edward'ın saltanatının beşinci yılında vuku bulmuştur, Paranın değerindeki tek seferlik böylesi bir artış bundan önce yahut sonra asla görülmemiştir, zira kendisi eski bir Altın Noble'dan bir Rose Noble meydana getirmiş ve 6 şilin 8 penilik kıymeti, 8 penilik bakır alaşımı ilavesiyle 10 şiline yükseltmiştir, diğer Sikkeleri de aynı nispette artırmıştır, buna rağmen mezkûr Noble, IV. Henry tarafından Rose Noble'dan 4 peni daha düşük kıymette kılınmıştır.
ve bundan satılan altın, rivayet edildiği üzere (yazılı olmayan hakikat), Londra Kulesi'nde Raymond Lully tarafından simyevi atım (projeksiyon) yahut çoğaltma yoluyla yapılmıştır. Kaldı ki bu geleneğin yanı sıra, üzerindeki kitabe de buna bir nevi delildir, zira bir yüzünde Kral'ın denizlerin efendisi olduğunu bildirmek üzere bir gemi üzerindeki sureti ve bu unvanı yer alırken, arka yüzünde aslanlar ile bezeli bir haç üzerinde şu ibare kazınmıştır, *Jesus autem transiens per medium eorum ibat*, yani, İsa nasıl ki Ferisilerin arasından görünmez ve gayet sırlı bir surette geçip gittiyse, o altın da cahillerin ortasında görünmez ve sırlı bir Sanat ile vücuda getirilmiştir. Maierus da bunu tasdik eder ve Raymond'un Kule'de son derece saf altın yaptığını söyler, buna halen Raymond'un altını (noble) denir, *obrizi summaque judicatura*, nitekim kendisi de bundan bir miktar görmüştür. Keza şuna da dikkat buyrulmalıdır ki, mezkûr Üçüncü Edward'ın devrinden evvel İngiltere'de altın para basılmamıştı, Miladi 1344.
Ve Raymond Lully bundan çok önce İngiltere'de bulunmaktaydı, zira Miladi 1332 senesinde *Theoricam & Practicam* adlı eserini Londra Kulesi yakınlarındaki Aziz Katherina Kilisesi'nde kaleme almış ve bunu (diğer bazı eserleriyle birlikte) Üçüncü Edward'a ithaf etmiştir, binaenaleyh mezkûr eseri yazmadan evvel de bir müddet orada bulunduğu zannolunabilir,
Zira Westminster Başkeşişi Cremer tarafından memlekete getirilmiş, akabinde Kral'a takdim edilmiş ve daha sonra *Theatrum Chemicum* üzerine düşülecek haşiyelerde zuhur edeceği veçhile, Kral'a bol miktarda altın temin etmiştir.
Hükmi astroloji tabii büyünün anahtarıdır, Ve tabii büyü bu Mübarek Taş'a açılan kapıdır.
Bununla birlikte, bazı devirlerin cehaleti ve garazı ile asrımızın galat-ı meşhuru, aralarında gözetilmesi gereken adil ve hakiki tefriki yapmaksızın, nekromansiyi (ve şeytanların talimatından neşet eden diğer sair sanatları) pek haksız ve bâtıl bir surette büyü addedegelmiştir, ve hakikatte şayan-ı takdir olan ile aşağılık ve şeytani olanı tefrik etmeksizin birbirine karıştırmaktan maada ilme daha büyük bir cefa olabilir mi? Zira bizim büyü dediğimiz şeyde, Cenab-ı Hakk'ın mahlukata bahşetmeyi murad buyurduğu (her ne kadar umumi lanet ile sıkıca kilitlenmiş olsa da) o gizli hassalara nüfuz ederek etkenleri edilgenlere layıkıyla ve tabiatına uygun surette tatbik etmekten gayrı bir şey varsa, derim ki, şayet onda başkaca bir şey mevcutsa, bunlar ancak o namın ardına sığınan ve gizlenen hileli sahteliklerdir, ki bunlar kökünden asla neşet etmedikleri o nebatın yaprakları sayılmayı pek arzu ederler. Ve bu sebepten, birtakım kimselerin (ki âlemin kendilerini âlim addetmesini isterler ve kanaatimce *Magus* kelimesine ne genişlikte bir mana atfedilmesi lazım geldiğini, bunun ehli indinde nasıl telakki edildiğini, bir büyücünün öğretisi ile kelimenin suistimali arasında ne muazzam bir uçurum bulunduğunu okuyup anlayacak mertebede âlimdirler) Hakiki Büyücüleri, büyü sahasına adeta latif ve nefis bir bahçeye giren domuzlar misali zorla duhul eden ve (Şeytan ile ahitleşmiş olduklarından) Müneccimlerin (Magi) o hayranlık uyandırıcı hikmetini taklit ve ifsat etmek kastıyla amellerinde onun yardımına müracaat eden hokkabazlar, nekromansistler ve cadılar (şu büyük sahtekârlar) ile bir tutmaktan geri durmayışlarını görmek, garip olduğu kadar abestir de, zira mezkûr zevat ile bunlar arasındaki fark, Melekler ile Şeytanlar arasındaki fark kadar büyüktür.
Burada kastedilen ve benim hakiki, ilahi ve tabiatın hikmeti olarak müdafaasına gayret ettiğim büyü, hakikatte tabiat felsefesinin tamamını ihata eder, zira Cenab-ı Hakk'ın amellerinin ve bunların tesirlerinin kâmil bir marifetidir. Bu öyle bir şeydir ki, bütün tabii felsefeyi türlü nazariyatlardan ameliyatın azametine irca eder ve sırları, haliihazırda muteber ve revaçta olan tabii felsefenin erişebileceğinden pek fevkaladedir.
Zira yalnızca etkenlerin edilgenlere tatbik edilmesi suretiyle Tabiat üzerinde bir nevi hâkimiyet kurmaya ve harikalar vücuda getirmeye muktedirdir, ve işte bu kabil mucizevi amellerin bilinmeyişindendir ki cahiller, (yani bu ilimde mütehassıs değillerse, diğer hususlarda en ziyade âlim olanlar dahi, tıpkı ümmiler gibi) ya haksız bir tebcil ile sırf Tabii yahut Riyazi Felsefe'nin mahsulü olan şeyleri mucize telakki ederler, yahut (ki bu da sol cenahta yer alan aynı derecede vahim bir hatadır) harikulade, garip ve kendi idraklerinin fevkinde olduğundan ötürü, o hakikaten Tabii olan şeyleri derhal şeytani addedip levmeder ve iftira atarlar. Bu son zümre, Yakup'un alaca kuzular elde etmek için icra ettiği amelin de Şeytan'ın inayeti yahut yardımıyla vuku bulduğunu pekâlâ iddia edebilir, ve Şeytan cadılara otların, madenlerin, ifrazatın vesairenin muhtelif muzır ve gayrimeşru kullanımlarını öğretti diye hekimliğin icrasını da aynı şekilde mahkûm edebilir.
Ve nasıl ki bazı karanlık asırlarda ve bazı kaba zihinler arasında âlim olmak tehlikeli bir hal almışsa, nitekim meşhur Roger Bacon'ımız buna şahittir, (ki Wierus onu, malum şöhret ve itibara sahip filozoflar olan Artephius ve Arnoldus de Villa Nova ile birlikte, *pessimi ingenii homines* [en fena tıynetli adamlar] meyanında sayar), güzelce istinsah edilmiş ve mükemmelen ciltlenmiş olan bütün eserleri, Oxford'daki Fransisken Kütüphanesi'nde, dindarlık taslayan yarım hekimler tarafından şeytani addedilerek uzun çivilerle rahlelere mıhlanmış, orada toz ve güveler marifetiyle heba olmuştur,
Aynen öyle de, bir diğer muhterem hemyerlimiz olan derin Ripley de tecavüze uğramış, vefatından sonra bir nekromansist namıyla damgalandığı rivayet edilmiştir.
Papa II. Silvester geometriyi anladığı için (en kötü manasıyla) bir büyücü sayılmıştı ve bundan yaklaşık yüz elli yıl önce de (öylesine kör bir çağdı ki) halkın nazarında Grekçe bilmek ile nekromansi bir ve aynı şeydi. Ne var ki, doğanın kusursuz bir bilgiyle ortaya koyduğu o hakiki eserini aldatmaca ve vehme hamletmek cahilin alay konusu oladursun, samimi ilim sahiplerinin bunu tasvip edip hayranlıkla karşılayacağından eminim.
Fakat hasedin böylesine ilahi bir güzelliğin çehresine geçirdiği o çirkin peçeyi yırtıp atmak ve Müellifimizin muradına yol açmak adına, evvelemirde bu tasarıları yürütenlere adını veren kelimeye değinmem elzemdir,
Ve bu kelime Magus’tur (aslen Farsça bir kelimedir), yalnızca semavi ve ilahi ilimlerin talibi yahut uygulayıcısı, ilahi şeylerin gayretli bir gözlemcisi ve şarihi anlamına gelir, nitekim Marsilio Ficino’nun da dediği gibi, İncil’de muteber tutulan bu isim bir cadıyı yahut afsuncuyu değil, bilge bir kimseyi ve bir rahibi ifade eder.
Ve hakikatte gerçek bir Mecusi [NOT: Burada pagan rahibi değil, doğa felsefesiyle meşgul olan meşru Magus kast edilmektedir], Tanrı’yı doğanın ve bütün tabii şeylerin hayatının ve erdeminin yegane sebebi ve bahşedicisi olarak tanır, nitekim gerek bu tabii şeylerin gerekse ilahi olanların mahiyetini araştırmak, onların bütün yazılarının ve mülahazalarının nihai gayesi ve gayretidir,
Müteakiben, Mirandola’nın da ifade ettiği üzere sihir pek az kimsenin anladığı, çoğunun ise yerdiği bir sanat olduğundan ve bu sebeple açıkça ortaya konması zaruret arz ettiğinden, Sihrin tarifini sunayım, Bunu ehil bir elden teslim alınız, dikkatinize şayan bulacaksınız,
Sihir, aralarındaki sebepleri bilmeyenlere mucizevi görünen neticeleri husule getirmek maksadıyla bilge bir kimse tarafından icra edilen, birbirine tekabül eden tabii fail ve kabullerin irtibatıdır. İşte böyle der.
Paracelsus ise onu yeryüzündeki doğaüstü şeylerin en gizli ve saklı ilmi olarak adlandırmış, insan aklının keşfetmesi imkansız olan her şeyin bu sanat yoluyla bulunabileceğini belirtmiştir.
Ve hemen ardından onu isnatlardan tenzih etmek maksadıyla, sihrin zatı itibarıyla son derece saf olduğunu, nekromanside olduğu gibi merasimlerle ve efsunlarla kirlenmediğini ilave eder.
Her ikisiyle de mutabık olan (fakat meseleyi daha etraflıca aktaran) Cornelius Agrippa ise şöyle ikrar eder, Sihir en gizli şeylerin en derin tefekkürünü, bunların tabiatı, kudreti, keyfiyeti, cevheri ve erdemleriyle birlikte bütün tabiatın bilgisini ihtiva eder,
Bu ilim bize eşyanın kendi arasındaki fark ve mutabakatı öğretir, nitekim şeylerin erdemlerini birbirine ve onların daha alt tabakadaki uygun kabullerine tatbik ederek, fevkani cisimlerin kudret ve erdemleri vasıtasıyla onları baştan sona birleştirip birbirine raptederek o harikulade neticelerini husule getirir.
Sırlarla dolu olan ameliyeleri ve tesirleri sebebiyle kadimler tarafından en yüce ve mukaddes felsefe, her türlü sahih öğretinin menbaı sayılan bu marifetin hülasası işte böyledir,
Plinius’un dediği gibi, Kadim zamanlardan beri aranan ve daima itibar gören en yüce edebi meziyeti ve ihtişamı bu ilimde müşahede ediniz.
Buraya kadar serdedilenlerin en dindar kimselerin dahi kulağını tırmalamayacağını zannederim, zira burada ne afsunlar, ne sözler, ne daireler, ne tılsımlar ne de uydurma saçmalıkların diğer kırıntıları vardır, zaten bunlara hacet de yoktur,
Yalnızca kendisiyle amel eden hakiki Mecusilerin muhatabı olan Doğa, bunlar olmaksızın da işleyebilir, Doğa maddeyi tedarik eder, onlar ise ona yardım ve muavenet etmek üzere Sanatı sunar, hepsi bundan ibarettir.
Kurbağaların, bitlerin, kurtların, haşeratın vesairenin tevellüdü misalinde olduğu gibi.
Bir felsefecinin buradaki mesaisi sadece Doğanın tohumlarını takviye etmekten (zira işleyen yalnızca Doğadır) ve onları canlandırıp tenasül ameliyesini hızlandırmaktan ibarettir (Thomas Aquinas da Firavun’un büyücülerinin kurbağaları bu minvalde husule getirdiğini kabul eder), öyle ki bu durum, hadiseyi Doğanın (ekseriyetle daha yavaş işleyen) eseri olarak değil de İblis’in kudreti zanneden cahillere bir mucize gibi görünür.
Lakin bu sanatlarda mütehassıs olanlar böylesi işleyişlere hayret etmez, bilakis Yaratan’ı tesbih ederler.
Bu ameliyeler evvelemirde yalnızca O’nun şanına matuf olmalıdır, zira O en layıkıyla eserlerinde tebcil edilir ve bizler O’nu bu görünen şeyler içinde ve vasıtasıyla tanıyarak, bu marifet sayesinde O’nun daha gizli ve görünmeyen şeylerini idrak edebilir, böylece O’nu yüceltmeye diğer insanlardan çok daha muktedir kılınabiliriz.
Şimdi ben, tabii sihirdeki anlama kabiliyetinin derecesi ne mertebede geniş olursa olsun yahut Doğanın o safi ve bidayetteki bilgisine dair yapabileceğimiz nihai ve en derin tahkikatın, Tanrı’nın gizli tutmak istediği ve araştırmamızı menettiği şeylerin zümresine ve tabiatına dahil ettiği o Saklı Sırlara bir tecessüs olduğunu katiyen reddederim (nitekim cübbe giyen ve ulema itibarından mahrum kalmak istemeyen kimseler arasında bunun böyle olduğunu söyleyeceklerin bulunduğunu bilirim). Bu hakikat Adem’den de sarih biçimde tezahür etmektedir, zira o düşüşünden evvel öylesine kamil bir felsefeciydi ki Doğanın hakiki ve safi bilgisini (ki bu bizim tabii sihir dediğimiz şeyden gayrısı değildir) kemalatın en yüksek mertebesinde tamamıyla kavramıştı, öyle ki bu nur vasıtasıyla yaratılmışları görür görmez onların tabiatını tastamam bilmiş, keyfiyet ve hassalarına münasip isimleri vazetmeye muktedir olmuştu.
Zira bu, insanın düşüşten sonra ümit edebileceği yahut erişebileceği her türlü gayretten çok daha geniş ve berrak bir tabiat nurunun şulesiydi ve (bu rızayı teyit etmek üzere) bizzat Tanrı tarafından ona ihsan edilmişti,
Onun düşüşüne sebebiyet veren bu tabii bilgi olmadığı gibi, onun kemalatına erişmek de (şayet kabilse) bizler için bir kabahat yahut günah teşkil etmez. Şüphesiz Adem’in mezkur cürmü daha ali bir mahiyetteydi, [Tanrı’dan bütünüyle yüz çevirip sadece kendi nefsine ve irade-i cüziyesine istinat etmek maksadıyla, iyilik ve kötülüğün mütekaddim bilgisine yönelik o mağrurane tecessüstü.]
Bundan maada, Tanrı’nın Musa’yı kendi kavmine rehber tayin ederken, bu yüce vazife için o dönem Mısırlılar nezdinde muteber olan bütün ilimlerde mütehassıs bir kimseyi seçmeye meyyal görünmesi de şayanı dikkattir ki bu ilimlerin en başlıcası da Sihirdi.
Ve Süleyman’ın Tanrı’ya hikmet için yakarışı üzerine, Tanrı’nın ona deniz kadar engin bir yürek bahşettiğini ve bu yüreğe insani şeylere dair öylesine büyük bir ilim yerleştirdiğini görürüz ki, Süleyman aklın kavrayabileceği her şeye nüfuz etmiştir, üstelik (Doğal Büyü’nün sakıncasızlığını göstermek adına) bütün Nedametnamelerinde bundan asla yergiyle söz etmez. Oysa ona baştan sona vakıftı ve uygulamasında en yüksek deneylere girişmişti, şayet bunlar meşru olmasaydı, şüphesiz onları zikretmekten geri durmazdı. Giriş mahiyetinde bu kadarı kâfidir.
Şimdi maksadımıza daha fazla yaklaşmak ve konuyu etraflıca ele almak gerekirse, bilmeliyiz ki kâinatın nizamı ve ahengi Yaratılış Kanunları ile öyle tanzim edilmiştir ki, en alttaki varlıklar [felek-altı yahut unsurlar âlemi] doğrudan doğruya aradakilere boyun eğer, aradakiler [yahut semavi felekler] yukarıdakilere tabi olur, yukarıdakiler ise [felek-üstü yahut akledilir âlem] Yüce Hükümdar’ın emrine amadedir.
Bununla birlikte bilinmelidir ki bu üstte ve altta olanlar analojik bir benzerlik taşır ve duyularla idrak edilemeyen vasıtalar aracılığıyla aralarında gizli bir bağ ve sarsılmaz bir irtibat bulunur, hepsi aynı Yüce Hükümdar’ın itaatinde ve tabiatın hayrına olacak şekilde kendiliğinden birleşir. Öyle ki, şayet bu ulu ahengi tersinden ele alacak olursak, felek-üstü şeylerin semavi olanlarla, doğaüstü şeylerin ise doğal vasıtalarla aşağı çekilebileceğini görürüz.
Zira kadim Hermes’in şu vecizesi bunu ifade eder, "Yukarıda olan ne ise, aşağıdaki de onun gibidir."
Ve bu esasa dayanarak her bir âlemden aynı derecelerle geçerek en baştaki Asıl Âlem’e, her şeyin Yaratıcısı ve İlk İllet’e kadar yükselmenin mümkün olacağını düşünmek asla akıl dışı sayılamaz.
Lakin alttakileri üsttekilerin erdemi ve tesiriyle nasıl birleştireceğini (ki bu, karaağaçları asmalarla evlendirmek gibidir) yahut merkezlerin merkezinde gizlenen o dağılmış ve tohumlanmış erdemleri (yani virtutes in centro centri latentes) saklı yerlerinden açık aydınlığa nasıl çıkaracağını bilmek, yalnızca Mecusilerin yahut Hermetik Filozofların harcıdır ve mezkûr ahenge bağlıdır.
Zira onlar bilirler ki şeylerin türeyişi doğaldır, lakin erdemin ortaya çıkarılması doğal değildir, çünkü şeyler yaratılmıştır, erdemler ise yaratılmamıştır. Bu sebeptendir ki güç ve erdem bitkilerde, taşlarda, madenlerde vesaire bulunmaz (gerçi tesirlerini bunlardan duyulur biçimde hissederiz), bilakis başlangıçta Tanrı’nın Kaos’a üflediği, dünyevi şeylerin derununda ve özünde işleyen o evrensel ve her şeye hayat veren Ruhtur bu, o ruh her yerde faaldir ve evrensel bir yayılımla her neviden şeyin içinden dünyaya akmaya devam eder, kendini de mezkûr yaratılışlar vasıtasıyla açığa vurur.
Hakiki bir sanat ehli, kesif ve topraksı bedenlerin karanlık zindanında faaliyeti adeta körelmiş ve sıkı sıkıya hapsedilmiş olsa dahi, bu Ruhu maddeden çekip almayı, esaretten kurtarmayı ve tıpkı esiri feleklerde eylediği gibi serbestçe iş görebilmesi için azat etmeyi gayet iyi bilir. Lakin bunun hangi vasıtalarla icra edileceğini (ki bu ilk hazırlıktır), bugüne değin bütün filozoflar gizli tutmuştur.
Zira, Yaratmak için Magnesia’yı pek gayret ettiler, Ve bu kitabın içinde onu bolca zikrettiler. Lakin yaratılışından sonra nasıl terbiye edileceğini, Bırakıp zavallı insanları tesellisiz terk ettiler.
Ve Tanrı (tıpkı Yahudi Ateşi’nde olduğu gibi) lütfedip onu ifşa etmedikçe saklı kalması mukadderdir, O izin vermedikçe hiçbir beşeri gayret bu ilmi Kadir-i Mutlak’ın elinden zorla çekip alamaz. Kader seni çağırmadıkça, başka türlüsü nafiledir. Öyleyse onu insanın elinden bekleme, zira o yalnızca Tanrı’nın vergisidir. Bir meleğin armağanı yahut harika bir inayetidir. Kendinde olmayanı kimse veremez, insanda bu ilim yoktur, yani dilediğine bahşedebileceği bir mülk değildir.
Filozofların Sırrı öyle bir hazinedir ki, Bunu asla açmazlar hiçbir faniye, Meğerki Tanrı kalbine ilham eyleye, Zira İsa’ya karşı pek uysal ve sevgilidir o, İstemez ki bu sır ifşa olup açıla, Ancak kendi rızasıyla görünür ola, Kimi dilerse onu teçhiz eder ve korur daima.
Hulasa, bir kimse Diana’mızı keşfedip peçesini kaldıracak kadar kutlu kılınmışsa, Başlangıçta, Ortada ve Sonda Doğal Büyü’nün rehberliğine borçlu olduğunu anlayacak ve ikrar edecektir, bu marifet en yüksek yetkinlik derecesine ulaştırıldığında ise söylenmesi caiz olmayan şeyleri müşahede edecektir, (bunu derin bir hürmetle ikrar edebilirim ki) melekî hikmet dahi onun vesilesiyle elde edilebilir.
İlaç layıkıyla terbiye edilmedikçe, en ufak bir zerresini bile tatmak tehlikelidir, çünkü onun tabiatı insanınkinden katbekat taşkın ve kudretlidir. Zira en küçük cüzleri dahi bayağı ve bozulmuş bir madenin ta kalbine öyle şiddetle ve bütünüyle işleyip onu saf Altın derecesine dek boyayıp dönüştürebiliyorsa, en büyük kuvveti en zayıf madenden fersah fersah aşağıda olan insan bedeninin böyle bir kudrete mukavemet etmesi nasıl mümkün olsun, Birçok filozofun (kusursuz sıhhate kavuşma arzusuyla), İlacı dahili olarak almaya cüret edip, onun hakiki kullanımını yahut insan tabiatının helak olmadan kabul edebileceği kıvama nasıl getirileceğini öğrenmeden evvel kendilerini mahvettiklerine kaniyim (ve bu husus muhtelif yazarlarca da teyit edilmiştir).
Kıymetli cevherlerle dolu şu dünya denizinde, En nadide şeydir uzatmak bu fani ömrü de.
