Thomas Stanley'nin 1655-1662 yıllarında yayımlanan, antik Yunan filozoflarının hayat ve öğretilerini derleyen anıtsal eseri; İngilizce dilinde yazılmış ilk kapsamlı felsefe tarihidir.
BÖLÜM I. Thales’in Memleketi ve Ana Babası
Mükemmel icatlarıyla gelecek nesillere fayda sağlama bahtiyarlığına erişmiş büyük zihinler, şanları çoğunlukla birtakım tahrifat veya ilavelerle gölgelendiğinden, hak ettikleri mükâfatı görme talihine her zaman mazhar olamamışlardır.
Bu sebeple, kendilerini kadimlerin talimiyle yetişmiş bulan bizlerin, mahsulünü devşirdiğimiz bu emeklerin gerçek sahibini gayretle araştırarak üstatlarımızın hatırasını müdafaa etmemiz bir kadirşinaslık borcudur.
Bu türden bir haksızlık, tabiat ve riyaziye ilmini Yunanistan’a ilk getiren ve bu ilmin oradan bizlere intikal etmesini sağlayan Miletoslu bilge Thales’in de ziyadesiyle başına gelmiştir, ne var ki böylesine necip bir teşebbüsün şerefi, kimilerinin muhteris muhalefeti ve başkalarının gayretkeşliği neticesinde öylesine karartılmıştır ki hak eden müellife itibarından pek az bir pay kalmıştır.
Bu yüzden, hakkında pek az malumat bulunan bu şahsa dair toplayabildiğim yahut müşahade edebildiğim hususları bir araya getirmeyi zahmetime değer bir gayret addettim, zira Thales’in aslı son derece müphem aktarılmıştır, kimileri onun neseben bir Fenikeli olduğunu ileri sürer.
Bu kanaatin Laertios’a ve onun zikrettiği hüccetlere dayandığı görüldüğünden, söze onun umumiyetle şöyle aktarılan ifadelerinin tetkikiyle başlamak icap eder,
Herodotos, Duris ve Demokritos’un tasdik ettiği üzere Thales dünyaya gelmiştir, babası Eksamyas, annesi Kleobulina’dır, bunlar Kadmos ve Agenor soyundan gelen pek meşhur Thelidler olup Fenikelidirler, [Platon’un da ifade ettiği gibi.] Herodotos’un şehadeti, Hyginus ile Suidas bunu sanki Thales Fenike’de doğmuş gibi yaygın galat-ı meşhura göre anlamış görünseler de, esasen hakikati sarahaten teyit eder, zira ifade şöyledir,
Thales, aslen uzak bir silsileden Fenikeli olan bir Miletosludur, buradan Duris ve Demokritos’un diğer iki şehadetinin de bundan pek farklı bir şey ifade etmediğini yahut en azından buna zıt bir mana taşımadığını anlayabiliriz.
Aynı şekilde Aleksandreialı Klemens tarafından, Thales’in Fenike menşeli olduğunu ispatlamak gayesiyle Herodotos ile birlikte zikredilen Leandros’un şehadeti de böyledir.
Fenike’den sürgün edilen Neleus ile birlikte gittiğinde Miletos vatandaşlığına kabul edilmiştir.] Mütebahhir Casaubon, bu rivayeti Neleus’un tarihiyle telif etmek maksadıyla, zira Neleus Miletos’u inşa ettiğinde Fenike’den sürgün edilmiş değildi, metindeki ifadeyi sanki Thales Fenike’den sürgün edilmiş de Neleus ile birlikte Miletos’a gitmiş gibi okur, bu tahrifat ise pek büyük bir anakronizme yol açar, zira bu Thales, mezkûr Neleus’tan dört yüz küsur yıl sonra yaşamıştır. Binaenaleyh Laertios aynı Neleus’u kastettiyse ya fena halde yanılmıştır yahut metni tahrifata uğramıştır ve Thales’in ecdadı hakkında anlaşılması gerekir, nitekim ufak bir tashihle şu manaya irca edilebilir, sanki onlar Fenikeli olup Karia’ya gitmişler ve Kodros’un oğlu Neleus, küçük kardeşi Medon tarafından Atina krallığından mahrum bırakılınca oraya İonia kolonilerini sevk ettiği vakit Miletos vatandaşı olmuşlardır, ki inşa ettiği Miletos bu kolonilerin baş şehriydi.
Bu koloni hakkında Herodotos, Strabon ve Aelianus’a bakınız.
Fakat ekseriyetin dediği gibi o orada, Miletos’ta ve asil bir kandan doğmuştur.] İbareyi bu şekilde tercüme ederler, lakin yalnızca ailesinden bahsedip memleketinden söz etmeyen ilk kanaatin hilafına, belki de burada aynı münasebet kastedilmiştir,
Bazıları, der müellif, onun Miletos kütüğüne kaydedilmiş Fenike menşeli kimselerden olduğunu düşünür, bazıları ise onun bir Yunan ailesinden, hem de asil bir kandan geldiğini kabul eder.
Plutarkhos da bu sonuncu kanaattedir, o Thales’i uzak bir silsileden barbar bir soya dayandırdığı için Herodotos’u muaheze eder, Hermippos da bir Yunanlı olarak doğduğu ve bir barbar olmadığı için tanrılara şükrettiği sözünü ona atfeder.
Doğum Tarihi Hakkında
Apollodoros, Thales’in otuz beşinci Olimpiyat’ın ilk yılında doğduğunu söyler, Demetrios Phalereus ise Damasias’ın arkhonluğu devrinde Bilge unvanıyla taltif edildiğini bildirir.
Halikarnassoslu Dionysios’a göre Damasias, Roma’nın dördüncü kralı Ancus Martius’un saltanatının başladığı otuz beşinci Olimpiyat’ın ikinci yılında arkhon idi.
Bunun üzerine, Damasias’ın arkhon olduğu yıl Thales’in doğduğunu kabul etmek isteyen pek mütebahhir zevat tarafından bir yıllık bir anakronizm vehmedilmiştir. Buradan hareketle,
Sigonius, Vossius ve diğerleri Thales’in doğumunu bu Olimpiyat’ın ikinci yılına indirirler, Scaliger, Meursius, Petavius ve diğerleri ise memuriyetini Thales’in doğumuyla bağdaştırabilmek için Damasias’ı birinci yıla çıkarırlar, her ikisi de isabetli değildir, zira Damasias’ın vazifesi Thales’in doğumuyla alakadar değildir.
Bu hususun tavzihi için Atina kütüklerinde onun iki defa arkhon olarak zikredildiğine dikkat etmeliyiz, ilki otuz beşinci Olimpiyat’ın ikinci yılında, yani Thales’in doğumundan bir sonraki yıldadır, ikincisi ise Bilge unvanını kazandığı kırk sekizinci Olimpiyat’ın dördüncü yılındadır, bu sonuncuyu zikrederken Bay Selden’in Marmora Arundeliana adlı eserinin kronoloji ilmine kazandırdığı büyük aydınlığı teslim etmemek kabil değildir.
Şunu da müşahede etmek faydalı olacaktır ki bu isimde bir başkası daha mevcuttur, Eusebios onu sekizinci Olimpiyat’a yerleştirir, Laertios ile Plutarkhos ise Homeros, Hesiodos ve Lykurgos ile muasır kılarlar, bu hesaptaki tenakuzu fark eden Scaliger ise bunun sebebini idrak edememiştir, zira Lykurgos ile İphitos mezkûr oyunları, Eusebios’a göre ilk galip olan Koroibos’un zaferinden yirmi yedi Olimpiyat evvel tesis etmişlerdir.
Bu iki Thales kimilerince birbirine karıştırılır, Eusebios ilkini bir tabiiyyat filozofu olarak anar, halbuki bu nevi ilmin Yunanistan’a ilk defa ikincisi tarafından getirildiği katiyetle sabittir. Suidas, Phlegon’a istinaden sonraki Thales’in yedinci Olimpiyat’ta parladığını nakleder, ki Phlegon şüphesiz bununla ilkini kastetmiştir.
Thales’i takriben yedinci Olimpiyat’a yerleştirip onu Romulus ile çağdaş kılanlar, sonraki Thales ile ilkini ve Olimpiyatlar’ın hakiki başlangıç devrini avamın bildiği devir ile birbirine karıştırmışlardır.
Zira ilk Thales, İphitos’un ilk Olimpiyatı’ndan itibaren yedinci Olimpiyat’ta yaşamıştır, Romulus ise Koroibos Olimpiyatı’ndan takriben aynı mesafede bir devirde hayattaydı. Bu tarih, o âlim peder İskenderiyeli Klemens tarafından Thales’in sonraki peygamberlerden daha genç olduğunu ispatlamak maksadıyla yanlış anlaşılmıştır.
Böylece, der kendisi, Hystaspes oğlu Darius’un hükümdarlığının ikinci yılında peygamberlik edenlerin, yani Haggay, Zekeriya ve on ikilerden biri olan Malaki’nin, kırk sekizinci Olimpiyat’ın birinci yılında nübüvvette bulundukları göz önüne alınırsa, altmış ikinci Olimpiyat’ta yaşamış olduğu söylenen Pisagor’dan ve ellinci Olimpiyat civarında yaşamış olan Yunan bilgelerinin en kadimi Thales’ten daha kadim oldukları ispat edilmiş olur, oysa bu durum, Eusebios’un da kabul ettiği üzere, mezkûr peygamberlerin Thales ile çağdaş olduğunu kanıtlamak için daha kuvvetli bir delil teşkil etmez mi. Eusebios der ki, Pers Kralı Kyros zamanında yedi bilgeler yaşamaktaydı, İbrani peygamberler de bu devirde peygamberlik etmişlerdir, bu tarih Truva’dan altı yüz yıldan fazla, Musa’dan ise en az bin beş yüz yıl sonrasıdır.
Lakin İskenderiyeli Klemens’in izinden gidilirse, [okunamadı] Darius’un hükümdarlığının altmış dördüncü Olimpiyat’ın son senesinde başladığı çok daha açık görülecektir.
Bölüm III.
Seyahatleri.
Ömrünün ilk ve en büyük kısmını seyahat ederek geçirdi, dinlerinin esrarına vakıf olmak üzere Girit’e gitti (zira o ada tanrıların doğumu ile meşhurdu), nitekim Pherekydes’e yazdığı bir mektupta bunu bizzat beyan eder. Asya’ya da seyahat ettiği aynı mektuplarda tasdik olunur, kimileri, o ilmin üstatları olan Fenikelilerden öğrendiği kabul edilen astrolojisine ve bilhassa Fenikelilerin seyrüseferde rehber edindikleri Küçük Ayı takımyıldızını ilk müşahede eden kişi olduğu rivayetine dayanarak, Fenike’ye gittiğini ileri sürer. Vossius, Kynosura kelimesinin Yunancadan değil, bir ışık mecmuası manasında Fenikece [okunamadı] kelimelerinden yahut [okunamadı] yani Umbilicus igneus terkibinden neşet ettiğini, binaenaleyh Fenike menşeli olduğunu ispata gayret eder. İleri yaşlarındaki son seyahati ise, Pherekydes’e mektubunda itiraf ettiği veçhile, kâhinler ve müneccimlerle görüşmek üzere Mısır’a vuku bulmuştur.
Orada Memfis’teki kâhinlerden, bilhassa İamblikhos’un beyanına göre, Jüpiter kâhinlerinden talim gördü.
Laertios geometriyi onlardan tahsil ettiğini teyit eder, Plutarkhos da felsefesi için aynı imada bulunur. Amasis devrinde oradaydı, pek çok hususta, bilhassa piramitlerin irtifaını gölgelerinden hesap etmesi sebebiyle onun teveccüh ve takdirine mazhar oldu, ta ki nihayetinde hükümdara, monarşilere ve bu nevi idare tarzlarına muhalif olduğu ithamıyla şikâyet edilene dek. Bu meyanda tiranlar hakkında sarf ettiği acı sözler aleyhinde delil gösterildi. Nitekim İyonya’nın muteber şahsiyetlerinden Molpagoras ömründe gördüğü en garip şeyin ne olduğunu sual ettiğinde, ihtiyar bir tiran, cevabını vermişti. Başka bir seferinde, bir ziyafette en tehlikeli hayvanların hangileri olduğu sorulduğunda, vahşilerden tiran, ehlilerden ise dalkavuk, demiştir. Hükümdarlar ise, der Plutarkhos, kendilerini tiranlardan ne kadar tefrik etseler de bu kabil vecizelerden haz duymazlar, bunun üzerine Amasis’in teveccühünü kaybetti. Böylelikle Mısır’da felsefe tahsil ettikten sonra Miletos’a avdet etti ve orada iktisap ettiği muazzam ilim hazinesini kendi memleketine taşıdı.
Bölüm IV.
Miletos’taki Hayatı.
Herakleitos’un teyit ettiği veçhile, Miletos’taki hayatı inzivada ve hususi idi, kimileri evlenip Kibissos adında bir evlat sahibi olduğunu rivayet etse de daha sahih olan rivayet, bekar yaşadığını ve Plutarkhos’un Kybisthos tesmiye ettiği kız kardeşinin oğlunu mirasçı tayin ettiğini bildirenlerin kanaatidir.
Annesi evlenmesi hususunda kendisine ilk telkinde bulunduğunda, henüz vakti değil, diyerek onu savuşturmuştu, yaşı ilerlediğinde annesi bu talebi tekrarlayınca, artık vakti geçti, cevabını vererek vaktin pek geç olduğunu kastetmişti.
Neden neslini devam ettirmek için bir çareye başvurmadığı sual olunduğunda, telaffuz itibarıyla çocuk sevgisine yahut çocuk sevgisizliğine hamletmeye müsait bir tabirle mukabele etmiştir, Casaubon’un tahmin ettiği üzere bu iki manaya da çekilebilir, lakin belki de kastı, aynı suale verdiği başka bir cevaptan, yani hayatına kendi rızasıyla kederler celbetmek ve hayatın sükûnunu bozmak niyetinde olmadığı ifadesinden yahut Plutarkhos’un naklettiği şu kıssadan daha iyi anlaşılabilir.
Solon kendisini ziyaret etmek üzere Miletos’a geldiğinde, izdivacı ve evlat sahibi olmayı büsbütün ihmal etmesine şaştığını söyledi.
Thales o esnada sükût etti, lakin birkaç gün sonra yabancı bir kimseyi, on gün evvel Atina’dan yeni gelmiş gibi davranması için gizlice ikna etti. Solon oradan ne havadis olduğunu sordu, yabancı, talimat aldığı üzere, bütün şehrin iştirak ettiği genç bir adamın cenazesinden gayrı bir havadis olmadığını, vefat edenin de seyahat sebebiyle memleket haricinde bulunan şehrin en muteber şahsiyetinin oğlu olduğunu söyledi. Talihsiz adam, diye feryat etti Solon, adı neydi. İşitmiştim, dedi yabancı, lakin unuttum, yalnız hikmet ve adalet hususunda pek namdar bir zat olduğunu hatırlıyorum.
Solon’ın korkusu her cevapla birlikte daha da artarak nihayetinde ona, babanın adının Solon olup olmadığını sordu, diğerinin bunu tasdik etmesi üzerine başını dövmeye başladı ve kederden kendinden geçenlere mahsus sözler eşliğinde benzer hareketlerde bulundu, bunun üzerine Thales tebessüm edip onun sözünü keserek, işte bu haller Solon, dedi, senin gibi son derece metanetli bir kimseyi dahi böylesine sarsan bu ahval beni evlilikten uzak tuttu, lâkin bu havadise kederlenme, zira asılsızdır.
Sürdürdüğü bu münzevi hayatta, Plutarkhos’un bildirdiğine göre davetlerini ve dostluklarını geri çevirdiği pek çok hükümdar tarafından kendisine elçiler gönderilip talepte bulunuldu, pek çok mümtaz şahsiyet de kendisini ziyaret etti.
Miletosluların Alyattes ile bir ittifak akdettiği sıralarda, saltanatı yalnızca on bir ay sürmüş olsa da, Miletos kralı (yahut Yunanca tabirle tiranı) olan Thrasybulos (fevkalade zekâ ve muhakeme sahibi bir zat) ile bir müddet birlikte ikamet ettiği rivayet edilir.
BÖLÜM: Kendisine Bahşedilen Bilge Sıfatı
Bilge sıfatı, Plutarkhos ve Aziz Augustinus’un kaydettiği veçhile, diğerlerine ahlaki kaideleri ve amelleri sebebiyle verilmişken, Thales’e bilhassa nazari ilmi dolayısıyla bahşedilmiştir.
Bu sıfat Thales’e ilk kez Damasias’ın arkhonluğu döneminde verilmiş olup, Demetrios Phalereus’a göre Yedi Bilge’nin tamamı bu zatın idaresi altında Bilge olarak tesmiye edilmiştir.
İkinci Damasias kırk dokuzuncu Olimpiyatın üçüncü senesinde arkhon idi, Salmasius ise Laertios’un ifadelerini birinci Damasias ile bağdaştırmak gayesiyle Eusebios ve İskenderiyeli Klemens’i yanlış tevil ettiğinde ve Thales’in doğum ve vefatına dair diğer bütün kayıtları altüst ettiğinde bu husustan haberdar değildi, oysa bu tarih neyse ki Yedi Bilge’nin tamamının yaşadığı dönemle uyuşmaktadır.
Birincisi, hiçbir üstada borçlu olmadığı muazzam ilmi hasebiyle diğerlerine haklı olarak takdim olunan Thales idi, bu şerefin kendisine tevdi edildiği tarih, ömrünün elli dokuzuncu senesine tesadüf eder.
İkincisi, kırk ikinci Olimpiyatta temayüz eden ve elli ikinci Olimpiyatın üçüncü senesinde vefat eden Midillili Pittakos’tur.
Fakat Laertios’un nakline göre Kallimakhos İamboslar’ında hadiseyi farklı hikâye eder, Arkadyalı Bathykles geride bir kupa bırakmış ve bunun en bilge kişiye verilmesini vasiyet etmiştir, bunun üzerine kupa Thales’e takdim edilmiş, elden ele dolaşarak nihayetinde yine kendisine dönmüştür, o da Kallimakhos’un şu mısraları mucibince kupayı Apollon Didymaios’a vakfetmiştir,
Thales, İonia mülkünü idare edene İki kez kazandığı bu mükâfatı adar. Nesir olarak ise şöyledir,
Examyes oğlu Miletoslu Thales, Yunanların Delphoi Apollon’una, iki defa mazhar olduğu bu fazilet mükâfatını takdim eder.
Kupayı birinden diğerine taşıyan zat Bathykles’in oğlu Thyrion idi, Kolophonlu Phoiniks’in şu mısraları da buna telmihte bulunur,
Doğumuyla memleketini bahtiyar kılan, Bütün insanlarca en hayırlı addedilen Thales, Altın kupanın sahibi oldu. Üçüncüsü, Pittakos ile muasır olan, Alyattes ve Kroisos dönemlerinde yaşayan Prieneli Bias’tır.
Dördüncüsü, kırk altıncı Olimpiyatın üçüncü senesinde Atina’da arkhon olan Solon’dur.
Elli beşinci Olimpiyatta vefat etmiştir.
Beşincisi, Solon ile çağdaş olan Lindoslu Kleobulos’tur.
Altıncısı, Kheneli Myson’dur.
Yedincisi, elli altıncı Olimpiyatta ephorosluk makamında bulunan Lakedaimonlu Khilon’dur.
Plutarkhos’un ifadesine göre bu Yedi Bilge’nin itibarı ve şöhreti, karşılıklı, asilane ve mütevazı bir feragat neticesinde elden ele dolaştırılan bir üçayak ile fevkalade artmıştır,
Hadise Laertios ve Valerius Maximus tarafından şöyle nakledilir,
İonialı bazı gençlerin Miletoslu balıkçılardan bir ağ atımı avı satın almalarının akabinde ağ çekildiğinde, içerisinden ağır bir üçayak [büyük bir ağırlıkta, altından mamul Delphoi masası] çıkmıştır, bunun üzerine bir ihtilaf peyda olmuş, berikiler yalnızca balıklar için pazarlık ettiklerini, ötekiler ise talihe güvenerek ağ atımını hepten satın aldıklarını iddia etmiştir.
Vakanın garipliği ve üçayağın kıymeti hasebiyle mesele Miletos şehrine intikal ettirilmiştir.
Miletoslular bu hususta Delphoi kâhinine danışmış ve şu cevabı almıştır, Miletoslu, mabedime danışmaya mı gelirsin? Üçayağı en bilge olana tahsis ederim.
Bunun üzerine Miletoslular müşterek rıza ile onu Thales’e takdim etmiş, o Bias’a, Bias Pittakos’a, o da bir başkasına göndermiş, nihayetinde yedisinin de elinden geçerek Solon’a ulaşmıştır, Solon ise Tanrı’nın en bilge olduğunu ikrar ederek onu Delphoi’ye geri göndermiş, böylelikle en büyük hikmetin hem unvanını hem de mükâfatını O’na teslim eylemiştir.
Knidoslu Eudoksos ile Miletoslu Euanthes, Kroisos’un bir dostunun, Yunanlara verilmek üzere kendisinden aldığı altın kupayı Thales’e teslim ettiğini ve kupanın nihayetinde Khilon’a ulaştığını, onun da en bilgenin kim olduğunu öğrenmek üzere Pythia kâhini nezdine adam gönderdiğinde Myson cevabını aldığını naklederler, Eudoksos bu Myson’u Kleobulos’un, Platon ise Periandros’un yerine ikame eder, bu zat hakkındaki kehanet ise şöyle vaki olmuştur, Oitalı Myson’dur beyan ettiğim; bu tahkikat için gönderilen şahıs ise Anakharsis idi.
Platoncu Daitas ile Klearkhos ise kupanın Kroisos tarafından Pittakos’a gönderildiğini ve bu suretle elden ele gezdirildiğini kaydederler.
Andron, Tripos adlı eserinde (ki bu metin bütünüyle mezkûr mevzuya hasredilmiş bir risale gibi görünmektedir ve Klemens Aleksandrinos tarafından da Thales ile diğer altısının ellinci Olimpiyat civarında temayüz ettiklerini ispat sadedinde zikredilmiştir) Lakedaimonluların bu üçayağı Yunanların en bilgesine bir mükâfat olarak vazettiklerini ve Sparta’lı Aristodemos’a takdir edildiğini, onun da hakkını Khilon’a devrettiğini yazar, Aristodemos’un adı Alkaios tarafından da anılmaktadır,
Şu sözü Aristodemos’a borçluyuz biz, İnsanı insan eden paradır, ne züğürt makbuldür ne de dürüst.
Periandros tarafından Thrasybulos’a gönderilen kıymetli emtia yüklü bir geminin Kos [okunamadı] civarında battığını ve bazı balıkçılar tarafından çıkarıldığını nakledenler de mevcuttur, Phanodikos ise bunun Atina denizinde battığını ve bilahare çıkarıldığını teyit eder.
şehre getirildi ve yapılan istişare neticesinde Bias'a gönderilmesi kararlaştırıldı. Diğerleri bu üçayaklı sehpanın Vulcan tarafından yapıldığını söyler, [okunamadı]
Pelops'a eşinin çeyizi olarak verilmiş, ondan Menelaus'a geçmiş, Paris tarafından Helena ile birlikte kaçırılmış, ardından Lakedaimonlu Helen tarafından, ileride büyük çekişmelere zemin hazırlayacağını bildiren bir kehaneti hatırlayarak denize atılmıştır.
Bundan sonra civarda balık avlayan bazı Lebedoslular onu çekip çıkardılar, balıkçılarla aralarında çıkan kavga üzerine mesele Kos'a intikal etti, fakat uyuşmazlık çözülemeyince durum o havalinin başlıca şehri olan Miletos halkına bildirildi. Miletoslular onu talep etmek üzere bir elçi gönderdiler, hiçe sayıldıklarını görünce de Koslulara savaş açtılar. İki taraftan da pek çok kimsenin katledildiği bu savaşta kâhin, sehpanın en bilge kişiye verilmesini bildirdi, bunun üzerine her iki taraf da ortak bir rıza ile onu Thales'e sundular. Daha önce bütün Miletoslular ile uğrunda savaştıkları şeyi, Koslular böylece münferit bir kimseye vermeye razı olmuşlardı. Thales ise bunu Apollon Didymaios'a vakfetti, kâhinin Koslulara verdiği cevabın esası şöyleydi,
Sürecek bu niza ta ki Vulcan'ın Deryaya attığı o altın sehpayı Geleceği, hâli ve mazi olanı Gören o usta zata sunana değin.
Miletoslulara ise şöyle dendi, Miletoslu, gelir misin danışmaya tapınağıma? evvelce zikredildiği gibi. Laertios böyle aktarır.
Plutarkhos buna şunu ekler, Thales, Bias'ın kendisinden daha bilge olduğunu söylemiş, bunun üzerine sehpa daha bilge olduğu gerekçesiyle diğerine geçmiş, böylece halka misali elden ele dolaşarak nihayetinde ikinci kez Thales'e gelmiştir.
Netice itibarıyla Miletos'tan Thebai'ye gönderilmiş ve Apollon Ismenios'a adanmıştır.
Theophrastos, evvela Priene'deki Bias'a, ardından Bias tarafından Miletos'taki Thales'e yollandığını, böylece herkesin elinden geçip tekrar Bias'a vardığını ve nihayet Delphoi'ye ulaştığını söyler.
Genel olarak nakledilen rivayet budur, şu kadar var ki bir üçayaklı sehpa yerine, bazıları bunun Kroisos tarafından gönderilen bir kupa olduğunu, diğerleri ise Bathykles tarafından orada bırakıldığını iddia eder. Böylece Thales'in üstünlüğü kâhin tarafından da tasdik edilmiş oldu, bu sebeptendir ki Cicero ve Strabon tarafından, diğerlerinin de üstünlüğünü kabul ettiği Bilgelerin Önderi unvanıyla anılmıştır.
BÖLÜM VI. Felsefesi Üzerine.
Thales'in, pek çokları tarafından (der Laertios) tabiat üzerine ilk tahkikat yürüten kişi olduğu teyit edilir. Yunan filozoflarına ilk defa Latince konuşturan Cicero, Thales'in bu sahanın ilk banisi olduğunu ikrar eder. Strabon, tabiî sebepleri ve matematiği Yunanlar arasında ilk araştıranın o olduğunu belirtir. Plutarkhos onu felsefenin mucidi, Justinus Martyr filozofların en kadimi, Tertullianus doğa filozoflarının ilki, Lactantius ise ilk tahkikat yapan kimse olarak tesmiye eder.
Kısım 1. Bütün Şeylerin İlkesinin Su Olduğu Üzerine.
Şeylerin tabiî sebeplerine dair tetkikatında, suyun bütün tabiî cisimlerin kendisinden teşekkül ettiği ve nihayetinde yine kendisine ayrıştığı ilk ilke olduğunu kabul etmiştir.
Plutarkhos tarafından serdedilen ve Stobaios tarafından tekrarlanan gerekçeleri şunlardır,
Evvela, bütün canlı mahlukatın ilkesi olan tabiî tohumun rutubetli olması hasebiyle, rutubetin diğer bütün şeylerin de ilkesi olması muhtemeldir.
İkincisi, her nevi nebatatın nem ile beslenmesi, bundan mahrum kaldıklarında ise kuruyup solmasıdır.
Üçüncüsü, ateşin, hatta güneşin ve yıldızların dahi sudan neşet eden buharlarla beslenip bekâ bulması, binaenaleyh bütün âlemin aynı unsurdan meydana gelmesidir.
Nitekim Homeros da bütün şeylerin sudan türediğini varsayarak şöyle demiştir, "Her şeyin menşei olan Okeanos."
Aristoteles'in naklettiğine göre bu fikrin izini süren Thales, suya en alt mekânı tayin etmiş, Seneca'ya göre ise bütün yeryüzünün, ister Okeanos veya büyük deniz dediğimiz şey olsun, ister başka mahiyette yalın bir rutubet veya nemli bir unsur olsun, suyun üzerinde yüzdüğünü ve taşındığını savunmuştur.
Thales'e göre yeryüzü, kendisini taşıyan su üzerinde yüzen büyük bir gemi misali bu su vasıtasıyla ayakta tutulur, zira âlemin en ağır cüzü, latif ve hafif olan hava tarafından taşınamaz. Aristoteles'in, Thales'in yeryüzünün yüzme kabiliyetine sahip olarak tıpkı bir tahta parçası yahut benzeri gibi durduğunu söylediği ifadesi bu şekilde izah edilmelidir, zira bu tür nesnelerin hiçbiri havada değil, su üzerinde yüzer.
Laertios'un bildirdiğine göre, zelzelelerin sebebini su olarak görmesi de bu esasa dayanmaktaydı.
Seneca bunu şöyle ifade eder, Yeryüzü küresinin su tarafından tutulduğunu, bir tekne gibi taşındığını ve sallandığı söylenen vakitlerde suyun hareketi sebebiyle dalgalanıp yüzdüğünü kabul eder.
Seneca tarafından zikredilen delillerinden biri şudur, zira bütün fevkalade sarsıntılarda umumiyetle yeni pınarlar fışkırır, bunlar şayet bir yana meyledip omurgalarını gösterirlerse su toplarlar, eğer taşıdıkları yük her zamanki gibi ağır gelirse, sağa yahut sola doğru daha da yükselirler.
Thales'in, Plutarkhos ve Justinus Martyr'e göre, suyun her şeyin ilkesi olduğu tezini savunurken dayandığı Homeros'un şehadetinden de anlaşılacağı üzere, bu görüş Thales'ten evvel diğer Yunanlar tarafından da eksik bir biçimde olsa dahi dile getirilmiştir. Plutarkhos başka bir yerde Hesiodos'un şu sözünü delil getirir,
Her şeyden evvel Khaos vardı.
ve ilave eder, kadim filozofların ekserisi, yayılmasından ötürü suya Khaos adını vermiştir. Apollonios'un şârihi şu sözler üzerine,
Yeryüzü balçıktan halk edildi.
Zenon'u zikrederek Hesiodos'a göre her şeyin kendisinden var edildiği Khaos'un su olduğunu, bunun balçığa dönüştüğünü, balçığın ise kesifleşerek katı toprağı meydana getirdiğini teyit eder, buna Orpheus'un şu şehadeti de eklenebilir,
Sudan hâsıl oldu balçık.
Bu kanaati, Yunanların pek eski devirlerden beri münasebet içinde bulundukları Fenikelilerden iktibas etmişlerdi.
Linus oradan gelmişti, Orpheus da ilmini oradan almıştı, nitekim Thales'in de aynı şekilde davrandığı kabul edilir; bu durum, bu görüş lehine [okunamadı] sözlerini bizzat aktaran kadim filozof Numenios'ta açıkça görülür, Tanrı'nın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Bunu ispatlamak için Eusebios'ta pek muteber bir yer mevcuttur,
Fenikelilerin ilahiyatı, bu âlemin ilkesinin karanlık ve ruhanî bir hava yahut karanlık havanın ruhu ve karanlığa gömülüp onda karışmış bir Kaos olduğunu, bunun sonsuz bulunduğunu ve uzun zaman hiçbir sınır tanımadığını ileri sürer,
Lakin (derler ki) bu Ruh, kendi ilkelerine duyduğu sevgiyle harekete geçince bir karışım husule geldi ve bu bağa Aşk dendi, her şeyin meydana gelişinin başlangıcı bu oldu, fakat Ruhun kendisinin bir mebdei yoktu ve Ruhun bu irtibatından
sulu bir karışım hasıl oldu; bütün mahlukatın tohumu ve her şeyin türeyişi bundan vücut buldu.
Megasthenes'in onların kanaatini naklettiği üzere, Hintliler de bundan habersiz değildi. Birçok hususta Yunanlarla aynı fikirdedirler, nitekim
[okunamadı] bazılarının balçık, bazılarının ise fesat dediği [okunamadı]
âlemin bir başlangıcı olduğunu ve bir sonu bulunacağını, onu yaratan ve baştan başa kuşatan bir Tanrı olduğunu, her şeyin muhtelif başlangıçları bulunmakla birlikte, âlemin kendisinden var edildiği şeyin Su olduğunu kabul ederler.
İlke manasına gelen arkhe kelimesi, filozoflar nezdinde fail sebebi de içerdiğinden ve binaenaleyh tek başına anlaşıldığında, en şerefli sebep olması hasebiyle diğerlerini dışarıda bıraktığından, bazılarının Thales'i yanlış anlamasına, sanki başka hiçbir ilke kabul etmeyerek neticede Suyu Tanrı saymış gibi düşünmesine yol açmıştır, fakat Thales'in ilkeden yalnızca maddî sebebi anladığını, Thales'i bir ilke ile bir unsuru birbirine karıştırmakla ve ikisini bir tutmakla kınayan Plutarkhos'tan kolaylıkla çıkarabiliriz; zira (der) aralarında büyük bir fark vardır, unsurlar mürekkeptir, ilkeler ise ne mürekkeptir ne de kâmil birer
cevherdir, hakikaten Suya, Havaya, Toprağa, Ateşe unsur deriz; lakin kendilerinden önce gelen ve kendilerinden meydana geldikleri hiçbir şey bulunmaması hasebiyle, diğer tabiatlara ilke adını veririz.
Zira aksi takdirde, ilk olmasalardı ilke de sayılmazlardı, bilakis kendilerinden yapıldıkları şeyin öyle adlandırılması icap ederdi. Oysa Toprak ve Suyun kendisinden mürekkep olduğu bazı öncül şeyler vardır, yani,
Birincisi, suretsiz Madde, ikincisi bizzat Suret, üçüncüsü ise Yokluktur. Dolayısıyla Thales, Suyun her şeyin hem unsuru hem de ilkesi olduğunu öne sürmekle hataya düşmektedir.
Böylece Plutarkhos'tan da anlıyoruz ki, bu itiraz yalnızca isme dair olabilir, ismin sebebine dair olamaz; zira ilke ile unsur tefriki o devirde henüz kullanılmadığından, Thales ilke derken asla fail sebebi kastetmemiştir; bu husus Aristoteles'ten de gayet sarihtir.
Thales, der o, Suyun ilke olduğunu öne sürer; bundan ötürü Toprağın Suyun üzerinde durduğunu kabul etmiştir, belki de her şeyin gıdasının nemli olduğunu, ısının dahi bundan neşet ettiğini ve her canlının bununla yaşadığını gördüğü için böyle düşünmüştür, şeylerin kendisinden meydana geldiği şeyi her şeyin ilkeleri saymıştır; bu sebeplerle bu kanaate varmıştı, keza bütün şeylerin tohumlarının nemli bir tabiatta olması ve Suyun da nemli şeylerin ilkesi bulunması dolayısıyla böyle düşünmüştür.
Bölüm 2, Tanrı Hakkında
Tertullianus der ki, Thales, uluhiyet hakkında sual eden Kroisos'a kesin bir cevap vermemiştir.
Simonides ve Hieron hakkında nakledilen hikâyenin aynısına yahut benzerine işaret ediyor gibidir.
Fakat Thales'in Tanrı hakkındaki kanaatinin ne olduğu Laertios'un zikrettiği, İskenderiyeli Klemens'in de şu tefsirle tekrarladığı iki vecizeden anlaşılabilir, buradan neşet eden Thales'in sözlerine göre, Tanrı kalpleri bildiği için tebcil edilir.
Zira Thales'e Tanrı'nın ne olduğu sorulduğunda, o (der), ne başlangıcı ne de sonu olandır.
Bir başkası, bir kimsenin kötülük işleyip bunu Tanrı'dan gizleyip gizleyemeyeceğini sorduğunda, bunu aklından geçiren bir kimse dahi gizleyemezken nasıl olur da gizleyebilir, demiştir.
İnsanlar düşünmelidir ki (Cicero onun namına söyler), her şey Tanrılarla doludur, daha doğrusu her şey uluhiyet ile doludur.
O, varlıkların ilkini ve âlemin Müellifini ikrar etmiş ve (Laertios'a göre) her şeyin en kadim olanının Tanrı olduğunu, zira doğurulmadığını, en güzel olanın ise âlem olduğunu, çünkü O'nun eseri bulunduğunu ileri sürmüştür. Bu husus Cicero tarafından da teyit edilir.
Bu meseleleri ilk araştıran Miletoslu Thales (der o), Suyun şeylerin ilkesi olduğunu, lakin Tanrı'nın her şeyi Sudan şekillendiren Akıl olduğunu söylemiştir.
Şayet Tanrılar histen ve akıldan mahrum olabiliyorsa, o halde Aklı niçin Suya bağlamıştır?
Akıl bir beden olmaksızın kaim olabiliyorsa, Suyu niçin Akla bağlamıştır?
Cicero böyle der; o, Thales'in maddî ilkeyi fail ilke ile ezeldeş saymak istediğini düşünür, oysa Thales bizzat Tanrı'nın varlıkların ilki olduğunu beyan ettiğinde bunu kastetmiş gibi görünmemektedir.
Lakin Anaksagoras'ın, Maddeye bağlamakla o kadar şöhret bulduğu Nous'unun (Aklının), Thales'ten ödünç aldığı bir şeyden fazlası olmadığını Cicero'nun sözleri doğrulamaktadır.
O, Tanrı'nın âlemi ilahi tedbirinin değişmez hükmüyle idare ettiğini ikrar etmiştir.
Thales'e (der Stobaios) en kuvvetli şeyin ne olduğu sorulduğunda, Zorunluluktur, zira bütün âleme hükmeder, cevabını vermiştir. Zorunluluk, ilahi tedbirin sarsılmaz hükmü ve değişmez kudretidir.
Aynı Stobaios tarafından onun namına zikredilen, ilk Muharrikin gayrimüteharrik olduğu fikrini de buraya bağlamak icap eder; Aristoteles bunu müellifini zikretmeksizin ondan iktibas etmiştir.
Alexandrinus ve başkaları tarafından Tanrı konusunda Orpheus’tan nakledilenler mevcuttur, fakat Cicero’nun belirttiği üzere Thales, Yunanlar arasında herhangi bir şey meydana getiren ilk kimseydi. Mısır meselesini Yunanların kendileri de inkâr etmez, zira tanrıların isimlerini oradan aldıklarını ikrar ederler ve Mısırlıların, başlarının üzerindeki âleme bakıp kâinatın tabiatına hayran kalarak [okunamadı] üzerine ilk tefekkür edenler olduğuna inanırlardı.
Plutarkhos ile Platon’a göre Thales, cinlerin (daimonların) [okunamadı] olduğunu söyler. Pythagoras tarafından, hürmet bahsinde tanrıların cinlerden, kahramanların ise insanlardan üstün tutulması gerektiği ileri sürülmüştür. O, Stobaios’un aktardığına göre, âlemin bu cinlerle dolu olduğunu teyit etmiştir. Aristoteles’in Cicero tarafından tekrarlanan, Thales’in her şeyin tanrılarla dolu olduğunu düşündüğü yönündeki sözünün manasının bu olduğu kabul edilir. Laertios aynı savı Pythagoras’a da atfeder, yani bütün havanın, kahramanlar ve cinler olan ruhlarla dolu olduğunu söyler. Bu görüş Yunanlar tarafından Thales’in vaktinden önce, bilhassa Hesiodos tarafından ileri sürülmüştü, lâkin bunun, Thales’in bu fikri Mısırlılardan aldığı gerçeğini reddetmek için kâfi bir delil olup olmadığı bence şüphelidir, zira Iamblikhos’tan öğrendiğimiz üzere Mısırlılar da meseleyi aynı şekilde kabul etmekteydiler.
Bundan maada, Plutarkhos’un bu itikatta Thales ile birleştirdiği Pythagoras ve Platon da ilimlerini aynı pınardan almışlardır.
Bölüm 4, Ruha Dair
Plutarkhos ve Stobaios, Thales’in ruhun kendiliğinden hareket eden bir tabiat, autokinetos olduğunu ilk öne süren kimse olduğunu söylerler. Aristoteles ise, diğer şeylere verdiği hareket cihetiyle onu hareket ettirici olarak adlandırdığını belirtir, ki bu ifade Platoncuların tarifinin her iki cüzünü de ihtiva eder, yani kendi içinde kendisini ve başka şeyleri hareket ettirme kudreti bulunan bir cevher. Platon bu hususu şu minvalde delillendirir,
Hareketlerin ilki, bir şeyin kendi kendini hareket ettirdiği harekettir, ikincisi ise bir diğerini hareket ettirdiği harekettir.
Kendi kendini hareket ettiren her şey yaşar, yaşayan her şey ise kendi kendini hareket ettirdiği için yaşar, binaenaleyh kendi kendine hareket kudreti, ruh adını verdiğimiz o cevherin mahiyetidir, ki bu cevher var olan, var olmuş ve var olacak şeylerin ilk zuhurunun ve hareketinin, keza bütün zıtlarının müsebbibidir, tıpkı bütün başkalaşımın ve hareketin aslı olması gibi, bundan ötürü de tâli bir hareketle hareket ettirdiği şeyden daha kadimdir.
Ve müteakiben ruhun hareketinin isimlerinin şunlar olduğunu beyan eder, irade etmek, mülahaza etmek, ihtimam göstermek, istişare etmek, doğru yahut yanlış hüküm vermek, sevinmek, kederlenmek, cüret etmek, korkmak, nefret etmek, sevmek ve benzerleri.
İlk hareketler olan ve cisimlerin ikincil hareketlerini kabul eden bunlar, her şeyi [okunamadı], kesafet ve letafete sevk eder.
İlk kez Thales tarafından ortaya atılan bu kanaat, Aristoteles tarafından çürütülene değin Pythagoras, Anaksagoras, Sokrates ve Platon’un muvafakatiyle mekteplerde kabul görmüştür, ki Aristoteles’in buna karşı başlıca delilleri şunlardı, 1.
Yalnızca mekânda bulunan şeylerin hareket ettiği, mekânda bulunan şeylerin ise ancak bir kemiyete sahip olduğu, ruh ise kemiyetten yoksun olduğundan dört hareket nevinin (yani nakil, tagayyür, tenakus, tezayüd) hiçbirinin bizatihi (per se) onunla bağdaşmadığı.
İkincisi, harici nesneler vasıtasıyla arazî olarak hareket ettirildiğinden, kendi kendine hareketin ruh için zatî olmadığı.
İlk husus, şayet sınırlanma anlamında anlaşılırsa, Aristoteles’in mekân tarifiyle mukayese edildiğinde, yalnızca ruhlar gibi mekânda tâyin edici surette bulunan her şeyin hareketini inkâr etmekle kalmaz, en yüksek feleğin hareketini dahi nefyeder, halbuki bu hareket nevilerinden bazılarının, her ne kadar farklı ve gayritabiî bir surette olsa da, ruha arazî olarak değil bizzat ait olduğu şu yollarla savunulabilir, 1.
Bedenin büyümesine muvazi olarak ruhun daha da yayılmasından. 2.
Bir kemâl ve dolayısıyla bir nevi tagayyür olduğu kabul edilen idrakten (akletme), ki Thales’in bunu ruhun hareketlerinden biri olarak anladığı, Laertios tarafından kendisine atfedilen şu vecizeden açıkça anlaşılmaktadır, her şeyin en süratlisi zihindir, zira her şeyi geride bırakır.
Buradan hareketle Cicero (Thales’in hemen her kelimesini tasdik ederek zihinden daha süratli hiçbir şey olmadığını, hiçbir süratin zihnin süratiyle kıyaslanamayacağını belirterek) Aristoteles’in entelekheia mefhumunu mütemadi ve daimî bir hareket olarak tefsir etmek istemiştir.
İkinci gerekçe, hafıza ve hatırlama fiilleri mukayese edilerek sorgulanabilir, ilki harici şeylerle meydana gelir fakat yalnızca nesneldir, öyle ki hareket kendi içindedir, oysa diğeriyle ruh, hiçbir harici yardım olmaksızın, bir yokluktan bir melekeye doğru bizzat kendini hareket ettirir.
Aristoteles’in bu savı hükümsüz kılmak için öne sürdüğü bu ve diğer gerekçeler arasında bedenin yeniden dirilmesinin imkânının da bulunması zikre şayandır, fakat bu [okunamadı]. Tarifteki farkın ikinci kısmından (yani başka şeyleri hareket ettirmesinden) hareketle Thales, mıknatıs taşının ve kehribarın ruhları olduğunu ileri sürmüştür, ilki demiri çektiği için, ikincisi ise samanı.
Dahası (der Laertios) cansız saydığımız şeylerin de ruhları olduğunu iddia etmiş, buna mıknatıs taşı ve kehribarı delil göstermiştir, ki Aldobrandinus bu ikinci misalin sebebini, renk değiştirmesi ve adeta uyuşmazlık göstermesi şeklinde yanlış tefsir eder [okunamadı].
Kısım I, ölümsüz olduğunu ve Khoirilos’a göre bu kanaati muhafaza eden ilk kimse olduğunu belirtir. Cicero bu fikrin menşeini Pherekydes’e atfeder, fakat daha ziyade Thales tarafından Mısırlılardan getirilmiş gibi görünmektedir, zira Herodotos da onların bu kanaatte olduğunu tasdik eder.
Bölüm 5, Âleme Dair
Thales, yalnızca tek bir âlem bulunduğunu ve bunun Tanrı tarafından yaratıldığını savunmuştur, Aristoteles bu hakikati reddedip bunun zıddı olan ve aynı derecede bâtıl bulunan âlemin ezelî ve ebedî olduğu fikrini müdafaa edene dek bütün filozoflar bu hakikatin peşinden gitmiştir, ki Aristoteles’in dediğine göre şayet bir başlangıcı olsaydı böyle olması kabil değildi.
Âlem, Tanrı’nın eseri olması hasebiyle şeylerin en güzelidir, zira intizam içinde tanzim edilmiş ne varsa onun bir cüzüdür, bu sebepten ötürü Pythagoras (Plutarkhos’a göre) ona ilk kez kosmos demiştir. Gecenin gündüzden daha kadim olduğu fikri de mevcuttur.
Yaratılışa dair bu ahval, bunu Fenikelilerden almış olan Orpheus ve Hesiodos tarafından da aynı şekilde kabul edilmiştir.
Bu sebepten ötürü Numidyalılar, Germenler ve Galyalılar zamanı gecelerle hesaplarlardı. Dünyanın [okunamadı] olduğu ve Tanrı’nın onun her bir cüzüne sirayet etmiş Ruhu bulunduğu, O’nun ilahi muharrik kudretinin su unsuruna nüfuz ettiği kabul edilir. Bu durum Hermetik filozoflarca şöyle izah edilmiştir,
Bu âlemi ilk sudan vücuda getiren ilahi Ruh, tabiatın eserlerine adeta kesintisiz bir nefesle zerk edilmiş ve her tarafına genişçe yayılmış olup, hafi ve daimi bir fiil vasıtasıyla bütün mahlukatı ve her bir cüzü kendi nev'ine göre harekete geçiren âlemin Ruhudur.
Âlemin mekân dahilinde bulunması meselesi, mekânın uzam ile tarif edilişine mutabıktır, lakin mekânı Aristoteles ile birlikte tarif edenler, âlemin cüzlerinin mekânda olduğunu kabul etmekle beraber, kül olarak âlemin bu halde bulunduğunu inkâra mecbur kalırlar.
Âlemde hiçbir boşluğun (vakumun) bulunmadığı hususunda, Plutarkhos’un da müşahede ettiği üzere, âlemin canlı olduğunu ve ilahi tedbir ile idare edildiğini ikrar eden cümle filozoflar müttefiktir, bunun zıddı ise âlemin atomlardan teşekkül ettiğini, cansız olduğunu ve ilahi tedbir ile idare edilmediğini iddia edenlerce müdafaa edilmiştir.
Maddenin seyyal ve değişken olduğu, cisimlerin etkilenebilir ve sonsuza dek bölünebilir bulunduğu, keza çizgi, satıh, mekân ve zaman gibi mütemadi olduğu kabul edilir.
Fakat Aristoteles meseleyi daha sarih vazeder, zira bahsettiğimiz kimseler arasında Thales, demiri hareket ettirmesinden ötürü taşın dahi bir ruha malik olduğunu teyit ettiğinden, ruhu hareket etmeye müheyya bir cevher telakki etmiş görünmektedir. Aynı şekilde o, (insan) ruhunun da ölümsüz olduğunu iddia etmiştir.
Karışımın meydana gelişi, unsurların terkibi iledir. Yıldızların [okunamadı] ateşten, [okunamadı] topraktan olduğu, bütün ulvi cisimlerin [okunamadı].
Ay’ın Güneş ile aynı tabiattan olduğu, aydınlığını ondan aldığı fikrinin ilk defa Thales tarafından ileri sürüldüğü Plutarkhos ve Stobaios tarafından teyit edilir, her ne kadar Theon tarafından iktibas edilen Eudemos bunu Anaksimandros’a atfetse de.
Ay’ın aylık örtünmelerinin sebebi, etrafında parıldayan Güneş’in ona olan yakınlığıdır. Yalnızca tek bir Yeryüzü bulunduğu, yuvarlak olup bir küre şeklinde olduğu, âlemin merkezinde yer aldığı kabul edilir, nitekim Kleodemos tarafından ona izafe edilen, şayet Yeryüzü âlemden çekilip alınacak olsa her şeyin zaruri surette bir kargaşaya sürükleneceği kelamı da bununla rabıtalıdır.
Nil’in taşmasına, yaz gündönümünden sonra Akyıldız (Sirius) ile birlikte yükselen, şimalden esmeye başlayıp Aristoteles’in tarif ettiği veçhile uzak iklimlere yayılan Etesien (yıllık) rüzgârlarının sebep olduğu düşünülür.
Plutarkhos’un beyanına göre doğrudan Mısır’a doğru esen bu rüzgârlar, suların kabarmasına yol açar, zira bu rüzgârlarla sürüklenen deniz, mezkûr nehrin ağzından içeri girerek onun sularını rahatça denize dökmesine mani olur ve geri püskürtür.
Bunun üzerine, Diodoros Sikolos’un da ilave ettiği üzere, alçak ve düz bir mevkide bulunan Mısır sular altında kalır.
Lakin bu muhakeme zahiren makul görünse de kolaylıkla cerhedilebilir, zira bu doğru olsaydı, rüzgârlara karşı denize dökülen cümle nehirlerin taşması icap ederdi.
Diodoros’un sözleri şöyledir, [okunamadı] Thales. Bazıları daha umumi, bazıları ise çeşitkenardır.
Tefekkürden [okunamadı] intikal. Sayıların kati bilgisi Fenikeliler nezdinde ticaret ve seyrüsefer vesilesiyle nasıl neşet ettiyse, aynı şekilde geometri de Mısırlılar arasında mezkûr vesileyle keşfedilmiştir, nitekim Mısır’a giden Thales bu ilmi Yunanistan’a taşımıştır, bizzat pek çok şeyi keşfetmiş ve ashabına birçok meselenin mebadiini talim ederek bunları daha sarih surette beyan etmiştir. Ondan sonra, şair Stesikhoros’un kardeşi Ameristos’un geometriye temas ettiği hatırlanır ki Elealı Hippias da onun bu ilimdeki temayüzünden bahseder, bunlardan sonra ise Pythagoras mezkûr mebadii daha ali bir nazarla tetkik ederek geometriyi hür bir ilim mertebesine yükseltmiştir.
Kusurlu [okunamadı] neşet eder.
Kendisi Tarafından İcat Edilen Önermeler
Proklos’un ima ettiği üzere, Mısırlılardan öğrendiği geometriyi kendi icadı olan birçok önerme ile tekemmül ettirdiği keyfiyeti Laertios tarafından da teyit edilmektedir, nitekim o, Kallimakhos’un İamboslar’ında Frigyalı Eukhorbos’a izafe ettiği üçgenler ve saireye dair buluşları Thales’in ziyadesiyle geliştirdiğini ifade eder.
Bunların birçoğunun, Eukleides’in Elemanlar kitabına derç ettiği esaslar arasında bulunduğundan şüphe edilemez, zira onun gayesi başkalarınca keşfedilmiş olanları derleyip tanzim etmek, daha evvel gevşek biçimde ispatlanmış olanları dakik bir surette berraklaştırmaktı, fakat bunların içinden yalnızca şunların Thales’e ait olduğu katiyetle bilinmektedir,
I. Her çap, dairesini iki eşit parçaya böler. Eukleides’in çap tarifinin bir cüzü kıldığı bu önermenin ilk defa Thales tarafından ispatlandığını Proklos teyit eder.
İkizkenar üçgenlerde taban açıları birbirine eşittir [okunamadı] Thales bu teoremi keşfeden kişi olarak zikredilir, lakin ilk defa Eukleides tarafından ispatlanmıştır.
4. Şayet iki üçgenin ikişer açısı birbirine karşılıklı olarak eşitse ve birer kenarları da eşit bulunuyorsa [okunamadı].
...eşit açıların bitişiğindeki veya eşit açılardan birinin karşısındaki kenarlardan birine eşitse, diğer kenarlar da karşılıklı olarak birbirine eşit olacak ve geriye kalan açı da geriye kalan açıya eşit olacaktır.] Proclus'un bildirdiğine göre Eudemus bu teoremi Thales'e atfeder, zira denizdeki gemilerin mesafesini rivayet edildiği biçimde gösterebilmesi için bu teoremi kullanmış olması zaruridir. Laertius'un aktardığına göre Pamfilya, bir daire içine dik açılı üçgeni ilk çizenin o olduğunu teyit eder. Ramus, Laertius'un bu yetkesine dayanarak, Öklid'in dördüncü kitabının bir üçgen ile bir dairenin birbirine teğet çizilmesine ilişkin ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci önermelerini Thales'e isnat eder ve dolayısıyla buradaki ifadeyi hem içten hem dıştan çizmeyi kapsayacak şekilde anlar, oysa bütün bu önermelerde dik açılı üçgene mahsus hiçbir husus yoktur, bu sebeple şayet söz konusu lafız muhafaza edilecek olursa, Öklid'in üçüncü kitabının otuz birinci önermesine işaret ediyor olmalıdır ki, bir daire içerisine dik açılı üçgen çizimi buradan istihraç edilebilir. Ne var ki Öklid'de böyle bir önerme bulunmadığından ve bu atıf mezkûr teoremin bir cüzüne pek muğlak bir göndermeden ibaret kaldığından, Laertius'un metninin tahrif edilmiş olmasından ve daireye dair kelimenin metne sehven girmiş bulunmasından şüphe edilmelidir, nitekim bu lafız hariç tutulduğunda buradaki ibare, Vitruvius'un bir Pisagor dik üçgeni çizmek ifadesine tamı tamına tekabül etmektedir, yazar bununla, başka bir yerde etraflıca beyan ettiği üzere, Öklid'in birinci kitabının kırk beşinci önermesini, yani dik açılı üçgenlerde hipotenüsün karesinin dik açıyı oluşturan kenarların karelerinin toplamına eşit olduğunu kasteder. Vitruvius, Proclus ve başkalarının bu keşfi Pisagor'a atfetmeleri de Laertius'un burada aynı hususu kastettiğini teyit etmektedir, Laertius ayrıca Thales'in bu buluşu için bir öküz kurban ettiğini ekler, gerçi aktardığına göre aralarında Apollodorus'un da bulunduğu başkaları bunu Pisagor'a atfetmektedir. Nitekim Pisagor'un Hayatı bahsinde yine aynı Apollodorus'u zikrederek, Pisagor'un dik açılı bir üçgende hipotenüsün dik açıyı kuşatan iki kenara denk kuvvette olduğunu bulması üzerine, şu vecizede ifade edildiği veçhile bir hekatomb kurban ettiğini belirtir,
Pisagor tasarladı o ulu şekli, Kurban eyledi ardı sıra yüz öküzü.
Cicero, müellif hususunda farklı düşünse de adağın mikyası bakımından Laertius ile mutabıktır, Pisagor'un yeni bir keşifte bulunduğunda kurban kesmeyi adet edindiğini teyit eder. Bu türden bir şükran nişanesi başkaları tarafından da taklit edilmiştir, nitekim Perseus kesitte üç spiral çizgi bulduğunda, tanrılara böyle bir adak sunmuştur.
Kısım 2. Piramidin Yüksekliğini Ölçmesi Üzerine
Mısır Piramitlerinin hiçbir surette gölge düşürmediği Solinus, Ausonius, Ammianus Marcellinus ve Isidorus tarafından kabul edilir, Greaves'in bu mesele üzerine kaleme aldığı güzide risalesinde isabetle kaydettiği üzere bu kabul, ya yaz mevsimine hamledilmeli ya da gerçeğe daha yakın bir ihtimalle, yılın dörtte üçünde öğle vakti gölgelerinin bulunmadığı şeklinde anlaşılmalıdır.
Zira Thales'in piramitlerin yüksekliğini gölgeleri vasıtasıyla ölçtüğü herkesçe teslim edilmektedir.
Hieronymus, piramitlerin yüksekliğini gölgeler üzerinden, cisim ile gölgenin müsavi büyüklükte olduğu anı rasat ederek ölçtüğünü söyler. Plinius, piramitlerin ve benzeri her türlü yapının irtifaını, gölgenin cisme denk olduğu vakitte gölgeyi ölçmek suretiyle bulmanın yolunu keşfettiğini öne sürer.
Lakin Plutarkhos, ameliyenin tarzına dair daha muntazam ve dakik bir izahat vererek, piramidin gölgesinin bittiği noktaya dikey bir asa diktiğini ve güneş ışınlarının hasıl ettiği iki üçgen vasıtasıyla, gölgeler arasındaki nisbet ne ise piramit ile asa arasındaki nisbetin de aynı olduğunu ispat ettiğini bildirir. Böylesine akli bir bürhan, gölgeler yardımıyla irtifa tayininde umumi bir usuldür ve şu teoreme istinat eder,
Eş açılı üçgenlerde, eşit açıları kuşatan kenarlar orantılıdır ve eşit açıların karşısındaki kenarlar benzeştir.
Şayet Proclus Öklid'in altıncı kitabına kadar şerhini ulaştırabilmiş olsaydı, kuvvetle muhtemeldir ki bu teoremi Thales'e mal edilmiş bulacaktık, zira Eudemus'un, önceki kısımda mesafeleri ölçtüğü dördüncü teoremin mucidi olarak onu göstermesini temin eden delil, bunda da aynı kuvvettedir. Thales'in ölçtüğü büyük piramidin yüksekliği, Greaves'e göre 499 fittir, meyilli yükselişi ise 693 fittir.
BÖLÜM VII.
Yedi gezegene dair kabuller ile Hesiodos'un bazı mühim yıldızların doğuş ve batışlarını tespite münhasır kalan ibtidai rasatları bir tarafa bırakılırsa (ki bunlar öylesine noksandır ki Eflatun bu kabil sathî malumatla iktifa edenleri Hesiodos usulü müneccimler tesmiye eder), Eudemus ve diğerleriyle birlikte, Yunanlar arasında astronomide mahir ilk zatın Thales olduğunu ikrar edebiliriz. Plinius bu ilmin Fenike'den getirildiğini iddia eder, Aristoteles ise Yunanların bu hususta, kadimden beri bu fenni icra eden Mısırlılara pek çok şey borçlu olduğunu zikreder.
Filhakika Thales, oradaki heyetşinaslarla müzakere etmek üzere bu diyara seyahat ettiğini teslim etmektedir.
Kısım 1. Semavi Küre Üzerine
Stobaios tarafından nakledildiği üzere Plutarkhos'un bildirdiğine göre Thales ve Pisagor ile onların mektebine mensup olanlar, semavi kürenin kuşak tesmiye ettikleri beş daireye taksim edildiğini iddia ederler, bunlardan biri Arktik dairedir ve nazarımızda daima sabittir, biri yaz dönencesi, biri ekinoks dairesi, biri kış dönencesi ve sonuncusu da tarafımızdan asla müşahede olunmayan Antarktik dairedir.
Zodyak tesmiye olunan mail daire, ortadaki bu üç dairenin altında yer alır, geçtiği esnada bu üç daireye de temas eder ve kutuplardan geçen meridyen dairesi bunların her birini dik açıyla keser.
Güneş'in Ay'dan daha büyük olduğunu da keza bilmesi icap eder,
Metni [okunamadı] şeklinde okuyanlar da durumu pek düzeltmiş sayılmazlar, metin daha ziyade buna benzer bir ifadeyi gerektirir görünmektedir, nitekim Arkhimedes bu hususta şöyle der, Aristarkhos Güneş’in, Zodyak dairesinin yedi yüz yirmide biri kadar göründüğünü söylediğinde bunu varsayarız, zira o, Güneş’in zahirî çapının gözde meydana getirdiği açıyı aletler vasıtasıyla nasıl ölçebileceğini mülahaza etmişti.
Fakat böyle bir şeyi tam bir kesinlikle ölçmek kolay değildir, çünkü ne görme duyusu ne el ne de müşahedenin yapıldığı aletler bunu bihakkın ispat etmeye kifayet edecek derecede güvenilirdir. Apuleius da bu tashihi şu sözlerle teyit eder, Thales ömrünün son demlerinde Güneş’in nispetine dair mükemmel bir ispat ortaya koydu, Apuleius şöyle der, bunu yalnızca öğrenmekle kalmadım, Güneş’in hareketinin çizdiği dairenin, Güneş’in cesametini kaç defa ihtiva ettiğini bizzat tatbikatla da teyit ettim. Thales bunu keşfeder keşfetmez Prieneli Mandryatos’a gösterdi, bu yeni ve gayrimuntazar bilgiden hadsiz derecede hoşnut kalan Mandryatos, böylesine mükemmel bir buluşun mükâfatı olarak ne dilerse istemesini söyledi. Thales ise, benden öğrendiğin bu hakikati başkalarına aktaracağın vakit bunun kâşifinin ben olduğumu ikrar edersen, bu benim için kâfi bir mükâfattır, cevabını verdi. Bu sebeple, kuşakların keşfi Poseidonios tarafından Parmenides’e, Zodyak’ın eğikliği ise başkalarınca Anaksimandros, Pythagoras veya Oinopides’e haksız yere isnat edilmektedir. Eudemos, dönenceleri ilk defa onun müşahede ettiğini söyler, Laertios ise Güneş’in bir dönenceden diğerine hareketini ilk onun bulduğunu ifade eder.
Dönence kelimesi yalnızca gün dönümlerini değil, aynı zamanda ika ve istivaları, yani ılımları da ifade eder, Sextus Empiricus şöyle der, dönence burçları, Güneş’in içlerine girmesiyle havanın tebeddül edip dönüşümler geçirdiği burçlardır, Koç burcu ve onun mukabili olan Terazi burcu böyledir, Oğlak ve Yengeç de öyledir, zira bahar dönüşümü Koç burcunda, kış dönüşümü Oğlak burcunda, yaz dönüşümü Yengeç burcunda, sonbahar dönüşümü ise Terazi burcunda vuku bulur.
Laertios da Thales’in yalnızca iki risale kaleme aldığını, bunlardan birinin dönenceler, diğerinin ise ılımlar üzerine olduğunu ve yılın mevsimlerini birbirinden ayırdığını zikrederek bu tefsiri teyit eder.
Güneş, Ay ve Yıldızlar Üzerine
Güneş’in gözde husule getirdiği açının, kendi feleğinin yedi yüz yirmide biri olduğunu öne sürer.
Şüphesiz bu durum Laertios’un metnindeki şu ibareden kaynaklanmaktadır, Güneş’in Ay’dan yedi yüz yirmi defa daha küçük olduğunu söylemekten daha gülünç bir kıraat olamaz, zira herkesçe malumdur ki tutulmaların sebebi Güneş’in Ay’dan küçük olması değildir.
Küçük Ayı takımyıldızını ilk o keşfetmiştir, Kallimakhos şöyle der, keskin nazarlarıyla Fenikelilerin seyrüseferlerinde istikamet tayin ettiği yıldız olan Küçük Ayı’yı ilk teşhis ettiği söylenen Thales’in şöhretine kapılarak Miletos’a geldi. Hyginus ise bu takımyıldıza ilk defa söz konusu ismi verenin o olduğunu teyit eder.
Tutulmalar Üzerine
Laertios’un bildirdiğine göre tutulmaları ilk izah eden odur, nitekim Eudemos da Astronomi Tarihi’nde bunu ikrar eder, Ksenophanes ve Herodotos da bundan ötürü ona hayranlık duymuşlardır, bu husus Herakleitos ve Demokritos tarafından da tasdik edilmiştir. Smyrnalı Theon ve İskenderiyeli Clemens, mevzusu müneccimlerin tarihi ve kimin neyi keşfettiği olan Eudemos’un mezkûr eserinden aynı pasajı iktibas ederler.
Aynı şekilde Plinius da Yunanlar arasında tutulmaları ilk tetkik edenin Miletoslu Thales olduğunu söyler. Plutarkhos, Güneş tutulmasını ilk defa onun müşahede ettiğini ve bunun, su dolu bir leğende yahut aynada görülebileceği üzere, Ay’ın Güneş’in tam altından düz bir hat halinde geçmesiyle vuku bulduğunu söylediğini nakleder. Ay tutulmasının ise, bu iki gök cisminin arasına giren Yeryüzü’nün gölgesinin daha küçük olan cismi karartması sebebiyle meydana geldiğini belirtir.
Laertios tarafından nakledilen Herodotos’un şahadeti şöyledir, Lidyalılar ile Medler arasında beş yıl süren bir harp vuku buldu, bu harpte kâh Medler Lidyalılara, kâh Lidyalılar Medlere üstün geldi, hatta bir muharebe de gece vakti cereyan etti.
Harp her iki taraf için de bu minvalde denk sürerken, altıncı yılda ordular karşı karşıya geldiğinde, tam vuruşurlarken gün ansızın geceye döndü, Miletoslu Thales, vuku bulacağı yılı da tayin ederek İonyalılara o günkü bu tebeddülü evvelceden haber vermişti.
Günün geceye inkılap ettiğini gören Lidyalılar ve Medler cenk etmeyi bırakıp aralarında sulh akdetmeye gayret ettiler, Kilikya Kralı Syennesis ile Babil Kralı Labynetos’un (ki Scaliger bu zatın Nabukadnezar olduğunu düşünür) tavassutuyla, Alyattes’in kızı Aryenis’in Kyaksares’in oğlu Astyages ile evlendirilmesiyle bu sulh nihayete erdirildi ve kan içilerek tasdik olundu.
Vakti katiyetle muayyen olmayan bu meşhur tutulmanın kıssası böyledir, Plinius bu hadiseyi kırk sekizinci Olimpiyat’ın dördüncü yılına, Roma’nın tesisinden yüz yetmiş yıl öncesine yerleştirir. Solinus kırk dokuzuncu Olimpiyat’a, Troya’nın sukutundan sonraki altı yüz dördüncü yıla tarihler ki bu da mezkûr Olimpiyat’ın ilk senesine tekabül eder.
İskenderiyeli Clemens (Eudemos’tan nakille), Astyages’in pederi Kyaksares’in Medya’da, Kroisos’un pederi Alyattes’in ise Lidya’da hüküm sürdüğü sıralarda, takriben ellinci Olimpiyat civarında vuku bulduğunu belirtir.
Eusebios kırk sekizinci Olimpiyat’ın ikinci yılına, İbrahim’den bin dört yüz otuz yıl sonrasına yerleştirir, Kleomedes bu tutulmanın Hellespontos’ta tam, İskenderiye’de ise ancak on parmak nispetinde olduğunu söyler.
İoannes Antiokhenos tutulmanın saatlerce sürdüğünü ifade eder, lakin bu müddet üç saati aşmış olamaz.
Müteahhir müellifler tarafından bu hususta serdedilen muhtelif hesaplar şunlardır,
Ricciolus bu hadiseyi İsa’nın tecessüdünden evvelki beş yüz seksen beşinci seneye, yirmi sekiz Mayıs günü öğleden sonra saat takriben altı sularına tarihler, tutulan parmak miktarı on iki tam yüzde elli altıdır.
Calvisius hadiseyi İsa’nın tecessüdünden evvelki altı yüz yedinci seneye, kırk üçüncü Olimpiyat’ın dördüncü yılına yerleştirir ki Plinius’tan on sekiz yıl farklıdır.
Kadirşinas Armagh Başpiskoposu ise hadiseyi Kyaksares’in saltanatına, kırk dördüncü Olimpiyat’ın dördüncü yılına, Nabonassar devrinin yüz kırk yedinci senesine, Mısır ayı [okunamadı] dördüncü gününe, Julyen takvimine göre ise yirmi Eylül Pazar gününe tesadüf ettirir, tutulma Güneş’in tulûundan sonra başlar, tutulan parmak miktarı dokuzdur ve [okunamadı] saat devam etmiştir.
Birinci kısım, sabahın pek erken bir vaktinde başlaması ve Pontus ile Küçük Asya’daki [okunamadı] bakımından kusurlu bulunması sebebiyle, anlatılan hadisenin şartlarıyla uyuşmamaktadır. Lansbergius, 48. Olimpiyat, Nabonassar’ın 163. yılı, Tybi ayının 12. günü, ki bu da 28 Mayıs’a tesadüf eder, tutulan kısım Hellespontos’ta 12 derece 20 dakika, İskenderiye’de ise 10 derece 12 dakikadır. Kepler, Scaliger, Buntingus ve Salianus, [okunamadı], Buntingus’a göre tutulan kısım 11 derece 30 dakikadır. Bu ihtilafın astronomların mı yoksa kronologların mı belirsizliğinden neşet ettiğini tayin etmek de kolay değildir.
Yıl Hakkında
Laertios, onun yılın mevsimlerini tayin ettiğini, her ayın son gününe ilk defa otuzuncu gün adını verdiğini, yılı üç yüz altmış beş güne böldüğünü nakleder. Yılın bu tarzda hesaplanmasını, tatbikatta olduğu Mısır’da öğrenmiş görünmektedir, nitekim Herodotos tarafından şöyle izah edilip övülmüştür, Mısırlılar yılı on iki aya bölerek onu ilk bulan insanlardır, bunu da yıldızlardan hareketle ve [okunamadı] daha basiretle yapmışlardır, zira her yıl beş gün eklerler, böylece kendi içine dönen zaman dairesinin hesabı tamamlanmış olur. Bu usul sonraki devirlerde, o vakitler bütün Batı taraflarında kullanılan ve altı saat ilavesi bulunan Jülyen yılından ayırt edilmek üzere, belki de Mısır’da yaşamış olan Ptolemaios tarafından tatbik edildiği için, Mısır yılı olarak tesmiye olunmuştur. En [okunamadı] Gregoryen takvimi olup, üç yüz [okunamadı] beş saat, kırk dokuz dakikadan mürekkeptir, yıldızlar, [okunamadı].
Aristoteles’in naklettiğine göre, felsefenin [okunamadı] olduğunu ima ederek yoksulluğunu yüzüne vurduklarında, astroloji marifetiyle o sene zeytin mahsulünün pek bol olacağını kış henüz sona ermeden, Cicero’nun ifadesiyle ağaçlar çiçek açmaya başlamadan evvel öngörüp pey akçesi vermiş, Miletos ve Khios’taki bütün zeytinyağı imalathanelerini kiralamıştır, o vakitler fiyatı artıracak başka hiçbir alıcı bulunmadığından bunu cüzi bir meblağ ile başarmıştır, zeytinyağına şiddetle ihtiyaç duyulan mevsim gelip çattığında ise dilediği fiyatı koymuş, bu suretle büyük bir servet elde etmiş ve ardından, filozoflar arzu ettikleri takdirde zengin olmanın kendileri için pek zahmetsiz olduğunu, lakin gayelerinin zenginlik olmadığını göstermiştir. Plutarkhos da Thales’in ticaretle meşgul olduğunun rivayet edildiğini zikrederken buna telmihte bulunur.
IX. Bölüm, Ahlaki Kelam-ı Kibarı
Onun ahlaki kelam-ı kibarı meyanında evvela Plutarkhos’un bu vesileyle kaydettikleri hatırlanmalıdır. Mısır Kralı Amasis, Habeşistan Kralı ile hikmet hususunda bir münazaraya girişerek çözülmesi maksadıyla ona şu sualleri tevcih etmiştir, her şeyin en eskisi nedir, en güzeli nedir, en büyüğü nedir, en bilgesi nedir, en müşterek olanı nedir, en faydalısı nedir, en zararlısı nedir, en kudretlisi nedir, en kolayı nedir? Habeş hükümdarının verdiği cevaplar şunlardır, şeylerin en eskisi zaman, en bilgesi hakikat, en güzeli ışık, en müştereki ölüm, en faydalısı Tanrı, en zararlısı İblis, en kudretlisi talih, en kolayı ise hoşa giden şeydir. Thales, Niloksenos’a Amasis’in bu cevapları tensip edip etmediğini sormuştur. Hükümdarlar arasındaki diğer suallerin bilgelerce çözülmesi vazifesiyle Amasis tarafından Yunanistan’a elçi gönderilen Niloksenos, bazılarından hoşnut kaldığını, bazılarından ise kalmadığını beyan etmiştir, buna mukabil Thales, bunların her birinin hatalı olduğunu ve cehalet ifşa ettiğini ifade etmiştir. İlki ele alınacak olursa, bir kısmı geçmiş, diğeri hâl, üçüncüsü ise henüz gelecek olan zaman nasıl olur da her şeyin en eskisi sayılabilir, zira gelecek olan şey şüphesiz bütün insanlardan yahut şeylerden daha gençtir. Sonra, hakikatin bilgelik olduğunu söylemek, ışık ile görmenin aynı şey olduğunu iddia etmeye benzer. Tanrı ve İblis hakkındaki hükümler ise cüretkârcadır, ölümün en müşterek şey olduğu iddiası da mesnetsizdir, çünkü yaşayanlar için ölüm henüz müşterek değildir. Şeylerin en kadimi Tanrı’dır, zira O’nun ne başlangıcı ne de doğumu vardır, en büyüğü âlemin mekânıdır zira her şeyi ihata eder, en güzeli âlemdir, çünkü intizam üzere tertip edilmiş olan her şey onun bir cüzüdür, en bilgesi zamandır, çünkü tasavvur edilmiş olan her şeyi bulup çıkarmıştır ve ileride vücut bulacak olanları da bulup çıkaracaktır, en müştereki ümittir, çünkü hiçbir şeyi olmayanların dahi yanında kalır, en faydalısı fazilettir, zira her şeyi faydalı kılar, en zararlısı rezalettir, zira bütün iyi şeyleri helak eder, en kudretlisi zarurettir, zira yalnız o mağlup edilemez, en kolayı ise tabiata muvafık olandır, çünkü hazlar dahi çok kere haddini aşıp bıkkınlık verir.
Bu vecizelere Laertios şunları da ilave eder, şeylerin en [okunamadı] olanı zihindir, zira her şeyi süratle aşıp geçer. Hayat ile ölüm arasında hiçbir fark bulunmadığını iddia etmiş, öyleyse niçin ölmediği sual olunduğunda, hiçbir fark olmadığı için cevabını vermiştir, gece ile gündüzden hangisinin daha kıdemli olduğunu soran kimseye, bir gün farkla gece mukabelesinde bulunmuştur, bir insanın fena bir iş işleyip bunu tanrılardan gizleyip gizleyemeyeceğini soran bir diğerine, bunu aklından bile geçiremez demiştir. Yemin ederek cürmünden aklanıp aklanamayacağını soran bir zaniye, yalan yere yemin etmek zinadan daha beterdir demiştir. Güç olanın ne olduğu sorulduğunda kendini bilmek, neyin kolay olduğu sorulduğunda bir başkası tarafından idare edilmek, neyin tatlı olduğu sorulduğunda kendi iradesine tabi olmak, neyin ilahi olduğu sorulduğunda ise ne başlangıcı ne de sonu olan şey cevabını vermiştir. Seyahatinden avdetinde, gördüğü en garip şeyin ne olduğu sorulunca, yaşlı bir müstebit demiştir. Kem talihe katlanmaya ne muavenet eder, düşmanlarımızı daha fena vaziyette görmek. İnsan nasıl adil yaşar, başkalarında ayıpladığı şeylerden içtinap ederek. Mesut kimdir, sıhhatli bir bedene, zengin bir talihe ve kabiliyetli bir seciyeye malik olan kimse. Plutarkhos şunları da ekler, muhtemel haberleri nakletmek caizdir, lakin gayrimuhtemel olanlar rivayet edilmemelidir. Düşmanlarımıza akla yatkın hususlarda inanmamalı, dostlarımıza ise akıl almaz hususlarda şüpheyle yaklaşmamalıyız.
Bir gencin kendisine getirdiği, kısraktan doğma, yalnızca başı at, geri kalanı insana benzeyen bir ucube karşısında Periandros büyük bir endişeye kapıldığında, bu mucizenin neye delalet ettiğini bertaraf etmek için kefaret aramamasını öğütledi ve [okunamadı] dedi.
Stobaios şunları aktarır, Yalanın hakikatten ne kadar uzak olduğu sorulduğunda, "Gözlerin kulaklardan uzak olduğu kadar" demiştir. Kendimizi bilmek güç lakin hayırlıdır, zira bu, tabiata uygun yaşamak demektir.
Onun ahlaki vecizeleri Demetrios Phalereus tarafından şu şekilde nakledilir,
Kefil olursan ziyan yakındır, dostlarını huzurunda da gıyabında da aynı şekilde gözet, yüzünü değil zihnini tezyin etmeye gayret et, haksız yollardan zenginleşme. Sana bir şeyi emanet eden kimseye karşı seni mahcup edecek hiçbir söz ağzından çıkmasın, yani emanete hıyanet etme. Ana babana hürmet göster, kötülüğe kucak açma.
Ana babana ne verirsen, ihtiyarlığında evlatlarından onu görürsün. Bir şeyi layıkıyla anlamak güçtür. En tatlı şey, arzumuza nail olmaktır. Başıboşluk meşakkatlidir, ölçüsüzlük zararlıdır, cehalet tahammül edilmezdir. Daha hayırlı olanı öğren ve öğret. Zengin olsan dahi tembel olma. Evindeki musibetleri gizle. Hasede uğramamak için acınacak hâle düşme. İtidali elden bırakma. Her şeye inanma. Şayet bir idareciysen, evvela nefsine hükmet.
Stobaios’un bu sözleri Pittakos’tan ziyade Thales’e atfeden nüshalarına tabi oluyorum, zira bunların ekseriyeti Laertios tarafından teyit edilmektedir. Ausonius bunları kendi adı altında manzum hâle getirmiştir,
Günah işlemeden evvel, yanında kimse olmasa dahi kendinden kork, Hayat solar gider, şanlı bir ölüm ise asla ölmez. Dilin niyetini ele vermesin, Korkup da çaresine bakmamak ne büyük sefalettir. Düşmanına hakkaniyetle çıkışan, ona iyilik etmiş olur, Dostunu haksız yere öven ise ona zarar verir, Haddi aşan şey kafi değildir.
Laertios’a göre şiarı "Kendini bil" idi, Didymos ve Hyginus’a göre ise "Kefil olursan ziyan yakındır" sözüydü, bu söz Hermippos tarafından da ona atfedilir, gerçi başkaları bunu Sokrates’e isnat eder. Üç şey için talihe şükrederdi,
Evvela, bir canavar değil de akıl sahibi olarak doğduğu için, ikincisi, bir kadın değil bir erkek olduğu için, üçüncüsü, bir barbar değil bir Grek olduğu için. Bunların haricinde Laertios tarafından serbest vezinler adı altında şu vecizeler zikredilir, Çok söz çok hikmet demek değildir. Zihnini teksif edeceğin mükemmel bir gaye seç ve iftiranın ağzını kapa.
BÖLÜM X. Mülki İdaredeki Mahareti
Laertios’a göre ilk tahsil sahası siyaset idi, bu sahada öğütleri büyük bir nüfuza sahipti, her ne kadar Cicero’nun kaydettiği üzere, yedi bilge arasında yaşadığı şehrin idarecisi olmayan yegane şahıs kendisi idiyse de.
Onun bu husustaki dirayetine dair elimizde iki misal bulunmaktadır, ilki Herodotos’tan gelir, İyonya’nın zevalinden evvel dahi, Miletoslu ve uzaktan nesebi Fenikeye dayanan Thales’in verdiği nasihat fevkaladeydi, İyonyalılara tek bir müşterek meclis binası inşa etmelerini, bunu da İyonya’nın merkezinde yer alması hasebiyle Teos’ta yapmalarını ve meskun diğer şehirlerin yine de vatandaşlarının kıymetine göre itibar görmesini emretmişti.
Laertios tarafından aynı takdirle zikredilen diğer misal ise şöyledir,
Ellisekizinci Olimpiyatın ilk senesinde, Lidya Kralı Kroisos, Kyros’un kudretinden endişe duyarak ve kehanetle de cesaret bularak, Greklerin en mühimlerine elçiler ve hediyeler gönderip kendisiyle birlikte Kyros’a karşı bir sefere katılmalarını telkin etti, Lakedaimonlular ile pek çokları da buna icabet etti,
Fakat Thales, Miletosluların onunla ittifak kurmasını menetti. Görülüyor ki, diye ekler Laertios, onun mülki meselelerdeki tedbiri pek parlaktı, zira Kyros galebe çaldığında bu tedbir şehri muhafaza etti.
Bununla birlikte, Herodotos aksi kanaatte olsa da, Greklerin beyanına nazaran ordusunu Halyse nehrinden geçirmesi hususunda Kroisos’a hususi bir yardımda bulunmuştur, nitekim Herodotos her iki rivayeti de şöyle nakleder,
Kroisos Halys nehrine vardığında, kanaatimce mevcut köprüler vasıtasıyla ordusunu karşıya geçirdi, fakat Grekler arasındaki yaygın rivayete göre orduyu geçiren Miletoslu Thales idi,
Zira o vakitler nehir üzerinde köprü bulunmadığından, ordusunun nehrin hangi kısmından geçeceği hususunda tereddüde düşen Kroisos’un yanında ordugahta bulunan Thales’in, ordunun solundan akan nehri sağına da akıttığı söylenir, bunu da şöyle başarmıştır, Ordunun arkasından başlayarak derin bir hendek kazdı ve bunu yarım ay şeklinde uzattı, böylece nehir eski yatağından ayrılarak hendeğe yöneldi ve ordugahın gerisinden geçip,
tekrar eski mecrasına kavuştu, öyle ki nehir bu şekilde ikiye bölünür bölünmez, ki Lukianos bunun bir gecede yapıldığını söyler, her iki taraftan da geçit verir hâle geldi.
Bazıları eski yatağın tamamen kapatıldığını söyler, lakin buna inanmıyorum, zira öyle olsaydı dönüşte nehri nasıl geçebilirlerdi?
Valla tarafından yanlış anlaşılan Herodotos’un muradının bu olduğu, meseleyi aynı surette nakleden ve mekanikteki üstün maharetinden ötürü Thales’i metheden Aristophanes şarihinden de anlaşılacaktır.
O, müstebitlerin amansız bir düşmanıydı ve bütün monarşileri bundan farksız görürdü, nitekim Plutharkhos’un onu şu şekilde konuşturmasından da bu anlaşılmaktadır,
Birini diğeri yerine koymaya, yani bir hükümdarı bir müstebit yerine koymaya gelince, köpeğe taş atıp da üvey annesini vuran gencin zihniyetindeyim.
[okunamadı] anne, bunun hiçbir ehemmiyeti yok dedi, zira öyle dahi olsa isabetsiz sayılmaz, Solon’un kendi yurdunun kralı olmayı reddetmesini her vakit hakiki bir bilgelik nişanesi bilirim, Pittakos da şayet mutlak hâkimiyeti üzerine almamış olsaydı, iyi bir insan olmanın ne denli güç olduğunu asla dile getirmeyecekti.
Periandros ise babasından devraldığı ırsi bir illete tutulurcasına aynı tiranlığın pençesine düştüğünde, en seçkin insanların meclisine dahil olarak, bilgeleri ve filozofları davet edip onların da davetlerine icabet ederek kendini bu durumdan kurtarmak hususunda elinden gelen gayreti göstermekle pek yerinde bir iş yaptı, hemşehrim Thrasybulos’un ileri gelenlerin başını ezmeyi salık veren meşum öğüdüne itibar etmedi.
Zira hür insanlar yerine kölelere hükmetmeyi yeğleyen bir tiran, iyi bir hasat elde etmek yerine çekirge toplamayı ve kuş avlamayı tercih eden bir çiftçiye benzer.
Bu mutlak iktidarların, beraberinde getirdikleri pek çok fenalığa karşılık sundukları yegane hayır, bir tür şeref ve itibardır, tabi eğer insanlar iyi kimseleri idare ederken kendilerinin de daha iyiye evrilmesi saadetine nail olabilirlerse, vazifelerinde şeref ve dürüstlüğü gözetmeksizin salt kendi emniyetlerini arayanlara gelince, onların insanlardan ziyade hayvanların başına dikilmesi daha evladır.
Aynı Şölen’de monarşi, demokrasi ve iktisat hususunda şu değerlendirmelerde bulunur.
En makbul hükümdar, kocamış bir yaşa erişip tabii bir ölümle bu dünyadan göçendir.
En iyi nizam bulmuş cumhuriyet, yurttaşlarının ne aşırı zengin ne de aşırı yoksul olduğu yerdir.
En makbul hane ise hane sahibinin en ziyade sükunet ve huzur içinde yaşayabildiği mekandır.
BÖLÜM XI: Yazıları Üzerine
Bazıları onun geride yazılı hiçbir şey bırakmadığını iddia eder, der Laertios. Diğerleri ise Doğa Felsefesi Üzerine yazdığını ileri sürer, Aziz Augustinus, Thales’in kendi öğretisini haleflerine aktarmak maksadıyla doğanın sırlarını araştırdığını ve kanaatlerini abidelere ve harflere dökerek şöhrete kavuştuğunu kaydeder.
Bazıları tarafından Sisamlı Phokos’a da atfedilen Seyir Astrolojisi Üzerine adlı eser mevcuttur.
Gündönümleri ve Ekinokslar Üzerine adlı iki risale kaleme aldığını söyler Laertios, zira geri kalan meselelerin kolayca idrak edilebileceğini düşünmüştür. Bunlar [okunamadı] Kendi Devrinin Tarihi Üzerine Bir Risale,
Eğer bu meseleleri Thales, Kastor ve en bilge müellif Polybios’un yazıya geçirdiğini, onlardan sonra da tarihçi Herodotos’un kaleme aldığını söyleyen Antiokyalı Ioannes’e itibar edecek olursak, fakat şüphesiz bu rivayet, Polybios ile Kastor’un Herodotos’tan evvel yaşadığı iddiasından daha muteber değildir.
Manzumeler, bunlardan Laertios tarafından iktibas edilenleri ahlaki vecizeleri arasına derledik, zira bunlar avamın terbiyesine matuf, nesre yakın serbest vezinli bir tür şiirdi, nitekim Demosthenes de şairleri iki zümreye ayırır, Casaubon’un işaret ettiği üzere vezinle yazanlar ile serbest vezinle kaleme alanlar.
Laertios’un yedi bilgenin hayatına dair naklettiği bu kabil manzumelerin hiçbir şairden iktibas edilmediği, bilakis bilgelerin bizzat kendileri tarafından kaleme alındığı anlaşılmaktadır.
Mektuplar, bunlardan yalnızca ikisi günümüze ulaşmış olup Diogenes Laertios tarafından muhafaza edilmiştir. Thales’ten Pherekydes’e,
İşittiğime göre İyonyalılar arasında Yunanlara din üzerine bir kelam neşredecek ilk kişi sen imişsin, eserinin gayrimuayyen kimselere terk edilmektense umumi bir kütüphaneye tevdi edilmesini istemen pek haklı bir düşüncedir, şayet senin için bir faydası dokunacaksa, yazdıkların üzerine seninle seve seve mütalaada bulunmak isterim ve arzu edersen seni Siros’ta ziyaret ederim, zira oradaki meseleleri tahkik etmek üzere Girit’e, rahipler ve astronomlar ile müzakere etmek için Mısır’a yelken açan bizler, sana doğru bir seyahate çıkmayacak olsaydık, ne ben ne de Atinalı Solon bilge sıfatını hak ederdik, uygun görürsen Solon dahi gelecektir.
Sen ki evine bağlısın, İyonya’ya nadiren uğrar ve yabancıların sohbetinden pek haz etmezsin, hiçbir şey yazmayan bizler ise vaktimizi Yunanistan ve Asya’yı baştan başa gezerek tüketiriz. Thales’ten Solon’a,
Şayet Atina’dan ayrılacak olursan, bana kalırsa yanına aldığın kimselerle birlikte Miletos’a yerleşebilirsin, zira burada seni taciz edecek hiçbir keder yoktur.
Biz Miletosluların bir tiran tarafından idare edilmesinden hoşnut kalmasan dahi, zira sen seçimle gelmiş olanlar da dahil olmak üzere bütün mutlak hükümdarlara muarızsın, dostun olan şahsımın meclisi ve sohbetiyle teselli bulabilirsin.
Bias da seni Priene’ye davet etmek üzere haber göndermiştir, şayet Priene’de ikamet etmek daha ziyade hoşuna giderse biz de oraya gelip seninle birlikte ikamet ederiz.
BÖLÜM XII: Dinleyicileri ve Talebeleri
Thales’i dinleyip onun felsefesini ikrar edenlerin ilki ve en mümtazı, Sisam tiranı Polykrates devrinde parlamış olan Miletoslu Praxiades’in oğlu Anaksimandros’tur.
Bir diğeri ise yine Miletoslu olup Eurystratos’un oğlu olan ve Eusebios’a göre 56. Olimpiyat’ın ikinci senesinde parlayan Anaksimenes’tir.
Kendisi Anaksimandros ile Parmenides'in talebesiydi, fakat Thales'i de dinlediğini Pythagoras'a yazdığı bir mektupta ikrar eder.
Milletoslu Thales'in şakirtleri arasında, İtalya mezhebinin kurucusu Sisamlı Pythagoras'ı da (Anaksimenes'in mektubunda yaptığı gibi) sayabiliriz, zira gençliğinden itibaren dini sırlara bilhassa merak salmış olan Pythagoras, tasarısını en iyi ilerletebilecek zat olarak gördüğü Thales'in yanına, Miletos'a ilk seyahatine çıktığında, İamblikhos'a göre henüz on sekiz yaşını doldurmamıştı, bu durum, doğumuna dair Eusebios'un rivayetine (yetmişinci Olimpiyatın dördüncü yılı) ve yaşına dair Sosithenes'in [okunamadı] rivayetine, yani seksen yaşına uyacak olursak (zira diğer rivayetler bu müddeti aştıkça uzlaştırılmaları da bir o kadar imkansızlaşır), elli dördüncü Olimpiyatın yaklaşık ikinci yılına rastlar ki bu da Thales'in seksen ikinci yılıdır.
Daha sonra eriştiği o faziletin ilk unsurlarını Thales'ten almıştır. Bu husus İamblikhos tarafından [okunamadı].
Thales, der o, kendisi hakkında işittiği şöhreti dahi aşan bir farkı onunla diğer gençler arasında görerek hayran kalmış ve onu pek lütufkar bir surette ağırlamıştır.
Matematik sahasında ona elinden geldiğince talim verdikten sonra, yaşlılığını ve dermansızlığını mazeret göstererek Mısır'a gitmesini, bilhassa seyahatleri esnasında kendisinin de yanlarında bulunup hikmetinden istifade ettiği Memfis rahipleriyle, bilhassa Zeus rahipleriyle görüşmesini tavsiye etmiş ve diğer hususların yanı sıra Thales ona bilhassa vaktini iktisatlı kullanmasını salık vermiş, bunun üzerine o da şaraptan ve etten el çekerek yalnızca hazmı hafif şeylerle beslenmiş, bu sayede az uyku, uyanıklık, zihin duruluğu ve bedeninde daimi bir sıhhat temin etmiştir.
BÖLÜM XIII, Ölümü Hakkında
Thales artık ileri bir yaşa gelmiş, itibar ve hikmetle dolu olarak, elli sekizinci Olimpiyatın ilk yılında, Pausanias'a göre Erxyclides [okunamadı], Olimpiyat oyunlarını seyrederken, susuzluk ve doksan ikiye baliğ olan yaşının ağırlığı neticesinde vefat etmiştir.
Laertios, daha evvel onun doğumunun otuz beşinci Olimpiyatın ilk yılında vuku bulduğunu kabul etmişken, yalnızca seksen yedi yıl yaşadığını hesap ederek noksan tahmin yürütür. Petavius ise onu elli sekizinci Olimpiyatın sonuna kadar yaşatarak haddinden fazla bir ömür biçer, oysa Olimpiyat oyunlarının seyircisi iken öldüğünden bu mümkün değildir.
Yüz yıl yaşadığını söyleyen Lukianos ve Synkellos daha da ileri gider, gerçeğe en çok yaklaşan ise onun doksan yıl yaşadığını ve elli sekizinci Olimpiyatta öldüğünü kabul eden Sosikrates'tir, zira elli sekizincinin ilk yılına kadar tastamam yirmi üç Olimpiyat geçmiştir.
Ölümünün bu tarzı, Laertios'un onu şu mısralarla yad etmesine vesile olmuştur,
Olimpiyat oyunlarını seyrederken ey Elisli Zeus, Aldın yanına bilge Thales'i koşu meydanından, Göklerin ufkuna yaklaştırdın onu, iyi de ettin, Zira yaşlanmıştı artık, yeryüzünden yıldızları seçemezdi.
Kendi vasiyeti vecchesile, Miletos arazisinin metruk ve gözden uzak bir yerine defnedildi, nitekim gelecekte şehrin meydanının orada kurulacağını önceden haber vermişti, kabrinin üzerinde ise şu beyit yazılıydı,
Kabri dardır lakin şöhreti göklerden de geniştir, Bu toprağın sakladığı en bilge Thales'in.
Ayrıca onun şerefine, üzerinde şu kitabe bulunan bir heykel dikilmiştir,
Miletoslu Thales'in timsalidir bu, Bilge gök ilminde herkesi fersah fersah aşan.
Magnesialı Demetrios, bu adı taşıyan beş kişiden daha bahseder, bunlardan biri Kalantesli bir hatip olup yapmacık bir mukallittir.
Biri Sikyonlu, ulu ruhlu bir ressamdır. Üçüncüsü Homeros ve Lykurgos ile pek çağdaştır. Dördüncüsü [okunamadı]. Beşincisi ise daha sonraki devirlere ait olup Dionysios'un tenkitlerinde zikredilir. Laertios, filozof Thales'in bir hasmı olarak Phere[okunamadı]'in adını anar [okunamadı].
Didymos'un naklettiği Pherekydes, Solon'un babasının Euphorion adını taşıdığını iddia eder, lakin diğer bütün müelliflerin ittifakıyla adı Eksekestides idi, kendisi mütevazı bir servete sahip bulunmasına rağmen Atina'nın en asil ailesine mensuptu, Kodros'un soyundan gelmekteydi ve Solon soyunu Kodros'un oğlu Neleus'a ve Poseidon'a dayandırmaktaydı. Annesi, Peisistratos'un annesinin yakın akrabasıydı, ebeveyninin Dropides adında bir oğulları daha vardı ki Solon'dan sonraki yıl arkhon olmuştu, Platon da işte onun neslinden geliyordu.
Solon, Laertios'a göre Salamis'te doğmuştur, bu sebeple vefatında naaşının oraya nakledilmesini arzu etmiştir, fakat anne babası ve ikamet ettiği mahal dolayısıyla kendisine Atinalı lakabı verilmiştir. Babası kendi servetini [okunamadı].
SOLON, BÖLÜM I, Ebeveyni, Memleketi ve Ahvali
Vatandaşlar arasında, Aristoteles Solon'u halkın aşağı tabakası arasına yerleştirir ki bunun onun mersiyelerinden aşikar olduğunu söyler, belki de Plutarkhos'un zikrettiği kısımları kastetmektedir. Zira sebatkar erdemdir muhkem temel, zenginlik ise insandan insana kararsızca geçer. Lukianos onun son derece fakir olduğunu, Palaiologos ise serveti ne haiz olduğunu ne de ona kıymet verdiğini söyler.
BÖLÜM II, Atinalıların Onun Vasıtasıyla Salamis'i, Kyrrha'yı ve Trakya Khersonesos'unu Ele Geçirmesi
Pek çok kimse, der Demosthenes, meçhul ve mütevazı bir doğumdan gelerek hikmet mesleği sayesinde yükselmiştir.
Solon gerek hayattayken gerek ölümünden sonra fevkalade bir şanla parlamış, kendisinden en büyük hürmetler dahi esirgenmemiştir, nitekim cesaretinin bir abidesi olarak Megara zafer takını ve hikmetinin bir nişanesi olarak [okunamadı] bırakmıştır.
Cömertliği ve ihsanı yüzünden zaruri ihtiyaçlara dahi muhtaç kalacak kerteye düşmüş olan Solon, başkalarını geçindirmeye alışkın bir hanedandan geldiği için kimseden bir şey kabul etmeye haya ederek ticarete [okunamadı].
Başkaları ise onun daha ziyade bilgi ve tecrübesini artırmak gayesiyle seyahat ettiğini söyler, zira o açıkça ikrar ettiği bir hikmet aşığıydı ve ömrünün nihayetine kadar dahi, Öğrenerek yaşlanıyorum, derdi, servete pek kıymet vermezdi, lakin şu şekilde zenginleşmeyi [okunamadı],
O kimse gibi ki bollaşır altından yığınları, Tarlasında boy veren başaklar misali, Katırları, atları vardır, nihayetsiz serveti, Kesintisiz bir sıhhatle hoş kılınmıştır, [okunamadı] zevkler, zevceye ve evlatlara malikse şayet, Hakikaten kutlu bir kimsedir o.
Ve bir başka yerde,
Zenginlik isterim, lakin gayrimeşru yoldan değil, Zira intikam gelip çatar en nihayetinde.
Onun zevk ve sefaya düşkün oluşu, dizelerinde bir filozofa yakışmayacak ölçüde lükse yer vermesi, tüccarlık yapmış olmasına bağlanır, zira bu meslekten kimseler çektikleri büyük zahmetlerin karşılığı olarak alışılmışın ötesinde incelikler ve serbestlikler talep ederler. Zenginleşme meylinde olduğu ise şu dizelerinden açıkça anlaşılmaktadır, [okunamadı].
Salamis’in Geri Alınışı
Salamis Adası Atinalılardan Megaralılara geçmişti, Atinalılar adayı geri almak için Megaralılarla uzun ve yıpratıcı bir savaşa tutuştuktan sonra nihayet öylesine usandılar ki vazgeçip, ölüm cezası tehdidi altında, şehri bu teşebbüsü yenilemeye ikna edecek herhangi bir söz söylemeyi yahut yazmayı yasaklayan bir kanun çıkardılar.
Solon bu zilleti büyük bir hoşnutsuzlukla karşılayarak ve şehirde savaşı yenilemek isteyen pek çok kişi bulunduğunu, lakin ferman yüzünden harekete geçmeye cesaret edemediklerini görerek kendini deliye vurdu, bu haberin şehre yayılmasını sağladı, gizlice bazı mersiyeler kaleme alıp bunları ezberledikten sonra başında külahı (yahut Laertios’un dediği gibi bir çelenk) ile meydana seğirtti, ahali etrafına toplanınca çığırtkanın yerine çıktı ve şu sözlerle başlayan mersiyesini okudu,
Güzel Salamis’ten gelen bir münadiyim ben, Sözden bir düzen getirdim ilan etmeye.
Ahalinin en ziyade coştuğu dizeler ise şunlardı,
Atina’da doğmuş olmaktansa, Keşke Pholegandros yahut Sikinos toprağı olaydı yurdum, Çünkü nereye gitsem insanlar diyecek, Bu adam Salamis’i terk eden Atinalılardan biridir.
Ve yine,
Öyleyse yürüyelim Salamis’e, tazeleyelim hakkımızı, Ve geri alalım adamızla birlikte kaybolan şanımızı.
Bu şiir "Salamis" adını taşıyordu, gayet zarif yüz dizeden mürekkepti.
Şarkısını bitirdiğinde dostları tarafından, bilhassa yurttaşları onun öğüdüne uymaya teşvik eden Peisistratos tarafından hararetle alkışlandı. Bu suretle kanun yürürlükten kaldırıldı, Solon’un başkumandan tayin edildiği savaş yeniden başlatıldı. Yaygın rivayete göre, Peisistratos’u da yanına alarak (bu sebeple Frontinus, Aeneas ve Iustinus gibi bazı müellifler bu harekatın tüm şerefini Peisistratos’a atfederler) Kolias’a yelken açtı, orada kadınların Ceres şenliğini kutladıklarını görünce Salamis’e güvenilir bir ulak gönderdi, bu ulak saf değiştirmiş bir hain gibi görünerek Megaralılara, şayet Atina’nın ileri gelen kadınlarını gafil avlamak istiyorlarsa kendisiyle birlikte Kolias’a gitmeleri gerektiğini söyledi.
Megaralılar onun sözlerine inanarak bir gemi donatıp ulağın peşine verdiler, Solon adadan bir geminin geldiğini görür görmez kadınların geri çekilmesini, onların yerine sakalsız delikanlıların elbiselerini, başlıklarını ve ayakkabılarını giymelerini, giysilerinin altına hançerler saklamalarını ve düşman karaya çıkıp gemi demirleyene dek deniz kıyısında dans edip oynaşmalarını emretti.
Bu esnada Megaralılar, dış görünüşe aldanarak büyük bir aceleyle karaya çıktılar ve onları zorla alıp götürmek kastıyla üzerlerine yürüdüler, fakat delikanlılar birdenbire kılıçlarını çekip kadın değil erkek olduklarını gösterdiler, Megaralıların tamamı kılıçtan geçirildi, tek bir kişi dahi kurtulamadı, Atinalılar derhal adaya giderek orayı ele geçirdiler.
Başkaları ise adanın bu şekilde alındığını reddeder, Delphoi kahininden evvelce şu cevabın alındığını söylerler,
Kurbanlar sunulsun o kahramanlara, Asopos toprağı altında yatanlara, Ve ölüp de batan güneşin seyrine dalanlara.
Solon gece vakti adaya yelken açtı, Periphemos ve Kikhreus adlı kahramanlara yakmalık kurbanlar sundu, ardından, adayı ele geçirdikleri takdirde idarenin en üst makamının kendilerine verileceği şartıyla Atinalılardan beş yüz kişi aldı.
Adamlarını balıkçı teknelerine bindirip yanlarına otuz kürekli tek bir gemi alarak, Euboia’nın tam karşısındaki bir burun yakınında Salamis açıklarında demirlediler.
Salamis’teki Megaralılar bu hususta müphem bir şayia işitince telaşla silaha sarıldılar, düşmandan daha sahih istihbarat getirmesi için bir gemi gönderdiler, Solon bu gemi yaklaşır yaklaşmaz onu ele geçirdi, içindekileri öldürerek gemiye seçme Atinalıları bindirdi ve onlara olanca süratle doğrudan şehre yönelmelerini emretti, bu esnada kendisi geri kalan Atinalılarla birlikte Megaralılara karadan hücum etti, onlar çatışmadayken gemidekiler aceleyle kasabayı ele geçirdiler.
Bu anlatı onların icra ettiği merasimle de teyit edilmektedir, bir Atina gemisi oraya evvela sükunetle yaklaşır, ardından naralar ve feryatlarla hücuma geçer, zırhlı bir adam fırlayıp karadan gelenlere karşı doğrudan Skiradion Burnu’na doğru seğirtir.
Hemen yakında Solon tarafından inşa edilmiş Mars Mabedi bulunmaktadır, zira Megaralıları mağlup etmiş ve savaşın sefaletinden kurtulan herkesi fidyesiz serbest bırakmıştır. Aelianus ise onun Megaralılardan iki gemi zaptettiğini, bunların içine Atinalı subaylar ve askerler yerleştirip düşmanın zırhlarını giymelerini emrettiğini, böylece Megaralıları aldatarak pek çoğunu silahsızken katlettiğini aktarır.
Fakat Megaralıların ısrarı her iki taraftan da pek çok can kaybına yol açınca mesele karara bağlanmak üzere Lakedaimonlulara havale edildi, pek çok kişi Solon’un Homeros’un otoritesine başvurduğunu, Gemi Kataloğu’na bir dize ekleyerek muhakeme esnasında bunu şöyle okuduğunu iddia eder,
Aias Salamis’e on iki gemi getirdi, Ve onları Atinalıların durduğu yere dizdi.
Kendi kaleme alıp eklediği bu ikinci mısra ile Salamis’in kadimden beri Atinalılara ait olduğunu ispatlamış oldu. Ne var ki Atinalılar bu rivayeti asılsız saymakta, Solon’un hâkimlere Aias’ın oğulları Philaios ile Eurisakes’in Atinalılar tarafından yurttaşlık hakkıyla taltif edilmeleri üzerine bu adayı onlara teslim ettiklerini ve birinin Attika’daki Brauron’da, diğerinin ise Melite’de ikamet ettiğini, nitekim Peisistratos’un da mensubu olduğu Philaidai kabilesinin adını Philaios’tan aldığını gösterdiğini öne sürmektedir. Solon, Megaralıları bir hitabet ile mağlup etmiş, onlara içi boş kelimelerle değil, delillerinin ağırlığıyla üstün gelmiştir.
Onları daha açık bir şekilde ikna edebilmek adına, ölülerin defnedilme usulünü ve [okunamadı] Salamislilerin kullandığı kasaba adlarını delil getirdi, zira bazı mezarları kazdırarak bunların Megaralıların değil, Atinalıların âdetlerine göre olduğunu gösterdi, çünkü Megara’da ölüler yüzleri doğuya, Atina’da ise batıya bakacak şekilde gömülürdü.
Fakat Megaralı Hereas buna karşı çıkarak Megaralıların da ölülerini yüzleri batıya dönük defnettiklerini beyan eder, dahası Atinalıların her kişi için ayrı bir tabut kullandığını, Megaralıların ise aynı tabuta üç ya da dört kişi koyduklarını öne sürer.
Ayrıca Solon’un, Apollon’un Salamis’i İonia olarak andığı kimi kehanetlerinden de büyük ölçüde istifade ettiği söylenir. Bu dava, beş Spartalı; Kritolaidas, Amompharetos, [okunamadı], Anaxilas ve Kleomenes tarafından karara bağlandı.
Bu muvaffakiyet Solon’a büyük bir itibar ve şeref kazandırdı, lakin [çok geçmeden] Delphoi’deki tapınağa dair mesele sebebiyle Yunanlar arasında çok daha fazla takdir topladı ve övgüye mazhar oldu.
Kyrrhalılar, Apollon’a karşı pek çok hürmetsizlikte bulunmuş ve ona ait arazinin bir kısmını gasbetmişlerdi.
Solon, oranın kurtarılması gerektiğini, Kyrrhalıların kâhinlik makamını kirletmesine müsaade edilmeyip tanrının davasının müdafaa olunmasını beyan etti. Onun teşvikiyle harekete geçen Amphiktyon birliği, savaşı büyük bir şevkle üstlendi, nitekim Aristoteles de bu teşebbüsün şerefini Solon’a atfederek bunu doğrular.
Aiskhines, Solon’un sunduğu teklifin kâhinlik makamınca tasdik edildiğini söyler. Bazıları onun başkomutan tayin edildiğini, bazıları ise Alkmaion’un seçildiğini nakleder.
Lakin Pausanias’a göre Yunanların bütün ordusu Sikyon tiranı Kleisthenes tarafından sevk ve idare ediliyordu, Atinalılar Solon’u da ona [okunamadı] olması için yanına göndermişlerdi. Suidas ise onun, bu savaşın hizmeti için seçilenler tarafından danışman tayin edildiğini kaydeder.
Kleisthenes Kyrrha’yı kuşattığında, zafere dair kehanet danıştılar ve Pythia kâhininden şu cevabı aldılar,
Bu şehrin kalesini zapt edemezsiniz asla, Mavi Amphitrite’nin kabaran dalgaları kükremedikçe, Dalgalarla yıkanan koruma ve kutsal sahile karşı.
Bunun üzerine Solon, Kyrrha arazisinin Apollon’a vakfedilmesini tavsiye etti, bu suretle deniz mukaddes toprağa temas etmiş olacaktı.
Ayrıca Kyrrhalılara karşı bir başka hileye daha başvurdu, şehrin içinden geçen Pleistos nehrinin yatağını başka bir yöne çevirdi, kasaba ahalisi kuşatmacılara karşı direnmeyi sürdürürken kimi kuyu suyundan içti, kimi de sarnıçlarda biriktirdikleri yağmur suyunu kullandı.
Pleistos nehrine çöpleme otu kökleri atılmasını emretti ve su tamamen zehirlendiğinde nehri yeniden kendi yatağına akıttı.
Bu sudan açgözlülükle içen Kyrrhalılar amansız bir ishale yakalandılar ve bu sebeple savunmayı terk etmek zorunda kaldılar. Şehri ele geçiren Amphiktyonlar, Kyrrhalıları cezalandırdı. Bu iki [okunamadı] Kleisthenes’e mal edilmiştir, ilki Polyainos, ikincisi ise Frontinus tarafından, lakin asıl sebep bunları Solon’un talimatıyla yapmış olmasıdır. Solon ayrıca Atinalıların Trakya Khersonesos’unu kendi hâkimiyetleri altına almalarını sağladı.
BÖLÜM III. Atina’daki İhtilafları ve Fitneleri Nasıl Teskin Ettiği ve Nasıl Arkhon Seçildiği.
Kylon cürmü uzun bir müddet [okunamadı]
öfkelerin tasvirleri, ip kendiliğinden koptu, bunun üzerine Megakles ile diğer arkhonlar tanrıça tarafından reddedilmiş kimseler oldukları gerekçesiyle onların üzerine çullandılar, tapınağın dışındakileri taşladılar, sunaklara koşanları ise katlettiler, yalnızca kadınlarına yalvarıp sığınanlar kurtulabildi, bu sebeple melun diye anılıp nefretle karşılandılar.
Kylon taraftarlarından geriye kalanlar fazlasıyla zenginleşmişti ve Megakles’in ailesiyle aralarında daimi bir düşmanlık vardı, bu ihtilafın en yüksek noktaya ulaştığı ve halkın bu yüzden hiziplere bölündüğü sırada aralarında büyük bir nüfuz sahibi olan Solon, yanına şehrin ileri gelenlerini alarak aralarına girdi, rica ve tavsiyelerle melun diye anılan kimseleri en muteber üç yüz yurttaşın hükmüne boyun eğmeye ikna etti.
Mhyron onların ithamcısıydı, mahkûm edildiler, hayatta olanlar sürgüne gönderildi, ölülerin kemikleri mezarlarından çıkarılıp memleket sınırlarının ötesine atıldı.
Bu kargaşalar esnasında Megaralılar Nisaia’yı ele geçirdiler ve Salamis’i Atinalılardan geri aldılar, şehir batıl korkular ve hayaletlerle dolup taştı, kâhinler kurban edilen hayvanların sakatatlarının kefaret gerektiren büyük suçlara ve hürmetsizliklere delalet ettiğini bildirdiler. Büyük bir veba da baş gösterdi, kâhinlik makamı şehri arındırmalarını tavsiye etti, bu maksatla Epimenides’i Girit’ten getirmesi için bir gemiyle Nikeratos’un oğlu Nikias gönderildi, Atina’ya gelen Epimenides Solon tarafından konuk edildi, onunla bir dost gibi sohbet etti, ona pek çok şey öğretti ve kanun yapma yolunu gösterdi. Eusebios şehrin bu arındırılmasını kırk yedinci Olimpiyat’ın ikinci yılına yerleştirerek zamanı eksik hesaplar, oysa bundan kesinlikle sonra vuku bulan Solon’un arkhonluğu kırk altıncı Olimpiyat’ın üçüncü yılındaydı. Suidas kırk dördüncü yıla yerleştirerek zamanı fazla hesaplamış görünmektedir. Laertios’un kırk altıncı yılda gerçekleştiği yönündeki görüşü hadisenin şartlarına en uygun düşenidir.
Kyloncuların çıkardığı kargaşa böylece yatıştırılıp suçlular bertaraf edildikten sonra halk cumhuriyetin idaresi hususundaki eski ihtilafına yeniden düştü, böylelikle vilayet ne kadar farklı zümre barındırıyorsa o kadar hizbe bölündüler, yurttaşlar [okunamadı]
...Demokratik idareyi, köylüler [okunamadı], kıyı ahalisi ise karma bir yönetim biçimini savunuyor ve diğer iki fırkanın da hâkimiyeti ele geçirmesine engel oluyordu, aynı zamanda şehir, zenginler ile yoksullar arasındaki eşitsizlikten neşet eden bir ihtilaf sebebiyle tehlikeli bir vaziyetteydi, mesele bir monarşi haricinde halledilemez görünüyordu, halk, zenginlerden aldığı borç paralar yüzünden bütünüyle ezilmişti, mahsullerinin altıda birini onlara ödeyerek topraklarını sürmekteydiler ki bu sebeple Hektemorioi ve Thetes diye adlandırılırlardı, yahut bedenlerini alacaklılarına rehin vermişlerdi, bunların bir kısmı içeride hizmetkârlık etmekteydi, [okunamadı] pek çoğu da (bunu engelleyen bir yasa bulunmadığından) tefecilerin bu gaddarlığı yüzünden evlatlarını satmak ve şehri terk etmek zorunda kalmıştı, ekseriyeti (aralarındaki en cesur olanlar) bir araya toplanarak, bu ahvale artık tahammül etmemek, itimat edilir bir kimseyi kendilerine önder seçip vadesi geldiğinde borcunu ödeyemeyenleri azat etmek, toprakları paylaştırmak ve cumhuriyetin nizamını baştan aşağı değiştirmek hususunda birbirlerini teşvik ettiler.
Atinalıların en aklı başında olanları, Solon’u hiçbir cürme bulaşmamış bir şahsiyet olarak görüp (ne zenginlerin zulmüne iştirak etmiş ne de fakirlerin zaruretine düşmüştü), cumhuriyetin idaresini üstlenmesini ve halkın ihtilaflarını tesviye etmesini rica ettiler.
Midillili Phanias, Solon’un devleti muhafaza etmek gayesiyle her iki tarafı da aldattığını, yoksullara gizlice toprakların taksim edileceğini, zenginlere ise sözleşmelerinin geçerli kılınacağını vaat ettiğini iddia eder, lakin bir tarafın tamahkârlığı, diğerinin ise hadsizliği karşısında ürkerek bu vazifeyi üstlenmekte ilkin tereddüt göstermişti, Philombrotos’tan sonra (kırk altıncı Olimpiyatın üçüncü senesinde) Arkhon seçildi, bu sırada yasalarını da tanzim etti, hem bir sulh yapıcı hem de bir kanun koyucuydu, zenginlere varlıklı, yoksullara ise erdemli bir kimse olarak makbul görünüyordu, halk, onun şu sözünü dilinden düşürmezdi, Eşitlik kavga doğurmaz, bu söz iki tarafın da hoşuna gitmişti, taraflardan biri bunu sayı ve ölçüde eşitlik, diğeri ise liyakat ve fazilette eşitlik olarak telakki ediyordu, bu umut üzerine, her iki fırkanın en nüfuzlu kimseleri ona pek çok iltifatta bulunarak, artık kudreti eline almışken bu cumhuriyetin tiranlığını üstlenmesini arzu ettiler ve kendilerine yardım teklif ettiler.
Mutedil fırkadan pek çok kimse de, devleti akıl ve kanun yoluyla ıslah etmenin ne denli meşakkatli ve güç olacağını müşahede ederek, en basiretli ve adil bir hükümdarın tayin edilmesine rıza gösteriyordu, bazıları Apollon’dan şu kehaneti aldığını rivayet eder,
Devletin dümenine geç, onların kılavuzu ol, Cumhuriyet hoşnuttur senin idarenle dol.
Lakin en çok da yakın dostları tarafından, tiranlık isminden ürktüğü gerekçesiyle kınandı, zira bir kralın meziyeti [okunamadı] İoania tiranı Tynondas’ı ve o devirde Midilli tiranı olan Pittakos’u emsal gösterdiler, öne sürdükleri hiçbir şey onu vazgeçiremedi, onlara tiranlığın hoş bir makam olduğunu [okunamadı],
Doğduğum toprağı hür kıldığım için, Kanlı bir tiranlıkla lekelemediğim için şerefimi, Haya etmem bu amelimden ötürü, Aşarım benden öncekilerin gördüğü bütün işi.
Hükümeti reddettiği için kendisini kınayanların halini ise mısralarında şöyle dile getirdi,
Ne bilgedir Solon, ne hayırdan anlar, Zira Tanrı’nın sunduğu lütfa karşı koyar, Kudretinin eşiğindeki avı gördü de, Ağı çekmedi; ne bayağı, ne soğuk fikirler, Ruhu asil gayelerle tutuşmuş olsaydı eğer, Tacı bir günlüğüne dahi olsa arzu eder, Sonra helak olur, hanedanı bütünüyle söner giderdi.
Hükümeti Sırasında Yaptığı Değişiklikler ve İlkin Seisakhthia Hakkında
Tiranlığı reddetmiş olsa da, yönetimde ihmalkâr davranmadı, [okunamadı] cumhuriyeti her bir cüzünde değiştirip altüst ederse, onu yeniden tanzim etmeye ve en ali akılla yoğurmaya takatinin yetmeyeceğinden endişe ediyordu, ancak [okunamadı] kendi tabiriyle cebir ile adaleti birleştirerek, nitekim sonradan kendisine Atinalılara en iyi kanunları verip vermediği sorulduğunda, kabul edebilecekleri en iyilerini verdim, demiştir, bedenlerin ve malların borçtan kurtarılması, kamu borçlarının [okunamadı] tefecilik zulmünün kaldırılmasından mülhem olan yasa,
[okunamadı] bedenlerini ödeme teminatı olarak vermişlerdi ve pek çoğu darlık yüzünden alacaklılarına kölelik etmeye mecbur kalmıştı, bu sebeple geçmişe dönük bütün borçların sıfırlanmasını ve istikbalde kimsenin bedeninin rehin tutulmamasını emretti, buna mutedil bir tabirle Seisakhthia dedi, [okunamadı] borçluyu [okunamadı] ve alacaklıya haksızlık edilmediği,
Lakin ekseriyet bunun mutlak bir borç silme olduğunu savunur, bu da Solon’un, memleketin dört bir yanındaki sınır taşlarını kaldırdığını, baskı altındakileri azat ettiğini, sürgüne zorlanıp ana dilini unutanları yurduna çağırdığını ve içeride esaret altında olanları hürriyetine kavuşturduğunu iftiharla anlattığı mısralarıyla tam bir uyum içindedir, Diodoros Sikolos bu yasanın Mısırlılarda da mevcut olduğunu kaydeder ve Solon’un (henüz oraya gitmemiş olsa da) bunu onlardan iktibas ettiğini düşünür, lakin bu hususta başına büyük bir talihsizlik geldi, zira tefecilik baskısını bertaraf etmeye çalıştığı ve meseleye münasip bir hitabeye nasıl başlayacağını tasarladığı esnada, en ziyade itimat ettiği yakın dostları Konon, Kleinias ve Hipponikos’a topraklara dokunmayacağını, lakin bütün borçları iptal edeceğini çıtlattı, onlar da (fermandan evvel davranarak) zenginlerden yüklü miktarda borç para aldılar ve bununla pek çok arazi satın aldılar, ferman neşredildiğinde, alacaklılarına borçlarını ödemeksizin mülklerinin sefasını sürdüler,
Solon, diğerleriyle birlikte aldatılmış olmayıp bilakis onlarla el birliği eden bir düzenbaz ve bu hilenin bir ortağı sayıldığı için fazlasıyla kınandı, lakin bu isnat, faize vermiş olduğu beş talent ile derhal temizlendi; zira başkalarını da aynı şeyi yapmaya teşvik ederek bu meblağdan ilk feragat eden kendisi olmuştu (Laertios, aralarında Rodoslu Polytelos’un da bulunduğu başkalarının altı talent dediğini nakleder); dostları da bundan böyle hep [okunamadı] diye anıldı. Bu durum iki tarafı da hoşnut etmedi, senetlerini iptal ederek zenginleri gücendirdi, Lykourgos’un yaptığı gibi mülklerin eşitlenmesini uman yoksulları ise daha da çok incitti; zira o, Herakles’in on birinci kuşaktan torunuydu, Lakedaimon’da uzun yıllar hüküm sürmüştü, nüfuz, dostlar ve servet bakımından pek güçlüydü ve bu sayede kanuna uygun gördüğü şeyi bihakkın yerine getirmeye muktedirdi.
Atinalılar arasında sarih olmayan zımni bir muvafakatle bir kenara itildi, sonradan Solon’un yaptığı daha ılımlı kanunları kullandılar ki bunlar devam edebilsin.
Eskiden bana muhabbetle bakanlar, şimdi Sert gözlerle ve çatık bir kaşla bakıyor.
Benim iktidarım başkasında olsaydı, Servetlerini zorla alır, en yağlı sütlerini sağardı.
Fakat her iki taraf da çok geçmeden bunun kamu menfaatine ne derece hizmet ettiğini anladı ve husumetlerini bir yana bırakarak birlikte kurban kestiler, bu kurbana Seisachtheia adını verdiler.
BÖLÜM V.
Halkı Sınıflara Nasıl Ayırdığı ve Mahkemeleri Nasıl Tesis Ettiği Üzerine
Bunun üzerine Solon’u cumhuriyetin ıslahatçısı ve kanun koyucusu olarak seçtiler, kendisini hiçbir hususla sınırlamayarak her şeyi, memuriyetleri, meclisleri, hükümleri, bunların hesabını tutacak divanları onun iktidarına bıraktılar, dilediği sayı ve zamanı tayin etme, meriyetteki kanunlardan uygun gördüklerini feshetme yahut tasdik etme yetkisini verdiler. Evvela, katl hariç, Drakon’un bütün kanunlarını katılıkları ve şiddetleri sebebiyle bütünüyle lağvetti, zira o neredeyse bütün cürümleri ölümle cezalandırırdı, öyle ki boş gezerken yakalananlar ölüme mahkûm edilir, sebze yahut elma çalanlar, katil veya mabet hırsızlığı yapmış olanlarla aynı cezaya çarptırılırdı, bu yüzden Demades zekice bir nükteyle Drakon’un kanunlarını mürekkeple değil, kanla yazdığını söylemiştir, kendisine bütün suçları neden ölümle cezalandırdığı sorulduğunda, en küçük cürmün bu cezayı hak ettiğini düşündüğünü, en büyüğü için ise bundan öte bir ceza bilmediğini ifade etmiştir. Herodikos, ismine kinaye yaparak, kanunlarının bir insana değil bir ejderhaya (drakon) ait olduğunu, zira pek katı olduklarını söylemiştir. Ve Aristoteles, bu kanunlarda aşırı derecedeki o sertlik ve cezaların büyüklüğü dışında fevkalade ve zikre değer hiçbir şey bulunmadığını bildirir, nitekim bu ağırlık sebebiyle bir ferman yahut emirle değil, Atinalıların sükût ile zımni mutabakatıyla bu kanunlar bir yana bırakılmıştı, sonradan Solon’un yaptığı daha ılımlı kanunları kullandılar; bunlar isimce dahi farklıydı, zira ilki thesmoi, ikincisi ise nomoi olarak tesmiye edilirdi. Drakon’un kanunları 39. Olimpiyat’ta, Solon’unkilerden 47 yıl önce yapılmıştı.
Müteakiben Solon, bütün mevkilerin zenginlerin elinde kalmasını arzu etmekle birlikte, halkın mahrum bırakıldığı diğer cumhuriyet imtiyazlarının da müştereken idare olunabilmesini dileyerek, ahalinin tahririni ve kıymet takdirini yaptı ve onları dört sınıfa ayırdı. Kuru ve yaş mahsullerinin yekûnu 500 ölçüye baliğ olanları birinci zümreye yerleştirdi ve bunlara Pentakosiomedimnoi dedi, bunlar kamu hazinesine bir talent öderlerdi.
İkinci sınıfta bir at beslemeye muktedir olan yahut 300 ölçü mahsul elde edenler vardı, bunlara bu sebeple Süvariler (Hippeis) dedi, bunlar yarım talent öderlerdi.
Üçüncü sınıf Zeugitai idi, zira her iki mahsulden 200 ölçüye sahiptiler.
Geri kalanlar Thetes olarak adlandırıldı, Solon bunların hiçbir memuriyete ehil olmalarına cevaz vermedi, bunlar herhangi bir vergi de ödemezlerdi, ancak umumi mecliste ve muhakemelerde oy kullanmak suretiyle cumhuriyette söz sahibiydiler; bu hak ilk başlarda ehemmiyetsiz görünse de sonradan pek büyük neticeler doğurdu, zira hâkimlerin önüne getirilen her meselede, arzu ederlerse umumi mahkemeye müracaat etmelerine izin verdi, dahası, kanunlarını müphem ve girift bir dille kaleme alarak mahkemenin kudretini artırdı, zira ihtilafları kanunun lafzıyla karara bağlayamayanlar, kanunun efendileri sıfatıyla hâkimlere müracaat etmek mecburiyetinde kalıyorlardı, bu eşitliği bizzat kendisi şöyle ifade eder,
Avama kâfi gelecek kudreti bahşettim, Kimseden itibar eksiltmedim, kimseye fazlasını vermedim, Kudret yahut servette diğerlerinden üstün olanları ise, İtidal sınırları dâhilinde zapt ettim, Her iki fırkaya da sarsılmaz bir kalkan oldum, Ve hiçbirine üstünlük tanımadım.
Seneca buna telmihte bulunarak, Solon’un Atina’yı eşit haklar üzerine kurduğunu söyler; Iustinus ise avam ile senato arasında öyle mutedil bir yol tuttu ki her ikisinin de muhabbetini aynı derecede celbetti der; Aineas Gazaios’un aktardığına göre, hiçbir kimsenin şahsına münhasır bir imtiyaz kanununa sahip olmasına müsaade etmemiş, bilakis bütün insanları aynı nizama tabi kılmıştır.
Plutarkhos’un nakline göre, kendisi de reisi sıfatıyla dâhil olmak üzere senelik arkhonlardan müteşekkil Areopagos Meclisi’ni tesis etti; borçlarının affedilmesiyle halkın fazlasıyla cüretlendiğini ve cesaret bulduğunu fark ederek, her bir kabileden, ki mecmuu dörttü, yüzer kişi intihap etmek suretiyle ikinci bir mahkeme ihdas etti; bu kimseler halka bildirilmeden evvel bütün kararları müzakere edip karara bağlarlardı ve senatonun tasvibinden geçmedikçe hiçbir husus ahaliye sunulamazdı.
Şehrin bir o yana bir bu yana savrulmaya daha az meyledeceğini ve halkın, iki demire bağlanmış gibi bu iki meclise istinat ederek daha müstakar bir hâle geleceğini mülahaza ederek, yüksek senatoyu kanunların hâkimi ve muhafızı tayin etti; nitekim müelliflerin ekserisi, aralarında Cicero da olmak üzere, Solon’u Areopagos Meclisi’nin banisi sayar; Drakon’un ceza davalarında Areopagos ehlini asla zikretmeyip daima başka isimler anması da bu hususu teyit eder görünmektedir.
Kısım II
... Ephetai, fakat Solon’un otuzuncu levhasının sekizinci kanunu şu kelimeleri ihtiva eder, Solon Arkhon olmadan evvel adı lekelenmiş olanların itibarları iade edilsin, ancak Areopagos meclisince yahut Ephetai tarafından mahkûm edilenler müstesna tutulsun. Areopagos Mahkemesi’nin Solon’un vaktinden çok evvel mevcut olduğu muhakkaktır, o vakte dek asalet, iktidar yahut servet bakımından temayüz etmiş kimselerden karışık surette müteşekkildi, geri kalanların tümüne Thetes denilirdi, lâkin Solon bunu ıslah ederek, evvelce Arkhonluk makamında bulunmuş olanlar haricinde hiç kimsenin oraya kabul edilmemesini emretti.
Pollux der ki, Solon bütün ithamları muhakeme etmek üzere bin kişi tayin etti, Demetrios Phalereus ise, evvelce Naukrari tesmiye olunan Demarkhosları ihdas ettiğini nakleder.
BÖLÜM VI. Kanunları
Devleti ve kaza mahkemelerini bu suretle nizam altına aldıktan sonra, bizzat kanun vazetme işine yöneldi, bunu öylesine mükemmeliyetle ikmal etti ki, bu vasfıyla Giritli Minos ve Lakedaimonlu Lykurgos ile birlikte yâd edilir oldu, Tacitus’un da ifade ettiği üzere, Solon’un kanunları bunlarınkini hem nefaset hem de kemiyet bakımından aşmıştı. Kendilerinden öncekilerin cümlesinden ne kadar daha muteber oldukları, bunların son kanunlar oluşundan ve şehirde daimi surette yürürlükte kalışından anlaşılabilir.
Uğurlarına bu kanunların yapıldığı ahali, bunları öteki bütün şehirlerinkini geride bırakan umumi tezyinatlarından daha şerefli, yeryüzünün en müstahkemi addettikleri hisarlarından daha zaptedilmez ve en ziyade iftihar ettikleri her şeyden fersah fersah üstün görmekteydi.
Yabancı milletler nezdinde dahi daha az hürmet görmüş değillerdi, öyle ki Romalılar umumi manada kanunlar hususunda mutabık kalıp kanun koyucu mevzuunda ihtilafa düştüklerinde, Atina’ya Spurius Postumius Albus, Aulus Manlius ve Publius Sulpicius Camerinus’u elçi tayin ederek, Solon’un o namdar kanunlarını istinsah etmelerini emrettiler. Solon’un kitaplarından nakledilen bu ahkâmı Onlar Heyeti (Decemviri) on iki levhaya derç etti. Nitekim Ammianus, Solon’un mutedillikle çerçevelenen kanunları ihdas ederek devlete en muazzam temeli kazandırdığını belirtir.
Kanunlarından bazıları Plutarkhos ve diğer müelliflerce muhafaza edilmiştir.
Şayet bir kimse darbedilir, incitilir yahut şiddete maruz kalırsa, imkânı ve iradesi olan her kimse fail aleyhine dava ikame edebilirdi. Plutarkhos’un nakline göre, tek bir bedenin azalarıymışçasına, yurttaşları birbirlerinin maruz kaldığı zararları müştereken hissetmeye bu hikmetli tedbirle sevk etmiştir.
Haysiyetini yitirmiş kimselere gelince, Solon’un idaresinden evvel adı lekelenmiş olanların itibarları iade edilsin, meğerki Ephetai tarafından yahut Prytaneion’da hâkimlerce mahkûm edilmiş, katl, sirkat yahut tiranlığa heves etmek cürmünden sürgüne gönderilmiş olsunlar. Bu, on üçüncü levhanın sekizinci kanunuydu.
İki nevi haysiyet kaybı (infamia) mevcuttu, ehven olanında kişi derecesinden tenzil edilir, şehirdeki her türlü şereften yahut makamdan mahrum bırakılırdı, daha ağır olanında ise bizzat kendisinin ve evlatlarının herhangi bir kimse tarafından katli caiz görülür ve fail bundan mesul tutulmazdı.
Kanunları meyanında en nev-i şahsına münhasır ve mütenakız görüneni, bir fitne ve kargaşada taraflardan hiçbirine iltihak etmeyeni haysiyetsiz ilan edenidir. Bu husus Aristoteles’ten naklen Aulus Gellius tarafından şu kelimelerle zikredilir, şayet tefrika ve nifak ahalisi iki fırkaya tefrik eder, bunun neticesinde feveran eden hislerle her iki taraf silaha sarılıp cenk ederse, o vakitte ve bu dahili tefrika hengâmında taraflardan birine iltihak etmeyip şehrin maruz kaldığı umumi musibetten uzakta, münzevi bir surette geri çekilen kimse, sürgün edilmek suretiyle evinden, vatanından ve emvalinden mahrum bırakılsın. Zira Solon hiç kimsenin kendini emniyete alarak umumi felakete karşı bigâne kalmasını yahut ammenin kederinde hissesi olmamakla övünmesini arzu etmezdi, bilakis derhal daha hayırlı ve adil olan tarafa meylederek kendini müşterek tehlikeye vakfetmesini ve tehlikeden vareste bir vaziyette hangi tarafın galip geleceğini intizar etmektense, fiilen müzaharet göstermesini murad ederdi.
Aulus Gellius der ki, müstesna bir hikmetle teçhiz edilmiş Solon’un bu kanununu mütalaa ettiğimizde, evvelemirde derin bir tereddüt ve hayret içinde kalarak, tefrika ve iç savaştan imtina edenleri hangi mülahazayla cezaya müstahak gördüğünü tahkik ettik, bilahare kanunun gayesini ve manasını daha derinden kavrayan bir kimse, bu hükmün muradının fitneyi körüklemek değil, teskin etmek olduğunu beyan eyledi, hakikaten de böyledir.
Zira başlangıçta bir kargaşayı teskin etmekte sayıca kifayetsiz kalan bütün faziletli kimseler, o cinnet halindeki galeyanlı ahaliyi menetmek yerine ikiye bölünüp taraflardan birine iltihak edecek olurlarsa, her iki fırkanın iştirakçisi sıfatıyla mevcudiyetleri sayesinde, o taraflar en muteber şahsiyetler olan bu kimseler marifetiyle itidale sevk edilebilir ve idare olunabilir, bu vesileyle bulundukları tarafı idare ve teskin ederek, karşı tarafın imhasından ziyade muhafazasını temenni edip onları barışa ve uzlaşmaya kavuşturabilirler. Cicero bu kanuna atıfta bulunarak cezanın idam olduğunu iddia eder, muhtemelen buradaki haysiyet kaybını daha ağır neviyle tefsir etmiştir.
Plutarkhos’un nakline göre, mirasçı bir kadının kanunen efendisi ve hâkimi olan zevcinin iktidarsız çıkması halinde, kocasının en yakın hısımlarından dilediğini kabul etmesine cevaz veren kanun gayrimakul ve gülünç görünmektedir.
Fakat bazıları bu hükmün gayet adilane olduğunu teslim eder, nitekim iktidarsız oldukları halde servetleri sebebiyle zengin vârise kadınlarla evlenen ve kanunun tanıdığı imtiyazı suiistimal ederek tabiata tecavüz eden kimseler mevzubahistir, zira mirasçı kadının dilediği kimseyi kabul etmesinin meşru kılındığını gördüklerinde, ya bu kabil evliliklerden imtina edecekler yahut tamahkârlık ve namussuzluk zilletini sineye çekeceklerdir.
Kadının rastgele birini değil, sırf kocasının akrabaları arasından arzu ettiğini kabul edebileceğinin hükme bağlanması da fevkalade isabetlidir, bu sayede nesil yine kocasının ailesine ve soyuna ait kalacaktır.
Keza gelinin güvey ile birlikte bir odaya kapatılması ve onunla beraber bir ayva yemesi âdeti de bu gayeye matuftur, bu adet, Plutarkhos’un tefsirine göre dudaklarının ve sesinin ilk zarafetinin latif ve tatlı olması lüzumunu ima eder, ayrıca mirasçı bir kadınla izdivaç edenin, onu ayda asgari üç defa ziyaret etmesi mecburi kılınmıştır.
Zira çocukları olmasa bile bu durum, iffetli bir zevceye gösterilmesi gereken hürmeti ortaya koyar, sevgisizliği ve ihtilafı ya önler ya da yatıştırır.
Önceki kanunun, "hukuken onun efendisi ve hâkimi sıfatıyla tasarruf eden kimse" şeklindeki ifadeleri, Diodoros Sikolos tarafından zikredilen bir diğer kanununa atıfta bulunur, buna göre bir mirasçı kadının en yakın akrabası, kanun gereğince onunla evlenmeyi talep edebilirdi, aynı şekilde kadın da ne kadar fakir olursa olsun kendisiyle evlenmekle yahut çeyizi için beş yüz drahmi ödemekle yükümlü olan en yakın akrabayı talep edebilirdi. Bu hususta Terentius şöyle der,
Kanun, bir mirasçı kadının kocasının en yakın akrabasıyla evlenmesini ve adamın da onu almasını emreder.
Ve onu beş yüz drahmi (yani beş mina) çeyiz vermeden başından savmaya dair başka bir yerde şöyle denir,
Böylece haksızlığa uğrasam da, çekişmekten yahut seni çekmek zorunda kalmaktan ise, madem hısımımdır, kanunun bana yüklediği çeyizi de alıp onunla birlikte buradan git, işte sana beş drahmi.
Diğer bütün evliliklerde çeyizi yasaklamış, gelinin beraberinde üç elbiseden ve küçük değerdeki bazı ehemmiyetsiz ev eşyalarından fazlasını getirmemesini emretmiştir, Pollux’un ima ettiği üzere bunların tafsilatı da açıkça belirtilmişti, zira o evliliğin menfaate dayalı yahut satılık bir meta olmasını istemez, kadın ve erkeğin nesil, sevgi ve dostluk gayesiyle bir arada yaşamasını dilerdi.
Isidoros da buna işaret ederek, Atinalılar arasında meşru evliliğin nesil gayesiyle akdedildiğinin söylendiğini belirtir.
Demosthenes ve Plutarkhos’un şehadet ettiği üzere, ölüye dil uzatmayı yasaklayan kanunu da övgüye mazhar olmuştur, Hiç kimse bir ölüye dil uzatmasın, çocuklarının hakaretleriyle tahrik edilmiş olsa bile. Vefat etmiş olanı mukaddes saymak dindarlıktır, hazır bulunmayanı esirgemek adildir, nefretin ebediliğini ortadan kaldırmak ise medenciliktir.
Kutsal merasimlerde, mahkemelerde ve umumi temaşalarda yaşayan herhangi bir kimseye dil uzatılmasını yasaklamış, cezası olarak da hakarete uğrayan kişiye üç drahmi, amme hazinesine ise iki drahmi ödenmesini hükme bağlamıştır.
Öfkeyi hiçbir yerde dizginlememeyi kaba ve nizamsızlık sayar, her yerde dizginlemeyi müşkül, bazıları içinse imkânsız görürdü. Kanun kabil olana intibak etmelidir, az sayıda kimseyi cezalandırmayı kastederken, beyhude yere çoğunluğa zarar vermemelidir.
Vasiyetnamelere dair kanunu ziyadesiyle tasvip görmüştür, zira daha evvel hiç kimsenin vasiyet yapma salahiyeti bulunmaz, malları ve arazileri müteveffanın ailesinde kalırdı. Solon, çocuğu olmayan bir kimsenin mülkünü dilediğine bağışlamasını caiz kıldı. Dostluğu hısımlığa, lütfu mecburiyete tercih etti ve servetin, mülk kimin elindeyse onun tasarrufunda bulunmasını emretti, fakat buna pervasızca yahut mutlak surette değil, şartlı olarak cevaz verdi, şayet kişi hastalık, zehirler, esaret yahut bir zevcenin iltifatlarıyla etki altına alınmamışsa. İster dolaylı yollarla ayartılmış olsun, isterse cebren zorlanmış olsun, bir kimsenin aklının başından gitmesini denk gördü, böylece hile ile cebri, haz ile elemi, insanı akl-ı seliminden uzaklaştırmada eşit kudrette sayarak kıyasladı. Bu kanun Demosthenes tarafından da zikredilir.
Ayrıca kadınların daha önceki serkeşliklerini dizginleyen bir kanunla onların ziyaretlerini, matemlerini ve ziyafetlerini de sınırladı. Dışarı çıkan bir kadının yanında üçten fazla elbise, bir obolustan fazlasıyla alınabilecek yiyecek ve içecek ile bir arşından büyük sepet taşımasına, geceleyin ise bir araba ve meşale ışığı olmaksızın seyahat etmesine müsaade etmedi.
Akrabalığı bulunmayan kimselerin cenazelerinde matem ve feryat koparmak maksadıyla yanaklarını tırnaklamalarını yasakladı.
Cenazelerde bir öküz kurban edilmesini, cesetle birlikte üçten fazla libas gömülmesini ve cenaze merasimi müstesna olmak üzere yabancıların mezarlarına yaklaşılmasını yasakladı. Plutarkhos’un dediği üzere, kanunlarımız bunlarla doludur. Cicero da cenaze şatafatının sınırlandırılmasına ve mateme dair On İki Levha Kanunlarının Solon’unkilerden iktibas edildiğini teyit eder, Phalereus’un yazdığına göre Solon, cenazeler şatafat ve feryatlarla icra edilmeye başlar başlamaz bunları menetti, Decemvirler bu kanunu hemen hemen aynı lafızlarla onuncu levhaya dahil ettiler, zira üç mahalleyle ilgili olanı ve diğerlerinin çoğu Solon’a aittir, mateme dair olanı ise onun sarih lafızlarıyladır, Hiçbir kadın cenazede yanaklarını yırtmasın, feryat figan eylemesin.
Mısırlıların Amasis tarafından vazettiği ve onlardan da Solon eliyle Atinalılara aktarılan [okunamadı].
Pontuslu Herakleides’in zikrettiği, cariyelerin oğullarını babalarına bakma yükümlülüğünden muaf tutan kanun ise daha da sertti. Evlilik bağlarını çiğneyen kimse, bunu nesil arzusuyla değil zevk için yaptığını ikrar etmiş olur, mükâfatını almıştır ve doğumları kendileri için bir [okunamadı] olan o peydahladığı kimselerden başkaca bir hak bekleyemez.
Solon’un kadınlara taalluk eden kanunları pek çelişkili görünmektedir, zira bir kimsenin zevcesi yahut cariyesiyle yakalanan zinanın failini öldürmeye yahut ondan para talep etmeye müsaade etmiştir. Hür bir kadının ırzına geçen kimseye yüz drahmi, muhabbet tellallığı yapana yirmi drahmi ceza kesilirdi (Aiskhines ölüme mahkûm edildiğini söyler), ancak bu mesleği icra eden kadınlar müstesnaydı. Ayrıca bir kimsenin kız kardeşini veya kızını bu mesleğe vermesini de yasaklamıştı, meğerki bizzat kendisi onu bir zina halinde yakalamış olsun. Plutarkhos’a göre aynı fiilleri bazen ölümle bazen de para cezasıyla bu denli farklı cezalandırmak abes görünmektedir, meğerki o devirde Atina’da paranın pek nadir bulunması hasebiyle kıtlığının cezayı ağırlaştırdığı kabul edilsin.
İsthmos Oyunları galibine beş yüz drahmi, Olimpiyat galibine ise yüz drahmi tahsis etti.
Bu durum Laertios tarafından da teyit edilir, o Solon’un atletlere verilen mükâfatları daralttığını, onları tehlikeli galipler saydığını ve taçlandırıldıklarını söyler, her kim getirirse [okunamadı].
...toprakları sürmekten ziyade otlatmaya elverişli olanların kurtlarla savaşa tutuştuğu anlamına gelir.
Memlekette nehirler, göller ve pınarlar pek kıt olduğundan ve ahali kuyu kazmak zorunda kaldığından, bir hippikon mesafesinde umumi bir kuyu varsa oradan istifade edilmesini emretti. (Bir hippikon, dört furlongluk bir mesafedir.) Daha uzakta ikamet edenler kendi sularını temin etmekle mükellefti, şayet on kulaç derinliğe kadar kazdıkları halde suya rastlayamazlarsa, komşularının kuyusundan günde iki defa altı galonluk bir testi doldurmalarına izin verilirdi.
Ağaç dikimine dair şu kati kaideleri vazetti, Arazisine herhangi bir fidan diken kimse, bunu komşusunun sınırından beş ayak uzağa dikmelidir, bir incir yahut zeytin ağacı diken ise dokuz ayak uzağa koymalıdır.
Zira bunların kökleri uzağa yayılır, komşulukları da her şeye zararsız değildir, aksine besini emip çeker ve bazılarının yaydığı etki ötekilere zarar verir.
Bir çukur yahut hendek kazan kimse, bunu komşusunun arazisinden kendi derinliği kadar mesafede açmalıdır. Bu kaideler Gaius tarafından teyit edilmiş olup kendisi şunları da ekler, Komşusuyla arasına sınır çekmek üzere çit yapan kimse kendi sınırını aşmamalıdır, duvar örecekse bir ayaklık mesafe bırakmalıdır, ev yapacaksa iki ayak, kuyu kazacaksa bir kulaç boşluk bırakmalıdır. Her kim arı kovanı yerleştirecekse, daha evvel yerleştirilmiş olanlardan otuz ayaklık mesafeye riayet etmelidir.
Memleket dışına herhangi bir şey ihraç eden kimseyi arkonların lanetlemesini, yahut bu şahsın kamu hazinesine yüz drahmi ödemesini emretti, bu sebeple eski devirlerde incir ihracatının menedildiğini ve bir ihracatçıyı ihbar eden kimseye sikofant dendiğini rivayet edenlerin sözü büsbütün reddedilmemelidir.
Köpek tarafından ısırılan yahut zarar gören kimseler hakkında bir kanun yaptı ve ısıran köpeğin dört arşın uzunluğunda bir zincirle bağlanmasını emretti.
Vatandaşlığa kabul hakkındaki şu kanun tatbiki müşkil bir kanundur, Kendi memleketinden müebbeten sürgün edilmiş olanlar yahut bir zanaat icra etmek maksadıyla bütün ailesiyle birlikte Atina'ya gelenler haricinde hiç kimse şehrin hür vatandaşı yapılamaz.
Bunu yabancıları kovmak için değil, şehre kabul edilme emniyeti sunarak onları Atina'ya davet etmek gayesiyle yaptı, zira bu kimselerden ilklerinin mecburiyetten, diğerlerinin ise hüsnüniyetten ötürü devlete sadık kalacaklarını mülahaza ediyordu.
Kezalik meclis konağında ziyafete davet edilmek onun hususi bir nizamıydı, buna parasitoi adını vermişti ve aynı şahsın orada sık sık yemesine izin vermezdi.
Lakin davet edilen kimse icabet etmeyecek olursa cezalandırılırdı, zira bu hali kamu şerefine karşı bir hürmetsizlik, diğerini ise ifrata kaçan bir oburluk addetmekteydi.
Buraya kadar olanlar Plutharkhos'tan nakledilmiştir.
Bundan sonrakiler ise Laertios tarafından zikredilmektedir,
Her kim ebeveynine bakmazsa haysiyetsiz sayılsın, aynı şekilde baba mirasını heba edip tüketen kimse de öyle olsun. Aiskhines buna şu sözlerle telmihte bulunur, Dördüncü sırada, kiminle muhataptır?
Şayet bir kimse sefahatiyle baba mirasını yahut tevarüs ettiği malları tüketmişse, Zira kendi hanesini kötü idare eden bir kimsenin, cumhuriyete de aynı surette riayet edeceğini mülahaza ediyordu, ne kanun koyucu bir şahsın hususi hayatında habis, umumi vazifesinde salih olabileceğini tasavvur edebilirdi, ne de böyle birinin, ömrünü tanzim etmekten ziyade hitabet hazırlamaya ihtimam gösteren kimselerin oturduğu kürsüye çıkmasının münasip olacağına ihtimal verirdi.
Ahlaksız kadınların bulunduğu yerlere müdavim olan kimselerin davalarda hitap etmesini menetti, bu husus Aiskhines tarafından teyit edilmiştir, Üçüncü sırada, kiminle muhataptır?
Şayet bir kimse (der) bu neviden sefil kadınların peşinden gidiyorsa yahut bu yollarla akçe temin ediyorsa,
Zira kendi şeref ve itibarını para karşılığı satan bir kimsenin, devletin işlerini de kolaylıkla satacağını düşünüyordu.
Ve Demosthenes şöyle der, Ey Atinalılar, bu kanunun banisi olan Solon'un, vazettiği bütün bu kanunlarda cumhuriyete dair ne büyük bir ihtimam gösterdiği ve bilhassa bu hususta diğer her şeyin fevkinde nasıl titizlik sergilediği tetkik ve tefekküre değer, bu keyfiyet pek çok diğer kanundan anlaşıldığı gibi, kendini fahişelikle lekeleyen kimselerin umum önünde ne dava müdafaa etmelerine ne de hâkimlik yapmalarına cevaz veren bu kanundan da pekala anlaşılmaktadır.
Harpte ölenlerin mükafatlarını artırdı, onların oğullarının masrafları kamuca karşılanmak suretiyle büyütülüp talim ettirilmesini buyurdu.
Aristeides, Atinalılardan bahsederken şöyle der, İnsanlar arasında sadece sizler kanun marifetiyle şu üç şeyi vazettiniz, Vatan uğruna ölenlerin kabirleri başında her yıl umum huzurunda methedilmesi, çocuklarının reşit olana kadar masrafları kamuca karşılanarak iaşe edilmesi, ardından tekmil teçhizat ve silahlarla babalarının hanelerine geri gönderilmesi.
Kezalik, sakat ve malul vatandaşların da masrafları kamuca karşılanarak bakılması emredildi. Platon, aynı müsamahanın ebeveynlere de tanındığını ilave eder.
Harpte can verenlerin çocukları ve ebeveynlerine dair kanunlarda, harpten geriye kalan ebeveynlerin diğer bütün vatandaşların fevkinde hiçbir haksızlığa uğramamasını temin etmeyi en yüksek dereceli hakime buyuran cumhuriyet ihtimamını bilirsiniz, Devlet çocukları da bizzat yetiştirir.
Böylelikle, der Laertios, harpte şan ve şeref kazanmaya pek hevesli hale geldiler, tıpkı Polyzelos gibi, Kynaigeiros gibi ve Maraton Muharebesi'ndeki cümle cengaverler gibi, bunlara Harmodios, Aristogeiton ve Miltiades de eklenebilir.
Bir vasi himayesi altındaki yetimin anasıyla evlenmesin, yetim öldüğü takdirde onun mirasına konacak olan kimse de ona vasi tayin edilmesin, bu kaide Syrianos, Markellos ve diğerlerince teyit edilmiştir, onlar aynı kanunun vesayet altındaki kızın vasinin oğluyla evlenmesini de menettiğini ilave ederler.
SOLON
Bir mühür kazıyıcısı, sattıktan sonra hiçbir mührün baskısını elinde tutmasın.
Eğer bir kimse, yalnızca tek bir gözü olan bir başkasının gözünü çıkarırsa, kendi iki gözünü birden kaybedecektir.
Laertios, onun hırsızlığa dair kanununu şöyle aktarır, Koymadığın şeyi kaldırma, aksi takdirde ceza ölümdür. Aiskhines, suçlarını itiraf etmeleri hâlinde bunun geçerli olduğunu ekler, diğerleri ise cezanın yalnızca değerin iki katını ödemek olduğunu öne sürer. Kanunun kutsala saygısızlık ile hırsızlık arasında bir ayrım gözeterek ilkini ölümle, ikincisini ise iki kat tazminatla cezalandırdığını savunan Aulus Gellius ile Hermogenes de bu görüştedir. Demosthenes, bu kanunu tam olarak şu sözlerle naklederek meseleyi açıklığa kavuşturur, Eğer bir kimse gündüz vakti elli drahminin üzerinde hırsızlık yaparsa, on birler heyetine götürülebilir, eğer gece vakti bir şey çalarsa, herhangi bir kimsenin onu öldürmesi ya da takibat esnasında yaralayarak on birler heyetine götürmesi caizdir. Prangaya vurulmayı gerektiren bu tür suçlardan mahkûm olan hiç kimse, hırsızlığı için kefalet veremez, cezası ölüm olacaktır. Eğer bir kimse Lykeion'dan, Akademi'den veya Kynosarges'ten bir giysi, küçük bir şarap kabı ya da değersiz başka bir eşya, yahut gymnasionlardan veya limanlardan herhangi bir kap çalarsa, ölümle cezalandırılacaktır. Fakat bir kimse şahsi olarak hırsızlıktan mahkûm edilirse, iki katı değer ödemesi caizdir ve para cezasının yanı sıra, herkesin onu bağlı görebilmesi için beş gün beş gece zincire vurulması da davacının takdirine bağlı olacaktır.
Solon'un kanununa göre tezek çalanlar dahi cezaya tabi tutulurdu.
Bir arkhon sarhoş yakalanırsa, ölümle cezalandırılmalıdır.
Laertios tarafından aktarılanlara, başkalarınca derlenen şu maddeler de eklenmelidir,
Aynı babadan olan erkek ve kız kardeşlerin evlenmesine izin vermiş, yalnızca aynı anadan doğan erkek ve kız kardeşlerin evlenmesini yasaklamıştır, oysa Philon'un belirttiğine göre, Lakedaimonlu kanun koyucu tam tersine ikincilere izin verip birincileri yasaklamıştır.
Bu sebeple Cornelius Nepos, Kimon'un kız kardeşi Elpinike ile evlendiğini bildirir, onu buna sevk eden yalnızca aşk değil, aynı babadan olan bir kız kardeşle evlenmeye cevaz veren Atina âdeti olmuştur.
Kadınların terbiyesine dair, kadimlerin usulüne uygun olarak ayrıntılı hükümler yazmıştır.
Zina hâlinde yakalanan bir kadının, mevcudiyetiyle iffetli kadınları ifsat etmemesi için ziynet eşyası takmasına ve umumi tapınaklara girmesine müsaade etmezdi. Şayet kadın bir tapınağa girer ya da süslenirse, herkesin onun giysilerini yırtmasını, ziynetlerini söküp almasını ve onu dövmesini emrederdi, ancak öldürmesini ya da sakat bırakmasını menederdi.
Böylelikle mezkûr kadını her türlü itibardan mahrum bırakır ve ona ölümden daha acı bir hayat verirdi. Bu husus Demosthenes tarafından da teyit edilir ve o şunu ekler, Bir kimse bir zaniyi suçüstü yakalarsa, onları yakalayan kişinin o kadınla evliliğini sürdürmesi caiz değildir, şayet onu karısı olarak tutmaya devam ederse, yurttaşlık haklarından mahrum edilsin.
Cenaze, onun emrettiği veçhile ev içinde usulünce hazırlansın ve ertesi gün, gün doğumundan evvel dışarı taşınsın.
Cenaze kabre taşınırken, erkekler önden gitsin, kadınlar arkadan takip etsin.
Kuzenlik derecesi içinde olanlar müstesna, altmış yaşın altındaki hiçbir kadının ölünün terekesine dâhil olması ve naaşı kabre kadar takip etmesi caiz değildir, aynı şekilde cenaze dışarı taşındıktan sonra da, kuzenlik derecesinde bulunanlar hariç hiçbir kadın ölünün evine ve eşyasına yaklaşamaz.
Kabirlere dair ise, hiç kimsenin onları yıkmaması veya içlerine yeni bir şey getirmemesi gerektiğinden başka bir şey söylemez, bir mezarı, anıtı veya sütunu ihlal eden, yıkan ya da kıran her kimse cezalandırılacaktır.
Bir kimse açıkta kalmış bir ölüye rastlarsa, üzerine toprak atsın.
Yürürlükteki bir kanunu beğenmeyen her kimse, evvela onu dava etsin, şayet ilga edilirse, yerine bir başkasını koysun, bunun usulü Demosthenes tarafından etraflıca beyan edilmiştir.
Libanios'a göre, evlatların ebeveynlerine karşı gereken tüm vazifeleri yerine getirmekle yükümlü olduklarını hükme bağlamıştır. Sextus, onun bir kimsenin oğlunu öldürmesine cevaz veren bir dokunulmazlık getirdiğini söyler, ancak Halikarnaslı Dionysios, evlatlarını kapı dışarı etmelerine ve onları mirastan mahrum bırakmalarına izin verdiğini, lakin bundan fazlasına müsaade etmediğini teyit eder.
Savaşa girmekten imtina eden, ordudan kaçan veya korkaklık gösteren herkesin aynı cezaya çarptırılmasını emretmiştir, agora sınırlarının dışına sürülmek, çelenk takmalarına veya umumi tapınaklara girmelerine izin verilmemek.
Bir kimse ebeveynine kötü muamelede bulunmaktan, sancağını terk etmekten ya da kanunen menedildiği hâlde girmemesi gereken yerlere gitmekten ötürü yakalanırsa, on birler heyeti onu tutup bağlasın ve Heliaia mahkemesine çıkarsın, dileyen her kimsenin onu itham etmesi caizdir, şayet suçlu bulunursa, uygun görecekleri cezayı yahut para cezasını takdir etmek Heliaia'nın hükmüne kalmıştır, ceza akçe cinsinden ise, ödenene kadar prangada tutulsun.
Kadınsı bir meşgale olduğu gerekçesiyle bir erkeğin ıtır ve merhem satmasına müsaade etmemiştir.
Hatiplere gelince, yurttaşların en yaşlısının kürsüye ilk çıkmasını emretmiştir.
Akslar, Kyrbeîs, Senatör Yemini ve Solon'un Diğer Müesseseleri Hakkında
Kürsüden, kargaşa ve taşkınlığa meydan vermeksizin ağırbaşlılıkla, tecrübesine dayanarak kamu yararına en uygun gördüğü tedbirleri teklif etmesini, ardından her yurttaşın yaşına göre sırayla ve intizam içinde fikrini beyan etmesini emretti. Bir Atina yurttaşının Atina'dan başka hiçbir yerde yargılanamayacağını hükme bağladı. Hiçbir gencin [okunamadı] taşımamasını emretti.
Halkın yöneticileri ve memurları için verilecek cezaların gecikmeksizin derhal infaz edilmesini buyurdu, zira sıradan kimselerin her zaman cezalandırılabileceğini, fakat yöneticilerin ıslahının hiçbir tehire tahammülü olmadığını mülahaza etmekteydi. Tanrılar ve onların ibadeti hususunda hiçbir nizam koymadığı gibi, ebeveyn katillerine karşı da bir ceza tayin etmedi, bu hususta kendisine sual edenlere, bir kimsenin bu denli alçaklaşabileceğini tasavvur etmediği cevabını verdi.
Kanunları yüz yıl müddetle tasdik etti, bunlar farklı levhalar üzerine kazınmıştı.
Şahsi davalara müteallik olanlar, dört köşeli uzun ahşap levhalara işlenmişti, yerden yükselen ve tekerlek misali bir mil etrafında dönen mahfazaları vardı, bundan ötürü bunlara akson adı verilmişti. Evvela hisara yerleştirilmiş, bilahare herkesin görebilmesi gayesiyle Prytaneion'a nakledilmişlerdi ki Plutarkhos'un devrinde bunlardan bazı kalıntılar hâlâ mevcuttu.
Kamu düzenine ve kurbanlara taalluk edenler ise taş levhalar üzerine yazılmış olup kyrbeîs diye tesmiye olunurdu, bu isim ya her ferdin mal mülk hesabını tutan Kyrbus'tan yahut [okunamadı] veya bu usulün mucidi sayılan Korybantlar'dan mülhemdi.
Bunlar Porticus Regia'ya yerleştirilmişti. Gerek aksonlar gerekse kyrbeîs, tıpkı saban süren öküzlerin dönüşü gibi [bustrofedon tarzında] yazılmıştı, nitekim Demosthenes sol taraftan başlayan kanunu en alttaki kanun diye adlandırır.
Senato, Solon'un kanunlarını yüz yıl boyunca meriyette tutmak üzere müşterek bir yemin etti, Thesmothete'lerin her biri de agorada dellal taşının üzerinde, bu kanunları ihlal edecek olurlarsa Delphi'de kendi ağırlıklarınca altından bir heykel vakfedeceklerine dair ant içti.
Solon'un vazettiği yeminin bazı teferruatı muhtelif müelliflerce zikredilmiştir, nitekim Plutarkhos kanunlarının ilgâ edilmeyeceğine dair andı, Stobaios hiçbir gencin yargıç tayin edilmemesini, Demosthenes ise gerek davacının gerekse davalının bârîz bir tarafsızlıkla dinlenmesini zikreder.
Aynı müellifin naklettiği yemin şu lafızlarla ifade olunur,
Atinalıların ve beş yüzler meclisinin kanunlarına muvafık surette reyimi beyan edeceğim.
Benim hiçbir yardımımla istibdada yahut oligarşiye müsaade edilmeyecektir, halkı ifsat etmiş olan, buna niyetlenen yahut yeltenen kimsenin asla safında yer almayacağım.
Yeni borç defterlerinin açılmasına, hâlihazırda kabul edilmiş olanların taksimine veya arazilerin yahut emvalin eşitlenmesine asla rıza göstermeyeceğim. Sürgün edilmiş veya tecrit edilmiş hiçbir kimseyi memlekete geri çağırmayacağım.
Senato tarafından kararlaştırılan, halk tarafından tasdik edilen bu kanunları inkâr eden kimsenin şehirden sürülmesine muvafakat edeceğim, kimseye haksızlık edilmesine müsamaha göstermeyeceğim, önceki memuriyetinin hesabını vermedikçe hiçbir kimseyi memur tayin etmeyeceğim.
Aynı şahsın bir yılda iki defa seçilmesine yahut aynı anda iki vazifeyi deruhte etmesine asla cevaz vermeyeceğim.
Rüşvet yahut menfaat kabul etmeyeceğim gibi, başkalarının da almasına müsaade etmeyeceğim.
Otuz yaşındayım, hem davacıyı hem davalıyı tarafsızca dinleyecek, suçu sabit görülenleri hiçbir mazerete bakmaksızın mahkûm edeceğim.
Zeus adına, Poseidon adına ve [okunamadı] adına ant içerim ki, şayet bu hususların tamamına riayet etmezsem, beni, hanemi ve evlatlarımı helak etsinler.
Hesykhismos'un, Solon'un kanunlarında üç tanrı üzerine yemin edilmesini emrettiğini teyit etmesi belki de bundan ileri gelmektedir.
Ayların intizamsızlığını ve Güneş'in doğuşu ve batışıyla her vakit uyuşmayan, bilakis kimi zaman bir gün zarfında ona yetişip önüne geçen Ay'ın hareketini mülahaza ederek, o güne kavuşumdan önceki kısmı bir önceki aya, mütebaki kısmı ise sonraki ayın başlangıcına izafe etmek suretiyle eski ve yeni adını verdi.
Böylelikle Atinalılara günleri Ay'ın hareketine göre tanzim etmeyi öğretti ve anlaşıldığı üzere, Homeros'un bir ayın bittiği ve diğerinin başladığı zamana dair sözünü hakkıyla fehmeden ilk kimse oldu.
Ertesi güne neomenia, yani hilal adını verdi, yirminci günden otuzuncu güne kadar olan kısmı, Ay'ın küçülmesini nazara alarak ilave suretiyle değil tenkis suretiyle hesap etti.
Homeros'un mısralarının fasılasız terennüm edilmesini, birinin bittiği yerden diğerinin başlamasını emretti, nitekim Diokhidas, Solon'un Homeros'u, rapsodileri ilk cemeden Peisistratos'tan daha ziyade aydınlattığını söyler, bu husustaki başlıca mısralar Atina'da ikamet edenler diye başlayan kısımdır.
Umumi fahişelere ilk ruhsatı o verdi ve bunların devlete ödediği parayla Pandemos Aphrodite'ye bir mabet inşa ettirdi.
Askerlere kaval ve lir sesleri eşliğinde, adımlarında muayyen bir vezin gözeterek yürümeyi ilk öğreten de o oldu.
Bölüm VIII: Anakarsis'i Nasıl Ağırladığı, Mısır, Kıbrıs, Miletos, Delphi, Korinthos ve Girit Seyahatleri
Sokrates'e göre kırk yedinci Olimpiyatta, Eukrates'in arkhonluğu devrinde Anakarsis Atina'ya geldi, derhal Solon'un hanesine varıp kapıyı çalarak onun dostluğuna ve misafirperverliğine talip bir yabancı olduğunu söyledi.
Solon, dostluğu evde tesis etmek daha hayırlıdır, diye mukabele etti, bunun üzerine Anakarsis, öyleyse sen ki evindesin, beni dostun ve misafirin kıl, cevabını verdi.
Onun bu nüktedanlığına hayran kalan Solon, onu lütufla ağırladı ve kamu işleriyle meşgul olup kanunlarını tanzim ettiği müddetçe bir süre yanında misafir etti.
Bunu anlayan Anakharsis, yurttaşların adaletsizliğini ve açgözlülüğünü, örümcek ağlarından farksız olan yazılı kanunlarla dizginlemeye giriştiğine güldü, zira bu ağlar zayıf ve yoksulları sımsıkı tutarken, güçlü ve zenginler onları delip geçmekteydi, Solon ise buna cevaben, insanların, bozulması her iki taraf için de elverişli olmayan ahitlere sadık kaldıklarını bildirdi.
Yurttaşlara, riayet etmenin çiğnemekten daha hayırlı olduğu herkesçe aşikâr kanunlar verdi, lakin akıbet, Solon'un beklentisinden ziyade Anakharsis'in [okunamadı] ile uyuştu.
Kanunları ilan edildikten sonra, kimi övmek kimi yermek, kimi de aklına ne gelirse eklenmesini veya çıkarılmasını tavsiye etmek üzere her gün birileri yanına geliyordu, ekseriyeti ise mananın izah edilmesini istiyor, her bir hususun nasıl anlaşılması gerektiğini soruyor ve manayı şerh etmesi için ona yalvarıyordu, onları tatmin etmemenin kibir sayılacağını, tatmin etmenin ise kendisini kınamalara maruz bırakacağını mülahaza eden Solon, belirsizliklerden, ısrarlardan ve ayıplanma vesilelerinden kaçınmaya karar verdi (zira kendi dediği gibi, büyük işlerde herkesi memnun etmek zordur). Seyahatine bir gemi kaptanlığı süsü vererek ve on yıl boyunca uzak kalmak için Atinalılardan müsaade alarak denize açıldı, bu müddet zarfında kanunlarının onlar için alışılmış hale geleceğini umuyordu.
İlk vardığı yer Mısır oldu, kendi ifadesiyle Nil'in ağzında, Kanopos sahilinin yakınında ikamet etti. Bir müddet, bu rahiplerin en bilgilileri olan Heliopolisli Psenophis ve Saaisli Sonkhes ile felsefe çalıştı, Platon'un teyit ettiğine göre, sonradan manzum olarak açıklamaya başladığı Atlantis efsanesini Solon'a öğretenler onlardı. Kadim zamanlara dair onlara sual ettiğinde, yaşlı olanı ona şöyle dedi, Ey Solon, Solon, siz Grekler daima çocuksunuz, aranızda tek bir yaşlı adam dahi yoktur.
Oradan Kıbrıs'a geçti, burada o memleketin krallarından biri olan ve Theseus'un oğlu Demophoon tarafından Klarios nehri üzerinde, muhkem fakat çetin ve çorak bir mevkide inşa edilmiş küçük bir kente sahip bulunan Philokypros'un büyük teveccühüne mazhar oldu.
Solon, kentin hemen aşağısında uzanan latif bir ova bulunduğundan, şehri oraya naklederek daha ferah ve hoştur bir hale getirmesi hususunda onu ikna etti.
Solon bu işin icrası esnasında hazır bulunup ahalinin yerleşmesine itina gösterdi, sıhhat kadar mukavemete de uygun şekilde tanzim edilmesi için krala yardım etti, bunun üzerine pek çok kimse Philokypros'un maiyetine katıldı ve diğer krallar ona gıpta etti, bu sebepten ötürü kral, bu muvaffakiyetin şerefini Solon'a atfederek, daha evvel Aipeia olarak adlandırılan şehre onun isminden mülhem Soli adını verdi.
Philokypros'a hitap ettiği mersiyelerinde bu kuruluştan bahseder,
Dilerim Kıbrıs'ta uzun müddet kral olarak kalırsın, Ve bu halka, bu [okunamadı] riyaset edersin, Süratli bir sefine ile bu limandan beni selametle ulaştırsın, Ve saadet bahşetsin, ihsan eylesin bu kente emin bir [okunamadı].
Miletos'ta Thales'i de ziyaret etti, onun kendisine kurduğu ve Plutarkhos'un sözleriyle zaten aktarılmış olan hileyi Tzetzes'ten naklen dinleyiniz,
Solon'un dostu Thales bekâr bir hayat sürerdi, Solon ise sık sık evlenmesini öğütlerdi, [okunamadı] Merakla orada ne havadis olduğunu sordu, Biri gurbettedir, dedi, varisini kaybetmiş bulunuyor, [okunamadı] Saçını başını yolarak kederini feryat ile döker, Thales şefkatle sarılarak, bırak bu kederi der, Seni yalnızca aldattım, İşte bu sebeplerden içtinap ederim evlilikten, Ki senin gibi yüce bir ruhu dahi düşürür ye'se birden.
İster bu aldatmacaya ister hakiki bir kayba taalluk etsin, Dioskorides ve Stobaios'un naklettiğine göre, bunun hiçbir faydası yok denildiğinde, o da işte tam da bu yüzden ağlıyorum cevabını verdi.
Delphoi'de diğer bilge adamlarla buluştu, ertesi sene ise Periandros'un davetiyle Korinthos'ta bir araya geldi, bu buluşma Plutarkhos'un ima ettiğine göre [okunamadı] hüküm sürmesinden çok evvel vuku bulmuştu, Dion Khrysostomos da aksini iddia etmez, her ne kadar [okunamadı] bir kimse tarafından böyle tevil edilmiş olsa da, onun kelimeleri yalnızca şunu ifade eder, Solon, Peisistratos'un tiranlığından kaçtığı halde Periandros'un tiranlığından kaçmamıştı.
Epimenides'i ziyaret etmek maksadıyla Girit'e de gittiği, Thales'in bir mektubundan açıkça anlaşılmaktadır.
BÖLÜM IX. Kendisine Bilge Sıfatının Bahşedilmesi, Ahlaki Vecizeleri.
Kırk dokuzuncu Olimpiyat yılında, Damasias (ikinci kez) arkhon iken, yedi kişinin tamamı bilge sıfatını aldı, şerefli ve vakar dolu bir unvan olarak kendisine bu sıfat tevdi edilenlerin arasında Solon da vardı, Plutarkhos, Thales müstesna hepsinin kamusal işlerdeki maharetlerinden ötürü böyle anıldığını teyit eder.
Ve yine, Solon bilhassa ahlak ilminin siyasete taalluk eden kısmına meyil göstermişti, nitekim diğer bilge adamların ekserisi de öyle yapmıştı, ve onun hakkında konuşurken, bir hatip olmadığını, tabiat filozofu tesmiye edilenlerden de sayılmayacağını, lakin bir devleti idare etmeyi öğreten hikmeti benimsediğini söyler. Buna ahlak ilmindeki vukufu da eklenebilir, her ne kadar Sokrates bunu ilk defa bir nizam dahilinde ilim haline getirmiş olsa da.
[okunamadı] zayıf olanı tutar, daha büyük olanlar delip geçer.
[okunamadı] ahmaklıktan ileri geldiği söylenince, hiçbir ahmak kadehinin başında kalamaz diye cevap verdi. En iyi nizamın hüküm sürdüğü kentin, haksızlığa uğrayanlar ile uğramayanların aynı derecede alaka ve teessür gösterdiği kent olduğunu söyledi, tokluk zenginlikten, hakaret ve küstahlık ise tokluktan neşet eder.
Plutarkhos ve diğerleri ise şunları aktarır, bir kentin en iyi idare edilen kent olmasının, ahalinin başkalarına yapılan haksızlıkları tıpkı kendilerine yapılmışçasına gayretle takip etmesine bağlı olduğunu düşünüyordu. Bir kentin en iyi şekilde nasıl tanzim edilebileceği sorulduğunda, şayet yurttaşlar yöneticilere, yöneticiler de kanunlara itaat ederse cevabını verdi, monarşisini demokrasiye tebdil eden bir kral veya tiranın payelerin en şereflisine nail olacağını ikrar etti.
O, servetin haksızlıkla kazanılmadığı, sadakatsizlikle muhafaza edilmediği ve pişmanlıkla harcanmadığı bir aileyi en hayırlı aile addederdi. O, dışsal nimetlerle yeterince donanmış, dürüst davranan ve ölçülü yaşayan kimseleri mesut olarak tarif ederdi; bu tarifi Aristoteles de tasvip eder.
Bir devletin iki şeyden ibaret olduğunu söylerdi, mükâfat ve ceza. Dostlarından birini derin bir keder içinde görünce, onu kaleye çıkardı ve aşağıdaki bütün binaları temaşa etmesini istedi; diğerinin bunu yaptığını görünce, şimdi dedi, kendin düşün, ne kadar çok insanın vaktiyle buralarda yaşamış olduğunu ve gelecekteki asırlarda da yaşayacağını; ve sanki yalnızca senin başına gelmiş gibi bu dertlere kederlenmekten vazgeç.
Ayrıca şunu da söylerdi, eğer insanlar talihsizliklerini tek bir yere getirip yığsalardı, her biri bu müşterek yığından eşit bir hisse almak yerine, kendi payına düşeni tekrar evine götürmeyi yeğlerdi.
İçki meclisinde Periandros tarafından lakırdı bulamadığından mı sustuğu, yoksa iyilerin mükâfatlandırıldığı, kötülerin cezalandırıldığı bir yerde mi bulunduğu sorulduğunda; gayesi felsefeyi aşmayan bir adam olduğunu söyledi.
Demosthenes, fesat verici bir kanun teklifinde bulunan bir kimseyi suçlarken hâkimlere irat ettiği nutku şu mealde nakleder, Sahte para basan kimsenin ölümle cezalandırılması, bütün şehirlerde umumen kabul görmüş bir kanundur. Müteakiben hâkimlere, bu kanunun kendilerine adil ve övgüye layık görünüp görünmediğini sordu; onlar da, vatandaşlar arasında rıza göstermek suretiyle yapılan hususi akitlerde paranın kullanılmasının zaruri olduğunu tasdik ettiler; fakat hâkimlerin, hususi şahısların parasının ayarını düşürenleri cezalandırmaları gerektiği gibi, devletinkini bozanları, tunç yahut kurşun katanları çok daha şiddetle tecziye etmeleri icap eder; [okunamadı] hiçbir şeyden korkmamalı, lâkin yıkımdan ve ölümden kaçamamıştır. Mimnermos şöyle yazdığında,
Zahmetten ve hastalıktan uzak, Alıp götürsün ölüm beni altmışımda ancak. O, şairi kınayarak şöyle dedi,
Öğüdümü dinle de uzat bu dileği, Verdiği nasihat için hor görme bu dost yüreği.
Değiştir şarkını, şöyle olsun murat, Alıp götürsün ölüm beni seksenimde bizzat.
Onun ahlaki vecizeleri Demetrios Phalereus tarafından şu şekilde nakledilir, bunlardan bazıları Laertios tarafından da zikredilmiştir, Hiçbir şeyde aşırıya kaçma. Hâkim makamına oturma; zira oturursan, mahkûm ettiğin kimse seni düşman belleyecektir. Hazdan kaç, zira o keder doğurur. Sohbetinde dürüstlüğü yeminden daha titizlikle gözet. Sözleri sükût ile, sükûtu ise münasip vakit ile mühürle. Yalan söyleme, bilakis doğruyu söyle.
Ciddi meseleler üzerinde tefekkür et. Hiçbir şeyin ebeveyninden daha adil olduğunu söyleme. Aceleyle dost edinme, edindiğin dostu da aceleyle terk etme.
İtaat etmeyi öğrenerek, nasıl hükmedeceğini bileceksin. Başkalarına layık gördüğün cezaya, evvelemirde kendin katlan. Kibirli olma. Kötü kimselerle ülfet etme. Tanrılara danış. Dostunu aziz tut. Ebeveynine hürmet et. Aklı kendine rehber kıl. Gördüğünü söyleme. Bildiğini gizle. Sana tabi olanlara mülâyim davran. Zahir olandan batın olanı istihraç et.
Didymos ve Laertios’a göre onun hususi vecizesi, "Hiçbir şeyde aşırıya kaçma" idi; Ausonius’a göre ise, şu sözleri de kendisine atfettiği "Kendini bil" idi,
Akıbetini gördüğüm kimseye ancak mesut demeğe cesaret ederim.
Denginle evlen, denk olmayanlar uyuşamaz. Talihin sevk ettiği hiçbir kimseyi izzete yükseltme; Dostunu tenhada azarla, mecliste methet; Kazanılan şerefler, bahşedilenleri fersah fersah aşar; Mukadderat muhakkaksa, ihtiyat neye yarar? Şayet gayrimuayyen ise, korkuya daha az hacet var. Laertios, onun şu mısralarını da zikreder,
Sakın her adamdan, bağrında saklı bir kılıç taşımasın, Çehresi açık, lisanı çatal, zihni gaddar olmasın.
Peisistratos’a Nasıl Karşı Koyduğu ve Thespis’i Kınadığı
Solon’un yokluğunda, şehirde eski tefrika yeniden nüksetti; Lykourgos ova ahalisinin reisi idi;
SOLON
Megakles sahil ahalisinin, Peisistratos ise zenginlere karşı en ziyade şiddet gösteren şehir ahalisinin başında bulunuyordu; Solon’un kanunlarına şehirde hâlâ riayet edilmekteydi, lâkin ahali, bunu en adil şey olarak gördüğünden değil, başkalarının mallarına temellük etmek ve muhalif fırkayı ezmek ümidiyle yenilik ve tebeddül peşinde koşuyordu.
Ahval bu minval üzereyken Solon, Atina’ya avdet etti; burada herkes tarafından büyük bir hürmet ve riayetle karşılandı, lâkin bedeninin ve dimağının zaafiyeti sebebiyle umumun huzurunda nutuk irat edemedi ve faaliyette bulunamadı; yine de kumandanların her birini tenhaya çekerek aralarındaki ihtilafları tesviye etmeye gayret etti; bu hususta, hem akrabalıklarına hem de meziyetlerine istinaden kadim bir dostluğu bulunan Peisistratos ikna edilmeye en müheyya kimse olarak görünüyordu; Solon’un sık sık ifade ettiği üzere, şayet muhterisliğinden arındırılabilseydi, ondan daha kıymetli bir şahsiyet bulunamazdı.
Bu sıralarda (Plutarkhos’a göre), ellinci Olimpiyat devrinde, Thespis trajediler sergilemeye başladı (Suidas, Meursius’un da kaydettiği üzere, bunu sehven on Olimpiyat sonrasına tarihler); henüz ortada bir müsabaka bulunmadığından, ahali bu işin getirdiği yenilikten pek ziyade büyülenmişti.
Fıtraten işitmeğe ve öğrenmeğe meyyal olan, yaşının kemali sebebiyle de istirahate, zevke, ziyafetlere ve musikiye daha çok meyleden Solon, [okunamadı] Thespis’i ve bu kadar büyük bir dinleyici kitlesine hitap etmesini [okunamadı] yalanlar uydurmaktan ve söylemekten hicap duymadığını [okunamadı]; bu neviden latifeyi tasvip edenlerin, vakti geldiğinde bunu akitlerimizde ve muamelelerimizde ciddiyetle tatbik edeceğini söyledi. Netice itibarıyla, bu uydurmaların faydasız olduğunu mülahaza ederek, onun trajedi öğretmesini yahut sahnelemesini kat’i surette menetti.
Kısa bir müddet sonra Peisistratos, kendini bizzat yaralamış bir hâlde, cumhuriyet namına düşmanları tarafından bu muameleye maruz bırakıldığını iddia ederek bir savaş arabasıyla meydana geldi ve ahaliyi şiddetli bir galeyana sevk etti. Solon onun yanına sokularak, Hippokrates’in oğlu, dedi, düşmanı aldatmak için kendi kendini kırbaçlayan Homeros’un Odysseus’unu, aynı vasıtalarla vatandaşları kandırmaya kalkışarak pek fena taklit ediyorsun. Bunun üzerine ahali, Peisistratos’u muhafaza etmek maksadıyla derhal fevc fevc toplandı.
Ariston, Peisistratos’a elli kişilik daimi bir muhafız birliği tahsis edilmesini teklif etti, Solon ise buna karşı çıkmak üzere ayağa kalktı ve tesirini sonradan mısralarla şöyle ifade edeceği nutuklar irat etti,
Eğer kötülük cehaletinizden ve günahlarınızdan neşet etmişse, Tanrıları bu felaketlerin müsebbibi saymayın, Kendi ellerinizle güç verdiniz o kimselere, Karşılığında ise size köleliği reva gördüler. Her biriniz tilkinin adımlarını takip eden birer aslansınız, Lakin ruhlarınızı hile ve beyhadelik kaplamış. O adamın yumuşak diline ve sözlerine kulak verirsiniz, Fakat işlediği fiilin künhüne asla vakıf olamazsınız.
Peisistratos’un emellerini de şu mealdeki bir mersiye ile onlara evvelden haber verdi,
Yoğunlaşan buharlar doluyu ve karı doğurur, Gök gürültüsü ise parlak şimşekten neşet eder. Deniz azgın rüzgarlarla çalkalanır, Onunla huzursuz edilmediğinde ise ondan daha mülâyimi yoktur. Bir şehir, büyük adamların eliyle felakete sürüklenir, Ve bir tiranlığın boyunduruğu altında inlemeyi öğrenir.
Lakin yoksul tabakanın Peisistratos’a fazlasıyla meylettiğini ve taşkınlık çıkardığını, zenginlerin ise korku içinde kaçarak selamet aradığını görünce, şu sözlerle geri çekildi, "Ey Atinalılar, ben kiminizden daha bilge, kiminizden ise daha cesurum, Peisistratos’un hilesini kavrayamayanlardan daha bilge, bunu anlayıp da korkudan sükût edenlerden ise daha cesurum."
Senato, Peisistratos’un fırkasıyla hemfikir olduğundan onun delirdiğini iddia etti, Solon ise buna şu cevabı verdi, "Aşikâr hakikat zuhur edecektir, pek az bir vakit sonra halk benim cinnetimi anlayacaktır."
Halk, Peisistratos’a muhafız birliği bahşettikten sonra, adamların sayısını tahdit etmedi, dilediği kadar muhafız toplamasına ve beslemesine göz yumdu, nihayetinde Peisistratos Akropolis’i zapt etti, bunun üzerine şehirde kargaşa baş gösterdi, Megakles ve geri kalan Alkmaionidai mensupları kaçtı.
Artık hayli yaşlanmış olan ve arkasında duracak kimsesi kalmayan Solon, mızrak ve kalkan kuşanarak meydana çıktı, halka bir hitapta bulundu, bir yandan onları ahmaklık ve korkaklıkla itham ederken diğer yandan hürriyetlerini terk etmemeleri hususunda gayrete getirerek şu meşhur sözü söyledi, "Bu tiranlığı neşvünema bulduğu sırada bastırmak çok daha kolaydı, lakin zirveye ulaştığı şu demde kökünü kazımak çok daha şerefli olacaktır."
Hiç kimse onu dinlemeye cesaret edemeyince evine döndü, silahlarını alıp kapısının önüne (Laertios’a göre cephaneliğin önüne) bıraktı ve şöyle dedi, "Elimden geldiğince vatanıma ve kanunlara yardım ettim," yahut Laertios’un naklettiği üzere, "Ey vatan, sana hem sözle hem de fiille arka çıktım."
Plutarkhos, o vakitten sonra inzivaya çekilip ilimle meşgul olduğunu ve pek çok kimsenin tiranın onu ölüme mahkûm edeceğini söyleyip neye bu kadar güvendiğini sorduklarında, ihtiyarlığına güvendiğini söylediğini ekler,
Lakin Laertios, silahlarını bıraktıktan hemen sonra memleketi terk ettiğini beyan eder (ki bu daha muhtemel görünmektedir), Aulus Gellius ise Servius Tullius devrinde Peisistratos’un Atina tiranı olduğunu, Solon’un ise evvelce ihtiyarî bir sürgüne gittiğini nakleder.
BÖLÜM XI. Lidya ve Kilikya’ya Seyahati
Atina’dan ayrılışında pek çok kimseden davet aldı, mektuplarından da anlaşılacağı üzere Thales tarafından Miletos’a, Bias tarafından Priene’ye, Epimenides tarafından Girit’e, Kleobulos tarafından Lindos’a çağrıldı, hatta bizzat Peisistratos şu mektupla onu memleketine dönmeye teşvik etti,
"Peisistratos’tan Solon’a.
Ben ne Yunanlar arasındaki yegâne tiranım ne de Kodros’un soyundan geldiğim için haiz olduğum krallık hakkından mahrumum. Atinalıların yemin ederek Kodros ve vârislerine vermeyi taahhüt ettiği, fakat bilahare ellerinden aldığı hakkı geri aldım, bunun haricinde ne Tanrı’ya ne de insana karşı bir kusur işledim. Devletin, senin Atinalılar için vazettiğin kanunlara göre idare edilmesine itina gösteriyorum, hem de bunu bir demokrasiden çok daha iyi şekilde ifa ediyorum. Kimsenin haksızlık etmesine müsaade etmiyorum, eski krallara bahşedilen hürmet ve makam haricinde tiranlığa mahsus hiçbir imtiyazdan faydalanmıyorum, her fert servetinin onda birini bana değil, umumi kurbanların ifasına, devletin sair masraflarına yahut savaş vaktine ihtiyat akçesi olarak ödüyor. Niyetlerimi ifşa ettiğin için seni muaheze etmiyorum, zira bunu bana duyduğun nefretten ziyade devlete beslediğin muhabbetle yaptın, üstelik nasıl bir idare tesis etmek niyetinde olduğumu bilmiyordun, şayet bilseydin belki de hâkimiyetimi hoş görür, kendini sürgüne mahkûm etmezdin, bu sebeple evine dön ve yemine hacet kalmaksızın bana inan. Solon, Peisistratos’tan asla bir fenalık görmeyecektir, bilirsin ki düşmanlarım dahi görmemiştir, şayet dostlarım arasına katılmayı tensip buyurursan onların en başında geleceksin, zira sende hile yahut sahtelik namına hiçbir şey görmedim, yok eğer Atinalılarla beraber yaşamak istersen hürriyetini kullan, yeter ki benim yüzümden kendini vatanından mahrum etme."
Solon şu cevabı verdi,
"Solon’dan Peisistratos’a.
Senden bir fenalık görmeyeceğime itikadım tamdır, zira sen tiran olmadan evvel senin dostundum, halihazırda ise tiranlıktan hazzetmeyen sair Atinalılardan daha fazla düşmanın değilim. İdarenin tek bir adam eliyle mi yoksa bir demokrasi vasıtasıyla mı daha hayırlı olacağına her iki taraf karar versin. Seni tiranların en iyisi ilan ediyorum, lakin Atina devletinde eşitliği tesis etmiş ve tiranlığı kabul etmemiş biri olarak, dönmem halinde senin fiillerini tasvip etmiş sayılacağımdan ve kınanmaktan çekindiğim için Atina’ya dönmeyi münasip bulmuyorum."
Kroisos da onu davet etmek üzere adam gönderdi, Solon ona da şöyle cevap verdi,
"Solon’dan Kroisos’a.
Bize gösterdiğin âlicenaplığı takdir ediyorum, Pallas hakkı için, şayet her şeyin fevkinde bir demokrasi altında yaşamayı arzu etmeseydim, Peisistratos’un cebren hüküm sürdüğü Atina’da kalmaktansa senin krallığında yaşamayı ziyadesiyle tercih ederdim, zira benim için en makbul olanı her şeyin âdil ve eşit olduğu bir yerde yaşamaktır, yine de misafirin olmayı arzu ettiğimden ötürü nezdine geleceğim."
Solon bu davet üzerine Sardis’e gitti, Heredot’un aktardığına göre Kroisos onu pek hüsnükabulle karşıladı.
Üçüncü yahut dördüncü günden sonra, Kroisos’un emriyle memurlar onu hazinelere götürdüler, bütün ihtişamı ve zenginlikleri ona sergilediler, Solon hepsini müşahede ettiğinde Kroisos ona şöyle hitap etti,
Atinalı misafirim, felsefe sevgisiyle pek çok memleketi gezmiş olmanız hasebiyle hikmetinizin ve tecrübenizin şöhretini çok işittik, bundan ötürü şimdiye değin en mesut addedebileceğiniz bir kimse görüp görmediğinizi sormak isterim. Kendisinin öyle sayılacağını umarak bu suali tevcih etmişti. Solon ise ona asla dalkavukluk etmeyerek hakikate muvafık surette cevap verdi, Ey Kral, Atinalı Tellos’tur, dedi.
Bu cevaba şaşıran Kroisos, Niçin Tellos’u en mesut addetmektesiniz, diye sordu. Solon cevap verdi, Zira intizam içindeki bir devlette namuslu ve hayırlı evlatlara sahip oldu, hepsinin hayatta olan çocuklarını gördü, böylelikle ömrünü bir faninin erişebileceği en mükemmel surette geçirip şerefli bir akıbetle nihayete erdirdi.
Atinalılar ile Eleusis’teki komşuları arasında bir cenk vuku buldu, o da imdada yetişip düşmanı hezimete uğratarak asilce can verdi, Atinalılar onu düştüğü yerde büyük bir hürmetle defnettiler.
Solon Tellos’un saadetini naklederken müteessir olan Kroisos, ikinci mevkii kime bahşettiğini sordu, zira ikinci olarak kendisinin zikredileceğinden hiç şüphe duymuyordu.
Solon, Kleobis ve Biton’dur, dedi, Onlar aslen Argosludur, maişetlerini temin edecek servetleri ve bununla birlikte umumi müsabakalarda ikisini birden galip kılacak derecede muazzam bir beden kuvvetleri vardı, haklarında şöyle rivayet olunur, Argoslular Hera şerefine bayram tertip ettiklerinde, validelerinin iki öküzün çektiği arabayla mabede götürülmesi icap etmişti, tarlada hazır öküz bulunmadığından vakitleri daralan bu genç adamlar boyunduruğun altına bizzat girip validelerinin arabasını mabede varıncaya dek kırk beş stadia boyunca çektiler.
Bunu halkın gözü önünde yerine getirdiklerinde ömürlerinin en mesut nihayetine nail oldular, böylelikle Tanrı insan için ölmenin yaşamaktan daha hayırlı olduğunu beyan etti, zira etraflarını saran Argoslulardan erkekler evlatların faziletini, kadınlar ise validenin saadetini alkışlıyordu, ananın kendisi bu amelden ve onun getirdiği şereften nihayetsiz bir vecd duyarak heykelin huzurunda durdu ve tanrıçadan oğulları Kleobis ile Biton’a bir insanın başına gelebilecek en hayırlı şeyi lütfetmesini niyaz etti, bu niyazın ardından kurban kesip ziyafet çektikten sonra mabette uykuya daldılar ve bir daha uyanmayıp ömürlerini bu suretle tamamladılar, heykelleri pek müstesna kimseler olarak Argoslularca yaptırılıp Delphi’ye dikildi. Solon bu zatları ikinci derecede zikretti. Bunun üzerine öfkelenen Kroisos, Ey yabancı, dedi, Saadetimiz sana öylesine hakir mi görünür ki bizi sade vatandaşlarla bir dahi tutmazsın? Solon cevap verdi,
Kadir-i Mutlak İnayet’in çetin ve tebeddüllerle dolu olduğunu bilen bana, ey Kroisos, fani işlere dair mi sual edersiniz? Zamanın akışı içinde istemediğimiz pek çok şey görür, arzu etmediğimiz pek çok musibete duçar oluruz, bir faniye mühlet olarak takdir edilen yetmiş yıl, artık aylar müstesna yirmi beş bin iki yüz günden ibarettir, vakti denkleştirmek gayesiyle bir yılı diğerinden bir ay kadar uzatacak olursak bu yetmiş seneye ait artık aylar otuz beş eder, bu ayların günleri [okunamadı], bunlardan hiçbiri diğerine her cihetten benzemez. Binaenaleyh ey Kroisos, her insan bir mihnet içindedir.
Bana göre fevkalade zenginsiniz ve pek çok kimsenin hükümdarısınız, lakin sormuş olduğunuz suali, ömrünüzü saadetle ikmal ettiğinizi işitene dek cevaplandıramam, zira büyük serveti olan kimse, talih bütün bu nimetleri daim kılıp ona hayırlı bir ölüm bahşetmedikçe, maişetini günden güne temin eden kimseden daha mesut değildir.
Pek zengin olduğu halde bedbaht olan yahut mütevazı bir servete malik olup talihi yaver giden nice insan vardır, serveti bol olup mesut olamayan kimse talihli olandan yalnızca iki hususta üstündür, talihli kimse ise ondan pek çok cihetle üstündür, zengin kimse arzularını tatmin etmeye ve büyük felaketlerin üstesinden gelmeye daha muktedirdir, yine de talihli kimse onu geride bırakır, gerçi başkalarına fenalık edemez ve kendi [okunamadı] tatmin edemez, zira iyi talihi onu bunlardan meneder, lakin musibetlerden azadedir, sıhhatlidir, evlatlarından yana bahtiyardır ve hüsnü cemal sahibidir, şayet buna hayırlı bir ölüm de inzimam ederse aradığınız kimse, yani mesut tesmiye olunmaya layık olan işte odur, ölümden evvel bir kimseye mesut denilemez, ancak [okunamadı], nasıl ki tek bir diyar her ihtiyacını kendisi karşılayamaz, zira bazı şeylere malikken bazılarından mahrumdur ve en çok şeye malik olanı en makbulüdür, insanlar da böyledir, hiç kimse kendi kendine yetmez, birinde olan diğerinde bulunmaz, daima en çok nimeti haiz olan ve nihayetinde bu hayattan sükunetle ayrılan kimse, ey Kral, işte o adı taşımaya [okunamadı]. Her hususta nihayete ve işin nereye varacağına dikkat etmeliyiz, zira Tanrı her türlü talihi bahşettiği nice kimseyi nihayetinde büsbütün helak eder. Bu vaka Plutarkhos tarafından nakledilmiş, Laertios tarafından da zikredilmiştir, o şunu da ilave eder ki Kroisos debdebe içinde süslenip tahtına oturduğunda ona daha muhteşem bir şey görüp görmediğini sormuş,
O da, Horozlar, sülünler ve [okunamadı] fıtri renkleriyle çok daha güzeldirler, cevabını vermiştir.
Solon, Kroisos ile vuku bulan bu hasbıhalin ardından onu pohpohlamadığı yahut ona itibar etmediği için huzurdan savılmış, geleceğe bakıp hâlihazırdaki nimeti hafife aldığı için akılsız addedilmiştir. Fabl yazarı Aisopos o esnada pek muteber olduğu Kroisos tarafından Sardis’e davet edilmiş bulunuyordu, Solon’un böylesine kadirbilmez bir muameleyle gönderilmesine kederlenip ona şöyle dedi, Solon, hükümdarlara ya hiçbir şey söylememeli ya da hoşlarına gidecek şeyleri söylemeli.
Solon, Hayır, dedi, Ya hiçbir şey söylememeli yahut onlar için en hayırlı olanı söylemeli.
Böylelikle Solon, Kroisos’un nazarında ziyadesiyle tahkir edildi.
Daha sonra Kyros’a esir düşen Kroisos, onun fermanıyla yakılmak üzere hapsedilip büyük bir odun yığınının üzerine çıkarıldı.
Bu vaziyetteyken, Solon’un vaktiyle kendisine ilahi bir ilhamla söylediği, yaşayan hiçbir insanın bahtiyar sayılamayacağı sözü aklına geldi, bunları hatırlar hatırlamaz derin bir keder ve yeise kapılarak iç çekti ve üç kez Solon’un adını haykırdı, bunun üzerine Kyros tercümanlarına kime seslendiğini sormalarını emretti. Yanına varıp sorduklarında sustu,
baskı ve ısrarlara dayanamayarak nihayet onlara Atinalı Solon’un vaktiyle zenginliğini görmeye geldiğini, bunu hiçe saydığını, kendisine haber verdiği akıbetin nihayet vuku bulduğunu, üstelik bu hakikatin sadece kendisini değil bütün insanlığı, bilhassa da kendilerini bahtiyar sananları ilgilendirdiğini anlattı.
Kroisos bunları dile getirirken ateş alevlenmeye, dış kısımlarını alevler sarmaya başlamıştı. Kyros bunu [okunamadı] ayrıca Solon’un kanunlarını koyduktan on yıl sonra [okunamadı]
ondan ötürü, bu rivayetin kronoloji kaideleriyle olan uyumsuzluğu karşısında bir müdafaa geliştirmektedir, ki Laertios bunu Peisistratos’un tiranlığı gasp etmesinden sonraya yerleştirir. Diğer bir rivayet ise buradan Kilikya’ya gittiğini ve orada kendi adıyla anılan Soloi şehrini kurduğunu, buraya birkaç Atinalıyı da getirdiğini ve onların dillerinin yerli halkın diliyle bozulması sebebiyle "solekizm" (dil hatası) tabirinin buradan neşet ettiğini söyler, "Soloikoi" kelimesini buradan türeten etimoloğun kastettiği de şüphesiz budur. Bu husus, Kıbrıs rivayetinden ayrı bir hadise olarak Suidas tarafından da teyit edilmiştir, bunu doğrulamak üzere Laertios, Kilikyalıların Solenses, Kıbrıslıların ise Solii olarak adlandırıldığını ekler.
BÖLÜM XII. Ölümü.
Herakleides, Solon’un Peisistratos’un hükümdarlığından sonra uzun müddet yaşadığını iddia eder, Lukianos ise ömrünün yüz yıla ulaştığını belirtir, Suidas’ın aktardığına göre elli altıncı Olimpiyat’ta yaşadığını söyleyenler de en çok bu görüşle uyuşmaktadır, fakat Phanias’a göre Peisistratos tiranlığı Komias’ın arkhonluğu döneminde ele geçirmiştir, Komias’ın halefi ise elli beşinci Olimpiyat’ın ilk yılına denk gelir.
Şayet bu ikinci kanaat her tarafta kabul görmemiş olsaydı, Solon’un ölümü ile Kroisos’un hükümdarlık dönemi arasındaki uyuşmazlık, pek çok kimse tarafından onların mülakatına dair anlatıya karşı bir delil olarak ileri sürülmezdi. Laertios’a göre seksen yaşında (Ailianos’un dediği üzere iyice çökmüş bir halde) Kıbrıs’ta vefat etmiştir (bu husus Valerius Maximus ve Suidas tarafından da tasdik edilir) ve dostlarına kemiklerini Salamis’e götürmelerini, orada yaktırdıktan sonra küllerini bütün memlekete saçmalarını vasiyet etmiştir, bu hikaye Plutarkhos tarafından masalsı bulunsa da, bilhassa Aristoteles olmak üzere muteber pek çok müellif tarafından doğrulandığı aktarılır. Bu durumu Kretinos’un şehadeti de tasdik eder, zira onu şöyle konuşturur, "Şöhretin anlattığına göre, Aias’ın şehrine saçılmış olan bu adada ikamet etmekteyim."
Her daim ikrar ettiği o ilim arzusu, hayatının son gününe kadar kendisiyle kalmıştır, dostları yanına oturduğunda, "Hangi mesele üzerine münakaşa ediyorsanız edin, böylece ölebilirim" cevabını vermiştir. Kardeşinin oğlu [okunamadı] bir kasidesini okurken bunu işitmiş, kendisine de öğretmesini istemiş ve sebebi sorulduğunda, "Bu bedenden ayrılmadan evvel onu da öğrenebileyim diye" demiştir.
Ölümünden sonra Atinalılar, Forum’daki Nakışlı Revak’ın (Stoa Poikile) önüne onun tunçtan bir heykelini diktiler. Bir diğeri de Salamis’te dikilmişti, Demosthenes ile Aiskhines’in tasvir ettiği üzere, Atinalılara hitap ettiği zamanki kıyafetiyle, elini giysisinin altına gizlemiş vaziyetteydi, belki de üzerinde şu kitabe bulunan heykel buydu,
"Şanlı Salamis, alaşağı etti kibirli Pers’i, Hem verdi Solon’a can, hem kanunlara şan."
Laertios da onun hakkında şu epigramı kaleme almıştır,
"Yabancı Kıbrıs ateşi yaktı Solon’u, lakin Salamis saklar kemiklerini, buğdaydır külleri, Kanunları öyle hafif bir yüktür ki, engellemez, Aksine yardım eder Ruhunun göğe yükselişine."
BÖLÜM XIII. Eserleri.
Hem hitabet hem de şiir sahasındaki mahareti pek çokları tarafından teslim edilmiştir,
Cicero, "Solon’un çağından evvel, belagat sahibi tek bir kimse dahi zikredilmemiştir" der ve yine ekler, "Lykourgos ile Solon’u beliğ zatların zümresine dahil ederiz."
Dion Khrysostomos şöyle zikreder, "Aristeides, Lykourgos, Solon, Epameinondas ve benzerleri, ya devlette birer filozof veya hakiki ve mahir belagate göre birer hatip olarak telakki edilmelidir." Aristeides ise, "Solon’un Megaralıları alakadar eden meseleleri terennüm ettiği söylenir, lakin ne kanunlarını ne de bazen zenginler namına avama, bazen de avam namına zenginlere irat ettiği nutuklarını manzum kılmış, bilakis hitabi bir suret kullanmıştır, bütün bunlarda hem hatip hem de hekîm sayılmayı hak ettiğini, her iki unvan ve kabiliyete de bihakkın nail olduğunu mükemmelen göstermiştir" demektedir. Şiire gelince,
başlangıçta kendisini buna ciddi bir meşgale olarak değil, hoşça vakit geçirmek ve eğlenmek gayesiyle vermiştir, sonraları pek çok hikmetli sözü ve devlet işlerini, tarihe mal etmek maksadıyla değil, bilakis kendi icraatını müdafaa etmek, kimi zaman da Atinalıları ıslah edip kınamak gayesiyle nazma dökmüştür. Platon, Apatouria Şenliği’nde gençlerin onun şiirlerini okuduklarını nakleder ve şayet başkaları gibi kendisini yalnızca şiire vermiş olsaydı, Mısır’dan getirdiği tarihi ikmal edebilseydi ve kargaşalar ile sair meşgaleler sebebiyle tahsilini bir kenara bırakmaya mecbur kalmasaydı, ne Homeros’un ne de diğer şairlerin onu geride bırakamayacağını ifade eder.
Mensur eserleri arasında, Laertios ile birlikte ilk sıraya kanunlarını koymamız icap eder, bunlardan daha evvel bahsedilmişti.
Halka irat ettiği nutukları, şiirleri ise hususi mevzuları ve başlıkları altında zikredilmektedir.
Solon'un Eserleri
Aelius Aristides ve diğerlerince zikredilen [okunamadı], Ağıtlar, Salamis, ki 2. Bölümde bahsi geçer, Atina Devleti Üzerine, ki Laertios bunun iki bin mısraya ulaştığını teyit eder, [okunamadı] Pausanias ve Philo'ya [okunamadı], İamboslar, Laertios tarafından anılmış, Athenaios ve Aristides tarafından iktibas edilmiştir, Epodoslar, Laertios tarafından zikredilmiştir, Kral Kypranor'a Ağıtlar, Aratos'un Hayatı adlı eserin müellifi tarafından nakledilmiştir, Adonidia, Laertios tarafından zikredilmiştir. Plutarkhos'un rivayet ettiğine göre bazıları, onun kendi kanunlarını manzum hale getirmeye giriştiğini teyit eder. Giriştiği son eser Atlantis Söylevi yahut Masalı üzerine idi, lakin işe geç başlamış olduğundan, Plutarkhos'un dediği gibi eserin azameti karşısında yılmış ve ölümün araya girmesiyle menedilmiştir. Daha önce zikredilen mektupların haricinde, Solon'dan Periandros'a yazılanlar da mevcuttur. Plutarkhos onun kendini bu işe vakfettiğini doğrular, "Kanun koyucular tek başlarına fayda sağlayamazlar [okunamadı] beni mecnun addettiler.
Böylece Peisistratos'a muhalefet eden yegâne şahıs olarak aralarından ayrıldım, dilerlerse onu silahlarıyla korusunlar, zira bu adam pek kurnazca hâkimiyeti ele geçirdi, ilkin bu demokrasiye yaranıp ardından kendini yaralayarak Heliaia Meclisi'ne geldi ve bu yaraları hasımlarından aldığını feryat etti, ve meclis, bana kulak asmayarak, ona dört yüz muhafız tahsis etti, bu baltalı muhafızlar eliyle idareyi lağvetti, doğrusu ben yoksul zümreyi kölelikten azat etmek için nafile çabalamışım, zira şimdi hepsi tek bir Peisistratos'a boyun eğmektedir."
Bugüne değin muhafaza edilen şiirleri şöyle derlenmiştir, Ağıtlarından biri,
Mnemosyne ile ulu Jüpiter neslinden gelenler, [okunamadı] niyazıma kulak verin, Bahşedin ki ömrüm ve fiillerim semadan bereket celbetsin ve yeryüzünde [okunamadı] yüceltsin, [okunamadı] haksızlıkla elde edilen servet değil, zira intikam eninde sonunda tecelli eder, nihayetinde ilim ve irfanı gayretle kucaklayıncaya dek. En ufak incinmeler bazen, bazen de bir hiddet, Zengin [okunamadı] altüst ederek, Jüpiter'in yüksek semalarına doğru, Zengin doğu [okunamadı] Jüpiter'in kudreti, asla ebediyen sönmez, gizlilik içinde, nihayete erer.
Kimi hemen cezalandırılır, kimi ise geç, Hatta kaderi aldattığını zanneden dahi, Nihayetinde cezasını bulur, evlatları ise bunun ceremesini çeker.
İyisiyle kötüsüyle kibir ve kendini beğenmişlik hayalimizi sevindirir, Lakin felaket çattığında, daha önce ruhlarını nafile ümitle besleyenlerin kederli yürekleri kan ağlar.
Şifasız illetlerin pençesine düşen kişi, avuntulu zihnini teselli ümidiyle avutur, Korkak olan kendi nazarında yiğit kesilir, çirkin ise kendini latif vehmeder, [okunamadı] teşebbüs edilir, yabancı sahillerden eve servet getirmek uğruna, Engin denizlerde yol alırlar, Diğerleri toprağı sürmeye gayret eder ve diktikleri fidanlarla güz mevsimini bereketlendirir.
Kimi Vulcanus ile Minerva'nın zenaatlarına meftun olur ve el emeğiyle maişetini kazanır.
Kimi ulu Olympos ilham perilerinin izini sürer, Kimi Apollon tarafından kâhin kılınır ve başkalarını saracak musibetleri haber verir, Onunla hemhâl olsalar da, ne kuşların ne de kurbanların bilgisi şerri savuşturmaya yetmez.
Kimi Paion hekimliğine meyleder, Fakat şifalı otların kudreti sınırsız değildir. Bazen illetler öyle azar ve şiddetlenir ki tıbbın bütün hüneri bunu teskin edemez, Bazen de en amansız hastalığı ufacık bir dokunuş dindirir. Hayır yahut şer, kaderin takdiriyle vuku bulur, Tanrıların ihsan ettiğinden insan kaçamaz.
Bütün ameller müphemdir, hiç kimse üzerinde durduğu temeli bilmez, İnsan zulüm yoluyla pay arar, Hüner ve amellerle kazanılan ise zayi olur. [okunamadı] menedilir, servet [okunamadı] Zulüm çürük bir temeldir, Açgözlülük her şeyi yağmalar, insan türlü şekillerde kendi felaketini hazırlar, [okunamadı]
Yine aynı hususta,
Orada esarete ve bukağılara mahkûm edileceklerdir. Yine, Bu şehrin kaderini paylaşan her hususi hane, Sürgülü kapılar ardında kalsa dahi bundan kaçamaz, Şehir asla yerle yeksan edilemez, Ne Jüpiter ne de bir başka uluhiyet eliyle, Zira yüksek salonları hırsla aşan bu musibet, Yataklara yahut köşelere saklananların üzerine çöker. Pallas'ın nazarı hürmetle seyreder, Kendi eliyle himaye ettiği surları, Fakat Atinalılar, ruhum bana, Zulmün ardından ne musibetlerin geleceğini beyan etmemi fısıldar. Lakin Adalet her şeyi nizam üzere tanzim eder, Zalimleri ise muhkem bukağılara vurur, Acı olanı tatlılaştırır, doygunluk verip usandıranı teskin eder, Haksızlığı defeder, kötülüğü filizlenirken kurutur, Dikbaşlı olanı yumuşatır, haksızlığı ıslah eder, Ve devletteki bütün fitne kasırgalarını dindirir, Onun hükümranlığıyla acı tefrika son bulur, O, her şeyi hikmetle ve en hayırlı surette idare eder. O ki sessizce hâli görür, maziyi bilir, Ve nihayetinde bu cürümlerin intikamını alır, Devlette gafilce bir tefrikaya sebebiyet vererek, Bütün hürriyetlerimizi esarete sürükler. Uzun uykusundan harbi uyandırır, Ki o harb, bütün gençlerimizin fidanını kan dökerek yutacaktır. Zira dostlarına haksızca cephe alan şehirler, Çok geçmeden düşmanlarının istilasına uğrar. Ne bahtsızdır insan, ne kötüdür her biri, Gören güneşin hararetini hisseden herkes.
Bir diğeri, [okunamadı]
Bunlar yoksulların ortak dertleridir, Ölmeyeyim her zaferde, Pek çoğu yabancı bir sahile sürülmüş, İç çekişler ve gözyaşlarıyla son saatime eşlik eden.
BÖLÜM I.
Hayatı.
Khilon, Damagetos’un oğlu bir Lakedaimonludur, Stobaios’ta tahrif edilerek Pages şeklinde anılmıştır. İki kehanetiyle Grekler arasında şöhret bulmuştur.
İlki Hippokrates’e dairdir, henüz sıradan bir kimseyken Olimpiyat Oyunları’nda büyük bir mucizeye şahit olmuş, kurban hazırlayıp kazanları etle doldurmuş, bunlar ateş olmaksızın kaynayıp taşmıştır.
Tesadüfen orada bulunan Khilon bu alameti görünce, ona kendisinden zürriyet sahibi olabileceği bir zevce almaması, şayet bir zevcesi varsa onu boşaması ve bir oğlu varsa evden kovması tavsiyesinde bulunmuştur.
Hippokrates bu öğüde kulak asmayarak oğlu Peisistratos’u yetiştirmiş, o da sahildekiler ile köylülerin isyanında [okunamadı]
Onları dehşete düşürmüştür. Daha sonra, Peloponnesos Savaşı sırasında Nikias adayı zapt ederek oraya Lakedaimonluları pek çok taciz eden birtakım Atinalıları yerleştirmiştir.
Elli [okunamadı] yaşında ihtiyar olduğu, Aisopos’un parladığı devirde yaşadığı, Atina’da [okunamadı] görevinde bulunduğu vakit, ki bu [okunamadı] yılına tekabül eder, orada Arkhon kelimesinin bozulmuş hali yer alır. Fakat Ephorların Likurgos’tan sonra, Plutarkhos’un belirttiği üzere Lakedaimon’da ihdas edildiği doğrudur, o tarihten itibaren Lakedaimon’da yıllık Ephorlar bulunmuş, bunlardan ilki yıla adını verdiği için [okunamadı] olarak anılmıştır.
İlk seçimin birincisi Elatos idi, Khilon ise altmış altıncı Olimpiyat’ta kendi yılının birincisiydi, bu durum belki de onu bu kurumun ilki zannedenler için bir yanılgı vesilesi olmuştur, Scaliger de bunlardandır.
Bu makamda nasıl davrandığı, aynı vakitte Ephor olamayan kardeşine söylediği şu sözlerden anlaşılabilir,
"Ben haksızlıklara tahammül edebilirim, sen ise edemezsin."
Bütün amellerinde öylesine adildi ki, ihtiyarlığında dürüst bir adamın vicdanına aykırı hiçbir şey yapmadığını, yalnızca bir hususta şüpheye düştüğünü ikrar etmiştir, iki kişiyle birlikte hâkimlik ederken şahsın biri mutlaka mahkûm edilmek durumundaydı, öyle ki ya dostu hayatını kaybedecek ya da kanun çiğnenecekti.
"Bu çaresiz hali hafifletmek için zihnimde tartıp biçerek, tatbik ettiğim çarenin tahammülü en kolay yol olduğuna kanaat getirdim, sessizce onu mahkûm ettim ve onunla birlikte hüküm verenleri onu beraat ettirmeye ikna ettim. Böylelikle böylesi mühim bir işte hem hâkimin hem de dostun vazifesini muhafaza ettim, fakat bu fiilden ötürü içime şu dert düştü ki, aynı işte, aynı zamanda ve umumi bir meselede, kendi kanaatimin hilafına başkalarını ikna etmiş olmamın hıyanetten ve cürümden ari olmamasından korkarım."
BÖLÜM II.
Ahlaki Cümleleri, Öğütleri ve Dizeleri.
Laertios tarafından onun şu sözleri zikredilir, akıl yoluyla devşirilen geleceğe dair ilahi tedbirin, insanın erdemi olduğunu söylemiştir. Âlimlerin cahillerden ne ile ayrıldığı sorulduğunda, "Güzel bir ümitle," diye cevap vermiştir.
Neyin güç olduğu sualine, "Sırları saklamak, boş vakti iyi değerlendirmek ve haksızlığa tahammül edebilmek," demiştir.
Diğer bilge adamlarla birlikte Periandros tarafından bir ziyafete davet edildiğinde, orada başka kimlerin bulunacağını öğrenmeden gitmek istememiş, bir kimsenin denizde bir gemide yahut ordugahta bir çadırda zorunlu olarak bir yol arkadaşına katlanabileceğini, fakat bir mecliste her türlü insanla gelişigüzel bir arada bulunmanın tedbirsizlik olduğunu ifade etmiştir. Aynı münasebetle Plutarkhos onun şu cümlelerini nakleder, bir hükümdar fani olan hiçbir şeyi ebedi ve ölümsüz olanın fevkinde tutmamalıdır.
Halkın kanun adamlarından ziyade kanunlara itaat ettiği idare en iyisidir.
Bir aile, mümkün mertebe krallıkla yönetilen bir şehre benzemelidir. Bir adamın hiç düşmanı olmadığını söylediğini işitince, ona hiç dostu olup olmadığını sormuş, zira sevgi ile nefretin birbirini takip etmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Ahlaki kaideleri Demetrios Phalereus tarafından şöyle nakledilir, kendini bil.
İçkiliyken çok konuşma, yahut Laertios’un naklettiği üzere, diline bilhassa ziyafette hâkim ol. Hür kimseleri tehdit etme, zira bu adil değildir, Laertios’a göre ise, kimseyi tehdit etme, zira bu kadınlara yakışır. Komşun hakkında fena söz söyleme, aksi halde seni üzecek şeyler işitirsin.
Dostlarının ziyafetlerine ağır adımlarla, felaketlerine ise koşarak git, Laertios’a göre, bir dosta refah içindeyken değil, darlık vaktinde daha tez git. Evliliği münasip şekilde akdet. Ölülerin ardından hayırla konuş. Yaşlılara hürmet et, ihtiyarlığı taziz et. Başkalarının işlerini diline dolayan kimseden nefret et. Talihsize gülme. Eğer güçlüysen yumuşak huylu davran ki başkaları senden korkmaktan ziyade hürmet etsin. Haksız kazancın yerine ziyanı tercih et, zira Laertios’un eklediği üzere, ziyan bir kez keder verir, haksız kazanç ise ebediyen. Evini iyi idare etmeyi öğren. Dilin zihninden evvel koşmasın. Öfkeni dizginle. İmkânsız olanı arzulama. Yolda aceleyle ileri atılma.
Konuşurken elini sallama, zira bu delilerin harcıdır. Kanunlara itaat et. Sana haksızlık edenlerle barış, lakin hakaretlerin intikamını al. Laertios bunlara şunları da ekler, nefsini muhafaza etmek ve kehanetten nefret etmemek.
Sükûnetten İstifade Et.
Plinius, otoriteden bahsederken Yunanistan’ın Khilon’u kâhinler mertebesine koyduğunu, onun üç düsturunu Delphi’de altın harflerle tebcil ettiğini bildirir; bunlar şunlardır, Her insanın kendini bilmesi, aşırı arzulardan sakınması ve kefaletin felaketin yoldaşı olmasıdır.
Para ve Niza. Ruhun en azılı iki duygusu olan sevgi ve nefreti yalnızca o sınırlandırmış, şöyle demiştir, Gün gelip nefret edebilecekmişsin gibi ölçülü sev, gün gelip sevebilecekmişsin gibi ölçülü nefret et. Şu beyitlerin tesirini ona atfederler,
Kutlu kıldığın iyilikleri asla anma, Nail olduğun lütufları ise daima hatırla.
Kendi nefsinden ve dostundan öğren ters talihin üstesinden gelmeyi, Gençliğe benzeyen yaşlılık, hafif bir yüktür, Yaşlılığa benzeyen gençlik ise çok daha ağır bir yük. Kendine has vecizesi şuydu, Kefil olursan felaket yakındır. Laertios, onun sözleri arasında en seçkin olanının şu olduğunu zikreder, [okunamadı] Gözünün önünde farksız olsun.
Altının kıymetini mihenk taşıyla anlarız, Altın ise aklın mihenk taşıdır.
Ölümü ve Yazıları
[okunamadı] boks müsabakasında, yaşlılığının getirdiği zaaf aşırı sevinçle birleşince vefat etti, o esnada hazır bulunanların tümü cenazesine iştirak etti; nitekim Plinius ve Laertios tarafından da teyit edilmiştir, Pollux’a şükürler olsun ki Khilon’un oğlu zeytin dalını kazanmıştır.
Evladının mesut olduğunu görmek babayı sevinçten öldürdü. Heykelinin üzerinde şu kitabe yer almaktaydı,
Yedi Bilge içinde ilk sırada yer aldı.
Az ve öz konuşurdu, bu sebeple [okunamadı] bu kabil hitabet tarzına Khilonvari demiştir. Keza onun namıyla irat edilen nutka da telmihte bulunur. Yaklaşık iki yüz mısraya varan şiirler kaleme almıştır.
Günümüze ulaşan mektuplarından birinin meali şöyledir,
Khilon’dan Periandros’a.
Ordunuzun başında bizzat bulunarak bir sefere giriştiğinizi bildiriyorsunuz, hükümdarın kendi evinde dahi emniyeti pek azdır. Eceliyle vefat eden hükümdar bahtiyardır.
[okunamadı] Pittakos, Midilli’dendi (Lesbos’un başlıca şehri), babası bir Trakyalı olan [okunamadı] veya daha ziyade [okunamadı], annesi ise bir Lesbosluydu, otuz ikinci Olimpiyatta dünyaya gelmişti. Laertios, onun kırk ikinci Olimpiyatta parladığını söyler; o devirde şair Alkaios’un kardeşlerinin de yardımıyla Lesbos ve Midilli tiranı Melankhros’u katlederek vatanına olan sevgisini ve cesaretini ispat etmiştir. Bu fiiliyle temayüz eden Pittakos, Midillililer tarafından başkomutan tayin edilmiş ve Atinalılara karşı bir donanmayla sevk edilmiştir, aralarındaki ihtilafın sebebi ise şudur,
Sigeion’un zorla alınması. Uzun bir harp cereyan etti; berikiler kaleden, ötekiler ise Sigeion’dan savaşıyordu. Berikiler, şehrin Midillili Arkheanaks tarafından eski Troia’nın taşlarıyla inşa edildiğini öne sürerek şehir üzerinde hak iddia etmekteydiler. Peisistratos savaştı, Strabon’un bildirdiğine göre hakem tayin edilen Periandros, her iki tarafın da zilyetliğinde bulunanı muhafaza etmesine hükmetti ve böylece Sigeion Atinalılara kaldı. Demetrios, Periandros’un Atinalılara muhalefet maksadıyla ve Pittakos’a yardım etmek gayesiyle Akhilleion’u (Akhilleus’un kabrinin bulunduğu küçük kasaba) Ilion taşlarıyla inşa ettiğini ileri süren Timaios’u hilaf-ı hakikat beyanda bulunmakla itham eder.
Fakat Strabon’un dediği gibi, ne o taşlarla inşa edilmişti ne de banisi Periandros’tu, icraatıyla tarafsızlığını ilan etmiş bir kimse bunu nasıl yapabilirdi?
Bunun üzerine Pittakos, Midillililerce fevkalade taltif edildi; sürgün edilmiş kimselerin tasallutuna maruz kalan ahali (ki bunların başında şair Alkaios da vardı), ya onun liyakatine binaen yahut adaletine duydukları itimat sebebiyle, hür reyleriyle (Alkaios aksini iddia etse de) onu tiranlık makamına getirdi; büyük bir halk kalabalığının senaları ve alkışları eşliğinde (onları yeren Alkaios’un ifadelerinden de bu durum zahirdir). Keza ittifakla kendisine büyük hediyeler sundular ve yurttaşlardan geri aldığı araziden dilediği kadarını mülk edinmesini söylediler.
O ise mızrağını fırlatarak, yalnızca onun vardığı mesafenin hudut çizdiği kısmı talep etti ve bunu Apollon’a vakfetti; buraya (Plutarkhos ve Laertios zamanında dahi) Pittakos Arazisi denmekteydi. Yarım olanın bütünden daha hayırlı olduğunu söyleyerek bu arazinin bir kısmını kabul etti; bunu mükâfatın yahut iktidarın büyüklüğüne değil, sinesinde barındırdığı fazilete hasretti. Kendisine karşı amansız bir nefret ve müstehzi bir nüktebazlıkla inatla muhalefet eden şair Alkaios’a karşı (ki Laertios’ta bunun misalleri görülür), Pittakos yalnızca kendisinin ne derece bağışlayıcı olabileceğini gösterdi.
Kanunlar vazetti, Cicero’nun zikrettiği bir kanunla, kişinin hısım veya akrabası olmayanların cenazesine katılmasını menetti. Sarhoşken suç işleyen kimseye iki misli ceza verilmesini hükme bağladı; şarabın pek bol olduğu bu beldede sarhoşluğun önüne geçmek için bu usule müracaat etmişti.
Klearkhos'un tasdik ettiği üzere, henüz kral iken dahi mutat idmanı buğday öğütmekti, bunu sıhhatli bir beden terbiyesi addeder ve bu kadar dar bir mekânda pek çok kimseye çalışma imkânı sağladığı için değirmeni pek methederdi. Bu sebepten ötürü [okunamadı] tesmiye olunan bir türkü vardı ki Thales, Midilli'de bir kadın kölenin değirmen çevirirken bunun baş kısmını terennüm ettiğini duyduğunu teyit eder, sözleri şöyleydi,
Dön ey değirmenim durmaksızın dön, Zira Midilli Kralı Pittakos dahi Öğütmekten imtina etmez hiçbir vakit.
Yaşı hayli ilerlemişken, bir ordunun kumandasını deruhte etmek mecburiyetinde kaldı, bunun üzerine, iyi bir kimse olmak çetindir, dedi. Simonides bunu zikrederek şöyle demiştir, Hakikaten dürüst olmak pek müşkildir, işte bu Pittakos'un kelâmıdır.
Platon dahi Protagoras adlı eserinde bunu yâd eder, orada Simonides, Pittakos'u iyi kalmanın çetin olduğunu söylediği için muahaze eder, zira ona göre bu kolay, lakin iyi bir kimse hâline gelmek çetindir, bu noktada Laertios'un ifadesinden ayrılır. Pittakos krallık idaresinde on yıl kaldı. Valerius Maximus ise sadece Atinalılarla Sigeion üzerine yapılan muharebe müddetince başta kaldığını söyler, lakin sulh temin edilir edilmez, bu müddet zarfında cumhuriyetin nizamını tesis etmiş olarak, Midillililerin aksi yöndeki feryatlarına kulak asmayıp, sırf tebaasının başında krallığın icap ettirdiğinden daha uzun süre efendi olarak kalmamak maksadıyla makamını terk etti ve müteakip on yıl boyunca sivil bir fert olarak yaşadı.
Bazılarının rivayetine göre, başkaları bunu Bias'a atfetse de, Asya'daki Grekleri haraca bağlayıp ada ahalisini istila etmek üzere bir donanma inşasını emrettiği sırada Sardes'e gitti.
Oraya varır varmaz Kroisos ona, Grek diyarından ne havadis var, diye sordu.
O da verdiği cevapla şahı gemi inşa etmekten vazgeçirdi, Ada ahalisi, dedi, Sardes üzerine bir sefer tertip etmek niyetiyle sayısız at satın aldı. Şah ise onun doğru söylediğini zannederek, keşke birisi onların aklına Lydialılara karşı at sırtında cenk etmeyi koysa, diye cevap verdi. Pittakos mukabele etti, Pek haklısınız ulu kral, onları karada yakalamayı arzu ediyorsunuz, peki adalıların, sizin onlara karşı bir donanma hazırlığında olduğunuzu işittiklerinde, esaret altına aldığınız o ana kara Greklerinin intikamını almak gayesiyle Lydialıları denizde kıstırmaktan gayrı bir şey temenni ettiklerini mi sanırsınız? Kroisos bu kelâmdan pek hoşnut kalarak ve gayet samimiyetle söylendiğini görerek gemi inşasından sarfınazar etti, ada ahalisiyle dostluk akdetti.
Pittakos'un Ahlakî Vecizeleri, Nasihatleri ve Şiirleri
[okunamadı] şunları nakleder, Bizzat [okunamadı] bile zarurete karşı koyamaz. İktidar insanı ele verir.
Vaktiyle kendisine en hayırlı şeyin ne olduğu sual edildiğinde, ahşap levhaların [okunamadı] hakkıyla icra etmek, cevabını verdi. Dürüst bir adam aramam icap ediyor, diyen birine, Ne kadar arasan da, dedi, onu bulamazsın. Neyin en üstün olduğunu soran kimselere ise, Zaman, cevabını verdi.
Müşkülleri vuku bulmadan evvel sezip tedbir almanın, vuku bulduklarında ise onlara tahammül etmenin hekimâne bir haslet olduğunu söylerdi.
Plutarkhos'tan şunları da ilave ediniz, Tebasını kendisinden değil de kendisi namına korkutabilen hükümdar bahtiyardır. Şerirlerin hiçbir salahiyete sahip olmadığı, hayırlıların ise hüküm sürdüğü cumhuriyet en mükemmel nizam üzeredir.
Ne süsünden ne de zaruri ihtiyaçlarından hiçbir eksiği bulunmayan hane en iyi idare edilen hanedir. Ziyafetlerde taşkınlıktan ve ifrattan imtina ederdi, göründüğü gibi değil, olduğu gibiydi.
Evlilik hususunda kendisinden nasihat isteyen bir gence Kallimakhos'un kaydettiği üzere Midillili Hyrrhadios şöyle demiştir, Peder, bana iki talip teklif olundu, birinin soyu ve serveti benimkine muvafık, diğeri ise beni fersah fersah aşar, hangisi daha evladır?
Aiskhylos'un şarihinin de işaret ettiği üzere ima ettiği şey şudur, Pittakos'un hükmü şu şekilde ifade edilmiştir, Kendi denkliğinde bir izdivaç en hayırlısıdır.
Aiskhylos onu yüz yıl yaşamış kimseler meyanında zikreder, Aristomenes arkhon iken, elli [okunamadı] Olimpiyatın üçüncü senesinde vefat etti. Kabir taşında şu kitabe yer alır, Ağlayın ey yurttaşlar, mukaddes Midilli'nin ağladığı gibi, zira bu taş Pittakos'un küllerini saklar.
Bir biraderi vardı, geride vâris bırakmaksızın vefat edince terekeden kalan mülk Pittakos'a intikal etti, bunun üzerine Kroisos'un kendisine teklif ettiği serveti reddederek, arzuladığının yarısından fazlasına sahip olduğunu söyledi. Kendisinden daha asilzade bir kadınla, Penthilos'un oğlu Drakon'un hemşiresiyle evlendi, lakin kadın ona karşı pek mütekebbirane davrandı. Plutarkhos bu hususta şu misali zikreder, Pittakos bazı dostlarını davet etmişti, zevcesi içeri girip sofrayı devirdi, misafirlerinin kederlendiğini görünce, Her birinizin bir talihsizliği vardır, bundan gayrı derdi olmayan ise en bahtiyardır, dedi. Laertios, onun denk evlilik hususunda verdiği nasihatin kendi tecrübesinden neşet ettiğini söyler.
Ümidin boşa çıktığında dostlarını [okunamadı]. Komşuna reva gördüğün fenalığı [okunamadı]. Dostunu sev, [okunamadı].
Disiplin, itidal, basiret, hakikat, sadakat, tecrübe, maharet, cemiyet, [okunamadı].
Bir kazancı, antik devirlerde adet olduğu üzere havadislerin konuşulduğu yerde bir darbe ile Tyrrheos adındaki oğlunu [okunamadı], Kymeliler faili derdest edip Pittakos'a gönderdiler, hadiseyi öğrenen Pittakos nedameti kâfi görerek onu azat etti.
Kendi memleketine tevcih edilen kanunlardan günümüze intikal eden şudur, [okunamadı].
[okunamadı]
[okunamadı]
[okunamadı] Sardis'e gitmez, [okunamadı] altına ihtiyacım yok, dostlarıma dahi yetecek kadarına sahibim, lakin bir misafir olarak sohbetinizden istifade etmeye geleceğim.
Hayatı
Priene'li Teutames'in oğlu Bias, kimi onun zengin olduğunu, kimi ise hiçbir mülkünün bulunmadığını ve bir kiracı gibi yaşadığını rivayet eder. Satyros onu yedi bilgenin ilki sayar.
Bu unvanın kendisine verilmesine şu hadise vesile olmuştur, esir düşmüş bazı Messenialı bâkireleri fidye vererek kurtarmış, onları kendi kızları gibi büyütmüş, çeyizlerini vermiş ve böylece ana babalarına geri göndermiştir.
Daha sonra Atina'da, üzerinde altın harflerle "Bilgeye" yazılı bir üçayak bulunmuştur (Thales'in Hayatı'nda anlatıldığı gibi, yalnızca mekân farklıdır).
Bu bâkireler (Satyros'un rivayetine göre) yahut (Phanodikos'a göre) babaları meclise gelerek Bias'ın kendileri için yaptıklarını beyan etmiş ve onun bilge olduğunu ikrar etmişlerdir.
Bunun üzerine üçayak ona gönderilmiş, Bias ise bunu görünce en bilgenin Apollon olduğunu ifade ederek hediyeyi kabul etmemiştir, bazıları ise onun, Priene'ye gönderilen Thebai kolonisinden neşet ettiği için bunu Thebai'de Herakles'e adadığını söyler.
Bu vasfı hak ettiğine dair pek çok misal vardır, Alyattes Priene'yi kuşattığında, Bias şehirden son derece semiz iki katır salmıştır.
Bu hayvanlar ordugâha vardığında Kroisos, şehirdeki bolluğun hayvanlara dahi sirayet ettiğini görerek hayrete düşmüş ve uzlaşmak isteyerek bir elçi göndermiştir.
Bias pek çok kum yığını yaptırtıp üzerlerini buğdayla örterek elçilere göstermiş, bundan haberdar olan Alyattes barışa eskisinden daha hevesli hâle gelip derhal Bias'ı yanına çağırmak üzere haber yollamıştır, fakat Bias "Alyattes'in soğanla beslenmesini dilerim" cevabını vermiştir, bununla kastedilen [okunamadı].
Bazıları Kroisos'un Yunan adalarına yönelik seferinden vazgeçmesini Bias'a atfeder, başkaları ise bunun Pittakos'un Hayatı'nda nakledildiği üzere Pittakos'a ait olduğunu söyler.
Kyros [okunamadı] aldıktan sonra Yunanlara karşı bir ordu göndermiştir, büyük endişeye kapılan İonyalılar Panionion'da toplanmış, burada Bias onlara bilgece bir nasihatte bulunmuştur, Herodotos'un dediğine göre şayet buna uysalardı bütün Yunanların en mesudu olabilirlerdi.
Onlara tek bir donanma halinde birleşmelerini, Sardinya'ya yelken açıp orada bütün İonyalılar için ortak tek bir şehir kurmalarını öğütlemiştir, böylece diğerlerinin hepsinden çok daha büyük bir adaya sahip olarak onlara hükmedecekler ve kölelikten muhafaza olunarak mesut yaşayacaklardı, fakat İonya'da kalırlarsa hürriyet için aşikâr hiçbir ümit yoktu. İonyalılar boyunduruk altına alınınca bu nasihatin doğruluğu anlaşılmıştır.
Bias (memleketi işgal edildiğinde, savaşın acımasızlığının kaçmalarına izin verdiği herkes servetlerinin en kıymetlilerini yüklenip kaçarken) mallarından hiçbirini neden yanına almadığı sorulduğunda, "Bütün mallarımı yanımda taşıyorum" demiştir.
Valerius Maximus'un ilave ettiği üzere, onları göğsünde taşıyordu, gözle görülmeyecek fakat ruhun kıymet biçeceği cinstendiler, zihnin dar menzilinde mahfuzdular, fâni ellerle yıkılamazlardı, yerinde kalanlarla beraber mevcuttular ve kaçanları da terk etmiyorlardı.
(Thales'in aksine) kralların dostluğunu reddetmemiştir, bilhassa Mısır Kralı Amasis'in dostluğunu kabul etmiştir ki kral ona bir kurbanlık gönderip en iyi ve en kötü kısımlarını ayırmasını emretmiştir.
Bias ona dili göndermiş, bu zekâsından ötürü büyük takdir görmüştür.
Amasis'in bir diğer sualini ise, diğer bilgelerle birlikte davet edildiği Korinthos'tayken cevaplamıştır, Niloxenos ona şu mektubu getirmiştir,
"Mısır Kralı Amasis, Yunanların en bilgesi Bias'a şöyle der, Etiyopya Kralı bilgelikte benimle yarışmaktadır, diğer hususlarda mağlup olmuşken, nihayetinde benden akıl almaz bir şey talep etmektedir, denizi içip tüketmemi istemektedir, şayet bunu çözersem onun pek çok kasaba ve şehrine sahip olacağım, çözemezsem Elephantine civarındaki her şeyi kaybedeceğim.
Bunu enine boyuna düşün ve Niloxenos'u derhal geri gönder, dostların ve memleketin için yapabileceğimiz hiçbir şey esirgenmeyecektir."
Mektubu okuduktan sonra Bias kısa bir an duraklayıp kendini toparlamış ve yanında oturan Kleobulos'a fısıldadıktan sonra, "Ne yani" demiştir, "Bunca insana hükmeden ve böylesine mükemmel bir memlekete sahip olan Amasis, birkaç ehemmiyetsiz ve hakir köy uğruna denizi mi içecek?"
Niloxenos tebessüm ederek "Bias" demiştir, "bunu yapmaya niyetliymiş gibi düşün, bu işin nasıl gerçekleşebileceğini tefekkür et."
Bias cevap vermiştir, "Etiyopyalıya söyle, Amasis şu anda deniz olan suyu içip bitirene dek nehirlerin denize dökülmesine mâni olsun, zira teklif yalnızca mevcut denizi kapsar, sonradan akacak olanı değil." [okunamadı] onu sevinçle kucaklamıştır.
[okunamadı]
Ahlakî vecizeleri ve öğütleri Laertios ve diğerleri tarafından şöyle nakledilmiştir,
"Talihsizliğe tahammül edemeyen kişi, asıl talihsizdir."
"Elde edilemeyecek şeyleri arzulamak ve başkalarının kederlerine karşı kayıtsız kalmak zihnin bir marazıdır."
Zor olanın ne olduğunu soran birine "Daha kötüye doğru gidişi metanetle karşılamaktır" cevabını vermiştir.
Denizde seyahat ederken fırtına çıkması üzerine tanrılara yalvaran fena adamlarla beraberken, "Sessiz olun, burada olduğunuzu anlamasınlar" demiştir.
Dindarlığın ne olduğunu sual eden fena bir adama karşı ise sessiz kalmış, berikinin bu sükûtun sebebini sorması üzerine,
"Cevap vermiyorum, zira seni hiç alakadar etmeyen bir şeyi soruyorsun" demiştir.
İnsanoğluna neyin tatlı geldiği sorulduğunda, Umut, diye cevap verdi.
Düşmanlarımız arasındaki bir ihtilafı çözüme bağlamak, dostlarımız arasındakini çözmekten evladır, zira dostlardan biri muhakkak düşman kesilecek, düşmanlardan biri ise dost olacaktır. İnsanların neyi hazla yaptığı sorulduğunda, Kazanç, dedi. Hayatımız hem uzun hem de kısaymış gibi yaşamalıyız.
İleride nefret edebilecekmiş gibi sevmeli, dostluk münasebetlerinde ihtiyatı elden bırakmamalı, bunun gün gelip düşmanlığa dönüşebileceğini hatırda tutmalıdır.
Bir kimse evlenip evlenmemesi gerektiğini sorduğunda, ona, kadın ya güzel ya da çirkin olmalı, eğer güzel olursa herkesin malı olur, çirkin olursa da bir kefaret, dedi. Kendi memleketinin kanunlarına bizzat ve ilk olarak itaat eden tiran, en büyük şerefe nail olacaktır. Her ferdin kanundan [okunamadı] korktuğu bir cumhuriyet en iyi idare edilenidir. Efendisinin, sokakta kanun zoruyla sergilediği tutumu hane dahilinde kendi arzusuyla gösterdiği aile, en iyi idare edilenidir. Beyhude bilgiyle meşgul olanlar, yalnızca geceleyin gören lakin aydınlıkta körleşen baykuşa benzerler, zira onların idraki de karanlıktadır. [okunamadı] En büyük hayrımız nedir, Hür bir vicdan. En büyük şerrimiz nedir, İnsanın insana en beter düşmanlığı. Fakir kimdir, Haris olan. Zengin kimdir, Hiçbir şey [okunamadı]. Çeyiz nedir, İffetli bir hayatın getirdiği itibar [okunamadı]. Budala kimdir, İktidardan yoksun olup da hükmetmek isteyen. [okunamadı]
Phalereuslu Demetrios'a göre onun ahlaki düsturları şunlardır, İnsanların çoğu kötüdür (onun hususi kelamı). Bir işe girişmeden evvel, aynada yüzüne bak, şayet güzel görünüyorsan güzel işler yap, şayet şekilsizsen tabiatın noksanlarını telafi et. Doğruluktan ayrılma. Teenniyle hareket et, fakat bir kez başladın mı sebat göster. Aceleyle konuşmaktan imtina et [Laertios, zira bu bir deliliktir der], ta ki günaha girmeyesin, zira ardından nedamet gelir. Ne saf ol ne de hilekar. Tedbirsizliğe geçit verme, basireti sev.
Her daim tanrıların var olduğunu ikrar et. Yapılacak olanı tart. Çok dinle, yerinde konuş.
Fakirsen, büyük bir menfaat hasıl olmayacaksa zengini azarlama. Değersiz bir kimseyi servetinden ötürü methetme.
Zorbalıkla değil, ikna yoluyla elde et. [okunamadı] bunu nefsine değil, tanrılara hamlet.
Gençliğinde servet, yaşlılığında bilgelik kazan. [Yahut Laertios'un aktardığı üzere, gençliğinden yaşlılığına dek bilgelik kazan, zira o senin için diğer tüm mülklerden daha emniyetlidir.] Eylemlerinde hafızayı, fırsatta ihtiyatı, tavırlarında asaleti muhafaza et. Zahmette sabrı, korkuda uyanıklığı, varlıkta sevgiyi, kelamda iknayı, sükutta edebi, hükümde adaleti, cürette metaneti, amelde kudreti, şanda üstünlüğü gözet [okunamadı]. Manzumelerinden en ziyade muteber olanları şunlardı, Yaşadığın şehrin ahalisi kör ise, en çok lütfu [okunamadı] göster, lakin kibir ekseriyetle helak getirir. Ve, kuvvet, tabiat elinin bahşettiği bir ihsandır, fesahat ve [okunamadı] bilge ruhun malumudur, zenginlik ise feleğin sunduğu bir armağandır.
BÖLÜM III. Vefatı ve Yazıları
[Bias], dava vekilliğine pek düşkündü, bu hususta gayet hararetliydi, lakin daima haklı davaların peşindeydi, nitekim Demodokos [okunamadı] şöyle der, Şayet hüküm verecek olursan, Bias'ın tarafından hükmet, ve bir davayı Prieneli Bias'tan daha iyi savunmak [okunamadı]. İşte bu minvalde, pek yaşlanmışken, davasını müdafaa ettiği esnada hitabını tamamlayıp başını kızının oğlunun sinesine dayadı, hasmı savunmasını bitirdiğinde hakimler Bias lehine hüküm verdiler, mahkeme dağıldığında [okunamadı] sinesinde ölmüş vaziyette bulundu. Şehir ahalisi onun için muazzam bir cenaze tertip etti ve üzerine şu kitabeyi kazıdı, İonia'nın büyük ziyneti olan Bias. Keza ona Teutamion adı verilen bir mabet de vakfettiler. Laertios onun ardından şu mersiyeyi kaleme almıştır,
Hermes'in kabre götürdüğü Bias burada metfundur, İhtiyarlık saçlarına karlar yağdırdığında, Dostunu savunurken yasladığı başı, Torununun kucağında ebedi bir sükuna daldı.
Kleobulos
Douris'e göre Karyalı, Evagoras'ın oğlu, soyu doğrudan Herakles'e dayanan, hem bilgelikte hem zahiri güzellikte hem de kuvvette kendi devrindekilerin hepsinden fersah fersah üstün bir kimseydi, Lindos'ta (Rodos'un bir şehri) Mısır felsefesiyle meşgul oldu. Lindos tiranı olarak anıldığı Plutarkhos'un metinlerinden aşikardır.
Danaos tarafından tesis edilen Athena Tapınağı'nı yeniden inşa ettirdi.
Eymetis adını verdiği, lakin ekseriyetle babasından mülhem Kleobulina diye tesmiye edilen bir kızı vardı.
Heksametron vezninde şiirler ve bilmeceler tanzim ederdi, bu bilmecelerdeki hikmeti ve zeka kıvraklığıyla nam salmıştı, suallerinden bazıları ta Mısır'a kadar ulaşmıştı, bunları zar atar gibi eğlence kabilinden serdeder, yalnızca kendisini kışkırtanlarla aşık atardı, fevkalade bir zihin yüceliğine, hem tedbirli hem de insan sevgisiyle dolu bir akla sahipti, bu sayede babasının tebaasını daha mülayim idare etmesini sağlardı.
Kratinos da onun adıyla anılan ve Athenaios tarafından sıklıkla iktibas edilen Kleobule adlı komedyasında kendisinden bahseder.
Ömrünü kemale erdirip yetmiş yaşında vefat etti. Kabrinde şu kitabe yer almaktaydı,
Bilge Kleobulos'un ölümüne, doğduğu Lindos sahili feryat figan ağlar.
Üç bin mısrayı bulan şiirler ve bilmeceler tanzim etmiştir, seneye dair şu bilmece de bunlardandır (Suidas tarafından kızı Kleobulina'ya atfedilir),
Tek bir baba, on iki evlat, her birinden doğma Otuzar kız çocuğu, iki çehreli, Görünüşleri biri kara, biri ak tevali eder, Hepsi ölümsüzdür, lakin yine de telef olup giderler.
Bazıları Midas üzerine yazılan bu epigramın müellifinin Homeros değil o olduğunu öne sürer, zira onların hesabına göre Homeros, Herodotos aksini iddia etse de, Midas’tan çok evvel yaşamıştır. `[okunamadı]`
Solon’a hoş görünerek, `[okunamadı]`, Peisistratos korkusunun bulunmadığı bir diyara doğru yola koyuldu, `[okunamadı]` Kendini mükemmel olan şeylerle meşgul et. Kızlarını terbiye ve basiretle yetiştir, bu ifadeyle, bakirelerin hür sanatlar sahasında eğitilmesi kastedilmektedir ki Yunanlar bunu adet edinmemişti.
Dostuna iyilik et ki `[okunamadı]` Yurttaşların kanundan ziyade ayıptan ve kınanmaktan korktuğu bir nizam kurulsun.
Laertios şunu da ilave eder, `[okunamadı]` Ausonius şu vecizeleri ona atfeder,
Gücün ne denli artarsa, arzun o denli azalsın, İsteyerek dinle, fakat hemen inanma, yahut Laertios’un aktardığı üzere, dinlemeyi sevmek daha hayırlıdır, Hiç kimse kötülükleri ve dinsizlikleri içinde uzun süre refah bulamaz, Hakikatleri bilmek, Laertios’a göre bilgiyi sevmek, cahilce konuşmaktan evladır, Dilini hayrı söylemeye alıştır.
`[okunamadı]` Laertios’a göre, erdemin dostu ol, Yurttaşlarına en doğru olanı salık ver, Diline hâkim ol, Laertios’a göre hazlarına hâkim ol, Hiçbir işi zorbalıkla yapma, Çocuklarını eğit, Talihe dua et, Çoğu amel cehalet yüzünden heba olur, Düşmanlık besleme, Zaman her şeyi tartar, Başkalarının huzurunda eşinle münakaşa etme, ne de ona aşırı düşkünlük göster.
PERİANDROS ## BÖLÜM I: Periandros’un Doğumu, Ecdadı ve Ebeveyni
Periandros, Korinthos Tiranı Kypselos’un oğluydu, ecdadı Labda soyundan gelmekteydi, onlar da Herakles’in neslindendi. Lydia kralları devrinde `[okunamadı]` Herodotos’tan nakledilen hadiseye göre Kypselos’un menşei şu şekildeydi,
Korinthos, Bakkhis hanedanı tarafından idare edilmekte ve bu hanedan mensupları yalnızca kendi aralarında evlenmekteydi. İçlerinden Labda adında biri vardı, ayakları sakat olduğundan Bakkhis hanedanından kimse onu zevceliğe kabul etmedi. Eetion adında biri onunla evlendi. Çocuğun doğumuna dair alınan bir kehanet üzerine Bakkhisler çocuğu katletmeye karar verdiler.
Eetion’un ikamet ettiği Petra nahiyesine varıp hanesine ulaştıklarında çocuğu talep ettiler.
Labda, onların niyetinden habersiz, babayı tebrike geldiklerini zannederek oğlunu getirip içlerinden birinin kucağına verdi.
Yolda gelirken, çocuk ilk kime verilirse onun çocuğu yere çarparak beynini dağıtması hususunda aralarında sözleşmişlerdi, lâkin ilahi tedbir neticesinde, çocuk Labda’nın onu emanet ettiği adama gülümsedi. Adam bu tebessüm karşısında öyle bir merhamete kapıldı ki çocuğu öldürmeye yüreği elvermedi ve onu bir diğerine devretti, o da üçüncüsüne uzattı, nihayetinde çocuk on kişinin tamamının elinden geçti. Hiçbiri onu katletmeye muktedir olamayınca, çocuğu anasına geri verdiler.
Akabinde dışarı çıkıp kapının önünde durarak birbirlerini kınamaya başladılar, bilhassa sözleşmeyi yerine getirmediği için çocuğu ilk alan kimseye yüklendiler. Bir miktar münakaşanın ardından, hep birlikte içeri girip cinayete ortaklaşa iştirak etme hususunda mutabık kaldılar, lakin Eetion’un oğlunun Korinthos’un başına bir tiran kesileceği kaderde yazılıydı. Zira kapı eşiğinde duran Labda bütün bu konuşulanları işitmiş, fikir değiştirip çocuğu katledeceklerinden endişe duyarak sabiyi kaçırmış ve bir tahıl ölçeğinin içine, yani kypsela denilen kaba gizlemişti. Zira geri dönüp her yeri arayacak olsalar dahi buraya bakmayı akıl edemeyeceklerini düşünmüştü. Hakikaten de aradıklarını bulamayınca, kendilerini gönderenlere vazifeyi tamamladıklarını söylemeyi kararlaştırdılar ve yurtlarına dönüp öylece haber verdiler.
Eetion’un oğlu büyüdüğünde, tahıl kabı içinde atlattığı bu tehlikeye izafeten Kypselos diye tesmiye olundu. Rüşt çağına eriştiğinde Delphoi kâhinine danıştı ve müphem bir cevap aldı, buna güvenerek Korinthos’a taarruz etti ve şehri zaptetti. Kehanet şu minvaldeydi,
Ne mutludur Kypselos, mabedimi ziyaret eden, Korinthos tacını o giyecek, O ve oğulları hüküm sürecek, lakin oğullarının evlatları değil.
Krallığı ele geçirdikten sonra Korinthoslulara eza etti, pek çoğunu malından mülkünden, çok daha fazlasını ise canından etti. Otuz yıl hüküm sürdükten sonra vefat etti ve yerine oğlu Periandros geçti. Onun saltanatıyla birlikte, Aristoteles’in kaydettiğine göre yetmiş üç yıl altı ay süren bu tiranlık devresi kemale erdi.
Böylece Kypselos, otuzuncu Olimpiyatın ikinci senesinde tahta çıkmış oldu.
BÖLÜM II: Doğum Zamanı, Saltanatı ve Tabiatının Değişimi
Laertios’un aktardığı ölüm tarihinden yapılan hesaba göre Periandros, `[okunamadı]`, nihayetinde babasından çok daha kan dökücü bir tirana dönüştü.
Kırk dört yıl süren hükümdarlığı, [okunamadı] dördüncü yılında başladı. Suidas'ın naklettiğine göre, krallıkta en büyük oğul olarak tahta geçti, [okunamadı] bunu babasından tevarüs ettiği ırsî bir illet olarak adlandırır, otuz sekizinci Olimpiyat döneminde parladı. Başlangıçta yumuşak huylu, nazik bir mizaçtaydı, lakin daha sonra meydana gelen bir hâdise sebebiyle son derece katılaştı.
Annesi, o henüz pek gençken onu sürekli yanında tutardı, yaşlandıkça ona âşık oldu, zamanla ihtirası öyle bir raddeye vardı ki artık bunu zapt edemez oldu, cesaretini toplayıp oğluna pek güzel bir hanımın kendisine âşık olduğunu söyledi ve kadının muhabbetini hor görmemesini tavsiye etti.
O ise evli bir kadına el sürerek kanunu ve erdemi çiğnemeyeceğini söyleyerek cevap verdi.
Annesi ricalarla ısrar etti, nihayetinde razı oldu, kadın bir gece tayin edip odasında hiçbir surette ışık bulundurmamasını ve o hanımı konuşmaya zorlamamasını, hayâsından ötürü onu maruz görmesini salık verdi. Periandros, emrettiği her şeyi yerine getirmeyi kabul etti.
Kadın olanca zarafetiyle süslenip onun odasına gitti ve gün ağarmadan evvel oradan ayrıldı. Ertesi gün oğluna memnun kalıp kalmadığını ve hanımın tekrar gelmesini isteyip istemediğini sordu.
Periandros en büyük arzusunun bu olduğunu ve o kadına ziyadesiyle meftun olduğunu söyledi. O vakitten sonra oğluyla sık sık buluştu.
Nihayetinde onun kim olduğunu öğrenme arzusuyla dolup taştı, ona böylesine büyük bir sevgi beslediği için kendisiyle konuşup ahbaplık kurabilmesi adına annesine çok ısrar etti, defalarca bu denli yakın münasebette bulunduğu birinin cemalini görmesinin esirgenmesinin akıl kârı olmadığını iddia etti. Annesi ise hanımın hayâsına hürmeten bunun mümkün olamayacağını öne sürdü.
Bunun üzerine uşaklarından birine odasında bir ışık saklamasını emretti. Kadın her zamanki gibi geldi ve uykuya daldığında Periandros kalktı, ışığı aldı ve onun kendi validesi olduğunu görünce onu öldürmeye niyetlendi, lakin beliren tekinsiz bir varlığın zuhuruyla men edilip vazgeçti.
O andan itibaren zihni bulandı, gaddarlaştı ve tebaasından pek çok kimseyi katletti. Annesi ise bu talihsiz hâle hayıflanarak hükümdarlık makamına geçmeden evvel intihar etti. Thrasybulos'a bir ulak göndererek iktidarını sağlamlaştırmak ve şehri en iyi biçimde yönetmek için nasıl bir yol izlemesi gerektiğini sordu. Thrasybulos ulağı şehir dışına çıkardı ve bir ekin tarlasında birlikte yürürlerken ona Korinthos'tan gelişi hakkında sorular sordu, bu esnada diğerlerinden daha uzun boy vermiş bütün buğday başaklarını koparıp attı, ulağa tek bir kelime dahi etmeksizin bütün tarlayı bu şekilde dolaştı ve sonra onu geri gönderdi. Ulak memleketine dönünce Periandros sabırsızlıkla ne gibi talimatlar getirdiğini sordu, o da Thrasybulos'un kendisine hiçbir şey söylemediğini, kendi malına zarar veren bir mecnuna kendisini gönderdiğine hayret ettiğini belirtti.
Periandros, Thrasybulos'un ne yaptığını inceden inceye sordu ve onun şehirdeki en muteber kişileri ölüme mahkûm etmesini tavsiye ettiğini derhal kavradı.
Laertios bu minvalde bir mektup nakleder ki, şayet uydurma değilse, ulağın dönüşünden sonra başka bir vakitte gönderilmiş olmalıdır, Thrasybulos'tan Periandros'a,
Ulağına hiçbir cevap vermedim, lakin onu bir ekin tarlasına götürüp o peşimden gelirken diğerlerinden daha uzun olan başakları sopamla kopardım, şayet sorarsan gördüğü ve işittiği her şeyi sana anlatacaktır.
Sen de aynı şekilde davran, iktidarını sağlamlaştırmak niyetindeysen, ister aleni düşmanların olsun ister dostların, en önde gelen yurttaşların başlarını ez, zira bir tiran herkesten şüphe duymalıdır.
Her ne kadar Plutarkhos onun bu nasihati dinlediğini inkâr etse de, Herodotos o andan itibaren Periandros'un tebaasına karşı her türlü gadirliği sergilediğini, babasının zulmünden kurtulabilmiş olanları da ortadan kaldırdığını tasdik eder.
Önce şahsî emniyetini temin etmek maksadıyla üç yüz kişiden müteşekkil baltalı muhafız kıtası kurdu ve idareyi zulüm ve şiddetiyle bir tiranlığa dönüştürdü.
Yurttaşların uşak tutmasını yahut atıl kalmasını menetti, onlara daima yapacak bir iş buldu.
Bir kimse agorada boş oturacak olsa cezaya çarptırılırdı, zira aleyhinde bir tertip kurmalarından korkardı. Yurttaşlar şehirde yaşamak istedikleri hâlde onlara müsaade etmedi, muharip mizacı sebebiyle ömrü daima cenk ile geçti.
Üç sıra kürekli gemiler inşa ettirdi, bunları ana karadan gelen seferlerde kullandı. Herodotos, Thrasybulos ile olan dostluğuna ve muhaberatına bir başka misal vererek, Athena Tapınağı'nın yakılmasına dair kâhinin cevabını bildirmek üzere ulak gönderdiğini ve kendi emniyetini önceden temin etmesini tavsiye ettiğini zikreder.
Olimpiyat Oyunları'nda araba yarışını kazanırsa altından bir heykel dikmeye adakta bulunmuştu.
Zafer kazanması nasip oldu, lakin altını noksan olduğundan memleketin bir bayram gününde zengin ziynetlerle donanmış kadınları görünce bütün zinetlerini soydu ve onları o hâlde evlerine saldı.
II. Bölüm
Yedi Bilgeler Arasında Sayılması, Vecizeleri ve Yazıları Üzerine
Plutarkhos'un rivayetine göre, babasından intikal eden ırsî bir illetle tiran hâline gelen Periandros, erdemli kişilerin selim sohbetlerinden istifade ederek kendini bundan elden geldiğince arındırmaya gayret etti ve hikmet ehli kimseleri yanına davet etti, bu maksatla Yunanistan'ın bilgelerine Delphi'de toplandıkları vakit şu mektubu gönderdi, Periandros'tan Bilgelere,
Pythia Apollon'u adına şükranlarımı sunarım ki orada toplanmış olmanız hasebiyle mektubum vasıtasıyla Korinthos'a da teşrif edeceksiniz, sizleri layıkıyla, fevkalade bir hüsnükabul ile ağırlayacağım.
İşittiğime göre geçen yıl Sardis'te Lidya Kralı'nın nezdinde bir araya gelmişsiniz.
Şimdi Korinthos Tiranı olan şahsıma gelmekte tereddüt etmeyiniz, zira Periandros'un hanesine gelirseniz Korinthoslular size hürmetle muamele edecektir.
Bu davet üzerine onun yanına yedi kişi değil, iki katı kadar kişi gitti, bunların arasında Periandros'un dostu Diokles de vardı, Ploutarkhos onun ağzından ziyafetin etraflı bir tasvirini yapar, bu ziyafet şehirde değil, Lekhaion limanında, annesinin talihsiz ölümünden o vakte kadar kurban sunmadığı Venüs Mabedi'ne bitişik, resmî şölenlere mahsus büyük bir salonda verilmişti, kelamın genişliği hasebiyle ziyafetin teferruatını Ploutarkhos'a havale ediyoruz.
Kendisi de bu bilge kişilerin arasına dahil edilmişti, Ploutarkhos'un rivayetine göre bunlar başlangıçta yalnızca beş kişiydi, lakin bilahare ne fazileti ne de hikmeti bulunan Lindos tiranı Kleoboulos ile Korinthos tiranı Periandros, iktidarlarının azameti, dostlarının çokluğu ve kendilerine tabi olanlara bahşettikleri lütuflar sayesinde şöhret bularak kendilerini zorla gasbedilmiş bilge unvanının içine soktular, bu maksatla, başkalarının daha önce söyledikleri özlü sözlerin ve dikkate şayan kelamın aynısını bütün Yunanistan'a yaydılar, ilk bilgeler bundan pek rahatsız olmakla birlikte, bu derece servet ve iktidar sahibi kimselerin kibrini ifşa edip çürütmek veya bu unvan uğruna onlarla alenî bir münakaşaya girmek istemediler, ancak Delphoi'de toplanarak, aralarında cereyan eden gizli bir müzakerenin ardından, o mabedin tanrısına yalnızca beş kişi olduklarını ve hiçbir hakları bulunmadığı için altıncı ile yedinciyi meclislerinden reddedip hariç tuttuklarını şehadet etmek üzere, alfabede ve sayımda beşinci olan E harfini oraya vakfettiler.
Onu Yedi Bilge arasından hariç tutanlardan bazıları (Platon gibi) onun yerine Myson'u koyar, diğerleri ise bu isimde iki kuzen bulunduğunu, birinin tiran, diğerinin ise Ambrakialı olduğunu ifade eder.
Fakat Aristoteles ve diğerleri, Korinthoslu olanın bilge olduğunu iddia eder, bu sıfat ona fiillerinden ötürü değil, şu ahlakî sözleri ve yazıları hasebiyle verilmiş gibidir,
Kazanç uğruna hiçbir şey yapma, bu tüccarlara yaraşır.
Hükümranlığın emniyeti sevgiyle korunmalıdır, neden kral kalmaya devam ettiği sorulduğunda, kendi rızasıyla feragat etmenin de zorla tahttan indirilmenin de tehlikeli olduğunu söylemiştir.
Diğer altı kişi tiranlık hakkındaki fikirlerini beyan ettiklerinde (onları davet ettiği ziyafette), kendisinden de fikrini eklemesi istendiğinde, aklı başında bir kimseyi caydırmaya yetecek kadar söz söylendi, cevabını verdi.
Bir cumhuriyet hakkında fikirlerini belirttiklerinde şunu ekledi, söylenenlerin neticesi, en çok aristokrasiye yaklaşan demokrasiyi methetmektedir. En küçük şeyin içindeki en büyük şeyin ne olduğu sorulduğunda, bir insan bedenindeki iyi bir akıl, cevabını verdi.
Demetrios Phalereus'a göre onun vecizeleri şunlardı,
Düşünce her şeydir (ki bu onun hususi şiarıydı), sükûnet iyidir, ihtiyatsızlık tehlikelidir.
Kazanç kirlidir, [okunamadı] tabiat. Demokrasi tiranlıktan evladır. Hazlar fani, faziletler bakidir. Talih varken mutedil, kötü günlerde basiretli ol. Muhtaç düşmektense ölmek yeğdir.
Ana babana layık olmaya gayret et. Yaşarken methedil, öldüğünde kutlu anıl. Dostlarına karşı daima aynı kal. Ne vadettiysen tut, sözünün eri ol.
Günah işlemiş olanları cezalandır, günah işlemek üzere olanları zapt et. Talihsizliğini gizle ki düşmanlarını sevindirmesin.
Ahlakî öğütler içeren iki bin mısra kaleme aldı.
BÖLÜM IV. Arion'un Hikâyesi
Bahsettiğimiz ziyafet esnasında (Ploutarkhos'un hesabına göre) yahut daha doğrusu kırkıncı Olimpiyat civarında bir hadise vuku buldu, Herodotos bunu Periandros'a gösterilen bir mucize olarak andığı için biz de onun lafzıyla nakledeceğiz.
O devrin en meşhur lüt çalgıcısı olan Arion, uzun müddet Periandros ile yaşadıktan sonra İtalya ve Sicilya'ya seyahat etti, orada büyük bir servet edindikten sonra Korinthos'a dönmeye niyetlendi.
Tarentum'da bir gemi kiraladı, zira Korinthoslulara diğerlerinden çok güveniyordu, denize açıldıklarında servetine el koyabilmek için Arion'u denize atmayı tasarladılar, bunu anlayan Arion, canını bağışlamaları mukabilinde her şeyini onlara vermeyi teklif etti, onlar ise bunu reddederek memleketinde gömülmek istiyorsa kendi canına kıymasını, aksi takdirde derhal denize atlamasını emrettiler.
Bu çaresizliğe sürüklenen Arion, en kıymetli elbiselerini giymesi ve geminin kıç tarafında durarak bir nağme çalması için kendisine müsaade etmelerini rica etti, çalgısını bitirir bitirmez kendini onların ellerine teslim edeceğine söz verdi.
Dünyanın en mahir lüt virtüözünü dinlemek arzusuyla dolup taşan adamlar, geminin kıçından ayrılarak ortasına çekildiler, Arion sabah makamı dedikleri nağmeye başladı, icrası nihayete erer ermez zinetleri ve lütüyle birlikte kendini denize attı, gemi ise Korinthos'a doğru yoluna devam etti. Rivayet edilir ki bir yunus balığı onu sırtına alarak Tainaron'a taşıdı, oradan karaya çıkıp Korinthos'a vardı ve başından geçen her şeyi anlattı, Periandros buna inanmayarak onu muhafaza altında tuttu. Kısa bir müddet sonra denizciler geldiğinde [okunamadı] Arion onların karşısına zinetleri içinde dikiliverdi, öyle ki donakaldılar ve inkâra mecalleri kalmadı.
Daha mesut oluruz biz.
Tainaron'da, bir adağın nişanesi olarak bir yunusun sırtında oturan bir adamı tasvir eden küçük bir heykel bulunmaktadır. Böylesi bir heykeli Periandros'un yaptırdığı, Bianor'un şu veciz beytinden açıkça anlaşılmaktadır,
«Arion'un engin denizde bir yunusun sırtında Süzülen sureti, Periandros'un emriyle kazındı taşa. Bakın, zalim insanların katlettiği adama, Şefkatli balıklar kol kanat gerdi nasıl da.»
BÖLÜM V. Zevcesine Dair
Zevcesinin adı Lyside idi, kendisi ona Melissa derdi, Epidaurus tiranı Prokles ile Aristokrates'in kız kardeşi ve Aristodemos'un kızından doğma Eristheneia'nın kızıydı, bu kimseler Arkadya'nın bir kısmına hükmetmekteydiler. Onu bir Peloponnesos libası içinde, üzerinde bir cüppe olmaksızın yalnızca etekliğiyle babasının amelelerine su verirken görmüş ve ona sevdalanmıştı.
Uzun zaman sonra, cariyelerinin iftiralarına kapılarak bir hiddet anında gebe olan zevcesini bir iskemle yahut bir tekme darbesiyle öldürdü, bilahare bu cariyeleri ateşte yaktırdı. Günün birinde, emanet bırakılmış bir mala dair ölülerin ruhuyla konuşup kehanet almak maksadıyla Akheron Nehri üzerindeki Thesprotos'a ulaklar gönderdi.
Melissa'nın hayaleti zuhur ederek, emanetin nereye konduğunu söylemeyeceğini, zira üşüdüğünü ve çıplak olduğunu, içine gömüldüğü elbiselerin yakılmadıkları için kendisine hiçbir fayda sağlamadığını bildirdi, bu sözlerinin doğruluğuna delil olarak da Periandros'un soğuk fırına ekmek sürmüş olmasını gösterdi, Periandros'a ulaştırılan bu cevap, aşırı sevgiden ötürü cansız bedeniyle münasebette bulunduğuna dair şüpheyi doğruluyordu. Bunun üzerine Periandros tellallar çıkarıp bir bayramı tesit etmek üzere bütün Korinthoslu kadınların en zengin zinetleriyle kuşanıp Hera Tapınağı'na gelmelerini emretti.
Kadınlar geldiklerinde, pusuya askerler yerleştirmiş olan tiran, hür kadın yahut cariye ayrımı gözetmeksizin hepsinin elbiselerini soydu, bunları Melissa'nın mezarına taşıtıp dualar ettikten sonra zevcesinin ruhuna adak olarak yaktı.
Bu iş tamam olunca, keyfiyeti ikinci kez sormak üzere elçiler gönderdi, hayalet onlara göründü ve emanetin nereye saklandığını haber verdi.
BÖLÜM VI. Çocuklarına Dair
Melissa'dan Kypselos ve Lykophron adında iki oğlu oldu, büyük olanı ahmaktı, bir de kızı vardı, validesinin vefatı vaktinde büyük oğlu on sekiz, küçüğü ise on yedi yaşındaydı. Ana tarafından dedeleri olan Epidaurus tiranı Prokles, kendi kızının evlatları olduklarından ötürü haklı olarak pek sevdiği bu torunlarını yanına getirtti, geri göndereceği vakit onlara, «Çocuklar, ananızı kimin katlettiğini biliyor musunuz?» dedi.
Büyük oğlan bu söze hiç aldırış etmedi, fakat küçük olan Lykophron bundan öyle müteessir oldu ki Korinthos'a vardığında babasını anasının katili olarak gördüğünden onunla ne konuştu ne de suallerine cevap verdi, nihayetinde Periandros buna öyle öfkelendi ki onu kapı dışarı etti.
O gidince Periandros büyük oğlunu sorgulayıp dedesinin kendisiyle ne konuştuğunu sordu, o da dedesinin kendilerine ne kadar hüsnükabul gösterdiğini anlattı ancak Prokles'in ayrılırlarken söylediği sözden hiç bahsetmedi, zira buna zerre dikkat etmemişti, Periandros başka bir şeyler daha söylemiş olmasının iktiza ettiğini belirterek onu daha sıkı sıkıştırdı, nihayetinde oğlan bunu hatırlayıp babasına nakletti, buna içerleyen ve oğluna daha mülayim davranmak niyetinde olmayan Periandros, kovulduktan sonra oğlunun yanında kaldığı ahaliye haber salıp onu evlerinden içeri sokmalarını menetti.
Kaldığı evden çıkarılınca bir başkasına girmeye çalıştıysa da kabul görmedi, zira Periandros onu barındıracak olanları tehdit etmiş ve herkesin onu kovmasını emretmişti.
Oradan da kovulunca bir diğer tanıdığına gitti, o zat onun Periandros'un oğlu olduğunu bildiğinden korka korka da olsa kendisini ağırladı. Nihayetinde Periandros, onu evine alan yahut kendisiyle konuşan herkesin Apollon'a bizzat belirleyeceği bir para cezasını ödemekle mükellef olacağını ilan etti, o andan itibaren kimse onu ağırlamaya yahut onunla konuşmaya cüret edemedi, kendisi de yasak olduğunu bildiği bir şeyi tecrübe etmeye kalkışmayıp vaktini umumi gezinti yerlerinde geçirdi.
Dört gün sonra Periandros onu perişan ve açlıktan bir deri bir kemik kalmış vaziyette görünce haline acıdı, öfkesini bir kenara bırakıp yanına yaklaştı ve şöyle dedi, «Oğlum, şu an çektiğin eziyete katlanmak mı yeğdir, yoksa babana itaat edip servetime ve mülküme nail olmak mı, sen benim oğlum ve münbit Korinthos krallığının meşru vârisi olduğun halde bir serseri hayatını seçtin, karşı gelmemen gereken birine öfkeyle karşı koydun, benden şüphelendiğin o hadiseler vuku bulduysa benim başıma geldi ve o işin vasıtası olmakla en büyük pay da bana düştü, gıpta edilmenin acınmaktan ne kadar hayırlı olduğunu, ana babaya yahut büyüklere öfkelenmenin ne demek olduğunu artık anla.» Periandros oğlunu bu sözlerle azarladı, oğlu ise ona kendisiyle konuştuğu için Tanrı'ya bir ceza ödemesi gerektiğinden başka bir cevap vermedi.
Oğlunun bu illetinin çaresiz olduğunu anlayan Periandros, onu gözünün önünden uzaklaştırdı ve bir gemiye bindirip yine kendi hükmü altında bulunan Korkyra'ya yolladı.
Onu bu şekilde uzaklaştırdıktan sonra, bütün bu olanların başlıca müsebbibi saydığı kayınpederi Prokles'e harp açtı. Laertios, Periandros'un ona bu mealde gönderdiği bir mektuptan bahseder, Periandros'tan Prokles'e.
Kızınıza karşı o cürmü istemeyerek işledim, fakat siz eğer bilerek oğlumun gönlünü benden soğutuyorsanız, adaletsiz davranıyorsunuz, bu yüzden ya onun bana karşı kalbini yumuşatın yahut bu haksızlığın intikamını alırım, bütün Korintli kadınların giysilerini onun onuruna yakarak kızınızın hakkını teslim ettim. Nihayetinde Epidaurus’u ve oradaki Prokleus’u ele geçirdi, ancak canını bağışladı.
Zaman geçtikçe Periandros yaşlandı ve devlet idaresi yükünü artık taşıyamayacağını anlayınca, krallık yönetimini devralması için Lykophron’u davet etmek üzere Korkyra’ya haber gönderdi, zira büyük oğlunun ahmaklığı sebebiyle bu makama layık olmadığını düşünüyordu.
Lykophron elçiyle konuşmaya dahi tenezzül etmedi.
Ona muhabbet besleyen Periandros, bu kez oğlunun kız kardeşini, yani kendi kızını gönderdi, onun sözünün daha çabuk tesir edeceğini umuyordu, kız varıp ona şöyle dedi, Kardeşim, memlekete dönüp krallığa bizzat sahip olmak varken, onun başkalarının eline geçmesini ve babamızın hanedanının dağılmasını mı yeğlersin? Kendi evine dön, artık kendine eziyet etme. İnatçılık bedbaht bir mirastır.
Bir kötülüğü başka bir kötülükle sağaltma, pek çok kimse adaletin önüne rıza göstermeyi koyar, pek çokları analarının hakkı peşinde koşarken babalarının krallığını kaybeder, krallık kaygan bir nesnedir, nicesi ona göz diker, babamız ise yaşlı ve düşkündür, kendine ait olanı başkalarına kaptırma.
Kız babasının tembihlediği üzere ona böyle dil döktü, o ise babası orada yaşadığı müddetçe Korint’e asla adım atmayacağını söyledi. Periandros bunu öğrenir öğrenmez üçüncü kez bir elçi yollayarak Korkyra’ya çekileceğini bildirdi ve oğluna yönetimi üstlenmek üzere Korint’e gelmesini emretti, oğul buna muvafakat etti. Periandros Korkyra için, oğlu ise Korint için hazırlandı.
Durumdan haberdar olan Korkyralılar, Periandros ülkelerine gelmesin diye oğlunu katlettiler. Bu fiilin intikamı olarak Periandros, hadım edilmek üzere Sardes’e, Lidya Kralı Alyattes’e Korkyralıların ileri gelenlerinden üç yüz oğlan çocuğu gönderdi. Bu çocukların muhafazasını üstlenen Korintliler Samos’a sürüklendi, Sardes’e ne maksatla gönderildiklerini anlayan Samoslular, çocuklara Artemis Tapınağı’na sığınmalarını salık verdiler ve yalvarıcı durumunda olduklarından oradan zorla koparılmalarına müsaade etmediler.
Korintliler çocuklara hiçbir yiyeceğin verilmesine izin vermeyince, Samoslular, Herodotos’un bildirdiğine göre günümüzde de sürdürülen bir festival tertip ettiler, gece çöktüğünde, çocuklar dua ederken genç erkek ve kızlar topluluğu dans etti ve dansları esnasında un ile baldan yaptıkları çörekleri çocukların arasına fırlattılar, böylece çocuklar hayatta kalabildi, bu hâli çocukların muhafızı olan Korintliler çekip gitmek ve onları terk etmek zorunda kalana dek sürdürdüler, bunun üzerine Samoslular çocukları sağ salim memleketleri Korkyra’ya ulaştırdı. Antenor ve Dionysios ise Knidosluların bir donanmayla Samos’a geldiklerini, Periandros’un muhafızlarını tapınaktan sürüp çocukları Korkyra’ya taşıdıklarını rivayet eder, bu sebepten Korkyralılar, Knidoslulara Samoslulara dahi tanımadıkları pek çok imtiyaz ve muafiyet bahşetmişlerdir.
Bölüm VII: Ölümü
Bu musibetlerin ortasında kapıldığı aşırı melankoli, kırk sekizinci Olimpiyatın son senesinde, ömrünün sekseninci yılında vefatına sebep oldu.
Nerede defnedildiğini kimsenin bilmemesini arzu ettiğinden şöyle bir tertip kurdu.
İki adama geceleyin muayyen bir yere gitmelerini, karşılarına çıkan ilk kimseyi öldürüp gömmelerini emretti.
Bunların ardından o iki kişiyi öldürüp gömmeleri için dört kişi yolladı, o dördünün ardından da başkalarını. Emrine itaat edildi, ilki onu öldürdü. Korintliler onun için şu kitabenin kazılı olduğu bir anıt diktiler,
Periandros öldü deniz kıyısındaki yurdunda, Kudret ve hikmette cümle âlemin fevkinde.
Laertios onun hakkında şu mısraları yazmıştır,
Başa gelen hiçbir şeye kederlenme, Tanrı ne ihsan ederse razı ol hepsiyle, Bilge Periandros canından oldu gam ile, Uymadı diye hadiseler kendi hevesine.
Tanrı’ya [okunamadı]. Kanuna uy. Tanrılara tapın. Anne babana hürmet et. Adalet uğruna çile çek. Öğrendiğini kavra. İşittiğini bil. Kendini bil. Evleneceğin vakit fırsatı kolla. Fani şeyleri tefekkür et. Misafir olduğunda kıymetini bil. Misafirperverliğe hürmet et. Kendine hâkim ol. Dostlarına yardım et. Öfke. İhtiyatı elden bırakma. Hürmet et. [okunamadı] kullanma. Sev. Terbiyeye. [okunamadı].
İyi olandan söz et. [okunamadı] hiç kimse. Fazileti öv. Adil olanı yap. Dostlarına lütufkâr ol.
Düşmanlarından intikam al. Sana ait olanı muhafaza et. Hayırlı sözler söyle. Dostunu sevindir. Hiçbir şeyi aşırıya kaçırma. Vakti iyi kullan. Zulümden nefret et. İstikbali gözet. Başkalarına ait olana [okunamadı]. Hizmetkârlarına karşı [okunamadı]. Çocuklarında. Her şeyi dinle. Başkalarını [okunamadı]. Hileden kork. İyileri [okunamadı]. [okunamadı] arzula. Bilgelerle sohbet et. Akılları sına. Sana verilenleri [okunamadı]. Kimseye itimatsızlık etme. Vermek için [okunamadı]. Evlilikte itidalli ol. Herkesle hemhâl ol. Zenginliğini yerinde kullan.
Yedi Bilgenin Öğütler Derlemesi
Sahip olduğun şeyin tadını çıkar, `[okunamadı]`, geri dön, `[okunamadı]`, dua et, hüküm ver. Amellerini yönet, çabuk davran. Kötülükten sakın. Uyumlu ol. Birliği koru. Sır ifşa etme. `[okunamadı]`, düşmanlıkları dağıt. İyi konuş, `[okunamadı]`, talihini sev, dinle, gör. Elde edilebilir şeyleri hedefle, tefrikadan nefret et. Serzenişten tiksin, diline hâkim ol, haksızlığı savuştur. Adilane hükmet. Zenginliğini yerinde kullan. `[okunamadı]` incele. Şimdiki zamanı kına. Bilerek konuş. Zorbalığa başvurma. Hoşça yaşa. Tatlı dille sohbet et. Giriştiğin işleri korkusuzca tamamla. Herkese lütufkâr ol. `[okunamadı]` güvenme. `[okunamadı]`, pişman olmayacaksın. Günah işlediğinde tövbekâr ol. Gözünü terbiye et. Nasihat et, `[okunamadı]`, dostluğu muhafaza et. `[okunamadı]`, ne olduğunu işit.
Faydalı olanın peşinden git. Bekle, yaşlılığı gözet. `[okunamadı]` gücü. Güzel konuşmayı âdet edin, kaç, `[okunamadı]`, adaletle zenginleş. Şerefi terk etme.
Kötülükten nefret et. Öğrenmekten usanma. Tedbirliysen tehlikeyi göze al. İnandığın şeyi bırakma. Kehanetlere hürmet et. Geçimini sağladığın kimseleri sev. Hazır bulunmayanı yerme. Yaşlılarına hürmet göster. Genç olanlara öğret. Zenginliğe güvenme. Kendi benliğinden hayâ et. Haksızlığı başlatan sen olma. Seni var edenleri taçlandır. Vatanın için öl. Hayata karşı durma. Ölülerle alay etme. Talihsizlerin kederini paylaş. Zarar vermeden ihsanda bulun. Her vesileyle kederlenme. Çocukların hür bir kadından olsun. Kimseye söz verme. Ölüye haksızlık etme. Bir fani gibi sabret.
Güvenme `[okunamadı]`. Çocuklukta edepli, gençlikte ölçülü, yetişkinlikte adil, yaşlılıkta basiretli ol. Sükûnet içinde öl.
Ausonius'un Yedi Bilgeler Oyunu: Prolog
Eski zamanların o adı kendilerine layık gördüğü, sonrakilerin ise esirgemediği Yedi Bilge, bugün nazarınıza çıkıyor.
Togalı Romalı hoşnutsuzluk, ne diye yüzün kızarır böyle vakar sahibi kimseler sahneye çıkarıldı diye? Bu bize ar mıdır? Meclis salonları bizzat tiyatroları olan Atina bunu asla ayıp saymazdı.
Doğru, burada türlü işler için ayrı yerler tayin edilmiştir, toplanmalar için sirk, kütük kayıtları için mahkemeler, davaların görülmesi için forumlar.
Lakin kadim Atina'da ve bütün Yunan ülkesinde, bu işler için tiyatrodan gayrı bir mahal bilinmezdi, ki bu sonuncusunu Roma'da lüks inşa etti. Eskiden aedilis, oyunlar için tahta bir seki kurardı, yontma taştan bir yapı değil, Gallius ile Murena vaktiyle öyle yapmıştı, herkesçe bilinir.
Fakat sonraları, ulu kişiler masraftan kaçınmayıp oyunlar için daha gösterişli bir sahne bina etmeyi övünülecek en yüce şeref saydıklarında, tiyatro böylesine genişledi, öyle ki Pompeius, Balbus ve Caesar, azamet ve masrafta birbirini geçmek için yarıştılar.
Lakin bunca söz neye matuf? Buraya tiyatroyu, forumu yahut kent kapılarını ilkin kimin inşa ettiğini anlatmaya gelmedik, tanrıların makbulü olmuş vakar sahibi bilgeleri takdim etmeye geldik, onlar ki hoş ve talim edici dizelerle, kendi hikmetli kelamlarını okurlar, bunlar âlimlerce malumdur, belki sizlerce de.
Fakat hafızanız bunca zaman evvel söylenmiş şeyleri tazelemeye yetmezse, onları benden daha iyi bilen Komedya Oyuncusu her şeyi size anlatacaktır.
*(Komedya Oyuncusu girer.)*
Derler ki Atinalı Solon, Delphoi tapınağına "Gnothi seauton" diye yazmıştır, manası "Kendini bil" demektir. Fakat bunu Spartalı Khilon'a atfetmek icap eder. Bazıları da, ey Khilon, "Telos hora makrou biou", yani "Uzun bir ömrün sonunu gözet" sözünün sana ait olup olmadığını sorgular, lakin bunu Solon'un Lydialı Kroisos'a söylediğini kabul etmek gerekir.
Lesboslu Pittakos'tan şu vecizeyi al, "Gignoske kairon", yani "Vakti bil". Lakin o burada "kairos" ile fırsatı kasteder.
"Hoi pleiones kakoi", bu söz de ey Bias, senden sadır olmuştur, yani "İnsanların çoğu kötüdür." Sakın ola onu yanlış anlamayasın, zira burada kötü insan derken cahilleri kasteder.
Sırada duyacağınız söz, `[okunamadı]` yani tefekkür sahibi kişi için "Her şeyde ihtimam". Lakin Lindoslu Kleoboulos iddia eder ki "Ariston metron", "Her şeyde itidal en iyisidir."
Thales ise "Engya, para d' ata" diye haykırır, "Kefaletin ardında tehlike yatar."
Fakat faizle geçinenler için bu söz belki hoş karşılanmaz. İşte Solon geliyor, esen kalın.
*(Çıkar. Solon girer.)*
Yunan libası içindeki Solon sahneye adımlarını atar. Yedi bilgenin bilgesi olarak bilgeliğin mükâfatını diğerlerinden önce alsa da, ben kendimi ne ilk ne de son sayarım, zira eşitlikte sıra gözetilmez. Bilgelerden hangisinin ilk olduğunu soran adamla latife edip, şayet isimlerini bir küre üzerine yazarsa, orada ne en baştakini ne de en alttakini bulabileceğini söyleyen haklıydı.
Ben o irfan meclisinin ortasından çıkıp geldim ki, vaktinde Kroisos'a söylediklerimi şimdi buradaki herkes kendilerine söylenmiş bilsin, o söz şudur,
"Hora telos biou", yani ömrün sonuna bak, o vakte kadar şu yahut bu kimseler mutludur demekten imtina et, zira o zamana dek herkesin hâli meçhuldür. Bunun delilini birkaç kelamla hikâye edelim.
Lydia hükümdarı, pek zengin bir kraldı, beni kendi mülküne davet etti, onun bu davetine icabet ettim, tebaasının bizim sayemizde kemale ermesini ve ahlakça güzelleşmesini arzu ediyordu. Bana kimi en bahtiyar saydığımı sordu. Ben de Atinalı Tellos dedim, vatanı uğruna canını asilce feda eden kişi. Buna dudak büktü, bir başkasını söylememi istedi. Ben de ona bütün hayatı boyunca kendi arazisinin sınırları dışına hiç çıkmamış olan Aglaos'u söyledim. Gülümseyerek `[okunamadı]`, elini sıkıp oradan ayrıldım.
Bu esnada birtakım gayelerle Pers ülkesine karşı bir harp tasarladı ve her şey hazır olunca bizzat sefere çıktı. Akıbeti ne mi oldu? Bozguna uğradı, düşmanına esir düştü, artık son nefesini vermek üzereydi, zira galipler onu ölüme mahkûm etmişti, alevler ve dumanlarla sarılmış odun yığınının üzerinde yüksek bir sesle şöyle haykırdı, "Ah Solon, Solon, şimdi pek âlâ görüyorum ki sen hakiki bir peygambersin!" Bu sözlerden müteessir olan fatih Kyros, ateşin söndürülmesini emretti, o sırada yağan bir yağmur sağanağı da ateşi talih eseri yatıştırdı.
Oradan seçkin bir muhafız kıtası eşliğinde Kral'ın huzuruna çıkarıldı, ona bu Solon'un kim olduğu ve niçin durmaksızın onun adını haykırdığı soruldu. O da cevaben her şeyi sırasıyla beyan etti.
Bunun üzerine Kyros'un yüreği merhametle doldu, Kroisos lütfa mazhar oldu ve bundan böyle bir prens vakarında yaşayıp Pers sarayında itibar gördü.
Her iki kral da beni takdir edip övdü, lakin kendi payıma düşeni her biriniz burada kendine tatbik etsin. Sanki bizzat kendi için konuşmuş gibiydi, buraya gelmemin gayesi de buydu. Elveda, hoşnutluğunuzu alkışlarınızla gösterin. [Çıkar. Khilon girer.]
[okunamadı] Gözleriniz acıyacak kadar, ne denli boş ve ne denli uzun lakırdı eder şu Attikalılar! Üç yüz dizede akla yaraşır tek bir söz, yahut ağırbaşlı tek bir hikmet güçbela bulunur, sahneden çekilirken bana nasıl da baktı! Şimdi Spartalı Khilon'u görün, o ki Lakonia icazıyla sizlere, taşa kazınmış şu "Kendini bil" (Gnothi seauton) düsturunu salık verir. Çetin bir ameldir bu, lakin mükâfatı büyüktür.
Kendi kuvvetinizi tartın, bugüne dek ne ettiğinizi ve bundan sonra ne yapmanız gerektiğini etraflıca tetkik edin. Hayatın bütün vazifeleri, edep, şeref ve sebat bunun içine dercedilmiştir, henüz hakir gördüğümüz şan ve şeref dahi. Elveda, alkışlarınıza ne hürmet ederim ne de kıymet veririm. [Çıkar. Kleobulos girer.]
Ben her ne kadar doğduğum yer küçük bir ada olsa da, o ulu ve azametli kelamın sahibiyim, "Metron ariston", yani ifrat ve tefritten sakınmak, en hayırlısı itidaldir. Sizler, ey orkestranın hemen yanındaki orta sıralarda oturan efendiler, [okunamadı], lakin biz sırasıyla devam edeceğiz. Beğenen sizler alkışlayın, beğenmeyenler ise ıslıklasın.
İster uyanık ister uykuda olun, ister iyilikte ister kötülükte, her daim itidali koruyun, meşguliyetlerinizde yahut niyetlendiğiniz her ne ise onda. Sözümü söyledim ve gözettiğim bu itidal üzere sözlerime burada nihayet veriyorum. [Çıkar. Thales girer.]
Ben Pindaros'un da terennüm ettiği veçhile suyun her şeyin en hayırlısı ve ilki olduğunu savunan Thales'im. Phoibos'un emriyle balıkçıların tuttukları ve onun tarafından en bilge kişiye hediye edilmek üzere adanan altın üçayak bana getirilmişti.
Lakin ben bunu reddedip marifette benden üstün gördüğüm başkalarına gönderdim.
Bilgeden bilgeye dolaştırıldıktan sonra onlar tarafından geri çevrilip nihayetinde yine bana geldi, ben de onu Apollon'a vakfettim.
Zira en bilgenin aranmasını buyurduğundan, bu sıfatın hiçbir faniye değil, ancak Tanrı'ya atfedildiğine hükmettim. Şimdi sahnede, tıpkı benden öncekiler gibi kendi düsturumun hakikatini savunmaya geldim. Belki bazılarına bu söz nahoş görünebilir, lakin acı tecrübelerden ders çıkarmış olanlar için asla.
Kefil olursan ziyan kapıdadır, pişmanlığın bunun yegâne neticesi olduğunu ispatlamak için binlerce misal getirebilirdim, lakin burada şahısların isimlerini anmaktan imtina ediyoruz.
Kendi hissenizi çıkarın ve insanların sırf bu fiil yüzünden uğradığı felaketi idrak edin. Bu niyetimizi de yanlış tefsir etmeyin. [Çıkar. Bias girer.]
Ben Prieneli Bias, bir vakitler "Oi pleistoi kakoi", yani insanların çoğu kötüdür diye talim etmiştim. Keşke söylenmemiş olsaydı, zira hakikat nefret celbeder.
Lakin kötü insan derken kastım, cahiller ile kanunları, dini ve adaleti barbarca ayaklar altına alanlardır, zira bu kubbe altında kötü ilan ettiğim herkesin düşmanlarınız arasında yer aldığına kani olun.
Kötülüğe kendini bu denli kaptırmış hiç kimse yoktur ki, hakikaten öyle olsun yahut bir insan olarak yalnızca bu itibarı kazanmak istesin, nihayetinde iyinin yanında saf tutmasın. [okunamadı] ve sözüm bitti. [Çıkar. Pittakos girer.]
Ben vaktiyle "Kairon gnothi", yani vakti idrak et düsturunu kaleme alan Pittakos'um.
Lakin vakitten kastımız münasip vakitti, nitekim Latince ifadenizde "In tempore veni" denir. Sizin komedya şairiniz Terentius dahi, Dromo'nun Antiphila'nın yanına tam vaktinde vardığı sahnede her şeyin fevkine fırsatı koyar.
Sözlerimi tartın ve insanların ekseriyetinin bu ilahi tedbir ve basiretten mahrum kalmak yüzünden ne büyük müşkülatlara duçar olduğunu görün. Lakin gayrı gitme vaktimiz geldi de geçiyor, elveda, takdirinizi esirgemeyin. [Çıkar. Periandros girer.]
Periandros'un sahneye adım attığını görün, o ki bir vakitler konuşmuş ve dediğini ispat edecek olan kimsedir, "Melete to pan", yani her şeyin esası tefekkürdür.
Zira öncelikle neye giriştiğini etraflıca tartan kimseye kâmil bir fail diyebiliriz, çünkü Terentius'un da gösterdiği üzere, iyi yahut kötü olsun, bir işe kalkışmadan evvel onun akıbetini evvelemirde kestirmeliyiz, ziraat için neresi münasiptir, bina nereye dikilmelidir, ne vakit cenk edilmeli ve ne vakit ordugâh kurulmalıdır, hesapsızca hiçbir işe, ne büyüğüne ne de küçüğüne cüret edilmemelidir, aksi takdirde yeni tasavvurların serbestçe inkişafı akamete uğrar. İstişareye benzemez bu, buradan pek vazıh anlarız ki, tefekküre müracaat etmeyenler menzillerini akılla değil, tesadüfle tayin ederler. Lakin sizler daha kutlu bir talihle devletinizi nasıl idare edeceğinizi [okunamadı] dururken, ben geri çekiliyorum. [Çıkar.]
Hayatı ve Eserleri
Herodotos'un naklettiğine göre, Karadeniz civarında mukim kavimler, İskitler müstesna, cümlenin en cahil olanlarıdır, mezkûr denizin havzasında yaşayan hiçbir kavmin ilmine dair bir delil gösteremediğimiz gibi, İskitli Anakharsis haricinde hiçbir âlim kimse de bilmeyiz.
Bunlar arasında, terbiyelerinin haşinliğine rağmen, zira kısrak sütüyle beslenir ve arabalarda ikamet ederlerdi, adalette herkesi fersah fersah aşan kimseler mevcuttu. İskitya Kralı Kadovides'in biraderi, Gnuros'un oğlu Anakharsis de böyle bir zattı, validesi bir Grek idi, bu vesileyle iki lisana birden vakıf olma mazhariyetine erişmişti, lakin memleketin ananesinin müsaade ettiğinden başka bir haneye malik değildi, bir araba, bu sebeple meskenini tıpkı onun gibi semavatı baştan başa kat eden Güneş'in meskenine benzetirdi. İskitler kendi hudutlarının ötesine asla seyahat etmezlerdi, ancak fevkalade bir hikmetle teçhiz edilmiş olan Anakharsis, seyahatini daha da ötelere taşıdı.
İskitya Kralı tarafından Yunanistan’a gönderilerek, kırk yedinci Olimpiyat’ın ilk yılında, Eksikrates arkhon iken Atina’ya geldi, kendi soydaşlarından Toksaris ile karşılaştı, Atina ve Yunanistan’ı tanımanın en kestirme yolu olarak onun vasıtasıyla Solon’a takdim edildi. Solon’un kendisini nasıl karşılayıp ağırladığı, pek çok Yunan filozofunu geride bıraktığı kendi hayat hikâyesinde zaten anlatılmıştır. Solon ona en muteber ilimleri öğretti, en soylu kişilerin teveccühünü kazanmasını sağladı, hürmet ve itibar görmesi için her türlü çareye başvurdu.
Anakharsis onun hikmetine hayran kalarak daima peşinden gitti, her şeyi ondan öğrendi ve onun hatırına herkes tarafından el üstünde tutuldu, şehirlerine kabul ettikleri tek yabancı oydu. Kusursuzluğu, hikmeti ve itidali sebebiyle Yunanlar tarafından pek takdir edildi, kendisine "Bilge" sıfatı verildi, bazıları onu Yedi Bilgelerden biri saydı. Periandros diğerleriyle birlikte onu da Korinthos’a davet etti, bu ziyafet Plutarkhos tarafından etraflıca tasvir edilmiştir.
Orada Anakharsis çiçekler, sarmaşık ve defneden çelenkler taşıyarak, İskitlerin âdeti olduğu üzere doyasıya içti ve ilk sarhoş olan kendisi olduğu için içki ödülünün kendisine verilmesini talep etti. "Koşuda," dedi, "hedefe ilk varan kazanır, içkide ise sona ilk ulaşan mükâfatı hak eder."
Dünyanın pek çok yerini görüp bilgisini artırdıktan sonra İskitya’ya döndü (Lukianos’un tahminine göre, ancak Solon öldükten sonra). [okunamadı] boyunca yelken açarken, halkın Tanrıların Anası şerefine büyük bir ihtişam ve cömertlikle bir bayram kutladığını görünce, şayet evine sağ salim varırsa Kyzikosluların yaptığı gibi kurban kesip bir gece ibadeti tesis edeceğine dair adakta bulundu.
İskitya’ya vardığında, Akhilleus Koşusu yakınlarındaki ağaçlık bir yer olan Hylaia’ya çekildi ve boynunda bir tef ile tanrıçanın ayinlerini icra etti. Onu gören bir İskitli, Kral Saulios’a haber uçurdu, kral derhal oraya gitti, durumu bizzat görünce, gevşekliğini cezalandırmak ve bunun başkalarına sirayet etmesini önlemek gayesiyle onu bir okla vurup öldürdü. Şimdi birisi Anakharsis’i soracak olsa, İskitler onu tanıdıklarını inkâr ederler, zira Yunanistan’a seyahat etmiş ve o memleketin âdetlerine meyletmiştir.
Spargapithes’in muallimi Timnes’in bana bildirdiğine göre, Spargapithes oğlu Lykos’un, Lykos oğlu Gnuros’un oğlu olan İskitya Kralı İndathyrsos’un amcasıydı. Anakharsis bu hanedana mensup olduğundan, kardeşi tarafından katledildiği aşikârdır (kardeşinin İskitya kralı olduğu ve onu öldürdüğü hususu, isimde ihtilaf olsa da Laertios tarafından doğrulanır), zira İndathyrsos, Saulios’un oğluydu, Anakharsis’i öldüren de Saulios idi, dolayısıyla bu zat Laertios’un Kadovides dediği kimsedir. Laertios, bazılarının onu av sırasında vurduğunu rivayet ettiğini ekler, zira Yunan âdetlerini tatbik etmekte ve İskitya kanunlarını değiştirmeye çalışmaktaydı, ölürken şöyle demiştir, Yunanistan’dan kendi hikmetinin muhafazasıyla sağ salim dönmüş, fakat kendi evinde başkalarının hasedi yüzünden helak olmuştur.
Laertios onun hakkında şu mısraları kaydeder, "Anakharsis nihayet seyahatlerinden döndü, İskitya’yı bir Yunan kalıbına dökmek istedi, lakin o bunu öğretirken kanatlı bir okun ani darbesiyle can verdi."
Para değil hikmet aramaktayım, memleketime daha olgunlaşmış olarak dönebilirsem bu bana kâfidir, lakin iltifatınıza çok kıymet verdiğim için Sardis’e geleceğim.
Anakharsis’ten Hanno’ya selam. Giysim bir İskit çaputu, ayakkabılarım ayaklarımın nasırı, yatağım toprak, katığım ise açlıktır, süt, peynir ve etle beslenirim. Bana hâlinden hoşnut bir kimseye gelir gibi gelebilirsiniz, lakin pek kıymet verdiğiniz o hediyeleri ya yurttaşlarınıza yahut ölümsüz tanrılara bahşediniz.
Kavı, çıpayı ve çömlekçi çarkını icat ettiği söylenir, ancak bu sonuncusunun yanlış olduğu Strabon tarafından açıkça ispat edilmiştir, zira Anakharsis Kroisos devrinde yaşamışken, çömlekçi çarkından ondan çok önce yaşamış olan Homeros bahsetmektedir.
BÖLÜM II. Vecizeleri
Onun vecizeleri şunlardır, asmanın üç salkım verdiğini söylerdi, ilki hazzın, ikincisi sarhoşluğun, üçüncüsü pişmanlığın. Yunanlar arasında sanatkârların yarıştığına, sanatkâr olmayanların ise hüküm verdiğine şaşardı.
Bir kimsenin şaraba müptela olmaktan nasıl alıkonabileceği sorulduğunda, sarhoşların yaptıklarını gözünün önüne getirerek, demiştir.
Kanun marifetiyle haksızlıkları cezalandıran Yunanların, umumi müsabakalarda birbirlerini dövdükleri için atletleri ödüllendirmelerine hayret ederdi.
Bir gemi tahtasının dört parmak kalınlığında olduğunu işitince, denize açılanlar ölümden ancak bu kadar uzaktır, demiştir.
Zeytinyağının delilik getiren bir nesne olduğunu, zira atletlerin onunla ne kadar çok yağlanırlarsa birbirlerine karşı o kadar vahşileştiklerini ifade etmiştir.
Alışverişte yalan söylemeyi menedenlerin, mallarını elden çıkarırken nasıl olup da uluorta yalan söylediklerine şaşardı.
Yunanların ziyafetin başında küçük kadehlerle, doyduklarında ise büyük kadehlerle içmelerine hayret ederdi.
Yunanlar tarafından onun şerefine, üzerine "Diline, midesine ve şehvetine hâkim ol" yazılı pek çok heykel dikilmiştir. Pek çok hususta mutedil ve mahirdi. İskitlerin hastaları tedavi ederken tatbik ettikleri perhiz ve tedavi usulleri hakkında serbestçe ve etraflıca konuşurdu. Konuşmasındaki bu açık sözlülükten ötürü "İskit üslubu" darbımeseli doğmuştur.
Ardallos tarafından İskitya’da hiç flüt olup olmadığı sorulduğunda, çam ağacı bile yoktur, cevabını vermiştir (Aristoteles bunu uzak sebeple yapılan bir ispat olarak adlandırır). Ardallos, İskitlerin tanrıları yok mudur, diye ekleyince, evet, vardır ve bütün dilleri anlarlar, diye mukabele etmiştir.
Sekiz yüz mısralık kanunlar ve öğütler manzumesi kaleme almıştır, ayrıca günümüze ulaşan iki mektubu bulunmaktadır, bunlardan biri Anakharsis’ten Kroisos’a yazılmıştır.
Yunanların adet ve ilimlerini öğrenmek üzere Yunanistan’a geldiğini belirtmiştir. En güvenli geminin hangisi olduğu sorulduğunda, limanda demirli olan cevabını vermiştir. Yunanlar arasında gördüğü en dikkate değer şeyin, dağlardaki dumanı bırakıp ateşi şehirlerine taşımaları olduğunu söylemiştir.
Ölülerin mi yoksa yaşayanların mı sayısının daha çok olduğu sorulduğunda, denizde olanları hangisinden sayıyorsunuz demiştir. Kendisini İskitli olduğu için ayıplayan bir Atinalıya, benim memleketim benim için bir utanç vesilesi olabilir, lâkin sen bizzat memleketin için bir utanç vesilesisin karşılığını vermiştir. İnsanda neyin hem iyi hem kötü olduğu sorulduğunda, dil cevabını vermiştir.
Değeri yüksek tek bir dosta sahip olmanın, hiçbir değeri olmayan çok sayıda dosta sahip olmaktan evla olduğunu söylemiştir.
Meydanın (forumun), aldatma ve haksız kazanç için en münasip yer olduğunu ifade etmiştir. Bir şölende kendisini yeren genç bir adama, genç adam, bu yaşta şaraba tahammül edemiyorsan, yaşlandığında suya da tahammül edemezsin demiştir.
İskitya’ya döndüğünde, kendisini gönderen krala, Lakedaimonyalılar haricindeki tüm Yunanların her türlü bilgelikle meşgul olduğunu, Lakedaimonyalıların ise yalnızca basiretle alıp vermeyi bildiklerini söylemiştir.
Yunanların parayı hesap yapmaktan başka bir maksatla kullanmadıklarını belirtmiştir.
Atina’daki bir umumi mecliste, Yunan toplantılarında meseleleri akıllı insanların teklif edip kararı ahmakların vermesine hayret ettiğini dile getirmiştir. Hangi hükümdar bilge ise o bahtiyardır, sair bütün hususlar eşit olduğunda, erdemin daha üstün, erdemsizliğin ise daha sefil durumda bulunduğu şehir en mükemmel şehirdir.
İçki meclisinde kendisine, hiç de güzel olmayan biriyle evlendin diyen birine, ben de aynı fikirdeyim, lâkin şarabıma daha az su kat ki onu gözüme güzel gösterebileyim demiştir.
İskitya kralına asmanın hususiyetlerini anlatıp ona birkaç asma çubuğu gösterirken, eğer Yunanlar her yıl dallarını budamasaydı, şimdiye dek İskitya’ya kadar uzanırdı diye eklemiştir.
Bir şölende, neşe getirmesi maksadıyla çağrılan kimselere yalnız kendisi tebessüm etmemiş, bilahare içeri bir maymun getirildiğinde ise gülerek, bu hayvan tabiatı gereği gülünçtür, insan ise sanatı ve hilesiyle demiştir.
Uyurken sağ elini ağzına, sol elini ise tenasül uzvuna koyar, bununla insanın her ikisine de hakim olmak için büyük gayret göstermesi icap ettiğini, lâkin zevkimizi zapt etmenin dilimizi zapt etmekten daha müşkil olduğunu ima ederdi. Kendisi için bütün Yunanların birer İskitli olduğunu ifade etmiştir.
Myson
Myson, Hermippos’a göre Stremon’un oğluydu, Oetaea veya Lakedaimonia köylerinden biri olan Khene’de doğmuştu ve babası bir despottu.
Anakharsis kâhine kendisinden daha bilge biri olup olmadığını sorduğunda, tıpkı Thales’in hayatında Khilon için zikredildiği gibi şu cevabı almıştı, Oetiyalı Myson’u ilan ederim ki en bilge olanlardan dahi daha bilgedir.
Bu cevapla merakı ziyadeleşerek köye gitmiş ve onu sabana demir takarken bularak, ey Myson, henüz çift sürme vakti değildir demiştir, Myson ise, lâkin hazırlanma vaktidir cevabını vermiştir.
Başkaları kâhinin ona Etealı dediğini öne sürer ki bu hususta pek çok ihtilaf vardır, Parmenides, Etea’nın Myson’un mensubu olduğu bir Lakedaimon köyü olduğunu söyler. Sosikrates ise baba tarafından Etealı, anne tarafından Kheneli olduğunu nakleder.
Euthyphron onun Giritli olduğunu, zira Etea’nın Girit’te bir şehir teşkil ettiğini söyler, Anaksilaos ise Arkadyalı olduğunu belirtir. Hipponaks ondan şu sözlerle bahseder, Ve Apollon’un insanların en bilgesi ilan ettiği Myson. Aristomenos onun Timon ve Apemantos ile aynı meşrepte olduğunu doğrular, çöle çekilir ve orada tek başına tebessüm ederken yakalanırdı, yanında kimse yokken niçin tebessüm ettiği sorulduğunda ise, sırf bu sebepten ötürü cevabını verirdi.
Bir şehirden ziyade meçhul bir köye mensup olduğu için itibar görmediği söylenir, bu sebeple kimi müellifler onun vecizelerini Peisistratos’a atfeder, kimileri ise onu Yedi Bilge’den biri sayar. Platon ise Periandros’un yerine onu koyar.
Eşyayı lafızlardan değil, lafızları eşyadan çıkarmak icap ettiğini, eşyanın lafızlar için değil, lafızların eşya için var olduğunu söylerdi. Doksan yedi yaşında vefat etmiştir.
Epimenides
Epimenides’in bir Giritli olduğu herkesçe kabul edilir, gerçi o yerin adetine muhalif olarak saçlarını uzun bırakırdı, lâkin doğduğu şehir hususunda ittifak yoktur. Müelliflerin ekseriyeti Knossos olduğunu söyler, Strabon ise Phaistos der.
Ana babasının isimleri hakkında da daha az ihtilaf mevcut değildir, kimileri babasına Phestios yahut Phestos, kimileri Dosiades, kimileri Agesarkhos der, annesine Blasta adını verirler, Apollonios ise babasına Bolos der, Laertios ile Suidas annesini Blasta olarak tesmiye eder, Plutarkhos ise bir nemf olduğu zannedilen Balte adını verir.
Rivayet olunur ki gençliğinde babası ve kardeşleri tarafından sürüden bir koyunu şehre getirmesi için tarlaya gönderilmiş, sıcaktan ve koyunu arama meşakkatinden yorgun düşerek dinlenmek üzere bir mağaraya çekilmiştir.
Öğle vakti (yahut Apollonios'a göre geceleyin) yoldan sapıp bir mağaraya çekildi, burada (bazılarına göre) elli yedi yıl, Tertullianus ve Pausanias'a göre ise elli yıl uyudu, bu zaman zarfında hısımlarının çoğu öldü, bu sürenin nihayetinde uyanarak, yattığı gün veya ertesi gün olduğunu ve yalnızca pek az bir müddet uyuduğunu zannedip yeniden koyununu aramaya koyuldu, onu bulamayınca tarlaya geri döndü, orada her şeyin değiştiğini ve mülkün bir yabancının zilyetliğine geçtiğini gördü, oradan büyük bir hayret içinde şehre gitti, kendi evine girdiğinde kim olduğunu sorguladılar, nihayetinde artık yaşlanmış olan küçük kardeşiyle karşılaştı ve olup biten her şeyi, yokluğunun ne kadar sürdüğünü ondan öğrendi.
Plutarkhos onun yaşlı bir adam olarak uyandığını söyler, Plinius ve Laertios ise uyuduğu yılların adedince gün içinde yaşlandığını nakleder. Bazıları ise uyumadığını, bir müddet inzivaya çekilip kök sökmekle meşgul olduğunu iddia eder.
Onun hakkında daha pek çok harika rivayet edilir, bazıları Nymphalardan gıda aldığını, bunu bir öküz tırnağında sakladığını ve her gün bundan az bir miktar tattığını, başka hiçbir besine ihtiyaç duymadığını ve yemek yerken asla görülmediğini söyler, ölümden dirilişi defalarca taklit ettiği, canı her dilediğinde Ruhunun bedeninden ayrılıp sonra yine geri döndüğü ve evlerle tarlaları arındıran ilk kimse olduğu nakledilir, ki bunu şiirler vasıtasıyla icra etmiştir.
Bu maksatla, kırk altıncı Olimpiyat'ta veba illetine duçar olan ve kâhin tarafından şehri arındırmaları emredilen Atinalılar, Nikeratos'un oğlu Nikias'ı bir gemiyle Girit'e gönderip Epimenides'in kendilerine gelmesini rica ettiler, o da icabet etti ve orada Solon ile tanışıp ona hususi talimatta bulundu, onu kanun koyma yoluna sevk etti. İlahi âyinlerin masraflarını azalttı, yurttaşların yas tutma adetlerini itidale kavuşturdu, cenaze merasimlerine birtakım kurbanlar ekledi ve kadınların bu vesilelerle tatbik ettiği vahşiyane adetleri kaldırdı, ve (en mühimi) kefaretler, kurbanlar ve takdimeler ile şehri arındırıp tezyin etti, halkı adalete ve birliğe daha muti kıldı, veba salgınını da şu suretle durdurdu,
Siyah ve beyaz koyunlar alıp Areopagos'a getirdi, orada diledikleri yere gitmeleri için onları serbest bıraktı ve arkalarından gidenlere, hayvanlardan biri nereye çökecek olursa o mevkide münasip ilaha kurban kesmelerini emretti, böylece veba dindi.
Laertios'un dediğine göre, bu sebeple bugün dahi Atina köylerinin pek çoğunda, mezkûr arınmanın abidesi mahiyetinde isimsiz sunaklar görülmektedir.
Bazıları ise bunu Kylon hıyanetine atfettiğini (ki bundan Solon'un Hayatı'nda bahsedilmiştir) ve iki genç adamı, Kratinos ile Ktesibios'u ölüme mahkûm ederek teskin ettiğini iddia eder.
Mabetleri ilk inşa edenin o olduğu zannedilir, Atina'da Eumenisler için bir mabet dikti, bir diğerini ise Nymphalara vakfetmeye niyetlendi, lakin gökten şu sözlerle bir nida işitildi, Epimenides, Nymphalara değil, Jüpiter'e.
Munikhia Limanı'nı temaşa ederken, yanında duranlara şöyle dedi, İnsan istikbale karşı ne kadar da kördür! Atinalılar, bu limanın şehre ne kadar musallat olacağını önceden görebilselerdi, onu dişleriyle parça parça ederlerdi. Bunu, hadisenin vuku bulmasından, yani Antipater'in Munikhia'ya Makedonyalı bir muhafız kıtası yerleştirdiği 114. Olimpiyat'ın ikinci yılından pek çok sene evvel haber vermişti.
Atinalılar Pers donanmasından korktuklarında, onlara bu donanmanın uzun yıllar istilada bulunmayacağını, geldiğinde dahi Perslerin umduklarının en ufak bir cüzünü bile elde edemeyip hasımlarına verdiklerinden çok daha büyük zayiatla memleketlerine döneceklerini söyledi, bu kehanet Maraton ve Salamis savaşlarında tahakkuk etti.
Lakedaimonlulara (ve Giritlilere de) Arkadyalılar eliyle uğrayacakları hezimeti önceden bildirdi, bu da Eurykrates ve Arkhidamos'un Lakedaimon'da hüküm sürdüğü devirde cereyan etti. Yunanların kendisini ilahi addedip tanrıların sevgilisi saymalarına ve sofistleri arasına koymalarına vesile olan bu kehanetler, Aziz Pavlus tarafından peygamberleri olarak zikredilen Giritlilerin bir tanrı gibi kendisine kurban kestikleri bu zatın mezkûr halleri, Aristoteles tarafından ya bilinmemekte yahut itibar görmemekteydi, zira o, Epimenides'in geleceğe dair değil, yalnızca geçmiş ve muğlak kalmış hususlara dair kehanette bulunduğunu iddia eder.
Şehri arındırması ve diğer hususlar sebebiyle Atinalılar tarafından ziyadesiyle hürmet gördü, ona pek çok hediye takdim ettiler, kendisini bir talant ile mükâfatlandırmak istediler ve onu Girit'e geri götürmek üzere bir gemi tahsis ettiler,
O ise hediyelerini ve paralarını reddetti, kaledeki mukaddes zeytin ağacından ufak bir daldan gayrı hiçbir şeyi kabul etmedi, Knossoslular ile Atinalılar arasında bir ittifak vücuda getirdikten sonra bu dalla birlikte memleketine döndü ve kısa bir müddet sonra 157 yaşında vefat etti, diğerlerine göre ise 150 yaşındaydı, Giritliler ise 300'e yalnızca bir yıl kaldığını söyler. Ksenophanes onun yüz elli dört yaşındayken sesini işittiğini doğrular.
Laertios'un bildirdiğine göre, Minos'un Giritlilere verdiği idare nizamına dair Solon'a hitaben onun namına yazılmış bir mektup mevcuttur, Demetrios bunun daha geç bir tarihe ait olduğunu, Girit değil Atina lisanıyla kaleme alındığını mütalaa eder, fakat ben şu mealde bir başkasına rastladım, Epimenides'ten Solon'a. Müsterih ol dostum, zira Peisistratos kulluğa alışkın Atinalılara hükmetseydi...
Lakedaimonlular onun bedenini korudular, belki de kehanetin buyruğu uyarınca usulünce muhafaza edildi. Ebediyen saklandı. Fakat artık o bayağı insanlara tabi değildir, nitekim nice yıllar sonra üzeri baştan başa birtakım işaretlerle bezenmiş halde bulundu; muğlak ve anlaşılması güç şeyler için kullanılan "Epimenides’in derisi" darbımeseli de buradan doğdu, başkaları ise ona Kures adını verdi.
Büyük bir şairdi ve nazım türünde pek çok eser kaleme aldı, yazılarının mevzusu ise şunlardı, İnisiyasyonlar, arınmalar ve nazım halindeki diğer karanlık meseleler. Kuretler ile Korybantların Zürriyeti ve Teogonisi, beş bin beyit. Argo gemisinin inşası ve İason’un Kolhis seferi, altı bin beş yüz beyit. Kurbanlar Üzerine, nesir halinde. Girit Devleti ile Minos ve Rhadamanthys üzerine. Solon’un talimatlarını unutmayan, esaretlerinden utanç duydukları için onun zorbalığına boyun eğmeyecek kimselere müsamaha gösterilir, her ne kadar kendisini idarede sarsılmaz kılsa da, dilerim bu iktidar çocuklarına intikal etmez, zira mükemmel kanunlar altında yetişmiş hür kimselerin esarete katlanması güçtür.
Sana gelince, diyar diyar gezip durma, zalim bir hükümdarın bulunmadığı Girit’e, yanıma gel. Şayet oradan oraya seyahat ederken onun dostlarından bazılarına tesadüf edersen, [okunamadı].
Bu ismi taşıyan iki kişi daha vardı, biri soybilimciydi, diğeri ise Rodos hakkında Dor lehçesinde yazmıştı.
Pherecydes
Pherecydes, Delos yakınlarındaki Kyklad adalarından biri olan Sirosluydu, Badys’in yahut başkalarına göre Babis’in oğluydu, Suidas’a göre kırk altıncı Olimpiyat sırasında doğmuştu, Lidya Kralı Alyattes zamanında yaşadı, yedi bilgenin çağdaşıydı ve bazılarınca onlardan biri sayılırdı, Laertios onun elli dokuzuncu Olimpiyatta yaşadığını söyler, Cicero ise Servius Tullius devrinde olduğunu nakleder.
Pittakos’un talebesi olduğunu iddia edenler vardır, diğerleri ise hiçbir hocası olmadığını, Fenikelilerin kapalı ve gizemli kitaplarını bizzat temin edip kendi kendine incelediğini ifade eder.
Onun hakkında pek çok tuhaf rivayet anlatılır.
Siros’tayken susamış, talebelerinden birinden su istemişti, kuyudan çekilen bu suyu içtikten sonra o adada üç gün zarfında bir deprem vuku bulacağını bildirdi, bunun gerçekleşmesi üzerine büyük bir itibar kazandı, Cicero ise bu hadiseyi ilahi bir sebebe değil, tabii bir nedene bağlar.
Yine bir keresinde Samos’taki Hera Tapınağı’na giderken limana yanaşmakta olan yüz beş yelkenli bir gemi gördü ve orada bulunanlara bu geminin asla limana giremeyeceğini söyledi, o henüz konuşmaktayken bir fırtına koptu ve gemi gözlerinin önünde battı. Bir başka sefer Perilaos’a tüm ailesiyle birlikte oradan göç etmesini salık verdi, Perilaos bu söze kulak asmadı, kısa bir süre sonra Messana zapt edildi.
Lakedaimonlulara altın yahut gümüşe kıymet vermemelerini tembih etti. Zira rüyasında Herakles ona böyle emretmiş, aynı şekilde krallara da görünerek Pherecydes’e itaat etmelerini buyurmuştu, bazıları bu hadiseyi Pythagoras’a atfeder.
Thales’e zıt görüşler taşırdı, fakat suyun her şeyin ilkesi olduğu fikrinde onunla hemfikirdi.
Tanrıların sofraya "is" dediklerini söylerdi, bazılarına göre ruhun ölümsüzlüğünü ilk öne süren oydu.
Tzetzes onun Pythagoras’ın hocası olduğunu teyit eder, fakat bu durum kronolojileriyle uyuşmaz, onun bilgeliği ise teslim edilmiştir.
Ölüm şekli muhtelif suretlerde nakledilir. Rivayete göre, Ephesoslular ile Magnesialılar arasındaki bir harpte Ephesosluların galip gelmesini arzu ettiğinden, yanında bulunan birine nereli olduğunu sordu. Adam "Ephesosluyum" cevabını verince, "Öyleyse beni bacaklarımdan tutup Magnesia topraklarına sürükle ve hemşehrilerine zafer kazandıktan sonra beni defnetmelerini söyle, ben Pherecydes’im" dedi. Bu haber ulaştırıldı ve Magnesialıları mağlup ettikten sonra Pherecydes’i ölmüş bularak onu hürmetle defnettiler.
Bazıları Delphoi’ye gidip kendini Korykion Dağı’ndan aşağı attığını söyler, lakin daha yaygın kanaate göre pek sefil bir halde can verdi, bütün bedeni derisinden dışarı fırlayan kurtçuklar yahut haşereler tarafından kemirilmişti, bu sebeple yüzü tanınmaz hale gelince tanıdıklarını görmekten kaçındı ve onları yanına kabul etmedi. Kendisini ziyarete gelen biri (Pythagoras’ın yaptığı gibi) halini hatırını sorduğunda, anahtar deliğinden hastalığın tükettiği parmağını uzatıp bütün bedeninin ahvalini göstererek "deri gösteriyor" derdi, filozoflar bu sözü menfi manada ele alırlar.
Deloslular, oranın tanrısının talebelerine kendi hikmetiyle çok fazla övündüğü için bu illeti ona bir gazap olarak gönderdiğini iddia ederler, nitekim hiçbir tanrıya kurban sunmasa dahi, yüzlük sığır kurban edenler kadar hoş bir hayat süreceğini söylerdi. Onu Pythagoras defnetti, mezar taşında şu kitabe yazılıydı,
"Hikmetin en yüce sınırlarını ben kuşattım, Daha fazlasını bilmek isteyen, Helenlerin en şanlısı olan Pythagoras’a danışmalı."
Bazıları onun nesir türünde yazan ilk kişi olduğunu iddia eder, başkaları ise bunu Kadmos’a mal eder. Yedi Hücre yahut Theokrasia adlı eseri kaleme aldı, bu muhtemelen tanrıların kökenini ve silsilesini ihtiva eden on kitaplık İlahiyat adlı eseriyle aynıdır (şayet genç Pherecydes’in Teogonisi ile karıştırılmıyorsa), İskenderiyeli Klemens’in zikrettiği İsidoros’un Ham’ın kehanetinden alındığını düşündüğü karanlık, müphem ve alegorik bir eserdir.
Bu kitaba dair Pherecydes adına kayıtlı bir mektup günümüze ulaşmıştır, fakat bunun uydurma olduğundan şüphelenilmektedir.
Pherecydes’ten Thales’e,
Ecel saatin geldiğinde dilerim huzurla göçüp gidesin, mektubunu alır almaz hastalığa yakalandım, baştan başa bitlerle kaplandım ve hummaya tutuldum, bunun üzerine hizmetkarlarıma ben defnedildikten hemen sonra kitabı sana götürmelerini emrettim, şayet sen ve diğer bilge kişiler onu münasip bulursanız neşredin, [okunamadı].
yayımlayın, şayet uygun görmezseniz yayımlamayın, zira benim hoşuma gitmemektedir, onda hiçbir katiyet yoktur, ilahiyatçı ne derse desin, siz aksini düşünmelisiniz, zira hastalığımın zoruyla masallarla yazmaktayım.
Kapıya gelip hâlimi soran hiçbir hekimi veya dostu içeri almadım, anahtar deliğinden parmağımı uzatarak ne denli çaresiz bir hastalık içinde olduğumu gösterdim ve ertesi gün Pherekydes’in cenazesine gelmelerini tembihledim.
Aynı adadan bu adı taşıyan bir başkası daha vardı, o bir müneccimdi. Suidas daha başkalarından da bahseder.
FELSEFE TARİHİ. İKİNCİ BÖLÜM, İyonya Filozoflarını İhtiva Eder. ANAKSİMANDROS. Hayatı Hakkında.
Felsefenin iki ayrı başlangıcı vardı, biri Anaksimandros’tan, diğeri Pythagoras’tan neşet etmiştir. Anaksimandros, Thales’in talebesiydi, bu sebeple o felsefeye İyonya felsefesi denildi, zira Thales Miletoslu bir İyonyalıydı. Pythagoras ise Pherekydes’in talebesiydi ve bu felsefe koluna, ders verdiği yerden ötürü İtalik felsefe dendi. Thales’in ardılı Anaksimandros, Anaksimandros’unki Anaksimenes, Anaksimenes’inki Anaksagoras, Anaksagoras’ınki ise (Plutarkhos, Laertios ve diğerlerinin teyit ettiği üzere) ahlak felsefesini getiren Sokrates’in (Arkhelaos’un talebesi) ortaya çıkışıyla bu silsileyi nihayete erdiren Arkhelaos oldu.
Miletoslu bir yurttaş, Thales’in yoldaşı ve akrabası olan Anaksimandros, aynı zamanda onun talebesi ve doktrininin yayılmasında ardılıydı, Praxiades’in oğluydu (bazıları galat olarak Praxidamos der), 42. Olimpiyatın üçüncü yılında doğmuştu.
En parlak devrini Samos Tiranı Polykrates zamanında yaşadı.
Geometrinin muhtasar bir hülasasını ortaya koydu, Homeros’tan sonra bu ilmin ilk üstadıydı, denizlerin ve karanın çevresini tasvir ettiğini bildiren Laertios’un ifadesi uyarınca, ilk coğrafya haritasını tanzim eden oydu. 50. Olimpiyatta Zodyak’ın eğikliğini keşfetti, bu da (Pliny’nin ifadesiyle) her şeyin kapılarını açması demekti.
Gnomonu (güneş saati milini) icat etti ve ilk örneğini Lakedaimon’da açık bir mahalle dikti.
Gündönümlerini, ekinoksları ve saat taksimatını buldu, dönenceleri ve ekinoksları göstermek için horoskoplar tertip etti, nitekim Salmasius onun kadranının yalnızca dönence ve ekinoks noktalarını tayin etmeye yaradığını, günün saatlerini veya on iki cüzünü ayırmaya hizmet etmediğini öne sürer, zira günün bu manada veya on iki eşit parçaya bölünmesinin çok uzun zaman sonrasına dek bilinmediğini ispat eder.
Lakedaimonlulara şehirlerini ve evlerini terk etmelerini, açık arazide silahlı olarak konaklamalarını salık verdi, zira bütün şehri yıkan ve Taygetos Dağı’ndan bir parçayı koparan depremi önceden haber vermişti.
Şarkı söylerken çocuklar onunla alay ederdi, bunun üzerine çocuklar için daha iyi şarkı söylemeyi öğrenmeliyiz demiştir.
Talebeleri arasında Anaksimenes ve Parmenides zikredilir.
Eserlerinden şunlar bilinmektedir, Doğa Üzerine. Görüşlerini şerhler halinde tertip ettiğini söyleyen Laertios belki de bu risaleyi kastetmektedir, zira bu kitap Atinalı Apollodoros’un eline geçmiştir. Kürenin [okunamadı] ve diğer meseleler üzerine. Apollodoros’a göre, 58. Olimpiyatın [okunamadı] yılında 64 yaşındaydı ve kısa bir süre sonra vefat etti.
BÖLÜM II. Görüşleri Hakkında. Kısım 1. Sonsuzluğun Her Şeyin İlkesi Olduğuna Dair.
Cicero’nun naklettiğine göre, her şeyin sudan ibaret olduğunu savunan Thales, yurttaşı ve dostu Anaksimandros’u buna ikna edememişti, zira o, her şeyin kendisinden meydana geldiği şeyin Sonsuzluk olduğunu yahut Plutarkhos, Laertios ve Justinus Martyr’e göre, şeylerin ilkesi ve unsuru olduğunu ileri sürmüştü (zira hocası Thales’te müşahede edildiği üzere bu ikisini birbirine karıştırmıştı), lakin bu Sonsuzluğun ne olduğunu, hava mı, su mu, toprak mı yoksa başka bir cisim mi olduğunu beyan etmemişti, bu sebeple de Plutarkhos tarafından muaheze edilmiştir.
Bunun tek olduğunu, (sayıca değil) büyüklükçe sonsuz bulunduğunu savunmuştur, nitekim Aristoteles zıtlıkların aynı ilkeden çıkabileceğini tahayyül ettiği için onu kınar.
Tükenip gitmesin diye bu sebepten ötürü sonsuz olduğunu ileri sürer. Cüzlerinin değiştiğini, küllün ise değişmez olduğunu kabul eder (Simplikios hareketli olduğunu söyler). Bütün şeylerin ondan sudur ettiğini ve yine ona rücu ettiğini belirtir. Teşekkül eden sonsuz alemlerin, kendisinden husule geldikleri o şeyin içinde fena bulduğunu öne sürer.
Kısım 2. Gökler Hakkında. Cicero’ya göre onun kanaati, tanrıların doğmuş (bir başlangıcı olan), muayyen fasılalarla doğup batan varlıklar olduğu ve sayısız alemler bulunduğu yönündeydi, Plutarkhos ve Stobaios bunu ebedi olmayan bir tanrı fikri olarak tefsir eder. [okunamadı] Soğuk ve sıcağın karışımından müteşekkildir.
[okunamadı] bir çatlama ve [okunamadı] yoluyla meydana gelen ayrışma, parıldayan bir ışığa ve soluk bir ateşe sebebiyet verir.
Yıldızların, ateşle dolu havadan müteşekkil kürevi cisimler olduğunu, muayyen bir kısımlarından alevler püskürttüğünü, kendilerini ihtiva eden daireler ve felekler vasıtasıyla hareket ettirildiğini ileri sürer, Aristoteles bu hükmü ondan iktibas etmiştir.
Güneşin en yüksekte, Ay’ın onun hemen altında, ardından sabit yıldızların ve seyyarelerin yer aldığını söyler.
Ay dairesinin yeryüzünden 29 kat daha büyük olduğunu, bir araba tekerleğine benzediğini, içi boş bir küresi olup (tıpkı Güneş gibi) ateşle dolu bulunduğunu ve eğik durduğunu, bir borudan çıkar gibi bir yerinden dışarıya ateş soluduğunu iddia eder. Ay tutulmasının onun dönmelerine bağlı olarak, içinden [okunamadı] ağzın kapandığı vakit vuku bulduğunu ifade eder.
Ateş çıktığında, önü kesilir. Ay'ın kendine ait, fakat pek latif bir ışığı bulunduğu, Güneş'ten ödünç aldığı ışıkla parladığı, bu iki savın birbiriyle çelişmek bir yana, her ikisinin de doğru olmasının umumi kabul gördüğü belirtilir.
Hava Olaylarına Dair
Rüzgâr, havanın en latif ve akışkan cüzlerinin Güneş tarafından harekete geçirilmesi yahut çözülmesiyle meydana gelen bir hava akıntısıdır.
Gök gürültüleri, şimşekler, kasırgalar ve burgaçlar, kesif bir bulut içine hapsolan ve hafifliği sebebiyle şiddetle dışarı fırlayan rüzgârdan neşet eder, bulutun yırtılması bu infilakı doğurur. Seneca daha açık bir ifadeyle her şeyi rüzgâra atfeder. Gök gürültüsü, der, parçalanan bir bulutun sesidir, peki neden ahenksizdir, zira parçalanmalar intizamdan uzaktır.
Hava açıkken neden gök gürler, zira o vakit dahi rüzgâr, kesif ve kuru havayı yarıp geçer. Neden bazen şimşek çakmaksızın yalnızca gök gürler?
Çünkü daha latif ve zayıf olan nefes bir alev peydahlamaya muktedirdir ancak bir seda çıkaramaz. Şimşek nedir?
Havanın kendisini ayrıştırarak şiddetle aşağı süzülmesi, gizli bir ateşi açığa vurmasıdır. Gök gürültüsü nedir? Delip geçen kesif bir nefesin hareketidir.
Bütün eşya öyle tanzim edilmiştir ki esir, süfli varlıklar üzerine tesir eder, nitekim ateş soğuk bulutlara çarptığında ses çıkarır.
Onları parçaladığında parıldar, zayıf alevler şimşekleri husule getirir, daha büyük olanlar ise [okunamadı]. Büyük bir kısmı böyledir, geri kalanı ise aşırı harareti sebebiyle kendi tabiatından başkalaşmıştır.
Anaximenes
Canlılar rutubet içinde teşekkül etmiş, sert ve dikenli kabuklarla kuşatılmıştır, lâkin yaşlandıkça kurumuşlar ve nihayet kabuk etraflarından kırıldığında, bunun ardından pek az bir müddet hayatta kalmışlardır.
Anaximenes, Eurystratos'un oğlu bir Miletosludur, Anaximandros'un talebesi ve halefidir.
Eusebios'a göre, 56. Olimpiyat'ın ikinci senesinde şöhret bulmuştur.
Suidas ise onun 55. Olimpiyat'ta, Kyros'un Kroisos'u mağlup edip Sardis'i zaptettiği vakitte yaşadığını zikreder.
Bu sebeple, onun 63. Olimpiyat'ta doğduğunu iddia eden Apollodoros'un rivayeti kusurludur. Bazılarının naklettiğine göre, Parmenides'i de dinlemiştir.
İonia lehçesini sade ve tezyinatsız bir surette kullanmıştır. Plinius onu gnomonik sanatının mucidi olarak anar, fakat bu muhtemelen Anaximandros ile karıştırılmasından ileri gelen bir sehirdir.
Onu dinleyenler arasında Anaxagoras ve Apollonialı Diogenes bulunmaktaydı. Laertios tarafından muhafaza edilen iki mektubu şunlardır,
Anaximenes'ten Pythagoras'a,
Thales, ihtiyarlığına dek saadet içinde yaşadıktan sonra, ömrünü talihsizce noktaladı.
Bir gece, her vakit yaptığı üzere, yıldızları seyretmek maksadıyla hizmetçisiyle birlikte hanesinden çıkmışken, gözlerini göğe dikip bastığı yere dikkat etmediğinden bir uçuruma denk gelip aşağı yuvarlandı. Miletoslu astronomun akıbeti bu oldu.
Fakat biz onun talebeleri, bu zatın hatırasını koruyalım, bizden sonra evlatlarımız ve talebelerimiz de öyle yapsın. Onun kelamını daima muhafaza edelim ve bütün kelamlarımıza onunla başlayalım [okunamadı].
Anaximenes'ten Pythagoras'a,
Samos'u terk edip Kroton'a yerleşerek orada sükûnet içinde yaşayan sizler, bizden daha basiretlisiniz, Aiakes'in soyu başkalarına cefa çektirmekte ve Miletoslular kendi seçtikleri tiranlardan azade kalamamaktadır. Medya Kralı da üzerimize dehşet salmaktadır, şayet ona haraç ödeseydik böyle olmazdı. İonialılar umumun selameti uğruna Medlerle cenge tutuşmaya kararlıdır, şayet savaşırlarsa bizim için kurtuluş ümidi kalmaz. Hal böyleyken, ölüm ve esaret korkusu içindeki Anaximenes gökleri nasıl tetkik edebilir?
Oysa siz Krotonlular ve bütün İtalya ahalisi tarafından el üstünde tutulmaktasınız, talebeler ta Sicilya'dan kalkıp size gelmektedir.
Görüşleri
Havanın Eşyanın İlkesi Olduğuna Dair
O, havanın kâinatın ilkesi olduğunu, bütün eşyanın ondan neşet edip yine ona rücu ettiğini savunurdu, kendisiyle hayat bulduğumuz ruhlarımız havadır, binaenaleyh nefes ve hava bütün âlemi ihata eder, zira nefes ile hava tek bir şeyi ifade eden iki isimdir.
Havanın Tanrı olduğunu, doğurulmadığını, sonsuz olduğunu ve daima hareket halinde bulunduğunu, lakin ondan sudur edenlerin ise sonlu olduğunu öne sürerdi, evvela toprak, su ve ateş meydana gelmiş, ardından bunlardan bütün eşya teşekkül etmiştir.
Havanın Tanrı oluşunu, unsurların yahut cisimlerin içine nüfuz eden hassalar kabilinden telakki ederdi.
Gök Kubbeye Dair
Gök kubbenin harici sathının [okunamadı] olduğunu, topraksı cisimlerin bunlarla karıştığını, billur içindeki çiviler misali oraya sabitlendiklerini söylerdi.
Onların kesif ve mukavim hava tarafından geri itildiğini [okunamadı].
Güneş'in bir levha gibi yassı ve ateş tabiatında olduğunu, burçların Ay tarafından değil, Güneş tarafından aydınlatıldığını, Güneş'in, hararetinin çıktığı menfez kapandığında tutulduğunu ifade ederdi.
Ay'ın da benzer şekilde ateş tabiatında olduğunu, hararetinin çıktığı menfez kapandığında tutulduğunu kabul ederdi.
Hava Olaylarına Dair
Bulutlar havanın kesifleşmesiyle husule gelir, yağmur ise bulutların sıkışması neticesinde meydana gelir, kar düşerken donan yağmurdan, dolu ise soğuk bir rüzgârla büzüşen aynı yağmurdan peydahlanır. Gök gürültüsü, şimşek ve benzerlerine dair meselelerde ise [okunamadı].
Anaximandros'un iddiasına, küreklerle yarıldığında parıldayan deniz benzetmesini eklemiştir.
Gökkuşağının, güneş ışınlarının kalın bir [okunamadı] üzerine aksetmesiyle meydana geldiğini, onu delemeyip üzerinde kırıldığını ileri sürmüştür.
Depremlerin, yeryüzünün seyrekleşmesinden ve kurumasından ileri geldiğini, birinin aşırı sıcaktan, diğerinin ise aşırı soğuktan kaynaklandığını öne sürmüştür.
Bu husus Aristoteles tarafından ayrıca şöyle izah edilir, O, yeryüzünün gerek nemli gerek kuru olduğunda yarıldığını ve üzerine düşegelen bu büyük parçalar sebebiyle sarsıldığını kabul etmiştir.
İşte bu yüzdendir ki depremler ya kuraklıklarda yahut şiddetli yağmurlarda vuku bulur. Kuraklık sebebiyle yarılır ve şiddetli sağanaklarla haddinden fazla nemlenerek parçalanır.
O, maddenin büzülmesini ve yoğunlaşmasını soğuk, gevşemesini ve seyrekleşmesini ise sıcak saymıştır, nitekim insan ağzından hem sıcak hem de soğuk nefes üfler, dudaklarıyla sıkıştırılıp yoğunlaştırılan nefesi soğuktur, fakat açık bir ağızla üflenen nefes seyreklik sebebiyle sıcaktır.
BÖLÜM I. Vatanı, Yaşadığı Çağ ve Felsefe Tedrisi
Anaxagoras, Hegesibulos’un yahut Eubulos’un oğlu olup Klazomenailiydi, Apollodoros’a göre 70. Olimpiyat’ın ilk yılında doğmuştur, asil soyu ve büyük servetiyle temayüz etmiş, lakin bunlara karşı gösterdiği yüce gönüllü tenezzülsüzlüğüyle daha da tebcil edilmiştir. Cicero’nun bildirdiğine göre felsefenin ilahi hazzını tahsil ve elde etmek gayesiyle arazilerini ve ata mirasını terk etmiş, kendini amme işlerinden nesnelerin bilgisine vakfetmiştir.
Suidas, topraklarını develere otlak olarak bıraktığını teyit eder, bu sebeple Tyana'lı Apollonios onun felsefeyi insanlardan ziyade hayvanlara talim ettiğini söylemiştir. Plato servetini terk ettiği için onunla istihza eder, Laertios ise mülkünü dostlarına devrettiğini nakleder, onlar tarafından tedbirsizlikle itham edildiğinde, "Öyleyse siz niçin ihtimam göstermiyorsunuz?" diye mukabele etmiştir. Kendisini vatanına karşı kayıtsız kalmakla kınayan birine ise, gökleri işaret ederek, "Bana iftira etmeyiniz, benim en büyük kaygım vatanımdır" demiştir.
Bir başkasının hangi gaye uğruna dünyaya geldiğini sorması üzerine, güneşi, ayı ve semayı temaşa etmek için, cevabını vermiştir. Velhasıl, amme işlerine ehemmiyet vermeyerek kendini tabiat felsefesinin temaşasına çekmiştir.
Bu tahsilde muallimi, ilminden feyzalındığı Anaximenes olmuştur.
Yirmi yaşında, 75. Olimpiyat’ın ilk senesinde, Kalliades arkhon iken (ki Laertios tahrif ederek ona Kallias der), Kserkses’in Yunanistan seferi vaktinde, felsefe tahsil etmek üzere Atina’ya gitmiş, orada otuz yıl kalmış ve maddeye o ilkeyi dahil eden ilk kişi olması hasebiyle Akıl (Nous) unvanıyla taltif edilmiştir, nitekim Timon şöyle der,
Meşhur Anaxagoras, o Akıl, orada meskûndur, Zira o faili maddeye ilk katan odur, Karışık şeyleri intizama sokan da budur.
BÖLÜM II. Fikirleri Üzerine. Kısım I. İlk İlkeler ve Nesnelerin Başlangıcı Üzerine
O, bütün nesnelerin maddi ilkesinin bir ve çok, parçaları sonsuz, benzeş ve zıt, temasa mütevali, kendi kendini muhafaza eden ve bir başkası tarafından kuşatılmayan olduğunu savunmuştur. Gerekçeleri şunlardır,
Evvela, tabiat filozoflarının umumi kaidesi veçhile, hiçbir şeyden hiçbir şey hasıl olmaz, mevcut olmayandan herhangi bir şeyin vücut bulması yahut varlığı olan bir şeyin yokluğa irca edilmesi kabil değildir. Saniyen, zıtlar yekdiğerinden mütekabilen hasıl olduğuna göre, daha evvel de yekdiğerinin içinde mevcuttular, zira vücut bulan her ne ise, olan şeyden yahut olmayandan meydana gelmesi zaruri ise ve olmayandan meydana gelmesi gayrikabil ise ki tabiat üzerine lakırdı eden herkes bunda müttefiktir, öyleyse onların var olan şeylerden ve bizzat bu şeylerin derununda bulunanlardan meydana geldiği zaruri olarak tebaa eder, gerçi küçüklükleri hasebiyle bizim tarafımızdan idrak olunamazlar.
Bundan ötürüdür ki her şeyin her şeye karıştığını söylerler, çünkü herhangi bir şeyin herhangi bir şeyden meydana geldiğini müşahade ederler.
Lakin nesneler, derunlarındaki sonsuzlukların çokluğunun bu karışımda galebe çalması hasebiyle birbirine nispetle farklı görünür ve muhtelif tesmiye edilir, zira kül ne bütünüyle beyazdır ne siyah, ne ettir ne kemik, lâkin her nesne ekseriyetle havi olduğu şeyin tabiatında görünür. Ekmek, su ve benzeri basit gıdalardan saç, damarlar, atardamarlar, sinirler, kemikler ve bedenin sair azaları neşet eder, binaenaleyh bu gıdanın içinde sinirler, kemikler ve benzeri her şey mevcuttur, her ne kadar his ile olmasa da akıl ile idrak olunabilir.
Bütün âlem, altının zerrelerden müteşekkil olması gibi bu atomlardan mürekkeptir, bu benzeş parçalar bütün nesnelerin maddesidir, onun bu kanaati Lucretius tarafından şöyle terennüm edilmiştir,
Sırada Anaxagoras’ın ardına düşmek var, Ve homoiomereia fikrini kılmak tekrar, Greklerden maada kimsede anılmayan bu tabir, Bizim dar lisanımıza pek bol ve vasi gelir, Lakin mana daha çok kelamla ifade edilebilir, Nesnelerin ilkesi, en ufak bağırsaklardan Yapılmış bağırsaklar, en ufak kemikten kemik, Bire irca edilmiş ufacık kanlı damlalardan kan, Küçük zerrelerden teşekkül eden altın, ufacık kumlardan toprak, Sudan ayrılmış küçük damlalar, ateşten büzülmüş kıvılcımlar, Her nesnede benzeri farz kılınır, yine de o, Tabiatın her türlü boşluktan beri olduğunu vazeder, Ve her cismani mevcudatın Sonsuza değin taksim olunabileceğini kabul eder.
Tanrı’nın sonsuz ve kendi kendine hareket eden bir Akıl (Nous) olduğu, herhangi bir cisimle sınırlandırılmamış olan bu ilahi sonsuz Aklın her şeyin fail sebebi bulunduğu, benzer cüzlerden müteşekkil sonsuz maddeden her bir şeyin türüne göre bu ilahi Akıl tarafından var edildiği, zira başlangıçta her şey karmaşa içinde birbirine karışmış haldeyken O’nun gelip her şeyi bir nizama soktuğu kabul edilir.
Bölüm 2. Gökler Hakkında
Âlemin yüce kısımlarının ateşle dolu olduğu, orada bulunan kuvvete onun esir adını verdiği ve Aristoteles’in belirttiği üzere bunu pek yerinde yaptığı zira durmaksızın ve süratle hareket halinde olan cismin tabiatı gereği ilahi kabul edildiği, aşağıda bulunan hiçbir şey bu mahiyette olmadığından ötürü ona esir dendiği nakledilir.
Âlemi kuşatan esirin, hareketinin sürati sebebiyle ateş tabiatında olup yeryüzünden [okunamadı] kapıp götürdüğü, tutuşan bu cisimlerin yıldızlara dönüştüğü ve hepsinin doğudan batıya doğru taşındığı kabul edilir.
Kutuplar civarındaki havanın yoğunlaşmasıyla yıldızların itildiği, Güneş’in ise tazyik ederek bu yoğunlaşmayı daha da güçlendirdiği ileri sürülür.
Yıldızların yeryüzü kökenli olduğu ve unsurların ilk ayrışmasından sonra ateşin ayrılarak yerin bazı kısımlarını kendi tabiatına çektiği, onları ateşe benzer kıldığı ve böylece [okunamadı] yıldız ya da sahte ışık haline geldikleri belirtilir. Ay’ın ışığını ödünç aldığı fikrinin menşeini kendine mal etmesi sebebiyle itibarının zedelendiği, halbuki bu kabulün çok daha kadim olduğu söylenir.
Samanyolu’nun, Güneş yeryüzünün altındayken ve her yeri aydınlatamazken göğün bu kısmı üzerine düşen gölgesi olduğu yahut Aristoteles’in aktardığına göre Samanyolu’nun bazı yıldızların ışığı olduğu iddia edilir, zira Güneş’in doğrudan baktığı yıldızların ışığı kendi parıltısı içinde kaybolurken yeryüzünün engellemesi sebebiyle Güneş ışığından mahrum kalan yıldızların ışığı Samanyolu’nu meydana getirir. Laertios ise onun, Samanyolu’nu Güneş ışığının bir aksettirilmesi olarak kabul ettiğini nakleder.
Bölüm 3. Meteorlar Hakkında
Kuyruklu yıldızların, birbirlerine değecek kadar yakınlaşan başıboş yıldızların bir araya gelişi olduğu yahut Laertios’un bildirdiğine göre alevler saçan gezegenlerin kavuşumu sayıldığı kabul edilir.
[okunamadı]
Ateşin üzerine soğuk düştüğünde yahut havanın üzerine esir indiğinde çıkardığı sesin gök gürültüsü olduğu, [okunamadı] kasırga yahut bulutlu fırtına rüzgârları meydana getirdiği nakledilir. Şimşeğin esirden damladığı ve göğün o muazzam hararetinden aşağıya bulutların tuttuğu pek çok şeyin düştüğü belirtilir. Gökkuşağının, Güneş ışığının koyu ve yoğun bir bulut üzerine aksetmesi olduğu, bu bulutun ona bir ayna vazifesi gördüğü aktarılır. Pontus üzerinde iki yahut daha fazla Güneş’in görülmesinin [okunamadı] bağlı olduğu söylenir. Depremlerin, tabiatı icabı yükselmeye meyleden hava yahut esir sebebiyle husule geldiği, bunların yerin yarıklarına ve mağaralarına girdiğinde yeryüzünü sarstığı ileri sürülür. Zira tabiatın üst ve alt kısımları bulunup üstte olan açıkta duran, altta olan ise diğeridir. Alt kısımlara nüfuz eden bu rüzgâr, havayı şiddetle yarar, nitekim bulutların çarpışması ve hareket eden havanın tesiriyle yarıldığında ateşin dışarı fışkırdığı görülür, bu hava kaçmaya çalışarak diğerinin üzerine düşer ve karşısına çıkanı parçalar.
Âlem meydana getirilip canlı mahluklar âlemden hasıl olduğunda, ilahi tedbir uyarınca güneye doğru bir meyil kazandığı, böylelikle aşırı sıcak ve soğuk sebebiyle bazı kısımlarının iskâna elverişli, bazılarının ise elverişsiz kılındığı kabul edilir.
Unsurların [okunamadı] yan yana gelme yoluyla olduğu belirtilir.
Nil’in taşmasının, Habeşistan’daki karların yazın erimesi ve kışın donması sebebiyle husule geldiği iddia edilir.
Bölüm 5. Canlı Varlıklar Hakkında
Canlıların ilk olarak rutubet, hararet ve [okunamadı] maddeden neşet ettiği, sonrasında birbirinden ürediği, erkeklerin sağ tarafta, dişilerin ise [okunamadı] meydana geldiği ifade edilir.
Ruhun hareket eden şey olduğu, hava tabiatında bir cisme malik bulunduğu nakledilir. Ruhun da bir ölümünün olduğu, bunun bedenden ayrılma manasına geldiği kabul edilir.
Bütün hayvanların ameli akla sahip olduğu, [okunamadı] insanın bütün maharetinin elinde bulunduğu, bunun ise ruhtan değil bedenden ileri geldiği belirtilir.
Sesin, rüzgârın mukavemet gösteren havaya çarpması ve buna karşılık gelen bir aksiseda oluşturmasıyla meydana geldiği aktarılır. Safra sıvısının [okunamadı] ciğerlere ve damarlara dağılmasının akut hastalıkların sebebi olduğu öne sürülür.
Bölüm 3. Kehanetler
[okunamadı] Yunanlar bunun kendi zamanında yalnızca Peloponnesoslulara değil [okunamadı].
[okunamadı]
Diğer isim bu dönemlerin yakınında bulunmadığından, bu tarih seksen dördüncü Olimpiyatın birinci yılına denk gelecektir.
Fakat yüz yirmi dokuzuncu Olimpiyat civarında kazınmış olan ve diğer tüm kronolojik kayıtlara üstün tutulması gereken Paros Mermeri, Plinius’un bunun önceden haber verildiğini söylediği tarihten iki yıl önce, Theogenides’in arkhon olduğu doksan yedinci Olimpiyatın dördüncü yılına düştüğünü açıkça zikreder.
Plutarkhos’un şahitlik ettiği üzere, altmış iki [okunamadı] sonra, yani doksan üçüncü Olimpiyatın dördüncü yılında Aigospotamoi Nehri’nde Lysandros tarafından Atinalılara tattırılan o büyük hezimete delalet ettiğine inanılmıştır. Aristoteles bu mucizevi hadiseyi oldukça hafife alarak, bunun rüzgâr tarafından sürüklenen bir taş olduğunu beyan eder.
...rüzgâr ve düştü... o gecelerde parlayan bir kuyrukluyıldız olduğu söylenir, lakin bu iddia mevzu üzerine şu geniş izahatı sunan Plutarkhos tarafından çürütülmüştür,
Anaxagoras'ın, gök kubbede yer alan cisimlerden birinin sarsılmayla gevşeyip yere düşeceğini önceden haber verdiği rivayet olunur, yıldızlar ilk yaratıldıkları mevkide bulunmazlar, onlar esîrin yansımasıyla parlayan, taş mahiyetinde ağır cisimlerdir, cebir ile yukarı çekilmiş ve bu dairesel hareketin şiddetiyle orada tutulmuşlardır, nitekim şeylerin ilk ayrışmasında, soğuk ve ağır tabiatlarıyla zapt olunmuşlardı.
Daha muhtemel olan diğer bir kanaate göre ise, kayan yıldız dediklerimiz ne tutuştuktan hemen sonra havada sönen esîr akıntılarıdır, ne de havanın yukarı doğru yayılan herhangi bir parçasının alev alması yahut yanmasıdır, bilakis bunlar, göğün mutad nizamı tarafından tutulma kuvvetini kaybeden ve meskûn topraklara değil de denize düşen cisimlerdir, onları göremeyişimizin sebebi de budur, gelgelelim Anaxagoras'ın bu savı, eserinde şöyle yazan Damakhos tarafından teyit edilir, cesaretlenen ahaliden kimseler ne olduğunu görmek maksadıyla mahalline vardı ve hiçbir ateş emaresine rastlamadı, lakin yerde koca bir taş buldular, ateş mahiyetindeki o cisme nispetle hiçbir şey sayılmazdı. Bu hususta Damakhos'un hüsnüniyetli dinleyicilere muhtaç olduğu aşikârdır,
Fakat şayet onun söyledikleri doğruysa, bunun bir dağdan kopan kaya parçası olduğunu, havanın veya kasırganın şiddetiyle fırlatıldığını ileri sürenlerin görüşlerini çürütmüş olur, lakin yere indiğinde, Aelianus'un naklettiğine göre, bütün Yunanlar bunu gördü ve insan tabiatına dair bu hârikaya hayran kaldı.
BÖLÜM IV. Talebeleri ve Dinleyicileri
Zihni gizli ve muğlak meselelerden umumi siyasi saiklere yönelen Perikles, ona büyük hürmet göstermiş, doğa felsefesini ondan tahsil etmiştir, fiziksel sebeplerin bilinmemesinden doğan vehim ve korkulardan kendisini arındırmıştır, buna misal olarak koç başı hadisesi nakledilir, yüzünü açarak şöyle demiştir, Ey Perikles, kandil kullanmak isteyen kimse, ona yağ temin etmelidir. Arkhelaos da onun talebesi olmuştur, Laertios'un bildirdiğine göre Atinalı olarak anılmıştır, Casaubon onun ömrüne dair haklı tespitlerde bulunmuştur,
Greklerin [okunamadı] ile aynı günde, kendisinden kırk yaş genç olan Demokritos'un ona müracaat ettiği rivayet olunur, lakin Laertios onun Demokritos'a tahammül edemediğini ve sohbetinden kaçındığını tasdik eder, Phavorinos da aynı şekilde şahadet eder ki, kendisini huzuruna kabul etmediği için Demokritos ona düşman kesilmiş, Güneş ve Ay hakkındaki fikirlerini inkâr etmiş, bunların eski düşünceler olduğunu ve Anaxagoras'ın bunları çaldığını ileri sürmüş, tıpkı düzen ve Akıl (Nous) hakkındaki görüşleri aşırdığını iddia ettiği gibi. Oradan Lampsakos'a gitti, Perikles'in onu pek acınası, perişan libaslar içinde mahkemeye çıkardığı nakledilir,
Anaxagoras fikirleri sebebiyle eziyet görmüştür, Laertios onun muhakemesi hakkında merhamet celbetmek gayesiyle konuşulduğunu aktarır.
Atinalılar Güneş'in his ve idrakten mahrum bir cisim olduğuna inandıklarından, içlerinden birkaçının reyi ile ölüme mahkûm edildiği rivayet olunur, Lakin Plutarkhos'a itibar edecek olursak, mukaddesata mugayir veya semavi nazariyeler serdedenlerin sürülmesini emreden Diopeithes kararnamesinden çekinen Perikles haricinde kimse onu itham etmemiş ve mahkûm da ettirmemiştir, Yine de başka bir yerde itham edildiğini ikrar eder. Atina'dan firarı, şehre gelişinden otuz yıl sonra, Olimpiyat'ın üçüncü senesine tesadüf eder, o vakit altmış üç yaşındaydı. Hayatının kalan yirmi iki yılını geçirdiği Lampsakos'a çekildi, böylece memleketinden uzakta, seksen iki yaşında vefat etti. Hakikatin peşinden koşan Anaxagoras burada medfundur.
Yanan bir maden parçası saydığı şey uğruna ölümü göze almıştır, Perikles onu kurtarmıştır, lakin felsefeyi aramak için göğe bakmıştır.
Lampsakos dağlarının günün birinde deniz olup olmayacağı sorulduğunda, zaman elverirse öyle olacaktır, cevabını vermiştir.
Homeros'un şiirinin fazilet ve adaletten neşet ettiğini ilk iddia eden odur, buna ilaveten şairin tabiat felsefesinde de mahir olduğunu belirtmiştir. Ölümün iki talimi olduğunu düşünürdü, bunlar doğumumuzdan önceki zaman ile uykudur. Laertios ve İskenderiyeli Klemens, onun doğa felsefesi üzerine kitap neşreden ilk filozof olduğunu beyan ederler, bu eserden nakledilen fragman şöyledir, Bütün bu şeyler bir aradaydı, bu sözler kitabın bidayetiydi ve zihnin bu suretle değişmesi gerektiğini savunurdu.
Platon bunu teyit eder, Akıl (Nous) her şeyin tanzim edicisi ve sebebidir. Lakin Platon bu kitabı, Aklı (Nous) hiçbir surette amil kılmadığı, havai sebeplerden gayrı bir asıl göstermediği gerekçesiyle tenkit eder.
Dairenin kareleştirilmesi üzerine zindandayken bir risale kaleme aldığı söylenir. Aynı adı taşıyan üç kişi daha vardır, ilki Isokrates'in takipçisi bir hatip, ikincisi Antigonos tarafından zikredilen bir heykeltıraş, üçüncüsü ise bir dilbilimcidir.
Arkhelaos ya Atinalı yahut Miletosluydu, pederi Apollodoros veya bazılarına göre Mydon idi, Anaxagoras'ın talebesi, Sokrates'in ise muallimi olmuştur.
Doğa Felsefesini İyonya'dan Atina'ya ilk nakleden o idi, fakat hocası Anaksagoras orada otuz yıl ders vermişken bunun nasıl mümkün olabildiği meselesi haklı olarak sorgulanmıştır. Onda Doğa Felsefesi son buldu, öğrencisi Sokrates ahlakı getirerek [okunamadı], ancak Arhelaos da dürüst ve adil olanı ele alarak Ahlak Felsefesine temas etmiştir. Sokrates ilmini ondan devralıp onu geliştirdiği için bu felsefeyi icat etmiş sayılır, oysa Gassendi'nin de belirttiği gibi, Ahlak Felsefesi çok daha kadimdi ve ilimleri esasen bu mecrada olan Yedi Bilge'ye atfedilen bilgelik vasfının da başlıca dayanağıydı.
Fakat Sokrates, onu ilk kez bir ilim haline getirdiği için onun kurucusu olarak anılır. Arhelaos, ilkelerin cismani olmayanlar ve cismaniler olduğunu, cismani olanların sayısız ve farklı nitelikte bulunduğunu, bunların da Hava ile onun seyrekleşmesi ve yoğunlaşması olduğunu, bunlardan birinin Ateş, diğerinin ise Su teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Biri Toprak, diğeri ise [okunamadı].
Yıldızların yanan kütleler olduğunu, Güneş'in [okunamadı], Deniz'in yeryüzünün çukur yerlerindeki sızıntılardan meydana geldiğini, canlıların çamur yahut ılık topraktan türediğini, nemli maddenin ateş vasıtasıyla buharlaşıp havaya karıştığını ve çöken kısmının toprağı oluşturduğunu öne sürmüştür.
Rüzgarların yeryüzünün oyuklarına girerek buraları doldurması ve sıkışıp çalkalanması sebebiyle zelzelelerin meydana geldiğini, dar alanlara hapsolan bu rüzgarın yarıklar açmaya çalışmasıyla yerin sarsıldığını kabul etmiştir.
Plutarkhos'un Anaksagoras'a atfettiği sesin tarifini Laertios, Arhelaos'a mal eder ve onu havanın çarpması olarak niteler. Neyin adil yahut gayriahlaki olduğunun tabiatla değil, kanunla tayin edildiğini vazetmiştir. Âlemin sonsuz olduğunu belirtmiştir. Anaksimenes'ten itibaren ardışık bir silsile halinde intikal eden bu felsefi miras böylece tamamlanmış olur.
FELSEFE TARİHİ, ÜÇÜNCÜ KISIM, Sokratik Filozofları İhtiva Eder.
BÖLÜM I, Memleketi, Ebeveyni ve Doğum Tarihi
Memleketi Atina olup, Suidas ve [okunamadı] göre Antiokhis kabilesine mensuptu. Platon onun [okunamadı] olduğunu söyler. Diodoros Sikolos ise bundan fazlasını nakletmez.
Bu ayı takip eden gün, yani ayın yedinci günü, Plotinos'un devrine kadar Yunan filozoflarınca büyük bir hürmetle kutlanmıştır. Plutarkhos, hocanın doğum gününün talebesininkinden hemen önce gelmesini ve bu günlerin birbirine bu denli yakın olmasını tesadüften ziyade ilahi tedbirin bir eseri addeder.
Bu tarihi bizim takvim hesabımıza uydurmak ne kolaydır ne de kesinlik taşır, fakat bir tahmin yoluyla bir miktar tatmin sağlayabileceği düşüncesiyle, meseleyi Petavius'un verdiği ay tertibini esas alarak şu kabuller üzerine bina etmekteyiz,
1. Olimpiyatlardan sonra Yunan yılının başlangıcı daima Hekatombaion ayının ilk gününe ve Olimpiyat Oyunları ise on beşinci güne tesadüf ederdi. 2. Hekatombaion neomeniası (yeni ayı), en azından tahkik ettiğimiz devirlerde, asla gün dönümünden önce gelmezdi, o devirde Temmuz kalendlerine yahut kalendlerden önceki güne rastlardı, burçların sekizinci derecesinde varsayıldığında 9 Temmuz'dan önce vaki olmazdı. Bu öncül Petavius tarafından şüpheyle karşılansa da getirdiği delillerin hiçbiri Meton devrini çürütecek mahiyette değildir. 3. Bu varsayıma göre, şayet Scaliger Olimpiyat periyodunda yeni ayları doğru tanzim ettiyse, ki Petavius buna karşı kafi bir delil getirememiştir, bu devre Hekatombaion neomeniasını muhakkak surette gösterir. Petavius'un yetmiş altı yıllık devreye, Kalippos zamanına kadar kullanılmadığı gerekçesiyle itiraz ettiği doğrudur, fakat biz bunu burada yalnızca uyarlamak istediğimiz Jülyen yılı gibi geriye dönük bir hesaplama aracı olarak ele alıyoruz. 4. Bu devir Meton devrinden sonraya rastladığı için resmi aylar [okunamadı].
BÖLÜM II, İlk Terbiyesi
Plutarkhos nakleder ki o doğar doğmaz babası Sophroniskos kahine danışmış ve kahin ona, oğlunun dilediğini yapmasına müsaade etmesini, hoşlanmadığı hiçbir şeye onu zorlamamasını ve meylini kırmamasını öğütlemiştir, onun adına Agora Zeus'una ve Musalara (İlham Perilerine) kurban sunarak şükretmesini, artık onun için endişelenmeyi bırakmasını, zira içinde beş yüz muallimden daha üstün bir hayat rehberi taşıdığını bildirmiştir.
Fakat babası kahinin bu tenbihine riayet etmeyip onu kendi mesleği olan heykeltıraşlığa sevk etmiştir, bu sebeple bazı rivayetlerde babası her ne vakit ona çalışmasını emretse onun imtina ettiği ve kendi iradesine tabi olarak oradan uzaklaştığı aktarılır.
Babası vefat ettiğinde, Libanios'a göre, kendisine seksen mina miras bırakmıştır, fakat bu meblağ nemalandırılmak üzere bir dosta emanet edildiğinde zayi olmuştur.
Bu ziyan, bütün mal varlığını teşkil etmesine ve kendisini tahayyül edilemez bir sefalete sürüklemesine rağmen, Sokrates bunu sükunetle karşılamış, ancak zaruri maişetini temin etmek gayesiyle mesleğini icra etmeye mecbur kalmıştır.
Bunu anlamamış görünen kimse, bunların Sokrates adında biri tarafından yapıldığını fakat bu zatın heykeltıraş olmadığını iddia eder. Bundan ötürü çocuklar Connus ile alay etmiş ve onu yaşlı adamın muallimi diye tesmiye etmişlerdir.
BÖLÜM IV, Mektebi ve Tedris Tarzı
Sokrates'in kendine mahsus bir mektebi olduğunu ileri sürenler, buradaki hususi unsurları zikrederek ona "Phrontisterion" (Düşünce Evi) adını vermişlerdir.
Sokrates'in Hocaları
Sokrates'in ilk hocası Anaxagoras idi.
Sonra, rivayete göre, Boreas'ın Orithyia'yı kaçırdığı yer olan İlissos Nehri kıyısındaki o hoş çayırda, dinleyicileriyle birlikte Akademi ve Lykeion'u ziyaret ettiği sıralarda, Porphyrios'un aktardığına göre henüz on yedi yaşındayken kendisini Arkhelaos'a verdi.
Onun tarafından pek sevilirdi, onunla birlikte Samos'a, Pytho'ya ve başka yerlere seyahat etti.
Platon'un, gençlere öğretmek isteyeceği musiki ve diğer bütün ilimlerde pek mahir bir muallim olarak andığı Damon'un da talebesi oldu.
Damon; Agathokles'in talebesi, Perikles'in, Kleinias'ın ve başkalarının hocası, Prodikos'un ise yakın dostuydu; haksız bir sürgüne maruz kaldı.
Kendisi de ikrar ettiği üzere, Keoslu bir Sofist olan Prodikos'u da dinledi.
Bedeni güzellikten hareketle ruhun, meleksi Aklın ve Tanrı'nın güzelliğine ulaşmayı konu edinen görüşleri için Platon'un Phaidros'una ve Symposion'undaki o uzun nutka bakılabilir; Sokrates bunu Diotima'ya borçlu olduğunu ikrar eder.
Sokrates'in bütün hayatı adeta [okunamadı], yani tek bir adam, bir [okunamadı].
Cicero'nun tesmiye ettiği veçhiyle bir çalgıcı olan [okunamadı], Sokrates bu sanatı ileri yaşlarında öğrenmiştir.
Tümevarım, Cicero tarafından muhatabın şüphe götürmez şeylere muvafakatini alan, bu muvafakatler sayesinde de ikrar edilen hususlara benzerliği hasebiyle şüpheli bir meseleyi kabule mecbur bırakan bir hitabet tarzı olarak tarif edilmiştir.
Sokrates bu hitap tarzını bilhassa kullanırdı, zira bizzat ikna edici deliller serdetmek yerine tartıştığı kimsenin teslim ettiği kabullerden bir netice çıkarmayı tercih ederdi; böylece muhatap, evvelce ikrar ettiği şeyler sebebiyle bu neticeyi zaruri olarak tasdik etmek durumunda kalırdı; Platon'un Menon'unda buna dair geniş bir misal verilmektedir.
Böylelikle, gayesi yalnızca fazileti yüceltmek olduğundan, onunla hangi mevzuda münakaşa ederse etsin herkes en nihayetinde geçmiş ve hâlihazırdaki hayatının hesabını vermeye mecbur bırakılırdı; muhatap bir kez bu yola girdiğinde, Sokrates bu hususları kâfi derecede tetkik etmedikçe onun yakasını bırakmaz, Proteus misali nihayet kendi hakikatlerine varıncaya dek onları salıvermezdi.
Bu sebepten ötürü hünerinin annesininkiyle bir akrabalığı olduğunu söylerdi; kendisi, mütevazı bir edayla ikrar ettiği üzere kısır olsa da bir ebe gibiydi, başkalarına yardım etme hususundaki hususi istidadıyla onların içlerinde taşıdıkları hakikati doğurmaya gayret ederdi; nitekim kendisinin hiçbir şey bilmediğini ve kimsenin hocası olmadığını beyan ederek para almayı reddetmesinin bir sebebi de buydu.
Sokrates'in bu münakaşaları talebeleri tarafından yazıya döküldü; bu hususta ilk davranan ve en dakik olan kimse diğerlerine numune teşkil etti, Platon ise en serbest davrananı oldu; kendi fikirlerini hocasınınkine öylesine karıştırdı ki talebeyi hocadan ayırt etmek güçleşti; rivayet olunur ki Sokrates, Platon'un Lysis'i okuduğunu işittiğinde, bu genç adam benim hakkımda ne kadar çok şey uyduruyor, demiştir. Xenophon da Sokrates'in sema yahut tabii illetler yahut Greklerin mathematika tesmiye ettiği diğer disiplinler hakkında münakaşa ettiğini inkâr ederek, bu kabil bahisleri ona isnat edenlerin yalan söylediğini belirtir; Aulus Gellius'un da müşahede ettiği üzere, Xenophon burada kitaplarında Sokrates'i tabiat felsefesi, musiki ve geometri münakaşası yaparken konuşturan Platon'u kastetmektedir.
Felsefesi Üzerine
Nikephoros'un da belirttiği veçhiyle Sokrates'i onu itham eden Anytos ve Melitos'tan dahi geri kalmayan bir husumet ve acılıkla lekelemeye yeltenen Porphyrios, onun hiçbir hususta kabiliyetli olmadığını, her ilimden bihaber bulunduğunu, zar zor yazı yazabildiğini, nadiren yazdığında ise bunun alay konusu olduğunu ve kekeme bir mektep talebesinden daha iyi okuyamadığını iddia eder. Buna mukabil, onun her türlü ilimde müstesna bir mertebede bulunduğuna şehadet eden Xenophon'un tanıklığını zikredeceğiz; nitekim o, aritmetik, geometri ve diğer sahalarda buna misaller verir.
Platon onu tabiat felsefesinde, İdomeneus hitabette, Diogenes Laertios ise tıpta mahir gösterir. Hasılı Cicero, gerek bilgelikte gerek zarafet, incelik ve kıvraklıkta, gerekse çeşitlilik ve zenginlikte, her ne sahaya yönelirse yönelsin, istisnasız hepsinin reisi ve üstadı olduğunu teyit eder.
Bütün ilim nevilerini tetkik ettikten sonra, onda şu mahzurları ve noksanlıkları müşahede etmiştir, [okunamadı].
Metafizik Görüşler
Metafizik görüşleri Platon, Ksenophon, Plutarkhos ve diğerlerinden derlenip özetlenmiştir.
Felsefe, hakiki saadete giden yoldur, bunun da iki veçhesi vardır, biri tefekkür etmek, diğeri ruhu duyulardan tecrit etmektir.
Her şeyin üç ilkesi vardır, Tanrı, Madde ve İdealar, Tanrı evrensel Akıl (Nous)'dır, Madde kevn ve fesadın (oluş ve bozuluşun) konusudur, İdea ise cisimsiz bir tözdür, Tanrı'nın idrakidir. Tanrı birdir, kendi kendine yeterlidir, her yaratılmışa varlığını ve iyiliğini bahşeder, O'nun ne olduğunu bilmem, der, fakat ne olmadığını bilirim.
Dünyayı ve bütün mahlukatı tesadüfün değil, Tanrı'nın yarattığı, insanın aklî kabiliyetinden ve O'nun insanı diğer canlıların fevkinde gözetmesinden anlaşılabilir, hem gaipten haber verme hem tehlikeler hususunda, Tanrı'nın fertleri gözettiği, nevi gözetmesinden bellidir, O'nu hoşnut edenleri mükafatlandıracak, hoşnut etmeyenleri cezalandıracaktır, zira bunu yapabileceğini insana ilham etmiştir, en bilge ve medeni şehirlerin ikrar ettiği üzere, O'nun aynı anda her şeyi ihata ettiği, tek bir anda millerce uzağı gören göz misalinden ve en uzak yerlerde vuku bulan şeyleri aynı anda kavrayan zihin misalinden anlaşılır.
Nihayet O öyle bir ve öyle büyüktür ki, aynı anda her şeyi görür, her şeyi işitir, her yerdedir ve her şeyi nizam altına alır.
Aristodemos ile yaptığı mükâlemenin hülasası budur, buna Stobaios tarafından O'nun adıyla aktarılan şu söz de eklenebilir (şayet bir zühul eseri değilse), Tanrıların söylenen, yapılan veya zihinden sessizce geçirilen her şeyi bildiklerini ifade etmiştir.
Tanrı'nın mahlukatı gözettiği, onlara bahşettiği ışık, su ve ateş nimetlerinden, yeryüzü meyvelerinin vaktinde hasıl olmasından anlaşılabilir, insana hususi bir ihtimam gösterdiği ise, bütün nebatat ve mahlukatın insanın hizmetine verilmesinden, cüssece ondan ne kadar üstün olurlarsa olsunlar insanın hükmü altına girmelerinden, duyuların çeşitliliğinden, ihtiyaç, fayda ve hazdan, nesnelerden intikal eden akıldan, bildiği her şeyi aktarmasını, kanunlar koymasını ve devletleri idare etmesini sağlayan nutuk kabiliyetinden anlaşılabilir, Tanrı'nın, gayrimaddi olmasına rağmen bir varlığa sahip olduğu, tıpkı gök gürültüsü ve rüzgar gibi görünmeyen hizmetkârlarının varlığından ve insanın, kendisini göremeyen beden azalarını idare etmesi bakımından ilahi tabiatla müşterek bir ciheti bulunan ruhundan bellidir. Euthydemos ile mükâlemesinin neticesi budur.
Ruh ölümsüzdür, daima hareket halinde olan ölümsüzdür, oysa bir başkasını hareket ettiren yahut bir başkası tarafından hareket ettirilen şeyin hareketi ve hayatı nihayete erer.
Ruh bedene gönderilmeden evvel ezeli ideaların bilgisiyle teçhiz edilmiştir, bedenle birleştiğinde, duyulur nesnelerden doğan muhakeme ile uyanana dek adeta uyuşmuş gibi bu bilgiyi unutur.
Böylece onun bütün bilgisi bir hatırlamadan (reminiscence), ilk halini yeniden iktisap etmekten ibarettir.
Beden mürekkep olduğundan ölümle dağılır, ruh ise basit olduğundan fesat kabul etmez, başka bir hayata intikal eder.
İnsanların ruhları ilahidir, bedenden çıktıklarında semaya dönüş yolları açıktır, bu yol en hayırlı ve en adil olanlar için en suhuletli olanıdır.
İyilerin ruhları ölümden sonra saadet içindedir, erişilmez, kutlu bir mekanda Tanrı ile birleşirler, kötüler ise müstahak oldukları yerlerde hak ettikleri cezayı çekerler, fakat bu mekanların neresi olduğunu tayin etmek insan idrakini aşar, nitekim öte alemde nelerin bulunduğu sorulduğunda şu cevabı vermiştir, ne ben hiç orada bulundum, ne de oradan gelen biriyle konuştum.
Bölüm 2, Ahlak
Ahlak ilmi insanı ya tek bir fert, ya bir aile reisi yahut cemiyetin bir azası olarak ele alır. İlk veçhe, Ksenophon, Diogenes Laertios ve diğerleri tarafından muhafaza edilen vecizelerinin derlendiği ahlakiyatıdır.
Erdem ve Rezillik Üzerine
[okunamadı] en bilge olduğu kabul edilirdi, zira tırnakların kesilip atılması gibi, iyi ve faydalı olan aranmalı, kötü olan terk edilmelidir.
İyilik yapanlar boşuna çabalamış olmazlar, ruhun ahengine ererler.
Tabiat vergisi kabiliyetlerden en çok nasibini almış olan da, en az almış olan da, temayüz etmek istediği hususlarda talim ve tefekkür etmelidir.
Yalnızca daha faydalı bir işle meşgul olabilecekken bundan geri duran kimse atıldır.
İyilik yapmak hayatın en hayırlı yoludur, bunda talihin de hissesi vardır.
Herhangi bir hüner yahut meslek ile bir işle iştigal edenler en hayırlı ve Tanrı katında en makbul olanlardır, hiçbir meşgalesi olmayan kimse ise kamuya faydasızdır ve Tanrı'nın gazabına uğrar.
Her yerde, adil bir insan ile mesut bir insanın bir ve aynı olduğunu telkin eder, tabiatları icabı birbiriyle kaynaşmış olan adalet ile menfaati ilk defa fikir marifetiyle birbirinden ayıran kimseye, fena bir cürüm işlemişçesine lanet okurdu, zira kanuna tabi olan menfaat ile adaleti birbirinden ayıranlar hakikaten şerirdirler. Stoacılar O'nun izinden öylesine gitmişlerdir ki, faziletli olan her şeyi aynı zamanda menfaatli addederler.
Kendini pek malumatlı zanneden ve Empedokles'in dediği gibi hikmetin zirvesine ulaştığını vehmeden Teselyalı Menon'a, "Erdem nedir?" diye sordu.
Menon derhal ve cüretle cevap verdi, çocuğun erdemi başka, ihtiyarın erdemi başkadır, erkeğin erdemi başka, kadının erdemi başkadır, bir idarecinin erdemi başka, alelade bir ferdin erdemi başkadır, efendinin erdemi başka, hizmetkârın erdemi başkadır.
"Pekâlâ," diye karşılık verir Sokrates, "Ben tek bir Erdem istedim, sense koca bir oğul verdin," zira pek çok erdem sayanın, aslında tek bir Erdemi dahi bilmediğini hakikaten kavramıştı. Gorgias tarafından, İran'ın büyük Hükümdarını mesut sayıp saymadığı sorulduğunda,
"İlim ve Erdem ile ne derece mücehhez olduğunu bilmem," diye cevap verdi,
Zira hakiki Saadetin talihin fani ihsanlarında değil, bu ikisinde mündemiç olduğuna kaniydi. Euripides'in Auge adlı eserinde Erdeme dair söylediği, "Bunlardan kayıtsızca ayrılmak en hayırlısıdır," sözü üzerine yerinden kalkıp gitti ve kayıp bir uşağı [okunamadı], yahut Erdemin bu şekilde elden çıkmasına rıza göstermenin gülünç olduğunu söyledi. Taştan suretler yontanların, taşları insana benzetmek için bunca ihtimam gösterirken, bizzat kendilerini ihmal edip taşa benzemelerine seyirci kalmalarına şaştığını söylerdi. Gençlere her gün aynada kendilerine bakmalarını öğütlerdi, ta ki güzellerse buna layık olmaya gayret etsinler, kusurluysalar bunu ilim ile telafi edip örtsünler. "İyi başlamak küçük bir şey değildir, lakin küçük bir lahzaya bağlıdır," derdi. "Erdem güzelliktir, rezillik ise [okunamadı]," derdi.
Dış güzelliğin [okunamadı] olduğunu söyler, bu sebeple [okunamadı]. İnsan hayatında, [okunamadı] kısım güzel olmalıdır. Tanrı'ya buhur ne ise, iyi insanlara da methiye odur. Haksız yere itham edilenler [okunamadı].
Ateşi libas ile, günahı zaman ile örtmek kabil değildir. Kimlerin endişeden azade yaşadığı sorulduğunda, "Vicdanlarında kötülük hissetmeyenler," cevabını verdi. Asaletin ne olduğunu soran birine, "Ruhun ve bedenin iyi bir mizacı," diye karşılık verdi. Duygular, Aşk, Haset, Keder ve saire üzerine,
Dostların ikbali karşısında, bahtsızlıklarında acıdıkları kimselere talih yüzlerine güldüğünde haset edecek derecede meyledenler [okunamadı]. Şöhretin güzelliği, bir maraz gibi hasetle solar. Pek çokları, diriyken hasetle taalluk ettikleri kimselerin kabirlerini tezyin eder. Haset, ruhun testeresidir. Hiçbir şey [okunamadı] meğerki itiyat ile olsun.
Vakitsiz muhabbet, nefret gibidir. İyi kimseye meşakkat veren şeyin ne olduğu sorulduğunda, "Kötülerin [okunamadı]," diye cevap verdi. Bir insanın nasıl keder duymadan yaşayabileceği sorulduğunda [okunamadı]. Boş ümitler, fena rehberler gibi insanı aldatır ve günaha sevk eder. Tohum [okunamadı] olmaksızın, iyi bir ümit de emek olmaksızın hiçbir fayda hasıl etmez. Kışın libasa, ihtiyarlığın ise kederden uzak durmaya ihtiyacı vardır. Hayatta, tıpkı bir tiyatroda olduğu gibi, şeylerin seyri ve hayatın fiilleri hoş göründüğü müddetçe sebat etmeliyiz. Mecnun olan bağlanmalı, cahil olan terbiye edilmelidir. Kusur arayanlardan sakınmaya ve samimi olanlara yönelmeye gayret etmemiz gerektiği, yalnızca ifa edebileceğimiz şeyleri deruhte edip edemeyeceklerimizden içtinap etmemiz, bir işe giriştiğimizde ise olanca gayret ve ihtimamımızı sarf etmemiz gerektiği, onun nasihatlerinin hulasasıdır. "Hakîm olanın vazifesi, neyin iyi ve dürüst olduğunu tefrik etmek, dürüst olmayandan ise sakınmaktır," derdi. Ne yapmaları gerektiğini bilip de bunu yapmayanlar, hakîm ve mutedil değil, bilakis ahmak ve idraksizdirler. [Okunamadı] ve diğer her erdem, Hikmettir. Kendimiz hakkında [okunamadı], bilmediğimiz şeyleri bilir görünmek, cinnete en yakın haldir. Dindarın, Tanrılar katında neyin caiz olduğunu bilen kimse olarak; [okunamadı] ise insanlar nezdinde neyin meşru olduğunu bilen, bildiği nispetle hakîm olan, neyin faydalı ise fayda sağladığı şeye nispetle güzel olduğunu, tehlikeli şeylerin ise korku verici olduğunu kabul eden kimse olarak tarif edilmesi, onun [okunamadı] hulasasıdır. [Okunamadı] anlamadığı şeyleri yapmamakta [okunamadı]. Seyahat ederek kendini geliştiremediğinden şikayet eden birine, "Pek tabii," dedi, "Zira seyahate kendinle beraber çıktın." Yalnızca tek bir [okunamadı] olduğunu ikrar etti.
Bir insan ağzını açtığında, fazileti [okunamadı] gibi aşikar olur. [Okunamadı] yalnızca ifa edebileceğimiz şeyleri deruhte etmek, mecbur olmadan [okunamadı]. Ruhun Aklı, kendi kendini çoğaltır [okunamadı], en zengin olanlar değil, en hakîm olanlar hüküm sürmelidir. Kaçaklar kovalanmasalar dahi korkar, ahmaklar ise müzayakada olmasalar bile muzdariptir. Zengin lakin cahil bir genci görünce, "Bakınız," dedi, "İşte altın bir köle." Sefih kimse hastalıkta, ahmak ise felakette güç iflah olur. Korkak silahı kendine karşı kullanır, ahmak ise parayı. Akhilleus'un zırhı Thersites'e uymadığı gibi, ruhun iyi hasletleri de ahmağa yakışmaz. Kelamda ileri gitme, zira dil pek çok kez başı kestirmiştir. Harpte çelik altından evladır, hayatta ise hikmet servetten üstündür. Hürmet ve İtaat Üzerine.
Kötülüklerin en büyüğünün nankörlük olduğu, vazifelerin en başında ana babaya karşı olanın geldiği, itaatsiz bir evladı ne Tanrıların kutsayacağı ne de insanların seveceği, zira bu kadar çok şey borçlu olduğu yerde vazifesini yerine getirmediği bilinirken onun bu iki tarafa karşı bir karşılık vereceğinden şüphe duyulacağı, Apiles ile yaptığı hasbihalin özüdür.
Dualarımız genel olarak hayırlar için olmalıdır, zira bizim için neyin hayırlı olduğunu en iyi Tanrı bilir, kurbanlarımız ve adaklarımız gücümüz nispetinde olmalıdır, çünkü o cömertliğe değil doğruluğa ve samimiyete bakar.
(Pythia Kâhini ile müttefik olarak) Tanrılara, insanın yaşadığı şehrin kanununa göre ibadet edilmesi gerektiğini söylerdi, aksini yapanları ise batıl inançlı ve boş hevesli addederdi.
Tanrı'ya ibadet etmenin en iyi yolu, onun emrettiği şeyi yapmaktır.
Batıl inanç, kendi ebeveyni olan kibre itaat eder.
Sert bir babaya, tıpkı katı bir kanun gibi, yine de itaat edilmelidir.
Bir babanın azarı, müşfik bir devadır, [okunamadı]
Metanet ve Âcizlik Üzerine
İnsanın kendini gönüllü zahmet ve meşakkate alıştırması gerektiği, böylece mecburiyetin dayatacağı şeylerin onda zoraki değil hür bir iradeyle görünür olacağı, zevk ve sefa içindeki yaşayış tarzlarının bedende sıhhatli bir mizaç, zihinde ise bir bilgi husule getiremeyeceği, tahammülün bizi ulu teşebbüslere yükselttiği, Aristippos ile yaptığı hasbihalin neticesidir.
Olympia'ya kadar yayan gitmekten korkan birine (yolculuğun gözüne kolay görünmesi için), bunun nihayetinde evinde her gün yaptığı mutat yürüyüşlerin uc uca eklenmesinden ibaret olduğunu ve oraya kolayca varacağını söyledi.
Yolculuktan ötürü bitkin düştüğünden şikâyet eden birini, arkasından yükle gelen hizmetkârından daha çok yorulduğu için azarladı.
Ölümün ya derin bir uykuya, ya vatanımızdan uzak uzun bir yolculuğa, ya da beden ve ruhun mutlak bir yok oluşuna benzediğini söyledi, bunların hepsini tetkik ederek, ölümün bu cihetlerin hiçbirinde bir kötülük teşkil etmediğini öne sürdü.
Plutarkhos'un dediği gibi, ilkine gelince, uyuyanlar için bir fenalık bahis mevzuu değildir ve biz uykunun en derin olanını en tatlısı sayarız,
ve şayet ona bir yolculuk nazarıyla bakarsak, bu daha ziyade bir nimettir, zira bu sayede zihni esir alıp meczup eden cismani bağlardan ve bedenin esaretinden kurtulmuş oluruz,
Son cihetten bakıldığında ise ölüm, bizi hayır ve lezzete olduğu kadar, şer ve ızdıraba karşı da hissiz kılar.
Bir heykel kaidesi üzerinde nasıl metin durursa, faziletli bir insan da sarsılmaz kararları üzerinde öyle sebatkâr durur.
Gönüllü zahmetler, ilerideki bir huzur ve suhuletin teminatıyla ferahlık bulur, atalet ve gelip geçici hevesler ise ne bedende sağlam bir bünye ne de ruhta iyi bir haslet hâsıl eder.
Kuvvetin ne olduğu sual edildiğinde, ruhun bedenle birlikte hareket etmesi cevabını verdi.
Korinthos kapılarının muhkem bir surette sürgülendiğini görünce, "Burada kadınlar mı ikamet ediyor?" diye sordu.
Şerefli bir ölüm, şerefsiz bir hayattan evladır.
Hürriyetin tembelliğin kız kardeşi olduğunu söylemeyi itiyat edinmişti, her ikisi de tembel olan Hintlileri ve Persleri misal gösterir, esaret altında bulunan Frigyalılar ile Lidyalıların ise fevkalade çalışkan olduklarını belirtirdi.
İtidal, Nefse Hâkimiyet ve Kanaatkârlık Üzerine
Nefse hâkimiyeti zedeleyecek her türlü vesileden kaçınmayı tavsiye eder, güzel kadınlarla çok hemhâl olanların iffet ve itidallerini muhafaza etmelerinin kolay olmadığını teyit ederdi.
Güzellerin cemalini seyretmenin ve buselerinin, akrep ve örümceklerin zehrinden çok daha tehlikeli bir zehir zerk ettiği, Ksenophon ve Kritobulos'a karşı serdettiği nutkun hulasasıdır.
Hür bir insanın zevklerine müptela bir hizmetkârı maiyetinde tutmaması gerektiği, hazlarının kulu kölesi olan bir kimsenin Tanrılara daha hayırlı efendiler ihsan etmeleri için yalvarması icap ettiği, nefse hâkimiyet üzerine mütalaasının vardığı neticedir.
Saadetin lüks ve kibirde bulunmadığı, hiçbir şeye muhtaç olmamanın ilahi bir vasıf olduğu, asgari ihtiyaçla yetinmenin ise ilahi mertebeye en yakın hâl olduğu, Antiphon ile hasbihalinin neticesidir.
Gerektiği gibi tertip olunmuş, [okunamadı]
Nükteli bir dille, Kirke’nin insanları bu tür yiyeceklerle besleyerek domuza çevirdiğini, oysa Odysseus’un, kısmen Minerva’nın öğüdü, kısmen de kendi dirayeti sayesinde bu şeylerden sakınarak insan kaldığını söylerdi.
Beden sağlığının [okunamadı] bağlı olduğu hususu, onun [okunamadı] ile yaptığı muhaverenin hülasasıdır.
Yediği yemekten tat alamamaktan şikâyet eden bir kimseye yemekten bir süre geri durmasını tavsiye etmiş, böylelikle perhizinin daha lezzetli, ucuz ve sıhhatli bir hâl alacağını belirtmiştir.
Ziyafet vermek manasına gelen kelimede yer alan ek, yalnızca zihne yahut bedene halel getirmeyecek ve temini zahmetsiz olan şeylerle beslenmemiz gerektiğine işaret eder.
Yalnızca en iyi şeyleri ayırt edip seçen, en kötülerinden ise sakınan mutedil kimselerin, bu itidal sayesinde insanların en seçkini, en mesudu ve muhasebeye en layık olanları hâline geldiği fikri, Euthydemos ile olan muhaveresinin özüdür.
Dostlarından birinin, bu şehrin pek pahalı olduğunu, Khios şarabının bir mina, erguvan kumaşın üç, bir ölçek balın ise beş dinar tuttuğunu söylediğini işitince, onu [okunamadı] götürdü ve şöyle dedi, Bak, burada bir ölçek bir obolosadır, bu şehirde yaşamak pek ucuzdur. Ardından zeytin satanlara yönelip, bir khoiniks iki meteliktir dedi, oradan eskiciye varıp, bir kat elbise on drahmidir, demek ki bu şehirde yaşamak ucuzdur dedi.
Aç olanın sosa, susayanın ise şarap seçmeye ihtiyacı olmadığını ifade eder, sükûnet ve ferağ hâlini her şeyin fevkinde tutardı.
Mevsiminden evvel çıkan meyveleri fahiş fiyatlarla satın alanların, o meyvelerin vaktinde yetişmeyeceğine inandıklarını söylerdi. Genç bir adamın faziletinin ne olduğu sorulduğunda, hiçbir şeyde ifrata kaçmamaktır cevabını verdi.
Bir kimsenin çorbayı pek oburca içtiğini görünce, İçinizden hangisi ekmeği katık, çorbayı ise ekmek niyetine tüketiyor, diye sordu. Bu hususa dair daha tafsilatlı malumat için Ksenophon’un Memorabilia adlı eserine müracaat edilmelidir.
Bir kimsenin, insanın arzuladığı şeyden nefsini menetmesinin bir [okunamadı] olduğunu söylemesi üzerine şöyle dedi, [okunamadı].
Bacaya ateş ne kadar yakışırsa, [okunamadı] sükûnet de o kadar yaraşır.
Hazları başkalarında değil, kendi içimizde aramamız icap ettiğini ifade etti.
Hiçbir şeye muhtaç olmamanın Tanrı’ya mahsus bir vasıf olduğunu, en az şeye muhtaç olmanın ise insanı Tanrı’ya en çok yaklaştıran hâl olduğunu söyledi.
Kendimizi en ziyade hangi şeylerden sakınmamız gerektiği sorulduğunda, Alçakça ve gayrimeşru hazlardan, cevabını verdi. Kanaatkârlık kısa ve hoş bir yol gibidir, sefası çok, cefası azdır.
Fazileti vatanı bilmek isteyen kimse, hazların yanından [okunamadı] gibi geçip gitmelidir.
Kimi en zengin addettiği sorulunca, En az şeyle iktifa eden kimsedir, zira kanaat tabiatın zenginliğidir, diye mukabelede bulundu.
İffet ve nefsine hâkimiyetin ne olduğu sorulduğunda, Cismanî hazların idaresidir, dedi.
Kötülerin yaşamak için yediğini, lakin iyilerin yaşamak gayesiyle yediğini söylerdi.
Bir kadın seni sevdiğini söylediğinde, sana sövdüğü vakitten çok daha fazla sakın o sözlerden.
Cömertlik, Müsriflik ve Tamahkârlık Üzerine
Kimseden para kabul etmeyen bu zat, başkasından para alanların, o kimseleri kulluk derecelerinin en sefilinde efendi edindiklerine kani idi.
Güzellik gibi hikmetin de para mukabilinde satılarak payimal edildiğini, kabiliyetli bir kimseye tesadüf eden zatın bildiği bütün hayrı meccanen ona belletmesi icap ettiğini, bu suretle hem bir dost kazanıp hem de cemiyetin hayırlı bir ferdi sıfatıyla vazifesini ifa etmiş olacağını belirtmesi, [okunamadı] ile yaptığı bu ikinci muhaverenin hülasasıdır. Zengin bir adam servetiyle gururlandığında, o serveti nasıl sarf edeceğini bilmedikçe kendisini meth ü sena edemeyeceğini söylerdi. Gem vurulmamış atı selametle sevk ve idare etmek nasıl kabil değilse, akıldan mahrum zenginliği idare etmek de öyle gayrikabildir.
Haris kimseleri kuşlara teşbih ederdi, bunlardan biri boğazına takılıp boğulana dek tesadüf ettiği her şeyi yutar, diğerleri ise ilkinin geride bıraktığına çullanarak birbiri ardınca boğulur gider. Muhteris kimselerin malı mülkü batmış güneşe benzer, kimseye neşe vermez.
Zengine ihsanda bulunan kimse, denize su taşımış olur. Haris bir kimsenin hayatı ölüler için verilen ziyafetlere benzer, her şeye maliktir lakin hiçbirinin tadını çıkaramaz.
Müsriflerin servetini sarp bir uçurumun kenarında biten ağaçlara benzetirdi, zira o ağaçlardan çaylaklar ve kargalardan gayrısına hayır gelmez, berikilerin servetinden ise yalnızca fahişeler ve dalkavuklar nasiplenir. Kimlerin tamahkâr olduğu sual edildiğinde, Alçakça bir menfaat hırsına kapılıp zaruri vazifelerini ihmal edenlerdir, cevabını verdi.
Şarap kabına göre taayyün eder, zenginlik ise sahibinin ahlakını tebdil eyler, derdi.
Âlicenaplık ve Kibir Üzerine
Selam verdiği hâlde selamına mukabelede bulunmayan bir kimseye öfkelenen birine şöyle dedi, Yolda sureti yahut hilkati seninkinden daha bozuk birine rast geldiğinde hiddetlenmediğin hâlde, senden daha az [okunamadı] birine rastlayınca öfkelenmen pek gülünçtür.
Kibir, tıpkı maharetsiz bir çömlekçi yahut heykeltıraş gibi, eşyanın suretini tersyüz ederek aksettirir.
Boş tulumları rüzgâr şişirir, ahmakları ise vehim ve zanları.
Talihin yaver gitmesiyle gurura kapılıp böbürlenmek, kaygan bir zeminde koşmaya benzer.
Sabır Üzerine
Bulanık suyu ölçüsüzce içmekte, hiddetle dolup taşan teessürlü bir zihnin yatışıp durulmasını beklemeden, hiddetini bir hısım yahut hemşehrini tecziye ederek teskin etmeye kalkışmaktan daha az tehlike vardır.
Şayet herkes kendi talihsizliğini, bütün insanlar arasında müsavi şekilde pay edilmek üzere umumi bir havuza getirecek olsaydı, bugün en çok feryat edenlerin mühim bir kısmı, kendi hisselerine düşeni muhafaza etmeye razı ve memnun olurdu.
Güreş müsabakasında mağlup düşen bir adamın hasmını dava etmesi ne kadar abes ise, talihe boyun eğen bir kimsenin kaderi itham etmesi de öyle beyhudedir, zira bu kimse hayat mücadelesine hangi şartlar tahtında dâhil olduğunun şuurunda değildir.
Doğruluk ve Dalkavukluk Üzerine
Şana ulaşmak için, öyle görünmeye çalışmanın yanı sıra gerçekten iyi olmaya gayret etmekten daha üstün bir yol yoktur.
Dalkavukların muhabbeti, talihsizlik rüzgârıyla dağılıp gider.
Avcılar tavşanları tazılarla avlar, nicesi ise ahmakları kendi övgüleriyle tuzağa düşürür.
Kurtlar köpeklere, dalkavuklar da dostlara benzer, lakin gayeleri birbirine büsbütün zıttır.
Dalkavukluk boyalı bir zırha benzer, yalnızca gösterişe yarar, faydası yoktur.
Bütün sözlerini ve fiillerini methedenleri değil, kusurlarını ayıplayanları sadık bil.
Boşboğaz ve iftiracı kimseye müsamaha gösterme, zira o sana hiçbir şeyi hüsnüniyetle anlatmaz, başkalarının sırlarını ifşa ettiği gibi, senin sırlarını da başkalarına yayacaktır.
Erdemli insanlar, ahlaklarının bir yeminden çok daha sarsılmaz olduğunu cümle aleme göstermelidir.
Şehirlilik ve Sohbet Üzerine
Dans etmek için küçük bir salon kâfidir, konuşmak için ise her mekân ve vaziyet elverişlidir.
Rüzgâr ateşi körükler, sohbet ise sevgiyi.
Kelamın serbestisi, tıpkı yılın mevsimleri gibi, vakt-i merhununda güzeldir.
Hep kendisi konuşup hiçbir şey işitmek istememek kibirdir.
İktidar sahipleriyle araya mesafe koyarak ve yumuşak bir lisanla hasbihal et.
Adalet Üzerine
Tanrıların adil olanı kanunla tayin ettiğini, adil olan ile kanuni olanın onlar nezdinde aynı şey olduğunu vazetmek, Hippias ile yaptığı mükâlemenin hülasasıdır.
Haksız yoldan elde edilmiş malları bir devlette kamusal faydaya tahsis edenler, mabet hırsızlığını dindarlık kisvesiyle icra edenlere benzerler.
Dostluk Üzerine
Basiretli ve faziletli bir dostun bütün mülkler içinde en bereketlisi olduğunu ve her şeyden evvel gözetilmesi icap ettiğini beyan etmek, dostluk üzerine meclisinin gayesidir.
Her insanın kendini tartıp dostu nazarında ne kıymette olduğunu tefekkür etmesi ve onun için elinden gelen en yüksek kıymete erişmeye gayret etmesi gerektiği, Antisthenes ile yaptığı mükâlemenin semeresidir.
Kötü insanların ne kendi aralarında ne de iyi kimselerle dost olamayacağı,
Dost edinmenin yolunun, evvela iyi görünmek istenen hususta bizzat iyi olmaya çalışmaktan geçtiği,
Bütün erdemlerin talim ve tahsil ile artırılabileceği, Kritobulos ile hasbihalinin maksadıdır.
Dostlarımızın zaruri ihtiyaçlarını imkânlarımız nispetinde gidermemiz gerektiği, Aristarkhos ile yaptığı görüşmenin neticesidir.
Adı Darius’tan mülhem altın sikkeler yerine, Darius’un bizzat kendisini dost edinmeyi yeğleyeceğini söylerdi.
Herkesin malının mülkünün dökümünü tutup da hiç kimsenin dostlarının kaydını tutmamasına hayret ederdi.
Dostluğu çiğneyenler, dostlarının cezasından kurtulsalar dahi, Tanrı’nın intikamından kurtulamazlar.
Başka dostlar aramak gayesiyle kendi kardeşlerini yüzüstü bırakanlar, başkasının tarlasını sürmek için kendi toprağını nadasa bırakanlara benzerler.
Sıkıntıya düştüğünde dostundan yüz çevirme.