Hakikatte Baş Köşe Taşı olduğu halde, ömrü mamur kılmaya çalışan bazı mimarların uzun zaman hor gördüğü Taş işte budur, zira o, ilk baştaki yaratılıştan mahlukata bir bakiye olarak kalan o lekesiz [okunamadı] meydana getirilmiştir.
beden, ruh ve can [NOT: Metinde "Body, Soule and Spirit" üçlüsü kastedilmektedir] arasında kusursuz bir birlik kurmaya muktedirdir, bu esnada canlı Ateşimiz (Beden ile ruh arasındaki o Aracı), bedenin kusurlarını ve fazlalıklarını tüketen semavi faziletlerden müteşekkil bu Esîrî İlacı alarak her türlü engelden kurtulur, beden ise böylesine tatlı ve kudretli icbarlarla içine doğru değiştiği o eşsiz Tabiat ile uyuşmaya mecbur kalır ve neticede ömrü uzatılır.
Hayatın uzatılması hususunda tarihte bazı emsallerle karşılaşırız ki bunlar uydurma değildir, zira dahili yahut harici şeylerin tatbikiyle Ruh yenilenmiş, Beden kuvvetlenmiş, Hayati ve Hayvani melekeler canlanmış, çökmüş ve pörsümüş Yaşlılık tazelenmiş ve böylece ömür genişletilmiştir.
Bu rivayetlerin yanı sıra, Tabiatın Geyik, Kartal ve Yılan gibi bazı mahlukat nevilerine pek lütufkâr davrandığını, onlara Yenilenme nimetine kavuşacak vasıtaları bahşettiğini görürüz (burada Tabiat onlara Tabii Büyüyü öğretmektedir, zira başka bir şey değildir), öyleyse arandığı takdirde bu insana neden bahşedilmesin?
Hatta Hayvanlara bahşedilen bu Lütufkâr Nimetin mülahazası, mahlukata meccanen ihsan edilen şeyin, aradığı takdirde İnsandan esirgenmeyeceğini uman pek çok Filozofun kendisini bu Sırrın tahkikine vakfetmesinin başlıca sebebi olmuştur.
Hastalıklarımızın bilhassa İntikalden [Transplantation] neşet ettiği aşikardır (gerçi Atalarımızın zeval bulan, çürüyen ve kokuşan tabiatlarından Ahfada miras kalan bir Nevi İrsi Bozulmanın intikal ettiğini de inkar etmem), zira Gıda niyetine Yiyip İçtiğimiz şeylerle, İlahî lanetin yaratılmış şeylerin içine yerleştirdiği o fena, zararlı, hatta ölümcül keyfiyetler onlardan Bedenlerimize geçer, yüklendikleri ve ezildikleri pislikler sebebiyle tuzu, kükürdü ve cıvayı uzlaşmaz bir Çekişmeye sürükleyene dek orada büyüyüp çoğalırlar, neticede acınası bir zeval getirirler ki bu da nihayetinde bir Ölüme dönüşür, şayet buna bir de Sefahet ve Oburluğun ağır gölgesini eklersek bu akıbet daha da çabuklaşır.
Yine de bu Ölüm Tabii olmayıp Arızidir ve (söylenenlerden de anlaşılacağı üzere), insanın İsyankâr İtaatsizliğinin Tanrı’yı yeryüzünü lanetlediği o Laneti yarattığı her şeye [okunamadı] sevk etmesiyle, İntikal yoluyla boy veren büyük Âlemin meyvelerinin [okunamadı], Meleğin Ezra’ya öğrettiği Talim de bununla mutabıktır.
Ve her ne kadar herkesin bir gün ölmesi takdir edilmiş olsa da ve buna karşı hiçbir fani İksirin mukavemet kudreti bulunmasa da, bu İlaç İnsanın hususi bozulmasına karşı, Yaşlılığa ekseriyetle refakat eden ve ona eza veren o dert ve hastalıkları defetmeye yarayan bir devadır, öyle ki insanın Ekmeğinde yediği o Ölüm bir Ayrışmaya tabi tutulabilir ve neticesinde (Kesintisiz bir Sıhhatin tesellisiyle) hayat ipliğini, Asli adaletten düşmüş olan o Tabiatın en uzak nihayetine kadar eğirebilir.
Zira Bedenlerimize aldığımız şeylerde Tabiatın iki Cevher bulduğu şüphe götürmez bir hakikattir, bunlardan (birini Neşeli bir iştahla) Hayatiyeti beslemek üzere tutar, diğerini ise (nefret dolu bir tiksintiyle) yalnızca faydasız değil, aynı zamanda Tahripkar ve Tehlikeli bularak dışarı atar, şayet bu hususta nefsimizle etraflıca istişare edersek, her şeyde bir arada bulunan Saf olanı Saf olmayandan ayırmada, onları kullanmadan evvel Onun usulünü taklit etmenin en doğrusu olduğunu itiraf etmemiz icap eder, O nerede aşikar bir surette Eksiltip Bölüyorsa, biz orada ekleyip çoğaltmayalım, zira hiç şüphesiz [okunamadı] hiçbir fayda sağlamaz, bilakis hasta kimselerde Ruhun nüfuz edici faziletini dahi alenen baskılar ve bu ayrıştırma Sanatını, zaafı sebebiyle bu Vazifeyi yerine getirmeye muktedir olmayan marazlı Bedene havale eder.
Hayatın Kısalığı Adem’in Düşüşü ile başlamıştır, Tufan’dan evvelki Kadimlerden bazılarının neredeyse bin yıl yaşamış olmasına rağmen, şüphesiz onların ömürleri, her şeyin muzır Keyfiyetlerini nasıl ayıracaklarını ve tashih edeceklerini gayet iyi bildikleri bu İlacın kullanımıyla uzatılmıştır, o vakitler insanların umumunun mu bu kadar uzun yaşadığı, yoksa yalnızca İbrahim’in hakiki Ecdadı olanların mı böyle yaşadığı bence hayli şüphelidir, zira bunlar her daim Patriklerin en yaşlısı ve ilk doğanı olmayıp, nesli devam ettirmek üzere Tanrı’nın Hanedan içinden seçtiği ve (Tanrı’nın izniyle, müstesna ve hususi bir nimet olarak) bu Sırrın Tevatüren kendilerine tevdi edildiği kimselerdi,
##
Ben asla teşebbüs etmedim yapmaya, Bu Güne değin bu Kızıl İlacı asla.
Bundan ötürü bazıları Norton’ın Kızıl İlacı ne elinde bulundurduğunu ne de nasıl yapılacağını bildiğini iddia eder, lakin mesele öyle değildir, zira Ordinall adlı eserini neşrettiği vakte kadar onu ikinci kez yapmaya girişmediği doğrudur, peki ama neden?
Sebebi daha önce bu Kitapta aşikar olmuştu, Soyulup soğana çevrildiğinde bir daha yapmadı.
Yine de daha evvel bu işle meşgul olduğu, onu yaptığı ve elinden çalındığı evvelce de görülmektedir, zira Tacirin Karısının bunu kendisinden çaldığını ve bu talihsizliğin kendisini bu hususta daha fazla ilerlemekten yıldırdığını söyler.
Ayrıca Ustası’nın bunu kendisine öğrettiğini ve nasıl yapılacağını kamilen bildiğini iddia eder, nitekim bizzat kendisi şöyle şahitlik etmektedir,
Bana bu lütuf bahşedildiğinde bildim tam manasıyla, Kızıl İlacın terkibinin hakikati nedir aslında.
Ve nihayet, mezkur Ordinall’in dördüncü Bölümünün nihayetinde Norton, bunun nasıl yapıldığını hakikatiyle ve sarahatle beyan eder, okuyucuyu oraya havale ederim. Şimdi dolayısıyla
Kalsinasyona en yüksek riayeti göster.
Burada Müellifimiz, Filozofça amele başlamak için münasip bir vakit Seçimi hususunda Astroloji Kaidelerine müracaat eder ve bu durum, Amel ile layıkıyla münasebettar bir Seçimi resmettiği müteakip satırlarda sarahaten görünür. Bu İlmin amelî kısmında Astronomi ve Astroloji Kaidelerine (başka bir yerde de zikrettiğim üzere) danışılmalıdır.
Zira Astronomide pek sağlam bir idrakin olmalı, Yoksa bu kitapta yazılanlara körü körüne inanmalı.
Öyle ki, (Hesaplama kısmı Astronomiye, hüküm kısmı ise Astrolojiye ait olan) Seçimler, bu amele başlamak için pek lüzumludur, Norton’ın sarf ettiği emek de bundan azını göstermez, her ne kadar biz pek az dikkat etsek de çoğu Müellif aynı hususu ima eder. Zira
Böylesi Basit ve biçimsiz şeyler üzerine, Hileyle gizlenmeli sonuna erişilene değin, [okunamadı]
[okunamadı]
Genel olarak tüm seçimsel astrolojide (elections) yıldızların tesiri, üzerinde çalışılacak o biçim almamış tabiatlara belli bir tatbik yoluyla icra edilir, böylelikle onların işleyişi hızlandırılır ve gayemize daha elverişli kılınır, zira her neticeye hem ikincil hem de birincil sebepler iştirak eder, buradan hareketle biri diğeri kadar dikkate alınmazsa, bu ihmalin hata doğuracağı aşikârdır.
Ve bu neviden seçimler vasıtasıyla, bir hekimin envaiçeşit ottan istifade ettiği gibi semavi tesirlerden de pekâlâ faydalanılabilir, Batlamyus’un sekizinci vecizesindeki şu sözleri de buna muvafıktır,
Faris bir kimse semavi amiyeyi ileriye taşır, Tıpkı basiretli bir çiftçinin toprağı sürüp hazırlarken tabiata yardım ettiği gibi.
Fakat doğum haritaları (nativities) seçimlerin kökleridir (radices), bu sebeple evvelemirde onları başlıca kök ve ameliyatın temeli olarak nazara almalıyız, bunların ardından tanzim etmek niyetinde olduğumuz şeyin keyfiyeti gözetilmelidir, öyle ki göğün münasip bir taksimiyle, amilin doğum haritasındaki gezegenler ve evler kuvvetlendirilerek ve gösterilen şeyle mutabık kılınarak, mezkûr tesirin bıraktığı iz ameliyatı ziyadesiyle artıracaktır. Ve bu keyfiyet tabiatın pek sarih bir aklıyla teyit edilir, zira (hüküm astrolojisinin [judicial astrology] çok evvel neşredilmiş müdafaası, hasımlarının tüm fırtınalı hücumlarına rağmen bugüne dek sarsılmadan ve çürütülmeden duran âlim bir zatın ifade ettiği veçhile) semavi tesirler içimize akmaktan asla geri durmaz, bu cihetle doğduğumuz andaki vaziyet veya tertibat, kendi tesiri ve akışı vasıtasıyla evvelkinin işleyişini, doğum haritası tek başına nazara alındığında hasıl edeceğinden çok daha fazla kuvvetlendirip pekiştirebilir.
Ve bu kaideler muvacehesinde Hermes, kendi vazettiklerine benzer seçimlerin yapılmasını salık verir,
[NOT: Seçim ile doğum haritası arasındaki irtibatı ve zıtlığın doğuracağı fesadı bildiren manzum mısralar] Doğum haritana fesat isnat eden o şeyden el çek, Seçimin tamamına zıtlık düşüren o amelden sakın.
Bu da neticesi bakımından Batlamyus’un şu mealdeki sözüyle aynı kapıya çıkar, "Bir gün yahut saat seçimi pek âlâ icra edilmiş olsa dahi, doğum haritasının tertibatına uygun tesis edilmedikçe pek az fayda sağlayacaktır, zira aksi takdirde doğum haritasında gezegenlerin tehdit ettiği o şerri savuşturamaz, aynı anda başlanmış olsa bile bazı amellerin inkişaf edip bazılarının akim kalması, göğün o andaki vaziyetinin o amelleri idare eden kimselerin doğum haritasıyla uyuşup uyuşmamasına bağlıdır."
Gıdada, binalarda, meskende, libasta ve hayatımızın muhtelif amellerinde başvurulacak seçimlerin lüzumuna gelince, tatmin olmak isteyen kimse Marsilio Ficino, Hesiodos, Cato, Vergilius, Varro, Columella ve Plinius’u okusun, onlar (ve umumen bütün filozoflar) dikim, ekim, budama ve benzeri işlerini bunlara göre tanzim ederlerdi. Zira (duygudan mahrum olanlar da dahil olmak üzere) aşağı âlemdeki nesnelerde, semavi tesirler daima muhatabın kabiliyeti ve istidadı nispetinde iz bırakır ve hakimiyetlerini onlarda açıkça gösterir, çünkü bir defa nüfuz ettiğinde hiçbir şey bu tesirlerden daha kudretli olamaz.
Bitkilerde, otlarda, tahılda ve nebat nevinden olan her şeyde bu kudret ayan beyan görülür, bunların tohumları, ekildikleri esnadaki Ay’ın Güneş ile olan vaziyetine göre türlü şekillerde neşvünema bulur yahut çürür. Bunu çiftçinin tecrübesi cümle âleme bildirebilir ve Güneş’in yıllık yaklaşması ile uzaklaşması bu keyfiyeti hislere aşikâr kılar. Ve tabiatta Ay’ın vaziyetinin evvelemirde gözetilmesini iktiza eden pek mühim bir sebep vardır, zira o Yerküre’ye en yakın gezegendir ve diğer bütün semavi tesirlerin ay-altı âleme nakledicisi kılınmıştır, bu bakımdan haklı olarak yukarıdaki orduların bir aleti tesmiye edilmiştir, eşya onun halihazırdaki durumuna göre sevk ve idare olunur, zira şayet kendisi iyi açılar vasıtasıyla talihli kılınmışsa, mevkisiyle mesutsa, seyrinde süratliyse ve ışığı ziyadeleşiyorsa, nesneler süratle serpilip inkişaf eder, lakin engellere (impediments) maruz kalmışsa bunun tam aksi tecelli eder.
Bitki tohumlarının, Ay’ın küçülme vaktinde ekildiklerinde nasıl cılız ve yavaş boy verdiğini, hatta çoğu zaman pörsüyüp fena bir tabiata ve tada dönüştüğünü ekseriyetle müşahede edebiliriz, bunun sebebi onları beslemesi icap eden nemin ve özsuyun son derece azalmış olmasıdır, buna mukabil kerestelik ağaç kesmek yahut çürümesini istemediğimiz nesneleri muhafaza etmek için en muvafık zaman da yine bu vakittir.
Thurneisser (diğer pek çok hayranlık verici ve faydalı müşahedesi meyanında) muhtelif nebatatın en büyük şifalı kudretle donandığı gök vaziyetlerini bize bildirir, bunların tıbbi maksatlarla mezkûr vakitlerde toplanması dikkate değer bir keyfiyettir, nitekim bu hassasiyet gözetilmeksizin toplananların havassı ile bunlar arasında zahir olan bariz fark aşikârdır.
Hülasa, seçimler vasıtasıyla nesneleri dilediğimiz gibi sevk, idare ve husule getirebiliriz, herkes kendi talihinin mimarıdır.
[okunamadı]
Bu ve bunu takip eden ilk on satırda, müellifin bir seçim tertip etmek için vazettiği kaideler serdedilmiştir, bunlara muvafık olarak altıncı baptan evvel yerleştirilen (yaklaşık 51 derece enlem için) figürleri tertip eder, her ne kadar bazı gezegenlerin, astronomi kaidelerinin emrettiği ve astroloji doktrininin iktiza ettiği o kusursuz nizamda (evler ve burçlar cihetinden) yerleştirilmediğini itiraf etmek mecburiyetinde olsam da, bunların aslından tastamam istinsah edilmesini sağladım.
Mesela, ilk figürün birinci evinde Yay burcunun 7. derecesinde Merkür’e, Yay burcunun 11. derecesinde yükselene ve akabinde aynı burcun 18. derecesinde Güneş’e tesadüf edersiniz, halbuki Yay burcunun 11. derecesi, mezkûr burcun dereceleri bakımından Merkür’ün bulunduğu 7. dereceden daha ileri olduğundan, Merkür’ün yükselenden evvel gelmesi icap ederdi.
Kezalik ikinci figürde hem Merkür hem de Ay mezkûr şeklin 11. evinde gösterilmiştir, oysa hakikatte 10. evde vaz edilmeleri iktiza eder, zira Başak burcunun 20. derecesi 11. evin başlangıç çizgisidir (cusp), binaenaleyh o burcun daha küçük derecelerinde bulunan bütün gezegenler 10. eve dahil olur.
Bundan gayrı, her figürde Venüs Güneş’ten öyle uzak bir mesafede vaz edilmiştir ki, astronomlar bunu akıl dışı addedecektir, zira Venüs asla 48 dereceden fazla [okunamadı]
ondan hayli uzaklaşmış, üstelik üçüncü şekilde bir altmışlık açının kapsamına dahi girmemektedir, hatta ikincisinde onunla neredeyse bir karşıtlık açısı içindedir. Konumlarına gelince, onları Sanat uyarınca evlere yerleştirebilirdim, fakat onları Asıl nüshada bulduğum gibi bırakmayı yeğledim, zira cehalet veya hatadan ötürü değil, kasıtlı olarak böyle yerleştirildiklerinden tamamen eminim, çünkü Müellifimiz kendisini bilgili bir astrolog olarak ortaya koymaktadır ve bu iki kusurdan birine düşmeyecek kadar da tedbirli bir yazardır. Venüs'ün konumunun Güneş'ten bu kadar uzakta bulunması Sanat'a aykırı görünebilirse de, onun sıklıkla dördüncü eve yerleştirilmesi kendi Seçim kuralına uygundur (özellikle yüceldiği burcun oraya denk geldiği görülünce), zira oranın yöneticisinin talihli kılınmasını buyurur.
Bununla birlikte, gezegenler burada burçlara ve evlere yerleştirildikleri halleriyle, Müellif'in kendi operasyonları (veya o alandaki diğer kimselerinki) için seçilmiş vakitler değildir, bilakis yalnızca onları kendi kurallarının kapsamına dahil etmek maksadıyla tasarlanmış ve uydurulmuştur.
Bu hususta tatmin olmak amacıyla, Müellif'in yaşadığı dönemin etrafındaki muhtelif yıllar için gezegenlerin konumlarını hesaplamaya hayli emek verdim, lakin üç üst gezegen ile Güneş'in yerinin, onun yerleştirdiği burçlarda olduğunu tespit edemedim. Müellif'in, Sırrın diğer kısımlarında olduğu gibi, bizzat bazı gezegenlerin şekillerinde de örtülerini ve gölgelerini nasıl sürdürdüğünü görmek de dikkatimize değerdir, zira onları ne günümüzde ne de o vakitler yaygın biçimde kullanılan sembollerle sunar, aksine tabiatlarına uygun şekillerde hiyeroglif tarzında verir, yine de isimlerin (yahut şekillerin) farklılığı, işaret ettikleri şeylerde bir farklılık meydana getirmez,
Zira Satürn bir bel küreğiyle, Jüpiter bir piskopos tacıyla, Mars bir okla, Venüs güzel bir çehreyle, Merkür ise (o günlerde) İngiliz sikkelerimizin arka yüzüne ekseriyetle basılan şekille gösterilmiştir,
Yalnızca Güneş ile Ay, Kadimlerin kendilerine bahşettiği o biçimde bize bırakılmıştır.
Güvenme her astroloğa, derim sana, Zira bu konuda kördür birçoğu aslında.
Astroloji derin bir ilimdir,
Bu Sanat'ın içinde gizlendiği derinliğe, onu iskandil etmeye cüret eden her sıradan iskandil kurşunuyla ulaşılamaz. Hiçbir çağ, kendilerini üstat sayan (ve kendilerini böyle adlandırmaktan çekinmeyen), fakat ulu Urania'nın nişanını taşımaya layık olmayan böylesi bir sahtekâr kalabalığıyla musallat olmamıştır.
Ve (ah, ne kadar esef verici), onların cehaleti yüzünden astroloji düşmanlarının alay konusu haline gelene kadar bu taifenin artması muhtemeldir, (keşke hepsi bundan ibaret olsaydı), dünyaya basiretle dağıtıldığında hayranlık uyandıracak, ancak ehliyetsizce sergilendiğinde avamın alay ve hakaretine maruz kalacak olan o ışığın ihtişamını karartırlar. Bir saatlik soru haritasında birkaç terim gevelemekten öte astrolojiden bir şey anlamayan (ve onu daha fazla kullanmayacak olan) kimse, İbraniceyi yalnızca öğrenmiş birinin kabalacı bir haham sayılmasından daha fazla astrolog kabul edilmeye layık değildir.
Doğrudur, cahilleri o terimlerin ahenkli gürültüsüyle hayrete düşürecek kadar çok kelimeyle dolu olabilir, fakat dilin eksiksiz ve tam bilgisiyle kıyaslandığında bu nedir ki. Ne var ki günümüzde bu türden birtakım ümmi hevesliler (aralarında kadınlar da vardır) türemiştir, bunlar iffetli Urania'yı her türlü gayrimeşru menfaatin istismarına sunarak, astrolojiyi adeta her neviden kötülüğün pezevengi ve aracısı kılmaktadırlar.
Ve bunun neticesi ne olacaktır (dilerim bu bir kehanete dönüşmez), çok geçmeden astroloji bir sahtekârlık diye lanetlenecektir, çünkü her türlü kötü amelin maskesi ve bir hilekârın el çabukluğunu destekleyen muteber bir kılıf olarak kullanılmaktadır. Üstelik yetkin ve dürüst uygulayıcılarından bazılarının doğru tahminleriyle şimdiye dek nam salmışken, cahil ve gayrimeşru döllerin ehliyetsiz kehanetleri yüzünden bir o kadar rezalet ve kötü şöhrete gömülecektir, zira onlar verdikleri hükümlerde hakikati ıskaladıklarında kendilerini suçlamaktansa, tembelce ihmallerinin yahut cahilce körlüklerinin keşfetmeye yetmediği hususlarda astrolojinin bizzat kendisini kusurlu ve eksik ilan etmekten geri durmazlar.
Bundan ötürü Norton burada doğru söyler, astroloji (tüm ihtivalarıyla ele alındığında) simya kadar gizli yahut sırlıdır, baştan sona ve kusursuzca anlaşılması da bir o kadar çetindir. İtiraf ederim ki astrolojide acemi çömezlerin bata çıka yürüyebileceği sığ dereler vardır, fakat bunun yanı sıra devlerin dahi yüzmek zorunda kalacağı derin girdaplar da bulunur.
Küçük Dünya olan insana ait doğum haritaları, yönelimler, yıllık dönüşler ve bunlara bağlı diğer hususların öğretisi böyledir, bunların ötesinde ise Büyük Dünya'ya taalluk eden kuyruklu yıldızlar, tutulmalar, büyük kavuşumlar ve devirlerin öğretileri yer alır. Bunlar yüce mevzulardır ve basiretle ele alındıklarında Sanat'ı yüceltirler.
Lakin, Çoğu insan öyle sanır kendini bilge ve usta, Hünerli görünürler onlar, hiç bilmeseler de aslında.
Biliyorum ki pek az sanatkâr, bir saatlik soru haritasını yorumlamakta ne büyük bir maharet üstünlüğü bulunduğunu ve Sanat'ın bu şubesinden ne denli büyük bir hakikatin çıkarılabileceğini tatmin edici biçimde ortaya koymuştur, fakat onlar astrolojinin diğer bütün kısımlarını etraflıca okumuş kimselerdir, zira yalnızca böylesi zatlar soru sahibine hakiki bir cevap verebilir ve mutabık kehanetlerinin neticeleriyle Sanat'a şeref kazandırıp kendilerine de itibar temin ederler. İlacın şiddetli tabiatı göz önüne alındığında, ki hakikaten ölümcüldür, zira tabiatı insanınkinden sonsuz derecede kuvvetlidir, öyle ki onun ruhani cevherlerini alt eder ve onu zehirler, Norton bu sebeple bir operatörün hangi uzuvlarını koruması ve nefesi nereden alması gerektiğine dair bir ima fısıldar,
Bununla kastedilen, kap açılırken vücudun o açık deliklerinin (ki oradan öyle serbest bir geçit vardır ki kuvvetli bir buhar şimşek hızıyla en derindeki kısımlara uçar) sıkıca kapatılmasıdır. Ancak bu esnada nasıl nefes alınacağı, asıl müşkülat işte buradadır.
Su altında uzun süre kalmaya yeltenenlerin haline benzer tecrübelerimiz mevcuttur. Bu sebeple, bu ilme yeni başlayanlar için şu ikaz kâfi sayılsın, bir madde üzerinde çalışıp onu (kendilerince) bir kemale erdirdiklerinde, şayet kuşanıp zırhlanmadan kaplarının kokusuna tahammül edebiliyorlarsa, maddelerinin felsefi cıva olmadığından ve tatbikatlarının hatalı cereyan ettiğinden hiçbir şüphe duymasınlar.
Sayfa 103, satır 17.
Hoc tibi dictum Tolle memor:
Bu mısra, bu ilmin talibi tarafından dikkatle mülahaza edilmelidir, zira hakikati dile getirmektedir, *Nihil praetermissum quod a quovis dici possit*, bu büyük eseri ikmal etmek için bilinmesi iktiza eden hiçbir şey noksan bırakılmamış, hiçbir husus dışarıda tutulmamıştır, ne var ki kendilerine daha sarih biçimde beyan edilse dahi, pek çok kimse bunu kavrama saadetine erişemez.
Sendivogius'un bahsettiği o talihsiz kimseler gibi, kendilerine bu sırrı kelimesi kelimesine ima ettiği halde hiçbir surette fehmedememiş, buna mukabil yine de filozof sayılmak istemişlerdir.
Mademki bir insan hakiki yolda bulunup da onun hakikat olduğunu bilmeyebilir, şu halde hakikati arayan talibe yaraşan, Tanrı'dan idrakten yoksun bütün fikirleri zihninden uzaklaştırmasını niyaz etmek, onu gündüzün olduğu gibi nurun da evladı kılması için yalvarmaktır, ta ki gözleri doğru olanı müşahede etsin, göz kapakları yollarını tayin eylesin.
Ömrü beyhude heba olmasın, seneleri hiçbir şey yapmaksızın zayi olup gitmesin, lakin bir gün diğerine öğretsin, bir gece ötekine marifet katsın. İşte o vakit görecektir ki bu müellif ağzını bir meselle açmış olsa da, kadim devirlerin çetin muammalarını vuzuha kavuşturmuştur.
Bu Eserin İptidası
Bu eseri ikmal etmek maksadıyla muteber el yazmalarının peşine düştüğüm sırada, asil bir zat bana Norton'un *Ordinal* adlı eserinin fevkalade güzel bir nüshasını lütfetti, ben de bilhassa bu nüshayı esas aldım, fakat diğer on dört nüshayla mukayese etmekten de geri durmadım.
Parşömen üzerine, gayet dakik ve son derece zarif, kadim bir yazı tarzıyla kaleme alınmıştı. Buradaki basımda yer alan gravürlerin menşei olan tasvirler de pek nefis ve ziyadesiyle mahirane tezhip edilmişti, her iki nüshayı da görmüş olanlardan işittiğime nazaran, Yedinci Henry'nin bizzat kendi kitabındaki işçilikten dahi üstündü. Çiçeklerin, kuşların ve canavarların tezyin ettiği haşiyelerin orta ve alt kısımlarına, Neville ailesinin arması ile mezkûr hanedanın çeyrekleme usulüyle birleştirdiği diğer armalar nakşedilmişti.
Bu hal beni, mezkûr nüshanın müellif tarafından dönemin York Başpiskoposu olan George Neville'e takdim edilen asıl nüsha olduğuna (yahut ondan bihakkın istinsah edilmiş bir suret olduğuna) inanmaya sevk etti. Bu zat, son derece zengin ve haşmetli bir piskopostu, nitekim bu durum yalnızca Becket'ın kabrine adadığı kıymetli cevahirle değil, Hertfordshire'daki Moor mevkiinde Dördüncü Edward için tertip ettiği azametli ve debdebeli ziyafetle de sabittir.
Bu ziyafeti daha da muhteşem kılmak maksadıyla, geçmiş senelerin kargaşası esnasında gizlemiş olduğu pek büyük bir tefrişat hazinesini meydana çıkarmıştı, Kral ise o vakitler yirmi bin sterlin kıymet biçilen bütün bu eşyaya, paralarına ve sığırlarına el koymuş (o devirde bu meblağ, şimdikine kıyasla katbekat mühim bir yekûn tutmaktaydı), Başpiskoposun kıymetli taşlarla müzeyyen tacını da kendisi için bir krallık tacı haline getirmişti.
İşittiğime nazaran, bu Başpiskopos ile kendi devrinin hermetik filozofları arasında geniş bir muhabere cereyan etmekteydi, bu husus, Ripley'in 1476 senesinde *Medulla* adlı eserini ona ithaf etmesiyle ve Norton'un *Ordinal* nüshasının da ona takdim edilmesiyle tarafımca kısmen teyit edilmiştir, zira mezkûr Başpiskoposun bu *Ordinal*'in yazılmaya başlandığı sene vefat ettiğini görmekteyim, her ne kadar senenin hangi vakti olduğunu henüz tahkik edememiş olsam da, sonlarına doğru olmalıdır, binaenaleyh eser aynı sene başlamış olsa bile, piskopos vefat etmeden evvel takdim edilmiş (yahut takdim edilmediyse bile niyet edilmiş) olmalıdır.
Sayfa 107. Simyanın Özeti
On İki Kapı adıyla da maruf olan bu manzum eser, Sir George Ripley tarafından nazmedilmiş ve evvelce Ralph Rabbards marifetiyle tabedilmişti, ben bu metni muhtelif yazma nüshalarla karşılaştırdım, bunlar meyanında talih eseri, Ripley'in yaşadığı döneme pek yakın bir tarihte kaleme alınmış bir nüshaya tesadüf ettim (kaldı ki bu ilim ırmaklarında en berrak ve en katışıksız olanı, menbaın en yakınında bulunur), en ziyade itimat ettiğim de bu nüsha oldu.
Bununla beraber, ihtilaf vuku bulan yerlerde okuyucu (şayet bu nüshayı tensip etmezse) evvelkisinden istifade edebilir.
Bu eserin nihayetinden anlaşıldığı üzere, 1471 senesinde kaleme alınmıştır, bu tarihi hususiyle zikrediyorum, zira Ripley'in şu mısrayla başlayan bir nevi tövbenamesine tesadüf etmiş bulunmaktayım,
*Felix quem faciunt aliena pericula cautum.*
Burada müellif, her nerede olursa olsun, 1450 senesinden 1470 senesine değin kendi eliyle yazılmış yahut kendi namına atfedilmiş tecrübelerine tesadüf edecek herkesin, bunları ya yakmasını yahut bunlara zerre kadar itibar etmemesini istirham etmektedir, zira bunlar bir ispata değil zanna dayalı olarak yazılmıştır ve bilahare tatbikatta bunların yanlış ve beyhude olduğunu idrak etmiştir, çünkü bunca zaman boyunca Taşı aramış, lakin o senenin sonlarına değin hakiki amelde ona vasıl olamamıştı, nihayet o vakit şöyle demiştir, *Inveni quem diligit anima mea*.
Şu halde On İki Kapı risalesinin bir sene sonra yazılmış olması hasebiyle, şüpheye mahal bırakmaksızın güvenilir addedilmesi iktiza eder, zira bizzat kendisinin Nasihat kısmında şehadet ettiği üzere, sağlam bir tecrübi ameliyeye dayanarak kaleme alınmıştır,
Görmedim asla birden gayrı hakikatli kitap, Bu risalede gördüm, her bir sözü pür hakikat.
Burada (talebelerin selametini gözeterek) kendi bâtıl ameliyelerinin hesabını vermekte, bu hususta Chaucer, Richardus Anglicus, Dastin, Zekeriya, soylu Trevisan ve diğer pek çok namuslu ve basiretli filozofun izinden gitmektedir.
Yakın geçmişte Ripley'in muhtelif eserlerini neşretmiş olan Ludovicus Combachius'un bize bildirdiğine göre, İmparator İkinci Rudolf'un fermanı üzerine Theobald de Hoghelande tarafından gayet saf elegiac nazmıyla tercüme edilen bu On İki Kapı nüshası o sırada kendi elindeymiş ve neşrettiği esere (ki Sir Edward [okunamadı] tarafından İngilizceden Latince nazma çevrilmişti) memnuniyetle ilave edebilirmiş.
[okunamadı], bunun daha iyi anlaşılması için, lakin nüsha kendisine ait değildi. Âlim Faber (1646), Basilius'un Zafer Arabası'nı [Currus Triumphalis] ve diğerlerini tek bir cilt halinde yayımlamak için çok emek ve masraf sarf etti.
Bu kitabın takdiminde, "İngiliz kanonu pek âlim ve hayranlık verici Georgius Ripley, onda bütün madenlerin hassalarını ve tabiatlarını izhar etmek hususunda hiçbir sahte ve lüzumsuz cihet yoktur" sözleriyle hürmetle yâd edilmektedir.
Müellif ayrıca bizi temin eder ki onun eserleri en mümtaz filozoflarla boy ölçüşmeye layıktır, basım sanatında en emin ve basiret sahiplerince makbul usulün, iyi bir eserle başlayıp en iyisiyle bitirmek olduğunu bilir, nitekim Ripley'imizi de bu mertebeye koyar.
Fakat okuyucuya bildirmem icap eder ki sayfa 538'de ve oradan nihayete kadar, bir sehven Ripley yerine kendisine Triplanus denilmiştir.
Mürettibin muhtemelen mesul olduğu buna benzer başka vahim hatalar da mevcuttur, nitekim Isaac Hollandus'a Isacla adını vermiştir.
Cornelius Drebbel'in adını Tornelius (ve bazen Fornelius) Drebbelianus şeklinde basar, bunlardan maada, eserin diğer kısımlarına dair de itiraz edilecek pek çok cihet vardır ki burada zikredilemeyecek kadar çoktur, ezcümle, Faber bunların tamamının Felemenkçeden Latinceye tercüme edildiğini, Ripley'in burada "Triplanus de lapide Philosophorum" adını verdiği, fakat hakikatte işbu On İki Kapı'nın bir hülasası olan bu cüzünün, Nicholas Barnard nam bir filozof marifetiyle Felemenkçeden Latinceye çevrildiğini iddia eder, üstelik aslının Cermen dilinde yazıldığını ima eder ki bu pek büyük bir hilaf-ı hakikattir, müellifimize haksızlık, milletimize de hürmetsizliktir.
Eser hakkında bu kadar kâfidir, şimdi müellifimize dair birkaç lakırdı edelim.
Philemon Holland, Camden'ın 1636'da basılan Britannia tercümesinde, onun doğum yerinin Surrey vilayetine bağlı Ripley köyü olduğunu serbestçe ifade etme cüretini gösterir, onu "simyacılarımızın elebaşısı" ve "mistik bir müfrit sahtekâr" olarak tesmiye eder.
Bu "mistik sahtekâr" isnadı, sadıkane bir rivayetten ziyade haset dolu bir adavet kokmaktadır, binaenaleyh bunu muhatap almayıp geçeceğim.
Fakat tevellüt mahalline gelince, bunun Yorkshire civarı olduğuna inanmaya meylediyorum, mezkûr vilayetteki Ripley'de bulunmuş bir kimsesiz yahut daha iyi bir isim bulunamadığından doğum yerinin adı kendisine lakap edilmiş meçhul bir şahsiyet olduğundan değil, kat'iyen hayır, ismi, mensubiyeti ve hısımları onun bir asilzade oğlu olduğunu açığa vurmaktadır, her ne kadar şeceresini ibraz edemesem de bizzat gördüğüm Medulla eserinin bazı eski el yazması nüshalarında, akrabalık bağlarının kuzey vilayetlerinde bulunduğu açıkça görünmektedir, zira kendisi mezkûr eseri ithaf ettiği Başpiskopos Neville'e şikâyette bulunarak, "Yorkshire ve Lincolnshire eşrafından Teversall, Ripley, Medlay, Willoughby, Burham, Waterton, Flemming ve Talboyes gibi muhtelif hısımları bulunduğunu, bunların Cenab-ı Hakk'ın takdiriyle Dördüncü Edward'ın fatih kılıcı marifetiyle feci şekilde helak edildiğini" ifade eder. Ruhbani makamının Yorkshire'ın East Riding bölgesindeki bir kasaba olan Bridlington'da tecelli etmiş olması da dikkate değerdir.
Zira nizamıma göre Bridlington'ın Düzenli Kanon'u olarak ikrar edilmiştir, muhtemelen böylesi bir mansıp, kendisi bir yabancı olsaydı değil, hısımlarının ve dostlarının yaşadığı ve bizzat o vilayetin evladı olduğu yerde daha kolay temin edilebilirdi.
Holland'ın, tevellüt mahalli hakkında serdettikleriyle âlim müellife mi yoksa derin feylesofa mı daha büyük tecavüzde bulunduğuna ben hüküm vermeyeyim, zira bütün âleme bildirmeliyim ki Camden'ın 1607'de neşrettiği Latince aslında böyle bir kayıt mevcut değildir, tercüme vaktine kadar başka bir baskının yapıldığını da işitmedim, nitekim mezkûr 1607 neşrinin zuhuru akabinde Holland derhal işe koyulup tercümesini dört yıl zarfında vücuda getirdiğine göre, muhtemelen başka bir baskı da mevcut olamazdı.
Şu halde, bu mütercimin cüretine hayret etmemek elde değil, zira sadece kendiliğinden pek çok şey ilave etmekle kalmamış, böylesine âlim bir filozofa "mistik sahtekâr" tabiriyle hakaret etmiş ve bunu bir müellifin hesabına yazmıştır ki şayet o müellif bu derece berrak bir itibara sahip bir zatı böylesine tezlil etseydi, basiret sahibi ehli ilmin onun kaleminin diğer hususlardaki sadakatinden şüphe etmek için haklı bir sebebi olurdu.
Lakin Holland'ın bu kıymetli eserin sair mahallerinde de bu nevi bir serbesti kullandığını müşahede etmekteyim, bunun neticeleri meyanında Banbury kasabası, diğer yerlerin yanında, onun bariz bir ta'rizine fazlasıyla muhatap olmuştur.
Zira Camden orayı yalnızca peyniriyle methederken, o buna kekleri ve mutaassıplığı ilave etmiştir.
Bunların hiçbiri eserin aslında mevcut değildir, her ne kadar kasabada her ikisi de şüphesiz bulunsa ve övünmeye vesile olacak cinsten olmasa da.
Fakat bu bahs-i diğerden sarf-ı nazar edip Ripley'e avdet edelim.
Pitts bize bildirir ki, "O, pek çevik ve tarifi kabil olmayacak derecede mütecessis bir zekâya malik bir kimseydi, ömrünün neredeyse tamamını tabii şeylerin gizli ve muğlak sebep ile neticelerini araştırmaya hasretti, tabii şeylerin gizli ve girift sebep ile neticelerini tetkik yolunda neredeyse bütün ömrünü tüketti. Zihninde tasavvur ettiği felsefeyi daha geniş ve vüsatli bir surette tahsil edip ikmâl eylemek maksadıyla Fransa, Almanya ve İtalya'yı cesaretle seyahat etti, buralarda en âlim zatların birçoğuyla ülfet peyda etti."
Leland haklı olarak onun tahsilinin temelini İtalya'da attığını ifade eder, zira ilk atım (projeksiyon) ameliyesini müşahede etme saadetine hakikaten orada nail olmuştur.
Mercurius'un düğününde hazır bulunanların arasında, Tahsilim nihayete erdikten sonra vaki oldu bir defasında.
Pitts ayrıca şehadet eder ki, o daima ya yazar, ya öğrenir ya da bir şeyler tetkik ederdi, serbest sanatların tamamında kâmil manada âlimdi, felsefenin her nevinde derin vukuf sahibiydi, namdar bir riyaziyeci, fesahat ehli bir edip ve şairdi, her cihetten emsalsiz ve aleladelikten uzak bir mertebeye erişmişti.
Combachius onu şöyle tavsif eder, "Şüphesiz ki o, Kimya muhipleri tarafından gayretle tetkik edilmeye layık bir müelliftir, zira üslubu açık, derli toplu ve sadedir, başkalarının itiyadında olduğu gibi herhangi bir dikene de sarınmamıştır."
Aynı müellif şöyle devam eder, "Bunun yanı sıra Lullius'un yazılarıyla öyle büyük bir yakınlığı vardır ki, biri diğerini şerh eder," vesaire.
Diğer yerlerin yanı sıra, seyahatleri esnasında Rodos Adası'nı ziyaret etmiş ve orada Kudüslü Aziz Yuhanna Tarikatı Şövalyeleri'nin nezdinde bir müddet ikamet etmiştir.
Bir tanıdığımın muhafazasında, muteber ve soylu bir İngiliz beyefendisinin hususi müşahedeleri bulunmaktadır, bu zat harice vaki seyahatlerinde, diğer hususların meyanında, Malta Adası'nda bir vesika gördüğünü ve bu vesikada mezkur Sör George Ripley'nin, Türklere karşı o esnada yürütülen harbin idamesi zımnında mezkur Rodos Şövalyeleri'ne senede 100.000 sterlin tahsis ettiğinin beyan olunduğunu kaydeder.
Lakin nihayetinde, dünyaya veda eylemek, kendini tamamen Cenab-ı Hakk'a vakfetmek ve hususi tetkiklerine çekilmek maksadıyla İngiltere'ye avdetinde, Papa sekizinci Innocentius'tan, istikbalde manastır nizamının icaplarından muaf tutulması, tarikatının merasim ve kaidelerinin külfetinden daimi surette azade kılınması zımnında bir berat elde etmiştir, fakat kanonlar böylesi muafiyetleri kabul etmediğinden, Saint Botolph Manastırı'nda bir Karmelit keşişi olmuştur; burası Leland'ın ifadesiyle, Lindus Nehri kıyılarının yakınında meşhur bir ticaret kasabasıdır.
Bu nehrin, Lincoln'den geçerek Boston civarında açık denize dökülen ve Lincolnshire'da bulunan Witham Nehri (kadim adıyla Lindis) olduğunu zannederim; mezkur mahal daha hakiki bir tesmiye ile Botolph'un Kasabası diye anılır, zira bu ismi ziyadesiyle mübarek ve takva sahibi bir Sakson olan Botolph'tan almıştır. Şayet Camden'ın Lincolnshire haritasına nazar kılınacak olursa, Saint Botolph'un Boston'a pek yakın durduğu müşahede olunur.
Binaenaleyh kuvvetle muhtemeldir ki, Ripley'nin uzlete çekildiği mahal burasıdır, nitekim vefatına dek bir münzevi sıfatıyla burada kalmış ve 1490 senesinde buraya defnolunmuştur.
Bu ihtimalin sıhhati, Medulla'sından da teyit edilebilir, zira mezkur eserin hitamında, o vakitler İngiltere'ye avdet etmeyi pek ziyade arzuladığı ve bu maksatla York Başpiskoposu'na müracaat ederek, onun delaletiyle kendi piskoposluk sahasındaki dindarane bir handa daimi bir ikametgah temin eylemek istediği görülür.
Başpiskoposun bundan hemen sonra vefat etmesi sebebiyle bunu yerine getirememişse de, Ripley'nin oraya yönelik iştiyakı devam ettiğinden (zira orası kendi vatanıydı), şüphe yok ki maksadını başka suretle tahakkuk ettirmiş olması gayet muhtemeldir.
Ve Bale, onun Papa Innocentius'un beratını İngiltere'ye avdetinde elde ettiğini ve bunun akabinde 1488 senesinde bir Karmelit olduğunu söylese de,
Mezkur Medulla'dan zahirdir ki, eserin kaleme alındığı 1476 senesinde (yani Bale'in onun mezkur tarikata dahil olduğunu iddia ettiği tarihten en az on bir sene evvel), kendisi bu muafiyete zaten malikti, zira Başpiskoposa bizzat böyle söylemektedir.
Ve şayet vaziyet böyleyse, mezkur beratı ona bahşeden ya dördüncü Sixtus yahut selefi ikinci Paulus olmalıdır.
Tetkike şayan pek çok kitap telif eylemiştir, lakin Bale'in kaydettikleri arasından yalnızca şunları intihap edeceğim, yani, 1. Compendium Alchimiae, seu Cavallum Duodecim Portarum, 2. Concordantias Guidonis & Raymundi, 3. Secreta Philosophorum, 4. Alcumistarum Misteria, 5. Artem brevem vel Clangorem, 6. Practicam Ceremonialem, 7. [okunamadı], 8. De Magia Naturali, 9. De Lapide Philosophico, Latince manzum bir risale.
Bunların hepsini [okunamadı] zikreder ve onlara müteakip eserleri ilave eyler, 10. Medullam Philosophiae, 11. Pupillam Alchimiae, 12. Terram Terrarum, 13. Experimenta Philosophica, 14. De rerum metallicarum [okunamadı].
Bundan sonrakileri Ludovicus Combachius yakın zamanda tabetmiş ve evvelce zikrolunan risalelerden bazılarına zammetmiştir, 15. De Mercurio & lapide Philosophorum, 16. Philorcium Alchimistarum, 17. Clavis Aurea Portae, 18. Viaticum seu Varia Practica, 19. Accurtationes & practicae Raymundinae, 20. Cantilena.
Ve nihayet, bu Theatrum'da neşredilen muhtasar risaleleri de bu hesaba dahil ediniz, yani,
21. Dördüncü Edward'a Mektup, sayfa 109, 22. Vizyon, sayfa 374, 23. Ripley'nin Tomarı'na ait Manzumeler, sayfa 375, 24. Medulla'ya Mukaddime, 380, 25. Ona ait olduğu zannolunan kısa bir risale, sayfa 393.
Sayfa 177, son satır, Beşinci öz deriz biz bu suya, [NOT: Manzum metnin devamı taramada eksik ve bozuk dizilmiştir]
Tıp fenni ilahi bir ilimdir, hatta bizzat Hakk'ın İlahiyatıdır, zira Kadir-i Mutlak, Adem'e onu okutmadan evvel Kelamını bu lisan ile yazmıştır.