En iyi buğdayı en latif toprakta yetişen değil, en çok besleyen olarak kabul ederiz, [okunamadı] en yüksek soydan geleni değil, ahlakça en asil olanı dost belleriz.
Dostla ve sağlam bir zihinle kocalmak pek hoştur.
İktisat ve Ev İdaresi
İkinci cihet, İskhomakhos’tan öğrendiği ve Ksenophon’un bu mevzudaki risalesinde sarih surette naklettiği iktisat ve ev idaresi bahisleridir, bunlara şu birkaç kelam da ilave edilebilir,
Evinizin inşasını öyle tanzim ediniz ki, güneye bakan kısımlar kış güneşini kesmemek namına en yüksekte, kuzeye bakan kısımlar ise rüzgâra daha az maruz kalmak için en alçakta bulunsun.
Hülasa, bir kimsenin onun her köşesinde en büyük huzur ve emniyetle ikamet edebileceği vechile tertip ediniz.
Resimler ve süslemeler [okunamadı] hazdan ziyade [okunamadı].
Oburluğu, tamahkârlığı ve tembelliği sebebiyle uşağını döven bir kimseye şöyle demiştir, Kendi nefsinde dayak yemeye daha layık olup olmadığını hiç düşündün mü?
Evlenmek hususunda fikrini soran birine, Evlensen de evlenmesen de pişman olacaksın, demiştir.
Evlilik hakkında reyini sual eden başkalarına ise şöyle demiştir, Ağın içindeki balıklar dışarı çıkmak, dışındakiler de içeri girmek için nasıl can atarsa, ey gençler, sakının ki sizin hâliniz de öyle olmasın.
Erkekler memleketlerinin kanunlarına, zevceler de zevclerine itaat etmelidir.
Siyaset
Üçüncü cihet, Hesykhios İllustrios’un Platon’un bu nam altında vazettiği şeyle aynı addettiği siyasettir, Platon’un lisanı ve ilaveleriyle tebdil edilmiş olmakla birlikte onları orada bulabilirsiniz, buna Ksenophon, Stobaios ve diğerlerinden derlenen şu neviden kelamları da raptedilebilir.
Gerektiğinde orduya, şehre yahut devlete hiçbir faydaları dokunmadığı hâlde kendilerine haddinden fazla itimat edenler, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar zapturapt altına alınmalıdır.
Antiphon, kendisi bizzat idareye muktedir olduğunu bildiği hâlde işlere karışmayıp başkalarını siyasette nasıl mahir kılabileceğini sual ettiğinde, ona şöyle cevap vermiştir, Hangi suretle devlet işlerine daha çok hizmet etmiş olurum Antiphon, yalnız kendim tatbik edersem mi, yoksa onda ehil olacak pek çok kimse yetiştirmeye gayret edersem mi?
Mabetler ve sunaklar için en münasip yer, hem en açık hem de tenhada olanıdır, zira layık olan budur.
[okunamadı] kâhin, onu sokaklarda kalabalık bir cemaatle yürürken buldu, onların arasında Simmias ve Sokrates de vardı, Sokrates ise gayet meşgul bir hâlde ona durmaksızın sualler sormaktaydı.
Sözünün tam ortasında aniden durdu, bir müddet durakladıktan sonra geriye dönüp başka bir sokağa saptı, Daimonion tarafından uyarıldığını belirterek meclistekilerin geri kalanına da dönüp kendisini takip etmelerini söyledi. Çoğunluk öyle yaptı, geri kalanlar ise sırf Daimonion’u yalanlamak maksadıyla flüt çalan Kharillos adında birini de yanlarına alarak yollarına devam ettiler, fakat geçmelerine imkân vermeyecek kadar dar olan yolda büyük bir domuz sürüsüyle karşılaşıp pisliğin içine devrildiler, bu vakanın tekrar tekrar anlatılmasıyla Kharillos sonraları Daimonion’u sıklıkla müdafaa etti. Bu ruhani refakatçinin tavsiyeleri yalnızca Sokrates’in hayrını gözetmekle kalmaz, onunla sohbet eden dostlarına da uzanırdı ki kendisi şu misalleri vermektedir.
Glaukon’un oğlu Kharmides, Nemea yarışlarında talim yapmaya giderken Sokrates ile sohbet etmekteydi, sesi işiten Sokrates onu gitmekten menetti, Kharmides ise cevaben sesin belki de zafer kazanamayacağını kastetmiş olabileceğini, lakin ne olursa olsun bu vakitte talim yapmanın kendisine fayda sağlayacağını söyledi, bunu söyleyip oyunlara gitti ve orada, her ne kadar ayrıntısı nakledilmese de, Daimonion tarafından kendisine verilen nasihati haklı çıkardığı kabul edilen bir kazaya uğradı.
Timarkhos ile Philemonides’in oğlu Philemon, Heroskamandros’un oğlu Nikias’ı katletmek üzere aralarında anlaşmışlardı ve aynı esnada Sokrates ile birlikte içmekteydiler, Timarkhos kararlaştırdıkları şeyi icra etmek niyetiyle masadan kalkmaya yeltendi ve Sokrates’e, haydi Sokrates, sen içmeye devam et, ben azıcık ayrılıp hemen döneceğim, dedi. Sokrates (o konuşur konuşmaz Daimonion’u işiterek), kalkma, dedi, zira Daimonion bana her zamanki işareti verdi, bunun üzerine Timarkhos oturmaya devam etti, hemen ardından tekrar gitmeye yeltendi, sesi işiten Sokrates onu yine alıkoydu. Nihayetinde Sokrates başka bir şeyle meşgul olup dikkatini ona vermediği bir sırada sıvışıp cinayeti işledi, bu cürümden ötürü idama götürülürken kardeşi Klitomakhos’a söylediği son sözler, Sokrates’e itaat etmediği için bu zamansız akıbete uğradığı oldu. Bir başka sefer, dostu Kriton’un gözünün sarılı olduğunu görünce sebebini sordu, o da tarlada yürürken birinin bir dalı çekip bırakmasıyla dalın geriye doğru fırlayarak gözüne çarptığını söyledi, o vakit Sokrates, tavsiyeme kulak asmadın, zira ilahi olandan her zaman istifade ettiğim üzere seni geri çağırmıştım, diye mukabelede bulundu.
Bunun, kendisiyle sohbet eden ve onunla yaşayanların ruhları üzerinde de büyük bir tesiri olduğunu söyler, Lysimakhos’un oğlu Aristeides ile Melissos’un oğlu Thoukydides’i buna misal gösterir. İlki, savaşa gitmek üzere Sokrates’i terk ettiğinde, onun refakatiyle birlikte öğrenme melekesini de kaybetti, bu melekeyi ise ondan işittiği herhangi bir sözlü talimle değil, ki ondan böyle bir talim almamıştı, bilakis onun yakınında bulunarak, onu görerek ve onunla aynı odada oturarak kazandığını ikrar etmiştir.
İkincisi de aynı melekeyi aynı vasıtayla kolayca elde etmiştir.
Bu önceden bildirmeler yalnızca muayyen şahıslarla sınırlı kalmayıp umumi meselelere de şamildi.
Plutarkhos’un tasdik ettiği ve kendisinin de Platon’da zikrettiği üzere, Sicilya’daki Atina ordusunun hezimetini bazı dostlarına önceden bildirmişti, orada hadisenin neticesinin henüz şüpheli olduğu bir vakitte konuşarak Daimonion’un kehanetlerinin hakikatine dair güzel bir misal, daha doğrusu bir tecrübe sunar, Sicilya’da bulunan pek çok kimseden, ordunun helakine dair önceden haber verdiğim şeyleri işiteceksiniz, der, nitekim Daimonion’un doğruyu söyleyip söylemediğini şimdi tecrübe edebiliriz.
Kalos’un oğlu Sannion bir sefere çıktı, işaret bana zahir oldu, Efes ve İyonya’ya karşı savaşmak üzere Thrasylos ile birlikte gidiyor, benim kanaatim odur ki ya katledilecek yahut en azından büyük bir tehlike içinde kalacak, bütün bu teşebbüsten fevkalade endişe duymaktayım.
Dua edenlerin bunu görmesi ne kadar münasipse, oraya pak bir şekilde gelmeleri de o kadar münasiptir.
Tahtı elinde bulunduranlar veya ona haksız yoldan sahip olanlar hükümdar değildir, ancak nasıl yöneteceğini bilenler hükümdardır.
Hükümdar, kanunlara muvafık surette, tebaasının rızasıyla hükmedendir, tiran, kanunlara göre değil keyfî olarak, tebaasının rızası hilafına hükmedendir, aristokrasi ise yöneticilerin ehil kimselerden müteşekkil olduğu idaredir.
İyi bir yurttaşın vazifeleri, sulh zamanında devleti zenginleştirmek, harp zamanında düşmanlarını dize getirmek, elçilikte düşmanları dost kılmak, fitne vaktinde ise belagat ile halkı teskin etmektir.
Avam hakkında, onların tek bir sahte parayı reddedip aynı paradan müteşekkil büyük bir yekûnu kabul eden bir kimseye benzediklerini söylerdi.
Kanun, iyiler için vazedilmemiştir, derdi.
Liyakat sahibi kimseler, devletin nail olduğu talih ve refaha ortak olmalıdır.
Hangi şehrin en kuvvetli olduğu sorulduğunda, iyi adamları olan şehir, dedi.
Hangi şehrin en iyi nizam altına alındığı sorulduğunda, yöneticileri dostane bir mutabakat içinde olan şehir, dedi.
Hangi şehrin en faziletlisi olduğu sorulduğunda, fazilete en çok mükâfatın vadedildiği şehir, dedi.
Hangi şehrin en iyi hayatı sürdüğü sorulduğunda, kanuna göre yaşayan ve adaletsizleri cezalandıran şehir, dedi.
BÖLÜM VI.
Daimonion
Plutarkhos’un babasına verilen kehanet cevabından anladığı veçhile, Sokrates’in kendisini tehlikelerden uzaklaştıran refakatçi bir ruhu olduğu hususu, Athenaios tarafından, sözlerinin acılığının ele verdiği büyük bir garazla cerhedilmektedir. Dürüst olmayan ve en faziletliler hakkında dahi kem düşünen ruhlar, der Origenes, Sokrates’in dehasıyla bile alay ettikleri cihetle, iftiradan asla geri durmazlar.
Bunlar, Platon’da geçen ve hadisenin vukuundan evvel dile getirdiği kendi sözleridir ki her şey tam da onun önceden bildirdiği veçhile cereyan etmiştir, zira Thrasyllos, Ephesoslular tarafından püskürtülüp hezimete uğratılmış, Atinalılar dört yüz adam zayiat vererek firar etmiş ve bu muzafferiyetin nişanesi olarak Ephesoslular iki zafer anıtı dikmiştir.
Bu vaka, Peloponnesos Harbi’nin yirmi birinci senesinde vuku bulmuştur. Müelliflerin, Sokrates’in böylesi bir ruhani refakatçiye malik olduğu hususunda ittifak ettiklerini nakletmiş bulunuyoruz, mamafih bunun ismi hususunda bir miktar, mahiyeti hususunda ise çok daha fazla ihtilaf mevcuttur.
Umumiyetle onun Daimon’u olarak tesmiye olunur ki bizzat kendisi de bu unvanla ikrar etmiştir. Platon buna bazen muhafızı, Apuleius ise Tanrısı der, zira Aziz Augustinus’un ifade ettiği üzere, Daimon lafzı nihayetinde menfur bir hâl almıştır. Lakin şuna dikkat etmeliyiz ki, Sokrates onu bir Tanrı olarak addetmemiş, bilakis Tanrı’dan gönderilmiş saymış ve bu manada işaretlerin, bu ruhun vasıtasıyla Tanrı’dan geldiğini ikrar eylemiştir. Diğer bahislerin yanı sıra, bunu onun birinci mektubundan da istidlal edebiliriz, orada işaretin bizzat kendisinden bahsettiğinde Daimon kelimesini istimal etmekte, fakat bu işaretin vasıtası olduğu nasihatten söz açtığında Tanrı’nın adını anmaktadır.
Platon’da Sokrates’in Daimon’dan bahisle, Tanrı dilerse pek çok şey öğreneceksiniz yahut Tanrı’dan gelen işaret beni durdurmaya yeltenmedi dediği yerleri ve aynı mahiyetteki diğer bütün ibareleri bu minval üzere fehmetmemiz icap eder.
İşarete yahut bu kehanetin vuku tarzına gelince, bazıları bunun bizzat kendisinin veya başkalarının aksırması vasıtasıyla vuku bulduğunu iddia eder, şayet bir kimse onun huzurunda aksıracak olursa [okunamadı] tasarladığı hususa dair, o bundan imtina eder yahut [okunamadı], aksırık [okunamadı] teşebbüste, şayet eylem esnasında vuku bulmuşsa vazgeçirici mahiyettedir. Bu kanaatin butlanını ispata pek fazla delil hacet kılmaz.
Şayet bu aksırma tesadüften yahut onun tabii mizacından neşet etmiş olsaydı, böylesi ilahi tedbire taalluk eden tabiatüstü bir tesiri haiz olamazdı, şayet harici ve daha üstün bir sebepten neşet etmiş idiyse, o vakit yine Genius’a müracaat etmiş oluruz.
Başkaları ise bu gaybı bilme salahiyetini Sokrates’in bizzat kendi ruhu ile tahdit ederler, onun, Genius’unun kendisine fısıldadığını söylemesini, bizim alelusul zihnine öyle doğdu yahut gönlü öyle meyletti dememiz kabilinden tefsir eylerler.
Gerçekten de Daimon lafzı ekseriya bu manada kabul görür, lâkin bu durum Sokrates’in harici bir ses ve harici işaretler hakkında serdettiği tasvir ile kabili telif değildir, hem zaten bu kabil bir idrak beşeri tabiatın fevkinde de sayılmaz. Plutarkhos, Terpsion’un fikrini çürüttükten sonra, bunun bir hayal yahut zuhurat olabileceğini [okunamadı], lakin nihayetinde, tıpkı rüyalarda gördüğümüz veçhile, fevkalade bir tarikle kendisine ulaştırılan, mutad olmayan ve lafza bürünmemiş bir sesin idrakinden ibaret olduğu neticesine varır.
Bu izah dahi evvelkinin mahzurundan kurtulamaz, şayet Sokrates bu sesi evvelemirde bizzat kendi kendine tabir ettiyse, bu takdirde onun ruhunun gaybi bir ilhama mazhar olduğunu öne süren son kanaatle aynı kapıya çıkar, şayet herhangi bir muavenet ile hasıl olduysa, nihayetinde yine Genius’a varacaktır.
Bazıları ise bunu, insanlara hususi bir itina gösteren ruhlardan biri olarak tasavvur eder ki Maximus Tyrius ve Apuleius bunları öyle bir tarzda tavsif ederler ki, bunlara yalnızca hayırlı bir melek tesmiye olunması eksik kalır.
Lakin bu ismi bizzat verenler de eksik değildir, Lactantius, Tanrı’nın nev-i beşeri muhafaza zımnında melekler gönderdiğini belirttikten sonra şunu ilave eder, ve Sokrates, çocukluğundan itibaren kendisine yoldaşlık eden, işmarı ve talimiyle hayatına istikamet verdiği bir Daimon’un daima yanı başında bulunduğunu teyit etmiştir.
Eusebios, Mezmur yazarının, Bütün yollarında seni korusunlar diye meleklerine emir verecektir mealindeki kelamı üzerine şöyle der, Mukaddes Metinlerden öğreniyoruz ki, her bir insana semadan tayin edilmiş bir muhafız vardır ve Platon da şu minval üzere yazmaktan tereddüt etmez, Bütün ruhlar bir hayat şartını intihap ettikten sonra, her birine mahsus olan ve bu hayatta onları muhafaza etmek ve intihap eyledikleri şeyleri ikmale erdirmek üzere kendileriyle birlikte gönderilen Daimon tarafından sevk edilerek bu minval üzere yollarına devam ederler.
Ve hemen akabinde, İnanabilirsiniz ki der, Sokrates bir Daimon tarafından idare olunduğunu mükerreren beyan ettiğinde bunu kastetmiştir. Eugubinus daha sarih bir surette, Platon tarafından defaatle zikredilen Sokrates’in Daimon’unun (mademki Sokrates faziletli bir zat idi ve bütün insanları erdeme teşvik ederdi ve bu Daimon tarafından daima iyi olana sevk edilirdi) tıpkı Peygamber Balam’a zuhur edip onu kötülüğünden vazgeçiren melek gibi, belki de pekala onun meleği olduğu düşünülebilir, der. Lakin Ficinus sarihan şöyle der, Şayet bu ruhtan bahisle, bir insanın o hemdem rehberine onun ruhu demekten hoşnut değilseniz, dilerseniz ona hayırlı meleği deyiniz.
Bu kanaate muhalefet eden ve bunun habis bir ruh olduğunu ispata gayret eden Collius’un en mühim hücceti, Daimon’un hiçbir vakit günahtan yahut fenalıktan men etmeyip yalnızca harici tehlikelerden sakındırmış olması iddiasıdır, oysa bunun aksi Timarkhos ve Philemon’un evvelce geçen kıssasından kâfi derecede zahirdir.
Şurası hakikattir ki, Daimon’un nasihati daima men edici mahiyette idi, Cicero’nun dediği gibi asla sevk edici değil, ekseriya zecri idi.
Apuleius şu mülahaza ile Sokrates’e hüsnü teveccüh gösterir, Sokrates, kendi zatında kamil ve mükemmel bir insan olduğundan, kendisine taalluk eden bütün vazifelerde amade bulunduğundan, hiçbir zaman bir teşvikçiye muhtaç olmamış, lakin şayet teşebbüs ettiği işte bir tehlike zuhur edecek olursa, önceden haberdar edilip basiret göstersin ve o seferlik bu teşebbüsten sarfınazar etsin diye, bazen yalnızca bir men ediciye ihtiyaç duymuştur ki bilahare bunu tekrar deruhte edebilsin yahut başka bir yolla tecrübe eylesin.
BÖLÜM VIII. Askeri Faaliyetleri
Askerler meşakkate tahammülde, ve şayet herhangi bir vakitte, harpte ekseriya vuku bulduğu veçhile erzak tükenecek olursa, onun gibi açlığa ve susuzluğa katlanabilen kimse bulunmazdı, öte yandan şenlik ve ziyafet demlerinde ise bunlardan yalnızca o zevk alıyor görünürdü ve kendiliğinden asla içmek istemediği halde, davet vaki olduğunda diğerlerinin fersah fersah fevkinde içerdi ve en garip olanı da şudur ki
Pek çokları tarafından müşahade edilmiştir ki, Sokrates seyahate pek az rağbet göstermiş, askerlik vazifesi dolayısıyla dışarı çıktığı zamanlar müstesna, ömrünü bütünüyle memleketinde geçirmiştir. Seksen altıncı Olimpiyat’ın ikinci senesinde, Lakedemonyalılar ile Atinalılar arasında Yunanlar nezdinde vuku bulmuş en [okunamadı] savaş patlak verdi, bu savaşın vesile ve bahaneleri, Atinalıların Korkira ve [okunamadı] ile olan ihtilaflarından neşet etmekteydi, her ikisi de kendilerine haraçgüzar oldukları Atinalılara isyan etmiş, Lakedemonyalılardan yardım istemişti, onlar da Potidaia’nın imdadına kuvvet göndermişlerdi.
Sokrates bu savaşta şahsen üç kez yer aldı, ilki Seksen [okunamadı] Olimpiyat’ın ikinci senesindeki Potidaia Kuşatması’ndaydı, buraya karşı Atinalılar, kalyonlarıyla denizden, bir sur vasıtasıyla da karadan kuşatan Phormio kumandasında bin altı yüz seçkin silahlı asker göndermişlerdi, bunlar herkes tarafından [okunamadı], hiç kimse onu sarhoş görmemişti.
O memlekette fevkalade şiddetli geçen kış soğuklarına da hayret verici bir şekilde tahammül gösterdi, ayazın pek az kimsenin çadırından çıkmaya cesaret edebileceği kadar sert olduğu ve çıkanların da bacaklarını ve baldırlarını post ve kürklerle sardığı zamanlarda, o bunların yanında, her zamankinden fazla bir giysisi olmaksızın yürüdü.
Askerlerin hayreti mucibince, onların ayakkabıyla yürüdüğünden daha az bir sakınmayla buz üzerinde yalın ayak yürüdü, askerler onun bu metaneti karşısında kendilerinin ayıplandığını düşündüler.
Aynı esnadaki tefekküre dalış hâli de daha az takdire şayan değildi, bir sabah derin bir tefekküre daldı ve bütün bu süre boyunca aynı vaziyette ayakta durmayı sürdürdü, öğleyin askerler bunu fark etti ve Sokrates’in bütün o sabah boyunca aynı yerde hareketsiz durduğunu birbirlerine söylediler.
Akşamleyin, kendilerini sıcak tutacak şekilde sarınan bazı İonyalı askerler, onun bütün gece aynı vaziyette durup durmayacağını gözlemek üzere geldiler ve arazide onun yanına uzandılar, o da sabaha kadar bu hâlini muhafaza etti ve güneş doğar doğmaz güneşi selamlayıp geri çekildi, Aulus Gellius onun bu kabil vecd hâllerinin pek çok olduğunu söyler.
Oradaki çarpışmada nasıl davrandığını da zikretmeden geçmemeliyiz, dostu Alkibiades’in ağır ve pek çok yara aldığını görünce, onun önünde [okunamadı], onu ve silahlarını düşmandan korudu ve kendisini sağ salim oradan çıkardı.
Tevazuu da sevgisinden yahut cesaretinden aşağı kalır değildi, zira muharebeden sonra generaller en iyi dövüşen kimseye şerefli bir mükâfat bahşedecekleri zaman, hâkimler bunu Sokrates’e layık gördü, o ise bunu geri çevirdi ve hararetli ricasıyla mükâfatın Alkibiades’e verilmesini temin etti.
Sokrates’in ikinci harekâtı, seksen dokuzuncu Olimpiyat’ın birinci senesinde, Atinalıların zapt ettiği Boiotia kasabası Delion’da vuku buldu.
Boiotialılar (Thukidides’in naklettiğine göre), Pagondas kumandasında onları takip ettiler ve savaşa tutuştular, Boiotialıların sol kanadı, ordunun tam ortasına kadar Atinalılar tarafından [okunamadı] ve henüz çarpışmanın sürdüğü diğer kısımlara doğru kaçtı, fakat sağ kanat Atinalılara üstün geldi ve yavaş yavaş onları ricata mecbur bırakarak karadan daha da ileriye takip etti.
Laertios, Sokrates ve Alkibiades’in deniz tarafında olduklarını ve karadan daha ileriye gitmeye imkân bulunmadığını söyler.
Platon, her ikisinin de en başından itibaren yaya olarak hizmet ettiğini, bunun diğeriyle bağdaşmadığını, zira kuşatma süresince hiçbir meydan muharebesi olmayıp yalnızca huruç hareketleri ve müsademeler vuku bulduğunu belirtir. Burada yoldaşı Alkibiades’in şehadetiyle, Sokrates herkesi geride bıraktı, ordusunun sol kanadı darda iken, tepe etrafından gizlice iki süvari birliği gönderdi, bunun üzerine muzaffer durumdaki Atina kanadı, bunların aniden ortaya çıkmasıyla taze bir ordunun geldiği vehmine kapılarak dehşete düştü ve bu hadiseden, bir de mevzi kazanıp saflarını yaran Thebailılardan ötürü iki kat korkuya kapılan Atina ordusunun tamamı firara başladı, kimisi Delion’a ve denize doğru, kimisi Oropos’a, kimisi Parnes Dağı’na, kimisi de kendilerine emniyet umudu nerede göründüyse başka istikametlere kaçtı.
Boiotialılar, bilhassa onların süvarileri ve düşman mağlup edildikten sonra yetişen Lokrisliler, onları katlederek takip ettiler, Sokrates bu muharebede mutad şecaatiyle (öyle ki Lakhes, şayet geri kalanlar da onun gibi dövüşmüş olsaydı günün kaybedilmeyeceğini itiraf eder) ve dostlarına gösterdiği ihtimamla hareket etti, zira firar esnasında Ksenophon’un atından düştüğünü ve yere serildiğini görünce (kendisinin de altındaki atı vurulmuş olduğundan yaya olarak dövüşmekteydi), onu omuzlarına aldı, nice stadia boyunca taşıdı ve onlar takibi bırakana değin onu müdafaa etti. Günün kaybedilmesiyle diğerleriyle birlikte firar hâlinde dağılmışken (aralarında Arkhon Lakhes ve Alkibiades de vardı), geri çekilmesindeki sarsılmaz vakar ve temkin ile Lakhes’inkinden katbekat üstün bir cesaret izhar etti, sanki kendilerini takip eden çıkarsa düşmandan intikam almaya teşneymiş gibi sıklıkla arkasına ve etrafına bakıyordu, kendisini daha selametle oradan çıkaran vesile de bu oldu, zira geri çekilirken en az korku gösterenler, itimatlarını sırf kaçmaya bağlayanlara nispetle daha az taarruza maruz kalırlar.
İkiye ayrılan bir yola vardıklarında Sokrates durdu ve beraberindekilere, Parnes Dağı boyunca gitmekte oldukları yola değil, diğer yola, Retiste yoluna sapmalarını salık verdi, zira "Daimonion'un sesini işittim" demekteydi.
Büyük bir kısmı, böylesine ciddi bir zamanda adeta kendileriyle eğleniyormuş gibi öfkelendi, aralarında Lakhes ve Alkibiades’in de bulunduğu pek azı onunla gitmeye ikna oldu ve sağ salim evlerine ulaştı. Geri kalanlar ise takipten dönen ve üzerlerine çullanan birtakım süvarilerle karşılaştı, önce direndiler, fakat nihayetinde sayıca kendilerinden üstün olan düşman tarafından kuşatıldıklarında geri çekildiler, neticede ezilip kalkanının yardımıyla kaçarak haberi Atina’ya ulaştıran biri ile bir cirit darbesiyle yaralanıp esir düşen Antiphon oğlu Pyrilampes hariç hepsi öldürüldü. Pyrilampes, Atina’dan Thebai’ye müzakere için gönderilenlerden [okunamadı] sağ salim evine vardığını işittiğinde, Thebaililere Sokrates’in kendisini ve yanındakileri defalarca geri çağırdığını, fakat onun koruyucu ruhunun (daimonion) öğüdüne uymadıkları için katledildiklerini açıkça ikrar etti.
Son askeri harekât aynı yıl, Lakedaimonlu General Brasidas tarafından ele geçirilen Amphipolis’te vuku buldu.
BÖLÜM IX. Demokrasi ve Oligarşi Dönemlerinde Nasıl Davrandığı Üzerine
Sokrates, cumhuriyette herhangi bir memuriyet kabul etmekten (son yıllarındaki senatörlük hariç) imtina etti, bunun sebebi ya Aelianus’un dediği gibi Atina yönetiminin, demokrasi kisvesi altında olmasına rağmen, tiranlığa veya monarşiye daha yakın olduğunu görmesi ya da bizzat ikrar ettiği üzere, koruyucu ruhunun onu kamu işlerine karışmaktan menetmesiydi. Bu öğüt onun muhafazası oldu, zira devletin haksızlıklarına boyun eğmeyecek kadar dürüsttü ve bunlara karşı durmak, o dönemde bizzat tecrübe ettiği üzere, son derece tehlikeliydi.
Doğduğu yer olan Alopeke kasabasının da bağlı bulunduğu Antiokhis kabilesi adına senatoya seçildi ve bu vesileyle Solon’un her senatöre emrettiği, ne iltimas ne nefret ne de başka bir bahaneyle sarsılmaksızın kanunlara göre hüküm verme yemini etti.
Doksan üçüncü Olimpiyatın üçüncü yılında, öncelik sırası Antiokhis kabilesine gelip böylece Sokrates halk meclisi reisi olduğunda, sebatını göstermek için eline şu fırsat geçti.
Arginusai’de Atinalılar ile Lakedaimonlular arasında bir deniz savaşı vuku buldu. Atinalı komutanlar on kişiydi, Lakedaimonluların başkomutanı ise Kallikratidas idi. Lakedaimonlular hezimete uğradı, amiralleri battı, Atinalılar yirmi beş gemi ve karaya kaçabilen birkaç kişi müstesna içlerindeki bütün adamların kaybıyla Arginusai’ye geri döndü. On komutan, kadırgaların kaptanları olan Theramenes ve Thrasybulos’a batmakta olan gemileri arayıp bulmalarını emretti.
Fakat döner dönmez, senato savaştan ötürü onları hapse attı. Gemi enkazında kaybolanlara yardım etmedikleri gerekçesiyle sorgulanmalarını talep eden müşteki Theramenes idi. Komutanlar haklı olarak kurtarma emrini verdiklerini, şayet birileri mahkûm edilecekse bunların görevin tevdi edildiği Theramenes ve Thrasybulos olması gerektiğini ifade ettiler, ancak fırtına onları kâfi derecede mazur gösterdiğinden suçu müştekilerine yüklemek istemediler. Bu izahat senatoyu o an için tatmin etti, fakat [okunamadı] suçlamanın yenilenmesini sağlayarak halkı öylesine kışkırttı ki, halk kanunlara tamamen aykırı tehditlerle senatoyu onları mahkûm etmeye zorladı.
Aleyhlerindeki kararnamenin yazılması emredilen Sokrates, yazmayı bilmediğini ve usulden haberdar olmadığını öne sürerek bundan kaçındı, bu durum senatoda kahkahalara vesile oldu (ve belki de Porphyrios’un, onun neredeyse yazmaktan aciz olduğu, yazdığında ise bunun alay konusu olduğu yönündeki isnadına yol açtı), fakat hakiki sebep Athenaios tarafından onun sarsılmaz metaneti olarak kabul edilir, zira ettiği yemine aykırı düşerek cumhuriyetin kanunlarını çiğnemek istememişti. Kendisine yöneltilen şiddet tehditlerinden ziyade yeminini gözetti, zira senato onların mahkûmiyetine geçtiğinde, reyiyle tek başına buna karşı durdu, bunun üzerine pek çok hatip onu suçlamaya hazırlandı ve halk, hesaba çekilmesi için yüksek sesli haykırışlarla bağrıştı.
Lakin o, hapis ve ölüm korkusuyla adaletsizliğe rıza göstermektense kanun ve adalet uğruna kendini tehlikeye atmayı yeğledi, nitekim bu adamların katlinin bir haksızlık olduğu sonradan bizzat Atinalılar tarafından dahi anlaşıldı.
Ve çok geçmeden Theramenes de benzer bir akıbetle cezalandırıldı, Sokrates bu hadisede de aynı cesaret şahitliğini sergiledi.
Atina, Lakedaimonlularla yirmi yedi yıl süren uzun bir harbin ardından nihayet doksan dördüncü Olimpiyatın birinci yılında Lakedaimonlu General Lysandros tarafından zapt edilince, yönetimin demokrasiden oligarşiye dönüştürülmesine dair bazı müzakereler başladı. Theramenes cumhuriyetin devamından yanaydı, fakat Lysandros’un kudreti ve tehditleriyle alt edilerek unvanen yönetici, fiilen tiran olan otuz kişinin tesisine boyun eğdi, bu kişilerin arasında Theramenes de vardı.
En kötü kimselerin cezalandırılmasıyla işe başladılar, en zenginlere yöneldiler ve en iyilerle son buldular. Asla daha sefil bir devir görülmemişti, en muteber bin üç yüz kişi [okunamadı] yasal bir yargılama olmaksızın, ne de onların [okunamadı].
Senatonun toplanmayı itiyat edindiği yer, günden güne cellatlar meclisine dönüştü, tiranlar için fazla dar, baskıdan bir an olsun kurtulamayan, hürriyet yahut deva ümidi kalmamış bahtsız bir divan hâlini aldı.
Bütün şehir kaçarken yalnızca Sokrates, bunca zaman boyunca kapıların dışına tek bir adım dahi atmadı, durmaksızın halkın arasında dolaşıyor, feryat eden babaları teselli ediyor, devletten umudunu kesenleri yüreklendiriyor, servetlerini yitirme korkusuyla yaşamış zenginlerin bu tehlikeli tamahkârlıktan duydukları gecikmiş pişmanlığı yüzlerine vuruyor ve otuz zorbaya meydan okurcasına aralarında özgürce gezinirken, kendisini örnek almak isteyenlere büyük bir sebat timsali sunuyordu. Bu zulüm ve haksızlığa karşı çıkan Theramenes, Kritias tarafından cumhuriyetin itimadına hıyanet etmekle suçlandı, o ise senatoyu tatmin edecek surette kendini akladı, ancak Kritias ile hilesi oligarşiyi devirmesinden korkarak bir bölük askerle onu derdest etti, Theramenes sunağa doğru koştu, fakat muhafızlarca oradan sürüklenip çıkarıldığında, Diodoros’un naklettiği üzere, tam bir Sokrates talebesi gibi vakur davrandı, ahali ona acıdıysa da askerlerle çevrili olduğundan hiçbiri yardıma cüret edemedi, yalnızca Sokrates ve iki yoldaşı ileri atılarak onu muhafızların elinden çekip kurtarmaya teşebbüs etti, Theramenes ise onların bu lütufkârlığını ve faziletini pek takdir edip methettiğini, lakin kendisine duydukları bu sevginin kendi ölümlerine sebebiyet vermesinin başına gelebilecek en büyük felaket olacağını ifade ederek vazgeçmelerini rica etti,
Bunun üzerine Sokrates ve yoldaşları, yardımlarına kimsenin katılmadığını ve karşı cenahın kendilerinden fersah fersah güçlü olduğunu görerek geri çekildiler,
Theramenes zindana götürüldü ve orada baldıran zehri içmeye mahkûm edilerek can verdi.
Sokrates, Otuz Tiran’ın bu taşkınlıklarını yermekten asla geri durmadı, Pek çok muteber şahsiyetin katledildiğini, zenginlerin türlü hilelerle tuzağa düşürülüp haddi aşan cezalara çarptırıldığını görünce Antisthenes’e şöyle dedi, Bütün ömrümüz boyunca, trajedilerde tasvir edilen o Atreuslar, Thyestesler, Agamemnonlar ve Aigisthoslar gibi azametli ve kayda değer hiçbir iş yapmamış olmamız sana keder verir mi,
Zira onlar bu piyeslerde başları kesilen, kendi etleriyle ziyafet çektirilen ve toptan helak edilen kimselerdir, oysa hiçbir şair sahneye çıkmamıştır.
Onların hükümranlığı başladığından beri kendisine hiç itibar edilmediğinden yakınan bir diğerine ise, Sen buna sahiden esef mi ediyorsun, demiştir.
Aynı minvalde, sığırlarını telef eden ve semizliğini azaltan bir kimsenin fena bir sığırtmaç olduğunu ikrar etmemesinin şaşılacak şey olduğunu, fakat bir şehrin başına getirilip de yurttaşları daha fena kılan ve sayılarını azaltan bir kimsenin fena bir yönetici olduğunu kabul etmemesinin çok daha garip kaçacağını beyan etmiştir. Bu sözler onların kulağına gidince, Kritias ile Kharikles onu huzurlarına çağırıp gençlerden herhangi birine ders vermesini yahut onlarla hasbihal etmesini kesin bir dille menettiler.
Sokrates onlara, bu nehiy kararları karşısında anlayamadığı hususları sormasına destur olup olmadığını sual etti, onlar da buna müsaade edince, Öyleyse, diye devam etti, Kanunlara itaat etmeye hazırım, lakin cehaletim sebebiyle onları çiğnememek adına şunu öğrenmek isterim, bana konuşma fiilini yasaklarken, bu fiilden doğru sözler söylenmesi mi yoksa yanlış sözler söylenmesi mi anlaşılmalıdır, şayet birincisiyse, doğru olanı söylemekten içtinap etmeliyim, yok şayet ikincisiyse, doğru olandan gayrısını söylememeye itina göstermeliyim.
Bunun üzerine Kharikles hiddetlenerek şöyle dedi, Madem bunu kavrayamadın Sokrates, sana fehmedilmesi daha kolay bir emir veriyoruz, bundan böyle gençlerin hiçbiriyle katiyen konuşmayacaksın. Sokrates karşılık verdi, Her türlü müphemiyeti bertaraf etmek ve haddimi aşmamak adına, lütfedip bir kimseye hangi yaştayken genç dediğinizi bana sarahaten bildiriniz.
Kharikles, Senatör olmaya salahiyeti bulunmadığı ve muhakeme kabiliyetinin kemaline ermediği müddetçe, dedi, Otuz yaşın altındaki hiç kimseyle konuşmayacaksın.
Sokrates sordu, Bu yaşın altındaki bir kimseden bir şey satın alamaz mıyım yahut herhangi bir şeyin fiyatını soramaz mıyım, Kharikles, Bunu yapabilirsin, dedi, lâkin senin itiyadın, pekâlâ bildiğin meseleler hakkında sualler sormaktır, bundan vazgeç. Sokrates cevap verdi, O halde biri bana Kharikles’in nerede ikamet ettiğini yahut Kritias’ın nerede olduğunu sorarsa mukabele etmeyecek miyim, Kharikles, Bu kabil suallere cevap verebilirsin, dedi.
Kritias söze girdi, Münasebetsiz kelamlarınla kulaklarını kâfi derecede tırmaladığın zanaatkârlardan da elini eteğini çekmelisin, Sokrates, O halde adaletten, dindarlıktan ve benzeri şeylerden feragat etmeliyim, dedi, Kharikles mukabele etti, Hatta sığırtmaçlardan dahi, zira bunu yapmazsan, dikkat et de senin sürün de telef olmasın.
Sokrates’e karşı besledikleri bu husumet ve vehim, bazı dostlarının şehirden gizlice ayrılmasıyla büsbütün arttı, zira bu firarın, Thebaililere havadis uçurmak maksadıyla bizzat onun tertibiyle vuku bulduğu rivayet edilmekteydi,
Nitekim son mektubundan da açıkça anlaşılacağı üzere, bu şüphe mesnetsiz de değildi.
Bunun üzerine onu mahkemeye çağırdılar, burada aleyhine bazı şikâyetler ileri sürüldü, kendisini bunlardan akladıktan sonra, ona karşı daha iyi bir ihtilaf sebebi bulmak gayesiyle, mülküne el koyabilmek için ölümle cezalandırmak istedikleri Leon’u yakalamak üzere kendisine ve diğer dört kişiye Peiraieus’a gitmelerini emrettiler, lâkin Sokrates, haksız bir fiile asla bilerek ve isteyerek iştirak etmeyeceğini belirterek reddetti, bunun üzerine Kharikles, "Böyle kesin konuşup da hiçbir ceza çekmeyeceğini mi sanırsın Sokrates?" dedi.
Sokrates, "Bin türlü musibet çekebilirim, lâkin hiçbiri haksızlık etmek kadar ağır olamaz," diye cevap verdi.
Kharikles de diğerleri de bir karşılık vermedi, diğer dördü Leon’u almaya gitti, Sokrates ise dosdoğru evine yöneldi, fakat o andan itibaren ona duydukları kıskançlık [okunamadı].
Atinalılar, gençlerin bu boş sohbetlerine kapılıp çocuklarını onların öğretisine yönelttiler.
Nükte ve belagat hususunda o vakte dek birer melek gibi görülen bu kimselerin, aslında beyhude kelime düşkünleri oldukları, meslek edindiklerini iddia ettikleri şeylerden bihaber bulundukları ve mutat veçhile para almak bir yana, eğitilmek için bizzat para vermeye muhtaç oldukları kanıtlandı, Sokrates’in kendilerine sunduğu deliller onları alaya aldı ve hakiki fazileti gösterdi.
Sokrates’in uzun süredir devam eden bir başka ihtilafı daha vardı ki nihayetinde ölümüne sebep teşkil edecekti, lâkin bu husumet yıllar önce, mesleği hatiplik olan, dericiler tarafından gizlice desteklenip zenginleştirilen Anytos ile başlamıştı.
İki oğlunu eğitmesi için Sokrates’e vermişti, lâkin bu yolda ilerlerken hayatlarını kazanabilecek kadar dahi bir şey öğrenemediklerini görerek memnun kalmadı, onları Sokrates’ten alıp bizzat kendisinin yürüttüğü zanaata verdi, bu iki gencin akıbetini önceden sezen Sokrates ise bu duruma pek üzüldü, nitekim hakikaten de sonradan sefahate düşüp helak oldular.
Herhangi bir sanata malik olan kimse onu el üstünde tutar ve meslek edinir, nitekim Akumenos tıbbı, Damon ile Konnos musikiyi icra etmiştir, hatta Anytos dahi, oğulları onun talebesi iken, öğrendikleri şey dava vekilliğiyle geçinmelerine yetmese bile bundan bîzar değildi, lâkin Plouton’un miğferi yahut Gyges’in yüzüğü sayesinde görünmez olduğunu düşünerek övünürdü, zanaatından utanıp da onun getirdiği kazançtan utanmamak adil değildi, zira bunu ikrar etmesi gerekirdi. Bu ayıplamaya karşılık verebilmek için her türlü intikam vesilesini ve yolunu araştırdı, lâkin Sokrates’in adı pek çok bakımdan yüksek bir itibara mazhar olduğundan, onu doğrudan itham ederse Atinalıların tepkisinden çekindi. Sokrates’in tanımadığı, Platon’un uzun ve düz saçlı, kemerli burunlu ve seyrek sakallı olarak tarif ettiği, bir dirhem karşılığında her işe sürülebilecek genç bir hatip olan Meletos’a danıştı, onun tavsiyesiyle, Atinalıların ona yönelik bir [okunamadı] nasıl karşılayacağını yoklamak üzere işe daha küçük meselelerde denemeler yaparak başladı, zira onu en başta doğrudan suçlamış olsaydı, [okunamadı], devlete zarar vermekten fersah fersah uzak olup bilakis onun en büyük nimeti olan bir zatı suçlamanın doğuracağı gazabı üzerlerine çekerlerdi.
Bu maksatla, yegâne meşgalesi gülünçlük yaratmak olan bir komedya şairini [okunamadı] elde ederek, ekseriyetin masum olduğunu bildiği cürümlerle Sokrates’i itham etmek, onu lüzumsuz kelam etmekle, kötü bir davayı hüccetlerle iyi göstermekle, kendisi hiçbirine inanmayıp hürmet etmezken yeni ve garip ilahlar icat etmekle suçlayıp sahneye çıkarmasını ve böylece en sık görüştüğü kimselerin dahi zihnine onun hakkında fena bir kanaat zerk etmesini sağladı. Aristophanes bu vazifeyi üstlenerek bunu son derece hakaretamiz bir eğlenceyle harmanladı.
Mevzuu, Yunanların en faziletlisiydi, Kleon, Lakedaimonlular, Thebaililer yahut Perikles’in bizzat kendisi değil, bilhassa bütün tanrıların sevgilisi olan bir zattı, ilk başta, meselenin garipliği ve Sokrates’in sahnede alışılmadık tarzda taklit edilmesi sebebiyle, böyle bir şeyi katiyen beklemeyen Atinalılar hayretler içinde kaldı.
Daha sonra, [okunamadı] ilim ve fazilet bakımından temayüz etmiş kimseleri yermek amacıyla, "Bulutlar" adı verilen piyes rağbet görmeye ve alkışlanmaya başlandı, [okunamadı] yeni bir tragedya şairi sahnelenmedikçe tiyatroya gitmezdi, ancak o vakit giderdi, zira onun mısralarındaki hikmete, iyiliğe hürmet ederdi. Kimi zaman Alkibiades ve [okunamadı] onu bir komedyaya davet ederlerdi, komedya şairlerini takdir etmek şöyle dursun, onları yalancı, edepsiz ve faydasız addederek hakir gördüğü için buna yanaşmazdı, bu duruma da fazlasıyla içerlemiş ve öfkelenmişlerdi.
Anytos ile Meletos’un telkin ettiği diğer hususlarla birlikte bunlar, Aristophanes’in komedyasının zeminini teşkil etti, zira onlar niyetlerini icraya pek hevesliydiler, şair de muhtaçlık ve garaz saikiyle onların tesirine kapılmaya teşneydi, böylece bu işten yüklüce bir meblağ elde etmiş olması muhtemeldir. Nihayetinde piyes fevkalade bir itibar kazandı, öyle ki Kratinos’un, "Tiyatro o vakit kötü niyetli kimselerle dolmuştu" sözü tahakkuk etti.
O vakit Bakkhos şenlikleri olduğundan, Yunanlardan mürekkep muazzam bir kalabalık piyesi seyretmeye gitmişti. Sokrates sahnede taklit edilip adı sıkça zikredildiğinde, (ki oyuncuların onu temsil etmesi pek de şaşılacak bir şey değildi, zira çömlekçiler dahi taş testilerin üzerine sık sık onun suretini işlerlerdi), orada hazır bulunan yabancılar, komedyanın kime sataştığını bilmediklerinden, bir uğultu ve fısıltı kopararak herkes birbirine bu Sokrates’in kim olduğunu sormaya başladı, bunu fark eden Sokrates ise, oraya tesadüfen gelmemişti, piyeste kendisiyle alay edileceğini bildiğinden tiyatronun en mutena yerini seçmişti, yabancıların şüphesini izale etmek kastıyla ayağa kalktı ve piyes devam ettiği müddetçe bu vaziyette durup güldü, orada bulunanlardan biri, kendisinin sahneye çıkarıldığını görmekten keder duyup duymadığını sorduğunda [okunamadı].
"Hiç de öyle değil," diye cevap verdi, "bana öyle geliyor ki herkesin benden hoşnut olduğu bir şölendeyim."
Bu komedya ilk kez C... arkon, Cratinus ise galip iken, seksen dokuzuncu Olimpiyatın ilk yılında sahnelendi. Aristophanes, bazı kimselerce bundan menedilince kendini temize çıkarmak gayesiyle, Amintas arkon iken ertesi yıl eseri yeniden sahneletti, fakat bu defa ilkinden daha intizamsızdı. Amipsias dahi *Konnos* adlı eserinde onunla şöyle alay etti,
"Ey Sokrates, azların en iyisi, birçok insanın ise en beyhudesi, aramıza sen de mi geldin? Hırkan nerede? Bu büyük talihsizlik başına dericinin yardımıyla mı geldi?"
BÖLÜM XI.
Yargılanması
Sokrates ile Anytos arasındaki ilk ihtilafın üzerinden uzun yıllar geçmişti, bu süre zarfında biri diğerini alenen kınamayı, öteki ise gizlice kuyusunu kazmayı sürdürdü. Nihayet Anytos, vaktin maksadına uygun düştüğünü görerek Melitos'un Sokrates aleyhine şu ifadelerle bir ithamname sunmasını temin etti,
"Pithoslu Melitos'un oğlu Melitos, Aloprkeli Sophroniskos'un oğlu Sokrates'i itham eder. Sokrates, şehrin inandığı tanrılara inanmayıp başka yeni tanrılar sokmak suretiyle kanunları ihlal etmektedir. Gençlerin ahlakını bozmak suretiyle de kanunları çiğnemektedir, cezası ise ölümdür."
Bu ithamname yemin altında sunulduğunda, Kriton duruşma gününde hazır bulunacağına dair yargıçlara kefil oldu.
Kısa bir süre sonra Anytos ona gizlice haber göndererek mesleğinden bahsetmekten vazgeçmesini rica etti ve bunun üzerine davasını geri çekeceğine dair güvence verdi, fakat Sokrates ona yaşadığı müddetçe hakikati söylemekten asla vazgeçmeyeceğini, onun hakkında daima aynı sözleri sarf edeceğini, ithamının ise kendisini daha önce söylemekle mükellef gördüğü hususları dile getirmekten alıkoymaya yetecek kuvvete sahip olmadığını bildirdi.
İtham ile yargılama arasındaki zaman fasılasını her zamanki felsefi meşgaleleriyle geçirdi, müdafaasını hazırlamak için hiçbir ihtimam göstermedi. Hipponikos'un oğlu Hermogenes bu durumu fark edip sebebini sorduğunda, "Ömrümün seyrini düşünüp ona sadık kalmakla kafi bir müdafaa hazırlamış oluyorum," dedi. Hermogenes bunun nasıl olabileceğini sorunca,
"Zira," dedi, "asla adaletsiz bir fiil işlemedim, bunu en mükemmel müdafaa addediyorum."
Hermogenes, "Fakat yargıçların hitabet marifetiyle baştan çıkarılarak masumu mahkûm, suçluyu ise beraat ettirdiğini sıklıkla görürüz," dedi.
Sokrates, "İşin aslı şu ki," diye karşılık verdi, "müdafaamı hazırlamaya her yeltendiğimde Daimon tarafından iki defa engellendim." Hermogenes bu duruma hayret edince sözlerine şöyle devam etti, "Tanrı'nın şu vakitte ölmemi münasip görmesi şaşılacak bir şey midir?
Şimdiye değin hiç kimse benden daha dürüst bir hayat sürmemiştir, bu durum şimdi benim için en büyük teselli olduğu gibi, hem kendim hem de dostlarım için en büyük sevinç kaynağıydı. Daha uzun yaşayacak olursam ihtiyarlığın tabiattaki cilvelerine, işitme ve görme zaafına, idrak ağırlığına ve unutkanlığa maruz kalacağımı biliyorum, hâl böyleyken daha uzun yaşayıp daha da kötüleşmekten nasıl hoşnut kalabilirim?
Kuvvetle muhtemeldir ki Tanrı, bana olan muhabbetinden ötürü, en münasip yaşta ve en zahmetsiz vasıtayla ölmemi takdir etmiştir, zira hüküm yoluyla can verirsem ölümün en acısız cinsine mazhar olacağım, dostlarıma en az zahmeti vereceğim, hazır bulunanların huzurunda yakışıksız hiçbir şey yapmayacağım ve aklım ile ruhum sıhhatteyken göçüp gideceğim, bu ziyadesiyle arzulanır bir hâl değil midir? Tanrı pek haklı bir gerekçeyle bir müdafaa hazırlamamı menediyor.
Bunu başarabilseydim dahi, yalnızca hastalıkların azabı ve ihtiyarlığın kusurlarıyla can vermek üzere daha fazla kalmış olurdum ki doğrusu bunu arzu etmem Hermogenes, şayet Tanrı'ya ve insanlara karşı amellerimin hesabını verdiğimde yargıçlar beni mahkûm etmeyi münasip görürlerse, onlardan ölümden beter bir hayat dilenmektense ölmeyi yeğlerim." Diğer dostları da galibiyet teminatı vererek kendisini aynı şekilde ikna etmeye çalıştılar.
Usta bir hatip olan Lysias, müdafaası için kaleme aldığı bir hitabeyi ona sundu ve münasip görürse yargılanması esnasında bundan istifade etmesini arzu etti. Sokrates metni tetkik etti ve ona güzel bir hitabe olduğunu ancak kendisine yakışmadığını söyledi. Lysias bunun nasıl olabileceğini sorduğunda,
"Neden olmasın," dedi, "bir libas yahut pabuçlar pek kıymetli olabilir ama bana uymayabilir. [okunamadı] pabuçlar ayağıma uygun gelseler dahi onları giymezdim, çünkü pek ziyade kadınsıdırlar."
Hitabenin zekice ve beliğ olduğunu, lakin metanetli ve vakar sahibi olmadığını düşündü, zira yargıçlara karşı gayet haşin olmasına rağmen bir filozofa yakışmayacak ölçüde tumturaklıydı.
Yargılama günü gelip çattığında Anytos, Lykon ve Melitos onu itham etmek üzere hazır bulundular, biri halk namına, ikincisi hatipler namına, sonuncusu ise şairler namına söz aldı.
Evvela Melitos bu amaca tahsis edilen kürsüye çıktı ve bizzat kendisi sığ, üstelik öylesine talihsiz ve mektep talebesi gibi bir edayla nutuk irat etti ki, korkudan bazen dilini yitirdi ve bir tiyatro oyuncusu gibi sufle alabilmek için ardına döndü, bu vaziyet böylesine ciddi bir davada dahi hazır bulunanların en vakurlarını bile güldürmeye kafiydi.
Bunun doğurduğu neticelerin bir kısmı, Ksenofon tarafından dağınık biçimde aktarılan ve kimi hususları Libanios tarafından da teyit edilen meselelerle aynı mahiyette görünmektedir.
Sokrates’in, dinleyicilerini yürürlükteki kanunları hor görmeye sevk ettiği, bir bakla tanesiyle yönetilmenin (bununla, senato oylarının bu usulle toplanmasını kastediyordu) yalnızca ahmaklara yakışacağını söylediği iddia edilmiştir.
Kritias ve Alkibiades ile fevkalade samimi münasebet içinde olduğu, bunlardan ilkinin oligarşi devrinin en muhteris ve en zalim şahsiyeti, diğerinin ise tiranlık heveslisi olduğu öne sürülmüştür.
Talebelerine kendilerini babalarından daha bilge kılacağını telkin ederek ana babaya karşı hürmetsizliği ve itaatsizliği öğrettiği, şayet aklı zail olmuşsa bir kimsenin babasını dahi zincire vurmasının meşru bulunduğunu ve daha akıllı olanların, [okunamadı]
[okunamadı]
Şairlerin eserlerinden bazı fena kısımları seçtiği, fena olmayan diğer kısımları da tahrif ederek dostlarını meşru olmayan fiillere kışkırttığı, meselâ Hesiodos’un,
"Hiçbir iş ayıp değildir, Kınanması gereken yalnızca tembelliktir"
mısralarını, şair kâr elde etmek gayesiyle her şeyin mubah olduğunu söylemişçesine tefsir ettiği ileri sürülmüştür.
Bölüm III
Homeros’un kelimelerini, şair sanki [okunamadı] dövülmesine izin veriyormuş gibi kasıtlı biçimde yanlış tefsir ettiği söylenmiştir,
Ne zaman bir beyi yahut mevkice yüksek bir kimseyi görse, Tatlı bir lisanla onu şöyle hürmetle karşılardı, Korkunun menzilinden pek uzaktasınız, ne mutlu size, Oturunuz, maiyetinize de böyle yapmalarını emrediniz. Fakat daha aşağı zümreden biri konuşacak olsa, Öfkesi darbelerle patlak verir, şu sözler dökülürdü ağzından, Sus, sefil herif, boyun eğ senden üstün olanlara, Ne cenge yararsın sen, ne de bir mecliste akıl vermeye.
Melitos hitabını bitirdikten sonra kürsüden indi, akabinde Anytos uzun ve garazkâr bir nutukla söz aldı, en nihayetinde Lykon belagat sanatının bütün hünerlerini sergileyerek ithamları tamamladı.
Sokrates, adet olduğu üzere kendisini müdafaa etmesi için bir vekil tutmaya yanaşmadı, ithamcıları konuşurken zihnini sanki bundan daha ehemmiyetsiz bir meseleyle meşgul edemezmiş gibi bir tavır içindeydi.
İthamcılar sözlerini bitirir bitirmez kürsüye çıktı (bu esnada Daimon’unun kendisine mani olmadığını fark etti) ve tebessümle karışık öfkeli bir çehreyle, önceden tasarlanmamış bu cevaba başladı, bir yalvarıcı yahut suçlu gibi değil, bilakis hâkimlerin bizzat efendisiymişçesine, kibirden değil ruhunun yüceliğinden neşet eden serbest bir itaatsizlikle konuşuyordu.
Lakin ey Atinalılar, ilkin Melitos’un, iddia ettiği gibi şehrin taptığı tanrılara benim tapmadığım hükmüne nasıl vardığına hayret ediyorum.
Başkaları, ki Melitos da arzu etseydi görebilirdi, umumi bayramlarda müşterek sunaklarda kurban kestiğimi görmüşlerdir, bütün fiillerimde Tanrı’nın sesiyle sevk ve idare olunduğumu ikrar ederken nasıl olur da yeni tanrılar ihdas etmiş sayılırım?
Kuşların ötüşlerini yahut insanların kehanetlerini gözetenler dahi bir ses vasıtasıyla yönlendirilirler.
Gök gürültüsünün şiddetinden veya kehanet bildirdiğinden kimse şüphe duymaz.
Üçayak üzerindeki rahibe de Tanrı’nın kendisine bildirdiği şeyleri bize bir ses aracılığıyla aktarmaz mı?
Tanrı’nın gelecekteki hadiseleri önceden bildiğine ve bunları dilediği kimselere malum kıldığına herkes gibi ben de inanır ve bunu ikrar ederim.
Başkaları, hadiseleri önceden haber veren bu kimseleri kehânet ehli, falcı diye adlandırırlar, [okunamadı], kuşlara ilahi bir kudret atfederler.
Bu hususta bir sahtekâr olmadığıma, bugüne dek benden nasihat istemiş olan pek çok kimse şahadet edebilir.
[okunamadı] daha adil yahut daha bilge, (bu esnada hâkimler arasında yeniden bir mırıltı yükseldi, Sokrates devam etti) yine de aynı Tanrı, Spartalı kanun koyucu Lykurgos için onu bir tanrı mı yoksa bir insan mı sayması gerektiğini bilemediğini söylemiştir, beni ise tanrılarla kıyaslamamış, lakin insanlar arasında önceliği bana bahşetmiştir. Fakat bu hususta Tanrı’nın kelamına hemen itimat etmeyiniz, beni bizzat kendiniz etraflıca tartınız, cismani zevklere benden daha az köle olan kimi tanırsınız, kim benden daha hürdür? Ne mükâfat kabul ederim ne de hediye, başka hiçbir kimsenin yardımına muhtaç olmayacak surette hâlihazırdaki zamana kendini intibak ettirenden daha adil kim vardır, aklı yettiğinden beri mümkün olan bütün iyilikleri tahkik yoluyla öğrenmekten bir an olsun geri durmamış bir kimsenin bilge unvanına layık olmadığını kim iddia edebilir?
Bu meşakkate boş yere katlanmadığım şuradan da bellidir ki, erdem peşinde koşan pek çok yurttaş ve yabancı, benimle sohbet etmeyi diğer her şeye tercih etmektedir. Kendilerine karşılık verecek bir servetim olmadığını herkes bildiği halde, bunca insanın bana hediyeler vererek minnettar kılmak istemesinin hikmeti nedir? Ben kimseden bir karşılık beklemezken bunca insanın bana teveccüh göstermesi nedendir?
Şehir kuşatma altındayken herkes kendi haline yanıp yakılırken, şehrin en mamur olduğu günlerdekinden farksız bir sükûnet içinde kalışım nedendir?
Başkaları kendilerini tatmin etmek gayesiyle harici şeylere para harcarken, benim nefsimi daha ziyade hoşnut eden şeylerle kendimi kendi içimden donatmam nedendir? Şayet söylediklerimin aksini ispat edebilecek tek bir kimse dahi yoksa, hem tanrıların hem de insanların takdirine layık değil miyim?
Buna rağmen sen, Melitos, bu talimlerle gençlerin ahlakını bozduğumu iddia ediyorsun, gençlerin ahlakını bozmanın ne manaya geldiğini herkes bilir.
Benim dindarken dinsiz, terbiyeliyken hayasız, kanaatkârken müsrif, vakurluyken sefih, metanetliyken muhallebi çocuğu haline getirdiğim tek bir kimsenin adını zikredebilir misin?
Lakin ben, diye cevap verdi Melitos, kendi ana babalarından ziyade sana itaat etmelerine vesile olduğun kimseleri bilirim.
Talebe yetiştirme ve terbiye hususuna gelince, diye mukabele etti Sokrates, itiraf ederim ki bunun benim hususi vazifem olduğunu bilirler.
Zira sıhhat mevzubahis olduğunda insanlar ana babalarından ziyade hekimlerin sözünü dinlerler, davalarda hısımlarından ziyade müşavere heyetine müracaat ederler. Harp vuku bulduğunda orduya kumanda etmesi için kendi müttefikleriniz yerine en tecrübeli askerleri tercih etmez misiniz? Evet, diye cevap verdi Melitos, doğrusu da budur.
Ve Sokrates şöyle karşılık verir, Başkaları üstün oldukları hususlarda el üstünde tutulurken, bazılarının kanaatine göre gençleri eğitme konusunda, ki bu insanlar arasındaki en büyük faydadır, diğerlerinden daha üstün bir meziyete sahip olduğum gerekçesiyle ölmem gerektiğini düşünmeniz akıl kârı mıdır? Anytos ile Meletos, dedi yargıçlara hitaben, ölmeme sebep olabilirler, fakat bana zarar veremezler, ölümden korkmak bilge görünmek ama bilge olmamaktır, zira anlamadığımız şeyi anlıyormuş gibi yapmaktır bu, hiç kimse ölümün ne olduğunu, bir insanın başına gelebilecek en büyük saadet olup olmadığını bilmez, yine de herkes en büyük talihsizlik olduğundan eminmişçesine ondan korkar ve kaçar.
Ksenophon’un bildirdiğine göre, hem kendisi hem de dostları bu ve bundan daha fazlasını dile getirdiler, lâkin yargıçlar onun bu alışılmadık savunma tarzından hiç hoşnut kalmadılar, öyle ki Platon kürsüye çıkıp, Ey Atinalılar, ben bu makama çıkanların en genciyim, sözleriyle konuşmasına başladığında, hepsi birden, İnenlerin de en gencisin, diye bağırdılar, bunun üzerine Platon kürsüden inmek zorunda kaldı, ardından oylamaya geçildi ve Sokrates iki yüz seksen bir oyla mahkûm edildi, Çiçero’nun kaydettiği üzere Atina’da bir kimse suçlu bulunduğunda, şayet kabahat ölüm cezasını gerektirmiyorsa, para cezası tayin etmek adettendi, yargıçlar bu minvalde oy kullandıktan sonra suçlu bulunan kişiye cürmüne karşılık biçeceği en yüksek bedel sorulurdu, Sokrates’e lütufta bulunmak isteyen yargıçlar bu suali ona yönelttiler, o ise yirmi beş drahmi (yahut Eubulides’in naklettiği üzere yüz drahmi) cevabını verdi, elli mina teklif etmesini dileyen ve meblağı üstlenmeyi vadeden dostları Platon, Kriton, Kritobulos ve Apollodoros’un kendi adına herhangi bir meblağ ödemesine de müsaade etmedi, bir cezayı ödemenin bir kabahati ikrar etmek manasına geleceğini ifade etti, dahası yargıçlara, itham edildiği hususlar karşısında en yüce payeleri, ödülleri ve Yunanlar arasındaki en büyük şeref sayılan Prytaneion’da kamusal harcamayla karşılanacak gündelik iaşeyi hak ettiğini bildirdi, bu cevaba fazlasıyla hiddetlenen yargıçlar, seksen oy fazlasıyla onu ölüme mahkûm ettiler.
Hüküm verildikten sonra tebessümüne mani olamadı ve dostlarına dönerek şöyle dedi, Aleyhime yalancı şahitler ayarlayanlar ve bu minvalde şahitlik edenler, şüphesiz kendi vicdanlarında büyük bir dinsizlik ve adaletsizliğin farkındadırlar, bana gelince, mahkûm edilmeden önceki halime nazaran beni şimdi daha fazla kedere sevk edecek ne olabilir ki, zira zerre kadar suçlu değilim, Jüpiter, Juno ve diğerlerinin yerine yeni tanrılar ikame ettiğimi ya da böylesi tanrılar adına ant içtiğimi ispatlayamadılar.
Gençleri tahammüle ve kanaatkârlığa alıştırarak onları nasıl yoldan çıkarmış olabilirim?
Kutsala saygısızlık, hırsızlık ve vatana ihanet gibi en ağır cürümlerden bizzat hasımlarım beni aklamaktadır, bu da ölüme nasıl mahkûm edildiğime hayret etmeme sebep oluyor, yine de haksız yere ölecek olmam beni kederlendirmez, bu durum benim için değil, beni mahkûm edenler için bir utanç vesilesidir, benzer şekilde can veren Palamedes’in akıbeti beni fazlasıyla teskin etmektedir, o, ölümüne sebep olan Odysseus’tan çok daha fazla takdir görmektedir, geleceğin ve geçmişin şahitlik edeceğini biliyorum ki hiç kimseye kötülük ya da haksızlık etmedim, bilakis elimden geldiğince benimle hemhal olan herkese fayda sağladım, gücüm yettiğince her hayrı bilaücret sundum. Bunları söyledikten sonra oradan ayrıldı, tavırları sözlerine bütünüyle muvafıktı, bakışları, edası ve yürüyüşü derin bir neşe saçıyordu.
BÖLÜM XL: Hapsedilmesi
Seneca’nın bildirdiğine göre Sokrates, otuz tirana tek başına karşı koyduğu o kararlı bakışla zindana girdi ve zindanın tüm zilletini defetti, nitekim o orada bulunduğu müddetçe orası bir zindan olamazdı.
Burada, on bir memur tarafından zincire vurulmuş halde, mahkûmiyetinden sonra otuz gün boyunca şu gerekçeyle tutuldu, Theseus’u ve beraberindeki on dört kişiyi Girit’e taşıyan gemiyi Atinalılar, sağ salim yurda dönerlerse, ki talihleri yaver gidip dönmüşlerdi, Apollon’a adamayı ve her yıl Delos’a hediyelerle göndermeyi vadetmişlerdi, Atinalılar bu âdete büyük bir hürmetle riayet etmekteydiler, bu merasimden evvel şehirlerini arındırır ve gemi Delos’tan dönene dek tüm mahkûmların cezasını tehir ederlerdi, rüzgârın elverişsiz olduğu zamanlarda bu müddet bazen hayli uzardı.
Apollon rahibi, merasimi geminin kıç tarafına çelenk koyarak başlatırdı, bu hadisenin Sokrates’in mahkûm edilmesinden bir gün evvel gerçekleşmiş olması, onun hükümden sonra böylesine uzun bir müddet zindanda kalmasına sebebiyet verdi.
Bu fasılada dostları tarafından ziyaret edildi, onlarla vaktini her zamanki tarzında münazaralarla geçirdi, dostları sık sık kaçması yönünde ona telkinde bulundular, hatta bazıları onu zorla kaçırmayı teklif etti, Sokrates bu teklifleri yalnızca reddetmekle kalmayıp alaya aldı ve onlara, Attika haricinde ölümün ulaşamayacağı bir yer bilip bilmediklerini sordu. Kriton, ölümünden iki gün evvel yanına geldi [okunamadı] en geç yarın dönmüş olacağını, Sunion’dan gelen bazı kimselerin bunu teyit ettiğini, büyük ihtimalle o gün geleceğini ve ertesi gün kendisinin öleceğini bildirdi.
Hayırlısı olsun, diye karşılık verdi Sokrates, lâkin ben geminin bugün geleceğine inanmıyorum, zira hükmü infaz etme iktidarını elinde bulunduranların dediğine göre ertesi gün ölmem icap eder, yarın değil, bir sonraki gün öleceğim, bunu bu gece gördüğüm bir rüyadan seziyorum, beyaz libaslar içinde pek güzel bir kadın beni ismimle selamlayarak şöyle dedi,
Üç gün geçmeden varırsın bereketli Phthia toprağına.
[okunamadı] hususi şahıslar, kendisinin memleketinin kanunlarına rıza gösterdiğini [okunamadı] onların idaresi altında bulunarak ve nihayetinde bunları çiğnemenin bir adaletsizlik olacağını, yalnızca [okunamadı].
Bölüm XII. Ölümünün Zamanı ve Tarzı
Sokrates’in ölüm zamanı [okunamadı]. Doksan beşinci Olimpiyat’ın ilk senesinde, yetmiş yıl yaşamış olarak öldüğünü kabul eder [okunamadı] arkhon iken; Yunan tarihinde bundan daha muteber bir vesika yoktur [okunamadı]. Allatius büyük bir itimatla bunun o yıl vuku bulduğunu [okunamadı].
Neşrettiği Sokratik Mektuplar’ın on dördüncüsünde, Polykrates’in bir nutkundan Sokrates’in muhakemesi esnasında irat edilmiş gibi bahseder, lakin o nutukta Atina surlarının Sokrates’in vefatından altı sene sonra Konon tarafından tamir ettirildiğinden söz edilmesi mektubu şüpheli kılmaktadır.
Hakikat şu görünmektedir, Sokrates’in vefatından sonra hitabet mekteplerinde (ki o vakitler Atina’da pek rağbetteydi) Sokrates’in lehinde ve aleyhinde kelam etmek mutat bir tema haline gelmişti.
Polykrates zekasını [okunamadı], bir hicviye kaleme aldı. Yüzüncü Olimpiyat civarında vefat eden meşhur bir hatip (daha evvel zikrettiğimiz üzere) Aristides’in şarihi tarafından Polykrates’e cevap mahiyetinde iktibas edilen bir müdafaaname yazmıştı.
Müdafaanameler benzer şekilde Platon [okunamadı] ve (epey sonra) Libanius tarafından da yazıldı, her ne kadar [okunamadı] Polykrates’i Sokrates aleyhindeki nutkunda yer alan muayyen hatalara dair ikaz etmiş olsa da anakronizm devam etti, zira o devirde Atina’da kronoloji henüz tetkik edilmiyordu, nitekim Platon’un bizzat kendisinin bu hususta Athenaios, Aristides, Macrobius ve diğerleri tarafından bu denli muaheze edilmesi bundandır.
Sokratik mektubun yazarı, duruşmadaki itham edici olarak Polykrates’i ve nutkun da o esnada ve orada irat edildiğini kabul eder, Laertios’un aynı mealde iktibas ettiği Hermippos da keza böyledir, fakat daha dakik bir kronolojinin mevcut olduğu sonraki devirlerin bir tenkitçisi olan Phavorinus, zamanların hesabı vasıtasıyla bu hatayı ortaya çıkarır. Allatius hiçbir surette Phavorinus’un tenkidine cevaz vermek istemez ve Sokrates’in Atina surlarının tamirinden sonra da yaşadığına ikna edebilmek maksadıyla vaktin belirsizliğini öne sürmeye gayret eder.
Eskilerin iddia ettiği her şeyi yerle bir etmek için kullandığı büyük vasıta, (hangi menbaya dayandığını bilmediğim) yüz [okunamadı] sene yaşadığını söyleyen Suidas’ın şehadetidir.
Daha ufak mühimmatı ise Meursius’un mesnetsiz tashihi ve Scaliger’in evvelce kaydedilen hatasıdır, Sokrates’i yüz dördüncü Olimpiyat’ta ve doksan yaşında vefat ettiren Chronicon Alexandrinum’un abes anakronizmidir, Aristoteles’in hayatını yazan malum müelliflerin onun Sokrates’i üç yıl dinlediğine dair [okunamadı] ve en gülüncü, Platon’un bariz anakronizmlerinin hakikati cerhetmek için çürütülemez deliller addedilmesidir. Bir diyalogun sofistik kisvesi altındaki bu delillerle, gafil okuyucunun zihnini bulandırmaya çabalar.
Ölümünün tarzını, hadiseye bizzat şahit olan Phaidon’un şahsında Platon’dan dinleyelim, "Her gün" der, "onun diğer dostlarıyla beraber kendisini ziyarete giderdik, hapishaneye yakın olduğundan, muhakeme edildiği mahkeme avlusunda buluşurduk, orada hapishane açılana kadar musahabe ile vakit geçirir, sonra içeri girer ve ekseriyetle bütün günü onunla geçirirdik.
Fakat o gün mutat olandan daha erken buluştuk, zira bir evvelki akşam hapishaneden çıkarken geminin Delos’tan geldiğini işitmiştik, bunun üzerine ertesi sabah her zamanki yerde erkenden buluşmayı kararlaştırdık, oraya vardığımızda kapıcı yanımıza gelip içeri alınmadan evvel bir müddet beklememiz gerektiğini, zira on bir memurun bugün ölmesi gerektiği haberini getirdikten sonra bukağılarını çözmekte olduklarını söyledi.
Çok geçmeden kapıcı tekrar dışarı çıkıp içeri girebileceğimizi bildirdi, içeri girdiğimizde Sokrates’in bukağılarının henüz çözülmüş olduğunu ve Ksanthippe’nin kucağında bir çocukla onun yanında oturduğunu gördük, bizi görür görmez gözyaşlarına boğuldu ve 'Ah Sokrates, dostlarının seninle, senin de onlarla son konuşmandır bu' diye feryat etti.
Sokrates ona hitaben, 'Kriton' dedi, 'biri onu eve götürsün', bunun üzerine Kriton’un hizmetkarlarından bazıları dövünerek ve feryat figan ederek kadını alıp götürdüler.
Yatağın üzerinde oturmakta olan Sokrates, bacağını yukarı çekip ovuşturdu ve o esnada şöyle dedi, 'İnsanların haz dedikleri şey ne garip bir nesnedir dostlar, kendisinin tam zıddı gibi görünen acıyla ne kadar da akrabadır?
Doğrusu birlikte sökün etmezler, fakat birini yakalayan, adeta birbirine bağlanmışçasına derhal ötekine tutulur.
Şayet Aisopos bunu müşahede etmiş olsaydı, şüphesiz bundan bir mesel çıkarır, güya Tanrı onların ihtilafını sulhe bağlamak murat ettiğinde, onları mutlak manada bir kılamadığından uç uca eklemiş, öyle ki hangisi birine sahip olursa hemen ardından diğerine duçar olmak mecburiyetinde kalırmış derdi, tıpkı şu anda benim başıma geldiği gibi, az evvel bukağılarımın bana verdiği elem, şimdi bir nevi hazza dönüştü ve beni gıdıklıyor.'
Kebes, 'Hapishaneye düştüğünüzden beri (ki evvelce hiç yapmadığınız bir şeydir) şiirler, Apollon’a bir ilahi ve manzum hale getirilmiş Aisopos meselleri yazmanızın sebebini sormayı bana pek münasip bir zamanda hatırlattınız' dedi, 'birçokları bana bunu sordu, bilhassa Euenos, şayet bu suali tekrarlayacak olursa ona ne cevap vermeliyim?'
Sokrates cevap verir, 'Ona de ki, doğrusu bunu onunla ve manzumeleriyle rekabet etmek maksadıyla yapmadım, daha ziyade (birden fazla defa gördüğüm) beni musikiyle meşgul olmaya icbar eden bir rüyaya riayet etmek içindi, buna itaat ederek evvela meclisi hürmetine bu bayramın yapıldığı Tanrı’nın şerefine mısralar dizdim, sonra bir şair için [okunamadı] kurgular yazmanın mühim olduğunu düşünerek, kendi meşrebimce buna alışık olmadığımdan, zihnime ilk geldikleri şekliyle hatırımda kalan Aisopos mesellerinden bazılarını kullandım, Euenos’a bunu söyle ve benden selam edip eğer aklı varsa peşimden gelmesini tenbihle, zira görünen o ki bugün buradan göçmem icap ediyor, Atinalılar böyle emretti.' Simmias, 'Euenos’a yapmasını tembihlediğiniz şey de nedir?' dedi."
Onunla sık sık konuştum, lakin onu anladığım kadarıyla, senin sözünle hareket etmeye hiç de niyetli olmayacaktır. Nasıl yani, dedi, o bir filozof değil mi?
Öyle görünüyor, diye cevap verdi Simmias; o halde razı gelecektir (diye karşılık verdi Sokrates), bu ismi hak eden herkes gibi; lakin belki de kendi canına kıymaz, zira buna cevaz yoktur.
Ve böyle konuşurken bacağını yeniden yere indirdi, bu şekilde oturarak münakaşanın geri kalanını sürdürdü.
Bunun üzerine Kebes, bir kimsenin kendi canına kastetmesi menedilmişken, bir filozofun ölmekte olan birinin ardından gitmeyi arzulamasının nasıl mümkün olabileceğini sordu.
O da şöyle cevap verdi, İnsanlar Tanrı’nın mülküdür; kölen senin rızan olmaksızın kendini öldürseydi ve elinden gelseydi onu cezalandırmaz mıydın, öfkelenmez miydin?
Bizi buradan alıp götürecek, Tanrı’dan gelen bir çağrıya, kaçınılmaz bir zarurete (şu an bende olduğu gibi) [okunamadı] gerek; Bu hakikattir, diye karşılık verdi Kebes, lakin az evvel iddia ettiğin şey bununla bağdaşmıyor; madem Tanrı mülkü olan bizleri gözetmektedir, hikmet sahibi bir insan O’nun himayesinden çıkmayı dileyebilir mi?
Kendini böylesine mükemmel bir idareden azat ederek vaziyetini iyileştirebileceğini düşünemez.
Sokrates, Kebes’in bu ince kavrayışından pek hoşnut görünerek bize dönüp şöyle dedi, Kebes daima tahkik eder, hiçbir şeyi kolayca kabullenmez. Simmias ise, bana öyle geliyor ki, dedi, söyledikleri akla uygundur; hikmet sahibi insanlar, bizler için pek iyi idareciler olan sizlerden ayrılmaya nasıl tahammül edebilir, hele buna nasıl gayret edebilir?
Güzel söyledin, diye cevap verdi Sokrates, sanırım mahkeme heyeti önündeymişim gibi cevap vermemi istiyorsunuz; şüphesiz, dedi Simmias; pekala o halde, diye karşılık verdi, sizlere karşı kendimi yargıçların önünde savunduğumdan daha iyi müdafaa etmeye gayret edeceğim. Hakikaten, adil Tanrıların ve yaşayan herkesten daha hayırlı insanların yanına gideceğime inanmasaydım, ölümü hor gördüğüm için mazur sayılamazdım; fakat ölümden sonra insandan bir şeylerin baki kalacağını ve o vakit iyiler için vaziyetin kötülerden çok daha hayırlı olacağını umarak bundan eminim.
Tam bu sırada Kriton sözünü keserek zehri verecek olan kişinin kendisine az konuşmasını, münakaşa ile hararetlenmemesini tavsiye ettiğini söyledi; zira bu durum, bazı kimselerin iki veya üç kez içmek mecburiyetinde kaldığı bu neviden bir zehirle uyuşmamaktaydı.
Ona aldırma, dedi Sokrates, lüzumu halinde iki veya üç defa yetecek kadarını hazır etsin.
Ardından uzun bir mütalaaya girişerek bir filozofun başlıca vazifesinin ölümü tefekkür etmek olduğunu, bu sebeple ölümün yaklaşmasından korkmaması gerektiğini beyan etti; nasıl ki ölüm Ruhun bedenden çözülüp ayrılması ise, Ruhun bedensel arzulardan azat edilmesinin de filozofun vazifesi olduğunu; şayet Ruh duyulardan ne kadar uzaklaşırsa o kadar iyi kavrıyorsak, ölüm vasıtasıyla bedenden bütünüyle azat olduğunda en mükemmel şekilde kavrayacağımızı, bilginin bu mükemmelliğinin ise felsefenin yegane gayesi olduğunu ifade etti.
Kebes, ruhun ölümsüzlüğünü ispat etmesini talep ederek bu bahsin yenilenmesine vesile oldu; o da bunu, evvela zıtların birbirini takip etmesi kabilinden neşet etme ve bozulmanın zaruri ardışıklığıyla, ki bu Pisagorcu tenasühün zeminidir, ardından Ruhun akıl yürütme tarzından hareketle ispat etti; zira bu yalnızca bir hatırlamadan (reminiscence) ibarettir, Ruhun bedenden evvelki varlığına (hissedilir nesneler vesilesiyle yeniden kazandığı bu mezkur İdeaların mükemmel bilgisine sahip olduğu zamana) ve bedenden sonra da daimi olarak baki kalacağına işaret eder.
Platon tarafından onun adına çok daha fazlası söylenmiştir; bunların neredeyse tamamı açıkça Platon’un kendisine aittir ve onun olmayanı diğerlerinden ayıklamak kabil değildir; konuşmasının neticesi şudur ki, Ruhlar bedenden ayrıldıklarında tutacakları iki yol ve iki türlü gidişat mevcuttur.
Zira kendilerini insani rezilliklerle kirletmiş, körleştikleri zevklere teslim olmuş, [okunamadı] hilelerle lekelenmiş olanlar için durum başkadır; bedenlerinin bulaşığından daima geri durmuş, beşeri Tanrılardan [okunamadı] kendisinden kehanet sanatını öğrenmiş olanlar için durum başkadır; ve belirlenmiş saatinizde [okunamadı], tragedya yazarının dediği gibi, kader beni şimdi çağırıyor, artık gitme vaktim gelmiştir; zira zehri içmeden evvel yıkanmayı en doğrusu buluyorum, ta ki öldüğümde kadınlara beni yıkama zahmeti vermeyeyim.
Sözlerini bitirdiğinde, Kriton ona oğulları ve diğer hususlar hakkında ne gibi talimatlar bırakmak istediğini, kendisine makbul gelecek bir hizmette bulunup bulunamayacaklarını sordu.
Sizlere sıklıkla söylediğimden fazlasını arzu etmiyorum, dedi; kendinize itina gösterirseniz, hiçbir söz vermeseniz dahi yapacağınız her şey bana ve benimkilere makbul olacaktır; şayet kendinizi ve fazileti ihmal ederseniz, ne kadar çok söz verirseniz verin bize makbul hiçbir şey yapamazsınız. Buna riayet edeceğiz, diye cevap verdi Kriton, lakin nasıl defnedilmek istersin?
Beni yakalayabilirseniz ve elinizden kaçırmazsam, nasıl uygun görürseniz öyle, dedi.
Sonra bize tebessümle yönelerek, Kriton’u, birazdan göreceğiniz cesetten daha fazlası olduğuma ikna edemiyorum, dedi, bu yüzden defnim için böyle endişeleniyor, görünüşe göre az önce ona zehri alır almaz kutlu olanların sevinçlerine kavuşacağımı söylemem pek bir işe yaramamış, o, hâkimler önünde hazır bulunmam için bana kefil olmuştu, şimdi ise sizler ona buradan göçüp gittiğime kefil olmalısınız, Sokrates’in mezara taşındığını ya da toprağın altına konulduğunu söylemesin, zira bilmelisin ki sevgili Kriton, böylesi bir yanılgı ruhuma yapılmış bir haksızlık olur, kederlenme, dünyaya yalnızca bedenimin gömüldüğünü söyle ve bunu dilediğin gibi yap. Bunu söyledikten sonra kalktı ve Kriton’u da yanına alarak iç odaya çekildi, bizi ise böylesine aziz bir babadan yetimler gibi yoksun kalmanın getirdiği kendi bedbahtlığımızı konuşur hâlde geride bıraktı.
Yıkandıktan sonra karısı ve ailesinin diğer kadınları, ikisi çocuk, biri genç olan oğullarıyla birlikte geldi, ev işlerine dair onlarla gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra onları gönderdi ve yanımıza çıktı.
İçeride uzun süre kaldığından vakit artık gün batımıydı, görevli içeri girdi ve biraz durduktan sonra şöyle dedi, Sokrates, başkalarında gördüğüm o hâl ve tavırları sende görmedim, aksine buraya gelen insanların en cömerdi, en mülâyimi ve en iyisi olduğunu düşündüğüm gibi, şimdi de başkalarının sebep olduğu bu şey yüzünden bana kin beslemediğini görüyorum, getirdiğim haberi biliyorsun, elveda, çaresi olmayan şeye sabret. Bunun üzerine ağlayarak ayrıldı, Sokrates de, sana da elveda, dedi, öyle yapacağım, bu adam ne kadar da nazik. Hapsedildiğim süre boyunca onu hep aynı buldum, beni sık sık ziyaret eder, benimle sohbet eder, bana her zaman nezaketle muamele ederdi ve şimdi baksana benim için nasıl da samimiyetle ağlıyor. Fakat haydi Kriton, onun bize emrettiğini yapalım, zehir hazırsa içeri getirilsin. Kriton, güneş henüz pek batmadı, diye cevap verdi, başkaları onu bol bir akşam yemeğinden ve dolu kadehlerden sonra geç vakitte alır, bu kadar acele etme, daha vakit var.
Sokrates karşılık verdi, böyle yapanlar zaman kazandıklarını zannederler, fakat geç içmekle ben ne kazanacağım, yalnızca hayata tamah ederek ve artık bana ait olmayan bir şeyi esirgeyerek kendimi kandırmış olurum, lütfen zehri getirin.
Ölümünden Sonra Yaşananlar
Kendisinin talimatının aksine, dostları tarafından gözyaşları ve büyük bir merasimle defnedildi, bu dostlar arasında Platon’un aşırı kederi ve İsokrates’in matem elbisesi Plutarkhos tarafından kaydedilmiştir. Bu son vazifeyi yerine getirir getirmez, tiranların zulmünden korkarak şehirden gizlice kaçtılar ve Megara’ya, Eukleides’in yanına gittiler, orada hüsnükabul gördüler.
Eline bir kadeh alarak gelen görevliye Sokrates, rica ederim dürüst dostum, zira sen bu işlerde hayli tecrübelisin, ne yapmam gerekir, diye sordu. Adam, hiçbir şey, dedi, yalnızca içtikten sonra bacaklarının tutmadığını hissedene kadar yürü, sonra uzan, böyle söyleyerek kadehi ona verdi. Sokrates, çehresini yahut rengini hiç değiştirmeksizin onu neşeyle aldı, adama latifeyle bakarak bundan bir sunu (libasyon) dökmeye izni olup olmadığını sordu, adam ise ancak yetecek kadar hazırladığını söyledi, yine de dedi Sokrates, buradan göçüşümün saadetle olması için Tanrı’ya dua edebilirim ve edeceğim de, bunu bana lütfetmesini niyaz ederim, aynı anda hiçbir huzursuzluk duymadan onu kolaylıkla içip bitirdi, şimdiye kadar gözyaşlarını tutan birçoğumuz, kadehi ağzına götürdüğünü ve zehri içip tükettiğini gördüğümüzde artık kendimize hâkim olamadık, bunu fark eden Sokrates, dostlar, dedi, ne yapıyorsunuz, bu sebeple kadınları böyle huzursuzluk çıkarmasınlar diye savmıştım, tebrik ve alkışlarla ölmemiz gerektiğini işitmiştim, öyleyse sükûnet bulun ve sabırla karşılayın. Bu sözler gözyaşlarımızı mahcubiyetle bastırmamıza sebep oldu, bir süre yürüdükten sonra bacaklarının tutmadığını fark edince celladın kendisine tarif ettiği gibi sırtüstü uzandı, cellat ayaklarına bakıp onları sertçe sıktı, hissedip hissetmediğini sordu, o da hayır cevabını verdi, aynı şeyi bacaklarına da yaptı ve her bir uzvun sırayla nasıl soğuyup katılaştığını bize göstererek, bu soğukluk kalbine ulaştığında öleceğini söyledi, çok geçmeden şu son sözlerini fısıldadı, ey Kriton, Asklepios’a bir horoz borçluyum, onu öde, ihmal etme.
Öyle yapılacak, dedi Kriton, başka bir arzun var mı. Bir süre hareketsiz kaldı, ardından gerindi, bunun üzerine cellat örtüsünü açtı, gözleri sabitlenmişti, Kriton onları kapattı.
Platon’un dediği gibi, insanların en iyisinin, en bilgesinin ve en adilinin sonu böyle oldu, Cicero bunu gözyaşı dökmeden okuyamadığını ikrar eder. Aristoteles, Suriye’den Atina’ya gelen bir Mecusî’nin (Magus) Sokrates’i yalnızca pek çok hususta yermekle kalmayıp, ona şiddet yoluyla öleceğini de önceden haber verdiğini söyler. Laertios onun hayatını şu epigramla noktalar, [okunamadı], Sokrates Jove ile iç, Herakles’in yanında tahta otur, itiraz edilmeye karşı sabırlı, huzursuzluk duymaksızın şarap içebilen, kışın da yazın da aynı kılıkta gezen, yılda yalnızca tek bir giysisi olan, ayakkabısız ve kanaatkâr bir perhizle yaşayan biriydi.
Nihayetinde, onun dokunduğu suyu dahi murdar saydılar, ta ki bu nefrete dayanamayıp kendilerini asana dek. Pişmanlıklarının bir başka nişanesi olarak, dostlarını vaktiyle sahip oldukları toplanma hürriyetine yeniden kavuşturdular, oyunların ve güreşlerin aleni gösterilerini bir süreliğine menettiler, onun heykelini diktirdiler, tiyatroda [okunamadı], öyle ki lakin şehir yavaş yavaş çöktü ve onunla birlikte bütün Yunanistan da zeval buldu.
Şahsiyeti ve Erdemleri Üzerine
O denli dindardı ki, evvelemirde tanrılara danışmaksızın hiçbir iş tutmazdı, asla herhangi bir hürmetsizliğe cüret ettiği yahut böyle bir söz sarf ettiği işitilmemişti. Kimileri, bir horoz, bir köpek ve gölgesinde oturmayı adet edindikleri bir çınar ağacı üzerine yemin etmesinin tanrısallığa duyduğu büyük hürmetten ileri geldiğini söyler, gerçi bu durum dinsizlik olarak tevil edilmiştir.
Sebat sahibiydi ve kamusal menfaati gözetirdi, bu hasleti on kumandanı beraat ettirmesinde, Otuz Tiran'ın Leon'u getirmesi yönündeki emrine karşı koymasında, zindandan kaçmayı reddetmesinde ve ölümü için kederlenenleri azarlamasında sarih biçimde görülür. Ksantippi, devlet binbir musibetle boğuşurken dahi onun dışarı daima aynı çehreyle çıkıp eve aynı çehreyle döndüğünü, asla daha neşeli yahut daha sıkıntılı olmadığını söylerdi, zira her ahvalde mülayim ve mütevekkil bir ruh hali muhafaza ederdi, kederden fersah fersah uzaktı ve her türlü korkunun fevkindeydi.
Ömrünün ahirinde hastalandığında, kendisini ziyarete gelen birinin halini sorması üzerine, her iki halde de gayet iyiyim, dedi, şayet yaşarsam daha ziyade gıpta toplayacağım, şayet ölürsem daha ziyade sena edileceğim.
Öyle mutedil bir tabiata sahipti ki, hoş olanı hiçbir vakit faydalı ve sıhhatli olana yeğlemezdi. İştahının (ki onun tek katığı buydu) lezzetli kıldığından fazlasını asla yemezdi, her türlü meşrubat ona tat verirdi, zira susamadıkça asla içmezdi, içtiğinde de öylesine ölçülü bir ihtiyatla hareket ederdi ki, suyun ilk yudumunu toprağa dökerdi, şayet bir ziyafete davet edilecek olursa, başkaları için pek güç olan bir şeyi fevkalade bir suhuletle başarır, sıhhatiyle bağdaşandan fazlasını yememeye itina gösterirdi. Ruhun talimleri beden sıhhatine bağlı olduğundan bu hususa pek dikkat ederdi ve bu maksatla yemeklerden evvel muntazaman yürürdü, bunu fark eden birinin ne yaptığını sorması üzerine, akşam yemeğim için katık hazırlıyorum, derdi.
Kendi devrinde Atina'yı sık sık veba kırıp geçirdiği halde yalnız onun bu illetten kurtulmuş olması, bu itidalli tabiatına atfedilir.
Öylesine kanaatkardı ki, elindeki ne kadar az olursa olsun daima kifayet ederdi. Debdebeli bir hayat sürecek vasıtalardan mahrum olduğundan, telaşla daha fazlasını elde etmenin yollarını aramaz, bilakis yaşayışını elindekine uydurmaya gayret ederdi, bundan öyle bir memnuniyet duyardı ki, en az şeye muhtaç olduğu için tanrılara en yakın kimsenin kendisi olduğunu ikrar ederdi. Satışa sunulan türlü türlü eşyaya baktığında kendi kendine, meğer muhtaç olmadığım ne çok şey varmış, derdi ve şu mısraları dilinden düşürmezdi,
Altın ve mücevherle bezenmiş erguvani libaslar, Trajedi oyuncularının sırtına yaraşır,
İhtiraslı bir cömertliğe sahip olan Alkibiadis ona birçok kıymetli hediye göndermişti, Ksantippi hediyelerin değerine hayran kalıp bunları kabul etmesini istirham edince, Sokrates, biz de cömertlik hususunda Alkibiadis ile yarışacağız, onun bize hediye ettiklerini kabul etmeyerek kendi hissemize düşen ihsanı göstereceğiz, diye mukabele etti. Kendisine üzerine bir ev inşa etmesi için geniş bir arsa teklif eden mezkur şahsa, şayet ayakkabıya muhtaç olsaydım bana ayakkabı yapmam için deri mi verecektin, peki bunu kabul etseydim alaya alınmaya layık olmaz mıydım, demiştir.
Makedonya Kralı Arhelaos'u, Kranonias'ın oğlu Skopas'ı ve Lariseus'un oğlu Eurilakos'u hiçe saydı, ne paralarını kabul etti ne de yanlarına gitti. Arhelaos meclisinde bulunmasını arzu ettiğini bildirmek üzere elçi yolladığında, mukabele edemeyeceği iyilikler göreceği bir kimsenin yanına gitmeyeceğini ifade etti. Yanına niçin gelmediğini soran Perdikkas'a ise, ölümlerin en şerefsizine duçar olmamak, yani karşılığını veremeyeceğim bir lütfa muhatap kalmamak için, cevabını verdi.
Gece geç vakit bir ziyafetten evine dönerken, onun gelişinden haberdar olan bazı taşkın gençler, karşılaştıkları kimseleri korkutmakta kullandıkları maskeler ve meşalelerle tıpkı Erinysler gibi giyinip ona pusu kurdular, Sokrates onları görür görmez en ufak bir dehşete kapılmaksızın durdu ve sanki Likeion'daymış yahut [okunamadı] gibi mutadı veçhile tefekküre daldı.
Çehresi öylesine az şey vadediyordu ki, insanların seciyesini simalarından teşhis etme iddiasında olan Zopiros adında bir fizyonomist, onun ahmak olduğunu, boyun damarlarında tıkanıklıklar bulunduğunu söylemiş, üstelik kadınlara ve daha pek çok rezilliğe düşkün olduğunu iddia etmişti, bunun üzerine Alkibiadis ve diğer dostları [okunamadı].
[okunamadı], lakin iffet, dürüstlük ve her türlü batıni güzellikle tezyin edilmişti, Plutharkhos'un beyan ettiği üzere, erdem yolunda ilahi bir gayretle kendinden geçmişti, Ksenophon, Laertios ve diğer müellifler bu hususta şu hadiseleri naklederler,
Öylesine bilgeydi ki, daha iyi ile daha kötü arasında hüküm verirken asla yanılmazdı ve bunun için başka hiçbir kimseye ihtiyaç duymazdı.
[okunamadı] hiçbir şey bilmediğini bildiği için, işte bu sebeple Delphoi'deki Apollon Kahini tarafından pek çok şahidin huzurunda Khairephon'a şu şekilde insanların en bilgesi olarak ilan edilmiştir,
Sophokles bilgedir, Euripides daha bilgedir, Lakin bütün insanların en bilgesi Sokrates'tir.
Kikero'nun naklettiğine göre Apollon, beşeriyetin yegane hikmetinin insanın kendini bilmesi ve bilmediğini vehmetmemesi olduğunu takdir etmişti. Bu kehanet karşısında bizzat kendisi de [okunamadı].
İnsani olmayan, bilakis en büyük korkuyu dahi aşan bir sebat gösterirdi. Bazıları, hazır bulunanların hayreti muvacehesinde kendi kendini dövdüğünü ve saçını başını yolduğunu söylerler [okunamadı].
Kendisine birinin hakaret ettiği söylendiğinde, Bırakın beni dövsün de, dedi.
Bir başkasının kendisi hakkında kötü konuştuğu iletildiğinde ise, Henüz kötü konuşmayı öğrenememiş, dedi. Küstah bir gencin tekmesine maruz kaldığında, yanında bulunanların öfkelenip delikanlının peşine düşmeye hazırlandığını görünce şöyle dedi, Bir eşek beni çifteleyecek olsa, ona karşılık vermemi yahut onu dava etmemi mi isterdiniz?
Ne var ki o adam cezasız kalmadı, zira herkes bu küstahlığı sebebiyle onu ayıpladı ve kendisine "Müfteri" adını taktı, sonunda kahrından kendini astı.
Bir başkası kulağına bir darbe indirdiğinde, bir insanın ne zaman miğferle sokağa çıkacağını kestirememesinin güç bir vaziyet olduğunu söylemekle yetindi.
Bir diğeri büyük bir şiddetle üzerine çullandı, o ise buna en ufak bir sarsıntı dahi göstermeksizin katlandı, adamın öfkesini kusmasına müsaade etti, adam da Sokrates'in yüzü tamamen şişip morarana dek buna devam etti.
Dostlarından herhangi birinin öfkelendiğini fark ettiği zamanlarda, sesini alçaltır, onlara tebessümle ve itidalle bakar, kendini ihtirasın lekesinden uzak tutardı, [okunamadı].
Birlikte sohbet ettiği kimselere haris olmayı öğretmezdi, nitekim öğrencilerinden hiçbir ücret almaz, böylelikle kendi cömertliğini ortaya koyardı.
Açlık yahut yokluk, onu asla birine dalkavukluk etmeye sevk edemezdi, buna mukabil meclislerde gayet nazik ve nüktedandı.
Bir gün yemekte dostlarından birini herkesin ortasında biraz sertçe azarladığında Platon ona, Bu sözleri baş başa söylemek daha münasip olmaz mıydı, dedi.
Sokrates derhal karşılık verdi, Peki ya sen bunu bana baş başa söyleseydin, daha iyi etmiş olmaz mıydın?
Nereli olduğu sorulduğunda, Ne Atinalıyım ne de Yunan, ben dünya vatandaşıyım, cevabını verdi. Kimi zaman, Platon'un onu tasvir ettiği veçhile, şık bir kaftan içinde ziyafete katılırdı, vakit buldukça da şarkı söylemeyi öğrenir ve bir kimsenin bilmediği bir şeyi öğrenmesinin ayıp olmadığını söylerdi.
Bu idmanın sıhhate yararlı olduğunu düşünerek her gün dans da ederdi, küçük çocuklarla oyun oynamaktan da utanç duymazdı. O derece adildi ki hiçbir insana en ufak bir haksızlıkta bulunmaz, bilakis münasebette bulunduğu herkesin elinden geldiğince hayrına çalışırdı.
Nefsine hâkimiyeti sarsılmazdı, Alkibiades'in güzelliğini hiçe sayar, dönemin iki meşhur yosması olan Theodote ile Kalliste'yi alaya alırdı.
Faziletli kimselerle sohbet etmekten pek büyük haz duyardı, ne biliyorsa onlarla paylaşır, eski bilgelerin metinlerini onlarla birlikte mütalaa edip içlerindeki güzellikleri seçip ayırırdı, onlarla kurduğu bu karşılıklı dostluğu her şeyin fevkinde tutardı, [okunamadı].
Eşleri ve Çocukları
İki zevcesi vardı, ilki, Theodoretos'un naklettiğine göre Atinalı bir yurttaşın kızı olan Ksanthippe idi, kendisi ayrıca Ksanthippe'nin evlenmeden evvel başkalarıyla olduğu gibi Sokrates'le de münasebetsizlikte bulunduğunu ekler. Athenaios da Sokrates'in evlendikten sonra karısını bir dostuna ödünç verdiğini ve Alkibiades'in onunla yattığını söyler.
Lakin bu isnatların menşei olan Aristoksenos ve Porphyrios, böylesi ithamlarda hiçbir muteberlik taşımayacak derecede garazkâr addedilmişlerdir.
Aulus Gellius'un tasvirine nazaran Ksanthippe aksi, hırçın, gece gündüz demeden durmaksızın azarlayan ve dırdır eden bir kadındı, işte bu sebeple iyi bir binici olmak isteyenlerin hırçın atları tercih ettiğini gözlemleyen Antisthenes'in meşrebindeydi.
Sokrates, insanlarla bolca münasebette bulunmayı arzu ettiğinden, şayet ona tahammül edebilirse cümle insanla kolaylıkla muaşeret edebileceğini bilerek onu zevceliğe aldı.
Kadının dırdırının çekilmez olduğunu söyleyen Alkibiades'e, bir değirmenin bitmek bilmeyen gürültüsü içinde yaşayanlar misali buna alıştığını, binaenaleyh bunun kendisine vız geldiğini ikrar etti. Üstelik, dedi, sen tavukların gıdaklamasına katlanamıyor musun? Lakin onlar, diye cevap verdi Alkibiades, bana yumurta ve civciv veriyor.
Benim Ksanthippe'm de, dedi Sokrates, bana evlatlar veriyor.
Kadının tahammülsüzlüğüne ve Sokrates'in sabrına dair pek çok misal mevcuttur. Bir gün, kimi dostlarının huzurunda, kadın her zamanki taşkın öfke nöbetlerinden birine kapıldı, bunun üzerine Sokrates tek kelime etmeksizin dostlarıyla birlikte dışarı çıktı, lakin henüz kapıdan adımını atmıştı ki kadın yukarıdaki odaya koşup başından aşağı bir kova su boşalttı, bunun üzerine Sokrates dostlarına dönerek, Bu kadar gök gürültüsünün ardından yağmur yağacağını size söylememiş miydim, dedi.
Bir başka seferinde, herkesin gözü önünde meydanda sırtından pelerinini çekip aldı, orada bulunan bazı dostları karısını dövmesini salık verdiler.
Evet, dedi Sokrates, biz orada kapışırken siz de etrafta dikilip, 'Aferin Sokrates, vur Ksanthippe'ye' diye bağırın diye, öyle mi?
Aynı kabil bir başka vakaya Antoninus şu sözlerle telmihte bulunur, Ksanthippe elbiselerini alıp dışarı kaçırdığında Sokrates'in bir hayvan postuna bürünmek zorunda kaldığı andaki hâli ve onu bu kılıkta görünce hürmetkâr bir edeple geri çekilen dostlarına neler söylediği.
Güreş okulundan Euthydemos'u kendisiyle yemek yemesi için eve getirdiğinde, Ksanthippe öfkeyle sofraya koşup masayı devirdi, bu duruma çok canı sıkılan Euthydemos kalkıp gitmeye yeltendiğinde Sokrates şöyle dedi, Geçen gün senin evinde bir tavuk tıpatıp aynısını yapmadı mı, yine de ben buna hiddetlenmedim değil mi?
Alkibiades kendisine nefis bir badem ezmesi gönderdiğinde, Ksanthippe öfkeyle, her zamanki huyu olduğu üzere, sepetten çıkarıp onu ayakları altında çiğnedi, buna gülen Sokrates, Peki ya sen, dedi, bundan kendi payına düşeni alamayacak mısın?
Bir başka vakit, kadın münasebetsiz bir kılıkta umumi bir temaşaya gitmeye yeltendiğinde, Seyirci olmaktan ziyade seyirlik hâle gelmeyesin, sakın ha, dedi.
Bunun hikmetine dair de şöyle buyurdu, Başıma bela olan üç musibet vardı, Nahiv, Şiir ve huysuz bir Zevce, ilk ikisinden kurtuldum lakin şu huysuz zevceden bir türlü kurtulamadım.
Diğer zevcesinin adı Myrto idi, Laertios ile ondan nakille Suidas'ın iddia ettiği gibi Âdil olanın değil, bir başka Aristeides'in kızı ve Lysimakhos'un yeğeniydi.
binicilikte, şayet onları idare edebilirlerse diğerlerini kolayca zapt edebileceklerini bilerek en hırçın atları seçerlerdi, Mheneus'un da kaydettiği üzere, ondan sonraki üçüncü kişi olarak aynı adı taşıyan [okunamadı], zira Âdil Aristeides'in iki kızı, Sokrates'in doğduğu 77. Olimpiyat'tan çok önce hayli ileri bir yaşta olmalıydılar, zira bu tarihten çok evvel Aristeides sürgünde ihtiyar bir adam olarak vefat etmişti, nitekim Themistokles'in 77. Olimpiyat'ın ikinci yılında öldüğü kesindir ve Aemilius Probus'un teyit ettiği üzere Aristeides, Themistokles Atina'dan [okunamadı] dört yıl önce ölmüştür, bu sebeple Plutarkhos daha [okunamadı], kadını Aristeides'in kızı değil, yeğeni olarak tesmiye eder.
Bazıları, [okunamadı] Sokrates'ten daha uzun yaşadığı aşikâr olduğundan, onun evvela Myrto ile evlendiğini, lakin Demetrios Phalerios, Aristoksenos (ki Aristoteles'in bu iddiaya zemin hazırladığını söyler), Kallisthenes ve Porphyrios'un şehadetiyle her iki zevceye de aynı anda sahip olduğunu ileri sürer.
Bu sebeptendir ki Aristippos, kızı Myrto'ya yazdığı mektupta Atina'ya gitmesini, her şeyden evvel Ksanthippe ile Myrto'ya hürmet göstermesini ve kendisinin Sokrates ile yaşadığı gibi onlarla birlikte yaşamasını salık vermiştir.
Kekrops devrinden beri tek eşliliği titizlikle muhafaza etmiş olan Atinalıların Sokrates zamanında iki eşliliğe cevaz vermelerinin vesilesi şudur, 87. Olimpiyat'ın ikinci ve 88. Olimpiyat'ın üçüncü senesinde Atina, savaş ve kıtlığın eşlik ettiği veba salgını ile öylesine kırılmış ve erkek nüfusu öylesine azalmıştı ki, dileyen herkesin iki zevce almasının caiz olduğuna dair bir ferman neşrettiler.
Euripides bu müsamahadan istifade etti, Sokrates'in de aynı şekilde davrandığı, bu emri kayda geçiren Peripatetik (Aristotelesçi) Satyros ve Rodoslu Hieronymos tarafından tasdik edilmiştir, Atheneus da hiçbir yergi fırsatını kaçırmayan komedya şairlerinin bu husustaki sükûtunu söz konusu fermana hamleder.
Plutarkhos, Sokrates'in onu bir hayırperverlikle nikâhına aldığını ima eder, zira kadın hiçbir çeyizi yahut drahoması olmayan, son derece muhtaç bir duldu.
Porphyrios nakleder ki, bu ikisi (Ksanthippe ve Myrto) kavgaya tutuştuklarında, nihayetinde her ikisi birden Sokrates'in üzerine çullanır ve onu döverlerdi, zira o bir kenarda durur, onları asla ayırmaz, onlar birbiriyle kavga ederken güldüğü gibi kendisiyle dövüştüklerinde de gülerdi.
Ksanthippe'den Lamprokles adında bir oğlu oldu, bu oğul anasının huysuzluğuna babası kadar tahammül gösterememiş ve anasının eziyetleri sebebiyle itaatsizliğe sürüklenmişken Sokrates tarafından doğru yola sevk edilmişti, Plutarkhos'tan anlaşıldığı üzere genç yaşta vefat etmiştir, nitekim Plutarkhos, pek genç yaşta ölen Khaironeialı Timarkhos'un, kendisinden yalnızca birkaç gün evvel vefat eden, pek sevgili dostu ve akranı olan oğlu Lamprokles'in yanına defnedilmeyi Sokrates'ten ısrarla talep ettiğini aktarır. Platon'dan anlaşıldığına göre kadından başka oğulları da olmuştur, zira Savunma'sında üç oğuldan bahseder, ikisi yetişkin, diğeri ise bir çocuktur ki bu çocuk, ölüm gününde Ksanthippe'nin zindana getirdiği ve Platon'un tasvir ettiği veçhile kucağında tuttuğu çocukla aynı kişi gibi görünmektedir. Myrto'dan iki oğlu oldu, büyüğü Sophroniskos, küçüğü Menedemos yahut Meneksenos'tur, gerçi bazıları Menedemos'un Ksanthippe'den olduğunu söyler.
BÖLÜM XVII. Talebeleri ve Dinleyicileri
Cicero'nun ifade ettiği üzere, Sokrates'in pek çok dinleyicisi vardı, bunlar kendi aralarında ihtilafa düşmüş, birbirine muhalif ve zıt fırkalara bölünmüş olsalar da, filozofların hepsi kendilerine Sokratik denmesini ister ve kendilerini öyle telakki ederlerdi.
Bunlar meyanında, Platon vardı ki ondan Aristoteles ve Ksenokrates neşet etti, bunlardan ilki Peripatetik, diğeri ise Akademosçu namını aldı. Sabır ve metaneti şiar edinen [okunamadı], evvela [okunamadı], Aristippos, Kirene felsefesini tesis etti.
Kendilerine Sokratik diyen başkaları da vardı, lakin onların fırkaları diğerlerinin kuvveti ve münazaraları karşısında [okunamadı] ve büsbütün inkıraza uğradı, Megara'da talim eden Menedemos'tan mülhem Eretria mektebi, ondan Pyrrhon, oradan Pyrrhoncular neşet etti, daha sonra Stoacı felsefeyi vazeden Zenon ile nihayete eren mektep geldi. Herillosçular da kendilerine Sokratik denmesini arzu eden bir mektep olarak zikredilir. Cicero'nun saydığı bu isimlere Suidas şunları ilave eder,
Herakleialı Bryson ile birlikte [okunamadı], Theodoros, [okunamadı].
Onun dinleyicilerinin son zümresi, felsefeyi meslek ittihaz etmeyen kimselerdi, bunların arasında bilahare [okunamadı] olduğu anlaşılan Alkibiades ile Kritias bulunmaktaydı, fakat Sokrates ile düşüp kalktıkları müddetçe bu kusur ikisinde de tebarüz etmemişti, zira ya [okunamadı] kötülüklerini dizginliyorlardı ya da Ksenophon'un ifade ettiği gibi, onun sohbetleri sayesinde evvelki niyetlerini tahakkuk ettirebilecek kabiliyeti iktisap etmek ümidiyle hilekârca Sokrates'e tabi olmuşlardı, nitekim bu niyetlerine cüret eder etmez Sokrates ile olan dostluklarını terk ettiler.
Kritias, Sokrates'in onun Euthydemos'a duyduğu meyli kınaması sebebiyle ondan yüz çevirdi ve sevgisini nefrete tebdil etti, fıtraten sefih olan Alkibiades ise Sokrates tarafından ıslah edilmişti ve onunla münasebette bulunduğu müddetçe bu hâl üzere sebat etti.
Alkibiades öylesine kusursuz bir cemale sahipti ki, bu durum bazılarının onunla Sokrates arasındaki ünsiyete iftira atmasına mahal verdi, nitekim Laertios ile Atheneus bu hususta Aristoksenos'u, Atheneus ise ilaveten Aspasia'nın bazı mısralarını zikreder, onun tebriyesini Platon ile Ksenophon'a havale ediyoruz.
Sokrates'in Alkibiades'e verdiği nasihatlere dair şu misaller mevcuttur, Ona bir insanın olması gereken vasıflardan hiçbirine sahip bulunmadığını, asil doğumunun ona sıradan bir hamal karşısında hiçbir üstünlük sağlamadığını söylemiş, bunun üzerine ziyadesiyle müteessir olan Alkibiades, gözyaşları içinde kendisine fazileti öğretmesi ve kusurlarını ıslah etmesi için ona yalvarmıştır.
Alkibiades’in zenginliği ve topraklarıyla haddinden fazla gururlandığını fark edince, ona bir dünya haritası göstererek Attika’yı orada bulmasını istedi, bu yapılınca, kendi topraklarını göstermesini arzu etti, o ise bunların orada bulunmadığını söyledi.
Sokrates şu karşılığı verdi, Yeryüzünün (kayda değer) bir parçası dahi olmadığını gördüğün şeyle mi övünüyorsun?
Alkibiades gençliği hasebiyle halk önünde hitap etmekten çekinip korktuğunda, Sokrates onu şöyle cesaretlendirdi, İsmini anarak, şu kunduracıyı ehemmiyetsiz bir adam saymaz mısın, dedi.
Alkibiades bunu tasdik edince, Sokrates devam etti, Aynı şekilde şu tellalı ve şu çadırcıyı da öyle görmez misin?
Alkibiades bunu da kabul edince, Sokrates şöyle dedi, Atina Devleti bunlardan müteşekkil değil midir? Şayet onları tek başlarına hakir görüyorsan, bir meclis halindeyken de onlardan korkma.
Bunlara filozof Kriton’un dört oğlunu da eklemek gerekir, en büyükleri Kritobulos fevkalade yakışıklı ve zengindi, lakin kendi servetini beş mina olarak takdir eden Sokrates tarafından kendisinden daha fakir olduğu ispat edilmişti. İkincisi Hermogenes idi, yoksulluğa düştüğünde Sokrates, dostu Diodoros’u onu himaye etmeye ikna etti. Üçüncüsü Epigenes, zayıf bünyeli bir gençti, zihninin sıhhati ve marifeti buna bağlı olduğu için kendi beden sağlığı üzerine eğilmesi tavsiye edildi.
Şairlerden, hayatını kaleme alan yazarın tasdik ettiği üzere Euripides ve Euenos.
Hitabet ustalarından, kendi sahasında mümtaz, anlaşılması kolay, taklit edilmesi güç olan Lysias, 82. Olimpiyatın ikinci senesinde Atina’ya gelmişti. Boyun eğmeyenleri uysallaştırdığı kimseler ve çok gençken Sokrates’in kendisi hakkında büyük şeyler müjdelediği [okunamadı].
Talebeleri ve dinleyicileri arasında Ariston’un oğulları ve Platon’un kardeşleri olan Adeimantos ile Glaukon da bulunmaktaydı, ayrıca Glaukon’un oğlu Kharmides de oradaydı.
Glaukon yirmi yaşına basmadan evvel hatip olmaya heveslenmiş ve devlette mühim bir makama göz dikmişti, kendisini her mecliste gülünç duruma düşüren bu hevesten vazgeçirilemiyordu, nihayet bazı dostları vasıtasıyla Sokrates’e götürüldü ve Sokrates ona kendi hatasını ve giriştiği işteki cehaletini ikrar ettirdi.
Bilakis, üstün meziyetlere sahip ve devletteki her türlü vazifeye layık olan oğlu [okunamadı], kamusal işlerin tamamından çekinip kaçarken, Sokrates tarafından yöneticilik makamını üstlenmeye ikna edildi.
Theodotides’in oğlu Nikostratos ve kardeşi Theodotos. Aiantodoros ve kardeşi Apollodoros. Aiskhines’in babası Lysanias. Khairephon’un kardeşi Khairekrates, aralarında büyük bir husumet vardı lakin Sokrates tarafından barıştırıldılar, Theages’in kardeşi ve Demodokos’un oğlu Paralos.
Kephisia’lı Epigenes’in babası Antiphon, Ksenophon’un aktardığına göre onunla kendine yetme, [okunamadı] ve doğruluk üzerine münakaşa etmiştir.
Phleius’lu Eumares ve Atinalı Ksenomedes.
Bunların haricinde, Sokrates’in kendileriyle musahabe ettiği ve talim ettiği kimseler de vardır. Kurban kesmeyen, dua etmeyen veya kehanete başvurmayan, bilakis bunları yapan herkesi alaya alan küçük lakaplı Aristodemos, Sokrates tarafından ikna edildi. Üzerine akrabalarının nafaka yükü bindiği için muzdarip olan Aristarkhos, Sokrates tarafından onlara karşı gönüllü bir cömertlik göstermeye sevk edildi. Seyahatten döndüğünde toprakları elinden alınmış ve babası kendisine hiçbir şey bırakmamış olan Eutheros, dostlarına müracaat etmektense bir zanaat icra etmeyi tercih etmişti, fakat bu fikrinden Sokrates tarafından vazgeçirildi. Sokrates’in Hermogenes’i himaye etmeye ikna ettiği Diodoros. Şairlerin ve sofistlerin pek çok vecizesini toplamış, her ne kadar tüm akranlarından üstün olsa ve büyüklerinden de daha azını ümit etmese de, kendi [okunamadı] ve cehaletini kabule Sokrates tarafından mecbur bırakılan ve oradan son derece kederli ayrılan Euthydemos.
Sokrates’in kendisiyle adalet üzerine konuştuğu Elis’li Hippias. Kendileriyle bir kumandanın vazifeleri üzerine konuştuğu Nikomakhides, Perikles ve Iphikrates. Sonuncusuna, Midas’ın horozlarının Kallias’ınkiler karşısında nasıl kabardığını göstererek cesaret aşılamıştı. Bilgi üzerine münazara ettikten sonra, adeta ilahi bir bilgelikle teçhiz ederek uğurladığı Theaitetos. Kendi babasını itham etmek niyetinde olan Euthyphron’u bu fikrinden vazgeçirdi. Ressam Parrhasios, heykeltıraş Kleiton ve zırh ustası Pistias ile Ksenophon’da zikredildiği üzere kendi sanatlarına dair münazaralarda bulundu.
BÖLÜM XVII. Eserleri
Sokrates’in hiçbir şey yazmadığını iddia edenler (Cicero, Plutarkhos, Dion Khrysostomos, Aristeides, Origenes ve diğerleri gibi), bunu onun felsefesi bakımından kastetmektedirler, zira bu sahada kendisi bizzat hiçbir şey kaleme almamış, konuştukları ise Ksenophon, Platon ve diğer talebeleri tarafından yazıya geçirilmiştir.
Bu sebeple Platon’un eserleri (bilhassa Phaidon) Sokrates’in adıyla anılmış ve Aristoteles tarafından da bu şekilde iktibas edilmiştir, fakat bazı şeylerin bizzat Sokrates tarafından yazıldığı, şu hususları tasdik edenlerden açıkça anlaşılmaktadır,
Euripides ile birlikte yazmış ve ona tragedyalar vücuda getirmesinde yardım etmiştir, bu sebeple Mnesilokhos şöyle der,
Phrygialılar Euripides’in yeni oyunudur, Fakat ona en güzel libası Sokrates giydirmiştir.
Ve yine, Euripides, Sokrates tarafından [okunamadı],
Şimdi gurur ve kibirle dolup taşmaktasın, Oysa bütün sebebini Sokrates’e borçlusun.
Cicero’nun şu sözünü de buraya bağlayabiliriz, Euripides Orestes oyununu yazdığında Sokrates ilk üç beyti iptal etmiştir. Platon, Plutarkhos ve Laertios tarafından zikredilen, pek de zarif olmayan, Aisopos’un bazı masallarını manzum olarak kaleme almıştır, bunlar şöyle başlar,
Korinthos’ta ikamet edenlere Aisopos dedi ki, Fazilet alelade akılla tartılmaya gelmez.
Apollon ve Diana şerefine bir paean yahut ilahi. Onun adıyla anılan ve şu şekilde başlayan bir manzume,
Delos’lu Apollon ve sen ey güzel Diana, selam sizlere, ey ölümsüz çift.
Dionysodoros tarafından onun eseri olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir.
Bu husus Platon tarafından da zikredilir, buna bazıları Ksenophon'un Mantinea Muharebesi'nde katledilen oğlu Gryllos'un Medhiyesini de eklerler ki zamanların uyuşmazlığı buna cevaz vermez, Aischines'i muhtaç halde görüp bunlarla para kazansın diye ona verdiği diyalogları kaleme almış olduğu daha kesindir, bunlara mektupları da eklemek gerekir, bunların bir kısmı Leo Allatius tarafından yayımlanmıştır, daha fazlasını yazdığı ise Arrianos ve Athenaios tarafından ima edilir, Sokrates'in Mektupları, Mektup I.
Kararlarımdan haberdar görünmüyorsunuz, aksi takdirde ikinci kez haber göndermez ve tekliflerinizi artırmazdınız, lakin siz de Sokrates'in, tıpkı Sofistler gibi, öğütlerini parayla sattığına, daha önce yazdıklarımın hakiki olmayıp yalnızca sizden büyük teklifler koparmak gayesi taşıdığına inanmaktasınız.
Bu sebeple şimdi, Atinalılarla olan bağlarımı ve münasebetimi terk edip yanınıza gelmem için beni vaatlerinizle mecbur bırakabileceğinize güvenerek harikalar vadediyorsunuz, bir filozofun öğüdünü satmasını son derece yakışıksız ve kendi usulüme aykırı bulurum, Tanrı'nın emriyle felsefeye ilk adım attığımdan bu yana hiçbir şey almadığım bilinir,
Talimlerimi alenen, işitmek isteyen herkesin huzurunda yaparım, ne Pythagoras hakkında rivayet edildiği üzere öğretirken kapıyı kilitlerim, ne de geçmişte bazılarının yaptığı ve çağımızda halen yapanlar olduğu gibi halkın arasına karışıp dinleyenlerden para talep ederim, kendi içimde bana yetecek olan mevcuttur, başkalarından daha fazlasını kabul edecek olsam bunu nereye koyacağımı, verenlerin kendilerinden başka kime fayda sağlayacağımı bilemem.
[okunamadı], kabul edebileceğimden [okunamadı], sizin gibiler, kendilerine ait olanı [okunamadı], kendi ellerindekini artırmaya çalışırlar, bundan maada, para biriktirmeye vaktim yoktur.
Kısım III.
Zenginlikleri kendi hatırı için arzulayanlara, imkanları sebebiyle kendilerini pek yüksek görenlere, ilmi bir kenara bırakıp kendilerini kazanca adayanlara, böylece zenginlikleri için hayranlık duyulup cehaletleri sebebiyle alaya alınanlara, kendileri müstesna her şeye kıymet biçenlere hayret ederim. Fakat şayet dostlara müracaat edeceksek, başkalarına yük olup onların ekmeğini yiyeceksek, aynı muameleye maruz kalmaktan nasıl hicap duymayız?
Bilmez miyiz ki insanlar servetleri sebebiyle [okunamadı], talih tersine döndüğünde ise bütünüyle itibarsızlık içinde yaşarlar?
İtibar gördüklerinde tam manasıyla memnun olmazlar, zira bu kendilerinden ötürü değildir, lakin itibardan düştüklerinde çok daha fazla huzursuz olurlar, çünkü kendi haysiyetsizliklerinin müsebbibi bizzat kendileridir.
Evvelemirde, Sokrates'in para mukabili olmaksızın yapmayacağı bir şeyi para için yapacağını tahayyül etmekle yanıldınız, pek çok meşgalenin, bilhassa da vatanımın icaplarının beni alıkoyduğunu bilemediniz.
Ne orduda ne de mecliste vazife almadığım halde vatanımın işlerini gördüğümü söylememe şaşmayınız, herkes muktedir olduğu şeye yönelmelidir, iktidarını aşan hususları başkalarına bırakmalı, kendi ihata dairesindekileri icra etmelidir.
Bunun gibi şehirlerde yalnızca müşavirler yahut karada ve denizde vazife yapacak kumandanlar iktiza etmez, aynı zamanda başkalarına vazifelerini ihtar edecek kimseler de lazımdır, zira onların yüklendikleri mesuliyetin ağırlığı altında ezilmeleri ve kendilerini uyandıracak bir üvendireye ihtiyaç duymaları gayet tabiidir.
Tanrı beni bunların üzerine tayin etmiştir, bu sebeple de kendilerine, haksız da sayılmayacak bir veçhile, menfur görünmekteyim. Tebaanız ve bizzat siz, hükmetmeyi öğrenmemişsiniz.
Dostlar, bu yoldan gitmemeliyiz, zira Daimon'un sesini işittim.
Büyük ekseriyet, böylesine ciddi bir vakitte hezeyan savuruyormuşum gibi öfkelendi, pek azı benimle başka bir yoldan gelmeye ikna oldu ve salimen evlerine ulaştı, diğerlerinin arasından çıkıp gelen bir kimse ise hepsinin katledildiği haberini getirdi.
Takipten dönen bazı süvariler üzerlerine hücum etmişti, ilkin onlara karşı koymuşlarsa da nihayetinde sayıca üstün olan bu süvarilerce kuşatılıp geri çekilmek mecburiyetinde kalmışlar, neticede alt edilip öldürülmüşlerdi, bu haberi getiren kimse de ağır yaralanmıştı ve yalnızca kalkanının yardımıyla canını kurtarabilmişti.
Tanrı'dan gelen talimatlarla kimi şahıslara pek çok hadiseyi önceden haber verdim.
Hükümranlığınızın bir kısmını teklif ediyor, beni oraya bir hükümet tebdiline değil, hem tebaanızı hem de kendinizi idare etmeye davet ediyorsunuz. Lakin itiraf ederim ki idare etmeyi bilmediğimden, buna kalkışmayı, hiç öğretilmediğim halde zar oyunu oynamaktan farksız görürüm.
Şüphesiz, diğer insanlar da aynı fikirde olsalardı hayatta çok daha az keder bulunurdu, oysa şimdi cahil kimselerin anlamadıkları işlere kalkışmaktaki cüreti bu sayısız kargaşaya sebebiyet vermektedir.
İşte bu yüzden talihi olduğundan daha büyük gösterirler ve kendi düşüşleriyle onun kudretini tasdik ederler.
Bundan maada, bir hükümdarın sıradan bir kimseden daha ziyade hürmet ve takdir görmesi icap ettiğini bilmez değilim, tıpkı binicilikte maharetim bulunmadığından süvari olmayı üstlenmeyip, vazifesi daha az muteber olsa da piyade olmayı yeğleyeceğim gibi, krallar ve alelade şahıslar hakkındaki kanaatim de böyledir, ihtirasla böbürlenip daha fazlasını arzu etmem.
Lakin en çok itimat ettiğim merci gitmeme müsaade etmiyor, benim için neyin hayırlı olduğunu benden daha iyi biliyor, sana gelmeye niyetlendiğimde beni alıkoydu, ikinci kez haber gönderdiğinde ise beni menetti, ona itaatsizlik etmeye cüret edemem. Pindaros şu hikmeti öğretmişti, Tanrı bir işin başlangıcını işaret ettiğinde, bu fazilete ulaşmanın dosdoğru yoludur, nihayetinde [okunamadı] beyitleri bu maksada pek uygundur.
Diğer şairler de tanrılar hakkında aynı şeyi söylemişlerdir, onların öğüdüyle girişilen işler hayırla neticelenir, lakin Tanrı olmaksızın yapılanlar, o işe girişenlere hiçbir fayda sağlamaz.
Yunanistan’ın en bilge şehirleri Delphi Kâhini’ne danışırlar ve onun öğüdüne uyanlar muvaffakiyete erer, uymayanlar ise ekseriyetle [okunamadı]. Sözlerime itimat edilmemesine şaşmamalı, zira benzer şekilde inanmayan pek çok kimseyle karşılaştım, hatta Delion Muharebesi’nde bulunanlar dahi bana inanmamıştı. O vakit silah kuşanmıştım ve çarpışmak üzere ahaliyle birlikte şehirden çıkmıştım, muharebede birçoğumuz dağıldı ve muayyen bir yola vardığımızda her zamanki işaret bana zahir oldu, durdum ve kanaatimce pek şanlı [okunamadı] söyledim. Masalı uyduranlar,
Bellerophon’un da bu minvalde bir şeyi ima ettiğini öne sürer gibiydiler, [okunamadı] talihsizliklerle, zira o boyunu aşan şeylere [okunamadı] ve ümitlerinden mahrum kalıp şehirlerden vahşi tabiata sürülerek, patikalardan sakınarak hayatının geri kalanını sefalet ve zillet içinde geçirdi, zira burada söz konusu olan alelade yol değil, her ferdin kendi hayatına çekidüzen verme hürriyetidir. Lakin şairler bunu diledikleri gibi tevil etsinler, şu an işittiğin kati kararım şudur ki, burayı orası ile değiştirmeyeceğim, zira bunun benim için daha hayırlı olduğuna kaniyim, bugüne değin bana müşavirlik ve rehberlik etmiş olan Tanrı da bunu yapmamı murat etmemektedir.
Mektup II
Peloponnesoslulara şehir tarafından elçi tayin edilen ve belki de yanına gelecek olan Khairephon’a ne denli hürmet beslediğimiz malumundur, bir filozofu ağırlamak pek az zahmet gerektirir lakin seyahat, bilhassa orada şu sıralar hüküm süren kargaşalıklar sebebiyle tehlikelidir, şayet onu bu kargaşalıklardan muhafaza edersen dostumuzu korumuş ve bizi de hadsiz hesapsız minnettar kılmış olursun.
Amphipolisli [okunamadı], Poteidaia’da bana emanet edilmişti, ahali tarafından evinden sürüldüğü için şimdi Atina’ya gelmektedir, zira halihazırda orada işler fazlasıyla karışmış ve kararmıştır, lakin pek yakında aydınlanacağına kaniyim. Ona yardım etmekle hem bu lütfa layık bir zatı minnettar bırakacak hem de her iki şehre menfaat temin edeceksin, Amphipolis isyan ederek devası kabil olmayan bir tehlikeye düşmekten kurtulacaktır, şehrimiz ise şu sıralar Poteidaia yüzünden neredeyse nihai bir darlık içindeyken onların dertlerine sürüklenmemiş olacaktır.
Mektup IV
Kritoboulos ile bir aradaydım, onu felsefe tahsil etmeye ikna etmeye çalıştım, lakin sanırım onun fikri başka yöndedir, zira devlet işlerine daha ziyade meyillidir ve bu vadide en münasip usulü ve en yetkin muallimi intihap etmek niyetindedir, zira en müstesna zatlar şu anda Atina’da ikamet etmektedir ve onların birçoğuyla hukukumuz pek yakındır.
Onun hakkında diyeceklerim bunlardan ibarettir, bize gelince, Ksanthippe ve çocuklar afiyettedir ve ben de sen yanımdaki günlerde ne ile iştigal ediyorsam onu yapmayı sürdürmekteyim.
Mektup V
İşittiğimize göre Thebai’desin ve Proksenos da Kyros’un tarafını tutmak üzere Asya’ya gitmiş bulunmaktadır, niyetlerinizin hayırla neticelenip neticelenmeyeceğini Tanrı bilir, burada pek çok kişi bu tasavvuru takbih etmektedir, zira Lakedaimonialılar tarafından Atinalıların hâkimiyetten mahrum kalmasına sebebiyet veren Kyros’a onların yardım etmesi ve vaktiyle kendilerine karşı kılıç çeken bir kimse uğruna cenk etmesi münasebetsiz görülmektedir.
Binaenaleyh idare değiştiğinde birtakım kimselerin seni fırsatçılıkla itham etmeye peşinen teşne olması şaşılacak bir husus değildir, muvaffakiyetin ne nispette yüksek olursa iftiraları da o nispette büyüyecektir, zira bazılarının tıynetini gayet iyi bilirim.
Lakin mademki bu işe giriştik, kendimizin dürüst kimseler olduğunu ispat edelim ve fazilet hakkında söyleyegeldiğimiz sözleri hatırda tutalım, şairin şu mısraını da en veciz ifadelerden biri addedelim, babamızın hanesine leke sürülmemelidir. Bilmelisin ki harp için şu iki haslet elzemdir, cesaret ve cömertlik, zira cömertliğimiz sebebiyle dostlarımızca sevilir, cesaretimiz sebebiyle de düşmanlarımızın kalbine korku salarız, her ikisi hususunda da hanende kâfi derecede misal mevcuttur.
Mektup VI
Arzu ettiğin veçhile yabancılarla alakadar oldum ve davalarını [okunamadı] huzurunda müdafaa etmesi için bir vekil tuttum, [okunamadı] dostumuzdur. Zenginlik ve buna can atan kimseler hakkında yazdıklarına gelince, bu beyhude değildir. Evvelemirde, yaşayan ve vefat etmiş dostlarımdan pek çok hediye ve miras kabul edebilecek durumdaydım, buna mukabil hepsini serbestçe reddettim, bu meşrepte bir kimsenin başkalarınca divane addedilmesi hiç de şaşılacak bir keyfiyet değildir.
Lakin yalnız bunu değil, hayatımızın geri kalanını da tetkik etmeliyiz, mademki kullanma hususunda ihtilaf etmekteyiz, zenginliğin iktisabı hususunda da ayrışmamız gayet tabiidir, taamım pek sadedir, kisvem kışın da yazın da aynıdır.
Asla ayakkabı giymem, halkın alkışına kapılmam, yalnızca hikmet ve istikamet tahsiline kıymet veririm.
Lakin itidalsiz olan, yiyecekte sefahate düşen, yalnız her sene değil, her gün yeni libaslar giyen kimseler meşru olmayan lezzetlerin meftunudur, tıpkı tabii çehresini kaybedenlerin boyaya sarılması misali, her ferdin sahip olması icap eden o hakiki fazilet şerefini yitiren bu kimseler de başkalarının teveccühüne istinat eden şöhrete iltica ederler, bahşişlerle ve ziyafetlerle avamın alkışını dilenirler. Zannederim ki bu sebeple pek çok mala mülke ihtiyaç duymaktadırlar, kendileri azla kanaat edemezler, başkaları da kendilerini methetmek mukabilinde bir menfaat elde etmedikçe onları aralarına kabul etmez.
Lakin benim hayatım bu iki cihetten de selamet üzeredir, bazı hususlarda hataya düşebileceğimi inkâr edecek değilim, en bilge kimselerin bunları, ekseriyetin ise onları tercih ettiğini bilirim, [okunamadı] hiçbir şeye muhtaç olmamak ve zevk aldığı her şeyi kendi nefsinde cami olmak, en müstesna bir fıtratın şiarıdır.
En bilge olanı taklit eden kimse, en mutlu olana benzeyenden daha talihlidir.
Şayet servet bunu temin edebilseydi, zenginlik faziletin önüne konulmalıydı, zira hakiki Hayır’ı terk edip fani olanın peşine düşmek deliliktir.
Bu sebeple, içinde bulunduğum ahvalin onlarınkinden daha evla olduğuna inanmaktan kendimi alamıyorum.
Bahsettiğiniz üzere bakılması icap eden çocuklara gelince, onlara gösterdiğim ihtimamı herkes görmektedir. Ben yalnızca tek bir hakikat bilirim, ümidini servete bağlayan ahmak elindekinin sahibi değildir ve hakikaten bilge olan kimselere nazaran daha bedbahttır.
Zira o, zenginliğin peşine düşerken asıl gayeyi ihmal etmiş, insanın hakiki Hayır’ına hiçbir vakit nail olamadığı gibi istikbalde buna erişme ümidinden de mahrum kalmıştır.
Bütün duyular vasıtasıyla ruha süzülen ve her türlü hikmetli, sağlam muhakemeyi kovup çıkaran hazların efsununa ve sanatların aldatıcılığına kapılmış bir kimsenin fazilete yönelmesi mümkün değildir.
Yalnızca sözleriyle değil fiilleriyle de ümidini bu şeylere bağladığını izhar eden bir kimse, evlatlarına talim yerine ahmaklık aşılamaktan başka ne yapabilir, nitekim bu nesneler hayır getirmeyince maişetleri tükenir ve tembelliklerinin cezasını çekerek sefalet içinde, açlıktan helak olurlar.
Kanunlar, ebeveyne çocuklarını rüşt çağına erişene dek yetiştirme mükellefiyeti yükler.
Fakat mirasa haris oğullarına bir yurttaş pekala şöyle hitap edebilir, ölümüme dahi sabredemiyorsunuz, yaşarken maişetiniz için bana bel bağlıyorsunuz, öldüğümde bile ölümden daha uyuşuk bir hayat sürmekten ar etmiyorsunuz, servetimin vefatımdan sonra dahi başkalarına yetişmesini umuyorsunuz, oysa henüz hayattayken kendi kazancınız kendinize yetmiyor.
Bir baba ve bir vatanperver olarak evlatlarına belki de bu minvalde sert sözler sarf edecektir.
Başkalarının nazarında servetim pek kıymetsizdir, lakin neticesi bakımından zenginlerinkinden hiç de aşağı kalmaz. Çocuklarıma para değil, çok daha muteber bir miras, basiretli dostlar bırakacağım. Çocuklarım onları muhafaza ettikleri müddetçe zaruri ihtiyaçlardan mahrum kalmazlar, şayet onlara kötü muamele ederlerse, şüphesiz parayı daha da kötü harcayacaklardır. Zenginliğin daha iyi kıldığı tek bir insandan dahi hiçbir tarih bahsetmez, bu hususta denenmiş bir dost, mihenk taşına vurulmuş altına yeğ tutulmalıdır, zira dost, kendisini arzulayan herkese değil, yalnızca en çok sevdiklerine fayda sağlar.
Üstelik yalnızca hayatın zaruri ihtiyaçlarını temin etmekle kalmaz, sahibinin ruhuna da hizmet eder ve onsuz hiçbir şeyin fayda vermediği fazilete en ziyade o yaklaştırır, lakin buluştuğumuzda bu hususları daha etraflıca tezekkür ederiz, sualinize şimdilik bu muhtasar cevap kafi gelecektir.
Mektup VII
Mektubunuzda zikrettiğiniz, Otuzlar Heyeti’nin siz buradan ayrıldıktan sonra da hakkımızda aynı niyetleri beslediğine dair şüphelerinize şaşırmayınız.
Siz gider gitmez hakkımda bir kıskançlık beslemeye başladılar ve aralarında bu işlerin Sokrates olmaksızın vuku bulamayacağına dair bir fısıltı dolaştı. Birkaç gün zarfında beni mahkemeye celbettiler, orada aleyhime şikayetler serdedildi, ben kendimi müdafaa edince de Leon’u derdest etmek üzere beni Peireus’a göndermeyi emrettiler. Maksatları, mülküne el koyabilmek için onu katletmek ve beni de bu adaletsizliklerine ortak etmekti. Ben bunu reddedip asla gayriadil bir fiile rıza göstermeyeceğimi ifade ettiğimde, orada bulunan Kharikles hiddetlendi.
Kharikles bana, "Sokrates, böyle pervasızca konuşup da bin bir türlü felakete duçar olmayacağını mı sanırsın," dedi.
Ben de, "Kharikles, başa gelebilecek pek çok fenalık vardır, lakin hiçbiri adaletsizlik etmek kadar vahim değildir," dedim. Ne o ne de diğerleri tek bir kelam dahi edebildi, lakin o günden beri bana büsbütün husumet beslediler.
Dostların ihmalkarlığına vakıf olan sizlerin nazarında şayet fena bir nasihat veriyormuşum gibi görünürse, her insanın dostlarına aynı muhabbetle bağlı olmadığını beyan ederim. Zira kimi insanlar dostlarını vefatlarından sonra da gözetirler ve bizimkilerin de ihmalkar bir mizaçta olmayıp geçmişte bizden gördükleri menfaatten, bugün elde ettikleri kadar hoşnut kaldıkları muhakkaktır. Yapılan iyiliklerin karşılığı adaletle tecelli eder. Bana ait olan şeylerin ileride dostlarımın nazarında daha da kıymetli olacağını seziyorum, bu sebeple onlardan hiçbir mükafat talep etmiyorum. Felsefeyle mübadele edilecek, onunla aynı kıymette dostluktan gayrı hiçbir şey tanımıyorum. Sofistlerin aksine, sahip olduğum şeylerden asla şüphe duymam, zira onlar eskidikçe tazelenir, ilerleyen yaşla birlikte neşvünema bulur, bu da onları talebelerin nazarında daha makbul, babalarını ise daha muteber kılar. Yaşarken hürmet görür, öldüğünde yad edilmeye layık bulunur, şayet geride bir akraba bırakırsa, ona yeğenleri ve kardeşleri gibi hürmet gösterirler ve aralarında tabii bir hısımlıktan öte bir bağ varmışçasına her türlü lütufta bulunurlar, isteseler dahi kederli zamanlarında onu ihmal edemezler, tıpkı bizim kendi kanımızdan olanları hor göremeyeceğimiz gibi. Zira ruhtaki hısımlık, merhumun oğlunu kendi öz kardeşleriymiş gibi himaye etmeye onları icbar eder, çünkü onun meşrebini kendi meşrepleri saydıkları babasını hatırlarına getirirler. Şimdi hüküm veriniz, işleri fena mı tanzim ediyorum, yoksa çocuklarıma ihtimam göstermiyor muyum, onlara servet bırakmayan kimseler ihtiyaç içinde mi kalacaktır. İşleriniz rivayet edildiği üzere müspet neticelenirse, o esnada hazır bulunan bazılarının aktardığına göre [okunamadı].
arzunuza nail olasınız, Thebailerin sürgününüz esnasında sizi lütufla karşıladıkları ve geri dönüşünüze var güçleriyle yardım edecekleri haberi ulaştı.
Kimileri bu havadisten ötürü kedere kapıldı, bilhassa bu durum Lakedaimon’dan gelecek destek ümitlerini azalttığı için yeisleri daha da arttı, elçilerin maiyetindekiler ise Lakedaimonluların büyük bir harbe tutuştuklarını teyit etmekteydi. Ephorlar bu karışıklıkları işittiklerinde hoşnutsuz olup, Lakedaimonluların şehri helak edilsin diye kendilerine emanet etmediğini ifade ettiler, zira bunu arzu etmiş olsalardı, Korinthoslular ve Thebailer tarafından da kışkırtılmışken, idareyi ellerinde tutanlar için bu iş pek kolay olurdu, hem şehrin demokrasi yerine bir oligarşi altında daha layıkıyla idare edilebileceği kanaatindeydiler.
Eğer bütün bunlar doğruysa ve Thebailer ile birlikte gelişiniz üzerine Lakedaimonluların da berikilere yardım etmeyişiyle burada her şeyin kolaylıkla suhulet bulması kuvvetle muhtemeldir. Üstelik, şu an korku yüzünden [okunamadı] olan yerlilerin birçoğu, sizin sebatkar olduğunuzu azıcık dahi fark etseler, bu fırkayı derhal terk edeceklerdir. Zira şehrin bu idaresinde ellerinde bozulmamış hiçbir şey kalmamış, ardı arkası kesilmeyen taşkınlıklar yüzünden her şey keşmekeşe sürüklenmiştir, büyük bir kısmı tıpkı sizin gibi isyan etmiş vaziyettedir, geri kalanlar ise hariçten en ufak bir teşvik bulabilseler, sizin çektiklerinize maruz kalmaktan [okunamadı].
Öyle ki, başka hiçbir misal bulunmasa dahi yalnızca bu vaka, şehirlerin başına gelen en büyük felaketin yöneticilerinin şenaati olduğunu açıkça gösterirdi, zira onlar menfaat hırsıyla öylesine körleşmişlerdir ki, her şeyin [okunamadı] olduğunu gördükleri halde, sürgünleri, müsadere ve idamları sürdürerek işleri yoluna koyacaklarını sanırlar, illetin menbaı [okunamadı] tedavisi gayrikabil hale gelmiş bir hastalık gibidir, siz kendi canınızı gözetmekle pek iyi edersiniz, zira burada bulunanların tamamı ağır ve ızdırap verici bir istibdattan kurtulabilmek adına basiretle hareket etmelidir.
KISIM III. SOKRATES
Okuyucuya eğlenceli bir temaşa sunmaktan ziyade, böylesine kadim ve hususi bir mevzudan bu kabilden pek az şey beklenebilir, Sokrates’in Hayatı’na zaruri bir zeyl mahiyetindedir.
SAHNE I. Strepsiades, Pheidippides, Hizmetçi.
Strep. Ah, ulu Zeus, ne bitmez, ne tükenmez bir gecedir bu, hiç sabah olmayacak mı, Horozun sesini bir kez daha işittim, Lakin uşaklarım hala horul horul uyumakta, ancak son zamanlarda Böyle cüretkar olabildiler, beni sindiren bu harbe lanet olsun, Şu rezilleri dövmeme dahi müsaade etmiyor. Hayırlı oğlum da başını örtmüş, mışıl mışıl uyuyor, Eh, ben de onlara iştirak etmeye çalışayım bari, Heyhat, edemem, masraflar, at yemi senetleri, faizler yüzünden Öyle muzdarip, öyle perişanım ki, Hepsi de lüle lüle saçlarıyla bahislere giren, araba koşan, rüyasında dahi atları gören Bu ümit vaat eden oğul yüzünden. Bense şu uğursuz ayın vade gününü getirdiğini Ve faiz borcunu haber verdiğini görmekteyim, lambanın fitilini düzelt, hesap defterimi getir buraya, Borçlarımı ve faizleri toplayayım, Beni harabeye çeviren felaket işte budur, Uykusunda bile zihni atlarla meşgul.
Pheid. Bu talim kaç koşu sürecek,
Strep. Babanı soktuğun bu yorucu koşu daha ne kadar sürecek, Fakat Pasias’a olan borcum bundan ne kadar da fazla, Araba tekerlekleri için Amynias’a üç pound.
Pheid. Git kerata, şu atı al da dışarı çıkar,
Strep. [okunamadı] Mahkeme masrafları beni yiyip bitirecek, alacaklılarım Haciz davası açmakla tehdit ediyor beni. [okunamadı] uyuyamıyorum, faizci öyle bir kemiriyor ki beni.
Pheid. Bırak da biraz daha dinleneyim.
Strep. Bütün bunlar bir gün senin başına patlayacak, Bakalım, Pasias’a dört pound, ha, Pasias’a on iki pound, Ne için harcanmış, bir Koppatias satın almak için, Keşke onun yerine şu gözümü feda edeydim.
Pheid. Dur Philon, yoldan çıktın, baştan başla.
Strep. Ah, öyle, bundan evvel köyde ne hoş bir hayat sürerdim, Koyunlarla, arılarla, [okunamadı] ve bağlarla zengin, Ta ki Megakles’in şu şehirli yeğenini O debdebeli haneden alana dek, İnce zevkli, asil soylu ve sırmalı libaslar içinde, Evlendik ve aynı döşeğe girdik, Ben ilaç ve yağlı yün kokardım, O ise merhem, safran, işveli buseler, Boş hevesler, leziz taamlar ve debdebe kokardı, Sürdüğü beyhude hayatı anlatacak değilim, Üstelik iplik eğirirdi, şu kaftanı gösterip Ona çok kereler söylemiştim, pek güzel iplik eğiriyorsun hatun, diye.
Hizmetçi. Efendim, lambadaki yağın hepsi tükendi.
Strep. Ne, niçin böyle obur bir fitil taktın, Yanımda olsaydın seni bir güzel döverdim.
Hizmetçi. Niçin efendim,
Strep. Zira fitil yağdan daha kalın. Velhasıl, iyi huylu karım ile aramızda Nihayet bu oğlan doğdu, adı hususunda ihtilafa düştük, O, isminin atlarla rabıtalı bir şey olmasını dilerdi, Kallippides, Ksanthippos yahut Kharippos gibi, Bense dedesinin adına izafeten Pheidippides olsun derdim. Böylece uzun müddet münakaşa ettik, nihayetinde Adının Pheidippides olması hususunda uyuştuk, oğlanı bağrına basar, Şefkatle okşar ve ona şöyle telkinde bulunurdu, Büyüyüp bir adam olduğunda şehre sıkça git, Modaya uy, dayın Megakles gibi bir araba ve atlar edin. Hayır, derdim ben de, Kaba bir abaya bürün ve babanın yaptığı gibi Keçilerini Phelleus’a sür. Lakin benim nasihatim ona pek az tesir etti, Öyle ki şimdilerde servetimi at beslemekle heba ediyor, Bütün gece boyunca bu işe nasıl bir çare bulacağımı düşünüp durdum, Ve nihayet o yolu buldum, Şayet onu ikna edebilirsem, pek mesut olacağım. Pheidippides, Pheidippides.
Pheid. Ne var efendim,
Strep. Öp beni, ver elini.
Pheid. Buyrun efendim,
Strep. Beni sever misin,
Pheid. Şu atların tanrısı hakkı için.
Strep. Onun adını anma, Lakin beni hakikaten seviyorsan, Ey oğul, sözüme kulak ver.
Pheid. Hangi hususta sözünü dinlemeliyim,
Strep. [okunamadı]
Pheid. Bunlar kim olabilir ki,
Strep.
...sürekli bir tefekkür ve meşguliyet içindedirler. Pheid. Ha, şimdi bildim kastettiğin o herifleri, şu solgun benizli, kibirli, yalınayak dilenciler, hani şu habis dehaları Sokrates ve Khairephon olanlar. Streps. Sus, artık böyle boş laflar etme, şayet bir babaya itaat edeceksen, bırak şu atları da bunlardan biri ol bakayım. Pheid. Ben mi, Bacchus hakkı için olmaz, Leogoras'ın tüm yarış atı soyunu önüme sersen de kandıramazsın beni. Streps. Sevgili oğlum, söz dinle de öğren. Pheid. Neyi öğrenecekmişim? Streps. Derler ki iki dilleri varmış, biri her türlü haksızlığı haklı çıkarmaya kadirmiş, ah o lisanı bir öğrenebilsen işimiz işti, senin uğruna girdiğim borçlar yüzünden o dik kafalı alacaklıları lafla alt edip defedebilirdik, o vakit kuru laftan başka tek bir metelik dahi alamazlardı. Pheid. Yapamam, öyle bir deri bir kemik ve sapsarı kalsam, bir seyisin yüzüne bakmaya cüret edemem. Streps. Ceres hakkı için öyleyse, artık yanımda kalamazsın, ne sen, ne araba atın, ne de [okunamadı], hepiniz kapı dışarı! Pheid. Dayım beni de atlarımı da darda bırakmaz nasılsa, gerisi umurumda değil. (Çıkar.)
II. SAHNE Strepsiades, Talebe.
Streps. Yanılmış olsam da bu işin peşini böylece bırakmayacağım, bu sanatı öğrenmeye bizzat ben [okunamadı]. Lakin yaşlanıp zihnim böylesine körelmiş ve unutkan olmuşken, böyle inceliklere nasıl erebilirim? Yine de gideceğim, ne diye tereddüt edeyim ki? Hey, dostum! Talebe. Kim o? Streps. Kikynnalı Pheidon’un oğlu. Talebe. Pek hoyratça bir vuruştu bu, öyle sert çaldın ki, sancıyla kıvranan dimağımın tam da doğurmak üzere olduğu bir fikri düşürttün bana. Streps. Düşen o fikir de neydi acaba? Talebe. Talebe yoldaşlardan başkasına ifşa etmek caiz değildir. Streps. O halde bana söyleyebilirsin, zira ben de [okunamadı]... Talebe. [okunamadı] Talebe. Bir pirenin kendi ayak boyuyla ne kadar uzağa sıçrayabileceğini ölçüyordu, zira kazara Khairephon'un kaşını ısırmış, oradan da Sokrates'in başına sıçramıştı. Streps. Bunu nasıl ölçebildi peki? Talebe. Büyük bir maharetle. Pirenin her iki ayağını erimiş balmununa batırdı, mum hemen donup pabuca dönüştü, bunları çıkarıp aradaki mesafeyi tastamam ölçtü. Streps. Ulu Tanrım, ne ince zekâlar bunlar! Talebe. Diğerini de bir duysan, hakikaten öyle dersin. Streps. Kuzum o neydi? Talebe. Sphettoslu Khairephon bir keresinde ona sivrisineğin sesinin ağzından mı yoksa kuyruğundan mı çıktığını sordu. Streps. O ne cevap verdi? Talebe. Dedi ki, daracık ve incecik bir bağırsağı vardır, ucunda da bir kese bulunur, hava oraya doğru sıkışınca, dışarı çıkarken ses çıkarır. Streps. Demek sivrisineğin kuyruğu bir borazan ha! Ne kutlu bir adam şu sivrisinek teşrihçisi! Bu karanlık bağırsak yollarını bu kadar iyi bilen biri, o kör adaletten kendini saklamayı elbet bilir. Artık Thales'i ne diye övüp duralım ki? Haydi, aç şu Düşünce Evi'ni bana, tez elden göster şu Sokrates'i, öğrenmeye can atıyorum, aç kapıyı. Ey Herakles, ne tuhaf mahluklar bunlar böyle? Talebe. Niçin şaştın kaldın? Kime benziyorlar sence? Streps. Pylos'ta esir düşmüş şu zavallı Lakedaimonlulara benziyorlar. Niçin öyle pürdikkat yere bakıyorlar? Yere ait şeyleri araştırıyor olmalılar! Ah, pırasa arıyorlar besbelli, artık kendinizi yormayın dostlar. Talebe. Gel içeri girelim. Streps. Biraz daha kalalım da konuşalım onlarla. Talebe. Yok, yok, açık havaya uzun süre dayanamazlar. Streps. Bu nedir, Tanrı aşkına söyle? Talebe. Bu astronomidir. Streps. Ya bu? Talebe. Geometri. Streps. Ne işe yarar peki? Talebe. Toprak ölçmeye. Streps. Ne yani, ekili tarlayı mı, çayırı mı? Talebe. Bütün yeryüzünü. Streps. Ne müthiş bir şaka! Çiftçilere pek büyük bir yardım olurdu doğrusu! Talebe. İşte bütün cihan burada, burası da Atina. Streps. Nasıl, pek inanamadım buna, yargıçlar nereye gitti peki? Benim Kikynnalı hemşehrilerim nerede? Talebe. [okunamadı] Sokrates... Streps. Sahi, neredeyse Perikles yüzünden parçalanıp yok olacağız, peki ya Lakedaimon nerede? Talebe. İşte orada. Streps. Pek yakınmış bize, bütün maharetinizle [okunamadı]? Talebe. Bu mümkün değil. Streps. O vakit bin pişman olursunuz. Peki sepette sallanan şu adam da kim? Talebe. İşte o. Streps. O mu, kim o? Talebe. Sokrates. Streps. Ne, Sokrates mi, çağır onu! Talebe. Kendin çağır, benim vaktim yok.
III. SAHNE Strepsiades, Sokrates.
Streps. Ey Sokrates! Sokr. Ne diye bana seslenirsin fani? Streps. Evvela, orada ne halt ettiğini öğrenmek isterim. Sokr. Havada süzülür, güneşi temaşa ederim. Streps. Neden oradasın, yerden temaşa edemez miydin? Sokr. Akıl (Nous) bu şekilde askıya alınmadıkça, düşüncelerimi yüce şeylerin tefekkürüne yükseltemezdim, zira yeryüzünden baksaydım, ne kadar dikkatle arasam da bulamazdım, çünkü yeryüzünün mıknatıs misali çekim gücü, tıpkı tereotunda gördüğümüz gibi dimağımın nemini çekip alırdı. Streps. Nasıl, nasıl yani? Dimağın nemi tereotuna mı çekilirmiş? İn aşağı tatlı Sokrates ve uğruna buralara geldiğim o ilmi tez elden bana bellet. Sokr. Ne için geldin ki? Streps. Hitabet sanatını öğrenmeye, zira faizler beni parça parça etti, batağa sürüklendim ve her şeyimi rehnetmek mecburiyetinde kaldım. Sokr. Nasıl oldu da bu kadar borca battın? Streps. Atlar beni yiyip bitirdi, bu illete sürükledi, bana öyle bir lisan öğretmeni dilerim ki, bana karşı olanları [okunamadı], bütün tanrılar hakkı için... Sokr. Hangi tanrılar adına, şehrin tanrıları adına mı? Streps. Ya ne adına, Bizanslılar gibi bakır paralar üzerine mi yemin edeceğiz? Sokr. İlahi meselelerde mahir olmak ister misin? Streps. Şayet öyle şeyler varsa, pek isterim, neredeyse kendimi tutamayıp... Sokr. Böyle mukaddes ayinlerde öyle küfürbazca alay etme, Tanrılar meclisi için [okunamadı], gelin ey havanın bakire hanımları...
Pallas’ın feyizli gölgeliklerini, pek meşhur Kekropia Ovası’nı ziyaret edelim, Eleusis Mabedi’nin parıldadığı, Tanrıların en kuytu menzillerinin, heykellerinin ve tapınaklarının bulunduğu, Buhurlarla sunakların alevlendiği, Yıl boyu bayramın sürdüğü, Her bahar o şen Kharitlerin, Genç kızlar ve delikanlılarla raks edip şarkı söylediği yeri.
Strepsiades, Söyle bana ey iyi Sokrates, bu kadar ince lakırdı eden bu varlıklar da nedir, hanımefendi midir bunlar?
Sokrates, Hayır, Bulutlar, aylak takımının ilahlarıdır onlar, Duyguyu, kelamı, o yüksek hevesleri ve incelikli vehimleri onlardan alırız.
Strepsiades, Ruhum sıçradı sanki onlar konuşurken, Şimdi pek ince bir dille duman üzerine münakaşa eylemek, [okunamadı]
Sokrates, Bak şuraya, Parnes’e doğru, bak ne hoş [okunamadı]
Strepsiades, Nedir bunlar? Göremiyorum onları.
Sokrates, Orada, girişte, bak.
Strepsiades, Yine de güçbela görüyorum.
Sokrates, Ya şimdi görürsün onları ya da pek körsün demektir.
Strepsiades, Görüyorum, Jüpiter hakkı için, pek büyük bulutlar bunlar, her yeri kaplamışlar. Bunları yalnızca bir sis ve buhar sanırdım.
Sokrates, Sofistleri besleyenlerin kimler olduğunu bilmezdin demek.
Strepsiades, Bunlar bulut ise nasıl oluyor da kadınlara benziyorlar? Zira bulutların böyle bir şekli yoktur.
Sokrates, Yok mudur, ne şekildedirler öyleyse?
Strepsiades, Pek bilmem, uçuşan yün yapağılarına benzerler, lakin Jüpiter hakkı için hiç de kadınlara benzemezler, zira bunların burunları var.
Sokrates, Sorduğuma cevap ver.
Strepsiades, Sor hemen.
Sokrates, Hiç gökyüzünde bir leopar, bir boğa yahut kurt suretine bürünmüş bir bulut görmedin mi?
Strepsiades, Gördüm, ne olmuş yani?
Sokrates, Bir Sentor suretinde onun deliliğiyle eğlenirler. Bütün meteor sofistlerinin önünde böyle eğiliriz biz.
Strepsiades, Ya şu Jüpiter değil midir?
Sokrates, Bulutlar canlarının istediği şekle girerler, nitekim Kleitos gibi kıvırcık saçlı bir herif görseler,
Strepsiades, Ya Simon gibi devleti dolandıran yahut yağmalayan birini gördüklerinde ne yaparlar?
Sokrates, Ona benzerler, yırtıcı kurtlara dönerler. Dün Kleonymos’u gördüklerinde geyik gibi kaçmalarının sebebi de buydu, Şimdi de Kleisthenes’i görünce kadın kılığına büründüler.
Strepsiades, Ey yüce kraliçeler, şayet bir faniyle konuşmak muradınızsa, beni o gürleyen sesinizden mahrum etmeyin.
Koro, Selam sana, hikmete tamah eden ihtiyar, Ve sen ey incelikli safsataların rahibi, söyle, Bizden dileğin nedir? Ciddi ve bilge olan Prodikos müstesna, Başka kimseye yüz vermeyiz, sana ise dik yürüdüğün, gözlerini fıldır fıldır döndürdüğün, ceberut baktığın Ve yalınayak bunca sefalete göğüs gerdiğin için bakarız.
Strepsiades, Aman Tanrım, bu ne sestir, ne garip ve ne azametli!
Sokrates, Bizim tanrıçalarımız bunlardır, gerisi kuru laftır.
Strepsiades, Olymposlu Jüpiter bir ilah değil midir yani?
Sokrates, Jüpiter mi, öyle bir şey yoktur, sırf vehimdir.
Strepsiades, Nasıl olur, yağmurlar nereden gelir öyleyse?
Sokrates, Yalnızca bunlardan gelir. Onlar olmaksızın hiç sağanak gördün mü sen? Bulutları aradan çıkarırsan, gök açık havada yağmur yağdırmak mecburiyetinde kalır.
Strepsiades, Phoebus hakkı için güzel izah ettin, bugüne dek Jüpiter’in bir kalburdan su akıttığını sanırdım. Lakin gök gürültüsü nereden peyda olur? Hastalandığımda beni dehşete düşürür o. Bunlar bir aşağı bir yukarı yuvarlanırken gürler, nasıl olur bu?
Sokrates, Suyla dolduklarında, Kendi ağırlıklarıyla birbirlerine çarpınca Kükrer ve parçalanırlar.
Strepsiades, Lakin onları sevk eden kimdir?
Sokrates, Hayır, semavi bir kasırgadır.
Strepsiades, Bir kasırga mı, hım, bunu şimdiye dek bilmezdim. Peki o halde bizi yakan ve dehşete düşüren o parıltılı ateş, şimşek nereden çıkar? Jüpiter bunu yeminini bozanların üzerine fırlatır bilirdim.
Sokrates, Rüzgarlar içeride sıkışıp kaldığında, Bulutları tulum gibi şişirirler ve nihayetinde, [okunamadı]
[okunamadı] öğrendiklerini unuttuğu kadar çabuk öğrenemez, Onu dışarı çağırayım, hey, Strepsiades, Çık dışarı, yatağını da beraberinde getir.
Strepsiades, Pireler kendimi bile getirmeme güçbela müsaade ediyor, Zira geçenlerde bir un tüccarındaydım, iki kile.
Sokrates, Sorduğum şey bu değil, sana göre en güzel vezin hangisidir, onu bilmek isterim, Trimetre mi, yoksa tetrametre mi?
Strepsiades, Bana kalırsa en güzel ölçü [okunamadı]
Sokrates, Bir hiçtir bu söylediğin.
Strepsiades, [okunamadı]
Tetrametronunun bir kile almayacağına neyine iddiaya girersin?
Sokr. Çekil, çekil git, ne kadar da ahmak ve küt kafalısın. Lakin belki vezin ve kafiyeye daha yatkın olursun.
Strepſ. Vezinlerin bana ne faydası dokunabilir?
Sokr. Evvela, seni her mecliste latif kılarlar, sonra hangi veznin Anapestik vezne uyduğunu, hangisinin Daktil olduğunu öğrenirsin.
Strepſ. Daktil mi? Onu bilirim elbet.
Sokr. Nedir öyleyse bir Daktil?
Strepſ. Şu parmaktan başka nedir ki? Ben çocukluğumdan beri bu bir parmaktır (daktil).
Sokr. Sen iflah olmaz bir cahilsin.
Strepſ. Bu hileleri öğrenmek umurumda değil.
Sokr. Öyleyse ne istersin?
Strepſ. O haksız ve aldatıcı safsatayı.
Sokr. Lakin ona gelmeden evvel öğrenilmesi icap eden şeyler vardır, hangi mahlukat erildir?
Strepſ. Şüphesiz bunu bilirim, yoksa sahiden delirmiş olurdum, koç, boğa, teke, köpek, güvercin.
Sokr. Bak nasıl da yanılıyorsun, hem erkeğe hem dişiye güvercin diyorsun.
Strepſ. Doğru, Poseidon hakkı için, öyleyse nasıl demeliyim?
Sokr. Buna erkek güvercin, şuna da dişi güvercin.
Strepſ. Güvercin, erkek ve dişi ha, soluduğum şu hava hakkı için, ömrümde bu herif kadar aptal birine rastlamadım.
Sokr. Sen ona yoğurma teknesi diyorsun, oysa o dişi bir teknedir, bundan böyle ona kadın teknesi de. Şimdi hangi isimlerin eril, hangilerinin dişil olduğunu bilmen gerekir.
Strepſ. Hangilerinin dişil olduğunu pek âlâ bilirim, eminim.
Sokr. İşitelim öyleyse.
Strepſ. Philina, Kleitagora, Demetria ve Lysinna.
Sokr. Ya hangileri erildir?
Strepſ. Bir dünya var, Philoksenos, Melesias ve Aminias.
Sokr. Yanıldın.
Strepſ. Bunlar sizde eril sayılmaz mı?
Sokr. Kat’iyen. Aminias’ı görsen ona nasıl seslenirdin?
Strepſ. Aminia, hey!
Sokr. Ne yani, onu kadın mı yapıyorsun?
Strepſ. Pek de haklı bir sebeple, zira silahlarını fırlatıp attı ve dövüşmek istemiyor. Fakat bu alelade incir çekirdeğini doldurmaz şeyleri ne maksatla öğreniyorum?
Sokr. O kadar da alelade değillerdir, lakin gel, uzan şuraya.
Strepſ. Ne yapmam gerekir?
Sokr. Kendi içinde seni alakadar eden meseleyi tefekkür et.
Strepſ. Bu yatakta olmaz, eksik olmayın, eğer uzanmam icap ederse, yerde tefekkür ederim.
Sokr. Fakat burada başka yer yok.
Strepſ. Ne bedbahtım ben, bu pirelerin elinden nasıl da azap çekeceğim!
Sokr. Şimdi işlerinin derinliğini düşün, her bir dolambacı, her bir kıvrımı, her bir dönemeçi sına, bir yerde takılırsan orayı bırak, başka bir şeye geç, fakat sakın ola uyuma.
Strepſ. Ah, ah!
Sokr. Ne oldu, mesele nedir?
Strepſ. Bu kan emiciler, bu Korinthoslular beni mahvetti.
Sokr. Boşuna harap etme kendini.
Strepſ. Nasıl etmeyeyim, ne param kaldı ne rengim, ne canım kaldı ne pabucum, uykusuzluktan neredeyse bir hayalete döndüm.
Sokr. Şimdi ne düşünüyorsun, hiçbir şey mi?
Strepſ. Düşünüyorum, evet, Poseidon hakkı için.
Sokr. Neyi?
Strepſ. Pirelerin benden geriye bir parça bırakıp bırakmayacağını düşünüyorum.
Sokr. Canın cehenneme senin.
Strepſ. Lanetini saklayabilirdin, zira ben zaten ölmüşüm.
Sokr. Zihnini binlerce kez dağıt, meseleni cüzlerine ayır, bir müddet kenara çekilip sonra tekrar üzerine var.
Strepſ. Neyi düşüneyim?
Sokr. Ne öğrenmek istersin?
Strepſ. Bunu sana söyledim zaten, hiç faiz ödememeyi öğrenmek isterdim.
Sokr. Gel öyleyse, örtün ve hareketsiz dur.
Strepſ. Eyvahlar olsun!
Sokr. Kımıldama, eğer bir fikir bulursan onu kavra.
Strepſ. Hey, sevgili Sokrates!
Sokr. Ne var ihtiyar?
Strepſ. Bir çare buldum.
Sokr. Nasıl bir çare?
Strepſ. Evvela bana söyle, eğer Tesalyalı bir büyücü tutsam...
Sokr. Bundan kazancın ne olacak?
Strepſ. Ya bu gecelerden birinde ayı çalarsam ve onu bir aynanın içine hapsedersem?
Sokr. Bu neye yarar?
Strepſ. Faizler ayın devriyle ödenir, ay doğmazsa hiç kimse benden faiz talep edemez. Bir de şu var, borcu iptal etmenin en nadide yolunu buldum.
Sokr. Neymiş o?
Strepſ. Hani şu eczacıların sattığı şeffaf taşı bilir misin, ateş yakmakta kullandıkları?
Sokr. Yakıcı camı mı kastediyorsun?
Strepſ. Evet, katip borç senedini yazarken, biraz ötede durup güneşi o taşa tutsam ve borcumun yazılı olduğu balmumunu eritsem nasıl olur?
Phid. Bunu sana kim söylüyor?
Strepſ. Meloslu Sokratesimiz ve pirelerin adımlarını takip eden Khairephon.
Phid. Nasıl oldu da bu melankolik hayalperestlere inanacak derecede bir deliliğe kapıldın?
Strepſ. Ağzını topla, böylesi derin bir hikmete ve ince zekaya sahip zatlara dil uzatma, onlar perhizkar yaşarlar, asla hamamlara gitmezler, oysa sen sanki ben çoktan ölmüşüm gibi malımı mülkümü ziyan edersin. Var git, benim yerime onların talebesi ol.
Phid. [okunamadı]
Onlar gibi sefillerden ne gibi bir hayır öğrenilebilir ki?
Strepsiades Hikmet sayılan her şey.
Ve evvela kendini tanımayı, ne denli bir ebleh, ne denli kaba, hödük ve unutkan olduğunu. Lakin bekle biraz, bir müddet yüzünü ört.
Pheidippides Yazık, babam aklını yitirmiş, ne yapsam acaba, mahkemeye gidip cinnet getirdiğini mi iddia etsem, yoksa aklını kaçırmış gibi hezeyanlar savurduğundan tabutunu mu hazırlatsam?
Strepsiades Hadi bakalım. Görelim şu nedir?
Pheidippides Bir güvercin.
Strepsiades Güzel, peki ya şu?
Pheidippides Bir güvercin.
Strepsiades İkisi de aynı mı, ne gülünç. Bundan böyle böylesi hatalara düşmeyesin. Buna horoz demelisin, ötekine ise tavuk.
Pheidippides Tavuk mu, bu yer solucanlarının arasına girdiğinden beri edindiğin o pek kıymetli ilim bu mudur baba?
Strepsiades Bu ve bundan çok daha fazlası, lakin yaşlandığım için bana öğretilenleri çabucak unutuyorum.
Pheidippides Sanırım cübbeni kaybetmene sebep olan da bu hafıza yoksunluğuydu.
Strepsiades Perikles misali, kamu yararı uğruna kaybettim. Haydi, gidelim ve bana itaat etmeyi, başkalarına ise haksızlık etmeyi öğrenesin. Henüz altı yaşındayken sana oynaman için küçük bir araba aldığımı hatırla.
Pheidippides Buna ilk pişman olacak kişi sen olacaksın.
Strepsiades Sen ona kafa yorma, dediğimi yap. Hey, Sokrates, nihayet oğlumu getirdim, rızası hilafına da olsa.
Sokrates Öyle, zira pek toy, terbiyeden yoksun ve bizim şu aç sepetlerimize alışkın değil.
Strepsiades Ne cüret, hocanla böyle mi konuşursun?
Sokrates Cehennemin dibine gitsin, ne de yapmacık bir edayla söylendi bu laf. Çevik bir hasmı alt etmeyi yahut belagatle bir hâkimin kalbini kazanmayı nasıl öğrenebileceğini sanırsın ki?
Strepsiades Korkma, öğret ona, fıtraten zekidir, zira henüz küçük bir çocukken sana evler kurar, deriden arabalar ve gemiler yapar, elma kabuklarından kurbağalar oyardı. Ne dersin peki? Her iki dili de öğrenebileceğini düşünmez misin? Yahut her ikisi olmasa da en fenasını mutlaka öğrensin.
Sokrates Pekala, onunla neler yapılabileceğini göreceğiz.
Strepsiades Elveda, şunu aklında tut ki, doğru söylediğim her hususta bana karşı çıkmayı öğrenesin.
IV. Perde, I. Sahne Strepsiades.
Strepsiades Beşinci, dördüncü, üçüncü, ikinci, hay aksi, o en meşum ve en korkunç gün kapıda, eski ve yeni gün, borçlu olduğum herkes dava açmakla tehdit ediyor, mahvıma yeminler ediyor, oysa ben adaletten ve akıldan başka bir şey talep etmiyorum, dostum, başka bir zamana kadar bana müsaade et diyorum, lâkin hepsi lafın borç ödemeyeceğini söyleyerek beni azarlıyor, senetleri takibe koyacaklarına ant içiyorlar, koysunlar bakalım, Pheidippides’im hilekarlık sanatını öğrendikten sonra kime ne gam. Hemen öğrenirim, mektebin kapısını çalmaktan ibaret iş, hey oğul!
II. Sahne Strepsiades, Sokrates.
Sokrates Selam sana Strepsiades.
Strepsiades Benden de sana. Evvela şu un çuvalını al, zira muhterem hocamıza hakkını vermek boynumuzun borcudur. Şimdi söyle bana, oğlum yanına verme sebebim olan o sanatı kavradı mı?
Sokrates Evet, tastamam.
Strepsiades Her şeye hükmeden o kraliçeye, yani Hile’ye şükürler olsun.
Sokrates Artık bütün hasımlarını hezimete uğratabilirsin.
Strepsiades Ya bir şahit çıkıp borç aldığımı yeminle iddia ederse?
Sokrates İsterse bini birden yemin etsin.
Strepsiades Yaşa, çok yaşa. Zafer bizim çocuklar, vay halinize tefeciler, siz ve senetleriniz, o faiz üstüne faizleriniz yerin dibine batsın, artık beni rahatsız edemezsiniz. Ah, nasıl bir oğul bahşedildi bana, iki ağızlı bir kılıçla çarpışan, evimin direği ve muhafızı, düşmanlarımın korkulu rüyası, çabuk çık dışarı ve sana sarılmama izin ver.
III. Sahne Strepsiades, Pheidippides.
Strepsiades Ey oğlum, çehrenin değiştiğini görmek beni ne denli mesut etti. Şimdi tıpkı `[okunamadı]` gibisin, haksızlığı bizzat yapan sen olduğun halde, asıl haksızlığa uğrayanın kendin olduğuna dünyayı ikna edecek gibisin.
Görüyorum, pek açık görüyorum, tam bir Attika edası. Şimdi neredeyse mahvına sebep olduğun bu adamı eski hâline döndürmek senin vazifen olsun. Phid. Ne o, neden korkuyorsun? Streps. Eski ve yeni günden. Phid. Aynı gün hem eski hem yeni olabilir mi? Streps. Bunu bilirim, o gün bana elbirliğiyle dava açmakla tehdit ediyorlar. Phid. Şayet açarlarsa kaybederler, zira böyle bir şey nasıl mümkün olsun? Lakin kanun meseleyi böyle karara bağlamıştır. Ne var ki bu adamlar kanunun ne olduğunu bilmezler.
Yaradıltan meyyaldi [okunamadı] Bunun konuyla ne alakası var? Eski ayın son günü, lakin [okunamadı]
Borçlu olan kimse [okunamadı] Kaçabilsin diye, bir günlük mühlet tanınarak [okunamadı] Peki öyleyse yargıçlar teminatı neden eski ve yeni günde tahsil ederler? Phid. Açgözlüdürler de ondan, [okunamadı]. Streps.
Heyhat, siz ey hiçbir şey yapmadan oturan ahmaklar, akıllı ve çevik olanlar işi bitirdi bile; siz kütükler, siz taşlar, [okunamadı].
"Ne muazzam bir oğlun varmış meğer," diyebilir şimdi bana gıpta eden tüm komşularım, "onun tek başına alacaklılarımı alt ettiğini duyduklarında." Lakin gel [okunamadı].
SAHNE IV. Pasias, Strepsiades, Şahit.
Pas. Bir insan kendi malından böylece mahrum mu bırakılmalı? Buna boyun eğmektense her yola başvururum. Bu işte bana yardım etmelisin komşu, borçlumu hesaba çekebileyim. İşte bir dost daha düşman oldu; yine de memleketime leke sürmeyeceğim, bunu yapmadan evvel ona bir ihtarda bulunacağım, Strepsiades. Streps. Ne var, ne istiyorsun? Pas. Eski ve yeni gün geldi çattı. Streps. Şahit ol dostum, iki ayrı gün zikretti. Meblağ nedir? Pas. Oğluna bir yarış atı alasın diye verdiğim on iki gümüş, faiziyle birlikte. Streps. Yarış atı mı? Ömrümde böyle şeylere asla ehemmiyet vermediğimi bilirsin [okunamadı]. Pas. İnkâr etmeyeceksin herhalde [okunamadı]. Streps. Bütün bunlara mukabil elime ne geçti ki? Pas. Seni yemine davet etsem, bunu inkâr mı edeceksin? Jüpiter ve tüm tanrılar adına ödemek üzere, oğlumun huzurunda idi hani, şahitlik eder misin buna? Streps. Hangi tanrılardan bahsediyorsun sen? Jüpiter, Merkür ve [okunamadı]. Pas. Evet, işte onlar. Streps. Eğer [okunamadı] aklın başından gider, bana gülerdin, [okunamadı] yemin edecek tanrılar [okunamadı]. Pas. Pekâlâ, parayı tahsil etmek için [okunamadı]. Lakin söyle bana, alacak mıyım almayacak mıyım? Streps. Strepsiades’in cevabını bekle, sen ne talihlisin [okunamadı]. Pas. Muhakkak parayı getirmeye gitti. Streps. Söyle bana, nedir bu? Pas. Neyse odur, bir un teknesi (cardopus). Streps. Hem para istersin hem de bu denli kara cahilsin! Un teknesine (cardopa) un teknesi (cardopus) diyen adama ömrüm oldukça tek bir kuruş dahi ödemem. Pas. Demek ödemeyeceksin? Streps. Bildiğim kadarıyla hayır, daha fazla dikilme burada, haydi kendi işine bak. Pas. Evet, gideceğim, lâkin bu gün çıkmadan paramı alacağım. Streps. Belki de elin boş dönersin; yine de un teknesine (cardopa) un teknesi (cardopus) diyerek böyle bir hata işlediğin için taltif edilmen gerekirdi.
SAHNE V. Amynias, Strepsiades, Şahit.
Amyn. Ah, ah, eyvahlar olsun! Streps. Kimdir o öyle feryat figan bağıran? Karkhinos’un oğullarından biri olmasın sakın? Amyn. [okunamadı] Streps. Ne parası be adam? Amyn. Benden ödünç aldığı para. Streps. Anlaşılan fena bir vaziyettesin. Amyn. Atlarımı sürerken fena halde devrildim. Streps. Şaka ediyorsun herhalde, sürdüğün olsa olsa bir eşektir. Yahut denize mi döküldün? Amyn. Ne bilirim ne de umurumda. Streps. Ne o, bu ulvi ve incelikli meselelere hiç aklın ermez mi senin? Amyn. Pekâlâ, bari faizimi ver bana, faizimi öde [okunamadı]. Streps. Faiz mi, o ne biçim bir mahluktur öyle? Amyn. Zaman akıp gittikçe paranın aylar ve günler boyu üremesinden başka nedir ki? Streps. Pek âlâ. Peki sen denizin şu an ilk baştakinden daha dolu olduğunu mu zannedersin? Amyn. Hayır, tek bir damla bile fazla değildir, öyle olması da beklenemez. Streps. Deniz taşmadığı ve çoğalmadığı hâlde, hangi vicdanla paranızın üreyip çoğalmasını talep edersiniz? [okunamadı] Kapıyı aç, getir onu buraya. Şahit. Onun lehine şahitlik ederim. Streps. Gitmiyor musun hâlâ, kımıldamayacak mısın? Amyn. Bu yapılan zorbalık değil de nedir? Streps. Defolup gidecek misin? Yoksa seni bir zincire vurup marifetlerini sergiletmeye mi zorlayayım? Biraz daha kalacak olursan seni de arabanı da atlarını da derdest edip defederim buradan.
Koro. Şimdi bakın, zihni kem bir gayeye vakfetmek ne demektir. Alacaklılarını bertaraf etmeye kasteden bu ihtiyar adam, Ahmakça kendi ayağına dolanmış, Ve pek yakında anlayacaktır ki, Oğlu bu sahte sanatta kemale ermiştir, Adaleti kurnazca çürütmeyi öyle bir bellemiştir ki, Nihayetinde ihtiyar, onun dilinin tutulmasını dileyecektir.
PERDE V. SAHNE I. Strepsiades, Phidippides.
Streps. Ey akrabalar, ey hemşehriler, imdat, dayak yiyorum, her yanım, ah başım, sırtım! Kendi babana vuruyorsun ha, alçak herif! Phid. Evet, vuruyorum baba. Streps. Bakın, bakın, bir de inkâr etmiyor, kabul ediyor! Phid. Elbette kabul ediyorum. Streps. Hırsız, haydut, baba katili! Phid.
Yalvarırım daha fazlası. Bu güzel şeylere pek meftunum. Strepsiades, alçak. Pheidippides, ne olur bana bu güllerden daha çok iliştir. Strepsiades, babanı mı döversin? Pheidippides, evet, Zeus hakkı için, üstelik haklı olarak. Strepsiades, seni köpek herif, bunda nasıl bir hak olabilir? Pheidippides, bunu muhakeme yoluyla ispat edeceğim. Strepsiades, muhakemeyle mi? Pheidippides, pek kolaylıkla, hangi dille tartışayım? Strepsiades, dille mi? Pheidippides, evet, üstün olanla mı, yoksa zayıf olanla mı? [okunamadı] Babasını dövebilir. Pheidippides, bunu hiç kimsenin çürütemeyeceği şekilde ispatlarsam, sen de kabul edeceksin.
SAHNE II Koro, Strepsiades, Pheidippides
Bu münakaşa nasıl başladı? Simonides'in bir şarkısını söylemesini istedim. Bana bir değirmenci gibi yemekte şarkı söylemenin eski ve köhne bir âdet olduğunu söyledi. Pheidippides, peki Simonides'in kötü bir şair olduğunu söylemek için bu kâfi değil miydi? İtiraf etmeliyim ki ona hemen çıkıştım, lâkin sonra bir mersin dalı almasını ve Aiskhylos'tan bir parça icra etmesini söyledim. O ise en kaba, en biçimsiz ve çirkin sözlerle karşılık verdi. Yine de kendimi tuttum, sonra modern bir nükteye, kardeşin kız kardeşinin yatağını nasıl kirlettiğine dair uzun, usandırıcı bir nutka başladı. Lâkin onu sertçe azarladım, şairlerin en bilgesine dil uzatamazsın dedim. Pheidippides, haklı değil miydim peki? Zeus hakkı için, sen dayağı hak ettin.
Nankör sefil, seni küçüklüğünden beri besleyip büyüttüm, her ihtiyacını karşıladım, [okunamadı].
Zihnimi bu işe verdiğimde üç kelimeyi bir araya getiremezdim, hemen şaşırırdım. Pheidippides, seni döveceğim. Strepsiades, ne dersin sen? Pheidippides, şimdi bu işten el çektiğimden beri, babamı dövmem gerektiğini ispatlayabilecek kudrette ağırbaşlı hükümlere ve ince sebeplere vakıfım. Strepsiades, yok, sen yine at yarışına dön, zira böyle dayak yemektense at beslemeyi yeğlerim. Pheidippides, beni kestiğin yerden başlayacağım ve ilkin soracağım, çocukken beni dövmez miydin? Strepsiades, lâkin o sevgimdendi. Pheidippides, pekâlâ, senin sevgine denk bir sevgiyle karşılık vermem gerekmez mi? Eğer dövülmek sevilmek demekse, ben neden dayak yiyeyim de sen bundan muaf olasın? Ben de tabiatça senin kadar hür doğdum, hem evlatların cezalandırılıp ebeveynlerin cezalandırılmaması reva mıdır? Strepsiades, niçin? Pheidippides, çocukların dövülmesine izin veren kanunu öne sürüyorsun, buna cevabım şudur, yaşlılar da bizler gibi iki defa çocuk olurlar.
Pheidippides, o kanunu koyan da senin ve benim gibi bir insan değil miydi? O bir kanun koydu, bütün yaşlılar da ona uydu. Pekâlâ ben de bir başkasını vazedemez miyim ve bütün gençler benim öğüdüme uyamaz mı? Lâkin bu kanundan önceki bütün darbeler affedilmelidir. Üstelik bak, Girdap, Zeus'u büsbütün savurup atmış ve bütün göğe hükmediyor, onun yerine oturmuş vaziyette. Pheidippides, deli olmalı, deli olmalı ve bütün tanrılarımızı bir kenara atmalı. Ey merhametli Hermes, hiddetlenme. Yalnızca beni bağışla, o kadar zahmete katlanıp boş lâflar öğrenmeye çalışan beni, ve bu heriflere ne yapmam gerektiğini söyle bana, onları dava mı edeyim, yoksa başka bir şekilde mi cezalandırayım? Haklısın, dava etmeyeceğim. Lâkin bana emrettiğin gibi, yuvalarını ateşe vereceğim. Gel Ksanthias, gel, tez bir dirgenle bir merdiven getir, yukarı çık ve evi başlarına yık, efendini seviyorsan çabuk ol, biriniz de bir meşale yakıp hemen buraya getirsin, ne kadar kibirli olsalar da onları dize getireceğim.
SAHNE IV Öğrenci, Strepsiades, Sokrates, Koro
Öğrenci, ah, vah, eyvah! Strepsiades, meşale, vazifeni yap, ateşe ver! Öğrenci, ne yapıyorsun be adam? Strepsiades, ne yapıyorsam onu yapıyorum, sizin şu mekteple biraz hararetli bir münakaşaya giriştim. Öğrenci, eyvahlar olsun, evimizi ateşe veren bu mecnun da kim? Strepsiades, hani şu [okunamadı] olan kişi. Sokrates, ne oluyor orada? Havada yürüyor ve güneşi seyrediyorum. Öğrenci, ah, boğuluyorum! Strepsiades, öyleyse tanrıları niçin hor görürsün? Koro, vah bana, yanıyorum! Strepsiades, [okunamadı]
Memleketi, Ailesi ve Sokrates’e Tabi Oluşu
Ksenophon, Erkhiya kabilesinden Gryllos’un oğlu bir Atinalı idi. Doğum tarihi hiçbir yerde açıkça zikredilmemiştir.
Stesikleides, onun yüz beşinci Olimpiyatın birinci yılında öldüğünü söyler. Lukianos ise doksan yılın üzerinde yaşadığını aktarır. Buradan hareketle, seksen ikinci Olimpiyatın birinci yılında veya bundan daha önce doğmuş olduğu açıktır, şayet mütebahhir Casaubon buna dikkat etmiş olsaydı, seksen dokuzuncu Olimpiyatın dördüncü yılında henüz on yaşında olduğunu iddia ederek Athenaios’u tahrif etmezdi, zira o sırada otuz altı yaşından küçük değildi. Laertios, doksan dördüncü Olimpiyatın dördüncü yılında serpilip parladığını (flourished) söyler (Suidas bunu doksan sekiz olarak nakleder), yahut başkalarına göre seksen dokuzuncu Olimpiyatta diğer Sokratik filozoflarla birlikte parlamıştır, ki bunların arasına da şu hadise üzerine katılmıştır, Dar bir sokakta Sokrates ile karşılaştığında, Sokrates asasıyla onun önünü kesip her türlü yiyeceğin nerede satıldığını sormuş, Ksenophon da buna ciddi bir cevap vermişti.
Bunun üzerine Sokrates ona, insanların nerede iyi ve erdemli kılındığını sormuş, Ksenophon bu sual karşısında duraklayınca da "Öyleyse beni takip et ve öğren" demiştir. Bunun üzerine Ksenophon onun talebesi olmuştur.
Lakedaimonlular ile Atinalılar arasındaki [okunamadı] savaşı sırasında, belki de hocası Sokrates’in misaliyle ruhundaki tabii gayret şevke gelerek, bizzat seksen dokuzuncu Olimpiyatın [okunamadı] yılında, Boiotyalıların Atinalıları mağlup ettiği Delion Muharebesi’nde bulunmuştur, bu hezimette Ksenophon ricat esnasında atından düşüp yere serilince, kendisinin de atı vurulduğu için yaya olarak dövüşen Sokrates, onu omuzlarına almış ve düşman takipten vazgeçinceye kadar nice mesafeler boyunca taşımıştır. Bu, onun bilahare şu vesileyle yeniden döneceği askerlik mesleğindeki ilk tecrübesiydi.
Pers Seferine Hangi Vesileyle Katıldığı
Babası Dareios’un vefatı üzerine Pers Krallığı tahtına Artakserkses geçti, kardeşi Kyros ise babasının hastalığı üzerine Lidya valiliğinden çağrılmıştı. [okunamadı] Tissaphernes’in ithamı üzerine kardeşi tarafından hapsedilmiş, lakin valilik vazifesine geri dönmesi için [okunamadı] vasıtasıyla serbest bırakılmıştır.
Silahlarını terk etmedikleri müddetçe kendisini tahkim etmek maksadıyla her türlü gizli çareye başvurdu.
İyonya şehirleri teslim edilmişti, cesaretlerinden istifade edebilmek için [okunamadı].
[okunamadı] elimizde kalanları teslim etmektense, bunlar sayesinde belki de sizin sahip olduklarınıza malik oluruz. Phalinus gülümseyerek cevap verdi, Delikanlı, bir filozofa benziyorsun ve onun gibi konuşuyorsun, lakin emin ol ki cesaretin Kralın kudretine üstün gelemeyecektir. Klearkhos bütün ordu namına şu cevabı verdi,
Şayet dost addedileceksek, silahlı olmamız onun için daha hayırlıdır, şayet düşman addedileceksek, silahlı kalmamız bizim için daha hayırlıdır.
Tissaphernes, Klearkhos ile bir mütareke akdettikten sonra, hilekarlıkla onu ve diğer dört kumandanı, yani Proksenos’u, Ksenophon’un hususi bir husumet beslediği Menon’u, Agias’ı ve Sokrates’i, yirmi bölük komutanını ve iki yüz muvazzaf askeri ele geçirdi, onları Krala teslim etti ve başları kesildi.
Menon ve Proksenos tarafından ifşa edilen bir hıyanet sebebiyle Klearkhos’un idam edildiği ve bu ikisinin son derece cömertçe mükafatlandırıldığı bahanesiyle Grekler silah bırakmaya davet edildiğinde, [okunamadı] her iki tarafın da dostu olduklarından hüküm vermeye en layık olanların kendilerine gönderilmesini talep ettiler, bu talep karşısında verecek bir cevap bulamayan Persler oradan ayrıldı.
Bölüm III
Grekler kendilerini öylesine müşkül bir vaziyette buldular ki, vatanlarını bir daha görmekten ümidi kestiler, [okunamadı] bir keder ve yeis içine düştüler.
Kendi mertebesine yakışır ve yiğit bir adamın en münasip mezar ziynetleriydi.
Kalkanı Argos’tan, zırhı Attika’dan, miğferi Boiotya’dan, atı ise Epidauros’tandı, Aelianus’un da belirttiği üzere, güzel olan şeyleri seçmesi ve kendisini bunlara layık görmesi şahsiyetinin zarafetini göstermekteydi.
Bu şekilde teçhiz edilmiş halde orduya hitap etti, maktul kumandanlarının akıbetini misal göstererek düşmana itimat etmemelerini, memleketlerine dönüş yoluna girmek maksadıyla da arabalarını ve çadırlarını yakmalarını tavsiye etti.
Bu tavsiye tatbik edildi, Lakedaimonlu Kherisophos öncü kuvvetlerin kumandasını aldı, Ksenophon ise gerek cesareti gerekse hikmeti sebebiyle seçilerek artçı kuvvetlerin başına geçti, zira her iki hususta da mümtaz bir şahsiyetti.
Bu iki kumandan arasında öylesine muhkem bir dostluk hasıl oldu ki, bütün geri çekilme müddetince aralarında yalnızca tek bir ihtilaf vuku buldu. Yürüyüş istikametleri, yolları üzerindeki o büyük nehirlerin kaynaklarına doğru tayin edildi, böylece nehirleri sığ yerlerinden geçebileceklerdi.
Zab Suyu’nu aştıktan sonra Mithridates onların peşinden yetişti ve artçı kuvvetleri yaylım ateşiyle taciz etti, Grekler buna mukabele edemeyince, Ksenophon iki yüz sapan temin etti ve araba hizmetinde kullanılan atlar arasından sefere elverişli elli at bularak askerleri bunların üzerine bindirdi, böylece Mithridates’in ikinci teşebbüsünü akamete uğratarak Dicle kıyısında kurulu Larissa’ya, oradan da Mispila’ya doğru yürüdüler.
Oradan hareket ettiklerinde, Tissaphernes muazzam bir orduyla arkalarından yetişti fakat iki defa hezimete uğratıldı, bunun üzerine en emniyetli yol addettiği üzere bir dağı zaptetti.
altından geçmek zorunda oldukları bu mevkide, Ksenophon maiyetindeki bir müfreze ile diğer bir yoldan, geçişin hayli güçlüğüne ve meşakkatine rağmen mezkûr dağın tepesine ulaştı, askerlerini gayrete getirmek maksadıyla gayret sarf ederken, Soleridas adındaki bir nefer, kendisi kalkanının ağırlığı altında ezilerek yaya yürüdüğü hâlde Ksenophon'un at sırtında bulunmasından ötürü homurdandı, bunu işiten Ksenophon derhal atından indi, askerin elinden kalkanını aldı ve onu safın dışına iterek, üzerinde bir süvari zırhı bulunmasına bakmaksızın onun yerinde yürümeye koyuldu.
Fakat diğer askerler, Soleridas'ı kalkanını ve safındaki yerini yeniden almaya mecbur bırakıncaya değin dövüp azarladılar.
Tepenin hâkimiyetini ele geçirdiklerinde, düşman kaçmış ve köyleri ateşe vermiş vaziyetteydi, Dicle Nehri sebebiyle yolları kesilen Yunanlar, dağları aşarak Perslerin düşmanı olan sert ve cengâver bir kavim sayılan Kardukların memleketine doğru yürüdüler, bu kavimden öyle çetin bir mukavemet gördüler ki, onların topraklarındaki yedi günlük yürüyüş boyunca aralıksız çatışmalara maruz kaldılar ve Perslerin kendilerine reva gördüğünden çok daha büyük sıkıntılar çektiler.
Bu ülkenin sınırını teşkil eden Kentrites Nehri'ni geçip, geçişlerine mâni olmak üzere o havalideki kral naipleri tarafından toplanan birtakım süvari birliklerini [okunamadı] ederek Ermenistan'a dâhil oldular,
şiddetli soğuğun tesiriyle [okunamadı], nihayet Dicle'yi aştılar, oradan Ermenistan'daki Teleboas Nehri'ne vardılar, [okunamadı], Taokhlar ve Khalibler tarafından taciz edildiler.
İlk vardıkları kavim olan Taokhlar, zahirelerini muhkem kalelere naklederek Yunanları büyük bir darlığa düşürdüler, nihayetinde büyük zahmetlerle bu kalelerden birini zapt ettiler ve oradan, kendilerinden darbelerden başka bir şey elde edemedikleri metin bir kavim olan Khaliblerin memleketinden geçişleri esnasında kendilerini idare edecek miktarda davar ele geçirdiler.
Oradan Harpasos Nehri'ne, müteakiben de İskitlerin topraklarına yürüdüler, burada mezkûr havalide bir kasaba olan Gymnias'ın hâkimi, askerlerin büyük sevinci vecdiyle nihayet denizi temaşa edebildikleri Thekhes Dağı'na kadar, geçtikleri esnada yakıp yıkmalarını tembihlediği düşman toprakları boyunca onlara kılavuzluk etti.
Makronların memleketinden dostane bir surette geçip Kolhis Dağları'na vardılar, kendilerine karşı koyan Kolhislileri hezimete uğratarak, Euxinos Denizi kıyısında bir Yunan kolonisi bulunan Trabzon'a ulaştılar.
Burada kurbanlar sundular ve oyunlar tertip ettiler. Kheirosofos'u Lakedaimonlu Anaksibios'a gönderdiler.
Onun avdetini beklerken Kolhisliler ve Driller üzerine akınlar düzenleyerek maişetlerini temin ettiler, lakin onun gelmemesi ve erzaklarının tükenmesi üzerine Ksenophon, civardaki şehirlerin kendilerine karadan bir geçiş temin etmelerini sağladı, bu suretle bir Yunan şehri olan Kerasos'a intikal ettiler, burada mevcudu saydıklarında geriye yalnızca sekiz bin altı yüz nefer kaldığını gördüler.
kasabayı zorla zapt ederek, kısmen Paflagonya'dan kısmen de Kotyora arazisinden erzak temin ettiler.
Bunun üzerine Kotyora'nın haraçgüzarı olduğu Sinop şehri, bu muameleden şikâyetçi olmak ve Korylas ile Paflagonyalılar ile ittifak kurmak tehdidinde bulunmak üzere onlara elçiler gönderdi, Ksenophon buna cevaben, icap ettiği takdirde her ikisine karşı da harp etmekten çekinmeyeceklerini, fakat arzu ederlerse Korylas ve Paflagonyalıların dostluğunu onlar kadar kolaylıkla celbedebileceklerini bildirdi.
Bu cevabın akabinde teskin olan elçiler, Sinop Devleti adına her türlü dostluğu ve bütün orduya yetecek nakliye gemilerini temin etmeyi vadettiler, zira Termodon, Halys, İris ve Parthenios nehirleri sebebiyle karadan ilerlemek gayrikābıldı.
Ksenophon orada bir koloni kurmayı tasarlamıştı, lâkin bu niyeti kâhin Silanos tarafından ifşa edilince, Sinop ve Herakleia ahalisi Yunanlara müracaat ederek yalnızca kâfi bir donanma vadetmekle kalmayıp, Yunan kumandanı Timasion'u gizlice elde ederek orduyu Troas'a nakletmesi karşılığında askerlere yüklü miktarda bir meblağ vadetmesini istediler, yalnızca umumi menfaati gözeten Ksenophon, bu teklifleri kabul etmeleri ve cümlesi selamet buluncaya değin birbirlerini terk etmeyeceklerine dair müştereken ahitleşmeleri hususunda onları ikna etti.
Herakleialılar gemileri gönderdiler fakat parayı tedarik etmediler, bunun üzerine Timasion ve diğer kumandanlar askerlerden çekinerek [okunamadı] Phasis'e gitmesini arzu ettiler, lakin o bunu reddetti, bu ahval onun orduyu aldatıp Phasis'e geri götürmek üzere bir fesat tasarladığı şüphesini doğurdu, fakat Ksenophon bu ithamdan beraat etti. Burada Kyros'un ölümünden bu yana vuku bulan bütün cürümler umumun huzurunda tahkik edildi ve müsebbipleri cezalandırıldı.
Kimileri kendilerini dövdüğü gerekçesiyle [okunamadı]'yı itham ettiler, lakin bunların tamamının haklı sebeplere dayandığı tebeyyün etti, birinin hasta yoldaşını diri diri gömmeye kalkışması, bazılarının saflarını terk etmesi, diğerlerinin karlar üzerinde yere serilip yatması yahut geride oyalanması gibi. Böylece her husus sükûnetle hal yoluna koyuldu.
BÖLÜM IV. Geri Çekilişin Sonu
Yunanlar filoları hazır olur olmaz Sinop'un limanı olan Harmene'ye doğru yelken açtılar, burada Kheirosofos, Anaksibios'un gönderdiği birkaç kadırga ile onları karşıladı, mezkûr şahıs Yunanistan'a ayak basar basmaz ulufelerini ödeyeceğini vadetti.
Kendilerine bir başkumandan tayin etmek arzusunda olan ordu, fevkalade bir muhabbet izharıyla bu kumandayı kabul etmesi için Ksenophon'a istirhamda bulundu.
Ksenophon ya kurban teftişindeki menfi alametlerin tesiriyle yahut [okunamadı] Kheirosofos'un hakkını gasbetmemek gayesiyle bunu reddetti, bunun üzerine Kheirosofos seçildi, fakat dostları olan bir Yunan şehri Herakleia'dan haraç koparmayı reddettiği için çok geçmeden azledildi.
Ksenophon da bu işte istihdam edilmeyi kabul etmeyince ordu fırkalara ayrıldı, kendi aralarından on yüzbaşı intihap ettiler, Kheirosofos'un maiyetinde iki bin yüz nefer kaldı,
Ksenophon'un maiyetinde ise iki bin piyade ve kırk [okunamadı] vardı. Kheirosofos, Bizantion Valisi Kleandros ile Kalpas Nehri'nin mansabında mülaki olmak üzere karadan hareket etti, elindeki gemileri [okunamadı]'ya terk etti, Trakya ve Herakleia arazisi sınırlarına çıkan bu birlik memleketin dâhilinden sükûnetle yürüdü, Kalpas'ta karaya çıkan asiler ise civar köyleri basıp yağmaladılar. Trakyalılar bunlara karşı ayaklanıp iki alayı kılıçtan geçirdiler ve geri kalanların ordugâh kurduğu tepeyi muhasara altına aldılar.
Yolda bu askerlerin düştüğü vahim vaziyetten haberdar olan Ksenophon
Doğrudan o mahalle gitti, ilerlerken tutuşabilecek ne varsa ateşe verdi, düşman geceleyin bir baskına uğramaktan çekinerek sıvışıp gitti, Hellenler de aynı şekilde oradan ayrıldılar, Kalfas Limanı yolunda onlara yetişen Ksenophon, büyük bir sevinçle karşılandı, limana vardıklarında, orduyu bölmeyi teklif eden kişinin ölümle cezalandırılmasına ve memleketi ilk tertipleri üzere terk etmelerine dair bir karar aldılar, eski komutanlar vazifelerine iade edildi, vefat eden Kheirisophos’un yerine Neon getirildi, Neon iki bin adamla civarı yağmalamak üzere yola çıktığında, Pers Kralı’nın naiplerinden Pharnabazos tarafından hezimete uğratıldı ve beş yüz adamını kaybetti, geriye kalanları Ksenophon kurtardı, onun cesaretlendirmesiyle ordu geniş bir ormanın içinden geçti, bozguna uğrattı [okunamadı]
Ksenophon’a büyük bir hürmet gösterip onunla dostluk bağı kurduktan sonra ayrıldı. Ordu, Bithynia üzerinden Khalkedon topraklarındaki Khrysopolis’e yürüdü. Oradan Lakedaimonialı Amiral Anaksibios, onları Byzantion’a nakletti, varır varmaz kendilerine ödeme yapılacağını vadetmişti, kışlayacak yer bilmediklerinden ötürü ona gittiler.
Akşam yemeğinde, adete uygun olarak herkes Kral’ın şerefine kadeh kaldırdı ve ona bir hediye sundu.
Yanında oturan Ksenophon ayağa kalkıp kadehi eline alarak, krallığını geri alması hususunda kendisini ve bütün yoldaşlarını onun sadık dostları ve amade hizmetkârları olarak sunduğunu bildirdi.
Bu hususta yardımları Seuthes’e büyük fayda sağladı, ordunun ücreti ödenmeyince Ksenophon, bu meseleyi bir düzene koymadığı için Herakleides’i azarladı, bunun üzerine Herakleides onu Seuthes’in gözünden düşürmeye çalıştı, diğer komutanları da Seuthes’in huzuruna çıkarıp, gerekirse Ksenophon kadar orduyu sefere çıkarabileceklerini söylemelerini öğütledi, ancak komutanlar hep bir ağızdan Seuthes’e, Ksenophon olmaksızın asla hizmet etmeyeceklerini bildirdiler.
Bunun üzerine Seuthes Ksenophon’u da çağırttı, anlaşmaya varılınca Melinophagoi diyarına, Salmydessos’a kadar yürüdüler, bu mevkileri zapt ettikten sonra Selymbria ovalarına döndüler.
Lakedaimonialı Kharminos ile Thymbron tarafından gönderilen Polinikos oraya geldiler, Lakedaimonialıların Tissaphernes’e karşı savaş açtıklarını, bu vazifenin Thymbron’a tevdi edildiğini ve kendilerine iyi bir ücret vadederek bu Hellen ordusunun kendilerine yardım etmesini arzu ettiğini bildirdiler.
Birikmiş alacaklarını talep etmek üzere [okunamadı] gönderdiler, o da büyük bir ısrar neticesinde parayı alabildi.
Oradan Lampsakos’a yelken açtılar, orada Ksenophon’un ahbabı olan kâhin Eukleides, yanında ne kadar altın getirdiğini sordu.
Ksenophon memleketine dönmeye yetecek kadar parasının olmadığını, hatta atını ve üzerindeki diğer eşyaları sattığını söyledi.
Ertesi gün Ophrynion’a yürüdüler, orduya ödeme yapmak için Brito ile Eukleides oraya geldi, Ksenophon’un dostu olduklarından ötürü, pek sevdiği ve rehin bıraktığı atını fidye bedelini kabul etmeksizin ona iade ettiler, ardından Adramyttion ve Kertanion üzerinden, Atarneus’tan pek uzak olmayan Kaikos Ovası’na doğru ilerleyerek Lydia’nın Pergamon şehrine vardılar.
Burada Eretrialı Gongylos’un zevcesi, Gorgion ile Gongylos’un validesi Hellas, Ksenophon’u ağırladı.
Onun verdiği bilgi sayesinde Ksenophon, zengin bir Pers olan Asidates’i karısı, çocukları ve tüm mallarıyla birlikte gafil avladı.
Pergamon’a döndüklerinde, Lakedaimonialılar, yüzbaşılar ve askerler, aralarındaki mutabakatla ona atlardan, öküzlerden ve diğer ganimetlerden müstesna bir pay verdiler.
Sonra Thymbron gelip orduyu teslim aldı, diğer Hellen kuvvetlerine kattı ve bunlarla Tissaphernes’e karşı bir savaş yürüttü.
İçinden geçtikleri kraliyet eyaletlerinin valileri şunlardı, Lydia valisi Artimas, Phrygia valisi Artakamas, [okunamadı] ve Kappadokia valisi Mithridates, Kilikia valisi Syennesis, Phoenicia valisi Dernes, Suriye valisi Belesys, Babil valisi [okunamadı], Media valisi Arbakas, Phasianoi ve Hesperitai valisi Teribazos, Kardukhoi, Khalibler, Khaldaioi, Makronlar, Kolkhoi, Mossynoikoi ve Tibarenoi halkları hür kavimlerdir, Paphlagonia Korylas tarafından idare edilirdi, Bithynialılar [okunamadı] tarafından, Avrupa Trakları ise Seuthes tarafından idare edilmekteydi.
Yukarı yürüyüş ile aşağı yürüyüşün toplam miktarı iki yüz on beş konaklama, bin yüz elli parasang, otuz dört bin iki yüz elli beş stadyumdur, yukarı ve aşağı yürüyüşün müddeti ise bir yıl üç aydır.
Agesilaos’a Tabi Olması ve Sürgünü
Bu seferin, Pontos’taki hezimetin ve Odryslerin Kralı Seuthes’in ahdini bozmasının ardından Ksenophon, Lakedaimonialıların Kralı Agesilaos ile birlikte Asya’ya geçti, Ksenophon bir miktar para mukabilinde Kyros’un askerlerini ona teslim etti ve son derece sevildi, Aemilius Probus onunla pek samimi bir surette görüştüğünü söyler, Cicero ise onu terbiye ettiğini nakleder, Plutarkhos’un beyanına göre, Agesilaos oğullarını onun tavsiyesi üzerine Sparta’ya tahsile göndermiş, kendilerine itaat etme ve buyurma sanatını öğretmelerini istemiştir ki bu husustan daha mükemmeli yoktur.
Agesilaos, seksen dokuzuncu Olimpiyatın ilk senesinde Asya’ya geçti, başarılı bir şekilde cenk etti, ertesi yıl, savaşı kendi topraklarından uzaklaştırmak maksadıyla Perslerin rüşvetle kışkırttığı Thebaililer ve müttefiklerince istila edilen memleketine yardım etmesi için Lakedaimonialılar tarafından geri çağrıldı.
Ksenophon, Agesilaos ile birlikte Asya’dan Boiotia’ya dönerken, içine girmek üzere oldukları muharebenin tehlikesini idrak ederek Ephesos’a geldiğinde, payından bir adak olarak ayırdığı altının yarısını Artemis’in rahibi Megabyzos’a emanet etti, bu meblağ, Kyros seferinden dönerken Kerasous’ta ordunun paylaştığı paradan kendi hissesine düşendi, niyeti şuydu ki eğer o cengin tehlikesinden sağ kurtulursa para kendisine iade edilsin, şayet helak olursa, Artemis’e vakfedilsin, tanrıçaya adanmış bir heykel yapılsın yahut onun nazarında en makbul sayılacak bir şekilde sarf edilsin.
Diğer yarısını Delphi’deki Atina Hazinesi’ne adak olarak gönderdi, üzerine hem kendi adını hem de o birliğin komutasında selefi olan Proksenos’un adını işletti. Agesilaos geri dönerek Boiotia’yı harap etti, Koroneia’daki büyük savaşta Thebai ordusunu ve müttefiklerini mağlup etti, [okunamadı] Xenophon [okunamadı].
Atinalılar, dostları olan Pers Kralı’na karşı geldikleri ve kendilerine karşı Lakedaimonlulara yardım etmiş olan Kiros’un peşinden gittikleri için, Laertios’un bildirdiğine göre, Agesilaos’un yanına gitmesi sebebiyle Xenophon’u sürgün ettiler.
Bazıları bunu 96. Olimpiyatın üçüncü yılına tarihler, oysa Kyros’un Tarihi’nin yazarı, bunun onun Asya’dan ilk dönüşünden evvel olduğunu ima eder, ordunun Thibron’a teslim edilmesinden önce, bu karardan habersiz olan Xenophon’un memleketine dönme niyetinde olduğunu öne sürer.
BÖLÜM VI. Skillous’ta ve Korinthos’ta Nasıl Yaşadığı
Lakedaimonlular, kendi davaları uğruna maruz kaldığı eziyetleri tazmin etmek amacıyla onu kamu bütçesinden geçindirdiler, Eleialılardan aldıkları Skillous arazisinde bir kasaba kurarak Xenophon’a güzel bir ev ve mülk bahşettiler. Bunun üzerine Xenophon Agesilaos’un yanından ayrılarak oraya gitti, Philesia adındaki karısını ve Dioskuroi diye anılan, ondan olma iki oğlu Diodoros ile Gryllos’u da beraberinde götürdü. Spartalı Pelopidas, dilediği gibi tasarruf etmesi için Dardanos’tan esir edilen köleleri ona hediye olarak oraya gönderdi.
Skillous, oyunların kutlanmasıyla meşhur olan Olympia’nın yakınındaydı. Megabyzos bu oyunları izlemeye geldiğinde, Xenophon’un emanetine bırakmış olduğu parayı kendisine iade etti, Xenophon bu parayla kâhinin tavsiyesi üzerine bir miktar arazi satın aldı ve bunu, Apollon tarafından işaret edilen, içinden Efes’teki Diana Mabedi’nin yanından akan ırmakla adaş olan Selinos Çayı’nın geçtiği bir mahalde Diana’ya vakfetti.
Irmak kabuklu deniz mahsullerinin yanı sıra diğer balıklarla doluydu, arazi ise avlanmaya uygun her türlü yabani hayvanı barındırmaktaydı.
Orada bir mabet inşa etti ve sonrasında, vakfedilen para vesilesiyle toprağın mahsulünün öşrünü Diana’ya adadı, kadın olsun erkek olsun tüm yurttaşlar ve komşular ziyafete davet edildi. Ziyafette tanrıçanın sunduğu tahsisattan kendilerine ekmek, şarap ve gerek vakıf arazisinden çıkarılıp kurban edilen, gerekse ziyafet vaktine hazırlık gayesiyle kutsal araziden ve Pholoe’den avlanan yabandomuzu, dağ keçisi ve geyik gibi hayvanların etinden pay verildi.
Burası Lakedaimonia ile Olympia arasındaki yolun üzerinde, mabetten yirmi stadia mesafede yer alır. Kutsal arazide, ziyafete gelen tüccarların yük hayvanlarını beslemeye yetecek ağaçlara sahip koruluklar, tepeler ve koyunlar bulunmaktaydı. Mabedin etrafında her türlü meyve ağacından meydana gelen bir koruluk vardı. Mabet, Efes’tekinin küçük bir benzeriydi, buradaki suret ise oradaki altın surete benzemekteydi.
Mabedin yakınındaki bir sütun şu kitabeyi taşımaktaydı,
BU ARAZİ DIANA’YA VAKFEDİLMİŞTİR. ONA MALİK OLAN KİMSE, HER YILKİ MAHSULÜNÜN ÖŞRÜNÜ VERSİN VE ARTAN KISIMLA MABETİN BAKIMINI SAĞLASIN, İHMAL EDECEK OLURSA, TANRIÇA HAKKINDAN GELECEKTİR.
Xenophon bu inziva yerinde vaktini avlanmakla ve tarih yazmakla geçirdi, dostlarını oraya davet etti, gelenler arasında bulunan Phaidon ve Aristippos, arazinin mevkiinden, binadan ve mülk sahibinin kendi eliyle diktiği ağaçlardan fevkalade memnun kaldılar.
Nihayetinde Eleialılar ile Lakedaimonlular arasında bir savaş baş gösterdiğinde, Eleialılar büyük bir orduyla Skillous’u işgal ettiler ve Lakedaimonlular imdada yetişemeden evvel Xenophon’un evine ve arazilerine el koydular.
Oğulları birkaç uşakla birlikte gizlice Lepreon’a kaçtı, Xenophon ise evvela Elis’e, ardından oğullarının yanına Lepreon’a, nihayetinde ise onlarla birlikte ömrünün geri kalanını geçireceği ve bir ev tuttuğu Korinthos’a gitti.
Bu esnada Argoslular, Arkadialılar ve Thebaililer elbirliğiyle Lakedaimonlulara karşı durdular ve Atinalılar yardımlarına koştuğu sırada onları neredeyse tamamen sindirmişlerdi.
Xenophon oğullarını Lakedaimonlular uğruna savaşmak üzere Atina seferine gönderdi, zira Diokles’in öne sürdüğü üzere, onlar Sparta’da, oranın terbiyesi ve nizamı dairesinde yetiştirilmişlerdi.
Bu husumet, yüz dördüncü Olimpiyatın ikinci yılında meydana gelen büyük Mantineia Savaşı ile neticelendi.
Diodoros, kayda değer bir cüret göstermeksizin sağ salim kurtuldu ve sonradan kardeşinin adını taşıyan bir oğlu oldu. Gryllos ise Thebai süvarilerinin karşısında saf tutmuştu.
Thebaililer kumandanları Epameinondas’ın yiğitliği sayesinde üstünlüğü ele geçirmişken, Epameinondas’ı kendi eliyle öldüren Gryllos’un kahramanlığı öne çıktı, nitekim Pausanias bu vakıanın hem Spartalılar hem de Thebaililer tarafından tasdik edildiğini belirtir, ayrıca Atina’da Mantineia Savaşı’nı tasvir eden ve bu durumu teyit eden bir resim gördüğünü, Mantineia’da ise Gryllos’un at üzerindeki heykelini taşıyan bir sütun dikildiğini ilave eder.
Gryllos bu şerefli muharebede hayatını kaybetti, ölüm haberi Korinthos’ta başında bir çelenkle kurban sunmakta olan Xenophon’a ulaştı.
Oğlunun katledildiğini işitir işitmez çelengini çıkarıp bir kenara koydu, akabinde onun ne şekilde öldüğünü sual etti, düşmanlarının ortasında cesurca dövüşerek, pek çoğunu yere serdikten sonra nihayet kendisinin de düştüğü cevabı verildi.
[başına koyarak], tek bir damla gözyaşı dökmeden kurbanı sundu, yalnızca, bir ölümlünün babası olduğumu biliyordum, dedi ve adına kurban kestiği tanrıları, oğlunun erdeminin kendisine verdiği hoşnutluğun, ölümünün getirdiği kederden daha üstün olduğuna tanıklık etmeye çağırdı. Ksenophon’u memnun etmek gayesiyle Gryllos üzerine yazılmış sayısız mezar yazıtı ve methiye mevcuttu, buradan onun ne denli büyük bir itibara sahip olduğu anlaşılabilir.
Sicilya Tiranı Dionysios’u ziyaret ettiği, lakin bunun hangi vakitte vuku bulduğu belirsizdir, Athenaios tarafından ima edilmektedir; kendisi nakleder ki, onun bir ziyafetinde saki tarafından içmeye zorlandığında tirana adıyla seslenerek, bu ne hâldir Dionysios, demiştir, aşçın bu sanatta pek mahir olsa da bizi arzumuz hilafına yemeye icbar etmez.
Vefatı, Şahsiyeti, Erdemleri
Ksenophon, ileri bir yaşta, ki Lukianos’a göre doksan yaşındaydı, yüz beşinci Olimpiyatın ilk senesinde, Kallidemos ya da Kallimedes arkhon iken, Amyntas oğlu Philippos’un Makedonya tahtına çıktığı sırada Korinthos’ta vefat etti.
Zeki ve vakur bir bakışı, gür ve uzun saçları vardı, Laertios’un ifadesiyle söylenecek olursa kelimelerin kifayetsiz kalacağı derecede güzeldi, her hususta mahirdi, bilhassa atlara ve ava ziyadesiyle düşkündü, eserlerinin de şehadet ettiği üzere taktik ilminde pek usta idi, dindardı, kurban sunmayı pek sever ve bunları yorumlamakta maharet gösterirdi, Sokrates’in sadık bir takipçisiydi, açken ot yemenin, susamışken su içmenin hoş olduğunu ifade etmesinden de anlaşılacağı üzere itidalli bir tabiata sahipti.
O denli âlicenap ve dürüsttü ki, Thukydides’in gizli kalmış yazılarını kendine mal etmesi mümkünken, onları şerefiyle neşretmeyi tercih etti.
Hülasa, hem amel hem de tefekkür bakımından her cihetten kâmil bir şahsiyetti; Eunapios’un dediği gibi Ksenophon, [felsefeyi] hem sözleri hem de amelleriyle tezyin eden yegâne filozoftu. Nutuklarında ve yazılarında ahlaki erdemi tasvir eder, amellerinde ise müstesna bir duruş sergilerdi. İdaresi cihetinden fevkalade bir kumandandı. Şayet Ksenophon cesur insanların alelade amellerinin dahi kayda geçirilmesi icap ettiğini söylememiş olsaydı, İskender böylesine büyük bir şan kazanamazdı.
Üstadı Sokrates’in münazaralarını yazıya döken ilk kişi oydu ve Platon’un yaptığı gibi kendi fikirlerini araya sokmaksızın bunu büyük bir sadakatle yerine getirmişti, Aulus Gellius’un belirttiğine göre de Platon’u tam da bu sebepten ötürü hakikatten sapmakla suçlamıştır.
Bu ikisi arasında derin bir husumet bulunduğu aynı müellif tarafından teyit edilmektedir, müellif buna delil olarak hiçbirinin diğerinin adını kendi eserlerinde anmamasını zikreder. Yalnızca Vossius, Gellius’un gözünden kaçan bir hususa dikkat çekerek, onun Platon’un adını Hatıralar’ında bir kez zikrettiğini belirtir. Bu husumet Athenaios ve Laertios tarafından da tasdik edilmekte, Ksenophon’un Aiskhines’e yazdığı mektupla da pekişmektedir; mezkûr mektupta Ksenophon, Sokrates’in talimiyle yetinmeyip İtalya’daki Pythagorasçılara ve Mısır rahiplerine gittiği gerekçesiyle Platon’u kınar, zira bu hâl Sokrates’e sadakat göstermeyen bir zihnin tezahürüdür. Yazılarından anlaşıldığı üzere Aristippos ile de ihtilaf hâlindeydi.
Laertios’un onun hakkında kaleme alınmış iki manzum fıkrası bulunmaktadır, ilki Kyros ile birlikte Yukarı Asya’ya seferine dairdir,
Ulu Ksenophon aynı anda iki uruc eyledi, Biri bizzat Asya’ya, diğeri nâmıyla semaya, Üslubu ve ameli, bu ebedî âbideler.
Diğeri ise sürgününe dairdir,
Seni ey asil Ksenophon, Kekrops’un soyu, Kyros’a yâr oldun diye sürdü yurdundan, Lakin yabancılar öz halkından daha müşfik çıktı, Atina’nın borcunu fazlasıyla ödedi Korinthos.
Laertios yedi Ksenophon sayar,
İlki bu zattır, ikincisi Nikostratos’un kardeşi ve Tezlerin müellifi olan Atinalıdır, diğer pek çok telifatının yanında Pelopidas ile Epameinondas’ın hayatlarını kaleme almıştır, üçüncüsü Koslu bir tabiptir, dördüncüsü Hannibal Tarihi’nin müellifidir, beşincisi masalsı canavarlara dair eserler yazmıştır, altıncısı Paroslu bir heykeltıraştır, yedincisi ise eski bir komedya şairidir.
Suidas bunlara üç isim daha ilave eder, biri [okunamadı], ikincisi Ephesoslu, üçüncüsü Kıbrıslı olup tarihyazarı yahut daha ziyade kurmaca hikâye yazarlarıdır; ilkinin eseri Babyloniaka, ikincisinin eseri on kitaptan müteşekkil Ephesiaka, üçüncüsünün eseri ise Kinyras, Myrrha ve Adonis’e dair Kypriaka adını taşır.
BÖLÜM VIII.
Dionysios Halikarnasseus der ki, Ksenophon ve [okunamadı] meydandaki hatiplerden baldan daha tatlıdır. [okunamadı]
[okunamadı]
Scipio Africanus’un [okunamadı] Ksenophon’un kitapları [okunamadı] kâmil bir hükümdar. Kyros’un erdemlerine dair, bir tarihten ziyade [okunamadı] vermiş, onun ne olduğunu değil, ne olması gerektiğini tasvir etmiştir.
Kyrou Anabasis, Genç Kyros’un Asya içlerine yürüyüşü, yedi kitaptır, Laertios’un müşahade ettiği üzere her birinin bir mukaddimesi varken, eserin umumuna ait bir mukaddime yoktur.
Masius, bu eserin müellifinin o olmadığından şüphe eder, [okunamadı]
Agesilaos üzerine, bu risale hakkında Cicero der ki, Agesilaos resminin yahut heykelinin yapılmasını men etmiştir [okunamadı]. Ksenophon’un adı altında dolaşan bir risale daha mevcuttur, lakin bu metin Annius tarafından uydurularak aleme onun adıyla yutturulmuştur.
Ksenophon’un Mektupları Aiskhines’e Mektup I
Hermogenes ile karşılaştığımda, diğer meselelerin yanı sıra hangi felsefeyi takip ettiğinizi sordum, Sokrates ile aynı felsefeyi, diye cevap verdi.
Bu temayülünüzden ötürü Atina’da yaşadığınız vakitler size hayranlık duyardım, bilgeliğin diğer taliplerine kıyasla gösterdiğiniz sebat sebebiyle aynı hayranlığı hâlen muhafaza etmekteyim, zira şayet Sokrates’in hayatına fani diyebilirsek, o zata böylesine meftun olmanız benim nezdimde erdeminizin en bariz delilidir. Üzerimizde ilahi varlıkların hüküm sürdüğünü herkes bilir.
Bizden kudretçe üstün oldukları için onlara ibadet ederiz, lakin mahiyetlerinin ne olduğunu bilmek kolay olmadığı gibi, bunu tecessüs etmek de caiz değildir.
Hizmetkârların efendilerinin tabiatını ve eylemlerini sorgulamak gibi bir vazifesi yoktur, onların tek ödevi itaat etmektir, üstelik insana ait meselelerle meşgul olanlar ne kadar çok takdiri hak ederse, yersiz ve zamansız gayretlerle boş bir şan şöhret peşinde koşanların başına da o kadar çok dert açılır. Zira ey Aiskhines, herhangi bir kimse Sokrates'in göklerden bahsettiğini yahut talebelerine riyazi ispatlar öğütlediğini ne vakit işitmiştir? Mûsikiden kulak zevkinden öte bir şey anlamadığını biliriz, [okunamadı], diğer şeyleri bir yana bırakıp dostlarıyla her daim yüce bir mesele hakkında hasbihal ederdi. Cesaret nedir, adalet nedir ve diğer erdemler nelerdir?
Bunları insanın yegâne hayrı olarak adlandırırdı, insanların [okunamadı] ulaşamayacağını, bunların hikâyeler kabilinden, kibirli hikmet hocalarınca öğretilen gülünç şeyler olduğunu söylerdi. Yalnızca bunları öğretmekle de kalmaz, ameli de talimine mutabık düşerdi, nitekim bunu başka bir yerde etraflıca kaleme aldım; gerçi siz zaten vakıfsınız lakin mütalaa etmenizden memnuniyet duyacağınızı umarım. Sokrates'in vazettikleriyle mutmain olmayanlar, bu kanaat üzerine [okunamadı] muhtemel olana yönelsinler.
Yaşarken [okunamadı] tanrısallık, ölünce katilleri pişmanlıkla kefaret [okunamadı], lakin Pisagor'un bu fevkalade dini öğretisi [okunamadı], bu lüzumsuz meşgale, tıpkı tiranlara duydukları muhabbet ve lüks bir sofrayı kanaatkâr bir sofraya tercih etmeleri gibi, onların Sokrates'e karşı sebatsızlıklarını gösterir [okunamadı].
Kriton'a, Mektup II
Sokrates bize sık sık, çocuklarına çok servet yığıp da onları erdemle yetiştirmeyenlerin, atlarını bolca besleyip onları asla terbiye etmeyen kimselere benzediğini söylerdi.
Böylece atlarının hali vakti yerinde olur ama hizmete yaramaz hale gelirler, oysa bir atın meziyeti semizliğinde değil, cenk meydanındaki yararlılığındadır.
Aynı minvalde, çocukları için topraklar satın alıp bizzat onların şahsiyetini ihmal edenler de yanılırlar, mülkleri pek kıymetli olur ama kendileri bir kıymet ifade etmez, oysa mülkün sahibi kendi mülkünden çok daha muhterem olmalıdır.
Binaenaleyh, evladına az miras bıraksa dahi onu güzel terbiye eden kimse, ona çok şey vermiş demektir.
İnsanı büyük yahut küçük kılan akıldır, ellerinde ne varsa iyilere kâfi görünür, nasipsizlere ise pek az gelir.
Çocuklarınıza zaruretin gerektirdiğinden fazlasını bırakmıyorsunuz, onlar iyi terbiye edildikleri takdirde bunu ziyadesiyle yeterli bulacaklardır.
Cahil kimseler, anlık kederden azade olsalar bile istikbale dair korkuları hiç eksilmez.
Sotira'ya, Mektup III
Ölüm, kanaatimce ne hayırdır ne şer, yalnızca hayatın nihayetidir, lakin herkese aynı şekilde tecelli etmez, zira doğuştan daha kuvvetli yahut zayıf olduklarından ömürleri bir değildir, bazen ölüm hayırlı yahut şerli sebeplerle erkene alınır. Ve yine, ölüm için bu derece kederlenmek münasip değildir, zira doğum insanın fani yolculuğunun başlangıcı, ölüm ise nihayetidir. O, bütün insanların, ne kadar gayrimemnun olsalar da mecbur oldukları veçhile öldü, ancak güzel ölmek, rıza gösteren ve iyi terbiye görmüş bir kimsenin harcıdır.
Gryllos ve en uzun ömrü değil en faziletli ömrü seçen her kim varsa, her ne kadar Tanrı'nın takdiriyle onun ömrü kısa sürse de böyledir.
Lamprokles'e, Mektup IV
Evvelemirde Sokrates'in servetin faydasıyla ölçülmesi gerektiğine dair o pek kıymetli sözünü tasdik etmelisiniz.
O, geniş mülkleri servet addetmez, yalnızca kifayet miktarı olanı öyle sayardı.
Bunun takdirinde aldanmamamızı öğütler, bunlara hakikaten zengin der, geri kalanları ise mülk zafiyetinden değil, zihnin devasız fakirliğinden mustarip yoksullar olarak tesmiye ederdi.
Mektup V
Oğlum Gryllos'u methedenler vazifelerini yaptılar, sizler de Sokrates'in amellerini bizlere yazmakla pek iyi ettiniz, bizler yalnızca kendimiz iyi olmaya gayret etmekle kalmamalı, aynı zamanda [okunamadı] insanların [okunamadı].
[okunamadı] Sokrates'in [eserlerini/hatırasını] derlemek [okunamadı], zira Diana şenliklerini tesit etmek üzere [okunamadı] muhteşem [okunamadı].
Bize gel dostum, zira kimseden bir şey kabul etmeyiz, [okunamadı] sizi iaşe edebildiğim müddetçe, geriye kalan da bizi geçindirmeye kâfi gelecektir, zira Sokrates'in dediği gibi, şayet bize münasip değillerse biz [okunamadı]; ihtiyaçlarınızı karşılaması için asil bir dost olan oğlum Gryllos'a yazıyorum, yazıyorum zira [okunamadı] ona lütufta bulunmaya söz vermiştiniz.
Kebes ve Simmias'a, Mektup IX
Fakir bir adamdan daha zengini yoktur derler.
Ben de kendimde bunu görüyorum, çok şeyim yok, lakin siz dostlarım benimle alakadar oldukça çok şeye sahipmiş gibi görünüyorum, [okunamadı] bu ise zarar verebilir ama deva olmaz.
Sokrates'in söylediklerini hatırlayın, onun ameline ve öğütlerine uyun. Kederlenmekle yalnızca kendinizi ve çocuklarınızı harap edersiniz, [okunamadı] Sokrates'e olan muhabbeti, [okunamadı]. Bu husustaki gerekçe Laertios'tan aşikârdır, zira onu böyle tarif eder. Ksenophon [okunamadı].
AISKHINES, BÖLÜM 1, Hayatı
[okunamadı]
[okunamadı]
Fakirliğin sevkiyle, Platon ve Aristippos’un da orada bulunduğu bir vakitte, Tiran Dionysios’un yanına, Sicilya’ya gitti.
Tiran’ın gözünden düşmüş olan Platon, Aishines’i takdim ederek onun teveccühünü yeniden kazanmak için bunu bir fırsat bildi. Onunla konuşmak üzere huzura kabul edilmeyi talep etti, Tiran ise kendisini müdafaa kabilinden bir şeyler öne süreceğini zannederek bu ricayı kabul etti.
Huzura çıkar çıkmaz söze şöyle başladı,
Şayet bilesiniz ki Dionysios, bir kimse size fenalık etmek gibi düşmanca bir niyetle gelse, fakat fırsat bulamasa, onun cezasız çekip gitmesine rıza gösterir miydiniz? Asla, diye cevap verdi Dionysios,
Zira düşmanların yalnızca kötü fiilleri değil, niyetleri de cezayı hak eder. Öyleyse, diye mukabele etti Platon, bir adam buraya size bir hayır dokundurmak niyetiyle gelse ve siz ona bu fırsatı tanımasanız, onu hor görüp ihmal etmeniz reva mıdır? Dionysios kimden bahsettiğini sordu, Aishines’ten, dedi, kendisi Sokrates’in dostları arasında en yüksek fazilet ve dürüstlük sahibi kimseler kadar müstakim bir zattır, sohbetinde bulunanları ıslah etme iktidarına haizdir, sizinle felsefe konuşmak maksadıyla deniz aşırı meşakkatli bir sefere katlanıp buraya kadar gelmişken yüzüstü bırakılmıştır.
Dionysios bu sözlerden öyle hoşnut oldu ki, Platon’un bu açık yürekliliğine ve ali cenaplığına hayran kalıp ona sarıldı ve Aishines’e bol ihsanda bulunup onu fevkalade bir hürmetle ağırladı. Plutarkhos böyle nakleder, lakin Laertios, Aishines’in oraya vardığında Platon tarafından hakir görüldüğünü, Aristippos tarafından tavsiye edildiğini söyler ki Sokratesçi Mektuplar da bu ikinci rivayeti teyit eder.
Dionysios’a bazı diyaloglarını takdim etti ve onun lütuflarına mazhar oldu, Dionysios tahttan indirilip Dion idareyi ele geçirene dek onun yanında yaşadı, akabinde Atina’ya döndü. Orada Platon ve Aristippos’un şöhreti pek ziyade olduğundan felsefesini alenen icra etmeye cesaret edemeyerek gizlice talebe okuttu ve para aldı, nihayetinde kendini mahkemeler için hitabet metinleri kaleme almaya vakfetti ki Timon’un bildirdiğine göre bu hususta pek ikna ediciydi.
Lysias ona reddiye olarak, Athenaios’a göre Peri Sykophantias, yani Müfterilik Üzerine başlıklı bir nutuk kaleme aldı, bu nutukta onu hiçbir surette muhtemel görünmeyen pek çok cürümle itham eder, nitekim haksız bir davaya hamilik etmek ve geri ödememe kastıyla borç almak bir yana, Solon’un kanunlarına ve Sokrates’in düsturlarına aykırı olarak merhem satıcılığı taslamakla, Hermeus’un zevcesine ve evlatlarına haksızlık etmekle suçlar. Athenaios’a bakınız.
Ho Mythos lakaplı Aristoteles onun pek yakın bir dostuydu. Laertios bu adı taşıyan sekiz kişi sayar, birincisi bu feylesof Aishines, ikincisi retorik üzerine yazmıştır,
üçüncüsü Demosthenes ile muasır olan hatiptir, dördüncüsü İsokrates’in talebesi olan Arkadyalıdır, beşincisi Rhetoromastiks lakabıyla anılan Midillilidir, altıncısı Rhodoslu Melanthios’un talebesi, Neapolisli bir Akademia feylesofudur, yedincisi Laertios’un kendi devrinde mevcut olduğunu zikrettiği bir tarihçidir, sekizincisi Cicero’nun dostudur, heykelcilik üzerine yazmıştır.
BÖLÜM II
Nutuklar ve mektuplar kaleme almıştır. Athenaios, onun itidal, insaniyet ve dürüstlük hasletleriyle temayüz ettiğini teyit eder.
Menedemos, onu Ksanthippe’den temin ettiği Sokrates’e ait pek çok diyaloğu kendisine mal etmekle itham eder. Panaitios ise bunların sahte olmayıp bizzat kendisine ait olduğuna kanidir.
Laertios’un bildirdiğine göre Sokratesçi üslup ve hususiyeti yansıtan diyalogları yedi adettir, birincisi daha sade bir üslupla yazılmış olan Miltiades, ikincisi Kallias’tır ki bu eserde Kallias ile ebeveyni arasındaki husumeti ele alması, talebeleri Theramenes, Philoksenos ve Ariphrades üzerinden Anaksagoras ile Prodikos’u tezyif etmesi sebebiyle Athenaios tarafından muaheze edilir, üçüncüsü Rhinon, dördüncüsü Athenaios ve Harpokration tarafından iktibas edilen Aspasia, beşincisi yine Athenaios’un zikrettiği Alkibiades, altıncısı Athenaios’un aktardığına göre Alkibiades’i şaraba ve kadınlara düşkün olarak resmettiği Aksiohos’tur ki bu husus Platon’a ait sahte diyaloglar arasında yer alan Aksiohos’ta bulunmadığından Vossius’un bunun aynı eser olmadığı yönündeki kanaatini teyit eder, sonuncusu ise Demetrios Phallereus ile Athenaios’tan anlaşıldığı üzere o şahsın reziletlerini yeren hiciv mahiyetindeki Telauges’tir.
Aishines’in adına atfedilen, pek gevşek ve Sokratesçi ciddiyetten uzak, akephaloi denilen yedi diyalog daha vardır, bu sebeple Atinalı Peisistratos bunların ona ait olduğunu inkar etmiştir, Perseus ise bunların Eretrialı Pasiphon tarafından yazıldığını ve Aishines’in diyalogları arasına karıştırıldığını söyler, bunların adları Suidas’a göre şunlardır, Phaidon, Polyainos, Drakon, Eriksias, muhtemelen Fazilet Üzerine olanı, Erasistratos ve İskitler.
Nutukları, onun retorikteki kemalatına tam bir şahadet teşkil eder, Laertios buna delil olarak Komutan Phaiaks’ın pederi müdafaasına irad edilen nutku ve Leontinoili Gorgias’ı taklit ettiği nutukları gösterir, Philostratos da bunlar arasında Delos hakkındaki nutku zikreder. Mektuplarından biri Dionysios’adır.
Sokratesçi Mektuplar arasında onun adıyla kayıtlı bir diğeri ise şu kelimelerle yer alır,
[okunamadı] beni derhal Dionysios’a götürdü, vardığında ona şöyle dedi,
Dionysios, bir adam buraya size zarar vermek kastıyla gelseydi ona ne yapardınız? En kötüsünü, diye mukabele etti Dionysios, elimden gelen en fena muameleyi yapardım.
Lakin, dedi Aristippos, şayet bir kimse sizin hayrınızı gözeterek buraya gelseydi, sizin iyiliğinizi murat etmiş olmaz mıydı? Dionysios bunu ikrar edince, öyleyse görünüz ki, diye devam etti, Sokrates’in talebelerinden Aishines sizin hayrınızı gözeterek buraya gelmiştir, öyleyse böyle bir kimseye layık olduğunu teslim ettiğiniz ihsanları ona bahşediniz.
"Elbette," dedim onun sözünü keserek, "Aristippos bu hitabında takdire şayan bir dostluk sergiliyor, ancak bizler yalnızca, muhataplarımızı istismar etmekten bizi alıkoyacak kadar bir hikmete sahibiz."
Dionysios bu durumdan memnuniyet duyarak Aristippos’u övdü ve bana borçlu olduğunu ikrar ettiği şeyi yerine getirme vaadinde bulundu. İddiamızı işitip bundan pek hoşnut kalmış göründüğünden, şayet elimizde başka diyaloglar da varsa bunları kendisine göndermemizi talep etti, biz de bunu yapacağımıza söz verdik, bu sebepledir ki sevgili dostlar, pek yakında sizlerle [okunamadı] niyetindeyiz.
Ben okurken Platon da oradaydı, bunu size söylemeyi neredeyse unutuyordum, Aristippos’un mevcudiyeti hasebiyle Dionysios’un kulağına benim lehime gizlice bir şeyler fısıldadı, zira o dışarı çıkar çıkmaz, bana o zat, yani Aristippos oradayken asla serbestçe konuşamadığını söyledi, ancak sizinle ilgili olarak Dionysios’a ne söylediğim hususunda onu tasdik ederim, bahçede vuku bulan [okunamadı] birçok latifeli sözle onun nutkunu teyit etti, zira bunlar öyle hezeyan kabilinden lakırdılar değildi. Umum nezdindeki şöhretlerini gözeterek, Aristippos ile Platon’a aralarındaki rekabete nihayet vermelerini salık verdim, zira amellerimiz mesleğimize yahut iddiamıza mutabık düşmezse pek ziyade gülünç duruma düşeriz.
KRİTON
Kriton bir Atinalı ve Sokrates’in talebesiydi, onu öylesine bütün bir muhabbetle severdi ki zaruri ihtiyaçlar hususunda darlık çekmesine asla müsaade etmezdi, bu hususta Sokrates’in Hayatı bahsinde daha etraflıca durulmuştur. Kendisine hiçbir zararı dokunmamış kimselerin eziyetlerine ve davalarına maruz kalıp dururdu, zira bu kimseler onun mahkemeye başvurmaktansa haksız yere para vermeyi yeğleyen mülayim tabiatını suiistimal etmekteydiler, Sokrates diğerlerini savuşturması için ona da aynı şekilde işgüzar ve musallat tabiatlı birini maiyetine almasını tavsiye etti. Kriton bu nasihat mucibince, mahir bir hukukçu lakin muhtaç durumda olan Arkhidamos’u intihap etti, o da gördüğü ihsanlar ve lütuflar karşısında minnet duyarak yalnızca Kriton’u değil, onun dostlarından herhangi birini taciz eden herkesin üzerine şiddetle gitti. Kriton on yedi [okunamadı] kaleme aldı, Tedbirsizlerin Levmi; [okunamadı] yahut Siyasetçi Üzerine, İffet Üzerine, Cesaret Üzerine, Emniyet Üzerine, Kanun Üzerine, İlahiyat Üzerine, Sanatlar Üzerine, Muhavere Üzerine, [okunamadı] Üzerine, Protagoras yahut Siyasi Adam, Harfler Üzerine, Şiir Üzerine, Dürüst Olan Üzerine, Öğrenme Üzerine, Bilim yahut Bilgi Üzerine, Bilmenin Mahiyeti Nedir. Keza Sokrates için bir Müdafaanâme de yazdı. Dört oğlu vardı, Kritobulos, [okunamadı], Epigenes ve Ktesippos, bunların hepsi Sokrates’in dinleyicisiydi, haklarında evvelce bahsedilmişti. Suidas onun ismini taşıyan üç kişiyi daha zikreder. Biri Getika Hikâyeleri yazmıştır, ikincisi Makedonya’nın bir şehri olan Pieria’dandı, üçüncüsü Naksosluydu.
SİMON
Simon bir Atinalı idi, bir dericiydi. Sokrates onun dükkânına gelip orada münazaralarda bulundukça, aklında tutabildiği her şeyi yazıya dökerdi, bu sebepledir ki onun eserlerine deri risaleleri manasında skytikoi denirdi. Bunların hepsi tek bir ciltte toplanmış otuz üç adetti,
Tanrılar Üzerine, Hayır Üzerine, Dürüstlük Üzerine, Dürüst Olanın Mahiyeti, Adalet Üzerine birinci, Fazilet Üzerine ikinci, Faziletin Öğretilemeyeceğine Dair, Yiğitlik Üzerine birinci, ikinci ve üçüncü, Kanun Üzerine, Halk Muhabbeti Üzerine, Şeref Üzerine, Şiir Üzerine, Sıhhat Üzerine, Aşk Üzerine, Felsefe Üzerine, Bilgi Üzerine, Musiki Üzerine, Şiir Üzerine, Dürüst Olanın Mahiyeti, Doktrin Üzerine, Münazara Üzerine, Hüküm Üzerine, Emek Üzerine, Tamahkârlık Üzerine, Övünme Üzerine, [okunamadı] yahut başkalarına göre İstişare Üzerine, Nutuk Üzerine, Çareler Üzerine, Kötülük Etmek Üzerine. Sokratik diyalogları ilk istimal eden odur.
Perikles, şayet yanına gelirse hiçbir eksiği kalmayacağını vadettiğinde, o söz hürriyetini satmayacağını beyan ederek mukabelede bulunmuştur.
Sokratik Mektuplar mevcuttur, Aristippos’a bir cevap mahiyetindeki şu mektup onun namına kayıtlıdır, "Öğretimizi Dionysios nezdinde tezyif ettiğinizi işitiyorum, bir derici olduğumu ve deri üzerinde çalıştığımı itiraf ederim, lakin Sokrates’in peşinden gittiğinizi zannederken sefahat içinde yaşıyorsunuz. Çocuklarınıza gelince, yaşayış tarzımla alay ederek mektup yazdığınız Antisthenes onları tedip edecektir."
GLAUKON
Dokuz diyalog kaleme almıştır, hepsi tek bir ciltte toplanmıştır, Laertios tarafından şu şekilde zikredilir, İyilerin Eğitimle Bu Hale Gelmediklerine Dair, Sahip Olmak Üzerine [okunamadı] Phidylos, yahut daha ziyade Nausifanes [okunamadı]. Kendisine atfedilen otuz iki diyalog daha vardır.
KEBES
Thebaili idi, bir feylesof ve Sokrates’in talebesiydi. Üç diyalog kaleme almıştır. Levha ki bugün de mevcuttur, yedincisidir. Phrynichos, yeraltı dünyasına dair bir rivayet ile başka metinler de telif etmiştir. Bunlar, üstatlarının doktrinini hiziplere bölmeyen feylesoflardır, bu cihetten bakıldığında, her ne kadar sair zümreler de bu unvanı temellük etse de, kendilerine Sokratik denmesi daha muvafıktır.
KRONOLOJİ
Arkhonlar, Damasias. Thales doğdu, bütün Olimpiyat müsabakalarında muzaffer olan Phrynon, kuvvetle muhtemel Pittakos’un savaştığı zattır. Eukrates, Anakharssis Solon’u ziyaret etmek üzere Atina’ya geldi. Philippos, Periandros kırk yıl hüküm sürdükten sonra vefat etti. Thales ve diğer altı zata Bilge sıfatı bahşedildi. Zodyak’ın eğikliği keşfedildi.
Aristomenes. Pittakos öldü. Pythagoras, Thales’i ziyaret eder. Iamblikhos’tan derlenmiştir. Epikharmos doğdu. Anaximenes olgunluk çağına ulaştı. Eusebios. Erxikleides, [okunamadı]. Anaxagoras doğdu. Pythagoras öldü. Marathon Muharebesi. Dareios öldü, yerine Kserkses geçti. Herakleides.
Miltiades, [okunamadı] 17 yıl hüküm sürdükten sonra öldü. Sols- Muharebesi, Phaidon, Dromokleides, Akestorides, Timarkhides, Diphilos, Timokles, Murykhides.
Glaukides, Theodoros, Euthemenes, Nausimakhos, Antilokhides, Khares, Pythodoros, Apollodoros, Epameinondas, Diotimos, Eukleides, Euthydemos, Stratokles, Isarkhos, Amynias, Alkaios, Ariston, Aristophilos, Arkhias, Antiphon, Euphemos. Xenophon bu sıralarda doğdu, felsefe tahsil etti.
Sokrates ve Xenophon’un savaştığı muharebe, Aristophanes ikinci kez sahneledi.
Aigospotamoi’de gökten bir taş düştü, [okunamadı] Thukydides. Aristokrates, Diskinetos, Lysistratos, Nausigenes. KRONOLOJİ.
Thukydides tarihini bitirir, [okunamadı] bıraktığı yerden devam eder. Kyros’un [okunamadı] ilk seferi. Dionysios Syrakousai Kralı oldu. Arginusai Muharebesi. On komutan idama mahkûm edildi. Otuz Tiran. Theramenes idama mahkûm edildi. Kyros’un kardeşine karşı Asya seferi, ölümü, Xenophon ordu ile geri çekilir.
Otuz Tiran devrildi. Sokrates idama mahkûm edildi.
Thimbron, Lakedaimonlular tarafından Tissaphernes’e karşı [okunamadı], Xenophon’un Perslere karşı Asya’ya dönüşü, evine döndü, Koroneia’da savaştı. Aristoteles doğdu.
Xenophon öldü. Elpines, Kallistratos, Kallimakhos, Theophilos, Themistokles, Arkhias, Euboulos, Lykiskos, Pythodoros, Sosigenes, Nikomakhos, Theophrastos, Lysimakhides, Kharonidas, Phrynikhos, Pythodoros, Euainetos, Eukleides, Nikokrates, Nikeratos, Aristophon, Kephisophon, Euthykritos, Hegemon, Khremes, Antikles, Hegesias, Kephisodoros, Philokles, Arkhippos, Neaikhkmos, Apollodoros, Arkhippos, Demogenes, Demokleides, Praxiboulos, Simonides, Hieromnemon, Phaleronlu Demetrios, Karinos, Anaxikrates, Koroibos, Ksenippos, Pherikles, Leostratos, Nikokles, Kalliarkhos, Hegemakhos, Euktemon, Mnesidemos, Antiphanes. Platon 82 yaşında öldü. Aristoteles Midilli’ye gitti. Aristoteles Lykeion’da 13 yıl ders verdi, Polemon Akademi’nin başına geçti. Akademi başkanlığı 26 yıl.
Lakydes okulu Evandros ve Telekles’e devreder.
FELSEFE TARİHİ, DÖRDÜNCÜ KISIM, Kyrene, Megara, Elea ve Eretria Ekollerini İhtiva Eder
BÖLÜM 1, Yurdu ve Ailesi
Bu devirde Yunanlar arasında felsefeye duyulan hürmetin günden güne artması sebebiyle, Cicero’nun belirttiği üzere, daha az akli temele dayanan ve kısa sürede çöken, daha güçlü argümanlarla büsbütün ortadan kalkan ya da en müreffeh şehir olan Atina’da icra edilenler kadar uzun ömürlü olmayan, kısa süreli ekolleri evvelemirde ele alacağız.
Sokrates’in talebesi Aristippos, onun vefatından sonra Afrika’daki memleketi Kyrene’ye dönmüş, talebelerinin muhafaza ettiği öğreti de buradan hareketle Kyrene ekolü adını almıştır. Kendisi, Kyrene’li Aretades’in oğluydu.
BÖLÜM 2, Atina’ya Gidişi ve Sokrates’i Dinlemesi
Aristippos, Sokrates’in namını işiterek ilk defa Atina’ya gitti. Olimpiyat Oyunları esnasında İskhomakhos ile mülaki olup Sokrates’in gençleri bu denli tesiri altına aldığı münazaraların mahiyetini sordu, ondan felsefî tohumlar mesabesinde bazı nüveler işitti. Bu sözlerden öylesine derinden etkilendi ki sararıp soldu, nihayetinde içindeki hararetli susuzluğu dindirmek üzere Atina’ya doğru bir seyahate çıktı. Orada pınarın kaynağından kana kana içti, bizzat Sokrates’in şahsiyeti, kelamı ve gayesi kötülüklerimizi bilip onlardan kurtulmak olan felsefesiyle mutmain oldu. Aristoteles, layıkıyla söylenmiş sözleri yanlış tevil edenlere felsefenin zarar verdiğini ifade etmiştir. Aristippos, bilhassa Sokrates’in hazza dair münazaralarından hoşnutluk duyarak hazzın bütün saadetin dayandığı nihai gaye olduğunu iddia etti. Hayatını da lüks, hoş kokulu merhemler, kıymetli libaslar, şarap ve kadınlar peşinde tüketerek bu görüşüne muvafık bir tarzda sürdürdü, benimsediği bu maişet tarzı, Sokrates’in talim ettiği kaidelerden ve amellerinden, mezkûr şeylerin bizatihi kendisi kadar uzaktı.
Zira serveti ve üç kır mülkü olmasına rağmen, Sokrates’in talebeleri arasında ders vermek karşılığında para alan ilk kişi oydu.
Bunu fark eden Sokrates, ona bu kadar çok şeye nasıl sahip olduğunu sordu. O da, "Siz nasıl bu kadar az şeye sahip oldunuz?" diye karşılık verdi.
Aristippos kendisine yirmi mina gönderdiğinde, Sokrates bu gidişata duyduğu hoşnutsuzluğu daha da açık etti ve parasını geri çevirerek Daimon'unun bunu kabul etmesine izin vermeyeceğini söyledi. Sokrates'i terk edip Aigina'ya gitti, burada eskisinden daha serbest ve lüks bir hayat sürdü. Sokrates onu bu yoldan döndürmek için sık sık fakat sonuçsuz kalan ihtarlarda bulundu ve aynı gaye ile Ksenophon'da rastladığımız o söylevi neşretti. Aristippos burada, her yıl Neptün Şenlikleri münasebetiyle oraya gelen ve kendisinin de düzenli olarak ziyaret ettiği Korinthoslu meşhur hetaira Lais ile tanıştı, Hermesianaks'ın bildirdiğine göre, onun uğruna Korinthos'a bir seyahat dahi yaptı.
Aşk Kyreneliyi Korinthos'a sürükledi, Orada Tesyalyalı Lais'in yatağında zevk sürdü, Hünerli Aristippos'un malumu değildi hiçbir sanat, Aşkın kudretinden kendisini sakınacak.
Korinthos seyahatindeyken büyük bir fırtına koptu ve bu durum onu fazlasıyla tedirgin etti, yolculardan biri ona, "Biz sıradan insanlar korkmuyoruz da sen mi korkuyorsun?" dedi. Aristippos, "Canlarımız bir değil ki, sen sefil ve bedbaht bir hayatı tehlikeye atıyorsun, bense saadeti ve kemali" diye cevap verdi. Kendisini Lais ile düşüp kalktığı için ayıplayanlara ise şöyle dedi, "Ona para veriyorum ki onun zevkini sürebileyim, başkaları sürmesin diye değil." Hizmetkârı, Kinik Diogenes'i karşılıksız ağırlayan bir kadına bu kadar çok harcama yaptığı için kendisini azarladığında Aristippos, "Başkalarının daha önce oturduğu bir evde ikamet etmek yahut başka yolcular taşımış bir gemide seyahat etmek sence abes midir?" dedi. "Hayır" cevabını alınca, "Öyleyse başkalarının zevkini sürdüğü bir kadına meyletmek de abes değildir" dedi ve ekledi, "Ben ona sahibim, o bana değil."
Aigina'da Sokrates'in vefatına kadar ikamet etti, bu durum Platon'un şahitliğinin yanı sıra bizzat bu hadise üzerine yazdığı şu mektuptan da anlaşılmaktadır,
Sokrates'in vefatını ben ve Kleombrotos haber aldık, ayrıca On Birler Meclisi'nin elinden kaçma imkânı varken, kanun yoluyla beraat etmedikçe bunu yapmayacağını, zira bunun vatanına elinden geldiğince ihanet etmek anlamına geleceğini söylediğini öğrendik. Benim kanaatime göre ise haksız yere hapsedildiği için hürriyetini her ne şekilde olursa olsun elde etmeliydi, çünkü gayriiradi veya düşüncesizce yapabileceği her fiilin dahi haklı sayılacağı fikrindeyim. Yine de bundan ötürü, sanki bu hususta kötü bir şey yapmış gibi onu kınamıyorum.
Bana Sokrates'in bütün dostlarının ve talebelerinin, benzer bir akıbetin başlarına gelmesinden korkarak Atina'yı terk ettiğini yazıyorsun, iyi yapmışlar. Biz de şu an Aigina'da kalarak bir müddet burada devam edeceğiz, sonra yanınıza gelip elimizden geldiğince size hizmet edeceğiz.
Bölüm IV. Mezhebinin Teessüsü
Aristippos nihayetinde memleketine dönerek orada felsefe hocalığı yaptı ve doktrininden ötürü Hedonik, yani hazcı olarak anılan mezhebini kurdu. Bu Kyrene talimini takip edenler şöyle inanırlardı,
Bunlar olmaksızın dahi neyin iyi neyin kötü olduğunu öğrenmiş bir kimse, layıkıyla kelam edebilir, batıl inançları ve ölüm korkusunu üzerinden atabilir.
Duyuların dış dünyaya dair hakiki bir malumat vermediğini, harici hiçbir şeyin kavranamayacağını savundular. Yalnızca keder ve haz gibi bir temas ile hissedilen haller idrak edilebilir, herhangi bir şeyin hangi renkte olduğunu veya nasıl bir ses çıkardığını bilemeyiz, yalnızca kendimizin şu veya bu şekilde etkilendiğimizi hissederiz, haller kavranabilirdir, nesneler ise kavranabilir değildir.
İçsel bir tesir haricinde hiçbir şeyin hüküm veremeyeceğini ve doğru ile yanlışın hükmünün içsel dokunuşta bulunduğunu ileri sürdüler.
Sextus Empiricus bunu daha etraflıca beyan eder,
Hallerin veya tesirlerin yegane hâkim ve idrak edilebilecek yegane şeyler olduğunu, bunların aldatıcı olmadığını, lakin bu hallere sebebiyet veren şeylere gelince, bunların hiçbirinin kavranabilir olmadığını veya bizi aldatmayacağını temin edemeyeceğimizi öne sürerler.
Zira beyazlaştığımızı yahut tatlı ile tesirlendiğimizi açıkça ve kesinlikle söyleyebiliriz, fakat bu tesire sebebiyet veren şeyin beyaz yahut tatlı olduğu aynı kesinlikle ileri sürülemez.
Çünkü beyaz olmayan bir şeyden ötürü beyazlık ile, tatlı olmayan bir şeyden ötürü de tatlılık ile tesirlenmemiz mümkündür, nitekim görme zaafı çeken veya sarılık illetine yakalanmış bir kimseye her şey birinde sarı, diğerinde donuk görünür, gözünü sıkan bir kimse şeyleri çift gördüğünü zanneder, aklını yitirmiş biri iki Thebai, iki Güneş hayal eder. Bütün bu misallerde, sarılık, donukluk veya çift görme ile bu şekilde tesirlenen kimselerin hali gerçektir, lakin onları bu şekilde harekete geçiren şeyin sarı, donuk yahut çift olduğu zannı batıldır.
Bu sebeple, kendi hallerimizden başka hiçbir şeyi idrak edemeyeceğimiz fikri akla son derece uygundur.
Çünkü görülen şeylerin ya hallerin bizzat kendileri yahut bu hallerin sebepleri olduğunu kabul etmeliyiz, şayet hallerimizin bizzat görülen şeyler olduğunu söylersek, görülen her şeyin hakiki ve kavranabilir olduğunu da ikrar etmemiz gerekir.
Şayet görülen şeylerin bu hallerin sebepleri olduğunu söylersek, görülen her şeyin batıl ve idrak edilemez olduğunu itiraf etmek mecburiyetinde kalırız.
Zira başımıza gelen bir hâl bize yalnızca kendisini ifşa eder, başka hiçbir şeyi göstermez, binaenaleyh hakikati söylemek gerekirse, bize aşikâr olan yegane şey o tesirin veya hâlin bizzat kendisidir, bu sebeple hiç kimse kendi içsel hallerinde yanılmaz, lakin harici nesne hususunda herkes yanılır.
İlk olanlar kuşatıcıdır, ikinciler [okunamadı], Ruh mekânlar, aralıklar, hareketler, değişimler ve daha pek çok sebepten ötürü bunları tefrik eder. Bundan ötürü insanda hüküm veren ortak tek bir şeyin bulunmadığını öne sürerler, fakat ortak isimleri [okunamadı] yüklerler, hepsi müştereken beyaz ve tatlı olarak adlandırır, lâkin müşterek bir şey [okunamadı], her insan kendi etkilenimini idrak eder, aynı etkilenimin herhangi birinde ve onun yanı başındakinde beyazdan ileri gelip gelmediğini, yanı başındakinin etkilenimini almadığı cihetle, söylemeye muktedir değildir.
Bana öyle görünen her ne ise yanı başımdakine de öyle göründüğünü iddia etmek cüretkârlık olur, zira belki de benim bünyem dışarıdan tesir edenden beyazlanacak bir yapıdadır, bir başkasının duyumu ise başka türlü etkilenecek şekilde tertip edilmiştir.
Bu sebeple görünen ve zahir olan şey müşterek değildir. Duyu yapılarının farklılığı sebebiyle benzer şekilde ve aynı tarzda harekete geçirilmediğimiz, sarılık illetine tutulanlardan, miyop olanlardan ve tabiata uygun şekilde etkilenenlerden açıkça anlaşılmaktadır.
Nitekim aynı nesneden ötürü kimileri siyah, kimileri kırmızı, kimileri beyaz olacak şekilde etkilendiği gibi, tabiata uygun etkilenenlerin dahi, duyuların farklı yapısı hasebiyle, aynı şeyler tarafından farksız biçimde harekete geçirilmemesi, bilakis beyazın bir veçhile, siyahın başka bir veçhile, gözleri mavi olanın bir veçhile, gözleri siyah olanın ise bambaşka bir veçhile etkilenmesi akla uygundur, nitekim kendi nefsimize mahsus ve hususi etkilenimlerimiz varken şeylere müşterek isimler veririz.
Kısım 2. Gaye Yahut En Yüksek İyiye Dair
Yargı yetilerine ilişkin bu iddialarla, Sextus Empiricus’un devam ettiği üzere, onların gayelere dair iddiaları uyum içindedir. Etkilenimlerden kimisi hoş, kimisi haşin ve zahmetli, kimisi de vasattır, gayesi keder olan haşin ve zahmetliler kötüdür, aldanmaz olan gayesi hazdan ibaret hoş olanlar ise İyidir.
Vasat olanlar ne iyi ne kötüdür, bunların gayesi de ne [okunamadı] ne kötüdür ki bu, haz ile keder arasında bir etkilenimdir, bu sebeple etkilenimler her şeyin hâkimi ve gayesidir ve onların dediğine göre bizler apaçıklığı ve hoşlanmayı gözeterek yaşarız, etkilenimlerin geri kalanında apaçıklığı, hazda ise hoşlanmayı gözetiriz. Laertios der ki, iki tutku yahut etkilenim olduğunu öne sürerler, keder ve haz, haz yumuşak ve pürüzsüz bir harekettir, keder ise haşin bir harekettir.
Bir haz diğer bir hazdan farklı değildir, ne de bir haz diğer hazdan daha tatlıdır.
Bu haz bütün canlı varlıklar tarafından arzulanır, diğeri ise [okunamadı]. Panaitios’un felsefi fırkalara dair kitabında belirttiği üzere, onlar bedensel hazzın nihai gayemiz olduğunu iddia ederler, Epikuros’un savunduğu gibi kederden yoksunlukta ve her türlü sarsıntıdan uzak bir dinginlikte vücut bulan katastematik, kalıcı hazzı değil. Gaye saadetten farklıdır, zira gaye cüzi bir hazdır.
Saadet ise hem geçmişi hem geleceği kapsayan bütün cüzi hazlardan meydana gelendir. Keza cüzi haz kendi içinde arzuya şayandır, saadet ise kendi içinde değil, yalnızca cüzi hazlar hatırına istenir. Yanı başındaki diğer kişi de onun etkilenimini almadığından bunu söyleyemez. İçimizde müşterek bir etkilenim bulunmadığına göre, bu bir [okunamadı].
Hazzın en yüksek gayemiz olduğu, başkalarının hiçbir talimi olmaksızın en erken çocukluğumuzdan itibaren tabiatımız gereği ona yönelmemizden ve onu elde ettikten sonra başka hiçbir şey aramamamızdan bellidir.
Üstelik onun zıddı olan kederden kaçındığımız kadar başka hiçbir şeyden kaçınmayız.
Haz, Hippobotos’un felsefi fırkalara dair kitabında belirttiği üzere, en pespaye ve en yüz kızartıcı şeyden kaynaklansa bile iyidir, zira fiil yüz kızartıcı olsa dahi, ondan hâsıl olan haz kendi içinde arzuya şayandır ve iyidir. Epikuros’un benimsediği acısızlığı haz saymadıkları gibi, hazdan yoksun olmayı da keder saymazlar, zira her ikisi de hareket halindedir, oysa acısızlık ve haz yoksunluğu harekette vücut bulmaz, nitekim acısızlık uyuyan bir insanın haline benzer. Kimi insanların, zihnin sapkınlığı sebebiyle, hazzı arzu etmeyebileceğini kabul ederler. Bütün ruhi hazlar ve ıstıraplar bedensel hazlardan ve acılardan neşet etmez.
Zira vatanımızın yahut nefsimizin yalın refahından dahi sevinç duyarız. Lakin ne geçmiş iyilerin hatırlanması ne de Epikuros’un düşündüğü gibi geleceğin eksiksiz hazzının intizarı böyledir, zira zaman ve intizar ile ruhun hareketi dağılır. Aristippos’a göre haz, zamanın yalnızca tek bir cüzünde, yani şimdiki zamanda vücut bulur.
Zira geçmiş hazların yâdı yahut geleceğin intizarı beyhude ve boştur, saadete dair hiçbir şey ihtiva etmez.
Yalnızca şimdiki halde bulunan iyidir, Aristippos vaktiyle elde ettiği yahut bundan sonra elde edeceği hazlar tarafından zerre kadar harekete geçirilmediğini söylemiştir, zira ilki geçmiş gitmiş, diğeri ise henüz gelmemiştir ve geldiğinde neye varacağı belirsizdir. Buradan hareketle insanların ne geçmiş ne de gelecek şeyler hakkında endişe duymaması gerektiğini, bu kabil şeylerle huzursuz olmamanın metin ve berrak bir ruhun nişanesi olduğunu savunmuştur.
Ayrıca yalnızca içinde bulunulan gün için ve o günün de yalnızca bir şeyin yapıldığı yahut düşünüldüğü mevcut anı için ihtimam gösterilmesini salık vermiştir.
Zira şimdinin yalnızca elimizin erdiği yerde olduğunu, geçmişin yahut geleceğin böyle olmadığını söylemiştir, biri geçip gitmiş, diğerinin ise vuku bulup bulmayacağı belirsizdir. Hazlar yalnızca basit bir görme yahut işitmeden ibaret de değildir, zira sahte feryatları zevkle dinlerken hakikaten feryat edenleri hoşnutsuzlukla dinleriz.
Haz ve kederin bu yoksunluğuna vasat haller demişlerdir. Bedenin hazları ruhun hazlarından çok daha üstündür, bedenin acıları yahut kederleri ise çok daha vahimdir, bu sebeptendir ki fiilen suç işleyenler en ağır şekilde cezalandırılır. Kederlenmek tabiatımıza daha aykırı, sevinç duymak ise daha uygundur, bu sebepten ötürü birinin tanzimi diğerine nazaran çok daha fazla itina gerektirir, yine de çoğu zaman tesir eden şeyleri reddederiz, insanın bir tesir ile etkilenip dize getirilmesi gibi.
haz meşakkatli olduğundan, saadeti hâsıl eden hazların bir araya gelişi son derece güçtür. Dahası, [okunamadı] bir insanın bütünüyle haz içinde yaşamadığını, bilge bir insanın da bütünüyle nahoş bir ömür sürmediğini, fakat hallerinin ekseriyetle böyle tezahür ettiğini kabul ederler, zira tek bir haz dahi kâfidir. Kederin en büyük şer olduğunu, kederin şerden değil, beklenmedik ve öngörülemeyen hadiselerden neşet ettiğini, bir insanın diğerinden daha fazla kederlendiğini vazetmişlerdir. Zenginliğin hazzın müessir illetlerinden olduğunu, lakin kendinde talep edilmeye layık bulunmadığını ileri sürerler.
Erdeme Dair
Mademki her hayır hazdan ibarettir, o halde erdem dahi sırf hazzın müessir bir illeti olması bakımından takdire şayandır.
Fıtraten ne adil, ne dürüst ne de gayriahlaki bir şey mevcuttur, bunlar ancak kanun ve teamül ile tâyin edilir, buna mukabil iyi bir insan, fiillerine yönelecek kınama yahut itibar sebebiyle asla fenalık yapmayacaktır, nitekim böylesi bir kimse bilgedir.
Basiret, kendinde talep edilecek bir hayır olmayıp, ancak kendisinden hasıl olan semereler sebebiyle makbuldür.
Beden, sağlam kaldığı müddetçe her bir uzvunu nasıl ihtimamla muhafaza ederse, bir dost da kendisinden göreceğimiz fayda nispetinde kucaklanmalıdır.
Erdemlerin bir kısmı, hikmetten nasipsiz kimselerde de bulunur.
Bedeni idmanlar, erdemin kesbine vesile olur.
Bilge kişi hasede, aşka yahut batıl itikada mağlup olmaz, zira bunların cümlesi zannın beyhudeliğinden neşet eder, lakin keder ve korkuya maruz kalabilir, çünkü bunlar fıtri arazlardır.
Dionysios'un Sarayına Nasıl Gittiğine Dair
Bu devirde, Sicilya tiranı Dionysios hüküm sürmekteydi, debdebeli ihtişamına meftun olan pek çok filozof onun sarayına akın etmekteydi, [okunamadı] Dionysios ona geliş sebebini sual etti.
Şöyle cevap verdi, "Bende olanı vermeye, bende olmayanı almaya geldim." Yahut bir diğer rivayete göre, "Hikmete muhtaç olduğumda Sokrates'e gitmiştim, şimdi paraya muhtaç olduğumdan sana geldim." Dionysios'un lütfunu celbetmekte gecikmedi, zira her mekâna, zamana ve şahsa intibak edebilir, her rolü bihakkın oynayabilir, vuku bulan her hadiseyi en hayırlı vechesiyle tevil edebilirdi, böylece hazır bulunan hazzın tadını çıkarırken, mahrum kaldığı için asla kederlenmezdi. Horatius'un da zikrettiği üzere,
"Her ahval, kisve ve ahval-i dehr, Aristippos'a muvafık düşer, her biriyle mesrur."
Dionysios'un tabiatına gösterdiği müsamahanın şu misalleri mevcuttur, Dionysios bir mecliste herkesin erguvani kaftanlar giymesini emretti, Platon bunu reddederek şöyle dedi,
"Erkek soyundan gelmiş bir er olarak ben, Nefsimi zillet kaftanıyla lekelemem."
Fakat Aristippos kaftanı sırtına geçirdi ve raks etmeye koyularak şöyle söyledi,
"Gönül pak ise şayet, neşeli bir bezm, Asla ifsat edemez iffetli bir sineyi."
Bir başka seferinde, bir dostu namına Dionysios'a istirhamda bulunduysa da tiran ona kulak asmadı, nihayetinde tiranın ayaklarına kapandı ve dileği kabul gördü, bu fiilinden ötürü kınandığında ise, "Kabahati bende değil, kulakları tabanlarında olan Dionysios'ta arayın," dedi.
Dionysios ona üç rakkase gösterip aralarından birini intihap etmesini buyurdu, o ise üçünü birden yanına katarak, Paris'in birini diğer ikisine tercih ettiği için cezalandırıldığını söyledi.
Fakat onları kapının eşiğine vardırdığında azat etti, zira zevki terk etmeye de [okunamadı] hazırdı.
Straton (yahut diğerlerine göre Platon) ona, "Sen ancak eski püskü esvaplar ve paçavralar giyebilirsin," dedi, nitekim hem yıpranmış bir abayı hem de Milet işi müzeyyen bir kaftanı aynı letafetle taşıyabilmesi, her ikisine de intibak edebilmesi hasebiyle ona hayranlık duyarlardı.
Dionysios yüzüne tükürdüğünde, bunu sabırla karşıladı, bundan ötürü ayıplandığında ise şöyle dedi, "Balıkçılar ufacık bir kaya balığı tutabilmek uğruna baştan aşağı ıslanmaya rıza gösterirler, bense [okunamadı] tutmak niyetindeyken bir parça tükürükten mi gocunacağım?"
Dionysios'tan akçe dilendi, tiran ona, "Bilge bir kimsenin hiçbir şeye muhtaç olmadığını söylemiştin," dedi. "Sen bana ver, bunu bilahare konuşuruz," mukabelesinde bulundu. Dionysios akçeyi verdiğinde, "İşte gördün ya, hiçbir şeye ihtiyacım yokmuş," dedi.
Gösterdiği bu riayetkârlık sayesinde Dionysios katında öyle bir mevki kazandı ki tiran ona pek büyük bir muhabbet besler oldu, [okunamadı] Dionysios ile öyle pervasız konuştu ki nihayetinde gazabına uğradı.
Filozofların niçin zenginlerin kapısını aşındırdığı, buna mukabil zenginlerin filozofların kapısına neden uğramadığı sual edildiğinde,
"Zira," dedi, "biri neye muhtaç olduğunu bilir, diğeri ise bilmez."
[okunamadı] "bana sözün nerede söylenmesi gerektiğini öğretmek içindir." Bu söze canı sıkılan Dionysios, ona en alt sıraya geçmesini buyurdu, o da sükûnetle oraya geçip, "Anlaşılan bu makamı daha muhterem kılmak muradındasınız," dedi. Ertesi gün tiran, o an oturduğu makamı bir evvelki gece oturduğu yerle kıyasladığında ne düşündüğünü sual etti. Aristippos, her ikisinin de kendisi için farksız olduğunu beyan etti,
"Dün en muhterem addedilen yer, bugün ben orayı terk ettiğim için tahkir ediliyor, dün bensiz en hakir sayılan yer ise bugün ben oturduğum için en muhterem makam addediliyor."
Dionysios'un kendisiyle niçin arasının açıldığı sorulduğunda, tiranın başkalarıyla bozuşma sebebi ne idiyse kendi sebebi de aynıdır, mealinde cevap verdi.
Dionysios, (Plutarkhos'un beyanına nazaran Sophokles'ten iktibasla, ki o bu sözü Zenon'a atfeder) şöyle dedi,
"Bir tirana kim ram olursa, Hür gelse dahi köle kalır."
Aristippos derhal şu mukabelede bulundu, "Hür geldiyse asla köle olmaz."
Dionysios Platon'a yüklü bir meblağ ihsan ettiğinde Platon bunu reddetti, o esnada Dionysios'un sarayında hazır bulunan Aristippos şöyle dedi, "Dionysios cömertliğini haklı gerekçelere dayandırıyor, çok isteyen bizlere az veriyor, hiçbir şey talep etmeyen Platon'a ise pek çok hibe ediyor."
Bir diğer vakitte, Platon'un dostlarından Kyzikoslu Helikon güneş tutulmasını önceden haber vermiş, hadise tastamam vuku bulunca da büyük hürmet görmüştü.
Aristippos diğer filozoflarla latife ederek, kendisinin çok daha şaşırtıcı bir hadiseyi önceden bildirebileceğini söyledi. Bunun ne olduğunu sorduklarında,
"Kehanetim şudur ki," dedi, "pek yakında Platon ile Dionysios'un arası açılacaktır," ve hakikaten öyle oldu.
Ona Gıpta Edenler
Dionysios nezdinde mazhar olduğu teveccüh, belki de diğer filozofların hasedine uğramasına sebebiyet vermişti, bunların arasında yer alan Ksenophon, ona duyduğu husumet sebebiyle, Aristippos ile Sokrates arasında haz bahsinde geçen muhavereyi neşretmiştir.
Platon dahi, aynı hoşnutsuzluk sebebiyle, Sokrates'in vefatı esnasında Aigina'da bulunmasından ötürü onu Phaidon'da üstü kapalı bir biçimde kınar. Platon, Dionysios'un sarayında bulunduğu sırada onun debdebeli hayatını ayıplamış, bunun üzerine Aristippos ona Dionysios'u iyi bir adam olarak görüp görmediğini sormuştur.
Platon onun iyi olduğunu düşündüğünü teyit edince Aristippos, "Fakat o benden çok daha debdebeli yaşamaktadır, binaenaleyh bunun iyilikle bağdaşmaz bir tarafı yoktur," cevabını vermiştir.
Phaidon dahi böylesine keskin ıtır kokanın kim olduğunu sorarak onunla alay eder görünmüş, Aristippos ise "Benim, bendeniz talihsiz adam, bir de benden daha talihsiz olan Fars Hükümdarı," demiştir.
Lakin başka şeyler bundan ötürü değerini yitirmediği gibi insan da yitirmez, böylesine güzel bir şeye leke süren o muhallebi çocuklarının canı cehenneme.
Aiskhines ile de aralarında zaman zaman ihtilaf çıkardı. Bir keresinde, aralarındaki bir münakaşanın ardından Aristippos ona, "Dost olmayacak mıyız?
Bu maskaralığa bir son vermeyecek miyiz, yoksa birinin bizi tekmeyle nezakete davet etmesini mi bekliyorsun?" dedi. Aiskhines, "Memnuniyetle," cevabını verdi. Aristippos, "Şimdi hatırla ki ben daha yaşlı olduğum halde ilk alttan alan ben oldum," deyince;
Aiskhines, "Ve haklı olarak, zira sen benden daha hayırlısın, husumeti ben başlattım, uzlaşmayı ise sen," mukabelesinde bulundu. Plutarkhos bu hadiseyi şöyle nakleder,
Aiskhines ile arası açıldığında, biriyle karşılaşmış ve o şahıs kendisine, "Eski dostluğun nerede kaldı Aristippos?" diye sormuştur. O da "Uykudadır, lakin onu uyandıracağım," demiştir.
Doğrudan Aiskhines'in yanına varıp, "Ben senin nezdinde ıslah edilmeye dahi değmeyecek kadar talihsiz ve ehemmiyetsiz miyim?" demiştir. Aiskhines şu cevabı vermiştir, "Bunda şaşılacak bir şey yok,
bunun karşılığında senin saadetine seviniyor ve teşekkür ediyorum, esen kal. Elindeki incirleri ve Girit ununu kış için sakla, bu nesneler zenginlikten daha hayırlı görünmektedir.
Enneakrounos çeşmesinden yıkan ve iç, Atina demokrasisi altında yaşayan hür bir şahsa yakışır veçhile, kışın da yazın giydiğin o sefil kisveyi kuşan. Bana gelince, bir hükümdarın idaresindeki şehre ve adaya adım atar atmaz, bana yazdığın o fenalıkları çekeceğimi biliyordum.
Şimdi Syrakusai, Akragas, Gela ahalisi ve diğer Sicilyalılar bana acıyarak hayranlık duymaktadır, lakin bu münasebetsiz hallere basiretsizce düştüğümdeki mecnunluğum sebebiyle, bu şerlerden asla kurtulamamak üzere üzerime şu lanetin yağmasını dilerim, aklı başında bir yaşta olup bilgeliğe talip iken açlığa ve soğuğa katlanmak, şöhreti hor görmek ve uzun bir sakal bırakmak istemezdim.
Oğlan çocuklarına Herakles rolü kestikten sonra yemen için sana iri beyaz acıbaklalar göndereceğim, bu kabilden nesneler hakkında lakırdı edip yazmayı [okunamadı] saymadığın rivayet edilir.
Fakat biri Dionysios'a acıbaklalardan söz açacak olsa, zannımca bu tiranlığın kaidelerine mugayir düşerdi.
Mütebaki hususlarda var git saraç Simon ile hasbihal eyle, zira senin nazarında ondan daha bilgesi yoktur, bense başkalarına itaat altında yaşadığımdan zanaatkârlarla düşüp kalkmama müsaade edilmez. Aralarındaki bu nizaara rağmen Aristippos,
her hususta fıtraten tefevvuk ettiğinden, evvelemirde neyin yapılması gerektiğini bilmen icap eder. Antisthenes dahi onun maişet tarzından hoşnut kalmayanlar meyanında zikredilmelidir, nitekim Sokratesçi Mektuplar arasında mahfuz, bu minvaldeki bir mektubundan bu durum aşikârdır, Aristippos bu mektuba şu cevabı vermiştir. Aristippos'tan Antisthenes'e, "Bizler Aristippos, hadsiz hesapsız bedbahtız.
Bir tiranla birlikte yaşayıp, her gün nefis taamlar yiyip içerek, en seçkin ıtırlarla kokulanıp Tarentum'dan getirilmiş zengin ve dökümlü libaslar kuşanırken başka türlü nasıl olabiliriz ki, beni kaba saba biri olarak değil de Sokratesçi felsefeye vakıf biri olarak alıkoyan Dionysios'un zulmünden beni kimse kurtarmayacak, beni (dediğim gibi) etle, ıtırlarla, libaslarla ve benzerleriyle donatıyor, ne tanrıların ne de insanların hükmünden korkuyor. Şimdi ise talihsizlik büsbütün katmerlendi.
Bana fevkalade güzel üç Sicilyalı bakire ve pek çok gümüş evani bahşetti, bu adamın bu kabil işlerden ne vakit el çekeceğini ise hiç bilmem, binaenaleyh başkalarının sefaletine dertlenmekle iyi ediyorsun,
saraydaki nüfuzunu Antisthenes'in bazı dostlarını ölümden kurtarmak için sarf etmekten imtina etmemiştir, nitekim Antisthenes'e yazdığı şu mektup bunu tevsik eder. Bana bahsettiğin Lokrisli delikanlı azat edilecek, ölüme çok yaklaşmış olsalar da ne idama mahkûm edilecekler ne de para cezasına çarptırılacaklar.
Dostunu kurtardığımı Antisthenes bilmesin, zira o tiranlarla değil, uncular ve bakkallarla, Atina'da taam ve içeceği hilesiz satanlarla düşüp kalkmayı sever, bir de kalın [okunamadı] satanlarla.
Kanaat getirseydi Aristippos şayet ot yemeye, Meyletmezdi kralların meclisine girmeye.
Aklı olsaydı şayet istifadeye, Kralların sohbetinden, bakmazdı ota yemeye. Ben kendi efendimim, sense halkın kulu, Benim intihabım payların en asili, en doğrusu, Bir kralın lütfuyla binerim at sırtına, Sense muhtaçsın halkın en sefil tabakasına, Seni besleyenlerden daha alçaktasın hakikatte, Yine de hiçbir şeye muhtaç olmadığını iddia edersin beyhude.
Theodoros, Mezhepler Kitabı'nda Aristippos'u tahtie etmiştir, komedya şairi Alexis dahi Galateia adlı eserinde bir uşağı onun talebelerinden biri hakkında şöyle konuşturur.
Genç efendim evvela hitabete vermişti meylini, Ardından felsefeye vakfetti zihnini.
O vakitler Atina'da yaşardı Kyreneli bir zat, Aristippos derlerdi adına, hakikaten insanlar içinde mümtaz, Zarafeti ve debdebesiyle maruf idi cihan içinde, Efendim ona bir talant takdim etti talebesi olayım diye, Lakin hiçbir hüner öğrenemedi meğer, Aşçılıktan gayrı, bir tek onu belleyip getirdi eve.
BÖLÜM VII. Vecizeleri
Vecizeleri arasında (ki bu türde diğer tüm filozofların ötesinde bir keskin zekâya sahip olduğu kabul edilirdi) şunlar zikredilir,
Bir defasında bir keklik için elli drahmi vermişti, bu sebeple bir başkası tarafından kınandığında, "Sen bunun için bir peni verirdin" dedi, diğerinin bunu ikrar etmesi üzerine, "İşte benim için elli drahmi o kadardır" dedi.
Felsefeden elde ettiği en büyük faydanın ne olduğu sorulduğunda, "Bütün insanlarla serbestçe konuşabilmek" cevabını verdi. Gösterişli yaşadığı için kınandığında, "İhtişam bir günah olsaydı, tanrılara adanan bayram günlerinde icra edilmezdi" dedi.
[okunamadı], "Hepimiz [okunamadı] olsaydık, aynı hayatı sürerdik" dedi.
Âlimlerin cahillerden ne farkı olduğu sorulduğunda, "Eğitilmemiş atların terbiyeli olanlardan farkı neyse o" cevabını verdi.
Bir fahişenin evine girerken maiyetindeki genç bir adamın yüzünün kızardığını görünce ona, "İçeri girmek değil, dışarı çıkamamak fenadır" dedi.
Bir bilmeceyi çözmesini isteyen birine, "Ahmak adam" dedi, "Çözülmemiş haliyle bize böyle bir eğlence sağlayan şeyi ne diye çözmemi istersin?"
Cahil olmaktansa dilenci olmanın daha evla olduğunu söylerdi, zira birincisi yalnızca zenginlikten mahrumdur, diğeri ise insanlıktan.
Kendisine hakaret edildiğinde oradan uzaklaştı, hakaret eden kişi neden kaçtığını sorunca, "Çünkü kötü konuşmak senin iktidarındadır, dinlememek ise benimkinde" dedi.
Biri, zenginlerin kapısında filozofları gördüğünü söylediğinde, "Hekimleri de hastaların kapısında görürsün, fakat bu sebeple hiç kimse hekim olmak yerine hasta olmayı seçmez" dedi.
Çok şey öğrendiğiyle övünen birine,
"Nasıl ki çok yiyip çok idman yapanlar, yalnızca tabiatın gereğini tatmin edecek kadar yiyenlerden daha iyi durumda değillerse, büyük fakat faydasız derlemeler yapanlar da âlim sayılmazlar" dedi.
Bir hatip onun adına savunma yapıp davayı kazandıktan sonra ona, "Sokrates sana ne fayda sağladı?" diye sordu.
"Benim müdafaamda ileri sürdüğün şeylerin hakkını vermemi sağladı, işte bu kadar" cevabını verdi.
Kızı Arete'ye, aşırı olan her şeyi hor görmesini öğretti.
Oğlunun ilim tahsil etmekle ne kazanacağını soran birine, "Başka hiçbir şeyde olmasa bile, tiyatroda bir taşın diğer bir taşın üzerine oturmayacak olmasında" dedi.
Oğlunu ona emanet etmek isteyen bir adamdan beş yüz drahmi talep etti, diğerinin "O fiyata bir köle satın alabilirim" demesi üzerine,
"Öyle yap" cevabını verdi, "O vakit iki kölen olur, biri oğlun, diğeri de satın aldığın."
Dostlarından parayı kendisi kullanmak için değil, onlara paranın doğru kullanımını göstermek için aldığını söylerdi. Davasını savunması için bir hatip tuttuğu gerekçesiyle ayıplandığında, "Bir ziyafet vermek istediğimde de bir aşçı tutarım" dedi.
İyi yüzmesiyle övünen birine, "Bir yunusun hususiyetiyle övünmekten haya etmiyor musun?" dedi.
Âlimlerin cahillerden ne farkı olduğu sorulduğunda, "Onları yabancıların arasına çıplak gönderin, görürsünüz" dedi.
Sarhoş olmadan çok içebildiğini söyleyen birine, "Bir katır da bunu yapabilir" dedi.
Sokrates'in talebesi olduğu halde para aldığı için ayıplandığında, "Pek de haklı olarak" dedi, "Zira Sokrates'e [okunamadı] ve şarap gönderdiklerinde, o anki ihtiyacı için birazını alır, gerisini geri çevirirdi, Atinalıların ileri gelenleri onun kâhyalarıydı, benimkiyse paralı bir hizmetkâr olan Eutikhides'tir."
Platon tarafından çok miktarda balık satın aldığı için kınandığında, "Bana yalnızca bir obolosa mal oldular, sen onlar için bu kadarını vermez miydin?" dedi. Platon'un bunu tasdik etmesi üzerine, "O halde ben müsrif değilim, sen tamahkârsın" dedi.
Dionysios'un kiler emini olan Frigyalı, huysuz tabiatlı Simon onu mermerle ince işlenmiş evine götürdü, Aristippos adamın yüzüne tükürdü, bunun üzerine öteki hiddetlenince, "Tükürecek daha uygun bir yer bulamadım" dedi.
Sokrates'in nasıl öldüğü sorulduğunda, "Benim de can vermeyi arzu edeceğim şekilde" dedi.
Sofist Polyksenos onun evine gelip orada kadınları ve büyük bir ziyafeti görünce onu kınadı.
Aristippos ona hak verdi ve kısa bir aradan sonra, "Benimle yemek yer misin?" dedi, onun kabul etmesi üzerine, "O halde neden beni kınıyorsun? Senin mahkûm ettiğin ziyafet değil, yapılan masraftır" diye ekledi.
Uşağı bir yolculuk esnasında parayı taşımaktan bitap düşünce, "Fazla olanı at ve taşıyabildiğin kadarını götür" dedi.
Kölelerine parayı atmalarını buyurdu, zira yükün ağırlığından pek ağır ilerliyorlardı.
Büyük bir çiftliğini kaybettikten sonra, kaybına haddinden fazla acır görünen birine, "Senin yalnızca bir tarlan var, benimse geriye üç tarlam kaldı, asıl ben senin için kederlenmeli değil miyim?" dedi, kaybedilen için yas tutmak ve elde kalana sevinmemek cinnettir (diye ekler Plutarkhos).
Biri ona "Bu topraklar senin yüzünden kaybedildi" dediğinde, "Toprakların benim uğruma zayi olması, benim topraklar uğruna zayi olmamdan evladır" dedi.
Öfkeli bir adamın hiddetini sözlerle dışa vurduğunu görünce, "Sözlerimizi öfkemize uydurmayalım, öfkemizi sözlerle [okunamadı]" dedi.
Pek güzel, ufak tefek bir kadın gördüğünde, "Bu küçük bir şerdir, lâkin büyük bir güzelliktir" dedi. Bu sözleri tersine çevirip "Küçük bir güzel, lâkin büyük bir şer" şeklinde okuyanlar, Aristippos'un maksadını yanlış anlarlar, zira o, bu mutat tabirle oynamış, tersyüz edişi kendi sefih mizacına tatbik etmiştir.
Evlenip evlenmemesi gerektiği hususunda fikrini soran birine, "Evlenme, eğer bir
Gemidekilerin korsan olduğunu anlayınca parasını çıkardı, saydı, ardından sanki istemeyerek elinden kaçırmış gibi denize bıraktı ve içini çekti.
Bazıları onun, bunlar Aristippos için yok olacağına, Aristippos onlar için yok olsun daha iyi, dediğini rivayet eder.
İnsanların satışa çıkarılan malları dikkatle inceleyip zihinlerini donatmaya hiç özen göstermemelerini ayıplardı, başkaları ise bu sözü Diogenes’e atfeder.
Asya’da yaşarken Kralın Naibi Artaphernes tarafından tevkif edilmişti, bunun üzerine birisi kendisine, hani nerede şimdi o cesaretin, deyince, ahmak adam, Artaphernes’in huzuruna çıkacağım şu andan daha uygun ne zaman cesur olmalıydım, diye karşılık verdi.
Hür sanatlarla donatıldıkları halde felsefeyi terk edip kendilerini mekanik ilimlere adayanları Penelope’nin taliplerine benzetirdi, zira onlar Melantho’nun, Polydera’nın ve diğer hizmetçilerin rızasını kazanabilmiş, fakat evin hanımını nikâhlarına almayı başaramamışlardı.
Aristo’nun şu sözü de bundan pek farklı değildir, o da der ki, Odiseus cehenneme indiğinde bütün ölüleri görüp onlarla konuştu, lakin Kraliçe’yi görmeye dahi muvaffak olamadı.
Çocukların ne öğrenmesi gerektiği sorulduğunda, büyüyüp erkek olduklarında tatbik etmeleri icap eden şeyleri, dedi.
Sokrates’in yanından ayrılıp Dionysios’a gittiği için kendisini suçlayan birine, Sokrates’e ilim tahsil etmeye, Dionysios’a ise eğlenmeye gittim, dedi.
Kendisine ondan hamile kaldığını söyleyen bir fahişeye, bir çalı kümesinden geçerken şu diken bana battı demekten daha fazlasını bilemezsin, dedi.
Dionysios’tan kendisi para alırken Platon’un kitap almasını kınayan kimseye, benim paraya, Platon’un ise kitaplara ihtiyacı var, diye cevap verdi.
Güzel bir kadınla evlenirsen herkesin ortak malı olur, çirkin birini alırsan bir gazaba dönüşür, derdi.
Gençlere, bir gemi kazasında kendileriyle birlikte yüzdürebilecekleri türden azıklar edinmelerini nasihat ederdi.
Ayağa fazlasıyla büyük gelen bir ayakkabının kullanıma elverişsiz olması gibi, büyük bir servet de öyledir, ayakkabının büyüklüğü sahibine zahmet verir, servet ise duruma göre kısmen yahut bütünüyle sarf edilebilir.
BÖLÜM VIII. Eserleri.
Bazıları, aralarında Sosikrates de bulunur, onun hiçbir şey yazmadığını ileri sürer, başkaları ise Dionysios’a ithaf edilmiş üç kitaptan ibaret Libya Tarihi’ni yazdığını beyan eder. Tek bir cilt halinde yirmi beş, yahut sayının tahrif edildiği düşünüldüğünden daha ziyade yirmi üç diyalog kaleme almıştır, bunların bir kısmı Attika, bir kısmı ise Dor lehçesindedir. Başlıkları şunlardır, 1. Artabazos. 2. Kazazedelere Dair. 3. Sürgünlere Dair. 4. Yoksul Bir Adama Dair. 5. Lais’e Dair. 6. Poros’a Dair. 7. Aynaya Dair, Lais’e. 8. Hermias. 9. Rüya. 10. Saka Kuşuna Dair. 11. Philomelos. 12. Hizmetkârlara Dair. 13. Kendisini eski şarap ve alelade kadınlar kullanmakla kınayanlara. 14. Kendisini [okunamadı] ile kınayanlara. 15. Arete’ye Mektup. 16. İdmanlara Dair. 17. Bir Sual. 18. Başka Bir Sual. 19. Dionysios Üzerine Bir Hria. 20. Bir Suret Üzerine Başka Bir Hria. 21. Dionysios’un Kızı Üzerine Başka Bir Hria. 22. Şerefinin lekelendiğini düşünen birine. 23. Nasihat vermeye yeltenen birine. Altı kitaptan müteşekkil Temrinler.
Laertios’un Epikuros’un Hayatı’nda zikrettiği Haz Üzerine.
Bir hria, bir kimsenin sözünü veya eylemini münasip surette aktaran muhtasar bir hatırattır.
Bunların üçüncüsünü, yani Dionysios’un kızına dair olanı, Vossius Grek Tarihleri arasına katar, eğer bu tarihî mahiyette idiyse, diğerinin de aynı şekilde adlandırılmış olması muhtemeldir, çünkü o da aynı şekilde söz söylemiştir.
Eski İnsanların Sefaheti Üzerine, dört kitaptır, sevgiye ve hazza müsamaha gösterenlerin misallerini ihtiva eder, birinci kitapta Empedokles’in Pausanias’a olan aşkı, Krates’in oğlu Periandros’a olan meyli ve Aristoteles’in Hermias’ın cariyesine duyduğu muhabbet gibi.
Sotion ve Panaitios onun risalelerini şu şekilde sıralar,
Terbiye Üzerine. Fazilet Üzerine, bir teşvik. Artabazos. Kazazedeler. Sürgünler. Temrinler, altı kitap. Hria, üç kitap. Lais’e Dair. Poros’a Dair. Sokrates’e Dair. Talih Üzerine.
BÖLÜM IX. Vefatı.
Dionysios’un yanında bir müddet ikamet ettikten sonra nihayetinde kızı, hâkimlerin baskısı ve zulmü altında kaldığı cihetle, işlerini yoluna koyması maksadıyla Kirene’ye, yanına gelmesini rica etti.
Bunun üzerine Aristippos, Dionysios’tan müsaade isteyerek yola çıktı, lakin seyahati esnasında hastalanarak Aiolia adalarından Lipara’ya yanaşmak mecburiyetinde kaldı ve orada vefat etti, bu durum o vakit kızına gönderdiği şu mektuptan anlaşılmaktadır,
Aristippos’tan Arete’ye.
Teleus vasıtasıyla gönderdiğin mektubu aldım, mektubunda Kirene’ye azami süratle gelmemi istiyorsun, zira valilerle olan işlerin arzu ettiğin gibi gitmiyor ve zevcin de mahcubiyeti sebebiyle, halktan uzak münzevi bir hayata alışkın olduğundan ev işlerini idare etmekten aciz bulunuyor. Dionysios’tan izin alıp sana doğru yelken açtım, fakat yolculuğum sırasında hastalanıp Lipara’da kaldım, burada Sonikos’un dostları, ölüme yaklaşmış birine gösterilmesi gereken insaniyetle bana ihtimamla bakmaktalar. Azad ettiğim ve beni asla terk etmeyeceklerini söyleyen kimselere nasıl muamele etmen gerektiği sualine gelince, beni dinle ve onları Eleusis şenliklerine götür.
Bunlarla beraber böylesi hoş bir hayat sürdüğün müddetçe Kirene valileri diledikleri kadar adaletsiz davransınlar, senin eceline hiçbir surette tesir edemezler.
Vaktiyle benim Sokrates ile yaşadığım gibi, sen de Ksanthippi ve Myrto ile bir arada yaşamaya gayret et, kendini onların sohbetine intibak ettir, zira kibir o makama yakışmaz.
Şayet Sokrates’in oğlu olan Lamprokles, Kirene’ye gelirse ona yardımda bulunman ve onu kendi evladın gibi kabul etmen pek yerinde olur. Şayet sana büyük bir zahmet vereceğinden ötürü bir kız çocuğuna dadılık etmek istemezsen, daha önce kendisine fevkalade muhabbet beslediğin, annemin adını verdiğin ve benim de ekseriya dostum diye hitap ettiğim Eubois’in kızını yanına getirt.
Her şeyden önce, küçük Aristippos'a iyi bak ki bize ve felsefeye layık olsun.
Zira ona gerçek mirası olarak bunu bırakıyorum, mülkünün geri kalanı ise Kirene hâkimlerini hasım olarak karşısında bulmaktadır.
Fakat bunu senin elinden almaya cüret ettiklerine dair bana tek kelime yazmadın.
Sevgili kızım, kendi iktidarında olan bu zenginliklerin tasarrufundan ötürü sevinç duy ve oğlunun da aynı şekilde bunlara sahip olmasını sağla.
Keşke o benim oğlum olsaydı, lakin bu umuttan mahrum kaldığımdan, onu erdemli insanların yürüdüğü yollardan sevk edeceğine dair bu itimat ile göçüp gidiyorum. Hoşça kal ve bizim için kederlenme.
Felsefe alanında bizzat yetiştirdiği kızı Arete'nin haricinde, çocukları arasında, ahmaklığı yüzünden mirastan mahrum edip kapı dışarı ettiği bir oğlu da zikredilir, bundan ötürü, çocuğun kendi özünden geldiğini ileri süren karısı tarafından azarlandığında, yere tükürerek, "Bu da benden çıkar, lâkin bana hiçbir faydası dokunmaz" demiştir.
Yahut Laertios'un aktardığına göre, dedesinden ve annesinin ona felsefe öğretmesinden feyzalması hasebiyle lakabı "Metrodidaktos" (annesinden öğrenen) olan Aristippos'a, babasından intikal eden öğretiyi aktarmıştır.
Laertios bu ikisinin (dede ve torun Aristippos) dışında aynı adı taşıyan iki kişiyi daha sayar, bunlardan biri Arkadya Tarihi'ni kaleme almış, diğeri ise Yeni Akademi mensubu olmuştur.
BÖLÜM IX. Öğrencileri ve Halefleri
Aristippos'un dinleyicileri arasında, büyük bir ihtimamla eğittiği ve felsefede yüksek bir kemale erdirdiği kızı Arete'nin yanı sıra, Ptolemaisli Aithiops ve Kireneli Antipatros da anılır.
Arete felsefeyi oğlu Aristippos'a nakletmiş, o da Teodoreyenler adıyla bilinen mezhebi kuran mülhit Teodoros'a devretmiştir. Antipatros, Aristippos'un felsefesini öğrencisi Epitimides'e aktarmış, Epitimides Parebates'e, Parebates de Hegesias ile Annikeris'e ulaştırmıştır, bu son ikisi, kendi ilaveleriyle öğretiyi ikmal ederek, Hegesiyenler ve Annikeriyenler namıyla kendi adlarına izafe edilen birer mezhebe sahip olma şerefine nail olmuşlardır.
BÖLÜM I. Hegesias'ın Hayatı
Parebates'in öğrencisi olan Hegesias, kendini aç bırakarak ölüme yaklaşmış, lâkin dostları tarafından hayata döndürülmüş bir kimse vesilesiyle kaleme aldığı "Apokarteron" başlıklı eserinden ötürü "Ölüm Hatibi" lakabıyla anılmıştır, bu eserinde, ölümün bizleri hayırdan değil şerden uzaklaştırdığını ispat etmiş, hayatın meşakkatlerini sıralamış ve kötülüklerini öylesine kuvvetli bir belagatle tasvir etmiştir ki bunun yarattığı hazin tesir dinleyicilerin pek çoğunun sinesine nüfuz ederek içlerinde iradi bir ölüm arzusu doğurmuş ve nicesi kendi canına kıymıştır. Bunun üzerine Kral Ptolemaios tarafından okullarda bu mevzu üzerine konuşması menedilmiştir.
BÖLÜM II. Felsefesi
Öğrencileri kendisinden mülhem Hegesiyenler olarak tesmiye edilmiştir. En yüksek iyi ve kötü bahsinde Kirenelilerle aynı kanaati paylaşmışlar, ayrıca şu iddiaları öne sürmüşlerdir,
İyilik, dostluk ve lütufkârlık kendi içlerinde bir hiçtir, bunlar o kimseler olmaksızın vücut bulamayacak olan faydalar haricinde arzulanmaya değer değildir.
Kâmil saadet mutlak manada imkânsızdır, zira beden, Ruh'un da iştirak ettiği pek çok gaile ile sarsılır ve umduğumuz şeylerin çoğu tesadüflerle akamete uğrar.
Yaşamak da ölmek de bizim ihtiyarımızdadır.
Tabiatı gereği hoş yahut nahoş olan hiçbir şey yoktur, şeylerin nadirliği, alışılmadık oluşu veya bıkkınlık sebebiyle kimi kimseler bundan haz duyarken, kimileri duymaz.
Yoksulluk ve zenginlik hazza hiçbir tesirde bulunmaz, zira zenginler fakirlerden daha nefis bir hazza nail olmazlar. Esaret ile hürriyet, asalet ile bayağılık, şan ile zillet bu bakımdan birbirinden farksızdır.
Yaşamak ahmak kimse için kârlı, bilge kimse için ise farksızdır.
Bilge bir kimse her şeyi bizzat kendisini gözeterek yapmalı ve hiç kimseyi kendi nefsinden öne koymamalıdır, zira zahirde pek büyük görünse bile başkalarından elde edebileceği menfaatler, kendi bahşettiklerinin yanında bir hiç kalır.
Duyular kesin bir bilgi bahşetmez, zira herkes kendi aklının kaidelerine göre hareket eder.
Kusurlar bağışlanmalıdır, zira hiç kimse isteyerek hata işlemez, ancak bir ihtirasın icbarı altında kalır.
Hiç kimseden nefret etmemeli, aksine onu irşat etmeliyiz.
Bilge bir adam, iyi olanın intihabı yerine kötü olandan sakınmaya hasr-ı nazar etmeli, ne meşakkat ne de keder içinde yaşamayı gaye ve maksat edinmelidir, haz vasıtalarına karşı her iki cihetten de meyilsiz olanlar bu hale erişirler.
Annikeris
Annikeris Kirenelidir, Parebates'in talebesidir. Suidas onun Epikurosçu olduğunu ve İskender vaktinde yaşadığını beyan eder.
Savaş arabası yarışlarında mahirdi, nitekim bir gün Akademi'nin etrafında tekerleklerini izden hiç taşırmayacak bir intizamla dönerek hünerini Platon'un huzurunda ispat etmiş, hazır bulunan herkesin takdirini celbetmişti, lâkin Platon bu aşırı gayreti takbih ederek, böylesine kıymetsiz bir işe bu kadar emek sarf eden bir kimsenin, hakiki takdire layık olan daha mühim meseleleri ihmal etmesinin mukadder olduğunu söylemiştir.
Platon, Dionysios'un emriyle Aigina'da bir köle olarak satıldığında, tesadüfen orada bulunan Annikeris onu yirmi, diğer rivayetlere göre ise otuz mina bedel ödeyerek hürriyetine kavuşturmuş ve Atina'daki dostlarına göndermiştir, dostları mezkûr meblağı derhal Annikeris'e iade etmek istemişlerse de o, Platon'u himaye etmenin sadece onların imtiyazında olmadığını belirterek bunu kabul etmemiştir. Bir filozof olan Nikoteles adında bir kardeşi vardı, meşhur Posidonios da onun talebesi olmuştur.
BÖLÜM I. Hayatı
BÖLÜM II. Felsefesi
Öğrencilerine Annicerisliler denirdi. Onlar da diğerleri gibi bütün iyiliği Hazda bulur, Erdemin yalnızca Haz ürettiği ölçüde övgüye değer olduğunu kabul ederlerdi. Hegesiasçılarla her hususta mutabıktılar, ancak Dostluğu, Hüsnüniyeti, Anne Babaya Karşı Vazifeyi ve Vatan uğruna yapılan İşleri büsbütün ortadan kaldırmadılar.
İleri sürdükleri kanaatler şunlardı, Her ne kadar bilge bir Kişi bu mezkûr şeyler uğruna Zahmet çekse de, pek az Hazdan nasiplense dahi, hiçbir surette daha az mesut olmayan bir Hayat sürecektir. Bir Dostun Saadeti bizatihi talep edilir bir gaye değildir, zira bir başkasıyla Hükümde uzlaşmak yahut umumi Kanaatin fevkine yükselip ona karşı tahkim olunmak, Aklı tatmin etmeye kâfi gelmez, bilakis fıtratımızdaki fasit Meyiller sebebiyle kendimizi en hayırlı Şeylere alıştırmamız iktiza eder. Bir Dost faydacı veya zaruri Gayeler uğruna muhafaza edilmemeli, bu kabil faydalar zail olduğunda da bir kenara atılmamalıdır, bilakis kendisi uğruna Meşakkate de katlanmamız icap eden samimi bir hüsnüniyetle gözetilmelidir.
Zira onlar, diğerleri gibi, nihai Gaye ve Hayrı Hazda bulsalar ve bunun Zevalinden keder duyduklarını ikrar etseler de, bir Dosta duyulan Muhabbet uğruna külfetlere gönüllü olarak katlanılması gerektiğini tasdik ederler.
Theodoros, Anniceris’i, Mantıkçı Dionysios’u, Kitionlu Zenon’u ve Şüpheci Pyrrhon’u dinledi. Kendisine Tanrıtanımaz (Ateist) denirdi,
Zira Tanrı’nın bulunmadığını savunmuş ve aksini iddia eden bütün Delilleri çürütmeye gayret ettiği bir Risale kaleme almıştı, ki Epikuros bundan pek çok iktibas yapmıştır.
Daha sonraları, Stilpon ile cereyan eden şu minvaldeki bir Münakaşa vesilesiyle kendisine tahkir kabilinden Tanrı dendi, Stilpon sorar, Olduğunu iddia ettiğin her ne ise o olduğuna inanır mısın? Theodoros tasdik eder, Bunun üzerine Stilpon devam eder, Öyleyse bir Tanrı olduğunu söyleseydin, öyle mi olacaktın?
Theodoros buna da muvafakat edince, Stilpon mukabele etti, Öyleyse ey gafil, aynı mantıkla sen bir Kuşsun yahut başka herhangi bir şeysin.
Yurttaşları tarafından Kyrene’den tardedildi, bunun üzerine nüktedan bir tavırla şöyle dedi, Beni Libya’dan çıkarıp Yunanistan’a sürmekle pek de iyi etmediniz Kyreneliler.
Oradan Atina’ya geçti, burada Areopagos Mahkemesi’ne sevk edilip Hayatını kaybedebilirdi, lakin Demetrios Phulereus sayesinde kurtuldu. Oradan da sürülünce, Lagos’un Oğlu Ptolemaios’un yanına gitti, onunla birlikte yaşadı ve onun tarafından Lysimakhos’a Elçi olarak gönderildi, Lysimakhos’a mülhidane kelamlar edince, Lysimakhos, Sen Atina’dan sürülen şu Theodoros değil misin, dedi.
O da cevap verdi, Doğrudur, Semele Bakkhos’a nasıl tahammül edemediyse, Atinalılar da bana artık tahammül edemeyip beni fırlatıp attılar. Lysimakhos mukabele etti, Bir daha karşıma çıkmayasın. Theodoros, Ptolemaios göndermedikçe çıkmam, cevabını verdi.
Lysimakhos’un Oğlu Mythras orada hazır bulunup, Yalnızca Tanrılardan değil, Hükümdarlardan da habersiz görünüyorsun, dedi.
Theodoros, Seni onlara Düşman sayan ben, nasıl olur da Tanrılardan habersiz olurum, dedi. Lysimakhos onu Ölümle tehdit etti,
Theodoros dedi ki, Pek mühim bir Kudretle övünüyorsun, nihayetinde bir kankurtu da aynı şeyi yapabilir. Yahut Stobaios’un aktardığı üzere, Sende bir Hükümdarın değil, zehrin Kudreti olduğunu bilmezdim. Buna hiddetlenen hükümdar, onun çarmıha gerilmesini emretti.
Theodoros, Bu Tehditleri erguvan kaftanlı Soylularına savurmanı istirham ederim, Theodoros için Yer üstünde yahut Yer altında çürümek birdir, dedi.
Nihayetinde Kyrene’ye gitti ve bir vakitler tardedildiği o Şehirde, Magas’ın nezdinde büyük bir İtibarla yaşadı.
Rahip Euryklides ile münakaşa ederken, Sırları kirleten Kimselerin kimler olduğunu sordu, Euryklides, Onları inisiye edilmemiş kimselere faş edenlerdir, cevabını verdi.
Bunun üzerine Theodoros, Öyleyse bu Sırları böylesi kimselere beyan etmekle sen de günaha giriyorsun, diye mukabele etti.
Başkalarının Aristippos ile Diogenes’e atfettiği şu hadiseyi, bazıları Theodoros ile Kinik Metrokles’e nispet eder, Metrokles, Eğer Ot yıkasaydın Mürit sıkıntısı çekmezdin, deyince, Theodoros, Sen de İnsanlarla nasıl hemhal olunacağını bilseydin, Ot yıkamazdın, cevabını vermiştir.
Krates’in Zevcesi Hipparkhia hakkında şöyle demiştir,
Mekiği bırakıp [okunamadı] olan kadın işte budur.
Felsefesi
Her türlü İlim dalında tedrisatta bulundu ve Theodorosçular olarak anılan bir Fırka teşkil etti. Farksızlığı, Şeyler arasında hiçbir Ayrım bulunmadığını vazetti.
Nihai Gayemizin, yahut en yüce İyilik ve en büyük Şerrin, Sevinç ve Keder olduğunu, birincisinin Basirette, ikincisinin ise Basiretsizlikte vücut bulduğunu iddia etti.
Basiret ile Adaletin hayırlı Şeyler, bunların zıddı olan Huyların şer, ortalamasının ise Haz ve Keder olduğunu öne sürdü.
Dostluğu hükümsüz kıldı, zira Dostluk ne Ahmaklarda ne de Bilgelerdedir, zira ahmaklar ondan İstifade etmekten aciz olup bizzat Dostluk mefhumu zayi olur, bilgelerin ise kendilerine yetmeleri hasebiyle buna ihtiyaçları yoktur.
Bilge bir Kişinin vatanı uğruna kendini Tehlikeye atmamasının makul olduğunu savundu, zira Ahmakların selameti namına Hikmet feda edilmemelidir.
Âlemin bizim Vatanımız olduğunu söyledi.
Kişinin şartlar gerektirdiğinde [okunamadı], Zina ve Mukaddesata Saygısızlık edebileceğini, zira Ahmakların uzlaşısına dayanan Kanaat hükümsüz kılındığı takdirde, bu fiillerin fıtratında asla kötülük bulunmadığını vazetti.
Bilge bir Kimsenin uluorta, haya duymaksızın [okunamadı].
Şu nevi Mantık Yürütmelere başvururdu,
Gramer hususunda salahiyet sahibi olan bir kadın, bir Gramerci olarak bu cihetten faydalı mıdır? Evet. Bir delikanlının [okunamadı] öyle midir? Evet.
O halde güzel bir Kadın, dilber olması hasebiyle Faydalı mıdır? Evet. Öyleyse bundan hakkıyla İstifade eden kimse yanlış bir iş yapmış olmaz. Bu kabil hususlarda son derece incelikliydi.
Ölümü, Eserleri, vd.
Amphikrates, onun Kanun marifetiyle Ateizmden mahkûm edildiğini ve Baldıran Zehri içtiğini söyler. Kendi Fırkasına taalluk edenlerin haricinde, pek çok başka Risale de telif etmiştir. Laertios bu İsimde yirmi kişi sayar, İlki, Ephesos’taki Tapınağın Temellerinin Kömür üzerine atılmasını salık veren Rhokos’un Oğlu Samosludur, yirmincisi ise bir Trajedi Şairidir.
Zira yer ıslak olduğundan, odun tabiatını terk eden kömürlerin rutubetin tesir edemeyeceği bir katılık kazandığını söylemiştir. İkincisi Kireneli olup, Platon’un da talebesi olduğu bir geometriciydi. Üçüncüsü işbu filozoftur. Dördüncüsü, ses terbiyesi üzerine meşhur bir kitap kaleme almıştır. Beşincisi kanun koyucular üzerine yazmış olup, [okunamadı] ile başlar, altıncısı bir Stoacıdır. Yedincisi Roma Tarihini yazmıştır. Sekizincisi Sirakuzalı olup taktik sanatı üzerine yazmıştır. Dokuzuncusu, hususi davalardaki maharetiyle temayüz etmiş bir sofisttir, [okunamadı] bahsi geçer. Onuncusu aynı memleketten olup, Hatipler Muhtasarı’nda bir [okunamadı]. On birincisi Thebaili bir heykeltıraştır. On ikincisi Polemon’un bahsettiği bir ressamdır. On üçüncüsü Atinalı bir ressam olup, kendisinden [okunamadı]. On dördüncüsü Efesli, bir [okunamadı], epigraflar yazmıştır. On altıncısı şairler üzerine yazmıştır. On yedincisi bir hekim olup Atina[okunamadı] talebesidir. On sekizincisi Sakızlı bir Stoacıdır. On dokuzuncusu Miletli, bir [okunamadı].
BİON BÖLÜM I. Hayatı.
Theodorosçu fırkadan Bion, Borysthenesliydi. Ebeveyninin kimler olduğunu ve felsefeye nasıl yöneldiğini, Makedonya Kralı Antigonos’a şu minvalde nakletmiştir. Antigonos, Nerelisin, annen baban kimdir, memleketin neresidir, diye sormuştu. Kendisine tariz edildiğini sezen Bion şu cevabı verdi, Babam azatlı bir köleydi, tuzlu balık satıcısı olduğunu ima ederek, Borysthenesliydi, bir çehresi yoktu, bunun yerine sahibinin habis tabiatını ifşa eden bir damga taşırdı, Annemle alelade bir genelevden evlendi, Olympia namında Lakedaimonlu bir fahişeydi, böyle bir adamın elde edebileceği cinsten bir kadındı. Babam devlete hıyanetten [okunamadı] ve bütün ailemiz, ben ise genç, ümit vaat eden bir delikanlı olduğumdan, bana her şeyini bırakarak ölen bir hatip tarafından satın alındım, evrakını yırtıp yaktım, Atina’ya gittim ve orada kendimi felsefeye verdim. Mensubu olmakla övündüğüm kan ve nesep işte budur. Şahsıma dair söyleyeceklerim bundan ibarettir. Binaenaleyh Perseus ile Philonides bu şeyleri tahkik etmekten vazgeçsinler ve bana bizzat olduğum halimle baksınlar. Ey Kral, ok atacak kimseleri sınamak için gönderdiğinde onların neyin nesi olduklarını sormazsın, nişan almaları için bir hedef dikersin, dostlar hususunda da nereden geldiklerini değil, ne olduklarını tetkik etmelisin. Bion hakikaten, bu cihet bir yana bırakılırsa, çok yönlü bir zekaya sahip, mahir bir sofistti ve [okunamadı] meşgale edinenlere nice kolaylıklar sağlamıştı, [okunamadı]. İlkin Akademiyacı Krates’i dinledi, lakin bu fırkayı hakir görerek hırpani bir aba ile dağarcık kuşandı ve bir Kinik oldu, Laertios onun sarsılmaz, telaş ve teessürden uzak sebatını buna atfeder. Akabinde her türlü ilmi tedris eden mülhid Theodoros’un peşinden gitti, onun fikirlerine temayül gösterdi ve Theodorosçu tesmiye edildi. Daha sonra Peripatetik (Aristotelesçi) [okunamadı] dinledi.
BÖLÜM II. Vecizeleri
Genç bir adamı avlamaya çalışan birine, Taze peynir oltaya takılmaz, demiştir. İnsanların en muztaribi kimdir diye sorulduğunda, En yüksek hoşnutluğu gaye edinen kimsedir, demiştir. Evlenip evlenmemesi hususunda fikrini soran birine (zira bazıları bunu Bion’a, Aulus Gellius ise Bias’a atfeder, bu yanılgı belki de isimlerinin benzerliğinden neşet etmiştir) şöyle cevap vermiştir, Çirkin bir kadın alırsan sana azap olur, güzelini alırsan herkese mal olur. Yaşlılığın, bütün dertlerin sığındığı bir liman olduğunu, İzzetin senelerin anası olduğunu, Güzelliğin bize değil başkalarına taalluk eden bir hayır olduğunu, Zenginliğin ise her şeyin can damarı olduğunu söylerdi. Mirasını yiyip bitiren birine, Yer Amphiaraos’u yuttu, lakin sen yeri yutuyorsun, demiştir. Fenalığa tahammül edememek büyük bir fenalıktır, demiştir. İnsanları hisleri yokmuş gibi yakanları, sonra da hisleri varmış gibi tekrar yakanları kınamıştır. Kendi gençliğini ve güzelliğini başkalarına teslim etmek, başkasınınkine kastetmekten evladır, zira böyle yapan kimse hem bedenine hem ruhuna halel getirir, derdi. Sokrates’i tahkir ederek, Şayet Alkibiades’ten istifade edebilecek idiyse ve etmediyse ahmaktı, edemeyecek idiyse mühim bir iş yapmış sayılmaz, demiştir. Öteki aleme giden yol zahmetsizdir, zira gözlerimiz bağlı dahi olsa onu buluruz, demiştir. Alkibiades’i zemmederek, Çocukken kocaları karılarından ayırırdı, yetişkin bir adam olduğunda ise karıları kocalarından ayırdı, demiştir. Rodos’ta Atinalılar retorik talim ederken o felsefe okuturdu, bundan ötürü kınandığında ise, Ben buğday satın aldım, şimdi arpa mı satayım, demiştir. Aşağıda ceza çekenlerin, delik deşik kaplar yerine sağlam kaplarla su taşısalar daha fazla azap çekeceklerini söylemiştir. Son derece geveze bir kimse bir hususta kendisinden inayet dilediğinde, Bana bir ulak yollar da kendin gelmezsen, senin için elimden geleni yaparım, demiştir. Pek tekinsiz kimselerle seyahat ederken haramilerin eline düştüklerinde, Tanınmazsak mahvoluruz, demiştir. Kibrin faziletin önünde bir mani olduğunu söylemiştir. Haris ve zengin bir adam için, Paraya o sahip değil, para ona sahip, demiştir. Haris kimselerin mallarını öyle sıkı tuttuklarını, neticede kendi mallarından tıpkı bir başkasının malıymışçasına istifade edemediklerini söylemiştir. Gençken cesaretimizi, yaşlandığımızda ise hikmetimizi kullandığımızı söylemiştir. Görme duyusu diğer duyulardan nasıl üstünse, hikmet de diğer faziletlerden öyle üstündür. İhtiyarlığından ötürü hiç kimsenin levmedilmemesi gerektiğini, zira bunun herkesin erişmeyi niyaz ettiği bir hal olduğunu söylemiştir. Kederli ve hasetçi bir adama, Başına bir felaket mi geldi, yoksa başkasına bir talih mi güldü, bilemiyorum, demiştir. İmansızlığın cüretkarlık için meşum bir refik olduğunu söylemiştir.
Doğumuyla İskitya’da bilinen, Borysthenesli Bion, Hiçe saydı dini vazifeleri, Yoktur diyerek Tanrıların hiçbiri.
O vakit ne ikrar ettiyse, Sebatla sürdürseydi şayet, Dili gönlünün tercümanı olurdu, Fenalıkta dahi olsa sebatkar kalırdı.
Lakin aynı adam ki Tanrıları inkar etti, Kutsal mabetleri hakir gördü, Fani olanları istihza ile süzdü, Tanrılara kurban sundukları vakit,
Konuşma serbest olsa da, uzun bir hastalığın azabıyla kıvranan ve ölümün takibinden korkan kişi, esarete boyun eğmek zorundadır, onların öfkesini yatıştırmak için adakları yüreklerine ve sunaklarına serdi.
Dostların, her ne çıkarlarsa çıksınlar, terk edilmemesi gerektiğini savunurdu, zira aksi takdirde ya kötü kimselerle düşüp kalkmış yahut iyilerden kaçınmış gibi görünürüz.
Böylece duman ve buhurla onların kutlu kokularını hoş etmeye çabalar, yalnızca "Günah işledim" diye haykırmakla kalmaz, ikrar ettiklerimden de nedamet getiririm, der. Kendisine tanrıların var olup olmadığı sorulduğunda, "İhtiyar adam, şu kalabalığı başından savmayacak mısın?" demiştir.
Ve ne ikrar ettiysem pişmanım, der, fakat bir kocakarının efsunlarına uysal boynunu teslim etti, dermansız kollarına deriden muskalar bağlattı ve kapısının önüne defneler astırdı, yaklaşan eceli savuşturmak için her çareye ve yola başvurdu.
Bir tarlayı gübrelemektense övmenin daha çabuk bereketli kılacağını düşünürdü.
Dalkavukluktan hoşlananların, kulplarından tutularak taşınan çömleklere benzediğini söylerdi.
Ahmaklığın ne olduğunu soran birine, "Bilginin tıkanmasıdır" cevabını verdi.
İyi insanların köle dahi olsalar hür, kötü insanların ise hür dahi olsalar pek çok hazzın kölesi olduklarını söylerdi.
Tanrıların hediyelerle kandırılabileceğini, lütuflarının satın alınabileceğini yahut kutlu ulûhiyetin kendi sandığı gibi var ya da yok olduğunu düşünen ahmak.
Gramer âlimlerinin, bir yandan Odiseus'un yanılgılarını araştırırken kendi kusurlarına hiç dikkat etmediklerini, yararsız şeylerle meşgul olarak tıpkı onun gibi yoldan çıktıklarını göremediklerini söylerdi.
Fakat bilgeliğinin kiremitleri artık kül olmuşken hiçbir işe yaramadı, kollarını açarak nasıl olduysa "Selam sana yüce ölüm, selam" diye haykırdı.
Açgözlülüğün bütün kötülüklerin anavatanı olduğunu ifade ederdi.
Üzerinde "Kitionlu Zenon oğlu Persaios" yazılı bir Persaios heykelini görünce, heykeltıraşın yanıldığını, doğrusunun "Zenon'un uşağı" olması gerektiğini söyledi, zira hakikaten onun hizmetkârıydı.
BÖLÜM III. Ölümü
Nihayetinde hastalandığında, Khalkis halkının anlattığına göre, nitekim orada vefat etmiştir, efsun kabilinden bağlar takmaya ikna edildi, tanrılara hakaret teşkil eden söylediklerinin tamamından döndü ve pişmanlığını ikrar etti.
Antigonos kendisine iki hizmetkâr gönderene ve Phavorinos'un Çeşitli Tarih adlı eserinde doğruladığı üzere kendisi de bir tahtırevan içinde gelene kadar, hastalara en çok gereken şeylerin bile aşırı yokluğunu çekti, bu hastalıktan ötürü vefat etti.
Ölümü üzerine Laertios böyle yazar. Bu isimde Laertios on kişiyi sayar, birincisi Suriyeli Pherekydes ile çağdaş olup kendi zamanında mevcut iki kitap yazmıştır, ikincisi bir Syrakusai'li olup hitabet sanatı üzerine yazmıştır, üçüncüsü bu filozoftur, dördüncüsü Abderalı olup Demokritos'un soyundandır ve bir matematikçidir, İon lehçesinde yazmıştır ve yeryüzünde altı ay gündüz, altı ay gece olan bazı meskûn bölgeler bulunduğunu ilk kez o söylemiştir, beşincisi Habeşistan Tarihi'ni yazmıştır, altıncısı Musaların adlarıyla anılan dokuz kitap yazmış bir hatiptir, yedincisi bir lirik şairdir, sekizincisi Miletoslu bir heykeltıraştır, dokuzuncusu Torikoi denenlerden bir tragedya şairidir, onuncusu ise Hipponaks'ın bahsettiği Klazomenai yahut Khioslu bir heykeltıraştır.
EUKLEİDES
Megara Okulu
BÖLÜM I. Memleketi ve Hocaları
Megara Okulunun kurucusu olan Eukleides, Isthmos kıyısındaki bir kasaba olan Megara'da doğmuştur, gerçi başkaları Sicilya'nın bir şehri olan Gela'da doğduğunu iddia eder.
Önce Parmenides'in metinlerini incelemiş, ardından Sokrates'i dinlemek üzere Atina'ya gitmiştir. Sonraları Atinalılar, herhangi bir Megara vatandaşının Atina şehrine girmesi hâlinde ölüm cezasına çarptırılacağına dair bir kararname çıkardılar.
Atinalıların Megaralılara duyduğu nefret o derece büyüktü. Thoukydides, Megaralıların Atina yargı yetkisi altındaki topraklarda veya Atina agorasında bulunmasını yasaklayan bu kararnameden bahseder, Lakedaimonlular bu hükmün kaldırılmasını talep edip netice alamayınca, Yunanlar arasında vuku bulan en acımasız savaş olan Peloponnesos Savaşı patlak vermiştir.
Megaralı olan ve bu kararnameden evvel Atina'ya gidip Sokrates'i dinleyen Eukleides, ferman ilan edildikten sonra geceleri kadın entarisi ve alacalı bir pelerin giyerek, başını da kadın peçesiyle örterek, nitekim Varro "rica" sözcüğünü böyle açıklar, Megara'daki evinden Atina'ya, Sokrates'in yanına giderdi, böylece o süre zarfında onun öğütlerinden ve talimatlarından istifade eder, gün ağarmadan evvel yine aynı kılıkta yirmi bin adım geri yürürdü.
Sokrates'in ölümü üzerine Platon ve diğer filozoflar, tiranların zulmünden çekinerek Megara'ya, kendilerini nezaketle kabul eden Eukleides'in yanına gittiler.
BÖLÜM II. Mezhebi
Münakaşaya pek düşkündü, bu yüzden Sokrates kendisine sofistlerle nasıl çekişileceğini bildiğini ama insanlarla geçinmeyi bilmediğini söylemişti.
Onun bu kavgacı tabiatına uygun olarak kurduğu mezhep, evvela kurulduğu yerden ötürü Megara Okulu, ardından çekişmeci ve sofistik niteliğinden dolayı Eristik Okul olarak adlandırıldı.
Bu sebeple Diogenes, buranın bir okul değil, bir hiddet yuvası olduğunu söylemiştir, Timon da bu durumu şu sözlerle hicvetmiştir, "Phaidon'un yahut Megaralılara çılgınca çekişmeyi öğreten kavgacı Eukleides'in yakaladığı bu boş şeylerin hiçbirine zerre kıymet vermem."
Son olarak, Kartacalı Dionysios'un onlara ilk kez verdiği isimle Diyalektikçiler diye anıldılar, zira müzakereleri soru ve cevaptan ibaretti.
Yalnızca tek bir İyi bulunduğunu, buna bazen İtikat bazen Tanrı bazen Akıl (Nous) ve benzeri adlar verildiğini savundu.
İyinin karşısındaki her şeyi reddetti, böyle bir şeyin var olmadığını söyledi.
Kanıtlamalarında öncüller yerine vargılardan hareket ederdi.
Benzerlik yoluyla yapılan tartışmaları geçersiz saydı, zira bunların ya benzer ya da benzemez şeylerden teşekkül ettiğini, şayet benzer iseler benzedikleri nesnelerin kendilerini incelemenin daha doğru olacağını, şayet benzemez iseler yapılan kıyasın hiçbir fayda sağlamayacağını ifade ederdi.
BÖLÜM III. Vecizeleri ve Yazıları
Plutarkhos'un belirttiğine göre okullarda fevkalade meşhurdu, nitekim kardeşinin öfkeyle, "Öcümü alamazsam kahrolayım" dediğini işitince, kendisi sükûnetle karşılık vermiştir.
O şöyle cevap verdi, "Seni öfkeni bir kenara bırakmaya ve beni ilk günkü gibi sevmeye ikna ediyorum."
O dedi ki, Uykunun bir çeşidi vardır, genç ve uysal bir tanrıdır, kovulması kolaydır, diğeri ise kır saçlı ve yaşlıdır, bilhassa ihtiyarları ziyaret eder, inatçı ve amansızdır, bu tanrı bir kez geldi mi ondan kurtulmak zordur, sözler hiçbir işe yaramaz, zira o sağırdır, onu yumuşatacak hiçbir şeyi de gösteremezsiniz, zira o kördür.
Tanrıların ne olduğu ve nelerden hoşnut kaldıkları sorulduğunda, Onlara dair diğer her hususta cahilim, lakin şunu bilirim ki meraklı kimselerden nefret ederler, demiştir.
Başka metinlerin yanı sıra altı diyalog kaleme almıştır, bunların sahih mi yoksa sahte mi olduğu hususunda Panaitios şüpheye düşmüştür, başlıkları şunlardır, Lamprias, Aiskhines, Phoiniks yahut Suidas'a göre Phoiniksler, Kriton, Alkibiades, Erotikos.
Aynı adı taşıyanlar arasında şunlar sayılır, Matematikçi Eukleides, o da Megaralıdır, bu sebeple Valerius Maximus tarafından filozof olanıyla karıştırılmıştır, Platon, kutsal sunağı yapacak olanları, bunun tarzı ve biçimi hususunda kendisiyle görüşmeye geldiklerinde, onun maharetine ve mesleğine hürmeten geometrici Eukleides'e göndermiştir, der.
Bu yapı ustalarının Platon'a geldikleri pek çok kimsenin tanıklığıyla sabittir, ancak onları Eukleides'e gönderdiği ya da filozof Eukleides'in bu mesleği icra ettiği hiçbir yerde ispatlanamamıştır.
Aksine Proklos, matematikçi Eukleides'in Platoncu ekole mensup olduğunu ve Mısır Kralı Ptolemaios geometriye giden daha kısa bir yol olup olmadığını sorduğunda, Geometriye giden bir kral yolu yoktur, cevabını verdiğini belirtir.
Sokrates'in ölümünden ilk Ptolemaios'a kadar doksan beş yıl geçmiştir.
Dolayısıyla matematikçi Eukleides, filozoftan çok daha sonradır.
Diodoros Sikolos'a göre seksen sekizinci Olimpiyatın ikinci yılında arkhon olan Eukleides, fakat Aristoteles o yılın arkhonunu Euklees olarak adlandırır, bu durum şarihleri ve sadece onunla diğer arkhon Eukleides arasındaki yıl farkında ufak bir yanılgıya düşen Suidas tarafından da doğrulanır. Salmasius, Euklees adının arkhonlar arasında bir yerde bulunduğunu bilmeyip açıkça aksini iddia ederek, Suidas'ın metnini tahrif etmeye ve onu doksan dördüncü Olimpiyatın ikinci yılındaki arkhon Eukleides olarak okumaya kalkışmıştır. Ksenophon'un dostu olup kendisinden bahsettiği kâhin Eukleides. Platon'un vasiyetnamesinde adı geçen taş yontucusu Eukleides.
Eukleides'in ardından Miletoslu Euboulides geldi.
Bazıları hatip Demosthenes'in onun talebesi olduğunu ve Demosthenes R harfini telaffuz edemediğinde, bunu aralıksız alıştırmalarla ona kendisinin öğrettiğini ileri sürer.
Aristoteles'in büyük bir hasmıydı ve ona fazlasıyla kara çalmıştır.
Diyalektikte pek çok sual yahut akıl yürütme türü icat etmiştir, Yalancı, Örtük, Elektra, Peçeli, Sorites, Boynuzlu, Kel.
Bir komedya şairi onlar hakkında şöyle demiştir, İki çatallı ince suallerle insanı nasıl da köşeye sıkıştırır, Söz Demosthenes'ten bile daha tatlı dökülmez.
Yalancı, Cicero'nun zikrettiği, çözülmesi güç, mugalataya dayalı bir akıl yürütmedir, pek çoğu gibi biçiminden değil, muhtevasından adını almıştır, bilinen misali şudur, Yalan söylediğini söylüyorsan ve doğruyu söylüyorsan, yalan söylüyorsun demektir, öyleyse yalan söylüyorsun.
Afrikanus'taki misal de buna benzer, Dört yüz altını bulunan bir kimse, vasiyetinde bunun üç yüzünü miras bırakır, ardından vasiyetinin Falcidia Kanunu'na tabi olmaması şartıyla, sana yüz altın değerinde bir arazi bırakır, [mirasçılara kalan kısım malların en az dörtte birine ulaşmadığında vasiyetler hükümsüz kılınır]. Buradaki sual, senin hak sahibi olup olmadığındır. Bu sual çözülemez türdendir, zira hangi tarafı doğru kabul edersek edelim yanlış çıkacaktır.
Şayet mirasın geçerli olduğunu söylersek, vasiyet Falcidia Kanunu'nun kapsamına girer, bu suretle şart geçersiz kalır ve miras hükümsüz olur. Şayet şart noksan olduğundan miras geçerli sayılırsa, Falcidia Kanunu'na tabi olmaz, şayet kanun mezkûr şarta tatbik edilmezse, sana vasiyet edilen şeye sahip olamazsın. Bu safsataya o kadar kıymet verilmiştir ki, Seneca bunun üzerine pek çok kitap yazıldığını teyit eder.
Laertios, Khrysippos'un bu hususta altı müstakil risalesini sayar. Athenaios ve Suidas, Koslu Philetas'ın sırf bu sual üzerinde haddinden fazla çalışmaktan ötürü veremden öldüğünü nakleder.
Elektra, adını yine başlıca misallerinden almıştır, Lucianus bu hususta şöyle der, Agamemnon'un meşhur kızı Elektra, aynı şeyi hem biliyor hem de bilmiyordu. Yanında tanınmaz halde duran Orestes varken, Orestes'in kardeşi olduğunu biliyordu, lakin onun Orestes olduğunu bilmiyordu.
Peçeli, bu da adını muhtevasından almıştır, Lucianus buna dair misal getirir.
[okunamadı] diyalektikçilerin adlandırdığı gibi, bir kadının tek bir buğday tanesi yüzünden boşanılabileceğini söylemek yahut Iulianus'un belirttiği veçhile, pek cüzi değişimlerle apaçık doğru olan şeylerden açıkça yanlış olan şeylere münazaranın sevk edilmesidir, Cicero, Laertios, Sextus Empiricus ve diğerlerince zikredilen müşterek misal şudur, İki az değil midir, üç de öyle değil midir, dört de aynı şekilde değil midir, bu minvalde ona kadar gidilir. İki azdır, binaenaleyh on da azdır.
Boynuzlu, diğerleri gibi misalinden tesmiye olunmuştur, Kaybetmediğin şeye sahipsindir, boynuzlarını kaybetmedin, öyleyse boynuzların vardır. Bu Seneca, Aulus Gellius ve başkalarınca tekrarlanmıştır. Aziz Hieronymus, Ferisilerin Kurtarıcımıza yönelttiği sualin de bu cinsten olduğuna işaret eder.
Celile'den Yahudiye'ye geldiğini söyler, bu sebeple Yazıcılar ve Ferisiler fırkası, vereceği her cevap itiraza açık olacağından onu boynuzlu bir kıyasla tuzağa düşürmek maksadıyla, bir adamın karısını herhangi bir sebepten ötürü boşamasının caiz olup olmadığını sordular. Şayet bir sebep gösterilip boşanır ve bir başkası alınırsa, kendisi ölçülülük vaizi olduğundan kendiyle çelişecekti, fakat bir kadının hiçbir sebepten ötürü boşanamayacağını söylerse, kutsala saygısızlıkla suçlanacak ve Musa'nın, Musa vasıtasıyla da Tanrı'nın öğrettiğine aykırı davrandığına hükmedilecekti. Bu yüzden Rabbimiz cevabını öyle bir dengeler ki, kutsal metinleri ve tabii kanunu şahit göstererek onların tuzağını savuşturur, Tanrı'nın asıl hükmünü, O'nun iradesinden değil de günahın zaruretinden ötürü verilmiş olan ikinci hükmün karşısına koyar.
Aynı Kilise Babası, kendisine yöneltilen benzer türden bir başka misali şöyle aktarır, "Roma'da son derece beliğ bir kimse bana boynuzlu kıyas dedikleri şeyle hücum etti, öyle ki hangi tarafa dönsem daha da batağa saplanıyordum. 'Evlenmek,' dedi, 'günah mıdır değil midir?' Ben de safiyane bir niyetle, onun [okunamadı] kaçınmayı düşünmeyerek, 'günah değildir' dedim. Bunun üzerine vaftiz hakkında başka bir sual yöneltti, 'Bağışlananlar iyi ameller midir yoksa kötüler mi?' Ben de aynı saflıkla, 'günahlar bağışlanır' diye cevap verdim. Kendimi güvende addettiğim anda, her iki yanımdan boynuzlar filizlenmeye ve gizli kuvvetler kendilerini açığa vurmaya başladı. 'Eğer,' dedi, 'evlenmek günah değilse ve vaftiz günahları bağışlıyorsa, bağışlanmayan her ne ise...'
Bana cevap ver, babanı tanır mısın? Merc. Evet. Car. Ya sana yüzü örtülü birini getirsem, onu tanıdığını mı söylersin yoksa tanımadığını mı? Merc. Tanımadığımı söylerim. Car. Oysa o adamın senin baban olduğu ortaya çıkıyor, demek ki o adamı tanımıyorsan, babanı da tanımıyordun. Merc. Doğrusu öyle değil, lakin peçesini kaldır, gerçeği ortaya çıkarayım.
Aristoteles'in, Sokrates'in (Platon'un Menon'unda) boş yere çözmeye çabaladığını öne sürdüğü sofistlerin şu suali de aynı kabildendir, bütün çiftlerin çift olduğunu bilir misin bilmez misin? Diğeri bildiğini söyler. Bunun üzerine [okunamadı] altında gizli tuttuğu bir çift şeyi çıkarır ve sorar, bu çift şeyin bende olduğunu biliyor muydun? Diğeri bilmediğini ikrar edince, 'demek ki,' der, 'aynı şeyi hem biliyorsun hem de bilmiyorsun.'
Cicero tarafından acervalis olarak adlandırılan Sorites, bunu bir şeyin tedricen eklenmesi ya da eksiltilmesi hâli olarak tarif eder, tıpkı bir yığının eklemeyle meydana gelmesi gibi.
ALEKSİNOS
Eubulides'in pek çok talebesi arasında, münakaşayı çok seven ve bu yüzden cerh ediciliğinden ötürü Elenksinos tesmiye edilen Elisli Aleksinos da vardı, en çok Zenon'a muhalifti.
Hermippos onun Olympia'ya gidip orada felsefe hocalığı yaptığını söyler. Talebeleri niçin orada yaşadığını sorduklarında, bir mezhep kurup ona [okunamadı] adını vermek niyetinde olduğunu söylemiştir, ancak talebeleri geçim sıkıntısı çekip havadisinden de hoşnut kalmayarak orayı terk ettiler.
Yalnızca bir hizmetkârıyla orada münzevi bir hayat sürdü ve Alpheios nehrinde yüzerken bir kamışla yaralandı, bu sebeple de vefat etti.
Diğer filozofların aleyhinde yazdığı gibi tarihçi Ephoros'un aleyhinde de yazdı.
EUPHANTOS
Aleksinos'un ardından, Demetrios'un babası ve Antigonos Gonatas'ın dedesi olan Kral Antigonos'un hocası, Olynthoslu Euphantos geldi. Yaşlılıktan öldü.
Pek çok trajedi yazdı, bunlar umum önünde sahnelendiğinde büyük alkış aldı.
Antigonos'a hitaben hükümdarlık üzerine çok meşhur bir nutuk yazdı.
O devrin tarihini kaleme aldı.
APOLLONIOS KRONOS
Eubulides'in talebelerinden biri de Apollonios Kronos'tur, Strabon onun doğum yeri itibarıyla Kyreneli olduğunu söyler ve ona Kronos Apollonios der, bu da ikinci ismin Kyrene'deki Apollonia kasabasından mülhem bir lakap olduğunu ima eder.
DIODOROS ## BÖLÜM I. Hayatı
Diodoros, Karia'nın İasos şehrindendi, Aminias'ın oğluydu.
Laertios onun Eubulides'i dinlediğini söyler, Strabon ise Apollonios Kronos'u dinlediğini ve hocasının ardından Kronos diye anıldığını, zira asıl Kronos'un meçhul kalması sebebiyle hocanın adının talebeye intikal ettiğini aktarır.
Momos bile duvara yazdı, Kronos akıl sahibidir, diye.
Ptolemaios Soter'in maiyetinde yaşadı, onun huzurunda Stilpon tarafından ânında cevaplayamayacağı suallerle köşeye sıkıştırıldığında yalnızca [okunamadı] kalmadı, ziyafet meclisinden kovuldu ve o sual üzerine bir risale yazdıktan sonra kederinden öldü.
BÖLÜM II. Felsefesi
[okunamadı] ve onun bir diyalektikçi olduğunu tasdik ederler. Elis ekolünün kanaatine göre, doğru bir öncülden başlayan doğru olacaktır. Peripatetiklere göre şartlı önerme, doğrudan başlayıp, yani hareket vardır deyip, yanlışla biterse, yani boşluk vardır derse, yanlış olacaktır, Diodoros'a göre ise yanlıştan başlayıp, yani hareket vardır deyip, yanlışla biterse, yani boşluk vardır derse, doğru olacaktır, zira hareket vardır şeklindeki öncülü yanlış addederek reddeder. Şayet gündüz ise [okunamadı] nasıl tartışmalı hâle gelir, Diodoros bir kanaattedir, Philon başka bir kanaatte, Hrisippos ise üçüncüsünde. Diodoros'un bu hususta ne denli emek sarf ettiği, Kallimakhos'un Sextus tarafından nakledilen ve şerh edilen bir epigramından anlaşılmaktadır.
Bazıları peçeli ve boynuzlu safsataları onun icat ettiğini iddia eder, nitekim bunlardan Eukleides'in Hayatı bahsinde söz edilmişti, Aphrodisiaslı Aleksandros ise onun Galip Delil'i (Kurieouon) kullandığını söyler, Epiktetos bu delilin kökenini ve tesirini şöyle aktarır.
Galip Delil, birbirine zıt şu üç önerme arasındaki müşterek çekişmeden ötürü sorgulanmış ve toplanmış görünmektedir, Birincisi, geçmişe ait her şeyin zorunlu olarak doğru olduğudur. İkincisi, imkânsız olanın mümkünden neşet etmeyeceğidir.
Üçüncüsü, ne doğru olan ne de doğru olacak olan hiçbir şeyin mümkün olmadığıdır.
Bu çekişmeyi gören Diodoros, ne doğru olan ne de doğru olacak olan hiçbir şeyin mümkün olmadığını ispatlamak maksadıyla ilk ikisinden istifade etmiştir.
Korinthos'ta bulunmuşsa veya gelecekte orada bulunacaksa bu mümkündür, zira her ikisi de vaki değilse mümkün değildir, bir çocuğun dilbilgisi âlimi olması, şayet bu hâl vuku bulursa mümkündür, doğrulukla başlayıp yanlışla biten şey ise imkânsızdır.
Eğer gündüz ise gece değildir, zira gündüz olduğu doğruysa gece olduğu yanlıştır. Diodoros Galip Delil ile sorgulamıştır.
Hiçbir şeyin hareket etmediğini öne sürmüş ve bunu şöyle delillendirmiştir, Şayet bir şey hareket ediyorsa, ne bulunduğu yerde ne de bulunmadığı yerde hareket eder, bulunduğu yerde hareket edemez, zira bulunduğu yerde sükûn hâlindedir, bulunmadığı yerde de hareket edemez, zira bir şeyin bulunmadığı yerde ne tesir göstermesi mümkündür ne de tesire maruz kalması, binaenaleyh hiçbir şey hareket etmez. Bu görüş filozofların kanaatine zıttır, zira şeylerin ilkelerinin sayıca sonsuz, en küçük ve bölünemez olduğunu kabul eder.
Bir şey hareket ettiriliyorsa, ne bulunduğu yerdedir ne de bulunmadığı yerdedir, doğrulukla başlayıp yanlışla biten önerme fesada uğrar ya da helak olur, şayet şu an gündüz ise, doğrulukla başlamış olsa dahi yanlışla nihayete erebilir.
Kinizm taraftarı Diogenes'in mektuplarından birini ithaf ettiği ve bu filozoflar meyanında zikredilen seçkin bir kimse de Adetallus'tur.
Eukleides'in halefleri arasında Thurioili Klinomakhos da vardı, aksiyomlar, yani önermeler ve kategoriler, yani bir önermede diğeri hakkında yüklem olan kısım üzerine ilk yazan odur.
BÖLÜM II.
STILPO'NUN HAYATI
Stilpo, Hellas'taki Megara'dandı. İlk Ptolemaios devrinde yaşadı. Derslerini dinlediği üstatlar arasında bu mektebin kurucusu olan Eukleides zikredilir. Ancak daha önce de kaydedildiği üzere bu husus onun yaşadığı çağ ile uyuşmamaktadır.
Eukleides'in bazı takipçileri şunlardır, Herakleides'in teyit ettiği üzere İkhthyas'ın dostu Korinthoslu Thrasymakhos, Kinizm taraftarı Diogenes, yine Kinik Diogenes'i dinlemiş olan Thebaili Pasikles ki kendisi Stilpo'nun öz kardeşidir, Megaralı Diokleides.
Cicero onun gayet zeki olduğunu ve o devirde pek muteber sayıldığını söyler, Dostları, diye yazar, onun şaraba ve kadınlara pek düşkün olduğunu naklederler, fakat bunu onu yermek için değil, bilakis medhini yapmak gayesiyle söylerler, zira o, ilim vasıtasıyla erdemsiz tabiatını öylesine zapt ve tepeklemiştir ki, hiç kimse onu sarhoş görmemiş, onda hiçbir şehvete şahit olmamıştır.
Plutarkhos onun uysallık ve itidal ile yoğrulmuş olan yüksek cesaretini över. Şehir işlerine pek düşkündü. Zevcesinden maada hetaira Nikarete ile düşüp kalkardı. Kötü şöhretli bir kızı vardı, onunla pek yakın dostu olan Syrakusai'lı Simmias evlendi.
Kız iffetsizce bir hayat sürdüğünden, biri Stilpo'ya kızının kendisi için bir yüz karası olduğunu söyledi, O da, benim onun için bir şeref vesilesi olduğumdan fazlası değildir, diye cevap verdi.
Ptolemaios Soter ona fevkalade hürmet ederdi, Megara'yı ele geçirdiğinde Stilpo'ya akçe verdi ve kendisiyle birlikte Mısır'a gelmesini teklif etti. Bu paradan pek az bir miktar aldı fakat daveti kat'iyen reddetti. Aigina'ya geçerek Ptolemaios'un dönüşüne kadar orada ikamet etti.
Antigonos'un oğlu Demetrios, Megara'nın zaptı üzerine onun evinin muhafaza edilmesini ve kendisine ait ne varsa korunmasını emretti, Stilpo'ya zayi ettiği şeylerin bir defterini vermesini bildirdiğinde ise, hiçbir şey kaybetmediğini, zira hiç kimsenin ilm-i irfanını elinden alamadığını, ilminin ve bilgisinin kendisinde baki kaldığını beyan etti.
Demetrios ile insanlık üzerine öylesine ikna edici bir surette münazara etti ki, Demetrios onun dinleyicilerinden biri oldu.
Pheidias'ın yonttuğu Minerva heykeline dair bir adama, Zeus'un kızı Minerva'nın bir tanrı olup olmadığını sordu, adam da öyle olduğunu tasdik etti. Fakat bu heykel Zeus'tan değil, Pheidias'tan sadır olmuştur dedi, beriki bunu da kabul etti. Öyleyse, dedi Stilpo, o bir tanrı değildir. Bu kelamı üzerine Areopagos divanına çağrıldığında sözlerini inkâr etmedi, bilakis müdafaa ederek heykelin bir tanrı (theos) değil, bir tanrıça (thea) olduğunu ifade etti. Fakat Areopagos meclisi derhal şehri terk etmesini ferman buyurdu.
Tanrı lakabıyla maruf Theodoros, Stilpo'nun bunu nasıl bildiğini [okunamadı], Stilpo ise Kinik Krates tarafından bükük dizler ve niyazlarla karşılandı, bana sokakta sual eyleme, lakin baş başa kaldığımızda sor, dedi.
Bütün hile ve desiselerden tamamen azade idi.
Kinik Krates onu [okunamadı] yanından ayrıldığında yüksek sesle feryat ederek [okunamadı] kulağına eriştiğini söyledi.
Biri yeni bir libas, diğeri ise başka bir şey ikram ettiğinde [okunamadı].
Stilpo’yu [okunamadı] gördüm ezilmiş, Tıpkı Typhoeus’un bir ağırlık altında ezilip yattığı gibi.
Pek çok talebe geldi onun münakaşasını işitmeye, Bütün gayeleri güzel Hakikati kovalamaktı.
Atina’da öylesine büyük bir tesir uyandırdı ki insanlar evlerinden fırlayıp dışarı çıkarlardı. Bir kimse ona, "Sana bir canavarmışsın gibi hayretle bakıyorlar Stilpo," dedi. O da, "Hayır, hakiki bir insanmışım gibi bakıyorlar," diye cevap verdi. Crates ile konuşurken, sohbetlerinin tam ortasında balık almak üzere çekip gitti, Crates ise ardından koşarak sohbeti yarıda bıraktığını haykırdı.
Stilpo, "Hayır, sohbeti yanımda götürüyorum, fakat seni geride bırakıyorum, sohbet bekleyebilir lakin balığın satın alınması icap eder," dedi.
Kendisine neyin daha sert olduğu sorulduğunda [okunamadı]
BÖLÜM II. Felsefesi
Megara Okulu’nun başıydı, münazaralarda fevkalade mahirdi, ince fikirleri ve nutuklarıyla hem kendini, hem memleketini, hem de dostlarını tezyin ederdi.
Bütün türleri (tümelleri) ortadan kaldırdı ve "insan" diyen bir kimsenin hiçbir insanı kastetmediğini, zira bu mefhumun şu veya bu şahsa mahsus olmadığını iddia etti, zira neden diğerine değil de birine ait olsun, binaenaleyh buna da ait değildir, keza gördüğümüz şey bir ot değildir, zira bir ot yıllar evvel de mevcuttu, demek ki bu bir ot değildi.
Aynı şekilde bir şeyin bir başkasına yüklem kılınmasını da reddederek şöyle akıl yürüttü, şayet koşmak bir ata yüklenecek olursa, özne yüklem ile aynı şey olmaz, insanın tanımı başkadır, [okunamadı] koşmanınki başka. Zira bir talep vuku bulduğunda muhtelif [okunamadı] veririz, şayet insan ile iyi, yahut at ile koşmak aynı şey olsaydı, böylesine farklı şeyler oldukları halde iyi nasıl gıdaya yahut ilaca, koşmak da nasıl bir ata yüklenebilirdi?
Böylece bir öznede bulunan yahut bir özneye yüklem kılınan şeylerde özne ile hiçbir irtibat kabul etmedi, bilakis her ikisinin de, bir taştan farksız şekilde aynı olmadıkları takdirde [okunamadı]. Bu söz, Epikurosçu kelamın dışarı fırlattığı o küçük lakırdılardan biridir, [okunamadı] bir başkasına yüklem kılındığında, erdemli hayatı ortadan kaldırır. Lakin Plutarkhos’un dediği gibi, Stilpo’nun yalnızca kimi kelimelerden rahatsızlık duyduğu ve ifade tarzına muhalefet ettiği, ancak hayatın gidişatını ortadan kaldırmadığı veya şeyleri ilga etmediği gayet açıktır. En yüce hayrın, ihtiraslara boyun eğmeyen bir zihin olduğunu öne sürdü.
BÖLÜM III. Talebeleri
Akıcı kelamı ve ilmiyle başkalarından öylesine fersah fersah üstündü ki neredeyse bütün Yunanistan’ı Megara mezhebine döndürdü.
Megaralı Philippos, Theokritos lakabıyla maruf Hetrodoros’u ve Gelalı Timas’ı Theophrastos’tan kopardığını nakleder.
Kyreneli Aristoteles’ten Kleitarkhos ile Simmias’ı aldı. Diyalektikçilerden, Aristeides’ten Paionios’u aldı.
Euphantos’un oğlu Diphilos ile Exenetos’un oğlu Myrmex, onunla münazara etmeye gelmişken ikisi de onun takipçisi olup çıktılar. Philippos’un naklettikleri buraya kadar. Keza tabii felsefede müstesna bir isim olan Peripatetik (Aristotelesçi) Phrasidemos’u da cezbetti.
O dönemde Yunanistan’ın en mümtaz hatibi olan Alkimos’u da. Fenikeli Zenon’u, bir Epikurosçu filozofu. Crates’i ve diğerlerini. Velhasıl, bizzat kimi dilediyse onu cezbetti.
Herakleides, Stoacı mezhebin kurucusu olan Kitionlu Zenon’un da onun talebesi olduğunu söyler.
BÖLÜM IV. Vefatı, Eserleri
[okunamadı] onun ihtiyarlıktan öldüğünü teyit eder, fakat [okunamadı] ecelini çabuklaştırmak için bir yudum şarap içtiğini söyler.
Suidas yirmi diyalog yazdığını söyler, Laertios ise yalnızca dokuz tane olduğunu ve bunların pek de tesirli sayılmayacağını belirtir, başlıkları şunlardır, Moskhos, [okunamadı] veya Kallias, Ptolemaios, Khairekrates, Metrokles, Anaximenes, [okunamadı], Kızı.
Dryso adında bir oğlu vardı, o da bir filozoftu.
BÖLÜM IV. Elis ve Eretria Mezhepleri. PHAEDO
Elis mezhebi, asil bir aileden gelen Elisli Phaedo tarafından tesis edildi.
Tesadüf bu ya, haramiler yahut korsanlar tarafından esir edilerek umumun rağbet ettiği haysiyetsiz bir eve satıldı, kapıda oturmaya mecbur bırakıldığı sırada, oradan geçmekte olan Sokrates’in nazarına çarptı, yüzündeki (fevkalade olan) necabeti fark eden Sokrates, (Laertios’un nakline göre) Alkibiades’i, (Aulus Gellius’un nakline göre ise) Kebes’i onu satın almaya ikna etti, o vakitten itibaren kendini gayretle felsefeye vakfetti ve Sokrates’in sadık bir talebesi oldu, Platon’un öylesine muhabbetini kazandı ki o ruhun ölümsüzlüğü hakkındaki en muazzam diyaloguna onun adını vererek Phaedo dedi.
Kendi adıyla anılan Elis mezhebini kurdu. Kendisine atfedilen diyaloglar şunlardı, Medos, Simon, Antimakhos yahut İhtiyar Adam, Nikias, Simmias, Alkibiades, Kritolaos.
Panaitios bu eserlerden herhangi birinin Phaedo tarafından yazılıp yazılmadığından şüphe duyar. Medos kimi yazarlarca [okunamadı], kimilerince de Polyainos’a atfedilir, Antipatros ve İskit [okunamadı] da öyledir.
PLISTHENES
Elis mezhebi, Phaedo’nun halefi olan Elisli Plisthenes tarafından devam ettirildi. Plisthenes’in ardından ise Menedemos ve Asklepiades geldi.
MENEDEMOS. BÖLÜM I. Memleketi, Ebeveyni, Muallimleri
Menedemos, Phaedo’nun o vakte kadar Elis mezhebi olarak adlandırılan, fakat Menedemos’tan itibaren Eretria mezhebi diye anılan okulunu devam ettiren filozoflardan biriydi.
Eretrialıydı, Kleisthenes’in oğluydu. Kleisthenes Theokharides sülalesindendi, nesebi asil olmasına rağmen zanaatkardı ve yoksuldu.
Bazıları onun çadır yapımcısı olduğunu iddia eder, (Hesykhios İllustris ona bir mimar der) ve her iki sanatı da oğlu Menedemos’a öğrettiğini ilave ederler, öyle ki Menedemos bir ferman kaleme aldığında birisi [okunamadı], "Hem çadır hem ferman tanzim etmek bir bilgeye yakışmaz," demiştir.
Menedemos, Eretrialılar tarafından Megara’ya askerlerin kumandanı olarak gönderildiğinde, oradan Atina’ya, Akademi’de Platon’u dinlemeye gitti, [okunamadı] askeri vazifesini terk etti.
Can dostu Phleiuslu Asklepiades vasıtasıyla Megara’da bulunan Stilpo’ya götürüldü, her ikisi de [okunamadı]
BÖLÜM I. Okulu ve Felsefesi
Eretria’daki memleketine dönünce bir okul açtı ve orada felsefe tedris etti.
Böylelikle Elis Okulu Eretria’ya taşınmış olup, o vakitten sonra Eretria Okulu diye anıldı. Okulunda belirli bir oturma düzeni veya etrafı çevreleyen sıralar bulunmazdı, aksine her kim nasıl tesadüfen oturuyor, ayakta duruyor veya geziniyorsa, onu aynı vaziyette dinlerdi. Yalnızca tek bir Erdem ve Hayır olduğunu savunur, bundan fazlasını öne sürenleri paylardı.
Nitekim birçok Tanrı bulunduğunu iddia eden bir kimseye kinayeli bir edayla kaç tane olduğunu ve yüzden fazla olup olmadığını düşünüp düşünmediğini sormuştu. Kıvrak bir zekâya sahipti ve sözünün tertibi bakımından çetin bir hasımdı.
Her yöne meyleder, her şeye dair söylenecek bir söz bulurdu.
Antisthenes’in Silsileler adlı eserinde tasdik ettiği üzere pek münakaşacıydı ve şu suali pek sık kullanırdı, Aynı olmayan şey, kendisiyle aynı olmadığı şeyden farklı mıdır? Evet.
Fayda sağlamak Hayır ile aynı şey değildir, binaenaleyh Hayır fayda sağlamaz.
Yalnızca olumlu olanları bırakarak menfi önermeleri ortadan kaldırdı, bunlardan da sadece yalın olanları kabul etti, yalın olmayanları ise birleşik ve karmaşık addederek reddetti. Herakleides onun bir Platoncu olduğunu ve Diyalektiği istihza ettiğini nakleder, Alexinos babasını dövmekten vazgeçip geçmediğini sorduğunda, onu ne dövdüm ne de vazgeçtim demiştir.
Diğeri ise, Müphemliği izale etmek için ya evet ya da hayır de, diye mukabelede bulundu.
Kişi daha eşikteyken onlara karşı koyabilecekken, sizin vazettiğiniz kanunlara riayet etmek pek gülünçtür, dedi. Hiçbir şey yazmadı yahut telif etmedi, zira Karystoslu Antigonos’un beyanına göre belirli bir kanaati yoktu, münazarada ise öyle şiddetliydi ki defalarca gözü morarmış halde ayrılırdı.
BÖLÜM III.
Yaşayış Tarzı.
Asklepiades ile Pylades’in Orestes’e olan muhabbetinden geri kalmayan sıkı bir dostluk kurdu, Asklepiades daha yaşlıydı, bundan ötürü onun şair, Menedemos’un ise oyuncu olduğuna dair meşhur bir darbımesel yayılmıştı.
Her ikisi de genç ve muhtaç iken, Areopagos Meclisine çağrıldılar, Solon’un kanunu mucibince, bütün günü filozoflar arasında hiçbir emek sarf etmeksizin geçirdikleri ve hiçbir mülkleri bulunmadığı halde ne suretle geçindiklerini ve nasıl bu denli iyi bir vaziyette olduklarını izah etmeleri istendi. Umumi zindanın âmirlerinden birinin getirtilmesini talep ettiler, âmir geldiğinde, her gece umumi suçluların tahıl öğüttüğü zindana indiklerini, orada öğütme işi yaptıklarını ve emeklerinin karşılığı olarak iki drahmi aldıklarını teyit etti.
Areopagos azaları buna pek hayret ederek onlara şerefli bir mükâfat olarak iki yüz drahmi bahşetti. Kendilerine ihsanda bulunan başka hâmileri de vardı. Arkhepolis onlara üç bin gümüş akçe verdi.
Her ikisi de parayı en son kimin alacağı hususunda çekişti ve neticede hiçbiri kabul etmedi. Onları himaye eden başlıca kimseler Makedonyalı Hipponikos ile Lamialı Ksegetor idi. Ksegetor her birine otuzar mina verdi.
Hipponikos, Menedemos’a kızlarının evliliği için iki bin drahmi verdi, Herakleides’in beyanına göre bunlar karısı Oropia’dan doğan üç kızıydı. Zira Asklepiades ile Menedemos birer zevce almışlardı. Asklepiades kızı, Menedemos ise anneyi nikâhladı. Asklepiades’in karısı vefat edince, Menedemos’un karısını aldı.
Menedemos baş sulh hâkimi tayin edilince zengin bir kadınla evlendi, buna rağmen ilk karısına evin idaresinde eşit pay tanıdı, Asklepiades, Menedemos ile büyük bir refah, lakin büyük bir itidal içinde yaşadıktan sonra Eretria’da ihtiyar bir adam olarak öldü.
O vakitler, Asklepiades’in pek sevdiği bir kimse gece geç vakitte onunla ziyafet çekmek maksadıyla geldiğinde, uşaklar kapıyı yüzüne kapattı.
Lakin Menedemos, Asklepiades’in onu yerin altında dahi kabul edeceğini söyleyerek içeri almalarını emretti. Menedemos meclis kurmaya pek teşneydi ve memleketin havası sıhhate muzır olduğundan sık sık ziyafet verirdi.
Bu hususta gözettiği intizam Karystoslu Antigonos tarafından ve ondan naklen, zikredilmese de, Laertios tarafından şöyle aktarılır, Yemeğini nihayet bir veya iki yoldaşıyla yerdi.
Şayet yanına birileri gelecek olursa, ancak yemek bittikten sonra kabul edilirlerdi, tayin olunan vakitten evvel geldiklerinde ise kapının önünde kısa turlar atar ve içeri hangi yemeğin götürüldüğünü hizmetkârlardan sorarlardı, eğer balık çorbası, ki yemekleri bununla başlardı, derlerse çekip giderlerdi, şayet [okunamadı] derlerse bu maksatla ayrılmış bir odaya geçerlerdi.
Yaz mevsiminde Menedemos yemek odasındaki sedirleri yahut kerevetleri sazlar ve hasır otlarıyla, kışın ise koyun postlarıyla örttürürdü.
Her misafir beraberinde bir minder getirirdi, ellerindeki kadeh ise büyük bir kaşıktan daha geniş değildi, tatlı yerine [okunamadı] fasulye, bazen de mevsimin getirdiklerinden bulunurdu, yazın nar, ilkbaharda bakliyat, kışın [okunamadı], Khalkisli Lykophron, Menedemos hakkındaki yergili komedyasında bunu teyit eder, orada Seilenos satirlere şöyle seslenir,
Dindar bir pederin nadan evlatları, ben Görün bakın zevklerinize ve oyunlarınıza uyarım da, Lakin Tanrılar şahittir ki böyle bir mecliste Karia’da, Rodos’ta yahut Lydia’da hiç bulunmadım. Ne kadar da bol nimet!
Ve az sonra, Beş mangır değerinde duru suyla dolu Küçük bir kabı bir oğlan taşırdı Her misafire, etrafta sefil acı baklalar dönerdi, Ki dilencinin sofrası bile güç bela doyardı bununla.
Ziyafetten sonra içkilerini yudumlarken Menedemos sualler ortaya atar ve tatlı yerine onlara herkesi itidale ve nefsine hâkim olmaya teşvik eden bir sohbet sunardı.
Bu sohbetler bazen horozun ötüşü nihayet verene dek sürerdi, doymak bilmeyen misafirlerinin hiç de rızası olmaksızın.
BÖLÜM IV.
Mülki Vazifeleri.
Evvela hemşehrileri tarafından tahkir edildi, kendisine köpek ve ahmak denildi, nihayetinde ise onlar tarafından öyle büyük bir hürmet gördü ki, cumhuriyetin idaresini onun mesuliyetine tevdi ettiler ve kendisine senede iki yüz talent ödediler, o ise bunun ellisini iade etti. Mülki işlere intisap ettikten sonra öyle dalgındı ki, buhurdana tütsü koyacakken dışına dökerdi.
Crates, kamusal görevler üstlendiği için onu ayıplayınca Menedemos onu zindana attırdı, bunun üzerine Crates oradan geçerken ayağa kalkıp kendisini Agamemnon soyundan gelen, şehrin önderi unvanıyla selamladı. Eretrialılar tarafından Ptolemaios’a, Lysimakhos’a (gittiği her yerde büyük hürmet görürdü) ve Demetrios’a elçi olarak gönderildi; bu üçü de Makedonya krallarıydı, aralarından önce Demetrios, sonra Lysimakhos ve ondan sonra da (araya Pyrrhos girerek) Ptolemaios hüküm sürmüştü. Kimileri onu Demetrios’a, şehrini Ptolemaios’a satacağı ithamıyla ihbar etti, Menedemos ise şu sözlerle başlayan bir mektupla bu suçlamadan aklandı, "Menedemos’tan Kral’a esenlik dilekleriyle; bizim hakkımızda size pek çok şey bildirildiğini işitiyorum, vesaire." ve ona Aiskhylos adındaki düşmanlarından birine karşı ihtiyatlı olmasını salık verdi.
Makedonya Kralı Antigonos da onu pek çok severdi ve onun talebesi olduğunu ikrar ederdi. Şu sözlerle başlayan takdimde,
"Kral Antigonos barbarları savaşta hezimete uğratıp kendi yurduna döndüğünden ve her girişiminde muvaffakiyete eriştiğinden, senato ve halk uygun görmüştür ki, vesaire."
Faziletleri ve Vecizeleri
Menedemos son derece vakur bir kimseydi, Crates onun bu hâlini alaya alarak şöyle demişti,
Phleiuslu Asklepiades ile Eretrialı Boğa.
Ve Timon,
Konuşmaya başladığında kibirle kabarır ve kaba saba sırıtır.
Ciddiyeti öylesine dehşet vericiydi ki, Kyzikoslu bir genç olan Klippides ile birlikte Antigonos tarafından davet edilen Eurylokhos, Menedemos’un bunu öğrenmesinden korkarak gitmeyi reddetti. Azarlarken pek haşin ve cüretkârdı, Laertios onun aşırı özgüvenli bir gence, Hierokles’e, böbürlenen bir zaniye, ağlayan bir gence dair sarf ettiği sözleri buna misal gösterir.
Antigonos şaşaalı bir ziyafete gidip gitmemesi gerektiğini sorduğunda, gitmesi ya da gitmemesi yönünde bir şey söylemeyip, onlara bir kralın oğlu olduğunu bildirmesini tembihledi.
Yanına sokulup pek saçma lakırdılar eden birine bir çiftliği olup olmadığını sordu, o da "Pek çok" diye yanıt verdi. Menedemos, "Öyleyse git de onlara bak, yoksa köylülüğünü kaybederken onları da kaybedeceksin" dedi.
İyi bir insanın evlenip evlenemeyeceğini soran birine, "Benim öyle olup olmadığımı düşünüyorsun?" dedi. Karşısındaki tasdik edince, "Lakin ben bir zevce aldım" dedi.
Kendisini akşam yemeğine davet eden birinin israfını dizginleyemeyince, zeytinden başka bir şey yemeyerek onu sessizce payladı.
İyi olan her gün yapılmalıdır, o gün filozofların her daim dinlenmesi gerektiğini belirttiler. Bunun üzerine, eğer çalgıcılardan biri kaçmalarına yardım etmeseydi öldürüleceklerdi, gemi bir fırtınaya yakalandığında Asklepiades insanlığı, Menedemos’un sertliği ise onları mahvetti.
Okulunun intizamına dair her hususta (söylediğimiz gibi) savsak ve lakayt idi, aynı zamanda mağrurdu ve şan peşindeydi, öyle ki Asklepiades ile birlikte yapı işleriyle ilk meşgul olduklarında Asklepiades taşırken görülürdü, fakat Menedemos yoldan geçen birini görse saklanırdı. Batıl inançlara biraz meyyaldi. Bir aşevinde, kendiliğinden ölmüş bir hayvanın etini Asklepiades ile bilmeden yedikten sonra, durumu öğrenir öğrenmez fenalaştı ve rengi soldu, ta ki et yüzünden değil, vehim yüzünden hastalandığı anlaşılana kadar. Ulu ve hür ruhlu bir zattı, beden gücü bakımından ihtiyarlığında dahi talim meydanında güreşenler mertebesindeydi, sağlam yapılı, esmer tenli, semiz ve cüsseliydi, fakat orta boyluydu; Laertios’un bildirdiğine göre Eretria’daki eski stadyumda bulunan heykeli uzuvlarının çıplak hatlarını tasvir edecek kadar kusursuz yontulduğundan bu durum anlaşılmaktadır.
Aratos’u, trajedya şairi Lykophron’u ve Rodoslu Antagoras’ı severdi, fakat her şeyden evvel Homeros’a meftundu, ardından lirik şairlere, sonra da Sophokles’e kıymet verirdi. İkinci sırayı karşısındaki tarafa ayırırdı, Akhaios’un [okunamadı], fakat Medea Asklepiades onu kınayarak Antigonos olduğunu söyledi ve orada kederden öldü.
"Arzuladığımız şeylere sahip olmak büyük bir saadettir" sözüne mukabil, "Uygun olan şeyleri arzulamak çok daha büyüktür" dedi. Münakaşada (dediğimiz gibi) sert, fakat muaşeret ve amelde munisti.
Münazarada defalarca tuzağa düşürdüğü ve acımasızca alaya aldığı Alektinos’a fiiliyatta lütufta bulundu, Delphoi’den Khalkis’e uzanan yol haramilerle dolu olduğundan zevcesinin salimen nakledilmesine nezaret etti.
Daha evvel bahsettiğimiz üzere Asklepiades’e duyduğu muhabbetten de anlaşılacağı veçhile mükemmel bir dosttu, yalnızca Perseus’un daimi ve ikrarlı düşmanıydı, zira Antigonos’un Menedemos’un hatırı için Eretrialılara eski hürriyetlerini bahşetmek istediği, Perseus’un ise buna mâni olduğu bilinmekteydi. Bunun üzerine bir şölende Menedemos onun aleyhinde pek sert konuşarak pek çok sözün arasında şu ifadeyi kullandı, "O şüphesiz bir filozoftur, lâkin gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün insanların en şerlisidir."
Eretria’dan Ayrılışı ve Vefatı
Antigonos ile kurduğu dostluk, şehri ona teslim etmek niyetinde olduğu zannıyla kendi hemşehrilerinin şüphesini celbetti, bu hususta Aristodemos tarafından itham edilince kaçtı ve bir müddet Oropos’ta, Amphiaraos Mabedi’nde yaşadı.
Oradan kadehler çalınınca Boiotialıların umumi bir kararıyla orada daha fazla kalması menedildi, bunun üzerine gizlice memleketine döndü ve zevcesi ile [okunamadı] yanına alarak oradan Antigonos’un yanına gitti.
Fakat Herakleides, aksine, Eretrialıların idarecisi olduğu esnada Demetrios’u tiran kılmak isteyenlere karşı vatanını defalarca müdafaa ettiğini, dolayısıyla şehri Antigonos’a satmış olamayacağını, bunun kendisine atılmış asılsız bir iftira olduğunu teyit eder. Daha sonra Antigonos’a giderek vatanının hürriyetini iade etmesini istirham etti, Antigonos bunu reddedince kederinden yedi gün boyunca hiçbir şey yemeyip vefat etti. Aynı rivayet nakledilmektedir.
[okunamadı] Antigonos Karystios onun seksen dört yıl yaşadığını söyler [okunamadı]
FELSEFE TARİHİ BEŞİNCİ BÖLÜM, Akademik Filozofları İhtiva Eder.
BÖLÜM I. Platon'un Memleketi, Ebeveyni ve Yaşadığı Dönem.
Sokrates'ten neşet eden ekollerin en mümtazı, adını Atina'da mensuplarının ders verdiği bir mevki olan Akademi'den alan Akademikler idi.
Bu ekol, Platon tarafından tesis edilmiş, Speusippos, Ksenokrates, Polemon, Krates ve Krantor tarafından sürdürülmüştür, buraya kadar olan kısım birinci yahut Eski Akademi olarak adlandırılır.
Krantor'un ardından gelen Arkesilaos, Lakydes, Telekles, Evandros ve Hegesinos tarafından sürdürülen Orta Akademi'yi tesis etti.
Karneades, Kleitomakhos'un da mensubu olduğu Yeni Akademi'yi kurdu.
Kimi müellifler Philon ve Kharmidas tarafından tesis edilen dördüncü bir Akademi'yi, Antiokhos tarafından kurulan beşinci bir Akademi'yi de sayarlar.
Platon'un şüphe götürmez biçimde Atinalı olduğu kesindir. Kynokephalai'de doğmuş bir Thebaili olduğunu rivayet edenlere itibar edilmemelidir. Antileon, ebeveyninin Kollytoslu olduğunu teyit eder.
Phavorinos'a göre o, Aigina Adası'nda, Thales'in oğlu Phidiades'in evinde dünyaya gelmiştir. Babası, Peloponnesos Savaşı'nın başlangıcında Atinalıların Aiginalıları isyanları üzerine boyunduruk altına alması neticesinde toprakların taksimi esnasında diğerleriyle birlikte oraya gönderilmiş, Lakedaimonluların Aiginalılara yardım maksadıyla söz konusu Atinalıları adadan sürdükleri vakit Atina'ya geri dönmüştür.
Mümtaz bir aileye mensuptu, babası Ariston (Aristokles'in oğlu), Theseus soyunun sonuncusu olan Thymoetes'in ardından Ksanthos'u öldürerek [okunamadı] kral olan ve Thrasyllos'un beyanına göre soylarını Poseidon'a dayandıran Melanthos'tan gelen Kodros'un soyundandı.
Bazılarının Potone olarak adlandırdığı annesi Periktione'nin Solon ile olan akrabalığı Laertios tarafından şöyle tarif edilir, Eksekestides'in Solon ve Dropides adında iki oğlu vardı. Dropides'in Kritias adında bir oğlu oldu, Kritias'ın oğlu Kallaeskhros, Kallaeskhros'un oğulları ise Otuzlar Heyeti'nden olan Kritias ile Apuleius'un Glaukos dediği Glaukon idi, Glaukon'un Kharmides adında bir oğlu ve Solon'un soyundan gelen Periktione adında bir kızı oldu. Solon ise Nestor'un babası Neleus'un soyundan gelmekteydi. Proklos, sadece ilk Kritias'ın oğlu Glaukon'u Kallaeskhros'un kardeşi sayması bakımından bu silsileden ayrılır, nitekim bu Kritias'ın Platon'un Kharmides diyaloğunda Kharmides'in babası Glaukon'u amcası olarak anmak suretiyle bunu açıkça teyit ettiği söylenir. Böylelikle Platon, her iki koldan da Poseidon'un soyuna dayanmaktaydı.
Apuleius ve diğerleri, Platon'un [okunamadı] olduğunu iddia ederler. Anaksilides Platon hakkındaki risalesinde, Plutarkhos ve Suidas umumiyetle nakledildiği üzere, fevkalade bir kadın olan Periktione ile birleşmek isteyen Ariston'un bunu başaramadığını, nihayetinde rüyasında yahut bir zuhuratta Apollon'un kendisine göründüğünü ve bir sesin ona, eşi doğum yapana dek on ay boyunca onunla münasebette bulunmaktan imtina etmesini emrettiğini aktarırlar, nitekim Ariston bu emre uymuştur. Tyndaros bundan mülhem şöyle demiştir,
Ölümlü bir yataktan gelmedi o dünyaya, Tanrıdır onun atası, ömrü sürdü tanrısal bir hizada.
Bunun üzerine Aziz Hieronymus'un da belirttiği gibi, bazıları onun bakireden doğduğunu ileri sürmüşlerdir. Atinalılar arasında Apollon'un, biri bedenleri diğeri ise ruhları iyileştirmek üzere Asklepios ile Platon'a hayat verdiği sözü pek yaygındı.
Ariston'un daha sonra Periktione'den Adeimantos ve Glaukon adında iki oğlu ile Speusippos'un annesi olan Potone adında bir kızı dünyaya gelmiştir. Platon'un bu akrabalık bağları soy kütüğü tablosunda daha vazıh görülecektir.
[okunamadı]
Doğum yılı hususunda, onu seksen sekizinci Olimpiyat'ın dördüncü yılına, Stratokles'in arkhonluğuna yerleştiren Eusebios'un ve müteakip yıla yerleştiren İskenderiye Kroniği'nin hataları bir yana bırakılırsa, Apollodoros'un kronolojisine göre Laertios onun seksen sekizinci Olimpiyat'ta doğduğunu belirtir, bu tarih de henüz Ameinias'ın arkhon olduğu birinci yılın başlarına tesadüf eder görünmektedir.
Zira Laertios başka bir yerde onun İsokrates'ten altı yaş küçük olduğunu ifade eder, nitekim İsokrates, Lysimakhos'un, Platon ise Perikles'in öldüğü savaşın üçüncü yılında Ameinias'ın arkhonluğu devrinde doğmuştur.
Bu Ameinias, Euripides'in şârihi tarafından Ameinon, Athenaios tarafından Epameinon, Diodoros Sikolos tarafından ise Epameinondas olarak anılır.
Farklı okuma biçimleri, "epi" edatının eklenmesinden yahut çıkarılmasından neşet etmiştir, lakin bu iki ihtimalden hangisinin doğru olduğunu katiyetle ispat etmek kolay değildir. Salmasius ismin Ameinon olduğunu ispata gayret ederek, Greklerin bir arkhonun adını "epi" edatı olmaksızın asla zikretmediklerini kesin bir dille iddia eder.
Lakin Petavius bu hatayı çürütür, onun bu görüşü arkhon isimlerine edat eklemeyen Arundel Konağı'ndaki kadim mermer yazıtla da teyit edilmektedir.
Athenaios'un kanaati de bundan pek farklı değildir, zira Platon'un seksen yedinci Olimpiyat'ın üçüncü yılında arkhon olan Euthydemos'un devrinde doğduğunu öne sürer, bu durumda doksanıncı Olimpiyat'ın [okunamadı] yaşında olması icap eder.
Zira hem Laertios hem de Athenaios onun ölüm yılı konusunda hemfikirdir, yani Kallimakhos'un halefi Theophilos'un arkhon olduğu 108. Olimpiyat'ın ilk yılında öldüğünü kabul ederler. Yalnızca Athenaios farklı olarak...
...Thargelion ayının yedinci günüydü, o vakit Deloslular Apollon Şenliği'ni kutlamaktaydılar, Plutarkhos'un zikrettiği Florus da böyle söyler ve rahiplerle kâhinlerin bu yedinci günde doğduğu için Apollon'a [okunamadı] dediklerini ekler, nitekim belki de onun Apollon'un oğlu olduğu masalı buradan neşet etmiştir ki Plutarkhos bunu onun ilahlığına bir halel saymaz.
88. Olimpiyat'ın ilk yılında Hekatombaion ayının Neomenia'sı 2 Ağustos'a denk gelmişti ve (daha evvel Sokrates'in Hayatı bahsinde ortaya koyduğumuz esaslar mucibince) o yılın Pazar Harfi E olduğundan, Thargelion'un yedinci günü (proleptik olarak alınan Jülyen hesabına göre) 30 Mayıs'a, Gregoryen hesabına göre ise Scaliger Dönemi'nin 4286. senesinde 9 Haziran Cuma gününe tesadüf edecektir.
Bu durum tarihçilerin itimadına göredir, müneccimler ise bu hususta müttefik değildir, zira Julius Firmicus onun doğum haritasını şu veçhile çıkarmıştır,
...yükselen [okunamadı] ve yükselenden dokuzuncuda...
Bu doğum haritası, insanı ilahi nizamların ve talimlerin [okunamadı] kılar, o kimse talim edici bir kelam ve ilahi bir dehanın kudretiyle ve adeta semavi bir terbiyeyle teçhiz olunmuş, münazaraların hakiki serbestisiyle ilahiyatın bütün sırlarına vasıl olacaktır. İşte şeması diğer hesapla uyuşmayan Firmicus böyle der, zira bu durum şubat ortası ile mart ortası arasına rastlar ki bu müddet zarfında Güneş Balık burcundadır.
Buradan, Platon'un İbrani peygamber Yeremya vaktinde Mısır'a gittiğini (ki Eusebios onu otuz altıncı Olimpiyat'a yerleştirir) ve onu orada dinlediğini iddia edenlerin düştüğü büyük anakronizm açıkça anlaşılacaktır.
...Yahudilerin Babil'e esareti esnasında, Kareah oğlu Yohanan tarafından Mısır'a götürülmüştü.
Yahudiler, Tarquinius Priscus'un Roma'da, Yahudilerin [okunamadı] sığındığı Vaphres'in ise Mısır'da hüküm sürdüğü sırada Nabukadnezar tarafından esir edilmişlerdi ki bu da kırk yedinci Olimpiyat'a, yani Platon'un doğumundan 160 yıl öncesine tesadüf eder. Aziz Augustinus tarafından Retractiones adlı eserinde geri alınan bu husus, De Civitate Dei'nin 11. kitabında çürütülmüştür...
BÖLÜM I
Dikaiarkhos ve Ailianos'un tasdik ettiği üzere o, (o vakitler pek muteber olan, zira Olimpiyat talimlerinden sayılan) güreş sanatını tahsil etti ve bu vadide öylesine büyük bir maharet kazandı ki bazıları onun Pythia Oyunları'nda İsthmos'ta güreştiğini rivayet eder. Yaşı ve fazileti kemale erdikçe, cismani endamı ve heybeti de fevkalade bir surette inkişaf etti, öyle ki Ariston, [okunamadı] genişliğine telmihen ona (genişlik manasına gelen) Platon adını verdi, başkaları ise bunun omuzlarının genişliğinden, Neanthes alnının genişliğinden, kimileri de belagatinin vüsatinden neşet ettiğini söyler.
Sebep her ne olursa olsun, bu isim eskisini unutturup onun yerini aldı. Hesykhios onun Sarapis olarak da tesmiye edildiğini tasdik eder.
Başının arka tarafındaki bir çıkıntı ve (Timotheos'un naklettiği üzere) lisanındaki bir nevî tereddüt haricinde bedeninde hiçbir kusur yoktu. (Dikaiarkhos'un naklettiğine göre) resim yapmayı da öğrendi. Kendini ziyadesiyle şiire vakfetti ve birçok şiir kaleme aldı,
Evvela dithyramboslar, akabinde epik şiirler yazdı, lakin bunları Homeros ile kıyaslayıp ondan fersah fersah geride kaldığını görünce ateşe attı. Sonra tragedya yazmaya koyuldu.
Nizami bir tetralogia vücuda getirdi (müsabakaya girdiklerinde adet olduğu üzere dört ayrı şenlikte, yani Lenaia, Panathenaia, Khytroi ve dördüncüsü satirik olmak üzere icra edilecek dört drama) ve temaşa sahnesinde zafer palmiyesi için yarışmak maksadıyla bunu sahneye koymaları için oyunculara teslim etti,
Lakin temsil edileceği günden evvel, tesadüfen Sokrates'in temaşa sahnesinde (Bakkhos [okunamadı] evvel) felsefi bir mecliste konuştuğunu işitince, o sirenin cazibesine öylesine kapıldı ki yalnız o vakit yarışmaktan feragat etmekle kalmadı, bütün tragedya şairliğini de tamamen terk etti ve Homeros'un şu beytini terennüm ederek bütün şiirlerini yaktı, "Hephaistos buraya gel, Platon'un sana ihtiyacı var." O tarihten itibaren (yani ömrünün yirminci yılında, yaklaşık 92. Olimpiyat'ın 4. senesine denk gelir) Sokrates'in bir takipçisi oldu ve felsefe tahsiline başladı.
Bazıları (ki Ailianos bu rivayetin doğruluğundan haklı olarak şüphe eder) onun sefalet yüzünden kendini harbe vermeye mecbur kaldığını, lakin Sokrates tarafından alıkonulduğunu, silahlarını satıp onun teşvikiyle kendini felsefeye vakfettiğini iddia eder.
Vatanı için cenk ettiği muhakkaktır, Aristhoksenos'un bildirdiğine göre askeri seferlere üç kez iştirak etmiştir, ilki Tanagra'da, ikincisi [okunamadı], üçüncüsü ise Korinthos'ta. Lakin bunun böyle olmadığı zamanın tetkikiyle sarih bir surette ispat edilir.
Atinalıların Tanagra'daki ilk cengi 80. Olimpiyat'ın 4. senesinde, yani Platon'un doğumundan 17 yıl evvel vuku bulmuştur, ikincisi ise 89. Olimpiyat'ın birinci senesinde olup o sırada kendisi henüz altı yaşındaydı.
Delion Muharebesi 89. Olimpiyat'ın ilk senesindeydi, o vakit kendisi henüz dört yaşındaydı, Aristoksenos'un son sözlerinden (Delion'da en iyi cenk eden mükafatını aldığını ima etmesinden) bunun Sokrates hakkında kastedildiği zannolunabilir, zira Sokrates bizzat üç defa cenge girmiş ve Delion'da en iyi cenk eden mükafatını alması icap ederken, kendi mahviyeti sebebiyle bu payenin Alkibiades'e tevcih edilmesini temin etmiştir.
BÖLÜM II: Felsefedeki Muallimleri ve Bu Uğurda Yaptığı Seyahatler
Platon henüz kendisine takdim edilmeden önceki gece Sokrates rüyasında, Akademi'deki Eros Sunağı'ndan genç bir kuğunun uçup kucağına konduğunu, oradan da göğe yükselerek musikisiyle hem tanrıları hem de insanları mest ettiğini görmüştü.
Sokrates ertesi gün bu hadiseyi dinleyicilerinden bazılarına naklederken, aynı esnada Ariston gelerek oğlu Platon’u talebesi olması için kendisine takdim etti.
Sokrates onu görür görmez, bakışlarındaki kabiliyeti okuyarak, "Dostlar," dedi, "Cupido’nun Akademisi’nin kuğusu işte budur."
Sekiz yıl Sokrates ile birlikte yaşadı, bu süre zarfında, tıpkı diğer talebeler gibi, hocasının nutuklarının semeresini yazıya döktü. Bunlardan diyaloglar telif etti, fakat kendi muhayyilesinden öylesine geniş ilavelerde bulundu ki Sokrates onun Lysis’i okuduğunu işitince, "Ey Herakles, bu genç adam benim ağzımdan ne kadar çok şey uyduruyor!" diye haykırdı. Zira Laertios’un da ilave ettiği üzere, yazdığı pek çok şeyi Sokrates asla söylememişti.
Sokrates’in itham edildiği tarihte, doksan beşinci Olimpiyat’ın ilk senesinde, Platon meclis azalarından biriydi ve meclisin en genciydi.
Meclis azası olması, Solon’un kanununa binaen, o tarihte tam otuz yaşında olduğunu gösterir.
Bu durum, Sokrates’in vefatı üzerine Megara’ya kaçtığında yirmi sekiz yaşında olduğunu söyleyen Hermodoros’un bir hataya düştüğünü ortaya koyar ve onun doğum tarihini daha geç bir vakte çekenlerin hesaplarını hükümsüz kılar.
Yargıçlar Sokrates’e fevkalade hiddetlenmişken, Platon müdafaada bulunmak niyetiyle hatip kürsüsüne çıktı ve şöyle başladı, "Ey Atinalılar, ben bu kürsüye çıkanların en genci olsam da..."
Lakin bütün meclis, "Aşağı in!" diye bağırınca, [okunamadı] oradan inmek mecburiyetinde kaldı.
Sokrates mahkûm edildiğinde Platon, onun hürriyetini satın alabilecek miktarda parayı tedarik etmeyi teklif ettiyse de, Sokrates bu teklifi reddetti. O vakitlerde Sokrates’in dostları kederlerini paylaşmak üzere bir araya gelmişken Platon onları teskin etti, mektebi idare etmeye muktedir olduğunu söyleyerek yeise düşmemelerini bildirdi. Bu minvalde kadehini Apollodoros’a kaldırdı, o ise bu şart dahilinde Platon’la kadeh tokuşturmaktansa zehir kadehini bizzat Sokrates’in elinden alıp içmeyi yeğleyeceğini söyledi.
Sokrates’in ölümü üzerine (ki bu hadise karşısında duyduğu hadsiz keder Plutarkhos tarafından kaydedilmiştir), ustalarını ölüme mahkûm eden kimselerin zulmünden korkan diğer talebelerle birlikte Megara’daki Eukleides’in yanına gitti, o da fırtına dinene kadar onları dostane bir surette ağırladı.
Apuleius, Sokrates’e gelmeden evvel Herakleitos mektebine intisap ettiğini söyler.
Lakin Laertios’un beyan ettiği veçhile, Sokrates’in ölümünden sonra Herakleitos’un takipçisi Kratylos’a ve Hermogenes’e bağlandığı rivayeti daha muhtemeldir. Aziz Augustinus’un aktardığına göre Platon, kendi vukufunun ve Sokrates’in talimlerinin felsefenin hakiki gayesine erişmekte kifayetsiz kaldığı kanaatindeydi. Cicero’nun naklettiği üzere, kendi nefsine en ziyade nasıl fayda sağlayacağını muhakeme ederek, rivayetlerin kendisine ilim pınarlarından içebileceğini fısıldadığı her diyara, hatta yeryüzünün en uzak köşelerine dahi seyahat etmeye azmetti.
İtalya’ya geçerek burada kendini Pythagoras’ın disiplinine vakfetti, bu mektebin derin ve ali bir hikmetle dolu olduğunu müşahede etmekle birlikte, bilhassa onun nefsani perhiz ve iffetine tabi olmayı arzuladı, her ne kadar bizzat Pythagorasçılar onun tabiat felsefesinin tamamını buradan aldığını iddia etseler de.
Pythagorasçıların bilgisinin sair ilimlerle takviye edildiğini idrak ederek Kyrene’ye gitti, [okunamadı] Mısırlılardan aritmetik tahsil etmek, rahiplerin ayinlerine vakıf olmak ve geometri nispetlerini öğrenmek üzere Mısır’a geçti, zira Nil’in taşkın yatakları ve bu kadim memleketin vüsati ile meşguldü, [okunamadı] akla muvafık surette.
Cicero’nun teyit ettiği üzere, ruhun ölümsüzlüğü fikrini onlardan öğrendi, Herodotos da onların bu inancı ve aynı zamanda ruhun muhtelif bedenlere tenasühünü kabul ettiklerini zikreder. Bazıları Euripides’in de onun peşinden Mısır’a gittiğini ve orada hastalanınca rahipler tarafından deniz suyuyla tedavi edildiğini, bunun üzerine şairin "Deniz, insanın bütün dertlerini yıkar temizler" dediğini naklederler.
Fakat bu rivayet, şairin ölüm tarihiyle uyuşmamaktadır, zira Euripides, Sokrates’ten evvel, yani doksan üçüncü Olimpiyat’ta vefat etmiştir.
Platon Mısır’dan, Cicero’nun beyanına göre Roma’da L. Camillus ile P. Claudius’un konsül oldukları devirde, İtalya’daki Tarentum’a avdet etti.
Cicero’nun hangi takvimi (Fasti) esas aldığını bilmiyorum, zira bugün bizce muteber sayılan kayıtlarda Platon’un bütün ömrü boyunca bu isimde konsüllere tesadüf edilmez.
Nitekim o devirlerde Roma ekseriyetle tribünler marifetiyle idare olunmaktaydı. Platon burada yaşlı Arkhytas ile (ki onun hazza dair nutkunda hazır bulunmuştu) ve diğer Pythagorasçılardan Ekhekrates, Timaios, Akrion ve Lokrili diğer kimselerle ünsiyet kurarak Sokrates’in ihmal ettiği hususlarda malumat edindi.
Hindistan’a ve mecusilere (Magi) de gitmek niyetindeydi, lakin o esnada Asya’da hüküm süren harpler buna mani oldu.
BÖLÜM IV Hangi Müellifleri Takip Ettiği
[okunamadı] Hermes Trismegistos’tan, [okunamadı] bizim kanun koyucumuza tabi oldu. Sokrates’in talimine Pythagoras’ınkini ekledi, Platon [okunamadı] Aleksandros’un zamanı. Ve Numenios, "Platon dediğin," der, "Yunanca konuşan Musa değil midir?" Kilise Babalarından Iustinos Martir, İskenderiyeli Klemens, Eusebios, Theodoretos ve Aziz Augustinus da bu kanaattedir.
Platon Sicilya’ya gittiğinde, bir Pythagorasçı olan Philolaos’un tabiat felsefesine dair üç kitabını satın aldı, bu eserler o mektepten neşredilen ilk kitaplardı. Bazıları bu eserleri Dionysios’un dostlarından dört İskenderiye minası mukabilinde aldığını söyler, bazıları Dionysios’un bunları Philolaos’un talebelerinden genç bir adamdan temin edip Platon’a hediye ettiğini rivayet eder, diğerleri ise Syrakousai’daki Dion’a mektup yazarak kendisi namına satın almasını rica ettiğini ve Dion’un da yüz mina ödeyerek bunları temin ettiğini nakleder. Aulus Gellius ise meblağın on bin dinar olduğunu kaydeder.
Zira Dionysios’tan seksen talentten fazla para almış olduğundan serveti pek ziyadeydi. Aulus Gellius’un da belirttiği veçhile, bu kitaplardan istifade ederek...
Gellius ve Laertios’un teyit ettiği üzere, Timaios’un büyük bir kısmını oradan almıştır, bu sebeple Timon tarafından Silloi’da şu sözlerle alaya alınmıştır,
Aynı hevese kapılan o koca Platon, Büyük meblağ ödeyip küçücük bir risale satın aldı, Sana ait sandığın o ilim, meğer oradan devşirmeymiş.
Alkimus, Amyntas’a hitaben yazdığı dört kitapta, Platon’un komedya şairi Epikharmos’un yazılarından pek çok şey ödünç aldığını ileri sürer, onun ifadeleri şöyledir, Hissedilir şeylerde, der Platon, ne büyüklük ne de nitelik kalıcıdır, bilakis bunlar daimi bir akış ve başkalaşım içindedir, tıpkı eşit olmayan, ne belirli, ne kemiyet ne de keyfiyet arz eden mevcudattan bir sayı eksiltmemiz kabilinden, bunlar oluşun her daim var olduğu, fakat özün asla bulunmadığı şeylerdir.
Hissedilmeyenlere ise hiçbir şey eklenemez, hiçbir şey de onlardan eksiltilemez. Ebedi varlıkların tabiatı budur, daima benzer ve aynı kalırlar. Platon, Alkimus tarafından aktarılan bu görüşü, bilhassa Timaios’ta genişçe izah eder, zira pek çok yerde asla var olmayan ve hiçbir başlangıcı bulunmayan şey ile bir başlangıcı olan lakin hiçbir varlığı bulunmayan şeyin ne olduğunu talim eder. İlkini akıl ve muhakeme ile idrak edilebilir, diğerini ise duyu ve zan ile kavranabilir bulur. Biri için aynılık ve benzerlik, diğeri için ise benzemezlik ve farklılık söz konusudur, bundan dolayı duyuların özleri kavrayamayacağı ve binaenaleyh hakikati idrak edemeyeceği neticesi çıkar, zira öz ile hakikat birbirine dönüşebilir mahiyettedir.
Platon’un bu iddiasını Alkimus, duyuya ve akla tabi olan şeylerden açıkça bahsettiğini söylediği Epikharmos’a dayandırır, onun sözleri şunlardır,
Tanrılar hep vardı, var olmaktan hiç geri durmadılar, Onlar gibi ebedi olanlar daima aynı kalır. Khaos, ilk doğan ilah diye anılır, Bir şey varken, hiçlik nasıl var olabilir? Böylece ne birinci ne de ikinci hiçlikler vardır, Bunları nasıl mütalaa ettiğimizi şöyle beyan ederiz, Şayet bir çift yahut tek sayıyı, Bir ekleyerek veya çıkararak değiştirecek olsak, Sence aynı kalır mı? Bana göre kalmaz, eğer kesintisiz bir ölçü daralır yahut büyürse, Artık aynı ölçü değildir, insanların hayatları da böyledir, Biri zeval bulur, diğeri serpilip gelişir, Daima yeni bir varoluşa bürünen tabiat, Terk ettiği varoluştan gayrıdır, Dün sen ve ben aynı değildik, Yarın da bugünkü halimizle kalmayacağız.
Alkimus yine şöyle der, Hikmet ehli der ki, Ruh bazı şeyleri beden vasıtasıyla idrak eder, işitmesi yahut görmesi gibi, diğer bazı şeyleri ise bedeni aracı kılmaksızın kendi içinde kavrar, bu sebeple varlıklardan bazıları duyuya tabidir, diğerleri ise zihinle idrak olunur. Bu yüzden evrenin ilk ilkelerini bilmeyi arzu eden kimse, evvelemirde İdeaları kendi içlerinde ayırt etmelidir, benzerlik, birlik, çokluk, büyüklük ve sükun gibi. İkinci olarak, kendi içinde erdemli, iyi, adil ve benzeri olanları buna eklemelidir. Üçüncü olarak, hangi İdeaların birbiriyle müşterek olduğunu tetkik etmelidir, ilim, azamet ve kudret gibi, ve bunlarla birlikte, bu mevcudatın onlardan pay almaları sebebiyle aynı adla anılması gerektiğini düşünmelidir, zira adil olandan pay alanlar adil, erdemli olandan pay alanlar erdemlidir, her türün bir numunesi ebedidir, zihinle idrak edilebilir ve binaenaleyh her türlü sarsıntıdan münezzehtir.
Bu sebeple o, numuneler olarak İdeaların varlığını öne sürer, zira diğer şeyler onların benzerliğine göre var edilmiştir.
Alkimus böyle der, bu ifadelerin ilki Platon’un Theaitetos’undan, ikincisi ise Parmenides’inden alınmış gibi görünmektedir. Epikharmos’un, Alkimus’un Platon’a atfettiği bu hususlara dair tanrılar ve İdealar hakkındaki sözleri şöyledir,
Musiki bir şey midir? O halde bir müzisyen nedir? O, [okunamadı] oğludur, İyilik, nesnenin bir cüzü olarak anlaşılır, Bu sanatla iyiyi öğrenen kimse odur, [okunamadı] Birlik ve Sayı. Buradan hareketle, adil şeyler numunelerdir, Dans etmek, dokumak, [okunamadı] ve sanat ile sanatkâr farklı tabiatlara sahiptir.
Alkimus yine şöyle der,
Platon İdealar hakkındaki kanaati mucibince şöyle der, Şayet hafıza varsa, İdealar da var olmalıdır, zira hafıza sükun içinde ve kalıcı olan bir şeye aittir, oysa İdealardan gayrı hiçbir şey kalıcı değildir, zira der, canlı mahlukat kendi İdeaları olmaksızın ve fıtri bir zihin edinmeksizin nasıl muhafaza olunabilir?