Tufan'dan evvelki On Ata ve onları takip edenler, Musa ve Süleyman ile birlikte, kadim asırların büyük hekimleri idiler, onlar semavi şifa bilgilerini, hem doğruluk ve gayret cihetiyle buna layık hem de ehil gördükleri kimselere miras bırakmışlardır, ve onların nüfuz edici şualarından mülhem bütün milletler kendi kandillerini uyandırmışlardır.
İbrahim bu ilmi Kildani diyarından çıkarmış ve Mısır'a bundan bolca bahşetmiştir, oradan da parıldayan bir şua Yunan'a акsetmiştir. Cenab-ı Hak o asra hizmet etmeleri için Hermes ve Asklepios Hanedanı'nı ziyadesiyle teşvik eylemiştir.
Demokritos ve Hipokrat, tıbbi tasarruflarıyla fani beşeriyete istinatgah olmuşlar ve talebeleri en az dört yüz sene boyunca sırasıyla onların makamını doldurmuşlardır, ta ki Galen yüksek kabiliyeti ve durup dinlenmeyen mesaisiyle tıp fenninin o vakitler sönmekte olan dehasına yeniden hayat verene dek, ki bu ilim o tarihten bu yana Arapların ve Avrupalıların hayret verici gayretleriyle fevkalade asil bir mertebeye yükseltilmiştir.
Ve bu ilmin dünyanın muhtelif kıtalarına doğru kaydettiği terakkide müşahede edebiliriz ki, Cenab-ı Hak muhtelif asırlarda dünya sahnesine birtakım güzide ve müstesna şahsiyetleri davet etmekten her daim hoşnut kalmış, mübarek Ruhunun tenviri vasıtasıyla hilkatin o azametli ve mukaddes cildinde ve tek tek tabiatların muhtelif sayfalarında tahrir olunmuş kutlu iradesinin remizlerini okuma kudretini onlara bahşetmiştir.
Ve mahlukatına olan ihtimamını izhar etmek üzere, habis hastalıkların etrafa yayılan sirayetini durdurabilsinler diye ellerine bir melhem de emanet etmiştir.
Fakat ufkumu genişleten bakışımın ışınlarını kendi yurdumuza çevirecek olursam, Londra Hekimler Heyeti bugün Sanatın en asil ve en kabil Evlatlarını bağrında beslemekte, irfanın en seçkin hazinelerinden asla mahrum kalmamaktadır, bizler kadir kıymet bilmesek de, dış dünya o Cemiyetin Linacre, Gilbert, Ridley, Dee, Fludd ve saire gibi nice âlim Üyelerinin farkına varmıştır, nitekim bugün de hekim Harvey, sayısız ve pek mühim keşifleri sebebiyle mermerden ziyade altından bir heykeli dikilmeye layıktır. Bununla birlikte, yabancı diyarlarda da müşahede edilmiştir ki biz İngilizler, kendi milletimizden birinin kadrini takdir edip ona hak ettiği hürmet ve alkışı sunmaktansa, ne denli layık olursa olsun, onun kıymetini hiçe sayıp lekelemeye pek meyyalizdir,
Ve Galen hekime gereken, Cenab-ı Hakk'ın ona göstermemizi emrettiği hürmeti sunmaktansa, yoksul ve safdil halkın parasını dolandıran ve ne yazık ki nihayetinde o safderun hastalarını ekseriya ölüme sürükleyen bir alay ümmi şarlatanı, her Galen'in başına bela olan o cehil Thessalonosları göklere çıkarmayı yeğleriz. Nasıl ki Tanrı vaktiyle ilk nurun en parlak ışınlarını az sayıda seçkin zata has kılarak günün her vaktinde hak eden gayretkeşleri mükâfatlandırdıysa, Tabiat nurunun pek asil tohumlarının da Gelecek Kuşakların istifadesi için yeşermek üzere tayin edildiğinden şüphem yoktur. Bu nurun haşmetinin başka ufuklarda parladığını gördük, pek yakında bizim semalarımıza da yaklaşacaktır, bugün yorulmak bilmez gayretlerle dahi keşfedilemeyen hakikatler, o günlerde akıllarının ucundan dahi geçirmeyen kimselere cömertçe ifşa olunacaktır.
Gelecek nesillerin, bu yozlaşmış ve nankör Çağın hak etmediği ve asla nail olamayacağı pek çok imtiyaza ve yardıma kavuşacağına itikadım tamdır, zira bizler, İstikbalin ebedi bir hayranlıkla tazim edeceği şeyleri bugün alaya almaktayız,
Ateş Üçgeninde 1603 yılında başlayan o iki Üst Gezegenin büyük ve kutlu kavuşumunun devranı, Sanatları tıpkı sınanmış altın gibi aydınlatacak, genişletecek ve arındıracaktır, bugüne dek cihanın gördüğünden çok daha velut ve meşhur Ateş Filozofları (Sendivogius gibilerini kastederim) yetiştirecek ve bazı hünerli
araştırmacıları öyle bir saflaştıracaktır ki onları Meleklerin atım (projeksiyon) yapmasına layık bir Maden haline getirecektir.
Tanrı, kadim çağlara gizli tutmalarını buyurduğu sırrı aşikâr kılmadan bu Ateş Üçgeni geçip gitmeyecektir, yaşlı Hermes'in esiri Physick'i [NOT: Hermes'in esiri tababeti], yani Ripley'nin burada bahsettiği o beşinci öz krateri ki kadim filozoflar taşı kadar muteberdir,
yeniden ihyâ olunacaktır, onun Sıcaklık, Soğukluk, Nem ve Kuruluktan müteşekkil kusursuz ve bozulmaz Nitelikleri, yalnızca Hayati Ruhları besleyip kuvvetlendirmek ve çoğaltmakla kalmayacak, aynı zamanda La'net ile içeri sızan ve İyilik ile birleşerek o günden bu yana kabaran bir medcezir gibi İnsanoğlunun Bedenini neredeyse gark edip helak olma raddesine getiren bütün engelleri, fesatları, o muzır ve gayrisafi cürufu sindirecek, ıslah edecek ve tüketip yok edecektir. Lakin kabul edilmelidir ki, Tanrı'nın bugüne dek pek az kimseye bahşettiği bu esiri ve Külli İlaçtan mahrum oldukları için gayretle Cüzi bir ilacın peşine düşen (tâ ki sebatkâr bir ceht bunu daha nicelerine sunabilsin) ve her bedende mevcut olan, çünkü her bedenin bunlardan terekküp ettiği (her ne kadar sımsıkı kilitlenmiş olsa da) o Üç İlke'den, yani Tuz, Kükürt ve cıvadan (ki d'Espagnet bunlara sonradan Toprak ve Balgam namıyla iki tane daha eklemiştir) bir Tıp Külliyatı inşa eden ve böylelikle zeval bulan fani bedeni teselliyle ferahlatan, İlletleri derman oldukları vesilelerle sağaltan o Kimyagerler de azımsanmayacak bir Hürmet payını hak etmektedir. Tabiatın hâlâ gizli kalan cihetlerinin pek çok olduğu bu meşakkatli ve ince tecrübelerin seyrinde (zira Tabiat mahsullerinde ne denli sonsuz ise, İnsanoğlunun zihni de arayışında o denli doyumsuzdur), Hünerli Sanatkârın tek bir Hakikatte bulduğu itminan, onu daha ötesini araştırmaya şevkle sevk etsin, belki de çektiği zahmetlerin Neticesi, peşinde koştuğu marifette bir Yetkinliği açığa çıkarır ve İnayet, ömrünün son demlerinde geçmişteki emeklerinin mükâfatı olarak karıncaya kanat bahşeden Tabiat misali, böylesine gayretkeş bir talibe karşı pek lütufkâr davranır. Kimyevi Tababeti yüceltsem de, Galenik tababete ait olan haklı takdirleri asla eksiltmem, zaten Arnoldus de Villa Nova gibi ulu bir Hermetik Filozof bu ikisini Tevhid etmek için bu kadar zahmete katlanmışken buna cüret de edemem.
Ve ondan maada, bu ikisini uzlaştırmak Maierus'un, Faber'in ve daha nice vicdan sahibi Filozofun mesaisi olmuştur.
Onlar her türlü Fırkacılık fikrini bir kenara bırakıp, hatta bundan nefret edip, Tabiatın Kudsiyetine dertlilere derman olmaktan, Hastalara şifa vermekten daha yakın veya Tanrı ile İyi insanların indinde bundan daha makbul hiçbir şey tasavvur etmezler, zira sıhhat bahşetmekten ve kederli Tabiatı ayağa kaldırmaktan daha büyük bir Hayır olamaz. Galenik Tababete erişmek de güç değildir, ona her daim tesadüf etmek kabildir, Zemin yüzeyi bize İlaç namına bir şeyleri asla esirgemez ve bunlar zayıf, nazik Bünyeler için Mutedil, Yumuşak ve Selametlidir. Dahası, Nellius ve diğerlerince müşahede edilmiştir ki Tanrı bir beldeye herhangi bir İllet ile vurduğunda, aynı yerde onu iyi edecek şifayla donattığı bir Nehir ve Bitki de neşvünema ettirir.
Ve doğrusu, hoşlanmadıkları şeyleri, hatta ekseriya kendi kıymetlerinin fevkinde olan hakikatleri tezyif etmeyi kendilerine vazife edinen, Tabiatın ahenkli bir İttifak ile birleştirdiği ve pâk yürekli Filozofların dostane bir Uzlaşma ile tamir etmeye çabaladığı Sanatın o asil parçalarını
birbirinden koparan o hırçın mizaçlılara hayret etmekten kendimi alamıyorum, zira her birinin hem Medhe hem de Hürmete layık hususi Meziyetleri olduğu inkâr edilemez. Kendi adıma, İrfanı lekeleyenlerden değilim, bilakis Sanatlara karşı Külli bir muhabbet besler, onların her bir hususi Şubesiyle dostluk güderim, hatta henüz fehmedemediklerimle dahi, zira vaktiyle bilmediğim şeylerden hasıl ettiğim itminan bana göstermiştir ki, henüz öğreneceklerimin içinde de hüsnüzannımı hak eden bir şeyler muhakkak bulunacaktır.
Kendi kuruntuları içinde bocalayıp duran bazı araştırmacıların, Hakikati Küçük Dünya'da aramaları ve kendilerini deneysel tabii müşahedelerin tefekküründen fazlasıyla geri çekerek onu büyük ve müşterek Âlem'de aramayı ihmal etmeleri, büyük bir yanılgı teşkil etmiştir,
Oysa bu kimseler, Man'da [İnsan'da] aradıkları Hakikate, şayet yalnızca bu alt Küre'deki ve üzerindeki her şeyin Başlangıçlarını, Değişimini, zevalini ve ölümünü müşahede edip onların hassalarını bizim kendi deruni Tabiatlarımızla kıyaslasalardı, muhakkak çok daha evvel erişebilirlerdi, zira bunlar şüphesiz Âli, müstesna ve sırlı bir Uyum ve Münasebet ile birbirine bağlanmıştır. Ve Hastalıkların hakiki Menşeini ve Sebebini bulduktan sonra, münasip bir deva ardınca daha derin bir tahkike girişmek icap eder, zira bütün Hastalıklar tek bir nevi Tababet ile şifa bulmaz (gayrimaddi ve cisimsiz olan müstesna). Ve binaenaleyh Paracelsus'un Doktrini uyarınca, Nebatların saf olmayan Tohumları gibi pek hafif bir sebepten neşet edenler, yani
Et, Şarap, Meyveler, Otlar ve benzeri Unsuriyata dair nesneler, Otların, Köklerin Sırları ve bu kabil mülâyim ve latif İlaçlar ile gayet kolaylıkla tedavi edilebilir ki Galenik Tababet bu nevi hususunda diğerlerinin hepsinden daha bol vasıtayla teçhiz edilmiştir.
Madenlerin daha kaba ve düğümlü Niteliklerinden ve bu Zümrenin hudutları dahiline düşen şeylerden hasıl olanları ise, Kimyevi Tabip, madeni kükürtlerinin ve sairenin kudreti ve kuvveti ile defetmelidir,
Zira Nebatlar, bu vaziyette, madenlerin inatçı ve pıhtılaşmış Ruhlarına galebe çalmak ve onları Çözmek hususunda fazlasıyla zayıftır,
Göklerin Tesirlerinden neşet edenler ise, Sihirli bir surette toplanıp hazırlanmış Bitkiler ve saire ile yahut Gezegenlerin münasip Konumları ve Açıları altında tertip edilmiş ya da yapılmış, Semavi Hassaların ışınlarıyla aşılanmış Tılsımlı Mühürler ve saire vasıtasıyla giderilmelidir, zira Bedenleri açmaksızın, yüce tesirleri İntikal ettirmeksizin ve (ilave bir Maharet ile) onları mezkûr Bedenlere sabitlemeksizin, kendi alelade hassaları (Eşref saatleri ne denli elverişli olursa olsun) bu Mahiyetteki Hastalıkları mağlup etmeye yetecek kuvvete malik değildir, ve (Tabiat ile Sanatın birleştiği) bu güzide Sırların birçoğunu bizzat kendim hazırladım, vücuda getirdim ve Tecrübeyle tahkik ettim.
Nihayet, Hastalıklar Büyü gibi Doğaüstü vasıtalarla zuhur ettiğinde, diğer üçünün hiçbiri buna çare olmaya muktedir değildir, yalnızca Sihirli ve Feleklere müteallik vasıtalar, hususi Akılların Hassaları vasıtasıyla ve bunlar kanalıyla yahut Kemalatın en yüksek mertebesine eriştirilmiş Kırmızı İlaç müstesnadır. Ve bu kabil ahvalde, Hermetik Filozof zuhur etmelidir,
İmdi akıl zayıf kılınmışsa, Cümlesinin aldanmak üzere olduğu bu devirde, Tılsımlı heykeller tedarik ediniz, Bu dahi hekimliği besler ve uzatır tecrübeyi.
Binaenaleyh, bunca Hastalığın niçin devasız göründüğüne hayret etmeyi herkes bıraksın, zira çoğu vakit Doğaüstü oldukları halde biz onları Tabii addederiz ve hakiki Sebepleri bilinmediğinden, münasip hiçbir İlaç tatbik olunmaz. Ve mademki Tılsımlı Mühürlere temas ettim, bu bahiste Okuyucuma bir parça tatmin bahşetmenin bu risalenin haricinde kalmayacağını mütalaa etmekteyim, gerçi bu durum belki de Kalemim için fazlasıyla cüretkâr bir Mahiyette telakki edilebilir, ne de bu Doktrini beyan ve müdafaa ettikleri cihetle bazı gayet âlim Zatların, layık olmadıkları ve pervasız İftiraların ağır ve keskin Yükü altında fevkalade eza çektiklerinden bihaberim, lâkin bu taarruz (onların Şerefine vesiledir ki) yalnızca onların Delillerine kâfi derecede Cevap veremeyen kimselerden sadır olmuştur. Tılsımlı Mühürlerin, Levhaların, Tılsımların tanzimi (zira hepsi tek bir Kökene dayanır), Şekillerin Sırlı kudretini ilk keşfeden Babil ve Keldani Mecusileri kadar Kadim bir İlim olup onların Sihrinin başlıca cüzüdür ve Şark Dünyasının en büyük Filozoflarınca tatbik edilmiştir, nitekim onların bu ilk İcadının aşikâr Şahitleri olarak fevkalade çok ve pek eski Tılsımlar bu güne değin mevcudiyetini korumaktadır ki bunların mucizevi tesirleri bütün Mısır ve Fars vilayetinde takdir görmüş ve tasdik edilmiştir, gerçi (itiraf ederim ki) bunların İsmi ve tatbikatı Dünyanın bu cihetlerinde henüz pek az bilinir, yahut malum ise de yalnızca Hikmetleri icabı bunun bilgisini idraksiz ve nâmahrem ellerden gizlemeyi ve muhafaza etmeyi münasip gören kimselere malumdur. (Bu nevi marifet ile meşhur) diğer bütün Filozoflar meyanında, Tyana'lı Apollonius en kudretlisiydi ve Eserleri (Kanaatimce) en Hayret verici olanlarıydı,
Haset dolu ve Kadirbilmez Dünya, Ameliyatının Saflığına leke sürmek kastıyla üzerine bir miktar çamur atmış olsa dahi, o asla iyilikten gayrısına layık olmamıştır, zira Yaptığı her şey dünyanın hayrı içindi, fenalığı için değil, o Mümtaz olduğu kadar Dindar bir Filozof idi, Bütün Ömrü riyazetle ve faziletle geçmiş, Vefatına ise hiçbir lekeleyici Zeval gölgesi düşmemiştir.
Ve Masumiyetinin bir teyidi sadedinde, Justinus'un şu Şahadetine kulak veriniz, der ki kendisi, bütün tabii Kudretlerin Uyuşmazlığına ve uyuşumuna vakıf bir Zattı ve bu İlim vasıtasıyla hayret verici işler vücuda getirmiştir (bunlar yalnızca Tabii olup Mucizevi değildir), Zira bu maksatla, Husule getirmeyi Murat ettiği şeyin kemaline vesile olabilecek münasip Mevzuları ihtiyar ederdi,
Ve hakikaten Cenab-ı Hak onun bu Amellerine mani olmamıştır, zira bunlar Tabii şeylerin bilgisiyle, İnsanın istifadesi ve menfaati uğruna icra edilmiştir. Bundan gayrı söyleyeceklerim, yalnızca, hususi Karakterler ve Şekiller ile hak edilmiş veya Basılmış ve muayyen hususi Takımyıldızlar altında imal edilmiş Tılsımlı Mühürlerin ve benzerlerinin ne kabil Tabii kudretlere malik olabileceğini göstermekten ibaret olacaktır.
Albumazar, Zahel, Haly, Albategnius ve daha nice Arap müellif, Tılsımlı Şekiller vasıtasıyla Yılanların, Akreplerin, Kuduz köpeklerin ve sairenin ısırmasından şifa bulan kimselere dair bize muhtelif misaller zikrederler,
Ve diğer Müelliflerde, layıkıyla hazırlandıklarında ne denli Hayret verici tesirler husule getirdiklerini anlatan sayısız Kıssaya rastlarız (şayet bunları burada zikredecek olsaydım, Risalemin hudutlarını aşardı), Lâkin bu Sanat cüzü fevkalade müşküldür ve eline her alanın harcı değildir. Kullandığımız herhangi bir Madde üzerine Teşkil edilen yahut Nakşolunan bu nevi Karakterlerin, Harflerin, Kelimelerin, Şekillerin ve sairenin istimaline gelince, bu hususta Bitkiler üzerine gayet dikkate şayan ve mucizevi Şekiller vuran Tabiatın rehberliği bize yol göstermektedir,
kökler, tohumlar, meyveler, hatta kaba taşlar, çakmaktaşları ve diğer aşağı cisimler üzerine dahi nakşolunmuştur. Bu dikkat çekici mühürler ve suretler tesadüf eseri meydana gelmiş ve çizilmiş de değildir, zira her şeyi nihayetine erdiren ve hiçbir şeyi gayesiz yaratmayan şaşmaz bir inayetin takdiridir, bilakis bunlar, kendilerine esasen hükmeden yıldızların karakterleri ve şekilleridir ve bu hususi damgalarla birlikte kendilerine has ve farklı meziyetler de bahşedilmiştir.
Dolayısıyla sanatkârların karakterler hususunda yaptığı yegâne iş, Tabiatın açtığı izi takip etmekten ibarettir, nitekim bu tür tesirlerin üzerine vurulduğu Madde, karakteriyle mühürlendiği o yıldızların vasıflarına ne derece uygun düşerse,
Tatbik edildiği şeylerde bir netice hasıl etmek üzere kendisini muktedir kılacak olan o meziyetleri kabul etmeye de o nispette yatkın ve meyilli olacaktır. Ne var ki, hepsi bundan ibaret değildir, zira bu bedene adeta bir can üflenmeli ve semavi bir dirilik aşılanmalıdır, aksi halde hükümsüz ve ölü kalır.
Bu bakımdan, mezkûr neticeyi elde edebilmemiz için evvelâ başka vasıtalar bulunmalıdır.
Bu sebeple hatırda tutulmalıdır ki, Âlemin Ruhu tahdit edilmiş, semavi tesirler de sınırlandırılmış değildir, bunlar meziyetlerini farksız bir biçimde, tabiaten meydana gelenlere olduğu kadar yapay surette üretilen şeylere de eşitçe neşreder ve aktarır, gerçi altında işlendikleri farklı açılara bağlı olarak bazen daha ziyade, bazen de daha az kuvvetli ve tesirlidirler,
Bu cihetle, niyet edilen ameliyenin mahiyetine uygun biçimde, astrolojinin temellerine dayanan elverişli bir vakit tayini (seçim) inşa edilmelidir, bu ikmal edildiğinde ve yıldızlar kendilerini kabul etmeye layıkıyla teşne bir suret bulduğunda, meziyetlerini derhal nakşederler, bunu muhafaza edenler ise sonradan kendilerine benzer buldukları şeyler üzerinde tesir gösterirler. Mıknatıs taşının alelade tecrübelerini tefekkür edersek bu durum tuhaf gelmeyecektir, zira o, meziyetini bir demir parçasına (ki Tabiat tarafından çekmeye ve muhafaza etmeye elverişli kılınmış bir şeydir) aktardığında, o parça da bu vesileyle mezkûr meziyeti bir üçüncüsüne aktaracak bir kudret kazanır.
Fakat şayet bu mıknatısın (yalnızca tabii bir esastan neşet eden) ameliyelerini etraflıca mütalaa edecek olursak, inancımıza çetin gelebilecek semavi, unsuri yahut arzi başka hiçbir sır kalmaz. Üstelik, bu semavi meziyetler ve hususi ihsanlar, münferit ve cüzî şeylere yalnızca İdea vasıtasıyla ve Âlemin Ruhu eliyle zerk edilmekle kalmaz, aynı zamanda Maddelerinin itaatkârlığı, bu aşağıdakilerin yukarıdakilere gösterdiği muayyen bir istidat ve müşabehet vesilesiyle de oraya celbedilir, bir kez içeri alındıklarında ise (kendi nevilerinden aldıklarının yanı sıra) yıldızların o tabii meziyetlerini ve köklerini celbedip tutarlar, bunlarla semavi cisimlerin tesirlerini uyandırıp harekete geçirirler, onlar da (birleştiklerinde adeta bir mukavele icabı) sanatkârın kendilerine tayin ettiği gaye uğruna ve o doğrultuda amel etmekle mükellef kılınırlar.
Hele ameli icra edenin Zihni aynı gayeye şiddetle meylediyorsa, bu durum çok daha belirgindir.