Şimdi onlar benzerliği ve rızıklarını hatırlarlar, bu da göstermektedir ki bütün mahlukat kendi benzerliklerine dair fıtri bir anlayışa sahiptir ve bu sayede kendi cinslerine ait olan şeyleri idrak ederler.
Alkimus böyle der, Platon’un hangi metnini kastettiğini bilemiyorum, Scaliger bu kısmı Platon’un İdealar hakkındaki her iki kanaatinin de ona ait olup olmadığından şüphe duyarcasına bazı kelimeleri atlayarak okur, lakin bana öyle gelir ki Alkimus, diğer iktibaslarında hiçbir eser adı zikretmediği gibi, burada da muayyen bir kitap başlığını değil, Platon’un İdealar hakkındaki kanaatinden bizzat kendi hülasa ettiği neticeyi kastetmektedir.
Platon Philebos’ta hafızaya dair şunu talim eder, duyu, beden ile Ruhun müşterek bir hareketidir, beden harici duyulardan müteessir olur, diğeri ise bunu tartar ve hükme bağlar, hafıza ise duyuların bir mahfuzu veya hazinesidir. Zira Ruh, bedenin muavenetiyle yahut tek başına maruz kaldığı şeyleri ne vakit zihnine çağırsa, onun hatırladığı söylenir. Eumaios’un dediği gibi,
Her zihinde türlü türlüdür. Tavuk evvela [okunamadı] doğurmaz, Lakin kuluçkaya yatar ve hayat veren ısıyla canlandırır, Bu hikmeti bir dost fark eder, [okunamadı] Ve yine, Her mahluk kendi cinsine meyleder, Bir köpeğe en güzel görünen yine bir köpektir, ve bir sığıra sığır, [okunamadı] vasıtasıyla var olduklarını ekleyerek.
`[okunamadı]` Epikharmos `[okunamadı]` ve onu yeni bir dille donatarak `[okunamadı]`. Bundan başka Aristoksenos, Platon'un Devlet'ini Protagoras'ın `[okunamadı]` eserinde bulduğunu söyler, başkaları ise onun `[okunamadı]` aldığını iddia eder. Son olarak, Platon'un ahlak felsefesinin büyük bir kısmının mim yazarı Sophron'un kitaplarında bulunduğu, uzun süre göz ardı edilen bu metinlerin onun tarafından ilk kez Atina'ya getirildiği ve öldüğünde başının altında bulunduğu rivayet edilir.
BÖLÜM V. Okulu
Platon Mısır seyahatinden Atina'ya döndüğünde, kentin varoşlarında ağaçlarla çevrili bir idman yeri olan ve adını kahramanlardan biri olan Hekademos'tan alan Akademia'ya yerleşti, nitekim şair de şöyle der,
Kutsal Hekademos'un gölgeli korularında. Ve Timon,
Hekademos'un `[okunamadı]`.
Bundan ötürü buraya ilkin Ekademia denildi. Burada yaşamasının sebebi yoksul oluşuydu, zira Akademia'nın içinde veya bitişiğinde, haleflerine bıraktığı tek bir bostandan başka hiçbir şeyi yoktu, ki bu yer yılda ancak pek az bir gelir getiriyordu. Burası daha sonraları, vefat ederken mülklerini Akademia'ya bırakan iyi niyetli kimseler tarafından genişletildi.
BÖLÜM VI. Bir Ekolü Nasıl Tesis Ettiği
Platon böylece Akademia'ya yerleştikten sonra, başkalarından derledikleri ve kendi buluşlarıyla, ders verdiği yerin adından mülhem Akademik olarak anılan bir ekol tesis etmeye başladı.
Herakleitosçu söylemleri Sokratesçi ve Pythagorasçı öğretilerle harmanladı, duyulur şeylerde Herakleitos'u, akledilir şeylerde Pythagoras'ı, siyasette ise Sokrates'i takip etti. Nitekim Aziz Augustinus'un belirttiği üzere felsefe, ya eylemle ya da temaşayla ilgilidir (bu sebeple temaşaî ve amelî olmak üzere iki ad alır), amelî olan ahlaki eylemlerin tatbikinden, temaşaî olan ise gizli fiziksel nedenlerin ve ilahi tabiatın derinliğine nüfuz etmekten ibarettir, Sokrates amelî olanda, Pythagoras ise temaşaî olanda temayüz etmiştir.
Fakat Platon bunları mükemmel bir bütün halinde birleştirdi ve üç ayrı kısma ayırdı, esasen eyleme dayanan ahlak, temaşaya dayanan tabiat ve doğru ile yanlışı ayırt eden mantık, ki bu sonuncusu her ikisinde de faydalı olmakla birlikte, bilhassa temaşaya aittir.
Dolayısıyla bu üçlü taksim, her şeyi eylem ve temaşa içinde toplayan diğer ikili taksimle çelişmez.
Eskiden tragedyada koronun tek başına sahne aldığı, ardından Thespis'in koronun fasılalarında sahneye birinci aktörü, Aiskhylos'un ikinciyi, Sophokles'in üçüncüyü dâhil ettiği gibi, felsefe de başlangıçta tek bir türden, yani fizikten ibaretti, ardından Sokrates ahlakı ekledi, üçüncü olarak da Platon diyalektiği bularak onu tamamladı.
Platon ve Eski Akademia mensuplarınca kabul edildiği şekliyle bu üç kısma dair, Cicero'nun şu aktarımından daha iyi bir umumi izahat bulunamaz.
Kısım 1. Ahlak
İyi yaşamaya dair ilk meselede, her şeyin kendisine irca edilmesi gereken en yüce hayrın tabiatta aranması gerektiğini savundular. Arzu edilen şeylerin nihai varlığını, zihin, beden ve yaşamdaki bütün hayırların gayesini tabiatın iktizasına bağladılar. Bedene ait olanları bütünde ve parçalarda gördüler, bütünde sağlık, kuvvet ve güzellik, parçalarda ise sağlam duyular ve uzuvların hususi üstünlüğü, meselâ ayaklarda çeviklik, ellerde kuvvet, seste berraklık ve dilde pürüzsüz bir ifade. Zihne ait olanlar ise zihnin melekelerini kavramaya elverişli vasıflardı, bunları da tabiat ve ahlak olarak ikiye ayırdılar. Kavrayış çabukluğu ve hafıza, her ikisi de zihne ve tabiata aitti. Ahlaka ise gayret ve bir nevi bilgelik dâhildi, bu da kısmen sürekli bir tatbikatla, kısmen de felsefenin kendisini teşkil eden akılla şekillenirdi. Burada başlayıp kemale ermemiş olana erdeme yöneliş, kemale ermiş olana ise erdem denirdi, tabiatın kemali, zihindeki her şeyin en mükemmelidir. Zihne dair olanlar bunlardır, bunlar erdemin tatbikine hizmet eder.
Kısım 2. Fizik
Tabiatı (zira sıradaki oydu) ele alırken onu iki unsura ayırdılar, biri fail olan, diğeri ise kendisini buna sunan ve böylece bir şeyin meydana gelmesini sağlayan unsur. Birinde bir kudret tasavvur ettiler, diğerinde ise husule gelecek muayyen bir madde, her ikisinde de madde, bir kudret tarafından tutulmadıkça bir arada duramaz, kudret de bir madde olmaksızın var olamaz, zira bir yerde bulunmaya mecbur olmayan hiçbir şey yoktur, her ikisinden teşekkül edene ise cisim ve keyfiyet adını verdiler.
Keyfiyetlerin bazıları birincildir, diğerleri bunlardan neşet eder, birincil olanlar tekbiçimli ve basittir, bunlardan neşet edenler ise muhtelif ve adeta çokbiçimlidir.
Hava, ateş, su ve toprak birincildir, canlıların suretleri ve topraktan meydana gelen şeyler bunlardan doğar.
Bu ilkelere element denir, bunlardan hava ve ateş hareket ettirme kabiliyetine sahiptir, diğer kısımlar, yani su ve toprak ise edilgindir. Bütün bunların temelinde, suretten yoksun, keyfiyetsiz, her şeyin kendisinden tecelli edip biçimlendiği muayyen bir madde bulunur.
Bu madde her şeyi kabul etmeye müsaittir, bütününde ve her bir parçasında her türlü değişime açıktır.
Bu cevher hiçbir şeyi yokluğa irca etmez, ancak sonsuza kadar bölünebilen kendi parçalarına ayırır, zira tabiatta bölünemeyecek en küçük bir cüz dahi yoktur.
Hareket edenlerin hepsi aralıklarla hareket eder, bu aralıklar da aynı şekilde sonsuza kadar bölünebilir, hareket ettirilen ve faaliyete geçirilen bu kudret sayesinde bütün maddenin `[okunamadı]` olduğunu ve bu yolla keyfiyetli dedikleri şeylerin meydana geldiğini kabul ederler, bütün parçalarıyla bir devamlılık arz eden bu müteselsil tabiat içinde âlem vücuda gelmiştir, ki onun ötesinde herhangi bir madde veya cisim bulunmaz.
Âlemin parçaları onun içindeki bütün varlıklardır, bunlar mükemmel aklın da dâhil olduğu hissedici bir tabiat ile birbirine bağlanmıştır.
Aynı zamanda ezeli ve ebedidir, zira kendisini dağıtabilecek daha güçlü hiçbir şey yoktur.
Bu Kudret'e, kendisine tabi olan her şey üzerinde hüküm süren belirli bir ilahi tedbir olan Âlemin Ruhu, Tanrı adını verirler; bu tedbir evvelemirde semavi şeyleri, ardından yeryüzünde insana taalluk eden şeyleri gözetir. O'nun tarafından takdir edilenden başka hiçbir şey vuku bulamayacağı için aynı kudrete Zaruret de derler; kaderi bir talih nizamı, ebedi düzenin değişmez bir devamı olarak görürler, bu durum kimi zaman işin mahiyeti ve sebepler hakkındaki cehaletimiz dolayısıyla tarafımızdan önceden görülmeyen veya beklenmeyen pek çok şeyi husule getirir. Felsefenin üçüncü kısmı olan akıl ve mütalaaya dair bahse gelince, bunu şöyle ele almışlardır, her ne kadar hüküm duyudan neşet etse de, hükmün kendisi duyularda değildir.
Zihnin şeylerin hakemi olduğuna hükmetmişler, yalnızca onun itimada şayan olduğunu kabul etmişlerdir, çünkü yalın, tekbiçimli ve kesin olanı yalnız o görür, buna da İdea adını vermişlerdir.
Tüm duyuların ise küt ve yavaş olduğunu, duyulara tabi gibi görünen şeyleri dahi idrak etmekten aciz bulunduğunu varsaymışlardır; bu şeyler ya duyunun menziline giremeyecek kadar küçüktür ya da öylesine hareketli ve değişkendir ki hiçbiri bir, sabit veya aynı kalmaz, zira her şey daimi bir başkalaşım ve akış halindedir. Eşyanın bu haline ise Zannî adını verirler.
İlim, zihnin akıl yürütmelerinde ve mefhumlarında yer alır, bundan ötürü şeylerin tariflerini çıkarmışlar ve bunları açıkladıkları her şeye tatbik etmişlerdir. Kelimelerin iştikaklar (etimolojiler) vasıtasıyla açıklanmasını da makbul saymışlar, izah etmek istedikleri şeyler için işaretler koymuşlardır.
Diyalektik disiplininin, yani akıl yoluyla neticelendirilen şeylerin tamamı bundan ibaretti. Cicero'nun Eski Akademi hakkında aktardığı malumat böyledir.
Plutarkhos, Laertios, Apuleius ve diğerleri daha etraflı derlemeler yapmışlardır, biz bunlar arasından en eksiksiz olanını tercih edeceğiz. Elealı Zenon'un bu yöntemin mucidi olduğu kabul edilir, araştırılan şey ilkesine kadar takip edilir.
Geometri bilgini Öklid, Platon'dan çok daha sonra yaşadığı ve Platon'un muasırı olan diğer Öklid ise, benden önce Sir Henry Savile'in de müşahede ettiği üzere, riyaziyatta temayüz etmediği için bu husus açıklığa kavuşturulmalıdır. Platon'un riyaziyatta (günümüze ulaşan metinlerinden anlaşılandan çok daha fazla) başka pek çok şey icat ettiği ve bu sahada ziyadesiyle mümtaz olduğu, Theon Smyrnæus'un biri aritmetik, ikincisi musiki nazariyatı, henüz basılmamış olan sonuncusu ise astronomi üzerine olan üç kitabından anlaşılabilir. Bu kitaplar başka hiçbir yerde tesadüf edilemeyecek nadide ve seçkin pek çok malumat ihtiva etmekteydi. Müellif, gayesini Platon'un anlaşılmasına bir mukaddime teşkil etmek olarak belirlemiştir.
Ayrıca ilk vazıı sayıldığı muhtelif kelimeler de mevcuttur, ayakları taban tabana zıt olan kavimleri ifade etmek üzere felsefeye ilk defa onun kazandırdığı Antipod kelimesi böyledir. Stoicheion (unsur) kelimesi de onun zamanına dek Thales'ten itibaren bütün filozoflar tarafından Arche (ilke) ile karıştırılmaktaydı. Platon bunları şu şekilde tefrik etmiştir, İlke, kendisinden önce vücuda gelebileceği hiçbir şey bulunmayandır, unsurlar ise terkip edilmiş olanlardır. Şiir kelimesi de, bilahare pek alelade hale gelmiş olsa da, ondan evvel hiç kimse tarafından kullanılmamıştı.
Ayırımlar
İyilik üç türlüdür, Ruhta olan, adalet, itidal ve benzerleri gibi, Bedende olan, güzellik, sıhhat gibi, Harici olan, dostlar, vatanın refahı, servet gibi.
Dostluk üç türlüdür, Ana babanın evlatlarına, hısımların birbirine duyduğu sevgi, bu tür hayvanlar arasında da mevcuttur, Herhangi bir hısımlık bağı olmaksızın, ünsiyetten doğan sevgi, Pylades ile Orestes arasındaki muhabbet gibi, Misafirlik sevgisi, yabancılara karşı beslenen veya tavsiye mektupları üzerine dahi olsa yabancılara bahşettiğimiz hürmet ve alaka. Bazıları buna dördüncü bir tür daha ekler.
Yönetim beş türlüdür, Demokratik yönetim, halkın hüküm sürdüğü, memurları ve kanunları tayin etme iktidarını elinde bulundurduğu idaredir, Aristokratik yönetim, ne zenginlerin ne fakirlerin ne de asillerin hükmettiği, bilakis bütün şehrin en faziletli şahsiyetlerinin idare ettiği nizamdır, Kanun yoluyla intihap edilen idare, Kartacalılarda olduğu gibi, zira bu medenidir, Krallık idaresi, Lakedaimonlular ve Makedonyalılarda olduğu gibi bir hanedana mahsustur ve kendilerini muayyen bir ırkla sınırlar, Tiranlık, insanların hile veya zorbalıkla boyun eğdirildiği idaredir.
Adalet üç türlüdür, Tanrılara karşı adalet, kanunun emrettiği vechile kurban kesenler ve ilahi ayinleri eda edenler Tanrılara karşı adildir, İnsanlara karşı adalet, kendilerine ödünç verileni veya emanet edileni iade edenler insanlara karşı adildir, Ölülere karşı adalet, kabirlerin bakımını üstlenenler ölülere karşı adildir.
İlim, flüt veya lüt çalmak gibi gözle görülür hiçbir semere vermeyen amelidir.
Evler, gemiler ve benzerlerini meydana getiren mimarlık gibi, gözle görülür bir şey ortaya koyan sanatlar.
Teorik olanlar, hiçbir fiil icra etmeyen ve hiçbir şey meydana getirmeyen geometri, armoni ve astronomi gibi ilimlerdir. Geometri uzmanı çizgilerin birbirine nispetini, armoni uzmanı sesleri, astronomi uzmanı ise yıldızları ve âlemi tetkik eder. Farmasötik, ilaç tatbiki vasıtasıyla hastalıkları sağaltır.
Tıp sanatı [okunamadı] ile icra edilir, diyetetik [okunamadı] hastalıkları teşhis eder.
Tedavi edici tıp, hastalıkları bertaraf eder. Yazılı olanlar, devletlerin kendileriyle idare olunduğu yasalardır, yazısız olanlar ise [okunamadı].
Hatiplik tarzı, hukukçuların davalarda kullandığı dildir.
Aşağı tarz, halkın alelade muhaveresinde kullandığı dildir. Diyalektik tarz, kısa [okunamadı] ile kelam edenlerin kullandığı dildir. Sanatkârane tarz, meslek erbabının kendi muhtelif sanatlarında kullandığı dildir.
Yalnızca sese dayalı olanlar, lavta eşliğinde teganni etmek gibi hem sese hem de el hareketine dayalı olanlar, arp çalmak gibi yalnızca el hareketine dayalı olanlar [okunamadı].
[okunamadı] çeviklik [okunamadı]
Şayet selefleri dürüst, adil ve faziletli kimseler idiyse. Şayet selefleri hükümdarlar yahut prensler idiyse.
Bir ordunun kumandası gibi yahut umumi müsabakalarda taç giymiş olmak gibi payeler elde edilmişse, bu neviden kimselerin neslinden gelenlere soylu deriz.
Şayet bir kimse bizzat [okunamadı] ise, bu soyluluğun en muteber kısmıdır.
Faydalı olan, bir alet, ev veya benzeri şeyler gibi. Yasalara taalluk eden her şey gibi kanuni olan. Akli olan, kendisi vasıtasıyla muhakeme ettiğimiz, düşündüğümüz ve benzeri fiilleri işlediğimiz ilkedir. Şehevi olan, kendisiyle taamı, cinsi münasebeti ve benzerlerini arzuladığımız ilkedir. Gadabi olan, kendisiyle cesaret bulduğumuz, sevinip kederlendiğimiz ilkedir.
Hikmet, işleri doğru yapmanın ilkesidir. [okunamadı] hususi münasebetlerde muameleleri denk tutmanın ilkesidir.
[okunamadı] tehlikeden korku sebebiyle kaçmayıp onu göğüslemenin ilkesidir.
İtidal, arzuları [okunamadı] ve hiçbir hazza boyun eğmeyip [okunamadı] yaşamanın ilkesidir.
Yasa yoluyla hâkimiyet, bir şehir tarafından seçilen kimselerdir. Tabiat yoluyla hâkimiyet, yalnızca insanoğlunun değil, sair mahlukatın çoğunun erkeklerinin de fıtraten dişilere üstün olmasıdır. Teamül yoluyla hâkimiyet, hocaların talebeleri üzerindeki otoritesi gibidir. Nesep yoluyla hâkimiyet, tek bir hanedandan tevarüs eden Lakedaimon kralları gibi olup Makedonya'da dahi aynı usul tatbik edilir. Zor yoluyla hâkimiyet, halkın iradesine karşı cebren kurulan idaredir. Teşvik, herhangi birine karşı harp açmaya ikna ettiğimiz vakit vaki olur. Vazgeçirme, harpten sakındırdığımız vakittir.
İtham, başımıza gelen felaketin müsebbibi olduğunu ispatladığımız kimsenin bize zarar verdiğini beyan ettiğimiz vakittir.
Müdafaa, bir kimsenin haksızlık yahut cürüm işlemediğini ispat ettiği vakittir. Levmetme, bir kimsenin fena olduğunu beyan ettiğimiz vakittir.
Gereken şey, hem dinleyene hem de konuşana menfaat sağlayacak hususlardır. Doğru kelamın dört nev'i vardır, meseleyi alakadar eden şeyden ne fazla ne de noksan konuşmadığımız vakit, gerektiği kadar konuşulmuş olur. Gereken kimseye konuşmak, hata işlemiş ihtiyar kimselerle ihtiyar kimselere layık tabirlerle, gençlerle ise gençlere yakışır tarzda konuştuğumuz vakittir. Gerektiği vakit konuşmak, ne haddinden evvel ne de çok geç konuşmaktır, zira bu vakit gözetilmezse hiçbir kelam layıkıyla söylenmiş olmaz.
Kendi imkânlarımız nispetinde bir kimsenin muhtaçlığını giderdiğimiz vakit, bu ihsan dört nev'e ayrılır.
Bedenen ihsan, darp edilen kimselere imdat ettiğimiz vakittir. İlim yoluyla ihsan, talim ettiğimiz, şifa verdiğimiz yahut herhangi bir hayrı öğrettiğimiz vakittir. [okunamadı] kelamıyla yardım ettiği vakittir.
Bize yönelik bir hayrın yahut şerrin vuku bulması, hastalığa, öğrenmeye, sıhhate veya benzeri hallere kabiliyetli olmak gibidir.
PLATO
[okunamadı] gönüllü olarak bir başkasının talihsizliğini hafifletmek suretiyle. Ziyafetlerde ve hasbihal esnasında. Tedbirli meşveret, talim ve tecrübe ile iktisap edilir.
Duyuların sıhhati, bedenin uzuvlarında vücut bulur, gözlerin görmesi, kulakların işitmesi ve benzeri hisler gibi.
Saadet beş kısma ayrılır, bir kimsenin kastettiği şeyleri bihakkın ifa etmesi [okunamadı] dostlara faydalı olmak ve umumi hamiyet eserleri vücuda getirmek için icap eden zenginlik, böyle bir kimse kâmilen bahtiyardır. Birincisi madenleri çıkaran ve odun satan kimsedir.
Zenginliğin kısımları, ikincisi demircilik ve marangozluk gibi eşyaya muhtelif şekiller veren kimsedir. Üçüncüsü, süvariliğin dizginleri, askerliğin silahları kullanması gibi bu mamulleri istimal edendir.
Birincisi, bir kimseyi kendi zatındaki iyilikten ötürü iyi diye tavsif ettiğimiz vakittir. İkincisi, bizzat fazilete ve adalete iyi dediğimiz vakittir. Üçüncüsü, gıdanın, idmanın ve ilaçların faydalı olması halidir.
Bir musiki aletini icra etme yahut bir piyeste rol alma fiiline de iyi deriz.
Her daim zarar vermeye muktedir olanlar, cehalet, basiretsizlik, adaletsizlik ve benzeri hallerdir. Eşyanın bir kısmı evvelkine tabidir. Kimi şeyler ne iyi ne de kötüdür, bazen fayda bazen zarar verir, oturmak, yemek, uyanık kalmak gibi.
Hüsn-i idare, şayet yasalar adil ise. Şayet yasalar olmaksızın halk teamüller vasıtasıyla intizam içinde yaşıyorsa.
Şayet yasalar yerliler ve [okunamadı] için fena ise. Şayet hiçbir yasa mevcut değilse.
Hayrın şerre nispeti, adaletin adaletsizliğe, hikmetin basiretsizliğe nispeti ve benzerleri gibidir.
Şerrin şerre nispeti, müsrifliğin tamahkârlığa, haksız azapların [okunamadı] nispeti gibidir. Ne hayır ne şer olanın diğerine nispeti, beyazın siyaha nispeti gibidir. Hayır üç nev'e ayrılır.
Bizzat sahip olunamayan, lakin bazılarından pay aldığımız şeyler, misal yoluyla [okunamadı].
İstişare [okunamadı] halihazırdaki durumdan hareketle, insanların korkaklığını, [okunamadı] zafiyetini ve benzeri hususları tetkik ederek yapılır.
Gelecekten hareketle yapılan istişare, bütün Yunanistan üzerine gelebilecek halleri nazara almak gibidir.
PLATO
Türdeş kısımlardan müteşekkil olanlar, bütünden yalnızca miktar bakımından farklılık gösterir, su, altın ve bilcümle seyyal maddeler gibi. Gayrimütecanis olanlar, birbirine benzemeyen cüzlerden teşekkül eder.
Müstakil olanlar, kendilerini ifade etmek için başka hiçbir şeye muhtaç olmayanlardır, insan, at ve sair mahlukat gibi.
Şeyler izafidir, ki bu da başka bir şeyi zımnen içerir, tıpkı (diğerlerinden) daha büyük, daha süratli, daha güzel ve benzerleri gibi, zira daha büyük olan, daha küçük bir şeyle bağıntılıdır. Bunlar, Aristoteles’e göre, Platon’un ilk şeylere dair taksimatıydı.
BÖLÜM IX. Sicilya’ya Yaptığı Üç Seyahat
Platon üç seyahat yaptı, ilkini diğer seyahatleriyle elde ettiği devlet ve felsefe bilgisini geliştirmek yahut görmek için gerçekleştirdi. Bu, yaşının takriben kırkıncı yılına tesadüf eder, o vakitler Hermokrates’in oğlu yaşlı Dionysios Siraküza’da hüküm sürmekteydi. Plutarkhos, onun oraya talih eseri değil, Siraküza halkının hürriyetini uzaktan tasarlayan hayırlı bir cin (daimon) tarafından sevk edildiğini ve o sırada pek genç olan Dion ile tanıştırıldığını, Dion’un da onu bir konuk gibi ağırladığını rivayet eder. Dion ile birlikte oldu, insandaki en hayırlı şeyler üzerine onunla hasbihal etti ve onu buna teşvik eyledi, bu vesileyle tiranlığın yıkılmasının temellerini attı. Platon’un bütün takipçileri arasında fazilet peşinde en gayretli olan Dion idi.
Dionysios ile de hasbihal etti ve faziletle mücehhez olmadıkça yalnızca nefsimize fayda sağlayan şeyin en hayırlı sayılamayacağını iddia etti, buna hiddetlenen Dionysios ona, sözlerinin kocamış bir ihtiyarın hezeyanları olduğunu söyledi. Platon ise, sizinkiler de tam bir tiranlık hezeyanıdır, cevabını verdi.
Bunun üzerine Dionysios öfkelenerek onun katledilmesini emretti ve başını vurduracağını söyledi. Orada hazır bulunan Ksenokrates bu sözlere mukabil, bunu yapacak olan önce benim başımdan başlamalıdır, dedi.
Lakin Dion ile Aristomenes, bu hükmü geri alması için Dionysios’a yalvardılar. Dionysios öfkesini dizginleyerek, Platon’u kendi talebi üzerine, o sırada Siraküza’ya elçi olarak gönderilmiş bulunan ve Yunanistan’a dönmekte olan Lakedaimonlu bir kaptan olan Pollis’in (Laertios ona Polis der) gemisiyle geri gönderdi.
Dionysios, gemideyken Platon’u katletmesini, şayet bunu yapmazsa ne pahasına olursa olsun onu köle olarak satmasını gizlice Pollis’e tembihledi. Pollis onu Aigina’ya götürdü, orada Kharmandrites’in oğlu Kharmandros, adaya ayak basacak her Atinalının kendini savunmasına dahi müsaade edilmeksizin öldürülmesini amir olan kanun mucibince Platon’u idama mahkûm etmek üzere itham etti. Favorinus’un teyit ettiğine göre, bu kanunu bizzat kendisi vazetmişti. Orada bulunanlardan biri, onun bir filozof olduğunu söyledi. Platon ise halk meclisinde büyük bir metanet gösterdi, tek bir kelime dahi etmeyip her şeye sükûnetle katlandı.
Bunun üzerine onu katletme niyetlerinden vazgeçip köle olarak satmaya karar verdiler. Plutarkhos, Aiginalıların o adada esir edilen bütün Atinalıların köle olarak satılmasına dair kararı mucibince Pollis’in onu orada sattığını söyler.
Tesadüfen orada bulunan Kireneli bir filozof olan Annikeris, yirmi veya başkalarına göre otuz mina fidye ödeyerek onu azat etti ve Atina’daki dostlarının yanına gönderdi.
Dostları parayı derhal Annikeris’e iade ettiler, lakin o, Platon’un esenliğiyle alakadar olan yegâne kimselerin kendileri olmadığını söyleyerek parayı reddetti. Bazıları parayı Dion’un gönderdiğini, Annikeris’in bunu kabul etmeyip bu meblağla Akademi’de küçük bir bahçe satın aldığını söyler. Pollis ise Khabrias tarafından hezimete uğratıldı ve nihayetinde Helike’de boğuldu.
Rivayet olunur ki bir hayalet ona, bütün bu felaketlere filozof yüzünden duçar olduğunu fısıldamıştır.
Dionysios vuku bulanları haber alınca, kendisi hakkında kem söz söylememesini rica etmek maksadıyla Platon’a mektup yazdı, Platon ise Dionysios’u hatırlayacak kadar felsefeden arta kalan vakti olmadığını bildirdi.
Kendisine Dionysios’un Platon’u terk ettiğini söyleyerek sitem eden bazı müfterilere ise, hayır, Platon Dionysios’u terk etti, dedi.
Dion ise Sicilyalıların ve İtalyanların mutad sefahatine meyletmeyip Dionysios ölene dek fazilet içinde yaşamaya devam etti, bu sebeple tiranlık nizamına göre yaşayanların husumetine maruz kaldı.
Sonra bu kaidelerin yalnızca kendisi tarafından değil, az da olsa başkaları tarafından da tatbik edildiğini mülahaza ederek, babasının yerine hükümdar olan genç Dionysios’un da bu zümreye dahil olabileceği ve bunun hem kendisi hem de diğer Sicilyalılar için fevkalade bir saadet getireceği ümidine kapıldı. Bu maksatla onu fazilete davet eden birçok nasihatte bulundu, araya Platon’un bazı vecizelerini serpiştirdi, bu vesileyle Dionysios Platon ile tanışmaya can atar oldu.
Bu gaye ile Atina’ya, Platon’a birçok mektup gönderildi, bunların bir kısmı Dionysios’tan, bir kısmı da İtalya’daki Pisagorculardandı, Platon’un Siraküza’ya gelmesini ve kendi iktidarının sarhoşluğuyla sefahate sürüklenen bu genç adamı basiretli öğütleriyle sevk ve idare etmesini arzu ediyorlardı.
Platon, bizzat ikrar ettiği üzere, yalnızca laf üreten ve eyleme geçmekten imtina eden biri olarak tanınmaktan endişe duyduğu ve üstelik başlıca bir uzvu ıslah ederek Sicilya’nın ahvalini düzeltebileceğini umduğu için muvafakat gösterdi.
Laertios’un naklettiğine göre, Dionysios’un kendi ideal cumhuriyetinin kaidelerine göre yaşayacak bir yer ve halk bahşedeceğine dair verdiği söze istinaden yola çıktı, ancak hükümdar bu sözünü tutmadı. Bu sebeptendir ki Athenaios, Platon’u muhterislikle itham etmiştir.
Bu esnada, Dionysios’taki değişmeden ürken Dion’un hasımları, Platon’un felsefesine karşı bir panzehir olsun diye, tiranca usullerle yetişmiş fakat pek akil bir zat olan Philistos’u sürgünden geri çağırması için hükümdarı ikna ettiler, zira Dion, Platon’un gelişinin dizginsiz tiranlığı nizama sokacağını umuyordu.
Platon Sicilya’ya vardığında hükümdar kurbanlar sundu ve onun gelişini kendi idaresi adına büyük bir lütuf addetti. Hükümdarın sefahat alemlerini terk etmesi ve maiyetindeki tebeddül, Siraküzalılara büyük bir ıslahat ümidi aşıladı. Saray ahalisi kendini felsefeye öyle kaptırdı ki saray, üzerinde hendesi şekiller çizdikleri kumlarla doldu. Platon’un gelişinden kısa bir müddet sonra, hisardaki bir kurban merasiminde münadi, mutad olduğu üzere tanrıların kraliyet iktidarını daim kılması için tazarruda bulundu, o esnada yanı başında duran Dion ise, benim aleyhime dua etmekten asla vazgeçmeyecek misin, dedi.
Bu durum, Platon’un Dionysios’un nezdinde kendilerinin karşı koyamayacağı denli büyük bir itibar kazanmasından endişe eden Philistos’u ve dostlarını ziyadesiyle huzursuz etti, zira Platon bu kadar kısa bir zaman zarfında onda böylesine büyük bir tebeddül vücuda getirmişti. Bunun üzerine hepsi birleşerek Dion’u itham ettiler, Platon’un fesahati vasıtasıyla Dionysios’u tesir altına alıp iktidarını kız kardeşinin çocuklarına devretmek üzere hükümdarlıktan el çektirmeye, Dion ve yeğenlerine mevcuttaki saadetini terk ederek geometri sayesinde bahtiyar kılınacağı [okunamadı] makamını terk etmeye sevk ettiğini öne sürdüler.
Bu ve benzeri kışkırtmalar neticesinde Dionysios öyle büyük bir hiddete kapıldı ki Dion’un ansızın küçük bir sandala bindirilip götürülmesini emretti, gemicilere de onu İtalya sahiline bırakmaları talimatını verdi. Bu hadise Platon’un gelişinden dört ay sonra vuku buldu.
Platon’un kendi hisarında, sarayına bitişik meyve bahçelerinde ikamet etmesini sağladı, öyle ki kapıcının dahi Dionysios’un izni olmaksızın dışarı çıkması mümkün değildi, böylelikle kurnazca, lütufkârlık kisvesi altında, Dion’a kendisine yapılan haksızlığı haber vermek üzere Yunanistan’a dönmesini engellemek maksadıyla onu tarassut altında tuttu. Dionysios’un bu muhabbeti müstebitçe bir muhabbetti, zira Platon’un kendisinden gayrısını sevmesini arzu etmezdi, şayet Dion’dan daha fazla kıymet verirse krallığın bütün idaresini onun ellerine tevdi edeceğini söylerdi. Bu ihtirasla Dionysios bazen Platon’a o derece [okunamadı] olur, bazen de ansızın onunla bozuşur, derhal akabinde barışır ve kendisinden af dilerdi.
Platon’un felsefesine karşı büyük bir iştiyak izhar etmekle birlikte, diğer taraftan kendisini bu yoldan caydırmaya çalışan ve bu işe haddinden fazla bulaşmanın felaketine yol açacağını söyleyen kimselere de derin bir hürmet beslemekteydi.
Bu esnada patlak veren bir savaş sebebiyle Platon’u memleketine geri gönderdi, gelecek baharda, barış tesis edilir edilmez, Dion ile birlikte kendisini yeniden Siraküza’ya getirteceğine dair söz verdi, fakat bu ahdine sadık kalmadı. Platon’dan bu kusurunu bağışlamasını istirham ederek savaşı mazeret gösterdi ve cenk nihayete erer ermez Dion’u da çağırtacağını bildirdi, bu müddet zarfında Dion’un sükûnetini muhafaza etmesini, aleyhinde hiçbir teşebbüste bulunmamasını ve Yunanlara kendisini kötülememesini rica etti.
Platon bunu temin etmeye gayret gösterdi, Akademi’de Dion’a felsefe talim etti. Dion şehirde, evvelce tanışıklığı bulunan Kallippos’un hanesinde ikamet etmekteydi.
Bazen istirahat etmek maksadıyla gittiği kırlık bir yerde bir mülk satın aldı, bilahare Sicilya’ya avdet ettiğinde bu mülkü en ziyade ülfet ettiği Speusippos’a hibe etti.
Öğrendiği vecizeleri [okunamadı] Dionysios yeniden Platon’u arzulamaya, elinin altındayken onun kıymetini bilemediği ve felsefeyi layıkıyla öğrenemediği için nefsini levmetmeye başladı. Böylelikle Sicilyalılar ümide sevk edildi.
Üç sıra kürekli, şeritlerle tezyin edilmiş bir kadırga ile sair gemileri üçüncü defa yola çıkardı, yanlarına da Platon’un Sicilya’daki dostları arasında en çok muhabbet beslediğini bildiği Arkhidemos’u ve birtakım Sicilyalı asilzadeleri kattı.
Pisagorcu Arkhytas’ı her surette ikna ederek Platon’a tehlikesizce gelebileceğini, bu hususta kendi sözünü kefil kıldığını bildirmesini sağladı.
Platon’un huzuruna vardıklarında hepsi Dionysios’un felsefeye pek ziyade meyyal olduğuna şehadet ettiler ve ondan şu mealde bir mektup getirdiler, Dionysios’tan Platon’a, mutat mukaddimeden sonra.
Benim ricam üzerine Sicilya’ya gelmekten daha evla hiçbir şey yapamazsın, der.
Evvelemirde, Dion hususunda her şey senin arzu ettiğin veçhile icra olunacaktır, zira senin yalnızca mutedil taleplerde bulunacağına inanıyorum ve ben de boyun eğeceğim.
Lakin gelmeyecek olursan, ne Dion hususunda ne de başka bir meselede arzu ettiğin hiçbir şeyi elde edemeyeceksin, bilhassa kendi şahsını alakadar eden hususlarda dahi muvaffak olamayacaksın.
Arkhytas’tan ve sair İtalyalılar ile Tarentumlulardan da mektuplar gönderildi, Dionysios’un ilim sevgisini methediyorlar, Platon gelmeyecek olursa bu durumun kendi şahsı kadar dostlarına da leke süreceğini ilave ediyorlardı. Zevcesi ve kız kardeşi tarafından Dion’a pek çok mektup ve istirhamname ulaştırıldı. Bunlara Platon’un Atina’daki bazı dostlarının ısrarları da eklendi, neticede Dion’un da gayretleriyle Platon, kendisini ve Tarentumluları yüzüstü bırakmamak adına, hiçbir mazeret ileri sürmeksizin Dionysios’un davetine icabet etti ve bizzat kaleme aldığı üzere, Sicilya denizlerine doğru üçüncü defa sürüklendi,
Bir kez daha Kharybdis’in tehlikelerini tecrübe etmek üzere.
Sicilya’ya muvasalatında Dionysios onu dört beyaz atın çektiği bir araba ile karşıladı, arabaya bindirip yanına oturttu, arabacılığı ise bizzat kendisi deruhte etti.
Bunun üzerine Homeros’u iyi bilen nüktedan bir kimse, bu manzaradan duyduğu memnuniyetle, İlyada’dan şu mısraları terennüm etti,
Araba inledi yükün ağırlığı altında, Gururluydu insanların en hayırlısı oturduğu için bağrında.
Dionysios onun teşrifinden son derece mesrur oldu, böylelikle felsefe vasıtasıyla istibdadın alt edilebileceği ümidi doğdu. Saray hanımları Platon’u kemal-i nezaketle ağırladılar. Fakat her şeyden evvel Dionysios, bütün dostlarına nispetle ona daha fazla itimat ediyor görünmekteydi, nitekim sair herkese karşı şüpheci davranırken,
Platon’a o kadar büyük bir hürmet besliyordu ki Dion’un pek samimi bir dostu olduğunu bilmesine rağmen, yalnızca onun huzuruna aranmaksızın girmesine müsaade etti ve kendisine büyük meblağlarda para teklifinde bulundu, lakin Platon hiçbirini kabul etmedi. Yine de Onetor, Dionysios’tan seksen talent kabul ettiğini ve bu servetle Philolaos’un kitaplarını satın aldığını rivayet eder. Bu sebeple aynı devirde sarayda bulunan Kireneli Aristippos şöyle demiştir, Dionysios ihsanını sağlam temellere dayandırıyor, çok talep eden bizlere az veriyor, hiçbir şey talep etmeyen Platon’a ise çok veriyor. Kendisi Dionysios’tan para, Platon ise kitap aldığı için kınandığında, benim paraya ihtiyacım var, Platon’un ise kitaba, demiştir.
Ksenophon’un ona iftira ederek Sicilya’daki sefahatten hisse almak maksadıyla oraya gittiğini iddia etmesi işte bu derece hakikatten uzaktır.
Yahut Tzetzes'in aktardığı üzere, aşçılık sanatı ile meşgul olup Dionysios ile birlikte onun maaşlı bir asalağı gibi yaşadığı iddiası bir yana, o böylesi bayağı bir boyun eğişten öylesine uzaktı ki, bir şölende Dionysios herkesin erguvani bir cübbe giyip dans etmesini emrettiğinde,
"Erkek soyundan gelen bir erkek olan ben, Kendimi bir kadın kaftanıyla küçük düşüremem,"
diyerek bunu reddetmiştir. Bazıları ise, başkalarının Aristippos'a atfettiği şu sözü ona isnat eder, Dionysios'un,
"Zalimin meclisine her kim varırsa, Hür gelmiş dahi olsa artık bir köledir,"
sözüne karşılık, "Hür gelmiş ise asla köle olmaz," demiştir.
Platon bir müddet sonra Dionysios'a, kentin kendi vazettiği kaidelere göre yönetilmesi icap ettiğini hatırlatmaya başladı, fakat Dionysios vaatlerinden geri döndü ve [okunamadı].
O andan itibaren Dionysios, Platon'u Theodotes ve Herakleides'in aleni bir dostu, kendisinin ise açık bir düşmanı addederek saraya bir daha çağırmadı.
Platon, hisarın haricinde, muhafız askerlerin arasında ikamet etmekteydi, Dionysios'un da gayet iyi bildiği üzere bu muhafızlar, Dionysios'a tiranlığı bırakmasını ve bir muhafız birliği olmaksızın yaşamasını salık verdiği için Platon'a uzun zamandır hınç beslemekte ve onu katletmenin yollarını aramaktaydılar. Ziyaretine gelen bazı kimseler, askerler arasında aleyhinde iftiralar yayıldığını, güya Dion ve Theonides'i adayı hürriyetine kavuşturmaları yönünde kışkırttığını ve bazılarının onu tenhada yakaladıkları anda öldürmekle tehdit ettiklerini bildirdiler.
Bunun üzerine Platon bir kaçış yolu aramaya başladı ve bunu şu minval üzere tertip etti, Tarentum'daki Arkhytas'a ve diğer dostlarına haber göndererek içinde bulunduğu müşkil vaziyeti bildirdi. Onlar da memleket namına bir elçilik heyeti bahanesiyle, kendi taraftarlarından biri olan Lamiskos'u üç sıra kürekli bir kadırgayla Platon'u geri talep etmek üzere gönderdiler ve onun Siraküza'ya gelişinin bizzat Arkhytas'ın kefaletiyle vuku bulduğunu beyan ettiler. Gönderilen mektup şu mealdeydi,
"Arkhytas'tan Dionysios'a selâm. Bizler, Platon'un cümle dostları, onu geri almak üzere Lamiskos ve Photides'i göndermiş bulunuyoruz. Aranızdaki ihtilaflara rağmen, onu geri teslim etmen şanına yakışan hareket olacaktır. Bunu yaparsan adilane davranmış ve bizleri hoşnut etmiş olursun."
Dionysios bizzat kendisinin Platon'a dargın olmadığını göstermek gayesiyle ona muazzam bir ziyafet verdi ve ardından Dion'un malları hariç olmak üzere kendisini memleketine uğurladı.
Olimpiyatlara vardığında, Yunanlar dikkatlerini oyunlardan çekip çok daha muteber bir temaşa vesilesi addederek gözlerini ona diktiler.
Burada Dion'u talimleri seyrederken buldu ve başından geçenleri ona nakletti.
Dion, Dionysios'un Platon'a reva gördüğü nezaketsizliğin intikamını alacağına yemin ettiyse de Platon onu bu niyetinden vazgeçirmek için gayret gösterdi.
Atina'ya vasıl olduğunda Dionysios'a bir mektup yazarak her hususu açıkça bildirdi, lakin Dion'un zevcesine dair meseleyi öylesine müphem bir üslupla kaleme aldı ki bunu yalnızca mektubun muhatabı anlayabilirdi. Mektupta, malumu olan bu hususu Dion ile görüştüğünü ve Dionysios'un bunu gerçekleştirmesi halinde Dion'un fevkalade müteessir olacağını ifade etti. O esnada aralarında bir uzlaşma ümidi kuvvetle muhtemel olduğundan, tiran bir müddet kız kardeşi ve Dion'un zevcesi olan Arete'yi başkasına vermekten imtina etti, fakat kısa bir süre sonra aradaki ihtilafın telafi edilemez olduğunu görünce, Arete'yi rızası hilafına Timokrates adındaki bir dostuyla evlendirdi.
Dion ise o andan itibaren, Platon'un aksi yöndeki tavsiyelerine rağmen savaşa hazırlandı. Platon, gerek Dionysios'un vaktiyle kendisini iyi karşılamış olması hürmetine, gerekse Dion'un ilerlemiş yaşını ileri sürerek onu vazgeçirmeye çalıştı, gerçi Aelianus, Platon'un Dion'u bu savaşa teşvik ettiğini rivayet ederse de Plutarkhos bu teşviki Speusippos'un kışkırtmalarına hamleder.
Bölüm IX. Mülki İdaredeki Nüfuzu
Memleketinde, Akademi'de sükûnet içinde yaşadı ve kamu işlerine karışmaktan imtina etti, zira Atinalılar onun benimsediği anlayıştan farklı kanunlara alışkındılar (oysa yazılarının da açıkça ortaya koyduğu üzere bu meselelerde pek ziyade malumat sahibi bir zattı).
Şöhreti Arkadyalılara ve Thebaililere kadar ulaştığında, ona elçiler göndererek yalnızca gençlerine felsefe öğretmekle kalmayıp, çok daha mühim bir vazife olarak, 103. Olimpiyatın ilk senesinde Lakedaimonluların vurduğu büyük darbenin akabinde Arkadyalılarca yeni inşa edilen bir kente kanunlar vazetmesini hararetle rica ettiler.
Platon bu davetten pek hoşnut oldu, fakat elçilere mülk ve servet eşitliğine nasıl baktıklarını sorduğunda, onların buna katiyen yanaşmadıklarını ve hiçbir surette ikna edilemeyeceklerini anlayınca bizzat gitmeyi reddetti, bunun yerine yakın dostu Aristonymos'u gönderdi.
Aynı şekilde Kyreneliler de kentleri için kanunlar vazetmesini talep ederek ona müracaat ettiler, fakat o, refah ve bolluk içindeki insanlara kanun koymanın güç olduğunu ifade ederek bu teklifi geri çevirdi.
[okunamadı]
Bütün bunlar, tiranların dahi kabul ettiği Drakon ve Solon kanunlarını alaya alıp, tatbiki ziyadesiyle müşkül ve haşin olduğu gerekçesiyle kimsenin uygulayamayacağı bir devlet nizamı tasarlamakla kendisini itham edenlere karşı onun haklılığını ortaya koymaktadır.
Bölüm XI. Erdemleri ve Ahlaki Vecizeleri
Bekâr, ölçülü ve iffetli bir ömür sürdü, öyle ki avamın kanaatine uyarak nefsine hâkimiyetinin suçunu bertaraf etmek gayesiyle tabiata kurbanlar sundu. Vakarı ve ciddiyeti öylesine sarsılmazdı ki yanında yetişen bir delikanlı, ailesinin yanına döndüğünde babasının yüksek sesle konuştuğunu işitince, "Ben Platon’da buna hiç rastlamadım," demişti.
Günde yalnızca bir kez, şayet ikinci kez yerse pek az yerdi, yalnız uyur ve [okunamadı] hayat tarzına riayet ederdi.
Onun basiretine, sabrına, âlicenaplığına ve sair faziletlerine dair şu misaller nakledilir,
Kolophonlu Antimakhos ile Herakleialı Nikeratos şiir yarışmasında çekişirken Nikeratos galip gelince,
Antimakhos öfkesine yenilip şiirini yırttı. O vakitler henüz genç olan ve şiirlerinden ötürü Antimakhos’a büyük kıymet veren Platon, cehaletin körler için [okunamadı] ne ise zevk ehli için de öyle bir illet olduğunu söyleyerek onu teselli etti. Bir hizmetkârı kusur işlediğinde, sırtını açtırıp sopayı vurdurmak niyetindeydi, fakat kendisinin öfkelendiğini fark edince elini kaldırdığı vaziyette öylece durdu. İçeri giren bir dostu ne yaptığını sorunca, "Öfkeli bir adamı cezalandırıyorum," dedi. Bir başka seferinde kusur işleyen hizmetkârına, "Öfkeli olmasaydım seni döverdim," demiştir. [okunamadı] Xenokrates’in asla böyle söylemeyeceğini, akil kimsenin geçmişteki kusurdan ötürü değil, gelecekte tekerrür etmesin diye cezalandırdığını ifade etti. Agrigentumluların binalardaki debdebesini ve ziyafetlerdeki sefahatten mütevellit taşkınlığını görünce, "Bu insanlar ebediyen yaşayacaklarmış gibi inşa ediyor, az sonra öleceklermiş gibi yiyorlar," dedi.
Kötü bir kimsenin bir başkasını müdafaa ettiğini işitince, "Bu adam yüreğini dilinde taşıyor," dedi. Kendisi hakkında fena sözler söylendiği haber verilince, "Öyle bir hayat süreceğim ki kimse onlara inanmayacak," diye mukabelede bulundu.
Miras yiyip servetini tüketen soylu bir zatın, bir hanın kapısında ekmek ve su ile kanaat ettiğini görünce ona, "Şayet öğle yemeğini bu denli ölçülü yeseydin, akşam böyle ziyafet çekmek zorunda kalmazdın," dedi.
Bir ziyafette, hasbihale mâni olsun diye çalgıcılar getirenleri kınadı. Babasına karşı haddini aşan bir gence, "Seni olduğundan fazla kıymetlendiren bir kimseyi, sen nasıl hor görürsün?" dedi. Bedenine gereğinden fazla itina gösteren talebelerinden birine, ruhunun zindanını güçlendirmek için ne diye bu kadar gayret sarf ettiğini sordu. Şehrin ileri gelenlerinden birinin yüksek ve taşkın feveranını işitince, "İşte gerçek bir aslan olmak budur," dedi.
Bayram günleri haricinde şarabı sarhoşluk derecesinde içmeyi menederdi.
Xenokrates’e, mizaç ve muamelesindeki aşırı sertlik sebebiyle Kharitlere (Zarafet Tanrıçalarına) kurban sunmasını tavsiye etti.
Ömür boyu asık suratlılığıyla bilinen Xenokrates’in latif bir söz söylediğini işiten talebelerine, "Dikenlerin üzerinde güllerin ve zambakların bittiğine şaşırıyor musunuz?" dedi.
Uyku da onda büyük hoşnutsuzluk uyandırırdı, nitekim Kanunlar adlı eserinde, uyuyan bir kimsenin ölüden farksız olduğunu ve hiçbir işe yaramadığını zikreder.
Gençleri faziletli bir hayata teşvik ederken, erdem ile hazzın farklı tabiatlarına dikkat çekerek dünyanın anlık tatlılığının ardından derhal ebedi bir pişmanlık geleceğini, erdemin kısa süreli zahmetinin peşinden ise ebedi bir saadetin hâsıl olacağını telkin ederdi.
Sağlıklı bir zihin için hakikati söylemekten ve işitmekten daha tatlı bir şey olmadığını, zira bundan daha hayırlı ve payidar hiçbir nesnenin bulunmadığını ifade ederdi.
Evlatlar için ne tür mülklerin tedarik edilmesinin en evla olduğu sorulduğunda, "Ne fırtınalardan, ne insanların cevrinden, ne de bizzat Zeus’tan korkusu olan mülkler," cevabını verdi.
Oğlunun terbiyesi hususunda fikrini soran Demonikos’a, "Bitkilere gösterdiğimiz ihtimamın aynını çocuklarımıza da göstermeliyiz, biri zahmettir, diğeri zevk. Lakin bunda haddinden fazla kayıtsız, diğerinde ise aşırı evhamlı olmaktan sakınmalıyız," dedi.
Öğretmeye olduğu kadar öğrenmeye de hevesli oluşunu ayıplayıp daha ne vakte kadar talebe kalacağını soran Philedonos’a, "Daha iyi ve daha bilge olmaktan hicap duymadığım müddetçe," mukabelesinde bulundu.
Âlim ile cahil arasındaki farkın ne olduğu sual edildiğinde, "Hekim ile hasta arasındaki fark gibidir," dedi.
Hükümdarlar için yaltaklanmayı bilmeyen şahısların dostluğundan daha hayırlı bir kazanç bulunmadığını, aklın bedene lüzumu ne ise hikmetin de hükümdara öyle elzem olduğunu, ya filozofların hükümdar olması yahut memleketi idare edenlerin felsefeyle teçhiz edilmesi halinde nizamın en mesut hâle erişeceğini zikretti, zira cehaletle birleşen iktidar ve kibirden daha muzır hiçbir musibet yoktur. Tebaanın nasıl görünüyorsa öyle olması icap ettiğini, hâkim ve idarecinin şahsi menfaati değil amme hukukunu gözetmesi gerektiğini ve devletin bir cüzünün değil, tamamının her şeyden üstün tutulmasının elzem olduğunu bildirdi.
Atinalıların kumandanı Konon’un oğlu Timotheos’u askeri sefahatten vazgeçirmek isteyerek [okunamadı]
Ertesi günün güzel geçmesiyle Timotheos, Platon ile ziyafet çekenlerin ertesi gün bunun faydasını gördüklerini müşahede etmiş, Platon ise ona, o esnada geçen mükemmel musahabeye telmihte bulunarak, "Ey Platon, senin akşam yemeğin ertesi sabah da önceki gece kadar hoştur," demiştir.
Nitekim huzurunda Platon’dan başka kimse yokken bir trajedi sergilediği için alaya alınan şairin, "Fakat bu tek kişi, diğer bütün Atinalılardan daha kıymetlidir," şeklindeki sözünün doğruluğu da buradan ileri gelmektedir.
BÖLÜM XII.
Platon şu şeyleri vasiyet etmiştir,
Hiçbir kimseye [okunamadı] olmasın, bilakis genç Adeimantos, Ephiestiadae çiftliğine en eksiksiz ve geniş surette malik olsun, keza Kallimakhos’tan satın aldığım, kuzeyde Myrrhinuslu [okunamadı] ile, güneyde Demostratos Xypeteon ile, doğuda Myrrhinuslu ile, batıda Kephisos ile sınırdaş olan Iphistiadae çiftliği de ona kalsın, üç gümüş mina, yüz altmış drahmi ağırlığında altın bir kupa, bir altın yüzük ve bir altın küpe ki her ikisi birlikte dört drahmi ve üç obol ağırlığındadır, Taşçı Eukleides’in bana üç mina borcu vardır, Diana’yı [okunamadı] serbest bırakıyorum, hizmetkârlarım Tikhon, Biktas, Apolloniades ve Dionysios’u geride bırakıyorum, bunların muhafaza ettiği mallar [okunamadı], hiç kimseye hiçbir borcum yoktur.
Vasiyeti tenfiz memuru olarak Sosthenes, Speusippos, Demetrios, Hegias ve Kallimakhos’u tayin ediyorum. Eğer bu vasiyet sahte değilse, onun bıraktığı mirasın Akademi’ye bitişik küçük bir meyve bahçesi, iki hizmetkâr ve tanrılara yalvarırken kullandığı bir kupadan ibaret olduğunu iddia eden kimse yanılmaktadır.
Makedonyalı Philippos’un saltanatının on üçüncü yılında, yüz sekizinci Olimpiyatın birinci senesinde, seksen bir yaşında iken (Hermippos, Cicero ve Seneca’ya göre, Athenaios’un dediği gibi seksen iki değil) vefat etti; dokuzun kendisiyle çarpımı olan en mükemmel sayıyı tamamlayarak doğduğu günde ölmek suretiyle bu yaşı tamı tamına ikmal etti. Bu sebepten Atinalılar, insanı aşan bir mertebede telakki ettikleri bu zata kurbanlar sundular.
Yalnızca ihtiyarlıktan öldü ki Seneca bunu onun itidaline ve ihtimamına bağlar, Hermippos bir düğün ziyafetinde olduğunu söyler, Cicero ise yazı yazdığı esnada vefat ettiğini nakleder. Ariston’un oğlu Platon’un bedeni toprakta yatmaktadır, ruhu ise [okunamadı].
İki kadın talebesi vardı, Mantinealı Lastheneia ve erkek gibi giyinen Phleiuslu Axiothea ki bazı rivayetlere göre Theophrastos da bunu doğrular.
Hatip Lykurgos ve Demosthenes de onun dinleyicileri arasındaydı; öyle dikkat çekici işler başardılar ki bunlar Platon’un tedrisatından geçmemiş bir kimsenin harcı değildi. Demosthenes, Antipater’den kaçtığı sırada, hayatının bağışlanması vaadiyle teslim olması teklif edildiğinde, Ksenokrates ve Platon’un ruhun ölümsüzlüğü üzerine münakaşalarını dinlemiş biri olarak, "Fena bir hayatı iyi bir ölüme tercih etmek benden fersah fersah uzak olsun," demiştir.
Phavorinos der ki, Persli Mithridates şu kitabe ile Musalara Platon’un bir tasvirini vakfetmiştir,
RODOBATES OĞLU PERSLİ MİTHRIDATES, SILANION TARAFINDAN YAPILAN BU PLATON TASVİRİNİ MUSALARA İTHAF ETTİ.
Thasoslu Menestratos. Bunlara ek olarak Lokrili Aristides, Knidoslu Eudoksos da sayılır ki Eudoksos büyük bir ziyafette dairevi bir düzen kurmuştu. Kendisi hakkında "Hermodoros söz ticareti yapar" darbımeseli söylenen Hermodoros. Demosthenes’in mektup yazarak, Platon’u dinlemiş olmasına rağmen sanatları ihmal ettiği ve intizamsız yaşadığı için tekdir ettiği Herakleodoros. Makedonya Kralı Perdikkas’ın nezdinde öyle büyük bir teveccüh görmüştü ki neredeyse onunla iktidarı paylaşıyordu. Lampsakoslu Euagon, Kyzikoslu Timolaos, Palleneli Kheron.
Hatip İsokrates ile son derece samimiydi; Praxiphanes, Platon’un o esnada İsokrates’i misafir ettiği bir arazisinde birlikte yaptıkları bir musahabeyi neşretmiştir.
Gençlerden Aster, Phaidros ve Agathon, Platon’un bilhassa muhabbet duyduğu kimselerdi; bu durum onun epigramlarından da anlaşılmaktadır. Platon’un Kanunlar’ını balmumu levhalara istinsah eden Aristonymos, Phormio, Menedemos gibi yakın dostları daha evvel zikredilmişti.
BÖLÜM XIII.
Bu mektebin şöhreti her taraftan talebeleri celbetti.
Bunların arasında Platon’un kız kardeşinin oğlu olan Atinalı Speusippos vardı; Platon’un onu kendi hayatının numunesiyle ıslah ettiği söylenir. Khalkedonlu Ksenokrates, Platon’un pek sevdiği bir talebesi olup onun vekar ve âlicenaplığını taklit ederdi. Khalkedonlu Ekhines, Platon’dan fakirliği hususunda yardım görmüştür. Stagirialı Aristoteles; Platon ona bir tayın süt emdikten sonra anasını çiftelediği gibi nankörce kendisine muhalefet edeceğini önceden görerek "Tay" derdi. Ksenokrates pek yavaş, Aristoteles ise fevkalade süratliydi, bundan ötürü Platon, "Birlikte koşumlamak için elimde nasıl bir eşek ve nasıl bir at var!" demiştir.
Platon’un Kanunlar’ını balmumu levhalara geçiren Opouslu Philippos ki Epinomis’i bazıları ona atfeder. Perinthoslu Hestiaios.
Platon’un fevkalade muhabbet beslediği Syrakousalı Dion; Platon ona insanların yalnızca kendilerini hoşnut etmeye baktıkları kibri ve yalnızlığın bir neticesi olan huysuzluğu terk etmesini tembihlemiştir. Kyzikoslu Khion, Lampsakoslu Euaion, Pithon.
BÖLÜM XIV.
Platon’un mümtaz şahsiyeti pek çok talebe celbettiği gibi, Sokrates’in talebelerinden de hasetçiler ve aleyhtarlar peydah etmiştir. Ksenophon ona muhalifti, her ikisi de Sokrates’in Savunması üzerine yazmış ve birbirlerini görmezden gelmişlerdir; nitekim Ksenophon’un Hatıralar’ının üçüncü kitabında bir defa zikretmesi müstesna, biri diğerinden hiç bahsetmez.
Antisthenes yazacağı bir şeyi okumak üzereyken Platon’un da orada bulunmasını arzu etmişti; Platon ne okuyacağını sorduğunda, "Çelişkiye düşmenin caiz olmadığına dair," cevabını verdi. Bunun üzerine Platon, "Madem öyle, nasıl olur da bu mevzuda yazmaya kalkışırsın?" demiştir.
Ve bunun üzerine onun kendi kendisiyle çeliştiğini göstererek, Antisthenes ona karşı *Satho* başlıklı bir diyalog kaleme aldı. Aristippos ile de arası açıktı, bu sebepledir ki (*Phaidon*’da) Sokrates öldüğünde yakındaki Aigina’da bulunmasına rağmen yanına gelmediği için Aristippos’u üstü kapalı bir şekilde kınar. Kadimlerin debdebesi üzerine bir kitap yazdı.
Bazıları aşk epigramlarının icadını ona atfeder, zira bu risaledeki gayesi seçkin şahsiyetleri yermekti, bunların arasında hocası Sokrates ile öğrenci arkadaşları olan Platon ve Ksenophon da vardı. Aiskhines ile Platon da uyuşmazlık içindeydi.
Bazıları Platon Dionysios’un nezdinde muteber bir konumdayken Aiskhines’in oraya çok fakir bir halde geldiğini, Platon tarafından hor görülmesine karşılık Aristippos tarafından hüsnükabul gördüğünü iddia ederler. Fakat Allatius tarafından neşredilen Aiskhines mektubu bunun aksini beyan eder. Platon’un hapishanede Kriton ile Sokrates arasında geçtiğini naklettiği konuşmanın,
Idomeneus, aslında Sokrates ile Aiskhines arasında geçtiğini söyler, Platon, Aiskhines’e beslediği garaz sebebiyle bunu Kriton’a atfetmiştir, zira bütün eserlerinde ondan yalnızca iki defa, onda da üstünkörü bahseder, biri şahıslar arasında,
Ölümünden sonra, ve yine Savunma’sında babası olarak. Amphikrates ise *Amphikrates*’te Platon’a olan husumetinden ötürü [okunamadı], Sokrates’in vesilesiyle kurtulmuş olduğu kölelik vaziyetine onu yeniden düşürmek maksadıyla aleyhinde bir dava ikame ettiğini, fakat bu niyetinin anlaşılması üzerine bundan vazgeçtiğini bildirir. Öğrenci arkadaşlarının yanı sıra, [okunamadı].
Diogenes, Platon’un kanunlar yazdığını gördüğünde, "Sen bir insan değil misin, ve bir ruhun yok mu?" dedi, Platon "Evet" cevabını verdi. "Peki o şehrin kanunlara ihtiyacı var mıydı?" dedi Diogenes, Platon olduğunu ikrar etti. "O halde," diye mukabele etti Diogenes, "yazdıklarının sana ne faydası dokunur?" Başka bir seferinde Diogenes şöyle dedi, [okunamadı].
Ve *Parazit*’te, Dionysios’un orada bulunması şaşılacak şey değil, Platon’un veya bilge Platon’un [okunamadı].
Bu şahsi husumetlerden ve haset eden yahut kin güden kimselerin iftiralarından ötürü, bir şeyi ikrar edip bir başkasını sevdiği iddia edildi, Agathon ve Alkibiades, onun incir düşkünü olduğunu, filozofların en kötüsü olduğunu söylediler, [okunamadı]. Biri hiçtir, zira doğru (Platon’un iddia ettiği gibi) neredeyse birdir.
Anaxandrides *Theseus*’ta, "Zeytinleri Platon gibi silip süpürdüğünde" der. Timon, "Platon’un uydurduğu gibi" der, [okunamadı].
Alexis *Meropis*’te, "Geldiler ve etrafta dolaşırken karşılaştılar, Platon, yorgun ayaklardan başka bir şey yok." Ve *Achilleus*’ta, "Sen konuştun, ben ve [okunamadı]."
Ve *Dexidemides*’te, "Platon, sadece nasıl göründüğünü biliyorum, Geri kalanına gelince, [okunamadı]."
Alexis *Olympiodoros*’ta, "Ölemeyen o ruha dönüştü," [okunamadı].
BÖLÜM XV.
Platon’un Yazıları [okunamadı] orada bulunan o şahısların [okunamadı].
Platon’a göre teorik, mantıki, yönlendirici (hiphegetik), tefsiri (eksejetik) kısımlar ayrılır, zira Platon bazen ikrar eder, bazen inkâr eder. Hüküm altına alınan şey bir önermedir, hüküm ise felsefeye daha uygun olan o ayrımdır. Platon’un fizik, [okunamadı], etik kısımları.
Fakat tasavvur edilen, Sokrates’in, Timaios’un dile getirdiği şeyler gibidir. [okunamadı]. Yine Hipparkhos [okunamadı] taştır, insandır veya benzeridir, fakat o ne taştır ne de odundur, zira bir ruhu vardır ve kendi kendine hareket eder, binaenaleyh o canlı bir varlıktır, canlı bir varlık [okunamadı] ve bir öküz. Bu nevi zıtlıklar vasıtasıyla yapılan tümevarım, tespite değil, çürütmeye hizmet eder. Neticeler vasıtasıyla tümevarımlar iki türlüdür, birincisi tikelden bir başka tikelin netice olarak çıkarıldığı durumdur, ilki hatiplere, ikincisi mantıkçılara mahsustur, zira ilkinde söz konusu mesele falanca şahsın katil olup olmadığıdır ve o esnada kanlar içinde oluşundan hareketle ispat edilir. Bu tümevarım retoriktir, çünkü retorik tümellerle değil, tikellerle ilgilenir, adaletin kendisini değil, onun muhtelif cüzlerini araştırır. Diğeri ise diyalektiktir ve onun vasıtasıyla tikellerden tümeller çıkarılır, nitekim ruhun ölümsüz olup olmadığı ve dirilerin ölülerden meydana gelip gelmediği meselesinde olduğu gibi. Birincisi, ikincisi, *Şölen*,
Diyalogları onarlı gruplara ayrıldığında dokuz grup meydana getirirler, Devleti bir kitap, Kanunları da bir başka kitap teşkil eder.
İlk Tetraloji ortak bir konuya sahiptir, bir filozofun hakiki hayatının ne olduğunu beyan eder. Her kitabın iki başlılığı vardır, biri baş şahsiyetten, diğeri ise mevzudan mülhemdir. Euthyphron yahut Dindarlık Üzerine.
Sınayıcı (peirastik). Sokrates’in Savunması, Ahlaki. Kriton yahut Yapılması Gereken Üzerine, Ahlaki. Phaidon yahut Ruh Üzerine, Ahlaki. Kratylos yahut Doğru Adlandırma Üzerine, Mantıki. Theaitetos yahut Bilim Üzerine, Sınayıcı. Sofist yahut Varlık Üzerine, Mantıki. Devlet Adamı yahut Krallık Üzerine, Mantıki. [okunamadı] yahut İyi Üzerine, Ahlaki. Phaidros yahut Aşk Üzerine, Ahlaki.
[okunamadı] 1. yahut İnsan Tabiatı Üzerine, Doğurtucu (maieutik). Alkibiades 2. yahut Dua Üzerine, Doğurtucu. Dördüncüsü, Hipparkhos yahut Tamahkâr, Ahlaki. Rakipler yahut Felsefe Üzerine, Ahlaki. [Theages] yahut Felsefe Üzerine, Doğurtucu.
Kharmides yahut İtidal Üzerine, Sınayıcı. Beşincisi, Lakhes yahut Cesaret Üzerine, Doğurtucu. Lysis yahut Dostluk Üzerine.
Platon’un Eserleri ve Üslubu
[okunamadı], Birinci Hippias yahut Dürüstlük Üzerine, Çürütme, İkinci Hippias yahut Yanlışlık Üzerine.
Çürütme, [okunamadı], Nutuk, [okunamadı].
Kısım V, [okunamadı], yahut Yasa Üzerine, Siyaset, Dokuzuncu, [okunamadı], Timaios, Kritias, Sofist, Devlet Adamı, Kratylos, Yasalar, Minos, Epinomis, Birinci, İkinci, Üçüncü, Dördüncü, Euthyphron, Savunma, Kriton, Beşinci, Phaidon.
Daha evvel zikrettiğimiz üzere, kimileri okumaya Alkibiades Maior ile başlar, kimileri Theages ile, kimileri Euthyphron ile, kimileri Kleitophon ile, kimileri Timaios ile, kimileri de Phaidros ile başlar; ki gençlik kokan konusunun da bunu doğrular görünmesi sebebiyle, Platon’un yazdığı ilk diyalogun bu olduğu söylenir, bu yüzden Dikaiarkhos bu eseri fazla hafif meşrep bularak kınar.
Cicero da, Platon’un Aşka haddinden fazla kudret atfettiğini düşünerek bu kınamaya iştirak eder, diğerleri Theaitetos ile başlar, pek çokları ise onun Savunma’sı ile başlar.
Bütün yazılarında, Phaidon’da bir defa, bir de Sokrates’in Savunması’nda olmak üzere, kendisinden yalnızca iki yerde bahseder.
Phaidon’un yüksek sesle icrası sırasında Aristoteles müstesna herkes kalkıp gitmiştir.
Ruhun ölümsüzlüğünü ele alan bu diyalogun tesiri, eseri okur okumaz hayata öylesine küsüp kendini surdan denize bırakan Ambrakialı Kleombrotos’un hâlinden bellidir, onun hakkında Kallimakhos şöyle der,
Kleombrotos haykırır, elveda ey ışık, Ve kendini tepeüstü atar sonsuz geceye. Ölümü hak edecek bir cürüm işlediğinden değil, Lakin Platon’u okudu da usanıp vazgeçti nefesten.
Genel kabule göre düzmece sayılan diyaloglar (bazıları Opouslu Philippos’a atfetse de Epinomis’ine dair bir şey söylemeksizin) şunlardır,
[okunamadı], Yasalar yahut Yasama Üzerine, Siyaset, [okunamadı], Mektuplar, Ahlak, bunların kitabelerinde [okunamadı] kullanır, Aristodemos’a bir, Arkhytas’a iki, Dionysios’a dört, Hermias, Erastos ve Koriskos’a bir, Leodamas’a bir, Dion’a bir, Dion’un dostlarına iki, Thrasyllos mektupları böyle sıralar. Geri kalanlar ise münferit ve tertipsizdir.
Dilbilimci Aristophanes’in de aralarında bulunduğu diğerleri ise onun diyaloglarını üçlemelere indirger, aralarına Halis At Yarışçısı yahut Aiden’i, Eryxias yahut Erasistratos’u, Başsızlar yahut Sisiphoslar’ı, Axiochos’u, Phaiakes’i, Demodokos’u, Khelidon’u, yedinci olarak da Epimenides’i koyarlar.
Bunlardan Arion, Phavorinus tarafından Leon’a atfedilir. Üslubunun ise, Aristoteles’in beyanına göre, nesir ile nazım arasında bir yeri vardır.
Eserlerinin ehil olmayanlarca kolayca anlaşılmaması maksadıyla muhtelif isimler kullanır.
Hikmetin hakiki manada Gayri Maddi (Akledilir) Şeylere taalluk ettiğini, Varlıklar hakkındaki bilginin Tanrı ile ve Beden’den ayrılmış Ruh ile meşgul olduğunu kabul eder.
Esasen felsefeyi, İlahi Bilgiye duyulan iştiyak diye tarif eder, lakin avam tabiriyle bütün hüner ve marifetleri bilgi sayar, nitekim bir zanaatkara da bilge kişi der.
Aynı isimleri muhtelif manalarda da kullanmıştır, aslen şer manasına gelen kötülüğü, basitlik manasında kullanır, tıpkı Euripides’in Herakles hakkındaki Lykimnios eserinde yaptığı gibi, [okunamadı], her nasılsa, bunları oldukları gibi sana gönderdim. Aynı kelimeleri Platon bazen [okunamadı], bazen Azlık manasına alır. Keza aynı şeyi ifade etmek üzere farklı isimler de kullanır.
İdea lafzını hem tür hem cins manasında, Örnek (Numune) tabirini ise hem ilke hem sebep manasında kullanır. Bazen aynı şeyi bildirmek gayesiyle zıt ifadelere müracaat eder.
Duyulur olana hem Varlık hem Yokluk der, husule getirilmiş olması bakımından Varlık, daimi başkalaşımı bakımından ise Yokluk adını verir, İdea ise ne hareketlidir ne durağandır, aynı şey hem birdir hem çoktur. Buna benzer yollara sair hususlarda da sıklıkla başvurur.
Kelamının yöntemi üç veçhelidir, ilkin talim edilen şeyin ne olduğunu beyan etmek, akabinde bunun hangi gerekçeyle öne sürüldüğünü, gerek asli bir sebep olarak gerekse bir mukayese kabilinden, ve meselenin bu görüşü müdafaa etmek için mi yoksa zıddını çürütmek için mi ileri sürüldüğünü ortaya koymak.
Üçüncüsü ise, bunun doğru söylenip söylenmediğidir.
Yazılarına iliştirmeyi adet edindiği işaretler şunlardır, [okunamadı] Platonik lafızları ve mecazları gösterir, [okunamadı] Platon’a has doktrinleri ve görüşleri bildirir, [okunamadı] seçme tabirleri, [okunamadı] tashihleri, [okunamadı] fuzuli şeyleri, [okunamadı] çifte delaleti veya kullanımı, [okunamadı] fikirlerin mutabakatını ifade eder.
Platon’un adı altında, kendi eserleri meyanında evvelce zikredilenlerden gayrı, iki mektup daha mevcuttur, biri Laertios’un Arkhytas’ın Hayatı metninde yer alır, Platon’dan Arkhytas’a,
Sizden gelen şerhleri fevkalade bir hoşnutlukla kabul ettik, bize o kadim seleflerine layık bir şahsiyet olarak görünen yazara nihayetsiz bir takdir duyduk, zira o zatlar [okunamadı], rivayetin naklettiği üzere, hayırlı adamlardır.
Bahsettiğiniz benim o şerhlerim ise henüz kemale erdirilip cilalanmış değildir, lakin her halükarda, nasıllarsa öylece onları size gönderdim, bunların muhafazası hususunda ikimiz de mutabıkız, binaenaleyh size herhangi bir talimat vermeme lüzum yoktur, esen kalın.
Bir diğeri ise Leo Allatius tarafından Sokratik Mektuplar meyanında neşredilmiştir.
[okunamadı] o vakitte sürgün edilmiş olan Truvalıların Myralıları olmak üzere [okunamadı].
[okunamadı] bu şeyleri [okunamadı], bunları olabildiğince tez size göndereceğim, [okunamadı] bende hasıl etti, hayırlı mıdır şer midir bilemem, pek çok kimse ile muaşerete karşı bir nefret, bana kalırsa pek haklı bir nefret, zira hem hususi hem umumi işlerinde her türlü sefahate ve cehalete düşüyorlar, şayet haksızsam dahi, bilinsin ki başka türlü yaşamam ve nefes almam gayet müşkildir.
Bu sebepledir ki şehirden, vahşi hayvanların ininden kaçar gibi firar ettim, Ephestiadon’dan ve civarındaki mahalden pek uzak olmayan bir yerde ikamet etmekteyim. [okunamadı] Timon insanlardan nefret etmezdi, canavarlara muhabbet besleyemezdi, [okunamadı] yapayalnız yaşardı, belki de tehlikeden vareste olmaksızın.
Bunu nasıl dilerseniz öyle karşılayınız, benim kararım, Tanrı bana ömür bahşettiği müddetçe, şehirden uzakta yaşamak üzeredir, hem şimdi hem bundan böyle ilelebet.
Şiir sahasında şunları kaleme almıştır, Dithyramboslar.
Bir Epik Manzume.
Dört Tragedya, bunların hepsini (evvelce dediğimiz gibi) ateşe vermiştir, Atlantis Kıssası, ki bu hususta Plutarkhos şöyle der,
Solon, Sais rahiplerinden öğrendiği ve Atinalılara pek yaraşan Atlantis hikâyesine başlamış, fakat yaşlılığı ve eserin büyüklüğü sebebiyle onu yarıda bırakmıştı.
Platon, aynı konuyu veraset hakkıyla kendisine intikal etmiş verimli ve bakir bir arazi parçası gibi ele aldı.
Onu gübreledi, işledi, daha önce hiçbir masalda yahut şiirde görülmemiş genişlikteki duvarlarla, revaklarla ve dehlizlerle kuşattı, lakin işe geç giriştiğinden, ecel ona engel oldu.
Yazılan şeyler bize ne denli neşe veriyorsa, kemale erdirilmemiş olmaları da o denli kayıptır.
Zira Atina şehri Jüpiter için ne ise, Platon’un hikmeti de yazıları arasında öyleydi,
Laertius, Athenaeus, Aulus Gellius ve Antoloji’de günümüze ulaşan epigramlar,
Aster Adında Biri Üzerine
Yıldızları seyredersin, yıldızım benim, bir gökyüzü olmak isterdim, Binlerce gözle seni seyredebilmek için.
Onun Ölümü Üzerine
Bir vakitler sabah yıldızıydın diriler arasında, Şimdiyse ölüler diyarında bir akşam yıldızısın.
Siraküza’daki Kabrine Kazınmış Dion Mersiyesi
Truvalı Hekabe’nin ömrünü kader gözyaşlarıyla ördü, Seni ise Dion’um, çiçeklenen ümitlerle bezedi, kudretlerine bir anıt dikti tanrılar. Şeref dolu kalıntıların vatanında dinlenmekte, Ah Dion, bağrımı kasıp kavurur senin aşkın.
Aleksis Üzerine
"Ne güzeldir Aleksis" demeye kalmadı, Herkes bakışlarını o yana çevirdi.
Ruhum ise, önüne kemik atılan ve kapıp kaçan bir köpek gibi, [okunamadı]
Arkheanassa Üzerine
Kırışmış alnında aşkın muzafferane oturduğu Arkheanassa’ya hizmetimi adarım, Güzelliğin parıltısı hâlâ bu denli parlaksa, Onu gün ışığının öğlesinde gören sizler ne büyük alevlerle yandınız kim bilir?
Agathon Üzerine
Agathon’u öptüğümde ruhum dudaklarıma fırladı, Neredeyse beni terk edip gidecekti.
Ksan蒂ppi’ye
Sana aşkın remzi olan bir elma fırlatıyorum, Buna karşılık sen de bakirelik kuşağını bahşet bana.
Şayet bu dileğimi reddedersen, yine de bu elmada oku, Ömrünün ne kadar kısa, [okunamadı] ne kadar kırılgan olduğunu.
Elmayı attım, seni sevenleri severek,
Eretrialılar Üzerine
Biz Eretrialılar, vatanımızdan çok uzakta, Susa’da gömülüyüz.
Venüs ve Müzler
Venüs der ki, "Müzler, bana hürmet gösterin, Yoksa aşk kalplerinizi yaralayacak." Müzler cevap verir, "Al bunları götür, Bizim kalplerimiz onun çocuksu oklarına karşı kalkanlıdır."
Talihte Değiş tokuş
Biri altın bulup [okunamadı] bıraktı, Altını kaybeden ise ipi boynuna geçirdi.
Sappho Üzerine
Müzlerin dokuz olduğunu söyleyen yanılır, Lesboslu Sappho onuncularıdır.
Platon
Ahenkli bir ölçüyle vurun yere adımlarınızı.
Zaman
Zaman her şeyi nihayete erdirir, bir tebeddül yaratır, İsimlerde, suretlerde, [okunamadı] ve devletlerde.
Ölüm
Şuradaki bir çiftçinin mezarıdır, beriki bir denizcinin, Deniz için de kara için de ölüm müşterektir.
Kazazede Biri Üzerine
Canımı alan zalim deniz, Üzerimdeki son giysiyi soymaya kıyamadı, Lakin bunu yapmaktan [okunamadı] kaçınmadı, Büyük Plüton’un huzuruna benim kaftanımla çıksın da görsün.
Bir Başkası
Ey denizciler, karayı da dalgayı da emniyetle aşın, Fakat bilin ki, bir deniz kazazedesinin mezarı başından geçtiniz.
Venüs Heykeli Üzerine
Denizi aşıp yüzen Paphoslu Kythera, Knidos’a geldi kendi heykelini görmeye, Etrafına bakınırken hayretle şöyle dedi, "Praksiteles beni çıplak nerede gördü acaba?" O, fani gözlere haram olanı görmedi, Venüs’ü nakşeden Mars’ın çeliğiydi.
Bir Başkası
Ne çelikle yontuldun, ne de Praksiteles’in meşhur eliyle, Hâkimlerin karşısında durduğun gibi çırılçıplaksın işte.
Uyuyan Aşk
Bir koruluğun gizli kuytusunda Gördük al yanaklı küçük Aşk tanrısını. Yayını ve ok sedefliğini asmıştı Komşu ağaçların dallarından birine. Gül tomurcukları içinde uyuyordu, Arılar gürültüleriyle uykusuna ilişmiyor, Etrafında bal yapıyorlardı.
Pan Kaval Çalarken
Gölgeli tepelerde derin bir sükûnet hâkim, Meleyen sürüler ve çağıldayan pınarlar susar, Pan kamış kavalı dudaklarına götürdüğünde, Kaval kutsal bir ahenkle dolduğunda, Her şey bu ses karşısında huşuyla siner.
Bir Çeşmedeki Satir Tasviri ve Uyuyan Aşk Üzerine
Usta bir el bu Satir’i tabiata öyle yakın eyledi ki, Burada noksan olan tek şey nefestir. Ben nemflerin hizmetkârıyım, eskiden Erguvani şarap sunardım, şimdiyse su akıtıyorum, Her kim yaklaşırsan yaklaş, usulca bas adımlarını, Sakın Aşk’ı tatlı uykusundan uyandırma.
Bir Başkası
Boynuzlu Lyaios’a hizmet ederim, Bu nayadların bağışladığı suları dökerim, Kavgalı olmayan akışları Aşk’ın uykusunu kollar.
Bir Başkası
Bu Satir’i Diodoros yontmadı, Bilakis onu efsunla uyuttu, bir dokunsan uyanıverir.
Bir Mühür Üzerine
Bir zümrüt üzerine [okunamadı] hakkedilmiş otlayan bir boğa, Çoktan kaçıp gitmişti buradan, Şayet altın bir çerçeveyle zapt edilmiş olmasaydı.
Platon’un Öğretisi
Felsefe Üzerine ve Bir Filozofun Taşıması Gereken Vasıflar
Platon’un doktrini bu minvalde hülasa edilebilir,
Felsefe, hikmet iştiyakıdır yahut Ruh’un bedenden çözülmesi, hakiki ve Akıl (Nous) ile idrak edilebilir olan şeylere yönelmesidir. Hikmet ise, ilahi ve insani şeylerin ilmidir.
Filozof, müzikten türeyen müzisyen gibi, adını felsefeden alan kişidir.
Filozof olacak kimsede şu vasıflar bulunmalıdır,
Evvelemirde o, durmaksızın akış ve tebeddül halinde olanı değil, Akıl (Nous) ile idrak edilebilen cevherin bilgisini kavramasını sağlayacak ve kendisini buna ehil kılacak her türlü ilme fıtri bir istidata sahip olmalıdır. Saniyen, hakikate karşı fıtri bir meyil taşımalı, batılı kabul etmekten imtina etmeli, bunun yanı sıra tabiatı icabı mutedil olmalıdır, zira tefekküre meyleden insan, [okunamadı]
İhtiraslarla sürüklenmeye meyilli olan cüzlerini tabiatı icabı itaatkâr kılmış olmalıdır.
Zira gerçekten var olan şeylerin temaşasıyla meşgul olan disiplinleri bir kez benimseyen ve bütün gayretini buna hasreden kimse, hazza pek az kıymet verir.
Dahası, bir filozof cömert ve asil bir zihne sahip olmalıdır, zira bayağı şeyleri [okunamadı].
Aynı şekilde, fıtraten adaleti sevmelidir, zira hakikate, itidale ve [okunamadı] tutkun olmalıdır.
Ayrıca keskin bir kavrayışa ve kuvvetli bir hafızaya malik bulunmalıdır, zira bir filozofta bunlar, doğanın bu vergileri, eğer [okunamadı].
[okunamadı] en kötü illetler. Plato bunları da aynı fazilet isimleriyle anardı, itidal, cesaret.
BÖLÜM II.
Temaşanın Eyleme Tercih Edilmesi Gerektiği Üzerine.
[okunamadı] Hayat ikilidir, Temaşaî ve Amelî, temaşaî olanın başlıca vazifesi bilmede, amelî olanınki ise aklın buyurduğu şeylerin tatbikinde yatar.
Bu sebeple temaşaî hayat ilktir, bunu zaruri olarak amelî hayat takip eder. Bunun böyle olduğu şu şekilde kolayca ispatlanabilir.
Temaşa, makulatın (akledilir olanların) kavranmasında Akıl (Nous) için bir vazifedir.
Amel ise, bedenin aracılığı ve hizmeti vasıtasıyla icra edilen, akli Ruh'un bir faaliyetidir.
Zira Ruh, İlahî olanı ve O'nun mefhumlarını tefekkür ettiğinde [okunamadı] müteessir olduğu söylenir, [okunamadı] buna bilgelik demiştir ki bu da Tanrı'ya benzemekten başka bir şey değildir.
Bu durum, insan için en çok arzulanmaya değer ve ona en has hâl olduğundan, ilk ve başlıca kabul edilmelidir, zira bunun iktidarımız dahilinde bulunmasına mani olabilecek hiçbir engel yoktur ve maksut gayemizin sebebi de odur.
Fakat amelî hayat ve onun tatbiki, esasen bedenin aracılığına başvurduğundan ekseriya sekteye uğrar, bu sebeple temaşaî hayatın insanların ahlakının ıslahı gayesiyle tetkik ettiği şeyleri bir filozof [okunamadı].
İyi bir insan, sivil işlerin idaresine ancak bunların başkaları tarafından fena yönetildiğini gördüğü vakit talip olacaktır.
Bir orduya kumanda etmeyi, adaletin tevziini ve elçilik vazifelerini zaruri hususlar olarak telakki etmelidir.
Kanunların vazı, devletin tanzimi, isyanların bastırılması, gençlerin terbiye dairesinde talimi en mühim olanlardır ve amel ile alakalı hususlar arasında en büyük neticeleri haizdir.
Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, bir filozof yalnızca temaşada sebat etmekle kalmamalı, onu aziz tutup artırmalı, bazen de temaşanın bir refakatçisi olarak kendini amele vermelidir.
BÖLÜM III.
Felsefenin Üç Kısmı.
[okunamadı] şeylerin bilgisinde, faziletin tatbikinde ve münazarada. Var olan şeylerin ilmine Nazari, amele taalluk edenlere Ameli, münazaraya dair kısma ise Diyalektik denir. [okunamadı] hakikatin [okunamadı], zaruret iktiza ettikçe amele aktaracaktır.
ve natamam bir akıl yürütme olarak tesmiye edilen entimem ile meşgul olan Retorik ve nihayet Sofizmler, Filozof buna en mühim kısım olarak değil, zaruri bir cüz nazarıyla bakmalıdır.
Amelî Felsefenin bir cüzü ahlaka dairdir, diğeri aileleri tanzim eder, sonuncusu ise devleti gözetir. İlki Ahlak (Etik), ikincisi Ev İdaresi (İktisat), üçüncüsü Siyaset olarak adlandırılır.
Nazarî Felsefenin bir kısmı değişmez ve ilahî olan şeyleri, şeylerin ilk sebeplerini araştırır, buna Teoloji denir, bir diğeri yıldızların hareketini, semavi cisimlerin devrini ve rücûunu, âlemin nizamını tetkik eder. Buna Fizik tesmiye olunur. Hendese yoluyla tahkik ettiğimiz ve [okunamadı] denilen diğer disiplinler ise Matematik olarak adlandırılır.
Felsefe bu şekilde taksim edildiğine göre, Plato'ya muvafık olarak evvelemirde Diyalektik kısımdan, onda da ilk olarak Hüküm kısmından bahsetmemiz iktiza eder.
BÖLÜM IV.
DİYALEKTİK.
Hüküm Kısmı Üzerine.
Bir şeyin hükmettiği ve bir şeyin [okunamadı] yerde, bu ikisinden hasıl olan ve bihakkın Hüküm tesmiye edilen bir şeyin bulunması da zaruridir.
Bu hükme yersiz olmaksızın Kazai denebilir, fakat daha ziyade hükmeden şey olarak anılır.
Bu da ikilidir, biri hükmü veren, diğeri vasıtasıyla hükmün verildiği şeydir.
İlki Akıl (Nous), ikincisi ise hüküm için tanzim edilmiş tabii organdır, evvelemirde hakiki şeyler, saniyen batıl şeyler içindir, bu da tabii akıldan gayrı bir şey değildir.
Bunu daha etraflıca izah etmek gerekirse, var olan şeyler meyanında, bizzat şeyleri takdir eden bir filozofa Hâkim denebilir, aynı şekilde az evvel bir organ tesmiye ettiğimiz ve vasıtasıyla hakikate hükmedilen Akıl da bir Hâkimdir.
Akıl ikilidir, biri idrak olunamaz ve hakikidir, var olan şeylerin bilgisinde asla yanılmaz.
İlki insanın değil, Tanrı'nın kudretindedir, ikincisi ise insanın da iktidarındadır. Bu da keza ikilidir, ilki İlim ve İlmî Akıl, ikincisi Zan (Kanaat). İlki yakine ve sebatkârlığa maliktir, zira muayyen ve sabit olan şeylerle meşguldür. İkincisi ise hakikatin benzerliği ve zandır, zira tebeddüle maruz şeylerle meşguldür.
Makulattaki ilmin ve mahsusattaki zannın mebdeleri İdrak ve [okunamadı] Duyudur, zira duyuyu ilk harekete geçirebilecek bir nesne vasıl olduğunda, bununla bizde duyu hâsıl olur ve duyu ile de hafıza. Duyu, bedenin tavassutuyla Ruh'un maruz kaldığı bir teessürdür, ilkin münfail bir kabiliyeti izhar eder, şeylerin suretleri duyu organları vasıtasıyla Ruh'a nakşolunduğunda, bunlar zamanla silinmeyip sabit ve baki kalırsa, bunun muhafazasına Hafıza denir. Sonra yine aynı şey duyumuza arz olunduğunda, önceki duyuyu sonraki ile birleştirir ve artık kendi içimizde, Sokrates, bir at, ateş ve benzeri deriz.
Önceki hafızayı sonradan gelen duyu ile birleştirdiğimizde buna Sanı (Doxa) adı verilir, bunlar kendi aralarında uyuştuğunda bu doğru bir sanı, uyuşmadığında ise yanlış bir sanıdır. Zira bir kimse hafızasında Sokrates'in suretini taşırken Platon ile karşılaşsa ve aralarındaki bir benzerlik sebebiyle yeniden Sokrates ile karşılaştığını zannetse, ardından Platon'dan aldığı duyumu Sokrates'ten almışçasına Sokrates'e dair sakladığı hafızayla birleştirirse, ortaya yanlış bir sanı çıkacaktır. Duyunun ve hafızanın içinde biçimlendiği şeyi Platon balmumundan bir levhaya benzetir, fakat Ruh (Soul), tefekkür yoluyla hafıza ve duyunun sanıda tasavvur ettiği bu şeyleri yeniden biçimlendirip bunlara diğerlerinin kendisinden türediği şeyler gözüyle baktığında, Platon bunu bazen bir tasvir ve fantezi olarak adlandırır. Tefekkürü ise ruhun kendi içindeki içsel konuşması olarak nitelendirir.
Kelam, tefekkürden doğup ağızdan ses vasıtasıyla dökülendir. İntelleksiyon (Akli idrak), Aklın (Nous) ilk makulleri temaşa eden bir faaliyetidir.
Bu iki türlüdür, biri bedene girmeden önce makulleri müşahede eden Ruhun idraki, diğeri ise bedene gömüldükten sonra yine Ruhun sahip olduğu idraktir,
İlki asıl manasıyla intelleksiyon olarak adlandırılır, beden içindeyken sahip olduğu diğeri ise tabii bilgi olarak adlandırılır ki bu da bedene hapsolmuş Ruhun akli idrakinden başka bir şey değildir.
İntelleksiyonun ilmin ilkesi olduğunu söylediğimizde bu sonuncuyu değil, Ruhun bedenden ayrı olduğu hâline mahsus bulunan ve dediğimiz gibi o vakit intelleksiyon, şimdiyse tabii bilgi olarak adlandırılan diğerini kastedriz.
Aynı Platon, yalın bilgiyi Ruhun kanatlanması, bazen de hatırlama (anamnesis) olarak adlandırır. Tabii ilmin faili olan ve bizimle birlikte doğan akıl, bu yalın ilimlerden mürekkeptir, akıl ilmi ve zanni olmak üzere iki türlü olduğu gibi, intelleksiyon ile duyu da öyledir.
Bunların makuller ve mahsuslar olan nesnelerine sahip olmaları da aynı şekilde zaruridir,
Makullerin bir kısmı İdealar gibi birincil, diğerleri ise maddede bulunan ve ondan ayrılamayan suretler gibi ikincil olduğuna göre,
İntelleksiyon da biri birincillere, diğeri ikincillere ait olmak üzere iki türlü olmalıdır.
Yine, mahsuslarda nitelikler, renk ve beyazlık gibi bazı unsurlar birincil, beyaz renkli olan veya ateş gibi somut olan şeyler ise araz kabilinden olduğuna göre,
Aynı şekilde duyu da ilk olarak birincillere, ikinci olarak ikincillere aittir, intelleksiyon birincil makulleri ilmi bilgiden yoksun olmaksızın, istidlalsiz kesin bir kavrayışla yargılar, ikincileri ise aynı ilmi akıl temaşaya konu kılarak yargılar,
Duyu, gerek birincil gerekse ikincil mahsusları zanni akıldan yoksun olmaksızın yargılar.
Somut olanı aynı akıl yargılar, fakat duyudan bağımsız olmaksızın. Makul âlem birincil makul, mahsus olan ise somut bir şey olduğuna göre, ilk intelleksiyon akılla, yani akıldan bağımsız olmaksızın yargılar, diğeri olan zanni akıl ise duyudan bağımsız olmaksızın yargılar, hem temaşa hem de amel mevcut olduğuna göre, selim akıl temaşaya konu olanlar ile amele konu olanları aynı biçimde ayırt etmez,
Temaşada neyin doğru neyin yanlış olduğunu, amele taalluk eden hususlarda ise neyin münasip neyin gayrımünasip olduğunu, yapılanın ne olduğunu göz önünde bulundurur.
Zira iyi ve erdemli olana dair fıtri bir bilgiye sahip olduğumuzdan, aklı kullanarak ve onu [okunamadı] gibi bu tabii mefhumlara tatbik ederek her şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna hükmederiz.
BÖLÜM . Diyalektiğin Unsurları ve Vazifesi
Platon'a göre diyalektiğin ilk ve en mühim unsuru, evvela her şeyin mahiyetini, ardından onun arazlarını tetkik etmektir,
Yani mahiyeti ya yukarıdan aşağıya doğru taksim ve tarif yoluyla ya da tam tersine tahlil (analiz) yoluyla tetkik eder. Cevhere bitişik olan arazlar ise, ya kıyas yoluyla tazammun edilenlerden ya da tazammun edenlerden hareketle incelenir.
Buna göre diyalektiğin cüzleri şunlardır, taksim, tarif, tahlil, istikra ve kıyas.
Taksim türlerinden biri, cinsin türlere ve bütünün parçalara ayrılmasıdır, nitekim Ruhu akli kısım ve gayri akli kısım olarak, gayri akli kısmı da şehvani ve gadabi olarak taksim ettiğimizde böyledir.
Bir diğeri bir lafzın muhtelif manalara taksimidir ki aynı lafız farklı kabullere mazhar olduğunda kullanılır. Üçüncüsü arazların taksimidir, [okunamadı] bazıları dâhildir,
Dördüncüsü mevzuların arazlarına göre taksimidir, nitekim insanlardan kimi iyi, kimi kötü, kimi ise farksızdır. Cinsin türlerine taksimi, bir şeyin mahiyeti incelenirken ilk başvurulacak yoldur, bu ise ancak tarif ile yapılabilir.
Tarif taksim yoluyla şu şekilde yapılır, [okunamadı] almak icap eder, bazısı haricidir, [okunamadı] ispatsız kabul edilen bu ilkelere doğru ilerler.
İlk tür şöyledir, bedendeki güzellikten zihindekine, oradan hayatın vazifelerinde tecelli edene, oradan kanunların güzelliğine ve nihayetinde güzelliğin engin ummanına doğru ilerlememiz ve böylece bu basamaklar vasıtasıyla sanki en yüce güzelliğin temaşasına vasıl olmamız gibi. İkinci tür tahlil ise şöyledir, aradığımız şeyi farz etmeli ve aşağıdan yukarıya doğru bürhan yoluyla ispatlayarak, ilk olan ve umumiyetle kabul gören ilkeye varıncaya kadar öncelleri tetkik etmeliyiz.
Buradan hareketle, yeniden başlayarak aranan şeye yöntemli bir surette geri döneriz. Mesela, Ruhun ölümsüz olup olmadığını araştırırım ve öyle olduğunu farz ederek, onun daima hareket hâlinde olup olmadığını soruştururum.
Bu ispat edilince, daima hareket edenin kendiliğinden hareket edip etmediğini yeniden soruştururum, bu da ispat edilince, kendiliğinden hareket edenin hareketin ilkesi olup olmadığını inceleriz.
Son olarak, bir ilkenin gayrimevrus (doğurulmamış) olup olmadığını ele alırız, bu husus en kati hakikat olarak herkesçe kabul edilir. Meydana gelmemiş olan aynı zamanda bozulmazdır, buradan en kati bir hakikat olarak şu bürhanı elde ederiz,
Şayet bir ilke gayrimevrus ve bozulmaz ise, kendiliğinden hareket eden şey hareketin ilkesidir, fakat Ruh kendiliğinden hareket eder, binaenaleyh Ruh bozulmazdır, gayrimevrustur ve ölümsüzdür.
Faraziye üzerine kurulu üçüncü tür tahlil ise şöyledir, bir şeyi tahkik eden kimse önce o şeyi farz eder, ardından bu faraziyeden ne gibi neticeler hâsıl olacağını müşahede eder.
Şayet bir varsayımın gerekçesi talep edilirse, başka bir varsayımı kabul ederek, ilk varsayılan şeyin bu diğer varsayımı takip edip etmediğini tahkik eder.
Nihayetinde bir varsayıma dayanmayan o ilkeye ulaşana dek bu usulü daima gözetir. Tümevarım, ya benzerden benzere ya da tikelden tümele doğru ilerleyen akli her türlü yöntemdir, [okunamadı] harekete geçirmede büyük bir tesire sahiptir.
Bölüm VI, Önermeler ve Akıl Yürütmeler Üzerine
Önerme dediğimiz şeyde iki tür bulunur, tasdik (olumlama) ve inkâr (olumsuzlama), tıpkı "Sokrates yürür" tasdiki yahut "Sokrates yürümez" inkârı gibi.
Tasdik edici ve inkâr edici önermelerin bazıları tümel, bazıları tikeldir, tikel tasdik, "Bazı hazlar iyidir", tikel inkâr, "Bazı hazlar iyi değildir", tümel tasdik, "Bütün haysiyetsiz şeyler kötüdür", tümel inkâr ise "Hiçbir kötülük iyi değildir" şeklindedir.
Önermelerin bazıları kategorik, bazıları varsayımsaldır, kategorik olanlar basittir, tıpkı "Her adil olan şey iyidir" örneğinde olduğu gibi, varsayımsal olanlar ise bir netice veya çelişki ihtiva eder.
Kıyaslar Plato tarafından ya çürütmek ya da ispatlamak gayesiyle kullanılır, batıl olanı sual yoluyla çürütmek, hakikati ise beyan yoluyla ispatlamak için.
Kıyas, birtakım hususlar öne sürüldüğünde, bu öne sürülenlerin haricindeki başka bir hususun zorunlu olarak bunlardan çıkarıldığı bir kelamdır.
Kıyasların bazıları kategorik, bazıları varsayımsal, bazıları da mürekkeptir, kategorik olanlar, öncülleri ve neticeleri basit önermelerden ibaret olanlardır.
Varsayımsal olanlar, varsayımsal önermelerden meydana gelenlerdir, mürekkep olanlar ise her ikisini de neticeye bağlayanlardır.
Plato, kendi doktrinini izah ettiği diyaloglarında bürhanî deliller kullanır, sofistlere ve gençlere karşı iknaî, hakiki manada cedelci tesmiye edilen Euthydemos ve Hippias gibilere karşı ise muaraza edici delillere başvurur.
Kategorik kıyasın üç figürü (kalıbı) vardır, birincisi, müşterek terimin evvela yüklem, ardından özne olduğu kalıptır.
İkincisi, müşterek terimin her ikisinde de yüklem olduğu, üçüncüsü ise müşterek terimin her ikisinde de özne olduğu kalıptır.
Uç terimler bir önermenin cüzleridir, nitekim "İnsan canlı bir varlıktır" önermesinde insan ve canlı varlık uç terimlerdir.
Plato ekseriyetle birinci, ikinci ve üçüncü figürlerde akıl yürütür, birinci figürde, tıpkı Alkibiades'te olduğu gibi, Adil olan şeyler şereflidir, Şerefli şeyler iyidir, O halde adil olan şeyler iyidir.
İkinci figürde, tıpkı Parmenides'te olduğu gibi, Parçası olmayan şey ne doğrudur ne eğridir. Fakat şekli olan her ne ise ya doğru ya eğridir, O halde, parçası olmayan şeyin şekli de yoktur.
Üçüncü figürde, yine aynı eserde şöyle geçer, Şekli olan her ne ise niteliklidir, Şekli olan her ne ise sonludur, O halde, nitelikli olan her ne ise sonludur.
Aynı şekilde Plato, bilhassa Parmenides'te varsayımsal kıyas vasıtasıyla da sıklıkla münazara eder, şöyle ki, Şayet birin parçaları yoksa, onun ne başlangıcı, ne sonu, ne de ortası vardır. Fakat şayet başlangıcı, sonu ve ortası yoksa, hududu da yoktur ve şayet hududu yoksa, şekli de yoktur, O halde, şayet birin parçaları yoksa, şekli de yoktur.
Müşterek terimin her ikisinde de özne olduğu ve umumiyetle üçüncü addedilen ikinci varsayımsal figürde ise şöyle akıl yürütür, Şayet birin parçaları yoksa, o ne doğrudur ne eğridir, Şayet bir şekli varsa, ya doğrudur ya eğridir, O halde, şayet parçaları yoksa, şekli de yoktur.
Bazıları tarafından ikinci tesmiye edilen ve müşterek terimin diğer ikisinden evvel iki kez geldiği üçüncü figürde, Phaidon'da şu şekilde akıl yürütür, Şayet eşitlik bilgisine sahip olup da onu unutmazsak, biliriz, fakat şayet onu unutursak, hatırlamaya (anamnesis) müracaat ederiz, vesaire.
Neticeyi bir bağlamla çıkaran mürekkep kıyasları ise şu şekilde kullanır, Şayet bir, bütün ve sonlu ise, yani başlangıcı, ortası ve sonu varsa, şekli de vardır, Fakat mukaddem doğrudur, O halde tali olan da doğrudur.
Aynı şekilde neticeyi nakzeden kıyasların farkları da Plato'dan devşirilebilir.
Böylelikle, bir kimse zihnin melekelerini, insanların muhtelif mizaçlarını, şuna veya buna tatbik edilebilecek akıl yürütme nevilerini ve hangi şahıslara karşı ne tür gerekçelerin serdedilmesi icap ettiğini layıkıyla femettiğinde, maksadına muvafık bir fırsat zuhur ettiğinde kâmil bir hatip mertebesine erişecektir.
Safsataların ve mugalatalı akıl yürütmelerin mahiyeti, şayet dikkatle tetkik edilirse, Plato tarafından Euthydemos'ta izhar edilmiştir, zira orada lafızlarda ve şeylerde neyin mündemiç olduğu ve bunların nasıl hallolunacağı beyan edilmiştir.
On kategoriye Plato tarafından Parmenides'te ve diğer diyaloglarında temas edilmiştir, iştikak bahisleri ise tam manasıyla Kratylos'ta vaz edilmiştir.
Netice itibarıyla, diyalektiğin en büyük kudretini teşkil eden taksim ve tarif hususunda o fevkalade takdire şayandı.
Kratylos'ta serdettiği kelamın hülasası şudur, İsimlerin tabiatın kudreti ve aklı icabı mı, yoksa vaz (uzlaşım) ile mi husule geldiğini sual eder.
İsimlerdeki isabetin, körü körüne yahut tesadüfi olmayıp, şeylerin kendi tabiatına zahiren muvafık düşecek surette belirli bir vaz ile hâsıl olduğu neticesine varır, zira isimlerin isabeti, eşyanın tabiatına mutabık bir vaz edişten gayrı bir şey değildir.
Binaenaleyh, isimlerin gelişigüzel vaz edilişi isabet için kâfi değildir, ne sırf tabiat ne de sesin ilk sedası yeterlidir, lakin her ismin eşyaya layıkıyla ve bihakkın tatbik edilebilmesi için her ikisinin terkibinden hâsıl olan şey elzemdir.
Zira herhangi bir nesneye gelişi güzel verilen bir isim doğru manaya delalet etmez, tıpkı insana at ismini vaz etmemiz halinde olacağı gibi. Konuşmak bir nevi ameldir.
Gelişigüzel konuşan değil, lakin şeyin tabiatı neyi iktiza ediyorsa ona göre kelam eden doğruyu söyler.
İsimlerin ifadesi konuşmanın bir cüzü ve isim de kelamın bir unsuru olduğuna göre, doğru veya eğri isimlendirme yapmak herhangi bir vaz edişle değil, ancak ismin bizzat o şeyle olan tabii irtibatıyla mümkündür.
Şu halde, şeylerin tabiatını isimlerinde tecelli ettirebilen kimse, hakiki bir isim koyucudur, zira isim o nesnenin bir aletidir, gelişi güzel her isim değil, ancak onun tabiatıyla uyuşan isim alet vasfını haizdir.
Bu lütuf sayesinde nesneleri yekdiğerimize aktarırız. Buradan çıkan neticeye göre isim, tıpkı dokumacının mekiğinin kumaşı için bir alet olması gibi, bir şeyi talim etmeye ve ayırt etmeye tahsis edilmiş bir aletten başka bir şey değildir.
Bundan ötürü isimleri doğru kullanmak diyalektikçiye düşer, zira bir dokumacı, dülger tarafından yapılmış olan mekiğin yerinde kullanımını bilerek onu nasıl doğru kullanırsa, diyalektikçi de bir başkasının vazettiği ismi öyle doğru kullanır.
Bir dümen yapmak gemi yapıcısının vazifesi, onu doğru kullanmak ise dümencinin işi olduğu gibi, isimleri vazeden kimse de, şayet bunu isimlerle delalet edilen şeylerin tabiatını kavrayan bir diyalektikçi yanı başındaymışçasına yaparsa, onları doğru şekilde koymuş olacaktır. Diyalektik üzerine bu kadar kâfidir.
Nazari Felsefe Üzerine
Bundan sonra [okunamadı] bahsine geliyoruz, bunun bir cüzü teoloji, diğeri fizik, üçüncüsü ise metafiziktir. Teolojinin gayesi ilk illetlerin bilgisidir.
Fiziğin gayesi, kâinatın tabiatını, insanın ne tür bir mahluk olduğunu, âlemde nasıl bir yer tuttuğunu, her şey üzerinde ilahi bir tedbirin bulunup bulunmadığını, buna tabi başka tanrılar olup olmadığını ve insanların onlara nispetle ne durumda olduğunu anlamaktır.
Matematiğin gayesi, yüzeyin ve cismin tabiatını bilmek, semavi ecramın hareket ve devrini tetkik etmektir, bunların temaşası evvelemirde muhtasar olarak ortaya konmalıdır.
Platon zihnin keskinliğini pekiştirmek için bundan faydalanırdı, zira bu ilim idraki biler ve onu ilahi şeylerin temaşasına daha amade kılar. Sayıları tetkik eden ilim, [okunamadı] var olmayan, daimi bir oluş ve hareket halindeki şeylere doğru yönelir.
Stereometri de aynı şekilde faydalıdır, zira ikinci artımdan sonra gelen temaşanın ardından dördüncü bir ilim olarak yıldızların hareketlerini ve gecenin banisini tetkik ettiğimiz astronomi gelir, bu disiplinlerden, adeta muayyen kurallardan ve unsurlardan hareketle daha ileri şeylere geçilir.
Aynı şekilde işitmeye taalluk eden musiki de öğrenilmelidir, zira gözler astronomi için yaratıldığı gibi kulaklar da ahenk için yaratılmıştır.
Nasıl ki kendimizi astronomiye verdiğimizde görünür şeylerden gayrimaddi ilahi cevhere sevk edilirsek, sesin ahengini kulağımızla işitilir şeylerden aldığımızda da Akıl (Nous) vasıtasıyla idrak edilen şeylere derece derece yükseliriz.
Riyazi disiplinleri bu gaye doğrultusunda takip etmezsek, bunların temaşası noksan ve faydasız kalacaktır, binaenaleyh gözler ve kulaklarla idrak edilen şeylerden derhal yalnızca zihnin tefrik edebileceği şeylere geçilmelidir, zira matematik ilahi şeylere yalnızca bir mukaddemedir.
Kendilerini aritmetiğe hasredenler var olanın bilgisine erişmeyi arzu ederler, bu bilgiyi ancak bir rüyada olduğu gibi elde edebilirler fakat hakiki manada ona ulaşamazlar, zira ne ilkelerin kendilerini ne de bu ilkelerden terekküp eden şeyleri bilirler.
Bununla birlikte, bahsettiğimiz gayelere hizmet ederler, bu sebeple Platon bu tür disiplinlerin bilim olarak adlandırılmasına cevaz vermez.
Diyalektik yöntem öyle bir tarzda ilerler ki [okunamadı].
Bu sebeple diyalektiği bir bilim olarak tesmiye eder, lakin matematiği ne bir bilim ne de zan sayar, zira matematik hissedilir şeylerden daha vazıh olmakla birlikte, ilk makullerden daha mübhemdir.
Lakin cisimler hakkındaki zan, ilk ilkelerin bilimi ve matematiğin temaşasıdır. O aynı şekilde inanç ve [okunamadı] vazeder.
Diyalektik, ilahi ve ezeli şeylerle iştigal etmesi bakımından matematikten daha tesirli olduğu cihetle, bütün riyaziyatın fevkine konmuştur, [okunamadı] âlemin yaratılışına ve temaşasına uzanır, buradan da nihayet insanın yaratılışı ve tabiatına varılır.
Madde ile başlayacak olursak, Platon bunu bütün suretlerin kabul edicisi, dadısı, anası, mekânı ve mevzusu olarak tesmiye eder, onun hissin yardımı olmaksızın temas edildiğini ve gayrimeşru bir akıl yürütmeyle kavrandığını teyit eder. Maddenin hususiyeti bütün şeylerin kevnini yüklenmek, onları bir dadı gibi besleyip büyütmek ve her türlü sureti kabul etmektir, zira kendi tabiatı gereği her türlü suretten, keyfiyetten ve neviden mahrumdur.
Bu şeyler maddede adeta bir yazı levhasındaymışçasına nakşedilir ve biçimlendirilir, maddenin kendisi hiçbir şekle veya keyfiyete sahip olmaksızın onların suretlerini kabul eder.
Zira bütün keyfiyetlerden ve kabul edeceği suretlerden büsbütün hali olmadıkça, muhtelif suretlerin tesirlerini almaya elverişli olamazdı. Yağdan latif merhemler yapanlar, kokusu en az olan yağı seçerler, balmumuna herhangi bir şekil nakşetmek isteyenler evvela maddeyi düzleyip parlatır, evvelki bütün şekilleri silerler.
Bütün şeyleri kabule amade olan maddenin, şayet her sureti alacaksa, bunlardan hiçbirinin tabiatına sahip olmaması, bilakis herhangi bir keyfiyet yahut şekil taşımaksızın bütün suretlere mevzu teşkil etmesi iktiza eder, böyle olunca da o ne bir cisimdir ne de cisim-dışıdır, ancak bilkuvve cisimdir, tıpkı tunç cevherinin bilkuvve heykel olması gibi, zira tunç ancak heykelin suretine büründüğünde bilfiil heykel haline gelir.
İdealar Üzerine
Madde bir ilke olduğuna göre, Platon maddenin yanı sıra başka ilkeler de vazeder.
Biri örnek ilke olan İdealar, diğeri pederane ilke olan, her şeyin pederi ve banisi Tanrı'dır. İdea, Tanrı'ya nispetle Tanrı'nın mefhumu, bize nispetle asli akledilir [okunamadı], maddeye nispetle bir mahiyet yahut ölçü, bu hissedilir âleme nispetle bir örnek, kendi zatına nispetle ise cevherdir. Zira akılla yapılan her şey zaruri olarak bir şeye irca edilmelidir, bir şey başka bir şeyden meydana geliyorsa onun örneği evvelemirde farz edilmelidir ve şayet ezeli hiçbir şey yoksa, her sanatatkâr onu evvela zihninde tasavvur eder, sonra bu suretleri maddeye nakleder.
İdeayı tabiata uygun olan şeylerin ezeli örneği olarak tarif ederler, zira Platoncuların ekseriyeti kalkan veya lüt gibi sanatla yapılan şeylerin, yahut humma veya gayritabii safra gibi tabiat-dışı illetlerin, yahut Sokrates veya Platon gibi fertlerin, yahut pislik ve saman çöpü gibi rezil ve sefil şeylerin, yahut daha büyük gibi izafi kavramların bir İdeası olduğunu kabul etmezler.
kendi Makullerine sahip olmalıdır ve bunlar Ebedi ve Hareketsiz olmalıdır, şayet öyleyse, İdealar mevcuttur. Zira Maddenin kendisi bizatihi Ölçüden yoksun ise, Ölçüyü Maddeden bütünüyle uzak olan daha Üstün bir kaynaktan alması zorunludur.
Fakat öncül doğrudur, dolayısıyla vargı da doğrudur, ve şayet öyleyse, Maddeden yoksun muayyen Ölçüler olan İdealar mevcuttur.
Yine, şayet Âlem Tesadüf eseri meydana gelmemişse, yalnızca bir şeyden değil, bir fail tarafından meydana getirilmiş olmalıdır, üstelik yalnızca böyle de değil, bir şeyin Benzerliğine göre var edilmiş olmalıdır, peki, Benzerliğine göre meydana getirildiği o şey bir İdeadan başka nedir? Buradan, İdeaların var olduğu sonucu çıkar.
Yine, şayet Akıl (Nous) doğru Sanıdan farklıysa, Makul olan da Sanıya konu olandan farklıdır, şayet öyleyse, Sanıya konu olanlardan ayrı Makuller vardır, bu sebeple ilk Hissedilirler olduğu gibi ilk Makuller de vardır, buradan İdeaların mevcut olduğu sonucuna varırız.
Bölüm X. Tanrı Hakkında
Sırasıyla, Platon'un neredeyse dile getirilemez olduğunu düşünmesine rağmen şu Şekilde ifade edilebileceğini kabul ettiği üçüncü İlke hakkında konuşmaya geliyoruz.
Şayet bunlar Makul iseler ve bunlar ne Hissedilir ne de Hissedilirlerle bitişik olup ilk Makullere raptedilmişlerse, o halde ilk Hissedilirler olduğu gibi ilk yalın Makuller de vardır, öncül doğrudur, dolayısıyla vargı da doğrudur.
Fakat Duyuların Çalkantısına maruz kalan İnsanlar, makul bir şeyi tefekkür etmek istediklerinde, derhal hissedilir bir şeyin Düşüncesine kapılırlar, böylece aynı Anda Büyüklük, Biçim ya da Renk tasavvur ederler ve bu nedenle bunu safiyetle idrak edemezler.
Oysa Tanrılar cismani Karışımdan beri olduklarından, saf ve lekesiz bir biçimde idrak ederler.
İmdi, Akıl (Nous) Ruhtan daha üstün olduğundan ve her daim Fiil halinde olup her Şeyi bir anda idrak eden Akıl (Nous), Kuvve halindeki Akıldan (Nous) daha üstün bulunduğundan, bunların içinde en mükemmel olanı, diğerinin İlleti ve hepsinden yüce olanıdır, Bu da İlk olarak adlandırdığımız Tanrıdan başkası olamaz, zira Âlemin Aklının (Nous) her daim fiilde bulunmasının İlletidir.
Kendisi hareketsiz olduğu halde, Güneşin yöneldiğinde Göze tesir etmesi gibi, Âlemin Aklı (Nous) üzerine tesir eder. Ve arzulanan şey, kendisi hareketsiz kaldığı halde İştahı nasıl harekete geçirirse, bu Akıl (Nous) da bütün Feleğin Aklını (Nous) öyle harekete geçirir.
İmdi, bu ilk Akıl (Nous) en güzel olduğundan, en güzel Makule sahip olmalıdır, fakat kendisinden daha güzel hiçbir şey yoktur, bu nedenle her daim kendisini ve kendi Mefhumlarını idrak eder ki bu Fiile Amel denir. Dahası, Tanrı ilktir, ezelidir, bizatihi kendindedir, yani hiçbir şeye muhtaç değildir, yani her Zamanda mutlaktır ve her bakımdan yetkindir, yani her Cüzünde, İlahiyetinde, Cevherinde, Hakikatinde, Uyumunda, Hayrında mutlaktır, Bizler bunları birbirinden tefrik etmek için değil, bilakis hepsinden tek bir şeyi anlamak için zikrederiz. O'na İyi denir, zira İhsanlarını herkesin kendi İstidadına göre bahşeder ve böylece her hayrın İlletidir, Güzeldir, zira Cevherinde hem ziyadedir hem denktir.
Hakikattir, zira Güneşin bütün Işığın İlkesi olması gibi, bütün Hakikatin İlkesidir, her Şeyin İlletidir, Feleğin Zihnini ve Âlemin Ruhunu kendi Numunesine ve Mefhumlarına göre tezyin edendir.
Zira kendi İradesi uyarınca her Şeyi kendisiyle doldurmuş, Âlemin Ruhunu uyandırmış ve onu kendisine çevirmiştir, çünkü Baba [okunamadı] olan ve bütün bu Âlemin Tabiatını da tezyin eden o Aklın (Nous) İlletidir.
O aynı zamanda dile getirilemezdir ve söylediğimiz gibi, yalnızca Zihinle idrak edilebilir, zira O ne Cins, ne Tür, ne Ayrımdır, O'na hiçbir Araz da tatbik edilemez.
O Şer değildir, zira bunu iddia etmek İmansızlıktır, Hayır da değildir, zira İyilikten az ya da çok pay almış olsaydı bu şekilde tesmiye edilirdi, Ayrım da değildir, zira O'nun mefhumuna göre inşa edilemez, vasıflanmış da değildir, zira O bulunduğu hal üzere Nitelikle vücut bulmamıştır, ne de Nitelikten yoksundur, zira O kendisine ait herhangi bir Nitelikten mahrum kalmış değildir, herhangi bir Şeyin Parçası olmadığı gibi, Parçalardan teşekkül etmiş bir Bütün de değildir, aynı ya da muhtelif de değildir, zira kendisini diğerlerinden ayıracak hiçbir şey O'na [okunamadı], ne hareket eder, ne de hareket ettirilir.
Bundan dolayı, O'nun ilk İdraki bu Şeylerden Tecrit yoluyladır, tıpkı Hissedilirlerden Tecrit yoluyla bir Noktayı idrak ettiğimiz gibi, evvela bir Yüzeyi, sonra bir Çizgiyi, ardından bir Noktayı mülahaza ederiz. İkincisi, şu Tarzda bir Kıyas yoluyladır.
Güneş, kendisi Görme yetisi olmadığı halde birine görmeyi, diğerine görülmeyi bahşederek Görme yetisi ve görünür Şeyler için ne ise, ilk Akıl (Nous) da Ruhumuzdaki o Akıl (Nous) ve idrak ettiği Şeyler için öyledir.
Zira kendisi Akıl (Nous) değildir, yine de bunlarda İdrak fiilini yetkinleştirir, onlara idrak edilenleri bahşeder, içlerindeki Hakikati tenvir eder. O'nu anlamanın üçüncü Yolu ise şöyledir,
Bir İnsan Bedenlerdeki Güzelliği müşahede ettiğinde, Ruhun içindekine, ardından engin Ummana doğru [okunamadı]
kendisi tarafından tebeddül etmez, zira şayet tebeddül ederse, bu ya kendisi ya da bir başkası tarafından yapılmalıdır, şayet bir başkası tarafından ise, o başkası O'ndan daha büyük bir Kudrete sahip olmalıdır, şayet kendisi tarafından ise, bu ya daha iyiye ya da daha kötüye doğru olmalıdır ki her ikisi de abestir.
Bütün bunlardan Tanrının cisimsiz olduğu neticesi çıkar, bu durum aynı zamanda şu şekilde de ispatlanabilir.
Şayet Tanrı bir Beden olsaydı, Madde ve Suretten mürekkep olurdu, zira her Beden Maddeden ve o Maddeye dahil olan Suretinden mürekkeptir ki bu Suret İdealara benzer kılınmış ve dile getirilemez bir Tarzda onlardan pay almıştır, fakat O'nun Madde ve Suretten mürekkep olması abestir, zira o vakit ne yalın ne de bir İlke olabilirdi, binaenaleyh O cisimsizdir.
Yine, eğer O bir cisim ise, maddeden mürekkeptir ve binaenaleyh ya ateştir, ya havadır, ya topraktır, ya da sudur, yahut bunlardan meydana gelmiştir, ancak bunların hiçbiri bizatihi ilke değildir, bundan maada, O'nun maddeden sonra gelmesi icap eder, ki bu da abes olduğundan, O'nun cisimsiz olması zaruridir, zira şayet bir cisim olsaydı, O'nun oluşa tabi, fena bulucu ve değişime müheyya olması gerekirdi ki bunu Tanrı hakkında iddia etmek kabul edilemezdir.
BÖLÜM XI. Nitelikler Üzerine
Niteliklerin cisimsiz olduğu şu şekilde ispat edilebilir.
Her cisim bir taşıyıcı cevherdir (süje), nitelik ise bir taşıyıcı cevher değildir, lakin [okunamadı] cisimdedir. Yine, hiçbir cisim bir taşıyıcı cevherde bulunmaz, oysa her nitelik bir taşıyıcı cevherdedir, [okunamadı] hiçbir cisim diğer bir cisme zıt değildir, binaenaleyh nitelikler cisim değildir.
Maddenin nitelikten ari olması gibi niteliğin de maddeden ari olması gerektiği akla en uygun olan husustur ve eğer nitelik maddeden ari ise cismaniyetten de ari olmalıdır, zira nitelikler [okunamadı] havaya ait değildir [okunamadı] bir olan bu [okunamadı] O da onu bu şekilde var etti, [okunamadı]
İdealar, ki ilimler ve tanımlar bunlara aittir, zira bütün tikel insanların yanı sıra zihnimizde bir İnsan tasavvur ederiz ve bütün tikel atların yanı sıra bir At tasavvur ederiz, aynı şekilde bütün canlı mahlukatın yanı sıra ölümsüz ve doğmamış bir canlı mahluk tasavvur ederiz. Nasıl ki tek bir mühürden pek çok baskı çıkar ve tek bir insanın pek çok resmi yapılabilirse, ki bütün bunlarda ideaların bizzat kendileri şeylerin kendisi gibi olmalarının illetidir, Tanrı'nın eserlerinin en güzeli olan bu evrenin de Tanrı tarafından öyle yaratılmış olması icap eder ki, O bunu var ederken bir İdeayı kendisine numune ittihaz etmiş, Kadir-i Mutlak İnayet ve son derece mükemmel bir tasarımla, bizatihi iyi olduğu için, kendisini bu nizamın inşasına hasretmiştir. Tanrı binaenaleyh onu bütün maddeden halk etti, ki bu madde göklerin var edilişinden evvel intizamsız bir surette dağılmıştı, O bu şekilsiz kargaşayı güzel bir nizama kavuşturdu ve parçalarını her veçhile münasip sayılar ve hendesi şekillerle bezedi, nihayetinde onları şimdiki halleriyle tefrik etti, ateş ve toprağı hava ve suya nispetle tanzim etti, o vakitler bunlardan geriye yalnızca izler ve unsurların kudretini kabul etmeye dair muayyen bir kabiliyet kalmıştı ve böylece hiçbir akıl ve nizam olmaksızın maddeyi itip kakıyorlar, madde tarafından da karşılığında itilip kakılıyorlardı.
Böylece Tanrı dünyayı dört tam unsurdan, bütün bir ateş, toprak, su ve havadan teşkil etti, bunlardan hiçbirinin kudretini veya parçasını dışarıda bırakmadı. Zira der ki, o cismani, yaratılmış ve dokunma ile görme duyularına tabi olmalıdır, oysa ateş ve toprak olmaksızın hiçbir şeye dokunulamaz ve hiçbir şey görülemez, bu sebeple haklı olarak onu ateş ve topraktan teşkil etti ve bunları birleştirecek bir rabıta iktiza ettiğinden, ilahi bir rabıta mevcuttur, ki buna göre hastalığa yahut yaşlılığa müheyya değildir.
Bundan maada, onun vasıtasıyla ifsat olabileceği [okunamadı] ihtiyacı yoktur [okunamadı]
BÖLÜM XII. Şekillerin Unsurlar ve Dünya ile Münasebeti Üzerine
Dünya böylelikle iki cüzden mürekkeptir, bir Ruh ve bir Cisim, biri görünür ve bozulmaya tabi, diğeri ise ne görmeye ne de dokunmaya tabidir.
Her birinin kudreti ve bünyesi farklıdır, cisim ateş, toprak, su ve havadan mürekkeptir, ki bu dördünü evrenin Sanatkârı, o vakte kadar unsurlardan daha karmaşık hiçbir şey bulunmadığından, piramit, küp, oktaedron, ikozaedron ve bilhassa dodekaedron suretinde biçimlendirmiştir. Madde bir piramit şekline büründüğü nispette ateş haline gelmiş ve yukarıya doğru yükselmiştir.
Zira bu şekil, en az sayıda üçgenden mürekkep olması hasebiyle kesmeye ve bölmeye en müsait olandır ve bu sebeple bütün şekillerin en latifidir.
Bir oktaedron olduğu nispette havanın niteliğini iktisap etti, bir ikozaedron niteliği aldığı yerde su haline geldi, küp şekli ise unsurların en katısı ve en sabiti olması hasebiyle toprak oldu, dodekaedron şeklini ise O, evrenin inşasında kullandı, yüzeyler bütün bunlardan ziyade ilkelerin tabiatına yaklaşır, zira cisimlerden evvel gelirler. Tabiatı bakımından, adeta iki ebeveyni, en güzel ve dik açılı iki üçgendir, biri çeşitkenar, diğeri ikizkenardır, çeşitkenar üçgen bir dik açıya, diğeri üçte ikiye ve sonuncusu üçte bire sahip bir üçgendir.
Binaenaleyh çeşitkenar üçgen piramidin, oktaedronun ve ikozaedronun unsurudur.
Bir piramit, bütün kenarları birbirine müsavi dört üçgenden mürekkeptir, ki bunlardan her biri daha önce belirttiğimiz veçhile altı çeşitkenar üçgene bölünür. Oktaedronlar benzer sekiz kenardan mürekkeptir, her biri altı çeşitkenara bölünür. İkozaedronlar aynı şekilde yirmi parçadan teşekkül eder, ancak küpün unsuru bir ikizkenar üçgendir, zira bu nevi dört üçgenin birleşimi bir kareyi, altı kare ise bir küpü meydana getirir.
Tanrı evrenin inşasında bir dodekaedron kullandı, nitekim Zodyak'ta her biri otuz cüze bölünmüş on iki canlı mahluk tasviri mevcuttur.
Aynı şekilde on iki beşgenden mürekkep bir dodekaedronda, şayet her biri beş üçgene taksim edilirse, her birinde altı üçgen bulunur, öyle ki dodekaedronun tamamında, tıpkı Zodyak'taki dereceler adedince, 360 üçgen bulunacaktır. Madde Tanrı tarafından bu şekillere sokulduğunda, evvelemirde intizamsız bir surette kaba bir hareket halindeydi, nihayetinde O bunu nizama kavuşturdu, her biri birbiriyle raptedilip münasip bir nispet dahilinde terkip edildi, bunlar mekanda müstakil oldukları gibi aynı zamanda daimi bir hareket içindedirler ve bu hareketi maddeye de sirayet ettirirler.
Zira dünyanın hudutları dahilinde sıkışıp karşılıklı itiş kakışlarla tehyiç edildiklerinden katı cisimlerin sahasına sürülürler, öyle ki geride hiçbir boşluk kalmaz, hiçbir şeyi mütesavi kılmadı, zira O onu harekete geçirir ve dönüştürür [okunamadı] cismin. Aralarında baki kalan eşitsizlik sebep olur [okunamadı] zira madde onların arasında çalkalanır, onlar da mütekabilen madde tarafından çalkalanırlar.
BÖLÜM XIV. Dünyanın Ruhu, Felekler ve Yıldızlar Üzerine
Ruhun kudretlerini cisimlerden çıkarsamamıza izin verir, zira her şeyi Ruh ile idrak ettiğimizi görerek, her ne vaki olursa olsun onu kendisine akraba ve komşu olanla tefekkür edebilelim ve işlevlerine mutabık bir cevher atfedebilelim diye her şeyin ilkelerini haklı olarak onun içine yerleştirmiştir. Bu sebeple bir tözü makul ve bölünemez olarak adlandırmış, hem birinin hem de diğerinin bilgisinin Akıl (Nous) vasıtasıyla elde edilebileceğini göstermek üzere cisimlerin arasına bölünebilir bir başkasını yerleştirmiştir.
Makul ve hissedilir şeylerde aynılık ve farklılık bulunduğunu bildiğinden, Ruhu bütün bunlardan münasip bir surette tertip etmiştir.
Zira ya benzer benzerle bilinir, nitekim Pisagorcular böyle kabul eder, yahut tabiat filozofu Herakleitos'un vazettiği üzere, benzemeyen daima benzemeyenle bilinir.
Onun, Âlemin yaratılmış olmasını murat ettiğini söylerken, bunu sanki Âlemin var olmadığı bir zaman bulunmuş gibi anlamamalıyız, lakin o, oluş içinde daima zeval bulduğundan, cevherinin daha mükemmel ve asil bir Sebebi olduğunu beyan eder. Ezelden beri var olan Âlemin Ruhu, Tanrı tarafından var edilmiş değil, yalnızca onun tarafından tezyin edilmiştir, bu bakımdan bazen onun zihnini derin bir uykudan uyandırır gibi kendine doğru çevirdiği söylenir, ta ki O’nun makullerini temaşa ederek ve O’nun mefhumlarına meylederek oradan suret ve nevileri alabilsin, zira Âlemin Tanrı tarafından hem bir Ruh hem de bir Zihin ile teçhiz edildiği aşikârdır.
Onun en mükemmel olmasını kastettiğinden, onu muhakkak canlı ve akıl sahibi kılmış olmalıdır, zira canlı bir şey cansız olandan, akıl sahibi bir şey de akıldan mahrum olandan daha üstündür, belki de Zihin, bir Ruh olmaksızın baki kalamazdı. Âlemin merkezinden uçlarına kadar yayılan bu Ruh, sabit küreyi batıya doğru hareket ettirir, en içerideki ise bilakis, soldan batıdan doğuya doğru âlemle karşılaşarak döner.
Tanrı yıldızları ve burçları da teşkil etti, bir kısmını göğün ve gecenin ziyneti olsun diye sabit kıldı ki bunların sayısı pek çoktur. Gezegenler ise yedi tanedir, sayıya, zamana ve her şeyin tenvir edilmesine hizmet ederler, zira zaman, ebedi Âlemin durumunun ölçüsü olan ebediyetin bir sureti olarak Âlemin hareketinin bir fasılasıdır. Gezegenler eşit kudrette değildir, hepsinin önderi, her şeyi aydınlatan ve göze gösteren Güneş'tir.
Ondan sonra, kudreti bakımından ikinci sırada yer alan Ay gelir.
Gezegenlerin geri kalanı kendi muhtelif nispetlerine göredir. Ay, o müddet içinde devrini tamamlayarak bir ayın ölçüsünü teşkil eder. Güneş yılı ölçer, zira Zodyak dairesini kat ederek yılın mevsimlerini tamamlar. Diğer yıldızların her birinin kendine mahsus bir devri vardır ki bunu bütün insanlar değil, ancak ilim ehli olanlar bilir.
Bütün bu devirlerle zamanın mutlak sayısı tamamlanır, hepsi aynı noktaya vardıklarında öyle bir nizam üzere bulunurlar ki, sabit yıldızlar küresinden yeryüzüne doğru düz bir hat çekildiği tasavvur edilirse, bütün merkezler o hat üzerinde görünür. Gezegenler dairesinde yedi küre bulunduğundan, Âlemin Banisi onların içine cisimler yerleştirmiştir ve insanların kehânete bağladığı her şey sanatkârane işlenmiştir.
Yer, Âlemin ortasından geçen mihverin etrafında, her şeyin tam ortasında sabittir.
Gece ve gündüzün gözeticisi, gökteki bütün tanrıların en kadimidir.
Âlemin Ruhundan sonra bize en çok besini o temin eder, gökler onun etrafında döner ve kendisi de bir nevi yıldızdır.
Dengeli ağırlığı sebebiyle merkez olan kendi hususi mevkiinde kalır, harici esir ise sabit yıldızlar küresi ve gezegenler küresi olarak ikiye ayrılır.
Bunların bitişiğinde hava, ortasında ise yeryüzü bulunur.
İnsanların Banisi Olan Genç Tanrılar
Bütün bunlar teşkil edildikten sonra, ölümlü olması gereken üç nevi canlı mahluk kaldı, uçucular, yüzücüler ve karada yaşayanlar, bunların tevellüdünü oğullarına havale etti, zira kendisi vücuda getirecek olsaydı onlar da diğerleri gibi ölümsüz olurlardı. Onlar ilk maddeden muayyen bir miktar cüz alarak, adaletsizlik yüzünden yoldan çıkanların ikinci doğumlarında kadın suretinde yaşayacaklarını, burada da kötülükten vazgeçmezlerse nihayetinde vahşi hayvanların tabiatına göçeceklerini takdir ettiler, bu meşakkatler bittiğinde ise fıtri hallerine geri döneceklerdir.
Tanrılar insanı evvela toprak, ateş, hava ve sudan şekillendirdiler, maddeden vaktinde iade edilmek üzere bazı cüzler alıp bunları gizli bağlarla birbirine bağladılar ve işlenmiş bir tarla gibi beyni hazırladılar.
Yüzün etrafına hissetmeye elverişli uzuvları yerleştirdiler, unsurların teşkil edildiği düzgün üçgenlerden iliği meydana getirdiler ki bereketli tohumun menbaı olsun.
Kemikleri ilik ve topraktan şekillendirdiler, toprağı nemlendirip defalarca suya ve ateşe daldırdılar, et ise bir nevi ferment gibi tuzlu ve keskin maddelerden terkip edilmiştir, iliği kemiklerle, kemikleri de eklemlerin bükülüşü esnek olsun diye zincir yerine sinirlerle kuşattılar.
Bunların üzerine, güzellik ve fayda maksadıyla, bir kısmı beyaz bir kısmı siyah olan deri örtüldü, dahili azalar, karın ve onun etrafına sarılmış olan bağırsaklar da bunlardan teşekkül eder.
Ve ağızdan itibaren, nefes borusu ve yemek borusu uzanır ki bunlardan biri mideye, diğeri akciğerlere iner.
Besin, karında Ruh ve Hararet vasıtasıyla sindirilir ve oradan, muhtelif mizaçlarına göre bütün bedene dağıtılır, Sırt omurgasından geçen iki damar, [okunamadı] mevkiinde buluşup kesişir ve burada pek çok kola ayrılır. Böylece Tanrılar insanı yaratıp bedenine hâkime kabilinden bir Ruh bahşettiklerinde, bu Ruhun Akla taalluk eden asli cüzünü başa yerleştirdiler, İlik ve sinirler buradan neşet eder ve bunun muhtelif tesirleriyle Zihin dahi tebeddül eder.
Bundan maada ona, Aklın hizmetkârları kabilinden duyuları ve Akıl ile hükmetme ve tefekkür etme iktidarını bahşettiler.
Ruhun daha süfli meyllerle harekete geçen cüzlerini ise daha aşağı mevkilere yerleştirdiler, öfke duyan cüzü kalbe, arzulayan cüzü ise karın civarına ve göbeğe bitişik kısımlara oturttular ki bunlardan ileride bahsedilecektir.
Bölüm XVIII. Görme Üzerine
Tanrılar gözleri (Işık menfezlerini) çehreye yerleştirdikten sonra, bunların içine pürüzsüz ve bir nebze kesif olan, gündüzün ışığıyla akraba telakki ettikleri nârî bir Işık dercettiler, Bu ışık gözlerden her tarafa, lakin bilhassa orada pek saf ve berrak olması hasebiyle gözbebeğinden dışarı taşar. Benzerin benzeriyle uyuşması kabilinden harici ışıkla imtizaç eden bu nur,
Görme duyusunu meydana getirir, bu sebeple geceleyin, ışık zail olup kaybolduğunda, bu şuaımız artık yanı başımızdaki havaya karışmaz, bilakis kendi içine çekilerek içimizdeki hareketleri teskin edip dağıtır ve böylece gözkapaklarının kapanmasıyla uykuyu celbeder.
Şayet bu hâl ziyadesiyle sükûnet verirse, uyku rüyalarla pek az bölünür, lakin geride birtakım hareketler kalırsa, türlü vehimlerle muztarip oluruz, Hakiki yahut batıl muhayyile mahsulleri bu veçhile zuhur eder. Aynalarda
yahut pürüzsüz, şeffaf diğer cisimlerde gördüğümüz ve yalnızca inikas ile var olan suretler de aynı tabiatı haizdir.
Zira ayna çukur, tümsek yahut müstatil olduğunda, nesne temaşa edene farklı suretlerde tezahür eder.
Işık diğer kısımlara aksettiğinde, tümsekte dağılan kısımlar çukurda birleşir, zira kimisinde sağ ve sol taraflar bütünüyle tepe taklak görünür, kimisinde farksızdır, kimisinde yukarıda olanlar aşağıda, aksine aşağıda olanlar ise yukarıda görünür.
Bölüm XIX. Diğer Duyular Üzerine
İşitme, sesin idrak edilmesi için bahşedilmiştir, baş civarında hasıl olan bir hareketten neşet eder ve karaciğerde nihayet bulur.
Ses, kulak, beyin ve kan vasıtasıyla Ruha intikal eden şeydir.
Tiz ses süratle hareket eden, pes ses ise yavaş hareket edendir, gür ses çok hareket eden, zayıf ses ise az hareket edendir, Hemen akabinde, burun deliklerine mahsus olan ve kokuyu idrak eden duyu gelir.
Koku, burun deliklerinin damarlarından göbek kısımlarına intikal eden bir tesirdir.
Bunun nevilere mahsus adları yoktur, en yaygın olan iki tanesi müstesnadır, latif ve nahoş, umumiyetle güzel ve pis koku diye tesmiye edilir.
Cümle koku havadan daha kesif, sudan daha latiftir, zira koku, hakiki manada henüz tam bir tebeddüle uğramamış, bilakis duman ve sis gibi hava ile suyun imtizacından müteşekkil şeylere ait kabul edilir.
Zira bunların birbiri içinde çözünmesiyle koklama duyusu hasıl olur. Tatma duyusu, muhtelif tatların hakemi olsun diye Tanrılar tarafından yaratılmıştır, Muhtelif tatların tetkik edildiği damarlar buradan kalbe uzanır, ve kolayca tebeddül eder,
Kaba ve pürüzlü olan serttir, pürüzsüz olan ise düz ve kesiftir, sıcak ve soğuk keyfiyetler birbirine son derece zıt olduğu gibi, en zıt sebeplerden neşet ederler, Cüzlerinin keskinliği ve kabalığı sebebiyle kesip parçalayan şey sıcak bir tesir tevlit eder, nüfuzunda daha kesif olan ise soğuk bir tesir hasıl eder, bu esnada daha seyreltik olanlar defedilir ve daha kesif olanlar onların mahalline nüfuz etmeye mecbur kalır, bundan ötürü bir sarsıntı ve titreme ve (bedenlerde bundan neşet eden bir tesir kabilinden) ürperme hasıl olur.
Bölüm XX. Ağır ve Hafif Üzerine
Ağır ve hafif, yüksek yahut alçak mevki ile tarif edilmemelidir, zira hiçbir şey yüksek yahut alçak değildir, zira Gök bütünüyle müdevver ve tümsek ucu müstevi olduğundan, hiçbir şeye daha yüksek yahut daha alçak diyemeyiz, yine de tabiatına muhalif bir mevkiye güçlükle çekilen şeye ağır, kolayca çekilene ise hafif diyebiliriz, yahut ağır, en çok cüzden müteşekkil olan, hafif ise en az cüzden müteşekkil olandır.
Bölüm XXI. Teneffüs Üzerine
Şu veçhile teneffüs ederiz, harici hava bizi çepeçevre kuşatır, ağzımızdan, burun deliklerimizden ve bedenin gayrimeruhi gözeneklerinden içeri girer, burada ısınarak, dışarı aktığı mahal vasıtasıyla yeniden harici havaya doğru geri akar, harici havayı tekrar içeriye doğru sevk eder, Böylece nefes alma ve nefes verme fasılasız bir tevali içinde sürer.
Bölüm XXII. Hastalıkların Sebepleri Üzerine
Platon hastalıklar için pek çok sebep serdeder.
İlki, unsurların noksanlığı yahut fazlalığı ve tabiatlarına mutabık olmayan yer tebeddülleridir. İkincisi, mütecanis cüzlerin fıtrata aykırı surette teşekkülüdür, etten kanın, safranın yahut balgamın husule gelmesi gibi, zira bütün bunlar erime yahut tefessühten gayrı bir şey değildir. Balgam,
etin taze bir eriyişidir, ter ve gözyaşı balgamın bir nevi serumudur.
Dış azaların içinde tutulan balgam kepek ve cüzzama, iç azalarda ise sevda ile karışarak saraya sebebiyet verir. Safra kaynaklı keskin hummalara gelince, Platon daimi hummanın ateşin ifratından, her gün nöbet tutan hummanın havanın ifratından, üç günde bir nöbet tutanın suyun ifratından, dört günde bir nöbet tutanın ise toprağın ifratından neşet ettiğini telakki etmiştir.
Türlü illetlerden müteşekkil koca bir alem, şehvet Aklın hilafına mücadele ettiğinde baş gösterir, zira şöyle der,
Aynı şeyleri tekrar etme tehlikesini göze alarak da olsa, burada Ruh hakkında kelam etmeye başlamak icap eder.
Bölüm XXIII. Ruhun Üç Asli Kuvvesi Üzerine
Fani mahlukların Sani'i olan Tanrılar, insanın ölümsüz Ruhunu ilk Tanrı'dan teslim aldıklarında, ona iki fani cüz daha ilave ettiler, lakin ölümsüz ilahi cüz fani taşkınlıklarla kirlenmesin diye, onu bedenin adeta hisarı mevkiinde olan, şekilce alemi andıran başta, her şeyin hâkimi kabilinden ikamet ettirdiler.
Bedenin geri kalanını, buna hizmet edecek bir vasıta olarak tayin ettiler.
Her bir ölümlü parçaya kendi makamını verdiler, öfke duyan (irascible) kısmı kalbe, arzu duyan (concupiscible) kısmı ise göbek ile diyaframın ortasına yerleştirdiler ve onu oraya azgın bir vahşi canavar gibi bağladılar. Akciğerleri kalbe nispetle yumuşak, kansız, içi boş ve süngerimsi bir yapıda kıldılar, öyle ki kalp öfkeyle bir miktar kızıştığında, bu sayede soğutulup yatışabilsin, karaciğeri ise, hem tatlılığa hem acılığa sahip olduğundan, arzu duyan kısmı uyarıp teskin etmek ve keza rüyalar yoluyla verilen kehânetleri aydınlatmak üzere var ettiler, zira karaciğerin pürüzsüzlüğü, parıltısı ve aydınlığı sebebiyle, Akıl’dan (Nous) neşet eden kudret onda tecelli eder.
Dalak, karaciğerin faydasına, onu arındırmak ve temizlemek üzere yaratılmıştır, böylece birtakım hastalıklar sebebiyle karaciğer civarında biriken bozulmalar oraya çekilir.
BÖLÜM XXIV. Ruhun Parçalarının Tefriki Üzerine
Ruhun ve onun parçalarının, kendilerine has yetilerine göre üç kısımdan müteşekkil olduğu, her bir parçanın Akıl tarafından muhtelif mahallerine tayin edildiği şuradan bellidir.
Tabiatça tefrik edilmiş olan şeyler muhteliftir, tutkulu olan ile akli olan tabiatça tefrik edilmiştir, zira bunlardan biri makulatla (akılla kavrananlarla), kederli yahut sevinçli şeylerle meşguldür, akılsız hayvanlarda da müşterek olan pasif kısmı ise bir kenara bırakalım.
İmdi, bu ikisi tabiatça farklı olduğuna göre, mahallen de tefrik edilmelidir, zira ekseriyetle ihtilaf ederler ve birbirlerine muhaliftirler, oysa hiçbir şey kendi kendisiyle çelişemez ve birbirine zıt olan şeyler aynı şeyde bir arada bulunamaz.
Öfke, Akıl ile şu surette çatışır görünür, [okunamadı], niyet ettiğimin şer olduğunu biliyordum. İhtiras, [okunamadı]
Tanrılar insanları bu cürme mahkûm eder, kaçındıkları şerre sürüklemek için.
Akli kudretin pasif olandan farklı olduğu şuradan aşikârdır, bunlar muhtelif vasıtalarla terbiye edilir, biri talim ile, diğeri ise itiyadi pratikle tanzim olunur.
BÖLÜM XXV. Ruhun Ölümsüzlüğü Üzerine
Platon, ruhun ölümsüz olduğunu şu delillerle ispat eder,
Ruh, içinde bulunduğu her şeye hayat bahşeder, zira hayat onun kendi tabiatında mevcuttur, oysa başkalarına hayat bahşeden bir şey, ölümü asla kabul etmez, böyle olan ise ölümsüzdür. Ruh ölümsüz olduğuna göre bozulmazdır da, zira o cismani olmayan bir cevherdir, asli mahiyeti itibarıyla tebeddül edemez, gözlerle değil ancak Akıl ile (Nous) idrak olunabilir ve tek biçimlidir. Binaenaleyh basit olmalıdır, hiçbir vakit çözülemez yahut bozulamaz. Beden ise bunun zıddıdır, zira görme duyusuna ve diğer duyulara tabidir, mürekkep olduğu için yine çözülecektir ve çok biçimlidir. Ruh, Akıl ile idrak edilen şeylere bağlandığında huzura erer,
İmdi, varlığıyla huzursuz olduğu şeye benzemesi katiyen mümkün değildir, bu sebeple Akıl ile idrak edilen şeylere daha ziyade benzer, böyle olan bir şey ise tabiatı gereği böyledir, bozulmaz ve [okunamadı]. Yine, ruh bedene fıtraten riyaset eder, beden ruha değil, oysa tabiatı icabı hükmeden ve buyuran şey ilahi olana akrabadır, bu yüzden Tanrı’ya en yakın olan ruh, bozulmaya tabi olmaksızın ölümsüz olmalıdır. Yine, ortası olmayan zıtlar, kendi kendilerine değil de bir araz vesilesiyle tabiat tarafından öyle tanzim edilmişlerdir ki, karşılıklı olarak birbirlerinden husule gelebilirler. Fakat insanların hayat dediği şey, ölüm dedikleri şeyin zıddıdır, binaenaleyh ölüm ruhun bedenden ayrılması olduğuna göre, hayat da bedenden evvel var olan ruhun bedenle birleşmesidir. Şayet ruh bedenden evvel mevcut ise ve bedenden sonra da baki kalacaksa, ebedi olduğu neticesi çıkar, zira onun bozulmasına yol açabilecek hiçbir [okunamadı] tasavvur edilemez. Yine, şayet öğrenmek bir Hatırlama (Reminiscence) ise, ruh ölümsüz olmalıdır, bunun bir Hatırlama olduğunu ise şöyle ispat ederiz.
Öğrenmek, evvelce bildiğimiz şeylerin hatırlanmasından gayrı bir şekilde vücut bulamaz. Zira cüzilerden küllileri anlıyorsak, nihayetsiz olan cüziler üzerinden nasıl akıl yürütebilirdik, yahut pek azından küllileri nasıl idrak edebilirdik?
Şu halde, yalnızca nefes alan bir varlığın canlı olduğunu hükmettiğimizdeki gibi, kaçınılmaz olarak aldanırdık,
Yahut mefhumların bizzat kendileri nasıl ilkelerin aklına sahip olabilirdi? Dolayısıyla Hatırlama vasıtasıyla, zihnimizde tasavvur ettiğimiz birkaç şeyden geri kalanını anlarız ve karşımıza çıkan bazı cüzilerden, çok evvelden bildiğimiz lakin ruh bedene ilk indiğinde nisyan terk edilmiş olan şeyleri hatırlarız.
Yine, şayet ruh kendi zatına has bir kötülükle bozulmuyorsa, ne onunla ne de bir başkasıyla, ne de mutlak manada herhangi bir fenalıkla yok edilebilir ve böyle olmakla bozulmadan baki kalacaktır.
Yine, hareket eden şeylerdeki hareketin ilkesi olarak kendi kendinde hareket eden şey, daima hareket halindedir, böyle olan ise ölümsüzdür, oysa ruh kendi kendine hareket eder, kendi kendine hareket eden şey ise her türlü hareketin ve oluşun ilkesidir, bir ilke ise oluştan ve bozulmadan münezzehtir, bu sebeple insanların ruhları ve bizzat evrenin kendisi böyledir, zira her ikisi de aynı hareketten pay alır.
O, Ruhun kendi içinde hareket edebilir olduğunu öne sürer, zira onun gücüyle daima faaliyette bulunan fıtrî bir Hayatı vardır.
Akıl sahibi Ruhların ölümsüz olduğu Plato’dan açıkça ileri sürülebilir, fakat akıldan yoksun olanların böyle olup olmadığı şüpheli görünmektedir. Yine de bunların yalnızca Hayal gücüyle idare edildikleri, Akıl yahut Muhakeme ile donatılmadıkları, herhangi bir Şeyi temaşa etmedikleri, ondan bir ayrım yapmadıkları veya bir netice çıkarmadıkları, Kötülükleri tefrik edemedikleri, bilakis umumiyetle hiçbir şeyi idrak edemedikleri ve Akıl (Nous) ile İdrake sahip olan o Ruhlarla aynı Tabiatta bulunmayıp ölüme ve bozulmaya elverişli oldukları muhtemeldir. Ölümsüz oldukları ölçüde, Ceninlerin teşekkül etmiş Tabiatına ekilerek Bedenlere sokuldukları ve gerek bekledikleri muayyen Sayılara göre, gerek Tanrıların İradesiyle, gerek Hayatın ölçüsüzlüğü yahut Beden Aşkı sebebiyle, tıpkı Ateş ile Kükürt arasındaki gibi Beden ile Ruh arasında bir tür Hısımlık bulunduğundan, hem insan bedenlerine hem de diğer bedenlere göç ettikleri neticesi çıkar.
Bundan başka, Tanrıların Ruhları Gnostik olarak adlandırılan bir tefrik edici kudrete ve Parastatik olarak adlandırılan, bir eyleme sevk edici kudrete sahiptir, insan Ruhlarında da bulunan bu Kudretler, Bedene girdikleri anda değişir, Yardımcı olan Şehvanî olana, Sevk edici olan ise Gazabî olana dönüşür.
BÖLÜM XXVII. Kader ve İrade-i Cüz'iyye Üzerine
Kader hususunda Plato şöyle düşünmüştür, Her şey Kaderin içindedir, yine de her Şey Kader tarafından tayin edilmiş değildir.
Zira Kader, her ne kadar bir Kanun olsa da, şu insana şu yapılacaktır, ona da bu yapılacaktır şeklinde konuşmayı adet edinmez, zira onlara her gün sonsuz şey vaki olur, irade-i cüz'iyyemizi, övgümüzü veya yergimizi ve bu kabilden ne varsa ortadan kaldırırdı, bilakis daha ziyade şöyle der,
Hangi Ruh böyle bir Hayatı seçer ve bu gibi İşleri yaparsa, bunları şu neticeler takip edecektir, binaenaleyh Ruh serbesttir ve herhangi bir Zorlama yahut Zaruret olmaksızın yapmak veya yapmamak onun Kudretine bırakılmıştır. Fakat Eylemi takip eden şey, Kader gereğince icra edilir.
Tıpkı Paris’in Helene’yi kaçırmasından (ki bunu yapmak ya da yapmamak onun Kudreti dahilindedir), Yunanların Troyalılarla Helene uğruna cenk etmesi neticesinin doğması gibi. Apollo, Laius’a böyle önceden bildirmiştir, Şayet bir Erkek Evlat peydahlarsan, o Oğul seni katledecektir.
Kehanette hem Laius hem de bir Oğlun peydahlanması mündemiçtir, Oğlun peydahlanmasını takip edecek olan şey ise Kadere tabidir.
Yapılması mümkün olan şey doğru ile yanlış arasında orta bir Türdendir ve Tabiatı gereği gayrimuayyendir.
Kudretimiz dahilinde olan şey, sanki ona doğru sevk edilir, İhtiyarımız ile yapılan şey ise derhal ya doğru ya da yanlış olur. Bilkuvve olan, Meleke ve Bilfiil halinde olduğu söylenen şeyden farklıdır.
Bilkuvve olan, Melekenin henüz kemale ermediği o Şeydeki bir İstidadı beyan eder.
Böylece bir Çocuğun bilkuvve bir Dilbilimci, bir Musikîşinas, bir Dülger olduğu söylenebilir.
Bu Melekelerden birini yahut birkaçını kesbettiğinde, o Melekeye sahip olur.
Kesbettiği bu Melekeye göre amel ettiği vakit ise onun bilfiil olduğu söylenir.
Yapılması mümkündür dediğimiz şey, bunlardan hiçbiri değildir.
Kudretimiz dahilinde olan gayrimuayyendir ve hangi Tarafa meylederse, doğru yahut yanlış olacaktır.
BÖLÜM XXVIII. En Yüce Hayır ve Faziletler Üzerine
Bundan sonra Plato’nun Ahlak Felsefesinin kısa bir İzahını vermeliyiz, Her türlü Hürmete layık olan ve En Yüce Hayır olan şeyin, bulunmasının kolay olmadığını ve bulunsa dahi ilan edilmesinin emniyetli olmadığını düşünmüştür.
Bu Sebeple, en yüce Hayrın Temaşasını pek az kimseye, Muhakemesinin bu Maksat için İntihap ettiği en yakın Dostlarına aktarmıştır. Fakat bizim Hayrımızı, şayet Kitaplarını itina ile tetkik edersek, haklı olarak Tanrı ve ilk Akıl tesmiye edilebilecek olan ilk Hayrın Bilgisinde gördüğünü anlarız.
Zira İnsanların Hayır ve mübarek tesmiye ettiği, zikrettiğimiz İlim faziletine nail olan her Şey, zira bütün tatlı ve sıcak Şeyler ilk tatlı ve ilk sıcaktan aldıkları bir Pay ile tesmiye olunduğu gibi, bu Bakımdan Hayır olarak adlandırılır.
Bizde bulunan Şeyler arasında yalnızca Akıl (Nous) ve İdrak ilk Hayrın bir Benzerliğini haizdir. Bu sebeple o bizim Hayrımızı Güzel, Hakiki [okunamadı] olarak adlandırır.
Sıhhat, Güzellik, Kuvvet gibi umumiyetle hayırlı tesmiye edilen şeylerden hiçbiri, Faziletin Tatbikine hasredilmedikçe hayırlı değildir.
Zira Faziletten tecrit edildiklerinde, yalnızca Madde gibidirler ve onları kötüye Kullananlar için yalnızca fenalıktır. Yine de Plato bunlara bazen fani hayırlar der.
Saadeti beşerî Hayırlar arasında değil, İlahî ve Ölümsüz olanlar arasında sayar, Buradan hareketle hakiki Filozofların Ruhlarının muazzam ve hayranlık verici Hayırlarla dolu olduğunu ve fani Bedenlerinin Dağılmasından sonra Tanrıların Meclisine kabul edilip onlarla birlikte Hakikat Çayırını adımlayıp müşahede ettiklerini ileri sürer, çünkü onu bilmek için Ruhlarının nihai Gayretini sarf ettiklerini ve onu her Şeyden daha kıymetli addettiklerini görmüşlerdir, bu Hakikatin İhsanı ile Zihinlerini, kaybolmuş veya körleşmiş bir Basiret gibi aydınlatıp harekete geçirmişler, onun Muhafazasını pek çok cismanî Göze tercih etmişlerdir. Ahmak İnsanlar, bütün Ömürlerini Güneşin Işığını asla görmedikleri, yalnızca Yeryüzünde bizimle birlikte bulunan Bedenlerin bazı boş ve zayıf Gölgelerini gördükleri Yer altındaki bir Mağarada geçiren kimselere benzerler, bunları görünce hakiki Bedenleri gördüklerini zannederler.
Bunlar, şayet bir gün Karanlıktan berrak bir Işığa çıkarılsalar, şüphesiz daha önce gördükleri bütün Şeyleri ve tamamen aldanmış oldukları için bilhassa kendilerini nasıl hakir göreceklerse, bu Hayatın Karanlığından ilahî ve güzel olan o Şeylere yükselenler de, her İhtimale göre, evvelce en ziyade kıymet verdikleri şeyleri istihkar edecek ve bu Temaşayı daha büyük bir Şevkle seveceklerdir. Böylelikle yalnızca hayırlı olanın faziletli olduğu ve Faziletin Saadet için kafi geldiği zahir olur.
Dahası, hayırlı ve güzel olanın ilk Hayrın Bilgisinde mündemiç olduğunu koca Ciltlerde beyan eder.
Pay alma yoluyla hayırlı olanlara gelince, Yasalar’ın birinci Kitabında şöyle söyler, Hayır iki türlüdür, Beşerî ve İlahî vesaire.
İlk İyiden kopmuş ve onun özünden yoksun olan her ne varsa, akılsızlar tarafından iyi olarak adlandırılır, ki o, Euthydemos'ta bunun sahibine daha büyük bir kötülük getirdiğini teyit eder. Erdemlerin bizatihi kendileri için seçilmeye layık olduğunu düşündüğü açıktır, zira yalnızca dürüst olanın iyi olduğunu kabul eder, bunu birçok diyalogda, bilhassa Devlet diyaloglarında kanıtlar. Buradan hareketle, mezkûr insanın en [okunamadı] olduğunu kabul eder, lâkin bu durum böyle bir kimseye eşlik eden payelerden ötürü olmadığı gibi, başka herhangi bir mükafat sebebiyle de değildir, çünkü bütün insanlarca meçhul kalsa ve adına leke sürülmesi, sürgün ve ölüm gibi ekseriyetle musibet sayılan şeyler başına gelse dahi mutsuz olmaz.
Aksine, bu bilgiden mahrum olan bir kimse, arzu edilen, sevilmeye değer, ahenkli ve saadet veren her şeye, kudrete, sıhhate, güce ve güzelliğe sahip olsa dahi, zerre kadar [okunamadı] değildir.
Bütün bunlara mutabık nihai bir gaye vazeder, ki bu da insanın muktedir olduğu ölçüde Tanrı'ya benzemesidir.
Bunu muhtelif veçhelerle şerh eder, bazen Theaitetos'ta olduğu gibi Tanrı'ya benzerliğimizin basiretli, adil ve mukaddes olmakta yattığını öne sürer, binaenaleyh buradan oralara mümkün olan tüm süratle kaçmaya gayret etmeliyiz.
Bu kaçış, imkân dahilinde Tanrı'ya benzemektir.
Benzerlik basiret, adalet ve kutsiyette vücut bulur, bazen de Devlet'in son kitabında olduğu üzere yalnızca adalettedir.
Zira adil olmaya gayret ettiği müddetçe insan Tanrı tarafından asla terk edilmez ve erdemin bizatihi icrasıyla, bir insanın muktedir olduğu ölçüde, Tanrı'ya benzer kılınır.
Phaidon'da Tanrı'ya olan bu benzerliğin itidal ve adalet yoluyla kesbedildiğini şöyle beyan eder.
İtidal ve adalet tesmiye ettikleri sivil erdemlere malik olanlar, kutsanmış ve mesut değiller midir ve buradan en âlâ makama göçmeyecekler midir?
Yine bazen hayatın gayesinin Tanrı'ya benzemek olduğunu, bazen de Tanrı'nın ardınca gitmek olduğunu teyit etmiştir, nitekim Tanrı'nın, kadim kelam uyarınca, bütün mevcudatın evvelini, ahirini ve vasatını ihtiva ettiğini söylediğinde böyledir.
Kimi zaman ise her ikisini birleştirir, Ruhun Tanrı'yı takip ettiğini ve O'na benzer kılındığını söylediğinde olduğu gibi.
Faydalılık ilkesi iyinin ta kendisidir, lâkin bu Tanrı hakkında söylenmiştir, bundan ötürü ilkeye mutabık olan gaye, semavi veyahut daha ziyade fevkalade semavi olan Tanrı'ya benzemektir, O ki erdeme malik değildir, bilakis her türlü erdemden daha üstündür.
Bu sebeple, kakodaimonia'nın, yani sefaletin, tabiatın bir sapkınlığı olduğu, eudaimonia'nın, yani saadetin ise tabiatın iyi bir hâli olduğu haklı olarak ifade edilmiştir. Tanrı'ya olan bu benzerliği, şayet ahlakımızda, terbiyemizde ve idrakimizde kanuna muvafık elverişli bir tabiata nail olursak, bilhassa akıl, terbiye ve hikmet talimi vasıtasıyla, kendimizi insani meşgalelerden mümkün mertebe tecrit ederek ve yalnızca tefekkür yoluyla idrak edilen şeylerle meşgul olarak elde ederiz.
İçimizdeki daimonu hazırlamanın ve tabiricaizse arındırmanın yolu, kendimizi daha ali ilimlere vakfetmektir, bu da musiki, aritmetik, astronomi ve geometri ile icra edilir, bedenin de ihmal edilmemesi adına, hem harp hem sulh ameliyelerine daha âmâde kılınması için jimnastik ile desteklenir.
Bölüm XXVII. Erdemin Tarifi ve Türleri
Erdem ilahi olmakla, [okunamadı] mükemmel ve en ali meylidir, insanı tezyin eder, gerek kelamda gerek amelde, ister tek başına ister başkalarıyla birlikte olsun, onu daha mümtaz ve hazır kılar. Erdemlerin bir kısmı akli kısımda, bir kısmı ise gayriakli kısımda yer alır.
Zira akli kısmın tabiatı başka, gadabi kısmınki başka, şehevi kısmınki ise daha başkadır, bunların kemali de şüphesiz farklı olmak icap eder.
Akli kısmın kemali basiret, gadabi kısmınki metanet, şehevi kısmınki ise itidaldir. Basiret, iyi, kötü ve bu ikisi arasında olan şeylerin ilmidir. İtidal, münasip bir [okunamadı]
Arzuların ve iştihanın itidalidir, itidali bir zapturapt ve itaat olarak tesmiye ettiğimizde, yalnızca bütün iştihanın onun hükmü altına girmesini, tabiat tarafından emrolunmak üzere şayanıhayret bir intizam ve uysal bir itaat içinde bulunmasını sağlayan bir meleke olduğunu kastederiz.
Akli kısım budur. Metanet, çetin olsun yahut olmasın, emrin meşruiyet dairesinde muhafazasıdır, yani meşru kaideyi gözeten bir melekedir. Adalet ise bütün bunlar arasındaki ahenktir, ki ruhun üç cüzünün birbiriyle imtizaç etmesini ve her birinin kendine has ve ait olan şeylerle layıkıyla meşgul olmasını temin eder. Böylelikle bu üç erdemin, basiretin, metanetin ve itidalin müşterek ve kamil bir yetkinliğidir, öyle ki akıl hükmeder ve sair kısımlar kendi hususiyetlerine göre akıl tarafından dizginlenir ve ona itaat eder. Buradan erdemlerin birbirini müteakip neticeler doğurduğu anlaşılır, metanet meşru kaidenin muhafazası olduğundan, akl-ı selimin de muhafızıdır, akl-ı selim basiretten neşet eder, basiret metanetle irtibatlıdır, zira iyi olanın bilgisidir, lakin korku ile zihni bulanan yahut buna benzer kargaşalara gark olan hiçbir insan iyi olanı temyiz edemez.
Aynı şekilde, hiçbir insan hem hikmet sahibi hem de itidalsiz olamaz, zira o vakit nefsin meyllerine mağlup düşmüştür, şayet bir insan akla mugayir hareket ederse, Platon bunun cehalet ve basiretsizlik sebebiyle vuku bulduğunu teyit eder, öyle ki itidalsiz yahut korkak olan biri [okunamadı] olamaz. Buradan şu netice çıkar,
Bölüm XXIX
Kamil erdemlerle olan benzerliklerinden ötürü onlar da erdem sayılır ve aynı ismi alırlar. Bu
manada bütün askerleri metin tesmiye ederiz ve bazen kamil erdemlerden bahsetmediğimizde, basiretsiz ve cüretkâr kimseleri
de metin addederiz, zira kamil olanlar ne artar ne de [okunamadı], oysa reziletler şiddetlenir ve gevşer. Bir kimse [okunamadı]
diğerinden daha basiretsiz ve daha adaletsizdir, ne de [okunamadı], zira bunlar aynı şeyde bir arada bulunamayacak zıtlıklardır.
Korkaklığa nispetle hiddet, tamahkârlığa nispetle israf böyledir, ayrıca bir bedenin bütün hastalıklarla aynı anda azap çekmesi nasıl mümkün değilse, hiçbir insan da bütün reziletlere aynı anda malik olamaz. Bundan maada, açıkça ne rezilete ne de fazilete meyleden bir vasat temayül vardır, zira bütün insanların mutlaka iyi yahut kötü olması icap etmez, bu vasfa ancak bunların nihai derecesine varmış kimseler haizdir, çünkü zıt kutuplar arasında büyük bir mesafe ve aralık bulunduğundan, faziletten rezilete birdenbire geçmek kolay değildir. Faziletlerin kimi aslidir, kimi ise feridir, asli olanlar Ruhun akli cüzünde bulunan ve diğer faziletlerin kendileriyle kemale erdiği faziletlerdir, feri olanlar ise diğer cüzde, yani temayüllere tabi olan kısımda bulunanlardır.
Bunlar şerefli işleri Akla muvafık surette icra ederler, ancak bu akıl kendi içlerinde bulunan bir akıl değildir, zira buna malik değillerdir, bilakis tedbirden devraldıkları ve itiyat ile temrin vasıtasıyla kendilerinde kökleşen akıldır. İmdi, ne ilim ne de sanat Ruhun akli cüzü haricinde herhangi bir cüzünde kaim olmadığından, temayüllere tabi olan diğer cüzdeki faziletler talim edilemez, zira bunlar ne sanattır ne de ilimdir, ne de kendilerine mahsus bir doktrinleri vardır.
Tedbir, bir dümencinin yahut gemi kaptanının maiyetindeki cahil gemicilere emretmesi misali, herkese neyin münasip olduğunu tayin eden bir ilimdir, nefer ile kumandan arasındaki münasebet de böyledir.
Şerler şiddetlendirilip hafifletilebildiğine göre cürümler eşit olamaz, bazısının daha büyük, bazısının daha küçük olması icap eder, bu sebepledir ki kanun koyucular bazısını daha müsamahayla, bazısını ise daha şiddetle cezalandırırlar, ve her ne kadar
Faziletler, yetkin ve doğru olana benzedikleri cihetle doruk noktaları olsalar da, başka bir bakımdan vasatlıklar olarak tesmiye edilirler, zira bunların hepsi yahut ekserisi, biri ifratta, diğeri tefritte haddi aşan iki reziletin arasına yerleşmiştir.
Kederlenmeyen kimse ihtirastan uzaktır, keder içinde nefsini helak eden kimse ise `[okunamadı]`
aynı şekilde en hayırlısıdır ve vasatlık, ifrat ile tefrit arasındaki bir mevkiden başka bir şey olmadığından, bu faziletler vasatlıklar olarak adlandırılır, çünkü insani çalkantılarda ve ihtiraslarda bizi vasat bir surette etkilerler.
BÖLÜM XXX. Faziletin İhtiyari, Reziletin Gayriihtiyari Oluşuna Dair.
Fazilet, cebri olmayıp bilhassa kudretimiz dahilinde olan şeylerden neşet ettiğine göre (zira tabiat yahut ilahi takdir neticesinde hasıl olsaydı övgüye layık bulunmazdı), faziletin ihtiyari, asil ve sebatkâr bir sevk-i tabii olduğu neticesine varılır.
Faziletin ihtiyari oluşundan, reziletin gayriihtiyari olduğu neticesi çıkar.
Zira kendi nefsinin en mümtaz cüzünde, şerlerin en büyüğü olan şeyi kim kendi rızasıyla ihtiyar eder?
İnsan rezilete sürüklendiğinde, ilkin ona şer olarak değil, bir hayır imiş gibi meyleder, şayet şerre düşerse, hiç şüphesiz bu yolla, yani daha ehven bir şer vasıtasıyla daha büyük bir hayra erişebileceği zannıyla aldanmıştır ve bu suretle ona gayriihtiyari olarak yönelir.
Zira bir insanın, bir hayır ümidi yahut bir şer korkusu olmaksızın, sırf şer olduğu için şerrin peşine düşmesi mümkün değildir.
Binaenaleyh, kötü bir adamın işlediği bütün fena fiiller gayriihtiyaridir, zira adaletsizlik gayriihtiyari olduğuna göre, haksızlık etmek de o nispette gayriihtiyaridir, çünkü reziletin fiili, onun atıl itiyadının çok ötesindedir.
Yine de, fena fiiller gayriihtiyari olsa da, kötüler cezalandırılmalıdır, üstelik tek bir surette değil, haksızlık ettikleri kimselere verdikleri zararın nevilerine göre cezalandırılmalıdırlar.
Gayriihtiyari olan husus, çalkantıların cehaletinde kaimdir, bunların hepsi de ya akıl, ya medeni itiyatlar ya da gayret vasıtasıyla bertaraf edilebilir.
BÖLÜM XXXI. Sevgi ve Dostluğa Dair.
Hakiki manasıyla tesmiye edilen dostluk, karşılıklı bir hüsnüniyet ile vücut bulur.
Bu hâl, taraflardan her birinin diğerinin saadetiyle tıpkı kendisininki kadar alakadar olması demektir, bu müsavilik ise ancak ahlak benzerliği ile muhafaza olunur,
Zira mutedil oldukları takdirde benzer, benzerinin dostudur,
fakat itidalsiz olanlar, ne kendi nefisleriyle ne de mutedil olanlarla uyuşabilirler.
Dostluk zannedilen lakin hakikatte öyle olmayan, içinde fazilete dair bir parça emare bulunan başka haller de vardır. Ebeveynin evladına, hısımların birbirine duyduğu tabii muhabbet ile medeni ve içtimai olarak tesmiye edilen haller böyledir, bunlar her vakit karşılıklı hüsnüniyet ile birlikte bulunmaz. Aynı şekilde aşk sanatı da bir nevi dostluktur. Şerefli olan `[okunamadı]` sapkın olana, vasat olan ise vasat temayüllü olana.
Zira akli Ruhun itiyadı üç veçhelidir, Doğru, Gayrimeşru ve Vasat, sevginin nevileri de bu nispette muhteliftir, bu vaziyet kendilerine tayin ettikleri gayelerin tefavütünde en berrak surette tecelli eder. Gayrimeşru olan yalnızca cismani hazza matuftur ve bundan ötürü katiyen hayvanidir.
Şerefli olan, onda fazilet göründüğü nispette sadece zihni nazara alır.
Vasat olan, hem ruhun hem de bedenin güzelliğini arzular, bu sevgiye layık olan kimse de aynı şekilde vasattır, yani ne kati surette Şerefli ne de Gayrimeşrudur.
Bundan ötürü, yalnızca bedeni gaye edinen bu tür bir sevgi, ilahi şeyleri insanlara, insani şeyleri ise Tanrı'ya nakleden bir demon olarak (asla bir insan bedenine tenezzül etmeyen bir uluhiyetten ziyade) tesmiye edilmelidir. Üç nevi sevgiden iyi bir insana has olanı, fasid temayüllerden uzak durarak marifetle icra edilir, bu sebeple Ruhun akli cüzünde yer alır.
Bunun tefekkürleri şunlardır, sevgiye layık olanı tefrik etmek, onunla dostluk kurmak ve bunun huzurunu sürmek.
Bu tefrik, onun gayelerinden ve arzularından hareketle, bunların asil ve yüce bir gayeye mi matuf olduğu, yoksa şiddetli ve taşkın mı bulunduğu anlaşılarak yapılır.
Dostluğun tesis edilmesi yahut celbi, laubali ve aşırı övgülerle değil, bilakis serzenişle, ona bu şekilde yaşamasının münasip olmadığını göstererek hasıl olur, sevdiği kimsenin muhabbetine mazhar olduğunda, onu temrini vasıtasıyla kâmil itiyada erişebileceği şeylere daima teşvik etmelidir.
Bunların gayesi, seven ile sevilenden nihayetinde iki dost peydahlamaktır.
BÖLÜM XXXII. İhtiraslara Dair.
Adaletsizlik öylesine büyük bir kötülüktür ki, haksızlık etmektense haksızlığa uğramak daha evladır, zira biri kötü bir insana, diğeri ise zayıf bir insana aittir, her ikisi de gayrimeşrudur, ancak haksızlık etmek, daha fazla gayrimeşru olduğu nispette daha kötüdür. Kötü bir insanın cezalandırılması, tıpkı hasta bir kimsenin hekim marifetiyle tedavi edilmesi kadar lüzumludur, zira bütün cezalandırmalar, kabahatli bir ruh için bir nevi devadır.
Faziletlerin büyük bir kısmı tutkularla alakalı olduğundan, tutkuyu tarif etmemiz zaruridir.
Tutku, ruhun bir iyiden yahut kötüden neşet eden akıl dışı bir hareketidir, buna akıl dışı hareket denir, zira ne yargılar ne de kanaatler tutkudur, aksine bunlar ruhun akıl dışı kısımlarının hareketleridir.
Zira ruhun akıl dışı kısmında öyle hareketler vardır ki, her ne kadar bizler vasıtasıyla vuku bulsalar da, hiçbir surette kudretimiz dahilinde değildirler. Hazların kimi kederle karışık, kimi ise saftır.
Dolayısıyla bunlar ekseriyetle temayül ve irademize zıt olarak vuku bulurlar, zira kimi zaman öyle denk gelir ki, şeylerin ne haz verici ne nahoş, ne arzulanır ne de kaçınılır olduğunu bildiğimiz halde, bu tutkular tarafından sürükleniriz, şayet bu nevi tutkular yargı ile bir ve aynı olsaydı, böylesi bir hal asla mümkün olmazdı.
Zira öyle olması yahut başka türlü bulunması icap ettiğini tasvip etmediğimiz vakit, yargıyı reddederiz.
Tanıma, "bir iyiden yahut bir kötüden neşet eden" ibaresi ilave edilmiştir, zira bunlar arasında vasat veya kayıtsız olan şeylerden ötürü içimizde hiçbir tutku uyanmaz. Bütün tutkular, iyi yahut kötü görünen şeylerden doğar. Şayet iyiyi hâlihazırda mevcut görürsek seviniriz, istikbalde görürsek arzularız.
Bilakis, şayet kötülük mevcut ise kederleniriz, vuku bulması yakın ise korkarız.
Basit duygulanımlar ve tabir caizse diğerlerinin kurucu unsurları iki tanedir, haz ve keder, geri kalanlar bunlardan mürekkeptir. Korku ve arzu da asli tutkular arasında sayılmamalıdır, zira korkan kimse hazdan bütünüyle mahrum kalmış değildir, keza bir kötülükten kurtulmaktan yahut felaha ermekten ümidini kesen bir insan tek bir lahza dahi yaşayamaz.
Fakat korku daha ziyade keder ve teessürle alakadardır, binaenaleyh korkan kimse kederlenir.
Lakin arzulayan kimse, bir şeyi arzulayan yahut bekleyen herkes gibi, mutlak bir emniyet içinde olmadığı nispette lezzet duyar, sarsılmaz bir ümide malik olmadığından ise kederlenir. Şayet arzu ve korku asli tutkular değilse, şüphesiz diğer duygulanımların hiçbirinin basit olmadığı neticesi hasıl olacaktır, tıpkı öfke, sevgi, rekabet ve benzerleri gibi, zira bunlarda haz ve keder, onları teşkil eden unsurlar olarak aşikârdır.
Bundan gayrı, tutkuların kimi hırçın, kimi ise mutedildir, mutedil olanlar fıtraten insanda bulunan ve şayet hudutları dahilinde tutulurlarsa insan için zaruri ve layık olan, haddi aşarlarsa rezilce olan tutkulardır. Haz, keder, öfke, merhamet ve hicap böyledir, zira tabiata muvafık olan şeylerden zevk duymak ve bunların zıtlarına kederlenmek insana mahsustur. Öfke, bir haksızlığı savuşturmak ve cezalandırmak için zaruridir. Merhamet insaniyetle uyuşur, hicap ise bizi sefil şeylerden geri durmaya sevk eder.
Diğer tutkular ise hırçındır ve fıtrat dışıdır, yozlaşmış yahut sapkın bir teamülden neşet ederler. Haddinden fazla kahkaha atmak, başkalarının felaketine sevinmek ve insan soyundan nefret etmek böyledir.
Bunlar, ister şiddetli ister zayıf olsunlar, her ne surette bulunurlarsa bulunsunlar, tamamen hatalıdırlar ve övgüye layık hiçbir mutedil vasatı kabul etmezler. Haz ve keder hakkında Platon şöyle yazar, bu tutkular içimizde tabiat tarafından uyandırılır. Keder ve elem, tabiatlarına aykırı hareket edenlerin başına gelir, haz ise fıtratlarının layık olduğu nizama rücu edenlere nasip olur.
Zira o, insanın tabii hâlinin haz ile keder arasındaki bir vasatta vücut bulduğunu, her ikisiyle de sarsılmadığını ve bu hâl üzere en uzun müddet yaşadığımızı kabul eder.
Kimi bedene, kimi ruha taalluk eden muhtelif haz nevileri olduğunu öne sürer. Yine bir kısmı geçmiş şeylerin hatırasından, bir kısmı ise gelecek şeylerin ümidinden neşet eder. Kimi gayrimeşru ve adaletsizdir, kimi ise mutedil olup fazileti takip eden hayırla birleşmiştir.
İmdi, hazların pek çoğu fıtraten gayrimeşru olduğundan, hazzın yalın ve mutlak surette bir hayır olup olamayacağını tartışmaya dahi lüzum görmez, zira asli bir cevhere sahip olmayıp [okunamadı] neşet eden şey değersiz ve kıymetsiz addolunmalıdır, zira haz, zıddı olan kederle birlikte yürür ve ona bitişiktir, şayet biri yalın manada iyi, diğeri yalın manada kötü olsaydı bu asla mümkün olmazdı.
BÖLÜM XXXIII. Devlet Şekilleri Üzerine.
Devlet şekillerinden bazıları yalnızca varsayılmıştır ve diğerlerinden tecrit edilerek tasavvur edilmiştir,
Bunları Devlet adlı eserinde serdeder, orada ilkini ahenkli, ikincisini ahenksiz olarak tarif eder, bunlardan hangisinin en mükemmel olduğunu ve nasıl tesis edilebileceklerini tetkik eder, devleti de tıpkı ruh gibi üç cüze ayırır, Muhafızlar, Savunucular ve Zanaatkârlar. Birincilerin vazifesi istişare etmek, nasihat vermek ve buyurmaktır, ikincilerin vazifesi icap ettiğinde devleti silahla müdafaa etmektir ki bu da gazap kuvvetine tekabül eder,
Sonunculara ise sanatlar ve diğer hizmetler aittir. Hükümdarların filozof olmalarını ve ilk Hayrı temaşa etmelerini ister, zira ancak bu suretle doğru idare edebileceklerini tasdik eder,
Zira filozoflar hükmetmedikçe yahut hükmedenler ilahi bir surette felsefeyle ilhamlanmadıkça insanoğlu kötülükten asla halas olamaz.
Bir devlet, sitenin her bir cüzü kendine mahsus vazifeyi ifa ettiği vakit en iyi ve adalete muvafık surette idare edilir, öyle ki hükümdar halka kanunlar verir, savunucular bunlara itaat eder ve onlar için cenk eder, geri kalanlar ise amirlerine kendi rızalarıyla boyun eğer.
Bir devletin beş türü olduğunu öne sürer, ilki en iyilerin hüküm sürdüğü Aristokrasi, ikincisi muhterislerin hüküm sürdüğü Timokrasi, üçüncüsü halkın hüküm sürdüğü Demokrasi, dördüncüsü azınlığın hüküm sürdüğü Oligarşi, sonuncusu ve hepsinin en kötüsü olan Tiranlıktır.
Kanunlar adlı kitabında olduğu gibi, diğer farazi devlet şekillerini ve hasta olduklarını söylediği siteler için Mektuplar’ında istimal ettiği, diğerlerini ıslah eden ve iyi olmaktan ziyade iyi görünmeye meyleden kanunları da aynı veçhile tasvir eder.
Bunlar belirli bir yere sahiptir ve her yaştan insanı, tabiatlarının ve bulundukları yerin farklılığına göre seçerler, zira farklı kurumlara, eğitime ve silahlara muhtaçtırlar. Deniz kıyısında yaşayanlar seyrüsefer ve deniz savaşını öğrenmelidir, ada sakinleri yaya olarak savaşmayı, dağlık memleketlerdekiler hafif zırh kuşanmayı, kıyıdakiler ise ağır zırh kuşanmayı öğrenmelidir, bunların bir kısmı ise at üstünde savaşma talimi yapmalıdır.
Bu devlette kadınların ortaklığına izin vermez. İşte siyaset, hem fiil hem de tefekkürle meşgul olan böyle bir erdemdir, nihai gayesi ise devleti iyi, mesut ve kendi kendine yeten bir hale getirmektir. Pek çok meseleyi nazara alır, diğer hususların yanı sıra savaşın açılıp açılmayacağını da tetkik eder.
BÖLÜM XXXIV. Bir Sofist Üzerine.
Şimdiye değin bir filozoftan bahsettik, sofist ise ondan ahlaken ayrılır, zira o gençlere menfaat temin etmek maksadıyla öğretir ve daha ziyade arzu eder,
Madde bakımından da ayrılır, çünkü bir filozof daima var olan ve kesintisiz olarak aynı surette kalan şeylerle meşguldür, sofist ise var olmayanla meşgul olur, bu sebeple ne olduğunu açık etmemek için karanlığı arar. Var olan şeylere, var olmayan şey zıt olarak mukabil kılınmaz, çünkü o ne mevcuttur, ne herhangi bir cevherden pay alır, ne de anlaşılabilir, öyle ki herhangi bir kimse onu kelimelerle ifade etmeye yahut düşünceyle kavramaya gayret etse aldanır, zira birbirine zıt ve bağdaşmaz olan şeyleri bir araya getirmiş olur, halbuki var olmayan, ifade edilebildiği nispette, var olanın salt bir inkârı değil, bir surette Varlık (Ens) ile irtibatlı olan bir başkasına atıf tazammun eder, dolayısıyla var olandan var olmayana bir şey atfetmedikçe, onun diğer şeylerden tefrik edilmesi kabil değildir, fakat bu minvalde, kaç nevi Varlık varsa, o kadar da Yokluk (Non-Ens) vardır, zira Varlık olmayan her şey bir Yokluktur.
Platon'un felsefesine giriş mahiyetinde bu kadarı kafi gelebilir, bazı hususlar belki intizamla zikredilmiştir, diğerleri ise dağınık yahut karışık şekilde sunulmuştur, lakin her şey öyle bir tarzda vaz edilmiştir ki, serdettiklerimiz vasıtasıyla onun diğer iddiaları da ortaya çıkarılabilir.
Kısım V.
Böylesine ciddi bir kelamın ardından, aynı mevzu üzerine kaleme alınmış olan, Mirandola Kontu John Picus [Giovanni Pico della Mirandola] tarafından İtalyanca yazılmış, Hieronimo Benivieni'nin bir sonesinin şerhi mahiyetindeki Platoncu bir risaleyi okura sunmak yersiz olmayacaktır.
BİRİNCİ KISIM.
Fasıl I.
Yaratılmış her şey üç türlü varlığa sahiptir, İlli, Suri, Pay Alma Yoluyla.
Güneşte hararet yoktur, zira bu sadece unsuri bir keyfiyettir, cevheri bir tabiat değildir, buna rağmen güneş bütün hararetin illeti ve menbaıdır, ateş tabiatı icabı sıcaktır ve odun kendiliğinden sıcak değildir, lakin ateş vasıtasıyla bu keyfiyeti kabul etme istidadına sahiptir.
Böylece hararet, güneşte illetsel, ateşte suri, yakıtta ise pay alma yoluyla bir varlığa sahiptir.
Bunların en asili ve en yetkini illetsel olanıdır, bu sebeple Platoncular bütün kemalatın Tanrı'da bu varlık tarzıyla mevcut olduğunu ileri sürerler, Tanrı'da hiçbir şey yoktur, lakin her şey O'ndandır, Akıl O'nda mevcut değildir, lakin O her aklın asli menbaıdır.
Plotinos, Dionysios Areopagites'in Tanrı'nın ne akli ne de zihni bir varlık olduğunu, bütün aklın fevkinde dile gelmez bir biçimde yüceldiğini teyit ederken kastettiği gibi, Tanrı'nın suri bir surette ne anladığını ne de bildiğini tasdik ederken meramı budur.
Fasıl II.
Platoncular yaratılmışları üç mertebeye ayırırlar, birincisi cismani olanlar,
Sonuncusu ise gözle görülmeyen ve tamamıyla mücerret olanlardır ki bunlara hakiki manada melek tabiatları denir,
Bunların arasında ise cisimsiz, gayrimaddi, ölümsüz olan, lakin cisimleri hareket ettiren orta bir tabiat vardır, bu vazifeyle mükellef kılındığı için buna Akli Ruh denir, meleklerden aşağı, cisimlerden üstündür, onların fevkinde ise Tanrı'nın Kendisi vardır, uluhiyet birinci yaratılmışta illetsel bir varlığa sahiptir, meleklerde suri bir varlığı haizdir, oradan da akli ruha onların parlaklığından pay alma yoluyla intikal eder, bunun altında hiçbir tabiat ilahi payesini ihraz edemez.
Fasıl III.
Bu üç tabiattan ilkinin çoğalamayacağı, zira O'nun bir ve tek olduğu, diğer her uluhiyetin esası ve illeti bulunduğu hususu Platoncular, Peripatetikler ve sair ilahiyatçılar tarafından vuzuhla ispat edilmiştir. İkincisi (yani meleki ve entellektüel olan) hususunda ise Platoncular ihtilafa düşerler.
Bazıları (Proklos, Hermias, Syrianos ve diğer pek çokları gibi) Tanrı ile akli ruh arasına pek çok sayıda yaratılmış yerleştirirler, bunlara kısmen anlaşılır, kısmen akli derler, Platon da Phaidon'unda bu tabirleri bazen birbirine karıştırır. Plotinos, Porphyrios ve umumiyetle en muteber Platoncular, Tanrı ile Dünya Ruhu arasına sadece tek bir yaratılmış koyarlar, buna Akıl (Nous) derler, diğerleri ise bunların sayısını sonsuz kabul eder, bunu ifade etmek güçtür, bu sebeple en selametli yol takip edilmelidir.
Fasıl IV.
Biz bu sebeple, sadece en iyi Platoncular tarafından değil, bizzat Aristoteles ve başta İbn Sina olmak üzere bütün Arap filozoflarınca benimsenen Plotinos'un reyi dairesinde, Tanrı'nın ezelden beri, yaratılmış bir varlığın olabileceği en yetkin mertebede, cisimsiz ve entellektüel tabiatta bir yaratılmış vücuda getirdiğini, bunun ötesinde ise hiçbir şey yaratmadığını tasdik ederiz, zira en mükemmel illetin semeresi de en mükemmel olmak icap eder ve en mükemmel olan ancak bir tek olabilir, zira iki yahut daha fazla şey arasında, birinin diğerlerinden daha fazla veya daha az yetkin olmaması imkânsızdır, aksi takdirde iki ayrı şey değil, aynı şey olurlardı.
Görüşümüz için İbn Sina'nın bir sebepten, bir olması hasebiyle ancak bir semerenin sâdır olabileceği esasına dayandırdığı delilden ziyade bu muhakemeyi tercih etmekteyim.
Binaenaleyh, bu ilk Zihin haricinde hiçbir yaratılmışın doğrudan Tanrı'dan sâdır olmadığı neticesine varıyoruz, zira bu Zihinden neşet eden diğer bütün semerelerin ve bütün vesilelerin yegane vasıtalı faili odur, bu Zihne Platon, Hermes ve Zerdüşt tarafından Tanrı'nın Kızı, Zihin, Hikmet yahut İlahi Kelam (Logos) denmiştir, tabiatın müsaade ettiği nispette bu minvalde tefsir edilmelidir.
Canlı varlıklar cansız olanlardan daha yetkin olduğuna ve canlılar arasında akıl sahibi olanlar akıldan yoksun olanlardan üstün bulunduğuna göre, bu alemin diğer her şeyin üzerinde bir Ruha malik olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Bu, cismani tabiatı idare etme ve hareket ettirme vazifesiyle tayin edilmiş olan, cisimsiz ve gayrimaddi ilk Akli Ruhtur.
Tıpkı Aklın (Nous) Tanrı’dan ezelden beri neşet etmesi gibi, ezelden beri kendisinden sudur ettiği o Akıl gibi bedenden bütünüyle azade değildir. Platoncular buradan hareketle alemin ezeli olduğunu savunurlar, zira onun Ruhu böyledir ve bedensiz var olamayacağından, beden de ezelden beri var olmalıdır. Aynı şekilde hareket de ezelidir, çünkü Ruh hareket etmeksizin var olamaz.
Bölüm VII
Sırlarının çehresine şairane peçeler örten kadim müşrik teologlar, üç tabiatı başka isimlerle ifade ederler.
Kendi zatındaki Tanrı’ya Coelum derler, O ilk Aklı, yani Satürn’ü hasıl etmiştir, Satürn de alemin Ruhunu, yani Jüpiter’i meydana getirmiştir.
Coelum, tıpkı semavatta, yani ilk gökte olduğu gibi, önceliği ve üstünlüğü ima eder. Satürn, bütünüyle tefekküre vakfedilmiş olan akli tabiatı imler.
Bizim teologlarımızın anladığı manada kelam değil, Tanrı’nın Oğlu yaratılmış olmayıp Yaratan ile eşit olduğundan, Jüpiter, hayatı bahşeden, yani kendisine tabi olan her şeyi hareket ettirmek ve yönetmekten ibaret olan kudrettir.
Bölüm V
Akıl sahibi bütün fail varlıklar, meydana getirmeyi tasarladıkları şeyin suretini kendi içlerinde taşırlar, nitekim bir mimar da girişeceğini taahhüt ettiği yapının suretini zihninde taşır ve bunu bir numune bilerek taklit etmeye gayret eder.
Platoncular buna İdea yahut Asıl Numune (Örnek) derler, onun kendisine bakılarak yapılandan daha yetkin olduğuna inanırlar, bu varlık tarzını ideal yahut makul, diğerini ise maddi ve mahsus sayarlar.
Öyle ki bir kimse bir ev inşa ettiğinde iki evin bulunduğunu söylerler, biri ustanın zihnindeki akli ev, tek bir mahiyet olup [okunamadı], diğeri ise onun taştan, ahşaptan yahut benzeri maddeden imal ettiği, zihninde tasarladığı sureti o maddede cisimleştirdiği mahsus evdir. Dante buna telmihte bulunur, en yetkin varlık İdeadır, bu sebeple bu Akla Makul Alem adını verirler. Bu Aklın numunesine göre [okunamadı], bunun idaresi de zatı kadar yetkin olmalıdır, kendisine tabi olan her şeyi yönetir.
Son zikredilen ikisinin vasıfları kendi gezegenleriyle uyumludur. Tefekkür ehli insanlar Satürn’e, buyurgan olanlar Jüpiter’e benzer. Nazari olanlar kendi üzerlerindeki şeylerle, ameli olanlar ise altlarındakilerle meşguldür.
Bölüm VIII
Bu üç isim şu esaslar dahilinde birbirinin yerine kullanılır, Tanrı’da evvelemirde O’nun, sebep sıfatıyla, bütün eserlerinin fevkinde haiz olduğu üstünlüğü anlarız, bu sebeple O’na Coelus denir.
İkinci olarak, bu eserlerin meydana getirilişini anlarız ki bu da madun olanlara yönelişi gösterir, bu cihetle O’na bazen Jüpiter denir, lakin Optimus Maximus ilavesiyle. İlk meleki tabiat da bir çeşitlilik taşır.
Her mahluk bir kudret ve fiile sahiptir, Platon Philebos’ta ilkine sonsuz, ikincisine sonlu der. Zihindeki bütün noksanlıklar ilki sebebiyledir, bütün yetkinlikler ise ikincisinden neşet eder. Onun fiilleri üç türlüdür, ulvi olanlara dair olanı Tanrı’nın tefekkürüdür, kendi nefsine dair olanı kendisinin bilinmesidir, süfli olanlara dair olanı ise bu mahsus alemin meydana getirilmesi ve ihtimamıdır. Bu üçü fiilden hasıl olur.
Kudret vasıtasıyla süfli şeyleri var etmek üzere tenezzül eder, fakat her iki cihette de kendi zatında sabittir.
İlk iki fiilde, tefekkür halinde olduğundan Satürn diye adlandırılır, üçüncüsünde ise Jüpiter denir ki bu isim esasen onun kudretine, yani eşyanın meydana gelişinin sudur ettiği o cüze atfedilmiştir.
Aynı sebepten ötürü alemin Ruhu da, gerek kendi nefsini gerekse ulvi olanları tefekkür ettiği nispette Satürn diye tesmiye edilir, dünyevi şeyleri nizam altına almakla meşgul olduğunda ise Jüpiter olarak anılır, mademki alemin idaresi hakiki manada ona aittir, tefekkür ise Akla mahsustur, bu yüzden birine mutlak surette Jüpiter, diğerine ise Satürn denir.
Bölüm IX
Binaenaleyh bu alem, diğer bütün mahluklar gibi, bir ruh ve bir bedenden mürekkeptir.
Beden, müşahede ettiğimiz her şey olup unsurların birleşiminden teşekkül etmiştir.
Bunların feleklerde arızi bir varlığı vardır, felekler ay-altı şeyler gibi bu unsurlardan mürekkep değildir, zira öyle olsaydı süfli cüzlerin semavi cüzlerden evvel yaratılmış olması gerekirdi, zira unsurlar kendi içlerinde basittir ve birbirleriyle birleşerek kendilerinden meydana gelen mürekkep şeyleri hasıl ederler.
Bunların asli varlığı Ay’dan yeryüzüne doğrudur, iştirak eden ve noksan olan varlıkları ise yerin altındadır, bu durum tabiattaki ateş, hava ve suda aşikardır, tecrübe bunu her gün teyit etmekte ve tabiat filozoflarınca da ispatlanmaktadır.
Kadim teologlar dört cehennem nehri olan Akheron, Kokytos, Stiks ve Phlegethon ile bu duruma muammalı bir tarzda telmihte bulunurlar.
Alemin bedenini üç kısma ayırabiliriz, semavi, dünyevi ve esfel.
Şairlerin, Satürn’ün krallığının üç oğlu Jüpiter, Neptün ve Plüton arasında paylaşıldığını tahayyül etmelerinin asıl sebebi, bu cismani alemin üç yönlü başkalaşımını ima etmekten ibarettir, nitekim bu alem Satürn’ün idaresi altında kaldığı müddetçe, yani ideal akli varlığı içinde bulunduğu sürece tek ve bölünmezdir, dolayısıyla daha sebatkar ve kudretlidir, fakat oğullarının eline düştüğünde, yani bu maddi varlığa dönüştüğünde ve onlar tarafından bedenlerin üçlü mevcudiyetine göre üç parçaya ayrıldığında, ruhani bir mertebeden cismani bir mertebeye sukut ederek daha zayıf ve daha az kudretli hale gelir.
İlk cüzü, yani semavi olanı Jüpiter’e, son ve en altta olanı Plüton’a, orta kısmı ise Neptün’e atfederler.
Bütün oluş ve bozuluş bu hükümranlık sahasında cereyan ettiğinden, teologlar bunu durmaksızın alçalıp yükselen Okyanus ile remzederler, Neptün tabiriyle de oluşun başında bulunan kudreti veya uluhiyeti kastederler. Yine de bunların bu üç cüze ayrı ayrı suret bahşeden farklı ruhlar olduğunu vehmetmemeliyiz, zira alemin kendisi birdir ve ancak tek bir Ruhu olabilir, bu Ruh yeraltı cüzlerine hayat verdiğinde Plüton, ay-altı cüzlere hayat verdiğinde Neptün, semavi cüzlere hayat verdiğinde ise Jüpiter adını alır.
Nitekim Platon Philebos’ta, Jove ile hükümdar bir Ruhun kastedildiğini öne sürer ve bununla alemin diğer kısımlarını idare eden en muteber cüzünü kasteder.
Yalnızca bana ait bir kanaat olsa da bu görüşün, Greklerin izahatından daha doğru olduğunu zannediyorum.
Bölüm X
Platoncular, alemin Ruhundan sonra başka pek çok akli ruhun varlığını kabul ederler. Bunların en mühim sekiz tanesi semavi feleklerin ruhlarıdır ki onların kanaatine göre bu feleklerin sayısı mezkur adedi aşmaz, bunlar yedi seyyare ile sabit yıldızlar feleğinden ibarettir. Onu Tanrı’ya raptederek bir bakıma [okunamadı], bunlar meleğe tehavvül etmiş muhabbet alevidir.
Kısım V
[okunamadı] şairlerin dokuz [okunamadı], ilki (Evrenin evrensel Ruhu olan) Kalliope'dir, diğer sekizi ise kendi feleklerine dağıtılmıştır.
Bölüm XI
Platon, Evrenin Müellifinin dünyevi Ruhu ve diğer bütün akli Ruhları aynı kapta ve aynı unsurlardan var ettiğini ileri sürer, bu terkipte evrensel Ruh en yetkin, bizimki ise en az yetkin olandır, bu taksimat vesilesiyle onun cüzlerini müşahede edebiliriz. Âlemi birbirine bağlayan zincir olan insan, tam merkeze yerleştirilmiştir, tüm vasatlar kendi uçlarından pay aldığından ötürü, onun cüzleri de bütün âleme tekabül eder, bu sebeple ona Mikrokosmos denmiştir.
Âlemde evvelemirde cismani tabiat bulunur, bu tabiat göklerde ebedi, unsurlarda ve taşlar, madenler gibi unsurların bileşimlerinde ise fânidir. Ardından bitkiler gelir.
Üçüncü mertebe hayvanlarındır. Dördüncüsü akli Ruhlar, beşincisi ise meleksi Akıllardır (Nous).
Bunların fevkinde, hepsinin menşei olan Tanrı vardır. İnsanda da benzer biçimde iki beden bulunur, bunlardan biri ebedi olup Platoncuların Vehiculum Coeleste dediği ve doğrudan doğruya akli Ruh tarafından suretlendirilen bedendir, diğeri ise fâni, duyulur âleme tabi ve unsurlardan müteşekkil bedendir. Ardından, kendisi vasıtasıyla üremenin ve beslenmenin gerçekleştiği nebati yeti gelir. Üçüncü cüz, hissi ve muharrik olandır.
Dördüncüsü Akli cüzdür, Latin Peripatetikleri (Aristotelesçileri) tarafından Ruhun en son ve en asil cüzü olduğuna inanılmıştır.
Yine de, bunun fevkinde Fikri ve Meleksi olan mertebe yer alır, bunun en mükemmel cüzüne Ruhun Birliği deriz, bu da doğrudan doğruya diğer meleklerde, hayvanlarda ve bitkilerde bulunur.
Platoncular bu hususta ihtilaf ederler, Proklos ve Porphyrios yalnızca akli cüzün ölümsüz olduğunu savunurken, Ksenokrates ve Speusippos hissi cüzün de ölümsüz olduğunu söyler, Numenios ve Plotinos ise Ruhun tamamının ölümsüz olduğunu kabul eder.
Bölüm XII
[okunamadı] Tanrı'da bir Varlığa, ilk Akılda (Nous) Surete, akli Ruhta ise Pay Alınmış bir mevcudiyete sahiptir.
Tanrı'da suretler bulunmaz, lakin O'nun tarafından meleksi tabiatta var edilirler, bu tabiat vasıtasıyla da Ruha aktarılırlar, Ruh kendi fikri cüzlerine yönelip aydınlandığında, şeylerin hakiki suretlerini, yani İdeaları idrak eder. İnsanların Ruhları semavi Ruhlardan bu noktada ayrılır, semavi Ruhlar bedensel işlevlerinde Fikri olandan uzaklaşmazlar, bir yandan temaşa edip diğer yandan onları idare ederler, asla sukut etmezler. Oysa insanlar tefekkürden, ilimden ve duyulardan gaflete düşerek hatalara duçar olurlar. Bu esaretten kurtulmanın yegâne çaresi, aşka dayalı hayattır, bu hayat duyulur güzellikler aracılığıyla Ruhta Fikri olanın hatırasını uyandırarak onu bu dünyevi hayattan ebedi hayata yükseltir.
İkinci Kısım
Ruhun idrak yetileri hakikat ve batıl ile iştigal eder, birini tasdik eder, diğerini reddeder. İlki ikrar, ikincisi inkârdır. Arzu yetileri ise iyi ve kötü ile münasebet kurar, birine meyleder, diğerinden yüz çevirir. İlki sevgi, ikincisi nefrettir.
Sevgi, yöneldiği nesnelere göre kısımlara ayrılır, şayet zenginliğe yönelikse tamahkârlık, makama yönelikse ihtiras, semavi şeylere yönelikse takva, denkler arasında ise dostluk adını alır.
Biz bunları hariç tutuyor ve kendi içinde ya da en azından bizim nazarımızda güzel olan şeye malik olma arzusundan başka hiçbir manayı kabul etmiyoruz, bu arzu, her şeyi kuşattığından ötürü bir başkasının güzelliğine ve kemaline muhtaç yahut talip olamayacak olan Tanrı'nın mahlukata sevgisinden de, karşılıklı olması iktiza eden dost sevgisinden de farklı bir mahiyettedir.
Binaenaleyh Platon ile birlikte sevgiyi, güzelliğin arzulanması olarak tarif ederiz. Arzu, hakiki veya zahiri iyiye duyulan temayüldür. İyinin muhtelif nevileri olduğu gibi arzunun da muhtelif nevileri vardır.
Sevgi arzunun bir nev'idir, güzellik ise iyinin bir nev'idir, arzu ya tabiidir ya da bilinçlidir.
Bütün mahlukat, ilahi iyilikten pay almak suretiyle hususi bir [okunamadı] maliktir, bu onların nihai gayesidir, yöneldikleri bu merkez, mazhar kılındıkları saadet mertebesini de ihtiva eder.
Bu arzuya tabii arzu deriz, bu hal, mahlukatın farkında olmaksızın (tıpkı okçunun fırlattığı bir ok misali) hedeflerine sevk edildikleri ilahi tedbirin azametli bir delilidir.
Bütün mahlukat Tanrı'yı bu arzuyla diler, zira O, her bir cüze nakşolmuş ve her bir cüzde pay sahibi olan asli İyidir. Bu arzu her fıtratta, o fıtratın az veya çok olan kabiliyetine göre mevcuttur, az veya çok asil gayelere matuftur, yine de hepsinin nihai gayesi aynıdır, güçleri yettiğince Tanrı'ya vasıl olmaktır.
Nitekim Mezmurlar yazarının da belirttiği üzere, her mahluk Tanrı'ya ibadet ve hamdeder, Theodoretos'un ifadesiyle, adeta birer yakarıcı gibi yüzlerini O'na döner ve kendilerini O'na arz ederler.
Bölüm II
Arzunun diğer nev'i yalnızca bilinen şeylerle iştigal eder, tabiat tarafından takdir edilmiştir ki, idrak yetisinin yanında bir de arzulama yetisi bulunsun, iyi addedilen şeyi kucaklasın, kötü görülen şeyi reddetsin, nitekim kendi tabiatı gereği iyiye meyleder.
Hiç kimse bedbaht olmayı arzulamaz, fakat idrak melekesi çoğu defa kötüyü iyi zannettiğinden, kendi içinde kör olan arzulama melekesinin kötüyü arzuladığı vaki olur.
Bu durum bir bakıma ihtiyari sayılabilir, zira hiç kimse onu zorlayamaz, başka bir bakımdan ise gayriihtiyaridir, çünkü aklın hükmüyle aldanmıştır. Platon'un "Hiç kimse bilerek kötülük işlemez" derken kastettiği mana tam da budur.
Bölüm III
Her arzulama melekesinin hususiyeti şudur ki, arzulayan kimse arzuladığı şeye kısmen maliktir, kısmen de malik değildir, şayet ondan tamamen mahrum olsaydı, onu asla arzulamazdı, bu hakikat iki veçheyle teyit edilir.
Evvela, bilinmeyen hiçbir şey arzulanamaz ve bir şeyi bilmek, bir bakıma ona malik olmaktır, nitekim Aristoteles, "Ruh her şeydir, çünkü her şeyi bilir" der.
Mezmurlar'da da Tanrı şöyle buyurur, "Bütün mahlukat benimdir, çünkü onları bilirim."
Saniyen, arzulayan ile arzulanan arasında daima bir uygunluk ve müşabehet bulunur, her varlık, tabii yakınlık vasıtasıyla kendine en uygun olan şeyle ferahlar ve bekasını sürdürür, zıddı olan şeyle ise kederlenir ve helak olur.
Sevgi, birbirine benzemeyen şeyler arasında vücut bulmaz, iki zıt tabiatın uyuşmazlığı tabii nefrettir, nefret ise bilerek duyulan bir uyuşmazlıktır. Buradan şu netice çıkar ki, arzulanan şeyin tabiatı bir veçhile arzulayanın içinde mevcuttur, aksi halde aralarında hiçbir benzerlik bulunmazdı, lakin bu mevcudiyet nakıstır, zira bütünüyle malik olduğu bir şeyi aramak abes olurdu.
Bölüm IV
Arzu umumiyetle bilgiyi takip ettiğinden, muhtelif arzulama kuvvetlerine muhtelif bilme mertebeleri terfik edilmiştir.
Bilgiyi üç mertebeye ayırırız, Duyu, Akıl ve Zihin, bunlara refakat eden üç arzulama fazileti ise İştah, İhtiyar ve İradedir. İştah hayvanlarda, İhtiyar insanlarda, İrade ise meleklerdedir.
Duyu yalnızca cismani şeyleri bilir, iştah yalnızca böylesi şeyleri arzular, meleksi akıl ise tümüyle ruhani mefhumların temaşasına yönelmiştir, maddeden sıyrılmadıkça ve ruhanileşmedikçe maddi şeylere meyletmez, onların iradesi yalnızca zamandışı ruhani hayır ile beslenir.
Akli tabiat bu iki uç arasındaki vasattır, kimi zaman duyuya iner, kimi zaman Akıl mertebesine yükselir, kendi seçimiyle bunlardan dilediğinin arzularına tabi olur. Böylece görülür ki cismani nesneler duyusal iştah veya aklın duyuya meyleden seçimiyle, gayricismani nesneler ise meleksi irade veya aklın fikri yüksekliğe eren seçimiyle tercih edilir.
Kısım V
Güzellik umumi manada, üçüncü bir şeyi teşkil etmek üzere birbiriyle nispetli olarak uyuşan muhtelif şeylerin hasıl ettiği bir ahenktir.
Bir terkipte uzlaşan bu mizaç ve muhtelif tabiatların karışımı bakımından her mahluk güzeldir, bu cihetle hiçbir yalın varlık güzel değildir, Tanrı'nın kendisi dahi değildir, zira güzellik O'ndan sonra başlar ve kendisi olmaksızın hiçbir terkibin vuku bulamayacağı zıtlıktan doğar. O, zıtların birliği, dostane bir husumet, ihtilaflı bir uzlaşmadır. Bu sebepledir ki Empedokles niza ve uzlaşmayı her şeyin ilkesi kılmıştır, ilkiyle terkip oluşturan tabiatların çeşitliliğini, ikincisiyle ise bunların birliğini kasteder. Buna ilaveten yalnızca Tanrı'da niza bulunmadığını, zira O'nun muhtelif tabiatların birliği olmayıp saf ve terkipsiz bir varlık olduğunu bildirir. Bu terkiplerde birlik, zorunlu olarak zıtlığa galip gelmelidir, aksi takdirde nizam dağılır.
Şairlerin tahayyülünde Venüs'ün Mars'ı sevmesi de böyledir, zira bu güzellik zıtlık olmaksızın varlığını sürdüremez, kadın onu dizginler ve itidale kavuşturur, bu mizaç mezkûr zıtlar arasındaki çekişmeyi teskin eder.
Astrolojide dahi Venüs, yıkıcı tesirini dizginlemek üzere Mars'ın yanına yerleştirilmiştir, tıpkı Jüpiter'in habisliğini hafifletmek için Satürn'ün yanına konulması gibi. Şayet Mars her daim Venüs'e tabi olsaydı, yani ilkelerin zıtlığı kendi layık olduğu itidale boyun eğseydi, hiçbir şey asla dağılıp bozulmazdı.
Kısım VI
En geniş manasıyla güzellik budur, ahenk ile aynı şeydir, Tanrı'nın âlemi musikiye dayalı ahenkli bir mizaç ile varettiği rivayeti de buradan gelir.
Lakin ahenk hakiki manada seslerin ahenkli bir uyumunu ifade eder, dar manada güzellik ise işitilir şeylerdeki ahenk misali, görülür nesnelerdeki nispetli bir intizama taalluk eder. Bu güzelliğe duyulan arzu aşktır, aşk yalnızca tek bir bilme melekesinden, yani görmekten neşet eder, Plotinos'un da aşkı görme fiilinden türetmesine vesile olan budur.
Bu noktada Platoncu filozof itiraz edebilir, şayet aşk yalnızca görülür şeylere dairse, gayrigaybi tabiatlara, yani idealara nasıl tatbik edilebilir?
Cevabımız şudur, görme iki türlüdür, cismani ve ruhani. İlki duyunun görmesidir, diğeri ise meleklerle müşterek olduğumuz akli melekedir. Platoncular buna görme derler, cismani olan ise bunun yalnızca bir suretidir. Nitekim Aristoteles de Aklın ruh için ne ise, görmenin de beden için o olduğunu belirtir.
Homerostarafından Minerva'ya, yani Hikmet'e parlak gözlü denilmesi bundandır. Musa, Aziz Pavlus ve diğer veliler Tanrı'nın cemalini bu rü’yet ile müşahede etmişlerdir, ilahiyatçılar buna akli ve keşfi idrak, kutlu rü’yet derler ki bu salihlerin mükafatıdır.
Kısım VII
Görme gibi onun nesnesi olan güzellik de iki türlüdür, bunlar Platon ve şairimizce methedilen iki Venüs'tür. İlki avami Venüs denen duyulur güzelliktir.
Diğeri ise semavi Venüs tesmiye olunan, rengin göz için nesne olması gibi Aklın nesnesi olan idealardaki akli güzelliktir. Aşk da iki türlüdür, avami ve semavi, zira Platon'un buyurduğu üzere, ne kadar Venüs varsa o kadar âşık bulunması zorunludur.
Kısım VIII
Öyleyse Venüs, kendisinden aşkın neşet ettiği güzelliktir, hakiki manada onun validesidir. Güzellik aşkın ilkesi sıfatıyla değil, onun nesnesi sıfatıyla aşkın sebebidir, ruh ise tüm fiillerinde olduğu gibi aşkın fail sebebidir, güzellik ise onun maddi sebebidir.
Zira felsefede fail sebep babaya, maddi sebep ise [okunamadı] benzetilir.
Kısım IX
Semavi aşk, akli bir güzellik arzusudur.
İdealar, daha önce zikrettiğimiz üzere, Tanrı'da kendi menbaında olduğu haliyle şeylerin asıllarıdır, melek zihninde zati, ruhta ise iştirak iledir, ruh cevheriyle birlikte ilk zihnin idealarından ve güzelliğinden pay alır. Bundan ötürü semavi aşk en kâmil manada, bilakis ona en yakın surette, hakiki varlığıyla, Tanrı'nın doğrudan doğruya idealarla tezyin ettiği ilk zihindeki arzu iledir.
Kısım X
Platon der ki, aşk, tanrılar Venüs'ün doğumunu kutlamak üzere toplandıklarında, Jüpiter'in bahçesinde nektar ile sarhoş olan Poros'tan (Metis'in oğlu) ve Penia'dan peydahlanmıştır.
Kendi içinde şekilsiz olan tabiat, Tanrı'dan suret aldığında melek zihni halini alır, bu suret ise ilk güzellik olan idealardır. İdealar ilahi menbalarından nüzul ederken farklı bir tabiatla karışarak onun içine işler. İlk zihin kesafeti sebebiyle onların parlaklığını gölgeler ve geride bıraktıkları güzelliği arzular, bu arzu aşktır. Aşk, ideaların bolluğu olan Poros ile Jüpiter adını verdiğimiz o şekilsiz tabiatın yoksunluğu olan Penia karıştığında hasıl olmuştur. İdeaların ekildiği bahçe ve bunlarla tezyin edilmiş ilk zihin, kadimler tarafından Cennet tesmiye edilmiştir, Zerdüşt bizleri temaşa hayatına ve ebedi saadete davet ederek arayın, cenneti arayın demiştir. Bizim ilahiyatçılarımız bunu bahtiyar ruhların makamı olan Göğün En Yüksek Katına (Caelum Empyreum) hamletmişlerdir, Platon'a göre bu ruhların saadeti temaşadan ve Aklın (Nous) kemalinden ibarettir. Bu, Venüs'ün doğum günüdür, yani [okunamadı] meleksi zihne nüfuz etmesi ve kemale ermesidir.
Bütün tanrılar bu mecliste toplanmıştır, yani onların ideaları hazır bulunmuştur, zira Satürn derken hem gezegeni hem de onun ideasını kastediyoruz, bu Parmenides'ten ödünç alınmış bir ifadedir.
Öyleyse bu tanrılar, Venüs'ten evvel gelen idealardır, Venüs onların çeşitliliğinden doğan güzellik ve inayettir. Nektar ve ambrosia ziyafetine davet edilmişlerdir. Tanrı'nın nektar ve ambrosia ile ağırladığı bu varlıklar ebedidir, diğerleri ise ebedi değildir. Melek zihninin ideaları ilk ebedilerdir, Poros nektarla sarhoş olmuş, bu ideal bolluk ebediyetle dolmuştur, diğer idealar ise bu meclise kabul edilmemiş ve ölümsüzlükle donatılmamıştır.
Aynı gerekçeyle der ki, aşk diğer tüm tanrılardan evvel, Kaos'un sinesinde doğmuştur.
Kısım XI
Belirsiz ve kusurlu Suretlerle dolu olan Tabiat (zihnin karmaşık İdelerle dolup taşması gibi) arzuladığından,
Meleksi Zihin bu İdeleri yetkin kılmayı arzular, bu ise ancak kusurlarının Sebeplerine zıt Vasıtalarla gerçekleştirilebilir, bunlar da Kendi İlkelerinden Uzaklaşma ve zıt bir Tabiatla Karışmadır.
Bunların Devası, benzemeyen Tabiattan Ayrılma ile Tanrı'ya Dönüş ve (mümkün mertebe) O'nunla Birleşmedir.
Aşk, bu Güzelliğe duyulan Arzu, Zihni O'na Yönelmeye ve O'nunla Yeniden Birleşmeye sevk eder, Her Şey İlkesine yaklaştıkça daha yetkindir, ilk Çember budur.
Tanrı'nın Birliğinden sudur eden Meleksi Zihin, batınî Bilginin devranıyla yine O'na döner.
Eskilere göre bu, Yetkinliğe erişmiş Venus adultadır, Bu Yönelişe muktedir olan her Tabiat bir Çemberdir, yalnızca Akıl ve Akli olanlar böyledir ve bu sebeple yalnızca onlar Saadete, [okunamadı] İlkelerine, nihai Gayelerine ve en yüce İyiliklerine erişmeye kabil kılınmıştır, Bu durum ölümsüz Cevherlere mahsustur, zira maddî olanlar (hem Platoncuların hem de Peripatetiklerin kabul ettiği üzere) kendi üzerlerine yahut İlkelerine doğru bu Dönüş kabiliyetine sahip değildir.
Bunlar (Meleksi Zihin ve akli Ruh) iki makul Çemberdir, cismani Âlemde bunların karşılığı iki başkasıdır, onuncu Gök ilk Çemberin hareketsiz Timsalidir, hareketli semavi Cisimler ise ikincinin Timsalidir, İlkinden Platon bahsetmez, zira cismani Tabiatla tamamen farklı ve temsil edilemez durumdadır, lâkin Timaios'ta bu görünür Göğün tüm Çemberlerinin (ki kendisi bunları sabit Küre ve yedi Gezegen olarak ayırır) akli Ruh'taki o kadar Çembere tekabül ettiğini söyler, Bazıları Çember İsmini Tanrı'ya atfeder, eski İlahiyatçılar tarafından Cœlus diye adlandırılmıştır, en dıştaki Göğün Âlemi kuşatması gibi her şeyi ihata eden bir Küredir, Bir bakıma bu Tanrı'ya uyar, başka bir bakımdan uymaz, bir Noktadan başlayıp yine [okunamadı] Dönme Özelliği O'na [okunamadı], Zira hiçbir Başlangıç yoktur, ancak tüm Çemberlerin başladığı ve [okunamadı] o bölünmez nokta vardır, Ve bu Minvalde maddî Şeylerle de bağdaşmaz, onların bir Başlangıcı vardır lâkin dönemezler, Başka birçok Özellikte ise Tanrı ile uyuşur, O Varlıkların en yetkinidir, bu ise Şekillerin en yetkinidir, ikisi de Ekleme kabul etmez.
En son Küre tüm Cisimlerin Mahalli, Tanrı ise tüm Ruhların Mahallidir.
Ruh (der Platoncular) Bedende değildir, bilakis Beden Ruhtadır, Ruh Zihindedir, Zihin de en yüce Mahal olan Tanrı'dadır, bu sebeple kabalistler tarafından Makom (Yer) olarak adlandırılır.
Kısım XII
Üç Harit (Zarafet Tanrıçası) Venüs'ün Hizmetkârlarıdır, Thalia, Euphrosyne, Aglaia, Tazelik, Neşe, İhtişam, İdeal Güzelliğe eşlik eden Özelliklerdir.
Thalia, her Şeyin kendi eksiksiz Varlığında Daim Olmasıdır, bu sebeple Gençliğe taze denir, İnsan o vakit yetkin Hâlindedir, Yılları ilerledikçe bu hâl bozulur ve nihai Dağılışına varır. Venüs, her Şeyi birleştiren Nisbettir, Tazelik ise onun Devamlılığıdır.
İlk Venüs'ün bulunduğu İdeal Âlemde, ilk Tazelik de mevcuttur, zira hiçbir Makul Tabiat yaşlanarak Varlığından uzaklaşmaz.
Bu Özelliği, bu Venüs'e kabil oldukları nispette, yani münasip Nisbetleri devam ettiği müddetçe hissedilir Şeylere aktarır.
İdeal Güzelliğin diğer iki Özelliği, Aklın Tenvir Edilmesi olan Aglaia ve İradenin Arzu ve Sevinçle Dolması olan Euphrosyne'dir. Haritlerden biri Yüzü bize dönük olandır, Varlığımızın Devamı aksettirici bir Fiil değildir.
Diğer ikisi ise Yüzleri bizden öteye dönük, geri dönüyor gibi görünür, Akıl ve İradenin Amelleri aksettiricidir, bizden [okunamadı] geri döner.
Kısım XIII
Venüs'ün Denizden doğduğu söylenir, Madde, yani her Mahlûkun teşekkül ettiği Suretsiz Tabiat, durmaksızın akan, her Sureti kolayca kabul eden Su ile temsil edilir.
Bu durum Meleksi Zihinde ilk olduğundan, Melekler çoğunlukla Su ile ifade edilir, nitekim Mezmurlar'da, Göklerin fevkindeki Sular Tanrı'yı durmaksızın tesbih eder, Origenes böyle tefsir etmiştir, bazı Platoncular da (Homeros tarafından Tanrıların ve İnsanların Babası diye vasfedilen) Okyanus'u bu Meleksi Zihin, yani diğer tüm Mahlûkların İlkesi ve Menbaı olarak şerh eder, Gemistios ise onu Neptün olarak açıklar, tüm Suların Hâkimi olduğu gibi Meleksi ve İnsani tüm Zihinlerin de Hâkimidir.
İçenin ebediyen susamayacağı o diri Çeşme budur, (Davud'un buyurduğu üzere) Tanrı'nın Âlemi üzerine bina ettiği Sular bunlardır.
Kısım XIV
Porus (Tanrı'dan sudur eden İdelerin Bolluğu), Kutsal Metin'e iktibasla Platon tarafından Metis'in (Hikmet/İstişare) Oğlu diye tesmiye edilir, nitekim Kurtarıcımız Dionysios Areopagites tarafından İstişare Meleği, yani Baba Tanrı'nın Elçisi olarak adlandırılmıştır.
Aynı şekilde İbn Sînâ ilk İllete müşavere edici der, Zihin İdeleri kendinden değil, bu görünür Âlemi inşa etmek için Bilgi ve Mahareti Hikmeti vasıtasıyla devraldığı Tanrı'dan alır.
Kısım XV
Platon'a göre Aşk, Tanrıların en Genci ve en Yaşlısıdır.
Onlar, diğer tüm Şeyler gibi, İdeal ve Tabii olmak üzere iki türlü Varlığa sahiptir. Tabii Varlığında ilk Tanrı, kendi varlığını diğerlerine taksim eden Aşktı, İdeal Varlığında ise en sonuncusuydu.
Aşk, İdelerin Meleksi Zihne inişiyle doğdu, bu İdeler Aşk'ın Tanrı'ya Yönelişi ile yetkin kılınana kadar Meleksi Zihnin Mahiyeti kâmil olamazdı.
Meleksi Zihin Tabii Varlığını Aşk'a borçlu olduğundan, bu Zihnin ardından gelen diğer Tanrılar, tabii Varlıklarında zorunlu olarak O'ndan daha gençtir, her ne kadar İdeal Varlıklarında O'ndan önce gelseler de, zira bu İdeler kusurlu da olsa suret bulmuş Tabiata dahil olana kadar doğmuş değillerdi.
Kısım XVI
Zaruriyet Âleminin Aşk Âleminden evvel olduğu söylenir.
Her Mahlûk iki Tabiattan mürekkeptir, Maddî olan, yani kusurlu olan (ki burada Zaruriyetten bunu anlarız) ve Sûri olan, yani Yetkinliğin Vesilesi.
Mahlûkun en çok pay aldığı Tabiatın galip geldiği ve Mahlûkun ona tabi olduğu söylenir.
Bu sebeple İdeler kusurlu iken Zaruriyetin (Maddenin) hüküm sürdüğü ve tüm Kusurların bu Esnada vuku bulduğu kabul edilir.
Aşk Hükümranlığına başladıktan sonra ise tüm Yetkinlikler hasıl olmuştur, zira Zihin onun vasıtasıyla Tanrı'ya döndüğünde, kendisinde evvelce kusurlu olan ne varsa kemale ermiştir.
Kısım XVII
Venüs'ün Kadere hükmettiği söylenir.
Kader olarak adlandırılan, bu hissedilir Âlemdeki İlletler ve Neticelerin Tertibi ve Teselsülü, Makul Âlemin Tertibine, yani ilahi tedbire tabidir.
Bundan ötürü Platoncular, İnayet’i, yani İdeaların tanzimini, nihai gayesi olan ve diğer bütün şeyleri kendisine sevk ettiği Tanrı’ya tabi olan ilk Akıl’a (Nous) yerleştirirler.
Böylece, Âlemin Düzeni olan Kader’in tabi bulunduğu bu İdeaların Düzeni olan Venüs, ona hükmeder. Kader üç kısma ayrılır, Klotho, Lakhesis ve Atropos.
İnayet’te bir ve Ezellikte bölünemez olan şey, Zaman ve Kader dairesine girdiğinde Geçmiş, Şimdiki Zaman ve Gelecek olarak taksim edilir.
Başkaları Atropos’u sabit feleğe, Klotho’yu yedi gezegene, Lakhesis’i ise ay-altı âleme atfeder. Yalnızca zamana bağlı ve cismani şeyler Kader’e tabidir, gayricismani olan Akli Ruh ise ona galebe çalar, ancak İnayet’e tabidir ki İnayet’e kulluk etmek hakiki hürriyettir, irade, onun kanunlarına itaat ederek arzuladığı gayeyi elde etmeye bu sayede sevk olunur.
Ve bu kulluktan kendini azat etmeye her yeltendiğinde, hür iken bir hizmetkâr ve evvelce efendisi olduğu Kader’in kölesi hâline gelir. İnayet’in kanunlarından sapmak, aklı terk edip cismani olduklarından ötürü Kader’in hükmü altında bulunan duyuların ve akıldışı iştihanın ardına düşmektir.
Bunlara hizmet eden kimse, hizmet ettiği şeylerden çok daha fazla köledir.
İdealar Tanrı’dan Meleki Akıl’a nüzul ettiği ve onda İlahi Aşk denen Makul Güzellik sevgisini peydahladığı gibi, aynı İdealar Meleki Akıl’dan Akli Ruh’a da nüzul eder, lakin Meleki Mükemmellikten mahrum olduğu nispette onda daha kusurludur. İnsani Aşk işte bunlardan neşet eder.
Platon birincisinden, Plotinos ise ikincisinden bahseder, Plotinos, İdeaların Meleki Akıl’da araz değil cevher olduğunu ispatladığı aynı delille, Ruhtaki İdeaların, yani nev’i teşkil eden akli ilkelerin de cevheri olduğunu gösterir ve bu hususi akli ilkelere nispetle latif ve parlak bir aşka sahip olduğu için Ruh’u Venüs olarak tesmiye eder. Zira Aşk, cismani nazar vasıtasıyla duyulur olana duyulan iştihadır.
Bu güzelliğin illeti, hareket ettirici kudretiyle görünür göktür.
Bizim hareket kabiliyetimiz, ameliyesinin aletleri olan kas ve sinirlerden ibaret olduğu gibi, göğün hareket ettirici kudreti de dairesel ve ebedi harekete muvafık bir cisimle techiz edilmiştir, Ruh, bir nakkaşın fırçası misali bu vasıtayla şu süfli maddeyi muhtelif suretlere tebdil eder.
Böylece bayağı Venüs, yani maddi suretlerin güzelliği, fail illetini göklerin hareket ettirici kudretinden, suri illetini ise, görünmeyen Güneş’in İdeaları aydınlatması gibi görünen Güneş tarafından aydınlatılan renkten alır, cüzlerinin tenasüp ve hakiki nizamındaki payı ise, yalnızca kendi tesiriyle aşkı celbeden ışık ve rengin tavassutuyla nazara intikal eder.
İdealar Akıl’a indiğinde, bu İdeal Güzelliğin kaynağından lezzet alma arzusu uyanır, duyulur güzellik göze aktığında ise, bu güzelliğin menşei olan şeyle birleşmeye dair iki yönlü bir iştiha hâsıl olur, biri hayvani, diğeri akli olan bu iki temayül, behimi ve insani aşkın mebdeidir.
Duyuların ardına düşersek, bu güzelliği müşahede ettiğimiz bedeni onun menbaı addederiz, buradan da onunla en mahrem imtizaç olan cima arzusu doğar. Bu, akıldışı mahlukatın aşkıdır.
Fakat Akıl bilir ki beden, bu güzelliğin aslı olmaktan fersah fersah uzaktır, bilakis onun zevaline sebep olur ve Ruh, bedenden ne kadar tecrit edilirse kendi tabiat ve şerefinden o kadar haz alır. Bedenin içindeki duyu suretine takılıp kalmamalı, o sureti cismani sirayetin bütün bakiye ve tortularından arındırmalıyız.
Ve insan, mücerret olarak mütalaa edilen yahut bedenle ittisali dairesinde düşünülen Akli Ruh ile fehmedilebileceğinden,
İlk manada insani aşk, Semavi Aşk’ın suretidir, ikinci manada ise duyulur güzelliğe duyulan arzudur, bu güzellik Ruh tarafından maddeden tecrit edilerek, tabiatının elverdiği ölçüde, akli bir mahiyete büründürülür.
İnsanların ekserisi bundan öteye geçemez, daha kâmil olan diğerleri ise, Ruh’un bedene gark olmadan evvel müşahede ettiği o daha mükemmel güzelliği hatırlayarak, onu yeniden temaşa etmeye dair akıl almaz bir şevkle alevlenirler, bunun peşinde koşarken kendilerini bedenden kabil olduğunca tecrit ederler ve Ruh, asli şerefine rücu ederek bedenin mutlak hâkimi olur.
Bu, insanın bir kemalden diğerine terakki ettiği semavi aşkın timsalidir, nihayetinde Ruh, Akıl (Nous) ile tastamam birleşerek bir meleğe dönüşür.
Bu ilahi kudretle maddi cüruftan tasfiye edilen ve ruhani bir aleve tehavvül eden insan, Makul Göğe uruç eder ve pederinin sinesinde saadetle sükûnete erer.
Zira bayağı aşk, yalnızca maddeye gömülmüş ve onun tarafından mağlup edilmiş, yahut en azından ızdırap ve ihtiraslarla sekteye uğramış Ruhlar’da bulunur. Meleki aşk ise Akıl’dadır ve onun gibi ezelidir.
Yine de bu durum sadece bir istidlaldir, zira ekseriyet Akıl’dan yüz çevirip duyulur nesnelere ve cismani kaygılara yönelir. Fakat bu semavi ruhlar öylesine mükemmeldir ki her iki vazifeyi de ifa edebilir, bedeni idare ederken yüce hakikatlerin tefekküründen alıkonmazlar.
Şairler bunları iki çehreli Janus ile remzederler, bir çehresi öne, duyulur nesnelere bakar, diğeri ise makul olanlara.
Daha az kâmil olan ruhların tek bir çehresi vardır, onu bedene çevirdiklerinde Akıl’ı göremezler ve onun tefekküründen mahrum kalırlar, Akıl’a çevirdiklerinde ise bedeni göremez ve onun idaresini ihmal ederler.
Bu yüzden, cismani idareyle iştigal etmek için Akıl’ı terk etmek mecburiyetinde kalan ruhlar, İlahi İnayet tarafından zevale mahkûm, fani bedenlere hapsedilmiştir, şayet kendilerini kirletmezlerse, bu bedenlerden azat edildiklerinde kısa zamanda fikri saadetlerine rücu edebilirler.
Tefekkürden menedilmemiş diğerleri ise ebedi ve tagayyür kabul etmez bedenlere rabtedilmiştir.
O hâlde, araya hareket girmesi hasebiyle Zaman’ın mebdeleri olarak Janus ile remzedilen semavi ruhlar, Akıl’daki İdeal Güzelliği onu daima sevmek gayesiyle, süfli ve duyulur nesneleri ise onların güzelliğini arzulamak için değil, öteki güzelliği onlara feyzettirmek için temaşa ederler.
Ruhlarımız da bedenle birleşmeden evvel benzer şekilde iki çehreliydi, lakin sonra adeta ortadan ikiye yarıldılar ve yalnızca tek bir çehreleri kaldı, bu çehre duyusal yahut akli nesnelerden hangisine yönelirse, diğerinden mahrum kalır.
Böylece bayağı aşk semavi aşkla imtizaç edemez ve makul güzelliğin temaşasıyla vecd içine düşen insan, cismani olana karşı körleşir, Kallimakhos’un ima ettiği vechile.
Beşinci İlahi, Pallas’ı çıplak görüp gözlerini kaybeden Teiresias masalında geçer, yine de onun tarafından kâhin kılınmıştır, tanrıça onun bedeninin gözlerini kapatırken, hem şimdiki zamanı hem de geleceği seyrettiği zihninin gözlerini açmıştır.
Homerostos’a şiirdeki tüm Fikrî Tefekkürleri ilham eden Akhilleus’un hayaleti, onu cismani görme yetisinden mahrum bırakmıştır. Semavi Aşk, her Ruhun Aklında ebediyen yaşasa da, yalnızca bedenin kaygılarından yüz çeviren ve Aziz Pavlus gibi, bedende mi yoksa beden dışında mı olduklarını bilmediklerini söyleyebilen o pek az kimse ondan istifade eder.
Vaiz Kitabı’nda gördüğümüz üzere, insan bu Mertebeye bazen erişir, lakin orada ancak kısa bir süre kalabilir.
Kısım XXII
Ruhumuzda (doğası gereği duyulur yahut makul Güzelliğe karşı farksız olan) üç Aşk bulunabilir, biri Akılda olan meleksi aşk, ikincisi insani aşk, üçüncüsü ise hissi aşk. Son ikisi aynı Nesneyle, yani cismani Güzellikle meşguldür, hissi olan dikkatini bütünüyle ona diker, insani olan ise onu Maddeden tecrit eder.
İnsanlığın büyük kısmı bu ikisinden öteye geçmez, lakin Anlayışları Felsefe ile arınmış olanlar, duyulur Güzelliğin daha mükemmel bir başkasının yalnızca bir Sureti olduğunu bilerek onu terk eder ve semavi olanı görmeyi arzu ederler, [okunamadı] hatırlarına [okunamadı], bu zihni Yükselişte sebat ederlerse nihayetinde ona nail olurlar, başlangıçtan beri içlerinde mevcut olduğu halde başka Nesnelere yöneldiklerinden farkına varmadıkları şeyi yeniden kazanırlar.
Sone.
Aşk (ki onun, Eli yönetir Yüreğimin sıkı dizginlerini, Ve ona hükmetse de, küçümsemez Oraya ilk kez kendisinin tutuşturduğu Ateşi Dindarca bir İhtimamla beslemeyi), Emreder çekingen Ruha anlatmasını, Ne alevlerin barındığını Göğsünde, Korku onu ikna etmek ister Böylesine yüce bir Tasarının Vazifesinden geri durmaya,
Lakin onun zayıf Direnci boşa çıkar, Daha büyük bir Kudrete karşı hiçbir kudret kâr etmez. Aşk, onun Uçuşunu ilerletmek için ödünç verecektir, Yüreğimin içine indiği o Kanatları, Ki orada ebediyen dinlenmek üzere, Çoktan kurmuştu Yuvasını,
Ben de oradan bana dikte ettiği şeyleri yazarım, Ve böylece onu kendi Işığıyla tasvir ederim.
Yaratılmamış Hayrın mukaddes Pınarından, Akan Aşkı terennüm ederim, Ne vakit doğduğunu, Göğü nasıl harekete geçirdiğini, Ruha Nasıl Suret verdiğini ve Dünyayı nasıl idare ettiğini.
Yürekte gizlice pusuya yatarak, Keskin Silahlarının mahir Sanatıyla, İnsanı ağır Topraktan nasıl çözdüğünü, Onu Göklerin katına erişmeye zorladığını.
Nasıl tutuştuğunu, nasıl alev aldığını, nasıl yandığını, Hangi Kanunların rehberliğinde kimi zaman Göğe yöneldiğini, kimi zaman Yeryüzüne indiğini, Kimi zaman her ikisinin arasında durup hiçbirine eğilmediğini, Apollon, sana yakarıyorum, Böylesine büyük bir Yükün altında eğilerek.
Aşk, bu karanlık Tasarıda bana yol göster, Ve kendi kanatlarınla donat benim kısa Kanatlarımı,
Hakiki Gökten gelen o mukaddes Güneş, Meleksi Akla akıp, Ve canlanmış Yapraklarla bezeyerek, Kendi İlk-doğanı üzerine Suret bahşettiğinde, Fıtri Arzularla alevlenerek,
Kendi en yüce Hayrına can atar, Bu [okunamadı] ile onun zengin Göğsü, Çeşitli Suretlerle mühürlenir, Ve bu Aşkla yücelerek, Uğruna yandığı Güneşe dönüşür, Gökten Meleksi Akla parlayan O Işığın uyandırdığı bu Alev, En kadim Aşkın dindar Şuasır, Gök, Eli Kıbrıs Asasını tutan Kraliçeyi doğurduğu o Gün, Zenginlik ve Yokluktan peydahlanmıştır.
Aşk dolu Kypris’in Kollarında doğan, Onun parlak Güzelliğinin Güneşi ısıtır.
Bununla hasıl olur ilk Arzumuz, Yeni Bağlara yakalanarak, Ebedi Hayrımızın mukim olduğu yere Rehberlik eden şerefli Yolu izler.
Bununla tutuşur Yüreklerimizde, Sayesinde yukarıdan İnsanlığa Hayatın aktığı O hoş Işıkları saçan Ateş, Ölürken parıldayan, lakin öldükçe daha da büyüyen,
Bununla akar o ölümsüz Çeşme, Aşağıda Göklerin şekillendirdiği her şeyi bahşeden, Bununla iner, Zihinlerimizi Yukarıya davet eden o Işık Sağanağı, Bununla ilham eder ebedi Güneş, Ve Ruhları mukaddes bir İhtişamla tutuşturur,
Bir Tanrı bahşeder Akla, Varlığını, Hayatını ve Anlayışını,
Böylece Akıl tanıtır Ruha, Nasıl idrak edileceğini, nasıl hareket edileceğini ve nasıl tasvir edileceğini, Böylece hazırlanan Ruh, ebedi Göğsün Tasarılarında Işıldayan Güneşi [okunamadı], Ve burada kendi kapsadığı şeyi yayar, Kendi Mertebesinin altındaki, Hareketi ve Hissi kullanan her Şeyi,
Yaşamaya, bilmeye ve amel etmeye sevk eder. Aşağı Venüs buradan doğmuştur, Göklerde parıldayan, lakin [okunamadı] yaşayan, Ve Dünyanın üzerine Gölgesini seren,
Daha yaşlı olan, Güneşin Aynasında seyreder Karanlık bir Gölgenin karışık Perdesi ardından Müphem bir surette görünen Yüzünü,
O, Güneşten İhtişam devşirir, Ve diğerine bu İhtişamı verir, Semavi Aşk buna bağlıdır, Daha genç olan avami Aşk ise ona refakat eder.
Tanrının ebedi Nazarından teşekkül ederek, Güneşin en ulvi Makamından, Ruh, İnsanın Yüreğine iner, Yıldızından ödünç aldığı ve semavi Arabasında getirdiği O Kıymeti, harikulade bir Sanatla Oraya nakşederek, İnsani Maddenin elverdiği ölçüde,
Böylece inşa eder kendi zarif Konağını, Yine de ilahi Mühürden çıkan tüm o Alevler Farklı surette meyleder, Burada suret bulan Güneş, Işınlarını Bir başkasının Göğsüne akıtır, Onun muvafık Ruhunda konaklar, Ve onu erdemli Şualarıyla yaldızlar, İçinde Muhabbet hasıl olan Yürek, Böylece hoş bir Yanılgıyla beslenir.
Hoş Yanılgının hüküm sürdüğü YÜREK, Bu Nesneyi kendi Çocuğu addeder, İçinde parıldayan o latif Işık vasıtasıyla (Nadir bir semavi [okunamadı] arındırır, Ve Nihayetinde derece derece ulaştırır, Onun ilk İhtişamlarının mukaddes pınarına,
Bu ilahi Nazardan, tek bir Güneş geçer Üç parlak Yakıcı Camın içinden, Ruhun, Bedenin ve Zihnin tevarüs ettiği Tüm Güzelliği tutuşturarak.
Göz tarafından ilk kez zapt edilen o zengin Ganimetler, Ruhun hemen yanındaki Hizmetkârına iletilir, Orada mukim olan, onları Göğse yollar, Islah edilmiş lakin henüz ifşa edilmemiş halde,
Yürek Güzelliği Maddeden alır, Pek çok olandan bir Mefhum vücuda getirir, Ve Tabiatın Kanunlarınca Ayrı kılınmış şeyleri, Tek bir Resimde bir araya getirir.
Aşk ile kendi Zürriyetini Kendi içinde görmeye meftun olan YÜREK, Bunu, Suyun Yüzeyine vuran Güneşin akis Şuaları gibi seyreder, Yine de birtakım ilahi, gerçi bulutlanmış bir Işık, Burada pırıldar görünür ve davet eder,
Kısım V
Dindar Ruh, artık donuk Gölgesini Yeryüzünün engin Küresi üzerinde serilmiş Görmeyen daha yüce bir Güzelliği,
Fakat hakiki Güneş’in mutlak parıltısının en hakiki sureti artık nazardadır. Böylece Zihne dahil olan Ruh,
Orada öylesine bir müphemlik bulur ki, Gayesini daha berrak bir Işığa tevcih eder ve ilk Güneş’in civarına uçar,
Onun ihtişamıyla güzelleşir, Onu sevmekle akar cümle Güzellik
Zihne, Ruha, Dünyaya ve bu geniş Kürenin ihtiva ettiği her şeye. Lakin dur,
Aşk, beni haddimin ötesine zorlayacak olan bu cüretkâr gidişi durdurur. Ey Yüce Kudret,
Şayet yalnızca çiçekleri kuşanmakla kalmayıp zengin meyveye de malik olan bir Ruh zuhur ederse, Işığını ona bahşet, maadasından esirge.
Üçüncü Kısım
ilimler, amiyane Aşk tabii yahut ahlaki felsefeye, ilahi Aşk ise ilahiyata yahut metafiziğe aittir.
Süleyman ilkini bir tabiat filozofu sıfatıyla Vaiz’de, ahlaki bir filozof olarak Meseller’de, ikincisini ise Kutsal Yazılar’daki tüm ezgilerin en ilahisi addolunan Ezgiler Ezgisi’nde mükemmelen şerh eder. Her iki Aşk da farklı zümrelere aittir. İlahi Hikmet tarafından yaratılmış Şeyler arasında tesis edilen başlıca nizam, her dun (aşağı) Tabiatın bilvasıta tabi olduğu ulvi olan tarafından idare edilmesidir, ona itaat ettiği müddetçe her türlü fenalıktan muhafaza olunur ve hiçbir mani olmaksızın mukadder saadetine sevk edilir, lakin kendi hürriyetine haddinden fazla muhabbet duyarak serazat bir hayatı faydalı olana tercih etme arzusuyla ulvi Tabiata isyan ederse, çifte bir müşkülatın içine düşer.
Evvela, dümencisi tarafından terk edilmiş bir sefine gibi, limana ulaşma ümidi kalmaksızın kâh bir kayaya, kâh diğerine çarpar. Saniyen, fevkindekini kendi hâkimiyetinden mahrum bıraktığı için, kendi tahtındaki Tabiata olan hâkimiyetini de zayi eder.
Gayrinatık (akıl dışı) Tabiat bir başkası tarafından idare olunur, zira noksanlığı sebebiyle herhangi bir şeyi idare etmeye gayrikabildir.
Tanrı, telaffuz olunamaz mükemmelliğiyle her şeyin rızkını ve nizamını tedvir eder, kendisi ise başka birinin ilahi tedbirine muhtaç değildir.
Bu iki kutup, yani Tanrı ile Hayvanlar arasında, başkalarını idare eden ve başkaları tarafından idare olunan Melekler ve natık Ruhlar yer alır. Doğrudan Tanrı tarafından tenvir edilen meleklerin ilk hiyerarşisi, hemen altındakileri aydınlatır, sonuncusu ise (Platoncular tarafından Demonlar, İbraniler tarafından [okunamadı], İnsanların Muhafızları olarak tesmiye edilenler) bizim gayrinatık mahlukata tâyin edilişimiz gibi üzerimize dikilmiştir. Melekler ilahi Kudrete tabi kaldıkları müddetçe, kendi [okunamadı] Tanrı ile muhafaza ettiler, lakin başkaları üzerindeki iktidarlarından mahrum kaldıklarında, bizi kendi hükümranlıklarından azat olmuş görerek, hasetle her an salahiyetimize pusu kurarlar. Aynı nizam küçük âlemde, yani Ruhumuzda da mevcuttur,
Aşağı melekeler, kendilerine tabi olduklarında hataya düşmeyecekleri Ulvi melekeler tarafından sevk ve idare olunur.
Muhayyile melekesi harici hislerin hatalarını tashih eder, Akıl (Reasoun) ise Akıl (Nous) tarafından tenvir edilir, muhayyilenin Akla itimat etmediği yahut Aklın kendine fazla güvenerek Akla (Nous) mukavemet ettiği anlar haricinde asla dalalete düşmeyiz. Müstehiyye (arzu) kuvvesinde iştihalar akli olan tarafından, akli olan ise entelektüel olan tarafından idare olunur, şairimiz de bunu ima ederek şöyle der, [Aşk, onun eli yüreğimi sımsıkı dizginlerle idare eder.]
Müdrike kuvvetleri başta, müstehiyye kuvvetleri ise kalpte mukimdir.
İyi tanzim edilmiş her Ruhta iştaha, Platon’un Phaidros’unda istiare ettiği dizgin mecazıyla ima olunan entelektüel Aşk tarafından sevk ve idare edilir.
[Aşk, uçuşumu yükseltmek için, Yüreğime uruc ettiği Kanatları ödünç verecektir]
Herhangi bir ulvi faziletin nüzul ettiği söylendiğinde, onun kendi yüceliğini terk edip bize indiğini kastetmeyiz, bilakis o bizi kendine doğru cezbeler, onun bize nüzul etmesi, bizim ona uruc etmemiz demektir, aksi takdirde böylesi bir ittisal faziletin noksanlığı olurdu, onu kabullenenin kemali değil. Kutsal pınardan fışkıran aşk,
İlahi Hayrın Menbaından Ruhlarımıza akar ve bu feyiz orada nihayete erer, [Tevellüd ettiğinde, vesaire.]
[okunamadı]
İdealann Nizamı, Suduru ve Teveccühü.
[Gökleri nasıl hareket ettirdiğini, Ruha Suret verdiğini ve Dünyayı idare eylediğini.] Bu üç vasfın fail sebebi Aşk değildir. Meleki Akıldaki İdeaları Tanrı halk eder, Akıl ise Ruhu ideal güzellikle tezyin eder, Gökler kendi mahsus Ruhu vasıtasıyla hareket eder, lakin
Aşk olmaksızın bu mebadiler tecelli etmez, Akıl’ın Tanrı’ya, Ruh’un da Akıl’a teveccühünün illeti odur, o olmasaydı ne İdealar Bir’e nüzul ederdi ne de nev’e mahsus akli suretler Diğerine, bunlarla tenvir edilmeyen Ruh, Göğün hareketi vasıtasıyla maddeden bu mahsus sureti çekip çıkaramazdı.
Tanrı’dan ilk sudur (İdeaların bolluğu) Meleki Akla nüzul ettiğinde, Akıl onların kemalini arzulayarak Tanrı’ya rücu eder ve O’ndan iştiyak duyduğu şeyi temin eder, ona ne kadar kâmilen malik olursa, o kadar vecd ile sever.
Karanlık Akıldan ve İdealardan doğan bu Arzu (Semavi Aşk), bu kıtada izah olunur, [hakiki Semavat] Tıpkı semanın cümle mahsusatı ihtiva etmesi gibi, yaratılmış cümle mevcudatı ihtiva eden Tanrı.
Zira Platonculara göre yalnızca ruhani şeyler hakiki ve gerçektir, maadası bunların yalnızca gölgeleri ve suretleridir. [Mukaddes Güneş] Tanrı’dan cevelan eden İdeaların Işığı. [Hayat bulmuş yapraklar]
Yapraklar istiaresi, bu İdeaların ekilmiş olduğu Jüpiter’in bostanına taalluk eder.
Kendi içlerinde amel etme prensibini barındırdıkları için Hayat bulmuşlardır, Zihne eriş (enteleksiyon) en ulvi hayattır, nitekim Mezmurlar’da şöyle denir, Bana Fehm ihsan eyle ki yaşayayım, nitekim Kabalist de Hikmet olan ikinci Sefira’ya Hayat ismini atfeder, [Suret bahşederek tezyin eden]
Tezyin etmek, arızi bir kemalden ötesini ifade etmez, oysa İdealar Zihnin cevheridir, bu sebeple suret bahşeden tabirini ilave eder, bunlar ona haricden gelse dahi, onları araz kabilinden değil, kendi asli batıni fiili olarak kabul eder, yazarımız da bunun onun fıtri arzularını ikmal ettiğini ima eder.
[Ve bu Aşk ile yükselerek Uğruna yandığı Güneş’e döner.]
Aşk, seveni sevilene tahvil eder. [Zenginlik ve İhtiyaç] Poros ve Penia. Semavi Aşk’ın vasıfları bu kıtada aşikâr kılınır, [Kayıtlara tutulmuş]
Beden tarafından baskılanan Ruhun Makul Güzelliğe duyduğu arzu uykudadır, lakin Aşk ile uyandığında, bedenin duyulur güzelliği vasıtasıyla nihayet bunların Menbaına, Tanrı'ya sevk edilir. Ölürken parıldayan, parıldadıkça da büyüyen.
Hareket ve amel hayatın alametleridir, bunlardan mahrumiyet ise ölümdür, kendini akli kısma hasreden kimsede rasyonel ve duyusal yetiler zeval bulur, insan rasyonel olan ile insandır, akli olan ile meleklerle irtibat kurar, insan olarak ölür, bir melek olarak dirilir.
Böylece kalp, Akli Aşkın alevleri içinde ölür, yine de yok olup tükenmez, aksine bu ölümle büyür, yeni ve daha yüce bir hayat kazanır. Platon'da Alkestis ve Orpheus kıssaları. Bu kıta duyulur güzelliğin bir tasviridir, Yaşlı olan, Güneş'in aynasında okur çehresini, koyu bir gölgenin bulanık perdesinden meçhulce görünen.
Duyulur ışık, cismin fiili ve tesiridir, ruhani ışık ise Makul Güzelliğin. Fikirler, zihne nüzul ederlerken, gecenin içindeki renkler ve suretler gibiydi.
Ay ışığında güzel bir nesne gören kimsenin, gündüz vaktinde onu daha kâmil bir surette temaşa ve tecrübe etmeyi arzu etmesi gibi, kendi kusurluluğunun gecesi sebebiyle İdeal Güzelliği kendi içinde soluk ve mat (müellifimizin koyu bir gölgenin perdesi dediği minvalde) zayıfça müşahede eden zihin de, güzelliğini onunla kemale erdirmek için ay misali ezeli Güneş'e döner, ona yönelerek makul bir ışık haline gelir, semavi Venüs'ün güzelliğini tavzih eder ve onu ilk Zihnin nazarında görünür kılar. Kısım V.
Duyulur güzellikte evvelemirde nesneyi nazar-ı itibara alırız, bu nesne gece yarısında da öğle vaktinde de aynıdır. İkincisi ışıktır ki bir bakıma onun ruhudur.
Müellif, duyulur güzelliğin ilk kısmının (cismani suretler) Akli Güzelliğin ilk kısmından (ideal suretler) neşet etmesi gibi, duyulur ışığın da Fikirlerin üzerine nüzul eden Akıl'dan (Nous) süzüldüğünü kabul eder. VI, VII, VIII.
Cismani güzellik, ilk olarak, bedenin maddi tertibini tazammun eder, bu tertip miktarca cüzlerin nispî tenasübünden ve mesafesinden, keyfiyetçe ise suret ve renkten mürekkeptir.
İkincisi, güzel olan her şeyde parıldayan ve zarafetten daha münasip bir tabirle ifade olunamayan muayyen bir keyfiyettir.
İnsanoğlunda aşk ateşini tutuşturan hakiki Venüs, yani Güzellik tastamam budur, bunun bedenin nizamından, nazarından, hatların suret ve renginden hasıl olduğunu iddia edenler, tecrübe ile kolayca ilzam edilirler. Her cüzü kusursuz ve fevkalade olan pek çok kimsenin bu zarafet ve letafetten mahrum olduğunu, mezkûr hususi şartlar bakımından daha az kâmil olan başkalarının ise fevkalade zarif olduğunu görürüz. Nitekim Catullus şöyle der,
Çoğu kimse Quintia'yı güzel, dilber ve uzun boylu addeder, Endamı da düzgündür, ayrı ayrı baksam hepsini tasdik ederim, Lakin topyekûn güzel demem ona, Zira o koca endamda tek bir zarafet dahi bulunmaz.
O, kadının keyfiyet, suret ve miktar kemalini teslim eder, lâkin bu zarafetten yoksun olduğu için onu alımlı saymaz. Binaenaleyh bu hal, kâmil ve nurani olduğunda bedenine dahi kendi haşmetinin kimi şualarını akıtan Ruha hamledilmelidir. Musa dağdaki İlahi Müşahededen indiğinde, çehresi öylesine dehşetli bir nur saçıyordu ki, kavmi örtünmedikçe ona bakamıyordu. Porphyrios, Plotinos'un ruhu İlahi Murakabe ile teali ettiğinde fevkalade [okunamadı] cismani güzelliğin külli mahiyetini bizatihi kendinde nakleder.
Ruhun, duyuların ötesine geçmediği müddetçe erişebileceği en yüksek mertebe budur. 4.
Kendi fiili olan Külli Güzelliğin bilgisi üzerine tefekkür ederek ve maddeye dayanan her şeyin cüzi olduğunu mülahaza ederek, bu külliliğin harici nesneden değil, kendi deruni kudretinden neşet ettiği neticesine varır ve şöyle muhakeme eder,
Şayet maddi vehimlerin sönük aynasında bu güzellik benim nurumun faziletiyle temsil olunuyorsa, mezkûr bulutlardan tecrit edilmiş halde kendi cevherimin berrak aynasında ona baktığımda çok daha zahir tecelli edeceği muhakkaktır.
Böylece kendi içine dönerek, semavi Aşkın maşuku olan ve Akıl (Nous) tarafından kendisine bahşedilen İdeal Güzelliğin suretini bulur. 5.
Kendi içindeki bu İdeadan, semavi Venüs'ün bizzat kendi suretinde bulunduğu Makama yükselir, güzelliğinin kemaliyle hiçbir cüzi akıl tarafından idrak olunamayan bu Venüs, elinden geldiğince mahlukatın en şereflisi ve İdeal Güzelliğin menzili olan ilk Zihin ile birleşmeye cehdeder, buna nail olduğunda seyrini nihayete erdirir ve sabitler. Altıncı ve son mertebe budur.
Bunların hepsi 6, 7 ve 8. kıtalarda mündemiçtir. Ezeli Bakışla Şekillenen, vesaire.
Platoncular kimi ruhların Satürn'ün, kimilerinin Jüpiter'in veya başka bir seyyarenin tabiatında olduğunu iddia ederler, bundan kasıt, bir ruhun tabiatı itibarıyla Satürn feleğinin ruhuyla Jüpiter'inkine kıyasla daha ziyade mutabakat içinde olmasıdır ve bunun aksi de geçerlidir, buna dair dahili hiçbir illet tayin edilemez.
Harici illet ise (Platon'un Timaios'unda zikrettiği üzere) ruhları eken ve saçan Tanrı'dır, bunların kimini Aya, kimini ise Zamanın aletleri olan diğer seyyarelere ve yıldızlara saçar.
Pek çokları, akli ruhun kendi yıldızından semavi bineği (Vehiculum Caeleste) içinde nüzul ederken bedeni bizzat şekillendirdiğini ve bu vasıta ile bedene raptolunduğunu tahayyül eder. Müellifimiz bu temellere istinaden, ruhun bedeni şekillendirme kudretiyle teçhiz edilmiş bineğine, intisap ettiği yıldızdan, o yıldıza mahsus gayr-ı muayyen bir şekillendirici hassanın ilka edildiğini kabul eder. Böylece birinin çehresi Satürni, diğerininki Jüpiteri olur, vesaire, bakışlarında ruhlarının tabiatı okunurdu. Lakin süfli madde bu mühre her daim itaatkâr olmadığından, ruhun hassası zahirdeki surette her vakit aynı derecede tecelli etmez.
Aynı tabiattaki iki kimsenin birbirine benzemeyişi bu sebeptendir [okunamadı], zira birinin terkibindeki madde, o sureti kabule diğerininkinden daha az müheyya olabilir, birinde kâmil olan diğerinde nakıs kalır.
Müellifimiz, iki bedenin suretinin aynı yıldızın tesiriyle teşekkül etmesi halinde, bu mutabakatın aşkı tevlid ettiği neticesine varır. Güneş'in en yüce makamından.
Platonculara göre ruhların içinden nüzul ettiği Yengeç Dönencesi, Oğlak vasıtasıyla teali eder, Yengeç, hayati cüzlere galebe çalan Ayın hanesidir, Oğlak ise tefekküre riyaset eden Satürn'ündür.
Muhabbetin neşet ettiği kalp, böylece hoş bir vehimle beslenir.
Çoğu zaman, şayet her daim değilse, Aşık sevdiği şeyin olduğundan daha güzel olduğuna inanır, onu Ruhunun kendisi için biçimlendirdiği Suret içinde müşahede eder, Şekilsizlik İlkesi olan Maddeden ne kadar ayrışmışsa o denli güzel görür.
Bundan gayrı Ruh, kendi Hayal gücünde vücut bulmuş öz evladı olduğunu göz önüne alarak, bu Surete duyduğu meyil hususunda pek müsamahakârdır. Tek bir Güneş, parıldayan üç Yakıcı Camdan geçer,
Tanrı’dan süzülen tek bir Işık, melekî olanı, Makul Tabiatı ve Hissedilir Âlemi aydınlatır. Ruhun ilk Nedimesi, Hayal Gücü. Göğse doğru, burada Göğüs ve Kalp, Ruhun en yakın ikametgâhı, Hayatın ve Hararetin membaı olduğu cihetle Ruh makamında kabul edilmiştir. Islah edilmiş, lakin tam manasıyla izhar edilmemiş,
Maddenin çirkinliğinden Hayal vasıtasıyla ıslah edilmiş, lakin kâmil Surete henüz irca olunmamıştır, bu olmaksızın hakiki Güzellik tezahür etmez.
BÖLÜM I, Hayatı
Speusippos, Myrrhinus beldesinde doğmuş bir Atinalıydı, Pandion kabilesine mensuptu, babasının adı Eurymedon, annesi ise Platon’un kız kardeşi Potone idi.
Dayısı Platon’un aile ocağındaki talim ve terbiyesiyle yetişti, Platon’un bizzat ifade ettiği üzere, Speusippos’un hayatını kendi nizamının numunesine göre terbiye edip şekillendirdi. Platon’un, yeğenlerinin kızları olan dört hısımı vardı, bunlardan en büyüğünü, Dionysios’un kendisine gönderdiği otuz minalık mütevazı bir drahoma ile Speusippos’la evlendirdi.
Bu meblağa Chion, bu vesileyi memnuniyetle karşılayarak bir talent daha ekledi, Speusippos ise bunu evvela şiddetle reddetti, nihayetinde diğerinin haklı ısrarlarına boyun eğerek kabul etmek mecburiyetinde kaldı, zira Chion bu meblağı bir para olarak değil, bir muhabbet nişanesi olarak verdiğini, bu kabil ihsanların hüsnükabul görmesi icap ettiğini, zira bunların şerefi artırdığını, diğerlerinin ise zillet getirdiğini, akçeyi hakir görse dahi bu hüsnüniyeti kabul etmesi gerektiğini beyan etmekteydi.
Bu genç kızların geri kalanı Atinalılarla servet içinde evlendirildi, içlerinde bu lütfa en layık olan Speusippos ise fakir kaldı.
Bu mülahazalarla Speusippos, Chion’un hediyesini kabule ikna oldu, Chion ise bu durumu büyük bir talih addederek kendi bahtiyar talihini kutladı.
Syracuse’da ikamet ettikleri esnada, yurttaşlarla daha ziyade düşüp kalktılar ve onların meclislerine öyle bir sokuldular ki, ahali casus oldukları endişesiyle önlerinde serbestçe kelam etmekten imtina etti.
Fakat tedricen itimat hasıl olunca, asker yahut at tedariki gibi hususlarla meşgul olmaması, yalnızca kendi intikali için bir sefine tahsis etmesi istendi, zira müstebide karşı şahsen ve bizzat mevcudiyetiyle destek vermesinden gayrı bir talepleri yoktu. Atina’ya avdet, Dionysios’a karşı koymak ve kurtarmak üzere.
Klinomakhos yahut Lysias 1, Yurttaş 1, Aristippos 1, Sanatların Reddiyesi 1, Suni Olan Üzerine 1.
Şeylerdeki Benzerlik Üzerine Diyaloglar 10, Benzer Şeylere Dair Taksimat ve Deliller 27, Misallerin Cins ve Nevileri, Amartyros, Platon’a Medhiye, Dionysios ve Philippos’a Mektuplar, Kanun Üzerine, Matematikçi, Mandrobolos, Lysias.
Bütün bu telifat arasından yegane baki kalan Tarifler, Şerh Nizamları, belki de Cicero’nun zikrettiği kısımlar.
Phavorinos, Şerhlerinin ikinci kitabında, Aristoteles’in onun kitapları için üç talent ödediğini nakleder.
Platon’un inşa ettiği mektepte vazife aldı, zira Platon’un itiyadı vechiyle, Timotheos’un bildirdiğine göre bedenen pek naçar vaziyetteydi, öyle ki Akademi’ye ancak hafif, seyyar bir tekerlekli iskemle vasıtasıyla indirilebilmekteydi.
Bu minvalde ilerlerken günlerden bir gün Diogenes ile karşılaştı ve onu selamlayarak, Sevinç seninle olsun, dedi.
Lakin seninle değil, diye mukabele etti Diogenes, zira böylesi bir zillet ve ızdırap içinde yaşamaya tahammül edebilmektesin.
Nihayetinde Laertios’un teyit ettiği üzere, maruz kaldığı keder sebebiyle kendi arzusuyla hayatına son verdi, gerçi Laertios başka bir yerde Plutarkhos’un Lysandros ve Sulla’nın Hayatları eserine atıfla onun bit hastalığından vefat ettiğini kaydeder, ne var ki Plutarkhos’un metinlerinde böyle bir malumat mevcut değildir.
BÖLÜM III, Telifatı
Görüşlerinde Platon’un izinden gitmiş olsa da, onun mizaç ve tabiatını temessül edemedi, zira haşin ve asabiydi, heva ve heveslerine yeterince hakim olamazdı.
Gazaba gelip bir köpeği kuyuya fırlatmıştı, zevke olan meyli hasebiyle Makedonya’da Kassandros’un düğününe iştirak etti. Keza paraya öylesine düşkündü ki, kaleme aldığı pek de parlak sayılmayacak birtakım manzumeleri menfaat temin etmek gayesiyle uluorta terennüm ederdi, bu kabahatleri sebebiyle Dionysios kendisine hitaben yazdığı mektupta onunla şu şekilde istihza etmiştir, Felsefeyi Arkadyalı bir kadın talebeden öğrenebiliriz.
Platon talebelerinden asla akçe talep etmezdi, sizler ise onların rızası olsun yahut olmasın bunu zorla tahsil edersiniz.
Athenaios aynı mektuba atıfta bulunarak, kendisini tamahkârlık ve şehvetperestlikle suçladıktan sonra, muhtelif kimselerden para toplamasını, Sardesli fettan kadın Lasthenia’ya duyduğu gayrimeşru muhabbeti yüzüne vurur, nihayetinde bütün bunların akabinde şöyle der, Menfaat uğruna hiçbir sefil yola tevessül etmekten imtina etmeyen sen, nasıl olur da bizleri tamahkârlıkla itham edebilirsin? Hermias’ın borcu tesviye edildikten sonra dahi, onun namına dostları arasından kendi şahsi menfaatin için akçe devşirmedin mi?
Çirkin bir kimseye âşık olan zengin bir adama, "Ona ne hacet var, zira on talent karşılığında daha güzelini bulabilirsin" demiştir. Simonides ona Dion ile Bion’un fiillerini naklettiği tarihler kaleme almıştır. İskenderiyeli bir hekim olan bir başka Speusippos daha vardı.
BÖLÜM I, Vatanı, Anne Babası yahut [okunamadı]
Ksenokrates Khalkedonluydu (Kadıköy), Agathon’un yahut Agathenor’un oğluydu. Muhtemelen 116. Olimpiyat’ın ilk yılında, Polemo okulun başına geçtiğinde nihayete eren seksen iki yıllık ömründen anlaşıldığı üzere, 95. Olimpiyat’ın dördüncü yılında doğduğu neticesine varılabilir. Çocukluğundan itibaren Platon’u dinlemiştir.
Kavrayışı ağırdı, bu sebeple Platon onu Aristoteles ile kıyaslayarak, birinin mahmuza, diğerinin ise geme ihtiyacı olduğunu, birbirine koşmak zorunda kaldığı eşeğin ve atın ne tuhaf bir ikili teşkil ettiğini söylerdi. Sert mizaçlıydı ve kederli bir çehresi vardı, bu yüzden Platon ona sık sık, melankolik insanlara hitaben mutad bir ifade olan, "Ksenokrates, Kharitlere kurban ada" derdi. Başka bir vakit Platon onun yaradılışındaki kabalığı şiddetle kınamış, o ise bunu sükûnetle ve hiç istifini bozmadan karşılayarak, kendisini müdafaa etmesi için kışkırtan birine, "Hayır, bunun bana faydası var" demiştir.
Sicilya seyahatinde Platon’a refakat etmiş, orada Dionysios ile katıldığı bir içki meclisinde, bu gibi vesilelerle misafirlere sunulan çiçekten taçlar yerine altın bir çelenkle taltif edildiğinde, oradan ayrılırken bunu, mutat elbiselerin bırakıldığı yer olan Merkür heykeline takmıştır. Dionysios Platon ile bozuşup boynunu vurduracak birini bulmakla tehdit ettiğinde, Ksenokrates kendi boynunu göstererek, "Bunu kesmeden evvel olmaz" cevabını vermiştir.
Aelianus’un naklettiğine göre, Ksenokrates kendi memleketine bir seyahat yaptığında, Aristoteles talebeleriyle birlikte Platon’un yanına gelmiştir. Speusippos o sırada hasta olduğundan Platon’un yanında bulunamamaktaydı. Platon seksen yaşına bastığında (ki bu, ölümünden bir önceki sene olan 107. Olimpiyat’ın dördüncü yılına denk gelir), hafızası yaşlılıktan ötürü hayli zayıflamıştı, Aristoteles ince safsatalı suallerle onun üzerine varmış, bunun üzerine Platon alenen yürümekten vazgeçerek dostlarıyla birlikte kendi mülküne çekilmiştir. [okunamadı] Aristoteles’in okulu ele geçirmesine izin vermesini azarladıktan sonra, var gücüyle Aristoteles’e karşı çıkmış ve nihayetinde onu yeniden okulun başına geçirmiştir.
BÖLÜM II, Felsefe Mesleği
Speusippos okulu sekiz yıl idare ettikten sonra, bu vazifeyi daha fazla sürdüremeyeceğini görerek Ksenokrates’e haber göndermiş ve bu mesuliyeti üzerine almasını rica etmiştir. Ksenokrates de 110. Olimpiyat’ın ikinci yılında, Lysimachides arkhon iken bu vazifeyi üstlenmiştir, lakin bu durum Peripatetiklerle (Aristotelesçilerle) bir rekabet ve ihtilaf olmaksızın vuku bulmamıştır. Zira Aristoteles, Makedonya’dan döndüğünde Ksenokrates’i Akademi’nin başında bulunca, ona muhalefet etmek gayesiyle Lykeion’da bir okul tesis etmiş ve şöyle demiştir,
"Ksenokrates kürsüyü zapt etmişken, Susup durmak pek büyük bir ar olurdu."
Bazıları rivayet eder ki, İskender Aristoteles’e darılıp onu kızdırmak maksadıyla Ksenokrates’e elli talentlik bir hediye göndermiş, Ksenokrates ise bunun yalnızca [okunamadı] Attika parasını kabul edip gerisini iade ederek, bunca insanı beslemek mecburiyetinde olanın buna en çok muhtaç olduğunu söylemiştir. Yahut Stobaios’un naklettiği veçhile, elçiyi her zamanki mütevazı usulünce ağırladıktan sonra, "Git ve İskender’e de ki," demiştir, "benim yaşadığım tarzda bir hayat için bütün ömrümce elli talente ihtiyacım olmaz." Para İskender’e geri götürüldüğünde, Ksenokrates’in hiç dostu olup olmadığını sormuş ve kendi dostları için Darius’un servetinin bile az geleceğini ilave etmiştir.
Birlik (Vahdet) ile İkilik’in (Düalite) tanrılar olduğunu ileri sürmüştür, bunlardan ilki, gökte hüküm süren, peder tabiatında, eril mahiyette olandır ki onu Jüpiter, Tek Sayı ve Akıl (Nous) olarak da tesmiye etmiştir. Diğeri ise dişil mahiyettedir ve göğün altındaki her şeye hükmeden Validedir. Buna Kâinatın Ruhu demiştir. Keza göğün ilahi olduğunu, ateşten müteşekkil yıldızların Olympos tanrıları, diğerlerinin ise maddenin unsurlarına nüfuz eden ay-altı görünmez ilahlar olduğunu iddia etmiştir, bunlardan hava içinden geçene [okunamadı], su içinden geçene [okunamadı], toprak içinden geçene ise Ceres denir. Stoacılar bunu ondan iktibas etmiştir, nasıl ki o da önceki fikri Platon’dan almışsa.
Yirmi beş yıl boyunca okulun başında kalmış, nihayet yüz on altıncı Olimpiyat’ın ilk yılında talebesi Polemo onun makamına geçmiştir. Bu müddet zarfında Akademi’de son derece inzivada yaşamıştır, şehre indiğinde ise halk etrafına toplanırdı.
BÖLÜM III, Faziletleri ve Vecizeleri
Diğer faziletlerinin yanı sıra, bilhassa nefsine hâkimiyetiyle mütemayiz idi ki bunun bir misali şöyledir,
Meşhur Atinalı hetaira Phryne, onun talebelerinden olan bazı gençlerle, Ksenokrates’in kendi cazibesine karşı koyamayacağına dair bahse girmiş ve gizlice yatağına sokulmuştur. Ertesi sabah talebeleri tarafından sorgulanıp alaya alınınca, onun bir insana değil, bir taşa ait olduğunu söylemiştir.
Buna mukabil, bedenini kesip dağlayarak nefsini terbiye etmeyi adet edinmişti.
Hikmeti ve takvası Atinalılar nezdinde büyük bir hürmet görürdü, nitekim şahadette bulunacağı ve mutad olduğu üzere hakikatten gayrısını söylemediğine dair yemin edeceği vakit, hâkimlerin hepsi ayağa kalkarak yemin etmemesi için haykırmış, başkasına tanımadıkları bu imtiyazı onun doğruluğuna bahşetmişlerdir.
Diğerleriyle birlikte Philippos’a elçi olarak gönderildiğinde, ötekiler ondan hediyeler kabul edip onunla hususi görüşmeler yaptılar, Ksenokrates ise bunların hiçbirini yapmadı ve bu sebeple onun tarafından davet edilmedi.
Elçiler Atina’ya döndüklerinde, Ksenokrates’in kendileriyle nafile yere gittiğini söylediler.
Bunun üzerine Atinalılar ona bir para cezası kesmeye hazırlandılar, fakat o vakit asıl düşünmeleri gereken şeyin devletin bekası olduğunu, zira Philippos’un diğerlerini hediyelerle yoldan çıkardığını, kendisinin ise hiçbir şeyi kabul etmediğini ondan öğrendiklerinde, kendisine çifte itibar bahşettiler. Philippos daha sonra, yanına gelenler arasında hediyeleri yalnızca Ksenokrates’in kabul etmediğini ifade etmiştir.
Lamia Savaşı zamanında, yani yaklaşık yüz dördüncü Olimpiyatın ikinci senesinde, kimi Atinalı esirlerin kurtarılması hususunda Antipatros’a elçi olarak gönderildiğinde, Antipatros onu sofraya oturmaya davet etti, o ise buna Homeros’un aktardığı Odysseus’un şu sözleriyle karşılık verdi,
Ey Kirke, hangi dürüst insan, Dostları azat edilmeden önce aşına bakar?
Antipatros bu mısraların böylesine mahirane bir surette tatbik edilmesinden öylesine [okunamadı] ki esirlerin derhal serbest bırakılmasını emretti.
Aelianus’un bildirdiğine göre onun merhameti yalnızca insanlara değil, çoğu zaman akılsız mahlukata dahi uzanırdı, nitekim bir defasında, bir şahinin kovaladığı bir serçe koynuna sığındığında, onu büyük bir hoşnutlukla tutup düşmanı gözden kaybolana dek saklamış, korku ve tehlikenin geçtiğine kanaat getirdiğinde ise koynunu açıp serçeyi salıvermiş, bir sığınmacıya hıyanet etmediğini söylemiştir.
Dion kendisiyle alay ettiğinde, kendi müdafaası namına hiçbir cevap vermeye yanaşmadı, zira bir komedya tarafından alaya alınan bir tragedyanın bir cevaba ihtiyacı yoktur der.
Ne musiki, ne geometri, ne de astronomi tahsil etmiş olmasına rağmen öğrencisi olmak isteyen birine, “Uzak dur,” dedi, “felsefenin kulplarından yoksunsun.”
Kimi yazarlar onun, “Yün eğirmeyi öğretmem,” dediğini nakleder.
Antipatros Atina’ya geldiğinde onunla karşılaşıp selam verdi, Ksenokrates ise üzerinde bulunduğu sözü nihayete erdirene kadar bu selama karşılık vermedi.
Kibrin zerresine malik değildi.
Günün her bir cüzüne muayyen bir meşgale tahsis etmişti, bunun mühim bir kısmını tefekküre, bir kısmını da sükûta ayırırdı.
Ne vakit bir şarap küpünü açsa, onu tüketmeden evvel şarap ekşirdi ve kendisi için yapılan çorbalar ekseriyetle ertesi gün dökülürdü, bu sebepten, uzun dayanan ve kolayca tüketilmeyen şeyler hakkında darbımesel olarak “Ksenokrates’in peyniri” tabiri kullanılırdı.
Kötüleyici bir kelam esnasında sükût ettiğinde, niçin konuşmadığını sordular, o da, “Çünkü konuştuğuma bazen pişman olmuşumdur, lâkin sükût ettiğime asla,” diye mukabelede bulundu.
Ne var ki Laertios’un bildirdiğine göre, yabancılara yüklenen vergiyi ödeyemediği için Atinalılar bu adamı sattılar. Demetrios Phalerios onu satın alarak her iki tarafı da hoşnut etti, Atinalıları harçlarıyla, Ksenokrates’i ise hürriyetiyle tatmin kıldı.
Yazıları
Geride pek çok yazı, manzum eser, teşvik metinleri ve nutuklar bıraktı, bunların başlıkları şunlardır,
Tabiat Üzerine 6 Kitap, Akla Dair Hususlar Üzerine 8 Kitap, Erdem Üzerine 2, Türler Üzerine 1, Hayat Üzerine 1, Bir Üzerine 1, İdealar Üzerine 1, Tanrılar Üzerine 2, Ruh Üzerine 2, Bilimsel Hususlar Üzerine 1, Nutka Dair Çözümler 1, Tabiat Dinlemesi 6, Zenginlik Üzerine 1, Taksimler 8, Tezler 3, Saadet Üzerine 2, Yazma Üzerine 1, Kanunun Kudreti Üzerine 1, Devlet Üzerine 1, Sıhhat Üzerine 1, Erdemin Öğretilebilirliği Üzerine 1.
Seksen ikinci yaşındayken, gece vakti bir leğene düşmesi neticesinde öldü, muhtemelen 116. Olimpiyatın birinci senesindeydi, zira o sene halefi okulun idaresini üzerine almıştı. Laertios, aynı ismi taşıyan altı kişinin daha olduğunu söyler lâkin yalnızca beşini zikreder, biri taktikte mahir çok eski bir zat, bir diğeri bu filozofla aynı aileden olan, Oenomaos’un yazarı, [okunamadı] belki de Suidas’ın, nefsine hâkimiyet hususunda bu Ksenokrates’ten hiç de aşağı kalmadığını söylediği kimsedir, beşincisi bir heykeltıraş, altıncısı ise bir şarkı yazarıdır.
Polemon
Polemon, Oe Tribe’a bağlı bir kasaba olan Oa’lı bir Atinalıydı, babası Philostratos, Antigonos Karystios’a göre itibarlı bir yurttaştı, at ve araba sahibiydi.
Polemon gençliğinde fevkalade itidalsiz ve sefih idi. Sık sık bir miktar akçe alır, icap ettiğinde taşkınlıklarını karşılamak üzere bir sokağın tenha bir köşesine gizlerdi. Hatta Akademi’de dahi, aynı niyetle bir sütunun altına gizlediği üç obolos bulunmuştu. Bu delilik hali, kendisinden hüsnükabul görmediğini düşünen karısıyla arasında hoşnutsuzluğa yol açtı, karısı onu [okunamadı] ile itham etti.
Valerius Maximus’un bildirdiğine göre, o yalnızca sefahatten değil, bunun getirdiği rezaletten dahi zevk alırdı. Bir defasında, güneşin batışından sonra değil doğuşundan sonra bir ziyafetten çıkıp Akademi’ye gelmişti.
Kuduz bir köpek dizinden ısırdığında, meclistekiler arasında buna aldırış etmeyen yegâne kişi o oldu, şehirde bu sebeple bir kargaşa çıktığında ise hiçbir huzursuzluk emaresi göstermeksizin meselenin ne olduğunu sordu.
Tiyatrolarda da zerrece müteessir olmazdı. Klytaimnestra lakaplı şair Nikostratos, kendisine ve Krates’e bir şeyler okuduğunda, Krates bundan pek ziyade etkilendi, o ise sanki hiçbir şey işitmemiş gibi durdu, ressam Melanthios’un Resim Kitapları’nda kendisini tasvir ettiği gibiydi, zira onun amellerinde bir inatçılık ve sertlik tezahür ettiği söylenir.
Polemo, ilmin yüzeysel kısımlarının tadı ve tefekkürüyle yetinip sözdeki incelik ve maharet dolayısıyla takdir toplayan, fakat hayatın tatbikatında kendiyle çelişen kimselere dönmememiz için, diyalektik disiplinlerde değil, bilfiil eşyanın ve hakikatin kendisinde meşguliyet bulmamız gerektiğini söylerdi. Aristophanes’in Euripides’e atfettiği o ekşilik ve haşinlikten titizlikle sakınan, zarif, nüktedan ve fıtraten kabiliyetli bir kimseydi.
Derslerini oturarak değil, yürüyerek verirdi, herkes onun yüksek dürüstlüğüne ve vakar dolu seciyesine hürmet ederdi.
Yalnızlıktan büyük bir haz duyardı, bu sebeple vaktinin çoğunu bir bahçede geçirirdi, talebeleri de bu bahçenin etrafına, onun mektebine pek yakın küçük kulübeler inşa etmişlerdi.
Xenocrates’in gayretli bir mukallidiydi (Aristippos’un rivayetine göre Xenocrates onu pek severdi), onun ciddiyet ve vakarını daima muhafaza eder, tıpkı bir Dor makamı ve vezni gibi tavırlarını buna uydururdu. Yine rivayet olunur ki, ömrünün otuzuncu yılından vefatına değin sudan gayrı bir nesne içmemiştir.
Nihayetinde âlemin Tanrı olduğuna kaildi. Bu suretle şifa bulup intizama kavuştuktan sonra en mükemmel bir filozof mertebesine erişti, o vakitten itibaren kendini felsefeye öyle vakfetti ki diğerlerinin cümlesini geride bıraktı ve Xenocrates’in ardından idareyi devraldı.
Sophokles’i, bilhassa komedya şairinin tabiriyle, bir köpeğin onunla müştereken yazmış gibi göründüğü o kısımları pek beğenirdi. Ve Phrynichos onun ne [okunamadı] ne de kaba, bilakis latif bir pürüzsüzlükte olduğunu zikrettiğinde, Homeros’un epik bir Sophokles, Sophokles’in ise trajik bir Homeros olduğunu ifade etmişti.
Pek yaşlı bir çağında, veremden vefat etti ve ardında pek çok telif bıraktı. Laertios onun hakkında şu mezar yazıtını kaydeder,
Polemo’nun burada yattığı söylenmedi mi sana, Ağır bir marazın, insanın o en beter illetinin tükettiği? Hayır, vaktiyle giydiği etten kaftandır o yalnızca, Semaya urûc etmeden evvel ardında bırakıp gittiği.
Talebeleri arasında Krates ve [okunamadı] anılmaktadır.
Krates
Krates, Thria ahalisinden olup Antigenes’in oğluydu. Polemo’nun dinleyicisiydi ve onun sevgisini kazanmıştı, mektebin idaresinde de onun halefi oldu.
Birbirlerinden öylesine istifade etmişlerdi ki hayatta iken yalnızca aynı kaideleri takip etmekle kalmamış, nihai sonlarına varıncaya dek her hususta birbirlerine benzemişler ve vefat ettiklerinde aynı kabre sırlanmışlardı. Bu vesileyle Antagoras her ikisi hakkında şunları yazmıştır,
Kim olursan ol ey yolcu, dur da söyle geçmeden, Krates ile Polemo burada, yan yana yatmaktalar. Birbirlerine muhabbetleriyle hayranlık uyandıran bu zatlar, Fesahatleriyle çağın fahrı olan o hikmeti sundular, Âlem ise hürmetle boyun eğdi mukaddes nasihatlerine.
Bundan ötürü Arkesilaos, Theophrastos’tan ayrılıp da onların halkasına dahil olduğunda, onların tanrılar yahut Altın Çağ’dan bakiye kalmış yegâne numuneler olduğunu dile getirmişti.
Asla halkın peşinden koşan kimseler değillerdi, kadim musikîşinas Dionysodoros’un, kimsenin kendisini Ismenias gibi şarkı söylerken duymadığını, bir gemide yahut çeşme başlarında asla görmediğini iftiharla söylediği o sözler pekâlâ bu zatlar için de serdedilebilir.
Antigonos’un nakline göre, Arkesilaos ile fevkalade dostane bir hayat sürdükleri devirde Krantor’un hanesinde ikamet etmişti, o vakitler Arkesilaos Krantor ile, Polemo ise Krates ve şehir eşrafından Lysikles ile birlikte kalmaktaydı, hakikaten de evvelce zikrolunduğu üzere Polemo Krates’i severdi, Krantor ise Arkesilaos’u.
Fakat Apollodoros’un Kronikler’inin üçüncü kitabında zikrettiği üzere vefat eden Krates, geriye kısmen felsefeye, kısmen komedyaya dair telif ettiği eserler ile halka hitabet yahut elçilik vazifelerine layık nutuklar bıraktı.
Pek çok güzide talebe yetiştirdi, bunların arasında Arkesilaos ve bilahare intisap ettiği fırkadan ötürü Theodorosçu tesmiye edilen Borysthenesli Bion da vardı. Bu adı taşıyan on zat mevcuttur, birincisi kadim komedya şairidir. İkincisi, İsokrates mektebinden bir hatip, üçüncüsü, seferlerinde İskender’e refakat eden bir hendese mühendisi, dördüncüsü bir Kinik, beşincisi bir Peripatetik (Aristotelesçi), altıncısı ise bu Akademist filozoftur. Yedincisi bir nahivci, sekizincisi geometri üzerine yazan bir müellif, dokuzuncusu bir [okunamadı] şairi, onuncusu ise Tarsuslu bir Akademist filozoftur.
Krantor
Krantor, Soli ahalisinden olup kendi memleketinde pek büyük bir takdire mazhar olmuştu.
Atina’ya gelerek burada Xenocrates’i dinledi ve Polemo ile birlikte tahsil gördü. Bir kısmını bazılarının Arkesilaos’a izafe ettiği, 3000 mısradan müteşekkil şerhler telif etti. Polemo’ya ne sebeple meftun olduğu sual edildiğinde, onun asla yükselip alçalmayan, daima mutedil ses tonundan ötürü cevabını vermişti.
Hastalandığında Asklepios Tapınağı’na çekilip orada gezindi, muhtelif diyarlardan pek çok kimse onun hastalığından ötürü değil, bilakis orada bir mektep tesis etmek niyetinde olduğunu zannederek yanına akın etti. Gelenlerin arasında bilhassa sevdiği Arkesilaos da vardı, onu Polemo’ya tavsiye etti, nitekim bizzat kendisi de sıhhatine kavuştuktan sonra Polemo’yu dinlemiş ve ona ziyadesiyle meftun olmuştu.
Mirasını, on iki talent tutarındaki servetini Arkesilaos’a bıraktı, nereye defnedilmek istediğini soran Arkesilaos’a şu cevabı verdi,
Toprağın o müşfik sinesine uzanmak ne hoştur.
Theaitetos onun hakkında şöyle demiştir,
İnsanlara sevimliydi, lakin Musalara daha da aziz, Ömürden pek erken mahrum kaldı Krantor, Toprak, soğuk bedenini sana iade ediyoruz, Kollarında ebedî bir sükûnetle dinlensin diye.
Şair Antagoras onun hakkında hem trajik hem de [okunamadı] sözler söylemiştir, fakat ne çare, faniler böylesi bir mukadderatla göçüp giderler.
Arkesilaos
Arkesilaos (Cicero’nun Arkesilas tesmiye ettiği zat), Aiolis bölgesindeki Pitane ahalisindendi.
Apollodoros’un Kronikler’inin üçüncü kitabındaki kayda göre babasının adı Seuthes yahut diğerlerinin zikrettiği üzere [okunamadı] idi. Dört erkek kardeşin en küçüğüydü, ikisi yalnızca aynı babadan, diğeri ise yalnızca aynı annedendi, en büyüklerinin adı Pylades idi.
Aynı babadan olanların en büyüğü, kardeşi Arkesilaos’un vasisi olan Moereas idi.
Vefatından yapılan hesaba göre (ki yüz otuz dördüncü Olimpiyat’ın dördüncü yılında, yetmiş beş yaşında irtihal etmiştir), yüz yirminci Olimpiyat’ın birinci yılında dünyaya gelmiştir.
Atina’ya gelmeden evvel, ilk olarak hemşehrisi olan Matematikçi Autolykos’u dinledi ve onunla birlikte Sardes’e seyahat etti.
Ardından Atinalı bir mûsikî üstâdı olan Ksanthos’u dinledi.
Aynı zamanda geometrici Hipponikos’u da dinledi, o kimse ki bu sanattaki mahareti müstesna tutulursa, ağzı bir karış açık, ahmak bir adamdı, bundan ötürü Arkesilaos onunla eğlenerek, o ağzını açıp bakarken geometrinin ağzının içine uçup girdiğini söylerdi.
Hipponikos çıldırdığında ona öylesine büyük bir ihtimam gösterdi ki onu kendi evine getirdi ve büsbütün iyileşene dek orada baktı.
ARKESİLAOS
Şiirler yazdığı ve bunları memleketinde mühürleyip sakladığı söylenir, [okunamadı]
Krantor, her şeyden çok Homeros’a ve Euripides’e hayranlık duyardı. Münasip bir dille ihtirasla [okunamadı] güçtü, ve nakledilen şu mısraları yazılmış gibi zikreder,
Mütercimler bunu fark etmeyip garip bir biçimde tercüme etmişlerdir,
Şüphededir ruhum, zira şüphesizdir onun soyu, Bilemem, bütün Tanrıların en başına mı koyayım Aşk’ı, Ki onlar kadim köklerini Erebus’tan aldılar, Ve Okyanus’un engin sınırlarının ötesindeki Gece’den, Yoksa parlak Venüs’e yahut Yeryüzü’ne mi borçlusun, Bu çifte suretini ve mukaddes doğuşunu.
Yerinde lakaplar takmakta pek mahirdi. Kötü bir şair hakkında, mısralarının güvelerle dolu olduğunu söylerdi, Theophrastos içinse tezlerinin bir deniz kabuğuna yazılmış olduğunu ifade ederdi. Cicero ve Laertios’un şehadet ettiği üzere, umumiyetle pek takdir gören Keder Üzerine adlı bir risale kaleme aldı. Polemon ve Krates’ten evvel, istiska (damla) illetinden vefat etti. Kuşkusuz taklit ederek [okunamadı]
BÖLÜM I, Memleketi, Ebeveyni, Muallimleri
Kardeşinin zoruyla hitabet de tahsil etti, tabiatı icabı kelamında pek hararetli ve yorulmak bilmez bir cehd sahibi olduğundan, kendini şiire de verdi.
Attalos üzerine yazdığı, şu mealde bir nükte (epigram) günümüze ulaşmıştır,
Silahlar ve atlar sayesinde Bergama’nın namı, Pisa üzerinden şanla yayılmıştır her yana, Lakin şimdi (şayet bir fani gaybı bilebilirse), Gelecek devirlere çok daha büyük bir ihtişamla parlayacak.
Eudemos’un oğlu Menodoros üzerine yazdığı bir diğer nüktesi şöyledir,
Pek uzaktadır buradan Thyateira, pek uzaktır Frigya toprağı, Ki oradan almıştın ey Menodoros neşet ettiğin nefesi, Lakin gün ışığının delemediği Akheron’un derinliklerine giden, O kestirme yolu her yerden pek iyi bilirdin. Sana bu kabri Eudemos ithaf eder, Aşkın zengin kıldığı, feleğinse fakir düşürdüğü adam.
Kardeşi Moireas onun hitabet mesleğini icra etmesini istemişse de, o fıtraten felsefeye daha ziyade meyilliydi, bu maksatla Theophrastos’un dinleyicisi oldu, bu esnada Krantor ondan pek etkilenerek, Euripides’in Andromeda’sından şu mısraı ona hitaben söyledi,
Bakire, seni kurtarırsam şükran duyar mısın bana?
O da bir sonraki mısra ile mukabele etti,
Ey yabancı, ister zevce ister köle bil beni, kabul et yanına.
O vakitten itibaren samimi bir dostluk içinde yaşadılar, bundan ötürü kederlenen Theophrastos, fevkalade bir zekaya ve pek berk bir kavrayışa sahip bir genci elinden kaçırdığını söyledi.
Bazılarının iddia ettiği üzere Pyrrhon’a gıpta ederdi, diyalektik ve Eretria felsefesi tahsil etmişti, bundan ötürü Ariston onun hakkında şöyle demiştir,
Ötede Pyrrhon, beride Platon, Ve tam ortada Diodoros.
Ve Timon,
Ardından kurşunî Menedemos’un peşine düşer, Ve Pyrrhon’u yahut Diodoros’u seçer.
Ve az sonra onu şöyle konuşturur,
Yüzeceğim Pyrrhon’a ve o eğri büğrü Diodoros’a doğru.
Platon’un büyük bir hayranıydı, kitapları da elinde mevcuttu,
BÖLÜM II, Orta Akademi’yi Hangi Münasebetle Tesis Ettiği Üzerine
Krates ölünce, Sokrateszâde [okunamadı] tarafından kendisine bırakılan okulun idaresini Arkesilaos deruhte etti. Bu makama yerleşince, şu vesileyle, Platon ve haleflerinin takip ettiği doktrini ve talim usulünü tebdil etti,
Platon ve Arkesilaos’a gelene dek onun takipçileri, (evvelce zikredildiği gibi) iki nevî şey olduğunu kabul etmekteydi, bazıları duyularla idrak edilebilir, diğerleri ise yalnızca Akıl (Nous) vasıtasıyla idrak olunabilir. İkincisinden ilim hasıl olur, birincisinden ise zan (doksa).
Zihin yalnızca daima yalın, aynı minval üzere ve her ne ise öyle olanı, yani İdeaları görür.
Lakin duyuların hepsi küt ve yavaştır, ne de duyulara tâbi gibi görünen bu şeyleri idrak edebilirler, zira bunlar ya duyuların menziline giremeyecek kadar küçüktür, yahut öylesine devingen ve geçicidir ki hiçbiri sabit ya da kendisiyle aynı kalmaz, bilakis hepsi daimi bir zeval ve akış halindedir.
Bu sebepten eşyanın bütün bu kısmına zan kabilinden dediler ve ilmin, zihnin mefhumları ve akıl yürütmelerinden gayrı hiçbir yerde bulunmadığını tasdik ettiler.
Yine de Akademi’nin bütün duyuları inkâr ettiğini söyleyenlere karşı çıktılar, zira onlar renk, tat, koku yahut ses gibi şeylerin olmadığını değil, yalnızca duyularda doğru ve kesin olana dair hakiki bir işaret bulunmadığını, zira hiçbir yerde böylesi bir işaretin olmadığını ikrar ettiler.
Dolayısıyla eylemlerde duyulardan, onlardan neşet eden akıl yürütme sebebiyle istifade etmeyi caiz gördüler, lakin onların mutlak surette doğru ve şaşmaz olduklarına itimat etmeyi caiz görmediler. Arkesilaos ve Zenon’un daimi dinleyicileri olduğu Polemon’a kadar Akademisyenler bu kanaatteydi.
Fakat Zenon, Arkesilaos’tan daha yaşlı ve mahir bir münazaracı olduğundan, onun doktrinini [okunamadı], Theophrastos’un dediği gibi fazileti zaafa uğratmadı, bilakis hayırlı sayılan her şeyi yalnızca fazilette gördü, ve buna, yalın, tek ve yegâne Hayır olduğundan ötürü Erdem dedi.
Geri kalan şeylerin, ne Hayır ne de Şer olmalarına rağmen, bazılarının tabiata uygun, bazılarının tabiata aykırı, bazılarının da vasat (nötr) olduğunu kabul etti.
Tabiata uygun olanların itibara layık olduğunu, zıddının ise bunun aksi olduğunu savundu, vasat olanları ise her ikisinin arasında bıraktı ve bunlara hiçbir kıymet atfetmedi.
Seçilmeye layık olanlardan kimisi daha fazla itibara, kimisi daha az itibara mazhardı, daha fazla olanlara tercih edilenler, daha az olanlara ise reddedilenler adını verdi. Bunlarda şeylerin kendilerini tebdil etmekten ziyade lafızları tebdil etti, tıpkı salah ile günah, vazife ile gayrivazife arasına koyduğu tefrik gibi. O [okunamadı]
Bazı şeyleri vasat, yani ara dereceli addetmiş, doğruluğun yalnızca fiillerde, günahların ise kötülükte vücut bulduğunu ileri sürmüştür, buna mukabil yerine getirilen yahut ihmal edilen vazifeleri vasat mertebede telakki etmiştir.
Eski Akademi filozofları bütün erdemlerin akılda vücut bulduğunu kabul etmeyip, bazı erdemlerin tabiat veya itiyat ile kemale erdiğini savunurken, Zeno bilakis bütün erdemleri akla hasretmiştir.
Akademiyacılar, Platon’un Hayatı bahsinde zikrettiğimiz üzere, bütün bu erdemlerin birbirinden ayrılabileceğini ileri sürerken, Zeno bunun imkânsız olduğunu müdafaa etmiş, yalnızca erdemin tatbikinin değil (ki Akademi mensupları böyle düşünürdü), bizatihi onun melekesinin de bizatihi mükemmel olduğunu, erdemini daima fiile dökmeyen kimsenin hakikatte ona malik sayılamayacağını iddia etmiştir.
Akademiyacılar insanı ihtiraslardan büsbütün tecrit etmeyip, tabiatımız icabı arzuya, korkuya ve sevince maruz kaldığımızı tasdik etmiş, bunları yalnızca daraltarak daha dar hudutlar içine hapsetmişken, Zeno bilge bir kimsenin tıpkı türlü illetlerden azade olduğu gibi bütün bu ihtiraslardan da bütünüyle beri olması gerektiğini ileri sürmüştür.
Onlar bütün ihtirasların fıtri ve gayriakli olduğunu savunup, ruhun bir cüzüne şehveti, diğer cüzüne ise [okunamadı] yerleştirmişlerdi. Zeno bu hususta da onlarla hemfikir olmamış, zira ihtirasların iradi olduğunu, [okunamadı] hükümden neşet ettiğini, ölçüsüz itidalsizliğin [okunamadı] bütün ihtirasların kaynağı olduğunu iddia etmiştir.
Ahlak bahisleri bu kadardır.
Fizik bahsine gelince, Eski Akademi mensuplarının his ve idrakin kendisinden hasıl olduğunu kabul ettikleri dört unsur haricindeki o beşinci tabiatı Zeno kabul etmemiştir. Bunun üzerine Arkesilaos, herhangi bir inat yahut şan ve şöhret hırsıyla değil, fakat şeylerin barındırdığı o müphemliğe kapılarak Zeno’ya muhalefet etmeye ve onunla münakaşaya girişmiştir.
[okunamadı] Felsefenin üçüncü kısmında da pek çok husus ileri sürmüştür, bu meyanda hislerin bizatihi kendilerine dair bazı yeni fikirler vazetmiş, bunların fantezi (hayal) tesmiye ettiği harici bir itki vasıtasıyla rabıtalandığını kabul etmiştir.
Duyular marifetiyle ahzolunan bu fantezilere, zihnin tasdikini (muvafakatini) ilave etmiş, bunun bizde mevcut ve iradi olduğunu savunmuştur.
Bütün fantezilerin sadık ve itimada şayan olduğunu kabul etmemiş, yalnızca göründükleri şeylerin sarih ve hakiki bir beyanını taşıyanları muteber saymıştır, ki bu kabil bir fantezi görüldüğünde idrak olunabilir addedilir, zihin tarafından kabul edilip [okunamadı] olduğunda ise ona [okunamadı] der. İdrak olunmuş olanı [okunamadı] tesmiye eder, şayet bu idrak akıl marifetiyle sarsılamaz bir surette tesis edilmişse ona ilim, aksi takdirde cehalet adını verir, ki zanniyattan ibaret, zayıf, hem batıl hem de meçhul şeylere teşmil edilen kanaat de bu kabildendir.
İlim ile cehalet arasına mezkûr idraki yerleştirmiş, onu ne mutlak hayır ne de mutlak şer saymış, lâkin yalnızca ona itimat edilmesi gerektiğini beyan etmiştir, nitekim his marifetiyle hasıl olan idrakin hakiki ve sadık olduğunu düşündüğünden hislere de itibar atfetmiştir, bu durum hissin mevcudatta bulunan her şeyi kuşatmasından ötürü değil, lakin kendi idrak sahasına dâhil olabilecek hiçbir şeyi ıskalamamasından ileri gelir, nitekim tabiat onu ilmin bir miyarı ve kendi nefsinin ilkesi kılmıştır, zira mefhumlar bilahare zihne nakşolunur ve akli istidlallere doğru uzanan yalnız temel ilkeler değil, daha geniş yollar da bu sayede keşfedilir.
Hatayı, tehevvürü, cehaleti, kuru zannı, şüpheyi ve hülasa sarsılmaz ve sabit bir tasdike dayanmayan her ne varsa hepsini erdemden ve hikmetten tecrit etmiştir.
Zeno’nun Eski Akademi’den ayrılığı ve ihtilafı hemen tamamen bu hususlarda mündemiçtir. Zeno ruhun fani olduğu gibi hususlar da dâhil olmak üzere Platon’a zıt pek çok fikri müdafaa ettiğinden ve bu talimin itibar görüp zemin kazandığını müşahede ettiğinden, Platon’un esrarının uluorta faş edilip bayağılaşmaması ve böylece istihfafa uğramaması gayesiyle Akademi’nin akidelerini ihtiyatla ketmetmiştir, nitekim Aziz Augustinus’un naklettiği veçhile, tecrübeyle müstaid olmadığını gördüğü kimselere bir şey belletmektense, fena talim görmüş bir adama evvelce bildiklerini unutturmayı daha münasip addetmiştir.
Şeylerin o müphemliği Sokrates’i kendi cehaletini itirafa sevk etmişti, nitekim Demokritos, Anaksagoras, Empedokles ve neredeyse bütün kadim filozoflar da aynı kanaate varmış, hiçbir şeyin fehmedilemeyeceğini, hiçbir şeyin idrak ve tecrübe olunamayacağını, hislerin dar, zihinlerimizin zaif, ömürlerimizin kısa ve Demokritos’un dediği gibi hakikatin bir gayyaya battığını ikrar etmişlerdi. Bütün şeylerin zanniyat ve ananelerle ayakta durduğunu, hakikate dair geride hiçbir şeyin kalmadığını ve nihayet her şeyin zulmete büründüğünü söylemişlerdi.
Nitekim Arkesilaos bilinebilecek hiçbir şeyin bulunmadığını, hatta Sokrates’in istisna tuttuğu o hususun, yani hiçbir şey bilmediği bilgisinin dahi varit olmadığını iddia etmiş, her şeyin öyle bir kesif zulmete gark olduğunu, binaenaleyh görülebilecek yahut fehmedilebilecek hiçbir şeyin bulunmadığını telakki etmiştir.
Bu sebeplerden ötürü herhangi bir iddiada bulunmamalı, kati bir hüküm vermemeli yahut herhangi bir şeye muvafakat izhar etmemeliyiz, bilakis peşin hükümlülüğümüzü hatadan daima menedip dizginlemeliyiz, zira hata, meçhul yahut batıl bir şeye tasdik bahşedildiğinde büsbütün vahamet kazanır, nitekim peşin tasdik ve muvafakatle sahici marifetin ve idrakin önüne set çekmekten daha sefil bir meslek yoktur.
Bu itikadına sadık kalarak bütün iddialara ve doktrinlere karşı cedel yürütmüş, aynı meselede birbirine taban tabana zıt iki muhtelif reyin delillerinin müsavi ağırlıkta olduğunu müşahede ettiğinden, her iki taraftan da tasdikimizi menetmemiz (epokhe) icap ettiği neticesine varmıştır. Laertios, onun sözlerin tenakuzundan ötürü kaziye vazetmeyi terk ettiğini ve her iki taraf lehine akıl yürütmeyi vazeden ilk kişi olduğunu beyan ederken bunu kastetmektedir, zira ne hislere ne de akla itimat caizdir. Bundan ötürüdür ki Hesiodos’un şu hikmetli sözünü sitayişle yad etmiştir, Tanrılar bütün marifeti insanoğlundan gizlemiştir. Fakat bunu Aziz
Augustinus'un teyit ettiğine göre bu, yalnızca Platon'un meramını esrarlı bir surette gizlemek maksadıyla yapılmıştı, fakat onlar yine de Platon'un doktrin ve kaidelerine sahip çıkıp bunları muhafaza etmişler, kendileriyle birlikte ihtiyarlayana dek yaşayan kimselere bunları açıp izah etmeyi itiyat edinmişlerdi.
Laertios'un bildirdiği üzere o, Platon'un vazettiği münazara usulünü de ilk kez tağyir etmiş, soru ve cevap tarikiyle bunu daha çekişmeli bir hale getirmişti, Cicero bu hususta şöyle der, Sokrates, muhataplarının fikirlerini soru ve cevap yoluyla keşfetmeyi adet edinmişti, böylece şayet icap ederse, verilen cevaba binaen bir söz söyleyebilirdi. Halefleri tarafından terk edilen bu usulü Arkesilaos yeniden ihya etti, kendisinden ilim tahsil etmek isteyenlerin kendisine soru sormamasını, bilakis ne düşündüklerini bizzat beyan etmelerini vazetti, onlar bunu yaptıktan sonra ise mezkûr fikrin hilafına deliller serdederdi, dinleyicileri ise kendi kanaatlerini mümkün mertebe müdafaa etmek mecburiyetindeydi.
Arkesilaos, diğer bütün filozofların aksine bu yolu tutmuştu, zira sair filozofların nezdinde bir şey öğrenmek isteyen kimse sükût ederdi, Cicero'nun nakline göre, talebenin şu minvalde kelam ettiği Akademi'de bugün dahi carî olan usul budur,
"Haz, en yüksek hayır gibi görünmektedir," bunun üzerine, uzun bir nutuk irat edilerek bu fikrin aleyhinde bulunulur, buradan da bir şeyin kendilerine öyle göründüğünü beyan eden kimselerin hakikatte bu kanaatte olmadıkları, bilakis aksinin müdafaa edildiğini işitmek arzusunda oldukları suhuletle anlaşılır. Arkesilaos tarafından tesis edilen bu ekole, Platon'dan neşet etmesi hasebiyle İkinci Akademi, yahut daha sonra Karneades tarafından kurulan yenisine nispetle Orta Akademi tesmiye olunmuştur, gerçi Cicero bu ikisi arasında hiçbir tefrik gözetmez gibi görünmekte, buna Yeni Akademi demektedir.
Fakat iptida bu namla anılmamış olması muhtemel bulunsa da, daha yenisinin zuhuruyla birlikte, bilahare umumiyetle Orta yahut İkinci Akademi unvanıyla maruf olmuştur. Bu Akademiyacılar, hiçbir şeyin idrak olunamayacağını ikrar etmelerine rağmen, eşyadan hakikati yahut batılı büsbütün nefyetmedikleri ölçüde Kuşkuculardan ayrılırlar.
Aksine onlar, bazı tasavvurların doğru, bazılarınınsa yanlış olduğunu kabul ederlerdi, Kuşkucular ise her ikisinin de farksız olduğunu, akıl vasıtasıyla aynı derecede müdafaa edilebileceğini savunurlar. Akademiyacılar, bazı şeylerin tamamen gayrimuhtemel, bazılarınınsa diğerlerinden daha muhtemel olduğunu, akil bir kimsenin, bunlardan biriyle karşılaştığında tasdikten imtina etmek kaydıyla, ihtimale tabi olarak "evet" veya "hayır" cevabını verebileceğini iddia ederler.
Kuşkucular ise her şeyin farksız olduğunu, hüküm kabul etmediğini, ne duyularımızın ne de fikirlerimizin doğruyu yahut yanlışı idrak edebileceğini teslim etmezler, binaenaleyh bunlara hiçbir itimat beslenmemeli, kanaatsizce, yahut herhangi bir şeyin var olduğunu yok olmasından daha fazla iddia etmeksizin, sarsılmaz ve sabitkadem durulmalıdır.
BÖLÜM III. Faziletleri ve Veciz Sözleri
Bütün müellifler arasında bilhassa Homeros'u takdir ederdi, gece yatağa girmeden evvel ve sabah kalkar kalkmaz behemehal onun eserlerinden bir parça okurdu.
Ondan bir şey okumaya niyetlendiğinde, sevgilisine gittiğini söylerdi. Keza Pindaros'un da sesi gürleştirmeye ve insana kelime hazinesi bahşetmeye pek münasip olduğunu ifade ederdi. Kelamı veciz ve muhtasardı, ekseriya manası müphem tabirler istimal ederdi.
Sertçe ve serbestçe tekdir edip azarlamayı adet edinmişti, nitekim Timon onun hakkında şöyle demiştir,
"Gençleri azarladığın vakit, bir zamanlar genç olduğunu hatırla."
Laertios bu kabilden olmak üzere, onun cüretkâr konuşan bir gence ve edepsiz bir gence irat ettiği sözleri misal getirir.
Pek çirkin olmasına mukabil kendisini gayet güzel zanneden Khioslu Emo, sırtına debdebeli bir harmani geçirirken kendisine, akil bir kimsenin âşık olmasının caiz olup olmadığını sormuştu.
Arkesilaos, "Senin kadar güzel ve zarif olursa mı demek istiyorsun?" cevabını verdi.
Kendisini adeta kibirle itham eden muhannes bir şahsa şu mısrayı okudu, "Sual mi edelim ey ulu zat, yoksa sükût mu eyleyelim?" Muhatabı derhal, "Ey kadın, bana karşı niçin bu kadar haşin kelam edersin?" diye mukabelede bulundu.
Ehemmiyetsiz ve bayağı bir kimsenin gevezeliğinden muztarip olunca, "Kölelerin evlatları fütursuzca konuşur," dedi.
Münasebetsiz ve yüksek sesle lakırdı eden bir başkası hakkında ise, onun huysuz bir sütninesi olduğunu söyledi, zira bazı kimselere katiyen cevap vermezdi.
Bilemediği bir husus olduğunu söyleyen bir tefeciye, Sophokles'in Oinomaos faciasından şu mısralarla mukabele etti,
"Fırtınaların seyri kuştan gizli kalır, ta ki yumurtlayacağı vakit yaklaşana dek."
Alexinos mektebine mensup olup da Alexinos'a layık tek bir söz dahi söyleyemeyen bir diyalektikçiye, Philoxenos'un bir tuğlacıya yaptığını nakletti, Philoxenos, mısralarını tahrif ederek terennüm ettiğini duyduğu tuğlacının tuğlalarını kırmış ve "Sen benimkileri bozarsan, ben de seninkileri bozarım," demişti.
Vaktiyle serbest sanatları tahsil etmemiş olanları ayıplardı.
Münazarada "Diyorum ki" ve "Falan kimse (şahsın ismini zikrederek) bunu tasdik etmeyecek midir?" ibarelerini pek sık kullanırdı, nitekim tilmizlerinin birçoğu onun bu tabirlerini, keza konuşma tarzını ve jestlerini taklit etmeye heves ederdi.
Cevap vermekte, kelamını derhal mezkûr mevzuya tevcih etmekte ve her vakte muvafık kılmakta fevkalade mahirdi, tesir gücü pek yüksekti.
Hayatın zaruri ihtiyaçları hususunda cömert ve müşfikti, iyilik yapmaya amadeydi ve bunu gizlemek için büyük gayret sarfeder, bu neviden her türlü riyakarane övünçten ictinap ederdi.
Hasta olan Ktesibios'u ziyarete gittiğinde, onun fakr u zaruret içinde bulunduğunu fark edip yastığının altına gizlice bir kese koydu, Ktesibios bunu bulduğunda, "Bu, Arkesilaos'un latifesidir," dedi. Başka bir seferinde ise ona 1000 drahmi gönderdi.
Plutarkhos bu hadisenin Khioslu ressam Apelles'e yapıldığını nakleder, rivayete göre Arkesilaos, sair pek çok lütufkâr muamelesinin yanı sıra, Apelles hasta yatarken onu ziyarete gelmiş, ne derece fakir düştüğünü anlayınca oradan ayrılmış, bilahare dönerek
ardından, yanında yirmi drahmi getirerek geldi, sonra Apelles’in yatağının hemen yanına oturup, Burada dedi, Empedokles’in dört unsuru olan ateş, su, toprak ve yükseklere çıkan esîr haricinde hiçbir şey yok, fakat bana öyle geliyor ki rahat yatamıyorsun, böyle söyleyerek yastığını düzeltme bahanesiyle keseyi gizlice yastığın altına yerleştirdi, ona bakan ihtiyar kadın bunu bulup şaşkınlıkla Apelles’e gösterdiğinde, Apelles gülerek şöyle dedi, Bu, Arkesilaos’un hırsızlıklarından biridir.
Arkadyalı Arkhion’u Bergama Kralı Eumenes’e tavsiye etti, kral da onu büyük bir mevkiye yükseltti.
Gümüş takımlarının da gösterdiği gibi son derece cömertti ve tamahkârlıktan uzaktı, Athekrates ve Kallikrates ile boy ölçüşürdü, ziyafet meclislerinde pek çok kimseye ödünç verdiği birçok altın kabı vardı. Bir adam dostlarını ağırlamak üzere bu gümüş kapları ödünç almıştı, Arkesilaos onun fakir olduğunu bildiğinden bunları asla geri istemedi, başkalarının rivayetine göre ise bunları ona kasten ödünç vermişti ve adam fakir olduğu için kapları geri getirdiğinde onları adama gönül rızasıyla bağışladı.
Pitane’de güzel bir mülkü vardı ve kardeşi Pylades buradan elde edilenlerle onun ihtiyaçlarını aralıksız karşılardı.
Philetairos’un oğlu Eumenes de ona pek çok kıymetli hediyeler vermişti, bu sebeple bütün krallar arasında yalnızca ona intisap etti.
Antigonos’un etrafı kalabalıklaştığında ve pek çok kimse onun evine akın ettiğinde, onunla tanışmaktan geri durdu.
Münikhia ve Peiraieus valisi Hierokles ile samimiydi ve bayram günlerinde onu ziyaret etmek üzere düzenli olarak oraya giderdi.
Hierokles kendisinden sık sık Antigonos’u ziyaret etmesini rica etti, fakat o reddetti ve onunla sadece kapıya kadar yürüyüp orada ayrıldı.
Antigonos’un [okunamadı] sonrasında, pek çok kimse ona teselli mektupları yazarken, Arkesilaos [okunamadı]. Memleketi tarafından Demetrias’taki Antigonos’a elçi olarak gönderildiğinde, maksadına ulaşamadan eli boş döndü.
Vaktinin büyük kısmını Akademi’de geçirdi, kamusal işlere karışmaktan kaçındı, ancak bazen, belirttiğimiz gibi, Hierokles’e olan sevgisinden ötürü Peiraieus’a giderdi, bu yüzden bazı kimseler [okunamadı].
Dostlarını ağırlama hususunda fevkalade cömertti, adeta ikinci bir Aristippos gibiydi.
Elisli fahişeler Theodote ve Philota’ya olan sevgisini açıkça ikrar etti, bu yüzden kınandığında ise Aristippos’un vecizelerini zikretti.
Pek heveskârdı ve gençlerin sohbetinden çok hoşlanırdı, bu sebeple Khioslu Stoacı Ariston onu gençliği yoldan çıkaran, cüretkâr ve hayasız biri olarak adlandırdı. İlgi duyduğu kimseler arasında Demetrios ve Leokhares zikredilir.
Lakhes’in oğlu Demokhares ve Bugeros’un oğlu Pythokles de ona karşı derin bir muhabbet beslerdi.
Bu hallerinden ötürü, Antigonos’un oğlu Alkyoneus’un doğum gününü kutlamak üzere dostlarını davet eden Peripatetik (Aristotelesçi) Hieronymos’un evinde hayli kınandı, zira bu şölenin tertip edilmesi için Antigonos her yıl yüklü miktarda para gönderirdi. Bu mecliste Arkesilaos kadehler arasında münakaşa etmeye yanaşmadı ve Aridelos kendisine bir mesele arz edip buna dair bir şey söylemesini talep ettiğinde, Her şeyin münasip vaktini bilmek bir filozofun en üstün hasletidir, diye cevap verdi.
Fakat kibirden öylesine uzaktı ki talebelerine gidip başka üstatları dinlemelerini tavsiye ederdi, kendi mektebinden Khioslu bir genç onun anlattıklarından ziyade Hieronymos’un kelamından hoşnut kaldığını beyan ettiğinde, onun elinden tutarak filozofa götürdü ve kabiliyetine göre ona ihtimam göstermesini rica etti.
Bir kimsenin, İnsanlar neden diğer fırkalardan Epikurosçulara geçiyor da Epikurosçulardan hiçbir zaman diğer fırkalara geçmiyor, sualine karşılık,
Çünkü, dedi, erkeklerden bazen hadımlar çıkar, lakin hadımlardan asla erkek çıkmaz.
Hekimlerin çok olduğu yerde hastalık çoktur, kanunların çok olduğu yerde de adaletsizlik çoktur, demiştir.
Diyalektiğin her şeyi altüst etmesi sebebiyle ondan sakınılmasını öğütlemiştir.
Mantıkçıları, aldatıldıkları esnada bundan haz duyan zar oyuncularına benzetmiştir.
Fakirliğin İthaka gibi sarp ve çetin olduğunu, lakin kanaatkârlığa ve nefse hâkim olmaya alıştırdığından bir çocuğu yetiştirmek için pek münasip bulunduğunu ve umumiyetle iyi bir fazilet mektebi olduğunu teyit etmiştir.
Ölümü
Ömrünün nihayetine yaklaştığında bütün mülkünü kardeşi Pylades’e vasiyet etti, bu maksatla, Mnyseas’ın haberi olmaksızın, onu evvela Khios’a gönderdi ve oradan tekrar Atina’ya çağırttı.
Vasiyetnamesinin üç nüshasını çıkardı, birini Eretria’daki Amphikritos’a, diğerini Atina’daki bazı dostlarına, üçüncüsünü de muhafaza edilmek üzere yakın akrabası Thaumasias’a gönderdi, bu sonuncusuyla birlikte şu mektubu yolladı,
Arkesilaos’tan Thaumasias’a selam olsun. Vasiyetnamemi sana ulaştırması için Diogenes’e verdim, zira sık sık hastalandığımdan ve bedenim zayıf düştüğünden, başıma ansızın bir hal gelirse bana karşı pek cömert davranmış olan sana bir haksızlık etmiş olarak bu hayattan göçmeyeyim diye vasiyetimi hazırlamayı münasip gördüm. Bütün dostlarımın en sadığı olan senin bunu emanetine almanı rica ederim. Sana duyduğum bu fevkalade itimada layık olduğunu göster ki doğru bir intihapta bulunduğum aşikâr olsun.
Hermippos’un naklettiğine göre, pek çok şarap içtikten sonra bir nevi [okunamadı] içinde öldü, Lakydes’in o vakitler başlayan mektep riyasetinden anlaşıldığı üzere bu hadise yüz otuz dördüncü Olimpiyatın dördüncü senesinde vuku bulmuştur. Atinalılar onu daha önce hiç kimseye nasip olmamış bir merasimle defnettiler.
Hanesine hiçbir kadın almadı, evladı da olmadı. Apollodoros’a göre yüz yirminci Olimpiyatta parlamıştır. Bu ismi taşıyan üç kişi daha vardır, biri eski bir komedya şairi, ikincisi bir mersiye şairi, üçüncüsü ise bir heykeltıraştır.
[okunamadı]
Lakydes, Arkesilaos’un halefi oldu, kendisi Kyreneliydi (babasının adı Aleksandros’tur), pek vakur bir kimseydi ve gıpta edenleri çoktu. Yüz kırk birinci Olimpiyatın ikinci senesinde talebeleri Telekles, Evandros ve Phokion [okunamadı]. Attalos kendisini yanına çağırdığında, o [okunamadı].
Gençliğinden itibaren kendini bütünüyle ilme vermişti, fakirdi lakin her mecliste hoş karşılanır, sohbetinden pek tat alınırdı, Resimlerin en güzel uzaktan göründüğü cevabını vermişti. Yaşlılığında biri ona, "Hâlâ ders mi çalışıyorsun?" deyince, "Şimdi değilse ne vakit?" diye karşılık vermişti. Ev idaresine gelince, erzakını sakladığı yerden bir şey aldığında, kimseden bir şey çalınmasın diye kapıyı kilitlediği ve anahtarı bir delikten içeri attığı rivayet edilir, hizmetçileri bunu fark ederek anahtarı sık sık almış, kapıyı açıp dilediklerini götürmüş ve ardından anahtarı yine aynı yere koymuşlardı, bu fiillerinde de asla yakalanmamışlardı. Lakin hikâyenin en latif kısmı şudur ki, Numenios’un teyit ettiği üzere, bu hadise yüzünden Orta Akademi’nin kanaatine meyletmiş ve duyularla hiçbir şeyin kavranamayacağına hükmederek şöyle akıl yürütmüştü, Kendi duyularımın bu denli sık aldandığını bildiğim halde, duyunun herhangi bir şeyi kesinlikle kavrayabileceğini nasıl düşünebilirim, zira dışarı çıktığımda kilerimde bıraktığım şeyleri gözlerimle gördüğümü sanırım, geri döndüğümde ise hiçbirini bulamam, şayet duyularımız yanılgıya açık ve güvensiz olmasaydı bu durum vuku bulmazdı.
Arkesilaos’un ölümü üzerine, 134. Olimpiyat’ın [okunamadı] yılında mektebin başına geçen Lakydes, Kral Attalos’un tesis ettiği ve bu sebeple Lakydes Bahçeleri olarak anılan bahçelerde, Akademi bünyesinde ders verdi.
Laertios ve ondan nakille Suidas, hatalı bir şekilde onu Yeni Akademi’nin kurucusu sayar. Bu vazifeyi yirmi altı yıl sürdürdü, bu sürenin hitamında henüz hayattayken görevi Telekles’e devretti.
Athenaios, Lakydes ve Phlioslu Timon’un bir dostları tarafından iki günlük bir ziyafete davet edildiklerini, meclise uymak arzusuyla pek ziyade içtiklerini nakleder. Lakydes yarı sarhoş halde oradan ilk ayrılan oldu ve Timon’un da sıvışmakta olduğunu fark edince Homeros’tan mülhem,
"Büyük bir şan uğruna Hektor’u katlettik biz," dedi.
Ertesi gün aynı yerde Timon ile yeniden karşılaşan ve kadehini bir dikişte bitiremediğini, kadehi ağzına ikinci kez götürdüğünde durakladığını gören Lakydes, Homeros’un bir başka yerinden iktibasla,
"Benimle boy ölçüşenler pek bedbahttır," dedi.
Bu iki içki düşkünü, belki de pek haksız sayılmayacak bir şekilde aynı akıbete uğradı, nitekim aşırı şarap tüketimi sebebiyle felç geçiren Lakydes, 141. Olimpiyat’ın ikinci yılında vefat etti. Felsefe üzerine ve Tabiat Üzerine başlıklı eserler kaleme aldı.
Mektepte onun yerini, rivayet olunduğu üzere, Evandros aldı, Evandros’un ardından talebesi Egesinos geldi, Alexandrialı Clemens bu zatı Pergamonlu Hegesilaos olarak tesmiye eder, Egesinos’un makamına ise Karneades geçti.
Yurdu, Ebeveyni, Yaşadığı Devir ve Muallimleri
Egesinos’un halefi olan Karneades, Kyrene ahalisindendi, nitekim Cicero onun bir Afrikalı sıfatıyla keskin zekâlı bir şahsiyet olduğunu söyler. Epikomos’un veya Philokomos’un oğluydu.
Laertios tarafından iktibas edilen Apollodoros, onun 162. Olimpiyat’ta vefat ettiğini öne sürer, lakin metinde bir hata mevcuttur, zira Apollodoros’un sözleri şüphesiz onun doğum vaktine taalluk etmektedir ve bu mülahazaya istinaden onun 162. Olimpiyat’ın ilk yılında doğduğunu teyit edebiliriz.
Plutarkhos tarafından iktibas edilen Florus, onun Thargelion ayının yedinci gününde, Kyrene’de Karnea Şenlikleri’nin icra edildiği esnada dünyaya geldiğini ekler, muhtemelen ismini de buradan almıştır.
Bu devir İulius Dönemi’nden sonraya rastladığından, bunu Petavius’un usulüne göre hesap edeceğiz, her ne kadar bu usul tartışmadan ari olmasa da, yöntemi Ptolemaios’un müşahedeleriyle telif edilemeyen Scaliger’inkinden daha üstündür. 164. Olimpiyat’ın dördüncü yılı, İulius Dönemi’nin 4255. yılı, Kallippos Dönemi’nin başlangıcıydı. İulius yılının 177. günü olan 26 Haziran, Petavius’a göre o vakitler Attika yılının 302. gününe tekabül eden Thargelion’un yedinci günüydü.
Stoacı Diogenes’ten mantık tahsil etti, bundan ötürü tartışırken ekseriyetle şöyle derdi, Doğru neticeye vardıysam dava benimdir, şayet varamadıysam Diogenes benden aldığı minayı iade etmelidir, zira diyalektik filozofların talep ettiği bedel buydu.
Bölüm II: Yeni Akademi’yi Nasıl Tesis Ettiği
Mektepte Egesinos’un yerine geçti ve Cicero tarafından, şeylerin belirsizliğine istinaden hükmün askıya alınması (epokhe) fikrini ortaya atıp Orta Akademi’yi kuran Arkesilaos’tan sonraki dördüncü kişi olarak kabul edildi. Karneades, aynı türden bir hükmü askıya alma fikrini daha mutedil temellere dayandırarak ve aynı hararetle müdafaa etmek suretiyle Yeni Akademi’yi tesis etti. Zira o, şeylerin kavranamaz oluşunun, Arkesilaos’un iddia ettiği gibi bizatihi şeylerin tabiatından neşet etmediğini savunuyordu, zira her şey kendi içinde hakikaten mevcuttur ve bir şey hakkında bir hüküm tasdik veya inkâr edilirse, bu durum şeyin bizatihi kendisine nispetle ya doğru yahut yanlıştır, fakat şeylerin kendisi sabit kalırken biz onlardan bir imge (phantasia) ve benzerlik devşiririz, bunlar da çoğunlukla sahte [okunamadı] gibi yalan söyler ve bizi aldatır. Bütün doğru şeylere bitişik bazı yanlış şeyler vardır ve bunlar birbirine öylesine benzer ki aralarında kesin bir ayırt edici alamet bulunmaz.
Hükmün askıya alınması hususunda katı bir tutum takınmamıştı, zira hiçbir şeyin [okunamadı] olduğunu inkâr etmişti, bu düsturun kendisinin dahi bilinemeyeceğini belirterek şöyle akıl yürütmüştü, Duyulara ve bedahete zıt olan her şey ilk kısma dâhildir, ikinciye karşı ise hiçbir şey söylememeliyiz. Bu sebeple idrakin peşinden gittiği bir imge yoktur, lakin tasdik vardır, zira hiçbir şeyin muhtemel olmaması tabiata aykırı düşerdi.
Sextus Empiricus bu hususu daha etraflıca beyan eder.
Karneades, der, yalnızca Stoacılara değil, kendisinden evvel gelen herkese muhalefet etmiştir.
Mutlak surette, Hakikatin kendisiyle tartılıp hükme bağlanabileceği hiçbir şey yoktur, ne Akıl, ne Duyu, ne İmgelem (phantasia), ne de başka herhangi bir şey, zira tek kelimeyle bütün bunlar bizi aldatır.
Onun ikinci delili, her ne kadar hüküm veren bir şey bulunsa dahi, bunun aşikâr olanın tesiri olmaksızın var olamayacağını gösterdiği kanıttır.
Zira canlı bir varlık, cansız şeylerden duyum yetisiyle ayrılır, bu yeti vasıtasıyla hem kendini hem de haricî şeyleri idrak eder, fakat duyu hareketsiz, tesire kapalı ve değişmez kaldığı müddetçe ne duyudur ne de herhangi bir şeyi idrak edebilir, ancak değiştiğinde ve aşikâr olanların hücumuyla bir şekilde etkilendiğinde nesneleri beyan eder.
Binaenaleyh, Ruhun aşikâr olandan neşet eden bu tesirinde, hüküm veren mezkûr şeyi aramak icap eder.
Bu tesir, kendisinden husule geldiği şey zahir olduğunda beyan olunur, ki bu tesir İmgelemden başka bir şey değildir. O hâlde İmgelem, canlıda bulunan ve hem kendini hem de diğer bazı şeyleri gösteren muayyen bir tesirdir, nitekim bir şeyi gördüğümüzde, görme fiilinden evvelki hâlimizden farklı olarak görme duyumuz bir şekilde teessür duyar. Bu tagayyür vasıtasıyla iki şeyi idrak ederiz,
İlki, tagayyürün kendisi, yani İmgelem, ikincisi ise bu tagayyürün kendisinden neşet ettiği şey, yani görülen nesnedir. Diğer duyularda da durum böyledir.
Bundan ötürü, Işık nasıl hem kendini hem de içindeki bütün şeyleri izhar ederse, canlıda bilginin başlıca rehberi olan İmgelem de tıpkı Işık gibi, hem kendini hem de kendisini husule getiren o aşikâr nesneyi izhar etmelidir.
Fakat her daim hakikati göstermeyip bilakis fena haberciler misali ekseriya yanıldığından ve neşet ettiği nesneden farklılık arz ettiğinden, her İmgelemin Hakikate dair bir hüküm veremeyeceği, bunun yalnızca imgelem hakiki olduğu takdirde mümkün olabileceği neticesi zarurî olarak çıkar.
Yine, ne kadar hakiki olursa olsun yanlış olma ihtimali taşımayan hiçbir İmgelem bulunmadığından ve hakiki görünen bütün İmgelemler arasında, bunlardan pek az farklılık gösteren bazı sahte imgelemler de yer aldığından, hüküm veren şeyin doğru ile yanlışın müşterek İmgeleminde mündemiç olması gerekir.
Lakin müşterek İmgelem bunları ihata edemez ve şayet ihata edemezse, hüküm verecek hiçbir şey de mevcut değildir.
Ve eğer İmgelemin hükmetme kudreti yoksa, Akıl da hüküm veremez, zira akıl İmgelemden neşet eder ve bu da pek yerindedir, zira hakkında hüküm vereceği şey, evvelemirde aklın karşısında belirmelidir, oysa akıldan yoksun olan Duyu haricinde hiçbir şey beliremez ve bizzat Aklın kendisi de hüküm veren merci değildir. Carneades, hüküm veren hiçbir şeyin bulunmadığını göstermek maksadıyla diğer bütün filozoflara karşı bu minvalde münakaşa eder.
Fakat hayatın idamesi ve Saadetin iktisabı hususunda neyin hüküm vereceği sual olunduğunda, muhtemel İmgeleme ve muhtemel olanla birlikte zihni dağıtmayan ve her veçhesiyle teftiş edilmiş olan imgeleme müracaat eder, bunların farkları şunlardır,
İmgelem bir şeyin İmgelemidir, yani kendisinden vücuda geldiği şeyin ve içinde husule geldiği şeyin,
Kendisinden vücuda geldiği şey haricî mahsûs nesnedir, içinde husule geldiği şey ise İnsandır.
Biri tasavvur olunan Nesneye, diğeri ise bu Nesneden neşet eden Hayale (phantasma) olmak üzere iki nispeti haizdir.
Nesneye olan nispeti bakımından ya hakiki ya da batıldır, Nesne ile muvafık olduğunda hakiki, muvafık olmadığında batıldır. Hayale olan nispeti bakımından ise biri hakiki, diğeri batıl görünen iki nevi vardır. Hakiki görünen nevye Akademiyacılar Vurgu (emphasis), İhtimal ve muhtemel İmgelem derler, hakiki olmayana ise İhtimal Dışılık ve gayrimuhtemel İmgelem tesmiye olunur.
Zira ne batıl görünüp filhakika öyle olanın, ne de hakiki olup öyle görünmeyenin tabiatında ikna edici bir taraf vardır.
Fakat bu İmgelemlerden zahiren batıl olan ve hakiki görünmeyen, Hüküm sahasını tahdit eder, lakin bizzat hüküm veren değildir, tıpkı var olan bir şeyden husule gelip de ondan farklı olan ve Elektra'dan Orestes'e akseden Hiddet misali.
Hakiki görünenin bir nev'i zayıftır, meselâ bir şeydeki İmgelem o kadar küçüktür ki ya yeterince yer kaplamadığından ya da şeyleri açık ve seçik değil de müşevveş gören Görme zaafından ötürü nazar-ı dikkate gelmez.
Diğer nevi ise hakiki olanla müşterek bir vasfı haiz olup pek hakiki görünendir. İşte bunlardan zayıf, gevşek ve tesirsiz İmgelem, hüküm veren mertebesinde olamaz, zira ne kendini ne de kendisini husule getiren Nesneyi sarih biçimde izhar edemeyen bir şey bizi cezp edemez ve tasdikimizi celbedemez, oysa kâfi derecede görünen şey Hakikatin Hâkimidir. Hüküm veren bu olduğuna göre, bir vüsati vardır ve bir diğerine dahil olduğunda daha muhtemel ve fevkalade müessir bir İmgelem arz eder. Muhtemel olan üç veçhile ele alınır, evvela hakiki olup hakiki görünen, saniyen batıl olup hakiki görünen, salisen hakiki olup her ikisine de müşterek olan.
Binaenaleyh hüküm veren şey, Akademiyacıların muhtemel tesmiye ettiği, hakiki görünen mezkûr İmgelem olmalıdır.
Kimi zaman batıl olan hücum eder, bu sebeple doğru ile yanlışın müşterek İmgelemini kullanmak zarurî hâle gelir, lakin Hakikati taklit eden bu batıl daha seyrek zuhur ettiğinden, ekseriya doğru olan ve hükmümüz ile amelimize çoğunlukla istikamet veren şeye itimat etmemek icap etmez. Carneades'e göre evveliyetle ve umumen hüküm veren merci budur. Fakat İmgelem kimi zaman tek bir nevi olmayıp biri diğerine rabıtalandığından, ikinci bir Hâkim zuhur eder, ki bu da muhtemel İmgelemdir.
Nitekim İnsanı idrak eden kimse, zarurî surette onun etrafında ve haricinde bulunan şeylerin İmgelemini de idrak eder, etrafındaki şeylerden kasıt Renk, Cesamet, Şekil, Hareket, Kelam, [okunamadı], Pabuçlar, haricindeki şeylerden kasıt ise Hava, Işık, [okunamadı], Toprak, Refikler ve benzerleridir.
Bu İmgelemlerden [okunamadı] batıl görünmeyip hepsi de hakiki görünmekte ittifak ettiğinde, ona daha ziyade itimat ederiz.
Falancanın Sokrates olduğuna inanmamız, Sokrates'te bulunması mutat olan bütün o hususiyetleri haiz olmasındandır, nitekim [okunamadı]
Menelaos cihetinden zihni dağıtmayan, muteber bir şeydir, [okunamadı] Troya'dan sanki bizzat Helene'nin kendisiymiş gibi Helen sureti, Pharos adasına ayak bastığında orada hakiki Helene ile karşılaşmış ve ondan hakiki bir İmgelem iktisap etmişti, lakin
Helena’yı gemide bıraktığını söyleyen düşünceyle zihni çelindiğinden, bu tasavvura [phantasia] inanmak istemezdi.
Dolayısıyla dikkati dağılmamış tasavvur da böyledir, zira bazılarının dikkati diğerlerinden daha az dağılmış olduğundan, bu tasavvur da yanıltıcı görünebilir.
Dikkati dağılmamış tasavvurlar arasında, hüküm veren tasavvur en muteber ve en seçkin olanıdır. Bundan başka, keyfiyeti bundan sonra izah edilecek olan, etraflıca tahkik edilmiş [circumcurrent] bir tasavvur daha vardır.
Dikkati dağılmamış olanda yalnızca, bir araya gelen bu tasavvurlardan hiçbirinin bizi yanlış olarak cezbetmediğini, bilakis hepsinin doğru ve muhtemel göründüğünü araştırırız, lakin bir araya gelmeyle hâsıl olan ve etraflıca tahkiki kullanan tasavvurda, o birliktelikte yer alan her bir tasavvuru sıkı bir imtihandan geçiririz, tıpkı halk meclislerinde, yöneticiliğe aday olan her bir kimsenin bu kudreti ve hüküm verme hakkını hak edip etmediğinin etraflıca tetkik edilmesi gibi.
Hüküm mevkiinde hükmeden, vasıtasıyla hüküm verilen, mesafe ve fasıla, şekil, zaman, tarz, teessür ve fiil vardır, bunların her birini sıkı bir tetkikten geçiririz, hükmeden bakımından nazarın bulanık olup olmadığını, zira öyleyse hüküm için pek zayıf kalacağını, hüküm verilen bakımından çok küçük olup olmadığını, vasıta bakımından havanın karanlık olup olmadığını, mesafenin çok uzak olup olmadığını, vasatın karışık olup olmadığını, mekânın pek geniş ve uçsuz bucaksız olup olmadığını, zamanın çok ani olup olmadığını, teessürün hezeyan kabilinden olup olmadığını, fiilin kabul edilmeye elverişsiz olup olmadığını inceleriz.
[okunamadı] önemsiz bir meselede tek bir şahidi dinleriz, daha mühim bir meseleyi tahkik ettiğimizde daha fazla şahidi tetkik ederiz, lakin en mühim bir meselede hepsinin şahitliğine müracaat ederiz.
Böylece, der Karneades, ehemmiyetsiz meselelerde hüküm vermek için yalnızca muhtemel tasavvuru kullanırız, belirli bir ağırlığı olan hususlarda dikkati dağılmamış tasavvuru, iyi ve mesut yaşamayı ilgilendiren meselelerde ise etraflıca tahkik edilmiş tasavvuru esas alırız. Büyük ehemmiyet taşıyan meselelerde muhtelif tasavvurları ele aldıkları gibi, farklı ahval içinde de asla aynı yolu takip etmezler, zira zaman şartlarının sıkı bir tetkike müsaade etmediği durumlarda yalnızca muhtemel tasavvura itimat ettiklerini söylerler, meselenin misali şöyledir,
Düşman bir adamı kovalar, adam bir mağaraya vardığında, orada pusuya yatmış bazı düşmanlar olabileceği tasavvuruna kapılır, muhtemel gördüğü bu tasavvurun tesiriyle, o mağarada hakikaten pusu kurmuş bir düşman bulunup bulunmadığını dikkatle ve etraflıca tahkik etmeden evvel, bu tasavvurun ihtimaline uyarak mağaradan kaçınır.
Muhtemel tasavvuru, zamanın her bir cüzü inceden inceye tetkik etmeye ve zihne arız olan şey hakkında hüküm vermeye müsaade ettiği hallerde, etraflıca tahkik edilmiş tasavvur takip eder.
Karanlık bir odaya giren ve kıvrılmış bir ip görüp onu yılan zannederek kaçan bir adamın hâli buna benzer, adam bilahare geri dönüp hakikati tahkik eder ve nesnenin kımıldamadığını görünce onun yılan olmadığını düşünmeye başlar, fakat aynı zamanda yılanların bazen soğuktan donup kaskatı kesilebileceğini de hesaba katarak asasıyla ona vurur.
Böylece zihnine arız olan tasavvuru etraflıca tahkik ettikten sonra, o cismi yılan olarak algıladığı tasavvurun yanlış olduğunu kabul eder.
Ve yine, evvelce zikrettiğim gibi, zahiren müşahede ettiğimizde, duyularımızın tamamen sıhhatli olduğunu, bunu uykuda değil uyanıkken gördüğümüzü, havanın berrak ve nesneye olan mesafenin münasip olduğunu zihnimizden evvelemirde geçirdikten sonra, bunun doğru olduğunu tasdik ederiz.
Böylelikle, görülen nesneye dair teferruatı tetkik edecek kâfi vakte malik olduğumuzda, muteber bir tasavvura nail oluruz.
Menelaos hakkında söylediğimiz gibi, bizi geri adım attıracak hiçbir mania bulunmadığında kabul ettikleri dikkati dağılmamış tasavvurda da hal aynıdır. Sextus buraya kadar böyle der.
Her ne kadar hiçbir şey idrak edilemese de, hakîm olan kimse idrak edilmemiş olana rıza gösterebilir, yani zanda bulunabilir, ancak bu, kendisinin yalnızca bir zanda bulunduğunu ve kesin olarak bilinebilecek hiçbir şey olmadığını bilmesi şartıyla böyledir. O, nihai gayenin tabii ilkelerden zevk almak olduğunu ileri sürmüştür ki Cicero’nun naklettiğine göre bunu hakikaten öyle düşündüğünden değil, Stoacılara muhalefet etmek maksadıyla müdafaa etmiştir.
Stoacıların eserlerini büyük bir dikkatle okumuş ve onlara karşı öylesine hararetle münakaşa etmiştir ki bu durum ona, Chrysippos olmasaydı, ben de olmazdım, deme vesilesi vermiştir.
Kleitomakhos onun hakkında, hakikatte neyi savunduğunu asla anlayamadığını söylerdi, zira bazen bir tarafın, bazen de diğer tarafın lehine delil getirir ve Cicero’nun ifadesiyle zekasının cerbezesiyle en haklı davaları dahi ekseriya istihza konusu yapardı. Onun kullandığı soritler [zincirleme kıyaslar] için Sextus Empiricus’a müracaat edilsin.
BÖLÜM III. Hangi Vesileyle Roma’ya Elçi Olarak Gönderildiği Üzerine.
Atinalılar, Boiotia’nın bir şehri olan Oropos’u tahrip ettikleri gerekçesiyle Oroposlular ve Sikyonluların davası üzerine Romalılar tarafından yaklaşık 300 talent para cezasına çarptırılınca, savunmaları dinlenmeksizin kendilerine yüklenen bu cezanın hafifletilmesini temin etmek maksadıyla Roma Senatosu’na üç filozoftan müteşekkil bir heyet gönderdiler, bunlar Akademia mensubu Karneades, Stoacı Diogenes ve Peripatetik (Aristotelesçi) Kritolaos idi.
Bu elçiliğin tarihi hususunda müellifler arasında büyük bir ihtilaf mevcuttur.
Aulus Gellius, onların İkinci Pön Savaşı’ndan sonra geldiklerini söyler ve Ennius’un gelişini onların gelişinden sonraya tarihler, Petavius ise Ennius’un şehrin kuruluşunun 585. senesinde vefat etmiş olmasından ötürü bu görüşün haklı olarak yanlış olduğunu mülahaza eder. Lakin Cicero, bu elçiliğin P. Scipio ile M. Marcellus’un konsüllükleri zamanında vuku bulduğunu beyan eder ki bu da 599. seneye tekabül eder.
Pausanias ise bunu şehrin 603. senesine tarihler, [okunamadı] da bunu tasvip eder.
Bu filozofların her biri, ilimlerini izhar etmek gayesiyle şehrin pek çok mümtaz mevkiini intihap etmiş, buralarda büyük halk kitleleri huzurunda, herkesin hayranlığını celbedecek surette hitap etmişlerdir.
Karneades’in belagati şiddetli ve coşkun, Kritolaos’unki zarif ve pürüzsüz, Diogenes’inki ise vakur ve mutedildi.
Karneades, bir gün, o devrin en büyük hatipleri olan Galba ve Cato’nun huzurunda adalet mevzuunda etraflı bir münakaşa yürütmüştür.
Ertesi gün, zıt deliller ileri sürerek daha evvel söylediklerinin tamamını çürüttü ve pek methettiği o adaleti ortadan kaldırdı. Bunu, mezkûr şeyi iddia edenleri daha iyi ilzam etmek gayesiyle yapmıştı. Adaleti yerle bir ettiği bu münazara, Cicero tarafından L. Furius vasıtasıyla kayda geçirilmiştir.
İlim tahsiline hevesli bütün gençler bu üç filozofa müracaat eder, onları sıklıkla dinler ve överlerdi.
Hepsinden ziyade Karneades’in en yüksek kudrete malik, şöhreti de kudretinden geri kalmayan o tatlı dili, muteber ve müsamahakâr dinleyicileri cezp ederek şehri kuvvetli bir rüzgâr misali bir velveleyle doldurdu. Hayranlık uyandıracak vasıflarla donanmış ve herkesi kendine çeken Yunanlı bir zatın, gençlerin dimağına ciddi bir muhabbet aşıladığı, onların da bu sayede sair eğlence ve zevkleri unutup adeta bir nevi çılgınlıkla felsefeye meylettikleri rivayet edilirdi. Evlatlarının böylesine müstesna şahsiyetler tarafından Yunan irfanıyla terbiye edildiğini sevinçle müşahede eden bütün Romalılar bu vaziyetten hoşnuttu. Yalnızca Cato, Yunan irfanına duyulan bu ilk hayranlık gürültüsü karşısında tedirgin oldu, gençlerin bu yola meyledip fesahat şanını ameli gayretlere ve askeri intizama üstün tutmalarından endişe etti. Felsefenin şehirdeki şöhreti gittikçe artarken ve A. Gellius ile Macrobius’un Caecilius dediği muteber bir şahsiyet olan C. Acilius, kendi ricası üzerine senatodaki ilk hitabetlerinin tercümanlığını üstlenmişken, o vakitler hayli yaşlanmış bulunan Cato, makul bir bahane ileri sürerek bu filozofların şehirden uzaklaştırılmasını teklif etti. Senatoya gelerek, her istediklerine kendilerini ikna edebilecek güçte olan böylesi elçilerin tek bir cevap dahi verilmeksizin aralarında bu kadar uzun müddet kalmalarına müsaade eden yüksek memurları takbih etti. Bu sebeple evvelemirde elçiliklerine dair nihai bir karara varılmasını, böylece kendi mekteplerine geri gönderilip Yunan çocuklarını eğitmelerini, gençlerin de eskiden olduğu gibi yine kendi kanunlarına ve yüksek memurlarına riayet etmeye yönelmelerini talep etti.
Bunu, bazılarının zannettiği gibi Karneades’e duyduğu öfkeden değil, Yunan edebiyatı ve beşeri ilimleriyle yarışma hırsından ötürü yapmıştı.
Dördüncü Bölüm, Faziletleri ve Vecizeleri
Son derece gayretli bir zattı, tabiat felsefesine (fizik) ahlak felsefesinden (etik) daha az vakit ayırırdı, ilme öyle dalmıştı ki saçını ve tırnaklarını kesmeyi dahi ihmal ederdi. Valerius Maximus’un naklettiğine göre, ilme öyle müstağraktı ki sofraya oturduğunda zihni öylesine tek bir noktaya kilitlenirdi ki elini sofraya uzatmayı unuturdu, zevcesi gibi yanında yaşayan Melissa ona bunu hatırlatmak ve kendisine yardım etmek mecburiyetinde kalırdı.
Felsefede öyle yüksek bir mertebedeydi ki hatipler dahi ekseriya mekteplerini tatil eder, gelip onu dinlerlerdi.
Gür ve yüksek bir sesi vardı, bunun üzerine Gymnasiarkhos ona sesini bu kadar yükseltmemesi için haber gönderdi, o da buna cevaben, Hangi ölçüyle konuşmam icap ettiğini bana bildirin, dedi, diğeri ise gayet hikmetli ve yerinde bir mukabeleyle, Bir ölçünüz var zaten, dinleyicileriniz, diye karşılık verdi.
Hicivlerinde pek keskin, münazarada ise adeta mağlup edilemezdi.
Daha evvel zikrettiğimiz ilme olan aşırı düşkünlüğü sebebiyle ziyafetlerden ictinap ederdi.
Phavorinus’un naklettiğine göre, Bitinyalı Mentor adında biri metresini ayartmaya kalkışmıştı, bu şahıs mektebe girince, Homeros’un mısralarını tahrif ederek onunla derhal latife etti.
Midesindeki bozuk hıltların zihninin zindeliğini ve sebatını zayıflatıp bastırmaması için aklını [okunamadı].
Diyalektiği ahtapota benzetirdi; ahtapot kolları uzadığında onları ısırıp koparır, mantıkçılar da pek fazla incelik gösterdiklerinde kendi [okunamadı] çürütürlerdi.
İnsanlara, en müreffeh zamanlarında dahi bir tebeddülatın vuku bulabileceğini hatırda tutmalarını tavsiye ederdi, zira beklenmedik olan şey en fazla [okunamadı].
Zenginlerin ve kralların oğullarının binicilikten başka hiçbir şeyi layıkıyla öğrenemediğini söylerdi, zira muallimleri onlara yaltaklanır, onlarla yarışanlar isteyerek boyun eğer, lakin at sırtındakinin sade bir vatandaş mı yoksa bir hükümdar mı, fakir mi yoksa zengin mi olduğuna bakmaz, şayet binici kendisine hükmedemezse onu sırtından atar.
Ölümden son derece ürker görünürdü, bu sebeple sıklıkla, Bizi bir araya getiren tabiat yine dağıtacaktır, derdi, Antipater’in zehir içerek öldüğünü işitince, onun ölüm karşısındaki metanetinden bir nebze cesaret bularak, Öyleyse bana da verin, dedi, ne istediklerini sorduklarında ise, Şarap, diye mukabelede bulundu.
Gecenin bir yarısında gözlerine mil çekildi, kendisi bunun farkına varmadı, uşağına ışık getirmesini emretti, uşak emri yerine getirip bir ışık getirdiğini söyleyince, O halde, dedi, sen oku.
Beşinci Bölüm, Vefatı ve Eserleri
Laertius’a göre 85, Cicero’ya göre ise 90 yıl yaşamıştır. Apollodoros’un, Roma’nın kuruluşunun 626. senesine tevafuk eden 162. Olimpiyat’ın dördüncü senesinde vefat ettiğine dair sözlerinin hilaf-ı hakikat olduğu, hayatının diğer şartlarından ve bilhassa Cicero’daki şu ifadeden kolayca anlaşılabilir; Antonius, Asya’ya prokonsül olarak gittiğinde Atina’da kendi mezhebinin usulünce münazarada herkese muhalefet eden Akademiyacı Karneades’i bulduğunu söyler.
Antonius’un prokonsüllük yılı Roma’nın kuruluşunun 652. senesidir.
Lakin daha evvel ifade ettiğimiz üzere bu hesap onun doğum tarihine tatbik edilmelidir, bu tarihten itibaren 85. sene 184. Olimpiyat’ın birinci senesine, 90. sene ise 185. Olimpiyat’ın ikinci senesine tevafuk eder.
Laertius, vefatı esnasında büyük bir ay tutulması vuku bulduğunu, bazılarının bunu onun kaybına duyulan bir kader birliği ve teessür olarak tevil ettiğini nakleder.
Petavius’un, Karneades’in vefatının 163. Olimpiyat’ın birinci senesinde, 2 Mayıs’ta vuku bulduğunu söylerken hesabını bu tutulmaya dayandırdığı kanaatindeyim.
Lakin sene hususunda bir hata mevcut olduğundan, buna bağlı olarak gün ve saat hesabında daha da büyük bir yanılgı ortaya çıkmaktadır.
Cicero’nun naklettiğine göre Karneades, Hükmün Askıya Alınması üzerine dört kitap kaleme almıştır.
Ayrıca Kapadokya Kralı Ariarathes’e mektuplar yazmıştır ki bunlar geride bıraktığı ve Laertius devrinde henüz mevcut olan yegâne yadigârlardır.
Laertios'un bildirdiğine göre, onun adıyla anılan diğer her şey, aralarında en mümtaz olanı Kleitomakhos olmak üzere pek çok öğrencisi tarafından kaleme alınmıştı. Bu adı taşıyan iki kişi daha zikredilir, biri Suidas'ın andığı, Anaxagoras'ın talebesi olan bir filozof, diğeri ise Laertios'un bahsettiği epigram şairidir.
Kırk yaşına geldiğinde Atina'ya gidip Karneades'in derslerini dinledi, Karneades onun gayretine hayran kalarak kendisini eğitti ve yetiştirdi.
Cicero'nun naklettiğine göre, Karneades ile yaşlanana dek birlikte yaşadı ve okulda onun halefi oldu, Karneades'in öğretilerini yazılarıyla yaydı, bu kitapların sayısı ise onun çalışkanlığının ve Karneades'in belagati kadar yüksek bir zekâya sahip olduğunun kâfi bir delilidir.
Akademik, Peripatetik (Aristotelesçi) ve Stoacı olmak üzere üç fırkada da yetkindi.
Kitaplarından Cicero tarafından zikredilenler arasında, o vakitler Kartaca Romalılarca zapt edildiğinden, esir düşen yurttaşlarına yazdığı bir teselli risalesi, bir de şair Gaius Lucilius'a ithaf ettiği bir başkası yer alır, bu sonuncusunda Akademik yargıyı askıya alma ilkesini açıklamış ve savunmuştur, nitekim daha evvel de Manilius ile birlikte konsül olan L. Censorinus'a aynı mevzularda yazmıştı. Bu risalenin hülasası şöyleydi,
Şeylerin birbirine olan benzerlikleri öylesinedir ki, bazıları muhtemel, diğerleri ise [okunamadı]. Lakin şunu söylemek kâfidir,
Bazı şeyler idrak olunabilir, bazıları ise idrak olunamaz, zira muhtemel olan pek çok yanlış mevcuttur, fakat hiçbir yanlış idrak edilip bilinemez.
Şu halde, Akademiklilerin duyumu büsbütün ortadan kaldırdığını iddia edenler fahiş bir hataya düşerler, zira onlar renk, lezzet yahut ses yoktur demezler, ancak bunlarda hakiki ve kesin olana dair kendilerine has, zatî bir işaret bulunmadığını münakaşa ederler, ki bunu izah ettikten sonra şunu ilave eder, Bilge bir kimse hükmünü iki surette askıya alır, birincisi, bildiğimiz veçhile, herhangi bir şeye rıza göstermeyi katiyen reddettiğinde, ikincisi, bir şeyin tasdiki yahut inkârı babında bir karşılık vermekten imtina ettiğinde, öyle ki ne inkâr eder ne de iddia eder.
İlk yolda hiçbir şeye muvafakat etmez, ikincisinde ise ihtimalin peşinden gider ve onu bulup bulmamasına göre evet veya hayır cevabını verir.
Her şeyden hükmünü esirgeyen kimse yine de harekete geçer ve bir fiil işler.
Binaenaleyh, bizi eyleme sevk eden tasavvurları ve sual olunduğunda her iki cihetten de ancak bize öyle görünen bir şey kabilinden cevap verebileceğimiz tasavvurları muhafaza eder, fakat hiçbir [okunamadı], bu kabil tasavvurların hepsi de tasvip görmez, hiçbir şey tarafından [okunamadı] olanlar müstesna.
İddiasında, Kalliphon'un da yaptığı gibi, haz ile erdemi birleştirdi.
Peripatetik Kritolaos'un amansız bir hasmıydı,
[okunamadı], aile idarecilerini hanelerinden yahut çobanları sürülerinden sürmek isteyeceklerinden daha fazlasını bilmeksizin, fakat hepsi [okunamadı].
Bir uyuşukluk nöbetine tutuldu, lakin kendine gelir gelmez şöyle dedi, Yaşama arzusu artık beni aldatamayacak, ve bunun üzerine kendi eliyle hayatına son verdi.
Philon
Philon Larissalıydı, uzun seneler boyunca Kleitomakhos'un derslerine devam etti ve Sextos Empeirikos tarafından Dördüncü Akademi'nin kurucusu olarak zikredildi, lâkin Cicero onun Akademiler arasındaki bu tefriki reddettiğini, ilk Akademi ile yeni Akademi'nin tek ve aynı olduğunu ispat etmek gayesiyle bizzat eser verdiğini beyan eder. O hayatta olduğu müddetçe Akademi bir hamiden mahrum kalmadı.
Romalılar, Plutarkhos'un ifade ettiği gibi, fevkalade hitabetinden ötürü Kleitomakhos'un bütün talebeleri arasında en ziyade ona hayranlık duydular ve tabiatının nezaketinden dolayı onu pek sevdiler.
Cicero, bizzat itiraf ettiği üzere, ilk tahsilini ve ilmin iptidai kaidelerini tamamlar tamamlamaz Philon'un dinleyicisi oldu.
Stobaios'un naklettiğine göre, diğer mümtaz hususların yanı sıra, felsefeyi şu kısımlara ayırdı,
Felsefeyi bir tabibe benzetti, tabibin vazifesi, evvela hastayı tedavi edilmeye razı etmek, akabinde hasmının delillerini çürütmektir, felsefecinin vazifesi de böyledir ve her ikisi de nasihatten ibarettir.
Nasihat, fazilete teşvik eden bir hitaptır, bunun bir kısmı onun büyük faydasını gösterir, diğer kısmı ise hasımları yahut felsefeye herhangi bir surette bühtan edenleri ilzam eder. Teşbih, ikinci olarak şu veçhile caridir,
Nasıl ki tabibin vazifesi, hastayı tedaviye ikna ettikten sonra, yegâne gaye olan sıhhati temin edecek vasıtaları tatbik etmek, hastalığın sebebini gidermek kadar sıhhati celp edip yerleştirmek ise, bu ilimde de vaziyet böyledir.
Nasihatten sonra, ruhun müptela olduğu bâtıl kanaatleri izale edip yerine hakiki olanları ikame etmek suretiyle tedaviyi tatbik etmeye gayret eder.
Binaenaleyh ikinci mertebede, uğruna nasihatte bulunulan Hayır ve Şer bahsini ele alır. Üçüncü olarak, teşbih şu suretle devam eder,
Nasıl ki bütün ilaçlar [okunamadı], gayelerden bahseden o kısım, hayattan bahseden bir diğeriyle birleşir, zira tıpta, sıhhati iade etmek kâfi gelmeyip, onun muhafaza edilebilmesi için lüzumlu kaidelerin de verilmesi gerektiği gibi, hayatta da gayenin muhafazası için bazı kaideler icap eder, hususi yahut umumi, fertlerden birine dair, meselâ bir kimsenin [okunamadı], evlenip evlenemeyeceği gibi, hâkimlerin nasıl vazife göreceği gibi. Umumi kısım ise [okunamadı] ve en büyük ehemmiyeti haiz olduğundan kendi başına, müstakil olarak tetkik edilir.
Şimdi, şayet bütün insanlar bilge olsaydı, başka mebahise hacet kalmazdı, zira daha ince kavrayışlı olanlar evvelkileri kendiliklerinden çıkarırlardı.
Lakin ikinci zümre insanlara da itina gösterilmesi gerektiğinden, meşguliyetlerin mani olması yahut vakit darlığı sebebiyle vuku bulan münakaşalarda, her birinin istimaline dair muhtasar kaideleri bildiren düsturların tetkiki ihmal edilmemelidir.
Stoacıların meşru idrak vasıtası saydığı kavrayıcı tasavvura nispetle, her şeyin idrak edilemez olduğunu savundu, fakat şeylerin kendi tabiatlarına nispetle, idrak edilebilir olduklarını kabul etti.
Böylece Zenon tarafından öne sürülen kavrayıcı tasavvuru (kataleptik phantasia) ortadan kaldırdı. Doğrudan doğruya başlayıp yanlışa varan bir önermeyi iyi bir koşullu önerme saydı, nitekim (eğer gündüz ise ve ben tartışıyorsam) şu önerme böyledir, "Gündüz ise, tartışıyorum."
Bu kabule göre, önermeler üç şekilde doğru, yalnızca bir şekilde yanlış olabilir, zira
Doğrudan başlayıp doğruyla bittiğinde doğrudur, nitekim, "Gündüz ise, aydınlıktır."
Yanlıştan başlayıp yanlışla bittiğinde doğrudur, nitekim, "Yer uçuyorsa, yerin kanatları vardır."
Aynı şekilde, yanlıştan başlayıp doğruyla bittiğinde de doğrudur, nitekim, "Yer uçuyorsa, yerdir."
Yanlış olan ise, doğrudan başlayıp yanlışa varandır, nitekim, "Gündüz ise, gecedir", zira öncül olan "gündüzdür" doğru, fakat ardıl olan "gecedir" yanlıştır. Hatiplerin kurallarının ayrı bir vakitte, filozoflarınkilerin ise başka bir vakitte öğretilmesini emretmiştir. Askalonlu [okunamadı], Aristus'un kardeşi, Philon'un talebesiydi.
Kuestor ve kumandan olan L. Lucullus ile birlikte yaşadı, Akademi'ye davet ettiği Atticus'un da pek yakın dostuydu.
Sextus Empiricus tarafından Beşinci Akademi'nin kurucusu olarak anılır, zira Plutarkhos'un aktardığına göre, ya duyuların apaçıklığına kapılarak yahut bazılarının düşündüğü gibi ihtiras ve Kleitomakhos ile Philon'un talebeleriyle düştüğü ihtilaf sebebiyle Karneades'in [okunamadı] uzaklaşmıştır. Öyle ki pek az bir değişiklikle Stoacıların öğretilerini benimsemişti, bir Akademik olarak anılmasına rağmen, bu ufak tefek değişiklikler olmasaydı tam manasıyla bir Stoacı sayılırdı, bundan ötürü onun hakkında, Akademi'de Stoacı felsefeyi öğrettiği söylenmiştir, zira Stoacıların öğretilerinin Platon'da da mevcut olduğunu göstermiştir. Cicero'nun bildirdiğine göre, yaşlılığında Yeni Akademi'yi terk ederek Eski Akademiklere yönelmiş, kadimlerin kanaatlerini etraflıca tetkik ederek Aristoteles ve Ksenokrates'in izinden gitmeye gayret etmiş, Stoacılar ile Peripatetiklerin (Aristotelesçilerin) özde [okunamadı] olup yalnızca lafızda ayrıldıklarını iddia etmiştir. Cicero bu hususta Balbus'a gönderdiği bir kitaptan bahseder, ayrıca hocası Philon'a karşı da Sosus başlıklı bir eser kaleme almıştır. Cicero Atina'dayken onu dinlemiş, hitabetinin zarafetinden ve akıcılığından pek ziyade etkilenmiş, (onu kendi asrının en ince ve en keskin zekâlı filozofu ilan ederek) lakin ortaya koyduğu yeni öğretiyi benimsememiştir. Buraya kadar Akademik filozofların kesintisiz silsilesi yer almaktadır.
FELSEFE TARİHİ, ALTINCI KISIM, Peripatetik Filozofları İhtiva Eder. BÖLÜM I. Memleketi, Ebeveyni ve Doğum Zamanı
Platon'un vefatı üzerine talebeleri iki fırkaya ayrıldı. İlki, Platon'un ders verdiği mektep olan Akademi'de kalmaya devam etti, diğeri ise Lykeion'u tuttu.
İlk fırka Akademikler yahut Akademi Peripatetikleri namıyla tanındı, diğeri ise umumi adıyla Peripatetikler (Aristotelesçiler) veya hususi surette Lykeion Peripatetikleri olarak anıldı.
İlkinden evvelce bahsetmiştik, şimdi başında Aristoteles'in bulunduğu diğer fırkaya geliyoruz.
Aristoteles, Herodotos, Thoukydides, Pausanias ve Suidas'a göre Trakya'nın bir şehri olan Stagira'da doğmuştur, bazılan ise ona barbar isnadında bulunulmasını engellemek için bu şehri Makedonya sınırları içinde gösterir.
Bu şehir, bahsi geçen iki memleketi birbirinden ayıran Strymon Nehri kıyısında kurulmuştu, [okunamadı] adında bir limanı ve kendisine tabi aynı isimde küçük bir adası vardı.
Aristoteles, doğduğu bu topraklara sonraları fevkalade bir minnettarlıkla karşılık vermiştir.
Babası, Asklepios'un oğlu (hekimlikteki mahareti Homeros tarafından övülen) Makhaon'un oğlu Nikomakhos'un soyundan gelen Nikomakhos adında biriydi, Aristoteles'in babası Nikomakhos yalnız nesebini değil, hekim olması hasebiyle sanatını da ondan almıştı. Suidas, onun altı hekimlik kitabı ile bir tabiat felsefesi kitabı yazdığını söyler. Galenos, gerek bu Nikomakhos'a gerekse daha kıdemli olanına ait bir merhemden bahseder.
Hekim Hippokrates'in torunu olduğu da iddia edilen bu Nikomakhos, Makedonya kralı (ve Philippos'un babası) olan, Iustinus'un şahitliğiyle cümle hükümdarlık faziletleriyle temayüz etmiş Amyntas devrinde yaşamıştır.
Nikomakhos onun nezdinde yalnızca bir hekim değil, aynı zamanda bir dost ve nedimdi. Tzetzes, Aristoteles'in hekimlik mesleğini icra ettiği hakikat olsa dahi, hekimlikteki maharetine binaen mecazi manada Asklepios soyundan sayıldığını iddia ederken (Nunnesius'un da işaret ettiği üzere) Aristoteles'in bu akrabalık bağlarını hatırından çıkarmıştı.
Annesine Laertios ve Suidas Phaestis, Dionysios Halikarnasseus ve Ammonios ise Phaesti adını verir.
Ammonios onun da Asklepios soyundan geldiğini söyler ve buna delil olarak şu beyti zikreder,
Annesi Phaestis, pederi Nikomakhos, Her ikisi de neşet etmiştir Asklepios'tan.
Dionysios Halikarnasseus, onun Khalkis'ten Stagira'ya gönderilen koloniden olduğunu söyler. Aristoteles, annesinin aziz hatırasına duyduğu hürmetle, devrin muteber ressamlarından Protogenes'e onun bir tasvirini yaptırmış, Plinius da bu resmi mezkûr ustanın en güzide eserleri arasında saymıştır.
Aristoteles'in (Suidas'ın beyanına göre) Arimnestos adında bir erkek, Arimneste adında bir de kız kardeşi vardı. Vasiyetnamesinden anlaşıldığı üzere, erkek kardeşi kendisinden evvel çocuksuz olarak vefat etmiştir.
Aristoteles, Apollodoros, Dionysios Halikarnasseus ve diğerlerinin şehadetine göre, 99. Olimpiyat'ın ilk yılında, Diotrephes'in Atina'da arkhon olduğu sırada dünyaya gelmiştir, bu tarih, Ammonios ve Suidas'ın sadece kırk iki yıl saymasına mukabil Athenaios'un daha isabetli hesabıyla, Platon'un doğumundan kırk dört yıl sonraya, Demosthenes'in doğumundan ise üç yıl önceye rastlar. Aulus Gellius ise onun Roma şehrinin kurtarılışından sonraki yedinci yılda doğduğunu teyit eder.
Roma'nın Camillus tarafından Galyalılardan geri alınması meselesine gelince, Plutarkhos'un da belirttiği üzere şehrin hangi yılda zapt edildiğini tespit etmek güç olduğundan, hangi yılda kurtarıldığını bulmak da bir o kadar güç olacaktır. Kurtarılışı zaptından yedi ay sonradır, lakin aynı yıla tesadüf eder, zira temmuzda zapt edilmiş, şubatta ise kurtarılmıştır. Şayet Valerius Flaccus, Gellius ve Cassius Hemina'nın hesap ettiği üzere şehrin zaptı, inşasından itibaren 363. yılda vuku bulmuşsa, kurtarılışı da 364. yılda gerçekleşmiştir.
Böylece Aristoteles, 99. Olimpiyat'ın birinci yılında, Roma'nın inşasından itibaren 370. yılda doğmuştur. Lakin Livius'un iddia ettiği gibi Roma'nın zaptı inşasından sonraki 365. yılda, kurtarılışı ise 366. yılda vuku bulmuşsa, Aristoteles bu hesaba göre 99. Olimpiyat'ın üçüncü yılında, şehrin inşasından itibaren 372. yılda doğmuş olmalıdır.
Kezâ şehir, Scaliger'in de takip ettiği Varro, Plinius ve Halikarnassoslu Dionysios'un hesapladığı üzere inşasından sonraki 364. yılda zapt edilip 365. yılda kurtarılmışsa, Plinius ve diğerlerinin yaptığı gibi onları göz ardı etmeyip bir yılı daima on ay sayarak ve hemen ertesi yıla başlayarak yapılan hesapta, bu aylar da hesaba katıldığında bizim hesabımızla uyuşacak surette Aristoteles, 99. Olimpiyat'ın ikinci yılında, şehrin inşasından itibaren 371. yılda doğmuş olmalıdır, Nunnesius buraya kadar böyle aktarır.
BÖLÜM II. İlk Eğitimi ve Çalışmaları.
Aristoteles on yedi yaşına bastığında [okunamadı], Ammonius'un dediğine göre bu durum, kısmen şiire, kısmen de şairlerin bizzat kendilerine dair olan yazılarından, keza Homeros Sorunları adlı eserinden ve hitabet sanatına dair kaleme aldığı muhtelif kitaplardan açıkça anlaşılmaktadır.
Proksenos'un eğitimine gösterdiği bu ihtimamın bir şükranı olarak Aristoteles, bilahare yalnızca Proksenos'un oğlu Nikanor'u her türlü ilimde benzer şekilde yetiştirmekle kalmamış, onu evlat edinmiş ve mirasıyla birlikte kızını da ona bırakmıştır. Kezâ vasiyetnamesinden de açıkça görüleceği üzere, Proksenos ve zevcesinin heykellerini yaptırıp onların şerefine diktirmiştir.
Athenaios, Epikuros'un bir mektubuna atıfla, ve Aelianus naklederler ki, babasından kalan mirası sefahat ve lüks içinde tükettikten sonra askerliğe intisap etmiş, bunda muvaffak olamayınca tabiplik mesleğine soyunmuş ve tesadüfen Platon'un mektebine girip oradaki münazaraları işitince, diğerlerinin fersah fersah ötesindeki zekâsıyla kendini felsefeye vakfetmiş ve bu sahada şöhret bulmuştur. Lakin bu rivayet, daha muteber ve daha az garazkâr müelliflerin naklettiği veçhile, onun hayatının ahvaliyle pek uyuşmamaktadır.
BÖLÜM III. Platon'u Nasıl Dinlediği.
On yedi yaşını ikmal ettiğinde, kendisine felsefeye bağlanmasını salık veren Pythia kâhinine itaat ederek Atina'ya gitti. Laertios, Apollodoros'a dayanarak, o vakit henüz on yedi yaşında olduğunu ve o yıl Nausigenes'in arkhon bulunduğunu söyler, Halikarnassoslu Dionysios ise bunun bir sonraki yıl, yani Polyzelos'un arkhon olduğu vakit vuku bulduğunu belirtir, belki de bu durum, Polyzelos'un makamı devraldığı Nausigenes'in vazife süresinin hitamına tesadüf etmiştir. Lakin Platon'un yanına ilk geldiğinde otuz yaşında olduğunu söyleyen Eubulides pek yanılmaktadır, bu zannı belki de, Nunnesius'un tahmin ettiği üzere, Platon'da diyalektik tahsiline otuz yaşından evvel başlanmaması gerektiğini okumuş olmasından neşet etmiştir.
Şayet bu biyografinin müellifi o ise, Ammonius ve keza Olympiodoros da daha az yanılmamaktadır, zira onlar Aristoteles'in Atina'ya on yedi yaşında gelip Sokrates'i üç yıl dinlediğini iddia ederler, oysa Sokrates, Aristoteles'in on yedi yaşında idrak ettiği Nausigenes devrinden otuz iki yıl evvel, Lakhes'in arkhonluğu esnasında idama mahkûm edilmiştir.
Platon'a tavsiye edilince onun talebesi oldu ve hayatını anlatan eski mütercimin zikrettiği, II. Philippos'a hitaben yazdığı bir mektubun da şehadet ettiği üzere, yirmi yıl boyunca bu halde devam etti.
Platon onu pek sever, zekâsına ve gayretine hayranlık duyardı, zira Philoponos'un dediğine göre Platon ona mektebin zihni derdi ve derslerinde bulunmadığı vakit, Akıl (Nous) burada değil yahut Rhodiginus'un aktardığı üzere, hakikat filozofu hazır bulunmuyor derdi.
Kezâ onun zekâsını Ksenokrates'in durgunluğuyla kıyaslayan Platon şöyle derdi, "Birbirine koşmak için ne tuhaf bir at ve ne tuhaf bir eşek buldum böyle? Ksenokrates'e mahmuz gerek, Aristoteles'e ise gem."
Platon'un maiyetinde yaşarken fevkalade çalışkan ve okumaya pek düşkündü, öyle ki Platon onun hanesini büyük okuyucunun evi diye tesmiye eder ve ekseriyetle, "Hadi, büyük okuyucunun evine gidelim" derdi. Bu keyfiyet, eserlerinde zikredilen pek çok kadim müellifin varlığıyla da teyit edilebilir. Her ne kadar Laertios, gerek kendi sözleriyle gerekse Karneades'in ifadeleriyle, Aristoteles'in eserlerine hem Zenon hem de Khrysippos kadar çok kadim müellif kelamı sıkıştırdığını söylese de, Aristoteles'in metinlerine aşina olan herkes, onun bu görüşleri gösteriş için değil, tetkik maksadıyla ne denli basiretle ve veciz bir surette serdettiğini gayet iyi bilir.
Kimileri, Platon ile Aristoteles arasında büyük bir husumet bulunduğunu, bunun da ilk evvela Platon'un onun giyim kuşam tarzını hoş karşılamamasından neşet ettiğini rivayet eder. Zira Aristoteles debdebeli libaslar giyer, kıymetli pabuçlar takınır ve Platon'un kaidesinin aksine, saçlarını kısa kestirip parmaklarında yüzükler taşırdı.
Rivayet olunur ki, bakışlarında alaycı bir küçümseme, sözlerinde ise inatçı bir muhalefet vardı, Platon bunu tasvip etmeyerek Ksenokrates, Speusippos, Amyklas ve diğerlerini ona tercih etti, öğretisini ve pek çok lütfunu onlara bahşetti, fakat Aristoteles’i dışladı, bunun üzerine Aristoteles, henüz Platon hayattayken, ona muhalif olarak Lykeion’da bir mektep kurdu, bu nankörlüğe pek canı sıkılan Platon, doyunca kendilerini doğuran kısrağa çifte atan taylar gibi Aristoteles de bize çifte atıyor dedi ve bu sebeple Aristoteles’i ekseriyetle Tay diye andı.
Şunu da eklerler ki, Ksenokrates memleketine gitmiş, Speusippos ise rahatsızlanmıştı, Aristoteles bazı talebeleriyle Platon’un mektebine girdi ve onu safsatalarla köşeye sıkıştırdı, bunun üzerine Platon kendi evine çekilip mektebi Aristoteles’in idaresine bırakarak orada hususi dersler vermeye başladı, Ksenokrates geri dönüp Aristoteles’i oradan uzaklaştırarak Platon’u yeniden mektebin başına getirene dek bu durum devam etti.
Bu rivayetin asıl kaynağı, Eusebios tarafından zikredilen Aristoksenos gibi görünmektedir, Suidas’ın da belirttiği üzere Aristoksenos, öğrenciler arasında büyük bir itibar ve nam kazanmış olmasına rağmen, Aristoteles’in mektebin riyasetinde Theophrastos’u kendisine tercih etmesi sebebiyle, Aristoteles vefat eder etmez kötü niyetli bir intikam hevesiyle ona birçok iftira atmıştır.
Fakat Ammonios’un öne sürdüğü üzere, Aristoteles isteseydi dahi Platon’u mektepten uzaklaştıramaz veya ona muhalif yeni bir mektep kurmak için icazet alamazdı, zira o vakitler Platon’un hısımları olan Khabrias ve Timotheos büyük bir nüfuza sahipti ve Atina ordusunun generalleriydi. Yine de bu iddiayı, yalnızca Aristoteles’in birçok hususta Platon’a karşı çıkmasına dayandıranlar vardır, buna karşı Ammonios, Aristoteles’in doğrudan Platon’a değil, onun metinlerini yanlış tevil edenlere karşı çıktığını söyleyerek cevap verir. Zira Platon’a zaman zaman karşı çıkmışsa bunda şaşılacak ne vardır?
Çünkü böyle yapmakla, hakikatin her şeye üstün tutulması gerektiğini söyleyen hocası Platon’un izinden gitmektedir, nitekim Sokrates hoştur lakin hakikat daha hoştur ve başka bir yerde Sokrates’in ne söylediğine değil hakikatin ne olduğuna dikkat etmeliyiz sözleri de onundur. Aristoteles de aynı yolu izlemiş, şayet Platon’un bir iddiasını çürüttüyse, bunu hakikate tabi olup hocasının sözünü dinleyerek yapmıştır, bazı kimselerce kaydedilmiştir ki, Platon’un fikrine muhalefet ettiği yerlerde onun ismini anmaktan bilhassa kaçınır, Retorik’inde, Şayet ona aitse Âlem Üzerine adlı eserinde ve Problemata’sında ondan hürmetle bahseder.
Dolayısıyla hakikat şudur ki, Apollodoros, Halikarnaslı Dionysios ve bilhassa Aristoteles’in Philip’e mektubunda bizzat beyan ettiği üzere, otuz yedi yaşına varıncaya dek, tam yirmi sene boyunca Platon’un sadık ve gayretli bir dinleyicisi olmuş, Platon ölene kadar bu hâl sürmüş ve sonrasında hocasının aziz hatırasına öylesine hürmet göstermiştir ki, fevkalade sevgisinin bir nişanesi olarak ona şu kitabeyi taşıyan bir sunak dikmiştir,
Bu sunağı Aristoteles dikti, Fasıkların övmeye hakkı olmayan Platon’a.
Olympiodoros, Aristoteles’in hocasına gösterdiği hürmetten bahsederken, bunu onun Platon’u methetmek üzere müstakil bir nutuk kaleme alması deliliyle teyit eder, mezkûr nutukta evvela Platon’un hayatını nakletmiş, akabinde onu övmüştür. Devamında, Eudemos’a mersiyelerinde onu yücelttiğini de ekler,
Ve meşhur şehre gelip, Dostluk nişanesi olarak bir sunak dikti, Fasıkların övmeye hakkı olmayan zata, O ki sapan insanı fazilete erdirdi, Kelamıyla çok, hayatıyla daha çok. Tanrılara karşı öyle dindar, insanlara karşı öyle [okunamadı]
Bu sebeple [okunamadı] yüz sekizinci Olimpiyatın ilk yılında, Asya’daki [okunamadı], Hermias onu büyük bir muhabbet ve hürmet nişanesiyle kabul etti.
Onunla üç sene yaşadı, felsefe tahsil ettirdi, bu müddetin hitamında Hermias, Strabon’un naklettiği üzere, Rodoslu Memnon tarafından tuzağa düşürüldü ve kendisini idama mahkûm eden Pers Kralı Artakserkses’e gönderildi.
Hermias’ın fevkalade erdem sahibi [okunamadı], çocuğu olmadığı için onu mirasçısı tayin etmişti, bu hadise üzerine büyük darlıklara ve kederlere düçar olunca Aristoteles, dostunun aziz hatırasına duyduğu vefalı bir minnetle, Antipater’e mektubunda teyit edildiği üzere, onu zevceliğe aldı ve Hermias’ın Delphoi’deki heykelini şu kitabe ile diktirdi,
Bu adamı Pers [okunamadı] Azgın öfkesine kurban etti, Meydanda silahla dövüşen bir hasım gibi değil, [okunamadı]
Aynı şekilde dostunun hatırasına şu mealde Hermias’a bir ilahi yazdı,
Fazilet, [okunamadı] Büyük emekle fakat daha çok kazançla, Senin uğruna ölmek dahi hoştur, Zahmet ve azaplar [okunamadı] İnsanlara yol gösterirsin [okunamadı]
Ona öylesine tutkuyla âşık olmuştu ki, Atinalıların Eleusis’te Ceres’e kurban sundukları usulle onun için kurban kesti.
Laertios bunun kadın hayattayken yapıldığını nakleder, fakat bu iftiranın ilk müellifi olan Lykon, hadisenin kadının vefatından sonra vuku bulduğunu ileri sürer.
Dahası Aristoteles, cömertliğine bir şükran nişanesi olarak Hermias’ın methine bir pean yazmıştır, bundan kasıt son zikredilen ilahidir, Athenaios ise Demophilos’un iftiralarına mukabil bunun mukaddes bir ilahi veya pean olmayıp bir skholion yahut meclis şarkısı olduğunu ispat eder. Bu sebeple Sakızlı Theokritos şu hicviyesinde onunla istihza eder, Boş bir mezar [okunamadı].
...lekelemektedir (kendi ifadeleri böyledir) Aristoteles'in adını, zira ithamda öylesine büyük bir peşin hüküm ve garaz mevcuttur ki, bu durum ithamın asılsızlığını kolaylıkla ispat edebilir.
Hermias'ın vefatı üzerine Aristoteles (Ksenokrates ile birlikte), Apollodoros ve Halikarnaslı Dionysios'un teyit ettiği üzere, Eubulos'un arkhon olduğu yüz sekizinci Olimpiyat'ın dördüncü yılında Atarneus'tan Midilli'ye kaçtı.
BÖLÜM V. Filip ve İskender ile Nasıl Yaşadığı.
Bu sırada İskender'in babası olan Makedonya Kralı Filip, artık ergenlik çağına adım atan oğlunun terbiyesi hususunda ihtimam göstererek ve Plutharkhos'un beyanına göre, onun talimini musiki hocalarına yahut diğer [okunamadı] kimselere emanet etmeye razı olmayıp, onun daha ulvi işlere layık olduğunu bildiğinden, gelip oğlunu eğitmesi için en meşhur ve [okunamadı] olan Aristoteles'e haber gönderdi. [okunamadı] mektubu şu minvalde idi, Filip'ten Aristoteles'e selamet dilekleriyle,
[okunamadı]
senin devrinde doğmuş olmasından ötürü, zira ümit ederim ki [okunamadı] terbiyesi sayesinde hem bize hem de tevarüs edeceği krallığa layık bir kimse olacaktır.
Aristoteles Filip'in bu ricası üzerine, Apollodoros ve Halikarnaslı Dionysios'un tasdik ettiği ve İskender'in [okunamadı] yaşında bulunduğu sırada, yüz sekizinci Olimpiyat'ın dördüncü yılında Makedonya'ya, onun yanına gitti. Orada Filip ve zevcesi, İskender'in validesi Olympias tarafından pek ziyade hürmet ve muhabbet görerek yaşadı.
Onun şerefine bir heykelini yaptırıp diktiler.
Filip ona öylesine hususi bir muhabbet beslemekteydi ki, krallığın idaresinde adeta kendisine eşit bir pay verdi, bu nüfuzu ise Ammonios'un naklettiğine göre, umumun menfaati için kullandı, nitekim hayatını kaleme alan Latin mütercimin de belirttiği üzere Filip'e yazdığı mektuplardan bu durum anlaşılmaktadır. Plutharkhos, Filip'in Aristoteles'e bir mükafat olmak üzere, onun doğduğu ve evvelce bizzat yerle bir ettiği Stageira kasabasını yeniden imar ettiğini bildirir.
Aynı veçhile ona Makedonya'nın bir kasabası olan Mieza civarında, oradan pek de uzak olmayan bir yerde bir mektep ve çalışma mahalli tahsis etti, Plutharkhos'un dediği gibi, bugüne değin Aristoteles'in taştan koltukları ve gölgeli yürüyüş yolları orada gösterilmektedir.
O, İskender'e yalnızca ahlak ve siyaset sahasında değil, aynı zamanda avama asla açılmayan, akroamatik ve epoptik tesmiye edilen en mahrem ve muteber doktrinler dairesinde, ilmin en derin mertebelerini talim etti.
Ona tıp sanatını da öğrettiğini Plutharkhos şu mülahaza ile ileri sürer, İskender yalnızca bu ilmin nazariyesinden fevkalade haz duymakla kalmamış, aynı zamanda mektuplarından da tebeyyün ettiği üzere, kendilerine ilaçlar ve perhizler tayin ettiği pek çok dostu üzerinde bu sanatı bilfiil icra etmiştir.
İskender'in Homeros'un İlyada'sına fevkalade meftun olduğunu, onu Askerlik Sanatının En Mükemmel Rehberi telakki edip böyle tesmiye ettiğini müşahede ederek, metnin tashihi ve ihyası hususunda büyük emek sarf etti ve akabinde bu nüshayı İskender'e takdim etti, İskender ise bu nüshaya nihayetsiz bir kıymet atfetti, Diogenes Laertios ile Ammonios'un zikrettiği, ona nasıl hükmedeceğini talim ettiği Bir Krallık Üzerine serlevhalı eserinde de bunu gösterdi.
İskender'in zihnini iyilik yapmaya öylesine meylettirmişti ki, genç hükümdar tek bir ihsanda bulunmadan geçen bir gün olduğunda, "Bugün hüküm sürmedim," deme itiyadındaydı. İskender ona öylesine muhabbet beslemekteydi ki, babasından daha az olmamak üzere ona hayranlık duyduğunu ve onu sevdiğini ikrar ederdi, zira babasının kendisine yalnızca vücut verdiğini, lakin Aristoteles'in iyi bir hayat bahşettiğini söylerdi.
Filip ve İskender'in ona duyduğu sevgi öylesine büyüktü ki, Sakızlı Theokritos, vaktiyle Hermias ile olan dostluğuna sürdüğü lekenin aynısını bu muhabbete de sürmeye cüret etti.
Aristoteles bu minvalde [okunamadı] yaşadıktan sonra, yüz on birinci Olimpiyat'ın ilk yılında, Pythodoros'un arkhonluğu esnasında Filip vefat etti, [okunamadı] ardından gelen kargaşalıklar sebebiyle Atina'ya gitmek üzere müsaade istedi, kendi yerine de yeğeni, Olynthoslu Kallisthenes'i bıraktı.
Pek az zaman sonra şu hadise vuku buldu. Kallisthenes'in maiyetinde felsefe tahsil eden asil bir aileye mensup Hermolaos adında bir genç, İskender ile yaban domuzu avındayken kargısını kraldan evvel fırlatarak onun önüne geçti, bu sebeple kralın emriyle kırbaç cezasına çarptırıldı. Maruz kaldığı bu zilletin intikamını almak gayesiyle Sostratos, Antipatros ve diğer bazı yoldaşlarıyla İskender'i katletmek üzere tertip kurdu, lakin bu hıyanet suikastçılardan biri olan Epimenes tarafından ifşa edilince hepsi idama mahkum edildi.
Aristobulos ile Lagos'un oğlu Ptolemaios, bu cürete kendilerini teşvik eden kimsenin Kallisthenes olduğunu iddia ettiklerini teyit ederler.
Bunun üzerine Kallisthenes demir bir kafese kapatıldı ve sefil, perişan bir halde oradan oraya teşhir edildi, nihayetinde Laertios'un naklettiğine göre (başkaları farklı rivayet etse de) aslanların önüne atıldı.
Mektebi ve Tedris Usulü.
Böylelikle İskender ile sekiz sene ikamet etmiş olan Aristoteles, Apollodoros ve Halikarnaslı Dionysios'un beyan ettiği ve Pythodotos'un arkhon olduğu yüz on birinci Olimpiyat'ın ikinci yılında Atina'ya avdet etti, orada Ksenokrates'i, Platon'un yüz dokuzuncu Olimpiyat'ın dördüncü yılında Speusippos'un vefatı üzerine kendisine devrettiği Akademi'de tedrisat yaparken buldu. Buradan anlaşılmaktadır ki, Platon'un vefatı akabinde Atinalıların bir elçilik vazifesiyle [okunamadı] gönderdiği sırada mektebin idaresini Ksenokrates'in deruhte ettiğini iddia edenler hataya düşmektedirler, nitekim Patrizzi'nin de müşahade ettiği üzere bu imkansızdır, zira Laertios'un da belirttiği gibi Platon'un ardından mektebin riyasetine Speusippos geçmiş, yüz on birinci Olimpiyat'a kadar orada bulunmuş, Aristoteles ise o esnada İskender'i terbiye etmek üzere gitmişti. Keza Aristoteles'in Hayatı müellifi de daha az yanılmış değildir, zira o şöyle der,
Speusippos'un vefatı üzerine Atinalılar Aristoteles'e haber gönderdiler ve her ikisi, Aristoteles ile Ksenokrates mektepleri deruhte ettiler, Ksenokrates Akademi'de, Aristoteles ise Lykeion'da tedrisata başladı.
Halbuki bu hata mezkur tarihler hesaba katıldığında kolayca aşikar olur, zira Speusippos'un vefatı vaktinde Aristoteles henüz İskender'in nezdindeydi ve oradan ancak altı sene sonra ayrıldı, bütün bu müddet zarfında ise Ksenokrates Akademi'de felsefe dersleri vermekteydi.
Akademeia’nın idaresi Ksenokrates tarafından evvelce devralınmış olduğundan, Aristoteles Lykeion’u (Atina civarında, vaktiyle Perikles tarafından askerlerin talimi için inşa edilmiş bir mevkii) intihap etti. Burada, yanına gelen kimselere felsefe talim etti ve bu hususta nutuklar irat eyledi, her gün mutat olduğu üzere Yunanların yemekten evvel icra ettikleri yağ sürünme vaktine değin mütemadiyen yürürdü, bu sebeple kendisine ve ardıllarına yürümekten mülhem olarak Peripatetikler (Aristotelesçiler) tesmiye kılınmıştır.
Başkaları ise, hastalığından henüz sıhhat bulmuş olan Aleksandros ile beraber yürümesinden ve bu suretle onunla felsefe müzakere etmesinden ötürü kendisine Peripatetik dendiğini beyan ederler. Dinleyicilerinin kesreti fevkalade arttığında yürümeyi terk eyledi ve oturarak ders vermeye başladı,
şöyle diyordu, Şimdi sükût etmek pek ayıp olurdu, Görürken [okunamadı] kürsüye kurulduğunu.
Her ne kadar Cicero ve Quintilianus, bu beyti İsokrates’e karşı zikrettiğini tasdik etseler de, onunla rekabet maksadıyla her sabah şakirtlerine hitabet talim ederdi.
Huzuruna o kadar çok talebe müracaat ederdi ki, Ksenokrates’in Akademeia’da vazettiği gibi o da mektebinde kanunlar tesis eyledi, on günlük müddetle hükümran olacak arkhonlar tayin etti. Şakirtlerine tebliğ ettiği kelam ve doktrin iki kısımdı, birincisine egzoterik, diğerine ise akroamatik derdi.
Egzoterik olanlar, hitabete, tefekküre, ince münazaralara ve mülki idareye dair malumata medar olanlardı.
Akroamatik olanlar ise daha derin ve dakik felsefenin tetkik olunduğu, tabiatın temaşasına ve diyalektik mülahazalara taalluk eden hususlardı. Akroamatik tedrisatı sabahleyin Lykeion’da ifa eder, feraset ve [okunamadı] olan herkesin iştirakine müsaade buyururdu.
Felsefede (der Ammonios) beşer takatinin fevkinde muvaffakiyet göstermiş görünmektedir, zira felsefenin temas ettiği öyle bir cüz’ü yoktur ki, onu en dakik surette tahlil etmemiş olsun, pek çok ciheti dahi bizzat kemale erdirmiş ve ikmal eylemiştir. Mantık sahasında münazara kaidelerini, hakkında münazara edilen şeylerin bizzat kendilerinden tefrik eylemesi ve münazaranın tarz ile usulünü talim etmesi onun icadıdır, nitekim selefleri bürhan ikame edebilseler dahi, bürhanın nasıl inşa olunacağını bihakkın bilemezlerdi, tıpkı kundurayı imal etmekten aciz olup yalnızca giymeyi bilen kimseler misali.
Aphrodisiaslı Aleksandros, kıyasları kip ve şekillere ilk irca edenin kendisi olduğunu tasdik eder.
Philoponos, cümle diyalektik metotları onun vazettiğini beyan eyler, bu sebeple Theodoros kendisini mantığın hem mucidi hem de mütemmimi olarak tavsif eder, nitekim o dahi Elenchoi’un son faslında, bu sahada evvelce eristiklerin ve sofistlerin talim ettiği şeylerden maada hiçbir mesai sarf edilmediğini teyit ederek, bir nebze (lakin mahviyetle) bu payeyi nefsine atfeder. Kimi kimselerin icadını Pythagorasçılara isnat eylediği kategorilere gelince, bunların kamilen kendisine ait olması pek muhtemeldir, zira bazılarının Aristoteles’in pek çok iktibasta bulunduğunu zannettiği ve tafsilatı Patrizzi tarafından misallendirilen, Arkhytas namına müseccel kitapların mezkur Pythagorasçı tarafından tahrir edilmediğini (nitekim Laertios dahi onun herhangi bir eserinden bahsetmemiştir, zira o devirde Pythagorasçılar pek az telifte bulunurdu ve ilk telifte bulunan Philolaos idi), bilakis eserinin daha büyük bir itibar kesbetmesi maksadıyla böylesine kadim bir filozofun namına neşreden bir Peripatetik tarafından kaleme alındığını Themistios teyit etmektedir.
Fizik ilminde, semavi cisimlerin kendisinden müteşekkil olduğu ve dört unsurdan temayüz eden beşinci cevher umumen onun ihtirasına hamledilir, yalnızca Simplikios, Platon’un Hayatı risalesinde Ksenokrates’in şehadetini naklederek, Platon’un beş basit cisim vazettiğini, bunların sema ve dört unsur olduğunu, bunların tabiatta olduğu kadar surette de tehalüf eylediğini iddia ettiğini zikreder, bu sebeptendir ki semaya, dört unsurun suretinden farklı olarak onikiyüzlü (dodekaedron) suretini tayin etmiştir. Lakin bunlar, allame [okunamadı] müşahede ettiği veçhile, Platon’un hakiki muradından ziyade sembolik ve Pythagorasçı görünmektedir.
Zira Platon, Timaios’unda, semavatın bizzat kendi tabiatı muktezasınca çözünmeye teşne olduğunu, lakin ilahi irade vasıtasıyla çözünmekten âdeta bir bağ ile muhafaza olunduğunu sarihan beyan eder.
Filozof Ksenarkhos, Aristoteles tarafından vazolunan beşinci cevhere [okunamadı], ona Aphrodisiaslı Aleksandros layıkıyla mukabele etmiştir.
Theodoros, Aristoteles’i fiziğin mütemmimi tesmiye eder ve onun bu mebhas üzerine olan musannefatının, kendisinden sonraki asırlarca tasvip edilen yegane eserler olduğunu, o devirlerin başkalarının bu vadide kaleme aldıklarını ıskat eylediğini, bunun da zayiatlarından anlaşıldığını ilave eder.
Epikuros ve diğerlerinin ona bir kusur addederek itiraz vaki kıldıkları, tabiatın en cüzi ve en hakir şeylerini dahi böylesine bir ceht ile teftiş eylemiş olması keyfiyeti, onun bu tahsildeki faikiyetine ve dikkatinin kemaline kafi bir şehadettir.
Ahlak bahsinde ise, Polyainos saadeti harici nimetlerde, Platon yalnızca ruhun nimetlerinde bulmuşken, Aristoteles onu bilhassa ruha teşmil etmiş, lakin harici nimetlerden mahrum kaldığı takdirde lekeleneceğini ve daralacağını ikrar eylemiştir, bu tabirleri layıkıyla istimal ederek,
Zira lekelenen şeyler derununda aynı letafeti haizdir, lakin yalnızca sathı mesturdur, daralmış olanlar ise aynı hakiki cesamete maliktir.
İlk felsefe, hikmet ve kendisinden önceki daha kadim filozoflar gibi teoloji tesmiye eylediği metafizik sahasında, onun vaki hiçbir icadı günümüze intikal etmemiş olsa dahi, mezkur ilmin bütün cüzlerini kamilen tetkik eylemiştir, zira bazılarının batıl zannettiği üzere, yalnızca arzî ve bu aleme taalluk eden şeylere değil, hatta bu alemin fevkindeki şeylere dahi vukufiyeti vardı, nitekim bu husus Fizik’in sekizinci kitabından tebeyyün eder, orada ilk illetin ne bizatihi ne de araz vasıtasıyla harekete tabi olmadığını beyan eder, bu kelamıyla Tanrı’nın bir cisim olmadığını ve hiçbir surette tesir kabul etmez (edilgin) olmadığını aşikâr kılar.
Hikmet yahut Metafizik risalesinin on ikinci kitabında, Tanrı ve akıllar hususunda, akli ve vazıh bir veçhile, masallara yahut Pythagorasçı remizlere bürünmeksizin, mevzunun ve beşeri aklın cevaz verdiği nisbette iddiasını akla ve bürhana müstenit kılarak dakik mülahazalarda bulunur. Patrizzi, onun bu sahada ne kadar mükemmeliyeti varsa cümlesini Hermes Trismegistos’tan iktibas eylediğini ispata pek ceht sarf eder, lakin daha evvel beyan eylediğimiz veçhile, Mösyö Casaubon mezkur kitabın [okunamadı] olduğunu kamilen izhar eylemiştir.
dünyaya daha sonraki bir yazar tarafından dayatılmıştır. Kadim Latin müterciminin, Aristoteles’in o görsel altıgen piramide dair hükmü hususunda ekledikleri (ki bilgin bir zat, bunun optik ışık demetini kare tabanlı bir piramit sayanlar ile onu konik bir şekilde tasavvur edenlerin hükümleri arasında bir orta yol olarak seçildiğini kaydetmiştir) pek müphemdir ve böylesine büyük bir müellife layık bir tefsire neredeyse hiç imkân tanımamaktadır.
İskender ile Mektuplaşması
O, Atina’da felsefe talim ederken, şakirdi İskender bir seferde bulunmaktaydı. Bu sefere, Atina’da Ktesikles’in arkhon olduğu yüz on birinci Olimpiyat’ın üçüncü yılında, Aristoteles’in ayrılışının hemen akabinde çıkmıştı. Muhtemelen Aristoteles, sırf bu sebepten, harbin meşakkatlerine sükûnet ve tedrisatla dolu bir hayatı tercih ederek onun yanından ayrılmıştı.
İskender’in ilk icraatı, Sigeion’daki Akhilleus’un kabrini ziyaret etmek oldu, bu manzara karşısında şu sözleri sarf etti, Ey bahtiyar genç, methini terennüm edecek bir Homeros buldun!
Zira Cicero’nun da eklediği üzere, onun İlyada’sı olmasaydı, Akhilleus’un bedeninin yattığı aynı mezara adı da gömülecekti. Yanına, Aristoteles tarafından tashih edilmiş olan Homeros’un İlyada’sını almış ve onu daimi yoldaşı kılmıştı, öyle ki her gece hançeriyle birlikte onu yastığının altına koyardı.
Darius’a karşı kazandığı bir zaferde, Darius’un ganimetleri arasından paha biçilmez değerde, inciler ve kıymetli taşlarla bezenmiş (Plinius’un tarif ettiği üzere) bir merhem kutusu ele geçirdiğinde, dostları merhemin bir askere yakışmayacağını, bu kutunun pek çok başka maksatla kullanılabileceğini söyleyince, Evet, dedi, Homeros’un kitaplarını muhafaza etmeye yarayacak, böylece en kıymetli eser en [okunamadı] mahfazada saklanmış olacaktır.
Plutarkhos’un bildirdiğine göre, bu tashih edilmiş nüshaya bundan ötürü sandık nüshası denmiştir.
Asya’da, Darius’a karşı yürütülen savaşlarda, aralıksız zaferlerinin ve meşgalelerinin ortasındayken, Aristoteles’in tabii felsefeye dair akroamatik (havassa mahsus) kitaplarını neşrettiğini işitince, ona şu mektubu gönderdi, İskender’den Aristoteles’e, selam olsun. Akroamatik risalelerinizi neşretmekle iyi etmediniz, zira bizzat talim gördüğümüz bu ilim herkesin malı olursa, başkalarından hangi cihetle üstün olacağız? Kendi adıma ben, kudrette olmaktan ziyade bilgide başkalarından üstün olmayı yeğlerim. Elveda. Aristoteles ise buna şu cevabı verdi, [okunamadı] ifşa edilmemiş, bilakis gizli tutulmuştur, zira yalnız bizi dinlemiş olanlar anlayabilir.
Böylece, her ne kadar İskender harplerle meşgul olsa da, muallimi Aristoteles’i unutmamış, onunla dostane bir mektuplaşmayı sürdürmüştür.
İlime olan muhabbetinde öylesine sebatkardı ve bilhassa Plinius’un dediği gibi, canlı mahlukların tabiatını anlama hususunda öyle derin bir arzuyla tutuşmuştu ki, her türlü canlı mahluku, kuşları, canavarları ve balıkları temin etmek üzere, hadsiz bir masrafla bütün Asya ve Yunanistan’a binlerce adam saldı, Athenaios’un rivayetine göre bu masraf sekiz yüz talentti ki bu meblağ Budaeus’un hesabına göre sekiz yüz kırk bin kron etmektedir.
Bu adamları, topladıkları şeylerle birlikte Aristoteles’e gönderdi, ta ki hiçbir kavmin sunduğu bilgiden mahrum kalmasın. Plinius’un beyanına nazaran, Aristoteles bu malumat vasıtasıyla Canlı Mahluklar üzerine pek mümtaz ciltler telif etti. Şayet bu mevzuyla pek yakın alakası bulunan şu kitaplarını da aynı sayıya dahil etmezsek, bunlardan günümüze yalnızca onu kalmıştır, Canlı Mahlukların Uzuvları ve Sebepleri Üzerine, Canlı Mahlukların Tevellüdü Üzerine.
Şayet bu iş Plinius ve Athenaios’un şehadet ettiği gibi İskender tarafından yaptırılmışsa (her ne kadar Aelianus bunu Philippos’a atfetse de), muhakkak ki onun Asya seferi esnasında vuku bulmuş olmalıdır.
Zira evvelce de ispat edildiği üzere Aristoteles, babasının vefatından sonra onun yanında pek kısa bir müddet kalmıştır.
Aristoteles, İskender ile olan münasebetini, evvelce Philippos nezdindeki itibarını kullandığı gibi, yalnızca hususi şahısların değil, bütün şehirlerin menfaati için kullandı.
Evvelce Philippos tarafından yerle bir edilmiş olan doğduğu şehir Stagira, Aristoteles’in ricası üzerine İskender’in emriyle yeniden imar edildi, ahalisi yerleştirildi ve eski haline iade edildi, şehir ahalisi de bu lütfu ikrar etti.
Zira her ne kadar Plutarkhos bunun Philippos zamanında vuku bulduğunu nakletse de, Laertios, Ammonios, Dion Khrysostomos, Aelianus ve diğerleri bunun İskender tarafından yapıldığını savunurlar, Valerius Maximus ise buna, hadisenin Aristoteles’in vefatından pek az evvel gerçekleştiğini ekler.
Bu ihsanın hatırasına, Stagira halkı Aristoteles Şenliği adını verdikleri senelik bir bayram kutlar ve bu bayramın denk geldiği aya da Stagirites derlerdi.
Aynı şekilde Theophrastos’un memleketi olan ve İskender’in gayet şiddetli bir biçimde cezalandırmaya niyetlendiği Eresos da Aristoteles’in tavassutu ile affedildi.
Ammonios’un dediği gibi, pek çok hususi şahsa fayda sağladığı, krallara yazdığı mektuplardan zahirdir, bu mektuplarda muhtelif şahısları tavsiye etmektedir.
Buradan anlaşılmaktadır ki, hayatını kaleme alan müellif, İskender’in Asya seferinde Aristoteles’in ona eşlik ettiğini ve iki yüz elli beş şehrin kanun ve nizamlarına dair o muazzam eseri orada yazdığını, keza İskender ile birlikte bütün İran’ı baştan başa dolaştığını, harp esnasında İskender’in orada vefat edip Aristoteles’in memleketine döndüğünü iddia ederken yanılmaktadır. Bu rivayet, Aristoteles’in hayatının diğer ahvaliyle uyuşmamaktadır. İskender dördüncü yılında vefat etmiştir [okunamadı]
yüz on üçüncü Olimpiyat, Aristoteles’in Atina’dan ayrılışından iki yıl önce. Lakin bu hatanın yalnızca cehaletten neşet ettiği aşikâr olmakla birlikte (ki bu cehalet öylesine büyüktür ki Patricius bundan hareketle ne Ammonios’un ne de Philoponos’un onun hayatını kaleme alan müellifler olamayacağını iddia eder), aynı derecede sarih biçimde garazdan kaynaklandığı anlaşılan başka bazı yanılgılar da mevcuttur; bunlar muhtemelen, onun hatırasını lekelemeye yeltenen diğer iftira ve ithamların sahipleri tarafından ortaya atılmıştır. Bazıları, Kallisthenes’in ihaneti üzerine İskender’in, onu kendisine tavsiye etmiş olmasından ötürü Aristoteles’e karşı derin bir hoşnutsuzluk beslediğini öne sürerler. Zira her ne kadar başlangıçta, vuku bulan bu hadisenin hemen akabinde Krateros, Attalos ve Alketas’a mektup yazarak gençlerin bu suikast girişiminin başka birinin kışkırtmasıyla değil, yalnızca kendilerinden kaynaklandığını itiraf ettiklerini bildirmiş olsa da,
daha sonra Antipatros’a yazdığı bir mektupta, Aristoteles’e yönelik şu sert serzenişi de ekleyerek aynı suçu Kallisthenes’e isnat eder, Gençler Makedonyalılar tarafından taşlanarak öldürüldü, fakat o sofiste gelince, onu bizzat ben cezalandıracağım; hem onu gönderenleri hem de bana ihanet edenleri şehirlerinde barındıranları da.
Bunun üzerine onlar, İskender’in Ksenokrates’e gösterdiği cömertliği ve Anaksimenes’e bahşettiği lütfu, tabiatının yüceliğinden değil, Aristoteles’e karşı beslediği hoşnutsuzluktan kaynaklandığı şeklinde tefsir ederler; zira İskender, hasımlarını ve rakiplerini taltif ederek onu incitmeye gayret etmiştir. Bu sözde hoşnutsuzluk üzerine bir başka rivayet daha türetilmiştir, buna göre Aristoteles, İskender’e karşı [okunamadı] ile komplo kurarak Antipatros vasıtasıyla ona Styx suyundan göndermiş ve İskender bu suyla zehirlenmiştir. Ne var ki bu hadiseyi nakledenler kendi aralarında hiç de azımsanmayacak ölçüde ihtilafa düşerler.
Diodoros Sikolos ve Suidas, İskender’in Antipatros’un oğlu Kassandros tarafından zehirlendiğini teyit ederken, Arrianos bunu küçük oğlu Iollas’ın yaptığını belirtir.
Porphyrios ise bu zehri ancak İskit merkeplerininki gibi bir merkep boynuzunun muhafaza edebileceğini söyler, Iustinus ve Pausanias bir at toynağının, Plinius ve Arrianos bir katır toynağının, Plutarkhos ve Zonaras ise bir merkep toynağının tutabileceğini ifade ederler.
Suyun getirildiği mahal hususunda da aralarındaki ihtilaf bundan az değildir.
Filhakika, ölümünün sebebi ve şekli hakkında bu denli büyük bir ihtilaf ve rivayet çeşitliliği mevcutken, bu masalı aktaranlar arasında daha tutarlı bir ahenk bulunması zaten beklenemez. Lakin bunların içinde en muteber olanı Ephippos’un [okunamadı] aşırı içki sebebiyle vuku bulduğunu bildiren rivayetidir.
BÖLÜM IX. Hangi Vesileyle Atina’yı Terk Edip Khalkis’e Gittiği Üzerine.
Aristoteles, Lykeion’da on iki yıl boyunca kimse tarafından taciz edilmeksizin felsefe tedris etti; zira ilimdeki müstesna mevkii kendisine pek çok rakip ve düşman kazandırmış olsa da, hayatta olduğu müddetçe İskender’in nezdinde sahip olduğu itibar onlara öylesine korku salmıştı ki, kendisine besledikleri husumeti açığa vurmaya cüret edemediler.
Dionysios Halikarnasseus’a göre, İskender ölür ölmez bunlardan bazıları onun canına kastetmek üzere tertip kurdular, bu maksatla bir rahip olan Eurymedon yahut Phavorinus’a göre Demophilos, onu dinsizlikle itham etti, zira Atinalıların dinine mugayir birtakım felsefi iddialar öne sürmüş, Hermias’ı bir ilahiyle Tanrı gibi yüceltmiş ve Delphoi Tapınağı’na şerefine bir kitabe kazınmış heykelini diktirmişti.
Bunun üzerine bazıları, Areopagos Mahkemesi’nde kendi müdafaasını yaptığı bir nutuk irat ettiğini ve burada Homeros’un iki mısrasından mülhem şu dizeyi alenen telaffuz ettiğini iddia eder, Armut üstüne armut, incir üstüne incir biter burada.
Zira “incir üstüne incir” ifadesiyle, şehirde her gün türeyen sahtekâr muhbirlerin (sikofantların) çokluğuna kinaye yapıyordu.
Bu sebepten Phavorinus, onun kendi kendini müdafaa eden ilk filozof olduğunu ve bu minvalde bir nutkun uzun yıllar boyunca onun ismi altında elden ele dolaştığını söyler.
Fakat Athenaios, bu rivayetin sıhhatinden şüphe duymaktadır. Başkaları ise Aristoteles’in, canına kastedilen kumpası fark ederek gizlice Atina’dan sıvıştığını ve ömrünün geri kalanını geçireceği Khalkis’e gittiğini rivayet ederler; oradan ayrılışının sebebini soran dostlarına şu cevabı vermiştir, Atina’yı, vaktiyle Sokrates’e karşı işledikleri cürmün aynısını bir kez daha işlemelerine meydan vermemek ve felsefeye karşı çifte bir suçun faili olmalarını önlemek gayesiyle terk ettik. Antipatros’a ise mezkûr mısrayı yazmıştır, Armut üstüne armut, incir üstüne incir biter burada.
Böylelikle, Atinalıların tamamen gammazlığa ve iftiraya müptela olmaları hasebiyle, kendisi için Atina’da yaşamanın ne denli tehlikeli olduğunu ona ihsas ettirmiştir. Dionysios Halikarnasseus, Aristoteles’in Atina’dan bu ayrılışını [okunamadı] ikinci yılına tarihler.
Bunlar feraset ve ilim bakımından diğerlerinden üstündü, ilki Midilliliydi, Eudemos ise Rodosluydu, Aristoteles onlara münasip gördüğü vakit taleplerini yerine getireceğini söyledi.
Kısa bir süre sonra, kendisine bu ricada bulunan kimseler meclisteyken, o esnada içtiği şarabın sıhhatine iyi gelmediğinden, aksine sert ve nahoş olduğundan yakındı, bu yüzden hem Rodos hem de Midilli şarabından başka çeşitler getirmelerini rica ederek, hangisini daha münasip bulursa onu istimal edeceğini söyledi. Gittiler, aradılar, bulup getirdiler. Aristoteles Rodos şarabını istedi, tattı, Kuvvetli bir şarap, dedi, hem de hoş; ardından Midilli şarabını istedi, onu da tattıktan sonra, İkisi de güzel, dedi, lakin Midilli şarabı daha tatlı. Bu sözden herkes anladı ki onun tercihi şaraba değil, halefine dairdi; bu zat da sohbetinde ve muhaveresinde fevkalade bir letfet bulunan Midillili Theophrastos idi, nitekim çok geçmeden, Aristoteles vefat eder etmez bütün talebeleri Theophrastos’a bağlandılar.
BÖLÜM X. Vecizeleri.
Onun vecizelerinden şunlar hatırlanır, Bir insanın yalan söylemekle ne kazandığı sorulduğunda, hakikati söylediğinde dahi kendisine inanılmamasını, diye cevap verdi. Sık sık, dostları çok olanın aslında hiç dostu yoktur, derdi, ki bu söz Ethika eserinin yedinci kitabında da yer almaktadır. İşler dilediğimiz gibi gitmediğinde, onlar nasıl cereyan ediyorsa bizim de öyle dilememiz gerekir, demiştir. Kendini pek beğenmiş, bir o kadar da cahil bir genç gördüğünde, Delikanlı, keşke ben senin kendini sandığın şey olsaydım, düşmanlarım da senin bizzat olduğun şey olsaydı, demiştir. [okunamadı] ile gururlanan bir delikanlı gördüğünde, Bir koyunun yapağısıyla ne diye övünürsün, demiştir. Gayet açık olan şeyleri [okunamadı] kalkanlar, güneşi görmek için mum yakanlara benzerler, demiştir. Yüzsüz bir kimse tarafından tahkir edildiğinde, Her şeyi işitmeye alışkın olan sen, bunları zevkle söylersin, ben ise bunları söylemeye alışkın olmadığım için işitmekten hiçbir zevk almam, demiştir.
Kendisi susup başkalarına [konuşmayı] öğrettiği sorulduğunda, Bileme taşı da kesemez, lâkin kılıçları biler, demiştir. Bir sırrı kimin saklayabileceği sorulduğunda, Ağzında kor bir kömür parçasını tutabilen kimse, cevabını vermiştir. Pek süslü giyinmiş bir genç adam gördüğünde, Tabiat seni bir erkek kılmışken, kendini bir kadına dönüştürmekten utanmaz mısın, demiştir. Pek iltifat gören yakışıklı bir genç ona, Sizin gibi yurttaşlar tarafından nefret edilseydim [kendimi asardım], dediğinde, ben de sizin gibi onlar tarafından sevilseydim kendimi asardım, cevabını vermiştir. Zengin olmanın yolu sorulduğunda, arzuda fakir olmakla, diye cevap vermiştir. Üç şeyden ötürü pişmanlık duymuştur, Bir kadına sır tevdi etmiş olmaktan, yaya gidebileceği halde binek sırtında gitmiş olmaktan ve vasiyetini tanzim etmeden bir gün dahi yaşamış olmaktan.
BÖLÜM III. Vasiyeti ve Vefatı.
Aristoteles'in son zikredilen sözünden, vasiyetini tanzim etmekte ne denli ihtimamlı olduğu anlaşılabilir, lâkin bu durum tam metninden daha da sarih biçimde görülür, ki metin şöyledir,
Her şey yolunda gitsin, lâkin aksi vâki olursa, Aristoteles vasiyetini şöyle tanzim eder, Nikanor [yetişkinliğe erişene] kadar yegâne vasiyet infazcım Antipater olsun. Aristomenes, Timarkhos, [okunamadı], Hipparkhos, Dioteles ve Theophrastos (şayet arzu eder ve vakit bulursa), çocukların, Herpyllis'in ve geride bıraktığım her şeyin vasileri olsunlar. Kızım evlilik çağına gelir gelmez zevce olarak Nikanor'a verilsin dilerim. Şayet (bunu söylemekten sakınırım) evlenmeden önce yahut evlendikten sonra bir çocuk sahibi olmadan vefat ederse, oğlumun ve diğer bütün şeylerin tasarrufu, kendi canı ve benim canım için Nikanor'a ait olsun. Dolayısıyla Nikanor kızıma ve oğlum Nikomakhos'a göz kulak olsun ve onların mülklerini, bir baba ve bir kardeş gibi durumlarına uygun surette idare etsin. Şayet bu esnada Nikanor'un başına bir hal gelirse (ki Tanrı esirgesin), bu ister evlenmeden evvel olsun ister bir vasiyet yapmadan, [okunamadı] Theophrastos onunla evlensin. Nikanor [okunamadı] vasilerle ve münasip görecekleri üzere Antipater ile müştereken karar vererek idare etsinler. Herpyllis bana sadık kalmıştır, şayet bir koca almak isterse, şanımıza halel getirmeyecek bir surette verilsin. Halihazırda zikredilenlerin haricinde, terikemden kendisine bir gümüş talent, şayet arzu ederse üç cariye ve şu anda yanında bulunan hizmetçi kız ile oğlan Pyrrheus verilsin. Ayrıca, şayet Khalkis'te ikamet etmek isterse bahçeye bitişik olan mesken kendisine verilsin, şayet Stageira'da ikamet etmek isterse ata yadigârı konut verilsin, Herpyllis hangisini seçerse seçsin vasiyet infazcıları burayı Herpyllis için münasip ve layık görecekleri biçimde tefriş etsinler. Aynı şekilde Nikanor, emanetimize tevdi edilmiş olan tüm mallarıyla birlikte, bize yaraşır ve şerefli bir surette kendi halkına iade edilebilsin diye oğlan Myrmex'in muhafazasını üstlensin. Aynı şekilde Ambrakis azat edilmiş bir hür kadın olsun ve evlendiğinde kendisine elli drahmi ile yanındaki kız çocuğu verilsin. Aynı şekilde Thales'e, satın almış olduğu cariyenin yanı sıra bin drahmi ve bir cariye daha verilsin isterim. Aynı şekilde Simo'ya, bir hizmetkâr satın almak üzere evvelce almış olduğu paraya ek olarak, ya başka bir hizmetkâr satın alınsın yahut kendisi bir tane alabilsin diye aynı meblağ tekrar verilsin. Kızım evlenir evlenmez Tykho, Philo, Olympios ve oğlu hür olsunlar. Bana hizmet eden oğlanlardan hiçbiri satılmasın, mirasçılarım onların hizmetinden faydalansın ve büluğa erdiklerinde azat edilsinler. Gryllion'a ısmarladığım Nikanor'un, validesinin ve Proksenos'un heykelleri tamamlanır tamamlanmaz vasiyet infazcıları bunların dikilmesine ihtimam göstersinler. Aynı şekilde Arimnestos'un heykeli dikilsin ki evlatsız vefat eden bu kimseden geriye bir abide kalsın. Aynı şekilde validemin heykeli Nemea Mabedi'ndeki Ceres'e ithaf edilsin yahut infazcılar tarafından münasip görülecek başka bir yere konulsun. Vasiyet infazcıları nereye defnederse, Pythias'ın kemikleri de onun arzusuna muvafık surette oraya getirilip benimkilerin yanına konsun. Aynı şekilde Nikanor, şayet sıhhati yerinde kalırsa, Stageira'da dört arşınlık [okunamadı] heykeller ithaf etsin, [okunamadı] onun için adakta bulunmuştum.
Khalkis'te, 114. Olimpiyatın [okunamadı] yılında, Philokles zamanında vefat etti, Eumelos'un iddia ettiği gibi 70 yaşında değil, Apollodoros ile Halikarnaslı Dionysios'un hesaplamalarından anlaşıldığı üzere, 63. ve büyük kriz (klimakterik) senesinde vefat etti, şöyle ki,
Yıl Atina'ya geldiğinde, 17 Platon'u dinledi, 20 Hermias ile yaşadı, 3 Philippos ve Aleksandros ile, [okunamadı] Lykeion'da tedrisatta bulundu, 12 Khalkis'te yaşadı, 2 Yekûn, 63
Ölümünün keyfiyeti muhtelif suretlerde nakledilmektedir, Strabon, Hesykhios İllustrios ve ondan nakille Suidas, tıpkı Sokrates gibi Atinalılar tarafından bu cezaya mahkûm edildiğinden yahut onların hükmünün önüne geçmek maksadıyla baldıran zehri içtiğini rivayet ederler.
Justinus Martyr, Nazianoslu Gregorios, Caelius Rhodiginus, Yunan etimoloji bilgini Nonnos ve diğerleri ise yaygın bir rivayeti takip ederler, buna göre kendisine, Khalkis’e dökülen (Lukianos’un iddia ettiği veçhile) ve yirmi dört saat zarfında yedi defa cezir ve med eden bir deniz kolu olan Euripos’un harikulade tabiatına dair bir sual tevcih olunmuştur.
Bunu halletmeye muktedir olamayınca, utanç ve kederden vefat etmiştir.
Kimileri ise sahil kenarında oturup bu mesele üzerine uzun uzadıya tefekkür ettikten sonra, nihayetinde, mademki Aristoteles Euripos’u kavrayamadı, öyleyse ey Euripos sen Aristoteles’i al, diyerek kendini baş aşağı nehre attığını iddia eder.
Lakin en ziyade itimada şayan müellifler olan Apollodoros, Halikarnaslı Dionysios, Censorinus, Laertios ve diğerleri, uykusuzluk ve haddinden fazla ders mütalaa etmekten mütevellit bir mide ağrısından vefat ettiğini tasdik ederler.
Zira Laertios onun pek yorulmak bilmez bir ilim talebesi olduğunu, yatağa girdiğinde elinde tunç bir gülle tuttuğunu, böylece uykuya daldığı vakit gülleden çıkan sesin tam altına bu maksatla konulmuş bir leğene düşerek kendisini uyandırmasını sağladığını nakleder ki talebesi İskender de onu bu hususta taklit etmiştir.
Midesindeki bu ağrıya pek ziyade müptela idi ve vakit vakit göğsüne sıcak yağ dolu bir şişe tatbik ederek bu sızıyı teskin ederdi.
Censorinus’un beyanına göre, midesindeki bu fıtri zaafiyete ve marazi mizacının sık sık nüksetmesine rağmen, fazileti ve itidali sayesinde mevcudiyetini uzun müddet muhafaza etmiştir, zira daha fazla yaşayamamış olmasından ziyade, 63 yaşına kadar erişmiş olması çok daha şayan-ı hayrettir.
De Pomo adlı kitabın müellifi, vefatı esnasında etrafında duran talebelerine, Homeros’un tanrıların insanlığın imdadına yetişmek üzere yeryüzüne indiklerini söylemesinin sebepsiz olmadığını ifade ettiğini nakleder. Caelius Rhodiginus aynı müelliften nakille şunu da ilave eder, ölüm sancılarının üzerine çöktüğünü hissettiğinde, hüzün ile ümit arasında gözyaşı dökerek, şu sözleri defalarca tekrar etmiştir, Ey İllelerin İlleti, bana merhamet eyle.
Talebeleri ise onun bu dünyadan göçmekte olduğunu gördüklerinde, Filozofların ruhlarını kabzeden Zat, senin ruhunu da aynı veçhile alsın ve bizim seni bildiğimiz üzere, kâmil ve dürüst bir insanın ruhu sıfatıyla kendi hazinesine dahil eylesin, demişlerdir.
Bu hususta, (Patricius’un yazılarından sarih bir surette müşahede ettiği üzere) bir Hristiyan olan De Pomo müellifinin şehadetinden daha kadim bir vesika mevcut değildir.
Stagiralılar onun naaşını Khalkis’ten Stagira’ya nakletmişler, burada büyük bir merasimle defnederek adına muhteşem bir kabir inşa etmişler ve hatırasına bir sunak dikmişlerdir. [okunamadı]
Şahsiyeti ve Faziletleri
Şahsiyetine gelince, narin yapılı idi, ufak gözleri ve zayıf bir sesi vardı. Gençliğinde, Laertios ve Plutarkhos’un tasdik ettiği üzere, telaffuzunda belirgin bir tutukluk mevcuttu. Zengin libaslar giyer ve yüzükler takardı, sakalı tıraşlı, saçları kısa kesilmişti, Roma’da Quirinalis Tepesi’nin eteğinde bulunan ve Fulvius Ursinus tarafından neşredilen büstüne itibar edecek olursak, kemerli bir burnu vardı.
Midesinin fıtri zaafiyeti ve sık sık nükseden rahatsızlıkları sebebiyle marazi bir mizaca sahipti, fakat bu hallerin üstesinden itidali ile gelirdi.
Aziz Hieronymus onun filozofların piri, mutlak bir dahi ve insan tabiatının muktedir olabileceği her türlü meziyetin kendisine lütfedildiği tabiatın muazzam bir mucizesi olduğunu beyan eder.
Cenab-ı Hakk’a ve insanlara karşı fevkalade hürmetkârdı, bu mevzuda Fortunio Liceti yakın zamanda iki cilt eser kaleme almıştır.
Cassiodorus ve diğerleri, fazilet ve takvalarıyla temayüz etmiş pek çok zatın, bilhassa Skolastik ulemanın, Aristoteles felsefesi vasıtasıyla hakiki imanın en ulvi akidelerine, ezcümle tek bir Tanrı’nın mevcudiyetine dair derin bir idrake ulaştıklarını tasdik ederler.
İnsanlara karşı gösterdiği kadirşinaslığa gelince, evvelce zikredilen Proksenos’a ve oğluna, Hermias’a ve kız kardeşine, muallimi Platon’a, kendi validesine, biraderine, vatanına ve daha nice kimselere olan muhabbetinin yanı sıra, fikirlerini zikretmeye vesile bulduğu pek çok filozofu da hak ettikleri övgüyle anardı, bunlardan biri de (kendisine dair evvelce bahsettiğimiz) Platon idi, söylediğimiz veçhile, kimi zaman onu hürmetle yad eder, kendi fikrini tercih ettiği yerlerde ise bazen ismini ketmederdi.
Hürmetle zikrettiği diğer kimseler meyanında, Oluş Üzerine adlı birinci kitabında Demokritos, aynı eserde Apollonialı Diogenes ve [okunamadı] eserinin ilkinde Anaksagoras müşahede edilmektedir.
Fevkalade mutedil bir kimse olduğunu hayatını şerh eden müellif teyit etmekte ve Kategoriler kitabından şu misali getirmektedir, Hiçbir hususta peşin hüküm vermemeli, bilakis defalarca tefekkür etmeli ve tekrar tekrar şüpheye düşmeliyiz, zira hadsiz hesapsız devirlerde insanlar aynı fikirlere tesadüf etmişlerdir, bu sebepten ötürü, mucidi olduğumuzu zannettiğimiz herhangi bir hususta kendi aklımızla kibirlenmemeliyiz.
Binaenaleyh, kadim filozofların kitaplarını toplayıp içlerinden reddetmeyi murat ettiği kısımları çıkardıktan sonra bu nüshaları yaktığına dair (hiçbir muteber mesnede dayanmayan) o şayia tamamen asılsızdır, zira Cicero’yu okuyan herhangi bir kimse, mezkûr eserlerin ekseriyetinin onun devrinde henüz mevcut olduğunu görecektir.
Zevceleri ve Çocukları
İki zevcesi olmuştur, birincisi Atarneus Tiranı hadım Hermias’ın hemşiresi ve evlatlığı olan Pythias idi.
Bu izdivaç sebebiyle kendisine atılan iftiralardan Aristoteles, Antipater’e yazdığı mektuplarda beraatini tam manasıyla ispat eder, burada kadını sırf Hermias’a duyduğu muhabbetten ve biraderinin maruz kaldığı büyük felaketlere duyduğu merhametten ötürü nikâhına aldığını ikrar eder, buna ilaveten onun fevkalade bir haya ve sair bütün faziletlerle teçhiz edilmiş bir hatun olduğunu belirtir.
İkinci zevcesi, Euboulos tarafından zikredilen Apellikon’un ve (muhtemelen ondan nakille) Suidas’ın Pythias’ın vefatından sonra evlendiğini tasdik ettikleri, Stagira ahalisinden Herpyllis adında bir kadındı. Athenaios’un naklettiği Hermippos ile Laertios’un naklettiği Timotheos’un bildirdiği üzere, ömrünün sonuna kadar onunla birlikte yaşamıştır.
Aristoteles’in tescilli bir hasmı olan Timaios ise kadının onun cariyesi olduğunu ve Aristoteles’in Hesiodos’un İşler ve Günler eserindeki nasihatine uyarak onunla yaşadığını söyler ki Hesiodos, Proklos tarafından bu iftiradan tamamen tebrie edilmiştir.
Herpyllis’ten, Apellikon’un teyit ettiği üzere, bir oğlu oldu; ona kendi babasının adı olan Nikomakhos ismini verdi, Cicero’nun bizzat Nikomakhos tarafından yazıldığını düşündüğü Magna Moralia’yı (Büyük Ahlâk) ona ithaf etti,
Zira der, oğulun neden babasına benzeyemeyeceğini anlamıyorum. Bu Nikomakhos, Theophrastos’un öğrencisiydi ve onun tarafından pek sevilirdi, onun idaresi altında felsefede fevkalade ilerleme kaydetti ve bu sahada büyük bir mevkiye erişti.
Suidas, onun sekiz kitap Tabiat Felsefesi, dört kitap da Ahlâk yazdığını söyler, Cicero onu hem hocasıyla hem de babasıyla kıyaslar. Eusebios tarafından zikredilen Aristokles, onun yetim kalarak Theophrastos tarafından büyütüldüğünü, bilahare genç yaşta savaşlarda öldüğünü rivayet eder, lâkin bu rivayet Theophrastos’un vasiyetnamesine uymadığı gibi, onun kitaplar yazdığını zikreden Suidas veya Cicero ile de uyuşmaz, [okunamadı]. Ayrıca Pythias adında bir kızı vardı ki, Sextos Empeirikos’un teyit ettiği üzere, üç kez evlenmiştir.
İlkin Stagirite’li Nikanor ile, [okunamadı], ikinci olarak, soyunu Lakedaimonia Kralı Demaratos’a dayandıran Prokles ile.
Ondan, Theophrastos’un tedrisatında felsefe tahsil eden Prokles ve Demaratos adında iki oğlu oldu.
Son zevcesi ise Knidoslu Khrysippos’un talebesi ve Erasistratos’un hocası olan Metrodoros idi. Ondan, babasının adı verilen Aristoteles isimli bir oğlu oldu.
Bu Aristoteles’ten Theophrastos’un vasiyetnamesinde bahsedilir, orada Metrodoros’un değil, Midias’ın oğlu olarak tesmiye edilir. Suidas onun büyükbabasından evvel vefat ettiğini teyit eder.
BÖLÜM XIV. Talebeleri ve Dostları.
Aristoteles’in talebeleri o kadar çok ve o kadar muteberdi ki, İskenderiyeli Nikanor bu hususta müstakil bir kitap kaleme almıştır, şayet bu eser günümüze ulaşmış olsaydı, şüphesiz bize onlar hakkında noksansız bir malumat sunardı, oysa şimdi elimizdeki nakıs bir fihristle iktifa etmek mecburiyetindeyiz. Talebeleri olan üç hükümdarı, yani Hermias’ı, İskender’i (ki kendilerinden evvelce bahsedildi) ve Makedonya’da İskender’in halefi olan Antipatros’u (ki diğer eserlerinin yanı sıra, birinde Aristoteles’in vefatını naklettiği iki kitaplık Mektuplar’ı yazmıştır) bir kenara bırakırsak, ilk sırada Lesbos’un bir şehri olan Eresoslu Theophrastos zikredilir, talebelerinin en beliğ olanıydı.
Okulda kendi yerine geçmesi için onu tayin etti. Yine Eresoslu Phanias.
Athenaios tarafından sıkça zikredilen pek çok kitap telif etti, bunların arasında Ammonios, onun Kategoriler, Analitikler ve Yorum Üzerine adlı eserlerini zikreder.
Rodoslu Eudemos, Aristoteles nezdinde Theophrastos’tan sonra ikinci sırada itibar görürdü, Simplikius’un bildirdiğine göre hayatı, kendisinden sıkça bahseden Damas tarafından yazılmıştır. Analitikler ve bir Hendese Tarihi (her ikisi de Simplikius tarafından zikredilir) ile Laertios tarafından aktarılan ve Mecusilerin insanların ölümden sonra dirileceğine inandıklarını naklettiği başka birtakım tarihler yazmıştır. Aristoteles’ten sonra da yaşamıştır.
Kıbrıslı Eudemos, Dion’un safında yer aldığı Sicilya’da vefat etmiştir, nitekim Plutarkhos’tan anlaşılan da budur. Aristoteles, onun hatırasına hürmeten Ruh üzerine kaleme aldığı diyaloğuna onun ismini vermiştir. Pasikrates, Rodoslu Eudemos’un biraderi. Philoponos’un beyan ettiği üzere, Metafizik’in ilk küçük kitabını bazıları ona atfeder. Theodektes, Aristoteles ona Valerius Maximus tarafından zikredilen ve sonradan geri çektiği bazı Retorik kitapları ithaf etmiştir. Patrizi, onun Aristoteles’in bir talebesinden ziyade bir yoldaşı olduğuna kanidir, zira Retorik’te ondan yedi kez bahseder, oysa bunu hiçbir talebesi için yaptığı vaki değildir. Soloi’li Klearkhos. Athenaios tarafından sıkça iktibas edilen pek çok kitap yazmıştır. Dikaiarkhos, Sicilya’daki Messene’li Phidias’ın oğlu, Suidas’ın tasdik ettiği üzere bir feylesof, hatip ve hendeseci idi.
Cicero tarafından iktibas edilir, Plutarkhos tarafından da ekseriyetle en seçkin feylesoflar meyanında anılır. Aristoksenos, İtalya’daki Tarentum’lu bir musikişinas olan Mnesias’ın oğlu, Mantinea’ya giderek orada felsefe ve musiki tahsil etti, Babasını, Erythrai’li Lampros’u, Pisagorcu Ksenophilos’u ve nihayetinde Aristoteles’i dinledi, lakin Theophrastos’u okulda kendi yerine halef bıraktığı için, kendisi de talebeler arasında pek muteber bir mevkide bulunmasına rağmen, vefatından sonra Aristoteles’e iftiralar attı ve ona büyük haksızlık etti.
Suidas böyle rivayet eder. Nikanor, vasiyetnamesinde zikredilmiştir. Philon, feylesofların Attika’dan sürülmesine dair reye öncülük eden Sophokles adındaki bir şahsa karşı yazmıştır. Genç Platon, Laertios ve Philoponos tarafından zikredilir. Sokrates, bir Bithynialı, Laertios tarafından zikredilir. Mnason, bir Phokisli, Ailianos tarafından Platon’un Akademi’den çıkarılmasında Aristoteles’e muavenet edenlerden biri olarak anılır.
Galen de Aristoteles’e atfedilen birtakım tıbbi metinlerin müellifi olarak kendisinden bahseder. Phrasidemos, bir Phokisli, Laertios tarafından Peripatetik (Aristotelesçi) bir feylesof olarak zikredilir.
Muhtemelen Aristoteles’in bir talebesiydi, zira Theophrastos ile muasırdı. Abydoslu Palaiphatos, Aristoteles’in pek muhabbet beslediği bir tarihçi. Kallisthenes, Olynthoslu, Aristoteles’in kız kardeşinin oğlu, kendisinden evvelce bahsedildi. Hipparkhos, Stagirite’li, Aristoteles’in akrabası.
Suidas’ın beyanına göre, Tanrılar arasındaki farklar ve [okunamadı] üzerine yazmıştır. Leon, Byzantionlu, Peripatetik (Aristotelesçi) bir feylesof ve sofist. Bazıları onun Aristoteles’in talebesi olduğunu iddia eder.
Öyle aşırı derecede şişmandı ki, bir elçilik vazifesiyle Atina’ya geldiğinde ahalî ona güldü, o da onlara şöyle dedi, Beni böyle şişman görüp de güler misiniz?
Benim bundan katbekat şişman bir zevcem vardır, hal böyleyken aramız iyi olduğunda bir yatak ikimize de yeter, fakat ihtilafa düştüğümüzde koca ev bile bizi almaz.
Ahalî, ele geçen bir mektubundan ötürü onun Philippos ile ittifak kurduğundan şüphelenerek galeyan halinde evine hücum etti, bunun üzerine taşlanmaktan korkarak kendini astı.
[okunamadı], Mytilene’li, Suidas’ın dediğine göre Aristoteles tarafından pek sevilen bir hamasi şair. Kallippos, bir Atinalı, aynı zamanda Platon’u da dinlemiştir. Satyros, Hayatlar ve Karakterler üzerine kitapları Athenaios tarafından iktibas edilir. Hieronymos, Rodoslu, felsefede temayüz etmiştir.
Aristoteles’in talebesi olduğu Athenaios tarafından teslim edilir. Pontoslu Herakleides, büyük bir filolog. Bunlara daha az tanınanlardan şunlar eklenebilir, [okunamadı] Methymnalı ve Adrastos, Makedonyalı, her ikisi de Stephanos tarafından zikredilir. Euksitheos, Plutarkhos tarafından. Miletoslu Kleitos. Menon, [okunamadı]. Dioteles ve Timarkhos.
BÖLÜM XV. Kendisini Kötüleyenler.
Aristoteles’in dostları ve takipçileri diğer feylesoflarınkinden sayıca nasıl daha fazlaysa, kendisini kötüleyenler de öyle çoktu, onlar hakkında evvelce bir nebze bahsetme fırsatı bulduğumuzdan, Eusebios tarafından nakledilen Aristoteles’e dair şu malumattan gayrısını vermeye hacet görmüyoruz.
O hâlde Epikuros’un Aristoteles hakkında naklettiği, gençliğinde babasının kendisine bıraktığı bütün serveti sefihçe tükettiği, bu yüzden savaşa katılmak mecburiyetinde kaldığı, fakat orada da talihsizliğe uğrayınca bir eczacı dükkânı açtığı ve Platon okulunu açtığında diğerleriyle birlikte kabul edildiği iddiası nasıl doğru olabilir?
Olgunluk çağına eriştiğinde [okunamadı] yazan Tauromenionlu Timaios’a kim itibar eder?
Müzikçi Aristoksenos’un Platon’un Hayatı adlı eserinde zikrettiği, Platon evinden uzaktayken bazı yabancıların ortaya çıkıp ona muhalif bir okul kurdukları sözlerine kim inanmaya ikna edilebilir? Zira bazıları bu sözleri Aristoteles hakkında tevil ederler, fakat bu hatadır, çünkü Aristoksenos Aristoteles’i daima övmüştür, [okunamadı] lakin Suidas, dediğimiz gibi, aksini iddia eder. Aleksinos’un Şerhler’ini kim gülünç bulmaz?
Zira o, İskender’i genç bir delikanlı olarak babası Philippos ile konuşurken takdim eder, Aristoteles’in talimatlarını [okunamadı], fakat Hermes lakaplı Nikagoras’ınkileri tasvip eder. Eubulides, Aristoteles’e karşı yazdığı kitapta açıkça tahrifatta bulunur.
Zira evvelemirde, Hermias ile akrabalığını ve yakınlığını başkalarınca yazılmış bazı donuk şiirlerle takdim eder, ardından onun Philippos’a zarar verdiğini, ölüm döşeğindeyken Platon’un yanında bulunmadığını ve onun yazılarını tahrif ettiğini söyler.
Demokhares’in filozoflara yönelik ithamına gelince, bundan bahsetmeye değmez, zira o yalnızca Aristoteles’e değil, diğerlerinin tamamına da kara çalar, onun iftiralarına bakan her kimse [okunamadı] ortaya çıkarıldığını görür, kendi memleketi Stageira’yı Makedonyalılara ihyanetle teslim ettiğini, Olynthos zaptedildiğinde malların ve esirlerin fidyeleri hususunda Philippos’a malumat verdiğini ileri sürer [okunamadı].
Isokrates’in talebesi Kephisodoros da daha az ahmakça olmayarak ona kadınsı bir şahıs ve obur diyerek iftira eder, buna benzer daha pek çok lekeleyici söz sarf eder.
Hepsinden daha ahmakçası ise, kendisinin bir Pisagorcu olduğunu ikrar eden Lykon’unkidir, zira o, Aristoteles’in Atinalıların Ceres’e kurban sundukları gibi zevcesi öldükten sonra ona kurban kestiğini, ılık yağ ile yıkanmayı adet edindiğini ve sonra bu yağı sattığını, Khalkis’e gittiğinde mallarını satın alanların tek bir teknede yetmiş beş pirinç kap bulduklarını söyler.
Hakikaten, Aristoteles’e iftira edenlerin sayısı neredeyse bu kadardı, onlardan da başkaları türedi, kimi aynı devirde, kimi az sonra, hepsi de safsatacı, kavgacı kimseler ve hatiplerdi, isimlerinden ve kitaplarından geriye bedenlerinden kaldığından daha fazlası kalmamıştır.
Bunlardan sonra yetişenlere gelince, bazıları yalnızca bu öncekilerin söylediklerini tekrar ederler, binaenaleyh onları dikkate almamıza lüzum yoktur, hele bu kitaplara rastlamayıp kendi muhayyilelerinden uyduranları hiç hesaba katmamalıyız, nitekim onun üç yüz kabı olduğunu iddia edenler böyledir, zira o devrin yazarlarından Lykon hariç hiçbiri bundan bahsetmemiştir ve o da yalnızca yetmiş beş kap bulunduğunu söyler.
Herhangi bir kimse, yalnızca zamanın hesabından ve bu iftiraları ileri süren şahıslardan değil, aynı zamanda onların söylediklerinin sahteliğini şuradan da derk edebilir, onlardan herhangi ikisi onun aleyhine aynı şeyi isnat etmemekte, bilakis her biri diğerlerinden farklı, hususi bir iftirada bulunmaktadır.
Fakat şayet bunlardan biri dahi doğru olsaydı, Aristoteles bunu onlardan yalnız bir kez değil, binlerce defa işitmiş olurdu. O hâlde pek çoklarının başına gelen şeyin Aristoteles’in de başına geldiği aşikârdır, gerek hükümdarlarla olan münasebet ve dostluğundan, gerekse risalelerinin mükemmelliğinden ötürü [okunamadı] iftiracılar değil, fakat onu övenler ve taklit edenler, onun kıymetinden hiçbir şey eksilmediğini göreceklerdir. Şimdiye kadar [okunamadı].
Laertios, bilimin bütün kollarında bize bir [okunamadı] vermiştir. Patricius tarafından kendi başlıklarına göre tanzim edilen eser adları, Aristoteles, Haz Üzerine 2, Epikheirematik Şerhler 1, Misaller 1, Pek Çok Manaya Gelenler Üzerine, Vaz Edilene Göre 1.
Ayrımlar 17, Bölmeler 1, Soru ve Cevap Üzerine 2, Önermeler 1, Eristik Önermeler 4, Kıyaslar 1, Birinci Analitikler 9, İkinci Analitikler 2, Problemler Üzerine 1, Metodoloji 6, Topik Öncesi Terimler 7, Kıyaslar 2, Kıyasa Dair ve Terimler 1, Topik Öncesi 1, Terimlere Dair Topikler 1, Bölmeler 1, Tanımlar 13, Akıl Yürütmeler 2, Önermeler 1, Epikheiretik Tezler 25, Metodik 1, Nutuk Üzerine 1, Kategoriler 1, Yorum Üzerine 1. FİZİK,
Ruh Üzerine 1, [okunamadı], Tesir Altında Kalma ve Pasif Olma Üzerine 1, Unsurlar 3, Hareket Üzerine 1, Ruh Üzerine 1, [okunamadı] 3, Fizik 1, Hayvanlar Üzerine 9.
Anatomik Seçmeler 1, Mürekkep Hayvanlar Üzerine 1, Ürememe Üzerine 1, Bitkiler Üzerine 2, Fizyognomi 1, [okunamadı] 1, Fizik 22, [okunamadı], Perspektif Problemleri 2, Taşlar Üzerine 1, [okunamadı], Zenginlik Üzerine 1, Asalet Üzerine 1. ETİK, İskender yahut Koloniler Üzerine 1, Krallık Üzerine 1, Terbiye Üzerine 1, Hayır Üzerine 3.
Dostluk Üzerine 1, Fazilet Hakkında 3, Öfke İhtirasları Üzerine 1, Etik 4, Daha İyi Olan Üzerine 1, Tercihe Şayan ve Araz Olan Üzerine 1, Haz Üzerine 1, [okunamadı] 1, Güzel Üzerine 1, Dostane Tezler 2, Politika 2, Kanunlar 4, Kurucu Kanun 1, Politika Semineri 8.
Adil Olan Üzerine 2, [okunamadı] 1, Yargı Yetkileri 1, [okunamadı] 1, Şehirlerin İdareleri 158, Has Demokrasiler, Oligarşiler, Aristokrasiler, Tiranlıklar, Yekûn 217. METAFİZİK, Zıtlık Üzerine 1, İlke Üzerine 1, İdea Üzerine 1, Yekûn 3. MATEMATİK, Matematik 1, Büyüklük Üzerine 1, [okunamadı] Astronomi 1, Optik 1, Müzik Üzerine 1, [okunamadı] 1, Yekûn 7. FİLOLOJİ, Şairler Üzerine 3, Gryllos yahut Retorik Üzerine.
Retorik Sanatı Eserleri, Theodektes Sanatı, Retorik Sanatı 1, Homeros’a Dair Güçlükler 6, Poetika 1, Karşılaştırmalar 1, [okunamadı], Olimpiyat Galibi 1, Pythia Müziği, Pythia Üzerine 1, Pythia Çürütmeleri 1, Dionysos Zaferleri 1, Trajediler Üzerine 1, Şiirler 3, Hermias’tan Demokritos’a, Mersiyeler, Toplamda 27.
ŞÜPHELİ VEYA SIRADIŞI ESERLER, Teşvik (Protreptikos) 1, Dua Üzerine 1, Sanatların Derlenmesi 12, Sanat 1, Başka Bir Sanat 1, Derleme 2, Masalsı Canlılar Üzerine 1, Tıp 2, Ahlak Üzerine [okunamadı], Ansiklopedik Eserler 2, Düzensiz Eserler 12, Cinslerine Göre İzah Edilenler 14, Doktrinler 1, Atasözleri 1, Toplamda 46.
MEKTUPLAR, Philippos ve İskender’e 4, Antipater’e [okunamadı], Mentor’a 1, Ariston’a 1, Olympias’a 1, Hephaistion’a 1, Themistagoras’a 1, Philoxenos’a 1, Toplamda 19. Kadim Filozoflara Karşı [okunamadı], Platon’un Yasaları 2, Platon’un Devleti 2.
Arkhytas’ın Yazılarından 1, Demokritos’tan 2, Melissos’a Karşı 1, Alkmaion’a Karşı 1, Gorgias’a Karşı 1, Ksenophanes’e Karşı 1, Zenon’a Karşı 1, Arkhytas’ın Felsefesi Üzerine 3, Speusippos [okunamadı] Üzerine 1. Bütün bu kitapların yekûnu, 1200 [okunamadı] 2, [okunamadı] 8, Çürütmeler 1.
FİZİK, Tabii Dinleme (Fizik) 8, Gökyüzü Üzerine 4, Oluş ve Bozuluş Üzerine 2, Meteorlar Üzerine 4, Âlem Üzerine 1 (şüpheli), Ruh Üzerine 3, [okunamadı], Duyu ve Duyulur Şeyler 1, Hafıza ve Hatırlama 1, Uyku ve Uyanıklık 1, Rüya 1, Rüyalar Yoluyla Kehanet 1, Canlıların Hareketi Üzerine 1, [okunamadı] Uzunluğu ve Kısalığı Üzerine, Gençlik ve Yaşlılık, Hayat ve Ölüm Üzerine 1, Nefes Alma Üzerine 1, Hayvanların Yürüyüşü Üzerine 1, Soluk Üzerine 1, Hayvanların Oluşumu Üzerine 5, Hayvanların Kısımları 4, Hayvanlar Tarihi 10.
AHLAK, Nikomakhos’a Etik 10, Büyük Etik 2, Eudemos’a Etik 7, Erdemler Üzerine 1, İktisat (Oikonomika) 2, Politika 8.
METAFİZİK, Matematik, Mantık, Retorik 3, [okunamadı] Metafizik 14, Mısırlılara Göre İlahi Hikmetin [okunamadı] Parçası, Arapçadan tercüme edilmiş olup sahte olduğu bildirilmektedir, 14, [okunamadı] Problemler 38, Harikalar 1, Ksenophanes, Zenon ve Gorgias Üzerine 1.
Bunların haricinde, onun adına atfedilen pek çok başka kitap da şu başlıklar altında zikredilmektedir, [okunamadı], Karışım Üzerine, Tatlar Üzerine, Hayvanlar Tarihi, Beslenme Üzerine, Zıtlıklar Üzerine, Fikirler Üzerine, İfadeler Üzerine, Homeros’a Dair Güçlükler 6, Platonik İddialar, Balıklar yahut Canlıların [okunamadı] Üzerine, Canlıların Huyları Üzerine, Sülünler Üzerine, Hısımlık Üzerine, Tarihler, Barbarların Yargı Yetkileri, İşitilen Şeyler Üzerine, Birlikte Yaşayan, Tabiat Üzerine.
Patricius’un ispat ettiği üzere, bunların aynı Aristoteles’e ait olmadığı aşikâr bulunduğundan, Nikephoros tarafından zikredilen Peplus’u ve Stobaios tarafından onun ismi altında aktarılan Khreia’yı buraya dahil etmeyeceğiz. Strabon’un kaydettiğine göre Aristoteles, okulda kendisinin halefi kıldığı vakit bu kitapları Theophrastos’a vermiştir.
Theophrastos ise bütün kitaplarını Neleus’a vasiyet etmiş, o da bunları Skepsis’e götürerek hiçbir tahsili olmayan, kitapları yalnızca intizamsız bir surette kilit altında tutan mirasçılarına bırakmıştır.
Skepsis’in kendi hâkimiyet sahasında bulunduğu Attalos krallarının Pergamon’da bir kütüphane kurmak için ne büyük bir gayret gösterdiğini anladıklarında, kitapları yerin altında bir çukura gizlemişler (burada yaklaşık 130 yıl kalmışlardır), bu sebeple eserler rutubet ve kurtlar yüzünden bir miktar zarar görmüştür.
Nihayetinde, Aristoteles ve Theophrastos’un soyundan gelen bazı kimseler, bunları Athenaios’a göre Atina vatandaşlığına kabul edilmiş pek zengin bir zat olan, kendisi de Peripatetik (Aristotelesçi) felsefeye muhabbet beslediğinden diğer pek çok kütüphanenin yanı sıra Aristoteles’in bu kütüphanesini de satın alan Teoslu Apellikon’a büyük bir meblağ karşılığında satmışlardır.
Bu Apellikon, ilimden ziyade kitap meraklısı bir kimseydi, öyle ki eserler bir miktar hasar görmüş olduğundan onları istinsah ettirmiş, noksan kısımları usulünce tamamlayamadığı için de onları hatalarla dolu bir halde neşretmiştir.
Theophrastos’un halefi olan eski Peripatetikler (Aristotelesçiler), ellerinde pek az kitap bulunduğundan ve bunlar da yalnızca egzoterik (halka açık) eserler olduğundan, felsefenin bu kısmı üzerinde layıkıyla duramamışlardır.
Daha sonra, bu kitaplar neşredildikten sonra yaşayanlar ise, sayısız hata sebebiyle pek çok hususta tahmine dayanmak mecburiyetinde kalmış olsalar da, felsefe tahsilinde ve Aristoteles’in taklidinde çok daha büyük imkânlara kavuşmuşlardır.
Roma’nın da buna katkısı az olmamıştır, zira (Apellikon’un vefatından kısa bir süre sonra Sulla, 173. Olimpiyat’ın dördüncü yılında Atina’yı zapt ettiğinde onun kütüphanesine el koymuş ve bunu Roma’ya naklettirmiştir, Aristoteles tetkikleriyle meşgul bir gramer âlimi olan Tyrannion ise kütüphane muhafızından bunları kullanma izni almıştır) kitapçıların mahir müstensiplere sahip olmaması ve nüshaları gereği gibi karşılaştırmaması, gerek Roma’daki kitaplarda gerekse istinsah edilip İskenderiye’ye satılanlarda pek çok hatanın doğmasına sebebiyet vermiştir.
Plutarkhos, bu metinleri Tyrannion’dan Rodoslu Andronikos’un aldığını, onun da bunları ilk defa umuma arz ederek bugün elimizde bulunan ciltleri neşrettiğini ilave eder. Strabon ve Plutarkhos böyle demektedir.
Athenaios ise Neleus’un bunları Ptolemaios Philadelphos’a sattığını, onun vasıtasıyla İskenderiye’ye nakledildiklerini, orada ne kadar süre gizli kaldıklarının ise meçhul olduğunu söyler, mezkûr kütüphane bilahare Julius Caesar tarafından yakılmıştır.
BÖLÜM XVII. Şarihleri.
Aristoteles’in eserleri cihana intikal eder etmez umumi bir hüsnükabul ile karşılanmış, bazı kimseler bu teveccühü kendilerini bu eserleri şerh etmeye vakfederek göstermişlerdir, onların bu mesleği sonraki bütün asırlarda da takip edilmiştir.
Galenus’un beyan ettiği üzere Kategoriler Kitabı üzerine yazmış olan Eudemos’un kardeşi Rodoslu Pasikrates bir yana bırakılacak olursa, evvelemirde zikredeceğimiz isim,
Aristoteles’in eserlerini ilk neşreden ve bunların büyük bir kısmı üzerine bir tefsir veya şerh kaleme alan Rodoslu Andronikos olacaktır,
Ardından, Aristoteles’in izahında büyük emek sarf eden ve bu sebeple Ammonios ile Simplikios tarafından sıklıkla hürmetle anılan, onun talebesi Saydalı Boethos gelir.
Strabon’un tasdik ettiği üzere, İstanköy Tiranı Nikias devrinde yaşamış ve yine Andronikos’un talebesi olan İstanköylü Ariston, Simplikios tarafından Aristoteles’in Kategoriler’i üzerine şerh yazan eski şarihler arasında sayılır,
Augustus devrinde yaşamış ve onun muhabbetine mazhar olmuş Şamlı Nikolaos, Aristoteles’in bir şarihi olarak Simplikios ve İbn Rüşd tarafından zikredilir.
Augustus devrinde yaşamış bir Stoacı olan Tarsuslu Athenodoros, Plutarkhos’un bildirdiğine nazaran, Aristoteles’in Kategoriler’i üzerine yazmış bir müellif olarak Simplikios tarafından anılır, fakat bu telif bir şerhten ziyade bir reddiye mahiyetindedir, Neron’un hocası olan ve Simplikios’un zikrettiği Aigaili Aleksandros, aynı devirde yaşamış olup Porphyrios ile Simplikios’un zikrettiği Kornutos, Antoninus devrinde yaşamış olan Lucius ve Makedonyalı Nikostratos da keza aynı yolu tutmuşlardır.
İskenderiyeli Sotion ve Akhaios, Kategoriler üzerine yazmış görünmektedirler, nitekim Simplikios mezkûr hususta onlara sıklıkla atıfta bulunur.
Antoninus devrinde yaşamış bir Platoncu filozof olan Berytoslu Tauros, evvela Platon ile Aristoteles’in doktrinleri arasındaki ihtilafa dair yazmıştır.
Aphrodisiaslı Adrastos, Aristoteles’in Kategoriler’i ve Fizik’i üzerine birer şerh ve felsefesinin usulüne dair bir kitap kaleme almıştır.
Aspasios, metnin tashihi hususuna hususi bir ihtimam göstererek Aristoteles’in bütün eserleri üzerine bir şerh yazmıştır,
Antoninus ve Severus devirlerinde yaşamış olan Aphrodisiaslı Aleksandros, Kategoriler ve Çürütmeler üzerine yazmış, bu sebeple sonraki şarihler tarafından bizzat Şarih unvanıyla yad edilmiştir.
Aynı devirde yaşamış olan Galenus, Aristoteles’in Yorum Üzerine adlı eseri hakkında üç kitap, Birinci Analitikler’in birinci kitabı üzerine dört kitap, birincinin ikincisi üzerine [okunamadı], İkinci Analitikler’in birincisi üzerine altı, ikincisi üzerine beş kitap yazmıştır. Bir Platoncu filozof olan Attikos,
Yorum üzerine yazmış ve Boethius tarafından zikredilmiştir, De Anima (Ruh Üzerine) hakkında yazdıklarını zikretmeye lüzum dahi yoktur, zira Suidas’ın ifadelerinden bunun bir şerhten ziyade bir itiraz mahiyetinde olduğu anlaşılmaktadır ki Proklos da bunu tasdik eder.
Koile-Suriye’deki Khalkisli İamblikhos, İmparator İulianos’un hocası olup Kategoriler Kitabı üzerine müphem bir üslupla yazmıştır,
Kimilerince İamblikhos’un oğlu olduğu zannedilen Deksippos, Kategoriler üzerine günümüze intikal etmiş bir diyalog kaleme almıştır.
İamblikhos’un talebesi Bizanslı Maksimos, Simplikios ve Suidas’ın beyanına göre Kategoriler ve Aristoteles’in sair kitapları üzerine şerhler yazmıştır.
Suidas ve Philoponos’a nazaran, Birinci Valentinianus, Gratianus ve Birinci Theodosius devirlerinde temayüz etmiş olan Nestorios’un küçük oğlu Plutarkhos, Aristoteles’in bazı kitapları üzerine şerhler kaleme almıştır.
Arkadios, Honorios, İkinci Theodosius ve İkinci Valentinianus devirlerinde parlamış, İskenderiyeli Büyük lakaplı bir filozof olan Syrianos, Aristoteles’in Tabiat, Hareket, Gökler ve Kategoriler üzerine kitaplarına dair şerhler yazmıştır, bunlar Simplikios ve Philoponos tarafından zikredilir, keza Metafizik’in günümüze ulaşmış olan ikinci, beşinci ve altıncı kitapları üzerine de şerhler kaleme almıştır.
Kendisini Ammonios Sakkas’a nispet eden, Plutarkhos ve Syrianos ile muasır olan İskenderiyeli Olympiodoros, Aristoteles’in Meteoroloji’si üzerine günümüze ulaşan bir eser vermiştir. Bu zat, Platon üzerine yazmış olan diğer Olympiodoros’tan daha sonraki bir devirde yaşamıştır.
Suidas’a göre İulianos ve İovianos devirlerinde yaşayan Themistios, Aristoteles’in Fizik’i üzerine sekiz kitaplık bir tefsir, Analitikler üzerine iki kitaplık bir tefsir ve Ruh Üzerine adlı kitapları hakkında yedi kitaplık bir tefsir yazmıştır.
Kategoriler Kitabının Gayesi ve Başlığı Üzerine, bir kitap.
Syrianos’un talebesi Proklos, Hareketler Üzerine iki kitap yazmış, burada Aristoteles’in İkinci Hareket Kitabı’nın bir hülasasını çıkarmıştır,
Onun [okunamadı] yazdığı, Simplikios’un sık tekrarlanan atıflarından istidlal edilmektedir. Mektepte Proklos’un halefi olan Marinos’un Aristoteles’in Ruh Kitabı üzerine bir şeyler yazdığı anlaşılmaktadır, zira Philoponos bu hususta ona sıklıkla müracaat eder, Hermeias oğlu Ammonios, Aristoteles’in Kategoriler’i ve Yorum Üzerine adlı kitabı hakkında yazmıştır ki her ikisi de mevcuttur, keza Philoponos tarafından zikredildiği üzere Ruh kitapları üzerine de kaleme almıştır.
[okunamadı] talebesi olan filozof, reddiye kabilinden yazdıklarının yanında Fizik’in dört kitabını telhis etmiş ve [okunamadı]
Aristoteles
Aristoteles’in Mantık ve Fizik’ine dair telhisi günümüze ulaşmış bulunan İoannes Damaskenos, takriben 770 senesinde yaşamıştır.
Eustratios, Nikomakhos’a Etik’in bir kısmı üzerine, yine Eustratios İspat Üzerine kitabı hakkında yazmıştır.
Takriben 800 senesinde Mikhael Psellos ve Parva Naturalia üzerine Ephesoslu Mikhael yazmıştır.
Magentinos, Kategoriler ve Yorum Üzerine kitabı hakkında yazmıştır.
Nikephoros Blemmydes (İoannes Doukas devrinde) Mantık ve Fizik üzerine telifte bulunmuştur.
Georgios Pakhymeres ve Theodoros Metokhites takriben 1080 senesinde yaşamış olup günümüze ulaşmış telhisler kaleme almışlardır.
Arap şarihlerden İbn Sînâ ve takriben 1216 senesinde İbn Rüşd bulunmaktadır.
Daha sonraki devir müelliflerini zikretmeye hacet yoktur, zira Aristoteles’in Eserleri’nin Paris baskısına bunların bir fihristi zeyl edilmiştir.
Aristoteles’in Mektupları. Philippos’a 1.
Tebaalarının hayrı namına bir idareyi deruhte edenler, buraya ne talih ne de tabiat marifetiyle yükseltilmemiş olanlar, tesadüfe tabi olduğunu bildikleri kendi kudretlerine itimat etmezler, lakin devleti hikmetle nizamına koydukları erdemle yücelirler. Zira insanlar arasında öylesine sarsılmaz ve sağlam hiçbir şey yoktur ki güneşin süratli hareketi akşam olmadan onu tebdil eylemesin.
Hakikati tetkik edecek olursak tabiat, bir tragedyanın vekayii gibi, bütün hayatları musibetlerle örerek çeşitlendirir.
İnsanlar, tıpkı çiçekler gibi, serpilip başkalarından üstün oldukları muayyen bir vakte maliktirler.
Bu sebeple Yunanistan’a karşı ne müstebitçe ne de lakayt davranınız, zira biri hırçınlığa, diğeri cürete delalet eder.
Hakîm hükümdarlara idarelerinden ötürü değil, idare etme tarzlarından ötürü hürmet edilmelidir, öyle ki talih tebdil olsa dahi onlar aynı medhe mazhar olsunlar.
Sair hususlara gelince, felsefe vasıtasıyla ruhunuzun sıhhatini, idman vasıtasıyla bedeninizin sıhhatini gözeterek her işi layıkıyla ifa ediniz.
Philippos’a 2.
Ekseri filozoflar, ihsanda bulunmanın Tanrı’ya muadil bir haslet olduğunu teyit ederler.
Hakikati söylemek icap ederse, nevibeşerin bütün hayatı iyilik bahşetmek ve iyilik kabul etmekten ibarettir, öyle ki kimileri lütufta bulunur, kimileri bunu kabul eder, kimileri de mukabele eder.
Bundan ötürü felakete duçar olan cümle insana merhamet göstermek adildir, zira acımak halim bir ruhun, katılık ise hoyrat bir ruhun alametidir, musibet anında erdemi ihmal etmek edebe aykırı ve hürmetsizliktir.
Bundan ötürü, iyilik yapmaktan asla pişman olunmadığını, zira bunun minnettar olanların duaları ve övgüleri kabilinden hayırlı meyveler verdiğini söyleyen tilmizimiz Theophrastos’u takdir ederim.
Bu sebeple akil insanlar, övgünün yanı sıra işlerin gidişatındaki değişimlerde bundan bir menfaat doğabileceğini, iyilik yaptığı kişilerin hepsi olmasa bile en azından birinin kendisine karşılık verebilecek bir mevkide bulunabileceğini düşünerek pek çok kimseyi minnettar kılmaya gayret etmelidir. Bu mülahazayla iyilik etmekte acele ediniz, lakin ihtiraslarınıza boyun eğmeyiniz, zira ilki krallara layık ve medeni, ikincisi ise vahşice ve menfurdur. Fırsat buldukça bu faydalı nasihati tatbik ediniz ve ihmal etmeyiniz. Philippos’a 3.
Şerefi yıldızlara eren en mümtaz hükümdarlar, en büyük lütufları bahşetmiş, hükümranlıklarını yalnızca şimdiki zamana uydurmayıp talihin dönekliğini hesaba katarak her iki ahvalde de faydalı olacak iyi amelleri biriktirmişlerdir. Refah içindeyken bu ameller onlara şeref temin eder, zira şeref erdeme mahsustur, felaket anında ise ferahlık sağlar, zira dostlar iyi talihten ziyade kötü talihte çok daha iyi sınanır.
Müşfik kimselerin yüzünü görmek, fırtınaya tutulmuş insanlara karanın görünmesi gibidir. [okunamadı]
Bizi terk etmeye teşne talih, savaşanların, haksızlık edenlerin yahut namussuzca boyun eğenlerin kendi önlerine koydukları hakiki gayedir, yalnızca erdemli kimselerin berraklığı talihin kararsızlığına yabancı değildir, fakat akıl vasıtasıyla bütün hadiselere göğüs gererek ve Platon’un buyurduğu üzere onların fevkinde durarak asla sarsılmazlar.
Bu sebeple eşyanın süratli hareketinden sakınınız, onlara kendi içine dönen bir daire gibi bakınız, hayatın muhasebesini yapınız, zira tesadüf hayata pek çok şeyi dayatır ve meyillerimizin de kendisini takip etmesine yol açar.
Cahillikle kusur işleyenleri bağışlayınız, iyilik edenleri aklamaya hazır olunuz.
Bunu bir defa değil de daimi surette yerine getirirseniz sarayınız her türlü tehlikeden emin olacaktır. Söylediğim şeylerin azameti nazar-ı itibara alındığında bu pek azdır, lakin mektubu yazdığım şahsiyet düşünüldüğünde her şeydir. İskender’e 4.
Nasıl başlayacağım hususunda tereddütteyim, zira zihnimi neye çevirsem hepsi ulu ve hayret verici görünüyor, unutulacak cinsten değil, bilakis hatırlanmaya ve nasihate layık, zamanın aşındıramayacağı şeylerdir. Üstatların hayırlı kaideleri ve nasihatleri ebediyeti kendilerine seyirci kılar.
İktidarınızı başkalarını ezmek için değil, onları minnettar kılmak için kullanmaya gayret ediniz, zira insan hayatında bundan daha yüce bir mertebe olamaz. Çoğu zaman kadere boyun eğen ve onun tarafından mağlup edilen fani tabiat, bu tür amellerin azameti sayesinde ebedi bir hatıra kazanır.
Bunu iyice tefekkür ediniz, siz hayırlı nasihati gülünç sayan bazı kimseler gibi idrakten yoksun değilsiniz.
Soyunuz şerefli, krallığınız ırsi, ilminiz sağlam, şanınız hayranlık uyandırıcıdır, talihin bahşettiği nimetlerde diğer insanlardan ne derece üstünseniz, iyiler arasında erdem bakımından da o mertebe mümtaz olmalısınız.
Nihayetinde faydalı olanı yapınız ve tasarladığınız şeyi ikmal ediniz. Theophrastos’a 5.
Ani bir cefa, geciken bir ihsandan evladır, zira ilkinin hatırası ve zararı kısa sürer, lakin ikincisi, sanki ebediyete bir eser inşa etmekten imtina ediyormuşçasına köhneleşir ve çok defa bir başkasına bahşetmeyi tasarladığımız şeyi ertelediğimizde, o kimse başka bir yerde zihninin fırtınasını dindiren bir sükunete kavuşur.
Bu sebeple derim ki karşılıklı cemiyet yalnızca haksızlık etmemekle kalmamalı, bir haksızlığa uğradığında da bağışlamaya hazır bulunmalıdır, zira belki de hiç haksızlık etmemek insanın takatinin fevkindedir.
Hata etmiş kimseye gelince, tekdirden istifade etmek, sağlam temellere dayanan iyi bir muhakemenin vasfıdır.
ARİSTOTELES’İN DOKTRİNİ
BİRİNCİ KISIM
BÖLÜM I Genel Olarak Felsefeye ve Bilhassa DİYALEKTİĞE Dair
Aristoteles’in felsefesine dair pek çok hülasa neşredilmiş olup bunlar üniversitelerde umumi müderrisler tarafından her gün okutulmaktadır.
Yine de Peripatetiklerin (Aristotelesçilerin) doktrin ve usullerinin Akademisyenler ve Stoacılardan hangi noktalarda ayrıldığının anlaşılması için tasarımız gereğince buna dair muhtasar bir izahat vermek icap edecektir.
Aristoteles’e göre felsefe pratik ve teorik olmak üzere iki kısımdır. Pratik felsefeye ahlak ve siyaset dahildir, bunlardan ilki hanenin, ikincisi ise şehrin nizamıyla alakadardır.
Teorik felsefeye fizik ve [okunamadı] aittir, fakat mantık felsefenin esasen bir cüzü olmayıp son derece elverişli bir aletidir.
Mantık için biri muhtemel, diğeri hakiki olmak üzere iki gaye tayin eder, her biri için iki meleke istihdam eder, muhtemel için diyalektik ve retorik, hakiki için analitik ve felsefe, keşif, muhakeme ve tatbik hususunda hiçbir şeyi ihmal etmez.
Keşif hususunda Topikler ve Metodikler eserleri zengin bir kaynak temin eder, buralardan muhtemel deliller için problemler devşirilebilir. İlk Analitikler eserinde, birinci kitapta tasımın suretini, ikinci kitapta önermeleri ele alır.
Ve cedele dair kitapları ve [okunamadı] ve tasımları [okunamadı] İzahî, Diyalektik ve Sofistçe olmak üzere. Bütün sarihlerin ittifakıyla evvelemirde Kategoriler yer alır, diğerlerinin de Aristoteles’in hakiki usulüne göre tertip edildiğinden şüphe edilmemelidir.
Zira Analitikler’in bidayetinde, tasım daha umumi olduğundan, burhana geçmeden evvel tasımdan bahsetmemiz iktiza eder, der.
Ve Çürütmeler (Elenkler) risalesinde, talimi ve burhani tasımlardan Analitikler’de zaten bahsetmiş bulunuyoruz, diyalektik ve imtihani olanlardan ise bundan hemen önceki kitapta söz ettik, şimdi ise mücadeleci ve cedeli olanları ele alacağız, demektedir.
BÖLÜM II
[okunamadı] Eşadlı (Homonym), Eşanlamlı (Synonym) ve Türemiş adlar (Paronym) olmak üzere üç nevidir.
Eşadlı olanlar, yalnızca adları müşterek olup mahiyetleri muhtelif olanlardır.
Eşanlamlı olanlar, hem adları hem de tarifleri her ikisi için müşterek olanlardır.
Türemiş adlar, aynı şeyden tesmiye edilen, lakin çekim yahut son ek bakımından farklılık gösterenlerdir.
Eşanlamlı (yahut tek anlamlı) terimler, Kategoriler tesmiye edilen umumi başlıklara irca olunur.
Cevher iki türlüdür, ilki, yani birinci cevher, ne bir özne hakkında yüklemlenir ne de bir öznede bulunur. İkinci cevherler ise türler ve cinslerdir ki bunlar birincide mevcuttur. Birinci cevherlerin özellikleri şunlardır, 1. Ne bir öznede bulunmak ne de bir özne hakkında yüklemlenmek, 2. Bütünüyle tikel olmak, 3. Belirli bir şeyi imlemek, 4. Karşıtı olmamak, 5. Azlık veya çokluk dereceleri kabul etmemek, 6. Karşıtları kabul etmeye elverişli olmak.
2. Nicelik iki türlüdür, kesikli, sayı gibi, sürekli, çizgi gibi. Özellikleri, 1. Karşıtı olmamak, 2. Azlık veya çokluk dereceleri kabul etmemek, 3. Şeyleri eşit veya eşit değil diye adlandırmak.
3. Göreliler, bütün varlıkları bir şekilde birbirine nispetle meydana gelen şeylerdir, özellikleri, 1. Baba ve oğul gibi karşıtları olmak, 2. Hısımlıkta olduğu gibi azlık ve çokluk derecelerini kabul etmek, 3. Karşılıklı olarak birbirini takip etmek, 4. Tabiatları gereği birlikte bulunmak.
4. Nitelik, şeylerin nitelenmiş olarak adlandırılmasını sağlayan şeydir. Dört türü vardır, 1. Meleke ve yatkınlık, 2. Tabii güç ve güçsüzlük, 3. Edilgin nitelikler ve duygulanımlar, 4. Biçim ve şekil. Özellikleri, 1. Siyah ve beyaz gibi karşıtları olmak, 2. Şiddetlenme yahut gevşeme kabul etmek, 3. Şeyleri benzer yahut benzemez diye adlandırmak.
5. Etki, 6. Edilgi, özellikleri, karşıtları kabul etmek, şiddetlenme veya gevşeme derecelerini kabul etmektir.
7. Zaman, 8. Mekân, 9. Konum, 10. İyelik.
Bunlar karşıtları ve şiddetlenme yahut gevşeme derecelerini kabul etmezler.
Herhangi muayyen bir kategoriye irca edilemeyenler şunlardır, 1. Karşıtlar, 2. Önce gelenler, 3. Beraber olanlar, 4. Hareket, 5. Sahiplik.
Karşıtlığın dört türü vardır, Göreliler, Karşıtlar, siyah ve beyaz gibi aynı cinsteki uç noktalar, Yoksunluklar, yoksunluk ve meleke, ışık ve karanlık gibi, Çelişikler, tastik ve inkâr edenler, mesut, mesut değil gibi.
BÖLÜM II Önerme Üzerine
Ses, zihindeki mefhumların bir işaretidir, zihinde iki tür anlama faaliyeti olduğu gibi, biri basit olup doğruluk ve yanlışlıktan beridir, diğeri ise ya doğru ya yanlıştır, seste de durum böyledir, kimi basit, kimi birleşiktir.
İsim, uzlaşıma göre anlam taşıyan bir sestir ki hiçbir parçası kendi başına anlamlı değildir.
Fiil, zamanı ima eden bir sestir ki hiçbir parçası kendi başına anlamlı değildir.
Söz, logos, uzlaşıma göre anlam taşıyan ve parçaları da anlamlı olan bir sestir. Sözden yalnızca bildiren tür (önerme denen) felsefeye aittir, yakaran ve buyuran tür ise hitabete, şiire ve saireye aittir.
Önermeler dört şekilde bölünür, basit ve bileşik olarak, olumlu ve olumsuz olarak, tümel, tikel, belirsiz ve tekil olarak, yalın ve kipli olarak, kipli olan ya zorunlu, mümkün, olumsal yahut imkânsızdır. Önermelerin üç arazı vardır, Karşıtlık, Eşdeğerlik, Döndürme.
Karşıtlık ya tikelin tümele olan çelişikliği, ya tümelin tümele olan karşıtlığı, yahut tikel bir olumsuzun tikel bir olumluya olan alt-karşıtlığıdır.
Eşdeğerlik, bir önermenin arazlarının göz önüne alınmasıdır ki bu sayede iki önerme birlikte aynı şeyi imler ve birlikte doğru yahut yanlıştır.
Döndürme, terimlerin yer değiştirmesidir, önermenin olumluluğunu, olumsuzluğunu ve doğruluğunu muhafaza eder. Ya aynı niceliği koruyup niteliği değiştiren salt döndürmedir, ya da aynı niceliği korumayan tikel döndürmedir.
BÖLÜM IV Kıyas Üzerine
Kıyas, birtakım hususlar kabul edildiğinde, başka bir şeyin zorunlu olarak bunlardan çıktığı bir sözdür. Mükemmel kıyas, gücünü, berraklığını ve tesirini göstermek için başka hiçbir şeye muhtaç değildir, gayrimükemmel olanı ise önermelerin döndürülmesi yahut yer değiştirmesi vasıtasıyla bu gaye uğruna bir başkasına muhtaçtır.
Kıyasın maddesi üç terimdir, sureti ise maddenin şekil ve kipe göre doğru tanzimidir.
Şekil, doğru bir neticeye varmaya elverişli biçimde, orta terimin uç terimlerle uygun tanzimidir.
Kip, önermelerin nicelik ve niteliklerine göre tanzimidir. Üç şekil vardır.
Birincisi, orta terimin önce özne, sonra yüklem olduğu durumdur. Dokuz kipi vardır, dördü faydalı, beşi faydasız ve gayrimeşrudur. Faydalı olanların ikisi tümel, ikisi tikeldir.
Birincisi, Her A, B'dir, Her C, A'dır, O halde her C, B'dir. İkincisi, Hiçbir A, B değildir, Her C, A'dır, O halde hiçbir C, B değildir. Üçüncüsü, Her M, N'dir, Bazı O'lar M'dir, O halde bazı O'lar N'dir. Dördüncüsü, Hiçbir M, N değildir, Bazı O'lar M'dir, O halde bazı O'lar N değildir.
Üçüncü şekilde orta terim her iki uca da özne kılınır.
On altı kipi vardır, bunlar yanlış ve gayrimeşrudur, altı meşru kipi vardır ki tikel olarak neticelenir.
Bu üç şekilden biri söz konusudur, lâkin üçüncü şekildekiler nakıs olduğundan birinciye irca edilmelidir.
BÖLÜM V Kanıtlama (veya Burhan) İlmi Üzerine
İstidlali bilgi, şeyin önceden bilinmesiyle hâsıl olur, zira akıl yürütme bilinmeyen şeyler üzerine kurulmaz. Kanıtlama istidlali bir bilgidir ve binaenaleyh üç ön-bilgi gerektirir. İlki, öznenin ne olduğu ve kaba, muğlak bir surette var olup olmadığıdır, ikincisi yüklemin ne olduğu ve neyi imlediğidir, üçüncüsü ilkelerin doğru olduğudur.
Bilmektir ki, bir şeyin olduğunu, sebebinin bu olduğunu ve başka türlü olamayacağını kavramaktır. Kanıtlama ilmi bir kıyastır.
Kanıtlayıcı ilim, neticenin doğru, birinci, vasıtasız ve daha iyi bilinen sebeplerinden neşet eder. Birincidir, zira kendisinden önce gelen bir şey yoktur, esere denktir ve onunla karşılıklı dönüşebilir. Vasıtasız yahut müttefiktir, zira onları bağlayacak arada başka bir terim bulunmaz.
Sonucun öncülleri olmaları hasebiyle daha çok bilinen ve hiçbir şeyle burhan edilemeyen şeylerdir.
Burhanî ilim, zorunlu bir şeye dairdir, bu bakımdan burhanın kendisi kaziyyelerden mürekkeptir; bu zorunluluk, zatı gereği her şey hakkında yüklem kılınan ve küllî olanı iktiza eder.
Her şey hakkında olan, her şeye ve her daim hamledilen şeydir; tıpkı canlı bir mahlukun [okunamadı] gibi.
Zatı gereği olan ise, bizatihi ona ait ve lâyık olan şeydir; [okunamadı] kendisi olması bakımından her birinde zatıyla mevcuttur.
Burhan, ebedî hakikate matuf neticelere dairdir, zira bunlar küllî kaziyyelerdir; buradan anlaşılacağı üzere, ne burhan ne de ilim fâni şeylere dairdir; burhanın mebadîsi olan tarifler de fâni şeylerin tarifleri değildir.
Burhanın varlığı için, Platon'un cüzîlerden mücerret İdealar'ına müracaat etmek zaruri değildir; cüzîlerde mevcut olan ve onlar üzerine hamledilen müşterek tabiatların bulunması kâfidir.
Bir şeyin öyle olduğunu bilmek başka, niçin öyle olduğunu bilmek başkadır. Bundan ötürü iki nevî burhan vardır, *hoti* (in) ve *dioti* (zen); bunlardan ilki hakiki ve buraya kadar zikrolunan en mükemmel olanıdır.
[okunamadı] aynı tarzda iki veçheyle vukû bulur,
İlki, hâlin illetinin semereden hareketle burhan edildiği veçhedir; şöyle ki, parıldamayan yıldızlar arza en yakın olanlardır; lakin seyyareler parıldamazlar, binaenaleyh arza en yakın olanlar onlardır. İkincisi, kıyasın keşfi, kuvveti ve tertibine dair olup, [okunamadı] semere uzak bir illet vasıtasıyla hasıl olduğunda [okunamadı] canlı mahluk.
*Dioti*yi (niçin olduğunu) bilmek, ilk zatî illetleri tefekkür eden hendese ve aritmetik gibi asli ve hâkim ilimlere mahsustur.
*Hoti*yi (öyle olduğunu) bilmek ise, optik ve musiki gibi tali ve mertebece aşağı ilimlere aittir.
Bütün şekiller arasında bilgiye en elverişli olanı birinci şekildir, zira yalnızca o küllî müspet bir netice verir ve binaenaleyh burhanî bir [okunamadı] yalnızca onda bulunur.
İlme dair söylenecekler buraya kadardır; ilmin zıddı ise cehalettir ve bu iki nevîdir, İlki, sırf ademî (nefyî) olan cehalettir; tıpkı bir çocuğun yahut cahil bir kimsenin heyet ilminden bîhaber olması sebebiyle Güneş'in Arz'dan büyük olduğunu bilmemesi gibi; diğeri ise bozuk mizaçtan neşet eden cehalettir; tıpkı bir müneccimin yahut basarî meselelerde cahil bir kimsenin, şeylerin sadece göründükleri gibi olduğuna inanması gibi; bu ise bir hatadır ve böylesi yanlış cehalet, bâtıl kaziyyelerde yahut fâsit bir hadd-i vasat (orta terim) ihtiva eden bir kıyasta bulunur.
Hissin noksanlığı, sırf ademî cehalete sebebiyet verir; zira şayet bir his noksan ise, mahsusata dair bir ilmin de noksan olması zaruridir; çünkü biz her şeyi ya istikra ya da burhan vasıtasıyla öğreniriz.
İstikra, hisle idrak olunan cüzîlerden vücuda gelir; burhan ise istikra yoluyla beyan olunan küllîlere dairdir; bu sebeple ilmin mebdei, mahsusat olan cüzîlerdir.
Binaenaleyh, anadan doğma bir âmânın renkler ilmine vasıl olması imkânsızdır.
Yine de hiçbir ilim, bilfiil ve vasıtasız olarak histen neşet etmez; zira his burada ve şimdi olan cüzîlere matuftur; oysa ilim ve burhan, hissin tahtında olmayan, her yerde ve her daim baki küllîlere dairdir.
Bununla birlikte his, ilme ve burhana medar olur; zira küllî olan, his ile bilinen cüzîlerden cem edilir.
Cedelî Kıyasa Dair
Cedelî kıyas, makbulattan (muhtemel ve meşhur kaziyyelerden) netice çıkaran kıyastır; makbulat, umumun yahut ekseriyetin veya sadece hakîmler ile en muteber kimselerin nazarında doğru görünen hususlardır.
Cedel, hitabet ve tıp gibi zannî bir sanattır; binaenaleyh (tıpkı onlar gibi) her daim matlubuna vasıl olamaz; bir cedelcinin makbul olan neticeyi istihraç etmek için sanatına dair hiçbir kaideyi ihmal etmemesi kâfidir.
Her münazara, gerek mesele (problem) gerekse kaziyye suretinde olsun, ihtilaflı hususlara dairdir; mesele her iki ciheti de suale tabi tutar, tıpkı "canlı mahluk insanın cinsi midir, değil midir?" denilmesi gibi; kaziyye ise tek bir ciheti sual eder, tıpkı "canlı mahluk insanın cinsi değil midir?" denilmesi gibi. Her bir kaziyye ve mesele ya cins, [okunamadı] (farkı da ihtiva eden) tarif, hassa yahut arazdır.
Tarif, bir şeyin mahiyetini beyan eden sözdür. Hassa, bir şeyin mahiyetini beyan etmeyen, fakat yalnızca o şeye mahsus ve onunla mütekabil olan vasıftır. Cins, nevi bakımından farklılık arz eden pek çok şey hakkında, "o nedir?" sualine cevaben yüklem kılınan şeydir.
Araz, ne tarif, ne cins, ne de hassa olan ve mevzusunda bulunması da bulunmaması da caiz olan şeydir.
Cedelî kaziyye, umum yahut ekseriyet ya da en mümtaz kimseler nezdinde kabul görmüş, yine de umumun re'yinden büsbütün uzak düşmeyen makbul bir önermedir.
Cedelî mesele üç nevîdir, İhtiyar veya terk mevzusuna taalluk eden amelî yahut ahlakî olan; ilme taalluk eden nazarî olan; diğerlerine vesile teşkil eden ve mantık tesmiye olunan bîtaraf mesele.
Tez, mümtaz bir filozofun umumun re'yine mübayin, paradoksal bir hükmüdür.
Cedelî hüccet iki nevîdir, İstikra ve kıyas.
Hüccetler dört alet vasıtasıyla elde edilir, 1. Kaziyyelerin intihabı. 2. Müphem ve müşterek lafızların tefriki. 3. Farkların keşfi. 4. Benzerliklerin mülahazası.
Meseleler ya küllî ya da cüzîdir; birini teyit veya cerheden mevkiler (toposlar), diğerini de teyit veya cerheder.
Hassa, cins ve tarif vasıtasıyla doğrudan ve mutlak surette burhan hâsıl olur; fakat araz vasıtasıyla hâsıl olmaz, zira araz haricîdir, mevzusuna zaruri ve zatî bir surette taalluk etmez.
Filozofun vazettiği pek çok mevki hakkında burada bahsetmeyeceğiz, zira bunlar bu hülasadan ziyade mezkûr sanatı bihakkın tahsil etmek isteyenler için münasiptir.
Münazara ehli, evvela bir mevki (yahut hadd-i vasat) bulmalı; saniyen, bunu kendi zihninde tertip ve tahlil etmeli; salisen, hasmına takdim etmelidir.
Ulema ile yapılan münazarada kıyas, avam ile yapılan münazarada ise istikra istimal edilmelidir.
[okunamadı] müdafiin vazifesi, tezinden hiçbir muhal ve gayrimakul neticenin istihraç edilmemesine itina göstermektir.
Sofistî Kıyasa Dair
Elenkhos, ileri sürülen vargıyı çürüten bir tasımı ifade eder. Bunların bir kısmı sahtedir, hakikatin peşinden gitmek ve onu savunmak, yanlışı ise açığa çıkarıp çürütmekle vazifeli olan bir hakîme yaraşan budur.
Bölüm VI. Surette bilge görünerek kazanç sağlayan ve hakikatte öyle olmaktansa yalnızca öyle bilinmeyi yeğleyen bir sofiste aittir. Bir sofistin hasmını mecbur bırakmaya çalıştığı beş nihai gaye bulunur, bunların ilki, elenkhos yahut redargüsyondur (çürütmedir) ve iki çeşittir, biri lafızda, diğeri lafzın haricinde. Lafızdaki safsatalar altı tanedir, 1.
Eşadlılık (Homonymia), örneğin şerrin hayır olduğu iddiası gibi, zira gerekli olanlar iyidir, oysa şerler de zorunludur. Yanılgı, kimi zaman kaçınılmaz surette zorunlu, kimi zaman ise faydalı manasına gelen bu lafızda yatar. 2.
Amfiboli (çift anlamlılık) yoluyla, örneğin düşmanların beni ele geçirmesi yahut benim düşmanları ele geçirmem manasına gelebilecek muğlak ifadelerde olduğu gibi. 3.
Terkip (birleştirme) yoluyla, oturan bir kimsenin yürüyebileceği savında olduğu gibi, bu durum ayrık manada doğru, birleşik manada ise yanlıştır. 4.
Taksim (ayırma) yoluyla, beş sayısı iki ile üçün toplamıdır, öyleyse hem çift hem de tektir demek gibi. 5.
Vurgu ve tonlama yoluyla, bu mantıkta şiirdeki kadar kolaylıkla vücut bulmaz. 6.
Lafzın sureti yoluyla, aynı olmayan şeylerin aynı tarzda tevil edilmesi halinde zuhur eder, tıpkı dişinin yerine erilin konulması gibi. Lafzın haricindeki safsatalar ise yedi tanedir, 1.
Arazdan kaynaklanan, talep edilen şey mezkûr mefhuma ve araza eşit derecede uygun düştüğünde ortaya çıkar, nitekim birçok şey aynı mefhuma uygun gelse dahi, hepsinin özne ve yüklemde bir arada bulunması zaruri değildir, şayet Koriskos bir insandan farklıysa kendisinden de farklıdır, zira o bir insandır demek gibi. 2.
Mutlak yahut kayıtlı olandan kaynaklanan, cüzi olarak söylenenin külli olarak kabul edilmesidir, örneğin var olmayan bir şey tasavvur edildiğinde, var olmayanın var olduğu sonucuna varılması gibi. 3.
Elenkhosun bilinmemesinden kaynaklanan, çelişkinin hakiki mahiyeti kavranamadığında, mefhumdaki nispet, mefhumun bizatihi kendisine olan nispeti, yalınlığı yahut zamanı göz ardı edilerek ortada hiçbir çelişki yokken mutlak bir çelişkinin var sanılmasıdır. Bütün safsatalar nihayetinde buna irca edilebilir. 4.
Mülzemden (ardıldan) kaynaklanan, karşılıklı gerektirme ilişkisi taşımayan durumları böyle kabul ettiğimizde ortaya çıkar, sarıdır, öyleyse baldır, yahut aksiyle, sarı değildir, öyleyse bal değildir demek gibi. 5.
Mesele-i mebhûseyi delil getirme (petitio principii), kanıtlanması gereken şeyin peşinen doğru kabul edilmesini talep etmek yahut terimleri değiştirerek aynı şeyi aynı şeyle ispatlamaya kalkışmaktır, ruh ölümsüzdür, zira ölüme tabi değildir demek gibi. 6.
Sebep olmayanı sebep saymak, ne durumun ne de varılan neticenin sebebi olmayan bir şeyin sebep olarak kabul edilmesidir, silahlar barışı bozar, öyleyse toplatılmalıdırlar demek gibi. 7.
Birden çok soruyu tek bir soru kılmak, birçok şeyin tek bir sualde cem edilmesidir, adalet ve nankörlük, bunlar birer erdem midir, değil midir demek gibi.
Elenkhoslara dair olanlar bunlardan ibarettir, bir sofistin hasmını sürüklemeye çalıştığı diğer dört gaye ise yanlış, paradoks, lafız hatası (solecismus) ve totolojidir.
Safsatalar ya tefrikle yahut nefiy ile hallolunur. Felsefenin bu sahasında telif ettiği pek çok kitaba mukabil elimizde pek azı kalmış olan Aristoteles mantığına dair bu muhtasar nazar kâfidir.
İKİNCİ KISIM
BÖLÜM I. Fizik Üzerine
Aristoteles’in fizik kitaplarının tertibini, hele ki başlıklarını (bazılarının Laertios’un fihristine uydurmak maksadıyla yaptığı gibi) ve en nihayetinde Patrizzi’nin fikirlerini takip etmeksizin, genel kabul görmüş olanı esas alacağız, buna göre mantıktan hemen sonra fizik gelir. Fizik, hareket ve sükûn ilkesini kendi bünyesinde barındıran cevhere dair bir ilimdir ve şu dokuz umumi başlığı ihtiva eder,
Tabii Şeylerin İlkeleri Üzerine, Tabii Şeylerin Ortak Arazları Üzerine, Gökyüzü Üzerine, Unsurlar Üzerine, Unsurların [okunamadı] Üzerine, Buharlaşma Üzerine, Nebatat Üzerine, Hayvanat Üzerine, Ruh Üzerine.
Tabii Cisimlerin İlkeleri Üzerine
Tabii cisimlerin ilkeleri, Parmenides ve Melissos’un iddia ettiği gibi tek değildir, ne Anaksagoras’ın öne sürdüğü homoiomeriadur, ne Leukippos ve Demokritos’un dediği gibi atomlardır, ne Thales, Anaksimandros, Anaksimenes ve Empedokles’in saydığı hissedilir unsurlardır, ne Pisagorcuların dediği sayılar yahut şekillerdir, ne de Platon’un vazettiği idealardır.
Eşyanın ilkelerinin zıt (ademî olarak karşıt) olduğu kadimlerin müşterek kanaatiydi ve bu aklen de aşikârdır, zira ilkeler ne karşılıklı olarak birbirinden ne de başkalarından hasıl olurlar, bilakis bütün eşya onlardan zuhur eder, [okunamadı] ihtiyarla vuku bulanlar gibi, zira ilk olarak zıtlık şartlıdır, başka bir şeyden hasıl olmaz, zıt olarak başkasından değildir.
Buradan hareketle, zıt olduklarından ötürü birden fazla olmaları gerektiği sonucu çıkar, lakin sonsuz da olamazlar, aksi takdirde tabii şeyler akıl vasıtasıyla ihata edilemezdi, yine de ikiden fazla olmalıdırlar, zira yalnızca zıtlardan hiçbir şey hasıl olmaz, bilakis onlar birbirlerini yok ederlerdi. Dolayısıyla tabii cisimlerin üç ilkesi vardır, ikisi zıt olan ademî surettir, biri de her ikisinin müşterek mevzusu olan maddedir.
Kurucu ilkeler madde ve surettir, cisimler ademden meydana gelmezler, ancak araz olarak, ademin maddeye taalluk etmesi hasebiyle onda bulunurlar. Şeyler bilkuvve varlık (Ens) olandan, yani İlk Madde’den (Materia Prima) meydana gelir, bilfiil varlık olandan yahut mutlak yokluk demek olan bilkuvve var olmayan varlıktan değil. Madde ne var edilir ne de yok edilir, bizatihi kendinde asli olarak şekillenen, arızi olmayan ve her şeyin nihayetinde kendisine rücu ettiği her bir şeyin ilk sonsuz dayanağıdır. Sureti umumi manada ele almak ise metafiziğe aittir.
BÖLÜM III. Tabiat ve Tabii Cisimlerin Sebepleri Üzerine
Varlıkların bir kısmı doğa gereğidir, bitkiler gibi, diğerleri ise başka sebeplerden ileri gelir, öncekiler kendi hareketlerinin ilkesini kendi içlerinde taşırlar, sonrakiler ise taşımazlar.
Doğa, kendisinde bulunduğu şeyin bizzat ve arızi olmaksızın, asli olarak hareket ve sükûnunun ilkesi ve sebebidir.
Maddi cevherler doğaya sahiptir, tabii özellikler doğaya uygundur. Doğa iki yönlüdür, madde ve suret, fakat suret daha ziyade doğadır, zira fiil halindedir.
Dört tür sebep vardır, bir şeyin kendisinden yapıldığı maddi sebep, bir şeyin o şey olmasını sağlayan sureti ya da mahiyetinin aklı olan sureti sebep, bir babanın varlığı gibi, başkalaşımın yahut sükûnun ilk ilkesinin kendisinden neşet ettiği fail sebep ve yürümek için sağlığın gaye olması misali, kendisi uğruna yapıldığı nihai sebep. Sebepler dolaysız veya dolaylı, asli veya arızi, bilfiil veya bilkuvve, cüzi veya külli olabilirler.
Talih ve tesadüf birçok sonucun sebebidir, talih bu gibi şeylerde arızi bir sebeptir.
Tesadüf daha geniştir, en azından doğanın gayesi olan bir gayeye yönelen şeylerdeki arızi bir sebeptir.
Her ikisi de faildir.
Doğa bir gaye uğruna hareket eder, körlemesine yahut tesadüfen değil, zira doğa tarafından meydana getirilen şeyler daima ya da ekseriyetle aynı tarzda vuku bulurlar, yine de bazen kastetmediği ucube varlıklarda olduğu gibi gayesinde akamete uğrar.
Zorunluluk iki türlüdür, mutlak olanı [okunamadı] gayeden neşet eder, tesadüf [okunamadı].
Bölüm IV: Tabii Cisimlerin Nitelikleri, Hareket, Mekân ve Zaman Üzerine
Hareket, henüz öyle olmayan fakat öyle olabilecek bir şeyin, o hale gelmesini sağlayan yol yahut fiildir, tıpkı sıhhatte olmayan lakin sıhhate kavuşabilecek bir bedenin iyileştirilmesinin, onu sıhhate ulaştıran yol ve fiil olması gibi.
Aynı şeyin farklı açılardan hem bilfiil hem de bilkuvve olması da abes değildir, zira hareket ettirilen şey, örneğin ısınmakta olan su, sahip olduğu ısı bakımından bilfiil, [okunamadı] bakımından ise bilkuvvedir.
Basit cisimler arasında belirli bir sayı ve mekânla sınırlandırılmıştır, ne de mürekkep cisimler arasındadır, zira bunlar sonlu olan unsurlardan meydana gelirler.
Fakat bilkuvve olarak sonsuz olan şeyler vardır, eklemede olduğu gibi, sonsuza dek artırılabilecek olan sayı, bölmede olduğu gibi, sonsuza dek bölünebilecek olan büyüklük, zamanda ve kesintisiz kevn ü fesad silsilesinde olduğu gibi.
Mekânda yer alan şey [okunamadı] yahut aşağıya doğru ve benzeri ayrımlardır, her fiziki cisim tabii olarak kendi mekânına meyleder ve orada sükûn bulur.
Mekân, kuşatıcı cismin doğrudan ve hareketsiz olan yüzeyidir. Bir cisim tarafından kuşatılan şeyler mekândadır, fakat üzerlerinde veya ötelerinde başka bir cisim bulunmayan şeyler tam manasıyla mekânda değildir.
Cisimler tabii mekânlarında sükûn bulurlar, zira bütünden koparılmış bir parça gibi oraya meylederler.
Boşluk, cisimden yoksun mekândır, doğada böyle bir boşluk yoktur, çünkü bu bütün hareketi yok ederdi, zira boşlukta ne yukarı [okunamadı] vardır.
Boşluk, zira hareket cisimler için ne denli tabiî ise, ağır cisimlerin aşağıya doğru hareket etmesi de o denli tabiîdir.
Zaman, önce ve sonraya göre hareketin sayısıdır.
Zamanın bu iki kısmı, tıpkı bir doğrunun parçalarının bir nokta ile birleşmesi gibi, şimdiki an ile birleşir.
Zaman, [okunamadı] kadar [okunamadı] ölçüsüdür.
Bölüm VI [okunamadı]
[okunamadı] zaman içindedir, zira her harekette zaman ile tanımlanan bir sürat yahut yavaşlık bulunur. Gökler, yer, deniz ve diğer duyulur şeyler zaman içindedir, çünkü hareketlidirler.
Zaman, sayılan bir sayı olduğundan, sayan olmaksızın var olamaz, bu sayan ise ruhtur.
Zamanın ve diğer şeylerin ölçüsü, ilk ve en muntazam hareketi ölçen şeydir, bu da Primum Mobile'nin (İlk Hareket Ettiricinin) hareketidir, çünkü her türün ilki, geri kalanların ölçüsüdür.
Bölüm V: Hareketin Türleri ve Nitelikleri Üzerine
Hareket üç kategoriye aittir, niceliğe göre büyüme ve küçülme, niteliğe göre başkalaşım, nerede olduğuna göre ise mekânsal hareket.
Sükûn, bir cisimde ne zaman, nerede ve nasıl kabiliyetli ise, o durumdaki hareketten yoksunluktur.
Tüm büyüklükler asli olarak [okunamadı] sürekli ve sonsuza bölünebilir olduğundan, büyüklük ve zamanın kendisi sebebiyle hareket de öyledir. Zira bölünemez olanlardan meydana gelmeyen her şey sonsuza bölünebilir, fakat sürekli olan hiçbir şey bölünemez şeylerden teşekkül etmez, zira o nicelikseldir, halbuki bölünemezlerin uçları yahut parçaları bulunmadığından, ne sürekli ne de temas halindeki bir hareketle birleşebilirler.
Yine de sonsuz büyüklük varsa hareket olamayacağı sonucu çıkmaz, zira bu fiil halinde değil, bilkuvve sonsuzdur, tıpkı zaman ve hareketin de öyle olması gibi.
Ân içinde de hiçbir hareket yoktur, zira zaman haricinde hiçbir şey ne hareket eder ne de sükûn bulur.
Dolayısıyla hareket, hem içinde meydana geldiği zaman bakımından hem de kendisinde bulunduğu şey bakımından bölünebilirdir, bu ikisi de daima bölünebilir olduğuna göre, hareketin kendisi de buna göre bölünebilir [okunamadı].
[okunamadı] yöneleceği bir sonraki sınırda bulunduğu anda hemen değişir, zira içinde bulunduğu hali veya sureti terk eder ve meylettiği hali üstlenir, yine de kemalin bir ilk hareketi vardır.
Bütün bir zaman içinde hareket eden her şey, zorunlu olarak o zamanın her bir cüzünde de hareket eder.
Hareket sonludur, zira zaman içindedir, [okunamadı].
Hareket eden her şey, ister harici ister dahili olsun, muhakkak başka bir şey tarafından hareket ettirilmelidir. Fakat bu teselsülün sonsuza uzanıp gitmemesi için, nihayetinde başka bir şey tarafından hareket ettirilmeyen tek bir ilk hareket ettiriciye ulaşmamız zorunludur.
Bütün hareketin sebebi ve menşei olan bu İlk Hareket Ettirici, hareketsiz, bir, ezelî ve bölünemez olup her türlü nicelikten münezzehtir.
Hareketsizdir, zira hareket eden her ne varsa, ya hareketsiz bir ilk hareket ettirici tarafından doğrudan doğruya hareket ettirilir ya da nihayetinde bir ilk hareket ettiriciye varana dek kendisi de bir başkası tarafından hareket ettirilen bir unsur vasıtasıyla hareket ettirilir, zira bir ilk hareket ettirici bulunmadıkça hiçbir şey kendi kendini hareket ettiremez, sonsuz silsilelerde ise bir ilk bulunmaz.
Birdir, zira en yetkindir, çünkü en yetkin ve en yalın hareketin, yani primum mobilenin (ilk hareket eden göğün) hareketinin müellifidir. Bundan maada, her nevide en iyi olan birdir, zira hayır yalın, şer ise çoklukludur.
Ezelîdir, zira hareketin kendisi ezelîdir, bu da şöyle tebeyyün eder, Hareket ettirici ile hareket edebilen ya [okunamadı] hareket, ve dolayısıyla hareket ettiricinin [okunamadı] kılan ya da onun hareket ettiriciden uzaklığına dair bir başka hareket vardı. Fakat hareket edebilen, hareket olmaksızın ne daha elverişli kılınabilir ne de hareket ettiriciye daha yakın bir mevk达成 getirilebilirdi, ki buradan da ilk hareketten evvel bir hareketin mevcudiyeti neticesi çıkardı.
Kezalik, hareketin mikyası olan zaman ezelîdir, binaenaleyh hareketin kendisi de ezelîdir. Zamanın [okunamadı] olduğu, (filozofların umumi mutabakatının yanı sıra) [okunamadı] şuradan bellidir, geçmiş ile gelecek arasında mutavassıt olan, hem birinin sonu hem diğerinin başlangıcı mahiyetindeki "şimdi", yani an olmaksızın tasavvur olunamaz, oysa zamanın bir iptidâsı olsaydı, bu "şimdi" bir son değil, yalnızca bir başlangıç olurdu, şayet zamanın bir nihayeti olsaydı, bu an bir başlangıç değil, yalnızca bir son olurdu, bunların her ikisi de bir anın mahiyetine [okunamadı].
Bölünemezdir, [okunamadı] münezzehtir, bunun bürhanı şu kaziyelere dayanır, 1. Hiçbir sonlu hareket ettirici gayrimahdut bir zamanda hareket ettiremez, binaenaleyh ilk hareket ettirici gayrimahduttur. 2. Mahdut bir nicelikte gayrimahdut bir kudret bulunamaz, binaenaleyh ilk hareket ettirici cismanî değildir. 3. Gayrimahdut olanda mahdut bir kudret bulunamaz, binaenaleyh ilk hareket ettirici kudret bakımından gayrimahduttur. Buradan hareketle, ilk hareket ettiricinin bölünebilir, cismanî yahut nicelikle mâlul olmasının imkânsız olduğu neticesine varılabilir, zira şayet bir niceliği bulunsaydı, bu ya bilfiil hiçbir örneği bulunmayan gayrimahdut cinsten olurdu, yahut içinde gayrimahdut kudretinin barınamayacağı mahdut cinsten olurdu.
Gökyüzü Hakkında
Tabiî cisimlerin mebdelerini, sebeplerini ve arazlarını umumi olarak ele aldıktan sonra, müteakiben cüzlere geçer.
Âlem yetkindir, zira yetkin olan cisimlerden mürekkeptir ve bizzat kendisi başka hiçbir şey tarafından ihata olunmaksızın bütün yetkinliği ihata eder.
Cisimlerin kimi yalındır, kimisi ise yalın olanlardan mürekkeptir. Bütün tabiî cisimler bizatihi mekânen hareket kabiliyetine haizdir.
İki türlü mekânsal hareket vardır, yalın cisimlere mahsus olan yalın hareket ve mürekkep cisimlere mahsus olan mürekkep hareket.
Buradan çıkan neticeye göre, yalın hareketin tehavvülü adedince yalın cisim nev'i mevcuttur, zira tek bir yalın cismin kendine mahsus tek bir hareketi vardır.
Yalın, mekânsal hareket iki türlüdür, merkez etrafındaki deveranî hareket ve müstakim hareket, müstakim olan hareket ise ya merkezden yukarıya doğru yahut merkeze doğru aşağıya doğrudur, bunların her ikisi de ya mutlak surette ya da nisbîdir (kata ti).
Müstakim hareketin bu dört yönlü tehavvülü, unsurlar tesmiye olunan dört yalın cismin mevcudiyetini ispat eder.
Deveranî hareket, diğer dört yalın cismin bünyesinden farklı, daha ilahî ve diğerlerinin cümlesinden evvel gelen başka bir ilk cevhere mahsus olmalıdır.
Bu ise Gökyüzüdür.
Gökyüzünün ne ağırlığı ne de hafifliği vardır, bu keyfiyet onun hareketinden bellidir, zira bu hareket hafif şeylere mahsus olduğu üzere merkezden uzağa, yahut ağır şeylere mahsus olduğu üzere merkeze doğru değil, merkez etrafında deveranîdir.
Gökyüzü kevn ve fesattan ve dolayısıyla büyüme, küçülme ve başkalaşmadan münezzehtir, zira onun bir zıddı yoktur, bu sebeple zaman ve yaşlanma ile zeval bulmayacak olan ilk cisimdir.
Hiçbir cisim sonsuz olamaz, binaenaleyh âlemin kendisi de sonsuz değildir, onun ötesinde sonsuz, makul yahut riyazî hiçbir cisim mevcut değildir.
Yalnızca bir tek âlem vardır, zira şayet daha fazla olsaydı, birinin toprağı (aynı cinsten olması hasebiyle) diğerinin toprağına doğru hareket eder ve kendine mahsus mekânın haricine yükselirdi.
Âlem ezelîdir, ezelî olan her ne ise gayrimecûl ve gayrikābili fesattır.
Platon, âlemin mahluk olduğunu lâkin fesat kabul etmez bulunduğunu iddia etmekle hataya düşmüştür.
Şayet kastı, yaratılmış olması hasebiyle fıtraten fesada müsait bulunduğu, lâkin onu muhafaza eden ezelî Sebep, yani Tanrı vesilesiyle bilfiil asla dağılmayacağı idiyse, yine hataya düşmektedir, zira bu takdirde her dâim var olacak, lâkin yine de her dâim var olamayacak bir şeyin mevcudiyeti icap ederdi.
Gökyüzü meşakkatten münezzehtir, zira hareketini yavaşlatacak hiçbir zıddı yoktur.
Gökyüzü, hareketin mebdesini kendi derununda barındıran bütün canlı mevcudata mahsus olan yukarı ve aşağı, ileri ve geri, sağ ve sol şeklindeki üç yönlü mevki ihtilafına haizdir.
Gökyüzünün sağ tarafı Şarktır, zira hareketi oradan başlar, sol tarafı ise [okunamadı], Kutup en aşağıda, Antarktika kutbu en yukarıdadır, bizim yarıküremiz ileriye, diğeri ise geriye tekabül eder.
Gökyüzü fıtraten deveranî hareket eder, lâkin bu deveranî hareket bütün Gökyüzü boyunca tekdüze değildir, zira zıt yönde hareket eden başka felekler mevcuttur.
Kürevidir, zira ilk cisim için en münasip olanı ilk şekildir.
Şayet dörtgen, üçgen yahut benzeri bir şekilde olsaydı, köşeleri kimi zaman ardında cisimden hâli bir boşluk bırakır, kimi zaman da cisimden hâli bir diğer boşluğu işgal ederdi.
Göğün hareketi daireseldir, zira diğer bütün hareketlerin ölçüsü odur, bu sebeple de en veciz ve en süratlisidir.
Primum Mobile’nin (İlk Hareket Ettirilen Gök Katı) hareketi denk ve tekdüzedir, zira onun ne başlangıcı, ne ortası, ne de sonu vardır, hem Primum Mobile hem de ilk Hareket Ettirici ezeli ve ebedi olup hiçbir değişime tabi değildirler.
Yıldızlar, içinde taşındıkları cisimle aynı cinstendir, lakin daha kesif ve tıkızdırlar, hareketleriyle havayı sürtünmeye uğratarak alttaki şeylerde sıcaklık ve ışık hasıl ederler, zira süratli hareket odunu tutuşturur ve kurşunu eritir, yine de feleklerin kendileri ısınmaz, yalnızca hava ısınır, bu da bilhassa bize doğru yaklaşmasıyla sıcaklığı artıran Güneş feleği vasıtasıyla vuku bulur, onun şuaları üzerimize daha doğrudan ve iki kat kuvvetle düşer.
Yıldızlar göklere mıhlanmış olduklarından, sudaki balıklar yahut havadaki kuşlar misali kendi kendilerine mahsus bir hareketle değil, feleklerinin hareketine tebean hareket ederler. Aksi takdirde, sekizinci felekte bulunanlar birbirlerinden daima eşit mesafede kalmazlardı, yıldızların da, Ay’da müşahede ettiğimiz üzere, daima aynı yüzü bize dönük olmazdı.
Primum Mobile en süratli hareketle devreder.
Onun altındaki yedi gezegen feleği, ona ne kadar yakınsa, onun hareketiyle o denli süratle döndürülür, ne kadar uzaksa, o kadar yavaş döner. Buradan hareketle, Primum Mobile’ye ne denli yakın olurlarsa, [kendi] hareketleri o nispette yavaşlar, zira bu hareket doğudan [batıya] doğru olduğundan Primum Mobile’ninkine zıttır. Yıldızlar yuvarlaktır, çünkü bu şekil kendi kendine harekete en elverişsiz olanıdır. Dairesel kesitlerinden ötürü Ay’ın yuvarlak olduğunu görürüz, binaenaleyh diğer yıldızlar da öyledir, zira hepsinde geçerli olan sebep aynıdır.
Merkez, hareketsiz bir halde ortada yerleşik bulunan yuvarlak yerdir, bu da denizle birleşerek tek bir küre meydana getirir.
BÖLÜM VII. Unsurlar Üzerine.
Cisimlerin unsuru, diğer cisimlerin kendisine bölündüğü, içlerinde bilfiil yahut bilkuvve bulunan bir cisimdir, nitekim et, odun ve benzerlerinde bilkuvve ateş ve toprak mevcuttur, zira bunlara ayrışırlar, lakin bilfiil mevcut değillerdir, zira öyle olsaydı et ve odun zaten ayrışmış olurdu. Mademki her tabii cismin kendine mahsus bir hareketi vardır,
Hareketler kısmen basit, kısmen mürekkeptir, mürekkep hareketler mürekkep cisimlere, basit hareketler basit cisimlere aittir.
Basit cisimlerin varlığı aşikardır, zira basit hareketler mevcuttur, dairesel hareket göğe, doğrusal hareket ise unsurlara hastır.
Unsurlar ezeli değildir, zira karşılıklı başkalaşımlarla çözülür, yok olur ve birbirlerinden karşılıklı olarak türerler.
Unsurların hareket ettirici nitelikleri ağırlık ve hafifliktir.
Ağır olan, göğün merkezine yahut ortasına doğru aşağı inmeye meyyal olandır, hafif olan ise göğün uçlarına doğru yukarı çıkmaya meyyal olandır. Bunlar ya basittir ya da izafidir.
Mutlak ağır olan, toprak gibi her şeyin altında bulunandır, mutlak hafif olan ise, ateş gibi her şeyin üstünde bulunandır, izafi olarak ağır ve hafif olanlar, hava ve su gibi her iki vasfı da barındıran, bazılarının üstünde, bazılarının altında yer alanlardır.
Mürekkep şeyler ağırlık ve hafifliği bunlardan alır, ağır olanlar muayyen bir vasata doğru aşağıya, hafif olanlar muayyen bir uca doğru yukarıya yönelir, hiçbir şey sonsuza doğru meyledemez. Buradan şu netice çıkar, iki unsur son derece zıttır, mutlak ağır ve mutlak hafif olan, zıt mekanlara yönelen ateş ve toprak, bu ikisinin arasında ise, her iki ucun tabiatından pay alan iki vasat unsur, yani hava ve su bulunur.
En yüksekte ve en hafif olan unsurlar en mükemmel olanlardır ve alttakilere nazaran suret tabiatına sahiptirler, zira onlar tarafından ihata edilirler, [okunamadı] maddenin vasfı, [okunamadı] suretin vasfıdır.
[okunamadı] arızi vasıflarıyla farklılaşarak, birbirlerinden karşılıklı olarak meydana gelirler.
Vasat unsurlar kendi tabii mekanlarında ağırdırlar, zira toprak çekildiğinde su aşağıya, onun yerine doğru meyleder, hava suyun mekanına doğru iner, lakin bunun aksi vaki olmaz, zira su ancak bir zorlama olmadıkça havanın yerine yükselmez. Uçlarda ise vaziyet başkadır, zira hava çekilse dahi ateş onun mekanına inmez, toprak da suyun yahut havanın mekanına yükselmez, zira ateş de toprak da kendi tabii mekanlarında ne ağırdır ne de hafif, çünkü bunlar uç unsurlardır.
Şekil, yukarı yahut aşağı hareketin süratine ya da yavaşlığına tesir eder, fakat mutlak surette ve bizatihi hareketin sebebi değildir, nitekim sivri bir şekil vasatı süratle yarar, geniş ve küt bir şekil ise yavaş yarar. İnce bir kurşun yahut demir levhanın su üzerinde yüzmesi bundandır, zira kolayca yaramadığı yahut nüfuz edemediği alttaki cismi geniş ölçüde kaplar.
BÖLÜM VIII. Oluş, Bozuluş, Başkalaşım, Artma ve Eksilme Üzerine.
Gerek basit gerekse arızi olsun, iki sebepten neşet eden daimi bir oluş silsilesi mevcuttur, fail sebep, daima hareket ettiren ve daima hareket eden ilk Hareket Ettirici ile göklerdir, maddi sebep ise, bilfiil adem (yokluk), bilkuvve vücud (varlık) olan ve oluş ile bozuluşa tabi bütün şeylerin kendisinden meydana geldiği ilk maddedir.
Bu madde bizatihi bozulmazdır, bütün suretleri kabule müheyyadır, bu sayede tabii bir cevherin bozuluşu bir başkasının oluşu haline gelir, zira bozuluşun ardından geriye kalan her ne madde varsa, bir başkasının oluşumu cihetine dahil edilir. Oluş ve bozuluş iki türlüdür, bir cevherin oluşu basit oluştur, bir arazın oluşu ise izafi oluştur, daha az şerefli bir cevherin oluşumu, daha şerefli olana nisbetle izafi oluş diye tesmiye olunur, nitekim toprağın oluşumu ateşe nisbetle böyledir. Bozuluş daima oluşu takip eder, zira bozuluşun vardığı nihayet noktası, yani adem, oluşun başladığı başlangıç noktasıdır, oluşun vardığı nihayet noktası, yani bilfiil vücud ise bozuluşun başladığı başlangıç noktasıdır.
Kevn olan (meydana gelen) ile fesada uğrayanın (bozulanın) maddesi aynıdır, zira bunlar karşılıklı olarak birbirinden meydana gelir ve gelebilirler; tıpkı havanın sudan, suyun havadan meydana gelmesi gibi, ancak farklı biçimde tanzim edilmişlerdir. Başkalaşma (tahavvül) ile kevn farklı değişimlerdir, başkalaşmada mevzu (özne) bütünüyle baki kalır, yalnızca arazlar değişir; hastanın sıhhate kavuşması gibi. Kevnde ise hissedilir hiçbir mevzu baki kalmaksızın bütün değişir. Başkalaşma, keyfiyete göre bir değişimdir, büyüme ve küçülme, kemmiyete göre, mekânsal hareket ise mekâna göredir.
Büyüme ve küçülme diğer değişimlerden ayrılır, evvela mefhum bakımından, kevn ve fesad cevherleri ilgilendirir, başkalaşma keyfiyeti, yer değiştirme mekânı, büyüme ve küçülme ise kemmiyeti ilgilendirir.
Saniyen tarz bakımından, kevn olan, bozulan ya da başkalaşan şeyin mutlaka yer değiştirmesi icap etmez, fakat büyüyen veya küçülen şey [okunamadı] tarzda yer değiştirir, zira daha büyük yahut [okunamadı] hale gelir. Büyüme kemmiyete yapılan bir ziyadedir, küçülme ise bir eksilmedir. Her ne büyür veya eksilirse, her bir cüz’üne bir şeyin dâhil olmasıyla bütün cüz’lerine göre büyür veya eksilir, eksilme ise bunun aksinedir.
Canlı beden büyür fakat besin büyümez, zira canlı mevcudiyetini korur, besin ise canlının cevherine inkılap eder.
Bunun üzerine, büyüyen şey başkalaşan şeye benzer, zira her ikisi de baki kalır.
Bir canlının bütün cüz’leri büyür, evvela kemik ve et gibi müteşabih (benzer) cüz’ler, ardından diğerlerinden müteşekkil olan gayrimüteşabih cüz’ler. Büyüme, maddeye göre değil surete göre bir ilave yahut katılım ile vuku bulur, zira onun vasıtasıyla bütün büyür ve daha ziyade o surete bürünür.
Cüz’lerin maddeye göre ilavesi büyüme değildir, zira yalnızca maddelerle (büyüyecek cüz’lerin haiz olduğu o suretten mahrum olarak) canlının bütünü büyüyemez.
Binaenaleyh canlının kendisiyle büyüdüğü besin, büyüyen şey bilfiil her ne ise, bilkuvve o olmalıdır.
Evvela zıttır ve benzemezdir, bilkuvve canlının bir cüz’ü, bilfiil ise başka bir şeydir.
Nihayetinde canlı bedenin besini kendi cevherine tahvil eden hazmedici kudreti vasıtasıyla bir cüz’ün suretini alarak (katılma yoluyla) canlıya benzer hale gelir. Bu sebeple büyüme, beslenmeyi önceden varsayar.
Beslenme, besinin bir cevher olarak canlının aynı cevherine inkılap etmesidir.
Büyüme ise, aynı besinin kemmiyet bakımından canlının kemmiyetine eklenmesidir.
Bundan ötürü bir canlı, sıhhatte olduğu müddetçe daima beslenir fakat daima büyümez.
Eklenen şey bilkuvve kemmiyetli et olduğundan, eti büyütebilir, yalnızca bilkuvve et olduğunda ise besler, yalnızca bunu yapabildiğinde (tıpkı suya tamamını suya dönüştürecek kadar çok şarap döküldüğünde olduğu gibi) kemmiyette bir eksilme vuku bulur, fakat suret baki kalır.
Bölüm X. Tesir ve Teessür Üzerine (Fiil ve İnfial)
Temas muhtelif nevidendir, riyazi (matematiksel) temas, bitişiklik yoluyla, cismani temas, muhtelif cisimlerin nihayetlerinin bir araya gelmesi ve karşılıklı olarak tesir edip teessür göstermesiyle, sanal temas, kudret yoluyla ve mecazidir.
Cismani temasın karşılıklı tesiri ve teessürü, suretleri bakımından kısmen benzemeyen, cinsleri (zira zıttırlar) ve maddeleri bakımından kısmen benzeyen şeyler arasındadır, her biri müteessir olanı (pasif olanı) kendi suretine irca etmeye gayret eder; ateş ve odun gibi.
Her cismani fail tesir ederken müteessirden bir teessür görür, zira hem fail hem de [okunamadı] faaldir, unsuri suretlerle teçhiz edilmişlerdir ve zıtlıkları kabule müsaittirler. Fakat muharrik (hareket ettirici) gayrimüteharrik (hareketsiz) olduğundan ilktir. Her şey bilfiil ne ise ona göre tesir eder, bilkuvve ne ise ona göre teessür gösterir. Tesir ve teessürün şartları şunlardır, 1. Fail bilfiil ne ise, münfail (müteessir olan) bilkuvve odur. 2. Münfail her bir cüz’üne göre teessür kabiliyetine haizdir. 3. İstidadı daha fazla olan daha çok teessür gösterir, aksi de böyledir. 4. Her münfail süreklidir ve bilfiil bölünmüş değildir. 5. Fail, münfaile bilvasıta yahut bittabi (doğrudan) mutlaka temas etmelidir.
Bölüm XI. Karışım (İhtilat) ve Mizaç Üzerine
Karışım bir kevn değildir, zira madde suret ile sabit kılınmamıştır, başkalaşma da değildir, zira keyfiyet mevzu ile karışmaz, büyüme de değildir, zira büyümenin maddesi olan besin canlı beden ile karışmaz, bilakis ona inkılap eder. Küçük cisimlerin birleşmesi hakiki bir karışım değildir, yalnızca bir yığılmadır, zira bu cisimler suretlerine göre bilfiil aynı kalırlar, her bir cüz’e nispetle üçüncü bir şey meydana getirmezler.
Aynı maddeye sahip olmayan şeyler karışmazlar, zira karşılıklı olarak faal ve münfail olamazlar.
Hakiki manada karıştığı söylenen şeylerin müşterek bir maddesi bulunmalı, karşılıklı olarak birbirine tesir etmeli ve teessür görmelidirler, kolayca bölünebilir olmalıdırlar, ancak biri diğerine nispetle galebe çalacak derecede aşırı olmamalıdır, zira o vakit karışım değil, daha baskın olana doğru bir değişim meydana gelir, tıpkı büyük miktardaki suya damlatılan bir damla şarap gibi.
Unsurların (hissedilir, temas edilebilir cisimlerin) mebadisi (ilkeleri) ve fasılları (farkları) dokunulabilir keyfiyetlerdir, zira bu nevi keyfiyetler vasıtasıyla hissedilir cisimler kendileri olarak teşekkül eder ve farklılaşırlar.
Dokunulabilir keyfiyetlerin yedi mertebesi vardır, Sıcak, Soğuk, Nemli, Kuru, Ağır, Hafif, Sert, Yumuşak, Yapışkan, Çorak, Pürüzsüz, Yoğun, İnce.
İlk iki mertebeden unsurların farkları türetilir, zira sıcaklık ve soğukluk, rutubet ve kuruluk vasıtasıyla tesir eder ve teessür görürler ve başkalaştırıcı haller vasıtasıyla karşılıklı olarak [okunamadı].
Bu ilk keyfiyetlerden ikisi faaldir, Sıcaklık ve Soğukluk, ikisi münfaildir, Rutubet ve Kuruluk. Sıcaklık şeyleri [okunamadı] olandır, Soğukluk [okunamadı], üçüncüsü [okunamadı] ve su, dördüncüsü Soğuk ve Kuru, ki bundan Toprak meydana gelir.
Bunların her birinde bir keyfiyet galiptir, [okunamadı] soğuktan ziyade kuru, Su [okunamadı] ziyade soğuktur, bu unsurlar karşılıklı olarak birbirine tahavvül edebilir, birincil bir keyfiyette uyuşan sembolik unsurlar, sembolik olmayanlara nispetle birbirine daha kolay tahavvül eder, zira birini değiştirmek pek çoğunu değiştirmekten daha az müşkildir.
Bu tehavvül bir kevün (oluş) değil, bir nevi tağayyürdür (başkalaşma), buradan aşikârdır ki bir unsur bir diğerinin mebdesi (ilkesi) olamaz. Karışım, ki unsurlar onun vasıtasıyla mürekkep bir cismin terkibine iştirak eder, Empedokles’in öne sürdüğü üzere bir yığılma (koaservasyon) yoluyla vukua gelir, lakin öyle bir surette cereyan eder ki unsurların zıt keyfiyetleri bu karışımda yalnızca bilkuvve yahut sade bir biçimde bilfiil zirvelerinde kalmaz, uç noktalarının muayyen bir itidale irca edilmesiyle mutedil bir vasatta varlığını sürdürür.
Bu temaşadan, mizacın muhtelif nispetlerine göre tefavüt gösteren mürekkep cisimler neşet eder, nitekim onlar unsurlardan mürekkep oldukları gibi yine o unsurlara rücu ederler. Bütün bu mürekkep cisimler tekmil unsurlardan müteşekkildir, topraktandır, zira her şey neyden hasıl olmuşsa onun tabiatına iştirak eder, sudandır, çünkü her mürekkep şeyin kesifleşmesi ve teayyün etmesi icap eder ki bu vasıfları toprağa en iyi su temin eder, hava ve ateştendir, zira her mükemmel mürekkep cisim zıtların imtizacıyla husule gelir, tıpkı toprağa nispetle havanın, suya nispetle ateşin olduğu gibi.
Kezalik, gerek canlı gerekse cansız bütün mürekkep cisimlerin tabiatı, karışım cihetinden birdir, fakat canlı olanların tekmil unsurlardan müteşekkil olduğu, onlar vasıtasıyla beslenmelerinden bedihidir.
Mürekkep cisimlerin illetleri ve müşterek ilkeleri maddî, sûrî ve fâil olmak üzere üçtür. Maddî olanı, var olma ve var olmama kuvvesidir, bununla şeyler [okunamadı], her şeyin [okunamadı]. Âlemşümul fâil illet, göğün deveranıdır, zira ezelîdir, kesintisizdir ve kevünden evveldir, lakin bilhassa her şeyin tevlit edici kuvvesini haiz olanı, yani Güneş’i ve diğer yıldızları bize yaklaştırması ve bizden uzaklaştırması hasebiyledir, bunlar tekarrub ve tebaütleriyle [okunamadı]. Bütün bunlar tabiat nizamına göre öyle tanzim edilmiştir ki hiçbir tabiî mevcud [okunamadı].
En azından aynı türden müteaddit fertlerin kesintisizliği ile muhafaza edilebilsin, bu sebeple kevünün tabiî illeti yalnızca nev'in bekâsıdır. [okunamadı] hava sıcaktan ziyade nemli, ateş buhardan ziyade sıcaktır.
Bölüm XII: Gayrimükemmel Mürekkep Cisimler Hakkında
Mürekkep cisimler iki kısımdır, gayrimükemmel ve mükemmel, meteorlar (gök hadiseleri), tabiata uygun fakat daha az intizamlı ve sebatkâr bir surette husule gelen gayrimükemmel mürekkep cisimlerdir, bunların umumî maddesi unsurlardır, fâil illeti ise bir nevi irtibat ile süflî olanlara tesir eden semavî cisimlerdir, felek en yücededir, feleğin ardından ateş unsuru gelir, ateşten sonra hava, havanın altında ise su ve toprak yer alır.
Bulutlar ne ateş feleğinde ne de havanın ulvî tabakasında teşekkül eder, bu durum kısmen orada mevcut olan hararet sebebiyle, kısmen de ateş unsurunu ve havanın yukarı tabakasını beraberinde sürükleyen feleklerin hareketi sebebiyledir, bu hareket vasıtasıyla süflî cisimlerde hararet hasıl olur, zira felek tarafından sürüklenen hava, bu hareketle, Güneş’in ve ateş unsurunun kurbiyetiyle ısınır.
Havanın yukarı kısmında zahir olan alevler şu veçhile husule gelir, Güneş hararetiyle yeryüzünden bir nevi nefes neşreder, bu nefes şayet sıcak ve kuru ise buhar-ı yâbis (duhân/tüttü), sıcak ve nemli ise buhar-ı ratb tesmiye edilir, [okunamadı] daha yukarıya yükselir ve havanın ulvî tabakasına vasıl olduğunda, orada havanın hareketi ve ateşin kurbiyeti ile alev alır.
Meşale, keçi, kayan yıldız ve benzeri tesmiye edilen hadiseler buradan neşet eder.
Yine gayyalar, uçurumlar, kanlı renkler ve benzeri suretler (fazmalar) buradan hasıl olur, ışığın in’ikâsı ile buhar-ı yâbis muhtelif renklere bürünür, lakin ekseriyetle erguvanî görünür ki bu renk ateş ile beyazın ihtilatından doğar.
Kuyruklu yıldızların fâil illeti Güneş ve yıldızlardır, maddî illeti ise sıcak, kuru, teksif edilmiş ve gayrikabil-i iştial olmayan, dolayısıyla ne şiddetle yanan ne de çabuk sönen bir buhar-ı yâbistir.
Her ciheti mütesavi olduğunda buna kuyruklu yıldız yahut havadar yıldız, uzun bir kuyruğu haiz olduğunda ise pogoneia yahut sakallı yıldız denir.
Ateşten müteşekkil olduğu aşikârdır, zira aynı vakitte umumiyetle şiddetli rüzgâr ve kuraklık hüküm sürer. Nadiren zahir olur, zahir olduğunda ise münferittir ve dönencelerin ötesindedir, çünkü yıldızlar, bilhassa Güneş, onun terkibini teşkil eden maddeyi dağıtır.
Kehkeşan (Samanyolu), Anaksagoras’ın iddia ettiği gibi pek çok yıldızın müşterek ziyası değil, bilakis Kehkeşan’ın zahir olduğu mahalde yer alan birçok azametli yıldızın hareketiyle tutuşmuş, sıcak ve kuru bir buhar-ı yâbistir.
Bundan sonra havanın orta ve süflî tabakalarında bulunan meteorlara geliyoruz, bunlar mezkûr mahalde bulunan soğuk ile teksif edilene kadar orada tutulurlar, [okunamadı] eğer gayet ufak zerreler halinde nüzul ederlerse çisenti, şayet [okunamadı] ise yağmur tesmiye edilirler. Havada muallak duran ve havadan suya inkılap eden bu kesif buhar buluttur. Yağmur, bulutun fazlalığının suya dönüşerek teksif olmasıdır.
Yerin pek az fevkinde hafif bir hararetle cezb edilen ve leylî soğuk ile daha ziyade teksif olarak nüzul eden buhar, ya çiğ ya da kırağı halini alır, suya tahavvül etmeden evvel inzimam ederse (donarsa) kırağı, hararetin kurutamayacağı ve soğuğun donduramayacağı veçhile suya inkılap ederse çiğ olur.
Kar, müncemid (donmuş) bir buluttur, yağmur, çiğ, kırağı ve kar, neredeyse yalnızca irilik ve ufaklık bakımından tefavüt gösterir.
Dolu, buz ile aynı tabiatta olmasına rağmen kış mevsiminde nadiren husule gelir, zira antiperistasis (zıtların birbirini tahkim etmesi) neticesinde tevellüt eder.
Yeryüzünün fevkindeki hava teksif olup buhara, buhar da soğuk ile suya inkılap ettiği gibi, yerin mağaralarında ve menfezlerindeki dâimî bir tahavvül ile de aynı ahval vukua gelir, evvelemirde küçük damlalara, ardından bu küçük damlalar daha büyüklerine inkılap eder.
Bütün pınarlar ve nehir membaları buradan neşet eder, yeryüzünün muayyen bir cüzünden gürül gürül fışkırıp akar.
Bu sebeple büyük nehirler ve pınarlar, ekseriyetle en geniş mağaralara sahip ulu dağlardan kaynar. Yeryüzünün kısımları daimi bir başkalaşım içindedir, nehirlerin yeni taşkınları yahut çekilmeleri, denizin ilerlemesi ya da gerilemesi suretiyle muayyen zaman devrelerine göre kâh nemli, kâh kuru, kâh velut, kâh çoraktır.
Güneşin harareti ve hareketi vesilesiyle nebatat ve zihayat gibi yeryüzünün kısımlarının dahi gençliği ve ihtiyarlığı vardır. Zaman ve âlem ebedidir, lakin Nil ve Tanais daima var olmamıştı, zira ilk fışkırdıkları mevkiler vaktiyle kuru topraklardı. Suyun hakiki mekânı, havanın mükevvif (içbükey) sathıdır.
Yeryüzünü kuşatan deniz bu mekânı tutar, zira akıcı ve daha seyreltik olan su, güneşin hararetiyle yukarı çekilir, tuzlu, daha kesif ve topraksı olan ise aşağı çöker.
Bu sebeptendir ki bütün sular kendi hakiki mekânları olan denize meyleder.
Yine de deniz bu suretle genişlemez, zira güneş, vüsati sebebiyle denizden, nehirlerin getirdiği miktarda suyu çekip alır. Âlem gibi deniz de ebedidir.
Denizin tuzluluğu, topraksı ve yanık bir buğunun karışmasından neşet eder. Denizin yüzeyinden tatlı bir buhar yükselir, güneşin ısıttığı d底inden ise denizi baştan başa geçip buharla birlikte yukarı çıkan bir buğu peyda olur, lakin denize geri düştüğünde, tıpkı külden defalarca süzülmüş su gibi, bu tuzluluğu da beraberinde getirir.
Rüzgârlar güneş ve yıldızlar marifetiyle, sıcak ve kuru bir buğudan hasıl olur, yükselen bu buğu havanın orta mıntıkasının soğukluğuyla tekrar aşağı sürülür ve tabiatının hafifliği hasebiyle dosdoğru dibe inemeyip hava tarafından bir aşağı bir yukarı taşınır.
Nemli olmaktan ziyade kuru olduğu için buna sıcak ve kuru buğu deriz.
Rüzgâr başlangıçta en zayıf halindedir, lakin yol boyunca rastladığı diğer hafif buğuları da yanına alarak kuvvet kazanır. Rüzgârlar sıcak ve soğuk sebebiyle diler, aşırı hararet topraktan çıkar çıkmaz buğuları tüketir, aşırı soğuk ise toprağın gözeneklerini tıkayarak geçişine mani olur.
Deprem, yerin derinliklerine hapsolmuş sıcak ve kuru bir buğunun sebep olduğu bir yer sarsıntısıdır, bu buğu tabiatının icabı olarak dışarı çıkmaya çabalar ve toprağın katılığından ötürü geçemeyip yeryüzünü sarsar, kendine bir yol açar ve karşısına çıkanı yerle bir eder.
İçeride mahsur kalan bu ruh ne kadar sıcaksa, sarsıntı da o nisbette şiddetlidir.
Şimşek, gök gürültüsü ve benzerleri de aynı tabiattandır.
Gök gürültüsü, kesif ve soğuk bir bulutun içine hapsolmuş bir buğunun onu aşağı yukarı yuvarlaması ve nihayetinde bulutun kesafetine göre az veya çok bir gürültüyle onu yarıp çıkmasıdır.
Bu yarılıp çıkış esnasında, patlama sesinin ardından gelen şimşek misali nadir bir hararet ve ışık hasıl olur, lakin görme hassasının işitmeden daha seri olması sebebiyle ışık, ses duyulmadan evvel müşahede edilir.
Kuru buğuların seyreltik ve dağınık olanlarından gök gürültüsü ve şimşek hasıl olduğu gibi, büyük ve kesif olanlarından da kasırgalar, hortumlar ve yıldırımlar meydana gelir.
Bulutlarda beliren parlak meteorlar arasında haleler, gökkuşakları, yalancı güneşler ve ışık çizgileri yer alır. Bunların tamamı kırılma neticesinde husule gelir, lakin yansıdıkları cisimlere göre tefrik edilirler.
Bir hale, bir yıldızın etrafında, orta kısmı seyreltikliği sebebiyle dağılmış bir bulut bulunduğunda zahir olur, etraftaki diğer kısımlar yansıma yoluyla yıldızın rengini aksettirir.
Gökkuşağı, güneş şuasının yağmur olup erimeye hazır nemli bir bulut üzerindeki kırılmasıdır. Yalancı güneşler ve ışık çizgileri de benzer tarzda vücut bulur.
Yeryüzünün altında yahut bağrında kusurlu mürekkep cisimler de vardır ve bunlar da iki nevidedir, buğudan meydana gelenlere madenler, buhardan meydana gelenlere ise eriyebilen yahut dövülebilen metaller denir.
BÖLÜM XII
Mükemmel Mürekkep Cisimler. Mükemmel mürekkep cisimlerin müşterek halleri, unsurların asli keyfiyetlerinden neşet edenlerdir, bunlardan ikisi faaldir, yani hararet ve bürudet, ikisi münfaildir, yani rutubet ve kuruluk. Bunların tabii tesiri, hararet ve bürudet maddeye galebe çaldığında kemaldir, aksi halde kirlenme ve noksan pişmedir (hamlıktır).
Basit kevnin (oluşun) zıddı fesattır (bozulmadır), şiddet yoluyla çözülmeyen her şey bozulur.
Bu sebeptendir ki bozulan şeyler evvela nemli, sonra kuru hale gelir, zira harici hararet dahili harareti kovar ve nihayetinde onu tüketir.
Ateş müstesna, her şey bu sebeple bozulur, zira fesat, her nemli cisimdeki tabii hararetin harici hararet tarafından tahrip edilmesidir.
Bu sebeple nesneler soğukta yahut hareketteyken bozulmaya daha az müsaittir, hem daha sıcak yahut daha büyük olduklarında da böyledir, zira denizin bir kısmı bozulabilir, tamamı bozulamaz.
Bozulmuş şeylerden canlı mahluklar ürer, zira tabii hararet ayrışırken, fesat ile parçalanan ve dağılan şeylerin bir miktar küçük cüzler halinde toplanması için elinden geldiğince gayret eder, bunlar da sonradan güneşin yardımıyla hayat kazanır.
Kurtlar, böcekler, sivrisinekler ve diğer haşerat böyle ürer.
Kemale erme hararetin tesiridir, hamlık ise soğuğun.
Kemale erme, münfail olmaları hasebiyle maddeye karışmış bulunan zıt münfail keyfiyetlerin tabii hararet marifetiyle mükemmelleşmesidir.
Bazı şeylerde kemale ermenin gayesi cevherin başkalaşımıdır, gıdanın ete ve kana inkılap etmesinde olduğu gibi, bazılarında ise sadece miktar yahut keyfiyete dair bir başkalaşımdır, meyvelerin olgunlaşmasında olduğu gibi. Hamlık ise, hararetin noksanlığından neşet eden, zıt münfail keyfiyetlerdeki bir noksanlıktır.
Hamlık üç türlüdür, [okunamadı].
Olgunlaşma, meyvelerdeki unsurun kemale ermesidir, meyvenin içindeki tohumlar kendi benzerlerini husule getirmeye muktedir olduğunda kemale ermiş sayılır, buna zıt olan ise, meyvelerin hamlığıdır.
Meyveler hararet eksikliği sebebiyle rutubeti yenemezler.
Haşlama (hepsis), sınırlandırılmamış bir rutubetin harici rutubet ve hararet vasıtasıyla olgunlaşmasıdır, bunun zıddı ise harici rutubet ve hararet noksanlığından ileri gelen, sınırlandırılmamış bir rutubetin hamlığı olan avizdir (ham kalmadır).
Kavurma (optesis), kuru ve harici bir hararetle vuku bulan bir olgunlaşmadır, fakat bu hararet aşırı olmamalıdır, aksi takdirde yanma (adustion) meydana gelir, bunun zıddı ise konuda bulunan hararet ve ateş noksanlığından yahut rutubet fazlalığından kaynaklanan bir pişmemişlik olan molunsistir.
İki pasif niteliğe, yani nemli ve kuru şeylere gelince,
Nemli ve kurudan karışmış olan şeyler sınırlıdır, zira bu nitelikler birbirini karşılıklı olarak sınırlar, bu yüzden cisimler nemli olan su ile kuru olan toprak olmaksızın var olamazlar. Ve bu sebeple hayvanlar yalnızca kendi maddeleri olan toprak ve su içerisinde yaşayabilirler.
Sınırlı cisimlerin ilk arazları sertlik ve yumuşaklıktır, dokunulduğunda çökmeyen serttir, zıddı ise yumuşaktır. Bu her iki durum da ya mutlak surette yahut izafidir.
Bunlar, bir tür kuruma demek olan katılaşma yoluyla bu hale gelirler.
Kuruma, su olan, su tabiatında bulunan yahut fıtraten bünyesinde veya sonradan eklenmiş olarak su barındıran şeylerde vuku bulur. Esas itibarıyla hararet ile, arızi olarak ise soğukluk vasıtasıyla meydana gelir.
Bunun zıddı olan nemlenme, buharın suya dönüşerek yoğunlaşması yahut maden gibi katı bir cismin erimesidir.
Katılaşma, rutubetin uzaklaşmasıyla kurunun bir araya getirilip, gerek taşların teşekkülünde olduğu gibi soğuklukla, gerekse tuzun sudan ayrışmasında olduğu gibi hararetle kesifleşmesidir. Katılaşmanın zıddı ise kendi karşıtları vasıtasıyla meydana gelen çözünmedir.
Yalnızca hararet vasıtasıyla kesifleşen şeyler yalnızca soğukluk vasıtasıyla çözünür, bunun aksi de böyledir.
Bu asli hallerin yanında, bilhassa benzeşik cisimlerde görülen, bazıları pasif bazıları aktif olan tali haller de mevcuttur.
Mürekkep cisimlerdeki pasif niteliklerin on sekiz farklı türü vardır, donabilir, eriyebilir, yumuşatılabilir, ıslanabilir, bükülebilir, kırılabilir, basılabilir, şekil verilebilir, sıkıştırılabilir, çekilebilir, dövülebilir, yarılabilir, kesilebilir, yağlı, ufalanabilir, kesifleşebilir, yanabilir, buharlaşabilir ve bunların zıtları.
Bunlardan hareketle, madenler, altın, pirinç, gümüş, taş ve benzerleri ile bunlardan imal edilen her türlü nesne, aynı şekilde hayvanlarda ve bitkilerde bulunan et ve kemik gibi benzer kısımlar homoiomerik (benzeşik parçalı) mürekkep cisimler olarak adlandırılır, bunlardan ekseriyetle sudan meydana gelenler daha soğuk, ekseriyetle toprak ve havadan meydana gelenler ise daha sıcaktır.
Bölüm XIV. Bitkiler ve Hayvanlar Üzerine
Meteora'nın nihayetinde, benzer kısımlardan bahsetmeyi, bunların ne olduğunu, hangi gayeye matuf bulunduğunu, maddelerini ve illetlerini, bilhassa hareketlerini nereden aldıklarını ele almayı, ardından benzeşmeyen kısımlara geçmeyi ve son olarak insan, bitki ve benzerleri gibi bunlardan meydana gelen şeylerden bahsetmeyi teklif eder.
Patricius bu sebeple, filozofun canlıların kısımlarına dair kitaplarının doğrudan Meteora'yı takip ettiği zehabına kapılır, zira bu eserde ikinci kitabın onuncu bölümüne değin benzer kısımları, oradan itibaren de benzeşmeyen kısımları ele almaktadır.
Fakat canlılara dair kitaplarını bu usule tabi kılmak pek sağlam bir yol değildir, zira bu eserlerin birçoğu (bilhassa teşrihe dair hususi risalelerin yanı sıra) zayi olmuştur, belki de bunların arasında dizilişi daha vazıh kılabilecek olanlar bulunmaktaydı, zira hayvanlara dair mevcud kitapların bizzat kendisinde bu tertibe esas teşkil edecek hiçbir delil yoktur.
Aynı sebepten ötürü, zayi olmuş bulunan bitkiler üzerine kitaplarının nereye konulması gerektiği de belirsizdir, belki de hayvanlara dair olanlardan evvel gelmekteydi, zira Stoacıların aksine, bitkilerin nebatî bir kudretle donatılmış ruhlara malik olduğunu, böcekler gibi kesilip ayrılsalar dahi yaşadıklarını, böylece bir tanesinden iki yahut daha fazla fert meydana geldiğini, besinlerden ve kendilerini çevreleyen havadan aldıkları cevherin tabii hararetlerini muhafaza etmeye kafi geldiğini ileri sürmektedir.
Hayvanlara dair ise elimizde, onların idaresi üzerine bir kitap, tarihleri üzerine on kitap, kısımları üzerine dört kitap ve tenasülleri üzerine beş kitap bulunmaktadır.
Bu mevzuyu öylesine kusursuz bir surette işlemiştir ki, bunu bir hülasa ile hakkıyla ifade etmek mümkün değildir, bu cihetle bahsi geçeceğiz, nitekim bu hususta Akademia mensupları yahut Stoacılar tarafından pek az şey yapılmış veya hiçbir şey yapılmamıştır, oysa bu muhtasaranın asıl gayesi onlarla yapılacak bir mukayedir.
Bölüm XV. Ruh Üzerine
Ruhun bilinmesi her türlü hakikate, bilhassa tabiat ilmine büyük fayda sağlar, zira ruh adeta canlı varlıkların mebdeidir.
Canlı varlıklar cansızlardan esasen hareket ve his vasıtasıyla ayrılırlar.
Bu sebeple kadim filozoflar ruhu bu vasıflarla tarif etmişlerdir, Demokritos, Pisagorcular ve Anaksagoras hareket ile, Empedokles ve Platon bilgi ile, diğerleri her ikisiyle birden, kimileri cisimsizlik yahut latif bir cisim oluşuyla, Thales hareket eden bir şey olarak, Diogenes hava, Herakleitos buharlaşan ölümsüz bir cevher, Hippon su, Kritias ise kan olarak tarif etmiştir.
Ruh, Demokritos'un iddia ettiği gibi kendi kendine hareket etmez, zira hareket eden her ne varsa bir başkası tarafından hareket ettirilir.
Dahası, ruh bizatihi hareket etseydi mekanda bulunması icap ederdi, zorlayıcı bir tesirle hareket ettirilmesi mümkün olurdu, beden ile aynı tabiatta bulunur ve ayrıldıktan sonra bedene tekrar dönebilirdi, Ruh kendi kendine de hareket etmez, ancak nesneleri vasıtasıyla hareket eder, zira cevheri icabı hareket etseydi kendi cevherinden uzaklaşabilirdi.
Dolayısıyla ruh bizatihi değil, yalnızca bedenin hareketine tabi olarak arızi surette hareket eder.
Ruh bir ahenk (zıtların tenasüplü bir terkibi) değildir, zira öyle olsaydı, parçalarının muhtelif teşekkülüne göre aynı bedende birden fazla ruh bulunması gerekirdi.
Her ne kadar avam lisanında ruhun kederlendiğini, umut ettiğini, korktuğunu ve benzeri halleri zikretsek de, bundan ruhun bizzat hareket ettiği manası çıkarılmamalıdır, bilakis bu haller yalnızca hareket eden beden içerisindeki ruhtan neşet eder, bunların bir kısmı uzuvların yer değiştirmesiyle, bir kısmı ise onların başkalaşımı vasıtasıyla meydana gelir. Ruhun olduğunu söylemek,
öfkelenmesi daha uygun değildir, zira öfkelenen insandır, aksi takdirde Ruh da tıpkı bedenin uzuvları gibi yaşlanmaya, bozulmaya ve sakatlığa maruz kalırdı.
Ruh ne unsurlardan meydana gelen latif bir cisimdir, zira öyle olsaydı unsurların kendilerinden fazlasını anlayamazdı, ne de Thales’in iddia ettiği gibi her şeye sirayet etmiş bir Ruh mevcuttur, çünkü görürüz ki cansız pek çok şey vardır.
Bazıları Ruhun farklı işlevlerinden yola çıkarak, insanda birden fazla Ruh bulunduğunu veya Ruhun bölünebilir olduğunu, en üstün akli cüzün başta, gazap kuvvetinin kalpte, şehvet kuvvetinin ise karaciğerde yerleştiğini ileri sürerler.
Fakat bu batıldır, zira Akıl (Nous) cismani veya uzvi olmayıp, bilakis gayrimaddi ve ölümsüz olduğundan bedenin herhangi bir cüzüne hapsedilmemiştir.
Ruh, kuvve halinde hayata sahip olan tabii, uzvi bir bedenin ilk entelekheiasıdır.
İlk Entelekheia, entelekheia iki türlüdür, ilki ilim gibi fiilin ilkesidir, ikincisi ise fiilin ta kendisidir.
Tabii Bir Bedenin, kule yahut gemi gibi suni bir bedenin değil.
Uzvi Beden, yani fiil için aletlerle donatılmış olan, görme için göz, işitme için kulak gibi, bitkilerin dahi basit uzuvları vardır.
Kuvve Halinde Hayata Sahip Olan, adeta kendi içinde olduğu gibi, zira bilkuvve olmak bilfiil olmaktan mertebece aşağıdadır, bilfiil, uyanık olan kimsede olduğu gibi, bilkuvve ise uyuyan kimsede olduğu gibidir. Ruh başka bir veçhile, kendisiyle ilk olarak yaşadığımız, hissettiğimiz ve anladığımız şey olarak tarif edilir, buradan da anlaşılacağı üzere Ruhun üç yetisi vardır, besleyici, duyumsayıcı, akledici, aşağı olan, üstün olan tarafından kuvve halinde ihtiva edilir, tıpkı bir üçgenin bir [okunamadı] tarafından ihtiva edilmesi gibi.
BÖLÜM XVI. Besleyici Yetiye Dair
Ruhun ilk ve en müşterek yetisi Besleyici olandır, bütün mevcudattaki hayat bunun vasıtasıyladır, bunun fiilleri ve işleyişi ise tenasül etmek ve gıdalanmaktır.
Gıda, ya beslenme ya da büyüme maksadıyla alınır.
Beslenme, besleyici yetinin canlı varlığın bizatihi cevherine hizmet eden işleyişidir, büyüme ise besleyici yetinin, canlı bedenin kemal derecesindeki cesametine ulaşmasını sağlayan işleyişidir. Beslenmede, besleyen Ruh, beslenen beden ve beslenmenin kendisiyle hasıl olduğu gıda nazara alınır, bunun için de bütün canlılarda mevcut bulunan tabii bir hararet iktiza eder.
Gıda, beslenen bedene hem zıt yahut benzemez, hem de benzerdir, henüz hazmedilmemişken gıdalanmanın zıddı vasıtasıyla vuku bulduğunu söyleriz, hazım yoluyla başkalaştığında ise benzer, benzeriyle beslenir.
BÖLÜM XVII. Duyumsayıcı Yetiye Dair
Ruhun duyumsayıcı yetisi, hayvanlarda duyunun [okunamadı] olduğu yetidir.
Duyu, hissedilir bir nesnenin his organında husule getirdiği bir tebeddüldür.
Duyu bizatihi kendisini, uzvunu yahut dahilî herhangi bir şeyi hissetmez. Onu fiile çıkarmak için haricî ve hissedilir bir nesne iktiza eder, zira duyu kendi kendini harekete geçiremez, münfail bir kuvvedir, tıpkı yanıcı olanın kendi kendini yakamaması gibi.
Hissedilir nesnelerin üç türü vardır.
Mahsus olan, tek bir duyu tarafından hatasızca idrak edilen, görmeye nispetle renk gibi.
Müşterek olan, hiçbirine mahsus olmayıp hepsi tarafından idrak edilen. Arazî olan, bu sıfatıyla duyuyu doğrudan teessür altında bırakmayan.
Duyu ya haricîdir ya dahilîdir, haricî olanlar beştir, Görme, İşitme, Koklama, Dokunma, Tatma.
Görme duyusunun nesnesi renktir ve balık pulları, ateş böcekleri ve benzerleri gibi karanlıkta parıldayan, lakin ismi olmayan bir şeydir.
Renk, bilfiil şeffaf olanın muharrikidir, binaenaleyh ışık olmaksızın hiçbir şey görünür değildir.
Şeffaf olan, kendiliğinden değil, hava, su, cam gibi başka bir renk yahut ışık vasıtasıyla görünür olandır.
Işık, şeffaf bir şeyin şeffaf olması hasebiyle bilfiil varlığıdır.
Ateş değildir, cisim de değildir, zira öyle olsaydı iki cisim aynı mekanda bulunurdu.
Görme ve diğer bütün duyular için bir vasıta ve münasip bir mesafe iktiza eder, nesne evvela vasıtayı, sonra da uzvu teessür altında bırakır.
İşitme duyusunun nesnesi sestir.
Ses, sert, pürüzsüz ve içi boş iki cismin, hava yahut su gibi bir vasıta içinde, vasıta dağılmadan evvel süratle ve şiddetle birbirine çarpmasıyla hasıl olur.
Yankı, bir araya toplanan ve bir kaba yahut yayılıp ilerlemesine mani olan bir mahalle sıkıştırılan havanın bir duvara çarpıp geri dönmesiyle hasıl olan in’ikas etmiş bir sestir, tıpkı ışık gibi, her ne kadar her daim idrak edilir olmasa da, aksi halde güneşe yahut parlak bir cisme doğrudan mukabil olmayan bütün mekanlar karanlık olurdu.
Ses, havayı hareket ettiren ve uzva varıncaya değin onu mütemadiyen dalgalandıran şey vasıtasıyla hasıl olur, uzvun dahilinde ise fıtri, tabii, canlı ve hareketsiz bir hava mevcuttur, bu hava haricî hava tarafından hareket ettirildiğinde işitme duyusunu meydana getirir. Binaenaleyh suyun altında da işitebiliriz, zira kulaktaki kıvrımlı ve dar yollar sebebiyle su bu havaya nüfuz edemez, şayet nüfuz ederse yahut bu havayı muhafaza eden zar başka bir şekilde yırtılırsa sağırlığa sebebiyet verir.
Ses (avaz), teneffüs ile çekilen ve akciğerlerde bulunan Ruh vasıtasıyla, bir maksat tahtında ses borusuna doğru tazyik edilen havanın fırlatılmasıdır.
Binaenaleyh ses bütün hayvanlara mahsus olmayıp, yalnızca kana ve nefese malik olanlara aittir. Bu sebeple balıkların sesi yoktur.
Koklama duyusunun nesnesi kokudur.
Bu duyu insanda diğer mahlukattaki kadar kamil değildir, bu sebeptendir ki insanlar, kokular bunlardan birini uyandıracak derecede kuvvetli olmadıkça, haz yahut kerahate vesile olmaksızın kokuları idrak edemezler.
Bu kusur, bizde daha körleşmiş olan koklama uzvundan neşet eder. Koklamanın vasıtası hava ve sudur, zira balıklar da koku alır.
Bundan dolayı bütün canlılar aynı veçhile koku almazlar, nefes alanlar havayı içe çekmek suretiyle koku alırlar, diğerleri ise uzvun farklı intibakı sebebiyle böyle yapmaz.
Binaenaleyh havayı içe çekerek koku alanlar su altında koku alamazlar.
Koku umumiyetle kurulukta, lezzet ise rutubette tecelli eder. Koku alma uzvu, nesnenin bilfiil kuru olması gibi bilkuvve kurudur.
Tatma duyusunun nesnesi lezzettir.
Tadılabilir olan her şey, bilfiil yahut en azından bilkuvve dokunulabilir ve rutubetlidir.
Kuru şeyler, bilkuvve nemli oldukları ve tuz gibi eriyebildikleri ölçüde tada konu olurlar.
Tat alma duyusu, tıpkı görmenin karanlığı, işitmenin sessizliği algılaması gibi, tadılabilir olanı ve tadı olmayanı algılar, zira her duyu kendi nesnesinin mevcudiyetini ve yokluğunu idrak eder.
İçilebilir olan şey, dokunma duyusuyla nemli olarak, tat alma duyusuyla ise bir çeşniye sahip olarak algılanır.
Dil kuru olanı tatmaz, çünkü tat organı bilkuvve, nesnesi bilfiil ne ise o hâlde olmalıdır, oysa nem olmaksızın hiçbir şey tadılamaz.
Çeşnilerin türleri tatlı ve acıdır, tatlıya yağlı olanlar bağlanır, acıya [okunamadı]. Ara nitelikler ise keskin, yakıcı, ekşi ve serttir, tadılabilir olan, tat alma duyusunu harekete geçiren ve onu fiile sevk eden şeydir.
Dokunmanın nesneleri birincil niteliklerdir, organ ise nesnenin bilfiil olduğu şeye bilkuvve sahip olan uzuvdur, zira benzer olan, benzerinden etkilenemez. Eşit derecede sıcak, soğuk, sert ya da yumuşak olan şeyleri hissedemeyiz.
Et yalnızca vasıtadır, asıl duyum organı daha içeride bir yerdedir. Dokunma ve tat alma, nesneleri daha uzakta bulunan diğer duyulardan bu noktada ayrılır.
Dokunma, dokunulabilir ve dokunulamaz şeyleri algılar.
Bütün bu duyular, balmumunun altını almaksızın mührün izini alması gibi, duyulur suretleri maddeden ari olarak kabul ederler.
Organ ya da duyum merkezi, duyumsama yetisinin asli olarak varlık bulduğu yerdir, şiddetli bir nesne ise organı tahrip eder.
Bu beş duyudan daha fazla dış duyumuzun bulunmadığı, kusursuz hayvanlarda bunlardan fazlasının bulunmamasıyla sabittir, hareket ve şekil gibi her bir duyunun araz bakımından idrak ettiği ortak nesneleri algılamak için de altıncı bir duyuya ihtiyaç yoktur.
Nesnenin fiili ile bizzat duyunun fiili, tıpkı ses çıkarma ile işitme gibi hakikatte birdir, yalnızca kavramsal olarak ayrılırlar. Bu fiil ekseriyetle duyuya sahip olandadır, fail nesnede değil.
Duyulur nitelikler sonludur, zira uç noktalar ve bunların zıtları ile sınırlandırılmışlardır, ancak sürekli taşıyıcılarının bölünmesine bağlı olarak araz bakımından sonsuza bölünebilirler.
Duyulurlar arasında bazıları, bütüne bitişik bir parça gibi bilkuvve duyulurdur, diğerleri ise bütünün kendisi yahut bütünden ayrılmış bir parça gibi bilfiil duyulurdur.
Ne var ki ayrılmış parçalardan bazıları o denli küçüktür ki, duyular, gerekli büyüklükten yoksun olmaları sebebiyle onları bilfiil algılayamaz.
Sesler ve kokular ortamda peyderpey üretilir ve derece derece organa ulaştırılır, oysa ışık ortamda bir anda meydana gelir, yer değiştirme hareketiyle taşınmaz.
BÖLÜM XVIII. Ortak Duyu Üzerine
Dış duyu kendi nesnesinin farklarını algılar, nasıl ki görme siyahı ve beyazı ayırt ederse, lâkin muhtelif nesnelerin farkları aynı duyu tarafından algılanamaz, bundan ötürü, dış duyuların faaliyetlerini ve duyulur nesnelerin farklarını tartan bir ortak duyu mevcuttur.
Bu hüküm duyulur bir nesneye taalluk ettiğinden, duyu yoluyla ve yalnızca tek bir duyu tarafından verilmelidir, şayet birden fazla duyu olsaydı, biri bir nesneyi ayrı ele alır, diğeri ötekini ele alırdı ve binaenaleyh aralarında bir hükme varamazdı.
Zira hüküm veren, hakkında hüküm kurduğu her şeyin bilgisine haiz olmalıdır, bu ise kendi has nesnesiyle sınırlı olan hiçbir dış duyunun sağlayamayacağı bir şeydir.
Ortak duyu, zıt yahut farklı duyulurlar hakkında aynı anda hüküm verir, çünkü tatlı ile siyahı, acı ile tatlıyı bir arada tefrik eder.
Bu sebeple ortak duyu, muhtelif bakımlardan hem bir hem de çok olarak adlandırılan bir dairenin merkezine benzer.
Bütün dış duyular onda birleştiği için birdir, onların kaynağı ve hâkimi olduğu için çoktur.
Duyu, Akıl (Nous)'dan farklıdır, zira duyu bütün canlılarda mevcuttur, Akıl ise pek azında bulunur.
Duyu, kendi has nesnesi hususunda yanılmaz, daima doğrudur, Akıl ise yanlış zanlar ve alışkanlıklar sebebiyle sıklıkla yanılgıya düşer.
BÖLÜM XIX. Hayal Gücü ve Düşünme Üzerine
Hayal gücü ve düşünme, duyudan neşet eder.
Hayal gücü duyudan ve Akıl'dan ayrılır, gerçi o, duyulardan gelen öncül bir bilgi olmaksızın var olamadığı gibi, bilimi, kanaati ve ihtiyatı kapsayan bir Akıl fiili olan düşünme de duyusuz var olamaz. Hayal fiili düşünmeden farklıdır, zira hakikate aykırı olan şeyleri kendi keyfimize göre tasavvur edebiliriz, oysa düşünürken yalnızca doğru olanı ve hakikate benzeyeni, kendi arzumuza göre değil, şeyin bize göründüğü şekliyle düşünürüz.
Dahası, şeylerin kötü ya da iyi olduğunu düşündüğümüzde korku, sevinç ve ümitle harekete geçeriz, oysa bir hükme varmaksızın sadece tasavvur ettiğimizde, bir resim karşısında dehşete düşmediğimiz gibi, hiçbir tesir hissetmeyiz.
Hayal gücü tam manasıyla duyu değildir, hayal gücü uyuyan kimsede de faaldir, oysa duyu faal değildir, duyu doğduğumuz andan itibaren bizimledir, hayal gücü ise öyle değildir, duyu bütün hayvanlarda bulunur, hayal gücü hepsinde bulunmaz, duyu doğrudur, hayal gücü ekseriyetle yanlıştır, duyu yalnızca hâzırda olan şeylere aittir, hayal gücü ise gaip olanı da kapsar.
Hayal gücü ne ilimdir ne de Akıl, zira bunlar daima doğru ve gerçek şeylere taalluk eder, hayal gücü ise çoğunlukla yanlıştır, hayal gücü kanaat de değildir, zira kanaati itikat takip eder, hayal gücünü ise etmez.
Hayal gücü, bilfiil duyudan kaynaklanan ve hayvanları muhtelif şekillerde etkileyip şeyleri bazen doğru bazen de yanlış kavramalarına yol açan bir harekettir.
Hayal gücünün yanılgısı duyuların hatasından doğar, bu yüzden hayal gücünün duyu ile yakın bir akrabalığı vardır, her ne kadar bizzat duyu olmasa da, duyu olmadan yahut duyudan mahrum varlıklarda bulunamaz.
Bu kavram etimolojik olarak ışıktan türemiştir, nitekim duyuların en mükemmeli olan görme, ışık olmaksızın fiile geçemez.
Hayvanlar pek çok fiili hayal gücüne tabi olarak icra ederler, bu durum ya hayvanlar gibi Akıl'dan mahrum olmalarından ya da Akıl'ın onlarda perdelenmiş olmasından kaynaklanır.
BÖLÜM XX. Hafıza ve Hatırlama Üzerine
[okunamadı], geçmiş şeylere ait olan hafıza doğar, tıpkı duygunun şimdiki zamana, kanaatin geleceğe taalluk etmesi gibi. [okunamadı] zorunlu olarak hafızadan önce gelir.
Bu sebeple, yalnızca atlar ve köpekler gibi zaman algısına malik olan hayvanlar hatırlar, buna mukabil hafıza, makul şeylere taalluk eden hafıza dahi olsa, hayal gücünden ari değildir, zira hatırlayan kişi, hatırladığı şeyi evvelce gördüğünü, işittiğini ya da öğrendiğini idrak eder.
Hafıza, bundan ötürü, hayallere taalluk etmesi hasebiyle bizatihi tahayyül gücüne (phantasy), akla ise ancak araz yoluyla irca olunabilir.
Ruhun tahayyül gücünü barındıran aynı cüzünde hafıza da ikamet eder, zira şayet yalnızca akli kuvvede yer alsaydı, hayvanlarda bulunması mümkün olmazdı, oysa onlarda var olduğunu görmekteyiz. Hafıza, duyunun ruh üzerine bir suret nakşetmesiyle meydana gelir. Bu sebeptendir ki duyunun suret ve şeklini, ya çocuklardaki gibi aralıksız [okunamadı] yahut aşırı rutubet sebebiyle, ya da yaşlılardaki gibi kuruluk dolayısıyla muhafaza edemeyenler hatırlayamazlar.
Dolayısıyla hafıza için dimağın mutedil bir mizacı, fakat daha ziyade kuruluk cihetine meyilli olması icap eder.
[okunamadı] hafızadan tefrik edilir, fakat bu ikisinden de mahiyetçe ayrılır, zira hayvanlar hafızaya malik olsalar dahi tahattur (hatırlama gayreti) kabiliyetine sahip değillerdir. Tahattur, nutuk ve ihtimamlı bir tahkik yoluyla, nihayetinde unutmuş olduğumuz şeyi zihne çağırana dek, birbiri ardınca gelen bir silsile ve nizam dairesinde bir şeyi diğerinden çıkarmak suretiyle vaki olur.
BÖLÜM XXI: Uyku ve Uyanıklık Üzerine
Uyku ve uyanıklık hisse aittir, zira nebatat misali histen mahrum olan canlı mevcudat, ne uyur ne de uyanır.
Uyku, hissin bir nevi hareketsizliği ve bendidir, uyanıklık ise hissin çözülmesi ve serbest kalmasıdır.
Uykunun başlıca makamı müşterek histir (hiss-i müşterek), o uyku ile bağlandığında, müşterek merkezi olduğu bütün zahiri duyular da hayvanın istirahati ve sıhhati için aynı şekilde bağlanır ve tutulur ki uyanıklığın gayesi de budur.
Hissin her acziyeti uyku değildir, yalnızca gıdanın buharlaşmasından neşet edeni öyledir. Bu sebepledir ki yemekten sonra uykuya ziyadesiyle meylederiz, zira o vakit dimağa çokça rutubetli buhar yükselir, evvela orada toplanarak başı ağırlaştırır, akabinde aşağı inip [okunamadı] püskürtür ve böylece uyku hasıl olur.
Uykunun bu suretle husule geldiği, buharlar salarak başta ağırlık peydahlayan haşhaş gibi bütün uyuşturucu maddelerden zahirdir. Zahmet ve meşakkat, hıltları dağıtmak suretiyle uykuyu celbeder, zira bundan buhar hasıl olur.
Sarhoşlar ve çocuklar çok uyumaya meyillidir, sevdavi (melankolik) kimseler ise az uyur, çünkü onların dahili öylesine soğuktur ki, bilhassa kuru bir mizaca malik olduklarından, buhar yükselmez.
Uyku, binaenaleyh, hararetin fıtri bir tür muhasara ile içe doğru çekilmesidir.
BÖLÜM XXII: Rüyalar Üzerine
Rüya görmek, hissetme cüzünün bir hali, uykuda görülen bir zuhurat veya hayaldir. [okunamadı] bozulur, fakat [okunamadı] suret vazıh bir biçimde tecelli eder, nitekim hıltların galeyanı ve çalkantısı vuku bulduğunda, hiçbir suret tezahür etmez yahut sevdavi ve hasta kimselerin rüyalarında olduğu gibi dehşet verici suretler belirir, ancak kan pürüzsüzce aktığında ve hıltlar teskin olduğunda saf ve hoş rüyalar görürüz, öyleyse rüya, hayvanlarda uykuda zuhur eden, evvelce duyu ile idrak edilmiş mahsusatın hareketinden neşet eden bir hayaldir.
BÖLÜM XXIII: Akli Kuvve Üzerine
Ruhun üçüncü kuvvesi, insana mahsus olan akli kuvvedir.
Akıl (Nous), ruhun onun vasıtasıyla bildiği ve fehmettiği cüzüdür. Edilgin (münfail) ve Etkin (faal) olmak üzere iki kısımdır.
Edilgin akıl, aklın onunla bütün şeyler haline geldiği kuvvedir, zira akletme tıpkı hissetmek gibidir, duyumsama mahsus bir nesneden müteessir olmakla, akletme ise makul bir nesneden müteessir olmakla vaki olur. Edilgin aklın hassaları şunlardır, Fesada uğratıcı tesirden beridir, suretleri kabule müheyDocumentationyadır, bilkuvve o suretin kendisidir, bedenle karışmış değildir, cismani uzuvları yoktur, suretlerin mahallidir.
Aynı zamanda bir Faal Aklın da mevcut bulunduğu aşikardır, zira her ne nevi olursa olsun, o neviden bilkuvve her şey olan bir nesne var ise, aynı nevide her şeyin fail illeti olan bir nesne de muhakkak vardır, bu da hayalleri ve edilgin aklı aydınlatan bilici bir kudret olan Faal Akıldır.
Onun hassaları, bedenden ayrılabilir, ölümsüz ve ezeli olması, bedenle karışmamış bulunması, tesir kabul etmekten beri olması ve daima fiil halinde bulunmasıdır, lakin edilgin akıl ölümlüdür ki nisyanın (unutmanın) sebebi de budur.
Aklın fiili iki türlüdür, biri, tıpkı bütün basit idrakler gibi içinde ne hakikat ne de batıl bulunan bölünmezlerin akledilmesidir, diğeri ise tasdik yahut inkar yoluyla mefhumları terkip ve tevhit ettiğimiz mürekkep idraktir. Bu ikincisi daima ya doğru ya da yanlıştır, diğeri ise ne doğrudur ne yanlış. Basit olan, mürekkep olandan evvel gelir.
Fiil halindeki akıl ya amelidir ya da nazaridir. Mahsus bir nesne, hissetme kuvvesini kuvveden fiile nasıl çıkarırsa, makul bir nesne de akli kuvveyi öylece fiile çıkarır, duyunun ameliyesi nasıl üç türlü ise, basit idrak, hayır yahut şer olduğuna dair hüküm ve nihayet bu idrake göre vaki olan [okunamadı],
Aynı şekilde ameli aklın ameliyesi de üç türlüdür, Evvela, duyu harici mahsusat ile nasıl mütehassis olursa, o da hayal ile öylece harekete geçirilir.
İkincisi, tasdik yahut inkar ile nesnenin hayır mı yoksa şer mi olduğuna hükmeder. Üçüncüsü, iradeyi onu aramaya yahut ondan sakınmaya sevk eder ki bundan ötürü ameli tesmiye olunur. Ameli akıl, mahsus nesne hazır bulunduğunda olduğu gibi, gıyabında da tahayyül tarafından tahrik edilmek suretiyle harekete geçer. Nazari aklın mevzusu doğru yahut yanlıştır, ameli aklın mevzusu ise iyi yahut kötüdür.
Natık ruh, bir bakıma, her şeydir, zira bilfiil bilen şey, bir bakıma, bilinen şey ile birdir.
BÖLÜM XXIV: Muharrike (Hareket Ettirici) Kuvve Üzerine
Canlı mahlukatta besleyici, duyumsayıcı ve akli kuvvelerin yanı sıra bir de muharrike kuvve mevcuttur.
Bunun besleyici kuvve ile aynı olmadığı şuradan bellidir, zira bu nebatatta bulunmayan muhayyile ve idrakten neşet eder, nebatatın hareket için münasip uzuvları da yoktur ki şayet bu kudrete malik olsalardı tabiat onlara bu uzuvları bahşederdi.
Duyumsayıcı kuvve ile aynı olmadığı da şuradan zahirdir, zira his sahibi kimi hayvanlar bu kudretten mahrumdur, nitekim bu harekete elverişli uzuvları bulunmayan zofitler (bitki-hayvanlar) böyledir.
Nazari Akıl (Nous) ile de aynı değildir, zira o eyleme dair hüküm vermez,
Lakin kötülükten kaçarak yahut iyiliğin peşinden giderek ilerler. Hayvanlarda mekânsal hareketin ilkeleri, ameli Akıl (Nous) (ki tahayyül de buna dâhildir) ve iştihadır. Bu ikisi, muharrik kuvveti eyleme sevk eder ve yönlendirir,
Akıl (Nous) ve tahayyül neyden sakınılacağını, neyin benimseneceğini tayin ederek, iştiha ise sakınarak yahut benimseyerek bunu yapar.
İştiha bunun başlıca ilkesidir, zira Akıl (Nous) olmaksızın da harekete geçirebilir, nitekim hayvanlarda ve hazlarının peşinden gitmek için akıllarını terk eden insanlarda çoğu zaman böyledir,
Fakat Akıl (Nous), iştiha, yani irade olmaksızın asla hareket ettirmez, zira iştiha hem faziletli hem gayrifaziletli her türlü hareketin ilkesidir, Akıl (Nous) ise yalnızca faziletli hareketin ilkesidir. İnsanda iştiha iki kısımdır, aklın hükmüne tabi olan irade ve hisse tabi olan, gadabi yahut şehevi hissi iştiha.
Hayvanların hareketinde üç şey mütalaa edilir, evvela, hareket ettiren ki bu iki türlüdür, iştihayı fail bir illet olarak değil, nihai bir illet olarak harekete geçiren iştihaya şayan nesne ve bu iştihaya şayan nesne tarafından harekete geçirilerek hayvanı hareket ettiren iştihanın kendisi.
İkincisi, neyin vasıtasıyla hareket ettiği, bu da hayvanın kalbidir ve iştihaya şayan nesne hayvanı bunun vasıtasıyla hareket ettirir. Üçüncüsü, hareket ettirilen, yani kamil hayvanın bizzat kendisi.
Böcekler, tıpkı kamil hayvanlar gibi mekânsal olarak hareket ederler ve dolayısıyla aynı ilkelerle, yani iştiha ve tahayyül ile sevk olunurlar,
Fakat bu tahayyül gayrikâmildir, bütün bedene yayılmıştır, nitekim yalnızca karşılarına çıkan mevcut nesnelere doğru sergiledikleri müphem hareketlerinden de bu anlaşılır.
Ölüm bu sebeple hararetin tükenmesinden ileri gelir, tabiat öyle bir haldedir ki [okunamadı], hareket bir hayvanın eylemidir.
İştihaya sahip oldukları aşikârdır, zira acıyı ve hazzı hissederler. Hayvanlar yalnızca hissi tahayyüle maliktir, akıl sahibi mahluklar ise önceden bilinen bir gayeye hizmet eden pek çok şeyi mukayese eden ve en elverişli olanı seçen muhakeme edici tahayyüle sahiptir.
Yine de bazen insandaki hissi olan, akli olana galebe çalar, oysa tabiat nizamı icabı akli olan iradenin, hissi olandan üstün olması hasebiyle ona üstün gelmesi icap eder. Böylece üç hareket mevcuttur, biri emreden iradenin, diğeri direnen hissi iştihanın ve üçüncüsü de itaat eden bedenin hareketidir. Fakat hissi olan galebe çaldığında yalnızca iki hareket vardır, zira irade direnmez, bilakis aldanır.
BÖLÜM XXV, Hayat ve Ölüm Üzerine
Kevn ve fesat, bütün canlı mahluklar için müşterektir, gerçi hepsi aynı surette meydana gelmez ve dağılmaz.
Canlı bir mahlukun meydana gelişi, besleyici Ruhun tabii hararet ile ilk irtibatıdır. Hayat, mezkûr Ruhun anılan hararetle birlikte baki kalmasıdır.
Gençlik, ilk soğutucu cüzün ziyadeleşmesidir, ihtiyarlık ise eksilmesidir ve kamil hayat bu ikisinin ortasında yer alır.
Canlı bir mahluk yaşadığı müddetçe kendi içinde tabii bir hararete maliktir ve bu hararet tükendiği anda ölür. Bu hararetin ilkesi kalptedir.
Şayet başka bir uzuvda sönerse hayvan yaşayabilir, lakin kalpte sönerse yaşayamaz.
Bu hararet iki yoldan söner, evvela, kendi kendine tükendiğinde zeval bulmasıyla, ikincisi, şiddetli ölümde olduğu gibi bir zıddın tesiriyle sönmesiyle, her ikisinde de illet aynıdır, gıdanın noksanlığı,
ki bu da canlı mahlukta onun hayati rutubetidir, nitekim soğutmadan mahrum kalan ateş daha şiddetli hale gelir ve rutubeti süratle tüketir, rutubet zail olduğunda ise hararetin de zaruri olarak yok olması gerekir.
Binaenaleyh soğutma, tabii hararetin muhafazası için zaruridir. Bitkiler çevrelerindeki hava ve aldıkları gıda ile soğutulurlar, tabii hararetleri aşırı soğukla söner ve aşırı sıcakla kurur.
Havada yahut suda yaşayan hayvanlar, soluk alarak veya almaksızın hava yahut su ile soğutulurlar.
Tabii hararetin sönüşüne göre ölüm iki türlüdür, şiddetli veya tabii, harici bir illetten neşet ettiğinde şiddetli, ilkesi canlı mahlukun bizzat içinde olduğunda ise tabiidir. Zira soğutmanın bağlı olduğu o uzuv (akciğerler) [okunamadı] tükenir ve kurur.
Soğutma [okunamadı] tükendiğinde, zamanın ilerlemesiyle soluk alan mahluklarda akciğer, balıklarda ise galsameler öylesine sertleşir ki harekete elverişsiz hale gelir.
Yaşlılar, pek az tabii hararete sahip olduklarından kolayca ve acı çekmeksizin ölürler, zira onların dağılması şiddetli bir illetten ileri gelmez.
Canlı mahlukların ömürleri, gerek aynı gerek farklı türler arasında uzunluk bakımından tefavüt gösterir, ekseriyetle en uzun ömür, hurma ve servi gibi kimi bitkilerdedir, kanı olan mahlukların ömrü kansız olanlardan, karada yaşayan mahlukların ömrü suda yaşayanlardan, fil gibi büyük cüsseli olanların ömrü ise küçük cüsseli olanlardan daha uzundur.
Uzun ömrün illetleri, evvela, hayati rutubetin miktarı ve keyfiyetidir, şayet bol ve yağlı ise kolayca kurumaz ve donmaz. İkincisi, bu rutubetin donmasına meydan vermeyen tabii hararettir. Üçüncüsü, bu hararet ile mezkûr rutubet arasındaki münasip nispettir. Dördüncüsü, soğutma noksanlığı sebebiyle radikal rutubetin [okunamadı] azlığıdır, bu durum bazen tabiatın bizzat kendisini, bazen de bir cüzünü ifsat eder. Şehevi yahut meşakkatli işler gören mahluklar, kuruma sebebiyle çabuk yaşlanırlar.
Aynı sebepten ötürü erkekler kadınlardan daha kısa ömürlü, lakin daha hareketlidir.
Sıcak memleketlerde canlı mahluklar soğuk memleketlerdekine kıyasla daha iri cüsseli olur ve daha uzun yaşarlar.
Kanı pek az olan yahut hiç bulunmayan hayvanlar, şimal havalisinde ya hiç husule gelmez ya da çabuk ölürler.
Gerek bitkiler gerek hayvanlar, gıda almazlarsa ölürler, zira gıda tükendiğinde tabii hararet bizzat içinde bulunduğu maddeyi, yani hayati rutubeti tüketir.
Suda yaşayan mahluklar karadakilerden, kansız olanlar ise kanı olanlardan daha kısa ömürlüdür, zira onların rutubeti daha ziyade su gibidir ve binaenaleyh donmaya ve bozulmaya daha müsaittir.
Bitkiler uzun yaşar, zira su kıvamındaki rutubetleri daha azdır, bu sebeple donmaya o kadar müsait değildir.
Gerek bitkilerde gerek hayvanlarda üst kısımların iriliği, uzun ömrün alametidir, zira bu durum tabii hararetin fazlalığına delalet eder.
Bir bitkinin üst kısmı ifrazattır, zira ifrazat tabiata aykırıdır, asıl olan köktür, dallar değil.
ÜÇÜNCÜ KISIM, BÖLÜM I, AHLÂK
Bundan sonra, felsefenin ahlâk, iktisat ve siyaseti içine alan ahlâkî kısmına geliyoruz. İlkine dair, Aristoteles’in oğlu Nikomakhos’a hitaben yazdığı on kitap, Büyük Ahlâk olarak adlandırılan iki kitap ve Erdemler üzerine bir kitap elimizde mevcuttur.
İktisada dair iki kitap, siyasete dair ise sekiz kitap bulunmaktadır, lakin onun bu sahadaki öğretisini aktarmak için bunlara müracaat etmeyeceğiz, zira Stobaios bize kendisinin ve diğer Peripatetik (Aristotelesçi) filozofların ahlâk hususunda öne sürdüklerinin bir hülasasını temin etmiştir.
Ahlâk (der kendisi), âdetten dolayı böyle adlandırılır, zira ilkelerini ve tohumlarını tabiat vasıtasıyla edindiğimiz şeyler, âdet ve doğru talim ile kemale erdirilmelidir. Bundan ötürü ahlâk yalnızca canlı varlıklara ve hususiyle insana aittir, çünkü diğerleri âdeti akıl yoluyla değil, zaruret sebebiyle kazanırlar, insan ise akıl yoluyla kazanır.
Ruhun bir kısmı akli, diğer kısmı ise gayriaklidir, akli kısım hükmedici, gayriakli kısım ise arzulayıcıdır, akli kısımdan ilahi şeylerle meşgul olan nazari cihete ilim denir, insani fiillerle meşgul olan ameli cihete ise basiret tesmiye edilir.
Son zikredilenin bir kısmı şehvani, diğer kısmı ise gadabidir.
Aynı şekilde erdem de iki türlüdür, akli ve gayriakli olup nazariyatta ve ameliyatta tecelli eder. Ahlâkî erdemin ilkesi ilimde değil, hayırların ihtiyar edilmesinde mevcuttur. Erdem üç şey vasıtasıyla kemale erer, tabiat, âdet ve akıl.
Zira insan, hem beden hem de zihin bakımından canlılardan farklı olduğundan, ilahi cevherler ile gayriakli mahlûkat arasında mevzilenmiş bir nevi sıfatıyla, her ikisiyle de bir yakınlığa sahiptir, akli olan ve ruha muvafık düşen cihetle İlahiyata mensuptur, bedene has gayriakli cihetle ise gayriakli olanla uyuşur.
Her iki cihet de akıl yoluyla kemale ermeyi arzular, evvelemirde var olmayı ister, zira bu meyil fıtraten onun zatında mevcuttur.
Bundan dolayı tabiata uygun olan şeylere yönelir ve tabiatına zıt olan şeylerden kaçınır. Sağlığı, hazzı ve hayatı muhafaza etmeye gayret gösterir, bunlar tabiata uygun olduklarından, kendi zatları itibarıyla talep edilmeye layık ve hayırlıdırlar.
Aksine, tabiata muhalif ve dolayısıyla şer olup kaçınılması icap ettiğinden ötürü hastalıktan, elemden ve ölümden ictinap eder.
Kendi bedenlerimizi severiz, kendi amellerimizi severiz. Arzu, vazife ve erdem, bunların ilahi bir ihtiyatla gözetilmesinden ibarettir.
Şayet talep edilecek ve kaçınılacak şeyler hususunda hata vuku bulmasaydı ve bizler şerden beri, hayra mütemadiyen hissedar olarak yaşasaydık, sahih bir tercih için bunları araştırmazdık.
Lakin talep edilecek ve kaçınılacak şeyler hususunda, cehalet sebebiyle ekseriya aldanarak, kimi vakit hayrı reddedip kimi vakit şerri hayır zannıyla kabul ettiğimizden, tabiata muvafık olanı elde etmiş bulunan hüküm sebatına zaruri olarak müracaat ederiz ve vazifesinin ulviyetinden ötürü buna erdem adını verir, onu her şeyin fevkinde tebcil ve takdir ederiz.
Zira ameller ve vazife tesmiye edilen şeyler, tabiata muvafık olanın tercihi ve tabiata muhalif olanın reddinden neşet eder. Doğru ameller ve günahlar bunda mündemiçtir, nitekim tercihin neredeyse bütün aklı da bunlara tabidir, bunu muhtasaran izah edeceğiz.
Evlatların ana babalar nezdinde yalnızca menfaat yahut fayda mülahazasıyla değil, bilakis kendi zatları için de talep edilir oldukları gayet aşikârdır.
Vefatından sonra evlatlarının bedbaht değil, mesut ve iyi bir hayat sürmesini arzu etmeyecek kadar gaddar ve vahşi hiçbir insan yoktur.
Bu muhabbet sebebiyle can çekişen kimseler vasiyet tanzim ederler, henüz doğmamış olanları dahi gözetirler, onlara muavenet etsin diye vasiler ve muhafızlar tayin ederler.
Ve evlatlar kendi zatları için sevildiği gibi, aynı şekilde ana babamızı, kardeşlerimizi, zevcemizi, hısımlarımızı, aşinalarımızı ve hemşehrilerimizi de tabiat vasıtasıyla kendileriyle bir rabıtamız olduğundan, sırf kendileri için severiz.
Zira insan, içtimai ve ünsiyet kurmaya meyilli bir mahluktur, dostlukların kimisi diğerlerinden daha uzak olsa dahi bunun meselemiz bakımından ehemmiyeti yoktur, zira her dostluk sırf kendi hatırı içindir, yalnızca menfaat mülahazasıyla kaim değildir.
Ve şayet hemşehrilerle olan dostluk kendi zatında talep edilir bir şey ise, o halde bütün insanlarla olan dostluk da kendi zatında talep edilir olacaktır, zira başkalarına faydası dokunan herkes onlara öyle bir meyil besler ki, amellerin ekserisini sırf vazife uğruna ifa eder.
Gücü yetip de bir insanı vahşi bir hayvanın elinden kurtarmayacak kim vardır?
Yolunu kaybetmiş bir adama doğru yolu göstermeyecek kim vardır?
Açlıktan helak olmak üzere bulunan bir kimseye yardım etmeyecek yahut çölde kalmış bir adama su pınarını göstermeyecek kim vardır? Vefatından sonra hayırla yâd edilmeyi kim arzu etmez? Şu sözleri fıtrata aykırı bularak lanetlemeyecek kim vardır?
Ben öldükten sonra varsın toprak ateşe karışsın, arzum hâsıl olduktan gayrı umurumda değil.
Şu halde bütün insan nev’ine karşı fıtri bir hüsnüniyet ve dostluk beslediğimiz, bunun bizatihi talep edilir ve akla muvafık bir husus olduğu bedihidir. Tanrıların ve insanların nesli birdir, Tabiat ikisini de farksız kılmıştır.
Bütün insan nev’ine muhabbet aramızda müşterek olduğuna göre, ünsiyetin bize dost kıldığı kimselere yönelen muhabbetin kendi zatında talep edilir olduğu çok daha aşikârdır.
Dost, dostluk ve hüsnüniyet, kendi zatlarında talep edilmeye layıktır. Aynı minvalde medih de kendi zatında talep edilir, zira bizi methedenlerle bir ünsiyet kurarız, medih makbul ise, birçok kimsenin methinden gayrı bir şey olmayan şan ve şeref de öyledir. Harici hayırların kendi zatlarında talep edildiği müşahede edildiğine göre, ruhun ve bedenin hayırları evleviyetle kendi zatlarında talep edilmeye layıktır. Zira insan kendi zatında talep edilir ise, insanın cüzleri de aynı şekilde kendi zatlarında talep edilmelidir.
İnsanın cüzleri umumi manada ruh ve bedendir, o halde beden kendi zatında talep edilir, bir başkasının bedeni bize aziz gelirken kendi bedenimiz niçin aziz olmasın?
Yahut bedenimiz bize aziz iken, onun cüzleri ve vazifeleri niçin aziz olmasın?
Bu sebeple sıhhat, kuvvet, letafet, sürat, kusursuz duyular ve diğerleri kendi zatlarında talep edilmeye layıktır, zira aklı başında hiç kimse, neticesinde hiçbir külfet doğmayacak olsa dahi hilkat garibesi yahut kötürüm olmayı tercih etmez, öyle ki hilkat bozukluğu, ardında hiçbir mahzur bulunmasa bile, bihakkın ictinap edilmesi icap eden bir hâl gibi görünmektedir.
Ve eğer çirkinlik kendi içinde kaçınılması gereken bir şey ise, güzellik de yalnızca faydası için değil, kendi zatı için arzulanmaya değerdir, zira güzelliğin haz verdiği aşikârdır, nitekim herkesin (sohbet meylinin yanı sıra) güzel olanlara karşı fıtri bir temayülü vardır ve onlara lütufta bulunmaya gayret ederler, öyle ki bu hal adeta bir hüsnüniyet peydahlar.
Bu bakımdan güzelliğin bizzat kendinde arzulanmaya değer, çirkinliğin ise bizzat kendinde kaçınılması gereken bir hal olduğuna hükmedilir.
Aynı durum sağlık ve hastalık, kuvvet ile [okunamadı] çeviklik ve hantallık, duyu ve duyudan mahrumiyet için de geçerlidir. Ve eğer cismani hayırlar kendi içlerinde arzulanmaya değer ve bunların zıddı olan şerler de kaçınılası ise, Ruhun cüzleri ve erdemleri de kaçınılmaz olarak arzulanmaya değer olmalıdır, zira erdem, zikrettiğimiz üzere, bedenden ve harici hayırlardan başlayıp kendi üzerine tefekkür ettiğinde ve Ruh ile ne denli daha yakın bir irtibatı olduğunu mülahaza eylediğinde, onunla daha yakın bir hısımlık kurar, öyle ki Ruhun erdemleri bedenin erdemlerine ziyadesiyle tercih edilmelidir, ki bu da söylenenlerden kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Zira eğer sağlık kendi içinde arzulanmaya değer ise, bizi ihtirasların feveranından azat eden itidal çok daha ziyade arzulanmaya değerdir.
Ve şayet cismani kuvvet hayırlar arasında sayılmak icap ederse, Ruhun kendisiyle kuvvet bulduğu âlicenaplık çok daha ziyade sayılmalıdır, ve bedeni güzellik kendi içinde arzulanmaya değer ise, Ruhun güzelliği olan adalet çok daha fazlasına layıktır. Erdemler için de ahval böyledir.
Zira her ne kadar birbirinden farklı olsalar da, aralarında bir nevi kıyas ve benzerlik bulunan üç tür hayır mevcuttur.
Bedende sağlık tesmiye olunan şey, Ruhta itidal, harici şeylerde ise zenginlik diye adlandırılır.
Bedende kuvvet olan ne ise, Ruhta âlicenaplık, harici şeylerde kudrettir, bedende duyuların zindeliği ne ise, Ruhta basiret, harici şeylerde saadettir.
Bedende güzellik olan ne ise, Ruhta adalet, harici şeylerde dostluktur.
Kendi içlerinde üç tür [okunamadı] vardır, Ruha dair olanlar, bedene dair olanlar ve harici olanlar, fakat bilhassa Ruha dair olanlar zikredilmelidir, zira Ruh, bedenden çok daha âli ve mümtazdır.
Yine de cismani ve harici erdemler Ruhunkilerden daha aşağı mertebede bulunsalar dahi, tamamen ihmal edilmemelidirler, zira bunlar kısmen kendi içlerinde arzulanmaya değerdir, kısmen de medeni, içtimai ve nazari hayata hizmet ederler.
Zira hayat, medeni, içtimai ve nazari vasıflarla tarif edilir, zira insan yalnızca kendi zatını seven değil, halini paylaşan ve medeni bir varlıktır.
Nitekim erdemin en ziyade kendi zatıyla irtibatlı olduğunu söylediğimiz vakit, hakikatin bilgisine duyulan iştiyak da kaçınılmaz olarak onu takip eder, öyle ki hikmet ehli hayatlarından haklı olarak vazgeçebilir ve ahmaklar da kendi hayatlarını haklı olarak muhafaza edebilirler, zira kemale erenler için bu hayattan göçüp gitmek ile kalmak müsavidir. Erdemin faikiyeti cismani ve harici hayırlarla ziyadesiyle artar, buna mukabil gaye hiçbir surette bunlar vasıtasıyla ikmal olunamaz. Binaenaleyh erdemin işlevi, muvaffakiyetli ameller yoluyla ulaşılan saadettir (beatitudo).
Cismani ve harici hayırların saadeti husule getirdiği söylenir, zira ona bir nebze katkı sunarlar, lakin onu tamamına erdirmezler, çünkü saadet hayattır.
Hayat amellerden müteşekkildir, oysa bu mezkûr şeyler ne ameller ne de işlevler arasında sayılabilir. Bunun üzerine ihsan, lütuf, insaniyet, evlat ve kardeş sevgisi, vatan ve ebeveyn muhabbeti, hısım akrabanın hüsnüniyeti, dostluk, müsavat ve erdemlerin bütünü dahil olur, bunları ihmal edenler arzulanmaya değer hayırlar ve kaçınılması gereken şerler hususunda açıkça günaha girerler, nitekim hayırların iktisabında ve istimalinde de, tercihte hüküm ile, iktisapta usul ile, istimalde ise cehalet ile hataya düşerler, tercihte hata ederler, zira iyi olmayanı arzu ederler yahut daha az iyi olanı yeğlerler, nitekim ekseriyet [okunamadı] faydalı olana, faydalı olanı da faziletli olana tercih eder.
İktisap hususunda, nereden, ne veçhile ve ne dereceye kadar iktisap edilmesi icap ettiğini tefekkür etmedikleri için yanılırlar.
İstimalde ise, zira her türlü kullanım ya kendi zatına yahut bir başkasına taalluk ettiğinden, birincisinde hiçbir itidal gözetmezler, ikincisinde ise hiçbir [okunamadı].
Bu hususlarda fasıklar günaha girse de, adil kimseler erdemi rehber edinerek dosdoğru hareket ederler. Bütün erdemlerde hüküm, tercih ve amel mevcuttur, bunlar olmaksızın hiçbir erdem var olamaz, basiret ilk mertebeyi haizdir, diğerleri onu takip eder. Erdeme en üstün meyil denir, bu da tümevarım yoluyla anlaşılabilir.
Bir kunduracının erdemi, ayakkabı yapmayı bilmesini sağlayan şeydir, bir mimarınki ise güzel bir bina inşa etmeyi bilmesini sağlayan haslettir. Dolayısıyla erdem, hallerin en hayırlısıdır.
Böylece erdemin, akıl ve ihtiras olmak üzere adeta iki ilkesi vardır, bunlar kimi zaman uyuşur, kimi zaman ihtilafa düşer, zira haz veya keder hususunda aklın galebe çaldığı hal itidal, ihtirasın galebe çaldığı hal ise ölçüsüzlük olarak tesmiye edilir, bunların ahenk ve ittifakı erdemdir, biri hakkaniyetle emreder, diğeri itaat eder. Arzulanmaya değer olan, iştahı kendi zatına celbeden şeydir, kaçınılası olan ise onu defeden şeydir, akıl da buna muvafakat eder.
Kadim filozoflarca arzulanmaya değer olan ile iyi olan aynı addedilirdi, zira onlar iyinin, herkesin arzuladığı şey olduğunu ikrar etmişlerdir. Hayırlar hususunda, bazılarının bizzat kendileri için, bazılarının ise başkaları için arzulanmaya değer olduğunu söylerler, birinciler ya faziletli yahut zaruridir.
Faziletli olanlar, erdemler ve onların işlevleridir, zaruri olanlar ise hayattır ve uzuvları ve işlevleriyle beden gibi ona taalluk eden şeylerdir, bir de harici hayırlar tesmiye edilen zenginlik, sulh, şan, hürriyet ve dostluk gibi şeylerdir, zira bunların her biri erdemin icrasına medar olur. Saadet, hayırlı ve muvaffakiyetli amellerden müteşekkildir, bundan ötürü ney üflemek bütünüyle sanata dair olduğu gibi, saadet de bütünüyle hayırdır, zira maddenin kullanımı saadetin hayrını ortadan kaldırmaz, tıpkı aletlerin kullanılmasının tıp sanatının mahiyetine halel getirmediği gibi.
Bu kemale doğru kullanılan şeyler, onun cüzleri addedilmemelidir, zira onlar olmaksızın amelin vuku bulamayacağı şeyler, hakikatte o amelin cüzleri sayılmaz, zira cüzler bütüne hizmet eder, diğerleri ise gayeye hizmet eder. İyi; faziletli, faydalı ve haz verici olmak üzere taksim edilir, bunlar bütün amellerin [okunamadı] mahiyetindedir. Saadet bütün bunlardan müteşekkildir.
Kusursuz erdemin, kusursuz bir hayatta, talihli bir muvaffakiyetle tatbikidir, kusursuz hayatın erdeme uygun işleyişidir ve erdemin hiçbir mani olmaksızın tabiata uygun tatbikidir.
Gerçi bazıları gayenin mesut olmak ve kutluluğun nihai hedef olduğunu, tıpkı zenginliğin iyi ve zengin olmanın ise lüzumlu bulunması gibi ileri sürseler de, gayenin uğruna her şeyin var olduğu, kendisinin ise başka hiçbir şey uğruna bulunmadığı şey olduğunu veya arzu edilmeye değer şeylerin en nihayisi yahut bedensel ve harici iyilikler içinde, ister hepsinde isterse en mühim olanlarında olsun, erdeme uygun bir hayat olduğunu öne süren Kadimleri takip etmek evladır.
Bu şey en yüksek İyidir, geri kalanların hizmetinden istifade eder, zira buna vesile olan şeyler İyiler olarak addedildiği gibi, buna mani olanlar da farksız şeylerdir, çünkü her iyi fiil kutluluğu hasıl etmez.
Kutluluğun erdemin tatbiki olduğunu öne sürerler, zira bazı erdemlerin kusursuz olduğunu kabul ederler, kusursuz olanlar adalet ve doğruluktur, kusurlu olanlar ise fıtri kabiliyet ve tekamüldür.
Kusursuz olan [okunamadı] ile uyuşur, öyle ki onun gayesi hiçbir cüzü eksik olmayan o erdemin işleyişidir.
Kutluluğun kemal yaşına ermiş insanlarda bulunduğunu göstermek için kusursuz hayat tabirini ilave ettiler, zira genç bir adam kusurludur, hayatı da öyledir.
Binaenaleyh kutluluk kusursuz bir zamandadır, tanrılar tarafından bizim için tayin edilmiş olan en uzun zamandadır.
Nasıl ki tek bir mısra bir manzume, tek bir adım bir raks ve tek bir kırlangıç bir yaz meydana getirmezse, kısa bir zaman da kutluluk bahşetmez, zira kutluluk kusursuzdur, kusursuz bir insan ve zaman iktiza eder.
Erdemin işleyişini ilave ettiler, zira tabiatın iyilikleri kutluluk için zaruri surette iktiza eder, zira iyi bir insan sefalet içinde de erdemi tatbik edebilir, lakin mesut olamaz.
Zira erdem nasıl şerefli fiillerin yegane faili ise, kutluluk da şerefli, iyi ve mümtaz fiillerin failidir.
Kötü yahut bahtsız şeylerin arasında barınmaz, iyinin tadını çıkarır, ne iyinin temaşasından ne de hayatın sunduğu kolaylıklardan mahrum kalır.
Şeylerin en hoşu ve en güzeli olan kutluluk, aletlerinin çokluğu nispetinde, tıpkı bir sanat gibi inkişaf eder.
Tanrı’da ve insanda aynı değildir, iyi insanlar arasında da eşit bulunmaz, zira sefaletlerin galebe çalmasıyla bazen elden alınabilir. Bu sebeptendir ki, talihin kararsızlığı göz önüne alındığında, bir insanın hayatta olduğu müddetçe mesut olarak tesmiye edilip edilemeyeceği şüphelidir, nitekim Solon, uzun bir hayatın sonunu nazar-ı itibara alınız, mesut olup olmadığına öyle bakınız, demiştir.
Uyuyanlar kutluluğa hissedar değildir, ancak ruhun işleyişi uyanmaya muktedir olduğu nispette, bir veçhile bundan pay alırlar.
Son olarak tabiatı ilave ettiler, zira iyi insanların her uyanışı kusursuz erdemin tatbiki değildir, ancak tabiata uygun olanı, yani delilikten ari olanıdır, zira delilik de tıpkı uyku gibi insanı tatbikten ve bu akıldan mahrum bırakır, onları hayvanlar gibi kılar.
Kutluluğun erdemin tatbiki olduğu söylendiği gibi, sefaletin de rezilliğin tatbiki olduğu söylenir, ancak bu durum sefalet için kafiyken, diğerinin kutluluk için kafi geldiği manasına varmaz.
Hayat, aşırı felaket sebebiyle iyiye ekşi ve nahoş gelir, kötüye ise refah içinde bile böyledir, zira daha çok günah işlerler ve hakiki manada mesut olarak tesmiye edilemezler.
Kutluluğun en yüce İyi olduğu beyan edildikten sonra, onun kaç veçhile anlaşıldığını izah edelim.
İyi üç veçhile anlaşılır.
Evvela, bütün varlıkların muhafazasının illeti olan şeydir, saniyen, her iyi şeye hamledilen şeydir, nihayetinde ise bizzat kendinde arzu edilmeye değer olandır.
İlki Tanrı’dır, ikincisi İyilerin cinsidir, üçüncüsü ise her şeyin kendisine irca edildiği gaye, yani kutluluktur.
Kendinde arzu edilmeye değer olan şey üç veçhile söylenir, ya uğruna bir şeyin yapıldığı şeydir, yahut uğruna her şeyin yapıldığı şeydir, ya da [okunamadı] bir cüzüdür.
Yine bunlardan bazıları nihai, bazıları faildir, nihai olanlar erdeme uygun olarak sadır olan fiillerdir, fail olanlar ise arzu edilmeye değer şeylerin maddeleridir.
İyilerden bazıları muhteremdir, bazıları sitayişe layıktır, bazıları melekelerdir, bazıları ise faideli olanlardır. Muhterem olanlar Tanrı, hükümdarımız ve ebeveynimiz gibidir. Sitayişe layık olanlar zenginlik, hükümranlık ve hürriyet gibidir. Faideli olanlar ise sıhhat gibi fail olanlardır.
Yine, iyi ve arzu edilmeye değer şeylerden bazıları kendinde arzu edilir, bazıları ise başkaları için arzu edilir, kendinde arzu edilenler muhterem, sitayişe layık olanlar ve melekelerdir, başkaları için arzu edilenler ise diğer şeyleri meydana getiren ve muhafaza eden faideli şeylerdir.
Yine, kendinde iyi olan şeylerin bazıları gayelerdir, diğerleri gaye değildir, gayeler sıhhat ve bunlardan müteşekkil olan her ne ise odur, gaye olmayanlar ise fıtri kabiliyet ve ilimdir.
Yine, İyilerden bazıları kamilen kusursuzdur, bazıları değildir, ilkine dahil olanlar herkese faidesi dokunan erdem ve basirettir, ikincisine dahil olanlar ise iyi bir kimse tarafından kullanılmayı iktiza eden zenginlik ve kudrettir. İyi bir insanın doğru surette istifade ettiği aynı şeyleri kötü bir adam suistimal eder, tıpkı iyi bir musikişinasın layıkıyla icra ettiği aleti musikiden bihaber olanın fena icra etmesi gibi.
Her kim bir şeyi fena surette kullanırsa bundan zarar görür, nitekim ata binmeyi bilene yardımcı olan iyi bir at, hünersiz biniciyi incitir.
Yine, İyilerin bazıları ruhtadır, bazıları bedendedir, bazıları ise haricidir, ruhta olanlar fıtri kabiliyet, sanat, erdem, hikmet, basiret ve hazdır, bedende olanlar sıhhat, duyuların sıhhati, güzellik, kuvvet, uzuvların ve bütün cüzlerin sıhhati ile bunların melekeleri ve işleyişleridir. Harici olanlar ise zenginlik, şan, asalet, kudret, dostlar, akraba ve vatandır.
Ruhun İyileri ya zeka ve hafıza gibi tabiat tarafından bahşedilmiştir, yahut serbest ilimler gibi gayretle iktisap edilir, ya da basiret, adalet ve nihayetinde hikmet gibi kemale erer.
Yine, İyilerden bazıları hem elde edilebilir hem kaybedilebilir, zenginlik gibi, bazıları elde edilir fakat kaybedilmez, kutluluk ve ölümsüzlük gibi.
Bazıları kaybedilir fakat elde edilmez, duyu ve hayat gibi, bazıları ise ne elde edilir ne de kaybedilir, asalet gibi.
Yine, İyilerin bazıları yalnızca kendinde arzu edilir, haz ve acısızlık gibi, bazıları yalnızca faildir, zenginlik gibi, bazıları ise hem faildir hem de kendinde arzu edilir, erdem, dostlar ve sıhhat gibi.
İyiler sadece bunlarla kalmayıp daha pek çok veçhile taksim edilir, zira hepsi tek bir cinse ait olmayıp on kategorinin tamamına şamildir.
Bu hususlar ortaya konduktan sonra, Ruhun her iki kısmında da yer bulan Erdeme dair daha dakik bir surette konuşmaya geçebiliriz. Ruhun Akli kısmında dürüstlük, basiret, bilgelik, hafıza ve benzerleri yer alır. Akıldışı kısmında ise itidal, adalet, cesaret ve diğer erdemler bulunur. Bu erdemler, aşırılık sebebiyle yok olabilir ki bunu, karanlık şeyleri aşikâr kılan duyuların şahitliğiyle ispat ederler.
Nitekim idmanın aşırılığı yahut noksanlığı sıhhati bozarken, ölçülü idman onu muhafaza eder. İtidal, cesaret ve diğer erdemlerde de durum tastamam böyledir. Zira gök gürültüsünden korkan kimseye cesur değil mecnun deriz, bunun hilafına gölgelerden korkan kimse ise bir korkaktır. Hakikatte cesur olan, ne her şeyden korkan ne de hiçbir şeyden çekinmeyendir.
Bu haller erdemi artırır yahut yok eder, ölçülü olduklarında cesareti kuvvetlendirir, fazla yahut pek az olduklarında ise onu söndürürler.
Aynı minval üzere diğer bütün erdemler de aşırılık yahut noksanlıkla zeval bulur, itidal ile neşvünema bulur.
Erdem yalnızca bunlarla sınırlı kalmayıp haz ve kederle de kayıtlıdır, zira haz uğruna kötülük işler, keder yüzünden de hayırdan kaçınırız.
Bunu daha etraflıca izah etmek gayesiyle, ruhta müşahede olunan üç hususu şerh ederler, tutkular, yetiler ve melekeler. Tutkular, korku, nefret, sevgi, gıpta ve benzerleridir. Haz yahut keder bunların akabinde gelir.
Yetiler, tutkuları vasıta kıldığımız, öfkelendiğimiz, gıpta ettiğimiz ve benzeri halleri tecrübe ettiğimiz vasıtalardır.
Melekeler ise, bu fiillerin kendisinden doğru yahut eğri bir surette sadır olduğu zeminlerdir.
Şayet bir kimse her vesileyle öfkelenecek bir meşrepte ise, kendisinde gazap melekesi mevcuttur, şayet hiçbir vesileyle öfkelenmeyecek bir meşrepte ise, hamakat melekesine sahiptir ki bu hallerin her ikisi de kınanmaya şayandır.
Medhe layık meleke ise hilm melekesidir ki onun sayesinde vaktinde ve yerinde öfkeleniriz.
Binaenaleyh erdemler, tutkuların icrasını övgüye değer kılan melekelerdir. Bütün erdemler eylemden ibarettir, bütün eylemler ise süreklidir.
Büyüklük gibi sürekli olan her ne varsa, ya birbirine nispetle yahut bize nispetle aşırılık, noksanlık ve itidal barındırır.
Bize nispetle olan orta yol, her hususta en hayırlı olandır (bu kemmi değil keyfi bir durumdur, binaenaleyh kemale ermiştir, zira zıt kutuplar olan aşırılık ve noksanlık birbirini nefyeder), orta yol ise her iki uca nispetle [okunamadı] en küçükten büyük, en büyükten küçüktür. Dolayısıyla erdem, kendimize nispetle olan itidalde karar kılan iradi bir melekedir.
Üstat birtakım esaslar vazettikten sonra, bunların her birinden teferruat çıkarmaya gayret eder. İleri sürdüğü misaller şunlardır, itidal, ölçüsüzlük, hamakat, hilm, gazap, kayıtsızlık, cesaret, cüretkârlık, korkaklık, adalet, cömertlik, müsriflik, cimrilik, yüce gönüllülük, alçak gönüllülük, ihtişam ve gösteriş.
Zira bu melekelerin bir kısmı aşırılık yahut noksanlık sebebiyle fena, diğerleri ise itidal vesilesiyle makbuldür.
Hiçbir şeyi arzulamayan mutedil olmadığı gibi, her şeyi arzulayan da mutedil değildir, bunlardan biri bir taş misali fıtri ihtiyaçları dahi arzulamaz, diğeri ise hadsiz arzu yüzünden taşkınlaşır. Ne her fırsatta öfkelenen ne de hiçbir şeye öfkelenmeyen kimsede hayır vardır, muteber olan orta melekeye riayet edendir. Hiçbir şeyden korkmayan kimse cesur sayılamaz [okunamadı].
Hiçbir şeye kıymet vermeyen de makbul değildir, muteber olan bir mertebeye riayet edendir. Her yerde debdebe sergileyen muhteşem olmadığı gibi, hiçbir yerde varlık göstermeyen de öyle değildir, muhteşem olan münasip vakit ve mekânı gözetendir.
Böylece erdemlerin cinsi itidalde karar kılar ve kendi içinde birbirini intaç eder, gelgelelim bu teselsül hepsinde bir değildir, zira basiret, kendi zatı gereği diğerlerini takip eder, diğerleri ise basirete sonradan ilhak olunur, nitekim adil olan kimsenin bihakkın bilge olması icap eder, lakin bunun aksi her zaman carî değildir.
Tutku ve iştahların kimi hayırlı, kimi fena, kimi de vasattır, hayırlı olanlar dostluk, hüsnüniyet, haklı infial, haya, itimat ve merhamettir, fena olanlar haset, kem niyet ve hakarettir, vasat olanlar ise keder, korku, öfke ve arzudur.
Her tutku haz ve keder dairesinde cereyan eder, bu sebepten erdemler onlara tabidir, fakat para sevgisi, sefahat düşkünlüğü, kara sevda ve benzerleri günahlardan büsbütün gayrı melekelerdir.
Sevginin bir türü dostluğa, bir diğeri tensel birleşmeye, üçüncüsü ise her ikisine aittir. İlki hayırlı, ikincisi fena, üçüncüsü ise vasattır.
Dostluğun dört nevi vardır, yoldaşlık, hısımlık, misafirperverlik ve tensel sevgi. Kerem ve hayranlıktan doğan dostlukların bunlara dahil edilip edilmeyeceği ise şüphelidir.
İlki ülfetten, ikincisi tabiattan, üçüncüsü bir arada yaşamaktan, dördüncüsü muhabbetten, beşincisi iyi niyetten, sonuncusu ise bir kabiliyetten neşet eder. Bunların hepsinde ahlaki, faydalı ve haz veren üç gaye mevcuttur.
Dostluğa talip olan her fert bu gayelerin birine yahut birkaçına meyleder.
İlk dostluk, her insanın kendi nefsine duyduğu dostluktur, akabinde ebeveyne, sonra da sair ahbap ve komşulara yönelir.
Bundan ötürü birincisindeki aşırılıktan, diğerlerindeki noksanlıktan sakınmak icap eder, zira ilki hodbinlik, diğeri ise soğuk bir çekingenlik addedilir.
İhsan üç cihetle anlaşılır, faydalı bir lütuf, bir lütfun fayda temin eden karşılığı yahut bir lütfun hatırda tutulması olarak.
Bu hal aynı zamanda yüzde ve kelamda da tecelli eder ki bundan ötürü bir kimseye lütufkâr yahut zarif denir.
İyi bir insan, ister devrin icaplarına göre bir hâkimlik makamını ifa etsin, ister hükümdarlarla maiyet kursun, ister kanunlar vazetsin yahut devletin sair idaresini deruhte etsin, her halükarda erdemle yoğrulmuş bir ömür sürmelidir.
Şayet bu meşgalelerden hiçbiriyle mukayyet değilse, tefekkür, amel yahut her ikisinin vasatında yer alan tedris vasıtasıyla kendini cemiyet hayatına vakfetmelidir.
Zira her ne kadar ali gayelerin hem ameline hem tefekkürüne ram olması gerekse de şayet zaman her ikisini ifa etmeye müsaade etmiyorsa, devleti gözeterek bunlardan birini ihtiyar etmelidir.
Binaenaleyh neslini devam ettirmek maksadıyla evlenmeli, nezih bir muhabbete ram olmalı, yeri geldiğinde kadehi serbestçe kaldırmalı ve nihayetinde erdemin icaplarına riayet ederek ömrünü ikame ettirmelidir, zaruret hasıl olduğunda da canını feda etmeye hazır bulunmalı, vatanının usulünce kendi toprağına defnedilmeye itina göstermelidir.
Böylelikle üç nevi hayat mevcuttur, ameli, tefekkürî ve her ikisinin terkibinden meydana gelen hayat.
Zevkperest bir ömür insan haysiyetinin dununda görüldüğü gibi, tefekkürî olan da diğerlerinin fevkinde tutulur
Diğer hususlara gelince, iyi bir insan kendini tesadüfen değil, kendi tercihiyle devletin idaresine vakfedecektir, zira faal hayat sivil işlerle meşguldür.
En iyi hayat, fazilete ve tabiata muvafık sürülen hayattır, bundan sonra geleni ise her ikisi bakımından da vasat bir mertebede olandır, bu ikisi de talep edilmeye değerdir.
Lakin rezalet ile birleşmiş bir hayattan sakınmak icap eder, mesut bir hayat iyi bir hayattan şu noktada ayrılır.
Mesut olan, tabiata daima mutabıktır, iyi olan ise kimi zaman tabiata mugayirdir, birincisi için yalnızca fazilet kafi gelmez, diğeri için ise fazilet şarttır.
Vasat bir hayat, aşırılıklardan uzak bir itidal üzere kurulu olan ve vazifelerden hali bulunmayan hayattır.
Hayattaki istikamet fazilete, günahlar rezalete göredir, vazifeler ise vasat türden hayatta yer bulur.
Böylece beyan edilen bu hususlara şunu da eklemeliyiz ki, fazilet, itidalli hazları ve kederleri arzulayan, dürüst ve erdemli olanı sırf dürüst ve erdemli olduğu için takip eden bir melekedir.
Rezalet ise bunun zıddıdır. Hikmet, ilk illetlerin ilmidir. Basiret, iyi şeyleri sırf iyi oldukları için tetkik ve tatbik eden bir melekedir. Cesaret, cüretkarlık ile korkaklık arasında bir melekedir. Hilim, gazap ile hissizlik arasında bir vasattır. Cömertlik, müsriflik ile hasislik arasında bir vasattır. Âlicenaplık, kibir ile zillet arasında bir vasattır. Âlihimmetlik [okunamadı] ile sefillik arasındadır. Haklı infial, haset ile kemhahlık arasında bir vasattır. Vakar, yaltaklanma ile her şeye muhalefet etme arasında bir vasattır. Haya, hayasızlık ile mahcubiyet arasında bir vasattır. Nezaket, maskaralık ile kabalık arasında bir vasattır. Dostluk, dalkavukça düşkünlük ile husumet arasında bir vasattır. Doğruluk, tezyif ile böbürlenme arasında bir vasattır. Adalet, ifrat ile tefrit arasında bir vasattır. Başka faziletler de vardır, bunların bir kısmı kendi başlarına müstakil, bir kısmı ise evvelkilerin tahtında yer alır.
Nitekim adaletin tahtında [okunamadı] yer alırken, itidal tahtında [okunamadı] bulunur, bunlar şöyle tarif edilir,
Dindarlık, Tanrılara ve demonlara yönelik bir melekedir, tanrıtanımazlık ile batıl itikat arasında bir vasattır.
Kutsala hürmet, Tanrılara ve ölülere karşı hakkı gözetme melekesidir, saygısızlık ile henüz adı konmamış bir aşırılık arasında bir vasattır.
Hayırlılık, insanların bizzat kendileri için kendi rızalarıyla iyilik yapması melekesidir, [okunamadı] ile henüz adı konmamış bir vasat arasındadır.
Cana yakınlık, insanları cemiyet içinde makbul kılan bir melekedir, [okunamadı] ile henüz adı konmamış bir aşırılık arasında bir vasattır.
Akitlerde hakkaniyet, sözleşmelerde haksızlıktan sakınma melekesidir, [okunamadı] ile aşırı hak talebine taalluk eden ve henüz adı konmamış bir aşırılık arasında bir vasattır.
İntizam, nizama riayet etme melekesidir, [okunamadı] ile henüz adı konmamış bir şey arasında bir vasattır.
Kanaatkarlık, kelimenin tam manasıyla eldekiyle iktifa etme melekesidir, [okunamadı] ile [okunamadı] arasında bir vasattır.
Metanet, keder verici şeylere boyun eğmeden tahammül etme melekesidir, [okunamadı] ile [okunamadı] arasında bir vasattır.
[okunamadı], ali işleri bıkıp usanmadan ifa etme melekesidir, [okunamadı] ile [okunamadı] arasında bir vasattır.
Nihayet doğruluk ve dürüstlük, diğer bütün faziletlerden müteşekkil bir fazilettir, hem iyi şeyleri dürüst ve faydalı kıldığı, hem de dürüst olanı sırf kendisi için arzuladığı cihetle kemale ermiştir.
İKTİSAT (EV İDARESİ)
Faziletleri ve ahlak ilminin başlıca bahislerini böylece izah ettikten sonra, insanın tabiatı icabı medeni bir varlık olması hasebiyle, geriye ev idaresi ve siyaset hakkında kelam etmek kalır.
İlk cemiyet, zürriyet yetiştirmek ve hayat ortaklığı kurmak maksadıyla bir erkek ile kadının meşru birliğidir.
Buna aile denir, bu ise bir şehrin esası ve bidayetidir. Bir aile adeta küçük bir şehir gibidir, zira evlilik akdedilip, çocuklar birbiri ardınca büyüyerek birbirlerine bağlandıkça, bundan bir başka aile doğar, böylece bir üçüncüsü ve dördüncüsü meydana gelir. Bunlardan komşuluk ve şehir teşekkül eder, zira birçok komşuluk bir araya gelerek şehri var eder.
Böylelikle, bir aile kendi içinde bir şehrin tohumlarını taşıdığı gibi, aynı şekilde bir devlette de monarşinin, aristokrasinin ve demokrasinin izleri mevcuttur.
Ebeveyn ile evlatlar arasındaki cemiyet bir monarşiyi temsil eder, erkek ile kadın arasındaki münasebet ise nesil yetiştirmek, karşılıklı teselli ve yardımlaşma maksadıyla kurulduğundan bir aristokrasiyi andırır.
Bunlara, tabiatı icabı bu vazifeye tayin edilmiş, hizmete muktedir fakat kendi başına yaşamaya kafi gelmeyip kendini sevk ve idare edecek bir efendiye muhtaç olan bir hizmetkar eklenir. Bütün bunların bir topluluk halinde birleşmesinden aile teşekkül eder. Kadın, tabiatı gereği daha zayıftır [okunamadı] harcamalar.
Erkek, ailenin reisi olması hasebiyle, başkalarına haksızlık etmeksizin maişetini temin edebileceği ziraat, hayvancılık ve madenler gibi sahalarda mahir olmalıdır.
Kazanmanın iki nev'i vardır, biri diğerinden daha efdaldir, biri tabiat yoluyla, diğeri ise [okunamadı].
BÖLÜM V. SİYASET
Evvela şehirler, insanların tabii temayülleri icabı kurulur.
Şehir en kamil [okunamadı] Şehir memuriyetlerle alakadardır. Aristokrasi, demokrasi, oligarşi [okunamadı] Hükümet vardır [okunamadı]
Bir devlet sık sık iyiye veya kötüye doğru tebeddül eder, fazilete muvafık olan en iyisi, rezalete muvafık olan ise en kötüsüdür.
Demokraside hükmedenler, meşveret edenler yahut hüküm verenler, halkın tamamı arasından ya rey ile ya da kurayla intihap olunur. Oligarşide zenginler arasından, aristokraside ise en iyiler arasından seçilir.
Şehirlerdeki nifak ve isyanlar ya adaletsizlikten ya da menfaatten neşet eder, birincisi eşitlerin eşit olmayan hallere düşürülmesiyle, ikincisi ise mansıp, makam yahut kazanç hırsıyla vuku bulur.
Devletler ya cebir ile ya da hile ile yıkılır. Umumi menfaati gözetenler en uzun ömürlü olanlardır.
Mahkemeler, davalar, muhakemeler ve memuriyetler, her devletin kendi nizamına göre tanzim edilir.
En umumi vazifeler rahiplik, kumandanlık, amirallik, gemi kumandanlığı, beden terbiyesi nezareti, zabıta amirliği, vergi memurluğu olup, bunların bir kısmı şehirlere, bir kısmı ise limanlara ve ticarete taalluk eder.
Bir devlet adamının vazifesi bir devleti ıslah etmektir, ki bu da çok daha güçtür, halkı biri zaruri vazifeler, diğeri ise elverişli olanlar için olmak üzere iki kısma ayırmaktır.
Zanaatkârlar, çiftçiler ve tüccarlar devlete daimi surette hizmet eden zümredendir, fakat fazilet namına hizmet eden askerler ile meclis üyeleri [okunamadı] daha üstündür. [okunamadı] meclis üyeleri ve mukaddes ayinler için münasiptir, genç adamlar [okunamadı] bu nizam son derece kadimdir, diğer hususlar meyanında en başta mükemmelen tanzim edilmiş, mabetleri en yüksek mevkilere ve memleketin yakınına tayin etmiştir [okunamadı]
Çok genç veya pek yaşlı olanlar evlenmemelidir, [okunamadı] zayıf çocuklarının olmasını [okunamadı]
Benzer şekilde [okunamadı] hiçbir şey katıştırılmamış, hiçbir şey eksiltilmemiş, hiçbir şey [okunamadı] Böylece [okunamadı] BÖLÜM.
[okunamadı]
Metafizik, varlığı varlık olması bakımından ve onun birincil illetini tetkik eder.
Varlık kıyasidir (analog), evvelemirde tek bir cevher olan cevhere atfedilir, arazlara ise mutlak olarak değil, ancak cevhere olan müşterek nispetleri bakımından yüklenir.
Varlık bu minval üzere kıyasi olduğundan, onun ilmi de benzer şekilde tektir, lakin bilhassa cevheri konu edinir, zira cevher, diğerlerinin kendisine tabi olduğu ve kendisinden isimlendirildiği ilk mahiyettir.
BÖLÜM II. İlk İlke Hakkında
İlk ve en umumi aksiyom yahut mürekkep ilke şudur, aynı şeyin aynı zamanda ve aynı bakımdan hem var olması hem de olmaması imkânsızdır.
Bütün burhanlar ve kanaatler bu ilkeye irca edilir. İlk olması hasebiyle kendisi bizzat kanıtlanamaz, aksi takdirde burhanda sonsuz bir teselsül vaki olurdu.
Kendisiyle ispat olunabileceği daha malum bir şey yoktur, bir hasmın ilzam edilebileceği bundan daha büyük bir muhaliyet de bulunmaz.
İlk nefyedici ilke ile ilk icap edici ilke arasında yakın bir [okunamadı] vardır. Bir şeyin diğer bir şeye müspet yahut menfi tarzda yüklenmesi zaruridir. Bu durum gelecekteki bir mümküne dair muayyen olarak değil, ancak gayrimuayyen surette geçerlidir. Dolayısıyla bu icap edici ilke mutlak surette ilk değildir, yine de hakikattir, çelişik önermeler arasında bir vasıta (üçüncü bir hâl) olamaz, nitekim çift ve tek sayılar arasında da [okunamadı] yoktur, her önerme ya tasdik eder ya inkâr eder, bu sebeple her önerme ya doğru yahut yanlıştır, bunlar arasında bir vasıta mevcut değildir.
BÖLÜM III. Cevher ve Mahiyet Hakkında
Umumi manada varlığın üç taksimi vardır, ilki, araz bakımından ve bizzat (per se), ikincisi, bilkuvve ve bilfiil, üçüncüsü, zihni ve harici. Araz bakımından varlığın ilmi olmaz, zira o bir nevi yokluktur (non ens), bizzat bir illeti yoktur, bizzat ne kevn ne de fesada uğrar, daima yahut ekseriyetle var olmadığı gibi zaruri de değildir, oysa ilim, [okunamadı] şeylere dairdir. Bizzat varlık ise on kategoriye ayrılır.
İlki cevherdir ve ilk varlıktır, dolayısıyla ilk kategoridir, çünkü ilk özneye "nedir" (in quid) kabilinden yüklenir, oysa arazlar "nasıl" (in quale) yahut "ne kadar" (in quantum) kabilinden yüklenir. Keza, yalnızca cevher [okunamadı]. Bir cevher olmaksızın araz [okunamadı]. Cevherler zamanda öncedir, bir kategorinin bütün arazları arasında ilk ve son olandır, ayrılabilirdir ve diğerleri olmaksızın kendi kudretiyle kaim olabilir.
Bu keza muayyen, mükemmel, tikel bir cevherdir, fakat madde formdan tecrit edilemez, ne tikeldir ne de tayin edilebilir.
Form, şeyin bizzat kendisinin olduğu söylenen şeydir, bizzat [okunamadı] bir şeyin ne idiyse o olması hali, tanıma tekabül eden külli tabiat yahut mahiyettir.
Mürekkep duyulur cevherlerin has bir tanımı vardır, fakat araz bakımından gelecekteki varlığın, özneden meydana gelen [okunamadı], araz vasıtasıyla tavsif ve izah edilebilse dahi, tanımı yoktur.
Kategorik arazlar dahi bizzat bir ve tek bir tabiata sahip olduklarından, cevherlerinki gibi yalın olmasa da kendi tarzlarına göre bir nefsülemre (quidditas) ve tanıma maliktirler.
Madde ve form [okunamadı] değildir, fakat mürekkep olanın tamamı [okunamadı], ne fail ne de [okunamadı] olarak ayrılır.
Tanımlanan şeyin cüzleri tanıma dahil edilir, fakat [okunamadı] maddi cüzleri dahil edilmemelidir.
BÖLÜM IV. [okunamadı] ve [okunamadı]
Cevherden sonra [okunamadı] geliriz. Faal kudret, başka şeyleri tebdil etme yahut başka bir şeye etki etme kudretidir, şu kadar ki öyledir, münfail kudret ise bir bakıma faal olanla aynıdır, zira [okunamadı] hakikatte birdir, ne biri diğeri olmaksızın kaim olabilir, [okunamadı] muhteliftirler, bizzat arazlar varlıktır, nitekim [okunamadı] müteessir, [okunamadı] cevher. Akıl yahut tanım bakımından varlığın, zira arazlar cevherle tanımlanır, [okunamadı] bilgi bakımından, zira [okunamadı] bilgisi [okunamadı].
[okunamadı] şeye mutabık, şayet mutabık değilse, hararet hasıl eder. Zira şeylerin kendisinde de akılda olduğu gibi bir terkip ve tefrik mevcuttur.
Bundan ötürü şayet akıl, hakikatte mürekkep oldukları halde şeyleri tasdik yoluyla [okunamadı], yahut hakikatte tefrik edilmiş oldukları halde nefy yoluyla ayırırsa, [okunamadı] iddia eder, [okunamadı]
Filozofların tabilerinin [okunamadı] kudret, bilfiil hale irca edilmemiş olsa dahi baki kalır, zira bilfiil inşaatla meşgul olmasa bile bir kimseye mimar deriz. Keza, hayvanlar bilfiil olmayan [okunamadı] maliktirler.
Üçüncüsü, şayet bir [okunamadı] idrak ise, fakat yalın olarak, hüküm bildirmeksizin, öyle ki hakikat, nesnenin yalın bir idrakinden ibaret olsun, batıl ise onun idrak edilememesi yahut cehlidir, gerçi cehalet bizzat butlan demek değildir.
Mümkün, bilfiil hale irca edildiği takdirde hiçbir imkânsızlık barındırmayan kudrettir.
Zannedenler yanılmaktadırlar [okunamadı].
Bundan ötürü, yalın idrak kendi içinde doğru olabilir, yanlış olması ise mümkün değildir, zira yanlışlık terkip gerektirir, [okunamadı] bütün şeylerin aynı ayrık tözlerden ibaret olduğu sonucu çıkardı. [okunamadı] asla vaki olmaz ya da [okunamadı].
Dolayısıyla mümkün olan şey, er ya da geç bilfiil varlığa gelmelidir.
Kuvveler üç türlüdür, bazıları tabiidir, [okunamadı] ve aralarında mani olacak hiçbir şey bulunmadığında [okunamadı].
Akli kuvveler böyle değildir, zira onlar diledikleri gibi eylemekte veya eylememekte serbesttirler.
Fiil, bilkuvve olan şeyin, kuvve halinde bulunduğu durumdan başka türlü olmasıdır, [okunamadı] mahrumiyet zıddıdır, bu yüzden bir, çok ile zahir olur, tıpkı bölünmezin bölünebilir ile, mahrumiyetin meleke ile bilinmesi gibi. Zira bölünebilir olan, hisse bölünmez olandan daha malumdur. Birin karşısında ise [okunamadı] gayrılık, eşitsizlik yer alır. Şeyler ya cins yahut nevi bakımından gayrıdır, cins bakımından olanlar, aynı [okunamadı] sahip olmayanlardır, nevi bakımından olanlar ise aynı cinse dahil bulunanlardır. Cins, gayrı olan şeylerin [okunamadı] bulunduğu şeydir.
Son olarak fiil, [okunamadı] kuvveden öncedir, ilkin, çünkü oluşta daha sonradır, zira oluş şeyin noksan halinden başlar ve mükemmele doğru ilerler. Bütün oluş ise bilkuvve olandan bilfiil olana doğru seyreder. İkincisi, fiil kuvvenin gayesidir, gaye ise her ne kadar oluşta daha sonra gelse de, tabiat ve niyet bakımından daha öncedir.
BÖLÜM V. ## Doğru ve [okunamadı] Hakkında
Varlığın taksimi zihni ve [okunamadı] şeklinde yapılır. Zihni olan ya yanlış yahut doğrudur. [okunamadı] hüküm [okunamadı] [okunamadı] fiil kuvveden öncedir.
Bazen var bazen yok olan şeylerde kuvve fiilden öncedir, lakin mutlak ve yalın manada fiil kuvveden öncedir. Zira ne tabii ne de suni şeyler, ancak bilfiil var olan bir şey vasıtasıyla bilkuvve halden bilfiil hale intikal ettirilebilir.
BÖLÜM VI. ## Bir, Aynı ve Gayrı Hakkında
[okunamadı] varlığın bir arazıdır, Platon'un iddia ettiği gibi bir töz değil, bir kategoridir [okunamadı].
Hareketsiz şeylerin bilgisinde insan yanılamaz, zira onları bir kez değişmez olarak kavramış olan kimse, ya daima doğru hüküm verecek yahut daima yanılacaktır, çünkü hareketsiz şeyler daima aynı hal üzeredir. Doğru ve yanlış hükmün değişkenliği, yalnızca olızi (mümkün) ve değişken şeylerde vuku bulur.
[Bölüm Başlığı Yok] ## Bozulmaz, Ezeli ve Hareketsiz Tözler Hakkında
Töz üç türlüdür, iki türü tabiidir, bunlardan biri hayvan gibi bozulabilirdir, diğeri ise gök gibi ezelidir. Üçüncüsü ise hareketsizdir. Hareketsiz bir tözün varlığı şuradan aşikardır, şayet bütün tözler bozulabilir olsaydı, her şeyin bozulabilir olması iktiza ederdi, oysa bu yanlıştır, zira daimi ve kesintisiz bir dairesel hareket mevcuttur.
İmdi, şayet dairesel bir hareketle aynı şey daima geri dönüyorsa, zorunlu olarak, daima aynı kalan ve aynı tarzda iş gören ezeli bir şeyin bulunması gerekir. Böylesi ezeli bir töz ilk göktür.
Oluş ve bozuluşun değişkenliğine ilk gök sebep olmaz, zira o daima aynı minval üzere hareket eder, buna sebep olanlar daha alttaki feleklerdir, bilhassa da yaklaşmasıyla bütün ölümlü şeylere hayat, uzaklaşmasıyla da ölüm getiren güneştir.
İlk gök işte bu suretle ezelidir, zira ezeli bir hareketle hareket ettirilir, bundan gayrı, kendisi asla hareket etmeksizin daima hareket ettiren bir şey daha vardır ki o Ezelidir, Tözdür ve Fiildir.
Gök, ne bir başlangıcı olması ne de zaman gibi bir son bulması mümkün olan bir mevcuttur.
Şayet zaman, tıpkı hareket gibi ezeliyse, zorunlu olarak bozulmaz ve ezeli bir tözün var olması icap eder, bu yalnızca ezeli hareketin kendisinde vaki olduğu göğün kendisi değil, kendisi hareketsiz kalsa dahi başkalarını ezelden ebede hareket ettiren bir tözdür, bu töz yalnızca hareket ettirme kuvvesine sahip olmakla kalmaz, bilfiil hareket halindedir.
Zira Platon ve Tanrı'nın uzun bir müddet hiçbir şey yapmadığını tasavvur eden diğerleri yanılmaktadır, çünkü fiile dökülmeyen kuvve beyhudedir.
Bunun yanı sıra, hareket ettiren töz yalnızca ezeli ve daimi bir fiili hareket içinde olmasaydı, ayrıca kuvveden ari saf bir fiil bulunup da daima hareket etmesi kaçınılmaz olmasaydı, hareket ezeli olamazdı.
Bundan ötürü ezeli harekete sebep olan tözler maddeden aridir, zira onlar ezeli bir fiille hareket ettirirler ve her türlü kuvveden münezzehtirler.
BÖLÜM VIII. ## Tanrı Hakkında
Bu ilk Hareket Ettirici, tıpkı arzu edilen ve akılla kavranan şeyler gibi hareket ettirir, yani kendisi hareketsiz kalırken diğerlerini hareket ettirir.
İlk failin hareketi, ilk etkin illet olması hasebiyle, kendi feleğini hareket ettirmede daha alttaki akıllarla fiili olarak müşterekleştiği tesirinden ibarettir. Bu sebeple ilk Hareket Ettiricinin etkinliği, daha alttaki hareket ettiricilerin kuvvelerini onların hareketine sevk etmesidir. Böylece akıllar gökleri hareket ettirir [okunamadı].
İlk Hareket Ettirici maddeden aridir, bütünüyle ve mutlak surette zorunludur ve binaenaleyh her şeyin ilk ilkesidir.
Gök ve tabiat bu ilk ilkeye tabidir, zira onların nihai gayesi ve ilk faili olan O olmaksızın hiçbir şey var olamaz. Bu ilk Hareket Ettirici, yani Tanrı, kamil bir hayattır, daimi ve kesintisizdir. İnsanın tefekkürü ancak kısa bir an sürerken, Tanrı ezeli ve en mükemmel tefekkürün içinde fevkalade mesuttur. Tanrı ezeli ve diri bir Varlıktır, varlıkların en hayırlısıdır, hareketsiz bir tözdür, hissedilir şeylerden müfrezdir, nicelikten aridir, cüzleri yoktur ve bölünemez, zira nihayetsiz zamanda hareket ettiren ilkenin yahut tözün böyle olması iktiza eder.
Sonlu olan hiçbir şey sonsuz kudrete malik değildir, zira her şey ya sonlu ya da sonsuz olmak icap eder. Sonlu bir büyüklük sonsuz zamanda hareket edemez, sonsuz bir büyüklük ise [okunamadı] ispat ettiğimiz üzere mevcut değildir. Tanrı teessür kabul etmez, başkalaşmaya maruz kalmaz, zira ilk yerel hareket olan dairesel hareket dahi hareketsiz olması hasebiyle Tanrı’ya isnat edilemez, bundan ötürü teessür veya başkalaşma doğuran ve yerel hareketten sonra gelen diğer hareketlerin de O’na isnat edilemeyeceği aşikardır.
İlk feleğin muharriki olan bu ilk cevherin haricinde, maddeden münezzeh, ezeli ve hareketsiz, daha alttaki feleklerin hareketlerine riyaset eden başka cevherler de bulunmalıdır, öyle ki bu felekler hangi sayı ve nizam üzere tertip edilmişlerse, bu harici, hareket ettirici ve hareketsiz cevherler de aynı nizam üzere tertip olunmuştur.
Hareketlerin adedinden feleklerin adedi ve binaenaleyh muharrik cevherlerin adedi çıkarılabilir, nitekim Aristoteles’e göre [okunamadı] felek sayıca birdir, çünkü ilk muharrik birdir.
Felekleri hareket ettiren bu ilk cevherlerin tanrılar olduğu kadim bir ananedir. Bu kanaat hakikaten ilahidir, lakin bunların insan ya da başka hayvan suretinde tasavvur edilmesi, yalnızca avamı ikna etmek, kanunların tatbiki ve hayatın nizamı gayesiyle uydurulmuştur. Aristoteles’in metafiziğine dair bu muhtasar nazar kafi gelecektir.
THEOPHRASTUS
Memleketi, Ebeveyni, Muallimleri
Aristoteles’in halefi Theophrastos idi. Plutarkhos, Laertios ve diğerlerinin teyit ettiği üzere, Midilli adasında bir tepe üzerine kurulu ve Sigrion’dan on sekiz stadia mesafede bulunan bir sahil kasabasında dünyaya geldi. Babasının adı, bir rivayete göre Melantes, diğerlerine göre ise mesleği dinkicilik olan Leon idi.
Theophrastos’un asıl adı evvela Tyrtamos idi. Kendi memleketinde Leukippos’u dinledi, ardından Platon’a gitti ve nihayetinde Aristoteles’in dinleyicisi oldu, Suidas’ın naklettiğine göre Aristoteles, isminin kabalığını tashih ederek hitabetindeki ilahi fesahatten ötürü ona evvela Euphrastos, daha sonra Theophrastos adını verdi, Cicero, Plinius, Laertios, Strabon ve diğerlerinin belirttiği üzere bu hususta diğer bütün talebelerinden üstündü. Kavrayışı da öylesine keskindi ki Platon’un Aristoteles ve Ksenokrates için söylediğini, Aristoteles kendisi ile Kallisthenes için tatbik etmiştir, Theophrastos hayranlık uyandıracak derecede zekiydi ve hocasının öğrettiği her şeye hazırdı, Kallisthenes ise ağırdı, bu sebeple birinin gemlenmeye, diğerinin mahmuza ihtiyacı vardı.
Felsefeyi Tedrisi ve Talebeleri
Aristoteles, yüz on dördüncü Olimpiyatın ikinci senesinde Khalkis’e çekilip talebelerinin bir halef tayin etmesi yönündeki ısrarları üzerine, Aristoteles’in hayatında daha evvel anlatıldığı üzere mektebin idaresini deruhte eden Theophrastos’u nasbetti, Aristoteles vefat edince onun bahçesinde ikamet etti, Demetrios Phalerios da onunla beraberdi. Theophrastos’un parladığı bu devir, Plinius tarafından Roma’nın kuruluşundan itibaren [okunamadı] senesi olarak hesaplanmıştır.
Hermippos’un naklettiğine göre, mektebe gayet zarif giyinmiş halde gelir, oturur ve ele aldığı mevzuya uygun hiçbir jesti ihmal etmeyecek tarzda kelam ederdi. [okunamadı] felsefecilerin, senato ve halk meclisi münasip görüp ruhsat vermedikçe umumi mektep açmalarını meneden, hilafına hareket edenlerin ise idama mahkum edileceğini bildiren bir kanun teklif edildi.
Athenaios’un bildirdiğine göre bu ferman ile şehirdeki bütün felsefeciler sürgün edildi, bunların arasında Theophrastos da vardı, lakin ertesi sene Aristoteles’in talebesi Philon, Sophokles’i kanuna aykırı hareket etmekle itham etti, bunun üzerine Atinalılar fermanı iptal edip Sophokles’i para cezasına çarptırdılar ve felsefecileri geri çağırdılar, bu vesileyle Theophrastos avdet ederek mektepteki makamına yeniden yerleşti.
Laertios kendisini dinlemeye iki bin talebenin geldiğini söyler. Suidas ise, şayet sayıda bir sehiv yoksa, bu adedin dört bin dört yüz yetmiş olduğunu zikreder, bunların arasında halefi Strabon, Demetrios Phalerios, Aristippos’un fevkalade muhabbet beslediğini söylediği Aristoteles’in oğlu Nikomakhos, kimilerine göre tabip Erasistratos ve komedya şairi Menandros bulunmaktaydı.
Faziletleri ve Vecizeleri
Alim ve gayretli olduğu kadar ihsanda bulunmakta da cömert idi. Felsefecilerin meclisleri için paralar toplardı, sefahat için değil, bilakis itidal ve ilmi musahabeler için. Tiranların tahakkümü altındaki vatanını iki defa hürriyetine kavuşturdu.
Antipatros’un oğlu Kassandros ona büyük hürmet gösterirdi, birinci Ptolemaios da kendisine mektuplar yazmıştı. Atinalılar nezdinde öylesine muteberdi ki Hagnonides onu dinsizlikle itham ettiğinde kendisi taşlanmaktan güçlükle kurtulabildi.
Vecizelerinden hatırda kalanlar şunlardır,
Gemsiz bir ata baktığında intizamsız bir hitabete işaret ederdi.
Sükut eden bir gence hitaben, eğer ahmak olduğun için susuyorsan akıllılık ediyorsun, yok akıllı olduğun halde susuyorsan ahmaklık ediyorsun demiştir.
Sarf edilen bütün şeyler arasında en kıymetlisi zamandır derdi.
Aristippos’un nakline göre Demosthenes hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, bu şehre layıktır, Demades hakkında ise, şehrin fevkindedir cevabını vermiştir.
Kassandros’un oğlu Philippos’a, burnunun kaval gibi doğrudan gözlerine yönelmiş olmasına bakılırsa gözlerinin musiki icra etmemesine şaşırıyorum demiştir.
Zenginliğin sevilmeye ve hayran olunmaya layık olmadığını ispat etmek sadedinde, zengin bir Atinalı olan Kallias’ı ve Tebaili Ismenias’ı misal göstererek, bunlar da Sokrates ve Epameinondas ile aynı şeyleri kullanıyorlar demiştir.
Yabancıları onları tecrübe etmek kastıyla sevmemeliyiz, bilakis onları sevebilmek için tecrübe etmeliyiz derdi.
Ruhun, bedendeki ikameti için pek ağır bir kira ödediğini söylerdi.
Yalanın iftira ve hasetten neşet ettiğini, az bir müddet tahammül bulup tez zamanda zeval bulduğunu söylerdi.
Bir gencin yüzünün kızardığını görünce, müsterih ol, faziletin rengi işte budur demiştir.
Kendi nefsinden hicap duy ki başkalarının huzurunda utanmayasın derdi.
Salih kimseler pek az kanuna muhtaçtır, zira meseleler kanunlara değil, kanunlar meselelere uydurulur derdi.
Haset ehli kimseler diğer insanlardan şu bakımdan daha bedbahttır ki yalnızca kendi musibetlerine değil, başkalarının saadetine de kederlenirler.
bahtlarına değil, başkalarının da talihine [okunamadı]. İnsan hayatını neyin muhafaza ettiği sorulduğunda, iyilikseverlik, mükâfat ve ceza demiştir. İtibarın sohbet ve iltimas ile değil, bilfiil eylem ile kazanılması gerektiğini söylemiştir. Aşkın ne olduğu sual edildiğinde ise, aylak bir ruhun ihtirasıdır, cevabını vermiştir. İnsanın [okunamadı] olmaması gerektiğini,
ne de başkalarını debdebeli libaslar içinde temaşa etmesi icap ettiğini, zira bunların dürüstlükten sapmaya vesile teşkil eylediğini buyurmuştur. Aşkın ifrata varmış, gayriakli bir hâl olduğunu, girişinin ise suhuletli bulunduğunu beyan etmiştir.
BÖLÜM IV. Vasiyeti ve Vefatı
evvelce mabette bulunan adaklar. Mektebin yakınındaki küçük [okunamadı], vaktiyle olduğu gibi [okunamadı], ve alt kısımdaki [okunamadı] yerleştirilsin. Keza mükemmellik ve ihtişam namına hiçbir eksiği bulunmayan bir sunak inşa edilsin.
Nikomakhos’un Praksiteles’in elinden çıkma, tabiî cesametindeki suretinin nihayete erdirilmesini arzu ederim, mezkûr usta işine devam eylesin.
nereyi münasip görürlerse oraya vaz edilsin, [okunamadı]
geri kalan hususların tanzimi, vasiyetnamemde tayin olunduğu veçhile icra edilsin. Mabede ve vakfedilen adaklara dair bu kadarı kâfidir. Stagira’daki mülkü Kallinos’a, kitaplarımın cümlesini ise Neleus’a tevarüs ettiririm.
Bahçeyi, gezinti yolunu ve bahçeye tâbi cümle binaları, aşağıda isimleri zikredilen dostlarıma vasiyet ederim, ta ki orada ilmî meşklerde bulunup felsefeyle iştigal eylesinler, zira insan daima gurbette kalamaz.
Şu şartla ki, onu ferağ etmeyeler veyahut onda müstakil bir hak iddia etmeyeler, bilakis adil bir itimada yakışır veçhile [okunamadı] mülkiyetine riayet edeler. İşbu mülkün müştereken tevarüs etmesini vasiyet ettiğim şahıslar, Neleus, Straton, Kallinos, Demotimos, Melantes, Pankreon ve Nikippos’tur.
Midias ile Pythias’ın oğlu Aristoteles de, eğer [okunamadı] dilerse, bu meclise iştirak eylesin, nâzırların en kıdemlisi onun felsefede elden geldiğince layıkıyla talim görmesine itina göstersin.
Bahçenin en münasip görecekleri bir mahalline defnolunalım, kabirlerimizin üzerine muazzam bir anıt ya da şaşaalı herhangi bir nesne inşa edilmesin.
Böylece cümle umur mezkûr tertip üzere tamama ersin, mabet, anıt, bahçe ve gezinti yolu tamir olunsun.
Orada ikamet eden Pompylos, evvelce eylediği gibi bunların ve diğer işlerin muhafazasıyla alakadar olsun, oradaki zahmet ve meşakkati mukabilinde mezkûr kimseler kendisine riayet eylesin. Azat edilmiş bulunan ve bize sadakatle hizmet eden Pompylos ve [okunamadı] gelince,
bizim mülkiyetimizde olup da [okunamadı]
kendilerinden talep edilen, [okunamadı]
[okunamadı] Laertios tarafından nakledilen vasiyetnamesi bu veçhiledir.
Cümlesi selamet üzredir, lakin hilafına bir ahval zuhur ederse tasarrufumuz şöyledir, haneye ait bulunan cümle emvali, Leon’un oğulları Pankreon ve [okunamadı] tevarüs ettiririm.
Hipparkhos’a [okunamadı] tefviz olunmuş bulunan işbu hususların şu tertip üzere icrasını vasiyet ederim.
Evvelemirde, yazı odası ve oraya ait tezyinat teftiş edilip intizama sokulsun, şayet bunları güzelleştirecek bir şey mülahaza edilirse behemehal yapılsın.
Müteakiben, Aristoteles’in heykeli mabede yerleştirilsin ve diğer adaklar [okunamadı]
bundan maada, onlara mülkleri ve cariyeyi bahşederim. Molon’u ve [okunamadı] azat ederim. Manes ve Kallias ise bahçelerde [okunamadı] sene hizmet ettikten sonra [okunamadı]. Hipparkhos’a üç bin drahmi verilsin. [okunamadı]
[okunamadı] Hipparkhos’un vaktiyle bize pek ziyade faydası dokunduğunu ve şimdilerde talihinin büsbütün battığını görmemiş olsaydık, Melantes ve Pankreon ile müşterek bir tereke tayin ederdik,
lakin kendileriyle onun tek bir hanenin idaresinde imtizaç etmelerinin müşkül olacağını ve Hipparkhos’tan muayyen bir meblağ ahzetmelerinin kendileri namına daha salim bulunacağını takdir eylediğimden, Hipparkhos, Melantes ve Pankreon’un her birine birer talant [okunamadı].
Keza adı geçen işlerin hitamı için muktazi cümle masrafları nâzırlara noksansız ifa eylesin, işbu husus ikmal olunduktan sonra Hipparkhos, şahsıma olan cümle borç ve taahhütlerinden beri ve muaf kılınsın.
Benim namıma Khalkis’ten Hipparkhos’a herhangi bir menfaat husule gelirse, bunu bütünüyle kendi mülkü addedip tasarruf eylesin.
Vasiyetnamemde muharrer hususların nâzırları Strabon, Kallinos, [okunamadı] Klearkhos olsun.
Theophrastos’un mührünü havi vasiyetnamesinin suretleri hıfzolunmuştur, birincisi Hipparkhos’un oğlu [okunamadı] nezdindedir.
Şahitler, Euonymon ahalisinden K规范allippos, Hyba ahalisinden Lysandros, Alopeke ahalisinden Dion. İkinci suret ise mezkûr şahitler huzurunda tasdik edilmiş olup Olympiodoros’un elindedir.
Üçüncüsü Adimantos’un tasarrufunda olup oğlu Androsthenes’e tevdi edilmiştir, şahitler, Kleobulos’un oğlu Aimnestos, Thasoslu Phidion’un oğlu Lysistratos, Lampsakoslu Arkesilaos’un oğlu Strabon, Çömlekçiler Mahallesinden Thesippos’un oğlu Thesippos, Epikephisia ahalisinden [okunamadı] oğlu Dioskorides. Laertios’a nazaran vasiyeti işte bu merkezdedir.
Suidas’ın beyan ettiği veçhile, dimağı ve hayatiyet melekeleri mütemadi telif mesaisiyle zayıflamış olduğundan, seksen beş senelik bir ömrün akabinde, kâmil bir pir iken vefat etmiştir, şakirtlerinden birinin izdivacı münasebetiyle nefsine bir nebze fasıla ve istirahat bahşettiğinde eceli takarrüp etmiştir.
Cicero’nun nakline göre, döşeğinde son nefesini verirken, tabiatın en ziyade hayır işleyebilecek olan insanlara bu denli kısa bir ömür bahşetmişken, geyiklere ve kargalara fevkalade uzun bir hayat lütfetmesinden teessürle şekva eylemiştir, oysa insana daha uzun bir mühlet verilmiş olsaydı, hayatı fünun ve sanatların kemaliyle tezyin edilebilirdi.
Böylece, tam hakikatin ve hikmetin ufkuna vasıl olmuşken göçüp gitmekten muztarip olduğunu dile getirmiştir, sözlerini nihayete erdirirken, zevk ve safanın beyhude olduğunu, yalnızca şana ve şerefe teveccüh edilmesi gerektiğini, zira hayatın beyhudeliğinin getirdiği faydadan daha füzun bulunduğunu ifade etmiştir. Ne yapmanız icap ettiği hususunda sizlere bir nasihat bırakmadım, sizler neyin kâfi ve doğru olduğunu takdir ediniz, diyerek can vermiştir. Şakirtleri hürmeten naşını kabre kadar yayan takip eylemişlerdir.
BÖLÜM V. Telif Eserleri
pek çok Eser, bunlara dair Laertios, her türlü ilimle dolu oldukları için bu Kataloğu vermeyi uygun gördüm, der.
Birinci Analitikler 3, İkinci Analitikler 7, Analitiklerin Tahlili Üzerine 1, Analitiklerin Özeti 1, Türetim Mahalleri 2, Agonistik veya Çetin Argümanlar Teorisi Üzerine, Duyular Üzerine 1, Anaksagoras’a 1, Anaksagoras Üzerine 1, Anaksimenes 1, Arkhelaos Üzerine 1, Tuz, Güherçile, Şap Üzerine 1, Yanıcı Maddeler, Taşlaşabilen Maddeler Üzerine, Çizgiler Üzerine 1, Dinleme Üzerine 2, Rüzgârlar Üzerine 1, Erdemin Farkları Üzerine 1.
Krallık Üzerine 1, Bir Kralın Terbiyesi Üzerine 1, Hayatlar 3,
İhtiyarlık Üzerine 1, Hava Üzerine 1, Arete Üzerine, Şeyler Üzerine 1, Görünüşler Üzerine 1, Hılt, Renk, Et Üzerine 1, Dünyanın Tasviri Üzerine 1, İnsan Üzerine 1, Doktrinler Derlemesi 1, Tanım Üzerine 3, Erotik 1, Aşk Üzerine Bir Başkası 1, Mutluluk Üzerine 1, Şunun Üzerine,
Özet 3, Platon’un Devleti’nin Özeti 2, Canlılardaki Ses Çeşitliliği Üzerine 1, Cins Üzerine 1, Âni Beliren Suretler Üzerine 1, Isırıklar ve Darbeler Üzerine 1, Tusculum 1, THEOPHRASTOS, Hikmet Sahibi Olduğu Söylenen Hayvanlar Üzerine 7,
Kuru Yerlerde Yaşayanlar Üzerine 1, Renk Değiştirenler Üzerine 1, Mağaralarda Yaşayanlar Üzerine 1, Hayvanlar Üzerine 7, Aristoteles’e Göre Haz Üzerine 1, Başka Bir Haz Üzerine 1,
Soğuk Üzerine 1, Baş Dönmesi ve [okunamadı] 3, Ter Üzerine 4, Tasdik ve İnkâr Üzerine 1, Kallisthenes veya Keder Üzerine 1, Zahmetler Üzerine 1, Hareket Üzerine 3, Taşlar Üzerine 1, Bayılma Üzerine 1, Megara Felsefesi Üzerine 1, [okunamadı] 2, Metrodoros Üzerine 1, Yücelik Üzerine 2.
Gökbilim Üzerine, Alfabetik Kanunlar 24, Kanunlar Üzerine 10, Tanımlar 1, Kokular Üzerine 1, Şarap ve Zeytinyağı Üzerine, Önermeler 18, Siyasi Önermeler 6, Muhtelif Hallere Göre Siyasi Önermeler 4, Siyasi Âdetler 4, En İyi Devlet Üzerine 1, Problemler Derlemesi 5.
Donma ve Sıvılaşma Üzerine 1, Ateş Üzerine 2, Felç Üzerine 1, Sofizmler 2, Kıyasların Çözümü Üzerine 1, Topikler 2, Rüyalar Üzerine 1, Fizik Kanunları Üzerine 2, Tabii Sebepler ve Fizik Üzerine 8, Doğa Filozoflarına 1, Tabii Şeyler Üzerine 10, Şüphe Götürmez İman Üzerine 1, Yalın Şüpheler Üzerine 1, Harmonikler 1, Erdem Üzerine 1, Münakaşa Halleri veya Çelişki Üzerine 1.
Hüküm Üzerine 1, Gülünç Olan Üzerine 1, Meridyen 2, Farklar Üzerine 1, İftira Üzerine 1, Övgü Üzerine 1, Tecrübe Üzerine 1, Hayvanlar Üzerine 1, Seçme Üzerine 1, Tanrıların Methiyeleri Üzerine 1, İcat Üzerine 2, Ahlaki Münakaşalar, Tasvirler, Kargaşa Üzerine 1, Kelimelerin Hükmü Üzerine 1,
Riyakârlık Üzerine 1, Peripatetik, Theophrastos Şerhleri 6, Cümleler 16, Fiziğin Özeti 1.
Şükran Üzerine 1, Ahlak 1, Yanlışlık ve Doğruluk Üzerine 1, İlahiyat Tarihi Üzerine 5, Tanrılar Üzerine, Tarihler 4, Aristoteles’in Hayvanlar Üzerine Eserinin Özeti 6, Epikheiremler 2,
Meseleler 3, Krallık Üzerine 2, Sebepler Üzerine 1, Demokritos Üzerine 1, İftira Üzerine, Oluş Üzerine 1, Hayvanların Basireti ve Ahlakı Üzerine 1, Hareket Üzerine 2, Görme Duyusu Üzerine 4, Tanımlar 2, Verilme Üzerine 1, Büyük ve Küçük Üzerine 1, Müzik Üzerine 1, İlahi Saadet Üzerine 1, Akademia Mensuplarına 1, Bir Şehrin Nasıl En İyi Şekilde İskân Edilebileceği Üzerine 1, Şerhler 1, Sicilya’daki Ateşli Kaynama Üzerine 1, Yalan Söyleme Üzerine, Tarih 6, Aritmetik Tarihleri, Büyüme Üzerine 1, Akhikharos 1, Adli Nutuklar 1, Phanias ve Nikanor’a Astykreon Hakkında, Dindarlık Üzerine 1, Şehirler 2, Zamansız Söylevler, Farklı Olan Üzerine 1,
Erdemler veya İtidal Üzerine 1, Kıyasa Dayalı Nutuk Üzerine 1, Gök Üzerine 1, Meyveler ve Hayvanlar. Bütün bunlar, der Laertios, 1182 bölüme baliğ olur, bu kitaplar vasiyetnamesinde emrettiği üzere Neleus’a teslim edilmiştir.
Daha sonra akıbetlerinin ne olduğu, Aristoteles’in Hayatı bahsinde anlatılmıştır.
BÖLÜM I
Lampsakosluydu, babasının adı Arkesilaos idi veya bazılarının dediği gibi [okunamadı], büyük bir mevki sahibiydi, şöhretliydi, der [okunamadı].
Laertios’un naklettiğine göre vasiyeti şu minvaldeydi, Öleceğim vakit için şunları emrediyorum, Theophrastos’un halefiydi, şahsiyeti [okunamadı],
burada yalnızca Platon’dan değil, hocası Aristoteles’ten de ayrılarak, doğa filozofu diye anılmasına sebep olacak şekilde, bütün ilahi kudreti Tabiat’a atfetmiştir.
Pek az değinmiştir, Apollodoros’a göre okulun idaresini 123. Olimpiyatın üçüncü yılında üstlenmiş ve bu vazifede on sekiz yıl kalmıştır. Philadelphos’un oğlu Ptolemaios’a muallimlik etmiş, o da kendisine seksen talent ihsan etmiştir.
BÖLÜM II, Vasiyeti ve Vefatı
Evimdeki şeyleri Lampyrion ve Arkesilaos’a bırakıyorum. Atina’da bulunan paramdan vasiyeti tenfiz edenler öncelikle cenazemin masraflarını ve defin sonrasındaki merasimleri karşılasınlar, ne israfa kaçsınlar ne de hasislik etsinler.
Bu hususların tenfiz memurları olarak vasiyetnamemde şu kimseleri tayin ediyorum, Olympikhos, Aristeides, Mnesigenes, Hippokrates, Epikrates, Gorgylos, Diokles, Lykon, Athanes.
Okulu Lykon’a bırakıyorum, zira diğerleri ya çok yaşlıdır yahut başka işlerle meşguldür.
Geri kalanlar yaptığım bu tercihi tasdik ederlerse münasip bir iş görmüş olurlar.
Aynı şekilde, kendi elimizle yazılmış olanlar müstesna, bütün kitaplarımı, ayrıca bütün kap kacağı, halıları ve ziyafet kadehlerini de ona vasiyet ediyorum. Tenfiz memurları Epikrates’e ve Arkesilaos’un uygun göreceği hizmetkârlardan birine 500 drahmi versinler.
Daippos’un Hiraios namına üstlendiği bütün borçları Lampyrion ve Arkesilaos ödesin.
Gerek Lampyrion’a gerekse vârislere hiçbir borç kalmasın, Lampyrion her türlü yükümlülükten muaf tutulsun, vasiyeti tenfiz edenler kendisine 500 drahmi ile Arkesilaos’un uygun göreceği hizmetkârlardan birini bağışlasın, zira bizimle birlikte pek çok meşakkate katlanmıştır, yiyecek ve giyecek için muhtaç duruma düşmesin.
Diophantos’u, Diokles’i ve Abos’u azat ediyorum. Simmias’ı Arkesilaos’a bırakıyorum. Dromon’u azat ediyorum.
Vasiyeti tenfiz edenler, cenazemin ve diğer hususların masraf hesaplarını çıkarsın, geriye ne kalırsa, ödeme günü hususunda kendisini sıkıştırmamak kaydıyla, Arkesilaos bunu Olympikos’tan alsın.
Straton’un Olympikos ve Aminias ile akdettiği, Tisamenos’un oğlu Philokrates’in nezdinde bulunan mukaveleleri Arkesilaos yerine getirsin.
Kabrime gelince, Arkesilaos, Olympikos ve Lykon nasıl uygun görürse öyle tertip edilsin. Sakızlı Ariston tarafından muhafaza edilen vasiyeti bundan ibarettir.
Öylesine zayıf ve nahif bir bünyeye sahipti ki, vefatı esnasında hiçbir acı hissetmedi.
Laertios bu ismi taşıyan sekiz kişi sayar, Birincisi, İsokrates’in talebesidir. İkincisi, mezkûr filozoftur. Üçüncüsü, Erasistratos’un talebesi olan bir hekimdir. Dördüncüsü, Philippos ve Perseus’un Romalılarla yaptığı savaşları kaleme alan bir tarihçidir. Beşincisi eksiktir. Altıncısı, bir epigram şairidir.
Yedincisi, kadim bir hekimdir. Sekizincisi, İskenderiye’de yaşamış bir Peripatetik (Aristotelesçi) filozoftur.
Arkesilaos geldiğinde, Hikaios, Olympikos ve Epikrates ile geri kalanlar [okunamadı] THEOPHRASTOS. Mektuplar şu şekilde başlar, Straton’dan Arne’ye [okunamadı]
BÖLÜM III. Yazıları.
Suidas, onun pek çok kitap yazdığını söyler, bunların fihristini de şu şekilde verir, Krallık Üzerine 3, Adalet Üzerine 3, Tanrı Üzerine 3, İyi Üzerine 3, İlkeler Üzerine 3, Hayatlar, Saadet Üzerine, Felsefe Üzerine, Yiğitlik Üzerine, Boşluk Üzerine, Gök Üzerine, Nefes Üzerine, İnsan Tabiatı Üzerine, Hastalıklar [okunamadı],
Hükümler Üzerine, Melekeler Üzerine, Açlık ve [okunamadı], Işık ve [okunamadı], İlahi İlham Üzerine, Zaman, Beslenme ve [okunamadı], Mahiyeti Belirsiz Hayvanlar Üzerine, Masalsı Hayvanlar Üzerine, Cinsin Önceliği Üzerine, İcatların Çürütülmesi, Şerhler [okunamadı].
Laertios’un bildirdiğine göre Straton’un ardından makama, Troaslı Astyanaks’ın oğlu, beliğ bir şahsiyet ve çocuk terbiyesinde pek mahir olan Lykon geçmiştir.
Ayrıca Mantıkçı Pantheides’i de dinlemiştir. Atların hem geme hem de mahmuza ihtiyacı olduğu gibi, çocuklarda da hem hicap hem de gayret bulunması gerektiğini söylerdi. Kendisinin tumturaklı üslubuna şu misal gösterilir,
Fakir bir genç kız hakkında şöyle demiştir, Genç bir kız, cehiz noksanlığı sebebiyle gençliğinin çiçek açtığı çağı aştığında, ana babasına ağır bir yük olur.
Bu sebepledir ki Antigonos onun hakkında, Nefis bir elmanın rayihası ve hoşluğu bir başkasına aktarılamayacağı gibi, onun söylediği her şey de bizzat kendi ağzından dinlenmelidir, demiştir.
Kelamındaki bu tatlılıktan ötürü ismine bir harf ilave etmişler, ona tatlılık manasına gelen Glykon demişlerdir. Üslup bakımından kendisiyle pek büyük bir tezat teşkil ederdi, Vakti zamanında tahsil görmedikleri için hayıflanan ve o günlerin geri gelmesini arzulayan kimselerle şöyle latife ederdi, Geçmişteki ihmallerini gecikmiş bir nedametle telafi etmeye çalışanların, bu arzularının imkânsızlığının pekâlâ farkında olduklarını söylerdi.
Bunu fiilen gerçekleştirmeye yeltenenlerin ise, doğru bir çizginin tabiatını eğri bir cetvele uydurmaya çalışan yahut bulanık bir suda ya da netliği bozulmuş bir aynada kendi yüzlerini seyreden kimseler misali, bütün akıl melekesini yitirdiklerini ifade ederdi. Forumdaki umumi müsabakaların çelengi için pek çok kimsenin heves ettiğini, lakin Olimpiyat çelengini arzulayanların pek az olduğunu yahut hiç bulunmadığını söylerdi. Verdiği öğütlerle Atinalılara defalarca büyük faydalar sağladı. Kılık kıyafetinde intizama öylesine düşkündü ki, Hermippos’un naklettiğine nazaran, son derece kıymetli ve zarif bir üstlük giyerdi. Bütün beden talimlerinde fevkalade mahirdi, çevikti ve karystoslu Antigonos’un tasdik ettiği üzere, ince kulaklı ve sağlam yapılı olduğundan bir güreşçiye gayet uygun bir endama sahipti, bu sebeple kendi memleketinde Elis oyunlarını icra eder ve top oynardı. Kendisine pek çok şey temin eden Eumenes ve Attalos ile herkesten ziyade samimiydi.
Antiokhos da kendisiyle birlikte yaşamasını arzu etmiş, fakat buna muvaffak olamamıştır. Peripatetik (Aristotelesçi) Hieronymos’a öylesine hasımdı ki, mukaddes bir günde (ki bundan Arkesilaos’un Hayatı bahsinde söz edilmiştir) yalnızca onun yanına gitmekten imtina etmiştir. Bize karşı gösterilmesi icap eden hürmet hususunda, Plutarkhos da böyle der.
BÖLÜM I. Hayatı.
Hatipleri kurbağalara benzetirdi, zira derdi ki, bu kurbağalar suda yaşar, hatipler ise su saatinin akıttığı suyla ömür sürer. Vasiyetnamesinde emrettiği üzere, 127. Olimpiyatta Straton’un halefi olarak mektebin başına geçmiş ve kırk yıl boyunca mektebin reisliğini deruhte etmiştir.
BÖLÜM II. Vasiyeti ve Vefatı.
Laertios onun şu mealdeki vasiyetnamesini nakleder,
Şayet bu hastalıktan kurtulamazsam, tere惆emi şu şekilde tasarruf ediyorum, Evimde bulunan her şeyi Astyanaks ve Lykon kardeşlere vasiyet ediyorum, Atina’da herhangi bir kimseye olan borcum ile cenazemin ve defin merasimimin bütün masrafları bundan ödenecektir.
Şehirde ve Aigina’da bulunan mülklerimi Lykon’a bırakıyorum, zira kendisi bizim ismimizi taşımaktadır, bizimle uzun müddet ve bizi ziyadesiyle memnun edecek surette, âdeta bir evlat makamına layık olarak yaşamıştır.
Peripatos’u, oradan istifade etmek isteyecek dostlarıma bırakıyorum, bunlar Bulon, Kallinos, Ariston, Amphion, Lykon, Python, Aristomakhos, Herakleios, Lykomedes ve hısmım Lykon’dur.
Aralarından, bu vazifede sebat edeceğine ve onu en layıkıyla yerine getireceğine kani oldukları kimseyi o makama tayin etsinler, diğer dostlarım da hem benim hatırım hem de mekânın selameti namına bunu tasdik etsinler. Cenazem ve cesedimin yakılması işi Bulon ve Kallinos marifetiyle öyle tertip edilsin ki, ne israfa kaçılsın ne de hasislik edilsin.
Aigina’daki mülkümden, vefatımın ardından Lykon, gençlere yetecek miktarda zeytinyağı versin ki, bu sayede hem benim hem de bana hürmet gösteren kimsenin hatırası muhafaza edilsin.
Heykelimi diksinler ve bunun dikilmesi için münasip bir yer intihap etsinler, bu hususta Diophantos ile Demetrios’un oğlu Herakleides onlara muavenet etsin.
Şehirdeki iradımdan Lykon, onun ayrılışından sonra adını zikrettiğim bütün kimselere olan borçları tediyede bulunsun, müteakiben Bulon ile Kallinos’un hissesi ve cenazemin masrafları karşılansın.
Aralarında ortak kalsın diye bıraktığım ev eşyaları oradan kaldırılsın.
Hekimler Pasithemis ve Midas, bana gösterdikleri ihtimam ve maharetleri sebebiyle taltif edilip mükâfatlandırılsın.
Kallinos’un oğluna iki adet Therikles çanağı, eşine ise iki kadeh, bir ince halı, bir kaba dokuma halı, bir yatak örtüsü ve kadirbilmez görünmeyelim diye kalanların en iyilerinden iki sedir yatağı bırakıyorum. Bana hizmet edenlere gelince, şöyle vasiyet ediyorum, Uzun zamandır hür olan Demetrios’un azatlık bedelini bağışlıyorum, kendisine beş mina ile bir pelerin ve bir ceket ihsan ediyorum, benimle birlikte pek çok meşakkate katlandığı için kendisine gereken zaruri ihtiyaçlar layıkıyla karşılansın.
Khalkedonlu Kriton’un azatlık bedelini bağışlıyorum, ayrıca kendisine dört mina ihsan ediyorum. Mikros’u da azat ediyorum, onu Lykon yetiştirsin ve altı yıl sonra kendisine [okunamadı].
Aynı şekilde Khares’i de azat ediyorum, onu da Lykon yetiştirsin, kendisine iki mina ile yayımlanmış kitaplarımı veriyorum, yayımlanmamış olanların geri kalanı ise Kallinos’a verilsin ve o da bunların basımıyla özenle alakadar olsun.
Azatlı Syros’a dört mina ile Menodora’yı veriyorum, şayet bana bir borcu varsa onu da bağışlıyorum.
Hilara’ya beş mina, kaba bir yatak örtüsü, iki sedir yatağı, bir halı ve kendi seçeceği yatağı veriyorum.
Mikros’un annesini, Noemon’u, Dion’u, Theon’u, Euphranor’u ve Hermias’ı da azat ediyorum, Agatho’yu da iki yıl daha hizmet ettikten sonra, tahtırevan taşıyıcıları Ophelio ile Possidonios’u da dört yıl daha hizmet ettikten sonra serbest bırakılmalarını vasiyet ediyorum. Ayrıca Demetrios, Kriton ve Syros’un her birine, Lykon’un uygun göreceği birer yatak ve örtü veriyorum.
Bunları onlara, vazifelerine tevdi edilen hususları ifa ederken sadakat gösterdikleri için ihsan ediyorum.
Defnime gelince, Lykon ister burada ister memlekette olmasını arzu etsin, onun dilediği gibi olsun, zira bizzat ben yapmışım gibi onun da en münasip olanı yapacağına kaniyim.
Bunlar sadakatle yerine getirilsin, vasiyetimin hükümleri baki kalsın. Şahitler, Kallinos, Hermioneli [okunamadı], Khioslu Ariston, Paianialı Euphronios.
Böylece, der Laertios, ilme ve insanlığa dair her hususu bilgelikle idare etmiş olup tedbiri ve dikkati vasiyetini tanzim etmeye kadar uzanmıştı, öyle ki bu bakımdan dahi ciddiyetle taklit edilmeye layıktır.
Yetmiş dört yaşında, gut hastalığından vefat etti.
Kendi ismini taşıyan dört kişi vardı. Birincisi, Gal’in Hayatı’nda zikredilen bir Pisagorcu. İkincisi, bu Peripatetik (Aristotelesçi). Üçüncüsü bir epik şair. Dördüncüsü bir epigram şairi. Lykon’un ardılı Ariston oldu.
Daha faydalı olanların maişet sıkıntısı çekmemesi adına altmış yaşını aşan herkesin öldürülmesini emreden kanunuyla meşhur Keos adasındandı. Strabon’un bildirdiğine göre, evvelce dört şehri vardı, şimdi ise diğerlerinin nakledildiği Ioulis ve Karthaia olmak üzere geriye yalnızca ikisi kalmıştır, Poieessa Karthaia’ya, Koresia ise Ioulis’e aktarılmıştır.
Ariston, Ioulis’te doğdu, Lykon’un dinleyicisiydi ve Cicero, Plutarkhos ile İskenderiyeli Klemens’in teyit ettiği üzere, Peripatetik (Aristotelesçi) okulun idaresinde onun ardılı oldu.
Borysthenesli Bion’un büyük bir takipçisiydi. Cicero onun zarif ve nüktedan olduğunu söyler.
Strabon tarafından zikredilen Nil Üzerine bir risale ile Athenaios tarafından sıkça aktarılan Aşk Teşbihleri adlı eseri kaleme almıştır.
Aşk Teşbihleri’nin ikinci kitabında, Akademiyacı Polemon’un ziyafetlerde yalnızca o an için değil, ertesi gün için de hoş gelecek ikramların sunulmasını tavsiye ettiğini söyler. Aşk Teşbihleri’nin aynı kitabında, Atinalı yaşını başını almış ve kendini yakışıklı zannetmek isteyen Doros adında biri hakkında şu sözleri tatbik etmiştir,
Zengin hediyeler şüphesiz baştan çıkarabilir Ve senin [okunamadı] da ele verir.
Aşk Teşbihleri’nin ikincisinde, kadim insanların şarabın buharlarının sebep olduğu ağrıya karşı iyi geldiğini düşünerek başlarını bağladıklarını, sonradan daha fazla zarafet için çelenkler kullandıklarını söyler.
Laertios, Panaitios ve Sosikrates’in şehadetine dayanarak, Khioslu Stoacı Ariston’a atfedilen tüm yazıların (mektuplar müstesna) Peripatetik (Aristotelesçi) Ariston’a ait olduğunu iddia eder. Eserlerinin başlıkları şunlardır, Teşvik Ediciler 2 kitap, Zenon’un Doktrini Üzerine, Skolastik Diyaloglar 6 kitap,
Bilgelik Üzerine İncelemeler 7 kitap, Erotik İncelemeler, Kibir Üzerine Şerhler, Şerhler 15 kitap, Hatırat 3 kitap, Khreialar 11 kitap, Hatiplere Karşı, Alexinos’un İtirazları, Diyalektikçilere Karşı 3 kitap, Odysseus’tan Dolon’a, Kleanthes’e Mektuplar 4 kitap.
Kritolaos
Şehrin inşasının 534. yılında, [okunamadı] denk gelen zamanda Atinalıların elçisi olarak Roma’ya gitti.
Retoriği bir sanattan ziyade bir hile olarak kullanıldığı gerekçesiyle mahkûm etti.
Kritolaos, Plutarkhos’a göre Likya’nın mühim bir sahil kenti olan Phaselisliydi. Ariston’un [okunamadı] idi ve Cicero, Plutarkhos ile İskenderiyeli Klemens’in teyit ettiği gibi okulda onun ardılı oldu.
Diodoros
Kritolaos’un talebesiydi ve İskenderiyeli Klemens’in ifadelerinden anlaşıldığı üzere okulda onun ardılı oldu, Klemens onun acı hissetmemeyi dürüstlükle birleştirdiğini ekler. Kendisinden Cicero bahseder, ne kadar süre ders verdiği ya da yerine kimin geçtiği ise meçhuldür.
YEDİNCİ BÖLÜM, Kinik Filozofları İhtiva Eder
Hayatı
Kinikler, Sokrates'in çömezi olup efendisinin bilhassa tahammül ve meşakkate dair nutuklarından hoşnut kalarak bu mezhebi tesis eden Antisthenes'ten neşet etmiştir. Atina'da doğmuştur, babası da kendi gibi Antisthenes adında bir Atinalı, validesi ise bir Trakyalı yahut Plutarkhos'a göre bir Frigyalı idi. Kendisine validesinin bir yabancı olduğunu ayıplayarak yüzüne vuranlara karşı onu müdafaa etmek için, Tanrıların Anası Kibele'nin de bir Frigyalı olduğu cevabını vermiştir.
Aynı veçhile Atinalıların yerli ahali olmakla övünmelerini de tezyif etmiş, salyangozlardan ve çekirgelerden daha asil bir yanı bulunmadıklarını söylemiştir.
Ne de Sokrates ona daha az itibar etmiştir, bilakis Tanagra Muharebesi'nde yiğitçe cenk ettiğini işittiğinde onun hakkında şöyle demiştir, Her iki ebeveyni de Atinalı olan bir kimsenin böylesine mükemmel bir zat peydahlayamayacağını bilirdim.
Evvelemirde hatip Gorgias'ı dinlemiştir, bu sebeptendir ki diyalogları, esasen hakikat ve nasihatten ibaret retorik bir üslupla kaleme alınmıştır.
Hermippos'un rivayetine göre, Isthmia Cemiyeti'nde umumun huzurunda Atinalıları, Thebailileri ve Lakedaimonluları hem meth ü sena hem de tezyif eden nutuklar irat ederdi. Lakin yurttaşların ekseriyetle oraya geldiğini görünce bundan imtina etmiştir.
Akabinde kendini Sokrates'e vermiş ve onun tedrisatında öyle ziyade terakki eylemiştir ki, kendi talebelerine de o muallimin maiyetinde kendisiyle hemhal çömezler olmalarını salık vermiştir.
Pireus'ta ikamet eder ve Sokrates'i dinlemek gayesiyle her gün kırk stadia yol teperdi.
Daha Sokrates'in çömezi iken dahi sefil bir kisveye bürünmeye meyletmişti, nitekim bir defasında kaftanının yırtık kısmını dışa çevirmiş, Sokrates bunu fark ederek şöyle demiştir, Şu delikten kibrin sırıttığını görüyorum; yahut Aelianus'un rivayetiyle, Bu gösterişi bizim huzurumuzda da mı edersin?
Sokrates'in vefatı üzerine, Anytos'un sürgününe ve Meletos'un idamına vesile olmuştur, zira Meletos, Sokrates'in şöhretiyle Atina'ya davet olunmuş birtakım Karadenizli gençlere tesadüf ettiğinde, onları Anytos'a götürüp onun Sokrates'ten daha bilge olduğunu söylemiş, bunun üzerine etraftakiler infiale kapılarak her ikisini de şehirden tardetmiştir, ki bunlardan Sokrates'in Hayatı bahsinde evvelce bahsedilmişti.
Mezhebini Tesisi
Kendisinden tahammül ve hissizliği öğrendiği Sokrates vefat edince, felsefeye dair hasbihal etmek için en münasip mahal addettiği Atina surlarının hemen haricindeki Kynosarges jimnazyumunu intihap etmiştir.
Bu mevki şu hadise sebebiyle bu namı almıştır, Atinalı Didymos kendi hanesinde kurban takdim ederken, civarda bulunan beyaz bir köpek kurbanı kapmış, onunla birlikte kaçarak başka bir yere bırakmıştır. Bundan ziyadesiyle müteessir olan Didymos kahine danışmış, kahin de köpeğin kurbanı bıraktığı yere bir mabet inşa etmesini ve bunu Herakles'e vakfetmesini emretmiştir, buraya da Beyaz Köpeğin Mabedi manasında Kynosarges denilmiştir, onun takipçilerine de Kinikler ve mezheplerini tasvip etmeyenlerce Köpekler namı verilmiştir, Antisthenes'in bizzat kendisine ise Samimi Köpek tesmiye olunmuştur.
Diokles'in beyanına göre, köhne ve sefil harmanisini ilk defa ikiye katlayıp bir kaftan olmaksızın tek başına giyen o olmuştur, keza bir asa ve dağarcık taşırdı, Neanthes ise tek kat harmaniyi ilk kullananın o olduğunu söyler.
Sosikrates haleflerine dair eserinin üçüncü cildinde, Aspendoslu Diodoros'un sakal bıraktığını, bir asa ve azık torbası taşıdığını ifade eder.
Hükümleri şunlardır, Fazilet taallüm ile iktisap olunabilir ve faziletli olan kimseler asildir.
Fazilet, Sokratesvari bir cesaretten maada hiçbir şeye muhtaç olmaksızın saadet için bizatihi kifayet eder.
Fazilet amellerden müteşekkildir, çok lafa ve derin malumata muhtaç değildir, hikmet için bizatihi kafidir, diğer umum hususların buna taalluku vardır. Bednamlık hayırlıdır ve meşakkate muadildir, keza bilge bir kimesne devleti meriyetteki kanunlara göre değil, fazilete tevfikan idare etmelidir.
Bilge bir adam zürriyet sahibi olmak için güzel kadınları intihap edebilir ve sevebilir, zira neyin sevilmesi icap ettiğini yalnızca bilge bir kimse bilir. Diokles şunları da ilave eder, Bilge adama hiçbir şey gayritabii gelmez. İyi bir adam sevilmeye layıktır. Faziletli kimseler dosttur. Cenk vakti cesur ve adil kimselerin muavenetine müracaat olunmalıdır.
Fazilet asla elimizden alınamayacak bir zırhtır, Az adamla umum şerirleri püskürtmek, çok adamla birkaç iyiye galebe çalmaya didinmekten evladır.
Düşmanlarınızı tarassut ediniz, zira kusurlarınızı ilk onlar teşhis eder. Adil bir adama komşudan daha ziyade itibar ediniz.
Aynı fazilet hem erkeğe hem de kadına aittir. Şerefli olanlar iyi, şerefsiz olanlar kemdir. Bütün eşyayı ecnebi addediniz.
Hikmet en muhkem istihkamdır, zira ne yıkılır ne de ona hıyanet edilebilir. Bu zaptedilmez hakikatler üzerine tefekkür hisarları inşa eylemeliyiz.
Aulus Gellius, onun hazzı en büyük şer addettiğini, bu sebepten Hazza ram olmaktansa çıldırmayı yeğlerim dediğini nakleder.
Kiniklerin umumi efkarına gelince, ki onlar bunu salt bir hayat tarzı değil, hakiki bir felsefe mezhebi addederlerdi, mezkur fikirler şunlardır.
Khioslu Ariston gibi onlar da diyalektik ile fiziği ıskat edip yalnızca ahlakı kabul etmişlerdir, nitekim bazılarının Sokrates'e atfettiğini Diokles Diogenes'e hamletmiş ve onun da aynı kelamı sarfettiğini teyit eylemiştir, Tahkik etmemiz icap eden şudur,
Ne hayır ve ne şer dolmuşsa hanemize,
Keza serbest sanatları da reddetmişlerdir.
Nitekim Antisthenes, itidale nail olanların, zihinleri başka şeylerle çelinmesin deyu ilim tahsil etmemeleri icap ettiğini söylemiştir. Hendese, musiki ve emsalini dahi külliyen ıskat eylemişlerdir.
Bundandır ki Diogenes, kendisine bir saat gösteren birine, Akşam yemeğini geciktirmemek namına pek mükemmel bir icat demiştir. Kendisine musiki icra eden birine ise şöyle seslenmiştir,
Hikmet muhafaza eder en azim beldeleri, Musiki sevk edemez bir tek sefil haneyi.
Onlar da Stoacılar gibi, Antisthenes'in Herakles adlı eserinde belirttiği üzere, erdeme göre yaşamanın saadet olduğunu ikrar etmişlerdir, zira bu iki mezhep arasında bir tür akrabalık mevcuttur; nitekim Stoacılar kinizmin erdeme giden en kestirme yol olduğunu ileri sürmüş ve Kitionlu Zenon da böyle yaşamıştır.
Beslenmeleri kıt kanaatti, gıdaları yalnızca tabiatın iktizalarını karşılayacak neviden ibaretti, abaları sefildi, zenginliği, şan ve şerefi, asilliği hakir görürlerdi.
Aralarından bazıları yalnızca otlar ve soğuk su ile beslenir, bulabildikleri sığınaklarda veya hiçbir şeye muhtaç olmamanın tanrılara mahsus olduğunu ve en az şeye ihtiyaç duyanların tanrılara en çok yaklaşanlar sayılacağını iddia eden Diogenes gibi fıçılarda yaşarlardı.
Yine Antisthenes'in Herakles eserine istinaden erdemin öğrenim ile elde edilebileceğini ve asla kaybedilemeyeceğini, bilge bir insanın sevilmeye layık olduğunu, asla günah işlemediğini, kendi gibilere dost olup talihe hiçbir surette bel bağlamadığını kabul ederlerdi. Sakızlı Aristo ile birlikte erdem ile rezillik arasındaki bütün vasat halleri hükümsüz saydılar.
Bölüm II. Vecizeleri
Onun vecizelerinden hatırda kalanlar şunlardır, biri Yunan, diğeri barbar olan Herakles ve Kyros örnekleriyle meşakkatin iyi bir şey olduğunu ispat etmiştir.
Sözü ilk defa şu şekilde tarif etmiştir, söz, olanı yahut olmuş olanı bildirendir.
Pontus'tan gelip talebesi olmak isteyen ve yanında ne getirmesi gerektiğini soran bir adama, yeni bir kitap, yeni bir kalem ve yeni bir zihin [okunamadı] cevabını vermiştir.
Nasıl bir kadınla evlenmesi gerektiğini soran birine, güzel olursa umumun malı olur, çirkin olursa azap olur demiştir.
Platon'un kendisi hakkında fena konuştuğunu işittiğinde, iyilik edip de hakkında fena konuşulması hükümdarlara yaraşır bir haldir demiştir.
Orfeus ayinlerine kabul edildiğinde, rahibin bu merasime dahil olanların öte dünyada pek çok nimete nail olacaklarını söylemesi üzerine, öyleyse sen niçin ölmüyorsun demiştir.
Kendisini ana babasının ikisinin de hür olmamasıyla ayıplayan birine, benimkilerin ikisi de güreşçi değildi ama ben güreşçiyim demiştir.
Niçin az talebesi olduğu sorulduğunda, onları gümüş bir asayla kovuyorum demiştir.
Talebelerini niçin bu kadar sert azarladığı sorulduğunda, hekimler de hastalara öyle muamele eder demiştir.
Kaçan bir zaniyi gördüğünde, talihsiz adam, tek bir metelik uğruna ne büyük tehlikelerden kurtulabilirdin demiştir.
Hekaton'un naklettiğine göre, dalkavukların arasına düşmektense kargaların arasına düşmek evladır, zira kargalar yalnızca ölüleri, dalkavuklar ise dirileri yutar demiştir.
İnsan için en büyük saadetin ne olduğu sorulduğunda, refah içinde ölmek cevabını vermiştir.
Notlarını kaybettiğinden yakınan bir dostuna, onları kitaba değil zihnine yazmalıydın demiştir.
Pas demiri nasıl kemirirse, haset de hasetçi insanı öyle tüketir demiştir.
Asla ölmek istemeyenler, dindar ve adil yaşamalıdır demiştir.
Şehirlerin, iyiyi kötüden ayırt edemedikleri vakit helak olduğunu söylemiştir.
Kötü niyetli kimseler tarafından övüldüğünde, ne fenalık ettim acaba diye kederleniyorum demiştir.
Birbirleriyle imtizaç etmiş kardeşlerin beraberliğinin her türlü surdan daha muhkem olduğunu söylemiştir.
Gemi kazasına uğradığımızda yüzerek beraberimizde götürebileceğimiz neviden azık taşımamız gerektiğini söylemiştir.
Fasık kimselerle oturup kalktığı için kendisini ayıplayanlara, hekimler de hastalarla oturup kalkar, yine de kendileri hasta olmaz cevabını vermiştir.
Buğdayı tohumdan ayırıp savaşta da işe yaramaz kişileri saf dışı bırakırken, bir devlette fena adamların kökünü kazımamanın abesle iştigal olduğunu söylemiştir.
Felsefeden ne kazandığı sorulduğunda, kendi kendimle hasbihal edebilme kudretini cevabını vermiştir.
Bir ziyafette kendisine şarkı söyle diyen kimseye, öyleyse sen de kaval çal mukabelesinde bulunmuştur.
Diogenes kendisinden bir kaftan istediğinde, abasını iki kat yapmasını tembihlemiştir.
En lüzumlu ilmin ne olduğu sorulduğunda, kötülüğü unutmayı öğreten ilimdir demiştir.
Hakarete uğrayanlara, bunu üzerlerine taş atılmışçasına büyük bir metanetle göğüslemelerini tavsiye etmiştir.
Gururlu olduğu gerekçesiyle Platon ile alay etmiştir, bir temaşa esnasında mağrurane yürüyen bir atı görüp Platon'a dönerek, bana öyle geliyor ki bu atın rolünü pekala sen ifa ederdin demiştir.
Bunu söylemesinin sebebi, Platon'un da o esnada atı methetmiş olmasıdır.
Başka bir gün Platon'u hasta yatağında ziyaret ettiğinde ve içine kustuğu leğene baktığında, burada safrayı görüyorum lakin kibri göremiyorum demiştir.
Atinalılara atları sevdikleri gibi eşekleri de sevmelerini tavsiye etmiş, bunu saçma bulduklarında ise, sizler de el kaldırmaktan başka bir şey bilmeyen kimseleri orduya kumandan tayin ediyorsunuz demiştir.
Kendisine, herkes seni methediyor diyene, hayırdır, ne kötülük işledim ki cevabını vermiştir.
Phanias'ın nakline göre, iyi ve dürüst bir insan olmak için ne yapması gerektiğini sual eden birine, sahip olduğun kusurlardan kaçınman gerektiğini irfan sahibi kimselerden öğrenirsen demiştir.
Debdebeli ve lezzet dolu bir hayatı metheden bir kimseye, düşmanlarımın evlatları zevkusefa içinde yaşasın demiştir.
Kendi heykelinin kendisinden daha yakışıklı yapılmasını arzu eden bir gence, şayet tunç dile gelebilseydi neyle iftihar ederdi dersin sualini yöneltmiş, diğerinin güzel endamıyla cevabını vermesi üzerine, o halde cansız bir mahlukun gururlanacağı şeyle iftihar etmekten haya duymaz mısın mukabelesinde bulunmuştur.
Pontuslu bir genç, tuzlu balık yüklü gemisi limana varır varmaz ihtiyacını karşılayacağına dair ona söz vermişti, bunun üzerine onu bir uncu kadına götürdü, heybesini doldurtup oradan ayrıldı, kadının arkasından para için seslenmesi üzerine, "Gemisi gelir gelmez bu genç sana ödeme yapacaktır" dedi.
Ne vakit şatafatlı giyinmiş bir kadın görse evine gider, kocasına atını ve silahlarını meydana çıkarmasını emrederdi, zira böyle bir donanıma sahipse kadına bu tür serbestlikleri tanıyabileceğini, böylece doğacak hakaret ve fenalıkları defetmeye daha muktedir olacağını, aksi takdirde ise kadının üzerindeki o debdebeli giysileri çıkarması gerektiğini söylerdi.
Ne meclisin yarensiz, ne de zenginliğin faziletsiz hoşa gideceğini söylerdi.
Kapıdan girmeyen hazların kapıdan çıkmaması gerektiğini, bir haz uğruna düştüğümüz taşkınlıkları cezalandırmak adına çöpleme otu yahut açlık yoluyla defedilmesi icap ettiğini söylerdi.
Başkalarından korkanın bir köle olduğunu söylerdi.
Muhteris bir kimsenin asla iyi bir insan, bir hükümdar yahut hür bir adam olamayacağını söylerdi.
Bir şölenin ne olduğu sorulduğunda, [okunamadı] kendisi bilmese dahi bir köleden daha iyi giyinmiş olmadığını söylerdi. [okunamadı] cellatlar yalnızca suçluları ölüme mahkûm eder, müstebitler ise masumları; mülk sahibinin değil, galibin elindedir.
Bize karşı çıkana mukabele etmememiz, bilakis onu terbiye etmemiz gerektiğini ifade ederdi, zira bir mecnun, bir başkasının da cinnet getirmesiyle şifa bulmaz.
İnsanın daima aklını yahut bir urganı hazır bulundurması gerektiğini söylerdi.
Tebaililerin bir muharebedeki muvaffakiyetleriyle pek gururlandıklarını görünce, efendilerini alt ettiklerinde bayram eden mektep çocuklarına benzediklerini söyledi.
Bir kavalcıyı öven kimselere, "Fakat zannımca iyi bir adam olsaydı, asla bu kadar mahir bir kavalcı olamazdı" dedi.
BÖLÜM IV. Eserleri
Eserleri on cilttir, [okunamadı] Bir Müdafaa, Hukukçular Üzerine, İsokrates'e Karşı Yahut Lysias Yahut İsokrates, İsokrates'in Eserine Karşı.
İkinci Cilt, Hayvanların Tabiatı Üzerine, Çocuklar Yahut Evlilik Üzerine, Aşk Üzerine, Sofistler Üzerine, Fizyognomi Üzerine, [okunamadı].
Üçüncü Cilt, İyilik Üzerine, Doğruluk Üzerine, Kanun Yahut [okunamadı] Vasi Yahut İtimat Üzerine, Zafer Üzerine, [okunamadı].
Dördüncü Cilt, [okunamadı].
Yedinci Cilt, İsimler Üzerine beş kitap, Sual ve Cevap Üzerine, Ölüm Üzerine, Sanı ve İlim Üzerine dört kitap, Doğa Üzerine iki kitap, Doğaya Dair Sual iki kitap, Mütalaalar yahut Eristik, Tahsile Dair Meseleler, Musiki, Müfessirler, Homeros, Adaletsizlik Üzerine, Casus Üzerine.
Dokuzuncu Cilt, Odysseia Üzerine, Asa Yahut Telemakhos, Helena ve Penelopeia Üzerine.
Laertios'un bildirdiğine göre yazdıkları bunlardan ibaretti, Timon ise eserlerinin çokluğuyla alay ederek onu hünerli bir lafazan diye nitelemiştir. Sokratesçi mektuplar meyanında bir adet de mektup yer alır,
Antisthenes'ten Aristippos'a, Sicilya ziyafetlerinde vakit öldürmektense, kendi memleketinde aza kanaat etmeyi yeğlemek icap eder, erdemli bir kimsenin en büyük meziyeti zenginliği hiçe saymaktır, böyle elde edilen servet kalıcı olmaz, hakiki bir kimse de buna tamah etmez, bilhassa, sana tavsiyem Syrakousai'yi terk etmendir, fakat bazılarının rivayet ettiği üzere hazza müptela isen ve layık olmayan nesnelerin peşinde koşuyorsan, Antikyra'ya git ve çöpleme otu içerek kendini tedavi et, zira bu Dionysios'un şarabından evladır, o şarap cinnet getirir, bu ot ise onu teskin eder, böylece sıhhat ve basiret illetten ve cehaletten ne derece üstünse, sen de şu an sürdüğün sefahatten o nispette kurtulmuş olursun. Elveda.
BÖLÜM V. Vefatı
Laertios'un naklettiğine göre bir hastalık sebebiyle vefat etti.
Ölüm döşeğindeyken Diogenes yanına geldi, Antisthenes'in "Beni bu azaptan kim kurtaracak?" diye feryat etmesi üzerine, ona bir hançer göstererek dilediği takdirde bunun kurtaracağını söyledi.
Onu Sokrates'in bütün talebelerinin fevkinde tutarlardı, zira öylesine keskin ve tatlı bir belagate sahipti ki, her insanı dilediği tarafa sevk edebilirdi.
Bu ismi taşıyan üç kişi daha mevcuttur, biri Herakleitosçu bir filozof, ikincisi Ephesoslu, üçüncüsü ise Rhodoslu bir tarihçidir.
DİOGENES
Vatanı, Ana Babası, Yaşadığı Devir, Sürgünü.
Babasının adı Hikesios yahut başkalarının zikrettiği üzere İketas idi, mesleği ise sarraflıktı.
Doksan yaşında vuku bulan ve Hegesias'ın arkhonluğu devrinde yüz on dördüncü Olimpiyat'ın ilk yılına rastlayan vefatından yapılan hesaba göre, doksan birinci Olimpiyat'ın takriben üçüncü senesinde dünyaya gelmiştir.
Suidas, ilk evvel Sinope'li bir Pontuslu olarak anıldığını zikreder. Diokles'in bildirdiğine göre babası alenen sarraflık yaparken sahte sikke basmak cürmüyle yakalanmış ve bunun üzerine firar etmiştir.
Lakin Euboulides, Diogenes'in bizzat bu işi işlediğini ve babasıyla birlikte firar ettiğini söyler, nitekim Diogenes Pordalos adlı eserinde bunu bizzat ikrar etmektedir.
Bazıları ise darphane nazırlığına getirildiğinde, işçilerin sevkiyle Apollon'un memleketi olan Delphoi yahut Delos'a giderek kendisine tavsiye edilen şeyi yapıp yapmayacağını kâhine danıştığını rivayet eder, kâhinin sarf ettiği ifade çift manalı olup hem hayat tarzını değiştirmeyi hem de sahte sikke basmayı tazammun etmekteydi. Kâhin buna cevaz verdi.
Diogenes bu kelamı mecazi ve idari manada idrak edemeyerek sikke tağşişine yöneldi, cürmü işlerken yakalanınca da sürgüne gönderildi yahut diğerlerinin dediği gibi korkudan firar etti.
Bazıları ise babasından aldığı paranın ayarını bozduğunu, bu sebeple babasının zindana atıldığını ifade ederler.
[okunamadı] ve orada öldü; oğlu kaçıp Delphi'ye gelerek kâhindan hangi yolla şöhret bulabileceğini sordu ve bunun üzerine mezkûr cevabı aldı.
Ülkesini terk ettiğinde, Manes adındaki uşaklarından biri peşinden gitti, ancak onun sohbetine katlanamayarak yanından kaçtı. Bazıları Diogenes'e uşağın peşine düşmesini salık verince o, "Manes'in Diogenes'e ihtiyacı yokken, Diogenes'in Manes'e ihtiyaç duyması utanç verici olmaz mıydı?" diye karşılık verdi.
Bu herif oradan oraya dolaşarak sonunda Delphi'ye vardı ve orada köpekler tarafından parçalandı.
II. Bölüm: Atina'daki Yaşamı
Laertios'un bildirdiğine göre Atina'ya gelince, Antisthenes'e ve onun tesis ettiği Kinik felsefeye intisap etti.
Antisthenes pek çok kimseyi kendisini dinlemeye davet etmişti, ancak pek az kişi gelince nihayet öfkelenerek kimsenin yanına gelmesine izin vermedi ve Diogenes'in de çekip gitmesini istedi. Diogenes ısrarla gelmeyi sürdürünce, onu azarlayıp tehdit etti ve en sonunda asasıyla ona vurdu. Diogenes ise geri çekilmeyip onu dinleme arzusunu koruyarak, "Vur istersen," dedi, "beni dinlemekten alıkoyacak kadar sert bir odun bulamazsın."
Bazılarının aktardığına göre, hem üzerinde uyuduğu hem de gece gündüz giydiği iki katlı bir harmaniye taşırdı. Herhangi bir yerde uyur ve kamusal alanlarda gezinirdi. Bir keresinde birinden kendisine küçük bir ev bulmasını istemişti, lâkin o kimse bunu talep ettiği kadar çabuk yerine getirmeyince, mektuplarında beyan ettiği üzere, Metroon'da yaşamak için bir fıçıdan faydalandı.
Yazın kavurucu kumda yuvarlanır, kışın ise karla kaplı heykelleri kucaklar, kendini sürekli ıstıraba alıştırırdı. Bir Lakedaimonlu onu kışın ortasında bu vaziyette görünce üşüyüp üşümediğini sordu, Diogenes üşümediğini söylediğinde beriki, "Öyleyse yaptığın şey mühim bir mesele değil," dedi.
Önceleri dilenirdi, buna dair misaller mevcuttur,
Bir defasında bir adamdan şu şekilde dilendi, "Eğer başkalarına verdiysen, bana da ver. Şayet kimseye vermediysen, benimle başla."
Başka bir vakit bir heykellerden dilendi, sebebi sorulduğunda ise, "Geri çevrilmeye daha iyi tahammül edebilmek için," dedi. Katı kalpli bir kimseden bir şey isterken de benzer şekilde davrandı.
Bir dağarcık taşırdı, azığı da bunun içindeydi. Her şeyi her yerde yapardı; yemek yer, uyur ve herhangi bir yerde söyleşirdi. Nitekim bir farenin oraya buraya koştuğunu görünce, karanlıktan rahatsız olmayan, yatacak yer aramayan ve yiyecek konusunda seçici davranmayan bu mahluku göz önüne alarak bundan kendine pay çıkardı.
Karda çıplak ayakla yürür ve çiğ et yemeyi denerdi, lakin muvaffak olamazdı. Başkalarına doğru perdeyi öğretmek maksadıyla seslerini fazlaca yükselten şan hocalarını taklit ettiğini söylerdi.
Bir genç [okunamadı] cezalandırdılar ve Diogenes'e yenisini verdiler.
Ceres ve Venüs'ün vazifelerini kamusal alanda yerine getirirdi ve şöyle derdi, "Keşke açlığımı da karnımı ovarak bu denli kolayca dindirebilseydim." Yemek yerken yanına toplananlara, "Siz köpekler ben yemek yerken neden bekliyorsunuz?" derdi.
[okunamadı] lakin yolda kaptanı Skirpalos olan korsanlar tarafından esir alındı. Orada ne yapabildiği sorulduğunda, "İnsanları yönetmeyi," cevabını verdi ve tellala seslenerek, "Beni bir efendi arayan birine sat," dedi.
Oradan geçmekte olan Xeniades adında biri için, "Beni o adama sat," dedi, "zira onun bir efendiye ihtiyacı var." Xeniades kendisini satın alır almaz ona, "Sana emrettiğim şeyi bihakkın yerine getir," dedi. Xeniades ise meşhur darbımesel mısrasıyla mukabelede bulundu, "Nehirlerin kaynakları tersine akıyor."
IV. Bölüm: Felsefesi
Kanaatlere dair ise, iki türlü temrin bulunduğunu söylerdi; biri ruha, diğeri bedene aittir, şayet bunlardan ilkine kendimizi vakfedersek [okunamadı].
Diogenes şöyle cevap verdi, eğer hasta olup bir hekim satın alsaydınız, onun tavsiyelerine uyar mıydınız, yoksa daha önce olduğu gibi, nehirlerin kaynakları tersine akar mı derdiniz.
Kleomenes’e göre dostları onun bedelini ödeyip azat etmeyi teklif ettiler, fakat o kendilerine ahmak olduklarını söyledi, zira aslanlar bakıcılarının kölesi değil, bilakis bakıcılar aslanların kölesiydi, çünkü köleliğin alameti korkmaktır ve insanlar canavarlardan korkarlar.
Xeniades onu satın aldıktan sonra Korinthos’a götürdü ve ne iş yapabileceğini sordu, o da hür insanlara buyurmayı bildiğini söyledi. Xeniades bu cevaba hayret ederek onu azat etti ve oğullarını onun himayesine bırakıp, öyleyse çocuklarımı al ve onlara buyur, dedi.
Ailesinin idaresini de onun ellerine teslim etti, o da her hususta vazifesini fevkalade güzel yerine getirdi, öyle ki Xeniades evine hayırlı bir koruyucu ruh (genius) getirdiğini söylerdi.
Himayesi altındaki gençlerin güreşçiler gibi talim yapmalarına izin vermez, bunu yalnızca ısınana dek ve sıhhatleri için yapmalarına müsaade ederdi.
Onlara şairlerin pek çok sözünü ve kendisinin bazı deyişlerini ezberletti, bilginin bütününü daha kolay hatırlayabilsinler diye de bunların kısa bir derlemesini hazırladı.
Evde az bir gıdayla yetinerek ve su içerek kendi işlerini görmelerini, sade bir kılıkla, tıraşlı, üstlüksüz, yalınayak ve yolda yürürken kendi içlerine bakarak sükunetle yürümelerini öğretti.
Onları avcılığa da alıştırdı.
Öte yandan onlar da Diogenes’e büyük ihtimam gösterdiler ve onu ana babalarına methettiler.
İskender Perslere karşı sefere çıktığında, pek çok filozof onu selamlamaya geldi, aynı vazifeyi o sırada Korinthos’taki bir jimnazyum olan Kraneion’da aylakça yaşayan ve İskender’i hiç umursamayan Diogenes’ten de beklemekteydi.
Bu sebeple İskender bizzat gidip onu güneşte otururken buldu, Diogenes, İskender’le birlikte gelen büyük kalabalığa bakmak için hafifçe doğruldu, İskender onu selamlayarak kendisinden ne dilediğini sordu, o da benden güneşi esirgememenizi, aramızdan biraz çekilmenizi dilerim, diye cevap verdi.
Bunun üzerine İskender öylesine şaşırdı ve onun bu yüksek ruhuna öylesine hayran kaldı ki, maiyeti dönüşte bu duruma gülerken o, fakat ben, İskender olmasaydım Diogenes olmak isterdim, dedi.
Erkence zihinlerini meşgul ederlerse, erdemin ifasını kolaylaştıran sık tasavvurlar zuhur edecektir, biri diğeri olmadan var olamaz, hem ruh hem de beden bakımından iyi bir meleke [okunamadı] zaruridir.
Erdemin talim ile kolayca kazanıldığını, zanaatkarların ve diğerlerinin pratik sayesinde fevkalade bir maharete hızla erişmelerine, güreşçilerin ve müzisyenlerin bu uğurda harcadıkları mütemadi emeğe göre birbirlerinden üstün olmalarına dayanarak öne sürdü, eğer aynı emeği ruhları için sarf etmiş olsalardı, bu beyhude ve eksik bir gayret olmazdı.
Hayatta hiçbir şeyin talimsiz bihakkın yapılamayacağını ve talimin her şeye galebe çalabileceğini söyledi, zira insanların mutlu yaşayabilecekleri tabii meşakkatleri seçmeleri gerekirken, bilakis [okunamadı] olanı tercih ettiklerini ve kendi ahmaklıkları yüzünden sürekli bir sefalet içinde bulunduklarını belirtti.
Zira hazdan imtina etmek bile, şayet buna alışırsak, son derece zevkli olacaktır, nitekim kendilerini zevk düşkünü bir hayata alıştıranlar bundan büyük bir zahmet ve keder duymadan kopamazlarsa, aksine bir şekilde talim edenler de aynı suhuletle bizzat hazların kendisini hor görürler.
Kanuna tabiat kadar kıymet vermezdi, özgürlüğü her şeyin üstünde tutarak Herakles ile aynı hayat yolunu takip ettiğini teyit ederdi.
Bütün şeylerin bilgeye ait olduğunu iddia eder ve şöyle akıl yürütürdü, her şey tanrılara aittir, tanrılar bilgelerin dostudur, dostlar arasında her şey ortaktır, binaenaleyh her şey bilgelerindir.
Kanuna gelince, kanun olmaksızın bir devletin nizam bulamayacağını savunurdu, zira derdi, bir şehir olmaksızın medeni şeylerin hiçbir faydası olamaz, şehir medeni bir şeydir, şehir olmaksızın kanunun faydası yoktur, binaenaleyh kanun medenidir.
Soykütüğü, şan ve benzeri şeyleri alaya alır, bunların kötülüğün süsleri veya örtüleri olduğunu, yalnızca doğru bir devlet nizamına hürmet edilmesi gerektiğini söylerdi.
Kadınların ortak olması, evliliğin bir kıymetinin bulunmaması, erkek ve kadının diledikleri gibi birbirleriyle münasebette bulunabilmeleri ve netice itibarıyla bütün çocukların ortak olması gerektiğini savunurdu.
Bir mabetten herhangi bir şeyi almanın veya canlı mahluklarla beslenmenin gayrimeşru olmadığını, nitekim diğer milletlerin tatbikatında görüldüğü üzere insan eti yemenin de günah sayılmayacağını öne sürerdi, her şeyin her şeyde ve her şey vasıtasıyla bulunduğunu ilave ederdi.
Ekmekte et, ette ekmek vardır, etin ve ekmeğin bakiyeleri gizli yollardan diğer bedenlere süzülür ve benzer şekilde buharlaşır.
Laertios bunu, şayet bu trajedi ona aitse ve Philiskos’a yahut Pasiphon’a ait değilse diyerek, onun Thyestes adlı bir trajedisinden iktibas eder.
Müziği, geometriyi, astronomiyi ve benzerlerini faydasız ve lüzumsuz bularak reddetti.
BÖLÜM V. Kelam-ı Kibarları (Apophthegmata).
Laertios’un bildirdiğine göre, başkalarını alaya alırken pek mahirdi.
Eukleides’in mektebinin bir mektep (schole) değil, bir hiddet (chole) olduğunu söylerdi, zira diyalektikçiler çekişmeli münakaşalara düşkündü.
Platon’un mektebinin talim (diatribe) değil, heba oluş (katatribe) olduğunu söylerdi.
Dümencilere, hekimlere ve filozoflara baktığında insanın bütün mahlukatın en bilgesi olduğunu, fakat rüya tabircilerine, kahinlere yahut servet ve makamla böbürlenen kimselere baktığında ise insanın her şeyden daha ahmak olduğunu söylerdi.
Hayatta hazır bir cevaba yahut bir urgana sahip olmanın ekseriya faydasını gördüğünü söylerdi.
Büyük bir ziyafette Platon’u zeytin yerken görünce, siz bir bilge olduğunuz ve Sicilya’ya bu tür ziyafetler için gittiğiniz halde, bunlardan tat alabildiniz mi, dedi.
O da cevap verdi, Tanrılar hakkı için Diogenes, orada da diğer şeylerin yanı sıra zeytinle beslendim.
Diogenes mukabele etti, O hâlde Syrakusa’ya gitmene ne lüzum vardı, Attika’da hiç mi zeytin yoktu? Favorinus bu sözü Aristippos’a atfeder ve şunu ekler, İncir yerken onunla karşılaştı ve tadına bak, dedi, diğeri yemeyi sürdürünce, Sana tatmanı buyurmuştum, dedi, silip süpürmeni değil. Platon’un bazı dostlarının huzurunda, Dionysios tarafından Platon’a gönderilen elbiseyi çiğneyerek, Platon’un kibrini ayaklar altına alıyorum, dedi.
Fakat Diogenes, diye cevap verdi Platon, kibri hor gördüğünü sanırken sen kendin ne kadar da kibirlisin! Aelianus bunun Platon tarafından Kinik’e söylendiğini nakleder.
Ciddi bir nutuk irat ederken kimsenin kendisini dinlemeye gelmediğini fark edince şarkı söylemeye başladı, bunun üzerine etrafına toplanan kalabalığı, ciddi meselelere bu denli kayıtsız kalırken böylesi abes şeylere koştukları için azarladı.
İnsanların çelme takmakta yahut tekmelemekte yarıştığını, lakin erdem hususunda kimsenin gayret göstermediğini söyledi.
Odysseus’un uğradığı felaketleri araştırırken kendi dertlerini unutan dilbilgisi âlimlerine, enstrümanlarını akort ederken ruhlarında ahenksiz ihtiraslar barındıran müzisyenlere, gözlerini Güneş’e ve Ay’a dikip ayaklarının dibindekini görmezden gelen matematikçilere, adil sözler söylemeye gayret edip adilce amel etmeyi ihmal eden hatiplere ve nihayetinde her şeyin fevkinde sevdikleri parayı yerip duran haris kimselere hayret ettiğini belirtti.
Kendilerini paradan üstün gördükleri için adil kimseleri öven, fakat yine de zenginleri mesut sayan kimseleri kınadı.
Sıhhatleri için tanrılara kurban sunarken aynı zamanda sıhhatlerine kastedercesine ziyafet çekenlere öfkelendi.
Efendilerinin haddinden fazla yediğini gördükleri hâlde önlerindeki eti çekip almayan uşaklara şaştı.
Evlenmek üzereyken bundan vazgeçenleri, denize açılacakken vazgeçenleri, amme hizmetine girmek üzereyken girmeyenleri, çocuk yetiştirmeye niyetlenip bundan geri duranları ve büyük adamlarla bir arada yaşamaya niyet edip yine de onların yanına asla varmayanları methetti.
Dostumuza elimizi uzattığımızda yumruğumuzu asla sıkmamamız gerektiğini söyledi.
Biri onu yeni bir eve götürüp yere tükürmesini menettiğinde, daha münasebetsiz bir yer bulamadığını söyleyerek adamın yüzüne tükürdü, bazıları bu hadiseyi Aristippos’a atfeder.
Bir vakit, Ey ahali buraya gelin, diye haykırdı, etrafına büyük bir kalabalık toplanınca, Ben adamları çağırdım, rezilleri değil, diyerek sopasıyla üzerlerine yürüyüp onları dövdü. Hekaton bunu Chriae adlı eserinde nakleder.
Diogenes şarap ve incir istemek üzere Platon’a haber gönderdi, o da kendisine koca bir kap şarap ve incir yolladı, bunun üzerine Diogenes, İki kere iki kaç eder dendiğinde yirmi cevabını verdiğin gibi, sen ne istediğimi veriyorsun ne de sorduğuma cevap veriyorsun, diyerek onun lafazanlığını ayıpladı.
İnsanların hiçbir yerde, ancak erdemli çocukların Lakedaimon’da (Sparta) bulunduğunu söylerdi.
İskender, Şayet İskender olarak doğmasaydım, Diogenes olarak doğmak isterdim, demiştir.
Dilsiz ve kör olanların değil, azık torbası bulunmayanların noksan olduğunu söylerdi.
Metrocles’in naklettiğine göre, bir defasında başının yarısı tıraş edilmiş vaziyette gençlerin meclisine vardığında gençler onu dövdü, bunun üzerine onların isimlerini alıp bir parşömen tomarına yazdı ve üzerinde taşıdı, bu vesileyle teşhir edilen gençler daha sonra cezalandırıldılar.
Kendisini methedenlerin köpeği olduğunu, lakin bu övgü sahiplerinden hiçbirinin kendisiyle ava çıkmaya cesaret edemediğini söylerdi.
Pythia Oyunları’nda adamları alt ettim, diyen birine, Hayır, dedi, sen adamları değil, köleleri yendin.
Kendisine, Artık yaşlandın, dinlenmene bak, diyenlere, Ne yani, bir yarışta koşuyor olsaydım hedefe yaklaştığımda yarışı bırakmalı mıydım, yoksa daha büyük bir gayretle mi koşmalıydım, dedi.
Hatiplerden Demosthenes’i alelade bir meyhanede yemek yerken görüp utancından sıvışmak istediğini fark edince, Bilakis, dedi, şimdi halka daha yakın oldun. Aelianus hadiseyi şöyle nakleder, Diogenes alelade bir meyhanede yemek yerken Demosthenes’in oradan geçtiğini gördü ve onu içeri davet etti, Demosthenes imtina edince Diogenes, Efendilerinin her gün yemek yediği yerde karnını doyurmayı zül mü sayarsın, dedi, zira hatiplerin sadece birer hizmetkârı olduğu avam halkı kastediyordu.
Demosthenes’i görmeyi arzu eden bazı yabancılara orta parmağıyla onu işaret ederek, İşte Atinalıları sevk ve idare eden adam budur, dedi.
Ekmeğini yere düşüren ve onu yerden almaya utanan bir kimseyi ayıplamak maksadıyla, bir şişenin boynuna ip bağlayıp onu Kerameikos boyunca peşinden sürükledi.
İnsanların çoğunun bir parmak istisnasıyla mecnun olduğunu söyledi, zira bir kimse orta parmağını uzatarak yürüyecek olsa deli sayılır, işaret parmağını uzatsa öyle görülmezdi.
En kıymetli şeylerin en ucuza satıldığını, değersiz olanların ise tam aksine olduğunu söylerdi, zira bir heykel üç bin gümüş akçeye mal olurken bir kile buğday iki bakır paraya satılmaktaydı.
Felsefe tahsil etmek üzere yanına gelen bir kimsenin eline bir balık tutuşturup peşinden gelmesini buyurdu, diğeri utancından balığı fırlatıp oradan uzaklaştı.
Çok geçmeden aynı şahısla karşılaşınca gülerek, Seninle aramızdaki dostluğu bir balık bozdu, dedi.
Diokles hadiseyi şöyle aktarır, Biri ona, Bana emret Diogenes, deyince ona arkasından taşıması için bir paralık peynir verdi, diğeri bunu taşımaktan ar edince, Dostluğumuzu, dedi, bir paralık peynir zayi etti.
Bir çocuğun avucunun içiyle su içtiğini görünce, Çocuğun kanaatkârlıkta kendisini geride bıraktığını söyleyerek azık torbasından kadehini çıkarıp fırlattı.
Çanağını kırmış bir çocuğun çorbasını aynı usulle içtiğini görünce kendi tabağını da fırlatıp attı.
Bir kadının ibadet ederken edebe mugayir bir şekilde secdeye kapandığını görünce, onun batıl inancını kınamak arzusuyla,
Pergeli Zoilos'un naklettiğine göre, kadının yanına vardı ve orada, Utanmaz mısın ey adam, zira her şey onunla dolu olduğundan arkanda duran Tanrı,
Seni bu yakışıksız vaziyette mi görsün? dedi. Başkalarını dövenlerin, cerrahi tanrısı Asklepios'a adanması gerektiğini söyledi. Talihe karşı cesaretle, tabiata karşı [okunamadı], ihtiraslara karşı ise akılla durulmalıdır, dedi.
Diogenes, Kraneion'da bulunurken, Aleksandros güneşin vurduğu yerde dikilip ona, Güneşime gölge etme, dedi.
Biri uzun ve usandırıcı bir nutuk okurken ve nihayet metnin sonundaki boş yaprağa yaklaşırken, Cesur ol dostum, dedi, [okunamadı].
Boynuzlu kıyas yoluyla boynuzları olduğunu ispatlayan birine karşı, başını yoklayarak, Ben hiçbir şey görmüyorum, dedi.
Benzer şekilde, bir başkası hareket diye bir şeyin olmadığını öne sürdüğünde, ayağa kalkıp yürüdü.
Göktaşları üzerine tartışan birine, Gökten ineli ne kadar oldu? dedi. Kötü bir adam evinin kapısının üzerine, Buraya hiçbir fenalık girmesin, diye yazdığında,
O hâlde evin efendisi nereden girecek? dedi. Ayaklarına hoş kokulu merhemler sürer, kokunun başının tepesinden havaya değil, ayaklarından burun deliklerine yükseldiğini söylerdi.
İnisiyelerin öte dünyada en seçkin mevkilere sahip olacağını söyleyerek kendisini [okunamadı] teşvik eden bazı kimselere,
Agesilaos ve Epameinondas orada oğlan çocukları arasında yaşarken, inisiye olmuş sıradan halkın Kutlu Adalar'da yaşaması pek gülünçtür, dedi. Yahut Plutarkhos'un aktardığına göre, Sokrates'in şu dizelerini işittiğinde, Bu gizemlere vakıf olanlar üç kat daha kutludur, zira ölümden sonra onlar saadet bulur,
Nasıl olur da, dedi, hırsız Patikion, sırf inisiye oldu diye Epameinondas'tan daha iyi bir durumda olabilir? Akşam yemeğindeyken yanına fareler geldiğinde, Bakın, dedi, Diogenes dahi asalaklar besliyor. Diogenes, Platon'un bir konuşmasında hazır bulunup da ona kulak asmadığında, Platon öfkelenerek, Seni köpek, niçin dinlemezsin? dedi. Diogenes istifini bozmadan, Ben köpeklerin yaptığı gibi, beni satan yere asla geri dönmem, cevabını verdi, Platon'un seyahatine atıfta bulunarak. Hamamdan dönerken biri ona, Orada çok insan var mıydı? diye sordu. Hayır, dedi. Diğeri, Kalabalık mıydı? diye sorduğunda, [okunamadı] dedi.
[okunamadı] Platon'un [okunamadı]; bunun üzerine iri çiviler çaktı. Ne vakit [okunamadı] gerektiğini soran birine,
Zenginsen dilediğin vakit, fakirsen bulduğun vakit, dedi. Megara'da, koyunların kalın yapağılarla örtülü, çocukların ise neredeyse çıplak gezdiğini görünce, Bir Megaralının oğlu olmaktansa koyunu olmak evladır, dedi. Uzun bir sırığın ucuyla kendisine çarpıp dikkat etmesini söyleyen birine, Ne o, dedi, bana bir daha mı vurmak niyetindesin? Hatiplerin avamın köleleri, taçların ise şöhret çıbanları olduğunu söylerdi. Öğle vakti bir kandil yakarak, Bir insan arıyorum, dedi. Hiçbir sığınak olmaksızın ayazda dururdu, orada bulunanlardan bazıları ona acıdı, Platon da oradaydı ve onun kibrine işaret ederek, Ona gerçekten merhamet göstermek istiyorsanız, çekip gidin, dedi. Biri kulağına bir tokat indirdiğinde, Hey Herakles, dedi, miğferle gezmem gerektiğini bilmezdim. Meidias yumruğuyla ona defalarca vurup, Bu tür tecavüzlere biçilen cezalara atıfta bulunarak, Masanın üzerinde senin için hazır sayılmış üç bin drahmi duruyor, dedi. Ertesi gün Diogenes bir boks eldiveni tedarik edip onunla Meidias'ı dövdü ve, Masanın üzerinde senin için hazır sayılmış üç bin drahmi duruyor, dedi. Eczacı Lykias ona tanrıların var olup olmadığını sordu. Nasıl inanmam, dedi, seni onların düşmanı olarak gördüğüme göre başka nasıl düşünebilirim? Başkaları bu sözü Theodoros'a atfeder. Üzerine su serpen birini görünce, Ey talihsiz adam, dedi, hayattaki kusurların suyla yıkanarak giderilemeyeceğini, bunun tıpkı dilbilgisi hatalarını yıkamak gibi olduğunu bilmez misin? Talihten şikâyet edenleri azarlardı, zira bu hâl onlar için hayırlı görünürdü. Düşlerden dehşete kapılanlar hakkında, uyanıkken yaptıklarına aldırmayıp uykularında gördükleri hayallerden ötürü endişelenmelerini ayıplardı. Aleksandros, Atina'daki Antipater'e Athlias adında biriyle bir mektup gönderdiğinde, Diogenes, Sefilden sefil vasıtasıyla sefile, dedi, zira bu isim sefaleti ima ediyordu. Perdikkas, yanına gelmezse kendisini ölümle tehdit ettiğinde, Bu büyük bir mesele değil, dedi, zira bir kantarit böceği yahut bir örümcek de bunu yapabilir, bensiz de pekâlâ yaşayabileceğini tehdit etmeliydin. Sık sık, tanrıların insana kolay bir hayat bahşettiğini, ancak nefis ziyafetler, merhemler ve benzeri şeylerin peşine düşenlerden bunun gizlendiğini söylerdi. Hizmetkârı elbiselerini giydiren birine, Burnunu da silene kadar, yani ellerinin kabiliyetini bütünüyle yitirene kadar hakikaten mesut olamayacaksın, dedi.
Tapınağa ait eşyaların muhafazasından sorumlu olanların, hazineden bir kadeh çalmış olan bir adamı zindana götürdüklerini görünce, Büyük hırsızlar, dedi, küçük olanı esir etmiş götürüyor.
Darağacına taş atan bir gence, Aferin, dedi, hedefi tutturacağın muhakkak.
Etrafını sarıp, Dikkat et de bizi ısırma, diyen bazı delikanlılara, Korkmayın çocuklar, dedi, Diogenes pancar yemez, zira muhallebi çocuklarını böyle tesmiye ederdi. Aslan postuna bürünmüş ziyafet çeken birine, Erdemin kisvesini kirletme, dedi. Kallisthenes'in, Aleksandros ile birlikte yaşadığı için her türlü nimete gark olduğunu söyleyerek saadetini öven birine,
Bilakis, dedi, o mesut değildir, zira İskender ne zaman dilerse o vakit öğle ve akşam yemeği yer. Paraya ihtiyacı olduğunda, dostlarından borç almaya değil, hakkı olanı geri istemeye gittiğini söylerdi. Genç bir adamın bazı mühim şahsiyetlerle bir ziyafete gittiğini görünce, onu aralarından çekip aldı ve kendi dostlarına götürerek ona daha iyi mukayyet olmalarını tembihledi. Kendisine bir sual yönelten süslü püslü giyinmiş birine, Senin erkek mi yoksa kadın mı olduğunu bilmedikçe sualine cevap veremem, dedi. Hamamda kottabos oynayan bir adam hakkında, Ne kadar mahir oynarsa, o kadar kötüdür, dedi. Biri ona bir köpeğe atar gibi kemik fırlattığında, [okunamadı] kemiği aldı ve bacağını kaldırıp üzerine işedi. Hatipleri ve nutuk irat ederek şan peşinde koşanların hepsini, üç kat sefil anlamına gelen trismiserable yerine, üç kat erkek manasında trisandres diye tesmiye etti. Cahil bir zengini altın postlu bir koyuna benzetti. Müsrif bir adamın evinin kapısında "Satılıktır" yazısını görünce, Şarapla öylesine tıka basa dolmuştu ki, nihayetinde sahibini kusacağını biliyordum, dedi. Kendisine kur yapan bunca kimseden son derece rahatsız olduğunu beyan eden genç bir adama, Muhannesliğini üzerinden atarak bundan hoşnut kalmadığını ona göster, dedi. Bir hamam hakkında, Burada yıkananlar başka nerede temizlenecek, dedi. Lir çalan cüsseli bir adamı, herkes fena çaldığı için yererken o methetti, sebebi sorulduğunda, Zira, dedi, böylesine muktedir bir adamken hırsızlık yapmaktansa lir çalmayı yeğliyor.
Bir mecliste çaldığı vakit fena çalışından ötürü cemaatin her defasında orayı terk edip kendisini yalnız bıraktığı bir liriste, Günaydın horoz, diyerek selam verdi, beriki sebebini sorduğunda, Zira, dedi, senin musikîn herkesi ayağa kaldırıyor. Genç bir adamın, her ne kadar alelade bir şey olsa da kendisine yakışıksız gelen bir fiil işlediğini görünce, koynunu fasulyeyle doldurdu ve bu minvalde ahali arasında yürüdü, kendisine şaşkınlıkla bakanlara, Bana bakıp gülmenize lakin ona bakmamanıza hayret ediyorum, dedi. Hegesias yazılarından bazılarını ona ödünç vermek istediğinde, Hegesias, sen resmedilmiş incirleri değil, hakikilerini yiyorsun, lakin hakiki idmanı ihmal edip yazılı olanın peşine düşüyorsun, ne kadar ahmaksın, dedi. Olimpiyat oyunlarında muzaffer olmuş birini koyun güderken gördüğünde, Güzel insan, Olimpiyat müsabakalarından Nemea oyunlarına pek tez geçmişsin, dedi, bu sözüyle koyun otlatmaya telmihte bulunuyordu. Güreşçilerin ekseriyetle neden ahmak kimseler olduğu sorulduğunda, Zira onlar esasen öküz ve domuz etinden ve derisinden meydana gelmiştir, cevabını verdi. Kendisine hangi tuncun en makbul olduğunu soran bir zorbaya, Harmodios ve Aristogeiton'un heykellerinin yapıldığı tunçtur, karşılığını verdi.
Başkaları bu sözü Platon'a atfeder. Dionysios'un dostlarına nasıl muamele ettiği sorulunca, Kap kacak gibi, dedi, doluları boşaltır, boşları da fırlatıp atar. Yeni evlenmiş genç bir adamın evinin üzerine "Burada Jüpiter'in oğlu, muzaffer Herkules ikamet eder, içeri hiçbir kemlik girmesin" diye yazdığını görünce, Mağlubiyetten sonra gelen imdat, diyerek artık çok geç olduğuna telmihte bulundu ve tamahkârlığın bütün kötülüklerin anası olduğunu söyledi.
Bütün servetini tüketmiş bir adamı zeytin yerken görünce, Şayet öğle yemeklerini hep böyle yeseydin, akşam yemeğinde bu hâle düşmezdin, dedi. İyi insanların tanrıların suretleri olduğunu, aşkın ise aylakların meşgalesi olduğunu söylerdi. Hayattaki en sefil şeyin ne olduğu sorulduğunda, Muhtaç düşmüş bir ihtiyar, dedi. Hangi canavarların ısırmasının daha tehlikeli olduğu sual edildiğinde, Vahşi hayvanlardan müfterinin, ehil olanlardan ise dalkavuğun, dedi. Pek fena yapılmış iki kentaur resmini seyrederken, Bunlardan hangisi Kheiron, dedi.
Bu nükte, Grekçede hem "daha fena" manasına gelen hem de Akhilleus'un mürebbisi olan kentaurun adı olan kelimeye dayanır. Dalkavukların kelamının baldan bir urgan olduğunu söylerdi.
Mideyi hayatın Kharybdis'i olarak tesmiye ederdi. Didymo adında bir zâninin yakalandığını işittiğinde, İsminin hakkından mahrum edilmeyi (yani hadım edilmeyi) hak ediyor, dedi. Altının neden solgun göründüğü sorulunca, Zira, dedi, pek çok kimse ona pusu kurmuştur. Bir tahtırevanda taşınan bir kadını görünce, Böyle bir canavar için layık bir kafes değil bu, dedi. Efendisinden kaçmış bir köleyi bir kuyunun kenarında otururken görünce, Genç adam, dikkat et de içine düşmeyesin, dedi.
Burada kaçak kölelere verilen cezaya telmihte bulunuyordu. Hamamda elbise çalmayı adet edinmiş birini gördüğünde, Merhem almaya mı geldin, yoksa bir başka elbise aşırmaya mı, dedi. Bir zeytin ağacına asılmış kadınları görünce, Keşke, dedi, bütün ağaçlar aynı meyveyi verseydi. Mezar soyan bir hırsızı gördüğünde, ona Homeros'un şu mısraıyla hitap etti,
Ey insanların en hayırlısı, nedir bu hâl, Geldin mi yoksa ölüleri soymaya bi-mecâl?
Pek yakışıklı bir delikanlıyı yapayalnız uyurken görünce, Homeros'un kelamıyla onu uyandırdı, Uyan, [okunamadı].
Mükellef bir ziyafet çeken birine Homeros'un şu mısraını söyledi, Ey oğul, pek az bir ömrün kalmış senin.
Platon İdealar üzerine kelam edip masalık ve kadeParametersahlık diyerek masa ve kadeh için mahsus tabirler kullandığında, Platon, ben masayı ve kadehi görüyorum lakin masalığı ve kadehliği göremiyorum, dedi.
Platon cevap verdi, Hakikaten öyledir, zira sende masayı ve kadehi görecek gözler vardır, lakin masalığı ve kadehliği müşahede edecek bir Akıl (Nous) yoktur. Sokrates hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, Mecnunun biriydi, cevabını verdi.
Bir insanın ne vakit evlenmesi gerektiği sorulduğunda, genç bir adam için henüz değil, yaşlı bir adam içinse asla, dedi.
Kendisine vurmasına izin vermesi karşılığında ne vermesi gerektiğini soran birine, bir miğfer, cevabını verdi.
Özenle giyinen genç bir adama, şayet erkekler içinse talihsizsin, şayet kadınlar içinse haksızsın, dedi.
[Okunamadı] genç bir adama, cesur ol, dedi, bu erdemin rengidir.
Birbirlerini dava eden iki adamı dinlerken, [okunamadı].
Pek çok kimsenin kendisiyle alay ettiğini söyleyen birine, lakin ben alaya alınmış değilim, cevabını verdi, Plutarkhos'un da ifade ettiği üzere, yalnızca bu kabil şeylerden rahatsızlık duyanların gerçekten alaya alınmış sayılacağını düşünüyordu.
Hayatın fena bir şey olduğunu söyleyen birine, hayat fena bir şey değildir, lakin fena bir hayat fena bir şeydir, dedi.
Zeytin yerken önüne bir tart konulması üzerine onu fırlatıp attı ve Laios'un muhafızlarının Oidipus'a sarf ettiği şu sözleri söyledi, Yabancı, krallar yaklaşırken geri çekil.
Ne tür bir köpek olduğu sorulduğunda, acıktığında fino köpeği, karnı doyduğunda mastif köpeği, hani şu pek çok kimsenin övdüğü lakin ava giderken yanına almaya cesaret edemediği türden, diye cevap verdi.
Hikmet ehlinin nefis yemekler yiyip yiyemeyeceği sorulduğunda, başkaları gibi her şeyi, dedi.
İnsanların neden filozoflara değil de dilencilere sadaka verdiği sorulduğunda, zira bir gün topal yahut kör kalabileceklerinden korkarlar, lakin filozof olabileceklerinden korkmazlar, cevabını verdi.
Kendisini [okunamadı] taklit etmekle suçlayan birine, vaktinde gerçekten de senin gibi olduğum bir zaman vardı, fakat senin benim gibi olacağın bir zaman asla gelmeyecektir, dedi.
Myndos'a varıp da kapıların pek büyük, kentinse pek küçük olduğunu görünce, ey Myndoslular, dedi, [okunamadı].
Erguvani kumaş çalarken yakalanan bir hırsızı görünce, Homeros'un şu mısrasını ona tatbik etti, Erguvani ölüm ve karşı konulmaz kader onu yakaladı.
Kendisini yanına davet eden Krateros'a, Atina'da tuz yalamayı, Krateros'un yanında en büyük nimetlerden nasiplenmeye yeğ tutarım, cevabını verdi. Öfkelenerek, bakın, dedi, bir paralık kuru balık koca bir kelamı boşa çıkardı. Bazıları bu sözü de ona atfeder.
Platon, onun ot yıkadığını görünce yanına yaklaşıp kulağına, şayet Dionysios'a tabi olsaydın, ot yıkamak zorunda kalmazdın, diye fısıldadı, o da Platon'un kulağına, şayet sen ot yıkasaydın [okunamadı], cevabını fısıldadı.
Pek çok kimsenin kendisine güldüğünü söyleyen birine, ve belki eşekler de onlara gülüyordur, dedi, lakin onlar eşekleri umursamaz, ben de onları umursamam.
Felsefe tahsil eden bir genci görünce, tebrik ederim, dedi, zahiri güzelliğini sevenlere ruhuna hayran olmayı öğreteceksin.
Samothrake'de, deniz kazasından kurtulanların sunduğu çok sayıdaki adak karşısında hayrete düşen birine, şayet helak olanlar da adaklarını sunabilmiş olsalardı, çok daha fazlası bulunurdu, dedi.
Başkaları bu sözü Meloslu Diagoras'a atfeder.
Bir ziyafete giden genç adama, Kheiron olarak döneceksin, dedi (bununla daha kötü manasına gelen kelimeye telmihte bulunuyordu), genç adam ertesi gün yanına gelip, gittim ve Kheiron olarak dönmedim, deyince, hayır, dedi, Kheiron olarak değil, [okunamadı] olarak döndün.
Lakedaimon'dan Atina'ya dönerken, nereden gelip nereye gittiğini soran birine, erkeklerin arasından kadınların arasına, dedi.
Olimpiyat oyunlarından dönerken, orada çok insan olup olmadığını soran birine, pek çok insan, lakin pek az erkek vardı, cevabını verdi.
Müsrifleri sarp bir uçurumda yetişen incir ağaçlarına benzetti, meyvesini insanlar tatmaz, lakin kargalar ve akbabalar yer bitirir.
Kortizan Phryne Delphoi'de Venüs'ün altın bir heykelini diktiğinde, üzerine, Yunanların ölçüsüzlüğünün eseri, diye yazdı.
İskender yanına gelip, ben büyük kral İskender'im, deyince, ben de köpek Diogenes'im, dedi.
Kendisine neden köpek dendiği sorulduğunda, verenlere yaltaklanırım, vermeyenlere havlarım, kötülere de diş geçiririm, cevabını verdi.
İncir toplarken bostanın bekçisi onu fark edip, az evvel o ağaca bir adam asıldı, deyince, tam da bu sebeple onu temizleyeceğim, dedi.
Olimpiyat galibi Dioksippos'un kortizana gözlerini diktiğini müşahede edince, bakın, dedi, alelade bir kadın, savaşçı koçu boynundan tutup sürüklüyor.
Kendisinden gizlice kaçmaya çalışan iki namussuz kimseye, korkmayın, dedi, köpekler deve dikeni yemez.
Zina ederken yakalanan bir gencin nereli olduğunu soran birine, Ah Tegealı, diye cevap verdi, telmihte bulunduğu Tegea (bir Arkadya kenti), umumi bir genelevdir.
Eski devirlerde fena bir güreşçi iken hekimlik mesleğine soyunan birini görünce, bu ne iştir, dedi, vaktiyle seni yere serenleri şimdi sen mi yere sermeye niyetlendin?
Alelade bir kadının oğlunun kalabalığa taş attığını görünce, dikkat et, dedi, babana isabet ettirmeyesin.
Kendisini seven birinin hediye ettiği kılıcı gösteren bir gence, [okunamadı] dedi.
Kendisine bir ihsanda bulunmuş olan kimseyi öven bazı kişilere, Fakat onu almaya layık olan beni övmüyorsunuz, dedi.
Ondan eski bir harmaniyi geri isteyen birine, Eğer onu bana bağışladıysan, dedi, yanımda kalmalı, şayet ödünç verdiysen, onu kullanmalıyım.
Kendisine, Harmaninde altın var, diyen düzmeci bir adama, Evet, dedi, işte bu yüzden yatmaya gittiğimde onu altıma sererim.
Felsefeden ne kazandığı sorulduğunda, Başka hiçbir şey olmasa bile, dedi, en azından her türlü talihe hazırlıklı olmayı.
Hangi memleketten olduğu sorulduğunda, Dünya vatandaşıyım, diye cevap verdi.
Bir evlat sahibi olmak için dua edip kurban kesen bir adama, Bir evlat için dua ediyorsun, dedi, fakat nasıl bir evlat çıkacağını hiç dert etmiyorsun.
Halka açık bir aşevinde kendisinden para istendiğinde, işletmeciye Homeros’un şu mısrasıyla karşılık verdi, Başkalarına vur, fakat elini Hektor’dan uzak tut.
Kralların metreslerinin birer kraliçe olduğunu, zira kralların onların her istediğini yaptığını söylerdi.
Atinalılar İskender’e Bakkhos unvanını vermeyi kararlaştırdıklarında, Beni de, dedi, Serapis yapın.
Pis yerlerde yaşadığı için kendisini ayıplayan birine, Güneş de, dedi, lağımlara uğrar ama kirlenmez.
Tapınakta akşam yemeğindeyken kendisine kaba ekmek getirdiklerinde, Tapınağın içine arı olandan başka bir şey girmemeli, diyerek ekmeği fırlatıp attı.
Hiçbir şey bilmediğin halde neden felsefe iddia ediyorsun, diyen birine, Felsefe tahsil ediyor gibi görünmekle yetinsem bile, bu dahi onun bir ikrarıdır, dedi.
Çok zeki ve fevkalade iyi terbiye edilmiş olduğunu söyleyerek oğlunu kendisine tavsiye eden bir adama, O halde, diye cevap verdi, bana ne ihtiyacı var?
Güzel sözler söyleyip de bunları tatbik etmeyenlerin bir uddan farkı yoktur, zira ud ne işitir ne de hisseder.
Bütün ahali dışarı çıkarken o tiyatroya girdi, niçin böyle yaptığı sorulduğunda, İşte bu, dedi, ömrüm boyunca yapmaya çalıştığım şeydir.
Kadınsı tavırlı bir genç görüp, Kendine tabiatın davrandığından daha fena muamele etmeye utanmıyor musun, dedi, Zira o seni bir erkek kıldı, fakat sen kendini kadın olmaya zorluyorsun.
Cahil bir adamın bir udu akort ettiğini görünce, Bir udun ahenkle ses vermesini sağlamaya gayret edip de, dedi, kendi hayatının bu denli uyumsuzluk içinde kalmasına göz yummaktan utanmıyor musun?
Felsefeye ehil olmadığını söyleyen birine, Şayet iyi yaşamaya ehemmiyet vermiyorsan, dedi, niçin yaşıyorsun?
Öz babasını hor gören birine, Seni böylesine kibirli kılan zatı hor görmeye utanmıyor musun, dedi.
Güzel bir gencin ahmakça konuştuğunu işitince, Fildişi kından kurşun bir hançer çekmeye utanmıyor musun, dedi.
Antipatros’tan bir harmani kabul ettiği için ayıplandığında, Homeros’un şu sözleriyle cevap verdi, Tanrıların bağışları yabana atılmamalıdır.
Kendisine bir sırıkla vurup ardından sakınmasını söyleyen birine asasıyla vurdu ve, Sen de sakın, dedi.
Bir fahişeye yalvarıp yakaran bir adama, Iskaladığında çok daha hayırlı olacak bir şey için yakarmakla ne yapmaya çalışıyorsun be hey zavallı, dedi.
Güzel kokulu yağlar sürünmüş birine, Sakın, dedi, bu koku hayatını kokutmasın.
Kölelerin efendilerine, kötü insanların ise ihtiraslarına hizmet ettiğini söylerdi.
Kölelere neden ayak takımı dendiği sorulduğunda, Çünkü, dedi, insanlar gibi ayakları vardır fakat bu soruyu soran senin gibi zihinleri vardır.
Acemi bir okçunun nişan aldığını görünce hedefin önüne oturdu ve, Olur da beni vurur diye, dedi.
Âşıkların zevk içinde bedbaht olduklarını söylerdi. Ölümün kötü bir şey olup olmadığı sorulduğunda, Geldiğinde hiçbir hissimizin kalmadığı bir şey, dedi, nasıl kötü olabilir?
İskender yanına gelip, Benden korkmuyor musun, deyince, Hayrola, dedi, sen iyi misin yoksa kötü mü? İskender, İyiyim, diye cevap verdi, Diogenes de, O halde iyi olandan kim korkar, dedi.
İlmin gençlere nizam, yaşlılara teselli, fakirlere zenginlik ve zenginlere ziynet olduğunu söylerdi.
Bir genç kızın gözünü tedavi eden Didymo adındaki bir zaniyeye, Gözü iyileştirirken gözbebeğine zarar vermekten sakın, dedi.
Dostlarının kendisine pusu kurduğunu söyleyen birine, Eğer dost ile düşmana aynı muamele edilecekse, dedi, o vakit ne yapmalı?
İnsanlar arasındaki en iyi şeyin ne olduğu sorulduğunda, İfade hürriyeti, diye cevap verdi.
Bir mektebe girip de orada Musaların birçok heykeli olduğu halde pek az dinleyici görünce, Tanrıların yardımıyla muallim efendi, dedi, hayli dinleyicin var.
Kendini en iyi nasıl terbiye edebileceğini soran birine, Başkalarında ayıpladığın şeyleri, dedi, kendinde kınayarak.
Son derece sefih bir adama iyi bir nasihat verdi, ne yaptığı sorulduğunda, Bir zenciyi yıkıyorum, diye cevap verdi.
Stoacıların mektebine arkasını dönerek geri geri girdi, bazılarının buna gülmesi üzerine, Yürüyüşümde benimle alay ettiğiniz şeyi, dedi, bütün hayatınız boyunca yapmaya utanmıyor musunuz?
Güreşçiler ile şan hocalarının, birinin beden talimi, diğerinin ise sesi uğruna itidalli perhiz uygulayıp zevklerini dizginlediklerini, buna karşılık hiç kimsenin erdem uğruna bu kadarcık bir şey dahi yapmadığını görmenin bir utanç vesilesi olduğunu söylerdi.
Kibrin, tıpkı bir çoban gibi, insanları canının istediği yere sürdüğünü söylerdi.
Megara’nın yüksek surlarını görünce, Bahtsız ahali, dedi, surlarınızın yüksekliğine değil, surların üzerinde duracak olanların yüreklerinin yüceliğine bakın.
Tamahkâr insanları istiska (su toplama) illetine tutulanlara benzetirdi, bunlar parayla doludur fakat daha fazlasını isterler, berikiler ise suyla doludur fakat yine de suya susarlar.
Tutkular, arzuladıkları şeyin hazzına varıldıkça daha da şiddetlenir.
Yaşlı ve zengin bir dul kadına kur yapan bir adamı görünce, Bu aşk, der, kör değil ama dişsiz.
En vahşi hayvanların hangileri olduğu sorulduğunda, Kırda ayı ve aslanlar, şehirde ise tefeciler ve dalkavuklar, karşılığını verdi.
Dalkavukluğu, üzerine dostluk kazınmış boş bir mezara benzetti.
Antisthenes’i söz söylerken pek gevşek davranması, en yüksek sesle konuştuğunda dahi güçbela duyulması sebebiyle kınayıp kendisini azarlamanın borazanı ilan ettiğinde Antisthenes, kendisinin fazla gürültü çıkarmayan fakat can yakıcı biçimde sokan bir arı gibi olduğunu söyledi. Diogenes, azarlamanın başkalarının hayrına olduğunu söyledi.
Pek övdüğü Lakedaimonlular ile neden yaşamadığı sorulduğunda, Hekimler de hastalarla oturup kalkar, cevabını verdi.
Başkalarının düşmanlarına havladığını, kendisinin ise onları korumak gayesiyle dostlarına havladığını söyledi.
Platon’a kanunlar yazıp yazmadığını sordu, Platon yazdığını tasdik etti. Diogenes, Daha evvel bir Devlet kaleme almamış mıydın, dedi. Platon, Yazdım, diye cevap verdi. Peki o devletin kanunları yok muydu, dedi. Diğeri vardı diye cevap verince Diogenes, O hâlde hangi amaçla yeni kanunlar yazıyorsun, diye mukabele etti.
Ölü bir bedene ilaç vermenin ya da yaşlı bir adama öğüt vermenin aynı şey olduğunu söyledi.
Kendisine hakaretler yağdıran kel bir adama, Hakaretlerine karşılık vermeyeceğim, ancak böylesine kötü bir başı terk ettiği için saçlarını övmekten de geri duramam, dedi.
Kendisine küsen bir muhbire, Aramızdaki bu düşmanlığa memnunum, zira sen hasımlarına değil, yalnızca dostlarına zarar verirsin, dedi.
Kendisine hakaret eden birine, Ben senin hakkında iyi konuşsam nasıl kimse inanmayacaksa, sen de benim hakkımda kötü konuştuğunda kimse sana inanmaz, dedi.
İskender ona köpeklerin şanına layık olduğu notuyla kemik dolu bir çanak gönderdiğinde, Evet, ama bir kralın göndermesine layık değil, diye cevap verdi.
İnsanların geçimleri için tedarik gördüklerini, fakat sağlıklarını dert edinmediklerini söyledi.
Hak etmeyenlere vermenin, hak edenlere vermemekle aynı kabahat olduğunu söyledi.
Nasıl ki bol et bulunan evler fareyle dolarsa, çok yiyenlerin bedenlerinin de hastalıkla dolacağını söyledi.
Bir şölende birisi ona şarapla dolu büyük bir kadeh sunduğunda, kadehi yere döktü, bu yüzden kınandığında ise, Eğer onu içseydim yalnızca şarap heba olmakla kalmayacak, ben de mahvolacaktım, dedi.
En güç şeyin ne olduğu sorulduğunda, Kendimizi bilmektir, zira ekseriya her şeyi kendi taraf tutuşumuza göre yorumlarız, cevabını verdi.
Medea’nın bir büyücü değil, meşakkat ve idman yoluyla gevşek ve çıtkırıldım kimselerin bedenlerini kuvvetlendiren bilge bir kadın olduğunu, gençliği tazeleyebildiği masalının da buradan türediğini söyledi.
Kendisini filozof ilan eden lakin kavgacı bir üslupla münakaşa eden birine, Madem filozof bilinmek istersin, o hâlde ne diye felsefenin en muteber kısmını ziyan edersin, dedi.
Kendisini takip eden gençlerden birine sual ettiğinde genç sessiz kaldı, bunun üzerine Diogenes, Ne zaman konuşacağını ve ne zaman susacağını bilmenin aynı kişiye ait bir haslet olduğunu düşünmez misin, dedi.
Üst mevkidekilerin idaresi altında nasıl yaşanması gerektiği sorulduğunda, Tıpkı ateşe karşı takındığımız tavır gibi, yakmasın diye ne çok yakın, ne de donmayalım diye çok uzak, dedi.
Bazı kadınların gizlice konuştuklarını görünce, Engerek yılanı, zehrini kobradan ödünç alıyor, dedi.
Yeryüzünün taşıdığı en ağır yükün ne olduğu sorulduğunda, Cahil bir insan, cevabını verdi.
Meydanda halka hitap eden ve onlara bir levha üzerinde başıboş gezen yıldızları (gezegenleri) gösteren bir müneccime Diogenes, Hayır, der, yoldan sapan yıldızlar değil, halkı işaret ederek, işte bunlardır.
İnsanların en asil olanları kimlerdir diye sorulduğunda, Zenginliği, şanı ve hazzı hakir gören, bunların zıttı olan yoksulluğa, zillete, acıya ve ölüme ise galebe çalanlardır, dedi.
Anaximenes’in [okunamadı] pek çok eşya taşıdığını görünce bunların kime ait olduğunu sordu, Anaximenes’e ait olduğu söylendi. Bunca ev eşyasına sahip olup da henüz kendi nefsine malik olamamaktan haya duymaz mı, diye karşılık verdi Diogenes.
Faziletin ne zengin bir şehirde ne de zengin bir evde barınacağını söyledi.
Yoksulluğun, felsefenin kendi kendine öğrenilen bir yardımcısı olduğunu, zira felsefenin sözlerle ikna etmeye çalıştığı şeyi, yoksulluğun fiiliyatta zorla tatbik ettirdiğini söyledi.
Fakirliğini yüzüne vuran kötü bir adama, Yoksulluğu sebebiyle cezalandırılan hiçbir adam görmedim, fakat kötülüğü yüzünden cezalandırılan pek çok kimse gördüm, dedi.
Yoksulluğu, kendi kendine öğreten bir fazilet olarak tesmiye etti.
Fakirliğini yüzüne vuran birine, Ne demek istiyorsun, yoksulluk asla bir zalim yaratmamıştır, oysa zenginlik nicelerini yaratmıştır, dedi.
İskender onu fıçısında uyurken görüp, Ey hikmet dolu fıçı, dediğinde, ayağa kalkan filozof şöyle cevap verdi, Büyük Kral,
Talihin tek damlası yeğdir her zaman, Hikmetle dopdolu fıçılardan.
Orada bulunanlardan biri ise şöyle mukabele etti,
Hikmetin tek damlası, aşar talih denizlerini, Akılsız ruhlarda bulur bahtsızlık meskenini.
Boyanmış yaşlı bir kadın görünce, Eğer bu diriler içinse aldanıyorsun, şayet ölüler içinse, tez elden onların yanına git, dedi.
Kendi memleketinde ölemeyeceği için kendi talihsizliğine dövünen birine, Ferah feza ol, öteki dünyaya giden yol her yerden birdir, dedi.
Omzunda kendisine çok eziyet veren şiddetli bir ağrı varken, biri onunla alay ederek şöyle dedi,
Neden ölüp de kendini bu sefaletten kurtarmıyorsun Diogenes?
O ise şöyle cevap verdi, Yaşamlarını nasıl düzene koyacaklarını bilenlerin yaşaması icap eder, ne yapacağını yahut ne söyleyeceğini bilmeyen sizler içinse ölmenin tam vaktidir.
Sık sık şöyle derdi, Aristoteles, Philippos ne zaman isterse o zaman yemek yer, Diogenes ise Diogenes ne zaman dilerse.
Korinthos’ta, Sicilya Krallığı tahtından indirilmiş olan genç Dionysios’u gördüğünde, Hak etmediğin bir hayattır bu, der, zira burada serbestçe ve korkusuzca değil, memleketinde müebbet bir hapislik içinde yaşamayı hak ederdin.
Platon’u öven bazı kimselere de şöyle demişti, Bunca yıldır felsefe yapıp da bugüne dek tek bir kimseyi dahi kederlendirmemiş biri övülmeye değer ne yapmıştır ki?
Düşmanından en büyük intikamı nasıl alabileceğini soran birine, Kendin iyi ve erdemli bir insan olarak, diye cevap verdi.
Hocası Antisthenes’i överken onun hakkında şöyle derdi, Beni zenginken fakir kıldı, güzel bir konak yerine fıçıda yaşattı.
Ona atfedilen yazılar şunlardır, diyaloglar, [okunamadı], Hreialar ve mektuplar.
VII. Bölüm: Ölümü
Demetrios’un bildirdiğine göre seksen dokuz veya doksan yaşlarında, Korinthos’ta, İskender’in Babil’de öldüğü gün vefat etti, Aelianus’a göreyse bu tarih 114. Olimpiyatın ilk yılında, Thargelion ayının yedinci günüydü. Ölüm şekli muhtelif suretlerde rivayet edilir.
Euboulos, ömrünün sonuna dek Xeniades ile birlikte yaşadığını ve onun oğulları tarafından defnedildiğini söyler.
Hasta yatağındayken Xeniades ona nasıl gömülmek istediğini sordu, o da yüzüstü, diye cevap verdi. Xeniades bunun sebebini sorduğunda, Çünkü, dedi, her şey altüst olacak. Laertios’a göre bu sözle, kısa süre öncesine dek yoksul ve ehemmiyetsiz bir kavim olan Makedonların büyüyeceğine işaret ediyordu.
Bazıları ise ölüme yaklaştığında bedeninin gömülmeden öylece bırakılmasını, böylece yabani hayvanların kendisinden pay alabilmesini veya bir çukura atılıp üzerine biraz toprak saçılmasını yahut kardeşlerine bir faydası dokunsun diye bir gübreliğe fırlatılmasını vasiyet ettiğini nakleder.
Bir başkası, ölümcül bir hastalığa yakalandığında kendisini gymnasion yakınlarındaki bir köprüden aşağı attığını ve palaestra bekçisine bedenini alıp İlissos nehrine atmasını emrettiğini söyler.
Başkaları onun çiğ eti fazla kaçırmaktan öldüğünü, kimileri nefesini tutarak canına kıydığını, diğerleri ise köpeklere atmak üzere bir mürekkep balığını doğrarken balığın ayağındaki bir siniri ısırması neticesinde öldüğünü iddia eder.
Diğer bazıları da Olympia Oyunları’na giderken öldüğünü öne sürer. Humma nöbetine tutulunca yol kenarına uzanmış, dostlarının kendisini taşımasına müsaade etmemiş, en yakındaki ağacın gölgesine oturup onlara şöyle demiştir, Bu gece ya galip geleceğim ya da mağlup olacağım, şayet hummayı yenersem oyunlara varırım, yenemezsem öteki âleme göçüp onu ölümle savuştururum.
Antisthenes, dostlarının onun kendi nefesini tutarak öldüğü kanaatinde olduklarını aktarır, zira âdetleri olduğu üzere sabahleyin yaşadığı yere geldiklerinde onu örtünmüş vaziyette bulmuşlardı. Uyanıklığıyla bilindiğinden bunun bir uyku olduğunu düşünmediler, derhal harmanisini kaldırdıklarında ise ölmüş olduğunu gördüler. Bunun üzerine onu kimin defnedeceğine dair dostları arasında bir niza zuhur etti, söz kavgası yumruklaşmaya vardı, nihayet kentin ileri gelenleri ve hâkimleri bizzat gelerek onu İsthmos’a giden kapının yanına defnettiler.
Kabrin üzerine bir sütun, sütunun üzerine de Paros mermerinden yontulmuş bir köpek heykeli diktiler. Daha sonraları kendi hemşehrileri, üzerinde şu kitabenin kazılı olduğu tunçtan heykellerle onu yad ettiler,
Zaman tüketir en muhkem tuncu dahi, Fakat sen Diogenes, ölmezsin katiyen, Çünkü yetinmeyi öğrettin ölümlülere, Gelecek asırlara en kestirme yolu gösteren.
Laertios bu ismi taşıyan beş kişi sayar, birincisi Apollonialı olup doğa filozofudur. İkincisi Sikyonludur. Üçüncüsü bu zikredilendir. Dördüncüsü Seleukeialı bir Stoacıdır. Beşincisi Tarsusludur.
Monimos
Monimos, Syrakousalı olup Diogenes’in çömeziydi. Evvela bir sarrafın hizmetkârıydı, efendisinin yanına Diogenes’i satın almış olan Xeniades sık sık gelip giderdi. Monimos bu zatın faziletine ve erdemine öylesine meftun oldu ki, kendini deli gibi gösterip masadaki bütün paraları yerlere saçtı. Bunun üzerine efendisi onu kapı dışarı edince hemen Diogenes’in yanına koştu. Aynı şekilde Kinik Krates’i ve bu mezhepten olan diğerlerini de takip etti, bu durum efendisinin onun delirdiğine dair zannını daha da pekiştirdi. Menandros’un Hippokomos adlı eserinde kendisinden bahsettiği üzere beliğ ve âlim bir şahsiyetti, erdem uğruna her türlü dünyevi şöhreti hor görecek kadar büyük bir sebat ve metanet sahibiydi. İlk bakışta gülünç görünen fakat derin ve ciddi manalar ihtiva eden eserler kaleme aldı, iştahlar üzerine iki kitap ve bir Protreptikos bunlardandır.
Onesikritos
Aiginalı yahut Demetrios’a göre Astypalaiyalı idi, iki oğlu vardı. Küçük olanı, Androsthenes adıyla Atina’ya gönderdi, lakin çocuk Diogenes’i dinledikten sonra oradan ayrılmak istemedi. Bunun üzerine büyük oğlu Philiskos’u yolladı, o da aynı sebepten ötürü kenti terk etmedi. Nihayet babanın bizzat kendisi gitti ve Diogenes’e öyle hayran kaldı ki, tıpkı iki oğlu gibi o da filozofun cankulağıyla dinleyen gayretli bir talebesi olup çıktı.
Diogenes’in en güzide talebeleri arasında sayılırdı. Laertios onu Ksenophon ile kıyaslar, biri Kyros’un ordusunda cenk etmiş, diğeri ise İskender’in maiyetinde bulunmuştu. Biri Kyros’un Terbiyesi’ni yazmış, diğeri ise İskender’in Medhiyesi’ni kaleme almıştı. Üslupları da birbirine fevkalade benzerdi.
Thebai ahalisinden olup Askondas’ın oğluydu, aynı zamanda Diogenes’in en seçkin talebeleri arasında sayılırdı, buna mukabil Hippobotos onun Diogenes’in değil, Akhaialı Bryson’un talebesi olduğunu söyler. Yaklaşık 113. Olimpiyat döneminde parlamıştır.
Antisthenes, Silsileler adlı eserinde, Telephos’un sefil bir hâlde sepet taşırken tasvir edildiği bir tragedyayı seyrettiği sırada Kinik felsefeye yöneldiğini, iki yüz talentten fazla servet biriktirmiş pek zengin bir kimse olduğu hâlde bütün malını mülkünü satarak bedelini yurttaşlara dağıttığını nakleder. Bu felsefeye öylesine sadık bir müntesipti ki, komedya şairi Philemon bu hâli şu sözlerle zikreder, Yazın onun sırtında kalın bir palto vardı, kış vakti ise (öyle itidalliydi ki) yırtık pırtık bir urba.
Diokles’in rivayetine göre, servetinden el çekmesi ve kalan bütün parasını denize atması hususunda onu Diogenes ikna etmiştir, ayrıca Krates’in hanesi İskender’den, zevcesi Hipparkhia’nınki ise Philippos’tan kalmaydı.
Kendisini bu hayat tarzından vazgeçirmek için gelen bazı yakın dostlarını sopayla kovalamıştı, zira metanetli ve tavizsiz bir ruha sahipti. Magnesialı Demetrios’un bildirdiğine göre, bir sarrafa şu şartla bir miktar para emanet etmişti, şayet oğulları sivil vazifelere yönelecek olurlarsa para kendilerine geri verilecek, fakat felsefeye intisap ederlerse halka dağıtılacaktı, çünkü bir filozofun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Eratosthenes ise, zevcesi Hipparkhia’dan Pasikles adında bir oğlu olduğunu, çocuk ergenlik çağına erer ermez onu cariyesi olan genç bir kızın odasına götürerek, Bu senin için meşru bir izdivaçtır, oysa zina edenler tragedya şairlerinin beyanına göre sürgün yahut ölümle cezalandırılır, kapatma tutanlar ise komedya şairlerine göre sefahat ve sarhoşluk yüzünden cinnete sürüklenir, dediğini aktarır. Eukleides’in talebesi Pasikles onun kardeşiydi. Kusursuz bir insan bulmanın imkânsız olduğunu, zira her narın içinde mutlaka en az bir çürük tane bulunacağını söylerdi. Nikodromos adında bir çalgıcıyı gücendirdiğinde, adam onu öldüresiye dövmüştü, bunun üzerine alnına, Bunu Nikodromos yaptı, yazılı bir kâğıt yapıştırdı.
Aşağılık kadınlara karşı son derece haşin ve yerici bir dil kullanırdı. Kendisine ekmek ve şarap gönderdiği için Phaleronlu Demetrios’u azarlayarak, Keşke çeşmelerden ekmek de aksaydı, demiş ve yalnızca su ile maişetini temin ettiğini ima etmiştir. Atinalı idareciler kendisini uzun bir cübbe giydiği için kınadıklarında, Size Theophrastos’u da aynı kılıkta göstereyim, demiş, inanmadıklarında ise onları Theophrastos’un tıraş olmak için oturduğu bir berber dükkânına götürmüştür. Thebai’de gymnasion yöneticisi tarafından, yahut başkalarının rivayetine göre Korinthos’ta Euthykrates tarafından dövüldüğünde gülerek, Onu ayağından tutup sürükledi, eşikten öteye fırlattı, demiştir.
Zenon, Khreiai adlı eserinde, daha da çirkin görünmek gayesiyle harmanisinin üzerine bir koyun postu diktiğini nakleder. Pek sevimsiz bir çehresi vardı ve kelam ederken gülerdi.
Ellerini havaya kaldırıp şöyle derdi, Cesur olun ey Grekler, hem gözleriniz hem de bedeninizin diğer uzuvları hususunda metin olun, zira pek yakında bu müstehzilerin marazla kıvrandıklarını, sizleri mesut addedip kendi tembelliklerini levmettiklerini göreceksiniz. Ordu komutanları birer at sürücüsü gibi görününceye dek felsefe tahsil etmemiz gerektiğini söylerdi. Dalkavuklarla düşüp kalkanların terk edilmiş kimseler olduğunu, kendilerine hayırhah olanların yanında değil, kurtlar arasındaki koyunlar misali yaşadıklarını söylerdi. Ecelinin yaklaştığını hissettiğinde kendi nefsine bakarak şöyle dedi,
Nereye gidersin kör can, nereye, öte âleme mi, ey ihtiyarlığın belini büktüğü pir? Zira yaşlılıktan beli bükülmüştü.
Vatanının ihya edilmesini isteyip istemediğini soran İskender’e, Ne faydası var, belki gün gelir bir başka İskender çıkar da orayı yine tarumar eder, cevabını vermiştir.
Talihin hükmüne tabi olmayan şan şeref tahkirinin ve yokluğun kendi vatanı olduğunu, kimseden pervası olmayan Diogenes ile hemşehri bulunduğunu söylerdi.
Bir gün agoraya gelip bazılarının alışveriş ettiğini görünce, Bunlar, birbirine zıt meşgaleler içinde kendilerini bahtiyar sanıyorlar, bense her iki işle de iştigal etmediğim için kendimi bahtiyar addediyorum, dedi. Peşinde pek çok asalakla dolaşan bir adam gördüğünde, Delikanlı, seni bu kadar yalnız gördüğüme teessüf ederim, demiştir.
Kimseden hediye kabul etmememiz gerektiğini, zira faziletin rezalet ile beslenemeyeceğini ifade ederdi.
Delphoi’de fettan Phryne’nin altından bir heykelini gördüğünde, Bu, Grek itidalsizliğinin bir zafer abidesidir, diye haykırmıştır.
Besili ve semiz bir delikanlı gördüğünde, Bahtsız genç, zindanını böyle tahkim etme, demiştir.
Şan ve şerefi zenginliğiyle değil, fakirliğiyle kazandığını söylerdi. Felsefeden ne menfaat elde edeceğini soran bir kimseye, Kesenin ağzını kolayca açmayı ve cömertçe vermeyi öğreneceksin, şimdiki gibi yüzünü çevirerek, ağırdan alarak ve sanki felç inmiş gibi titreyerek değil, cevabını vermiştir.
İnsanların bir dağarcığın, bir ölçek acı baklanın ve gönül asudeliğinin kıymetini bilmediğini söylerdi.
Krates’in günümüze ulaşan mektupları mevcuttur, Laertios’un bildirdiğine göre bu mektuplarda, üslup bakımından Platon’a benzeyen nefis bir felsefe serdetmektedir.
Aynı zamanda derin bir felsefe muhteviyatına sahip tragedyalar da kaleme almıştır.
İleri bir yaşta vefat etmiş ve Boiotia’da defnedilmiştir.
Metroklos, Krates’in talebesi ve Hipparkhia’nın biraderiydi.
Evvela Peripatetik (Aristotelesçi) Theophrastos’u dinlemiş, bilahare Krates’e intisap ederek mümtaz bir filozof olmuştur. Hekaton’un nakline göre kendi risalelerini, Bunlar taşkın ve ham hayalperest gençliğin rüyalarıdır, diyerek yakmıştır.
Aynı şekilde hocasının takrirlerini de ateşe vermiş ve, Gel ey Hephaistos, Aphrodite’nin senin yardımına ihtiyacı var, demiştir.
Mevcudatın bazısının haneler misali parayla, bazısının ise ilim gibi zaman ve gayretle elde edildiğini söylemiştir, servet şayet doğru kullanılmazsa zararlıdır.
İleri bir yaşta, kendini boğarak canına kıymıştır.
Talebeleri arasında Theombrotos ve Kleomenes’in adları zikredilir. İskenderiyeli Demetrios, Theombrotos’un dinleyicisiydi, İskenderiyeli Timarkhos ile Ephesoslu Ekhikles ise Kleomenes’in talebeleri idiler. Ekhikles aynı zamanda Theombrotos’u da dinlemişti, daha sonra kendisinden bahsedilecek olan Menedemos da onun silsilesindendir. Bu zümreye Sinoplu Menippos da dahildi.
Hipparkhia da keza bu Kiniklerin kelamına gönül vermişti, kendisi Metrokles’in hemşiresi olup her ikisi de Maroneialı idiler.
Gerek sözleri gerekse yaşayış tarzı sebebiyle Krates’e gönül verdi, taliplerinden hiçbiri servetleri, asaletleri yahut güzellikleriyle onu bu kararından vazgeçiremedi, ille de kendini Krates’e vakfedeceğini söylüyor, şayet onunla evlenmesine müsaade etmezlerse canına kıyacağını bildirerek ana babasını tehdit ediyordu.
Bunun üzerine ana babası Krates’e giderek kızlarını bu niyetinden vazgeçirmesini istediler, Krates de buna gayret etti, lakin muvaffak olamayınca oradan ayrıldı, evindeki birkaç parça cılız eşyayı getirip ona gösterdi ve, İşte kocan bu, evinin eşyası da bundan ibarettir, iyi düşün, zira benimle aynı hayat tarzını benimsemedikçe bana zevce olamazsın, dedi.
Kadın derhal onu kabul etti, onunla birlikte sokaklarda dolaşmaya, uluorta bir arada bulunmaya ve ziyafetlere onunla gitmeye başladı.
Lysimakhos’un bir ziyafetinde Ateist Theodoros ile karşılaştı, onunla şöyle bir münazaraya girdi, Şayet Theodoros’un yaptığı bir fiil haksızlık sayılmıyorsa, aynı şeyi Hipparkhia yaptığında da haksızlık sayılmaz, oysa Theodoros kendi nefsine vursa bu bir haksızlık olmaz, şu halde Hipparkhia Theodoros’a vurursa bu da bir haksızlık sayılmaz. Theodoros buna hiçbir cevap vermedi, yalnızca kadının urbasını çekip çekiştirdi, zira Hipparkhia kadınlar gibi değil, Kiniklerin tarzında giyinmekteydi, fakat Hipparkhia buna zerre kadar aldırış etmedi, bunun üzerine Theodoros, Tezgahını da mekiğini de evde bıraktı, dedi.
Kadın ise, Evet, öyle yaptım Theodoros, zannımca dokumaya sarf edeceğim vakti felsefeye vakfetmeyi seçmekle hata etmiş de sayılmam, dedi. Laertios, kadın hakkında daha pek çok şey anlatıldığını bildirir.
Menippos
Menippos bir Kinik idi, aslen Fenikeliydi, Akhaikos’un tasdik ettiği üzere kölelik zümresindendi. Diokles ise babasının Pontuslu olduğunu ve Batis diye anıldığını söyler.
Menippos servet edinmek gayesiyle Thebai’ye gitti ve o şehrin hür yurttaşı kılındı. Ciddi hiçbir şey kaleme almadı, bütün kitapları, Meleagros’un yazılarından farksız olarak, neşe ve istihza ile doluydu.
Hermippos’un naklettiğine göre kendisine Hemerodaneistes, yani gündelik tefeci tesmiye olunmuştu, zira tüccarlara faizle para verir ve rehin alırdı, nihayetinde bütün malı mülkü elinden hileyle alınınca kendini astı.
Bazıları [okunamadı] Dionysios ve Zopyros adındaki Kolophonlular tarafından yazılıp bu tür şeylere meyli olan biri olarak ona hediye edildiğini söyler, bunların on üç adet olduğu rivayet edilir.
Menedemos
Menedemos, Lampsakoslu Kolotes’in talebesiydi.
Hippobotos’un aktardığına göre işi öylesine aşırılığa vardırmıştı ki, Erinyelerin kılığında dolaşır, günah işleyenleri teftiş etmek üzere yeraltı dünyasından geldiğini ve oraya hesap vermek için geri döneceğini beyan ederdi. Ayaklarına kadar uzanan koyu renk bir cübbe giyer, belini erguvani bir kuşakla bağlar, başında üzerinde on iki burcun nakşedildiği Arkadya serpuşu, ayaklarında trajedilere mahsus potinler, uzun bir sakal ve elinde dişbudak bir asa taşırdı. Kinikler bahsi buraya kadardır.
Sekizinci Kısım: Stoacı Filozofları İhtiva Eder
Bölüm I: Vatanı, Ana Babası, İlk Tahsili
Kiniklerin ardından, evvelce Krates’in talebesi olan, bilahare başka filozofların da meclisinde bulunup nihayetinde bu yeni fırkayı tesis eden Zenon gelir. Kıbrıs adasında, korunaklı bir limana malik, Fenikelilerin meskun olduğu bir Grek sahil kenti olan Kition’da doğdu, bu sebepten ötürü vaktiyle kendisine Fenikeli de denirdi.
Babasına bazılar Demeas derdi, bir tüccardı, bundan ötürü Zenon’a, yabancı ve mütevazı bir aileden neşet ettiği için doğumunun ve memleketinin düşüklüğü kusur olarak atfedilirdi, oysa Zenon bundan utanç duymak şöyle dursun, kendi vatanını küçük görmek anlamına geleceğini düşünerek Atina yurttaşı olmayı dahi reddetti, nitekim Atina’daki bir hamama bağışta bulunduğunda ve adı bir sütuna Filozof unvanıyla kazındığında, yanına bir de Kitionlu ibaresini eklemelerini talep etti.
Zenon, Hekaton ile [okunamadı] naklettiğine göre, en hayırlı hayatı sürmek için nasıl bir yol tutması gerektiğini kahine danıştığında, ölülerle hemhal olması gerektiği cevabını aldı, bunun üzerine kendini kadim müellifleri okumaya vakfetti. Bu hususta babasının da ona az yardımı dokunmadı, zira Demetrios’un bildirdiğine göre Atina’ya sık sık ticaret için gider ve henüz pek genç yaştayken ona pek çok Sokratik metin getirirdi, bu metinler onda felsefeye karşı büyük bir iştiyak uyandırdı.
On yedi (yahut Perseus’a nazaran yirmi iki) yaşına bastığında Atina’ya seyahat etti, buraya hem felsefeye olan hususi meyli hem de Fenike’den getirdiği erguvani kumaşları satma gayesi olan ticari işi sebebiyle sevk edilmişti.
Yanına yüz talent aldı ve emtiasını sattıktan sonra kendini felsefeye verdi, lakin sermayesini artırmak için tüccarlara faizle para ikraz etmeyi de sürdürdü.
Bazıları gemisinin Peiraieus’ta battığını rivayet eder, bu haber kendisine Atina’da tebliğ edildiğinde zerre kadar sarsılmış görünmedi, yalnızca, Ey Talih, beni bir filozof abasına sürüklemekle pek güzel eyledin, dedi, yahut Seneca’nın aktardığı üzere, Talih bana felsefe tahsil etmemi emrediyor, demiştir. Gemisinin ziyan oluşundan keder duyarak Atina şehrine çıktığı ve bir kitapçı dükkanında otururken Ksenophon’un Hatıralar’ından bir parçayı okuduğu, bundan son derece memnun kalıp kitapçıya bu kabilden adamların nerede yaşadığını sorduğu anlatılır. Tam o esnada Krates tesadüfen oradan geçmekteydi, kitapçı onu işaret ederek, Şu adamın peşinden git, dedi ve o andan itibaren Zenon Krates’in talebesi oldu.
Bölüm II: Hocalarına Dair
Zenon bu suretle hayat tarzını değiştirip felsefeye kabiliyetli, lakin Kinik fırkasına pek uymayacak derecede hayalı biri olarak kendini Krates’e vakfetti.
Krates bu hâle çare bulmak için ona Kerameikos boyunca taşıması üzere çorba dolu bir çömlek verdi, utandığından ötürü bunu harmanisiyle gizlemeye çalıştığını görünce değneğiyle çömleğe vurup onu kırdı.
Zenon sırılsıklam bir hâlde kaçarken Krates, Ne o, kaçıyor musun küçük Fenikeli, kimse sana zarar vermedi ki, dedi.
Zenon, et almaya gittiğinde elinin altında hazır bulunsun diye ustası Krates’in parasını içinde taşıdığı oyuk küçük bir çömlek kapağı yapmıştı. Bir süre Krates ile bu minvalde yaşadı, bu esnada Devlet adlı eserini kaleme aldı, bu sebeple kimileri latife ederek onun Köpeğin Kuyruğu altında yazıldığını söylemiştir. Nihayetinde Krates’i terk ederek Megara ekolünden filozof Stilpon’a bağlandı.
Tyroslu Apollonios’un naklettiğine göre, onu Stilpon’dan çekip koparmak için harmanisinden tuttuğunda Zenon şöyle demiştir, Ey Krates, filozofların tutulacağı kulplar kulaklarıdır, beni bu yoldan kendi tarafına çek, aksi takdirde bedenimi seninle kalmaya mecbur bıraksan bile zihnim Stilpon ile beraber olacaktır.
Stilpon’un yanında on yıl kaldı. Stilpon’dan sonra Ksenokrates’in yanına gitti, bu iki ustanın taliminden öylesine hoşnut kaldı ki, deniz kazasına uğradığında pek hayırlı bir sefere çıkmış olduğunu söylemiştir, gerçi başkaları bu sözü Krates ile geçirdiği vakte atfeder. Hippobotos’un teyit ettiğine göre daha sonra Diodoros Kronos’a bağlandı ve onun tedrisatında diyalektik çalıştı, bu ilme öylesine meftun olmuştu ki, mezkûr fırkadan muayyen bir filozof Orakçı adı verilen mugalatada yedi çeşit diyalektik veçhe bulunduğunu kendisine bildirdiğinde, mükâfat olarak ne istediğini sordu, filozof yüz parça gümüş talep etti, ilme son derece düşkün olan Zenon ise ona iki yüz verdi. Nihayetinde felsefede büyük bir mesafe katetmiş olmasına rağmen, kibir aleyhtarı bir öğretiye sahip olan Polemon’u dinledi, bunun üzerine Polemon kendisine şöyle demiştir, Zenon, pusuda beklediğinin ve ilmi gizlice aşırmak için (Fenikelilerin âdeti olduğu üzere) bahçeme sinsi adımlarla girdiğinin farkında değilim sanma.
Zenon'un Mektebi ve Bir Fırka Tesis Etmesi
Uzun müddet başkalarını dinledikten sonra, nihayet edindiği ve geliştirdiği ilmi başkalarına aktarmayı münasip gördü.
Bu maksatla, Polygnotos’un resimlerinden ötürü boyalı galeri tesmiye olunan ve diğer adıyla Peisianakteios olarak bilinen Stoa Poikile’yi seçti.
Burayı mesken tutmaya ve geçmişte kargaşaya boğulmuş olan bu mahalli sükûnetle doldurmaya azmederek devamlı surette orada yürüdü ve müzakerelerde bulundu, zira Otuz Tiran döneminde bin dörtyüze yakın yurttaş orada katledilmişti.
Pek çok talebe oraya akın etti, Epikuros’un ifade ettiği üzere başlangıçta ustalarından mülhem Zenoncular, daha sonra ise ders verdiği mekândan ötürü Stoacılar olarak anıldılar, nitekim Eratosthenes kadim komedyaya dair sekizinci kitabında bunu teyit eder ve kısa bir süre önce orada yaşayan bazı şairlerin de Stoacılar olarak adlandırıldığını, bu vesileyle ismin gayet iyi bilindiğini ilave eder.
Tetkik ve münazarada pek mahirdi. Diyalektikçi Philon ile hararetle münazara eder ve onunla birlikte temrin yapardı, öyle ki genç Zenon ona ustası Diodoros kadar hayranlık duyardı.
Laertios’un bildirdiğine göre önermelerin gevşekliğine ve ölçüsüzlüğüne bir hudut çeken ilk kişi o gibi görünmektedir, lakin genişliği hasebiyle hayatının nihayetine tehir ettiğimiz bu husustan daha tafsilatlı bahsedeceğiz.
Ona Bahşedilen Payeler
Öğrettiği ilim ve bu öğretiye muvafık olan hayat tarzı Atinalılar nezdinde ona öyle yüksek bir itibar kazandırdı ki, hürriyetlerinin emanet edilebileceği yegâne layık şahıs olarak şehrin anahtarlarını onun ellerine teslim ettiler. İsmi gerek Kıbrıs’taki gerekse Sidon’da mukim hemşehrileri tarafından da büyük bir hürmetle anılırdı.
Zenon’a hürmet ve teveccüh gösterenler arasında Makedonya Kralı Antigonos Gonatas da vardı, büyüklüğü kadar erdemiyle de temayüz etmiş olan bu hükümdar ona ziyadesiyle kıymet verir, Atina’ya her gittiğinde onu dinlerdi.
Huzuruna gelmesi için defalarca davet mektubu gönderdi, mektuplardan biri şu mealdeydi, Kral Antigonos’tan filozof Zenon’a selam olsun.
Talih ve ihtişam bakımından senden üstün olduğumu zannederim, lakin ilim, terbiye ve senin nail olduğun o kemal derecesindeki saadet hususunda sen benden fersah fersah üstünsün.
Bu sebeple, geri çevirmeyeceğinden emin olarak yanıma gelmen için sana yazmayı münasip gördüm.
Binaenaleyh katımıza gelmek için her türlü çareye başvur ve bil ki sadece beni değil, bütün Makedonyalıları talim edeceksin.
Zira Makedonya Kralı’nı terbiye eden ve onu erdeme sevk eden kişinin, aynı zamanda onun bütün tebaasını da erdem yolunda eğittiği bedihidir, çünkü hükümdar nasılsa, idaresi altında yaşayanlar da ekseriyetle öyle olur. Zenon şu cevabı verdi, Kral Antigonos’a Zenon’dan selam olsun.
İlme olan iştiyakını pek takdir ederim, zira gençlerin ruhunu gevşeten ve umumiyetle methedilen hazdan ictinap ederek ahlakı yozlaştıran şeylere değil, fayda hâsıl eden o hakiki terbiyeye meylediyorsun.
Cömert tabiatlı olmaya yalnızca fıtratın icabı değil, kendi iradenle de meyyal olduğun aşikârdır.
Âlicenap bir fıtrat, vasat bir ceht ile bir ustanın rehberliğinde kâmil erdeme suhuletle vasıl olabilir.
Lakin yaşım icabı bedenim pek mecalsizdir, zira seksen yaşındayım ve bu sebeple huzurunuza gelmeye muktedir değilim, yine de ruhu alakadar eden hususlarda benden hiç de geri kalmayan, beden hususunda ise benden çok daha üstün olan talebe arkadaşlarımdan bazılarını size göndereceğim, şayet onlardan istifade ederseniz tam bir saadete ermek için hiçbir eksiğiniz kalmayacaktır.
Böylece Zenon, Antigonos’un yanına gitmeyi katiyetle reddetti, lâkin öğrencisi Demetrios’un oğlu Kitionlu Persaios’u (ki Zenon pek yaşlı iken, 130. Olimpiyatta parlamıştı) ve Thebaili Philonides’i gönderdi, her ikisi de Epikuros tarafından Aristobulos’a yazılan mektupta Antigonos’un maiyetinde bulunmuş kimseler olarak zikredilir.
BÖLÜM II. Zenon’un Vecizeleri
Vecizelerinden hatırda kalanlar şunlardır, Pek şık giyinmiş bir adamın sokak arkından atlarken sakındığını görünce, “Çamuru umursamadığından değil, zira onda yüzünü seyredemez,” demiştir.
Bir Kinik yanına gelip hiç kalmadığını söyleyerek yağ ödünç istemişti, Zenon onu geri çevirdi ve adam uzaklaşırken, “Şimdi düşün bakalım,” dedi, “ikimizden hangimiz daha yüzsüzüz?”
Pek muhabbet beslediği Khremonides ile Kleanthes yanına oturduklarında ayağa kalktı, Kleanthes buna hayret edince, “Hâzık hekimlerden işittim ki,” dedi, “şişlikler için en iyi çare...”
Bir ziyafette yanında iki kişi oturuyorken, hemen yanı başındaki zat diğerine ayağıyla vurdu, Zenon da hemen yanındakine diziyle vurup ona dönerek, “Aşağıda oturana yaptığın şey hakkında şimdi ne düşünürsün?” dedi.
Oğlan çocuklarının meclisini seven birine, “Ne daima oğlanlarla düşüp kalkan o muallimlerde akıl vardır,” dedi, “ne de o oğlanların kendisinde.”
Zarif nutukların İskenderiye gümüşüne benzediğini söylerdi, göze hoş görünür ve para suretinde basılmıştır, lâkin zerre kadar daha kıymetli değildir. Bunun haricindeki sözleri ise darp damgası kaba, lâkin kıymeti daha yüksek olan Attika tetradrahmilerine benzetirdi.
Öğrencisi Ariston pek çok şeyi ahmakça, kimini küstahça, kimini de pek cüretkârane münakaşa edince, “Baban seni peydahlarken sarhoş olmalıydı, başka türlüsü imkânsız,” dedi, bu sebeple, kendisi sözlerinde pek muhtasar olduğundan, ona “Geveze” lakabını taktı.
Birlikte yemek yediklerine hiçbir şey bırakmayan bir oburun önüne koca bir balık koydurup derhal geri kaldırttı, diğeri şaşkınlıkla ona bakınca, “Benim bir defalık açgözlülüğüme dahi tahammül edemezken,” dedi, “arkadaşlarının her gün neler çektiğini sanırsın?”
Yaşına münasip düşmeyecek derecede fazla meraklı sualler soran bir genci aynanın karşısına götürüp içine bakmasını buyurdu ve ardından, o sualin bu çehreye yakışıp yakışmadığını sordu.
Antisthenes’in yazılarında pek çok şeyi beğenmediğini söyleyen birine, onun Sophokles üzerine olan *khreia*sını getirip içinde fevkalade bir şey bulunup bulunmadığını sordu. Diğeri bilmediğini söyleyince, Zenon cevap verdi, “Antisthenes fena bir söz söylediğinde onu çekip çıkarıp hatırlarken, fevkalade bir şey söylediğinde hatırlamak şöyle dursun, hiç iltifat etmemekten utanmaz mısın?”
Filozofların kelamlarının pek kısa olduğunu söyleyen bir zata, “Çok doğru söylersin,” dedi, “mümkün mertebe heceleri dahi öyle olmalıdır.” Biri Polemon’un bir şeyi ileri sürüp başka türlü konuştuğunu söyleyince, kaşlarını çatarak, “Bağışlanan şeylere ne paha biçersin?” dedi.
Bir münazaracının komedya oyuncusunun sesine ve ciğerine sahip olması gerektiğini, lâkin onun bağırtısına kapılmaması icap ettiğini söylerdi.
Güzel konuşanlara, tıpkı mahir sanatkârlara bakmak için yer açıldığı gibi, dinlemek için mecal tanınmalıdır derdi, diğer taraftan, dinleyici söylenene öyle pürdikkat kesilmelidir ki, tenkide vakit bulamamalıdır.
Çok konuşan bir gence, “Kulakların diline düşmüş,” demiştir.
Kendi kanaatince bilge bir adamın asla sevmemesi gerektiğini söyleyen güzel bir delikanlıya, “Sizin gibi güzeller için bundan daha talihsiz bir şey olamazdı,” demiştir.
Filozofların çoğunun pek çok hususta ahmak, sıradan ve bayağı meselelerde ise cahil olduğunu söylerdi.
Bir öğrencisi kibirlenmeye başladığında onu döverek, “Hak büyüklükte değil, büyüklük haktadır,” diyen Kapaneus’un sözünü naklederdi.
Pek cüretkârane nutuk çeken bir gence, “Genç adam, sana zihnimden geçenleri söylemekten imtina ederim,” demiştir.
Rodoslu, yakışıklı ve zengin, lâkin kendisine karşı dikbaşlı bir gence tahammül edemeyerek, kaftanını kirletsin diye evvela kirli bir sedire oturmasını buyurdu, akabinde onu dilencilerin arasına oturttu ki, nihayet genç adam çekip gidene kadar onlarla ve paçavralarıyla haşır neşir olsun.
Kibirden, hususan gençlerdeki kibirden daha çirkin bir şey olmadığını söylerdi.
Yalnızca nutukları ve kelimeleri, bir et yemeği hazırlayanlar gibi hafızaya kaydetmekle kalmayıp, zihnimize tatbik etmemiz ve ondan istifade etmemiz gerektiğini ifade ederdi.
Gençlerin yürüyüşlerinde, tavırlarında ve libaslarında tam bir vekar ve haya gözetmeleri gerektiğini söyler, Euripides’in Kapaneus hakkındaki şu mısralarını sıkça tekrarlardı,
Ne varlığıyla kibirlenirdi, Ne de kendini yoksuldan üstün görürdü.
İlimlerin kavranmasına şiirden daha yabancı bir şey olmadığını ve zamandan daha fazla muhtaç olduğumuz hiçbir şey bulunmadığını söylerdi.
“Dost kimdir?” sualine, “Benim diğer benliğimdir,” cevabını verdi.
Hizmetkârını hırsızlık yaparken yakalayıp dövdü, uşak çalmanın kendi kaderi olduğunu ileri sürünce, “Dövülmek de kaderindir,” dedi.
Güzelliğin sesin letafeti olduğunu söylerdi, yahut bazılarının rivayetine göre ona “güzelliğin çiçeği” derdi.
Yoldaşlarından birinin uşağını dayaktan morarmış vaziyette görünce, “Öfkenin meyvelerini müşahede ediyorum,” dedi.
Güzel kokulu merhemler sürünmüş birine, “Böyle kadın gibi kokan kimdir?” demiştir.
Kendisini tashih etmeyip niçin herkesi düzelttiğini soran “Dönek” lakaplı Dionysios’a, “Zira sana itimat etmiyorum,” cevabını verdi.
Pek serbest konuşan bir gence, “Çok dinleyip az söyleyelim diye iki kulağımız ve fakat tek bir dilimiz vardır,” dedi.
Antigonos’un elçisi tarafından (Laertios’a göre ise Ptolemaios tarafından) diğer filozoflarla birlikte bir ziyafete davet edilmişti, diğerlerinin her biri kadehler arasında ilimleriyle caka satarken, o tek başına sükût içinde oturdu, bunun üzerine elçiler krala onun hakkında ne söylemeleri gerektiğini sorunca [okunamadı]
Antigonos'a, zira gördüğün üzere dedi, her şeyin arasında sözü tutmak en güç olanıdır.
Kendisine hakaret edildiğinde nasıl davrandığı sorulduğunda, cevapsız gönderilen bir elçi gibi, dedi. Hesiodos'un dizelerini şu şekilde değiştirdi,
En iyisidir insanların, iyi öğüde uyan kişi, Ondan sonra gelir, her şeyi kendi bağrında tartan kişi.
Zira dedi, iyi bir öğüde kulak verip ondan lâyıkıyla istifade eden kimse, her şeyi kendiliğinden bulan kimseden daha üstündür, zira sonrakinde yalnızca anlama yetisi varken, diğerinde tatbikat da mevcuttur.
Kendisine, pek vakur ve sert mizaçlı olduğu halde bir ziyafette nasıl olup da böylesine neşeli ve şen şakrak davranabildiği sorulduğunda, acı bakla da kendiliğinden acıdır lâkin ıslatıldığında tatlılaşır, diye cevap verdi.
Ayakla sürçmenin, dille sürçmekten yeğ olduğunu söylerdi.
Hayırlı bir iş yapmanın küçük bir mesele olmadığını, lakin iyi başlamanın ufacık bir ana bağlı olduğunu söylerdi. Bunu bazıları Sokrates'e atfeder.
Akademi'deki gençlerden biri beyhude meşgaleler üzerine konuşurken Zenon, şayet dilini aklına batırmazsan, daha pek çok ahmakça söz sarf edeceksin, dedi.
Pek çok kimseyi kınayarak, emekten haz alma imkânları varken, bu hazzı aşçının dükkânında aramayı tercih ettiklerini söylerdi.
Hastalıkta dahi yemekte nefis düşkünlüğüne ve itinaya kapılmamamız gerektiğini söylerdi.
Dostlarından biri tarafından, haksızlık etmekten nasıl kaçınabileceği sorulduğunda, daima seninle birlikte olduğumu tasavvur et, diye karşılık verdi.
Bir kimsenin işlediği kötülüğü Tanrı'dan gizleyip gizleyemeyeceği sorulduğunda, Hayır, dedi, o kötülüğü aklından geçiren dahi gizleyemez.
İsraflarını, bunu yapacak kadar çok mala mülke sahip olduklarını söyleyerek mazur göstermeye çalışan bazılarına, eti, elinde bol miktarda tuz var diye aşırı tuzlayan bir aşçıyı mazur görür müsünüz, dedi.
Müritlerinden bazılarının hakikat âşığı, bazılarınınsa yalnızca güzel konuşma heveslisi olduğunu söylerdi.
Diyalektik sanatlarını buğdayla yahut kıymetli bir şeyle değil, saman ve kepekle doldurulmuş kusursuz ölçeklere benzetirdi.
İnsanların büyük şehirlere mensup olup olmadıklarını değil, büyük bir şehre layık olup olmadıklarını araştırmamız gerektiğini söylerdi.
Bir dostunun arazisinin işleriyle fazlasıyla meşgul olduğunu görünce, şayet sen arazini terk etmezsen, o seni terk edecektir, dedi.
İnsanın yalnızca yiyip içmek için yaşamaması, ömrünü daha erdemli bir hayat elde etmek uğruna sarf etmesi gerektiğini söylerdi.
Şarapla kendinden geçmiş biri onu ziyarete geldiğinde ve sarhoş hâliyle onu öpüp kucaklayarak, dilediği her şeyi istemesini emredip bunu kendisine vereceğine ant içtiğinde Zenon, [okunamadı] diye cevap vererek hem onun kabahatini takbih etti hem de sağlığını gözetti.
Sağ elinin parmaklarını uzatarak, işte hayal böyledir, dedi, ardından parmaklarını hafifçe bükerek, işte onay böyledir, sonra onları tamamen kapatıp yumruğunu sıkarak, işte idrak böyledir, ardından sol elini uzatıp yumruğunu sıkıca ve kuvvetle kavrayarak, işte ilim böyledir ki buna bilge bir insandan gayrısı muktedir olamaz, dedi.
Zenon'un Vefatı
Zenon, Apollonios'a göre elli sekiz yıl boyunca okulunun başında kaldıktan ve Laertios ile Loukianos'un hesaplamalarına nazaran doksan sekiz yaşına eriştikten sonra, zira Perseus'un şehadetine dayanarak yalnızca yetmiş iki yıl yaşadığını öne sürenlerin yanıldığı görülmektedir, çünkü Antigonos'a yazdığı mektup doksanıncı yaşındayken kaleme alınmıştı, tüm bu müddet zarfında hiçbir hastalık yüzünden rahatsız edilmemişken şu vesileyle vefat etti, okuldan çıkarken düştü ve parmağını kırdı, bunun üzerine eliyle yere vurarak, tragedyadaki Niobe gibi, Geliyorum, beni niçin çağırıyorsun, yahut başkalarının rivayet ettiği veçhiyle, Beni niçin sürüklüyorsun, dedi.
Ve dışarı çıktığında, bazılarının rivayetine göre derhal kendini astı, başkalarının dediğine göre ise azar azar kendini açlığa mahkûm etti.
Ölüm haberi Antigonos'a ulaştığında, Ne büyük bir temaşayı kaybettim, sözleriyle feryat etti ve ona neden bu kadar hayran olduğu sorulduğunda, Zira, dedi, kendisine pek çok büyük şey bahşetmiş olmama rağmen, bunlarla asla kibirlenmedi yahut ye'se düşmedi.
Vakit kaybetmeksizin Thraso'yu elçi olarak Atinalılara gönderdi, Kerameikos'ta onun adına bir anıt mezar inşa etmelerini talep etti, Atinalılar da bu talebi kabul ederek onu şu kararnameyle onurlandırdılar,
Bir Kararname
Arrhenides Arkhon iken, Akamantis kabilesi Prytaneion'da riyaset makamındayken, Maimakterion ayının onuncu gününde, Prytaneion celselerinin yirmi üçüncüsünde, meclis reisleri şu kararı aldı,
Kratikles'in oğlu Xympete'li Hippo ve diğer reisler ile Thraso'nun oğlu Anakaia'lı Thraso beyan etti ki, Kition'lu Mnaseas'ın oğlu Zenon, uzun yıllar bu şehirde felsefe muallimliği yapmış, en iyilerin taklit edeceği bir numune teşkil etmiş olduğundan, halk, talihi yaver gitsin, Kition'lu Mnaseas'ın oğlu Zenon'u taltif etmeyi, fazileti ve itidali mükâfatı olarak kanun uyarınca onu altın bir taçla taçlandırmayı ve Kerameikos'ta umumun masrafıyla onun için bir anıt mezar inşa etmeyi münasip görmüştür, işbu tacın yapılması ve anıt mezarın inşası için halk, Atinalı erkekler arasından bu işi deruhte edecek kimseleri seçecektir.