Zira muhayyilenin ve ihtirasın kuvveti ve tesiri vasıtasıyla (herhangi bir ameliyeye ciddiyetle odaklanıldığında), yıldızların ve akılların zihniyle birleşilir ve sanki onların tesirlerinin hakiki kabıymışçasına ansızın bu meziyetlerle donanılır, böylece meziyetlerini işlerimize zerk etmeye daha müessir biçimde muavenet eder,
Bunun sebebi şudur, zira Zihinde her şeyin bir idraki ve kudreti mevcuttur, öyle ki her şey,
ona tabii bir itaat beslediğinden, zaruri olarak bir tesire de maliktir, bilhassa da onları kuvvetli ve pürdikkat bir arzuyla talep edene karşı bu tesir ziyadeleşir. Bununla birlikte, bütün bu harikalar, cismani Maddeyi tanzim eden ikincil sebeplerin iştiraki olmaksızın vücut bulamaz, zira Tanrı (her şeyin ilk sebebi) bu meziyetleri dilediği gibi her birine türlü suretlerde tevzi etmiştir ve bunlar O'nun emri ve tayiniyle neticelerini hasıl etmeye mecburdur. Bu Madde (safiyeti yahut noksanlığı sebebiyle) semavi meziyetlerin fiillerinde yanılmasına yol açabilir, (zira şüphesiz ki tesirler, Maddenin elverişsizliği yahut kifayetsizliği yüzünden sekteye uğrayabilir ve tesirsiz kalabilir). Dolayısıyla, Bedenin daracık zindanında bağlı yatan uyuyan Ruhu uyandırmak, o lütufkâr Ruhun gökten inip dâhili olanla birleşmesini sağlamak ve semavi tesirleri geri tepip birleşmiş merkezlerine kaçmaktan alıkoyacak ve sabitleyecek kuvvete malik bir bağı (vinculum) oraya ulaştırmak alelade bir nazar ve tefekkür işi değildir. Tabiat ile Sanatın müşterek silsilesi ve nizamı işte böyledir, hakiki tek bir büyü ameliyesi icra edilmeden evvel, işte bütün bunların ve her birinin behemehal tamamına erdirilmesi icap eder.
Sayfa 211. Liber Patris Sapientiae. Müellifinin kim olduğu hususunda okuyucuyu henüz aydınlatamasam da ve bu sebeple onu (Hermes'in Kuşu ve Kırk Harflerin Hikâyesi ile birlikte) Mechul Müellifler arasına kaydetmek mecburiyetinde kalsam da, bu ilmin talibine fevkalade güzel bir nasihat verdiğini temin edebilirim, zira ona tetkikatını ve ameliyatını yürütürken ketum olmasını, iyi Meleğinden ve kendisinden gayrı kimseye teşebbüslerinden bahsetmemesini salık verir, nitekim Norton'un Üstadı da böylesine ser verip sır vermez bir sineye sahipti, o ki Gülün renginden bahis açıldığı dem, Tek kelam etmez, sımsıkı saklardı kendini hem. Gizlilik ona (şüphesiz ki) tahayyül olunmaz bir fayda sağlayacaktır, oysa bunun aksine aleniyet, hakiki bir Filozofu sayısız felakete maruz bırakır. Adını yayma konusundaki ölçüsüz ihtirası yüzünden uçarılığı adeta bir çılgınlık derecesine varan Sör Edward
Kelley buna şahittir, bunu vaktinde dizginleyemediğinden, ihtiyatsız şöhretin o meşum baş dönmesiyle son derece feci bir düşüş yaşamıştır. Bu gibilere, hatırda tuttukları takdirde kendilerine azımsanmayacak bir menfaat sağlayabilecek olan şu ihtiyar kadın nasihatini eklemekle iktifa edeceğim, İşine gücüne şahit kıl elden geldiğince az insan, Sırrını açma kimseye, tehlike gelmesin ardından.
210. sayfada bakır levhaya hakkedilmiş suret, bir vakitler Westminster Başrahibi olan ve Ripley'in (bu ilimdeki) kâtibi bulunan Cremer'in remzi bir tertibidir, kendisi bunu Westminster Manastırı'nda,
şimdilerde krallarımızın ve kraliçelerimizin heykellerinin kendi kisveleriyle dikildiği yerin üzerindeki bir [okunamadı] üzerine resmettirmiştir. Buna, aşağıda takip eden kadim manzumelerin evvelinde, gayet kadim bir el yazmasında tezhip edilmiş vaziyette tesadüf ettim, oradaki haliyle, Hermes'in Kuşu başlığını taşıyan o risaleye bir mukaddime vazifesi görür gibi görünmekteydi.
İçinde Filozof Taşı'nın Büyük Gizemleri saklıdır ve Flamel'in Paris'teki Masumlar Mezarlığı'nda bulunan bir kemer üzerine nakşettirdiği hiyerogliflerden daha Papacı yahut bâtıl değildir, buna rağmen bazılarının keyfi aslı bir badana fırçasıyla baştan aşağı örtmeyi dilemiştir.
Tıpkı yakın vakitte Westminster'daki St. Margaret Kilisesi'nde, vaaz kürsüsünün ardında duran ve üzerinde Büyük Eser'in bütün ameliyesi şu suretle latifçe tasvir edilmiş olan (fakat ne yazık ki bir Papalık hikâyesi sanılan) vitray pencereyi parça parça ettikleri gibi. Pencere üç kısma ayrılmıştır, bunların en dıştakinde, sağ kolda, elinde bir oğlan çocuğu tutan bir erkek ile elinde bir kız çocuğu tutan bir kadın resmedilmiştir, hepsi de yapraklı yeşil bir zemin üzerinde çıplak ve dik vaziyette durmaktadır. Erkek ile kadının ayaklarını yere zincirlemiş gibi görünen bukağıları vardı, bu bukağılar bacaklarından düşer vaziyette gösterilmişti, bu kimselerin başlarının üzerine Güneş ile Ay yerleştirilmiş ve bunlar kasvetli, koyu kırmızı bir renge boyanmıştı. Pencerenin sol tarafının dairesinde, muhtelif renklerde bir kisveye bürünmüş, omuzlarında sarı bir haç taşıyan, bedeni türlü renklerde ışınlar yayan parlak bir hale ile çevrelenmiş güzel bir genç adam vardı, balık gözünü [Oculus Piscium] andıran bir toprak üzerinde durmaktaydı. Pencerenin orta kısmının tabanında, yukarıya doğru ışınlar yayan, tam ortasında fevkalade parlak sarı bir hale bulunan, genişçe açılmış, latif ve büyük bir kırmızı gül vardı. Gülün üzerinde, başının etrafına ışık hüzmeleri saçılmış vaziyette yükselen bir erkek sureti bulunmaktaydı (bu duruş bir parça Mesih'in kabrinden dirilişini ifade etmek için kullanılan vaziyete benzemekteydi), kırmızı ile koyulaştırılmış ve sarı ile canlandırılmış kırmızımsı bir kisvesi vardı, sol elinde, pencerenin sağ kolunda yükselen şahıslara doğru uzattığı beyaz bir taş tutuyordu ve sağ elinde ise, kisvesi muhtelif renklerde olan o zata doğru kırmızı bir taş uzatmaktaydı. Bu pencerenin en üst kısmında, suretlerin üzerinde, enlemesine şu sözler yazılıydı, Sol elin ilk kısmında, Omnes gentes plaudite manibus: [okunamadı]. Orta kısmın yukarısında, [okunamadı] ecce nova facta sunt omnia [okunamadı]. Sağ koldaki kısmın üzerinde ise muhtemelen şöyle yazmaktaydı, [okunamadı].
Pencerenin sol tarafındaki bu suretlerin altında Stawel ve Martyn ailelerinin dörde bölünmüş armaları vardı ve sağ tarafın dibinde ise şu arma yer almaktaydı, [okunamadı], taşınmasındaki nadirlik sebebiyle bunu tasvir etmeyi münasip gördüm ve üstelik (İngiliz arma kayıtları arasında yapılan pek titiz bir araştırmaya rağmen bulunamadığından), bu hiyeroglifleri tasarlayan ve bu şekilde boyatan şahsı gün yüzüne çıkarmak üzere, memlekette olmasa dahi hariçten bu armanın sahibini getirebilecek kimselerin nazarına erişmesi umuduyla bunu kaydettim.
Hermes'in Kuşu
Bu eserin (zannedildiği üzere) aslında Raymund Lully tarafından kaleme alındığı (yahut en azından yukarıda zikredilen Cremer tarafından İngilizceye aktarıldığı) rivayet edilir ve bu da şu vesileyle vaki olmuştur, Cremer, İtalya'ya seyahat ettiğinde Lully ile tanışmış ve iknalarıyla onun zihnini öylesine celbetmiştir ki onu İngiltere'ye getirmiştir, burada iki yıl zarfında (fakat otuz yıllık hatalı tecrübelerin ardından) sırrı ondan elde etmiştir. Daha sonra Cremer, Lully'yi III. Edward'ın huzuruna ve marifetine çıkarmıştır, Kral'ın bizzat Türklerin üzerine bir sefer tertip edeceğine, Tanrı'nın evine birtakım ihsanlarda bulunacağına, lakin kibrinden ötürü yahut Hristiyanlara karşı asla savaşmayacağına dair girdiği derin taahhütler ve vaatler üzerine, Lully ilahi izinle [permissione Divina] sanatıyla Kral'ı zengin etmeye rıza göstermiştir. Kral muradına erdiğinde vaadini bozmuş, niyetini Fransa'ya çevirmiş (ilk sefer 1337 yılındadır) ve Müslümanlar yerine Hristiyanları yok ederek andını çiğnediğini gören Lully'nin, emellerine yeni altın tedarikiyle yardım etmeyi reddettiğini anlayınca, onu uzun müddet kalacağı Londra Kalesi'ne hapsetmiştir, orada kurtuluş imkânı görmeyen Lully azat edilmenin yollarını aramış, bu maksatla kendini cüzzamlı gibi göstermiş, bu vesileyle daha fazla serbestlik kazanarak nihayetinde Fransa'ya kaçma fırsatı bulmuştur, kuvvetle muhtemeldir ki bu eseri orada kaleme almıştır. Eserin tamamı kinayeli ve remizlidir, buna rağmen hakikaten felsefidir ve ona adını veren Kuş, filozofların felsefi cıvasıdır (onun meziyetleri ve hususiyetleri metinde etraflıca tarif edilir), "Chorle" [kaba köylü] kelimesiyle muhteris ve cahil sanatkâr kastedilir, bahçe kaptır yahut camdır, çit ise fırındır.
Başrahibin Hizmetkârının Masalı
Chaucer'ın Canterbury Masalları arasından Başrahibin Hizmetkârı'nın masalını seçmemin bir sebebi, bu hakiki (fakat haksızlığa uğramış) ilmin kisvesi altında bugüne değin ne denli aleni sahtekarlıkların döndüğünü aleme göstermektir, bir diğer sebep ise bizzat Chaucer'ın bu ilimde bir ehil olduğunu beyan etmektir. Zira bu masalda Chaucer, simyadaki hileleri bütün canlılığıyla gözler önüne serer ve sanattan bihaber oldukları halde alemi kandırma kurnazlığını bellemiş olan bu kabil bütün alçak iddiacılara karşı pek tesirli bir dille hücum eder, kendisinin de ikrar ettiği üzere, bu zahmete sırf şu niyetle katlanmıştır,
İnsanlar bundan sakınsın diye, Başkaca hiçbir sebebi yoktur hakikatte.
Bu hususta, hakikate sadık ve vicdan sahibi bütün filozofların izinden gitmektedir, bu sanatı lekeleyen bu müfterilerin suiistimallerini, haksızlığa uğramış alem dahi o filozoflardan daha şiddetle lanetleyemez, zira onlar bu sahtekarlardan yayılan bir veba gibi kaçınılmasını durmaksızın salık verirler, dikkat edecek olursak, bizleri parçalayacak olan bu yalan ve düzenbazlık kayalıklarından sakınmamızı temin edecek birer deniz feneri vazifesi görecek işaretler ve istikametler tayin ederler. Şöhretli tababet ilmi şarlatan hekimlerce bundan daha fazla suiistimal edilmemiştir, ne de astroloji birtakım yüzeysel bilgiçler ve cahil hokkabazlarca daha fazla hırpalanmıştır, bu ilahi ilmin birtakım müddeilerin el çabukluğundan çektiği kadar.
Bazı modern kimyacıların, bu arcanum’u ve bu eşsiz hazineyi elde etmek uğruna tamahkâr bir susuzlukla sürüklenerek mesleklerinin hudutlarını aşmaları, garip maddeler üzerinde çalışıp muhtelif cisimlere eziyet ederek bu muhterem ilme leke sürmeleri karşısında dahi, övgüye layık sanatları sahtekârların onlara bürüdüğü suistimallerle karıştırmamalı, yahut kötünün sahteliği ve yozlaşmışlığı yüzünden saf ve iyi olanı mahkûm etmemeliyiz.
Zira böyle olsaydı dinin kendisi de, diğer ilimler ve meslekler gibi, hor görülen bir cehaletin içinde mahvolup gömülmese bile, benzer kusur ve yaralardan asla vareste kalamazdı. Talihsizlik şudur ki, bunu söylemek benim haddimi aşmak sayılmaz, bu tür adamlarla tanışmak için baş aşağı koşan bir insan zümresi vardır, onları alıkoymak kabil değildir, tıpkı Chaucer’ın Canon’unun peşine düşen o meftun eblehler gibi, ki onların ardından,
Erkekler koşar ve harcar nice mil, Sırf tanışmak için onunla bizzat, Haberleri olmadan o sahte idareden.
Filozoflar ne söylerse söylesin ve arifler ne kadar güzel nasihat ederse etsin, hiçbir ihtar fayda etmez, illa ki aldatılacaklardır, hatta buna karşı doymak bilmez bir iştahları vardır, lakin bu hep böyle olagelmiştir ve eskiden beri bize denir ki,
Bu hilekârlar pek kurnaz davransalar da, İnanır onlara tamahı aklını aşanlar,
tamahkârlık işte böylesine kuvvetli ve kudretli bir ayartıcıdır. Norton bu sahtekârları eksiksiz tarif eder, zihinlerini bu yöne çevirenleri cesaretlendirme korkusuyla ancak cüret edebildiği ölçüde onların kurnazlıklarını etraflıca sergiler. Ripley onların iliğini kemiğini ortaya döker, bütün dünyanın gözü önüne serip çıplak bedenlerini kamçılar, nice diğer filozof da böyle yapar.
Bloomfield kendi devrindeki bu taifenin ileri gelenlerinin bir fihristini sunar bize, ben de okuyucuya emniyetle söyleyebilirim ki, eğer bu eserde onlar hakkında söylenenleri ayıklayıp evvelemirde bunları tetkik ederse çok fayda görecektir. Karanlık bazı dehlizlerde engelleri tanımayı öğrenmek, onlardan nasıl kaçınılacağını ve ötesine nasıl geçileceğini öğrenmek kadar büyük bir lütuftur, öyleyse Ripley’e şu ibretlik tavsiyesi için şükran duymalıyız,
Korkarım onun için, Zira o sahtedir, Pek az şey harca ve çekinme, Yoksa her şey, görürsün ki, heba olur.
Ve dahi Norton gibi,
Bırakın ey avam, bırakın, cehalet içinde kalmayın ebediyen, Cehaleti terk etmek hiç yoktan yeğdir gecikse de hemen.
Keşke bu milletin, bu âlemin, kimi büyük ve namlı sahtekârların siren nağmeleriyle baştan çıkarılıp zehirlenmediğini, yahut haddinden fazla safdil olanların tarihin bize başkalarının uğradığını anlattığı o aynı felakete, hatta mutlak bir yıkıma sürüklenmediğini söyleyebilseydim. Yine de bu tuzağa çekilmiş olup gelecekte daha umut dolu bir yolu canıgönülden takip etmek isteyenler Richard Carpenter’a kulak versinler,
Tefekkür etmeden önce başlamak işe, Zamanı gelince acı getirecektir kişiye.
Ve onunla birlikte Chaucer’a,
Gözleriniz uzağı göremiyorsa şayet, Zihninizin aydınlıktan mahrum kalmasına etmeyin gayret.
Ve yine,
Hiçbir insan kalkışmasın bu işi yapmaya, Filozofların niyetini ve kelamını anlamadıkça, Ve dahi avamdan biriyse eğer, Zira bu ilim ve maharet, der Hermes, Sırların sırrıdır derler.
Onlara şunu söyleyeyim, eğer tıpkı Eyyub gibi nefislerini baştan ayağa arındırıp, altını ümidim, saf altını güvencim kıldıysam, vesaire diyebilirlerse, daha mesut olabilir ve aradıkları şeyde bir bereket umabilirler, diğer bir deyişle, bu ilmi yalnızca madenlerin dönüşümü uğruna kovalamayıp tahsil edebilirlerse,
Tamahkâr adamlar asla ulaşamaz buna, İyisi mi vazgeçin bundan sonsuza dek,
ve muhakkak ki o menfaat hırsı onların gayretlerinin üzerine bir lanet vuracak, onları felaketin dipsiz derinliklerine baş aşağı yuvarlayacaktır. Şayet burada aktarılanlar insanları teşebbüslerinde ihtiyatlı kılmaya, kendilerini harabeye sürüklemek için umumiyetle kurulan ağlardan ve tuzaklardan lüzumu veçhile sakınmaya yetmiyorsa, bilakis kayıtsızca içine kayıp her şartta pervasızca atılıyorlarsa, onları şu teşvikle baş başa bırakayım,
Kim ki bu ilimde bir fenalık görür, Gelsin öne ve öğrensin çoğaltmayı, Ve bu zanaatta bilgisi olan her kim varsa, Görünsün derhal ve felsefe yapsın açıkça.
Şimdi bu kıssanın müellifi olan Chaucer’a gelince, kendisi Hermetik filozoflar arasında sayılır ve bu ilimdeki üstadı Sir John Gower’dır, onunla olan samimi ve yakın dostluğu, Chaucer’ın İngiltere’ye dönüşü üzerine Inner Temple’da başlamıştır, nitekim İkinci Richard’ın saltanatının sonlarına doğru devrin karışıklıkları, kendisini bu tehlikelerden uzaklaşarak Hollanda, Zelanda ve Fransa’ya sığınmak mecburiyetinde bırakmıştı. Norton tarafından muteber bir müellif olarak şu sözlerle zikredilir,
Ve Chaucer da nakleder bizzat, aynı şeydir diye.
Bundan maada, Canon’s Yeoman’s Tale’in son kısmını okuyan kimse, onun basiretli bir filozof olduğunu ve bu gizemi bütünüyle bildiğini kolayca idrak edecektir. Usta Speght, Chaucer’ın hayatına dair sunduğu o sitayişe layık risalesinde, Love’s Testament adlı eserindeki kimi imalardan hareketle onun Londra’da doğduğuna kani olmuştur. Lakin Bale onun asil bir mevkide doğduğunu [q: Nobili loco natus], üstelik Oxford civarında dünyaya geldiğini söyler, zira dediğine göre Leland’ın elinde onun Oxfordshire yahut Berkshire’da doğduğuna inanmasını sağlayan deliller mevcuttu.
Fakat bu savların neler olduğunu artık bilmesek de, bunların hatırı sayılır bir ağırlık taşıdığına inanabiliriz, zira şüphesiz ki bunlar, Kral VIII. Henry’nin cömert teşviki ve yetkilendirmesiyle desteklenerek, İngiliz manastır ve kolejlerinin kütüphanelerinde altı yıl boyunca yürüttüğü zahmetli araştırmalar sırasında derlediği delillerdi. Şayet onun bu yorulmak bilmez gayretleri olmasaydı, bu milletin kayda değer tüm geçmişi büyük ihtimalle ebediyen karanlıkta kalacak ya da en iyi ihtimalle belirsiz gölgeler gibi ancak hayal meyal hatırlanacaktı. Bununla birlikte, bu meşhur antikacının emeklerinin meyvelerini bugün hiçbir yerde eksiksiz görmek mümkün değildir, meğerki küstahça ve haksız yere bunları kendilerine mal eden başka adamların eserlerine dağılmış olsun, nitekim diğerlerinin yanı sıra Polydore Vergil’in de bu saygın yapıdan bolca kereste çaldığını, bir kısmıyla kendi eserini inşa edip geri kalanını ise hasetle yaktığını fark ediyorum, zira Leland’ın Hayaleti’nin şöyle yakındığını görmekteyim,
Uykuda mıyım ben, yoksa Leland’ın ruhu mu değil bu feryat eden, Polydore Vergil’in erdeminden soyduğu kederli ruhların yanında, Bütün şanından yoksun, meşhur bir soy ağacından mahrum, İngiliz kütüphanelerini yağmalarken gizlice ve sessizce. Kurdun biri bir arı kovanını altüst etti, her kim yaptıysa bunu, Nasıl tek bir kişi her şeyi yakıp yıkar, sırf tek bir paye uğruna. Yoksa uykuda mıyım ben? Yoksa Leland’ın ruhu mu değil bu, Zaman ve güven arayan, bir hazine gibi gizlenmiş bazı kitaplar için, İngiltere’nin şanı, zenginliği ve namı mı bu gizlenen? Akıtılan onca emek boğulup gitti mi, verilen bunca servet, Öğrenilmiş onca çalışma, akıl ve gerçeklik, Bütün bunları ülkesini hoşnut etmek için harcamıştı o, Eğer onun eserine sahip olsaydım, dünya onun hükmünü bilirdi, Fakat
Fakat bu kadar liyakatli bir âlimin hatırına düşülen bu taşkınlık için af dileyerek Chaucer’a dönüyorum, Pits onun kesin olarak Woodstock’ta, asil bir aileden doğduğunu ve babasının bir şövalye olduğunu ifade eder.
Ve bu pek de ihtimal dışı görünmeyebilir, zira sadece bu ismin Fatih William zamanı kadar kadim olduğunu değil, aynı zamanda bu aileden bazılarının hem büyük servetlere hem de muteber bir konuma sahip olduklarını biliyoruz.
Nitekim Kral I. Edward’ın John Chaucer’ın 1000 poundluk zarar davasını dinlediğini kayıtlarda görmekteyiz. Keza III. Henry ve I. Edward dönemlerinde bir Elias Chaucer’ın var olduğunu ve onun hakkında kralın hazinemizden Elias Chaucer’a on şilin ödenmesini buyurduğu fermanını buluruz.
Geffrey Chaucer’ımızın ismi de III. Edward ve II. Richard devrinin resmi kayıtlarında aynı şekilde yazılmıştır. Fakat her nerede doğmuş olursa olsun, tahsilini esasen bir süre Cambridge’de de bulunmuş olmasına rağmen, Oxford Üniversitesine bağlı Canterbury Kolejinde görmüştür.
Kısa sürede keskin zekâlı bir mantıkçı, tatlı dilli bir hatip, hoşsohbet bir şair, vakur bir filozof, dindar bir ilahiyatçı ve mahir bir matematikçi oldu, bu sahalardaki hocaları Lynne’li Karmelit rahipleriydi, nitekim Usturlap Üzerine İnceleme adlı eserinde kendilerini hürmetle anar, ayrıca rahatlıkla ekleyebilirim ki, muktedir bir astrologdu, zira neredeyse her eserine en sağlam ve kusursuz astroloji bilgilerini nakşetmiştir.
Hülasa, her sahada malumat sahibi bir âlimdi ve talebesi Thomas Hoccleve de onun ilmin evrensel hazinesi olduğunu tasdik eder. Pits onu hem harpte hem sulhta temayüz etmiş bir şahsiyet olarak anar ve hemen ardından şöyle der, Zira henüz ergenlik çağına varmadan zarif bir şair olmuştu ve İngiliz şiirini öylesine parlattı ki, haklı olarak İngilizlerin Homeros’u sayılabilirdi.
Bury Manastırı keşişi Lydgate onu dilimizin kutup yıldızı olarak adlandırır ve bize şöyle der,
Odur ilk defa yağdıran ve akıtan, Sözün ve fesahatin altın damlalarını, Kendi üstünlüğüyle dilimizin içine, Ve ilk kez bulan retoriğin çiçeklerini, Kaba lisanımızı aydınlatmak için, Ki dilimizde onun gibisi görülmemiştir asla.
Zira hakikaten onun zamanında dünyanın pek çok yerinde edebiyat derin bir uykuya dalmıştı ve İngiltere’de lisanımız son derece yabanıl ve kabaydı, lakin onun arıtması ve cilalaması sayesinde daha tatlı ve hoş bir hal aldı, bu sebeple kendisine lisanımızın ilk pınarı unvanı verilmiştir.
Ömrünün uzun yıllarını Fransa ve Flandre’da geçirdi, sarayda çeşitli makamlara getirildi, zira III. Edward’ın maiyetinde saygın bir vazife olan hükümdar yaveriydi, saray görevlisiydi ve daha sonra II. Richard devrinde Londra Gümrük İdaresi Denetçisi oldu. Bunların yanı sıra II. Richard ve IV. Henry tarafından kendisine ömrü boyunca ödenmek üzere muhtelif yıllık tahsisatlar bağlandı. Harici memuriyetlerdeki dirayeti öylesine dikkat çekti ki, iki veya üç kez yabancı ülkelere gönderildi ve Galler Prensi olduğu sırada II. Richard ile Fransa Kralı’nın kızı Prenses Mary arasında bir izdivaç tesis etmek üzere Fransa’ya gönderilen elçilerden biri olmaya layık görüldü. Senelik geliri 1000 pounddu, devrin şartları göz önüne alındığında gayet vasi bir servetti bu.
Westminster Manastırı’ndaki Saint Peter kilisesinin güney kanadındaki kabir kitabesinden anlaşıldığı üzere, 25 Ekim 1400 tarihinde Londra’da vefat etti.
Bay Nicholas Brigham onun aziz hatırasına bu mermer abideyi dikti, bunun aslına sadık tasvirini pirinç üzerine hakkettirip 216. sayfaya dercettim.
Eskiden lahdin kenarında şu dizeler yer alırdı, fakat şimdilerde bunlardan hiçbir iz kalmamıştır,
Kim olduğumu sorarsan, belki şöhretim sana anlatır, Lakin şöhret susarsa, madem dünya şanı fanidir, Şu abideyi oku.
Chaucer’ın hakiki sureti şimdilerde hayli silinmiştir, fakat Thomas Hoccleve bu sureti koruyup gelecek nesillere aktarmış ve üzerine şu dizeleri yazmıştır,
Bunun sureti zihinlerde kaybolsa da, Onun görüntüsünü canlı bir benzerlikle, Başka insanların hatırına yeniden getirmek için, Onun şahsını, işte buraya resmettim, Hakikat bu maksada ersin diye, Ki onun suretini ve zihnini kaybetmiş olanlar, Bu resim vasıtasıyla onu yeniden akıllarına getirsinler.
Brigham mezkûr âbideyi inşa etmeden evvel, öyle anlaşılıyor ki Chaucer’ın kabri üzerine bir taş konmuş ve üzerine şu mezar yazısı kazınmıştı, "Galfridus Chaucer Vates & fama Poesis, Materna hac sacra sum tumulatus humo." Sayfa 157. Dastin’in Rüyası.
Dastin’in Rüyası adıyla anılan bu eserin, sonraki devirlerde yaşamış bir filozof tarafından İngilizce manzumeye çevrildiğine kaniyim, zira onun devrinde böylesine işlenmiş bir İngilizceye tesadüf edilmez, ayrıca elimizde onun Latince kaleme alınmış ve bununla esasen uyuşan [okunamadı] metni mevcuttur. Yaşadığı devir kesin olarak bilinmemektedir, zikreden bir kimseye rastlamadım, lâkin eskiden yaşadığına inanılır. Hemşehrimiz Bale ondan bahseder, yine de ona ve bu ilme nahoş ithamlarda bulunur,
Bununla birlikte onu "Alcumisticae artis aetate sua primus & in Anglia Magister unicus", yani asrının birinci simyacısı ve İngiltere’deki yegâne üstadı diye anar, tabiat vasıtasıyla erişemeyeceği şeyleri (kendi zannınca) meydana getiren ve önceden haber veren biri olarak tavsif eder. Kimyada keşfedilmesi kabil olan her şeyi gayretle araştırmış, o derece ki türlü tecrübeleri cesaretle kaleme alıp neşretmiştir. Pitts onu her ne kadar gayet fakir bir adam olarak gösterip suçu kendi hünerine yüklese de (simyaya pek düşkün olduğundan), şüphesiz ki (eğer itiraf ettikleri veçhile böylesi bir ilmin üstadı idiyse ve fakirliği kendi ihtiyarından neşet etmemişse) dilediğinde kendini zenginliğe kavuşturabilirdi. Şu mezkûr kitapları yazmıştır, 1. Super Arte Alcumistica. 4. Speculum Philosophorum. 2. Visiones adhuc alias. 5. Sapientum Aurium. 3. Secretum Secretorum.
Maierus, arkasında Lacinianus’un kendi derlemelerine dâhil ettiği mühim bir kimya risalesi bıraktığını söyler.
Bunun Lacinianus’un "Pretiosa Margarita novella de Thesauro, ac pretiosissimo Philosophorum lapide" adlı eserinde yer alması pek muhtemeldir, lâkin bu kitabı henüz görmüş değilim ve bu sebeple orada Dastin’e ait olarak neşredilen şeyin evvelce zikredilen eserlerden biri olup olmadığını tayin edemem.
Sayfa 269.
Peder Pearce’ın Tezi, Pearce the Black Monk. Ludovicus Combachius, Ripley’nin kimi eserlerinden müteşekkil son derlemelerinde, Pearce the Black Monk’a ait bu eseri Terra Terra Philosophica başlığı altında bunların arasına dâhil etmiş ve Ripley’nin eseri olarak neşretmiştir, nitekim Pitts’in dahi onun eserlerinden birine verdiği [Terra Terrarum] başlığı bunu ima eder gibidir, lâkin kanaatimce onun adı altında tedavül edenlerin hepsi Ripley’nin değildir, zira şüphesiz ki son devirlerde onun hiç yazmadığı pek çok risale kendisine isnat edilmiştir. Bale, Ripley’ye ait olanlara dair sunduğu fihristte bundan hiç bahsetmez. Üstelik bu metne "Pearce the Black Monk" başlığı altında öyle eski bir elyazmasında tesadüf ettim ki, yazı (hükmümce) onun Ripley’nin devrinden daha kadim olduğunu ikrar etmektedir.
Sayfa 275. Titan Magnesia’dan al gayet berrak ışığı, Ki pek parlak olan Kızıl Güneş’tir o,
Kimi kadim nüshalarda bu kısım şu şekilde de yer alır, İspanya’dan al gayet berrak ışığı, Ki pek parlak olan Kızıl Güneş’tir o.
Müellif olarak kime itimat edeceğimi uzun zaman bilemedim, lâkin nihayetinde şans eseri eski bir elyazmasına tesadüf ettim ki (ve bu tezin yazıldığı, şimdiye dek gördüğüm en kadim el yazısıydı), ona Richard Carpenter’ın ismi dercedilmişti ve bunun üzerine ben de eseri "Carpenter’s [okunamadı]" olarak tesmiye ettim. 1447 senesinde,
O vakitler Worcester Piskoposu olan John Carpenter’ın, Bristol yakınlarındaki Westbury’de bulunan mezkûr kolejini kurduğunu, William Cannings tarafından genişletildiğini, eski binayı yıkıp yeni yapıyı fevkalade büyüterek etrafını mazgallı, muhkem bir surla kuşattığını, kale misali bir avlu kapısıyla muhtelif kuleler eklediğini (bir kolejden ziyade bir kaleyi andırır biçimde) ve nihayetinde gelirini artırmak maksadıyla pek çok verimli arazi bağışladığını tespit ettim.
Bunun haricinde, Worcester Piskoposuna ait olan ve yakınında bulunan Hartlebury Kalesi’ndeki kapı binasını inşa etmiş, dindarlık ve hayır yolunda daha başka pek çok iş görmüştür. Bu Piskopos Carpenter’ın, yazarımız Richard Carpenter’ın kardeşi yahut yakın akrabası olduğu ve bir Hermetik filozof sayıldığı zannedilmektedir.
Norton ve Cannings ile muasırdı, çoğunlukla onlara yakın bir mevkide, mezkûr Westbury’de ikamet ederdi, oraya öylesine muhabbet beslerdi ki, belki de Norton ve Cannings’in muhabbeti yahut orada nail olduğu hususi bir lütuf sebebiyle, unvanının bir cüzüyle burayı şereflendirmek ve Worcester ve Westbury Piskoposu namını almak niyetindeydi, bunu tahakkuk ettiremese de metfun bulunduğu mezkûr mekânı ebedi istirahatgâhı olarak intihap etmiştir. Bir diğer eski parşömen elyazmasında (ve pek nefis bir nüshada) bu eserin şu mukaddime ile başladığına rastladım, Toprağı eken çiftçiden ders al, toprağa ekilmesi gereken tohum odur ve sıcakta yahut soğukta filizlendiğinde, eğer sıcağın tesirindeyse, asla soğuk ve nem olmadan sürmemelidir. Hem o halde her şeyin tohumundan ne hâsıl olursa olsun, sende vuku bulmalıdır, tıpkı Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’ta olduğu veçhile. Yol birdir ve gayrısı yoktur. Hem bilesin ki, bütün madenlerin babası ve anası odur, zira onun kendi suyundan gayrı bir şeyi alırsan yahut eklersen, bütün ameliyeyi zayi edersin, çünkü nereden geldiğine bak, kendi suyu neredeyse Güneş oradan doğar ve kemale erdiğinde, onu kendi anasının sütüyle besle ve onunla [okunamadı],
Sayfa 278. Yeşil Aslan’ın Avlanışı.
Bloomfield, Felsefe Kırları adlı eserinde Yeşil Aslan başlığını taşıyan bir risaleyi zikreder ve devrinin diğer sahtekârları meyanında, Maiden Rahibi’ni (lâkin bazı nüshalarda Weaver Rahibi olarak geçer) bunun müellifi sayar, dolayısıyla eseri gayrisahih kabul eder,
Bloomfield, Peder Pearce’ın [okunamadı] Yeşil Aslan ki en çok o gereklidir,
Lâkin o nasıl bir risale idiyse bilmem, burada okuyucuma bu unvan altında sunduğum metnin mükemmel ve hakikaten felsefi bir eser olduğuna kaniyim, zira bazı nüshalar Abraham Andrews’u müellif olarak kabul eder ve bu durum bana muteber bir filozofun şehadetiyle teyit edilmiştir.
Thomas Charnock ve Ustaları Üzerine Notlar
Thomas Charnock (Tabiat Felsefesinin Muhtasarı adlı eserin müellifi), kendisini bu sırrın vârisi kılan iki ustaya sahip olma saadetine ermişti, ilki burada zikrettiği kimsedir ve öyle görünür ki,
Simya bilmecelerinin hitamında bahsettiği kimsedir.
Bunu Muhtasar'ında dahi teyit ederek şöyle der,
Salisbury Şehri'ne pek yakın idi meskeni, Adı Sir James idi velhasıl, biline hakikati.
Görünüşe göre bu rahip ile bir miktar tanışıklığı vardı ve o devirde çalışmalarını bu sahaya yöneltmişti, öyle ki rahip (çalışması sürdüğü esnada) yatağa düşünce Charnock'u buna layık gördü, zira o,
Hizmetine sadık bir kul idi, Ona verdi kitaplarını ve eyledi kendi vârisi.
Charnock bu çalışmayı sürdürdü, ta ki talihsiz bir şekilde yeni yıl gününde, öğle vaktinde bir yangınla helak olana dek, muhtemelen 1555 yılındaydı, zira bu hadise Philip ile Mary'nin saltanatının birinci yahut ikinci senesine tesadüf eder ve bu hükümdarlık yıllarında (bir kısmı 1554, bir kısmı 1555 senesindedir), kendi şehadetiyle sabit olduğu üzere mezkûr rahipten sırrı almıştı.
O vakitler Charnock takriben otuz veya otuz bir yaşlarındaydı (her ne kadar Bath Başrahibi ile ilk karşılaştığında on sekiz yaşlarında olduğunu ima etse de), zira 1574 yılında elli yaşında idi, bu da kendi el yazısından istinsah ettiğim kırıntı kabilinden notlarının sonunda açıkça görülmektedir.
Bu keşiş, Charnock'un meclisine tesadüfen dahil olduğu diğer ustası idi, adı William Bird idi ve mezkûr manastırın lağvedildiği sırada vazifesi icabı Bath Başrahibi bulunuyordu.
Bu Bird, başrahip olduğu dönemde çok para sarf etti, Bath'taki kiliseyi tamamlamaya gayret ediyordu (bu muhteşem binanın temeli Oliver King tarafından atılmış, lâkin ömrü vefa etmediğinden nâtamam kalmıştı), tam da onu kemale erdirdiği sırada manastırın lağvedilmesi, daha evvel inşa olunan ne varsa bir anda yerle yeksan etti.
Görünüşe göre bu başrahip, manastırın kapatılması hengâmında iksire sahipti, onu bir duvara sakladı,
Ve on gün sonra onu oradan almaya gittiğinde, Bula bula sadece bir çaputun tıkacını buldu yerinde.
Zira alıp götürülmüştü, onu bulanların yüreği ferahlamış, lâkin kendisininki pek kederlenmişti, bu kayıp onu öylesine yeise ve kedere sevk etti ki,
Öyle ki nice yıllar sonra bile kalmadı hiç huzuru.
ve ruhbanlık mansıplarını kaybettikten kısa bir müddet sonra gözlerini de kaybederek iksiri yeniden yapma cehdinden büsbütün mahrum kaldı.
Bunun üzerine gözlerden ırak yaşadı ve pek fakir düştü, Charnock'u ağırlamaya dahi iktidarı yoktu, yanında kaldığı her iki seferde de masrafı Charnock kendi kesesinden karşıladı.
Tenet yahut Thanet, Kent'in şark cihetinde yer alan bir adadır ve Charnock'un doğum yeridir, lakin orada doğmuş olsa bile, ustası Bird ile ilk karşılaştığında Salisbury civarında ikamet etmekteydi. Kendisine "mürekkep yalamamış talebe" der ve kendi kaleminden çıkma gördüğüm muhtelif evrak ve notlardan anlaşıldığı kadarıyla pek Latince bilmediği yahut doğru dürüst İngilizce yazmayı beceremediği aşikârdır, yine de kabuktan mahrum olsa bile öze vasıl olmuş, diğer lisanların vukufiyetine malik nice kimsenin mahrum kaldığı hakikate sade bir İngilizce ile erişme saadetine ermiştir, böylece onun şahsında görürüz ki Cenab-ı Hak, kendi lisanından gayrısına aşina olmayanları dahi nice muğlak ve latif sırları fehmetme mazhariyetinden mahrum bırakmamıştır, bu ilim dahilinde buna dair pek çok misal irad edebilirim, nitekim Gül-Haç'ın o asil cemaatini kendi şöhret ve ikrarlarını beş ayrı lisanda neşretmeye sevk eden mülahaza da tam olarak buydu, ta ki tahsilsiz kimseler bu bilginin marifetinden mahrum ve nasipsiz kalmasın.
Bu usulün Charnock'a aktarılması (tüm talebelerin dikkat etmesi gereken bir cihettir ki) usandırıcı yahut uzun da sürmemişti, zira şöyle der,
Ustası üç yahut dört gün içinde, İfşa etti ona madenler ameliyesinin büyük sırrını bütünüyle.
Bir sıradan nefer rütbesiyle hizmet etti, aksi halde mensubiyeti hasebiyle alelade bir asker olarak zorla orduya alınmaktan muaf tutulabileceğini zannederdim, kendi el yazısıyla tuttuğu bir muhtıradan cerrahlık icra ettiği de anlaşılmaktadır, zira mezkûr vesikada Richard Deane adında birinin bacağını iyileştirmek mukabilinde beş mark almak üzere pazarlık ettiği, bu meblağın tediyesi için John Tubbin ve William Lawly'nin kefil oldukları görülmektedir.
Charnock'un muhtelif yerlerde kastettiği kimse Salisbury Rahibi J. S.'dir ve vaftiz adı James'tir, nitekim Charnock tarafından kaleme alınmış hususi bir diğer muhtırada aynen şu ibareye tesadüf ettim,
Hatırda tutula ki, Sir James'in günah çıkardığı Sir Robert, Kral Edward'ın günlerinde Londra'daki Savoy'da ikamet etmekteydi ve bana kelimesi kelimesine şunları söyledi, Sir James'in Salisbury'deki piskoposluk kapısında kaybettiği şey saf altın idi. Miladi 1554 senesinde.
Bazıları bundan çifte bir mana çıkarmak temayülündedir (ya Ripley henüz bir sabi iken bir katedral kânonunun terbiyesinde yetiştiği cihetle bir kânonun oğlu veya hizmetkârı idi, yahut da Ripley'in hizmetkârı olup onun yanında yetişmiş bir sabiydi ve Ripley ona sadakatini gördüğünde bu sırrı emanet etmişti), böylelikle mezkûr William Bird'ün ustasının Ripley mi yoksa onun talebesi mi olduğu hususunu muallakta bırakırlar.
Lakin bana kalırsa ikinci ihtimal akla çok daha yakındır, zira Ripley 1490 senesi civarında vefat etmiştir, Bird'ün bu sırrı Charnock'a naklettiği zaman ise bundan en az 64 sene sonrasıdır, binaenaleyh hiç şüphe yoktur ki Bird, Ripley'in vefatı vaktinde böylesine ehemmiyetli bir sırra vâkıf olamayacak kadar genç yaştaydı.
Nitekim William Bird bir ustaya sahip idiyse de, Salisbury Rahibi Efendi Richard hiçbir ustaya sahip değildi, bilakis bunu ilham yoluyla Tanrı’nın elinden almıştı, zira Charnock, onun kendisine şöyle dediğini nakleder,
Onu asla öğrenmedim, İnsanoğlundan değil, Tanrı’dan öğrendim, Zira tam işin biteceği vakit, Bir fitne kopardı düşmanım, benden kaçırttı onu.
Charnock, bu Thomas’ın garazı sebebiyle ameliyesinin seyrinde hayli engellenmişti, anlaşılan o ki bu şahıs, kendisine kin besleyen kötü bir komşuydu ve bunu dürüst filozof için olabilecek en fena zamanda, tam da işini bitirmeye yaklaştığı esnada tatbik etmişti,
[Tam dökeceği vakit.]
Onu, Calais’nin imdadına yetişme tasarısı uğruna zorla asker yazdırmıştı, (ki bu hadise Miladi 1558 yılının Ocak ayı başıydı ve Breviary of Philosophy eserini bitirmesinden neredeyse altı ay sonraydı,) bunun üzerine keder ve infial içinde her şeyi imha etti.
Ve eğer Tanrı bana ömür verirse, bir başkasına başlayacağım.
Tabiat Felsefesinin Muhtasarı, onun bu sırra vakıf olmasından iki ya da üç yıl sonra yazılmaya başlanmıştı, her ne kadar başka bir eser vadeder gibi görünse de, bilahare herhangi bir şey yazdığını hiç işitmedim, yalnız Muhtasarı’nın ardına nizama koyduğum iki muamması ile mezkûr sayfaya dercedilen parçalar müstesnadır.
Hangi vakit vefat ettiği gayrimuayyendir, lakin 1577 yılından sonra kendi elinden çıkma hiçbir şeye rastlamadım, gerçi bundan evvelki muhtelif senelerde kalemi boş durmamıştı, zira kitaplarının çeşitli boş yerlerine birçok notlar düşmüş, bunlara ekseriyetle bir tarih iliştirmişti, nitekim bunların bir kısmını bu Theatrum derlemesinde neşretmiş bulunuyorum.
Bloomfield’s Blossoms.
Müellifin kendisi de bu esere Felsefe Kampı adını verir, ameliyesini ise son arzusu ve vasiyeti namıyla tesmiye eder.
Bu metin, Kral VIII. Henry devrinde icazet almış bir tıp lisansiyeri olan William Bloomefield tarafından yazılmıştır, kimi nüshalar kendisini Sör William Bloomfield olarak anar.
Norton’ın Ordinal adlı eserinin nefis bir el yazmasını gördüm, burada her bölümün başladığı yaprağın tepesinde ve diğer bazı muteber yerlerde bir parşömen şeridi yer alır, bu şeridin ilk kıvrımında [Myles], ortasında bölüm numarası, üçüncü kıvrımında ise [Blomefield] yazılıdır, bu Myles Blomefield’ın mezkûr kitabın sahibi olduğunu zannederim, (ve belki de bizim William Bloomefield’ın bir biraderi yahut akrabasıdır,) mamafih mezkûr kitaptaki oldukça eski bir elden çıkma nota istinaden, sonradan bu Myles’ın, Bloomfield’s Blossoms adlı eserin müellifi olarak zikredildiğini gördüm.
Okuyucuma Sör Edward Kelley hakkında malumat verirken, o meşhur sanatkâr Doktor John Dee’den bahsetmemek olmaz, (onun son arzusu ve vasiyeti Sör Edward Kelley’nin eserini takip eder,) zira kendisi bir vakitler onun canciğer dostu, felsefi tetkiklerde ve kimyevi tecrübelerde uzun seneler yoldaşı olmuştu, ta ki muhterem Doktor nihayetinde onu Almanya’da bırakıp İngiltere’ye dönünceye ve böylece inayeti ilahiye ile, Sör Edward Kelley’nin Almanya İmparatoru II. Rudolph’un emriyle Prag’da maruz kaldığı o meşum hapislikte onunla yoldaşlık etmekten kurtuluncaya dek.
Sör Edward Kelley’ye gelince, kendisi Worcester’da doğmuştur, doğum haritası, (Doktor Dee’nin asıl hesabından ve onun eli altından kazınmıştır,) burada takdim edilmektedir,
Edwardus Kelly, Kutup Yüksekliği 52: 10. İkizler.
Göklerin lisanını okuyabilenler için bu pek makbul ve muteber olabilir,
Öyle ki, tarihin bize bıraktığından çok daha fazlasını onun hakkında burada bulacaklardır.