Halkın kâtibi bu kararnameyi iki sütun üzerine hakkedecek, bunlardan biri Akademi'ye, diğeri ise Lykeion'a dikilecektir.
Sütunların masrafını, Atina halkının erdemli insanları hem diriyken hem de vefatlarından sonra taltif ettiğini herkesin bilmesi maksadıyla, amme işlerinin nâzırı vergi yoluyla karşılamayı üstlenecektir.
İnşaatı denetlemek üzere Anakaia'lı Thraso, Peiraieus'lu Philokles, Anaphlystos'lu Phaidros, Akarnania'lı Medon ve Semakhidai'li Mikythos tayin edilmiştir.
Atinalılar da onun tunçtan bir heykelini diktirdiler, nitekim yurttaşları olan Kitionlular da aynısını yaptı. Sidonlu Antipater onun için şu mezar yazıtını kaleme aldı,
Burada yatar ulu Olympos'a tırmanan Zenon, Ne Ossa'nın tepesine Pelion'u yığarak, Ne de Herakles'vari emeklerle elde ederek zaferi, Oraya vardıran erdemin yolunu bularak.
Stoacı ve Diogenes'in çömezi olan Xenodotos da onun üzerine bir başka epigram yazdı,
Zenon, ak sakallı çağına dek tükenen yıllarını, Boş zenginliklerle değil, kendiyle yetinerek geçirdin, Senden doğdu bu boyun eğmez, sebatkâr fırka, Hiçbir şeyden yılmayan hürriyetin anası, Çıktığın Fenike'yi kim hor görebilir? Yazmayı da ilk o diyardan Kadmos öğretti Yunan'a.
VII. Şahsiyeti ve Erdemleri
Şahsiyetine dair Timotheos onun boynunun eğri olduğunu söyler.
Tyreli Apollonios ise zayıf, uzun boylu ve esmer tenli olduğunu, bundan ötürü bazılarınca (mesela Khrysippos tarafından) "Mısır Fidanı" diye anıldığını aktarır.
Bakışı hüzünlü, vakur, sert ve çatık kaşlıydı, bünyesi kuvvetli değildi, bu sebeple Perseus onun ziyafetlerden pek sakındığını söyler.
Gündelik diyeti çiğ yiyeceklerden, bilhassa hem taze hem kuru incirden, ekmek ve ölçüyle yediği baldan ve biraz tatlı şaraptan ibaretti.
Kalan her hususta iyi bir insanın vazifesini ifa eder, kendisine başvuran gençleri erdeme ve ölçülülüğe teşvik eder, benimsediği öğretiye yaraşır bir hayat sürerdi.
İffeti ve nefsine hâkimiyeti öyle bir mertebedeydi ki, birlikte ikamet ettiği Persaios kendisine bir kadın çalgıcı getirdiğinde, kadını derhal geri gönderdi.
Sertliğine rağmen pek nazikti ve Kral Antigonos ile sık sık yemek yerdi, bazen onu sarhoş bulduğunda, gece meclislerine ve eğlencelerine katılmak üzere müzisyen Aristokles'in yanına onunla birlikte giderdi.
Halkın gösterişinden kaçınır, en alt mevkide otururdu, böylelikle diğer tarafın taciz edici ısrarlarından kendini kurtarırdı.
Bir defada iki ya da üç kişiden fazlasıyla asla yürümezdi.
Kleanthes, insanların kendisini rahatsız etmemesi ve etrafında toplanmaması için Zenon'un defalarca para dağıttığını söyler.
Bir vakit etrafı büyük bir kalabalık tarafından sarıldığında, revakın tepesinde bulunan ve evvelce bir sunağa ait olan ahşap bir küreyi gösterdi, "Bu," dedi, "vakkiyle ortada dururdu, fakat zahmet verdiği için şimdi bir kenara kaldırıldı, arzum odur ki siz de benzer şekilde çekilesiniz ve böylece daha az zahmet veresiniz."
Hediyelerle yoldan çıkarılmaktan öylesine uzaktı ki, Lakhes'in oğlu Demokhares, Antigonos'tan ne gibi bir ricası olduğunu öğrenmek isteyip bu hususta mektup yazacağına ve Antigonos'un arzu ettiği her şeyi temin edeceğine dair teminat verdiğinde, Zenon yüzünü ondan çevirdi ve bir daha asla onunla konuşmadı.
Öyle mütevazıydı ki, hırpani ve pejmürde kimselerle sohbet ederdi, bundan ötürü Timon şöyle demiştir,
Yoldaş edinir kendine bir sürü hizmetkârı, İnsanların en koflu, en fukara olanlarını.
Ev idaresinde son derece sabırlı ve tutumluydu, öyle ki bu hâli barbarların düşkünlüğünü andırırdı.
Laertios bir hizmetkârı olduğunu zikreder, Seneca ise hiçbir hizmetkârı olmadığını ileri sürer.
Kimi azarlayacak olsa, birçok vecizesinde görülebileceği üzere, bunu üstü kapalı ve uzaktan yapardı.
Kılığı kıyafeti pek sefildi, bundan ötürü onun hakkında şöyle denirdi,
Ne kışın amansız ayazı ya da yağmuru, Ne kavurucu güneş, ne de amansız dert incitir onu, Sıradan halk gibi değildir o, Gece gündüz felsefeye vakfetmiştir kendini.
Komedi şairleri farkında olmadan, onu yermek isterken överlerdi, nitekim Philemon, Filozoflar adlı komedyasında şöyle der,
Su içer, ardından çorba ve ot yer, Öğrencilerine etsiz yaşamayı belletir. Bunu kimi kaynaklar Posidippos'a atfeder.
Erdemleri öyle seçkindi ki, nihayetinde bir darbımesel hâline geldi, "Filozof Zenon'dan daha zahit", Posidippos da bu sebeple şöyle yazmıştır,
Daha on gün geçmemişti ki, Zahitlikte Zenon'u geride bıraktı. Hakikaten de bu nevi erdemde, ciddiyette ve Zeus hakkı için (diye ekler Laertios) saadette de bütün insanlardan üstündü.
VIII. Yazıları
Pek çok kitap yazdı, Laertios'un bildirdiğine göre bu eserlerde öyle bir üslupla tartıştı ki, ondan sonra gelen hiçbir Stoacı onun mertebesine erişemedi.
Bu eserlerin başlıkları şunlardır, Krates'in dinleyicisi olduğu vakit kaleme aldığı ve (Plutarkhos'un bildirdiğine göre) pek alkış alan Cumhuriyet Üzerine, bu eserin gayesi şuydu, ayrı kanunlarla muhtelif şehirlerde ve kasabalarda yaşamamalı, bilakis bütün insanları yurttaşımız ve hemşehrimiz addetmeliyiz, tek bir otlakta eşit haklarla otlayan bir sürü gibi tek bir hayat tarzı ve tek bir nizam bulunmalıdır. İştah Üzerine veya İnsan Tabiatı Üzerine. Tutkular Üzerine. Yunanlıların Terbiyesi Üzerine. Sözcükler Üzerine. Şiir Dinleme Üzerine. Sanat. Çözümler. Çürütmeler. Hatıralar. Krates'in Ahlakı.
Aralarında kuşkucu Kassios'un da bulunduğu bazı kimseler Zenon'un yazılarındaki pek çok hususu tenkit etmiştir, Evvela, Cumhuriyet adlı eserinin başlangıcında, serbest sanatların hiçbir faydası olmadığını iddia etmesini. Kezalik, bütün kötü insanların kendi aralarında düşman, köle ve yabancı olduklarını, babaların evlatlarına, kardeşlerin kardeşlere yabancı olduğunu ileri sürmesini. Yine, Cumhuriyet kitabında iddia ettiği üzere, yalnızca iyi insanların yurttaş, dost, akraba ve evlat sayılabileceğini söylemesini. Öyle ki Stoacılara göre ebeveynler, bilge olmadıkları gerekçesiyle evlatlarına düşman olmalıdır. Cumhuriyetinde kadınların ortak olmasını istemesini. Bir cumhuriyette tapınakların, mahkemelerin yahut umumi mekteplerin inşa edilmemesi gerektiğini savunmasını. Ne mübadele ne de ticaret için paranın lüzumlu olmadığını ileri sürmesini. Kadınların erkeklerle aynı libası giymesi gerektiğini savunmasını.
IX. Çömezleri
Laertios’un bildirdiğine göre Zenon’un pek çok talebesi vardı, bunların en mümtaz olanları şunlardır,
Demetrios’un oğlu Kitionlu Persaios, bazılarının iddiasına göre Zenon’un talebesiydi, kimilerine göre ise Antigonos tarafından eserlerini istinsah etmesi için Zenon’a gönderilen hizmetkârlardan biriydi, nitekim Bion onun heykelindeki "Kitionlu Zenon’un Persaios’u" ibaresini görünce, hakkâkın yanıldığını, "oğlu" yerine "hizmetkârı" yazması gerektiğini söylemiştir.
Daha sonra Makedonya Kralı Antigonos’un yanına döndü, Antigonos onu sınamak maksadıyla, arazilerinin düşman tarafından yağmalandığına dair asılsız bir haber ulaştırdı, onun bu haber karşısında kederlendiğini görünce de, "Görüyorsun ya, zenginlik farksız şeyler meyanında sayılamazmış" dedi.
Antigonos ona o kadar itimat ediyordu ki, kendisini Akrokorinthos’un idaresine getirdi, zira yalnız Korinthos değil, bütün Peloponnesos bu kaleye bağlıydı, lakin bu vazifesinde talihi yaver gitmedi, çünkü kale Sikyonlu Aratos’un hilesiyle ele geçirildi (Athenaios’un rivayetine göre Persaios ziyafette iken) ve Aratos Persaios’u oradan sürüp çıkardı. Bunun üzerine Persaios, daha evvel yalnızca bilge bir adamın idareci olabileceğini savunan bir kimseye, "Ben de Zenon’dan böyle öğrendiğim için aynı fikirdeydim, fakat şimdi başka kanaatteyim, Sikyonlu genç adam (yani Aratos) bana aksini öğretti" demiştir, Plutarkhos böyle nakleder, fakat Pausanias, Aratos’un kaleyi zaptettiğinde diğerleriyle birlikte vali Persaios’u da katlettiğini söyler.
Persaios, insan hayatına pek faydalı şeyleri icat eden kimselerin tanrı addedildiğini söylemiştir.
Şu eserleri kaleme almıştır, Krallık Üzerine, Lakedaimon Devleti, Evlilik Üzerine, Dinsizlik Üzerine, Thyestes, Aşk Üzerine, Teşvik Hitabeleri, Egzersizler, Hreialar 4 kitap.
Platon’un Kanunlar’ına Karşı Şerhler 7 kitap, Ziyafet Diyalogları.
Milas’ın oğlu Sakızlı Ariston, Siren lakabıyla maruftur, Zenon uzun bir hastalığa duçar olduğunda onu terk edip (Diokles’in dediği gibi) Polemon’a intisap etti, ayrıca Antigonos nezdindeki itibarı sebebiyle çokça dalkavukluk ettiği Persaios’un da takipçisiydi, zira ömrünün nihayetine dek zevk ü sefaya pek düşkündü. Böylece hocası Zenon’a isyan ederek şunları ileri sürdü,
Gaye, fazilet ile rezilet arasındaki o vasat şeylerde, yani farksızlıkta mündemiçtir, hiçbir tarafa meyledilmemeli ve bu şeyler arasında en ufak bir tefrik gözetilmemelidir, zira hepsi farksızdır,
Zira bilge adam iyi bir oyuncuya benzer, ister Agamemnon’u ister Thersites’i canlandırsın, her iki rolü de fevkalade ifa eder.
Böylelikle Zenon’un fazilet ile rezilet arasındaki bu vasat şeylere atfettiği kıymeti ortadan kaldırdı ve aralarında hiçbir fark bulunmadığını savundu.
Fizik ve mantığı büsbütün terk etti, birinin bizi aştığını, diğerinin ise bizimle hiçbir alakası olmadığını iddia etti,
Yalnızca ahlak bizimle alakadardır, diyalektik akıl yürütmeyi örümcek ağına benzetti, bunlar gayet sanatkârane görünse de hiçbir fayda sağlamazlar.
Ne Zenon gibi pek çok fazilet ihdas etti ne de Megaralı filozoflar gibi tek bir fazileti türlü isimlerle andı, bilakis bunların birbiriyle bir nevî izafi münasebet içinde olduğunu savundu. Bu akideleri ikrar edip Kynosarges’te münazaralarda bulunarak bir fırkanın kurucusu olarak anıldı, bu sebeple Miltiades ve Diphilos’a Aristoncular denildi. Pek ikna ediciydi ve avam üzerinde derin tesir bıraktı, nitekim Timon Silloi adlı eserinde, "Ariston’un o tatlı dilli, ikna edici zümresinden biri" demiştir.
Stoacıların, bilge bir adamın zan beslemeyip kesin bilgiye malik olduğu yolundaki paradoksunu hararetle savundu, Persaios ise buna karşı çıkarak, birbirine tıpatıp benzeyen iki ikizden birinin ona bir emanet bırakmasını, ardından diğerinin gelip bu emaneti geri istemesini sağladı, Ariston’un onun aynı şahıs olup olmadığında tereddüde düşmesiyle de iddiasını çürüttü.
Arkesilaos’u gençliği ifsat etmekle itham edip ona hücum etti. Bir vakit, boğaya benzeyen fakat her iki cinsiyetin de hususiyetlerini taşıyan bir mahluk görünce, "Heyhat, işte Arkesilaos’un apaçıklığa karşı kullanacağı bir delil" dedi.
Hiçbir şeyi idrak edemediğini söyleyen bir Akademia mensubuna, "Yanında oturanı görmüyor musun?" dedi, muhatabı bunu inkâr edince, "Seni kim kör etti, yahut nurunu kim çekip aldı?" dedi.
Şu risaleleri kaleme almıştır, Teşvik Hitabeleri 2 kitap, Zenon’un Doktrini Üzerine, Mektep Diyalogları 6 kitap, Hikmet Üzerine Mülahazalar 7 kitap, Erotik Mülahazalar, Boş Övünme Üzerine Şerhler, Şerhler 15 kitap, Hatırat 3 kitap, Hreialar 11 kitap, Hatiplere Karşı, Aleksinos’un İtirazlarına Karşı, Diyalektikçilere Karşı 3 kitap, [okunamadı] 4 kitap.
Fakat Panaitios ve Sosikrates yalnızca mektupların ona ait olduğunu, mütebaki eserlerin ise Peripatetik (Aristotelesçi) Ariston’a ait bulunduğunu teyit ederler.
Güneşin dazlak başına şiddetle vurması vefatına sebebiyet verdi.
Aynı ismi taşıyan bir başkası daha vardı, Iulisli bir Peripatetik, bir diğeri Atinalı bir mûsikişinas ve trajedi şairi, beşincisi Retorik Sanatı’nı yazan bir Alabandalı, altıncısı ise İskenderiyeli bir Peripatetik idi.
Erillos (yahut Cicero’nun tesmiyesiyle Herillos) Kartacalı idi, henüz bir oğlan iken pek çok kimse tarafından sevilip iltifat gördü, Zenon ise onun başını tıraş ettirerek bu alakayı bertaraf etti.
Nihai gayenin ilim olduğunu savundu, bu da her şeyi hayatla birleşmiş olan ilme isnat ederek yaşamak demektir.
İlim, akla tâbi olan tasavvurları kabul etme melekesidir.
Yine de bazen nihai bir gayenin bulunmadığını, bilakis gayenin bizzat nesnelerle ve onlara bağlanan unsurlarla değiştiğini söylemiştir, tıpkı kendisinden İskender ve Sokrates heykelleri yapılan tunç gibi.
Nihai gaye ile ona tâbi tali gayelerin farklı olduğunu, birinin bilge olmayanlara da bilge olanlara da matuf bulunduğunu, diğerinin ise yalnızca bilge kişilere has olduğunu öne sürdü.
Fazilet ile rezilet arasındaki şeyler farksızdır.
Eserleri az sözle çok mana ifade eden, muhtasar fakat gayet tesirli bir üslupla yazılmıştır, bunlarda Zenon’a muhalif fikirleri yer alır.
Eserleri şunlardır, Egzersiz Üzerine, İhtiraslar Üzerine, Kanun Koyucu Üzerine, Ebelik Sanatı, Antipheron, Muallim, Hazırlık, Yönlendirici, Hermes, Medea, Diyaloglar, Ahlaki Tezler.
Talebelerine Herillosçular denirdi, Cicero da onları Sokratesçiler arasında müstakil bir fırka olarak zikreder.
Theophantos’un oğlu Herakleialı Dionysios, fikrini değiştirmesi hasebiyle "Dönek" lakabıyla anılmıştır, evvelemirde tahsile büyük bir şevkle sarılmış ve her nevi şiirler yazmıştı, bilahare Aratos’a pek meftun olarak onun yanına intisap etti.
Filozoflardan ilk olarak, Diokles’in öne sürdüğü üzere, hemşehrisi Herakleides’i dinledi, ardından Aleksinos ile Menedemos’u, bunların sonrasında ise Zenon’u dinledi.
Zenon’dan yüz çevirerek kendini Kyrene ekolüne verdi, umumi evlere gitti ve kendini diğer hazlara kaptırdı.
Nihai gayenin haz olduğunu ileri sürdü, bunu da kendi körlüğü sebebiyle yaptı, zira bu durumdan ötürü pek kederlendiğinden, kederin farksız şeylerden biri olduğunu iddia etmeye cesaret edemedi.
Açlıktan kırılarak seksen yaşında öldü.
Eserleri şu başlıkları taşır, Duygusuzluk Üzerine 2 kitap.
Zenginlik, İtibar ve Ceza Üzerine, İnsanların [okunamadı] Üzerine, Talih Üzerine, Eski Hükümdarlar Üzerine, Övülen Şeyler Üzerine, Barbarların Âdetleri Üzerine.
Sphairos, Bosporosluydu, önce Zenon’u, ardından Kleanthes’i dinledi ve ilimde kafi derecede ilerleme kaydedip İskenderiye’ye, Ptolemaios Philopator’un yanına gitti, orada bilge bir kimsenin zanda bulunup bulunmayacağına dair bir münakaşa çıkınca Sphairos [okunamadı] Hükümdar.
Eserleri şunlardır, Âlem Üzerine, Unsurların Tohumu Üzerine, Talih Üzerine, Hayvanlar Üzerine, Atomlara ve Hayallere Karşı, [okunamadı] Organları Üzerine, Herakleitos’un Beş İncelemesi Üzerine, Ahlaki Tasvir Üzerine, Vazife Üzerine, İştah Üzerine, İhtiraslar Üzerine 2 kitap.
Bir Krallık Üzerine İncelemeler, Lakedaimon Devleti Üzerine, Lykurgos ve Sokrates Üzerine 3 kitap, Kanun Üzerine, Kehanet Üzerine, Erotik Diyaloglar, Eretrialı Filozoflar Üzerine, Benzer Şeyler Üzerine, Tanımlar Üzerine, Meleke Üzerine, Zıtlar Üzerine 3 kitap, Akıl Üzerine, Zenginlik Üzerine, Şan Üzerine, Ölüm Üzerine, Diyalektik Sanatı Üzerine 2 kitap, Yüklemler Üzerine, Müphemlikler Üzerine, Mektuplar Üzerine.
Zenon’un, üzerine yazı yazılması güç olan, kolay kolay iz kabul etmeyen fakat bir kez kabul ettiğinde de bunu uzun süre muhafaza eden sert yazı levhalarına benzettiği Kleanthes, Zenon’un halefi oldu, bu sebeple ondan ayrıca bahsedilecektir.
Solili Athenodoros, aynı adı taşıyan ve Stoacı olan iki kişi daha vardı.
Sidonlu Zenon.
Son olarak, şakirtlerinin fihristinde, yetişkin bir adam olana dek Zenon’u dinleyen Eretrialı bir gencin de (Stobaios tarafından zikredilen) anılması icap eder, Eretria’ya döndüğünde babası ona bunca vakit ne öğrendiğini sormuş, o da pek yakında bunu kendisine göstereceğini söylemiş ve hakikaten öyle yapmıştır, nitekim çok geçmeden babası öfkeyle kendisini dövmüş, o ise bunu sükunetle karşılayıp, "İşte bunu öğrendim, bir babanın öfkesine tahammül etmeyi ve ona karşı gelmemeyi" demiştir.
Zenon’un hayatında, (bu mezhebin kurucusu olması hasebiyle) umumiyetle Stoacıların doktrinine dair bir izahta bulunmak iktiza edecektir, bunda şayet terimler kaba bir surette tercüme edilmiş görünürse, Stoacıların öğretilerinden ziyade lafızlarında daha az mutedil olduklarını göz önünde bulunduranlarca kolaylıkla mazur görülecektir.
BİRİNCİ KISIM, BÖLÜM, Umumiyetle Felsefe ve Bilhassa Diyalektik Üzerine
Hikmet, ilahi ve insani şeylerin ilmidir, felsefe ise münasip sanatın icrasıdır, münasip olan ise yegane ve en yüce erdemdir.
En genel manada erdemlerin üç türü vardır, tabii, ahlaki ve akli, bu sebeptendir ki felsefe dahi üç kısma ayrılır, Fizik, Etik ve Mantık, âleme ve âlemdeki şeylere dair tahkikatta bulunduğumuzda Fizik, Etik insani hayatla meşguldür, Mantık ise akla taalluk eden kısımdır ve buna Diyalektik de denir.
Kitionlu Zenon bunu ilk olarak Kelam Üzerine adlı eserinde böyle taksim etmiştir, Khrysippos da [okunamadı] Üzerine adlı ilk kitabında ve Fizik Üzerine adlı ilk kitabında, Apollodoros Ephillos Doktrinlere Giriş adlı ilk kitabında, Eudromos Ahlaki Kaideler’inde, Babilli Diogenes ve Poseidonios da böyle taksim etmiştir. Apollodoros bu kısımlara Mekanlar der, Khrysippos ve Eudromos Neviler, diğerleri ise Cinsler tesmiye eder. Mantığın felsefenin diğerlerinden ayrı bir kısmı olduğu (ki bütün Stoacılar bu hususta müttefiktir), iki hüccetle ispat edilir, birincisi şudur,
Başka bir şeyi kullanan her şey, şayet kullanan şeyin kullandığı şey, bir başkasının ne parçası ne cüzü ne de parçasının parçası ise, kullanan şeyin parçası veya cüzü olmak mecburiyetindedir, tıpkı tıbbın perhiz tayin etme sanatını kullanması gibi, bu sanat başka hiçbir şeyin ne parçası ne de cüzü olmadığından, netice itibarıyla tıbbın bir parçası yahut cüzüdür, tedavi bakımından parçası, tatbikat bakımından cüzüdür. Felsefe mantık ile meşguldür, binaenaleyh mantık, felsefenin ya bir parçası yahut cüzüdür, fakat bir cüzü değildir, zira ne Nazari ne de Ameli olanın bir parçasıdır.
Bir şeyin cüzü olan nesne, cüzü olduğu şey ile aynı maddeye ve gayeye malik olmalıdır.
Mantık, maddesi insani meseleler ve iştihanın itidali, müşterek gayesi ise bunlarda neye sarılınıp neyden sakınılacağı olan ameli felsefe ile bu vasıfların hiçbirini müştereken taşımaz, oysa mantığın maddesi önermelerdir, gayesi ise önermelerin terkibi vasıtasıyla, bu toplamadan zaruri olarak hasıl olan neticeyi bürhan ile göstermektir.
Mantık, maddesi ilahi şeyler, gayesi ise bunların tefekkürü olan Nazari felsefenin de bir parçası değildir,
Şimdi, şayet ne Nazari olanın ne de Ameli olanın bir parçası değilse, felsefenin bir cüzü değildir, bilakis bu ikisinden de eşit derecede müstakildir ve netice itibarıyla onun bir parçası olmak mecburiyetindedir.
İkinci hüccet ise şöyledir,
Hiçbir sanat kendi aletlerini vücuda getirmez, binaenaleyh şayet felsefe mantığı vaz ediyorsa, o felsefenin aleti değil, bir parçasıdır.
Felsefe, kimilerince her nevi meyveyi veren bir tarlaya benzetilir, Fizik toprağa ve ulu ağaçlara, Etik kemale ermiş leziz meyveye, [okunamadı] ise muhkem çite benzer.
Başkaları onu bir yumurtaya teşbih eder, Etik sarısına benzer ki kimileri bunun civciv olduğunu iddia eder, Fizik civcivin gıdası olan beyazına, Mantık ise dış kısıma yahut kabuğa benzer.
Poseidonios, felsefenin kısımları birbirinden ayrılamaz olduğundan, fakat bitkiler meyvelerden, duvarlar da çitlerden ayrı bulunduğundan, felsefeyi canlı bir varlığa benzetmeyi yeğler, Fiziği kana ve ete, Mantığı kemiklere ve sinirlere, Ahlakı ise Ruha benzetir. (Sextos Empeirikos böyle aktarır, belki de Ahlakı ete, Fiziği Ruha benzettiğini söyleyen Laertios onun vasıtasıyla düzeltilmelidir.) Son olarak felsefeyi, iyi tahkim edilmiş ve Akla uygun şekilde idare edilen bir şehre benzetirler. Bazıları,
[okunamadı]
[okunamadı]
Bazıları, bu kısımların hiçbirinin diğerlerinden ayrı olmadığını, bilakis hepsinin birbiriyle kaynaştığını ileri sürer, bu sebeple de onları karmaşık bir tarzda takdim ederler.
Büyük çoğunluk Mantığı ilk sıraya, Ahlakı ikinci sıraya, Fiziği ise son sıraya koyar, zira zihnin, kendisine tevdi edilen şeyleri muhafaza edebilmesi ve kolayca zapt edilememesi için evvelemirde tahkim edilmesi gerekir. Diyalektik Alanı, zihin için bir tahkimattır.
İkinci olarak, ıslah edilebilmeleri gayesiyle ahlakın temaşasını tarif etmek gelir, mantıksal yeti evvele vazolunduğunda bu iş emniyetle icra edilir.
Nihayetinde tabiatın temaşasına sevk etmek gelir, zira bu daha İlahidir ve daha derin bir dikkat gerektirir. Plutarkhos, bu yöntemin Khrysippos tarafından gözetildiğini teyit eder ve Fiziğin, yani Tanrı’dan bahseden kısmın sonuncu olduğunu ekler, bu sebeple de dinin kaidelerine teleia derler.
Öyle görünüyor ki, Mantığı ilk sıraya, Fiziği ikinci sıraya ve Ahlakı son sıraya koyanlar meyanında Zenon’un Söz Üzerine adlı kitabını, Khrysippos’u, Arkhedemos’u ve Eudromos’u zikreden Laertios’ta bir hata mevcuttur. Oysa Ptolemaioslu Diogenes (diye devam eder) Ahlak ile başlar.
Apollodoros Ahlakı ikinci sıraya koyar, Panaitios ve Poseidonios ise Fiziğe öncelik verirler, nitekim Poseidonios’un refiki Phanias, Poseidonios’un İncelemeleri’nin Birincisinde bunu tasdik eder.
Kleanthes Mantığa altı kısım tahsis eder, Diyalektik, Retorik, Ahlak, Siyaset, Fizik, Teoloji.
Bazıları bunların Mantığın değil, bizzat Felsefenin kısımları olduğunu öne sürer, Tarsuslu Zenon bu görüştedir.
Mantık kısmı bazılarınca iki ilme ayrılır, Retorik ve Diyalektik, bazıları tarif edici kısmı ekler, bazıları ise tarif edici kısmı, hakikatin keşfine taalluk eden (ki bunun vasıtasıyla tasavvurların tefavütü idare olunur) ve hakikatin marifetine taalluk eden diye taksim eder, zira eşya mefhumlar vasıtasıyla idrak edilir.
Retorik, idrak olunan şey üzerinde tafsilata girerek güzel söz söyleme ilmidir.
Diyalektik, güzel söz söyleme (yani doğru ve mutabık olanı beyan etme) yahut sual ve cevap yoluyla hakkıyla münazara etme ilmidir. Poseidonios tarafından Doğru, Yanlış ve Yansızın ilmi olarak tarif edilir.
Retorik üç nevidir, İstişarî, Adlî, İspatî. Retoriğin cüzleri Keşif, Üslup, Münazara, Telaffuzdur, hitabet nutku ise Mukaddime, Nakil, Reddiye ve Hatimeye ayrılır.
Diyalektik zaruridir ve kendi nevi dahilinde başka faziletleri de havi olan bir fazilettir, ne vakit muvafakat gösterileceğini ve ne vakit gösterilmeyeceğini bize öğreten bir ilim olan apreptosia, zahiri görüntülere karşı direndiğimiz ve onlar tarafından sürüklenmediğimiz metin bir Akıl olan eikos, bizi muhalif fikre kapılmaktan muhafaza eden bir Akıl celadeti olan amataiotia, tasavvurları doğru Akla sevk eden bir meleke olan aneleggxia.
Diyalektik bir ilim yahut kati bir kanaat veya tasavvurların kabulünde Akıl vasıtasıyla hataya düşmeyen bir melekedir, oysa Diyalektik olmaksızın bilge bir kimse Akılda hatasız olamaz, zira doğruyu, yanlışı ve muhtemel olanı bununla ayırt eder, müphem olanı bununla tefrik ederiz.
Hükmün Aletleri ve Kaideleri Hakkında
İlk sıraya, eşyanın hakikatinin tefrik edildiği bir mahkeme makamında olan tasavvurlar ve duyuya dair bahsi koyarlar.
Duyular (Diyalektikte birçok tadilat yapan ve duyulara dair bütünüyle yeni pek çok şey iddia eden Zenon’a göre), tasavvur tesmiye olunan hariçten bir nevi itki ile birleşir. Duyular vasıtasıyla telakki edilen bu tasavvurlara, zihnin bizde ihtiyarî olarak bulunan bir tasdiki eklenir. Tasavvur, görüldüğünde idrak edilebilir, kabul ve tensip edildiğinde İdraktir, şayet Akıl tarafından sökülüp atılamayacak surette idrak olunursa, İlimdir.
Hüküm, bir şeyi tefrik eden bir Kemalat mertebesidir.
Hükmeden şey iki vechile ele alınır, birincisi, bazı şeylerin var olduğunu, bazılarının olmadığını, şunların doğru, bunların yanlış olduğunu söylememize vesile olan şeydir. İkincisi, yalnızca Cevhere dair olandır ve bu da üç vechile anlaşılır, Umumi, Has ve Ehass olarak.
Umumi olarak, idrakin her bir mikyası kastedilir, bu manada bizzat fıtraten hükmeden şeyler dahi bu tesmiyeye mazhar olur, Görme, İşitme, Tatma gibi.
Has olarak, idrakin her bir sınai mikyası kastedilir, binaenaleyh arşın, terazi, cetvel ve pergel hükmeden şeyler olarak tesmiye olunur, fakat Görme, İşitme ve diğer müşterek duyu aletleri böyle değildir.
Ehass olarak, gayrimuayyen ve zahir olmayan bir şeyin idrakine matuf her mikyas için kullanılır.
Bu manada, hayatın amellerine taalluk eden şeylerin hükmeden şeyler olduğu söylenmez, yalnızca Mantıksal olanlar ve dogmatik filozofların hakikatin keşfi zımnında serdettikleri şeyler böyle addedilir.
Mantıksal olan ise kendi içinde kendisinden sadır olunan, vasıtasıyla hükmedilen ve tatbik yahut meleke şeklinde alt kısımlara ayrılır.
Kendisinden sadır olunan insandır, vasıtasıyla hükmedilen duyudur, üçüncüsü ise tasavvurun yahut görmenin tatbikidir, zira hendesede hüküm veren üç unsur vardır, tartan kimse, terazi ve terazinin vaziyeti. Tartan kimse kendisinden sadır olunan hakimdir, terazi vasıtasıyla hükmedilen hakimdir, terazinin vaziyeti ise adeta bir melekedir.
Ve yine, doğru yahut eğri şeyleri tefrik etmek için bir usta, bir cetvel ve bunun tatbiki iktiza eder.
[okunamadı]
doğru ve yanlışın tefrikinde zikredilen, hükmün kendisinden sadır olduğu insan, tartan kimseye yahut ustaya benzer, teraziye ve cetvele ise hükmün vasıtasıyla verildiği duyu ve tefekkür tekabül eder, mezkur melekeye ise
Aletler diye anılan, insanın onun vasıtasıyla yargıya vardığı Hayal Gücünün (Phantasianın) Tatbiki.
Hakikatin Yargıcının kavrayıcı hayal gücü, diğer bir deyişle var olandan neşet eden hayal gücü olduğunu teyit ederler, Nitekim Khrysippos Fizik’inin 12. kitabında, Antipatros ve Apollodoros da böyle söyler. Fakat Boethos pek çok yargı mercii kabul eder, bunlar Akıl, [okunamadı], İştiha ve İlimdir, Khrysippos ise Akıl Üzerine adlı ilk kitabında ondan ayrılarak yargı mercilerinin Duyu ve Peşin Kavrayış (Anticipatio) olduğunu ileri sürer. Peşin kavrayış, tümellere dair fıtri bir mefhumdur.
Daha eski Stoacılardan bazıları ise (Poseidonios’un Yargılar Üzerine adlı kitabında söylediği gibi) doğru aklın yargı mercii olduğunu iddia ederler.
BÖLÜM III. Duyu Üzerine
[okunamadı], cismani duyulardan türetilmiştir, zira ruh, tanımla açıklanan bu şeylerin mefhumlarını oradan kavrar ve öğrenme ile öğretmenin bütün gayesi ve nizamı oradan teessüs edip birbirine bağlanır. Duyu, ruhun en yüce cüzünden neşet eden ve uzuvlara nüfuz eden bir ruhtur (spiritustur).
Kavranan her ne var ise, açıkça duyu vasıtasıyla kavranır, zihnin bütün tasavvurları duyuya bağlıdır.
Duyular vasıtasıyla hasıl olan kavrayış hakiki ve sadıktır (Zenon’a göre), zira Tabiat onu ilim için bir kaide ve bizzat kendisinin bir umdesi kılmıştır.
Bu bedahetten daha sarih hiçbir şey yoktur, bundan daha vazıh bir kelam bulunamaz.
Hissedilenler ve akledilenlerden bazıları hakikidir fakat doğrudan hissedilir değildir, ancak akletmenin alanına girmeleri hasebiyle, bitişiklerinde bulunan şeylere nispetle böyledirler.
BÖLÜM IV. Hayal Gücü (Phantasia) Üzerine
Magnezyalı Diokles’in naklettiğine göre, şeylerin hakikatinin tefrik edildiği bir hüküm olarak hayal gücü ve duyuya dair akıl yürütmeyi ilk sıraya koyarlar. Cinsi bakımından hayal gücüdür ve aynı şekilde tasdikin, kavrayışın ve [okunamadı] aklı diğerlerinden daha üstün olduğu ölçüde, hayal gücünden hali değildir, zira hayal gücü önden gider, ardından ifade kabiliyetiyle mücehhez akıl, hayal gücünden neye maruz kalmışsa onu kelimelerle beyan eder.
Hayal gücü (Phantasia) ismini ışıktan (phos) alır, zira ışık nasıl kendini ve kendisiyle birlikte kendi içinde barınan her şeyi gösterirse, hayal gücü de aynı şekilde hem kendini hem de kendisini var edeni gösterir.
Hayal gücü ruhta meydana gelen bir intibadır.
Kleanthes, bir mührün balmumunda bıraktığı iz misali, bu intibanın çukurluk ve tümseklik yoluyla husule gelen bir iz olduğunu ilave eder.
Khrysippos bunun akıldışı olduğunu düşünür, Zira der, ruh evvela bir üçgeni ve bir kareyi idrak ettiğinde, aynı cismin aynı anda kendi içinde birçok sureti barındırması icap eder ki bu abestir.
Dahası, mademki pek çok hayal bizde bir arada mevcuttur, ruhun muhtelif suretlere bürünmesi gerekirdi ki bu evvelkinden de kötüdür.
Bu sebeple Zenon’un intiba tabirini tehavvül (başkalaşım) manasında kullandığını kabul ederek şöyle demiştir,
Hayal gücü ruhun bir başkalaşımıdır, binaenaleyh aynı anda içimizde birçok farklı hayal mevcutken aynı cismin muhtelif başkalaşımlar kabul etmesi artık akıldışı değildir. Zira hava, aynı anda sayısız farklı darbeye maruz kaldığında derhal pek çok başkalaşıma uğradığı gibi, ruhun en yüce cüzü de türlü hayalleri kabul ettiğinde, bunlara uygun ve muvafık bir hâl alır.
Bazıları bu izahın doğru olmadığını ileri sürer, çünkü her hayal ruhta bir tesir ve başkalaşım olsa da, ruhun her intibaı veya tehavvülü hayal değildir, nitekim parmak sızladığında yahut kaşındığında ve el ovulduğunda, ruhta bir intiba yahut tehavvül husule gelir, fakat bu ruhun en yüce cüzünde vuku bulmadığından hayal değildir.
Buna cevaben, ruhta bir intiba dendiğinde, hayal gücü tıpkı ruhta olduğu gibi ruhtadır dememiz kastedilmektedir derler, zira gözün akı dediğimizde, gözde olduğunu ima ederiz, yani ak, gözün her insanda fıtraten öylece bulunan muayyen bir cüzündedir.
Bunun gibi, hayal gücü ruhta bir intibadır dediğimizde, intibanın onun [okunamadı] cüzünde teşekkül ettiğini kastederiz.
Diğerleri daha beliğ bir surette cevap vererek, ruh kelimesinin iki manada kullanıldığını, ya bütününü ya da asli cüzünü ifade ettiğini belirtirler, insan, ruh ve bedendir dendiğinde yahut ölümün ruhun bedenden ayrılması olduğu söylendiğinde, hakikatte ruhun hareketlerinin ve hayırlarının yerleştiği en yüce cüz kastedilir.
Dolayısıyla Zenon hayal gücünü ruhun bir intibaı olarak tesmiye ettiğinde, bu ruhun tamamı olarak değil, bir cüzü olarak anlaşılmalıdır, yani hayal gücü ruhun en yüce cüzünün bir başkalaşımıdır demiş gibi olur. Bu tefsire bazıları şöyle itiraz eder, İştiha, tasdik ve kavrayış, ruhun en yüce cüzündeki başkalaşımlardır, fakat bunlar hayal gücünden farklıdır, zira hayal gücü bir nevi ikna ve tesir iken, diğeri iştiha olmaktan ziyade faaliyettir, binaenaleyh tarif pek çok başka şeye de teşmil edilebildiğinden sahih değildir.
Buna cevaben zımni manalara müracaat ederler, zira bir tarifin her şeyde mündemiç olduğu kabul edilir.
Aşk, dostluk iktisap etmeye matuf bir ruh meylidir diyen kimsenin gençler arasındakini kastetmesi gibi, hayal gücünün ruhun en yüce cüzünde bir başkalaşım olduğunu söylediğimizde de ikna yoluyla olduğunu ima ederiz, zira başkalaşım fiil vasıtasıyla vücut bulmaz.
Hayaller iki nevidir, bazıları hissedilir, bazıları ise hissedilir değildir.
Hissedilir olanlar, duyuların biri yahut birkaçı vasıtasıyla kabul edilenlerdir.
Hissedilir olmayanlar ise akıl vasıtasıyla idrak edilenlerdir, gayrimaddi olanlar ve akıl yoluyla kavranan diğer şeyler böyledir.
Var olan şeylerden teşekkül eden hissedilir hayaller, rıza ve tasdik ile hasıl olur.
Ayrıca var olan şeylerden neşet eden hayal zuhurları da vardır.
Yine, bunların bazıları akli, bazıları akıl dışıdır, akli olanlar makul mahluklara, akıl dışı olanlar ise gayrimakul olanlara aittir.
Akli olanlar zihinsel kavrayıştır, akli olmayanların ise bir ismi yoktur. Yine bunlardan bazıları sanat eseridir, diğerleri ise sanatsızdır, zira bir tasvir, bir sanatkâr tarafından bir veçheyle, sanatkâr olmayan biri tarafından ise başka bir veçheyle mütalaa edilir. Yine bazıları muhtemel, diğerleri gayrimuhtemeldir, muhtemel olanlar, ruhta zahmetsiz bir hareket husule getirenlerdir, nitekim şu an gündüzdür, konuşmaktayım ve benzerleri gibi.
Gayrimuhtemel olanlar ise zıt bir tabiata sahip olup bizi tasdikten alıkoyarlar, nitekim şu an gündüzdür, güneş yeryüzünün üzerinde değildir, eğer karanlıksa gündüzdür misallerinde olduğu gibi.
Hem muhtemel hem de gayrimuhtemel olanlar ise, diğer şeylerle münasebetleri bakımından, bazen şüpheli kelamlarda olduğu gibi ne muhtemel ne de gayrimuhtemel olanlardır, merdiven basamakları çifttir, merdiven basamakları tektir gibi. Muhtemel ve gayrimuhtemel tasavvurlardan (phantasiai) bazıları doğru, bazıları yanlış, bazıları ise ne doğru ne de yanlıştır.
Yüklemi doğru olanlar doğrudur, nitekim gündüzdür, ışıktır gibi, yüklemi yanlış olanlar ise yanlıştır, her ikisi birden olanlar ise, Orestes’in cinneti esnasında Elektra ile karşılaşmasında vuku bulduğu gibidir, zira bir şeyle karşılaştığı doğruydu, çünkü o Elektra idi, fakat onun bir İntikam Tanrıçası (Furia) olduğu yanlıştı.
Cinsten neşet edenler ise ne doğru ne de yanlıştır, zira cins, her bakımdan tür gibi değildir,
Nitekim insanlardan bazıları Grek, bazıları barbardır, fakat genel manada insan Grek değildir, zira öyle olsaydı bütün insanların Grek olması icap ederdi, aynı sebepten ötürü barbar da değildir. Doğru tasavvurlardan bazıları kavrayıcıdır (kataleptik), diğerleri ise kavrayıcı değildir. Kavrayıcı olmayanlar,
hastalık veya zihinsel ihtilaç sebebiyle husule gelenlerdir, cinnet veya melankoli illetine müptela olan pek çok kimse, sırf haricen tesadüfen zuhur eden şeylerden ötürü kavrayıcı olmayan doğru bir tasavvura kapılır, bu sebeple de bunu ne sıkça iddia eder ne de tasdik ederler.
Kavrayıcı tasavvur, var olandan mülhem olup onun tarafından mühürlenen ve var olana mutabık olan tasavvurdur, öyle ki var olmayandan neşet etmiş olamaz. Kavrayıcı bir tasavvur için üç şart elzemdir, 1.
Var olandan neşet etmesi, zira mecnunlarda olduğu gibi pek çok tasavvur var olmayandan neşet eder. 2.
Var olana mutabık olması, zira bazı tasavvurlar var olandan neşet eder fakat var olmayanın benzerliğini temsil eder,
Nitekim Orestes var olan bir şeyden, yani Elektra’dan bir tasavvur devşirmişti, lakin bu tasavvur var olana mutabık değildi, çünkü onu İntikam Tanrıçalarından biri zannetmişti.
Kavrayıcı tasavvur var olana mutabık olmalı ve tasavvur edilen şeyin bütün hususiyetlerini maharetle nakşedecek surette basılmış ve mühürlenmiş bulunmalıdır, tıpkı oymacıların taklit ettikleri şeylerin bütün cüzlerine temas etmesi ve bir mühür tarafından balmumu üzerine vurulan izin, o mührün bütün vasıflarını tastamam ve kusursuzca taşıması gibi.
Nihayet, hiçbir maniaya uğramamış olması iktiza eder, zira bazen harici ahval sebebiyle kavrayıcı tasavvur muteber sayılmaz, nitekim Herakles toprağın altından çıkardığı Alkestis’i Admetos’a getirdiğinde, Admetos Alkestis’ten kavrayıcı bir tasavvur edinmiş fakat buna itibar etmemiştir, çünkü onun ölmüş olduğunu, binaenaleyh yeniden dirilemeyeceğini, lakin ruhların bazen yaşayanların suretinde görünebildiğini düşünmüştür.
Khrysippos’a göre tasavvur (phantasia), tasavvur edilen (phantaston), vehim gücü (phantastikon) ve hayal (phantasma) birbirlerinden şu şekilde tefrik edilir,
Tasavvur, ruhta husule gelen, hem kendini hem de kendisini husule getireni izhar eden bir tesirdir, tıpkı gözlerimizle beyazı gördüğümüzde, bunun görme duyusu vasıtasıyla ruhta intaç edilen bir tesir olması gibi ve buna bir tesir diyebiliriz, zira bunun nesnesi bizi harekete geçiren beyaz bir şeydir,
Koklama ve dokunma için de durum böyledir. Tasavvur edilen, tasavvuru husule getiren şeydir, beyaz ve soğuk gibi, ruhta hareket uyandırmaya muktedir olan her ne ise, o tasavvur edilendir. Vehim gücü ise nafile bir cezb, ruhta hiçbir şeyden neşet etmeyen bir tesirdir, tıpkı gölgelerle dövüşen yahut ellerini boşluğa uzatan kimselerde olduğu gibi,
Zira tasavvura tekabül eden bir tasavvur edilen mevcuttur, fakat vehim gücünün hiçbir nesnesi yoktur. Hayal ise, melankolik yahut mecnun kimselerde vuku bulduğu üzere, o nafile cezb ile meftun olduğumuz şeydir, nitekim trajedide Orestes şöyle dediğinde böyledir,
Yalvarırım getirme onu buraya, O yılan saçlı, kanlı kızları getirme artık, Bakışları bile her yanımı yaralamakta. Bunu cinneti esnasında söyler, zira hiçbir şey görmemektedir,
Bu sebeple Elektra ona şöyle cevap verir, Ah, yatağında sükûnetle uzan talihsizim, Gözünün önünde sandığın şeyi görmüyorsun aslında.
Doğru ve Hakikat Hakkında
Doğru (Zenon’a göre), zihne neşet ettiği şeyden öyle bir surette nakşolunandır ki, var olmayandan neşet etmiş olması kabil değildir,
Yahut başkalarının ifadesiyle, doğru, var olan ve bir şeye zıt olandır.
Yanlış ise var olmayandır, fakat o da bir şeye zıttır. Hakikat ile doğru üç veçheyle ayrılır, cevher bakımından, teşekkül bakımından, kudret bakımından.
Cevher bakımından ayrılırlar, zira hakikat bir cisimdir, oysa doğru cisimsizdir, çünkü o ifade edilebilir bir hükümdür (lekton) ve bu sebeple cisimsizdir.
Bunun hilafına, hakikat bütün doğru şeylerin beyan edici ilmi olması hasebiyle bir cisimdir.
Her ilim bir bakıma ruhun en üst cüzüdür, bu en üst cüz ise bir cisimdir,
Binaenaleyh umumi manada hakikat cismanidir. Teşekkül bakımından ayrılırlar, doğru, tabiatı icabı yeknesak ve yalın bir şey olarak tasavvur edilir, nitekim gündüzdür, konuşmaktayım gibi.
Hakikat ise bir ilim olması hasebiyle, bir nevi terkip vasıtasıyla pek çok şeyden teşekkül eder, nitekim bir kavim bir bütündür, bir şehir pek çok yurttaştan meydana gelir, fakat bir yurttaş birden fazla değildir. Hakikat de aynı şekilde doğrudan ayrılır, zira hakikat bir araya getirilmiş pek çok şeyden teşekkül eder, doğru ise yalındır. Kudret bakımından ayrılırlar, zira doğru hakikate mutlak surette merbut değildir,
Bir ahmak, bir çocuk yahut bir mecnun doğru bir şey söyleyebilir fakat doğru olanın ilmine malik olamaz. Hakikati mütalaa eden kimse ise bilgedir, zira o doğru şeylerin ilmine maliktir, asla yanılmaz ve hüsnüniyetle konuşsa dahi asla yalan söylemez.
VI. Kavrama Üzerine
Kavrama terimi bu anlamda ilk kez Zenon tarafından, el ile tutulan şeylerden mülhem bir istiare yoluyla kullanılmıştır, nitekim bu kinayeyi fiiliyle de göstermiştir.
Zira parmaklarını uzatıp elini göstererek, tasavvurun (fantasia) böyle olduğunu söylemiş, ardından parmaklarını hafifçe bükerek, rızanın (assent) böyle olduğunu ifade etmiş, nihayetinde parmaklarını sıkıp yumruğunu sıkarak, işte kavramanın (comprehension) bu olduğunu belirtmiştir.
Kavrama, sarsılmaz ve doğru bir bilgidir, kavramama ise bunun zıddıdır, zira kimi şeyleri yalnızca gördüğümüzü, işittiğimizi veya hissettiğimizi zannederiz, rüyalarda ve hezeyanlarda olduğu gibi, kimi şeyleri ise yalnızca zannetmekle kalmaz, hakikaten görür, işitir veya hissederiz.
Bu ikincilerin sarsılmaz bilginin kapsamına girdiğini kabul ederler (Akademiyacılar ve Kuşkucular müstesna), rüyalarda veya hezeyanlarda hayal ettiğimiz diğerleri ise asılsızdır.
Anlaşılan her ne varsa, zihin tarafından şu iki yoldan biriyle kavranır, ya doğrudan hücum eden açıklık yoluyla (ki Laertios buna duyum aracılığıyla der) ya da açıktan intikal yoluyla (Laertios buna burhan yoluyla istidlal der), bu ikincisinin üç türü vardır, benzetme yoluyla, telif yoluyla, kıyas yoluyla.
Doğrudan hücum eden açıklık yoluyla beyaz ve siyah, tatlı ve ekşi anlaşılır.
Açıklardan intikal yoluyla, benzetme ile, resminden Sokrates anlaşılır.
Telif yoluyla, tıpkı at ve insandan bir Sentor yapılması gibi anlaşılır, zira her iki türe mahsus uzuvları bir araya getirerek, ne at ne de insan olan, fakat her ikisinden mürekkep bir sentoru tasavvur yoluyla kavrarız.
Kıyas yoluyla şeyler iki şekilde anlaşılır, ya tezyit yoluyla, yani alelade insanlardan yola çıkıp tezyit ile bir Tepegöz tasavvur ettiğimizde olduğu gibi, ki o,
Ceres'in ihsanlarıyla beslenen insanlara benzemez, Lakin yüce bir tepe gibi başını göğe yükseltir.
Yahut tenkis yoluyla, pigme örneğinde olduğu gibi.
Aynı şekilde yerin merkezi de daha küçük kürelerden hareketle kıyas yoluyla anlaşılır.
Bu türlere şunları da ekleyin, nakil yoluyla kavrama, göğüsteki gözler gibi, zıddiyet yoluyla, ölüm gibi, intikal yoluyla, ifade edilebilir olanlar (lektá) ve mekân gibi, mahrumiyet yoluyla, elsiz bir insan gibi, adil ve iyi olan ise fıtraten anlaşılır.
VII. Rıza Üzerine
Daha önce açıkladığımız bu hususlar kâfi derecede bilindiğine göre, şimdi de *synkatathesis* tesmiye olunan rıza ve tasdikten biraz bahsedelim, bunun geniş bir bahis teşkil etmediğinden değil, fakat temelleri zaten atılmış olduğundan, zira duyularda bulunan kudreti izah ederken, birçok şeyin duyular tarafından kavrandığını ve idrak edildiğini de beyan etmiştik ki, bu da rıza olmaksızın vuku bulamaz.
Bundan maada, cansız ile canlı bir varlık arasındaki en büyük farkın, cansızın hiçbir şey yapmaması, canlının ise bir fiilde bulunması olduğu cihetle, ya ondan duyumu bütünüyle çekip almalıyız ya da kudretimiz dahilinde bulunan rızayı ona bahşetmeliyiz.
Bir şeyin ne idrak etmesini ne de rıza göstermesini istemediğimizde, bir bakıma onun ruhunu elinden almış oluruz, zira kefesi dolu olan terazinin aşağı meyletmesi nasıl zaruriyse, ruhun da bedihi olan şeylere boyun eğmesi öyle zaruridir.
Rıza, bir tasavvur tarafından harekete geçirilmedikçe meydana gelemese de, bu tasavvurun dolaysız bir sebebi bulunduğunda, (Hrisippos'a göre) asli illet bu değildir, zira harici bir tahrik olmaksızın meydana gelebileceğinden değil (çünkü rızanın bir tasavvurla harekete geçirilmesi zaruridir), lakin mesele kendi silindiri ve konisine racidir, bunlar itilmeksizin hareket etmezler, fakat hareket ettiklerinde kendi tabiatları icabı silindirin yuvarlandığı, koninin ise döndüğü görülür.
Dolayısıyla silindiri iten kimse ona hareketin başlangıcını vermiş, fakat yuvarlanma kabiliyetini vermemiştir, tıpkı bunun gibi, muhatap olunan tasavvur da suretini ruha nakşeder ve adeta mühürler, yine de rıza bizim kudretimizdedir ve (silindir örneğinde söylediği gibi) haricen itilmiş olsa dahi, hareket kendi kudreti ve tabiatıyla devam ettirilir.
İnsan zihninin derhal maruz kaldığı tasavvurlar ihtiyarî değildir veya kudretimiz dahilinde bulunmaz, bir nevi cebr ile kendilerini kabul ettirirler.
Bu tasavvurların bilindiği ve yargılandığı tasdikler (*synkatatheseis*) ise ihtiyarîdir ve kendi irademizle vücut bulur.
Öyle ki semadan gelen korkunç bir gürültü, bir şeyin düşmesi, ani bir tehlike haberi veya benzeri bir hadise vuku bulduğunda, bilge bir kimsenin zihninin dahi bir nebze sarsılması, büzülmesi ve dehşete düşmesi zaruridir, bu durum herhangi bir kötülüğe dair edinilen kanaatten değil, zihnin ve aklın vazifesini peşinen engelleyen ani ve gayriihtiyarî hareketlerden neşet eder.
Fakat aynı bilge zat bu korkunç tasavvurları derhal tasdik etmez, yani onlara teslim olmaz, bilakis onları reddeder ve geri çevirir, onda bu tasavvurlara dair korkunç görünen hiçbir şey kalmaz. Bilge olanlar ile olmayanların ruhları işte böyle ayrılır,
Bilge olmayanlar, tasavvurlar zihnin ilk sarsıntısında amansız ve çetin göründüğünde, onların hakikaten göründükleri gibi olduklarını zannederler ve haklı olarak korkulacak şeylermişçesine kabul edip rızalarıyla onları tasdik ederler (Stoacılar bu vesileyle bu kelimeyi kullanırlar), lakin bilge bir adam aniden rengi ve çehresi değişse dahi, rıza göstermez, bilakis bu tasavvurlara dair ezelden beri muhafaza ettiği muhakemesinin metanetini ve kudretini korur, zira bunların dehşet verici olmadığını, yalnızca sahte bir nümayiş ve beyhude bir korkuyla ürküttüğünü bilir.
VIII. Mefhumlar Üzerine
Bilginin miyarı olan duyudan, ruha mefhumlar nakşolunur ki, bunlar vasıtasıyla yalnızca ilkeler değil, akla giden daha geniş yollar da keşfedilir.
İnsan doğduğunda, ruhunun idrak edici kısmı henüz üzerine hiçbir şey yazılmamış temiz bir kâğıt gibidir. Bu nakşın ilk tarzı duyular vasıtasıyladır, misal vermek gerekirse,
Beyaz bir şeyi idrak edenler, o nesne uzaklaştırıldıktan sonra da onun hatırasını muhafaza ederler, lakin tek bir türe ait pek çok hatırayı zihinlerinde kavradıklarında, tecrübeye malik olduklarını söylerler, zira tecrübe, benzerliklerin çokluğundan ibarettir. Mefhumların bazıları fıtridir, bunlar zikrettiğimiz surette ve hiçbir sanat olmaksızın hâsıl olur.
Diğerleri ise talim ve gayretle elde edilir, bunlara hakikatte mefhum denirken, ötekilere iptidai tasavvurlar (intisaplar) denir.
Bizlere akıl sahibi denilmesine vesile olan akıl yürütme melekesinin, ilk yedi yıl içinde iptidai tasavvurlarla kemale erdiği söylenir. Zekâ, akıl sahibi bir canlının aklının hayalidir (phantasma), zira hayal, akıl sahibi bir Ruha vasıl olduğunda zekâ adını alır ve bu kelime bizzat Akıl mefhumundan türetilmiştir.
Zira diğer mahlukatta hayaller husule gelmez, bunlar yalnızca tanrılara ve bizlere mahsustur. Bize ait olanlar ise,
Cinsleri bakımından hayaller, türleri bakımından mefhumlardır, tıpkı denarius ve staterlerin taşıma bedeli olarak ödendiklerinde navlun tesmiye olunmaları gibi. Ortak mefhumlar bütün insanların tabiatına dercedilmiştir (ve hepsi bunlarda müttefiktir), hiçbiri diğeriyle çelişmez, zira Tanrı'nın hayırlı olduğunu ve azami gayretle intihap edilmesi gerektiğini kim kabul etmez?
Adil olanın güzel ve layık olduğunu kim teslim etmez?
Öyleyse münazaalar ve ihtilaflar nereden neşet eder? Şüphesiz, ortak mefhumların tikel şeylere tatbik edilmesinden. Doğru aklın bizde tevfik ettiği bu mefhumlar ve bu cinsten olan her ne varsa, uzun boylu tahkik edildiklerinde hakikattir ve şeylerin tabiatına muvafıktır.
Bölüm IX. İlim ve Zan Üzerine
Duyu ile ihata edilen şeyi Zenon duyu olarak tesmiye etmiştir, şayet bu idrak akıl tarafından çürütülemeyecek surette kavranmışsa ilim, aksi takdirde cehalettir, zayıf olan ve hem yanlışa hem de meçhule müşterek bulunan zan da buradan neşet eder. Bu üçü birbirine merbuttur, ilim, zan ve diğer ikisinin sınırında yer alan anlama (kavrama). İlim, akıl dairesinde sarsılmaz, istikrarlı ve tebeddül etmez bir anlamadır.
Zan, kuvvetsiz ve zayıf bir tasdiktir, ikisinin beyninde yer alan anlama ise kavrayıcı hayale verilen tasdiktir.
Kavrayıcı hayal, yanlış olmasına imkân bulunmayacak derecede haktır.
Binaenaleyh ilim yalnızca hakîmlerde, zan ise ahmaklardadır, hakikatin miyarı olması hasebiyle anlama her ikisinde de müşterektir, bu sebeple Zenon bunu ne doğru fiiller ne de kusurlar meyanında saymayıp ilim ile cehalet arasında addetmiş ve yalnızca buna itimat edilmesi gerektiğini beyan eylemiştir.
Ses, Nutuk ve Kelam Üzerine
Bu üçü birbiriyle irtibatlıdır, delalet edilen, delalet eden ve vaki olan (araz).
Delalet eden, Dion gibi sestir, delalet edilen, sesin izhar ettiği şeydir, bu da zihnimizle kavradığımız ve tefekkürümüzde hazır bulunandır. Vaki olan ise harici mevzudur, yani bizzat Dion'un kendisidir. Diyalektik, delalet eden ve delalet edilenle iştigal ettiğinden iki kısma ayrılır, biri delalet edilenler, diğeri ise sestir.
Delalet edilenler kısmı hayallere ve hayale istinaden var olanlara, ifade edilebilir şeylere, aksiyomlara ve saireye ayrılır. Sese müteallik diğer kısımda ise harfi ses, kelamın cüzleri, dil ve fesahat hatalarının tabiatı, manzumeler, müphemiyetler, teganni, musiki ve bazılarına göre tarifler ile taksimler izah edilir.
Zihnin hayalleri nutuktan evvel gelir (bu sebeple bunlardan evvelce bahsettik), akabinde tekellüm melekesiyle teçhiz edilmiş zihin, hayalden aldığını nutuk ile izhar eder.
Bu sebeple diyalektiğin tetkikine umumun ittifakıyla evvelemirde ses bahsinden başlanması icap ettiği kabul olunur. Ses darbedilmiş havadır ve işitmenin hassaten hissedilir nesnesidir (Babilli Diogenes'in Ses Sanatı eserinde ifade ettiği veçhile). Canlı ve hisseden bir mahlukun sesi, arzu ile darbedilmiş havadır, insanın sesi ise zihinden neşet eden ve eklemlenmiş (telaffuzlu) olandır.
Bu mefhum insanın on dördüncü yaşında kemale erer. Nutuk (Diogenes'in buyurduğu üzere) harflere dökülmüş sestir, tıpkı "Gündüzdür" ifadesinde olduğu gibi. Kelam ise zihinden neşet eden delaletli bir sestir.
Lisan, her birinin kendine mahsus lehçesini istimal ettiği muhtelif milletlere mahsus nutuktur, tıpkı Attika ve İyon lehçelerindeki misaller gibi.
Ses ile nutuk şu cihetle ayrılır, ses sedadan ibarettir, nutuk ise yalnızca eklemli olandır.
Nutuk ile kelam da birbirinden tefrik edilir, zira kelam daima delalet sahibidir, halbuki nutuk bazen hiçbir şeye delalet etmez, tıpkı kelam sayılmayan "Blitiri" lafzında olduğu gibi.
Nutuk irat etmek ile telaffuz etmek farklıdır, sesler telaffuz edilir, lakin yalnızca şeyler söze dökülür, zira söz söylemek, ifade edilen bir şeyin manidar sesini telaffuz etmektir. Nitekim Hrisippos şöyle der, kelimeleri yerli yerine koymaya muktedir olmadan evvel onları nutuk eylemeye ve telaffuz etmeye başlayan kimse, hakikatte konuşmaz, konuştuğunu zanneder, tıpkı bir insanın suretinin insan olmaması gibi, kargaların, alakargaların ve ilk defa konuşmaya başlayan sabilerin söyledikleri sözler de kelam sayılmaz. Yalnızca kelimeyi layık olduğu yere vazetmeyi bilen kimsedir ki hakikaten konuşur. Onlar (bilhassa Zenon) kelimelerin icadı ve izahında büyük mesai sarf etmişler, bu hususta pek dakik tefriklerde bulunmuşlardır. Bundan ötürü Cicero Stoacıları kelimelerin mimarları olarak tesmiye eder.
Ammonius ise dilbilgisi erbabını Stoacıların takipçileri addeder. Nutkun unsurları yirmi dört harften mürekkeptir.
Harf üç surette anlaşılır, evvela şekillendirilen karakter veya resim, ikincisi unsur veya kudret, üçüncüsü ise A gibi isim cihetiyle.
Bu unsurlardan yedisi sesli harfler, altısı ise sessizlerdir.
Diogenes'in Ses Üzerine adlı kitabında ve Hrisippos'un eserinde beyan edildiği veçhile, kelamın beş cüzü mevcuttur. İptidada edatları bağlaçlardan ayırarak yalnızca dördünü hesaba katmışlardı, sonraları müteahhir Stoacılar cins isimleri has isimlerden tefrik ederek bunları beş kısma çıkardılar, isim, cins isim, fiil, bağlaç ve edat. (Antipatros ise Nutuk Üzerine adlı eserinde vasat olanı ilave etmiştir.)
Cins isim (Diogenes'in beyanıyla) nutkun umumi bir keyfiyete delalet eden cüzüdür, insan yahut at gibi.
İsim ise ferdi bir keyfiyeti izhar eden kelam cüzüdür, Diogenes yahut Sokrates gibi.
Fiil, Diogenes’in dediği üzere, bir veya birden fazla şey hakkında yüklem olan, bileşik olmayan ve bir şeyi bildiren bir söz parçasıdır, yahut bazılarının ifade ettiği gibi, hâl ekleri bulunmayan, kendisi vasıtasıyla sözün parçalarının bağlandığı bir söz unsurudur, örneğin yazıyorum, konuşuyorum gibi. Bağlaç, sözün parçalarını birbirine bağlayan, hâl ekleri olmayan bir söz parçasıdır.
Harf-i tarif, hâl eklerine sahip olan, isimlerin cinslerini ve sayılarını ayırt eden bir söz unsurudur, tıpkı Grekçedeki ho, he, to ve çoğulları gibi.
[okunamadı]
Her sözcük, ifade ettiği şey dolayısıyla dört zaruri hususu sorgulamaya açar, menşei, kudreti, çekimi ve dizilimi. Greklerin etimoloji dedikleri birinci hususa dair olarak, isimlerin tabiat tarafından verildiğini kabul etmişlerdir, ilk telaffuz edilen sesler bizzat şeyleri taklit etmiş, sonradan isimler bunlardan türetilmiştir, bu sebeple de hakkında kesin bir gerekçe gösterilemeyecek hiçbir sözcüğün bulunmadığını varsayarak etimolojiler çıkarırlar.
Bu yüzden sözcüklerin nereden neşet ettiğini gayretle araştırmışlardır, evvela Zenon, ardından Kleanthes, daha sonra da Hrisippos uydurma masalların bir izahını sunmak ve sözcüklerin niçin öyle adlandırıldığının sebeplerini açıklamak için büyük emek sarf etmiştir. Bu başlangıç, şey ile sözcüğün sesi arasında bir benzerlik husule gelene dek aranmalıdır, pirincin çınlaması, atların kişnemesi, koyunların melemesi, zincirlerin şıngırdaması dediğimizdeki gibi.
Bu sözcükler sesleriyle, kendileri vasıtasıyla işaret edilen şeyleri ifade eder. Lakin ses çıkarmayan şeyler de bulunduğundan, bunlarda temas benzerliği aynı kudrete sahiptir.
Şeyler duyuları pürüzsüzce yahut sertçe nasıl etkiliyorsa, harflerin pürüzsüzlüğü yahut sertliği de işitmeyi benzer şekilde etkiler ve böylece adlarına vesile olur. Tıpkı bizzat sözcüğün kendisinden ötürü sertliğin sert olduğunu söylediğimizdeki gibi.
Haz dediğimizde kulağa pürüzsüz gelir, çarmıh manasına gelen crux dediğimizde sert gelir, şeylerin kendileri sözcüklerin sesini doğrular.
Bal, şeyin kendisi tadımızı nasıl tatlılıkla etkiliyorsa, ismi de işitmemize öyle tatlılıkla değer, ekşi ise her ikisinde de aynı sertliktedir.
[okunamadı] ve çalılar, sözcükler işitme için ne ise, şeyler de temas için öyledir.
Şeyin idraki ile sesin idraki uyuştuğunda, bunların adeta sözcüklerin çocukluk çağı olduğu kabul edilir. Buradan hareketle, şeylerin kendi aralarındaki benzerliğe göre adlandırma serbestisi doğmuştur, mesela çarmıh manasına gelen crux sözcüğünün böyle anılması, sözcüğün sertliğinin, çarmıhın husule getirdiği acının sertliğiyle uyuşmasındandır. Fakat bacaklar manasına gelen crura sözcüğü, acının sertliğinden değil, uzunluk ve sertlik bakımından diğer uzuvlara kıyasla bir çarmıhın ahşabına benzemesinden ötürü böyle adlandırılmıştır.
Buradan, ismin benzer bir şeyden değil de adeta yakın olandan ödünç alınmasıyla suistimale varılır, zira küçük ile ufacık manaları arasında ne benzerlik vardır ki, zira sadece hiç de ufacık olmayan değil, biraz büyümüş olan bir şey dahi küçük olabilir, yine de belirli bir yakınlıktan ötürü küçük yerine ufacık deriz. Fakat sözcüğün bu şekilde suistimal edilmesi konuşanın kudretindedir, zira ufacık yerine küçük sözcüğünü de kullanabilir.
Bu misal göstereceğimiz şeye aittir, içinde hiç balık yahut balığa benzer bir şey bulunmayan yere balık havuzu dediğimiz zaman gibi.
İçinde balıkların yaşadığı sudan ötürü balıklardan mülhem tesmiye edilmiştir, sözcük benzerlikten değil, bir nevi yakınlıktan ötürü mecaz yoluyla kullanılmıştır.
Ve şayet biri, insanların yüzerken balıklara benzediğini ve balık havuzunun bundan mülhem adlandırıldığını söylese, bunu reddetmek ahmaklık olurdu, zira her iki durum da şeyin tabiatına aykırı değildir ve her ikisi de gizlidir.
Fakat maksadımız, yakınlıktan alınan sözcük menşeinin, benzerlikten türetilen sözcük menşeinden ne denli farklı olduğunu tek bir misalle aydınlatamayacağımız gerçeğidir. Buradan zıddına doğru bir ilerleme mevcuttur.
Koru manasındaki lucus sözcüğünün, en az parıldayan şey olduğundan ötürü, savaş manasındaki bellum sözcüğünün, hoş bir şey olmadığından ötürü ve çirkin manasındaki foedus sözcüğünün, iğrenç bir şey olmadığından ötürü böyle adlandırıldığı düşünülür.
Fakat bazılarının yaptığı gibi porcus sözcüğünü foeditas yani pislik kelimesinden türetirsek, yapılan şeyin onu meydana getiren şeyle adlandırıldığı o yakınlığa geri döner. Zira bu yakınlık pek geniştir ve birçok kısma ayrılır, gerek fail oluşla, bu [okunamadı] foeditas kelimesinden gelen sözcük gibi, ki foedus da buradan gelir, gerek tesirle, kuyu manasındaki puteus sözcüğünün tesirinden ötürü böyle adlandırılması gibi, yahut ihtiva ettiği şeyle, sevdikleri bir yerde evvela etrafına sabanla bir hat çektikleri için urbs sözcüğünün orbis kelimesinden türetilmesi gibi, nitekim Vergilius da Aeneas hakkında, şehri sabanla belirler, der.
Yahut ihtiva edilen şeyle, horreum sözcüğünün arpa manasındaki hordeum sözcüğünden türetilmesi gibi, yahut buğday yerine arpa denmesindeki gibi suistimalle, yahut kılıcın ucu manasına gelen mucro sözcüğünün bütün kılıç yerine kullanılması gibi bütünü parçayla ifade etmekle, yahut başın kılı manasına gelen capillus sözcüğünde olduğu gibi parçayı bütünle ifade etmekle olur. Daha fazla ileri gitmeye ne hacet vardır?
Başka ne sayılıp dökülürse dökülsün, sözcüğün menşeinin ya şeyler ile sesler arasındaki benzerlikte, ya şeylerin kendi aralarındaki benzerlikte, yahut yakınlıkta veya zıtlıkta saklı olduğunu görebiliriz, ki bu menşei benzerliğin ötesinde takip etmemiz mümkün değildir. Lakin bunu her daim yapamayız, zira gerekçesi gizli kalmış sayısız sözcük mevcuttur.
Ötesinde hiçbir kökenin aranmaması gereken ve bir kimse araştırsa dahi bulamayacağı bu tür kelimelerin çocukluğuna, daha doğrusu köküne ve tohumuna doğru şu minvalde ilerliyorum, v harfinin ünsüz mevkiinde bulunduğu heceler, venter, vafer, velum, vinum, vomis, vulnus kelimelerinde olduğu gibi, bizzat konuşma adetinin de doğruladığı üzere kalın ve adeta kuvvetli bir sese sahiptir, nitekim kulağa yük olmasınlar diye kimi kelimelerden bunları çıkarırız, bu sebepten amavisti yerine amasti, abivit yerine abiit deriz, aynı cinsten sayısız misal vardır, binaenaleyh vis dediğimizde, kelimenin sesi, söylediğimiz gibi, bir nevi kuvvete malik olarak manaya mutabık düşer.
Şimdi bu yakınlıktan, tesir ettikleri şeyden ötürü, yani şiddetli oldukları için, vincula kelimesinin adlandırıldığı ve bir şeyin bağlanması hasebiyle vimen dendiği görülür.
Buradan hareketle vites denmiştir, zira onlar vasıtasıyla büyüdükleri şeyleri sarıp kuşatırlar. Buradan hareketle ve bir benzetmeyle, Terentius beli bükülmüş ihtiyar için vietum tabirini kullanır.
Yolcuların ayaklarıyla aşınıp kıvrımlı patikalara dönen toprağa da bu sebeple via denir, fakat via şayet quasi vi pedum trita, yani ayakların kuvvetiyle çiğnenmiş olmaktan ötürü böyle adlandırılmışsa, köken yine o yakınlığa rücu eder. Lakin bunun vitis veya vimen ile olan benzerliğinden, yani kıvrımlı oluşundan türediğini varsayalım, biri bana neden via dendiğini sorar.
Cevap veririm, oradaki kıvrımdan ve eğrilikten ötürüdür ki kadimler buna vietum derdi, nitekim tekerleğin çemberlerine de vietos denirdi. Vietum kelimesinin nasıl olup da kıvrım manasına geldiğini sual eder. Cevap veririm, bir asma olan vitis ile benzerliğinden ötürü. Vitis kelimesinin nereden bu adı aldığını sorar. Kuşattığı şeyleri vincire eylediği, yani bağladığı için derim. Vincire kelimesinin nereden türediğini sorar. A vi, yani kuvvetten deriz. Vis nereden gelir diye sorar.
Şu sebebi serdederiz, çünkü kelime gürbüz ve ceberut sesiyle delalet ettiği şeye mutabıktır.
Artık sual edecek başka bir şeyi kalmamıştır. Benzer şekilde, Khrysippos'un müşahede ettiği üzere, bu kelimede ilk heceyi telaffuz ederken alt dudağımızı sanki kendimizi işaret edercesine bükeriz, sonra sakalın hareketiyle kendi göğsümüzü gösteririz, Nigidius'un Gramer Şerhleri'nde buna dair daha pek çok misal mevcuttur. Kelimelere dair ikinci bahis, onların kudreti, yani delalet edenlerin vasfı hakkındadır, nitekim Khrysippos diyalektiği ikiye ayırmıştır. Müphemiyet yahut amfiboli, bir kelimenin iki veya daha fazla manaya gelmesidir, zira her kelime Khrysippos'a göre tabiatı icabı müphemdir, çünkü aynı kelime iki veya daha fazla şekilde anlaşılabilir. Cicero'da Hortensius'un zemmettiği şey de bu hususta hiçbir kıymet taşımaz, zira onlar müphemiyetleri zekice işittiklerini ve vazıh bir surette izah ettiklerini iddia ederler.
Aynı kimseler her kelimenin müphem olduğunu kabul eder, öyleyse müphem olanı müphem olanla nasıl izah edebilirler, bu, karanlığa yanmayan bir mum getirmek demek değil midir. Bu söz pek zekice ve ince bir nükteyle söylenmiştir, lakin Scaevola'nın Antonius'a dediği gibidir, hikmet sahiplerine zekice, ahmaklara ise hakikat gibi konuşuyorsun. Zira Hortensius o mevkide zekası ve nüktedanlığıyla, sarhoş edici bir kadeh gibi, bilgisizlerin üzerine karanlık çöktürmekten başka ne yapmaktadır.
Zira her kelime müphemdir dediklerinde, bundan münferit kelimeler anlaşılır. Müphemiyetler ise münazara ile izah olunur.
Hiçbir insan münferit kelimelerle münazara etmez, binaenaleyh hiç kimse müphem kelimeleri müphem kelimelerle izah etmez, mamafih her kelimenin müphem olduğu göz önüne alındığında, hiç kimse kelimelerin müphemiyetini kelimeler haricinde bir şeyle izah edemez, fakat bunlar birbirine bağlanmış ve müphem olmayan kelimelerdir.
Nitekim her askerin iki ayağı vardır dediğimizde, iki ayağı olan askerlerden müteşekkil koca bir alayın cem'an yalnızca iki ayağı olması gerektiği neticesi çıkmaz.
Böylece her kelime müphemdir dediğimde, her ne kadar kelimelerden örülmüş olsalar da, bir cümleyi yahut bir münazarayı kastetmem.
Binaenaleyh her müphem kelime, müphem olmayan bir münazara ile izah edilebilir. Üçüncü bahis çekim hakkındadır, kimileri analojiyi takip eder, analoji benzerlerin benzer çekimidir, Latince karşılığı proprietas'tır. Anomali ise çekim adetlerini takip eden bir gayrimuntazamlıktır. Khrysippos, benzer şeylerin benzemeyen kelimelerle, benzemeyen şeylerin ise benzer kelimelerle kaydedildiğini gösteren altı kitap kaleme almıştır. Sonuncusu ise tertip üzerinedir. Bu mevzu üzerine Khrysippos iki kitap yazmıştır, Laertios daha fazlasını sayar, maksadı okuyucuya kolayca tecelli edeceği üzere retorik değil diyalektiktir, önermelerin sentaksı üzerine, doğru ve yanlış önermeler üzerine, mümkün ve imkansız, arızi ve geçici ile benzeri meseleler üzerine ki bunlar fasihliğe, söze haz yahut letafet katmaya hiçbir hizmette bulunmaz. Kelamın beş meziyeti vardır, uygunluk, vuzuh, icaz, edeb ve zerafet.
Uygunluk, amiyane tabire göre değil, sanata muvafık doğru ibaredir. Vuzuh, murat edilen şeyin açıkça ifade edilmesidir.
İcaz, yalnızca meselenin özüne taalluk eden şeyin dercedilmesidir. Edeb, meseleye mutabakattır.
Zerafet, bayağı ibareden tevakki etmektir. Kelamın kusurları arasında barbarizm, yani en muteber zevat nezdinde istimal edilmeyen bir ibare, bir de solekizm, yani rabıtasızca tertip edilmiş bir kelam yer alır.
BÖLÜM XI. Tarif ve Taksim Üzerine.
Tarif, Antipater'in Tarifler Kitabı'ndaki ifadesine göre, tahlil yoluyla layıkıyla telaffuz edilmiş kelamdır, yahut Khrysippos'un Tarifler Kitabı'nda belirttiği veçhile, bir şey nedir sualine verilen cevaptır. Şu tarifler kusurludur ki içine herhangi bir
ölümlü Dilbilgisel Tavşan, hiçbir İnsanın ölümsüz olmadığı ve bazı İnsanların Dilbilgisi Uzmanı olduğu göz önüne alındığında, Tanım kusurludur. Bu sebeple, tanımlamak istediğimiz Şeylere ve diğerlerine ortak olan Hususları ele aldığımızda, bunları yalnızca o şeye has kılınana ve başka hiçbir Şeye aktarılamayacak hale gelene dek sürdürmeliyiz, tıpkı şunun gibi, Miras bir Servettir, buna "bir Kimsenin Ölümüyle bir başkasına intikal eden" sözünü ekle, bu henüz bir Tanım değildir, zira Servet miras yoluyla olduğu kadar başka birçok yolla da elde tutulabilir, buna bir Kelime daha ekle, "hukukun hakkı vasıtasıyla", böylece Tanım şu şekilde açıklanır,
Miras, bir Kimsenin Ölümüyle bir başkasına Kanun Hakkıyla intikal eden Servettir, bu da henüz kafi değildir, binaenaleyh şunu da ekle, "ne Vasiyetname ile bağışlanmış ne de Zilyetlikle alıkonulmuş", işte o vakit yetkinleşir. Tanımın iki türü vardır, biri Varlığı olan Şeylerinki, diğeri ise [okunamadı]. Varlığı olan Şeyler dediklerimiz, Tarla, Ev, Duvar ve benzeri gibi görülebilen yahut dokunulabilen şeylerdir. Diğer taraftan, Zilyetlik, Vasilik, Millet, Hısımlık gibi dokunulamayan yahut
gösterilemeyen Şeylerin var olmadığını söyleriz, bunların cismani bir Varlığı yoktur, yine de Anlayışta Kavramsal dediğimiz bir tür Uygunluk mevcuttur ki bununla Akıl Yürütmede Tanım yoluyla izah edilebilirler. Bu ikinci türe daha ziyade Tasvir denir, bu ise Şeylerin harici
Biçimi vasıtasıyla bizi Şeylerin kendilerine ulaştıran bir Kelamdır yahut yalın bir biçimde bir Tanımın Gücünü ifade eden bir Tanımdır. Yine Tanımların bir kısmı Taksimata, diğerleri ise Taksimlere aittir.
Taksimata ait olanlar, ileri sürülen şeyin adeta Parçalara ayrıldığı durumlardır, tıpkı bir kimsenin Medeni Hukukun Kanunlarda, Senato Kararlarında, Hükme Bağlanmış Hususlarda, Hukukçuların Yetkisinde, Yargıçların Fermanlarında ve Örfte [okunamadı] olduğunu söylemesi gibi, Taksimlerin Tanımı ise tanımlanan Cinsin altındaki bütün Nevileri ihtiva eder, şöyle ki, Mülkiyetten Çıkarma, Kendi İktidarımızda olan bir Şeyin, bir başkasının İktidarına geçmesidir,
Kanun vasıtasıyla, [okunamadı] Taksim, Cinsin kendi vasıtasız Nevilerine Ayrılmasıdır, tıpkı canlı Varlıkların bir kısmının akıl sahibi, bir kısmının akıldan yoksun olması gibi. Binaenaleyh bu bir [okunamadı] Taksimdir, İnsanların bir kısmı Yunan, bir kısmı Mısırlı, bir kısmı Fars, bir kısmı Hintlidir, müteakip Neviler birbirinden büsbütün alakasız değil, karşıttır. Yine şu şekilde böleriz,
Var olan Şeylerin bir kısmı [okunamadı] diğerleri farklıdır, [okunamadı], zira bu farklıdır, bir kısmı [okunamadı] Fars, bir kısmı Hintli, diğeri Yunan, Mısırlı, Fars, Hintlidir. Buradan şu netice çıkar ki, yetkin bir Taksim evrensel bir Güce sahiptir, zira İnsanları, bir kısmı Yunan bir kısmı Barbar diye bölen kimse, herhangi bir İnsan hem Yunan hem de Barbar değilse, Taksim kaçınılmaz olarak kusurlu olur, Evrensel çöker. Bu sebeple bir Şeyin [okunamadı] yahut farksız olduğunu söylediğimizde. Fakat Taksim,
Var olan Şeylerin bir türü, lakin bunlar iyidir demek yanlıştır, zira biri iyidir, bunlar kötüdür demek de yanlıştır, zira hepsi Kötü değildir, yalnızca biri öyledir. Farksız olanlarda da durum böyledir, zira bunların İyiler yahut Kötüler kadar Farksız olduğunu kabul etmek [okunamadı]. Taksimin üç Şekli vardır, [okunamadı] Tali-taksim, Taksimat, Karşıt-taksim. Cinsin zıddı vasıtasıyla Taksimi. Misal olarak, var olan şeylerden,
Tali-taksim, Var olan Şeylerin bir kısmı iyidir, diğerleri değildir, bir kısmı kötüdür,
Cinsin Dağıtımı [okunamadı] (Krinis'e göre) Mallardan bazılarının ait olduğu, Cins, Nevi üzerine. Biri diğerine atfedilen, birçok Mefhumun tüm canlı Varlıkları ihtiva etmesi gibi. Zihindedir, var olan yahut niteliksel bir Şey değildir, adeta var olan ve niteliksel bir şey gibidir, tıpkı ortada bir At yokken At Mefhumuna sahip olmak gibi.
Nevi, Cinsin altında ihtiva olunan şeydir, canlı Varlık altında İnsanın ihtiva olunması gibi. En genel olan, bir Cins olan lakin Cinsi olmayandır, En özel olan ise bir Nevi olan
fakat Nevisi olmayandır. Ses Bahsine, daha evvel söylediğimiz gibi, Manzume ve Şiiriyat İncelemesi de dahildir.
Manzume (Poseidonios'un Hitaba Giriş eserine göre), Nesir olmayan, Vezinli yahut Ritimli bir Kelamdır, [okunamadı] gibi.
Şiiriyat, ilahi ve insani Şeylerin taklidini ihtiva eden, Gaye taşıyan manalı bir Manzumedir.
BÖLÜM XIII.
[okunamadı] Menfiler dahi varlıktadır, Varlık olarak anlaşılan Şeyden daha ziyade bir Şey vardır,
Cinsler, Vaz' Edilenler ve [okunamadı] diğerlerine göre bir nebze Nitelikliler olarak tali-taksimlere ayrılır. Böylelikle Cinsler, Yüklemleri daha sıkı ve daha ince bir biçimde dörde ayırır,
bunlara umumi olarak Adetler, Melekeler denir, [okunamadı] bir şeyi [okunamadı], Elini uzatan kimse, nitelikseldir.
BÖLÜM XIV. Tahtında Yatan Cevherler (Mevzular) Üzerine.
Burada, Cevherden başka bir Şey yoktur.
Buna dair ihtilaflar kaim değildir. Tahtında Yatan Cevher iki türlüdür, biri Cevher olarak adlandırılan şeydir, bu, Aristoteles'in bilkuvve bir Cisim olarak adlandırdığı, tüm niteliklerden yoksun Maddedir. Diğeri ise Tunç gibi Nitelikle tesir altında kalmış olandır ve bunların içinde bulunan yahut onlar tarafından yüklenen Şeylerle birliktedir.
BÖLÜM XV. Nitelikler Üzerine.
Niteliklilerin bir Kıyamı vardır ve Tahtında Yatan Cevherlerinden müstakildirler, Zira Nitelikler (bütün diğer Arazlar gibi) Cisimlerdir, zira buna göre,
Zeno’ya göre, cisimsiz olan hiçbir şey tarafından bir tesir meydana getirilemez ve cisimsiz olan hiçbir şey tesire maruz kalamaz, zira her ne ki tesir eder, cisimdir. Dolayısıyla nitelik bir cisimdir. Madde nitelikten [okunamadı], fakat nitelikler maddeden vareste değildir.
Nitelik, nitelenmiş olanın melekesidir. Nitelikli olan üç veçheyle ele alınır, ilki, ister hareket ister meleke olsun, ister güçlükle ister kolaylıkla ayrılsın, bir farklılığa sahip olan her şey içindir. Bu anlamda, yalnızca bilge olan değil, [okunamadı]. İkinci delalet hareketleri değil, yalnızca melekeleri kapsar ki bunlara nitelikli derler, yani bilge bir adam yahut silahlı bir adam gibi melekeyle donanmış bir farklılığa sahip olandır. Bunlardan bazıları telaffuzları ve tezahürleri bakımından kâfidir, diğerleri ise kâfi değildir. Kâfi, denk ve daimi olanlara nitelikli derler, gramer âlimi ve bilge adam gibi, zira bunların hiçbiri kendi niteliğini aşmaz yahut onun gerisinde kalmaz.
Aynı şekilde bir et düşkünü ve bir şarap düşkünü, fiilen obur ve ayyaş gibi olup, bu gayeye hizmet eden cüzleri kullandıkları için böyle adlandırılırlar, öyle ki şayet bir kimse obur ise, netice itibarıyla bir et düşkünüdür, fakat şayet bir kimse et düşkünü ise, bundan ötürü derhal obur sayılmaz, zira yeme fiilinde kullandığı cüzlerden mahrumdur [okunamadı].
Nitelikler ya sebeplerdir [okunamadı] ya da eserlerdir ve şümulleri cismani ve cismani olmayan şeylere, yani bir şeye kadar uzanır. Melekeye taalluk edenlerin türleri vardır, zihinde yerleştiklerinde [okunamadı], zihinden sese döküldüklerinde [okunamadı], zihnin hareketiyle herhangi bir şey hakkında hamledildiklerinde yüklem, mevzularında vaki olduklarında ise araz adını alırlar.
Melekeler yalnızca birleşmiş olan şeylerdir, fakat bir gemi gibi temasla yahut bir ordu gibi mesafeyle bitişenlerde hiçbir meleke bulunamaz, ne hepsinin fevkinde tek bir ruhi mevcudiyet ne de tek bir meleke dairesinde varlık bulmalarını sağlayacak tek bir akıl vardır.
Cismani şeylerin niteliği için müşterek olan husus, onların cevherlerinin farklılığı olmasıdır, bu farklılık tek tek ele alınmayıp zihnin tek bir mefhum ve hassasında toplanmıştır, zamana yahut kuvvete göre surete irca edilmiş değildir, bilakis niteliklinin kevniyetinin zeminini teşkil eden kendi zatiliğiyledir.
Kudret (niteliğin bir nev'i), birçok arazı icra etme kabiliyetine sahip olan ve bu kabiliyeti verendir, nitekim basiret, basiretle yürüme ve basiretle kelam etme kabiliyetini verir, yahut bazılarına göre kudret, birçok arazı icra etme kabiliyetine malik olan ve kendi tahtındaki fiilleri sevk ve idare edendir.
Aristoteles’in tabii kudret dediği şeye onlar istidat derler.
Melekeler şiddetlenir ve gevşer. Mizaç ve vaziyetler (dispozisyonlar) ise şiddetlenemez veya gevşeyemez.
Böylece bir asanın doğruluğu, her ne kadar kolayca bozulup bükülebilse de, bir vaziyettir, zira doğruluk şiddetlenemez yahut gevşeyemez.
Aynı şekilde faziletler de metanetleri ve sebatları bakımından değil, daha fazla ve daha az gibi dereceleri kabul edemedikleri için birer vaziyettir, oysa sanatların ya metanete sahip olması ya da vaziyet olmaması gerekir. Böylece meleke, nevin vüsati içinde ele alınır, vaziyet ise nevin kemalidir ve ister kolayca değişsin (bir asanın doğruluğu gibi) ister değişmesin, olabileceğinin en nihayetindedir.
Bölüm XVI. Belli Bir Tarzda Olanlar Üzerine
Şeylerin üçüncü nev'i, belli bir tarzda olanlardır. Bunlar niteliklilerden ayrılır, zira madde melekeler tarafından başka türlü, belli bir tarzda olanlar tarafından ise şu veya bu surette başka türlü tesire uğratılır.
Bundan maada, nitelikliler maddeye nispetle ve maddede cari olmak bakımından belli bir tarzda olanlardır, fakat belli bir tarzda olanlar niteliklilerde caridir.
Yine, melekeye taalluk edenlerin melekelerden daha geniş bir sahaya yayıldığı söylenebildiği gibi, belli bir tarzda olanlar da niteliklilerden daha geniştir, zira belli bir tarzda olanlar, diğer şeylere nispetle belli bir tarzda olanlara ve [okunamadı] nispi olanlara kadar uzanır.
[okunamadı] onları ihtiva eder, fakat nitelikliler bir farklılık husule getirenlerde [okunamadı].
Boethius bu makamın meleke kudretine sahip olduğunu düşünür. Meleke, esasen ve umumi olarak üç veçheyle ele alınır, ilki, kendi kendine ve kendi zatına göre olmak, ikincisi, bir başkasına nispetle olmak, üçüncüsü, bir başkasının ona nispetle olmasıdır.
Kendi zatına göre mütalaa edilen şey, belli bir tarzda olanlara aittir, silahlanmış olmak gibi, zira bu, kişinin kendi zatına yönelik bir melekesidir.
Bir başkasına nispetle olan şey, izafete aittir, zira bir baba yahut bir sağ el, kendilerinin kendilerine olan melekesine göre değil, kendilerinin bir başkasına olan durumuna göre söylenir.
Fakat bir başkasının bize nispetle olması, meselâ silahlı bir adamın bulunması, bir başkasının bize nispetle melekesi olduğundan, melekeye aittir. Bu başlık altına niceliklileri ve niceliği, bunların nevilerini, mekânı, zamanı ve (Aristoteles’e göre) niteliğin bazı nevilerini, şekli ve sureti, keza fiili, infiali, görmeyi ve melekeyi irca ederler.
Bölüm XVII. Başkalarına Nispetle Belli Bir Tarzda Olanlar Üzerine
Şeylerin son cinsi, başkalarına nispetle belli bir tarzda olanlardır. Bunların iki nev'i vardır, bağıntılılar ve nispi olarak belli bir tarzda olanlar.
Bağıntılılar, kendi başlarına ve mutlak olanların mukabilinde yer alır ve onlardan tefrik edilir. Nispi olarak belli bir tarzda olanlar ise bir farklılığa sahip olanların mukabilindedir, meselâ tatlı ve ekşi ile bu kabilden olan her şey bağıntılıdır, fakat nispi olarak belli bir tarzda olanlar sağ taraf, baba ve benzerleri gibidir, zira bunlar farklılıklarla tavsif edilmeleri bakımından bir farklılığa maliktir, buna göre kendi başlarına ve mutlak olanların tek bir mefhumu ve bazı nevileri vardır. Dolayısıyla kendi başlarına olanlar her ne kadar tavsif edilmiş farklılıklara sahip olsalar da, bağıntılı değillerdir.
Fakat nispi bağıntılı olanlar, farklılıklara sahip olanların zıddı olarak benzer biçimdedir. Zira sağ tarafın ve bir babanın kendi başlarına, mutlak surette yahut bir farklılıkla var olmaları imkânsızdır, zira bunlar tamamen nispi bir melekeye dayanır.
Dolayısıyla bağıntılılar kendi başlarına değildir, zira mutlak değillerdir, yine de bir farklılığa göredirler, çünkü bir karakter ile tefrik edilirler.
Bunu daha sarih bir surette ifade etmek gerekirse, İlintililer, tabiatları gereği bir diğerine nispet edilenlerdir.
Bir-veçhile-ilintililer ise bir başkasına arız olan, lâkin etraflarındaki şeylerin başkalaşımı ve tegayyürü olmaksızın vuku bulmayan, yine de haricî bir şeye nispetle varlık kazanan şeylerdir.
Binaenaleyh, şayet herhangi bir şey zatî bir fark ile bir diğerine nispet edilirse, meleke, ilim ve duyu misali bir ilintilidir.
Fakat bir başkasına zatî bir farktan ötürü değil de sırf bir nispet üzere taalluk ediyorsa, o vakit bir-veçhile-ilintilidir.
Zira bir babanın yahut sağ tarafın kendi kıvamını bulması haricî birtakım şeyleri iktiza eder, zira kendisinde hiçbir tebeddül vuku bulmasa dahi, oğlu vefat ettiğinde o kimse artık baba değildir, keza sağ tarafında durduğu kimse yerinden kalktığında, artık ona nispetle sağ olan taraf da öyle kalmaz, buna mukabil tatlı ve acı, kuvveleri benzer şekilde değişmedikçe başkalaşmaz.
Şayet bu sebeple bir-veçhile-ilintililer, kendi zatlarında hiçbir teessüre maruz kalmadıkları halde bir diğerine nispetle tebeddüle uğruyorlarsa, onların varlıklarının bir farkta değil, yalnızca nispette vücut bulduğu aşikârdır. Bu cins ilk defa, bir-veçhile-ilintiliyi tarif eden ilk kişi olan Aristo tarafından vazedilmiştir.
İfade Edilebilir Olanlar (Lekta)
İfade edilebilir olan, akli tahayyüle muvafık olarak vücut bulan şeydir. Akli tahayyül, tahayyül vasıtasıyla idrak olunan şeyin kelam ile beyan edilebilmesini sağlayan kuvvedir. Söylenebilecek her şey, [okunamadı] olmalıdır ve tesmiye buradan neşet eder.
Ses ile zahir olduklarında kelimedirler, zihinde tutulup dışarı dökülmeye hazır olduklarında ise ifade edilebilir olanlardır.
Binaenaleyh ifade edilebilir olan bir lafızdır, fakat lafzın kendisine değil, lafızda fehmedilen ve zihinde mahfuz bulunan manaya delalet eder.
İfade edilebilir olanlar iki kısımdır, noksan olanlar ve tam olanlar.
Noksan olanlar, kelamı ikmal etmeyen, nakıs bir ihbara sahip olup ardı sıra gelecek bir şeyi iktiza edenlerdir, tıpkı "yazıyor" fiilinde olduğu gibi, zira "kim?" diye sual ederiz.
Başka şeylere hamledilen mahmuller (kategoriler) bu cinse dahildir.
Tam olanlar, kâmil bir ihbara sahip bulunanlardır. Bunlar da iki kısımdır.
İlki, kelamı ikmal etmelerine rağmen ne doğruya ne de yanlışa delalet etmeyen, hususi manada tam tesmiye edilenlerdir.
Bunların pek çok nevi vardır, istifham, istihbar, emir, kasem, temenni, telin yahut beddua, vaz etme (faraziye), şart, nida, önermeye benzeyen yahut önermeyi aşan ve tereddüt bildiren.
İstifham, tam bir cümle teşkil eden lâkin cevap talep eden kelamdır, "Gündüz müdür?" misali, zira bu ne doğrudur ne de yanlıştır, öyle ki "Gündüzdür" bir önerme, "Gündüz müdür?" ise bir istifhamdır.
İstihbar, istifhamda olduğu gibi "evet" diyerek doğrudan cevap veremeyeceğimiz, ancak "şu mahalde mukimdir" tarzında mukabele edilebilen bir haldir.
Emir, söylenmesiyle amir kılındığımız şeydir, "İnahos nehrine nazar eyle" misali.
Kasem, "Şahidim ol ey Arz" misali.
Temenni, arzu izhar ederek söylediğimizdir, "Ey İda dağında hüküm süren ulu Jüpiter, Zaferi bahşeyle Aias'a."
Telin yahut beddua, "Şu şarabı döktüğüm gibi toprağa, Toprak da öyle yutsun onun kanını." misali.
Vaz etme yahut mevzii belirleme, "Bu doğru bir hat olsun" misali.
Şart, "Arz'ın Güneş küresinin merkezi olduğunu farz ederek" misali.
Nida, kelam esnasında bir başkasına seslendiğimiz haldir, "Ey Atreusoğlu, insanların hükümdarı Agamemnon" misali.
Önermeye benzeyen yahut önermeyi aşan, önermesel bir tarz-ı beyana sahip olan, lâkin birtakım edat yahut hissiyat cihetinden galebe çaldığı için önermeler meyânında sayılmayan kelamdır, "Ne kadar da latiftir bakireler alayın! Nasıl da benzer Priamos'un oğluna şu civan!" misali.
Tereddüt bildiren, önermeden gayrı olan ve her kim teleffuz ederse bir şüphe izhar ettiği şeydir, "Öyleyse hayat ile keder akraba değil midir?" misali. Bunların tamamı ne doğrudur ne de yanlış.
Cümleyi ikmal eden diğer tam ifade edilebilirler nevi ise tasdik yahut inkâr bildirir ve ya doğrudur ya da yanlıştır. Buna önerme denir.
Mahmuller (Kategoriler) Hakkında
Mahmul, bir başkasına isnat edilen yahut bir veya daha fazla şeyle terkip edilen şeydir, yahut Apollodoros'a göre, bir önerme teşkil etmek üzere yalın hal ile terkip olunan noksan bir ifade edilebilirdir.
Her ne ki bir başkasına hamledilirse, ismin haline hamledilir, bunların her ikisi de ya isnat edilen ve mevzu ile birlikte bir önerme teşkil etmeye kâfi gelen tam mahmuldür,
Yahut noksandırlar ve kâmil bir mahmul meydana getirmek için bir ilaveye muhtaçtırlar.
Şayet önerme teşkil eden bir şey ise, bu bir mahmul yahut uygunluktur, "yürüyor" misali, meselâ "Sokrates yürüyor".
Fakat şayet ismin haline hamledilmişse, ki bu suretle bir şahıstan diğerine intikaller vuku bulur ve yalın hal ile birlikte bir eğik halin de teleffuz edilmesi elzem hale gelir, bunlara uygunluğa bir munzam yahut Priskianos'un ifade ettiği veçhile uygunluktan daha az olanlar tesmiye edilir, "Çiçero vatanını kurtardı" misali.
Kezalik, şayet bir isme hamledilen şey, terkibin iki eğik halden vücut bulması suretiyle önermeyi tamamlamak için bir başka ismin halinin eklenmesini iktiza ederse, bunlar uyuşmazlıklardır yahut Ammonios'a göre uygunluktan daha az olanlardır, mananın yahut lafzın bunu iktiza etmesine göre, "sana gelmek bana huzur verir" misali.
Yine mahmuller dört nevidir, etken, edilgen, nefsine müteallik etken ve mutavva.
Etken olanlar, bir başkasına müteveccih bir hareketi haiz olan ve bir mahmul teşkil etmek üzere eğik hallerden biriyle terkip edilenlerdir, "işitir", "görür", "mülahaza eder" misali.
Edilgen olanlar, bir failden nispetle mütalaa edilen ve edilgen bir edatla terkip olunanlardır, "işitilirim", "görülürüm" misali.
Mutavva olanlar, her iki veçheye de dahil olmayanlardır, "âkil olmak", "yürümek" misali.
Nefsine müteallik etkenler, edilgen gibi görünen fakat öyle olmayan, zira bizzat birer fiil teşkil edenlerdir, zira isme isnat edildiğinde [okunamadı] ihtiva eder.
Yalın hal zihindeki mefhumdan doğrudan sâdır olduğu için bu tesmiyeyi almıştır. Eğik haller ise [okunamadı] ve ismin belirtme halidir.
Basit Önermeler Hakkında
Aksiyom, ya doğru ya yanlış olan, yahut şümulü dairesinde kendi başına tam, olumsuz veya olumlu bir şeydir, yahut (Khrisippos'un Diyalektik Tanımlar'ında belirttiği üzere) aksiyom, şümulü dairesinde olumlayan veya olumsuzlayandır, Dion yürüyor gibi.
Buna aksiyom denir, çünkü ona ya muvafakat edilir ya da edilmez, zira gündüzdür diyen kimse buna muvafakat etmektedir.
Gündüz ise, aksiyom doğrudur, değilse, yanlıştır. Aksiyomlar arasında ilk ve en hakiki ayrım, Basit olanlar ile Basit Olmayanlar arasındadır (Khrisippos, Athenodoros ve Antipatros böyle ifade eder). Basit aksiyomlar, ne iki kez alınmış tek bir aksiyomdan, ne de bir veya birden fazla bağlaçla birleştirilmiş farklı aksiyomlardan meydana gelenlerdir, gündüzdür, gecedir, Sokrates `[okunamadı]` gibi. Aksiyomların pek çok türü vardır, apofatik, yani olumsuz, arnetik, yahut çifte olumsuz, steretik, yahut yoksunluk bildiren, kategorik, yahut yüklemli, `[okunamadı]` yahut gösterici ve vasıtalı. Olumsuz aksiyomlar, içlerinde olumsuzluk edatı öne sürülenlerdir, bu varsa, şu yoktur gibi.
Fakat olumsuzlama aksiyomun son kısmına aitse ve diğer kısım olumsuz değilse, o vakit aksiyom `[okunamadı]` değil, `[okunamadı]` olur, bazı hazların iyi olmaması vaki olur gibi. Bu sebeple bu, mezkûr şeyin ne olduğunu bildirir ve dolayısıyla yüklemlidir.
Olumsuz aksiyomun bir türü de üst-olumsuzdur, `[okunamadı]` birbiriyle bağlanan ve raptedilen kısımlar `[okunamadı]` `[okunamadı]`
Aynı türden olanların tamamında `[okunamadı]` olumsuzlama, hem gündüzdür hem gündüz değildir gibi. Tümel olanlar, tümel bir `[okunamadı]` meydana gelenlerdir. `[okunamadı]` Yoksunluk bildirenler, yoksunluk bildiren bir edattan meydana gelenlerdir, insan gibi. Yüklemli olanlar, yalın bir halden ve `[okunamadı]` meydana gelenlerdir. `[okunamadı]` bir işaret ile ifade edilen `[okunamadı]` İnsan yürür, muayyen bir insan yürür, `[okunamadı]` şahıs `[okunamadı]` işaretle telaffuz edilir, fakat bu aradadır, her ikisinin ortasındadır. Belirsiz bir aksiyom, birisi oturuyor gibi, ancak belirli bir şey doğru olduğunda doğrudur, o oturuyor gibi, fakat `[okunamadı]` birisi oturuyor ifadesi doğru değildir.
BÖLÜM XXI.
Basit olmayan aksiyomlar, katmerli olan, yani ya başkalaştırılmış tek bir aksiyomdan yahut muhtelif aksiyomlardan meydana gelenlerdir, başkalaştırılmış tek bir aksiyomdan olanlar, gündüz ise gündüzdür gibi, muhtelif aksiyomlardan olanlar ise, gündüz ise ışıktır gibi.
Basit olmayan aksiyomlarda, "eğer" veya "mademki" bağlacını hemen takip eden kısma öncül, birinci yahut başlangıç denir, geri kalana ise bitiş, ardıl yahut ikinci adı verilir. Aksiyom tersine çevrilerek telaffuz edilse dahi bu değişmez, ışıktır eğer gündüz ise gibi, zira bunda bitiş kısmı ışıktır ifadesidir, ilk önce söylenmiş olsa bile, öncül ise gündüzdür ifadesidir, ikinci yere konmuş olsa dahi, çünkü o doğrudan bağlacı takip eder.
Ardılların kanunları ve kaideleri şunlardır, 1. Doğrudan doğru çıkar, nitekim bundan sonra ışık olduğu neticesi çıkar, 2. Yanlıştan yanlış çıkar, nitekim gecedir ifadesi yanlışsa, karanlıktır ifadesi de aynı şekilde yanlıştır, 3. Yanlıştan doğru çıkar, yer uçar ifadesinden, yer vardır neticesinin çıkması gibi, 4. Doğrudan yanlış çıkmaz, zira yer vardır ifadesinden, yer uçar neticesi çıkmaz.
Basit olmayan önermelerin pek çok türü vardır, Bitişik, ekli, rabıtalı, sebepli, fazlasını beyan eden ve eksiğini beyan eden. Bitişik aksiyom (Khrisippos'un Diyalektik'inde ve Diogenes'in Sanat'ında belirttiği üzere), ardılı `[okunamadı]` gündüz ise ışıktır gibi. Eğer bağlacı, gündüzdür, `[okunamadı]` zıddı yanlış olan ve parasyneptenon olarak adlandırılan, nitekim bu, gündüz ise ışıktır ifadesinde böyledir.
Bitişik aksiyomlara tropik aksiyomlar da denir, zira bunlar öncülden ardıla dönerler. Bitişik aksiyomların kaideleri şunlardır, ardılın zıddının öncülle çeliştiği bitişik aksiyom doğrudur, gündüz ise ışıktır gibi, zira ışık değildir ifadesi, yani ardılın zıddı, öncül olan gündüzdür ifadesiyle çelişir.
Yanlış bitişik aksiyom ise, ardılın zıddının öncülle çelişmediği aksiyomdur, gündüz ise Dion yürür gibi, zira Dion'un yürümemesi hali, gündüzdür ifadesiyle çelişmez. Ekli aksiyom (ki bazıları bunu bitişik olanın bir türü sayar), Krinis'in Diyalektik'ine göre, mademki bağlacıyla bağlanan, bir aksiyomla başlayıp bir aksiyomla biten aksiyomdur, mademki gündüzdür, ışıktır gibi, bağlaç, ikincinin birincinin bir ardılı olduğunu ve birincinin mevcudiyetini gösterir. Ekli aksiyomların kaideleri şunlardır, doğrudan başlayan ve ardıl olanla biten ekli aksiyom doğrudur, mademki gündüzdür, Güneş yerin üzerindedir gibi. Yanlıştan başlayan yahut bir ardılla bitmeyen ise yanlıştır, mademki gündüzdür, Dion yürür gibi, şayet bu söz gündüz değilken söylenmişse. Rabıtalı aksiyom, atıf bağlaçlarıyla birbirine bağlanan aksiyomdur, hem gündüzdür hem de ışıktır gibi. Dolayısıyla kaideler şunlardır, her şeyin doğru olduğu bir terkip sahihtir, gündüzdür ve ışıktır gibi. İçinde yanlış bir unsur barındıran ise yanlıştır.
Ne bağlacı ne de ayracı olan bir aksiyom, konuşanın muradına göre anlaşılmalıdır, zira bağlaç bazen ayraç yerine kullanılır, bana göre `[okunamadı]` gibi. Ayrık aksiyom, ayrık bir bağlaçla ayrılmış olan aksiyomdur, ya gündüzdür ya gecedir gibi.
Bu bağlaç, belitlerden birinin yanlış olduğunu gösterir. Ayrık kılınmış olan her şey birbiriyle çelişir ve bunların karşıtları da aynı şekilde birbirini nakzeder. Ayrık kılınmış olanların içinden biri muhakkak doğru, diğerleri yanlış olmalıdır, aksi hâlde ya hiçbir şey doğru değildir, ya hepsi doğrudur ya da birden fazlası doğrudur, ya ayrık olanlar birbiriyle çelişmeyecektir ya da onların karşıtları birbiriyle çatışmayacaktır, o vakit ayrık olan [okunamadı].
Karşıtları birbirine zıt olmayanlar, ya koşuyorsun ya yürüyorsun ya da ayakta duruyorsun önermelerinde olduğu gibidir, zira bunlar birbiriyle uyuşmaz ama karşıtları uyuşmaz değildir, bunlar aynı anda doğru olamaz, fakat aynı anda ne yürüyor ne koşuyor ne de ayakta duruyor olabilirsin. Dolayısıyla her ayrıklık yalnızca doğru olmakla kalmaz, aynı zamanda [okunamadı], zira zıtlar arasında yanlış bir bağlaç bulunabilseydi hiçbir ayrıklık doğru olamazdı.
Nedensel bir belit, çünkü bağlacıyla birbirine bağlanan belittir, gündüz olduğu için aydınlıktır önermesinde olduğu gibi, zira birincisi ikincisinin bir nevi sebebidir. Bunun kaideleri şunlardır,
Nedensel bir bağlaç, doğrudan başlayıp vargıyla nihayete erdiğinde ve öncülü kendi vargısı olarak alamadığında doğrudur, gündüz olduğu için aydınlıktır önermesinde olduğu gibi, lakin aydınlıktır beliti, gündüzdür belitinden zorunlu olarak çıkmaz.
Yanlış nedensel belit ise ya yanlıştan başlayan ya bir vargı teşkil etmeyen şeyle nihayete eren ya da öncülü vargısı olabilen belittir, gece olduğu için Dion yürüyor önermesinde olduğu gibi.
Dahasını bildiren bir belit, daha bağlacıyla kurulan belittir, geceden ziyade gündüzdür önermesinde olduğu gibi.
Daha azını bildiren belit ise öncekinin zıddıdır, gündüzden ziyade gecedir önermesinde olduğu gibi.
Tekiller arasındaki aracılar, oturur ya da yürür önermesinde olduğu gibidir, o ne oturur ne de yürür.
Zıtların kaideleri şunlardır,
Ayrıklarda biri ikrar edildiğinde diğeri zorunlu olarak nefyedilir, biri nefyedildiğinde ise diğeri zorunlu olarak ikrar edilir.
Bütünü kapsayan alt-ayrıklarda her ikisi birden doğru olamaz, her ikisi birden yanlış olabilir, her ikisi birden olumlu olamaz, her ikisi birden olumsuz olamaz.
Kısmi alt-ayrıklarda ise her ikisi birden doğru olabilir [okunamadı].
BÖLÜM XXII. Zıt Belitler Üzerine
Zıt belitler, biri tasdik edip diğeri inkâr ettiğinde doğruluk ve yanlışlık bakımından birbiriyle çelişenlerdir, gündüzdür, gündüz değildir önermelerinde olduğu gibi. Yalnızca olumsuzlamalar zıttır, karşıttır ve birbiriyle uyuşmaz, zira yalnızca zıtlarda önermelerden biri doğru, diğeri yanlıştır.
[okunamadı] tarafından öne sürülen diğer üç zıtlık türü bir bağlaç olmaksızın telaffuz edilir. Bir bağlaç olmaksızın telaffuz edilen hiçbir şey ne doğrudur ne de yanlıştır, zira doğruluk ve yanlışlık belite aittir.
Belit, bir şeyin bağlanmasından meydana gelen bir sözdür, oysa Aristoteles'in diğer üç zıtlık türünden hiçbiri birleşik değil yalındır, siyah ile beyaz, çift ile tek, görme ile körlük gibi.
Aykırı olanlar, Aristoteles tarafından da tarif edildiği üzere, aynı cins içinde birbirine en uzak olanlardır. Olumsuzlama yoluyla ifade edilen hiçbir şey bir diğerine aykırı değildir, zira o vakit erdemin aykırısı erdemsizlik değil erdem-olmayan olurdu, erdemsizliğin aykırısı da erdemsizlik-olmayan olurdu, böylece erdem-olmayanın altına yalnızca erdemsizlik değil, bir taş, bir at ve erdem haricindeki her şey dâhil edilirdi, erdemsizlik-olmayanın altında ise erdem ve diğer bütün şeyler bulunurdu. Böylece her şey erdeme ve erdemsizliğe aykırı düşerdi. Dahası, eğer erdem tek ve aynı şeye aykırı olsaydı [okunamadı].
BÖLÜM XXIII. Mümkün ve Mümkün Olmayan, Zorunlu ve Zorunlu Olmayan Üzerine
Ayrıca belitlerin kimi mümkün, kimi mümkün olmayan, kimi zorunlu, kimi de zorunlu olmayandır, ihtimal dâhilinde olan, paradoksal ve makul belitler de mevcuttur.
Mümkün belit, her ne kadar haricî olsalar da nesnenin kendisiyle birlikte vuku bulan şeylerin engeli bulunmaksızın doğru bir yüklemeyi kabul edebilen belittir, Diokles yaşıyor önermesinde olduğu gibi.
Mümkün olmayan belit, haricî engeller mani olduğu için hiçbir surette hakikati kabul edemeyen belittir, yer uçar önermesinde olduğu gibi.
Zorunlu belit, yanlış bir yüklemeyi hiçbir şekilde alamayacak derecede doğru olan ya da alabilen, lakin haricî şeylerin doğru olmasına mani olmadığı belittir, erdem fayda sağlar önermesinde olduğu gibi.
Zorunlu olmayan belit ise haricî şeyler mani olmaksızın doğru veya yanlış olabilen belittir, Dion yürüyor önermesinde olduğu gibi.
Geleceğe dair bu önermeler ve onların kısımları, şimdiki ve geçmişteki gibi aynı tarza göre belirlenir.
Zira bir şeyin ya vuku bulacağı ya da bulmayacağı doğru ise, bunun ya doğru ya da [okunamadı] olması gerekir. Gelecekler buna göre belirlenir, şayet yarın bir donanma inşa edilecekse, onun inşa edileceğini söylemek doğrudur, lakin inşa edilmeyecekse, inşa edilmeyeceğini söylemek yanlıştır, binaenaleyh o ya var olacaktır ya da olmayacaktır ve dolayısıyla bu ikisinden biri yanlıştır.
Eğer orada bulunduysam veya bulunacaksam Korinthos mümkündür, lakin orada hiç bulunmadıysam ve ebediyen bulunmayacaksam mümkün değildir.
Bir çocuğun dilbilimci olması, bilahare öyle biri hâline gelmedikçe mümkün değildir.
Bilakis Khrysippos, ne var olan ne de gelecekte var olacak şeylerin yine de mümkün olduğunu savunmuştur, hiçbir zaman kırılmayacak olsa dahi bir mücevherin kırılması gibi. Dahası, mümkünlerden bir gayrikabilin neşet edebileceğini ileri sürmüştür, nitekim hakiki bir bitişiklik arz eden şu belitte olduğu gibi, eğer Dion ölmüşse, o (Dion işaret edilerek) ölmüştür. Dion ölmüşse öncülü mümkündür, çünkü onun bir vakit ölmüş olacağı doğru olabilir, lakin o ölmüştür beliti gayrikabildir, zira Dion öldüğünde onun öldüğüne dair belit de ortadan kalkar, çünkü o artık o zamiriyle işaret edilmeye kabil bir insan değildir, nitekim o zamiri yaşayan bir mahlukun işaretidir.
Şayet Dion henüz hayattayken kendisi hakkında "o" sözcüğü söylenebiliyorsa, öldükten sonra "o öldü" denemez, öyle ki bu bağlamda "o öldü" önermesi imkânsızdır.
Zira Dion’un ölümünden bir müddet sonra, hayattayken bitişik önermede kendisi hakkında daha önce yüklem yapılan şey yeniden "o öldü" şeklinde yüklem yapılabilseydi bu imkânsız olmazdı, fakat bu mümkün olamayacağından, onun hakkında "o öldü" şeklinde bir yüklemde bulunulması imkânsızdır.
Hülasa, kimileri Diodoros ile birlikte geçmişin zorunlu olarak doğru olduğunu, imkânsız olandan mümkün olanın çıkmayacağını ve yapılamayacak olanın [okunamadı], diğerleri ise (Kleanthes ve Antipater gibi) ne var olan ne de gelecekte var olacak olan bazı şeylerin imkânsız olduğunu, mümkünden imkânsız olanın çıkmayacağını ve geçmişin zorunlu olarak doğru olmadığını savunmuştur. Başkaları ise doğru olmayan bir şeyin de mümkün olduğunu, geçmiş olan her şeyin zorunlu olarak doğru olduğunu ve mümkünden [okunamadı] neşet ettiğini kabul etmiştir.
Dahası, belitlerin (aksiyomların) bazıları muhtemel, bazıları paradoksal, bazıları ise akla uygundur.
Muhtemel bir belit, aldatıcı bir görünüşle bizi kendisine rıza göstermeye ikna eden belittir, tıpkı "başka bir şeyi doğuran her şey anadır" sözünde olduğu gibi, oysa bu yanlıştır, zira tavuk yumurtanın anası değildir.
Paradoksal belitler ise, diğer herkesin kanaatinin aksine, yalnızca bilge kimseye doğru görünen belitlerdir. Bunlar felsefenin haricindeki diğer sanatlarda da bulunur, nitekim görme yetisini yeniden kazanmak için gözü delmekten daha garip ne olabilir?
Bunu cerrahiden bihaber birine söylersek, buna gülüp geçmez mi? Şu halde, felsefede doğru olan böylesi şeylerin [okunamadı] kimselere paradoks gibi görünmesi şaşılacak bir şey midir? Akla uygun bir belit ise, doğruluğu için pek çok şartın gerçekleşmesi gereken belittir, tıpkı "yarın yaşayacağım" önermesi gibi.
Bölüm XXIV. Karşılıklı Belitler Üzerine
Buraya kadar belitlerin zıtlığı ve uyuşmazlığı ele alındı.
Şimdi ise, birinin diğerini takip ettiği ve karşılıklı dönüşüm (metathesis) vasıtasıyla hakikatte yahut batılda birbirine tekabül ettiği uzlaşmaları ve mutabakatları ele alınacaktır.
Karşılıklı dönüşümün üç türü vardır, birincisi sapma (anastrophe), yani yanlışa intikal, ikincisi dönme (antistrophe), yani doğruya intikal, üçüncüsü ise denklik (isodynamousa), yani eşit güçte olana intikaldir.
Bölüm XXV. İşaretler Üzerine
İşaretler de belitler bahsine dâhildir.
İşaret, doğru bir bitişik önermede öncül olan ve ardılı açığa çıkarma gücüne sahip bulunan bir belittir.
İşaret iki şekilde anlaşılır, ilki duyuların alanına giren ve kendisinden neşet eden bir şeye delalet eden her şey için, asıl anlamıyla ise zahir olmayan bir şeyi beyan eden şey için kullanılır.
Kati olan şeyler işarete muhtaç değildir, zira kendiliklerinden kavranırlar, büsbütün belirsiz olanlar da öyle, çünkü onlar hiçbir surette kavranamazlar, fakat yalnızca zamanda yahut tabiatta belirsiz olan şeyler işaretler vasıtasıyla kavranabilir, ancak aynı işaretlerle değil.
Zamanda belirsiz olan şeyler hatırlatıcı işaretlerle, tabiatı gereği belirsiz olanlar ise [okunamadı] işaretlerle kavranır.
Şu halde işaretlerin bazıları delil getirici (burhanî), bazıları ise haber vericidir (bildirici). Haber verici bir işaret, işaret ettiği şeye öylesine yakındır ki işaretle birlikte işaret edilen şeyin kendisi de belirir ve işaret bizi onun bilgisine ulaştırır, tıpkı dumanı gördüğümüzde onun ateşten neşet ettiğini bilmemiz gibi. Delil getirici işaret ise, daha önce bariz bir işaretle birlikte gözlemlenmemiş olan, bizi bu vasıtayla şeyin bilgisine ulaştıran işarettir, tıpkı bir dişinin sütü olduğunda onun doğum yapmış olduğunu derhal anlamamız gibi.
Bölüm XXVI. Akıl Yürütmeler veya Kıyaslar Üzerine
Diyalektik, akıl ile neticelendirilmiş söz sanatıdır.
Logos yani akıl yürütme, kimi zaman kanıt (argüman) veya sorgulama olarak da tesmiye edilir, Krinis'e göre bir veya birden fazla öncül, bir varsayım ve bir neticeden meydana gelen şeydir, tıpkı şunun gibi,
Gündüz ise aydınlıktır (büyük öncül). Fakat gündüzdür (küçük öncül). O halde aydınlıktır (netice).
Stoacıların akıl yürütmesi Aristoteles'in kıyaslarından üç bakımdan farklılık gösterir.
Evvela, Aristoteles'e göre bir kıyas ikiden az önermeye sahip olamaz, oysa bir akıl yürütme tek bir önermeden ibaret olabilir, nitekim Antipater'in "monolemmata" adını verdiği "yaşıyorsun, o halde nefes alıyorsun" ifadesi böyledir.
İkincisi, kıyaslarda öncüllerde kabul edilenden başka bir şeye varılır, oysa akıl yürütmelerde netice, öncüllerin her ikisiyle yahut herhangi biriyle aynı olabilir. İlkine "diaphoroumenoi" denir, tıpkı şunun gibi,
Gündüz ise, gündüzdür. Fakat gündüzdür, O halde gündüzdür.
İkincisine ise [okunamadı] denir, tıpkı şunun gibi, Ya gündüzdür ya da gündüz değildir. Fakat gündüz değildir. O halde gündüz değildir.
Son olarak, kıyaslarda neticenin öncüller sebebiyle zorunlu olarak çıkması icap eder, oysa bu özelliğe sahip olmayan üç tür akıl yürütme mevcuttur, birincisi evvelce zikredilen "monolemmata", ikincisi ise metodik biçimde sonuca bağlamayan akıl yürütmelerdir, tıpkı şunun gibi,
Birinci, ikinciden büyüktür. İkinci, üçüncüden büyüktür, O halde birinci, üçüncüden büyüktür.
Bu zorunlu bir netice verir, fakat ilk sıraya "bir başkasından büyük olan, o diğerinden daha küçük olandan da büyüktür" önermesi konulmadıkça usulünce neticelenmiş olmaz.
Öklid'in Elemanlar'ının birinci kitabındaki şu teorem de aynı kabildendir, "bu doğru şuna eşittir, o halde bu doğru da benzer şekilde diğerine eşittir", bu esasen doğrudur, lakin kıyasa uygun bir neticeye varmak için "üçüncü bir şeye eşit olanlar birbirine de eşittir" tümel önermesini iktiza eder.
Bu vasıf dolayısıyla kıyastan ayrılan akıl yürütmelerin üçüncü türü ise fuzuli öncüllü akıl yürütmelerdir (perielkontes logoi) ve bunlar da iki kısımdır.
Birincisi, fazladan bir öncülü bulunanlardır, tıpkı şunun gibi, Her adil olan şey şereflidir, Her şerefli olan şey iyidir, Her iyi olan şey bizatihi talep edilmeye değerdir, O halde her adil olan şey iyidir.
İkincisi ise münasip neticenin [okunamadı]
[okunamadı] netice çıkarılmaz, bilakis neticenin ardından gelen bir şey çıkarılır, nitekim Epikuros'un şu akıl yürütmesinde olduğu gibi, Çözülen her ne ise hissi yoktur, Hissi olmayan her ne ise bize [okunamadı] ait değildir.
Oysa kıyasa uygun bir neticeye varmak için şöyle dememiz icap ederdi, O halde çözülen her ne ise bize ait değildir.
Bir akıl yürütmede veya delilde [okunamadı] büyük öncül ve küçük öncül (Aristoteles tarafından [okunamadı] olarak adlandırılır), hasmın rızasıyla kabul edilmiş aksiyomlardır, bunlar netice adı verilen şeyin inşası içindir, zira bu netice geri kalanlardan çıkarılır. Khrysippos'a göre öncüllerin dört farkı mevcuttur, birincisi ilmi, ikincisi temrin kabilinden olan yahut (Aristoteles'in adlandırdığı şekliyle) diyalektik, üçüncüsü muhtemel ve retorik, dördüncüsü ise sofistiktir.
BÖLÜM XXVII. Neticeli Akıl Yürütmeler Üzerine
Akıl yürütmeler iki türlüdür, neticeli olanlar ve neticeli olmayanlar.
Neticeli akıl yürütmeler, öncüller kabul edildiğinde, bu kabule dayanarak çıkarımın zorunlu olarak takip ettiği görülen akıl yürütmelerdir. Madde bakımından şunlardır,
1. Hakikat, hakikati takip eder, eğer gündüz ise, aydınlıktır misalinde olduğu gibi. 2. Yanlış, yanlışı takip eder, eğer gece olduğu yanlış ise, karanlık olduğu da aynı şekilde yanlıştır. 3. Yanlış, doğruyu takip eder, [okunamadı] yeryüzü, şayet uçarsa yeryüzüdür. 4. Yanlış, doğruyu takip etmez, zira yeryüzü olduğundan ötürü, uçtuğu neticesi çıkmaz.
Yine doğru akıl yürütmelerden bazıları bürhanidir, diğerleri ise bürhani değildir. Bürhani bir akıl yürütme, kesin veya aşikâr olan şeylerden hareketle gayrimuayyen ve daha az aşikâr olanı çıkarsayan akıl yürütmedir, şayet deriden ter çıkıyorsa gözeneklerin varlığını anlarız, nitekim deriden ter çıkmaktadır, o halde gözeneklerin varlığını anlayabiliriz.
Bürhani olmayanlar ise bunun zıddıdır, eğer gündüz ise aydınlıktır, fakat gündüzdür, o halde aydınlıktır. Burada, aydınlıktır çıkarımı kesindir.
BÖLÜM XXVIII. Kıyasa Dayalı Neticeli Akıl Yürütmeler Yahut Kıyas Üzerine
Neticeli akıl yürütmeler, suretleri bakımından da iki türlüdür, kıyasa dayalı neticeli olanlar ve kıyasa dayalı neticeli olmayanlar. Kıyasa dayalı neticeli akıl yürütmeler (yahut kıyaslar), öncüllerinden biri veya birkaçı yeniden neticelendirilemeyen öncüllere irca edilenlerdir, şayet Dion yürüyorsa, hareket ediyordur misalinde olduğu gibi. Stoacıların bundan yalnızca anladıkları [okunamadı] bitişik şartlıdır. Bitişik şartlı bir kıyas, iki önermenin birbirine öyle bağlanmasıdır ki, biri mukaddem (ön bileşen), diğeri tali (art bileşen) olur, öyle ki mukaddem vazolunduğunda tali onu takip eder ve tali ortadan kaldırıldığında mukaddem de aynı şekilde ortadan kalkar, eğer gündüz ise gece değildir, bu mukaddem doğrudur, o halde gece olmadığı neticesi çıkar. Bu tür kıyas, birinci ve ikinci kiplere aittir.
Birincisinde mukaddemin vazedilmesinden talinin vazedilmesine gidiş olarak adlandırılır, ikincisinde ise mukaddemin nefyedilmesinden talinin nefyedilmesine gidiş olarak adlandırılır. Bu kıyasların doğruluğuna veya yanlışlığına dair kanunlar, bitişik şartlı aksiyomların kanunlarıyla aynıdır.
Bitişik şartlı kıyasların iki türü vardır, kendi içinde bitişik şartlı olanlar, eğer aydınlıksa aydınlıktır, fakat aydınlıktır, o halde aydınlıktır misalinde olduğu gibi, ve başkaları vasıtasıyla bitişik şartlı olanlar, eğer gündüz ise aydınlıktır, fakat gündüzdür, o halde aydınlıktır misalinde olduğu gibi.
Bağlantılı kıyas, birbirine bağlı bir şeyi nefyettiğimiz ve bunlara başka bir nefiy eklediğimiz, geriye kalanın ortadan kalkması için bunlardan ilkini aldığımız kıyastır, [okunamadı] bir mirasın para olması mümkün değildir, o halde para [okunamadı].
Ayrık şartlı kıyas ise içinde birden fazla şeyin doğru olamayacağı, yahut biri varsa diğerinin bulunmadığı, biri yoksa diğerinin bulunduğu kıyastır, ya gündüzdür ya gecedir, fakat gece değildir, o halde gündüzdür misalinde olduğu gibi, zira biri vazolunduğunda [okunamadı]. Bunun kudretini o derece büyük görürler ki köpeklerin dahi buna malik olduğunu kabul ederler. Zira üç yolun bulunduğu bir yere geldiklerinde, şayet avın bu yollardan ikisinden gitmediğini kokuyla anlarlarsa, koku almaksızın doğrudan üçüncü yola koşarlar, sanki şöyle akıl yürütmüşlerdir, av ya bu yoldan ya şu yoldan gitti, fakat ne bu yoldan ne şu yoldan gitti, o halde diğer yoldan gitti.
Ayrık şartlı kıyasların kanunları, ayrık şartlı aksiyomların kanunlarıyla aynıdır.
BÖLÜM XXIX.
[okunamadı] akıl yürütmelerin bir nevi suretini şöyle tarif etmiştir,
Şayet Birinci ise, İkinci de öyledir, Fakat Birinci öyledir, O halde İkinci de öyledir.
(Yeri gelmişken Stoacıların harfler yerine sayıları kullandığı zikre şayandır.) Diğeri ise mürekkeptir, hem akıl yürütmeden hem de kipten meydana geldiği için [okunamadı] olarak adlandırılır, şayet Platon yaşıyorsa, Platon nefes alıyordur, fakat Birinci mevcuttur, o halde İkinci de mevcuttur misalinde olduğu gibi.
Bu usul uzun bir [okunamadı] dahilinde kullanılır, ta ki uzun bir küçük öncül yahut çıkarım söylemeye hacet kalmasın, bilakis onları birinci öyledir, o halde ikinci de öyledir diyerek muhtasar kılarlar.
Kiplerin veya tarzların iki cinsi vardır, birincisi ispatlanamaz addedilenlerdir, böyle denmesi ispatlanamayacaklarından ötürü değil, bilakis o derece aşikâr bir neticeye vardıklarından yeniden ispat edilmeye muhtaç olmamalarındandır, diğeri ise ispatlanabilir olanlardır.
İspatlanamaz kipler, Khrysippos'a göre beş tanedir, başkalarına göre ise daha fazla veya daha azdır. Her bir akıl yürütmenin bitişik şartlı bir önermeden ve bu bitişik şartlı önermenin kendisinden başladığı bir mukaddemden müteşekkil olduğu ve neticenin çıkarıldığı Birinci kip, Şayet Birinci ise, o halde İkinci, fakat Birinci, o halde İkinci misalinde olduğu gibidir.
[okunamadı] gündüz ise aydınlıktır, fakat gecedir, o halde gündüz değildir.
Üçüncüsü, menfi bir terkip ve bu terkipte yer alanlardan biri vasıtasıyla, geriye kalanın zıddını çıkarsayan kiptir,
Platon hem ölü hem canlı değildir, Fakat Platon ölüdür, O halde Platon canlı değildir misalinde olduğu gibi.
Dördüncüsü, ayrık bir önerme ve bu ayrık önermede yer alanlardan biri vasıtasıyla geriye kalanın zıddını netice veren kiptir, [okunamadı] Ya
Ya Birincidir ya İkincidir, fakat Birincidir, Demek ki İkinci değildir.
Beşincisi, bütün akıl yürütmenin bir ayrık önerme ile bağlandığı ve ayrık önermenin zıddında yer alanlardan birinin geri kalanları netice verdiği türdür, şöyle ki,
Ya Gece'dir ya Gündüz'dür, fakat Gece değildir, Demek ki Gündüz'dür.
BÖLÜM XXX. Kıyas Formunda Olmayan Neticeli Akıl Yürütmeler Üzerine
Kıyas formunda olmayan neticeli akıl yürütmeler (ki bunlar aynı zamanda, cinsleri olan neticeli olma vasfına binaen, neticesiz olanların zıddı olarak adlandırılır), kıyas yoluyla neticeye varmayan akıl yürütmelerdir, şöyle ki,
Hem Gece hem Gündüz olması yanlıştır, fakat Gündüz'dür, Demek ki Gece değildir.
Ve Khrysippos'un şu akıl yürütmesi,
İyi olan her şey övgüye değerdir, Övgüye değer olan her şey erdemlidir, Demek ki iyi olan her şey erdemlidir.
Bu kıyas formunda olmayan yahut kategorik neticeli akıl yürütmeler Stoacılar tarafından (Cicero'da Zenon'un yaptığı gibi) sıklıkla, fakat usulsüzce, kip ve figürlere indirgenmeksizin kullanılmıştır. Bunları yalnızca tropik akıl yürütmelere tatbik etmişlerdir, zira çıkarımın yegâne yolu ve nizamı bunlarda mevcuttur.
Kategorik olanlar kıyas değildir, çünkü bunlarda daima bir şeyler eksik bırakılır ve bu sebeple usulsüzce neticeli kabul edilirler, nitekim Khrysippos'un son zikredilen argümanında iki öncül ve bir çıkarım eksik bırakılmıştır, zira şöyle olması icap ederdi,
Şayet iyi ise, övgüye değerdir, fakat iyidir, Demek ki övgüye değerdir.
Ve keza,
Şayet övgüye değer ise, erdemlidir, fakat övgüye değerdir, Demek ki erdemlidir.
Buradan ekleyen ve eklenen olarak adlandırılan, birbirine zincirlenmiş önermelerden müteşekkil akıl yürütmeler türetilir, şöyle ki, her dördüncünün birincisi,
Bu eklenende sonuç ihmal edilmiştir, ki o da şudur, demek ki her üçüncünün birincisi.
BÖLÜM XXI. Neticesiz Akıl Yürütmeler Üzerine
Neticesiz akıl yürütmeler, çıkarımın zıddı öncüllerin rabıtasıyla uyuşmazlık gösteren akıl yürütmelerdir, bunlar dört çeşittir, 1. İrtibatsızlık sebebiyle, 2. Fazlalık sebebiyle, 3. Kusurlu bir figürde bulunması sebebiyle, 4. Noksanlık sebebiyle.
İrtibatsızlık sebebiyle olanlar, önermelerin birbiriyle yahut çıkarımla hiçbir rabıtası veya müşterekliği bulunmadığı hallerdir, şöyle ki,
Şayet Gündüz ise ışıktır, fakat zahire satılmaktadır, Demek ki ışıktır.
Zira ne "Gündüzdür" önermesinin "zahire satılmaktadır" ile bir müşterekliği vardır, ne de ikisinin birlikte "ışıktır" ile bir bağı vardır, bilakis her biri bambaşka bir şeye bağlıdır.
Fazlalık sebebiyle olanlar, önermeye hariçten ve lüzumsuz bir şey katıldığı hallerdir,
Şayet Gündüz ise ışıktır, fakat hem Gündüzdür hem erdem faydalıdır, Demek ki ışıktır.
Zira "erdem faydalıdır" ifadesi, çıkarım diğer ikisine bağlı olduğu halde diğer önermenin yanına fazladan eklenmiştir.
Kusurlu bir figürde bulunması sebebiyle olanlar, nitekim şu sahih bir figürdür,
Şayet Birinci ise İkinci, fakat Birincidir, Demek ki İkinci.
Fakat şu, [okunamadı], İkinci değildir, neticeli değildir, hakikatten hakikati çıkaran bir akıl yürütme bulunamayacağından değil, zira bunu yapabilir, şu misalde olduğu gibi, bu hastalıktan kurtulacaksınız, hekime başvursanız da başvurmasanız da. Keza, şayet [okunamadı],
Fakat içinde bazı kusurlu akıl yürütmeler bulunabileceğinden, nitekim şu misalde olduğu gibi, şayet Gündüz ise ışıktır, demek ki ışık değildir.
Noksanlık sebebiyle olanlar, toplayıcı önermelerden biri eksik olduğunda görülür, şöyle ki,
Servet ya şerdir ya hayırdır, Fakat servet hayır değildir, Demek ki şerdir.
Zira ayrık önermede şu eksiktir, "yahut farksızdır", binaenaleyh tam olması için öncülün şöyle kurulması icap eder, servet şerdir ya hayırdır ya da farksızdır.
BÖLÜM XXXII. Yanıltıcı Akıl Yürütmeler yahut Sofizmler Üzerine
Diyalektik ile doğru ve yanlış akıl yürütmeler birbirinden ayırt edilir.
İkincisi sofizmlerdir, batıl bir şöhret yahut kazanç uğruna tartışan sofistlere mahsustur, tıpkı doğru akıl yürütmelerin, gayeleri yalnızca hakikati bulmak olan mantıkçılara mahsus olması gibi.
Yanıltıcı akıl yürütmelerin pek çok nev'i vardır, Durgun Akıl Yürütme yahut Sorites, Yalancı, İçinden Çıkılmaz, Tembel, Hâkim, Peçeli, Elektra, Boynuzlu, Timsah, Mütekabil, Hiçlik, [okunamadı], Biçici, Kel, Gizli, Menfi.
Yığın manasına gelen kelimeden adını alan Sorites, bedihi olarak doğru olan bazı şeylerden hareketle, küçük adımlarla münakaşanın bedihi olarak yanlış olan şeylere vardırılmasıdır, iki az değil midir, üç de öyle değil midir, ya dört ve bu minvalde ona kadar,
Fakat iki azdır, demek ki on da azdır. Buna aynı zamanda [okunamadı] da denir, çözülmesi kabil olmayan yanıltıcı bir argümandır.
Bunun için Eubulides'in Hayatı'na bakınız.
İçinden çıkılmaz akıl yürütme, böyle tesmiye edilmiştir, [okunamadı], çözülemeyenlerin ekseriyetinin cinsi gibidir, şayet bu hastalıktan kurtulmanız mukadderse, hekime başvursanız da başvurmasanız da kurtulacaksınız, şayet kurtulamayacağınız hükme bağlanmışsa, hekime başvursanız da başvurmasanız da kurtulamayacaksınız, demek ki hekime başvurmak beyhudedir. Cicero'nun bildirdiğine göre bu argümana yerinde bir tespitle tembel adı verilmiştir, zira aynı mantıkla hayattan bütün fiiller çekilip alınabilir.
Hâkim Akıl Yürütme,
Buna dair tafsilat Diodoros'un Hayatı'nda verilmiştir.
Peçeli Akıl Yürütme,
Buna, Elektra'ya ve Boynuzlu Akıl Yürütme'ye dair tafsilat Eubulides'in Hayatı'ndadır.
Timsah, adını şu Mısır masalından almıştır,
Nil kıyısında oturan bir kadının çocuğunu bir timsah kapmış ve kadının soracağı suale doğru cevap vermesi şartıyla çocuğu iade edeceğini vadetmiştir, sual ise çocuğu geri verip vermeyeceğidir. Kadın, "Geri vermeyeceksin" cevabını vermiş ve doğruyu söylediği için timsahın vadini yerine getirmesini talep etmiştir.
Timsah ise, şayet çocuğu ona verecek olursa kadının doğru söylememiş olacağını ileri sürerek mukabelede bulunmuştur.
Mütekabil akıl yürütmeler, sofist Protagoras'ın zengin bir genç olan talebesi Euathlos'a karşı öne sürdüğü argüman kabilindendir, talebesi kendisine ders vermesi mukabilinde büyük bir meblağ vadetmiş, bunun yarısını peşin ödemiş, diğer yarısının ise hâkimler huzurunda ilk kez müdafaa yapıp davayı kazandığında ödenmesi kararlaştırılmıştır.
Uzun müddet tahsil görüp retorikte büyük bir kemale eren genç, Protagoras'ı dolandırmak maksadıyla aleni mahkemelerde dava almaktan imtina etmiştir.
Protagoras onu dava eder ve dava duruşma safhasına geldiğinde söze şöyle başlar,
Bilesin ki ahmak genç adam, dava hangi yöne giderse gitsin, ister senin lehine ister aleyhine sonuçlansın, talep ettiğim meblağı ödeyeceksin.
Şayet aleyhine sonuçlanırsa, hüküm gereğince bana verilecektir, şayet lehine sonuçlanırsa, aramızdaki anlaşma uyarınca ödemek zorundasın. Evathlos şöyle karşılık verir,
Kendi adıma savunma yapmayıp yerime bir başkasını tutmuş olsaydım, incelikli hilenizle tuzağa düşebilirdim.
Şimdiyse bu zaferle çifte sevinç duymaktayım, zira yalnızca davada değil, münazarada da üstesinden geleceğim sizin. Şu halde bilesiniz pek bilge üstadım, dava hangi yöne giderse gitsin, ister benim lehimde ister aleyhimde neticelensin, talep ettiğiniz meblağı ödemeyeceğim.
Şayet lehimde sonuçlanırsa, mahkeme kararı beni aklayacaktır, şayet aleyhimde neticelenirse, anlaşmamız uyarınca hiçbir hak talep edemezsiniz. Yargıçlar bu hususu karara bağlayamadıklarından onları salıverdi.
Ulysses’in Polyphemos’u yaraladığında kendini "Hiç Kimse" diye adlandırmasından mülhem Hiçlik argümanı.
Laertios’un Zenon bahsinde zikrettiği kusurlu akıl yürütme. Lukianos tarafından anılan Biçici argümanı. Eubulides bahsinde Laertios tarafından aktarılan Kel argümanı.
Yine Eubulides bahsinde Laertios tarafından zikredilen Gizli argümanı, Khrysippos bahsinde Laertios ve Epiktetos tarafından anılan Menfi argüman. Fakat bunlar kâfidir.
Yöntem Üzerine
İki tür münazara mevcuttur, biri hakikatin bizzat kendisinin tartışma içinde incelikle işlendiği tarz,
Diğeri ise her ifadenin avamın kanaatlerine göre uyarlandığı tarzdır, zira avama dair kanaatlerden bahsederken halkın benimsediği ve mutat kelimeleri kullanmak gerekir ki Panaitios da benzer bir şekilde öyle yapmıştır.
İlk yol Stoacılara mahsustu, kısa, keskin ve çetin bir yol olup aynı zamanda mantık olarak adlandırılırdı ve felsefeye en layık olanıydı, nitekim bu yol tanımları, taksimleri ve bunların bahşettiği aydınlığı kullandığı gibi benzerlikleri, benzemezlikleri ve bunların arasındaki dakik, ince ayrımları da kullanır.
Ve her bir insanın neyi kabul ettiğini, neyi inkâr ettiğini, yapılan ikrarlardan neyi neticeye bağlamak ve nihayete erdirmek istediğimizi anlar.
Zira bir nutuk çağlayan bir nehir gibi akıp gittiğinde, her ne kadar peşi sıra pek çok şeyi sürüklese de hiçbir şeyi tutamayız, bir hitabetin hızlı akışını durduramayız.
Zenon’un tatbik ettiği veçhile daha kısa ve dar sınırlar içinde neticeye varan diğeri ise itiraza daha açıktır.
Nasıl ki yatağında akan bir nehir asla ya da pek güç bozulur, lakin durgun su kolayca kirlenirse,
Akan bir hitabetle muhalifin kusurları bütünüyle sürüklenip gider, dar bir konuşmada ise bunları müdafaa etmek kolay değildir.
Fakat bu yöntemlerin her birinin ayrı bir tatbiki vardır.
İkinci Kısım, Ahlak ve Kısımları
Ahlakın nazarî kısmı şu mevzulara taksim edilir, İştiha, Hayır ve Şer, İhtiraslar, Erdem, Nihai Gaye, İlk İtibar, Fiiller, Vazifeler, Teşvikler ve Caydırmalar üzerine.
Khrysippos, Arkhidemos, Tarsuslu Zenon, Apollodoros, Babilli Diogenes, Antipater ve [okunamadı] meseleyi bu şekilde tefrik eder.
Lakin Kitionlu Zenon ile Kleanthes, daha kadim olduklarından bu hususları ele alış tarzlarında daha az dakiktiler.
İştiha Üzerine
Ahlakın mütalaası hakiki manada iştiha ile başlar, iştiha akıl yahut ruh tarafından bir şeye doğru sevk edilir.
Akıl sahibi olan ve olmayan mahluklardaki iştiha tasavvuru farklıdır, [okunamadı] akli bir iştiha olmayıp onun bir nevidir.
Akli iştiha bir şeye yöneliştir, bu ise zihnin gelecekteki bir şeye sevk edilmesi demek olduğundan ameli iştihanın bir nevidir.
Bu itibarla dört veçhile ele alınır, akli meyil, akıl dışı meyil, akli nefret ve akıl dışı nefret.
Bunlara, bütün iştihaya dayalı fiillerin menşei olan ve bizzat iştiha olarak da adlandırılan iştihalanma melekesi eklenebilir. Ameli iştihanın kısımları vardır,
Bunlar şunlardır, 1. Tasavvur (Prothesis), bir tayin. 2. Karar (Epithesis), iştihadan önceki bir iştiha. 3. Hazırlık (Paraskeue), fiilden önceki bir fiil. 4. Teşebbüs (Enkheiresis), halihazırda var olan bir şeye yönelik iştiha. 5. İstidlalî İrade (Boulesis), akıl yürütme yoluyla hasıl olan irade. 6. Tercih (Proairesis), iradeden önceki irade. 7. İrade (Thelesis), akıl ile iştiha. 8. Kendiliğinden İrade, tabii ve ilk iştihaya dair kendiliğinden meyil.
Canlı bir varlığın ilk iştihası kendini korumaktır, nitekim Khrysippos’un ilk kitabında ifade ettiği üzere bu durum yaratılıştan itibaren tabiatın ona bahşettiği bir husustur, kendimize yönelik bu ihtimam ve buna dair idrak, bütün canlı varlıkların ilk hususiyetidir.
Zira tabiat canlı bir varlığı vücuda getirirken ya onu kendisine yabancılaştırmayı ya da kendi ihtimamına emanet etmeyi murat etmiştir, fakat ilki muhtemel değildir, öyleyse şu netice çıkar ki tabiat her varlığa kendini koruma vazifesini tevdi etmiştir, böylece o varlık zararlı olan her şeyi defeder ve kendine münasip olanı arar.
Bu sebeple canlı bir varlık dünyaya gelir gelmez kendine ısındırılır, kendini ve kendi durumunu muhafaza etmeye, bu halini koruyacak şeyleri seçmeye sevk edilir, fakat helak olmaktan ve kendini yok edebilecek her türlü şeyden uzaklaştırılır. Henüz haz ya da kederle tanışmadan evvel körpe mahlukların kendi selametlerine yarayan şeyleri arzulayıp aksini reddetmeleri bunun aşikâr bir delilidir, şayet kendi hallerini sevmeseler ve korkmasalar bu durum vuku bulmazdı.
Kendilerine dair bir idrake sahip olmadan hiçbir şeyi arzulayamazlardı, bu idrak sayesinde kendilerini ve kendilerine ait olanı severler, evvelce sevdikleri şeylerin çok daha fevkinde bir mertebeye erişirler ve akli bilgi vasıtasıyla şu neticeye varırlar, [okunamadı]
Bundan ötürü apaçıktır ki, bu sevginin ilkesi bizzat kendilerinden neşet eder. Nitekim bazılarının iddia ettiği üzere, canlı bir varlığın ilk arzusunun haz olduğu fikri batıldır. Stoacıların ekseriyeti, hazzın kendimize duyduğumuz sevginin tabii ilkeleri arasında yer almaması gerektiğini kabul eder, zira Şayet Tabiat bunu bu suretle tertip etmiş olsaydı, bundan pek çok gayriahlaki netice doğardı.
Haz, Tabiatın bizzat kendi vasıtasıyla kendi içine yönelerek kendi mizacına ve bünyesine muvafık olan şeyleri kabul etmesiyle sonradan husule gelen bir zevaid, bir munzam keyfiyettir, ki canlılar bu veçhile neşelenir ve nebatat bu sayede filizlenip neşvünema bulur. Tabiat, nebatat ile canlı varlıklar arasında bu noktaya kadar bir tefrik gözetmemiştir, zira bitkiler arzu yahut histen mahrum bir nizam üzere iken, canlı mahlukatta da nebatatın tabiatına uygun bir cihet mevcuttur. Lakin canlı varlıklarda bunlara ilaveten ve bunların fevkinde, kendilerine münasip olan şeylere yönelmelerini temin eden fıtri bir iştiha bulunduğundan, onlardaki tabii cüz bu arzu edici meleke tarafından sevk ve idare olunur. Tabiatın bize ilk teklif ettiği şeyleri fıtraten sevdiğimiz hakikati, şayet her iki durum insanın tercihine bırakılsaydı, hiçbir kimsenin uzuvlarının işe yaramaz ve kusurlu olmasını sağlam ve kamil olmasına yeğlemeyeceği vakıasından da istidlal edilebilir.
Bu idraklerin, hakikati ihtiva eden ve adeta terkibi bir mahiyet arz eden bir hassaya malik olmaları hasebiyle, bizatihi kendileri için kesbedilmeye layık olduklarını kabul ederiz. Bu keyfiyet, çocukların kendilerini hiçbir surette alakadar etmese dahi, akıl yürüterek bir şeyi keşfettiklerinde duydukları sevinçte müşahede edilebilir. Hatta sanatların dahi bizzat kendileri için ihtiyar edildiğini düşünürüz, zira bunlarda hem benimsenmeye layık bir cevher vardır, hem de bunlar bilgiden müteşekkildir ve akıl ile kudret tarafından tesis edilmiş unsurlar ihtiva eder.
BÖLÜM IV. İlk Arzuları Takip Eden İştiha Üzerine
Tabiatın fıtri ilk ilkelerine muvafık olarak, tabiata uygun olan şeylerin bizatihi talep edilmeye şayan, zıtlarının ise bizatihi ictinap edilmeye müstahak bulunması hasebiyle, ilk vazife kendini tabiat halı üzere muhafaza etmektir, bir sonraki ise tabiata muvafık olanları elde etmektir.
İyinin ilk defa idrak olunmaya başlandığı merhale burasıdır, zira bu, insanın tabiata uygun şeylerle ilk uyuşması, ilk ünsiyetidir. Bu İyiyi, insan onun malumatını yahut mefhumunu edindiği ve vazifelerin nizamını gördüğü anda takdir eder. İnsanın en yüksek hayrı, övgüye değer ve bizatihi talep edilebilir bir keyfiyet olarak buraya vazedilmiştir. Bütün erdemli fiiller, ahenk yahut uygunlukta vücut bulan bu nihai Hayra müteveccih olduğundan, iyilikler arasında zikredilen erdemin kendisi, her ne kadar sonradan neşet etse de, kendi kudreti ve şerefi dairesinde bizzat talep edilebilir yegane şeydir.
Lakin Tabiatın ilk nesneleri olan şeylerin hiçbiri bizatihi talep edilebilir değildir. Şimdi, vazifeler ilk tabii nesnelerden neşet ettiğine göre, zaruri olarak yine onlara irca edilmelidir, öyle ki bütün vazifeler ilk tabii iştihaların ifasına matuftur, gelgelelim bu, nihai Hayrın bunlarda mündemiç olduğu manasına gelmez. Faziletli fiil, tabiatın ilk ünsiyetinde yer almaz, zira o bir neticedir ve daha evvel ifade ettiğimiz üzere sonradan zuhur eder, yine de tabiata uygundur ve kendisinden evvel gelen her şeyden çok daha fazla celbedicidir.
Ve mademki bütün vazifeler ilk tabii iştihalardan tevellüt etmektedir, bizzat Hikmetin kendisi dahi aynı menbadan istihraç edilmelidir. Lakin bir başkasına tavsiye ve takdim edilen bir kimsenin, kendisine tavsiyede bulunan şahıstan ziyade, nezdine takdim edildiği zata hürmet ve muhabbet beslemesi sıklıkla tesadüf edilen bir hal olduğuna göre, bizim de ilk tabii arzu vasıtasıyla Hikmete tevdi edildikten sonra, mezkur Hikmeti, bizi ona ulaştıran vasıtalardan daha üstün tutmamız asla şaşılacak bir keyfiyet değildir.
Ve tıpkı uzuvlarımızın bize yaşamanın muayyen bir gayesi ve aklı için bahşedilmiş olması gibi, Ruhun iştihası da alelade bir hayat için değil, muayyen bir yaşama sureti için verilmiştir, akıl ve kemale ermiş akıl da böyledir. Zira bir aktör için temsil, bir rakkas için hareket nasıl hususi bir mahiyet arz ediyorsa, alelade bir surette değil, ancak muayyen bir tarzda vuku buluyorsa, icra edilecek hayat da herhangi bir surette değil, muayyen bir tarzda vuku bulmalıdır, ki biz bu tarzı münasip ve mutabık olarak tesmiye ederiz. Hikmet, bir dümencinin yahut bir hekimin sanatına benzemez, bilakis zikrettiğimiz mezkur temsile ve raksa benzer, zira onda gaye, yani sanatın semeresi ve tecellisi, sanatın bizzat kendi dahilindedir, harici değildir.
Hikmet ile bu sanatlar arasında bir başka müşabehet daha mevcuttur, zira onlarda bihakkın icra edilen fiiller bulunmakla birlikte, kendilerini teşkil eden cüzlerin tamamı bu fiillerin içinde mündemiç değildir. Doğru bir surette yapılan şeyler yahut istikamet üzere olan ameller, faziletin bütün kemalatını muhtevidir, zira yalnızca Hikmet bütünüyle kendi içine rücu eder, ki bu hal diğer sanatlarda mevcut değildir. Lakin bir dümencinin yahut bir hekimin sanatını Hikmetin nihai gayesi ile kıyaslamak fahiş bir hatadır, zira Hikmet; cesaret ve adaleti de ihtiva eder ve insana arız olan her şeyi kendi mertebesinin fevkinde değil dûnunda addeder, bu ise sair sanatlarda vaki olmaz. Fakat ahlaki bakımdan erdemli olandan gayrı hiçbir şeyin farklı olmadığını ikrar etmedikçe, hiç kimse bu son zikrettiğimiz faziletleri bihakkın muhafaza edemez.
BÖLÜM V. İyi ve Kötü Üzerine
Zeno'ya göre varlıklar, cevhere dair olan şeylerdir. Varlıkların bir kısmı iyi, bir kısmı kötü, bir kısmı ise farksızdır (lakayd kalınan şeylerdir).
İyi, Stoacılar tarafından muhtelif veçhile tarif edilmiştir, lakin bu tariflerin hepsi nihayetinde tek bir gayede birleşir. İyi, menfaattir yahut menfaatten gayrı olmayan şeydir. Menfaat ise fazilettir ve faziletli fiildir, menfaatten farklı olmayan şey ise faziletli insan ve dosttur. Zira fazilet, muayyen bir hal üzere bulunan Hegemonikon (yönetici akıl) olduğundan ve faziletli fiil de fazilete muvafık bir ameliye teşkil ettiğinden, sarih bir biçimde menfaattir. Faziletli insan ile dost dahi menfaatten gayrı değildir, zira menfaat faziletlinin bir cüzüdür, zira onun amir aklıdır. Şimdi, bütünler ne cüzlerinin aynıdır, zira insan elden ibaret değildir, ne de cüzlerinden büsbütün ayrıdır, zira cüzler olmaksızın vücut bulamazlar, binaenaleyh bütün, cüzlerinden tefrik edilemez. Faziletli insan da bir bütün teşkil ettiğinden, kendi Hegemonikon'u cihetiyle, yani menfaat cihetiyle, menfaatten farklı değildir.
İyi, bazıları tarafından Tabiatın [okunamadı] olarak tarif edilmiştir, zihin aklın mukayesesi vasıtasıyla terakki ettiğinde, nihayet İyi mefhumuna vasıl olur.
İyi, diğer şeylere ilaveyle, artışla yahut mukayeseyle değil, kendine has tabiatı cihetiyle bilinir ve temellendirilir, tatlı bir şeyi başka tatlarla kıyaslamaksızın, yalnızca kendine mahsus tadı bakımından tatlı olarak idrak etmemiz gibi, bahsettiğimiz bu İyi de en ziyade itibar edilmesi gereken şeydir, fakat bu itibar, büyüklükte değil, mahiyettedir.
Zira itibar ne İyiler ne de Kötüler arasında her neye [okunamadı] olursa olsun, kendi mahiyetinde kalacaktır.
Dolayısıyla faziletin asıl itibarı başkadır, bu da artışta değil, mahiyette bulunur. [okunamadı] Sevinç, neşe ve [okunamadı].
Kötüler ise bunun zıddı olan reziletlerdir, basiretsizlik, adaletsizlik, ölçüsüzlük, korkaklık ve rezilce eylemler ile kişiler gibi reziletten pay alan her şey bu kabildendir. Bunlara ilave olanlar ise hoşnutsuzluk, keder ve benzerleridir.
İyilerden bazıları, zikrettiğimiz üzere, faziletlerdir, sevinç, ümit ve benzerleri gibi diğerleri ise fazilet değildir.
Aynı şekilde Kötülerden bazıları rezilettir, yukarıda bahsi geçenler gibi, keder ve korku gibi diğerleri ise rezilet değildir.
Yine, İyilerden bazıları her daim ve bütün faziletlerde süreklidir, her türlü fazilet, selim akıl, hikmetli meyil ve benzerleri gibi.
Bazıları ise fasılalıdır, ne bütün hakîmlerde ne de her vakit bulunan sevinç, ümit ve basiretli meşveret gibi.
Aynı şekilde Kötülerden bazıları da basiretsiz kimsede her daim ve bütünüyle süreklidir, her türlü rezilet ve basiretsiz meyil gibi, keder, korku ve basiretsiz cevap gibi bazıları ise fasılalıdır, bunlar fâsıklarda her daim ve her vakit bulunmazlar.
Yine, İyinin üç türü vardır, ilki, kendisinden ilk sebep olarak menfaatin hâsıl olduğu şeydir, fazilet gibi. İkincisi, vasıtasıyla menfaatin geldiği şeydir, fazilet ve faziletli eylem gibi.
Üçüncüsü, menfaat sağlama kabiliyeti olandır, fazilet, faziletli eylemler, faziletli insan, dost, tanrılar ve hayırlı demonlar gibi. Böylece ikinci anlam birinciyi ihtiva eder, üçüncü anlam ise birinciyi ve ikinciyi birden kapsar.
Aynı şekilde Kötünün de üç türü vardır, ilki, zararın aslen neşet ettiği şeydir, rezilet gibi. İkincisi, vasıtasıyla zararın geldiği şeydir, rezilce eylemler gibi.
Sonuncusu ve en geniş anlamıyla, zarar verme kabiliyeti olan her şeydir.
Yine, İyilerden bazıları Ruhtadır, fazilet ve faziletli eylemler gibi, bazıları Ruhun dışındadır, hakiki bir dost, iyi bir vatan ve benzerleri gibi, bazıları ise ne Ruhun içinde ne de dışındadır, iyi ve faziletli insanlar gibi.
Aynı şekilde Kötülerden bazıları Ruhun içindedir, reziletler ve rezilce eylemler gibi, bazıları Ruhun dışındadır, basiretsiz dostlar, düşmanlar ve benzerleri gibi, bazıları ise ne Ruhun içinde ne de dışındadır, fâsık insanlar ve reziletten pay alan her şey gibi.
Ruhtaki İyilerden bazıları melekeler, bazıları duygulanımlar, bazıları ise ne meleke ne de duygulanımdır. Faziletlerin kendileri duygulanımlardır, bunların talimleri ise duygulanım değil melekedir, bunların [okunamadı] ne meleke [okunamadı].
Aynı şekilde [okunamadı] reziletler gibi duygulanımlardır, zihnin zaafları ve benzerleri gibi bazıları yalnızca melekedir, rezilce eylemler gibi bazıları ise ne meleke ne de duygulanımdır.
Yine, İyilerden bazıları gayedir, bazıları faildir, bazıları ise hem gaye hem faildir. Dost ve ondan hâsıl olan menfaatler, fail İyilerdir.
Cesaret, yüce gönüllülük, hürriyet, zevk, sevinç, sükûnet ve bütün faziletli eylemler gayevi İyilerdir.
Bütün faziletler ise hem fail hem gayevidir, saadeti kemale erdirdikleri ölçüde fail, onun cüzleri olarak teşekkül ettirdikleri ölçüde gayevidirler.
Aynı şekilde Kötülerden bazıları gaye, bazıları fail, bazıları ise her ikisidir.
Korku, alçaklık, esaret, ahmaklık, hırçınlık, keder ve bütün rezilce eylemler gayevidir. Felakete yol açtıkları ölçüde fail, onun cüzleri olarak teşekkül ettirdikleri ölçüde gayevidirler.
Yine, İyilerden bazıları başka bir şey uğruna değil, kendi zatı için talep edilir, diğerleri ise başka bir şeye hazırlayıcı mahiyettedir ve fiilen talep edilir olarak adlandırılır.
Kendi zatı için talep edilenler, Diogenes'e göre, iki türlüdür, birincisi, saadet gibi nihai olarak talep edilenler, ikincisi, her İyide olduğu gibi, talep edilir olma sebebini kendi içinde barındıranlar.
Yine, İyilerden bazıları saadet için zaruridir, bütün faziletler ve onların fiilleri gibi, sevinç, zevk ve talim gibi diğerleri ise zaruri değildir.
Aynı şekilde Kötülerden bazıları da şekavet için zaruridir, bütün reziletler ve onların fiilleri gibi, bütün tutkular, Ruhun zaafları ve benzerleri gibi diğerleri ise bunun için zaruri değildir.
Yine, İyilerden bazıları harekettedir, sevinç, zevk ve benzerleri gibi, bazıları duygulanımdadır, sükûn ve sarsılmazlık gibi, duygulanımda bulunanlardan bazıları faziletler gibi aynı zamanda melekede mevcuttur, diğerleri ise evvelkiler gibi yalnızca duygulanımdadır.
Faziletler yalnızca melekelerde bulunmaz, faziletli insanın adeta fazilete dönüştürdüğü diğer amellerde de bulunur.
Melekede bulunan bu İyiler, talim dediğimiz şeylerdir, ilim sevgisi ve benzerleri gibi, zira bu marifetler, faziletle olan yakınlıkları sebebiyle bizi doğrudan en yüce Gayemize ulaştırır.
Yine, İyilerden bazıları mutlaktır, ilim gibi, şeref, hüsnüniyet, dostluk ve benzerleri gibi diğerleri ise izafidir.
İlim, Akıl vasıtasıyla elde edilen kesin ve yanılmaz bir kavrayıştır. Üç veçhile ele alınır.
Evvela, iyi bir insanda bir araya gelmiş ilimler manzumesi olarak. İkincisi, kesinliğe sahip olan sınai ilimler manzumesi olarak.
Son olarak, Akıl vasıtasıyla tasavvurların büründüğü burhanî ve yanılmaz bir meleke olarak.
Dostluk, bir hayat müşterekliği ve müşterek meşgale mutabakatıdır. Nevileri altıdır,
1. Şahıslar arasındaki dostluk. 2. [okunamadı], yakınlar arasındaki dostluk. 3. [okunamadı], akranlar arasındaki dostluk. 4. [okunamadı], yabancılara karşı dostluk. 5. [okunamadı], hısımlar arasındaki dostluk. 6. [okunamadı], sevgiden doğan dostluk. [okunamadı] ahlaken iyi olan her şey iyidir.
Yine, İyilerden bazıları basittir, [okunamadı], diğerleri ise mürekkeptir, çocukların fıtrata uygun surette iyi idaresi, ihtiyarlığın fıtrata uygun surette idaresi [okunamadı] hayatın [okunamadı] kederden muafiyet [okunamadı] ve muhafaza [okunamadı]. Basiretli bir zihinde olduğu gibi ve iyilikle irtibat halinde aynı mahiyettedir, lakin farklı şekilde nispet edilirler, bu durum diğer faziletlerde de müşahede edilir. Dolayısıyla aynı ayrımlar [okunamadı] için de kabildir.
Her İyilik faydalıdır, yerindedir, elverişlidir, yararlıdır, övgüye değerdir, güzeldir, muavindir, seçilmeye layıktır, adildir, faydalıdır (ovugiesr), zira vasıtasıyla kazanç sağladığımız şeyi bahşeder, yerindedir, zira muhtaç olunan şeyi ihtiva eder.
Elverişlidir (xvoilwnis), zira vasıtaları kendi bünyesinde çözer, nitekim ticaretten elde edilen kazanç masrafı aşar.
Yararlıdır (X£{&:poy), zira kârımıza vesile olur, övgüye değerdir (kuyensor), zira istifadesindendir, güzeldir (nav), zira kabul edenlerin nezdindedir, muavindir (wq*Xtuoy), zira bizi ferahlatır, seçilmeye layıktır (agiler), zira akıl dairesinde zaruretlere nispet edilmiştir, adildir (Size), zira kanuna uygundur.
Aksine, her Kötülük faydasızdır, zamansızdır, elverişsizdir, yararsızdır, yerilmeye değerdir, çirkindir, muavenetsizdir, kaçınılmalıdır ve adaletsizdir. Yetkin İyilik'e kalon, Güzel denir, zira Doğanın talep ettiği tüm vasıflara eksiksizce maliktir ve kusursuz bir nispet içindedir.
Güzelin (yahut Erdemli Olanın) dört türü vardır, Âdil, Cesur, Ölçülü, Âlim, zira erdemli eylemler bunlarla kemale erer. Benzer şekilde Çirkinin (yahut Rezil Olanın) de dört türü vardır, Âdil Olmayan, Korkak, Ölçüsüz, [okunamadı].
Erdemli Olana kalon, Güzel denir, evvelemirde, zira onunla mücehhez olanları övgüye layık kılar. Saniyen, zira kendi mahsus işine en uygun olandır.
Salisen, zira o bir ziynettir, deriz ki, bilge bir İnsan yalnızca iyi ve güzeldir. Yalnızca iyi olan şey, güzel yahut erdemlidir.
Hekaton, İyilik Üzerine adlı üçüncü kitabında ve Hrisippos da Güzel Üzerine adlı eserinde böyle söyler.
Bu, Erdemdir ve ondan pay alan her şeydir, bu da ne ki iyi ise aynı zamanda erdemlidir ve bilmukkabele ne ki erdemlidir yalnız o iyidir demekle birdir.
Bu husus şöyle ispat olunur, Her ne ki iyidir, methe şayandır, her ne ki methe şayandır, erdemlidir, binaenaleyh her ne ki iyidir, erdemlidir.
Kezalik, arzu edilmeye layık olmayan hiçbir İyilik yoktur, hoş ve sevilir olmayan hiçbir arzuya layık şey yoktur, binaenaleyh makbuldür, binaenaleyh methe şayandır, binaenaleyh erdemlidir. Kezalik, hiç kimse sefil yahut mesut olmayan bir hayat ile iftihar edemez, binaenaleyh iftihar etmek Mesut Olana mahsustur, fakat iftihar yalnızca erdemli olana taalluk eder, bu sebeple erdemli olan mesuttur.
Ve methe şayan olan kimse, haklı olarak mesut addedilmesine vesile teşkil eden şan ve şerefin mümtaz bir nişanesine malik olduğuna göre, aynı şey böyle bir insanın hayatı için de söylenebilir, buradan hareketle, şayet mesut bir hayat Erdemden ibaretse, yalnızca erdemli olanın iyi kabul edilmesi icap eder.
Kaldı ki, Istırabın bir Kötülük olmadığını kabul etmedikçe, hangi insan sebatkâr, metin ve cesur tesmiye edilebilir?
Zira Ölümü Kötülükler arasında sayan kimse, ondan korkmaktan kendini alamaz, bu minvalde hiç kimse kötülük addettiği bir şeyi hiçbir surette ihmal ve hakir göremez.
Bu teslim edildikten sonra, bir sonraki öncül şudur, âlicenap ve cesur olan kimse, insana arız olabilecek her şeyi adeta bir hiçmişçesine hakir görür, buradan da anlaşılır ki, gayrierdemi olmayan hiçbir şey kötü değildir, ve beşerî her şeyi kendi mertebesinin fevkinde değil dûnunda gören bu yüce, mümtaz, âlicenap zat, bilge bir insanın başına hiçbir Kötülüğün gelemeyeceğini bilerek nefsine ve geçmiş ile gelecekteki ömrüne itimat eder, buradan da görürüz ki yalnızca erdemli olan iyidir, bu da mesut ve erdemli bir ömür sürmektir.
Diğer taraftan, erdemli olandan gayrısı iyi değildir, zira, elde etmek uğruna her türlü mezelleti irtikâp edeceği şeyleri, cezadan vareste tutulsa dahi, tüm o habis vasıtalar olmaksızın elde etmeyi çok daha evvel dilemeyecek derecede haris ve böylesine nizamdan uzak ihtiraslara gark olmuş kim vardır yahut vaki midir?
Bizden gizlenen, semada nasıl hareket ettiklerini ve hangi sebeplerle sevk edildiklerini bilmeyi arzuladığımız şeylerde hangi menfaati yahut semereyi gözetiriz?
Fıtrî tetkiklere karşı kim bu kadar vahşi, bu kadar katılaşmıştır ki, bilinmeye değer şeylerden istikrah etsin, onları haz yahut bir menfaat duymaksızın karşılasın ve bir hiç mevkiinde görsün?
Her türlü fazilette mümtaz, âlicenap şahsiyetlerin eylemlerini, nutuklarını, nasihatlerini işittiğinde zerre kadar haz duymayan kim vardır?
Erdemli bir ailede yetişmiş, necibane talim görmüş olup da, gayrierdemi bir hâl bu minvalde murdar ve rezilane yaşayan kimselere zahiren hiçbir mazarrat iras etmese dahi ondan infial duymayacak kim vardır? Kim sefil, beyhude, hafifmeşrep ve hezeyan ehli kimselere buğzetmez?
Şayet Gayrierdemilik bizatihi kaçınılası bir şey olmasaydı, insanlar karanlıkta yahut bir yabandayken, bizatihi gayrierdemiliğin ve çirkinliğin dehşeti onları men etmeseydi, kötülükten niçin imtina etsinlerdi? Binaenaleyh erdemli şeylerin bizatihi arzu edilmeye layık, gayrierdemi şeylerin ise bizatihi kaçınılması elzem olduğu hakikatinden daha sarih bir şey yoktur, kim buna ıstırap duymaksızın nazar edebilir? Buradan hâsıl olur ki, erdemli olan, onun vesilesiyle teessüs eden alelade şeylerden çok daha muteberdir.
Ahmaklığın, cüretkârlığın, adaletsizliğin ve ölçüsüzlüğün, kendilerinden neşet eden neticeler hasebiyle kaçınılması icap eden şeyler olduğunu söylediğimizde, bu durum yalnızca gayrierdemi olanın kötü olduğu yönündeki evvelki iddiayla tezat teşkil etmez, zira bunlar bedenin maruz kaldığı zarara değil, rezaletten doğan gayrierdemi eylemlere taalluk eder.
Her İyilik eşittir ve her İyilik fevkalade derecede arzu edilmeye layıktır, ne ziyadeleşmeyi ne de noksanlaşmayı kabul eder.
Burada Stoacılar ile Peripatetikler (Aristotelesçiler) arasında mühim bir ihtilaf vuku bulur, Carneades bunun yalnızca lafzî olduğunu iddia etse de Cicero meselenin kelimelerden ziyade hakikatlere taalluk ettiğini savunur.
Peripatetikler, mesut bir hayat için bütün İyiliklerin zaruri olduğunu savunurlar. Stoacılar ise, takdire şayan olan her şeyin mesut hayatı zaten ihtiva ettiğini vazederler.
Evvelkiler Istırabı bir Kötülük addettiklerinden, bilge bir insanın işkence tezgâhında mesut olamayacağı neticesine varırlar.
Istırabı Kötülükler meyanında saymayan berikiler ise, bilge bir insanın azapların ortasında dahi mesut kalmaya devam edeceğini öne sürerler, zira bazı kimseler vatanları yahut daha ehemmiyetsiz bir sebep uğruna bu ıstıraplara daha büyük bir cesaretle göğüs geriyorsa, ıstırabın tesirini artıran veya azaltan tabiat değil, zandır.
Yine Peripatetikler, üç nevi İyilik olduğunu iddia ederek, haricî ve cismanî İyiliklere ne derece ziyadesiyle malik olursa, bir insanın o nispette mesut olacağını, yahut Stoacıların tabiriyle cismanî muteberata en çok sahip olan kimsenin en mesut kişi sayılacağını ikrar ederler, zira saadet bunlarla ikmal olunur. Bilakis Stoacılar,
Doğanın gereği tesmiye edilen bu iyiliklerin, çokluklarıyla hayatı daha mesut kılmadığını, yahut daha ziyade arzu edilmeye değer veya daha muteber kılmadığını savunurlar, zira öyle olsaydı, Hikmet arzu edilmeye layık ve Sıhhat arzu edilmeye layık olduğundan, her ikisi birlikte tek başına Hikmetten daha muteber olurdu, halbuki her ikisi tek başına Hikmetten daha fazla takdire şayan addedilemez.
Zira sağlığı muteber saymakla birlikte iyilikler arasına koymayan Stoacılar, erdemden üstün tutulabilecek hiçbir kıymetin bulunmadığını da kabul ederler.
Peripatetikler (Aristotelesçiler) bu görüşe karşı çıkarak, acıdan ari erdemli bir eylemin, acı eşliğindeki aynı eyleme kıyasla daha ziyade arzulanır olduğunu ileri sürerler, Stoacılar ise aksini müdafaa eder,
Zira nasıl ki bir mum güneşin ışığıyla sönükleşir, bir damla su Ege Denizi'nin enginliğinde kaybolur ve Kroisos'un hazinelerine tek bir mangırın yahut buradan Hindistan'a uzanan yola tek bir adımın eklenmesi hükümsüz kalırsa, Stoacıların iddia ettiği o nihai iyilikte de cismani şeylere biçilen bütün kıymet, erdemin ihtişamı ve azameti karşısında ister istemez gölgelenmek, silinmek ve yok olmak mecburiyetindedir. Ve nasıl ki münasip an, zamanın uzatılmasıyla zerre kadar büyümez, çünkü münasip olan her ne ise kendi ölçüsüne maliktir, tıpkı bunun gibi doğru temayül ve tabiata mutabık olması hasebiyle onda mündemiç bulunan iyiliğin kendisi de hiçbir artışı kabul etmez. Çünkü andığımız o münasip anlar nasıl zamanın uzatılmasıyla büyümüyorsa, bu sebepten ötürü Stoacılar da bir hayatın, uzun sürdüğünde kısa sürdüğü halinden daha makbul sayılamayacağına hükmederler ve şu teşbihe başvururlar, Bir ayakkabının meziyeti ayağa uymasıdır, ne çok sayıda ayakkabı iki tanesine, ne de büyük olanı küçüğüne yeğ tutulur, öyleyse iyiliği münasip an ve muvafıklıkla mahdut olan şeylerde dahi ne çoğun aza, ne de uzunun kısaya üstün tutulması icap eder,
Yine, şayet uzun süreli sağlık kısa süreli olandan daha muteberse, bilgeliğin uzun süreli icrasının da kısa süreli olandan daha üstün tutulması gerektiğini söyleyenler ince bir muhakeme yürütememektedir, onlar sağlığa biçilen kıymetin süreyle, erdeminkinin ise münasip an ile tartıldığını idrak edemezler, zira bu iddia, güzel bir ölümün yahut doğum sancısı çeken bir kadının hayırlı bir doğumunun kısa sürmesindense uzun sürmesinin daha yeğ olduğunu söylemeye benzer, böylelikle bazı şeylerin kısalığıyla, bazılarınınsa uzunluğuyla muteber olduğunu göremezler.
Eupatheia'lar (Hayırlı Duygulanımlar) Hakkında
Bize iyi görünen bir nesne zahir olur olmaz, tabiat (daha önce ifade ettiğimiz üzere) bizi onu elde etmeye sevk eder, bu sevk kararlılıkla ve basiretle vuku bulduğunda irade, basiretsizce ve taşkınca vuku bulduğunda arzu adını alır.
Dahası, bir iyilik hali içinde bulunacak veçhile harekete geçirildiğimizde bu da iki surette tezahür eder, ruh akla uygun olarak sükunetle ve kararlılıkla kımıldadığında buna sevinç denir, beyhude ve taşkınca kımıldadığında ise haz tesmiye olunur.
Aynı minval üzere, eşyayı tabiatımız gereği arzuladığımız gibi, tabiatımız gereği kötülükten de ictinap ederiz, bu ictinap şayet akla tevafuk ederse temkin, akıldan yoksun olursa korku adını alır. Temkin yalnızca hakîme mahsustur, korku ise onun harcı değildir.
Bundan anlaşılacağı üzere zihnin eupatheia yahut sebat tabir olunan üç nevi hayırlı temayülü mevcuttur, sevinç, temkin, irade.
1. Zihnin akli bir yükselişi olması hasebiyle sevinç, hazza zıttır.
2. Kötülükten akli bir ictinap olması hasebiyle temkin, korkuya zıttır.
3. Akli bir iştaha olması hasebiyle irade, arzuya zıttır.
Bunlar asli eupatheia'lardır, asli tutkuların altında birçok ikincil tutkunun toplanması gibi, bu hallere tabi ikincil temayüller de mevcuttur.
Sevincin altında şunlar yer alır, 1. Hazz-ı meşru. 2. Şenlik. 3. İtidalli sükunet.
Temkinin altında, 1. Hürmet. 2. Basiretli vukuf.
İradenin altında ise şunlar vardır, 1. Hüsnüniyet. 2. İltifat. 3. Muhabbet.
Eupatheia'lar ile tutkular yekdiğerine zıt olmasına mukabil, dört tutku bulunurken eupatheia'ların adedi yalnızca üçtür, zira kedere mukabil gelecek hiçbir eupatheia yoktur.
Tutkular Hakkında
Zihnin idrakinden türeyen çeşitli tutkular, nizamı bozan amiller olarak neşet eder. Zeno tutkuyu, ruhun tabiat dışı bir hareketi yahut Cicero'nun tabiriyle ruhun doğru akıldan ve tabiatından sapan bir feveranı olarak tarif eder, hülasa şiddetli bir iştahadır. Tabiatın sebatından uzaklaşan ve tabiata zıt düşen şeye daha şiddetli derler, bu sebeple her tutku, taşkın ve ahmakça bir arzudur.
Tutkuların nevileri iki zannî iyilik ve iki zannî kötülükten doğar, böylece dört tanedirler.
İyilikten arzu ve haz türer, haz hâlihazırdaki iyilikten, arzu ise gelecekteki iyilikten neşet eder, kötülükten ise korku ve keder doğar, korku gelecektekinden, keder hâlihazırdakinden husule gelir, zira gelişinden korktuğumuz şeyler, vuku bulduklarında bize keder verir.
Haz ve arzu iyi şeylere dair zandan kaynaklanır, arzu iyi görünen şeye hararetle sürüklenir, haz ise arzuladığımızı elde ettiğimizde sevinir.
Böylece arzu ve korku önden gider, biri zahiri iyiliğe, diğeri zahiri kötülüğe yönelir, haz ve keder ise onları takip eder, haz arzuladığımıza nail olduğumuzda, keder ise korktuğumuza duçar olduğumuzda hâsıl olur.
Bütün tutkular hükümden ve zandan neşet eder, bu yüzden (yalnızca ne denli mefsedet verici oldukları değil, aynı zamanda bizim iktidarımız dahilinde bulundukları da aşikâr olsun diye) daha dakik surette şöyle tarif edilirler,
Keder, zihnin büzülüp meyus kılınmasının münasip göründüğü hâlihazırdaki kötülüğe dair taze bir zandır, yahut hâlihazırdaki kötülük zannının sebebiyet verdiği ruhi bir kasılmadır,
Haz, zihnin kabarmasının münasip göründüğü iyiliğe dair taze bir zandır, yahut seçilmeye şayan görünen bir şeye dair zihnin gayriakli bir yükselişidir,
Korku, tahammülü imkânsız görünen yaklaşan kötülüğe dair bir zandır, yahut akla itaatsiz bir keder beklentisinin sebep olduğu ruhi bir kasılmadır,
Arzu, gelecekteki bir iyiliğin mevcut olması halinde istifademize pek münasip düşeceğine dair bir zandır, yahut zahiri iyilik zannının doğurduğu, akla itaatsiz bir iştahadır.
Hekaton'un zikrettiği üzere bu dördü asli tutkulardır ve her birinin altında ikincil tutkular yer alır.
Bir kimsenin, kendi aleyhine neticelenen bir başkasının refahına kederlenmesi hâlinde, bu kimsenin hakiki manada haset ettiği söylenemez, tıpkı Hektor’un Agamemnon’a beslediği his gibi, fakat bir başkasının refahından ötürü hiçbir zarara uğramadığı hâlde buna kederlenen kişi, hakiki anlamda haset etmektedir.
Gıpta (zelotypia), burada erdemin taklidi anlamında kullanılmamıştır, zira böylesi övgüye layıktır, arzuladığımız ve mahrum kaldığımız şeye bir başkasının malik olmasından doğan bir kederdir, yahut Laertios’un ifadesiyle, kendimiz için dilediğimiz ve kendi payımızdakinden daha üstün addederek özendiğimiz bir başkasının saadetine duyulan kederdir.
Kıskançlık (zelia), sevdiğimiz ve malik olduğumuz şeyi bir başkası sahiplenir endişesiyle duyulan bir kederdir.
Merhamet (misericordia), bir başkasının haksız yere maruz kaldığı felakete duyulan kederdir, zira hiç kimse bir ebeveyn katilinin yahut [okunamadı] cezalandırılmasına merhamet duymaz.
Istırap (angustia), insanı daraltan, kıvrandıran bir kederdir.
Yas (luctus), bizce aziz olan bir dostun vefatına duyulan kederdir, gözyaşlarının eşlik ettiği elem verici bir acıdır, zahmetli ve delici bir kederdir.
Keder (dolor), eziyet verici bir hüzündür, belki de Stobaios’un ruhun çatışmasıyla birlikte anılan bir keder olarak adlandırdığı hâlin aynısıdır. Matem, derin düşünce ve tefekkürün eşlik ettiği bir kederdir.
Sıkıntı, azap dolu bir kederdir, hiçbir kurtulma ümidi taşımayan bir elem hâlidir, meşakkat ve güçlüklerin eşlik ettiği tahammülü güç bir ıstıraptır.
Ses kesen keder, insanın sesini soluğunu kesen, aklı kemiren, hazırda bulunan nimetlerden istifade etmeyi engelleyen gayritabii bir kederdir.
Haz başlığı altında,
Haset sevinci (epikhairekakia), kendi lehimize hiçbir hayır sağlamadığı hâlde başkasının başına gelen fenalıktan duyulan hazdır. Bunun hakiki bir varlığı yoktur, zira hiçbir iyi insanın bir başkasının uğradığı zarardan ferahlık duyduğu görülmemiştir.
İşitsel lezzet (hedone), zihni kulak yoluyla etkileyen hazdır, aynı şekilde göz, dokunma, koklama yahut tatma yoluyla husule gelen hazlar da böyledir, hakiki güzellik uğruna gösterilen gayrettir.
Böbürlenme (jactatio), hadsiz tavırların eşlik ettiği, kibirli bir sevinçtir.
Çözülme (tysis), zihnin gevşekliğe ve ahlaki çözülmeye meylidir. Beklenmedik şeylerden neşet eden bir hazdır, doğrudan seyrinden hâsıl olan, zahmetsiz bir hazdır.
Korku başlığı altında şunlar yer alır,
Dehşet, insanı donduran bir korkudur, uyuşukluk ve tembellik ise gelecekteki bir fiilden yahut meşakkatten çekinmektir.
Hicap, rezil olma korkusudur.
Ürkme, zihinde beliren habis bir hayalden doğan korkudur, sesin titremesi yahut kesilmesiyle tecelli eden bir dehşettir.
Kaygı (agonia), belirsiz bir şeyden, hata işlemekten yahut tökezlemekten duyulan korkudur.
Batıl inanç (deisidaimonia), tanrılardan yahut cinlerden duyulan korkudur.
Hafakan (deos), pek ağır ve meşakkatli bir şeyden duyulan korkudur.
Tedhiş (terror), zihne ansızın çarparak yüzde kızarma, sararma, titreme yahut dişlerin birbirine çarpması gibi hâller doğuran bir korkudur.
Korku (timor), yaklaşmakta olan bir şerden duyulan çekincedir.
Yıldırma (pavor), zihni yerinden söküp atan bir korkudur.
Kendinden geçme (exanimatio), bu yıldırma hâline eşlik eden ve adeta onun yoldaşı olan bir dehşettir.
Karışıklık (conturbatio), bütün düşüncelerimizi darmadağın eden bir korkudur.
Korku vehmi (formido), ruhu terk etmeyen, mütemadi bir korkudur.
Arzuya tabi olan tutkular umumiyetle ikidir, bunlar öfke ve aşktır.
Öfke, bize haksızlık ettiğini düşündüğümüz kimselerden intikam alma arzusudur.
Bunun nevilere ayrılmış hâlleri şunlardır, parlayış (thymos) yahut Cicero’nun tesmiyesiyle alevlenme (excandescentia),
Kin (menis), kökleşmiş, nasır bağlamış öfkedir.
Düşmanlık (kotos), intikam fırsatını kollayan öfkedir.
Hiddet (thrasys), fiiliyata dökülen, taşkın öfkedir.
Nefret (misos), bir başkasının daimi bir felakete sürüklenmesini arzulatan iflah olmaz bir iştiyaktır.
Garez, kalpte beslenen ve nihai nefreti barındıran acı bir öfkedir.
Fikir ayrılığından doğan çekişme arzusu da bu kabildendir.
Aşk, zahiri güzelliğe duyulan iyi niyetin bir hamlesidir, erdemli kimselerin beslediği aşktan da bu vasfıyla ayrılır, zira erdemlilerin aşkı hakiki güzelliğe matuf iradi bir yöneliştir. Aşkın kısımları şunlardır,
İhtiyaç (endeia), mahrum kaldığımız şeye duyulan, doyurulması imkânsız bir iştiyaktır ve ondan ayrı düşüldüğünde nafile bir meyil beslenir. Hasret ise huzurumuzda bulunmayan şeyi görme arzusudur.
Arzu, herhangi bir şey hakkında söylenen yahut yüklem kılınan kategoremlerle alakalıdır, servet sahibi olmak, itibar kazanmak gibi, ihtiyaç ise bizzat eşyanın kendisine yöneliktir, itibar yahut para gibi.
Özlem, gaypta olanla hasbihal etme arzusudur.
Şehvet, haz duyma arzusudur.
Tamahkârlık, servet arzusudur.
İhtiras, şan ve şeref arzusudur.
Bütün bu tutkularda zannın payı vardır, zan ise zayıf bir tasdiktir.
Bundan ötürü tutkular, Chrysippos’un Tutkular Üzerine adlı risalesinde beyan ettiği üzere, birer hükümdür, zira tamahkârlık, paranın bizatihi iyi olduğuna dair bir zan yahut batıl bir hükümdür, sarhoşluk ve itidalsizlik de aynı kabildendir.
Zan aynı zamanda, zihnin makul olmayan ve tabiata aykırı düşen taşkınlığının büzücü hareketinden ansızın neşet eder, akla itaat etmediği nispette gayritabiidir, zira her tutku şiddet ihtiva eder.
Bu sebepledir ki ekseriya, tutkunun esiri olmuş kimselerde bunun doğurduğu fenalıkları apaçık müşahede etsek de, bu hâli bizzat kınayan şahıslar dahi, tıpkı serkeş bir atın sırtındaymışçasına tutkuları tarafından sürüklenirler ve şu kelamı etmekte haklıdırlar, Aklımın hilafına, tabiat beni mecbur kılmaktadır.
Burada akıldan kasıt doğru olan şeylerin bilgisidir, zira insan tutku marifetiyle tabiatının ötesine sürüklenir, tabii aklı ve doğruyu çiğnemeye sevk edilir.
Tutkularının peşinden giden herkes akıldan sapmıştır, fakat bunların hâli, salt yanılgıya düşen kimselerinkinden farklıdır.
Zira yanılanlar, sözgelimi atomları her şeyin ilkesi zanneden bir kimse, bunların ilke olmadığını idrak ettiğinde kanaatini değiştirir,
Lakin tutkuların pençesinde kıvrananlar, ruha keder yahut korku sokmamaları, herhangi bir tutkuya boyun eğmemeleri kendilerine vazolunsa dahi, bunları terk etmezler, aksine o tutkuların zalimce tahakkümüne tamamıyla ram olana dek peşlerinden sürüklenip giderler.
Hastalıklar ve Marazlar Üzerine
Bütün tutkuların menbaı itidalsizliktir, bu hâl zihinden ve doğru akıldan topyekûn bir kopuştur, aklın tayin ettiği kaidelerden öylesine uzaktır ki, ruhun iştihaları hiçbir surette zapturapt altına alınamaz ve dizginlenemez.
Nasıl ki itidal iştiyaları teskin eder, onların doğru akla itaat etmesini sağlar ve zihnin basiretli hükümlerini muhafaza ederse, itidalin can düşmanı olan itidalsizlik de ruhun ahvalini tutuşturan, bulandıran, şan ve şöhret hırsını, kadınlara duyulan düşkünlüğü (philogyneia) ve sair marazlar ile zaafları körükleyen bir illettir. Bunların zıtları ise ruhu tahrik eden şiddetli bir meyil olarak tarif edilmiştir.
Böylece kederler, korkular ve diğer bütün tutkular bundan neşet eder.
Zira kanda bir bozulma vuku bulduğunda ya da balgam yahut safra galebe çaldığında bedende marazlar veya illetler nasıl baş gösterirse, bozuk kanaatlerin intizamsızlığı ve bunların birbiriyle olan tezat ve ihtilafı da ruhu sıhhatinden mahrum eder, onu marazlarla müztarip kılar. Tutkular sebebiyle zihnin mizacı bozulur, tabir caizse hastalanır.
Zihin marazı [okunamadı], kadın sevgisi, şarap sevgisi, para sevgisi gibi, fevkalade talep edilmeye şayan görünen lâkin hakikatte öyle olmayan şeylere duyulan bir kanaat ve arzudur.
Bu marazların diğer uçta, kadın nefreti, şarap nefreti, para nefreti gibi zıtları da mevcuttur.
Zihnin bu marazı acziyetle birleştiğinde zafiyet [okunamadı] adını alır.
Zira bedende nikris, damla hastalığı ve benzeri illetler bulunduğu gibi, zihinde de şan şöhret düşkünlüğü, haz düşkünlüğü gibi illetler vardır.
Bedenlerde birtakım hususi marazlara meyil bulunduğu gibi, zihinde de birtakım hususi tutkulara temayül vardır, hasede temayül, [okunamadı] temayül ve benzerleri gibi. Bu hususta Stoacılar, bilhassa da Hrisippos, zihnin marazlarını bedenin marazlarıyla mukayese etmek için pek çok gayret sarf etmiştir.
Kanaatler kararsız ve çalkantılı bir surette bir aşağı bir yukarı savrulduğundan, tutku daima hareket hâlindedir, zihnin bu feveranı ve hezeyanı kökleşip damarlara ve kemik iliğine nüfuz edercesine yerleştiğinde, marazlar ve illetler ile bu illet ve marazların zıddı olan nefretler baş gösterir.
Bunlar yalnızca gaye bakımından farklılık arz eder, hakikatte ise aynı olup arzu ve hazdan neşet ederler, zira para arzulandığında ve bu arzuyu defedecek Sokratik bir deva mahiyetindeki akıl derhal devreye sokulmadığında, kötülük damarlara yayılır, iç organlara yapışır, maraz ve illete dönüşür, bunlar kökleşip kemikleştiğinde ise izale edilemez. Bu marazın adı tamahtır. Diğer marazlar da benzer şekilde husule gelir, arzulardan doğanlar olduğu gibi korkulardan doğanlar da vardır, nefret gibi. İllet, [okunamadı] olmaması icap eden bir şeye dair içimize yerleşmiş, kök salmış, [okunamadı] bir kanaattir.
Bu kanaat, [okunamadı] bildiğimizi zannetmektir.
İllet zümresine giren türler şunlardır, para sevgisi, mevki sevgisi, kadın sevgisi, nefis yemekler sevgisi ve benzerleri, para sevgisi yani tamah, [okunamadı] arzulanması icap ediyormuş gibi içimize yerleşmiş, kök salmış şiddetli bir kanaattir.
Diğer bütün hâller de benzer şekilde tarif edilir. Nefretler şöyle tarif edilir, yabanilik, müsâfirlerden kaçınılması gerektiğine dair içimize yerleşmiş ve iyice kök salmış şiddetli bir kanaattir.
Kadın cinsi nefreti, nitekim Hippolitos'un nefreti böyleydi, ve insan nefreti, nitekim Timon'un nefreti böyleydi, benzer şekilde tarif edilir.
Kimi insanlar nasıl bir maraza diğerine nazaran daha yatkınsa, kimileri de korkuya daha meyyaldir, başkaları ise başka tutkulara, bazılarında onları tedirgin kılan bir endişe vardır, bazılarında ise öfkeden farklı olan asabiyet mevcuttur, zira asabi olmak başka, öfkelenmek başkadır, nitekim endişe de kederden farklıdır, zira bazen kederlenen herkes daima endişeli değildir, endişeli olanların hepsi de her zaman keder içinde bulunmaz.
Sarhoşluk ile müptelalık arasında fark bulunduğu, âşık olmak ile meşrepçe sevdalı olmanın ayrı şeyler olduğu gibi. İnsanların muhtelif marazlara gösterdiği bu meyil, bedene kıyasla illet diye tesmiye olunur, bundan marazlanmaya olan meyil anlaşılır.
Lâkin [okunamadı] bazılarının birtakım meyle daha yatkın olması hasebiyle, fena hususlarda bu hâl sukutu ima eden bir temayüldür, nötr durumlarda ise evvelki adı alır.
Bedende maraz, illet ve kusur bulunduğu gibi, zihinde de bulunur. Maraz, bütün bedenin bozulmasıdır. İllet, zafiyetle müterafık marazdır.
Kusur, bedenin azaları birbiriyle ihtilaf ettiğinde zuhur eder, bundan fenalık, şekil bozukluğu neşet eder, öyle ki maraz ve illet bütün bedeni sarar, kusur ise kusursuz bir sıhhat hâlinde dahi müşahede edilir.
Lâkin zihinde maraz ile illet, salt tefekkür haricinde birbirinden tefrik edilmez.
Rezillik, kendi içinde sebatsız olan ve ömrün bütününde sıklıkla tezat teşkil eden bir itiyat veya hâldir,
öyle ki birinde, kanaatlerin bozulmasıyla maraz ve illet peydahlanır, diğerinde ise istikrarsızlık ve ihtilaf neşet eder.
Zira her rezillik ihtilaflı kısımlardan müteşekkil değildir, nitekim hikmetten uzak olmayan kimselerde mezkûr hâl, her ne kadar hikmetten mahrum olsa da tahrif ve tefessüh etmediğinden kendi içinde farklılık arz eder. Maraz ve illetler rezilliğin cüzleridir, lâkin tutkuların da onun birer cüzü olup olmadığı bir münakaşa mevzusudur. Zira rezillikler [okunamadı]
tutkular ise müteharrik hâllerdir, binaenaleyh kalıcı hâllerin cüzleri [okunamadı]. Ruh her hususta bedene benzediği gibi, iyi hususlarda da ona benzer. Bedende en mühim vasıflar güzellik, kuvvet, sıhhat, sağlamlık ve çevikliktir, zihinde de böyledir.
Bizi teşkil eden unsurlar birbiriyle imtizaç ettiğinde bedenin mizacı nasıl mutedil olursa, ruhun sıhhati de hüküm ve kanaatlerin imtizaç etmesiyle hâsıl olur.
Bu ruhun faziletidir, bunu kimileri itidal olarak tavsif eder, kimileri ise itidalin kaidelerine muti ve râm olan, kendine mahsus bir zahiri cazibesi bulunmayan bir ruh şeklinde tarif eder.
Lâkin öyle ya da böyle, bu sıhhat ancak hakîm kimsede bulunur, yine de tabiplerin ihtimamıyla zihindeki mizaç bozukluğu izale edildiğinde, hakîm olmayanlarla da müşterek olan bir nevi ruh sıhhati mevcuttur.
Bedende güzellik tesmiye edilen, uzuvların münasip bir tenasübü ile rengin letafeti nasıl mevcutsa, ruhta da fazilete tâbi olan kanaat ve hükümlerin muvazenesi, sebatı, muayyen bir metanet ve istikrarı yahut bizzat faziletin kudretini ihtiva etmesi güzellik diye tesmiye olunur.
Aynı şekilde bedenin kuvvetlerine, asabına ve tesir kudretine tekabül eden vasıflar, ruhta da aynı tabirlerle anılır. Bedenin çevikliğine kıvraklık denir, ruhun pek çok şeyi pek kısa zamanda ihata etmesi hasebiyle zekâya da aynı medih atfedilir.
Ruhlar ile bedenler arasındaki fark şudur, güçlü ruhlar hastalıklardan mustarip olmaz, güçlü bedenler ise olabilir.
Fakat bedenin marazları hiçbir kusur olmaksızın vuku bulabilir, ruhunkiler ise öyle değildir, zira ruhun bütün hastalıkları ve tutkuları aklın hor görülmesinden neşet eder ve bu sebeple yalnızca insanda bulunurlar, zira hayvanlar buna benzer kimi şeyler yapsalar dahi, tutkulara kapılmazlar.
Kavrayışı keskin ile kıt kimseler arasındaki fark şudur, keskin zekâlı olan, Korint tunçunun yavaş yavaş paslanması misali ağır ağır hastalığa düşer ve ondan pek süratle kurtulur.
Kıt anlayışlı olan ise böyle değildir, ne de keskin kavrayışlı bir kimsenin ruhu her hastalığa ve tutkuya kapılır, zira son derece vahşi ve zalimce olan şeyler pek azdır ve bazılarında merhamet, keder, korku gibi bir nebze insanlık emaresi de bulunur. Zihnin zaafları ve marazları ise, erdemlerin zıddı olan o büyük reziletlere kıyasla daha güç kökünden sökülür, çünkü hastalıklar baki kaldığı hâlde reziletler giderilebilir, zira hastalıklar reziletlerin bertaraf edilmesinden daha çabuk iyileşmez.
Erdem ve Rezilet Üzerine
Erdem, bütün bir ömür boyunca ruhun uygun ve mutedil hâlidir. Erdemler üç neviden oluşur,
Birincisi geneldir, bir heykelde olduğu gibi bir şeyin herhangi bir yetkinliği anlamında kullanılır.
İkincisi bilimlerdir yahut temaşaya dayalı erdemlerdir ki Hekaton’a göre bunlar sağgörü ve adalet gibi nazarî tefekkürden ibarettir. Üçüncüsü ise bilim olmayan yahut temaşaya dayanmayan erdemlerdir, bunlar temaşa erdemlerinin bir neticesi addolunurlar, sıhhat, kuvvet, umut, sevinç ve benzerleri gibi. Sıhhat, nazarî bir erdem olan itidalin bir neticesidir, tıpkı kuvvetin bir kemerin inşasının neticesi olması gibi. Bunlara temaşaya dayanmayan denir, zira hiçbir tasdik talep etmezler, bilakis sonradan katılırlar ve sıhhat ile kuvvet misali kötülerde dahi müşterektirler.
Rezilet, erdemin zıddıdır, zira akıl sahibi mahluk bazen harici şeylerin iknasıyla, bazen de düşüp kalktığı kimselerin telkiniyle, bize bozulmamış meyller bahşeden tabiatın hilafına bozulur. Bu sebeple reziletler iki kısımdır, birincisi, erdemlerin bilgisine taalluk ettiği şeylerin cehaletidir, basiretsizlik, ölçüsüzlük, adaletsizlik gibi, ikincisi ise cehalet kabilinden olmayanlardır, korkaklık ve zafiyet gibi.
[okunamadı], nazarî ve amelî olmak üzere iki erdem vazeder.
Başkaları akli, tabii ve ahlaki olmak üzere üç; Poseidonios dört; Kleanthes, Khrysippos ve Antipatros daha fazla; Apollodoros ise yalnızca bir tek erdem, sağgörü olduğunu kabul eder.
Erdemlerin kimi asli, kimi ise tali erdemlerdir.
Asli olanlar dörttür, Sağgörü, İtidal, Metanet, Adalet, birincisi vazifelerle, ikincisi iştah ve arzuyla, üçüncüsü tahammülle, dördüncüsü ise tevziatla iştigal eder.
Sağgörü, yapılması gereken, yapılmaması gereken ve nötr olan şeylerin bilimidir yahut medeni hayatta iyi, kötü ve nötr olanın bilgisidir.
Sağgörüye tabi olan erdemler beştir, [okunamadı], yapılması icap eden şeylerin nasıl fayda sağlayacak surette icra olunacağının bilimidir. Eumatheia, vücuda getirilecek şeyleri kavrama bilimidir. Ankhinoia, vazifemizi keşfetme bilimidir. Noukhekheia, her işte maksada nail olma bilimidir. [okunamadı], işlerin akıbetini keşfetme bilimidir.
İtidal, arzu edilmeye layık, içtinap edilmesi gereken ve nötr şeylerin bilimidir. İtidalin tahtında şu neviler bulunur,
[okunamadı], münasip hareketler için vakit ve intizam bilimidir. Aiskhunoteria, haklı kınanmadan sakınma bilimidir. Metanet, meşakkatli olan, meşakkatli olmayan ve nötr olan şeylerin bilimidir, nevileri şunlardır, Doğru akla sımsıkı bağlı olan bilim. Karteria, doğru olanda sebat eden bilim. Tharroleotes, [okunamadı] İyilerin ve kötülerin başına gelen şeylerin üstesinden gelme bilimi. [okunamadı], ruhu mağlup edilmez kılan bir ruh bilimidir. Philoponia, kendi önümüze koyduğumuz gayeye vasıl olana dek sebat etme bilimidir.
Adalet, herkese liyakatine göre tevziatta bulunma bilimidir, adaletin tahtında dört tali erdem yer alır, Eusebeia, tanrılara tazim bilimidir. Khrestotes, iyilikte bulunma bilimidir. Eukoinonesis, muaşerette hakkaniyet bilimidir. [okunamadı], başkalarıyla dürüstçe akit yapma bilimidir.
Aynı şekilde reziletlerin de kimi asli, kimi aslilere tabidir. Asli olanlar şunlardır, Basiretsizlik, Ölçüsüzlük, Korkaklık, Adaletsizlik.
Basiretsizlik, fena ve nötr şeylerin cehaletidir ve yapılması icap eden, icap etmeyen ve nötr olan şeylerin cehaletidir. Ölçüsüzlük, arzu edilmeye layık, içtinap edilmesi gereken ve nötr şeylerin cehaletidir. Korkaklık, meşakkatli şeylerin cehaletidir. Adaletsizlik, herkese liyakatine göre tevziatta bulunmanın cehaletidir.
Bunlara tabi olan tali reziletler, tali erdemlerin zıddıdır, örneğin akrasia ve benzerleri ki bunlar karşıtı oldukları erdemlere mukabil surette tarif edilirler.
Bu erdemler kâmildir ve temaşadan ibarettir, fakat tatbikatta tecelli eden başka erdemler de vardır. Zira aklın ve cüzlerinin icra ettiği ameller ya arzu edilir, ya tahammül edilir, ya tevzi edilir yahut muhafaza edilir, öyle ki bir şeyi hikmetle yapan kimse, diğerini adaletle, bir başkasını sebatla, ötekini ise itidalle yapar ve böylece hem hekim, hem âlicenap, hem adil hem de mutedil olur.
Bununla birlikte bu erdemler esasları bakımından birbirinden ayrılır,
Zira sağgörünün esasları, temaşa etmek ve iyi amel etmektir, ilk mertebede yapılması icap eden şey, ikinci mertebede ise yapılması gerekene mani teşkil eden ve kaçınılması icap eden şeyleri tefekkür etmektir. İtidale has olan, nefsimizi teskin etmektir, ikinci mertebede ise diğer tali erdemler gelir. Adaletin esasları, ilk mertebede kimin neyi hak ettiğini mülahaza etmektir, ikinci mertebede ise sair hususlardır, zira bütün erdemler herkese ait olan şeyleri ve birbirine tabi olanları nazara alır. Nitekim Panaitios erdemin tıpkı bir hatta benzediğini, birinin beyaz çizgiyi, diğerinin siyahı hedeflediğini söyler.
Ruhun en yüce cüzüyle cevheri bir olan bu erdemlerin tamamının, Akıl ve sıcak bir nefes olması hasebiyle bir cisim olduğu söylenir, zira bozulması mümkün değildir.
İyiliğe yönelik tabii bir meyil taşırlar, bir değneğin ya dosdoğru ya da eğri olması gibi, insan da ya adil ya da gayriadil olmak mecburiyetindedir, fakat daha az veya daha çok adil ya da gayriadil olamaz. Erdemin öğrenilebilir bir şey olduğu, Zeno tarafından Nihayet Hakkında adlı ilk kitabında, Cleanthes ile Posidonius tarafından Teşvikler’inde ve Hecaton tarafından öne sürülmüştür, zira kötü insanlar iyi kılınabilmektedir.
Erdemin kaybedilebileceği de aynı şekilde Chrysippus tarafından tasdik edilirken, Cleanthes tarafından reddedilir.
İlki, erdemin sarhoşluk yahut cinnet sebebiyle kaybedilebileceğini söyler, diğeri ise zihnin sarsılmaz kavrayışı sebebiyle terk edilemeyeceğini ileri sürer.
Erdem, herhangi bir harici şeyin ümidi yahut korkusuyla değil, kendi içinde erdemdir.
Kendi zatında arzulanmaya değerdir, bu sebepledir ki hatalı bir iş yaptığımızda mahcubiyet duyarız, zira yalnızca dürüst ve ahlaki olanın iyi olduğunu biliriz.
Mutluluk erdemdedir, çünkü erdemin gayesi tabiata muvafık yaşamaktır.
Her bir erdem, insanı tabiata muvafık yaşatmaya muktedirdir, zira insan vazifeleri bulup çıkarmak, arzuları teskin edip düzene sokmak, tahammül ve adil taksimat için fıtri istidatlara maliktir.
Dolayısıyla Zeno, Chrysippus ve Hecaton’un da ifade ettiği üzere, erdem saadete ulaşmada kendi kendine yeterlidir.
Zira eğer der o, her şeyi kendisinden aşağı gören âlicenaplık kendi kendine yetiyorsa ve bu da erdemin bir cüzü ise, bizzat erdem de kendi kendine yeterlidir.
Erdem, çokça tetkik ve tefekküre layıktır, zira haklı surette methedilmeye değerdir.
Kendisini arzulayanları davet ettiği için böyledir, iyiliğe sevk eder.
Tek başına, ona malik olana kâfi geldiği için kendine yeterlidir, her türlü muhtaçlığı izale ettiği için noksansızdır.
Kullanımda müşterek olduğu ve hayatın bütün tatbikatına şamil bulunduğu için umumidir.
Gaye Hakkında
Gaye, bütün vazifelerin hatırına ifa edildiği, fakat kendisi başka hiçbir şeyin hatırına icra olunmayan nihayettir, yahut hayatta tabiata uygun olarak yapılan her şeyin kendisine irca edildiği, bizzat kendisinin ise hiçbir şeye irca edilmediği şeydir.
Gaye üç veçheyle ele alınır, ilki, akli muamele ve yaşayıştan ibaret olan nihai hayırdır. İkincisi, buna nispetle tabiata muvafık hayat olan hedeftir.
Sonuncusu ise diğer her şeyin kendisine irca edildiği, arzu edilmeye değer şeylerin en nihayetidir. Hedef ile nihai gaye birbirinden farklıdır, zira hedef, saadetin peşinde koşanların nişan aldığı, öne konulmuş cisimdir.
Saadet bir hedef olarak öne konur, lakin gaye o saadetin bizzat elde edilmesidir. Bir kimse herhangi bir şeye mızrak yahut ok atacak olsa, doğru nişan alabilmek için gereken her şeyi yapmalıdır ve yine hedefi vurmasını sağlayacak her muameleyi ifa etmelidir, binaenaleyh insanın nihai gayesinin tabiatın ilkelerini elde etmek olduğunu söylediğimizde, benzer şekilde, nişan almak için iktiza eden her şeyi ve aynı surette hedefi vurmak için gereken her şeyi yapması lazım geldiğini kastederiz, fakat bu sonuncusu hayattaki en yüce hayırdır, arzulanan değil, bilhassa seçilip tercih edilen şeydir. Akıl, en mükemmel istikameti temin etmek üzere akıl sahibi mahluklara bahşedilmiş olduğundan, akla uygun yaşamak onlar için tabiata uygun yaşamak demektir, zira tabiat meyil ve arzuların sanatkârıdır.
Bundan ötürü Zeno ilk olarak, İnsan Tabiatı Üzerine adlı risalesinde, gayenin ahenk içinde yaşamak, yani kişinin kendi aklına muvafık ve tevali halinde bir ömür sürmesi olduğunu beyan eder, bunun zıddına, daima ihtilaf halinde olan vahşi hayvanlar ise sefalet içinde yaşar.
Zeno’nun takipçileri, onun bu ifadesini kifayetsiz bularak genişlettiler.
İlk olarak halefi Cleanthes, buna tabiat kelimesini ekleyerek gayenin tabiata muvafık yaşamak olduğunu, bunun da erdeme göre yaşamak manasına geldiğini vazetti, zira tabiat bizi erdeme sevk eder.
Cleanthes Haz Üzerine adlı kitabında, Posidonius ve Gayeler Üzerine adlı kitabında Hecaton meseleyi bu tarzda vazeder.
Chrysippus, Cleanthes’in bu ifadesini daha sarih kılmak maksadıyla gayeyi, tabii olarak vuku bulan hadiselerin vukufiyetle bilinmesine muvafık yaşamak şeklinde izah eder, zira bizim tabiatlarımız kâinatın parçalarıdır, bu sebeple gayemiz tabiata muvafık yaşamaktır. Chrysippus, Gayeler Hakkında adlı ilk kitabında bunu hem bizim kendi beşeri tabiatımız hem de aynı şekilde kâinatın müşterek tabiatı olarak tefsir eder.
Lakin Cleanthes yalnızca müşterek tabiata tabi olunmasına cevaz verir, cüzi ve ferdi olana değil. Bu marifete göre yaşamak, erdeme uygun yaşamakla birdir, müşterek kanunun nehyettiği hiçbir şeyi yapmamaktır.
Herkes arasında cari olan doğru akıl, cümle mevcudatın idarecisinde bulunan aklın tastamam aynısıdır.
Bunun erdemi ve mesut bir insanın saadeti, insanın kendi deruni dehası ile kâinatı idare edenin iradesinin mutabakatı dairesinde her şey tanzim edildiğinde hâsıl olur.
Diogenes gayeyi, tabii şeylerin intihap ve reddedilmesinde aklın hüsnüistimali olarak tarif eder, tabii olanları seçmek ve tabiata zıt olanları nefyetmektir. Antipater de aynı fikirdedir. Archidemus bunu, bütün vazifeleri kemaliyle ifa ederek, tabiata uygun olanların en büyük ve en mühimlerini tercih etmek ve bunları çiğnemekten imtina etmek suretiyle yaşamak şeklinde tarif eder.
Panaetius fıtraten bize bahşedilen meyil ve arzular dairesinde yaşamayı, Posidonius ise kâinatın hakikatini ve nizamını tefekkür etmeyi nihai gaye addeder. Böylelikle Stoacılar, tabiata muvafık yaşamaktan üç hususu murat ederler,
İlki, tabiat icabı vuku bulan şeylerin marifetine uygun yaşamaktır. Bu, Zeno’nun işaret ettiği, tabiata muvafık yaşama gayesidir.
İkincisi, vasat vazifelerin tamamını yahut ekseriyetini muhafaza ederek yaşamaktır. Bu tefsir öncekinden farklıdır, zira ilki yalnızca bilge kişiye has bir istikamettir, ikincisi ise kemale ermemiş, terakki merhalesindeki bir kimsenin vazifesidir ki bu hâl ehil olmayan kimselerde de bulunabilir.
Üçüncüsü ise tabiata muvafık olan şeylerin tamamının yahut büyük bir kısmının semeresinden müstefit olarak yaşamaktır.
Bu bizim fiilimizle teşekkül etmez, zira erdemden pay alan bir hayat tarzından ve tabiata uygun olup da bizim iktidarımızda bulunmayan şeylerden meydana gelir.
Bu sebeple en yüce İyi, tabiat yoluyla hasıl olan şeylerin bilgisine muvafık yaşamak, tabiata uygun olanları seçip tabiata zıt olanları reddetmektir.
Ruh erdem yoluna girdiğinde, doğru aklın rehberliğinde Tanrı’yı takip ettiğinde, tabiata mutabık ve muvafık yaşamak vaki olur.
Diğer sanatlarda suni addedilen ne varsa, burada sonra gelen ve netice kabilinden olan bir mahiyet taşır.
Bu gaye, saadettir.
Zenon saadeti iyi bir hayat akışı olarak tarif etmiştir, bu tarif Kleanthes, Hrisippos ve onların tüm takipçileri tarafından da benimsenmiş olup, saadetin mutlu bir hayattan gayrı bir şey olmadığını ikrar ederler.
Güzel, İyi ve Erdem, tabiata zıt olanın hilafınadır.
Buradan varılacak netice, saadetin erdeme uygun yaşamakla bir ve aynı olduğudur. İyi ve erdem nasıl artış veya eksiliş dereceleri kabul etmezse, aynı şekilde bütün iyiliklerin ve erdemin nihai gayesi de ne artar ne de eksilir,
Zira boğulmakta olan kimseler, suyun yüzeyine diptekilerden daha yakın olsalar bile nefes almaya muktedir olamazlar, yahut görme vakti yaklaşmış küçük bir köpek eniği, henüz yeni doğmuş olandan daha fazlasını göremez, tıpkı bunun gibi, erdem yolunda az da olsa mesafe katetmiş kimse, hiç ilerleme kaydetmemiş kimseden daha az sefalet içinde değildir.
BÖLÜM XI. Kayıtsız Şeyler Üzerine
Şeylerin bazısı, daha önce ifade ettiğimiz üzere, iyi, bazısı kötü, bazısı da kayıtsızdır (farksızdır).
Ariston’un yaptığı gibi, şeylerin bu farkını inkâr etmek bütün hayatı birbirine katmak demektir, zira hayata müteallik meselelerde hiçbir fark gözetilmeseydi bir tercihte bulunmak da gerekmezdi, dolayısıyla hikmetin hiçbir işlevi yahut ameli kalmazdı.
İyi ve Kötü, dediğimiz gibi, şerefli yahut gayrişerefi olan şeylerdir, buraya kadar bunlardan söz edildi.
Her ikisinin arasında, mutlu yahut mutsuz bir hayata hiçbir tesiri olmayan ve kayıtsız tesmiye edilen birtakım şeyler vardır.
Fayda sağlamak, erdemden neşet eden bir hareket veya hâldir, zarar vermek ise rezaletten neşet eden bir hareket veya hâldir, lakin kayıtsız şeyler ne fayda verir ne de zarar, hayat, sıhhat, güzellik, kuvvet, zenginlik, şeref, asalet ve bunların zıtları olan ölüm, hastalık, keder, çirkinlik, zaafiyet, fakirlik, haysiyetsizlik, düşkünlük ve benzerleri böyledir. Hekaton Gayeler Üzerine adlı eserinin yedinci kitabında, Apollodoros Ahlak’ında ve Hrisippos böyle söyler. Binaenaleyh bunlar iyiler değil, kayıtsız şeylerdir.
Zira hararetin hususiyeti ısıtmak olup soğutmamak olduğu gibi, İyinin hususiyeti de fayda sağlamak olup zarar vermemektir.
Fakat sıhhat ve zenginlik fayda sağladıklarından daha fazla zarar vermezler, bu sebeple sıhhat ve servet iyilerden sayılmaz.
Kezalik, hem fena hem de iyi surette kullanabileceğimiz bir şey iyi değildir, oysa sıhhat ve zenginlik iyi surette kullanılabileceği gibi fena surette de kullanılabilir, dolayısıyla sıhhat ve zenginlik iyi değildir. Mamafih Poseidonios bunları iyiler meyânında sayar.
Lakin Hekaton İyi Üzerine adlı eserinin on dokuzuncu kitabında ve Hrisippos Haz Üzerine’de, hazzı iyi olarak kabul etmezler, zira hazlar reziledir, rezile olan hiçbir şey ise iyi olamaz.
Bundan gayrı, Diogenes’in mülahazasına göre, zenginlik yalnızca hazza ve sıhhate ulaştırma iktidarına mâlik olmakla kalmaz, aynı zamanda onları ihtiva eder.
Lakin paranın kendilerine rehberlik edebildiği fakat bünyesinde barındıramadığı ne erdemde ne de diğer sanatlarda bu durum cari değildir.
Böylece, eğer haz veya sıhhat iyi olsaydı, zenginliğin de iyiler arasında sayılması iktiza ederdi, lakin hikmet iyi diye zenginliğin de iyi olması yahut iyi sayılmayan bir şeyin iyi addedilmesi gerekmez, iyi olan bir şey, iyi olmayan bir nesne tarafından ihtiva olunamaz.
Ayrıca şu sebeple de böyledir, zira sanatları vücuda getiren ilimler ve idrakler iştiyakı harekete geçirir, fakat şayet zenginlik iyiler arasında sayılmazsa, hiçbir sanatın zenginlik içinde yer alamayacağı ve erdemin ise hiç barınamayacağı neticesi doğar, çünkü erdem sanattan çok daha fazla gayret ve temrin gerektirir ve sanatın haiz olmadığı veçhile bütün bir hayatın metanetini, sebatını ve istikrarını ihtiva eder.
Şeyler üç veçheden ötürü kayıtsız addedilir,
Evvela, ne meyli ne de nefret ve ictinabı harekete geçirmiyorlarsa, yıldızların adedinin çift yahut tek olması, başımızdaki saç tellerinin çift veya tek olması, parmağı şu yahut bu tarafa uzatmak, yerden bir saman çöpü kaldırmak ve emsali gibi.
Saniyen, meyil ve ictinabı birini diğerine tafdil etmeksizin eşit derecede harekete geçiren şeyler de kayıtsız addedilir, aralarında hiçbir fark bulunmayan eşit değerdeki iki gümüş akçe gibi ki, bunlardan birini seçecek kimse nazarında ikisi de farksızdır, birini intihap etmeye yönelik bir iştiyak mevcuttur, fakat ona yönelik iştiyak diğerinden fazla değildir.
Kayıtsız olanların üçüncü türü ise ne iyi ne kötü, ne talep edilmeye ne de kaçınılmaya şayan olan, ne saadete ne de bedbahtlığa sevk eden şeylerdir.
Bu mefhumla, erdem ile rezalet arasında kalan her şeye kayıtsız denir, sıhhat, zenginlik, kuvvet, şan ve benzerleri gibi, zira bunlara malik olmadan da mesut olabiliriz, gerçi bunların hüsnüistimali saadete, sûiistimali ise bedbahtlığa taalluk eder.
Bu manada, bazen iyi, bazen fena surette kullanabildiğimiz her şey kayıtsızdır ve bu nevî bilhassa ahlak ilmini alakadar eder.
Yine kayıtsız şeylerden bazısı fıtridir ve iştiyakı celbeder, sıhhat, kuvvet, duyuların sağlamlığı ve emsali gibi, bazısı gayrifıtridir ve ictinap doğurur, hastalık, zafiyet ve emsali gibi, bazısı da bitaraftır, ne iştiyak ne de ictinap uyandırır, ruhun hayalleri kabule, bedenin ise [okunamadı] kabule istidatlı olan bünyesi gibi. Fıtri ve gayrifıtri kayıtsızların bir kısmı asli, bir kısmı ise iştirak yoluyladır.
Asli fıtri kayıtsızlar, akla muvafık olan hareketler yahut tesirlerdir, sıhhat ve kuvvet gibi. İştirak edenler ise bu hareketin yahut tesirin kendisiyle vasıl olduğu şeylerdir, sıhhatli bir beden, sağlam duyular gibi. Gayrifıtri kayıtsızlar ise bunların zıddıdır.
BÖLÜM II. Kıymet Takdiri Üzerine
Değer, yani axia, tüm iyileri ilgilendiren, elverişli bir hayatla belirli bir uyum hâlidir. Değer iki türlüdür, ilki, doğaya uygun bir hayatla bağdaşan dolaylı bir güç ya da faydadır, hayata ve doğaya hizmet ettikleri ölçüde sağlık yahut zenginliği bu kabilden sayarız.
Diğeri ise, bu tür meselelerde mahir olan kimsenin takdir ettiği değer biçicinin kıymet hükmüdür. Yine, değer üç şekilde anlaşılır, ilki, mutlak bağış, ikincisi, mukabil tasvip,
Üçüncüsü, Antipater’in adlandırdığı şekliyle, seçici değerdir ki bununla önümüze birtakım şeyler konulduğunda, şunlar yerine bunları tercih ederiz, hastalık yerine sağlık, ölüm yerine hayat ve yoksulluk yerine zenginliği yeğlediğimiz gibi.
Aynı şekilde, değersizlik de yalnızca terimlerin zıtlarına çevrilmesiyle üç şekilde anlaşılır.
Diogenes’e göre bağış, bir şeyin doğaya uygun olduğuna veya ona bir fayda sağladığına dair bir hükümdür. Tasvip insandadır, şeylerin kendisinde değil.
Seçim ise farksız olanlarda değil, yalnızca iyi olanda bulunur. Bundan, farksız şeylerin bir başka ayrımı doğar, bunlardan bazıları yeğlenen, bazıları reddedilen, bazıları ise ne yeğlenen ne de reddedilen şeylerdir.
Yeğlenenler, farksız olmalarına rağmen, değer görmeleri için kâfi bir sebebi haiz olanlardır, sağlık, duyuların sağlamlığı, kederden uzak oluş, şan ve benzerleri gibi.
Reddedilenler, yoksulluk, hastalık ve benzerleri gibi herhangi bir değere layık olmayanlardır.
Nötr olanlar, parmağı uzatmak yahut bükmek gibi, ne yeğlenen ne de reddedilenlerdir. Bu yeğlenen ve reddedilen terimleri Zeno tarafından şu gerekçeyle icat edilmiştir, saraydan bahsettiğimizde hiç kimse kralın kendisinin bir mevkiye yeğlendiğini söylemez, bilakis mertebece onun hemen ardında ve ikinci sırada gelen itibar sahiplerinin yükseltildiğini söyler, işte hayat hakkında konuşurken de ilk mevkide bulunan şeyleri yeğlenen yahut öne çıkarılan olarak değil, ikinci mevkide bulunanları böyle adlandırırız, reddedilenler için de durum böyledir.
Mademki iyi ilk mevkidedir, o hâlde yeğlenen şeyin ne iyi ne de kötü olduğu sonucu çıkar.
İyilerden hiçbiri yeğlenenler arasında sayılmaz, zira en büyük değer iyiye aittir, oysa ikinci dereceden bir değere sahip olan yeğlenen şey, iyinin tabiatına bir nebze yaklaşır. Saadete vesile olduğu için değil, reddedilenlere nispetle yeğlenen diye adlandırılır.
Biz onu şöyle tarif ederiz, vasat bir değere sahip farksız şey, zira doğaya uygun yahut aykırı olan vasat şeylerde hiçbir şeyin kalmaması ve geriye bir şey kalmadığında da içlerinde yeterince değer verilebilir hiçbir şeyin bulunmaması mümkün değildir, bir şeyin yeğlendiği kabul edildiğine göre bu böyledir. Dolayısıyla bu ayrım haklı olarak yapılmıştır ve şu teşbih ile daha etraflıca izah edilebilir.
Nihai gayemizin zarı doğru düşecek şekilde atmak olduğunu varsayarsak, doğru düşecek şekilde atılacak zarın, önceden tayin edilmiş ve yeğlenmiş bir vasfı bulunmalıdır.
Aynı şekilde nötr olanların bazıları ruhtadır, muhayyile, tasdik gibi, bazıları bedendedir, beyazlık, siyahlık gibi, bazıları ise haricîdir ki bunlar hiçbir değere yahut faydaya sahip olmadıklarından pek az kıymettedir.
Ruhça yeğlenenler, doğaya uygun yaşamaya daha çok hizmet eder ve bedene yahut harice ait olanlardan daha kıymetlidir, nitekim iyi bir zihin yapısına sahip olmak, iyi bir beden yapısına sahip olmaktan evladır.
Yine, yeğlenenlerden bazıları kendileri için yeğlenir, zekâ, vakar, duruş, kavrayış ve benzerleri gibi, bazıları ise bir şeye vesile oldukları için yeğlenir, zenginlik ve asalet gibi, bazıları da hem kendileri hem de başkaları için yeğlenir, sağlık, sıhhat, kudret gibi, doğaya uygun oldukları için kendileri uğruna, azımsanmayacak faydalar sağladıkları için de başkaları uğruna.
İtibara gelince, Chrysippus ve Diogenes, faydadan neşet etmediği müddetçe onun için parmağımızı dahi uzatmamamız gerektiğini ileri sürerler. Lakin onların peşinden gidenler buna katlanamamış, itibarı kendi hatırı için, faydasından bağımsız olarak da gözetmişlerdir, nitekim ölümümüzden sonra doğacak olsalar bile çocuklarımızı düşündüğümüz gibi, ölümümüzden sonraki itibarımızı da her türlü faydadan ari olarak, sırf kendi hatırı için temin etmeye çalışırız. Aynı minvalde, reddedilenlerin de kimi kendisi için, kimi diğer şeyler için, kimi de hem kendisi hem diğer şeyler için reddedilir ki bu durum zıtlıklar kaidesiyle açıklık kazanır.
BÖLÜM XII: Eylemler ve Vazifeler Üzerine
Bu eylemlerden nötr olanlar da vardır. Vazife, yeğlenen ve makul bir gerekçesi bulunan eylemdir. Vazifeler dahi [okunamadı] olabilir.
Vazife-harici eylem, aklın yapmamamızı iktiza ettiği eylemdir, anne babamızı ihmal etmek, dostlarla çekişmek, vatanı hor görmek ve benzerleri gibi.
Nötr eylemler, bir saman çöpünü yerden kaldırmak gibi, aklın ne emrettiği ne de menettiği eylemlerdir.
Vazifelerden bazıları mükemmeldir, bunlara katorthoma, yani doğruluklar, fazilete uygun olarak icra edilen eylemler denir, hikmetle davranmak, adaletle davranmak gibi, diğerleri ise tam doğruluk olmayan, mükemmel bir vazifeyi değil, vasati bir vazifeyi haiz eylemlerdir, evlenmek, elçiliğe gitmek, kelam etmek gibi.
Doğrulukların bazıları zaruri şeylerde tecelli eder, bazıları ise etmez.
Birinci türden olanlar itidalli olmak ve benzerleridir.
İkinci türden olanlar ise bu vasfı kazanmak için zaruri olmayanlardır.
Vazife-harici eylemler için de aynı durum geçerlidir.
Yine, vazifelerin kimi mutaddır, kendimize ve uzuvlarımıza ihtimam göstermek ve benzerleri gibi, kimi fevkaladedir, kendimizi sakatlamak, mallarımızı elden çıkarmak gibi. Vazife-harici eylemler için de hüküm böyledir.
Yine, vazifelerin bazıları mütemadidir, faziletli yaşamak gibi, bazıları fasılalıdır, sual etmek, cevap vermek, yürümek ve benzerleri gibi. Vazife-harici eylemler için de durum aynıdır.
Vazife, ne iyilerin ne de onların zıtlarının arasına yerleştirilmiş vasat bir şeydir, zira bunda tasvibe şayan bir yön vardır, öyle ki makul bir şekilde icra edildiğine dair doğru bir akıl yürütme sunulabilir. İşte bu şekilde icra edilen şey vazifedir.
Ve mademki ne fazilet ne de rezillik olan bu şeylerde faydalı olabilecek bir cihet mevcuttur, o hâlde büsbütün bir kenara atılmamalıdır.
Yine apaçıktır ki, bilge bir kimse bu vasat şeylerde bir eylemde bulunur, dolayısıyla bunu yaparken, böyle davranmanın kendi vazifesi olduğuna hükmeder, fakat bilge bir kimse asla [okunamadı], bu sebeple vasat şeylerde bir [okunamadı] vardır. Yine görürüz ki, doğru yapılmış şey yahut doğruluk dediğimiz bir durum mevcuttur, fakat bu [okunamadı] bir vazifedir, bu yüzden, örneğin bir emaneti adaletle iade etmek basit bir vazife olmalıdır.
Buna [okunamadı] ilavesi onu doğruluk kılar, ilave bir kayıt olmaksızın basitçe iade etmek ise bir vazifedir.
Vasat şeyler arasında bazılarının ifa edilmesi, bazılarınınsa reddedilmesi gerektiğinden şüphe duyulamayacağına göre, bu minvalde yapılan her ne varsa müşterek vazifenin şümulündedir, buradan da açıktır ki, hem ahmaklar hem de bilgeler olmak üzere tabiatları gereği kendilerini seven bütün insanlar, tabiata uygun olan şeyleri alacak, zıddı olanları ise reddedecektir.
Dolayısıyla bu, vasat meselelerle meşgul olan bilge ile bilge olmayanın müşterek bir vazifesidir. Bütün vazifeler bunlardan neşet ettiği cihetle, hayatı terk etmek yahut onda sebat etmek de dahil olmak üzere bütün düşüncelerimizin bunlara raci olduğu haklılıkla ifade edilir.
Kişiliğinde tabiata uygun unsurların ekseriyette olduğu kimsenin vazifesi hayatta kalmaktır, kişiliğinde tabiata aykırı unsurlar bulunan yahut bunların daha çok olacağı öngörülen kimsenin vazifesi ise, her ne kadar mesut olsa da hayatı terk etmektir, bir ahmak içinse, her ne kadar bedbaht olsa da hayatta kalmaktır, zira defalarca zikrettiğimiz üzere, o hayır ve o şer sonradan gelen şeylerdir.
Fıtri iştihanın ilk ilkeleri, bilge bir kimsenin muhakemesine ve ihtiyarına tabidir ve adeta hikmete tabi kılınmış maddedir. Böylece hayatı sürdürmenin veya onu terk etmenin gerekçesi, zikrettiğimiz bütün bu hususlarla tartılmalıdır.
Zira ne faziletten nasibini alanlar hayatta kalmaya mecburdur, ne de faziletsiz yaşayanlar ölmeye, tabiata uygun yaşamak manasına gelen münasip an hasıl olduğunda, en mesut olduğu vakitte dahi hayatından ayrılmak, çoğu zaman bilge bir kimsenin vazifesidir.
Onların kabulü şudur ki, mesut yaşamak fırsat ve münasebete bağlıdır, zira hikmet, icap ettiği takdirde bilge kişinin hayatından [okunamadı] emreder.
Bu sebeple, reziletin ihtiyari bir ölüm sebebi doğurmaya gücü yetmediğinden, tabiata uygun olduğunu kabul ettiğimiz şeylerin çoğuna malik iseler, aynı şekilde bedbaht olan ahmakların dahi vazifesinin hayatta sebat etmek olduğu aşikardır.
Hayattan ayrılmak ile onda sebat etmek aynı derecede bedbahtlık getirdiğine ve hayatta kalmak onun ömrünü daha fazla kaçınılacak bir hale sokmadığına göre, fıtri hususlardan en ziyade istifade edenlerin hayatta kalması gerektiğini sebepsiz yere söylemiyoruz.
Buraya kadar olan bahis, ana babanın evlatlarına muhabbetinin insan neslinin bir neticesi olduğunu bilmeyi gerektirir, zira bu hal, tabiatın üremeyi ihtimamla temin ettiğini beyan eden bedenin suretinden ve azalarından neşet eder.
Tabiatın bir yandan üremeyi emredip, diğer yandan üreyenlerin sevilmesine hiçbir ihtimam göstermemesi birbiriyle bağdaşamaz, nitekim tabiatın kudreti hayvanlarda dahi müşahede edilebilir, onların yavrularını büyütürken gösterdikleri itinayı seyrettiğimizde, bana öyle gelir ki tabiatın bizzat kendi sesini işitiriz.
Bu bakımdan, tabiatımız icabı acıdan nefret ettiğimiz nasıl aşikarsa, dünyaya getirdiğimiz varlıkları sevmeye de tabiat tarafından sevk edildiğimiz aynı şekilde meydandadır. Buradan, insanlar arasında fıtri ve müşterek bir yakınlık doğar, sırf insan olması hasebiyle dahi bir insanın insana bigane kalmaması gerekir. Zira tıpkı bedenin azaları arasında gözler ve kulaklar gibi bazılarının yalnızca kendileri için var olması, uyluklar ve eller gibi diğerlerinin ise başka azaların istifadesine yardım etmesi gibi, her ne kadar bazı muazzam cüsseli vahşi hayvanlar yalnızca kendileri için doğmuş olsalar da, Patula prima denen o kabuklu deniz canlısı ile kabuğunu muhafaza etmesinden ötürü bu ismi alan ve adeta başkalarına kendilerini gözetmeyi talim edercesine sımsıkı kapanan Pinnoteres, ayrıca karıncalar, arılar ve leylekler de başkalarının hatırına bir şeyler yaparlar.
İnsan nevini birbirine bağlayan rabıta ise çok daha yakındır, öyle ki tabiatımız icabı içtimalara, meclislere ve şehirlere meylederiz. Yeryüzünde hasıl olan her ne varsa insanın istifadesi için halk edilmiştir, fakat insanlar birbirlerine fayda sağlasınlar diye diğer insanlar için vücuda getirilmiştir.
Bu hususta rehberimize tabi olmalı ve karşılıklı vazifelerle, vermekle, almakla, sanatlarla, gayretlerle ve kabiliyetlerle ammenin istifadesine müşterek faydalar sunarak insanın insanla olan cemiyetini perçinlemeliyiz.
Alem, Tanrı'nın kudretiyle idare olunur, alem adeta insanların ve tanrıların müşterek şehridir ve her birimiz alemin bir cüzüyüzdür, tabiat icabı buradan çıkan netice şudur ki, ammenin menfaatini kendi menfaatimizden üstün tutmalıyız.
Zira kanunlar umumun selametini herhangi bir ferdin selametine nasıl tercih ederse, kanuna hürmetkar, medeni vazifelerden habersiz olmayan iyi ve bilge bir adam da umumun menfaatine herhangi bir şahsın yahut kendi menfaatinden daha çok ihtimam gösterir. Vatanına hıyanet eden kimse, müşterek faydayı yahut selameti terk eden kimseden daha fazla kınanacak değildir.
Buradan varılan neticeye göre, cumhuriyet uğruna ölümü göze alan kimse takdire şayandır ve vatanımızın bize kendi nefsimizden daha aziz olduğunu talim eder.
Öldükten sonra bütün yeryüzü ateşe verilse dahi umurlarında olmadığını iddia edenlerin bu sözleri gayriinsani ve meşum addedildiğinden, bizden sonra gelecek olanlar için dahi, sırf onların kendi hatırına tedbir almamız gerektiği muhakkak bir hakikattir.
Ruhun bu temayülünden ötürüdür ki ölmek üzere olan kimselerin vasiyetleri ve tavsiyeleri tecelli eder, keza hiçbir kimse, en büyük bolluk ve refah içinde dahi olsa bir çölde münzevi olarak yaşamak istemeyeceğinden, irtibat, ictima yahut fıtri cemaat için doğduğumuz suhuletle anlaşılır, başkalarına elimizden geldiğince fayda sağlamaya tabiat tarafından sevk ediliriz. Bütün bunlar başlıca vazifelerdir.
Kısım VIII
Nedenleri öğretmek ve aktarmak, öyle ki insan bildiği şeyi bir başkasına aktarmaktan geri durmaz, böylece bizler yalnızca öğrenmeye değil, öğretmeye de meyyal kılınmışızdır.
Ve tıpkı boğalara, düveleri uğruna aslanlarla dahi büyük bir kuvvet ve şiddetle dövüşmenin tabiat tarafından bahşedildiği gibi, servetçe zengin olup buna muktedir olanlar da, Herakles ve Bakkhos hakkında rivayet edildiği üzere, insan nevini korumak için tabiatça harekete geçirilirler.
Aynı şekilde, Jüpiter’e Optimus ve Maximus, Salutaris, Hospitalis, Stator unvanları verildiğinde, insan cinsinin selametinin onun muhafazası altında olduğunu beyan etmiş oluruz.
Fakat bizler kendi aramızda sefil, hakir ve birbirini ihmal eder halde olursak, ölümsüz tanrılara aziz görünmeyi ve onlar tarafından sevilmeyi bekleyemeyiz.
Dolayısıyla, azalarımızı hangi faydaya matuf olarak haiz olduğumuzu henüz öğrenmeden evvel nasıl kullanıyorsak, sivil bir cemiyet teşkil etmek üzere tabiat tarafından birbirimizle öyle rabıtalı ve müttefik kılınmışızdır ki aksi takdirde adalete veya iyiliğe hiçbir zemin kalmazdı. Yine de insan ile insan arasında müşterek bağlar bulunmasına mukabil, aramızdaki benzemezlik sebebiyle, Chrysippos ile Poseidonios’un müştereken tasdik ettiği üzere, insanın hayvanlarla hiçbir ortak hukuku yoktur, zira Chrysippos’un dediği gibi, diğer bütün şeyler insanlar ve tanrılar için, fakat sadece birbirleriyle cemiyet ve uhuvvet kurmaları maksadıyla yaratılmıştır, bu sebeple insanlar hiçbir haksızlık ika etmeksizin hayvanları kendi menfaatleri uğruna istimal edebilirler. Dahası, insanın tabiatı kendisi ile bütün beşeriyet arasında muayyen bir medeni hak tesis edecek veçhile kurulduğundan, bu hakkı muhafaza eden adildir, onu çiğneyen ise gayriadildir.
Lakin bir tiyatro umuma ait olsa da, bir kimsenin tuttuğu yerin haklı olarak onun kendi mevkisi sayılması misali, bir şehirdeki ve âlemdeki bu medeni hak da hususi şahısların mülkiyet salahiyetiyle çelişmez.
Bütün cemiyetin, irtibatın ve insanlar arasındaki muhabbetin muhafazası zımnında, menfaatler ve mazarratlar, yani fayda yahut zarar veren hususlar, onların beyninde müşterek olmalıdır, üstelik yalnızca müşterek değil, aynı zamanda mütesavi olmalıdır.
Muvafık ve gayrımüvafık olanlar müşterek olmalıdır, fakat mütesavi değil.
Fayda yahut zarar verenler ya hayır ya da şerdir, binaenaleyh zaruri olarak mütesavi olmalıdır, muvafık ve gayrımüvafık olanlar ise tercih edilenler ve reddedilenler zümresine dâhil bulunduğundan mütesavi olamazlar. Menfaatler ve mazarratlar müşterektir, lâkin istikamet ve günahlar müşterek değildir.
Burada, fayda bahşeden şeylerden biri olarak dostluk iktiza eder.
Bazıları erdemli bir kimsenin dostu için tıpkı kendisi için olduğu kadar endişe duyması icap ettiğini savunur, diğerleri ise her insanın en evvel kendisi için endişe duyması gerektiğini beyan eder. Yine de bu sonuncular, doğduğumuz tabiatın hilafına, bir başkasından herhangi bir şeyi çekip alarak kendimize mal etmeyi menederler. Ne hususi gayeler ve menfaatler uğruna dostluk akdedilebilir, ne de bu mülahazalarla adalet ifa edilebilir, zira bu menfaatler vakti geldiğinde onları temelinden sarsabilir ve saptırabilir.
Esasen bizzat kendileri için arzu edilir olmasalardı, ne adalet ne de dostluk mevcudiyet kesbedebilirdi.
Adalet tabiat gereğidir, bilge bir kimse için yalnızca zulmetmek değil, zarar vermek dahi tabiatına zıttır.
Dostlarımıza yahut bize iyiliği dokunmuş kimselere halel getirmek hak olamaz, hakkaniyet menfaatten tefrik edilemez, müsavi ve adil olan her ne ise aynı zamanda namusludur, bilmukabele, namuslu olan ne ise müsavi ve adildir.
Vazifeler hakkında gayet dakik tetkiklerde bulunan Panaitios, insanların vazifeler hususunda istişare ve mütalaada bulunurken gözettikleri üç veçhe vazeder, evvela, mevzubahis olan şeyin namuslu mu yoksa gayrınamuslu mu olduğundan şüpheye düşüldüğünde. Saniyen, faydalı mı yoksa faydasız mı olduğu mütalaa edildiğinde.
Salisen, namuslu görünen bir şeyin menfaatli görünenle çatışması halinde.
Tanrılardan sonra ana babamıza ve kardeşlerimize hürmet göstermeliyiz.
Ebeveynin defni bahsinde Chrysippos der ki, bu amel en sade surette icra edilmelidir, zira beden, tıpkı tırnaklar, dişler yahut saçlar gibi, bize ait bir şey olmaktan çıkar, binaenaleyh herhangi bir tecessüs veya ihtiramla muamele görmemelidir.
Et şayet faydalı ise, gıdaya dönüştürülmelidir, kendi bedenimizin bir parçası, mesela ayağımız olsa dahi, ona münasip olan budur, şayet faydasız ise, kesilip atılan tırnaklarımıza veya saçlarımıza gösterdiğimizden fazla bir hürmet gösterilmeksizin toprağa verilmeli yahut uzak bir mahalle atılmalıdır.
Alıcı ile satıcının vazifesi hususunda Babilli Diogenes ile şakirdi Antipater ihtilafa düşerler.
Antipater, satıcının bildiği hiçbir husustan alıcının bihaber kalmaması için her şeyin aşikâr edilmesi gerektiğini müdafaa eder.
Diogenes ise, satıcının sadece medeni kanunun emrettiği ölçüde kusurları beyan etmesi ve gerisini gizlemesi iktiza ettiğini, zira satış esnasında kendi azami menfaatine göre satmayı arzuladığını iddia eder.
Hekaton, vazifeler hakkındaki altıncı kitabında bu kabil meselelerle doludur, meselâ bir kimsenin hane idaresini terk edip edemeyeceği gibi.
Meseleyi her iki cihetten münakaşa eder, lâkin vazifenin insaniyetten ziyade menfaatle sevk ve idare edildiği neticesine varır. Şunu sual eder, denizde bir geminin yükünü hafifletmek maksadıyla denize bir şey atılması icap ettiğinde, kıymetli bir atı mı yoksa pek az kıymeti olan bir köleyi mi denize atmak evladır? Bu hususta şahsi menfaat bir tarafa, insaniyet diğer tarafa sevk eder.
Bir deniz kazasında gafil bir kimse bir tahta parçasına tutunsa, bilge bir kimse muktedir ise onu elinden çekip alabilir mi? Müellif der ki, alamaz, zira bu zulümdür. Peki gemi kaptanı ne yapabilir? Kendi malını alamaz mı?
Hayır, malı olduğu gerekçesiyle bir yolcuyu denize atamayacağı gibi bunu da yapamaz, zira varılacak mahalle erişene dek gemi kaptanın değil, yolcularındır. Ya kazazedelerden ikisi tek bir tahtaya rastlar da ikisi birden ona asılırsa, biri diğerine terk etmeli midir? Evet, lâkin ya bizzat kendisi için yahut cumhuriyet namına yaşaması daha menfaatli olana terk edilmelidir. Peki, her iki husus da her ikisinde eşitse ne olacaktır?
Hiçbir çekişme olmayacak, bilakis ya kura ile yahut parmak oyunuyla (giuoco della mora) biri diğerine yerini bırakacaktır.
Şayet bir baba tapınakları soyar, kamu hazinesini talan ederse, oğlu bunu yöneticilere ifşa etmeli midir? Bu pek büyük bir kötülük olurdu.
Aksine, eğer babasından hesap sorulursa onu savunmalıdır. Lakin vatanımız bütün vazifelerden önce gelmez mi?
Evet, fakat ana babalarına hürmet ve muhabbet besleyen yurttaşlara sahip olmak da vatanın hayrınadır.
Şayet bir baba tiranlığı ele geçirmeye kalkışır veya vatanına ihanet etmeye yeltenir ise, oğlu onun sırrını saklamalı mıdır? Ondan bunu yapmamasını niyaz edecektir.
Bu fayda vermezse, onu itham edecek, hatta tehdit edecektir, nihayetinde mesele vatanın helakine varacak olursa, vatanın selametini babasınınkine üstün tutacaktır.
Şayet bilge bir adam geçer akçe niyetine sahte para kabul eder ve sonradan paranın sahte olduğunu anlarsa, bir borcu mukabilinde bunu geçer akçe niyetine ödeyebilir mi?
Diogenes ödeyebileceğini söyler, Antipater ise ödeyemeyeceğini. Şayet bir adam bozulmuş şarap satar ve onun böyle olduğunu bilirse, bunu beyan etmesi icap eder mi, etmez mi?
Diogenes mecbur olmadığını düşünür, Antipater ise erdemli bir adamın bunu yapması gerektiği kanaatindedir. Bunlar Stoacılar arasındaki tartışmalı meselelerdir.
BÖLÜM XIV. Vazife-Dışı Haller Üzerine
Akıl sahibi bir varlıktaki her kâmil vazife istikamet üzere ve her cihetten daima tam olduğu gibi, akıl sahibi bir varlıktaki her vazife-dışı hareket de bir günahtır.
Günah, doğru akla mugayir biçimde işlenen yahut akıl sahibi bir varlık tarafından vazifeden bir cüzün ihmal edildiği şeydir.
Salih amel kanunun emridir, günah ise kanunun nehyidir. Bu sebepledir ki kanun ahmaklara ve mecnunlara pek çok şeyi yasaklar, lakin onlara hiçbir şey emretmez, zira onlar hiçbir şeyi bihakkın yapmaya muktedir değildir.
Bütün günahlar, tanrıların iradesine karşı koymak hasebiyle hürmetsizliktir. Tanrılar erdemi ve onun semerelerini sever, kötülükten ve onun semerelerinden ise nefret ederler.
Bu sebeple her günah onları rencide eder ve netice itibarıyla tanrılara hürmetsizliktir.
Bütün günahlar eşittir (Moral Sorular'ın birincisinde Khrysippos, Perseus ve Zenon böyle der), gerçi benzer değillerdir, zira adeta tek bir kötülük pınarından neşet ederler ve hepsindeki hüküm aynıdır, lakin hükmün taalluk ettiği harici nesne sebebiyle benzemez kılınırlar. Eşit oldukları ise şuradan zahirdir,
Şayet bir hakikat diğerinden daha fazla hakikat, yahut bir batıl diğerinden daha fazla batıl değilse, ne bir hile diğerinden daha fazla hiledir, ne de bir günah diğerinden daha fazla günahtır.
Kanobos'tan yüz fersah uzakta olan ile yalnızca bir fersah uzakta olan, her ikisi de aynı şekilde Kanobos'ta değildir, öyle ki çok günah işleyen ile az günah işleyen de benzer şekilde doğru yolda değildir.
Yine de günahlar eşit olmakla birlikte, aralarında bazı farklar bulunur, zira kimi katılaşmış ve şifasız bir temayülden, kimisi ise katılaşmamış ve şifasız olmayan bir temayülden neşet eder. Ve gerçi yalan eşit surette yalandır, lakin bütün insanlar [okunamadı] yalan söylemez, fakat her günah eşit surette günahtır, zira her günah bir yalandan ibarettir. Khrysippos, Perseus ve Zenon böyle der.
Fakat Antipater'in dostu Tarsuslu Herakleides ve Athenodoros, günahların eşit olmadığını savunurlar.
BÖLÜM XV. Bilge veya Faziletli Kişilerin Paradoksları Üzerine
Zenon'a göre iki nevi insan vardır, bilge veya faziletli olanlar ile fasık olanlar.
Bilgeler hayatlarının bütün seyrinde fazileti kullanırlar, fasıklar ise kötülüğü.
Bilgelerin iki mertebesi vardır, biri kemalat mertebesinde, mükemmel, diğeri terakki mertebesinde, ilerleyen.
Aşağıdaki paradokslar birinci mertebedekiler nazarında anlaşılmalıdır, Stoacılar tabiatta asla böylesi birinin vücut bulduğunu katiyetle iddia ettiklerinden değil (zira Zenon, Kleanthes ve Khrysippos büyük ve muhterem zatlardı, lakin beşer tabiatının en yüksek zirvesine erişmemişlerdi), lakin böylesi birinin bulunmasının mümkün olmasından ötürüdür.
Bilge adam tutkudan beridir, zira zaafa düşemez.
Tutkudan beri olan bir başka insan cinsi daha vardır ki o da katılaşmış ve boyun eğmez fasık adamdır.
Bilge adam kibirden beridir, itibar ile zillet onun indinde birdir.
Kibirden beri olan bir diğer nevi insan ise itibara olduğu kadar zillete de aynı derecede meyyal olan fasık adamdır.
Bilge adam tavizsizdir, zira ne yaranmak için hareket eder, ne de bu kabil söylenmiş bir şeyi kabul eder.
Tavizsiz kimselerin bir başka nevi daha vardır ki bunlar içilmeye elverişli olmayan, sadece tıbbi ecza niyetine kullanılan ekşi şaraba benzerler.
Bilge adam samimidir, zira ne aldatıcı bir gösteriş sebebiyle olduğundan daha iyi zannedilmeye meyleder, ne de haiz olduğu herhangi bir iyiliği hitabet süsleri olmaksızın ifade etmekten geri durur.
Bilge adam haddini aşmaz, zira iktidarını aşan hiçbir şeye [okunamadı].
Bilge adam şarap içse dahi asla sarhoş olmaz, zira asla günah işlemez, her şeyi fazilete uygun olarak icra eder.
Bilge adam asla cinnet getirmez, gerçi kimi zaman melankoli yahut hezeyan sebebiyle, iradi tercihin aklına dayanmayan garip vehimler onun zihnine gelebilir.
Bilge adam asla kederlenmez, zira Apollodoros'a göre keder, ruhun gayriakli bir büzülmesidir.
Bilge adam ilahidir, zira Tanrı'yı kendi nefsinde taşır, lakin fasık adam mülhiddir.
Mülhid iki manaya gelir, tanrıların hasmı olan ve tanrıların var olmadığına inanan kimse için kullanılır, ki bütün fasık adamlar böyle değildir.
Fasık adam hürmetsizdir, zira salih kişi her şeyi erdeme göre yaptığı gibi, o da her şeyi kötülüğe göre icra eder, ve tek bir kötülüğe malik olan, hepsine maliktir.
O tanrıların hasmıdır, zira dostluk hayatın imtizacı olduğu gibi, husumet de hayatın nifakıdır.
Kötü insan, hayat sürüş tarzı bakımından Tanrılardan ayrılır ve bu sebeple onlara düşmandır, zira Tanrılar kendilerine zıt olan herkesi düşman sayarlar. Kötüler, iyilere zıttır. Tanrı iyidir, bu sebeple kötüler Tanrı'nın düşmanlarıdır.
Bilge adam dindardır, zira o tüm ilahi ayinlerde mahirdir. Din, ilahi ibadetin ilmidir.
O, Tanrılara kurban sunar ve arıdır, her türlü günahtan nefret eder, ilahi meselelerde mukaddes ve adildir.
Yalnızca bilge adam kâhindir, kurbanlarda, kefaretlerde ve insani hayata dair olup Tanrılar yahut demonlar vasıtasıyla bildirilen işaretlerin ilminde ve tapınağa mahsus diğer hususlarda mahirdir.
Bu sebeple her türlü gaybı bilme kabiliyeti, gerek rüyalar, gerek kuşlar ve gerekse diğer şeyler vasıtasıyla olsun, onda mevcuttur. Bilge adam, Tanrılardan hemen sonra ebeveynine ve kardeşlerine hürmet eder ve onları sever.
Aynı şekilde çocuklarına karşı fıtri bir sevgisi vardır, oysa fasık kimse [okunamadı] kendisi [okunamadı]
Bilge adam, başka bir sebeple engellenmedikçe (Khrysippos'a göre) [okunamadı], zira o erdemi teşvik edecek ve kötülüğü bastıracaktır, bilhassa [okunamadı] bilge bir adama yakışmayan hile ve kaideler [okunamadı]
Bilge adam, çocuk sahibi olabilmek için (Zenon'un Devlet'inde belirttiği gibi) evlenmelidir. Bilge adam zanna kapılmaz yahut sanıda bulunmaz, bilakis inanır yahut bilir, zira hiçbir batıla asla rıza göstermez. Cehalet, zayıf bir rızadır, o ise her şeyi sarsılmaz biçimde düşünür.
İki türlü zan vardır, biri idrak olunmamış şeylere rıza göstermek, diğeri ise zayıf bir itikattır, bunların hiçbiri bilge adamda bulunmaz, zira o idrak etmeksizin asla rıza göstermemiştir ve rızası daima sarsılmazdır, zira hiçbir şey ondan gizli kalmaz, aksi takdirde yanlış bir zanna sahip olabilirdi. Bu sebeple o asla şüpheye düşmez.
İman bilge adama mahsustur, zira o sarsılmaz bir takdirdir, ilim sarsılmaz bir melekedir, bu sebeple kötü bir adam ne bilir ne de inanır. Bilge adam Kinikleri taklit etmelidir, zira Apollodoros'un Ahlak'ında belirttiği üzere Kiniklik erdeme giden en kestirme yoldur.
Başkaları ise der ki, bilge adam daha evvel bu fırkadan idiyse onda sebat etmeli, şayet değilse ona hiç girmemelidir. Bilge adam icap ettiğinde insan eti yiyebilir. Vazifeler bahsinde bundan söz edilir.
Yalnızca bilge adam hürdür, kötüler ise köledir, zira hürriyet, kendi muhakememize göre hareket edebilme iktidarıdır.
Tâbiyetten ibaret olan bir başka ubudiyet türü daha vardır, üçüncüsü ise mülk edinilmek ve boyunduruk altına girmektir ki buna fasıkane payeler zıttır.
Yalnızca bilge adam hükümdardır, zira monarşi hiç kimseye tabi olmayan bir reisliktir ve Khrysippos'un Zenon'un Kelimeleri Yerli Yerinde Kullandığına Dair risalesinde ifade ettiği gibi, yalnızca bilgelerde vücut bulur.
Zira der, bir hükümdar hem iyiyi hem de kötüyü bilmelidir ki kötülerin hiçbiri bunu bilmez.
Hâkimiyet ve onun nevileri, monarşi, mülki amirlik, başkomutanlık, amirallik ve benzerleri yalnızca bilge adama mahsustur, bu sebeple bilgeler fiilen olmasa bile bilkuvve hükümrandırlar.
Mülki amir, hâkim ve hatip olmaya yalnızca bilge adam layıktır, kötülerden hiçbiri değil.
Bilge adam günahtan beridir, zira hataya düşemez. Bilge adam masumdur ve kimseye haksızlık etmez, zira o ne kendisine ne de başkasına zarar verir, ne de bir haksızlıkta bulunur, zira haksızlık zararlı bir adaletsizliktir ve haksız bir tecavüze uğrayabilse dahi bilge adama [okunamadı], zira kendi içinde bütün hayrı ve erdemi barındırdığından, kötülüğe yahut zarara kabil değildir.
Bilge adam merhametli değildir, hiç kimseyi de bağışlamaz, zira cezaların ölçülü olduğunu, aşırıya kaçmadığını ve günah işleyenin ancak kendi kötülüğünden ötürü günah işlediğini bildiğinden, [kanunun] cezalarından hiçbir şeyi eksiltmez.
Bu sebeple bilge adam müsamahakâr değildir, zira müsamahakâr olan kişi adaletin sertliğini yumuşatır ve kanunun verdiği cezaların haddinden fazla olduğunu tasavvur eder, [okunamadı] iyi yahut neyin yapılması neyin yapılmaması gerektiğini emreden doğru akıl.
Bilge adam, Kharon'un Mağarası, denizin cezir ve meddi, sıcak su kaynakları ve ateş fışkırmaları gibi paradoksal görünen şeylere asla hayret etmez.
Bilge adam çölde yaşamaz, zira fıtratı icabı ülfet ehlidir, amelîdir ve bedenini kuvvetlendirmek için idmanlar yapar.
Bilge adam, Poseidonios'un Vazifeler'inin ilk kitabında ve Hekaton'un Paradokslar'ının on üçüncü kitabında teyit ettiği üzere, Tanrılardan hayırlı şeyler dileyerek dua eder. Yalnızca bilge adam dosttur.
Dostluk yalnızca bilgeler arasındadır, zira hayata ve cemiyete dair hususlarda yalnızca onlarda bir fikir birliği mevcuttur, öyle ki dostlarımız bu şeylerden bizzat kendimiz kadar serbestçe istifade edebilirler. Fikir birliği, müşterek hayrın ilmidir. Dost, bizatihi kendisi için talep edilmeye layıktır.
Dostların çokluğu bir hayırdır, lakin kötüler arasında dostluk olamaz, zira dostluk hakiki olup yapmacık olmadığından, sadakat ve sebat olmaksızın vücut bulması imkânsızdır.
Halbuki kötülerde sadakatsizlik, sebatsızlık ve husumet vardır, bu sebeple dostluk değil, zaruret yahut zannın onları birbirine bağladığı birtakım harici rabıtalar mevcuttur.
Bilge adam her şeyi iyi yapar, tıpkı bütün neylerin İsmene havasını iyi üflemesi gibi. Hayatının bütün seyrinde her şeyi bilgece, mutedilce, iffetle ve diğer erdemlere uygun olarak yapar.
Kötü adam ise her şeyi yanlış yapar, bütün ömrünce günah işler, fıtraten sebatsızdır, ekseriya kendi fena amellerinden ötürü kederlenir, sefil ve huzursuzdur, yapılan işe ne kadar canı sıkılırsa, onun faili olduğu için kendine de o kadar öfkelenir.
Bilge adam, güzellikleri deruni erdemlerini aksettiren kimseleri (faziletle) sever. Zenon ve Apollodoros böyle ikrar eder.
Zira aşk, güzellikten neşet eden bir hüsnüniyet hamlesidir ki bu aşk vuslat için değil, dostluk içindir. Bu sebeple Zenon, elinin altında bulunan genç bir kadın olan [okunamadı]'e âşık olduğu halde, o kadın [okunamadı] olduğu için meylini bastırmıştır.
Dostluk hususunda, hiçbir vechile [okunamadı], güzellik erdemin çiçeğidir. Bilge bir kimse, icap ettiğinde vatanı ve dostları uğruna ya da dayanılmaz bir acıya, duyularının kaybına veya devasız hastalıklara duçar olduğu takdirde kendi rızasıyla ölüme gider. Bilge bir kimse maksadına ulaşandır, zira önüne konan gayeyi ihata eder, her bakımdan serpilip kemale ermiştir, zira hikmetin tam mertebesine vasıl olmuştur, mağlup ve tecavüz edilemezdir. Kötüler ise bunun tam aksidir, ondan uzaktır, Khrysippos’un övgüye layık addettiği bu sevgi [okunamadı].
Gerektiği gibi, ancak bilge bir kimse yasanın gereğini bilir. Bilge bir kimse diğer bir bilgeye fayda sağlar ve dost yahut tanıdık olmasalar dahi bütün bilgelerden mütekabilen fayda görür, zira aralarında bir ahenk ve müşterek hayırlar birliği mevcuttur, başkasına menfaat sağlayan kimse, aynı şekilde kendine de menfaat temin etmiş olur.
Kötü bir kimse ne iyilik bahşeder ne de kabul eder, zira biri erdeme doğru hareket etmek, diğeri ise erdeme doğru yöneltilmektir.
Bilge bir kimse, servet iktisap etmede mahir, iyi bir idarecidir (iktisatçıdır).
İdarecilik, bir hanenin meşgalelerinde hem ameli hem nazari bir melekedir, idare ise masrafların, işlerin ve mülklerin tanzimidir, iktisap ilmi, servetin kendisiyle elde edildiği bir akıl yürütmedir ki kimi bunu farksız (kayıtsız) şeylerden, kimisi de hayırlardan sayar.
Lakin hiçbir kötü insan iyi bir idareci değildir, zira kazancın nereden, nasıl ve ne ölçüde elde edilebileceğini yalnızca bilge bir kimse bilir.
Yalnızca bilge insan kâmildir, zira hiçbir erdemden mahrum değildir, kötü insan ise nâkıstır, zira hiçbir erdeme malik değildir.
Binaenaleyh bilgeler daima mesut, kötüler ise bedbahttır, bu saadet, Khrysippos’a göre Tanrı’nın saadetinden farksızdır ve arzu edilirlik bakımından ondan geri kalmaz.
Kötüler hiçbir hayırdan pay almaz, zira erdem ve erdemden pay alan şey hayırdır, münasip ve iktiza eden şeyler yalnızca bilgeye mahsustur, bunların zıtları ise kötülere mahsustur.
Yalnızca bilge kimse zengindir, zira hakiki zenginlik hayır, hakiki fakirlik ise şerdir, kötü insan fakirdir, zira zenginleşecek vasıtalardan mahrumdur.
Yalnızca bilge kimse itaatkârdır, kötüler ise ne itaat edebilir ne de hükmedebilir.
Yalnızca bilge kimse muhteremdir, zira hürmet erdemin mükâfatıdır, bundan mahrum olan kötüler ise haklı olarak haysiyetsizdir.
Kimi Stoacılara göre yalnızca bilge kimse hür tabiatlı ve asildir, lakin diğerleri bunu reddederek, alışkanlık ikinci bir tabiattır darbımeseline istinaden, bu vasıfları fıtrata değil yalnızca terbiyeye ve taallüme hamletmiştir.
Şu halde hür tabiatlılık, fıtratın yahut terbiyenin erdeme meyyal bir melekesidir, asalet ise nesebin yahut terbiyenin erdeme meyyal bir melekesidir.
Bilge kimse hoşnut edici, ikna edici, basiretli ve samimidir, zira her hususta ehildir, muaşerette mülâyimdir ve cemiyete faydalıdır.
Kötüler ise bunun tam aksidir.
Bilge kimse en mükemmel hekimdir, zira kendi mizacını ve sıhhati için nelerin iktiza ettiğini tefekkür etmiştir.
Bilge kimse hayatına meşru surette nihayet verebilir, kötüler ise bunu yapamaz, zira hayatlarında asla erdem iktisap edemez ve kötülükten sakınamazlar.
Lakin hayat ve ölüm, vazifeler ve bunların zıtlarıyla tayin olunur.
Bilge kimse iktidarı kabul eder ve hükümdarlarla maiyette bulunur, ancak bunu tehlikesizce ve büyük bir faydayla, vakar dairesindeki hareketlerin ilmiyle ifa edebileceğini gördüğü takdirde bunu yapar, felsefe, ancak onu [okunamadı].
Bilge kimse asla yalan söylemez, zira gerçeğe aykırı söz söyleyen kimse, aldatma kastı taşımadıkça, hakiki manada yalan söylemiş sayılmaz.
Tasdik olmaksızın yalan birçok surette caiz olabilir, tıpkı harp esnasında düşmana karşı veya benzer bir zaruret halinde olduğu gibi.
Bilge kimse ne aldatır ne de aldanır, zira asla günah işlemez, görme, işitme yahut sair duyularını kötüye kullanmaz.
Ne şüphecidir ne de nedamet duyar, zira bu ikisi de yanıltıcı tasdike mahsustur. Hiçbir surette değişmez, hataya düşmez yahut zanna kapılmaz. Yalnızca bilge kimse (bilgelerin hepsi olmasa da) evlatlarından, ihtiyarlığından ve ölümünden yana bahtiyardır.
Bilge kimse temayülüne aykırı hiçbir şey yapmaz, zira bu kabil şeylerin tümü bir mahrumiyetle vuku bulur ve onun başına gayrimuayyen, öngörülemez hiçbir felaket gelmez.
Lakin ilk devirlerde, hiçbir şeyi arzu ve talep etmeyen öyle bir bilge vardı ki o devirde mevcut olan şeyler, onun talep etmesine kifayet edecek mertebede değildi.
Bilge kimse halim selimdir, zira hilm, gazaba kapılmaksızın işlerin sükûnetle icra edildiği bir melekedir.
Bilge kimse barışçıl ve mutedil bir kimsedir, itidal, tabii hareketlerin intizamıdır.
Bunların zıddı ise kötülerde müşahade edilir.
Bilge kimse her türlü bühtandan beridir, kimseye iftira etmez ve kimse tarafından da iftiraya uğramaz, zira bühtan, sahte dostların hilaf-ı hakikat isnadıdır ki bilgeler bundan münezzehtir, zira onlar hakiki dostlardır, kötüler ise buna müstahaktır, zira onlar sahtedir.
Bilge kimse hiçbir şeyi tehir etmez, zira tehir, tembellik sebebiyle vazifenin ihmal edilmesidir, bundan ötürü,
Ne bir yıl, ne bir ay, ne bir gün ertele, Tehir eden kimse, bizzat cenk eder kendiyle.
Yalnızca bilge kimse erdeme sevk edebilir ve erdeme sevk olunabilir, ahmak ise bunu yapamaz, zira nasihatleri savsaklar, lafzın ötesine geçmez ve amele varamaz.
Kötü bir kimse, izansızlığı sebebiyle doğru söyleneni idrakten aciz olduğu için, işitme ve öğrenme heveslisi değildir, buradan çıkan netice şudur ki ne erdeme sevk edebilir ne de erdeme sevk olunabilir. Teşvik etmeye yahut teşvik olunmaya muktedir olan kimsenin felsefe ile terbiye edilmiş olması iktiza eder ki bu da kötü bir insana layık ve muvafık değildir, zira feylesofları dikkatle dinleyen kimse, [okunamadı] onların [okunamadı] hayatlarında ve amellerinde izhar eder.
Bunu hiçbir kötü insan yapamaz, zira kötülük tarafından zihni ve kalbi istila edilmiştir.
Teşvik edilecek olsa dahi kötülük onu gerisingeri çeker, oysa hiçbir fena kimse erdeme teşvik edilemez, tıpkı hiçbir hastanın sıhhate teşvik edilemeyeceği gibi.
Her kötü insan bir sürgündür, kanundan yoksundur, her kötü insan nankördür, ne borçlanır ne de talep eder, zira hileyle hiçbir şey yapmaz, nitekim bu ikisi de iyidir. Bir şehrin yahut memleketin iyi olduğunu Kleanthes şöyle kanıtlar, Şayet sığınacak yer arayanların adalet bulduğu bir mesken varsa, o mesken iyidir, fakat şehir böyle bir meskendir, öyleyse şehir iyidir.
Şehir [okunamadı], bir meclis için kullanılır, her iki son anlamda da ona İyi denir.
Her kötü insan hoyrattır, zira hoyratlık kanunların ve medeni adabın bilinmemesidir.
Kötü insan kanuna göre yaşamayı reddeder ve vahşi bir canavar gibi zararlıdır.
Kötü insan sebatkâr değildir, zira sebat, zahmetten yılmaksızın maksadımıza ulaşma ilmidir.
Kötü insan doğru bağışta bulunmaya muktedir değildir, bu da değer bahşetmektir, oysa kötüye hiçbir paye yaraşmaz.
Her kötü insan kendi kötülüğünden haz duyar, bunu da onun sözlerinden ziyade, kötülüğe sürüklendiğini gösteren amellerinden anlayabiliriz.
Kötü insan bir fırsat bulduğu her an müstebit, zalim, mütegallibe ve can yakıcıdır.
Zenon'un Öğretisi, Üçüncü Kısım
Bölüm I, Fizik ve Kısımları Üzerine
Fizik şu bahis mevzularına ayrılır, cisimler, ilkeler, unsurlar, tanrılar, mekân ve boşluk.
Hassaten bu şekilde, fakat umumi olarak üç bahis mevzuuna ayrılır, âlem üzerine, unsurlar üzerine ve illetler üzerine aitiyolojik bahis.
Âleme dair olan kısım ikiye ayrılır, bunlardan bir tefekkür tarzı sabit yıldızlar ve gezegenlere dair olup matematik ile müşterektir, güneşin göründüğü büyüklükte olup olmadığı, ayın da öyle olup olmadığı, bunların devirleri ve benzeri hususlar gibi.
Diğer tefekkür ise yalnızca fiziğe mahsustur, bunların mahiyetini araştırmaya yöneliktir, güneşin ve yıldızların madde ve suretten mürekkep olup olmadığı, yaratılmış mı yoksa yaratılmamış mı oldukları, canlı mı yoksa cansız mı oldukları, zeval bulucu mu yoksa zevalsiz mi oldukları, Kadir-i Mutlak İnayet ile mi idare edildikleri ve benzeri meseleler gibi.
İlletlere dair bahis mevzuu da aynı şekilde iki kısımdır, bunlardan bir tefekkür tarzı, ruhun hâkim cüzünü, ruhta ve tohumda meydana gelen şeyleri ve benzerini incelediğimiz tıbbi tahkikat ile müşterektir.
Diğeri ise yine matematik tarafından ele alınır, nasıl gördüğümüz, görme hayalinin sebebinin ne olduğu, bulutların, gök gürültüsünün, gökkuşaklarının, halelerin, kuyruklu yıldızların ve benzerlerinin nasıl teşekkül ettiği gibi.
Bölüm II, Cisimler Üzerine
Tabiat felsefesi cismani olanlar ve cismani olmayanlar diye iki kola ayrılır.
Cisim, fail olan yahut tesir kabul edendir, mahiyet yahut cevherle birlikte hissedilir ve sonludur, var olan her ne ise cisimdir, zira var olan her şey ya faildir ya tesir kabul edendir.
İlkeler, suretten yoksun cisimlerdir.
Unsurlar, suretle donatılmış cisimlerdir.
İlletler cismanidir, zira onlar nefestir, keyfiyetler cismanidir, zira suret ve şekille teşekkül etmiş nefesler ve yönelimlerdir.
Faziletler, reziletler, sanatlar, hafıza, hayaller, hisler, meyiller ve tasdikler ruhun en yüce cüzünde var olan cisimlerdir.
Ruh bir cisimdir, zira bizi canlı mahluklar kılan odur.
Gece ve gündüz cisimdir.
Ses bir cisimdir, zira işitilen şeyi meydana getirir, tek kelimeyle var olan her ne ise cisimdir ve bir mevzudur, zira Stoacılar akli cevherleri ortadan kaldırır, var olan her şeyin duyularla kavrandığını ikrar ederler, yalnızca farklar bizatihi var değildir.
Apollodoros'a göre bir katı kütle üç cihetten bölünebilir, [okunamadı], genişlik ve [okunamadı].
Yüzey, bir cismin nihayetidir yahut yalnızca uzunluğu ve genişliği olan fakat derinliği bulunmayan şeydir.
Çizgi, bir yüzeyin nihayetidir yahut genişliği olmayan bir uzunluktur, yalnızca uzunluğa sahip olandır.
Nokta, bir çizginin nihayetidir yahut en küçük cüzdür.
Cisim sonsuza bölünebilir, yine de sonsuz cisimden meydana gelmez.
Bölüm III, İlkeler Üzerine
Cisimlere dair bahis mevzuu iki mertebeye ayrılır, meydana getirenler ve meydana getirilenler, birincisi ilkeler, ikincisi unsurlardır.
İlkeler ile unsurlar farklıdır, ilkeler yaratılmamıştır, zevalsizdir, unsurlar ise umumi yangınla yok olacaktır.
Dahası, ilkeler cisimdir ve suretten yoksundur, unsurların ise sureti vardır.
Her şeyin iki ilkesi vardır, fail ve tesir kabul eden, tesir kabul eden, madde denilen ve keyfiyetten yoksun bir cevherdir, fail ise maddenin içindeki akıl, yani Tanrı'dır.
Madde atıldır, her şeye amade bir şeydir, fakat onu harekete geçiren olmazsa durur.
İllet, yani akıl, maddeyi biçimlendirir ve dilediği gibi yoğurur, ondan eserler meydana getirir.
Binaenaleyh bir şeyin kendisinden yapıldığı bir nesne ve aynı zamanda kendisi vasıtasıyla yapıldığı bir şey olmalıdır, bu illet, şu ise maddedir, illet yahut amil akıl Tanrı'dır.
Failde kudret, tesir kabul edende ise bir nevi madde [kabiliyeti] vardır, zira maddenin kendisi kaynaşamazdı, bir yerde bulunmaya mecbur olmayan hiçbir şey yoktur.
Her ikisi de, yani Tanrı ve âlem, sanatkâr ve eseri, sanki tabiat âleme karışmış Tanrı imiş gibi tabiat mefhumu altında toplanırlar, tabiat bazen âlemi kuşatan, bazen de yeryüzünde şeyleri meydana getiren ve üreten şeydir, fail, dediğimiz gibi, illettir.
Zenon'a göre illet, kendisi illet olmayan bir eserin var olmasını sağlayan şeydir, yahut Hrisippos'a göre eserin aklıdır, yahut Poseidonios'a göre ilk müessiftir, illet cisimdir, illet olmayan şey cisim değildir.
İllet tayin edildiğinde eserin mevcut olmaması imkânsızdır, bu da şöyle anlaşılmalıdır, Ruh kendisi vasıtasıyla yaşadığımız illettir, basiret ise kendisiyle bilge olduğumuz illettir.
Ruhu olanın yaşamaması yahut [okunamadı] olanın Kudret tarafından bir arada tutulmaması, bu Kudretin de [okunamadı] olmaması imkânsızdır. Kimi zaman bu Tabiatı şöyle adlandırırlar,
[okunamadı]
BÖLÜM IV. Madde Hakkında.
Bütün varlıkların cevheri ilk maddedir, Fizik eserinin birinci kitabında belirtildiği üzere. Madde, her şeyin kendisinden yapıldığı şeydir, [okunamadı] her şeyin [okunamadı] ve [okunamadı]. Cevher genel olarak şeylere, madde ise tikel varlıklara aittir. Evrensel madde, Zenon’a göre, bütünüyle ezelî ve ebedîdir, Khrysippos’un dediği gibi ne artma kabul eder ne de eksilme. Tikel madde ise çoğalma ve azalmayı kabul eder, zira daima aynı kalmaz, ayrışır ve karışır; öyle ki Khrysippos’a göre parçaları ayrışmayla yok olur ve karşılıklı karışımla varlık kazanır.
Fakat Ateş, Hava, Su ve Toprağı madde olarak adlandıranlar, formdan yoksun bir şeyi değil, bir cismi öne sürerler. Madde bir cisimdir ve sonludur. Poseidonios der ki, Evrenin cevheri ve maddesi nitelikten ve formdan yoksundur, zira kendi içinde belirli bir şekle ve niteliğe sahip değildir, ancak daima bir şekil ve nitelik dairesinde tezahür eder. Lakin Evrenin cevherî tabiatı farklılık arz eder [okunamadı]
bunun sonucu olarak sonsuza kadar bölünebilirdir, yine de kendisi, Khrysippos’un dediği gibi sonsuz değildir, zira bölünebilen hiçbir şey sonsuz olamaz, oysa madde süreklidir. Zenon, bazılarının Kader dediği Dünyanın Aklının (Logos), bir tohum gibi bu maddenin içine yayıldığını tasdik eder.
BÖLÜM V. Dünya Hakkında. Dünya bu maddeden meydana getirilmiştir.
Dünyanın muhtelif adları vardır, kosmos, yani Dünya, to pan, yani Bütün, [okunamadı] Dünya üç manada anlaşılır, bizzat Tanrı ki hakiki manada bütün cevherle nitelenmiştir. Bozulmaz ve doğmamıştır, muayyen bir zaman devresinin ardından Evreni şekillendirmiş, bütün tabiatı kendi içine çekip eritmiş ve onu yine kendi içinden var etmiştir. İkinci olarak, yıldızların süsü manasında, [okunamadı] her ikisinden meydana gelir. [okunamadı] Bütün, to pan, Apollodoros’un dediği gibi bir cihetten Dünya, diğer bir cihetten ise Dünyanın nizamı ve onun ötesindeki boşluk manasında alınır. Dünya sonludur, boşluk ise sonsuzdur.
Aynı şekilde to pan ile to holon arasında da ayrım yaparlar, to pan, Dünyanın içinde bulunduğu sonsuz boşluğu da ihtiva eder, to holon ise ne artan ne de eksilen, parçaları kimi zaman genişleyen, kimi zaman büzülen o boşluksuz Dünyayı ifade eder. Dünya, merkezi olan Yeryüzünden başlamıştır, zira merkez bir dairenin başlangıcıdır. Dünya, bütün şeylerin cevheriyle hakiki manada nitelenmiş olandır, yahut Khrysippos ile Poseidonios’un tarif ettiği üzere, Gök ve Yer ile bunların ihtiva ettiği tabiatların bir nizamıdır, yahut Tanrı ile insanların ve onlar için yaratılmış bütün şeylerin bir nizamıdır.
Dünya Tanrı tarafından meydana getirilmiştir, zira der Khrysippos, akılla donatılmış olmasına rağmen insanın üretemeyeceği şeyleri meydana getiren bir şey varsa, bu şüphesiz insandan daha ulu, daha güçlü ve daha bilgedir. Fakat bir insan semavi şeyleri meydana getiremez, bu sebeple onları meydana getiren şey sanatta, tedbirde, basirette ve kudrette insanı aşar, bu da Tanrıdan başka ne olabilir? Dünya, aklı kullanan o canlı cevherler için yaratılmıştır, bunlar da Tanrılar ve insanlardır ki kendilerinden daha üstünü yoktur. Dünyanın teşekkül ettiği ve kendi içinde meydana getirdiği her şey, insanın istifadesine tahsis edilmiştir. Dünya şu suretle meydana getirilmiştir, başlangıçta kendi başına yalnız olan Tanrı, bütün cevheri (ki bu Zenon’a göre Ateşti) önce Havaya, sonra Suya dönüştürdü. Bitkide tohumun saklı bulunması gibi, Dünyanın doğurgan Aklı (Logos) olan Tanrı da, Khrysippos, Poseidonios ve diğerlerine göre, kolay ve elverişli bir madde temin etsin diye o nemin içine böylesi bir tohum bıraktı.
[okunamadı] tohumdan, evrenin parçaları da (aralarında canlı mahluklar ve bitkiler olmak üzere) kendi mevsimlerinde meydana getirilir, parçaların birtakım akılları (logoi) tohum içinde birbirine karıştığı ve terkip edildikten sonra yeniden çözüldüğü gibi, her şey bir olandan yapılmıştır ve yine her şey, denk ve daimi bir devridaim ile bir olandan terkip edilir. Dünya tektir, aynı cismani cevherdendir ve kürevi bir şekle sahiptir, zira şekiller içinde harekete en elverişli olanı budur. Zenon, Khrysippos ve diğerleri böyle söyler.
Dünya, kendi ötesinde bulunan, etrafını kuşatan sonsuz bir boşluğun içine yerleşmiştir, Dünya büyük yangın (ekpyrosis) ile bu boşluğun içine dağılacaktır. Dünya sonludur, boşluk ise sonsuzdur, yine de Poseidonios, bu boşluğun ancak Dünya yok olacağı vakit vuku bulacak devridaime yetecek kadar olduğunu söyler. Bu hüccetle, Epikouros’un ortaya attığı atomların aşağıya doğru hareketini cerhederler, zira sonsuz olan şeyde aşağı ya da yukarı gibi mekânsal farklar bulunmaz. Dünya ağır değildir, zira bütün yapısı ağır ve hafif unsurlardan mürekkeptir ve böylesi cisimlerin meyil ettiği merkeze yerleştiğinden ötürü kendi makamını muhafaza eder. Dünyada hiçbir boşluk yoktur, bilakis bütünüyle birdir, zira bu durum semavi olanlar ile dünyevi olanlar arasında bir ittifakı ve ahengi iktiza eder. Dünya kendi kendine yeterlidir, zira muhtaç olmadığı her şeyi bizzat kendi içinde barındırır. Kendi kendisiyle beslenir ve çoğalır, oysa parçalar birbirine tahavvül eder ve dönüşür. Dünya, meydana getirilecek şeylerin zuhuru için kâmil bir cisimdir,
Zenon şunu da ilave eder, aşağıya meyleden bir parça yoğunlaşarak Toprağa dönüştü, diğer bir parça Su olarak kaldı ve kısmen buharlaşarak Havayı teşkil etti, bu Havanın bir zerresinden ise Ateş parıldayıp çıktı. Kleanthes bunu şu suretle tasvir eder,
Evren ateşe verildiğinde, orta kısmı önce aşağıya doğru çöktü, ardından yanındaki parçalar azar azar söndü.
Böylece evren ıslak haldeyken, en uçtaki Ateş (orta kısım ona karşı koyarak) yukarıya doğru fırladı ve Dünyanın Kuruluşunu başlattı, bu kuruluşun devranı ise asla sona ermeyecektir.
Zira her şeyin cüzleri belirli vakitlerde meydana geldiği gibi cisimler de, yani Dünyanın Merkezine doğru meylederek hareket eder; zira Dünya kendi zaviyesinden bu şekilde hareket etmektedir ve cüzler de bütünün cüzleri olmaları hasebiyle keza öyledir. Dünya canlı, akli, nefes sahibi [okunamadı] ve canlı, duyulur bir varlıktır. Zihin yahut Ruh, bizdeki ruh misali onun her bir cüzüne sirayet eder, lakin kimi cüzlerde daha fazla, kimisinde ise daha az bulunur; Tarsuslu Antipater’in kitabında zikrettiği üzere esirde olduğu gibi. Lakin Khrysippos, İlahi Tedbir üzerine yazdığı ilk eserinde, Stoacıların kanaatine göre Dünyanın bozulmaya tabi olduğunu, zira duyuyla kavranabilen şeyler gibi meydana geldiğini belirtir.
Yine, şayet onun cüzleri bozulmaya tabi ise, Bütün de bozulmaya tabidir; oysa Dünyanın cüzleri bozulmaya tabidir, zira her gün birbirlerine dönüşürler, binaenaleyh Bütünün kendisi de bozulmaya tabidir.
Ve yine, bir şey daha kötüye doğru bir değişimi kabul ediyorsa, bozulmaya tabidir; oysa Dünya bunu kabul eder, zira kuruma ve su baskınlarına maruz kalır, binaenaleyh vesaire.
Dünya, her şeyin içinde bulunan Ateşin kudretiyle meydana gelecek bir ateş ile yok olacaktır; bu ateş uzun bir zaman sonra, söylediğimiz üzere bütün maddeyi neme dönüştürüp gelecekteki şeylerin meydana gelişi için hazırladıktan sonra, sırasıyla dört Unsuru, yani Ateş, Su, Hava ve Toprağı vücuda getirmiştir.
Bölüm VI, Unsurlar Üzerine
Bunlardan Zenon Evren Üzerine adlı kitabında, Khrysippos Fizik’in İlk Kitabı’nda ve Arkhedemos Unsurlar Üzerine’de bahseder.
Unsur, yaratılmış şeylerin evvelemirde kendisinden meydana geldiği ve nihayetinde yine kendisine çözündüğü şeydir. Dört unsur, keyfiyet ile donatılmış madde yahut cevherdir.
Ateş sıcak, Su nemli, Hava soğuk, Toprak kurudur; fakat bu keyfiyet öyle mutlak değildir ki, Havada da aynı keyfiyetten bir hisse bulunur; zira en yüksekte, esir olarak tesmiye edilen Ateş yer alır ve seyyarelerin ilk feleği onda vücut bulur, ardından Hava, sonra Su gelir; bunların kaidesi olan Toprak ise hepsinin tam ortasına yerleşmiştir.
Dört Unsurdan ikisi hafiftir, bunlar Ateş ve Havadır; diğer ikisi, yani Toprak ve Su ise ağırdır ve bihakkın Merkeze meylederler; lakin Merkezin kendisi hiçbir surette ağır değildir.
Bölüm VII, Ateş Üzerine
İlk unsur, Ateş unsurudur; bütün cisimler Merkeze yöneldiği gibi o da, tabiatının hafifliği elverdiğince, etrafındaki dairesel bir Hareketle Dünyanın Merkezine meyleder.
Zenon’a göre iki nevi ateş vardır; biri hayatın idamesi için elzem olan, besini kendisine dönüştüren sınai ateştir; diğeri ise gayrısınai ateştir (Cicero atechnon tabirini böyle tercüme eder) ki bunun vasıtasıyla her şey neşvünema bulur ve muhafaza edilir; zira beslenen ve büyüyen her ne varsa, kendi içinde Sıcağın Kudretini barındırır.
Bu Ateş, Dünyanın bütün cüzlerine yayılmıştır ve onların tamamı bununla kaimdir.
Toprakta bulunduğu, bu sıcağın mizacı sayesinde filizlenen ve büyüyen tohumlar ve köklerle aşikardır.
Suda bulunduğu, Suyun donma vasıtasıyla daha büyük bir Soğuğa maruz kalabilmesiyle aşikardır. Havada dahi mevcuttur; zira Hava, Sudan neşet eden ve Suyun içindeki ısının Hareketiyle beslenen bir Buhardır.
Lakin asli ve bidayeten Ateş unsurunda bulunur; bu, diğer bütün şeylere şifalı, hayati bir Isı bahşeden, mutlak surette sıcak bir Tabiattır. Zenon, bunun Tabiat olduğunu söyler. Uzun bir zaman boyunca bütün Nemi tüketerek her şeyi kendi zatına irca edecektir.
Kleanthes’e göre Ay, Yıldızlar ve Güneş helak olacak, lakin Tanrı her şeyi kendi zatına benzetecek ve her şeyi kendi içinde eritecektir. Dünyanın bu umumi Yangını fikri, bu mezhebin ilk ve en kadim simaları olan Zenon, Kleanthes ve Khrysippos tarafından benimsenmiştir.
Bu İlki, Dünyanın tohumudur; umumi yangından sonra, Dünyanın ötesinde bulunan Boşluğa dahi yayılır.
Akabinde, Dünyayı var eden Aklın nizamı mucibince, yeni bir Dünyanın Meydana Gelişine matuf olarak geri çekilecek ve büzülecektir, lakin büsbütün sönmeyecek, bir cüzü hareketin İlleti olması hasebiyle baki kalacaktır.
Lakin Boethos, Poseidonios ve Panaitios, Dünyanın ezeli olduğunu tasavvur ederek Dünyanın bu yangını fikrini reddederler; Babilli Diogenes de onlara muvafakat eder. Ateşten Güneş, Ay ve Yıldızlar terekküp eder.
Yıldızlar Üzerine
Yıldızlar, esirin en asil ve en saf cüzünden, başka hiçbir tabiatın karışımı olmaksızın, tamamen sıcak ve şeffaf, duygu ve Akıl ile mücehhez canlı mahluklar olarak vücuda gelirler.
Poseidonios yıldızı, esiri ateşten müteşekkil, parlak ve ateşin, asla sükun bulmayıp daima dairesel hareket eden İlahi bir Cisim olarak tarif eder.
Yıldızların bütünüyle ateş tabiatlı olduğunu Kleanthes iki duyunun, yani Dokunma ve Görmenin şehadetiyle ispatlar; zira Güneşin parlaklığı her türlü ateşten daha ziyadedir, nitekim bu denli engin bir Dünyaya alabildiğine uzak ve geniş şekilde ışık saçar; dokunuşu ise öyledir ki, yalnızca ısıtmakla kalmaz, ekseriya yakar, şayet ateş tabiatlı olmasaydı bunların hiçbirini yapamazdı.
Şimdi, der o, Güneş ateş tabiatlı olduğuna göre, ya hayatın idamesi için elzem olan ateşe benzer yahut canlı mahlukların bedenlerinde mahfuz olan ateşe benzer; oysa hayatın idamesinin talep ettiği bizim bu ateşimiz her şeyi tüketir, her şeyi altüst eder ve yok eder.
Diğeri ise cismanî, hayat verici ve şifalıdır, her şeyi muhafaza eder, besler, büyütür, ayakta tutar ve duyum bahşeder, bundan ötürü der o, Güneş'in bu ateşlerden hangisine benzediği hususunda hiçbir şüphe yoktur, zira her şeyin kendi cinsine göre serpilip neşvünema bulmasını sağlar, bu sebeple Güneş'in ateşi canlı mahlukların bedenlerindeki ateşlere benzediğinden, Güneş de muhakkak canlı bir mahluk olmalıdır, tıpkı esîr yahut gök denilen semavî ateşten müteşekkil diğer yıldızlar gibi. Zira canlı mahlukların bir türünün toprakta, diğer türlerinin suda, bazılarının ise havada hasıl olduğu nazar-ı itibara alındığında, canlı mahlukların hasıl olmasına en elverişli olan o kısımda hiçbir canlının hasıl olmadığını düşünmek abes olurdu.
Yıldızlar, son derece latif ve daimi bir hareket ve zindelik içinde bulunan esîre maliktir, onun içinde hasıl olan canlı mahlukun en keskin duyum ve en çevik hareket kabiliyetiyle teçhiz edilmiş olması zaruridir.
Binaenaleyh yıldızlar duyum ve akla sahiptir, buradan da onların tanrı sayılmaları gerektiği neticesi çıkar. Zira en saf havada yaşayanların, kesif bir iklimde yaşayanlara nazaran çok daha keskin ve anlayışlı olduklarını söyleriz. Beslenmenin dahi fehmi keskinleştirmeye azımsanmayacak derecede katkı sağladığı düşünülür.
Bundan ötürü yıldızların fevkalade bir fehim ile mücehhez olmaları muhtemeldir, nitekim onlar âlemin esîrî kısmında ikamet ederler ve deniz ile karadan yükselip uzun bir mesafede incelmiş olan buharlarla beslenirler.
Yıldızların duyum ve aklı, intizam ve sebatlarından aşikardır, zira hiçbir şey, içinde ihtiyatsız, değişken ve tesadüfi hiçbir unsur barındırmayan ilahi tedbir olmaksızın oran ve sayı ile hareket edemez. Fakat yıldızların nizamı ve bütün ebediyet boyunca süren sebatı, ne akıldan mahrum olan tabiyattan gelir, ne de değişkenliğe meyledip sebata cevaz vermeyen talihten. Yine, her şey ya tabii olarak, ya cebren, yahut ihtiyarî olarak hareket eder.
Tabii olarak hareket edenler ağırlıkları sebebiyle ya aşağı doğru, yahut hafiflikleri sebebiyle yukarı doğru sevk edilirler, bunların hiçbiri dairesel hareket eden yıldızlara mahsus değildir.
Kendi tabiyatlarına zıt olarak cebren hareket ettirildikleri de söylenemez, zira bundan daha büyük hangi kudret bulunabilir.
Geriye ancak hareketlerinin ihtiyarî olması kalır.
Hiçbir ateş bir gıda olmaksızın baki kalamaz, yıldızlar ise yeryüzünün buharlarıyla beslenirler.
Yıldızlar (Khrysippos'a göre) iki nevidedir, her ikisi de tabiyatları gereği ilahî, canlı ve ilahi tedbire tabi olan sabiteler ve seyyarelerdir. Sabitelerin çokluğu idrak edilemez derecededir, seyyareler ise sabitelerden daha alçaktadır, sabitelerin tümü, göze aşikar olduğu üzere tek bir sath-ı müstevîde sıralanmıştır, seyyareler ise muhteliftir. Sabit yıldızlar feleği, seyyarelerinkini ihata eder. Seyyarelerin en yükseği ve sabit yıldızlara en yakını Satürn'ün feleğidir, ardından Jüpiter, ondan sonra Mars, sonra Merkür, sonra Venüs, sonra Güneş ve havaya en yakın olması hasebiyle havaî tabiatlı görünen ve yeryüzündeki bedenler üzerinde en büyük tesire sahip olan Ay feleği gelir. Satürn seyrini takriben otuz yılda tamamlar, Jüpiter on iki yılda, Mars altı gün eksikle yirmi dört ayda, Merkür bir yılda, Venüs (beş gezegenin en alçağı) bir yılda. Güneş ve Ay'a hakiki manada yıldız denir, fakat yıldız ile gök cismi farklıdır, zira her gök cismi yıldızdır, fakat her yıldız gök cismi değildir.
Khrysippos bir yıldızın doğuşunu, yeryüzünün üzerine yükselişi, batışını ise yeryüzünün altında gizlenişi olarak tarif eder. Aynı yıldızlar aynı zamanda bazıları için doğar, diğerleri için batar. Bir yıldızın zuhuru, Güneş ile birlikte doğmasıdır, batışı ise, zira batış iki veçheyle ele alınır, zuhurun hilafınadır.
Bir yıldızın zuhuru Güneş ile birlikte doğması, batışı ise Güneş ile birlikte yerin altında gizlenmesi olduğundan, aynı durum Süreyya için de geçerlidir.
Güneş
En altta bulunan Venüs'ten sonra Güneş gelir, bu esîrî ateşten müteşekkil olanların reisidir. Güneş, Kleanthes ve Khrysippos tarafından denizin buharlarından toplanıp tutuşmuş akli bir kandil olarak tarif edilir. Poseidonios ise Güneş'i, yeryüzünden daha büyük, âleminkiyle mutabık kürevî bir şekilde (Kleanthes'in de tasdik ettiği üzere) en saf ateş olarak tarif eder.
Güneş'in ateşten olduğu, bir ateşin bütün tesirlerine malik bulunmasıyla aşikardır ve canlı bir mahluk olduğundan, beslenmesi gerektiği neticesi hasıl olur.
Güneş, Büyük Okyanus'tan yükselen buharlarla beslenir.
Kleanthes'in ifadesine göre, bu latif gıdanın intişarına binaen, bir dönenceden diğerine hareketinde, ekinokstan kuzeye ve güneye doğru helezonî bir hat üzerinde seyreder. Zeno onun iki hareketi olduğunu söyler, biri doğudan [okunamadı] ile, diğeri [okunamadı]. Güneş'in yeryüzünden daha büyük olduğu, sadece yeryüzünü değil semayı da aydınlatmasından anlaşılır. Yeryüzünün gölgesinin konik olması, Güneş'in yeryüzünden büyük olduğuna delalet eder. Zira gölgesi [okunamadı]. Yine Güneş'in gölgesi [okunamadı], araya girmesiyle [okunamadı] altından geçerken su çanağı [okunamadı].
Ay
Ay (Zeno'ya göre) akli yahut sanatkarane bir ateştir.
Ateş ve hava karışımıdır, tabiatı saf değildir. Havadaki bu karışım sebebiyle çehresindeki lekeler gibi kesifleşmiştir, [okunamadı]. Laertios böyle der, fakat Poseidonios [okunamadı].
Güneş gibi olup, Güneş gibi küreseldir, yine de türlü suretlerde görünür, Dolunay, İlk Dördün, Yeni Ay, Son Dördün. Khrysippos, Ay'ın, tatlı suların buğusundan Güneş'ten sonra toplanmış bir ateş olduğunu söyler, bu sebeple Poseidonios'un da öne sürdüğü üzere, onlar tarafından beslenir. Hareketi helezonidir. Zenon, Ay'ın iki hareketi olduğunu bildirir, biri Âlem ile birlikte Doğu'dan Batı'ya, diğeri ise burçlar kuşağı boyunca bunun zıddınadır.
Dolanımının devrine ay denir, bize görünen kısmı da yine böyledir, zira onun bir yarısı daima bize dönüktür. Ay, Yeryüzü'nün gölgesine girdiğinde tutulur.
Zira her ay Güneş'in karşısında yer alsa da, en dolgun hâlindeyken ancak yörüngesinin eğikliği sebebiyle tutulur, bu sebeple enlemi Kuzey'e ve Güney'e doğru değişir.
Dolayısıyla tutulum dairesine yakın ve Güneş'e karşıt olduğunda tutulur, Poseidonios'un dediğine göre Terazi ve Akrep'te, Boğa'da tutulur. Poseidonios, Ay'ın düğümlerinin hareketini (halk arasında Ejderhanın Başı ve Kuyruğu olarak anılan) bilmez yahut dikkate almaz görünmektedir, oysa tutulmaların devrinin iadesi Meton'un on dokuz yıllık devresinde gerçekleşir.
Hava Hakkında
Hava unsuru, havaya asli soğukluk atfedilir. Havadaki hadiselere gelince, Kış, Güneş'in uzaklaşmasından ileri gelen, Yeryüzü'nün hemen üzerindeki havanın sertliğidir ve yılın mevsimlerinin en soğuğudur.
İlkbahar, Kış'ı takip eden, Yaz'dan önce gelen mevsimdir ve Güneş'in yaklaşmasıyla husule gelen, havanın mutedil bir kıvamıdır.
Yaz, yılın o mevsimidir ki Yeryüzü üzerindeki hava, Güneş'in Kuzey'e yönelmesiyle ısınır.
Sonbahar, Yaz'ı takip eden ve Kış'tan önce gelen mevsim olup, Güneş'in bizden geri çekilmesiyle meydana gelir. Kış, havanın kesafetçe galip gelip yukarı doğru zorlanmasıyla ortaya çıkar, Yaz ise ateşin galip gelip aşağı doğru sürülmesiyle.
Rüzgâr, havanın bir akışıdır, mekânların muhtelifliğine göre türlü isimler alır, misal olarak, gecenin karanlığından ve günbatımından esene Zephyros, Doğu'dan ve gündoğumundan esene Apeliotes, Kuzey'den esene Boreas, Güney'den esene Notos denir. Güneş'in buharları inceltmesiyle husule gelir.
Gökkuşağı, Güneş ışınlarının nemli bir buluttan yansımasıdır, yahut Poseidonios'a göre, bir aynada olduğu gibi, Güneş'in veya Ay'ın bir kısmının çiy taneli, içbükey ve hayale bitişik bir bulutta belirmesidir.
Kuyrukluyıldızlar, semavi mekâna taşınan yoğun havadan müteşekkil ateşlerdir. Kayan yıldız, hava boyunca süratle taşınan, uzunlamasına görünen ani bir ateşin alevlenmesidir. Yağmur, Güneş'in kudretiyle Yeryüzü'nden yahut denizden çekilen nemin kifayetsiz kalarak bulutların suya dönüşmesidir. Kırağı, donmuş yağmurdur. Dolu, rüzgâr tarafından dağıtılan katılaşmış buluttur. Kar, Poseidonios'a göre, katılaşmış bir buluttan hâsıl olan nemdir. Şimşek, Zenon'a göre, rüzgârlar tarafından birbirine çarptırılan ve yarılan bulutların alev almasıdır.
Gök gürültüsü, bulutların çarpışmasından doğan bir sestir. Yıldırım, bulutlar rüzgârların itmesiyle birbirine çarpıp yarıldığında, büyük bir şiddetle Yeryüzü'ne hücum eden kuvvetli bir iltihaptır, bazıları bunu, şiddetle aşağı hücum eden ateşli, alevlenmiş havanın bir dönüşümü olarak tarif eder.
Tayfun, bulutun yarılmasıyla aşağı hücum eden büyük bir rüzgâr kuvveti yahut dumanlı bir rüzgârla aşağı bastırılan şiddetli bir gök gürültüsüdür. Prester, rüzgâr sebebiyle Yeryüzü'nün oyukluğunda ateşle kuşatılmış bir buluttur, bunun depremler, yarıklar ve benzeri pek çok çeşidi vardır.
Su ve Yer Hakkında
Khrysippos'un dediğine göre, Âlem'in, bir canlıdaki kemikler misali tabiatın en sağlam dayanağı olan cüzüne Yer denir.
Bunun etrafında su eşit surette yayılmıştır. Yer'in sudan yükselen bazı engebeli kısımları vardır ki bunlara ada, şayet geniş bir sahaya yayılmışlarsa kıta denir, bu da o kısımların dahi büyük denize nispetle ada olduğunu bilmeyen insanın cehaletindendir. Yer merkezdedir ve küre tabiatındadır.
Su da aynı şekilde küreseldir ve Yer ile aynı merkeze sahiptir. Yer'in beş kuşağı vardır, biri Kuzey'de, Kutup Dairesi'nin altında olup aşırı soğuk sebebiyle meskûn değildir, ikincisi mutadildir, üçüncüsü aşırı sıcak sebebiyle meskûn değildir ki bu yüzden Torrid (Kavurucu) Kuşak denir, dördüncüsü mutadildir, beşincisi Güney'de olup soğuk sebebiyle meskûn değildir. Lakin Poseidonios, Ekinoks dairesi altındaki iklimin mutadil olduğunu düşünür, zira der ki, dönencelerin altı meskûndur, gece gündüze eşit olduğundan serinlik bahşeder, bu da sağanaklar ve rüzgârlar ile desteklenir. Âlem'in tevellüdü, merkezden başlar gibi Yer'den başlar, zira bir kürenin başlangıcı merkezidir.
Bitkilerin hiçbir şekilde ruhu yoktur, sanki tesadüfenmiş gibi kendiliklerinden neşvünema bulurlar.
...kendine doğru ve kendinden öteye hareket eden bir Ruh ya da ileri ve geri hareket eden bir Ruh olduğunu ileri sürer.
Buna Ruh der, zira hareket eden havadır, [okunamadı] esîre nispetle öyledir, öyle ki...
Hareket yalnızca [okunamadı] tabiat [okunamadı] terkip ve benzerleri. Terkip, karışma (mixtion), mizaç (temperament) ve [okunamadı]
Yüzeyleri birbirine temas eden cisimler, tıpkı tahıl veya kum yığınlarında olduğu gibi.
Karışma, nitelikleri bütünün içine yayılan iki veya daha fazla cisim arasında olur, nitekim ateşte, akkor demirde ve kendi ruhlarımızda bunu görürüz, zira her yerde bütün cisimlerin içine doğru bir yayılma vardır, öyle ki bir cisim diğerinin içinden geçer.
Mizaç, nitelikleri bütünün içine yayılan iki veya daha fazla nemli cisim arasında gerçekleşir, karışma ise kuru cisimler için de geçerlidir, tıpkı ateş ile demirde, ruh ile bedende olduğu gibi, oysa mizaç yalnızca nemli olanlara mahsustur.
Zira nitelikler şarap, bal, su, sirke ve benzeri çeşitli nemli şeylerin mizacından zahir olur, böyle bir mizaçta, terkip edilen şeylerin niteliklerinin baki kaldığı, bunların ekseriya bir hüner vasıtasıyla birbirinden ayrılabilmesinden bellidir. Zira [okunamadı] su ile, su kendini şaraptan ayırarak süngere toplanacaktır.
Nihayet telbis (confusion), merhemlerin ve ilaçların terkibinde olduğu gibi, iki veya daha fazla niteliğin farklı tabiattaki bir diğerine dönüşmesidir.
BÖLÜM XIV. Oluş ve Bozuluş Üzerine
[okunamadı] var olan şeylerin var olan şeylere dönüşmesi bakımından, dört nevi oluş ve bozuluş ileri sürer, (zira var olmayan şeylerin [okunamadı], nebatatta ve canlılarda bozuluşa maruz olanların idraki).
Hassaten nitelenmiş şeylerde, biri cevhere, diğeri ise niteliğe göre olmak üzere kabule müsait iki [okunamadı] olduğunu iddia etmiştir.
Bu, sıkça belirttiğimiz gibi... Ne hassaten nitelenmiş şey ile kendisinden meydana geldiği şey tamamen birdir, ne de büsbütün başkadır, sadece tamamen bir değildir, çünkü cevher bir cüzdür ve aynı mekândadır, oysa başka olan şeyler ayrı mekânlara sahiptir ve cüz olarak mütalaa edilmezler. Hassaten nitelenmiş şey bakımından [okunamadı] ve cevher bakımından aynı olmadığı, Mnesarkhos'un beyan ettiği üzere aşikârdır, zira aynı şeylere aynı şeylerin [okunamadı] olması zaruridir. Zira faraza, bir adam bir at şekillendirip ardından onu kırsa ve bir köpek yapsa, ona bakar bakmaz derhal, bu daha önce yoktu fakat şimdi var deriz, binaenaleyh nitelenmiş olan ile cevher birbirinden başkadır.
Cevher bakımından hepimizin aynı olması da muhtemel değildir, zira ekseriya cevherin oluştan evvel mevcut olduğu vukudur, nitekim Sokrates var olmadan evvel Sokrates'in cevheri vardı ve Sokrates'in bozulmasından ve ölümünden sonra da, Sokrates'in kendisi artık olmasa bile cevher baki kalır.
BÖLÜM XV. Hareket Üzerine
Hareket, (Khrisippos'a göre) ya tamamen ya da kısmen cüzlerin tebeddülüdür, yahut tamamen ya da kısmen mekândan huruç etmektir, yahut mekâna veya surete göre bir tebeddüldür. Fırlatma, yukarıdan aşağıya doğru şiddetli bir harekettir.
Sükûn, kısmen bir cisimdeki hareketin mahrumiyeti, kısmen de bir cismin öncesinde ve sonrasındaki aynı hâlidir. İki asli hareket vardır, doğru ve eğik, bunların karışmasından büyük bir çeşitlilik hasıl olur. [okunamadı] kendi başlarına vücut bulan bütün şeylerin cüzlerinin, bütünün merkezine doğru hareket ettiğini, keza âlemin kendisinin de böyle olduğunu tasdik eder, bu sebeple âlemin bütün cüzlerinin onun merkezine yöneldiği ve bilhassa ağır olanların böyle yaptığı, ayrıca âlemin nihayetsiz boşluktaki sükûnu ile merkezinde bir nokta misali teşekkül ettiği âlem içindeki arzın sükûnunun illetinin aynı olduğu hakkıyla söylenmiştir. Bütün cisimler ağırlığa sahip değildir, hava ve ateş gibi, bunlar bir bakıma âlemin merkezine meylederler.
BÖLÜM XVI. Canlı Varlıklar Üzerine
Canlı varlıkların iki nev'i vardır, (zira zikrettiğimiz gibi bitkilerin ruhları yoktur) bazısı iştah ve arzu sahibi, bazısı ise akıl sahibidir. Zenon, Antipater ve Poseidonios'a göre Ruh, sıcak bir nefestir, zira bu sayede nefes alır ve hareket ederiz.
Kleanthes, o hararet devam ettiği müddetçe yaşadığımızı söyler. Her ruh his sahibidir ve içimizde fıtrî olan bir nefestir, bu sebeple bir cisimdir ve bozulmaz olan evren nizamı sürdükçe baki kalacaktır, yine de bazıları tahsil görmemiş kimselerin ruhları gibi daha az metin olan ruhların, bedenin dağılmasıyla helak olduğunu, hakîm ve faziletli kimselerin ruhları gibi daha kuvvetli olanların ise umumi yangına (ekpyrosis) kadar payidar kalacağını kabul eder.
Ruhun sekiz cüzü vardır, bunlardan beşi duyular, altıncısı üreme melekesi, yedincisi ses melekesi, sekizincisi ise hegemoniktir (yönetici merkez).
Ruhun en ali yahut hegemonik cüzü hayalleri, tasdiki, hissi ve iştahı meydana getirendir. Bu ali cüze Akıl Yürütme denir, kalpte yerleşiktir, bazıları ise kendi küresi misali başta olduğunu söyler.
Hegemonik cüzden neşet eden tesir, bir balığın kıskaçlarını idare etmesi misali, kendi hususi uzuvlarıyla sevk ve idare ettiği diğer yedi cüze, bedene doğru uzanır.
Duyu, hassas uzuv vasıtasıyla bir idrak yahut bir kavramadır.
Duyu birçok veçhile ele alınır, mahsus nesnenin kavrandığı yeti, meleke, fiil, hayal için kullanılır ve ruhun hegemonik cüzlerine de Duyu denir.
Kezalik duyu uzuvları, Hegemonik olandan uzuvlara gönderilen akleden nefeslerdir. Duyular görme, işitme, koklama, tatma ve dokunmadır.
Görme, hegemonik cüzden gözlere uzanan bir nefestir.
Görme, Khrisippos'a göre göz ile nesne arasındaki o ışığın bir koni şeklinde büzülmesiyle hasıl olur. Apollodoros, havanın koni biçimli olan cüzünün görmeye en yakın, tabanının ise nesneye en yakın olduğunu, böylece görülen şeyin bir asa ile gösterilircesine hava vasıtasıyla işaret edildiğini söyler.
Renk, maddenin ilk şekillenmesi yahut hâlidir.
Karanlık görülebilirdir, zira gözden, o karanlığın etrafını çepeçevre saran bir parıltı yayılır.
Görme duyusu aldanmaz, zira onun [okunamadı] olduğunu hakikaten görür.
Khrysippos, yönetici ilkeden (hegemonikon) gözbebeğine geçen görme ruhunun çarptığı aracı havanın gerilimi vasıtasıyla gördüğümüzü, bu darbenin ardından [okunamadı] konik bir biçimde yayılarak ulaştığını söyler.
Yine, gözden siyah ya da donuk olmayan, ateşli ışınlar yayılır, bu sebeple karanlık görülebilirdir. İşitme, yönetici kısımdan kulaklara kadar uzanan bir ruhtur.
İşitme, konuşan ile dinleyen arasındaki havanın dairesel bir biçimde dalgalanması ve nihayetinde bu çalkantıyla, tıpkı bir gölete taş atıldığında oluşan halkalar gibi, kulaklardan içeri girmesiyle hasıl olur. Koklama, yönetici ilkeden burun deliklerine uzanan bir ruhtur. Tat alma, yönetici ilkeden dile uzanan bir ruhtur. Dokunma, yönetici ilkeden yüzeye uzanan bir ruhtur, öyle ki kendisine temas edeni idrak eder.
Ruhun altıncı kısmı [okunamadı] olup yönetici ilkeden üreme organlarına uzanan bir ruhtur. Ruhun yedinci ve son kısmı ise Zenon’un ses çıkarma yetisi dediği, avamın ses olarak adlandırdığı kısımdır, bu kısım yönetici ilkeden boğaza, dile ve diğer uygun konuşma aletlerine uzanan bir ruhtur, Ses küçük parçalardan oluşmuş değil, bütün ve kesintisiz, içinde hiçbir boşluk barındırmayan havadır.
Nefes ile çarpılan bu hava, tıpkı suya bir taş atılmasıyla bir göletteki suyun hareket etmesi gibi, etrafındaki hava dolana dek sonsuz daireler halinde yayılır, şu farkla ki su küresel, hava dairesel olarak hareket eder.
Ses bir cisimdir, zira tesir eder, çarpar ve balmumundaki bir mühür gibi kulağımızda bir intiba bırakır.
Yine, herhangi bir duygulanımı harekete geçiren ve sarsan her şey cisimdir, ahenk haz ile harekete geçirir, uyumsuzluk ise sarsar, Yine, hareket ettirilen her şey bir cisimdir, oysa ses hareket ettirilir ve pürüzsüz yüzeylerden, tıpkı duvara çarpan bir top gibi yankılanır.
Nitekim Mısır Piramitlerinde tek bir ses dört veya beş kez tekrarlanır.
BÖLÜM XVII
Kleanthes, tanrı mefhumunun insanların zihinlerine dört sebeple nakşedildiğini söyler, [okunamadı] ilki, tanrıların geleceğe dair şeyleri gözetmesi, geleceğe ait şeyleri bildirmesidir, eğer bir [okunamadı] varsa, bu onların tarafından değil, [okunamadı] kaynaklanır, ikincisi, maruz kaldığımız iyi şeylerin büyüklüğü, [okunamadı] ve diğer sayısız nimetlerin bolluğudur, Üçüncüsü, gök gürültüsü, fırtına, yağmur, dolu, yıkım, veba, bazen iniltiler, taş yağmurları ve kehanetler, alametler, kuyruklu yıldızlar ve benzerlerinin dehşetidir ki insan bunlarla korkutularak semavi ve ilahi bir kudretin var olduğuna inanmaya sevk edilir, En büyük sebep ise göğün, güneşin, ayın dönüşünün düzenliliği, bunların ayrımları, çeşitliliği, güzelliği ve nizamıdır, bunların müşahedesi tesadüfen meydana gelmediklerini beyan eder.
Khrysippos tanrıların varlığını şu şekilde ispatlar, şayet tabiatta insanın aklının, zihninin, kudretinin ve yetilerinin yapamayacağı bir şey varsa, onu yapan şey insandan daha üstündür, oysa semavi şeyler ve nizamı ezeli-ebedi olan tüm o varlıklar insan tarafından yapılmış olamaz, binaenaleyh onları yapan ve insandan daha üstün olan bir şey mevcuttur, bu da Tanrı’dan başka ne olabilir?
Zira eğer tanrılar yoksa, tabiatta insandan daha üstün ne bulunabilir? Zira yalnızca onda, kendisinden daha mükemmeli bulunmayan akıl vardır, Fakat bir insanın dünyada kendisinden daha üstün bir şey olmadığını düşünmesi ahmakça bir kibirdir, binaenaleyh daha üstün bir şey vardır ve netice itibarıyla bir Tanrı mevcuttur.
Zenon daha veciz bir şekilde şöyle der, Akıl sahibi olan, akıldan yoksun olandan daha üstündür, oysa evrenden daha üstün hiçbir şey yoktur, binaenaleyh evren akıl sahibidir. Benzer şekilde evrenin bilge, mesut ve ebedi olduğu da ispatlanabilir, zira bütün bunlar, bunlardan mahrum olmaktan daha üstündür, Oysa evrenden daha üstün bir şey yoktur, buradan evrenin Tanrı olduğu neticesi çıkar.
Yine şöyle akıl yürütür, Hissiz bir şeyin hiçbir parçası duyuma sahip değildir, oysa evrenin parçaları duyuma sahiptir, binaenaleyh evren duyum sahibidir.
Bunu daha sıkı bir şekilde izaha girişir, Zihinden ve akıldan yoksun hiçbir şey, en üstün olanı meydana getiremez, der. Fakat zihin ve akıldan daha üstün bir şey yoktur, binaenaleyh bunlar evrende eksik olamaz.
Khrysippos bu kıyası ekler, Nasıl ki tüm şeyler en mükemmel ve olgun mahluklarda en üstün halindeyse, tıpkı bir atta taydan, bir köpekte yavrudan, bir insanda çocuktan daha üstün olduğu gibi, bütün evrendeki en üstün olan şey de mükemmel ve mutlak olanda bulunmalıdır, oysa evrenden daha mükemmeli, erdemden daha üstünü yoktur, binaenaleyh evren kendine has bir erdeme sahiptir, İnsanın tabiatı mükemmel değildir, yine de insanda erdem bulunur, öyleyse evrende ne kadar daha fazla bulunmalıdır? Binaenaleyh evren erdeme sahiptir, dolayısıyla bilgedir ve netice itibarıyla Tanrı’dır.
Böylece insanların sahip olduğu Tanrı mefhumu ve idraki, ilk olarak gözlerinin önüne serilen şeylerin güzelliğini kavramakla hasıl olur, zira hiçbir güzel şey tesadüf ve rastlantı eseri meydana gelmemiş, mahir ve fail bir sanat tarafından terkip ve inşa edilmiştir. Göklerin güzel olduğu ise suretinden, renginden, azametinden ve içine yerleştirilmiş yıldızların çeşitliliğinden açıkça anlaşılmaktadır. Dahası, evren bir küre gibi yuvarlaktır ki bu şekil diğer tüm şekiller arasında en mükemmeli ve en yetkin olanıdır, zira yalnızca o bütün parçalara benzer, kendisi yuvarlak olduğundan parçaları da [okunamadı]
Kendiliğinden canlı ve akıl sahibi olanı doğurur, fakat Evren canlı ve akıl sahibi mahluklar doğurmaktadır, binaenaleyh Evren canlı ve akıl sahibidir. Aynı şekilde, âdeti olduğu üzere, delilini bir benzetmeyle nihayete erdirir, bir zeytin ağacından ahenkli sesler çıkaran ve musiki icra eden kaval boruları hâsıl olsaydı, zeytin ağacında musiki ilminin bulunduğundan şüphe duymazdınız. Şayet bir çınar ağacı musiki aletleri verseydi ne olurdu, şüphesiz bu çınar ağaçlarında da o ilmin bulunduğuna hükmederdiniz. Öyleyse kendi içinden canlı ve bilge mahluklar vücuda getiren Evren'in de canlı ve bilge olduğuna neden hükmetmeyelim?
Evren haricinde hiçbir şeyden yoksun olmayan, bütün cüzleri ve unsurlarıyla mükemmel ve kâmil bulunan hiçbir şey yoktur. Zira Hrisippos'un ifade ettiği gibi, nasıl ki kılıf kalkan uğruna ve kın kılıç uğruna yapılmışsa, Evren haricindeki diğer bütün şeyler de başka bir şey uğruna var edilmiştir. Yeryüzünün meyveleri canlı mahluklar için, akıldan yoksun canlı mahluklar ise insanın istifadesi için var edilmiştir, atlar taşıma, öküzler çift sürme, [okunamadı] avlanma ve müdafaa içindir, fakat insanın kendisi Evren'i temaşa ve taklit etmek üzere yaratılmıştır. Bu, insanın katiyen mükemmel olduğu manasına gelmez, bilakis o yalnızca mükemmel olanın bir cüzüdür. Fakat Evren bizzat, her şeyi kuşatması ve onda bulunmayan hiçbir şeyin mevcudiyet taşımaması hasebiyle, her bakımdan mükemmeldir. Şu halde onda ne eksik bulunabilir?
Meselenin ikinci kısmına gelince, Tanrı ölümsüz bir Varlık'tır, akıl sahibidir, mükemmeldir yahut saadet içinde zihnî idrake maliktir, her türlü şerden münezzehtir, Evren ve Evren'deki şeyler üzerinde ilahi tedbir sahibidir, insan suretinde değildir, her şeyin Sani'i ve adeta her şeyin Babasıdır.
Onlar Tanrı'yı zekâ ile dolu, ateş tabiatında, kendine has sabit bir sureti bulunmayan, dilediği her şeye dönüşen ve her şeye benzeyen bir Ruh olarak tarif ederler.
Antipater, Tanrı ile mesut, bozulmaz ve insan nev'ine iyilik eden canlı bir tabiatı yahut cevheri kastettiğimizi söyler. Bütün insanlar tanrıların ölümsüz olduğunu ikrar eder. Tanrıları iyilikseverlikten mahrum bırakanlar, onlar hakkında noksan bir fikre maliktir, tıpkı onların oluş ve bozuluşa tabi bulunduğunu düşünenler gibi.
Yine de Hrisippos, doğuran ve ölümlü olan kimi tanrılar bulunduğu gibi, doğurmayan diğer bazılarının da olduğunu söyler. [Evren, yıldızlar ve yeryüzü tanrılardır, fakat en yüce Tanrı, esîrî Akıl olan Jüpiter'dir.] Güneş, Ay ve bunlara benzer diğerleri doğurulmuştur, lakin Jüpiter ezelî ve ebedîdir. Diğer tanrılar muayyen bir gıdadan istifade ederler ve bununla eşit surette idame olunurlar, fakat Jüpiter ve Evren bunlardan farklı bir tarzdadır ve [okunamadı] ateş tarafından tüketilecektir. Jüpiter, her şey kendi içinde eriyip tükenene dek fasılasız büyümeye devam eder.
Ölüm, ruh ile bedenin birbirinden ayrılmasıdır, mademki Evren'in Ruhu asla ayrılıp gitmez, bilakis kendi içindeki bütün maddeyi tüketinceye dek fasılasız çoğalır, öyleyse Evren'in öldüğünü söyleyemeyiz.
Zenon, Tanrı'nın cevherinin bütün bir Evren ve Gök olduğunu teyit eder, Hrisippos Tanrılar Üzerine adlı eserinin on birinci kitabında, Poseidonios da Tanrılar Üzerine adlı eserinin birinci kitabında aynı hükme varır. Fakat Antipater, Evren Üzerine adlı eserinin yedinci kitabında Tanrı'nın cevherinin havai olduğunu öne sürer. Boethius ise Tabiat Üzerine adlı kitabında, Tanrı'nın cevherinin sabit yıldızlar küresi olduğunu bildirir. Kimi zaman O'nu Evren'i kuşatan bir Tabiat, kimi zaman da yeryüzündeki her şeyi var eden bir Tabiat olarak adlandırırlar.
Meselenin üçüncü kısmına gelince, Tanrı'nın fail ve sanat sahibi bir ateş olduğunu, Evren'in oluşunu intizamla tertip edip vücuda getirdiğini, kader icabı her şeyin kendisiyle hâsıl olduğu bütün feyizli Aklı kendi zatında cemettiğini beyan ederler. Tanrı bütün Evren'e yayılmış bir Ruh'tur, içinden neşet ettiği maddenin muhtelif cüzlerine ve onda zuhur eden kudretinin türlü tesirlerine göre çeşitli isimler alır.
O'na, her şey Kendisi vasıtasıyla var olduğu için Zeus, hayatın menbaı olduğu için Zen derler. Esîre yayıldığı nispette Minerva, havaya yayıldığı nispette Juno, sanat sahibi ateşe nüfuz ettiği nispette Vulcanus, suya yayıldığı nispette Neptunus, toprağa yayıldığı nispette Ceres tesmiye olunur. Keza diğer isimleri de birer hususiyete binaen verilmiştir. Bu mefhum ilk olarak Zenon tarafından müzakere edilmiş, ardından Kleanthes ve Hrisippos meseleyi daha etraflıca genişletmişlerdir.
Bu ilahi tedbir ile Evren ve Evren'in bütün cüzleri başlangıçta vücuda getirilmiş olup her devirde nizam altında tutulmaktadır. Bu bahsi üç kısma tefrik etmişlerdir, ilki, bize tanrıların varlığını vazeden aynı akıl yürütmeyle, Evren'in onlar eliyle idare olunduğu neticesine varır, zira bu idareden daha üstün yahut daha mükemmel hiçbir şey yoktur. İkincisi, her şeyin idrak sahibi bir tabiata tabi kılındığını ve onun vasıtasıyla kusursuzca intizama sokulduğunu öğreten akıl yürütmeden hareketle, onun canlı mebdelerden terekküp ettiği neticesini çıkarır. Üçüncü kısım ise semavî ve arzî şeylere duyulan hayretten kaynaklanır. Bütün bunlar üzerine Cicero, Stoacıların telakkisine uygun olarak etraflıca mütalaada bulunur.
Genel olarak tanrılara taalluk eden meselenin dördüncü kısmına, yani onların insan nev'ine hususi bir ilahi tedbir ve ihtimam gösterdiklerine gelince, bu husus, şu âlemde var olan ne varsa [okunamadı] uğruna vücuda getirildiği hakikatiyle aşikârdır, şayet bütün bir tür içinse, netice itibarıyla aynı ihtimamın [okunamadı] gösterilmesi icap eder, onlar pek çok alametle ve kehanet sanatının dayandığı bütün o işaretlerle [okunamadı] ilahi bir ilham olmaksızın asla büyük bir şahsiyet vücuda gelmemiştir. Lakin buradan hareketle, bir kimsenin ekinine yahut bağına bir fırtınayla zarar gelirse yahut talih onu hayatın nimetlerinden mahrum bırakırsa, başına bu hâl gelen kişinin Tanrı tarafından nefrete maruz kaldığı yahut terk edildiği hükmüne varılmamalıdır.
Tanrılar büyük şeylerle alakadar olur, küçükleri ihmal ederler, fakat büyük kimseler için her şey daima mesut bir neticeye varır. Chrysippos, İlahi Tedbir Üzerine adlı dördüncü kitabında, Şer olmaksızın Hayrın var olabileceğini zannedenlerden daha cahil, daha sefil kimse bulunmadığını söyler.
Zira Hayır ile Şer zıt mefhumlar olduğundan, her ikisinin de bir arada bulunması, adeta bu zıtlık vasıtasıyla yekdiğerini ayakta tutması zaruridir. Zira haksızlıklar vaki olmasaydı adaleti nasıl idrak edebilirdik? Haksızlığın yokluğundan gayrı adalet nedir ki? Korkuya muhalefet olmaksızın cesaret nasıl anlaşılabilir?
Ölçüsüzlük olmasa itidal, basiretsizlik bulunmasa basiret nasıl idrak olunurdu?
Bu akılsızlar, ne diye Yalan olmaksızın Hakikatin de var olmasını arzulamazlar?
İşte Hayır ile Şer, Saadet ile Sefalet, Keder ile Lezzet böyledir, Platon’un da ifade ettiği veçhile, zıt uçları hasebiyle biri diğerine raptedilmiştir. Burada şu sual vuku bulmaktadır, Âlemi ve insan nevini inşa eden o ilahi tedbir, insanların maruz kaldığı bu cismani zaafları ve marazları dahi halk etmiş midir?
Chrysippos [okunamadı] insanları hastalığa müstaid kılmanın tabiatın gayesi olmadığını, zira bunun [okunamadı] muvafık düştüğünü söyler.
Der ki, tabiat insan bedenlerini teşekkül ettirirken, daha latif bir Akıl, fayda [okunamadı]
en küçük [okunamadı] ile müdafaa edilmiş ve kırılmıştır, binaenaleyh sıhhat husule geldiği gibi [okunamadı] ve illetler de husule gelir.
Aynı minval üzere der ki, tabiatın [okunamadı] ile insanda erdem vücut bulurken, zıt bir meyil vasıtasıyla rezillikler de neşet eder.
BÖLÜM XVIII. Tabiata Dair.
[okunamadı] Âlemi ihata edip muhafaza eden o kudret, kâmil bir hisse ve akla maliktir ki bu kudret Âlemin Ruhu, Aklı ve ilahi Hikmetidir.
Böylelikle, Tabiat tabiri altında hem Tanrı’yı hem de Âlemi cem ederler, biri olmaksızın diğerinin vücut bulamayacağını iddia ederler, adeta Tabiat, Âleme nüfuz eden Tanrı’dır, Tanrı Âlemin Aklıdır, Âlem ise Tanrı’nın Bedenidir.
Chrysippos, cüzî tabiattan temyiz etmek maksadıyla buna Küllî Tabiat tesmiye eder. Tabiat, Zenon tarafından, suretlerin sanatkârı olan ateşten bir ruh mesabesindeki, tenasül ve teşekkül tarikiyle ilerleyen suni bir ateş olarak tarif edilir, diğerleri tarafından ise, bereketli bir Akla muvafık surette hareketini bizzat kendisinden alan, muayyen ve mahdut zamanlarda kendi vasıtasıyla vücut bulan şeyleri vücuda getiren ve muhafaza eden, tabiatı icabı kendisinden gayrı olan her şeyi tevlit eden, insanın yaratılışında zahir olduğu üzere Menfaat ve Lezzet gibi iki gayeyi kendine gözeten bir meleke olarak tavsif olunur.
BÖLÜM XIX. Kadere Dair.
Poseidonios’a nazaran, Iuppiter’den sonraki üçüncü mertebede Kader yer alır, evvela [okunamadı], akabinde Tabiat, nihayetinde ise Kader gelir.
Kaderi, sebeplerin birbirine raptedilmesi, yani çiğnenmesi kabil olmayan bir nizam ve irtibat olarak tesmiye ederler.
Kader, [okunamadı] tabi olan bir sebeptir yahut Âlemin idare olunduğu bir Akıldır.
[okunamadı] maddenin muharrik kudreti olup, Tabiattan ve Kadir-i Mutlak İnayetten pek farklı değildir. Panaitios, Kaderin Tanrı olduğunu teyit eder. Chrysippos kaderi, âlemi intizamla sevk ve idare eden ruhani bir kudret yahut hadiselerin ebedi ve seyrinden şaşmaz bir silsilesi ve zinciri olarak tarif eder, öyle ki bu silsile kendi kendine dolanıp intizam bulur, raptolunduğu ve bağlandığı ebedi neticeler nizamıyla seyreder, yahut Chrysippos’un Tarifler Kitabı’nda zikrettiği veçhile, Kadir-i Mutlak İnayet ile sevk ve idare olunan Âlemin Aklı yahut âlemdeki cümle mevcudatın kanunudur, veyahut geçmişin vuku bulmuş olmasının, halihazırın mevcudiyetinin ve istikbalin vaki olacağının Aklıdır.
O, Akıl yerine Hakikat, Sebep, Tabiat, Zaruret tabirlerini ve aynı mefhuma muhtelif veçhelerden atfedilen sair ıstılahları istimal eder. Kader, muhtelif tevziatından ötürü Klotho, Lakhesis ve Atropos olarak tesmiye olunur. Lakhesis, her bir ferde adeta kura ile payını dağıttığı cihetle, Atropos ise gayrikabil-i tebdil bir taksimat olduğu cihetle bu adı almıştır, ipliklerin eğrilip bükülmesine müşabeheti hasebiyle [okunamadı]. Zaruret, mağlup edilemez, son derece cebredici ve cümle eşyayı mecbur kılan bir sebeptir. Talih ise, beşer aklına malum olmayan ve gizli kalan bir sebeptir.
Zira bazı şeyler Zaruret ile vuku bulur, bazıları Kader ile, bir kısmı meşveret ile, diğerleri Talih ile, bir kısmı da [okunamadı] ile hasıl olur. Fakat Kader, birbiriyle örülmüş ve intizamla raptedilmiş sebeplerin bir rabıtası olduğundan, bizden neşet eden sebebi dahi ihtiva eder. Her şeyin Kader ile vuku bulduğu, Zenon tarafından Kader Üzerine adlı eserinde, Poseidonios tarafından Kader Üzerine adlı ikinci kitabında ve Boethius tarafından Kader Üzerine adlı 11. kitabında iddia edilmiştir. Bunu Chrysippos şu minval üzere ispat eder,
Şayet sebepsiz bir hareket mevcut ise, her hüküm ya doğru ya da yanlış olamaz, zira fail sebepleri bulunmayan bir şey, ne doğru ne de yanlış olacaktır, halbuki her hüküm ya doğru yahut yanlıştır, binaenaleyh sebepsiz hiçbir hareket yoktur.
Şayet vaziyet bu ise, vuku bulan her şey kendisinden evvel gelen sebepler vasıtasıyla vuku bulur, ve mademki öyledir, cümle eşya Kader ile vuku bulur.
Cicero, onun her hükmün ya doğru ya da yanlış olduğunu ispata ziyadesiyle cehdettiğini, bu suretle Akademia mensuplarının Mümkünler, Belirsizler ve sair ayrımlarını izale ettiğini ifade eder, buna dair Alkinous’a müracaat oluna.
Şayet bu hastalıktan ölmek senin kaderinse, bir tabip çağırsan da çağırmasan da öleceksin şeklindeki tembelce akıl yürütmeye cevaben Chrysippos der ki, eşyanın bazısı basit, bazısı ise mürekkeptir.
Basit olan şöyledir, Sokrates filanca gün vefat edecektir, zira o bir şey yapsa da yapmasa da o [okunamadı] vefat edeceği takdir olunmuştur. Lakin şayet şöyle takdir edilmişse, Laios’un Oidipus adında bir oğlu olacaktır, o vakit bir kadınla münasebette bulunsa da bulunmasa da bunun vaki olacağı söylenemez, zira bu mürekkep bir şeydir ve zevcesiyle [okunamadı] kaderdaştır. Tıpkı Milon’un oyunlarda güreşeceğini söylediğimizde, bir başkasının hasmı olsa da olmasa da güreşeceğini istidlal etmesi kabilinden, zira yanılmıştır, çünkü hasmı olmaksızın güreşmek kabil değildir.
(tabip çağırsan da çağırmasan da), zira bir tabip çağıracağın hususu, şifa bulacağın hususu kadar kaderin icabıdır.
Bunlar kaderdaştır. Eski filozoflar arasında iki telakki mevcut idi, biri her şeyin Kader ile vuku bulduğu cihetle [okunamadı] hasıl olduğu, Demokritos, Herakleitos, Empedokles ve Aristoteles’in iddia ettiği üzere Kaderin bir Zaruret kudreti getirdiği yönündeydi, diğeri ise Ruhlarımızın hareketlerinin herhangi bir Kader olmaksızın iradi olduğu şeklindeydi.
Chrysippos, muhterem bir hakem sıfatıyla, bunlar arasında vasat bir yol tutmuş, fakat Ruhlarımızın hareketlerini Zaruretten azade telakki edenlere daha ziyade meyil göstermiştir.
Her şeyin kader tarafından belirlendiğini savunan Kadimler, bunun bir cebir ve zorunluluk vasıtasıyla gerçekleştiğini söylemişlerdir, aksi görüşte olanlar ise kaderin onayımızla hiçbir ilgisi bulunmadığını ve onaylar üzerine hiçbir zorunluluğun yüklenmediğini ileri sürerek bunu reddetmişlerdir. Savlarını şu şekilde kurmuşlardır,
Şayet her şey kader tarafından belirleniyorsa, her şey öncül bir sebeple gerçekleşir, iştah da öyleyse, iştahı takip eden şeyler ve dolayısıyla onaylar da bu kabildendir.
Fakat iştahın sebebi bizde değilse, iştahın kendisi de bizim kudretimiz dahilinde değildir, durum böyleyse, iştahın husule getirdiği şeyler de kudretimiz dahilinde olamaz, netice itibarıyla ne onaylar ne de fiiller elimizdedir, buradan çıkan sonuca göre ise ne övgü âdildir ne yergi, ne taltif haktır ne de ceza, oysa bu bâtıldır, binaenaleyh her şey kader tarafından belirleniyor olamaz.
Ne var ki bu zorunluluğu kabul etmeyen, yine de hiçbir şeyin öncül sebepler olmaksızın vuku bulmadığını savunan Hrisippos, meseleyi şöyle tefrik eder,
Sebeplerden bazıları kâmil ve aslîdir, der, diğerleri ise muin ve vasıtasızdır.
Her şey kader icabı öncül sebeplerle vaki olur dediğimizde, kâmil ve aslî sebepleri değil, muin ve vasıtasız sebepleri anlarız.
Bu sebeple evvelki itiraza şu şekilde cevap verir, her şey kaderle vuku buluyorsa, bu durum her şeyin kâmil ve aslî sebeplerle değil, muin ve vasıtasız öncül sebeplerle gerçekleştiği anlamına gelir, bunlar her ne kadar bizim kudretimiz dahilinde olmasalar da, iştahın bizim kudretimiz dahilinde olmadığı neticesini doğurmaz.
Dolayısıyla bu akıl yürütme, zorunluluğu kaderle birleştirenlere karşı isabetli bir neticeye varır, lakin öncül sebeplerin kâmil yahut aslî olmadığını öne sürenlere karşı hiçbir hükmü yoktur.
Onayın ne olduğunu ve nasıl kudretimiz dahilinde bulunduğunu mantık bahsinde evvelce göstermiştik.
Buradan varılan sonuca göre, her ne kadar tüm şeyler kader tarafından muayyen bir aslî akılla zorunlu olarak bir arada işletilip birbirine bağlanmış olsa da, zihinlerimiz kadere ancak kendi hususiyet ve vasıfları nispetinde tâbidir, der Hrisippos.
Zira zihinler bidayette tabiatları gereği sıhhatli ve faydalı bir surette teşekkül etmişlerse, kaderden kendilerine haricen gelen bütün o tesiri kolaylıkla ve zarar görmeden aktarırlar, fakat şayet haşin, cahil ve kaba iseler, iyi bir sanatın yardımlarıyla desteklenmemişlerse, kaderin getirdiği musibetin tazyikine pek az maruz kalsalar veya hiç kalmasalar dahi, kendi talihsizlikleri ve iradî sevkleri yüzünden mütemadiyen günahlara ve hatalara sürüklenirler. Bu durum, kader tesmiye olunan şeyin bu sebeple, yani eşyanın tabii ve zorunlu bir neticesi suretinde vuku bulmasına yol açar, zira kötü zihinlerin günah ve hatadan berî olmaması nevzuhur bir netice ve âdeta kaderî bir keyfiyettir.
Nitekim bu hususta gayet münasip bir misal serdeder, der ki, yuvarlanan bir taşı dik bir meyil üzerinden aşağı ittiğinizde, ona sukutunun sebebini ve başlangıcını siz verirsiniz, lâkin taş sonradan kendi kendine baş aşağı yuvarlanır, bu onun öyle hareket etmesini sağlamaya devam ettiğinizden değil, şeklinden ve suretinin yuvarlanabilirliğinden ileri gelir. Benzer şekilde intizam, akıl ve zorunluluk da sebeplerin bidayetini harekete geçirir, fakat düşüncelerimizin ve zihinlerimizin atılganlığı ile kendi fiillerimiz, her insanın hususi iradesi ve zihni tarafından sevk ve idare edilir. Bundan ötürü, diye devam eder, Pisagorcular şöyle der,
İnsanlar dertlerini kendi elleriyle celbederler,
Zira günah işleyip haddi aştıklarında, bütün musibetlerin kendilerinden, kendi iştahlarından ve kendi zihin ile niyetlerinden neşet ettiğini düşünürler.
Bu sebeple bir kabahat yahut kötülük işlerken yakalandıklarında kaderin zorunluluğuna bir sığınak gibi iltica eden, fenalık ettiklerini ancak bunun cüretkârlıklarına değil kadere hamledilmesi gerektiğini iddia eden bu tür habis, aylak, muzır yahut hayâsız kimselere müsamaha gösterilmesini ve onların dinlenmesini reddeder.
CİSİM OLMAYANLAR VE CİSİMLER
Cisim olmayan, mevcut olan lakin cisimlerin içinde ihtiva edilmeyendir. Bunlar dört nevidir, İfade Edilebilir Olanlar (Lekta), Boşluk, Mekân ve Zaman.
İfade edilebilir olan, akli tahayyüle göre varlık bulan, mefhum ile nesne arasındaki vasatadır. Bu husus mantık bahsinde ele alınmıştır.
BOŞLUK VE MEKÂN ÜZERİNE
İkinci cisim olmayan Boşluktur, bu da bir cismin yokluğu yahut tenhalığıdır.
Âlemde, ne bütününde ne de herhangi bir cüzünde hiçbir boşluk yoktur.
Âlemin ötesinde ise, âlemin içinde eriyip çözüleceği sonsuz bir boşluk mevcuttur. Bu husus, âleme dair bahis altında evvelce incelenmiştir.
Sırada Mekân vardır.
Mekân, bir cisim tarafından tamamen işgal edilmiş olan yahut Hrisippos'un tarif ettiği veçhile, bir ya da birden fazla şey tarafından işgal edilen veya edilebilecek olandır.
Böylelikle yarı yarıya şarapla dolu bir kap misali kısmen işgal edilen hacimden tefrik edilir.
ZAMAN ÜZERİNE
Cisim olmayanlardan biri de Zamandır. Pek çok Stoacıya göre zaman, göğün değil kendisinin hareketidir ve hiçbir yaratılış bidayeti olmamıştır.
Hrisippos, zamanın yavaşlığın yahut süratin ölçüsü olduğunu söyler, Zenon ise onu hareketin aralığı, her şeyin kendisine göre vücut bulduğu ve bulmakta olduğu yavaşlık ve süratin mikyası olarak tarif etmiştir.
Poseidonios, kimi şeylerin tüm zaman gibi kâmilen sonsuz, kimilerinin ise mazi ve istikbal gibi yalnızca kısmen sonsuz olduğunu söyler, zira bunlar hâl vasıtasıyla birbirine raptedilmiştir.
Zamanı, bir cüzü hâl, diğer cüzü istikbal olan ve hâlin istikbale nokta misali bir şeyle bağlandığı hareket aralığı yahut sürat ile yavaşlığın ölçüsü olarak tarif etmiştir.
Hissiyatın alanına giren, mazi ve istikbalin tefrikine göre teessüs eden zamanın en küçük cüzüne izafe edilen [okunamadı] olarak adlandırılır.
Zamanın hareket aralığı, sürat ve yavaşlığın ölçüsü, âlemin hareketine bağlı bir fasıla olduğunu, her şeyin buna göre var olduğunu ve hareket ettiğini söyler, yahut yeryüzünün, denizin, boşluğun ve kâinatın kendi cüzleriyle aynı ismi taşıması misali, ikili bir zaman mevcuttur.
Ve boşluk her cihetten nasıl sonsuzsa, zaman da her iki yönden öyle sonsuzdur, zira mazi ve istikbalin nihayeti yoktur.
Aynı şekilde hiçbir şimdiki zamanın bir bütün olarak Zaman olmadığını ileri sürer, zira sürekli olan şeyler sonsuza bölündüğünden, Zaman da aynı bölünmeye tabidir, öyle ki hiçbir Zaman tam anlamıyla şimdiki zaman değildir, ancak daha az dakik bir surette böyle adlandırılır. Yalnızca şimdiki zaman mevcuttur, meğerki bu Kategoremler kabilinden anlaşılsın, nitekim yürümek fiili oturana yahut yatana değil, ancak yürüyene atfedilir. STOACI FELSEFE hakkında bu kadar.
BÖLÜM I, Hayatı
Strabon’un tasvir ettiği üzere hem Tabiat hem de Sanat ile tahkim edilmiş bir Likya şehri olan Assos’tandı, Phanias’ın oğluydu.
Antisthenes’e göre evvela bir güreşçiydi ve Atina’ya geldiğinde dört drahmiden fazla parası olmadığından, önce Krates’e, sonra da derslerini aralıksız dinlediği, felsefesinde ve kanaatlerinde sebat ettiği Zenon’a intisap etti. Gayretkeşliği sebebiyle pek takdir edilirdi, zira yoksul olduğundan geceleri su çekmek için bahçelere gider, gündüzleri ise felsefe tahsil ederdi. Bundan ötürü kendisine Kuyu Çekicisi denirdi.
Böylesine sıhhatli ve dinç olduğu halde nasıl geçindiğinin hesabını vermek üzere mahkemeye çağrıldığında, maiyetinde su çektiği bahçıvanı ve kendisi için un öğüttüğü bir kadını nasıl maişet temin ettiğine şahitlik etmeleri için hâkimlerin huzuruna çıkardı.
Areopagos meclisi azaları bu duruma hayret ederek ona 10 mina tahsis ettiler, lakin Zenon bunu kabul etmesine izin vermedi. Antigonos ise ona 3000 mina verdi. Bir keresinde bazı gençleri bir temaşaya götürürken rüzgâr harmanisini geriye savurdu ve bir gömleği olmadığı anlaşıldı, bunun üzerine Atinalılar onu pek alkışladılar ve Magnesialı Demetrios’un bildirdiğine göre kendisine bir gömlek hediye ettiler.
Derslerini dinleyenlerden biri olan Antigonos ona niçin su çektiğini sorduğunda şöyle cevap verdi, Yalnızca su mu çekiyorum? Toprağı da kazıp sulamıyor muyum, hem de hepsi felsefe uğruna? Zira Zenon onu bu minvalde yetiştirmiş ve emeğiyle kazandığı bir obolosu kendisine getirmesini emretmişti.
Bir keresinde kazancını bütün talebelerinin önüne getirip şöyle dedi, Kleanthes dileseydi bir başka Kleanthes’i daha besleyebilirdi, oysa kendilerini geçindirecek vasıtaları olanlar başkalarından nafaka beklerler, yine de felsefeyi zerre kadar daha gayretle tahsil etmezler.
Bundan ötürü Kleanthes’e ikinci bir Herakles nazarıyla bakılırdı. Pek çalışkandı, lakin zihni ağır ve yavaştı. Kâğıt almaya parası yetmediğinden Zenon’un takrirlerini deniz kabuklarına ve öküzlerin kürek kemiklerine yazardı.
On dokuz yıl boyunca onun dinleyicisi oldu.
Bu sebeplerden ötürü, Zenon’un başka pek çok talebesi bulunmasına rağmen, mektepte onun makamına o geçti.
BÖLÜM II, Vecizeleri
Kendisine sataşıldığında buna sabırla katlanır ve yalnızca kendisinin Zenon’un azarlarına tahammül edebildiğini söylerdi.
Bir başka sefer korkak olmakla itham edildiğinde, İşte bundan ötürü, dedi, pek az günah işlerim.
Kendi fakirliğini zenginlerin bolluğuna üstün tutarak, Onlar top oynarken, dedi, ben çetin ve çorak bir toprağı işliyorum.
Yapayalnız kaldığında ekseriya kendi kendini azarlardı, bunu işiten Ariston, Kimi azarlıyorsun, diye sorunca tebessüm ederek cevap verdi, Aklı kıt, ak saçlı bir ihtiyarı.
Arkesilaos’un hayatın vazifelerini ilga ettiğini söyleyen birine, Sus, dedi, onu yerme, zira sözlerinde vazifeleri ortadan kaldırsa da fiillerinde onları över. Buna mukabil Arkesilaos, Dalkavukluğa tahammül edemem, deyince Kleanthes şöyle mukabele etti, Bir türlü konuşup başka türlü davrandığını söylediğimde hakikaten dalkavukluk etmiş oluyorum.
Oğluna ne öğretmesi gerektiğini soran birine Elektra’nın kelimeleriyle cevap verdi, Sükûnet, sükûnet, yavaş bir adım.
Bir Lakedaimonyalının emeğin asil bir şey olduğunu söylemesi üzerine güldü ve cevap verdi, Ey oğul, sen cömert bir soydan gelmektesin.
Bir gençle münazara ederken ona hissedip hissetmediğini sordu, genç hissettiğini söyledi, bunun üzerine, Öyleyse ben senin hissettiğini niçin hissetmiyorum, diye mukabele etti.
Şair Sositheos tiyatroda Kleanthes hazır bulunduğu sırada, Kleanthes’in deliliğinin peşinden sürüklediği kimseler, mısrasını okuduğunda,
Kleanthes istifini bozmadan, çehresini dahi değiştirmeden oturdu, bunun üzerine dinleyiciler onu alkışlayarak Sositheos’u dışarı attılar, sonradan Kleanthes’in yanına gelen şair, onu tahkir ettiği için müteessir olduğunu söylediğinde Kleanthes şu cevabı verdi, Şairlerin Bakkhos ve Herakles ile alay etmelerini kayıtsızca seyredip de şahsıma yönelik ufacık bir kelama öfkelenmem bana yakışmazdı.
Filozofları, musiki icra eden lakin bunu kendileri işitmeyen lavtalara benzetirdi.
Zenon’a tebaen zihnin simadan anlaşılabileceğine kani olduğundan, neşeli bazı gençler köylü kılığında muhallebi çocuğu kılıklı bir genci huzuruna getirip bu adamın seciyesi hakkındaki fikrini sordular. Gitmesini emretti, öteki tam gidecekken hapşırdı, Kleanthes derhal haykırdı, Adamı teşhis ettim, bu muhallebi çocuğudur.
Kendi kendine yapayalnız duran birine, Fena olmayan bir adamla hasbihal ediyorsun, dedi.
Yaşını yüzüne vuran birine, Gitmek isterdim, dedi, lakin sıhhatimin yerinde olduğunu, yazmaya ve mütalaaya elverişli bulunduğumu mülahaza edince kalmayı tercih ediyorum.
Ders dinlemeye gelenlere Hazzı bir levhada zengin libaslar ve ziynetler içinde bir tahtta oturur vaziyette, Erdemleri de onun etrafında cariyeleri imişçesine yalnızca onun emirlerine amade dururken, kulağına insanların zihnini incitecek tedbirsizce bir iş yapmaktan yahut kedere sebebiyet verecek herhangi bir şeyden sakınmasını fısıldarken hayal etmelerini tembihlerdi.
Şöyle derdi, Her kim yemin ederse, aynı anda ya doğru yemin eder ya da yeminini bozar, Şayet yemin ettiği şeyi yapmaya niyetliyse, yapmasa dahi doğru yemin etmiştir, eğer niyetinde bu yoksa, andını bozmuştur.
Onun sükût ettiğini gören biri, Niçin susuyorsun, dostlarla konuşmak hoştur, deyince Kleanthes, Hoştur, diye cevap verdi, lakin ne kadar hoşsa onlara pay bırakmak da o kadar lazımdır.
Cahil insanların hayvanlardan yalnızca suretleriyle ayrıldığını söylerdi.
Eski devirlerde, filozofların sayısı pek az iken, neden şimdiki zamana nazaran daha seçkin kimseler yetiştiği sorulduğunda, şu cevabı vermişti, Zira onlar sadece kelimelerle değil, meselenin bizatihi kendisiyle meşgul olurlardı.
Bölüm IV, Ölümü
Laertios'a göre seksen, Lukianos'a göre ise doksan dokuz yıl yaşadı. Ölümüne sebep olan hadise şöyle vuku buldu, Diş etlerindeki bir rahatsızlıktan (Stobaios'un nakline göre dilinin altındaki bir yaradan) muzdarip olduğundan, hekimler tarafından iki gün boyunca oruç tutması emredildi. [okunamadı]
Emredileni yaptı ve sıhhatine kavuştu, bunun üzerine hekimler artık yemek yiyebileceğini bildirdiler, lakin o bunu reddetti ve yolculuğunda epey mesafe katettiğini söyledi, Hayatın büyük bir kısmını geride bırakmışken, benim geri dönüp her şeye yeniden başlamamı mı istersiniz? İki gün daha oruç tuttuktan sonra vefat etti. Simplicius, [okunamadı] bahseder. Roma Senatosunun [okunamadı] Asoslu Kleanthes'in şerefine diktiği bir abideden söz eder.
Bölüm I, Hayatı
Hrisippos, Kilikya'nın daha sonra Pompeiopolis olarak adlandırılan Soli şehrindendi. Babası Tarsuslu Apollonios veya Suidas'ın zikrettiği üzere Apollonides idi, sonradan gelip Soli'ye yerleşmişti. Muhtemelen bu durum Laertios'u ve ondan nakille Suidas'ı, Hrisippos'un bizzat Tarsuslu olup olmadığı hususunda şüpheye düşürmüştür. İlk evvelâ [okunamadı] meşgul oldu.
Hekaton, baba mirasını kralın hizmetinde tükettikten sonra felsefeye yöneldiğini nakleder.
Atina'ya geldiğinde, bazılarının iddia ettiği üzere Zenon'u, yahut Diokles ve diğerlerinin belirttiği gibi daha ziyade Kleanthes'i dinledi, henüz o hayattayken onun fikirlerinden ayrıldı.
Her hususta mahir ve keskin zekâlı, mümtaz bir filozoftu, öyle ki ekseri kanaatlerinde Zenon ve Kleanthes'ten ayrılırdı, onlara yalnızca şöyle derdi, Bana doktrinleri bildiriniz, delilleri bulmayı bana bırakınız. Şayet bir münakaşada Kleanthes'in hilafına konuşursa, sonradan bundan teessür duyar ve sık sık şöyle derdi,
[okunamadı]
Diyalektikte öylesine şöhret bulmuştu ki, şayet tanrılar diyalektik kullanacak olsalardı, muhakkak Hrisippos'unkinden gayrısını kullanmazlardı sözü dillerde dolaşırdı. Lakin mevzuda sergilediği zenginliği, ifadelerindeki akıcılıkta gösteremezdi.
Kitaplarının çokluğundan da anlaşılacağı üzere, nihayetsiz derecede çalışkan ve gayretliydi. Yanında hizmet eden yaşlı bir kadın, onun her gün beş yüz satır yazdığını söylerdi.
Kendisine hususi olarak bir sual tevcih edildiğinde mülâyim ve serbestçe cevap verirdi, lakin meclise bir başkası dahil olduğunda hırçınlaşır ve kavgacı bir tavır takınarak şöyle derdi,
Kardeşim, gözlerinin önünde bir perde asılı, Defet bu deliliği büsbütün, akıl sır erdir hayata.
Ziyafetlerde içtiğinde hareketsiz yatar, sadece bacaklarını sallardı, bu sebeple [okunamadı], Yalnızca Hrisippos'un bacakları sarhoş, denilmişti.
Kendisine hürmeti o derece yüksekti ki, oğlunu kime emanet etmesi gerektiğini soran bir kimseye, Bana, zira daha iyisini bilseydim felsefeyi bizzat ondan tahsil ederdim, cevabını vermişti. Bu sebeple onun hakkında şöyle denirdi,
Yalnızca o ilham almıştır Jove'dan, Geri kalanlar ise birer gölge gibi dolanır ortalıkta.
Sotion'un bildirdiğine göre, Arkesilaos ve Lakides Akademi'ye geldiklerinde, teamüle karşı ve teamül namına onlarla birlikte felsefe tetkik etti.
Kleanthes'e müracaat ederek talebelerinden birini göndermesini rica ettiklerinde [okunamadı] gitti, fakat Hrisippos imtina etti. Kız kardeşinin oğulları olan Aristokreon ve Philokrates'i yanına çağırttı.
Bölüm II, Vecizeleri
Ariston'u dinlemediği için kendisini kınayan birine, Şayet Ariston'u dinleseydim, felsefe tahsil edemezdim, dedi.
Kleanthes'e safsatalarla hücum eden bir diyalektikçiye, Yaşlı bir adamı ciddi meşgalelerinden alıkoymayı bırak, bu meseleleri biz gençlere arz et, dedi.
Sarhoşluğun daha hafif bir cinnet olduğunu söylerdi.
Hikmet ehli bir kimsenin kederleneceğini lakin sarsılmayacağını zira zihninin bu kedere boyun eğmeyeceğini ifade ederdi.
Kendisine, Dostun sana hakaret ediyor, diyen bir kimseye, [okunamadı] cevabını verdi.
Kendisine pek çok iftirada bulunan fasık bir kimseye, Kendi tabiatında bulunan hiçbir kusuru zikretmekten geri durmayarak pek âlâ eyledin, dedi.
[okunamadı]
Devlet idaresine talip olmaması hususunda, Şayet fena idare edersem tanrıları gücendiririm, iyi idare edersem yurttaşları, demişti.
Kemâle eren kimsenin hiçbir vazifeyi ihmal etmeksizin yerine getireceğini, yine de hayatının [okunamadı] farksız olacağını, bunun ise hususi bir seciye ve itiyat iktiza ettiğini söylerdi.
Bölüm III, Eserleri
Laertios'un beyanına göre, telifatı fevkalade meşhur olduğundan, mezkûr eserlerin mevzularına göre tanzim edilmiş bir dökümünü sunacağız. Eserleri şunlardır,
Mantık Mevkiine Dair Tezler, Mantık, Felsefi Şerhler, Metrodoros'a, Diyalektik Tanımlar, 6 kitap, Zenon'a, Diyalektik İsimler, 1 kitap, [okunamadı]'a, Diyalektik Sanatı, 1 kitap, Dioskourides'e, Olasılıklar Üzerine, 4 kitap.
Eşyaya Dair Mantık Mevkiinin Birinci Tertibi, Önermeler Üzerine, 2 kitap, Basit Olmayan Önermeler Üzerine, 1 kitap, Athenades'e, 2 kitap, Aristagoras'a, Olumsuz Önermeler, 3 kitap, Athenodoros'a, Yüklemli Önermeler Üzerine, 1 kitap, Thearos'a, Yoksunluk Bildiren İfadeler Üzerine, 1 kitap, Dion'a, Önermeler Üzerine, 3 kitap, Zamana Göre Söylenen Şeyler Üzerine, 2 kitap, Yetkin Önermeler Üzerine, 2 kitap, Gorgippides'e, Üçlü Önermeler Üzerine, 1 kitap, Philon'a Karşı, 1 kitap, Yanlış Olanlar Üzerine, 1 kitap.
Üçüncü Tertip, [okunamadı], Metrodoros'a, Yüklemler Üzerine, 10 kitap, Philarkhos'a, 1 kitap.
Bağlaçlar Üzerine, Apollonides'e 1, Pasylos'a, Yüklemler Üzerine 4, Beşinci Dizi,
Beş Hal Üzerine 1, Özneye Göre Tanımlanan İfadeler Üzerine 1, Benzetme Üzerine, Stesagoras'a 2, Cins İsimleri Üzerine 2, Kelimelere ve Bunların Nedenlerine Dair Mantık Bahsi, Birinci Dizi, Tekil ve Çoğul İfadeler Üzerine 6,
[okunamadı], 2, Kelimelerin Anomalisi Üzerine, Dion'a 4, Sorites Üzerine 2, Sese Dair 3, Bozuk Cümle Yapıları (Soloecismi) Üzerine, Dionysios'a 1, Alışılmadık Söz Üzerine 1, Kelimeler Üzerine, Dionysios'a 1, İkinci Dizi,
Sözün Unsurları Üzerine 5, Söylenen Şeylerin Sözdizimi Üzerine, Sözdizimi Üzerine, Philippos'a 3, Sözün Unsurları Üzerine, Nikias'a 1, Bağıntılı Söz Üzerine, Üçüncü Dizi, Bölünmeyenler Üzerine 2, Lafız Belirsizlikleri (Amfiboli) Üzerine, Apollas'a 4, Mecazi Lafız Belirsizlikleri Üzerine 1, Bağlantılı Mecazi Lafız Belirsizlikleri 2, Panthoides Üzerine, Lafız Belirsizliklerine Dair 2, Lafız Belirsizliğine Giriş 5, Lafız Belirsizliklerinin Özeti 1, Lafız Belirsizliklerine Bağlantılı Olanlar 2, Nedenler ve Kiplerle İlgili Mantık Bahsi, Birinci Dizi, Nedenler ve Kipler Sanatı, Dioskorides'e 5,
Nedenler Üzerine 3, Kiplerin Birleşimi Üzerine, Stesagoras'a 2,
Mecazi Öncüllerin Mukayesesi 1, Karşılıklı Nedenler ve Bağlantılılar Üzerine 1, Agathon'a, yahut Müteakip Problemler Üzerine 1, Çıkarımlar Üzerine, Aristagoras'a 1, Aynı Nedenin Farklı Kiplere Yerleştirilmesi Üzerine 1,
Aynı Nedenin [okunamadı] ve Kipli Olmayana Yerleştirilebileceğine Karşı Çıkanlara Karşı 2, [okunamadı] İndirgenmesine Karşı Çıkanlara Karşı, Philon'un Kipler Kitabına Karşı, Timostratos'a 1, Mantıksal Bağlaçlar, Timokrates ve Philomathes'e, Neden ve Kipler Üzerine 1, Yalanın [okunamadı] Üzerine, Aristokreon'a, Şunu Söyleyenlere Karşı, KHRYSİPPOS, İkinci Dizi, Sonuçlu Nedenler Üzerine, Zenon'a 3, Birinci Kanıtlanamaz [okunamadı], Zenon'a 1,
Kıyas Üzerine, Fazlalık İfadeler Üzerine, Pasylos'a 2, Bozuk Cümle Yapılarının Hükümleri 1,
Kıyasa Dair [okunamadı], Kiplere Giriş, Kıyaslar Üzerine, [okunamadı], Zenon ve Philomathes'e Yönelik [okunamadı] Sorular (sahte olduğundan şüphelenilmektedir) 1, Üçüncü Dizi, Çakışan Nedenler Üzerine, Athenades'e 1, Orta Terime Göre Nedenler 3, Aminias'ın [okunamadı] Ayrıklıkları Üzerine 1, Dördüncü Dizi, Hipotezler Üzerine, Meleagros'a 3, Hukukta Hipotetik Nedenler, Meleagros'a 1, Giriş Mahiyetinde 2, [okunamadı] Yanlış Olanlar 5, Kanıtlanamaz Olanlara İndirgeme Yoluyla, Beşinci Dizi, Yalan [okunamadı] Giriş Üzerine, Aristokreon'a 1, Girişe Dair Yalan Nedenler, Yalan Neden 3, Altıncı Dizi, [okunamadı] İnkâr Edenlere Karşı 2, Sonsuzların Bölünmesine Karşı Söylenenleri [okunamadı], Eskilere Göre Çözümler, Dioskorides'e 1, Hipotetik Çözümler [okunamadı], Yedinci Dizi, [okunamadı], Eğer Olumsuz [okunamadı], Aristoboulos'a 2, Gizli Neden Üzerine, Athenades'e 1, Sekizinci Dizi, Hükümsüzlük Üzerine, Menekrates'e 8, Belirsiz ve Belirliden Oluşan Nedenler Üzerine, Pasylos'a 2, Hükümsüzlük Üzerine, Epikrates'e 1, Dokuzuncu Dizi, Sofizmler Üzerine, Herakleides ve Pollis'e 2, Çözülemez Diyalektik Nedenler Üzerine, Dioskorides'e 5, Onuncu Dizi, Teamüle Karşı, Metrodoros'a 6,
Bu dört ayrımın haricinde, mantık bahsine dair mantıksal meselelerin [okunamadı] içinde yer almayıp etrafa dağılmış 39 [eser vardır],
Ahlaki Tasavvurların Yönlendirilmesine Dair Ahlak Bahsi, Birinci Dizi, Sözün Tasviri, Theoporos'a 1, Tezler 1, Medeni Kişilerin Tanımları, Metrodoros'a 2, Kötü Kişilerin Tanımları, Metrodoros'a 2, Basit Kişilerin Tanımları, Metrodoros'a 2,
Genel Tanımlar, Metrodoros'a 7, Diğer Sanatların Tanımları, [okunamadı] 2, İkinci Dizi, Benzer Şeyler Üzerine, Aristokles'e, Tanımlar Üzerine, Metrodoros'a 7, Üçüncü Dizi, Tanımlara Haksız Yere İtiraz Edilen Hususlar Üzerine, [okunamadı], Dioskorides'e, [okunamadı] Üzerine, Gorgippides'e 2,
[okunamadı], Dionysios'a 2, [okunamadı], Dördüncü Dizi, Etimoloji Eserleri, Diokles'e 6, Diokles'e 4, Müşterek Ahlak Bahsi Üzerine, Arkesilaos'un Yöntemi, Sphairos'a, Öğreti İçin Muhtemel Kabuller, Philomathes'e 3,
Beşinci Dizi, Atasözleri Üzerine, Zenodotos'a 2, Şiirler Üzerine, Philomathes'e 1, Şiirlerin Nasıl Dinlenmesi Gerektiği Üzerine 2, Eleştirmenlere Karşı, Diodoros'a 1, Sanatlara ve Erdeme Uygun Nutuklar, Birinci Dizi, Yeniden Yazımlara Karşı, Simonax'a 1, Tekilleri Nasıl Düşündüğümüz ve Söylediğimiz Üzerine 1, Tasavvurlar Üzerine, [okunamadı] 2,
Şüphe Üzerine, Pythonax'a 2, Bilge Kişinin [okunamadı] Olmadığına Dair, Kavrayış, İlim ve Cehalet Üzerine 4, [okunamadı] 2, Sözün Kullanımı Üzerine, Leptines'e, İkinci Dizi, Eskilerin Kanıtlama ile Birlikte Diyalektiği Onayladıklarına Dair, Zenon'a 2,
Diyalektik Üzerine, Aristokreon'a 4, Diyalektiğe Yönelik İtirazlar Üzerine, Retorik Üzerine, Dioskorides'e 4, Üçüncü Dizi,
Alışkanlık (Meleke) Üzerine, Kleon'a 3, Sanat ve [okunamadı] Üzerine, Aristokreon'a 4, Erdemlerdeki Farklılıklar Üzerine, Diodoros'a, Erdemlerin Ne Olduğuna Dair 1, Erdemler Üzerine, Pollis'e, [okunamadı] İlgili Ahlak Bahsi, Birinci Dizi,
Erdem ve Haz Üzerine, Aristokreon'a 10, Hazzın Nihai Gaye Olmadığına Dair Kanıtlama 4,
Hazzın İyi Olmadığına Dair Kanıtlama 4, Söylenenler Üzerine,
Laertios'un Yedinci Kitabı böylece sona erer, bu başlıklardan sonuncusunun eksik olduğunu ve dahası, Hayır ve Şer bahsine dair dizilerin geri kalanının (ki bu sadece ilkidir) noksan bulunduğunu kim görmez.
Şüphesiz bu kitabın sonu tamamlanmamıştır, Khrysippos'un ardından gelen Stoacı filozofların (aralarında Zenon ve diğerlerini zikrettiği) hayatları olmasa bile, en azından onun ahlak yazılarının geri kalanını ve bütün fizik yazılarını ihtiva eden külliyat listesinin mühim bir kısmı noksandır, bunlardan birçoğu bizzat Laertios tarafından dahi başka yerlerde zikredilmiştir, nitekim âlim Casaubon'un da belirttiği üzere, Khrysippos'un Kanunlar kitabının anılmamış olmasını Laertios'un ihmaline atfetmemek icap eder. Burada sayılanların yanı sıra onun ahlak yazıları arasında şunlar da vardı, Hayır ve Şer Üzerine.
Yasalara Dair
Kendi kudretine dayanarak, başkalarının tanıklığına başvurmaksızın ve iyi yahut kötü şeylerin mülahazasına vararak yazardı.
Khrysippos şu sözleri ekler, Zira bir kimse Khrysippos’un yazılarından başkalarına ait olan her şeyi çıkaracak olsa, geriye yalnızca boş bir kâğıt kalırdı. Seneca onun hakkında şu hükmü verir,
O son derece dakik ve keskindir, hakikatin derinliklerine nüfuz eder. Yapılması gereken meseleye doğrudan temas eder ve icap ettiğinden fazla söz sarf etmez. Ne var ki keskinlik haddinden fazla inceldiğinde çoğu kez körelir, bir şey başarmış gibi görünürken yalnızca batar, delip geçemez.
Bazıları ise onu, şerhinde olduğu gibi, dile getirilmesi dahi münasip olmayan pek çok müstehcen şeyi kaleme almış biri olarak yerer. Kadim tabiat felsefesi müstehcen bir surette uydurulmuştur ve altı yüz bent boyunca, hayasız bir kimsenin dahi yazıya dökmekten imtina edeceği şeyleri zikretmiştir, zira dediklerine göre, hikâyeyi pek kaba bir surette nakletmiştir ve her ne kadar bunu tabii bir hadise olarak övse de, bu anlatı tanrılardan ziyade fahişelere yakışır.
Dahası, levhalar yazanlar hakkında söyledikleri de asılsızdır, zira ne [okunamadı] ne Hippokrates ne de Antigonos’ta bulunur, bilakis kendi uydurmasıdır. Devlet adlı eserinde anne ve kız evlatla evlenmeye cevaz verir ve aynısını Kendiliğinden Arzulanır Şeylere Dair adlı kitabının başlangıcında da tekrarlar. İki bin bente varan Adalete Dair üçüncü kitabında ölülerin cesetleriyle beslenmeyi salık vermiştir. Hayat ve Muamelelere Dair ikinci kitabında, bilge bir adamın rızkını temin etme hususunda ihtimam göstermesi gerektiğini ileri sürer, lakin rızkını hangi gaye uğruna temin edecektir, Geçim için mi, Hayat farksız (kayıtsız) bir şeydir. Haz için mi, Haz da farksızdır. Erdem için mi, O ise saadet için bizatihi kâfidir. Bu türden servet edinme yolları pek gülünçtür. Şayet bir hükümdardan geliyorsa, ona boyun eğme mecburiyeti vardır, şayet bir dosttan geliyorsa, o dostluk menfaate dayalıdır, şayet bilgelikten geliyorsa, o bilgelik parayla satılmıştır. Laertios’un bildirdiğine göre, bazıları işte bu hususlardan ötürü onu yermiştir.
Başkalarına ait olan her şeye gelince, Kendiliğinden Arzulanır Şeylere Dair, Kendiliğinden Arzulanmaz Şeylere Dair, Siyasete Dair, Gayelere Dair, Tutkulara Dair, Ahlaki Meselelere Dair, Yalancılara Dair (Plutarkhos dördüncü kitabını zikreder), Zenon’un İsimleri Doğru Şekilde Kullandığına Dair, Adalete Dair (Laertios ilk kitabını zikreder), Hayat ve Muamelelere Dair, Adetlere Dair, Teşvik Ediciler (Protreptikos), Gaye Üzerine, Bir Devlet Üzerine, Yargıcın Vazifesine Dair, Tanrıya Dair, İtiyatlara Dair.
Fiziğe ait olanlar ise şunlardır, Fizik, Ruh Üzerine (Laertios on ikinci kitabını zikreder), Kadir-i Mutlak İnayet Üzerine (ilk kitabı zikredilir), [okunamadı], Kader Üzerine, Kehanet Üzerine, Kadimlerin Felsefesi Üzerine, Duyuların Tahkir Edilmesi Üzerine, Zeus Üzerine, Tabiat Üzerine, Fiziki Tezler, Cevher Üzerine, Hareket Üzerine, Fiziki Meseleler (üçüncü kitabı zikredilir), Boşluk Üzerine, Mektuplar.
Laertios’a göre tüm yazılarının yekûnu yedi yüz beştir. O kadar çok yazardı ki, aynı mevzuyu mükerreren ele alma fırsatı bulur ve zihnine ne gelirse kaydeder, sıklıkla da başkalarının tanıklıklarıyla metnini tashih edip genişletirdi, nitekim bir kitabına Euripides’in Medea’sının tamamını dercetmişti, öyle ki elinde bu kitabı tutan birine eserin ne olduğu sorulduğunda, "Khrysippos’un Medea’sı" cevabını vermişti. Ve Atinalı Apollodoros, Doktrinler Mecmuası’nda bunu teyit eder.
Ölümü
Apollodoros’a göre yüz kırk üçüncü Olimpiyatta ölmüştür. Ölümünün tarzı muhtelif rivayetlerle aktarılır, Hermippos’un teyit ettiğine göre, Odeion’dayken (Atina’da umumi bir nevi tiyatro) talebeleri kendisini kurbana çağırmış, bunun üzerine içtiği bir yudum şarabın ardından derhal baş dönmesine tutulmuş ve nihayetinde beş gün sonra vefat etmiştir. Başkaları ise aşırı gülmekten öldüğünü nakleder. Bir eşeğin incir yediğini görünce, hizmetçi kadınına eşeğe biraz da şarap ikram etmesini söylemiş ve bu hâle öylesine şiddetli gülmüştür ki, bu gülme onun eceli olmuştur.
Şahsına gelince, Laertios’un bildirdiğine göre pek ufak tefek biriydi, bu durum Kerameikos’taki heykelinden de anlaşılmaktadır, zira heykel hemen yanı başında duran bir atın gölgesinde neredeyse kaybolmuştur, bu sebeple Karneades onu bir atın ardına gizlenmiş kişi olarak anmıştır. Cicero bu heykelin duruşunun oturur vaziyette ve elini ileriye doğru uzatmış şekilde olduğunu söyler. Pausanias ise bu heykelin, bânisinden ötürü Ptolemaion olarak tesmiye edilen gymnasionda, pazar yerinden pek de uzak olmayan bir mahalde dikildiğini kaydeder.
Laertios bu ismi taşıyan dört kişiyi daha zikreder, Birincisi, Erasistratos’un kendisine pek çok hususta minnettar olduğunu ikrar ettiği bir hekimdir. İkincisi, onun oğlu olup Ptolemaios’un hekimidir, kendisine haset eden bazılarının iftiraları neticesinde alenen cezalandırılmış ve sopalarla dövülmüştür. Üçüncüsü, Erasistratos’un talebesidir. Dördüncüsü ise Georgica (Çiftçilik) üzerine yazmış bir müelliftir.
Tarsuslu, yahut başkalarına göre Sidonlu idi, babasının adı Dioskorides idi. Khrysippos’un talebesi ve mektepteki halefiydi. Pek az kitap telif etmiş, lakin geride pek çok talebe bırakmıştır.
Babilli Diogenes
Diogenes Seleukia'da doğdu, bu yerin yakınlığından ötürü kendisine Babilli lakabı verildi. Khrysippos'un talebesiydi ve Cicero tarafından mümtaz ve vakur bir Stoacı olarak anılır. Öfke üzerine hararetle [okunamadı] duran edepsiz bir genç yüzüne tükürdü, o ise bunu tevekkülle ve basiretle karşılayarak şöyle dedi, "Öfkeli değilim, lakin öfkelenmem gerekip gerekmediği hususunda şüphedeyim." Atina'dan Roma'ya elçi olarak gönderilen üç kişiden biriydi, kendisinden diyalektik öğrenmiş olan Karneades'in hayatında bundan evvelce bahsedilmişti.
Cicero, onun ileri bir yaşa kadar yaşadığını söyler.
Diğer eserlerinin yanı sıra, bir Kehanet Risalesi kaleme almıştır.
Antipater
Antipater Sidonluydu, Babilli Diogenes'in talebesiydi. Cicero ondan son derece keskin zekâlı bir zat olarak bahseder, Seneca ise Stoacı ekolün büyük müelliflerinden biri olduğunu söyler. Karneades ile sözlü münazaraya girmekten kaçınmış, lakin kitaplarını onu çürüten delillerle doldurmuştur, bu sebeple kendisine gürültücü kalemkâr manasında bir lakap verilmişti. Hiçbir şeyi ikrar etmeyenlere karşı pek çok mücadele verdi.
Diğer çalışmalarının yanı sıra kehanet üzerine iki kitap yazdı. Cicero, Vazifeler Üzerine adlı eserinin ikinci kitabının sonunda, onun o vakitler Atina'da yeni vefat etmiş olduğunu belirtir.
Panaitios
Panaitios Rodosluydu, ecdadı askeri işler ve talimler hususunda temayüz etmiş kimselerdi. Antipater'in talebesi, İskenderiye seyahatinde refakat ettiği P. Scipio Africanus'un ise yakın dostuydu. Cicero onu, Stoacıların adeta önderi, fevkalade dirayetli ve vakur, Scipio ve Laelius'un samimiyetine layık bir şahsiyet olarak tavsif eder.
Her yerde ilahi, pek bilge, pek mukaddes ve filozofların Homeros'u diye tesmiye ettiği Platon'un büyük bir hayranıydı. Lakin ruhun ölümsüzlüğü fikrini benimsemedi ve şöyle akıl yürüttü, husule gelen her şey ölür, oysa ruhlar da husule gelmektedir, nitekim doğanların ana babalarına yalnızca beden bakımından değil mizaç bakımından da benzemelerinden bu durum aşikardır.
Diğer delili ise şuydu, keder yahut acı çeken hiçbir şey yoktur ki hastalanmaya maruz kalmasın, hastalığa maruz kalan her şey aynı şekilde ölüme de maruzdur, ruhlar kedere maruzdur, binaenaleyh ölüme de maruzdurlar.
Astrolojik kehanetleri bir tek o reddetti, kehanet hususunda Stoacılardan ayrıldı, lakin böyle bir sanatın kati surette bulunmadığını iddia etmeyip yalnızca bundan şüphe duyduğunu belirtti.
Cicero tarafından pek methedilen, vazifeler üzerine üç kitap telif etti. Lipsius, onun yaşlılıkta vefat ettiğini tahmin eder, zira Cicero, Poseidonios'a istinaden, onun vazifeler üzerine kitaplarını yazdıktan sonra otuz yıl daha yaşadığını tasdik etmektedir.
Poseidonios
Poseidonios Suriye'deki Apamea'da doğdu. Rodos'ta yaşadı, orada mülki işleri idare etti ve felsefe öğretti.
Pompeius, Suriye'den dönüşünde sırf kendisini dinlemek gayesiyle Rodos'a gitti ve kapısına vardığında, adet olduğu üzere lictor'un kapıyı çalmasını menetti, Plinius'un dediği gibi, Doğu'nun ve Batı'nın boyun eğdiği bu adam, bizzat kendi iktidar alametlerini (fasces) bu kapıda eğdi. Lakin onun mafsallarındaki şiddetli bir ıstıraptan ötürü pek hasta olduğunu öğrenince, yalnızca bir ziyarette bulunmaya karar verdi. İlk gelişinde ve selamlaşmasında, kendisini dinleyemeyecek olmasından ötürü fevkalade mahzun olduğunu büyük bir hürmetle ifade etti.
Poseidonios şöyle cevap verdi, "Dinleyebilirsiniz, zira hiçbir bedensel ıstırap, bu denli muazzam bir zatın teşrifini boşa çıkarmama sebep olamaz." Ve bunun üzerine yatağında uzanırken, erdemli olandan başka hiçbir şeyin iyi olmadığı mevzusu üzerine derin ve etraflı bir söylev verdi.
Ve ıstırabı her nüksettiğinde şöyle derdi, "Boşuna uğraşıyorsun ey acı, ne kadar zahmet versen de, bir kötülük olduğunu asla kabul etmeyeceğim."
Güneş'in, Ay'ın ve gezegenlerin her gün ve gece göklerdeki dönüşlerini tam manasıyla gösteren bir gökküre imal etti. Yazılarından kehanet üzerine beş kitap ve Tanrıların Tabiatı Üzerine adlı beş kitap Cicero tarafından iktibas edilmiştir.
Thales'in silsilesinden gelenlerin Laertios'un tertibine göre son ekolü olan Stoacı filozofların kesintisiz silsilesi buraya kadardır.
Verulam Baronu Francis, İlimlerin İlerlemesi Üzerine, Kitap III, Bölüm V
Eski filozofların, yani Pythagoras, Philolaos, Ksenophanes, Anaksagoras, Parmenides, Leukippos, Demokritos ve diğerlerinin (insanların kibirle üstünkörü geçtikleri) mütearife ve nazariyelerine gelince, gözlerimizi onlara daha büyük bir hürmetle çevirmemiz hiç de yersiz olmayacaktır.
Zira Aristoteles (tıpkı Osmanlı hanedanının usulünce) tüm kardeşlerini ortadan kaldırmadıkça nizam içinde hüküm süremeyeceğini düşünmüş olsa da, niyetleri tahakküm yahut üstatlık kurmak değil de hakikatin ciddiyetle tahkiki ve tavzihi olanlar için, şeylerin tabiatına dair muhtelif müelliflerin muhtelif fikirlerini bir arada önlerinde görmek pek faydalı bir husus addedilmelidir.
Bu durum, bu yahut benzeri nazariyelerden daha dakik bir hakikatin her halükarda çıkarılabileceğine dair beslenen büyük bir ümitten de neşet etmez.
Zira hem Ptolemaios'un hem de Copernicus'un astronomi ilkeleriyle aynı hadiseler, aynı hesaplamalar izah edilebildiği gibi, benimsediğimiz amiyane tecrübe ile eşyanın alelade görünüşü ve manzarası da birçok muhtelif nazariyeye tatbik edilebilir, oysa hakikatin doğru bir tahkikatı başka türden bir ciddiyet ve tefekkür iktiza eder.
Nitekim Aristoteles'in zarif bir surette buyurduğu veçhile, çocuklar evvela bütün erkeklere baba, kadınlara da anne derler, fakat bilahare her ikisini de tefrik ederler, tıpkı bunun gibi, henüz çocukluk çağındaki tecrübe de her felsefeyi ana belleyecek, fakat kemale erdiğinde hakiki anayı tefrik edecektir.
Bu esnada, tabiat üzerine düşülmüş muhtelif şerhler misali, farklı felsefeleri etraflıca okumak faydalıdır, zira bunların belki biri bir hususta, diğeri başka bir hususta hakikate daha yakındır.
Bundan ötürü, Kadim Filozoflar Üzerine (De Antiquis Philoſophiis), Kadim Filozofların Hayatları'ndan, Plutarkhos'un dağınık parçalarından, Platon'un aktarımlarından, Aristoteles'in çürütmelerinden, gerek Hristiyan gerekse Pagan diğer müelliflerin kitaplarında geçen dağınık zikirlerden (Laktantius, Philon, Philostratos ve sairlerinden) hareketle, lakin dikkat ve basiretle derlenmiş bir külliyat vücuda getirilmesini temenni ederdim, çünkü henüz bu mahiyette bir eserin mevcudiyetine tesadüf etmiş değilim.
Fakat burada şu ihtarda bulunmalıyım ki, bu ameliyat felsefelerin her biri ayrı ayrı ele alınıp inşa edilecek ve devamlılığı sağlanacak şekilde intizamla yapılmalı, Plutarkhos'un yaptığı gibi başlıklar altında ve tutam tutam derlenmemelidir.
Zira her felsefe, bir bütün olarak tam kaldığı müddetçe kendi kendini ikame eder, ihtiva ettiği kanaatler de karşılıklı olarak birbirine vuzuh, kuvvet ve itimat bahşeder, halbuki münferit ve parça parça edildiklerinde, kulağa pek garip ve ahenksiz geleceklerdir.
Filhakika, Tacitus'ta Nero'nun yahut Claudius'un efalini zamanın, şahısların ve saiklerin muhitinde okuduğumda, bunları hakikat olamayacak kadar tuhaf bulmam.
Fakat aynı fiilleri Suetonius Tranquillus'ta, başlıklar ve umumi kısımlar halinde tasnif edilmiş, zaman sırasına riayet edilmeksizin okuduğum vakit, bunlar canavarca ve bütünüyle inanılmaz görünür.
İşte felsefe de bütün halinde sergilendiğinde böyledir, dilimlenip kısımlara ve parçalara ayrıldığında da böyle. MONTAIGNE, Denemeler, XII. Bölüm.
Benim hayatta olduğum devirde, ya bir başkasının yahut bize kalanların en bilgilisi, en incelmiş ve muhakeme sahibi dimağı, hakiki manada Turnebus'umun dengi olan Justus Lipsius'un, gerek varlığımız gerek ahlakımız mevzuunda Kadim Felsefe'nin kanaatlerini, münakaşalarını, ekollerinin itibar ve silsilesini, müellifleri ile tabilerinin hayatlarının unutulmaz ve ibretlik hadiselerdeki düsturlarına tatbikini, kendi kısımlarına ve sınıflarına göre, bihakkın ve görebildiğimiz kadarıyla tek bir sicilde toplamak için hem arzuya, hem sıhhate ve kafi vakte malik olmasını ne kadar da arzu ederdim. Bu ne fevkalade ve pek faydalı bir eser olurdu.
FELSEFE TARİHİ
DOKUZUNCU KISIM, İTALYA EKOLÜNÜ İHTİVA EDER. PİSAGOR.
BÖLÜM I.
İtalya Ekolü, kurucusu, mevkii, disiplini ve doktrini bakımından İyonya Ekolü'nden farklıydı, ismini ise Yunanların çokluğundan ötürü Magna Graecia (Büyük Yunanistan) tesmiye olunan parçasından almaktaydı.
Yine de kurucusu İtalyalı değildi, zira bazılarının zannettiği üzere babası İtalya'daki Etruria'nın bir Tyrrhen'i idi, diğerleri ise onun Lemnos, İmroz ve Skiros'ta mukim bir Tyrrhen olduğunu, ticaret vesilesiyle Sisam'a gelip oraya yerleştiğini ve yurttaşlığa kabul edildiğini rivayet eder. Theopompos ise Atinalıların fethettiği şehirlerden birinde doğduğunu ve Tyrrhenlerin oradan sürüldüğünü nakleder. Nitekim Suidas şöyle der, Pisagor, Sisamlı bir Tyrrhen idi, fakat menşei itibarıyla babası tarafından pek genç yaşta Tyrrhenia'dan Sisam'a getirilmişti.
Hakikaten de vatanı Sisam'dır, umumun kanaati de bu merkezdedir.
Babasının vatanı hususunda tereddüt edilmesi de şaşılacak bir şey değildir, nitekim Sisamlı Neanthes, Pisagor'un Hayatı adlı eserinde, onun oğlu Pisagor'un Fenike'deki Sur şehrinde doğduğunu, lakin tahsili ve aslı itibarıyla da bir Sisamlı olduğunu zikreder. Bu durum, onun hayatına şu masalsı rivayetle başlayan müellifin şehadetiyle de teyit edilmektedir.
Rivayet olunur ki, Kefalonya'daki Same'de yaşayan Ankaios, Jüpiter'in soyundandı [başkaları Neptün ile Astypalaia'dan geldiğini söyler], bu kanaat onun faziletlerinden yahut nefsindeki müstesna büyüklükten neşet etmişti. Tedbir ve ali cenaplıkta diğer bütün Kefalonyalıları fersah fersah aşardı.
Bu Ankaios'a Pythia Kahini tarafından, Kefalonya, Arkadya ve Tesalya'dan bir koloni toplaması, bunu Atina, Epidauros ve Khalkis'ten takviye etmesi, bunları kendi idaresi altında cem ettikten sonra, toprağının bereketinden ötürü Melamphyllos (kara yaprak) tesmiye olunan bir adayı şenlendirmesi ve inşa edecekleri şehre Kefalonya'daki Same'den mülhem Samos adını vermesi emredilmişti. Kehanet şöyleydi,
Same yerine Sisam'ı, ey Ankaios, ada olarak imar edeceksin, insanların Phyllas tesmiye ettiği yeri.
Bu koloninin mezkur halklardan mürekkep olduğu, yalnızca onların dini ayinleri ve kurbanlarından değil (ki bunlar ahalisinin geldiği memleketlerden tevarüs etmiştir), aynı zamanda Sisamlıların kurduğu hısımlık ve karşılıklı ahitlerden de anlaşılmaktadır. Pisagor'un ebeveyni olan Mnesarkhos ve Pythais'in, oradaki mezkur koloniyi tesis eden aynı Ankaios'un hanedanından neşet ettiği söylenir. [Nitekim bu husus Apollonios tarafından da teyit edilmektedir.] Menşelerinin bu asilliği hemşehrileri arasında pek methedildiğinden, Sisamlı bir şair onun Apollon'un oğlu olduğunu şu sözlerle ilan etmiştir,
Sisamlıların en güzeli olan Pythais, Halkın sevgilisi Pisagor'u Phoebus'a doğurdu.
Bu şayia ise şöyle zuhur etmişti,
Mezkur Sisamlı Mnesarkhos, ticaret maksadıyla zevcesiyle birlikte Delphi'de bulunduğu sırada, hanımı o vakit henüz yeni gebe kalmıştı ve bu durum bilinmiyordu, Mnesarkhos Suriye'ye yapacağı seyahat hususunda kahine danıştı.
Kahin ona, seyahatinin gönlünce ve pek kazançlı geçeceğini, zevcesinin ise zaten gebe olduğunu, güzellik ve hikmette gelmiş geçmiş bütün insanları geride bırakacak, ömrü boyunca insanlığın menfaatine pek büyük hizmetlerde bulunacak bir evlat dünyaya getireceğini bildirdi. Mnesarkhos, oğlu hakkında hiçbir sual sormadığı halde kahinin ondan bahsetmeyeceğini, onda fevkalade bir haller olacağını mülahaza ederek, evvelce Parthenis olan zevcesinin ismini, Apollon'un o esnada Pythais ile birleşmiş olmasından ötürü derhal Pythais olarak değiştirdi, nitekim daha sonra kehanetten de anlaşılacağı üzere, [okunamadı]
Fenike’deki [okunamadı] dünyaya gelen çocuğa Pythagoras adını verdiler. Zira Apollonios tarafından zikredilen Epimenides, Eudoxos, Ksenokrates ve diğerlerinin iddiaları reddedilmelidir, zira onlar kadının daha önce gebe olmadığı halde hamile kaldığını ve bunun kehanetle bildirildiğini öne sürerler. Fakat Pythagoras’ın, [okunamadı] maiyetinden yahut ona pek yakın bir zümreden olarak insanlara gönderildiğinden kimse şüphe edemez, nitekim bu husus doğumunun getirdiği şartlar ve zihninin cihanşümul hikmetiyle apaçık ortadadır. Iamblikhos’un bildirdiğine göre, onun dünyaya gelişi bu minval üzeredir. Görülüyor ki Grekler onun aklına öylesine hayran kalmışlardı ki babasının tanrısal bir varlıktan daha aşağı olamayacağını düşünmüşlerdi.
Pythagoras üç oğulun en küçüğüydü, en büyükleri Kleanthes’e göre Eunous, Laertios’a göre ise Eunomos idi, ortancası ise Tyrrhenos adını taşıyordu. Laertios’un zikrettiği üzere, Pythagoras’ın hayatına dair tarihlere ilişkin gerekçeler, onun İtalya’ya gidişi bahsinde bilahare serdedilecektir.
Bu esnada, kendisinin elli üçüncü Olimpiyatın üçüncü senesinde doğduğunun kabulünü rica ederim, on sekiz yaşına vardığında Thales ve diğerlerini dinlemişti. Ardından Fenike’ye, oradan da yirmi iki yıl kalacağı Mısır’a geçti, daha sonra on iki yıl Babil’de bulundu, nihayet elli altı yaşındayken Sisam’a döndü ve oradan İtalya’ya intikal etti.
Bu hususların teferruatı kendi fasıllarında daha etraflıca müzakere edilecektir.
İlk Tahsili ve Muallimleri
Anlatıldığına göre, [okunamadı] bolca ticaret malı getirip bir [okunamadı] inşa etmiş ve bunu vakfetmiştir. Güreşçi olduğuna dair rivayetler ise filozof Pythagoras’ın, kendi muasırı olan aynı adlı bir güreşçiyle karıştırılmasından neşet etmiştir.
Kleanthes ve Suidas, onun Sisam’da o vakitler hayli yaşlı olan [okunamadı] dinlediğini nakleder. Bu zatın adı Hermodamas idi, fakat Kreophylos zümresindendi. Bu sebeple belki de metnin ilgili kısmı bu şekilde okunmalıdır, yahut tıpkı Kreophylos lakabını taşıdığı gibi öyle de adlandırılıyordu, zira vaktiyle Homeros’u ağırlayan ve onun şiirdeki muallimi olduğu söylenen Sisamlı Kreophylos’un soyundan geldiği rivayet edilirdi. Ne var ki Hermodamas’ın veya kendi tesmiyesiyle Leodamas’ın o meşhur Kreophylos’un talebesi olduğunu söyleyen Aelianus, kronoloji bakımından büyük bir hataya düşmektedir, meğerki metin tahrif edilmiş olsun.
Kusursuz bir muaşeret, zihin sebatı ve vakar dolu bir edep sergiler, hiçbir çekişmeye yahut intizamsızlığa meydan vermezdi. Genç yaşındayken şöhreti Miletoslu Thales’e, Prieneli Bias’a ve civardaki bütün şehirlere ulaştı, her taraftan pek çok kimse bu genç adamı methedip ona nam kazandırdı, kendisini "Sisam’ın parlak saçlısı" diye andılar. Bu sıralarda Polykrates’in tiranlığı baş göstermişti.
Pythagoras yaklaşık on sekiz yaşındayken, vuku bulan hadiselerin kendi gayelerine ve bilgi arayışına nasıl tesir edeceğini öngörerek Sisam’dan ayrıldı. Anaximandros’a tavsiye edildiği ve Miletos’ta tabii ilimleri tahsil ettiği söylenir.
Hepsi onu sevdi, kabiliyetlerine hayran kaldı ve ilimlerini onunla paylaştı.
Miletoslu Anaximandros’tan tabii şeylerin bilgisini öğrendiği rivayet edilir. Thales onu hüsnükabulle karşıladı, diğerlerinin fevkindeki meziyetlerine hayran kaldı, zira Pythagoras kendisine ulaşan şöhretin çok ötesindeydi, ona ilim tahsilinde böylesi bir iştiyak göstermesini ve Diospolis’e giderek oradaki rahiplerle irtibat kurmasını tavsiye etti, zira kendisini hikmet sahibi kılan şeyleri onlardan elde etmişti.
Bu Pherekydes Delos’ta hastalanmıştı, elli yedinci Olimpiyattan fazla yaşamadığı, ölümünden bir gün evvel bir sonraki Olimpiyatın ilk senesinde vefat eden Thales’e yazdığı mektuptan aşikârdır.
Müelliflerin ekserisi aynı zamanda Kroton’daki Kyloncuların [okunamadı] yazdığını belirtse de Dikaiarkhos ve daha titiz diğer müellifler aynı adı taşıyan başka bir şahsın mevcudiyetini kabul ederler.
Dolayısıyla, Pythagoras’ın Sisam’dan ayrılmasından evveldi ki Pherekydes amansız bir bitlenme illetine (phthiriasis) düçar olmuş, Pythagoras onu ziyarete gidip hastalığında refakat etmiş ve muallimine karşı son vazifelerini ifa ederek cenaze merasimini icra etmiştir. Zira Pherekydes’in vefatı ve defninden sonra oradan ayrılmıştır.
Muhtelif tarihlerinin yedinci kitabında ve diğer kaynaklarda nakledildiğine göre, [okunamadı] sonra Sisamlı olduğu iddia edilen fakat hakikatte başkalarının icadı olan şeyler zikredilir ki bunlardan bilahare bahsedilecektir. Mabette bir müddet inzivaya çekildikten sonra istekle yola koyuldu.
III. Fenike’ye Seyahati
Bundan ötürü, her şeyden evvel vaktini idareli kullanmayı Thales’ten öğrenerek ve bu sebeple şarap ile etten uzak durarak, öncesinde de çok yemekten sakınıp kendini hafif ve hazmı kolay yiyeceklere alıştırdığından, bu vasıtayla bir teyakkuz melekesi, zihin berraklığı ve bedence sıhhatli ve daimi bir intizam kazandı, hem memleketi saydığı mezkûr mahalle duyduğu tabii bir iştiyakla, hem de oradan Mısır’a daha kolay geçebileceğini düşünerek Sidon’a doğru denize açıldı. Burada Doğabilimci Mokus’un ardıllarıyla, diğer kimselerle ve Fenikeli kâhinlerle görüştü, Biblos’un, Sur’un ve Suriye’nin sair muhtelif yerlerindeki başlıca mukaddes nizamların birçoğunun bütün sırlarına vakıf kılındı, zannedilebileceği üzere bu hallere batıl itikat sebebiyle değil, bilme sevgisiyle ve Tanrıların mucizelerinde yahut gizemlerinde onların arasında muhafaza edilmiş, bilinmeye değer herhangi bir şeyi kaçırabileceği endişesiyle katlandı.
Bununla birlikte, mezkûr yerlerin ayinlerinin Mısır merasimlerinden neşet ettiğinden habersiz değildi, bu vasıtayla, hocası Thales’in de kendisine salık verdiği üzere, hayranlıkla peşinden gittiği Mısır’daki çok daha yüce ve ilahi gizemlere iştirak edebilmeyi umuyordu.
BÖLÜM IV. Mısır’a Seyahati
Fenike Dağı civarından tesadüfen geçmekte olan birtakım Mısırlı gemiciler, vaktinin çoğunu burada geçirmekte olan bu zatı gemilerine kabul ettiler, lakin seyahat esnasında ne denli itidalli yaşadığını ve mutat perhizini [okunamadı] müşahede ettiklerinde, kendisine karşı daha büyük bir hürmet beslemeye başladılar.
Karaya çıkar çıkmaz, diğer tepelerden daha mukaddes olduğunu ve avamın ayak basmadığını bildikleri Karmel Dağı’nın tepesinden aşağıya inerek, ne taşların ne de uçurumların adımlarına mani olmaksızın, kolayca ve doğrudan kendilerine doğru gelişini kendi aralarında mülahaza ettiler, geminin yanına vardığında Mısır’a gidip gitmediklerini sorduğunu, vardıklarını söylediklerinde tekneye bindiğini ve gemicileri en az rahatsız edecek bir yerde sakince oturup, hiçbir meşakkat hissetmeksizin üç gece ve üç gün boyunca yiyip içmeden ve uyumaksızın (yalnızca kimsenin fark etmediği anlarda, aynı kımıldamaz vaziyette oturarak biraz uyuklaması müstesna, bu hali sonuna kadar muhafaza etti) aynı duruşta kaldığını, seyahatin adeta bir [okunamadı] huzuruyla desteklenmişçesine, beklentilerinin ötesinde dosdoğru ilerlediğini düşündüler. Sonunda Mısır sahiline varıncaya dek gerek birbirlerine gerekse ona karşı bütün fiillerinde [okunamadı].
Antiphon, erdemli kimselere dair kitabında, Mısır’da bulunduğu sırada Pythagoras’ın tiranı Amasis’e mektup yazmaya sevk ederek oradaki sırlara iştirak etmeye gayret ettiğini, Karmel’in altındaki o sahil boyunda [okunamadı] bulunduğunu nakleder.