Zira her ne kadar bazıları tarafından Philosophus Dubius olarak tesmiye edilse de, buradan daha müsbet bir kanaat hâsıl edilebilir, bu da dokuzuncu evin, (yani bilgi, hikmet ve ilim evinin,) yöneticisi olan Merkür’ün konumundan bellidir, kendisi Başak burcunda bu evin kavis başlangıcı üzerine yerleşmiştir, burada fevkalade kudretli olup asli ve arizi asaletleri son derece talihlidir, [şöyle ki, kendi evinde ve yücelmesinde, düz harekette ve seyri süratli, yanıklıktan azade, Venüs’ün hududunda ve dekanındadır, Venüs’e ise kısmi bir altmışlık açı ile yaklaşmaktadır.] Venüs dahi köşe evdedir ve dokuzuncu evin kavis başlangıcına altmışlık açı ile bakar, bütün bunlar, yükselen derecesinin dahi Merkür’ün hududunda olduğu mülahaza edildiğinde, onu berrak bir idrake, süratli bir kavrayışa, fevkalade bir zekâya ve felsefi tetkiklere büyük bir meyle sahip kılmıştır.
Filhakika bütün rivayetlere göre pek mahir bir kimseydi, felsefe ve kimyanın müphem ve çetin sırlarının daimi bir araştırıcısıydı, Yine de bütün bunlara rağmen, yaptıklarını idrak edemeyen kimselerin ağır tenkitlerinden ve bühtanlarından yakasını kurtaramadı, yükselendeki Ejderhanın Kuyruğu [NOT: Ay Düğümü, Ketu] bu haksız isnatları körüklemeye ve yaymaya her daim teşne idi, bu melun iftiraların mahiyeti genel itibarıyla mezkûr konumdan anlaşılabilir, kısmen de Wever’ın Funeral Monuments adlı eserine dercettiği bir kıssadan ileri gelir, her ne kadar yazar onu orada sihirbazlığın en fena cürmüne fail kılsa ve rivayetini birtakım resmi tafsilatla teyit etse de, anlatılan mahiyette hiçbir şeyin vuku bulmadığına beni ikna eden, (burada zikredilmesi pek teferruatlı olacak,) sağlam ve makul deliller mevcuttur.
Doktor Dee’ye gelince, o mesaisini bilhassa riyaziyata hasretmişti, riyaziyatın cümle kısımlarında mutlak ve kâmil bir üstaddı.
Öklid’in Elemanlar’ına yazdığı Matematiksel Mukaddime buna şahittir, burada tamamı kendisi tarafından icat edilmiş pek çok sanat, (adı, tarifi, hassası ve tatbikatıyla,) hem Grek hem Roma riyaziyatçılarının ilmimize bıraktıklarından katbekat fazlasıyla tahrir edilmiştir, buna ilaveten mezkûr kitabın muhtelif yerlerine eklenmiş pek çok ve çeşitli matematiksel şerhler ve icatlar mevcuttur,
Bunun yanı sıra seyrüsefer, perspektif ve el yazması halindeki diğer nadide riyazi eserleri mevcuttur, John Field’ın 1556 Ephemerides’inin başına konan risalesi, Kral VI. Edward’a ithaf ettiği De usu Globi Caelestis, Kral VI. Edward’a ithaf ettiği De Nubium, Solis, Lunae ac reliquorum Planetarum Distantiis, Ephemerides hesaplamalarına mahsus Astronomik ve Lojistik Kanonlar, De stella admiranda in Cassiopeae Asterismo, Alelade Yılın Islahına Dair Bir Mütalaa ve Risale, onun ne denli âlim bir gök bilimci olduğunu ikrar eder.
Nihayetinde onun iyi bir müneccim ve gayretli bir filozof olduğuna dair 100 Astrolojik Aforizma’sı, De praestantioribus quibusdam Naturae virtutibus başlıklı 120 aforizması, Monas Hieroglyphica’sı, Speculum unitatis, (meşhur Frater Bacon’ımız için bir müdafaanâme,) Cabala Hebraicae compendiosa Tabula adlı eseri ve diğer pek çok telifi âleme azımsanmayacak deliller sunmaktadır,
Bütün bunlar ve diğer ilim sahalarında, tarihte, arma ilminde yazdığı çok daha fazlası, 1583 yılından evvel kaleme alınmıştır.
Vaktinin bir kısmını kimyaya hasretti ve muhtelif sırların üstadı oldu, nitekim 28 Aralık 1579 tarihinde, diğerlerinin yanı sıra Roger Cook'a metallerin tuzunun iksirinin (kendi tabiriyle) Büyük Sırrı'nı ifşa etti ki bunun atım (projeksiyon) nispeti bire yüz idi.
Astrolojideki ve ilmin daha gizli kısımlarındaki muazzam kabiliyeti (ki bunlara karşı kuvvetli bir meyli ve yorulmak bilmez bir muhayyilesi vardı), en dürüst ve haklı görülebilir felsefi tetkikleri üzerine avamdan ve bayağı güruhtan pek çok kaba, ahlaksız ve asılsız isnatların doğmasına yol açtı, yüzsüz dillerin kötülüğüyle adeta çarmıha gerilen ruhunun kırgınlığı içinde onu defalarca, son derece ciddiyetle ve hararetle müdafaaname kaleme almaya mecbur bıraktı.
Çalışmalarında da sükûnet bulamadı, bilakis hem kendisini hem ilmini en haksız şekilde lekeleyen kimselerin hırçın mizaçlarıyla sıklıkla huzursuz ve taciz edildi, öyle ki 1583 senesinde deniz aşırı memleketlere gittiği yıl kütüphanesine el konuldu, burada 4000 kitap ve bunların 700'ü el yazması idi (bütün zeki ve mümtaz filozofların, kendi hanelerinde kıymetli yahut muteber kitaplar bulundurmayacak kadar basiretli olmaları için bir ibret vesikasıdır). Pek muhtemeldir ki daha evvel zikredilen Speculum unitatis adlı eseri bu esnada, onu bir daha asla gün ışığına çıkarmayacak olan ellerin eline geçti, allame Selden'in, bu müdafaaname kendisi tarafından çok önceden vaat edilmişti diyerek onun hiç yazılmadığını ima etmesine de bu hadise sebep olmuş olabilir. 9 Kasım 1591 tarihinde, Başkâtip Walsingham ile Sör Thomas George, tetkiklerinin ne sebeple ve hangi hususlarda lekelendiğini anlamak üzere, bir ferman mucibince onun o vakitler Mortlake'te ikamet ettiği hanesine gönderildiler. Benzer mahiyetteki bir başka mesele sebebiyle de Canterbury Başpiskoposu'na itizar mektubunu göndermek mecburiyetinde kaldı.
Bu kabil eziyetler katlanarak üzerine gelmeye devam etti ve bazen bizzat bunlardan zarar gördü, zira 1594 senesi civarında bir nevi tevkif altındaydı, bu vaziyet onu, ya davasını Divan heyetine arz edebilmesi yahut da Büyük Mühür tahtında dilediği yere serbestçe gitme hürriyetine kavuşması hususunda Kraliçe nezdinde teşebbüste bulunması için Leydi Scudamore'a mektup yazmaya sevk etti.
Bu iki meşhur zatın münferit ahvaline dair bu kadarı kâfidir, şimdi okuyucuya onların yurt dışındaki müşterek icraatlarının yanı sıra Doktor Dee'nin İngiltere'ye avdetinden sonraki ahvaline dair de bir hesap vereceğim, bunu şüphe götürmez bir menbaya, bizzat Doktor Dee'nin kendi eliyle kaleme aldığı hatıratına istinaden yapacağım, burada adımlarımı pek emin bir zemine bastığım cihetle daha geniş bir sahada serbestçe dolaşacağım, bu bahislerin bir kısmı (okuyucunun doğrudan alakası olmasa bile) kendisini hoşnut edebilir.
Zira böylesine mümtaz ışıkların, cihanın nazarına sunulmaksızın daha fazla karanlıkta kalmasına rıza göstermeyi münasip bulmam.
Rivayet olunur ki Doktor Dee ile Sör Edward Kelley, pek garip bir talih eseri olarak Glastonbury Manastırı'nın harabelerinin bir kısmında gayet bol miktarda iksir buldular, bu iksir tesir bakımından akıl almaz derecede zengindi (nispeti 272.350'de bir idi), öyle ki ilacın hakiki mertebesini keşfedene değin, tecrübe maksadıyla yaptıkları atımlarda (projeksiyonlarda) pek çoğunu zayi ettiler.
Bu hazineye malik olur olmaz ecnebi memleketlere seyahat etmeye karar verdiler, orada Leh asilzadesi Albertus Laski adında biriyle tanışıp ahbaplık kurdular (ki kendisi 1583 senesi Mayıs ayı başlarında İngiltere'ye gelmişti), müteakip 21 Eylül günü kendileri, zevceleri, evlatları ve haneleri mezkûr asilzade ile birlikte deniz aşırı memleketlere hareket ettiler.
İster evvelce zikredildiği üzere onu Glastonbury'de bulmuş olsunlar, ister başka ne şekilde elde etmiş bulunurlarsa bulunsunlar, ona malik oldukları kesindir, zira Bohemya'da ikamet etmek üzere geldikleri Trebona'da, 9 Aralık 1586 tarihinde Sör Edward Kelley, bundan ufak bir zerre ile (miktar itibarıyla en küçük kum tanesinden daha büyük değildi) bir buçuk ons alelade cıva üzerine atım (projeksiyon) yaptı ve takriben bir ons gayet saf altın hasıl oldu.
Bu ameliyat, Edward Garland ile biraderi Francis'i taltif etmek maksadıyla ve onların huzurunda icra edildi, mezkûr Edward, daha evvel Thomas Simkinson adında biri tarafından getirilen bazı muahede maddeleri mucibince Moskova İmparatoru tarafından Doktor Dee'ye elçi gönderilerek henüz Trebona'ya vasıl olmuştu. Doktor Dee'nin şu notuna da tesadüf etmekteyim, "18 Ocak 1586, Donum Dei 2 ons."
Dahası, daha yakın ve daha taze bir şahadet olmak üzere, muteber bir zattan işittim ki Broomfield ile Alexander Roberts adındaki kimseler ona, Sör Edward Kelley'nin defalarca atım (projeksiyon) yaptığını gördüklerini söylemişler, bilhassa bir faraştan kesilip çıkarılan bir maden parçası üzerine, Sör Edward ona dokunmaksızın yahut el sürmeksizin, madeni eritmeksizin (yalnızca ateşte ısıtarak), üzerine iksir konulduğunda saf gümüşe dönüştüğünü nakletmişlerdir, mezkûr faraş ve bu maden parçası, o vakit Prag'da mukim bulunan sefiri vasıtasıyla Kraliçe Elizabeth'e gönderilmişti ki parça kesildiği yere oturtulduğunda, vaktiyle o faraşın bir cüzü olduğu sarih surette tebeyyün etsin. Mezkûr zat aynı şekilde, Bay Frye ve Scroope'un ellerinde Sör Edward Kelley'nin altınından mamul yüzükler görmüştür, bunların şekli parmağa üç kez dolanmış altın telden ibaretti, bu tarz yüzüklerden, hizmetçi kızlarından birinin izdivacı vesilesiyle 4000 liralık bağışta bulunmuştu, bu hareketi fevkalade cömertçeydi, lakin doğruyu söylemek gerekirse ağırbaşlı bir filozofun mutedil hudutlarını aşacak derecede açıkça müsrifti.
Trebona'da ikametleri esnasında, ellerinde bulunan o cevheri kendilerinin imal edip edemeyeceğini görmek gayesiyle pek çok kimyevi tecrübeye giriştiler (ameliyatlarının tafsilatını burada nakletmeme hacet yoktur), yine de bir neticeye vasıl olduklarını işitmiş değilim, yalnızca Doktor Dee tarafından 27 Nisan gününün muhtelif sevinç ve meserret ifadeleriyle kaydedildiğini görmekteyim, "Haec est dies quam fecit Dominus" [NOT: "İşte Rabbin yarattığı gün budur", Zebur 118:24], keza "Misericordia Dei magna" [NOT: "Tanrı'nın merhameti büyüktür"] ve nihayet "Omne quod vivit laudet Dominum" [NOT: "Yaşayan her şey Rabbe hamdetsin", Zebur 150:6].
Neyi kastettiklerine şahadet etmek üzere de müteakip ayın 30. gününe şunu yazmaktadır, `[okunamadı]`
Edward Kelley Büyük Sırrı bana açtı, Tanrı’ya şükürler olsun.
Třeboň’da ikamet ettikleri sırada Sör Edward Kelley muhtelif defalar Prag’a gitti, 15 Ocak 1587 tarihinde ise Polonya’ya geçti, lakin ardından 9 Şubat’ta geri döndü. Bu seyahatlerin bazı meşhur kimyacıların izini sürmek maksadıyla yapılmış olması muhtemeldir. Burada cereyan eden hadiseler öyle pek gizli tutulmamıştı, Kraliçe Elizabeth onların faaliyetlerinden haberdar oldu, bunun üzerine mektuplar ve ulaklar vasıtasıyla muhtelif yollara başvurarak onları İngiltere’ye geri davet etti. Öyle ki, İngiltere’den Třeboň’a gelen Bay Simpkinson ile Bay Francis Garland’ın biraderi, Kraliçe’nin vaktiyle kendilerine göndermiş olduğu mektuplar üzerine onların İngiltere’ye geçmeye hazır olduklarını zannetmişlerdi.
Ve Mayıs 1589’da, Sör Edward Kelley geride kalmış olsa da, Doktor Dee Třeboň’dan ayrılıp İngiltere yoluna düştü. Lakin buna Sör Edward Kelley’den gördüğü bir kabalığın mı, zevcelerinin bozuşmasının mı, yoksa Kraliçe Elizabeth’in ısrarlı taleplerinin mi (yahut bütün bunların bir araya gelmesinin mi) sebebiyet verdiği hususunda henüz kani değilim, zira ayrılıklarına her birinin bir pay vermiş olması pek muhtemeldir.
Nitekim Sör Edward Kelley katından pek büyük ve şaşılacak bir nezaketsizliğin vuku bulduğu, Ocak 1588 başlarında Doktor Dee’yi uzlaşma bahanesiyle huzuruna çağırmasından ve o günlerde aleladenin fevkinde bir samimiyet ve riayet izhar etmesinden anlaşılmaktadır, nitekim iyi huylu Doktor bu zahiri gösterişleri şu dua ile kaydetmiştir, Tanrı onun kalbini tam bir merhamete ve kardeşlik sevgisine sevk eylesin.
Keza Doktor Dee tarafından müteakip Mart ayının sonunda Sör Edward Kelley ile zevcesine gönderilen mektuplarda da karşılıklı sevgi talep edilmiştir, nitekim 9 Mayıs’ta Bayan Kelley kutsal komünyonu aldıktan sonra, bu sevginin bir nişanesi olarak elini Doktor Dee ile refikasına uzatmıştır. Fakat anlaşılan odur ki bu teskinler kalbî olmayıp yalnızca zahirde kalmıştır, zira müteakip 9 Eylül’de (Lord Şansölye Třeboň’a geldiğinde) aralarındaki husumet ve hilekarlık kendisi nazarında daha aşikar olmuş, öyle görünmektedir ki tahammül edebileceğinin ötesinde bir dereceye varmıştır.
Bunun üzerine Almanya’yı terk ederek vuku bulabilecek diğer tehlikelerden uzak durmayı akıllıca buldu, bu sebeple tozu, kitapları, camı ve diğer bazı eşyaları Sör Edward Kelley’e teslim etti, akabinde onun kendi el yazısı ve mührünü taşıyan yazılı ibranamesini aldı.
Bu hoşnutsuzluklar sürüp giderken, Kraliçe Elizabeth ile Doktor Dee arasında muhtelif mektuplar teati edildi, bu vesileyle Doktor belki de geri döneceğine dair teminat vermişti. Nihayetinde öyle takdir olundu ki, Třeboň’dan ayrılarak İngiltere yolculuğuna başladı.
Nisan ayının dokuzunda Bremen’e vasıl oldu, henüz orada üç gün kalmıştı ki Hessen Landgrafı kendisine hürmetkar tebrik mektupları gönderdi, Doktor Dee de üç gün sonra seyahati için Prag’da satın aldığı On İki Macar Atını ona hediye etti. Hamburg’dan gelen meşhur Hermetik Filozof [Doktor Heinrich Khunrath] burada kendisini ziyarete geldi.
16 Kasım’da oradan Stade’a geçti, burada Danimarka’ya elçi olarak gitmekte olan Bay Edward Dyer ile karşılaştı, kendisi bir önceki yıl Třeboň’da bulunmuş ve Doktor’un Kraliçe Elizabeth’e yazdığı mektupları bizzat geri götürmüştü. Doktor Dee’nin büyük bir muhabiri ve Taş’ın da bir o kadar gayretkeş bir arayıcısı idi.
Müteakip Kasım ayının 13’ünde, İngiltere haricinde 6 yıl, 2 ay ve 2 gün geçirdikten sonra Gravesend’e vardı, 9 Aralık’ta ise Richmond’da Kraliçe’nin huzuruna çıktı, burada lütufkar bir kabule mazhar oldu.
Yeniden Mortlake’e yerleştiğinde, Kraliçe kendisini ziyaret maksadıyla hanesine uğramayı adet edinmişti ve her vesileyle ona pek müşfik davranmaktaydı. 1590 Noel’i vesilesiyle, Noel’i hakkıyla idrak edebilmesi için ona İki yüz Angel altını gönderdi, 1591 Noel’i vesilesiyle de yüz Mark ihsan etti. Keza Bay Thomas Cavendish vasıtasıyla haber salıp, Simya ve Felsefe hususunda dilediği gibi amel etmesini, kimsenin kendisine mani olmayacağını ve rahatsızlık vermeyeceğini bildirdi, Kraliçe’nin bu numunesini takip ederek sarayın muhtelif muteber zevatı da onun meclisine sık sık iştirak etti ve zaman zaman kendisine pek çok hediyeler takdim eyledi. Diğerlerinin yanı sıra Sör Thomas Jones, Galler’deki Emlin Kalesi’ni hiçbir bedel talep etmeksizin, her türlü levazımıyla birlikte ikametgahı olarak fevkalade asil bir tavırla kendisine arz etti.
Saray nezdindeki itibarı pek parlaktı, Kraliçe bizzat kendisine ihsan etmek üzere bir makam bulmasını emretti, ne var ki nail olduğu yegane terfi St. Paul Şansölyeliği beratı oldu, 17 Mayıs 1595 tarihinde ise Manchester Muhafızlığı için bizzat Büyük Mührü havi beratı tescil edildi. Kendisi, refikası, çocukları ve hanesi 14 Şubat 1596’da oraya intikal ettiler, takip eden ayın 20. gününde ise makamına resmen tayin olundu. O mektebin hırçın üyeleri tarafından sıklıkla rahatsız edilme bahtsızlığına duçar kaldığı bu Muhafızlık vazifesinde vefat etti, bütün ilim ve irfan ehli bilginlerin takdirine layık olup, harikulade kabiliyetleriyle yad edilmeyi hak etmiştir.
Doktor Dee evvelce zikredildiği üzere İngiltere’ye avdet ettikten sonra, Sör Edward Kelley ile arasındaki muhabere, Bay Francis Garland ve diğerlerinin taşıdığı mektuplarla fasılasız sürdürüldü, Sör Edward’ın memlekete döneceğine dair bir intizar dahi mevcuttu, biraderi Bay Thomas Kelley de Doktor’a bu hususta ümit vermekteydi. Lakin nihayetinde Sör Edward bizzat İmparator tarafından sıkı bir tecride mahkum edildi (zira Sırrı öylesine dikkatsizce ve uluorta idare etmişti ki, onun bu talihine ortak olmak arzusundaki İmparator’a bütün fiillerini şiddetle murakabe etme fırsatı vermişti). Mamafih öyle görünmektedir ki İmparator kendisini hürriyetine kavuşturdu, Doktor Dee ise bu vaziyetten müteakip Aralık ayının 5’inde haberdar oldu.
İmparator’un teveccühünü yeniden kazanmaya başlamasına ve hizmetine kabul edilme ümidi taşımasına rağmen (zira Ağustos 1595’te mektuplarla Doktor Dee’ye bu şekilde bildirmişti), yine de yeniden zindana atıldı. Kendisini aşağı sarkıtmak üzere birbirine bağlanan çarşafların yırtılması suretiyle yüksek bir pencereden kaçmaya teşebbüs ederken (cüsseli bir adam olduğundan) düşüp bacağını kırdı ve bu yaradan ötürü vefat etti. (O esnada yükselen, yönelim (direction) hasebiyle enlemiyle birlikte Ay’ın bulunduğu yere varmaktaydı, zira Ay doğum haritasında (radix) 8. evin hanımı olup Kova burcunda yerleşmişti.) Ölümüne dair rivayetlerden biri budur, başkaları da mevcuttur, lakin Doktor Dee onun ne şekilde vefat ettiğinden hiç bahis açmaz, sadece şu kadarını zikreder, Sör E.
Baba ile Oğul Arasındaki Muhavere
Bu Muhavere, o vakitler müellifini bilmediğim cihetle mezkûr yerde İsimsiz Eserler arasına konulmuştu, lâkin sonradan eserin tamamına tesadüf ettim ve bunun Ripley’in Simyacıların Sırrı tesmiye olunan risalesi olduğunu, işbu parçanın ise yalnızca farklı bir serlevha ile tezyin edilerek oradan çekip çıkarıldığını fehmettim, nitekim kârî mukayese buyurursa bunu suhuletle görecektir.
Gerek bu eserin kimi kısımlarındaki, gerekse diğer daha kadim parçalardaki mânâ noksanlığı hususunda, daha berrak bir ziya bulunamayan yerde mumun cılızlığının mazur görüleceğini ümit ederim.
Zira her ne kadar (Güneş misali) bazı lekelere malik görünseler de, hakkaniyetli bir kârî bunların kendilerine has ihtişamlardan yoksun olmadığını teslim edecektir.
Doğrusu şu ki, bu metinlerin arasından geçen kimi yollar öylesine müphem ve karanlık, takip ettiğim patikalar öylesine sarp ve engebeli idi ki, ne âşikâr bir kınanmaya maruz kalmaksızın orada durabiliyor, ne de tehlikesizce oradan çıkabiliyordum, oradan derlediğim keşifler muvacehesinde şuna kaniyim ki, evvelemirde kendi zihnimi tatmin edebilseydim, kârîyi çok daha fazla hoşnut edebilirdim.
Bununla beraber, kusurlu bulduğum cihetleri düzeltmeye cüret edemedim, zira kendi zannımı dayatmaktansa, tashih saydığım bir hususu başkalarının fahiş bir kusur addedebileceği endişesiyle, bunları inceleme zahmetine katlanan her bir ferdin muhakemesine terk etmeyi evlâ gördüm, üstelik Filozofların ekseriyetinin, eserlerinden hiçbirine el sürülmemesi ve tebdil edilmemesi hususunda haleflerine daima verdikleri katı tembihi hatırda tutarak, (âşikâr noksanlıklar olmasından korktuğum yerlerde dahi) bu kaidelere bihakkın riayet etmekten gayrı bir şey yapamam, nitekim aralarında, aynı şeyi şu minval üzere talep eden işbu muteber ve itimada şayan Filozof da dikkatimize mazhar olmaya ziyadesiyle lâyıktır,
Bu sebepten hayırhahlık aşkına ve Tanrı rızası için, Sakın ha hiçbir adam benim yazımdan çıkarmasın Tek bir kelime dahi yahut eklemesin ona, Zira kınayarak yazar bunu yapanı, Şüphe ve garazdan arî bilesiniz beni, Mânâm Hakikattir, hilekârlık değil kat’iyen.