Onu en kadim olan kâhinlere gönderdiler, bu ise Heliopolis kâhinlerinin aslında sadece bir bahanesiydi. Bütün kâhinlerin hayranlığı celbolunmuş, kendilerine talim olunan her hususta [okunamadı]. Mısır’da yirmi iki yıl boyunca hususi mukaddes mekanlarda ikamet ederek astronomi ve geometri tahsil etti ve diğer hiçbir yabancıya bahşedilmemiş bir şekilde alelade yahut tesadüfi olmaksızın bütün dini sırlara vakıf kılındı.
İskenderiyeli Klemens, onun bilhassa bir Mısır başkâhini olan Sonchedes’in talebesi olduğunu nakleder. [okunamadı] gümüşten bir [okunamadı] yaptığını söyler, Diogenes ise bu kâhinlerle birlikte yaşadığı esnada onların dilini öğrendiğini ve Heliopolis kâhinlerinin cemiyetine dahil olduğunu bildirir.
BÖLÜM V. Babil’e Gidişi
[okunamadı] altmış üçüncü Olimpiyatın üçüncü yılında ölmesiyle (ki bu Nabonassar’ın 223. yılına tekabül eder), Ktesias tarafından Amistaios olarak tesmiye edilen ve Plinius’un Semniserteus dediği zatla aynı kişi olduğu anlaşılan (gerçi başkaları bunu Amasis olarak tefsir eder) hükümdarın saltanatında, denildiğine göre, Pythagoras Mısır’da bulunmaktaydı. Bu esnada Kambyses Mısır’ı istila ve fethetti, Pythagoras onun tarafından esir alınarak Babil’e gönderildi. Babil o vakitler bahsi geçen monarşinin idaresinde bulunduğundan, orada Keldanilerin en mümtaz olanlarıyla ve Pers Mecusileriyle birlikte yaşadı (zira Apuleius ve Eusebius onları böyle tesmiye eder). Bazılarının zannettiği gibi Pers ülkesine değil, Mısır’dan Perslerin yanına gittiğini ve kendini Mecusilerin en dakik hikmetine hasrettiğini ifade edenlerin [okunamadı].
Onlar onu terbiye edip [okunamadı] sırlarını talim ettiler, onların vasıtasıyla aritmetik, musiki ve diğer riyazi ilimlerde kemale erdi. Valerius’un naklettiğine göre, muhatap olduğu kimselerden her meseleye dair etraflıca bilgi edindi, Tanrılara dair başkalarına ifşa edilmemesi gereken zengin ve derin malumata vakıf oldu.
Ayı bir hilalle, diğer bütün yıldızları ise yılanların gövdesiyle teşbih ederler, lakin [okunamadı] bir bokböceğinin gövdesine benzetirlerdi, zira bu mahluk sığır tersinden bir küre yapıp sırtüstü yatarak onu pençeden pençeye yuvarlardı. Keza bu canlının yılın altı ayını yer altında, diğer yarısını ise yeryüzünde geçirdiğini ve tohumunu yerin küresine zerk ettiğini söylerlerdi. Keldaniler bu neviden teolojik kıssaları naklederken remizler vasıtasıyla yazarlardı.
Pisagor felsefesine dair eserinde, mezkûr felsefenin pek çok cüzünü Mazaratus’tan öğrendiğini, Suidas’ın Zares, Kyrillos’un Zaran, Plutarkhos’un ise Zaratas tesmiye ettiği bu zatın aynı kişi olduğunu zikreder.
Bundan ötürü bazıları, Theodoretos ve Agathias’tan sarih bir surette anlaşıldığı üzere Zarades olarak da adlandırılan Mecusi Zerdüşt’ün kastedildiğini düşünürler.
Hakikatte birkaç asır sonra dünyaya geldiğinden Zerdüşt’ün bizzat kendisinden ders almış olamaz, yine de Apuleius’un rivayetinden anlaşıldığı üzere pek çok kimse Pythagoras’ın Zerdüşt’ün bir takipçisi olduğunu telakki etmiştir.
Belki de Pythagoras’ın öğretisini benimsediği bu zatı, zira Clemens onun Fars Mecûsî Zoroastres’i şerh ettiğini söyler, sonraki nesiller hocası telakki etmiştir.
Asurlu bu Nazaratus’un peygamber Hezekiel (Ezekiel) olduğunu düşünenler çıkmıştır, lakin Clemens bu görüşe karşı çıkar, buna mukabil, Bay Selden’in de kaydettiği üzere, en sıhhatli kronoloji Hezekiel ile Pythagoras’ın 50. ve 52. Olimpiyatlar arasında muasır olduklarını göstermektedir, dolayısıyla zaman hesabı bakımından bu Nazaratus’un Hezekiel olmasına mani bir hâl yoktur. Diogenes, Thule Ötesinin Akıl Almaz Şeyleri Üzerine adlı risalesinde, onun İbranilere de gittiğini ekler, oysa Lactantius bunu sarih bir surette reddeder.
Eusebius, onun Fars Mecûsîleri ve Mısırlı kâhinleri dinlediğini söyler, [okunamadı] Mısır’a [okunamadı].
Armagh Başpiskoposu’nun beyanına göre, Babil’de Yahudilerle görüştüğü tezi savunulabilir, zira Hermippos’un Pythagoras’a Dair Şeyler Üzerine adlı birinci kitabında, Josephus’un iktibasıyla belirttiği ve yine Kanun Koyucular Üzerine adlı birinci kitabında zikrettiği üzere, Pythagoras onların birçok öğretisini kendi felsefesine aktarmıştır, nitekim Peripatetik (Aristotelesçi) bir filozof olan Yahudi Aristobulos da Philometor’a hitaben yazdığı birinci kitabında aynı kanaattedir, üstelik Aristobulos aynı mülahazayla Musa’nın kitaplarının Fars İmparatorluğu’ndan evvel Grekçeye tercüme edildiğine inanmıştır, halbuki Pythagoras’ın bu ilmi İbranilerle vuku bulan muhaverelerinden devşirmiş olması çok daha muhtemeldir.
Alexander onun Galatları ve Brahmanları da dinlediğini ekler. Apuleius’un nakline göre Keldani diyarından Brahmanlara geçmiştir, beden terbiyelerinin ne olduğunu, ruhun kısımlarını, hayatın iniş çıkışlarının mertebelerini, insanların ölümden sonra hak edişlerine göre kendilerine takdir edilen ne gibi azaplara yahut mükâfatlara çarptırıldıklarını tetkik etmiştir. Diogenes onun Arabistan’a da gittiğini ve oradaki kralla birlikte yaşadığını söyler, lakin [okunamadı] bulmak kolay değildir.
[okunamadı]
İlmine gelince, umumiyetle [okunamadı] barbarlardan devşirdiği kabul edilir. Diogenes, hikmetinin büyük kısmını bu kavimlerden iktisap ettiğini teyit eder. Matematiksel tesmiye olunan ilimleri Mısırlılardan, Keldanilerden ve Fenikelilerden tahsil etmiştir, zira Mısırlılar kadimden beri geometriye, Fenikeliler sayılara ve oranlara, Keldaniler ise felekiyat hesaplarına merak salmışlardır. Tanrılara dair dini ayinleri, kurban erkânını ve hayata taalluk eden sair kaideleri Mecûsîlerden öğrenip teslim almıştır. Yazıya döküldükleri cihetle bunlar daha ziyade bilinir, oysa tedrisatının kalanı daha az malumdur. Trakyalılar meselesine gelince, bazıları bunu babası Hyrrhadius o memleketten olan Pittakos’a hamletmiştir, lakin bunun, Iamblikhos’un da Pythagoras’ın ilminin ilahiyat kısmının mühim bir cüzünü kendisinden devşirdiğini ikrar ettiği Orpheus olarak anlaşılması çok daha makuldür.
BÖLÜM VI.
Yurttaşlarının, her ne kadar kendi arzularıyla olmasa da, matematiğin letafetini tatmalarını arzu ettiğinden, bir idmanhanede (gymnasium) çevik ve mahir bir surette top oynayan, lakin yoksul ve muhtaç düşmüş bir genç fark etti. Bu gencin, hiçbir zahmete girmeksizin zaruri ihtiyaçları temin edildiği takdirde kendi sözünden çıkmayacağını düşünerek, yıkanma faslı nihayete erdiğinde onu yanına çağırdı ve barbarlardan tahsil ettiği, artık yaş ve unutkanlık sebebiyle zihninden silinmekte olan birtakım ilimleri öğrenmesi mukabilinde maişetini layıkıyla temin edeceğini söyledi. Gence aritmetik ve geometri tahsil ettirmeye başladı. Lakin delikanlı ilmin zevkine varınca, Pythagoras kendisini imtihan etmek maksadıyla artık bu işi sürdüremeyeceğini, maişetinin peşine düşmesi gerektiğini ve ne müşkülat çekerse çeksin gence artık tek bir obolos dahi veremeyeceğini beyan etti.
Delikanlı, ziyanı yok, dedi, ben artık aritmetiğiniz olmadan yapamam. Günlük nafakamı ve zaruri ihtiyaçlarımı temin etmek mecburiyetindeyim, lakin bu durum tahsilime mani olamaz. Tahsiline devam etmekten alıkonulmak istemeyen gencin bu azmini gören Pythagoras, sana yine nafaka sağlarım ve bir bakıma sana borcumu öderim, zira öğrendiğin her bir kaide için sana üçer obolos vereceğim, diye mukabelede bulundu.
Ve o vakitten sonra matematiğe meyleden bu genç, Sisamlılar arasında en ziyade takdir toplayan şahıs oldu. [okunamadı] kurutulmuş incir yerine et yemeleri yönündeki talimatın da mucidi olarak addedilen [okunamadı] oğlu Pythagoras’a intisap ettirilmiştir.
BÖLÜM VII.
[okunamadı] Delphoi’da da, Aristoksenos’un naklettiği üzere, Themistokleia’dan ahlaka dair birçok kaide öğrenmiştir.
O devirde pek meşhur olan Minos ve Lykurgos’un kanunlarını yerinde tahkik etmek gayesiyle Girit ve Sparta’ya da seyahat etti, nitekim Iamblikhos da bunu teyit eder. Girit ise dini merasimler bakımından daha az şöhretli değildi, zira orası Iupiter’in (Zeus) tevellüt ettiği ve Kybele rahipleri olan Korybantlar yahut Daktiloi tarafından, geldikleri yerin adını taşıyan İda Dağı’ndaki bir mağarada büyütüldüğü mahal addedilirdi. Keza Iupiter’in oraya defnedildiğine dair bir ananeleri vardı ve kabrini de gösterirlerdi.
İda Daktiloi’sinden biri olan rahip, Iupiter’in yıldırımı olduğuna inanılan ve rahiplerince kullanılan Keraunia Taşı ile onu tezkiye etti. Yüzüstü yere kapanmış bir vaziyette, siyah bir kuzunun yünüyle taçlandırıldı. Apuleius’un da andığı üzere, Giritli Epimenides’e de müracaat etti.
Onunla birlikte, siyah yünlere sarınmış vaziyette karanlık Mağara'ya indi ve adet olduğu üzere orada üç kez dokuz gün kaldı, [okunamadı] orada, Jove dedikleri merhum Zan yatmaktadır.
Böylece o, gerek Yunan gerek Barbar olsun, bütün dini ayinlere inisiye oldu.
VII. BÖLÜM: Olympia ve Phlius’a Gidişi
Girit ve Lakedaimon’un kanun ve adetlerini tahkik ettikten sonra, Olimpiyat [okunamadı] gitti ve bütün Yunanistan’ın hayranlığına mazhar olacak hünerler sergiledikten sonra, kendisinin ne olduğu sorulduğunda, Sophes, yani Bilge olmadığını (zira bu unvana fevkalade adamlar sahip olmuştu), lakin Philosophos, yani Hikmet Âşığı olduğunu beyan etti.
Fakat bazıları bu hadisenin Sikyon’da vuku bulduğunu nakleder, diğerleri ise Sikyon’dan yüz fersah mesafedeki Phlius’ta cereyan ettiğini söyler.
İkincisi hakkında Herakleides, Nefessiz Kadın Üzerine adlı kitabında bahseder [okunamadı].
Herakleides’in şehadeti Cicero tarafından şöyle aktarılır, Rivayet edildiğine göre Phlius’a gitti ve Phliusluların Hükümdarı Leon ile [okunamadı] üzerine pek âlimane ve vukuflu bir mülahazada bulundu.
Leon onun zekâ ve belagatına hayran kalarak en ziyade hangi sanata itimat ettiğini sordu.
O ise, hiçbir sanat bilmediğini, lakin bir filozof olduğunu beyan etti.
Leon bu ismin garipliğine şaşırarak, Filozofların kimler olduğunu ve onların diğer insanlardan ne farkı bulunduğunu sual etti. Pythagoras şöyle cevap verdi, İnsan hayatı, bütün Yunanistan’ın debdebesi ve oyunlarıyla kutlanan o umumi şölene benzer.
Zira orada kimileri bedeni idmanlarla bir tacın şan ve şerefine erişmeyi hedefler, kimileri ise alıp satarak kazanç peşinde sürüklenir.
Lakin bir zümre daha vardır ki bunlar daha seçkin kimselerdir, ne alkış ne de kazanç peşinde koşarlar, sırf neyin nasıl yapıldığını temaşa ve dikkatle müşahede etmek için gelirler.
İşte bizler de başka bir hayattan ve tabiattan bu hayata, sanki bir şehirden kalabalık bir toplantıya gelir gibi dahil olduğumuzda, kimimiz şana, kimimiz zenginliğe hizmet ederiz.
Yalnızca pek az kimse vardır ki diğer her şeyi hakir görerek eşyanın tabiatını gayretle araştırırlar.
Bunlara hikmet arayıcıları, yani Filozoflar adını verdi.
Böylece, daha evvel ilme Sophia, yani Hikmet, bunun erbabına ise Sophoi, yani Bilgeler denirken (Thales ve birinci kitapta ele aldığımız diğerleri gibi), Pythagoras daha mütevazı bir tesmiye ile ona Philosophia, yani Hikmet Sevgisi, mensuplarına da Filozof adını verdi, zira Bilge sıfatının insanlara değil, yalnızca Tanrı’ya ait olduğunu, hakkıyla Hikmet denen mertebenin beşeri kudretin fersah fersah fevkinde bulunduğunu kabul ediyordu.
Zira, bütün göğün nizamı ve içinde devreden yıldızlar, şayet tertipleri nazar-ı dikkate alınırsa pek güzeldir, lakin bu güzellik ancak, kendisini kâinata neşreden, sayıların ve nispetlerin bir tabiatı olan asli Gayri Maddi Varlık’tan (Akledilir Olan’dan) pay almakla kaimdir, bütün bu mevcudat O’na göre müştereken tanzim ve layıkıyla tezyin edilmiştir.
Binaenaleyh Hikmet, evvel, ilahi, halis ve her daim aynı olan o güzel şeylerle meşgul olan hakiki bir marifettir ki diğer şeyleri de ancak bunlardan pay almaları hasebiyle Güzel addedebiliriz.
Felsefe ise bu gayenin bir taklididir, o da aynı şekilde pek kıymetli bir bilgidir ve nev-i beşerin ıslahına hizmet etmiştir.
IX. BÖLÜM: Samos’ta Nasıl Yaşadığı
Bütün bunların gayretli bir dinleyicisi ve talebesi olduktan sonra memleketine döndü ve [okunamadı] gibi şeylerin tahkikine şevkle koyuldu.
[okunamadı] şehrin dahilinde Pythagoras Yarım dairesi tesmiye edilen bir mektep [okunamadı].
Lakin hemşehrileri tarafından her türlü elçilik heyetine dahil edilip umumi müzakerelere iştirak etmek mecburiyetinde bırakıldığından ve [okunamadı].
Lakin onun İtalya’daki icraatından bahsetmeden evvel, hem oraya vürut ettiği zamanı, hem de o memleketin o tarihteki ahvalini tespit etmek icap eder.
Daha kadim fakat daha az malumat sahibi Romalılar arasında, Pythagoras’ın Kral Numa ile çağdaş olduğu kabul gören bir kanaatti. Bu rivayetin menşei, muhtemelen Numa’nın kabrinde bulunan o kitaplardan neşet etmiş olabilir. Lakin bu zan, daha sonraki müellifler ve Yunanlar, Cicero, Titus Livius, Dionysios Halikarnasseus, Plutarkhos ve diğerleri tarafından çoktan çürütülmüştür.
Pythagoras’ın yaşadığı devri daha dikkatle tetkik edenler, iki muhtelif hesabı takip ediyor görünmektedir.
Iamblikhos der ki, Mısır’da yirmi iki yıl yaşadı, oradan Kambyses tarafından götürüldü, Babil’de on iki yıl yaşadı, oradan elli altı yaşında Samos’a avdet etti, Samos’tan İtalya’ya altmış ikinci Olimpiyat’ta, Khalkisli Eryxidas Olimpiyat Oyunları galibiyken intikal etti.
Buradan çıkan neticeye göre, Mısır’a elli üçüncü Olimpiyat’ın üçüncü yılı civarında gitmiş olmalıdır.
Şayet Mısır’da yirmi iki yıl yaşamışsa, oraya elli sekizinci Olimpiyat’ın üçüncü senesinde gitmiş olmalıdır, Babil’de on iki yıl kalmışsa, altmış altıncı Olimpiyat’ın nihayetine doğru İtalya’ya geçmiş olmalıdır, o vakit elli altı yaşındaysa, elli üçüncü Olimpiyat’ın birinci yılından evvel doğmuş olamaz.
Bu hesaba binaen, onun yetmiş yahut seksen yıl yaşadığını rivayet edenlerin belirttikleri vefat tarihi, diğer hesaba göre onu çok daha uzun yaşatanlarınkinden pek farklı değildir, zira ona en fazla ömrü biçenler, onun daha geç öldüğünü değil, daha erken doğduğunu iddia etmektedirler.
Olimpiyat ve kendisinin 48. Olimpiyatın ikinci yılında doğduğu, 52. Olimpiyat gelip çattığında ise kendisinin 18. yılında [okunamadı] Thales, Pherekydes ve Anaksimandros olduğu yönündedir. Bu hesabı Laertios, Porphyrios ve Klemens Aleksandrinos da takip eder görünmektedir, nitekim Polykrates zamanında ve 64. Olimpiyatın ikinci yılında P. [okunamadı] Oroetas tarafından tuzağa düşürülüp katledilmiştir.
Pythagoras zamanından Epikuros’un ölümüne dek 312 yıl sayan Antilokhos da bu hesaba uyar görünmektedir. Epikuros [okunamadı] Olimpiyatta ölmüştür.
Livius da bu hesaplamadan pek uzak düşmez, zira onun İtalya’ya gelişini, bundan bir ya da iki yıl önce vefat etmiş olan Servius Tullius’un saltanat yıllarına yerleştirir. Laertios’un pek çoklarının öne sürdüğünü söylediği üzere onun 90 yaşına kadar yaşadığı, yahut hayatını kaleme alan meçhul yazarın belirttiği üzere 104 yaşına dek ömür sürdüğü rivayetinin kaynağı da muhtemelen bu hesaplamadır, zira Eusebios’a göre ölüm yılı 70. Olimpiyatın dördüncü senesidir. [okunamadı] 142. yıl. Dolayısıyla ya her iki sayıda da bir hata bulunmalıdır yahut benim daha ziyade ihtimal verdiğim üzere, haklı bir gerekçeyle [okunamadı].
Eğer İtalya’ya Tarquinius Superbus’un hükümranlığı devrinde gelmişse, Lucius Brutus memleketini azat ettiğinde ve Tarquinius’un sürülmesi üzerine Lucius Collatinus ile birlikte ilk konsüller seçildiklerinde Pythagoras’ın orada bulunduğu yönündeki Cicero’nun kanaati kabul edilmelidir, ki o tarihlerde Roma egemenliği kendi kent sınırlarından öteye hiçbir istikamette altı milden fazla uzanmıyordu ve İtalya’nın güney kısımları bilhassa [okunamadı].
[okunamadı] ay tutulması gözlemi; Mısır takvimine göre P. ayının [okunamadı] günü, ki bu bizim takvimimizde 16 Temmuz tarihine, gece yarısından bir saat öncesine tekabül eder. Buradan şu netice çıkar ki [okunamadı].
Bunların en kadimi, Herakleia ile Tarentum arasında, Tarentum Körfezi’nde yer alan, Nestor ve Peloponnesos ahalisinden olan Pyloslular tarafından kurulan Metapontion’dur.
Çok sonraları şunlar tesis edilmiştir, Messene ile Syrakousa arasında, Sicilya’nın doğu yakasında bulunan ve 11. Olimpiyatta Khalkisliler kolonisi tarafından kurulan Katana, 18. Olimpiyatta İtalya’da, kocalarının Messenia Savaşlarında bulunması sebebiyle yokluklarında Lakedaimonlu kadınlardan doğan ve bu sebeple Parthenialılar tesmiye olunan kimselerce kurulan Tarentum, ki bu durumu kabullenemeyerek Lakedaimon ahalisine karşı tertip kurmuşlar, ancak ihanete uğrayıp sürülünce buraya gelmişlerdir. 19. Olimpiyatta Akhalar kolonisi tarafından Myskellos önderliğinde Tarentum Körfezi’nde kurulan Kroton kenti, ki Myskellos, istemeden canına kıyıp oraya defnettiği ev sahibi Kroton’un hatırasına, Herakles’in emriyle bu kente Krotona adını vermiştir.
Bu kent, Herakles’in emriyle tesis edildiğinden ötürü, sikkelerine onun suretini nakşetmiştir. Strabon’un hesabına nazaran Kroton’dan 200 stadia mesafede bulunan, lakin başkalarının telakkisine göre bunun iki katından daha uzak olan Sybaris, aynı devirde Troizenliler kolonisi tarafından, Krathis ve [okunamadı] nehirleri arasında kurulmuştur. 24. Olimpiyatta Akha ahalisinden Lokrisliler tarafından tesis edilen İtalya’daki Lokroi, Kendi kuruluşlarından 108 yıl sonra Gelalılar tarafından kurulan bir İonia kolonisi olan Akragas.
Gela, Syrakousa’dan 45 yıl sonra kurulmuştur, Syrakousa ise 11. Olimpiyatta tesis edilmiştir. Dolayısıyla Akragas 49. Olimpiyata rastlar. Bunlara, tarihleri daha az muayyen olmak üzere, Khalkislilerce kurulan Calabria’daki Rhegion ile Sicilya’da bulunan Zankle kolonileri Himera ve Tauromenion da ilave edilmelidir.
Hakikaten Pythagorasçı öğreti bu havalide öylesine umumiyetle hüsnükabul görmüştür ki İamblikhos, bütün İtalya’nın felsefe ehli kimselerle dolduğunu beyan eder; evvelce adı sanı duyulmamışken, sonradan onun sayesinde buraya Magna Graecia unvanı verilmiştir.
Polykrates’in kardeşi Syloson’u çekemediğinden Samos’tan İtalya’ya göçtüğünü iddia edenler de bu hesabı takip eder görünmektedir, ki henüz hükümdar olmadan evvel Syloson’un kendisine hediye etmiş olduğu bir kaftana karşılık olarak Dareios Hystaspis, kardeşinin vefatından sonra hususi bir şahıs hüviyetinde bulunan bu zata Samos tiranlığını bahşetmiştir.
Kendisinin naklettiğine nazaran Pythagoras’ın, Polykrates zamanında şehrin [okunamadı] görerek memleketi terk ettiğini ve ilim tahsili aşkıyla gittiğini söyleyen Strabon’u da belki bu minvalde anlamak icap eder, zira tiranlık sözüyle, pek çok kimsenin şehri terk etmesine yol açacak derecede gaddarca hüküm süren Syloson’un idaresi kastedilmiş gibidir, öyle ki bu hal, "Syloson’un viran eylediği geniş yer" şeklinde bir darbımesel haline gelmiştir.
Cicero ile Gellius’un beyanları da her iki rivayetle uyuşmaktadır.
Phaethon yıldızının tabiatını müşahede ettiğini [okunamadı].
Pythagoras’ın Kroton’a Gelişi ve Orada İlk Kez Hangi Vesileyle İtibar Kazandığı
Evvelemirde Kroton’a vardı, o devirde bu kentin hususi vaziyeti şu minvaldeydi, İptida Krotonlular, Sybarisliler ve Metapontionlular ile birleşerek sair Grekleri İtalya’dan sürmeye karar verdiler. Evvela Siris kentini zapt ettiler.
Kuşatma esnasında vuku bulanları hazmedemeyerek [okunamadı]; Iustinus hadiseyi şöyle nakleder, dehşete düşerek [okunamadı] müracaat ettiler.
120.000 askerden müteşekkil; Lokrisliler sayılarının ne kadar az olduğunu, yalnızca 15.000 nefer bulunduğunu görerek her türlü [okunamadı] vazgeçtiler, yekvücut halinde ölmeye ahdettiler ve zaferi kazandılar.
Muharebe esnasında da sair askerlerden bambaşka silahlar kuşanmış, fevkalade cüsseli, beyaz atlar üzerinde, erguvani harmanili iki genç adamın dövüştüğü görüldü ve cenk bittikten sonra bir daha görünmediler.
Şayianın akılalmaz sürati bu harikayı daha da büyüttü, zira muharebenin vuku bulduğu gün zafer haberi Korinthos, Atina ve Lakedaimon’da duyulmuştu. Bundan sonra Krotonlular hiçbir askeri [okunamadı].
İkinci defa, gelen emir mucibince, gençlere bir hitabede bulunmak ve ardından [okunamadı] bunların bize diğerlerinden hiç de daha az faydalı olmadığını [okunamadı].
...ana babalarına daha büyük bir hürmet göstermeleri gerektiğini, zira bir ölünün kendisini yeniden diriltecek olan kimseye duyacağı minnet kadar ana babalarına borçlu olduklarını söyledi.
Bundan başka, her şeyden evvel sevmenin ve ilk olanları, yani bize iyilikte bulunmuş kimseleri asla incitmemenin adaletin gereği olduğunu, fakat yalnızca ana babanın, tevellüt hasebiyle ilk olduğunu ve seleflerin, haleflerinin başına hakkıyla gelen her şeyin müsebbibi bulunduğunu belirterek, onların tanrılar mesabesinde olduğunu ve bu suretle davranıldığında onlara karşı kusur işlemenin mümkün bulunmadığını ifade etti. Tanrıların bizzat kendileri de ana babalarına kendileriyle denk bir hürmet gösterenleri adaleten bağışlamamazlık edemezdi, çünkü uluhiyete ibadet etmeyi bize öğretenler onlardı. Nitekim Homeros da tanrıların hükümdarına aynı unvanı vererek onu tanrıların ve fanilerin babası diye anmıştır. Masal anlatan diğer pek çok yazar da tanrıların en yücelerinin, ana babanın ayrılmış birliğini yeniden tesis etme arzusunda olduklarını ve bu gaye ile yeni bir ana ve baba tasavvuru kurarak, Jüpiter’in Minerva’yı, Juno’nun ise Vulcanus’u kendi cinsiyetlerine [okunamadı] dünyaya getirdiklerini nakletmiştir, ta ki daha uzak olan o sevgiden pay alabilsinler.
Tanrıların hükmünün en üstün olduğunu herkes ikrar ettiğinden ve bilhassa Kroton halkı bakımından, Herakles’in onlarla hısımlığı bulunduğundan, büyüklerinin emirlerine canıgönülden itaat etmeleri icap ederdi. Zira biliyorlardı ki bu tanrı, kendisinden daha yaşlı bir başkasına itaat ederek meşakkatli işlerine katlanmış ve eylemlerinin zafer armağanı olarak babasına Olimpiyat Oyunlarını takdim etmişti.
Ayrıca aralarındaki münasebetlerde öyle davranmaları gerektiğini bildirdi ki, bundan böyle dostlarına asla düşman olmasınlar, bilakis düşmanlarıyla tez zamanda dostluk kursunlar, dostlarına asla düşman kesilmesinler, fakat hasımlarıyla süratle dost olsunlar. Yaşlılarına karşı sergileyecekleri tavırlarda, ana babalarına hürmette ve birbirlerine duydukları sevgide [okunamadı], hayatta ve [okunamadı].
Bölüm XII. Gençlere Nutku.
Birkaç gün sonra umumi mektebe gitti ve gençlerin onun etrafına toplanması üzerine onlara hitaplarda bulundu.
Dahası itidal üzerine kelam ederek, gençlerin arzularının en şiddetli olduğu o çağda kendi tabiatlarını sınamaları gerektiğini söyledi. Sonra onlara, bu yegane erdemin hem çocuklara, hem genç kızlara, hem kadınlara, hem de yaşlılara, bilhassa da genç erkeklere layık olduğunu müşahede etmelerinin mühim bulunduğunu salık verdi. Üstelik bu erdem, beden ve ruh nimetlerini anladıklarını tek başına gösterirdi, zira sıhhati ve en hayırlı meşgalelere duyulan iştiyakı muhafaza ederdi. Bu hakikat zıddından da aşikardır, nitekim Truva uğruna cenk eden Barbarlar ve Greklerin her iki tarafı da, tek bir adamın ölçüsüzlüğü yüzünden fevkalade felaketlere duçar olmuştu, berikiler savaşta, ötekiler ise sılaya dönüş yolunda. Tanrı da bu adaletsizliğin cezası olarak on yıl ve bin yıl takdir etmiş, kehanet yoluyla Truva’nın zaptını ve Lokrislilerin Minerva Mabedi’ne bakireler göndermesini ferman buyurmuştu.
Gençleri ilmi sevmeye de teşvik ederek, ilmi her şeyden daha faydalı addetmenin ve onu her şeyin fevkinde arzulamanın, buna mukabil bu uğraş için hiçbir vakit yahut emek sarf etmemenin ne kadar abes olduğunu anlattı. Bilhassa bedenlerimizin ihtimamı bizi çabucak terk eden vefasız dostlara benzerken, terbiyenin ihtimamı ise insanla ölüme kadar kalan, hatta kimilerine ölümden sonra da ebedi bir şan temin eden sadık dostlar gibidir.
Kısmen tarihten, kısmen kanunlardan istifadeyle başka pek çok husus serdetti, ilmin, kendi cinsinin öncüleri olan kimselerin müşterek asaleti olduğunu gösterdi, zira onların keşifleri, geride kalanların terbiyesi ve nizamı olmuştur. İşte bu cihetle fıtraten faydalıdır, zira övgüye değer diğer şeylerden bazısını başkasına aktarmak kabil değildir, kuvvet, güzellik, sıhhat ve cesaret gibi. Bazısını ise bir başkasına veren kimse artık kendisi tasarruf edemez, servet, iktidar ve benzerleri gibi.
Fakat ilme gelince, onu bir başkasından alabilirsiniz, yine de veren kimsede ondan hiçbir şey eksilmez. Kaldı ki insan dilese de bazı şeyleri elde edemez, oysa dilerse terbiye ve talim görebilir. Sonra da memleketinin işlerine körü körüne bir itimatla değil, terbiye ve tahsil ile atılabilir, zira eğitim sayesinde insanlar hayvanlardan, Grekler Barbarlardan, hürler kölelerden, filozoflar ise avamdan tefrik olunur.
Bunlar umumiyetle şu imtiyaza sahiptir, kendi şehirlerinden, diğerlerinden daha süratli koşan yedi kişi Olimpiyat Oyunlarının bir tek merasiminde çıkmıştır, oysa hikmette temayüz edenlerden bütün dünyada ancak yedi kişi bulunmuştur ve kendisinin yaşadığı sonraki asırlarda, felsefede diğer bütün insanlardan üstün tek bir kişi mevcuttu, zira o kimse, hikmet sahibi kişi manasına gelen sophos yerine, kendisine bu unvanı, yani filozof adını vermişti.
Bölüm XIII. Senatörlere Nutku.
Mektepteki gençlere işte böyle hitap etti, fakat onlar konuştuklarını babalarına nakledince, Binler meclisi onu huzura çağırdı...
Bölüm XIV: Gençlere Hitabı
Pythagoras meclise çağrıldığında ve oğullarına verdiği öğütlerden ötürü övgüyle karşılandığında, yöneticiler Kroton halkına fayda sağlayacak bir fikri varsa bunu cumhuriyetin idarecilerine bildirmesini talep ettiler. Krotonlular, bin kişiden müteşekkil senatolarına tavsiyelerde bulunması için ona ısrarla ricada bulundular.
Bunun üzerine kendilerine evvelemirde Müzler (Musalar) adına bir mabet inşa etmelerini tavsiye etti, zira böylelikle mevcut ahenk ve düzenlerini muhafaza edebileceklerdi. Çünkü bu varlıkların hepsi aynı adla anılmakta, karşılıklı bir irtibat ve uyum taşımakta, bilhassa hepsine müştereken sunulan hürmetten hoşnutluk duymaktaydılar, nitekim ahenk, ölçü, ritim ve birliği temin eden her şey Müzlerin korosunda cem olmuştu.
Onların bu ricasına icabet ederek gençlere hitap etti, ne hakaret yahut haksızlığı ilk başlatan olmalarını ne de kendilerine yapılan haksızlığa misillemeyle karşılık vermelerini salık verdi. Gençliğin terbiyesine ve eğitimine dair hususlarda ise gayretle bu yolda sebat etmelerini emretti, tabiatı icabı iyi hasletlere meyleden bir gencin erdem ve dürüstlüğü hayatı boyunca muhafaza etmesinin kolay olduğunu, fakat tabiatı iyiye meyletmeyen bir kimsenin bu erdemi o çağda sürdürmesinin güç, fena bir terbiyeden sonra ise büsbütün imkânsız hale geleceğini ilave etti.
Tanrıların en ziyade gençleri sevdiğini, nitekim kuraklık zamanlarında tanrıların onların dualarını daha çabuk işiteceği inancıyla yağmur duasına çocukların gönderildiğini beyan etti. Daima arınmış ve kutsanmış olduklarından, mabetlerde yaşamalarına müsaade edilirdi.
Çocukları ana babalarından ayırmanın adaletsizliğin en büyüğü olduğunu ifade etti. Kendi aklıyla neyin hayırlı olduğunu önceden görebilen kimsenin en büyük şahsiyet olduğunu, ondan sonra gelenin ise başkalarının gösterdiği doğru yolu takip edebilen kimse olduğunu belirtti. Hakiki şerefi arzulayan her bir ferde, başkalarına nasıl görünmek istiyorsa hakikatte de öyle olması gerektiğini öğütledi.
Bundan başka, her hususta tanrıların kendi dualarına icabet etmesini sağlayacak vechile davranmalarını emretti.
Müteakiben, tanrılara bizzat kendi elleriyle imal ettikleri çörek, balmumu ve tütsü gibi şeyleri hizmetkârların yardımı olmaksızın sunakta kurban olarak sunmaları gerektiğini, fakat tanrılara kan ve ölüm takdim etmemelerini, ayrıca bir defada sanki oraya bir daha hiç gelmeyeceklermişçesine aşırı adakta bulunmamalarını tembih etti.
Kocalarına karşı muamelelerine gelince, babaların kızlarına, kocalarını ana babalarından daha çok sevmeleri hususunda rıza gösterdiklerini hatırda tutmalarını emretti. Bu sebeple kadınların, kocalarına hiçbir hususta muhalefet etmemeleri veya ancak onların iradesine boyun eğdikleri vakit zafere ulaştıklarını düşünmeleri yerindedir.
Dahası, cinsel birleşmeye dair o meşhur vecizeyi hatırlatarak, kendi zevcesinin yanından kalkan bir erkeğin mabede girmesinin caiz olduğunu bildirdi.
Kadınların adalet ve cömertliğini, elbiselerini şahitsiz ve senetsiz birbirlerine ödünç vermelerinden hareketle inkâr etmeye kalkışanlara karşı, onların bu paylaşma hevesi sebebiyle aralarında tek bir gözü müştereken kullanan üç kadın uydurulduğunu nakletti. Şayet böyle bir durum erkeklere tatbik edilseydi, yani biri bir şey aldığında bunu derhal iade etmesi yahut komşusuyla paylaşması beklenseydi, herkes bunun fıtrata aykırı olduğunu ve böyle bir şeyin vaki olamayacağını söylerdi.
Bundan başka, insanların en bilgesi sayılan bir dæmonun yahut ilahi bir zatın, kadının dindarlığını ve merhametini göz önüne alarak onun yaşlarına göre tanrı isimleriyle tesmiye edilmesini sağladığını ifade etti, evlenmemiş kadına Kore (Evrenin Bakiresi), erkeğe verilmiş olana Nymphe, çocuk sahibi olana Anne, çocuklarının çocuklarını görene ise Dor lehçesinde Maia adı verilirdi. Nitekim Dodona ve Delphi’deki kehanetlerin kadınlar vasıtasıyla tecelli etmesi de onların bu takva ve hissiyatına muvafıktır.
Kadınların dindarlığını bu suretle methettikten sonra sözü kılık kıyafetteki vakara getirdi, hiç kimsenin haddini aşarak kibirli ve lüks elbiseler giymemesi gerektiğini tembihledi. Kroton şehrinin tesisinde, bir erkeğin zevcesine karşı gösterdiği erdem ve sadakatin daima takdir gördüğünü hatırlattı.
Ulysses, Calypso’nun elinden ölümsüzlüğü kabul etmeyip karısını terk etmektense ölmeyi yeğlemişti, kadınlara düşen de bu övgünün karşılıklı olabilmesi adına kocalarına karşı erdemli sadakatlerini göstermektir.
BÖLÜM XVI. Özel ve Kamusal Alanda Bir Mezhep Kurması
Pythagoras bu söyleviyle Kroton’da azımsanmayacak bir şeref ve itibar kazandı ve bu şehir vasıtasıyla tüm [okunamadı].
Kroton’da irat ettiği ilk hitabette pek çok takipçi celbetti, öyle ki altı yüz kişiyi [okunamadı] kazandığı söylenir, bunlar akusmatikler idi. Nitekim bir rivayete göre, İtalya’ya ayak bastığında verdiği tek bir söylevle iki bin kişi kazanmıştı, [okunamadı] evlerinden uzakta yaşamak zorunda kalmasınlar diye büyük bir [okunamadı] inşa etti, İskenderiyeli Klemens bunu bizim cemaatimizle bir tutarak kilise (eklesia) şeklinde tefsir eder. Buraya oğlan çocukları ve kadınlar da kabul edilirdi. Şehirler inşa ettiler, İtalya’nın Magna Graecia denen kısmının tamamında iskân edip kanunlar ve nizamnameler edindiler.
Liyakatlerine göre kabul edilirlerdi, zira hepsi aynı tabiatta olmadığından herkesin aynı derecede pay alması uygun düşmezdi. Pythagoras her bir kimseye kendisine layık olan kısmı aktarır, ilmini adalet ölçüsü uyarınca her ferdin kabiliyetine göre dağıtırdı, nitekim herkese hitabın hak ettiği kısmını bahşederdi. Bu sebepten ötürü kimilerine [okunamadı], kimilerine ise, tıpkı bazı kimselere Attikalı, diğerlerine de onların taklitçisi sayılarak Attikist denmesi gibi, Pythagorist derdi. Pythagoreanlara gelince, onların bütün mülklerinin ortak olmasını emretmişti.
İster çok ister az olsunlar, her bir kimseye en iyi hasletlerini hatırlatan öğüt verici bir vecize ya da hülasa [okunamadı].
Sybarisliler ile Krotonlular arasındaki savaşa dair şunlar rivayet edilir, Hellenler Sybaris’i inşa ettiklerinde o dereceye eriştiler ki, her ne kadar Atina buranın münbit olduğunu inkâr etse de, şehir kısa zamanda zenginleşti. Zira Krathis ve adını aldığı Sybaris nehirleri arasında kurulmuş olup yurttaşları [okunamadı].
Pythagoras’a hakaret ettiler, oysa daha evvel ilahi bir ilhamla dolu imişçesine ona büyük bir [okunamadı] ile cevap vermişti, [okunamadı] Sybarislilere teslim edilmeliydi, bu hadise seksen üçüncü Olimpiyatın ikincisinden altmış üç yıl önce vuku buldu [okunamadı].
Elçiler deniz kenarına gidip yıkandıklarında pek çok kişi onları takip etti, Krotonlulara akıl verenlerden biri şöyle dedi, onların irtikâp ettiği diğer bütün fiilleri yeterince tenkit ettikten sonra nihayetinde onları bilhassa Pythagoras’a karşı çıkmaya ve dil uzatmaya cüret ettikleri için itham etti, zira masalların anlattığına göre hayvanlar konuşabilseydi dahi hiçbiri onun aleyhinde kötü bir söz söylemeye cesaret edemezdi. İkna kabiliyeti öyle büyüktü ki etrafta bulunanları kendi re’yine ram etti.
Diodoros’un bildirdiğine göre bir meclis toplandı ve kendilerinden daha kudretli bir düşmanla savaşa girmektense mültecileri teslim etmelerinin gerekip gerekmediği suali reye sunuldu.
Senato ve ahali tereddüt gösterdi, ahali savaşa katlanmaktansa öncelikle mültecilerin teslim edilmesine meyil etti.
Fakat akabinde filozof Pythagoras onlara sığınmacıları himaye etmelerini salık verince fikirlerini değiştirdiler ve onları müdafaa etmek uğruna cenge karar kıldılar. Sybarisliler üç yüz bin kişilik bir orduyla meydana çıktı, Krotonluların ise yalnızca yüz bin askeri vardı. Krotonlulara güreşçi Milon serdarlık ediyordu, kendisi bükülmez bir kuvvete sahip olduğundan ilk hücumda karşısındaki ordu kanadını tek başına bozguna uğrattı.
Bu zat cesareti cüssesine denk biriydi, altı defa Olimpiyat şampiyonu olmuştu ve bu muharebeye başlarken başında Olimpiyat çelenkleri vardı, Herakles misali bir aslan postu bürünmüş, elinde gürzüyle hemşehrilerine zaferi kazandırarak onların fevkalade takdirine mazhar olmuştu. Krotonlular galibiyeti elde etmek için bir hileye de başvurdular, Sybarisliler sefahate öylesine düşkündüler ki şölenlerde atlarına raks etmeyi öğretmişlerdi.
Aristoteles’in aktardığına göre Krotonlular bunu bildiklerinden cengin ortasında, yanlarında getirdikleri çalgıcılara raks havaları çalmalarını emrettiler, atlar musikiyi işitir işitmez yalnızca oynamaya başlamakla kalmadı, süvarilerini de zorla hasımlarının üzerine sürükledi. Böylelikle Sybarisliler ricat edince Krotonlular esir aldıkları hiçbir kimseyi esirgemeyip hepsini kılıçtan geçirdiler, bu suretle ordunun ekseriyeti katledildi ve şehir zillet dolu bir teslimiyetin ardından yerle bir edildi. Diodoros’a nazaran bu hadise [okunamadı], devasız illetler ve mahsulün helaki [okunamadı].
Orada yerleşik Hellenlere yerliler değil, İtalyalılar ve Sicilyalılar denirdi.
[okunamadı] Phalaris’i tekdir etti, semanın kudretinin ne olduğunu ve bu kudretin kanun marifetiyle ceza tatbik etme hususundaki tesirinin büyüklüğünü gösterdi, buna dair pek çok misal serdederek insan ile diğer canlı mahlukat arasındaki farkı vazıh bir biçimde ortaya koydu.
Aynı zamanda derunî ve beyanî akıl hakkında, zihin ile ondan hasıl olan marifet hakkında ilmi kelam etti, bunlara dair pek çok ahlaki kaide sundu.
Hayatta faydalı olan şeylerden bahsetti, faydalı olanın peşinden gitmeye teşvik edip zararlı olandan sakındırdı, her şeyden evvel kader uyarınca, zaruret uyarınca ve hüküm uyarınca cereyan eden şeyleri izah etti.
Bundan maada cinler ve ruhun ölümsüzlüğü üzerine etraflıca ve hikmetle kelam etti, bu husustan başka bir yerde bahsetmeye vesilemiz olacaktır.
«Ölüm ve insanın başına gelebilecek tüm tesadüfler» ne de o anda zerre kadar kaygılanmıştı, nitekim (diye devam eder İamblikhos) gayet açıktır ki, peşindekini derhal durduracak olan korkuyla zerre kadar sarsılmamıştı. Bu sözü işiten yaşlı bir adam, eline bir taş alıp Pherecydes’e fırlattı, diğerleri de onun örneğine uyarak aynısını yaptılar.
Kimileri onu taşlayarak öldürdüklerini söyler, kimileri ise zincire vurup kurşun bir levhaya sardıklarını ve bu levhanın içinde feci şekilde can verdiğini rivayet eder. Lokrislilere, daha önce anılan Kharondas ve Zaleukos’un yanı sıra Timaros’u da yolladı, aynı vazifeyle Theaitetos, Helikaon, Aristokrates ve [okunamadı]’u da gönderdi. Böylece Porphyrios’un belirttiği gibi Pythagoras ve dostları İtalya’da uzun zaman öylesine büyük bir hayranlık uyandırdılar ki, pek çok şehir idaresini onların ellerine teslim etti.
BÖLÜM XVIII. Onun Hakkında Anlatılan Mucizeler
Eğer kadim ve muteber müelliflerin onun hakkında aktardıklarına itimat edecek olursak (der Porphyrios ve ondan naklen İamblikhos), emirleri akıldan yoksun mahluklar üzerinde dahi tesirliydi, zira o civardaki halka büyük zararlar veren Daunia ayısını yakalamış, bir müddet onu okşayıp arpa lapası ve meyveler verdikten ve bir daha hiçbir canlıya dokunmayacağına dair ona yemin ettirdikten sonra salıvermiştir.
Ayı derhal tepelere ve ormanlara çekilip saklanmış, o andan itibaren de hiçbir canlı mahluka saldırmamıştır. Tarentum’da çeşitli nebatatın yetiştiği bir otlakta yeşil baklaları koparıp yiyen bir öküz görünce sığırtmacın yanına varıp öküze baklalardan uzak durmasını söylemesini tavsiye etti, fakat sığırtmaç onunla alay edip öküzlerin dilini bilmediğini söyleyince kendisi öküzün yanına gitti, kulağına fısıldadı ve öküz yalnızca o anda derhal bakla yemekten vazgeçmekle kalmadı, bundan böyle de baklaya asla dokunmadı, Tarentum’daki Juno Mabedi civarında çok yaşlanana dek uzun yıllar yaşadı ve kendisine verilen yiyecekleri yiyerek ömrünü tamamladı.
Olimpiyat Oyunları esnasında başının üzerinde bir kartal uçarken, kendisi de tesadüfen dostlarına kuşların işaretleri, tanrılara karşı hakiki bir dindarlık besleyen insanlara tanrılardan bazı haberler ulaştığı üzerine hasbıhal etmekteydi, rivayet edilir ki birtakım sözlerle kartalı durdurmuş, yere inmesini sağlamış ve bir müddet onu okşadıktan sonra tekrar salıvermiştir.
Bu kartal, belki de İamblikhos’un Kroton’da okşadığını ve hayvanın buna sakince katlandığını rivayet ettiği beyaz kartaldı. Zira Krotonlular, Greklere öykünerek Olimpiyat adını verdikleri oyunlar ihdas etmişlerdi.
Bir nehir (Porphyrios’un Kafkas, Apollonios’un [okunamadı], Laertios ve İamblikhos’un Nessos, Aelianus’un Kosa, Aziz Kyrillos’un ise Kausos dediği nehir), pek çok dostuyla birlikte üzerinden geçtiği sırada ona seslendi ve berrak, gür bir sesle, «Selam sana Pythagoras» dedi.
Neredeyse bütün müellifler, aynı gün içinde hem İtalya’daki Metapontum’da hem de Sicilya’daki Tauromenium’da bulunduğunu, her iki yerdeki dostlarıyla bir araya gelip umumi bir mecliste onlara hitap ettiğini tasdik eder, oysa bu iki mevki denizden ve karadan nice stadion mesafededir ve aralarında günlerce sürecek bir yolculuk vardır. Apollonios ise bu hadisenin Kroton ile Metapontum arasında vuku bulduğunu nakleder.
Olimpiyat Oyunları’nın umumi merasiminde ayağa kalkıp altın kalçasını gösterdi, Abaris’i, rahibi olduğu Hyperboreios Apollon olduğuna inandırmak için hususi olarak ona da aynısını yapmıştı.
Limana bir gemi yanaşmaktaydı ve dostları gemideki malların kendilerinin olmasını arzu ettiler, bunun üzerine Pythagoras, «O halde elinize bir ölü geçecek» dedi ve gemi yanlarına vardığında içinde ölü bir adamın cesedini buldular.
Kendisini dinlemeyi pek arzu eden birine, bir işaret belirmedikçe konuşmayacağını söyledi. Çok geçmeden biri Daunia’da beyaz bir ayının öldüğü haberini getirmeye geldiğinde, o kimsenin sözünü kesip hadiseyi evvela kendisi anlattı.
Pek çok şeyi önceden haber verdiğini ve bunların aynen vuku bulduğunu teyit ederler, öyle ki Kyreneli Aristippos, Tabiat Üzerine adlı eserinde, Pythios Apollon kadar hakikati dile getirdiğinden ötürü kendisine Pythagoras dendiğini nakleder. Bir kuyudan tattığı su sayesinde bir hadiseyi önceden bildirdi ve o sırada tatlı bir rüzgarla yelken açmış olan bir geminin batacağını haber verdi.
Sybaris’te ölümcül bir ısırığa sahip bir yılanı eline aldı ve sonra serbest bıraktı. Tyrrhenia’da ise küçük bir yılanı yakalayıp ısırarak dişleriyle öldürdü.
Onun hakkında rivayet edilen binlerce başka harikulade ve ilahi hadise müttefikan ve tam bir mutabakatla anlatılagelmiştir, öyle ki açıkça söylemek gerekirse hiç kimseye bundan fazlası atfedilmemiş, hiç kimse bundan daha müstesna bir mertebeye erişmemiştir. Zira gayet sarih olan kehanetleri, vebayı derhal defedişi, şiddetli rüzgarları ve doluyu dindirmesi, dostlarının selametle ve kolaylıkla geçebilmesi adına gerek nehirlerde gerekse denizlerdeki fırtınaları teskin edişi daima hatırlanır, Empedokles, Epimenides ve Abaris bu hünerleri ondan öğrenerek benzer işler yapmışlar ve bunu manzumelerinde açıkça ikrar etmişlerdir.
Nitekim Empedokles’e Alexanemos, yani «rüzgarları defeden», Epimenides’e Kathartes, yani «arındırıcı», Abaris’e ise Aithrobates, yani «havada yürüyen» lakabı verilmişti, zira Abaris, Hyperboreios Apollon’un kendisine hediye ettiği bir okun üzerine binerek nehirlerin, denizlerin ve geçit vermez yerlerin üzerinden havada taşınırdı, kimileri Pythagoras’ın aynı gün içinde Metapontum ve Tauromenium’daki dostlarıyla hasbıhal ettiği vakit aynısını yaptığına inanmıştı.
Bunlara, Aristophanes şarihinin adlandırdığı ve şu şekilde tasvir ettiği ayna marifetini de eklemek gerekir,
Dolunay vakti geldiğinde, bir aynanın üzerine kanla dilediği her şeyi yazar, bunu önce karşısındakine söyler, sonra harfleri Ay’a doğru tutarak onun arkasında dururdu, böylece onunla Ay arasında duran kişi, gözlerini dikkatle Ay’a diktiğinde, aynaya yazılmış olan tüm harfleri sanki Ay’ın üzerindeymiş gibi okurdu.
Fakat bu kabilden şeyleri eskilerden bazıları büyücülüğe yormuşlardır, nitekim Timaios da onu bir büyücü olarak nitelendirir, başkaları ise, Herakleides’in ve Apollonios şârihinin şu rivayetinden anlaşılacağı üzere, hilekârlığa hamletmiştir,
İtalya’ya geldiğinde yerin altına bir mahzen yaptırdı ve annesine öldüğünü yaymasını, olup biten her şeyi zamanıyla birlikte bir yazı defterine kaydetmesini tembihledi,
Ardından mahzene inip kendini oraya kapattı, annesi de o tekrar yukarı çıkana dek emrettiği üzere davrandı.
Bir müddet sonra Pythagoras, zayıflamış ve solmuş bir halde yukarı çıktı, meclisin huzuruna vararak yeraltı dünyasından (Inferi) döndüğünü bildirdi ve orada olup bitenleri onlara anlattı, yeraltındakilerin ahvali hakkında akıl almaz hikâyeler nakletti, yeraltı dünyasında karşılaştığını söylediği ölmüş dostlarından hayatta olanlara haberler getirdi. Hieronymos’un aktardığına göre, tanrılar hakkında uydurduğu masallar sebebiyle Hesiodos’un ruhunu bir sütuna pirinçle bağlanmış, feryat ederken görmüş, Homeros’unkini ise bir ağaç üzerinde asılı bulmuştur, keza kendi zevcelerine yaklaşmayanların da azap çektiğini görmüştür. Bu sebeple Krotonlular ona pek hürmet göstermişlerdir.
Onun anlattıklarından son derece müteessir olarak ağlayıp feryat ettiler ve bunun üzerine Pythagoras’ı ilahi bir zat telakki ederek ona öyle büyük bir saygı duydular ki, kadınları kendi öğretisiyle talim etsin diye zevcelerini ona gönderdiler, bu kadınlara da Pythagorasçılar dendi. Hermippos böyle nakleder. Şârih ise şunları ekler, Böylece kendisi hakkında bir kanaat uyandırmış oldu, bundan evvel, Truva Savaşı’ndan önce Hermotimos, ondan evvel de Merkür’ün oğlu Aithalides idi.
BÖLÜM XIX. Ölümü
Pythagoras’ın vefat vakti daha önce zikredilmişti,
Bu hadise, yetmişinci Olimpiyatın dördüncü yılına tesadüf eder, Iustinus’un belirttiği üzere Kroton’da yirmi yıl yaşamıştır. Ölümünün sebebi muhtelif şekillerde nakledilir. Laertios şöyle aktarır, Pythagoras şu surette vefat etti, Kyloncular diye anılan kimselerin meclisinde otururken,
Soy, itibar ve servet bakımından diğer bütün yurttaşlardan üstün, fakat mizaç itibarıyla sert, şiddet meyilli, kargaşa heveslisi ve müstebit bir tabiata sahip olan Krotonlu Kylon, Pythagorasçı kuruma dahil olmayı pek ziyade arzulamış, artık oldukça yaşlanmış bulunan Pythagoras’ın yanına varmış, fakat mezkûr sebeplerden ötürü geri çevrilmişti.
Bunun üzerine büyük bir niza baş gösterdi, Kylon ve dostları Pythagoras ile dostlarına karşı cephe aldılar, Kylon ve fırkasının husumeti öylesine şiddetli ve amansızdı ki, Pythagorasçıların en sonuncusuna kadar uzandı, Pythagoras bu sebeple Metapontum’a çekildi, orada vefat ettiği söylenir.
Kyloncular namıyla bilinenler, Pythagorasçılara karşı kin ve adavetlerini sürdürmeye devam ettiler,
Bir müddet Pythagorasçıların dürüstlüğü ve onlar tarafından yönetilecek kadar kendilerine bağlanan şehirlerin hüsnüniyeti galip geldi, fakat nihayetinde o zatlara karşı öyle bir kumpas kurdular ki, askeri meseleleri istişare etmek üzere Kroton’da Milon’un evinde toplanmışken onları gafil avlayıp, genç ve güçlü oldukları için kapıdan kaçıp kurtulan Arkhippos ve Lysis müstesna, hepsini ateşe verip yaktılar.
Bu hadise vuku bulduğunda ve şehirler bu felakete bigâne kaldığında, Pythagorasçılar faaliyetlerine son verdiler.
Bu vaziyet iki sebepten neşet etti, gerek şehirlerin kayıtsızlığı, zira failleri cezalandırmak adına cinayete hiç ehemmiyet vermediler, Peloponnesos’taki Akhaia’da yaşadılar,
Tarentumlu Arkhytas hariç diğer Pythagorasçılar İtalya’yı terk ettiler, Rhegion’da toplanıp orada bir arada yaşadılar, fakat zamanın akışıyla birlikte kamusal işlerin idaresi zayıfladı. Bunların en mümtazları Phliouslu Phanton, Ekhekrates, Polymnastos ve Diokles ile Khalkisli Ksenophilos idi, başlangıçtan beri korunmuş olan sırlar da nihayetinde bu fırkanın kendisiyle birlikte tamamen yok olup gitti. Bu anlatılanlar Trakya’da [okunamadı], rivayet edilmiştir.
Şu kadarını da ifade eder ki, bu isyan Pythagoras’ın, bir hastalığa tutulmuş olan Pherekydes’i ziyaret etmek üzere Delos’a gittiği sırada vuku bulmuştur, o vakit İtalyotlar tarafından taşa tutulup yakılmışlar ve defnedilmeden öylece açıkta bırakılmışlardır. İamblikhos buraya kadar aktarır.
Porphyrios tarafından şu şekilde nakledilen Neanthes’in rivayeti de bunlarla mutabıktır, her şehirde ona karşı büyük fitneler zuhur etmişti,
Pythagoras ve dostları, İtalya’da birçok şehrin idareyi kendilerine tevdi edeceği ölçüde uzun müddet büyük takdir toplamışken, nihayetinde hasede maruz kaldılar ve aleyhlerine şu surette bir tertip düzenlendi,
Soy, asalet ve servet bakımından yurttaşlarının hepsini geride bırakan, fakat tabiatı icabı şiddetli, müsamahasız ve müstebit bir meşrebe sahip bulunan, gayrimeşru maksatlarına ulaşmak için dostlarının çokluğunu kullanan Krotonlu Kylon, kendini bütün üstün vasıflara layık gördüğü gibi,
bilhassa Pythagoras felsefesine dahil olmaya da layık görmekteydi, Pythagoras’ın huzuruna çıkıp kendini ziyadesiyle övdü ve onunla ünsiyet kurmayı diledi.
Fakat Pythagoras, bu şahsın tabiatını ve ahlakını derhal fark ederek, yanına gelenlerin bedenlerinde müşahede ettiği alametler vasıtasıyla onun nasıl bir mizaca malik olduğunu anladı, huzurundan ayrılıp kendi işine bakmasını söyledi.
Doğuştan haşin ve hırçın bir ruha sahip olan Kylon, bunu büyük bir hakaret sayarak fazlasıyla hiddetlendi. Bunun üzerine dostlarını toplayıp Pythagoras’ı itham etmeye, ona ve şakirtlerine karşı suikast planları tertiplemeye başladı.
Rivayete göre, Pythagoras’ın dostları [okunamadı] evinde toplandıkları sırada,
Zira o, vaktiyle hocası olan ve amansız bir bitlenme hastalığına (phthiriasis) yakalanmış bulunan Syroslu Pherecydes’i ziyaret etmek ve ona refakat etmek üzere Delos’a gitmişti, evi ateşe verdiler, Neanthes’in aktardığına göre yangından kaçıp kurtulan iki kişi, yani Archippus ile Lysis müstesna, hepsini yakıp taşlayarak katlettiler, bu iki kişiden Lysis, Yunanistan’a, vaktiyle hocalığını yaptığı Epaminondas’ın yanına gitti. Lakin Dikaiarkhos ve diğer daha muteber müellifler, bu tertip vuku bulduğu sırada Pythagoras’ın bizzat orada bulunduğunu teyit ederler, zira Pherecydes, o Sisam’dan ayrılmadan evvel vefat etmişti.
Dostlarından [okunamadı] bir arada bir evde kuşatıldılar, çoğunluğu şehre dağınık halde kaçmaya çalışırken katledildi.
Dostları derdest edilen Pythagoras, evvela Kaulonia Limanı’na kaçtı, oradan Lokrililerin yanına geçti. Lokrililer, sınırlarına bazı yaşlı kimseleri gönderdiler, onlar da kendisine şu cevabı verdiler,
Ey Pythagoras, senin bilge ve pek kıymetli bir zat olduğunu işittik, lakin kanunlarımızda yerilecek hiçbir cihet yoktur, bu sebeple onları muhafaza etmeye gayret edeceğiz.
Neye muhtaç isen bizden alıp bir başka yere git.
Bunun üzerine Lokrililerin şehrinden ayrılarak Tarentum’a yelken açtı, orada da Kroton’da gördüğü muamelenin aynısıyla karşılaşınca Metapontion’a geçti.
Pythagorasçılara yönelik fitneleri nakleden ahali tarafından bu hadiseler bugün dahi yâd edilmektedir, zira Pythagoras’ın tarafını tutan fırkanın tamamına Pythagorasçılar denirdi.
Aynı kargaşa esnasında, Musalar Tapınağı’na sığındığı ve kırk gün boyunca orada kalarak zaruri ihtiyaçların noksanlığından vefat ettiği söylenir. Başkaları ise, dostlarının toplanmayı itiyat edindikleri ev ateşe verildiğinde, hocalarına bir yol açmak maksadıyla dostlarının kendilerini ateşe attıklarını, bedenlerini evvela bir köprü gibi serdiklerini, yangından kurtulan Pythagoras’ın ise, bütün dostlarından mahrum kalarak kederinden hayatına son verdiğini rivayet ederler.
Bu felaketin tahakkuk etmesiyle, o vakte dek gizli ve örtülü tuttukları ilimleri de bu adamlarla birlikte zeval buldu, perde arkasında bulunmayan dışarıdaki dinleyicilerin ezberden tekrarladığı, idraki müşkül birtakım hususlar bundan müstesnadır.
Lysis ve Archippus’un ve o esnada başka diyarlarda bulunan kimselerin kurtulmasıyla felsefeden geriye, bulunması güç ve muğlak pek az şey muhafaza edilebildi.
Kendi aileleri haricinde hiçbir kimseye [okunamadı] Moderatus, bunun remizli olduğunu söyler.
Pythagorasçıların ta çocukluklarından itibaren hasetle karşılandıklarını nakleder. Pythagoras, yanına gelen herkesle hasbihal ettiği müddetçe pek ziyade sevilirdi, lakin kendisini yalnızca şakirtlerine vakfettiğinde, ona kıymet vermez oldular.
Yabancıları kabul etmesini hoş gördüler, lakin o memleketin ahalisinin ona bu derece paye vermesine içerlediler ve meclislerinin bir tertip olmasından şüphelendiler.
En seçkin zümreden ve servet sahibi kimselerden olmaları hasebiyle, idareyi yalnızca ileri gelenlerin elinde bulundurduğu bir cemiyete dönüştüler, sayıları üç yüzü aşıyordu, lakin kendi usul ve nizamlarına bağlı kaldılar. Pythagorasçılara el uzatırken, ebeveynleri müstesna, kendi ailelerinden olanlara dahi mesafeli durmaları, keza mülklerini müşterek addedip kendi ev halkından tamamen tecrit etmeleri sebebiyle hısımları buna fazlasıyla gücendiler, diğerleri de hevesle onlara katılıp bu işe giriştiler.
Aynı zamanda Hippasos, Diodoros ve Theages, umumi idareye ve meclise herkesin iştirak etmesinin münasip olduğunu, kurayla tayin edilen hâkimlerin hesap vermesi icap ettiğini söylediler. Buna mukabil Pythagorasçılardan Alkimakhos ve diğerleri memleket idaresinin ilgasına mani oldular, ahali tarafını tutanlar ise üstün geldi.
Lakin bilahare, avamdan pek çok kimse umumi mecliste bir tefrika olduğunu anlayınca, hatiplerden Kylon ve Ninon onlara karşı bir ithamname tertip ettiler, bunlardan ilki eşraftan, diğeri ise avamdandı.
Bu minvalde Kylon uzun bir nutuk irat etti, diğeri ise Pythagorasçıların sırlarına vakıf olduğunu iddia ederek söze devam etti. Hakikatte ise, onları bilhassa lekelemek gayesiyle bu kabil şeyleri uydurup kaleme almıştı, metni bir kâtibe tevdi ederek okumasını emretti. Eserin serlevhası Mukaddes Kelam idi, hülasası ise şundan ibaretti, dostlara tıpkı tanrılara hürmet edilir gibi hürmet edilmeli, diğer bütün insanlar ise değersiz sayılmalıdır. Pythagoras’ın aynı hükmü, dostlarını tanrılarla müsavi tuttuğu şeklinde tekrar edilmişti.
İnsanların çobanı [okunamadı] insanlığın geri kalanının hayvanlardan farksız olduğunu zımnen ima etmekteydi. Hâkimlerin kurayla intihabına muhalif başlıca kimseler olmaları hasebiyle oligarşiyi arzuladığını ve bekârlara düşman olduğunu öne sürdü.
Ömrümüz boyunca bir öküz olmaktansa tek bir gün dahi olsa boğa olmak evladır dediği cihetle, tiranlığa meyyal olduğunu iddia etti.
Başka diyarların kanun ve teamüllerini methettiğini ve onlar tarafından ne hükmedilmişse onun tatbikini emrettiğini ileri sürdü.
Hülasa, onların felsefesinin halka karşı bir tertip olduğunu beyan etti ve bu kabil şeylere kulak asmamalarını salık verdi. Ölüm bahsinde ise kınamaktan imtina etmeyi, kurban merasimlerinde olduğu gibi daima hayır sözler söylemeyi tavsiye etti.
Tetrais Nehri civarında meskûn bulunan üç yüz bin kişinin, fitnelerle ezilmesini ve o şehirdeki binde birlik bir azınlık tarafından mağlup edilmesini zül addettiler.
Bu tezvirat dinleyenleri öylesine hiddetlendirdi ki, birkaç gün sonra, onlar Pythialı Apollon Tapınağı’nda kurban takdim ederlerken, şiddet uygulamak maksadıyla güruh halinde üzerlerine saldırdılar.
Fakat bu durumdan evvelce haberdar edilen Pythagorasçılar, umumi meclis binasına sığındılar.
Democedes gençlerle birlikte Plataea'ya gitti, lakin onlar kanunları feshederek kararnamelere başvurdular ve bunlarla Democedes'i gençleri zorbalığa teşvik etmekle suçlayıp, onu her kim öldürürse mükâfat olarak kendisine üç talent verileceğini ilan ettiler,
Ve vuku bulan bir muharebede Theages vasıtasıyla mağlup edilince, umumi hazineden ona üç talent verdiler. Lakin şehirde ve memlekette [okunamadı] baş gösterdiğinden, sürgün edilen kimseler muhakemeye çağrıldı ve meselenin tahkikatı Tarentum, Metapontum ve Caulon adındaki üç şehre havale edildi, murahhas tayin edilenler (Kroton kayıtlarından anlaşıldığı üzere) onları sürgün etmeyi münasip gördüler.
Böylece, evlatların ana babalarından ayrılmaması gerektiğini söyleyerek bütün bir nesli sürgüne gönderdiler ve mülklerine el koydular.
Fakat uzun yıllar sonra, Dimakhos ve dostları başka bir muharebede katledilince ve bu fırkanın reisi olan Litage de maktul düşünce, onlara merhamet gösterip geride kalanları memlekete geri çağırmaya karar verdiler,
Bu sebeple Akhaia'dan elçilerini getirtip, onlar vasıtasıyla sürgün edilmiş kimselerle bir muahede akdettiler ve yeminlerinin suretlerini Delphoi Tapınağı'na astılar.
Geri dönen Pythagorasçılar, pek yaşlı olanlar müstesna, altmış kişi kadardı, bunlardan bazıları kendilerini hekimliğe vakfedip hastaları iyileştirdiler ve böylece Metod tesmiye olunan ilmin üstatları haline geldiler.
Hakları iade edilenler, kanunları çiğneyenlere muhalif olarak darbımesel kabilinden "Bunlar Nino idaresi altında değildir" denildiği o devirde, halkın nezdinde büyük bir teveccühe mazhar oldular.
BÖLÜM XX. Şahsiyeti ve Faziletleri.
İamblikhos, onun şahsiyetini gençliğinde fevkalade güzel, "kumral saçlı Samili" tesmiye olunmuş, elli altı yaşında ise daha ilahi bir heybete malik olarak tasvir eder. [okunamadı] onun gayet mehabetli bir simaya sahip olduğunu, öyle ki talebelerinin kendisini Hiperborealı Apollon addettiklerini nakleder, Timon'un da Silloi adlı eserinde onun mehabetli huzuruna dikkat çektiğini, gerçi bunu onu yermek kastıyla zikrettiğini ilave eder,
Büyücülük kanunlarında mahir, ağırbaşlı kelamıyla insanların takdirini celbeder.
Birlikte düşüp kalktığı kimseler üzerinde öyle büyük bir tesir bırakırdı ki, bir genç onun tarafından şiddetle tezlil edilince derhal gidip kendini astı. Bunun üzerine Pythagoras bir daha hiçbir kimseyi azarlamadı.
Lykon, Pythagoras'ın Hayatı'nda, onun kanaatkâr bir perhiz uyguladığını söyler,
Athenaios ise az içtiğini ve öyle bir nizamla yaşadığını nakleder ki, çok defa [okunamadı]. İtidalli perhizi sayesinde bedenini daima aynı kararda muhafaza eder, ne bazen hasta bazen sıhhatli, ne de bazen semiz bazen cılız olurdu.
Çehresinden, aynı sebat ve metanetin ruhunda da mevcut olduğu müşahede edilirdi.
(Cicero'nun da kaydettiği üzere) ne neşeye ne de kedere meylederdi, hiçbir insan onun sevindiğini yahut yas tuttuğunu görmemişti. Keza hiçbir kimse onun kaza-i hacet eylediğini, cima ettiğini veya sarhoş olduğunu da görmemişti.
İstihzadan ve yaltaklanmadan bütünüyle imtina eder, ne bir köleyi ne de hür bir kimseyi asla öfkeyle paylamazdı.
Beyaz ve temiz bir harmani (yahut cübbe) giyer, beyaz yün battaniyeler kullanırdı, zira o devirde o havalide keten henüz [okunamadı], ayrıca altın bir taç ve şalvar taşırdı.
Diogenes onun gündelik hayatından bahisle der ki, Kendi hanesinde sabah talimleri yapar, ruhunu lirin ahengine uydurur ve Thales'in bazı eski ilahilerini terennüm ederdi. Keza zihnini daha sükûnetli kılmak maksadıyla Homeros ve Hesiodos'tan bazı mısralar okurdu. Çevikliğe ve beden sıhhatine medar olacağına kani bulunduğu bazı danslar icra ederdi.
Gezintilerini kalabalıklar arasında uluorta değil, mabetlerde yahut koruluklarda iki yahut üç kişiyle yapar, en hoş ve temaşadan uzak mahalleri intihap ederdi.
Lakedaimon'a elçi olarak gidip orada vefat eden Milo'nun terekesini [okunamadı], felsefesi kadar iktisadi dirayetiyle de takdir topladı.
Filozof Pythagoras'tan maada, aynı ismi taşıyan pek çok kimse daha vardı, en eskisi Kral Numa ile muasır olan bir Lakonialı idi,
yahut en azından birbirlerinden pek uzak zamanlarda yaşamamışlardı, zira biri Krotonlu olup müstebit bir kimseydi, diğeri bir Phliasiyalı [okunamadı], bir başkası Plinius'un Exercitator olarak tercüme ettiği bir cimnastik muallimiydi, bedeni talimleri öğretir ve idman perhizini tayin ederdi, Eratokles'in oğlu olup atletizm üzerine risaleler kaleme almış ve güreşçilere incir yerine et yemelerini tavsiye etmiştir, bunların her ikisi de bazılarınca Filozof Pythagoras'a atfedilir.
Üçüncüsü bir Zakintosluydu, ifşası caiz olan felsefi doktrinler ile darbımesel haline gelmiş kaideler ona atfedilir, oysa her ikisi de Filozof Pythagoras'a aittir.
Bazıları, tartım ve tenasübü icat eden Rhegionlu bir heykeltıraş Pythagoras'ı, Sisamlı başka bir heykeltıraşı (Plinius'un 67. Olimpiyat'a yerleştirdiği zat), muteber olmayan bir hatibi, adasoğanı üzerine risale yazmış (Plinius bunu filozofa atfeder) ve Homeros hakkında eser vermiş bir hekimi ve Dionysios'un naklettiğine göre Dorların tarihini yazmış bir diğerini zikreder. Laertios'un bildirdikleri bunlardan ibarettir.
Bunlara Kyros'tan evvel yaşamış Ephesoslu Pythagoras'ı, Ptolemaios devrinde valilik yapmış aynı isimde bir başkasını ve ressam olan üçüncüsünü ilave ediniz.
BÖLÜM XXI. Zevcesi, Çocukları, Hizmetkârları.
Theano'yu zevce olarak aldı.
Bazıları onun bir Krotonlu olduğunu iddia eder, lakin [okunamadı] Pythanaks'ın yahut Pythonaks'ın kızı olduğunu söyler.
Pythagoras'ın vefatından sonra çocukların vesayetini ve mektebin idaresini deruhte etti, bu makamda onun halefi olan Aristeus ile evlendi.
Laertios, onun namına intikal etmiş bazı tahriratın mevcut olduğunu ifade eder, Suidas bunlara felsefi şerhleri, vecizeleri ve lirik bir manzumesi kabilinden misaller verir.
Onun vecizelerinden şunlar hatırdadır, Bir kadının cimadan ne kadar zaman sonra pak olacağı sual edildiğinde şu cevabı vermiştir, Eğer kendi zevciyle ise derhal, eğer bir yabancıyla ise asla.
Her kadına, kocasıyla yatağa girdiğinde hayâsını elbiseleriyle birlikte çıkarmasını, yataktan kalktığında ise elbiseleriyle birlikte onu tekrar kuşanmasını tavsiye ederdi. Kendisine, belki de müphem bir kelimeden ötürü, bunlardan hangisini kastettiği sorulduğunda, "Kadın olarak anılmama vesile olanı" cevabını vermiştir. Güzelliğine hayran kalıp "Ne kadar da beyaz bir kol!" diyen birine ise, "Fakat umuma açık değil" karşılığını vermiştir.
Onun Krotonlu Brontinus'un kızı olduğunu öne süren Laertios, bazılarının rivayetine göre Theano'nun Brontinus'un karısı ve Pythagoras'ın müridesi olduğunu da ekler.
Görünüşe göre bu ikinci Theano ile ilki birbiriyle karıştırılmıştır, bilhassa da yukarıdaki vecizelerin ilkinde bu durum görülür; nitekim İamblikhos bu sözün Brontinus'un karısı Theano tarafından söylendiğini teyit ederken, aralarında Laertios'un da bulunduğu bazı kimseler bunu Pythagoras'ın karısı Theano'ya atfederler. Theano'dan doğan oğullarından Telauges ile Mnesarkhos hatırlanır.
Mnesarkhos, Plutarkhos'un Mamerkos dediği kişiyle aynı kimse gibi görünmektedir, zira her iki isim de Pythagoras'ın babasına verilmiştir ve oğlunun adı da şüphesiz ondan mülhemdir.
Şayet Pythagoras'ın aynı adı taşıyan kızından kaynaklanan bir yanılgı söz konusu değilse, bazılarınca bu oğul Damo olarak da adlandırılmış görünmektedir.
Bu ikisi, yani Telauges ve Mnesarkhos, babalarının vefatı üzerine anneleri Theano'nun gözetiminde yetiştiler ve bilahare İamblikhos'un Mnesarkhos hakkında, Laertios'un ise Telauges hakkında şehadet ettiği üzere, okulun idaresini üstlendiler. Laertios, bazılarının kanaatine göre onun Empedokles'e hocalık ettiğini ekler ve Hippobotos bizzat Empedokles'ten şu mısrayı aktarır, "Theano'dan doğan soylu Telauges". Lakin Telauges'ten günümüze ulaşmış hiçbir yazılı eser yoktur.
Laertios böyle demekle birlikte, başka bir yerde Telauges'in Philolaos'a yazdığı bir mektuptan iktibas yapar. İamblikhos ise bazılarının, Pythagoras'ın adıyla anılan o mukaddes kelamı Telauges'e atfettiğini beyan eder.
Sisamlı Duris'in "Saatler" adlı eserinin ikinci kitabına istinaden, bu iki oğla Demokritos'un hocası Arimnestos da eklenmelidir; sürgünden dönen Arimnestos, çapı neredeyse [okunamadı] olan tunç bir levhayı Hera Tapınağı'na asmıştır, "Nice ilimlerin izini süren Arimnestos'u, Pythagoras'ın sevgili oğlunu buraya koydular."
Kızları Sara, Myia, Arignota (ki [okunamadı] onun Pythagorean metinlerinin kendi devrinde mevcudiyetini koruduğundan bahseder) ve Damo idi. Pythagoras vefatında yazılarını Damo'ya bırakmış ve aileden olmayan hiç kimseye bunları tevdi etmemesini tembihlemiştir.
Bunun üzerine Damo, bu kitaplar mukabilinde pek çok para alabilecekken bunu kabul etmemiş, fakirliği ve babasının emrine itaati zenginliğe yeğ tutmuştur.
Pythagoras kızlarından birini Giritli Meno ile evlendirmiştir; bu kızını öyle güzel terbiye etmişti ki bakire iken bakireler topluluğunun en önünde, evli bir kadın iken de evli kadınların en önünde yer alırdı. Krotonlular onun evini bir Demeter Mabedi haline getirmişler, sokağa da Müze adını vermişlerdir. Hizmetkârlarından bilhassa iki tanesi hatırlanır, Astreus ve Zamolxis.
İlki hakkında Diogenes, "Thule'nin Ötesindeki Akıl Almaz Şeyler" adlı risalesinde şöyle yazar, Mnesarkhos, Lemnos, İmroz ve Skiros'ta mukim olan o Tyrrhenlilerin soyundan bir Tyrrhenli olup, oradan ayrılarak pek çok memleket ve şehir gezmiş, iri ve ulu bir kavağın altında yatan bir bebek bulmuştur; yanına vardığında çocuğun yüzü göğe dönük vaziyette, gözünü dahi kırpmadan güneşe dik dik baktığını fark etmiştir.
Ağzına ney gibi küçük, ince bir kamış yerleştirilmişti.
Çocuğun ağaçtan damlayan damlalarla beslendiğini büyük bir hayretle müşahede edince, onun ilahi bir soydan geldiğine inanarak çocuğu yanına almıştır. Bu çocuk büyüdüğünde, o memleketin yerlilerinden olan ve onu kendi ailesine evlatlık edinip işlerinin idaresini ona emanet eden Androkles tarafından himaye edilmiştir.
Sonradan hayli zenginleşen Mnesarkhos, Astreus adını verdiği bu çocuğu kendi üç oğlu Eunostos, Tyrrhenus ve Pythagoras ile birlikte yetiştirmiştir.
Dediğim gibi, bu oğlanı Androkles henüz pek gençken evlat edinmişti.
Onu bir lavtacıya, bir güreşçiye ve bir ressama verdi, fakat serpilir serpilmez hendese ve heyet tahsil etmesi için Miletos'a, Anaksimandros'un yanına gönderdi.
Mnesarkhos, Astreus'u Pythagoras'a verdi; Pythagoras onu yanına alıp fizyonomisini tetkik ederek, vücudunun hareket ve sükûn hallerini inceledikten sonra onu eğitti.
Zira her insanın fıtratını teşhis etme yolunu ilk keşfeden o idi; tabiatını fizyonomi yoluyla inceden inceye tetkik etmeden hiç kimseyi dost ya da mürit olarak kabul etmezdi.
Trakya'da maiyetine aldığı Zamolxis adında bir başka hizmetkârı daha vardı; doğar doğmaz onu bir ayı postuna sardıkları için bu adı almıştı, zira Trakyalılar bu posta "zalmus" derlerdi; Pythagoras ona teveccüh göstererek yüce tefekkürleri, mukaddes ayinleri ve tanrıların ibadetini talim etti. Bazıları onun Thales olarak adlandırıldığını öne sürer. Barbarlar Herakles'in yerine ona taparlardı.
Dionysophanes onun Pythagoras'ın hizmetkârı olduğunu, hırsızların eline düşüp onlar tarafından dağlandığını, Pythagoras fitneci hizipler yüzünden huzursuz edilip sürgüne gönderildiğinde ise yara izleri sebebiyle alnını sardığını söyler. Bazıları Zamolxis isminin yabancı bir kimse manasına geldiğini iddia eder.
Diogenes'in aktardıkları buraya kadardır. Laertios'un dediğine göre, Herodotos'un da naklettiği üzere Getler, Kronos olduğunu varsayarak bu Zamolxis'e kurban keserler.
Lakin Herodotos, Greklerin anlattığı rivayeti naklettikten sonra (ki buna göre Sisam'da Pythagoras'a hizmet etmiş, büyük bir bedel ödeyerek hürriyetini satın almış ve memleketine dönerek onların ahlakını ıslah etmiştir), kendi kanaatini belirterek Zamolxis'in Pythagoras'tan çok uzun yıllar önce yaşadığı neticesine varır.
BÖLÜM XXII.
Pythagoras'ın geriye yazılı hiçbir şey bırakmadığını savunanlar vardır; Plutarkhos, Lukianos, Porphyrios ve İosephos bunlar arasındadır.
Fakat Laertios, onun hiçbir şey yazmadığını iddia edenlerin latife yaptığını söyler; nitekim tabiat filozofu Herakleitos onun hakkında sarahaten şöyle demiştir, "Mnesarkhos oğlu Pythagoras, tarih araştırmalarında bütün insanların fevkinde bir maharete sahipti ve bu yazıları derleyip seçerek kendi hikmetini, muazzam ilmini ve sanatını meydana getirdi."
İskenderiyeli Klemens belki de bu iktibasa telmihte bulunarak, Herakleitos’un Pythagoras’tan daha sonra yaşamış olmasına rağmen yazılarında ondan bahsettiğini söyler, ona izafe edilen kitaplar ise şunlardır,
Eğitim, Siyaset ve Tabiat üzerine üç risale, Laertios, Herakleitos’un mezkûr şehadetini bunlara dayandırır, zira Pythagoras tabiat üzerine risalesinin başında, "Hayır, soluduğum hava hakkı için, hayır, içtiğim su hakkı için" demektedir.
Serapion’un oğlu Herakleides tarafından Sotion’un muhtasarında sayılan altı risale ise şöyledir, Nazım halinde kaleme alınmış Kâinat Üzerine bir risale, ikincisi ise şu sözlerle başlayan Kutsal Kelam başlıklı eserdir,
"Gençler, sükût içinde kabul edin bütün bunları," [Belki de şu dizeler de aynı esere aittir,
"Sefiller, ey üç kat sefiller, uzak durun bakla yemekten, Ana babanızın başını yemekle birdir bu zira." Ve Eustathios tarafından iktibas edilen şu mısralar,
"Ruhlar hangi yoldan iner Hades’e, hangi yoldan Dönerler geriye, temaşa etmek için Güneş’in neşeli ışığını."] Üçüncüsü Ruh Üzerine, dördüncüsü Takva Üzerine, beşincisi Epikharmos’un babası Helethales,
Altıncısı Kroton ve diğerleri. Tabiat Üzerine bir söylev ve Tanrılar Üzerine bir diğer risale olmak üzere iki eser, bunların her ikisini de Hyperboreios’lu [okunamadı] bahsetmektedir.
Herakleides’in ona atfettiği söylem, zira o nazım halindeydi, bu ise mensurdur, Orpheus’un metinlerinden derlenmiş olup, ya ölüm döşeğinde Damo’nun kızı [okunamadı] ile Pythagoras’ın oğlu ve Bitale’nin zevcesi Telauges’e verildiği rivayet edilir. İamblikhos’un bu eserden aktardığı kısımlar, ileride Pythagoras’ın talimatı bahsinde görülecektir, eser aynı zamanda Syrianos ve diğerleri tarafından da zikredilmiştir.
Proklos tarafından zikredilen Abaris’e Hitap. Khioslu İon’un belirttiği üzere Orpheus adlı bir şiir. Başlangıcı şu şekilde olan Skopiadlar, ilahiler, ki bunlardan şu satırlar aktarılır,
"Bozulmamış monaddan başlar ve ilerler Kudsi tetraktise doğru, O ki doğurur Her şeyi ve uygun hudutlar çizer cümle mevcudata, Bizim saf ve ölümsüz dekad dediğimiz o varlığa."
Tidore tarafından zikredilen Aritmetik, kendisi Pythagoras’ın Yunanlar arasında bu mevzuda ilk yazan kişi olduğunu, bilahare bu konunun Nikomakhos tarafından daha etraflıca ele alındığını teyit eder. Kehanetler, bu hususta Tzetzes şöyle der,
"Mnesarkhos’un oğlu Sisamlı Pythagoras, Gelecekte ne olacağını bilirdi peşinen..."
[okunamadı] ve bu durum bizzat o inatçı şöhrete meydan vermektedir ki, şayet başka bir kimse kendi ismiyle başka eserler neşretmişse, [okunamadı] deniz soğanı üzerine yazdığı risale de bu kabilden olup, Plinius tarafından bir başka hekim Pythagoras’a isnat edilmiştir. Pythagoras’ın Altın Mısraları.
Mısraların bizzat kendileri de bunu teyit eder görünmektedir, nitekim aralarında Pythagoras’ın şakirtlerine [okunamadı] ettiği mısralar da yer almaktadır,
"Gece gözlerini kapamasına izin verme uykunun, O günkü fiillerini bir bir gözden geçirmeden, Nerede yanıldın, ne işledin, hangi vazifeyi terk ettin?"
Hrisippos gibi bazı kimseler bunları onun talebelerine atfeder, kimi hususi olarak Tarentumlu Lysis’e, kimi de Philolaos’a hamleder. Aziz Hieronymus, vecizelerin ve doktrinlerin Pythagoras’a ait olduğunu, lakin bunların Yunanistan’da ve Thebai’de mektepleri bulunan ve üstatlarının buyruklarını ezberden bilip kitap yerine kendi zekâlarından istifade eden talebeleri Arkhippos ve Lysis tarafından veciz bir biçimde nazma döküldüğünü kabul eder.
Yahut bu metinler Epikharmos tarafından derlenmiş olabilir, İamblikhos onun hakkında, Hieron devrinde Syrakousai’ye geldiğinde felsefeyi alenen icra etmekten imtina ettiğini, lakin Pythagorascıların fikirlerini nazma dökerek Pythagoras’ın öğretisini latifeli bir tarzda dile getirdiğini ifade eder. Mektuplar, bunlardan günümüze yalnızca ikisi ulaşmıştır, biri Anaximenes’e, diğeri Hieron’adır. Pythagoras’tan Anaximenes’e,
[okunamadı] Lakin memleketinin kaderi seni alıkoymakta ve Medlerin istilasına uğrayan şehirlerin ahvalini tefekkür etmesi gereken senin gibi kimseleri de endişeye sevk etmektedir. Sen astroloji ile meşgulsün, ben dahi bütün vaktimi tetebbuatla geçirmemekteyim, zira bazen İtalyanların birbirine karşı savaştığı meydanlarda bulunmaktayım.
Bu mektup, Anaximenes’in hayatı bahsinde evvelce nakledilmiş olan Anaximenes’in Pythagoras’a mektubuna cevap mahiyetinde yazılmış görünmektedir. Pythagoras’tan Hieron’a,
Benim hayatım emniyetli ve sakindir, lakin sizinki bana katiyen uymaz. Kanaatkâr bir kimse Sicilya sofrasına ihtiyaç duymaz, o kimse için günün kifayeti yeterlidir, hür bir kimse için bir hükümdarın varlığı ağır ve tahammülfersadır.
Hakiki hazlar yahut debdebeli beslenme değil, fazilete sevk eden mahrumiyet esastır, muhtelif ve ölçüsüz hazlar zayıf ruhları köleleştirir, bilhassa kendinizi teslim ettiğiniz o hazlar sizi esir almıştır, zira bir girdaba kapılmışsınız ve aklınız bu muzır şeylere mukavemet etmediği müddetçe selamete ermeniz kabil değildir.
Binaenaleyh Pythagoras’a sizinle yaşasın diye yazmayınız, zira tabipler hastalarına refakat etmek uğruna bizzat hasta düşmeyi arzu etmezler.
Pythagoras’ın hakiki telifatı olarak bunlar zikredilmektedir, bunların haricinde sahte addedilen başkaları da mevcuttur.
nitekim, Pythagoras’ı yermek maksadıyla Hippasos tarafından yazıldığı iddia edilen Mistik Nutuk da (Laertios’un bildirdiğine göre) bunlardandır. Bir Krotonlu olan Astylos’un pek çok eseri de benzer şekilde Pythagoras’a atfedilmiştir, nitekim, Eratokles’in oğlu olan aynı addaki bir başkası tarafından kaleme alınmış Aliptik Şerhler de öyle olmuştur. Pythagoras ve müritlerinin kullandığı lehçe Dor lehçesiydi, kimilerine göre bu lehçe en mükemmel kabul edildiği için onlar tarafından seçilmiştir, nitekim Epikharmos’un aktardığı Metrodoros şöyle der, kendisinden önceki Pythagoras gibi o da en iyi musiki ahengi olduğu gibi lehçelerin de en iyisi olan Dor lehçesini benimsemiştir, zira İon ve Aiol lehçeleri kromatike çalmaktadır, Attika lehçesi kromatike çok daha fazla meyillidir, lakin Dor lehçesi tam ses veren harflerden müteşekkil olup enharmoniktir. Dor lehçesinin kadimliği efsaneyle de sabittir,
Zira Nereus, Okeanos’un kızı Doris ile evlenmiş ve rivayet olunur ki ondan elli kızı dünyaya gelmiştir, bunlardan biri de Akhilleus’un anasıdır.
Bazıları ise, Prometheus ile Epimetheus’un kızı Pyrrha’nın oğlu Deukalion’un Doros’u, onun Hellen’i, onun da Aiolos’u peydahladığını öne sürer.
Lakin Babil’in mukaddes kayıtlarında Hellen’in Iuppiter’in oğlu olduğu, Doros’u, Ksanthos’u ve tavsiyesiyle Rodos’a gittiği Kalos’u Hellen’in peydahladığı yazılıdır.
Şimdi, daha sonraki devirlerde yaşayanlara kadimler hakkında tam bir katiyetle söz söylemek kolay olmasa da, bu rivayetlerin her ikisi de Dor lehçesinin bu lehçeler arasında en kadimi olduğunu ikrar etmektedir. Bundan sonra, adını Aiolos’tan alan Aiol lehçesi gelir. Üçüncüsü, Ksanthos’un oğlu Ion’dan türeyen İon lehçesidir.
Dördüncüsü ise Erekhtheus’un kızı Kkreousa tarafından kurulan ve Trakyalılara göre diğerlerinden üç çağ sonra, pek çok tarihin naklettiği Orithyia’nın kaçırılması devrinde bu adı alan Attika lehçesidir. Şairlerin en kadimi olan Orpheus dahi Dor lehçesini kullanmıştır.
Fakat belki de asıl sebep, bunun bölgenin lehçesi olmasıydı.
Zira Pythagorasçılar, cemaatlerine hangi Grek katılırsa katılsın, herkesin kendi memleketinin lisanını kullanmasını salık verirlerdi, çünkü yabancı bir lisanla konuşulmasını tasvip etmezlerdi. Dor lehçesi Magna Graecia genelinde yaygındı.
Kroton ve Sybaris Akhaların, Syrakousai ise Korinthosluların kolonileriydi, her ikisi de aslen Dor menşeli olup Peloponnesos’luydu, Thukydides, Atinalıları Sicilyalılarla harbe sevk eden saikin bu olduğunu ileri sürer; zira Dor olduklarından, aralarındaki hısımlık münasebetiyle bir vakit gelir Dorlara yardım ederler ve Peloponnesosluların kolonisi olduklarından Peloponnesoslulara katılıverirler diye korkmuşlardı.
Nitekim Theokritos’un Adoniazusai adlı eserinde yabancının, Syrakousailı kadınları şu sözlerle azarlaması bundandır,
> Susun ahmak, geveze kadınlar, kesin cır cır ötmeyi, > Ağzınızı ayıra ayıra konuştuğunuz Dorca burada çekilmez oldu gayrı.
İçlerinden biri şöyle cevap verir,
> Kimsin sen, bizim lakırdımızdan sana ne, > Haddini bil de kendi aklını düzelt, Sicilyalılara ilişme. > Bizim aslımız Korinthos’tan gelir, > Tıpkı Bellerophon gibi, anadilimiz ise > Peloponnesos’tur, Dor doğanların Dorca > Konuşması asla ayıp sayılmaz.
Zira Syrakousailılar aslen Korinthosluydu, Peloponnesos ise Herakleideslerle birlikte Dorlar tarafından meskûn kılınmıştı.
BÖLÜM XXIII. Müritleri.
Pythagoras’a talebe olmak üzere muhtelif diyarlardan akın eden ve onunla birlikte yaşayan pek çok kimse vardı. Bunlar arasında (Aristoksenos’un naklettiğine göre) Leukanyalılar, Messapialılar (veya Peuketialılar) ve Romalılar mevcuttu. Centoripa tiranı Simikhos [ki Sicilya ahalisindendir, kasabanın adı da böyledir] onu dinledikten sonra makamını terk etmiş, servetini de kısmen kız kardeşine, kısmen de yurttaşlarına pay etmiştir. İskitya’dan bir Hiperborealı olan Abaris dahi gelmişti, Grek lisanına aşina olmadığından, inisiye edilmediğinden ve yaşı da kemale erdiğinden, Pythagoras onu öğretilerine giriş mahiyetindeki usullerle başlatmamış, kısa bir zamanda ona Tabiat ve Tanrılar hakkındaki o iki kitabı anlayacak vukufiyeti kazandırmıştır. Zira Abaris Hiperborealılardan gelmiş olup orada rahipti ve din namına toplanan altını kendi memleketindeki Hiperborealılar mabedinde tanrısının hizmetine vakfetmek üzere en bilgece şeyleri toplayarak yola çıkmıştı, lakin yolu İtalya’ya düşüp de Pythagoras’ı görünce ve onu rahibi olduğu tanrıya benzeterek, onun başka biri değil, ona benzer bir beşer dahi değil, bizzat o tanrının kendisi olduğuna hem heybetinden hem de bildiği birtakım işaret ve alametlerden ötürü kani olunca, seyahatinde elzem olur diyerek mabedden getirdiği oku Pythagoras’a hediye etti, [okunamadı] zira bunun üzerinde uçarak aşılmaz dağları aşmış, yukarılarda uzanan tepeler gibi yerleri geçmişti ve tanrının kudretine dair diğer böylesi işaretler zuhur etmişti.
Ardından mabeddeki her bir hususu birer birer sayıp döktü, o ise insanların kendisinden fersah fersah üstün böylesi bir zat karşısında dehşete kapılıp öğretisinden kaçmaması gayesiyle insan suretine büründüğünü buna ilave etti.
Ve Pythagoras onun orada kalmasını, kendisine katılmasını rica etti [okunamadı].
[okunamadı] altına girdi ve bu sayede bütün aileyi kurtardı, nihayetinde kendisi de kurtulmayı başardı, muazzam kuvvetine duyduğu bu itimadın onun ölümüne sebebiyet vermiş olması muhtemeldir. Zira anlatılır ki, yoldan hayli uzakta, balta girmemiş bir ormanda ilerlerken içine kamalar çakılmış ulu bir ağaca rastlamış, ellerini ve ayaklarını dayayarak onu ortadan yarmaya yeltenmiş, kamalar düşüverince kendisi sıkışıp kalmış ve feci şekilde can vermiştir, Leukanyalılar da Kylonlular tarafından gafil avlanıp ateşe verilmiştir.
Krotonlu Kalliphon, Pythagoras’ın pek yakın bir dostu olarak Hermippos tarafından zikredilir, aktardığına göre Kalliphon öldüğünde, ruhu daima kendisiyle birlikte bulunmuş ve o ruh kendisine falanca yerden geçmemesini, sudan sakınmasını ve kötü söz söylemekten imtina etmesini emretmiştir.
Burada yalnızca bu isimleri zikrediyoruz, zira Pythagoras’ın hayatının naklinde en hususi surette alakadar olanlar bunlardır.
Geri kalanlar hakkında daha kâmil bir malumatı diğer kaynaktan alınız.
BÖLÜM XXIV. Ekolünün Halefleri.
Pythagoras’ın halefinin, Krotonlu bir zat olup Pythagoras’ın devrinde, Platon’dan yedi nesil evvel yaşamış olan Aristaeos olduğu herkesçe ikrar edilmektedir,
Yalnızca okulun idaresinde değil, aynı zamanda Pythagoras’ın çocuklarının yetiştirilmesinde ve Theano ile evliliğinde de, onun fikirlerine dair seçkin vukufu dolayısıyla halef oldu, zira aralıksız otuz dokuz yıl boyunca Pythagoras’ın öğretisini vazettiği ve tamamında yüz yaşına yakın yaşadığı söylenir, en yaşlıları olması sebebiyle okulu Aristaeus’a devretti. Ondan sonra, Pythagoras’ın oğlu Mnesarchos devraldı. O da okulu, zamanında Kroton şehrinin yağmalandığı Bulagoras’a bıraktı.
Onun ardından, savaştan evvel çıktığı seyahatten dönen Krotonlu Tidas halef oldu, lakin yurdunun uğradığı felaketin kederiyle can verdi, oysa pek yaşlandıklarında kendilerini bedenin bağlarından azat etmek başkaları için olağan bir şeydi.
Daha sonra, okulun riyasetine getirilmek üzere bazılarının canını bağışladığı Lukanialılardan birini başa geçirdiler, aralarındaki insan kıtlığı sebebiyle kabul edilen Diodoros da onun yanına geldi, Klinias ve Philolaos.
Metapontion’da Theorides ve Eurytos.
Tarentum’da Arkhytas.
Dış Akroatiklerden olan Epikharmos ise cemiyetten değildi.
Hieron’un tiranlığı devrinde Syrakusai’a gelerek uluorta felsefe yapmaktan imtina etti, lakin bu zatların, yani Pythagorascıların fikirlerini manzum hale getirerek Pythagoras’ın muğlak öğretilerini latife yollu ifşa etti.
Pythagorascıların pek çoğunun tanınmamış olması muhtemeldir, temayüz edenlerin isimleri ise şunlardır,
Krotonlular, Hippostratos, Dymas, Aigon, Aimon, Sillos, Kleosthenes, Agelas, Episylos, Phykiadas, Ekphantos, Timaios, Buthios, Eratos, Itanaios, Rhodippos, Bryas, Evandros, Millias, Antimedon, [okunamadı], Agylas, Onatos, Hipposthenes, Kleophron, Alkmaion, Damokles, Milon, Menon.
Metapontionlular, Brontinos, Parmiskos, Orestadas, Leon, Damarmenos, Aineas, Khilas, Melisias, Aristeas, Laphaon, Evandros, Agesidamos, Xenokides, Euryphemos, Aristomenes, Agesarkhos, Alkias, Xenophantes, Thraseos, Arytos, Epiphron, Eiriskos, Megistias, Leokydes, Thrasymedes, Euphemos, Proklos, Antimedes, Lakritos, Damotages, Pyrrhon, Rhexibios, Alopekos, Astylos, Dakidas, Alkimakhos, Dinarkhos, Meton, Timaios, Timesianax, Amaeros, Dikon.
Akragaslı, Empedokles. Elealı, Parmenides.
Tarentumlular, Philolaos, Arytos, Arkhytas, Theodoros, Aristippos, Lykon, Hestiaios, Polemarkhos, Asteas, Kallas, Kleon, Eurymedon, Arkeas, Klinagoras, Arkhippos, Zopyros, Euthynos, Dikaiarkhos, Philonides, Phrontidas, Lysis, Lysibios, Dinokrates, Ekhekrates, Paetion, Akusiladas, Ikkos, Pisikrates, Klearatos, Leonteus, Phrynikhos, Smikhlas, Aristokleides, Klinias, Abroteles, Pisirrhodos, Bryas, Evandros, Arkhemakhos, Mimnomakhos, Akhmonidas, Sikas, Karaphantidas.
Sybarisliler, Metopos, Hippasos, Proxenos, Evanor, Deanax, Menestios, Diokles, Empedos, Timasios, Polemaios, Evaios, Tyrsenos.
Parioslular, Aitios, Phenekles, Dexitheos, Alkimakhos, Dinarkhos, Meton, Timaus, Timesianax, Anaxagoras, Pythagoras.
Rhegionlular, Aristides, Demosthenes, Aristokrates, Phytios, Helikaon, Mnesiboulos, Hipparkhides, Athasion, Kleokhenes.
Syrakusaililer, Damon, Phintias.
Samoslular, Melissos, Lakon, Arkhyppos, Glorippos, Heloris, Hippon.
Kaulonialılar, Kallibrotos, Dikon, Nastas, Drymon, Xentas.
Phleiuslular, Diokles, Ekhekrates, Polymnastos, Phanton.
Kyreneliler, Proros, Amphiomnos, Lakritos, Damo.
Anaktorionlular, Aristokrates, Eurysthenes.
Tarentumlular, Zaleukos, Timares.
Katanaialılar, Kharondas, Lysiades.
Iberialılar, Alkias.
Tarentumlu, Xenophilos.
Mikaliler, Kaledos, Phidon.
Krotonlular, Hipposthenes, Bouton, Pythagoras.
Poseidonililer, Athamas, Simos, Proxenos, Kranaios, Bathylaos, Phaedon.
Lukanialılar, Okellos ve Okylos (Kardeşler), Oresandros, Kerambos, Dardaneos, Malion.
Aigaionlular, Hippomedon, Timosthenes, Euelthon, Thrasykles, Krito, Polyktor.
Lakedaimonlular, Autocharidas, Cleanor, Eurykrates.
Hyperborealı, Abaris.
Pythagorascı Kadınlar, Krotonlu Millias’ın karısı Timykha. Leophron’un kızı, Krotonlu, Bindakos’un kız kardeşi Philtis. Lukanialı Okkello ve Ekkelos. Lakedaimonlu Khilon’un kızı Khilonis. Metapontionlu Brontinos’un karısı Theano. Krotonlu Milon’un karısı Muia. Tarentumlu Abroteles’in kızı Arkadialı Lasthenia. Phleiuslu Ekhekrates’in [okunamadı]. Sybarisli Tyrsenis. Pisikrates’in kızı. Argoslu Byo. Argoslu Babelyma. Lakedaimonlu Kleanor’un kız kardeşi. Ceman 15 kişi, Iamblikhos böyle nakleder.
Söz konusu meclis dört nesil boyunca devam etti, zira Aristoxenos’un bizzat gördüğü son Pythagorascılar, Trakya Khalkidikesi’nden Xenophilos ile Phleiuslu Phanton, Ekhekrates, Diokles ve yine Phleiuslu olan Polymnastos idi. Bunlar, her ikisi de Tarentumlu olan Philolaos ve Eurytos’un talebeleriydi.
BÖLÜM I. Pythagoras’ın Disiplini ve Doktrini
Aristoteles, Pythagorascı Felsefe adlı eserinde, Pythagorascıların telaffuz edilmez sırları arasında şöyle bir taksimatın muhafaza edildiğini nakleder, bir türü Tanrı, diğeri İnsan, bir diğeri ise Pythagoras gibilerdir. Pythagoras’ı Tanrı’dan hemen sonraki makama koyarlar, insanlığa merhamet eden iyi bir cin gibi görürlerdi, bazıları onun Pythios olduğunu söylerdi, bazıları Hyperborealı Apollon olduğunu, kimileri Ay’da meskûn cinlerden biri olduğunu, kimileri de semavi ilahlardan birinin, ölümlü tabiata saadet ve felsefenin şifalı aydınlığını bahşetmek üzere, fani hayatın ıslahı ve terbiyesi için o devirde insan suretinde zahir olduğunu kabul ederdi, zira bu ilahi nizam vasıtasıyla Tanrıların bahşettiğinden daha büyük bir hayır insanlığa ne gelmiştir ne de gelecektir, bundan dolayı bugüne dek onun hakkında söylenmiş meşhur bir kelam vardır.
Kendilerinden pek çok tabii neticenin istihraç edilebileceği fevkalade sırları tebliğ ettiklerinde, Tetraktys üzerine yemin ederler ve Pythagoras’ı bir nevi Tanrı gibi şahit tutarak şöyle derlerdi,
Ruhumuza Tetraktys’i bağışlayana andolsun, Ebedi tabiatın pınarıdır o, şehadet ederim buna.
Bu yemini, hürmetlerinden ötürü onun adını anmaktan imtina ettikleri için kullanırlardı, zira onun ismini zikretmek hususunda fevkalade imsak gösterirlerdi.
Ona besledikleri hürmet hakikaten öyle büyüktü ki, söylediklerinden asla şüphe etmez, buna dair kendisini daha fazla suale çekmezlerdi, bilakis onun tebliğ ettiği her şeye, sanki birer gaipten haber veren ilahi kelammışçasına itimat ederlerdi.
Ve şehirlere gittiğinde, öğretmek için değil, şifa vermek için gittiği rivayet edilirdi. Bundan ötürüdür ki, tartışmalı bir meselede kendilerine bunun sebebi sorulduğunda, "İpse dixit", yani "O söyledi" derlerdi, ki bu "O", Pythagoras idi.
Bu "autos epha", aralarında öğretilerin ilki ve en büyüğüydü, zira onun hükmü, her türlü inceleme ve tenkitten vareste ve bunların fevkinde bir akıldı.
BÖLÜM II. Dinleyicilerin İki Sınıfı Üzerine, ve İlkin Egzoterik Olanlar ile Onları Nasıl Sınadığı Hakkında
Pythagoras’ın dinleyicileri (yani haneye mensup olanları kastediyorum) iki sınıftandı, Egzoterikler ve Ezoterikler. İlki tecrübe ve imtihan altındaydı, şayet bu imtihanı layıkıyla verirlerse, Ezoterik olmaya kabul edilirlerdi.
Zira Pythagoras kendisine gelenlerin hepsini kabul etmez, evvela onları sınar ve tartan bir nazarla süzerdi.
Kimi filozofların, kendilerine gelen herkese bir han kapısı gibi açık oldukları söylenir.
Bunlar şehirlere koşar, gymnasionları talan eder ve mükâfat ararlar. Oysa Pythagoras sözlerinin çoğunu gizlerdi, öyle ki hakikati kavrayanlar sırra saf bir biçimde ermiş olanlardı. Tantalos misali, kederlenirlerdi.
Hakkında bir tecrübe ve hüküm sahibi olmadan evvel, dostları yanına kabul etmezdi.
İlkin, vaktiyle ebeveynlerine ve dostlarına karşı nasıl davrandıklarını soruştururdu, ardından yersiz kahkahalarını, sükûtlarını ve mükâlemelerini müşahede ederdi. Dahası, temayüllerinin ne olduğunu, ihtiras ve ölçüsüzlüğe kapılıp kapılmadıklarını, öfkeye yahut iffetsiz arzulara meyilli olup olmadıklarını, çekişmeci veya muhteris bulunup bulunmadıklarını, çekişme ve dostluk hallerinde nasıl bir tavır takındıklarını tetkik ederdi. Keza kimlerle düşüp kalktıklarını, kimlerin meclisinde vakit geçirdiklerini teftiş ederdi.
Dahası, bir kimsenin simasını ve fizyonomisini tetkik etmeden onunla dostluk ve ünsiyet kurmazdı. Bu kelime (aynı münasebetle Aulus Gellius’un belirttiği üzere), bir kimsenin tabiatını ve zihnini, yüzünden, bakışından, bütün bedeninin tavrından ve heyetinden çıkarılan bir nevi tahminle araştırmak manasına gelir.
Bütün bu hususların dakik bir surette müşahedesi üzerine, onların istidatlı ve öğrenmeye kabiliyetli olduklarını görürse, zihnin süratle kavraması kabiliyetine bakardı.
Zira heykelcilerden ve araba ustalarından daha aşağı görülen kimseler için derlerdi ki, her tahtadan bir Hermes heykeli yapılamaz, zira o sureti alacak malzemenin de buna elverişli olması icap eder.
Duyularda sağlam veya hakiki olan hiçbir şeyi idrak edemezler. Zira ona göre, her şeyi gören ve her şeyi işiten zihindir, geri kalanlar ise sağır ve kördür.
Bunu, zihnin tasfiyesi ve kendisine gelenlerin sınanması maksadıyla tayin ettiği pek çok riyazet ve temrin ile icra ederdi, bu imtihanlar ise kabul edilmelerinden evvel beş yıl sürerdi.
Şayet bu tetkik neticesinde bir kimseyi kabiliyetli bulursa, sebatını ve ilme olan hakiki muhabbetini sınamak, şöhreti hor görüp makam ve mansıbı küçümsemeyi layıkıyla öğrenip öğrenmediğini anlamak maksadıyla, onu üç yıl boyunca istihfaf edilmeye ve hiçe sayılmaya terk ederdi. Sanatların ve ilimlerin iktisap edilmesinde büyük zahmet ve meşakkat çekilmesini umumi bir kaide olarak zaruri görürdü, bu gaye ile onlara ateş ve çelikle icra edilecek kimi eziyetler tatbik ederdi ki, kötü bir tabiata malik olanlar bunlara tahammül edemezdi.
BÖLÜM IV. Sükût
Yanına gelenleri beş yıl boyunca sükûta tabi tutar, en çetin nefis terbiyelerinde nasıl sebat gösterdiklerini sınardı.
Diğerlerini dinler, lâkin anlamadığı takdirde sual sormasına yahut işittiklerini kaydetmesine müsaade edilmezdi.
Hiç kimse iki yıldan az sükût etmezdi, Gellius ilave eder ki, bu sükût ve dinleme müddeti zarfındakilere "Akousmatikoi" tesmiye olunurdu.
Lâkin en çetin olan bu şeyleri, yani dillerini tutmayı ve dinlemeyi öğrendiklerinde ve "echemythia" dedikleri sükût ilminde kemale erdiklerinde, konuşmalarına, sual sormalarına, işittiklerini ve zihinlerinde tasavvur ettiklerini yazmalarına cevaz verilirdi.
Bu safhada, öğrenmeye ve tefekkür etmeye başladıkları ilimlerden ötürü kendilerine "Mathematikoi" denirdi.
Gellius böyle der, lâkin ne derece haklıdır, şüpheliyim, zira Mathematikoi ve Akousmatikoi, Pythagoras talebelerinin ayırt edici iki ayrı zümresiydi.
Dili tamamen zapt etmek, şairlerin kanatlı dediği o kelimeleri dizginlemek gerekirdi.
Nefis terbiyesini şu minval üzere icra ederlerdi, önlerine her nevi nefis ve müzeyyen taam hazırlanıp konur, buna uzun bir müddet bakar, iştahları bu temaşa ile kemale erdikten sonra sofranın kaldırılmasını ve hizmetkârlara verilmesini emrederler, kendileri ise hiçbir şey yemeden kalkıp giderlerdi.
Bunu (İamblikhos’un bildirdiğine göre), iştahlarını tecziye etmek için yaparlardı.
BÖLÜM V. Mülkiyetin Ortaklığı
Bu müddet zarfında sahip oldukları her şey, yani bütün servetleri müşterek kılınır, bir araya getirilip tek bir vücut yapılırdı. Gellius’un naklettiğine göre, gerek sermaye gerekse nakit namına ellerinde ne varsa ortaya koyarlar ve koinobia tesmiye olunan o kadim usul mucibince ayrılmaz bir cemiyet teşkil ederlerdi. Bu mülk, mezkûr maksat için tayin edilen ve bir haneyi idare etmeye ve nizam koymaya muktedir kimseler olduklarından kendilerine Politici ve Oeconomici denilen talebelere tevdi edilirdi.
Bu usul, Timaios’un teyit ettiği üzere, Pythagoras’ın şu düsturlarına muvafıktı, evvela, "Dostlar arasında her şey müşterektir", ve, "Dostluk, eşitliktir", ve, "Hiçbir şeyi kendinize ait addetmeyiniz."
Bu yolla her türlü şahsi mülkiyeti ortadan kaldırdı ve ayrılık ile huzursuzluğun kaynağı saydığı için ortaklığı en son mülklere varıncaya dek genişletti, zira aralarında her şey ortaktı, hiç kimsenin herhangi bir şey üzerinde mülkiyeti yoktu. Lakin Agellius'un bahsettiği ayrılmaz cemiyet, yalnızca bu ortaklıktan hiçbir zaman hoşnutsuzluk duyulmaması şartıyla anlaşılmalıdır, çünkü her kim bundan hoşnutsuzluk duyarsa, kendi mülkünü ve cemiyete getirdiğinden daha fazlasını geri alıp ayrılırdı.
BÖLÜM VII. Kabul veya Red
Hayatlarına ve ölçülülüklerine bakılarak öğretilerine iştirak etmeye layık görülenler, beş yıllık sükûtlarının ardından Ezoterikler zümresine kabul edilir, perdenin ardında Pythagoras'ı dinlemeye ve onu görmeye hak kazanırlardı, fakat bu vakitten evvel, sadece dinlemek suretiyle kendi ahlaklarını uzun müddet sınayarak, perdenin dışından ve onu görmeksizin nutuklarını dinlerlerdi.
Şayet reddedilirlerse, mülklerini iki katı olarak geri alırlardı ve talebeler onlar için sanki ölmüşler gibi bir mezar yaparlardı, zira Pythagoras'ın çevresindekilerin hepsi onlardan bu şekilde bahsederdi ve onlarla karşılaştıklarında, sanki başka kimselermiş gibi davranırlardı, lakin bizzat o kimselerin ölmüş olduğunu söylerlerdi.
BÖLÜM VIII.
Huzuruna gelenlere her ne irat ederse etsin, bunu ya açıkça ya da sembolik tarzda beyan ederdi, (zira iki türlü tedris usulü vardı,) ve yanına gelenlerin bir kısmına Mathematici, diğerlerine ise Acousmatici denirdi. Mathematici, ilmin daha kâmil ve daha incelikle işlenmiş aklî izahını öğrenenlerdi. Acousmatici ise daha tafsilatlı bir şerh olmaksızın sadece temel kaideleri dinleyenlerdi. Böylece iki türlü felsefe olduğu gibi, felsefe tahsil eden iki nevi insan da vardı.
Acousmatici, Mathematici'nin Pythagorasçı olduğunu ikrar ederdi, lakin Mathematici, Acousmatici'nin Pythagorasçı olduğunu kabul etmezdi, zira onların aldığı dersler Pythagoras'tan değil, kimilerinin Krotonlu, kimilerinin ise Metapontumlu olduğunu söylediği Hippasos'tan neşet etmişti.
Acousmatici'nin felsefesi, bürhanlardan ve aklî gerekçelerden yoksun öğretilerden ibaretti, ancak böyle yapılması icap ettiği ve benzeri düsturlar içerirdi, bunları ilahi birer öğreti mertebesinde tutmak durumundaydılar ve aralarından bu Acousmata'ların en çoğunu hıfzedenleri en bilge sayarlardı.
Tüm bu Acousmata üç türe ayrılırdı, bazıları bir şeyin ne olduğunu bildirir, diğerleri neyin en ziyade öyle bir şey olduğunu bildirir, üçüncü zümre ise neyin yapılması, neyin de yapılmaması gerektiğini bildirirdi. Bir şeyin ne olduğunu bildirenler şu kabildendir, Mübarekler Adası nedir? Güneş nedir? Ay nedir? Delphoi'deki kâhin nedir? [okunamadı] Sirenlerin Musikisi nedir? Neyin en ziyade öyle olduğunu bildirenler ise şöyledir, en adil olan nedir? Kurban sunmaktır. En bilge olan nedir? Sayıdır, ve bundan sonra şeylere isimler veren mefhumdur. Aramızdaki en bilge şey nedir? Tıptır. En güzel nedir? Ahenktir. En [okunamadı] olan nedir? Saadet. En doğru nedir? [okunamadı] kötüdür. Rivayet ederler ki, bu sebeple bir şair olan Hippodamas'ı şu dizelerinden ötürü methetmiştir, Ey Tanrılar, neredensiniz? Nasıl bu kadar iyisiniz? Ey İnsanlar, neredensiniz? Nasıl bu kadar fena haldesiniz? Bunlar ve benzerleri bu türden Acousmata'lardır, zira bunların her biri neyin en ziyade olduğunu bildirir. Aynı şey yedi bilge için de geçerlidir, neyin iyi olduğunu değil neyin en iyi olduğunu tahkik etmişlerdir, neyin müşkil olduğunu değil en müşkil olanı araştırmışlardır, ki bu da kendimizi bilmektir, neyin kolay olduğunu değil en kolay olanı araştırmışlardır, ki bu da kavimlerin adetleridir. Bu Acousmata söz konusu hikmet türünü takip ediyor görünmektedir, zira mezkûr bilgeler Pythagoras'tan evvel yaşamışlardır.
Neyin yapılması veya neyin yapılmaması gerektiğini bildiren Acousmata ise şöyledir, yerimize tanrılara kulluk edecek evlatlar bırakmamız gerektiğinden çocuk sahibi olmamız icap ettiği, yahut önce sağ pabucun çıkarılması gerektiği, yahut umumi yoldan gidilmemesi icap ettiği ve benzerleri.
Acousmata işte böyleydi, lakin üzerlerinde en çok söz söylenenler, hangi vakitlerde ve ne şekilde ifa edileceklerine dair kurbanlar hakkında, ikametgahımızdan göç etme hakkında ve ölüleri nasıl defnedeceğimize dair defin muamelesi hakkındadır, bunların bir kısmı için aklî bir gerekçe zikredilmiştir.
Nitekim yerimize tanrıların bir başka hizmetkârını bırakabilmemiz için evlat sahibi olmamız gerektiği gibi.
Lakin diğerleri için hiçbir gerekçe yoktur ve bazılarında hükmün akabinde gelen husus lafızla irtibatlı görünürken, bazılarında büsbütün alakasızdır, nitekim ekmeğin bölünmemesi gerektiği, zira bunun cehennemdeki muhakemeye sevk ettiği hükmünde olduğu gibi.
Fakat bunlara tatbik edilen gerekçeler Pythagorasçı olmayıp, Pythagoras ilmini tahsil eden bir başkası tarafından, bunlara dair muhtemel bir kıyas serdetme gayretiyle ileri sürülmüştür.
Son zikredilen ekmeğin bölünmemesi hükmünde olduğu gibi, kimileri der ki, bir araya getiren kimse dağıtmamalıdır.
Zira kadim zamanlarda bütün dostlar, kaba ve ilkel bir adet uyarınca tek bir somun etrafında bir araya gelirlerdi, diğerleri ise bir işe girişirken onu yarıda bırakmak kabilinden kötü bir alamete mahal verilmemesi gerektiğini söyler.
Lakin Acousmatic zümresinden Pythagorasçı bir Agrigentumlu olan [okunamadı] adında biri vardı ki, Pythagoras'ın bütün bu meselelerin aklî gerekçelerini ve bürhanlarını verdiğini, fakat bunlar pek çok kimsenin rivayetiyle intikal ettiği ve o kimseler de giderek daha kayıtsız hale geldiği için aklî gerekçelerin terk edildiğini, geriye yalnızca bu meselelerin kaldığını söylemiştir.
Matematik zümresine mensup Pythagorasçılar bütün bunların doğru olduğunu ikrar ederler, lâkin aralarındaki ihtilafın sebebinin şu olduğunu söylerler,
Pythagoras, Polykrates’in hükümdarlığı döneminde İonia ve Samos’tan, o vakitler müreffeh bir durumda bulunan İtalya’ya geçti, orada kentlerin ileri gelenlerine ve en yaşlılarına [okunamadı] boş vakitleri olduğundan (zira kamu vazifeleriyle meşgul oldukları için riyaziyat öğrenmeleri hayli güç olurdu), salt lafzen hitap etti, zira hastaların kendilerine reçete edilen şeylerin ne olduğunu soruşturmaksızın yine de sıhhate kavuşmaları misali, bunun kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağını düşündü.
Eylemeye ve öğrenmeye muktedir olan daha genç kimselere ise ispatlar ve riyaziyat vasıtasıyla talimde bulundu.
Mathematici (riyaziyatçılar), kendilerinin bunlardan neşet ettiğini, Akousmatici (işiticiler) ise ötekilerden, bilhassa da Pythagorasçılardan biri olan Hippasos’tan geldiklerini ikrar ettiler.
Lakin o, öğretilerini ifşa ettiği ve on iki beşgenli küre hakkında ilk yazan kişi olduğu için, bu şerefe nail olamayarak dinsiz bir kimse gibi denizde can verdi.
Günü Nasıl Tanzim Ettikleri
Bundan sonra, onun gün içerisinde onlara öğrettiği şeyler hakkında konuşacağız, zira kendisinden ders alanlar, onun talimatları mucibince şu şekilde hareket ederlerdi.
Bu kimseler sabah yürüyüşlerini tek başlarına, fevkalade sükunet içinde ve tenhada kalabilecekleri, korulukların ve diğer hoş mekanların bulunduğu yerlerde yaparlardı, zira evvela ruhlarını yatıştırıp Akıllarını (Nous) nizama sokmadıkça hiç kimseyle konuşmanın münasip olmadığını, zihinlerinin sükunu için böylesi bir huzurun elzem bulunduğunu ve uyanır uyanmaz insanların arasına karışmanın kargaşaya yol açacağını düşünürlerdi.
Bu sebeple bütün Pythagorasçılar daima en mukaddes mahalleleri ihtiyar ederlerdi. Sabah yürüyüşlerinden sonra, ekseriyetle mabetlerde yahut buna benzer mekanlarda bir araya gelirlerdi.
Bu vakitleri öğretiler, disiplinler ve ahlakın ıslahı için sarf ederlerdi. Bir müddet mütalaada bulunduktan sonra, sabah idmanlarına geçerlerdi, çoğunluk bedenlerini yağlayıp koşu yapar, daha azı meyve bahçelerinde ve koruluklarda güreşir, bazıları ise balyoz fırlatarak veya el ele tutuşup kuvvet yarıştırarak güçlerini denerdi, her biri bedenine en münasip addettiği idmanı seçerdi. Yemekte ekmek ve bal yerlerdi. Yemekten sonra şarap içmezlerdi.
Öğleden sonraki vakti, amirlerinin emirleri doğrultusunda, gerek harici gerekse dahili siyasi meselelere tahsis ederlerdi.
Akşam olur olmaz, sabahki yürüyüşlerinde olduğu gibi tek başlarına değil, ikişer yahut üçer kişilik gruplar halinde yeniden yürüyüşe çıkar, öğrendikleri öğretileri tekrarlar ve kendilerini erdemli meşgalelere verirlerdi. Yürüyüşlerinin akabinde banyo yapar ve yıkanırlardı, yıkandıktan sonra yemek yemek üzere toplanırlardı, lakin on kişiden fazla bir arada yemek yemezlerdi.
Bir araya gelecek olanlar toplandığı anda, un ve akgünlük saçısı yapar, kurbanlar takdim ederlerdi. Ardından, güneş batmadan evvel bitirmek üzere akşam yemeğine otururlardı.
Şarap, maza, ekmek, et suyu ile hem çiğ hem de haşlanmış sebzeler tüketirlerdi.
Aynı şekilde, kurban edilmeye mutad hayvanların etlerini de önlerine koyarlardı. Balık sularını nadiren yerlerdi, zira bunların bazıları birtakım açılardan son derece zararlıdır, keza insanoğluna zararı dokunmayan mahlukatın etini de pek az tüketirlerdi. Akşam yemeğinden sonra libasyon (saçı) takdim eder, ardından ders dinlerlerdi.
Adetleri veçhile, aralarındaki en genç kimse metni okur, en yaşlı olan ise riyaset makamında neyi ve nasıl okuması gerektiğini emrederdi.
Ayrılacakları vakit, şarabı dolduran kimse onlar için saçı dökerdi ve saçı esnasında en yaşlı olanları şu hususları beyan ederdi, hiç kimse ehil bir nebatı yahut meyveyi incitmemeli veya yok etmemelidir, bundan gayrı Demonlar ve kahramanlar hakkında hürmetle konuşup onlar hakkında tazimkâr düşünceler taşımalı, aynı şekilde ebeveyne ve velinimetlere hürmet etmeli, kanuna yardım edip isyana karşı durmalıdır.
Bu sözlerin akabinde herkes evine çekilirdi. Beyaz ve pak bir giysi giyerlerdi, yatak örtüleri de ketenden, beyaz ve temizdi, zira avcılık meşgalesini tasvip etmediklerinden hiçbir hayvan postunu kullanmazlardı. Kısmen perhiz hakkında, kısmen de hayat tarzı hususunda bu topluluğa aktarılan ananeler bunlardı.
Sabah ve Akşam Amellerini Nasıl Muayene Ettikleri
Günün diğer bütün fiillerini sabah kalkmadan evvel tasarlar, gece uyumadan evvel de muayeneden geçirirlerdi, böylece iki yönlü bir tefekkür ile hafızayı idman ettirirlerdi. Zihinlerinde tuttukları her şeyi muhafaza edip akılda tutmanın icap ettiğine, derslerin ve öğretilerin ancak öğrenilen şey hatırlanabilecek raddeye kadar iktisap edilmesi gerektiğine kani idiler, zira bilmeleri ve zihinlerinde taşımaları lazım gelen şey buydu.
Bu sebeple hafızaya pek ihtimam gösterir, onu çalıştırır ve ona çok özen gösterirlerdi, derslerini zihinlerine bihakkin nakşedene kadar öğrenmeyi asla bırakmazlardı.
Bir Pythagorasçı, geçmiş günün amellerini zihninde canlandırmadan yataktan kalkmazdı, bu hatırlama ameliyesini ise şu suretle icra ederdi,
Uyanır uyanmaz, ne duyduğunu yahut hizmetçilerine ne emrettiğini, ikinci olarak ne yaptığını, üçüncü sırada ne geldiğini ve aynı tertip üzere sonrasını zihnine getirmeye gayret ederdi.
Ardından dışarı çıkışını, evvela kiminle tesadüf ettiğini, sonra kiminle görüştüğünü, birinciyle, ikinciyle, üçüncüyle ve geri kalanlarla ne kelam ettiğini anımsardı, zira gün boyunca vukua gelen her hadiseyi, cereyan ettiği sıra mucibince hafızada tekrarlamayı gaye edinirdi.
Şayet uyandıklarında daha fazla vakitleri olursa, o zaman aynı usulle evvelki üç gün boyunca başlarına gelen her şeyi zihinlerinde canlandırmaya gayret ederlerdi.
Böylece zihni terbiye ederlerdi, zira pek çok şeyi hatırda tutmaktan daha fazla ilme, tecrübeye ve [okunamadı] sevk eden hiçbir şey olmadığını kabul ederlerdi. Bu durum Pythagoras'ın nizamına uygundu, zira o, bilhassa iki vakte riayet edilmesini tavsiye ederdi, biri uykuya vardığımız, diğeri ise uykudan uyandığımız vakitti, bu vakitlerin her birinde tefekkür etmemiz gerekirdi,
Bu sebeple her bir kimseye, evine vardığında kendi kendine şunları sormasını salık verirdi,
Uykunun geceleyin gözlerini kapamasına izin verme sakın, O günkü fiillerini baştan sona üç kez gözden geçirmeden. Nerede yanıldım, ne yaptım, hangi vazifeyi eksik bıraktım? Ve yataktan kalkmadan evvel ise şunları,
Gözlerini açar açmaz uykudan, sıraya koy hemen, Gelecek gün boyunca yapılması gereken amelleri.
Ausonius bu meyanda, kendi tabiriyle, Pythagorasçı bir Acroasis aktarır, Apollon'un tanıdığı binlercesi arasından Binde biri dahi zor bulunan o iyi ve bilge kişi, Kendi kendisinin hâkimi olarak nefsini sıkıca tartar, Ne asillerin ne de [okunamadı] yollarına itibar eder,
Lakin âlemin ta kendisi gibi pürüzsüz ve yuvarlaktır, Bütün cilalı bünyesinde tek bir kusur bulunmaz. Geceleyin Oğlak burcunu nasıl ölçüp biçerse, kendini de Adil bir terazide tartar, hiçbir [okunamadı] kalmasın, Hiçbir taşkınlık olmasın, bilakis her şey ahenk bulsun diye, İçeride her şey sağlam olsun, hiçbir [okunamadı] Boşluğu açığa vuracak bir gedik bırakmasın diye.
O günün bütün fiillerini baştan sona gözden geçirmeden evvel, Uykunun gözlerini esir almasına izin vermez, Neler kaçırıldı, neler vaktinde yapıldı, neler yapılmadı, Hürmet nerede zayi edildi, yahut akıl nerede unutuldu. Niçin daha kötü olan rey tutuldu?
Bir dilenciye infak edildiğinde, niçin kırık bir ihtirasla kederlenildi, İstenmese daha hayırlı olacak ne temenni edildi, Niçin menfaat dürüstlüğün önüne geçirildi? Şayet herhangi biri bir söz yahut bakışla Tabiatına terbiyesinden daha fazla mı meyletti?
Sabahtan akşama dek bütün kelamlar ve fiiller böylece teftiş edilince, Kötülükten elem duyar, doğruyu ise mükâfatlandırır.
Sır Saklama
Pythagorasçıların zâhirî (eksoterik) oldukları dönemdeki beş yıllık sükûtlarının yanı sıra, ezoteriklere mahsus, kendi aralarında değil fakat cemiyetlerinden olmayan herkese karşı sürdürülen, mütemadi yahut tam bir sükût (veya sır saklama) olarak adlandırılan bir başka kaide daha vardı. Öğretilerinin en mühim ve en tesirli olanlarını, yabancılara karşı titiz bir ketumiyet (ekhemythia) riayetiyle, dile getirilmesi caiz olmayan şeyler kabilinden addedip daima kendi aralarında saklarlar, bunları yazıya dökülmeksizin, yalnızca hafızada muhafaza ederek, kendilerine tanrıların sırları olarak tevdi ettikleri haleflerine aktarırlardı, bu sayede onlardan dışarıya ehemmiyet arz eden hiçbir şey sızmazdı.
Uzun müddet öğrenilmiş olan her ne varsa, sadece o duvarlar dahilinde bilinirdi, şayet aralarında yabancı ve tabir caizse nâmahrem kimseler bulunacak olursa, Pythagorasçıların ekseriyetle anıldığı üzere o Rical, muratlarını birbirlerine sembollerle beyan ederlerdi. Nitekim Lysis, [okunamadı] yoksun, inisiyesi tamamlanmamış kimselere bu kelamı açtığı için Hipparkhos'u tevbih ederek şöyle demişti,
Beş yılın nihayetinde onun kelamını idrak edebilecek hale gelelim diye, sinelerimizdeki lekeleri temizledi. Zira kumaşı boyamak isteyen boyacılar, boyanın bir daha asla çıkmayacak yahut silinmeyecek surette tutması için evvelemirde kumaşı yıkayıp sıkarlar, tıpkı bunun gibi, o İlahi zat da, iyi ve dürüst çıkacaklarını umduğu kimseler tarafından aldatılmamak için felsefeye meyledenleri öylece hazırlardı.
Zira o ne sahte bir talime ne de birçok Sofistin gençleri ağına düşürdüğü tuzaklara başvururdu, bilakis o, ilahi ve insani meselelerde ehil idi,
Halbuki onlar, onun doktrini kisvesi altında türlü acayip işler yapmakta, gençleri yakışıksız bir surette ve rastladıkları yerde ayartmakta, bu vesileyle de dinleyicilerini hoyrat ve pervasız kılmaktadırlar.
Zira hürriyetten uzak ve intizamsız olan ahlaka, hür teoremler ve kelamlar zerk etmektedirler.
Çamur ve balçıkla dolu derin bir kuyuya berrak ve saf su döktüğümüzde, suyun çamuru bulandırıp zayi olması gibi,
Öğreten ve öğretilen kimselerin vaziyeti de böyledir, zira inisiye edilmemiş kimselerin zihinleri ve kalpleri etrafında, bütün hayayı, hilmi ve aklı karartan, orada neşvünema bulmasına mani olan kesif ve yüksek siperler peyda olur.
Bütün kötülükler buradan neşet eder, boy vererek akla mani olur ve onun dışarıya nazar etmesine izin vermez.
Evvelemirde onların analarını zikredeyim, her ikisi de ziyadesiyle velud olan itidalsizlik ve tamahkârlıktır. İtidalsizlikten gayrimeşru şehvet, sarhoşluk, helak, fıtrata mugayir hazlar ve ölüme yahut yıkıma sevk eden birtakım şiddetli arzular neşet eder, zira
Bu sebeple evvela bunların [okunamadı] maddesini kesip atmak, aklı arındırıp azat ederek [okunamadı] bir şeyi ekmek icap eder.
Pythagorasçı öğretileri ifşa eden ve yazılı olarak alenen neşreden kimse mektepten ihraç edilir ve daha evvel zikredilen adete binaen, sanki ölmüş gibi onun adına bir mezar yapılırdı. Pythagorasçılar bu hususun gözetilmesinde pek titiz idiler.
Pythagoras'ın Doktrini, Felsefeye Hazırlayıcı İlimler
Zihin terbiye ile tasfiye edildikten sonra, faydalı olan şeylere tevcih edilmelidir, bunları birtakım tertip edilmiş yollarla temin eder, zihni derece derece, daima aynı halde kalan ebedi ve cisimsiz şeylerin [okunamadı] ulaştırırdı, ani bir tebeddül yüzünden zihnin dikkati dağılmasın ve gıdasının bunca büyük ve köklü bozukluğu sebebiyle geri çekilmesin diye en cüzi olanlardan nizam üzere başlardı. Bu maksatla evvelemirde, cismaniler ile gayricismaniler arasında mutavassıt bir mertebede bulunan matematik ilimlerini ve bu türdeki nazariyeleri kullandı, zira bunlar cisimler gibi üç boyutludur, lakin gayricismaniler gibi teessür kabul etmezler, bunları var olan şeylerin temaşasına hazırlık dereceleri kıldı, zihnin gözlerini yapay bir akıl yürütme vasıtasıyla, asla aynı tarzda ve halde baki kalmayan cismani şeylerden, ufacık dahi olsa bir gıda arzusuna tevcih etti, bu vasıtayla var olan şeylerin temaşasını dahil ederek insanları hakikaten mesut eyledi.
Matematik ilimlerinden bu minvalde istifade etti. Nitekim İustinos Martir, yüksek ilim sahibi bir Pythagorasçıya müracaat edip onun talebesi olmayı arzu ettiğinde, o zat, musiki, astronomi ve geometriye vakıf olup olmadığını sual etmişti,
"Yoksa," der, "Ruhu duyulur olanlardan soyutlayan, onu kendi [okunamadı] hazırlayıp intibak ettiren bu ilimleri tahsil etmeksizin, Saadet’e dair herhangi bir şeyi idrak edebileceğini mi zannedersin?" Bu ilimleri uzun uzadıya övdükten sonra, kendisinin bunlardan habersiz olduğunu itiraf etmesi üzerine onu yanından uzaklaştırdı.
Matematik, İsmi ve Kısımları
Bu ilimlere ilkin Pythagoras tarafından *Mathemata* adı verilmiştir, zira bütün öğrenmenin (disiplinin) bir anımsama (reminiscence) olduğu düşünülmüştür. Bu anımsama, duyulur nesnelerin muhayyilede oluşturduğu hayaller gibi ruha dışarıdan gelmez, zan ve kanaate dayanan sonradan edinilmiş, iğreti bir bilgi de değildir, bilakis fenomenlerden teessüs eder ve zihnin kendi içine yönelmiş tefekkürüyle dahilî olarak kemale erdirilir.
Pythagorasçılar bütün matematik ilmini dört kısma ayırmış, birini çokluğa (kemiyete), diğerini büyüklüğe (ihtidada) hasretmiş ve bunların her birini de ikiye bölmüşlerdir. Zira çokluk ya kendi başına kaimdir ya da bir başkasına nispetle mütalaa edilir, büyüklük ise ya sabittir ya da hareket halindedir. Aritmetik, çokluğu kendi içinde tetkik eder, musiki ise bir başkasına nispetle ele alır. Geometri durgun büyüklüğü, sferik (küre ilmi) ise hareketli büyüklüğü inceler.
Bu ilimler çokluk ve büyüklüğü mutlak manada değil, her birinde muayyen ve tayin edilmiş olan cihetiyle nazar-ı itibara alır. Zira ilimler, her birinde sonsuz olana beyhude yere teşebbüs etmemek için, bu tayin edilmiş ciheti sonsuzluktan tecrit ederek göz önünde bulundurur. Bilge kişilerin bu kelamından, duyulur nesnelerin kendisinde bulunan çokluğun yahut cisimlerde müşterek olan büyüklüğün kastedilmediğini anlarız, zira bunların tetkiki matematiğe değil, zannımca [okunamadı] aittir. Fakat her şeyin Sanatkârı, Ruhu tamamlamak üzere birliği, bölünmeyi, aynılığı, başkalığı, sükûnu ve hareketi aldığından ve Timaeos’un öğrettiği veçhile Ruhu bu nevilerden teşkil ettiğinden, Akıl’ın (Nous) kendi tenevvüüne, oranların ve çokluğun taksimine göre ve kendisinin hem bir hem de çok olduğunu bilerek, bunlara dair sayıları kendi kendine vazettiğini kabul etmeliyiz.
Çokluğun birliğine, kendisiyle irtibatına ve rabıtasına göre [okunamadı], dairelerin doğru [okunamadı]. İşte bu sebepten ötürü, sükûnun harekete mukaddem olması gibi, geometri de sferik ilmine mukaddemdir. Ruh bu ilimleri vücuda getirirken, sonsuz kudrete sahip olan idelerin zuhuruna değil, her bir nevide sınırlandırılmış olanın hududuna baktığı cihetle, çokluktan ve büyüklükten sonsuzu çıkardıklarını ve yalnızca sonlu olanla iştigal ettiklerini söylerler. Zira zihin, hem çokluğun hem de büyüklüğün bütün ilkelerini kendi zatına yerleştirmiştir, çünkü bütünüyle kendi içinde benzeş parçalardan müteşekkil olduğundan, hem bir ve bölünemez hem de yeniden bölünebilir kılındığından ve ideler âlemini husule getirdiğinden, idrak ettiği şeylerden hakiki sonluluğu ve sonsuzluğu iktibas eder. Fakat zihin, hayatının sonsuzluğuna göre değil, o şeylerdeki sonlu olana göre idrak eder. Pythagorasçıların kanaati ve dört ilmi taksim edişleri böyledir. Proklos’un sözleri buraya kadardır.
Kısım I: Aritmetik
Bu dört usulden hangisi, zaruri olarak ilk öğrenilmesi gerekendir (yani tabiatı icabı diğerlerinden önce var olan, onların ilkesi, kökü ve anası mesabesinde bulunarak en başta gelendir)? Aritmetiktir. Yalnızca fail Tanrı’nın Zihni’nde (Nous), kâinatın Sanatkârı’nın maddeyi kendi gayesine göre şekillendirirken esas aldığı bir numune ve nizam verici, misalî bir illet olarak diğerlerinden önce var olduğu için değil, aynı zamanda tabiatı icabı ilk varlık bulan olarak, ortadan kalktığında diğerlerini de kendisiyle birlikte götürdüğü, fakat diğerleri ortadan kalktığında kendisi bâki kaldığı içindir. Nitekim canlı, tabiat bakımından insandan öncedir, zira canlıyı ortadan kaldırdığımızda insanı da ortadan kaldırmış oluruz, lakin insanı ortadan kaldırdığımızda canlıyı ortadan kaldırmış olmayız. [Nikomakhos bu hususu daha etraflıca müzakere eder.]
Aritmetiğe gelince, Timaeos, Pythagoras’ın kendisini bilhassa bu ilme vakfettiğini teyit eder, Stobaios ve diğerleri de bu ilmi başkalarının fevkine çıkardığını nakleder, [okunamadı] Nikomakhos tarafından daha vüsatli bir surette telif edilmiştir. Bu ilimle meşguliyeti öylesine ileri bir mertebeye varmış ve onu diğer her şeyin öylesine üstünde tutmuştur ki, insanın nihai hayrının sayıların en dakik ilminde mündemiç olduğuna kani olmuştur.
Bölüm I: Sayının İki Nevi; Zihnî (Akledilir) Olan İlk Nevi
Sayı iki nevidir, Zihnî (Akledilir veya maddeden münezzeh) ve İlmî sayı. Zihnî olan, Pythagoras’ın Tanrılara dair hitabında bütün göğün, yerin ve ikisi arasındaki tabiatın en ziyade inayet bahşeden ilkesi olduğunu beyan ettiği sayının o ezelî cevheridir. Bundan maada, ilahi varlıkların, Tanrıların ve demonların da köküdür. Her şeyin ilkesi, pınarı ve kökü olarak adlandırdığı ve her şeyden evvel İlahi Zihin’de var olan, her şeyin kendisinden ve içinden intizama sevk edildiği ve çözülmez bir silsileyle sayılı kaldığı cevher işte budur.
Zira âlemde tabiat tarafından gerek cüzlerde gerekse küllde fıtrî ve sanatkârane bir seyre göre tanzim edilen her şey, ilahi tedbir ve her şeyi yaratan Akıl (Nous) tarafından, sayıya göre temyiz ve tezyin edilmiş görünmektedir, öyle ki bu numune, âlemin Sanatkârı olan Tanrı’nın Zihni’nde (Nous) önceden var olan sayının (nesnelerin zuhurundan evvelki ilkenin aklı olarak) tatbik edilmesiyle tesis edilmiştir. Zihnî, bütünüyle maddeden münezzeh ve hakikaten bir cevher olan yalnızca budur, en dakik ve mükemmel gaye olarak, zaman, felek, hareket, yıldızlar ve bunların muhtelif devirleri hep buna göre kemale erdirilir.
Bölüm II: Sayının Diğer Nevi Olan İlmî Sayı ve İlkeleri
Sayı, Pythagoras'ın tarifine göre, monad içinde bulunan tohum niteliğindeki ilkelerin fiiliyata dökülmesi ve üretilmesi ya da monaddan başlayarak ilerleyen bir çokluktur. Sayıların ilkelerinin çift ve tek sayılar olduğu kabul edilir, tıpkı duyulur olmayan üç şey için Üçlü, duyulur olmayan dört şey için Dörtlü ve diğer sayılar için de benzer şekilde olduğu gibi. Monad ile Bir arasında bir ayrım yaparlar, monadın düşünülür (entelektüel) alemde var olan şey olduğunu, Bir'in ise sayılarda bulunduğunu kabul ederler, nitekim Moderatus'un da ifade ettiği gibi monad sayılar arasında, Bir ise sayılan şeyler arasındadır ve bir sonsuza bölünebilirdir.
Böylece sayılar ile sayılan şeyler, cisimsiz olanlar ile cisimler gibi birbirinden ayrılır, benzer şekilde İki de sayılar arasındadır.
İkili (düad) belirsizdir, monad eşitlik ve ölçüye göre, ikili ise fazlalık ve eksikliğe göre ele alınır.
Orta olan ve ölçü, daha fazlayı ve daha azı kabul edemez, oysa fazlalık ve eksiklik sonsuza doğru ilerlediğinden bunu kabul eder, bu nedenle sayıyı sonsuz kabul ederek ikiliye belirsiz derler, ayrı ve cisimsiz olan sayıyı değil, ayrılmamış olan sayıyı kastederek.
Sayının İki Türü, Tek ve Çift
Pythagoras iki düzen ileri sürmüştür, biri sınırlı olan Tek, diğeri sonsuz olan Çift. Pythagorasçı tanıma göre çift sayı, hem en büyük hem de en küçük parçalara aynı anda bölünmeyi kabul eden sayıdır, bu iki türün doğal karşıtlığına göre, büyüklük bakımından en büyüğe (zira yarımlar en büyük parçalardır) ve çokluk bakımından en küçüğe (zira iki en küçük sayıdır) bölünür.
Tek sayı ise buna elvermeyip iki eşit olmayan parçaya ayrılan sayıdır.
Burada Pythagorasçılar Platonculardan ayrılırlar, zira onlar bütün sayıların değil, yalnızca çift sayıların sonsuz olduğunu savunurlar, çünkü çift sayı eşit parçalara bölünmenin nedenidir ki bu bölünme sonsuzdur ve kendi tabiatı gereği içinde bulunduğu şeylerde sonsuzluk meydana getirir.
Fakat bu, tek sayı tarafından sınırlandırılır, zira tek sayı çifte eklendiğinde onun iki eşit parçaya bölünmesine engel olur.
Tek sayının Pythagoras tarafından bulunduğu, eril bir fazilete sahip olduğu, semavi tanrılara özgü kılındığı (ki onlara daima bu sayıda kurban sunarlardı), tam ve mükemmel olduğu söylenir.
Çift sayı ise muhtaç, kusurlu, dişil ve yeraltı tanrılarına özgü kabul edilir, onlara çift sayıda şeyler kurban edilirdi.
Dahası, tek sayıdan türeyen her şey eril, çift sayıdan türeyen her şey dişildir, çünkü çift sayı bölünmeye ve edilginliğe tabidir, tek sayı ise her ikisinden de uzaktır ve tesir sahibidir, bundan ötürü birine eril, diğerine dişil demişlerdir.
Çift ve tekin kudretinden ve çarpımından doğan sayıya ise erdişi (hermafrodit) adı verilir.
Pythagoras bu görüşü, ikiliye sayının anası, monada ise babası diyen hocası Zarates'ten almış görünmektedir, bu sebeple monada benzeyen sayıların, yani tek sayıların en yetkin olduğunu söylemişlerdir.
Tek sayılara gnomon adını vermişlerdir, çünkü karelere eklendiklerinde aynı şekli muhafaza ederler, tıpkı geometrideki gnomonlar gibi.
Remzi Sayılar
Gadesli Moderatus'un aktardığına göre, ki kendisi onların görüşlerini on bir kitapta vukufla toplamıştır, Pythagorasçılar var olan şeylerin temaşasına bir hazırlık basamağı olarak riyazi ilimleri kullanmışlar ve şu sebeple kendilerini gayretle sayılar bahsine vermişlerdir.
İlk formları ve ilkeleri kelam ile açıkça izah edemediklerinden, zira bunların anlaşılması ve ifade edilmesi pek müşküldür, öğretilerini daha iyi açıklayabilmek için geometricileri ve okuma öğretenleri taklit ederek sayılara başvurmuşlardır.
Zira harfleri ve onların kuvvetlerini açıklamaya çalışan kimseler işaretlere başvurarak bunların bir bakıma öğrenmenin ilk unsurları olduğunu söylerler, yine de sonradan bize bunların asıl unsurlar olmadığını, gerçek unsurların bunlar vasıtasıyla bilindiğini bildirirler.
Geometriciler de cisimsiz formları kelimelerle ifade edemediklerinden şekillerin resmedilmesine başvurarak, işte bu bir üçgendir derler, gözün gördüğü bu şeyin bizatihi üçgen olduğunu değil, aynı şekle sahip olan ve onun yardımıyla varlık bulan, zihinde üçgen bilgisini temsil eden şeyi kastederler.
Pythagorasçılar da ilk ilkelerde ve formlarda aynısını yapmışlardır, zira cisimsiz formları ve ilk ilkeleri kelimelerle ifade edemediklerinden, sayılar vasıtasıyla delillendirmeye yönelmişlerdir.
Böylece birliğin, ayniyetin ve eşitliğin ilkesine, dostane uyumun, sempatinin ve kâinatın aynı kalmasını ve aynı surette devam etmesini sağlayan muhafazanın illetine Bir adını vermişlerdir, parçalarla birleşmiş ve ilk illetin pay almasıyla ahenk içinde bulunarak.
Fakat başkalığın, eşitsizliğin, bölünebilen ve değişim içinde olan, bazen bir şekilde bazen başka bir şekilde varlık bulan her şeyin ilkesine İkili demişlerdir, zira tikel şeylerde ikilinin tabiatı böyledir. Bu ilkeler yalnızca Pythagorasçılara mahsus olup başkalarınca reddedilmiş değildir, nitekim diğer filozofların da kâinattaki her şeyi kuşatan birtakım birleştirici kudretler bıraktıklarını görmekteyiz, bunların arasında eşitliğin, benzemezliğin ve çeşitliliğin muayyen ilkeleri mevcuttur.
Öğretme tarzı daha vazıh olsun diye bu ilkelere monad ve ikili adını vermiştir, ancak onlar arasında buna iki suretli, eşit suretli veya muhtelif suretli denmesi farksızdır.
Aynı ilke diğer sayılarda da geçerlidir, zira her biri muayyen kudretlere göre derecelendirilir.
Eşyanın tabiatında bir başlangıcı, ortası ve sonu olan bir şey mevcuttur.
Böylesi bir forma ve tabiata Üç sayısını atfetmişler, bir ortası olan her şeyin üç suretli olduğunu söyleyerek her şeyi bu şekilde adlandırmışlardır. Şayet bir şey kemale ermişse, bu ilkeyi kullandığını ve ona göre tezyin edildiğini tasdik ederler.
bizi onun bilgisine ulaştırmaya gayret ettiklerinde, bizi ona bu Triad’ın formu aracılığıyla sevk ederler.
Aynısı diğer sayılar için de geçerlidir. Zikredilen sayıların tertip edilmesine esas teşkil eden gerekçeler bunlardır, lakin bundan sonra gelenler, Dekad dedikleri tek bir form ve kudret altında toplanır, yani
Kavrayıştan ötürü Dechad. Bu sebeptendir ki On sayısının yetkin bir sayı, hatta sayıların en yetkini olduğunu söylerler; zira sayıların tüm ihtilaflarını, bütün oranları, türleri ve orantıları bünyesinde toplar.
Şayet kâinatın tabiatı sayıların oran ve orantılarına göre tarif ediliyorsa, varlık bulan, çoğalan ve yetkinliğe eren her şey sayıların nispetlerine göre meydana geliyorsa ve Dekad her sayı oranını, her orantıyı ve bütün türleri ihtiva ediyorsa,
Tabiatın bizzat kendisi, en mükemmel sayı olan On adıyla niçin anılmasın?
Moderatus buraya kadar böyle der. İşte sayıların bu remzi kullanımından, Pythagoras ve takipçileri tarafından onlara atfedilen çok çeşitli isimler neşet etmiştir. Bunlardan, monaddan başlayarak daha tafsilatlı biçimde bahsedeceğiz.
BÖLÜM V. Monad
Monad, çokluğun eksilmesinde her türlü sayıdan soyutlanarak kendine yurt ve makam edinen bir niceliktir, zira niceliğin berisinde monad gerileyemez.
Dolayısıyla monadın bu ismi, ya sabit durmasından (standing), ya daima aynı hâl üzere baki kalmasından veya çokluktan tecrit olunmasından ötürü aldığı görülür.
Monada şu isimler izafe edilmiştir, Akıl,
Tanrı, zira bizzat kendisinin ne başlangıcı ne de [okunamadı] varken her şeyin başlangıcıdır, bu da birin tabiatıdır. Varlığı kendinden olan, Yeraltı Çukuru (Barathron), Lethe, Tavizsiz Bakire, Atlas, [okunamadı], Pyralies, Morpho.
Jüpiter’in Kulesi, Jüpiter’in Muhafızı, Vesta’nın Tahtı; zira merkez, umumi dairesel hareketi zapt etme kudretiyle kâinatta öyle bir mevkiye sahiptir ki, sanki her şeyin bekasının muhafazası oraya tevdi edilmiştir.
Tohumsal Akıl (Logos), zira geri çekenler için yalnızca bu biriciktir, münferittir ve geri kalan her şey ondan tevellüt eder; bütün sayıların yegâne tohumluğu odur.
Kâhin Apollon. Hayatın banisi olması hasebiyle Prometheus. Doğum, zira onsuz hiçbir sayı vücut bulamaz. Cevher, zira cevher en önceliklidir.
Hakikat, Basit Nüsha, Tertip. Büyükte ve küçükte eşit, şiddetlenme ve gevşemede orta, çoklukta vasat; zamanda şimdi, yani an; zira zamanın daima [okunamadı] olan tek bir cüzünden ibarettir.
Gemi, Araba, Dost, Hayat, Saadet. Form (yahut Tür), zira tecrit eder, ihata eder ve nihayete erdirir; ayrıca diğer tüm eserleri o meydana getirir. Jüpiter, zira tanrıların babası ve başıdır; nitekim Pythagorasçı dizede şöyle denir, Tanrıların ve insanların atası olan soylu Sayı’yı dinle.
Aşk, Ahenk, Dindarlık, Dostluk, zira parçalara ayrılamayacak derecede birbirine raptedilmiştir.
Karanlık, [okunamadı]. Mnemosyne. Hestia yahut Vesta; zira monadın tabiatı, tıpkı Vesta gibi merkezde oturur ve hiçbir yöne meyletmeksizin makamını muhafaza eder. Çok isimli.
BÖLÜM VI. Dyad
Dyad’ın isimleri şunlardır, Cin, Şer, Karanlık, Meşum, Eşitsiz, Kararsız, Hareket, Cüret,
Cesaret, Metanet, Çekişme; zira fiile meyleder ve evvelemirde kendini monaddan tefrik eder.
Madde, zira gayrimuayyendir; gayrimuayyen dyad, maddede olduğu gibi monaddan neşet eder. Şişmenin ve bölünmenin illeti.
Benzemezlerin illeti. Çokluk ile monad arası. Eşit, zira terkipte ve karışımda eşitliği yalnızca bu husule getirir. İki kere iki, iki artı ikiye eşittir.
Eşitsiz, Noksanlık, Fazlalık, maddenin hareketine göre. Yegâne Şekilsiz, Gayrimuayyen, Belirsiz; zira bir üçgenden ve triad’dan sonsuza kadar bilfiil çokgenler türer, monadda ise bunların hepsi bilkuvve bir arada bulunur,
Fakat iki doğru çizgiden yahut [okunamadı] hiçbir şekil hasıl olmaz. Saflığın yegâne ilkesi, yine de ne çift, ne tek, ne tek-çift ne de çift-tektir.
Erato, zira aşk marifetiyle suret misali monada ram olarak diğer tüm eserleri meydana getirmiştir. Harmonia (Uyum). Tahammül, zira ayrılığı ilk göğüsleyen odur. Kök, lakin bilfiil değil. Pınarları bol İdea’nın ayakları. Zirve, Phanes. İki eşit parçasından ötürü [okunamadı].
İsis, Tabiat, Rhea, Jüpiter’in Annesi, Pınar, Tevzi, Phrygia, Lydia, Dindymene, Ceres, Eleusinia.
Diana, zira Ay bütün sabit yıldızlardan birçok batış devralır ve çatallıdır, Yarım-ay diye tesmiye olunur.
Aşk, Dictynna, Aeria, Asteria, Disamus, Makam, Venüs, Dione, Micheia, Cytherea, Tezat, Karışım, Başkalık, Niza, Güvensizlik, Kader, Ölüm, Sevk.
Zan, zira hem doğru hem yanlıştır. Hareket, Oluş, Başkalaşım, Bölünme. (Meursius bunu Teşhis / Tefrik diye okur.) Boylam yahut daha ziyade ilk boylam, Büyüme, Terkip, İştirak.
Talihsizlik, Dayanma, zira ayrılığa ilk o maruz kalmıştır; Nifak. İkame. Anlayışa en has olan bilgidir; zira öteye beriye hareketinden ötürü Ruhtur.
İlim, zira her türlü bürhan, ilmin her muteberliği ve her kıyas, teslim edilen bir şeyden sual olunan şeyi devşirir ve diğerini suhuletle ispat eder; bu şeylerin ihata edilmesi ise ilimdir.
Maia.
BÖLÜM VII. Triad
Triad ilk tek sayıdır, ilk yetkin sayıdır, hem orta hem orantıdır.
Monadın kudretini fiile ve yayılmaya sevk eder; birimlerin ilk ve hakiki yığılmasıdır.
Bu sebepten ötürü Pythagoras, Apollon’un kehanetlerini üç ayaklı bir sehpadan (tripod) bildirdiğini söyler ve üç defa adak sunulmasını tavsiye ederdi. Triad’ın isimleri şunlardır,
Gaye, Enlem, lakin salt enlem değil. Saturnia, Latona, Bolluk Boynuzu (Cornucopia), [okunamadı], Thetis, Harmonia, Hekate, Erana, [okunamadı], Pluto, Arctus, Helice.
Okyanus’a inmeyen, Damatrane, Dioskoria, Metis, Tridume, Triton, Deniz Hâkimi, Tritogeneia, Akheloos, Naktis, Dikpeksa, muhtemelen daha önce olduğu gibi Thetis, Uretis, Krateis, Evlilik, Gorgonia, Phorkia, Trisamus, Lydios. Evlilik, Dostluk, Barış, Uyum, çünkü benzer olanları değil, karşıt olanları bir araya getirip birleştirir, Basiret, Hikmet, zira insanlar şimdiki zamanı düzenler ve tecrübeyi [okunamadı] ile öğrenirler, Dindarlık, İtidal, Bütün erdemler bu sayıya bağlıdır ve ondan neşet eder. O Akıl’dır, hikmetin ve anlayışın illetidir.
Bütün musikinin ve astronomide çok daha fazlasının kudreti ve terkibidir, göklerin tabiatı ve bilgisidir, onu kuşatır ve cevherlerin üretimine sevk eder. Bu sayının küpü ay dairesine tekabül eder, nitekim Ay kendi feleğini yirmi yedi günde kateder, bu da Yunancada Trias denilen Ternio sayısının, yani Üçlü’nün küpüyle elde edilir.
Dörtlü
İlk piramit bir Dörtlü içindedir, tabanı üçgendir, öyle ki dipte üç, tepede [okunamadı] yer alır.
Her Şeyin Kökü ve [okunamadı] Pınarı olarak adlandırılır. İnsan ruhunun bir Dörtlü’den meydana geldiği öne sürülmüştür. Nihayet Dörtlü bütün varlıkları, unsurları, sayıları, yılın mevsimlerini ve müşterek toplumu birbirine bağlar, kökü ve ilkesi olarak Tetraktis’e dayanmayan hiçbir şey zikredemeyiz, zira daha önce söylediğimiz gibi, her şeyin sanii ve illetidir, Makul Tanrı’dır, semavi ve [okunamadı] hayrın banisidir. Bu şeylerin bilgisi intikal ettirilmiştir.
Bu sebeple Tetraktis kelimesi [okunamadı] idi, aynı şekilde onun ismine hürmeten, Tetraktis’i ruhumuza bahşeden zat adına yemin edilirdi.
Varlıkların her nevinde bulunan muayyen sayı ona tabidir. Daha öteye saymak isteyen kimse geri dönmeli ve ikinci bir Onlu’yu saymalıdır, ebedi tabiatın pınarı olan Tetraktis’e dek ve bu böylece sürer gider.
Aynı şekilde Plutarkhos, cihanın devri olarak da adlandırıldığını söylediği bu Tetraktis’i, ilk dört tek sayıdan mürekkep olan otuz altı sayısı üzerinden tefsir eder.
Dörtlü’nün adları şunlardır, tabiatın [okunamadı], Tabiatın Anahtarı, zira evrensel nizam onsuz var olamaz, bu ilimlere o [okunamadı].
Aiolos’un Tabiatı, muhtelif hususiyetinden ötürü, Herakles, Güçlü, Eril, [okunamadı], Bakkhos, [okunamadı].
[okunamadı], çünkü bir seskitertia nispetine sahiptir, Cismin unsuru, tıpkı noktanın bir, çizginin iki, sathın üç olması gibi.
Akıl, İlim ve Hissiyat’tan mürekkep olduğu için [okunamadı]. Cisim.
Adalet, Adaletin hususiyeti denkleştirme ve eşitliktir.
Bu sayı, çift kere çift olanların ilkidir, bir türün ilki olan ne varsa, en çok o şeydir. Bunun Dörtlü olduğunu söylemişlerdir, çünkü eşit parçalara bölünür ve kendisi de eşittir.
Beşli
Beşli, hem çift hem de tek olmak üzere her iki sayı nev’inin, yani iki ile üçün ilk birleşimidir. Adları şunlardır,
Esir unsuru, [okunamadı] kargaşasından uzaktır, dairesel hareket ederek ve ışık tevlid ederek kendi feleğinin ayniyetine doğru üç veçhile ayrılmıştır. Adalet, çünkü onu iki eşit parçaya böler. Maişetin asgari haddi ve zirvesi. Nemesis, zira semavi, ilahi ve tabii unsurları münasip surette dağıtır. Sabit Mihver, Kalp ile benzerliğinden ötürü. Kadir-i Mutlak İnayet / ilahi tedbir, çünkü eşit olmayanları eşit kılar. Tabiat, zira kendisiyle çarpıldığında yine kendisine döner. Nasıl ki tabiat buğdayı tohum olarak kabul edip [okunamadı].
Beşinci cevheri (esiri) ima eder.
Sayılar kendi içlerinde çarpıldıklarında daima başka sayılarla nihayete ererken, yalnızca beş ve altı kendileriyle çarpıldıklarında kendilerini gösterir ve muhafaza ederler. Bu sayı bütün üst ve alt varlıkları temsil eder, zira ya Tanrı’dan doğan ve içinde her şeyin suretlerini barındıran en yüce Akıl’dır, ya bütün ruhların pınarı olan Âlem Ruhu’dur, ya bize kadar ulaşan semavi varlıklardır ya da arzi tabiattır, dolayısıyla Beşli her şeyle doludur.
Ateleia, Minerva’nın bir sıfatı, [okunamadı], Muhafaza, çünkü kâinatı bekleyen yıldızlar [okunamadı]. Triteia, [okunamadı] tabiatından, Tritogeneia, [okunamadı].
Çünkü Altılı, ilk olarak çiftin üç hareketini kabul eder, iki kısma ayrılır ve her biri bir yandadır. Osiris, Rüya, Ses, Hüküm, Adrasteia, Nihayete vardıran, zira onun vasıtasıyla her şey nihayete erdirilir, yeryüzünün üstündeki ve yeryüzünün altındaki bütün zamanın tevziatı, çünkü bir Üçlü’ye sahiptir.
, İlham Perisi (Musa), diğerlerinin ahenginden ötürü.
BÖLÜM XI.
[okunamadı], İsimleri şunlardır,
[okunamadı], zira Sayı'nın ötesinde hiçbir şey yoktur, zira hiçbir Sayı'nın kendisini aşmasına izin vermez ve yetkin bir üçlü olması hasebiyle bu pek haklıdır.
[okunamadı], zira Sayı uyuşumunun kendisinden öteye dağılmasına müsaade etmez, bilakis onu bir araya toplar.
[okunamadı], Monad'a geri dönüşünden ötürü.
[okunamadı], zira ilk tek üçgendir, Vulcanus, zira birleşim ve nispet olarak ona geri dönüş yoktur.
Juno, zira Hava küresi dokuzuncudur, her şeyin Babası olan Monad'ın kız kardeşi.
Birlik ile birleşmesinden ötürü Jüpiter'in kız kardeşi ve eşi.
[okunamadı], zira onun ötesine atış yapılamaz.
[okunamadı], Nysseis, Agyieus, Enyalios, Agelia, Tritogeneia, Suada, Curetis, Proserpina, Hyperion, Terpsikhore İlham Perisi.
[okunamadı], zira dokuz ay çocuğu tamamlar.
BÖLÜM XIV.
ON, Pisagorculara göre en büyük Sayı'dır, hem Tetraktis olması bakımından, hem de bütün aritmetik ve armonik oranları ihtiva etmesi cihetiyle. Pisagor, On sayısının Sayı'nın tabiatı olduğunu söylemiştir, zira bütün milletler, Grekler ve Barbarlar ona kadar sayarlar ve ona ulaştıklarında yeniden Monad'a dönerler. Kendi içinde çift ve [okunamadı] bütün tabiatını barındırır. Sayılar vasıtasıyla kehanet, sadece kendisi tarafından icra edilmekle kalmamış, talebelerine de aktarılmıştır, nitekim kendisine atfedilen şu parçayı iktibas eden metinden bu durum sarihtir, Âlem, zira Dekad uyarınca bütün [okunamadı] bütün Suretler, aynı sebepten ötürü [okunamadı] olarak da adlandırılmıştır, Sayı'nın [okunamadı], tıpkı Göğün bütün şeylerin kabı olması gibi. Dekad yetkin bir Sayı olduğundan, Pisagorcular Gökte bulunan şeyleri ona tatbik etmek istemişler, orada yalnızca 9 unsur bulunca (küreler, yedi Gezegen ve Yer ile birlikte sabit Yıldızlar Göğü), bir Antikhthon (bu Yerin karşısında bulunan başka bir Yer) ekleyip On sayısını tamamlamışlar, bu vasıtayla onları Dekad'a uydurmuşlardır.
Kudret, diğer bütün Sayılar üzerindeki hâkimiyetinden ötürü.
İman, Zaruret.
Atlas, zira mitolojide Atlas'ın Göğü taşıdığı anlatıldığı gibi, kare, zira ilk dört sayıdan meydana gelmiştir.
[okunamadı] duyudan başlayanlar, genel bir isimle Müzisyenler olarak adlandırılırlar.
BÖLÜM I. Ses ve Türleri.
İnsan sesine dair, Pisagorcu ekolün kadim müellifleri, (tek bir cinsin türleri gibi) iki tür olduğunu söylemişlerdir, Biri kesintisiz, diğeri fasılalı olarak adlandırılır ve her birine mahsus adlandırmalar teşkil edilmiştir, oysa Trithemius ve diğerleri bunun daha sonraki zamanların bir icadı olduğunu kabul ederler.
Fasılalı olanı, şarkı gibi söylenen, her nota üzerinde duraklayan ve bütün cüzlerindeki değişimi aşikâr kılan, muhtelif seslerdeki büyüklükler vasıtasıyla karışıklığa mahal vermeden bölünen ve ayrılan, yığılmış lakin birbirine karışmamış ses olarak telakki etmişlerdir.
KISIM II.
Zira bir kimse sesi bu minval üzere kullanmazsa, şarkı söylediği değil, konuştuğu söylenir, en mühim vazifesi de budur. Müziğe ve tıbba göre, düşmanlıkları uzlaştırmak.
Bütün Şeylerin uyuşumu bunda saklıdır, birbirimizle mütalaa ettiğimiz ve okuduğumuz, Evrenin, Zira Akıl vasıtasıyla, birbirine itimat etmeyerek,
Kanonik bilimin nispî kaideleri ve teoremleri. Bu sebeple mezkûr alet daha ziyade şu şekilde isimlendirilmiş görünmektedir,
[okunamadı]
Kulak tarafından ilk evvel idrak edilebilecek derecelerle, musikî sesinin iktiza ettiği başlangıç makamını teşkil ederiz.
BÖLÜM II. Gezegenlerdeki İlk Müzik.
Seslerin isimleri, kuvvetle muhtemeldir ki, hareket eden yedi Yıldızdan neşet etmiştir, zira darbenin tesiriyle havanın çarpması bir gürültü meydana getirir, iki Cismin şiddetli çarpışmasının bir sesle neticelenmesini bizzat Tabiat icbar eder. İmdi, (der Pisagorcular) hareket eden bütün Cisimler bir ses husule getirirler,
[okunamadı]
[okunamadı] diğerlerinde de benzer şekilde.
Yedi Gezegen ve her biri duraktan yoksun manasında [okunamadı] olarak adlandırılır, üzerimizde ve altımızda olan, daima seyrüsefer hâlindedir, bundan ötürü Tanrı ve Esir, [okunamadı] olarak tesmiye olunur.
Bunun da ötesinde, havanın darbe almasıyla hâsıl olan Ses, kulağa musikîye uygun yahut haşin ve ahenksiz bir tesir icra eder, zira şayet sayıların muayyen bir nispeti bu Darbeyi itidale kavuşturursa, kendi içinde ahenkli bir armoni vücuda getirir, lakin şayet tedbirsizce olup Ölçülerle zapt edilmezse, kulağı rencide eden muğlak, nahoş bir gürültü peydâ olur.
Şimdi göklerde hiçbir şey tesadüfen meydana gelmez, hiçbir şey pervasızca vuku bulmaz, bilakis oradaki her şey ilahi kaidelere ve belirlenmiş nispetlere göre cereyan eder, nitekim semavi kürelerden neşet eden seslerin ahenkli olduğu şüphe götürmez bir kesinlikle anlaşılmaktadır, zira hareketten ses husule gelir ve bütün ilahi mevcudatta bulunan nispettir ki bu sesin ahengini tevlid eder.
Yunanlılar arasında bunu zihninde ilk tasavvur eden Pythagoras oldu, semavi mevcudiyeti asla terk etmeyen nispet zarureti sebebiyle kürelerin ahenkli bir bütün teşkil ettiğini idrak etti. Bize en uzak ve en yüksekte bulunan Satürn’ün hareketinden, heptakordun en pes sesi husule gelir.
Bu temeli şaşmaz bir dayanak kılan Pythagoras, tecrübeyi pek çok alet nevinde genişletti, ziller, borular, flütler, monokordlar, üçtelliler ve benzerleri üzerinde denedi, bu sayıların meydana getirdiği ahengin hepsinde istisnasız ve aynı şekilde tecelli ettiğini müşahede etti.
Altı sayısından husule gelen sese Hypate adını verdi, sekiz sayısından çıkana, diğerine göre sesquitertia (dörtte üç) nispetinde olan Mese dedi, dokuz sayısından çıkana, Mese’den bir tam ses daha tiz, yani sesquioctava (sekiz bölü dokuz) nispetinde olan Paramese dedi, on iki sayısından çıkana ise Neate adını verdi.
Ve aradaki boşlukları diatonik cinse göre münasip seslerle ikmal ederek iki katı (duple), sesquialtera (üç bölü iki), sesquitertia (dört bölü üç) ve bu son ikisinin farkı olan sesquioctava (sekiz bölü dokuz) nispetlerini tesis etti.
Böylece diatonik cinse muvafık surette, tabii bir zaruret ile en pesten en tize doğru terakkiyi buldu, bundan da kromatize ve enarmonik cinsleri beyan etti.
BÖLÜM V. Monokordun Kanunu
Bu diatonik cins, tabiatı icabı yarım ses (hemitone), tam ses (tone) ve tam ses dizilişine malik görünmektedir. Bu, iki tam ses ve yarım ses tesmiye olunan aralıktan mürekkep diatessaron sistemidir,
ve ardından bir başka tam ses ilave olunduğunda, üç tam ses ile bir yarım seslik bir sistem teşkil eden diapente meydana gelir.
Müteakiben, bunun peşi sıra gelen bir diğer yarım ses, tam ses ve tam ses ile diatessaron, yani bir başka sesquitertia teşkil ederler. Öyle ki daha kadim yedi telli sazda, en pesten itibaren her dördüncü ses birbirine göre bir diatessaron tınlar, yarım ses ise birinci, ikinci ve üçüncü mevkileri ihraz eder,
yahut birbirinden bir tam ses ile ayrılan iki tetrakordun ayrık nizamında terakki en pesten başlayacaktır, böylece her beşinci ses bir diapente teşkil edecek, yarım ses ise birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü mevkilerden geçecektir.
Timaios’un naklettiğine göre Pythagoras tek telli sazın kanununu, yani monokordun kaidesini keşfetti. Aristides’in rivayetine nazaran, vefatından az evvel dostlarına monokord çalmalarını tavsiye etmiştir, zira [okunamadı]
BÖLÜM VI. Musiki ile Tedavi
Kendisine gelince, o hiçbir vakit bir musiki aleti çalmadı yahut dışarıdan bir ahenge lüzum duymadı, bilakis bunu bütünüyle kendi derununda duydu, tasavvur olunamaz bir kudsiyet vasıtasıyla, yalnızca kendisinin nüfuz ettiği âlemin ahengini dinledi, kürelerin ve onların dahilinde deveran eden yıldızların külli ahengini ve imtizacını kavradı, bu deveran ki fani kulakların işitebileceğinden çok daha kâmil ve ulvi bir musiki meydana getirir, zira bu hareketler cisimlerin muhtelif mesafelerdeki seyrinden doğar. Yeryüzündeki bütün faniler arasında bu külli sesleri işitme ve anlama mazhariyeti yalnız ona ihsan olunmuştu, zihni en yüce mefhumların bütün zenginliğiyle donanmıştı.
Pythagoras, musikinin usulünce ve yerinde istimal edildiği takdirde sıhhate fevkalade fayda sağladığına, gelişi güzel icra edilmemesi icap ettiğine kani idi. Buna musiki ile tedavi adını verirdi.
Bir delikanlıyı cinayet cürmünü irtikâp etmekten menetti, zira sarhoş olan ve flüt nağmeleriyle hiddete kapılan delikanlılar, bir kadının hanesinin kapısını kırmak üzere iken, flütçüye derhal bir spondeios makamı çalmasını emretti, flütçü bunu icra eder etmez azgın öfkeleri dindi, öyle ki meşalelerini fırlatıp atarak sükûnetle evlerine döndüler.
Bundan maada, bütün Pythagoras ekolü arınma ve tanzim tesmiye olunan usulleri tatbik eder, ruhun menfi temayüllerine karşı münasip terennümler ve nağmeler vasıtasıyla zihni faydalı vechile teskin ederlerdi.
Zira geceleyin yatağa çekilip istirahate çekildiklerinde, gündüzün meşgalesinden ve gürültüsünden zihinlerini arındırır, belirli hususi nağmelerle uykularını huzurlu ve asude kılar, rüyalarını kederden uzaklaştırır ve gördükleri rüyaların hayırlı olmasını temin ederlerdi.
Sabahleyin uykunun umumi rehavetinden uyandıklarında ise, uyuşukluğu ve gafleti defetmek gayesiyle ya lüt eşliğinde ya da yüksek bir sesle terennüm edilen hususi nağmeler söylerlerdi. Zihinlerini tanzim etmek maksadıyla sabah ve akşam musikiye müracaat ettikleri pek çok kadim müellif ve bilhassa Quintilianus tarafından da tasdik olunmaktadır.
Uyanır uyanmaz Ruhlarını lir eşliğindeki şarkılarla harekete geçirmek, başın ağırlığını ve uyuşukluğunu başka nağmelerle dağıtmak Pisagorcuların adetiydi. Kimi zaman da [okunamadı] lir olmaksızın, marazi temayülleri defetmek üzere [okunamadı]. İşte bu sebeple, afsun manasına gelen epode kelimesinin buradan neşet etmiş olması muhtemeldir.
Pisagor bu suretle, ahlakı ve tabiatı ıslah etmek için en faydalı nizamı kurdu, Ruhun akıl dışı temayüllerini tasfiye etmek gayesiyle lirin refakat ettiği şarkılardan faydalandı.
Zihnin ıslahı için Homeros ve Hesiodos’tan istifade ettiği hususu Porphyrios tarafından şöyle nakledilir, Ruhunu [okunamadı].
Keza Homeros ve Hesiodos’tan bazı mısralar terennüm eder, bu sayede [okunamadı]. Bu durum Ammonios tarafından nakledilen bir kıssa ile de teyit edilir.
BÖLÜM I
Dar açılı üçgen, sonsuza bölümler, nokta, çizgi, yüzey ve cisim gibi mefhumlar.
Dört köşeli şekillerden piramit [okunamadı] temsil eder. Bütün bunlar arızi bir açı ve birleşme husule getirirler. Philolaos’un bu alameti rutubetli kabul etmesindeki hikmet bundandır. Bütün bunlar farklılık arz eder [okunamadı].
Dik açıyı ihtiva eden kenarların teşkil ettiği kareler ile hipotenüs üzerine çizilen kare arasındaki nispet meselesi mevcuttur.
Bu teoremi Pisagor keşfetti ve bu sayede marangozların ancak büyük müşkülat ve belirsizlikle yapabildikleri gönyeyi, mekanik usullerle değil, hendesi kaideye muvafık surette inşa etmenin yolunu gösterdi, zira biri üç kadem, ikincisi dört kadem, üçüncüsü beş kadem uzunluğunda üç cetvel alır ve bunları uçları bir üçgen teşkil edecek biçimde birbirine temas ettirirsek, kusursuz bir dik açı meydana getirirler.
Şimdi bu cetvellerin her birinin üzerine birer kare inşa edilecek olursa, üç kademlik olanı 9, dört kademlik olanı 16, beş kademlik olanı ise 25 kademkare ihtiva edecektir.
Buna göre, üç ve dört kademlik iki küçük karenin sahalarının toplamı kaç kadem ediyorsa, beş kademlik kenarın karesi de tam o kadardır.
Mantıkçı Apollodoros ve başkaları, Pisagor’un bu teoremi keşfetmesi üzerine İlham Perilerine (Müzlere) bir hekatomb kurban ettiğini naklederler, bu rivayeti teyit sadedinde şu vecizeyi zikrederler, Pisagor’un bulduğu o muazzam şekil için kurbanlar sunuldu.
Plutarkhos ise bunun yalnızca bir öküz olduğunu söyler, hatta kanlı kurbanları meneden kendi doktriniyle bağdaşmadığı gerekçesiyle bu husus Cicero tarafından da şüpheyle karşılanır. Dolayısıyla, Porphyrios’un naklettiğine göre daha dikkatli müellifler, onun çiçeklerden yapılmış bir öküz veya Nazianzenus’un belirttiği üzere kilden bir suret kurban ettiğini ifade ederler. Plutarkhos, Pisagor’un mezkur keşiften ötürü mü yoksa bir parabolün alanına dair mesele sebebiyle mi bir öküz kurban ettiği hususunda tereddüt içindedir.
Hakikaten alanların veya şekillerin doğrulara tatbiki, Eudemos’un takipçilerine göre parabol, hiperbol ve elipsin bir keşfidir. Sonraki devir yazarları bu terimleri alarak konik kesitlere intikal ettirmiş, birine parabol, diğerine elips adını vermişlerdir.
Verilen bir doğru uzatıldığında, tahsis edilen alan bu doğruya bütünüyle tekabül ediyorsa, bu alana parabol (parabole, tatbik edilen) derler, fakat verilen alan doğrunun miktarını aşıyorsa hiperbol (hyperbole, tecavüz eden), şayet alan doğrunun gerisinde kalıp noksan bırakıyorsa buna da elips (elleipsis, eksik kalan) derler. Eukleides Kitap I, Önerme 44’te bu manayı kastetmektedir.
BÖLÜM II
İnsanın azametine gelince, Pisagor fevkalade bir cüsseyi inceden inceye ve derin bir vukufla istidlal etmiştir, zira [okunamadı].
Yeryüzünün dairesel bir harekete malik olduğunu ilk tasavvur edenin Philolaos olduğunu zikreden Laertios, onun alemin merkezine dair [okunamadı] fikrini ilk defa vazetmiş olmasından öte bir şey söylemiş görünmemektedir.
Lakin kainatın merkezinde hareketsiz duran ve alemin diğer cüzlerinin etrafında döndüğü kabul edilen mevki kastedilmektedir.
Güneş bir senede, [daha dakik bir ifadeyle] Merkür üç ayda, Venüs ise yeryüzüne en yakın olanı sıfatıyla en kısa sürede, yani bir ayda seyrini tamamlar gibi görünür.
Göz kürenin merkezinde yer almadığından, seyyarelerin hareketi nazarımıza bu nispetsizliğe uygun şekilde intikal eder. Lakin astronomi ilminin umumi seyrinde, Güneş’in ve beş seyyarenin hareketlerinin, alemin günlük deveranının aksine, muntazam ve dairesel olduğu farz edilir. Kendilerini bu tetkiklere ilk vakfedenler Pisagorcular olmuştur, zira Güneş’in, Ay’ın ve beş seyyarenin dairesel ve muntazam hareket ettiklerini vazetmişlerdir, çünkü ebedi ve ilahi ecramda, seyyarelerin durağan noktalarında olduğu vehmedildiği gibi bazen daha süratli, bazen daha yavaş hareket etmelerini yahut duraklamalarını tazammun eden bir intizamsızlığı kabul etmemişlerdir.
Zira aklı başında, itidalli hiçbir kimsede dahi adımların böylesine intizamsız olmasını kabul edemeyiz.
[okunamadı] 126.000 stadia ve bu mesafe [okunamadı]
[okunamadı] dar geçit [okunamadı].
Zira yeryüzünün en geniş çevresinin [okunamadı] olduğu gibi, Pythagoras da yeryüzü ile her bir yıldız arasında kaç stadia bulunduğunu beyan etmiştir.
Dünyanın bu ölçümünde, 600 küsur ayaktan müteşekkil İtalik stadia anlaşılmalıdır, [okunamadı]. Buradan hareketle Ay'a kadar [okunamadı]
[okunamadı]
Nispet bir tam tondur, Ay'dan [okunamadı] yarım tondur, oradan Venüs yıldızı olan [okunamadı] neredeyse bir o kadar, yani bir diğer [okunamadı], oradan Güneş'e iki katı ve bir yarım. Böylece Güneş [okunamadı]
[okunamadı] tam ton, oradan [okunamadı] olarak adlandırılan Jüpiter'e yarısı kadar olup bir yarım ton meydana getirir, oradan yıldızların bulunduğu en yüksek Semaya kadar bir yarım ton olup sırasıyla hem Güneş'e hem de Ay'a öykünür. Zira [okunamadı]
Pythagoras'ın Öğretisi, Bölüm I
[okunamadı] var olmayan bir ilim hakkında değil.
Bilakis, hakiki manada var olan, her daim aynı kalan, kendileriyle kaim olan ve hakiki bir tesmiye ile daima birlikte varlığını sürdüren şeylerle meşgul olan ilim hakkındadır. Bunun ardından [okunamadı] hakikatte var olmayanlar gelir. [okunamadı] tümeller hakkındadır, zira tümelleri iyi bilen kimse, tekillerin ne olduğunu da sarih biçimde görecektir. Var olanlar yalnızca tek bir türden ibaret olmayıp pek çok ve muhtelif türdendir, bunların cisimsiz olanlarına hakikatte var olan şeyler tesmiye edilir. Duyulara konu olan şeyler ise, var olanlardan pay almak suretiyle var olanlardır.
Bütün bunlar hakkında o, hiçbir şeyi tetkik edilmemiş bırakmaksızın en mükemmel ilimleri vazetmiş ve insanlara da [okunamadı] aktarmıştır, [okunamadı] usulüne göre pratik olan, nazari olandan önce gelir.
Bunun sebebini Hierokles'ten şu şekilde öğreniniz, [okunamadı] arınma ve kemalat [okunamadı]
Arınma akıldışılıktan [okunamadı] ve dünyanın ahengini yeniden kazanmaktan ileri gelir, zira ilahi [okunamadı] ortadan kaldıran doğru [okunamadı]. Pratik erdemin temelleri atılmıştır, nefisteki akıldışılığı gideren odur. Zira saf olan [okunamadı]. Pratik felsefe beşeri erdemi, nazari olan ise ilahi erdemi yüceltir. İmdi önce sivil erdem gelmelidir. İnsan önce iyi, sonra tanrısal kılınmalıdır. Sivil erdemler insanı iyi yapar, ilahi ilimler ise tanrılaştırır. Lakin yükselen kimseler için önce küçük şeyler gelir. Pythagoras'ın beyitlerinde pratik felsefeyi buluruz, [okunamadı] ya sükût etmek yahut [okunamadı] söylemek.
Rastgele bir taş savurmak, beyhude bir söz sarf etmekten evladır.
Pratik felsefe, kısımları ve evvela terbiye edici (paedeutik) ahlak üzerine. Pythagoras'ın erdem bahsini ilk ele alan kişi olduğu zikredilir, Sokrates'in umumiyetle bunun müellifi sayılması ise, Aristoteles'in de ilave ettiği üzere, muhtemelen yalnızca onun ardından gelip bu hususta daha yetkin ve etraflıca kelam etmiş olmasından ileri gelir.
Felsefenin bu kısmına Pythagoras'ın şu kelamı telmihte bulunur,
İnsanın hiçbir marazını iyileştirmeyen bir filozofun kelamı beyhudedir, zira tıbbın bedenden hastalıkları defetmediği takdirde hiçbir faydası olmadığı gibi, nefisten kötülüğü söküp atmayan felsefenin de hiçbir faydası yoktur.
Erdemlerin iki nevi olup birincisi kendimize taalluk eden hususi erdemler, ikincisi ise başkalarına taalluk eden umumi erdemler olduğundan, Pythagoras birincisini terbiye edici ahlak (paedeutik), ikincisini ise siyasi ahlak başlığı altında ele almış görünmektedir. Laertios onun Terbiye, Siyaset ve Tabiat üzerine üç risale telif ettiğini teyit eder.
Iamblikhos'un umumi icmaline nazaran paedeutik ahlakın ana başlıkları şunlar idi, Talim, Sükût, Et Yememekten İmtina, Metanet, İtidal, Fesahat, [okunamadı] Metanet, bunları hiçbir fırtına sarsamaz. Tanrı'nın kanunu şudur ki yalnızca erdem muhkemdir, bunun haricindeki her şey birer ehemmiyetsiz teferruattır. Pelin otundan acılığı çekip almak kabil değildir, kabahatlerini sözlerle örtmeye çalışma, bilakis onları tekdir ve nasihatle ıslah etmeye gayret göster. Kabahat işlemek kadar, kabahati tekdir etmemek de kabahattir. Marazı iyileşmeyen bir kimsenin hâli ne ise, nefsi yanlış yollarında beslenen kimsenin hâli de odur.
Az şeyi çok sözle değil, çok şeyi az sözle ifade et. Yalnızca parayı değil, [okunamadı] tevdi eden kimseye de emanetini sadakatle iade etmeliyiz.
Zan ve reye dair Pythagorasçılar şöyle demiştir,
Bütün insanların kanaatlerine, bilhassa da çoğunluk tarafından müdafaa edilen fikirlere tabi olmak, izandan mahrum bir kimsenin harcıdır, zira hakikati kavramak ancak sayıca pek az olan ariflerin kârıdır, binaenaleyh bu iktidar çoğunluğa şamil değildir.
Öte yandan, her türlü mefhum ve kanaati hor görmek de bundan daha az bir delilik değildir.
Böyle bir kimse cahil ve ıslah olunamaz biri olmalıdır, zira cahil olanın bilmediği şeyleri öğrenmesi, öğrenenin de kendini muallimine vakfetmesi ve bağlanması iktiza eder. Hasılı, selamette kalmak isteyen gençlerin kendilerini büyüklerinin ve faziletli bir ömür sürenlerin mefhum ve kanaatlerine hasretmelerinin elzem olduğunu söylemişlerdir. İnsan hayatının bütün seyrinde, ihtiyatsızca [okunamadı] olmayan muayyen yaş dönemleri vardır.
Metanet, gençlik, [okunamadı] kendi idarelerini ellerine aldıklarında [okunamadı]. Oysa o yaşta kötülüklere maruz kalırlar, nizam, [okunamadı] hastalıktan, ruhtan cehaleti, yerleşik itimattan.
Bundan sonra, neyin münasip ve faydalı olduğunu tefrik etmek için daha [okunamadı] itidal, ruhun nurunu ihtiraslardan berrak kılmak gerekir. Arzu tesmiye olunan şeye gelince, şöyle demişlerdir, [okunamadı].
Tahkik etmiş olduklarını ikrar ederler, muayyen vakitlerde ve ölçülü bir surette, mutad cevap şudur ki, nizam ve itidal iyidir, bunların zıddı olan nizamsızlık ve ölçüsüzlük ise fena; obur yahut ayyaş olmanın büyük bir ayıp addedilmesinden de bu gayet aşikardır.
Şayet kemal çağına eriştiğimizde bunların hiçbiri bizim için faydalı ve hayırlı olmasaydı, henüz çocukken kendimizi böylesi bir nizama alıştırmak beyhude olurdu. Diğer itiyatlarda da durum aynıdır.
Bunu, köpek yavruları ve emsali gibi, insan tarafından daha en başından eğitilen ve tam erginliğe ulaştıklarında sergilemeleri icap eden halleri öğrenen diğer bütün canlı türlerinde de müşahede ederiz. İamblikhos böyle der.
Sükut, perhizkarlık ve taliminin bütün seyri hakkında daha evvel tafsilat vermiştik.
BÖLÜM II. Metanet.
[okunamadı] halk tabakasının kötü bir [okunamadı] onların yergisi, [okunamadı] himaye ve mevkii [okunamadı].
İtidal ve Nefse Hakimiyet.
Gerek az gerek çok olsun, bütün dinleyicilerine şu vecizeyi sıklıkla tekrar ederdi,
Bedenimizden hastalığı, ruhtan cehaleti, mideden lüksü, şehirden fitneyi, aileden tefrikayı ve her şeyden ifratı bütün gayretimizle savuşturmalı, ateşle, kılıçla ve mümkün olan her vasıtayla kesip atmalıyız.
Yere uzanarak [okunamadı] yaşamak yeğdir.
İhtiraslara köle olmak, müstebitlere köle olmaktan daha ağırdır.
[okunamadı] kim serbesttir emreder ona. İffet ve nefse hakimiyet gayreti her şeyden evvel gelir. Nefse hakimiyete malik olmak en yüce kuvvettir ve [okunamadı] ölçüsüzlükten.
Demiştir ki, sarhoşluk bir delilik [okunamadı] yahut deliliğin idmanıdır, yahut zihnin çiçeğini kemiren bir kurttur.
Etin sesi şudur, ne açlık, ne susuzluk, ne soğuk.
Kibir ve boş övünçten, zira bunlar [okunamadı] bütün beşeri tesadüflerin [okunamadı] beden, zevke matuf hiçbir şey yapmamaya gayret ettikleri görülür, zira bu gaye ekseriya yakışıksız ve muzırdır, ancak ruhun [okunamadı] hedeflemelidirler. Arzu ve iştaha [okunamadı].
BÖLÜM III. Fesaset ve Hikmet.
Hikmete (terbiye edici ilkelerin son umumi başlığı) Pythagoras'ın şu kelam-ı kibarları aittir,
Hikmet, bilge bir kişinin kuvveti, suru ve zırhıdır.
Hatırla ki, insanların çoğu hikmetin en yüce hayır olduğunu kabul eder, lakin pek azı bu en yüce hayra nail olmaya gayret gösterir.
Ahmakların kurbanları ateşin gıdasıdır, bağışları ise mukaddesata saygısızlık edenlerin maişetidir.
Dizginsiz at sürülmez, hikmetsiz de zenginlik idare edilmez.
Eşyaya isimler vazetmenin, hikmetin en ali mertebesi olduğuna kani idi.
BÖLÜM IV. Ameli Felsefenin Diğer Kısmı Olan Siyaset Hakkında.
Siyasetin başlıca kısımları (İamblikhos'a göre) şunlardır,
Müşterek muaşeret, dostluk, tanrılara ibadet, ölülere hürmet ve kanun vazıı.
Pythagoras'ı bütün siyasi intizamın mucidi addederler, varlıklar arasında hiçbir şeyin saf olmadığını, bilakis her şeyin bir diğerinden pay aldığını, nitekim toprağın ateşten, ateşin su ve havadan pay aldığını söylerdi.
Aynı surette dürüst olan dürüst olmayandan, adil olan adil olmayandan pay alır ve saire. Varlık şudur ki, akıl her iki tarafa da meyleder. İki hareket vardır, biri bedenin, diğeri zihnin, biri gayriihtiyari, diğeri iradidir. Cumhuriyetleri bir üçgene benzetirdi, onda biri [okunamadı].
Kenar üç kısımdan meydana gelir, taban beşten, diğer kenar ise bunların arasındaki ortalamadan, yani dörtten.
Bu çizgilerin birbiriyle ve kareleriyle olan örtüşmesinde, bir cumhuriyetin ve adaletin en mükemmel suretinin resmedildiğini müşahede ederiz.
Gündelik Muhavere
Gündelik muhavereye şu vecizeler aittir,
Âdil bir yabancı, yalnızca bir hemşehriye değil, bir [okunamadı] dahi üstün tutulmalıdır.
Başkalarındaki terbiye noksanlığına tahammül edebilmeyi, iyi bir terbiyenin mühim bir cüzü say.
Senden korkmalarından ziyade hürmet etmelerini iste.
İnsanların birbirleriyle olan karşılıklı muhaveresinde bir adalet bulunduğundan, Pisagorcular bu hususta da şu kaideyi beyan etmişlerdir, İnsanların gündelik muhaveresinde biri münasip, diğeri ise münasebetsiz olan iki hâl vardır.
Bunlar yaşın farklılığına, itibara, hısımlığın yakınlığına, velinimet olmaya ve şayet varsa [okunamadı] karşılıklı farklara göre tefrik edilir. Zira gençler arasında birbirine münasebetsiz görünmeyen öyle bir hâl vardır ki, [okunamadı] münasebetsiz kaçar, zira genç olanın yaşlı olana karşı ne öfke ne tehdit ne de cüret nevinden, bilakis her türlü münasebetsizlikten itina ile kaçınması icap eder.
İtibar hususundaki akıl yürütme de aynı minval üzeredir, zira hakiki kıymet ve faziletle mücehhez bir zatın huzuruna varıldığında, çok konuşmak yahut mezkûr şeylerden herhangi birini irtikâp etmek ne vakarla bağdaşır ne de münasiptir. Başkalarına iyiliği dokunmuş ve lütufta bulunmuş kimseleri ilgilendiren hususlar da bunlara benzer. Onlar her [okunamadı] tecrübede ve nesilde, ailede, şehirde ve orduda bir öncelik hakkı bulunduğunu kabul etmişlerdir.
Ona tâbi hakiki insan,
Pisagor açıkça herkesin herkese, tanrıların da insanlara olan dostluğunu,
Kudret farkı bir insanın diğeriyle cenk etmesi için meşru bir zemin teşkil etmese dahi, bu durum meşru bir zemindir, hatta mümkün olan en âdil zemindir.
Hakiki olacağı tecrübe edilecek bir dostluk için pek çok tarif ve kaidenin iktiza ettiğini, bunların da karmaşaya mahal vermeksizin bihakkın tefrik edilmesi gerektiğini söylemişlerdir.
Bundan gayrı, hiçbir muhaverenin lakaytça ve beyhude değil, hürmetle ve doğru bir nizam dairesinde cereyan etmesi için, başkalarının tabiatına intibak etmesi icap eder.
Şehevî arzu yahut gadap gibi hiçbir ihtirasın da beyhude, fena ve günahkâr bir surette tahrik edilmemesi gerekir.
Diğer ihtiraslar ve itiyatlar için de vaziyet böyledir. İlahi hayrın iştiraki hususunda, aklın vifakı hususunda ve ilahi Akıl (Nous) hususunda vazettikleri tarifler ise çok daha hayranlık vericidir.
Zira onlar, kendi içlerindeki tanrıyı paralamamaları hususunda birbirlerine karşılıklı olarak nasihat ederlerdi. [okunamadı] ilahi bir mabede, Tanrı ile birleşmeye, Akıl (Nous) ve ilahi Ruh ile vahdete taalluk etmekteydi. İamblihos böyle rivayet eder.
Dostluğun nihayetini (yahut gayesini) [okunamadı] kabul etti, insan olmalıdır,
Hükmettikleri ve yöneldikleri her şeyin [okunamadı]
Asıl olan budur, ve
[okunamadı]
Zira [okunamadı] ifrat ve tefrite temayülü, temayülleri ve diğer ihtirasları bakımından ayıplanmaya müstahak ve sebatı kıt bir mahluk olduğundan, itidal ve nizamın neşet edeceği böylesi bir idareye ve rehberliğe muhtaçtır.
Onlar, kendi fıtratının sebatsızlığının şuurunda olan her ferdin, kudsiyete ve Ulûhiyete karşı ifa edeceği kulluğa asla bigâne kalmaması, bilakis Ulûhiyetin insan hayatını nasıl teftiş ve müşahede ettiğini daima zihninde tutması gerektiğine inanırlardı.
Hülasa, Pisagor'un, insanların suretlerini değil, her şeyi ihata eden ve önceden gören, tabiat ve suret itibarıyla külle benzeyen tanrıların bizzat kendilerini temsil ederek, [okunamadı] tanrıları taklit eden bir zat olduğunu söylerler.
Hakkında en dakik bilgiye sahip olduğu Teletai tesmiye olunan arınmalarını ve ayinlerini beyan etmiştir.
Bundan başka, bir kısmını Orfeusçulardan, bir kısmını Mısırlı rahiplerden, bir kısmını Kildanîler ve mecusilerden, bir kısmını ise Eleusis ayinlerinden, İmroz, Semadirek, Delos ve Kelt diyarındakilerden öğrendiği ilahi felsefe ve ibadeti telif ettiğini teyit ederler.
Latinler arasında da Pisagor'un mukaddes kelamı okunur, lakin herkese değil, yalnızca ulvi şeylerin doktrinine kabul edilmiş ve fena bir şeye müptela olmayan kimselere. Bu talim, insanların üç defa libasyon (saçı) sunmasını emreder, zira [okunamadı] tesliste vücut bulur.
Venüs'e altıncı günde kurban kesmemiz icap ettiği, zira bunun evrensel tabiatın sayısının ilk müşterek sayısı olduğu belirtilir. Şimdi her veçhile, aynı tarzda taksim edilen şey, hem bertaraf edilenlerin hem de geride kalanların kudretini iktisap eder.
Herkül'e ise, yedi ayın hitamında dünyaya gelmiş olmasına hürmeten, ayın sekizinci gününde [okunamadı] gerekir.
Keza maziye ait lekesi bulunmayan ve içinde gaflet uykusuna yatılmamış temiz bir kisveyle mabede dâhil olunması icap ettiğini vazeder, zira siyah ve esmer renkler, müsavât ve adalete dair akıl yürütmelerdeki safiyete şahadet eder.
Mabette gayriihtiyari kan dökülecek olursa, bunun ya bir çanağa alınmasını yahut
denize saçılmış olması gerekir, zira o, yaratılmış her şeyin ilki ve en kıymetlisidir. Ruhun uluhiyetinin bedene bir tapınakta raptedilmesinin dinî bir vecibe sayılmasından ötürü, bir kadının tapınakta [okunamadı] gerektiğini söyler. Kutsal günlerde saçlarımızı kesmememizi ve tırnaklarımızı kesmememizi emrederdi, zira bu durum mallarımızın artışının [okunamadı] gerektiğini ihsas ettirirdi.
Tapınakta bir pirenin dahi öldürülmemesi icap eder, zira Tanrı’ya hiçbir lüzumsuz şey yahut haşerat sunulmamalıdır, ancak Tanrı’nın ve dinin, ilahi ayinlerin ifası esnasında zihnimizde saf ve beyaz bir surette bulunması gerekir, yalnızca öğleden sonra. Ziyaret edenlerin zengin değil, beyaz ve temiz giysiler içinde huzura çıkmalarını, yalnızca bedenin her türlü lekeden arınmış olmasını değil, aynı zamanda [okunamadı] tavsiye ederdi. Apollon kehanetlerini üçayaklı sehpadan bildirir, zira sayı [okunamadı]. Ölülerin bedenlerine [okunamadı], ilahi hürmete layık olmadıkları gibi onlara hiçbir şeyin taalluk etmediği öğretilmiştir.
Ölülere cenazelerde beyaz giysiler içinde refakat edilmesini dindarca bulurdu, bu da basit ve ilk Tabiat’a bir atıftır. Herkes gururu söküp atmalı, gençliklerinden itibaren kendilerini itidalli ve mert bir hayata alıştırmalı, dedikoducu sızlanmalardan, çekişmelerden ve nefret uyandıran maskaralıklardan uzak durmalıdır.
Kötülük ilahi kanuna itaatsizliktir ve bu sebeple, kötü bir insan, bedenine ceza verilen kimseden çok daha fazla kendi vicdanında azap çeker.
BÖLÜM VI. Kanun Yapıcılık
İamblikhos’un bildirdiğine göre, adaletin bir diğer mükemmel nevini, yani kanun koyucu kısmı tesis etmiştir, bu kısım emreder [okunamadı]. Varro, Pythagoras’ın bunu [okunamadı] teslim ettiğini, artık bilgili, artık bilge, artık mesut olduklarını, zira kayalıklardan sakınabilecek kimseden başkasına bunu emanet etmeyeceğini teyit eder.
Pythagoras’ın, felsefe sayesinde hiçbir şeye hayret etmeme kazanımını elde ettiğine dair sözü de buna aittir, zira hayreti ortadan kaldırır, [okunamadı] ve cehaleti giderir.
BÖLÜM I. Yüce Tanrı Hakkında
Pythagoras, Tanrı’nın ne olduğunu şu şekilde tarif etmiştir, Dünyanın her cüzüne nüfuz eden ve bütün tabiata yayılan, varlık bulan bütün canlıların kendisinden hayat aldığı bir Zihin. Tanrı birdir. O, bazılarının zannettiği gibi dünyanın dışında değil, bizzat kendi içinde eksiksizdir, tam bir daire halinde bütün zuhurat ve nesilleri temaşa eder. O, kendi kudret ve işlerinin faili, her şeyin itidali, her şeyin ilkesidir, birdir, göklerdeki nurdur ve her şeyin Babasıdır, bütünün Aklı ve Canlanışı, bütün dairelerin hareketidir. Tanrı, Pythagoras’ın Oromasdes tesmiye eden Mecusilerden öğrendiği üzere, bedeninde Işığa, Ruhunda ise Hakikate benzer. Yalnızca Tanrı’nın bilge olduğunu söylemiştir. Tanrı Varlığının ne acı çeken ne de tesir altında kalan (münfail) olduğunu, bilakis gayrimaddi ve akledilir olduğunu kabul etmiştir.
BÖLÜM II. Demonlar Hakkında
Tanrı’dan sonra, akledilir varlıkların nevileri gelir, Tanrılar ve Kahramanlar. Pythagoras’ın bu sebeple, kendi kaidesi mucibince ibadette Tanrılardan önce demonlara, insanlardan önce de kahramanlara tazim gösterilmesini vazettiği söylenir. Ancak İamblikhos’a göre, ya farklı [okunamadı] ya da terimleri karıştırmaktadır, önce Tanrılar, sonra Kahramanlar, en son Demonlar gelir, ki bu sıra muhtemelen meşhur mısralardaki sıra ile aynıdır,
Evvela, emredildiği veçhile ölümsüz Tanrılara tapın, Yeminine sadık kal, sonra ulu Kahramanlara, ardından yakar Yeryüzü Demonlarına.
Yeryüzü demonları tabirinden, Hierokles’in anladığı gibi hükümdarlar değil, yeryüzündeki muhtelif vazifelere tayin edilmiş demonların kendileri anlaşılmalıdır. Zira, Bütün hava, demon ve kahraman addolunan ruhlarla doludur, insanlara rüyalar, hastalık ve sıhhat işaretleri bunlardan gönderilir, yalnız insanlara değil, davarlara da, keffaretler ve kötülük savma usulleri bunlara aittir.
BÖLÜM III. Kader ve Talih Hakkında
Dünyanın Ay’ın fevkindeki bütün kısımları ilahi tedbire, sarsılmaz nizama ve tâbi oldukları Tanrı’nın takdirine göre idare edilir, lakin Ay’ın altındakiler Tanrı tarafından [okunamadı]. Kader bir nizam ve neticedir, Talih ise tesadüfidir, bir çocuğun delikanlılığa erişmesi ve nizami bir surette tekamül etmesi Kaderdir.
BÖLÜM IV. [okunamadı]
Tanrıların var olduğuna inanır, lakin her biri diğerini ilahi sayar. Farklı sözlerden, başka bir vesileyle tesadüfen söylenmiş olanlardan neticeyi istihraç ederek [okunamadı]. Porphyrios’un bildirdiğine göre rüya ilmini İbranilerden öğrenmiştir.
Bunu müritlerine de aktardı, zira İamblikhos’un naklettiğine göre, onlara hayırlı ve kehanet dolu rüyalar eşliğinde sükûnetli uykular temin ederdi. Bazıları onun bu mülahazayla gaz yapan ve ağır yiyecekleri yasakladığı kanaatindedir, çünkü bunlar zihnin duruluğunu perdeler. Bu kabil zuhuratları hakiki addetmezdi, nitekim babasıyla (ki babası vefat etmişti) konuştuğunu rüyasında gördüğünü söyleyen ve bunun manasını soran birine, bunun hiçbir şeye delalet etmediğini, çünkü uyanıkken de onunla konuşmuş olduğunu, şu an kendisiyle konuşmasının geleceğe dair bir alamet taşımadığı gibi o rüyanın da hiçbir şeye delalet etmediğini bildirmişti.
Keldanilerin kendisine yıldızlar ilmini, gezegenlerin sayısını, menzillerini, devirlerini ve insanların doğum haritaları üzerindeki türlü tesirlerini öğrettiğini teyit eden Apuleius’a itimat edecek olursak, hükmi astrolojide de mahirdi. Varro onun, kökeni Pers ülkesine dayanan, önce Numa ve ardından Pythagoras tarafından tatbik edilen kehanet ilminde usta olduğunu nakleder, bu usulde iblisleri davet ederlerdi. Pythagorasçılar tunç cevherinin ilahi bir ruh barındırdığını iddia ederler, bu sebeple o maden Apollon’a vakfedilmiştir, nitekim bütün rüzgarlar dindiğinde ve hava büsbütün hareketsizleştiğinde dahi içi boş tunç kazanların titrediği görülür.
Pythagoras’ın, tunçtan çıkan sesin o madenin içine hapsolmuş demonun sesi olduğunu söylerken kastettiği mana da bu olabilir. Psellos’un bildirdiğine göre Asurluların tatbik ettiği usul şöyledir, demonların dibe doğru süzülmesine elverişli, su dolu bir leğen alırlar, leğendeki su adeta nefes alıp veriyormuşçasına bir ses çıkarır, leğendeki suyun kendisi diğer sulardan farksızdır, fakat demonun tesiriyle bu hali alır.
Efsunlar vasıtasıyla icra edilen ameliyeler çok daha üstündür ve kehanet ilhamını almaya daha ziyade elverişlidir. Tertiplerle celbedilen bu tür bir ruh, suya süzülür süzülmez mevcudiyetini belli eden cılız ve eklemsiz bir ses çıkarır, akabinde su taştığında, geleceğe dair haberler veren birtakım fısıltılar işitilir. Bu kabil gezgin ruhlar daha alt bir mertebedendir, seslerinin daha az müphem olması hasebiyle ifşa olmaya daha müsaittirler.
BÖLÜM 1.
Tabiat ilminin başlıca bahisleri şunlardır, evren ve evrendeki her bir şey, gök ve yer ile bu ikisi arasındaki tabiatlar. Bu bahisleri, Lokrisli Timaios’un aynı mevzudaki risalesini de zeyl ederek şerh etmeye gayret edeceğiz.
Sextus Empiricus’un bildirdiğine göre, doğa filozoflarının en müktesep olanları sayılara öylesine büyük bir kudret atfetmişlerdir ki, onların her şeyin ilkesi ve unsurları olduğunu vazetmişlerdir, bunlar Pythagoras’ın talebeleridir.
Zira dediklerine göre, tabiatı bihakkın tetkik edenler, bir lisanı öğrenirken evvelemirde kelimeleri inceleyen, sonra kelimeler hecelerden mürekkep olduğu için heceleri ele alan, heceler de harflerden terekküp ettiğinden evvela harfleri tedkik eden kimselere benzerler.
Pythagorasçılar derler ki, aynı minval üzere doğa filozofları da evreni araştırırken, evrenin nihayetinde hangi unsurlara irca edildiğini evvelemirde tahkik etmek mecburiyetindedir.
Aşikâr olan bir şeyin, yine aşikâr olan başka şeylerden mürekkep olduğunu ileri sürmek beyhudedir, zira bir şeyin ilkesi, o şeyden türeyen değil, o şeyin kendisinden meydana geldiği unsurdur, binaenaleyh aşikâr olan şeyler evrenin ilkeleri sayılamaz, bilakis bizzat aşikâr olmayıp aşikâr olan şeylerin kendisinden terekküp ettiği unsurlar ilkedir.
Atomları, homoiomereleri, kütleleri yahut makul cisimleri her şeyin ilkesi sayanlar kısmen haklı, kısmen haksızdılar.
İlkeleri gayrimahsus addedenler haklıdır, lakin onları cismani sayanlar yanılırlar, zira makul olanlar hissedilir olanlardan önce geldiği gibi, gayricismani olanlar da makul cisimlerden önce gelir.
Kelimelerin unsurları kelimeler olmadığı gibi, cisimlerin unsurları da cisimler olamaz, bunlar ya cisim ya da gayricismani olmak iktiza eder, şu halde bütünüyle gayricismanidirler.
Atomların ezeli olduğunu, dolayısıyla cismani olmalarına rağmen her şeyin ilkesi sayılması gerektiğini de söyleyemeyiz, zira homoiomereleri ve bölünmezleri unsur kabul edenler de onların cevherini ezeli addederler, bu bakımdan atomların onlardan daha fazla unsur olma vasfı yoktur.
Kaldı ki atomların ezeli olduğu kabul edilse dahi, alemin doğmamış ve ezeli olduğunu düşünenlerin onun evvelemirde hangi ilkelerden meydana geldiğini zihni bir tecrit yoluyla araştırmaları gibi, tabiatı tetkik eden bizler de (der Pythagorasçılar), yalnızca akıl vasıtasıyla kavranabilen bu ezeli cisimlerin hangi unsurlardan terekküp ettiğini zihni bir tecrit ile mülahaza ederiz. Şu halde evren ya cisimlerden ya da gayricismani şeylerden mürekkeptir, cisimlerden mürekkeptir diyemeyiz, zira o vakit onların da kendisinden terekküp ettiği başka cisimler tayin etmemiz gerekir, bu minvalde sonsuza kadar gidilirse bir ilkeden mahrum kalınır.
O halde makul cisimlerin gayricismani unsurlardan meydana geldiğini kabul etmek iktiza eder, nitekim Epikuros da, şeklin, cesametin, mukavemetin ve ağırlığın bir araya gelmesiyle bir cismin idrak edildiğini söyleyerek bunu ikrar eder.
Bununla birlikte, cisimlerden evvel mevcut olan her gayricismani mahiyetin, varlıkların unsurları ve ilk ilkeleri olması icap etmez.
Platon’a göre İdealar, cisimlerden evvel var olan gayricismani mahiyetlerdir ve meydana gelen bütün varlıklar onlara nispet edilir, yine de varlığın ilkeleri değildirler, zira tek başına ele alınan her İdeanın bir olduğu söylenir, yanına başkalarını dahil ettiğimizde ise iki, üç yahut dört olurlar.
Dolayısıyla sayı onların cevherini aşar, onlar sayıdan pay almak suretiyle bir, iki yahut daha fazla olarak tavsif edilirler.
Kezalik, katı cisimlerin hendesi şekilleri, gayricismani bir tabiata sahip oldukları cihetle zihinde cisimlerden evvel tasavvur olunur, yine de ilke değillerdir. Sathiyat, tahayyülümüzde onlardan önce gelir, zira katı cisimler yüzeylerden terekküp eder.
Fakat yüzeyler de varlıkların unsurları değildir, zira onlar da çizgilerden meydana gelir, çizgiler yüzeylerden önce gelir, sayılar ise çizgilerden evveldir. Üç çizgiden terekküp edene müselles (üçgen), dört çizgiden meydana gelene murabba (dörtgen) denir.
Hatta bizatihi çizgi dahi mücerret haliyle sayı olmaksızın tasavvur edilemez, bir noktadan diğerine uzatıldığında iki ile idrak olunur.
Sayılar bahsine gelince, bunların tamamı monadın idaresi altına girer, zira dyad bir dyaddır, triad bir triaddır ve decad sayıların bir icmalidir. Bu durum Pythagoras’ı, her şeyin ilkesinin monad olduğunu söylemeye sevk etmiştir, onun iştirakiyle her şeye Bir denir ve bir varlığı kendi özdeşliği içinde tefekkür ettiğimizde bir monadı mülahaza ederiz, fakat bu varlık başkalık vasıtasıyla bir ziyadeleşmeye uğradığında, aritmetik ve muayyen dyadlardan tefrik edilmek üzere belirsiz dyad denen şeyi meydana getirir, monad vasıtasıyla monadların anlaşılması gibi, bütün dyadlar da bunun iştirakiyle anlaşılır.
Böylece varlıkların iki ilkesi mevcuttur, ilk monad ve belirsiz dyad.
Pythagorasçılar bu ikisinin hakikaten her şeyin ilkesi olduğunu muhtelif veçhelerle talim ederler. Onlara göre varlıkların bir kısmı fark, bir kısmı zıtlık, bir kısmı ise izafet ile kavranır. Kendi başlarına, yani zatlarına mahsus sınırlarıyla mülahaza edilenler fark iledir, nitekim insan, at, nebat, toprak, su, hava, ateş böyledir, bunların her biri zıtlık ile [okunamadı]. Bu üç türün, yani mutlak, zıt ve izafi olanın fevkinde zaruri olarak bir cins bulunmalıdır, her cins ise kendi tahtında bulunan türlerden öncedir. Zira cins ortadan kaldırılırsa türler de ortadan kalkar, lakin türlerin ortadan kalkması cinsi ortadan kaldırmaz. Pythagorasçılara göre yüksek ve daha yüksek, alçak ve daha alçaktır. Zirvedeki fazlalık ise hepsinin üstündedir. Henüz sayılar arasında teşekkül etmemiş olan bu ilkelerden, ilk monaddan hasıl olan dyad meydana gelir, bu dyada tekabül eden ise noktadır. Sayılardan mürekkep olan katı cisim üç buuda maliktir, bunlar uzunluk, genişlik ve derinliktir. Monad ile belirsiz dyad ilkelerinden noktalar, çizgiler, yüzeyler ve katılar hasıl olur, nitekim bütün âlem bunlardan meydana gelmiştir ve bu âlem, ahengi ihtiva eden nispetlere göre sevk ve idare edilir. Ahenk üç uyuşumun, yani dördüncü, beşinci ve sekizinci aralıkların terkibidir.
Aritmetik monad ile belirsiz dyad bir araya geldiğinde sayılar hasıl olur. Monad fail illet mahiyetindedir, dyad ise münfail madde mahiyetindedir ve bu cihetle cisimler meydana gelir. Pythagorasçılara göre her şey ya cisimdir ya da cisimsizdir. Cisimsiz olanlar sayılardan müteşekkildir, cisim ise üç boyutlu olması hasebiyle sayının nizamına tabidir.
Kimileri de bir cismin tek bir noktadan ibaret olduğunu iddia eder, nitekim nokta akışıyla çizgiyi meydana getirir, çizgi akışıyla yüzeyi husule getirir, kalınlığa doğru hareket eden yüzey ise her cihetten ölçülebilir olan cismi vücuda getirir. Pythagorasçıların bu fırkası evvelkilerden şu noktada ayrılır, evvelkiler iki ilkeden hareketle dördü, yani sayılardan noktaları, noktalardan çizgileri, çizgiden yüzeyi, yüzeyden de cismi hasıl ederler, oysa bunlar her şeyin tek bir noktadan neşet ettiğini, zira çizgiyi noktanın, yüzeyi çizginin, cismi de yüzeyin vücuda getirdiğini söylerler. Katı cisimler işte bu suretle, kendilerinden evvel gelen sayılardan hasıl olur. Dahası, yine ikrar ettikleri üzere ahenk de bunlardan ibarettir, ahenk ise fail illet olan monad ile münfail illet olan maddeden teşekkül eden bir nizamdır. Monaddan ve belirsiz dyaddan sayılar hasıl olur, bu üç ahenkli aralığın nispetleri ise ilk dört sayıda, yani bir, iki, üç ve dörttedir. Diatessaron (tam dörtlü) seskiterciya nispetindedir, diapente (tam beşli) seskialtera nispetindedir, diapason (oktav) ise duple nispetindedir, dört sayısı üçe göre seskiterciya (bir tam ve üçte bir) olup diatessaron nispetine sahiptir, üç sayısı ikiye göre seskialtera (bir tam ve bir yarım) olup diapente nispetine maliktir, dört sayısı ikiye göre duple olup diapason nispetini haizdir.
Dahası, insan aklının idrak ettiği her şey sayı mefhumu olmaksızın kavranamaz. Cisimlerin bir kısmı gemiler, zincirler ve binalar gibi raptedilmek vasıtasıyla, bir kısmı nebatlar ve hayvanlar gibi tek bir tabiatın idaresinde birleşmek vasıtasıyla, diğer bir kısmı ise ordular ve sürüler gibi içtima etmek vasıtasıyla bir aradadır. Bütün bunlar çokluktan teşekkül ettikleri için sayılara tabidir. Cisimlerden bazısı basit vasıflara, bazısı ise mürekkep vasıflara maliktir, nitekim bir elma görme duyusu için renk, tatma duyusu için usare, koklama duyusu için koku arz eder, bunlar dahi sayıların tabiatına dâhildir. Cisim olmayan mefhumlar için de hüküm aynıdır, nitekim cisimsiz olan zaman; yıllar, aylar, günler ve saatler gibi sayılarla ihata edilir. Nokta, çizgi ve yüzey de böyledir, daha önce zikrettiğimiz üzere nokta bölünemezdir, monad da öyledir, monad sayıların ilkesidir, nokta da çizgilerin ilkesidir. Çizgi dyada tekabül eder, zira her ikisi de genişliği olmayan ve iki nokta arasında uzanan bir uzunluk olarak mülahaza edilir. Yüzey triada tekabül eder, dyadı teşkil eden uzunluğun yanı sıra üçüncü bir buut olan genişliği de kabul eder. Yine iki nokta karşı karşıya konulup üçüncüsü bu ikisinin hasıl ettiği çizgilerin vasl olduğu yere yerleştirildiğinde bir yüzey elde edilir. Katı şekil ve cisim, mesela piramit ise tetrada tekabül eder, evvelce yapıldığı gibi üç nokta vaz edilip bunların üzerine bir nokta daha ilave olunursa, işte uzunluk, genişlik ve derinlik boyutlarına sahip tabii yahut suni piramidal cisim tecelli eder.
Bizler her şeyi sayıların kıstasları olan mizanlar ile tartar ve tefrik ederiz. İki yarım arşından, altı karıştan veya yirmi dört parmaktan müteşekkil olan arşını iptal edersek, kileyi, teraziyi ve çift olmaktan neşet edip bir nevi sayı teşkil eden diğer bütün kıstasları da iptal etmiş oluruz. Hasılı, hayatta sayı olmaksızın hiçbir şey kaim olamaz. Bütün sanatlar idraklerin bir mecmuudur, mecmu ise sayıyı tazammun eder, şu halde her şeyin sayılara taalluk ettiği, yani her şeyin kendisinden ibaret bulunduğu sayılarla hemcins olan muhakeme edici akla irca edildiği haklı olarak söylenmiştir. Sextus’tan nakledilenler buraya kadardır.
Alexander’ın, Pythagorasçı Şerhler’den iktibasla Halefler Tarihi’nde zikrettiği hülasa şudur, her şeyin ilkesi monaddır, monaddan belirsiz dyad neşet etmiştir, monad ile belirsiz dyaddan sayılar, sayılardan noktalar, noktalardan çizgiler, çizgilerden yüzeyler, yüzeylerden katılar, katılardan ise unsurları ateş, su, hava ve toprak olmak üzere dört olan katı cisimler meydana gelmiştir, tamamı istihale ve tebeddülata uğrayarak âlemi teşkil eden de bunlardır.
BÖLÜM II. Âlem Üzerine
Dünya yahut her şeyin ihata edilişi, nizamından ötürü Pythagoras tarafından Kosmos olarak adlandırılmıştır, Dünya Tanrı tarafından zamanda değil, düşüncede yaratılmıştır, Ona başlangıcını ateşten ve beşinci unsurdan vermiştir, zira hendesî olarak adlandırılan beş katı cisim şekli vardır.
Toprak küpten, ateş piramitten, hava sekizyüzlüden, su yirmiyüzlüden, evrenin küresi ise onyüzlüden [onbikyüzlüden] meydana getirilmiştir.
Bu hususlarda Platon Pythagoras’ı takip eder.
Dünya kendi tabiatı bakımından bozulmaya meyyaldir, zira hissedilir ve cismanîdir, lâkin Tanrı’nın ilahi tedbiri ve muhafazası sebebiyle asla bozulmayacaktır.
Kader, evrenin ve bütün cüzlerin nizamının sebebidir, Zorunluluk dünyayı kuşatır.
Dünya canlıdır, akılla kavranabilir, kürevîdir ve yeryüzünü kendi merkezinde ihtiva eder.
Pythagorasçılar, göğün haricinde olanın sonsuz olduğunu teyit ederler, zira dünyanın ötesinde, içine ve dışına dünyanın nefes alıp verdiği bir boşluk mevcuttur.
Dünyanın sağ tarafı, hareketin başladığı yer olan Doğu, sol tarafı ise Batı’dır.
BÖLÜM III Gök Yahut Dünyanın Esîrî Kısımları Üzerine
Pythagoras, her neviden canlı bakımından mükemmel ve her neviden güzellikle tezyin edilmiş olması hasebiyle göğe ilk olarak Kosmos adını vermiştir.
Sabit kürede [okunamadı] ikamet eder, her ne itidal üzere terkip edilmiş ve nizam bulmuşsa oradadır, ondan en uzak olan ise en fena olandır. Ay hizasına kadar değişmez bir nizam müşahede edilir, fakat Ay’ın altındaki her şey hareket halindedir. Zira,
Yeryüzünün etrafına yayılan hava hareketsiz ve sağlığa zararlıdır, içindeki her şey fanidir, lâkin yukarıda bulunan hava daima hareket halindedir, saf ve şifalıdır, içindeki her şey ise ölümsüzdür ve binaenaleyh ilahîdir.
Buna (hemen Ay’ın fevkindeki) Serbest Esîr derler, maddeden ari ve ezelî-ebedî bir cisim olduğu için Esîr, maddî karışıklıklara maruz kalmadığı için Serbesttir. Buradan şu netice çıkar,
Güneş, Ay ve diğer yıldızlar, Pythagoras’a göre tanrılardır, yeryüzünü ve havayı ihtiva eden sonsuz esîr [okunamadı]. Bu kanaat aynı zamanda Orpheus’un takipçileri tarafından da benimsenmiş olup, her yıldızın bir dünya olduğu kabul edilirdi. Güneş kürevîdir ve Ay tarafından tutulur.
Ay’ın cismi [okunamadı] bir tabiattadır, ışığını Güneş’ten alır. Ay tutulması, Antichthon’dan (Karşı-Dünya’dan) kaynaklanan bir yansıma yahut önünün kesilmesidir.
Pythagorasçılar, Ay’ın dünyevî göründüğünü, zira tıpkı yeryüzümüz gibi çepeçevre meskûn olduğunu teyit ederler, lâkin oradaki mahlûkat daha iri ve daha güzeldir, cüsseleri bakımından bizden on beş kat büyüktür, ne ifrazatları vardır ne de dışkılarlar, günleri de bir o kadar uzundur.
Kuyruklu yıldızın seyyarelerden biri olduğunu, lâkin gökte ancak uzun bir müddet sonra belirdiğini ve Güneş’e yakın durduğunu söylerler, tıpkı Merkür’de olduğu gibi, zira Güneş’ten pek az uzaklaştığı için, görünmesi gerektiği vakit ekseriyetle gizlenir ve böylece ancak uzun bir zaman sonra zuhur eder.
Yahut Plutarkhos’un ifade ettiği veçhile, kuyruklu yıldız daima görünmeyen, fakat muayyen bir devirden sonra doğan yıldızlardandır. Diğerleri ise bunun, aynalardaki akisler gibi, nazarımızın Güneş üzerindeki bir inikâsı olduğunu ileri sürer.
Gökkuşağının, Güneş’in parıltısı olduğunu iddia etmiştir.
FASIL II Dünyanın Ay-Altı Kısımları Üzerine
Dünyanın daha altta kalan ay-altı kısımlarına dair meçhul Pythagorasçı, evvela hava küresini, ardından su küresini ve nihayet [okunamadı] yerleştirir.
Ateşinki mahrutî (konik) olmak üzere, bütün unsurların cisimleri yuvarlaktır. Unsurların çözünüşü, hareket, maddede bir başkalık yahut tefavüttür.
Dünyada ışık ve karanlık, sıcak ve soğuk, kuruluk ve ıslaklık eşit nispette dengelenmiştir, bunlar taştığında, hararetin fazlalığı yazı, soğuğun fazlalığı ise kışı intaç eder, dengede olduklarında ise yılın en mutedil mevsimleri hasıl olur, bunların neşvünema bulanı sağlıklı, zevale ereni ise hazandır. Hatta gün içinde dahi sabah neşvünema bulmakta, akşam ise zevale ermektedir, bu sebeple daha sıhhate mugayırdır.
BÖLÜM V Yaşayan ve Canlı Mahlûkat Üzerine
Soğuk ve kuru olan esîr vasıtasıyla Güneş’ten bir şua yayılır, (ilkine soğuk esîr, Güneş’e ve neme ise kesif esîr derler) bu şua gayyaya kadar nüfuz eder ve onun vesilesiyle her şey hayat bulur, her şey hararetten pay aldığı ölçüde yaşar, (bu sebeple bitkiler dahi canlıdır). Ruh ise [okunamadı] soğuk esîrden farklıdır.
Ruh ölümsüzdür, zira kendisinden alındığı mebde ölümsüzdür. Pythagorasçıların şerhlerinden naklen Aleksandros Halefler Risalesi’nde böyle bildirir.
BÖLÜM VI Canlı Mahlûkatın Tevellüdü Üzerine
Canlı mahlûkat nutfe yoluyla birbirinden vücuda gelir, (lâkin topraktan hiçbir şey hasıl olamaz). Nutfe, beyinden süzülen bir damladır, [kanın en yararlı kısmının köpüğünden, beynin fazlalığından hasıl olur, fışkırtıldığında et, asab, kemik, kıl ve bütün bedeni teşkil eden kan beyinden dökülür, nutfenin kudreti muharrik Akıl gibi gayr-i cismanîdir, lâkin dökülen madde cismanîdir].
Kırk günde pıhtılaşır ve ahenkli nispetlere göre kemale ererek nihayet yedi, dokuz yahut en geç on ay içinde çocuk dünyaya gelir, Aleksandros, Pythagorasçı Şerhler’den nakleder.
Orantılar Censorinus tarafından en dakik biçimde şöyle aktarılır, Pythagoras genel olarak iki tür doğum olduğunu söylerdi; biri daha küçük olan yedi aylık doğumdur ki döllenmeden sonraki 207. günde dünyaya gelir, diğeri ise daha büyük olan on aylık doğumdur ki 274. günde doğar. İlk ve daha küçük olan, başlıca 6 sayısında içerilir.
Zira tohumdan peyda olan şey, onun dediğine göre, ilk altı gün boyunca süt kıvamında bir maddedir, sonraki sekiz gün ise kanlı bir hâl alır, bu sekiz sayısı altı ile birleştiğinde ilk ahengi, yani Diatessaron’u meydana getirir.
Üçüncü merhale dokuz gündür, bu müddet zarfında et hâline gelir, bu dokuzun ilk altıya nispeti sesquialtera oranındadır ve ikinci ahengi, Diapente’yi meydana getirir; ardından bedenin tamamen teşekkül ettiği on iki gün daha gelir, bu on iki de mezkûr altı ile iki kat nispetindedir ve Diapason ahengini husule getirir.
Bu dört sayı, yani 6, 8, 9 ve 12 toplandığında 35 gün eder.
6 sayısının tenasülün temeli kılınması da nedensiz değildir, zira Grekler ona teleios, yani kusursuz derler, çünkü onun üç cüzü, yani altıda biri, üçte biri ve yarısı (başka bir deyişle 1, 2 ve 3) onu ikmal eder. Tohumun başlangıcı ve döllenmenin o süt kıvamındaki esası ilkin bu sayı ile kemale erdiği gibi, artık şekil almış insanın bu başlangıcı, yani olgunluğun temeli olan bu 35 gün de 6 ile çarpıldığında 210 günü verir ve bu sürede mezkûr olgunluk tamamlanır. Diğer (büyük) doğum ise daha büyük olan 7 sayısında içerilir.
İlkinde tohumun kana dönüştüğü başlangıç altı günde olduğu gibi, bunda da yedi gündedir.
Orada ceninin azaları kırk günde şekillendiği gibi burada da yaklaşık kırk günde şekillenir.
Bu kırk gün ilk yedi ile çarpıldığında 280 gün, yani 40 hafta eder, lâkin doğum son haftanın ilk gününde vuku bulduğundan, altı gün düşülür ve 274. gün olarak mülahaza edilir. O, insan nev’inin ezelden beri var olduğunu ve hiçbir zaman bir başlangıcı olmadığını savunurdu.
BÖLÜM VII.
Ruh, Cüzleri ve Evvelemirde Akıldışı Cüzü.
Tabiatta sayının kudreti en büyük mertebede olduğundan, Pythagoras ruhu kendi kendini hareket ettiren bir sayı olarak tarif etmiştir. Pythagorasçılardan bazıları ruhun havadaki zerrelerde olduğunu, diğerleri ise o zerreleri hareket ettiren şey olduğunu iddia eder.
Ruh umumiyetle akli ve akıldışı olmak üzere iki cüze ayrılır, lâkin hususi olarak üç cüze taksim edilir; zira akıldışı olanı öfke gücü ve arzu gücü olarak ayırmışlardır. Bunlar nous, phren ve thymos olarak tesmiye edilir.
Phren ve thymos diğer canlı mahluklarda da bulunur, lâkin nous yalnızca insandadır.
Bütün canlı mahlukların ruhları akıllıdır, akıldışı tesmiye ettiklerimizin bile, lâkin bedenlerinin mizaç bozukluğu ve nutuk kabiliyetinden mahrum oluşları sebebiyle, maymunlarda ve köpeklerde olduğu gibi akıl yürütmeksizin hareket ederler; ses çıkarırlar lâkin konuşamazlar.
Ruhun başlangıcı dimağın hararetindendir; kalpte bulunan cüz thymos’tur, lakin phren ve nous dimağdadır.
Duyular bunlardan süzülen cevherlerdir; akli cüz ölümsüzdür, mütebaki cüzler ise ölümlüdür. Ruh kan ile beslenir ve ruhun melekeleri ruhani buharlardır.
Gerek ruh gerekse onun melekeleri gayrimer’idir, zira esir gayrimer’idir.
Ruhun bukağıları damarlar, atardamarlar ve sinirlerdir; lâkin ruh kuvvet bulup kendi içine çekildiğinde, onun bukağıları akıl yürütmeler ve ameller olur.
Her duyu kendi münasip unsurundan neşet eder; görme esirden, işitme havadan, koklama ateşten, tat alma sudan, dokunma topraktan gelir.
Umumiyetle duyu ve bilhassa görme gayet sıcak bir buhardır; hava ve suyun içinden görebildiğimizin söylenmesi de bu sebepledir, zira hararet soğuğu delip geçer; nitekim gözlerdeki şey soğuk bir buhar olsaydı, kendine benzeyen hava ile mücadele ederdi. Bazı yerlerde o, gözleri güneşin kapıları olarak tesmiye eder; işitme ve sair duyular hakkında da aynı hükmü vermiştir.
Görme, renklerin hakimidir. Renk, cismin yüzeyi olarak tarif edilir.
Renklerin nevileri siyah, beyaz, kırmızı ve soluktur; yahut (isimsiz bir yazarın Pythagoras’ın re’yini aktardığı veçhile) siyah, beyaz ve bu ikisi arasındaki diğerleri olmak üzere on adettir, sarı, esmer, soluk, kırmızı, mavi, yeşil, parlak ve kurşuni.
Renklerin farklılıkları unsurların karışımlarından, canlı mahluklarda ise mekân ve havanın tebeddülünden neşet eder.
Aynadaki suret, görme duyusunun in’ikasıyla hasıl olur; bu duyu pirince doğru uzanıp kesif ve pürüzsüz bir cisme çarptığında geri teper ve kendi içine döner; tıpkı el uzatılıp tekrar omuza çekildiğinde olduğu gibi.
İşitme; tiz ve pes sesin hakimidir.
Ses cismani değildir; zira hava değil, bir darbe neticesinde havanın şekli ve yüzeyi ses hâline gelir; hiçbir yüzey ise cisim değildir. Her ne kadar cismin hareketine tabi olsa da, bizatihi bir cismi yoktur; tıpkı bir değnek büküldüğünde yüzeyin hiçbir tesire maruz kalmayıp yalnızca maddenin bükülmesi gibi.
Koklama; iyi ve fena kokuları ve bunların arasındaki altı kokuyu, kokuşmuş, rutubetli, akışkan ve buharlaşmış olanları tartar.
Tat alma; tatları, tatlıyı, acıyı ve aralarındaki beş tadı tartar; zira mecmuu yedi adettir, tatlı, sert, ekşi, taze, tuzlu, hararetli.
Dokunma pek çok şeyi, ağırı, hafifi ve bunların arasındakileri; serti, yumuşağı ve bunların arasındakileri; kuruyu, yaşı ve bunların arasındakileri tartar.
Diğer dört duyu yalnızca başta yerleşiktir ve kendi mahsus uzuvlarına hasredilmiştir; lâkin dokunma başa ve bütün bedene intişar etmiştir ve her duyuya müşterektir, fakat hükmünü en aşikâr surette eller vasıtasıyla izhar eder.
BÖLÜM VIII.
Ruhun Akli Cüzü, Zihin Hakkında.
Plutarkhos, Pythagoras’ın Ruhu kendini hareket ettiren Sayı olarak tanımlaması hakkında, onun Sayı sözcüğünü Akıl anlamında kullandığını söyler, zira Akıl (Nous), Ruha dışarıdan, ilahi Katılım yoluyla zerk edilir ve evrensel ilahi Akıldan pay almıştır.
Zira Şeylerin bütün Tabiatı boyunca uzanan ve her tarafına nüfuz eden bir Ruh vardır ki bizim Ruhlarımız da ondan koparılmıştır, Ruh ölümsüzdür, çünkü kendisinden alındığı şey de ölümsüzdür, lakin ebedi Tanrı’nın bir eseridir.
Yine de bir Tanrı değildir, böylece Pythagoras, İnsan Ruhlarının ebedi olduğunu ilk öğreten hocası Pherekydes’in fikrini ziyadesiyle tasdik etmiştir.
Bizim Ruhlarımız (demişti), Dörtlüden (Tetrad), yani Akıl, İlim, Fikir ve Duyudan mürekkeptir,
Bütün Sanat ve İlim bunlardan neşet eder ve bizler de bunlar vasıtasıyla akıl sahibi oluruz.
Dolayısıyla Akıl bir Monaddır, zira Akıl bir Monada göre mütalaa eder.
Misal olarak, pek çok İnsan vardır, bunlar tek tek Duyu tarafından kavranamaz ve sayılamaz çokluktadır, fakat biz hiçbirinin benzeri olmayan bu bir İnsanı anlarız ve bir Atı anlarız, çünkü tikeller sayısızdır.
Böylece her Cins ve Tür Monada göredir, bu sebeple her birine tikel olarak akıl sahibi canlı yahut kişneyen canlı tanımını tatbik ederler. Bu Şeyleri anladığımız cihetle Akıl bir Monaddır.
Belirsiz olan ise İlimdir, zira bütün İspat ve İlmin bütün İtikadı, keza kabul edilen birtakım Şeylerden yola çıkan bütün Kıyaslar, şüphe edilen şeyi istihraç eder ve kolaylıkla başka bir Şeyi ispatlar, bunların [okunamadı] İlimdir, bu sebeple İkili (Düad) gibidir.
Fikir haklı olarak bir Üçlüdür (Triad), zira çokluktandır [okunamadı]
Pythagorasçılar sekiz Bilgi Organı öne sürerler, Duyu, Muhayyile, Sanat, Fikir, Basiret, İlim, Hikmet, Akıl (Nous).
Bunlardan Sanat, Basiret, İlim ve Akıl, ilahi Tabiatlar ile müşterektir, Duyu ve Muhayyile hayvanlarla müşterektir, yalnızca Fikir bize hastır.
Duyu, Bedene dair aldatıcı bir bilgidir, Muhayyile, Ruhtaki bir harekettir, akıl ile diye eklemeli, zira bir örümcek de aklı olmadan iş görür, Basiret, yapılacak Şeylerde doğru olanı seçmeye dair bir melekedir, İlim, her daim aynı ve aynı şekilde olan Şeylerin melekesidir, [okunamadı] bütün iyi Şeylerin temeli ve kaynağıdır.
BÖLÜM IX. Ruhun Tenasühü Üzerine
Porphyrios’un dediğine göre, onun Dinleyicilerine ne tebliğ ettiğini hiç kimse kesin olarak bilemez, zira aralarında büyük ve katı bir Sükût gözetilirdi, fakat en bilinenleri şunlardır,
Evvela Ruhun ölümsüz olduğunu, sonra da başka nevi canlı Yaratıkların içine girdiğini söylemiştir. [Yahut Laertios’un ifade ettiği üzere, Ruhun Zorunluluk dairesinden geçerek muhtelif zamanlarda farklı canlı Yaratıklarda yaşadığını ilk öne süren odur.] Dahası, birtakım Devirlerden sonra, şu anda meydana gelen aynı Şeylerin yeniden meydana geldiğini, hiçbir şeyin mutlak manada Yeni olmadığını ve bütün canlı Yaratıkları kendimizle aynı cinsten saymamız icap ettiğini söylemiştir. Bu Öğretileri Yunanistan’a ilk getirenin Pythagoras olduğu kabul edilir.
Diodoros Sikolos, bunları Mısırlılardan öğrendiğini teyit eder, İnsan Ruhunun ölümsüz olduğunu, Bedenin ise fani olduğunu ilk öne sürenler onlardı, Ruh daima başka bir Bedene geçer ve karada, denizde, havada yaşayan bütün Şeyleri baştan başa dolaştığında, yeniden dünyaya gelmiş bir insan Bedenine girer. Bu Devir üç bin Yılda tamamlanır.
Bu Fikri (diye ekler Herodotos), bazıları daha kadim, diğerleri daha muahhar olan ve İsimlerini bilerek zikretmediğim kimi Yunanlar kendilerininmiş gibi temellük etmişlerdir.
Theodoretos’un naklettiğine göre Pythagoras, Platon, Plotinos ve o fırkanın geri kalanı, Ruhların ölümsüz olduğunu ikrar ederek, Bedenlerden önce var olduklarını öne sürmüşlerdir, sayılamayacak kadar çok Ruh vardır, haddi aşanlar Bedenlere indirilirler, ta ki bu Terbiye vasıtasıyla arınarak kendi Makamlarına dönebilsinler. Bedenlerin içindeyken habis bir Hayat sürenler ise daha da aşağıya, akıldan yoksun Yaratıkların içine gönderilirler, böylece Cezalarını çeker ve hakkıyla Keffaret öderler, öfkeliler ve kin güdenler Yılanlara, açgözlüler Kurtlara, cüretkarlar Aslanlara, hilekarlar Tilkilere ve benzerlerine girerler.
Bazılarının kanaatine göre, onun Et yemeyi yasaklaması işte bu Sebebe dayanıyordu, zira bütün hayvani Yaratıkları kendimizle aynı cinsten saymamız, onlarla müşterek Hakka sahip olmamız ve bir bakıma onlarla akraba olmamız icap eder.
Bu yüzden Bakla, Horatius tarafından Pythagoras’ın akrabası diye tesmiye edilmiştir, zira o, aynı Sebeplerle baklanın yenmesini de men etmişti, çünkü İnsanlar ve Baklalar aynı Çürümeden neşet etmiştir. Bu Hükmü bilhassa bizzat kendisinden verdiği pek çok Misalle müdafaa etmiştir.
Herakleides’in rivayetine göre Pythagoras, evvelki zamanlarda Hermes’in Oğlu sayılan ve biri kederli diğeri neşeli iki Risale yazmış kudretli bir Hatip olan Aithalides olduğunu söylerdi, öyle ki Demokritos ve Herakleitos gibi o da [okunamadı] ağlar ve alay ederdi ve Günden Güne ölüp dirildiği söylenirdi, ayrıca Hermes ona, Ölümsüzlük haricinde dilediği her şeyi talep etmesini buyurmuştu.
O da diri yahut ölü olsun, bütün Fiillerin hatırasını muhafaza edebilmeyi talep etti, bunun üzerine yaşarken bütün Şeyleri hatırladı ve Ölümden sonra da aynı Hafızayı muhafaza etti.
Daha sonra Euphorbos haline geldiğini ve Menelaos tarafından katledildiğini söylerdi. İşte bu Euphorbos, evvelki zamanlarda Aithalides olduğunu ve bu ihsanı aldığını söylerdi.
Merkür’den bir ihsan olarak, bedenden bedene geçerken Ruhun Göçü’nü, hangi nebatata ve hayvanlara intikal ettiğini, Ruhunun ölümden sonra neler çektiğini ve diğer Ruhların neler çektiğini bilme kudretine nail oldu. Euphorbos öldüğünde, Ruhu Hermotimos’a geçti, o da kim olduğunu beyan etmek arzusuyla Brankhidai’ye gitti ve Apollon Mabedi’ne vararak Menelaos’un oraya astığı kalkanı gösterdi, fakat Porphyrios ve İamblikhos, bu kalkanın, diğer Troya ganimetleriyle birlikte, Mykenai’deki mabedinde Argoslu Juno’ya vakfedildiğini tasdik ederler, zira o, Troya dönüşünde bu kalkanı Apollon’a vakfettiğini, o vakit dahi kalkanın pek eski olup fildişi kabzasından gayrı bir şey kalmadığını söylemişti.
Hermotimos ölür ölmez, Deloslu bir balıkçı olan Pyrrhos oldu, evvelce nasıl Hermotimos ve daha evvel Pyrrhos olduğunu, her şeyi yeniden hatırladı.
Pyrrhos öldüğünde Pythagoras oldu ve zikrettiğimiz her şeyi hatırladı, zira kendisinin evvela Euphorbos, ikincisinde Aithalides, üçüncüsünde Hermotimos, dördüncüsünde Pyrrhos ve nihayetinde Pythagoras olduğunu söylerdi. Klearkhos ve Dikaiarkhos ise onun evvela Euphorbos, sonra Pyrandros, sonra Kallikleia, ardından da Alke adında bir rakkase olduğunu naklederler.
Bu fikirden ötürü, Homeros’un bütün mısraları arasında bilhassa şunları metheder, onları liriyle terennüm eder ve ekseriyetle kendi mersiyesi kabilinden tekrar eylerdi,
Tıpkı tenha bir mahalde, berrak bir derenin kenarında, Bir elin toprağa diktiği körpe bir zeytin fidanı gibi, Her yandan esen sevdalı rüzgarlarla okşanıp Salınarak serpilip çiçeklenen o narin fidan, Tâ ki gafil ve hoyrat bir fırtına kopup gelene, Kökünü yerinden söküp onu toza gömene kadar. İşte tıpkı öylece serildi yere, Alkides’in katlettiği Euphorbos, Boylu boyunca toprağa uzanmış, zırhı fatihe ganimet.
Bundan mülhem Ovidius, onun ağzından şöyle der,
Ey soğuk ölümün dehşetinden ürkenler, ne diye Styx’ten korkarsınız? Boş isimler, nihayetsiz karanlık, Şairlerin hezeyanları ve uydurma cehennemin Düzmece azapları mıdır sizi yıldıran? İster nihai alevler kuşatsın, İsterse ihtiyarlık kemirsin bedenlerinizi, kederlenmeyin, Istırap da çekmeyin. Ruhlarımız ebediyen yaşar, Lakin kendilerini birer misafir gibi kabul eden Yeni meskenlerde ikamet etmek üzre, Kadim evlerini daima terk ederler. Troya Savaşları’nda ben, gayet iyi hatırlarım, Pantheos’un oğlu Euphorbos idim ve Menelaos’un Mızrağıyla can verdim, kalkanımı ise geçenlerde Argos’ta, Juno’nun Mabedi’nde yeniden gördüm. Her şey tebeddül eder, hiçbir şey nihai olarak zeval bulmaz, Ruh daima oradan oraya seyreder, Cümle bedenlere misafir olur, oradan uçar İnsanlara, insanlardan hayvanlara geçer ve asla ölmez, Uysal balmumunun her yeni mührü alması gibi, Hiçbir surete raptolunmaz, lakin eskisini terk eder, Yine de aynı kalır, Ruhlar dahi böyledir, Türlerin muhtelif kisveleri onları gizlese de, aynı kalırlar. [okunamadı] ayaklar altına alınmış hürmetkarlık, Ölümle elde edilen taam ile hısımlarının ruhlarını kovma, Kanı kanla besleme.
Yalnızca kendisini misal getirmekle kalmaz, diğer pek çok kimseye de, Ruhları ikinci defa bir bedene bağlanmadan evvelki hayatlarının ahvalini, nasıl yaşadıklarını hatırlatırdı. Porphyrios’un ilave ettiğine göre, bunu Ruhları bihakkın arınmış olanlara yapardı, nitekim Krotonlu Myllias bunlardan biriydi ve ona Gordias’ın oğlu Midas olduğunu hatırlatmıştı.
Bunun üzerine Myllias, onun tensip ettiği veçhile, bazı cenaze merasimlerini icra etmek maksadıyla Epeiros’a gitti.
BÖLÜM X. Ruhun Müstakil Hayatı
Ruh iki türlü bir hayata maliktir, biri müstakil, diğeri beden dahilindedir, onun melekeleri nefste ayrı, canlı varlıkta ayrı tecelli eder. Ruh zeval bulmaz, zira bedenden çıktığında, kendisiyle aynı cinsten olan Alem Ruhuna gider. Yeryüzüne çıktığında ise havada bir cisim gibi gezinir.
Merkür Ruhların muhafızıdır ve bu sebepten ötürü [okunamadı] tesmiye olunur, çünkü o, karada ve denizdeki bedenlerden Ruhları çıkarır, bunlardan saf olmayanlar ne onlara ne de yekdiğerine yaklaşabilir, Furia’lar tarafından çözülmez zincirlerle bağlanırlar.
Pythagorasçılar, ölülerin Ruhlarının ne gölge düşürdüğünü ne de göz kırptığını iddia ederlerdi, zira gölgeyi hasıl eden güneştir, Fakat oraya giren kimse, o mekanın kanunu mucibince güneş ışığından mahrum kalır, ki bunu [okunamadı] ile ifade ederler.
Pythagoras, zelzelelerin [okunamadı] vuku bulduğunu kabul ederdi.
KISIM V. Tıp
Fiziğin akabinde, onun doğrudan bir neticesi olarak Tıbbı zikredeceğiz. Apuleius, Pythagoras’ın illetlerin çarelerini ve tedavilerini Kildanilerden öğrendiğini tasdik eder. Laertios, onun bu sahayı ihmal etmeyip bilakis dikkatle tetkik ettiğini bildirir.
İamblikhos, Pythagorasçıların bu ilme en mühim ilimlerden biri nazarıyla baktıklarını belirtir.
Nihayet Diogenes nakleder ki, dostlarının bedeninde ne vakit bir rahatsızlık baş gösterse, Pythagoras onları tedavi ederdi. Pythagoras sıhhati, suretin muhafazası, hastalığı ise suretin ihlali olarak tarif etmiştir.
BÖLÜM I. Diyet (Perhiz)
Pythagorasçılar tıpta bilhassa perhiz bahsine teveccüh etmişler, bu hususta fevkalade titizlik göstermişler ve bunu şerh ile tarif etmeye ilk gayret edenlerden olmuşlardır. Mademki perhiz, sıhhatli ve intizamlı olması hasebiyle hüsn-i terbiyeye pek ziyade hizmet eder, o halde onun bu husustaki hükümlerini tetkik edelim.
Yiyeceklerden yel yapan ve bünyeyi teşevvüşe sürükleyenleri katiyetle menederdi, aksine, mizacı takviye ve tevhif eden şeyleri tensip ve emrederdi, bu sebeple darının münasip bir gıda olduğuna hükmetmişti. Lakin tanrıların istimal etmediği yiyecekleri de menederdi, çünkü bunlar bizi onlarla olan irtibatımızdan mahrum bırakırdı. Aynı veçhile, kutsal addedilen ve insanın alelade istifadesine katiyen uygun düşmeyen şeylerden imtina edilmesini tavsiye ederdi. Kehanete mani olan yahut zihnin saflığına ve kudsiyetine halel getiren her türlü şeyi nehyederdi. Çiğ ve pişmiş otları kabul ederler, kurban edilmiş hayvanların etini de sofralarına koyarlardı.
Alışkanlık haline gelmiş fazileti zedeleyen şeylerden sakınmayı öğütlerdi, balık sularını nadiren yerdi, zira bunların bazıları muhtelif bakımlardan son derece zararlıdır, aynı şekilde insan soyuna zarar vermeyen canlıların etlerini de nadiren yerdi. Saflığa aykırı olan, uykuda beliren muhayyileyi ve ruhun diğer temizliklerini lekeleyen şeyleri de reddeder ve onlardan kaçınırdı. Bizzat Pythagoras'ın beslenmesine gelince, sabah kahvaltısı petek balından yahut süzme baldan, akşam yemeği darı ekmeğinden ve haşlanmış veya çiğ salatadan ibaretti, kurban edilen adakların etlerinden ise pek nadir yerdi, üstelik her kurban edilen hayvandan da yemezdi. Tanrıların gizli makamlarına çekileceği ve orada bir müddet kalacağı vakitlerde ise açlığı ve susuzluğu gideren gıdalarla beslenirdi. Açlığı defetmek için haşhaş ve susam tohumu, dış suyu tamamen süzülene dek yıkanmış deniz soğanının kabuğu, nergis çiçekleri, asfodel yaprakları, arpa ve bezelye hamuru alırdı, bütün bunlardan eşit miktarda tartıp ince ince kıyar, Hymettos balı ile yoğurarak bir kütle haline getirirdi. Susuzluğa karşı ise hıyar tohumu ve çekirdekleri çıkarılmış kuru üzümün en dolgunlarından, kişniş çiçeği, ebegümeci ve semizotu tohumları, un ve kaymak alırdı, bunları yabani bal ile yoğururdu. Bu beslenme tarzının, açlığı gidermek üzere, çorak yerlere gönderildiği sırada Ceres tarafından Herakles'e öğretildiğini söylerdi.
Bu usulle bizzat kendisi yaşadı, kan dökülmemiş şeylerle ibadet etti ve canlıları öldürmekten imtina etti. Aynı şekilde şehir kanun koyucularına da canlı varlıkları yemekten kaçınmalarını emretti, zira adaletin zirvesini tatbik edenlerin, bizimle hemhal olan canlı varlıklara hiçbir surette zarar vermemesi icap eder. Zira kendileri canlı varlıkları yemeye tamah ederken, diğer insanları adil olmaya nasıl ikna edebilirler?
Lakin hayatları fevkalade saf, mukaddes ve felsefi olmayan diğer kimseler için perhiz hususunda muayyen bir mühlet tayin etti. Bunlara yüreği yememelerini, beyni yememelerini emretti. Bu yasaklar bütün Pythagorasçılar için geçerliydi, zira bunlar ilahi Kelam'ın rehberleri ve tahtları hükmündedir. Aynı şekilde ebegümecini de nehyetti, zira o semavi meclislerin ilk habercisi ve tercümanıdır, Apollo'ya mahsustur. Keza melaneleden [karalığından ötürü bu isimle anılan bir balık] uzak durmayı emretti, çünkü bu balık yeraltı tanrılarına aittir. Benzer bir sebepten ötürü erithrinus balığını da yasakladı. Pythagorasçılar akşam yemeğinde şarap, maza, ekmek ve çorba almazlardı.
Bölüm 1 ### Tedavi Sanatı
Pythagoras'ın tatbik ettiği tedavi sanatı lapa, büyü sözleri ve musiki vasıtasıyla icra edilirdi. İamblikhos'un naklettiğine göre, Pythagorasçılar hekimliği lapa ve yakılarla tatbik ederlerdi, neşter ve dağlamayı ise katiyetle reddederlerdi. Plinius, büyülü otların dünyamızda ilk defa Pythagoras'ın peşinden gidilerek şöhret bulduğunu ifade eder. Pythagoras, Coriacelia ve Callicia otları sayesinde suyun buza döneceğini teyit eder, Plinius ise bu hususa dair başka müelliflerde bir kayda rastlamadığını, bizzat onda da bunlara dair başka bir şey bulunmadığını zikreder. Yine Menias adını verdiği, diğer bir tesmiyeyle Corinthas dediği bir ottan bahseder, yılan sokması halinde bu otun suyuyla uzuv kompres edilirdi. Kuruduktan sonra arta kalan tortunun üzerine basanlar yahut buna maruz kalanlar için ölüm mukadderdir, zehirlere karşı fevkalade garip bir tabiatı vardır. Yine bizzat Pythagoras tarafından aproxis tesmiye edilen bir ot vardır ki kökü neft gibi alev alır, Plinius Doğanın Harikaları bahsinde bundan bahsettiğimizi söyler.
Aynı Pythagoras, aproxis çiçeğini açtığı sırada insana bir zarar erişirse, her ne kadar şifa bulsa da, bu nebat her çiçek açtığında o illetin nüvesini ve sancısını hissedeceğini nakleder, buğday, baldıran ve menekşe de aynı hususiyete sahiptir. Plinius, bu eserin bazılarınca hekim Cleemporus'a atfedildiğinden haberdar olduğunu, lakin köklü şöhret ve kadim geleneğin eseri Pythagoras'a mal ettiğini ilave eder. Filozof Pythagoras ayrıca deniz soğanı hakkında bir cilt eser kaleme almış ve Plinius'un yirminci kitapta kendisinden iktibas ettiğini ikrar ettiği tıbbi hassaları toplamıştır. Ve yine nakleder ki Pythagoras, kapı eşiğine asılan bir deniz soğanının her türlü muzır ilacın haneye girmesine mani olduğunu teyit eder. Benzer şekilde, Plinius'un bildirdiğine göre, lahana da Pythagoras tarafından pek methedilmiştir. Romalıların Centum-capita dedikleri boğadikeni nevinden beyaz cinsine dair yalnızca Maglar tarafından değil, Pythagorasçılar tarafından da pek çok beyhude lakırdının aktarıldığını ekler.
Tıbbi deva usulünün haricinde Pythagoras iki ayrı şifa yolu daha tatbik etmiştir, bunlardan biri musiki, diğeri ise büyü sözleridir. Birincisinden evvelce bahsetmiştik. İkincisine dair İamblikhos şöyle der, Büyü sözleriyle şifa verme usulü de mevcuttur, nitekim Homeros'ta da "ve kara kanı bir efsun ile dindirdi" denilir. Ve Pindaros, Asklepios'tan bahisle, yumuşak büyü sözleriyle tedavi ettiğini zikreder. Bu büyü sözlerine dair bir misal onun tarafından muhafaza edilmiştir, topallık yahut körlük ve benzeri arazlara karşı nadiren hataya düşen bir Pythagoras icadı olarak, illet sağ tarafta ise vaz'i kelimelerin tek sayıda sesli harflerinin, şayet sol tarafta ise çift sayıda sesli harflerinin o uzva tatbik edilmesini tavsiye eder.
Pythagoras'ın Öğretisi ## Bölüm 1 ### Pythagoras'ın Sembolik Öğretim Tarzı
Pythagoras'ın iki türlü öğretim tarzı mevcuttu.
[okunamadı] ne onda ne de aynı türden diğerlerinde hakikatin [okunamadı] sembolik olarak sunuldu. Buraya kadar [okunamadı] tarzından bahsettik.
Şimdi diğerine, sembolik olan tarza geliyoruz. O, talebelerine sembolik bir tarzda çok yönlü manaları havi zengin bir mahsulü gizleyip biriktirerek, kısa cümlelerle sonsuz bir nazariyeyi vahyedercesine bildirmeyi adet edinmişti, nitekim Apollon da kısa cevaplarla idraki aşan nice hükümleri izhar eder ve tabiatın kendisi dahi en ufak tohumlardan en müşkil neticeleri husule getirir.
Ve yine, bu kabilden olmak üzere, [okunamadı] kelimesinde (Dünya yahut Semâ), felsefe kelimesinde ve [okunamadı] ve yarım olan bütünün başlangıcıdır ifadesinde ve o pek meşhur Tetraktis kelimesinde. Bütün bunlar ve çok daha fazlası [okunamadı] faydası ve hatırı için icat edilmiştir, keza denize Rhea’nın gözyaşı, [okunamadı] Musalar, gezegenlere Proserpina’nın köpekleri [gözler, Güneş’in kapıları] denmesi de böyledir. Başka türden sembolleri de vardı, terazinin üzerinden geçme, yani tamahkarlıktan sakın gibi. Porphyrios böyle aktarır.
Bunlar muhtelif müelliflerce farklı şekillerde zikredilmiş ve tefsir edilmiştir, biz bu hususta en muteber addedildiği cihetle İamblikhos ile başlayacağız.
BÖLÜM II. İamblikhos’a Göre Pythagoras’ın Sembolleri
Fazilete teşvik ve rezaletten men etmenin ilk yolu semboller vasıtasıyla olanıdır, bu yollardan biri mezhebe mahsustur, diğer zümrelere bildirilmez, bir diğeri alelade olup onlarla müşterektir, üçüncüsü ise ikisinin arasındadır, ne büsbütün umuma açıktır, ne tamamen Pythagorasçıdır, ne de her ikisinden büsbütün ayrıdır, işte bu semboller böyledir, bunlardan teşvik edici surette olup kanaatimizce zikredilmeye değer gördüklerimizi aktaracak ve münasip bir tefsir ilave edeceğiz, zira böylelikle felsefeye teşvikin, bunları işitenler üzerinde daha tafsilatlı anlatılmasından çok daha tesirli olacağı kanaatindeyiz.
Ve daha evvel zikredilen şeylerin taklidi üzere tertip edilmiş olan bütün felsefeye müşterek birtakım zahirî (ekzoterik) çözümleri de buraya dercediyoruz.
Zira Pythagoras ile birlikte bulunan ve ona talebelik edenler, eserlerini işiten tarafından kolayca kavranabilecek şeyleri yazdırmaya gayret ediyormuşçasına herkesin aşina olduğu alelade, amiyane bir üslupla kaleme almamışlar, bilakis Pythagoras’ın ilahi sırlar hakkında emrettiği sükuta muvafık hareket etmişlerdir, [okunamadı]
ki bunların, aralarına katılmamış olanların huzurunda konuşulması caiz değildi, gerek karşılıklı konuşmalarını gerekse yazılarını sembollerle yürütürlerdi, bu semboller şayet onları vazedenler tarafından doğru bir tefsirle şerh edilmezse işitenlere kocakarı masalları yahut beyhude ve ahmakça sözler gibi görünür, lakin layıkıyla izah edildiklerinde, karanlıkta kalmak yerine avam için dahi açık ve vazıh kılındıklarında, Pythia Apollon’unun ilahi kehanetlerinden hiç de geri kalmayan hayranlık verici bir mana izhar ederler ve bunları anlayan ilim taliplerine ilahi bir ilham bahşederler. Binaenaleyh faydaları bilinsin ve teşvik edici gayeleri zahir olsun diye, her bir sembolün izahını hem zahirî (ekzoterik) hem batınî (akroamatik) tarza göre vereceğiz, sükut ile muhafaza edilen ve inisiye edilmemiş kimselere bildirilmeyen hususları da ihmal etmeyeceğiz. Semboller şunlardır,
1. İbadet maksadıyla mabede gittiğinde, fani hayata dair hiçbir şey yapma ve söyleme. 2. Yolunun üzerinde bir mabet varsa, kapılarının önünden dahi geçsen içeri girme. 3. [okunamadı] kurban kesme ve ibadet etme. 4. [okunamadı] sap ve patikayı tut. 5. Melanu[okunamadı]’dan sakın, zira o [okunamadı] aittir. 6. Her şeyden evvel, tanrıların peşinden giderken diline hakim ol. 7. Rüzgarlar estiğinde, çıkan sese hürmet et. 8. Ateşi [okunamadı] kesme. 9. Her türlü keskin ağzı kendinden çevir. 10. Yükünü kaldırana yardım et, fakat onu yere bırakana değil. 11. Pabuç evvela sağ ayağa giyilmeli, lakin leğene önce sol ayak girmelidir. 12. Pythagorasçı meseleleri ışıksız müzakere etme. 13. Bir terazinin kefeleri üzerinden geçme. 14. Eve dönerken ardına bakma, zira Erinyesler (Öç Perileri) seninle birlikte geri döner. 15. Yüzün Güneş’e dönükken bevl etme. 16. Oturulan yeri meşaleyle silme. 17. Horozu besle fakat kurban etme, zira o Ay’a ve Güneş’e vakfedilmiştir. 18. Bir khoiniks (tahıl ölçeği) üzerine oturma. 19. Pençeleri yarık hiçbir mahluku besleme. 20. Yolda kesme. 21. Evine kırlangıç kabul etme. 22. Yüzük takma. 23. Tanrı’nın suretini bir yüzüğe kazıma. 24. Mum ışığında aynaya bakma. 25. Tanrılar hakkında ve ilahi doktrinler hususunda akıl almaz hiçbir şeye inanmamazlık etme. 26. Ölçüsüz kahkahaya kapılma. 27. Kurban esnasında tırnaklarını kesme. 28. [okunamadı] zira Aleksandriyalı Klemens, Stromata, 5. kitap, s. [okunamadı] böyle der. 29. Yataktan kalktığında yatak örtüsünü dağıt ve bıraktığın izi sil. 30. Kalbi yeme. 31. Beyni yeme. 32. Kesilen saçlarının ve tırnak kırpıntılarının üzerine tükür. 33. [okunamadı] 34. Ateşteki bir kazanı [okunamadı] 35. Altını olanı [okunamadı] alma. 36. Bir hendese şekli ve bir basamak [okunamadı] 37. Bakladan sakın. 38. Ebegümecini ek fakat onu yeme. 39. Canlı mahlukattan sakın.
BÖLÜM [okunamadı] Pythagorasçı Sembollerin [okunamadı] Tarafından İzahı
Bu semboller umumi manada her türlü fazilete teşvik edicidir ve her biri hususi olarak muayyen bir fazilete, felsefenin ve ilmin muayyen bir cüzüne hizmet eder, nitekim ilk semboller dindarlığa ve ilahi marifete teşvik mahiyetindedir.
SEMBOL I.
Zira "İbadet maksadıyla mabede gittiğinde, fani hayata dair hiçbir şey yapma ve söyleme" sembolü, uluhiyeti kendi zatında olduğu veçhile, saf ve gayr-ı mürekkep olarak gözetir.
Saf olanı saf olana bağlar ve fani meşgalelerin hiçbirinin ilahi ibadete sızmamasını temin eder, zira bunlar tamamen farklı ve birbirine zıt şeylerdir.
Dahası bu durum, ilme fevkalade hizmet eder, zira ilahi ilme insani mülahazalar yahut harici hayatın kaygıları kabilinden hiçbir şeyi dahil etmememiz icap eder.
Böylelikle burada, ilahi kelamın ve mukaddes fiillerin insanların istikrarsız adetleriyle birbirine karıştırılmaması gerektiğinden gayrı bir şey emredilmemektedir.
Sembol II
Bir sonrakiyle ahenk teşkil eden bu kaideye göre, Yolunun üzerinde bir mabet bulunsa dahi, tam kapısının önünden geçiyor olsan bile içeri girme.
Zira şayet benzer benzerinden hoşnut olursa, her şeyin en ali cevherine sahip olan Tanrıların en muteber ibadete layık oldukları aşikardır,
Fakat bir kimse bunu başka herhangi bir şeyin vesilesiyle yaparsa, o ibadeti ikinci dereceye indirmiş olur.
Pythagoras
Ardından gelen husus da aynı gayeye yönelik bir teşviktir, nitekim yalın ayak kurban kesmek ve ibadet etmek ifadesi bir veçhesiyle, Tanrılara layıkıyla hizmet etmemiz, onların bilgisini yeryüzündeki nizamı aşmaksızın, vakur ve ölçülü bir surette ifa etmemiz manasına gelir. Diğer bir veçhesiyle ise, onların hizmetini ve bilgisini bukağılardan azade, hür bir halde icra etmemiz gerektiğini gösterir.
Bu sembol, yalnız bedende değil, ruhun fiillerinde de ihtiraslarla yahut zaaflarla kayıt altına alınmamayı ve riayetkar olunmayı emreder.
Bu kabilden bir diğer sembolde de aynı fazilet beyan olunur, Tanrılar hakkında ve ilahi doktrinler hususunda akıl almaz hiçbir şeye inanmamazlık etme. Bu kaide dini mahiyettedir. Dolayısıyla bu sembol, bilhassa Pythagorascı felsefe marifetiyle hasıl olan bilgiyi öğütler, çünkü bu öğretiler, matematik ve ilmi tefekkür ile tahkim edildiklerinden, zorunluluk gereği maddeden ari hakiki varlıkların mevcudiyetini burhan ile gösterecektir. Bunlar aynı zamanda Tanrılara dair ilme teşvik edebilir ve böyle bir ilmin iktisap edilmesi gerektiğine ikna edebilir,
Her şeyden evvel vazedilmiştir ki, Tanrıların gerek tabiatı, gerek cevheri, gerekse kudretleri hakkında yahut matematiğe intisap etmemiş kimselere akıl dışı görünen bu Pythagorascı doktrinler hakkında hiçbir şeye inanmamazlık etmeyelim, öyle ki "inanmamazlık etme" ifadesi, sayesinde inanmamazlık etmeyeceğin o şeyleri, yani matematiği ve ilmi burhanları iktisap ve temellük et manasına gelir.
Sembol V
Sonraki sembol de zannımca aynı semereye matuftur, Anayollardan sakınarak patikalarda yürü.
Zira bu kaide, avama mahsus umumi hayat tarzını terk etmeyi, müstakil ve ilahi olanın peşinden gitmeyi emreder,
Kezalik müşterek kanaatleri hakir görüp, ifşa edilmemesi icap eden mahrem kanaatlere kıymet vermemizi, insanlara yönelik hazları tezyif edip, ilahi iradeye raptolunmuş saadeti fevkalade takdir etmemizi emreder,
Ve insani meşgaleleri bayağı addederek geride bırakmayı, sıradan hayat tarzından katbekat üstün olan Tanrılara ibadete kendimizi vakfetmeyi salık verir. Buna yakın olan husus ise akabinde gelendir,
Karasal Tanrılara ait olduğundan, melanur balığından sakın. Teşvik edici sembolleri şerh edişimizde bunun üzerinde daha tafsilatlı duracağız,
Bu sembol, semavi seyahati tercih etmeyi, akli Tanrılara bağlı kalmayı, maddi tabiattan tecerrüd etmeyi, hayatımızı maddeden ari ve saf olana tevcih etmeyi, ilahi ibadetin en kamil yolunu ve en yüce uluhiyetlere en layık olanını tatbik etmeyi öğütler. Bu semboller, Tanrıların bilgisine ve ibadetine yönelik teşviklerdir.
Sembol VI
Müteakip semboller hikmete teşvik eder,
Tanrıların ardından giderek her şeyden evvel diline mukayyet ol, zira hikmetin ilk ameli nutku kendi içine döndürmek, dışarı taşmamasına alıştırmaktır, ta ki nutuk kendi içimizde ve kendimize rücu edişimizde tekamüle ersin. Kezalik Tanrılara tabi olma hususunda,
Zira hiçbir şey zihni, insanın kendi içine dönerek Tanrıların peşinden gitmesi kadar yetkin kılmaz.
Sembol VIII
Rüzgarlar estiğinde gürültüye hürmet et sembolü de aynı şekilde ilahi hikmete bir teşviktir, Zira ilahi tabiatların ve kudretlerin benzerlerini sevmemiz gerektiğini ima eder, ve onlar kendi tesirlerine uygun bir akıl vazettiklerinde, buna fevkalade hürmet ve tazim gösterilmelidir.
Sembol IX
Ateşi kılıçla deşme mealindeki sonraki sembol de hikmete aittir, zira ateş ve öfkeyle dolu bir kimseye sert sözler söylemememiz, onunla münakaşaya girişmememiz gerektiği yönünde bizde münasip bir vukufiyet uyandırır, zira kaba ve cahil bir kimseyi sözlerle sıklıkla tehevvüre sürükleyebilir ve huzursuz edebilirsin.
Herakleitos buna şehadet eder, Öfkeyle mücadele etmek zordur der, zira neyi dilerse, can pahasına dahi olsa onu satın alır.
Ve doğru söylemiştir, nitekim pek çokları kendi öfkelerini teskin etmek uğruna ruhlarını feda etmiş ve ölümü ona yeğlemiştir, lakin dilin zaptedilmesinden ve sulhten şu hasıl olur ki, öfke ateşi söndüğünde çekişmeden dostluk neşet eder ve senin bizzat kendinin akıldan mahrum olmadığın aşikar kılınır. Bu sembol, ardından gelenle teyit edilmektedir.
Sembol X
Her türlü keskinliği kendinden uzaklaştır, zira ona doğru yönelecek ve onu incitecektir.
Bu sembol öfkeyi değil, basireti kullanmayı emreder, çünkü zihnin öfke dediğimiz o keskin tarafı, akıldan ve basiretten mahrumdur, zira öfke ateşteki çömlek gibi kaynar, zihni asla geçmişte kalana yönlendirmez.
Bu sebeple zihnini sükunete erdirmeli, onu öfkeden uzaklaştırmalı ve bir insanın tuncu dokunmaksızın tınlatamayacağı misali, nefsine sıklıkla mani olmalısın. Bu ihtiras binaenaleyh akıl vasıtasıyla bastırılmalıdır.
Sembol XI
Yükü sırtlamaya yardım et, fakat indirmeye değil sözü şecaati salık verir, zira yük vuran kimse emeği ve ameli, yükü indiren kimse ise istirahati ve gevşekliği temsil eder.
Dolayısıyla sembolün manası şudur, Gerek kendin gerek bir başkası için zihni rehavete ve gevşek bir hayata sebep olma, çünkü faydalı olan her şey emekle iktisap edilir.
Pythagoras bu sembolü, emekleriyle mühürlenmiş olduğundan ötürü [okunamadı] diye tesmiye etmiştir, nitekim insanlar arasında yaşadığı müddetçe rehavetten kaçınarak ateşin ve nice meşakkatlerin arasından [okunamadı], zira meşru olan, amellerden ve emekten neşet eder.
Sembol XII
SEMBOL XIII.
Şu söz, "Önce sağ ayakkabını çıkar, fakat leğene ilk sol ayağını sok", basiretle hareket etmeyi öğütler, zira iyi eylemler sağdakiler gibi çevremizde bulunmalı, sol sayılan kötüler ise bir kenara bırakılıp reddedilmelidir.
SEMBOL XIV.
Şu söz, "Işık olmaksızın Pisagorcu meseleler üzerine lakırdı etme", zihnin basiret kazanmasını tembihleyen bir öğüttür, zira basiret, zihnin ışığına benzer, belirsiz olan zihni sınırlar ve onu adeta karanlıktan çıkarıp aydınlığa kavuşturur. Bu sebeple hayattaki tüm iyi eylemlerin kılavuzu olarak bilhassa zihne bakmak gerekir, fakat Pisagorcu öğretilerde bu büsbütün elzemdir, zira ışık olmadan bunların mahiyetini kavramak kabil değildir.
SEMBOL XV.
Şu söz, "Terazinin üstünden geçme", adil davranmayı ve her şeyden önce eşitliğe ve itidale hürmet etmeyi, diğerlerini tamamlayan ve o olmaksızın ötekilerin hiçbir fayda sağlamadığı en yetkin erdem olan adaleti bilmeyi buyurur. Onu yalnızca yüzeysel olarak değil, teoremler ve ilmi ispatlar yoluyla bilmeliyiz.
Bu bilgi, hiçbir sanatın yahut ilmin değil, matematiği her şeyin fevkinde tutan Pisagor felsefesinin kârıdır.
SEMBOL XVI.
Aynı minvalde olan şu söz, "Evden yola çıktığında geri dönme, zira Erinysler (öç perileri) seninle birlikte geri döner", felsefeye ve zihne dair hür eyleme teşvik eder. Keza açıkça şunu öğretir,
Felsefe tahsil ettiğin vakit, kendini cismani ve duyulur olan her şeyden tecrit et ve her daim aynı kalan ve aynı tarzda var olan gayri maddi, akılla kavranır şeylere doğru, oraya ulaştıran matematik vasıtasıyla (geri dönmeksizin) ilerleyerek hakiki bir ölüm tefekkürü yap.
Zira seyahat mekanın değişmesidir, ölüm ise Ruhun bedenden ayrılmasıdır.
Fakat felsefeyi öyle tahsil etmeliyiz ki, var olan şeylerdeki hakikatin, yani hikmet olarak kabul gören mefhumun idraki uğruna, cismani duyuların eylemleri olmaksızın saf zihni [okunamadı] kullanalım.
Lakin bir kez kendini felsefe tahsiline verdikten sonra, geriye dönme ve içinde yetiştirildiğin o eski cismani şeylere doğru yeniden çekilme, zira cismani şeylerdeki karanlık yüzünden mukaddes idraklerden mahrum kalarak buna pek ziyade nedamet duyarsın. Pişmanlığa Erinysler yahut Furia derler.
SEMBOL XVII.
[okunamadı] eylem yerine, göğe ve Güneş'e bakarak felsefe tahsil edip amel etmek, felsefe tahsilinde asla alçak bir zihniyet taşımamak, bilakis semavi şeylerin temaşasıyla tanrılara ve hikmete yükselmek gerektiğini hatırla.
Kendini felsefe tahsiline ve onda bulunan hakikatin ışığına verip, arınarak ve kendini bütünüyle buna [okunamadı] ve fizyolojiye, astronomiye ve hepsinin fevkinde olan illetler ilmine yönelterek, akıldışı hiçbir şey yapma.
SEMBOL XVIII.
Aynı mana sıradaki sözde de mevcuttur, "Oturulan yeri meşaleyle silme", zira meşale, tıpkı kükürt gibi bolca harlı ateş ihtiva ettiğinden tasfiye edici olmakla kalmaz, tabiatı icabı kirleten her şeyi defettiği için bizzat kirletilmemesini de salık verir, tabiatı kirletilmeye zıt olan bir şeyi kirleterek tabii temayüle karşı gelmemeliyiz.
Hikmete has olan şeyleri hayvaniyata has olanlarla birleştirmekten ve karıştırmaktan çok daha fazla sakınmalıyız. Zira meşale, parlaklığı bakımından felsefeye [okunamadı].
SEMBOL XIX.
Şu söz, "Horoz besle ama onu kurban etme, zira o Ay'a ve Güneş'e vakfedilmiştir", âlemin birliğinin, [okunamadı], sempatisinin ve ahenkli nizamının büyük delillerini besleyip gözetmemizi (ve telef olup bozulmalarına meydan verecek şekilde onları ihmal etmememizi) ihtar eder.
Bu sebeple kâinata ve felsefeye [okunamadı], zira her şeyin hakikati tabiatı icabı gizli ve bulunması müşkül olsa da, bilhassa felsefe vasıtasıyla insan tarafından [okunamadı] ve tahkik edilmesi elzemdir (zira bunu başka bir uğraşla yapmak imkansızdır), felsefe tabiattan birkaç küçük kıvılcım alarak onları alevlendirir ve [okunamadı] öğretiler haline getirir. Binaenaleyh felsefe [okunamadı].
SEMBOL XX.
Şu söz, "Bir khoiniks (tahıl ölçeği) üzerine oturma", evvelce zikredilenlerden [okunamadı] görünebilir,
kendini oraya vakfederken, en ilahi olanı seç [okunamadı].
SEMBOL XXI.
Şu söz, "Eğri pençeli hiçbir şeyi besleme", daha da Pisagorca olan bir hususu salık verir, hür ve paylaşımcı ol, başkalarını da böyle kılmaya gayret et, kendini kin yahut haset duymaksızın vermeye ve almaya alıştır, her şeyi doyumsuzca kapma ve [okunamadı]. Zira eğri pençeli kuşların fıtri hali, pençelerinin kavisli ve tutucu yapısı sebebiyle kolayca ve süratle kapıp yakalamak, fakat kolayca bırakmamak veya başkalarıyla paylaşmamaktır, nitekim [okunamadı] tabiatı da böyledir, bir şeyi çabucak kavrar fakat sırtüstü çevrilmedikçe güçbela bırakırlar.
Bizler ise doğanın bahşettiği, paylaşmaya elverişli ellere ve eğri olmayan parmaklara sahip olduğumuzdan, eğri pençelileri taklit etmemeliyiz, [okunamadı]. Nesnelere ilk isimleri verenler, daha muteber olan ele dexia (sağ) adını vermişlerdir, bu isim yalnızca dechesthai yani almaktan değil, aynı zamanda bölüşürken vermeye hazır bulunmaktan ileri gelir.
Dolayısıyla adil davranmalı ve bu sebeple felsefe yapmalıyız, zira adalet, ifrat ve tefriti mübadele ve ikmal eden bir mukabele ve mükafattır.
SEMBOL XXII.
[okunamadı], hakikatin bir olduğu, bâtılın ise [okunamadı], bu durum ilmi ispatla, matematikle ve temaşayla tesis ve teyit edilenlerin mukabilinde bulunanlardan aşikardır, ki bu da Pisagorca felsefe yapmaktır.
Bu söz diğer bir manada da ele alınabilir, nitekim cisimler kolayca [okunamadı], bu hususta bir şey söylemeye yeltenenler arasındaki büyük ihtilaftan da anlaşılacağı üzere.
Fakat kendilerinde her daim aynı olan ve birbirlerine karşı asla [okunamadı] felsefe. PİSAGOR.
İşte bu, felsefe yaparken ve işi yetkinleştirirken bizi tuzaklardan ve [okunamadı] korumayı öğütler.
Bununla aşikârdır ki cismani ve bölünebilir olanın meşgalelerinden kaçınmalı, tabiatları gereği sahip oldukları hakikat ve sebat sebebiyle asla kendilerinden başkasına benzemeyen gayricismani varlıkların cevherine canıgönülden yönelmeliyiz.
Sembol XXII
"Evine kırlangıç kabul etme" sözü, çeşitlilikleri ve giriftlikleri sebebiyle kesintisiz bir cehd ve sabır gerektiren öğretilerine, tembel bir kimseyi, yani emeği sebatla sevmeyen ve bir çömez olarak sebat etmeyecek olanı kabul etmemeni öğütler. Zamanı bölüp kesintiye uğratmayı temsil etmek üzere kırlangıcı misal verir, zira bu kuş bize yılın yalnızca bir mevsiminde gelir, yanımızda pek az kalır, fakat bizden uzakta ve gözlerden ırak geçirdiği vakit çok daha uzundur.
Sembol XXIII
"Yüzük takma" sözü dahi Pythagoras tarzında şöyle bir ihtardır,
Zira yüzük, takanın parmağını bir zincir mahiyetinde kuşatır, lâkin ne sıkar ne de acı verir, bilakis sanki tabiatı icabı o uzva aitmişçesine tam oturur, beden de ruh için böylesi bir bağdır. "Yüzük takma" sözü şu manaya gelir, Hakiki manada felsefe yap ve ruhunu etrafını saran bu zincirden ayır.
Zira felsefe, ölümün tefekkürü ve ruhun bedenden ayrılmasıdır.
Şu halde, zihin vasıtasıyla ruhu cismani olandan ayıran, nazari öğretiler yoluyla zihni ve gayrimaddi olanla meşgul olan hakiki felsefeye ciddiyet ve gayretle sarıl.
Lâkin günahlarını ve seni felsefe yapmaktan alıkoyup geriye çeken her şeyi, bedenin heveslerini, aşırı yemeyi ve vakitsiz doymayı çözüp serbest bırak, zira bunlar bedeni adeta prangaya vurur ve durmaksızın engeller.
Sembol XXIV
"Yüzüğe Tanrı sureti kazıma" sözü şöyle öğütler, Felsefe yap ve her şeyden evvel Tanrıların gayricismani olduğunu düşün.
Bu kaide diğerlerinin fevkindedir, Pythagorasçı öğretilerin tohumluğudur, hemen her şey buna münasip şekilde bina edilir ve nihayetine kadar bununla kaimdir.
Onların cismani suretler kullandıklarını, diğer canlılar misali adeta bedene prangalanmış olarak maddi cevher içine kabul edildiklerini düşünme.
Yüzüklere kazınan şekiller, bizatihi yüzük üzerinde bir zinciri, cismaniyeti ve nazarla idrak edilebilen bir hayvan sureti gibi hissi formu ifade eder. Tanrılar bahsindeki risalede etraflıca tartışıldığı üzere, ebedi, makul, kendi içlerinde ve yekdiğerine karşı daima aynı olan Tanrıları bu suretlerden mutlak surette tefrik etmeliyiz.
Sembol XXV
"Mum ışığında aynaya bakma" sözü, daha ziyade Pythagorasçı bir üslupla şöyle öğütler,
Hislerin vehimlerinin peşinden gitmeyerek felsefe yap, zira bunlar idraklere mum misali ne tabii ne de hakiki olan bir nevi ışık verir, aksine ilmi temin eden ve zihinde cereyan eden vehimlerin peşine düş. Böylelikle ruhun gözünde bütün mefhumların, makullerin ve bunların temaşasının pek parlak bir safiyeti teşekkül eder, cismani ve hissi olanların temaşası ise öyle değildir. Zira ikinciler, sıkça gösterildiği üzere, daimi bir cereyan ve tebeddül içindedir, diğerlerinin sağladığı gibi sarsılmaz ve ilmi bir idraki muhafaza edebilecekleri şekilde ne sabittirler ne de kendileri gibi kalırlar.
Sembol XXVI
"Ölçüsüz kahkahaya kapılma" sözü, ihtiraslara galebe çalmamız gerektiğini gösterir,
Kendine doğru aklı hatırlat, talihin yaver gittiğinde böbürlenme, kötü gittiğinde de yeise düşme, her iki halde de ifrat düşüncesine mahal verme.
Bütün ihtiraslar arasında kahkahayı bilhassa zikretmiştir, zira o en bariz biçimde bizatihi yüzde tezahür eder, belki de bütün canlılar arasında yalnızca insana mahsus olduğu içindir, nitekim kimileri insanı "gülen canlı" olarak tarif eder.
Bu kaide, beşeriyeti bir misafir gibi yalnızca yolumuzun üzerinde kabul etmemiz, lâkin gücümüz yettiğince Tanrı'ya benzemeyi iktisap etmemiz gerektiğini gösterir, felsefe yaparak usulca insana mahsus vasıflardan sıyrılmalı, diğer mahlukattan tefrik edilme noktasında akli olanı gülme yetisine üstün tutmalıyız.
Sembol XXVII
"Kurbanda tırnaklarını kesme" sözü, dostluğa teşviktir, zira hane halkından ve hısımlardan kardeş, evlat, ana baba gibi bize pek yakın olanlar, büyük bir ızdırap ve sakatlık olmaksızın koparılamayan uzuvlarımız ve cüzlerimiz gibidir. Amca çocukları, kuzenler yahut onların çocukları gibi uzaktan akraba olanlar ise saç, tırnak ve benzeri acı vermeksizin kesilebilen parçalara benzer.
Şu halde, bu mesafe sebebiyle sair vakitlerde ihmal ettiğimiz akrabaları kastetmek isteyerek tırnak lafzını kullanmış ve şöyle demiştir, Onları büsbütün terk etme, fakat sair zamanlarda ihmal edilseler dahi kurbanlarda onları gözet.
Sembol XXVIII
"Sağ elini kolayca uzatma" sözü, yani sağ elini herkese verme, uygunsuz ve inisiye olmamış kimselere sağ elini uzatarak onları kendine çekmeye yahut ortaya çıkarmaya çalışma demektir. İlimlerle, itidal öğretileriyle ve sair sınamalarla uzun müddet tecrübe edilmemiş kimselere sağ el verilmemelidir.
Sembol XXIX
"Yataktan kalktığında" sözü, uykunun izlerini silmeyi ve gündüze benzeyen akıl nurunu tefekkür etmeyi ihtar eder.
Sembol XXX
"Kalbi yeme" sözü, toplumsal ve akli bir canlıya yaraşır olan birlik ve ahengi parçalamamamız gerektiğini ifade eder.
Sembol XXXI
Buna benzer bir diğeri, "Beyni yeme" sözüdür, zira o hikmetin başlıca aletidir. Şu halde ruhun akli cüzünü dişleyip paralamamamız ve ona karşı gelmememiz gerektiğini ifade eder.
Bu sembol bilhassa zihinlerin pınarına ve ruha en yakın alete hürmet etmeyi öğütler.
Ne utanmaz, arlanmaz bir kimse ol, ne de diğer taraftan aşırı mahcup, sağlam ve sarsılmaz akletmeden geri adım atmaya meyyal biri ol, buradan kendinin de böyle olmaması gerektiği anlaşılır.
Merkeze doğru hareket etmeye en meyilli olan yeryüzündeki şeylerin ağırlığı ve kesafeti, [okunamadı]
Sembol XXXII
"Evvelemirde şekle ve derecelere hürmet et, şekle ve tribolusa hürmet et" sözü, zihni terbiye etmeyi öğütler.
Zihnini felsefeye vakfetmiş olarak, her şeyden evvel şu hususlara hürmet göster, "Eritrin balığını kabul etme" sözü, kelimenin kökenine işaret eder görünmektedir, kabul et...
Sembol XXV
Para kastedilmemektedir, zira onda cismaniyet fazladır ve aşağıya doğru meyleder, çünkü tüm ağırlıklar arasında en ağır olanıdır ve bu tür müşahedeleri tahrif etmek değil, bilakis hayatın içinde ve benzeri şekillerde sürdürmektir.
Fakat başkalarının bunlardan üstün tuttuğu şeyleri hakir gör, bilhassa cisimleri ilk sıraya koyan İyon felsefesinden önce, gayricismani olanı bizatihi tetkik eden İtalya felsefesine hürmet et.
Sembol XXXVII
Bu sembol, Tanrılarla olan irtibatımızı ve kehaneti ifsat edebilecek her şeyden sakınmayı tavsiye eder.
Sembol XXXVIII
"Ebegümeci dik, lakin onu yeme" sözü, bu tür şeylerin Güneş ile birlikte döndüğünü ifade eder.
Dik, yani onun tabiatı, Güneş ile olan münasebeti ve sempatisi üzerinde durarak, ne ondan büsbütün uzak dur ne de ona bütünüyle bağlan, bilakis zihnini ve Akıl (Nous) mertebeni aktar, adeta onları âlemin ahengine taşı ki, sanki tek bir kökten neşet etmişçesine velud, kemal dolu ve hayranlık uyandıracak derecede zengin olsun.
Bu sebeple onu yeme, aksine onları çoğalt ve adeta bereketlendir.
Sembol XXXIX
Adaleti ve canlı mahlukatı zikrederek, benzer bir tür ile olan akrabalık bağına riayet etmeyi öğütler.
Bu misallerle, Pisagorcu gelenekle müşterek pek çok hususu ihtiva eden sembolik ve teşvik edici üslup izah edilmiş olmaktadır. İamblikhos bu hususları böylece aktarır.
Başkaları Tarafından İzah Edilen Aynı Semboller
Bu sembollerin ekseriyeti, farklı şerhlerle başka müellifler tarafından da zikredilmiştir. İlki şudur, Bir mabede girdiğinde, arkana dönme.
İamblikhos, Pisagor'un Hayatı adlı eserinde bu sözü aynı lafızlarla aktarır ve şu şerhi ilave eder, İlahi ayinleri üstünkörü ve lakayt bir tavırla icra etmemeliyiz.
İkincisi üzerine, "Tanrılara adeta yoldan geçercesine ibadet etme" sözü için Plütarkhos şöyle der, Evden çıkarken ibadete niyet edilmelidir. Bu kaideyi Philolaos'a atfeder. Ve aynı sebeple tellallar, kurban günlerinde rahiplerin önünden yürüyerek halka işi gücü bırakmalarını ihtar ederler.
Aynı izahı İamblikhos, Pisagor'un Hayatı'nda üçüncü sembol için de verir, "Kurban sun ve kutsal ayinlere yalınayak git."
Dördüncüsü olan, "Tanrılara ve ilahi doktrinlere dair hiçbir harikulade şeye imkansız gözüyle bakıp inkara düşme" kaidesine gelince, Pisagor'un Hayatı'nda söylenenler buraya tatbik edilebilir, İlahi ayinlerin tatbikatına pek çok kaide dahil edilmiştir, zira onlar bu şeylere tam bir itimat beslemişler, bunların hayali canavarlar olmadığını, bilakis menşelerini bir Tanrı'dan aldıklarını kabul etmişlerdir.
Pisagorcular, Prokonnesoslu Aristeas ve Hyperborealı Abaris hakkındaki efsanevi rivayetler ve benzerleri de dahil olmak üzere, bütün bunların hakikat olduğuna inanırlar.
Ve onlar sadece bütün bunlara inanmakla kalmamış, uluhiyete taalluk eden hiçbir şeyin kadrini düşürmeksizin, efsanevi görünen pek çok şeyi bizzat vazedip tanzim etmeye de gayret göstermişlerdir.
Bütün bu hususlarda Pisagor, bu anlatılara inananları değil, yalnızca bunlara hiç itimat etmeyenleri akılsız addederdi.
Zira onlar, Sofistlerin zannettiği gibi Tanrıların bazı şeyleri yapmaya muktedir olup bazılarına güç yetiremeyeceği kanaatinde değillerdir, bilakis her şey mümkündür. Belki de bizzat Pisagor'a ait olan lakin Linus'a atfettikleri mısralarda denildiği gibi,
Her şeyi ümit et, zira hiçbir şey için yeis yoktur, Zira Tanrı için her şey kolay ve kamil olandır.
Uyuşukluk içinde değil, erdem yolunda ceht göstermeliyiz, İamblikhos'un belirttiği üzere, erdeme giden yolda birlikte çalışmalıyız.
On ikincisi, Suidas ve Aristophanes tarafından manzum olarak şöyle zikredilir,
Evvela sağ ayağını ayakkabıya geçir, Sol ayağını ise ilk önce leğene sok.
Bu kaide bir sembol olarak değil, işleri maharetle icra etmeyi öğütleyen bir düstur olarak görülür.
On dördüncüsü, "Terazinin üzerinden adımlama", umumiyetle Laertios ve İskenderiyeli Klemens tarafından hırstan sakınmak ve eşitliği gözetmek şeklinde tefsir edilir.
On beşincisini İamblikhos şöyle nakleder, "Yolculuğa çıktığında sınırlardan geriye bakma", Plütarkhos ise, "Sınırlara vardığında geri dönme" şeklinde verir. Her ikisi de bunu, ömrün nihayetine erdiğimizde metanetle, teessür duymadan ve bu hayatın lezzetlerinin devamını arzulamadan karşılamamız gerektiği şeklinde tefsir ederler.
On altıncısını Laertios şöyle aktarır, "Oturağı yağ ile silme."
On yedincisini Laertios ve Suidas şöyle nakleder, "Ak horoza dokunma, zira o Ay'a vakfedilmiştir ve saatlerin habercisidir."
On dokuzuncusu, "Bir koiniks üzerine oturma", Plütarkhos ve Porphyrios tarafından, atıl bir hayat sürmeyip istikbal için zaruri olanı temin etmek gerektiği şeklinde yorumlanır.
Zira bir koiniks, Laertios ve Suidas'a göre, Klearkhos'un gündelik tüketilen gıda miktarı olarak adlandırdığı ölçüdür.
Fakat İskenderiyeli Klemens bunu, yalnızca bugünü değil, istikbalin ne getireceğini tefekkür etmeyi öğütleyen bir kaide olarak yorumlar.
Yirmincisi, "Kıvrık pençeli hiçbir mahlukatı besleme", Pisagorcu Andokides'e atfedilir.
Yirmi birincisini Olympiodoros şöyle nakleder, "Yolda odun yarma", bununla Pisagorcuların, hayatı ifrat derecedeki endişeler ve beyhude kederlerle huzursuz etmemeyi tavsiye ettiklerini söyler.
Yirmi ikincisi, "Kırlangıcı evine kabul etme"...
Pisagor’un Simgeleri
Tehlikeli şeyleri çatınızın altına almayın sözünü Plutarkhos, konuşmasında ölçüsüz, geveze ve kendisine emanet edilen şeyleri içinde tutamayan kimseleri dostluğunuza kabul etmeyin şeklinde yorumlar, İskenderiyeli Klemens de bu görüştedir.
Yirmi üçüncü simgeyi Plutarkhos şöyle aktarır, Dar yüzük takmayın, yani der, serbest bir hayat sürün ve kendinizi bağlamayın. Yahut Aziz Hieronymus’un dediği gibi, endişe içinde yaşamayalım, canımız istediğinde kolayca kurtulamayacağımız bir köleliğe veya hayat şartına kendimizi mahkûm etmeyelim.
Yirmi dördüncü simge, Tanrı’nın resmini yüzükte taşımayın sözünü Porphyrios, uluorta veya açıkça konuşmayın diye açıklar. Pisagor bunu, Tanrı’nın Suretini bir yüzükte taşımayın, zira o Tanrı’nın suretidir diyerek aktarır. İskenderiyeli Klemens ise bunun manasını, hisler alemine takılıp kalmamamız, Akledilir Olanlara (Nous mertebesine) yönelmemiz gerektiği şeklinde açıklar.
Herkese sağ elinizi uzatmayın.
Plutarkhos bunu atlar, ancak aceleci ve düşüncesizce kimseyle bağ kurmamak gerektiği anlamını taşır.
Yirmi dokuzuncu simge, Yataktan kalktığınızda yatak örtüsünü dürüp toplayın ve bedeninizin bıraktığı izi yok edin, bu hem edep gereğidir hem de bedenin izini silmektir. Klemens ise bunu, gece gördüğümüz rüyaların hazlarını gündüzün hakikat ışığına taşımamak gerektiği biçiminde açıklar.
Otuzuncu ve otuz birinci simgeler, Yüreği ve beyni yemeyin, Pisagor’un Hayatı’nda belirtildiği üzere, öfkeden ve nefsani hazlardan uzak durun demektir.
Otuz dokuzuncu simge, Tırnak ve saç kırıntılarını ateşe atmayın, zira bunlar bedenimizle aynı mahiyettedir ve bir bakıma bizimle akrabadır. Ancak bundan daha evvel bahsedilmişti.
Küllerdeki tencere izini silin.
Otuz yedinci simge, Bakladan sakının, Aristoteles’in aktardığına göre, bu canlılar yer altı âleminin kapılarına benzer, yahut kurtlandıkları içindir, yahut da kâinatın tabiatına benzedikleri ya da oylamalarda kullanılıp oligarşik bir mahiyet taşıdıkları içindir. Bu son gerekçe Plutarkhos tarafından da doğrulanır, o da eskiden baklalarla yapılan oylamalardan uzak durun şeklinde izah eder. Bir diğeri ise ilk yaratılış ve oluşumun birbirine karıştığı, yeryüzünde her şeyin çürüyüp kaynaştığı zamanlarda, nebatatla birlikte canlıların da aynı çürümeden neşet ettiğini, hem insanın hem de baklanın bu şekilde meydana geldiğini söyler. Bunun için açık bir delil de sunar, eğer biri bir baklayı çiğneyip dişleriyle ufaladıktan sonra güneşe serer ve bir müddet bırakıp geri dönerse, onda insan kanı kokusu alacaktır. Dahası, baklalar filizlenip çiçek açtığı vakit, o sırada siyah olan çiçeğinden biraz alıp bir toprak kaba koyar, ağzını sıkıca kapatıp doksan gün toprağa gömerse, süre sonunda çıkarıp kapağını açtığında, baklanın yerinde ya bir çocuk başı ya da bir kadın uzvu bulacaktır. Plutarkhos ise kadınların bakla yediklerinde kısır kaldıkları gerekçesiyle Pisagor’un baklayı yasakladığını belirtir.
İamblikhos tarafından derlenen diğer simgeler şunlardır,
Sofradan düşeni yerden almayın, bu ölçüsüzce yemeyi yasaklamak anlamına gelir.
Yahut dini bir ayine atıftır, zira Aristophanes Kahramanlar adlı eserinde, yere düşen şeylerin kahramanlara ait olduğunu söyler, Sofradan düşenin tadına bakmayın der.
Ekmeği bölmeyin, yani dostları ayırmayın. Bazıları bunu yer altı âlemindeki yargılanmaya bağlar.
Diğerleri ise bunun savaşta korkaklık anlamına geldiğini ileri sürer.
Adaletin hatırasına tuz koyun, zira tuz her şeyi korur ve en saf şey olan sudan hâsıl olur.
Çelengi koparmayın, yani kanunları çiğnemeyin, zira kanunlar şehirlerin çelengidir.
Kadehin tam kulplarına kadar tanrılara sunuda bulunun, bu durum tanrılara musiki ile ibadet edip onları yüceltmemiz gerektiğini simgeler, çünkü musiki kulaklardan içeri girer. Ve o sunudan içmeyin.
Kurbanların üreme uzvunu, büyüme organını, başlangıcını, sonunu ve her şeyin temel kaidesini oluşturan kısımlarını yemeyin.
Bu da kurbanların belinden, uyluklarından, iliğinden, ayaklarından ve başından sakınmamız gerektiği manasına gelir.
Bele temel kaide demiştir, zira canlılar bir temel gibi onun üzerine kuruludur, uyluklara üreme demiştir, çünkü bunların yardımı olmaksızın hiçbir canlı varlık türeyemez.
İliğe büyüme demiştir, canlılardaki gelişmenin sebebi odur.
Ayaklar başlangıç, baş ise sondur, bunlar bedenin idaresinde en büyük iktidara sahiptir.
Balık yemeyin. Bazıları bunu sükûta yorar.
Başkaları ise tanrılara kurban edilmediği için balığı menettiğini söyler.
Lazımlığa yiyecek koymayın, yani kaba ve ahmak kimseye hikmetten pay vermeyin demektir.
Öğle vakti uyumayın.
Zira o vakit güneş en büyük kuvvetini gösterir, hakikat ışığı en aşikâr olduğu anda gözlerimizi ona yummamalıyız.
Komutanınızın emri olmadan mevzinizi terk etmeyin.
Ruhlarımız bedende muhafaza edilmelidir, Tanrı'nın ihsanını hor görür gibi görünmemek adına, bize bu hayatı bahşedenin hususi izni olmaksızın onu terk etmemiz de caiz değildir. Haşlanmış olanı kızartma, yani uysallığı öfkeye tebdil etme. Servi ağacı yığma, zira Jüpiter'in asasının bu ağaçtan yapıldığına inanırlardı. Göksel ilahlara çift, yer ilahlarına tek sayılı kurbanlar sun. Bu husus, aritmetik bahsinde evvelce zikredilmişti.
[okunamadı] daha iyiye ve fazilete sevk etmek üzere [okunamadı]
Arabada otururken yemek yeme. [okunamadı] yani sefahat içinde [okunamadı] zamanında nefsimizi lükse teslim etmemeliyiz. Mabede sağ taraftan gir, [okunamadı] çık.
Sağ ve sol, [okunamadı] sayılara işaret eder görünmektedir, Kan dökülen yere taş yığma, yani savaşı yahut tefrikayı ortadan kaldır, unuttur. Munis bir bitkiye zarar verme.
[okunamadı] yüksek sesle dua et, bu Tanrı'nın işitmediğinden değil, duaların [okunamadı] kimin işittiğine aldırış etmeksizin yapılması gerektiğindendir.
Gök gürlediğinde toprağa dokun, kendi faniliğini hatırla. Kabahat işleyen [okunamadı] gerektir. Çocuk sahibi ol, zira ardımızda [okunamadı] bırakmak vazifemizdir.
Karını kapı dışarı etme, zira o bir sığınmacıdır. [okunamadı] mukaddes bir şeydir. Hurma ağacı dikme.
Nihayet, remiz teşkil eden Y harfi de bu kabilden sayılabilir.
İnsan hayatının seyrinin bu harfe benzediğini söylerlerdi, zira gençliğin ilk merhalesine varan herkes bir yol ayrımında durup kalır, hangisini seçeceğini bilemez, şayet kendisini daha iyiye götürecek bir rehbere rastlarsa, yani felsefe, hitabet yahut faydalı olabilecek fakat meşakkatsiz elde edilemeyecek dürüst bir sanat öğrenirse, faziletli bir hayata kavuşur.
Lakin bir [okunamadı] rastlar ve kendini tembellik ile lükse kaptırırsa, ki bu hakiki iyiden bihaber olan kimseye başlangıçta hoş gelir. Böylece Lactantius'un kadim [okunamadı] belirttiği üzere,
Sağdaki patika mukaddes fazilete uzanır, Başlangıçta dik ve sarp olsa da, nihayeti sükûnettir. Fazilete meşakkatlerle erişmeye gayret eden, Zahmetlere katlanıp nam ve itibar kazanır, Kolay ve düzlük yolu arayan ise, Zirveye vardığında aşağı yuvarlanır ve mahvolur.
Pythagoras'ın Altın Mısraları
Pythagoras öğretisinin hülasası, Pythagoras'ın Altın Mısraları serlevhasıyla nazım halinde mevcuttur. Hierocles'in beyan ettiği veçhile, madenlerin en hası altın olduğu gibi, bu mısralar da mısraların en mükemmeli ve en faziletlisidir.
Ölümsüz tanrılara derecelerine göre tazim et, Yeminine sadık kal, sonra ulu kahramanları an, Yer altı cinlerini layık kurbanlarla tebcil eyle. Ebeveynine hürmet göster, hısımlarını gözet.
Fazilette önde olanı kendine dost eyle, Onun latif nasihatlerine hürmetle kulak ver, Ufak kusurları için (gücün yettiğince) onu terk etme, Zira gücün, zaruret ile komşudur.
Bunları iyi belle ve nefsine hakim ol, Tembellik, lüks ve şehveti dizginle, Gizlide de aşikarda da edebe mugayir olandan sakın, Hepsinden evvel kendi nefsine hürmet et.
Adaleti daima sözünde ve amelinde rehber eyle, Aklın dosdoğru yolundan zerre kadar sapma, Herkesin ölüme mahkum olduğunu aklından çıkarma, Zenginlik ise kazanıldığı gibi çabucak yitirilir.
Kaderin hükmüyle payına düşen dertlere sabret, Onlara çare aramaya bak, lakin bil ki, Kadir-i Mutlak İnayet, iyi insanlara en büyük keder payını vermemiştir. İnsanlar arasında hem iyi hem kötü sözler deveran eder, Ne bunlara hemen kapıl, ne de tamamen yüz çevir.
Bedenini sıhhatte tutacak ölçülü bir itidali gözet, Zira bu minvalde kederden uzak bir ömür sürersin. Zahiri sağlığın icaplarını da ihmal etme, Gıdanda ve idmanında ölçüyü kaçırma, Ruhunu sarsılmaz bir sükunet içinde muhafaza eyle.
Mubah kılınmış, külfetsiz taamları tercih et, Başkalarının kınamasına sebep olacak şeylerden içtinap eyle, Kibrin getirdiği lüzumsuz harcamalardan nefret et, Nankörce bir hasislikten de uzak dur.
Her hususta itidali muhafaza et, en doğrusu budur. Amel etmeden evvel tefekkür eyle, gece olup gözlerini yummadan evvel, O gün baştan sona ne yaptığını üç kez nefsine sor, Nerede hata ettin, ne işledin, yapman icap edip de neyi terk ettin? Böylece hesabını baştan sona gözden geçir, Kötülüklerin için kederlen, hayırlı amellerinle ferahla.
Bunları oku, bunları tatbik et, bunları sev, Adımlarını mukaddes fazilete sevk eden bunlardır. Ruhumuza Tetraktys'i nakşeden, Ezeli Tabiat şahidimiz olsun.
Zihnini bu tedkikata hasretmeden evvel, Hayırlı bir netice bahşetmeleri için ilahlara niyazda bulun. Gayretinle bu hakikatlere nail olursan, O vakit hem ilahların hem insanların rabıtasını fehmedersin, Her şeyin nasıl vücut bulduğunu ve nasıl idame ettirildiğini anlarsın.
Tabiatı baştan başa hakkıyla temaşa edebilesin, Böylece beyhude hülyalara kapılmayıp her şeyi hakikatiyle müşahede edesin, Kendi gafletleri yüzünden dertlere duçar olan, Gözleri önündeki hayra karşı kör ve sağır kalan şu insanları görüp idrak edesin.
Pek azı bu illetlerin devasını bulabilir, İnsan ruhlarını peş peşe felaketlere sürükleyen ve helak eden yegane kader budur. İçimizde durmaksızın süren gizli bir cenk vardır, Ondan kaçınmak icap eder, onu körüklemek değil.
Ulu Jüpiter, insanlara basiret ihsan eyleseydin, Ne kadar da az kederimiz olurdu. Lakin korkma, zira insanlar semavi bir nesildendir, Mukaddes tabiat onlara gizli sırları ifşa eder.
Bu yolu takip edersen, zikrettiğim her şeye vasıl olursun, Nefsini bu gailelerden halas eder, marazlardan kurtarırsın. Yasak kılınmış taamlardan uzak dur, muhakemeni serbest kıl, Zihnini hür esire doğru yükselt, Böylece ilahi bir varlık haline gelir, fanilikten tecerrüd edersin.
Lokrisli Timaios, Dünyanın ve Tabiatın Mahiyeti Üzerine
Lokrisli Timaios şunları zikretmiştir,
Her şeyin iki ilkesi vardır, Akıl, akla uygun olarak meydana gelen şeylerin ilkesidir, Zaruret ise cisimlerin kuvvetlerine göre cebren husule gelen şeylerin ilkesidir.
Bunlardan ilki Hayır tabiatındadır ve Tanrı olarak tesmiye edilir, en mükemmel şeylerin ilkesidir, neticeler ve tali sebepler ise Zaruret'e irca olunur.
Zira her şey şu üçünün mahsulüdür, İdea, Madde ve Hissedilir Şeyler.
İlki yaratılmamış, hareketsiz, daimî, Ayniyet tabiatında, zihnî, yaratılmış şeylerin Örneği ve değişmez olandır, bu İdeadır.
Madde ise üçüncü Cevherin izi, Anası, Mürebbiyesi ve Doğuranıdır, zira Benzerliği kendi içine kabul ederek ve sanki onlarla damgalanmışçasına bütün Mahsulleri yetkinleştirir.
Bu Maddenin ezelî olması gerekir, kendiliğinden hareketsiz ve Biçimsizdir, fakat bütün Biçimleri kabul eder.
Cisimlerde bölünebilirdir ve Başkalık tabiatındadır, Maddeye Mekân ve Kap derler. Bu iki İlke [okunamadı].
Biçim, Eril ve Baba tabiatına sahiptir, Madde ise Dişil ve Ana tabiatına, üçüncüsü ise onların Zürriyetidir.
Bu üçü, üç yolla bilinir, İdea, İlim uyarınca Akıl vasıtasıyla, Madde, doğrudan Kavrayışla değil ancak Kıyas yoluyla kavranan gayrimeşru bir Akıl Yürütmeyle, zürriyetleri ise Duyu ve Zan ile bilinir.
Gök yaratılmadan evvel, İdeanın, Maddenin ve daha iyi olanın Yapıcısı olan Tanrının var olduğunu düşünmeliyiz.
İdea, Mademki kıdemli olan genç olandan ve [okunamadı] olan intizamsız olandan daha üstündür, Tanrı, iyi olduğundan ve Maddenin İdeayı kabul edip bütünüyle değiştiğini fakat yine de intizamsız kaldığını görerek, onu Nizam altına almanın ve belirsiz Dönüşümlerden kurtarıp kesin bir şekilde sabitlemenin lüzumunu da müşahede etti, ta ki Cisimler orantılı Ayırımlara sahip olsun ve karışık Çeşitlemelere maruz kalmasın. Bütün bu Maddeden, diğer her şeyi ihtiva ettiğinden Varlık tabiatının Hududu kıldığı tek, mükemmel, canlı ve akıl sahibi bir Âlem meydana getirdi (zira bunlar cansız ve akılsız olandan daha üstündür) ve diğer Şekillerden daha yetkin olduğundan kürevi bir Cisim verdi.
Bu sebeple en mükemmel Mahsulü vücuda getirmeyi murat ederek bu Tanrıyı yarattı, türemiş kıldı, onu terkip eden aynı Tanrının dilediği vakit feshetmesi haricinde başka hiçbir İlle ile bozulmaz eyledi.
Fakat iyi olan, en güzel Mahsulün Helakine yönelmez. Âlemin İlkeleri, Âlemin Ruhu.
Bu sebeple daimîdir ve böyle olduğundan [okunamadı], bozulmaz, yok olmaz ve kutludur.
En mükemmel İllet tarafından meydana getirilen Mahsuller içinde [okunamadı], o İllet ki El ile yapılmış Örneklere değil, İdeaya, zihnî Cevhere bakmıştır, buna göre kusursuzca yapılmış olan bu eser, hepsinin en güzelidir ve yıkılamaz.
Duyulur şeyler bakımından mükemmeldir, zira [okunamadı] kendi içinde bütün makul Varlıkları ihtiva etmiş, hiçbir şeyi dışarıda bırakmamıştır, Kelamın [okunamadı] olduğu gibi Makullerin mükemmel Hudududur.
Katı, dokunulur ve görünür olan Duyulurlar, Toprak, Ateş ve (bu ikisi arasında) Hava ile Suya bölünür.
Kendi içinde bütünüyle var olan mükemmel Cisimlerden mürekkeptir, öyle ki haricinde hiçbir Parça kalmaz, ta ki Kâinatın Bedeni kendine yeterli olsun ve haricî Arazlarla bozulmaya [okunamadı].
Biri diğerine galebe çalmadan, bazıları artıp bazıları eksilmeden, çözülmez ahenkli bir [okunamadı] içinde, en mükemmel Nispetle tanzim edilmiştir. Zira üç Hudut ve aynı oranda birbirinden uzak Aralıklar bulunmakla, her bakımdan kendine benzerdir.
Ona gelince, daimi bir Düzen sürdürür, sükûnda yahut Harekette öyle bir haldedir ki asla durmaz ve yerinden ayrılmaz, her şey Merkeze eşit mesafededir. Dış Yüzeyi pürüzsüzdür, [okunamadı] bahşedilen Organlar.
Yalnızca ortada değil, ötesine de yayılmış, onunla örtülmüş ve onu bölünemez Biçim ile bölünebilir Cevherin bir Mizacıyla yoğurmuştur, öyle ki bu ikisi tek bir Mizaç teşkil eder, buna Ayniyet ve Başkalık hareketlerinin iki İlkesi olan iki Kudreti katmıştır, bu Ruh kolayca karışabilir olmadığından ancak güçlükle mezcedilmiştir. Bütün bu Orantılar ahenkli Sayılara göre karıştırılmıştır, Ruhun neden ibaret olduğu ve ne vasıtasıyla teşekkül ettiği bilinsin diye bu Orantılar [okunamadı] bölünmüştür. Tanrı bu Ruhu (iddia ettiğimiz gibi) cismani Cevherden sonraya bırakmadı, zira en muteber olan, hem [okunamadı] hem Zamanda evveldir, lakin onu Bedenden evvel vücuda getirdi, dört Monaddan ilki olan biri, sekiz ve üç Yüze çıkardı. İlki tespit edildikten sonra, bunun iki katı ve üç katı kolayca toplanır.
Bütün bunlar, Tamamlayıcıları ve Seskioktavları (dokuzda sekiz oranları) ile birlikte otuz altıya ulaşacaktır. Yekûn yüz on dört bin altı yüz doksan beş olacaktır.
Bölümler yüz on dört bin altı yüz doksan beştir.
Kâinatın Ruhunu işte bu minval üzere böldü.
Zihin yalnızca, her Şeyin Hâkimi ve Babası olan Ezelî Tanrıyı görür. Meydana getirilmiş olanı, yani bu Âlemi ve Parçalarını ise Gözlerimizle müşahede ederiz, Esîrî olanlar iki türlüdür, kimi Ayniyet tabiatında, kimi Başkalık tabiatındadır.
Bunlardan bazıları, haricen, içlerindeki her şeyi Doğu'dan Batı'ya umumi bir Hareketle döndürür.
Geri kalanlar ise, Başkalık Hareketi uyarınca, kendi kendilerine hareket ederek Batı'dan Doğu'ya dahilen dönerler. Âlemdeki en büyük Kuvvete sahip olan Ayniyet Hareketi ile Araz kabilinden döndürülürler.
Ahenkli nispetlere göre bölünen Başkalık Hareketi yedi Daireye taksim edilmiştir, Ay, Dünya'ya en yakın olandır, Devrini bir Ayda tamamlar, sonrakiler ise muayyen mesafelerde devirlerini [okunamadı].
Doğu'dan Batı'ya seyrini icra ederken Doğuş ve Batış [okunamadı].
Batı'dan Doğu'ya [okunamadı] Hareketiyle Gece, Ayniyet Hareketiyle sürüklenirken, kendi [okunamadı] bir Yıl. Âlemin Parçaları. PYTHAGORAS.
Biri Göklerin genel Hareketiyle sürüklenmek, diğeri mail bir Hareketle olmak üzere iki türlüdür, Biri Günün Vakitlerini ve Mevsimleri ayırır,
Sabit Yıldızların süratli Hareketi ardından sürüklendiği diğeri ise her Devrinde Geceyi ve Gündüzü vücuda getirir. Bunlar Zamanın Periyotlar denilen parçalarıdır, Âlem ile birlikte Tanrı tarafından takdir edilmişlerdir, zira Âlemden evvel Yıldızlar yoktu ve binaenaleyh bu türemiş Âlemin kendisiyle ölçüldüğü ne Yıl ne de Mevsimler vardı.
Bu Zaman, Ebediyet denilen türememiş olanın Suretidir, zira bu Kâinat, İdeal Âlemin ezelî Örneğine göre biçimlendirildiği gibi, bu Zaman da Numunesi olan Ebediyete göre Âlemle birlikte tayin olunmuştur.
Yeryüzü merkeze yerleşmiş olup, Tanrıların Makamı, Gözün ihata ettiği ve Yerin Kesiti uyarınca Ufukların Taksimine göre Gecenin ve Gündüzün, Doğuşun ve Batışın Hudududur.
Kâinattaki bütün cisimlerin en kadimi odur, zira su Toprak olmaksızın, hava da [okunamadı] olmaksızın meydana gelmemiştir ve ateş, tutuşturduğu rutubet ve madde olmadan varlığını sürdüremez.
Öyle ki Toprak, her şeyin kökü ve temeli olarak kendi ağırlığı üzerine yerleşmiştir. Binaenaleyh şeylerin ilkesi, suret bakımından İdea'dır. Bunların tezahürleri cisimlerdir, yani Toprak, Su, Hava, [okunamadı].
[okunamadı] dik açının üçte biridir [okunamadı].
Dörtgenden, altı yüzü ve sekiz açısı bulunan, bütün cisimlerin en muhkemi ve en sabiti olan Küp hasıl olur.
Bu sebepten Toprak en ağır olanıdır, harekete kabiliyeti yoktur ve başka hiçbir şeye dönüşemez, zira başka hiçbir hareket türüyle uyuşmaz, çünkü yalnızca Toprak, diğer cisimlerin, yani Ateş, Hava ve Suyun unsuru olan yarım-dörtgen kabilinden sabit bir ilkeye sahiptir, zira yarım [okunamadı] altı defa birleştiğinde bir [okunamadı] meydana gelir,
Bundan da dört tabanı ve dört eşit açısı bulunan bir Ehram meydana gelir, harekete en elverişli ve en latif cüzlerden müteşekkil olan Ateşin suretidir bu.
Bunların ardından, sekiz tabanlı ve altı açılı Oktaedron gelir ki Havanın unsurudur. Üçüncüsü, yirmi tabanlı ve on iki açılı İkosaedron'dur, Suyun unsuru olup cüzleri en ziyade dolu ve en ağır olanıdır. Bunlar aynı unsurdan mürekkep olduklarından birbirlerine dönüşebilirler. Dodekaedron'u ise küreye en yakın surette olduğundan kâinatın timsali kılmıştır.
Ateş, cüzlerinin letafeti sebebiyle her şeye nüfuz eder, Hava, Ateş müstesna her şeye nüfuz eder, Su ise Toprağa nüfuz eder. Dolayısıyla her şey doludur ve hiçbir boşluk kabul etmez.
Kâinatın deveranı ile sürüklenirler ve katılıkları sebebiyle birbirlerine sürtünerek oluş ve bozuluşa kesintisiz bir tebeddül bahşederler. Tanrı, Âlemi tanzim ederken bu iki ucu, Toprak sebebiyle dokunulabilir, Ateş sebebiyle de görünür kıldı. Hava ve Su vasıtasıyla onu en muhkem bir bağla bağladı,
Nispet, hem kendisini hem de kendi içinde ihtiva ettiği şeyleri kuşatmaya muktedirdir.
Şayet birbirine bağlanan şey bir sath-ı müstevi ise bir vasıta kâfidir, eğer bir cisim ise iki vasıta iktiza eder.
İki vasıtaya iki ucu intibak ettirdi, Ateşi Havaya, Havayı Suya, Suyu Toprağa, ve yine Ateşi Havaya, Havayı Suya ve Suyu Toprağa, ve yine Toprağın Suya, Suyun Havaya ve Havanın Toprağa nispeti gibi, ve mütekabilen, Toprağın Havaya, Suyun Ateşe nispeti gibi.
Ve bunların cümlesi kuvvette eşit olduğundan, nispetleri de aynı şekilde eşittir. Böylece Âlem birdir ve mesut bir irtibat ile tenasüp halindedir. Bu dört cismin her birinin muhtelif nevileri vardır, Ateşin alev, ışık ve parıltı nevileri, bunların her birinin üçgenlerinin gayrimüsavi oluşundandır. Havanın bir kısmı berrak ve kuru, bir kısmı ise rutubetli ve bulutludur. Su, akışkan ve kaskatıdır, kar, kırağı, dolu ve buz gibi.
Rutubetli olanın bir nevi akışkandır, bal ve zeytinyağı gibi, diğer nevi kesiftir, zift ve balmumu gibi.
Kesif olanın iki cinsi vardır, biri eriyebilir olandır, altın, gümüş, pirinç, kalay ve kurşun gibi, diğeri ise kırılgandır, kükürt, zift, güherçile, tuz, şap ve bu kabil taşlar gibi.
Âlemi halkettikten sonra, kendi aslına uygun olarak mükemmel ve noksansız surette işlenmiş olsun diye fâni mahlûkatın yaratılışına geçti.
İnsan Ruhunu aynı nispetler ve kuvvetler dairesinde mezcedip taksim ettikten sonra, tebeddül kuvvetine malik olan o Tabiat'a tevdi etti.
Tabiat, fâni ve zevale mahkûm mahlûkatın halkedilmesinde onun ardınca gelerek, iyi bir talihi sevk ve idare edenlere hikmetin bir timsali olan ve akli cüze karıştırdığı Ayniyet kuvvetindeki tek bir Ruh müstesna, onların Ruhlarını kimi Aydan, kimi Güneşten, kimi de Başkalık Âleminde dolaşan diğer yıldızlardan damlattı. Zira insan Ruhunun bir cüzü akli ve idrak edicidir [okunamadı]
Kâinatın bedenine dair teşbih mucibince ona tabidir. Gayri-akli cüzün biri gazabi olup kalbin civarına yerleştirilmiştir, [okunamadı] ise karaciğerin.
[okunamadı] ilkesi ve kökü, Ruhun [okunamadı] bulunduğu beyindedir.
Beyinden omurga kemikleri boyunca bir akıntı cereyan eder, buradan meni ve tevellüt maddesine taksim olunur. Kemikler iliğin muhafazasıdır, et ise kemiklerin örtüsüdür, mafsalları ise hareket için sinirler vasıtasıyla raptetmiştir.
Dahili uzuvların bazısı taazzuv ve gıda için, diğerleri ise bekâ içindir. Hareketlerden hâriçten zuhur edip idrak edici mahalle vasıl olanlar duyulur olanlardır, [okunamadı]
Tabiatı tebeddüle uğratanlar elem vericidir, onunla imtizaç eden her şey ise haz diye tesmiye olunur.
Duyulardan görmeyi Tanrı, semavi şeylerin temaşası ve ilmin idraki için tenvir etmiştir. İşitmeyi ise kelâmı ve musikiyi idrak edecek surette inşa eylemiştir.
Şayet bir kimse doğuştan bundan mahrum ise nutuktan da aciz kalır. Bu sebepledir ki bu duyunun Akla en yakın hısım olduğunu söyleriz.
Cisimlerin arazları diye tesmiye edilenlerin cümlesi, dokunmaya ve onların bir mekâna olan meyil ve temayüllerine nispetle isimlendirilir, zira dokunma, keyfiyetleri temyiz eder, sıcak, soğuk, kuru, yaş, pürüzsüz,
orta, aşağı ile ortanın aynı şey olduğunu teyit ederler, zira bir kürenin merkezi aşağıdadır, onunla muhit arasında kalan her ne var ise yukarıdadır.
Hararet latif cüzlerden mürekkep görünür ve cisimleri dağıtır, bürudet ise daha kesif cüzlerden müteşekkildir ve gözenekleri büzer.
Tat alma, kesafet ve letafet hususunda, gözeneklere nüfuz etmede ve sert yahut pürüzsüz olan mevzularında dokunmaya benzer.
[okunamadı] dili hissizleştirenler acıdır, mutedil surette temizleyici olanlar tuzludur, alevlendirip etin daha derinine nüfuz edenler ise ekşidir. Bunların zıddı ise pürüzsüz ve tatlı olanlardır.
Koku nevileri mümtaz ve muayyen değildir, zira toprağın ve toprağa ait şeylerin tefessühü ve hazmı neticesinde büzülemeyecek ve genişleyemeyecek kadar katı olan dar gözeneklerden süzülürler. Bunlar ya latiftir yahut müteaffindir.
Ses, havada hâsıl olan ve gözenekleri karaciğere kadar uzanan kulaklar vasıtasıyla dimağa intikal eden bir darbedir. Kulaklarda bir ruh vardır ki hareketi işitmedir,
[okunamadı] ve işitmenin bazısı süratlidir ki tizedir, bazısı [okunamadı] pestir, vasat olanlar ise gayrikabili kıyastır.
Sesin biri çok ve yayılmış olanı yüksek ses, diğeri az ve sıkışmış olanı alçak sestir, biri oranlara göre tertip edilmiş olanı ahenkli ses, diğeri intizamsız ve orantısız olanı ahenksiz sestir.
Duyulur şeylerin dördüncü nev'i en muhtelif ve pek suretli olanıdır, görünenler diye tesmiye olunur, bütün renkleri ve sayısız renkli şeyleri ihtiva eder.
Asli renkler dörttür, beyaz, siyah, parlak, erguvanî, mütebaki olanlar bunların birbirine karışmasından hâsıl olur. Sıcağın dokunmayı yayması, soğuğun büzmesi gibi; acının tadı büzmesi ve tatlının dağıtması gibi, beyaz görmeyi dağıtır, siyah ise büzer. Canlıların bedenleri besin ile beslenir, [okunamadı] ile damarlar vasıtasıyla, kanallardan akar gibi akıntıyla dağıtılır ve onu en uç sınırlara kadar yayan tin vasıtasıyla sulanır.
Teneffüs, tabiatta hiçbir boşluk bulunmadığından, terin de buharlaştığı görünmez menfezlerden dışarı çıkanın yerine havanın akması ve çekilmesi suretiyle vücuda gelir.
Şimdi tabii hararet sebebiyle bundan bir mikdar zayi olduğundan, sarf olunanın yerini doldurmak üzere bir şeyin dâhil olması zaruridir, aksi takdirde bir boşluk husule gelirdi ki bu imkânsızdır, zira beden boşlukla birbirinden ayrılmış olsaydı, bir canlı daimi akış ile yenilenip bütün kalamazdı.
Uzuvların benzer terkibi, kıyasi bir teneffüs ile cemadatta dahi mevcuttur, hacamat şişesi ve kehribar teneffüsün benzerleridir, [okunamadı] beden ve teneffüse girer, [okunamadı].
Besin bedene kalbin kökünden ve mide çukurunun menbaından alınır, şayet vürut akıntıdan fazla olursa buna büyüme denir, aksi vaki olursa çöküş tesmiye edilir.
Kemal devresi bu ikisinin sınırında yer alır ve vürut ile akıntının müsavatı olarak mütalaa olunur.
Bünyenin [okunamadı] nefesin geçişine yahut besinin tevziine mahal kalmayacak surette çözüldüğünde, canlı [okunamadı] helake sebep olan pek çok şey ölüme yol açar, bunlardan birine hastalık denir.
Hastalığın menşeleri, asli kuvvelerin nizamsızlığıdır, şayet basit kuvveler, hararet, [okunamadı] yahut etin zevali husule gelirse, safra ve balgam bunlardan tevellüt eder.
Sıhhate muzır kiluslar ve hıltların tefessühü, derine nüfuz etmedikçe ehemmiyetsizdir, lakin sebepleri kemiklerde yatanların tedavisi müşküldür, ilikten neşet edenler ise elem vericidir.
Hastalıkların had safhaları, rüzgâr, safra ve balgamın ziyadeleşerek kendilerine münasip olmayan mahallere yahut hayati uzuvlara doğru akmasıdır, zira o vakit daha muteber bir mahal elde ederek komşularını kovar, oraya yerleşir ve bedenleri rencide ederek kendilerine tahvil ederler. Bedenin hastalıkları bunlardır.
Bunlardan ruha müteallik pek çok maraz zuhur eder, muhtelif kuvvelerden muhtelif illetler doğar, his kuvvesinden ahmaklık, hafıza kuvvesinden nisyan, arzu kuvvesinden nefret ve ifrat derecesinde iştah, infial kuvvesinden vahşi hevesler ve azgın cinnetler, akıl kuvvesinden ise teenniden mahrumiyet ve izansızlık hâsıl olur.
Rezilliklerin kuvvetleri, bedenden neşet edip ruha karışan hazlar ve kederler, arzular ve korkulardır, bunlar muhtelif isimlerle ifade olunur, aşklar, arzular, ahlaksız meyller, şiddetli öfkeler, derin husumetler, envai hevesler, nizamdan uzak zevkler.
Hülasa, hevesler karşısında fena davranmak yahut onları zapturapt altına almak, fazilet ile rezillik arasındaki sınırdır, zira onlarda ifrata varmak yahut onlara galebe çalmak bizi iyi yahut fena bir vaziyete sevk eder.
Bedenin mizacı bu meayile pek ziyade tesir edebilir, şayet şiddetli, hararetli yahut herhangi bir surette fevkalade olursa, bizi melankoliye ve hadsiz şehvetlere sürükler.
Zira uzuvların bu akıntılarla istila edilmesi, bedenin bünyesini sıhhatli kılmaktan ziyade istiskaya müheyya hale getirir, bundan keder, nisyan, delilik ve dehşet neşet eder.
İnsanın doğup büyüdüğü şehirde yahut ailede benimsediği adetler de pek mühimdir, keza gündelik hayat tarzı da ruhu yumuşatır yahut kuvvetlendirir, zira gurbette yaşamak, perhiz, riyazet ve muhabbet edilen kimselerin ahlakı fazilete yahut rezilliğe pek ziyade hizmet eder, bu vesileler bizden ziyade ebeveynimizden ve unsurlardan intikal eder, zira bunlar tesirsiz değildir, zira bizzat kendimiz hayırlı fiillerden pek kolayca yüz çeviririz.
Bir canlının refahı için, bedenin kendisine mahsus faziletlere malik olması icap eder, bunlar sıhhat, kâmil his, [okunamadı] ve güzelliktir.
Güzelliğin mebadisi, uzuvların kendi aralarındaki ve ruh ile olan tenasübüdür, zira tabiat bedeni bir alet kılmış, hayatın bütün meşgalelerine itaatkâr ve münasip eylemiştir.
Aynı surette, ruh dahi bunlara tekabül eden faziletlerle tanzim olunmalıdır, bedenin sıhhati gibi itidale, bedenin kâmil hissi gibi hikmete, bedenin [okunamadı] gibi cesarete, bedenin güzelliği gibi adalete raptolunmalıdır.
Bunların mebadisi itidalli bir hayat tarzı gayretinden neşet eder, [okunamadı] zira insan şayet dikbaşlı ve serkeş ise [okunamadı] Tanrı şüphesiz en mesut bir hayata sevk eder, cezalandırma [okunamadı] semavi şeyleri beyan eden kelamlar [okunamadı]. Zira bedbaht ölüler için affedilmez azaplar hazırlanmıştır ve daha pek çok şey, bu sebeple eski efsanevi rivayetlerle insanları dindar kılan İyon şairini takdir ederler. Zira nasıl ki sıhhatli olanlar kendilerine muvafık gelmediğinde bedenleri muzır şeylerle zapturapt altına alırsak, akılla idare olunmak istemediklerinde ruhları da masalsı anlatılarla menederiz. Mademki azaplar bir zarurettir, o halde [okunamadı] sanki bazısı tenasüh edermiş gibi, muhannetlerin ruhları ise [okunamadı]. Beden ve ruh, zahmet, riyazet ve safi perhiz vasıtasıyla beslenip kuvvet bulur, bunlar ilaçlarla tedip olunur, ruh ise terbiye ve tevbih ile terbiye edilir, zira onu nasihatle, meylini uyandırarak ve amel için münasip olan şeyleri emrederek takviye ederler.
Beden terbiyesi sanatı ve onun en yakın müttefiki olan tıp, bedenlerin tedavisi için vazolunmuş olup kuvveleri en iyi ahenge irca eder, kanı tasfiye eder ve ruhların serbestçe cereyanını temin eder, öyle ki bedene muzır bir şey çökecek olursa, kanın ve ruhların bu suretle kuvvetlenmiş olan zindeliği ona galebe çalar.
Musiki ve onun yöneticisi olup Tanrılar ve kanunlar tarafından Ruhun ıslahı için buyurulan felsefe, akıldışı cüzü akla tâbi olmaya alıştırır, zorlar ve ikna eder, akıldışı olandaki öfkeyi yumuşatır ve arzuyu teskin eder, öyle ki bunlar ne akıl olmaksızın harekete geçer ne de durur, zira Zihin onları ya eyleme ya da semereye çağırır.
Ölçülülüğün sınırı, itaat ve metanettir. İlim ve muhterem felsefe, Zihni batıl kanaatlerden kurtararak hakiki bilgiye ulaştırır ve onu büyük cehaletten çıkarıp ilahi şeylerin idrakine yükseltir, insan eğer beşeri şeylere dair bir kanaatkârlıkla bu hâl üzere bulunursa, haysiyetsizliğe düşmüş kadınlarınkine benzer hallerden, cezalandırılmak üzere canavarların suretlerine, hasetçilerin suretinden domuzların suretlerine, cüretkâr ve pervasızların suretinden kuşlara, tembel, cahil ve nasipsizlerin suretinden muhtelif balıkların suretlerine düşmekten korunur.
Bütün bunlar ikinci devrede, insan işlerinin gözeticileri olan intikamcı ve yeryüzü demonlarıyla birlikte Nemesis tarafından kararlaştırılır.
Pythagorasçı Öğretinin Bir İzahı, Yazan John Reuchlin
BÖLÜM I, Pythagoras’ın Sükût ve Sembollerle Öğretme Tarzı Üzerine
Sırların ve sembollerin öğretilmesi güç ve çetin geleneği, insani zekânın keskinliğiyle araştırılamaz, zira bu keskinlik bizi sarsılmaz bir bağlılıktan ziyade şüphe dolu bir korkuyla doldurur, aksine geniş bir tefekkür ve itikat kudreti, her şeyden evvel de iman ve sükût gerektirir.
Nitekim Apuleius’un naklettiği üzere Pythagoras, talebelerine sükûttan evvel hiçbir şey öğretmemiştir, zira temaşaya dayalı hikmetin ilk adımı tefekkür etmeyi öğrenmek ve konuşmayı unutmaktır. Sanki Pythagorasçı yücelik, çocukların lakırdılarıyla kavranamayacak kadar büyük bir kıymete sahip gibidir. Bu türden bir sükût talimi, diğer şeyler gibi Pythagoras tarafından İbranilerden Yunanistan’a getirilmiştir, öyle ki talebe yüce bir sual soracağı vakit sükût eder, kendisine sual sorulduğunda ise yalnızca "O öyle dedi" diye cevap verirdi.
Kabalistler de bu minvalde "Hakîm öyle dedi" diye cevap verir, Hristiyanlar ise "İman et" derler.
Dahası, bütün Pythagorasçı felsefe, bilhassa ilahi şeylere taalluk eden kısmı, muammalar ve sembollerle ifade edilirdi. Bunun sebepleri şunlardır,
Evvela, kadimler hikmeti kinayelerle aktarmayı itiyat edinmişlerdi, onların bütün filozofları ve şairleri bilmecelerle doludur ve kapalılık yoluyla avamın tahkirinden kaçınırlar.
İkincisi, insan zaafı karşısında eşyanın en münasip tefsir vasıtası kinayeli söz ve teşbihtir, bunlar aynı zamanda bir cemiyetin mümeyyiz vasıflarıdır. Bunlar Pythagorasçılar arasında çözülmez bir muhabbet bağı teşkil ederdi.
Pythagoras dostluğa pek düşkündü, bir kimsenin kendi sembollerini kullandığını işitse derhal onu meclisine kabul ederdi. Bunun üzerine herkes, hem üstatlarına makbul görünmek hem de Pythagorasçı olarak tanınmak gayesiyle bu sembollere heves eder oldu.
Nihayet, bunlar birer hafıza kaydı vazifesi görürdü, zira hem ilahi hem de insani olan her şeyden bahsederken mevzunun vüsati, hafızaya ziyadesiyle yardım eden muhtasar sembolleri iktiza eder.
BÖLÜM II, Üçlü Âlem
Pythagorasçılar, kaim yahut cevherî olan bütün mevcudatı doğrudan doğruya hakikaten var olan İdealara, bunları da İdeaların İdeasına irca ederler.
Bunun üzerine üç âlem vazetmişlerdir ki bunların üçüncüsü sonsuzdur, yahut daha ziyade sınırsızdır, ve her şey üçten meydana gelir.
Aristoteles’in naklettiğine göre Pythagorasçılar, bütünün ve her şeyin üç ile sınırlandığını teyit ederler,
Bazıları cisimler ve cismani büyüklüklerdir, bazıları cisimleri ve cismani büyüklükleri muhafaza edip mesken tutar, diğerleri ise bu sakinlerin yöneticileri ve menbeleridir.
Biz bundan üç âlemi anlarız, Aşağı Âlem, Yukarı Âlem ve Yüce Âlem. Aşağı Âlem, cisimleri ve her birine muayyen bir vazife tayin edilmiş olan akılları, yani demonları ihtiva eder.
Bunun hemen üzerinde Yukarı Âlem parıldar, bu âlem cismani olmayan üstün cevherleri, ilahi nümûneleri, aşağı âlemin mühürlerini ihtiva eder ki bütün aşağı şeylerin suretleri bunların benzeyişine göre şekillenir.
Pythagoras bunları Ölümsüz Tanrılar olarak adlandırır, zira bunlar ilahi Zihinden sudur eden ilkeler, cisimlerde ikamet eden formların sebepleri olup aşağı âlemin mürekkep cevherlerine suret verirler.
Ayrıca başka Tanrılar, cisimsiz ve ferdî varlıklar da mevcuttur, bunlar maddi değil formel sayı ile birbirinden ayrılırlar, maddeden münezzeh, basit, katışıksız ruhlardır, hissedilir semanın ötesinde yerleşiktirler, ne zamanla ne de mekânla mukayyettirler, ne ihtiyarlığa ne başkalaşmaya ve asla hiçbir tagayyüre maruz kalmazlar, velhasıl hiçbir iptiladan müteessir olmaksızın kendi kendine yeten mümtaz bir hayat sürerler ve ebediyette ikamet ederler. Bu ebediyet, daima var olandır, çünkü ilahi Zihinde zamandışı olarak daima vardı, vardır ve var olacaktır, yine de Tanrı’nın kudretiyle yaratılmış ve mübarek ruhların, yani Pythagorasçıların Tanrı olduğuna inandığı varlıkların nurani meskeni olarak görünür göklerin sınırlarının ötesine yerleştirilmiştir. Onlar Esirin en yüksek tabakasında, ezeli ve ebedi olarak, ölümsüz dehr libasına bürünmüş vaziyettedirler.
Diğer bütün âlemleri kuşatan üçüncü ve en Yüce Âlem ise Uluhiyet âlemidir, tek bir ilahi cevherden müteşekkildir, varoluştan önceki mevcudiyet olup cevherin vahdetidir.
Bu üç âlem muhtelif bakımlardan birer kap olarak tesmiye olunur, birincisi kemiyetin, ikincisi akılların, üçüncüsü ilkelerin kabıdır.
Birincisi sınırlayıcı surette, ikincisi tayin edici surette, üçüncüsü ise her yerde hazır ve nâzır olduğundan kuşatıcı surette kap olarak anılır. Bu suretle Yukarı Âlemden Tetraktis vasıtasıyla Aşağı Âleme hayat ve her nevin arazî değil cevherî olan varlığı intikal ettirilir, kimine aşikâr, kimine örtük surette. Pythagorasçılar bunu üstatlarının şu sözlerinden çıkarırlar,
Ruhlarımıza Tetraktis’i gönderdi, Ezeli Tabiatın pınarını.
Tetraktis, feyz veren İlahi Zihindir, pınar intikal eden nümûnevi İdeadır, ezeli Tabiat ise kabul edilen şeylerin cevherî İdeasıdır. İdea, Tanrı zaviyesinden bakıldığında [okunamadı], hissedilir âlem zaviyesinden bakıldığında ise hakiki Cevherdir.
Hissedilir âlemde yukarı feleğin kendi altındaki felekleri etkilemesi ve kendisinin hiçbir şey kabul etmeyip ancak feyz vermesi gibi, makul âlemde de sadece her üst mertebe altındakileri etkilemekle kalmaz, bütün Yukarı Âlem bütün Aşağı Âlemi tesiri altına alır, böylece her şey kendi istidadına göre, imkân nispetinde, fâniden ebediye, aşağıdan yukarıya doğru irca olunur.
PYTHAGORAS
BÖLÜM III ## Yüce Âlem
Yüce Âlem, daha önce zikrettiğimiz üzere Uluhiyetin âlemi olup, sarsılmaz bir ağırlıkla dengelenmiş, ezelî ve ebedîliğin tek, ilahî, kesintisiz ve daimî cevheridir, her şeyi yöneten Arş olarak adlandırılması da bu sebepledir.
Cins, mekân, zaman yahut akıl ile sınırlanmış değildir, bilakis bütün bunların üzerinde hür ve mutlak bir hâkimdir, mekânda, kudrette, tasarrufta ve mükemmellikte, her türlü cevherin, tabiatın ve çağların fevkinde, nihayetsiz derecede yücedir.
İlkelerin haznesi olan bu İlahî Zihin, Pythagoras tarafından sembolik bir ifadeyle Sayı olarak adlandırılmış ve Sayı her şeyin ilkesidir, denilmiştir. Zira bu denli bilge bir zatın, hesap yaparken kullandığımız alelade sayıları her şeyin ilkesi saydığı gibi bayağı bir kanaate kimse ihtimal veremez, zira bunlar eşyadan önce gelmek şöyle dursun, eşyaya terettüp eden arazlardır. Nitekim Plutarkhos da Pythagoras’ın Sayı ile Zihni kastettiğini belirtir, bu gayet yerinde bir semboldür, zira cisimsiz varlıklar arasında Zihinden daha ilahî, soyutlamalar arasında ise Sayıdan daha yalın hiçbir şey yoktur.
Dolayısıyla ezelden ve çağlardan önce var olan, zira çağların çağı olan, varlığın, cevherin ve tabiatın öncülü bulunan mevcudiyet ve vahdet, Pythagoras tarafından Bir, Parmenides tarafından ise Varlık olarak isimlendirilmiştir, her ikisi de benzer bir esasa dayanır, çünkü o, her şeyin kendisinden, kendisi vasıtasıyla, kendisi sayesinde, kendisinde ve kendisine doğru var olduğu, tertip edildiği, sebat bulduğu, kuşatıldığı, doldurulduğu ve rücu ettiği cevher-üstü Birlik ve Varlıktır.
Bu ilk Bir ve ilk Varlık hakkında Aristoteles şöyle der, Platon ve Pythagorasçılar Varlık yahut Bir hususunda, bunların tabiatının bizzat bu olduğunu, Bir olmak ile Varlık olmanın aynı cevhere dayandığını kabul etmekten başka bir kanaat beslemezler.
Ksenophanes bu Bir’in Tanrı olduğunu beyan ederek, her şeyin ilk ilkelerinin Sonsuz, Bir ve Sayı olduğunu iddia eden Pythagoras ile aynı fikirde buluşmuştur, burada Sonsuz ile kastedilen Kudrettir, zira Kudretten önce hiçbir şey tasavvur edilemez, bu Kudret ise Tanrı’da nihayetsizdir, yahut daha doğrusu bizzat nihayetsiz Tanrı’dır, var kılınabilecek her şeyin cevherlerini, kuvvetlerini ve fiillerini kendinde barındıran O’nda, varlık ile kudret birbirinden ayrı değildir.
Her şey bir aradaydı, diyen Anaksagoras ve her şey bilkuvve mevcuttu, diyen Demokritos da Pythagoras ile hemfikirdir.
Bu aynı zamanda Empedokles ve Anaksimandros tarafından zikredilen şeylerin birbiriyle kaynaşmasıdır, lakin bu Kaos, Erebos yahut Gece içinde intizamsızca değil, bizzat İdea olan ilahî nûrun en mükemmel parıltısı ve sezgisel bilgi dahilinde, tam bir aydınlık içinde, açık ve intizamlı bir surettedir. Akli, anlaşılır, duyulur, hayati, [okunamadı]
Bitişik yahut yapışık olup, sadece var olan her şey değil, aynı zamanda var olmayanlar da odur.
Bu, her şeyden önce Bir’in İki’yi meydana getirdiği ilahî cevherin ta kendisidir.
İki ilk sayıdır, Bir ise sayının ilkesidir, Bir Tanrı’dır, İki’nin meydana gelişi ise ilahî cevherin dahilindedir, zira sayı kendi kendine vücut bulur ve Bir’in hemen ardından zorunlu olarak gelir.
Benzer şekilde, cismani varlıklarda da çoğu zaman olduğu gibi, Bir İki’ye sevk edildiğinde Üç’e doğru ilerler, eşyanın devamlılığı sürer, nitekim bir ağaçta gövde ve dallar, insanda ise beden, kollar ve parmaklar böyledir. Dolayısıyla Uluhiyette vücuda getiren ve meydana gelen Bir’den bir Teslis doğar, buna onlardan suret bakımından ayrı bir cevher eklendiğinde ise sureti haiz bir dördül hasıl olur ki bu da bütün sayıların cevheri, yetkinliği ve gayesi olan nihayetsiz bir ve ikidir.
Bir, iki, üç ve dört, birbirini takip eden bir terakki ile On sayısını meydana getirir, On’un ötesinde ise hiçbir şey yoktur.
Pythagoras her şeyin Tetraktis olduğunu öne sürerken bunu kastetmiştir, bununla Tanrı’yı anlamıştır, nitekim onun üzerine yemin etmiş ve İbranice [okunamadı] lafzını Yunanca bir sembole aktarmış görünmektedir.
Böylece şeylerin ilkeleri için en münasip sembol bir ve ikidir, zira bütün varlığın illetlerini ve menşeini araştırdığımızda, zihne bir ve ikiden daha evvel ne gelebilir?
Gözlerimizle ilk müşahede ettiğimiz şey aynıdır ve başkası değildir, zihnimizle ilk idrak ettiğimiz şey ise ayniyet ve gayriyettir, yani bir ve ikidir. Pythagoras ile çağdaş olan Alkmaion, İki’nin çokluk olduğunu ileri sürmüş ve bunların zıtlıklar olduğunu söylemiştir, belki de Empedokles’in İhtilafı ile aynı mahiyettedir, yine de beyaz ile siyah, tatlı ile acı, iyi ile kötü, büyük ile küçük gibi sınırsız ve belirsizdir.
Pythagorasçılar bu çok katlı farklılıkları sonlu ve sonsuz, çift ve tek, bir ve çok, sağ ve sol, eril ve dişil, durağan ve hareketli, doğru ve eğri, aydınlık ve karanlık, iyi ve kötü, kare ve [okunamadı] olarak On sayısı ile remzetmişlerdir. Çiftler ikidir ve bu sebeple zıttır, lakin en mükemmel sayı olduğu için hepsini On’a irca etmişlerdir.
Pythagorasçılara göre her şey bundan müteşekkildir, bütün milletler de on parmağın tabii hesabıyla buna göre sayarlar. Arkhytas var olan her şeyi On sayısının içine dahil eder, Aristoteles de onu taklit ederek cevher ve araz olmak üzere ikiye irca edilebilen ve her ikisi de bir’den neşet eden on Varlık nevini, yani Kategorileri zikreder.
Zira on, iki’yi sever, bir’den iki’ye ilerler ve iki vasıtasıyla nihayete erer. İlk Üçlü bir ve iki’den müteşekkildir, [okunamadı] değil lakin sabittir, bir’in hiçbir konumu olmadığından bir terkip meydana getirmez, zira bir birim, birim kaldığı müddetçe konumu yoktur, bir nokta da nokta kaldığı müddetçe konumsuzdur.
Bir’den evvel hiçbir şey bulunmadığından, haklı olarak bir ilktir deriz, iki ise sayılardan terekküp etmez, yalnızca birimlerin bir araya gelişidir.
Dolayısıyla ilk Çokluk olması hasebiyle ilk Sayı odur, hiçbir Sayı ile ölçülemez, ancak bütün Sayıların müşterek Ölçüsü olan Birlik ile ölçülebilir, zira bir, iki, ikiden başka bir şey değildir, öyle ki Aritmetikçiler Üçlü olarak tesmiye edilen Çokluğa bileşik olmayan münasip Sayı derler, İkili ise bileşik olmayan Sayı değil, bilakis [okunamadı] bileşiktir. Şimdi Üçlü, çoğalmak ve [okunamadı] bütün Mahlukata tebliğ etmek gayesiyle Kuvveden fiile geçer, kendinde olanı, adeta Sayıdan Sayının intacını ve onda bir olan o Esasiyeti, bütün Mahsulün Menbaını, bütün Terakkinin Başlangıcını, bütün gayrikabil-i tebeddül Cevherin Sebatını daimi bir Sezgiyle temaşa ederek kendi içine rücu eder, kendini adeta Birlik ve İkilik vasıtasıyla çarparak çoğaltır ve der ki, Bir kere, iki kere iki dörttür.
Bu, yaratılmış bütün şeylerin İdeası olan Tetraktis’tir, zira bütün Terakki dörtte kemale erer. Buradan Onluk, bütün şeylerin en umumi on Cinsi hasıl olur, bir, iki, üç, dört, Kadir-i Mutlaklıktan [okunamadı] hasıl olarak, yarısı beş eder, şimdi bir sonraki fevkinde olan,
Kezalik, bir sonraki fevkindeki sekiz ile bir sonraki madunundaki iki, on eder. Nihayetinde bir ile dokuz on eder.
Bu on sayısı yukarı taşındığında tekrar [okunamadı] gelir, iki kere on yirmi, üç kere on otuz, kırk ve bu minval üzere devam eder, aynısı yüzde, binde ve ilerisinde de vuku bulur.
Ve Onluk, bir Monaddan neşet edip onda nihayete erdiği için, Grekler onu [okunamadı] ile, İbraniler ise bir Nokta ile ifade ederler, ki bu İşaretler [okunamadı] Latince’de olduğu gibidir. Pisagorcu Çokluk [okunamadı] buraya telmihte bulunur,
Ana, ilahi Cevherdeki bir ve iki, dördü, Tetraktis’i, her şeyin İdeasını intac eder, ki bunlar on Sayısında itmama erer. Pisagor bunu şöyle tesmiye eder,
Ezeli Tabiatın Menbaı, ilahi Akılda (Nous) fikren faaliyet gösteren şeylerin Bilgisinden gayrısı değildir. Bu Menbadan ezeli Tabiat aşağıya doğru akar, Pisagorcu Sayı, Bir ve İki, ki Ezeliyetten beri, o hudutsuz Ummanın Menbaında vardı, var olacaktır yahut daha ziyade her daim gürül gürül akmaktadır.
Bu bire Kadimler tarafından Zeus, Jüpiter dendi, ikiye ise Hera, Juno, Jüpiter’in Zevcesi ve Hemşiresi dendi, ki Homer onlar hakkında şöyle der,
Altın tahtlı Juno, muhabbetle Seyreyledi Zevcini ve [okunamadı] Pınarları bol İda’nın Zirvesinde otururken.
İda’da (ilm-i ilahi / kablelvuku ma’lûm olan manasında), Jüpiter ve [okunamadı], her şeyin İlkelerinin ve Maddenin kendisinden sudur ettiği Tetraktis’in [okunamadı] İdeasında birleşirler.
BÖLÜM IV
Akledilir Âlem. Akledilir Âlem, İlahi Akıldan (Nous) şu minval üzere sudur eder,
Tetraktis, kendi Cevheri (bütün şeyleri intac eden ilk Birlik) ve kendi Başlangıcı (ilk Mahsul) üzerine tefekkür ederek şöyle der,
Bir kere bir, iki kere iki, derhal bir Tetrad husule gelir, Zirvesinde en yüce Birlik bulunur ve bir Piramide dönüşür, bunun Kaidesi düz bir Tetraddır, [okunamadı] tekabül eder, bunun üzerine İlahi Birliğin şaşaalı Nuru [okunamadı] Suretini intac eder,
Ateş, Juno’nun (Maddenin) süfli şeylere nüzul etmesi sebebiyle böyledir. Buradan yakıcı olmayan, bilakis tenvir edici olan esasi Nur hasıl olur.
Bu, orta Âlemin (ki İbraniler buna Âli olan, Mukayese kabul etmeyen Ulûhiyet Âlemi derler) Yaratılışıdır. Burası Olympos, baştan başa nurani ve mücerret Suretlerle dolu, ölümsüz Tanrıların Makamı olarak tesmiye edilir, yüce ikametgâh,
Zirvesi Birlik, Duvarı Teslis, Sathı, [okunamadı] mahlukatın Suretine meyleder, Tetraktis yerine bir Tetragon [okunamadı], zira zirvedeki Birlik kadar Birlikler, ki artık mevkii olmaya başlar, kabil olduğu nispette yükseltilmiştir. Böylece evvelki Kenarlar yükseltilerek, kendi genişlikleri üzerine bina edilmiş ve tek bir yüksek Noktaya taşınmış dört Müselles olacaktır.
Piramidin ta kendisi budur, Ateşin Nevidir, ki dört Kaidesi ve müsavi Açıları olan bir Piramit bundan mürekkeptir, Maddeden münezzeh, esasi ve mücerret nur, en hareketsiz ve en nüfuz edici Surettir, [okunamadı] yanında sermedi Hayattır. Aklın İşi Hayattır, Tanrı’nın İşi Ölümsüzlüktür, ebedi Hayattır.
Tanrı’nın kendisi bu yaratılmış Nur değildir, bilakis bütün Nurun Halikıdır, ilahi Tesliste Ateşin Kudretini ihtiva eden gayet mutlak bir Piramidi havidir. Nitekim Keldaniler ve İbraniler Tanrı’nın Ateş olduğunu teyit ederler.
Fakat bu ilahi Tetraktis’in intac ettiği Piramit, gayrimaddi Âlemin, mücerret Akılların, görünen Semavatın ötesindeki nârî Nurudur, ki buna Eon, Çağ, Ebediyet, Esir denir.
Bunların üstesinden geldiğinde (der Pisagor), bileceksin [okunamadı], ölümsüz Tanrılar ile fani İnsanların Birlikte İkametini.
Bu kelimelerde, orta Âlemin (ki buna hür Esir der, hürdür, zira Maddenin İktidarından tecrit edilmiştir, Esirdir, zira Harareti Tanrı’dan alır ve gayrihissî bir Hareketle bütün Madunları ısıtır) üç Hassası münderiçtir, Hâl, Koro, Düzen.
Hâl, Basit, gayrimaddi, mücerret, hem külli hem cüz’i Suretlerle doludur, Cinslerin ve Nevilerin bütün idealize edilmiş İdealarını ihtiva eder, bunlar daha küçük varlıklarda taklit edilen Asıllardır, Menbaları ise ilahi Akıldadır (Nous).
Böylece Ulûhiyet Âlemi, akledilir Âlemdeki mutlak Asıldır, mücerret Timsaldir, mahsus Âlemde ise Timsal değil, Mühür, Suret ve mühürlenmiş Mum misali, Asılların İnkıbazıdır.
Koro, mübarek Ruhların nihayetsiz Sevinci, gayrikabil-i tebeddül Sürurudur, Homer tarafından söndürülemez Kahkaha olarak tesmiye edilmiştir.
Zira Tanrı’nın berrak Vechini temaşa etmekten, O’nun hemen yanında bütün Şeylerin İdealarını ve Suretlerini, yaratılmış Varlıklardaki ikincil hallerinden çok daha saf ve şeffaf bir surette müşahede etmekten ve bu Rü’yetleri Madunlara tebliğ etmekten daha büyük ne Haz olabilir? Ki bu, Tanrıların Vazifesidir, Temaşa ve Rü’yetten ötürü böyle tesmiye edilmişlerdir, Melekler ise Rü’yetlerini başkalarına tebliğ ettiklerinden bu adı alırlar, yoksa onları kelimelerle ifade edilemez olan en yüce Tanrı’ya denk tahayyül ettiğimizden değil.
Ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, hiçbir Demon bu Koroya kabul edilmez, Plotinos da böyle söyler (Porphyrios ve Longinos’un şehadet ettiği üzere, Pisagor Sırlarının en dakik Takipçisi), Tanrılar cinsinin İhtiraslardan beri olduğunu kabul ederiz, lakin Demonlara İhtiraslar izafe ederiz ve deriz ki, onlar Tanrılardan hemen sonraki Mertebede sermedidirler.
Makul (anlaşılır) Âlemde hiçbir varlığa Demon denmemesi, şayet orada bir Demon bulunuyorsa onun bir Tanrı sayılması daha evladır.
İnsanın Saadetine Giden Mertebelerdeki Düzen böyledir, Âlemin cisimsiz seması, kutluların görünmez Olympos’u hiçbir lekeyi kabul etmez, bu sebeple kötülüklerden kaçınmalı ve erdemlere sarılmalıdır.
İnsanın [okunamadı] Tanrı’nın merhametiyledir, dolayısıyla İlahi olan [okunamadı]
Maddi, cismani ve karmaşık olanların orada barınamayacağını [okunamadı]. Bu yüzden Tanrıların meclisine kabul edilmeden evvel ölmeli ve Bedeni üzerimizden çıkarmalıyız.
BÖLÜM V. Duyulur Âlem.
Şimdi duyulur âleme iniyoruz.
Bunun Asıl Örneği (Mezeli), İdealar Âlemi olan Âlemdir, Asıl Örneklerin kendi içindeki tözsel varlığıdır.
Makul Âlemin Başlangıcı Bir olduğu gibi, cismani âlemin başlangıcı da İkidir, bir, iki, üç ve dörtten meydana gelen Küpün Suretine uygun biçimde şu dört unsurdan, yani Nokta, Çizgi, Yüzey ve Cismani Hacimden (Katılık) oluşmasaydı cismani olamazdı.
Konumuyla sabitlenen Bir, Noktayı meydana getirir, bir Noktadan diğerine uzatılan Çizgi, İki sayısından husule gelir, Yüzey üç Çizgiden doğar, Cisim ise dört Doğrultudan, yani ön, arka, yukarı ve aşağıdan türer. Kendi kendisiyle çarpılan İki, dördü verir, kendi üzerine katlandığında ise (iki kere iki iki kez denilerek) ilk Küpü oluşturur.
Duyulur Âlemin Dört Köşeli İlkesi, altı [yüzlü] sekizin Küpüdür.
İlkeler arasında Heptadın (Yedili) yeri yoktur, zira hiçbir şey doğurmayan bir Bakiredir ve bu sebeple Pallas diye anılır, bu Küp ise iki ve dörtten meydana gelen, Çokluğun ve Çeşitliliğin Zeminini teşkil eden velut bir Sayıdır.
Zaratas ikiye Anne adını vermiştir, biz ise ondan türeyen Küpe Madde deriz, bütün tabii Varlıkların Temeli ve Kaidesi, cevheri Suretlerin Makamı odur. Sekiz Açısı bulunan, her yönden sebatkâr, en yerleşik Cisim olan bu Dörtgen teşekkül eder. Bu katı Mahfazaya daldırılan [Suret] oraya gevşekçe değil, muhkem surette kabul edilir ve teker teker ferdileşip başkasına aktarılamaz hale gelir.
Zamana ve Mekâna [bağlanarak], Madde içinde Hürriyetini kaybeder.
Böylece [okunamadı] iki İlkesi nihayetinde bir Pınardan, ilahi Asıl Örnek olan Tetraktisten [türer].
Şimdi Madde ve Suret olan bu iki şeyi birleştirecek üçüncü bir şey iktiza eder, zira bunlar kendiliğinden yahut tesadüfen birbirinin içine akmazlar, bir şeyin Maddesi arızi surette başka bir şeyin Suretini kabul etmez.
Beden ne Tunç ne de Demir haline gelir, Taştan da Yün yapılmaz.
O halde bunları birleştirecek üçüncü bir şey bulunmalıdır, (bu Yoksunluk [Privatio] değildir, zira Yoksunluk ve Güç zatında bir hiçtir, İzafet de değildir, zira bir Araz, bir Cevherin İlkesi olamaz, ancak) Sokrates ve Platon’un da ikrar ettiği gibi Tanrı’dır. Onlar eşyanın üç İlkesi olduğunu söylerler, Tanrı, İdea ve Madde. Bu durum daha evvel Pythagoras tarafından şu üç gizli İşaretle remzedilmiştir, Sonsuz, Bir ve İki. Sonsuz ile Tanrı kastedilir, Birlik ile Suret, Başkalık ile de Madde. Sonsuz yüce Âlemde, Birlik Makul Âlemde, İki yahut Başkalık ise duyulur Âlemdedir, çünkü Madde Değişimin (Başkalaşımın) Annesidir ve bütün bu Âlemi, Kâinatı kuşatır.
Şayet sekiz köşeli bir Küpün üzerine dört ikizkenar Üçgen ile bir Piramit [oturtulursa], bir Onikiyüzlü (Dodekaedron) meydana gelir, burada Küp adeta Anne, Piramit ise Babadır.
Timaios’un dediği gibi, Suret Erkek ve Babanın tabiatına sahiptir, Madde ise Kadın ve Annenin, Terkipler ise bunların Zürriyetidir. Bu Âlemdeki her şey bunlardan husule gelir.
Prodikos’un tasvir ettiği genç Herakles’in yahut Pisagorcu Y harfinin [yol ayrımı gibidir].
Bu bakımdan hiç kimse Ölümünden evvel Mutlu olarak tesmiye edilemeyeceği gibi (Solon’un Kroisos’a söylediği veçhile), hiç kimse bu Hayatta bulunduğu müddetçe Bedenini üzerinden tamamen atmış sayılamaz, İnsanın sonunu beklemek icap eder.
İnsan Âlemin bir timsalidir, pek çok hususta mecazi olarak Âlemin adını alır. İnsanın Zihni (en yüce Zihin gibi) pay alma (iştirak) yoluyla Tanrı olarak adlandırılır, akli Ruh, şayet Zihin tarafından sevk edilip İradeyi Erdeme meylettirirse iyi Demon yahut Daimon (koruyucu ruh) tesmiye edilir, şayet Muhayyile ve fena Arzular marifetiyle İradeyi Kötülüklere sürüklerse, kötü Demon adını alır.
Bu sebeptendir ki Pythagoras Tanrı’dan bizi kötülükten korumasını ve herkese tabi olması gereken Demonu göstermesini niyaz eder. Bedeni terk eden Ruh, şayet Kötülüklerle kirlenmişse kötü bir Demon haline gelir.
Onun Hayatı Bahtsızlıktır, lakin Kötülüğü terk etmiş olarak bu Hayatta icra ettiği hayırlı Amellere ve Erdemlere yönelik iştiyaklı muhabbetini muhafaza ederse, iyi bir Demon olacak ve o Âlemin Letafeti içinde mesut bir ömür sürecektir, işlediği hayırlı Amelleri sevinçle yâd edecek ve onları bihakkın yerine getirme arzusunu muhafaza edecektir. Bu Hayat Eudaimonia’dır, yani Saadettir, nitekim Vergilius şöyle der,
Bu hayati Havayı solurken vaktiyle, Arabalar, Silahlar ve yağız Atlar için duydukları İtina ne idiyse, Toprağın soğuk Koynuna girdiklerinde dahi, Aynı İtina takip eder onları şimdi de.
Eskiler bu Ruhları Lemur olarak adlandırırdı, bunlardan belirli bir evde yaşayan ve o evi koruyup gözeten Lar-familiaris’tir, bu hayattaki kusurları ve günahları sebebiyle havada bir aşağı bir yukarı başıboş dolaşan, iyi insanlar için beyhude, lakin kötüler için muzır bir dehşet kaynağı olan ise Larva’dır, Larva mı yoksa Lares mi olduğu bilinmeyenlere ise hürmeten Di Dii denir ki bunlar ömürlerini dirayetle, adaletle ve takva ile tamamlamış olanlardır.
BÖLÜM VII. Pythagorasçı Ruh Göçü Üzerine.
Pythagoras’ın, insanların ruhlarının ölümden sonra hayvanların bedenlerine hulul ettiği fikrinde olduğu umumen iddia edilir. Bir sayının monadı bir başka sayının vahdeti olamayacağına göre, bu derece [okunamadı] tasavvur edemeyiz. Monadların başka bir şeyin cevherine iştirak etmesi, başka bir surete intikal etmesi kendi tabiatına aykırıdır. İnsanın mührü [okunamadı].
İnsani mühür (Tanrı’nın sureti), [okunamadı] bir tesir bırakmasına izin verilmez.
[okunamadı] geçmiş zamanlar, eskiler adlandırmış, meyil, muharrik ve hissî ruh. Ruh, cansız olandan farksız şekilde, aynı nesneden benzer biçimde etkilenip harekete geçirilenlerin aynı ruha sahip olduğu söylenir. O halde bu intikal, ölmüş bir kimsenin gösterdiği ihtimamın, hareketin ve meşgiyyetin yaşayan bir kimsede tezahür etmesinden başka bir şey değildir.
Böylece Pyrrhus, Pyrander, Calida, benzer temayüllere sahip olarak [okunamadı]. Keza Pythagoras, kendisinin Euphorbos olduğunu söylerken, muammalı bir tarzda (ruhların tenasühünü değil) bedenlerin ilk maddeden tehavvülünü, yani başkalaşımını talim etmiştir, zira bu ilk madde yalnızca bütün suretleri kabule müsait olmakla kalmaz, durmaksızın başkalaşır.
Ruh bahsinde biri şöyle cevap verdi, "Sizlere nakledildiği veçhile, biz Mısırlılara intikal eden budur." O halde siz de, Pythagoras’ın Euphorbos olduğunu iddia ettiği gibi, vaktiyle Truvalılardan biri olduğunuzu mu teyit ediyorsunuz?
Thespe temkinle, Truvalılar arasında en layık olanın kim olduğunu düşündüğünü sordu. Apollonios, "Homeros’un vasfettiği Akhilleus" dedi.
Bunun üzerine Iarkhas, "Benim ceddim sayılır" dedi, zira Pythagoras da Euphorbos hakkında böyle düşünürdü.
Yahut şayet bunu hakiki manada kastettiyse, bedenden ayrılan ruhun Tanrı’nın kudretiyle yeniden aynı şekilde bir bedene getirilebileceğini ifade etmiştir. Çeşitli isimlerle anılan beden, cevher bakımından tek ve aynıydı, nitekim deniz bizzat kendisi olarak birdir lakin burada Ege, şurada İyon, bir başka yerde Mirtoan ve Girit Denizi olarak anılır, tıpkı bunun gibi defalarca yeniden doğan tek bir insan sırasıyla Aithalides, Euphorbos, Hermotimos, Pyrrhos ve nihayetinde Pythagoras olarak isimlendirilir. Bu doğuşları tabiatın kudretine değil, Merkür’e, yani yalnızca Tanrı’ya atfeder, her şeye can veren ve her şeyi ihya eden Tanrı’nın ilahi kudreti olmaksızın hiç kimse dirilemez. O, bütün insanlara ruhu nefh eder, nefh ettikten sonra onu geri alır ve geri aldıktan sonra dilediği vakit ve dilediği sıklıkta iade eder.
EMPEDOKLES.
Pythagorasçıların fihristinde hiç de önemsiz olmayan bir simaya rastlarız, Empedokles. Sicilya’nın Syrakousa’dan sonraki en mühim şehri olan Agrigentum’dandı, burası Gelalıların kurduğu bir koloniydi, Syrakousa’dan 45 yıl sonra, 11. Olimpiyat’ta kurulmuştu, dolayısıyla Gela 22. Olimpiyat’ta, Agrigentum ise 48. Olimpiyat’ta tesis edilmiştir.
Adını nehirden almıştır ve kısa sürede öylesine muazzam bir gelişme göstermiştir ki, Empedokles zamanında nüfusu sekiz yüz bine ulaşmıştır.
Pek çok cihetten müstesna bir şehirdi lakin hiçbir vasfı Empedokles’in doğumu kadar ona şan kazandırmamıştı. Nitekim Lucretius şöyle der,
Sicilya’nın üç köşeli hudutlarının kıyısında doğmuş, İyon Denizi’nin engin körfezlerle kuşattığı, Kuvveti ve azgın akıntısıyla İtalya’yı dar bir boğazla ayıran, Gök rengi dalgaların yardığı kayalıklar arasında, Agrigentumlu bu zat hepsinin fevkindedir. Buradadır geniş Kharybdis girdabı, Ve burada uğuldayan Etna’nın alevleri, İsli boğazından püskürttüğü o dehşeti yeniden kuşanmakla tehdit eder. Burası nice kavimlerce meşhur, Zenginliği ve metin erleriyle namdar bir diyardır, Fakat hiçbir zaman bu zattan daha şanlı, Daha mucizevi, mukaddes yahut daha kıymetli bir varlık çıkarmamıştır. Onun ilahi mısraları ve nadide keşifleri, O zengin sineden taşan hakikatler öyle bir külli vukufiyeti ilan eder ki, Kimi onun beşer soyundan gelip gelmediğinden dahi şüpheye düşer.
Onun soyuna dair Laertios şu malumatı verir,
Hippobotos’un naklettiğine göre Empedokles Agrigentumludur, Empedokles’in oğlu Meton’un oğludur, Timaios da tarihlerinin on altıncı kitabında bunu teyit ederek, şairin büyükbabası olan Empedokles adında muteber bir zatın bulunduğunu söyler. Hermippos da aynı hususu ifade eder.
Benzer şekilde Herakleides, Adalar Üzerine adlı risalesinde, büyükbabasının asil bir aileden geldiğini ve yarış arabası atları beslediğini tasdik eder.
Eratosthenes ise Olimpiyat Galipleri adlı eserinde, Aristoteles’in şehadetine dayanarak, Meton’un babasının 71. Olimpiyat’ta muzaffer olduğunu zikreder.
Lakin filolog Apollodoros, bahsi geçen galibin Meton’un oğlu Empedokles olduğunu söyler.
Glaukos, kenti henüz yeni inşa ettikleri bir dönemde Thouroi halkının yanına gittiğini yazar ve hemen akabinde şunu ekler, memleketinden sürüldüğünü, Syrakousa’ya gelip Atinalılara karşı Syrakousalılardan yana savaştığını rivayet edenler bana kalırsa tamamen yanılmaktadır.
Zira Empedokles o vakitte ya vefat etmişti yahut çok yaşlıydı, ikincisi pek muhtemel değildir çünkü Aristoteles, kendisinin ve Herakleitos’un altmış yaşında öldüğünü belirtir. Lakin 71. Olimpiyat’ta zafer kazanan kişi, tarihi kaydeden zata göre, aynı adı taşıyan bir başkasıydı.
Satyros Hayatlar adlı eserinde, Empedokles’in Eksainetos’un oğlu olduğunu, kendisinin de Eksainetos adında bir oğlu bulunduğunu nakleder, aynı Olimpiyat’ta Empedokles at yarışını kazanmış, oğlu ise güreşte galip gelmiştir yahut Herakleides’in aktardığına göre, koşu yarışında zafere ulaşmıştır.
Fakat Favorinus’un Hatıralar’ında, Empedokles’in Olimpiyat Oyunları’nda bal ve undan mamul bir öküz kurban ettiğini ve Kallikratides adında bir erkek kardeşi olduğunu okumaktayım, fakat Pythagoras’ın oğlu Telauges, Philolaos’a yazdığı mektubunda, Empedokles’in Arkhinomos’un oğlu olduğunu söyler,
Kendisi de Arınmalar adlı eserinin başında şöyle diyerek Sicilya’daki Agrigentum ahalisinden olduğunu ikrar eder, Geniş Agrigentum’da ikamet eden dostlar, vesaire. Laertios, soyu hakkında bu kadarı kâfidir, der.
II. BÖLÜM Hocaları
Timaios, Tarih’inin dokuzuncu kitabında onun Pythagoras’ı dinlediğini teyit eder, ayrıca (tıpkı Platon gibi) onun bir risalesini çalarken yakalandığını ve bu sebeple cemiyetlerinden ihraç edildiğini, şiirlerinde de Pythagoras’ı şu sözlerle andığını ilave eder,
İlmin bütün zenginliğiyle dolup taşardı zihni.
Fakat bununla Parmenides’i kastettiğini söyleyenler de vardır.
Neanthes’in rivayetine göre, Philolaos ve Empedokles’e kadar Pythagorascılar öğretilerini birbirleriyle paylaşırlardı, lakin Empedokles bunları şiirlerinde ifşa edince, bundan böyle hiçbir epik şaire hiçbir şey öğretilmemesi yönünde bir karar aldılar.
Platon’un da aynı şekilde menedildiğini söylerler. Fakat Empedokles’in hangi Pythagorascıyı dinlediğini belirtmez, Telauges namına tedavülde olan ve Empedokles’in Hippasos ile Brontinos’un talebesi olduğunu iddia eden mektup ise hiçbir itibara layık değildir. Theophrastos, onun şiirde Parmenides’in bir mukallidi ve takipçisi olduğunu söyler, zira diğer eserlerinin yanı sıra Doğa Üzerine bir risale kaleme almıştır. Hermippos ise onun Parmenides’i değil, beraber yaşadığı ve şiirini taklit ettiği Ksenophanes’i örnek aldığını, bilahare kendisini Pythagorascılara vakfettiğini ifade eder.
Fakat Alkidamas, Fizik adlı eserinde, Zenon ile Empedokles’in aynı dönemde Parmenides’i dinlediklerini, nihayetinde her ikisinin de onu terk ettiğini nakleder. Zenon kendi başına felsefe tahsiline çekildi, [okunamadı] gidip Anaksagoras’ı dinledi, [okunamadı] hayatının vekarında birini taklit etti [okunamadı] Empedokles’in [okunamadı] rivayet edildiğine göre takip ettiği [okunamadı], bu durum kendi yazdığı şu mısralarla da teyit edilir,
Elveda dostlar, gayrı fani olmayacağım ben,
Ve şu mısra,
Bir oğlandım evvelce, sonra bir genç kız oldum,
Bundan maada, undan yoğurup Olympia’da kurban ettiği öküz de Pythagoras’ın yolunu tasvip ettiğini gösterir.
III. BÖLÜM Agrigentumlular Arasında Nasıl Yaşadığı, Nüfuzu ve Otoritesi
[okunamadı] yurttaşlık eşitliği, çeyizler ihsan etti [okunamadı] Bununla birlikte Aristoteles, onun hür ve her türlü idareden uzak olduğunu teyit eder, zira kendisine takdim edilen krallığı reddetmiştir [okunamadı] zorba bir tabiat sergileyerek emretti, ya içmeliydi yahut başından aşağı dökülmeliydi [okunamadı] şimdilik sükût etti. Ertesi gün onları mahkemeye celp ederek,
Akron [okunamadı] babası için bir abide dikmek üzere o mahal [okunamadı], Empedokles ayağa kalkıp buna muhalefet etti ve eşitlik üzerine pek etraflıca konuştu, bununla beraber mezar taşına nasıl bir kitabe kazınması gerektiğini sordu, Şu mu,
[okunamadı]
Akron’un ismiyle kelime oyunu yaparak. Başkaları ikinci mısrayı şöyle nakleder,
[okunamadı]
Bunu bazıları Simonides’e atfeder.
Müteakiben Empedokles bin senatörden müteşekkil meclisi feshetti ve üç yıllık bir devreye bağladı, öyle ki meclis yalnızca zenginlerden değil, alelade halk tabakasından da oluşmaktaydı.
Fakat Timaios, birinci ve ikinci kitaplarında, [okunamadı]
IV. BÖLÜM
Yalnızca bir filozof olmakla kalmayıp tıp sahasında da [okunamadı] kâhin, nitekim bu husus kendi mısralarıyla da teyit edilmektedir,
Geniş Agrigentum’da ikamet eden dostlar, Ulu ameller peşinde koşanlar, elveda. Bir tanrıyım artık, fani değilim asla, [okunamadı] Hangi şehre varsam, Kadın erkek cümleniz hürmet eder bana. Kimi servete giden yolu sual eder, Kimi [okunamadı]
Timaios’un naklettiğine göre, rüzgârlar meyveleri telef edecek derecede pek şiddetli estiğinde, pek çok eşeğin derisinin yüzülmesini ve bu derilerden tulumlar yapılarak rüzgârı karşılamak üzere tepelerin zirvelerine yerleştirilmesini emretti, bu suretle rüzgârlar dindi ve kendisine Kolusanemos, yani Rüzgârları Defeden unvanı verildi. [okunamadı] dağdaki bir yarığı tıkayarak [okunamadı] güneyli Leontinoi ahalisi [okunamadı] bu kanala aktı, bu karışım sayesinde sular tatlılaştı ve veba nihayete erdi.
Başka bir vakit, bir genç adam (babasını aleni muhakemede idama mahkûm ettirdiği için) Ankhitos’un ev sahibine kılıç çekip onu katletmek üzereyken, Empedokles mani oldu ve derhal makamını değiştirip Homeros’tan terennüm ederek,
Öfkeyi dindiren, kederi hafifleten Nepenthe,
mısrasını okudu, Ankhitos’un ev sahibini ölümden, genç adamı da cinayet cürmünden azat etti, nitekim o genç adam o andan itibaren onun en mümtaz talebelerinden biri oldu.
[okunamadı] Agrigentumlu bir kadın olan ve bütün tabiplerin ümidini kestiği Panthea’yı iyi ettiğini söyler, [okunamadı] Plinius’un ifadesiyle yedi gün boyunca ölü gibi yatan bir kadın üzerinde gösterdiği maharetti, lakin Galenos’un Herakleides’ten nakille daha dakik bir surette tasvir ettiği üzere, kadın nefessizdi ve nabzı atmıyordu, vücudun orta kısmındaki hafif bir hararet müstesna, hiçbir hususta ölü bir bedenden farkı yoktu. Herakleides’in kitabı [okunamadı] başlığını taşıyordu ve kadının ölü mü diri mi olduğu hususunda tabipler arasında büyük bir ihtilaf vuku bulmuştu.
Empedokles, Pausanias’a nefessiz kadının nefes almaksızın yahut bir şey yemeksizin günlerce nasıl yaşayabileceğini izah etti.
Ve sen çağırdığında geri dönecekler. Yağmuru kuraklığa, kuraklığı çevireceksin Ağaçların filizlenip serpilmesini sağlayan lütufkâr neme, Ve ölülerin Pluton’u terk edip yeniden dirilmesini sağlayacaksın.
Nihayetinde bu meziyetlerinden ötürü öylesine büyük bir hayranlık uyandırmıştı ki, Olimpiyat Oyunları'na gittiğinde herkesin gözü onun üzerindeydi, kimse Empedokles'ten başka bir şeyden söz etmiyordu.
Ölümü
Laertios'un bildirdiğine göre, ölümü hakkında muhtelif rivayetler vardır.
Herakleides, nefesi kesilmiş kadının kıssasını ve Empedokles'in ölmüş bir kadını diriltmesi sebebiyle nasıl hürmet gördüğünü anlattıktan sonra, onun Pisianaks'ın tarlasında bir kurban merasimi tertip ettiğini ve aralarında Pausanias'ın da bulunduğu pek çok dostunu oraya davet ettiğini ekler.
Ziyafet sona erdikten sonra davetliler istirahate çekilmiş, fakat kendisi akşam yemeğinde uzandığı yerden ayrılmamıştır.
Ertesi sabah kalktıklarında yalnızca onun kayıp olduğu görülmüş, bunun üzerine hizmetkârlardan bilgi istendiğinde, ona ne olduğunu bilmediklerini söylemişlerdir, sadece içlerinden biri, gece yarısı sularında Empedokles'in adını haykıran ulu bir ses duyduğunu, derhal ayağa fırladığında ise göksel bir ışık ve meşalelerin parıltısından gayrı bir şey görmediğini ifade etmiştir.
Bu hadise karşısında herkes hayrete düşmüş, aşağı inen Pausanias daha sıkı bir tahkikat yapılması için etrafa adamlar göndermiş, nihayetinde ise olup bitenin duaya layık bir mucize olduğunu, ona bir tanrı gibi kurban sunulması gerektiğini söyleyerek daha fazla endişelenmemeye ikna olmuştur.
Hermippos, Panthea'yı şifaya kavuşturması şerefine bu kurbanı sunduğunu ve davetli sayısının seksen olduğunu belirtir.
Hippobotos ise onun yerinden kalkarak Etna'ya gittiğini, arkasında bir tanrı olduğu kanaatini bırakabilmek maksadıyla kendini ateşe attığını, bilahare ateşin geri püskürttüğü tunç sandaletlerinden biri sayesinde durumun ortaya çıktığını öne sürer.
Lakin Pausanias bu rivayeti yalanlar.
Efesli Diodoros, Selinus ahalisini vebadan nasıl kurtardığını anlattıktan sonra, bir defasında Selinuslular nehir kıyısında ziyafet çekerken Empedokles'in yanlarına vardığını, onların da hürmetle ayağa kalkıp kendisine tapındıklarını ve bir tanrıya yakarır gibi yakardıklarını, bu ilahi zannı devam ettirmek hevesiyle kendini ateşe fırlattığını ilave eder.
Timaios ise bu anlatıya karşı çıkarak, onun Peloponnesos'a geçtiğini ve bir daha geri dönmediğini, bu yüzden de ölüm şeklinin kati surette meçhul kaldığını ileri sürer. Aynı müellif dördüncü [okunamadı]
[okunamadı] Herakleides, Pisianaks tarlasında [okunamadı] o rivayete göre zengin biri olan Pausanias tarafından, bir tanrı addedilerek onun hatırasına dikilmiş ya küçük bir suret ya da bir mabetti. Ve der ki, kendisinden fersah fersah uzakta bulunan ve adını dahi anmadığı Etna'nın alevlerine kendini nasıl atabilirdi?
Hakikatte o Peloponnesos'ta ölmüştür ve kabrinin bilinmemesi şaşılacak şey değildir, zira başkalarının da başına aynı hâl gelmiştir. Timaios böyle diyerek Herakleides'in akıl almaz şeyler naklettiğini, bunların başında da aydan düşen adamın hikâyesinin geldiğini söyler.
Hippobotos, Empedokles'in evvelce Akragas'ta bulunan örtülü bir heykelinin, daha sonra Romalılar marifetiyle oraya taşınarak Roma'daki Senato binasının önüne örtüsüz vaziyette dikildiğini rivayet eder, nitekim Laertios'a göre bu heykelin resimleri hâlâ mevcuttur.
Neanthes'in rivayetine göre, Messene'deki büyük bir merasime arabasıyla giderken düşmüş ve kalça kemiğini kırmıştır, yetmiş yedi yaşında bu sebeple vefat etmiştir. Mezarı Megara'dadır, lakin ömrünün müddeti hususunda Aristoteles farklı düşünür ve onun altmışında öldüğünü söyler. Yine de yüz dokuz yaşına kadar yaşadığını öne sürenler de vardır. 84. Olimpiyat'ta en velut çağını yaşamıştır. Lakin Troizenli Demetrios, Homeros'un üslubunca şunu nakleder,
İp geçirip boynuna, dik kayalıktan atladı, Ruhu böylece inip cehennem boyladı.
Telauges'in mezkûr mektubunda ise, haddinden fazla yaşlandığı vakit denize düştüğü ve bu suretle öldüğü kaydedilir. Ölümüne dair aktarılanlar bunlardan ibarettir.
Eserleri
[okunamadı] trajediler ve siyaset üzerine risaleler de kaleme almıştır, Serapion oğlu [okunamadı] ise bu trajedileri bir başkasına atfeder. Hieronymos bunlardan kırk üç tanesine rast geldiğini söyler, [okunamadı]
Neanthes, gençliğinde trajediler yazdığını ve kendisinin bunları bizzat gördüğünü ifade eder. Bundan gayrı, Doğa Üzerine ve beş bin mısrayı bulan Arınmalar adlı eserler ile altı yüz mısradan meydana gelen bir tıp risalesi yazmıştır.
Favorinus'un Hatıralar'ında zikrettiğine göre, Arınmalar adlı eserini rapsodos Kleomenes derlemiş ve Olimpiyat Oyunları'nda terennüm etmiştir.
Görüşleri
Ateş, hava, su, toprak olmak üzere dört unsurun ve biri birleştirici, diğeri ayırıcı olan dostluk ve nifak adında iki temel kudretin mevcudiyetini savunmuştur, nitekim şöyle yazar,
Kulak ver her şeyin dört köküne, Işıltılı Zeus'tur biri, öbürü can veren Hera; Sonra gelir Pluto, en son da gözyaşlarıyla Ölümlü pınarı besleyen Nestis taze sularla.
O; sıcağa ve esîre Zeus, hayatiyet veren havaya Hera, toprağa Pluto, suya ise Nestis ve ölümlü pınar adını verir. Laertios bu beyti şöyle nakleder,
Ak Zeus ve can veren Hera, sonra Pluto, Ve insanların gözlerine yaşlar bağışlayan Nestis.
Dediklerine bakılırsa, ateşe Zeus, toprağa Hera, havaya Pluto, suya ise Nestis adını vermiştir. Bunlar durup dinlenmeksizin bir tebeddül içindedir, şeylerin ezeli ve ebedi zuhuru bu vechiledir, ve şöyle devam eder,
Kâh dostlukla hepsi bir bütünde birleşir, Kâh nifakla birbirinden ayrılıp dağılıverir.
Dört unsurdan evvel, bir nevi unsurların unsurları mahiyetinde, müteşabih cüzlerden müteşekkil ve yuvarlak birtakım daha ufak zerreler mevcuttur. Âlem tektir, lakin âlem evrenin bütünü demek olmayıp, onun küçük bir cüzüdür, geri kalanı ise atıl maddedir. Tabiat, unsurların ihtilatı ve infisalinden gayrı bir şey değildir, nitekim Fizik risalesinin ilk kitabında şöyle der,
Bizce vaziyet başkadır, zira fani kulların Ölüm yahut tabiat dediği şey aslında hiç yoktur.
Her ne varsa karışma ve ayrışmanın eseridir, İnsanlar kalkıp buna tabiat namını vermiştir.
Empedokles öteki yarımkürenin [okunamadı]
Dünya, Güneş'in devranıyla çevrilidir ve onun sınırı da bundan ibarettir. Dünyanın sağ tarafı yaz gündönümüne, sol tarafı ise kış gündönümüne bakan cihettir. Dünyanın küçük cisimlerden meydana geldiğini savunan herkes gibi o da kesafet ve letafet (birleşme ve ayrılma) ilkelerini kabul etmiş, fakat kevn ve fesadı (oluş ve bozuluşu) reddetmiştir; zira bunların nitelik ve başkalaşma ile değil, nicelik ve kenetlenme vasıtasıyla husule geldiğini öne sürmüştür.
Gök, billur misali ateşle kesifleşmiş havadan mamul olup katıdır; her iki yarıkürede de ateşten ve havadan bir mahiyet barındırır. Yıldızlar ateşten ibarettir; esîrin kendi içinde tuttuğu ve ilk anında dışarı saçtığı o ateşten hasıl olmuşlardır. Sabit yıldızlar göklerin billuruna raptedilmiştir, seyyareler ise serbesttir. Güneş, Ay'dan daha büyük, azim bir ateş yığınıdır. Biri dünyanın diğer yarıküresinde bulunan ve parıltısına daima muarız olan bu yarıküreyi dolduran [okunamadı] ateş olmak üzere iki Güneş vardır.
Bizim gördüğümüz ise, ısıyla karışmış hava ile beslenen ışıktan ibarettir; nitekim bu ışık, billur bir tabiata sahip olan ve yine de bu ateşin hareketiyle sürüklenip çekilen Güneş'in içine giren daha kürevi yeryüzünden inikâs vasıtasıyla hasıl olur.
Fakat daha sarih ve vazıh ifade etmek gerekirse bu, Güneş'in, yeryüzünün etrafındaki ateşin ziyasının yansımasından gayrı bir şey olmadığını söylemek demektir. Gündönümlerinin yahut Güneş'in dönencelerinin sebeplerini, onu kuşatarak daha öteye geçmesine mani olan küreye ve aynı zamanda iki dönenceye atfetmiştir. Ay, suret itibarıyla bir sahana benzer. Ay'ın Güneş'e olan mesafesi, yeryüzüne olan mesafesinin iki katıdır. Kış, havanın kesafetçe galip gelip yukarı doğru zorlanmasıyla; [yaz ise], ateşin aynı minvalde hâkim olup aşağı doğru sürülmesiyle vuku bulur. Deniz, Güneş tarafından kavrulan ve Güneş'in terini dışarı çıkardığı yeryüzünün teridir. Ruh, cümle canlı mahlûkatın ve nebatatın muhtelif suretlerine bürünür; nitekim kendisi hakkında şöyle demiştir, Evvela bir oğlandım, sonra bir genç kız oldum; bir nebat, bir kuş, bir balık oldum ve engin denizde yüzdüm.
Tikel duyular, mesamelerinin ve geçitlerinin nispetine göre müteessir olur, nitekim her bir duyunun kendine mahsus nesnesi layıkıyla tanzim ve intibak ettirildiğinde tesir hasıl olur. Aynalardaki suretler, aynanın sathında toplanan ve mezkûr aynadan yükselen ateş vasıtasıyla kemale eren birtakım akıntılar vesilesiyle meydana gelir; aynı zamanda bu ateş, önündeki havayı da bu akıntıların taşındığı bir başkalaşıma uğratır.
Plutarkhos, onun görme imgelerini ve ışınlarını birbirine karıştırdığını, bundan meydana gelen şeyi de mürekkep bir imgenin şuaları olarak tesmiye ettiğini nakleder. İşitme, kulağın kovuğu içinde helezon biçiminde bükülmüş, kulak içine hususi bir maksatla asılı duracak ve bir çan misali vurulacak surette tanzim ve tertip edilmiş bir yel vasıtasıyla vücut bulur. Hegemonikon (yönetici ilke), kanın [okunamadı].
Epikharmos Helothales'in oğlu olup Kosludur.
Kendi şerhlerinde zikrettiği üzere, henüz üç aylıkken Sicilya'dan Megara'ya, oradan da Syrakousai'ye götürülmüştür. Tasviri üzerinde şu kitabe yer almaktaydı,
Nasıl ki parlak Güneş yıldızlardan üstünse, Nasıl ki içine aktıkları umman ırmaklardan yüceyse; İşte öylece cümle halk Epikharmos'tan geride kalır, Kimin başına ki o çelenk konmuştur.
Fizyolojik, ahlaki ve tıbbi meseleleri tartıştığı şerhler kaleme almış ve bu eserlere, kendisinin olduğunun bilinmesini sağlayan küçük haşiyeler eklemiştir. Doksan yaşında vefat etmiştir.
Arkhytas Tarentumlu olup Hestiaios'un yahut Aristoksenos'un aktardığına göre Mnesagoras'ın oğludur.
O dahi Pythagoras'ı dinlemiştir. Dionysios onu katletmek niyetindeyken Platon'un canını kurtaran kişi budur. Her türlü erdemiyle umumi bir takdire mazhar olmuştur.
Kendi yurttaşlarına yedi kez başkomutanlık etmiştir; oysa kanun daha fazlasını menettiğinden diğer herkes bu makama ancak bir defa gelebilmekteydi.
Onun Platon'a yazdığı şu mealde bir mektup mevcuttur, Arkhytas'tan Platon'a selamet dilekleriyle. Hastalığından şifa bulmuş olman ne hoştur, zira senin yazdıklarının yanı sıra Damiskos da bize aynı haberi verdi. Şerhlerle bizzat meşgul olduk ve Okellos'un oğullarıyla mülakat ettiğimiz Loukania vilayetine gittik. Kanunlar, hükümdarlık, dindarlık ve cümle eşyanın tevellüdü hususundaki parçaları ele geçirdik ve bir kısmını sana gönderdik; mütebaki olanlar ise elan bulunamamaktadır, bulunur bulunmaz sana ulaştırılacaktır.
Platon şu cevabı vermiştir, Platon'dan Arkhytas'a esenlik dilekleriyle. Gönderdiğin şerhleri büyük bir sevinçle aldık ve rivayetlerin bildirdiğine göre Laomedon ile giden o Truvalıların, o soylu adamların torunları olan Myralı ecdadına pek layık bir zât olduğu anlaşılan müellifine ziyadesiyle hayran kaldık. Hakkında yazdığın kendi şerhlerime gelince, henüz tezyin ve ikmal edilmemişlerdir, lakin oldukları haliyle sana gönderdim; muhafazaları hususunda ikimiz de mutabıkız, binaenaleyh sana bir şey sormama lüzum kalmamıştır. Selametle kal.
Aristoksenos, onun savaş meydanında asla mağlup olmadığını, ancak bir defasında başkalarının hasedi yüzünden vazifesinden istifa ettiğini ve akabinde bütün askerlerinin esir düştüğünü nakleder.
Onun bir deniz kazasında helak olduğu Horatius'un dizelerinden anlaşılmaktadır; Horatius, onunla şu minvalde hasbihal eden bir gemiciyi konuşturur,
Denizi, karayı ve sayısız kum tanesini ölçüp tartan seni, Ey Arkhytas, şimdi deniz sahilinin yanı başında, uvalar dolusu bu küçük toz zerrelerinin pek cüzi bir hissesi örtmektedir.
Göksel küreleri aşmış olman yahut kanatlanan ruhunun dönen kutup eksenini katetmiş bulunması hiçbir fayda vermedi, zira ölmen mukadderdi. Arkhytas şöyle cevap verir,
Pelops'un babası da öldü, hani tanrıların ziyafetlerine konuk olmuştu, Ve Aurora’nın koynuna aldığı Tithonos da, Jove'un kendi meclisine kabul ettiği Minos da, Ve karanlık Tartaros, kalkanıyla tanınan, Mabetten indirilen kalkanıyla Troya savaşlarında nefes tükettiğine, Ve kara ölüme derisiyle sinirlerinden başka bir şey bırakmadığına tanıklık eden Panthoos'un oğlunu da yeniden alıkoymakta, Ki sen onun hakikat ve tabiat ilminde yetkin olduğunu kabul edersin. Lakin bütün insanlar tek bir sonsuz geceye sürülür, Ve herkes ölümün yoluna bir kez olsun ayak basmak zorundadır. Bazıları haşin Mars’ın ganimetleri olur,
Denizler, açgözlü denizcinin mezarı haline gelir. Gençlerin ve yaşlıların ecelleri birbirine karışır, acımasız Proserpina’nın reddettiği tek bir baş bile yoktur, Ve beni de İllirya Denizi’ne, Orion’un yıldızını kovalayan rüzgâr, o serkeş Auster savurdu. Fakat sen ey denizci,
Açıkta kalan başıma ve kemiklerime şu savrulan kumlardan birkaç tutam saçmayı esirgeme, Böylece hırçın Eurus, Hesperia sularını tehdit eden her ne varsa Apulia ormanlarına doğru defetsin, Seni her türlü ziyandan korusun, Büyük Jove ile Tarentum’un koruyucusu Neptunus’un ihsan ettiği servetin coşkun dalgaları dört bir yanından üzerine aksın. Şayet bu vazifeyi savsaklarsan, gelecek devirlerde masum evlatlarını da bu cürme ortak edersin, Kimbilir, belki de kader senin bu kibrinin cezasını ödetir. İntikam, şu naçiz dileğimin ardından gelebilir ve hiçbir kefaret seni kurtaramaz. Eğleşmen pek az sürecektir, yoluna devam etmeden evvel üzerime üç kez toprak saçman kâfidir.
Arkhytas
Makineler ve vidalar icat etti, uçan tahtadan bir güvercin yaptı, lakin bu cisim bir defa yere indiğinde tekrar havalanamazdı. Küpün iki katına çıkarılması meselesini daha evvel Platon’un hayatında zikretmiştim.
Bir köylüye öfkelendiğinde, öfkeli olmasaydım sana neler yapardım, demiştir. Pek edepliydi, müstehcen tabirlerden sakınırdı, şayet böyle bir lüzum hasıl olursa bunu duvara yazardı. Derdi ki, şayet bir insan göğe yükselip de cihanın tabiatını ve yıldızların güzelliğini seyretseydi, bu temaşanın uyandırdığı hayranlık, aslında dünyadaki en latif şey iken, bunu paylaşacağı biri bulunmadığı takdirde kendisine pek nahoş gelirdi.
Yine demiştir ki, bir insanın hatadan münezzeh olması, [okunamadı], yargıcın ve sığınağın bir olduğunu, zira haksızlığa uğrayanın adalete sığındığını ifade etmiştir.
Her devletin üç şeyden teşekkül ettiğini söylerdi, yöneten, yönetilen ve kanunlar, bunlardan en iyisi emretmeli, en kötüsü ise emre uymalıdır.
Cicero, Cato’nun şahsında, Arkhytas’ın şu mealdeki bir hitabına yer verir, Tabiat tarafından insanlara cismani hazdan daha büyük bir bela bahşedilmemiştir, zira insanlar bu doymak bilmez hazzın şehvetini tatmak uğruna dizginsizce ve körü körüne atılmaya sevk edilirler.
İhanetler bundan neşet eder, memleketlerin yıkımı, düşmanla yapılan gizli anlaşmalar hep buradan doğar.
Hülasa, bu haz düşkünlüğünün bizi işlemeye sevk etmeyeceği hiçbir kötülük, hiçbir fenalık yoktur.
Tebavüzler, zinalar ve bu kabil bütün fısküfücur, hazzın cazibesinden gayrı bir şeyle tahrik edilmez.
Tabiat yahut bir tanrı insana akıldan daha mümtaz bir şey bağışlamamışken, bu ilahi ihsana haz kadar zıt hiçbir şey olamaz, zira haz hüküm sürdüğü müddetçe itidale yer kalmaz, hazzın hâkimiyeti altında fazilet barınamaz.
Bunu daha iyi anlamak için, tahayyül edilebilecek en büyük cismani haz ile kendinden geçmiş bir insan tasavvur etmeyi tavsiye ederdi, zannınca hiç kimse şüphe etmez ki, böyle bir insan bu zevkten haz duyduğu müddetçe aklını, fikrini ve tefekkürünü başka hiçbir şeye hasredemez.