İşbu parça Sir John Gower’ın eseridir ve onun Confessio Amantis adlı kitabından derlenmiştir.
Kendisi, Hermetik Filozoflarımızın saffı evvelinde yer alır ve meşhur İngiliz şairimiz Geoffrey Chaucer’ı bu Sırrın mirasına kabul eyleyen zattır.
Bu küçük parçadan dahi sırra bütünüyle vâkıf olduğu tebeyyün etmektedir, zira Madenî, Nebatî ve Hayvanî Taşların hassalarını bihakkın beyan eder ve bu Sanatın hakikat olduğunu tasdik eyler,
Öyle ki onda hiçbir hilaf bulunmaz.
Ve yine,
Bizzat tecrübesi haktır, Suretiyle zuhur ettiği veçhile.
Kendisi seçkin bir şair idi ve altın post hikâyesini bir Hermetik Filozof veçhiyle kaleme almıştı, nitekim bu felsefi damar Eserlerinin muhtelif cüzlerinde de takip edilebilir. Kendisi ile Chaucer arasındaki ilk ünsiyet, Sir John Gower’ın hukuk tahsil ettiği ve Chaucer’ın da Fransa avdetinde benzer bir tahsil yolunu izlemek üzere geldiği Inner Temple’da peyda olmuştur.
Kendisi (Pits’in naklettiği üzere) asil ve âlim bir zat idi, galfrido, fère per omnia similem, quique eundem prorsus habuit omnium studiorum suorum propositum finem, hemen her hususta Geoffrey’ye benzerdi ve muhakkak ki her ikisinin de bütün tahsillerinde gayeleri birdi, ahlâklarındaki müşabeheti derhal fark edip süratle dostlukta ve müşterek mesaide birleştiler, her gün mülaki olup hemhâl olurlardı ve cümle gayretleri, İngiliz lisanımızda Roma fesahatinin sarih izleri görülebilsin diye ana dillerini tasfiye ve tezyin etmek idi.
Bu keyfiyet, Chaucer’ın Troilus ve Criseyde’yi ikmal ettikten sonra, tetkik ve tashih buyurması için Gower’a göndermesiyle de sabittir,
Ey ahlâklı Gower, bu kitabı yöneltirim sana, Sona erdiğinde, Sana ve felsefi Strode’a, Lütfedip noksanını düzeltesiniz diye, Âlicenaplığınız ve kâmil dirayetiniz ile.
Ve muhakkak ki bu iki zat, İngiliz lisanımıza kendilerinden evvel misli görülmemiş derecede haşmet ve zinet kazandırmışlardır, zira başa baş verip memleketlerine hangisinin daha çok şeref bahşedeceği hususunda muhabbetle yarışmışlar, her biri diğerine galebe çalmaya ve diğerine mağlup olmaya ceht eylemiştir, nitekim onlar şu kelâmın yalnızca zikredicisi değil, bizzat tatbikçisi idiler,
Quod lingua, Catonis & Enni, Sermonem patrium ditaverit, & nova rerum Nomina protulerit.
Stow derkenarda onun Şövalye olmadığını kaydeder, lâkin Bale’den onun Vir Equestris Ordinis, yani Şövalyelik Tarikatından olduğunu öğrenmekteyiz, Leland ise Ab illustri stemmate originem duxit, yani Asil bir Nesilden neşet ettiğini beyan eder.
Kendisi Southwark’taki St. Mary Overies Kilisesi’nin mühim bir kısmını inşa ettirmiştir, ecel aziz yoldaşı Geoffrey Chaucer’ı bağrından koparıp aldığında ise mezkûr Kilise dahilindeki Saint John Şapeli’nde kendi nâşı için bir istirahatgâh hazırlamış ve orada bir anma vakfı tesis eylemiştir. Vefat ettiğinde pek yaşlı ve âmâ idi, Chaucer’dan sonra ancak iki sene hayatta kalabildi.
Mezkûr Şapelin Kuzey tarafındaki duvara taştan mâmul bir büstünün nakşedildiği muhteşem bir abide dikilmiştir, Başındaki saçlar kumral olup omuzlarına kadar uzanır lakin yukarı doğru kıvrılır, çenesinde küçük çatallı bir sakal vardır, başında dört gülden müteşekkil bir taca benzer bir çelenk, ayaklarına kadar inen erguvanî renkte (Bay Selden yeşilimsi der) şam kumaşından bir hırka, boynunda altından SS zinciri [NOT: Dönemin İngiltere’sinde asaleti simgeleyen, 'S' harfi halkalarından müteşekkil altın gerdanlık], şövalyelik nişaneleri, başının altında ise (diğer pek çok eseri meyânında) bizzat telif ettiği üç Kitabın tasviri yer alır, birincisi Fransızca yazılmış Speculum Meditantis, ikincisi Lâtince kaleme alınmış Vox Clamantis, üçüncüsü İngilizce telif edilmiş Confessio Amantis’tir ki bu sonuncusu 12 Mart 1532 tarihinde basılmıştır. Arması şöyledir, Gümüş zemin üzerine lâcivert renkte bir zikzak (chevron), üzerinde dilleri kırmızı üç altın leopar başı, iki melek taht taşıyıcı ve sorguçta bir kalkan.
Mezar Kitabesi,
Armigeri scutum nihil a modo fert sibi tutum, Reddidit immolutum morti generale tributum, Spiritus eruptum se gaudeat esse solutum, Est ubi virtutum Regnum sine fine paratum.
Deus nobis hæc Otia fecit.
Nezaket sahibi okuyucu, kimi nüshalarda (mürettip hatası sebebiyle) Eski Sözler Cetveli'nde yer alan aşağıdaki yanlışları düzeltmen rica olunur, [okunamadı]
BU ESERDE YER ALAN ÇEŞİTLİ RİSALELER İLE MÜELLİFLERİNİN İSİMLERİNİ GÖSTERİR CETVELDİR
Simyanın Nizamnamesi (Ordinall of Alchimy), Thomas Norton, sayfa 1. Simyanın Terkibi (Compound of Alchymie), George Ripley, s. 107. Hikmetin Babası (Pater Sapientiae), Anonim, sayfa 194. Hermes'in Kuşu, Anonim, sayfa 211. Rahipler Meclisi Hizmetkârının Masalı (Chanon's Yeoman's Tale), Geoffry Chaucer, sayfa 227.
Dastin'in Rüyası, John Dastin, sayfa 257. Pearce'ın (Siyah Keşiş) İksir Üzerine Risalesi, sayfa 269. Richard Carpenter'ın Eseri, sayfa 275. Yeşil Aslan'ın Avı, Abraham Andrewes, s. 278. Tabiat Felsefesinin Muhtasarı, Tho. Charnock, s. 291. Muammalar, Thomas Charnock, sayfa 303. Bloomefield'ın Çiçekleri, William Bloomefield, sayfa 305. Sör Edward Kelley'nin Eseri, sayfa 324. Sör Edward Kelley'den G. S.'ye,
Beyefendi, sayfa 332. Doktor John Dee'nin Vasiyeti, sayfa 334. Thomas Robinson'ın Filozof Taşı Üzerine Risalesi, sayfa 335. Tecrübe ve Felsefe, Anonim, sayfa 336. Büyük Ustalık (The Magistery), W. B., sayfa 342. Müellifi Meçhul Risaleler yahut Yazarı Bilinmeyen Çeşitli Eserler, sayfa 344.
John Gower'ın Filozof Taşı Üzerine Risalesi, sayfa 368. George Ripley'nin Rüyeti, sayfa 374. Ripley'nin Tomarı'na Ait Manzumeler, sayfa 375. Simyacıların Sırrı, sayfa 380. Medulla'ya Mukaddime, Geo. Ripley, sayfa 389. Kısa Bir Eser, George Ripley, sayfa 393. Sırların Sırrı (Secreta Secretorum), John Lydgate, sayfa 397. Münzevinin Masalı, Anonim, sayfa 415. Taşın Tasviri, Anonim, sayfa 420. Kadehin Durması vb., Anonim, sayfa 421. Felsefi Muamma (Aenigma Philosophicum), W. Redman, sayfa 423. Kalan Parçalar, sayfa 425.
BU ESER BOYUNCA KULLANILAN ANLAŞILMASI GÜÇ, KULLANIMDAN KALKMIŞ VE YANLIŞ YAZILMIŞ KELİMELERİ İZAH EDEN CETVELDİR
Abone, yukarıda. Abrayde, uyandı, sıhhate kavuştu, ayağa kalktı. Agon, gitmiş, kaçmış. Alconomie, Simya, Kimya. Algates, buna rağmen, daima, doğrusu, hemen şimdi, tamamen.
Alleviate, yükseltmek, yukarı kaldırmak. Also, dahi, keza. Am, her birinden eşit miktarda. Amiddes, ortasında. Amortellere, dünyevi. Avale, alçalmak, sönmek.
Appearage, zuhur etme, görünüş. Appetible, arzu edilir. Askaunce, sanki, -miş gibi, yan gözle. Assyes, müttefikler. Auctours, müellifler.
Bathes, banyolar. Bale, keder. Balne, Meryem banyosu (Balneum Mariae). Beheight yahut Beheote, vaat. Beliue, derhal, birazdan. Ben, be, begetten, vücuda getirilmiş. Blent, kör, gerisin geri dönmüş. Blythe, süratle, sevinçle. Blow, esmiş. Blynne, nihayet bulmak, durmak. Boote, deva, medet. Bown, hazır.
Brast, kırılmak, patlamak. Brede, genişlik. Breve, briefe, kısa, muhtasar. Brennnyng, yanış, ateş. Broder, birader, kardeş. Brought, getirilmiş. Burbely, kaynayan, fıkırdayan. Burgeon, tomurcuk. Byforne, evvel, önceden. Byshove, itilmiş, kovulmuş.
Certes, şüphesiz, muhakkak. Cheese, seçmek. Cleeped, çağrılmış, tesmiye edilmiş. Cheefe, serpilmek, muvaffak olmak. Chorle, köle, kaba köylü. Christhis, Mesih'in. Chiteth, çıkışır, azarlar. Clatter, gevezelik etmek, münakaşa. Clath, dedikodu etmek. Clotleafe, dulavratotu yahut büyük pıtrak yaprağı. Clypses, tutulmalar. Coact, icbar etmek, zorlamak. Conscenable, münasip, vicdana uygun. Couth, muktedir oldu, bilebildi. Connyng, kâmil surette bilmek, hüner. Cowles, keşiş kukuletaları. Crop, tepe, baş. Croisets, potalar. Debonair, insaniyetli, terbiyeli, halim, uysal,
Alçakgönüllü, nazik. Deale, miktar, hisse. Demed, demeth, hükmedilmiş, yargılanmış. Denigrate, karartmak, siyaha çalmak. Depured, arındırılmış, tasfiye edilmiş. Derke, karanlık. Dispend, sarf etmek, tüketmek. Dight, hazırlanmış, işlenmiş, istimal edilmiş. Dole, teessür, matem, keder. Done, işler, yapar. gentle, soote, tatlı, latif. Draffe, süprüntü, pislik.
Emprise, teşebbüs, suret, intizam. Englytting, tıkama, durdurma. Engine, akıl, dirayet, marifet. Er, ta ki, -e kadar. Erbe, nebat, ot. Erst, evvelemirde, ciddiyetle. Eysell, sirke. Everyche, her biri. Eyre, gazap, hiddet.
Fader, peder, baba. Fagg and faine, yaltaklanmak ve pohpohlamak. Fals, sahte, hilaf. Fallacie, hile, aldatma. Fanels, flamalar, rüzgârgülleri. Fastly, metanetle, sıkıca. Faute, noksan, eksiklik. Fay, hakikat, iman. Fayne, memnun, hevesli. Feces, tortular. Featheris, tüyler. Fet, getirilmiş. Feende, iblis, şeytan. Fierce, yabancı, haşin. Feineth, taklit eder, temyiz eder. Fleume, balgam. Foemen, hasımlar, düşmanlar. Fild, doldurulmuş, kâmilen. Folys, ahmaklar. Foyson, bolluk, bereket. Fraye, cemaat, hücum. Fright, meyve. Fyrst, ilk, evvel. Frore, donmuş, buz kesmiş. Fruituous, semereli, feyizli. Frith, ormanlık, çalılık.
Gafe, verdi. Gayier, daha süslü, daha gösterişli. Geason, garip, nadir. Goode, iyi, hayırlı. Gownes, cübbeler. Glare, beyaz. Grounded, esaslı, hürmete layık. Greweth, neşvünema bulur, büyür. Guerdon, mükâfat, ecir. Gyse, tarz, minval. Gyles, tuzaklar, hileler.
Halfe, boyun. Hallow, oyuk, kof. Haunt, itiyat, kullanmak. Hause, kucaklamak. Haubergeon, zırh gömlek. Height, tesmiye olunan, çağrılan. Hem, onları. Hende, nazik, terbiyeli. Henting, yakalama, tutma. Hight-heed, cesaret, sebatkârlık. Hernes, vadiler, kuytu köşeler. Hert, geyik, yürek. Hests, iradeler, ahitler, emirler. Heale, sıhhat, salah. Heyne, amele, ırgat. Hing, bir arada asılmak, kenetlenmek. Hele, tam, bütün. Her, onların.
Jape, latife, lakin suistimal neticesinde daha müstehcen bir manaya bürünmüştür. Icleped, adlandırılmış. Ich, I, ben. Iffeat, karışmak, müdahil olmak.
Ilke, tertip, düzen. Ilke, aynı. Yliche, farksız, müsavi. Ingine, dirayet, buluş. Ynow, kâfi, elverir miktarda. I not, bilmem. Entreate, muamele etmek, ele almak. Interdite, menedilmiş. Iren, demir. Itake, tutulmuş, ahzolunmuş. I wys, hakikaten, bihakkın. Ife, şayet, eğer. Kele, serinletmek. Keepe, ihtimam, dikkat. Ken, bilmek, tanımak. Kid, aşikâr kılınmış, malum. Keles, kitles, yani, yavrular, döller. Kythe, bildirmek, izhar etmek, tanıştırmak.
Lett, mani olmak, geciktirmek. Laude, sena, övgü. Liefere, daha ziyade, tercihen. Laure, defne. Lay, kanun, nağme. Ceafe your lay, dilini tut, sesini kes. Leyser, mühlet, boş vakit. Leare, bellemek, öğrenmek. Leasings, hilaf sözler, yalanlar. Leese, gevşek, zayi olmuş. Leech, tabip, cerrah. Left, terk edilmiş. Liefe, aziz, kıymetli. Leman, metres, gayrimeşru zevce. Lithen, mülâyim, yumuşak başlı. Lecture, marifet kitabı. Lewd, cahil, bilgisiz. Leves, yapraklar. Leixer, iksir. Lefe, sevgili. Lite, cüzi, az. List, yumuşak, bükülgen. Longeth, aittir, taalluk eder.
Maffell, hilekâr kimseler. Mosen, küflenir, bozulur. Lore, zayi olmuş. Lore, talim, ilim, vukufiyet. Loffe, sevgi, hürmet göstermek, tazim. Leefe, hoşnut, muvafık. Liketh, hoşa gider, memnun eder. Lyvelode, maişet, dirirlik.
Maken, yapılmış. Malison, beddua, lanet. Maugre, cevr, hıyanet, rağmen. Maze, geniş içki kâsesi. Mede, müstahak, mükâfat, muavenet. Medled, mezcolunmuş, katılmış. Meeger, arık, zayıf. Melle, karışmak. Menge, harmanlamak, katıştırmak. Merd, necaset. Merie, neşeli, şen. Moveth, tahrik eder, harekete geçirir. Mickle, pek çok, ziyadesiyle. Moe, daha çok, ziyade. Moder, valide, ana. Mollock, toprak, gübre. Mote, gitmelidir. Mought, may, muktedirdi, -ebilirdi.
Nad, yok idi. Narthelesse, yine de, buna mukabil. Ne, ne de, değil. Nere, değiller idi. Nemne, tesmiye etmek, anmak. Neshe, latif, nazik. Wilde Neshe, kediotu. Nis, mevcut değildir. Nones, vaziyet, gaye. Nould, nowld, muktedir olamadı, istemedi. Noble, asilzade sikkesi (Rose noble). Nother, ne de, diğeri. N'ere, mevcut değildir. Nighe, yakın, karip. Odher, other, diğer, gayrı. Ought, borçlu idin, icap ederdi. Onyx stone, akik taşı (oniks). Ornate, tezyin edilmiş. Outshon, ayrılmak, uzaklaşmak.
Panter, tuzak kuşu, kapan. Parde, hakikaten, andolsun. Parfite, kâmil, kusursuz. Paunolers, keseler. Plesaunce, safa, haz. Plyte, hal, keyfiyet. Plight, tebdil edilmiş, derdest olunmuş. Pome-grise, alacalı boz. Porphiere, kızılla karışık mermer, somaki. Poetes, şairler. Prease, tebaa olmak, tabiiyet. Preve, delil, ispat. Pryked, süratle sürülmüş. Privitie, sır, mahremiyet. Prole, bir şeyi gizlice aramak, peşine düşmek. Prow, menfaat, itibar. Peghe, konulmuş, raptedilmiş, tahkim edilmiş. Queinte, acayip, garip. Quail, mahvetmek, sindirmek. Quite, mukabele etmek, ödemek.
Rache, küçük zağar köpeği. Rad, okumak. Ragounce, bir nevi kıymetli taş. Rath, tez elden, süratle. Recorden, kaydeder, yazar. Recure, şifa bulmak, kesbetmek. Rede, mana, murat. Rede, medet, istişare, kelam, hüner. By Rewe, sırasıyla, nizam üzere. Ribaudrie, sefahat, edepsizlik. Rig, çirkin, kanlı. Rowne, fısıldamak. Rud, kızıl. Rumble, gürültü çıkardı. Ruth, feryat, teessüf. Rife, yaygın, kesretli. Ryve, yırtmak, parçalamak.
Saie, itibar, paye. Samples, misaller, neviler. Sare, emsalsiz, refiksiz. Sauter, Zebur (Mezmurlar). Scoles, medreseler, mektepler. Shealt, -eceksin, icap eder. Sche, o (müennes). Schonde, kalıp, leke. Shet, kapalı. Swiche, böylesi, bu kabilden. Seecheth, arar. Secree, gizli, mahrem. Selde, nadiren. Sembleable, benzer, muadil. Seweth, iktifa eder, takip eder. Sheene, parlak, nurlu. Shent, rencide olmuş, musab kalmış. Shrewes, bahtsızlıklar, habisler. Scrape, kazımak. Skill, derhal, peyderpey. Slotherie, pasaklı, dağınık. Slyped, perdahlanmış, parlatılmış. Somedele, bir parça, bir miktar. Soote, tatlı, rayihalı. Sothfastnes, hakikat, sadakat. Sour, kaynak, menba. Spraye, ince dal, budak. Spurred, sual etti, tahkik etti. Square, kalıplar, taşlar. Stabili, metin, sabit. Stante, kaim olmak, durmak. Steven, ses, keza vakit. Stillatorie, imbik. Stounde, an, lahza, hayret hali. Strond, kıyı, yalı boyu. Stynt, inkıta bulmak, durmak. Substract, tenzil etmek, çıkarmak. Succended, alev almış, tutuşmuş. Suffren, tahammül etmek, duçar olmak. Suster, hemşire, kız kardeş. Sweete, tatlı. Swynke, meşakkat, emek. Swithe, süratle, tezce. Sicker inow, pek sağlam, şüphesizce. Sureties, katiyetle, metanet üzere. Sweven, rüya, düş.
Tallages, aidatlar, harçlar, vergiler. Taunte, serzeniş yüklü azar. Tempes, vakitler. Tent, ihtimam, dikkat. Teyne, maden külçesi. Test, altını tecrübe etmeye mahsus kap yahut düzenek. Tho, her ne kadar, bazıları. Threpe, iddia etmek, beyan eylemek. Tiffed, sarıp sarmalanmış. T'other, diğeri. T'ofore, bundan akdem, evvelce. Togeder, yekvücut, beraber. Trinite, Teslis. Trist, mahzun. Trow, itimat etmek, inanmak. Troweth, zanneder, kıyas eder. Trusten, itimat, emniyet. Twey, iki. A Twayne, ikiye ayrılmış, tefrik edilmiş. Thones, nağmeler, makamlar. Threefolde, üç katlı, müsellas. Tight, tensip olunmuş, münasip.
[NOT: Metnin bu kısmı, 17. yüzyıl İngilizce simya derlemelerinde (muhtemelen Elias Ashmole'un *Theatrum Chemicum Britannicum* adlı eserinde) yer alan Eski/Orta İngilizce arkaik sözcükler dizini (sözlükçe) ile matbaa düzeltme (errata) listesidir.]
Fade, solmuş, bahar, teslim edilmiş, tuhaf, ele alır, kıt, bilinmeyen, canıgönülden.
Yürümek. Çalışmak. İnce mayalı ekmek. Artış. Suluca. Düşünce, şüphe, Zannederek, düşünerek. Doğar, fışkırır. Gitmek. Akıl, kavrayış, İdiler. Bazen, vaktiyle. Hile, Bilinmiş. İrade. Rahim, Bolca ikamet etmek. Yaptı. İşçi. Düşünerek, hükmederek. İdi. İsterdi. İntikam, gazap. Tuzaklar, Yazılmış. Ki onlar. Taşınmış. Durmuş. Getirilmiş. Demir. Aydınlatmak. Kâfi. Hindistan. Gitti. Az önce. Gelişmek. Memnun.
Bu öyle bir taştır ki ateşin içinde sonsuza dek hiçbir zarar görmeksizin durabilir.
Özgün metin (İngilizce)
Bu metin neden önemli
Bu metin, Ashmole'ün eserinin başına koyduğu uzun Prolegomena giriş yazısından alınmıştır. Ashmole burada filozofların taşını dört mertebede sıralar: madenî taş (metalleri altına çeviren), bitkisel taş (canlıların tabiatına hükmeden), büyülü taş (uzağı gösteren) ve melek taşı (meleklerle söyleşmeyi sağlayan en yüce mertebe). Bu sınıflandırma, simyayı yalnızca metal dönüşümü olarak değil, ruhun arınma ve yükseliş yolculuğu olarak gören Hermetik anlayışı yansıtır. Ashmole, kaynağı olarak efsanevî simyacı Aziz Dunstan'a atfedilen De Occulta Philosophia adlı eseri gösterir.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Theatrum Chemicum Britannicum, derleyen Elias Ashmole — tam metin
- Neşir
- Elias Ashmole (der.), Theatrum Chemicum Britannicum (Londra, 1652)
- Konum
- Antolojinin tamamı: Prolegomena, İngiliz simya şiirleri (Norton, Ripley, Charnock, Bloomfield ve diğerleri) ve Ashmole'un açıklayıcı notları
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Archive.org
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Theatrum Chemicum Britannicum: İngiliz Simya Şiirleri Antolojisi. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/theatrum-chemicum-britannicum-ashmole-simya-siirleri