Bundan ötürü haz kadar menfur, haz kadar bulaşıcı bir illet yoktur, çünkü şiddetli ve uzun süreli olduğunda aklın bütün nurunu söndürür.
Bu ismi taşıyan dört kişi vardı, ilki bu filozoftur, ikincisi Midillili bir musikişinas idi, üçüncüsü ziraat üzerine yazmıştı, dördüncüsü ise bir epigram şairiydi. Bazıları beşinci bir şahsı daha ekler.
Alkmaion
Alkmaion Krotonluydu, o da Pythagoras’ı dinlemişti.
Esasen tıbba meyilliydi fakat tabiat felsefesiyle de meşgul oldu, beşeri ahvalin pek çok sebebi olduğunu söylerdi. Phavorinus, tabiat üzerine bir risale kaleme alan ilk kişinin o olduğu kanaatindedir. Ay’ın ezeli ve ebedi bir tabiata sahip bulunduğunu ileri sürmüştür.
Kitabının başlangıcından anlaşıldığı üzere Peirithos’un oğluydu, Peirithos oğlu Krotonlu Alkmaion, Brontinos’a, Leon’a ve Bathyllos’a şöyle der, Gaybî ve ölümsüz şeylere dair tanrılar kesin bir bilgiye, insanlar ise ancak zanna sahiptir.
Ruhun ölümsüz olduğunu ve güneş gibi durmaksızın hareket ettiğini iddia etmiştir.
Gezegenlerin, sabit yıldızlara zıt bir seyir takip ederek batıdan doğuya doğru hareket ettiğini savunmuştur.
Kulaktaki boşluk sayesinde işitiriz, rüzgâr içeri girdiğinde bu boşlukta ses yankılanır, zira bütün boş nesneler ses çıkarır.
Dildeki nem ve hararet, dilin yumuşaklığı ile birleştiğinde tadın bütün nesneleri ayırt edilir.
Rahimdeki cenin bütün bedeniyle beslenir, zira bir sünger gibi bütün gıdalardan kendisine faydalı olanı emer ve çeker.
[okunamadı] ilk meydana gelen uzuvdur, nitekim aklın makamıdır. Uyku, kanın toplayıcı damarlara geri dönmesiyle hasıl olur,
Uyanıklık, bahsi geçen kanın dağılması, ölüm ise vücuttan büsbütün çekilmesidir.
Bedenin melekelerinin, yani nemin, hararetin, kuruluğun, soğukluğun, acının, tatlının ve diğerlerinin dengeli bir şekilde dağılması sağlığı muhafaza eden şeydir, bunlardan herhangi birinin galebe çalması ise hastalığa yol açar, zira birinin üstünlüğü diğerlerinin tamamının bozulması demektir ve rahatsızlığın sebebidir, aşırı sıcak veya soğuk fâil sebep, hıltların fazlalığı yahut noksanlığı ise maddî sebeptir, nitekim bazılarında kan veya beyin noksanlığı bulunur, oysa sağlık, bunların orantılı bir uyuşumudur.
Ruhun esas kısmı olan Akıl, beyindedir ve nefes alıp vererek kokuları ve rayihaları içimize çekip koklamamız onun vasıtasıyladır, bütün bu niteliklerin birbiriyle kaynaşması da oradadır.
Hippasus
Hippasus, Metapontumlu (veya bazılarının iddia ettiği üzere Sybarisli) bir zattı, aynı zamanda Pisagorcu idi.
Iamblikhos, onun denizde boğulduğunu söyler, bu da Pisagor’un öğretisini ifşa etmiş olmasından ötürü, sergilediği saygısızlığın hak edilmiş bir cezasıdır.
Ateşin her şeyin ilkesi olduğunu, bütün şeylerin ondan meydana geldiğini ve yine ona çözündüğünü ileri sürmüştür.
Bütün şeyler bu ateşin sönmesiyle meydana gelir, evvela onun daha kesif olan kısmı büzülerek toprak hâline gelir, ardından toprak, ateşin tabiatı gereği gevşeyerek suya dönüşür, su buharlaştığında ise hava olur. Keza âlem ve bütün cisimler bir yangın içinde yok olacaktır, binaenaleyh ateş ilkedir, zira her şey ondan meydana gelmiştir, ve sondur, çünkü her şey nihayetinde ona çözünür.
Aynı şekilde âlemin dönüşümünün muayyen bir zamanı olduğunu, evrenin ise sınırlı olup daima hareket ettiğini savunmuştur. Demetrios, onun ardında yazılı hiçbir eser bırakmadığını nakleder.
Lakedaimonluların devleti üzerine beş kitap yazmış olan bir Lakedaimonlu daha vardı.
Philolaus
Philolaus Krotonluydu ve bir Pisagorcu idi, Platon’un Dion’a mektup yazıp bazı Pisagorcu kitapları satın almasını istediği kimse de oydu, tiranlığa meylettiği şüphesiyle idam edilmiştir.
Her şeyin zorunluluk ve ahenk ile meydana geldiğini ileri sürmüş ve [okunamadı] dairesel olarak hareket ettiğini söyleyen ilk kişi olmuştur, nitekim bazıları bunu Sirakuzalı Hiketas’a atfeder.
Tek bir kitap yazmıştı, Hermippos (başka bir müellife atıfla) Platon’un Sicilya’ya Dionysios’un yanına gittiğinde bu eseri Philolaus’un akrabalarından kırk İskenderiye minası ödeyerek satın aldığını ve Timaios’unu oradan çıkardığını tasdik eder. Başkaları ise eseri ona, zindandan kurtardığı Philolaus’un talebesi genç bir adamdan alarak Dion’un verdiğini söyler.
İlk olarak tabiat üzerine Pisagorcu bir risale neşretti, şöyle başlar, [okunamadı] ve bütün âlem ve içindeki her şey [okunamadı].
Plutarkhos [okunamadı] şehirlerden sürüldüklerinde, bir arada durmaya devam edenler [okunamadı] Kylon yanlıları evi ateşe verip Philolaus ve Lysis haricindekilerin hepsini yaktılar, onlar ise genç, güçlü ve çevik olduklarından ateşin içinden kaçıp kurtuldular. Philolaus Lukanyalılara sığındı, orada yanına başka dostlar geldi ve bir araya toplanarak Kylon yanlılarına üstün geldiler. Fakat bundan daha evvel, Pisagor’un Hayatı bahsinde söz edilmişti.
İki türlü bozulma olduğunu öne sürmüştür, biri gökten düşen ateş vasıtasıyla, diğeri ise havanın dairesel dönüşünün yaydığı [okunamadı], bunun buharları âlemin gıdası hâline gelir.
Güneşin cevheri adeta cam gibidir, âlemdeki bütün ateşin yankılanmasını kabul eder ve onun ışığını bize sanki bir süzgeçten geçirircesine nakleder, tıpkı gökteki o ateşli ışığın güneşi andırması gibi, sonra ondan neşet eden şey bir ayna suretindedir, üçüncü olarak da bir parıltıdır ki yansıma yoluyla o aynada yayılır, ve biz buna güneş deriz, adeta bir suretin suretidir.
Yer, tıpkı güneş ve ay gibi, eğik bir daire içinde ateşin etrafında hareket eder.
Eudoxus
Eudoxus Knidosluydu, Aiskhines’in oğluydu, geometrici, hekim ve kanun koyucuydu. Geometriyi Arkhytas’tan, tıp ilmini ise Sicilyalı Philistion’dan öğrendi.
Sotion onun Platon’u da dinlediğini söyler, zira yirmi üç yaşında ve pek sefil bir durumdayken, Sokratesçi filozofların şöhretine kapılarak, kendisine kol kanat geren ve pek muhabbet besleyen hekim Theomedon ile birlikte Atina’ya gitmişti. Orada kaşlarını tıraş ederek bir yıl dört ay yaşadı ve bazılarının kanaatine göre Sekiz Yıllık [okunamadı] adlı eserini yazdı.
Oradan Kyzikos’a ve Propontis’e giderek felsefe öğretti, ardından Mausolos’un yanına vardı. Kendisinden, Erineus’un oğlu Knidoslu Khrysippos [okunamadı], tanrılar ve gök hadiseleri üzerine yazdı.
[okunamadı] bir oğlu vardı, [okunamadı] babası [okunamadı] Pythagoras’a, müridine [okunamadı].
Yüz üçüncü Olimpiyatta parladı, elli üç yaşında vefat etti.
Heliopolisli [okunamadı] ile birlikte Mısır’da yaşarken, bir öküz onun giysisini yaladı, bunun üzerine rahipler onun pek mümtaz bir kimse olacağını, lakin uzun yaşamayacağını haber verdiler.
Laertios böyle nakleder.
Şayet yüz üçüncü Olimpiyat civarında yaşamışsa ve yirmi üç yaşında Platon’u dinlediyse, doksan yedinci Olimpiyatın başında parladığını iddia eden Eusebios yanılıyor görünmektedir, zira bu tarih Sokrates’ten yedi yıl sonrasıdır, o vakit Eudoxus, Platon’un müridi idiyse, henüz hiçbir itibara kavuşmuş olamazdı, nitekim Cicero da onun müridi olduğunu tasdik eder, Strabon onun Platon ile birlikte gittiğini, Suidas ise onunla muasır olduğunu belirtir.
Yazıları arasında Athenaios ve diğerleri tarafından zikredilenler [okunamadı] vardır.
Bu adı taşıyan başkaları da vardı, biri tarihçi, diğeri Sicilyalı bir komedya şairi, bir diğeri Knidoslu bir hekim, bir başkası ise Kyzikosluydu.
FELSEFE TARİHİ, ONUNCU KISIM, HERAKLEİTOSÇU MEZHEBİ İHTİVA EDER
### BÖLÜM 1, Efes’te Nasıl Yaşadığı
Laertios onun yüksek bir ruha sahip olduğunu, başkalarını hor gördüğünü söyler, bu durum bir kitabından da anlaşılmaktadır (muhtemelen aynı cümleyi iktibas eder görünmektedir), orada şöyle der, "Çok bilgi zihni eğitmez, zira öyle olsaydı..."
Hesiodos ve Pythagoras’a, keza Ksenophanes ve Hekataios’a da öğretmiş olurdu, zira tek bir hikmet vardır, o da her şeyi her şey vasıtasıyla idare etmeyi bilmektir. Okullardan atılıp dövülmeliydi, tıpkı Arkhilokhos gibi.
Ruhunun büyüklüğünün bir başka delili olarak Antisthenes, krallığı kardeşine bıraktığını nakleder, Laertios ise, kendisinden en yüksek iktidarı üstlenmesi istendiğinde, şehir fena bir idare tarzının pençesinde olduğu için bunu hiçe saydığını ve Artemis Tapınağı’na çekilerek orada çocuklarla aşık kemiği oynadığını, etrafını saran Ephesoslulara da şöyle dediğini aktarır, Ey insanların en rezilleri, neye şaşarsınız? Böyle yapmak, sizleri idare etmekten evla değil midir?
Dostu Hermodoros’u sürgüne gönderdikleri için Ephesoslulara pek öfkelenmişti, onun namına kendilerini şiddetle azarlayarak şöyle yazmıştı,
Ephesosluların hepsi yetişkinlik çağında ölmeyi ve şehri çocuklara bırakmayı hak ederler, zira içlerindeki en mümtaz şahsiyet olan Hermodoros’u, "Hiçbirimiz diğerlerinden daha üstün olmasın, şayet böyle biri varsa başka bir yere gitsin ve başka insanların arasında yaşasın" diyerek kovdular.
Pers Kralı Dareios, Hermodoros’un sürgününün kaldırılması ve mirasının iade edilmesi için [okunamadı] yazdı. Kendisiyle birlikte gelip yaşaması için Herakleitos’a da mektup gönderdi, mektubun mealı şöyleydi, Kral Dareios’tan Ephesoslu bilge kişi Herakleitos’a selam olsun.
Tabiat üzerine anlaşılması ve tefsir edilmesi güç bir eser ortaya koymuşsunuz, lakin bundan anlayabildiğim kadarıyla, ilahi hareketten ibaret olan bütün cihanın ve buna bağlı şeylerin nazariyesini vadetmektedir, ne var ki içerdiği pek çok mesele ve öğreti sebebiyle, gerek Grek irfanında mahir olanlar gerekse meteoroloji ve diğer ilimlerle meşgul olanlar, yazdıklarınızın hakiki manasının ne olduğu hususunda şüpheye düşmektedirler.
Bu sebeple Hystaspes oğlu Kral Dareios, sizin irfanınızdan ve Grek terbiyesinden nasiplenmek arzusundadır.
Huzuruma ve saray-ı hümayunuma tez elden geliniz, zira Grekler [okunamadı] itibar ve payelere nail olurlar, bunlar da talimatlarınız ölçüsünde kıymetli olur.
Fakat Herakleitos bu daveti reddederek şu cevabı verdi,
Herakleitos’tan Kral Dareios’a,
Yaşayan bütün insanlar akılsızlıkları yüzünden hakikatten ve adaletten uzak durmakta, doymak bilmezliğin ve kibrin peşinden koşmaktadır, bense her türlü kötülüğü, fıtri haset ve gururun yoldaşlığını unutmuş biri olarak, kendi zihnime göre azla yetindiğimden, asla Pers Krallığı’na gelmeyeceğim.
Demetrios, kendisine büyük hürmet gösteren Atinalıları da hiçe saydığını teyit eder.
İnsanların fena hayatlarına durmaksızın kederlenir ve onların arasına her çıktığında, yapılan her şeyin bir sefalet olduğunu düşünerek ağlamaya başlardı.
BÖLÜM III.
Nihayetinde, der Laertios, insanlıktan alabildiğine nefret eder hale gelerek dağlara çekildi ve orada otlar ve nebatatla beslenerek yaşadı, Ephesoslulara duyduğu hoşnutsuzluk, onların kendisine gösterdiği hürmetsizlikle büsbütün bilenmişti, nitekim Demetrios da [okunamadı] onu hiçe saymaları üzerine inzivaya çekildiğini teyit eder.
Bu hâdiseyi Hermodoros’a yazdığı iki mektupta bizzat kendisi nakleder, ilki şöyledir,
Herakleitos’tan Hermodoros’a,
Kendi davan için artık öfkelenme, mabet yağmalayan o kişinin oğlu [okunamadı], hikmette mümtaz olan beni [okunamadı] alt ederek, yanında durduğum sunakta bir insanı tanrı suretine soktuğum gerekçesiyle beni dinsizlikle itham etti. Böylece dinsizler tarafından dinsizlikle mahkûm edileceğim.
Ne dersin? Tanrılar hakkındaki kanaatlerimde onlardan farklı düşündüğüm için onlara dinsiz görüneceğim.
Şayet körler görme yetisini yargılayacak olsalardı, körlüğün görmek olduğunu söylerlerdi, lakin ey cahil adamlar, bizi dinsiz ilan ettiğinizde size inanılması için, evvelemirde Tanrı’nın ne olduğunu bize öğretin. Tanrı nerede bir tapınağa kapatılmıştır? Ey Tanrı’yı karanlığa hapseden dindarlar!
Bir insana taş olduğunu söylemek bir hakarettir, fakat Tanrı’ya gelince, bir hakikatmiş ve onu methetmekmiş gibi, kayadan doğduğunu iddia edersiniz.
Siz ey cahiller! Bilmezsiniz ki Tanrı el ile yapılmamıştır, başlangıçtan bu yana bir kaidesi olmadığı gibi, tek bir muhiti de yoktur, fakat canlı mahluklarla, nebatatla ve yıldızlarla donatılmış kâinat onun meskenidir.
Lakin sizler nasipsiz iseniz, benim irfanım bir dinsizlik sayılmasın.
Hikmeti öğrenin ve onu idrak edin, fakat siz bunu istemezsiniz, ben de sizi zorlamayacak değilim.
Cehalet içinde yaşlanıyor ve kendi fenalığınızla seviniyorsunuz, Herakles, Homeros’un ona iftira ettiği gibi yabancıların katili değildi.
Onu tanrılaştıran neydi? Pek çok meşakkati ifa ederken gösterdiği kendi doğruluğu ve cesaretiydi. Öyleyse ben de iyi değil miyim, ey insanlar?
Size sormakla hata ettim, zira siz aksini söyleseniz dahi ben iyiyim ve nice güç işin üstesinden geldim, hazlara galebe çaldım, zenginliğe galebe çaldım, hırsa galebe çaldım, korkaklığı alt ettim, dalkavukluğu alt ettim.
Korkunun bana karşı ileri süreceği hiçbir şeyi yoktur, sarhoşluğun bana karşı ileri süreceği hiçbir şeyi yoktur.
Keder benden çekinir, öfke benden sakınır, üzerime yüklenen vazifeye karşı mücadele ederek zafer çelengini kazandım.
[okunamadı] Ey insanlar, gülecek misiniz? [okunamadı] Herakleitos hariç. Kanununuzu şöyle yazın, şehirden ayrılsın.
[okunamadı] kötülükten nefret eden her kimse [okunamadı]
[okunamadı] kötülük, Şehir, ve ben gidecek olanların ilki olacağım, [okunamadı].
bütün şehrin peşinden koştuğu tek bir edepsiz genç adam yahut merhemler kılığına girmiş ölümcül zehirler, [okunamadı]
Karınlarını nefis yemeklerden ziyade zehirle dolduran şölenler yahut tiyatroda kamu işlerini müzakere eden halk mı?
Erdem, günahtan daha katı olup, şayet sizin bu hâllerinize gülecek olsaydım beni kör ederdi.
Müzikle, kaval ve kamçılarla, her türlü ahenge zıt olan şeylere kışkırtılmaktasınız.
Sabanlar ve tarla sürmek için daha elverişli bir maden olan demir, kırıma ve ölüme koşulmuştur. Savaşçı Minerva’yı ve Enyalios lakaplı Mars’ı, tanrıları incitiyorsunuz,
İnsanlara karşı ordular toplayan insanlar, birbirlerini katletmeye can atar, cana kıyıcı olmadıkları için cenk meydanını terk edenleri cezalandırır ve kana susamış olanları yiğit diye onurlandırırlar,
Oysa aslanlar birbirlerine karşı silah kuşanmaz, atlar kılıca sarılmaz, kartal kartala karşı zırh bağlamaz.
Başka hiçbir mahluk savaş aletleri kullanmaz, uzuvları onların silahlarıdır.
Boynuzlar şunların, gagalar bunların, kanatlar başkalarının silahıdır, kimine sürat, kimine cüsse ve yüzme, birçoğuna ise soluğu verilmiştir, akıldan yoksun hiçbir mahluk kılıç kuşanmaz, bilakis tabiatın kendisi için tayin ettiği kanunların dairesinde kalır, ancak insan böyle yapmaz, daha çok anladığı için daha çok kabahatlidir.
Beni bu sertlikten ve ciddiyetten uzaklaştırmak istiyorsanız, savaşlarınıza bir son dilemelisiniz.
Bu dâhili ihtilaflarınızdan daha aşağı kalmayan şeyler, şehirleri insansızlaştırmanız, yaşlılara eziyet etmeniz, kadınların ırzına geçmeniz, çocukları analarından ve sütninelerinden koparmanız, yatakları kirletmeniz, bakireleri lekelemeniz, oğlanları istismar etmeniz, hür kimseleri bukağılara vurmanız, tanrıların tapınaklarını yıkmanız, kahramanların anıtlarını kazıp çıkarmanız, kötülükle böbürlenmeniz ve bu haksız fiiller için tanrılara şükran kurbanları sunmanızdır.
Bunlar hakkında gülmeksizin, barışta kelamla, savaşta ise çelikle çekişirsiniz. Adaleti kılıçlarla defedersiniz. Hermodoros kanunlar yazdığı için sürülmüştür,
Herakleitos ise dinsizlikle itham edilerek sürülmüştür, şehirler adaletten, çöller ise adaletsizlikten mahrum kalmıştır. Ahali, sakinlerinin kötülüğüne birer şahit kabilinden surlar inşa etmiş, kendi hayatlarınızı içeriye kapatmıştır.
Hepiniz [okunamadı] ile çevrilisiniz, başka kötülük surları da vardır, içinizdeki düşmanlar kendi yurttaşlarınız, dışınızdaki düşmanlar ise yabancılardır, herkes düşman, hiç dost yok. Bu kadar çok düşman görürken gülebilir miyim?
Başkalarının mülkünü kendi mülkünüz sanırsınız, başkalarının zevcelerini kendi zevceniz sanırsınız.
Hür kimselerin boynuna kulluk boyunduruğunu geçirirsiniz, dirileri yutarsınız, kanunları çiğnersiniz, kötülüğü bir kanun ile tasdik edersiniz, sizin adaletinize rıza göstermeyen herkese cebredersiniz. Kanunlarınız dahi adaletsizliğinizi yüzünüze vurur, zira onlar olmasaydı tamamen cezasız kalacaktınız, oysa şimdi bir nebze zapt edilmekte ve ceza korkusuyla alıkonulmaktasınız.
Hastalığı ve Ölümü
Dağlarda sürdürdüğü perhiz yüzünden hastalanıp su toplamasına yakalandı, ey Amphidamas.
İçimizde bulunan her ne ise, şayet hâkimiyeti ele geçirirse bir hastalığa dönüşür. Sıcağın fazlalığı hummadır,
Soğuğun fazlalığı felç, yelin fazlalığı kulunçtur. Benim hastalığım ise nemin fazlalığından kaynaklanmaktadır.
[okunamadı] Ruh ilahi bir şeydir, [okunamadı]
Tabiatın kendisi [okunamadı] sanata ve tabiata. [okunamadı]
[okunamadı] gübrenin sıcaklığı, fakat bunun ona hiçbir faydası dokunmadı, altmış yıl yaşamış olarak öldü. Kendini bilmesi, kendini idare etmesi gerekir [okunamadı].
Hermippos’un naklettiğine göre, hekimlere vücudunun iç kısımlarındaki suyu sıkıp çıkarıp çıkaramayacaklarını sormuş, onların bunu yapamayacaklarını ikrar etmeleri üzerine güneşe uzanmış ve uşağına her yanını sığır pisliğiyle sıvamasını emretmiş, bu vaziyette ertesi gün ölmüş ve agorada defnedilmiştir.
Kyzikoslu Neanthes ise sığır pisliğini üzerinden çıkaramadıklarını ve bu hâldeyken [köpekler] tarafından tanınmayıp parçalandığını söyler.
Fakat Ariston, bu hastalıktan kurtulduğunu ve daha sonra başka bir hastalıktan öldüğünü belirtir ki Hippobotos da bunu teyit eder. [Sarhoş bir adam], bir çocuk tarafından [sevk edilir], ruhu ıslaktır ve nereye gittiğini bilmez, kuru bir ruh ise en bilgesi ve en iyisidir.
Laertios bu adı taşıyan beş kişi sayar. İlki bu filozoftur. İkincisi, on iki tanrıya övgü yazmış olan bir lirik şairdir. Üçüncüsü, Halikarnassoslu bir mersiye şairidir ki Kallimakhos’un onun üzerine bir epigramı vardır. Dördüncüsü, Makedonika’yı yazmış olan Lesbosludur. Beşincisi, bir güldürücüdür.
Bunlara Athenaios’un zikrettiği başkaları da eklenmelidir, biri Midillili bir hokkabaz, sonuncusu ise İskender’in düğününde çalan Tarentumlu bir lüt sanatçısıdır.
Filozof Herakleitos hakkında, tiran Melankomas’ı tacını bırakmaya ikna ettiği rivayet edilir.
BÖLÜM V. Vecizeleri
Onun vecizelerinden ve ahlaki kelamlarından hatırda kalanlar şunlardır, [okunamadı]
Hiç batmayan o ışık, nasıl gizlenebilir veya karartılabilir, (bununla Tanrı’yı kastetmektedir).
Ve bir halk, [okunamadı] kanunları için de savaşmalıdır.
Adalet, yalan şeylerin peşinden koşanları ve onların şahitlerini yakalayacaktır.
Kurbanlarla alay ederek, tanrıların bu yolla teskin edildiğini sananları [okunamadı] pislikle temizlenmek [okunamadı].
BÖLÜM VI. Yazıları
Bedenini bütünüyle hor gördüğünü ve cüruftan daha değersiz addettiğini söyler, yine de [okunamadı]
onun tedavisini üstlenmeli, Tanrı onu bir alet olarak kullanmasını emrettiği müddetçe ona riayet etmelidir. Duyduğum bütün nutuklar arasında hiçbiri, hikmetin diğer her şeyden ayrı bir şey olduğunu ispat edecek kadar ileri gidememiştir, yalnız yaşayan bir insan ya bir Tanrıdır ya da bir canavar.
Hatta kaba bir zihne sahip ahmakların gözleri ve kulakları dahi kötülükle lekelenmiştir.
HERAKLEİTOS
Onun adıyla neşredilen gerçek eser, der Laertios, Tabiat üzerine kesintisiz bir risaledir.
Üç kitaba ayrılmıştır, birincisi Evren üzerine, ikincisi Siyaset, üçüncüsü İlahiyat üzerinedir.
Bu kitabı Diana Tapınağı'na emanet etmiştir ve bazılarının iddia ettiği üzere, bilhassa muğlak yazmaya meyletmiştir (bu sebeple kendisine skoteinos, yani karanlık denmiştir), ta ki yalnızca daha bilgili olanlarca okunabilsin ve avam tarafından okunarak değersizleşmesin, Timon da bunu zikrederek nakleder.
BÖLÜM I Ateşin Her Şeyin İlkesi Olduğu Üzerine
O, ateşin her şeyin ilkesi olduğunu savunurdu, zira her şey ateşten meydana gelmiştir ve her şey ateşe dönecektir,
Yahut Laertios'un aktardığı üzere, ateşin kurucu unsur olduğunu ve her şeyin bu unsurun dönüşümünden ibaret bulunduğunu, Evrenin sınırlı olduğunu, ateşten meydana gelen tek bir Dünyanın varlığını, muayyen devrelerde bu Dünyanın tutuşacağını ve bunun Kader vasıtasıyla vuku bulduğunu ileri sürerdi.
Zıtlıklar arasında meydana gelişe hizmet edene Savaş ve Çekişme denir, [okunamadı]
Klemens'in naklettiğine göre, Evrenin ezeli olduğunu kabul ettiği aşikardır, nitekim Evrenin ne Tanrı ne de insan tarafından yaratılmadığını söyler,
Onun Öğretisi.
Bu Dünyanın meydana geldiğini ve helak olacağını savunduğu da onun şu sözünden aşikardır, zira o, takipçilerine büyük bir şöhret bırakan bir felsefe okulunun kurucusudur ve kendi mezhebinin mensupları, onun ardından Herakleitosçular diye anılmıştır. İddiaları şunlardı, her şeyi yöneten Ateş ve Tanrı, her şeyin tohumu mesabesindeki rutubete, hava vasıtasıyla dönüşür.
Nihayetinde onun ilk haline nasıl döndüğünü ve yeniden ateş olduğunu şöyle gösterir,
Deniz yayılır ve henüz toprak olmadan önceki ilk nispetine göre ölçülür, diğer unsurlara da aynısı vuku bulur, Klemens böyle der.
Bundan maada o, Âlemin Ruhunun onun nemli kısımlarından yükselen bir buğu olduğunu ve Kaderin özünün Evrene nüfuz eden bir Akıl (yahut nispet) olduğunu savunurdu, bu Kader ise her şeyin meydana gelişinin tohumu olan esîrî bir bedendir, zira her şey Kader ile vuku bulur.
Ateşin her şeyin ilkesi olduğu yönündeki bu görüş, Pythagorascı Hippasos tarafından da ileri sürülmüştür, Plutarkhos bu husustaki bahsinde onu Herakleitos ile bir anar ve Herakleitos'un onun şakirdi olarak bu öğretiyi kendisinden almış olması muhtemeldir.
Plutarkhos, onun eşyanın en küçüğü ve bölünemez olan muayyen zerreleri kabul ettiğini de ilave eder.
BÖLÜM II Yıldızlar, Güneş, Ay, Gündüz, Gece vb. Üzerine
Dünyada, çukur kısımları bize dönük, kayık biçiminde skafe denen birtakım nesneler vardır, bunların içinde alevlere sebep olan parıldayıcı buğular toplanmıştır.
Bu alevler, yeryüzünden yükselen buğularla beslenen yıldızlardır.
Bunların arasında Güneşin alevi en parlak olanıdır, zira diğer yıldızlar Dünya'dan daha uzaktadır ve bu sebeple daha az parıldar ve daha az ısıtırlar.
Güneş göründüğü büyüklüktedir, biçimi çukur kısmı aşağıya dönük bir kayık gibidir. Şeffaf ve katışıksız bir mahalde (yani daha saf olan havada) bulunur ve bize olan muayyen mesafesini muhafaza eder, kayık biçimindeki şeklinin çukuru yukarıya, tümsek kısmı ise aşağıya, bize doğru döndüğünde daha fazla ısıtır ve parıldar.
Kayığın yukarı doğru dönmesi gündüzü, geceyi, ayları, saatleri, yılları, yağmurları, rüzgarları ve benzerlerini meydana getiren farklı buğulara sebebiyet verir, zira Güneşin dairesinde alevlenen parlak bir buğu gündüzü yapar, bunun zıddı olan karanlık buğu galebe çaldığında ise geceyi meydana getirir, parlak buğunun fazlalığı yaz sıcağını, karanlık buğunun fazlalığı ise kışı doğurur. Diğer şeylerin sebeplerini de bunlara uygun biçimde açıklamıştır, fakat Yeryüzü hakkında yahut bu skafeler hakkında hiçbir şey söylememiştir.
BÖLÜM III Denizin Çekilmesi ve Kabarması Üzerine
ELEA MEZHEBİNİ İHTİVA EDEN ON BİRİNCİ KISIM FELSEFE
KSENOPHANES
BÖLÜM I Hayatı
Elea Mezhebi, adını Phokaialıların kaçarak kurdukları bir Magna Graecia şehri olan Elea'dan almıştır.
Klemens'in bildirdiğine göre, Elea mezhebinin ilk kurucusu Kolophonlu Ksenophanes idi, şair Timon'un naklettiğine nazaran o da Homeros'u yermiştir. Memleketinden sürüldükten sonra Zankle ve Katane'de yaşamıştır. Apollodoros onun kırkıncı Olimpiyatta doğduğunu ve seksen yaşına kadar yaşadığını söyler.
Manzum Silli (Hicivler) yazan kişi, hakikatte Şüpheci Timon tarafından yazılmış olan şeyleri ona izafe etmiş görünmektedir, bu yanılgı, mezkur manzumenin ikinci ve üçüncü kitaplarının diyalog tarzında yazılmış olmasından kaynaklanır, bu diyalogda Timon her şeyi Ksenophanes'e sormakta, o da hepsine cevap vermektedir.
Ksenophanes kendi eserlerini terennüm ederdi. Ayrıca Thales ve Pythagoras'a karşı muayyen doktrinler ileri sürdüğü ve Homeros'a karşı çıktığı da nakledilir. Hem Phaleronlu Demetrios hem de Stoacı Panaitios, Anaxagoras gibi onun da oğullarını kendi elleriyle defnettiğini aktarırlar.
Çok ileri bir yaşa kadar yaşamıştır, nitekim kendisi hakkında şöyle der,
Altmış yedi yılı geride bıraktım Yunan diyarında, Ve oraya ayak bastığımda yirmi beş yaşındaydım.
Dolayısıyla Lukianos onun yüz yaşına kadar yaşadığını iddia etmekle hatalı bir hesap yapmaktadır.
doksan bir yıl, zira bu rivayete göre [okunamadı], yüz yıldan fazla yaşadığını söyler. Ona, bilge bir adam olmadığı söylenince, "Pekala öyle olabilir, lakin sen bilge bir adamı tanımaktan acizsin" demiştir. Phavorinus'un aktardığına göre, Parmeniskos ve Orestades tarafından fidyeyle kurtarılmıştır.
BÖLÜM II: Fikirleri
Sotion'un teyit ettiğine göre Ksenophanes, her şeyin kavranamaz olduğunu savunmuş, hiçbir şeyi bilmeye muktedir olmadıkları halde bildiklerini söylemeye cüret eden kimselerin kibrini yermiştir, bununla birlikte pek çok iddiayı da müdafaa etmiş ve şöyle demiştir, Tanrılar insanlara her şeyi baştan bildirmedi, lakin insanlar uzun arayışlarla bulur gizli kalmış olanı.
Bundan ötürü Şüpheci Timon onu gururdan yahut dogmatik kibirden tamamen azade olmamakla nitelemiştir. Tanrı'nın bir ve cisimsiz olduğunu, baştan ayağa göz ve baştan ayağa kulak olduğunu, fakat nefes almadığını, akli olduğunu savunmuştur,
Tanrıların ve insanların en ulusu tek bir Tanrı buluruz, Ne bedenen benzer ölümlülere, ne de zihnen.
Dahası, Homeros ve Hesiodos'un tanrılara dair uydurma anlatılarını kınamış, onların insan suretinde olduğu zannını reddetmiştir, herkes onları kendine benzer tasavvur eder, Habeşler siyah ve basık burunlu, Trakyalılar kızıl saçlı ve ela gözlü, barbarlar ise onları yırtıcı sanırlar.
İnsanlar tanrıların kendileri gibi doğduğunu sanır, Ve onların da kendileri gibi sureti, biçimi, libası olduğunu.
Bu Tanrı'nın yahut Bir'in her şey olduğunu, evrenin bu ezeli Bir'den ibaret bulunduğunu savunmuştur. Var olan her ne ise ezelidir, zira [okunamadı] imkansızdır. Âlem ezelidir, zira doğan her şeyin bozulmaya mahkum olduğunu ilk öne süren odur. Sonsuz sayıda ve değişmez âlemler olduğunu savunmuştur.
Dört unsurun bulunduğunu ileri sürmüştür. Yıldızların, her gün sönen ve geceleyin yeniden tutuşan birtakım tutuşmuş bulutlardan ibaret olduğunu, onların doğuş ve batışlarının tutuşma ve sönmelerinden başka bir şey olmadığını savunmuştur. Kuyruklu yıldızların, kayan yıldızların ve benzerlerinin, hareketle tutuşan bulutlar olduğunu bildirmiştir.
Güneş'in rutubetten hasıl olan küçük ateşlerin birikiminden meydana geldiğini yahut tutuşmuş bir bulut olduğunu, Güneş tutulmasının sönmeden kaynaklandığını ve doğudan yeni bir Güneş'in doğduğunu, bazen Güneş'in bütün bir [okunamadı] boyunca tutulduğunu öne sürmüştür.
Ay'ın kesif biçimde sıkışmış bir bulut olduğunu savunmuştur, Cicero'nun aktardığına göre Ksenophanes, Ay'ın meskun olduğunu, şehirler ve dağlar barındırdığını savunmuştur.
Güneş'in, âlemin ve canlıların meydana gelişine hizmet ettiğini, fakat Ay'ın bu hususta hiçbir faydası olmadığını öne sürmüştür. Yeryüzünün muhtelif iklimlerine ve kuşaklarına göre birçok Güneş ve birçok Ay bulunduğunu, Güneş'in bazen yeryüzünün bizce bilinmeyen bir kısmına yöneldiğinde tutulmuş gibi göründüğünü, Güneş'in sonsuza doğru ilerlediğini fakat bize dairesel hareket ediyormuş gibi göründüğünü ileri sürmüştür.
Yeryüzünün başlangıçta sanki sonsuz bir derinlikte kurulup kök saldığını savunmuştur. Ruhun bir nefes (spiritus) olduğunu ve pek çok [okunamadı] bulunduğunu öne sürmüştür. Tanrıların varlığına inanıp kehaneti reddetmiştir, fakat Plutarkhos bu iddiada Epikuros'u onunla bir tutar.
PARMENİDES
Her şeyin ilkesinin Bir olduğunu ve bu Bir'in hareketsiz bulunduğunu, Bir'in her şey olduğunu savunmuştur, Varlık sonsuzdur, Varlık'ın haricindeki her şey Varlık-olmayandır ve dolayısıyla hiçliktir, lakin Varlık birdir, binaenaleyh [okunamadı] akılla ortaya koymuştur.
Birinin fail, diğerinin madde vazifesi gördüğünü bildirmiştir. Hiçbir şeyin meydana gelmediğini ve yok olmadığını, yalnızca bize öyle göründüğünü savunmuştur.
Speusippos'un Felsefe Üzerine adlı kitabında belirttiğine göre, yurttaşlarına kanunlar da vermiştir. Hesiodos, Ksenophanes ve Empedokles gibi o da felsefesini nazımla yazmıştır. Lakin Kallimakhos onun hiçbir şiir yazmadığını söyler.
Felsefenin iki yönlü olduğunu, birinin hakikate, diğerinin ise zanna dayandığını öne sürmüştür, bu sebeple şöyle der,
Her şeyi öğrenmelisin, Hem sarsılmaz hakikatin dosdoğru kalbini, Hem de inancı kesinlikten yoksun olan fanilerin zanlarını.
Hakikati akla, zannı ise tecrübeye dayandırmıştır, zira duyuların güvenilir olmadığını savunur. Phavorinus'un aktardığına göre, Akşam Yıldızı ile Sabah Yıldızı'nın aynı yıldız olduğu müşahedesini ilk o yapmıştır, başkaları ise bunu Pythagoras'a atfeder. Phavorinus ayrıca, başkalarınca Zenon'a mal edilen Akhilleus adlı kanıtı onun kullandığını söyler.
Ay'ın parlaklığının Güneş'e eşit olduğunu ve ışığını ondan ödünç aldığını savunmuştur. Samanyolu'nun kesif ve latif unsurların bir karışımı olduğunu ileri sürmüştür. Yeryüzünün küre şeklinde olduğunu ve merkezde yer aldığını ilk iddia eden, dönenceleri ilk tayin edip sınırlandıran odur.
Yeryüzünün dengeli biçimde asılı durduğunu, bu sebeple bir tarafa meyletmesi için hiçbir sebep bulunmadığını öne sürmüştür. İnsanların balçıktan meydana geldiğini, sıcak ve soğuktan terekküp ettiğini bildirmiştir. İlk insanların kuzeyde kesif kısımlardan, ilk kadının ise güneyde latif kısımlardan hasıl olduğunu savunmuştur. Erkeklerin [okunamadı] ceninlerden, dişilerin ise [okunamadı] hasıl olduğunu ileri sürmüştür.
Yönetici melekenin (hegemonikon) göğüste yerleştiğini savunmuştur.
BÖLÜM III: İdealar Üzerine
Fakat onun en çok meşhur olduğu sav, Platon tarafından Parmenides yahut İdealar adını verdiği bir diyalogda dile getirilen İdealar savıydı, bunun da özü şudur, Her şey Bir ve Çoktur, Bir ilksel örnek, İdea iken, Çok ise tekillerdir. İdealar, yani birleştirici ve ayırt edici olan türe özgü farkların bir gücü olan birtakım ortak tabiatlar mevcuttur.
Görünür şeyler bu Bir'in gücünü gösterir, bütün tekiller bir Bir'e, yani kendi müşterek tabiatlarına irca edilir, dolayısıyla tikel şeyler bu tür müşterekliği haricinde ne var olabilir ne de kavranabilir, bundan ötürü tür başka şeydir, türün ihtiva ettiği fertler başka şeydir.
Bu İdealar iki şekilde mevcuttur, zihnimizde kavramlar olarak, Doğada ise illetler olarak.
Zihnimizde, çeşitli cihetlere göre tarafımızdan muhtelif şekillerde idrak edildikleri hâliyle bulunurlar.
Doğada ise ideal Formlar olarak mevcutturlar, hem varlık hem de adlandırma kudretine haizdirler. Bütün varlıklar İdeanın bu Birliğine irca edilir.
Böylece onlar duyularla algılanamayan görünür şeylerdir, cinsleri ise Benzerlik, Benzemezlik, Birlik, Çokluk, Sükûn, Hareket ve sairedir.
Görünür şeyler, benzer şeylerin İdeası olan Benzerlikten pay aldıkları ölçüde benzerdir yahut öyle adlandırılır, Büyüklük yahut Küçüklük İdeasından pay aldıkları ölçüde büyük yahut küçüktürler.
Aynı durum insanın kendisi için de geçerlidir, zira birçok münferit insan, tikel insanlar sürekli bir akış ve değişim içindeyken daimi bir mevcudiyete sahip olan İnsan İdeasından (buna insanlık diyebiliriz) pay almaları hasebiyle insandır.
İdealardaki Bir'in aynı gücü, akıl yürütmeyle kavranan şeylerde de bulunur, bunların da kendi başına ve kendiliğinden kaim olan bir Formu vardır, öyle ki makullerin tabiatını bilmek için onların İdeanın Birliğine geri götürülmesi gerekir.
Mesela, şayet iyi şeylerin tabiatını anlamak istersek, iyiye ve diğer her şeye varacak şekilde ilerlemeliyiz.
Kendiliğinden kaim olan şeylerin Formu ile duyulur yahut makul şeylerin kendileri olmak üzere iki ayrı [okunamadı] vardır.
İdea iki yönlüdür, ilki ilksel İdeadır, ikincisi ise Tabiat düzenindeki şeylerin türüdür. İkinci İdeaya gelince, tekillerin esası olan bir Bir vardır, bütün fertler ağı adeta bir iplikten dokunur gibi bundan dokunur, tekiller ondan pay aldıkları için vardırlar ve iyidirler.
Ayrı ayrı var olan birçok fertteki tek ve aynı Tür, tamamen bir arada Bir'dir, kendisinden ayrı değildir, bilakis kendi içinde tamdır. Çokluk (yani tekiller) kendi İdealarından öyle bir surette pay alır ki İdealar tekillerden ötürü var olmaz, kendi özlerini kendilerinde bulurlar, bize nispetle değil, öncelikle ve kendiliklerinden mevcutturlar. İdealar zihnimizde, Doğanın ebedi Formlarına benzemeleri haricinde bulunmazlar, yani hakiki varlıklar olarak değil, varlıkların benzerlikleri ve suretleri olarak bulunurlar.
Öyle ki kendiliklerinden kaim olan bu İdealardan zihnimizdeki kavramlara bir irtibat hasıl olur, aksi takdirde, İdeaların kendileri yahut türün tamamı zihnimizde bulunsaydı, kavramlar kavram olmazdı, zira şeylerin kendileri farklı insanlar tarafından muhtelif şekillerde idrak edilmektedir.
Bundan başka, insanın zihni Formları kendisi var edebilseydi ve bir insanın zihninde tahayyül ettiği her şey derhal bir türe dönüşseydi, insanın keyfine göre sürekli yeni Formlar türeyeceğinden bizzat şeylerin kendisinde büyük bir kargaşa ve intizamsızlık vuku bulurdu.
Dahası, bu yolla zihni her şeyin menşei olan Tanrı'daki en mükemmel bilginin onda bulunmadığı iddia edilmiş olurdu, türleri meydana getiren bir gücü insan zihnine atfedip her şeyi sevk ve idare eden Tanrı'dan bunu nefyetmek pek büyük bir abesliktir.
[okunamadı] insan tabiatına yahut insanlığa meçhuldür.
Her şeyin cinsi ve özü [okunamadı] tekillerin dayanağı ve esasıdır. Dahası, eğer şeyler olmasaydı, büyük bir [okunamadı] olurdu, zira hiçbir insan bütün fertleri zihninde toplayamaz, bu yolu tutmak nihayetsiz ve intizamsızlıkla dolu olurdu, öyle ki bütün felsefe ve mütalaa, şeylerin hakikatini ve kesin bilgisini kaybederdi.
İlksel, asli İdeanın zaruri vasıfları şunlardır.
Birincisi, O [okunamadı] değildir (yani menşei olduğu yaratılmış varlıklara karışmamıştır), zira parçalardan ve şekilden münezzehtir.
İkincisi, her türlü hareket ve değişimden münezzehtir, daima hareketsiz ve aynı kalır.
Üçüncüsü, her türlü yaş ve zamandan münezzehtir, ne daha yaşlı ne daha gençtir, ne de herhangi bir şekilde zamandan pay alır, zamanın hiçbir ahvaline tabi değildir, zira bütün şeyler onun için daima şimdiki zamandadır.
Dördüncüsü, tekillerin kendisiyle var olduğu söylenen o cevherden pay almaz, bilakis bütün tekillere Varlık gücünü ve imkânını bahşeder, kendisi varlıkların [okunamadı] olup ne en küçükte ne de en büyükte eksiktir.
Beşincisi, ilk İdea kendisine Varlık gücü ve kabiliyeti verdiği bütün şeylere öyle nüfuz etmiştir ki tekillerin neredeyse sonsuzluğunu Bir'in sınırları dairesinde tayin ve teyit eder, öyle ki kendi başına sonsuz ve parçalardan münezzeh olan Bir, adeta tekillerde nihayete erdirilmiştir.
İkincil İdeaların (yani ilksel İdeanın eserlerinin) hususiyetleri de ilksel İdea gibi birdir, ancak ilksel İdealardan şu cihetle ayrılırlar, ikincil İdealar hakikaten sonludur, ortası ve nihayeti vardır, özlerini onlardan alarak tekillerde tecelli ederler.
ilahi Akıl gibi, yine de [okunamadı], sanki İnsanlık Durumunun ya da İnsan Türünün ne olduğunu bilmek isterseniz, bizzat türün kendisinin görünür olduğu Tekil İnsanlara bakmanız gerekir. Duyulur şeylerdeki ikincil İdealar [okunamadı].
Üçüncüsü, ikincil İdealar hem kendisi hem de başkasıdır, kendi içlerinde aynı, Tekillerde ise başkasıdırlar ve dolayısıyla hem durur hem de hareket ederler, oysa birincil İdea her türlü Değişimden uzaktır,
geçici Şeylerin Değişkenlikleri ortasında, Tabiat Düzeninde, Türün içindeki bir olan kendindendir ve Özünü Tekillerden almaz,
diğerleri ise Özünü bir üçüncüden alır, yani Bireyler bu İdealar sayesinde var olurlar, ancak öyle ki İdealar Özlerini ve Tekillere verdikleri Kudreti birincil İdeadan alırlar,
Beşincisi, İdealar zıt İlkelerden hareketle tesir ederler, fakat bu Zıtlar tek bir Benzerlik bağıyla birbirine öyle bağlanmıştır ki, buradan üçüncü bir şey akseder. Doğal şeylerin Meydana Gelişi için üç ikincil İdea (ki bunlar doğal Nedenlerdir, [okunamadı]
fakat onların Türleri [okunamadı] İdealar orta ve Son [okunamadı] Zamana, fakat onların Türleri yahut İkincisi, onlar [okunamadı]
[okunamadı]
[okunamadı]
BÖLÜM I. ## Kısım XI.
[okunamadı] Evrenin [okunamadı] Fikirlerini ispatladı
O (tıpkı Parmenides gibi), şeylerin İlkesinin Bir olduğunu ve bunun Hareketsiz bulunduğunu, bu Bir'in Her Şey olduğunu, Varlığın (Ens) Sonsuz olduğunu ileri sürdü ve şöyle akıl yürüttü, meydana getirilen şeyin bir İlkesi vardır, öyleyse meydana getirilmemiş olanın İlkesi yoktur,
Lakin Evren, yahut var olan şey, meydana getirilmemiştir, binaenaleyh onun bir İlkesi yoktur ve dolayısıyla Sonu da yoktur, bu sebeple Sonsuzdur, bundan ötürü Birdir, zira birden fazla Sonsuz olamaz, bu yüzden Hareketsizdir, çünkü kaplar [okunamadı]
ZENON. ## Hayatı.
Zenon Elealıydı, Pyretes'in Oğluydu,
Parmenides'in Babasıydı, Tabiatı gereği Teleutagoras'ın Oğluydu, Evlatlık olarak Parmenides'in Oğluydu ve onun tarafından pek sevilirdi.
Platon [okunamadı] Elealı Palamedes. Hem Felsefe hem de Siyaset bakımından, Eserleri [okunamadı] doluydu.
[okunamadı] vatanını terk ettiğini, Güvenlik içinde yaşayamadığını söyler, [okunamadı] o vakitler Esaret altında eziliyordu, kendi Dehası ve [okunamadı] sayesinde Halkı Tiran Phalaris'in istibdadından kurtarabileceğine olan Güveniyle, ve [okunamadı]
Kentin adamları [okunamadı]. Bu durum Tirana ihbar edilince, Halkı Meydanda topladı ve ona türlü türlü işkenceler etmeye başladı, kendisinden başka Fesada kimlerin ortak olduğunu soruyordu.
Zenon onları açık etmedi, fakat Tiranın en çok iltifatına mazhar olan birinin adını verdi ve Agrigentumluları Korkaklıkları ve Pısırıklıkları yüzünden azarlayarak, içlerinde öyle bir [okunamadı] uyandırdı ki, Tiranın üzerine çullanıp onu taşa tutarak öldürdüler [okunamadı].
Metnin bu şekilde tamamlanması gerektiği anlaşılmaktadır, [okunamadı] Tiranı taşa tuttular. Bunlar hadiseyi [okunamadı] tarzda naklederler, fakat yiğit [okunamadı]
Diyalektiği İcadı.
ARİSTOTELES (Laertios ve Sextus Empiricus tarafından aktarıldığı üzere), Parmenides'in Retoriğin mucidi olması gibi, Elealının da Diyalektiğin Mucidi olduğunu beyan eder, bunu Galenos dahi teyit eder, Zenon Eristik Felsefenin Kurucusu olarak anılır.
Fakat Eristik yahut Diyalektik İsimlerinin daha sonra ortaya çıktığı anlaşılmaktadır, zira Laertios'un bunun Silsilesini tarif ettiği üzere, Parmenides Felsefesini öğrenenler evvela Elealılar, sonra Eristikler, nihayetinde ise Diyalektikler olarak adlandırılmıştır, [okunamadı]
Diyalektikten başka bir şeyi kastetmediği Sextus Empiricus'tan anlaşılabilir, o, Parmenides'in Diyalektikten habersiz olmadığını, zira Talebesinin onu icat ettiğini belirtir. Aristoteles'in kabul ettiği üzere Zenon'un [okunamadı] olmasından ötürü, Elealı Filozofları Megaralılar Unvanı altına dâhil ettiği anlaşılan Cicero da belki bu veçhile izah edilebilir. Buradan hareketle Megaralı, [okunamadı]
ki bu bir ve aynıdır, Bunlar ayrıca Menedemos'tan, Eretrialılardan pek çok şey almışlardır, zira o [okunamadı]. Cicero böyle der.
BÖLÜM II. ## Fikirleri.
O, şayet bir şey varsa, onun Meydana Gelmesinin yahut Yapılmasının imkânsız olduğunu savunurdu, bunu Tanrı hakkında öne sürerdi, Zira meydana gelen her ne ise, ya benzer şeylerden ya da benzemez şeylerden meydana gelmesi zaruridir, lâkin bunların ikisi de kabil değildir,
Çünkü benzer bir şey, kendisinden meydana gelebildiği gibi benzerini de meydana getirebilir, zira eşit ve benzer şeyler arasında her şey birbiriyle benzer bir nispet içindedir. Fakat benzemez bir şey de benzemezden meydana gelemez,
Onun Bir olması iktiza eder, der, zira şayet iki yahut daha fazla olsaydı, hiçbir surette her şeyin en mükemmeli olamazdı, zira o Tanrıların her biri, ona benzediği için onun gibi olurdu. Oysa Tanrı ve Tanrının Kudreti öyle bir şeydir ki, hükmeder fakat hükmedilmez, şayet böyle olmasaydı Tanrı olamazdı.
Şayet birden çok tanrı olsaydı ve bunlardan bazıları daha iyi, diğerleri daha kötü olsaydı, tanrı olamazlardı, zira Tanrı daha aşağı mertebede bulunamaz yahut yönetilemez. Şayet eşit olsalardı da Tanrı her şeyden daha üstün olamazdı, nitekim eşit olan bir şey, mutlak kudretten ne daha iyi ne de daha kötü olmalıdır.
Tanrı Bir olduğuna göre, O’nun görme, işitme ve diğer bütün duyular bakımından her veçhesiyle kendine benzer olduğunu da öne sürer, zira aksi halde Tanrı’nın cüzleri en mükemmel mertebede olmaz, birbirlerine üstün gelirlerdi, ki bu da imkânsızdır. Her bakımdan birbirine benzediğinden yuvarlak olmalıdır, kısmen bir biçimde, kısmen başka biçimde olamaz. Böylece ezeli, bir ve yuvarlak olarak [okunamadı] ne bir parçası ne de başka bir cüzü vardır, oysa bir Varlık (Ens) bu türden [okunamadı] olamaz.
Birden fazla şey olmalıdır, zira bir şey diğerinin içine doğru hareket etmelidir. Şimdi, var olmayan hareket etmiyorsa, mademki var olmayan hiçbir yerde değildir, hareket eden şeylerin de birden çok olması gerekir, buradan hareketle o, hareket edenlerin iki yahut birden çok olduğunu ileri sürer. Varlık ise sükûn halindedir, zira hareketsizdir, fakat Bir olan ne sükûndadır ne de hareket eder, zira o ne var olmayan ne de çok olandır. Böylece o, Tanrı’nın ikisi de olmadığını ileri sürmüştür.
LEUKİPPOS
Tanrı Ezeli, Bir, Kendiyle Benzeş ve Yuvarlaktır, ne Sonsuz ne de Sonludur, ne Sükûn Halindedir ne de Hareketlidir.
Dahası o, birçok âlemin bulunduğunu, Boşluğun olmadığını, bütün şeylerin tabiatının Sıcak ile Yaşın ve Soğuk ile Kurunun karşılıklı dönüşümünden teşekkül ettiğini, İnsanın Topraktan yaratıldığını ve Ruhunun bu dördünün itidaliyle terkip edildiğini ileri sürmüştür.
Mekâna karşı ise şu şekilde akıl yürütmüştür, şayet her şey bir mekândaysa, mekânın da bir mekânda bulunması gerekir ve bu durum sonsuza kadar gider.
Harekete karşı ise dört delil öne sürmüştür,
Birincisi, hiçbir şeyin hareket etmediğidir, zira ilerleme kaydeden her şey, hedefine varmadan evvel ortaya gelmelidir, bundan ötürü daha önce olan şey mütemadiyen devam eder.
[okunamadı] her şey tam kendi yerindedir, uçan bir ok [okunamadı]
Dördüncüsü, şayet şeyler başlangıçtan ortaya doğru eşit süratle hareket etselerdi, [okunamadı] zamanın yarısı bütününe eşit olurdu.
LEUKİPPOS
Abderalıdır yahut başkalarına göre bir Melosludur.
Zenon’u dinlemiştir. İddiaları Laertios tarafından şu şekilde aktarılır, bütün şeyler sonsuzdur ve birbirlerine dönüşürler, Evren ise Boşluk ve Doluluktan, yani küçük cisimlerden yahut Atomlardan ibarettir. Âlemler, bu cisimlerin Boşluğa düşmesi ve birbirine dolanmasıyla meydana gelmiştir, bu hareketten, yani onların bir araya toplanmasından Yıldızlar teşekkül etmiştir.
Güneş, Ay’ın etrafında daha büyük bir dairede hareket eder. Yeryüzü ise Merkezin etrafında hareket eder ve Şekil itibarıyla bir davula benzer. Atomların her şeyin İlkeleri olduğunu ilk öne süren odur. Bazılarının söylediğine göre Elealı yahut bir Abderalıydı. Öğretisinin hülasası budur, tafsilatı ise şöyledir,
Belirttiğimiz üzere Evrenin sonsuz olduğunu kabul etmiştir, bir kısmı dolu, diğer kısmı ise boştur, bunlar sonsuz âlemlerin kendilerinden teşekkül ettiği ve nihayetinde kendilerine çözündüğü Unsurlardır.
Âlemler şu şekilde meydana gelmiştir, Sonsuzun içinden, bir nevi kopuşla (diğerlerinden ayrılarak) büyük bir Boşluğun içine her türlü biçimde birçok Cisim taşınmıştır, bunlar bir araya yığılarak bir Girdap meydana getirmiştir. Bu vasıtayla birbirlerine çarparak ve her türlü yöne yuvarlanarak,
birbirine benzeyenler diğerlerinden ayrılmış ve kendi denkleriyle birleşmiştir, fakat eşit ağırlıkta olduklarından ve çoklukları sebebiyle dairesel hareket edemediklerinden, bunlardan seyrek olanlar dış boşluğa doğru fırlamış, geri kalanlar ise bir arada kalıp birbirinin içine girerek dolanmış ve ilk yuvarlak Bileşiği meydana getirmiştir.
Bu, her türlü Cismi ihtiva eden bir nevi Zara yahut Deriye benziyordu, bu Cisimler Merkezin etrafında döndükçe onları kuşatan Zar daha da inceldi, zira ortadakilere mütemadiyen daha fazla Cisim akıyor ve bunların hareketine dahil oluyordu.
Yeryüzü bu şekilde meydana gelmiştir, Zira Merkeze gidenler dibe çökmüştür. Dahası, dış çember yahut bir nevi Zar olan kısım,
[okunamadı] bir nevi balçıkla birlikte tutuşmuş, Yıldızlar [okunamadı] en dıştaki Güneşin dairesidir, Yeryüzüne en yakın olanı ise Ay’ınkidir, bunlar,
hareketlerinin Süratiyle tutuşur yahut alev alır, Güneş Yıldızlar vasıtasıyla tutuşur, Ay ise Güneşten bir parça Ateş ödünç alır.
Güneş ve Ay’ın tutulması, Yeryüzünün Güneye doğru eğilmesinden ileri gelir, Kuzey kısımları mütemadiyen Kar ve Donun baskısı altındadır, Güneş nadiren, Ay ise sürekli tutulur, zira daireleri birbirine eşit değildir.
Âlem ne şekilde meydana geldiyse, aynı minvalde büyümüş olup bir tür Zaruret gereği küçülecek ve helak olacaktır.
Laertios’un aktardıkları buraya kadardır. Onun fikirlerine dair söylenecek diğer hususları, bu fikirlerin çoğunu ödünç almış olan Demokritos’un bahsinde ele alacağız.
DEMOKRİTOS Memleketi, Ebeveyni, Kardeşleri ve Yaşadığı Dönem
Demokritos’un kimilerince Miletoslu olduğu zannedilmiştir, fakat daha makbul olan kanaate göre, ahalisinin saflığıyla darbımesellere dahi konu olmuş Abdera şehrindendir.
Asil bir soydandı, [okunamadı] kardeşi Athenokritos’un soyundan gelmekteydi yahut Suidas’a göre Damasippos’un oğluydu.
Kronolojisinde belirtildiğine göre 80. Olimpiyatta doğmuştur, bu durum Küçük Diakosmos adlı eserinde kendisi hakkında söyledikleriyle de teyit edilmektedir, orada kendisinin genç olduğunu [okunamadı] Anaksagoras’tan kırk yaş daha küçük olduğunu zikreder. Anaksagoras ise 70. Olimpiyatın ilk yılında doğmuştur. Kserkses’in ordusunu ağırlayabilecek kudretteydi.
Laertius, Herodotos’un şehadetine dayanarak, Kralın beraberinde bazı Mecusiler ve Kildaniler getirdiğini ilave eder, muhtemelen Herodotos’un şu metnine atıfta bulunmaktadır ki orada Kserkses’in Asya’ya [okunamadı] Abdera’ya geldiğini, Abderalılar tarafından ağırlandığını, onlara altın bir pala ile altın işlemeli bir taç bahşettiğini ve oradaki ahalinin beyanına göre, Atina’dan kaçtığından beri kuşağını ilk defa burada çözdüğünü nakleder (ki buna inanmam), [okunamadı] buradan gemiye bindi. Demokritos ilkin bu Mecusilerden ve Kildanilerden ilim tahsil etti, henüz bir çocukken onlardan [okunamadı] ve astronomi öğrendi.
Müteakiben kendisini Leukippos’a verdi, bazıları onun Anaksagoras’ın da talebesi olduğunu iddia eder, lakin Phavorinus muhtelif tarihlerinde nakleder ki Demokritos, Anaksagoras hakkında, onun Güneş [okunamadı] dair ileri sürdüğü bu kanaatlerin kendisine ait olmayıp daha eski olduğunu ve bunları aşırdığını söylemiştir.
Aynı şekilde onun kâinatın nizamına ve Akıl’a (Nous) dair iddialarını da hiçe saymıştır, öyleyse (der Phavorinus) bazılarının iddia ettiği gibi nasıl onun talebesi olabilirdi?
Agellius şunu ilave eder (Laertius da), Sokrates’in talebesi Arkhelaos ile ve Oinopides ile [okunamadı], zira kendi zamanının en mümtaz şahsiyetleri olan Zenon ve Parmenides’in kanaatlerinin yanı sıra ondan ve herkesin teslim ettiği üzere Sokrates zamanında yaşamış olan Abderalı Protagoras’tan bahseder. Truva’nın zaptından 730 yıl sonra Küçük Kâinat Nizamı’nı (Mikrokosmos) yazdığı söylenir ki hesap şöyledir,
Zira Eratosthenes’e göre Truva’nın zaptından ilk Olimpiyat’a kadar 407 yıl geçmiştir, buna 323 yıl eklendiğinde (730’u tamamlamak üzere) 84. Olimpiyat’a denk gelir.
BÖLÜM II
Valerius Maximus’un bildirdiğine göre, Demokritos pekâlâ zenginler meyanında sayılabilir, zira babası [okunamadı].
Atina’ya gittiğine dair rivayet de daha az şüpheli değildir, Valerius Maximus orada [okunamadı] yıl kaldığını, vaktin her anını ilim tahsiline sarf ettiğini söyler. Kendisinin de kitaplarından birinde ikrar ettiği üzere, o şehirde tanınmadan yaşamıştır.
Laertius, şan ve şöhreti hakir gördüğünden kendini gizlediğini, Sokrates’i tanıdığı halde onun tarafından tanınmadığını ilave eder, nitekim bizzat kendisi, “Atina’ya gittim ve beni tek bir kişi dahi tanımadı,” demiştir.
Thrasyllos’a göre, şayet Rakipler diyaloğu Platon’un sahih bir eseri ise, oradaki meçhul şahıs odur, zira Oinopides ve Anaksagoras ile meşgul olan iki kişinin arasında, Sokrates ile felsefe üzerine hasbihal eden ve ona bir filozofun bir pentatlona (beş müsabakada mahir kimseye) benzediğini söyleyen kimsedir ve hakikaten de felsefede öyleydi, zira ahlakta, matematikte, hür ilimlerde ve bütün sanatlarda mahirdi. Fakat Demetrios Phalereus, Sokrates Müdafaası’nda onun Atina’ya katiyen gitmediğini söyler ve Laertius’a göre bu daha büyük bir meziyettir, zira böylesine mümtaz bir şehri hakir görebilmiş, bir mekândan itibar devşirmektense bizzat o mekâna itibar kazandırmayı yeğlemiştir.
Filozof olduğu ise daha kesindir. Thrasyllos onun Pisagorcuları taklit ettiğini, bizzat Pisagor’un adını taşıyan bir risalede ona hayranlık duyarak kendisinden bahsettiğini teyit eder.
Her şeyi ondan almış gibi görünmektedir ve vakitler uyuşsaydı onu bizzat dinlediği dahi zannedilebilirdi.
Lakin aynı devirde yaşamış olan Rhegiumlu Glaukos, Pisagorculardan birini bizzat dinlediğini beyan eder, Kyzikoslu Apollodoros onun Philolaos ile muasır olduğunu kabul eder, Duris ise Pisagor’un oğlu Arimnestos’u dinlediğini nakleder.
Gençliğinden itibaren ilme öyle haristi ki Demetrios’un beyanına göre, meyve bahçesindeki küçük bir kameriyeye çekilip kendini içeri kilitlerdi, bir defasında babası oraya kurban edilmek üzere bir öküz getirip bağladığında, babası [okunamadı] meselesini kendisine anlatıncaya dek uzun bir müddet bundan haberi dahi olmamıştı.
BÖLÜM III. Seyahatleri
Babası vefat edince üç birader terekeyi taksim ettiler.
En küçükleri olan Demokritos, her ne kadar en cüzi hisse olsa da seyahat için en elverişli hisse olduğundan nakit paradan müteşekkil kısmı tercih etti.
En küçük pay olmasına rağmen, sanki onları aldatmak niyetindeymiş gibi yine de ona haset ettiler.
Demetrios onun hissesinin yüz talente baliğ olduğunu ve Valerius Maximus’un naklettiği gibi memleketine bağışlamayıp hepsini harcadığını teyit eder, bu sebeptendir ki Cicero onun miras kalan mülkünü ihmal ettiğini, tarlalarını nadasa bıraktığını ve mesut bir hayattan gayrı hiçbir şey aramadığını söyler.
Laertius (Demetrios ve Antisthenes’e atıfla) geometri öğrenmek için Mısır’daki rahiplere, Pers diyarına, Kildanilere seyahat ettiğini ve Kızıldeniz’e gittiğini nakleder, bazıları Hindistan’daki [okunamadı] ile sohbet ettiğini ve mezkûr milletlerin her birinin muhtelif hikmetlerini tahsil ettiğini iddia eder,
Mısırlı rahiplerle (kendisi de teyit ettiği üzere) 80 yıl geçirmiştir.
Aelianus’un bildirdiğine göre Theophrastos bu hususlardan ötürü onu metheder, zira seyahatleri vasıtasıyla ne Menelaos’un ne de Akhilleus’un elde edemediği çok daha hayırlı şeyler cem etmiştir, zira onlar Fenikeli tüccarlar misali bir aşağı bir yukarı gidip gelmişler, para toplamışlar ve karadaki ve denizdeki seyahatlerinin yegâne sebebi bu olmuştur.
Binaenaleyh bizzat kendisi hakkında şu sözleri sarf etmesi sebepsiz değildir, “Kendi asrımın insanları meyanında en çok seyahat eden bendim ve iklimler ile toprakların çeşitliliğini müşahede ettim.”
BÖLÜM IV
Laertius seyahatlerinden avdet ettiğinde servetini tükettiği için son derece düşkün bir vaziyette olduğunu söyler, bunun üzerine biraderi onun bu muhtaç hâlini görerek kendisini hüsnükabulle karşılamış ve maişetini temin etmiştir.
Demokritos
Fakat vuku bulacağını önceden bildirdiği bazı hadiselerin tam da haber verdiği surette gerçekleşmesi üzerine, halk ona bir tanrı gibi hürmet etti. Gökleri ve yeri temaşa eden kimsenin [okunamadı],
Zeytin mahsulünün bol olacağı beklentisiyle, o havalideki zeytinlerin tamamını satın aldı, aslen fakirliği ve ilmin sükûnetini arzuladığını bilen herkes bu işe hayret etti.
Lakin meselenin hikmeti, elde edilen büyük kazançla birlikte aşikâr olunca, zenginleşme arzusunu bir kenara bırakıp anlaşmayı evvelki hırslı ve endişeli sahiplerine iade etti, böylece dilediği vakit zengin olabileceğini ispatlamış olmakla iktifa eyledi.
Fevkalade sıcak bir günde ekin biçmekle meşgul olan birine tesadüf ettiğinde, ona ekinin kalanını bırakmasını ve toplayabildiği kadarını derhal yığmasını tembihledi, nitekim birkaç saat zarfında kopan dehşetli bir fırtına onun bu kehanetini tasdik etti. Klemens buna ilave olarak, Demokritos'un bu hadiseyi bazı yıldızlara bakarak önceden haber verdiğini, ona itimat edenlerin mahsullerini hemen topladıklarını, mevsim yaz olduğundan ekinin henüz ambarlara kaldırılmamış bulunduğunu, lakin diğerlerinin beklenmedik şiddetli yağmur sebebiyle mahsullerini zayi ettiklerini nakleder.
Bu ve benzeri kehanetleri sayesinde halk nazarında öyle büyük bir itibar kazandı ki [okunamadı],
Renklerin çeşitliliği olmaksızın mesut bir ömür sürebilirdi, lakin hadsiz ve hudutsuz arzular olmaksızın yaşayamazdı. Cicero ise meselenin hakikati hususunda başka bir yerde,
Yalnızlıkları hasebiyle tefekküre en ziyade elverişli olan mekânları tercih ederdi. Aulus Gellius, Yunan tarihinin günümüze ulaşmamış vesikalarına istinaden nakleder ki, zihninin tabiatın fevkalade nizamını ve kanunlarını temaşa ederken kurduğu fikir ve mülahazaların daha berrak ve kuvvetli olması gayesiyle kendi gözlerini bizzat kör etmiştir,
Laberius ise kendi maksadına matuf olarak bu ihtiyari körlüğe başka bir illet yakıştırır,
Abderalı Demokritos, tabiat felsefesinde pek mahir olan zat, Yükselen Hyperion'un karşısına bir kalkan koydu, Güneşin şualarıyla böylece mahrum etti kendini görme nimetinden,
Gellius tarafından zikredilen evvelki sebep, yani felsefeyle daha mükemmel meşgul olabilmek gayesi, Cicero, Plutarkhos ve diğerleri tarafından da ileri sürülmüştür. Zira kendi kendine türküler söyleyip durur, bazen eşyanın sonsuzluğuna seyahat ettiğini ve orada kendisine benzeyen sayısız Demokritos bulunduğunu söyler, böylelikle zihniyle beraber bedenini de helak eder. İşte ey Hippokrates, bizim korktuğumuz şeyler bunlardır, bizi keder ve endişeye sevk eden bunlardır. Bu sebeple gecikmeksizin gel, basiretin ve tavsiyelerinle bizi muhafaza eyle, bizi hakir görme, zira ehemmiyetsiz bir kavim değiliz, şayet onu sıhhatine kavuşturursan ne servetten ne de şöhretten mahrum kalırsın. İlim ve irfanı zenginliğe tercih etsen dahi, sana bolca takdim edilecek olan bu mükâfatı kabul buyur.
Demokritos'u sıhhatine kavuşturmak uğruna, bütün şehrimiz altından ibaret olsaydı tereddütsüz feda ederdik. Bizler kanunlarımızın dahi hastalandığı kanaatindeyiz, Hippokrates. Vakit kaybetmeksizin gel, ey insanların en faziletlisi, bu müstesna zatı tedavi eyle.
Buraya yalnızca bir tabip sıfatıyla değil, bizi mukaddes surlarla kuşatacak bir bânî olarak geleceksin. Tedavi edeceğin bir fert değil, koca bir şehirdir, takatten düşmüş bir meclistir, onun dağılmasına mâni olacaksın, böylelikle kanun koyucu, hâkim, meclis reisi ve muhafızımız sen olacaksın.
İşte bu gaye ile yolunu gözlemekteyiz, Hippokrates, şayet teşrif edersen bizim nazarımızda bütün bu vasıfları haiz olacaksın. Hikmetin bizzat bedenini muhafaza etmen için sana yalvaran, kendi halinde metruk bir şehir değil, bütün bir Hellas memleketidir.
Tasavvur et ki ilmin kendisi sana bu elçilik vazifesiyle gelmekte, kendisini bu dertten azat etmeni niyaz eylemektedir. Zira hakiki hikmet, onun pek yakınında meskûn olan bizlere de ziyadesiyle yakındır.
Katiyetle bil ki, eğer Demokritos'u terk etmeyip herkese aktarabileceği hakikatleri zayi olmaktan kurtarırsan, gelecek asırlar sana minnettar kalacaktır. Sen hem hanedanın hem de icra ettiğin sanatın hasebiyle Asklepios ile akrabasın, işittiğin üzere şehrimizin adını taşıdığı Abderos da o soydan neşet etmiştir, binaenaleyh Demokritos'un şifaya kavuşması onun ruhunu da hoşnut edecektir. Mademki ey Hippokrates, bütün bir halkın ve onların en mümtaz şahsiyetinin cinnete sürüklendiğini müşahede etmektesin, sana yalvarırız, bize doğru acele et. Fazilet ve idrakin bu derece taşmasının bizzat bir illete dönüşmesi pek acı bir haldir, Demokritos hikmetin inceliğinde başkalarından ne derece üstün idiyse, bugün aklını yitirme tehlikesine de o derece maruz kalmıştır, halbuki Abdera'nın sıradan ve cahil ahalisi eskisi gibi akıllarını muhafaza etmektedir, hatta vaktiyle ahmak addedilenler dahi bu en bilge zatın zaafını ve marazını teşhis edecek kudrettedir.
Tez gel, gelirken Asklepios'u, Herakles'in kızı Epione'yi ve onun Troya seferine iştirak eden evlatlarını da beraberinde getir, dertlere deva olan reçeteleri ve şifalı terkipleri yanında taşı. Toprak bu marazı iyileştirecek meyveleri, kökleri, nebatatı ve çiçekleri pek cömertçe bahşetmektedir, hiçbir vakit Demokritos'un sıhhati için olduğu kadar bereketle sunulmamıştır. Esen kal. Hippokrates bu mektuba şu cevabı vermiştir,
Amelesagoras'tan işinizin pek acele olduğunu işittiğimde mektubunuzu mütalaa ettim, şehrinizin tek bir insan için, sanki bütün şehir tek bir insandan ibaretmişçesine ızdırap çektiğini görünce ziyadesiyle hayret ettim.
Hakikaten ne bahtiyardır o kavim ki, kendilerini muhafaza eden hakiki kalelerin surlar veya istihkâmlar değil, bilakis bilge insanların sıhhatli muhakemeleri olduğunu idrak etmiştir.
Bana öyle gelir ki sanatlar tanrıların bir lütfu, insanlar ise tabiatın eseridir.
Ey Abdera ahalisi, şayet beni bu eseri helak olmaktan korumaya çağıranın sizler değil, bizzat tabiatın kendisi olduğunu mülahaza edersem gücenmeyiniz, nitekim bu davete icabet ederek
Gelişim için bana herhangi bir bedel ödemeyiniz ve bu sebeple, ey Abderalılar, bana hiçbir şeyi zorla kabul ettirmeye kalkışmayınız, bilakis hür bir sanatın eserlerini serbest bırakınız.
Ücret kabul edenler ilimleri kulluğa mecbur eder, onları köle kılar ve evvelki hürriyetlerinden mahrum bırakırlar.
Kaldı ki bu gibilerin büyük bir hastalıkta riyakârlık etmesi, küçük bir hastalıkta ise tedaviyi reddetmesi, söz verdiklerinde gelmemesi ve çağrılmadıklarında çıkagelmesi kaçınılmazdır.
İnsan hayatı hakikaten pek sefildir, zira kış rüzgârı misali, doymak bilmez servet hırsı onu durmaksızın istila eder.
Bütün hekimlerin, delilikten daha beter olan bu marazı iyileştirmek için el birliği etmesini temenni ederdim, her ne kadar mesut bir hâl zannedilse de, bu aslında veba nevinden bir illettir, Zihnin bütün niza ve ihtilafları, kanaatimce, tam bir cinnet hâlidir, zira akılda garip kanaatler ve vehimler uyandırırlar ki aklın fazilet ile arındırılması ve sağlığına kavuşturulması icap eder.
Bana gelince, şayet zengin olmayı gaye edinmiş olsaydım, ey Abderalılar, on talent uğruna size gelmez, her nevi zenginlikle dolu muazzam şehirlerin bulunduğu büyük Pers Kralı’na gider, hekimliğimi orada icra ederdim.
Lakin Yunanistan’a düşman olan bir kavmi iyileştirmeyi reddettim ve elimden geldiğince bizzat Barbarlara karşı durdum.
Vatanımızın düşmanı olan bir kralın servetini kabul etmeyi bir zillet addettim, [okunamadı] Yunanistan'ın [okunamadı].
[okunamadı] Düşmanlar [okunamadı] Hastalıktan kazanç sağlamak benim âdetim değildir, Demokritos delirdiğinde de bunun gerçek olmasını temenni etmedim, şayet sıhhatte ise o bir dosttur, şayet hastalığından kurtulursa daha da yakın bir dosttur, Demokritos’un metin ve [okunamadı] vasıflara sahip bir zat, şehrinizin ziyneti olduğunu beyan ettim.
Bu seyahat maksadıyla, yokluğunda ailesine göz kulak olması için dostu Dionysios’a, kendisine bir gemi temin etmesi için Damagetos’a ve şifalı otlar tedarik etmesi için Kratevas’a haber gönderdi.
Abdera’ya varmadan bir gün evvel rüyasında Asklepios’un kendisine göründüğünü gördü, tanrı ona kendi yardımına muhtaç olmayacağını, yalnızca beraberinde getirdiği bir kadının rehberliğine ihtiyaç duyacağını bildirdi ve kadını ona takdim ettikten sonra kayboldu.
Kadın, ertesi gün Demokritos’un hanesinde buluşacaklarına dair söz verdi, adını sorduğunda, kendisine Hakikat dendiğini söyledi, peşi sıra gelen [okunamadı] kadını işaret ederek onun adının da Zan olduğunu ve Abderalılar ile birlikte ikamet ettiğini ilave etti. İşte [okunamadı] gördüğü rüya bundan ibaretti.
Ertesi gün Abdera’da nasıl karşılandığını, dostu Damagetos’a şu şekilde nakleder,
Damagetos’a Selam ve Sıhhat Dileğiyle
Tahmin ettiğim gibiymiş Damagetos,
Demokritos deli değil, bilakis fevkalade bilgedir, bize bilgeliği öğretti ve bizim vasıtamızla bütün insanlara öğretecektir.
Pruvasında Güneş tasvirinin yanı sıra Sıhhat remzinin de eklenebileceği o [okunamadı] gemisini nihayetsiz teşekkürlerle geri gönderdim, zira süratli bir sefer yaptık ve Abdera’da bulunacağımı haber verdiğim gün oraya ulaştık.
Bütün ahalinin, gelişimizin intizarıyla kapıda toplandığını gördüm, yalnızca erkekler değil, kadınlar, ihtiyarlar, gençler ve vallahi bizzat çocuklar dahi oradaydı, felsefeyle meşgul olan bu zatın durumundan ötürü öylesine kederliydiler ki beni görür görmez bir ümide kapıldılar.
Philopoimen, tıpkı diğerlerinin de arzu ettiği gibi beni ikametgâhıma götürmeyi teklif etti, lakin onlara, ey Abderalılar, Demokritos’u görene dek hiçbir şey yapmayacağım, dedim, bunu işitir işitmez alkışlayıp sevindiler ve beni derhal agoranın içinden geçirdiler, kimisi önümden yürüyor, kimisi peşimden geliyor, diğerleri ise koşarak, Ulu Kral Zeus, yardım et, şifa ver, diye feryat ediyordu, Etesiyen rüzgârlarının mevsimi olması sebebiyle müsterih olmalarını tavsiye ettim, beni sükûnetle [okunamadı] götürdüler.
Şehirden pek de uzak olmayan surların bitişiğindeki bir yere gittik, oraya doğru giden yolda kavak ağaçlarıyla kaplı bir tepe vardı, oradan Demokritos’un ikametgâhını seyredebiliyorduk.
Demokritos’un bizzat kendisi sık lakin alçak bir çınar ağacının altında, kalın bir cübbe içinde, yapayalnız, perişan bir hâlde, taş bir sekinin üzerinde, benzi sararmış ve zayıf düşmüş bir vaziyette, uzun sakalıyla oturuyordu, sağ yanında tepeden aşağı doğru küçük bir dere akmaktaydı, tepede ise tabii olarak yetişmiş asmalarla çepeçevre kuşatılmış, Müzlere vakfedildiği anlaşılan bir mabet bulunuyordu.
Dizlerinin üzerinde bir kitapla gayet vakur bir vaziyette oturmaktaydı, etrafında başka kitaplar ve teşrih edilmiş pek çok canlının cesetleri duruyordu.
Kâh telaşla yazıyor, kâh duraklayıp kendi içinde meseleleri tartar gibi görünüyordu.
Kısa bir müddet sonra ayağa kalktı, yürüdü ve teşrih edilmiş [okunamadı] dikkatle baktı, ardından yeniden oturdu.
[okunamadı] mizacını müşahede ederek marazının hakikatine hükmedebilmek için yanına yaklaşayım, dedim ve bunu söyleyerek yavaşça aşağı indim, zemin oldukça dikti, öyle ki düşmemek için güçlükle ayakta durabildim.
Yanına yaklaştığım esnada büyük bir dikkatle [okunamadı] meşguldü, durup işini bitirmesini bekledim.
Çok geçmeden başını kaldırdı ve bana doğru geldiğimi görünce, Selam ey yabancı, dedi. Ben de, Sana da selam olsun ey insanların en bilgesi Demokritos, diye mukabelede bulundum.
Bana ismiyle hitap etmediği için biraz mahcup olarak, tahmin ettiğim kadarıyla, Sana nasıl hitap edebilirim, zira isminizi bilmeyişim size yabancı diye seslenmeme sebep oldu, dedi. Adım hekim Hippokrates’tir, dedim. Sen Asklepios hanedanının iftiharısın, tıptaki liyakatinin ve ilminin şöhreti ta bana kadar ulaştı, diye cevap verdi, Seni buraya hangi meşgale getirdi, lakin evvela oturunuz, görüyorsun ya, bu oturak pek latif, yeşil ve yumuşaktır,
talihin hasedine maruz kalan yüksek tahtlardan daha evladır.
Oturur oturmaz bana, "Seni buraya getiren amme işi midir, yoksa şahsi bir mesele mi? Çekinmeden söyle, elimizden gelen tüm gayretle sana yardımcı olalım," dedi.
Cevap verdim, "Buraya gelişim senin içindir, memleketinden gelen bir elçilik heyeti bana bu fırsatı sundu, senin gibi bir hakîm zat ile tanışmak istedim." O da, "Öyleyse seni hanem kabul etsin," diye karşılık verdi.
Onu bu suretle muhtelif vechelerden sınadıktan ve kendisinde cinnete dair hiçbir emare görmedikten sonra, "Bu belde ahalisinden Philopoemen’i tanırsın herhalde," dedim. "Pek iyi tanırım," diye cevap verdi, "Damon’un oğlunu kastediyorsun değil mi? Hermes Çeşmesi’nin yakınında oturur." "Ta kendisi," dedim, "bana aşinadır, beni hanesinde ağırladı. Lakin senden, ey Demokritos, bana daha muteber bir ağırlama bahşetmeni ve evvelemirde ne yazmakta olduğunu söylemeni istirham ederim." Kısa bir tereddütten sonra, "Cinnet üzerine," diye cevap verdi.
"Yüce Jüpiter hakkı için," dedim, "tam vaktinde şehre karşı yazıyorsun!" "Hangi şehre, Hippokrates?" diye sordu. Yalnızca lafın gelişi öyle söylediğimi belirttim ve "Fakat cinnet hakkında yazdığın tam olarak nedir?" diye sordum.
"Ne olacak," dedi, "mahiyetinin ne olduğu, insanda nasıl neşet ettiği ve nasıl sağaltılabileceği. Gördüğün şu mahlukları bu gaye uğruna teşrih ettim, tanrıların eserlerine buğzettiğimden değil, safranın tabiatını ve menşeini tahkik etmek için, zira bilirsin ki, bu madde haddinden fazla galebe çaldığında ekseriya insanlarda cinnete sebebiyet verir. Her fıtratta mevcuttur, lakin bazısında az, bazısında çoktur, kısmen iyi, kısmen fena bir cevher olduğundan, fazlalığı marazlara yol açar."
"Jüpiter hakkı için," dedim, "Demokritos, hakikati ve hikmeti dile getiriyorsun, benim nasiplenemediğim böylesi bir sükûnete nail olabildiğin için seni bahtiyar addediyorum."
"Sen nail olamıyor musun?" dedi. Cevap verdim, "Çünkü seyahatler, evlatlar, mülk, hastalıklar, ölümler, hizmetkârlar yahut benzeri meşgaleler sükûnetime mani oluyor."
Bunun üzerine her zamanki feveranına kapıldı, kelamı bir kenara bırakıp bir müddet taşkınca güldü. "Neden gülüyorsun Demokritos? İyi mi konuştum, yoksa fena mı?" dedim.
Bu söz üzerine eskisinden de çok güldü, uzakta duran Abderalılar bunu görünce kimisi başına vurdu, kimisi alnını dövdü, kimisi de saçını başını yoldu, zira sonradan naklettiklerine göre, onun hiçbir vakit böylesine güldüğünü görmemişlerdi.
"Ey hakîmlerin en faziletlisi Demokritos," diye devam ettim, "bu feveranın sebebini bilmek isterim, söylediğim şeyin neresi gülünç göründü? Eğer hakikaten öyleyse kendimi ıslah edeyim, şayet değilse, bu yersiz kahkahadan vazgeçesin."
"Herkül hakkı için," dedi, "beni ikna edebilirsen ey Hippokrates, bugüne dek vücuda getirdiklerinin hepsinden daha büyük bir şifa bahşetmiş olursun." "Neden ikna olmayasın ki?" dedim.
"Bir insanın ölümüne, yahut hastalığa, cinnete, cinayete veya bunlardan daha beter şeylere gülmekle abesle iştigal ettiğini bilmez misin? Diğer yandan evliliklere, meclislere, doğum merasimlerine, memuriyetlere ve adını taşıyan her şeye [okunamadı] layık olanlara gülmüyor musun?"
başkaları atlara meyleder, bazıları kendilerine ait diyebilecekleri geniş mülkler edinmekten haz duyar, kendilerine dahi hükmedemezken nice insanlara hükmetmeyi arzularlar. Zevceler alırlar ve çok geçmeden onları kapı dışarı ederler, severler ve sonra nefret ederler, çocuklarından sevinç duyarlar, büyüdüklerinde ise onları mirastan mahrum bırakırlar, harp ederler ve tezyif ederler [okunamadı]
[okunamadı]
nefsine hâkim olamayarak komşularının yatağına meyleder, başkaları doymak bilmez tamahkârlık yüzünden eriyip tükenir, kimileri muhteris arzularıyla göklere yükselir ve kendi iradeleriyle baş aşağı yuvarlanırlar. Yıkarlar, sonra bina ederler, hayır işlerler, sonra pişman olup dostluk kanunlarını çiğnerler, haksızlık yaparlar, husumete düşerler ve en yakın akrabalarıyla cenk ederler, bütün bunların müsebbibi ise tamahkârlıktır.
Muhakemeden yoksun zihinleriyle rastladıkları her şeyden haz alan oyun çağındaki çocuklardan ne farkları vardır? Arzuları bakımından vahşi hayvanlardan pek ayrılmazlar, şu farkla ki hayvanlar kifayet miktarıyla iktifa ederler.
Hangi aslan vardır ki yerin altına altın gizlesin? Hangi boğa ihtiyacından fazlası için kavga eder? Hangi leopar doymak bilmez bir hırs taşır? Kurt, zaruri gıdasına yetecek kadarını parçalayıp yediğinde durur. Fakat insanlara zevk-u sefa ve taşkınlık içinde geçirdikleri geceler ve gündüzler dahi kâfi gelmez.
Bütün vahşi hayvanların sene içinde muayyen çiftleşme vakitleri vardır ve nihayetinde çekilirler, lakin insan durmaksızın şehvetin esiri olur. Malını mülkünü kaybetti diye dövünen birine nasıl gülmeyeyim ey Hippokrates? Bilhassa tehlikeleri hiçe sayıp uçurumlardan aşarak ve denizleri geçerek seyahat ediyorsa, kahkahalarımı zapt etmem nasıl kabil olur?
Gemisini kıymetli emtia ile haddinden fazla doldurup batıran, akabinde de kendisini batırdığı için denizi kabahatli bulan adama gülmeyeyim mi?
Şayet bunlara gülmekle haksızlık ediyorsam, en azından onların ahvalinde teessüf edilmeye layık bir cihet muhakkak vardır.
Bunlar, can kurtarırken bizzat kendisi yıldırım ile cezalandırılan selefiniz Asklepios’un hekimliğine yahut ilaçlarına muhtaç değildir. Görmüyor musunuz ki, deliliği anlamak kastıyla bunca muhtelif canlıyı teşrih eden ben dahi kısmen delilikten nasibimi almışım; oysa hakikatte onu insanın bizzat kendisinde aramam gerekmez miydi?
Bütün dünyanın gayriinsani hallerle dolu olduğunu, adeta insanın bizzat kendisine yönelmiş nihayetsiz bir nefretle tıka basa dolduğunu görmüyor musunuz? İnsanoğlu ta doğuşundan itibaren bir marazdır, ilk doğduğunda acizdir ve başkalarının imdadına muhtaçtır, büyüdüğünde ahmaktır, terbiyeye muhtaç kalır, kemale erdiğinde fesattır, ihtiyarlığında ise bedbahttır, ömrü boyunca basiretsizce didinip durur, ana rahminden çıktığı andan itibaren hali böyledir.
Kimileri hiddetli ve öfkeli mizaçları sebebiyle durmaksızın kavgalarla meşguldür, kimileri zinalar ve tecavüzlerle, kimileri sarhoşlukla, kimileri komşularının malına göz dikmekle, kimileri de kendininkini heba etmekle uğraşır; öyle ki şayet bütün evlerin duvarları şeffaf olsaydı, kiminin tıkındığını, kiminin kustuğunu, kiminin haksız yere darp edildiğini, kiminin zehirler kardığını, kiminin fesat çevirdiğini, kiminin hesap tuttuğunu, kiminin sevindiğini, kiminin ağladığını, kiminin dostlarına tuzak kurduğunu görürdük; kimi haris, kimi sefil, kimi sahip olduklarını hakir görüp elinde olmayanlara göz diken, yüzsüz, hasis ve doymak bilmez haldedir; kimi aklını atlara takmıştır, kimi insanlara, kimi köpeklere, kimi taşa yahut ahşaba, kimi elçilik peşindedir, kimi kumandanlık hülyasındadır; her biri ayrı bir işle meşguldür, kimi sükunet arar; bu durumda onların hayatlarına nasıl gülmeyeyim? Hekimlik sanatı ise buna çare olamaz.
Pek çokları öyle bir mizaçtadır ki, kendilerine iyilik edenlerden nefret ederler ve onların yardımına muhtaç kaldıklarında öfkelerine güçbela mani olurlar; nitekim bizzat kendileri cahil olan pek çok kimse, cehaleti tercih eder; bu hususta haksızlığa uğramış, layık olmadığı muameleyi görmüş ve kınanmış olmaları mukadderdir.
İstikbalde sizin bilgece talimatlarınızla dolu o muazzam hediyeleri yanıma alarak İstanköy’e döneceğim. İnsan tabiatını tetkik ettiğiniz için methinizi her yere yayacağım, zira başkalarının bedenlerini iyileştirmek vazifem iken, zihnen şifa bulmuş olarak ayrılacağım. Yarın ve daha sonra, burada yine buluşuruz.” Bunları söyledikten sonra ayağa kalktım, o da seve seve bana refakat etti.
Nereden geldiğini bilmediğim bir adam yanına geldi, o da kitaplarını bu adama teslim etti. Abderalılara vardığımda, Demokritos’a dair müjdeli haberlerle geldim. “Elveda.”
Hippokrates’in Demokritos’a dair aktardığı malumat böyledir, münasebetleri ve dostlukları da burada nihayete ermemiş, Hippokrates’in İstanköy’e hareketinden sonra da devam etmiştir; nitekim aralarındaki iki mektup teatisi de bunu göstermektedir. İlki, Demokritos’tan Hippokrates’e yazılmış olup şu sözleri ihtiva eder,
İlim tahsilini mecnunluk sayan ahmak bir güruhun kışkırtmasıyla, bir deliye çöpleme otu vermek üzere bize geldin Hippokrates; o esnada ben âlemin nizamı, göğün kutupları ve yıldızları üzerine yazmakla meşguldüm; bu şeylerin mahiyetini, ne mükemmel bir intizamla vücuda geldiklerini ve delilikten ne kadar uzak olduklarını anlar anlamaz meşgalemi takdir ettin, onları ise gabi ve mecnun addederek telin ettin.
Hava yoluyla suretler halinde bize ulaşan, âlemde müşahede edilen ve birbirini takip eden bütün bu şeyleri zihnim dikkatle tetkik etmiş, bunların hakiki tabiatını sarih bir surette idrak ederek aydınlığa kavuşturmuştur, kaleme aldığım kitaplar da buna şahittir.
Bu sebeple ey Hippokrates, zihinleri mütereddit ve sebatsız olan bu kabil adamlarla hemhal olmaman icap ederdi; zira o kimselerin arzu ettiği üzere, deli olduğum zannıyla bana çöpleme otu vermiş olsaydın, beni bilge bir kimse iken mecnun edecektin ve bu cürmün vebali de senin o hekimlik sanatının üzerine kalacaktı.
Zihnimde bir şeyleri tasavvur ederken, bazen kendi kendime gülerken, yanıma gelen dostlara iltifat etmeyip tamamen bir meselenin tefekkürüne dalmışken beni görseydin, bu müşahedenden hareketle deli olduğum hükmünü çıkarırdın.
Binaenaleyh bir hekim, nefsin hallerini yalnızca zahiri temaşa ile değil, fiillerin bizzat kendisiyle tartmalı, bunların bidayetinde mi, vasatında mı, yoksa nihayetinde mi olduğunu müşahede etmelidir; nitekim bu hususta kalem oynatanlarla pek çok noktada ihtilaf halindedir.
Bize hitaben yazdığınız mektup çöpleme otu tatbikini telin etmektedir; hakikatte ey Demokritos, ben bir mecnunu tedavi etmek üzere çağrılmıştım, o vakitler ne halde bulunduğunuzu da kestiremiyordum.
Lakin sizinle sohbet eder etmez delilikten ne kadar uzak ve her türlü hürmete ne derece layık olduğunuzu fehmettim.
Sizi tabiatın ve âlemin en müstesna şarihi olarak kabul ediyor, beni çağıranları ise mecnun ve hekime muhtaç addediyorum.
Mademki bu hadise aramızda bir ünsiyet peydah etti, eserlerinizi bana yazıp göndermeniz pek münasip olacaktır. Size çöpleme otunun istimaline dair bir risale gönderdim. Elveda.
Cornelius Celsus’un da teyit ettiği üzere, kimilerinin Hippokrates’i Demokritos’un talebesi saymasının menşei işte budur. Hakikaten de Hippokrates felsefenin mühim bir kısmını ondan tahsil etmiştir.
Demokritos
Bilge Bir Kimsenin Mizacına Dair. Yeraltında bulunan şeylere dair; Abderalıların Hippokrates’e mektuplarında muhtemelen telmihte bulundukları husus da budur. Her şeyin ötesinde yedi adetten fazlası mevcuttur. Amaltheia’nın Boynuzu. Zihin Sükuneti. Ev İdaresi yahut Hanelere Dair. Trajan devrinde mevcut olmayan kanunlar.
Tabiat Tetkikleri
On iki kitaptan müteşekkil Büyük Âlem Nizamı (Diakosmos). [okunamadı] Leukippos’a aittir, lakin Antisthenes’in beyanına göre Demokritos bunu mecliste kendi eseri olarak okumuştur; nitekim Epikuros da Herodotos’a mektubunda bu eseri ona atfeder. Cicero’nun kastettiği de belki bu eserdi,
Sözlerine “Bütün kâinata dair kelam etmekteyim” cüretiyle başlamış olan bir zat ile kimi mukayese edebiliriz? Vuku bulduğunu iddia ettiği hiçbir şeyi istisna tutmaz. Küçük Âlem Nizamı (Diakosmos). Gezegenlere Dair; bu risalesinde şunu ispat etmiştir ki,
Tabiat Üzerine, Birinci Kitap
[okunamadı] İnsanın Tabiatı Üzerine, yahut İkinci Kitap, Hippokrates’e ithaf edilmiştir. Zihin Üzerine. Duyular Üzerine, bunları bazıları Ruh Üzerine ile bir tutar, bu ve önceki eser tabiatını göstermek iddiasındaydı [okunamadı] kendi kısımlarına göre [okunamadı] Akıntılar Üzerine. Kutsal Yazılar Üzerine, olağanüstü, Babil’deki Kutsal Yazılar Üzerine.
Semavi konularda o, Babil ve Keldani risaleleri yazdı, zira onun düz bir [okunamadı] içine yerleştirdiği söylenir, muhtemelen şeylerin neden yapıldığı, zira hemen ardından gelen, Seslerin Sebepleri, Tohumların, Bitkilerin ve Meyvelerin Sebepleri. Hayvanların Sebepleri, üç kitap. Muhtelif Sebepler. Taş Üzerine. [okunamadı] kurşun, MATEMATİK. Balmumu Üzerine Deney ve [okunamadı]
[okunamadı]
Otların Hassası, Ufaklık, görünmezlik, katılıkları sebebiyle bölünemez, [okunamadı] ve değişmez.
Demokritos tarafından atomlara atfedilen [okunamadı], Plutarkhos, Epikuros’un buna üçüncü bir nitelik olarak ağırlığı eklediğini söyler, lakin Aristoteles, Demokritos’un bir atomun diğerinden, büyüklük bakımından onu aştığı nispette daha ağır olduğunu savunduğunu teyit eder. Diğer bütün niteliklerden yoksundurlar, ne kendilerine has bir beyazlıkları, ne siyahlıkları, ne tatlılıkları, ne acılıkları, ne sıcaklıkları, ne soğuklukları, ne de başka herhangi bir nitelikleri vardır.
Demokritos’u bu atom iddiasının mucidi ve müellifi olarak adlandıran Cicero, başka bir yerde bunu Leukippos’a atfeder ve Demokritos’un [okunamadı] ekler, fakat bu fikir onun tarafından da icat edilmiş görünmemektedir, zira Stoacı Poseidonios bunu, Strabon’un Troya Savaşı’ndan önce yaşadığını teyit ettiği Fenikeli Mokhos’a atfeder.
Lakin belki de Elealı filozoflar bunu Pythagoras’tan almışlardır. Aristoteles de bu görüşte görünmektedir, aynı şekilde, der o, [okunamadı].
BÖLÜM 1: Şeylerin İlkeleri, Atomlar ve Boşluk Üzerine
Belki de bu sebeptendir ki, bütün şeylerin ilkeleri atomlar (katı, [okunamadı]) ve boşluktur, bunlardan biri Varlık (Ens), diğeri Varlık-Olmayan’dır (Non-ens). Varlık, dolu ve katıdır, Varlık-Olmayan ise boş ve seyrektir.
Varlık, Varlık-Olmayan’dan daha fazla Varlık’tan pay almadığı gibi, cisimden de Boşluk’tan daha fazla pay almaz, varlıkların sebepleri ve maddesi bunlardır.
İlk cisimler durmaksızın hareket halindedir [okunamadı] zira her cismin bilfiil bölündüğünü ve geriye ya atomların ya da hiçbir şeyin kalmadığını varsayarsak, oysa hiçbir şeyden hiçbir şey meydana gelmez ve hiçbir şey yokluğa karışıp gitmez [okunamadı].
Ne yüksek, ne alçak, ne orta, ne son, ne de uç sınır olduğunu varsayalım. Bu hareketin herhangi bir başlangıcı olmamıştır, ezelden beri mevcuttur. Bu hareket yalnızca tek türlüdür, eğridir.
Bu noktada Epikuros ondan ayrılır ve iki türlü bir hareket olduğunu savunur. Cisimcikler bu bölgede yahut uzayda taşınırken birbirlerine dolanırlar, yahut birbirlerine çarparlar, yahut geri sıçrarlar, yahut ayrılırlar veya birbirleriyle birleşirler, bunların sarsıntıları ve birleşmeleri [okunamadı] bütün şeylerin meydana gelişinin sebebi olur. Bu zorunluluk kaderdir, adalettir ve dünyayı meydana getiren ilahi tedbirdir, ki bu da maddenin direnci, intikali ve çarpışmasından başka bir şey değildir.
Bileşiklerin Meydana Gelişi, Bozulması, Değişimi ve Nitelikleri Üzerine
Bütün şeylerin unsurları (söylediğimiz üzere) yahut ilkeleri ikidir, Dolu ve Boşluk.
Biri Varlık, diğeri Varlık-Olmayan’dır, dolu ve katı olan Varlık’tır, boş ve seyrek olan ise Varlık-Olmayan’dır.
Varlık, Varlık-Olmayan’dan daha fazla Varlığa iştirak etmez, bir cisim de Boşluk’tan daha fazla cisim değildir, varlıkların sebepleri ve maddesi bunlardır.
Ve, bir tözün cevher bakımından bir, arazları bakımından muhtelif olduğunu öne sürenlerin, bu arazların ilkeleri olarak seyrek ile yoğunu kabul ettikleri gibi, aynı şekilde onlar da (Leukippos ve Demokritos) farklılıkların geri kalan her şeyin sebebi olduğunu teyit ederler.
Bu farklılıkların üç tane olduğunu kabul ederler, Şekil, Düzen ve Konum, zira onlar Varlığın yalnızca rhysmos, diathege ve trope bakımından farklılaştığını söylerler, rhysmos Şekil, diathege Düzen, trope ise Konum’dur.
A ile N şekil bakımından, AN ile NA düzen bakımından, Z ile N ise konum bakımından farklıdır.
Böylece, kendilerinden değişim ve oluş meydana getirdikleri şekilleri varsayarlar, oluş ve bozulma (atomların) bir araya gelmesi ve ayrışmasıyla, değişim ise düzen ve konum vasıtasıyla gerçekleşir.
Duyulara zahir olanın hakikat olduğunu düşündüklerinden, mademki zahir olan şeyler birbirine zıttır ve sayıca sonsuzdur, atomların sonsuz şekilleri olduğunu tasavvur etmişlerdir, öyle ki bileşiğin çeşitli başkalaşımlarıyla aynı şey diğerine zıt görünür ve böylece başka bir şey olur, küçük bir şeyin karışmasıyla başkalaşır ve tamamen farklı görünür, başkalaştığında ise bir şey bambaşka bir şey olarak zuhur eder, zira komedya ile tragedya aynı harflerden meydana gelir.
Bundan ötürüdür ki Plutarkhos ve diğerleri, onun nitelikleri [okunamadı] ettiğini, rengin kanun icabı (nomo), beyazın kanun icabı, tatlının kanun icabı, sıcağın kanun icabı, soğuğun kanun icabı olduğunu ve diğer bütün niteliklerin de böyle olduğunu öne sürdüğünü teyit ederler, buradaki ifade yaygın olarak kanun gereği olmak, uzlaşımsal olmak şeklinde açıklanır, bunu etki eden ile etkilenen arasındaki muayyen bir kanun ve nispet sebebiyle birine tatlı gelen şeyin diğerine acı gelmesi şeklinde yorumlar.
Mütebahhir Gassendi ise mecazi olarak, tıpkı adaletin, adaletsizliğin, uygunluğun, uygunsuzluğun, övgüye değer oluşun [okunamadı] onların duyumsanmasında olduğunu, lakin hakikatte hiçbir şeyin [okunamadı] olmadığını ifade eder.
insan fiillerinin adilliği, kusurluluğu vesairesi kanunların vazına nasıl bağlıysa, tabii şeylerin beyazlığı, siyahlığı, tatlılığı, acılığı, harareti, soğukluğu vesairesi de atomların tertip ve nizamına öyle bağlıdır.
Buradan hareketle, Laertios'un [okunamadı] ifadesinin nasıl anlaşılması gerektiğini görürüz, der,
Atomların ve boşluğun şeylerin asıl ilkeleri olduğu, diğer her şeyin ise yalnızca kanaate dayandığı kabul edilir. Fakat Suidas'ın da dediği gibi pek çok manaya gelen bu kelime, hakikate zıt anlamda kullanılmış görünmektedir, nitekim Laertios da onu türediği anlaşılan fiil ile açıklar ve böylece metin belki de diğer her şeyin yalnızca kanaat ve zan yoluyla var sayıldığı şeklinde ayırt edilmelidir, zira ikincisi birincinin yalnızca bir şerhi ve izahıdır.
Demek ki kendine has kelimeler kullanmayı seven Demokritos'un zihninde bu tabir hakikatten başka bir şey değildir. Skolastiklerin gerçek varlık ile zihni varlığı karşı karşıya getirmeleri gibi, o da kanaat ile hakikati karşı karşıya koymuştur, sanki atomlar ve boşluk haricinde gerçekten var olan hiçbir şey yoktur, diğer her şey yalnızca bize göredir, yani kanaatten ibarettir demek ister gibidir.
Bu husus, şeylerin ilk unsurunun niteliklerden yoksun olduğunu etraflıca anlatan Galen'in meşhur bir mülahazasıyla da teyit edilebilir, zira bu unsur kendi tabiatında ne beyazlığa, ne siyahlığa, ne tatlılığa, ne acılığa, ne hararete, ne soğukluğa, ne de başka herhangi bir niteliğe sahiptir. Demokritos'a göre renk kanaattedir, acılık kanaattedir, tatlılık kanaattedir, oysa atomlar ve boşluk hakikattedir, zira o, bütün duyulur niteliklerin atomların çarpışmasıyla husule geldiğini, bunların bize göre, yani tabiatında beyaz veya sarı veya kırmızı yahut acı veya tatlı bulunmayan bizler için böyle tezahür ettiğini düşünmektedir.
O, kanaat ile adeta bize göre olanı kasteder, şeylerin kendi tabiatındaki durumu değil, zira diğer taraftan hakiki manasına gelen bir kelimeden türeterek onu hakikat diye adlandırır.
Cümlenin bütün manası şudur, insanlar beyazın bir cisim olduğuna yahut cisimlerin halleri ve duyular olduğuna zanneder veya inanırlar. Buraya kadar diğer filozofların aksine,
aynı ve benzer olmalıdır, zira o, farklı ve muhtelif şeylerin birbirine tesir etmesini yahut birbirinden etkilenmesini mümkün görmüyordu,
Şayet farklı şeyler birbirine tesir ederse, bu durum onların farklı olmalarından değil, içlerinde aynı olan bir şey bulunmasındandır. Suyun içinden yükselen hararet atomları ağır şeylerin dahi geniş atomlarını yukarıda tuttuğu için demir suyun üzerinde yüzer, lakin dar olanlar aşağı kayar, zira bunlara mukavemet edenler pek azdır.
Fakat o vakit, diye itiraz eder, bu hal havada çok daha fazla vuku bulmalıdır, buna cevaben yükselen cisimlerin hareketini kastederek bu hareketin tek bir yöne doğru cereyan etmediğini söyler. Şeyler dönüşüm yahut temas vasıtasıyla sıvılaşır veya katılaşır.
Kısım IV. Alem Hakkında
bütün ahvale göre, bunlardan bazıları yalnızca birbirine benzemekle kalmaz, aralarında hiçbir fark da bulunmaz. Bütün bunlar adeta birbirine örülmüş vaziyette teşekkül eder.
Atomlar, daha evvel söylediğimiz gibi, kainatın [okunamadı] olduğundan, ateş, su, hava, toprak, bütün şeyler bu suretle meydana gelmiştir.
O ve Leukippos ateşe yuvarlak bir şekil atfetmişler, lakin hava, su ve diğerlerini yalnızca büyüklük ve küçüklüklerine göre tefrik etmişlerdir, zira bunların tabiatı unsurların yahut atomların tohum birliği, yani umumi saçılımıdır.
Kısım V.
Güneş ve Ay, dairevi hareket eden pürüzsüz küçük cisimlerden müteşekkildir. Plutarkhos, onun Anaksagoras ile birlikte Güneş'in alevli bir levha veya taş olduğunu savunduğunu nakleder, Laertios ise Demokritos'un Anaksagoras hakkında, onun Güneş ve Ay'a dair serdettiği bu fikirlerin kendisine ait olmayıp daha kadim olduğunu ve bunları intihal ettiğini söylediğini ilave eder.
O, Güneş'in gayet büyük olduğunu düşünüyordu, zira Çiçero'nun da eklediği üzere hendese ilminde fevkalade mahirdi. Ay, ovalar, dağlar ve vadiler ihtiva eden ateşten bir gök kubbedir.
Yıldızları şu tertibe göre yerleştirmiştir, evvela sabit yıldızlar, sonra seyyareler, ardından Güneş, Zühre yıldızı ve Ay.
Bütün yıldızlar şarktan garba doğru hareket eder. Yeryüzüne en yakın olanlar, feleğin süratli deveranıyla sürüklenmeye daha az meyyaldir.
Bundan ötürü Güneş ve daha alttaki yıldızlar, bilhassa Ay, diğerlerine nazaran çok daha yavaş hareket eder.
O, Anaksagoras gibi, kuyruklu yıldızların birbirine yaklaşarak tek bir cisim gibi görünen seyyarelerin bir arada zuhuru olduğunu savunmuştur.
Kısım VI. Hava, Toprak ve Su Hakkında
Dar bir boşlukta pek çok küçük cisim bulunduğunda rüzgar peydah olur, buna mukabil geniş bir boşlukta az sayıda küçük cisim olduğunda ise hava sakin ve durgundur.
Pazar yerinde yahut sokakta insan az olduğu müddetçe zahmetsizce yürürler, lakin dar bir yere üşüştüklerinde birbirlerini iter ve çekişirler, tıpkı bunun gibi bizi kuşatan bu fezada da pek çok cisim tek bir yere yığıldığında birbirine çarpar, öne itilir, geriye savrulur, birbirine dolanır ve sıkışır, çekişenler pes edip uzun müddet belirsizce bir aşağı bir yukarı savrulduktan sonra geri çekildiklerinde rüzgar meydana gelir, lakin geniş bir sahada az sayıda cisim dolaştığında ne şiddetle itebilirler ne de itilebilirler.
Yeryüzü başlangıçta hem küçüklüğü hem de hafifliği sebebiyle bir o yana bir bu yana gezinip durmaktaydı, lakin zamanla hareketsiz bir şekilde yerleşti.
Genişliği, onun bu istikrarının sebebidir, zira ortası çukur bir çanak biçimindedir ve altındaki havayı yarıp geçmez, bilakis onu örter, rüzgarlarla kolayca kımıldamayıp sımsıkı duran geniş cisimlerde görüldüğü üzere.
Nitekim Yer, genişliği sebebiyle Havaya öyle tesir eder; Hava ise çekilebileceği ve kendisini alabilecek kâfi bir mekân bulamadığından, tıpkı üzerini örten kapların içindeki Su gibi altta hareketsiz kalır.
Havanın büyük bir ağırlığı taşıyabileceğini muhtelif yollarla ispat ederler. Bu Havanın Güneye doğru daha zayıf olması hasebiyle Yer, büyüyüp genişledikçe o cihete doğru meyleder; zira Kuzey mıntıkaları mutedil değildir, Güney mıntıkaları ise mutedildir, bundan ötürü daha fazlasını meydana getirirler [okunamadı]
Depremlerin sebebini Suya atfeder; zira Yer su ile dolup taştığında ve üzerine çokça yağmur suyu aldığında, bu durum depreme sebebiyet verir. Çünkü Yer, suyu kabul edemeyecek raddede fazlası geldikçe ve su mağaralarını zorladıkça onu sarsar; kuruyup boş yerlere çekildiğinde ise [okunamadı] geçişi esnasında o hareketi husule getirir.
Deniz durmaksızın eksilmektedir ve nihayetinde kuruyacaktır.
Nil’in taşması, Kuzey mıntıkalarında yaz dönencesi altındaki karların erimesi ve yayılmasından kaynaklanır; buharlardan bulutlar yoğunlaşır ve Etesiyen rüzgârları ile Güneye ve Mısır’a doğru sürüklendiklerinde şiddetli ve sağanak yağmurlara dönüşerek çözülürler, bunlarla hem göller hem de Nil Nehri dolar.
Duyum ve anlama, dışarıdan gelen suretlerin nüfuz etmesiyle teşekkül eder; bu suretler katı cisimlerden ve belirli şekillerden akar. Aynadaki suret de böyledir. Aristoteles’in aktardığı üzere o, bütün [okunamadı] dokunulabilir olduğunu, her duyumun uzva vaki olan bir temas veya darbe ile meydana geldiğini kabul etmiştir.
KISIM VII. Canlıların Meydana Gelişine Dair
İnsanlar evvela Su ve Çamurdan hâsıl olmuştur; Epikuros da bu fikirden pek ayrılmaz. Cinsiyetlerin, yani Erkek ve Dişinin tefriki ana rahminde ne sıcaklık ne de soğukluk sebebiyle vuku bulur; bilakis Erkek ve Dişiyi tefrik eden uzuvdan neşet eden tohumun hangisinde galip geldiğine veya hangi tarafın tohumunun mekânı evvelce tuttuğuna göre tayin olunur.
Rahimdeki cenin ağız yoluyla beslenir, bu sebeptendir ki doğar doğmaz ağzını memeye götürür.
KISIM VIII. Ruh Üzerine
Demokritos, Ruhun kâinata yayılan bir nevi ateş ve kürevi atomlar olduğunu, kendisi de hareket halinde olan Ruhun diğer her şeyi harekete geçirdiğini savunmuştur. O ve Leukippos böyle düşünür [okunamadı]
Bazen ilkeleri ve suretleri zikreder; bazen de haricen bütün âlemi kuşatacak mertebede muazzam suretlerden bahseder.
Sextus Empiricus onun fikrini şöyle aktarır, İnsanlara gelen birtakım suretler vardır, bunların bazıları fayda verir, bazıları ise zarar; bu sebeple o, iyi suretlere tesadüf etmeyi temenni eder. Bunlar fevkalade büyüktür, kolayca yok olmazlar yahut mutlak surette yokluktan uzaktırlar. İnsanlara kelam ve hitap yoluyla istikbaldeki hadiseleri haber verirler. Kadim insanlar bunların hayallerinde bıraktığı tesiri idrak ettiklerinden, buradan hareketle bir Tanrının mevcut olduğunu tahayyül etmişlerdir; halbuki bunlardan gayrı bir Tanrı yahut zeval bulmayacak bir mahiyet yoktur.
Gelecek şeylerin bilinmesini, yani kehaneti kabul eder; kurban edilen hayvanların bağırsaklarının incelenmesini kadim insanların pek akıllıca tesis ettiğini düşünürdü; bunların vaziyetinden ve renginden sıhhat yahut veba alametleri, bazen de ardından gelecek kıtlık veya bolluk anlaşılabilir.
BÖLÜM X. Ahlak
En yüce Gaye yahut İyinin ruh sükûneti olduğunu ileri sürmüştür; bazılarının onu yanlış anladığı gibi bunu hazda aramamış, bilakis hiçbir korku, hurafe yahut başka bir ihtirasla sarsılmayan berrak ve emniyetli bir Zihin hâlinde bulmuştur.
Onun ahlaka dair vecizelerinden şunlar Stobaeus ve diğerlerince muhafaza edilmiştir,
Kanuna, hâkime ve büyüklere itaat etmek icap eder.
İtidal hoş şeyleri artırır ve hazzın kendisini daha leziz kılar.
Gündüz vaktinde uyumak ya bedenin marazına, ya zihnin kederine, ya tembelliğe ya da ahmaklığa delalet eder.
Cinsi münasebet muhtasar bir inmedir, bir insan diğerinden kopup çıkar.
Yalnızca düşmanını hezimete uğratan değil, hazzı zapteden de cesurdur; oysa öyleleri vardır ki şehirlere hükmeder de kadınların kölesi olurlar.
Yalnızca kötülük yapmamak değil, kötülüğü arzu dahi etmemek hayırlıdır.
Kötü ameller ile servet elde edildikçe, zillet daha da büyür.
Kötü kazanç ümidi, ziyanın başlangıcıdır.
Hakikati, en münasip olduğu yerde söylemek icap eder.
Başkalarının kusurlarındansa kendi kusurlarımızı yermek daha evladır.
Söz hürriyeti âlicenaplığa mahsustur, lakin bunun zamanını ayırt edememek tehlike arz eder.
İyi şeyleri methetmek iyidir, lâkin kötüyü methetmek sahte ve hilekâr bir ruha mahsustur.
Sahip olmadığına kederlenmeyip sahip olduğuna sevinen kimsenin ahvali hoştur.
Zevk veren şeylerin en nadir tattıklarımız olması, onlardan duyulan hazzı en ziyade kılar.
Hainliği ihata etmek kolaydır, Zira yalnızca kazanca dikmiştir gözünü, Körlemesine sapar, her yana meyleder özü.
Övülmemesi gerekeni övmek de yerilmesi gerekeni yermek de kolaydır; fakat her ikisi de bozulmuş bir tabiatın alametleridir.
Hiçbir şeye körü körüne hayran kalmayan Hikmet, her şeye liyakat kesbeder.
Faydalı ile faydasızın sınırları, hoş olan ve hoş olmayan ile çizilir.
İyiyi nasıl taşıyacaklarını bilemezlerse, insanlara iyi şeylerden şer hasıl olur.
İnsanlar uğruna zahmete katlandıkları şeyi elde ettiklerinde, bütün emekler dinlenmekten daha tatlı gelir, fakat insan tasarılarında hüsrana uğrarsa, her şey aynı derecede sıkıntılı ve güç olduğunda tek bir çare vardır.
Yalnızken dahi ne fena bir söz söyle ne de kötülük yap, başkalarından ziyade kendi nefsinden çekinmeyi öğren.
Her şeyi söylemek isteyip hiçbir şeyi dinlememek, başkalarının hakkını gasbetmektir.
İnsan ya iyi olmalı ya da öyle görünmelidir.
Ahlakı intizamlı olanların hayatı da intizamlıdır.
İyi bir insan, kötülerin serzenişlerine aldırış etmez.
Şayet biri diğerine zarar vermeseydi, kanunlar hiç kimsenin kendi iradesine göre yaşamasını menetmezdi, zira nifakın başlangıcına haset sebep olur.
Arpa ekmeği ile çimenlik bir yatak, açlığın ve meşakkatin tatlı şifalarıdır.
Hikmet ehli bir kimseye her memleket açıktır, zira bütün dünya, bilge bir ruhun vatanıdır.
Kanun, insan hayatının başkalarına fayda sağlamasını buyurur, itaat edenlere kendi faziletini beyan ettiğinden, insanlar buna rıza gösterirlerse bu maksat hasıl olabilir.
İç savaş her iki tarafa da zarar verir, ziyan hem muzaffer olan hem de hezimete uğrayan için birdir.
Birlik ve dirlik sayesinde, diğer büyük işlerin yanı sıra, şehirler tarafından savaşa da girişilebilir, o olmaksızın bu mümkün değildir. Hikmetten yoksun olanlar için idare etmektense idare edilmek daha hayırlıdır.
Yapılması icap eden şeyleri yapmak adalettir, lakin sakınmak [okunamadı].
Hayvanların öldürülüp öldürülmemesi meselesine gelince, vaziyet şöyledir, Zarar verenleri yahut verecek olanları öldüren kimse muaftır, hatta böylesi hayvanların öldürülmemesinden ziyade öldürülmesi icap eder.
Zarar veren ve haksızlık eden her şeyi öldürmeliyiz, bunları katleden kimse ise bütün dünyada arzusunun, adaletinin, cesaretinin ve kudretinin hürmetini ve imtiyazını görmelidir.
Canavarlar ve bize ölümcül düşman olan yılanlar hakkında yazıldığı üzere, kanaatimce insanlara karşı da aynı şekilde muamele edebiliriz.
Memleketimizin kanunlarına göre, hiçbir kanunun bunu men etmediği dünyanın herhangi bir yerinde bir düşman öldürülebilir, lakin kanun bazen men eder, onların da mukaddes ayinleri, ahitleri ve yeminleri vardır.
Bir hırsızı bizzat kendi eliyle öldüren yahut bir emir veya rey ile öldürülmesine vesile olan her insan masum addedilmelidir.
Demokritos
Haksızlığa uğrayanlar müdafaa edilmelidir [okunamadı], diğeri ise adaletsiz ve fenadır.
Sürgünü, hapsi yahut başka bir cezayı hak edecek bir cürüm işleyenler beraat ettirilmemeli, bilakis mahkum edilmelidir, şayet bir kimse menfaat yahut [okunamadı] sebebiyle onları beraat ettirecek olursa en büyük kötülüğü işlemiş olur.
Layık olanlara hürmet eden kimse [okunamadı], başkalarından kendi nefsinden çekindiğinden daha fazla çekinme, tek bir insan bilecek olsa dahi, bütün insanlar bilecekmiş gibi işleyeceğinden daha fazla kabahat işleme.
Bu kaideyi zihnine nakşet ve kötülük yapma.
İnsanlar kötülükleri iyiliklerden daha çok hatırda tutarlar ve böyle olması da gayet tabiidir, zira kendisine bırakılan bir emaneti iade eden kimse bir övgüyü hak etmez, fakat onu alıkoyan kimse kınanmayı ve cezayı hak eder.
İdarecilik fıtratına layık olmayıp seçilen bir hükümdarın vaziyeti de böyledir, zira hükmetmek en seçkin şahıslara mahsustur.
Cesaret bir eylemin başlangıcıdır, nihayetine ise talih hükmeder.
Hizmetkarlarınızdan kendi uzuvlarınız gibi istifade edin, her birine ayrı bir vazife tayin edin.
Sevilen kadın, aşığının kusurunu kolayca affeder.
Kadının zihni kötülüğe erkeğinkinden daha keskindir.
Az konuşmak kadına yakışır, sade libas ise onu tezyin eder.
Bir kadına itaat etmek [okunamadı].
Çocuk sahibi olmayı tasvip etmiyorum, zira onların meşakkatlerinin pek çok ve büyük, getirdikleri teselli ve lezzetin ise pek az ve küçük olduğunu müşahede ediyorum.
Bana kalırsa zengin bir insan, bir dostunun oğlunu evlat edinmekle iyi bir iş yapmış olur, çünkü bu suretle gönlünün dilediği gibi bir evlada kavuşabilir, dilediği yerden intihap edebilir ve mizacına en uygun olanı alabilir.
Şu iki vaziyet arasında büyük bir tefrik vardır, bir evlat edinen kimse, iyi olan ve kendisini hoşnut edecek pek çok kimse arasından seçim yapma serbestisine sahiptir, bir çocuk dünyaya getiren kimse ise onun öyle olup çıkmayacağı tehlikesini göze alır.
Evlat sahibi olmak en kadim bir nizamdan ve tabiatın sevk-i tabiiyesinden neşet ediyor görünmektedir, nitekim vahşi hayvanların dahi onlardan herhangi bir menfaat ummaksızın yavru dünyaya getirmelerinden bu durum aşikardır.
Dünyaya gelir gelmez onları besler ve büyütürler, en ufak şeylerde dahi onlar için çırpınırlar, başlarına bir hal gelse buna kederlenirler. Bütün hayvanların cibilliyeti böyledir, zürriyetinden bir fayda bekleyen insanoğlu için ise bu durum katbekat fazladır.
Koyunların meziyeti semiz olmalarında, insanların meziyeti ise faziletli olmalarında yatar.
Yaraların en fenası nasıl kangren olanı ise, zihnin marazlarının en fenası da doymaz hırstır.
Paranın basiretle sarf edilmesi, cömertliğin tatbikine ve muhtaçların felahına vesile olur.
Parayı ahmakça kullanan kimse, onu bütün insanların avı haline getirir.
Para kazanmak fena değildir, lakin onu haksız yoldan elde etmek fenalıkların en kötüsüdür.
Fakirlik ve zenginlik, mahrumiyet ve kifayetin isimleridir.
Muhtaç olan kimseye zengin, muhtaç olmayan kimseye ise fakir denmemelidir.
Şayet pek çok şey arzu edersen, pek çok şey sana pek az görünecektir.
Azla yetinmeyi arzu etmek, fakirliği zenginlikle müsavi kılar.
Hayırlı şeyler, onların peşinden koşanlar tarafından güçlükle elde edilir.
İnsan hayatının pek çok meşakkate duçar olmuş, kırılgan ve fani bir mahiyette olduğunu tefekkür etmeliyiz.
Az şeye malik olsa da mesrur olan kimse bahtiyardır, servet içinde kederlenen kimse ise bedbahttır.
Güvenli ve sükûnet dolu bir hayat sürmek isteyen kimse, ne kamusal ne de özel alanda pek çok işe girişmemeli, kendi kudretinin ve tabiatının fevkinde hiçbir şeye cüret etmemelidir, lakin nefsine öyle bir itina göstermelidir ki, kendisine sunulan talihin her türlü aşırılığını geri çevirip layıkıyla taşıyabileceğinden fazlasını yüklenmesin, zira istifade ettiğimiz şeylerin elverişliliği [okunamadı] kamusal [okunamadı] özel olandan büyüktür [okunamadı].
Hikmet sahiplerinin ümitleri tahakkuk edebilir, lakin ahmaklarınki imkânsızdır. Ahmakların ümitleri akıldan uzaktır.
Komşularının felaketine sevinenler, talihin herkese ortak olduğunu ve sevinç üzerinde kimsenin hususi mülkiyeti bulunmadığını bilmezler.
[okunamadı] bedenin [okunamadı].
İtidal ve basiret, ihtiyarlığın tacıdır. İhtiyarın bir vakitler genç olduğu kesindir, lakin gencin bir gün ihtiyarlığa erişip erişmeyeceği meçhuldür. Kemâle ermiş iyi bir şey, gayrimuayyen olan gelecekteki şeyden yeğdir. İhtiyarlık umumî bir noksanlıktır, her şeye maliktir, yine de her şeyden mahrumdur.
İnsanlar, ahlakî çözülüşün mahiyetini idrak edemediklerinden ve hayattaki kötü fiillerinin vicdan azabını çektiklerinden, ömürleri boyunca korkularla acınası bir surette perişan olurlar, ölümden sonra vuku bulacakmışçasına pek çok batıl şeyi vehmedip uydururlar. Şu söz dahi ona aittir, Kelam, amelin gölgesidir.
O, kamusal vazifelerden ve büyük zatların teveccühünden, bu hayatı süsleyip tezyin eden pek çok meziyetin neşet ettiğini savunurdu.
O, Tabiatın hakikati aşağı ittiğini ve büsbütün dibe gizlediğini söylerdi. O, kimsenin delilik olmadan büyük bir şair olamayacağını ifade ederdi.
Onun ahlakî kelamına, İmparator Julianus tarafından nakledilen şu kıssa eklenebilir, Darius ona bunu tahakkuk ettirmesine yardım edeceğini düşündüğü hiçbir şeyi esirgememesini emretti.
Çok geçmeden Darius’un huzuruna varıp, elde edemediği bir tek şey müstesna, her şeyi tedarik ettiğini bildirdi, lakin bütün Asya’nın padişahı olan zat belki bunu temin edebilirdi, ağlamak [okunamadı].
PROTAGORAS
Memleketi, Babası ve Felsefe Tahsiline Vesile Olan Hadise
Apollodoros ve Dinon’a göre Maiandrios’un oğluydu, lakin Eupolis onun Teoslu olduğunu söyler. Epikuros’un naklettiğine göre, evvelemirde bir hamaldı ve bu vesileyle Demokritos’un teveccühünü kazandı.
Agellius’un bildirdiğine göre gençliğinde, maişetini temin etmek için hamallık vazifesini üstlenmek mecburiyetinde kalmıştı ve civardaki bazı mahallerden, mensubu olduğu Abdera şehrine odun yükleri taşırdı.
Aynı şehirden olan, fazileti ve felsefesiyle temayüz etmiş Demokritos kırlara çıktığında, onun mutadı olan yüklerden biriyle çevik adımlarla geldiğini gördü, yanına yaklaştığında odunların intizamla yerleştirildiğini ve güzelce bağlandığını fark ederek, biraz istirahat etmesini söyledi, o da öyle yaptı ve Demokritos bu esnada, adeta hendesî bir nizamla bağlanmış olan desteye hayretle dikkat kesildi.
Ona odunları bu intizama kimin soktuğunu sordu, o da bunu bizzat kendisinin yaptığını beyan edince, Demokritos bağı çözmesini ve aynı nizamla tekrar bağlamasını talep etti, o da bunu yerine getirdi.
İlimden büsbütün mahrum bir kimsenin bu zekâsına hayran kalan Demokritos, Genç adam, mademki layıkıyla iş görmeyi bilecek bir ferasete sahipsin, benim yanımda yapabileceğin daha iyi ve daha büyük işler vardır, dedi ve derhal onu evine götürerek himaye etti, iaşesini sağladı ve bilahare dönüştüğü zat olmasını temin etti. Artemon’un oğlu bir Abderalı idi.
BÖLÜM 1. Fikirleri ve Eserleri
O, her meselenin biri diğerine zıt iki akıl yürütmeye veya hüccete sahip olduğunu söylerdi, bu münazara usulünü ilk tatbik eden de kendisiydi. Kitaplarından birine şöyle başlamıştı, İnsan her şeyin, var olanların var olduklarının, var olmayanların da var olmadıklarının ölçüsüdür. Ölçü ile kıstası kastediyordu, şeyler ile de mevcudatı kastetmekteydi, bu da insanın her şeyin, var olanların oldukları, var olmayanların da olmadıkları veçhiyle kıstası olduğunu söylemekle birdir.
Bunun üzerine tezahürlerin her fert için nev-i şahsına münhasır olduğunu ileri sürer. Maddenin akışkan olduğunu ve daimi bir seyelan halinde bulunması hasebiyle, eksilmelerin yerine ilavelerin vuku bulduğunu, duyuların ise başkalaşıp dönüştüğünü söyler.
Maddenin kendisi, farklı vakitlerde insanlara göründüğü her şeydir [okunamadı] zıt bir bünyeye sahip kimselere görünme kabiliyeti olan şeyleri idrak ederler. Aynı nizam uyanıklıkta ve her türlü itiyatta da caridir.
Binaenaleyh insan, var olan şeylerin kıstasıdır, zira insanlara görünen her şey vardır, görünmeyenler ise yoktur.
Kitaplarından bir diğerine şöyle başlamıştı, Tanrılar hakkında ne var olduklarını ne de olmadıklarını bilirim [okunamadı] hayat. Atinalılar tarafından cezalandırılmış, pazar yerinde [okunamadı] eristik usul, nitekim Timon onun hakkında, Çekişmede mahir Protagoras, demiştir.
Sokratik münazara usulünü ilk fesheden ve Antisthenes’in [okunamadı] imkânsız olduğunu ispatlamaya çalıştığı hüccetini ilk inceleyen oydu, Platon Euthydemos der, iddialara karşı kanıtlamalar getirdi.
Bir hitabeti ilk defa dört kısma ayıran oydu, Rica, Sual, Cevap, Emir. Hitabetin kısımları bunlardır. Lakin Alkidamas’a göre dörttür, İkrar, İnkâr, Sual, Hitap.
Tanrılar hakkındaki risalesini (ki bidayetini evvelce zikretmiştik) Atina’da, Euripides’in yahut bazılarının rivayetine göre Megaklides’in hanesinde ilk defa alenen okudu.
Başkaları ise Lykeion’da olduğunu ve Theodotos’un oğlu olan talebesi Arkhagoras’ın metni onun namına okuduğunu söyler.
Dörtyüzler meclisi azasından Polyzelos’un oğlu Pythodoros tarafından itham edildi, lakin Aristoteles, onu Evathlos’un itham ettiğini söyler. Laertios’un bildirdiğine göre, günümüze ulaşan eserleri şunlardır,
Eristik Sanatı, Güreş Üzerine, Matematik Üzerine, Siyaset Üzerine, Hırs Üzerine, Erdemler, Yönetimin Tesisi, Yeraltındakilere Dair, Ödül Üzerine Hüküm, Antilogik 2. Bunlar onun kitaplarıydı. Platon bir diyalog kaleme alıp ona onun adını vermiştir.
BÖLÜM III. Ölümü
Philokhoros'un naklettiğine göre, Sicilya'ya yelken açtığı sırada bindiği gemi batmıştır, bunun Euripides tarafından İksion adlı eserinde teyit edildiğini söyler.
Başkaları ise yolda öldüğünü, yetmiş yaşına vardığını ve kırk yıl boyunca sofistlik yaptığını, yaklaşık 74. Olimpiyatta parladığını nakleder. Laertios onun hakkında şu epigramı kaydeder,
Ve sen, Atina'dan kaçarken, ölüm kaçabileceğin gibi [okunamadı], fakat Plouton onun [okunamadı].
Anaksarkhos bir Abderalıydı, Smyrnalı Diogenes'i veya başkalarının dediğine göre, hiçbir şey bilmediğini dahi bilmediğini söyleyen Sakızlı Metrodoros'u dinlemişti. Metrodoros ise bazılarının dediğine göre Sakızlı Nessas'ı, başkalarına göre ise Demokritos'u dinlemiştir. Anaksarkhos, Aleksandros ile birlikte yaşamış, yaklaşık 110. Olimpiyatta parlamıştır ve Kıbrıs Kralı Nikokreon'un amansız bir düşmanıydı, öyle ki Aleksandros bir şölende [okunamadı],
[okunamadı] onu bir havana koydurup demir tokmaklarla dövdürdü.
O ise acıyı hakir görerek şu meşhur sözü sık sık tekrarladı, Anaksarkhos'un torbasını dövün, Anaksarkhos'un kendisini incitemezsiniz. [okunamadı] dilini ısırıp kopardı ve onun yüzüne tükürdü.
Kaygısızlığı ve hayatının sükûneti sebebiyle kendisine Talihli sıfatı bahşedilmişti.
Başkalarını itidale yöneltmekte de fevkalade bir kabiliyeti vardı, nitekim kanayan parmağına işaret edip, Bu kandır, tanrılardan akan şey değildir, diyerek kendisini bir tanrı zanneden Aleksandros'u ıslah etmişti. Yine de Plutarkhos, Aleksandros'un kendisinin bunu dostlarına söylediğini nakleder.
Başka bir zaman, Anaksarkhos onun şerefine kadeh kaldırırken kadehi işaret ederek, Ölümlü bir el tanrılardan birini yaralayacaktır, demiştir.
Aleksandros Babil'e yaklaştığında, Kildaniler şehre girmesi hâlinde bunun onun için ölümcül olacağını iddia ederek onu bundan vazgeçirmeye çalıştılar, bunun üzerine oradan geçip Fırat'ın öte yakasındaki bir şehre gitti.
Fakat diğer Yunanlar, felsefe yoluyla onu Mecusilerin kehanetlerini belirsiz bularak hakir görmeye sevk ettiler, onların tavsiyesine uyarak ordusunu Babil'e geri getirdi ve orada öldü.
ON İKİNCİ KISMIN TARİHİ, ŞÜPHECİ FIRKAYI İHTİVA EDER. PYRRHON. BÖLÜM I. Memleketi, Nesebi, Yaşadığı Devir, Hocaları
Elis'ten, öncekinden daha az meşhur olmayan başka bir fırka zuhur etti, kurucusu Elislidir.
Diokles'in teyit ettiğine göre babasının adı Plistarkhos idi, meçhul ve mütevazı bir tabakadandı, zira Antigonos, Pyrrhon'un kendisinin de başlangıçta böyle olduğunu nakleder, kız kardeşi Philista ise bir ebeydi.
Souidas onun Makedonya Kralı Philippos devrinde, yaklaşık 101. Olimpiyatta yaşadığını söyler,
Fakat bu, parladığı devirden ziyade doğum vaktine işaret ediyor görünmektedir, zira hocası Anaksarkhos, Philippos'un oğlu Aleksandros ile çağdaştı ve Laertios tarafından 110. Olimpiyatta parladığı söylenir, belki de Souidas'ın "Ve ondan sonra" diye eklemesinin sebebi budur.
Nakledildiğine göre evvela bir ressamdı, Aristokles kötü bir ressam olduğunu söyler,
Fakat Antigonos, Elis'teki Gymnasion'da onun elinden çıkma meşale taşıyıcılarını tasvir eden gayet iyi bir eserin muhafaza edildiğini teyit eder.
Sonradan, Apollodoros'un dediğine göre, kendisini felsefeye verdi. Aristokles, Demokritos'un bazı yazılarına rast geldiğini söyler.
Aleksandros, Silsileler adlı eserinde, Souidas'ın Bryson olarak adlandırdığı Stilpon'un oğlu Bryson'ı dinlediğini ve onun da Stilpon ile çağdaş bir diyalektikçi olan Klinomakhos'un talebesi olduğunu ekler.
Daha sonra kendisini, hocası Abderalı Metrodoros olan Sakızlı Metrodoros'un talebesi Aleksandros'a bağladı.
Sonrasında Abderalı Anaksarkhos'u dinledi ve onun peşinden gitti, öyle ki Hindistan'daki [okunamadı] ve [okunamadı] ile görüştü.
BÖLÜM II. Bir Fırka Tesis Etmesi
Abderalı Hekataios'un dediğine göre, idraksizliği ve yargıyı askıya alma yolunu getirerek asil bir felsefe yapma tarzı bulmuş görünmektedir.
Zira hiçbir şey iddia etmezdi, ne dürüst ne gayridürüst, ne adil ne gayriadil, ve her şey hakkında, aslında hiçbir şeyin böyle olmadığını, fakat insanların her şeyi kanun ve adetle yaptığını, her şeyde bunun bundan ziyade olmadığını söylerdi.
Bu yargıyı askıya almaydı, bütün dogmatik fikirlerden şüphe etmekten ötürü aporetik, Pyrrhon'dan ötürü de Pyrrhoncu denirdi.
Fakat Theodosios, Şüpheci Hülasa adlı eserinde, Şüpheci felsefenin Pyrrhoncu olarak adlandırılmaması gerektiğini söyler,
Zira başkasının aklının hareketi bizim için idrak edilemez ise, Pyrrhon'un bundan nasıl etkilendiğini bilemeyiz, ve bunu bilmeden de Pyrrhoncular olarak adlandırılamayız.
Ayrıca hiçbir öğretiyi iddia etmemek manasındaki şüpheciliği ilk bulan da Pyrrhon değildi. Bundan ziyade Pyrrhon'un gidişatı gibi adlandırılmalıdır. Theodosios böyle der.
Öte yandan Numenios, ve Laertios'un müşahede ettiği üzere yalnızca o, Pyrrhon'un dogmatikleştirdiğini iddia etmiştir. Fakat buna dair daha fazlası ileride gelecektir.
BÖLÜM III. Hayat Tarzı
Hayat tarzı da buna uygundu, hiçbir şeyden kaçınmaz, hiçbir şeye itina göstermez, her şeyin üzerine dosdoğru giderdi, arabalar önüne çıksa bile yolundan çekilmez, duyulara hiçbir pay bırakmazdı, Antigonos'un dediğine göre arkasından gelen dostları tarafından kurtarılırdı.
Fakat Ainesidemos felsefi olarak tartışmasına rağmen bütün eylemlerinin böyle olmadığını teyit eder. Tek başına yürüyüşe çıkmayı adet edinmişti, ailesindekilere dahi pek az görünürdü.
Bunu, bir Hintlinin Anaksarkhos'u kendisinden başka kimsenin iyi olmadığını öğretirken aynı zamanda hükümdarların saraylarına devam ettiği için kınadığını işitmesi üzerine yapmıştı. Her daim aynı hâl üzereydi, öyle ki karşısındaki uzaklaşıp gitse dahi sözünü bitirene kadar konuşmasını sürdürürdü.
Gençliğinde değişken mizaçlı olmasına rağmen pek çok yolculuğa çıktı, nereye gittiğini kimseye söylemez ve tesadüf ettiği kimseleri yoldaş edinirdi. Anaksarkhos bir hendeğe düştüğünde, ona yardım etmeye kalkışmaksızın yoluna devam etti, bazıları bunu kınadığında ise bizzat Anaksarkhos onun kayıtsızlığını ve duygulardan arınmışlığını övdü. [okunamadı] uçurumlar, köpekler ve benzeri tehlikeler karşısında, yargıyı askıya alma ilkesinden dönmezdi, öyle ki bir kimse konuşmasının ortasında çekip gitse dahi aldırış etmezdi.
Tartışmalarda kimse tarafından hafife alınmazdı, meseleye vukufiyetiyle henüz pek genç olan Nausiphanes’i kendine bağlamıştı, Nausiphanes onun meşrebinin Pyrrhoncu, sözlerinin ise kendine has olması gerektiğini söylerdi.
Epikouros, Pyrrhon’un sohbetine sıklıkla hayranlık duyar, ona durmaksızın kendisi hakkında sorular sorardı.
Memleketinde öylesine büyük bir hürmet görürdü ki, onu başrahip yaptılar ve onun hatırına tüm filozoflar için bir muafiyet kararnamesi çıkardılar.
Onun kayıtsızlığını taklit eden pek çok kimse vardı, nitekim Timon, *Pytho* ve *Silloi* adlı eserlerinde onun hakkında şöyle der,
Nasıl öğrendin, ey ihtiyar Pyrrhon, çözmeyi Boş safsatanın köleleştiren bağlarını? Yunanistan’ın havasına aldırmazsın, ne de bilmeye Şeylerin nereden var olup, nereye gittiğini.
Ve yine *İndolmoi* adlı eserinde şöyle der,
Pyrrhon, bilmek isterim senden, Bir fani olarak nasıl yaşadın bir ilah gibi?
Laertios’un aktardığına göre Diokles, Atinalıların Trakyalı Kotys’i öldürdüğü için ona vatandaşlık hakkı tanıdığını öne sürer.
Lakin bilgin Casaubonus’un da belirttiği üzere bu, isim benzerliğinden kaynaklanan bir hata gibi görünmektedir, zira Plutarkhos’un metninden açıkça anlaşıldığı üzere Kotys’i katleden, Platon’un talebesi Pytho idi.
Eratosthenes’in naklettiğine göre, kız kardeşiyle birlikte dindar bir hayat sürer, satmak üzere pazara sık sık kuşlar ya da denk gelirse domuzlar götürür ve ev işlerini de aynı kayıtsızlıkla idare ederdi, hatta bir dişi domuzu yıkadığı dahi rivayet edilir. Lakin bir defasında kız kardeşi Philista kurban keserken, kurbanlıkları temin edeceğine söz veren bir dostunun sözünde durmaması üzerine Pyrrhon bizzat bunları satın almak mecburiyetinde kalmış, pek öfkelenerek bu yüzden kardeşiyle bozuşmuştu, bunun üzerine dostlarından biri, fiillerinin söylemleriyle uyuşmadığını, kayıtsızlık ve hissizlik mesleğinin gerektirdiği gibi olmadığını ifade edince, “Kayıtsızlık, kadınlara karşı gösterilmez,” cevabını verdi.
Bir keresinde bir köpek yüzünden huzursuzlanıp bir ağaca sığındı, etraftakiler onunla alay edip ayıpladıklarında ise, “İnsan nesnelere karşı elinden geldiğince fiille, buna güç yetiremezse akılla mücadele etmelidir,” dedi.
Bir yara sebebiyle dağlama, kesme ve yakıcı ilaç tedavilerine maruz kaldığı ve bunlara tahammül ettiği anlatılır.
Cesaretinin büyüklüğüne Timon da şahitlik eder.
Talebesi olan Atinalı Philon, Pyrrhon’un Demokritos’tan büyük bir hürmetle, onun ardından da Homeros’tan derin bir hayranlıkla bahsettiğini ve durmaksızın şu mısrayı tekrarladığını söyler,
Tıpkı yaprakların soyu gibidir insanların soyu da;
ve bundan ötürü insanları sineklere ve kuşlara benzetirdi. Sık sık şu dizeleri de tekrar ederdi,
Öl haydi dostum sen de, ne diye feryat edersin böyle? Senden katbekat üstün olan Patroklos da öldü nihayetinde.
Ve insan soyunun kararsızlığını, beyhudeliğini ve çocuksu tabiatını beyan eden her türlü sözü anardı. Poseidonios onun hakkında şunu aktarır, denizde fırtınaya yakalandıklarında yoldaşları yeise kapılmışken, o sükûnet içinde gemide yemlenen bir domuzu göstererek, “Bilge bir kimse, işte böylesi bir sarsılmazlık içinde sebat etmelidir,” demiştir.
BÖLÜM IV: Vefatı ve Talebeleri
Arkasında yazılı hiçbir metin bırakmaksızın doksan yaşında vefat etti.
Talebeleri arasında temayüz etmiş kimseler vardı, bunlardan bazıları şunlardır,
Hakkında şu taşkınlık rivayet edilen Eurylokhos,
Bir defasında öfkesine öylesine yenik düştü ki, üzerindeki etiyle birlikte şişi kaptığı gibi aşçıyı agoraya kadar kovaladı. Elis’te ise kendisiyle münakaşa edenlerden bizardüşüp pelerinini fırlattı ve Alpheios nehrini yüzerek karşıya geçti.
Sofistlerin can düşmanıydı, tıpkı bizzat [okunamadı] gibi, nitekim Timon onun hakkında, kendi köşesinde yalnızca kendiyle konuşan biri olduğunu söyler.
Abderalı Hekataios.
*Silloi* müellifi Phleiouslu Timon.
Rivayete göre Epikouros’un da derslerini dinlediği Teoslu Nausiphanes.
Öğretilerinden ötürü bu filozoflara kuşkucular, araştırmacılar ve çıkışsızlık yanlıları da denirdi.
TİMON
BÖLÜM I: Hayatı
Nikaialı Apollonides, Tiberius Caesar’a ithaf ettiği *Silloi* Şerhleri’nin ilk kitabında, Timon’un babasının Phleious ahalisinden Timarkhos adında biri olduğunu, Timon’un gençliğinde dans hocalığı yaptığını, lakin sonradan fikrini değiştirip Stilpon’u görmek üzere Megara’ya gittiğini, bir müddet onunla sohbet ettikten sonra memleketine dönüp evlendiğini zikreder.
Ardından Pyrrhon’u görmek maksadıyla zevcesini de yanına alarak Elis’e gitti, orada ikamet ettiği müddetçe hanımı ona evlatlar doğurdu, büyük oğluna Ksanthos adını verdi, ona hekimlik öğretti ve kendi sürdürdüğü hayat tarzında onu halefi kıldı. Sotion onuncu kitabında onun son derece muteber bir şahsiyet olduğunu tasdik eder.
Geçim sıkıntısı çekince Hellespontos ve Propontis’e gitti, Khalkedon’da felsefe talim ederek fevkalade itibar gördü.
Orada hatırı sayılır bir servet edindikten sonra Atina’ya geçti, Thebai’ye yaptığı kısa bir seyahat müstesna, ömrünün sonuna kadar orada ikamet etti. Kendisi iambos veznindeki şiirlerinde de şehadet ettiği üzere, Kral Antigonos ve Ptolemaios Philadelphos tarafından tanınırdı.
Antigonos’un belirttiği üzere şaraba düşkündü ve yazılarından da anlaşılacağı veçhile felsefi tetkiklerden arta kalan zamanlarında nefsini pek çok eğlenceyle dinlendirirdi.
Yine Antigonos’un nakline göre, bahçelerden ve halvete çekilmekten pek haz alırdı, nitekim Peripatetik (Aristotelesçi) Hieronymos şöyle demiştir, İskitlerin hem kaçarken hem de kovalarken ok atmaları misali, filozofların da kimi talebelerinin peşinden koşarak, kimi de Timon gibi onlardan kaçarak talebe toplar.
Kavrayışı keskin, alaya alması çabuktu, yazmaya pek meraklıydı, manzum masallar ve dramlar kaleme alırdı.
Tragedyalarında Homeros’tan ve Aleksandros’tan çok şey vardı.
Uşaklar yahut köpekler kendisini rahatsız ettiğinde, her şeyden evvel sükûnet dolu bir hayatı arzuladığından işi bırakırdı. Kendisine Homeros’un bozulmamış bir nüshasını nasıl temin edebileceği sorulduğunda, [okunamadı] ancak eski nüshaları bulursa bunu yapabileceğini, yakın zamanda tashih edilmiş olanları aramaması gerektiğini söylemiştir.
Kendi şiirleri darmadağınık şekilde oraya buraya atılmıştı ve çoğu zaman yırtıktı, öyle ki bir hatip onun eserlerinden bir parça okurken bunu kendi hafızasından tamamlamış, fakat tam ortasına geldiğinde haberdar olmadığı büyük bir boşlukla karşılaşmıştı. O denli kayıtsızdı ki akşam yemeği için muayyen bir vakit gözetmezdi. Arkesilaos’un dalkavuklar arasında yürüdüğünü görünce, "Biz hür insanların bulunduğu yerde senin ne işin var?" demiştir. Duyularıyla ve zihniyle hüküm verenler hakkında ise durmaksızın, "Attagas ile Numinius karşılaştı" derdi.
Sık sık şu minvalde latifeler yapardı,
Her şeye hayranlık duyan birine, "Öyleyse, sadece üç kişi olduğumuz hâlde dört gözümüzün bulunmasına neden hayran kalmıyorsun?" demişti, zira kendisinin ve şakirdi Dioskorides’in yalnızca birer gözü vardı, bundan ötürü kendisine Tepegöz (Kyklops) derdi, hitap ettiği diğer şahsın ise iki gözü vardı.
Bir defasında Arkesilaos kendisine neden geldiğini sorduğunda, "Senin kaçışını görüp güleyim diye," cevabını vermiştir. Her ne kadar Silli adlı eserinde Arkesilaos’u yerse de, Arkesilaos’un Cenaze Ziyafeti başlıklı risalesinde onu methetmektedir.
BÖLÜM II. Ölümü ve Eserleri
Antigonos’un belirttiğine göre, neredeyse doksan yaşlarında vefat etti. İnsanlardan nefret eden bir diğer Timon daha vardı, o dogmacılardandı.
İlkini kendi şahsı adına, her şey hakkında bir [okunamadı] tarzında kaleme almıştır, ikincisinde daha kadim olanları, üçüncüsünde ise daha sonraki filozofları ele alır, bu sebeple bazıları buna Hatime adını verir.
İlk kitap da aynı hususları ihtiva eder, ancak başka bir üslupla aktarılmıştır, şiir tek bir şahsa aittir. Şöyle başlar, "Gelin şimdi ey meşgul sofistler, düşün peşime."
BÖLÜM III. Ekolün Ardılları
Laertios tarafından Timon’un şakirtleri arasında oğlu Ksanthos ve Dioskorides zikredilse de, Menodotos, Timon’un hiçbir halef bırakmadığını, Cyreneli Ptolemaios meseleyi ihya edene kadar bu öğretimin inkıtaa uğradığını öne sürer. Hippobotos ve Sotion’a göre ise dinleyicileri Kıbrıslı Dioskorides, Rodoslu Niolochus, Seleukeialı Euphranor ve Troyalı Praylos idi. Praylos öylesine sarsılmaz bir sebata sahipti ki, vatana ihanetle suçlandığında, [okunamadı] uğruna müdafaa yapmaktansa haksız yere cezalandırılmayı yeğlemişti. İskenderiyeli Euboulos, Euphranor’u dinledi, onu Ptolemaios, onu ise Sarpedon ve Herakleides takip etti. Aristokles’in belirttiğine göre İskenderiye’de parlamış olan Knossoslu Ainesidemos, Herakleides’in şakirdiydi, Pyrrhoncu Söylemler üzerine sekiz kitap kaleme aldı. Onu Polisi Zeuksippos, onu Ate lakaplı Zeuksis, onu Lykoslu bir Laodikeialı olan Antiokhos dinledi, onu Nikomedeialı ampirik hekim Menodotos ile Laodikeialı Theodas takip etti. Menodotos’un şakirdi, Arius’un oğlu Tarsuslu Herodotos idi, Herodotos’un şakirdi ise Şüpheci Felsefe’ye dair on kitabı ve diğer muteber risaleleri günümüze ulaşan Sextus Empiricus idi. Bu Sextus, muhtemelen Plutarkhos’un yeğeni olan ve Marcus Aurelius’un kendisiyle birlikte yargı kürsüsüne oturmasına izin verecek kadar itibar gösterdiği Khaironeialı Sextus ile aynı kişi sayılabilir. Ondan sonra, [okunamadı] lakaplı Cyreneli [okunamadı] gelmiştir.
Şüpheciliğin kurucusundan ve onun ardıllarından bahsettikten sonra yöntemimiz, doktrinin bizzat kendisini ortaya koymayı gerektirmektedir, bu mesele Sextus Empiricus tarafından gayet mükemmel bir surette ele alındığından, bunu kendi kelimelerimle aktarmaktansa onun ifadeleriyle sunmanın okuyucunun menfaatine daha uygun olacağını düşünmekteyim.
İtiraf etmeliyim ki bu risale uzun görünebilir, nitekim bir ara onu kısaltmayı da düşündüm, lâkin metni herkesi memnun edecek şekilde budamanın ne denli güç olduğunu, eserin zaten bir hülasa olarak tasarlandığını ve şayet başka bir elden teslim alacak olsaydım, [okunamadı] tarafından dahi olsa tahrif edilmiş bir nüshaya tercih edeceğimi göz önünde bulundurunca, bana nasıl muamele edilmesini arzu ettiysem okuyucuya da öyle muamele ettiğim için mazur görüleceğimi umarım.
Okulların çetin tahkikatlarına aşina olanlar için bunun nahoş bir metin olacağını da zannetmem, zira müellif malumat sahibidir, ele aldığı mevzuyu bihakkın işlemektedir ve metinde kadim müelliflerden başka hiçbir yerde bulunamayacak pek çok iktibas yer almaktadır. Lâkin daha hafif tetkiklere alışmış olanlar bunu [okunamadı] bulacak olurlarsa, sayfaları çevirip kendilerine daha makbul gelecek olanı arayabilirler.
KISIM XI. Şüpheciliğin Bir Hülasası, Sextus Empiricus’un Pyrrhoneioi Hypotyposeis Eseri
BİRİNCİ KİTAP
BÖLÜM I. Genel Olarak Filozoflar Arasındaki Üç Fark
Arayış içinde olanların ya bulmaları, ya [okunamadı] ya da araştırmaya sebatla devam etmeleri icap eder.
Bundan ötürüdür ki belki de felsefe tahsil ettiğini iddia edenlerin bazıları hakikati bulduklarını beyan ederler, bazıları hakikatin bulunmasının imkânsız olduğunu savunurlar, bazıları ise araştırmayı sürdürürler. Hakikati bulduklarını zannedenlere dogmacı denir, Peripatetikler (Aristotelesçiler), Epikürcüler, Stoacılar ve diğerleri bu kabildendir, hakikatin idrak edilemez olduğunu düşünenler Kleitomakhos, Karneades ve diğer Akademia mensuplarıdır, araştırmayı hâlâ sürdürenler ise Şüphecilerdir.
Böylece felsefenin dogmatik, Akademosçu ve şüpheci olmak üzere üç türü olduğu görülmektedir.
İlk ikisini başkalarına bırakarak biz şüpheci felsefenin bir hülasasını sunmayı kastediyoruz, peşinen ikrar ederiz ki iddia ettiğimiz hiçbir şeyin mutlak surette öyle olduğuna dair bir kesinliğimiz yoktur, yalnızca her bir mesele hakkında o an bize nasıl görünüyorsa o minvalde serbestçe lakırdı ederiz.
BÖLÜM II. Şüpheciliğin Kısımları
Şüpheciliğin iki kısmı vardır, genel ve özel. Genel kısım, onun tabiatını izah ettiğimiz kısımdır, (1.) onun anlamı, (2.) [okunamadı], (4.) Kıstas (yahut Hüküm Verme Vasıtası), (5.) Gaye, (6.) Hükmün Askıya Alınmasının Ortak Dayanakları, (7.) Anlaşılması Gereken İfadeler, (8.) Şüpheciliğin kendisine en çok benzeyen felsefelerden farkı. Özel kısım ise [okunamadı] adlandırılan şeyin her bir cüzüne karşı çıktığımız kısımdır. Lakin ilkin genel kısımdan bahsedelim.
BÖLÜM [okunamadı]
Şüpheci öğreti, araştırma eyleminden ötürü Zetetik (araştırıcı), nesneleri araştırmaktan hasıl olan ruh hâlinden ötürü Ephektik (yargıyı askıya alıcı), ya bazılarının dediği gibi her şeyden şüphe duyup her şeyi araştırmaktan yahut onaylamak ile inkâr etmek arasında tereddütte kalmaktan ötürü Aporik (şüpheci), ve bu öğretiyi Pyrrhon sistemleştirdiği için Pyrrhoncu olarak da adlandırılır.
BÖLÜM IV.
[okunamadı] sarsılmazlık (dinginlik).
Bu sözler, her türlü veçheyle, kabiliyeti (yahut gücü) yalın biçimde ele alarak [okunamadı] atfedilebilir. Keza bu, fenomenler ile akledilir şeyler arasındaki karşıtlığa da tatbik edilebilir, zira biz onları muhtelif şekillerde karşı karşıya getiririz, fenomenleri fenomenlerle, yahut akledilir olanları akledilir olanlarla, ya da birini diğeriyle. Bütün karşıtlıkları dâhil etmek adına, her türlü veçheyle fenomenler yahut akledilir şeyler hakkında [okunamadı], fenomenlerin yahut akledilirlerin nasıl olduğunu araştırmaksızın, yalnızca onları [okunamadı].
Zıt sözler derken sadece olumlama ve olumsuzlamayı değil, birbirine uyuşmaz olanları da kastederiz. Eşitlik dediğimiz şey ise, uyuşmaz sözlerden hiçbirinin diğerine üstün tutulmaması bakımından, inanç yahut inançsızlık hususundaki dengedir.
Hükmün askıya alınması, aklın ne herhangi bir şeyi onayladığı ne de inkâr ettiği sükûnet hâlidir.
Sarsılmazlık, zihnin huzuru ve dinginliğidir, sarsılmazlığın hükmü askıya almakla nasıl hâsıl olduğunu [okunamadı] vakit ele alacağız. Bir Pyrrhoncu filozof, bütünüyle şüpheci öğretiye bağlıdır, zira o bu kabiliyete iştirak eden kimsedir.
Dahası, [okunamadı] içinde o, kendisine nasıl görünüyorsa öyle konuşur ve kanaatini (yahut hükmünü) bağlamaksızın, [okunamadı] dair hiçbir şeyi kesinleştirmeksizin yalnızca nasıl etkilendiğini bildirir.
Şüpheci öğretiye büsbütün ram olmuş Pyrrhoncu filozof hususunda da aynı şeyi gözlemlemekteyiz.
BÖLÜM V. Şüpheciliğin İlkeleri
Şüpheciliğin nihai sebebinin (gayesinin yahut amacının) sarsılmazlık ümidi olduğu kanaatindeyiz, zira insanın zihni nesnelerdeki kararsızlıktan ötürü huzursuzlanır ve neye onay vereceğinden şüpheye düşer, bu sebeple neyin doğru neyin yanlış olduğunu araştırır ki onun tayini ile sükûnete erebilsin.
Lakin şüpheciliğin başlıca dayanağı, her akıl yürütmeye denk kuvvette bir karşı akıl yürütmenin mevcut olmasıdır, bu durum bizi dogmalaştırmaktan meneder.
BÖLÜM VI. Şüphecinin Dogmalaştırıp Dogmalaştırmadığı, Bir Mezhebe Sahip Olup Olmadığı ve Fizik Bahsini Ele Alıp Almadığı Üzerine
Şüphecinin dogmalaştırmadığını söyleriz, bundan [okunamadı] anlamayız, zira (sıcak yahut soğuk hisseden biri olarak) "Isınmadığımı yahut üşümediğimi düşünüyorum" demez, bilakis şüphecinin dogmayı, ilimler tarafından araştırılan gayrimütenezzil (açık olmayan) şeylerden herhangi birine onay vermek şeklinde anlayanların manasında dogmalaştırmadığını ifade ederiz.
Zira bir Pyrrhoncu filozof, apaçık olmayan hiçbir şeyi onaylamaz, açık olmayan hususlara dair "Hiçbiri diğerinden evla değildir" yahut "Hiçbir şey iddia etmiyorum" ya da benzeri şüpheci ifadeleri dile getirdiğinde de dogmalaştırmış olmaz. Zira dogmalaştıran kimse, hakkında dogmalaştırdığı söylenen şeyin öyle olduğunu öne sürer, oysa şüpheci bu ifadeleri kesinlik belirtecek tarzda kullanmaz, zira o, "Bütün şeyler yanlıştır" önermesinin (diğer şeylerle birlikte) kendisinin de yanlış olduğunu bildirdiğini, benzer şekilde "Hiçbir şey doğru değildir" ifadesinin de öyle olduğunu kavrar, dolayısıyla "Hiçbiri diğerinden evla değildir" ifadesi de (diğerlerinin yanı sıra) kendisinin dahi inanılmaya daha layık olmadığını ima eder, böylece (geri kalanlarla birlikte) kendi kendini sınırlandırır.
Aynı şeyi diğer şüpheci ifadeler için de kabul ederiz. Şimdi, şayet dogmalaştıran kimse dogmalaştırdığı şeyin öyle olduğunu teyit ediyorsa, buna mukabil şüpheci ifadelerini kendi kendilerini sınırlandıracak bir tarzda serdediyorsa, onun dogmalaştırdığı söylenemez.
Şüphecinin bir mezhebi olup olmadığı hususuna gelince,
Şayet kişi mezhepten, birbirini takip eden pek çok dogmaya yahut kanaate ve keza fenomenlere duyulan bir meyli anlıyorsa ve dogmayı da açık olmayan bir şeye onay vermek olarak kabul ediyorsa, şüphecinin bir mezhebi olmadığını söyleriz.
Lakin mezhebi fenomene uygun olarak belli bir akıl yürütmeye bağlı bir öğreti diye tarif edersek, ki bu akıl yürütme doğru bir biçimde nasıl yaşanacağını göstermektedir (doğru derken yalnız erdeme göre olanı değil, daha yalın olanı ve onayın askıya alınmasına yönelen hâli kastederiz), işte bu takdirde onun bir mezhebi olduğunu söyleriz, zira biz fenomene mutabık kalarak, [okunamadı] törelerine, kanunlarına ve nizamlarına, keza kendi hislerimize uygun olarak nasıl yaşanacağını gösteren muayyen bir akla tabi oluruz. Benzer şeyleri, şüphecinin felsefe diye adlandırılan şeyin mantık ve ahlak kısımlarını ele alıp almadığını soran kimselere de söyleriz.
BÖLÜM VII. Şüphecilerin Fenomenleri Ortadan Kaldırıp Kaldırmadığı Üzerine
Şüphecilerin fenomenleri ortadan kaldırdığını iddia edenler, söylediklerimizi anlamamış görünmektedir, zira bizler tahayyülde meydana gelen ve daha evvel de zikrettiğimiz üzere bizi irademiz hilafına onaya mecbur bırakan o müteessir hâlleri hükümsüz kılmayız. Fenomenler bu kabildendir, zira konunun göründüğü gibi olup olmadığını araştırırken, onun öyle göründüğünü kabul ederiz, lakin araştırmamız fenomene değil, fenomen hakkında söylenene ilişkindir.
Sözgelimi, bal bize tatlı görünür, bunu kabul ederiz zira duyularımızla onu öyle buluruz, fakat tatlılığın aklın idrak sahasına dâhil olup olmadığından şüphe ederiz. Bu durum fenomenin kendisi değil, fenomene dair söylenen şeydir.
Dahası, fenomene dair sualler vazedip meseleler açtığımızda, niyetimiz fenomenleri hükümsüz kılmak değil, yalnızca dogmacıların cüretkârlığını ve ihtiyatsızlığını ifşa etmektir.
Zira akıl, fenomenleri neredeyse gözlerimizin önünden alıp götürecek derecede aldatıcı ise, açık ve mütenezzil olmayan şeylerde ihtiyatsızca onun peşine düşmek yerine, ona nasıl itimatsızlık etmeyiz?
BÖLÜM VIII. Şüpheciliğin Kıstası
Fenomenlere boyun eğdiğimiz ve onlarla iktifa ettiğimiz, şüpheci öğretinin kıstasına dair söylediklerimizden de anlaşılmaktadır. Kıstas iki veçheyle anlaşılır, [okunamadı] bir şeye inandığımız zaman
başkalarının buna dair kanaatlerini çürütmek için), diğeri ise eyleme dairdir ki bununla hayatta nelerin yapılması, nelerin yapılmaması gerektiğine hükmederiz, şu an bahsettiğimiz işte bu ikincisidir.
Şüpheciliğin kıstasının fenomen olduğunu söyleriz, kuvve halindeki tasavvuru böyle adlandırırız, zira iknaya ve mecbur edici tesire vardığında artık sorgulanamaz hale gelir.
Görünüşe gelince, nesnenin öyle ya da böyle olduğuna dair belki kimse şüphe etmez, lakin göründüğü gibi olup olmadığı sorgulanır.
Böylelikle fenomenlere rıza göstererek, kanaat ya da hükümlere bağlanmaksızın, hayatın olağan akışına göre yaşarız, zira onaylamaktan imtina edebildiğimiz gibi eylemekten azade kalamayız. Hayatın bu akışı dört yönlü görünmektedir, kısmen fıtri taallümde, kısmen ihtirasların sevkinde, kısmen kanun ve adetlerin vazında, kısmen de sanatların tedrisinde mevcuttur.
Fıtri taallüm vasıtasıyla hilkaten his ve Akıl (Nous) ile donatılmışızdır, ihtirasların sevkinde, açlığın bizi yiyeceğe, susuzluğun içeceğe götürmesi gibi, kanun ve adetlerin vazında, faziletli yaşamanın iyi, rezilce yaşamanın kötü olduğunu öğreniriz, sanatların tedrisinde ise kabul ettiğimiz o sanatlarda atıl kalmayız. Bütün bunları, kanaatimizi veya hükmümüzü bağlamaksızın söyleriz.
BÖLÜM IX. Şüpheciliğin Gayesi
Sıradaki bahis Şüpheciliğin gayesini ele almaktır.
Gaye, uğruna her şeyin yapıldığı ya da tefekkür edildiği, lakin kendisi başka hiçbir şey için olmayan nihai amaçtır, yahut arzu edilen şeylerin sonuncusudur.
Şüphecinin gayesinin, kanaate ait her hususta sarsılmazlık (ataraksia), mecburiyete ait her hususta ise itidal olduğunu söyleriz.
Zira hangi tasavvurların doğru, hangilerinin yanlış olduğunu tefrik ve idrak etmek, bu sayede huzursuzluktan kurtulmak gayesiyle felsefe tahsiline başlayan kişi, denk kuvvette bir karşıtlıkla karşılaşır, buna dair hüküm veremediğinden yargıyı askıya alır, tesadüfen bu askıya alma halindeyken, kanaate dayalı hususlarda onu bir sarsılmazlık hali takip eder.
Çünkü kendi tabiatı gereği iyi ya da kötü bir şeyin var olduğuna kanaat getiren kimse durmaksızın huzursuzdur, kendisine iyi görünen şeyler hazır bulunmadığında, bizzat tabiatı gereği kötü olan şeylerle azap çektiğini vehmeder ve iyi olduğuna hükmettiği şeyin peşine düşer, onu elde ettiğinde ise daha büyük sıkıntıların içine düşer.
Zira akıldışı ve ölçüsüz bir hevese kapılarak ve bir değişimden korkarak, iyi saydığı o şeyleri kaybetmemek için var gücüyle çabalar.
Buna mukabil, tabiatı gereği iyi ya da kötü olana dair hiçbir hüküm vermeyen kimse ne bir şeyden hararetle kaçar ne de bir şeyin peşine hevesle düşer, böylece sarsılmadan kalır.
Böylelikle Şüphecinin başına gelen, bir at resmi yapıp onun köpüğünü resmetmeye çalışan, bunda öyle başarısız olunca çaresizlik içinde boyaları silmekte kullandığı süngeri resme fırlatan ve süngerin vurduğu yerde tam bir köpük tasvirinin teşekkül ettiğini gören ressam Apelles'in haline benzer.
Aynı minvalde Şüpheciler de fenomenlerdeki ve akılla kavrananlardaki kararsızlığa dair hüküm vererek sarsılmazlığa erişmeyi ummuşlardı, bunu başaramayınca yargıyı askıya aldılar ve onlar askıda kalma halindeyken, gölgenin bedeni takip etmesi gibi, sarsılmazlık adeta tesadüfen gelip onları buldu.
Yine de Şüphecinin sıkıntıdan tamamen azade olduğunu düşünmeyiz, harici tesirlerle, soğuk, susuzluk ve benzeri hallerle sıkıntıya düçar olduğunu kabul ederiz.
Lakin bu hallerde alelade insanlar iki kat mustarip olurlar, evvela ihtirasların bizzat kendisiyle, saniyen bu şeylerin fıtraten kötü olduğu zannıyla, oysa Şüpheci, bunların fıtraten kötü olduğu kanaatini bertaraf ederek onları daha büyük bir itidalle karşılar.
Bu sebeple deriz ki, Şüphecinin gayesi kanaatlerde sarsılmazlık, fıtri sevki tabii hallerde ise itidaldir, buna bazı muteber Şüpheciler tahkikat gerektiren hususlarda yargıyı askıya almayı da ilave ederler.
BÖLÜM X. Şüpheciliğin Umumi Yolları (Yahut Külli Kaideleri)
Sarsılmazlık hali yargıyı askıya almayı takip ettiğine göre, bu askıya alma mertebesine nasıl ulaştığımızı beyan etmemiz iktiza eder. Bu hal, umumi bir ifadeyle, şeylerin birbirine zıtlığından neşet eder, ya fenomenleri fenomenlerin, ya akılla kavrananları akılla kavrananların karşısına koyarız, yahut birincileri ikincilerin karşısına yerleştiririz.
Fenomenlerin fenomenlere zıtlığı, aynı kulenin uzaktan yuvarlak, yakından kare görünmesi kabilindendir.
Akılla kavrananların akılla kavrananlara zıtlığı, semavi ecramın nizamından hareketle ilahi tedbirin varlığını iddia eden birine karşı, iyi insanların ekseriyetle talihsiz, kötü insanların ise talihli olduğunu öne sürerek oradan hiçbir ilahi tedbirin bulunmadığı neticesini çıkarmak kabilindendir.
Akılla kavrananların fenomenlere zıtlığı ise Anaksagoras'ın, kar beyazdır hükmüne karşı suyun yoğunlaşmış kar olduğunu, lakin suyun siyah olduğunu, binaenaleyh karın da siyah olduğunu öne sürmesi gibidir.
Kezalik bazen şimdiki haldeki şeyleri şimdikilere karşı koyarız, az evvel misal verdiklerimiz gibi, bazen de şimdiki hali geçmişe yahut geleceğe karşı koyarız, nitekim halledemediğimiz bir muhakeme ileri sürüldüğünde şöyle deriz, "Kendinizi vakfettiğiniz mezhebin müessisi doğmadan evvel, buna dair akıl yürütme sağlam görünmüyordu, yine de mesele tabiatı itibarıyla aynı idi, binaenaleyh buna zıt bir muhakemenin [okunamadı] tabiatta mevcut bulunması ve [okunamadı] muhtemeldir, bu sebeple ne kadar ikna edici görünürse görünsün hiçbir delile hemen onay vermemeliyiz."
Bu zıtlıkları daha vazıh göstermek maksadıyla, yargıyı askıya almanın kendilerinden tahsil edildiği külli kaideleri vazedeceğim, bunların adedi yahut kudreti hakkında kati bir iddiada bulunmaksızın, zira bunların hiçbir hükmünün bulunmaması yahut saydığımızdan daha fazla sayıda olmaları mümkündür.
BÖLÜM XI. Yargıyı Askıya Almanın On Külli Kaidesi
Kadimler, yargıyı askıya almanın kendilerinden devşirildiği on tarz nakletmişlerdir, bunlara deliller ve kaideler de derler. Bunlar şunlardır, birincisi canlıların çeşitliliğinden, ikincisi insanların farklılığından, üçüncüsü duyu organlarının farklılığından, dördüncüsü ahvalden, beşincisi konumlardan, mesafelerden ve mekânlardan, altıncısı karışımlardan, yedincisi nesnelerin miktarlarından ve terkiplerinden, sekizincisi bağıntılardan, dokuzuncusu nadir vuku bulan hadiselerden, onuncusu ise terbiyeden, adetlerden, kanunlardan, masalsı itikatlardan ve felsefi kanaatlerden neşet eder. Vazettiğimiz tertip budur.
Lakin diğerlerini ihtiva eden üç tarz mevcuttur, evvela hüküm veren şeyden, saniyen hüküm verilen şeyden, salisen her ikisinden birden neşet edenler.
Hüküm veren Şey başlığı altında ilk dördü toplanır, zira hüküm veren Şey ya bir Hayvan, ya bir İnsan, ya Duyudur veya muayyen bir Ahval içindedir, hüküm verilen Şey başlığı altında yedinci ve onuncu, her ikisinden mürekkep olanın altında ise beşinci, altıncı, sekizinci ve dokuzuncu yer alır. Yine bu üçü, Bağıntılar Tarzı altında toplanır, öyle ki en genel olanı Bağıntılardır, özel olanlar ise diğer üçüdür ve on tarz bunların altında sıralanır.
Sayıları hususunda muhtemelen kabul ettiğimiz bunlardır, şimdi ise kudretlerine gelince,
BÖLÜM XII. Birinci Müşterek Mahâl
Kabul ettiğimiz birinci müşterek mahâl, canlı mahlûkların farklılığı sebebiyle, aynı olmayan Hayallerin onlardan hasıl olduğu esasına dayanır.
Bunu hem onların Tenasül Tarzlarının farklılığından, hem de Bedenlerinin Bünyesindeki farklılıktan istidlal etmekteyiz.
Tenasüllerine gelince, zira canlı mahlûkların bir kısmı Cima olmaksızın Varlık bulur, diğerleri ise Cima yoluyla meydana gelir.
Cima olmaksızın hasıl olanların bir kısmı Ateşten neşet eder, ocaklardaki cırcır böcekleri gibi, bir kısmı kokuşmuş Sudan meydana gelir, sivrisinekler gibi, bir kısmı ekşimiş Şaraptan, su çullukları gibi, bir kısmı Topraktan, bunların da bir kısmı çamurdan, kurbağalar gibi, bir kısmı Balçıktan, solucanlar gibi, bir kısmı Küllerden, kınkanatlılar gibi, bir kısmı Bitkilerden, tırtıllar gibi, bir kısmı Meyvelerden, kurtçuklar gibi, bir kısmı da Hayvanlardan, nitekim Boğalardan arılar, Atlardan ise eşek arıları türer. Cima yoluyla meydana gelenlerin bir kısmı aynı Neviden mahlûklarca tevlid edilir ki ekserisi böyledir, diğerleri ise Katırlar gibi farklı Nevilerden mahlûklarca husule getirilir.
Yine, canlı mahlûkların bir kısmı İnsan gibi canlı doğurulur, diğerleri Kuşlar gibi Yumurtadan çıkar, bazıları ise Ayılar gibi bir Et Yığınından husule gelir.
Binaenaleyh, bu Tenasül Tarzlarındaki benzemezliklerin ve başkalıkların büyük Zıtlıklar doğurması, böylece zıt Mizaç, Uyuşmazlık ve Çelişki meydana getirmesi muhtemeldir. Üstelik Bedenin muhtelif Azalarının (bilhassa Tabiatın Hüküm ve Duyu için yarattıklarının) farklılığı, canlı mahlûkların Çeşitliliğine göre Hayallerde büyük bir Uyuşmazlığa sebebiyet verebilir.
Bize beyaz görünen Şeyleri, Sarı Sarılık illetine müptela olanlar Sarı, gözlerinde Hifosfagma bulunanlar ise Kırmızı olarak tasdik ederler.
Nitekim, canlı mahlûklardan bazılarının Kan kırmızısı, bazılarının Beyazımsı, diğerlerinin ise başka Renklerde gözleri olduğundan, Renkleri muhtelif suretlerde idrak etmeleri muhtemeldir.
Bizler dahi, şayet Güneşe bir müddet dik dik bakıp hemen akabinde bir Kitaba nazar edecek olursak, Harfler [okunamadı] ve sanki etrafta dönüyorlarmış gibi görünecektir. Canlı mahlûkların bazılarının gözlerinde fıtraten muayyen bir Parlaklık bulunduğundan ve Geceleyin görebilecek surette gözlerinden çevik ve latif bir Işık yaydıklarından, harici Nesnelerin onların duyularına, bizim duyularımıza göründüğü gibi tesir etmediğini muhtemel addetmekteyiz. Yine, şayet [okunamadı] pirinç pasından yapılmış bir mayi veya Mürekkep Balığının kanı kandillere sürülecek olursa, merhemin o ufacık serpiştirilmesiyle etrafta duranların ya Pirinç Renginde yahut Siyah görünmesine sebebiyet verir, canlı mahlûkların gözlerine karışan Hıltlar farklı olduğundan, aynı Nesneden farklı Hayaller edinmeleri bundan çok daha muhtemeldir. Yine, şayet Gözü sıkıştırırsak, görünen Şeylerin Suretleri ve Şekilleri uzun ve dar görünür, binaenaleyh, Gözbebekleri eğik ve dar olan cümle canlı mahlûkların (Keçiler, Kediler ve benzerleri gibi) Nesnelere dair, yuvarlak Gözbebeklerine sahip olanlardan farklı, kendilerine has bir Hayale malik olmaları muhtemeldir. Aynalar, muhtelif Suretlerine göre, Nesneyi bazen [okunamadı], çukur olduklarında ise geniş, tümsek olduklarında dar aksettirir, bazısı da vardır ki Bakanın Başını aşağıda, Ayaklarını ise [okunamadı] aksettirir.
Binaenaleyh Görme Uzuvlarının bazıları taşkın, bazıları çukur, bazıları [okunamadı] olduğundan, Hayallerin de farklı olması, Köpeklerin, Balıkların, Aslanların, İnsanların, Istakozların, Şeyleri oldukları kadar büyük yahut bizzat kendilerinde haiz oldukları Surette değil, Görme duyusunun Nesneden maruz kaldığı muhtelif Tesirlere göre temaşa etmeleri muhtemeldir.
Diğer Duyularda da durum aynıdır, zira Kabukla, Etle, Dikenlerle, Tüylerle, Pullarla kaplı Mahlûkların Dokunma hususunda aynı şekilde etkilendiğini nasıl söyleyebiliriz?
Yahut Kulak Deliği dar olanlar ile geniş olanların, Kulakları Kıllarla kaplı olanlar ile pürüzsüz Kulakları olanların Sesi aynı şekilde aldığını nasıl iddia edebiliriz?
Kaldı ki bizzat bizler dahi Kulağa bastırdığımızda, sesi diğer vakitlerde göründüğünden farklı işitmekteyiz.
Bundan maada, Koku Alma duyusu canlı mahlûkların Başkalığına göre tefavüt gösterebilir, zira bizzat kendimiz nezle olduğumuzda ve Balgamın tasallutuna uğradığımızda bir türlü, Başın kısımlarında ve civarında Kan galebe çaldığında ise başka türlü etkileniriz (başkalarına tatlı gelen Kokulardan hoşlanmayarak ve onlardan adeta zarar görmüş gibi hissederek), canlı mahlûkların bazısı fıtraten balgami, diğerleri demevi, bazısı safravi, diğerleri sevdavi olduğundan, Kokuların onlara bu sebepten ötürü farklı görünmesi mümkündür. Tat Alma hususunda da durum böyledir, bazısının Dili pürüzlü ve kuru, diğerlerininki pek ziyade nemlidir (bizler dahi Ateşli hastalıklarda Dilimiz her zamankinden kuru olduğunda, bize verilen Şeylerin lezzetinin topraksı, tatsız yahut acı olduğunu zannederiz). Bizler bunu, içimizdeki Lezzetlerin farklı Surette Galebe çalması sebebiyle yaşarız.
Binaenaleyh canlı mahlûklarda Tat Alma uzuvları farklı olduğundan ve farklı Hıltlarla dolup taştığından, Tat bahsinde aynı Nesnelerden farklı Hayaller elde edebilirler. Zira sindirilen Gıda burada Toplardamarlara, şurada Atardamarlara, burada Kemiğe, şurada Sinirlere tehavvül eder ve diğerleri de bu minval üzeredir, onu kabul eden Parçaların Başkalığına göre farklı bir Kudret izhar eder.
Ve nev'i bakımından bir ve aynı olan Su, Ağaçlara nüfuz ettiğinde, burada Yapraklara, şurada Dallara, burada Meyveye, İncire, Nara ve sair kısımlara döner.
Ve Musikişinasın Nefir içindeki bir ve aynı Üflemesi, burada Pes, şurada Tizdir, ve Ud üzerindeki Elin Dokunuşu bazen yüksek, bazen alçak bir Ses verir, binaenaleyh
harici Nesnelerin, Hayallerin kendilerinde zuhur ettiği canlı Mahlûkların farklı Bünyelerine göre başka türlü idrak edilmesi pek muhtemeldir. Bunu canlı Mahlûkların İştah ve İkrahından daha aşikâr bir surette öğrenmekteyiz.
Güzel kokulu merhemler insanlara hoş görünür, lakin kınkanatlılar ve arılar için dayanılmazdır, zeytinyağı insanlara şifalı gelir, fakat yaban arıları ve bal arılarının üzerine serpilecek olursa onları helak eder. [okunamadı] tadı nahoştur ve sağlığa zararlıdır, [okunamadı] tatlı gelir ve domuzlar berrak sudan ziyade murdar çamurdan haz alırlar. Dahası, kimi canlılar [okunamadı] kızarmışından.
Umumiyetle, birine [okunamadı] olan şey diğerine nahoş, lezzetsiz ve zehirlidir,
nitekim baldıran kuğu ve bıldırcınları besler, banotu domuzları semirtir, tıpkı geyiklerin yılanları ve kırlangıçların kuduz böceklerini yemesi gibi onlar da semenderleri yemekten haz alırlar.
Karıncalar ve çulluklar insanlar için yenmesi nahoş ve sıhhate muzır şeylerdir, oysa ayı hastalandığında bunlarla beslenerek kuvvetini devşirir.
Engerek yılanı bir kayın ağacının dalına dokunursa başına dönme gelir, yarasa da bir çınar ağacının yaprağına dokunduğunda keza öyledir.
Fil koçtan kaçar, aslan ise horozdan,
balinalar ezilmiş baklaların çatırtısından, kaplan ise davulun sesinden ürker.
Daha pek çok misal zikredebiliriz, lakin bunun üzerinde haddinden fazla durmayalım, şayet aynı şeyler kimine hoş, kimine nahoş geliyorsa ve lezzet ile nahoşluk da tasavvurlarda tecelli ediyorsa, o vakit aynı nesneden muhtelif canlılara türlü tasavvurlar hasıl olmaktadır.
İmdi, aynı şeyler muhtelif [okunamadı] farklı görünüyorsa, nesnenin bize nasıl tezahür ettiğini söyleyebiliriz, lakin kendi tabiatında ne olduğuna dair hükmümüzü askıya almalıyız, zira bizler kendi tasavvurlarımız ile diğer canlıların tasavvurları arasında hüküm verecek ehil hâkimler değiliz, nitekim bu ihtilafta bizatihi taraf durumundayız ve binaenaleyh hüküm verme ehliyetine sahip olmaktan ziyade bir hâkime muhtacız.
Dahası, ne bir delil olmaksızın ne de bir delile dayanarak kendi tasavvurlarımızı akıldan mahrum canlılarınkine üstün tutabiliriz, zira bir kanıt bulunmadığını ispat etmek murat edildiğinde, ileri sürülen delil veya bürhan ya bize aşikâr olacaktır yahut aşikâr olmayacaktır, şayet aşikâr değilse ona itibar etmeyiz, lakin aşikâr ise, mesele canlılara aşikâr olan şeylere (fenomenlere) taalluk ettiğinden ve bu delil de canlılar zümresinden olan bizlere aşikâr göründüğünden, bizatihi delilin kendisinin doğru olup olmadığı (aşikâr olduğu nispette) şüpheye düşecektir.
Halbuki ihtilaflı bir meseleyi, kendisi de tıpkı onun gibi ihtilaflı olan bir başka şeyle ispat etmeye gayret göstermek abestir, zira bu durumda aynı şey hem muteber hem gayrimuteber addedilecektir, delilde kullanıldığı cihetle muteber, ispat edilmesi gerektiği cihetle gayrimuteber olacaktır.
Binaenaleyh, kendi tasavvurlarımızı gayrinâtık tesmiye edilen sair mahlukatın tasavvurlarına üstün tutacak bir delil bulmamız kabil değildir.
İmdi, şayet tasavvurlar canlıların çeşitliliğine nazaran farklılık arz ediyorsa ve bunlar hakkında bir hükme varmak imkânsızsa, haricî nesneler hususunda hükmü askıya almamız zaruridir.
BÖLÜM XII. Umumiyetle Akıldan Mahrum Tesmiye Edilen Canlılar Akla Sahiptir
Ciddi delilleri serdettikten sonra dogmatiklerin kibirli kanaatleriyle eğlenebilmek adına, akıldan mahrum tesmiye edilen mahlukatı, tasavvurları cihetiyle insanlarla mukayese edeceğiz.
Tarafımızın ekseriyeti akıldan mahrum canlıları umumiyetle, doğrudan insan ile kıyaslar, lakin dogmatiker buna itiraz edip mazeretler bulduğundan, onlarla daha iyi alay edebilmek maksadıyla, aralarında en hakir görünen tek bir mahlukat, yani köpek üzerinde duracağız.
Bu vasıtayla mezkûr mahlukatın, fenomenlerin muteberliği bakımından bizden hiç de aşağı kalmadığını anlamış olacağız.
Bu hayvanın his bahsinde bizden üstün olduğu dogmatiker tarafından dahi teslim edilir, koku alma hassası pek ziyade keskindir, bu sayede görünmeyen hayvanların izini sürer, onları gözleriyle bizden evvel fark eder ve keza işitme hassası da pek kuvvetlidir.
O halde iki kısımdan teşekkül eden nutka, yani Dâhilî ve Haricî (lafzî) nutuk bahsine gelelim. Evvelemirde dâhilî nutku tetkik edelim, dogmatiker arasındaki en büyük hasımlarımız olan Stoacılara nazaran bu nutuk şu hususlarda cereyan eder görünmektedir, münasip olan şeylerin ihtiyar edilmesi ve zıtlarından ictinap olunması, buna vesile olan marifetlerin bilinmesi ve tabiatlarına müteallik faziletlerin tutkular bağlamında ihata edilmesi.
İmdi, misal getirdiğimiz köpek, kendine münasip olanı ihtiyar eder ve muzır olandan kaçar, rızkını arar ve kamçıdan uzaklaşır, keza kendisi için lüzumlu olan şeyleri elde etme sanatına da vakıftır.
Faziletten de mahrum değildir, herkese liyakatine göre muamele eder, dostlarına ve velinimetlerine yaltaklanan, kendisine haksızlık eden düşmanlarından intikam alan köpek adaletten yoksun sayılamaz. Şayet bu fazilete malikse, bütün faziletler birbirine rabtedilmiş olduğundan, en bilge zatların dahi sıradan insanlara layık görmediği sair bütün faziletlere de maliktir.
Görüyoruz ki köpek haksızlığın intikamını almada cesurdur, dostlarından hiçbirinin tanıyamadığı şahsı köpeği Argos’un tanıdığını beyan eden Homeros’un şahadetiyle de sabittir ki basiretlidir, o şahsın bedenindeki tebeddülat sebebiyle yanılmamış, kendi zihnî tasavvurundan şaşmamıştır, bu meziyete insanlardan çok daha üstün bir mertebede sahip olduğu aşikârdır.
Lakin akıldan mahrum mahlukata en ziyade [okunamadı] Hrisippos’a göre köpek, onların pek methedilen diyalektiğinden dahi pay almaktadır, zira şöyle der, köpek üçe ayrılan bir yola vardığında, birtakım kanıtlanamaz kıyaslar vasıtasıyla üçüncü yolu ihtiyar eder, çünkü avın geçmediği iki yolu kokladıktan sonra, [okunamadı] üçüncü yola koklamaksızın dosdoğru seğirtir, kadim feylesofun ifadesiyle bu hal şöyle bir akıl yürütmeye tekabül eder, av ya bu yoldan, ya bu yoldan yahut şu yoldan geçti, lakin ne bu yoldan ne de şu yoldan geçti, binaenaleyh diğer yoldan gitmiştir.
Dahası, köpek kendi marazını idrak eder ve bizzat tedavi eder,
ayağına bir kıymık batacak olsa, ayağını yere sürterek ve dişleriyle asılarak derhal onu çıkarmaya gayret eder.
Şayet yaralanırsa (temiz tutulan yaralar suhuletle iyileştiği, cerahat bağlayanlar ise kolay şifa bulmadığı için) yarayı durmaksızın yalar.
Keza Hipokrat’ın kaidesine de harfiyen riayet eder, nitekim ayağın devası istirahatte yatar, köpek mezkûr uzvundan incindiğinde onu yukarı kaldırır ve elinden geldiğince az hareket ettirir.
Eğer zararlı hıltlar sebebiyle rahatsızlanırsa, ot yer, bu sayede kendine dokunan şeyi kusup dışarı atarak şifaya kavuşur. Şimdi, eğer bu mahluk kendisi için elverişli olanı seçip elverişsiz olandan kaçınabiliyorsa, kendine münasip şeyleri elde etme maharetine sahipse, kendi hastalığını idrak edip tedavi edebiliyorsa ve erdemden de yoksun değilse, ki dâhili nutkun kemali bütünüyle bunlardan müteşekkildir, köpeğin bu bakımdan mükemmel olması icap eder.
Kanaatimce tam da bu sebeple bazı filozoflar kendilerine bu mahlukun adıyla hitap edilmesini tercih etmişlerdir. Beyani nutka gelince, onu tetkik etmeye lüzum yoktur, zira dogmacılardan bazıları bunu erdeme aykırı bularak mahkûm etmiş, bu yüzden de talimleri boyunca sükût etmişlerdir.
Bunun da ötesinde, bir insanın dilsiz olduğunu varsaysak dahi hiç kimse onun nutuktan (akıldan) yoksun olduğunu söylemeyecektir, öte yandan saksağan ve benzerleri gibi insan kelamına sahip pek çok canlı mahluk görmekteyiz.
Bunu bir kenara bıraksak dahi, gayri natık (akıl dışı) tesmiye edilen mahlukların seslerini anlamıyor oluşumuz, onların kendi aralarında musahabe etmedikleri manasına gelmez.
Yabancıların lisanını da anlamayız, bu lisan bize yeknesak ve çeşitsiz bir ses gibi görünür.
Lakin köpeğin sesinin muhtelif olduğunu işitiriz, saldırdığında başka türlü, uluduğunda başka türlü, dayak yediğinde başka türlü, yaltaklandığında ise bambaşka türlüdür.
Hulasa, meseleyi dikkatle tetkik eden kimse, yalnızca bu mahlukta değil, diğerlerinde de arazların çeşitliliğine göre büyük bir ses zenginliği bulacaktır.
Demek ki, akıl dışı denilen mahlukların beyani nutuktan pay aldıkları haklı olarak söylenebilir, şayet bunlar idrak keskinliğinde, dâhili nutukta ve beyani nutukta (bu sonuncusu zaruri olmasa da) insanlardan geri kalmıyorlarsa, tasavvurlar (phantasia) hususunda da elbette bizden daha az itimada şayan değillerdir.
Aynı nutku belki de diğer bütün mahluklarda göstermek mümkündür, nitekim kuşların yalnızca hâlihazırdaki şeyleri değil, gelecekteki şeyleri de bildiklerini ve bunu anlamaya muktedir olanlara başka pek çok yolun yanı sıra sesleriyle bildirdiklerini görerek, onların bir dirayete ve beyani nutka malik olduğunu kim inkâr edebilir?
Fakat evvelce de belirttiğim üzere, bu mukayese gereğinden fazla zikredilmiştir, o olmasa dahi kendi tasavvurlarımızın akıl dışı mahlukların tasavvurlarından üstün tutulamayacağını kâfi derecede beyan ettiğimiz kanaatindeyim.
Şimdi, şayet akıl dışı mahluklar tasavvurların tefriki hususunda bizden daha az muteber değillerse ve mahlukların çeşitliliğine binaen tasavvurlar da muhtelif ise, her bir nesnenin bana nasıl göründüğünü söyleyebilirim, ancak onun bizatihi ne olduğu hususunda (zikredilen sebeplerden ötürü) hükmü askıya alırım (epokhe).
Bölüm XIV. İkinci Dayanak Noktası
Hükmün askıya alınmasının ikinci müşterek dayanak noktasının insanların muhtelifliğinden neşet ettiğini kabul ederiz, zira diğer herhangi bir canlı mahlukun değil de insanın hükmüne tabi olmanın daha makul olduğunu farz etsek dahi, kendi aramızda da hükmü askıya almayı gerektirecek derecede büyük ihtilaflar buluruz.
İnsanın, Ruh ve Beden olmak üzere iki cüzden teşekkül ettiği söylenir, bu her iki cüzde de birbirimizden farklıyızdır, bedende suret ve mizaç bakımından ayrışırız, bir İskitin bedeni, suret bakımından bir Hintlinin bedeninden farklıdır.
Bu ihtilaf, söylediğimiz üzere hıltların galebe çalışındaki farklılıktan ileri gelir, hıltların farklı galebesinden ise, ilk temelde ifade ettiğimiz gibi tasavvurlar doğar, bu sebeple de harici şeyleri ihtiyar ve onlardan ictinap etme hususunda insanlar arasında büyük bir tefavüt mevcuttur.
Hintliler başka şeylerden haz duyar, biz ise başkalarından, ancak muhtelif şeylerden haz duymak, aynı nesnelerden farklı tasavvurların kabul edildiğine delalet eder.
Mizaç bakımından da ayrışırız, kimileri sığır etini hamsiden daha kolay hazmeder, kimileri ise Midilli şarabı içtiğinde safradan mustarip olur.
Atinalı ihtiyar bir kadının, dört dirhem baldıran otunu hiçbir zarar görmeden içtiği rivayet edilir, Büyük İskender'in sofradarı Demophen ise güneşin altında yahut hamamdayken üşür, gölgedeyken hararetlenirdi.
Argoslu Athenagoras, akreplerin yahut zehirli örümceklerin sokmasından hiçbir elem duymazdı.
Psylli tesmiye edilen kavim, yılanların yahut engereklerin ısırmasından asla zarar görmez. Mısır'ın Tentyralıları timsahlardan hiçbir zarar görmezler.
Meroe'nin karşısında, Hydaspes Nehri boyunca yaşayan Etiyopyalılar, akrepleri, yılanları ve benzerlerini tehlikesizce yerler.
Khalkisli Rufinus çöpleme içtiğinde asla kusmaz, hiçbir surette ishal olmaz, bilakis onu alelade bir içecek gibi hazmederdi.
Herophilos ekolünden Khrisermos, ne vakit karabiber yese, hayatını tehlikeye atacak derecede kalp çarpıntısına tutulurdu.
Cerrah Soterios'ta yayın balığının kokusu safrayı tahrik ederdi. Argoslu Andron susuzluğa öylesine az maruz kalırdı ki, Libya çöllerini aşarken suya ihtiyaç duymazdı. Sezar karanlıkta görürdü, Aristoteles ise bir insanın hayalinin daima önünden gittiğini zanneden birinden bahseder.
İnsanların bedenlerinde böylesi tefavütler varken, (dogmacılar tarafından ikrar edilenlerin çokluğu arasından yalnızca bu birkaçını zikretmekle iktifa ediyoruz) insanların Ruh bakımından da birbirlerinden ayrıldıkları muhtemeldir, zira kıyafetname ilminin gösterdiği üzere beden, bir bakıma ruhun timsalidir.
Lakin akıl bakımından insanlar arasındaki nihayetsiz farkın en büyük delili, onların tercih ve ictinaplarındaki uyuşmazlıktır, nitekim şairler bunu pek güzel ifade etmiştir, Pindaros'un dediği gibi,
Kimi sevinç bulur tez ayaklı atlarda, kimi Evinde huzurla oturmakta, Kimisi de dalgaları aşmakta.
Ve şair der ki,
Farklı işlerden haz duyar, farklı insanlar.
Tragedya yazarları da bu minval üzere sözlerle doludur, nitekim,
Görseydi eğer cümle beşer iyiyi aynı nazarla, Düşmezlerdi asla birbiriyle ihtilafa. Heyhat, bazılarının sevinç duyduğu şey, Keder verir başkasının didesine.
Mademki rağbet ve nefret, haz ve buğuzdan teşekkül eder, haz ve buğuz ise tasavvurlara dayanır, mademki aynı şeyler kimileri tarafından talep edilirken kimileri tarafından bertaraf edilir, şu neticeye varabiliriz, insanlar aynı şeylerden aynı şekilde müteessir olmazlar, aksi takdirde hepsi de bu şeylerden aynı derecede kaçınmayı arzu ederdi.
Şayet nesneler, insanların çeşitliliğine bağlı olarak farklı tesirler uyandırıyorsa, haklı bir biçimde yargının askıya alınması (epokhe) gerekecektir, zira her bir öznenin nasıl göründüğünü belki herkes kendi hususi idrakine göre ifade edebilir, lakin nesnenin kendi tabiatında ne olduğunu kesin bir dille öne süremeyiz.
Zira ya bütün insanlara itimat etmeliyiz ya da yalnızca birkaçına, şayet hepsine itimat edeceksek imkânsız olanı üstlenmiş ve çelişkileri kabul etmiş oluruz, şayet yalnızca birkaçına itimat edeceksek, o takdirde o birkaç kişinin kimler olduğunu bize bildirsinler.
Platoncular Platon’u tasdik etmemiz gerektiğini söyleyecektir, Epikurosçular ise Epikuros’u, böylece onların karmaşık uyuşmazlığı bizi yeniden yargıyı askıya almaya mecbur bırakacaktır. Şayet
herhangi bir kimse çoğunluğa uymamız gerektiğini öne sürerse, çocukça akıl yürütmüş olur, zira hiç kimse bütün insanları tarayıp her birinin neyi en iyi bulduğunu tahkik edemez, üstelik bizim bilmediğimiz memleketlerde, bizce nadir olan şeylerin oralarda pek yaygın olması ve bize sıkça vuku bulanların da orada pek seyrek rastlanması pekâlâ mümkündür.
Mesela böyle bir memlekette küt başlı örümceklerin (phalangium) ısırmasından hiç zarar görmeyen birçok insan bulunabilir, bundan zarar görenler ise pek azdır.
Ve diğer bütün mizaçlarda da durum böyledir, bu sebeple insanların çeşitliliği hasebiyle de yargıyı askıya almak icap eder.
Üçüncü Müstakar Fikir
Dogmatikler, eşyadaki hükümlerinin diğer herkesinkine yeğ tutulması gerektiğini iddia edecek denli mağrur olduklarından, her ne kadar bu kabulün ne derece abes olduğunu bilsek de (zira onlar bu ihtilafta taraftırlar ve önce kendi lehlerine peşin hüküm vermişlerdir, dolayısıyla fenomenleri yargılayacaklarsa, daha yargılamaya başlamadan evvel fenomenleri zaten yargılanmışçasına sahiplenirler), yine de münazaramızda kelamı tek bir insana (o hayalini kurdukları bilge kişiye) hasrederek yargıyı askıya alma noktasına varabilmek adına, üçüncü müstakar fikri tetkik edelim. Bunu da duyuların farklılığından çıkarırız. Duyuların birbirlerinden farklı oldukları ise aşikârdır.
Resimler göze kabartılı ve çukur görünür, lakin dokunma duyusuna böyle gelmez.
Pek çok kimse balı dil için hoş, göz içinse nahoş bulur, bu sebeple balın mutlak surette hoş mu yoksa nahoş mu olduğunu söylemek imkânsızdır. Merhemler için de durum aynıdır, koklamaya hoş gelirler, tadarken ise rahatsız ederler.
Sütleğen özsuyu (euphorbium) gözlere zararlıdır, fakat bedenin diğer herhangi bir cüzüne zarar vermez, bu sebeple bedene mutlak surette muzır olup olmadığını söyleyemeyiz.
Yağmur suyu gözlere iyi gelir, fakat atardamarları ve akciğerleri tahriş eder, nitekim cildi pürüzsüzleştirse de zeytinyağı da böyledir. Deniz kaplumbağası, bedenin uç uzuvlarına tatbik edildiğinde uyuşukluk hâsıl eder, lakin başka bir azaya konduğunda hiçbir tesir göstermez.
Böylece bu şeylerin her birinin kendi tabiatında ne olduğunu kesin olarak öne süremeyiz, lakin başkalarına nasıl göründüğünü söyleyebiliriz.
Daha fazla misal zikredebilirdik, lakin maksadımızın elverdiğinden daha uzun boylu bu husus üzerinde durmamak adına diyelim ki, hissedilebilir her bir fenomen duyularımıza muhtelif suretlerde sirayet ediyor görünür, tıpkı pürüzsüz, kokulu, tatlı ve sarı olan bir elma gibi.
Dolayısıyla elmanın hakikatte bu niteliklere gerçekten sahip olup olmadığı, yoksa duyuların çeşitliliğine göre farklı görünen tek bir niteliğe mi malik olduğu, yahut duyularımızın idrak edemediği başka niteliklerle beraber çok daha fazla vasfının bulunup bulunmadığı belirsizdir.
Zira tek bir niteliğe sahip olduğu fikri, canlıların beslenmesi, ağaçların yağmurla büyümesi, soluğun kaval ve sair aletlerde çıkardığı muhtelif sesler hakkında daha önce zikredilenlerden hareketle savunulabilir.
Dolayısıyla elmanın tek bir vasfı olması ve yine de duyuların çeşitliliği sebebiyle farklı görünmesi mümkündür, zira nasıl ki sütleğen gözlere zararlı olup idrak edildiği duyu organlarına göre başka türlü tesir ediyorsa, burada da durum farksızdır.
Yine elmanın bize görünenlerden çok daha fazla niteliğe sahip olmasının mümkün olduğunu şu şekilde temellendiririz,
Doğuştan dokunma, koklama ve tatma duyularıyla donatılmış, lakin görme ve işitme duyusundan mahrum bir insan tasavvur edelim, bu kimse görülebilecek ya da işitilebilecek hiçbir şeyin bulunmadığını zannedecektir,
Benzer biçimde beş duyuya sahip olan bizlerin de, bir elmanın bütün vasıfları arasından yalnızca kendi idrak kabiliyetimizin yettiği kadarına vakıf olmamız, bu esnada elmanın, bizde bulunmayan başka duyu organlarına hitap eden başka niteliklerinin bulunması pekâlâ mümkündür.
Bu sebeple onların hissedilebilir fiillerinin neler olduğunu da idrak edemeyiz. Lakin birisi tabiatın duyuları, hissedilen nesnelere tam bir nispette denk kıldığını iddia edebilir.
Fakat hangi tabiat, dogmatikler arasında onun mahiyeti üzerine bu derece karmaşık bir ihtilaf mevcutken?
Zira herhangi bir kimse tabiatın ne olduğuna hükmedecek olsa, şayet avamdan biri ise dogmatiklere göre itimada layık görülmez, şayet bir filozof ise bu ihtilafta bizzat taraftır, dolayısıyla hâkim değil, yargılanacak taraflardan biridir.
Şimdi şayet elmanın hem bizim idrak eder göründüğümüz bütün vasıflara ve bunlardan daha fazlasına sahip olduğunu söylemekte, hem de bilakis duyularımıza sirayet eden bu vasıflara dahi malik bulunmadığını öne sürmekte hiçbir abeslik yoksa, elmanın nasıl bir mahiyette olduğu bizim için meçhul kalacaktır. Aynısı diğer hissedilir nesneler için de geçerlidir.
Ve şayet duyular haricî nesneleri ihata edemiyorsa, Akıl (Nous) da onları ihata edemez. Böylece haricî nesnelerden ötürü de yargıyı askıya alma neticesine varılabilir.
Dördüncü Müstakar Fikir
Hem kelamımızda duyuları tüketerek hem de duyulardan geri çekilerek yargıyı askıya alma noktasına erişebilmek maksadıyla dördüncü esasa geliyoruz, bunun ahvalden kaynaklandığı söylenir.
Ahval ile mizaç ve hâlleri kastediyoruz, bunun da tabiata muvafık (sağlam) yahut tabiata mugayir (marazî) olmaktan, uyanıklık yahut uykudan, yaş farkından, hareket yahut sükûnetten, nefret yahut muhabbetten, yokluk yahut tokluktan, sarhoşluk yahut susuzluktan, ön yatkınlıklardan, cesaret yahut korkudan, sevinç yahut kederden ileri geldiğini söylüyoruz.
Sağlam ya da marazî oluşumuza göre eşya bize muhtelif şekillerde tezahür eder, cinnet getirenler ve ilahi cezbeye tutulanlar ruhları işittiklerini zannederler, biz ise işitmeyiz, bu kabil kimseler biz hiçbir şey duymazken sıklıkla sığla ağacı yahut günnük kokuları aldıklarını söylerler.
Yine iltihaplı bir uzva dökülen aynı su oraya kaynar gibi gelirken, bize ılık görünür,
Aynı libas gözlerinde kan toplanması (hyposphagma) olanlara kanlı görünür, bana ise öyle görünmez, aynı bal bana tatlı gelirken, safra [okunamadı] muzdarip olanlara ise [okunamadı]
Eğer bir kimse, sıhhati bozuk olanlardaki bazı hıltların karışımının nesnelerine uygun düşmeyen hayaller uyandırdığını iddia edecek olursa, cevabımız şudur, sıhhati yerinde olanların da birbirine karışmış hıltları bulunduğuna göre, bu hıltlar haricî nesnelerin (ki bunlar belki de sıhhati bozuk olanlara hakikatte kendiliklerinde ne iseler öyle görünmektedir) sıhhatli kimselere kendiliklerinde olmadıkları gibi görünmesine sebebiyet verebilir.
Zira nesneleri değiştirme kudretini birinin hıltlarına atfedip diğerininkine atfetmemek beyhudedir, çünkü sıhhatliler sıhhatli kimsenin tabiatına uygun, lakin hastanın tabiatına zıt oldukları gibi, hasta olanlar da sıhhatli kimsenin tabiatına zıt ve hastanın tabiatına uygundur,
Öyle ki, bunların da tabiata uygun oldukları cihetle kendilerine itibar edilmesi gerekir. Uyku ve uyanıklıktan da farklı hayaller doğar, uyurken sahip olduğumuz hayallere uyanıkken sahip olmayız, ne de uyanıkken sahip olduklarımıza uyurken sahibizdir, binaenaleyh bunların mevcudiyeti yalın değil, izafidir.
Nitekim uykuda, uyandığımızda gayrimevcut olan şeyleri görürüz, bunlar kendiliklerinde gayrimevcut olduklarından değil, zira uyanık olduğumuzda mevcut olduğu söylenen şeyler gibi, uykuda da mevcutturlar. Farklı yaşlardan ötürü de böyledir, aynı hava ihtiyarlara soğuk, gençlere mutedil görünür, aynı yemek ihtiyarlara ağır, gençlere hafif gelir. Keza aynı ses kimine alçak, kimine yüksek görünür.
Yaşça farklı olup da şeyleri arzulamaya yahut onlardan ikrah etmeye farklı meyilleri olanlar da böyledir.
Çocuklar kırbaç ve topaçtan haz duyar, rüşt çağına erenler başka şeyleri yeğler, ihtiyarlar ise bambaşka şeyleri.
Buradan şu netice çıkarılabilir, yaşların farklılığına göre aynı nesneden farklı hayaller hasıl olmaktadır. Hareket yahut sükûnetten ötürü şeyler farklı görünür, durduğumuz yerde bize hareketsiz görünen şeyin, yelken açtığımızda hareket ettiğini zannederiz. Sevgiden yahut nefretten ötürü de böyledir, bazılarının büyük bir lezzetle yediği domuz etinden başkaları tiksinir.
Çirkin metresleri olan pek çok kimse onları güzel bulur. Açlıktan yahut tokluktan ötürü böyledir, aynı yemek aç bir adama hoş, tok bir adama nahoş görünür. Sarhoşluk ve ayıqlıktan ötürü böyledir, ayıkken münasebetsiz saydığımız şeyler, sarhoşken bize öyle görünmez. İstidatlardan ötürü böyledir, aynı şarap, az evvel hurma yahut incir yemiş kimselere ekşi, ceviz yahut bakliyat yemiş olanlara tatlı gelir.
Bir hamamın sıcaklığı, içine gireni ısıtır, şayet içinde bir müddet kalmışsa dışarı çıkanı üşütür. Cesaret yahut korkudan ötürü böyledir, aynı şey ürkek bir adama korkunç görünürken, cesur birine hiç de öyle gelmez.
Keder ve sevinçten ötürü de böyledir, kederliyi üzen aynı şeyler sevinçliye ferahlık verir. Şimdi mizaçların bu denli büyük bir ihtilafı ve nispetsizliği mevcutken ve insanlar kimi zaman bir mizaçta, kimi zaman başka bir mizaçta bulunuyorken, herhangi bir nesnenin herhangi bir kimseye nasıl göründüğünü beyan etmek belki kolaydır, lakin ne olduğunu beyan etmek kolay değildir, zira bu ihtilaf hükme bağlanamaz.
Zira buna hükmeden kimse, ya mezkûr mizaçlardan birinin tesirindedir yahut hiçbirinin,
Hiçbirinde olmadığını, yani ne sıhhatli ne hasta olduğunu, ne hareket ettiğini ne durduğunu, hiçbir yaşta olmadığını ve diğer mizaçlardan büsbütün hali bulunduğunu söylemek son derece abestir,
Diğer taraftan, eğer bu mizaçlardan herhangi birinin içindeyken hayaller hakkında hüküm verirse, bizzat kendisi münazaanın tarafı haline gelir ve netice itibarıyla, içinde bulunduğu mizaçlarla kirlenmiş olduğundan, haricî nesnelerin tarafsız bir hakemi olamaz.
Zira uyanık olan kimse, uyuyanların hayalleri ile uyanık olanların hayallerini mukayese edemez, ne de sıhhatli olan kimse, sıhhatlilerin hayalleri ile hastalarınkini kıyaslayabilir, zira bizler hazır bulunmayan şeylerden ziyade, hazır bulunan ve bizi harekete geçiren şeylere daha çabuk rıza gösteririz. Kaldı ki, bu gibi hayallerin arasındaki ihtilaf başka bir cihetten de hükme bağlanamaz.
Bir hayali diğerine ve bir ahvali (yahut mizacı) diğerine üstün tutan kimse, bunu ya muhakeme ve bürhan olmaksızın yapar, yahut muhakeme ve bürhana istinaden yapar.
Bürhansız yapamaz, zira o vakit kendisine itibar edilmez, bürhanla da yapamaz, zira hayalleri muhakeme edecekse, bunu bir kıstas vasıtasıyla yapmalıdır, bu kıstas ise ya doğru yahut yanlış olmalıdır, şayet yanlışsa ona da itibar edilmez, eğer doğru olduğunu söylerse, bunu ya bürhan ile yahut bürhansız ikrar eder.
Şayet bürhansız ise, itimada şayan olmayacaktır, eğer bürhan ile ise, bürhanın doğru olması mutlak bir zarurettir, aksi halde ona da itibar edilmeyecektir.
Bu sebeple o kimse, hüküm merciinin itimada şayan olduğunu ispatlamak üzere öne sürülen bürhanın doğru olduğunu söyleyecektir.
Acaba bunu hüküm vermiş olarak mı ikrar etmektedir, yoksa hüküm vermeksizin mi?
Şayet hüküm vermeksizin ise, kendisine itibar edilmez, şayet hüküm vermiş olarak ise, buna bir kıstas ile hükmettiğini kabul etmelidir, bu takdirde biz o kıstas için bir bürhan, ardından da o bürhan için bir kıstas talep ederiz.
Böylece bürhan, kendisini teyit edecek bir kıstasa ve kıstas da doğru olduğunu gösterecek bir bürhana mütemadiyen ihtiyaç duyacaktır,
Binaenaleyh bürhan, kendisinden evvel doğru bir kıstas bulunmadıkça doğru olamaz, kıstas da bürhana evvelemirde itibar edilmedikçe doğru olamaz.
Böylelikle kıstas ile bürhan, her ikisinin de itimada layık görülmeyeceği devridaim çıkmazına düşer, zira biri diğerini teyit etmek için yardımını sunana dek her ikisi de itibardan mahrumdur.
Şayet bu yüzden bir hayali diğerine ne bir bürhan ve kıstas olmaksızın, ne de bunlarla birlikte üstün tutamıyorsak, farklı mizaçların hasıl ettiği hayaller hükme bağlanamaz olacaktır. Böylece haricî nesnelerin tabiatından ötürü hükmün askıya alınması (epokhe) intaç eder.
Beşinci Mesele
Beşinci mesele konumlardan, mesafelerden ve mekânlardandır, zira bunlardan herhangi biri sebebiyle aynı şeyler farklı görünür, aynı geçit, oraya girmekte olan kimseye uzak ucunda dar görünür, ortasında bulunan kimseye ise her yanı eşit genişlikte görünür.
Aynı gemi, uzaktan küçük ve sabit görünür, yakından büyük ve hareket halinde. Aynı kule uzaktan yuvarlak görünür, yakından kare.
Mesafe bahsi böyledir. Mekândan ötürü ise, bir mumun ziyası güneş ışığında solgun görünür, karanlıkta ise parlak. Aynı kürek suyun altında kırık görünür, suyun üstünde ise düz.
Kuşun içindeki yumurta yumuşaktır, havadayken sertleşir. Vaşağın bedenindeki linkuryum [vaşağın idrarından katılaşmış bir taş] nemlidir, havadayken sertleşir. Mercan suda yumuşaktır, havada serttir.
Bir ses, düdükten geçerken, flütten geçerken ve açık havada farklı duyulur. Konum bakımından ele alındığında, düz yatırılmış aynı suret pürüzsüz görünür, oysa eğik tutulduğunda çıkıntıları ve çukurlukları varmış gibi gelir, bir güvercinin boynu, farklı yönlere çevrildikçe, değişik bir renge bürünür gibi görünür. Mademki tüm fenomenler bir yerde, belirli bir mesafede ve muayyen bir konumda görülür ve bunlardan her biri (daha önce zikrettiğimiz üzere) tasavvurlarda büyük bir değişime yol açar, o hâlde bu durum bizi hükmü askıya almaya mecbur kılacaktır.
Zira bu tasavvurlardan birini diğerine yeğ tutmaya kalkan kimse, imkânsızı denemiş olur, zira şayet bunu onlar hakkında hiçbir bürhan göstermeksizin, sırf öyle olduğunu söyleyerek iddia ederse, kendisine itibar edilmez, şayet bürhan kullanmak ister ve o bürhanın yanlış olduğunu kabul ederse, kendi kendini cerhetmiş olur.
Şayet doğru olduğunu söylerse, onun doğruluğunu ispatlamak için bir bürhan getirmesi gerekecektir, ikinciyi ispatlamak için de bir üçüncü gerekecektir, çünkü onun da doğru olması icap eder ve bu böylece sonsuza kadar gider, oysa sonsuz sayıda bürhan ileri sürmek imkânsızdır. Dolayısıyla bir tasavvur bürhan yoluyla diğerine üstün tutulamaz. Ve şayet mezkûr tasavvurlar hakkında ne bürhan ile ne de bürhansız bir hükme varılamıyorsa, buradan hükmü askıya alma neticesi çıkarılmalıdır, zira her bir şeyin şu konuma, şu mesafeye yahut bu mekâna göre ne göründüğünü elbet tasdik edebiliriz, lakin bizatihi kendisinin ne olduğunu, (bu sebeplerden ötürü) tasdik edemeyiz.
BÖLÜM XVIII. Altıncı Ortak Topos.
Yalın bir biçimde değil, bir başka şeyle birlikte, gerek haricî nesneden gerekse onunla beraber görülen şeyden kaynaklanan bu karışımın ne olduğunu bilerek belki bize ne göründüğünü söylemek mümkündür, fakat haricî nesnenin, bizatihi kendisinde ve saf hâliyle ne olduğunu söyleyemeyiz.
Zira haricî hiçbir şey duyumuza sırf kendisi olarak intikal etmez, başka bir şeyle birlikte gelir, zannımca seyredenlere farklı görünmesinin sebebi de budur.
Tenimiz sıcak havada bir renkte, soğuk havada başka bir renkte görünür, bizim rengimizin tabiatı gereği ne olduğunu söyleyemeyiz, ancak bu ahval altında ne göründüğünü söyleyebiliriz.
Aynı ses ince havada başka, kesif havada başka duyulur.
Itırlar hamamda veya sıcak güneşte, soğuktakine nispetle daha keskin kokar, suyla çevrelenmiş bir cisim hafiftir, havayla çevrelenmiş olanı ise ağırdır. Üstelik, (haricî karışımı bir yana bıraksak dahi) gözlerimizin kendi içinde bile katmanlar ve hıltlar vardır.
Bu sebeple, görünen nesneler, onlar olmaksızın göremediğimiz için, belki de tam ve saf hâliyle idrak edilmez, zira biz onları bir karışımla idrak ederiz.
Bundan ötürü sarılık illetine tutulanlara her şey sarı görünür, gözünde kan toplanmış olanlara ise kırmızı.
Ve mademki aynı ses açık ve ferah yerlerde, dar ve dolambaçlı yerlerde göründüğünden; sakin havada, fırtınalı havadakinden farklı gelir, öyleyse hiçbir sesi saf hâliyle idrak etmememiz muhtemeldir. Zira kulaklarımızın dar ve eğri delikleri vardır ve başa bitişik kısımlardan gelen buharlar tarafından rahatsız edildiği ve [okunamadı] söylenegelmiştir. Aynı şekilde burun deliklerimiz ve tat alma uzuvlarımız vasıtasıyla nesneler arz edildiğinde, onların kokusunu ve tadını idrak ederiz, lâkin saf olarak değil.
Bu bakımdan, haricî nesnelerin bizatihi kendilerinde tam olarak ne olduklarını duyular karışımlardan ötürü idrak edemez. Kılavuzları olan duyular yanıldığı için, Akıl (Nous) da idrak edemez.
Belki de Akıl (Nous), duyulardan aldığını kendinden bir şeyler katarak başkalaştırmaktadır.
Zira Dogmatiklere göre yönetici ilkenin yerleştiği kısımlarda, beyinde yahut kalpte ya da onu nereye koyarlarsa koysunlar o uzuvda, birtakım hıltların bulunduğunu görürüz.
Böylelikle, bu topos mucibince, haricî nesnelerin tabiatına dair hiçbir şeyi tayin edemediğimizi görerek hükmü askıya alırız.
BÖLÜM XIX. Yedinci Ortak Topos.
Yedinci topos, mevzuların miktarlarından ve terkiplerinden çıkar ki bunlara umumiyetle terkibat denir.
Bu esastan ötürü şeylerin tabiatı hakkında hükmü askıya almaya mecbur kaldığımız gayet açıktır, zira keçi boynuzu talaşı beyaz görünür, fakat boynuzun kendisinde siyahtır, gümüş talaşları siyah görünür, lakin bütününde beyazdır, Tainaron taşının cilalanmış parçaları beyaz görünür, bütünü sarı görünür, kum taneleri tek tek pürüzlü görünür, hepsi bir arada bir yığın hâlinde iken pürüzsüz görünür, çöpleme taze ve tüylü iken yenirse boğar, lakin tam olgunluğa eriştiğinde boğmaz, şarap ölçülü içilirse kuvvet verir, ifratla içilirse zayıflatır.
Gıda ekseriyetle miktarına göre farklı bir tesir gösterir, bunun aşırısı, çoğunlukla, vücudu sindirilmemiş artıklar ve safralı hıltlarla ezer.
Şimdi bunlara bakarak, boynuzun ince kısımlarının ayrıyken ne göründüğünü, bir aradayken ne göründüğünü; gümüşün cüzlerinin ne olduğunu ve bu cüzlerden meydana gelen bütünün ne olduğunu; Tainaron taşının ufak bir parçasının ne olduğunu ve bütününün ne olduğunu söyleyebiliriz.
Aynı şekilde kumlarda, çöplemede, şarapta, gıdada, izafî olarak ne olduklarını beyan edebiliriz, fakat terkipten hasıl olan başkalık sebebiyle nesnelerin kendi tabiatlarını beyan edemeyiz.
Umumiyetle, şifalı şeyler çok fazla alırsak zararlıdır ve zararlı şeyler çok az alırsak zarar vermez. Bu durum tıpta son derece aşikârdır, terkiplerindeki tam bir ölçü faydalıdır, ancak bazen zerre kadar fazla yahut eksik koymak yalnızca faydasız olmakla kalmaz, yıkıcı ve çoğu kez öldürücüdür.
Böylece miktarlar ve terkipler haricî nesnelerin varlığını karıştırıp belirsiz kılar, haricî nesne hakkında hiçbir şeyi tasdik edemediğimiz için de bizi haklı olarak hükmü askıya almaya sevk eder.
BÖLÜM XX. Sekizinci Ortak Topos.
Sekizinci Makam görelilikten çıkarılır, zira her şey bir başkasıyla ilişkili olduğundan, nesnelerin kendi tabiatları içinde yalın halde ne olduklarını tasdik etmekten kaçınırız. (Burada ve başka yerlerde kullandığımız "olmak" tabirini, her şey bir başkasıyla ilişkili görünmektedir demek olan "görünmek" manasında mecazen kullanırız.) Bunun iki veçheyle vuku bulduğu söylenir, bunlardan biri hüküm veren şeye göredir, zira harici nesne hüküm verene öyle görünür, diğeri ise solun sağa göre olması gibi, onunla birlikte mütalaa edilen nesnelere göredir.
Bütün nesnelerin hem hüküm verene göre izafi olduğunu daha önce ileri sürmüştük, zira bir nesnenin mahiyeti şu hayvana, bu insana, şu duyuma veya bu itiyada nasıl görünüyorsa öyledir,
Hem de onunla birlikte görülen nesnelere göre de böyledir, zira her nesne belli bir karışım, belli bir tarz, belli bir terkip, belli bir miktar ve belli bir vaziyet dahilinde tezahür eder.
Bütün nesnelerin izafi olduğu şu şekilde de iddia edilebilir, farklı şeyler izafi olanlardan farklı mıdır, yoksa değil midir?
Şayet farklı değillerse, o halde izafidirler, şayet farklı iseler, bir diğerinden farklılaşan her nesne izafi olduğundan (zira farklılaştığı nesneyle bir ilişki barındırır), bu farklılık hasebiyle izafidirler.
Yine nesnelerin bir kısmı, Dogmatiklere göre en yüksek cinslerdir, kimisi en alt türlerdir, kimisi de hem cins hem türdür,
Fakat bunların tümü izafidir, binaenaleyh izafi olmayan hiçbir nesne yoktur.
Bundan başka, nesnelerin bir kısmının zahir, bir kısmının ise gayri meçhul (batın) olduğunu söylerler.
Zahir olanlar (fenomenler) gayri meçhul olanları imler, gayri meçhul olanlar ise fenomenler vasıtasıyla imlenir, nitekim onlar fenomenleri gayri meçhul şeylerin görünüşü addederler, lakin imleyen ile imlenen izafidir, bu sebeple bütün nesneler izafidir.
Ayrıca nesnelerin bir kısmı benzer, bir kısmı benzemezdir, bir kısmı eşit, bir kısmı eşitsizdir, lakin bunlar da izafidir, dolayısıyla bütün nesneler izafidir.
Hatta "Bütün nesneler izafi değildir" diyen kimse dahi onların izafi olduğunu teyit eder,
Zira bize karşı çıktığı deliller vasıtasıyla, "Bütün nesneler izafidir" hükmünün yalnızca bize taalluk ettiğini, fakat umumu kapsamadığını göstermiş olur.
Böylece bütün nesneler izafi olduğundan, her bir nesnenin kendi tabiatı içinde ne olduğunu söyleyemeyiz, sadece ilişki dahilinde nasıl göründüğünü söyleyebiliriz,
Buradan varılan netice şudur ki, nesnelerin tabiatına dair hüküm vermekten kaçınırız.
Dokuzuncu Makam
Dokuzuncu Makam hadiselerin vuku bulma sıklığından veya nadirliğinden neşet eder ve şöyle açıklanır,
Güneş şüphesiz bir kuyruklu yıldızdan çok daha harikuladedir, ne var ki biri her gün görüldüğü, diğeri ise nadiren çıktığı için, kuyruklu yıldız bizi bir şeylerin işareti olduğuna inanacak derecede hayrete düşürürken, Güneş bu tesiri yaratmaz.
Fakat Güneş'in pek seyrek doğduğunu ve her şeyi aydınlatır aydınlatmaz derhal çekilip her yanı karanlığa gark ettiğini farz etseydik, onda hayret celbedecek pek çok sebep bulurduk.
Zelzeleler ilk başlarda bizi, onlara alıştığımız zamana kıyasla çok daha fazla ürkütür. Bir insan denizi ilk görüşünde ona nasıl da hayran kalır?
Cismani güzellik dahi bize ilk nazarda, ona alışıp ünsiyet peyda ettikten sonraki halimizden çok daha kuvvetli tesir eder. Dahası, az bulunan nesneler kıymetli addedilir, yaygın olanlara ise kıymet verilmez.
Şayet su güçlükle elde edilseydi, bugün böylesine yüksek paha biçtiğimiz her şeyin fevkinde tutulmaz mıydı?
Altın taşlar kadar bol bulunsaydı, onu kim biriktirirdi?
Binaenaleyh aynı nesneler, kıtlıklarına veya bolluklarına binaen bazen harikulade veya pek kıymetli görülüp, bazen böyle addedilmediğinden şu neticeye varırız, nesnelerin sık veya nadir vuku bulmalarına göre nasıl göründüklerini belki söyleyebiliriz, fakat yalın halde bu nesnelerin kendi içlerinde ne olduklarını söyleyemeyiz ve hüküm vermekten kaçınırız.
Onuncu Makam
Onuncu Makam, terbiyelerden, adetlerden, kanunlardan, efsanevi inanışlardan ve dogmatik kanaatlerden devşirildiği cihetle, evvelemirde ahlaka taalluk eder.
Terbiye, tek bir kişi yahut bir topluluk tarafından tatbik edilen bir hayat tarzının veya herhangi bir fiilin intihabıdır, tıpkı Diogenes'in veya Lakedaimonluların yaptığı gibi.
Kanun, idareci tarafından yazılmış bir ahittir ve onu ihlal eden cezalandırılır.
Adet, birçok kimsenin müşterek rızasıyla bir şeyin tasvip edilmesidir ve onu çiğneyen kimse cezalandırılmaz, zina etmememiz bir kanundur, zevcelerimizle uluorta münasebette bulunmamamız ise bir adettir.
Efsanevi inanış, asla vuku bulmamış uydurma şeylerin tasvibidir, bazılarının hakikat sandığı Saturnus kıssaları böyledir.
Dogmatik kanaat, bir fikrin akli bir gerekçe veya bürhan vasıtasıyla tasdik edilmesidir, atomların, homoiomerilerin, bölünemez en küçük cüzlerin yahut benzerlerinin nesnelerin unsurları olduğunu kabul etmek gibi.
Bunları mütalaa ederken, bazen aynı nevi bir hususu kendi nevinden bir diğerine, bazen de bir neviden olanı başka bir neve karşı koyarız.
Misal kabilinden, adeti adete karşı koymak şöyledir, Bazı Etiyopyalılar çocuklarının bedenlerini boyar, biz ise böyle yapmayız.
Persler çiçek desenleriyle bezenmiş libaslar giymeyi münasip görür, biz ise bunu gayriahlaki addederiz.
Kimi Hintliler zevceleriyle alenen münasebete girer, insanların ekseriyeti ise bunu edebe aykırı bulur. Kanunu kanuna karşı koymak şöyledir,
Romalılarda mirası reddeden kimse babasının adını terk etmez, Rodoslularda ise terk etmeye mecbur tutulur.
İskitya'daki Tauris'te, yabancıların Diana'ya kurban edilmesini emreden bir kanun mevcuttu, bizim aramızda ise bir adamı mabette katletmek menedilmiştir.
Terbiyeyi terbiyeye karşı koymak şöyledir, Diogenes'in hayat tarzı ile Aristippos'unkini, yahut Lakedaimonlularınki ile İtalyanlarınkini mukayese etmek gibi.
Efsanevi inanışı efsanevi inanışa karşı koymak şöyledir, bazen tanrının insanların ve tanrıların babası olduğunu söyleriz, bazen de Okeanos hakkında aynı şey ifade edilir, Okeanos tanrıların atası, Tethys ise anası sayılır.
Dogmatik kanaatleri birbirine karşı koymak ise şöyledir, bazılarının tek bir unsur olduğunu, diğerlerinin sonsuz unsur bulunduğunu ileri sürmesi, kimilerinin ruhun ölümlü olduğunu, kimilerinin ise ruhun ölümsüzlüğünü müdafaa etmesi, kimi kimselerin alemin ilahi tedbir ile idare edildiğine inanıp, diğerlerinin buna kani olmaması gibi.
Yine âdeti, kanun gibi farklı türden bir şeye karşıt kılarız, nitekim Knidoslu Eudoxos'un birinci kitabında naklettiğine göre, zina bizim aramızda yasaklanmışken Massagetler arasında farksız, mubah bir şey olarak görülür.
Bizim aramızda annelerimizle yatmak menedilmiştir, oysa Pers diyarında onlarla evlenmek kadar yaygın bir şey yoktur. Mısırlılar kız kardeşleriyle evlenirler, oysa kanunlarımız bize bunu yasaklar. Yaşam tarzına karşıt kılmaya gelince, karısıyla herkesin gözü önünde yatacak pek az kimse bulunur, oysa Krates bunu Hipparkhia ile alenen yapmıştır.
Diogenes üstlüğünü üzerinden hiç çıkarmazdı, bizim âdetimiz ise böyle değildir. Efsanevi kabullere karşıt kılmaya gelince,
Efsanelerde Kronos'un evlatlarını yediği anlatılır, oysa bizim âdetimiz çocuklarımızı büyütüp yetiştirmektir.
Yine biz tanrılara iyi oldukları ve kötülükten münezzeh bulundukları için tapınırız, oysa şairler onların yaralandıklarını, haset ettiklerini ve benzeri hallere düştüklerini söylerler. Bizim aramızda hayırlı şeyler için tanrılara dua etmek bir âdettir, oysa Epikuros tanrıların insanlarla hiç ilgilenmediğini öne sürer. Yine Aristippos kadın giysisi giymeyi farksız, mubah bir şey sayardı, biz ise bunu edebe aykırı buluruz. Yaşam tarzını kanuna şöyle karşıt kılarız,
Hür bir kimseye vurulmayacağına dair kanun vardır, oysa güreşçiler hayat tarzlarının gereğine uyarak birbirlerine vururlar.
Adam öldürmek yasaktır, ancak gladyatörler aynı gerekçeyle birbirlerini katlederler. Efsanevi kabulleri yaşam tarzına karşıt kılmaya gelince, efsaneler Herakles'in Omphale'ye hizmet ettiğini, yün eğirdiğini ve son derece kadınsı bir kimsenin yapacağı başka işler gördüğünü anlatır, oysa Herakles'in benimsediği yaşam tarzı erdemli ve çetin bir hayattı. Dogmatik kanaate karşıt kılmaya gelince, şan ve şeref peşinde koşmayı iyi bir şey sayan güreşçiler meşakkatli bir hayat tarzını seçerler, oysa pek çok filozof şan ve şerefin kötü bir şey olduğunu iddia eder.
Kanunu efsanevi kabullere karşıt kılarız, şairler tanrıları zina ve benzeri fiilleri işlerken tasvir ederler, oysa aramızdaki kanun bu tür fiilleri yasaklar. Dogmatik kanaate karşıt kılmaya gelince, Khrysippos anneler veya kız kardeşlerle yatmayı farksız, mubah bir şey sayar, oysa kanun bunu meneder. Efsanevi kabulleri dogmatik kanaatlere karşıt kılarız,
Zira şairler, Zeus'un ölümlü kadınlarla yatmak için yeryüzüne indiğini söylerler, oysa dogmatikler bunun imkânsız olduğunu düşünür.
Yine şairler, Zeus'un Sarpedon için duyduğu aşırı keder yüzünden yeryüzüne kan damlaları akıttığını anlatırlar, oysa filozofların kabulüne göre tanrılar hiçbir ihtiras ve teessüre maruz kalmazlar.
Aynı şekilde dogmatikler, var olamayışa örnek göstererek Hippokentaurosların varlığını reddederler.
Daha pek çok misal getirilebilir, fakat bunlar kâfidir. Şu halde, bu bahis vesilesiyle de görüldüğü üzere böylesine büyük bir ihtilaf mevcutken, konunun kendi tabiatında ne olduğunu söyleyemeyiz, yalnızca falan yaşam tarzına, filan kanuna yahut falanca âdete göre nasıl göründüğünü söyleyebiliriz.
Bundan ötürü, bu temele dayanarak da haricî nesnelerin tabiatı hakkında hüküm vermekten imtina eder, yargıyı askıya alırız.
Beş Küllî İlke
Sonraki kuşkucular, yargıyı askıya almayı sağlayan beş küllî ilke vazederler, birincisi ihtilaftan, ikincisi sonsuza gerilemeden, üçüncüsü bir şeye görelilikten, dördüncüsü varsayımdan, beşincisi ise kısır döngüden ileri gelir.
İhtilaftan ileri gelen birinci ilke, hayatın tatbikatında ve filozoflar arasında meseleye dair sonuca bağlanmamış bir ihtilaf bulmamızdır, buradan hareketle, iki taraftan birini ne ispat ne de cerh edebildiğimiz için yargıyı askıya almaya mecbur kalırız.
Sonsuzdan ileri gelen ikinci ilke şundan ibarettir, ileri sürülen meseleyi ispatlamak için zikredilen her ne ise, onun da ispatlanması için başka bir şeye muhtaç olduğunu, onun da yine bir başkasına muhtaç olduğunu ve bu durumun sonsuza kadar gittiğini söyleriz, öyle ki başlangıcımızı tespit edecek sağlam bir zemin bulamadığımızdan yargıyı askıya alırız.
Görelilikten ileri gelen üçüncü ilkeye gelince, bu ilkeyi daha evvel ele almıştık.
Varsayımsal olan dördüncü ilke, dogmatiklerin sonsuza gerilediklerini fark ettiklerinde, ispatlayamadıkları, ancak bürhansız olarak öylece kabul edilmesini istedikleri bir zeminden yola çıkmaları halidir.
Kısır döngüye dayanan beşinci ilke ise bir şeyi kendisiyle ispatlayacağımız vasıtanın, dönüp bizzat o şey vasıtasıyla ispatlanmaya muhtaç olmasıdır, o vakit birini diğerini desteklemek üzere peşinen doğru kabul edemeyeceğimizden yargıyı askıya alırız.
Bütün meselelerin bu ilkelere irca edilebileceğini kısaca şöyle gösteririz, öne sürülen her ne ise, ya duyusaldır ya da makuldür, fakat hangisi olursa olsun, ona dair bir ihtilaf mevcuttur.
Kimi yalnızca duyusalların hakikat olduğunu, kimi yalnızca makullerin hakikat olduğunu, diğerleri ise hem bazı duyusalların hem de bazı makullerin hakikat olduğunu ileri sürer.
Bu ihtilafın hükme bağlanabilir mi yoksa hükme bağlanamaz mı olduğunu söyleyecekler? Şayet hükme bağlanamaz ise, yargıyı askıya almamız münasiptir, zira hükme bağlanamayacak derecede çelişkili şeylerde kesin hüküm vermek mümkün değildir. Fakat hükme bağlanabilir ise, ne suretle hüküm verileceğini sorarız.
Bir duyusal olarak, zira ilk misal olarak bunu ele alacağız, bir duyusalla mı yoksa bir makulle mi hüküm verilecektir?
Şayet bir duyusalla verilecekse, mademki duyusallar hakkında ihtilaf halindeyiz, o duyusal dahi kendi ispatı için bir başkasına muhtaç olacaktır, bu diğer duyusal da şayet duyusalsa bir başkasına muhtaç kalacak ve bu durum sonsuza kadar gidecektir. Fakat bir duyusalın bir makul vasıtasıyla tayin edilmesi gerekiyorsa, makuller dahi ihtilaflı olduğundan, o şey de makul olması hasebiyle bir hükme ve ispata muhtaç olacaktır, peki hangi yolla ispatlanacaktır?
Şayet bir makul vasıtasıyla ispatlanacaksa, daha önce olduğu gibi sonsuza gerilerler, şayet bir duyusal ile ispatlanacaksa, mademki duyusalın ispatı için makul ve makulün ispatı için de duyusal varsayılmıştır, bu defa kısır döngü ilkesi devreye girer. Fakat hasım bundan kaçınmak maksadıyla, neticeyi bürhanla ortaya koymak üzere bürhansız olarak bir şeyi peşinen doğru kabul ettirmek isterse, içinden çıkılmaz olan varsayım ilkesiyle karşılaşılır.
Zira kendisinin kabul edilmesini ve varsayılmasını istediği şeylerde ona itimat edilecekse, bunların zıtlarının kabul edilmesini talep ettiğimizde bize de aynı şekilde itimat edilmesi gerekir.
Şayet varsaydığı şey doğru ise, onu ispatlamak yerine sırf varsaymakla şüpheli hale getirir, şayet yanlış ise, dayandığı temel çürüktür. Dahası, şayet böyle bir varsayım ispata bir fayda sağlıyorsa, kendisiyle ispatlamak istediği başka bir şeyi varsayacağına, doğrudan ihtilaf konusu olan şeyin kendisini varsaysın.
İhtilaflı olan şeyi doğrudan varsaymak ne kadar abes ise, üzerine hükmü bina ettiğimiz temeli varsaymak da o kadar abestir.
Bütün duyulur olanların izafi olduğu aşikârdır, zira (bu halleriyle) kendilerini algılayanlara izafet taşırlar. Dolayısıyla önümüze konulan herhangi bir duyulur şeyin bu [okunamadı] yerlerden [okunamadı] olduğu açıktır. Benzer şekilde, akledilir olanlar hakkında da şu minvalde akıl yürütürüz, eğer bu konudaki ihtilaf karara bağlanamaz ise, yargıyı askıya almak zorunda kalırız, şayet bir akledilir vasıtasıyla karara bağlanabilecekse, bu durum sonsuza doğru geriler, duyulur bir vasıtayla bağlanacaksa, onları karşılıklı kısır döngü mahalline sürüklemiş oluruz.
Zira ihtilaflı olan duyulur olan, sonsuza gerileme sebebiyle kendi kendisiyle yargılanamayacağından, tıpkı akledilir olanın duyulur olana muhtaç olması gibi, bir akledilir olana muhtaç kalacaktır.
Bunun üzerine herhangi bir hususu verili kabul eden kimse ise, diğer taraftan aynı ölçüde akılsızlık etmiş olur.
Dahası, akledilir olan izafidir, zira o, akleden zihne nispetle böyledir, şayet gerçekten de adlandırıldığı gibi olsaydı, ihtilafa konu teşkil etmezdi. Böylece akledilir olanları da bu beş mahalle irca ederiz. Bu sebepledir ki, herhangi bir önerme karşısında tasdikimizi askıya almak mecburiyetinde kalırız.
Bunlar, önceki on mahalli dışlamak için değil, lâkin Dogmatiklerin cüretkârlığını daha muhtelif yollarla cerhetmek gayesiyle sonraki Şüpheciler tarafından ihdas edilmiş beş mahaldir.
BÖLÜM XXIV. Diğer İki Müşterek Mahal
Onlar aynı şekilde yargıyı askıya almanın iki mahallini daha bildirirler, zira idrak edilen her ne varsa, ya kendi vasıtasıyla yahut bir başka şey vasıtasıyla anlaşılır (veya kavranır) göründüğünden, her şeyin mutlak bir içinden çıkılmazlık taşıdığını öne sürerler.
Tabiat filozofları arasında duyulur ve akledilir olanların (sanırım) tamamına dair cereyan eden ihtilaftan ötürü hiçbir şeyin kendi vasıtasıyla idrak edilemediğinin aşikâr olduğunu söylerler, bu ihtilaf karara bağlanamaz (tayin edilemez) mahiyettedir, zira ne bir duyulur olanı ne de bir [okunamadı] kullanabiliriz, farzımuhal zira neyi ele alırsak alalım, ihtilaflı olduğu için itibar edilmez kalacaktır.
Aynı sebepten ötürü, hiçbir şeyin bir başka şey vasıtasıyla idrak olunamayacağını kabul ederler, zira vasıtasıyla idrak olunduğu şey dahi mütemadiyen bir başka şey vasıtasıyla idrak edilmeye muhtaç olacaksa, ya karşılıklı kısır döngü mahalline yahut sonsuza gerilemeye düşerler.
Lâkin bir kimse, kendisi vasıtasıyla bir başka şeyi idrak edeceği bir şeyi kendi vasıtasıyla idrak olunmuş kabul ederse, bu durum, yukarıda serdedilen sebeplerden ötürü hiçbir şeyin kendi vasıtasıyla idrak olunamayacağı hükmüyle çelişir.
Fakat kendisiyle çelişen bir şeyin nasıl olup da kendi vasıtasıyla yahut bir başka şey vasıtasıyla idrak olunabileceği hususunda şüphe ederiz, zira hakikatin veya idrakin hiçbir miyarı (kriteri) görünmemektedir, halbuki burhan olmaksızın işaretler de hükümsüz kılınır, nitekim bunu ileride ispat edeceğiz. Yargıyı askıya alma mahalleri bahsi buraya kadardır.
BÖLÜM XXV. Etiyoloji Yanılgılarını Cerhetme Mahalleri
Yargıyı askıya almanın bu mahallerini sunduğumuz gibi, bazıları da bilhassa illet veya sebeplerin beyanına karşı başka mahaller vazetmişlerdir, çünkü Dogmatikler bu hususta kendilerini fevkalade beğenirler.
Ainesidemos, kusurlu oldukları gerekçesiyle bütün Dogmatik etiyolojinin cerhedilebileceğini düşündüğü sekiz mahal bildirir, Birincisi, zahir olmayan şeylerle meşgul olan bu nevi etiyolojinin, zahir olan şeylerden temin edilmiş kabul görmüş bir delile malik bulunmamasıdır. İkincisi, bir meyletmeyi doğuracak pek çok mühim sebep varken yalnızca birinin serdedilmesidir. Üçüncüsü, intizam dahilinde vücut bulan şeylere, hiçbir nizam ihtiva etmeyen sebepler gösterilmesidir. Dördüncüsü, fenomenleri oldukları gibi ele alarak, zahir olmayan şeyleri de aynı şekilde idrak ettiklerini vehmetmeleridir, zira zahir olmayan şeyler, belki fenomenlerle aynı minvalde, belki de kendine mahsus bambaşka bir yolla meydana gelmektedir. Beşincisi, neredeyse hepsinin, genel ve evrensel olarak kabul gören münazara usullerine göre değil, kendi hususi ve farazi temellerine binaen sebepler göstermesidir. Altıncısı, ekseriyetle kolayca idrak olunabilir şeyleri verili kabul etmeleri, lâkin aynı ölçüde muhtemel olmalarına rağmen bunların zıtlarını ihmal etmeleridir. Yedincisi, yalnızca fenomenlerle değil, kendi kabulleriyle dahi çelişen sebepler serdetmeleridir. Sekizincisi, zahir olan şeyler ile ihtilaflı olan şeyler aynı ölçüde şüpheliyken, şüpheli şeylere dair kanaatlerini, en az onlar kadar şüpheli olan şeylerle ispatlamaya kalkışmalarıdır.
Ainesidemos, etiyolojide [okunamadı] dayanan diğer mahaller sebebiyle de hataya düşülebileceğini ekler. Lâkin belki de yargıyı askıya almanın beş mahalli, etiyolojiyi cerhetmek için kâfidir. Zira bir kimse ya bütün felsefe fırkalarıyla, Şüphecilikle ve fenomenlerle uyuşan bir sebep serdetmeli, yahut bunu yapmamalıdır,
Fakat böylesi bir sebebi serdetmek imkânsızdır, zira bütün fenomenler ile zahir olmayanlar ihtilaf halindedir, ihtilaf halinde oldukları için de bunların bir illetinin yahut sebebinin gösterilmesi talep edilecektir.
Şayet bir kimse, bir fenomenin sebebi olarak bir başka fenomeni yahut zahir olmayanın sebebi olarak zahir olmayanı gösterirse, sonsuza gerilemeye düşer. Şayet bir türü diğeriyle ispat etmeye kalkarsa, karşılıklı kısır döngü mahalline uğrar.
Şayet bir yerde duraklar veya sebebin (yahut illetin), kendisi tarafından serdedilen şeyle mutabık olan bir mahiyette bulunduğunu söylerse, şeyin kendi tabiatına uygun olanı ortadan kaldırarak izafet mahalline düşer, yahut bir şeyi faraziye yoluyla kabul ederse, bunu da reddederiz.
Dogmatiklerin etiyolojideki cüretkârlığı da bu minvalde cerhedilebilir.
BÖLÜM XXVI. Şüphecilerin Tabirleri
Yargıyı askıya almanın bu mahallerini tatbik ederken, şüpheci hali ve kendi hissiyatımızı beyan eden, "Daha fazla değil", "Tanımlanamaz" ve benzeri hususi birtakım tabirlerle meramımızı ifade ettiğimize göre, bunlardan bahsetmemiz gerekir.
Bazen "Hiçbir şey daha fazla değil" şeklinde de ifade ettiğimiz bu "Daha fazla değil" tabiri ile başlayalım, bazılarının zannettiği üzere "daha fazla değil" ifadesini cüzî meselelerde, "hiçbir şey daha fazla değil" ifadesini ise küllî meselelerde kullanmayıp, her ikisini de müştereken kullanırız. Binaenaleyh, her ikisini bir arada ele alacağız.
Bu noksan bir ifadedir, nasıl ki bir şey söylediğimizde örtük olarak bir diğerini kastederiz, tıpkı bunun gibi "Daha fazla değil" dediğimizde bu, ne yukarı ne aşağı, "Şu, şundan daha fazla değil" demek gibidir.
Soru edatı yerine "Hangisi daha fazla, bu mu şu mu?" tabirini kullanan ve bunu sanki "Neden bu, şundan daha fazla olsun?" dercesine rastlantısal olarak ele alan bazı Şüpheciler mevcuttur. Soru ifadeleri, yaygın olarak kaziye yerine kullanılır, tıpkı "Jüpiter'in refikasını tanımayan insan var mıdır?" ifadesinde olduğu gibi.
Ve soru cümleleri yerine kullanılan önermeler, örneğin, Dion’un nerede ikamet ettiğini bilmek isterim ya da bir şairin hangi sebepten ötürü takdir edildiğini sorarım gibi, Menandros dé yerine né kullanır, [okunamadı]. "Bundan ziyade değil" ibaresi de benzer şekilde, zıt şeylerin denkliği sebebiyle bizi [okunamadı] sürükleyen zihniyetimizi beyan eder, denklik derken, bize muhtemel görünen şeydeki denkliği kastederiz. Zıtlar, genellikle birbirini cerheden şeylerdir, hiçbirine meyletmeme halidir.
Şimdi bu "daha fazla değil" ibaresi, her ne kadar bir kabulü yahut inkârı ima ediyor görünse de, biz onu bu şekilde değil, farksızca ve mecazen, ya bir sual kabilinden yahut bunlardan hangisini tasdik edeceğimi, hangisini etmeyeceğimi bilmiyorum anlamında kullanırız.
Fakat bize neyin öyle göründüğünü beyan etmemiz istendiğinde, bunu kayıtsızca ifade ettiğimiz bu ibareye başvururuz.
Şunu da bilin ki, "daha fazla değil" dediğimiz vakit, şüphenin hakikat olduğunu iddia etmeyiz, yalnızca bize öyle görünen şeyi ifade ederiz.
Sıradaki, afazidir (suskunluktur), fazis genel ve özel olmak üzere iki vechile ele alınır, genel anlamda, tasdik yahut inkâr bildiren herhangi bir sözdür, gündüzdür ya da gündüz değildir gibi, özel anlamda ise yalnızca tasdik için kullanılır, bu kabulde menfi ifadeler fazis olarak adlandırılmaz.
Dolayısıyla afazi, hem olumlamayı hem de olumsuzlamayı kapsayan genel manasıyla, fazisin terki veya reddidir.
Bu, ne bir şeyi tasdik ne de inkâr ettiğimiz bir zihni haldir.
Afaziyi, eşyanın tabiatı onu zorunlu kıldığı için değil, şu veya bu meselelere dair halihazırda bu şekilde intiba edindiğimizi beyan etmek üzere kabul ederiz.
Daima hatırlayınız ki, zahir olmayan hiçbir şeyi tasdik veya inkâr etmeyiz, lakin bize hissi olarak tesir eden ve bizi kabule zaruri kılan şeylere boyun eğeriz.
Belki ve belki değil gibi ibareleri, belki öyledir, belki öyle değildir anlamında kullanırız.
Böylece, veciz olsun diye, belki değil ibaresini, belki öyle değildir yerine alırız. Burada da kelimeler üzerine münakaşa etmeyiz, onların tabiatları icabı neyi delalet ettiğini tahkik etmeyiz, onları farksızca kabul ederiz.
Bu ibareler bir afazi beyan eder, zira belki öyledir diyen kimse, bunun öyle olduğunu tasdik etmediği cihetle, zıddının da aynı derecede muhtemel olduğunu ima eder.
Diğerleri için de aynı şey geçerlidir.
"Askıya alıyorum" (epokhe) sözünü, teklif edilen şeye inanmam mı yoksa inanmamam mı gerektiğini söyleyemem anlamında kullanırız ve inanmak ile inanmamak bakımından şeylerin bize denk göründüğünü beyan ederiz, kendi içlerinde eşit olup olmadıklarını iddia etmeyiz, yalnızca duyumuza çarptığı şekliyle fenomenden söz ederiz.
Askıya alma, zihnin tartışılan şeyin denkliği sebebiyle tasdik ile inkâr arasında muallakta kalmasından dolayı böyle adlandırılmıştır.
Aynı şeyi, hiçbir şeyi tayin ve takrir etmiyorum manasındaki söz için de söyleriz, tayin etmeyi yalnızca bir şeyi söylemek değil, zahir olmayan bir şeyi kabul ile hükme bağlamak olarak telakki ederiz.
Böylece şüphecinin hiçbir şeyi, hatta hiçbir şeyi tayin etmiyorum sözünü dahi tayin etmediği görülecektir.
Zira bu, dogmatik bir re'y (yani aşikâr olmayan bir şeye rıza göstermek) değil, zihni durumumuzu beyan eden bir ibaredir.
Dolayısıyla şüpheci, hiçbir şeyi tayin etmiyorum dediğinde, şu anda tartışmalı meselelerin hiçbirini dogmatik olarak tasdik veya inkâr etmeyecek bir hal üzere bulunuyorum demek ister. Bunu, şeylerin kendisine nasıl göründüğünü beyan ederek söyler, ikna olmuşçasına hüküm bildirerek dile getirmez.
Zihnin bir meyli yahut halidir ki, bunda ne zahir olmayan, ihtilaf konusu olan şeyleri tasdik eder ne de inkâr eder.
Binaenaleyh şüpheci, her şey tarif edilemezdir dediğinde, dir ekini kendisine öyle görünüyor manasında alır, varlıkları değil, dogmatikleerce tartışılan, aşikâr olmayan şeyleri kastederek her şey der, tarif edilemez derken de, inanç yahut inançsızlık bakımından zıtlarından veya umumi muhaliflerinden üstün tutulamayacağını kasteder. Ve nasıl ki "yürüyorum" diyen kimse "ben yürüyorum" demiş oluyorsa, "her şey belirsizdir" diyen kimse de "bize göre" yahut "bana öyle geliyor ki" anlamını ima eder. Demek ki mana şudur, dogmatikleerce ihtilaf konusu edilen her şey bana öyle görünmektedir ki, hiçbirinin zıddından daha ziyade kabule şayan olmadığını düşünürüm.
Her şey kavranılamazdır dediğimizde de muradımız aynıdır, "her şey" ifadesini aynı manada alırız ve "bana göre" imasını taşırız, sanki dogmatikleer arasındaki tartışmalı her şey bana kavranılamaz görünmektedir demiş gibi oluruz.
Bunların kendi tabiatları gereği kavranılamaz olduğunu iddia etmeyiz, yalnızca zıtların denkliği sebebiyle onları kavrayamadığımızı düşündüğümüzü, yani kendi zihni halimizi beyan ederiz.
Benzer şekilde, [okunamadı] ibaresi de kendi zihniyetimizi beyan eder, bununla şüpheci, halihazırda ihtilaflı olan ve zahir bulunmayan hususların hiçbirini ne tasdik ne de inkâr eder.
Bu, diğer ibareler üzerine söylenmiş olanlardan da zahirdir.
Her söze denk bir söz karşıttır dediğimizde, incelediğimiz her sözü kastederiz.
Sözü basit manada değil, aşikâr olmayan bir şeye dair dogmatik bir iddiada bulunan ifade olarak, yalnız mukaddemeler ve netice yoluyla değil, başka herhangi bir yolla öne sürülen söz olarak alırız. Denk ifadesini basit manada değil, inanma ve inanmama derecesi bakımından ele alırız.
Karşıttır ifadesini ise genel anlamda muhaliftir manasında alır, zannımca imasını ekleriz. Dolayısıyla her söze denk bir söz karşıttır dediğimizde mana şudur, incelediğim, dogmatik surette bir şey iddia eden her söze mukabil, inanma veya inanmama bakımından ona denk olan ve dogmatik olarak savunan bir başka söz bana karşıt görünmektedir.
Böylece bu ifade dogmatik bir hüküm değil, ancak insanın içinde bulunduğu halin, yani o hale duçar olan kişiye neyin nasıl göründüğünün beyanıdır.
Bunu şu şekilde telaffuz edenler de vardır, "Her söze mukabil denk bir söz koymak gerekir", bunu dogmatik olarak bir şeyi ileri süren her söze karşı, onun zıddını dogmatik olarak iddia eden sözü çıkarmamız gerektiğine dair bir kaide olarak koyarlar.
Böylece kelamlarını şüpheciye tevcih ederek, emir kipi yerine mastar kullanırlar, "karşı koyalım" yerine "karşı koymak" derler.
Daha evvel de ifade ettiğimiz üzere, her hususta yargıyı askıya alanlara eşlik ettiğini düşündükleri sükûnet ve huzur hatırına, şüpheciye dogmatikleer tarafından aldatılmamasını ve tahkikatını terk etmemesini tavsiye etmişlerdir.
Bu ibarelerden daha fazlasını zikretmek iktiza etmez, hatta zikredilenlerden bazıları dahi [okunamadı].
Bölüm XII, bağışlanmıştır, lâkin bunu bir kaide kabul ediniz, bütün Şüpheci İfadelerde, bu ifadelerin bizatihi kendilerinin doğru olduğunu tasdik etmeyiz, zira bazılarının diğerleri tarafından ortadan kaldırılabileceğini ve hakkında söylendikleri şeylerin bizzat kendileriyle sınırlandıklarını söyleriz, nitekim müshil ilaçları yalnızca hıltları değil, hıltlarla birlikte kendilerini de bedenden dışarı atarlar.
Bundan maada, bu ifadeleri tatbik edildikleri şeyi tam manasıyla delalet edecek surette değil, farksızca ya da (böyle adlandırmak isterlerse) mecazen kullandığımızı söyleriz, zira kelimeler üzerine çekişmek Şüpheciye yakışmaz.
Bunu daha rahat yapabiliriz, çünkü kelimelerin bizatihi kendi içlerinde salt bir manaya delalet etmedikleri, bilakis izafi oldukları ve bu sebeple Şüphecilere nispetle de geçerli oldukları söylenir. Bundan başka, hatırda tutulmalıdır ki biz bunları umumi surette her şey hakkında değil, aşikâr olmayan ve dogmatik olarak ihtilafa düşülen şeyler hakkında beyan ederiz. Fenomeni (bize nasıl görünüyorsa onu) ikrar ederiz, lâkin harici nesnenin tabiatı hakkında hiçbir şey tasdik etmeyiz.
Söylenenlerden anladığım kadarıyla, Şüpheci İfadelere karşı ileri sürülen bütün itirazlar bu suretle çözüme kavuşturulabilir.
BÖLÜM XXVII. Şüpheciliğin Kendisine En Çok Benzeyen Felsefi Ekollerden ve Bilhassa Herakleitos'un Felsefesinden Ne Bakımdan Ayrıldığı
Şüpheciliğin delaletini, kısımlarını, [okunamadı], gayesini, ifadelerinin yerini ve karakterini beyan ettikten sonra, onu daha iyi kavrayabilmemiz için, kendisine en çok benzeyen ekollerden ne bakımdan ayrıldığını kısaca izah etmemiz icap eder. Herakleitos'un felsefesiyle başlayacağız.
Bunun bizim mesleğimizden ayrıldığı aşikârdır, zira Herakleitos aşikâr olmayan pek çok hususta dogmatik iddialarda bulunur, halbuki (daha evvel zikrettiğim veçhile) biz böyle yapmayız.
Lâkin Ainesidemos'un takipçileri, zıtlıkların aynı şeyde tezahür etmesi keyfiyeti zıtlıkların aynı şeyde bulunmasının mukaddemesi olduğundan, Şüpheci mesleğin Herakleitos felsefesine çıkan yol olduğunu iddia ettiklerinden,
Ve Şüpheciler zıtlıkların aynı şeyde tezahür ettiğini söylerken, Herakleitosçular daha da ileri gidip zıtlıkların aynı şeyde bulunduğunu tasdik ettiklerinden,
Cevaben deriz ki, zıtlıkların aynı şeyde tezahür etmesi Şüphecilerin bir doktrini değil, yalnızca Şüpheciler için değil diğer bütün filozoflar ve insanlar için de hissen aşikâr olan bir husustur, zira hiç kimse inkâr edemez ki,
Bal, sıhhati yerinde olana tatlı gelir, sarılık illetiyle safra taşması yaşayanlara ise acı gelir. Bunun üzerine Herakleitosçular, tıpkı bizim ve belki de diğer ekollerin yaptığı gibi, müşterek ön-kabullerden yola çıkarlar. Şayet onlar "Aynı şeyde zıtlıklar vardır" hükmünü "Her şey kavranılamazdır" yahut "Hiçbir şeyi tayin ve hüküm altına almam" sözlerinden veya bu kabil başka bir ifadeden çıkarmış olsalardı, belki de iddialarında haklı bir neticeye varmış olurlardı, lâkin mademki yalnızca bize değil, diğer filozoflara ve hatta hayatın bizzat kendi akışına da ait olan bazı esaslara dayanmaktadırlar, o halde umumumuzun müştereken kullandığı bu hususlar varken, mesleğimizin Herakleitos felsefesine hazırlık teşkil ettiğini söylemek, diğer herhangi bir ekole yahut hayatın bizzat kendi akışına hazırlık olduğunu söylemekten niçin daha evla olsun?
Kaldı ki Şüpheci mesleğin, Herakleitos felsefesine sevk etmek bir yana, bilakis ondan uzaklaştırıp uzaklaştırmadığını dahi kestiremem, zira Şüpheci, Herakleitos'un dogmatik olarak tasdik ettiği her şeyi cüretkârca bularak kınar, onun kozmik yangın telakkisine karşı çıkar, aynı şeyde zıtlıkların bulunduğu yönündeki kanaatini de reddeder ve Herakleitos'un her bir doktrinine karşı (Dogmatiklerin cüretkârlığıyla alay ederek), Herakleitosçuları cerheden bir tavırla (daha evvel belirtildiği gibi) "Kavramıyorum, tayin etmiyorum" der. Halbuki bir diğerini cerheden bir mesleğin, bizzat cerhettiği disipline hazırlayıcı bir yol olduğunu iddia etmek abestir.
Binaenaleyh, Şüpheci mesleğin Herakleitos felsefesine giden yol olduğunu söylemek batıldır.
BÖLÜM XXVIII. Şüpheciliğin Demokritos'un Felsefesinden Ne Bakımdan Ayrıldığı
Benzer şekilde, Demokritos'un felsefesinin de Şüphecilikle tamamen bir olduğu söylenmiştir, zira aynı mefhumları kullanır görünmektedir, nitekim Demokritos, balın kimine tatlı kimine acı görünmesinden hareketle, balın kendi içinde ne tatlı ne de acı olduğunu savunmuş ve bir Şüpheci tabir olan "Daha fazla değil" ifadesini kullanmıştır.
Lâkin bu "Daha fazla değil" tabiri, Şüpheciler ile Demokritosçular tarafından farklı surette anlaşılır.
Demokritosçular bununla her ikisinin de var olmadığını kastederler, biz ise fenomenlerin her ikisinin de var olup olmadığını yahut hiçbirinin var olmadığını bilmediğimizi kastederiz, işte bu noktada onlardan ayrılırız.
Lâkin Demokritos'un atomların ve boşluğun hakikaten var olduğunu söylemesi bakımından aradaki fark çok daha büyüktür, her ne kadar fenomenlerin eşitsizliğinden ve ihtilafından yola çıksa da, bu hususta bizden ayrıldığını ispat etmeyi lüzumsuz addederim.
BÖLÜM XXIX. Şüpheciliğin Kyrene Ekolünden Ne Bakımdan Ayrıldığı
Bazıları, Kyrene ekolünün yalnızca hissi hallerin kavranabileceğini savunmasından ötürü Şüphecilikle bir olduğunu iddia ederler.
Bununla birlikte, Şüphecilikten farklıdır, zira hazzı ve bedenin hafif hareketini nihai gaye sayar, biz ise sükûneti gaye ediniriz ki onların vazettiği gaye buna tamamen zıttır.
Zira haz ister mevcut olsun ister gaybubet halinde bulunsun, daha evvel zikrettiğimiz veçhile, onun gaye olduğunu tasdik eden kimse huzursuzluğa düşer. Bundan maada, biz harici nesneler hakkında herhangi bir tasdikte bulunmaktan sadece imtina ederiz, oysa Kyreneciler bu nesnelerin kavranılamaz bir tabiata sahip olduğunu cehren iddia ederler.
BÖLÜM XXX. Şüpheciliğin Protagoras'ın Mesleğinden Ne Bakımdan Ayrıldığı
Protagoras insanın her şeyin ölçüsü olduğunu ileri sürer, var olanların var olduklarının, var olmayanların ise var olmadıklarının ölçüsü. Ölçü ile kastedilen kıstastır, şeylerden murat ise nesnelerdir, bu da insanın her şeyin, var olanların var olduğunun, var olmayanların da var olmadığının kıstası olduğunu söylemekle birdir. Bunun üzerine fenomenlerin her ferde mahsus olduğunu tasdik eder ve böylece izafilik mefhumunu dahil eder ki bu cihetle Pyrrhoncularla müşterek bir yanı varmış gibi görünür, lâkin fikrini izah ettiğimizde açıkça görüleceği üzere onlardan ayrılır.
Maddenin akışkan olduğunu ve daimi bir seyelan halinde bulunduğunu, eksilmelerin yerine eklenmelerin vuku bulduğunu ve duyuların bedenin muhtelif yaşlarına ve mizaçlarına göre başkalaşıp değiştiğini söyler.
Ayrıca bütün fenomenlerin illetlerinin (yahut kudretlerinin) maddede mündemiç olduğunu, dolayısıyla maddenin kendi içinde, herkese nasıl görünüyorsa bizzat o şey olduğunu ifade eder.
Fakat insanlar farklı zamanlarda, sahip oldukları farklı mizaç ve alışkanlıklar sebebiyle şeyleri farklı algılarlar.
Bünyesi maddedeki şeylere uygun olan kimse, bu kabil kimselere görünebilecek olanları algılar; mizaçları başka türlü olanlar ise aksi bir bünyeye sahip kişilere görünebilecek şeyleri algılarlar. Yaşların farklılığında, uyku ile uyanıklık hâlinde ve her türlü itiyatta da aynı illet geçerlidir.
Dolayısıyla ona göre insan, Var Olan şeylerin kıstasıdır; zira insanlara görünen her şey Vardır, hiçbir insana görünmeyen şeyler ise Yoktur.
Görüldüğü üzere o, maddenin akışkan olduğunu ve bütün tezahürlerin illetlerinin onda saklı bulunduğunu dogmatik bir surette ileri sürmüştür; bizler ise aşikâr olmayan hususlar oldukları gerekçesiyle bu hususlarda hüküm vermekten imtina ederiz.
BÖLÜM XXXI: Şüpheciliğin Akademik Felsefeden Ayrıldığı Noktalar Üzerine
Bazıları Akademik felsefenin Şüphecilik ile aynı olduğunu savunur; bu sebeple meseleyi tetkik edelim.
Üçten fazla Akademi olmadığı rivayet edilir, bunlardan ilki ve en eskisi Platon tarafından kurulmuştur; Arkesilaos tarafından tesis edilen ikincisi Orta Akademi’dir; Karneades ile Kleitomakhos tarafından kurulan üçüncüsü ise Yeni Akademi’dir. Kimileri dördüncü bir Akademi sayar, [okunamadı] ve Kharmidas tarafından kurulmuştur; hatta [okunamadı] tarafından tesis edilen beşinci bir Akademi de zikredilir. Biz en eskisi ile başlayacağız.
Bazıları Platon’u dogmatik kabul eder, bazıları ise şüpheci; kimileri de bazı hususlarda dogmatik, bazılarında ise aporetik (çıkışsız) sayar. Zira Sokrates’in konuşturulduğu meşk kabilinden diyaloglarında [okunamadı], onlarla uğraşmamıza lüzum yoktur; çünkü onun bizden ayrıldığını kabul ederler. Şayet tamamen şüpheci ise, bu hususu etraflıca Hypomnemata adlı eserimizde tartışırız; şimdi ise meseleyi, bu vazifeyi bizzat üstlenmiş olan Perikles ve Ainesidemos’a istinaden kısaca tetkik edeceğiz; onlar derler ki Platon, İdealar hakkında veya ilahi tedbirin varlığına yahut erdemle birleşmiş bir hayatın rezillikle birleşmiş bir hayata üstün tutulması gerektiğine dair iddiada bulunduğunda:
Eğer bunlara var imişler gibi rıza gösterirse, dogmatik bir surette hüküm vermektedir; şayet daha muhtemel oldukları gerekçesiyle rıza gösterirse, itimat ve itimatsızlık hususunda birini diğerine üstün tutmakla Şüpheci mizaçtan ayrılır, nitekim bu daha önce söylenenlerden de aşikârdır.
Yine meşklerinde şüpheci ifadeler kullansa dahi, bundan ötürü bir şüpheci sayılamaz; zira tek bir hususu dahi dogmatik biçimde öne süren ya da aşikâr olmayan bir şeyin tasdiki veya inkârı uğruna bir imgeyi diğerine yeğleyen kimse, Timon’un [okunamadı] hakkında söylerken gösterdiği gibi dogmatik mizacı takip eder.
Zira Timon, onu pek çok kereler övmüş ve hatta Silloi adlı eserini onun ağzından yazmış olmasına rağmen, onu şu sözlerle yakındırır:
Keşke ruhum incelseydi ve gözü öyle keskin olsaydı ki her iki tarafı da birden görebilseydi. Şüphe yolunda kaybolup uzun süre bocaladım; yaşlanıp her fikri dikkatle tartmış, her nazariyeyi araştırmış olsam bile: Zira zihnimi hangisine bağlayabilirdim? Her şey Bir’e varıp çözülmekte; ve tabiatı andıran bu Bir, daima Bir kalmaya devam etmekte.
Bundan ötürü onu kibrin tamamen uzağında görmez, gururdan büsbütün arınmamış manasında [okunamadı] diye anar ve şöyle der:
Kibirden tamamen arınmamış olan Ksenophanes, Eski Homeros’un uydurmalarını alaya aldı; Ve sureti insanlara benzemeyen bir Tanrı tasavvur etti; Her yönden müsavî ve akıl sahibi.
Onu bütünüyle kibirden uzak olmadığı gerekçesiyle böyle anar; Homeros’un masalsı tarzını ayıplayıp kınadığı için de taan edici der. Nitekim Diogenes Laertios, Ksenophanes’in Tanrı’nın küre şeklinde olduğunu ve insana hiçbir benzerliğinin bulunmadığını savunduğunu söyler.
Burada kastedilen, şekle nispetle her bakımdan eşit olan, yani küre gibi olandır.
Ksenophanes, fıtrî tasavvurların haricinde, evrenin bir olduğunu ve Tanrı’nın her şeyle aynı tabiata sahip bulunduğunu; O’nun kürevi, tesir kabul etmez, değişmez ve akıl sahibi olduğunu iddia etmiştir; dolayısıyla Ksenophanes’in bizden ayrıldığını göstermek pek kolaydır.
Dahası, söylediklerimizden de açıktır ki Platon, kimi şeylerden şüphe etse dahi, aşikâr olmayan şeylerin mahiyetine dair hükümlerde bulunması ve aşikâr olmayan hususlarda bazılarını diğerlerine yeğlemesi sebebiyle asla bir Şüpheci değildir.
Yeni Akademi mensupları her şeyin kavranılamaz olduğunu söyleseler de, belki de sırf her şeyin kavranılamaz olduğunu kesinleme cüreti gösterdikleri için Şüphecilerden ayrılırlar; çünkü onlar bunu kesin bir hüküm olarak vazeder, Şüpheci ise şeylerin kavranabilme ihtimalini açık bırakır.
Fakat onlar bizden bilhassa Hayır ve Şer’in tefriki hususunda bariz biçimde ayrılırlar.
Zira Akademisyenler bir şeyin İyi veya Kötü olduğunu bizim gibi değil, İyi dedikleri şeyin İyi olmasının diğerinden daha muhtemel olduğuna kani olarak söylerler. Biz ise söylediğimiz şeyin muhtemel olduğunu düşünerek bir şeye İyi veya Kötü demeyiz; bilakis hiçbir kanaate kapılmaksızın hayatın mutat akışını takip ederiz, aksi takdirde hiçbir şey yapamazdık. Üstelik biz imgeleri inanç ve inançsızlık bakımından eşit tutarız; onlarsa bazılarının İnanılır, bazılarının ise İnanılmaz olduğunu iddia ederler.
İnanılır olanları da kendi içinde birçok sınıfa ayırırlar; kimini yalnızca İnanılır, kimini İnanılır ve Etraflı, kimini ise İnanılır, Etraflı ve Dikkat Dağıtmayan imge olarak kabul ederler; misal, karanlık bir odada gevşek duran bir ip gördüğünde insan bundan dolayı inanılır bir vehme kapılır ve kaçar; bir başkası ise vaziyeti daha dikkatle tetkik edip şartları tarttığında, hareket etmediğini, renginin ne olduğunu ve benzeri cihetleri müşahede ettiğinde, bu nesne ona İnanılır ve Etraflı bir imgeye uygun olarak bir ip şeklinde görünür. Dikkat Dağıtmayan imge ise şu minval üzeredir:
Rivayet edilir ki Herakles, ölümünün ardından Alkestis’i yer altı dünyasından geri getirmiş ve Admetos’a göstermiştir.
Admetos, Alkestis’e dair hakiki ve etraflı bir imge edinmiştir; lakin onun öldüğünü hatırladığından zihni bu tasdike takılıp kalmış, dikkati dağılmış ve inançsızlığa meyletmiştir.
İşte Yeni Akademisyenler, sadece İnanılır olan bir imgeye nazaran, İnanılır ve Etraflı olanı üstün tutarlar; her ikisinin fevkinde ise İnanılır, Etraflı ve Dikkat Dağıtmayan imgeyi tercih ederler.
Zira hem Akademisyenler hem de Şüpheciler bazı şeylere inandıklarını söyleseler dahi, felsefeleri arasındaki bariz fark işte bu noktada yatar.
İnanmak muhtelif manalarda anlaşılır, kimi zaman, bir çocuğun hocasına inandığının söylenmesinde olduğu gibi, direnmeyip boyun eğmek manasına gelir, kimi zaman da o şeye yönelik iştiyak dolu kesin bir arzuyla bir başkasına muvafakat etmek manasına gelir, nitekim sefih bir kimse, kendisini debdebeli bir hayata sevk eden kimseye inanır. Carneades ve Kleitomakhos inanmak kelimesini bir temayülle birlikte [okunamadı] kullanırken, bizler herhangi bir şeye meyil göstermeksizin yalnızca rıza gösteririz, işte bu cihetten de onlardan ayrılırız. Gaye bahsinde de keza Yeni Akademi'den farklı düşeriz, onlar hayatın akışında muteber olanı izlerler, bizler ise yasalara, adetlere ve tabii hislere tabi olarak, kanaatlerimizi bağlamaksızın yaşarız.
Şayet maksadımızın sınırlarını aşmayacak olsaydı, aramızdaki farklara dair daha pek çok misal zikredebilirdik. Fakat Orta Akademi'nin kurucusu ve reisi olan Arkesilaos, bana Pyrrhoncu muhakemelerden öylesine nasibini almış görünür ki, onun tesis ettiği meslek ile bizimki neredeyse aynıdır.
Zira onun herhangi bir şeyin varlığı yahut yokluğu hususunda kesin bir iddiada bulunduğu görülmediği gibi, inanç yahut inançsızlık bakımından bir şeyi diğerine üstün tuttuğu da vaki değildir, bilakis her hususta hükmü askıya alır ve daha evvel ifade ettiğimiz üzere bizi sarsılmazlığa ulaştıran nihai gaye olarak hükmün askıya alınmasını kabul eder.
Keza o, cüzi hüküm askıya alışları hayır, cüzi iddiaları ise şer telakki eder.
Fakat kendisi hakkında rivayet olunanlara itibar edecek olursak, ilk nazarda bir Pyrrhoncu gibi göründüğünü, lakin hakikatte bir dogmacı olduğunu söylerler, talebelerini şüpheler vasıtasıyla sınayıp Platon'un öğretisine layık olup olmadıklarını anlamaya çalışırken bir aporik gibi zannedildiğini, gelgelelim daha müdrik dostlarına Platon'un doktrinini vazettiğini aktarırlar.
Nitekim Ariston onun hakkında şöyle demiştir, Arkada Pyrrhon, önde Platon, ortada ise Diodoros. Zira kendisi Platoncu olmakla birlikte, Diodoros'un diyalektiğini istimal ederdi. Platon der ki, Stoacı ölçüt olan kavrayış bakımından şeyler kavranamazdır, şeylerin bizzat kendi tabiatları bakımından ise kavranabilirdir.
Antiokhos, Stoacı mezhebi Akademi'ye taşımıştır, bundan ötürü onun hakkında Stoacı doktrini Akademi'de öğrettiği söylenmiştir, zira o, Stoacı esasların zaten Platon'da mevcut bulunduğunu izhar etmiştir.
Buradan da anlaşılacağı üzere, kuşkucu meslek dördüncü ve beşinci Akademi'den farklıdır.
BÖLÜM XXXII. Ampirik Tıbbın Kuşkuculuk ile Aynı Olup Olmadığı Üzerine
Bazıları ampirik tıbbın kuşkucu felsefe ile aynı mahiyette olduğunu ileri sürer, lâkin bilinmelidir ki, her ne kadar açık ve zahir olmayan şeylerin kavranamaz olduğunu vazetse de, bu mektep kuşkuculuk ile aynı değildir ve bu fırka bir kuşkucu için münasip sayılmaz. Kanaatimce kuşkucu, tıp fırkaları arasında zahir olmayan hususlarda pervasızca davranmayan yegâne fırka olan ve şeylerin kavranabilir yahut kavranamaz olduğunu kibirle tayin etmeye kalkışmayan Metodik Tıp fırkasına yönelmelidir, zira bu fırka, kuşkucuların mesleğine uygun surette fenomenleri izler ve onlardan faydalı görüneni devşirir. Daha evvel ifade ettiğimiz veçhile, bir kuşkucunun müşterek hayatı dört kısımdan mürekkeptir, tabiatın sevki, tutkuların tazyiki, geleneksel kaideler ve sanatların aktarımı.
Bir kuşkucu tabii dürtüyle susuzluktan suya yöneldiği gibi, metodik bir hekim de maruz kaldığı tesirlerle uygun olan cihete sevk olunur, tabiata muvafık olanlar ile olmayanlar arasındaki farkı gözetir. Gözeneklerin daralmasından gevşemeye yahut gözeneklerin gevşemesinden daralmaya yönelir, nitekim aşırı terleme vuku bulduğunda bunları teskin eder. İşte bu hususta iki mektep de mutabıktır, kuşkucunun "Hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir şeyi kavramıyorum" demesi gibi, metodik hekim de kanaatlerden arınmış bir vaziyette, susuzluk ve açlık bahsinde gösterdiğim üzere, kendisini muvafık görünen şeylere bırakır.
Tabiata aykırı düşen şeylerin insanı tabiata muvafık olanlara sevk ettiği hususu, bizzat aşikardır. Dolayısıyla Metodistler, diğer bütün tıbbi fırkalara kıyasla kuşkuculara çok daha yakın bir akrabalık arz eder, bu da birbirleriyle mukayese edildiklerinde vazıh bir biçimde tebeyyün eder.
Böylelikle, kuşkucu mesleğe en ziyade yaklaşan fırkaları incelemiş bulunuyoruz ve kuşkuculuğun umumi kısmını teşkil eden muhtasar eserimizin birinci kitabını burada ikmal ediyoruz.
DİYALEKTİK ÜZERİNE İKİNCİ KİTAP
BÖLÜM I. Bir Kuşkucunun Dogmatik İddiaları Tetkik Edip Onlara Karşı Münazara Yürütebilmesinin Mümkün Olup Olmadığı
Felsefe namı verdikleri mesleğin her sahasını tetkik etmeyi deruhte etmiş bulunuyoruz.
Lakin evvelemirde, bir kuşkucunun dogmacı iddiaları tetkik ve tefhim etmeye muktedir olmadığını haykıranlara cevap verelim. Onlar şöyle akıl yürütürler,
Kuşkucu ya iddiaları kavramaktadır yahut kavramamaktadır, şayet iddiaları kavrıyorsa, kendi itirafıyla kavradığı bir husustan nasıl şüphe duyabilir? Şayet onları kavramıyorsa, o vakit kavramadığı bir şey hakkında kelam edemez.
Zira iki öncüllü kıyası veya bir teoremi bilmeyen bir kimse bunlar hakkında söz söylemeye muktedir olamayacağı gibi, dogmacıların hususi iddialarını bilmeyen kimse de hakkında hiçbir malumat sahibi olmadığı bir şeye karşı muhalefet yürütemez, binaenaleyh bir kuşkucu dogmacıların iddialarını tetkik edemez.
Aynı itiraz, batıl telakki ettikleri kanaatlere karşı münazara etmek isteyen diğer bütün mezheplere de yöneltilebilir, bu takdirde fırkalardan hiçbiri bir diğeri aleyhine kelam edemez hale gelir.
Şöyle iddia edenlere sual edelim, "kavramak" kelimesini hangi manada istimal ediyorsunuz, mevzubahis şeyin varlığı hakkında hiçbir hüküm vermeksizin yalnızca anlamak manasında mı, yoksa sırf anlamakla kalmayıp o şeylerin mevcudiyetini kabul ve ikrar etmek manasında mı?
Şayet kavramayı, muhakeme yoluyla kavrayıcı bir tasavvura muvafakat etmek olarak tayin ederlerse, kavrayıcı tasavvurun varlığı haiz bir nesneden neşet etmesi hasebiyle, iddia edilen şey zımnen kabul edilmiş olur.
Eğer gayrimuayyen bir hadise vasıtasıyla zahir olmayan bir şey kavranıyorsa, o şeyin gayrimuayyen ve gizli kaldığı söylenemez, bilakis herkesçe kabul görmüş, münazaasız bir hakikat haline gelir ve zahir olmayan hususlara dair ihtilaf ortadan kalkar.
Böylece bu [okunamadı] ortadan kaldırılacak ve kuşkucu (ephektik) felsefe devreye girecektir, üç şekilde, genel olarak, asıl anlamıyla, [okunamadı] her ölçü için, öne sürülen şey araştırma için uygun mudur? Zira peşinde olduğumuz şeyden sonra, layıkıyla, her yapay ölçü için ve sözümüzü buna uyarlarız.
BÖLÜM II. Dogmatiklere Karşı Soruşturmaya Nereden Başlanmalıdır?
Stoacılar ve diğer bazıları felsefenin kısımlarının mantık, fizik ve etik olmak üzere üç olduğunu söylerler, önce mantığı öğreterek onunla başlarlar (oysa hangisiyle başlamaları gerektiği konusunda azımsanmayacak bir ihtilaf vardır). Kendi görüşümüzü bağlamaksızın bunları takip edeceğiz.
Bu üç kısımdaki savlar bir hüküm ve bir kıstas gerektirdiğinden, kıstasa dair söz de mantık kısmına ait olduğundan, mantık bahsiyle ve ilk olarak kıstas ile başlayacağız.
BÖLÜM III. Kıstas Üzerine
Varlık ve mevcudiyetin kendisiyle hükme bağlandığını söyledikleri şeye kıstas dedikleri, aynı zamanda hayatın akışı içinde kendisine rıza gösterdiğimiz şeye de bu adı verdikleri için, şimdiki gayemiz hakikat kıstası olarak adlandırdıkları şey üzerinde durmaktır, zira diğer anlamdaki kıstastan daha evvel, birinci kitapta söz etmiştik. Şu an bahsettiğimiz kıstas, açıkta olmayan bir şeyin kıstası olarak kabul edilir, bunun da içinde bulunduğu üç türü vardır, içinde, vasıtasıyla ve uyarınca, örneğin "içinde" olan insan, "vasıtasıyla" olan duyu yahut akıl, "uyarınca" olan ise tasavvurun tatbikidir, ki insan zikredilenlerden biri vasıtasıyla buna göre hüküm vermeye girişir. Meselenin anlaşılması için bunu vazetmek icap ediyordu.
Geriye, hakikat kıstasını kavradıklarını pervasızca iddia edenleri çürütmek kalmaktadır.
BÖLÜM IV. Bir Hakikat Kıstası Var mıdır?
Kıstas hakkında söz söyleyenlerden kimileri, Stoacılar ve başkaları gibi, onun var olduğunu savunur, kimileri ise, her şeyde zannın teşekkül ettiğini söyleyen Kolophonlu Ksenophanes ve Korinthoslu Kseniades gibi, hiçbir kıstas bulunmadığını ileri sürer. Biz ise var mı yok mu olduğu hususunda yargıyı askıya alırız.
Bu ihtilafın ya karara bağlanabilir, yani tayin edilebilir, ya da karara bağlanamaz, yani tayin edilemez olduğunu kabul etmeleri gerekir. Şayet karara bağlanamaz ise, bu konuda yargıyı askıya almamız gerektiğini ikrar etmiş olurlar, şayet karara bağlanabilir ise, herkesçe kabul gören bir kıstasımız yokken ve bir kıstasın var olup olmadığını dahi bilmeyip bilakis bunu soruşturuyorken, ne vasıtasıyla hükme bağlanacağını söylesinler. Dahası, kıstasa dair bu ihtilafı hükme bağlamak için, kendisiyle hüküm verebileceğimiz kabul görmüş bir kıstasa malik olmamız icap eder, kabul görmüş bir kıstasa malik olmak için ise evvelemirde kıstasa dair ihtilafın hükme bağlanmış olması zaruridir.
Münakaşa böylece karşılıklı döngüye girdiğinden, bir kıstasın bulunup bulunmadığı meselesi çözüme kavuşturulamaz.
Zira onlara varsayıma dayalı bir kıstas bahşetmeyiz, şayet bir kıstası başka bir kıstasla hükme bağlarlarsa, onları sonsuza dek gitmeye mecbur bırakırız.
Yine, kanıtlama kanıtlanmış bir kıstasa, kıstas ise hükme bağlanmış bir kanıtlamaya muhtaç olduğundan, karşılıklı döngüye düşerler.
Dogmatiklerin bir kıstasa dair ileri sürdükleri hususlardaki itimatlarını çürütmek için bunun kafi geldiği kanaatindeyiz.
Bu mesele üzerinde daha uzun durmak ve onların çürütülebileceği başka yolları göstermek maksadın haricinde değildir, lakin bu konudaki hususi görüşlerinin hepsini tek tek zikretmeyeceğiz (zira bu hususta kendi aralarında ne denli ayrılığa düştükleri tarif edilemez ve bu durum bizi münakaşamızdaki doğru yöntemden uzaklaştırır). Dolayısıyla, peşinde olduğumuz kıstas "içinde", "vasıtasıyla" ve "uyarınca" olmak üzere üç yönlü göründüğünden, bunların her birini ayrı ayrı tetkik edecek ve kavranamazlığını göstereceğiz. Böylece sözümüz son derece yöntemli ve eksiksiz olacaktır.
İçinde olandan başlayacağız, zira geri kalanlar onun sebebiyle bir bakıma şüpheli görünmektedir.
BÖLÜM V. "İçinde" Olan Kıstas Üzerine
Bana kalırsa insan, Dogmatiklerin söylediklerine bakılırsa, sadece kavranamaz olmakla kalmaz, anlaşılamaz da, nitekim Sokrates’in (Platon’da) bir insan mı yoksa başka bir mahluk mu olduğunu bilmediğini açıkça itiraf ettiğini işitiriz.
İnsan mefhumunu beyan etmek istediklerinde ise, evvela kendi aralarında ihtilafa düşerler, sonra da akılsızca konuşurlar, zira Demokritos, insanın hepimizin bildiği şey olduğunu söyler, oysa bununla insanın ne olduğunu bilemeyiz, zira köpeği de biliriz ve buna göre bir köpeğin insan olması gerekir, bazı insanları ise bilmeyiz, dolayısıyla bu mefhuma göre hiçbir surette insan var olmayacaktır, zira bir insanın herkes tarafından bilinmesi zaruri ise, [okunamadı] hiçbir insan var olmayacaktır.
Bunu salt bir iddia olarak söylemiyoruz, zira hakikatte atomlar ve boşluktan başka hiçbir şeyin var olmadığını, bunların da yalnızca [okunamadı] değil, bütün bileşik şeylerde bulunduğunu söyler, bunlarla insanın kendine has vasfını anlayamayız, çünkü bunlar herkese müşterektir, oysa bunlarda [okunamadı] başka bir şey yoktur. Epikouros, insanın şu nevi bir canlı varlık olduğunu söyler.
Şimdi, insan yalnızca onu bu şekilde tarif eden kimsenin gösterdiği türden bir varlık ise, böyle gösterilmeyen kimse insan değildir, şayet bir erkek (insanı bu surette tarif ederken) bir kadını gösterirse erkeğin kendisi insan olmayacaktır, yahut bir kadın bir erkeği gösterirse kadın insan türünden sayılmayacaktır.
Aynı muhakemeyi, yargının askıya alınmasının dördüncü müşterek mahallinde zikredilen ahvalin muhtelifliğinden hareketle de yürütebiliriz.
Başkaları insanın akıl sahibi, ölümlü, idrak ve ilim kabiliyetine malik bir canlı olduğunu söyler. Yargının askıya alınmasının birinci müşterek mahallinde hiçbir canlının akıldan mahrum olmadığını, bilakis hepsinin ilme kabiliyeti bulunduğunu gösterdiğimizden, [okunamadı] kendisi bu savı kesin olarak vazetmemiş, adet edindiği üzere en muhtemel olana göre [okunamadı].
Fakat insanın anlaşılabileceğini kabul etsek dahi, yine de kavranamayacağını görürüz.
Zira biz Ruh ve Bedenden müteşekkiliz, fakat ne Ruh ne de Beden (belki de) kavranabilir.
Şüphecilik
Platon da bilhassa Timaios’ta, genişçe izah ettiği üzere, sıklıkla bu ayrımı yapar, [okunamadı], dolayısıyla İnsan değildir. Bedenin kavranamaz olduğu şuradan anlaşılır, arazlar, arazı oldukları şeyden farklıdır, nitekim bize Renk yahut benzeri bir şey tezahür ettiğinde, karşımıza çıkan Bedenin arazlarıdır, bedenin kendisi değil.
Onların ifadesiyle, bir Bedenin üç Boyutu vardır, bu sebeple bedeni kavramak için Uzunluğu, Genişliği ve Derinliği kavramamız gerekir, lakin bu bize doğrudan tezahür etseydi, yaldızlanmış Gümüşü hemen tefrik edebilirdik, dolayısıyla beden kavranamaz.
Bunun da ötesinde, İnsanın kavranamaz olduğu görülecektir, zira onun Ruhu kavranamazdır. Ruhunun kavranamaz olduğu ise şu şekilde aşikârdır.
Ruh hakkında kelam etmiş olanlardan, aralarındaki o büyük ve karara bağlanmamış ihtilafı bir yana bırakırsak, kimileri Messenialı Dikaiarkhos’un takipçileri gibi ruhun mevcut olmadığını söylemiş, kimileri mevcut olduğunu savunmuş, diğerleri ise hükmü askıya almıştır. Binaenaleyh Dogmatikler bu ihtilafın hükme bağlanamaz olduğunu kabul ederlerse, Ruhun Kavranamazlığını teslim etmiş olurlar, şayet hükme bağlanabilir olduğunu iddia ediyorlarsa, onu ne ile yargılayıp tayin ettiklerini söylesinler.
Duyu ile bunu yapamazlar, çünkü Ruhun makul, yani akılla kavranır olduğunu kabul ederler, Akıl (Nous) ile yapacaklarsa, buna itiraz ederiz, zira Ruhun mevcudiyetinde ittifak edip aklı hususunda ihtilafa düşenlerin de gösterdiği üzere, Akıl, Ruhun içindeki en gayrimuayyen şeydir. Dolayısıyla Ruhu kavramak ve onun Aklına dair ihtilafı karara bağlamak isteselerdi, ihtilaf halinde olan bir şeyi, hakkında daha büyük ihtilaf bulunan bir şeyle belirlemeye kalkışırlardı ki bu da abestir.
Bu sebeple Ruh hakkındaki mesele Akıl vasıtasıyla da yargılanıp tayin edilemez, demek ki hiçbir şeyle tayin edilemez, öyleyse ruh kavranamazdır ve netice itibarıyla İnsan da kavranamaz.
Fakat İnsanın kavranabileceğini kabul etsek dahi, eşyanın onun tarafından yargılanması ve tayin edilmesi gerektiği belki de ispat olunamaz.
Zira Eşyanın İnsan tarafından belirlenmesi gerektiğini söyleyen kimse, bunu ya bir kanıt olmaksızın ya da Kanıt ile ileri sürer.
Kanıt ile olamaz, çünkü kanıtın hakiki ve hükme bağlanmış olması icap eder, oysa herkesin ittifakıyla bu kanıtı yargılamaya muktedir olan hiç kimseyi bilmediğimizden, zira vasıtasıyla hüküm verilen Kriterin kendisi tartışmalıdır, kanıtı yargılamaya muktedir olamayız ve dolayısıyla bahsimizin mevzusu olan Kriteri kanıtlayamayız.
Şayet Eşyanın İnsan tarafından bir Kanıt olmaksızın yargılanabileceği iddia edilirse, bu itimada şayan olmaz, zira vasıtasıyla hüküm verilen Kriterin İnsan olduğunu temin edecek hiçbir şeye sahip değiliz.
Vasıtasıyla hüküm verilen Kriterin İnsan olduğuna neye dayanılarak hükmedilecektir?
Zira bunu bir Hüküm ve Belirleme olmaksızın söylerlerse kabul görmeyecektir, şayet İnsan tarafından belirlenmiş olarak söylerlerse, döngüsel akıl yürütmeye düşülmüş olur, başka bir mahluk tarafından belirlendiği söylenirse, İnsanın Kriter olduğunu tayin etmesine böyle bir mahluk için nasıl cevaz verilebilir? Şayet bir Belirleme olmaksızın söylenirse, hiçbir itibarı yoktur, şayet bir Belirleme ile söylenirse, bu Kriterin belirlemeye muktedir olabilmesi için yine bir başkası tarafından yargılanması gerekecektir, şayet kendi kendisiyle yargılanırsa, abeslik devam eder, zira tartışma konusu olan Şey, yine tartışma konusu olan Şey ile belirlenmiş olur. Şayet İnsan tarafından belirlenirse, karşılıklı kısır döngü devreye girer, şayet bunların haricinde başka bir şeyle belirlenirse, yine vasıtasıyla hüküm verilen bir Kriter talep edeceğiz ve bu böylece sonsuza kadar gidecektir.
Dolayısıyla, Eşyanın İnsan tarafından tayin edilmesi gerektiğini söyleyemeyiz.
Fakat İnsanın Eşyayı tayin etmesi gerektiği kabul edilse bile, İnsanlar arasında böylesine büyük bir İhtilaf varken, Dogmatiklerin bunu bize dayatmadan evvel, hangi tek bir İnsana tabi olmaları gerektiği hususunda kendi aralarında uzlaşmaları icap eder. Aksi takdirde, ırmaklar aktığı ve ulu ağaçlar çiçeklendiği müddetçe, bu hususta ihtilaf halinde kalacaklarsa, neden herhangi bir tek Şahsa tabi olmamız için böyle hararetle baskı yaparlar? Şayet bilge bir İnsana inanmamız gerektiğini söylerlerse, biz de sorarız, ne tür bir bilge insan, bir Epikurosçu mu, bir Stoacı mı, yoksa bir Kinik mi? Hangisi olduğu hususunda uzlaşamazlar.
Şayet birisi bilge İnsana dair bu suali bir kenara bırakmamızı ve yalnızca diğer herkesten daha bilge olan kimseye inanmamızı talep ederse, evvela, geride kalanlardan kimin daha bilge olduğu hususunda da ihtilafa düşeceklerdir, var olan yahut gelmiş geçmiş herkesten daha bilge olduğunu kabul ederek tek bir Şahıs üzerinde uzlaşabilseler dahi, o kimse de inanılmaya layık olmayacaktır, zira Hikmet bakımından büyük ve adeta sonsuz derecede bir Artış ve Azalış mevcut olduğundan, var olan yahut geçmişte yaşamış olan herkesin en bilgesi saydıkları bu kimseden daha bilge bir başkasının bulunmasının pekâlâ mümkün olduğunu söyleriz.
Bu sebeple, Hikmeti bakımından var olan yahut gelmiş geçmiş herkesten daha üstün olduğu söylenen kimseye itimat etmemizi talep ettikleri gibi, şayet kendisinden sonra ondan daha bilge biri gelirse, bu sonrakine öncekinden daha çok inanılmalıdır, bu ikinci kişi yaşarken de, ondan daha bilge bir başkasını bekleyebiliriz, ondan sonra bir başkasını, ve bu böylece sonsuza dek sürer. Şimdi bunların birbiriyle hemfikir olup olmayacağını ise hiç kimse bilemez.
Öyle ki, var olan yahut gelmiş geçmiş bütün insanlardan daha bilge tek bir İnsanın bulunduğu kabul edilse bile, ondan daha bilge bir kimsenin asla gelmeyeceğini teyit edemeyeceğimiz için, zira bu gayrimuayyendir, her daim gelecekteki o en bilge Şahsın Hükmünü beklememiz ve şu an en bilge olana rıza göstermememiz gerekir.
Fakat farz ettikleri o kimseden daha bilge bir Şahsın ne var olduğunu, ne var olmuş olduğunu, ne de ebediyen var olacağını kabul etsek bile, ona inanmak yine de münasip değildir, zira bilge Şahıslar, Eşyanın Tefsirinde, çürük olanı sağlam ve hakiki göstererek en ziyade Paradoksları müdafaa etmeye meylederler.
Binaenaleyh o basiretli Şahıs bir şey söylediğinde, bunu Eşyanın kendi Tabiatına göre mi dile getirdiğini, yoksa bir Batılı Hakikatmiş gibi mi ileri sürdüğünü bilemeyiz, o bütün İnsanlardan daha bilge olduğundan ve bu sebeple biz ona itiraz edemeyeceğimizden, bizi buna inanmaya ikna eder. Böylece Eşyayı doğru yargılamaktan imtina etmeliyiz, zira tasavvur edebiliriz ki,
Söylediği şeyler doğru değildir, yalnızca feraset bakımından bize karşı sahip olduğu olağanüstü üstünlük dolayısıyla öyle gösterilmektedir, bu sebeplerle, şeylerin [okunamadı] en ferasetli görünen kimseye inanmamamız gerekir.
Eğer biri çoğunluğun yargısına inanmamız gerektiğini söylerse, buna cevabımız böyle yapmanın ahmaklık olduğudur, zira ilk olarak, hakikat belki de nadir bulunur ve bu nedenle tek bir kişi çoğunluktan daha bilge olabilir.
Ayrıca, her bir kriterin, onu savunmakta uzlaşanlardan çok daha fazla muhalifi vardır.
Çünkü başka herhangi bir kriteri savunanların tamamı, tek bir kriterin savunulmasında uzlaşanlara karşı çıkar ve bu sebeple diğerlerinden sayıca çok daha fazladır.
Bunun yanında, uzlaşanlar ya farklı tesirler altındadır ya da aynı tesir altındadır.
Farklı tesirler altında olamazlar, en azından bu hususta, çünkü öyle olsaydı bunda uzlaşamazlardı, eğer aynı tesir altındaysalar, onların üzerinde uzlaştığı şeyden farklı bir şeyi tasdik edenin bir tesiri haiz olduğu ve uzlaşanların tümünün de ancak bir tek tesiri haiz bulunduğu görülür, izlediğimiz tesirler bakımından sayıda hiçbir üstünlük yoktur, bundan ötürü çoğunluğu tek bir kişiye yeğleyip izlemememiz gerekir. Aynı şekilde, hükümdeki çeşitlilik, onların çokluğu bakımından kavranamaz niteliktedir, nitekim bunu askıya almanın dördüncü genel ilkesinden göstermiştik, zira tek tek ele aldığımızda insanlar sonsuzdur, ne hepsinin yargısını inceleyebiliriz ne de çoğunluğun neyi, azınlığın neyi savunduğunu söyleyebiliriz.
Bu bakımdan, salt sayıları yüzünden kimi hâkimleri diğerlerine tercih etmek de saçmadır.
Ve şayet genel olarak herkesin yargısı izlenemeyecekse, aksini ne kadar kabul edersek edelim, kendisi vasıtasıyla şeylerin yargılanabileceği hiçbir merci de bulamayız, bundan ötürü bütün bunlara dayanarak, içinde bütün şeylerin yargılandığı kriter kavranamaz görünmektedir, diğer kriterler de bununla sınırlandırılmış olduğundan (çünkü bunların her biri insanın ya bir parçası, ya bir duygulanımı ya da bir eylemidir), belki de onlardan bahsetmemize gerek kalmadığı sonucu çıkar, zira burada onlar hakkında zaten söz söylemiş bulunmaktayız, ancak her birinin özel olarak çürütülmesinden kaçınıyor gibi görünmemek adına, ilk olarak "Vasıtasıyla" adı verilen kriterden başlayarak onlar hakkında fazlasını söyleyeceğiz.
BÖLÜM VI. "Vasıtasıyla" Kriteri Üzerine
Doğmacılar arasında bu husustaki ihtilaf büyük, neredeyse sonsuzdur, fakat biz ilk yöntemimize sadık kalarak yalnızca şunu söyleyeceğiz, onlara göre insan şeylerin içinde yargılandığı kriterdir, fakat insanın (hepsinin mutabık olduğu üzere) duyudan [okunamadı] başka yargıda bulunabileceği hiçbir şeyi yoktur.
Oysa [okunamadı] boştur, idrak ettiğimizi sandığımız şeylerin hiçbiri bunlara tabi değildir. Diğerleri, duyuların kendileriyle harekete geçtiğini düşündüğü şeylerin onlara tabi olduğunu öne sürer. Diğerleri ise bunların bazılarının duyulara tabi olduğunu, bazılarının olmadığını savunur.
Bunlardan hangisine rıza göstermemiz gerektiğini bilemeyiz, çünkü bu ihtilafı duyular vasıtasıyla çözemeyiz, (zira mesele, onun boş olup olmadığıdır).
Fakat duyuların [okunamadı] olduğunu varsaysak bile, daha az güvenilmez bulunmayacaktır, duyular dışsal şeyler tarafından zıt biçimde harekete geçirilir, zira kanıtlamanın tartışma konusu olmaması gerekir. Bu sebeple, ileri sürülen nedenlerden ötürü sahip olamayacağı [okunamadı]
Şimdiye kadar var olmuş ya da olan herkesten daha ferasetli bir akıl bulabilseydik bile, (ondan daha ferasetli birinin gelip gelmeyeceği belirsiz olduğundan) onu izlemememiz gerekirdi. Ve bundan sonra var olabilecek herkesten daha ferasetli bir aklın bulunduğunu varsaysak dahi, onunla yargıda bulunan kimseyi yine de izlemememiz gerekirdi, zira zekâsının keskinliğiyle, yanlış bir akıl yürütme öne sürerek bizi onun doğru olduğuna ikna edebilir. Bu nedenle akıl da şeyleri yargılayamaz.
Biri diğerine bazen yuvarlak, bazen kare görünür, tat duyusu aynı yiyecekleri doymuşken ekşi, [okunamadı] hoş algılar, işitme duyusu aynı sesi geceleyin yüksek, gündüzleyin alçak algılar, koku duyusu, çoğu insanın pis kokulu dediğini debbağlarda reddeder, aynı dokunma duyusu bir hamama girdiğimizde giriş kapısıyla ısınır, dışarı çıktığımızda ise onunla serinler.
Bundan ötürü, sağlıklı olanların dahi duyuları kendi aralarında uyuşmadığına ve bu uyuşmazlık çözülemez olduğuna göre (zira bunların çözüme kavuşturulabileceği evrensel olarak kabul edilmiş hiçbir şeye sahip değiliz), şüphenin giderilemez olması zorunludur. Askıya almanın genel ilkelerinden başka pek çok şey de öne sürülebilirdi. Böylece, belki de dış nesneleri yalnızca duyunun yargılayabileceği doğru değildir.
Şimdi akla gelelim. Bal kimine tatlı, kimine acı görünür, Demokritos onun ne tatlı ne de acı olduğunu savunmuştur, Herakleitos ise her ikisi birden olduğunu öne sürmüştür, diğer duyularda ve diğer duyumsanabilir şeylerde de durum aynıdır. Üstelik, şeylerin ya var olduğunu [okunamadı] söylemek gerekir. Bu uyuşmazlığı nasıl çözeceklerdir? Akılla çözemezler (çünkü bu, döngüsel akıl yürütme olur), başka bir yolla da çözemezler, zira şeylerin yargılanabileceği başka bir yol olmadığını söylerler. [okunamadı] duyuları ve akılları akılla, yahut [okunamadı] duyuları duyuyla, aklı akılla [okunamadı] bu aklın şuna üstün olduğunu veya olmadığını söyleyemezler, zira onunla eşit derecede ihtilaflıdır. Karşılıklı [okunamadı] durum aynıdır.
Aynı türden olanı, ne bir tür aracılığıyla her iki türü, ne de karşılıklı olarak bir tür vasıtasıyla diğer türü yargılayabiliriz, ne de Aklı Akla, Duyuyu da Duyuya yeğleyebiliriz, buradan çıkan netice, vasıtasıyla yargıda bulunabileceğimiz hiçbir şeye sahip olmadığımızdır. Zira şayet tüm Duyular ve Akıllar ile yargıda bulunamıyorsak, neyin vasıtasıyla yargılamamız ve neyin vasıtasıyla yargılamamamız gerektiğini de bilemiyorsak, şeyleri yargılayacak hiçbir şeye sahip olamayız. Bu sebeple vasıtasıyla yargılanacak hiçbir kıstas yoktur.
BÖLÜM VII. Uyarınca Yargıda Bulunulan Kıstasa Dair
Şimdi de şeylerin uyarınca yargılandığı kıstası tetkik edelim.
İlk olarak, Tasavvurun (Phantasia) kavranamaz olduğunu ileri sürebiliriz, zira Tasavvurun, Ruhun yönetici ilkesinde (Hegemonikon) meydana gelen bir izlenim olduğunu söylerler.
Dolayısıyla Ruhun ve yönetici ilkenin bir Tın (Spiritus) yahut kendilerinin de kabul ettiği üzere Tından daha latif bir şey olduğu göz önüne alındığında, hiç kimse kendi içinde, mühürlerde gördüğümüz türden bir kabarma ve çukurlaşma yoluyla ya da sonradan uydurulan başkalaşım (heteroiosis) suretiyle bir izlenim husule geldiğini tasavvur edemez, çünkü bir sanatı meydana getiren bunca teoremi zihninde tutamazdı, zira birbirini takip eden başkalaşımlar sebebiyle önceki izlenim silinip giderdi. Kaldı ki Tasavvur diye bir şey var olsa dahi yine de kavranamaz olurdu, zira o yönetici ilkenin bir edilgisidir, yönetici ilke ise gösterdiğimiz üzere kavranamamaktadır, dolayısıyla onun etkilenimini de kavrayamayız.
Dahası, Tasavvurun kavrandığını kabul etsek bile, şeyler ona göre yargılanamaz, zira onların da dediği gibi Tasavvur kendi kendine dış dünyadaki şeylere yönelip kendi içinde tasavvurlar üretmez, bunu ancak duyular aracılığıyla yapar.
Oysa duyular dış nesneleri değil, yalnızca onların kendi üzerlerindeki etkilenimlerini kavrar, nitekim bal ile benim tatlılık etkilenimini hissetmem aynı şey değildir, pelin otu ile benim acılık hissetmem de aynı şey değildir, bunlar birbirinden farklıdır.
Fakat şayet etkilenim dış nesneden farklıysa, Tasavvur dış nesneye değil, ondan farklı başka bir şeye ait olacaktır.
Dolayısıyla Akıl (Nous) şayet Tasavvura göre hüküm verirse, hatalı hüküm vermiş olur ve nesneye göre hükmetmemiş sayılır, bu bakımdan dış nesnelerin Tasavvura göre yargılandığını söylemek abestir.
Ruhun duyulur nesneleri duyulur etkilenimler vasıtasıyla kavradığı, çünkü duyuların etkilenimlerinin dış nesnelere benzediği de söylenemez, zira Akıl kendisi dış nesnelere doğrudan temas etmiyorken ve duyular da nesnelerin tabiatını değil, yalnızca kendi etkilenimlerini ona bildiriyorken, Aklın duyuların etkilenimlerinin duyulur nesnelere benzeyip benzemediğini bilmesi nasıl mümkün olabilir, nitekim bunu Yargıdan Kaçınmanın (Epohe) Ortak Bahisleri’nde de tartışmıştık.
Zira Sokrates’i tanımayan bir kimse, onun resmine baktığında suretin ona benzeyip benzemediğini nasıl bilemezse, şeylerin Tasavvura göre yargılanması meselesi de böyledir. Fakat farz edelim ki [okunamadı] diğer tüm tasavvurları yargılamak için [okunamadı] bir tasavvur ve diğerini yargılamak için bir başkası gerekecektir, oysa sonsuz olanı tüketmek imkânsızdır, bu sebeple hangi tasavvurların kıstas olarak kullanılması gerektiğini, hangilerinin kullanılmaması gerektiğini bulmak imkânsızdır.
Şu halde, şeylerin tasavvurlara göre yargılanması gerektiğini hangi yolla kabul edersek edelim, ister hepsiyle ister bazılarıyla olsun, sav tersine çevrilecektir.
BÖLÜM VIII. [okunamadı]
Bir varsayım olarak kabul etsek dahi, Doğrunun olmadığını ve olamayacağını (bizzat Dogmatiklerin söylediklerinden yola çıkarak) kanıtlarsak, bu beyhude ve faydasız olacaktır. Bunu şöyle gösteririz,
Doğru olanın Hakikatten üç bakımdan farklı olduğu söylenir, Öz bakımından, Teşekkül bakımından ve Kudret bakımından.
Öz bakımından, zira Doğru olan cisimsizdir (çünkü bir önerme ve bir ifadedir / lekton), oysa Hakikat bir cisimdir, zira bütün doğru şeylerin beyana dayalı ilmidir, ilim ise yönetici ilkenin belli bir duruma gelmiş hâlidir, nasıl ki yumruk elin belli bir duruma gelmiş hâli ise, yönetici ilke de [okunamadı] bir cisimdir, zira onlara göre böyledir.
Teşekkül bakımından, zira Doğru olan basit bir şeydir, oysa Hakikat birçok bilginin bir araya gelmesinden oluşur.
Kudret bakımından, zira Hakikat ilme bağlıdır, Doğru olan ise mutlak olarak buna bağlı değildir, nitekim bu sebeple Hakikatin bilge bir kimsede bulunabileceğini, fakat Doğru olanın kötü bir kimsede de bulunabileceğini söylerler, zira kötü bir kimse de doğru bir söz söyleyebilir.
Fakat biz ilk gayemizi sürdürerek yalnızca Doğru üzerine konuşacağız,
Zira Doğru Şeylerin Bilgisinin İlmi olduğu söylenen Hakikat de bunun kapsamındadır. Keza kanıtların kimisi geneldir ki bunlarla Doğrunun tözünü ortadan kaldırırız, kimisi de tikeldir ki bunlarla Hakikatin ne ifadede (lekton), ne de Aklın hareketinde bulunduğunu gösteririz, biz genel olanı ele alalım.
Zira bir kimse bir kıstas kullandığında, onun ya aşikâr ya da gayriaşikâr olduğunu kabul etmek zorundadır, gayriaşikâr olamaz, zira Hakikate dair aşikâr olan [okunamadı], Doğrunun bir şey olduğunu savunanlar ile olmadığını savunanlar arasındaki uyuşmazlık sebebiyle, sonsuz olanı kanıtlamak imkânsız olduğundan, Doğrunun bir şey olup olmadığını bilmek imkânsızdır. Zira her şeyin [okunamadı] olduğunu iddia eden bu kimse için bu şey ya doğrudur, ya yanlıştır, ya da her ikisidir,
Şayet bir şey hem doğru hem yanlışsa, tikeldeki her şey hem doğru hem yanlış olacaktır, buradan da hiçbir şeyin kendi tabiatı gereği doğru olmadığı neticesi çıkacaktır, zira [okunamadı] hiçbir surette olamaz.
Şayet bir şey ne doğru ne de yanlışsa, itiraf ederler ki tikeldeki tüm şeylerin ne doğru ne de yanlış olduğu söylendiğinde, bunlar doğru değildir ve dolayısıyla bunun doğru olup olmadığı bizim için aşikâr değildir.
Dahası, ya yalnızca aşikâr olan şeyler doğrudur, ya yalnızca aşikâr olmayan şeyler doğrudur, yahut doğru şeylerin bir kısmı aşikâr, bir kısmı aşikâr değildir,
Fakat gösterileceği üzere bunların hiçbiri doğru değildir, dolayısıyla hiçbir şey Doğru değildir.
Şayet yalnızca aşikâr olan şeyler doğruysa, ya tüm aşikâr olanların doğru olduğunu söylemelidirler ya da yalnızca bazılarının, şayet hepsi doğruysa, hiçbir şeyin Doğru olmadığının aşikâr olduğu söylenerek sav tersine çevrilecektir, şayet yalnızca bazılarıysa, hiç kimse bir Yargı (Krisis) olmaksızın şu doğrudur, şu yanlıştır diyemez.
Gayriaşikâr olan ise sonsuza uzanmak zorunda kalır, zira aşikâr olan aracılığıyla aşikâr bir şeyi varsaymak kısır döngüye, gayriaşikâr olanı varsaymak ise ardı arkası kesilmez bir değişmeye sürükler. Dolayısıyla [okunamadı].
...bu sebeple Hakikat olanın bir kısmının aşikâr, diğer kısmının ise aşikâr olmadığını söylemek yanlıştır.
Şayet ne yalnızca aşikâr olanlar hakikat ise, ne yalnızca aşikâr olmayanlar, ne de aşikâr olanların bir kısmı ile aşikâr olmayanların bir kısmı hakikat ise, o vakit hiçbir şey Hakikat değildir, ve şayet hiçbir şey Hakikat değilse, Hakikatin Yargısına ulaştıran Ölçüt, bir Varlığa sahip olduğunu kabul etsek dahi, faydasız ve nafile olacaktır.
Şimdi, şayet Hakikatin bir şey olup olmadığı meselesinde yargıyı askıya almamız gerekiyorsa, buradan, Diyalektiğin Hakiki, Yanlış ve Nötr Şeylerin İlmi olduğunu söyleyenlerin pervasızca konuştuğu sonucu çıkacaktır, zira Hakikatin Ölçütü belirlenemez görünmektedir, ne de Dogmatiklerin adlandırdığı şekliyle aşikâr görünen şeyler hakkında yahut aşikâr olmayanlar hakkında herhangi bir şey tasdik edebiliriz, çünkü Dogmatiklerin telakkisine göre ikinciler birinciler vasıtasıyla kavrandığı cihetle, şayet [okunamadı] hakkında yargıyı askıya almaya mecbur kalıyorsak, Aşikâr Olmayan hakkında nasıl iddiada bulunmaya cüret edebiliriz?
Fakat biz, bundan başka, tikel Şeylere karşı da Delillerimizi serdedeceğiz, ve bunlar İşaret ve Kanıtlama vasıtasıyla vuku buluyor göründüğünden, İşaret ve Kanıtlama bahsinde de Onamamızı askıya almamız icap ettiğini göstereceğiz. İşaret ile [okunamadı], zira Kanıtlama, İşaretin bir Türüdür.
BÖLÜM X. İşaret Üzerine.
Şeylerin, Dogmatiklere göre, bir kısmı aşikâr, diğer kısmı ise aşikâr değildir.
Aşikâr olmayanların bir kısmı mutlak surette aşikâr değildir, diğer kısmı muvakkat bir Süre için aşikâr değildir, bir kısmı ise Tabiatı gereği aşikâr değildir.
Kendiliklerinden Bilgimize dahil olan şeylerin aşikâr olduğunu kabul ederler, gündüz olması gibi.
Kavrayışımızın Erişimi dahilinde olmayan şeyleri mutlak surette aşikâr olmayan kabul ederler, Yıldızların Sayısının çift olması gibi.
Muvakkat bir süre için aşikâr olmayanlar, kendi Tabiatları itibarıyla aşikâr olan, lakin birtakım harici Şartlar sebebiyle, muvakkat bir süre bize aşikâr olmayan şeylerdir, tıpkı şu anda Atina Şehrinin bana aşikâr olmaması gibi.
Tabiatı gereği aşikâr olmayanlar ise, bize aşikâr olmaya elverişli bir Tabiata sahip bulunmayanlardır, Gözenekler gibi, zira bunlar kendiliklerinden asla bize görünmezler, ancak Ter yahut benzeri birtakım başka şeyler vasıtasıyla kavranırlar.
Aşikâr şeylerin, derler, bir İşarete ihtiyacı yoktur, çünkü kendiliklerinden kavranırlar, mutlak surette aşikâr olmayanların da ihtiyacı yoktur, zira onlar hiçbir surette kavranamazlar, fakat muvakkat bir Süre için aşikâr olmayanlar ile Tabiatı gereği aşikâr olmayanlar İşaretler vasıtasıyla kavranır, lâkin aynı işaretlerle değil, muvakkat bir Süre için aşikâr olmayanlar Hatırlatıcı (admonitive) işaretle, Tabiatı gereği aşikâr olmayanlar ise Bildirici (indicative) işaretle kavranır. Dolayısıyla onlara göre İşaretlerin bir kısmı Hatırlatıcı, bir kısmı ise Bildiricidir. Hatırlatıcı İşaret, apaçık bir İşaret Edilen ile birlikte müşahede edilmiş olan ve bu İşaret Duyumuza apaçık şekilde temas ettiği anda, İşaret Edilen görünmese dahi, şu anda apaçık olmasa da onunla birlikte vuku bulmuş olan şeyi bize hatırlatan işarettir, Duman ve Ateş gibi.
Bildirici bir İşaret ise, derler, apaçık bir İşaret Edilen ile birlikte müşahede edilmeyen, bilakis kendi tabiatı gereği, kendisinin İşareti olduğu şeyi bildiren işarettir, Bedenin hareketleri Ruhun işaretleridir gibi.
Bunun üzerine İşareti şöyle tarif ederler, İşaret, sahih bir Bitişik Şartlı Önermede öncül olan ve artbilişeni ifşa eden tanıtlayıcı bir Aksiyomdur.
Bu iki tür İşaretten her ikisine birden karşı çıkmayız, yalnızca Bildirici olana karşı çıkarız, zira bunun Dogmatikler tarafından uydurulduğu görülmektedir, Hatırlatıcı olan ise Hayatın Akışı içinde itibar görür, zira kim Duman görse [okunamadı] lâkin Dogmatikler karşı çıkar.
BÖLÜM XI. Bildirici Bir İşaretin Mevcut Olup Olmadığı Üzerine.
İşaret, binaenaleyh, Dogmatiklerin bahsettiği cihetle [okunamadı]. Stoacılar, bunun üzerine, göstermek için [okunamadı].
Sahih bir Bitişik Şartlı Önerme, doğruyla başlayıp yanlışla bitmeyendir, zira doğruyla başlayıp doğruyla biter, şayet Gündüz ise, Aydındır gibi, [okunamadı] ve yanlışla biter, şayet Kanatları varsa gibi.
Yahut, [okunamadı] başlar ve yanlışla biter, [okunamadı].
O kadının Gebe olduğu Sözleri, [okunamadı] Sütü olduğu beyanıyla beyan edilir.
Onlar böyle der.
Şimdi biz evvelemirde deriz ki, bir Söylenebilirin (Dicible) mevcut olup olmadığı gayrimuayyendir.
Zira Dogmatiklerden Epikurosçuların hiçbir Söylenebilir olmadığını, Stoacıların ise olduğunu söylediği görülmektedir, Stoacılar bir Söylenebilirin bir şey olduğunu söylediklerinde, ya yalnızca İddia kullanırlar, yahut Kanıtlama da kullanırlar. Şayet yalnızca İddia ise, Epikurosçular buna bir Söylenebilirin [okunamadı] olduğu İddiası ile karşı çıkacaklardır. Şayet Kanıtlama ile ise, Kanıtlama söylenebilir Aksiyomlardan müteşekkil olduğu cihetle, bir Söylenebilirin bir şey olduğunu ispat etmek için Söylenebilirlerden müteşekkil hiçbir şey varsayılamaz.
Zira bir Söylenebilirin var olduğunu kabul etmeyen kimse, Söylenebilirler Mecmuasının var olduğunu nasıl kabul edecektir?
Böylece, bir Söylenebilirin var olduğunu ispat etmeye gayret eden her kimse, ihtilaflı bir şeyi ihtilaflı bir şeyle ispat etmeye kalkışmaktadır.
Binaenaleyh, şayet ne yalın bir surette ne de Kanıtlama vasıtasıyla bir Söylenebilirin mevcut olduğu ispat edilemiyorsa, bir Söylenebilirin mevcut olduğu aşikâr değildir, ve dolayısıyla bir Aksiyomun mevcut olduğu da aşikâr değildir, zira [okunamadı]. Yine de, Faraziye kabilinden, bir Söylenebiliri kabul etsek dahi, birbiriyle bir arada mevcut olmayan Söylenebilirlerden müteşekkil olan şeyin yine de var olmadığı görülecektir.
Mesela şunlarda olduğu gibi, Şayet Gündüz ise, Aydındır, ben Gündüzdür dediğimde, henüz Aydındır dememişimdir, ve Aydındır dediğimde, daha evvel Gündüzdür demiş bulunurum.
Binaenaleyh, herhangi bir şeyden mürekkep olan her ne ise, onun Parçaları birbiriyle bir arada mevcut olmadıkça var olamazsa, ve bir Aksiyomun kendisinden mürekkep olduğu Parçalar da [okunamadı].
Yahut, [okunamadı] sahih bir Bitişik Şartlı Önermedir ki [okunamadı], Şayet [okunamadı]. Lakin Diodoros der ki, Doğru ile başlayıp ne yanlış ile bitebilirdi ne de bitebilir, ona göre bu Bitişik Şartlı Önerme yanlış görünmektedir, zira Gündüz olması ve benim sessiz durmam ile, [okunamadı] başlayacaktır. Lakin bu doğru bir önermedir.
Şayet Şeylerin [okunamadı] bölünemez ise, doğru ile başlayarak, Şeylerin Unsurları da bölünemezdir.
Fakat Bağlaşımı (Synartesis) öne sürenler derler ki, onda son bulan şeyin zıddı onda öncül olan şeyin zıddı olduğunda, bu bir Bitişik Şartlı Önermedir, [okunamadı].
Buna göre, "Gündüz ise gündüzdür" önermesindeki öncül gibi ve belki de her bitişik aksiyom yanlış olacaktır, zira bir şey kendi kendisini içeremez. Böylece bu ihtilaf karara bağlanamaz görünmektedir, zira ne yukarıda zikredilen önermelerden herhangi birini kanıtsız öne sürersek muteber oluruz, ne de kanıtla öne sürersek, zira kanıt, ancak neticesi öncül gibi varsayımlarının yahut mukaddemelerinin bileşimini takip ettiğinde sağlam görünür.
Şöyle ki, "Eğer gündüz ise aydınlıktır, fakat gündüzdür, o halde aydınlıktır."
Lakin neticenin öncüle nispetle lüzumunun nasıl hükme bağlanacağını soracak olursak, döngüsel akıl yürütmeye (mütekabil müşterek mevkia) düşerler, zira bitişik önermenin hükmünü kanıtlamak için, dediğimiz gibi neticenin kanıtın varsayımlarını takip etmesi gerekir.
Yine, buna itibar edilebilmesi için, bitişik önermenin ve neticenin belirlenmiş olması icap eder, ki bu da abestir. Dolayısıyla sağlam bir bitişik önerme imkânsızdır. Benzer şekilde öncül de belirlenemezdir.
Zira dediklerine göre öncül, doğrudan doğruya başlayıp doğrudan doğruya nihayete eren bir bitişik önermeden evvel gelen şeydir.
İmdi, eğer o, neticeyi ortaya çıkaran bir işaret ise, netice ya zahirdir yahut gayr-ı zahirdir, eğer zahir ise, ortaya çıkarıcıya muhtaç değildir, zira diğeriyle birlikte mevcut olacaktır, ne de o bir işarettir ve dolayısıyla bu onun işareti değildir, şayet gayr-ı zahir ise, hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu ve bunlardan herhangi birinin doğru olup olmadığı hususunda zahir olmayan şeylere dair karara bağlanmamış bir ihtilaf bulunduğundan, bitişik önermenin doğruyu söyleyip söylemediği gayr-ı zahir olacaktır, buradan çıkan neticeye göre, öncülün de doğru olup olmadığı gayr-ı zahirdir [okunamadı]. Fakat bundan maada, bir işaretin işaret edileni bulunsa dahi, onunla birlikte olması hasebiyle neticeyi ortaya çıkarıcı olamaz, zira izafî olanlar birlikte kavranır, tıpkı sol ile olan nispetinde sağın, sol olmaksızın önce yahut bilakis sağ olmadan solun kavranamayacağı gibi. Diğer bütün izafî şeylerde de durum böyledir, binaenaleyh işaretin [okunamadı] olması imkânsızdır.
Bir işaretin izafî olduğunu söylerler ve işaret edilen ile nispet halindedir, işaret edilen ile zorunlu olarak bir arada bulunmalıdır, sol ile sağ, yukarı ile aşağı ve benzerleri gibi.
Fakat işaret edileni ortaya çıkarıcı ise, ondan evvel kavranması zaruridir, ta ki evvelemirde bilinerek, kendisi vasıtasıyla bilinen şeyin mefhumuna bizi ulaştırabilsin, oysa kendisinden evvel bilinemeyecek başka bir şeyin önceden bilinmesi haricinde bilinemeyen bir şeyi kavramak imkânsızdır.
Dolayısıyla yalnızca bir şeye nispetle izafî olmakla kalmayıp, aynı zamanda nispet edildiği şeyi ortaya çıkaran bir mahiyete sahip olan herhangi bir şeyi kavramak gayr-ı kabildir.
Fakat derler ki işaret, hem nispet halindedir hem de ortaya çıkarıcıdır, binaenaleyh işareti kavramak imkânsızdır.
Dahası, bizim zamanımızdan evvel de bir ihtilaftı ve bir kısım kimseler endiktik (delalet edici) bir işaretin var olduğunu tasdik ederken, diğerleri bunun bulunmadığını iddia etmekteydi, imdi, delalet edici bir işaretin var olduğunu söyleyen kimse, bunu ya delilsiz olarak sırf bir iddiayla yahut kanıtla tasdik eder. Eğer sırf bir iddiayla ileri sürerse, muteber olmayacaktır, şayet bunu kanıtlamak isterse, kanıtlanması gereken şeyi başlangıçta doğru kabul etmiş (musadere ale'l-matlup yapmış) olur.
Zira kanıtın cinsi işaret olduğundan, işaretin var olup olmadığını sorguladığımızda, kanıtın var olup olmadığını da sorgulamış oluruz, nitekim bir hayvanın var olup olmadığını sorguladığımızda, insanın var olup olmadığını da sorgulamış oluruz, zira insan bir hayvandır, fakat ihtilaflı bir şeyi yine ihtilaflı bir şeyle yahut kendi kendisiyle kanıtlamak abestir, dolayısıyla bir işaretin var olduğu kanıtlanamaz.
Ve şayet ne yalın bir surette tasdik edilebiliyor ne de kanıtlanabiliyorsa, ona dair ihata edici bir beyanda bulunmak imkânsızdır.
İmdi, şayet işaret bihakkın kavranamıyorsa, kendisi dahi kabul edilmemişken herhangi bir şeye delalet ettiği de söylenemez, dolayısıyla hiçbir işaret var olmayacaktır. Bu hüccete binaen işaret, gayr-ı mevcuttur ve idrak edilemezdir. Keza, işaretler ya yalnızca zahirdir yahut yalnızca gayr-ı zahirdir ya da bir kısmı zahir, diğer kısmı gayr-ı zahirdir, fakat bunların hiçbiri doğru değildir, o halde işaret yoktur. İşaretlerin gayr-ı zahir olmadığı şöyle gösterilir.
Dogmatiklere göre gayr-ı zahir olan şey kendi kendine aşikâr kılınmaz, bilakis bize başka bir şey vasıtasıyla tecelli eder, binaenaleyh bir işaret şayet gayr-ı zahir ise, başka bir işarete muhtaç olacaktır, o da gayr-ı zahir olacaktır (zira vazolunan faraziyeye göre hiçbir işaret zahir değildir) ve o da bir başkasına muhtaç olacaktır ve bu minval üzere sonsuza dek gidecektir.
Fakat sonsuz sayıda işareti ele almak imkânsızdır, bu sebeple gayr-ı zahir olan bir işareti kavramak imkânsızdır.
Bu sebepten ötürü gayr-ı mevcut olacaktır, kavranamadığı için bir işaret olarak herhangi bir şeye delalet etmeye muktedir değildir.
Bilakis, şayet bütün işaretler zahir ise, işaret işaret edilene nispetle izafî olduğundan ve izafî olanlar birbiriyle birlikte kavrandığından, zahir olanla birlikte kavranan işaret edilen de zahir olacaktır.
Zira sağ ve sol bize birlikte tecelli ettiğinden [okunamadı].
Fakat şayet işaret edilen zahir ise, artık işaret edilen değildir, zira kendisini delalet edecek ve ortaya çıkaracak bir şeye muhtaçlığı kalmamıştır.
Binaenaleyh sağ ortadan kaldırıldığında sol da ortadan kaldırılmış olur, öylece işaret edilen ortadan kaldırıldığında işaret de var olamaz.
Böylelikle, şayet yalnızca işaretlerin zahir olduğunu söylersek, işaretin gayr-ı mevcut olduğu görülecektir.
Geriye, işaretlerin bir kısmının zahir, bir kısmının gayr-ı zahir olduğunu söylememiz kalır, fakat bu da aynı müşkülatı doğurur. Ve binaenaleyh zahir işaretlerin delalet ettikleri şeyler, dediğimiz gibi, işaret edecek bir şeye muhtaç olmaksızın aşikâr olacaktır [okunamadı].
Yine, doğru gerekçelerden bazıları kanıtlayıcıdır (apodeiktiktir), kanıtlayıcı olanlar, zahir olan şeylerden gayr-ı zahir bir şeyi istihraç edenlerdir, kanıtlayıcı olmayanlar ise böyle olmayanlardır, nitekim "Gündüz ise aydınlıktır, fakat gündüzdür, o halde aydınlıktır" akıl yürütmesi kanıtlayıcı değildir, zira onun neticesi olan "aydınlıktır" kaziyesi zaten zahirdir.
Fakat bu, "Eğer ter deriden sızıyorsa, akılla kavranır gözenekler vardır; lâkin ter deriden sızmaktadır, o hâlde akılla kavranır gözenekler vardır" akıl yürütmesi burhanîdir; zira "o hâlde akılla kavranır gözenekler vardır" şeklindeki neticesi aşikâr değildir.
Yine, aşikâr olmayan bir şeyi çıkarsayanlardan bazıları bizi öncüller vasıtasıyla tümevarımsal bir neticeye ulaştırır, [okunamadı], aşikâr olmayan bir şeyi açığa çıkarır; lakin bu husus takip eden kısımdan daha vazıh görünecektir,
Akıl yürütme (yahut delil), öncüllerden ve bir neticeden müteşekkil olan şeydir.
Öncüllerinden hareketle ve bunların neticesine varan akıl yürütme sahihtir; zikredilen misalde olduğu gibi neticelendiricidir, çünkü öncüllerinin terkibine göre "Gündüzdür ve eğer gündüz ise ışıktır", bu bitişik şartlı önermede "Eğer gündüz ise ve eğer gündüz ise ışıktır" denildiğinde ışıktır. Bu minval üzere olmayanlar ise neticelendirici değildir.
Neticelendirici olanların bir kısmı doğru, diğerleri ise doğru değildir,
Yalnızca öncüllerin terkibi ile netice arasındaki bitişik şartlı önerme değil, aynı zamanda mukaddem ve bitişik şartlı önerme olan bu terkip de doğru olduğunda akıl yürütme doğrudur.
Doğru bir terkip, bütün cüzleri doğru olan terkiptir, "Gündüzdür ve eğer gündüz ise ışıktır" misalinde olduğu gibi.
Doğru olmayan ise bunların bu şekilde bulunmadığı hâldir; zira "Gece ise karanlıktır" akıl yürütmesinde, [okunamadı] terkip yanlıştır, [okunamadı] gece ve eğer öncül de [okunamadı] karanlıktır; zira kendi içinde bir yanlışlık barındıran her yanlış terkip yanlıştır, ikinciyi söylediğimiz esnada birincisi artık mevcut değildir ve netice henüz mevcut değildir; dolayısıyla akıl yürütmenin kendisi de mevcut görünmemektedir.
Bundan gayrı, neticelendirici bir akıl yürütme idrak edilemezdir; zira şayet bitişik şartlı önermenin takibinden hüküm verilecekse, lakin bitişik şartlı önermenin takibi de katiyetle karara bağlanamaz biçimde ihtilaflıysa ve belki de idrak edilemez durumdaysa (bir alamete dair risalemizde gösterdiğimiz üzere), neticelendirici akıl yürütme de idrak edilemez olacaktır. Dahası diyalektikçiler, neticelendirici olmayan bir akıl yürütmenin ya irtibatsızlıktan, ya noksanlıktan, ya fena bir kıyas formundan yahut fazlalıktan neşet ettiğini söylerler. İrtibatsızlıktan neşet etmesi, öncüllerin ne birbirleriyle ne de neticeyle bir rabıtası bulunmadığı vakittir; "Eğer gündüz ise ışıktır; lâkin pazarda buğday satılmaktadır, o hâlde Dion yürümektedir" misalinde olduğu gibi. Fazlalıktan neşet etmesi, akıl yürütmenin çıkarımı için lüzumsuz bir öncülün bulunması hâlidir; "Eğer gündüz ise ışıktır; lâkin gündüzdür ve Dion yürümektedir, o hâlde ışıktır" misalinde olduğu gibi.
Fena bir kıyas formunda bulunmasından neşet etmesi ise, zira bunların kıyas tesmiye ettikleri şeyler şunlardır, "Eğer gündüz ise ışıktır; lâkin gündüzdür, o hâlde ışıktır" ve "Eğer ışık yoksa gündüz değildir; lâkin ışık yoktur, o hâlde gündüz değildir."
Fakat şu neticelendirici olmayan bir akıl yürütmedir, "Eğer gündüz ise ışıktır; lâkin gündüzdür, o hâlde ışıktır"; zira bitişik şartlı önerme, talisinin mukaddeminde bulunduğunu vadettiğinden, mukaddem vazolunduğunda tali de vazolunur ve mukaddem kaldırıldığında tali de kaldırılır; çünkü mukaddem mevcutsa, talinin de mevcut olması icap eder.
Lâkin talinin vazolunmasıyla, mukaddem her vakit vazolunmuş olmaz; zira bitişik şartlı önerme mukaddemin talide bulunduğunu vaat etmez, yalnızca mukaddemi tazammun eder. Bunun üzerine,
Mukaddemden hareket eden kıyasa mütedair kabul edilir ve bitişik şartlı önermeden ve talinin zıddından mukaddemin zıddını çıkarsayan da öyledir,
Lâkin bitişik şartlı önermeden ve taliden mukaddemi çıkarsayan akıl yürütme, evvelce zikrettiğimiz üzere neticelendirici değildir. Bu sebeple öncülü doğru olsa dahi, gece vakti mum ışığında telaffuz edilirse bir yanlışı intaç eder; zira "Eğer gündüz ise ışıktır" ifadesi doğru bir bitişik şartlı önermedir ve "Lâkin ışıktır" öncülü de öyledir; fakat "O hâlde gündüzdür" neticesi yanlıştır.
Noksanlıktan neşet etmesi, neticenin çıkarımı için iktiza eden şeylerden bir kısmı hazfedildiğinde vuku bulur; zannımca muteber olan şu akıl yürütmede olduğu gibi, "Zenginlik ya hayırdır, ya şerdir yahut farksızdır; lâkin ne şerdir ne de [okunamadı], metni ikmal etmek için. Neticelendirici olan hususunda, akıl yürütmenin idrak edilemez olduğunu ve diyalektikteki tafannunun fuzuli olduğunu tebarüz ettirmiş olacağım. Zira bir akıl yürütmenin neticelendirici olmadığını söyleyen kimse, [okunamadı] irtibatsızlık sebebiyle olduğunu iddia ediyorsa, umumiyetle kabul görmüş bir neticenin öncüllerin terkibiyle irtibatlı olup olmadığını bilmeksizin, söylediği şeyi çıkarsayacak neticelendirici bir akıl yürütme formunun mevcut olduğunu kabul eden kimseye itiraz etmiş olur.
Aynı minval üzere, bir akıl yürütmenin noksanlık sebebiyle neticesiz olduğunu iddia edenler de cerhedilebilir; zira şayet kamil olan gayrikabili temyiz ise, noksan olan da öyle olmalıdır. Müracaat edilmesi icap eden kısımlar şunlardır,
Birincisi, bitişik şartlı önermeden ve mukaddemden taliyi çıkarır; "Eğer gündüz ise ışıktır; lâkin gündüzdür, o hâlde ışıktır" misalinde olduğu gibi.
İkincisi, bitişik şartlı önermeden ve talinin zıddından mukaddemin zıddını çıkarır; "Eğer gündüz ise ışıktır; lâkin ışık yoktur, o hâlde gündüz değildir" misalinde olduğu gibi.
Üçüncüsü, menfi terkip ile bu terkibin cüzlerinden birinden diğer cüzün zıddını çıkarır; "Aynı anda hem gündüz hem de gece değildir; lâkin gündüzdür, o hâlde gece değildir" misalinde olduğu gibi.
Dördüncüsü, ayrık şartlı önerme ile mürekkep unsurlardan birinden diğerinin zıddını çıkarır; "Ya gündüzdür ya gecedir; lâkin gündüzdür, o hâlde gece değildir" misalinde olduğu gibi.
Beşincisi, ayrık önermeden ve bitişiklerin birinin karşıtından diğerini çıkarır, örneğin, "Ya gündüzdür ya gecedir, fakat gündüz değildir, o halde gecedir."
Bunlar, kanıtlanamaz diye göklere çıkardıkları akıl yürütmelerdir, fakat bana göre hepsi fazlalıktan ötürü neticesizdir.
Zira ilkiyle başlayacak olursak, "gündüzdür" kısmının, "eğer gündüz ise ışıktır" bitişik önermesindeki öncül olan "ışıktır" kısmını takip ettiği ya şüphesiz olarak kabul edilmiştir ya da aşikâr değildir.
Şayet aşikâr değilse, bu bitişik önermeyi kabul edilmiş saymayız, fakat şayet bu mevcutsa, yani gündüz ise diğerinin de, yani ışığın da bulunması gerektiği aşikâr ise, "gündüzdür" demekle diğeri olan "ışıktır"ı zaten söylemiş oluruz ve bu "eğer gündüz ise ışıktır" bitişik önermesi fuzuli hale gelir. Aynı şey ikinci kanıtlanamaz için de söylenebilir,
zira ya ardıl mevcut değilken öncülün mevcut olması mümkündür ya da mümkün değildir.
Şayet mümkünse, bu sağlam bir bitişik önerme değildir, şayet mümkün değilse, ardılda "değildir" kelimesi söylenir söylenmez öncüldeki "değildir"i beyan eder, böylece bu fuzuli bir bitişik önerme olur, "Işık yoktur, o halde gündüz değildir."
Aynı şey üçüncü kanıtlanamaz için de söylenebilir, birleşimde yer alanların birlikte bulunamayacakları ya aşikârdır ya da aşikâr değildir, şayet aşikâr değilse, birleşimin olumsuzlanmasını kabul etmeyiz, şayet aşikârsa, biri konulduğu anda diğeri ortadan kalkar, böylelikle birleşiğin olumsuzlanması fuzuli olur, şöyle ki,
"Gündüzdür, o halde gece değildir."
Dördüncü ve beşinci kanıtlanamazlar hakkında da aynısını söyleriz, ayrık önermede birinin doğru, diğerinin yanlış olduğu, eksiksiz bir karşıtlık dahilinde ya aşikârdır (ayrık önermenin vadettiği gibi) ya da aşikâr değildir.
Şayet aşikâr değilse, ayrık önermeyi kabul etmeyiz, şayet aşikârsa, biri konulduğu anda diğeri ortadan kalkar ve biri ortadan kalktığında diğerinin var olduğu aşikâr hale gelir, örneğin, "Gündüzdür, o halde gece değildir, gündüz değildir, o halde gecedir."
Aynı şey, başta Peripatetikler (Aristotelesçiler) tarafından kullanılan kategorik tasımlar için de söylenebilir, şunun gibi, "Âdil olan erdemlidir, erdemli olan iyidir, o halde âdil olan iyidir",
Erdemlinin iyi olduğu ya aşikârdır ya da şüpheli ve gayriaşikârdır.
Şayet gayriaşikâr ise, bu kanıt üzerinden kabul edilmeyecektir ve dolayısıyla tasım ikna edici olmayacaktır, şayet erdemli olan her şeyin iyi olduğu aşikâr ise, "Âdildir" demekle "İyidir" de zımnen ifade edilmiş olur, öyle ki şu kadarı kâfi gelecektir, "Âdil olan erdemlidir, o halde âdil olan iyidir" ve erdemlinin iyi olduğunun söylendiği diğer öncül fuzuli kalır.
Aynı durum şu akıl yürütmede de geçerlidir, "Sokrates bir insandır, her insan bir canlıdır, o halde Sokrates bir canlıdır."
İnsan olan her şeyin aynı zamanda bir canlı olduğu kendiliğinden aşikâr değilse, tümel birinci önerme kabul görmeyecektir, biz de onu kanıtta geçerli saymayacağız.
Fakat insan olmaktan onun bir canlı olduğu neticesi çıkıyorsa ve dolayısıyla birinci önerme olan "Her insan bir canlıdır" doğru kabul ediliyorsa, o vakit Sokrates'in bir insan olduğu söylenir söylenmez, onun bir canlı olduğu zımnen ifade edilmiş olur ve bu sebeple birinci önerme, yani "Her insan bir canlıdır" fuzulidir.
Bunun üzerinde daha fazla durmamak adına, aynı yöntemin bütün kategorik akıl yürütmelere karşı kullanılabileceği söylenebilir.
Dolayısıyla, diyalektikçilerin tasımlarını dayandırdıkları bu akıl yürütmeler fuzuli olduğuna göre, fuzulilik sebebiyle bütün diyalektik temellerinden sarsılacaktır, zira fuzuli ve neticesiz akıl yürütmeleri, tasım denilen neticeli olanlardan ayırt etmemiz kabil değildir.
Ve şayet bir kimse tek öncüllü akıl yürütmeleri (yalnızca bir öncülü olanları) kabul etmeyecek olursa, bunları kabul eden Antipatros'tan daha muteber sayılamaz.
Böylece hakiki bir akıl yürütmenin bulunması, hem ileri sürülen sebeplerden ötürü hem de hakikatle neticelenmesi icap ettiğinden imkânsızdır, zira doğru olduğu söylenen netice ya zahir ya da gayrizahir olmalıdır, zahir olamaz, çünkü o vakit kendisini açığa çıkaracak öncüllere muhtaç kalmazdı, zira bizim için kendiliğinden aşikâr olurdu ve öncüllerin kendisinden daha az zahir olmazdı, şayet gayrizahir ise, gayrizahir olanlara dair (daha önce söylendiği üzere) karara bağlanamaz bir ihtilaf bulunduğundan, binaenaleyh kavranamazdır.
Böylece hakiki dedikleri akıl yürütmenin neticesi kavranamaz olacaktır ve şayet bu kavranamaz ise, çıkarılan şeyin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu bilemeyiz, binaenaleyh akıl yürütmenin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu bilemeyiz ve netice itibarıyla hakiki dedikleri akıl yürütme bulunamaz.
Dahası, aşikâr olandan gayriaşikâr bir şeyi çıkaran akıl yürütmenin tespiti de kabil değildir, zira istidlal öncüllerinden doğan terkibi takip ediyorsa, takip eden şey [ardıl] öncülle bağıntılıdır, oysa bağıntılı olanlar daha önce söylediğimiz gibi birbiriyle birlikte kavranırlar.
Binaenaleyh netice gayriaşikâr ise öncüller de gayriaşikâr olacaktır, şayet öncüller aşikâr ise, netice de aşikâr (öncüller) ile birlikte kavrandığından aşikâr olacaktır. Öyle ki, aşikâr olandan gayriaşikâr hiçbir şey çıkarılamaz. Bunun üzerine istidlal
[okunamadı] çıkarım, ister zahir olmayıp kavranmamış bulunsun ister zahir olup kavranmış bulunsun, öncüller tarafından ortaya çıkarılamaz. Şimdi eğer kanıtlamanın, bağlam uyarınca bir akıl yürütme olduğu, yani kabul edilmiş doğru bir şey vasıtasıyla kesin bir sonuca varıp zahir olmayan bir çıkarımı ortaya çıkardığı söylenirse ve biz de onun ne bir akıl yürütme ne kesin sonuç verici ne doğru ne birtakım zahir şeylerle zahir olmayanı toplayıcı ne de varılan neticeyi ortaya çıkarıcı olduğunu ispat etmiş bulunuyorsak, kanıtlama diye bir şeyin var olmadığı açıklık kazanır.
Aynı şekilde başka yollarla da kanıtlamanın gayrimevcut ve akıl erdirilemez olduğunu göreceğiz, zira kanıtlamanın var olduğunu söyleyen kimse ya tümel bir kanıtlamayı ya da tikel bir kanıtlamayı iddia etmektedir, oysa ispat edeceğimiz üzere ne tümel ne de tikel kanıtlama mümkündür ve bunlardan gayrı kavranabilecek başka bir kanıtlama da yoktur, binaenaleyh hiç kimse kanıtlamanın mevcut olduğunu öne süremez.
Tümel kanıtlamanın olmadığını şu yolla ispat ederiz,
Ya öncülleri ve bir çıkarımı vardır ya da yoktur, şayet yoksa kanıtlama değildir, şayet varsa kanıtlanan her şey ve aynı zamanda kanıtlayan şey de tikel olduğundan bu tikel bir kanıtlama olacaktır, dolayısıyla tümel bir kanıtlama yoktur.
Fakat tikel bir kanıtlama da yoktur.
Zira ya onun öncüllerden ve bir çıkarımdan meydana geldiğini söylemelidirler ya da yalnızca öncüllerden, oysa bunların hiçbiri geçerli değildir, binaenaleyh tikel bir kanıtlama yoktur.
Öncüllerden ve bir çıkarımdan meydana gelen şey kanıtlama değildir,
Evvela, bir parçası (yani çıkarım) zahir olmadığından kendisi de zahir olmayacaktır ki bu saçmadır, zira şayet kanıtlama zahir değilse, bir şey vasıtasıyla kanıtlama kudretine sahip olmaktan ziyade başka bir şeyle kanıtlanmaya muhtaç olacaktır.
Kezalik, kanıtlamanın çıkarıma izafi olduğunu söylediklerine ve yine söyledikleri üzere izafet taşıyanlar birbirinden farklı olduğuna göre, kanıtlanan şey kanıtlamadan farklı olmalıdır.
Eğer bu sebeple varılan netice kanıtlanan şey ise, kanıtlama netice ile birlikte kavranamayacaktır.
Zira netice ya kendisini kanıtlamaya bir katkı sunmaktadır ya da sunmamaktadır, eğer bir katkı sunuyorsa kendini ortaya çıkarıcı olacaktır, eğer katkı sunmayıp lüzumsuz bir fazlalıktan ibaretse kanıtlamanın bir parçası olmayacaktır, çünkü böyle bir kanıtlama lüzumsuzluğu pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.
Yalnızca öncüllerden meydana gelen şey de bir kanıtlama değildir, zira "Gündüz ise ışıktır, ama gündüzdür, ışıktır" sözünün bir akıl yürütme olduğunu yahut cidden bir şey çıkardığını kim söyleyebilir? Bu sebeple yalnızca öncüllerden meydana gelen şey de bir kanıtlama olamaz, buradan ise tikel bir kanıtlamanın bulunmadığı neticesi doğar.
Şimdi eğer ne tikel bir kanıtlama ne de tümel bir kanıtlama varsa ve bunlardan gayrı kavranabilir bir kanıtlama da yoksa kanıtlama var olamaz.
Kezalik, kanıtlamanın gayrimevcut oluşu şu yolla da ispat edilebilir,
Eğer kanıtlama varsa, ya aşikâr olan aşikâr olanı ortaya çıkarır, ya zahir olmayan zahir olmayanı, ya zahir olmayan aşikâr olanı ya da aşikâr olan zahir olmayanı, fakat bunların hiçbiri kavranamaz, bu sebeple akıl erdirilemezdir.
Zira eğer aşikâr olan aşikâr olanı ortaya çıkarıyorsa, ortaya çıkarılan şey aynı anda hem aşikâr hem de zahir olmayan olacaktır, öyle varsayıldığı için aşikâr, ortaya çıkarılması için bir şeye muhtaç olduğundan ve kendiliğinden bize aşikâr biçimde görünmediğinden zahir olmayan olacaktır.
Eğer zahir olmayan zahir olmayanı ortaya çıkarıyorsa, kendisi başka bir şeyi ortaya çıkarabilmekten ziyade ortaya çıkarılmak için bir şeye muhtaç olacaktır ki bu da kanıtlamanın tabiatıyla bağdaşmaz.
Ne zahir olmayan aşikâr olanın kanıtlaması olabilir ne de aşikâr olan zahir olmayanın, zira bunlar birbirine izafidir.
İzafî olanlar birbirleriyle birlikte kavranır, şayet kanıtlandığı söylenen şey aşikâr kanıtlama ile birlikte kavranıyorsa kendisi de aşikârdır.
Böylece akıl yürütme kendi aleyhine dönecektir ve aşikâr olanın zahir olmayanı kanıtlayabileceği neticesi sağlam çıkmayacaktır.
Dolayısıyla ne aşikâr olanla zahir olmayanın kanıtlaması ne de zahir olmayanla aşikâr olanın kanıtlaması yapılabiliyorsa ve belirttikleri üzere bunlardan başkası da yoksa, kanıtlamanın bir hiç olduğunu söylememiz icap eder.
Bundan başka, kanıtlama hakkında ihtilaf mevcuttur, nitekim olmadığını savunanlar gibi bazıları onun var olmadığını söyler, Dogmatiklerin ekseriyeti gibi bazıları ise var olduğunu iddia eder, biz ise onun ne olduğunu ne de olmadığını söyleriz.
Kezalik, kanıtlamanın zaruri olarak bir öğreti içermesi gerekir, fakat öğreti ihtilaflıdır ve binaenaleyh her kanıtlama ihtilaflı olmak zorundadır.
Zira misal olarak boşluğu ispat eden kanıtlama kabul edildiğinde boşluk da kabul ediliyorsa, boşluğun varlığından şüphe edenlerin onun kanıtlamasından da şüphe ettikleri aşikârdır. Kanıtlanan bütün diğer öğretilerde de durum aynıdır. Böylece,
onun hakkındaki ihtilaf sebebiyle (zira ihtilaflı şeyler, ihtilaflı oldukları ölçüde zahir değildir) kanıtlamanın kendisinin zahir olmadığı aşikârdır.
Şimdi kanıtlamayı ispat edecek kabul görmüş, şüpheden uzak bir kanıtlama bulunamaz (zira mesele, bizzat bir kanıtlamanın var olup olmadığıdır), fakat şayet bu ihtilaflı ve zahir olmayan bir şey ise başka bir kanıtlamaya muhtaç olacaktır, o da bir başkasına ve bu sonsuza dek sürecektir, oysa sonsuz olanı kanıtlamak imkânsızdır, dolayısıyla kanıtlamanın var olduğunu ispat etmek imkânsızdır.
Aynı şekilde bu bir işaret vasıtasıyla da ortaya çıkarılamaz, zira bir işaretin var olup olmadığı sorgulandığından ve netice itibarıyla işaret kendisinin bir kanıtlaması olduğundan, kısır döngüye düşülür, kanıtlama bir işarete, işaret ise bir kanıtlamaya muhtaç kalır ki bu saçmadır. İşarete dair ihtilaf da hükme bağlanamaz, zira hüküm verme bir ölçüte muhtaçtır, oysa gösterdiğimiz üzere bir ölçütün bulunup bulunmadığı ihtilaflıdır ve ölçüt de netice itibarıyla bir ölçütün var olduğunu ispatlamak için bir kanıtlamaya muhtaç olduğundan mesele yine kısır döngüye varır.
Eğer böylece ne kanıtlama ile ne işaret ile ne de ölçüt ile bir kanıtlamanın var olduğu ispat edilebiliyorsa ve gösterdiğimiz üzere kendiliğinden de aşikâr değilse, bir kanıtlamanın var olup olmadığı kavranamaz olacaktır, binaenaleyh kanıtlama gayrimevcuttur, çünkü kanıtlama kanıtlamak fiiliyle idrak edilir, fakat kavranamadığından kanıtlayamaz, dolayısıyla hiçbir kanıtlama olmayacaktır. Bir hulasaya varmak gerekirse, bu söylenenler kanıtlamaya karşı kâfi gelebilir.
Fakat diğer taraftan Dogmatikler şöyle demektedir, Kanıtlamaya karşı öne sürülen akıl yürütmeler ya kanıtlayıcıdır ya da kanıtlayıcı değildir, şayet kanıtlayıcı değilse kanıtlamanın bulunmadığını ispat edemezler, şayet kanıtlayıcı iseler bizzat kendi aleyhlerine dönerek kanıtlamanın mevcudiyetini ispat ederler.
Bunun üzerine şöyle akıl yürütürler, Eğer kanıtlama varsa kanıtlama vardır, eğer kanıtlama yoksa kanıtlama vardır, binaenaleyh kanıtlama vardır.
Aynı temellere dayanarak şu akıl yürütmeyi de ileri sürerler, zıt şeylerden çıkan netice yalnızca doğru değil, aynı zamanda zorunludur; oysa kanıtlama vardır ve kanıtlama yoktur önermeleri birbirine zıttır; her ikisinden de kanıtlamanın var olduğu neticesi çıkar, öyleyse kanıtlama vardır.
Fakat buna karşı çıkılabilir, örneğin şöyle dediğimiz takdirde,
Kanıtlayıcı hiçbir akıl yürütmenin bulunmadığını kabul ettiğimiz gibi, kanıtlamalara karşı ileri sürülen akıl yürütmelerin de mutlak surette kanıtlayıcı olduğunu kabul etmeyiz, ancak bize muhtemel görünürler; oysa muhtemel olanlar zorunlu olarak kanıtlayıcı değildir; dolayısıyla şayet kanıtlayıcı olanlar (ki biz bunu kabul etmeyiz) zorunlu olarak doğruysa, fakat doğru akıl yürütmeler doğrudan doğruyu çıkarıyorsa, vardıkları netice doğru değildir; şayet doğru değilse, bir kanıtlama da değildir; öyleyse (mukabele yoluyla) hiçbir kanıtlama yoktur.
Bundan başka, müshil ilaçları vücuttan attıkları hıltlarla birlikte kendilerini de dışarı attıkları gibi, bu akıl yürütmelerin de kanıtlayıcı olduğu söylenenlerle birlikte kendilerini hükümsüz kılması mümkündür. Zira bu abes değildir, nitekim "Hiçbir şey doğru değildir" hükmü, yalnızca diğer bütün şeyleri ortadan kaldırmakla kalmaz, bunların arasında bizzat kendini de ortadan kaldırır.
Dahası, bu delilin (Şayet kanıtlama varsa kanıtlama vardır, şayet kanıtlama yoksa kanıtlama vardır; fakat ya vardır ya da yoktur, öyleyse vardır) neticesiz olduğu birçok yoldan gösterilebilir; ancak şimdilik şu epiheirem (delilli kıyas) ile yetineceğiz. Şayet bu şartlı önerme (Şayet kanıtlama varsa kanıtlama vardır [okunamadı] kanıtlama yoktur) kendi mukaddemine zıt olmak zorundaysa, kanıtlama vardır, zira şartlı önermenin mukaddemi odur,
Fakat onlara göre, şayet önermelerden müteşekkille, bir şartlı önermenin sıhhat bulması imkânsızdır; zira şartlı önerme, mukaddemi doğru ise talisinin de doğru olacağını taahhüt eder; oysa birbirine zıt olanlarda durum tamamen başkadır, bunlardan hangisi var olursa olsun, diğerinin olmaması gerekir.
Dolayısıyla şayet "Şayet kanıtlama varsa kanıtlama vardır" önermesi doğru bir şartlı önerme ise, şu diğeri, yani "Şayet kanıtlama yoksa kanıtlama vardır" önermesi doğru olamaz.
Dahası, "Şayet kanıtlama yoksa kanıtlama vardır" önermesinin sağlam bir şartlı önerme olduğunu bir varsayım olarak kabul etsek dahi, "şayet kanıtlama yoksa" kısmı, "kanıtlama vardır" olan diğer kısımla birlikte bulunabilir,
Fakat şayet onunla birlikte bulunabiliyorsa, ona zıt olamaz; öyle ki "Şayet kanıtlama varsa kanıtlama vardır" şartlı önermesinde, talinin zıddı mukaddeme aykırı düşmez, bu sebeple de sağlam değildir.
Yine, bir kabul olarak sağlam addolunan bu şartlı önerme ile "hiçbir kanıtlama yoktur" kısmı, "kanıtlama yoktur" kısmına aykırı ise, "Ya kanıtlama vardır ya da kanıtlama yoktur" önermesi de geçerli bir ayrık önerme olmayacaktır; zira geçerli bir ayrık önerme, cüzlerinden birinin doğru, diğerinin ise yanlış ve zıt olduğunu taahhüt eder.
Yahut bu ayrık önerme sağlam ise, "Şayet kanıtlama yoksa kanıtlama vardır" ifadesi, zıtlıklardan müteşekkil bir şartlı önerme olarak yine kusurlu bulunacaktır.
Bu bakımdan mezkûr akıl yürütmedeki öncüller tutarsızdır ve birbirini yok eder, dolayısıyla bu akıl yürütme sağlam değildir. Fakat daha önce belirttiğimiz üzere, talilerin bir kıstasına sahip olmadıklarından, zıtlıklardan bir netice çıktığını da gösteremezler. Ancak bu sözler fazladan söylenmiştir.
İmdi, şayet kanıtlamayı destekleyen akıl yürütmeler muhtemelse ve kanıtlamaya karşı olan akıl yürütmeler de muhtemelse, kanıtlamanın var olduğunu söylemekten, yok olduğunu söylemekten kaçındığımız kadar kaçınmalı, hükmü askıya almalıyız.
BÖLÜM XIV. Kıyaslar Üzerine.
Kıyas dedikleri şeyler hakkında lakırdı etmek belki de fuzulidir; nitekim bunlar hem kanıtlamanın ortadan kaldırılmasıyla çökerler (zira kanıtlama yoksa, kanıtlayıcı bir akıl yürütme de yoktur), hem de şimdiye dek söylediklerimiz bunların çürütülmesine kâfi gelebilir; kaldı ki Stoacıların ve Peripatetiklerin (Aristotelesçilerin) bütün kanıtlayıcı akıl yürütmelerinin neticesiz olduğunu gösterecek bir usulü fazlasıyla ortaya koymuş bulunuyoruz.
Fakat bunlara pek yüksek kıymet atfettikleri nazara alınırsa, haklarında bilhassa birkaç söz söylemek belki de yersiz olmayacaktır.
Varlık bulamayacaklarını göstermek için pek çok şey ileri sürülebilirdi, yine de biz, bir hülasa sunma gayemize sadık kalarak, ilk usulümüzü tatbik edeceğiz.
Evvela kanıtlanamaz olanlardan söz edelim; zira bunlar ortadan kalkarsa, diğer bütün akıl yürütmeler de, neticeye varıcı oldukları bunlar vasıtasıyla kanıtlandığından, yerle bir olur.
İmdi, "Her insan canlı bir varlıktır" önermesi, tikeller vasıtasıyla tümevarımsal olarak ispatlanır; çünkü Sokrates'in bir insan ve canlı bir varlık olmasından, hakeza Platon'un, Dion'un ve tikel olarak her birinin öyle olmasından hareketle, her insanın canlı bir varlık olduğunun ispatlanması kabil görünür.
Zira diğerlerine aykırı görünen tek bir tikel dahi bulunsa, tümel önerme sağlam olmayacaktır.
Mesela, canlı varlıkların büyük ekseriyeti alt çenesini, yalnızca timsah üst çenesini hareket ettirdiğinden, "Bütün canlılar alt çenesini hareket ettirir" önermesi doğru değildir.
Şu halde, "Her insan canlı bir varlıktır, Sokrates bir insandır, öyleyse Sokrates canlı bir varlıktır" dediklerinde; "Her insan canlı bir varlıktır" tümel önermesinden, "öyleyse Sokrates canlı bir varlıktır" tikel önermesini çıkarmayı kastederler,
Bu da tümel önermenin tümevarımsal olarak kendisiyle ispatlandığı (söylediğim üzere) hususlardan biri olduğundan, tümel önermeyi tikellerle, tikeli de tümel ile ispatlamak suretiyle kısır döngüye düşerler.
Aynı minval üzere, "Sokrates bir insandır; fakat hiçbir insan dört ayaklı değildir, öyleyse Sokrates dört ayaklı değildir" akıl yürütmesinde,
"Hiçbir insan dört ayaklı değildir" önermesini tikeller vasıtasıyla tümevarımla ispatlamaya, her bir tikeli de bundan kıyas yoluyla ispatlamaya yeltendiklerinden, içinden çıkılmaz bir biçimde kısır döngüye sürüklenirler.
Benzer şekilde, Peripatetiklerin kanıtlanabilir addettiği diğer akıl yürütmeleri de tetkik edelim; zira "Gündüz ise ışıktır" önermesinin, "Işıktır" neticesini verdiğini söylerler; yine bu "Işıktır" ifadesi, diğer "Gündüzdür" ifadesiyle birleştiğinde, "Gündüz ise ışıktır" önermesini teyit eder,
Çünkü mezkûr şartlı önerme, şayet ilk kısım olan "Işıktır", "Gündüzdür" ile her daim birlikte bulunmasaydı, sağlam kabul edilmezdi.
Şayet bu sebeple, "Eğer gündüz ise ışıktır" şeklindeki bu şartlı önermenin kurulması için, evvelemirde gündüz olduğunda zorunlu olarak ışık da bulunduğunun kavranması icap ediyorsa, buradan, "Gündüz olduğu vakit ışıktır" neticesi çıkarılır.
Bu şartlı önerme, "Eğer gündüz ise ışıktır", (mevcut kanıtlanamaz akıl yürütmeyi ilgilendirdiği kadarıyla) "Gündüzdür" ile
"Işıktır" önermelerinin birlikte varoluşunu ispat ettiğinden ve karşılıklı olarak onların varlığı da buradaki şartlı önermeyi pekiştirdiğinden, karşılıklı döngü vasıtasıyla akıl yürütmenin varlığı temelinden sarsılır. Aynı durum şu akıl yürütme için de söylenebilir, "Eğer gündüz ise ışıktır; fakat ışık yoktur, o halde gündüz değildir."
Zira ışıksız gündüz olamayacağına göre, "Eğer gündüz ise ışıktır" önermesinin sağlam bir şartlı önerme olduğu kabul edilir, fakat bir şekilde gündüzün var olduğunu ve ışığın bulunmadığını varsayacak olursak, bunun yanlış bir şartlı önerme olduğu söylenecektir.
İmdi, mezkûr kanıtlanamaz önermeye gelince, "Eğer gündüz değilse ışık da yoktur" hükmü,
"Eğer gündüz varsa ışık da vardır" hükmünden çıkarılır, öyle ki her biri diğerinin ispatı için zaruridir ve karşılıklı döngüye düşer. Aynı şekilde, bazı şeyler birbiriyle bağdaşmaz olduğundan, tıpkı gündüz ve gece gibi ve bunların olumsuzlanması ("Hem gündüz değildir hem gece değildir") ve ayrık önerme sağlam kabul edilir, fakat bunların bağdaşmaz olduğu, karmaşık önermenin olumsuzlanmasıyla ve "Hem gündüz hem gece değildir; fakat gecedir, o halde gündüz değildir" diyen ayrık önerme ile ispatlanmış sayılır.
Yahut şöyle, "Ya gündüzdür ya gecedir; fakat gecedir, o halde gündüz değildir."
Yahut, "Fakat gece değildir, o halde gündüzdür." Buradan hareketle yine iddia ederiz ki, ayrık önermeyi ve karmaşık önermedeki olumsuzlamayı kurmak için, evvelemirde bunlarda içerilen aksiyomların bağdaşmaz olduğunu kavramamız icap ediyorsa, fakat onların bağdaşmaz olduğu da ayrık önermeden ve karmaşık önermenin olumsuzlanmasından çıkarılıyor gibi görünüyorsa, karşılıklı döngüye düşerler. Zira içlerindeki aksiyomların bağdaşmazlığını önce kavramadıkça mezkûr kipliklere itibar edemeyiz, kiplikler vasıtasıyla kurulan kıyasların [okunamadı] tasdik etmeden evvel de onların bağdaşmazlığını öne süremeyiz. İnancımızı ilk başta dayandıracak bir zemin bulamadığımızdan, (bunlar karşılıklı bağımlı olduğundan) kanıtlanamaz kıyasların üçüncüsünün de dördüncüsünün de beşincisinin de (bununla anlaşıldığı kadarıyla) bir mevcudiyeti olmadığını söylemeliyiz. Kıyaslar bahsi bu kadardır.
BÖLÜM XV. Tümevarım Üzerine
Tümevarım, kanaatimce, kolaylıkla çürütülebilir, zira onun vasıtasıyla tekillerden tümele varmak istediklerine göre, bunu ya bütün tekilleri incelemiş olarak yapmalıdırlar ya da yalnızca bir kısmını.
Şayet yalnızca bir kısmı incelenmişse, tümevarım geçerli olmayacaktır, çünkü dışarıda bırakılan tekillerden bazılarının tümel önermeye aykırı düşmesi mümkündür.
Şayet hepsini incelemek isterlerse, imkânsıza teşebbüs etmiş olurlar, zira tekiller sonsuz ve belirsizdir. Böylece tümevarım, her iki halde de ayakta kalamaz.
BÖLÜM XVI. Tanımlar Üzerine
Dogmatikler, (felsefenin mantık kısmı altına yerleştirdikleri) tanımların teşkili hususunda kendilerini pek bir lütufkâr ve marifetli gördüklerinden, bu mesele üzerine biraz kelam edelim.
Dogmatikler, tanımların pek çok şeye vesile olduğunu söylerler, fakat belki de bütün faydaları iki genel başlığa irca edilebilir, tanımların ya kavramaya yahut talime (öğretime) hizmet ettiğini gösterirler.
İmdi, tanımların bu ikisinden hiçbirine yaramadığını ispat edersek, onların nafile emeğini boşa çıkarmış oluruz. Şöyle akıl yürütürüz,
Tanımlanan şeyi bilmeyen kimse, bilmediği şeyi tanımlayamazsa, önce bilip sonra tanımlayan kimse de
tanımlanan şeyi tanım vasıtasıyla kavramayıp, aksine tanımı halihazırda kavramış olduğu şeye tatbik ediyorsa, o vakit tanım, şeylerin kavranması için zaruri değildir.
Ve mademki bütün şeyleri tanımlamak istediğimiz takdirde sonsuza düşeceğimiz için hiçbir şeyi tanımlayamayız ve şayet bazı şeylerin tanım olmaksızın kavranabileceğini söylersek, tanımların kavrayış için zaruri olmadığını göstermiş oluruz,
Tanımlanmayan şeyler nasıl kavranıyorsa, geriye kalan her şeyi de tanımlar olmaksızın öylece kavrayabiliriz, ya teselsül sebebiyle hiçbir şeyi tanımlamayacağız yahut tanımların zaruri olmadığını kabul edeceğiz. Aynı sebeplerle, bunların talim için de zaruri olmadığını görürüz,
Zira bir şeyi evvelemirde bilen kimse onu tanımsız bildiği gibi, aynı minvalde, onu öğreten kimse de bir tanım olmaksızın öğretebilir.
Bundan gayrı, tanımları tanımlanan şeylere bakarak tartar ve derler ki, tanımlanan şeylerin bütününde yahut bir kısmında bulunmayan bir unsuru ihtiva eden tanımlar kusurludur.
Öyle ki, şayet "İnsan akıl sahibi, ölümsüz bir canlıdır" yahut "Akıl sahibi, ölümlü, âlim bir canlıdır" dersek, hiçbir insan ölümsüz olmadığından ve bazı insanlar da âlim olmadığından, bunun kusurlu bir tanım olduğunu söylerler.
Bu sebeple tanımlar, belki de, kendilerine göre tartılmaları icap eden tekillerin nihayetsizliği hasebiyle hükme bağlanamaz niteliktedir.
Bunun yanı sıra, bizzat kendileri hakkında hüküm verilen şeyleri bize kavratamaz ve öğretemezler, zira onlar halihazırda bilinmekte ve kavranmaktadır. Bizi böylesi bir müphemliğe sürükledikleri halde, tanımların kavramaya, talime veya beyana hizmet ettiğini söylemek gülünç değil midir?
Misal verecek olursak, (biraz latife etmek kabilinden) bir kimse bir başkasına, at sırtında ve ardı sıra köpeğiyle giden bir adama rastlayıp rastlamadığını sormak istese ve bunu şu suretle dile getirse, "Ey akıl ve ilim kabiliyetine sahip, akıl sahibi, ölümlü canlı, siyaset ilmine muktedir, geniş tırnaklı, görünür, canlı bir mahlukun, kişneme kabiliyeti olan bir binek üzerinde, havlama kabiliyetine malik dört ayaklı bir canlıyı peşi sıra sürüklediğine tesadüf ettin mi?"
Şeylerin bizzat kendilerini bildiği halde, onların tanımları karşısında şaşırıp kalan bir adamı görüp de kim gülmez?
Bu sebeple tanımların lüzumsuz olduğunu kabul etmeliyiz, ister kısa bir açıklamayla bizi kelimelerin kastettiği şeyin bilgisine ulaştıran bir kelam olsun, ki söylediklerimizden bunun böyle olmadığı anlaşılmaktadır, ister bir şeyin ne olduğunu bildiren bir kelam olsun, yahut canlarının istediği başka herhangi bir şey sayılsın. Zira kanıtlamanın ne olduğunu göstermeye giriştiklerinde, kendi aralarında uzlaşmaz bir biçimde [okunamadı], bunun üzerinde durmayacağız.
BÖLÜM XVII, Bölme Üzerine
Dogmatiklerin bazıları diyalektiğin kıyaslayıcı, tümevarımsal ve tanımlayıcı bir ilim olduğunu söylediklerine göre, kıstas, kanıtlama, kıyaslar, tümevarımlar ve tanım üzerine yürüttüğümüz muhakemeden sonra, gayemizden uzak düşmeyeceğini düşünerek bölme üzerine de bir şeyler söylemeye geleceğiz. Bölmenin dört türü olduğunu söylerler, kelimenin anlamlarına bölünmesi, bütünün parçalara bölünmesi, cinsin türlere bölünmesi ve türün bireylere bölünmesi. Fakat bunlardan herhangi birine dair bölücü bir ilmin bulunmadığı, kanaatimce, her biri ayrı ayrı incelendiğinde kolayca gösterilebilir.
BÖLÜM XVIII, Bir Kelimenin Anlamlarına Bölünmesi Üzerine
İlimlerin vaz’ ile değil, tabiat gereği var olduğunu kabul ederler, haklı olarak da böyledir, zira ilim istikrarlı ve sarsılmaz bir şey olmalıdır.
Oysa vaz’ yoluyla var olan şeyler, elimizde bulunan vaz’ etme tasarruflarının çeşitliliğine göre başkalaştıklarından, değişime pek ziyade maruzdurlar.
Kelimeler tabiat gereği değil de vaz’ yoluyla var olduğuna göre, aksi takdirde hem Grekler hem de barbarlar dahil bütün insanlar bütün dilleri anlardı, kaldı ki meramımızı başka kelimelerle beyan etmek de bizim iktidarımız dahilindedir, kelimenin anlamlarına bölünmesine dair bölücü bir ilmin bulunması nasıl mümkün olabilir? Yahut diyalektik, bazılarının vehmettiği gibi, nasıl anlamlandıranların ve anlamlandırılanların ilmi olabilir?
BÖLÜM XIX, Bütün ve Parça Üzerine
Bütün ve parça meselesini fizik dedikleri bahiste ele alacağız, şimdilik yalnızca bütünün parçalarına bölünmesinden söz edeceğiz. Şöyle deriz, onluk sayısının bir, iki, üç ve dörde bölündüğü söylendiğinde, aslında bunlara bölünmüş olmaz, zira faraziye kabilinden kabul edilerek ilk parça, mesela monad çıkarıldığı anda, artık ortada onluk değil, onluktan büsbütün farklı bir şey olan dokuzluk kalır, bu yüzden geriye kalanın eksiltilmesi ve bölünmesi onluğu değil, muhtelif eksiltmelere göre başka sayıları ilgilendirir. Şimdi bütünün, onun parçaları olduğunu söyledikleri şeylere bölünmesinin mümkün olup olmadığına bakalım. Şayet bütün parçalara bölünüyorsa, bölme işleminden önceki parçalar ya bütünde mevcuttur ya da mevcut değildir.
İlk misalimiz olan onluğu kullanacak olursak, dokuzun onun parçalarından biri olduğunu söylerler, zira o bir ve dokuza bölünür, sekiz de öyledir, zira sekiz ve ikiye bölünür. Yedi, altı, beş, dört, üç, iki ve bir de aynı şekildedir.
Şayet bütün bunlar onluğun içinde bulunuyor ve onunla birleşiyorsa, toplamları elli beş ettiğinden, onluğun elli beşi ihtiva etmesi gerekir ki bu da akla aykırıdır.
Demek ki onların parça dedikleri şeyler onlukta mevcut değildir, mademki içinde bulunmamaktadırlar, onluk da bir bütünün parçalarına ayrılması gibi bunlara bölünemez.
Aynı itiraz büyüklüklere karşı da ileri sürülebilir, tıpkı bir büyüklüğü on arşına bölmemiz halinde olacağı gibi, bu sebeple belki de bütünü parçalara bölmek kabil değildir.
Cins ve Tür Üzerine
Geriye cins ve türü ele almak kalıyor ki bundan başka bir yerde daha etraflıca, burada ise muhtasaran söz edeceğiz.
Şayet cins ve tür birer kavram iseler, Hegemonikon ve hayal gücüne karşı ileri sürdüğümüz deliller onları hükümsüz kılar, fakat şayet kendilerine mahsus bir mevcudiyetleri olduğunu kabul ediyorlarsa, şu suale ne cevap verecekler?
Şayet cinsler varsa, ya türlerin sayısı kadar cins vardır yahut tür olarak adlandırılan bütün şeylerde müşterek tek bir tür ya da cins mevcuttur.
Şayet türlerin sayısı kadar cins varsa, bunlara bölünen müşterek tek bir cins olmayacaktır, fakat şayet bütün türlerinde tek bir cinsin bulunduğu söylenirse, o vakit her bir türün cinsin tamamından yahut bir parçasından pay alması gerekir, lakin tamamından pay alamaz, zira bir anda hem şunda hem bunda bulunan tek bir şeyin, bütünüyle yalnızca birinde olması imkânsızdır.
Şayet sadece bir parçasından pay alıyorsa, evvelemirde, cinsin tamamı vehmettikleri gibi türü takip etmeyecektir, zira insan canlı bir varlık olmayıp canlı varlığın bir parçası, bir cevher olacak, lakin ne nefis sahibi ne de duyumsayan bir varlık olacaktır.
Kezalik, ya bütün türlerin cinslerinin aynı parçalarından pay aldığı söylenecek ya da bazılarının bir parçadan, diğerlerinin başka parçalardan pay aldığı ileri sürülecektir.
Aynı parçadan pay almaları, mezkûr sebepten ötürü imkânsızdır.
Şayet bazısı bir parçadan, bazısı diğer parçalardan pay alıyorsa, türler cinslerine göre birbirine benzemeyecektir ki bunu kabul etmezler, üstelik her cins sonsuza bölündüğünden sadece türler bakımından değil, bu türlerle birlikte mütalaa edildiği tikel fertler bakımından da sonsuz olacaktır, zira Dion’un yalnızca bir insan değil, canlı bir varlık olduğu da söylenir.
Fakat bunlar akla aykırı ise, cins bir olduğundan türler onun parçasından da pay almazlar, ne var ki şayet her bir tür kendi cinsinden ne bütün ne de parça olarak pay almıyorsa, nasıl olur da tek bir cinsin bütün türlerinde bulunduğu ve bu suretle onlara bölündüğü söylenebilir?
Zihninde bir takım suretler kurgulamadıkça hiç kimse buna mukabil bir şey söyleyemez ve bu suretler dahi kendi neticeleri sebebiyle bu usulle hükümsüz kılınacaktır.
Şunu da ilave edelim, türler ya şöyledir ya böyledir, cinsleri ise ya öyle ve böyledir, ya öyledir ve öyle değildir yahut ne öyledir ne de böyledir.
Misal olarak, zira şunlardan veya bunlardan bazısı cismani, bazısı cismani olmayan, bazısı doğru, bazısı yanlış, bazısı belki beyaz, bazısı siyah, bazısı pek büyük ve bazısı pek küçüktür.
Sözgelimi kimilerinin en tümel olduğunu söylediği bu Şey kelimesi, ya Hepsi, ya Bazısı yahut Hiçbiri olacaktır, fakat şayet kati surette Hiçbiri ise, Cins de olmayacaktır ve böylece ihtilaf nihayete erer.
Şayet onun Hepsi olduğunu söylerlerse, bunun imkânsızlığı bir yana, bütün Türler ve onların içindeki her bir tikel olması icap eder.
Zira dedikleri üzere Hayvan, Canlı ve Duyarlı bir Cevher olduğundan, onun türlerinin her birinin de hem bir Cevher, hem Canlı, hem de Duyarlı olduğu söylenir,
Öyleyse Cins şayet hem Beden, hem Yanlış ve Doğru, hem Siyah ve Beyaz, hem Küçük ve Büyük ve diğer her şey ise, onun türlerinin ve tikellerinin her biri de hepsi olacaktır, oysa durumun böyle olmadığını görürüz, binaenaleyh bu da yanlıştır.
Fakat şayet yalnızca bazısı ise, o takdirde bunların Cinsi olan şey, geriye kalanların Cinsi olmayacaktır, tıpkı Şey şayet Beden ise, Gayricismani olanların Cinsi olamayacağı gibi, ve canlı Varlık şayet Akıl Sahibi ise, Akıldan Yoksun olanların Cinsi olamayacağı gibi, öyle ki ne Gayricismani olan bir Şey, ne de Akıldan Yoksun olan bir Canlı olacaktır.
Binaenaleyh Cins ne öyle ve öyledir, ne öyle ve öyle değildir, ne de ne öyle ne öyledir, ve şayet böyleyse, Cins katiyen hiçbir şey de değildir.
Şayet biri Cinsin Bilkuvve (potansiyel olarak) her şey olduğunu söyleyecek olursa, deriz ki, Bilkuvve herhangi bir şey olan ne varsa, aynı zamanda Bilfiil (aktüel olarak) de bir şey olmalıdır, zira mevcut olmayan bir kimse Bilkuvve dilbilimci de olamaz, imdi şayet Cins Bilkuvve her şey ise, onlardan bunun Bilfiil ne olduğunu sual ederiz, ve yine aynı içinden çıkılmaz Güçlükler baş gösterir, zira Bilfiil bütün Zıtlar olamaz.
Kezalik, yalnızca [okunamadı] Bilfiil, Gayricismani Bilkuvve şeklinde, bazısı Bilfiil, diğerleri Bilkuvve de olamaz, zira bir şey, ancak Bilfiil olabileceği şekliyle Bilkuvvedir, fakat Bilfiil bir Beden olan şey, Bilfiil Gayricismani olamaz, öyle ki, sözgelimi, Şayet Bilfiil bir Beden ise, Bilkuvve Gayricismanidir ve bunun aksidir.
Bu sebeple Cinsin yalnızca bazı şeyler Bilfiil, diğerleri Bilkuvve olduğunu söyleyemeyiz.
İmdi şayet Bilfiil katiyen hiçbir şey değilse, mevcut değildir, binaenaleyh Türlerine ayrıldığını iddia ettikleri Cins, hiçbir şeydir.
Şu husus da Dikkate değerdir ki, İskender ile Paris aynı kişi olduğundan, İskender’in yürüdüğü doğru iken, Paris’in yürüdüğünün yanlış olması imkânsızdır.
Aynı şekilde, İnsan olmak Theon ve Dion’da aynı şey ise, herhangi bir Belitin ifadesinde zikredilen bu İnsan Adlandırması, Beliti her ikisinde de ya doğru ya da yanlış kılacaktır, fakat durumun böyle olmadığını görürüz, zira Dion otururken ve Theon yürürken, biri hakkında söylenen bir İnsan oturuyor Beliti doğru, diğeri hakkında söylendiğinde ise yanlıştır, bu sebeple bu İnsan Adlandırması her ikisi için ortak değildir, her ikisinde bir ve aynı değildir, bilakis her birine mahsustur.
BÖLÜM XXI. Ortak Arazlar Üzerine.
Şayet bir ve aynı Araz hem Dion’a hem Theon’a ait olursa, sözgelimi Görme, Dion ölür de Theon sağ kalır ve görürse, ya Dion’un Görmesinin yok olmaya maruz kalmadığını söylemeleri gerekir ki bu abestir, yahut aynı Görmenin hem yok olduğunu hem yok olmadığını söylemeleri gerekir ki bu da akıl dışıdır, "Binaenaleyh Theon’un Görmesi ile Dion’un Görmesi aynı şey değildir, bu yüzden her birine mahsustur.
Ortak Arazlar hakkında da benzeri söylenebilir. Zira şayet aynı Soluk Alıp Verme hem Dion’da hem Theon’da vuku buluyorsa, Theon’da bulunup Dion’da bulunmaması kabil değildir, fakat biri ölüp diğeri hayatta kalabilir, binaenaleyh aynı şey değildir. Lakin bunlara dair kısaca söylediklerimiz kâfi gelsin.
BÖLÜM XXII. Sofizmler Üzerine.
Diyalektiği göklere çıkaranların, bunun onların Çözümü için olduğunu söylemeleri hasebiyle, Sofizmler üzerine bir Bahis açmak pek de yersiz olmayacaktır.
Zira derler ki, [okunamadı] Sözleri doğru Sözlerden ayırır, Hakikati zahiri bir Benzerlikle ifsat edenleri ayırt edicidir, Bu yüzden [okunamadı] zayıflayan muhakemeye imdat edip payanda olarak, Sofizmlerin [okunamadı] ile şöyle derler, [okunamadı] ya yanlış, ya yanlışa benzer, ya belirsiz, yahut başka bir surette kabul edilmeyecek bir Netice veren bir Muhakemedir, Yanlış, nitekim şu Sofizmde olduğu gibi,
Hiçbir İnsan içilmek üzere bir Kategorem (yüklem) vermez, Fakat bu, Pelinotu içmek, bir Kategoremdir, Binaenaleyh, Hiçbir İnsan içilmek üzere Pelinotu vermez.
Yanlışa benzer, nitekim şunda olduğu gibi, Ne olan ne de olabilen şey, abes değildir, Fakat şu, bir Hekimin, bir Hekim olarak [okunamadı] ne olabilirdi ne de olabilir, Binaenaleyh şu [okunamadı] bir Hekimin, bir Hekim olarak [okunamadı] abes değildir.
[okunamadı] Sana ilk başta bir şey sormadım ve Yıldızlar [okunamadı] Fakat sana bir şey sordum [okunamadı] Binaenaleyh, Yıldızlar Sayıca çift değildir.
Kabul edilmeyecek olanlar, nitekim Solesizm denen şu Sözler gibi, Gördüğün şey, vardır, Fakat sen onu meczup görürsün, Binaenaleyh o meczuptur.
Kezalik, Gördüğün şey, vardır, Fakat sen birçok Evin yandığını görürsün, Binaenaleyh birçok Ev yanmaktadır.
Müteakiben Çözümlerini göstermeye gayret ederek derler ki, ilk Sofizmde Öncüllerle bir şey kabul edilmiş, başka bir şey neticeye bağlanmıştır, bir Kategoremin içilmediği ve Pelinotu içmenin bir Kategorem olduğu kabul edilmiştir, fakat Pelinotunun kendisi değil.
Öyle ki, Neticenin, Binaenaleyh hiçbir İnsan bu Kategoremi [yani] Pelinotu içmeyi içmez şeklinde olması gerekirken ki bu doğrudur, Binaenaleyh hiçbir İnsan Pelinotu içmez neticesini çıkarmaktadır, bu ise yanlıştır ve kabul edilen Öncüllerden devşirilmemiştir.
İkincisine gelince, Yanlışa sevk eder gibi görünür, (öyle ki dikkatle tetkik etmeyenler buna muvafakat edip etmeyeceklerinde tereddüde düşerler), lakin Hakikati netice verir, binaenaleyh bu abes değildir.
öldürür, zira hiçbir önerme saçma değildir, ancak, bir hekim hekim olması bakımından öldürür, bir [okunamadı], oysa
Belirsizliğe sevk eden şey ise, karşılıklı [okunamadı] tabiatındandır derler, şayet evvelce hiçbir şey sorulmamış olsaydı, o vakit şartlı önermenin değillemesi doğru olurdu, şartlı önermenin kendisi ise yanlıştır, zira içine yanlış olan [sana evvela bir şey sordum] ifadesi dercedilmiştir, lakin sorma fiilinden sonra, (sorunun öncülden önce gelmesi hasebiyle [sana evvela sordum] öncülü doğru olduğundan) şartlı önermenin değillemesi yanlıştır, öyle ki hiçbir surette bir neticeye varılamaz, zira şartlı önermenin değillemesi öncülle uyuşmamaktadır.
Son tür ise dil yanlışı yoluyladır, (bazılarının dediğine göre) saçma bir biçimde ve genel kabule aykırı olarak netice çıkarır.
Kimi diyalektikçiler safsatalar hakkında bu minval üzere söz söylerler, (kimileri ise başka türlü), bunlar belki hafifmeşrep kimselerin kulaklarını okşayabilir, lakin hakikatte lüzumsuzdur ve kendileri tarafından beyhude yere uydurulmuştur.
Bu durum, evvelce söylenenlerden de müşahade edilebilir, zira gerek başka yollarla gerekse bilhassa kıyas kabiliyetlerinin dayanakları olan akıl yürütmeleri çürüterek, diyalektiğe göre ne doğrunun ne de yanlışın kavranamayacağını göstermiştik.
Bahse konu hususa karşı daha pek çok şey ileri sürülebilir, biz bunlardan yalnızca kısaca şöyle bahsedeceğiz,
Diyalektiğin bihakkın çürüttüğü zannedilen bütün o safsataların çözümü faydasızdır, çözümü faydalı olanları çözmek ise bir diyalektikçinin iktidarında değildir, ancak her bir nesnenin hususi sanatlarında mahir olanların kârıdır.
Mesela, şayet bir hekime şu safsata sunulacak olsa, "Bir hastalığın yatışmasında, perhizde çeşitliliğe gidilmeli ve şarap verilmelidir, oysa üçüncü günde ekseriyetle bir yatışma vuku bulur, binaenaleyh üçüncü günden evvel perhiz çeşitlendirilmeli ve şarap verilmelidir."
Bir diyalektikçi bütün bunlara karşı hiçbir şey söyleyemez, lakin hekim, yatışmanın iki türlü anlaşıldığını, yani ya hastalığın tamamının yatışması ya da iyileşmeye doğru cüz'i bir meyil manasına geldiğini bilerek bu safsatayı çözebilir.
İlk üçüncü günden evvel, ekseriyetle birtakım cüz'i şiddetlenmelerin yatışması vuku bulur, biz ise perhizin çeşitlendirilmesini bu tür bir yatışmada değil, hastalığın tamamının yatışmasında tensip ederiz.
Bunun üzerine hekim, delilin öncüllerinden birinin diğerinden ayrık olduğunu, yani hastalığın tamamına taalluk edenin, bir cüz'üne taalluk edenden farklı olduğunu ifade edecektir.
Kezâ, şiddetli bir hummaya dair şu delil karşısında, "Zıtlar, zıtların devasıdır, lakin soğukluk hummanın hararetine zıttır, binaenaleyh soğuk nesneler onun tedavisine münasiptir", bir diyalektikçi ne diyeceğini bilemeyecektir.
Fakat hekim, bir kısmının hastalığa bitişik arazlar, diğerlerinin ise bu arazların semptomları olduğunu bilerek, meselenin semptomlar üzerinden anlaşılamayacağını, (zira soğuk nesneler tatbik edildiğinde hararetin artması mutattır), bilakis bitişik etkilenim üzerinden anlaşılması gerektiğini, kabızlığın yoğunlaşma değil daha ziyade açılma talep eden bitişik bir araz olduğunu, bunun akabinde gelen hararetin ise birincil derecede bitişik olmadığını, bu sebeple soğuk olanın tatbik edilmesinin münasip düşmeyeceğini beyan edecektir.
Böylece diyalektikçi, çözümü faydalı olan safsatalar karşısında ne diyeceğini bilemez, lakin şunun gibiler söz konusu olduğunda, "Şayet büyük boynuzların yoksa ve boynuzların varsa, boynuzların yoktur, oysa büyük boynuzların yoktur ve boynuzların vardır, binaenaleyh boynuzların yoktur."
Ve, "Şayet bir nesne hareket ediyorsa, ya bulunduğu yerde hareket eder ya da bulunmadığı yerde, fakat ne bulunduğu yerdedir, (zira orada sükûn halindedir), ne de bulunmadığı yerdedir, (zira bulunmadığı yerde fail olamaz), binaenaleyh hiçbir şey hareket etmez."
Ve, "Ya meydana gelen şeydir, ya da meydana gelmeyen, lakin meydana gelmeyen değildir (zira zaten mevcuttur), ne de olmadığı şeydir, zira meydana gelen şey bir tesire maruz kalır, meydana gelmeyen ise maruz kalmaz, Kezâ, kar donmuş sudur, oysa su siyahtır, binaenaleyh kar da siyahtır."
Ve buna benzer pek çok maskaralığı bir araya getirerek kaşlarını çatar, diyalektiğini sergiler ve büyük bir vakarla, kıyasa dayalı bürhanlar vasıtasıyla bir şeyin meydana geldiğini, bir şeyin hareket ettiğini, karın beyaz olduğunu ve boynuzlarımızın bulunmadığını bize ispatlamaya gayret eder, halbuki bunlara yalnızca zıtlarının bedahatini karşı koysa, apaçık olan zıtlarının şahitliğiyle bu tezleri yerle bir etmeye kâfi gelirdi, Nitekim, harekete karşı ileri sürülen delilin muhatabı olan bir filozof hiçbir şey söylememiş, yalnızca yürümüştür.
Ve insanlar, hayatın mutat akışı içerisinde, denizde ve karada seyahat eder, gemiler ve evler inşa eder, çocuklar dünyaya getirir ve harekete yahut oluşa karşı ileri sürülen delillere asla kulak asmazlar.
Kezâ Hekim Herophilos'un zarif bir latifesi mevcuttur, (öteki hususlarda olduğu gibi bilhassa harekete dair ahmakça mantığına pek çok safsatacı delil sokan Diodoros ile çağdaştır), Diodoros'un omzu çıktığında, onu yerine oturtmak için gelen Herophilos, "Kemik ya bulunduğu mahalden çıkmıştır ya da bulunmadığı mahalden, fakat ne bulunduğu mahalden çıkmıştır ne de bulunmadığı mahalden, binaenaleyh hiç çıkmamıştır" diyerek onunla istihza etmiştir, Öyle ki safsatacı, delillerini bir kenara bırakıp tedaviye başlaması için hekime yalvarmak mecburiyetinde kalmıştır.
Zira (kanaatimce) tecrübeye dayalı olarak ve zanna kapılmaksızın, umumi müşahedelere ve kabullere göre yaşamak, bilhassa hayatın faydasına taalluk etmeyen bütün kuramsal fuzuliyat karşısında hükmü askıya almak kâfidir.
Şayet diyalektik, çözümü faydalı olan safsataları çözemiyorsa, bazılarının çözdüğünü zannettiği şeylerin çözümü ise faydasızsa, diyalektiğin safsataları çözmede hiçbir faydası yoktur. Dahası, bizzat diyalektikçilerin kendi söylediklerinden dahi, safsatalara dair sanatlarının lüzumsuz olduğu ispat edilebilir.
Onlar, diyalektiğe yalnızca ondan ne devşirilebileceğini öğrenmek için değil, her şeyden önce bürhanî akıl yürütmelerle doğruyu ve yanlışı nasıl ayırt edeceklerini bilmeyi gaye edinerek yöneldiklerini söylerler, bu sebeple diyalektiğin Doğrunun, Yanlışın ve Nötrün ilmi olduğunu ileri sürerler.
Dolayısıyla onlar, doğru öncüllerle doğru bir neticeye varan akıl yürütmeyi doğru kabul ettiklerinde, bize karşı yanlış bir netice ihtiva eden herhangi bir akıl yürütme ileri sürülür sürülmez, onun yanlış olduğunu anlarız ve binaenaleyh ona muvafakat etmeyiz, zira zaruri olarak bu akıl yürütme ya netice vermez nitelikte olmalı ya da doğru öncüllere dayanmamalıdır, ki bu da şuradan aşikârdır,
Akıl yürütmedeki yanlış netice, ya öncüllerinin kurduğu irtibatın bir lazımıdır ya da değildir, şayet lazımı değilse, bu akıl yürütme netice verici değildir, zira onlar, netice verici bir akıl yürütmenin, öncüllerinin kurduğu irtibatı takip eden şey olduğunu söylerler, şayet lazımı ise, kendi kaideleri gereğince, öncüllerin kurduğu irtibatın bizzat kendisi de zaruri olarak yanlış olmalıdır, zira onlar yanlışın ancak yanlıştan neşet edeceğini, doğrudan çıkmayacağını söylerler.
İmdi ne netice verici ne de kendilerine göre bürhan edilebilir olmayan bir akıl yürütmenin durumu, evvelce söylenenlerden açıktır. Binaenaleyh içinde yanlış bir netice bulunan bir akıl yürütme öne sürüldüğünde, onun bizzat kendisinden dahi ne Doğru ne de Netice Verici olduğunu anlarız, mademki yanlış bir netice ihtiva etmektedir, cerbezenin nerede yattığını bilmesek bile ona muvafakat etmeyiz.
Zira hokkabazların hilelerinin hakikat olduğuna inanmadığımız, bunu hangi yolla yaptıklarını bilmesek de aldattıklarını bildiğimiz gibi, doğru görünen lakin yanlış olan akıl yürütmelere de, hangi bakımdan cerbezeli olduklarını bilmesek dahi itibar etmeyiz. Yalnızca buna değil, başka birçok hususa dayanarak da şu şekilde akıl yürütebiliriz,
Öne sürülen akıl yürütme bizi ya [okunamadı] sevk eder ya da beklememiz gereken bir şeye götürür, şayet ikincisiyse, bizler bir safsatayı hakiki bir akıl yürütmeden ayırt edemeyiz, zira onlar, akıl yürütmenin suretinin netice verici olup olmadığına ve öncüllerin doğru olup olmadığına dogmatik bir tarzda hükmetmek mecburiyetindedirler, lakin evvelce gösterdik ki onlar ne hangi akıl yürütmelerin netice verici olduğunu kavrayabilirler ne de ne bir kıstasları ne de bir bürhanları bulunduğundan herhangi bir şeydeki Hakikate hükmedebilirler, ki bunu bizzat kendi kelamlarıyla ispatlamıştık.
Buradan anlaşılmaktadır ki, diyalektikçilerin pek methettikleri safsataların suni suretleri fuzulidir.
Bölüm XXIII. Çift Anlamlılıklar Üzerine
Aynı hususu çift anlamlılıkların tefriki hakkında da söyleriz.
Zira çift anlamlılık iki veya daha fazla manaya gelen bir lafız ise ve lafızlar vaz yoluyla delalet ediyorsa, bunların ait oldukları muhtelif sanatların ehli tarafından tefrik edilmesi iktiza eder, çünkü onlar vazettikleri şeylere tatbik ettikleri lafızların müspet kullanımını tecrübe etmişlerdir, oysa bir diyalektikçi bunu yapmamıştır, nitekim hastalıkların hafiflemesinde perhiz çeşitliliği tayin olunur. Üstelik gündelik hayatta çocukların bile, tefriki kendilerine faydalı görünen çift anlamlılıkları tefrik ettiklerini görürüz.
Zira bir kimse, aynı ismi taşıyan iki uşağı varken bir çocuğa Manes’i çağırmasını söylese (her ikisinin adının da bu olduğunu varsayalım), çocuk “Hangisini?” diye soracaktır.
Ve şayet bir kimse, muhtelif şarap nevilerine sahipken bir çocuğa kendisine biraz şarap koymasını buyursa, çocuk “Hangi neviden?” diye sual edecektir.
Böylece faydalı olanın tecrübesi tefriki doğurur, fakat hayat tecrübesinin dahiline girmeyen ve belki de yalnızca dogmatiklerin sözlerinde bulunan, zansız yaşamaya hiçbir faydası olmayan çift anlamlılıklara gelince, bilhassa bunlarla meşgul olan diyalektikçi, bunların gayrimuayyen, [okunamadı] yahut mevcut olmayan şeylere merbut olmalarına göre, bunlarda dahi septik usulle hükmü askıya almaya mecbur kalacaktır, bunlardan tekrar bahsedeceğiz. İmdi şayet herhangi bir dogmatik buna karşı bir şey söylemeye yeltenecek olursa, septik akıl yürütmeyi teyit etmiş olur ve her iki tarafın [okunamadı] ve bunların [okunamadı] ile ihtilaflı meselede hükmün askıya alınışını perçinler.
Çift anlamlılıklar üzerine bu kadar söz söyledikten sonra, Hipotipler’in İkinci Kitabını nihayete erdiriyoruz.
Fizik Üzerine. Üçüncü Kitap
Şimdiye kadar felsefenin mantık bahsini hulasa suretinde ele aldık, fizik bahsini tetkik ederken de aynı yolu takip edeceğiz, her bir cüzü tek tek cerhetmek yerine, diğerlerini de ihtiva eden daha [okunamadı] olanları çürütmeye gayret edeceğiz, ilkin mebadiden başlayacağız.
Ve mademki ekseriyet bunların bir kısmının maddi, bir kısmının fail olduğunu kabul eder, evvela fail mebadiden bahsedeceğiz, zira bunların mebadi olarak tesmiye edilmesi maddiden daha evladır.
Bölüm I. Tanrı Üzerine
İmdi dogmatiklerin çoğu Tanrı’yı en fail illet kabul ettiğine göre, ilkin Tanrı hakkında tahkikatta bulunalım, hayatın tabii akışına tabi olarak, yargımızı bağlamaksızın, tanrıların var olduğunu, tanrılara ibadet ettiğimizi ve onların ilahi tedbir sahibi olduklarını beyan ederiz.
Yalnızca dogmatiklerin cüretini cerhetmek gayesiyle şunları söyleriz, fehmettiğimiz şeylerin cevherlerini, mesela cisim mi yoksa cisimsiz mi olduklarını ve keza suretlerini mülahaza etmemiz iktiza eder.
Zira bir atın suretinin ne olduğunu evvelemirde öğrenmemiş olan hiç kimse bir atı fehmedemez.
Kezalik fehmedilen şey, bir yerde mevcut olarak fehmedilmelidir.
İmdi mademki dogmatiklerden kimi Tanrı’nın bir cisim olduğunu, kimi cisimsiz olduğunu, kimi insan suretine sahip olduğunu, kimi olmadığını, kimi mekânda bulunduğunu, kimi mekânda bulunmadığını söyler,
Ve mekânda bulunduğunu söyleyenlerden kimi âlemin içinde, kimi ise âlemin ötesinde olduğunu iddia eder,
Cevheri, sureti ve içinde bulunduğu mekân hakkında şüpheden uzak bir malumata malik değilken, Tanrı tasavvuruna nasıl sahip olabiliriz?
Evvela kendi aralarında Tanrı’nın ne olduğu hususunda ittifak etsinler, sonra O’nu bize tasvir edebilir ve böyle bir Tanrı mefhumunu kabul etmemizi talep edebilirler, zira kendi aralarında telif olunamaz bir ihtilaf içindeyken, onlardan herhangi bir şeyi şüphesiz doğru olarak kabul edemeyiz.
Lakin derler ki, kendi zihninde bozulmaz ve kutlu bir şey tasavvur et ve Tanrı’nın böyle olduğunu düşün. Bu ahmakçadır.
Zira Dion’u tanımayan bir kimsenin, Dion’a mahsus arazları bilemeyeceği gibi, Tanrı’nın cevherini bilmeksizin O’nun arazlarını bilmemiz de mümkün değildir. Dahası, bize neyin mesut olduğunu söylesinler,
Fazilete göre amel edip kendine tabi olan şeyler üzerinde bir ilahi tedbire malik olan mıdır, yoksa hiçbir faaliyeti bulunmayan, ne kendisi bir işle meşgul olan ne de başkasına iş çıkaran mıdır?
Zira bu hususta dahi uzlaşmaz bir ayrılığa düşmekle, mesut dedikleri şeyin bulunamayacağını, dolayısıyla bizzat Tanrı’nın da bilinemeyeceğini göstermektedirler. Fakat Tanrı mefhumunu kabul etsek bile, bizzat Dogmatiklerin söylediklerinden ötürü O’nun var olup olmadığı hususunda hükmü askıya almamız zaruridir, çünkü Tanrı’nın varlığı bedihi değildir, zira bu kendiliğinden aşikâr olsaydı, Dogmatikler O’nun kim, ne ve nerede olduğu hususunda ittifak etmiş olurlardı, oysa tam aksine, aralarında nihayete erdirilemez bir ihtilaf mevcuttur ve bu da göstermektedir ki O’nun varlığı bizler için gizlidir ve ispata muhtaçtır.
İmdi, bir Tanrı olduğunu iddia eden kimse, bunu ya aşikâr bir şeyle ya da gizli bir şeyle ispat etmek mecburiyetindedir, aşikâr bir şeyle ispat edemez, zira Tanrı’nın varlığını ispat eden şey aşikâr olsaydı, ispat eden şey ispat edilen şeyle bağıntılı bulunduğundan ve dolayısıyla onunla birlikte kavrandığından (daha evvel ispat ettiğimiz üzere), Tanrı’nın var olduğu da onu ispat eden aşikâr şeyle birlikte kavranacağından aşikâr hale gelirdi.
Fakat bu durum aşikâr değildir, binaenaleyh aşikâr bir şeyle de ispat olunamaz.
Lakin gizli bir şeyle de ispat olunamaz, çünkü Tanrı’nın varlığını ispat edecek olan o gizli şeyin kendisi de bir ispata muhtaç olacaktır.
Şayet aşikâr bir şeyle ispat olunursa, Tanrı’nın var olduğu artık gizli değil, aşikâr olacaktır. Dolayısıyla ispat vazifesi gören o gizli şey, aşikâr bir şeyle ispat olunamaz.
Fakat gizli bir şeyle de ispat olunamaz, zira bunu iddia eden kimse, öne sürülen meselenin ispatı kabilinden zikredilen her gizli şey için durmaksızın yeni bir ispat talep edeceğimizden, teselsüle düşecektir.
Binaenaleyh bir Tanrı’nın var olduğu başka herhangi bir şeyden hareketle ispat olunamaz, ve şayet ne kendiliğinden aşikâr ne de başka bir şeyle ispat edilebilir değilse, bir Tanrı’nın var olup olmadığı idrak edilemez kalacaktır. Dahası, bir Tanrı olduğunu söyleyen kimse, O’nun ya alemdeki şeyler üzerinde ilahi tedbir sahibi olduğunu kabul eder yahut olmadığını. Şayet ilahi tedbir sahibiyse, ya her şey üzerinde ya da bazı şeyler üzerinde tedbir sahibidir.
Şayet her şey üzerindeyse, alemde hiçbir kötülük yahut fenalık bulunmazdı, oysa (kendilerinin de itiraf ettiği üzere) her şey kötülükle doludur, dolayısıyla Tanrı’nın her şey üzerinde ilahi tedbir sahibi olduğu söylenemez.
Şayet yalnızca bazı şeyler üzerindeyse, niçin şunlar üzerinde tedbir sahibidir de bunlar üzerinde değildir?
Zira O, ya her şey üzerinde tedbir sahibi olmayı hem istemekte hem buna güç yetirmektedir, yahut istemekte fakat güç yetirememektedir, yahut güç yetirmekte fakat istememektedir, yahut ne istemekte ne de güç yetirebilmektedir.
Şayet hem istiyor hem güç yetiriyorsa, o vakit her şey üzerinde ilahi tedbir sahibi olurdu, lakin son zikrettiğimiz husustan aşikâr olduğu üzere öyle değildir, binaenaleyh O’nun her şey üzerinde tedbire hem irade hem güç yetirdiği iddiası doğru değildir.
Şayet istiyor fakat güç yetiremiyorsa, kudreti, üzerinde ilahi tedbir sahibi olmadığı şeyler hususunda O’na mani olan o illet tarafından aşılmaktadır, oysa Tanrı’nın başka bir şeyden daha zayıf olduğunu tahayyül etmek abestir.
Şayet her şey üzerinde ilahi tedbir sahibi olmaya güç yetiriyor da istemiyorsa, hasis olduğu düşünülebilir, eğer ne istiyor ne de güç yetirebiliyorsa, hem hasis hem acizdir, ki bunu Tanrı hakkında öne sürmek hürmetsizliktir.
Binaenaleyh Tanrı alemdeki şeyler üzerinde ilahi tedbir sahibi değildir, ve şayet bunlar üzerinde bir tedbiri yoksa, herhangi bir fiil veya eser de meydana getirmiyorsa, ne kendiliğinden aşikâr olduğundan ne de herhangi bir eser vasıtasıyla idrak edildiğinden, hiç kimse bir Tanrı’nın varlığını hangi yolla kavradığını söyleyemez.
İşte bu sebeplerden ötürü, bir Tanrı’nın var olup olmadığı [okunamadı]. Buradan hareketle şunu da iddia ederiz ki, belki de bir Tanrı olduğunu söyleyenler hürmetsizlik töhmetinden vareste tutulamazlar, zira O’nun her şey üzerinde ilahi tedbir sahibi olduğunu ikrar etmekle, Tanrı’nın şerrin müellifi olduğunu söylemiş olurlar, ve O’nun her şey üzerinde değil de yalnızca bazı şeyler üzerinde tedbir sahibi olduğunu söylemekle de, Tanrı’nın ya hasis ya da aciz olduğunu kabule mecbur kalırlar, ki bu da açık bir hürmetsizlik olmaksızın telaffuz edilemez.
Kısım II. İllet Üzerine
Fakat Dogmatikler bu müşkülatın içinden çıkamadıklarında bizi küfürle itham etmesinler diye, evvelemirde illet mefhumunu vazetmeye gayret ederek, fail illeti umumi surette tetkik edeceğiz. Dogmatiklerin söylediklerinden hareketle illetin ne olduğunu hiç kimse anlayamaz. Kimi onun bir cisim olduğunu kabul eder, kimi ise cisimsiz olduğunu. Görünen o ki, kimileri illetin tesil gibi mücerret şeylere, kimileri ise seyyal kılınmak gibi müşahhas şeylere ait olduğunu ileri sürecektir.
Böylece, ifade ettiğim üzere, en umumi ve makbul telakkiye göre illet, eserin kendisi vasıtasıyla meydana getirildiği şeydir.
Bunlardan kimini müstakil, kimini muin kabul ederler.
Müstakil olanlar, mevcudiyetiyle eserin mevcut olduğu, ortadan kalkmasıyla eserin ortadan kalktığı ve azalmasıyla eserin azaldığı illetlerdir.
Nitekim boğaza bir ipin geçirilip sıkılması boğulmanın illetidir.
Müşterek illet, aynı eserin husulü zımnında bir diğer müşterek illetle birleşendir, nitekim sabanı çeken öküzlerin her biri, sabanın çekilmesinin illetidir.
Muin ise esere ancak cüzi bir medet sağlayan şeydir, tıpkı iki kişinin bir yükü taşıması ve üçüncüsünün de onlara azıcık yardım etmesi gibi. Bazıları der ki, hâlihazırdaki şeyler gelecekteki şeylerin sevk edici illetleridir, nitekim güneşin şiddetli harareti hummanın illetidir, fakat kimileri bunları kabul etmez, zira bir illet, eseriyle bağıntılı olduğundan, illet sıfatıyla ondan önce gelemez.
Kısım III. Bir Şeyin İlleti Olup Olmadığı Üzerine
İllet diye bir şeyin mevcudiyeti muhtemeldir, Zira tabii ve ruhani faillerin büyümesi, küçülmesi, kevn ve fesadı, hareketi, velhasıl bütün alemin intizamı, şayet bir illetten neşet etmiyorsa nasıl kaim olabilir?
Zira şayet bunların hiçbiri kendi tabiatları icabı hakikaten böyle değillerse, bize birtakım sebepler dolayısıyla aslında olmadıkları gibi göründüklerini söylememiz icap eder.
Kezâ, şayet bir sebep olmasaydı bütün tenasül ve tevellütler birbirine karışırdı, atlar farelerden, filler karıncalardan doğardı.
Mısır’daki Thebai’de şiddetli yağmurlar ve karlar yağar, güney havalisinde ise hiçbir şey görülmezdi, meğerki [okunamadı] kısımlarda fevkalade soğuk meydana getiren ve şark taraflarını kuru kılan bir sebep bulunsun. Kezâ, hiçbir sebep olmadığını söyleyen kimse her iki halde de ilzam edilmiş olur, zira şayet bunu yalın bir surette, bir sebep (yahut illet) göstermeksizin söylerse itimada layık görülmez, yok şayet bir sebebe istinaden söylerse, o vakit sebebin bulunmadığı yerde bir sebep göstersin.
Sebep olduğunu inkâr edenlerin de aynı şekilde muhtemel olanı söylediklerini, pek çok delil arasından bazılarını serdederek göstereceğiz. Şöyle ki,
Semereyi, yani neticeyi onun semeresi olarak kavramadan evvel sebebi anlamak imkânsızdır, lâkin sebebin semeresini de onun semeresi olarak, semerenin sebebini onun sebebi olarak kavramadıkça anlayamayız, zira onun, diğerinin semeresi olduğunu ancak ve ancak sebebi onun sebebi olarak kavradığımız vakit bilir görünürüz.
Şimdi şayet sebebi anlamak için evvelemirde neticeyi bilmemiz iktiza ediyorsa ve (daha evvel belirttiğim veçhile) neticeyi bilmek için de evvelemirde sebebi bilmemiz iktiza ediyorsa, her ikisinin de bilinemeyeceğini göstermek üzere devir yolu devreye girer, ne sebep olarak sebep, ne de netice olarak netice bilinebilir, zira her biri kendi muteberliği için diğerine muhtaç olduğundan, bilgimizi evvelemirde hangisine dayandıracağımızı bilemeyiz.
Binaenaleyh, herhangi bir şeyin bir sebebi olduğunu iddia etmeye muktedir değiliz. Fakat her ne kadar kabul etsek de, bu husustaki ihtilaflardan ötürü bunun kavranılamaz olduğu aşikâr kılınacaktır.
Zira bir şeyin başka bir şeyin sebebi olduğunu söyleyen kimse, bunu ya hiçbir sebep veya illetten müteessir olmaksızın yalın bir surette söyler yahut da bu tasdike bir sebep vasıtasıyla sevk edilmiştir.
Şayet yalın bir surette söylüyorsa, hiçbir şeyin sebebi olmadığını söyleyen kimseden zerre kadar daha muteber olmayacaktır.
Şayet bir sebebin bulunduğunu düşünmesine dair herhangi bir sebep serdederse, ihtilaflı olan şeyi yine ihtilaflı olan şey ile ispat etmeye gayret etmiş olur.
Zira mesele, bir şeyin bir sebebinin olup olmadığı hususundan ibaretken, sebep bulunmasına dair bir sebep serdettiği vakit sebebin var olduğunu peşinen kabul etmiş olur.
Bundan maada, mesele sebebin mevcudiyetine dair olduğundan, şayet bunu herhangi bir sebeple ispat edersek, onu da ispatlamak için bir başka sebep serdetmek icap edecek ve bu durum teselsül edip nihayetsizliğe varacaktır, halbuki sonsuz sayıda sebep serdetmek imkânsızdır.
Bu sebepten, bir şeyin diğer bir şeyin sebebi olduğunu öne sürmek imkânsızdır. Dahası bir sebep, semeresini ya zaten mevcut olup bir sebep olarak varlığını sürdürdüğü vakit yahut da bir sebep olmadığı vakit husule getirir. İkincisi vâki olamaz.
Şayet zaten mevcut olduğu vakitte ise, evvela var olması ve bir sebep teşkil etmesi, sonra da zaten var olan şeyi husule getirmesi gerekir, fakat sebep neticeye nispetle tanımlandığından, aşikârdır ki sebep sıfatıyla ondan evvel var olamaz. Binaenaleyh bir sebep, bir sebep olduğu vakitte dahi sebebi olduğu şeyi husule getiremez.
Ve şayet bir sebep olmadığı vakitte de, bir sebep olduğu vakitte de hiçbir şey husule getirmiyorsa, o halde ortada hiçbir sebep yoktur, zira bir sebep bir şey husule getirmedikçe sebep olarak anlaşılamaz. Bundan ötürü kimileri şu şekilde de akıl yürütürler,
Bir sebep ya netice ile birlikte, ya ondan evvel, ya da ondan sonra mevcut olmalıdır.
İmdi, sebebin neticenin husule gelmesinden sonra var olmaya başladığını söylemek pek gülünç olurdu.
Ona nispetle anlaşıldığı cihetle, ondan evvel de var olamaz, zira bağıntılı olanlar, bağıntılı olmaları hasebiyle bir arada mevcutturlar ve birlikte anlaşılırlar, lâkin netice ile birlikte de var olamaz, zira şayet onun fail sebebi ise ve husule gelen her ne ise, varlığı haiz bir başkası tarafından husule getirilmesi icap ediyorsa, bir sebebin neticeyi husule getirmesinden evvel bir sebep olması zaruridir.
Binaenaleyh şayet bir sebep netice ile ne birlikte, ne ondan evvel, ne de ondan sonra mevcut değilse, katiyen mevcut değildir. Bundan başka, bir sebep mefhumu belki de bu suretle temelsiz kılınabilir.
Zira şayet (nispi olması hasebiyle) bir sebebi semeresinden evvel anlayamıyorsak ve onu semerenin sebebi olarak anlamak için semereden evvel olduğunu anlamak zaruri ise, lâkin kendisinden evvel hiçbir şeyin olamayacağını anladığımız bir şeyden evvel herhangi bir şeyin var olduğunu anlamak gayrikabil ise, o halde bir sebebin mevcut olduğunu kavramak da imkânsızdır. [okunamadı] bir sebebin bulunduğunu kabul etsek dahi, [okunamadı]. Suriyeli Pherekydes [okunamadı] öne sürdü,
diğer üçü ve bunlardan hangisi tercih edilecek, mademki ne üzerinde ittifak edilmiş şüphesiz bir alametimiz, ne de bir kıstasımız yahut hüccetimiz mevcuttur (daha evvel gösterdiğimiz veçhile), bu yüzden Dogmatiklerin ortaya koyduklarından hareketle, bir şeyin var olmasının var olmamasına asla râcih görünmediğini kabul ederek, mevcudiyete dair zaruri olarak hükümden tevali ederiz.
BÖLÜM IV. Maddi İlkeler Üzerine
Buraya kadar fail illetlerden bahsettik, şimdi ise maddi ilkeler tesmiye olunan şeylerden kısaca bahsedeceğiz, bunların kavranılamaz olduğu, Dogmatiklerin ihtilafından aşikârdır. Bütün eşyanın ilkesi olarak Miletoslu Thales, suyu,
talebesi Anaksimandros, gayrimahdud olanı (apeiron), [okunamadı], ateşi,
[okunamadı] suyu, Khioslu Oinopides, ateş ve havayı, Rhegionlu Hippys, ateş ve suyu, [okunamadı] ateş, hava, su ve topraktan müteşekkil olan cismi, Demokritos ve Epikouros, atomları, Klazomenaili Anaksagoras, homoiomereia’ları (benzer parçalı unsurları), Diodoros Kronos, en küçük ve bölünemez cisimleri, Pontoslu Herakleides ile Bithynialı Asklepiades, mürekkep olmayan kütleleri (yahut küçük cisimleri), Pythagorascılar, sayıları, riyaziyeciler, cisimlerin hadlerini, Peripatetik (Aristotelesçi) Straton ise keyfiyetleri kabul etmiştir. Maddi ilkelere dair aralarındaki ihtilaf bu derece büyük (yahut daha da büyük) iken, ya onların fikirlerinin tamamını yahut bazılarını tasdik etmemiz icap eder.
Tamamını tasdik etmek imkânsızdır, zira hem Asklepiades ile birlikte bunların dokunulabilir ve bir keyfiyeti haiz olduklarını, hem Demokritos ile birlikte atom olduklarını ve keyfiyetten ari bulunduklarını, hem de bütün hissi keyfiyetleri homoiomereia’larına izafe eden Anaksagoras ile mutabık kalmayı aynı anda savunamayız. Lâkin şayet kendi muhakememiz neticesinde
bu fikirlerden bazılarını intihap edeceksek, bunu ya bir hüccet olmaksızın yahut da bir hüccet ile yapmamız iktiza eder.
Eğer ispatsız ise itibar görmeyecektir, şayet ispat ile ise bu ispatın doğru olması icap eder,
Fakat doğru ve hakiki bir kıstas ile tayin ve tespit edilmedikçe doğru kabul edilmeyecektir, oysa kıstasın dahi hakikati, hükme bağlanmış bir ispat ile kanıtlanmalıdır.
Şu hâlde bir kanaati diğerlerine müreccah kılan şeyin doğruluğunu kanıtlamak için onun kıstasının ispat edilmesi gerekiyorsa ve ispatın doğruluğunu göstermek için dahi önce onun [okunamadı] hükme bağlanması lazımsa, delilin daha ileri gitmesine elvermeyen kısır döngüye düşülür, zira ispat durmaksızın bir kıstasa muhtaçtır, kıstas ise hükme bağlanmış bir ispata,
Fakat bir kıstası başka bir kıstasla ve bir ispatı başka bir ispatla yargılamak, sonsuza kadar gitmek demektir.
İmdi, unsurlara dair kanaatlerin ne hepsini ne de bir kısmını tasdik edebiliyorsak, zorunlu olarak hükmü askıya almamız gerekir. Bu kadarı dahi unsurların ve maddi ilkelerin kavranamazlığını göstermeye kâfidir.
Fakat Dogmatikleri daha etraflıca çürütmek adına bunun üzerinde daha uzun duracağız.
Unsurlara dair kanaatleri o kadar çoktur ki her birini tetkik etmek [okunamadı], fakat
BÖLÜM V. Cisimlerin Kavranamaz Olup Olmadığı Üzerine.
[onlardan bazılarının dediğine göre] [okunamadı] etki eden yahut maruz kalandır,
Fakat bu kavrama göre durum, gösterdiğimiz gibidir.
Zira bir İllelin var olup olmadığını söyleyemediğimizden, maruz kalanın (müteessirin) var olup olmadığını da söyleyemeyiz, çünkü maruz kalan, illetten ötürü teessür duyar, böylece her ikisi de, illet [okunamadı] genişlik olmaksızın,
İmdi bunlar [okunamadı] ve Direnç dahi kazandığında, cisim hâline gelir, KUŞKUCULUK, kendi başına yahut yalnızca Cisimlerde mütalaa edilir.
Bir Çizginin yahut Yüzeyin kendi başına var olduğunu tahayyül edecek kadar ahmak bir kimse herhalde yoktur.
Şayet bunların kendi başlarına değil de Cisim içinde var olduklarını söylerlerse,
Evvela, Cisimlerin bunlardan meydana geldiğini kabul etmek zorundadırlar, zira öyleyse, bunların evvelce kendi başlarına bir mevcudiyete sahip olmaları ve akabinde bir Cismin teşekkülü için bir araya gelmiş olmaları icap eder.
Kezalik (diğer misalleri bir yana bırakırsak) yalnızca Temas üzerinden göstereceğimiz üzere, bunlar Cisim addedilen şeylerin içinde dahi var olmazlar,
Zira birbirine yaklaştırılan cisimler karşılıklı olarak birbirine temas ediyorsa, hadleriyle, yani yüzeyleriyle karşılıklı temas etmek mecburiyetindedirler, lakin yüzeyler birbirine bir bütün hâlinde temas etmez, çünkü öyle olsaydı temas fiiliyle birbirleriyle birleşirlerdi ve temas, cevherleri birbirine karıştırırdı, öyle ki birbirine temas eden iki şeyi ayırmak bir koparma (yırtılma) olurdu.
Bir yüzey, temas ettiği cismin yüzeyine bazı kısımlarıyla dokunup diğer kısımlarıyla da haddi olduğu cisimle birleşmiş de değildir, şüphesiz hiç kimse bunun derinlikten yoksun olduğunu ve dolayısıyla bir yüzey değil, bir cisim olduğunu mütalaa edemez.
Aynı minvalde, hadlerine veya sınırlarına göre birbiri üzerine konmuş iki yüzey farz edersek, buradan şu netice çıkar, onların [okunamadı] denilen şeyine göre,
kavramak bir şeydir, zira Uzunluk, Genişlik ve Direncin bulunmadığı yerde bir cismin varlığını tasavvur edemeyiz. Fakat şayet Cisim bunlardan ibaretse ve bunların mevcut olmadığını kanıtlarsak, [okunamadı] hiç yok demektir.
Direnç dahi aynı şekilde kavranamaz ve anlaşılamaz, zira kavranabilseydi, bu temas yoluyla olurdu.
İmdi temasın kendisinin kavranamaz olduğunu gösterirsek, Direnci kavramanın imkânsız olduğu neticesi doğacaktır,
Temasın kavranamaz olduğunu şöyle delillendiririz, birbirine temas eden her ne varsa, ya karşılıklı olarak kısımlarıyla temas eder ya da Bütün, Bütüne temas eder.
Bütünün Bütüne temas etmesi kabil değildir, zira bu [okunamadı] olurdu,
Kısımların Kısımlara teması da kabil değildir, zira o kısımlar, kendi Bütünlerine nispetle kısım olsalar da kendi cüzlerine nispetle birer Bütündürler, çünkü kendi içlerinde kısımları vardır.
Fakat zikredilen sebepten ötürü Bütünler Bütünlere temas etmez ve dolayısıyla Kısımlar da Kısımlara temas etmez, zira bu kısımlar, kendi cüzlerine nispetle birer Bütündür.
İmdi temasın ne Bütünce ne de Kısımlarca gerçekleşebileceğini kavrayamıyorsak, Temas kavranamaz olmak zorundadır ve binaenaleyh [cisim] de kavranamazdır, zira cisim bu üç boyut ile Dirençten gayrı bir şey değilse ve bunların her birinin kavranamaz olduğunu gösterdiysek, Cisim dahi kavranamazdır.
Böylelikle bizzat Cismin mefhumuna gelince, bir Cismin var olup olmadığı kavranamazdır.
Dahası, dediklerine göre Cisimlerin bazıları duyulur, bazıları ise akledilirdir, bunlar Akıl ile, diğerleri ise Duyularla kavranır.
Duyular yalnızca edilgindir, oysa Akıl, akledilir şeylerin Kavranışına Duyulur olanların Kavranışı vasıtasıyla ulaşır.
Şayet Cisim bir şey ise, ya duyulur ya da akledilir olmak mecburiyetindedir,
Duyulur değildir, zira Uzunluk, Genişlik, Derinlik, Direnç, Renk ve benzerlerinin bir araya gelmesiyle kavranıyor görünmektedir ki Cisim bunlarla birlikte mütalaa edilir, oysa onlar Duyuların yalnızca edilgin olduğunu savunurlar. Şayet bir Cismin akledilir olduğunu söylerlerse,
Duyulur Şeylerin Tabiatında, cisimlerin akledilir olmak bakımından kendisi vasıtasıyla anlaşılabileceği bir şey bulunmalıdır,
Fakat Cisimden ve Cisimsel Olmayandan başka hiçbir şey yoktur ki Cisimsel Olmayanın kendisi akledilirdir, dolayısıyla ispat ettiğimiz üzere Cisim duyulur değildir ve şeylerin Tabiatında Cismin kendisiyle anlaşılabileceği hiçbir Duyulur bulunmadığından, Cisim akledilir de olmayacaktır, şayet ne duyulur ne de akledilir ise ve bunlardan gayrı hiçbir şey yoksa, Cismin bir hiç olduğunu söyleyebiliriz. Binaenaleyh bir Cismin var olmadığını kanıtlayan akıl yürütmeleri bir Cismin var olduğunu kanıtlayanların karşısına koyarak hükmü askıya alırız.
İmdi Cismin Kavranamazlığından, Cisimsel Olmayanın da kavranamaz olduğu neticesi çıkar, zira mahrumiyetler melekelerin mahrumiyeti olarak anlaşılır, nitekim Görmenin yokluğu Körlük, İşitmenin yokluğu Sağırlık ve benzerleridir.
Bundan ötürü mahrumiyeti kavramak için evvela onun mahrumiyeti olduğu Melekeyi kavramamız gerekir, zira Görmenin ne olduğunu anlamayan bir kimse, bu kimsede Görme yoktur, yani o kördür, diyemez.
Eğer bir cismin yoksunluğu cisimsiz ise ve melekelerin kavranması imkânsız olduğundan bunların yoksunluklarını kavramak da kabil değilse, lakin cisim, gösterdiğimiz üzere kavranamaz ise, cisimsiz olanlar da kavranamaz olacaktır.
Zira o ya duyulur olandır ya da akılla kavranandır, şayet duyulur olan ise, canlıların, insanların, duyuların ve koşulların farklılığı sebebiyle ve karışım ile askıya almanın on müşterek zemininde zikredilen benzeri sebeplerle kavranamazdır, şayet akılla kavranan ise, duyulur olanların kavranışı kabul edilmediğinden, ki bunlar vasıtasıyla [okunamadı], akılla kavranan şeylerin kavranışı da kabul edilmeyecektir ve netice itibarıyla [okunamadı] da kavranamayacaktır. Bundan gayrı, cisimsiz bir şeyi kavradığını iddia eden kimse, onu ya duyu ile yahut akıl yürütmeyle kavradığını söylemelidir, duyu ile olamaz, zira duyu, duyulur olan şeyleri içe alma ve sirayet vasıtasıyla algılar görünmektedir, nitekim görme (ister konik bir tesirle, ister türlerin yayılması veya girmesiyle, yahut ışınların ve renklerin dökülmesiyle husule gelsin) ve işitme (ister havanın darbe almasıyla, ister sesin cüzlerinin kulağa taşınıp duyuya çarpması suretiyle sesin algılanmasına yol açmasıyla olsun), aynı şekilde buruna ulaşan kokular, dile ulaşan tatlar ve dokunulur şeyler de dokunma duyusuna benzer tarzda intikal eder.
Fakat cisimsiz olanlar bu tür tesirleri kabul etmeye elverişli değildir, bu sebeple duyu vasıtasıyla kavranamazlar.
Lakin akıl yürütme (yahut [okunamadı]) vasıtasıyla da olamaz, zira cisimsiz olanların akıl yürütmeyle anlaşıldığını söyleyen kimse, kanıtlanması gereken şeyi peşinen doğru kabul etmiş olur,
Çünkü biz cisimsiz olanın kavranıp kavranamayacağını sual ettiğimizde, o kimse cisimsiz olanı yalın haliyle kabul ederek, bu yolla cisimsiz olanların kavranışını göstermek ister, oysa akıl yürütmenin kendisi, eğer cisimsiz ise, ihtilaf konusu olan şeyin bir cüzüdür. Öyleyse evvelemirde o nasıl kavranmıştır?
Şayet herhangi bir cisimsiz şey vasıtasıyla kavranmışsa, onun kavranışının da ispatını talep ederiz ve bu durum sonsuza kadar uzanır.
Şayet bir cisim vasıtasıyla kavranmışsa, cisimlerin kavranışı zaten tartışmalı olan meseledir.
O halde, akıl yürütmenin ve cisimsiz olanın kavranışını ispat etmek üzere varsayılan cismin kavrandığını ne ile ispat edeceğiz?
Şayet bir cisim vasıtasıyla dersek, sonsuz döngüye düşeriz, şayet cisimsiz bir şey vasıtasıyla dersek, kısır döngü zeminine saparız. Böylelikle akıl yürütme, eğer cisimsiz ise, [okunamadı], hiç kimse cisimsiz olanın onun vasıtasıyla kavranabileceğini iddia edemez.
Lakin eğer [okunamadı] bir cisim ise, cisimlerin kavranıp kavranamayacağına dair ihtilaf bulunduğundan, zira onların akışı (kendi tabirlerince) hasebiyle ne ispat kabul ederler ne de var oldukları tasavvur olunabilir, nitekim Platon cisimleri, [okunamadı], Meydana Gelmiş, Var Olmayan diye tesmiye eder.
Bunun üzerine, cisim hakkındaki ihtilafın ne suretle nihayete ereceğinden şüphe duymaktayım, zira öne sürülen mahsurlar sebebiyle bu ne bir cisim vasıtasıyla ne de cisimsiz bir şey vasıtasıyla mümkündür.
Dolayısıyla cisimsiz olanları akıl yürütmeyle kavramak da kabil değildir, fakat eğer onlar ne duyuya tesir ediyor ne de akıl yürütmeyle kavranabiliyorsa, hiçbir surette kavranamazlar.
Şimdi şayet ne bir cismin ne de cisimsiz bir şeyin mevcudiyetini öne süremiyorsak, unsurlar hususunda hükmü askıya almalıyız, ve belki de unsurlardan sonra gelen şeyler hususunda dahi hükmü askıya almamız icap eder, zira [okunamadı] cisimseldir, diğerleri cisimsizdir ve her ikisi de ihtilaflıdır.
Bunun da ötesinde, fail ve maddi ilkeler hususunda zikredilen sebeplerden ötürü hükmü askıya almamız gerektiğinden, ilkeler hakkındaki tüm bahis içinden çıkılmaz bir hal alacaktır.
BÖLÜM I Mizaç Üzerine
Lakin bunu bir kenara koyarsak, hiçbir dokunma, temas, mizaç yahut karışım katiyen mevcut değilken, mizaçların ilk unsurlardan meydana geldiği nasıl [okunamadı]? Dokunmanın bir hiç olduğunu geçenlerde, cisimlerin mevcudiyetine dair bahiste göstermiştik.
Ve mizacın dahi, onların söylediklerinden hareketle, kabil olmadığını kısaca beyan edeceğiz.
Onlar bu hususta pek çok söz söylerler ve Dogmatiklerin bu meseledeki ihtilafları neredeyse sayısızdır, öyle ki ihtilafın karara bağlanamaz oluşundan, mevzunun kavranamazlığı neticesi çıkarılabilir. Hepsini tek tek çürütmek maksadımızın haricindedir, serdedeceğimiz şu hususların kifayet edeceği kanaatindeyiz.
Bütün mizaç kazanmış şeyler, söylediklerine göre, cevher ve keyfiyetlerden mürekkeptir, binaenaleyh onlar ya cevherlerin karışıp keyfiyetlerin karışmadığını, yahut keyfiyetlerin karışıp cevherlerin karışmadığını, yahut hiçbirinin diğeriyle karışmadığını, yahut her ikisinin birbiriyle karıştığını kabul etmek mecburiyetindedir.
Fakat şayet ne cevher ne de keyfiyetler birbiriyle karışmıyorsa, mizaç [okunamadı] mizaç kazanmış şeyler, eğer mizaç kazanmış şeyler mezkûr yollardan hiçbiriyle birbiriyle karışmamışsa?
Şayet keyfiyetlerin birbirine yalnızca bitişik olduğunu, lakin cevherin karıştığını söylerlerse, bu da abestir, zira biz mizaçlardaki keyfiyetleri ayrışmış olarak kavramayız, bilakis mizaç kazanmış şeyler vasıtasıyla bir kılınmış olarak hissederiz.
Eğer keyfiyetlerin karıştığını lakin cevherlerin karışmadığını söylerlerse, bu imkânsızdır, zira keyfiyetlerin mevcudiyeti cevherdedir, bundan ötürü keyfiyetlerin kendi cevherlerinden ayrıldığını ve bu suretle birbiriyle karıştığını, cevherlerin ise kendi keyfiyetlerinden mahrum kaldığını söylemek gülünçtür.
Geriye mizaç kazanmış şeylerin keyfiyetlerinin ve cevherlerinin birbirinin içine geçtiğini ve karışarak mizacı teşkil ettiğini söylemek kalır, ki bu evvelkilerden daha da abestir, zira böylesi bir mizaç imkânsızdır.
Misal olarak, on ölçek suya bir ölçek baldıran karıştırılacak olsa, baldıranın suyun tamamıyla karıştığı söylenecektir, zira bir kimse bu karışımdan ne kadar az alırsa alsın, onu baldıranın kuvvetiyle dolu bulacaktır.
Şimdi şayet baldıran suyun her bir cüzüyle karışmış ve onunla birlikte genişlemişse, mizaç husule gelebilsin diye cevherlerin ve keyfiyetlerin birbirine nüfuz etmesi suretiyle bütün bütüne yayılmışsa, ve her bir cüzünde birbiriyle birlikte genişleyen şeyler eşit yer kaplayıp netice itibarıyla birbirine [okunamadı] ise, bir ölçek baldıran on ölçek suya eşit olacaktır, öyle ki karışım, bu mizaç tarzı varsayımına göre, ya yirmi ölçek yahut iki ölçek olmak zorundadır.
Ve yine, bu varsayıma göre yirmi ölçek suya bir ölçek su eklendiğinde, ya kırk ölçek ya da yalnızca iki ölçek miktarında olmalıdır, zira bir ölçeğin, kendisiyle aynı boyutta yayıldığı için yirmi ölçek olduğunu veya yirmi ölçeğin, kendileriyle eşitlendiği o tek ölçek olduğunu düşünebiliriz.
Aynı şekilde bir kimse, yalnızca bir ölçek ekleyerek, gördüğümüz yirmi ölçeğin bu mizaç varsayımına göre yirmi bin veya daha fazla olması gerektiğini ve bunların yalnızca iki ölçekten ibaret bulunduğunu iddia edebilir, bundan daha saçma bir şey ise olamaz, dolayısıyla bu mizaç varsayımı saçmadır.
Şimdi eğer mizaç, ne yalnızca tözlerin karışmasıyla, ne yalnızca niteliklerin karışmasıyla, ne her ikisiyle ne de biriyle meydana gelmiyorsa ve bunların haricinde hiçbir şey tasavvur edilemiyorsa, mizacın ve bütün karışımların mahiyeti anlaşılamaz demektir.
Şu halde eğer element denilen şeyler, ne birbirine temas ederek ne de harmanlanıp kaynaşarak karışımlar meydana getirmeye muktedir değilse, Dogmatiklerin bu husustaki doğa felsefesi (fizyolojisi) kavranılamazdır.
BÖLÜM VII. Hareket Üzerine
Söylenenlerin yanı sıra Dogmatiklerin doğa felsefesinin, hareket üzerine yürütülecek bir akıl yürütmeyle imkânsız olduğu anlaşılabilir, zira bütün karışımlar elementlerin ve fail ilkenin bir hareketiyle meydana gelmelidir.
Eğer bu sebeple, kabul gören hiçbir hareket türünün bulunmadığını ispat edersek, daha önce karşı çıktığımız her şey bir varsayım olarak kabul edilse dahi Dogmatiklerin fizik dedikleri şeyin hiçbir işe yaramadığı aşikâr olacaktır.
BÖLÜM VIII. Mekânsal Hareket Üzerine
Hareket üzerine en dakik biçimde söz söylemiş görünenler, onun altı türü olduğunu bildirirler, mekânsal hareket, başkalaşma, büyüme, küçülme, oluş ve bozuluş.
Mekânsal hareketten başlayarak bunların her birini ayrı ayrı inceleyeceğiz.
Dogmatiklere göre bu, hareket edenin, ya bütünlüğü bakımından ya da parçası bakımından bir yerden başka bir yere geçmesidir, yürüyenlerde olduğu gibi bütünlüğü bakımından, yahut kendi merkezi etrafında dönen bir kürede olduğu gibi parçası bakımından, zira bütün aynı yerde kalır, yalnızca parçalar yer değiştirir.
Bana öyle geliyor ki hareket konusunda başlıca üç ihtilaf bulunmaktadır.
Bias ve diğer bazı filozoflar hareketin var olduğunu ileri sürerler, Parmenides, Melissos ve diğerleri hareketin olmadığını savunurlar, Septikler ise onun var olduğunu söylemenin yok olduğunu söylemekten daha evla olmadığını belirtirler. Zira fenomenler bakımından hareketin var olduğu görülür, lakin felsefi akıl yürütme bakımından var olmadığı anlaşılır.
Şu halde her iki tarafın delillerini tetkik ettiğimizde bunların eşit ağırlıkta olduğunu görürsek, hiçbirine muvafakat etmeyeceğiz.
Onun var olduğunu savunanlarla başlayalım. Bunlar bilhassa apaçıklık üzerinde ısrar ederler,
Zira derler ki, eğer hareket yoksa Güneş nasıl olur da bir an Doğuda, az sonra Batıda görünür, yahut bize yakınlığına veya uzaklığına bağlı olan yılın mevsimlerini nasıl meydana getirir?
Yahut gemiler bir limandan ayrılıp uzak bir diğer limana nasıl ulaşır?
Yahut hareketi inkâr eden kişi nasıl olur da dışarı çıkar ve evine geri döner?
Bunların cevapsız kalacağını düşünürler, nitekim Kiniklerden birine hareketi ortadan kaldırmayı amaçlayan bir akıl yürütme sunulduğunda hiçbir cevap vermemiş, yalnızca ayağa kalkıp yürümüş ve eylem ile apaçıklık yoluyla hareketin var olduğunu göstermiştir.
Böylece karşı tarafı susturmaya gayret ederler. Fakat hareketin varlığını ortadan kaldıranlar şöyle akıl yürütürler,
Eğer bir şey hareket ediyorsa, ya kendisi tarafından yahut bir başkası tarafından hareket ettirilmelidir, oysa ne kendisi tarafından ne de bir başkası tarafından hareket ettirilir.
Zira kendisi tarafından hareket ettirilmediği söylenen şey, ya bir sebep tarafından yahut hiçbir sebep olmaksızın hareket ettirilmelidir, hiçbir şey olmadan hiçbir şey meydana gelmez, eğer bir sebep tarafındansa, kendisiyle hareket ettirildiği sebep onun hareket ettiricisi olacaktır ve şimdilik bize böyle görünmektedir.
Bazıları bir şeyin bulunduğu yerde hareket edebileceğini söyler, zira merkezleri etrafında dönen küreler hareket ederler ve yine de yerlerinde kalırlar.
Kendilerine verilecek cevapta bu muhakeme kürenin muhtelif parçalarına aktarılmalı ve eğer hiçbir şeyin bulunduğu yerde hareket etmediğini göstermek istiyorsak, parçaları bakımından hareket etmediğini bu delille ispat etmeliyiz,
bizim mutat muhakeme tarzımıza göre sonsuza kadar gidecektir. Yine, eğer hareket ettiren şey tesir ediyorsa ve tesir eden hareket ediyorsa, onun da kendisini hareket ettirecek bir başkasına ihtiyacı olacaktır ve bunun da bir üçüncüsüne, böylece sonsuza kadar, öyle ki hareket ilk başlangıç ilkesinden yoksun kalacaktır, bu ise saçmadır. Demek ki hareket eden hiçbir şey, bir başkası tarafından hareket ettirilmez.
Fakat kendisi tarafından da hareket ettirilmez, zira hareket eden her şey ya ileriye doğru iter ya geriye doğru çeker, yahut yukarı veya aşağı yönelir, dolayısıyla kendisini hareket ettiren her ne ise, bunu bu yollardan biriyle yapmalıdır.
Eğer ileriye doğru itiyorsa kendisinin arkasında olmalıdır, geriye doğru çekiyorsa kendisinin önünde, yukarı doğruysa kendisinin altında, aşağı doğruysa kendisinin üstünde olmalıdır.
Fakat bir şeyin kendi üzerinde, önünde, altında veya arkasında olması imkânsızdır, dolayısıyla herhangi bir şeyin kendisi tarafından hareket ettirilmesi imkânsızdır.
Şayet ne kendisi ne de bir başkası tarafından hareket ettirilmiyorsa, o halde hiçbir şey hareket etmemektedir.
Eğer bir kimse iştiha ve tercihe müracaat edecek olursa, kendisine meselenin kudretimiz dahilinde olanla ilgili olduğunu ve henüz bir Hakikat Ölçütü bulamadığımız ölçüde bu meselenin karara bağlanamaz olduğunu bildirmemiz gerekir.
bir şeyin ne bulunduğu yerde ne de bulunmadığı yerde hareket edemeyeceğinden hareketle, mutlak manada alınan mekânda da hiçbir şeyin hareket edemeyeceği sonucuna varırlar. Zira mekân parçalardan teşekkül eder,
bir şey bütün bölünebilir aralık boyunca birdenbire değil de, mekânın bir ilk parçasından ve ardından diğerinden hareket ediyorsa, dolayısıyla hiçbir şey hareket etmez.
Mekânın bir ilk parçasından hiçbir şeyin hareket etmediği şuradan açıktır, zira eğer cisimler, mekânlar ve `[okunamadı]`
bu cisimlerin hareket ettiği söylenen [mekân], sonsuza bölünürse, hiçbir hareket olmayacaktır, zira sonsuzluklar içinde bir birincinin bulunması imkânsızdır, ki hareket ettiği söylenen şey bu birinci kısımdan hareket etmiş olsun.
Fakat şayet mezkûr şeyler bölünemez bir noktada nihayete ererse ve hareket eden her şey, tıpkı zamanının ilk bölünemez cüzünü geçtiği gibi mekânının da ilk bölünebilir cüzünü geçerse, her şey eşit süratte olacaktır, en hızlı koşan at ile bir kaplumbağa gibi, ki bu önceki iddiadan da saçmadır. Dolayısıyla hareket, uzamın herhangi bir birinci kısmından meydana gelmez.
Fakat ne bütün şeyler [okunamadı] [okunamadı] bir stadyumun bir anda hem siyah hem beyaz [okunamadı]. Bundan başka, geçen şeyin bir anda mekânın ne kadarını geçtiği hususunda, şayet bunun belirsiz olduğunu söylerlerse, bir şeyin bir anda bütün yeryüzü boyunca hareket edebileceği öne sürülebilir, şayet inkâr ederlerse [okunamadı] mekânın miktarı [okunamadı] geçemeyeceği böyle bir [okunamadı] tarif etmek [okunamadı] gülünçtür [okunamadı].
Lakin şayet bir artışı kabul ederlerse, onların bütün yeryüzü üzerinden bir anda hareket etmesine yol açarız. Bu sebeple, hareket ettiği söylenen şeyler bölünebilir aralığın tamamı üzerinde bir anda hareket etmezler, ve şayet bir anda hareket etmiyorlarsa [okunamadı].
Şüphecilik: Büyüme ve Küçülme Üzerine
Aynı gerekçeyle büyüme ve küçülme hususunda da hükmü askıya alırız (epokhe). Zira açık olan şu ki [maddeler] duragan olmayıp daima akış hâlindedir ve bazıları diğerlerinin içine süzülür, var olan şey, başka bir şeyin eklenmesiyle ilk tözünü korumaz, tamamen yeni bir töz kazanır.
Nitekim (misal olarak), şayet üç ayak uzunluğunda bir tahta parçası varken, bir kimse buna on ayak uzunluğunda bir parça eklese ve üç ayaklık parçayı [büyüttüğünü] söylese, hilaf-ı hakikat beyanda bulunmuş olur, (çünkü bu artık diğerinden bütünüyle farklı bir şeydir). Bunun gibi, büyüdüğü söylenen her şeyde de önceki madde dışarı akıp yeni madde içeri girdikçe, şayet eklendiği söylenen şey eklenirse, hiç kimse bunun büyüme olduğunu söylemeyecek, bütünün başkalaşımı (tahavvülü) olduğunu belirtecektir. Aynı şey küçülme için de söylenebilir, zira mevcudiyetini korumayan bir şeyin küçüldüğü nasıl söylenebilir?
Kaldı ki şayet küçülme eksilme ile, büyüme de eklenme ile meydana geliyorsa, fakat ne eksilme ne de eklenme bir hakikate tekabül etmiyorsa, ne küçülme ne de büyüme bir varlığa sahiptir.
Eksilme ve Eklenme Üzerine
Eksilmenin bir hiç olduğunu şu şekilde delillendirirler,
Şayet bir şey diğerinden eksiltilirse, ya eşit olandan eşit olan eksiltilir, ya küçük olandan büyük olan, ya da büyük olandan küçük olan eksiltilir. Fakat bunlardan hiçbiri geçerli değildir, dolayısıyla eksilme mümkün değildir.
Eksilmenin bu yolların hiçbiriyle meydana gelmediği gayet açıktır,
Bir şeyden eksiltilen nesne, eksiltilmeden evvel, kendisinden eksiltildiği şeyin içinde bulunmalıdır, fakat eşit olan, altının altıda bulunması gibi, eşit olanın içinde bulunmaz, zira kuşatan şeyin kuşatılan şeyden daha büyük olması icap eder, ve kendisinden bir şey eksiltilen nesnenin, eksiltilen şeyden daha büyük olması gerekir ki eksilmenin akabinde geriye bir şey kalabilsin, nitekim eksilmenin [bütünüyle] alıp götürmekten farklı görünmesi bu noktadadır.
Fenomenler ile deliller arasındaki karşıtlık sebebiyle, hareketin var olup olmadığı konusunda hükmü askıya alırız. Dörtte üç, üçte iki,
Ne de büyük olan küçükte bulunur, altı ve beş gibi, bu pek saçma olurdu.
Küçük olan da büyükte bulunmaz, zira şayet beş, azın çokta bulunması misali altının içinde bulunacak olsaydı, aynı mantıkla beşin içinde dört, dördün içinde üç, üçün içinde iki, ikinin içinde bir bulunurdu, böylece altı sayısı beş, dört, üç, iki ve biri ihtiva ederdi ki bunlar toplandığında on beş eder ve küçüğün büyükte bulunduğu kabul edilecek olursa, bunun altının içinde yer alması gerekirdi.
Aynı şekilde, altının içinde yer alan on beşin içinde otuz beş bulunacaktır, ve böylece bir silsile hâlinde sonsuz sayılar bulunacaktır.
Fakat altı sayısının içinde sonsuz sayıların bulunduğunu söylemek abestir, dolayısıyla küçüğün büyükte bulunduğunu söylemek de abestir. Şayet bir şeyden eksiltilenin, kendisinden eksiltildiği şeyde bulunması zaruri ise, fakat ne eşit eşitte, ne büyük küçükte, ne de küçük büyükte bulunmuyorsa, hiçbir şeyden kesinlikle hiçbir şey eksiltilemez.
Kezâ, şayet bir şeyden bir şey eksiltilirse, ya bütünden bütün, ya kısımdan kısım, ya kısımdan bütün, ya da bütünden kısım eksiltilir.
Fakat bütünden bütünün yahut kısımdan bütünün eksiltildiğini söylemek saçmadır, geriye ancak kısmın bütünden yahut kısımdan eksiltildiğini söylemek kalır ki bu da aynı şekilde saçmadır.
En sarih olanı teşkil ettiğinden sayılar üzerinden misal vererek, bunu on sayısı ile gösterelim ve ondan birin çıkarıldığını farz edelim.
Bu bir, ispat edeceğim üzere, ne on bütününden ne de onun geriye kalan dokuzluk kısmından çıkarılabilir, binaenaleyh eksiltilmiş değildir.
Zira şayet bir, on bütününden çıkarılırsa, mademki on, on adet birlikten başka bir şey değildir, birliklerden herhangi biri olmayıp hepsinin bir birleşimidir, on bütününden çıkarılacak bu birliğin her bir birlikten çıkarılması icap eder,
Fakat evvelemirde, bir birlikten hiçbir şey eksiltilemez, zira birlikler bölünemezdir ve bu sebeple on sayısından bir bu suretle eksiltilemez.
Lakin şayet her bir birlikten bir birliğin alınabileceğini kabul edersek, bir birliğin on kısmı olacaktır ve on kısmı olduğu için bir birlik teşkil edecektir, şimdi birlik tesmiye edilen şeyin on kısmının kendisinden eksiltildiği geriye kalan on diğer kısım bulunduğundan, bu on kısım yirmi edecektir. Fakat birin on olduğunu, onun yirmi olduğunu ve (onlara göre) bölünemez olanın bölündüğünü söylemek saçmadır, bu sebeple bütün olan on sayısından bir birliğin eksiltildiğini söylemek abestir.
Fakat birlik, geriye kalan dokuz sayısından da eksiltilmiş değildir, zira kendisinden bir şey eksiltilen nesne eksiksiz kalmaz, oysa dokuz, birliğin eksiltilmesinden sonra tam ve eksiksiz kalmaktadır.
Bundan başka, Dokuz dokuz Birlikten başka bir şey olmadığı cihetle, şayet Birliğin Bütün'den eksiltildiği söylenirse bizzat Dokuz'un kendisi eksiltilmiş olacaktır, şayet Dokuz'un bir Cüzünden, meselâ Sekiz'den eksiltildiği söylenirse aynı saçmalıklar peyda olacaktır.
Şayet geriye kalan son Birlikten eksiltilirse, Birliğin bölünebilir olduğunu söylemeleri gerekir ki bu da saçmadır, binaenaleyh Birlik Dokuz'dan eksiltilmiş olamaz. Şimdi şayet ne On'un tamamından ne de onun bir Cüzünden eksiltilebiliyorsa, ne Bütün'den bir Cüz eksiltilebilir ne de bir Cüzden,
Eğer bu minval üzere ne Bütün Bütün'den, ne Cüz Bütün'den, ne Bütün Cüzden, ne de Cüz Cüzden eksiltilebiliyorsa, hiçbir şey diğerinden eksiltilemez. Keza Ekleme de onlar tarafından İmkânsız Şeyler arasında sayılır,
Zira şöyle derler, Eklenen şey ya kendi kendisine eklenir, ya önceden var olan bir Mevzuya, yahut her ikisinden mürekkep olan şeye, lâkin bunların hiçbiri hakikat değildir, binaenaleyh hiçbir şey diğerine eklenemez.
Meselâ, Dört Pint miktarını varsayalım ve buna bir Pint eklensin, sorarım, Bu neye eklenmiştir?
Kendisine eklenmiş olamaz, zira eklenen şey, kendisine eklenilenden gayrıdır, oysa hiçbir şey kendisinden gayrı değildir, Lâkin her ikisinden mürekkep olana, yani dört Pint ile bir Pintin ölçüsüne de eklenmiş olamaz, zira henüz var olmayan bir şeye bir şey nasıl eklenebilir? Eğer dört Pinte ve bir Pinte bir Pint eklenirse, dört Pint miktarından, bir Pintten ve ziyade edilen Pintten ötürü Altı Pint husule gelecektir.
Şimdi şayet yalnızca dört Pinte bir Pint eklenirse, mademki bir diğeriyle aynı uzamı paylaşan şey, uzamını paylaştığı şeyle eşit olmak icap eder, eğer bir Pint dört Pint ile aynı uzamı paylaşırsa dört Pintin Miktarını iki katına çıkaracak, böylece bütün Ölçü sekiz Pint olacaktır ki bunun böyle olmadığını müşahede etmekteyiz.
Binaenaleyh şayet eklendiği söylenen şey ne kendisine, ne başka bir Mevzuya, ne de bu ikisinden mürekkep olana ekleniyorsa ve bunlardan maada bir şey de yoksa, şüphesiz bir şeyin diğerine Eklenmesi söz konusu olamaz, [okunamadı].
[okunamadı] Ekleme, Eksiltme ve Mekân Değiştirme (İntikal) dairesine girer, zira bu bir şeyden Eksiltme ve diğerine Eklemedir, geçişli olarak.
Bölüm XII. Bütün ve Cüz Üzerine.
Aynı şey Bütün ve Cüz için de söylenebilir, zira Bütün, Cüzlerin bir araya gelişi ve Eklenmesiyle meydana gelmiş görünür, lâkin bunlardan herhangi birinin yahut birkaçının Eksiltilmesiyle Bütün olmaktan çıkar. Bundan başka, Şayet bir Bütün varsa, ya Cüzlerinden gayrı bir şeydir ya da Cüzleri Bütün'ün ta kendisidir, lâkin Cüzlerinden gayrı görünmemektedir,
Zira Cüzler ortadan kaldırıldığında, Bütün'ün bunlardan maada bir şey olduğunu düşünmemize yarayacak hiçbir şey baki kalmaz.
Şimdi şayet Cüzler Bütün ise, Bütün yalnızca bir Kelimeden ve içi boş bir İsimden ibarettir, lâkin [okunamadı] müstakil bir Varlığı yoktur, nitekim Mesafe, uzak şeylerden fazla bir şey olmadığı ve Bitişiklik de bitişik şeylerden başka bir şey olmadığı gibi, binaenaleyh Bütün herhangi bir şey değildir.
Lâkin Cüzler de öyle değildir, zira şayet Cüzler varsa, ya Bütün'ün Cüzleridir ya birbirlerinin Cüzleridir yahut her biri kendisinin Cüzüdür.
Bütün'ün Cüzleri değildir, zira o Cüzlerin kendisinden gayrı bir şey değildir.
Bundan başka, o vakit Cüzler kendilerinin Cüzleri olurdu, çünkü her Cüz Bütün'ü ikmal edicidir, Birbirlerinin de Cüzü değildir, zira bir Cüzün, cüzü olduğu şeyin içinde ihtiva edilmesi gerekir, oysa meselâ Elin Ayakta ihtiva edildiğini söylemek saçma olurdu.
Her biri kendisinin de Cüzü değildir, zira o vakit hem ihtiva eden hem de kendi tarafından ihtiva edilen olarak bir şey kendisinden daha büyük ve daha küçük olacaktır, Şimdi şayet Cüz dediklerimiz ne Bütün'ün, ne kendilerinin, ne de birbirlerinin Cüzleri ise, hiçbir şeyin Cüzleri değildirler, ve şayet hiçbir şeyin Cüzü değillerse Cüz de değildirler, zira İzafî olan şeyler birlikte ortadan kalkar.
Bu bahsi istidradi olarak zikrettik, zira Bütün ve Cüz konusunu daha evvel ele almıştık.
Bölüm XIII. Başkalaşma Üzerine.
[okunamadı] tabii başkalaşım [okunamadı] ileri sürerek,
Şayet Değişen bir şey varsa bu ya Cisimdir yahut Cisimsizdir, lâkin bunların hiçbiri [okunamadı] değildir, binaenaleyh Başkalaşmanın kendisi [okunamadı], edilgen (müteessir) olan olarak, ve İllet sıfatıyla onun Mevcudiyeti hükümsüz kılınır, bununla birlikte edilgen olan da hükümsüz kılınır, zira teessür kabul edeceği bir şey kalmamıştır, binaenaleyh hiçbir şey başkalaşmaz. Bundan maada, şayet Başkalaşma varsa, bu ya bir Varlığın yahut bir Yokluğun başkalaşmasıdır, lâkin Yokluk mevcudiyetten yoksundur, ne teessür kabul edebilir ne de fiilde bulunabilir, binaenaleyh Başkalaşmaya kabil değildir, Şayet değişen şey bir Varlık ise, ya bir Varlık olarak değişir yahut bir Yokluk olarak, Bir Yokluk olarak değişmez zira Yokluklar mevcut değildir.
Şayet bir [okunamadı] olarak değişirse, Varlıktan gayrı bir şey haline gelir [okunamadı] Varlık olarak, Lâkin bir Varlığın bir [okunamadı] olduğunu söylemek saçmadır. [okunamadı] Varlık değişmez.
Şimdi şayet ne bir Varlık değişiyorsa, ne bir Yokluk, ve bunlardan maada bir şey de yoksa, geriye şunu söylemek kalır,
şimdiki zamanda, (göstereceğimiz üzere,) binaenaleyh hiçbir şey değişmez, Geçmiş yahut gelecek Zamanda hiçbir şey değişmez, zira bunların hiçbiri şimdiki zaman değildir, oysa bir şeyin şimdiki zaman haricinde fiilde bulunması yahut teessür kabul etmesi imkânsızdır.
Fakat şimdiki zamanda da değişmez, zira belki de şimdiki zaman dahi gayr-ı mevcuttur. Bu [okunamadı], Şimdi, bölünemez olandır,
Lâkin meselâ Demirin sertten yumuşağa değişebileceğini yahut bölünemez bir Zamanda başka herhangi bir Başkalaşmanın vuku bulabileceğini tasavvur etmek imkânsızdır, zira bunlar bir Tevali (ardışıklık) iktiza eder görünmektedir, Şimdi şayet hiçbir şey ne geçmiş Zamanda, ne şimdiki zamanda, ne de gelecekte değişmiyorsa, hiçbir şey katiyen değişmemektedir.
Bununla birlikte, şayet Başkalaşım varsa, bu ya duyulara ya da Akıl (Nous) kavramına tabidir, duyulara tabi değildir, zira onlar yalnızca tekil mefhumları algılarlar, oysa Başkalaşımın iki yönlü bir nispeti vardır, hem başkalaşımın kendisinden neşet ettiği şeye, hem de dönüştüğü şeye bakar.
Şayet bunun makuller alanına ait olduğunu söylerlerse, daha evvel de ifade ettiğimiz gibi, makuller hususunda nihayete erdirilemez bir ihtilaf bulunduğundan, Başkalaşımın mevcudiyetini iddia edemeyiz.
BÖLÜM XIV. Oluş ve Bozuluş Üzerine
Oluş ve Bozuluş, Eklenme, Eksilme ve Başkalaşım ile birlikte hükümsüz kılınır, bunlar olmaksızın hiçbir şey ne meydana gelebilir ne de bozulabilir, misal vermek gerekirse,
On sayısından bir eksiltilerek Dokuz sayısı meydana getirilir ve bozulan Dokuz sayısına bir eklenerek On sayısı meydana getirilir, keza bozulmuş olan pirinçten (başkalaşım yoluyla) pas hasıl olur, bu bakımdan bahsi geçen hareketler ortadan kaldırıldığında, belki de zorunlu olarak Oluş ve Bozuluşun da ortadan kalktığı neticesi doğar.
Dahası bazıları şöyle akıl yürütür,
Sokrates şayet meydana geldiyse, ya Sokrates değilken meydana gelmiştir ya da Sokrates iken,
Şayet o iken meydana geldiyse, iki defa meydana gelmiş olması icap eder, şayet o değilken meydana geldiyse, aynı anda hem var olmuş hem de var olmamış demektir.
Meydana gelmekte olduğu için vardı, varsayıma göre ise yoktu.
Yine, Sokrates şayet öldüyse, ya yaşarken ölmüştür ya da öldüğü vakit, yaşarken ölmüş olamaz, zira bu surette aynı şahsın hem ölü hem canlı olması gerekirdi, öldüğü vakit de ölmüş olamaz, zira bu durumda iki defa ölmesi gerekirdi.
Dolayısıyla Sokrates öldü [okunamadı], bu argüman uyarınca, meydana geldiği veya bozulduğu söylenen her şey hakkında Oluş ve Bozuluş hükümsüz kılınabilir.
Şu şekilde de akıl yürütürler,
Şayet Oluş varsa, meydana gelen şey ya bir Varlık yahut bir Yokluktur, Yokluk olamaz, zira var olmayan bir şeyin başına hiçbir şey gelemez, var olmak dahi.
Varlık da olamaz, zira bir Varlık meydana geliyorsa, ya bir Varlık olarak meydana gelir yahut bir Yokluk olarak.
Yokluk olarak meydana gelmez, şayet bir Varlık olarak meydana geliyorsa, kendisinden farklı bir şeyden hasıl olduğundan, meydana gelen şeyin bir Varlıktan gayrı olması, yani bir Yokluk olması gerekir.
Dolayısıyla meydana gelen şey bir Yokluk olacaktır ki bu da abestir.
Ne bir Varlık ne de bir Yokluk meydana gelmediğine göre, hiçbir şey kat'iyen meydana gelmez.
Aynı gerekçelerle hiçbir şey bozulmaz da.
Zira bir şey bozuluyorsa, ya bir Varlıktır ya da bir Yokluktur, Yokluk olamaz, zira bozulan şeyin bir tesire maruz kalması gerekir, Varlık da olamaz, çünkü ya Varlık halini muhafaza ederek bozulur yahut muhafaza etmeyerek.
Şayet Varlık halini muhafaza ederek bozuluyorsa, aynı şey bir anda hem Varlık hem de Yokluk olacaktır, zira bir Yokluk olarak değil, bir Varlık olduğu için bozulmaktadır, bozulan haliyle ise Varlıktan gayrıdır ve netice itibarıyla bir Yokluktur.
Fakat aynı şeyin hem Varlık hem Yokluk olduğunu söylemek abestir, dolayısıyla bir Varlık, Varlık halini sürdürürken bozulamaz.
Lakin bir Varlık, Varlık halindeyken değil de, evvela bir Yokluğa irca edilip sonrasında bozuluyorsa, bozulan şey Varlık değil, bir Yokluktur ki bu da (daha evvel belirttiğimiz üzere) imkânsızdır.
Şayet ne bir Varlık bozuluyorsa ne de bir Yokluk ve bunlardan gayrı da Hiçbir Şey yoksa, hiçbir şey bozulmaz.
Hareketler hakkında söylenecekler için bu kadarı bir hülasa yerine geçebilir, buradan çıkan neticeye nazaran, Dogmatiklerin tabiat felsefesi gayrimevcuttur ve idrak edilemezdir.
BÖLÜM XV. Sükûn Üzerine
Aynı şekilde bazı kimseler Sükûnun tabiatı hususunda da şüpheye düşerek derler ki, her ne hareket ediyorsa sükûnda değildir, oysa cevherin akışkan olduğunu, onda mütemadiyen boşalmalar ve tazelenmeler vuku bulduğunu söyleyen Dogmatiklerin kanaatlerine göre Cisim durmaksızın hareket halindedir (Nitekim Platoncular cisimleri Varlıklar olarak adlandırmaktansa meydana gelmiş şeyler olarak adlandırmayı yeğlerler ve Herakleitos [okunamadı] hareketliliğini bir nehrin akışına benzetmiştir), binaenaleyh hiçbir cisim [okunamadı].
Yine, sükûnda olduğu söylenen şey, kendisini çevreleyen şeyler tarafından kuşatılmış görünür, kuşatılan şey tesire maruz kalır, fakat tesire maruz kalan hiçbir şey yoktur, zira evvelce ispat ettiğimiz üzere hiçbir İllet yoktur, binaenaleyh hiçbir şey sükûnda değildir.
Bazıları şöyle akıl yürütür,
Sükûnda olan şey tesire maruz kalır, tesire maruz kalan şey hareket eder, öyleyse sükûnda olduğu söylenen şey hareket etmektedir ve şayet hareket ediyorsa sükûnda değildir.
Buradan cisimsiz olan bir şeyin de sükûnda olmadığı bedihidir, zira şayet sükûnda olan şey tesire maruz kalıyorsa ve tesire maruz kalmak cisimlere mahsus olup cisimsizlere mahsus değilse, hiçbir cisimsiz tesire maruz kalmaz yahut sükûnda olmaz, binaenaleyh hiçbir şey [okunamadı].
Mademki bahsi geçenlerin hiçbiri [okunamadı], bunların tetkiki, ve şayet ispat edersek [okunamadı] mevcut olmadığını, diğerlerinin de bu haseple gayrimevcut olduğu tezahür edecektir. Mekân ile başlayalım.
BÖLÜM XVI. Mekân Üzerine
Mekân iki veçheyle ele alınır, Hakiki Manada ve Gayrihakiki Manada, gayrihakiki manada, geniş anlamıyla mekândır, tıpkı bir şehir gibi, hakiki manada ise, içinde tam manasıyla kuşatıldığımız şeydir.
Bizler mekânı hakiki ve dakik manasıyla tahkik etmekteyiz, kimileri onu ikrar etmiş, kimileri inkâr etmiş, kimileri ise hükmü askıya almıştır. Bunlardan ikrar edenler, aşikâr delillere müracaat ederler,
Zira derler ki, mekânın sağ, sol, yukarı, aşağı, ön ve arka gibi kısımlarını gördüklerinde, aynı şahsın muhtelif vakitlerde muhtelif mekânlarda bulunduğunu ve vaktiyle hocamın talim ettiği yerde şimdi benim talim ettiğimi müşahede ettiklerinde, mekânın var olmadığını iddia edecek kim vardır?
Ayrıca eşyanın fıtraten hafif yahut ağır olmasından ve kadimlerin ilkin Kaos'un var olduğunu söylemiş olmalarından ötürü de Mekânın var olduğunu savunurlar, zira Kaos'un, içinde vücut bulan her şeyi ihtiva etmesi sebebiyle Mekân olduğunu kabul ederler.
Ve şayet Cisim bir şey ise, derler, Mekân da öyledir, zira bu olmaksızın hiçbir Cisim olamaz,
Ve şayet bir kendisinden neşet edilen varsa, bir kendisinden meydana gelinen ve içinde bulunulan da vardır, yani Mekân.
Birincisi her ikisinde de mevcuttur, dolayısıyla ikincisi her iki halde de vardır. Lakin [okunamadı] ortadan kaldıranlar da [okunamadı], zira Mekân başka bir şey değildir [okunamadı] Mekânın cüzleri ancak onun kısımlarıdır, ve Mekânın var olduğunu iddia eden kimse, şayet o
kendiliğinden söz konusu şeyi geçerli kıldığını peşinen kabul eder.
Aynı şekilde, Mekânın bizzat varlığı kesin surette inkâr edilmişken, bir şeyin bir Mekânda olduğunu söyleyenler de akılsızca davranırlar,
Onlar bununla birlikte, kendiliğinden kabul görmeyen Mekânın Varlığını da ortadan kaldırırlar, Mekân gibi, kendisinde olunan ile kendisinden olunanın da var olmadığı kanıtlanmıştır, ve Hesiodos’u da reddederler [okunamadı].
Mekân ve Bölge Büyüklük bakımından ayrılır. Mekânın, bir Beden tarafından kuşatılan Aralık olduğu söylendiğinde buna itiraz edilir, bununla ne kastetmektedirler?
Mekân veya Zaman olmaksızın anlaşılamayacağından, devam etmeliyiz [okunamadı]
Aralık (veya Boyut), Bedenin yalnızca Uzunluğu mudur, Genişliği midir, Derinliği midir, yoksa her üçü birden midir?
Şayet bunlardan yalnızca birini kastediyorlarsa, Mekân, mekânı olduğu şeye denk gelmeyecektir.
Üstelik, kuşatan şey, kuşatılan şeyin bir Parçası olacaktır ki bu da saçmadır.
Şayet her üç Aralık kastediliyorsa, mademki Mekân denen şeyin içinde Boşluk yahut Boyutları haiz başka herhangi bir Beden yoktur, fakat Mekânda olduğu söylenen o Beden de salt Aralıktan ibaret değildir (zira bu Uzunluk, Genişlik ve Derinliktir, Direnç de bunların içine girer), bu takdirde Beden bizzat kendisinin Mekânı olacaktır, ve kuşatan şey, kuşatılan şey ile aynı olacaktır ki bu da saçmadır.
Dolayısıyla Mekânın herhangi bir Aralığı yoktur ve netice itibarıyla Mekân bir hiçtir.
Bu hususta şöyle bir İtiraz da mevcuttur,
Mademki Mekânda olduğu söylenen bir şeyde çifte Boyutlar değil, tek bir Uzunluk, tek bir Genişlik ve tek bir Derinlik görülmektedir, öyleyse bu Boyutlar yalnızca Bedenin midir, Mekânın mıdır, yoksa her ikisinin midir?
Şayet yalnızca Mekânın ise, o takdirde Bedenin kendine mahsus bir Uzunluğu, Genişliği veya Derinliği olmayacak ve netice itibarıyla bir Beden olmayacaktır ki bu saçmadır.
Şayet her ikisinin ise, mademki Boşluğun Boyutlar haricinde bir Varlığı yoktur ve Boşluğun boyutları Bedene tâbidir, [okunamadı] hangi boyutlara sahipse Boşluk da aynı boyutlardan teşekkül edecektir.
Zira daha önce gösterdiğimiz üzere, Direncin Varlığına dair kesin bir iddiada bulunulamaz.
Şimdi, mademki Boşluğa ait olan ve Boşlukla aynı mahiyette bulunan Boyutlar yalnızca görünür olan Bedende tecelli etmektedir, bu takdirde Beden Boşluk olacaktır ki bu saçmadır.
Şayet Boyutlar yalnızca Bedenin ise, o vakit Mekânın hiçbir Boyutu olmayacak ve netice itibarıyla Mekân da bulunmayacaktır, dolayısıyla şayet Mekânın Boyutu mezkûr yolların hiçbirinde bulunamıyorsa, Mekân yoktur.
Aynı şekilde şu da ileri sürülmektedir,
Bir Beden bir Boşluğa girdiğinde ve böylece orası bir Mekân hâline geldiğinde, Boşluk ya bir tesire maruz kalır, ya yol verir, yahut yok edilir, lâkin şayet bir tesire maruz kalırsa, aynı şey hem dolu hem boş olacaktır, şayet mekânsal olarak hareket ederek yol verirse veya Hareket sebebiyle yok edilirse, Boşluk bir Beden olacaktır, zira bunlar bir Bedene mahsus Hâllerdir.
Fakat aynı şeyin hem boş hem dolu olduğunu söylemek yahut Boşluğun bir Beden olduğunu söylemek saçmadır, binaenaleyh bir Boşluğun bir Beden tarafından işgal edilebileceğini ve Mekân hâline gelebileceğini söylemek saçmadır.
Buradan da anlaşılmaktadır ki, şayet bir Beden tarafından bir [okunamadı] hâline gelecek şekilde işgal edilemiyorsa, Boşluk mutlak surette gayrimevcuttur, zira Boşluğun, işgal edilebilen şey olduğu söylenmişti [okunamadı]
Bölge, zira o ya büyük bir Mekândır yahut Mekân ile sınırlandırılmıştır, fakat şayet kısmen Beden tarafından işgal edilmişse ve kısmen boş bir Aralık yahut [okunamadı] ise, her ikisiyle birlikte ortadan kalkar. Stoacıların Mekân hakkındaki ve diğerlerinden ayrıldıkları Görüşlerine karşı bu ve bundan çok daha fazlası ileri sürülmektedir.
Fakat Peripatetikler (Aristotelesçiler) Mekânın, kuşatması bakımından kuşatan şeyin Sınırı (yahut en içteki Yüzeyi) olduğunu söylerler, öyle ki benim Mekânım, Bedenimi çevreleyen Havanın Yüzeyidir.
Lâkin şayet Mekân bu ise, aynı şey hem var olacak hem var olmayacaktır, zira bir Beden bir Mekâna girmek üzereyken, var olmayan bir şeyin içinde hiçbir şey bulunamayacağından, evvelemirde Mekânın var olması, akabinde Bedenin onun içinde yer alması zaruridir, öyle ki, Mekânda olduğu söylenen bir Beden bulunabilmeden evvel Mekânın var olması icap eder.
Fakat mademki Mekân, kuşatan şeyin Yüzeyinin kuşatılan şeye intibak etmesiyle meydana gelir, Mekân, içinde bir Beden bulunmadan evvel var olamaz ve binaenaleyh daha evvel mevcut olmamış olacaktır.
Lâkin aynı şeyin hem bir Şey olduğunu hem de olmadığını söylemek saçmadır, binaenaleyh Mekân, kuşatması bakımından kuşatan bir Şeyin Sınırı değildir,
Bundan gayrı, şayet Mekân bir Şey ise, ya Hâdistir (sonradan meydana gelmiştir) ya Kadîmdir (ezelîdir), Kadîm değildir, zira onun, içindeki Bedene intibak ettiği esnada meydana geldiğini söylerler,
Fakat Hâdis de değildir, zira Mekânda bulunan şeyin şimdi içinde olduğu söylenen Mekân, ya Beden Mekânda iken meydana gelir, yahut içinde değilken.
Lâkin içinde iken meydana gelmez (zira o zaten içindeki Bedenin Mekânıdır), çünkü kuşatan şeyin, söyledikleri veçhile, kuşatılana intibak ettiği ve böylece Mekân hâline geldiği kabul edilir.
Oysa içinde bulunmayan bir şeyi hiçbir şey çepeçevre kuşatıp ona intibak edemez.
Şimdi şayet Mekân ne Beden içindeyken meydana geliyorsa ne de içinde değilken, ve bunların haricinde başka bir yol da bilmiyorsak, o takdirde Mekân hâdis değildir, fakat şayet ne Hâdis ne de Kadîm ise, hiçbir surette mevcut değildir.
Daha umumi bir surette şöyle akıl yürütülebilir,
Şayet Mekân varsa, ya bir Bedendir yahut Cisimsel Olmayandır (gayricismani), fakat evvelce bahsettiğimiz üzere bu her ikisi de şüphelidir, binaenaleyh Mekânın bizzat kendisi de şüphelidir.
Mekân, mekânı olduğu Bedene nispetle anlaşılır, lâkin bir Bedenin Varlığına dair ileri sürülenler belirsizdir, dolayısıyla Mekân hakkında söylenenler de belirsizdir. Her bir münferit şeyin Mekânı ezelî değildir, fakat şayet hâdis olduğu söylenirse, Varlığa Gelişin bizzat kendisi mevcut olmadığından, onun da gayrimevcut olduğu anlaşılacaktır. Daha pek çok şey söylenebilirdi, lâkin bunun üzerinde daha fazla durmamak adına, söylenmiş olanlardan hareketle,
...çıkarımında bulunuruz ki kuşkucular, dogmatiklerin mekân hakkında söyledikleri hiçbir şeye rıza göstermemeli, bilakis yargıyı askıya almalıdır.
Bölüm XVII. Zaman Üzerine
Aynı tutumu zaman meselesinde de sergileriz,
Zira fenomenler bakımından zaman bir şey gibi görünür, fakat onun hakkında söylenenler bakımından hiçbir varlığa sahip değilmiş gibi durur, çünkü kimi müellifler zamanın, tümün hareketinin aralığı olduğunu öne sürer (burada tüm ile âlemi kastederler), kimileri ise onun âlemin hareketi olduğunu savunur.
Aristoteles ya da bazılarının iddiasına göre Platon, onun hareketteki önce ve sonranın sayısı olduğunu söyler.
Straton ya da bazılarının iddiasına göre Aristoteles, onun hareketin ve sükûnun ölçüsü olduğunu dile getirir.
Lakedaimonlu Demetrios’un aktardığı üzere Epikuros, onun günlere, gecelere, saatlere, etkilere, etkisizliklere, hareketlere ve sükûn hallerine eşlik eden arazların bir arazı olduğunu beyan eder.
Mahiyetine gelince, Eusidemos’un takipçileri gibi kimileri onun cisim olduğunu öne sürer, zira onlar zamanın varlıktan ve ilk cisimden hiçbir surette farklı olmadığını kabul ederler, diğerleri ise onun cisimsiz olduğunu savunur.
Şu halde birbiriyle uyuşmayan bu görüşlerin ya hepsi doğrudur ya hepsi yanlıştır, yahut bir kısmı doğru, bir kısmı yanlıştır.
Fakat hepsi doğru olamaz, zira ekseriyeti birbiriyle çelişmektedir, dogmatikler de hepsinin yanlış olduğunu kabul etmeye yanaşmazlar.
Ayrıca, zamanın bir cisim olduğunun yanlışlığını ve keza cisimsiz olduğunun da yanlışlığını kabul edecek olursak, zamanın hiçbir şekilde var olmadığını derhal teslim etmek gerekir, zira bunların haricinde başka bir şey olamaz.
Her iki tarafın argümanlarının denkliği, hakikat ölçütünün ve kanıtlamanın belirsizliği sebebiyle hangilerinin doğru, hangilerinin yanlış olduğunu kavramak da mümkün değildir. Dolayısıyla bu nedenlerle zaman hakkında herhangi bir iddiada bulunamayız.
Dahası, zaman hareket veya sükûn olmaksızın var olamayacağına göre, şayet hareket ve sükûn ortadan kaldırılırsa zaman da ortadan kaldırılmış olur. Nitekim bazıları zamana karşı şu argümanları ileri sürer,
Şayet zaman varsa, ya belirlidir ya da sonsuzdur, şayet belirliyse, belli bir zamandan başlamıştır ve belli bir zamanda sona erecektir, dolayısıyla bir vakitler zamanın olmadığı bir zaman vardı, yani var olmaya başlamasından evvel, ve zamanın olmayacağı bir zaman gelecektir, yani varlığı son bulduğunda, ki bu durum saçmadır, bu sebeple zaman belirli değildir.
Şayet sonsuzsa, bir kısmının geçmiş, diğerinin şimdiki ve bir diğerinin gelecek olduğu söylendiğinden, gelecek ve şimdi ya vardır ya da yoktur, şayet yok iseler, geriye yalnızca kendisinden daha kısası bulunmayan şimdi kaldığı için zaman belirli hale gelecektir ve neticede başlangıçtaki güçlüklerin aynısı nüksedecektir.
Fakat şayet geçmiş var ise ve gelecek de var ise, her ikisinin de şimdiki olması icap eder, oysa geçmiş ve geleceğin şimdiki olduğunu söylemek saçmadır, binaenaleyh zaman sonsuz değildir.
Şayet ne sonsuz ne de belirli ise, hiçbir surette mevcut değildir.
Dahası, şayet zaman varsa, ya bölünebilirdir ya da bölünemezdir, bölünemez değildir, zira iddia edildiği üzere şimdi, geçmiş ve gelecek olarak bölünmektedir, fakat bölünebilir de değildir, çünkü bölünebilen her şey kendi parçalarından biri vasıtasıyla ölçülür, zira ölçen şey ölçülenin her bir parçasına tatbik edilir, tıpkı bir arşını bir parmakla ölçtüğümüz gibi. Oysa zaman,
kendisine ait herhangi bir parça ile ölçülemez, zira şimdi (mesela) geçmişi [okunamadı] ve neticede geçmiş, ve şayet gelecek [okunamadı] gelecekte olmalı ve neticede gelecek [okunamadı].
Aynı şekilde gelecek olan, şayet diğerlerini ölçecek olursa şimdiki ve geçmiş olmak zorundadır, geçmiş olan da gelecek olmak zorundadır [okunamadı] bu ise bir çelişkidir, [okunamadı] bölünebilir değildir.
Şu halde ne [okunamadı] ise, hiçbir surette mevcut değildir. Yine zamanın üç parçası olduğu söylenir, [okunamadı] şimdiki ve gelecek, bunlardan [okunamadı] ve gelecek mevcut değildir (çünkü şayet geçmiş ve gelecek şu anda var olsalardı, her biri şimdiki olurdu), ne de şimdiki mevcuttur.
Zira şayet şimdiki zaman varsa, ya bölünemezdir ya da bölünebilirdir, bölünemez değildir, çünkü değişen şeylerin şimdiki zamanda değiştiği söylenir, oysa yumuşamam ya da benzeri haller gibi hiçbir şey bölünemez bir zamanda değişmez, binaenaleyh şimdiki zaman bölünemez değildir.
Fakat bölünebilir de değildir, şimdiki anlara bölünemez, zira âlemdeki nesnelerin süratli akışı sebebiyle şimdiki an, sezilmeksizin geçmişe [okunamadı], geçmiş ve geleceğe de bölünemez, çünkü o vakit bir parçası artık var olmayan, diğer parçası ise henüz var olmayan bir şey olarak gayrimevcut olurdu.
Bundan ötürü şimdiki an, ne geçmişin sonu ne de geleceğin başlangıcı olabilir, çünkü bu takdirde hem var olacak hem de var olmayacaktır, şimdiki an olması bakımından var olacak, parçaları mevcut olmadığı için de var olmayacaktır, dolayısıyla bölünebilir değildir.
Şayet şimdiki an ne bölünebilir ne de bölünemez ise, hiçbir surette mevcut değildir.
Fakat şayet ne şimdi, ne geçmiş, ne de gelecek varsa, zaman mevcut değildir, zira var olmayandan meydana gelen şeyin kendisi de var değildir. Zamana karşı şu argüman da ileri sürülür,
Şayet zaman varsa, ya oluşmuş ve yok olabilirdir yahut oluşmamış ve yok olmazdır. Oluşmamış ve yok olmaz değildir, çünkü bir parçası [okunamadı] ve artık varlığa sahip değildir, bir parçası gelecektir ve henüz varlığa sahip değildir.
Fakat oluşmuş ve yok olabilir de değildir, zira dogmatiklerin öğretisine göre meydana gelen şeyler bir varlıktan meydana gelir ve yok olan şeyler bir varlığa dönüşerek yok olur.
Dolayısıyla şayet geçmişe dönüşerek yok oluyorsa, bir yokluğa dönüşerek yok olmaktadır, şayet gelecekten meydana geliyorsa, bir yokluktan meydana gelmektedir, zira bunların hiçbiri mevcut değildir.
Oysa [okunamadı] bir yokluktan meydana geldiğini yahut bir yokluğa dönüşerek yok olduğunu söylemek saçmadır, bu sebeple zaman oluşmuş ve yok olabilir değildir.
Şayet zaman ne [okunamadı] ve yok olmaz ne de oluşmuş ve yok olabilir ise, hiçbir surette mevcut değildir.
Dahası, meydana gelen her şey zamanda meydana gelir göründüğüne göre, şayet zaman meydana gelmişse, zamanda meydana gelmiştir, binaenaleyh ya kendi içinde meydana gelmiştir ya da bir zaman başka bir zamanın içinde meydana gelmiştir,
Fakat kendi içinde meydana gelirse, aynı şey hem var olacak hem de var olmayacaktır, zira bir şeyin içinde bulunduğu mahal, o mahalde meydana gelen şeyden önce var olmak zorundadır.
Kendi içinde meydana gelen şey, şayet henüz meydana gelmekteyse, henüz var değildir, fakat şayet kendi içinde meydana gelmişse, zaten mevcuttur, bu sebeple Zaman kendi içinde meydana gelmez. Ne var ki bir Zaman başka bir Zaman içinde de meydana gelmez, zira Şimdiki Zaman Gelecek Zaman içinde meydana gelseydi, Gelecek Zamanın Şimdiki Zaman olması gerekirdi, Geçmiş Zaman içinde meydana gelseydi de Geçmiş Zaman olması icap ederdi. Aynı şey diğer Zamanlar için de söylenebilir, binaenaleyh bir Zaman başka bir Zaman içinde meydana gelmez.
Şu halde Zaman ne kendi içinde ne de başka bir Zaman içinde meydana geliyorsa, hiçbir surette meydana gelmiş değildir. Fakat onun meydana gelmemiş de olmadığını daha önce göstermiştik.
O halde ne meydana gelmiş ne de meydana gelmemiş olduğuna göre, asla var değildir, zira her Varlık ya meydana gelmiş ya da meydana gelmemiş olmak mecburiyetindedir.
Bölüm XVIII. Sayı Üzerine
Zamanın Sayı olmaksızın mütalaa edilemeyeceği görüldüğünden, Sayı hakkında kısaca bir şeyler söylemek yersiz olmayacaktır.
Gündelik muhaverede, herhangi bir kanaat gütmeksizin bir şeyleri saydığımızı söyler ve Sayının bir şey olduğunu ifade etmeye cevaz veririz,
Lakin Dogmatiklerin lüzumsuz tecessüsü, bizi bu kabule karşı münakaşa etmeye sevk etmektedir.
Pisagorcular, Sayıların Alemin Unsurları olduğunu iddia ederler, zira derler ki, Zahir olanlar (fenomenler) bir şeyden müteşekkil olmak zorundadır, fakat Unsurlar yalın olmalıdır, bu sebeple Unsurlar [okunamadı].
Gayrimuayyen şeylerin ise bir kısmı cisimdir, buharlar ve küçük kütleler gibi, diğerleri ise cismani değildir, Şekiller, İdealar ve Cisimlerin kendilerinden teşekkül ettiği, Uzunluk, Genişlik, Derinlik, Mukavemet ve Ağırlıktan meydana gelen Sayılar gibi. Binaenaleyh Unsurlar yalnızca gayrimuayyen değil, aynı zamanda cisim-dışıdır.
Dahası, cisim-dışı olan her şeyde Sayı mütalaa edilir, zira o ya bir, ya iki ya da daha fazladır, buradan her şeyin Unsurunun, gayrimuayyen ve cisim-dışı olan ve her şeyde mütalaa edilen Sayılar olduğu neticesi çıkarılır, bu da sırf kendinde değil, monad ve monadın terkibiyle meydana gelen, her tikel ikilinin kendisinden pay almasıyla ikili olduğu belirsiz İkilik vasıtasıyla vaki olur.
Sayılmış şeylerde mütalaa edilen ve Alemi şekillendirdiği söylenen diğer Sayılar bunlardan teşekkül eder.
Zira Nokta monada tekabül eder, Çizgi İkiliğe tekabül eder (çünkü iki Nokta arasında uzanıyor olarak mütalaa edilir), [okunamadı] Üçlüğe tekabül eder (zira bir Çizginin, karşısındaki bir diğer Noktaya doğru enlemesine akışı olduğunu söylerler). Dörtlüğün Cismi ise Dörtlüğe tekabül eder, zira Yüzeyin kendi üzerindeki bir Noktaya doğru yükseltilmesiyle teşekkül eder.
Cisimler ve bütün Alem hakkında bu tür hayaller kurarlar ve Alemin ahenkli oranlara göre idare edildiğini tasdik ederler, bu oranlar, sekize altı nispetinde olduğu gibi bir buçukta bir fazlası (sesquitertia) olan Diatessaron,
dokuza altı nispetinde olduğu gibi bir tam ve bir yarım (sesquialtera) olan Diapente ve on ikiye altı nispetinde olduğu gibi iki katı olan Diapason nispetleridir.
Sayının, sayılan Şeylerden gayrı bir şey olduğunu iddia ederek bu türlü hülyalara dalarlar ve şöyle akıl yürütürler, Şayet bir Hayvan kendi zatı bakımından Bir ise, Hayvan olmayan bir Bitki Bir olmayacaktır, oysa Bitki de Birdir, demek ki Hayvan kendi zatı bakımından değil, kendisinde mütalaa edilen harici bir şeye göre Birdir ki her şey bundan pay alır ve onun vasıtasıyla Bir kılınır.
Şayet Sayı bizzat sayılan Şeyler ise, sayılan şeyler (mesela) İnsanlar, Öküzler ve Atlar olduğuna göre, Sayının da İnsanlar, Atlar ve Öküzler olması icap eder, keza sayılan şeylerin öyle olması hasebiyle Sayının beyaz, siyah ve sakallı olması gerekir, oysa bu abestir,
Binaenaleyh Sayı, sayılan şeylerin kendisi değildir, onlardan gayrı, kendilerine has bir Varlığa sahiptir, sayılan şeylerde bu vasfıyla mütalaa edilir ve dahi bir Unsurdur.
Pisagorcular bu suretle Sayının sayılan şeyler olmadığını çıkarsadıktan sonra, Sayı hakkında içinden çıkılmaz bir şüphe baş gösterir, zira Sayının bir Sayı olduğu söylenmektedir, öyleyse o ya sayılan şeylerin kendisidir ya da onlardan gayrı harici bir şeydir, fakat ne Sayı bizzat sayılan şeylerdir (Pisagorcuların ispat ettiği veçhile), ne de bizim beyan edeceğimiz üzere onlardan gayrı bir şeydir, binaenaleyh Sayı bir hiçtir.
Meselenin daha sarih bir şekilde izahı için monadı misal göstererek, Sayının, sayılan Şeylerden gayrı harici hiçbir şey olmadığını ispat edeceğiz.
Zira şayet monad kendi içinde bir şey ise ve ondan pay almak suretiyle, pay alan her şey Bir oluyorsa, monadın kendisi ya yalnızca Birdir ya da kendisinden pay alan şeyler adedince çoktur,
Şayet o Bir ise, ondan pay aldığı söylenen bu Şeylerin her biri, monadın Bütününden mi yoksa bir Cüzünden mi pay almaktadır?
Zira şayet bir İnsan (mesela) monadın tamamına malik ise, artık bir Atın, bir Köpeğin yahut bir olduğunu teyit ettiğimiz şeylerin herhangi birinin hissedar olabileceği bir monad kalmayacaktır, zira pek çok çıplak İnsan arasında tek bir Elbise bulunduğunu farz edersek, bunlardan biri elbiseyi giydiğinde, geri kalanlar çıplak ve elbisesiz kalmak mecburiyetindedir, şayet her biri onun bir cüzünden pay alıyorsa, evvelemirde monad bir Cüze ve binaenaleyh bölündüğü nihayetsiz Cüzlere sahip olacaktır ki bu abestir.
Kezalik, Onluğun bir Cüzü (mesela İkilik) bir Onluk olmadığı gibi, monadın bir cüzü de bir monad olmayacaktır ve bu sebeple hiçbir şey monaddan pay alamayacaktır,
Binaenaleyh bütün Tikellerin cüzlerinden pay aldığı tek bir monad mevcut değildir.
Şimdi şayet monadlar, haklarında Bir Kelimesi hamledilen sayılmış bütün Şeylerin adedine denk ise ve bu monadlardan pay alınması suretiyle her bir şeyin Bir olduğu söyleniyorsa, bu minvalde kendilerinden pay alınan nihayetsiz sayıda monad bulunacaktır, Ve bunlar ya aşkın bir monaddan pay alırlar ya da kendileriyle müsavi adette olan ve bu sebeple monad sayılan monadlardan pay alırlar, yahut hiçbir pay almazlar da herhangi bir İştirak olmaksızın kendi başlarına monaddırlar.
Şayet bunlar herhangi bir Pay Alma olmaksızın monad olabiliyorlarsa, her bir mahsus Şey de aynı surette bir pay alma olmaksızın bir olabilir, bu takdirde kendi içinde mütalaa edilen monad büsbütün hükümsüz kalır.
Fakat şayet bu monadlar da pay alma yoluyla var oluyorlarsa, ya hepsi bir olandan pay alırlar ya da her birine özgü ayrı bir monad vardır, şayet hepsi bir olandan pay alıyorsa, her biri onun ya bir parçasından ya da bütününden pay alır, ki buradan da daha önceki saçmalıklar doğar,
Fakat şayet her birinin kendine özgü bir monadı varsa, bunların her birinin üzerinde bir başka monad, onların her birinin üzerinde de bir başkası düşünülmelidir ve bu durum sonsuza kadar gider.
Dolayısıyla var olan her şeyin kendisinden pay alarak bir olduğu birtakım kendinde monadların bulunduğunu kavramak için, sonsuz kere sonsuz akledilir monadları kavramak gerekliyse, fakat sonsuz kere sonsuz akledilir monadları kavramak imkânsız ise, netice itibarıyla birtakım akledilir monadların var olduğunu ve her varlığın, kendine has monadından pay alarak bir kılındığını öne sürmek imkânsızdır. Bundan ötürü, onlardan pay alan şeyler kadar çok sayıda monad bulunduğunu söylemek de saçmadır.
Şimdi şayet kendinde monad olduğu söylenen şey, ne bir ise ne de kendisinden pay alan şeyler kadar çoksa, kendinde monad diye bir şey yoktur.
Aynı şekilde diğer sayıların hiçbiri de kendinde var olamaz, zira monada karşı öne sürdüğümüz delilin aynısı, onların tamamı için de geçerli olacaktır.
Fakat gösterdiğimiz üzere sayı ne kendinde var ise, ne de Pythagorasçıların kabul ettiği gibi sayılan şeylerin kendisi ise ve bunların haricinde de hiçbir şey yoksa, sayının var olmadığını söylemek zorundayız.
Dahası, sayıyı sayılan şeylerden ayrı, haricî bir şey olarak tasavvur edenler, ikiliğin monaddan doğduğunu nasıl iddia edebilirler?
Zira bir monada başka bir monad eklediğimizde, bu monadlara ya haricî bir şey eklenir ya onlardan bir şey eksiltilir ya da ne bir şey eklenir ne de eksiltilir, fakat hiçbir şey eklenmez ya da eksiltilmezse, ortada bir ikilik meydana gelmeyecektir.
Zira ne birbirinden ayrı olan monadlar kendi hususi nispetleri uyarınca üzerlerinde düşünülmüş bir monada sahip olabilirler, ne de onlara dışarıdan bir şey eklenmiştir (ne de varsayım gereği onlardan bir şey eksiltilmiştir). Öyle ki, dışarıdan bir ekleme yahut eksiltme olmaksızın bir monadın diğer bir monada eklenmesi bir ikilik meydana getirmeyecektir, fakat şayet bir eksiltme vuku bulursa, yalnızca ikilik meydana gelmemekle kalmayacak, monadların kendileri de azalacaktır, şayet iki monaddan bir ikilik meydana gelebilsin diye dışarıdan onlara bir ikilik eklenirse, iki gibi görünürken dört olacaklardır, zira evvelemirde bir monad ve bir diğer monad vazedilmiştir, bunlara dışarıdan bir ikilik eklendiğinde dört sayısı meydana gelir. Terkip yoluyla meydana geldiği söylenen diğer bütün sayılar için de durum aynıdır. Dolayısıyla aşkın sayılardan meydana geldiği söylenen sayılar, ne eksiltme ne ekleme yoluyla, ne de eksiltme ve ekleme olmaksızın meydana geliyorsa, kendinde olduğu ve sayılan şeylere taalluk ettiği söylenen o sayının varlığı hükümsüz kalacaktır.
Fakat terkip yoluyla meydana gelen sayıların ezeli ve gayrimahluk olmadığını bizzat kendileri beyan etmekte, onların monad ve belirsiz ikilik gibi aşkın olanlardan mürekkep kılındığını ve meydana getirildiğini iddia etmektedirler, dolayısıyla sayının kendinde bir mevcudiyeti yoktur.
Ve şayet sayının ne kendinde ne de sayılan şeylerde bir mevcudiyeti yoksa, Dogmatiklerin lüzumsuz merakına göre sayı denen şey hiçbir varlığa sahip değildir.
Felsefenin Fiziksel Kısmı olarak adlandırılan mebhase dair bu kadarlık muhtasar izahat kâfi gelecektir.
BÖLÜM XIX. Felsefenin Ahlakî Kısmı Üzerine.
Geriye hayırlar, şerler ve kayıtsız kalınan şeyler (kayıtsızlar) ile meşgul görünen Ahlakî Kısım kalmaktadır, dolayısıyla bu bahsi de hülasa yoluyla ele alabilmemiz için, evvela mefhumlarını izah ettikten sonra hayırların, şerlerin ve kayıtsızların mevcudiyetini tetkik edeceğiz.
BÖLÜM XX. Hayırlar, Şerler ve Kayıtsızlar Üzerine.
Stoacılar hayrın fayda yahut faydadan farklı olmayan şey olduğunu söylerler; fazilete fayda, faziletli eyleme, erdemli insana ve dosta ise faydadan gayrı olmayan şey adını verirler, zira fazilet, Ruhun belirli bir tarzda teşekkül etmiş sevk ve idare edici (hegemonik) kısmı olduğundan ve faziletli eylem de fazilete muvafık bir faaliyet teşkil ettiğinden, açıkça faydadır; faziletli bir insan ile bir dost da faydadan farklı değildir.
Zira fayda, faziletin sevk ve idare edici kısmı olması hasebiyle, faziletlinin bir cüzüdür, şimdi onlar bütünlerin ne cüzleriyle aynı olduğunu (zira bir insan bir el değildir), ne de cüzlerinden farklı olduğunu, zira cüzleri olmaksızın var olamayacaklarını söylerler,
Bu sebeple bütünün kendi parçalarından farklı olmadığını söylerler, binaenaleyh faziletli bir insan, sevk ve idare edici kısmına nispetle bir bütün olduğundan (ki bunun fayda olduğunu söylerler), faydadan farklı değildir.
BÖLÜM XXI. Hayrın Üç Şekilde Ele Alındığına Dair.
Bundan hareketle hayrın üç şekilde anlaşıldığını söylerler, birinci şekilde hayır, kendisinden faydanın sudur ettiği şeydir, bu en asli ve en [okunamadı] olandır.
İkincisi, vasıtasıyla faydanın hâsıl olduğu şeydir, fazilet ve faziletli eylemler gibi, üçüncüsü ise fayda sağlama iktidarında olan şeydir, fazilet, faziletli eylemler, erdemli bir insan, bir dost, tanrılar ve hayırlı demonlar gibi,
Böylece ikinci mana birincisini ihtiva eder, üçüncüsü ise hem birincisini hem de [okunamadı] ihtiva eder. Bazıları hayrın bizatihi kendisi için arzulanan şey olduğunu söyler, diğerleri ise saadete medar olan yahut onu ikmal eden şey olduğunu dile getirir, Stoacılara göre saadet, hayatın pürüzsüz ve ahenkli akışıdır.
Bu hususlar hayır mefhumunu izah etmek maksadıyla söylenmiştir, lakin bir kimse hayrın fayda veren şey olduğunu, kendinde arzulanan şey olduğunu yahut saadete doğru müştereken tesir eden şey olduğunu söylediğinde, hayrın ne olduğunu değil, ona araz olan bir vasfı beyan etmiş olur, ki bu da abestir.
Zira mezkûr vasıflar ya yalnızca hayra arazdır ya da diğer şeylere de arazdır.
Şayet diğer şeylere de araz iseler, müşterek kılındıkları ölçüde hayrın mümeyyiz vasıfları olamazlar.
Şayet yalnızca hayra araz iseler, bunlar vasıtasıyla hayrı anlayamayız, zira atın ne olduğunu bilmeyen bir kimse kişnemenin ne olduğunu bilemez ve evvelemirde kişneyen bir ata tesadüf etmedikçe bu vasıf üzerinden at mefhumuna ulaşamaz.
Dolayısıyla iyinin ne olduğunu soruşturan kimse, İyinin ne olduğunu bilmediği müddetçe, [okunamadı] ona has ve münhasır olduğunu, dolayısıyla bizatihi kendisini bilemez.
Zira evvelemirde bizzat İyinin Tabiatını öğrenmeli, ardından onun fayda sağladığını, bizatihi kendisi için arzulanmaya değer olduğunu ve Mutluluğu hasıl ettiğini kavramalıdır.
Fakat mezkûr Arazların, İyinin Mefhumunu ve Tabiatını beyan etmeye kafi gelmediğini Dogmat切实ler fiilen açık etmektedir,
Zira İyinin fayda sağladığını, bizatihi kendisi için arzulanmaya değer olduğunu ve Mutluluğu hasıl ettiğini belki de herkes kabul eder, lakin bunların neye araz olduğu sorulduğunda, inanılmaz bir Münakaşaya düşerler, kimi onun Fazilet olduğunu söyler, kimi Haz, kimi Acısızlık (elemden azadelik), kimi ise bambaşka bir şey olduğunu ileri sürer, şayet mezkûr vasıflar vasıtasıyla İyinin ne olduğu tayin edilmiş olsaydı, onun Tabiatından bihaber kimseler misali birbirleriyle ihtilafa düşmezlerdi. Böylece Dogmat切实lerin en mümtaz olanları dahi İyinin Mefhumu hususunda ihtilaf ederler. Kötülük hususunda da benzer şekilde ihtilaf içindedirler, kimi Kötülüğün Zarar olduğunu yahut Zarardan farksız olduğunu söyler, kimi bizatihi kendisinden sakınılması gereken şey olduğunu, kimi ise Bedbahtlığı hasıl eden şey olduğunu beyan eder, bununla belki de Kötülüğün Mahiyetini değil, ona araz olan Şeylerden bazılarını ifade ettiklerinden, içinden çıkılmaz bir hale düşerler.
BÖLÜM XXII. Farksız (Kayıtsız) Olan Üzerine
Farksız olan üç Manada anlaşılır, İlki, [okunamadı] gökteki Yıldızların yahut Başımızdaki Saçların çift Sayıda olması gibi, İkincisi, birbirinden hiçbir farkı olmayan iki Tetradrahmi arasından birinin seçilmesi icap ettiğinde görüldüğü üzere, Arzuyu yahut Kaçınmayı birine diğerinden daha fazla sevk etmeyen şeydir,
Bunlardan birini seçmeye yönelik bir Arzu mevcuttur, fakat bunu ötekinden ziyade seçmeye yönelik bir temayül yoktur.
Farksız Olanın üçüncü Nevi ise ne Mutluluğa ne de Bedbahtlığa vesile olan şeydir, Sıhhat ve Servet gibi, zira bazen iyi bazen de kötü surette kullanılabilen şeyin farksız olduğunu söylerler. Ahlak bahsinde bilhassa bu sonuncusu üzerine kelam ederler.
Bu Mefhumdan ne anlaşılması gerektiği, İyiler ve Kötüler hakkında evvelce söylediklerimizden zahirdir. Bunlar bizi mezkûr Şeylerin her birinin Mefhumuna ulaştırmaz, lakin mevcut olmayan Şeyler hususunda yanılmaları pek de şaşılacak bir durum değildir.
Tabiatı icabı hiçbir şeyin iyi, kötü yahut farksız olmadığını kimileri şu şekilde iddia eder.
BÖLÜM XXIII. Tabiatı İcabı İyi, Kötü Yahut Farksız Bir Şeyin Mevcut Olup Olmadığı Üzerine
Ateş tabiatı icabı sıcak olduğundan herkese ısıtıcı görünür, Kar tabiatı icabı soğuk olduğundan herkese soğutucu görünür, Tabiatları icabı tesir eden bütün Şeyler, tabiata uygun yahut sıhhatli olan her şeyi aynı Tarzda tesir altında bırakır, lakin İyi diye tesmiye edilenlerin hiçbiri (göstereceğimiz üzere) bütün İnsanları iyi olarak tesir altında bırakmaz, binaenaleyh tabiatı icabı iyi olan hiçbir şey yoktur.
İyiler diye adlandırılan şeylerin hiçbirinin bütün İnsanlara aynı şekilde tesir etmediği aşikardır, zira (avam tabakasını bir kenara bırakırsak, nitekim onlardan kimi Bedenin iyi bir Halini İyi telakki eder, kimi şehvani Hazları, kimi Yemeyi, kimi İçmeyi, kimi Zar Atmayı, kimi Zenginliği, kimi ise bunlardan daha fena şeyleri İyi sayar), kimi Filozoflar, ezcümle Peripatetikler (Aristotelesçiler), üç Nevi İyi olduğunu söyler, kimisi Faziletler misali Ruhtadır, kimisi Sıhhat ve benzeri şeyler misali Bedendedir, diğerleri ise Dostlar, Servet ve emsali şeyler misali haricidir.
Stoacılar dahi üç nevi İyiyi kabul eder, kimisi Faziletler misali Ruhtadır, kimisi faziletli bir Adam ve bir Dost misali haricidir, kimisi de [okunamadı] gibi ne Ruhun dahilinde ne de haricindedir. Fakat [okunamadı] Peripatetiklerin [okunamadı]
bunun bir Kötülük olduğunu söylerler, nitekim biri haykırmıştır, deli olmayı yeğlerdim, [okunamadı] tabiatı icabı hiçbir şey değildir.
Zira aralarındaki Çelişki sebebiyle mezkûr Fikirlerin ne hepsine inanabiliriz ne de bunlardan sadece birine, çünkü falanca Mezhebe inanıp diğerine inanmamamız gerektiğini söyleyen kimsenin karşısına karşı tarafın Delilleri dikilir, kendisi İhtilafın tarafı haline gelir ve başkalarını yargılamak bir yana, bizzat bir Hakime muhtaç olur.
Şimdi, mezkûr hususlardaki hükme bağlanamaz İhtilaf sebebiyle ortada ne mutasavver bir Kıstas ne de bir Burhan bulunduğundan, kişi Hükmü Askıya Alma (epokhe) cihetine gitmelidir ve bu sebeple tabiatı icabı neyin iyi olduğunu iddia edemeyecektir.
Dahası kimileri şu şekilde akıl yürütür, İyi, ya Arzunun bizzat kendisidir yahut arzuladığımız şeydir,
Arzunun bizzat kendisi bizatihi iyi değildir, zira öyle olsaydı, elde ettiğimizde Arzuyu yitirmemek namına arzuladığımız şeyi elde etmeye ceht etmezdik.
Misal vermek gerekirse, İçecek arzulamak bizatihi iyi olsaydı, İçecek tedarik etmeye gayret etmezdik, zira onu elde eder etmez arzulamaktan vazgeçeriz.
Açlık, Aşk ve emsali hallerde de vaziyet aynıdır, binaenaleyh Arzu bizatihi kendisi için talep edilmeye değer bir şey değildir, bilakis aksine, belki de zahmet vericidir.
Zira acıkan kimse, Açlığın Zahmetinden kurtulabilmek için Yiyecek tedarik etmeye ceht eder, aşık olan ve susayan kimse de benzer şekilde davranır.
Arzulanan şey de bizzat İyi değildir, zira o ya bizim haricimizdedir yahut fevkimizdedir.
Şayet haricimizde ise, ya bizde hoş bir Hareket ve gönülden benimsediğimiz bir Ahval hasıl eder ve dolayısıyla haz verici bir İntiba (hâl) teşkil eder yahut bizi hiçbir surette tesir altında bırakmaz, fakat haz verici değilse iyi de değildir, ne bizi kendisine meyletmeye sevk edebilir ne de herhangi bir veçhile arzulanmaya layık olabilir.
Şayet harici vasıtayla üzerimizde gönülden benimsediğimiz haz verici bir Ahval ve İntiba husule geliyorsa, haricimizde olan mezkûr şey bizatihi kendisi cihetiyle değil, onun vasıtasıyla içimizde tevellüt eden İntiba cihetiyle arzulanmaya layık olacaktır.
Fakat üzerimizde de değildir, zira öyle olsaydı ya Beden üzerinde, ya Ruh üzerinde yahut her ikisi üzerinde birden tecelli etmesi icap ederdi.
Şayet yalnızca Beden üzerinde olsaydı, onu bilemezdik, zira her türlü Bilgiyi Ruha atfederler, Bedenin ise bizatihi akıldışı olduğunu söylerler.
Şimdi şayet Ruha kadar sirayet ettiği söylenecek olursa, Ruhun İdrakine ve onun haz verici İntibasına göre arzulanmaya layık görünecektir, Zira (onlara nazaran) arzulanmaya değer olduğuna hükmedilen şey, akıldışı olan tarafından değil, Akıl (Nous) vasıtasıyla hükme bağlanır.
Binaenaleyh İyinin yalnızca Ruh ile alakalı olduğunu söylemek baki kalır,
Fakat bu dahi, Dogmatiklerin kendi esaslarına göre imkânsızdır, zira belki de Ruhun kendisi mevcut değildir ya da şayet mevcutsa, Kıstas hakkındaki Risalede ispat ettiğimiz üzere (bizzat kendilerinin söylediğine bakılırsa) kavranmış değildir.
Lakin bir kimse, henüz kendisini bile kavramayan bir şeyde [okunamadı] hâsıl olduğunu söylemeye nasıl cüret edecektir? Bütün bunların ötesinde, İyinin Ruhun içinde olduğunu nasıl söyleyebilmektedirler?
Şayet haz Nihai Gaye ise ve Ruh da (zira her şey öyledir) atomlardan müteşekkil ise, bir atom yığınında hazzın ve bunun arzu edilir ve iyi, şunun ise kaçınılması gereken ve kötü olduğuna dair bir kabul veya hükmün nasıl var olabileceği meselesi izah edilebilir gibi değildir. Kuşkuculuk [okunamadı] der ki, birlikte işletilen kavrayışların bir nizamıdır [okunamadı] akıllar, ne de reddedilen herhangi bir şey vardır, tabiatı icabı [okunamadı] bütün İnsanlar onu Tabiata göre aynı şekilde tasavvur ederlerdi, zira Geyikler ve [okunamadı].
Yaşama Sanatı Denilen Şeyin Ne Olduğuna Dair
Yine, Stoacılar derler ki, Ruhun [okunamadı] birtakım erdemlerdir [okunamadı] Hegemonikon'da birtakım kavrayışlar husule gelir.
Şimdi, onlara göre bir tin (spiritus) olan Hegemonikon'da kavrayışların biriktirilmesi söz konusudur, lâkin bunların bir sanat teşkil edecek surette bir araya yığılması aklen kavranamaz, zira sonraki izlenim her daim bir öncekini silip bozar, nitekim onun bir tin olduğunu ve her izlenime göre külliyen hareket ettiğini söylerler.
Zira Platon'un [okunamadı] İyiyi gösterebileceğini söylemek, yani bölünebilir ve bölünemez Tözün ve Başkalık ile Özdeşlik Tabiatının yahut Sayının o terkibini kastetmek, sırf lafı beyhude gevelemektir, dolayısıyla ne [okunamadı] kendi zatı için arzu edilir olan [okunamadı] ne Bedende ne de Ruhta bulunabilir, ispat ettiğim üzere, tabiatı icabı İyi olan hiçbir şey yoktur, aynı sebeple tabiatı icabı Kötü olan da yoktur.
Zira kimi insanlara kötü görünen şeyler, başkalarınca iyi addedilerek peşinden koşulan şeylerdir, şehvet düşkünlüğü, tamahkârlık, ölçüsüzlük ve benzerleri gibi.
Dolayısıyla şayet tabiatı icabı iyi olan şeyler bütün İnsanları aynı şekilde etkileseydi ve kötü olduğu söylenenler herkesi aynı şekilde etkilemeseydi, tabiatı icabı kötü olan hiçbir şey olmazdı. Nötr (kayıtsız) addedilenler hakkındaki ihtilaf sebebiyle, tabiatı icabı nötr olan hiçbir şey de yoktur, zira kimileri [okunamadı] sağlık, zenginlik gibi şeyleri [okunamadı] yoksulluk, hastalık gibi şeyleri ise kâfi haysiyetten mahrum bularak reddederler, kimileri ise ne tercih eder ne de reddederler. Fakat bazıları, nötr şeylerden hiçbirinin mutlak surette tercih edilmediğini veya reddedilmediğini savunur, zira (derler ki) bir Tiran bir kimsenin aleyhine tertip kurduğunda, o kimse zengin olmaktansa fakir olmayı yeğler, öyle ki zenginlik bu ahvalde reddedilenler zümresine dâhil olur.
Böylece, Nötr tesmiye edilen bu şeylerin her biri kimi kimselerce iyi, kimilerince kötü addedilir, fakat şayet nötr olsaydı [okunamadı] nötr olurdu. Binaenaleyh tabiatı icabı nötr olan hiçbir şey yoktur.
Yine, şayet birileri aslanlar, boğalar, horozlar ve kimi İnsanlar fıtraten buna meyyaldir diye Cesaretin tabiatı icabı arzu edilir olduğunu iddia edecek olursa, cevaben deriz ki, aynı Sebepten ötürü Korkaklığın da kendi tabiatı icabı arzu edilir şeyler arasında sayılması icap eder, zira geyikler ve diğer pek çok mahluk fıtraten buna müpteladır.
Bir İnsan vatanı uğruna ölmek için kendini feda ettiğinde [okunamadı] yahut cüretkâr bir işe kalkıştığında [okunamadı] insanların ekseriyeti bütün bunlardan imtina eder.
Buradan hareketle Epikurosçular, hazzın kendi tabiatı icabı arzu edilir olduğunun ispatlandığına kani olurlar, zira derler ki, canlı mahluklar doğar doğmaz henüz [okunamadı] hazzı arzular ve Alementen kaçınırlar. Bunlara karşı şu itiraz getirilebilir, kötülüğe sebebiyet veren her ne ise iyi olamaz, oysa haz kötülüğe sebebiyet verir, zira onlara göre kendi tabiatı icabı kötü olan Elem, her hazza mündemiçtir.
Mesela, bir Ayyaş içmekten, bir Obur yemekten, sefih bir Kimse de şehvet âleminden haz duyar, fakat bunlar, onların da kabul ettiği üzere, elemli ve kötü olan Fakirliğe ve Hastalığa sebebiyet verir, binaenaleyh Haz, kendi tabiatı icabı iyi değildir.
Bundan gayrı, iyiye vesile olan bir şey tabiatı icabı kötü olamaz, oysa Elemler ve Meşakkatler hazlara vesile olur, Zahmet ile İlime ve Zenginliğe nail oluruz, Zahmet ile İnsan Maşukuna kavuşur, Çile ile Sıhhat kazanılır, öyleyse Zahmet ve Meşakkat tabiatı icabı kötü değildir.
Zira şayet Haz kendi tabiatı icabı iyi, Zahmet yahut Elem de kendi tabiatı icabı kötü olsaydı, bütün İnsanlar bunlardan aynı şekilde müteessir olurdu.
Fakat pek çok Filozofun Zahmet ve Eleme kucak açtığını, hazzı ise hakir gördüğünü müşahede etmekteyiz.
[okunamadı] bunu yakışıksız bulurken, Hindistan'daki kimileri mekân ayrımı gözetmezler [okunamadı] bir filozofun dahi kendisini fahişe kıldığı söylenir, Kuşkuculuk [okunamadı] İnsanlığın bir kısmı böyledir. Zira nadiren vuku bulur, Diogenes Laertios ile birlikte [okunamadı] Ayak bileklerine bir İtibar Alameti olarak taktıkları görülür.
Dahası, aralarında öyleleri vardır ki, Bakireler evlilikten evvel kendilerini fahişe kılarak çeyiz parası kazanırlar. Stoacılar derler ki, umumhanedeki bir kadınla birlikte yaşamakta yahut onun kazandığıyla geçinmekte hiçbir Utanç yoktur. Dağlanarak damgalanmak bizde utanç verici ve haysiyet kırıcıdır, fakat Mısırlıların ve Sarmatların pek çoğu Çocuklarını dağlayıp damgalarlar. Erkeklerin küpe takması bizde ayıp sayılır, fakat Suriyeliler gibi birtakım Barbarlarda bu bir Asalet Alametidir, hatta bazıları bu Asalet Alametini daha da ileri götürerek çocuklarının burun deliklerini deler ve içlerine bizde hiç kimsenin takmadığı gümüş yahut altın Halkalar asarlar.
Keza çiçeklerle boyanmış ve bezenmiş bir harmaniye giymek de öyle, zira Persler bunu bir Zinet addetse de, biz [okunamadı] Sicilya Tiranı, Filozoflardan Platon ile Aristippos'a bu kabil bir kaftan hediye ettiğinde Platon reddetmiş ve şöyle demiştir, bir kadın libasıyla kendimi küçük düşüremem.
Fakat Aristippos şu sözlerle kaftanı kabul etmiştir, temiz bir ruha sahip olana, bir Bacchus Âlemi dahi İffetli bir Kadının sinesine halel getiremez.
Böylece bilge Kişilerden dahi kimine bu münasip görünmüş, kimine ise gayrimünasip gelmiştir.
Bizim aramızda Valide yahut Hemşire ile evlenmek gayrimeşrudur, lâkin Persler (ve onların arasında Hikmet iddiasında en ileri giden Mecusiler) Valideleriyle, Mısırlılar ise Hemşireleriyle evlenirler, Şairin dediği gibi, Jüpiter de Zevcesi ve Hemşiresi olan Juno'ya öyle hitap etmiştir.
Kitionlu Zenon, vücudun herhangi bir yerini ovmaktan farksız olduğunu, bunda yüz kızartıcı bir taraf bulunmadığını söyler.
Siyaset üzerine risalesinde, babanın kızıyla, annenin oğluyla ve erkek kardeşin kız kardeşle yatabileceğini ileri sürer.
Fakat Platon daha umumi bir ifadeyle, bütün kadınların ortak olması gerektiğini söyler.
Bizim nazarımızda bu nefret vericidir, Zenon ise bunu tasvip eder, nitekim bu kötülüğü bir hayır gibi tatbik edenlerin varlığı da bize bildirilmektedir.
İnsan eti yemek bize göre gayrimeşrudur, oysa barbarlar arasında bunu farksız bir şey olarak gören koca koca kavimler vardır.
Tydeus’un bizzat kendi düşmanının beynini yediği rivayet edilirken, barbarlardan misal getirmeye ne hacet?
Stoacılar da yalnızca başka insanların etini değil, kendi etimizi dahi yemenin uygunsuz olmadığını söylerler.
Bundan maada, Tanrı’nın sunağını kanla kirletmek, bizde olduğu gibi ekseri kavimlerde de günah sayılır, lakin Lakedaimonlular, Orthesia ve Diana’nın sunağında kendilerini öylesine acımasızca kırbaçlarlardı ki tanrıçanın sunağına oluk oluk kan akardı.
Bunun yanı sıra, İskitlerin Diana’ya yabancıları kurban etmesi gibi, bazıları da Satürn’e bir insan kurban eder, biz ise bilakis mabetlerin insan kanıyla kirlendiğini düşünürüz. Bizde zaniyelerin cezalandırılmasına dair kanun vardır, fakat bazıları başkalarının karılarıyla yatmanın farksız bir mesele olduğunu savunur.
Hatta bazı filozoflar dahi başkalarının karılarıyla yatmanın farksız bir şey olduğunu ifade ederler.
Bizde evlatlar kanunen ana babalarına bakmakla mükelleftir, İskitler ise altmış yaşını geçenlerin boğazını keserler.
Satürn’ün bizzat kendisi bir orakla babasını hadım etmişken, Jüpiter Satürn’ü Tartaros’a fırlatıp atmışken, Minerva babasını zincire vurmak için Jüpiter ve Neptün’le birleşmişken ve Satürn kendi çocuklarını yutmuşken buna şaşılır mı? Dahası, Atinalı Solon, cezasızlığa dair bir kanun vazetmiş ve buna göre her adama oğlunu öldürme izni tanımıştı, oysa bizim kanunlarımız evlatlarımızı öldürmeyi yasaklar.
Romalı kanun koyucular, çocukların ana babalarının hâkimiyeti altında ve onların hizmetkârı olmasını, satın alınmış köleler gibi azat edilmedikçe kendi mülklerinin efendisi olamayacaklarını, mülkün ana babaya ait olduğunu emrederler. Başkaları ise bu âdeti zalimane bularak reddeder.
Adam öldürenleri cezalandıran kanun mevcuttur, fakat gladyatörler bir insanı öldürdüklerinde ekseriyetle bunun için taltif edilirler.
Kanunlar hür bir kimseye vurmayı meneder, lakin güreşçiler hür insanları dövdüklerinde, hatta bazen onları öldürdüklerinde, payeler ve çelenklerle mükâfatlandırılırlar.
Kanun her erkeğin tek bir zevcesi olmasını buyurur, fakat Traklar ile bir Libya kavmi olan Getulyalılarda herkesin çok sayıda zevcesi vardır.
Hırsızlık ve soygun yapmak bizce gayrimeşru ve gayriadil kabul edilir, lakin barbarların birçoğuna göre öyle değildir.
Aksine, Kilikyalılar bunu şerefli sayarlar, öyle ki soygun esnasında ölenleri hürmete layık görürler.
Şairin anlattığına göre Nestor, Telemakhos’un yanındakileri lütufla kabul ettikten sonra, hırsızlar misali belirsizce mi dolaştıklarını sorar.
Şayet haydutluk yüz kızartıcı bir şey olsaydı, hırsız olduğundan şüphelenilebilecek kimseleri böylesine bir insaniyetle ağırlamazdı.
Ayrıca hırsızlık yapmak bize göre adaletsiz ve kanunsuzdur, fakat Merkür’ün hırsız bir tanrı olduğunu söyleyenler bunu adaletsiz addetmezler, zira bir tanrı nasıl kötü olabilir?
Bazıları Lakedaimonluların hırsızları çalmaktan ötürü değil, yakalandıklarından ötürü cezalandırdıklarını da rivayet eder.
Kalkanını atan bir korkak birçok memlekette kanunen cezalandırılır, (nitekim Lakedaimonlu kadın oğluna bir kalkan verirken ona, "Ya bununla oğlum, ya da bunun üzerinde," demiştir), lakin Arkhilokhos kalkanını atmış olmakla övünür ve kendi hakkında şöyle yazar,
Bir vakitler taşıdığım o kalkanı, Belki de şimdi bir Saialı kuşanmıştır, İstemeye istemeye geride bıraktığım o kalkanı, Sırf canımı kurtarmak uğruna.
Amazonlar savaşa elverişli olmasınlar diye erkek çocuklarını sakatlarlar ve bütün askeri meşakkati bizzat üstlenirlerdi, oysa biz bunun tam aksinin en doğru nizam olduğunu düşünürüz.
Tanrıların Anası hadımları kabul eder, şayet fıtraten kâmil manada erkek olmamak kötü bir şey olsaydı, bir tanrı bunu asla yapmazdı.
Böylelikle, adil ve gayriadil olan şeylere ve erkekliğe dair büyük bir ihtilaf mevcuttur. Aynı şekilde, dindarlık ve tanrılar hususunda da pek çok münakaşa vardır, ekseriyet tanrıların mevcut olduğunu savunur, fakat Meloslu Diagoras’ın, Theodoros’un ve Atinalı Kritias’ın takipçileri gibi bazıları da mevcut olmadığını iddia eder.
Tanrıların var olduğunu tasdik edenlerden bazıları kendi memleketlerinin tanrılarına ibadet eder, diğerleri ise Dogmatikler fırkasının tasavvur ettiği tanrılara tapar, nitekim Aristoteles Tanrı’nın cisimsiz ve göğün nihayeti olduğunu kabul etmişti, Stoacılar Tanrı’yı görülmesi dehşet verici şeylerin dahi içine nüfuz eden bir ruh saymışlardır, Epikuros insan suretinde, Ksenophanes ise teessür kabul etmez bir küre olarak telakki etmiştir.
Kimileri Tanrı’nın işlerimiz üzerinde ilahi tedbiri bulunduğunu söyler, kimileri ise ilahi tedbirin olmadığını savunur.
Zira Epikuros’un dediği gibi, mübarek ve bozulmaz olan ne kendisi bir meşakkate duçar olur ne de başkalarına bir eziyet verir.
Bundan ötürü, hayat sürenler arasında dahi bazıları tek bir Tanrı olduğunu söylerken, diğerleri birçok ve muhtelif suretlerde tanrılar bulunduğunu söyler, öyle ki tanrıları köpek yüzlü, şahin, öküz ve timsah suretinde ve daha akla gelebilecek her biçimde tasavvur eden Mısırlıların kanaatlerine saparlar.
Bundan dolayı, kurbanlar ve tanrılara ibadet hususunda da büyük bir tefrika zuhur etmiştir. Kimi mabetlerde mukaddes olan şeyler, diğerlerinde mundar addedilir, oysa kendi tabiatı icabı mukaddes yahut mundar olan bir şey bulunsaydı bu durum vuku bulamazdı. Misal vermek gerekirse,
Serapis’e hiç kimse domuz kurban etmez, lakin Herakles’e ve Asklepios’a domuz kurban ederler.
[okunamadı] koyun kurban edilmez, fakat Tanrıların Anası diye tesmiye olunana ve diğer tanrılara kurban edilir.
Satürn’e bir insan kurban ederler, İskenderiye’de Hero’ya bir kedi, Thetis’e bir güve kurban ederler ki bunu aramızdan hiç kimse yapmaz.
Neptün’e bir at kurban edilir, fakat bilhassa Didyma Apollon’u nazarında bu mahluk menfurdur. Diana’ya keçi kurban etmek takvadandır, fakat bize göre öyle değildir. Sözü uzatmamak adına, daha pek çok misali burada zikretmiyorum.
Şayet herhangi bir kurban kendi tabiatı gereği dindarane yahut dinsizce olsaydı, bütün insanlar aynı kanaati taşırdı.
Tanrılara ibadet hususunda insanların beslenmesine taalluk eden şeylerin de bunlara benzediğini görürüz, bir Yahudi yahut bir Mısır rahibi domuz eti yemektense ölmeyi yeğler, bir Libyalı koyun eti yemeyi son derece gayrimeşru sayar, Suriyelilerin bir kısmı güvercin etini, diğerleri kurban edilenlerin etini böyle görür, kimi tapınaklarda [okunamadı] yemek caizken diğerlerinde haramdır.
Mısırlılar arasında bilge kabul edilenlerden kimileri bir canlının başını yemeyi mekruh sayar, kimileri omzunu, kimileri ayağını, kimileri ise başka kısımlarını.
Pelusium'daki Kasion Jüpiteri'nin ayinlerine kabul edilmiş olanlardan hiçbiri soğan yemez, Libya Venüsü'nün rahibi ise asla sarımsak yemez.
Kimi tapınaklarda naneden, kimilerinde mercanköşkten, kimilerinde ise yabani kerevizden imtina ederler.
Kimileri fasulye yemektense kendi ebeveynimizin başını yemenin daha evla olduğunu iddia eder, başkaları ise bunları yemenin farksız olduğunu savunur, bizler köpek eti yemeyi iğrenç buluruz, fakat Trakyalılardan bazılarının bununla beslendiği rivayet edilir.
Belki de bu adet Yunanlar arasında da caridir, nitekim Diokles, Asklepios takipçilerini izleyerek kimi hastalara köpek yavrusu eti reçete etmiştir.
Daha önce söylediğim gibi, bizim haram saydığımız insan etini farksız görerek yiyenler dahi vardır.
Şayet bu ibadet kaideleri ve gayrimeşru şeyler tabiatları icabı öyle olsaydı, bütün insanlar bunlara dair aynı kanaati paylaşırdı, aynı şey ölülere gösterilen hürmet için de söylenebilir.
Kimileri ölülerin bedenlerini güneşe göstermeyi günah sayarak toprağa örter, Mısırlılar ise bağırsakları çıkarıp cesetleri mumyalar ve yerin üstünde, aralarında muhafaza eder.
Etiyopyalılar arasında İhtiyofaglar (Balık Yiyiciler) cesetleri balıklar yesin diye göletlere atar, Hirkanlar köpeklere parçalatsın diye verir, Hintlilerin bir kısmı ise akbabalara terk eder, Trogloditlerin ölüyü bir tepeye [okunamadı], başını ve [okunamadı] birbirine bağladıkları ve gülerek üzerine taş fırlattıkları, üzerini bu taşlarla örttükten sonra da çekip gittikleri rivayet edilir.
Altmış yaşını aşanları kurban edip yiyen, fakat genç yaşta ölenleri toprağa gömen kimi barbarlar vardır.
Ölülerini [okunamadı] yapanlar vardır, bunlardan kimileri kemikleri toplayıp muhafaza eder, kimileri ise fırlatıp atar.
Perslerin ölülerini asarak güherçile ile mumyaladıkları ve ardından üzerlerine kumaşlar sardıkları rivayet edilir, bazılarının cenazeyi nasıl bir matemle takip ettiğini görürüz.
Kimileri ölümü dehşet verici ve kaçınılması gereken bir şey telakki eder, kimileri ise hiç de böyle görmez, Euripides der ki, "Bilinir mi hayat mıdır ölüm, ve ölüm de hayat mıdır orada?" Ve Epikuros der ki, "Ölüm bizi alakadar etmez."
Zira dağılan şey hissizdir, histen mahrum olan ise bizi alakadar etmez, dahası şöyle derler, "Şayet biz Ruh ve Bedenden ibaret isek ve ölüm de Ruh ile Bedenin bir çözülüşü ise, o vakit biz varken ölüm yoktur, zira biz henüz [okunamadı], ve ölüm varken de biz yokuz, zira Ruh ve Bedenin bu terkibi artık mevcut olmadığından biz de yokuz." Herakleitos der ki, "Yaşamak ölmektir ve yaşarken ölüyüzdür, zira yaşarken ruhlarımız ölüdür, içimizde gömülüdür, lakin öldüğümüzde ruhlarımız dirilir ve yaşar." Ölmenin yaşamaktan daha evla olduğunu düşünenler vardır, nitekim Euripides şöyle der, "Yeni doğan bebeklere ağlamalıyız daha ziyade, içine gönderildikleri sefalete acıyarak, fakat ölen kimseyi, azat edilmişken bütün meşakkatlerden, coşkuyla ve sevinçle taşımalı mezara." Şu dizeler de aynı mealdedir, "Biçare insanoğlu için en saadetli hâl, hiç doğmamış olmak ve gün ışığını görmemektir, bundan sonraki en iyi şey ise, doğar doğmaz Plüton'un kapısından geçmek ve kemiklerini toprağa sermektir."
Herodotos'un Argoslu rahibeye dair naklettiği Kleobis ve Biton hikayesini biliriz.
Trakyalılar arasında çocuk doğar doğmaz onun ardından matem tutanların bulunduğu söylenir.
Öyleyse ölüm kendi tabiatı icabı dehşet verici şeyler arasında, hayat ise kendi tabiatı icabı iyi şeyler arasında sayılmamalı değil midir?
Yukarıda zikredilen şeylerden hiçbiri kendi tabiatı gereği öyle yahut böyle değildir, hepsi kanaat ve izafiyet yoluyla öyledir.
Aynı türden bir akıl yürütmeyi, muhtasar olmak adına burada sarfınazar ettiğimiz başka pek çok şeyden de çıkarabiliriz.
Bir şeye hemen zıt bir örnek getiremiyorsak, bilmediğimiz kimi milletlerde farklı bir kanaatin mevcut olabileceğini söyleyebiliriz.
Zira şayet (misal olarak) Mısırlıların kız kardeşleriyle evlenme adetini bilmeseydik, kız kardeşlerimizle evlenmememiz gerektiğinin herkesçe kabul edilmiş bir husus olduğunu batıl yere iddia edebilirdik.
Bunun gibi, aralarındaki ihtilafı bilmediğimiz şeyler hususunda da bunlara dair hiçbir münazaa bulunmadığını ileri sürmek doğru olmaz, zira söylediğim üzere, bilmediğimiz başka birtakım milletlerin aksini savunması mümkündür.
İşte şüpheci (septik), şeylerin bu denli büyük bir ihtilaf arz ettiğini müşahede ederek, neyin kendi tabiatı gereği iyi yahut kötü olduğu, yahut neyin mutlak surette yapılması ya da yapılmaması gerektiği konusunda hükmü askıya alır, bu suretle dogmacıların pervasızlığından sakınır, fakat kesin hükümlere varmaksızın hayatın umumi akışına tabi olur, bundan dolayıdır ki, kanaate dayalı meselelerde ihtirastan uzak kalır, zorunlu hallerde ise [okunamadı] etkilenir.
Duyuları olan bir insan sıfatıyla acı çeker, lakin çektiği acının kendi tabiatı gereği bir şer olduğu zannına kapılmadığından, ölçülü bir şekilde etkilenir, zira böylesi bir kanaate sahip olmak ıstırabın kendisinden daha beterdir, nitekim bir uzvunun kesilmesine yahut benzer bir hâle maruz kalanlar bunu ekseriya metanetle karşılarken, etrafta duranlar bunun bir fenalık olduğu kanaatiyle kendinden geçer.
Zira hiç şüphesiz, zihninde bir şeyin kendi tabiatı icabı iyi yahut kötü olduğunu, yapılması yahut yapılmaması gerektiğini vazeden kimse, pek çok cihetten huzursuzluğa düçar olur.
Tabiatı gereği kötü saydığı şeyler başına geldiğinde azap çekiyor gibi görünür, kendisine iyi görünen şeylere sahip olduğunda ise bundan ötürü zihninin kibirle dolması, onları kaybetme korkusu ve tabiatı gereği kötü saydığı şeylerin içine yeniden düşme endişesi sebebiyle hiç de azımsanmayacak bir sıkıntıya sürüklenir.
Zira iyiliklerin kaybedilemeyeceğini söyleyenler, meselenin çözülemezliği karşısında susturulmalıdır. Buradan hareketle şöyle akıl yürütürüz, eğer kötülüğe yol açan şey kötüyse ve ondan sakınılması gerekirse, bazı şeylerin kendi tabiatları gereği kötü, bazılarınınsa iyi olduğuna dair kanaat sıkıntılara yol açıyorsa, o vakit bu kanaat kötüdür ve ondan sakınılmalıdır. İyilikler, kötülükler ve kayıtsız kalınan şeyler hakkında bu kadar söz yeter.
BÖLÜM XXV. Yaşama Dair Bir Sanat Olup Olmadığı Üzerine
Söylenenlerden açıktır ki yaşama dair bir sanat yoktur, zira şayet böyle bir sanat varsa, iyiliklerin, kötülüklerin ve kayıtsız kalınan şeylerin tefekkürüyle iştigal eder, fakat bunlar mevcut olmadığından, yaşama dair sanat da mevcut olmayacaktır. Kaldı ki Dogmatikler yaşama dair bu sanat hususunda uzlaşmadıklarından, pek çoğu muhtelif görüşlerde olduğundan, İyilik hakkındaki bahiste ileri sürdüğümüz ihtilaf ve uyuşmazlıktan doğan kanıtın muhatabı olurlar.
Fakat hepsinin yaşama dair tek bir sanatta, sözgelimi Stoacıların hülyasını kurduğu ve diğerlerinden daha fazla üzerine düşer göründüğü o meşhur basirette uzlaştığını varsaysak bile, yine de birçok saçmalık bunu takip edecektir. Zira basiret bir erdem olduğuna ve erdeme yalnızca bilge kişi sahip olduğuna göre, Stoacılar bilge olmadıklarından yaşama dair sanata da sahip olamayacaklardır.
Ve onlara göre bu sanat vücut bulamayacağından, şayet onların söylediklerine uyarsak, yaşama dair hiçbir sanat olmayacaktır. Zira onlar sanatın, idraklerin bir dizgesi olduğunu, idrakin ise kavrayıcı imgelemeye rıza göstermekten ibaret bulunduğunu öne sürerler.
Fakat kavrayıcı imgelemeyi bulmak mümkün değildir, zira ne bütün imgelemeler kavrayıcıdır ne de hangi imgelemelerin kavrayıcı olup hangilerinin olmadığını bilmek kabildir, bilakis hangi imgelemenin kavrayıcı olduğunu ayırt edebilmek için kavrayıcı imgelemeye muhtaç olduğumuzdan sonsuza doğru sürükleniriz, zira baştan varsaydığımız kavrayıcı imgelemeyi ayırt etmek için bir başka kavrayıcı imgeleme gerekecektir.
Stoacılar kavrayıcı imgelemeye dair doğru olmayan bir mefhum sunarlar, zira kavrayıcı imgelemenin bir Varlıktan neşet ettiğini, Varlığın ise kavrayıcı imgelemeyi harekete geçirme kabiliyetine sahip şey olduğunu söyleyerek kısır döngüye düşerler.
Şu halde, yaşama dair bir sanatın varlığı için her şeyden evvel bir sanatın bulunması icap eder, bir sanatın bulunması içinse idraklerin bulunması gerekir, idrakin bulunması içinse kavrayıcı imgelemenin bulunması şarttır. Fakat kavrayıcı imgeleme kavranamaz.
Kaldı ki her sanat kendi eserinden kavranır gibi görünür, oysa yaşama dair sanata has kılınabilecek hiçbir hususi eser yoktur, zira örnek olarak gösterilecek her ne eser olursa olsun halk tabakasıyla ortak bulunacaktır, ana babaya hürmet etmek, emaneti iade etmek ve benzerleri gibi, dolayısıyla yaşama dair bir sanat yoktur. Bazılarının iddia ettiği üzere, zihnin basiretli bir melekesi yoluyla yapılmış görünen şeyden de bilgeliğin eserinin ne olduğu anlaşılamaz, zira zihnin basiretli melekesinin kendisi idrak edilemezdir, ne yalın bir surette kendi içinde ve kendisi vasıtasıyla apaçıktır ne de eserleriyle bilinir. Derim ki insan tabiatının fevkinde, hakikatten ziyade temenniye yakın sözler söylerler.
Zira her insanın zihni öyle bir tabiata bürünmüştür ki, Günlerin getirdiği hâller gibi günden güne değişir.
Geriye, yaşama dair bu sanatın onların yazılarından kavrandığını söylemek kalır, bunlar pek çok ve hepsi tek bir türden olduğundan, yalnızca birkaçını örnek göstereceğiz.
Mezheplerinin reisi Zenon, Çocukların Terbiyesine Dair Talimler adlı eserinde diğer şeylerin yanı sıra şöyle der, ne daha fazla ne daha az, çocukça yahut çocukça olmayan, eril yahut dişil hiçbir fark gözetilmemelidir, zira çocukça olan ile olmayan, eril ile dişil arasında bir fark yoktur, aynı şeyler her ikisine de yakışır. Keza takva üzerine konuşurken şöyle der, aynı kitapta insan etinin yenmesine de cevaz verir ve der ki, şayet yaşayan bir bedenden besin olmaya elverişli herhangi bir uzuv kesilirse, onu gömmemeli ya da dikkatsizce bir kenara fırlatmamalıyız, bilakis tüketmeliyiz ki ondan bir fayda hâsıl olsun. Şayet et sağlamsa besine dönüştürülebilir, tıpkı kendi bedenimizden bir uzuv, sözgelimi bir ayak kesildiğinde yapılacağı gibi, fakat çürükse `[okunamadı]`.
Halk tabakasıyla ortak olmayan hiçbir şey yapmadıklarına göre, bu sanata has hiçbir eser de yoktur.
BÖLÜM XXVI. İnsanlarda Yaşama Dair Bir Sanat Bulunup Bulunmadığı Üzerine
Şimdi, eğer insanlarda yaşama dair bir sanat varsa, bu sanat onlarda ya tabiat tarafından fıtraten var edilmiştir ya da terbiye ve talim yoluyla sonradan kazanılmıştır.
Şayet tabiat yoluylaysa, bu sanat onlarda ya insan olmaları bakımından mevcuttur ya da insan olmamaları bakımından. İnsan olmamaları bakımından mevcut değildir, zira onlar insandır, şayet insan olmaları bakımından mevcutsa, bu bilgelik bütün insanlarda bulunurdu, öyle ki hepsi basiretli, erdemli ve bilge olurdu.
Oysa insanların ekseriyeti, bizzat kendilerinin de söylediği gibi, kötüdür, dolayısıyla yaşama göre olan bu sanat insanlarda insan olmaları bakımından mevcut değildir ve bu sebeple de tabiat vergisi olamaz.
Bundan başka, sanatı idraklerin bir dizgesi olarak kabul ettiklerinden, hem bu sanatı hem de diğer sanatları tecrübe ve terbiye yoluyla kavranmış saymaya daha meyilli görünmektedirler.
BÖLÜM XXVII. Yaşama Dair Sanatın Öğretilip Öğretilemeyeceği Üzerine
Ne talim ve terbiye ile anlaşılabilir ne de kabul görmüş ilkeler vasıtasıyla, öğretilen şey, öğreten ve öğrenen olmalıdır, fakat bunların hiçbiri mevcut değildir, dolayısıyla talim de mevcut olamaz.
BÖLÜM XXVIII. Herhangi Bir Şeyin Öğretilip Öğretilemeyeceği Üzerine
Öğretilen şey ya doğrudur ya da yanlıştır, bunların haricinde ise öğretilebilir hiçbir şey yoktur, zira bunlar öğretilemez olduktan sonra hiç kimse `[okunamadı]` öğretilebilir olduğunu söyleyemez, şu halde hiçbir şey öğretilemez.
Kaldı ki öğretilen şey ya apaçıktır ya da gayrımuayyendir, şayet apaçıksa öğretilmeye muhtaç değildir, zira apaçık şeyler herkes için aynı ölçüde aşikârdır.
Şayet gayrımuayyense, gayrımuayyen şeyler kendilerine dair hükme bağlanamaz ihtilaflar sebebiyle idrak edilemez olduklarından öğretilemezler, zira bir kimse idrak edemediği şeyi nasıl öğrenebilir yahut nasıl öğretebilir.
Şimdi, eğer ne apaçık olan ne de gayrımuayyen olan öğretilebiliyorsa, hiçbir şey öğretilemez.
hiçbir şey öğretilmez.
Bundan başka, öğretilen şey ya bir cisimdir ya da cisimsizdir, fakat zikredilen sebepten ötürü, ister aşikâr ister gayriaşikâr olsun, bunların hiçbiri öğretilemez, binaenaleyh hiçbir şey öğretilemez.
Dahası, ya var olan öğretilir ya da var olmayan.
Eğer var olmayan öğretilirse, öğretilerin hakiki şeylere dair olduğu kabul edildiğinden, var olmayan hakiki olacaktır, hakiki ise var olacaktır, zira hakikatin var olan ve bir şeye karşıt bulunan şey olduğunu söylerler.
Fakat var olmayanın var olduğunu söylemek abestir, öyleyse var olmayan öğretilemez. Bir Varlık da öğretilemez.
Zira bir Varlık öğretilirse, ya bir Varlık olarak öğretilmelidir ya da başka bir şeye göre.
Eğer bir Varlık olması hasebiyle öğrenilebilir ise, zaten bir Varlıktır ve binaenaleyh öğrenilebilir değildir, zira öğretiler şüphe götürmez ve öğretilemez şeylerden teşekkül etmelidir, dolayısıyla bir Varlık, Varlık olması bakımından öğretilebilir değildir.
Fakat başka bir şeye göre de öğretilemez, zira Varlık için, Varlık olmayan hiçbir araz yoktur.
Binaenaleyh bir Varlık, bir Varlık olarak öğretilmezse, başka herhangi bir şeye göre de öğretilemez, çünkü ona araz olan her ne ise, o da bir Varlıktır.
Bundan başka, öğretildiğini söyledikleri Varlık ister aşikâr ister gayriaşikâr olsun, zikredilen müşkülat sebebiyle öğretilemez görünmektedir.
Şimdi, eğer ne var olan ne de var olmayan öğretiliyorsa, hiçbir şey öğretilmez.
Bölüm [okunamadı], Bir Öğreten ve Bir Öğrenen Bulunup Bulunmadığı Üzerine
Zikredilen müşkülat ile [okunamadı] meselesi de çürütülmüştür, bunları daha hususi surette ele alalım.
Ya [okunamadı] sanatkâra öğretir ya cahil cahile öğretir ya da cahil sanatkâra öğretir yahut da sanatkâr cahile öğretir. [okunamadı] her ikisi de sanatkâr olduğundan, hiçbiri öğretmez. Cahil cahile öğretemez, tıpkı körün köre kılavuzluk edemeyeceği gibi. Cahil sanatkâra öğretemez, bu pek gülünç olurdu.
Geriye sanatkârın cahile öğrettiğini söylemek kalır ki bu da aynı şekilde imkânsızdır.
Zira sanatkâr diye bir şey var olamaz, çünkü hiçbir insan tabiatı icabı sanatkâr ve böyle doğmuş değildir, sanatkâr olmayan birinden de sanatkâr meydana gelmez. Zira ya tek bir teorem ve tek bir [okunamadı] sanatkâr olmayanı sanatkâr kılar ya da kılmaz, fakat eğer tek bir kavrayış, sanatkâr olmayandan bir sanatkâr yaratabiliyorsa, evvela sanatın kavrayışlar manzumesi olmadığını söyleyebiliriz, zira evvelce hiçbir şey bilmeyen kimse, şayet sanatın tek bir teoremini öğrenmişse, böylece bir sanatkâr sayılabilir. Müteakiben, eğer biri sanatın birtakım teoremlerine vasıl olmuş fakat henüz bir tanesinden mahrum olan, dolayısıyla sanatkâr olmayan birinin, o bir teoreme vasıl olur olmaz sanatkâr olmayan halinden sanatkâr kılındığını iddia ederse, sanatın tek bir kavrayışla ikmal edildiğini kabul etmiş olur.
Fakat hususi hallere gelecek olursa, henüz sanatkâr olmayan ancak bir teorem daha elde eder etmez sanatkâr olacak bir kimseyi gösteremez, zira hiç kimse her bir sanatın teoremlerini, bilinen teoremleri saydıktan sonra sanatın teoremlerinin tamamlanması için geriye kaç tane kaldığını söyleyebilecek şekilde sayamaz, binaenaleyh teoremin bilinmesi, daha önce sanatkâr olmayan bir kimseyi sanatkâr kılmaz.
Fakat şayet bu doğruysa, bir insan sanatların bütün teoremlerini birden değil de teker teker kavradığına göre (ki bu teslim edilmelidir), sanatın her bir teoremine diğerinden ayrı olarak münferiden vasıl olan kimse sanatkâr olamaz, zira tek bir teoremin bilinmesinin, sanatkâr olmayanı sanatkâr kılamayacağını göstermiştik, öyleyse sanatkâr olmayan biri sanatkâr yapılamaz.
Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki hiçbir surette sanatkâr yoktur ve netice itibarıyla öğreten de yoktur.
Fakat öğrendiği söylenen kimse de sanatkâr olmadığından, bihaber olduğu sanatın teoremlerini öğrenemez ve kavrayamaz.
Zira anadan doğma kör olan biri, kör olması sebebiyle renkleri kavrayamadığı, anadan doğma sağır olan biri de sesleri kavrayamadığı gibi, sanatkâr olmayan kimse de bihaber olduğu sanatın teoremlerini kavrayamaz.
Aksi halde aynı şahıs hem bir sanatkâr hem de sanattan bihaber olabilir, zira öyle olduğu varsayılmıştır, sanatkârdır, çünkü sanatın teoremlerini kavramaktadır.
Bu sebeple sanatkâr da sanatkâr olmayana bir şey öğretmez. [okunamadı] ne sanatkâr [okunamadı] öğretir ne cahil cahile öğretir ne cahil sanatkâra öğretir ne de sanatkâr cahile öğretir (ve bunlardan gayrı bir ihtimal yoktur), ne bir öğreten ne de bir öğrenen vardır, öğreten de öğrenen de bulunmadığına göre, öğrenme yolu dahi lüzumsuzdur.
Bölüm XXX, Bir Öğrenme Yolunun Bulunup Bulunmadığı Üzerine
Yine de buna karşı da şüpheler vazedilmiştir, zira öğretme yolu ya aşikârlık ile ya da istidlal iledir, fakat ne aşikârlık iledir ne de istidlal iledir, nitekim ispat edeceğiz, binaenaleyh öğretme yolu içinden çıkılmaz bir haldedir. Öğrenme, aşikârlık ile iktisap edilmez, zira aşikârlık [okunamadı] şeylere dairdir, oysa gösterilen şey herkese zahirdir, zahir olan şey ise, zahir olması hasebiyle herkesçe idrak edilebilir, herkesçe müştereken idrak edilebilen şey [okunamadı] aşikârlık iledir.
Fakat istidlal vasıtasıyla da hiçbir şey öğrenilmez. Zira istidlal ya bir şeye delalet eder ya da hiçbir şeye delalet etmez, fakat hiçbir şeye delalet etmiyorsa, hiçbir şey öğretmez.
Şayet bir şeye delalet ediyorsa, buna ya tabiatı icabı ya da vaz edilmiş olması hasebiyle delalet eder, tabiatı icabı delalet etmez, zira bütün insanlar bütün insanları anlayamaz, nitekim Grekler barbarları, barbarlar da Grekleri anlamaz.
Şayet vaz edilmiş olması hasebiyle delalet ediyorsa, aşikârdır ki bu kelimeleri vaz edenler, kelimeleri tatbik ettikleri şeyleri evvelemirde kavramış olduklarından, onları bu kelimeler vasıtasıyla bilmedikleri şeylerin kendilerine öğretilmesi suretiyle değil, bildikleri şeylerin kendilerine hatırlatılması suretiyle anlarlar.
Bilmeyip de öğrenmeye muhtaç olanlar, kelimelerin hangi şeylere tekabül ettiğini bilmediklerinden hiçbir şey anlamayacaklardır, bu sebeple de bir öğrenme yolu bulunamaz. Zira öğreticinin, öğrencinin zihnine [okunamadı] teoremlerinin idrakini aşılaması icap eder ki o da böylece hepsinin mecmuunu kavrayarak [okunamadı] olabilsin. Fakat evvelce gösterildiği üzere, kavrayış [okunamadı], binaenaleyh bir öğretme yolu da mevcut olamaz.
Şayet öğretilen bir şey, bir öğretici, bir öğrenci ve bir öğretme yolu yoksa, ortada ne bir disiplin ne de bir öğreti bulunacaktır. Bu deliller umumiyetle disipline ve öğretiye karşı öne sürülmüştür.
Hayata dair sanat diye tesmiye edilen şeye karşı da şu şekilde bir başka müşkül ileri sürülebilir,
Öğretilen şeyin, yani hikmetin mevcudiyetten mahrum olduğunu evvelce ispat etmiştik, aynı şekilde öğretici de öğrenci de mevcudiyetten mahrumdur.
Zira ya bilge kişi hayata dair sanatı bir bilgeye öğretir, ya ahmak bir ahmağa, ya ahmak bir bilgeye yahut da bilge bir ahmağa öğretir, lakin bunların hiçbiri bir diğerine öğretemez.
Binaenaleyh [okunamadı] sanat [okunamadı] diğerlerinden bahsetmek [okunamadı] ve hikmet iyi, kötü ve kayıtsız kalınan şeylerin [okunamadı] olsa, ahmak kimse hikmetten mahrum olduğundan iyi, kötü ve kayıtsız kalınan şeyleri bilmeyecektir, bunları bilmediğinden, bilge kişi ona iyi, kötü ve kayıtsız kalınan şeyleri öğretirken [okunamadı] söylediği şeyleri [okunamadı] fakat onları bilemez. Zira ahmaklığı içindeyken onları anlasaydı [okunamadı] iyi, kötü [okunamadı].
Binaenaleyh ahmaklar bilgeyi dinleyip öğrenmekle anlamazlar, fakat şayet herhangi bir surette onun vasıtasıyla anlarsa, evvelce zikrettiğimiz üzere [okunamadı] ve kelam vasıtasıyla olur. Hayata dair sanat tesmiye edilen şey ne öğrenmeyle ne disiplinle aktarılabilir, ne de [okunamadı], dolayısıyla onu bu denli göklere çıkaran filozofların iddia ettiği gibi aranıp bulunacak bir şey değildir.
Bölüm XXXI, Hayata Dair Sanatın Sahibine Faydalı Olup Olmadığı Üzerine
Bundan maada, hayata dair kurdukları hayallerdeki sanatın aktarılabileceğini kabul etsek dahi, bunun ona sahip olanlara faydalı olmaktan ziyade zararlı ve meşakkatli geleceği görülecektir. Muhtasar olmak gayesiyle yalnız tek bir misal ele alacağız.
Hayata dair sanat, bilge bir adama iyiyi arzulamakta ve kötüden sakınmakta itidal temin etmesi bakımından faydalı olabilir.
Zira nefsine hâkim dedikleri kimse, ya kötülüğe meyli, iyilikten de kaçınması bulunmadığı için yahut da fena arzuları ve nefreti olup da bunlara akıl yoluyla galebe çaldığı için böyle anılmaktadır.
Fakat fena hükümlere kapılmadığı müddetçe nefsine hâkim sayılamaz, zira sahip olmadığı bir hususta itidal gösteremez. Ve nasıl ki hiç kimse bir hadımın şehevi zevklerde nefsine hâkim olduğunu yahut iştahı olmayanın yemekte itidal gösterdiğini söylemezse (çünkü onlar itidal ile boyunduruk altına alınabilecek şeylerden mahrumdurlar), aynı surette bilge bir insanın da nefsine hâkim olduğu söylenemez, çünkü itidal göstereceği tutkuya kendi içinde malik değildir.
Şayet onun fena hükümler içinde olduğunu fakat akıl yoluyla bunlara üstün geldiğini, bu sebeple nefsine hâkim bulunduğunu söyleyecek olurlarsa,
Evvela, hikmetin kendisine hiçbir fayda sağlamadığını kabul etmeleri gerekir, zira hâlen meşakkat içindedir ve yardıma muhtaçtır, saniyen, kötü oldukları söylenen kimselerden daha bedbaht olduğu anlaşılacaktır.
Çünkü herhangi bir şeye rağbet ederse büsbütün huzuru kaçar, şayet buna [okunamadı] ile üstün gelirse, kötülüğü kendi içinde hapseder ve bundan mustarip olmayan kötü kimseden daha ziyade azap çeker, zira o bir şeye meylederse huzursuz olur, lakin arzusuna nail olursa dert nihayete erer.
Binaenaleyh bilge bir adam ya hikmet cihetiyle nefsine hâkim değildir yahut öyle ise, bütün insanların en bedbahtıdır, öyle ki hayata dair sanat ona bir menfaat temin etmez, bilakis fevkalade bir meşakkat verir.
Hayata dair sanata sahip olduğunu zanneden ve böylece kendi tabiatları icabı hangi şeylerin iyi ve kötü olduğunu bilen kimsenin, kötüler mevcut olduğunda olduğu kadar iyiler mevcut olduğunda da fevkalade ızdırap çektiğini evvelce göstermiştik.
Şu halde demeliyiz ki, iyi, kötü ve kayıtsız kalınanın mevcudiyeti [okunamadı] değilse ve hayata dair sanat da belki mevcudiyetten mahrumsa, üstelik bir an için mevcut olduğu varsayılsa dahi, ona sahip olanlara hiçbir fayda getirmeyip bilakis büyük bir meşakkat yüklüyorsa, Dogmatiker felsefe dedikleri şeyin Ahlak kısmıyla kibirlenmekte ve nafile yere böbürlenmektedirler.
Ve bir hulasanın hudutlarını aşmamak adına, Pyrrhoncu Taslaklarımızın üçüncü kitabını yalnızca şunu ilave ederek bu münakaşa ile hitama erdireceğiz.
Bölüm XXXII, Kuşkucunun Kimi Zaman Kasten Zayıf Deliller İleri Sürmesinin Sebebi
Kuşkucu, taşıdığı derin insaniyet icabı, Dogmatiklerin kibrine ve cüretkâr küstahlığına elinden geldiğince kelam ile şifa sunmaya gayret eder.
Nasıl ki hekimler cismani hastalıklarda muhtelif nevi devalara sahip olup hastalığı şiddetli olanlara şiddetli, hastalığı daha hafif seyredenlere ise latif tedaviler tatbik ederlerse, aynı surette,
Kuşkucu tarafından serdedilen delillerin hepsi de müsavi kuvvette değildir, bilakis Dogmatiklerin tutumunu yıkmaya en muktedir olan daha sağlamlarını, bundan en şiddetli surette muzdarip olanlara karşı istimal eder, daha zayıf olanları ise buna daha hafif [okunamadı] tutulmuş olanlara karşı kullanır, ta ki daha hafif ihtimallerle mağlup edilebilsinler.
Bundan ötürü Kuşkucu bazen daha kuvvetli deliller, bazen de maksadına kafi geleceğini müşahede ettiğinde kasten daha zayıf deliller öne sürer.
Felsefe Tarihi, On Üçüncü Kısım, Epikurosçu Fırkayı İhtiva Eder. Epikuros. Bölüm I, Memleketi, Ebeveyni, Kardeşleri
Epikuros’un kimilerince Sisamlı olduğu zannedilmiştir, zira Timon (Laertios’taki kaydında) onun Sisam’dan çıkan tabiat felsefecilerinin sonuncusu olduğunu söyler.
İnsanlığın fakruzaruretine Ceres’in lütuflarını, Şanlı Atina çok evvel bahşetmişti, Ve nizamı bozuk yollarını insanların, kanunlarla ıslah etti, Ve ilk kez hayatımızı en büyük teselliyle doldurdu, Böylesi kıymetli bir şahsiyeti vücuda getirdiğinde.
Ve Konstantinos Porphyrogennetos, tıpkı Pythagoras gibi onun da aslen Sisam’dan neşet ettiğini kabul eder.
Fakat bunun sebebi, gençlik yıllarının ilk kısmını babası ve kardeşleriyle birlikte Sisam’da (Samos) geçirmiş olmasıydı, zira Cicero’nun tabiriyle bir *agripeta* olan (yani toprak taksiminde pay talep eden kimse) babası oraya gitmişti. Benzer bir gerekçeyle Strabo da onun Lampsakoslu olduğunu düşünür, çünkü Lampsakos’ta yaşamış ve oradaki muteber şahsiyetlerle düşüp kalkmıştır.
Ne var ki Epikuros, Laertios, Suidas ve sayısız diğer yazarın da teyit ettiği üzere, memleketi itibarıyla bir Atinalıydı, nitekim Laertios onu methetmeye başlarken şöyle der, Atina halkı Theseus’un zamanından itibaren hür idareler hâline getirilmiş olan civar kasabalara dağıtılmış bulunduğundan, Epikuros da Hesykhios ve Favorinus’un tarif ettiği üzere Aigeis kabilesine bağlı bir kasaba olan Gargettos’ta doğmuştu. Plutarkhos’un bildirdiğine göre Theseus, kendisine ve Aigeus’a karşı komplo kuran Pallantidleri burada alt etmiş ve Stephanos’un aktardığına göre Eurystheus da buraya gömülmüştür. Bu sebeple Laertios tarafından Gargettoslu olarak anıldığı, Statius tarafından “Gargettoslu Müellif” ve “Gargettoslu İhtiyar”, Cicero, Aelianus ve başkalarınca da sadece “Gargettoslu” diye zikredildiği görülür.
Laertios, Metrodoros’un *Asalet Üzerine* adlı risalesine dayanarak Epikuros’un Philaidai sülalesinden olduğunu yazar, Philaidai sülalesi adını, Melite’de ikamet eden ve Plutarkhos’un zikrettiği Aias’ın (Ajax) ikinci oğlu Philaios’tan almıştır, Plutarkhos ayrıca Peisistratos’un da Philaidai sülalesine mensup olduğunu ekler.
Laertios ve diğerlerine göre Epikuros’un babası bu aileden neşet eden Neokles, annesi ise Khairestrata idi.
Kendisi de Yunan adetine uygun olarak sık sık “Neokles oğlu Epikuros” şeklinde anılır, kimi zaman da Menandros’un, babasının adı yine Neokles olan Themistokles ile kendisini mukayese ettiği yerde olduğu gibi, kısaca “Neokleides” diye adlandırılır.
Babasının, Strabo’ya göre, daha önce isyan eden Sisamlıları sıkı bir kuşatma altına alan Perikles ve Sophokles’i göndermiş olan Atinalıların kura ile toprak paylaşımı için Sisam’a gönderdiği iki bin yurttaştan biri olduğunu bir kenara bırakıyorum.
Yine onun bir mektep hocası olduğunu da geçiyorum, Strabo’nun yanı sıra Cicero da onu kınamaya giriştiğinde bunu kaydeder ve kanaatimce küçük çiftliği geçimine yetmediğinden mektep hocası oldu, der.
Suidas, Epikuros’un yalnızca Neokles ve Khairedemos adlı iki kardeşinden bahseder, fakat Laertios, Epikourosçu Philodemos’a dayanarak üçüncü bir kardeşi, Aristoboulos’u da ekler ki Plutarkhos bu zatı bazen Agathoboulos olarak adlandırıyor görünür.
Epikuros’un hangi ihtimam ve lütufla onların hürmet ve sevgisini kazandığı, Plutarkhos tarafından mükemmel bir şekilde beyan edilmiştir, Plutarkhos onun kardeşlerini nasıl böylesine kazandığını ve onların da nasıl kazanıldığını hayrete şayan bulur.
Bütün bu kardeşlerin Epikuros’tan evvel vefat ettiği, hayatta imişler gibi onlar namına veya onlara dair hiçbir şey buyurmadığı, yalnızca Poseideon ayında kardeşleri için idrak edilecek bir gün tayin ettiği vasiyetnamesinden anlaşılabilir.
Khairedemos hakkında başka bir şehadet bulunmasa da, Aristoboulos meselesi, Epikuros’un vaktini bütünüyle Metrodoros, Polyainos ve Aristoboulos ile meşgul olarak geçirdiğini, hastalıklarında onlara baktığını ve öldüklerinde yaslarını tuttuğunu yazan Plutarkhos sayesinde daha açıktır.
Fakat Neokles hususu, aynı Plutarkhos’un, Neokles’in son sözlerinin hatırlandığı vakit gözyaşlarıyla karışık bir nevi sevinç nidasının yükseldiğini nakletmesiyle son derece bedihidir.
Nasıl büyük ve ızdıraplı illetlerden öldükleri, Plutarkhos ve Suidas tarafından kâfi derecede etraflıca anlatılmıştır.
BÖLÜM II. Doğum Zamanı
Epikuros, Laertios’un kronolojiye dayanarak naklettiğine göre, 109. Olimpiyatın üçüncü yılında, Gamelion ayının yedinci gününde doğmuştur, Plinius onun doğduğu vakit ayın yirmi günlük olduğunu söyler.
Bu yılın ilk ayı olan Hekatombaion, günümüzde kronologlarca kullanılan Jülyen periyodunun 4372. yılının yazına tesadüf ettiğinden, Hekatombaion’dan sonraki yedinci ay olan aynı yılın Gamelion ayının 4373. yılının başına rastladığı aşikârdır, bu da İsa’dan evvelki mutat hesaba göre tam 341 yıldır.
Gamelion ayının başlangıcının düştüğü müşahede edilen ocak ayında, gök hareketleri cetvellerine göre Attika ufkunda dördüncü günün sabahında (yahut günlerini gün batımından gün batımına hesap eden Atinalılara nazaran, Censorinus’un belirttiği üzere, üçüncü günde) bir hilal teşekkül ettiğinden ve binnetice ayın yirminci günü 23 Ocak tarihine tekabül ettiğinden, Sezar devrinden geriye doğru aynı yıl biçiminin teşmil edildiğini varsayarsak, Epikuros’un 23 Ocak gününde doğduğu neticesi hâsıl olur.
Bu, artık yıl olması sebebiyle güneş döngüsünün veya o yıla ait pazar harflerinin B. A. olduğu eski usule göredir, buna göre 23 Ocak pazar gününe tesadüf etmiş olmalıdır.
Fakat bunu, günümüzde kullandığımız ve on gün daha evvel olan Gregoryen hesaba tatbik edecek olursak, Epikuros’un Milattan yahut İsa hesabından önceki 341. senede, pazar gününe denk gelen 2 Şubat’ta doğduğunu (zira pazar harfleri E. D. olmalıdır) ve dolayısıyla İsa’dan sonraki 1634 yılı olan bu senenin şubat başından tam 1974 yıl evvel dünyaya geldiğini buluruz. Burada bazı hususlar göz ardı edilmemelidir.
Evvelemirde, Laertios, Epikuros’un doğduğu sene Sosigenes’in Arkhon olduğunu ve bu tarihin Platon’un vefatından sonraki yedinci seneye rastladığını kaydeder.
Dahası bu, İskender'in 16. yılına tesadüf ediyordu, zira yine Laertios’un tasdik ettiği üzere, henüz on beş yaşındayken Aristoteles’in yanına çağrıldığı yılın hemen ertesindeki yıldı.
İkinci olarak, Epikuros’un 112. Olimpiyatta en parlak devrini yaşadığını öne süren Eusebios’un bu hatası pek mazur görülemez, zira o vakitler Epikuros henüz çocukluğunu dahi güçbela geride bırakmıştı ve Laertios’tan anlaşıldığı üzere Aristoteles, bir önceki Olimpiyatta Makedonya’dan dönmüş olarak Lykeion’da yeni yeni parlamaya başlamıştı.
Üçüncü olarak, Suidas’ın metnine sızan ve mütercimini de yanıltan, Epikuros’un 79. Olimpiyatta doğduğunu bildiren hata kabul edilemez.
Bunun yalnızca diğer rivayetlerle değil, bizzat Suidas’ın metninde onu takip eden ve Epikuros'un ömrünü Antigonos Gonatas’a değin uzatan kısımla dahi ne denli bağdaşmadığına işaret etmeme hacet yoktur, yalnızca şu kadarını belirteyim ki, Olimpiyatların adedine dair Suidas şüphesiz 109. Olimpiyatı ifade eden ρθ ibaresini düşmüşken, el yazmasında θ harfinin kuyruğu kolaylıkla silinmiş ve geriye yalnızca ο kalmış, böylelikle de ρο vasıtasıyla bu kayıt 79. Olimpiyata dönüşmüştür.
Dördüncü olarak, Chronicon Alexandrinum’un, Georgios Synkellos’un ve diğerlerinin, Epikuros’un en parlak devrini yaşadığı zamana dair fazlaca serbest konuşmaları ve Aristippos’u Epikuros’tan daha sonraya yerleştiren yahut benzeri savlar öne süren, sair hususlarda ziyadesiyle âlim bazı kimselerin hataları nazar-ı dikkate alınmamalıdır. Biz yalnızca Aziz Hieronymus’un Cicero’nun Pro Gallio nutkundann aktardığı şu hususa dikkat kesilelim, orada Epikuros ile Sokrates’i karşılıklı musahabe eder vaziyette tasvir eden bir şairden bahsedilir ki Cicero’nun dediği gibi, onların yaşadığı devirlerin senelerle değil, asırlarla birbirinden ayrıldığını pekâlâ bilmekteyiz.
Beşinci olarak, Laertios ve Plinius’tan iktibas edilen Epikuros’un doğum günü, eski Atinalılar arasında sivil ayların başlangıcı ile kamerî ayların başlangıcının birbirinden farklı olduğuna delalet eder görünmektedir.
Şayet Gamelion ayının ancak kendisinden evvel gelen dolunaydan itibaren başladığı neticesine varılamayacak olursa, bu durum filhakika tuhaf görünecektir.
Zira ayın 14. gününü o takvim ayının 1. günü addettiğimiz takdirde, kamerî ayın 20. günü, takvim ayının 7. gününe tesadüf edecektir.
Bunun yanı sıra Epikuros, vasiyetnamesinde doğum gününün Gamelion ayının ilk on günlüğü içinde kutlanmasını emreder görünmektedir, zira bu günlerden birinde dünyaya gelmiştir, ardından da ileride zikredeceğimiz üzere, bizzat doğum günü olması hasebiyle kamerî ayın 20. gününe dair daha hususi bir nizam vazetmiştir, meğerki Epikuros’un Gamelion’un 20. gününde doğduğunu iddia eden o meçhul müellifin sözüne itibar edilsin, lakin onun otoritesinin Laertios’a galebe çalıp çalamayacağını kestiremiyorum.
Muhakkak ki bilhassa Meursius tarafından kendisinde pek çok ve gayet vahim hatalar tespit edilmiştir.
Cicero’dan hareketle Gamelion’un yirmisinin belki de Gamelion ayına tesadüf eden kamerî ayın 20. günü olarak anlaşılabileceğini burada bahse konu etmeyeceğim, onun sözlerini bilahare iktibas edeceğiz. Lakin bu husus sadet haricidir.
Gençlik Yıllarını Nerede Geçirdiği
Laertios, Herakleides’in Sotion Özeti’ndeki ifadelerine dayanarak Atinalıların Samos’a bir koloni göndermesi üzerine Epikuros’un on sekiz yaşına kadar [okunamadı] olduğunu, ancak daha sonra Ksenokrates Akademi’de, Aristoteles ise Khalkis’te ikamet etmekteyken Atina’ya gittiğini nakleder.
Strabon ise onun evvela kısmen Samos’ta kısmen Teos’ta yetiştirildikten sonra gençliğinin ilk devresini Atina’da, komedya şairi Menandros ile birlikte büyüyerek geçirdiğini ilave eder.
Laertios ayrıca İskender’in vefatı üzerine Atinalıların Perdikkas tarafından tazyik edilmesiyle birlikte Epikuros’un (takriben 23 yaşındayken) Kolophon’a, babasının yanına gittiğini ve bir müddet orada ikamet ettiğini bildirir.
Daha sonra Apollodoros’tan nakille, 32 yaşından 37 yaşına değin kısmen Mytilene’de, kısmen de Plutarkhos’un belirttiği üzere tehlikeli bir deniz yolculuğu yaparak gittiği Lampsakos’ta yaşadığını ekler. Suidas, onun bu mekânların her birinde ne kadar vakit geçirdiğini, bir yıl Mytilene’de, dört yıl Lampsakos’ta kaldığını kaydeder. Laertios, Anaksikrates arkhon iken Epikuros’un Atina’ya avdet ettiğini ilave eder.
Seneca’nın belirttiği üzere Epikuros’un Polyainos’a mektup yazdığı yılın yöneticisi olan Kharinos’un halefi Anaksikrates, 118. Olimpiyatın 2. yılında, yani Epikuros’un ömrünün 36. senesinde arkhon olduğuna göre, burada mecburen bir yıllık bir zaman kayması (metakronizm) söz konusudur. Epikuros’un Atina’ya yerleşip okulunu kurmasından evvel, gençlik yıllarında kısmen tahsil görerek kısmen de ders vererek ikamet ettiği beldelere dair söylenecekler bunlardan ibarettir.
Hocaları
Nitekim onun intisap ettiği hocalara gelince, Laertios’ta bazılarının Epikuros’un Platoncu Pamphilos’un dinleyicisi olduğunu naklettiğini okumaktayız, Suidas da aynı şeyi söyler.
Cicero dahi Epikuros’un onu Samos’ta dinlediğini ikrar ettiğini, fakat talim ettiği doktrini son derece hafife aldığını zikreder.
Başkaları da aynı hususu bildirmektedir.
Dahası Clemens, Pyrrhon’un talebesi olan Pythagorasçı Nausiphanes’in onun hocası olduğunu nakleder, mamafih Sextus Empiricus, Epikuros’un Nausiphanes’e talebe olduğunu inkâr ettiğini yazmaktadır.
Hermodoros ise [okunamadı] adlı eserinde Epikuros’un Lysiphanes ile Praksiphanes’i dinlediğini bildirir, lakin Laertios’un dediğine göre bizzat kendisi Eurydikos’a yazdığı mektupta bunu kabul etmemektedir.
Ksenokrates’i dinlemiş olması filhakika mümkündür ve Cicero’nun dediği gibi (Laertios’taki Magnesialı Demetrios misali) onun Ksenokrates’i dinlediğine kani olan kimseler mevcuttur, lakin Epikuros’un kendisi bu iddiayı reddeder.
Plutarkhos’un Epikuros ile heceler ve vurgular hususunda çekiştiklerini söylediği Demokrates’i de burada zikrederdim, ancak Demokrates isminin [okunamadı] olduğundan şüphe etmekteyim.
Yazar Scaliger’den başkası değildir, Augustinus çoğunlukla onun hatalarını talihsiz bir biçimde takip etmiş, onu kadim bir müellif zannederek geri kalan kısımları çürütmek için zahmete katlanmıştır.
Demokritos yerine, zira Plutharkhos’un Epikuros’un bütün görüşlerini ondan çaldığını eklemesinden de bu anlaşılır, nitekim bundan sonra gösterileceği üzere bu, Demokritos hakkında ileri sürülen müşterek bir itirazdı. Metrodoros’tan da bahsetmem gerekir, onu Stobaeus Epikuros’un müfessiri ve hocası olarak anar, şayet kendisine atfedilen atomlar ile âlemlerin sonsuzluğu fikri, onun Demokritos’un talebesi olan Sakızlı Metrodoros olduğunu kanıtlamasaydı, Solinus’un Kinik Diogenes ile çağdaş kıldığı kişiyle aynı kimse olduğundan şüphelenirdim, nitekim Epikuros ona şifahi bir muallim olarak değil, yazılarıyla yol gösteren bir rehber olarak tabi olmuş olabilir. Lukianos’un da, Epikuros’un Demokritos’un çömezi olduğunu latife yollu söylediğinde ve hazza dair görüşü sebebiyle onu Aristippos’un da talebesi kıldığında aynı şekilde anlaşılması icap eder, oysa yeri geldiğinde göstereceğimiz üzere bu hususta aralarında büyük bir tefakat mevcuttu.
Lakin bütün bu zikrettiklerimize rağmen Cicero, Plutarkhos, Sextus Empeirikos ve diğerleri, Epikuros’un hiçbir vakit bir hocası olmadığını, kendi kendisinin muallimi bulunduğunu, felsefeye kendi dehası ve cehdiyle vasıl olduğunu söyleyerek övündüğünü naklederler.
Bu durumu bir miktar istihfafla zikreder gibi görünseler de, ömrünün nihayetinde en çok haz duyduğu şeyin bu olması ve bundan sonra göstereceğimiz üzere yalnızca kendi sözleriyle doldurulmuş pek çok kitap kaleme almış bulunması hasebiyle, birçok hususu bizzat kendi kendine keşfettiği kolaylıkla teslim edilecektir.
Nitekim Athenaios da bir nükteli manzume içinde onun mümtaz bir kelamını aktarırken, Epikuros sanki bunu bir başkasından öğrenmemiş gibi nihayete erdirir, Laertios’un şu methiyeleri de bu kabildendir,
Kendi sadrından neşet eden lütufları bahşederek, Ve, Tabiatı bağlayan dar zincirleri kırmak için ruhunu şahlandırdı, ve benzeri diğer sözler.
Epikuros’un hususi bir hürmet beslediği kimselere gelince, Laertios, Diokles’e atıfla, kendisinin bilhassa Anaksagoras’a, her ne kadar bazı hususlarda ona muhalefet etmiş olsa da, ve Sokrates’in hocası olan Arkhelaos’a muhabbet duyduğunu teyit eder.
Demokritos’tan ileride bahsedeceğiz, yalnızca şunu ilave edeyim, Epikuros Pyrrhon’un sohbetine pek hayran olduğundan, Laertios’un Pyrrhon’un Hayatı bahsinde naklettiği üzere talebesi Nausiphanes’e mütemadiyen onun hakkında sualler tevcih ederdi.
Felsefeye Ne Vakit ve Hangi Vesileyle Yöneldiği ve Bir Fırka Tesis Ettiği
Suidas, Laertios’un aktardığı üzere hayatını kaleme alan diğer müelliflerin de tasdik ettiği veçhile, Epikuros’un felsefeye on sekizinci yaşında meylettiğini beyan eder.
Fakat yine Laertios’un naklettiği üzere bizzat Epikuros, on dört yaşına basana değin felsefeye meyil göstermediğine şehadet etmektedir.
Hermippos ise, Demokritos’un kitaplarına tesadüf etmesi neticesinde felsefeye yöneldiğini ifade eder.
Lakin Epikurosçu Apollodoros, Epikuros’un Hayatı’nın birinci kitabında, sofistlerin ve dilbilgisi muallimlerinin Hesiodos’un Khaos ile ne kastettiğini izah edememelerine duyduğu hoşnutsuzluk üzerine felsefeye sarıldığını ileri sürer. Sextus Empeirikos bu bahsi daha etraflıca aktardığından, onun sözlerini buraya dercetmek münasip düşecektir, Hesiodos’un şu mısralarına dair bazı şüpheler serdettikten sonra,
Önce Khaos vardı, ardından geniş göğüslü arz peydahlandı, her şeyin meskeni,
Şunları ilave eder, Bazıları Epikuros’un felsefeye böylesine ani bir hevesle sarılmasının sebebinin bu olduğunu rivayet eder, zira henüz pek genç iken, kendisine evvela Khaos husule geldi dizesini okuyan dilbilgisi hocasına, Şayet ilk vücut bulan o idiyse, Khaos neyden husule geldi, diye sual etmiştir.
Muallim, bu kabil şeyleri tedris etmenin kendi vazifesi olmadığını, bunun filozof namıyla maruf zevata ait bulunduğunu beyan edince,
Epikuros, Öyleyse onlara gitmeliyim, zira mevcudatın hakikatini bilenler onlardır, demiştir.
Felsefeye yönelmeden evvel bir mektep hocası olduğuna dair bazılarının öne sürdüğü ve Hermippos’un rivayet ettiği iddiayı bir kenara koyarsak, kendisine ziyadesiyle düşman olan Stoacılar, pederiyle birlikte cüzi bir ücret mukabilinde çocuk okuttuğunu, validesiyle de kefaret duaları okuyarak hane hane dolaştığını iddia etmişlerdir, felsefeye intisap ettikten sonra otuz iki yaşında iken bir mektep kurduğunu müşahede etmekteyiz, Laertios’un aktardığı üzere bu mektebi evvela Mytilene’de, akabinde Lampsakos’ta tesis etmiştir, nitekim Suidas’ın rivayetinden bu anlaşılmaktadır, ayrıca Laertios’un nakline göre Kolophon’dan da talebeleri mevcuttu.
Otuz altı yahut otuz yedinci yaşlarında Atina’ya avdet ettiğinde, Laertios’un ifadesiyle felsefe üzerine bir müddet herkesin huzurunda umuma açık kelam eylemiş, lakin sonraları hususi bir dairede kendi adıyla anılacak bir fırka kurmuştur, başlangıçta Demokritos’un talimine hayranlık duyduğundan Plutarkhos’un bildirdiği veçhile kendisini Demokritosçu olarak tavsif etmiş, fakat daha sonra birçok hususu tebdil veya ilave ettiğinden, etrafındakiler onun ismiyle Epikurosçular olarak tesmiye olunmuştur.
VI. BÖLÜM Mektebi
Fırka sahibi diğer müellifler Atina’da Akademi, Lykeion ve benzeri muayyen mahalleleri intihap etmişken, o seksen mina mukabilinde gayet latif bir bahçe satın almış, dostları ve talebeleriyle orada ikamet edip felsefe tedris etmiştir. Başkalarının yanı sıra Apollodoros’a atıfta bulunan Laertios da bu minvalde nakleder.
Plinius, Atina’ya şehir dahilinde bağların ve kır konaklarının safasını bir bahçe namı altında yaşama itiyadını ilk getirenin Epikuros olduğunu kaydeder, zira onun devrine gelinceye değin kasaba ve şehirlerde bu kabil kır meskenleri edinmek adet değildi. Buradan hareketle, Pausanias’ın kendi devrinde dahi Bahçeler diye tesmiye edildiğini bildirdiği mahallin burası olduğu kanaatine varabiliriz, Pausanias buraya dair, Alkamenes tarafından vücuda getirilmiş ve Atina’nın en muteber eserlerinden biri addedilen bir Aphrodite heykelinin mevcut bulunduğunu, Lukianos’tan da anlaşılacağı üzere, ve semavi Aphrodite heykeliyle müzeyyen Aphrodite mabedinin bu mahalle muttasıl olduğunu ilave etmektedir.
Bu Bahçe, Cicero, Juvenalis ve diğerleri tarafından sıklıkla çoğul olarak, bazen de Vergilius gibi küçültme ekiyle, Hortulus diye anılır, lakin nasıl kullanılırsa kullanılsın, umumiyetle Epikuros ve talebeleri tarafından o mekânda tebliğ edilen mezhep veya öğreti manasına gelir.
Nitekim Sextus Empiricus Epikurosçuları Bahçe Filozofları diye adlandırır (tıpkı Stoacıların Stoa veya Revak Filozofları olarak anılması gibi), Apollodoros da kendi devrinde Bahçenin üstadı iken, Laertios’un beyan ettiği üzere, Bahçe Kralı (kêpotyrannos) tesmiye edilmiştir.
Kendisine ait evlerle birlikte şehre bitişik olan bu Bahçeden maada, Epikuros’un Melite’de de bir evi vardı, orası Suidas’ın tasdik ettiği ve daha evvel zikredildiği üzere Epikuros’un ecdadından biri olan Phileus’un ikamet ettiği Kekrops kabilesine mensup bir kasabaydı ve Phavorinus’a göre Herakles’e vakfedilmiş meşhur bir tapınağa sahipti.
Epikuros zaman zaman talebeleriyle birlikte buraya çekilir ve nihayetinde ileride beyan edeceğimiz veçhile, burayı haleflerine miras bırakırdı.
Bölüm VII, Dostlarıyla Nasıl Yaşadığına Dair
Atina’ya dönüşünden sonra, Anaksikrates’in Arkhon olduğu vakitlerde, dostlarını ziyaret maksadıyla İonia’ya yalnızca iki yahut üç defa gitmiş, ömrünün mütebaki kısmını Atina’da bekâr olarak geçirmiştir, Laertios’un da kaydettiği üzere o vakitler şehir şiddetli darlıklar içine düşmüş olmasına rağmen vatanını asla terk etmemiştir.
Bu darlıkların en dehşetlisi, Epikuros’un ömrünün takriben kırk dördüncü senesinde Demetrios’un Atina’yı [okunamadı] vuku bulmuştur.
O devirde şehrin ne büyük bir kıtlıkla ezildiğini Plutarkhos tasvir etmektedir.
Fakat şurası dikkat çekicidir ki, bir evin damından düşen ölü bir fare üzerine bir baba ile oğul arasındaki çekişmeye dair rivayeti naklettikten sonra şöyle ekler, Filozof Epikuros’un, aralarında eşit surette paylaştırdığı baklalarla dostlarını hayatta tuttuğunu söylerler.
Binaenaleyh Epikuros, hayatının geri kalanını Atina’da, kendileriyle sohbet edip talim ettiği pek çok dostu ve talebesiyle birlikte geçirdi, öyle ki (bunlar Laertios’un kendi kelamıdır) yalnız Hellas’tan değil sair her yerden yanına akın eden ve Apollodoros’tan naklettiğine göre onunla bahçelerinde yaşayan bu zevatı istiap etmeye koca şehirler dahi kâfi gelmezdi, Plutarkhos’tan istihraç edilebileceği veçhile bilhassa Asya’dan, hususiyle Lampsakos’tan ve Mısır’dan gelirlerdi.
Beslenmesindeki itidal ve kanaatkârlıktan ileride bahsedeceğiz.
Dostlarıyla beraberce yaşamasına gelince, Laertios’taki Diokles’in ve sair yazarların naklettikleri şayan-ı dikkattir, zira Epikuros, dostların mallarının müşterek olması icap ettiğini söyleyen Pythagoras gibi, onların mülklerini müşterek tek bir sermaye haline getirmelerini buyurmamıştır (zira bu hal itimatsızlığa delalet ederdi, dostluğa değil), fakat ihtiyaç hasıl olduğunda herhangi birinin ihtiyacının diğerleri tarafından serbestçe karşılanmasını esas almıştır. Bu husus ileride daha vazıh surette tezahür edecektir.
Bu meyanda, Cicero’nun şu pek mühim pasajını da ihmal etmemeliyiz,
Zira der, Epikuros dostluğu yalnızca sözle tasvip etmekle kalmamış, hayatı, amelleri ve ahlakıyla da çok daha fazlasını göstermiştir, bunun ne azim bir meziyet olduğunu kadimlerin masalları beyan eder. Zira en uzak antikiteden tevarüs eden bunca muhtelif kıssa arasında, Theseus devrinden Orestes’e gelinceye dek neredeyse üç çift dost dahi bulunamaz. Lakin Epikuros, tek bir hanede, üstelik pek ufak bir hanede, ne kadar kalabalık dost meclislerini, hem de yekvücut bir muhabbetle muhafaza etmiştir. Ki bu hal, Epikurosçular tarafından bugüne değin sürdürülmektedir.
Cicero böyle der.
Laertios sair dostları meyanında Polystratos’u zikreder, bu zat, kendisi gibi bir başka Epikurosçu olan Hippokleides ile birlikte Valerius Maximus’un hayret verici bir rivayetle bahsettiği kimseyle aynı kişi görünmektedir.
Valerius’un ifadelerini buraya dercetmeyi bilhassa arzu ediyorum, zira bu sözler Epikuros’un vasiyetnamesinin talebelerinin mallarının iştirakine dair olan kısmını ileride tavzih etmeye hizmet edecektir, ifadeler şöyledir,
Buraya pek muvafık bir surette, aynı gün doğmuş, aynı üstadın, yani Epikuros’un mezhebine intisap etmiş, mülkün müşterek tasarrufunda ve o mektebin idaresinde birleşmiş, nihayetinde pek ziyade ihtiyarlamış vaziyette aynı lahzada vefat etmiş olan filozoflar Polystratos ve Hippokleides zikredilebilir. Böylesine denk düşen bir baht ve dostluğun, semavi bir ahengin bağrında vücut bulduğunu, beslendiğini ve nihayete erdiğini kim düşünmez ki? Kendisi böyle der.
Bölüm VIII, Dostları ve Talebeleri
Şimdi Epikuros’un en başlıca dost ve talebelerinin bir fihristini sunacakken, evvelemirde başlangıçta zikri geçen üç biraderini atlamamalıyız, zira Philodemos’un (Laertios’taki kaydında) tasdik ettiği üzere, onun tavsiyesiyle felsefeyi onun maiyetinde tahsil etmişlerdir. Plutarkhos şunu ekler ki, biraderlerinin felsefesini sanki ilahi bir ilhama mazhar olmuşçasına büyük bir iştiyakla benimsemişler, dünyada Epikuros’tan daha bilge tek bir ferdin dahi bulunmadığına inanıp bunu ikrar etmişlerdir. Bu üçünün en mümtaz olanı Neokles idi,
Henüz çocukken biraderinin fanilerin en bilgesi olduğunu beyan etmiş, Plutarkhos’un naklettiği üzere, annesinin böylesine bilge bir adamı bir araya gelerek teşkil eden bunca çok ve bunca büyük atomu sinesinde barındırabilmiş olmasını bir mucize addettiğini ilave etmiştir.
Buradan da tebeyyün ettiği üzere Neokles nevzuhur bir felsefenin değil, biraderinin felsefesinin peşinden gitmiştir, öyleyken bazılarının onun biraderininkine benzer bir fırka ihdas ettiğini neye istinaden iddia ettiklerini bilemiyorum, meğerki bu zannı Suidas’ın Neokles’in kendi fırkasına dair risale kaleme aldığını söylediği o mevkie dayandırmış olsunlar.
Fakat kim görmez ki bundan anlaşılması icap eden, bizzat ikrar ettiği lakin bir başkası tarafından teessüs ettirilmiş mezhep hakkında yazdığıdır, nitekim Neoklesçilerin mezhebine dair hiçbir yerde tek bir kelam dahi edilmemiştir.
Sırası gelmişken şunu da müşahede ediniz ki, Plutarkhos’un hücum ettiği ve darb-ı meseller arasında zikredilen "Gizlice yaşa" (Lathe biosas) sözü, yine aynı Suidas’ın tasdik ettiği veçhile bu Neokles’e aitti.
Üç biraderine ilaveten, Seneca’da okuduğumuz üzere Epikuros ile münasebetleri sayesinde büyük şahsiyetler mertebesine vasıl olan şu üç dost da zikredilebilir. Evvela Metrodoros’un namı anılmalıdır, zira Cicero’nun buyurduğu gibi o adeta ikinci bir Epikuros idi. Strabon açıkça onun Lampsakoslu olduğunu beyan eder.
Metrodorus ve Diğer Seçkin Müritler
Zira metnin [okunamadı] Atinalı dediği yer tahrif edilmiştir, hele ki onun [okunamadı] olduğu açıkça bilinirken. Bu husus Cicero’nun şu karşıtlığından anlaşılmaktadır,
Epikuros kendi memleketinde bulunduğu için, Metrodorus’un Atina’da bulunmasından ne kadar daha mutluydu, çünkü Atina Metrodorus’un memleketi değildi.
Laertios’un metni şöyledir, pek çok müridi vardı, fakat en seçkinleri Metrodoros, [okunamadı] ile Timokrates ve Lampsakoslu Sandes idi; bu zat adamla ilk tanışıklığından itibaren onu asla terk etmedi, vesaire. Kendi adıma, [okunamadı] kelimelerinin tamamen metinden çıkarılması gerektiği kanaatindeyim, zira bunları çıkarırsanız geri kalan kısım birbiriyle pek güzel uyuşur, metinde bırakırsanız bir bütünlük teşkil etmez, çünkü hakikatte Lampsakoslu olan ve ardından gelen bütün sözlerin kendisine uyduğu kişi Metrodorus’tur; diğer hususların yanı sıra, Epikuros’un vasiyetinde andığı iddia edilmesi katiyen yanlış olan Sandes değildir.
Casaubon, bu ifadenin bir şahsın özel adı olabileceğini düşünse de, Laertios bu mevkide en seçkin müritleri saydığı halde gerek Athenaios gerekse Sandes hakkında Epikurosçu sıfatıyla başka hiçbir yerde bir şey işitmememiz garip kaçmaktadır, oysa bunlar çıkarıldığında, üç kişi, yani Seneca tarafından da en seçkinler olarak bir arada zikredildiklerini söylediğimiz Metrodorus, Polyainos ve Hermakhos kesintisiz bir sıra halinde tasvir edilmiş olur.
Timokrates’e gelince, kendisinden daha sonra, Metrodorus’un kardeşi olarak adı geçtiğinde sırası gelmişken bahsedilmektedir ve buraya sehven eklenmiş gibi görünmektedir.
Bu isimlerin metne sızmasına yol açan sebebin şu olduğundan şüphelenmekteyim, muhtemelen bir müstensih, metinde aktarılanların Deipnosophistai müellifi Athenaios tarafından da (zira onda Epikurosçulara dair bazı kısımlar mevcuttur), Timokrates tarafından da (çünkü Laertios onu da iktibas eder) ve Sandes adında biri tarafından da (belki Suidas yahut bir başkası) teyit edildiğini derkenara not düşmüştü. Müstensihlerin dikkatsizliği yüzünden vaktiyle derkenarlardan metinlerin aslına pek çok şeyin karışmış olduğu gayet aşikârdır.
Binaenaleyh Metrodorus memleketi cihetiyle Lampsakosludur (Laertios’un aynı isimle andığı, Anaksagoras’ın o dostuyla aynı kişi değildir), Epikuros’un ömrünün 12. senesinde dünyaya gelmiştir, zira 53 yaşında vefat etmesi sebebiyle (kelimelerin ve mânânın insicamı beni bunun [okunamadı] şeklinde okunması gerektiği düşüncesine sevk etmektedir) ve bu vefatın da 72 yaşına kadar yaşayan Epikuros’un ölümünden 7 sene evveline rastlamasından ötürü, doğum senesinin Epikuros’un ömrünün 12. yılına denk geldiği bedihidir.
Metrodorus, Epikuros ile ilk tanıştığı andan itibaren (ki bu Epikuros’un Lampsakos’ta yaşadığı sırada, kendi ömrünün 22. senesinde vuku bulmuş olabilir), Laertios’tan nakletmeye başladığımız üzere, memleketinde bulunduğu ve ardından Epikuros’a geri döndüğü altı aylık bir müddet müstesna, ondan asla ayrılmamıştır.
Batis adında bir kız kardeşi vardı, onu Idomeneus ile evlendirdi, bir de Leontion adında bir metresi bulunmaktaydı.
Epikuros’un vasiyetinde ve ölürken kaleme aldığı mektupta himaye edilmelerini tavsiye ettiği çocukları vardı, bilhassa da Epikuros adını taşıyan bir oğlu bulunmaktaydı. Laertios’un aktardığı üzere bizzat Epikuros’un şehadetiyle, meşakkatler veya ölümün kendisi karşısında dahi yılmayan, gayet faziletli bir zattı.
İstiskiye (damla hastalığına) tutulmuştu, nitekim Cornelius Celsus’un yazdığına göre, bu hastalıktan muzdaripken ve icap ettiği üzere su içmekten daha fazla imtina edemez hale geldiğinde, uzun bir müddet kendini tuttuktan sonra su içer, ardından da bunu derhal kusardı.
Lakin bu hastalıktan mı yoksa başka bir illetten mi vefat ettiği katiyetle bilinmemektedir.
Kaleme aldığı kitaplar Laertios tarafından şu şekilde sayılmaktadır, Hekimlere Karşı Üç Kitap, Timokrates’e Duyular Üzerine, Âlicenaplık Üzerine, Epikuros’un Zaafı Üzerine, Diyalektikçilere Karşı, Sofistlere Karşı Dokuz Kitap, Hikmete Giden Yol Üzerine, Değişim Üzerine, Zenginlik Üzerine, Demokritos’a Karşı, Asalet Üzerine. Bunların haricinde Plutarkhos onun Felsefe Üzerine, Şairler Üzerine ve Timarkhos’a Karşı adlı kitaplarını zikreder.
Aynı şekilde İskenderiyeli Klemens de, Kendimizden Neşet Eden Saadet Sebebinin Başka Şeylerden Neşet Edenlerden Daha Büyük Olduğuna Dair adlı bir risalesini iktibas eder. Lakin Metrodorus hakkında bu kadar kâfidir.
Polyainos, Athenodoros’un oğluydu, o da Lampsakosludur.
Cicero’nun kelimeleriyle ifade edilecek ve az sözle çok şey anlatılacak olursa, büyük bir matematikçiydi, Laertios’taki Philodemos’un ifadesiyle de mütevazı ve sevecen bir kimseydi.
Hermakhos, Midillili Agemarkhos’un oğluydu, babası mütevazı bir mevkiye sahipti.
İbtida hitabet tahsil etmişti, fakat sonradan felsefede öyle bir vukufiyet kazandı ki, Epikuros vefat ederken okulun idaresini ona tevdi etti. Lysias’ta vefat etti. Epikuros’un vasiyetinde kendisinden sitayişle bahsedilmektedir. Laertios’un mükemmelliklerini övdüğü eserleri şunlardır, Empedokles Hakkında Yirmi İki Mektup, İlimler Üzerine İki Kitap (zira Casaubon bunu haklı olarak [okunamadı] şeklinde okur), Platon’a Karşı, Aristoteles’e Karşı.
Bunlara, Plutarkhos’un Epikuros’un en seçkin talebelerinden biri olarak tesmiye ettiği Lampsakoslu Leonteus da ilave edilmelidir, Plutarkhos ilaveten Epikuros’un Demokritos’u taltif ettiğini Lykophron’a mektupla bildiren kimsenin de o olduğunu zikreder.
Bundan maada, yine Lampsakoslu olan Kolotes ve Idomeneus da zikredilmelidir.
İlki hakkında, bilhassa Plutarkhos’un ona karşı yazdığı iki kitaptan ötürü daha sık bahsetme fırsatımız olacaktır.
Laertios başka bir yerde Kinik Menedemos’un onun müridi olduğunu yazar, (meğerki Lampsakoslu başka bir Kolotes bulunmasın). Macrobius tarafından iktibas edilen ve hakikat erbabına hiçbir neviden kurgu yakışmayacağı gerekçesiyle Platon’un Er efsanesini uydurmaması gerektiğini müdafaa eden kişi de yine aynı Kolotes’tir.
Sonuncusu olan Idomeneus’u ise Epikuros mektuplarıyla meşhur kılmayı murat etmiştir, nitekim öyle de olmuştur, bu keyfiyet Seneca’dan da anlaşılmaktadır, o şöyle der, Epikuros’u misal getireceğim; o, Idomeneus’a (büyük işlerle meşgul bir devlet ricali iken) mektup yazarak onu gösterişli bir hayattan hakiki şerefe sevk etmiştir.
Şöyle der, Şayet şerefe meylediyorsan, mektuplarım seni el üstünde tuttuğun ve sayesinde itibar gördüğün bütün o şeylerden çok daha meşhur kılacaktır.
Epikuros mektuplarında onun adını kazımamış olsaydı, Idomeneus’u kim tanırdı?
Bütün o hâkimler ve hükümdarlar, hatta İdomeneus’un unvanını borçlu olduğu kralın bizzat kendisi dahi, artık derin bir unutuluşun girdabında kaybolup gitmiştir, diyerek sözlerini bitirir. "Ve bunlar," der Laertios, "daha seçkin talebeleridir."
Fakat bunlara, daha evvel bahsi geçenlerden ikisi, Polystratos ve [okunamadı] ilave edilebilir, bilhassa Laertios’un Polystratos’u onun halefi olarak saydığı göz önüne alınırsa, meğerki Kleptoklides oğlu olan Polystratos ile Hermarkhos’un halefi olan şahıs aynı kimse olmasın.
Metrodoros’un kardeşi Lampsakoslu Timokrates’i de bu listeye ekleyebilirdik, lâkin kardeşinin serzenişlerine katlanamadığı anlaşılmaktadır.
Bu sebeple, bu isimlerin yanına daha ziyade Epikuros’un hizmetkârı Mus’u dâhil etmek gerekir; Laertios’un beyanına göre kendisi muteber bir feylesof mertebesine erişmiştir, köle iken felsefe sahasında şöhret bulanları sayıp döken Macrobius da onu anmaktan geri durmamıştır. Plutharkhos’un bir yerlerde istihza ile andığı Apelles bir yana bırakılacak olursa, burada aynı cinsten diğer kadınlarla birlikte felsefeyi Epikuros’tan tahsil eden üç kadını zikretmemiz icap eder.
Bunlardan biri, Athenaios’un naklettiği üzere Epikuros’un tedrisatından geçen Leontion’dur; bu durum, Cicero’nun onun Theophrastos’a karşı zarif bir üslupla ve Attika lehçesinde bir risale kaleme aldığını zikretmesinden de anlaşılmaktadır. İkincisi, Lampsakoslu Zoilos’un kızı ve mezkûr Leontion’un zevcesi olan [okunamadı]’dır.
İleride zikredeceğimiz şehadetlerin yanı sıra, İskenderiyeli Klemens de kendisinden sarahaten bahseder.
Üçüncüsü, Athenaios’un pek çok metin kaleme aldığını ifade ettiği Philenis’tir, lakin kadını gözden düşürmek maksadıyla Sofist Polykrates tarafından onun namına birtakım yazılar neşredilmiştir. Bunlara, Epikuros’un Laertios’ta mevcut olan küçük bir tabiat felsefesi hulâsası yazdığı ve yine aynı Laertios’a göre sair telifleri arasında "Epikuros’un Gençliği Üzerine" adlı bir eseri bulunan Herodotos da eklenebilir. Keza, Epikuros’un semavi şeylere dair yazdığı mektubun muhatabı olan, metni Laertios’ta günümüze ulaşan Pythokles de anılmalıdır; Plutarkhos’un naklettiğine göre kendisi henüz on sekiz yaşındayken dahi tüm Yunanistan’da basiret ve zekâ bakımından dengi bulunmadığı ikrar edilmiştir.
Epikuros’un ahlak üzerine kaleme aldığı mektubun muhatabı olan Menoikeus; bu mektup Laertios’ta mevcuttur ve başlangıç kısmı İskenderiyeli Klemens tarafından da iktibas edilmiştir. Potamoslu Demetrios’un oğlu Timokrates ve Bateli Philokrates’in oğlu Amynomakhos; Epikuros onları vasiyetinin icracıları tayin etmiştir. Epikuros’un adı geçen icracıların ihtimamına havale ettiği Nikanor. Laertios’un ifadesiyle, mektuplar yazdığı kimselerden biri olan Eurydikos. Dositheos ile oğulları Pyrrhas ve Hegesinaks; Plutarkhos’ta tesadüf edildiği üzere, Epikuros babalarının vefatı üzerine kendilerine teselli mahiyetinde bir mektup kaleme almıştır. Polymedes, Antidoros ve eserlerinden bahsedilirken ileride zikredilecek olan diğerlerini şimdilik bir kenara bırakıyorum.
Bölüm II, Ne Kadar Yazdığına Dair
Epikuros vaktini talebelerine yalnızca sözlü talimler vermekle tüketmemiş, pek çok kitap telif etmek için de büyük bir mesai sarf etmiştir.
Fakat onun bu hususta sarf ettiği gayreti sair feylesoflarla mukayese ederek idrak etmek adına, Laertios’un mukaddimesine kulak vermek kâfidir.
Zeno çok şey yazmıştır der Laertios, Ksenophanes daha çok, Demokritos daha çok, Aristoteles daha çok, Epikuros daha çok, Khrysippos ise hepsinden çok.
Buradan anlaşılmaktadır ki Epikuros, eserlerinin adedi bakımından yalnızca Khrysippos’un gerisinde kalmıştır.
Lâkin dikkat buyrulmalıdır ki, Laertios başka bir mevkide, Epikuros’un bu hususta Khrysippos’u aşmış sayılabileceğini göstermek maksadıyla Atinalı Apollodoros’u iktibas eder; rivayete göre o, Epikuros’un başkalarından ödünç almayıp doğrudan kendi zihninden kaleme aldıklarının Khrysippos’un kitaplarını fersah fersah aştığını izah etmek için şöyle demiştir, Şayet bir kimse Khrysippos’un kitaplarından başkalarından iktibas ettiği kısımları çıkarıp atacak olsa, geriye sırf boş sayfalar kalır. Lâkin bunun garip karşılanmaması için, yine aynı Laertios başka bir yerde nakleder ki, Khrysippos çok yazma hususunda Epikuros ile yarışa girmesinden ötürü Karneades tarafından kendi kitaplarının asalağı tesmiye edilmiştir, zira Epikuros herhangi bir şey yazacak olsa, kendisi de behemehal o hacimde bir metin ortaya koymaya gayret ederdi. Bu sebepledir ki aynı şeyleri tekrar tekrar yazmış, eline ne geçtiyse aceleyle ve tashih etmeksizin hemen metne dâhil etmiş ve sair müelliflerden o denli çok şehadet iktibas etmiştir ki, kitapları yalnızca bunlarla dolup taşmıştır; nitekim aynı durum Zenon’da ve Aristoteles’te de müşahede edilebilir.
Laertios Khrysippos hakkında bunları söyler, fakat Epikuros için durum böyle değildir; nitekim onun tomarlarının sayısının üç yüze vardığını, bunların hiçbirinde başka bir müellife ait tek bir şahit iktibas bulunmadığını, cümlenin tamamıyla Epikuros’un kendi lafızları olduğunu nakleder. Epikuros’un böylesine velud bir müellif olduğunu, eserlerinin çokluğu cihetiyle temayüz ettiğini, hatta Origenes’in Kelsos’u ihtiyatsızlıkla itham ederken adeta imkânsız bir duruma işaret ederek, "Aramızda Epikuros’un yazdığı her şeyi bilen tek bir fert dahi yoktur" deyişini serdetmemdeki gaye, onun kaleminin selasetini ve asıl mesaisinin nelerden ibaret olduğunu göstermektir.
Başkaları Tarafından Müstakilen Zikredilen Eserleri
Burada onun telifatının bir nevi fihristini sunmak münasiptir; yazdıklarının tamamını değil, yalnızca diğer müelliflerin eserlerinde başlıkları günümüze ulaşmış olanları serdedeceğiz.
Başlıkları diyorum, zira eserlerin bizzat kendileri zamanın tahribatına o denli uğramıştır ki, Laertios tarafından muhafaza edilen birkaç muhtasar risale ve muhtelif müelliflerin sayfalarına serpiştirilmiş bazı fragmanlar haricinde, en azından bugün malumumuz olduğu kadarıyla, onlardan geriye hiçbir şey kalmamıştır.
Laertios’un en muteber kabul ettikleriyle başlayacak olursak, bunlar şu şekilde tertip edilmiştir,
Tabiat Üzerine, XXXVII kitap.
Bunlar bazen yalnızca "Tabiat Üzerine" olarak zikredilir, bazen de kitap numarasıyla anılır; nitekim Laertios feylesofun hayatına dair bahsin ilerleyen kısımlarında birinci, on birinci, on ikinci, on dördüncü ve on beşinci kitapları zikretmektedir; diğer kaynaklar da mezkûr eserlerin unvanını ve adedini teyit eder.
Yaygın olarak zikredildiği üzere, Atomlar ve Boşluk Üzerine. Kleomedes başka bir ad altında, "Her Şeyin İlkeleri Üzerine" serlevhasıyla aynı eseri kasteder görünmektedir. Aşk Üzerine. Doğa Feylesoflarına Taalluk Eden Hususların Muhtasarı.
Bu muhtasar iki kısımdan müteşekkildir, Büyük ve Küçük; her ikisi de Laertios tarafından zikredilir, daha muhtasar olanı ise Herodotos’a hitaben kaleme alınmış olandır. Megara (yahut Diyalektik) Feylesoflarına Karşı; Şüpheler.
Bu Şüpheler, adalet, evlilik ve mehir gibi esasen ahlaki meselelere dair görünmektedir, zira bu metin, Laertios ve Plutarkhos'un Megaralılara atfı olmaksızın yalnızca Şüpheler adıyla zikrettikleri eserle aynı gibi durmaktadır.
Kuria Doxai, Temel Görüşler; yahut Cicero’nun tercüme ettiği üzere Maxime ratae Sententiae, yani En Güvenilir Hükümler. Zira Cicero’nun belirttiği gibi bunlar, mutlu bir yaşam sürmeye fevkalade katkı sunan, veciz bir surette ifade edilmiş cümlelerdir.
Cicero başka bir yerde bunlardan seçme ve kısa cümleler olarak bahseder. Sextus ise bunları Hatırda Tutulmaya Değer Sözler diye anar görünmektedir.
Laertios bu hükümleri sona koymuştur; Lukianos da Cicero’nun Krantor’un eseri hakkında sarf ettiği övgüye benzer şekilde bunları bir yerde medheder. Cicero söz konusu eser için, hacimce büyük değil lakin altın kıymetindedir ve Panaitios’un Tubero’ya tavsiye ettiği üzere ezberlenmelidir, der. Cicero, bu sözleri habis fikirler diye niteleyen Suidas ile aynı fikirde değildi.
Peri Haireseon, Seçimler Üstüne; zannımca bu ibareyi Mezhepler Üstüne yerine böyle tercüme etmek daha münasiptir. Çünkü Epikuros bu kitapta mezheplerin tarihini yazmayı değil, Laertios’un Epikuros’un Menoeceus’a Mektubu’nun sonunda açıkladığı üzere, şeylerin tercih edilmesiyle meşgul olan ahlaki terbiyeyi gaye edinmiş görünmektedir. Kaldı ki kendisi ahlak bahsinin yalnızca tercih ve kaçınmadan ibaret olduğunu talim eder.
Bu sebeple, umumiyetle bundan hemen sonra zikredilen Peri Phyton, Bitkiler Üstüne adlı kitabın, Peri Phygon, Kaçınılacak Şeyler Üstüne şeklinde tesmiye edilmesi daha doğrudur. Bu hem başlığın insicamı bakımından hem de neredeyse tamamen ahlak felsefesine hasrolunmuş Epikuros’un, insanların zihninden yersiz korkuları gidermeye yaramadıkça tabiat felsefesine dair hususi meseleleri pek nadir ele almasından ötürü böyledir; oysa bitkiler bahsi bu nevi meselelerden sayılamaz.
Bunun yanı sıra, el yazmalarında bu başlık bir öncekiyle "ve" bağlacıyla birleştirildiğinden, serlevhanın Peri Haireseon kai Phygon yahut tek bir başlık altında Peri Haireseon kai Phygon, Seçim ve Kaçınma Üstüne olduğunu tahmin edebiliriz.
Bununla birlikte serlevha çoğul da olabilir, zira akabinde tercih ve kaçınmaların haz ve keder ile tefrik edildiği söylenmektedir.
Gaye Üstüne; diğer pek çok yazarın yanı sıra Plutarkhos tarafından da bu kitap ekseriyetle böyle zikredilir.
Cicero, Hayrın ve Şerrin Gayeleri Üstüne adlı bir eser zikretse de bundan farklı bir şeyi kastediyor görünmemektedir.
Kriter yahut Kanon Üstüne; veya Cicero’nun tercüme ettiği şekliyle, Kaide ve Hüküm Üstüne.
Fakat burada hüküm yerine muhakeme mahalli yahut miyar dersek, kelimenin ifade gücü daha eksiksiz karşılanmış olur.
Khairedemos yahut Tanrılar Üstüne. Bu, Plutarkhos’un da müşahede ettiği üzere, Epikuros’un öldükten sonra isimleri unutulmasın diye kardeşlerinin ve dostlarının adlarıyla tesmiye ettiği kitaplardan biridir.
Takva yahut Hegesianaks Üstüne.
Bu kişi muhtemelen Plutarkhos’un Hegetoanaks dediği ve vefatı üzerine Epikuros’un ebeveynine mektup yazdığı kimsedir; şayet Athenaios’un zikrettiği, tarihler ve Troika’yı kaleme alan kişi değilse, zira o İskenderiyeliydi ve Epikuros’un Mısır’dan dostları vardı.
Yaşamlar Üstüne, IV Kitap.
Bu başlık, Yaşam ve Ahlak Üstüne demekle eşdeğerdir.
Epikuros bu kitaplarda, Plutarkhos ve Laertios’un Yaşamlar adlı eserlerinde yaptıkları gibi bazı mümtaz şahsiyetlerin sergüzeştini nakletmez, bilakis ahlak risaleleri fihristinden ve Laertios’un bu kitaptan yaptığı iktibaslardan açıkça anlaşılabileceği üzere, sükunet dolu bir hayat sürmenin kaidelerini vazeder.
Buradaki "yaşamlar" lafzı, Plutarkhos’un yaşamlar ile siyasetlerin tefrikinden bahsettiği yerdeki manasında kullanılmış görünmektedir.
Bu kitaplardan daha sonra birinci ve ikincisi zikredilmektedir.
Adil Eylem Üstüne.
Neokles, Themista’ya.
Bunun Epikuros’un babasının kardeşi olan Neokles olduğu anlaşılmaktadır, zira o diğer eserlerini de benzer şekilde kardeşlerinin isimleriyle anmıştır.
Şölen, Plutarkhos ve diğerleri tarafından zikredilmiştir. Plutarkhos onda şarabın harareti ve cimanın vakti üzerine sualler olduğunu, Laertios ise evliliğe dair sıkıntılardan bahsedildiğini söyler.
Eurylokhos, Metrodoros’a.
Bu Eurylokhos’un, daha evvel bahsettiğimiz üzere Epikuros’un kendisine mektup yazdığı kimse olduğunu tahmin ediyorum, lakin bu husus gayrikadirdir.
Görme Üstüne.
Atomdaki Açı Üstüne.
Atomların Dokunulabilirliği Üstüne, zira Epikuros boşluğu temas edilemeyen [okunamadı] olarak tanımlamıştır.
Kader Üstüne.
İhtiraslar Üstüne.
Timokrates’e Hükümler.
Prognostikon, Önceden Bilen Zihin; böyle tercüme ediyorum, zira onda önceden bilme melekesini ele almış görünmektedir.
Protreptikos (Teşvik Edici), yani nasihatname; İsokrates ve Clemens bu tarz risaleleri böyle adlandırmıştır.
Suretler Üstüne; bunlar eidola, simulacra, imagines, species, formae, spectra diye muhtelif kimselerce farklı şekillerde tercüme edilmiş olup günümüzde umumiyetle zihni suretler (species intentionales) olarak anılır.
Hayal yahut Bilme Melekesinde Tezahür Eden Suret İntibası Üstüne; zira ne Epikuros ne de kadim filozofların ekseriyeti bu lafızdan bugün bizim çoğunlukla anladığımız üzere bilfiil melekenin kendisini anlamıştır.
Aristobulos; bu kitap Epikuros’un üçüncü kardeşinin adını taşır.
Musiki Üstüne, ahlaka tesiri bakımından; zira bu husus Plutarkhos ve Empiricus’tan anlaşılmaktadır.
Hediyeler ve Şükran Üstüne, Empiricus tarafından bahsedilmiş olup oradan nahve dair bir hususu iktibas eder.
Polymedes.
Onun Epikuros’un bir dostu yahut talebesi olduğu anlaşılmaktadır.
Timokrates, III Kitap.
Burada kastedilenin Metrodoros’un kardeşi mi, vasiyetinin icracısı mı, yoksa bir başkası mı olduğu müphemdir.
Bundan hareketle, Laertios’un zikrettiği metnin Timokrates’in üçüncü kitabı yahut Timokrates’e yazılmış olduğunu düşünebilirdim, fakat [okunamadı] yerine Epikuros tarafından bu şekilde tesmiye edilmiş üçüncü kitaba taalluk eden bir ifade bulunması gerektiğini tahmin ediyorum. Metin de bunu teyit eder görünmektedir.
Metrodoros, V Kitap.
Bunun, daha önce bahsettiğimiz Metrodoros ile aynı kişi olduğundan şüphe edilemez.
Laertios tarafından alıntılanan birinci Kitaptan, Epikuros'un Metrodoros'un Hayatı'nın Hikâyesini naklettiği anlaşılabilir.
Antidoros, II.
Bu Antidoros'tan Plutarkhos ve belki de, şayet orada Autodoros yerine Antidoros okuyacak olursak, Herakleides'in Hayatı bahsinde Laertios tarafından da söz edilmektedir, Güney Rüzgârları Üzerine, Mithres'e Cümleler.
Fakat belki de bu başlığın, gerek bitkiler üzerine başlığı hakkında ileri sürülen sebeplerden ötürü, gerekse bu cümlelerin kimi muayyen rüzgârlara dair muhtelif kanaatlerden ziyade, hastalıkların ıstırabını hafifletmeye matuf ahlaki cümleler gibi görünmesi hasebiyle, Hastalıklar Üzerine şeklinde okunması daha evladır.
Bu zat, Plutarkhos'un defaatle naklettiği üzere Metrodoros'un yardımına koştuğu Suriyeli Mithres ile aynı kimse gibi görünmektedir, nitekim Laertios da onun Lysimakhos'un sarayının kethüdası olduğunu rivayet etmekte ve şunu eklemektedir, Mithres Theodoros'a, Yalnızca tanrıları değil, hükümdarları da tanımaz görünüyorsun, dediğinde,
Theodoros şöyle mukabele etmiştir, Seni tanrıların düşmanı addeden ben, tanrıları nasıl tanımazlık edebilirim?
Kallistolas, Epikuros'un bir dostu olduğu varsayılabilir.
Bir Krallık Üzerine, Plutarkhos tarafından zikredilmiştir.
Anaksimenes, belki de Strabon'un zikrettiği ve hem Plutarkhos'un hem de Laertios'un kastettiği anlaşılan Lampsakoslu zat ile aynı kimsedir, zira İskender'in hocalarından biri olmasına rağmen ondan daha uzun yaşamış (çünkü onun fiillerini kaleme almıştır) ve Suidas'a göre Kinik Diogenes'in talebesi olup binaenaleyh ondan daha genç idi, oysa Diogenes, Epikuros'un ömrünün on sekizinci senesinde, yani 114. Olimpiyatın başlangıcında vefat etmiştir. Mektuplar.
Bunlardan dördü Laertios'ta günümüze ulaşmıştır, biri Herodotos'a yazılmıştır ki bu, daha önce ifade ettiğimiz üzere küçük muhtasardır ve bu ad altında Akhilleus Tatios tarafından Tabiat Nesneleri Üzerine bahsinde zikredilmiştir.
İkincisi Pythokles'e yazılmış olup Gök Olayları ya da semavi ve yeryüzünün fevkindeki diğer ulvi nesneler üzerinedir. Üçüncüsü Menoikeus'a hitaben kaleme alınmış Ahlak Üzerine mektuptur. Sonuncusu ise pek kısa olup, vefatı esnasında Idomeneus'a yazdığı mektuptur.
Bunların haricinde sayısız başka mektuplar da kaleme aldığı Plutarkhos, Laertios ve diğer müelliflerden derlenebilir.
Zira meselâ Plutarkhos, onun Anaksarkhos'a bir Mektubunu zikreder, Laertios ise Aristobulos'a Mektubunu, keza Mytilene'deki Dostlarına Mektubunu anar.
Bu mektup, Sextus Empiricus'un Mytilene'deki Filozoflara şeklinde zikrettiği mektup ile aynı görünmektedir. Fakat Laertios, bu serlevhayı taşıyan birden fazla mektup bulunduğunu imha eder, öyle ki bunlardan birinin sahte olması muhtemeldir.
Aynı zümreye, Laertios tarafından ima edilen, Athenaios ve Eusebios tarafından zikredilen, Hayatın Muhtelif Kaideleri Üzerine mektupları da dahil edilebilir.
Aynı Athenaios'un Hermarkhos'a mektuplarından söz ettiğini bir kenara bırakacak olursak ve daha fazlasını araştırmaksızın belirtirsek, itibarı en yüksek olanlar Idomeneus'a yazılanlardı, bunu Seneca'dan da anlamaktayız ki kendisi Polyainos'a mektuplardan da gayet nefis bir kısmı nakleder.
Idomeneus'a yazılanlar arasında, Mikhael Apostolios'un bir parçasını iktibas ettiği ve az bir vakit içinde ölecek olanlar için kullanılan, Bunlar sana hem Pythialı hem Deloslu olsun darbımeselinin aslını ihtiva eden mektup da vardı, gerçi Erasmus bu darbımeselin bizatihi Menandros'tan aktarıldığını teyit eder.
Mektuplara gelince, sırası gelmişken belirtelim ki Epikuros, mektuplarının başında selamlama kabilinden bazen sevinç, bazen iyi olmak, bazen iyi hareket etmek, bazen iyi yaşamak, sıhhat tabirlerini kullanırdı. Zira Laertios'ta okuduğumuz ibare noksandır, cümlede bir kelime eksik görünmektedir, ayrıca mezkûr kelime de selamlama suretine ait gibi durmamaktadır. Üstelik bu lafızlar, sevinç tabirini Epikurosçu selamlama tarzının haricinde bırakmaktadır, oysa bu kelime yalnızca Laertios'ta mevcut mektuplarının başına konulmakla kalmamış, aynı zamanda Cicero tarafından da ölüm döşeğinde yazdığı mektup nakledilirken bu şekilde tercüme edilmiştir.
Bu sebepten ötürü, evvelce bu iki lafzın yerine başka bir kelime koymak istediğimde (bunun yerine daha farklı bir tabir ikame etmektense daha cüz'i bir tadilat olacağı mülahazasıyla), âlim Puteanus bunu tensip buyurmuş, fakat bununla birlikte mezkûr lafzın muhafaza edilmesi gerektiğini düşünmüştür,
Lakin mümtaz Menagius'un kanaatine göre, mademki bir kelime noksandır, o halde benzer bir vesileyle Laertios'un da kullandığı tabir okunmalıdır, fakat selamlama lafzı yerinde bırakılmalıdır, zira hem Lukianos hem de bizzat Laertios tarafından Kleon'a mahsus olduğu zikredildiğinden Epikuros'un bu kelimeyi kullanmadığı anlaşılmaktadır. Yahut mezkûr ibare yerine pek az bir tadilatla en münasip lafız konulamaz mı, yani selam bahsinde en ziyade iyi hareket etmek ve iyi yaşamak sözlerinden hoşnut kaldığı manasında, veyahut sevinç kelimesini büsbütün bir kenara atmayıp bunun yerine bazen diğer iki tabiri kullandığı imasını taşıyacak şekilde mezkûr ibare muhafaza edilemez mi?
Filhakika Lukianos, Epikuros'un sevinç kelimesinden ziyadesiyle hoşnut olduğunu naklederken, onun bazen başka lafızlar da kullandığını ve bilhassa daha dakik ve derin mektuplarında (ki bunların pek çok olmadığını söyler) yahut en yakın dostlarına yazdığında ekseriyetle diğer tabiri tercih ettiğini ilave etmekle bunu pek de üstü kapalı olmayarak ima eder görünmektedir.
Binaenaleyh Laertios'un iyi hareket etmek tabirini ona atfetmesi, sevinç lafzının da onun tarafından kullanıldığını kastettiği şeklinde pekâlâ yorumlanabilir, zira iyi hareket etmeyi de ona isnat ederken, tıpkı sevinç lafzını Kleon'a has kıldığı gibi, iyi hareket etmeyi de Platon'a mahsus kılmaktadır.
Kitaplarının bu fihristi Laertios tarafından tanzim edilmiştir,
Fakat bunlardan başka, bizzat Laertios ve diğer yazarlar tarafından zikredilen başka eserler de mevcuttur.
Laertios daha evvel onun Hermogenes’in şârihi tarafından da zikredilen Hitabet Üzerine adlı kitabını anmıştı.
Lakin Kelam İçin Elzem Olan Vuzuh Üzerine başlığıyla zikredilen eser, diyalektiğin yerine ikame ettiği Kanonik kısmına aittir. Keza Stoacıların anladığı manada öncelikli yahut yeğlenen şeyler kabilinden Hen, Antecedentia yahut Præcipua adlı eserini de zikreder görünmektedir, şayet zikredilen iddia Epikuros tarafından kaleme alınmış olsaydı, bunun daha önce anılan kitaplardan biri manasına geldiğini düşünürdüm. Keza On İki Kitap Halinde İlkeler yahut Unsurlar da zikredilmektedir. Ayrıca On İki Kitap Halinde Dünyalar Üzerine adlı bir eser de zikredilir gibidir.
Zira muhtelif dünyaları tasvir ederken, bunu doğrudan bu mevzu üzerine yazdığı on ikinci [okunamadı] yahut el yazmalarında geçtiği üzere e aug içinde yaptığı söylenir, bilhassa da bunun daima Tabiat adıyla zikredilen o otuz yedi kitaptan biri olmadığı anlaşıldığından bu ihtimal daha kuvvetlidir. Buna onun Tabii Meseleler ve Ahlaki Öğretiler adlı eserlerini de eklemem gerekirdi, ne var ki Epikuros’un tabiat ve ahlak üzerine yazdığı her şey bu isimler altında toplanabilir.
Bundan başka Cicero, daha önce bahsi geçen Gaye Üzerine adlı eserle aynı değilse şayet, onun En Yüce Hayır Üzerine adlı kitabını zikreder.
Yine aynı müellif tarafından onun Haz Üzerine adlı kitabı da zikredilir.
Laertios, bazılarının Epikuros’a Aristippos’un hazza dair risalesini sanki kendi eseriymiş gibi gasbettiği isnadında bulunduğunu söylerken belki de bu eseri kastediyordu.
Bunların haricinde Cicero, Laertios’un saydığı Kutsallık Üzerine risalesinden farklı olduğu anlaşılan Tanrılara Karşı Hürmet Üzerine adlı kitabını zikreder.
Kutsallık üzerine, der, Tanrılara karşı hürmet üzerine kitaplar yazmıştır.
Yine Plutharkhos, onun Theophrastos’a karşı kitaplar yazdığını beyan eder, zira bunlardan ikincisinin, söylediğine göre, renkler üzerine bir bahis ihtiva ettiği nakledilir. Kitaplarına dair söylenecekler buraya kadardır.
Vasiyeti
Ömrünü tedris ve telif ile geçiren Epikuros, artık yaşlanıp kemale erdiğinde, adet olduğu üzere vasiyetini tanzim etti, bu metin Laertios tarafından eksiksiz muhafaza edildiğinden, Cicero ve diğer müelliflerin eserlerine dağınık halde bulunan kırıntılarına müracaat etmemize lüzum kalmamıştır. Vasiyet şu surette idi,
Şöyle vasiyet ediyorum, bütün mülkümü, Batisli (Hesykhios’un tasvir ettiği veçhile Aigeis kabilesine mensup bir belde) Philokrates’in oğlu Amynomakhos’a ve Potamoslu (Phavorinus’a göre Leontis kabilesine bağlı bir belde olan Potamos’tan) Demetrios’un oğlu Timokrates’e, daha önce yapılmış olan ve Metroon’daki (Atina’da liman mevkiinde kain, Athenaios, Suidas ve diğerlerinin teyit ettiği üzere kanunların, mahkeme kararlarının ve sair resmi vesikaların muhafaza edildiği ulu tanrıça mabedi) senetler arasına kaydedilen bağış uyarınca hibe ediyorum, şu şartla ki, bahçeyi ve ona ait her şeyi Agemarkhos’un oğlu Midillili Hermakhos’a ve onunla birlikte felsefe tahsil edecek olanlara, keza Hermakhos’un felsefedeki halefleri olarak bırakacağı kimselere ve bizden sonra felsefe mesleğini devam ettireceklere ebediyen tahsis edeler.
Ve azami ihtimamla muhafaza edilebilmesi için, okulu Amynomakhos ve Timokrates’e ve onların mirasçılarına, bahçeyi muhafaza etmeleri ve bizden sonra felsefe tahsilini meslek edinecek olanlara devretmeleri maksadıyla, hukukun en muhkem suretine uygun olarak devrediyorum. Melite’deki evi Amynomakhos ve Timokrates, yaşadığı müddetçe ikamet etmesi için Hermakhos’a ve onunla birlikte felsefe tahsil edenlere teslim edeler. Amynomakhos ve Timokrates’e devrettiğimiz gelirlerden, (Hermakhos’a danışarak) babamın, annemin ve kardeşlerimin cenaze merasimlerini ifa etmeye kafi gelecek bir meblağı tefrik edeler, keza bugüne değin yapageldikleri gibi Gamelion ayının ilk on gününde doğum günümü tesit edeler, keza her ay ayın yirminci gününde, bizi ve Metrodoros’u anmak gayesiyle bizimle felsefe tahsil edenlerin cümlesine bir ziyafet tertip edeler.
Keza Posideon ayında kardeşlerimin hatırasına, eskiden yapageldiğimiz gibi bir gün tahsis edeler, bir diğer günü de Metageitnion ayında Polyainos için ayıralar. Amynomakhos ve Timokrates, Metrodoros’un oğlu Epikuros’a ve Polyainos’un oğluna ihtimam göstereler, onlar da felsefe tahsil edeler ve Hermakhos ile birlikte ikamet edeler.
Aynı surette Metrodoros’un kızına da ihtimam göstereler, evlilik çağına erer ermez, edepli olması ve Hermakhos’a itaat etmesi kaydıyla, onu felsefe talebeleri arasından Hermakhos’un münasip göreceği bir kimseyle evlendireler. Amynomakhos ve Timokrates, gelirlerimizden, onların iaşesi için kafi gelecek miktarı Hermakhos’un muvafakatiyle beher sene tahsis edeler.
Zira gelirlerimizden eşit pay sahibi olan, maiyetimizde felsefe tahsil ederek ihtiyarlaşan ve geride felsefe talebelerimize rehber olarak bıraktığımız Hermakhos’a öyle hürmet etsinler ki, her iş onun reyiyle icra edilsin. Kızın cehizine gelince, evlilik çağına geldiğinde, Amynomakhos ve Timokrates, Hermakhos’un rızasıyla münasip görecekleri kadar bir miktarı tahsis edeler.
Kezalik bizim Nikanor’a gösterdiğimiz ihtimamı onlar da göstersinler, ta ki bizimle felsefe tahsil edip mülklerini paylaşan ve tam bir dostluk izhar ederek felsefe yolunda bizimle birlikte ihtiyarlamayı seçenlerin hiçbiri, imkanlarımız nispetinde hiçbir zaruri ihtiyaçtan mahrum kalmasın.
Bütün kitaplarımı Hermakhos’a vasiyet ediyorum, lakin Metrodoros’un çocukları reşit olmadan evvel Hermakhos fani alemden irtihal edecek olursa, Amynomakhos ve Timokrates, bıraktığımız gelirlerden kendilerine lazım gelen her türlü zaruri ihtiyacın layıkıyla temin edilmesine ihtimam göstereler. Geri kalan her husus, vazettiğimiz veçhile, elden geldiğince harfiyen icra oluna.
“Hizmetkârlarımdan Mus, Likias ve Likon’u azat ediyorum, Phedria’yı da serbest bırakıyorum.”
BÖLÜM III. Ölümünün Tarzı
Son hastalığı ve ölümüne dair bilmeliyiz ki Epikuros pek de güçlü bir bünyeye sahip değildi.
Bu durum, Metrodoros’un kaleme aldığı Epikuros’un Zafiyeti (yahut Sıhhetsizliği) Üzerine adlı kitabın başlığından dahi anlaşılmaktadır.
Keza Suidas’ın haset dolu mübalağasından da anlaşılmaktadır ki, Epikuros esvabını giymeye, yataktan kalkmaya, güneşe yahut ateşe bakmaya ve benzeri şeylere tahammül edemezdi.
Bunlar en azından Epikuros’un bünyesinin metin olmadığına kanaat getirebilir, nitekim ömrü boyunca mütemadi bir sıhhate mazhar olamadığı gibi, nihayetinde ıstırap verici bir illet olan taş hastalığından vefat etmiştir ki bundan ötürü muhtemelen pek çok nöbet geçirmişti. Laertios, Hermakhos’un mektuplarına istinaden, onun idrarını tutan taş sebebiyle on dört gün hasta yattıktan sonra öldüğünü nakleder.
Ölüm döşeğindeyken, Laertios’un Idomeneus’a, Cicero’nun ise Hermakhos’a yazıldığını zikrettiği mektubu kaleme almış olması kayda değerdir, belki de mektuptaki çoğul hitaptan ötürü her ikisine birden gönderilmişti yahut Hermakhos’tan ziyade Idomeneus’a hitap ediyordu, zira Metrodoros’un evlatları Hermakhos’a vasiyetname yoluyla zaten etraflıca emanet edilmişti. Üstelik, onun mektuplarında Epikuros’un ölümünü tasvir eden bir rivayette bulunduğu da göz önüne alınırsa, meşru halefi olan Hermakhos’un o sırada orada bulunmadığı pek muhtemel değildir, gençliğinden itibaren felsefeden ziyade retoriğe meyilli olduğunu da Laertios’tan anlaşıldığı üzere ısrarla vurgulamaya hacet yoktur. Mektup şöyledir,
“Pek bahtiyar bir ömür sürerken ve dahi ölmek üzereyken, idrar tutukluğu ve dizanterinin tarifsiz ıstırabıyla kıvranarak bunu sana yazıyorum, lakin bütün bunlar, meclislerimizi ve buluşlarımızı yâd ettiğimde zihnimde uyanan sevinçle dengelenmektedir.
Lakin sen, gençliğinden bu yana şahsıma ve felsefeye gösterdiğin hüsnüniyete yaraşır biçimde, Metrodoros’un çocuklarını gözet.”
Laertios, Hermippos’a dayanarak Epikuros’un ılık su dolu bir küvete girdiğini, şarap isteyip bunu bir dikişte içtiğini ve dostlarına doktrinini hatırda tutmalarını telkin ederken, tam bu minvalde konuşmaktayken vefat ettiğini ekler. Bunun üzerine Laertios şu epigramı nazmetmiştir,
Elveda deyin ve doktrinimi zihninizde tutun, Dedi ölmekte olan Epikuros dostlarına, Ilık bir banyoya girip şarabı yudumladı, Ve ardından Plouton’dan çok daha soğuk bir kadeh aldı.
BÖLÜM XIII. Ölümünün Vakti
Epikuros, Pytharatos’un Arkhonluğu döneminde, 127. Olimpiyatın 2. yılında öldü.
Laertios’un Apollodoros’un Kronoloji’sinden naklettiği ibarenin ardından Casaubon, haklı olarak metni tashih eder, zira mutad okumada bu kısım eksik kaldığından, 109. Olimpiyatta doğmuş olan Epikuros’un 107. Olimpiyatta öldüğünü kim tahayyül edebilir. Nitekim Epikuros’un vefat ettiği söylenen 72. yaşı, 127. Olimpiyata denk gelmektedir. Epikuros’un vefat ettiği yılın ayı ve günü, Clemens Alexandrinus tarafından zikredilir, kendisi Antilokhos’un Pythagoras devrinden Epikuros’un ölümüne kadar 312 yıl saydığını belirtir ve Epikuros’un ölümünün Gamelion ayının onuncu gününde vuku bulduğunu ekler.
Burada dikkat edilmelidir ki, şayet Pythagoras devri, Laertios’un onun parladığını söylediği 60. Olimpiyattan itibaren hesap edilirse, oradan Epikuros’un ölümüne kadar yalnızca 270 yıl bulunacak ve binaenaleyh Antilokhos’un hesabı 42 yıl eksik kalacaktır.
Bu sebeple bu hesap, Pythagoras’ın kırkıncı yaşında parlamaya başladığı doğum tarihinden itibaren alınmalıdır.
Apollodoros’un Epikuros’un 72 yıl yaşadığını söylemesine ve bunun Cicero tarafından da “Epikuros’un Pytharatos Arkhon iken 72 yıl yaşayıp öleceği her daim doğruydu” denilerek teyit edilmesine mukabil, buradan kimi yazarlar Epikuros’un dokuz ile bölünebilen buhranlı (klimakterik) senesinde öldüğü zannına kapılırlar, lakin bu son yahut 72. yılın tamamlandığı düşünülmemelidir, zira Epikuros bu yıla henüz yeni girmişti, 71 yılın üzerine sadece üç gün geçmişti, nitekim Gamelion ayının yedinci gününde doğmuş ve onuncu gününde vefat etmişti, doğumu ile ölümü arasında bir yıl noksanıyla tam 18 Olimpiyat bulunmaktadır.
Binaenaleyh bu durum, Plinius, Lukianos ve Censorinus’un Sicilyalı (yahut Leontinoili) Gorgias’ın 108 yıl yaşadığını iddia etmelerine karşın, Cicero ve Valerius Maximus’un onun yalnızca 107 yılını tamamladığını söylemelerine benzer.
Burada Plutarkhos’un Epikuros ile Gorgias arasında kurduğu mukayese dikkate değerdir, zira komedya şairi Alexis’in (Suidas’ın naklettiği üzere Menandros’un oğlu ve komedya şairi Stephanos’un babası) Metrodoros’un iki katı kadar, yani 106 yıl yaşadığını, Metrodoros’un ise Laertios’a göre 53 yıl yaşadığını belirttikten sonra, sofist Gorgias’ın Epikuros’tan üçte birden daha fazla yaşadığını ilave eder, zira 36 sayısını alırsak bu, Epikuros’un iki katı, Gorgias’ın ise üç katı yaşadığı meblağ olacaktır ve Plutarkhos daha fazlasını zikrettiğine göre, belki de sonradan Quintilianus ve Suidas’ın benimsediği, Gorgias’ın 109 yıl yaşadığı görüşünü nazara almıştır.
Clemens Alexandrinus’un müterciminin Gamelion ayını neden Ekim olarak tercüme ettiğini anlayamıyorum, zira Yunan aylarının sırası hakkında birtakım ihtilaflar bulunsa da, Gamelion’u Hekatombaion’dan sonraki altıncı, yedinci yahut sekizinci ay saymayan hiç kimseye rastlanmaz, bunun da Hazirandan daha evvel başlayamayacağı düşünülürse, Gamelion muhakkak ki Ekimden çok uzak olacaktır.
Fakat pek çok delille Gamelion’un Hekatombaion’dan sonraki yedinci ay olduğu ispat edildiğinden, daha ziyade Ocağa tekabül ettirilmelidir.
İmdi, 127. Olimpiyatın 2. yılı, Jülyen Periyodunun 4443. yılının yaz mevsiminde başladığı cihetle, o senenin Gamelion ayı Jülyen Periyodunun 4444. yılının başındaki Ocağa denk gelmelidir.
Gamelion ayının onuncu gününün Ocak ayının hangi gününe denk geldiğini tayin etmek kolay değildir. Fakat Gamelion ayını (Doğum zamanında yapıldığı gibi) yaz gündönümünden sonraki on dördüncü aydan veya yedinci dolunaydan başlatırsak, yeniay 30 Aralık gününe denk geldiğinden ve dolayısıyla Gamelion'un 14'ü [okunamadı] Ocak ayının 12'si olacağından, 10'uncu gün de [okunamadı] denk gelecektir. Burada ayrıca dikkat etmeliyiz ki,
Epikuros'un yetmiş iki yıl yaşadığı söylendiğinde, bunun Jülyen yılı değil, Grek yılı olarak anlaşılması gerekir, zira 23 Ocak'ta doğduğu daha önce ispat edildiğinden, aksi halde iki gün eksik kalacaktır.
Epikuros'un ölümünü bizim hesabımıza uyarlamak artık kolaydır,
Zira on gün çıkarır ve o yıl için yirmi olan Güneş çevrimi ile Eski Usule göre D olan Pazar harfi yerine kendi usulümüze göre G koyarsak, Epikuros'un İsa'nın doğumundan 270 yıl önce, haftanın dördüncü günü yahut Çarşamba olan 31 Ocak'ta vefat ettiği anlaşılacaktır.
BÖLÜM XIV. Hatırasının Takipçileri Nezdinde Ne Derece Kıymetli Olduğuna Dair
Epikuros'un vefatından sonra hatırasına takipçileri tarafından nasıl hürmet gösterildiğini kısaca anlatmak kalıyor.
Laertios'un yazdığı üzere memleketinin onu tunç heykellerle onurlandırmasını bir kenara bırakırsak, vasiyetinde tayin edilen muayyen günlerin ve merasimlerin takipçileri tarafından harfiyen gözetildiğini müşahede etmekteyim. Bu mesele üzerine üç yüz elli yıl sonra yazan Plinius şöyle der, Onun doğum gününde, yani yirminci ayda, kurban keserler ve her ay İkades adını verdikleri ziyafetler tertip ederler. Buradan hareketle, Rhadiginus'un da işaret ettiği üzere, Epikurosçuların ikades günlerini gözetmelerinden ötürü Athenaios gibi Grek yazarlarınca [okunamadı] diye tesmiye edildikleri anlaşılabilir.
Her ne kadar bazısı, hiçbirinin Epikuros'un tasvirinden mahrum olmaması hasebiyle, suret manasına gelen eikondan mülhem İkadistai olarak adlandırıldıklarını düşünse de.
Bu tasvirlere dair Plinius dahi şöyle der, Epikuros'un çehresini odalarında saklarlar, yanlarında her yere taşırlar.
Cicero da Atticus'un ağzından şöyle nakleder, Ne de herhangi bir kimseden ziyade Epikuros'u unutabiliriz, onun suretini yalnızca levhalarda değil, kadehlerde ve dahi yüzüklerde taşırız.
Bazılarının Epikuros'un resimlerini yalnızca yüzüklerde değil, kadehlerde dahi bulundurmaya büyük özen gösterdiklerini, zira bunun millete ve kendi namlarına uğurlu bir işaret sayıldığını ekleyenler de vardır.
Ona besledikleri muhabbete gelince, Cicero'nun aktardığı üzere Patro'yu dinleyelim, İtibar, vazife, vasiyetnamelerin meşruiyeti, Epikuros'un otoritesi, Phaidros'un şehadeti, mümtaz şahsiyetlerin makamı, evi ve izleri muhafaza edilmelidir der. Fakat bilhassa Torquatus şöyle der, Tabiatın bizzat kendi sesini işitmişçesine onu öylesine metanetle ve sıhhatle idrak edip tüm dirayetli insanları huzurlu, dingin, sükûnet dolu ve mesut bir hayatın yoluna ileten zata borcumuz büyük değil midir? Ve yine, Yalnızca onun hakikati gördüğünü, insan zihnini en büyük yanılgılardan azat ettiğini, iyi ve mesut bir yaşayışa dair her şeyi tebliğ ettiğini düşünmekteyim, der.
Epikuros ölürken dostlarına öğretilerini hatırda tutmalarını salık vermiştir, Cicero hepsinin onun vecizelerini ezberlediğini, Academica eserinde bahsi geçen Scyro başta olmak üzere kimilerinin tüm öğretilerini kitaba bakmaksızın hıfzettiklerini belirtir.
Fakat Lucretius'un, üstatlarının hatırasına ve öğretilerine ne denli bağlı olduklarını anlamamıza kâfi gelecek birkaç mısrasını zikretmek yeterli olacaktır. Üçüncü kitabına şöyle başlar,
Karanlıktan böylesine berrak bir ışığı ilk çıkaran ve nimetleri görünür kılan ey sen, Grek diyarının yüce ziyneti, senin ardından geliyorum ve senin mukaddes izlerine basıyorum, Yarışmak için değil, muhabbetle tabi olmak için. Zira şakıyan kırlangıçlar kuğularla nasıl aşık atabilir? Yahut körpe oğlaklar, güçlü kuvvetli küheylanın atılgan koşusuna nasıl ayak uydurabilir? Her şey senden neşet eder ey Peder, yapraklarından öğütler verirsin. Çiçekli korularda arıların konup kalkarak özü emmesi gibi, biz de senin altın sözlerini derleriz, Ebedî bir hayata layık olan altın sözleri.
Ve yine,
Bunlar vasıtasıyla senden semavi bir haz aldım, bununla birlikte tabiatın peçesini her veçhesiyle kaldırdığını görmenin getirdiği hürmeti duydum.
Ve ardından,
Büyük Epikuros göçüp gitti, hayat koşusunu tamamladı, Zekâsı insanoğlunu aşmıştı, tıpkı güneşin doğuşuyla bütün yıldızları örtmesi gibi.
BÖLÜM XV. Okulunun Ardıllığının Hangi Sebatharlık ve Müttefiklikle Sürdüğüne Dair
Yalnızca okulunun ardıllığının kesintisiz olması değil, ardıllarının ve takipçilerinin her daim böylesine [okunamadı] olması da cidden şayan-ı hayrettir ve dikkate değerdir.
Sebat hususuna gelince, Bahçe'nin reislerinin yahut okulun üstatlarının, Epikuros'un vefatından Julius Caesar ve Augustus devirlerine değin, Suidas'a nazaran birbirini aralıksız takip eden on dört kişi olduğu ve bunun iki yüz otuz yedi yıl sürdüğü malumdur. Bu son dönemlerde ne kadar çok Epikurosçu, ne kadar mümtaz ve devlet nezdinde muteber şahsiyet bulunduğu Cicero'dan anlaşılmaktadır.
Lucianos da kendi devrinde, diğer filozoflardan az olmamak üzere İmparator tarafından bu mezhebe de bir tahsisat bağlandığını yazar ve ekler, içlerinden biri öldüğünde, aralarında en çok takdir ettikleri kişi onun makamına geçerdi. Lucianos’tan sonra yaşamış olan Laertios, diğer filozofların silsileleri neredeyse tamamen kesintiye uğramışken, Epikuros’un silsilesinin kesintisiz bir sebatla sürdüğünü, öğrencilerin idaresinde birbirinin ardınca gelenlerin sayılamayacak kadar çok olduğunu beyan eder.
Eusebios tarafından zikredilen Numenios, bu silsilenin kendi devrine kadar devam ettiğini, üstelik öylesine kusursuz sürdüğünü ve bundan sonra da uzun müddet payidar kalmasının muhtemel olduğunu ekler.
Bunlardan sonra gelen Lactantius ise şöyle der, Epikuros’un mektebi ve disiplini çok daha meşhurdu.
Hülasa, Yunanistan’da ilim parladığı ve Roma barbarlardan korunduğu müddetçe, Epikuros’un Mektebi ve öğretisi seçkinliğini muhafaza etti.
Aralarındaki fikir birliğine gelince, Cicero’nun, "Pek çoğu dostum olan, birbirini bu denli seven şu Epikurosçuları savunacağım" ve benzeri sözlerini bir kenara bırakıp, diğer felsefi fırkaların neredeyse başlangıçlarında dahi dâhili ihtilaflarla parçalandığı bir yerde, Epikurosçu mektebin böylesi bir dertten tamamen uzak kaldığına dikkat çekmek daha evladır.
Zira Themistios, Epikuros’un fikirlerinin bütün Epikurosçular tarafından tıpkı Solon yahut Lykurgos’un kanunları gibi muhafaza edildiğini yazar.
Seneca’nın dediği gibi, sanki hepsinin müşterek tek bir ruhu varmışçasına, Hermakhos neyi tasdik etmişse, Menodoros neyi öne sürmüşse, hepsi bir tek zata isnat edilir.
O toplulukta herhangi bir kimsenin ortaya koyduğu her şey, tek bir adamın adıyla anılır.
Eusebios’un aktardığı Pisagorcu Numenios’un sözlerine müracaat edersek bu durum daha sarih biçimde anlaşılacaktır, Platon’un haleflerinin, vaktiyle Pisagorcuların hürmet görmesine vesile olan o fikir birliğini koruyamadıklarından şikâyet ettikten sonra şöyle der, "Bu minval üzere tanzim edilmiş olan Epikurosçular, gerçi layık değillerdir ya, Epikuros’tan hiçbir hususta ayrılmıyor gibi görünerek ve o bilge üstatlarıyla aynı itikatları paylaştıklarını ikrar ederek, gayelerine bihakkın ulaşmışlardır.
Bu sebepledir ki pek uzun zamandır Epikurosçular arasında ne birbirleriyle ne de Epikuros ile kayda değer herhangi bir meselede zıt düşme hali vaki olmuştur.
Aralarında herhangi bir yenilik getirmek bir kabahat, hatta bir hürmetsizlik ve günahtır, bu yüzden hiç kimse buna cüret edemez.
Böylece, kendi aralarındaki daimî mutabakat sayesinde, doktrinlerinin sefasını huzur ve sükûn içinde sürerler.
Epikuros’un bu nizamı, fesattan uzak, müşterek tek bir akıl ve kanaatle idare edilen mükemmel bir cumhuriyetin hakiki haline benzer.
Bu sebepledir ki, onun izinden rızasıyla gidecek kimseler ne geçmişte eksik olmuştur, ne halihazırda eksiktir, ne de gelecekte eksik olacaktır, fakat Stoacı fırka arasında..."
İnsan bu şahadete, daha evvel zikredilen Valerius’un iki Epikurosçu hakkında söylediği şu sözleri bütün Epikurosçulara teşmil etmekten gayrı bir şeyin eksik kalmadığını düşünebilir, "Böylesi bir cemiyetin, Semavi Birliğin bağrında doğduğu, beslendiği ve nihayete erdiği zannedilebilir."
BÖLÜM XVI. Epikuros’un Halefleri ve Takipçileri.
Geriye, Epikuros’un vefatından sonra bu fırka içinde temayüz etmiş kişilerin bir fihristini sunmak kalıyor.
Hermakhos’un Epikuros’un, Polystratos’un da Hermakhos’un makamına geçtiğini evvelce zikretmiştik. Laertios’tan anlaşıldığı üzere Polystratos’un ardından Dionysios, Dionysios’un ardından da Basilides gelmiştir.
Fakat Basilides’ten Augustus devrinde mektebi idare eden zata kadar gelen o on halefin kimler olduğunu kolayca tayin edemeyiz.
Muhtemelen Basilides’ten sonra, Strabon’un muteber bir şahsiyet olarak tavsif ettiği Bargylialı Protarkhos gelmiştir.
Aynı Strabon, Protarkhos’un talebesinin Lakon lakaplı Demetrios olduğunu söyler, bu zat Laertios tarafından da zikredilmiştir ve Sextus Empiricus’un beyanına göre Epikuros’un takipçileri arasında mümtaz bir mevkidedir. Muhtemelen onun ardından, Laertios’un yirmi kitabını zikrettiği Seçme Mektepler adlı eserin müellifi Tarsuslu Diogenes gelmiştir.
Aynı müellif, yine bu zat tarafından kaleme alınmış Ahlak Doktrininin Muhtasarı adlı eseri de zikreder. Laertios ayrıca, bu halefler silsilesine dâhil olup olmadıkları gayrimuayyen olmakla birlikte, belki ten renklerindeki tefavütten, belki de başka bir sebepten ötürü biri kara, diğeri ak lakabıyla maruf İskenderiyeli iki Ptolemaios’u zikreder.
Keza Orion’dan ve Timokrates adlı eserinde Epikuros’un doktrinine göre hazdan bahseden Demokritos isimli birinden bahsettiği görülmektedir.
Burada, Athenaios tarafından bu silsilenin dışında zikredilen iki kişi gelir, birincisi Babil yakınlarındaki Seleukia’dan Diogenes olup, müellif onu beliğ lakin ahlaken düşkün biri olarak tasvir eder, diğeri ise kendi ifadesiyle Tarsus’ta hüküm sürmüş olan Lysias’tır, ahali tarafından Stephanephoros (Herakles Rahibi) seçilerek en yüksek idari salahiyeti elde etmiş ve hükümdarlık alametleri kuşanmıştır.
Zenginlerin mülkünü fakirlere dağıtan ve mülklerini teslim etmeyi reddettikleri için pek çoklarını idama mahkûm eden zat işte budur.
Hangi devirde yaşadığını kat’i surette tayin edemeyiz, lakin Diogenes Suriye Kralı Aleksandros ve onun halefi Antiokhos ile muasır olduğundan, 155. Olimpiyat’a tarihlenebilir.
Janus Gruterus tarafından nakledilen şu kitabede adı geçen Eukratidas’ın da takriben aynı devirde parladığı anlaşılmaktadır, Brundisium’da bulunan mezar taşında,
"RHODOSLU PİSADAMUS OĞLU EPİKUROSÇU FİLOZOF EUKRATİDAS. BU YER GÖMÜLMEK ÜZERE TAHSİS EDİLMİŞTİR."
Bundan kısa bir müddet sonra, mektepte, Laertios’un [okunamadı] diye andığı Apollodoros’un parladığı görülür, zira kanaatimce kendisi, Demosthenes’in mahkemelerde kurduğu rivayet edilen nüfuzun bir benzerini Bahçe’de tesis etmiştir.
Takriben [okunamadı] kitap kaleme almıştır, bunların arasında Laertios tarafından iktibas edilen, Epikuros’un Hayatına dair bazı eserler de bulunmaktadır. Kronolojisi zikredilen şahsın da bu zat olduğu tahmin edilebilir.
Laertios ve diğerleri. Apollodoros’un talebesi, Laertios’a göre, Saydalı Zenon idi, Laertios onun çok yazdığını, hem felsefede hem de hitabette meşhur olduğunu ekler, bundan ötürü Cicero’nun açık, vakur ve zarif konuştuğunu ve Epikurosçuların reisi olduğunu söylediği Zenon ile aynı kişi olduğunu tahmin ediyorum, meğerki hem o hem de Apollodoros daha evvelki bir devirde yaşamış olmasınlar, şayet öyle idiyse, bu diğeri imparatorlar devrine aittir, zira Cicero onu dinlemişti ve Atticus’a onun hakkında yazarken şöyle demekteydi, Zenon’u en az senin kadar severim.
BÖLÜM XVI. Laertios’un Epikuros’u Müdafaası
Stoacı Diotimos, Epikuros’a beslediği büyük husumetle onu fena halde lekeledi, Epikuros tarafından kaleme alınmış gibi gösterilen pek müstehcen elli mektup sundu, bunlara ilaveten, umumiyetle Khrysippos’a atfedilen kısa mektupları da Epikuros’un hanesine kattı.
Stoacı Poseidonios, Nikolaos ve toplamı yirmi dört adet olan Dioklesçi Reddiyeler’inin on ikincisinde Sotion ile Halikarnassoslu Dionysios da ona karşı daha az husumet beslemiyorlardı.
Zira dediklerine göre, o anasıyla birlikte ev ev dolaşarak kefaret duaları okurmuş, babasıyla beraber cüzi bir ücret mukabilinde çocuklara ders verirmiş, kardeşlerinden biri pezevenk imiş, kendisi hetaira Leontion ile düşüp kalkarmış, Demokritos’un atomlara dair ve Aristippos’un hazza dair kitaplarını kendine mal etmiş, Timokrates’in ve Epikuros’un Gençliği Üzerine adlı kitabında Herodotos’un ikrar ettiği üzere, şehrin asıl bir yerlisi değilmiş, mektuplarında Apollon ve Kral diye hitap ettiği Lysimakhos’un kethüdası Mithres’e alçakça dalkavukluk etmiş, onun bazı müphem eserlerini neşreden Idomeneus, Herodotos ve Timokrates [okunamadı] ve bundan ötürü ona yaranmaya çalışmışlar, mektuplarında Leontion’a şöyle yazarmış, Ey Kral Apollon, sevgili küçük Leontion’um, mektubunu okuduğumuzda nasıl da kendimizden geçtik ve sevinçle dolduk.
Leontios’un zevcesi Themista’ya şöyle dermiş, Şayet sen bana [okunamadı], sen beni nereye çağırırsan oraya yuvarlanırım. Ve güzel bir delikanlı olan Pythokles’e, Senin o latif ve ilahi [okunamadı] intizarıyla eriyip bitmekteyim. Ve yine Themista’ya yazarken, Epikuros’a karşı kaleme aldığı dördüncü kitabında [okunamadı] zanneder. Başka pek çok fahişeye, bilhassa Metrodoros’un da âşık olduğu Leontion’a mektuplar yazdığını.
Gaye Üzerine adlı kitabında şöyle yazdığını, Tat alma hazlarını çıkarıp atarsak, [okunamadı] hazlarını çıkarıp atarsak, işitme hazlarını çıkarıp atarsak, görme hazlarını [okunamadı] çıkarıp atarsak, bu Hayrın ne olduğunu ben de bilmem. Pythokles’e mektubunda şöyle yazdığını, Aziz genç, bütün terbiyeden ve ilimden alabildiğine kaç. Epikuros ona Kinaidologos der ve fena halde küfreder.
Bir vakitler Epikuros’un talebesi olan fakat nihayetinde mektebi terk eden Metrodoros’un kardeşi Timokrates der ki, o midesini tıka basa doldurduğundan günde iki defa kusarmış, kendisi de onların gece felsefesinden ve gizli sohbetlerinden yakasını güç bela kurtarmış.
Epikuros’un söze ve münazaraya dair pek çok husustan bihaber olduğunu, lâkin hayata dair hususlardan [okunamadı] çok daha bihaber bulunduğunu.
Öyle zavallı bir bünyeye sahip olduğunu ki, uzun yıllar boyunca kendi başına yataktan kalkamadığını yahut içinde taşındığı koltuktan doğrulup dikilemediğini.
Leontion’a yazdığı mektupta ve Mytilene’deki filozoflara gönderdiği mektuplarda bizzat belirttiği üzere, sofrası için her gün bir mina harcadığını.
Kendisinin ve Metrodoros’un fahişelerle, diğerlerinin yanı sıra Marmarion, Hedeia, Erotion ve Nikidion ile düşüp kalktığını.
Tabiat Üzerine kaleme aldığı otuz kitapta aynı şeyleri defalarca tekrar edip durduğunu ve bunlarda pek çok kimseye, diğerlerinin meyanında [okunamadı] aleyhine ve bizzat şu sözlerle hücum ettiğini,
Fakat bunun, şayet kimsede olduysa, tıpkı diğer pek çok köle gibi, safsatacı bir böbürlenmeyle kendini bir şey sanma huyu vardı.
Ve mektuplarında Nausiphanes hakkında şöyle yazdığını,
Bu onu öyle çileden çıkardı ki, bana küfürler savurdu ve kendisini [okunamadı] ve cahil ve hilekâr olarak adlandırdı, [okunamadı], Nausiphanes’i akılsız ve cahil diye, Platon’un talebelerini Dionysios’un dalkavukları, Platon’un kendisini altın yaldızlı, Aristoteles’i baba mirasını çarçur edip nihayetinde asker ve attar olmak zorunda kalmış bir müsrif, Protagoras’ı bir küfe taşıyıcısı, Demokritos’un yazıcısı ve yol kenarı mektep hocası, Herakleitos’u kargaşa yaratan bir kargaşacı, Demokritos’u yarı kör bir alaycı, Antidoros’u hediyelere yaltaklanan bir dalkavuk, Kyrenecileri Yunanistan’ın düşmanları, diyalektikçileri hasetçiler, Pyrrhon’u ise cahil ve edepsiz diye andığını.
Fakat bu adamlar çıldırmış olmalı, zira Epikuros’un bütün insanlara karşı gösterdiği fevkalade ali-cenaplığa pek çok şahit vardır, kendisini tunç heykellerle taltif eden memleketi, bütün şehirlerin dahi alamayacağı kadar çok olan dostları, sirenleri andıran öğretisine kapılan talebeleri, ki belki de onun hadsiz hesapsız iyiliğinin ağırlığı altında ezilip Karneades’in safına geçen Stratonikeialı Metrodoros müstesnadır, diğerlerinin hepsi neredeyse tamamen tükenip gitmişken sebatla payidar kalan ve birbiri ardınca sayılamayacak kadar çok üstat tayin eden mektebinin silsilesi, ana babasına hürmeti, kardeşlerine şefkati, uşaklarına mülâyimliği, ki vasiyetnamesinden ve onunla birlikte felsefe tahsil etmelerinden bu anlaşılabilir, aralarında evvelce bahsi geçen Mys en mümtaz olanıydı, ve hülasa, herkese karşı gösterdiği insanlığı, tanrılara bağlılığı ve memleketine olan sevgisi kelimelerle tarif edilemeyecek mertebedeydi.
Aşırı tevazuundan ötürü hiçbir kamu görevini kabul etmezdi, en çetin ve meşakkatli zamanlarda dahi, İyonya sınırındaki dostlarına yaptığı iki ya da üç seyahat müstesna, sürekli olarak ikamet ettiği Yunanistan’da kalmayı sürdürdü.
Lakin dört bir yandan ona akın ederlerdi ve Apollodoros’un aktardığına göre, seksen minaya satın aldığı bahçede onunla birlikte yaşarlardı. [okunamadı], De Incursione adlı üçüncü kitabında, onların son derece [okunamadı] yaşadıklarını, birazcık şarapla yetindiklerini ve ekseriyetle sudan gayrısını içmediklerini söyler.
Ayrıca Epikuros, Pythagoras’ın dostların malları ortaktır diyerek buyurduğu gibi, mülklerini ortak bir havuza koymalarını istemezdi, zira bu bir güvensizlik alametiydi ve güvensizliğin olduğu yerde dostluk barınamazdı.
Kendisine gelince, mektuplarında yalnızca su ve kaba ekmekle yetindiğini belirtir.
Bana biraz Kithira peyniri gönderin, der, canım çektiğinde kendime bir ziyafet çekebileyim. Hazzın gaye ya da en yüce iyi olduğunu ikrar eden zat işte böyle biriydi, ki Athenaios bir epigramında onu bu vasfından ötürü şöyle över,
İnsanoğlunun en bahtsız soyu en beter şeyler için didinir, Doymak bilmez servet hırsıyla, [okunamadı] sanat ve kavgayla. Tabiat servete dar bir sınır çizmiştir, Fakat beyhude zanlar sınırsızca gezinir. İşte böyle der Neokles’in oğlu, hani şu esinini İlham Perilerinin yahut Apollon’un kutsal makamından alan zat.
Lakin bunu kendi öğretisinden daha iyi anlayacağız. Buraya kadar aktarılanlar Epikuros’un müdafaası sadedinde Laertios’tan alınmıştır.
Epikuros’un Öğretisi, Genel Olarak Felsefe Üzerine
Felsefe (yahut hikmet sevgisi), tefekkür ve istidlal yoluyla mutlu bir hayat kazanan ve bu hayatın tadını çıkaran aklın bir ameliyesidir. Zira felsefe diğer sanatların fevkinde şu hususiyete sahiptir ki, onun gayesi aklın da gayesidir, akıl bu gayeye yönelir, öyle ki onun temaşasında ve hazzında sükûna erebilsin.
Mutlu hayat, zihnin dinginliğinde ve bedenin acısızlığında, bilhassa da ilkinde teşekkül ettiğinden (zira zihnin iyilikleri bedenin iyiliklerinden daha üstün, dertleri ise bedeninkinden daha vahimdir), felsefenin her şeyden evvel zihnin tababeti olduğu aşikârdır, nitekim zihni hem sıhhatli kılar hem de bu sıhhati muhafaza eder, zihnin sıhhati yahut selameti ise onun dinginliğinden gayrı bir şey değildir.
Buradan şu netice çıkar, ne bir genç felsefe yapmayı ertelemeli ne de bir yaşlı felsefeden usanmalıdır, zira zihnini ıslah etmek ve iyileştirmek hususunda hiç kimse ne pek gençtir, ne de felsefe yapma vaktinin henüz gelmediğini yahut geçip gittiğini öne süren kimse, iyi ve mutlu yaşama vaktinin henüz gelmediğini yahut büsbütün elden çıktığını söyleyen kimseden farklıdır.
Binaenaleyh hem genç hem de yaşlı felsefeyle meşgul olmalıdır, biri yaşlanırken dahi kendini hayırlı şeylerde ilerletmek ve evvelki amellerinin faziletini sürdürmek için, diğeri ise ömrü kemale ermiş olsa da zihnen genç kalabilmek ve gelecekte vuku bulması muhtemel fenalıklardan emin bulunmak için.
Zira takipçilerine sarsılmaz bir itimat aşılayan ve onları bütün beyhude korkulardan azat eden yalnızca felsefedir, bu sebeple hakikaten hür olabilmek gayesiyle kendimizi ona hasretmeliyiz.
Öyle bir beden yahut zihin mizacına sahip olan ya da öyle bir memlekette dünyaya gelenler ne bahtiyardır ki, gerek kendi kendilerine gerekse başkalarının teşvikiyle kendilerini felsefeye vakfedebilir ve hakikatin peşine düşebilirler, zira hakikatin tahsiliyle insan hakiki manada hür yahut bilge kılınır ve bizzat kendisinin mutlak efendisi haline gelir.
Zihinlerini bu yola hasredenler üç kısımdır,
Bazıları kimseden yardım almaksızın tahkike koyulurlar, [okunamadı], önlerinden biri gitmemiş olsa adım atmazlar fakat iyi takip ederler, bazıları ise dosdoğru yola ancak icbar edilebilirler, bunların bir rehberden ziyade bir yardımcıya, tabiri caizse bir dürtücüye ihtiyaçları vardır. Birinciler her şeyden çok övgüye layıktır, mamafih ikincilerin seciyesi de takdire şayandır, üçüncüler dahi hor görülmemelidir. İkinci zümreden olan Metrodoros idi, üçüncüsünden olan ise Hermakhos.
İlkinin talihini ne kadar methedersem, ikincisine de o denli hayranlık duyar ve kıymet veririm, gerçi her ikisi de aynı menzile vasıl olmuşlardır, fakat başarıları denk olmakla birlikte, [okunamadı] olan daha büyük bir övgüyü hak etmiştir.
Bir feylesof için hakikatten daha kıymetli hiçbir şey bulunmadığına göre, dosdoğru yolda [okunamadı], ne kendisi bir şey uydursun ne de bir başkası tarafından uydurulanı kabul etsin, zira hakikatin muallimlerine hiçbir kurgu yakışmaz. Sokrates’in Protagoras’ı, Hippias’ı, Prodikos’u, Gorgias’ı ve diğerlerini göklere çıkardığı, buna karşılık kendisini kaba saba ve her şeyden bihaber gösterdiği o bitmek bilmez kinayesi de tasvip edilecek cinsten değildir. Hele bir feylesofun Armenios oğlu Er hakkındaki o masalı uydurması ne kadar da yakışıksız kaçmıştır.
Zira (şayet niyeti bize semavi şeylerin bilgisini ve ruhların durumunu talim etmek idiyse) niçin bunu yalın ve apaçık bir tedrisatla gerçekleştirmemiş de bir şahsı sahneye sürmeyi tercih etmiştir, böyle bir tavırla, icadın yeniliği ve kurgunun tumturaklı sahnesi sergilenerek hakikati arama yolu bizzat batılla kirletilmiş değil midir?
İşte bu sebeple bilge bir adam ne şairlerin masallarına kulak asar ne de bizzat kendisi masalsı şiirler nazmetmekle uğraşır, bilakis hatiplerin hokkabazlıklarından ve laf cambazlıklarından tebessüf eder.
Gramerden dil kurallarına uygunluktan ötesini beklemediği gibi, retorikten de vuzuhtan fazlasını talep etmeyecektir.
fakat sade ve bildik bir üslup kullanacaktır, ister öğretmeyi meslek edinsin, ister kitap yazsın, isterse önceden yazılmış herhangi bir şeyi halka açıklasın, bunu methiyeler düzerek ya da mübalağalı bir tarzda yapmamaya özen gösterecektir, ancak filozoflardan bazılarının hiçbir hakikati teyit etmeyip her şeyden şüphe duydukları, diğerlerinin ise her şeyi bildiklerini sanarak hiçbir tefrik gözetmeksizin iddialarda bulundukları görüldüğünden,
Bilge bir kimse, hiçbir şeye rıza göstermeyecek şekilde davranmamalı, aksine tartışmasız olan bazı müspet kaideleri muhafaza etmelidir, zira yıldızların tutulması, doğuşu, batışı ve diğer semavi hadiseler gibi kimi şeylerin vuku bulabileceği muhtelif yollar bulunduğunda, bir yolu kabul edip diğerlerini reddetmek muhakkak ki gülünçtür.
Lakin tek bir yoldan başka türlü olamayacak şeylerden söz ettiğimizde (hiçten hiçbir şey meydana gelmez, evren cisim ve boşluktan mürekkeptir, şeylerin mebdei bölünemezdir ve benzeri kaidelerde olduğu gibi), o vakit bunlara sımsıkı bağlanmamak gayet abestir.
Bundan ötürü bilge bir kimseye yaraşan, ilki kabilinden olanlarda çoklu yolları, ikincisi kabilinden olanlarda ise tek bir yolu savunmak, bir kez elde edilmiş olan ilimden tereddüt etmemek ve asla geri adım atmamaktır.
Bir kanunla mukayyetmişçesine, tabiat hakkında şeylerin bizzat kendi iktiza ettiği şekilde felsefe yapmayıp doğru yoldan sapan ve efsanelere koşanlar gibi olmamalıdır, zira onlar kendi kanaatlerini boca etmenin veya bunlarla beyhude övünmenin mutlu bir hayata hiçbir fayda sağlamadığını, aksine zihni huzursuz ettiğini asla düşünmezler.
Şimdi, felsefenin başlıca iki kısımdan ibaret olduğu kabul edilir, bunlardan biri tabiatın tefekküründen ibaret olan Fizik, diğeri ise mutlu bir hayat gayesiyle ahlakın tanzimini ele alan Etiktir, şu halde ya Etiğin bütün felsefeyi ihtiva ettiği ya da Fiziğin felsefenin bir cüzü olmasının yalnızca mutlu bir hayata vesile olması hasebiyle mümkün olduğu açıktır.
Zira semavi cisimlerden ve hatta bizzat ölümden şüphelendiğimiz ve dehşet duyduğumuz şeyler, ahvalimizle hiçbir alakası olmayan hususlar kabilinden bizde bir huzursuzluk doğurmasaydı, şayet arzularımızın meşru sınırlarının neler olduğunu ve bunlardan neşet eden kederin ne ölçüde teskin edilmesi gerektiğini kafi derecede kavrayabilseydik, Fizyolojiye yahut tabiatın izahına hiçbir hacet kalmazdı.
Fakat şeylerin tabiatını evvelemirde tetkik etmeksizin böylesi büyük bir hayra erişmemiz mümkün olmadığından, nitekim çocukların karanlıkta titreyip her şeyden korktukları gibi, biz de cehaletin karanlığında acınası bir halde el yordamıyla ilerlerken, uydurma olan ve çocukların karanlıkta korktuğu ve başlarına geleceğini vehmettiği şeylerden daha fazla dehşet verici olmayan şeylerden korkarız.
Binaenaleyh zihindeki bu dehşetin ve karanlığın güneşin ışınlarıyla değil, tabiatın ve aklın tesirleriyle, yani Fizyoloji vasıtasıyla dağıtılması elzemdir, bu sebeple bütün Fizik, felsefenin bir cüzü sayılmalıdır.
Bazılarının üçüncü bir kısım olarak ilave ettiği Diyalektik ise reddedilmelidir, zira alelumum tedris edildiği şekliyle, boş bir lakırdı ve mugalata membaı olup çetin sualler üretmekten başka bir işe yaramaz.
Dahası, vazettikleri gaye için, yani tabiat bilginlerinin akıl yürütmelerini idrak etmek ve muhakeme eylemek için lüzumsuzdur, çünkü bunun için bizzat tabiat filozofları gibi adi ve vazıh terimler kullanmaktan gayri bir şeye ihtiyaç yoktur.
Şayet bunun haricinde faydalı görünen herhangi bir şey varsa, bu da hem terimlere hem de muhakemede bulunduğumuz kriterlere dair az sayıda kural veya kanunun mecmuasından başka bir şey olamaz.
Böylece bu kısa Kanonik yahut kurallar risalesi, zahmetli ve tafsilatlı bir Diyalektik yerine kaim olabilir ve felsefenin müstakil bir cüzü (her ne kadar en ehemmiyetsizi olsa da) veya bir mukaddime mahiyetinde Fiziğe bir zeyl olarak kabul edilebilir.
FELSEFENİN İLK KISMI: KRİTERLERİN KANONİĞİ
Felsefedeki her mesele ya şeye ya da kelimeye taalluk ettiğinden ve bunların halli için pek çok kanun vazolunabileceğinden,
Bunları ihtiva eden felsefenin bu ilk kısmı Kanonik olarak tesmiye edilebilir.
Lakin kelimede onun kullanımından yahut manasından gayri bir şey aranmadığı, şeyde ise kapalı bir tabiata sahip olan hakikat arandığı cihetle, kelimelerin kullanımına taalluk eden her şeyi ikinci kısımda birkaç kanun ile ihata edeceğiz,
Fakat ilk merhalede hakikate ve onun kriterlerine dair olanları (ki sayıca diğerinden fazladır) vazedecek ve bunlara dair birkaç mülahazayı mukaddime olarak zikredeceğiz.
BÖLÜM 1: Hakikat ve Kriterleri Üzerine
Şu halde hakikat iki türlüdür, biri varoluşun hakikati, diğeri ise ifadenin ya da hükmün hakikati.
Varoluşun hakikati, şeylerin tabiatında var olan her bir şeyin bizzat kendisi olması ve başka bir şey olmaması halidir. Buradan hareketle, bu hakikatin karşısında hiçbir yanılgının bulunmadığı anlaşılır (örneğin pirinç [orikalkum], sahte altın değil, hakiki pirinçtir). Dolayısıyla bir şeyin var olduğunu söylemekle hakiki olduğunu söylemek tamamen aynı kapıya çıkar.
İfadenin veya hükmün hakikati ise, ağızdan dökülen bir ifadenin yahut zihinde kurulan bir hükmün, ifade edilen veya hakkında hüküm verilen şey ile mutabakatından başka bir şey değildir.
Hata veya yanlışlığın zıddı olduğu hakikat işte budur, zira bir şeyin söylendiği gibi olması ne kadar doğruysa, söylendiği gibi olmaması da o derece yanlıştır.
Gelecekte vuku bulacak ihtimallere (gelecekteki mümkinata) gelince, zıtlıklardan teşekkül eden o ayrık önermeler (veya daha ziyade ayrık bağlaçlarla kurulan o terkipler) doğrudur, nitekim "Hermakhos yarın ya yaşayacak ya da yaşamayacaktır" dememiz böyledir, lakin bu ayrık önermenin kısımlarından hiçbiri tek başına ele alındığında doğru değildir, zira tabiatta Hermakhos'un yarın yaşamasını gerektiren bir zorunluluk bulunmadığı gibi, bunun hilafına, yaşamamasını gerektiren bir zorunluluk da yoktur.
Bundan başka, hakikati aranan şey yalnızca nazariyata ya da amele taalluk ettiğinden (ki birincisi fiziğe, ikincisi ahlaka aittir), hem nazariyet hem de amel bakımından şeylerin tetkik edilmesi ve hükme bağlanması için bir kıstasa, yani bir muhakeme aletine muhtaç oluruz.
Fakat tabii şeyler duyuyu veya aklı, ahlaki şeyler ise iştihayı yahut iradeyi etkilediği ölçüde, kıstasların da bu iki kaynaktan devşirilmesi icap eder.
Duyudan, kendi işlevinden başka bir şey alınamaz, buna idrak da denir.
Akıldan ise, tıpkı duyu gibi şeyi hazır ve zahir imişçesine temaşa ettiği sırada sahip olduğu işlevin haricinde, (ki bu sebeple bir şeyin görünüşünün idraki, ister akla ister duyuya zahir olsun, hayal ya da zahiri intiba [fantasia] olarak adlandırılır), evet bu işlevin haricinde, akla mahsus olan özellik istidlal etmek veya akıl yürütmektir, bu sebeple, kendisine bakılarak bir neticeye varılabilecek bir önsezi veya peşin fikir (prolepsis) gereklidir.
Nihayet, tabiatı bir şeyin peşine düşmek ya da ondan kaçınmak olan iradeden yahut iştihadan, etkilenim veya ihtirasın (tutkunun) kendisinden başka bir şey alınamaz, bu da ya haz gibi cezbedici, ya da acı ve keder gibi defedicidir.
Şu halde hepsi birden üç adettir.
Bölüm II: İlk Kıstas Olan Duyu Kanunları
Duyuya taalluk eden kanunlarla başlayacak olursak, bunlar dört adet olarak vazolunabilir.
Kanun I
Duyu asla yanılmaz, binaenaleyh her duyum ve zahiri intibaya dair her idrak doğrudur.
Bu husus evvela şununla ispat olunur, zira bütün duyular akıl yürütmeden yoksundur ve hatırlamaktan bütünüyle acizdir, dolayısıyla bir şeyi tasavvur edip bu tasavvurunda yanılması kabil değildir. Akıl bunu bihakkın yapabilir, lakin duyuların hususiyeti yalnızca karşısında duranı ve kendisini harekete geçireni kavramaktır, yoksa burada sunulanın bir şey, şurada sunulanın başka bir şey olduğunu tefrik etmek değildir.
İmdi, herhangi bir hüküm vermeyen yalın bir kavrayışın bulunduğu yerde hata ya da yanlışlık olamaz.
Saniyen, zira duyuyu yanlışlayabilecek hiçbir şey yoktur, (çünkü ne aynı cinsten bir duyu, diğer bir duyuyu cerhedebilir, nitekim sağ gözün görmesi sol gözün görmesini veya Platon'un görmesi Sokrates'in görmesini cerhedemez, zira bunların itibar derecesi eşittir, yahut her ikisi için de aynı gerekçe mevcuttur, nitekim iyi görmeyen bir kimse gördüğü şeyi, Lynkeus'un gördüğünden daha az görüyor değildir).
Farklı cinsten olan bir duyu da başka cinsten olanı cerhedemez, zira görme işitmeyi, tatma da koklamayı nakzedemez, çünkü bunların mevzuları farklıdır ve aynı şeyler hakkında hüküm vermeye yaramazlar.
Bir diğer cihetle, zira kendisinden etkilenmediğimiz hiçbir duyum yoktur ve o tesir altında bulunduğumuz müddetçe ona bağlanır ve tasdik ederiz, nitekim bir değneği suyun dışındayken düz, suyun içine girdiğinde ise bir kısmı eğrilmiş olarak görürüz, zira değneği evvelki vaziyette eğri, sonraki vaziyette ise asla düz görmemiz mümkün değildir.
Nihayet, akıl yahut istidlal de duyuları cerhedemez, çünkü bütün istidlal evvelce var olan duyulara istinat eder ve bunların üzerine bina edilen aklın doğru olabilmesi için, öncelikle temeldeki duyuların doğru olması şarttır.
Bu husus teyit edilmektedir, zira duyu, diğerlerinden kendisine müracaat edebileceğimiz kıstasların ilkidir, ancak kendisi bizatihi aşikardır ve hakikati apaçıktır.
Zira her duyumun yanıldığını söyleyecek olursak, bu hükmü herhangi bir münferit duyu üzerinde tayin edip temellendirecek bir kıstastan mahrum kalırsınız, yahut yalnızca bir duyum yanılıyorsa, hangi duyumun, nasıl ve ne zaman yanılıp yanılmadığı size sorulduğunda içinden çıkılmaz bir münakaşaya saplanırsınız.
Böylece bu ihtilaf hallolunamayacağından, zaruri olarak her türlü kıstastan mahrum kalırsınız. Buradan şu neticeye varılabilir, şayet duyuya zahir olan herhangi bir intiba yanlış olsaydı, hiçbir şey idrak edilemezdi, yahut başka tabirle ifade edecek olursak, bir şeye dair bütün zahiri intibalar ve yalın idrakler doğru olmadıkça, hakikatin hiçbir güvencesi, sebatı ve muhakemesi var olamazdı.
Zira görünüşlerin birbiriyle çeliştiğini iddia edenler, ne bu çelişkiyi ne de bazılarının doğru, bazılarının yanlış olduğunu asla kanıtlayamazlar, bunu aşikâr olan hiçbir şeyle kanıtlayamazlar, çünkü meselenin kendisi zaten aşikâr olan şeylere dairdir, ne de aşikâr olmayan bir şeyle kanıtlayabilirler, çünkü aşikâr olmayan şey aşikâr olan başka bir şey vasıtasıyla kanıtlanmalıdır. Bu husus teyit edilmektedir, çünkü duyuların kesinliği ve bu vasıtayla şeylerin hakiki bilgisi ortadan kaldırıldığında, hayatın ve eylemin tüm kaidesi de ortadan kaldırılmış olur.
Zira tıpkı bir binada ilk mastar yanlışsa, gönye hatalıysa, çekül kusurluysa, her şeyin kaçınılmaz olarak kusurlu, eğri büğrü ve nispetsiz olması gerektiği gibi, iyi ve kötü, yapılması ya da [okunamadı] gereken şeyleri ayırt etmede adeta ilk kural, gönye ve çekül sayılması gereken şey kusurlu yahut bozuksa, yani bir nevi onun doğruluğu demek olan kesinlikten yoksunsa, hayattaki her şey de akıl dışı, meşakkat ve kargaşa dolu olmalıdır.
Bundan dolayıdır ki, akıl, sözgelimi yakındaki şeylerin neden kare iken uzaktan yuvarlak göründüğünün sebebini açıklayamasa bile, hayatın sebatının ve emniyetinin üzerine bina edildiği o ilk inancı ve temelleri yıkmaktansa tereddüt etmek ve yanlış bir sebep ileri sürmek çok daha evladır, zira duyulara itimat etmeye cesaret edemezseniz, uçuruma yuvarlanmaktan ve helak olmaktan kurtulmanın hiçbir yolunu bulamazsınız.
Üçüncü olarak, duyuların hakikati, onların işlevlerinin tabiatta bilfiil var olmasından, yani gerçekten ve hakikaten mevcut bulunmasından dahi bellidir.
Zira görmemiz ve işitmemiz, tıpkı acıyı hissetmemiz gibi gerçekten var olan bir şeydir, az evvel söylediğimiz üzere, bir şeyin var olduğunu söylemekle doğru olduğunu söylemek arasında hiçbir fark yoktur. Daha etraflıca ifade etmek gerekirse, nasıl ki ilk tesirler olan haz ve acı, kendilerini husule getiren birtakım sebeplere bağlıysa ve bu sebepler dolayısıyla tabiatta mevcutsa (yani haz hoş şeylere, acı ise eza veren şeylere bağlıdır, ne haz meydana getiren şeyin eza vermesi ne de acı meydana getiren şeyin eza verici olmaması mümkündür, bilakis haz husule getiren şey zaruri olarak hoş, acı husule getiren şey ise tabiata eza verici ve aykırı olmak mecburiyetindedir), aynı şekilde, içimizde hasıl olan görünüşlerin tesirleri bakımından da, onların fail sebebi her ne ise, şüphesiz bu görünüşü meydana getiren şeydir, böyle olunca da, onun bu görünüşü meydana getirdiği tasavvur edilen şeyden başka türlü olması imkânsızdır.
Aynı keyfiyet münferit olarak diğer bütün duyular için de tasavvur edilmelidir, zira görünür olan şey yalnızca görünür gibi durmaz, göründüğü gibidir de, işitilir olan şey de yalnızca işitilir gibi durmaz, hakikaten öyledir ve diğerleri de bu minval üzeredir.
Binaenaleyh bütün görünüşler doğrudur ve akla uygundur. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, hezeyan halinde olanların ve rüya görenlerin tahayyülleri dahi, melekeyi harekete geçirdikleri cihetle, gerçekten ve bilfiil var oldukları için doğru kabul edilir, zira var olmayan bir şey hiçbir şeyi harekete geçiremez. Dolayısıyla, muhayyilede kabul edilen suretlerin bu şekilde hareket ettirilmesi, birbirine karışması ve sarsılması halinde, bu kabil tahayyüllerin vuku bulmamasının tabiat icabı imkânı yoktur,
bunları hangi kanaat takip ederse etsin, şeyler kendiliklerinde böyle hüküm olunurlar ki bundan sonra bahsedeceğimiz husus da budur.
KAİDE II.
Kanaat duyuyu takip eder ve hakikate sonradan eklenir.
Bu durum şununla ispat olunur, sözgelimi göze bir kule yuvarlak göründüğünde, duyu hakikaten doğrudur, zira yuvarlaklık suretiyle bilfiil intiba altına girmiştir, bu suret gerçekten böyledir ve o mesafede böyle olmasını iktiza eden zaruri bir sebebi vardır, bununla birlikte duyu aldanmış da değildir, zira kulenin kendisinin öyle olduğunu iddia etmez, yalnızca edilgen kalarak sureti kabul eder ve kendisine ne görünüyorsa sırf onu bildirir.
Fakat tasavvur etmek veya hüküm vermek vazifesi kendisine ait olan zihin yahut kanaat, duyuma akseden şeyin bir kule olduğunu veya kulenin hakikatte ve kendiliğinde yuvarlak bulunduğunu adeta kendiliğinden eklediği ölçüde, işte kanaat, diyorum, doğru ya da yanlış olabilen şeydir. Buradan şu netice çıkarılabilir, fenomenlerin, yani aşikâr olan şeylerin idrak edildiği bütün tahayyüller veya duyumlar doğrudur, lâkin kanaatler farklılık gösterir, zira bazıları doğru, bazıları yanlıştır, çünkü bunlar görünüşlere sonradan eklenen bizim kendi hükümlerimizdir ve bizler, görünüşlere bir şey katılıp isnat edildiği yahut onlardan bir şey eksiltildiği nispetle, kimi şeylere doğru, kimi şeylere yanlış hükmederiz.
Genel olarak, akıl yürütme kabiliyetinden yoksun olan duyu, asla batıllıkla itham edilemez. Lâkin bazı kimseler, aynı hissedilir nesneden neşet eden görünüşlerin muhtelif olması sebebiyle aldanırlar, sözgelimi görünür bir şeyde, nesnenin ya başka bir renkte veya başka bir şekilde görünmesine ya da başka bir tarzda değişmiş olmasına göre hataya düşerler, zira onlar zıt görünüşlerden birinin zaruri olarak doğru, ona karşıt olan diğerinin ise yanlış olması gerektiğini zannederler. Bu zan kesinlikle pek ahmakçadır ve eşyanın tabiatını mütalaa etmeyen insanlara mahsustur.
Zira görünür şeylere dair misalimize devam edecek olursak, gördüğümüz şey cismin bütün katılığı yahut tüm cismaniyeti değil, katı cismin yalnızca rengidir.
Renge gelince, katı bir cismin içinde bulunan ve yakından bakılan nesnelerde görünen renk ile katı cismin haricinde olan, ondan taşan bir suret veya imge olarak birbiri ardına sıralanmış mekânlarca kabul edilen ve uzaktan müşahede edilen nesnelerde tezahür eden renk birbirinden farklıdır.
Bu ikincisi, aradaki boşlukta bulunup kendine mahsus bir şekil iktisap ettiğinden, bizzat kendisi ne ise öyle bir görünüş sergiler. Bundan ötürü, ne darbe indirilen tunçtaki ses, ne de avazı çıktığı kadar bağıran kimsenin ağzındaki sada işitilir, duyumuza çarpan ses veya sadadır işitilen; zira aynı şey birbirinden uzak iki ayrı mecrada bulunamaz.
Ve uzaktan cılız işittiği sesi, yaklaştığında daha gür algılaması sebebiyle yanlış işittiğini hiç kimsenin iddia etmeyeceği gibi, uzaktan bir kuleyi küçük ve yuvarlak veya kare gören görme duyusunun da yanıldığını söyleyemeyiz; bilakis, duyulur nesne göze küçük ve öyle bir şekilde görünüyorsa, hava yoluyla taşınırken o imgelerin uç kısımları kırıldığı ve binaenaleyh göze daha dar bir açıyla ulaştığı için, o mevkide gerçekten de küçük ve o şekildedir.
Ve yine, büyük ve başka bir surette göründüğünde, her iki mevkide de aynı kalmış değildir; zira burada imgelerin uç kısımları daha bozulmamıştır ve göze daha geniş bir açıyla girer, fakat göze görünen ile yakından ve uzaktan gözü etkileyen şeyin aynı olduğunu zannetmek büyük bir hatadır.
Güneş ışığında bir gölgenin kımıldadığını, adımlarımızı takip ettiğini ve hareketlerimizi taklit ettiğini gördüğümüzde de görme duyusunun aldandığını öne süremeyiz. Zira gölge, ışıktan mahrum kalmış havadan ibaret olup biz yürüdükçe yeryüzü sırasıyla bir burada, bir orada güneş ışığından mahrum kaldığından ve mahrum bırakıldığı şeyi peyderpey yeniden elde ettiğinden, gölge yer değiştiriyor ve bizi izliyormuş gibi bir durum hâsıl olur; lakin bu sebepten gözler yanılmış sayılmaz, çünkü onların vazifesi yalnızca ışığı ve nerede olursa olsun gölgeyi görmekten ibarettir.
Lakin burada bulunan ışık veya gölgenin, az evvel orada bulunandan farksız yahut ona denk olduğunu teyit etmek gözlerin değil, vazifesi tayin ve hükmetmek olan zihnin harcıdır.
Şu hâlde, burada meydana gelen her nevi yanlışlık duyuma değil, kanaate atfedilmelidir.
Durmakta olduğu vehmedilen bir gemi ile hareket ettiği sanılan kara parçasına, hareketsiz gibi duran yıldızlara, birbirinden pek uzak olduğu hâlde bitişikmiş gibi görünen dağlara, kendi etraflarında dönerek başlarını döndüren ve tavanın fırıl fırıl döndüğünü zanneden çocuklara, aralarında bunca mesafe varken dağların yanı başında beliren güneşe, suyun altında yukarısından göğe kadar uzanan mesafe kadar geniş bir boşluğun görünmesine, üzerinden geçenlere kaynağına doğru tersine akıyormuş gibi gelen bir nehre, uzak ucu daralan bir dehlize, sudan doğup suya batar gibi görünen güneşe, eğri veya kırık görünen küreğe, gece vakti bulutların üzerinden süzülür gibi duran yıldızlara ve gözü bir yana meylettirmek suretiyle [okunamadı] görünen nesnelere dair binlerce başka itiraza da aynı cevap verilebilir.
III. KANUN
Duyumun apaçıklığınca tasdik edilen yahut nakzedilmeyen her kanaat doğrudur. Duyumun apaçıklığından muradım, mesafe, hareket, vasat ve benzeri hükme mani olan her şey bertaraf edildiğinde nakzedilemeyecek türden bir duyum veya görünüştür.
Bundan dolayı, bir şeyin göründüğü gibi olup olmadığı sualine alelacele cevap verilmemeli, [okunamadı] mümkün olabilecek bütün cihetlerle incelenip elenene kadar intizar etmemiz hasebiyle, intizara muhtaç dediğim husus gözetilmelidir.
Tasdik dediğim şey, tasavvur edilebilir bir nesnenin evvelce zihnimizde canlandırdığımız gibi olduğuna dair apaçıklık yoluyla hasıl olan idraktir, nitekim Platon bana uzaktan doğru gelirken, bu mesafeden kestirebildiğim kadarıyla onun Platon olduğunu tahmin ve zannederim, fakat yaklaştığında ve mesafe aradan kalktığında, meselenin apaçıklığıyla onun Platon olduğuna dair tasdik hâsıl olur.
Nakzedilmeme ise, aşikâr veya apaçık olan bir şey üzerine tefekkür etmek suretiyle farz ve tasavvur ettiğimiz, aşikâr olmayan bir şeyin keşfedilmesi olarak ifade edilir; nitekim bir boşluk (vakum) bulunduğunu söylediğimde, bu apaçık olan bir şey, yani hareket sayesinde tasdik bulur, zira boşluk olmasaydı hareket de vücut bulamazdı, çünkü hareket edecek cismin gidebileceği hiçbir yer bulunmaz, her şey dolu ve birbiri içine tıkışmış olurdu. Buradan hareketle, aşikâr veya bedihi olan şey, aşikâr olmayanı nakzetmez, nitekim hareket hakikaten mevcuttur.
Tasdik ve nakzedilmeme, bir şeyin doğru olduğunu ispatlayan miyarlardır.
IV. KANUN
Duyumun apaçıklığınca nakzedilen veya tasdik edilmeyen bir kanaat yanlıştır.
Bu sözlerde çelişki, tanıksızlığın karşıtı bir şeydir; zira aşikâr olan bir şeyin, aşikâr olmadığı varsayılan bir diğeriyle birlikte müştereken ortadan kaldırılmasıdır. Örneğin bazıları boşluğun bulunmadığını iddia eder, ancak bu varsayımla birlikte aşikâr bir şeyin, yani hareketin de bertaraf edilmesi gerekir. Zira daha önce gösterdiğimiz üzere, şayet boşluk yoksa hareket de var olamaz.
Aynı şekilde çelişki, tanıklığa da zıttır, zira zihinde kavranabilir olan şeyin zandaki gibi olmadığını ortaya koyan bir altüst oluştur. Uzaktan bize doğru gelen bir kimseyi o mesafeden Platon zannetmemiz, fakat mesafe ortadan kalktığında onun Platon olmadığının delalet yoluyla bize zahir olması gibi.
Bu bir çelişkidir, zira aşikâr olan şey, önceden tasavvur edilmiş olan zanna ters düşer. Böylece, bir şeyin hakikatinin ispat edilmesinde tanıklık ve çelişkisizlik nasıl birer ölçüt teşkil ediyorsa, bir şeyin batıl olduğunun gösterilmesinde de çelişki ve tanıksızlık birer ölçüttür.
Zira delalet, hakikate ve yanlışa dair her türlü doğru zannın dayandığı zemin ve esastır. Bazen delaletin tek bir duyu vasıtasıyla ve kendine has bir hissedilir nesne hakkında elde edildiğini, bazense hissedilir olan nesnenin ortak bir nitelik taşıması halinde pek çok duyu ile elde edildiğini zikretmemek gerekir. Büyüklük ve şekil, mesafe ve konum, sükûn ve hareket gibi hem görme hem de dokunma ile idrak edilebilen ve bir duyuya olmasa bile en azından diğerine zahir olan vasıflar böyledir. Bundan ötürü, muhtelif vasıflar sebebiyle bazen çeşitli duyular yardıma çağrılabilir, ta ki bir duyu ile elde edilemeyen delalet, diğeri vasıtasıyla kazanılabilsin. Bize sunulan ekmeğin hakiki mi yoksa sahte mi olduğunu görme duyusuyla ayırt edemediğimizde, tatma duyumuzu yardıma çağırabiliriz, böylece ikisinden hangisi olduğu apaçık ortaya çıkacaktır.
Fakat şunu tavsiye ederim ki, her şeyi etraflıca mütalaa ettikten sonra, bize zahir olan şeylere sımsıkı sarılalım; duyularımızı, ya ortak hissedilirler hususunda müştereken ya da kendine has olanlar hususunda hususi surette kullanalım. Her ölçüt tarafından ve bilhassa bu ölçüt vasıtasıyla bize serbestçe sunulan şeye tabi olalım, ona şaşmaz bir ilke gibi sımsıkı sarılalım, ta ki delaletle tesis edilmiş ölçütler yıkılmasın veya hakikat kadar kuvvetle yerleşen hata, her şeyi altüst etmesin.
Genel olarak her türlü delalete bağlı kalmamız icap ettiğinden, uzaktan yuvarlak, lakin yakından kare görünen kule misalinde ne yapılması gerektiğini tekrar etmeme veya hususi bir tavsiyede bulunmama lüzum yoktur. Zira yapılan çıkarımdan aşikârdır ki, herhangi bir hüküm vermeden evvel beklemeli veya duraksamalı, yakınına varmalı, kuleye ulaştığımızda onun uzaktan göründüğü gibi olup olmadığını inceleyip öğrenmeliyiz. Yalnızca şu umumi kaideyi zikredeceğim, duyuların hakikati yukarıda zikredilen surette muhafaza edilmek kaydıyla, zanna veya tasavvura konu olan şeyleri, henüz layıkıyla idrak edilmediği için mahiyeti tayin edilmeden evvel beklenmesi veya mühlet tanınması gerekenler ile hâlihazırda önümüzde bulunan ve enine boyuna incelenmiş olanlar şeklinde ayırt etmezseniz, aldatıcı ve beyhude zanlarla daimî surette huzursuz olmanız kaçınılmazdır.
Fakat zihinde zanna dayalı meseleler çalkalanırken, burada beklenmesi gereken olarak adlandırılan her şeye sahiden bu gözle bakar ve hiçbir delaletin tanıklığına sahip olmayan batıl bir şeyi sanki sabit ve mutebermiş gibi hafife alıp geçmezseniz, bu takdirde her türlü müphemiyetten sakınan ve zanna konu bir nesne hakkında verilen her hükmün doğru mu yoksa yanlış mı olduğuna titizlikle dikkat eden biri gibi davranmış olursunuz.
BÖLÜM 1. İkinci Ölçüt Olan Ön-Kavrayış veya Ön-Sezinin Kanunları
Ön-kavrayış veya ön-seziye dair dört kanun vaz edilebilir,
BİRİNCİ KANUN.
Zihinde bulunan her türlü ön-sezi veya ön-kavrayış; doğrudan temas, orantı, benzerlik yahut terkip yoluyla duyulara dayanır.
Demek isterim ki, önceden kavranmış tesmiye edilen mefhum (veya fikir ve bir nevi suret), nesne doğrudan ve kendi başına duyuya çarptığında, tıpkı gözümüzün önündeki bir insan gibi, doğrudan temas (veya vurma) vasıtasıyla zihinde hâsıl olur.
Orantı vasıtasıyla meydana gelişi, ön-kavrayışın büyütülmesi veya küçültülmesi, lakin parçaların sayısı, konumu ve şekli ile her birinin münasip büyüklüğünün muhafaza edilmesi halidir; münasip cüssede bir insan gördükten sonra, zihnimizde büyütme yoluyla bir devin veya küçültme yoluyla bir cücenin suretini şekillendirmemiz gibi.
Benzerlik yoluyla meydana gelişi, evvelce duyu ile idrak edilen bir şeye istinaden ona benzer bir diğerini tahayyül etmemizdir; görmediğimiz bir şehri, gördüğümüz şehirlere benzeterek zihnimizde canlandırmamız gibi.
Son olarak terkip vasıtasıyla meydana gelişi ise iki veya daha ziyade şeye dair sahip olduğumuz müstakil mefhumları adeta tek bir mefhumda birleştirmemizdir; bir at ve bir insana dair mefhumları bir araya getirerek bunlardan bir sentor (yarı insan yarı at) mefhumu çıkarmamız gibi, lakin bu durum akıl yürütmenin bir miktar yardımı olmaksızın vuku bulmaz.
İKİNCİ KANUN.
Ön-kavrayış, nesnenin bizzat mefhumu ve adeta tarifidir; o olmaksızın hiçbir şeyden şüphe edemez, hiçbir şeyi düşünemez ve hatta tesmiye dahi edemeyiz.
Zira ön-kavrayış veya ön-sezi lafzından, zihnin bir idrakini yahut zihne nakşolmuş münasip bir kanaat veya anlayışı ve haricten sıklıkla zahir olan şeyin adeta bir tür hatırasını veya abidesini anlarım (ki zihin bunu yukarıda zikredilen usullerden biriyle kendi içinde temsil etmiştir). Sözgelimi, kendi kendimize o şeyin insan olduğunu söylediğimiz fikir, suret veya nev böyledir.
Zira insan kelimesini işitir işitmez, evvelki duyumların zihinde teşekkül ettirdiği ön-kavrayış uyarınca derhal bir insanın sureti idrak edilir.
Binaenaleyh bir kelimeyle kastedilen asıl şey [okunamadı]
herhangi bir şeyin peşine düşemez ya da ondan yahut bu şeyden şüphe edemezdik, o şeyin bir Ön-kavrayışına önceden sahip olmasaydık, tıpkı uzaktan görünenin bir at mı yoksa bir öküz mü olduğunu araştırdığımızda, atın ve öküzün suretini daha evvelden görmüş ve Ön-sezi ile bilmiş olmamızın iktiza ettiği gibi.
Nitekim bir şeyin Ön-sezi ile bilinen bir imgesi önceden bizde mevcut olmasaydı, o şeyi adlandıramazdık bile.
Buradan şu netice hasıl olur ki, herhangi bir şeyin ne olduğu sorulduğunda, ona dair sahip olduğumuz Ön-seziye binaen o şeyi ne ise öyle tarif veya tasvir ederiz. Bunu yalnızca Platon’un ne olduğu gibi tekil bir şey sorulduğunda değil, aynı zamanda genel olarak ele alınan, şu ya da bu olmayan bir İnsanın ne olduğu sorulduğunda da yaparız, Zihin pek çok Tekili görüp bunların muhtelif Farklılıklarını bir kenara ayırdıktan sonra, hepsinde müşterek olanın Ön-sezisini evrensel bir Mefhum olarak kendi nefsinde biçimlendirip nakşettiğinde bu vuku bulur, bunun üzerine tefekkür ederek, Man (örneğin) hareket eden ve şöyle bir Suret ile donatılmış bir şeydir, deriz.
KANON II
Ön-sezi, bütün Müzakerelerde İlkedir, zira bir şeyin diğeriyle aynı mı yahut farklı mı, birleşik mi yoksa ayrık mı olduğunu tayin ederken nazara aldığımız şey odur.
Zira ister İfade ister Akıl Yürütme yoluyla olsun, herhangi bir şeyi tasavvur ettiğimizde bu durum, evvelemirde bedihi olan bir şeye dayanır, biz o şeye nazar ederek ve [okunamadı] öyle olduğuna ya da öyle olmadığına, yani bir başkasıyla uyuştuğuna veya uyuşmadığına hükmederiz.
Böylece, müşahede ettiğimiz bu şeyin bir İnsan olduğunu ispat edeceksek, İnsana dair sahip olduğumuz Ön-kavrayışa öyle geri dönüp bakarız ki, hiç duraksamadan, İnsan canlı ve şöyle bir Suret ile donatılmış bir şeydir, gördüğüm bu şey canlıdır ve şöyle bir Suret ile donatılmıştır, binaenaleyh gördüğüm bu şey İnsandır, yahut canlı değildir ve böyle bir Suret ile donatılmamıştır, o halde İnsan değildir, deriz.
Fakat her şeyi, Diyalektikçilerin pek methettiği ince Sebepler veya Burhanlar ve kılı kırk yaran Akıl Yürütme Usulleri ile teyit etmek zaruri değildir,
Zira bir Burhan ile Aklın vardığı netice arasında ve cüzi bir İnceleme ile bir İhtar arasında şöyle bir Fark vardır ki, birinde bazı örtük ve tabiri caizse [okunamadı] şeyler açılıp serimlenir, diğerinde ise zaten hazır ve aşikâr olan şeyler tartılır.
Lakin olması gerektiği gibi Ön-sezilerin bulunduğu yerde, onlardan neyin çıkacağı yahut çıkmayacağı ya da neyin onlarla uyuşup neyin uyuşmadığı, hiçbir Yapaylığa veya Diyalektik Kurguya hacet kalmaksızın sarih bir surette idrak edilir ve tabii olarak istidlal edilir, bu sebeple yalnızca, şeylere dair sahip olduğumuz Ön-sezinin açık ve seçik olmasına dikkat etmemiz kafidir.
KANON III
Aşikâr olmayan şey, aşikâr olan bir şeyin Ön-sezisinden hareketle ispat olunmalıdır.
Bu, az önce söylediğimiz şeyin aynısıdır, kendilerinden bir netice çıkardığımız ve üzerlerinde düşünerek Hükümler veya Önermeler tesis ettiğimiz Şeylerin Ön-sezileri sarih ve aşikâr olmalıdır, zira bu Hüküm ve Önermeler, kendilerinden çıkarılan veya neticelenen şeyin ispat edilmiş sayılmasına yarayan Temel İlkeler veya Prensiplerdir.
Zira İspat, kabul edilmiş Önermeleri bir araya getirerek daha evvel aşikâr olmayan bir Hakikati gün yüzüne çıkaran bir Kelamdır.
Böylece, aşikâr olmayan Boşluğun mevcudiyetini ispatlamak için, Boşluk Ön-sezisi ile aşikâr bir şeyin (Hareketin) Ön-sezisi varsayılarak şu Önermeler öne sürülür, Eğer Hareket varsa, Boşluk da vardır, fakat Hareket vardır, ve ardından istidlal edilir, binaenaleyh Boşluk da vardır.
Bu bahiste Hareket, Burhan, Vasata veya Alamet makamında alınmıştır ki bunun bizzat hissedilir bir şey olması iktiza eder,
Zira His, her ne kadar böyle bir Alamet veya Vasatanın neticeye bağlanan şeyle her zaman zaruri bir İrtibatı bulunmayıp bazen sadece arızi yahut muhtemel olsa ve başka türlüsü de kabildir dense dahi, aşikâr olmayana Akıl Yürütme vasıtasıyla nihai bir Tahminde bulunmak için esas alınması zaruri olan şeydir.
Daha evvel çıtlatıldığı üzere, bir tek yolla değil pek çok yolla vuku bulabilecek nitelikte olan ulvi meselelerde bilhassa kendilerinden hareketle muhakeme yürüttüğümüz pek çok şey bu kabildendir.
Benim isonomia, Muvazene tesmiye ettiğim husus da buraya dahil edilebilir, buna göre Zıtlıklardan biri mevcutsa, diğerinin de mevcut olması icap ettiği neticesine varılır,
Ve ben şu şekilde akıl yürüttüğümde, eğer Fanilerin Sayısı bunca çoksa, Ölümsüzlerin sayısı da bundan az değildir, ve eğer helak eden şeyler sayısız ise, muhafaza edenlerin de sayısız olması iktiza eder.
Her türlü İspatı inkar edenlere karşı şu Burhan ileri sürülebilir, İspatın ne olduğunu ya anlıyorsunuzdur yahut anlamıyorsunuzdur?
Eğer anlıyor ve buna dair Mefhuma sahipseniz, o vakit İspat mevcuttur, şayet anlamıyorsanız, hiçbir Malumatınız olmayan bir şey hakkında niçin lakırdı ediyorsunuz?
Duyuların Güvenilirliğini ortadan kaldıran ve hiçbir şeyin bilinemeyeceğini iddia edenler de aynı safsatadadır, hiçbir şey bilmediklerini itiraf ettiklerinde, bizzat bu şeyi, yani Herhangi bir şeyin bilinip bilinemeyeceğini dahi bilmediklerini zımnen ikrar etmiş olmuyorlar mı?
Bu minvalde, başı üzerinde gerisingeri yürüyen bu kimselerle cedelleşmemiz icap etmez,
Yine de bunu bildiklerini iddia ederler ve ben de bunun onlar tarafından bilindiğini kabul edersem, mademki daha evvel şeylerin bizzat kendisinde hiçbir doğru görmemişlerdi, bilmenin ne, cahil kalmanın ne olduğunu nasıl anladıklarını onlara sormak için önümde pek münasip bir Fırsat doğar.
DUYGU VE İNTİBALARIN KANONLARI, ÜÇÜNCÜ ÖLÇÜT
Daha evvel belirttiğim gibi Haz ve Elemden ibaret olan Duygulanışa (yahut İntibaya) dair Dört Kanon vazolunabilir.
KANON I
Kendisine hiçbir Elem eşlik etmeyen her Haz kucaklanmalıdır.
KANON II
Kendisine hiçbir Haz eşlik etmeyen her Elemden sakınılmalıdır.
KANON III
Daha büyük bir Hazza mani olan veya daha büyük bir Eleme sebebiyet veren her Hazdan sakınılmalıdır.
KANON IV
Daha büyük bir acıyı bertaraf eden yahut daha büyük bir hazzı temin eden her acı kucaklanmalıdır. Bunlardan Ahlak bahsinde daha etraflıca söz edeceğiz.
Bu esnada, hazza dair şu umumi ihtarı dile getireceğim,
Haz bizatihi arzulanmaya layıktır, zira o hazdır, keder yahut acı ise her vakit nefret edilen ve sakınılması gerekendir, zira o acıdır, bundan ötürü kanımca akil bir kimse bu takas ve telafiyi gözetmeli, kendi mertebesinden daha büyük bir acı tevlit ediyorsa hazdan kaçınmalı, daha büyük bir haz doğuracaksa acıya katlanmalıdır.
Kendi namıma ise, hazza nedamet eklendiği yahut daha büyük bir acının yerine daha hafifi ikame edilebildiği takdirde, hazdan vazgeçer ve acıya talip olurdum.
BÖLÜM V. Kelimelerin Kullanımına Dair Kanunlar
Kelimelerin kullanımına dair, ki bundan en son bahsetmeyi niyet etmiştim, bilhassa da musahabeyi alakadar eden cihetine birkaç husus ekleyeceğim, bunun için biri konuşan, diğeri dinleyen için iki kanun kafi görülebilir, bunlar şunlardır,
KANUN I.
Konuştuğun vakit, ya meramın anlaşılamaz kalmasın yahut vakti beyhude izahatla zayi etmeyesin diye yaygın ve vazıh kelimeler kullan.
KANUN II.
Dinlediğin vakit, ya kelimelerin müphemliği seni cehalette bırakmasın yahut muğlaklığı seni hataya sevk etmesin diye onların kudret ve manasını kavramaya gayret et.
Her şeyden evvel, kelimelerin neyi delalet ettiğini bilmeliyiz, ta ki üzerlerinde tefekkür ederek tasavvur ettiğimiz, aradığımız veya şüpheye düştüğümüz her ne ise onu selametle temyiz edebileceğimiz bir mebdeimiz olsun, aksi halde, şayet her şey nazarımızda tayin edilmemiş kalsaydı, bize bir şeyi ispat etmek isteyenler nihayetsizliğe sürüklenir, bizler de musahabemizden kelimeler ve kuru seslerden gayrı hiçbir şey elde edemezdik.
Zira her kelimenin mefhumunu ve asli manasını nazara almamız ve tahkik yahut kanaatimizin meşgul olduğu o meseleyi irca edebileceğimiz bir zemin bulduğumuz takdirde, o şeyi anlamak için herhangi bir ispata muhtaç kalmamamız elzemdir.
Bu sebeptendir ki, intizamlı bir usulle icra edilen hakikati tahkik tarikinin, evvelemirde bu muamelenin ifa edilebilmesi için muayyen kaideler vazetmesi iktiza eder, ta ki musahabe edenler neyin üzerinde konuştukları hususunda mutabık kalabilsinler.
Binaenaleyh, şayet bir kimse evvela bu hususta mutabık kalmaz, bilakis lafzi mugalatalarla cerbeze yapmaya ve lafı gevelemeye meylederse, onunla kelam edilmemeli yahut maksadının ne olduğunu izah etmesi için sıkıştırılmalıdır, zira bu suretle onun hilesi meydana çıkarılacak ve mugalataları kendiliğinden zail olacaktır,
Böylece ne hasmını müşkülata sokabilecek, bilakis kendini gülünç bir safsatacı olarak ifşa edecektir.
FELSEFENİN İKİNCİ BÖLÜMÜ. FİZİK YAHUT TABİAT
Şimdi Fiziğe geliyoruz, buna ekseriya Fizyoloji tesmiye ederim, zira o tabiat üzerine bir musahabe ve istidlaldir, nitekim bütünüyle onun temaşası ile iştigal eder.
Gaye-i emelimizin, eşyanın tabiatına derinlemesine nüfuz etmek suretiyle, ne semavi hadiselerden ne ölümden ne de arzuların meçhul gayelerinden veya başka bir cihetten üzerimize hiçbir teşviş gelmemesi olduğunu evvelce beyan etmiştik.
İmdi bu temaşanın ihata ettiği hususlar pek çok ve pek muhtelif olduğundan, serbest sanatların daha derin tetkikatıyla meşgul bulunup yahut sair meşgaleler sebebiyle her şeyi teker teker ve hakkıyla bilmeye vakit bulamayan kimseler nazarında, umum tabiat ilminin en azından muvafık bir hülasasının hazır bulunması gayet faideli görünmektedir, ta ki zihinlerini eşyanın başlıca delillerine tevcih ettiklerinde kendilerine yardımcı olabilsinler.
Fizyolojinin bahsettiği hususlar muvacehesinde, başlıklar altında tanzim edilmiş eşyanın hatırasını muhafaza etmek maksadıyla hülasa mahiyetinde bir fikre sahip olmak lazımdır,
Zira ekseriya eşyaya umumi bir nazar atfetmeye muhtacızdır, lakin tafsilatlı bir tahkike her vakit lüzum hasıl olmaz.
Binaenaleyh, hafızayı işletirken bu yol takip edilmeli ve bu nevi tetkikata mütemadiyen müracaat olunmalıdır, ta ki eşyaya olan dikkatimiz sebatkâr ve amade bulunsun, zihne umumi surette nakşedilmiş, ilk ilkelere ve izah edildikleri terimlere göre etraflıca tetkik edilmiş eşyanın suretlerinde yahut mefhumlarında, şayet münferit bir şey sual edilirse bulunabilsin, zira böylesi bir sebat ve amadelik kazanıldığında, zihin de umumi ve mükemmel bir malumatla teçhiz edildiğinde, dilediğimiz her şeyi bir anda fehmetmeye muktedir oluruz.
Sözlere binaen şunu da ilave ederim, zira birbiriyle irtibatlı umumi başlıklar yekununun, her şeyi az kelamla izah edilebilecek veçhede ihtiva etmedikçe, münferit bir surette tetkik edilecek bir husus zuhur etse dahi, ezberden sıklıkla tekrar edilmesi kabil değildir.
Fizyolojiye meyleden ve kendini buna vakfeden kimseler için bu usulün fevkalade faideli olmasındandır ki, onlara, bilhassa da mesut bir hayat sürüyorlarsa, kendilerine böylesi bir hülasa ve umumi başlıklar muhtevasında bir malumat manzumesi teşkil etmelerini tavsiye ederim.
Fakat kendiliklerinden buna muktedir değillerse, başka bir yerden edinsinler, ki biz de ilim talebelerinin istifadesi için cömertçe böyle bir eser kaleme aldık, umuyoruz ki vazettiğimiz hususlar elden geldiğince eksiksiz hatırda tutulursa, kişi tartışılabilecek her bir münferit delilin peşine düşmese dahi, diğer insanların fersah fersah ötesinde, fizyolojiye dair engin bir vukufiyet kazanacaktır, zira daha umumi mahiyetteki bu eserde birçok şeyi kendiliğinden kavrayacak, bunları hafızasına nakşederek kendi nefsine yardım edecek ve daima bundan faydalanacaktır.
Zira bunlar öyle bir tabiata sahiptir ki, teferruat üzerine azımsanmayacak derecede kafa yormuş ve kendilerini bütünüyle bu temaşalara vakfetmiş kimseler, bu sayede tabiatın tamamına dair daha yetkin risaleler ortaya koymaya ve bunları ikmal etmeye muktedir kılınabilirler, içlerinden bu meselelere bihakkın vakıf olup bunları zihinlerinde sessizce evirip çevirenler, bir anda ve sükunetle, fizyolojideki en mühim hususları baştan sona katetmeye muktedir olabilirler.
Fakat girişte daha fazla oyalanmamak adına, zira fizyolojinin ihtiva ettiği şeyler söylediğim gibi pek çok ve muhteliftir, bunları daha sonra ayrıntısıyla takip edilebilecek bazı ana bölümlere ayırmak münasip olacaktır, böylece bunlardan herhangi birine mahsus olan her bir husus, ait olduğu yere irca edilebilir, bu kısımlar dört adet olabilir.
Birincisi, bu âlemi ve onun ötesinde bulunan diğer her şeyi kuşatan Evren yahut Şeylerin Tabiatı Hakkında.
İkincisi, içinde bulunduğumuz ve kendisine kıyasla sayısız diğerlerini tasavvur edebileceğimiz Âlem Hakkında.
Üçüncüsü, bağlandığımız Yer ve onun içindeki şeyler olan Aşağı Mertebedeki Şeyler Hakkında.
Dördüncüsü, Yerin üzerinde ve yukarısında görülen ve hasıl olan Ulvi Şeyler Hakkında.
BÖLÜM I. Evren yahut Şeylerin Tabiatı Hakkında
O halde Evren ile başlıyoruz,
Malumdur ki, bu şekilde tesmiye edilmiştir, zira her şeyi, hatta bu Âlemin haricindeki diğerlerini dahi ihtiva etmektedir.
Bundan ötürü ona Bütün ve Hepsi de denir, biz ise ona Şeylerin Mecmuu ve Şeylerin Tabiatı deriz. Evvela umumi olarak Evrenin nelerden müteşekkil olduğunu söylemeliyiz, sonra, Evrendeki bunca şeyin nelerden meydana geldiğini, üçüncüsü, ne vasıtasıyla meydana geldiklerini, dördüncüsü, meydana geldiklerinde ne türden olduklarını, beşincisi, nasıl meydana geldiklerini ve son olarak, nasıl zeval bulduklarını ele almalıyız.
KISIM I. Evrenin Beden ve Boşluktan yahut Mekândan Müteşekkil Olduğu Hakkında
İLK OLARAK, binaenaleyh, Evren Beden ve Boşluktan müteşekkildir, bunların haricinde üçüncü bir tabiat da bulunamaz.
Şimdi Beden, büyüklüğe, aynı şekilde şekle, mukavemete, yani katılık ve nüfuz edilemezliğe ve ağırlığa sahip muazzam bir yığın tahayyül edilerek anlaşılır, bununla birlikte, yalnızca dokunabilen ve dokunulabilen bir tabiyata sahiptir.
Bedene zıt olan ve yalnızca ya da hakikatte ve bizatihi cisimsiz bulunan Boşluk ise, bu vasıfların nefyedilmesiyle, bilhassa temas edilemez bir tabiyatta olması, her türlü katılıktan yoksun bulunması ve hiçbir tesirde bulunamayıp hiçbir tesiri kabul edememesi, yalnızca içinden geçen Bedenlere gayet serbest bir hareket imkânı bahşetmesi bakımından anlaşılır.
Zira Bedenin yokluğunda Boşluk tesmiye edilen tabiat işte budur, bir Beden tarafından işgal edildiğinde Mekân, bir Beden tarafından katedildiğinde Mahal, yayılmış olarak telakki edildiğinde ise Fasılâ yahut Feza adını alır.
Evrende Bedenlerin mevcudiyetine duyular şahadet eder, bundan ötürü daha evvel değindiğim üzere, aşikâr olmayana, diğer esaslara dair akıl yürütmek icap eder.
Muhakkak ki gördüğümüz, dokunduğumuz, altüst ettiğimiz ve bizatihi kendimiz olan bütün bu şeyler, Bedenlerden başka bir şey değildir.
Lakin Boşluğun da var olduğu şuradan aşikârdır ki, şayet tabiatta bulunmasaydı, Bedenlerin ne bulunacakları bir yer ne de hareketlerini icra edecekleri bir yol olurdu, oysa hareket ettikleri bedihidir.
Şüphesiz her yer dolu olsaydı ve eşyanın maddesi adeta birbirine tıkışmış bulunsaydı, her şeyin hareketsiz kalması kaçınılmaz olurdu, zira ileri doğru itilen ve yer açan suyun kabul edildiği arkalarında bir yer bırakabildikleri için balıkların hareket edebildiğini ileri süren kimi kimselerin iddialarının aksine, hiçbir şey hareket edemez, her şeyi öteye itmesi gerekirdi ve hiçbir şeyin itilebileceği bir yer kalmazdı, zira suyun kabul edilebileceği ne arkada ne de yanda henüz hiçbir yer bulunmadığından, ilk ileri atılmanın asla başlayamayacağını fark etmezler.
Bu sebeple eşyanın, bilhassa akışkanların dahilinde, küçük zerrelerin sürüldüklerinde kabul edilebilecekleri minik boş feza fasılalarının bulunması zaruridir, öyle ki tazyik ile bir yer açılsın, iten cisim bu yönde ileri hareket edebilsin ve bu esnada arkasında, tazyik edilen akışkanın genişleyebileceği ve adeta geri akabileceği bir yer bıraksın.
Duvarların arasından gök gürültüsünün yahut sesin geçemeyeceği, demire, altına ve sair madenlere, içlerinde araya karışmış kimi küçük boş sahalar bulunmadıkça ateşin nüfuz edemeyeceği gibi diğer delilleri geçiyorum.
Bundan başka, ağırlık Bedenlere mahsus olduğundan, şeylerin ağırlığı, içlerine az ya da çok Boşluğun karışmış olmasına bağlı olmasaydı, daha ağır yahut daha hafif hale gelemezdi.
Şimdi Boşluk cisimsiz olduğundan, ister içinde bulunsunlar ister yanından süzülsünler, Bedenler tarafından öyle bir nüfuz edilir ki, tebeddül etmeden kalır ve denk geldiği boyutları muhafaza eder.
Bu sebeple, Boşlukta alınan doğru bir hat hakikaten doğrudur, fakat kendisini dolduran cisimle birlikte eğrilmez, çünkü Boşluk ne bütünüyle ne de cüzleriyle hareketlidir.
Bundan dolayı, Mekân mefhumu, yerleşen şeyleri kabul etmek ve onlarla mütesavi uzanmak iken, cismin hareket edip de yer değiştirmemesi yahut yer değiştirip de hareket etmemesi gibi bir duruma mahal vermemek adına, onunla birlikte hareket etmemek ve onu terk etmemektir.
Bu sebeple, Mekân tabiatına sahip olmak yalnızca Boşluk ile bağdaşır, zira yalnızca Boşluk, cismani boyutları olan uzunluk, genişlik ve derinlik vasıtasıyla, içine yerleşen şey ile uzunluk, genişlik ve derinlik bakımından eş-uzanımlıdır ve ona tastamam intibak eder.
Bunun yanı sıra öylesine hareketsizdir ki, Cisim ona doğru gelse de, ondan uzaklaşsa da ya da onun içinde kalsa da, Boşluk hep aynı ve değişmeksizin kalır. Üçüncü bir tabiatın tasavvur edilemeyeceğini söylememin sebebi şudur, zira ister doğrudan ve etraflıca kavranan şeyleri (kendi başlarına ve doğrudan bilgimizin dairesine giren şeylerin idrak ediliş biçimi gibi), isterse tasavvur edilen diğer şeylerle kıyas yoluyla kavranan şeyleri (Önceden Tahmin [prolepsis] bahsinde zikredildiği üzere, ancak bir nispet vasıtasıyla bilinen şeylerin kavranış biçimi gibi) ele alalım, tasavvur edilen her ne olursa olsun, ya bir hacme ve katı cismaniyete sahiptir, dolayısıyla cisimdir, ya da her türlü hacimden ve katı cismaniyetten yoksundur, dolayısıyla boşluktur, bu durum, onu kendi başına var olan, kaim ve müstakil bir tabiat olarak tasavvur ettiğiniz ve onun bir ayrılmaz vasfı ya da arazı olarak görmediğiniz takdirde böyle anlaşılmalıdır.
Zira bir ayrılmaz vasıf, ait olduğu şeyin helakine yol açmaksızın o şeyden çekilip alınamayan bir hasardır, nitekim dokunulurluk Cisimden, dokunulmazlık Boşluktan ayrılamaz ve daha tanıdık bir misalle, ağırlık taştan, sıcaklık ateşten, ıslaklık sudan tecrit edilemez.
Araz ise, varlığı yahut yokluğu cevherin bütünlüğünü bozmayan şeydir, tıpkı hürriyet ve kölelik, fakirlik ve zenginlik, harp ve sulh gibi.
Dolayısıyla bunlar, cismani olandan ve cismani olmayandan gayrı üçüncü bir tabiat meydana getirmezler, yalnızca bu ikisinden birine ait olan şeyler mesabesindedirler.
Evrenin Sonsuz, Hareketsiz ve Değişmez Oluşu Üzerine
Şimdi, Boşluk ve Cisimden müteşekkil olan Evren sonsuzdur, zira sonlu olan her şeyin bir hududu vardır, hududu olan şey ise başka bir şeyden görülür yahut onun ötesindeki ya da haricindeki bir aralıktan müşahede edilebilir.
Fakat Evren, kendi ötesindeki başka hiçbir şeyden müşahede edilemez, zira kendi içinde ihtiva etmediği hiçbir aralık yahut uzam yoktur, aksi takdirde, şayet bütün uzamı ihtiva etmeseydi Evren olamazdı, binaenaleyh onun hiçbir nihayeti de yoktur.
Nihayeti olmayan şeyin sonu da yoktur, sonu olmayan şey ise şüphesiz sonlu değil, sonsuzdur. Bu husus şöyle teyit edilir, zira bir nihayet tahayyül edip orada duran bir kimse varsaysanız ve bu kimse büyük bir kuvvetle en dış yüzeye doğru bir cirit fırlatsa, cirit ya ileri doğru gidecek ya da gitmeyip durmaya mecbur kalacaktır.
Şayet ileri doğru giderse, ötesinde bir mekân var demektir, dolayısıyla nihayet tayin ettiğimiz yerde değildir.
Şayet gitmezse, harekete mani olan bir şey ötede bulunuyor demektir ve dolayısıyla nihayet yine evvelce tayin olunan yerde değildir. Üstelik Evrene ait olan bu sonsuzluk, hem cisimlerin çokluğu hem de Boşluğun büyüklüğü bakımından böyledir, hatta birbirini karşılıklı, mütevali yahut intizam içinde ileri iten sonsuzluklar halinde mevcuttur. Zira şayet Boşluk sonsuz, Cisimler ise sonlu olsaydı, daimi bir hareket halinde bulunan cisimler (birazdan beyan edeceğimiz üzere) hiçbir yerde sebat bulmaz, muhtelif çarpışmalarla onları durduracak ve zapt edecek hiçbir şey bulunmadığından, sonsuz boşlukta darmadağın sürüklenip giderlerdi.
Fakat Boşluk sonlu, cisimler sonsuz olsaydı, bu takdirde sonsuz cisimlerin içinde vücut bulacağı kafi genişlikte bir mekân bulunmazdı.
Bundan ötürü, Evrene yahut sonsuz uzama, sanki Evrende en yüksek yahut en alçak bir mertebe varmışçasına, yukarılık ve aşağılık vasıfları atfetmememiz gerekir, ilki, başımızın üstündeki uzamın sonsuza dek uzanmadığını varsaymakla, ikincisi ise ayaklarımızın altındakinin sonsuz vüsatte olmadığını tahayyül etmekle vuku bulur, sanki hem yukarıda olan hem de aşağıda olan, bir ve aynı müşterek noktada nihayete eriyormuş gibi, nitekim bizde yahut bu âlemin merkezinde olduğu gibi, onun uç noktalarından biri en yüksek, diğeri ise en alçak tahayyül edilir, zira ne uç noktaları ne de bir merkezi olan Sonsuzda böyle bir şey tasavvur olunamaz.
Bu sebeple, yukarı doğru sonsuza gittiği anlaşılan bir hareket ile benzer şekilde aşağı doğru giden diğer bir hareketi kabul etmek daha münasiptir, her ne kadar bizden yukarılara, başlarımızın üzerindeki mevkilere doğru giden o hareketli nesne, yukarıdakilerin ayaklarına bin defa tesadüf etse ve onlar (başka âlemler tahayyül ederek) onun aşağıdan geldiğini zannetseler de, yahut bizden ayaklarımızın altındaki cihete, bizim altımızda bulunanların başlarına doğru yönelen şey sebebiyle onlar bunun yukarıdan geldiğini vehmetmeye meyilli olsalar da, onların bu tahayyüllerine rağmen, bu zıt hareketlerin her biri bütünüyle ele alındığında, haklı olarak sonsuz bir vüsatte tasavvur edilir.
Bunlarla mutabık olarak şu kabul edilir ki, Evren vaktiyle nasıl idiyse şimdi de öyledir ve şimdi nasılsa daima öyle kalacaktır, zira Evrenin tabiatını zayi ederek dönüşebileceği hiçbir şey yoktur ve her şeyi ihtiva eden Evrenden gayrı, ona tasallut ederek onda bir tebeddül husule getirebilecek hiçbir varlık bulunmamaktadır.
Binaenaleyh Evren haklı olarak hareketsiz kabul edilir, zira haricinde hareket edebileceği hiçbir mekân yoktur.
Aynı şekilde değişmezdir de, zira ne bir azalma ne de bir çoğalma kabul eder, keza oluş ve bozuluştan münezzehtir, bu cihetle de ezelî ve ebedîdir, ne bir başlangıcı ne de bir nihayeti vardır. Gerçekten de onun içinde pek çok şey hareket eder ve değişir, lâkin tasavvur ettiğiniz hareketler ve başkalaşımlar her ne olursa olsun, Evrenin kendi azametiyle kıyaslandığında hiçbir nispet teşkil etmezler.
Bundan ötürü bütün bir Evren ne başka bir mekâna intikal eder, ne de başka bir şeye tebeddül eder, bu minvalde ezelden beri her ne idiyse daima aynı kalmaya sebat etmez mi?
Zira onda cereyan eden hareketler ve başkalaşımlar her daim birbirine benziyordu, öyle ki kâinatta, zamanın sonsuzluğu içinde zaten vuku bulmuş olandan gayrı yeni hiçbir şeyin yapılmadığı söylenebilir.
Kâinattaki İlahi Tabiat Üzerine
Fakat kâinatta meydana gelen ve bozulan şeylerden ve bunların teşekkül ettiği ilkelerden söz etmeden evvel, hem mezkûr tabiatın yüceliği hasebiyle hem de cismani tabiatla aynı cinsten olmasına rağmen bir cisimden ziyade cisme benzer muayyen bir şey olması, yani fani, yahut meydana gelmiş ve yok olucu şeylerle, diğer cisimlerle hiçbir müşterek ciheti bulunmaması sebebiyle, tali bir bahis olarak ilahi tabiata dair bir risaleyi mukaddeme kılmak ve buraya dercetmek muvafıktır.
Şimdi ilahi tabiata dair ekseriyetle evvelemirde kâinatta böyle bir şeyin bulunup bulunmadığı sorgulansa da, bizzat tabiat zihinlerimize bir tanrılar mefhumu nakşettiğinden, bu meselenin katiyen şüpheye mahal bırakmadığı aşikârdır.
Zira hangi millet yahut ne tür bir insan vardır ki, tahsil görmeksizin tanrılara dair bir ön fikre malik olmasın? Binaenaleyh, herhangi bir nizam, âdet yahut kanunla iktisap edilmiş olmayıp, istisnasız bütün insanların sarsılmaz icmaı olan bir itikat olduğuna göre, tanrıların mevcudiyetini kabul etmemiz zaruridir, çünkü onlara dair bilgi içimize aşılanmış, daha doğrusu fıtratımıza dercedilmiştir.
Fakat bütün insanların tabiatının üzerinde ittifak ettiği husus zaruri olarak hakikat olmalıdır, bu sebeple tanrıların varlığı ikrar edilmelidir. Filhakika insanlar, göklerin hareketinin ve senenin muhtelif mevsimlerinin muayyen bir intizamla dönüp geldiğini müşahede ettiklerinde ve bunun hangi sebeplerle vuku bulduğunu idrakten âciz kaldıklarında, her şeyi tanrılara atfetmek ve onları buyruklarına amade kılmak şeklindeki bu sığınağa başvurmuş, güneşin, ayın ve yıldızların devranını semada gördüklerinden onları da semaya yerleştirmiş gibi görünebilirler, lâkin evvelemirde tanrıların var olduğunu bilmeselerdi, bunları tanrılara nasıl atfedebilirlerdi? Yoksa tanrılara dair bilgiyi daha ziyade rüyaların zuhuratından mı almışlardı?
Şüphesiz insanlar, rüyalar vasıtasıyla insan suretinde karşılarına çıkan birtakım muazzam hayaller sayesinde, filhakika böylesi bir insan suretiyle mücehhez tanrıların bulunduğunu tahayyül etmiş olabilirler, uykudan ziyade uyanıkken, o fevkalade hayallerin uykularında kendilerine pek haşmetli, pek latif bir terkipte ve gayet tenasüp dâhilinde bir surette göründüğünü hatırladıklarında, uzuvlarını hareket ettirdiklerini ve konuştuklarını vehmettikleri için, bunlarla benzer tabiatta, keza his ve akıl idrakine kabil şeylerin bir yerlerde bulunmasında hiçbir muhalefet bulunmadığını, hatta bunun bir zaruret olduğunu tasavvur etmiş olabilirler.
Ve bu varlıklar aynı zamanda ölümsüzdür, zira suretleri idraklerinde daima hazırdı, biçimleri hep aynı kalmaktaydı ve öylesi bir azametteydi ki mevcudiyetleri inkâr edilemez görünmekteydi, bundan başka kutlu idiler, zira ne ölümden korkarlar ne de işlerini vücuda getirirken zahmet çekerler. Kezâ kıyas vasıtasıyla, ölçütleri ele alırken fânilerin çokluğu bu mertebe büyükse ölümsüzlerin miktarının da bundan az olamayacağı ve yok eden şeyler nihayetsizse muhafaza edenlerin de nihayetsiz olması gerektiği neticesine vardığımızı ikrar ettiğimiz o denklik yahut teadül kaidesini istimal etmiş olabilirler.
Hangi yolla gelmiş olursa olsun, tanrıların kutlu ve ölümsüz olduğunu düşünmemiz, bize muhakkak ki ön fikir vasıtasıyla hasıl olmuştur.
Zira bizatihi tanrılara dair malumatı bize bahşeden aynı tabiat, onları kutlu ve ebedi addedeceğimizi de zihinlerimize nakşetmiştir.
Şayet bu böyleyse, itikadımız hakikate uygun vaz edilmiştir, ebedi ve kutlu olan ne bizzat herhangi bir meşakkatle mustariptir ne de başkasına eziyet verir, dolayısıyla lütuf yahut gazap hissi barındırmaz, çünkü bu kabil şeylerin tamamı zaaf alametidir. Ve şayet maksadımız tanrılara dindarca tazim etmekten ve batıl inançlardan azade olmaktan öteye geçmeseydi, söylediklerimiz kifayet ederdi, zira tanrıların yüce tabiatına, ebedi ve en kutlu olmaları hasebiyle, insanların dindarlığıyla hürmet gösterilir.
Zira yüce olan her şeye hürmet borçtur ve tanrıların kudretinden yahut gazabından neşet eden bütün korkular bertaraf edilmelidir, çünkü gazabın ve lütfun, kutlu ve ölümsüz bir tabiattan fersah fersah uzak olduğu idrak edilir, bunlar zail olduğunda ise tanrılara dair hiçbir korku üzerimizde asılı kalmaz.
Fakat bu itikadı teyit etmek gayesiyle ruh, Tanrı’daki sureti, hayatı, zihnin fiilini ve taharriyi tahkik eder. Surete gelince, bize bunu kısmen tabiat kısmen de akıl talim eder, zira fıtraten hepimiz, bütün milletler, tanrılara dair insan suretinden gayrı bir surete malik değiliz.
Zira uyanıkken yahut uykudayken herhangi bir insanın karşısına başka hangi suretler çıkmıştır?
Fakat her şeyi ilk mefhumlara irca etmemek adına, bizzat akıl da aynı şeyi beyan eder. Zira en yüce tabiatın, gerek kutlu gerekse ebedi olması sebebiyle, en güzel surete malik olması evla olduğuna göre, hangi uzuv terkibi, hangi hatların ahengi, hangi şekil ve hangi suret insan suretinden daha güzel olabilir?
Şimdi eğer insanın şekli bütün canlıların suretinden üstünse ve Tanrı da canlıysa, muhakkak ki O, suretlerin en güzeli olan o şekildedir. Ve tanrıların en kutlu varlıklar olduğu bedihi olduğuna, erdem olmaksızın hiç kimse kutlu olamayacağına, ne erdem akıl olmadan vücut bulabileceğine, ne de akıl insan suretinden gayrı bir şekilde tecelli edebileceğine göre, tanrıların insan suretinde olduğunu ikrar etmeliyiz.
Fakat tanrıların bir insan ve canlı bir varlık suretinde olduğunu söylediğimde, bu sebeple onlara alelade insanların ve canlı varlıkların malik olduğu türden bir cisim mi izafe ediyorum? Katiyen hayır.
Zira Tanrı, Platon’un iddia ettiği gibi yalnızca cisimsiz bir varlık değildir, çünkü böylesi bir şeyin ne türden bir mahiyete sahip olduğu anlaşılamaz, zira o vakit zorunlu olarak duyudan yoksun kalması, basiretten yoksun kalması, hazdan yoksun kalması gerekir, oysa bunların tümünü Tanrılar mefhumu ile birlikte kavramaktayız.
Fakat bundan ötürü kaba bir cisim de değildir, hatta atomlardan bir araya getirilebilecek en latif cisim dahi değildir, bilakis kendi nevinden bir cisimdir; bu cisim duyularla değil, ancak zihinle idrak olunur; belirli bir katılığı olmadığı gibi sayıdan da mürekkep değildir, kıyas yoluyla idrak edilen suretlerden meydana gelir; alelade rastlanan ve cisim olarak adlandırılan şeylerle mukayese edildiğinde, daha önce söylediğim gibi, cisim değil cisim benzeri olduğu ve örneğin kana değil, kanın belirli bir benzerine sahip olduğu söylenebilir.
Bu arada sırası gelmişken belirtmeliyim ki, O, atomların bir araya gelmesiyle oluşmuş türden bir cisim değildir, zira öyle olsaydı ebedi olamazdı ve meydana gelişini [okunamadı] takip ederdi, katılaşmasını ise dağılma izlerdi ve böylece ebedi kalamazdı.
Böylelikle ezeli ve [okunamadı] kabul edilmesi gereken dört şey vardır, içine düşebileceği hiçbir mekanı olmayan Evren, dokunulamayan ve hiçbir darbe alamayan Boşluk, eğer değişmeksizin varlığını sürdürmeseydi çözülen şeylerin yokluğa karışıp gideceği şeylerin Maddesi ve birleşmemiş olan, letafeti sebebiyle dokunulamayan ve darbe alamayan İlahi Tabiat.
Bundan ötürü Doğa Filozoflarından biri, Tanrıların tabiatının kendi dışına yayılacak ve neşredecek nitelikte olduğunu söylediğinde büyük bir yanılgıya düşmüştü, zira bu suretle ondan bir parça eksilebilir ve çözülebilir olduğu kabul edilebilirdi.
Fakat bazıları, bizim birçok alemi kabul edip Alemlerarası, yani alemler arasında kalan mesafeler bulunduğunu söylediğimizde, Tanrıları alemin yıkımından herhangi bir zarar görmesinler diye Alemlerarası mekana yerleştirdiğimizi iddia ederek maksadımızı yanlış yorumlamışlardır.
Zira Boşluk gibi Tanrıların tabiatı da cisimlerden gelebilecek herhangi bir zarardan korkmayacak derecede latiftir, şayet korkacak olsaydı, alem çözülmeye yüz tuttuğunda hiçbir yerde bundan korkmak Alemlerarasında olacağından daha fazla gerekmezdi.
Bu alemimiz onlara layık bir makam olmadığından, Tanrıların hangi mekanlarda yaşadığını da tayin edemeyiz.
Ancak genel olarak şairlerin Olympos’u tasvir ettiği gibi söyleyebiliriz, nerede olurlarsa olsunlar, Tanrıların kutlu ve sükun dolu makamları işte öyledir.
Orada ne sağanaklar boşanır, ne serkeş rüzgarlar eser, Ne kavurucu ayaz, ne de ak saçlı kar o mekanı harap eder, Gök kubbe daima berraktır, Neşeli aydınlığıyla saçar ihtişamlı tebessümlerini.
Bunun üzerine Tanrıların nasıl bir hayat sürdüğü ve hangi yaş halinden zevk aldıkları sual edildiğinde, şüphe yok ki bundan daha mutlusu, tüm hayırlarla bundan daha dolu olanı tasavvur dahi edilemez diye cevap verilebilir.
Zira Tanrı hiçbir şey yapmaz, hiçbir meşgale ile kayıtlanmaz, hiçbir işe girişmez, ancak kendi hikmeti ve faziletiyle neşelenir, sonsuza dek hem en büyük hem de ezeli hazlar içinde olacağını kesinlikle bilir.
Zihin sükunetini ve her türlü meşgaleden azade olmayı kutlu bir hayat sayan bizler, bu Tanrı’yı haklı olarak Kutlu diye tesmiye ederiz, fakat başkalarının tasvir ettiği gibi onu zahmet çeken, büyük ve meşakkatli işlere batmış biri olarak nitelemeyiz.
BÖLÜM II.
Mürekkep Cisimlerin ya da Evrenin İlkeleri Üzerine. Şimdi kelamımızı yeniden ele alıp sürdürelim.
İlk olarak Doğada birçok şeyin meydana geldiği ve birçoğunun da bozulduğu duyu vasıtasıyla apaçık ortada olduğundan, şeylerin kendisinden meydana gelebileceği ve nihayetinde yine kendisinde çözünebileceği bir Maddenin lüzumlu olduğu neticesine varmalıyız, zira hiçbir şey yoktan var olmaz ve hiçbir şey yokluğa karışıp gitmez.
Çünkü şayet bir şey yoktan var olsaydı, tohumlara ihtiyaç duymaksızın her şey her şeyden hasıl olabilirdi ve şayet var olan şey yokluğa karışıp gitseydi, çözündükleri şeyler geride kalmayacağı için her şey mutlak surette helak olurdu. Meydana gelen ya da yapılan herhangi bir şeyin Mahiyetini bilmeye meylettiğimizde, ilk olarak onun tek ve basit bir şey mi, yoksa kendileri basit ve öncel olan birtakım şeylerden mürekkep mi olduğu sual edilir.
Meydana gelen ya da yapılan hiçbir şeyin tek ve basit olamayacağı aşikardır, zira kendisinden teşekkül ettiği ve yeniden çözünebileceği parçaları vardır; dolayısıyla bu parçalar öncel ve daha basittir, şayet bunlar da hala mürekkep iseler, nihayetinde ilk ve en basit olanlardan meydana geldikleri tasavvur edilebilir.
Böylece bir kez daha görülmektedir ki, cisimlerin bazıları Terkiplerdir yahut daha münasip görülürse katılaşmış ya da mürekkep cisimlerdir, diğerleri ise bu Terkiplerin veya mürekkep cisimlerin kendisinden teşekkül ettiği unsurlardır.
Bunlar, şayet ilk ve basit iseler, Şeylerin ilk Maddesidir ve [okunamadı], daha sonraki müellifler tarafından ise Unsurlar olarak adlandırılır.
Bu İlkeler yahut her şeyin başı olan İlk Şeyler, basit, mürekkep olmayan cisimler (daha doğrusu Atomlar) olmalı, bölünemez nitelikte bulunmalı veya hiçbir kuvvet tarafından çözülememeli ve netice itibarıyla değişmez, kendi içlerinde her türlü başkalaşımdan ari olmalıdır.
Demek istediğim, mürekkep şeylerin Çözünmesinde her şey yokluğa karışıp gitmeyecekse, dolu yahut Boşluktan ari, dolayısıyla katı olan belirli bir Mahiyetin sebat edip devam etmesi gerekiyorsa böyledir, zira böylesi bir tabiat hiçbir cüzünde ve hiçbir surette bir ayrılmayı kabul edemez ve dolayısıyla çözülemez.
Bu sebeple mürekkep cisimlerin İlkeleri olarak adlandırılan şeylerin, hem dolu, katı ve değişmez bir tabiata sahip olmaları, hem de bütünüyle bölünemez olmaları zorunludur, bu yüzdendir ki biz onlara Atomlar demeyi adet edinmişizdir.
Biz ona en küçük olduğu, yani adeta bir Nokta teşkil ettiği için değil (zira bir Büyüklüğü vardır), bilakis bölünemez olduğu, tesir kabul etmezliği ve Boşluktan büsbütün yoksun bulunması sebebiyle Atom deriz.
Öyle ki, Atom diyen kimse, darbeden muaf olanı ve hiçbir tesir kabul etmeyeni adlandırmış olur; bu cevher, ufacıklığı sebebiyle hakikaten görünmezdir, fakat Katılığı sebebiyle bölünemezdir.
Doğada Bileşik Cisimlerin İlkeleri Olan Atomların Bulunduğuna Dair
Atomların var olduğuna, öne sürülen Akıl kâfi derecede ikna eder, zira Doğanın hiçbir şeyi yoktan var etmediği ve hiçbir şeyi hiçe indirgemediği müşahede edildiğinde, bileşik Cisimlerin Çözülüşünde, daha fazla Çözülmeye kabiliyeti bulunmayan bir şeyin baki kalması zaruridir.
Muhakkak ki, onun hâlâ çözülebilir yahut bölünebilir olduğunu söylerseniz, alt bölümlere ayırmak suretiyle, nihayetinde katı ve Bölünmeye kabiliyetsiz bir şeye ulaşmak icap edecektir, zira ne Doğanın kendisi şeyleri sonsuza değin çözer, bilakis kimi şeylerde durur, ne de Cisim sonsuz bir Bölünmeyi kabul edebilir.
Sonlu bir Cisimde, şüphesiz gerek Çokluk gerekse Büyüklük bakımından sonsuz Parçalar bulunamaz, bu sebeple onun içinde, yalnızca daha küçüğe doğru veya daima daha küçük Parçalarla yapılan ve bölünmenin aynı Oranını daima gözeterek ilerleyen o sonsuza Bölünmenin değil, aynı zamanda daima daha küçüklerle değil, eşit yahut muayyen Parçalar tesmiye edilenlerle ilerlemek suretiyle vuku bulan o sonsuza doğru İlerlemenin de gerçekleştiği kabul edilemez. Zira sonsuz bir Bölünmeye yaramak üzere sonsuz Parçaların kabul edilmesi zaruri olduğuna göre, sonlu bir Cisimde bunlardan nasıl sonsuz sayıda bulunabilir?
Her şeyde Sayıca sonsuz Parçalar olduğunu bir kez söyleyen kimse, bahsettiği o Büyüklüğün nasıl olup da sonlu hale geldiğini bundan böyle ne anlayabilir ne de izah edebilir. Zira sonsuza doğru yapılabilecek bir Bölünme yahut İlerlemenin Parçaları ister muayyen olsun (yani kendi aralarında eşit), ister gayr-ı muayyen olsun (yani daima daha küçük), Parçaları oldukları ve kendilerinden meydana gelip mürekkep bulunduğu o Büyüklüğün hakikaten sonsuz olması gerektiği aşikârdır.
Ve diğer taraftan, sonlu bir Büyüklüğün idrak edilmesi ve gösterilmesi kolay bir Nihai yahut son Parçası aşikâr surette bulunduğuna göre, bu Parça kendi başına ve sonuncu olarak görülmedikçe, onu alt bölümlere ayırsak dahi, bundan ziyade sonuncu sayılması icap eden başka herhangi bir Parça kavrayamayız, zira o da aynı gerekçeyle bölünebilir olacaktır.
Bundan şu netice doğar ki, daha ileriye ve dolayısıyla sonsuza doğru bir nihai Parçaya doğru ilerlemekle, düşünce yoluyla dahi olsa o sonuncu parçaya asla varamayız ve İlerleme ile en küçük bir Uzamı dahi aşamayız.
Buna şunu eklemeli, şayet Çözülmelerde hiçbir Kuvvet tarafından çözülemeyecek kadar katı cisimcikler baki kalmasaydı, Cisim ile Boşluk arasındaki Fark kâfi derecede anlaşılamazdı, zira Cismin hiçbir cüzü, sonsuz İnceltilme sebebiyle direnmeye muktedir olamazdı, bu yolla her şey zayıf yahut yumuşak hale gelir ve hiçbir şey sert kılınamazdı, zira Katılık, Sertliğin yegâne Temelidir.
Atomlar katı olduğu için onlardan yumuşak şeylerin meydana gelemeyeceği hususunda tereddüt etmemize de mahal yoktur, zira bunlar, yalnızca araya giren Boşluk sayesinde yumuşak kılınabilirler, sıkışan Parçalar o boşluğa çekilir ve Dokunmaya boyun eğerler.
Doğadaki muhtelif Sebat Türlerini de buna ilave ediniz, nitekim Hayvanları daima Kuvvetin, Büyümenin ve Hayatın muayyen Sınırlarına erdirmesinde, her bir nev'in aynı Ayırıcı vasıflarını ve Alametlerini daima nakşetmesinde bu sebat görülür, muayyen ve sabit, dolayısıyla Çözülmeye ve Başkalaşmaya maruz kalmayan İlkeler kullanmasaydı, Doğa bunu yapamazdı.
Atomların Nitelikleri Üzerine ve Evvelemirde Büyüklüklerine Dair
Bütün Atomlar, bu Katılık sebebiyle bir ve aynı Mahiyette görünseler de, yine de kimi İlintileri yahut Nitelikleri ve kendi aralarında farklılık gösterebilecekleri muayyen [okunamadı] Vasıfları vardır, bunlar yalnızca Büyüklük, Şekil ve Ağırlıktır, ve şayet bunların haricinde Şekil ile zorunlu olarak rabıtalı olanlar varsa, pürüzlülük ve [okunamadı] gibi, zira Renk, Sıcaklık, Soğukluk ve diğer nitelikler Atomlara has değildir, bilakis Bileşiklere aittir ve kısmen Atomların İlintilerinden, kısmen de Arazlarından neşet ederler, bunlardan ileride bahsedeceğiz.
Şimdilik muhtasaran şu söylenebilir,
Şayet Renk (mesela) Atomların kendilerinde bulunsaydı, onlar kadar değişmez olurdu, ve böylece tek bir Renkteki Atomlardan meydana gelen şeyler o rengi değiştiremez ve başka bir renk altında tezahür edemezdi, oysa biz bunun aksinin vuku bulduğunu müşahede etmekteyiz, nitekim Deniz köpürdüğünde beyaz görünür, oysa sair vakitlerde yeşil Renktedir, şayet bu hal kendisinde yeşil Atomlar sebebiyle bulunsaydı, şüphesiz beyaz bir Renge tebeddül edemezdi.
Zira bazılarının Zıtların Zıtlardan meydana geldiğini söylemelerine mukabil, vaziyet bundan o kadar uzaktır ki, Beyaz, Siyahtan ziyade hiçbir Rengin bulunmayışından daha çabuk hasıl olacaktır.
Şeylerin Maddesinin, Renklerin ve diğer Niteliklerin Çeşitliliğine mazhar olabilmesi için bunlardan yoksun bulunması icap ettiğini düşünenler daha doğru idrak etmektedir, nitekim biz de Itır yapmak için her türlü Kokudan en uzak olan Yağı seçeriz. Fakat Atomların her bir Niteliğine kısaca temas etmek gerekirse, ilk merhalede Büyüklüğü atfettiğime göre
onlarla herhangi bir büyüklüğü kastetmiyorum, zira atom görece algılanabilecek kadar büyük değildir, lakin duyuların erişiminin altında kalsa da yine de bir nebze iriliğe sahip olan bir büyüklüğü kastediyorum, (zira şayet atomlar her türlü büyüklükten yoksun noktalar olsaydı, onlardan hiçbir büyüklükteki cisim meydana gelemezdi.) Bu sebepten bir atom hakkında, onun küçük bir şey olduğunu söylemeyi adet edinmişimdir, böylelikle sanki ondan her türlü büyüklüğü değil, yalnızca daha iri boyutu dışlamış olurum.
Görünmez sayısız şeyin varlığını zorunlu olarak ikrar etmemiz gerektiğinden, atomların büyüklüğünün duyularca algılanmadığı da bir itiraz olarak öne sürülemez, zira rüzgârı, sıcağı, soğuğu, kokuyu, sesi yahut duyulara ulaşıp da bunların algılanmasını sağlayan o küçük cisimcikleri görebilir miyiz?
Su kenarına asılan giysilerin kendisiyle nemlendiği, serilip yayıldıklarında ise kuruduğu o küçük nem cisimciklerini görebilir miyiz?
Dönüp duran bir tekerlekten, çift sürerken saban demirinden, bir damlanın oyduğu veya bir adımın aşındırdığı taştan sürtünmeyle kopup dökülenleri yahut bir bitki veya hayvanın gençliğinde serpilmesini, yaşlılığında ise çökmesini sağlayan şeyleri ve benzerlerini görebilir miyiz?
Yine de bütün atomların aynı büyüklükte olduğunu düşünmemeliyiz, bunların arasında bazılarının daha büyük, bazılarının daha küçük bulunması akla daha uygundur, bu kabul edildiğinde, zihnin hallerine ve duyulara dair cereyan eden pek çok şeyin sebebi verilebilir.
Duyuların erişiminin ötesinde akıl almaz bir büyüklük çeşitliliği bulunabileceği şuradan dahi anlaşılabilir, zira öyle küçük hayvancıklar vardır ki, bölündüklerini tasavvur etsek üçte birleri dahi görünmez olurdu, buna rağmen onların teşekkülü için akıl almaz sayıda cüz gereklidir.
Zira bağırsakları, gözleri, eklemleri, ruhu meydana getirmek, onlarsız yaşayan, hisseden, hareket eden bir hayvanın varlığını anlayamayacağımız bütün uzuvları teşkil etmek için ne kadar çok cüz bulunmalıdır?
Kaba bir misal vermek gerekirse, bu çeşitlilik bir pencereden içeri süzülen güneş ışınlarının açığa çıkardığı o toz zerrelerinden de idrak edilemez mi?
Zira bu tür ışınlar olmaksızın her şey farksız bir karanlık içindeyken, onlar içeri girdiğinde, büyük olanla küçük olan arasında aşikâr bir fark bulunacak surette, sayılamayacak kadar çok küçük cisimcik beliriverir, bununla birlikte, bazılarının zannettiği gibi bu neviden küçük cisimciklerin bizzat atom olduğunu söylemiyorum, zira bunların en küçüğünde dahi sayısız atom mevcuttur, ben bunları yalnızca bir kıyas yoluyla zikrediyorum, ta ki atomların bütün kavmi (tabiri caizse) en keskin bakış için dahi nüfuz edilemez ve karanlık iken, akıl ışınlarıyla öyle bir aydınlatıldığını anlayabilelim ki, atomlar zihin tarafından kusursuzca görülebilsin ve onlarda muhtelif büyüklük mertebeleri bulunduğunu kavrayabilelim.
Buradan hareketle, büyük ve ölçülebilir bir büyüklükte, ortak ölçü olabilmesi adına ayak, parmak veya arpa tanesi gibi en küçük olanın nispetine sahip bir şeyi esas aldığımız ve duyulur büyüklükte de uyuz böceği denen hayvancık gibi duyuya nispetle en küçük sayılan bir şeyi kabul ettiğimiz gibi, atomunki kabilinden olan makul büyüklükte de, onun içinde sanki en küçük kabul edilen bir şeyi esas alabiliriz, tıpkı bir atomda sivri bir açının nihayete erdiği o noktanın tasavvur edilebilmesi gibi.
Fakat ölçü mefhumu altındaki en küçük ile duyulur ve makul olanların en küçüğü arasında şu fark vardır ki, ilkinin tekrarlanması suretiyle bütün bir büyüklüğe denk gelebileceği anlaşılabilir, oysa sonuncular, ya büyüklüklerin sınırları yahut cüzler arasına öyle yerleşmiş birtakım rabıtalar gibi tasavvur edilen muayyen bölünmez noktalardır ki, her iki taraftaki bitiştirilmiş cüzlere nispetle yalnızca muayyen münasebetlere sahiptirler, gerçi öyle olsalar dahi, bunlardan bir ölçüm başlangıcı meydana getirilemez.
Zira zihin vasıtasıyla bir atomda birtakım boyutlar kurgulamamıza hiçbir mani yoktur.
Gerçi bir atomda cüzlerin yahut rabıtaların bulunduğunu söylediğimizde, bu durum sanki vaktiyle ayrılmışlar da sonradan birleşmişler gibi anlaşılmamalıdır, biz bunu bir atomda cüzlerden müteşekkil hakiki bir büyüklük bulunduğunu beyan etmek için söyleriz, bununla beraber bunların mürekkep şeylerden farkı şudur ki, cüzleri ayrılma yoluyla değil, yalnızca zihnen tayin yoluyla ayırt edilebilir, zira fıtri, bölünmez ve daimî bir rabıta ile bir aradadırlar.
Atomların Şekline Dair
Büyüklüğün sınırı olan şekle gelince, evvelemirde atomlarda bunun pek çeşitli olması yahut atomların kendi aralarında türlü şekillerde bulunması iktiza eder.
Bu durum, onlardan teşekkül eden her şeyin, insanların, hayvanların, kuşların, balıkların ve sairenin, yalnızca cinsleri bakımından değil, her bir muayyen nevi veya fert bakımından da türlü şekillerde olmalarıyla ispat olunur, zira birbirine o derece benzeyen iki şey yoktur ki, dikkatle baktığınızda onları birbirinden tefrik eden birtakım farklılıklar bulamayasınız.
Yine, atomlardaki şekil nevileri sayıca kavranamayacak kadar çok olduğundan, zira akıl için hiçbir tayin imkânı bulunmaksızın, muntazam oldukları kadar gayrimuntazam surette yuvarlak, oval, mercimek biçimli, yassı, kambur, uzunlamasına, konik, çengelli, düz, pürüzlü, kıllı, dörtgen ve sairedirler, buna rağmen bunların sayıca mutlak manada sonsuz olduğu kabul edilmemelidir,
Zira şayet kendilerinden mürekkep oldukları atomlarda zihnin kavrayabileceği türden bir şekil çeşitliliği bulunsaydı, mürekkep nesnelerde bu kadar çok ve bu denli büyük farklılıklar meydana gelmezdi.
Yine de bir kimse atomlarda yalnızca duyulardan kaçacak kadar küçük değil, hakikatte sonsuz derecede küçük bir büyüklük tasavvur etmedikçe, atomların çeşitliliği mutlak surette sonsuz olamaz,
Zira sonlu olan Büyüklükte yahut Büyüklüğün Satıhlarında, sonsuz olan Çeşitliliklerin bulunması aklen mümkün değildir. Fakat üçüncü olarak, her ne kadar Şekil Türleri sonsuz olmasa da, her bir Biçimlenişte yahut Şekil Türünde sayıca mutlak surette sonsuz Atom mevcuttur, yani sonsuz sayıda yuvarlak, sonsuz sayıda piramidal atom vardır, zira aksi takdirde, daha önce de beyan edildiği üzere, Şekil bakımından birbirine benzeyen Atomlar sayıca mutlak surette sonsuz olmadıkça Evren [okunamadı] sonsuz olamazdı. Lakin şunu da mülahaza etmek gerekir ki, köşeli ve kancalı Atomlar bulunsa dahi, bunların aşındığı yahut kırıldığı asla tasavvur olunamaz, çünkü gerek Köşeler ve Kancalar, gerekse ortadaki küçük Cisimciklerin kendileri aynı Tabiatı haizdir ve eşit bir Katılık ve Zaruret ile bir arada tutulurlar, öyle ki hiçbir Kuvvet, bir Atomu ne bütün olarak ne de Cüzleri yahut en uç Noktaları bakımından sıkıştırabilir.
BÖLÜM VIII. Atomların Cazibesi (yahut Ağırlığı) ve Muhtelif Hareketleri Üzerine
Atomlara Cazibe yahut Ağırlık atfetmekteyim, zira onlar daima Hareket hâlinde olduklarından yahut hareket etmeye meyil gösterdiklerinden, Ağırlık yahut Cazibe tesmiye olunan o derunî Sevk ile hareket ettirilmeleri zaruridir. Atomlarda evvelemirde iki türlü Hareket karşımıza çıkar, bunlardan biri Atomun kendi istikametinde sevk olunduğu bizatihi Cazibe yahut Ağırlık hareketidir, diğeri ise bir Atomun bir diğerine çarpıp geri püskürtüldüğü Çarpışma yahut Yansıma hareketidir.
Ağırlık yahut Cazibe hareketine gelince, ilk tasavvur edilen hareket, Atomun dosdoğru yahut dikey bir Hat üzerinde sürüklendiği harekettir. Bütün ağır cisimler bu hareket ile sevk olunur.
Fakat şayet bütün Atomlar dosdoğru bir Hat üzerinde yahut aşağıya doğru, tabir caizse dimdik hareket etselerdi, hiçbirinin bir diğerine asla yetişememesi vaki olurdu, binaenaleyh Dünya'nın, Dünya'nın bütün Cüzlerinin ve içindeki her [okunamadı] meydana gelmesini sağlayan o Atomların birbirine Düğümlenmeleri, Yapışmaları ve Birleşmeleri hâsıl olabilsin diye, Atomların mümkün mertebe en az miktarda yan tarafa doğru sapması zaruridir. Aksi takdirde Atomların birbirine yetişemeyeceğini ve binaenaleyh birbiriyle karşılaşamayacağını söylememin Sebebi şudur, Evren, sonsuz olduğundan, Atomların kendisine doğru yönelebileceği ve böylece karşılaşabileceği bir merkeze yahut vasata sahip değildir, sadece evvelce söylendiği veçhile, başlangıcı olmaksızın bütün Atomların ağırlıkları sebebiyle bir yağmur damlası gibi, yani kendi içlerinde birbirine paralel Hareketlerle indiği yukarıda bir Mahal ile aynı hareketlerle hiçbir Sınır olmaksızın hepsinin sürüklendiği aşağıda bir Mahal tasavvur edilebilir. Yansımadan hâsıl olan Hareketin ise, hem Atomun büyük Sıçramalarla geri tepmesi hâlinde, hem de dar Mekânlar dahilinde itilip kakılarak âdeta titreyip ürpermesi hâlinde meydana geldiği anlaşılabilir.
Bundan ötürüdür ki, Atomlar birbirine mani olan ve birbirine dolanan pek çok atomun Karşılaşmalarına ve Düğümlenmelerine dâhil olduklarında dahi (ki bu vaziyet bilhassa sükûn bulmuş göründükleri o Mürekkeplerde vuku bulur), hâlâ huzursuzdurlar ve ellerinden geldiğince, birbirlerine olan mesafelerinin yakınlığına yahut uzaklığına göre, o Cemiyeti meydana getiren diğer atomlar tarafından bastırılıp zapt edilerek bir Çalkantı yahut bir nevi Nabız Hareketi kazanırlar.
Bu Mürekkeplerde devam edegelen, yalnızca daha uzun sıçramaların değil, aynı zamanda daha kısa olan bu Çalkantının yahut bir nevi derunî Nabız Hareketinin Sebebi, kısmen en kesif Cisimlerin dahi arasına nüfuz etmiş olan, onları durdurma yahut sabitleme Kudretine malik olmayıp bütün Atomları tamamen veya kısmen birbirinden koparan Boşluğun Tabiatıdır, kısmen de Düğümlenmenin müsaade ettiği nispette, aşağı inen Atomların Darbesiyle bu hareketin kesintisiz sürmesine yol açarak Çarpışma ve Geri Tepme vasıtasıyla bir titreme husule getiren Atomlara fıtrî Katılıktır.
Mademki Ağırlık yahut Cazibe, Atomlarda âdeta fıtraten mevcut olan muayyen bir Kuvvet yahut Kudrettir ve zikrettiğim üzere onları Harekete hazırlayan bir Sevktir, şu hâlde Atomların (gerek Ağırlık gerekse Yansıma şeklindeki her iki tür Hareketle) mütemadiyen ve ezelden ebede hareket ettiğini muhakkak kabul etmeliyiz, zira var olmaya başladıkları bir ilk an mevcut değildir, yalnızca Atomlar değil, her iki Harekete de hizmet eden Boşluk dahi ezelîdir. Şunu da muhakkak kabul etmeliyiz ki, Atomların kendisine çarparak onu yolundan saptıracak hiçbir şeyle karşılaşmayan Hareketi öylesine müthiş bir Sürate maliktir ki, tahayyül edilebilen her türlü Mekânı bir Lahzada, yani tahayyülü imkânsız kısalıktaki bir zamanda kateder, zira seyirlerini safi Boşluk içinde gerçekleştirmeyen Güneş Şualarını dahi Süratte fersah fersah geçmeleri icap eder, yani Atomun kendisini geri püskürten hiçbir şeye tesadüf etmemesi hâlinde bu böyledir, aksi takdirde bu mükerrer Çarpıp Dönme bir nevi Yavaşlık husule getirir, tıpkı Çarpıp Dönmenin bulunmayışının bir nevi Sürat husule getirmesi gibi. Ne var ki muhtelif İtilmelere maruz kalan Atom, bundan dolayı Zihnin idrak edebileceği zaman aralıklarında farklı Mahallerde bulunmaz, zira bu Zamanları idrak etmek Zihnin Kudreti dahilinde değildir.
Bundan maada, muhtelif İtmelerle yönü değiştirilmiş olsa bile aynı Atomun öyle bir surette sevk edilmesi mümkündür ki, o Mekânın Uçsuz Bucaksızlığından her nereden gelirse gelsin, o zaman zarfında üzerinden geçip aşmadığı hiçbir Mahal yahut Had tayin edemeyiz.
Zira Geri Tepme öyle olabilir ki (yani pek seyrek vuku bulup pek az saptırabilir), Geri Tepmeden azade olan o Hareketin Süratine bir dereceye kadar denk gelebilir. Nihayet şunu da muhakkak kabul etmeliyiz ki, Atomlar [okunamadı] süratlidir, zira Boşluk içinde sevk olunurlar ve Terakkilerine mukavemet edecek hiçbir nesne mevcut değildir,
Zira ne ağır cisimler, hafif addedilenlerden daha süratle taşınır, zira ikisinin de önünü kesecek hiçbir engel mevcut değildir, ne de küçük olanlar büyüklerden daha hızlı hareket eder, mademki geçit, muhtelif büyüklüklerine nispetle hepsine eşit derecede açıktır.
Gerek yukarıya doğru, gerek çarpışmalar neticesinde eğik biçimde, gerekse tabiî ağırlıkları hasebiyle aşağıya doğru vuku bulan hareketler de sürat bakımından birbirinden farklı değildir, zira bir atom, herhangi bir yöne itilmediği müddetçe, haricî bir tesirle yahut kendi ağırlığıyla sürüklenip kendisine çarpan atomun mukavemetiyle veya hücumuyla karşılaşana değin, düşünceye denk bir süratle yoluna devam eder.
Bundan maada, mürekkep cisimlere gelince, atomlar kendi tabiatları gereği eşit derecede süratli olduklarından, birinin diğerinden daha hızlı olduğu söylenemez, sanki mürekkep cisimlerin içinde bulunan ve onların müşterek hareketiyle sürüklenen atomlar, bazen hissolunabilir, kesintisiz ve birbirini izleyen bir zaman içindeki bir hareketle, yani mezkûr hareket yavaş olduğu vakit tek bir mekâna taşınırmış, bazen de hareket fevkalade süratli olduğunda, bir veya birkaç mekâna ancak akılla kavranabilecek kadar kısa sürelerde taşınırlarmış gibi bir durum yoktur.
Lakin biz yalnızca şunu söyleyeceğiz, atomlar mürekkep cisimlerle birlikte hangi istikamete sürüklenirlerse sürüklensinler, bütün bu esnada dâhili, gayet sık, hatta sayısız ve binaenaleyh hissolunamaz geri tepmelerle çalkalanıp dururlar, nihayet bütün cismin hareketinin devamlılığı veya ardışıklığı, hissin idrak sahasına dâhil olabilecek bir mertebeye erişir.
Zira atomların idrak edilemeyen hareketi hususunda zihnimizde kurduğumuz, sanki akılla tasavvur edilen zamanlar onların cüzlerinin en süratli ardışıklığına erişebilirmiş gibi olan vehimler hiçbir surette hakikat değildir, bilakis zihnimiz, şeyin bizzat kendi tabiatına dikkat kesilerek neyi kavrıyorsa, hakikat addedilmesi gereken de odur.
BÖLÜM IX.
Şeylerin İlk İlkelerinin (Bayağı Unsurlar Yahut Homeomeriler Değil) Atomlar Olduğuna Dair
Atomlar hakkında evvelce beyan edilenlerden sonra, şimdi onların şeylerin ilkeleri yahut ilk maddesi olduğunu göstermemiz icap eder,
Lakin bu husus, aynı zamanda kevn ve fesad ele alınmadan izah edilemeyeceğinden, bu da evvelemirde şeylerin keyfiyetlerinden ve hatta bundan da önce bunları hâsıl eden ilk illetlerden bahsetmeksizin mümkün olamayacağından, atomların şeylerin ilkeleri ve ilk maddesi olduğunu burada belirtmek kâfidir, zira onlar, meydana gelen bütün şeylerin kendisinden teşekkül ettiği ilk ve en basit cevher olduğu gibi, fesada uğrayabilen bütün şeylerin nihayetinde irca edildiği son ve en basit cevherdir.
İlk ve son tabirini kullanıyorum, zira var olanın daha dolaysız surette birleştiği ve fesada uğrayanın irca edilebildiği diğer daha büyük kütlelerin haricinde, daha kâmil ve çözülmez kaynaşmalarla meydana gelen birtakım küçük yumrular yahut gayet ufak, latif mürekkep cisimler vardır ki bunlar, adeta şeylerin uzun müddet dayanan tohumları hükmündedir, öyle ki şeylerin tohumlardan meydana geldiği söylenebilirse de bunlar ilk ilkeler addedilemez, zira mezkûr tohumlar dahi kendilerinden evvel gelen şeylerden, yani atomlardan hâsıl olmuştur.
Aynı şekilde şeylerin tohumlara irca edildiği söylenebilir, lakin bu nihai bir irca değildir, çünkü bunlar dahi nihayetinde atomlara çözülebilir.
Benzer surette, umumiyetle kabul gören dört bayağı unsur, yani ateş, hava, su ve toprak, ilke tesmiye edilebilir ancak ilk ilke olamazlar.
Bunlara madde de denilebilir, lakin ilk madde denilemez, mademki kendilerinden evvel gelen ve bizzat kendilerinin de mürekkebi olduğu atomlara sahiptirler.
Yalnızca tek bir unsuru ilke kabul edenler ise, tekasüf ve terakkuk yoluyla diğer üçünün bundan teşekkül ettiğini, ardından da geri kalan şeylerin bunlardan meydana geldiğini ileri sürerler.
Lakin şayet bu ilke tek ise ve ona hiçbir şey karışmamışsa, herhangi bir şey nasıl meydana gelebilir?
Zira (mesela) seyreltilmiş ateşten, daha zayıf yahut daha şiddetli bir ateşten başka bir şey hâsıl olmaz.
Bundan maada, bunu vazedenler, kendisi olmaksızın ne terakkukun ne de tekasüfün vuku bulabileceği boşluğu kabul etmezler.
Ateşin sönmek suretiyle başka bir şeye tebeddül ettiğinin söylenemeyeceğini fark etmez görünürler, zira basit olan şey, ancak yokluğa karışmak suretiyle değişebilir.
Yahut en azından, evvela ateş, sonradan hava olan ortak bir şeyin baki kaldığını kabul ederlerse, mademki bu şey ilk ve müşterek maddedir, o halde ilk madde kendiliğinden ne ateştir ne de hava, bilakis bir surette tertip edildiğinde ateşi, başka bir surette tertip edildiğinde havayı meydana getirebilen o atomlardır.
Birçok yahut bütün şeyleri eşit derecede ilk kabul edenler ise, üstelik bunları birbirine zıt kıldıklarından, netice itibarıyla ya tek bir mürekkep cisim vücuda getirmek üzere asla birleşemeyecek yahut birleşirlerse birbirlerini helak edecek mahiyette varlıklar ortaya çıkarma çıkmazına düşerler.
Tabiat felsefesiyle meşgul olan bir mütefekkir vardı ki bütün şeylerin, kendi tabiriyle homeomeri dediği latif küçük cisimlerden, adeta benzer cüzlerden husule geldiğini tasavvur ederdi, yani teşekkül eden şeylere benzer biçimde, mesela sıcak şeylerin kendisinden meydana geldiği cüzler sıcak, etli şeylerin cüzleri etli, kanlı şeylerin cüzleri kanlıdır ve diğerleri de bu minval üzeredir.
Şayet ilkeler, meydana gelen şeylerle aynı tabiatta olsaydı, onlar gibi tegayyür edebilir ve keyfiyetlerini kaybedebilir, böylece değişime uğrayıp, basit bir tabiata sahip olduklarından yokluğa karışabilirlerdi.
Bir şeyin kendisiyle ısındığı şeylerin bizzat sıcak olması icap ettiği iddiasını bir yana bıraksak dahi, sanki benzer şeyler ancak kendi benzerlerinden hâsıl olabilirmişçesine, gülen bir canlının teşekkül edebilmesi için gülen şeylerin, ağlayan bir canlı için de ağlayan şeylerin ve benzerlerinin bulunması icap ederdi.
Bileşiklerin İlk ve Kök Sebebi, Yani Fail Üzerine
Sıra Sebeplerden bahsetmeye geldi, zira herhangi bir şeyin meydana gelmesi için yalnızca kendisinden meydana geleceği Madde değil, kendisi vasıtasıyla meydana geleceği bir Sebep de zaruridir, binaenaleyh Sebep demek, bir şeyin husule gelmesinde Etken yahut Fail olandan başka bir şey demek değildir. Meydana gelen şeylerin ilk ve kök sebebi olarak, hareket etmelerini sağlayan yahut onları durmaksızın Harekete sevk eden o Kudret ile donatılmış olan Atomların kendilerinden başkası aranmamalıdır.
Maddeyi faal kılmak da akla aykırı değildir, bilakis onu gayrifaal kılmak akla aykırıdır, çünkü onu bu şekilde kabul eden ve yine de her şeyin ondan meydana geldiğini iddia eden kimseler, meydana gelen şeylerin fail Güçlerini nereden aldıklarını açıklayamazlar, zira bu gücü Maddeden başka bir yerden almaları mümkün değildir. Dolayısıyla, atomlardan meydana gelen ilk küçük Bileşikler, her bir atomun tekil Kudretinden müteşekkil fakat muhtelif suretlerde başkalaşmış olarak, kendi kendilerini hareket ettirme ve eyleme hususunda içlerinde muayyen bir Enerji yahut Güç barındırdıkları gibi, zira bunlardan bazıları birbirine dolanarak kimi bu tarafa, kimi şu tarafa sürüklenir, daha küçük olanlardan meydana gelen daha büyük Bileşikler de bir Güce maliktir ve bu güç onların Çeşitliliğine göre başkalaşır, ve söz konusu büyük ve küçük bileşikler ile atomlardan meydana gelen her tabii Cisim, muayyen bir Akılla başkalaşmış, kendi kendini hareket ettirme ve eyleme hususunda kendine has bir Enerjiye yahut Güce sahiptir. Böylece Hareket yahut Eylem, bizzat kendi İlkelerine yükselir ve onlardan neşet eder.
Şunu da müşahede etmeliyiz ki, bütün Atomlar aynı süratle hareket etseler dahi, Bileşiklerin kendi içinde daha köşeli ve çengelli olanlar birbirine dolanır ve engellenir, böylece daha pürüzsüz ve yuvarlak olanlara kıyasla adeta daha uyuşuk ve hareketsiz hale gelirler.
Binaenaleyh, bileşik Cisimlerde bulunan Enerji yahut eyleme Gücü, esasen bunlardan neşet eder.
Ateşin, Ruhun ve daha genel tabirle Ruhaniyetlerin (İspirto) kendisinden müteşekkil olduğu unsurlar bu Tabiatta olduğundan, Cisimlerdeki en ali Enerjinin bizzat bu Ruhaniyetlerden kaynaklandığı neticesi çıkar, bunlar, yukarı ve aşağı serbestçe hareket etme salahiyetine sahip oldukları gibi, bu Cisimler üzerinde de bir Hakimiyet kurarlar. Lakin bir şeyin meydana gelmesini sağlayan her Meydana Getiriş yahut Eylem, bir iç yahut dış ilkeden neşet ettiğine göre, Tabiatı uyuşuk ve sırf edilgen olan suni Şeylerin, bütün Husullerini harici Faile borçlu oldukları aşikardır. Tabii Şeyler ise, eyleme ilkelerinin bir kısmını harici bir Sebepten ödünç alsalar dahi, Husullerini kendi içlerinde barındırdıkları İlkelere borçludurlar, zira dahili olarak, bütün cüzlerine nispetle, bu ilkeler vasıtasıyla tertip edilir ve birbirine intibak ettirilirler.
Dahası, harici Failin bizzat Eylemi de kendi dahili İlkelerinden kaynaklanır, bu ilkeler Eylemi daima öyle sevk ve idare eder ki, pek çok şeyin Şiddetine gereken Kuvvetle mukavemet edebilsin. Hatta bir nevi ihtiyari Eylemin bulunduğu his sahibi Mahlukatta bile, eylemin mahiyeti ve şu taraftan ziyade bu tarafa yönelmesi, Zihne şu taraftan ziyade bu tarafa ait bir Suretin arz olunmasındandır, ve Zihin, Bedende bulunan Ruhaniyete hükmettiği Hâkimiyet vasıtasıyla onları şu tarafa değil, bu tarafa sevk eder, ve onlarla birlikte, içinde bulundukları Uzuvları da yönlendirir.
Bölüm XL. Eylem yahut Meydana Getiriş ile Aynı Olan Hareket Üzerine, ve Talih, Kader, Gaye ile Sempati ve Antipati Sebepleri Üzerine
Bu arada, bir Sebebin Eylemini yahut Meydana Getirişini Hareket ile bir tuttuğum için herhangi bir Özür beyan etmeme hacet yoktur, zira her ikisinin de Hareket ile bir olduğu ve yalnızca bir Mefhum ilave ettiği, ve vuku bulan yahut meydana getirilen şeyde nihayete ermesi gerektiği malumdur. Burada Mekandan Mekana İntikalden başka bir Hareket kastetmiyorum, bu da ekseriyetle Nakil, geçişli Hareket ve yerel Hareket olarak tesmiye edilir.
Zira bazılarının Tebeddül ve Başkalaşım tesmiye etmeye alıştığı Hareketten tefrik etmek maksadıyla buna bu ismi verirler, onların telakkisine göre Tebeddül, bir şeyin kendi dahili Tabiatı bakımından hareketsiz kalarak, Sıcaklık yahut Soğukluk gibi bir Nitelik iktisap etmesi yahut kaybetmesi neticesinde değişmesi veya başkalaşmasıdır. Bu Tebeddül yahut Başkalaşım, yerel Hareket veya Geçiş olarak tesmiye edilen hareketten ayrı bir Hareket Türü değildir.
Yerel Hareket yahut Geçiş bir Cinstir, bu Tebeddül yahut Başkalaşım ise onun bir Türünden başka bir şey değildir, yani Hareket Edenlerin kısa ve idrak olunamaz Aralıklar boyunca taşınmasıdır. Zira Nitelik bakımından tebeddüle uğrayan her Cisim, ister Cismin kendi içindeki Yer ve Konum bakımından yer değiştirsinler, ister onun içine girsinler yahut dışına çıksınlar, bir Nitelik vücuda getiren Atomların ve küçük cisimciklerin yerel ve geçişli Hareketiyle külliyen değişir.
Mesela, tatlı olandan acı bir şeyin, yahut beyaz olandan siyahın hasıl olması için, onu teşkil eden küçük Cisimciklerin yer değiştirmesi ve birinin diğerinin Sırasına geçmesi zaruridir. Fakat bu küçük Cisimciklerin kendileri geçişli [okunamadı] ile hareket etmedikçe bu vuku bulamazdı.
Sebebe yahut Faile gelince, Hareketi intaç ettikleri gerekçesiyle bazı Şeylere Sebep Adının izafe edildiğini müşahede edebiliriz.
Zira bazı Şeylerin Sebebi olan Talih, kendi kendini hareket ettiren ve fail olan Sebep ile bir olması haricinde hiçbir surette kabul edilemez, ve yalnızca onunla irtibatlı olan ve onun maksadı dahilinde bulunan Neticenin bilinmeyişini ifade eder.
Aksi takdirde, sıradan İnsanların yaptığı gibi onu bir Tanrıça mertebesine çıkarmaktan o kadar uzaktır ki (zira Tanrı tarafından intizamsız hiçbir şey yapılmaz), kararsız bir Sebep olarak dahi addedilmemelidir. Hatta Kader dahi, kendi kendini hareket ettirenden başkası değildir
tabiat felsefecilerinin ikna etmeye çalıştığı gibi, zira tabiatta böylesi bir zorunluluk yoktur; nitekim daha önce bahsettiğimiz atomların sapma hareketi bunu kesintiye uğratır, öyle ki bu hareket ne muayyen bir çizgide ne de muayyen bir mekân bölgesinde vuku bulur. Keza bir gaye, bir şey hasıl ettiği yahut etmediği nispette sebep addedilir, bu da hareket ettirmesinden başka bir yolla olmaz.
Ruhun içine, tabir caizse görünmez fakat cismani kancalar ve zincirler vasıtasıyla onu çeken ve cezbeden bir suret göndererek hareket ettirir, çoğunlukla ruh ile birlikte beden de bu suretle çekilir.
Kuşkusuz böyle bir çekimin, birtakım geri sıçramalar ve birbirine dolanmalar olmaksızın gerçekleştiği düşünülemez
Horozun bedeninden çıkanlar, aynalarda olduğu gibi aslanın gözlerine dahil olduğunda, onun gözbebeklerini öyle deler ve öylesine keskin bir acıya sebep olur ki, ne kadar yırtıcı ve azgın olursa olsun aslan buna karşı koyamaz veya dayanamaz.
BÖLÜM XII. Umumiyetle Mürekkep Şeylerin Nitelikleri Üzerine
Mürekkep şeylere ait niteliklere gelince, bilinmektedir ki bu mefhumun kapsamına şeylerin gerek ayrılmaz vasıfları gerekse arazları dahil olur; lakin bilhassa ayrılmaz vasıflar, ister hakiki manada ayrılmaz vasıflar olsun, yani mürekkep bir cisimde o cisim varlığını sürdürdüğü müddetçe daimi surette kalarak yok olmaksızın ondan ayrılamayanlar;
İster daha sarih ve geniş manada ele alınmış olsun, yani hakiki manada ayrılmaz vasıflar ile arazlar arasında bir vasıta kabul edilsin, zira bunlar gibi onların içinde mevcutturlar; fakat diğerlerinde olduğu gibi gelip geçicidirler, cisim bozulup dağılmaksızın onunla birlikte bulunabilir yahut ondan ayrılabilirler. Bunlara dair en bariz sual, daha önce belirttiğimiz üzere, mürekkep şeylerin kendisinden meydana geldiği atomlarda bulunmadıkları halde, mürekkep şeylerde nasıl husule geldikleridir.
Atomlarda bulunmadıkları zaten gösterilmiştir; zira büyüklük, şekil ve ağırlık gibi atomlarda mevcut olan her bir nitelik, onlara öylesine tabidir ki, bizzat atomların cevheri ne kadar değişebilirse bunlar da ancak o kadar değişebilir; bu da mürekkep şeylerin dağılmasında katı ve çözünmez bir şeyin mutlaka baki kalması gerektiğindendir; buradan hasıl olur ki vuku bulan bütün hareketler ne hiçliğe doğrudur ne de hiçlikten doğar.
Cevap veririz ki, nitelikler mürekkep şeylerde, gerek kimi zaman daha az kimi zaman daha çok olan atomların yer değiştirmesinden, ki bunlar bir dizilişte bir niteliği, başka bir dizilişte bir diğerini verir; gerekse büsbütün yeni birtakım atomların dahil olmasından ve önceden mevcut olan bazılarının ayrılıp gitmesinden doğar.
Bu sebeple mezkûr nitelikler yeniden başkalaşır yahut başlangıçta olduklarından farklı görünürler. Zira harfler yalnızca A ve N gibi farklı suret ve şekilde olanlar değil, aynı harfler dahi olsa dizilişleri yahut sıraları değiştiğinde kendilerini farklı bir surette arz ederler, diziliş N ve Z’de olduğu gibi, sıra ise AN ve NA’da olduğu gibidir.
Aynı şekilde, yalnızca muhtelif şekillere malik olan (keza farklı hacim ve harekete sahip) atomlar muhtelif duyuları etkilemeye tabiatları icabı elverişli olup, birinde rengi, diğerinde kokuyu, üçüncüsünde lezzeti, dördüncüsünde başka bir şeyi izhar etmekle kalmaz;
Aynı vasıftaki atomlar dahi, şayet aralarındaki dizilişi yahut sırayı değiştirirlerse, duyuları öyle bir tarzda etkilerler ki (mesela) az evvel bir rengi izhar edenler derhal bir başkasını izhar eder; nitekim daha önce deniz suyu örneğinde gösterdiğimiz gibi, durgun iken yeşil görünen su çalkalandığında beyaz görünür ve umumiyetle misal verildiği üzere, ışığa karşı muhtelif şekillerde tutulduğunda güvercinin gerdanı çok çeşitli renkler kesbeder. Nasıl ki bir kelimeyi meydana getiren aynı harfler muhtelif biçimler gösterecek surette yer değiştirdiğinde bir başkalık hasıl olmakla kalmayıp, bunlara harfler eklendiğinde ve bunlardan harfler çıkarıldığında bu başkalık çok daha fazla vuku bulursa; aynı surette, yalnızca aynı atomlar diziliş ve sıralarını değiştirdiğinde değil, bunlara yenileri katıldığında veya bazısı ayrıldığında da renklerin, kokuların ve diğer niteliklerin değişmesi zaruridir; nitekim bu durum şeylerin yumuşamasından, sertleşmesinden, hamlaşmasından, olgunlaşmasından ve benzeri hallerden açıkça anlaşılır. Hülasa, harfler arasında, hangilerinin diğerleriyle birleştiği ve kendi aralarında nasıl bir diziliş ve sırada bulundukları nasıl büyük bir ehemmiyet taşıyorsa, zira bu kadar az sayıda harf vasıtasıyla göğü, yeri, güneşi, denizi, nehirleri, meyveleri, çalıları, canlı mahlukatı ve buna benzer sayısız şeyi ifade ederiz;
Aynı şekilde atomlar arasında da hangilerinin diğerleriyle birleştiği, hangi başka dizilişte, hangi aralıklarda ve bağlarda bulundukları, birbirlerine hangi hareketleri verip hangilerini aldıkları büyük bir ehemmiyet taşır; zira bu vasıtayla hem her şeyin hem de onlardaki bütün niteliklerin çeşitliliğini izhar etmeye muktedir olurlar. Daha hususi konuşmak gerekirse;
Kimi nitelikler evvelemirde atomların cevherlerine göre mütalaa edilmesinden ve kendi aralarında daha büyük yahut daha küçük bir boşluğu dahil edecek veya hariçte bırakacak bir dizilişte bulunmalarından neşet eder görünür.
Diğer nitelikler ise atomların sahip oldukları üç özellikten meydana gelir, bazıları tek bir özellikten, diğerleri ise birden fazlasının birleşmesinden hasıl olur.
Atomların Cevherleri ve Boşluğun Araya Girişi Bakımından Mütalaa Edilmesinden Doğan Nitelikler
İlkin bu veçhile seyreklik ve yoğunluk hasıl olur; zira besbellidir ki hiçbir yoğun şey, atomları yahut kendisini meydana getiren cüzleri (ki bunlar da atomlardan mürekkeptir) birbirinden uzaklaştırılmadıkça, daha geniş bir mekâna yayılarak onun dahilinde daha fazla boşluk bırakmadıkça seyrek hale getirilemez; keza seyrek olan hiçbir şey de, atomları yahut cüzleri birbirine doğru sıkıştırılıp daha dar bir mekâna irca edilerek bu mekânı daha az yahut daha daralmış boşluklarla ihata etmedikçe yoğun kılınamaz. Bundan maada aşikârdır ki, dahil olan az ya da çok boşluğa göre (örneğin) hava yahut ışık seyrek addedilirken, demir ve benzerleri ise yoğun addedilir. Bunlarla beraber şeffaflık ve donukluk da neşet eder görünür; zira her şey (diğer hususlar müsavi olmak kaydıyla) ne kadar seyrekse o kadar şeffaf, ne kadar yoğunsa o kadar donuktur.
Zira daha seyrek olan, parlak ve görünür ışınlara karşı daha geçirgendir, daha yoğun olan ise onların önünü daha çok keser.
Lakin derim ki, (diğer cihetler müsavi olmak kaydıyla) cam gibi daha kalın bir cisim, öyle doğru bir hat üzerinde yerleşmiş küçük boşluklu geçitlere malik olabilir ki, ışınlar onun içinden, lahana yaprağı gibi daha seyrek bir cismin içinden geçeceğinden daha kolay geçebilir, zira lahana yaprağının küçük gözenekleri türlü türlü birbirine karışmış küçük cisimciklerle tıkanmıştır, nitekim ışınlar düz deliklerden geçmedikçe bizzat kendileri de kesintiye uğrar. Keza bundan akışkanlık, sıvılaşma ve katılık da neşet eder.
Zira bir cisim, kendisini teşkil eden atomların yahut cüzlerin kendi içlerinde küçük boşluklar barındırmasından ve üstelik birbirlerinden öyle ayrışmış olmalarından gayrı bir sebeple [akışkan] görünmez, öyle ki bu cüzler küçük boşlukların mukavemet göstermemesi sayesinde birbirlerine nispetle kolayca hareket edebilirler. Hiçbir şey de bunun zıddından gayrı bir sebepten ötürü katı görünmez, yani atomlar ve cüzler birbirine öyle yakından temas eder ve birbirine öyle yapışıktır ki, aynı sebepten ötürü yerlerinden oynatılamazlar, zira daha kancalı ve tabiri caizse daha dallı budaklı olup cismi gayet sıkı tutabilecek bu kabil atomlar mevcuttur.
Hususen suyun, sıvı iken nasıl sertleşip buza dönüştüğü [ileride] zikredilecektir, keza rutubet ve kuruluktan neşet eden keyfiyetler de öyle.
Rutubet bir nevi akışkanlıktır, sadece şuna ziyadeleşir ki, rutubetli bir şeyin cüzleri bir cisme temas ettiğinde yahut onun içine nüfuz ettiğinde ona yapışmaya meyleder ve böylece onu nemli kılar. Kuruluk ise bir nevi katılıktır, buna sadece kuru bir cismin rutubetten hâli olduğu ilave edilir.
Bundan maada, bunlara merbut olan ve başka bir cihetten seyreklik ve yoğunluk ile de uyuşan yumuşaklık ve sertlik gelir, zira (diğer cihetler müsavi olmak kaydıyla) her cisim ne kadar seyrekse o kadar yumuşak, ne kadar kesifse o kadar serttir, derim ki (diğer cihetler müsavi olmak kaydıyla), zira çamur yumuşaktır ve ponza taşı serttir, bu da boşlukları tıkayan, temasa mukavemet eden ve aksi takdirde yapacakları gibi en gerideki boşluklara çekilemeyen cüzlerin daha büyük yapışıklığından ileri gelir.
Bunlara tabi olan başkaları da vardır, yumuşaklıktan bükülgenlik, dokunulabilirlik, süneklik ve diğerleri, sertlikten ise bunların zıtları doğar, lakin bunları ima etmek kâfidir.
Kısım XIII
BÖLÜM XIV, Her Birine Has Niteliklerine Göre Ele Alınan Atomlardan Doğan Keyfiyetler
İkinci tarzda ve atomların hassaları bilhassa ele alındığı nispette,
İlk olarak, her şeyin büyüklüğü, kemiyeti yahut cesameti, onu teşkil eden atomların yığılmış büyüklüğünden gayrı bir yoldan neşet etmez. Buradan aşikârdır ki cisimlerin büyümesi ve küçülmesi, atomların nereye varırlarsa o şeylere bir ziyadelik bahşetmesinden, nereden giderlerse onları eksiltmesinden ileri gelir.
Atomların daha büyük yahut daha küçük olmasına göre, körlük dediğimiz şeyin hâsıl olabileceğini zikretmiyorum bile. Buradan hareketle, şimşek ateşinin bir mum ateşinden neden daha nüfuz edici olduğuna dair bir izah getirilebilir,
Yahut yağmura mukavemet eden boynuzdan ışığın nasıl geçtiği ve buna benzer hususlar açıklanabilir.
Bundan maada, şeylerin bizzat şekli, atomların şekline tabi olmasa bile (ki aynı şekilde mütemadiyen vücuda gelen bütün şeylerde onlara tabi görünür), nihayetinde her cismin hudutlu ve şekilli cüzlerden mürekkep olduğu için [şekilli] olduğu en azından doğrudur, zira şekil bir nihayet yahut sınırdır.
Böylece, (dediğim gibi, atomların şekliyle akraba olan) pürüzsüzlük ve pürüzlülükten, pürüzsüz şeylerin pürüzsüzden, pürüzlü şeylerin pürüzlüden yapıldığı zaruri olarak çıkmasa da,
Yine de umumi olarak, en küçük cüzlerine kadar pürüzsüz olanlar müstesna hiçbir şey pürüzsüz, cüzleri pürüzlü olanlar müstesna hiçbir şey de pürüzlü telakki edilemez.
Burada dikkat edilsin ki, şarabın bir süzgeçten neden kolayca aktığı, yağın ise neden daha yavaş aktığı hem şekilden hem de büyüklükten izah edilebilir, bu da yağın yalnızca daha büyük atomlardan değil, aynı zamanda daha kancalı ve birbiriyle fazlasıyla dolaşmış atomlardan teşekkül edebilmesindendir.
Nihayet, her şeyde bulunan ağırlık yahut muharrik meleke, atomların ağırlığından yahut hareketliliğinden gayrı hiçbir yoldan neşet edemez.
Lakin bu evvelce beyan edildiğinden, burada yalnızca bütün atomların ağır olduğunu ve hiçbirinin hafif olmadığını, binaenaleyh her mürekkep cismin ağır olduğunu, hiçbir hafif cisim bulunmadığını yahut kendiliğinden aşağıya meyletmeye amade olmadığını müşahade edeceğiz.
Burada derhal ateş bir itiraz olarak öne sürülür, lakin o aşağıya doğru meylini terk etmemesine rağmen yukarıya doğru meyleder, zira etrafını saran hava tarafından o tarafa sürülür,
Tıpkı suyun, diğer cihetlerden ağır olan kütüklere ve kalaslara büyük bir kuvvetle mukavemet ettiğini ve onları ne kadar derine itersek, o kadar şevkle yukarı fırlattığını ve geri gönderdiğini gördüğümüz gibi. Buradan anlaşılır ki, hafif dediğimiz şeyler mutlak manada hafif değildir, sanki kendi ihtiyarlarıyla yukarıya meylediyor değillerdir, yalnızca nispi olarak böyledirler, yani daha az ağırdırlar ve kendi ağırlıklarıyla öne doğru bastıran daha ağır olanlar tarafından dışarı atılırlar. Öyle ki toprak en ağır, su ağır, hava sudan daha az ağır ve
Ateş en az ağır olduğundan, toprak suyu yukarıya ve merkezden uzağa sürer, su havayı, hava da ateşi sürer,
Fakat toprağın bertaraf edildiğini farz edersek, su merkeze gelecektir, su bertaraf edilirse hava, hava bertaraf edilirse ateş.
BÖLÜM XV, Birlikte Ele Alınan Hassalarına Göre Atomlardan Doğan Keyfiyetler
Lakin atomların hassaları birlikte ele alındığında ve bilhassa şimdiye kadar bahsettiğimiz şeyler, seyreklik, yoğunluk ve diğerleri birbirine karışıp çeşitlendiğinde, şeylerin melekeleri zuhur eder ki faal ve muharrik olan bu melekeler, bunu atomların ağırlığından ve hareketliliğinden alırlar,
Ve bazılarının şu veya bu şekilde etki etmesi, atomların kendilerine has büyüklük ve şekillerinden ileri geldiği gibi, kendi aralarındaki muhtelif düzen ve konumlarından, gevşekliklerinden, sıkılıklarından, bağlanışlarından, ayrılışlarından ve saireden de zorunlu olarak neşet eder.
Yalnızca hayvanlarda bulunan ve kendileriyle duyulur şeyleri idrak edebildikleri duyu, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma melekeleri değil, şeylerin kendilerinde bulunan ve duyulur diye tesmiye olunan o nitelikler de bu kabildendir.
Bunlar, nesnelerde bulunan ve duyular tarafından idrak edilebilmeleri maksadıyla onları muayyen bir surette uyarma ve etkileme hassalarıdır, nitekim renk ve ışık görmeyi, ses işitmeyi, koku koklamayı, lezzet tatmayı, sıcaklık ile soğukluk ise (hepsinden ziyade) dokunmayı etkiler.
Bundan ötürü, ileride bunlardan bahsedeceğimiz için, burada onları ihmal etmememiz icap eder.
Bunları tetkik etmek gayretimize değecektir. Sıcaklıktan başlayacak olursak,
Işığı ona ilave etmeksizin sıcaklığı ele alamayız, zira ışık olmaksızın renkler vücut bulmaz, nitekim renklerin çeşitliliği gece vakti ortadan kalkar, bundan dolayı yeraltı âleminde her şeyin siyah olduğu rivayet edilir.
Fakat karanlıkta her şey farksız biçimde renksizleşir, yine de nesnelerin kendilerinde yahut yüzeylerinde uç parçacıkların öyle tertipleri vardır ki, bunların vesilesiyle yayılan ışık öylesine muhtelif suretlerde başkalaşır ki, göze akseden bu başkalaşımla birlikte gözde muhtelif renkler peydahlar, misal olarak, gözbebeği bir nevi darbe yahut vuruş aldığında beyaz, başka bir darbe aldığında ise siyah husule gelir. Zira renkler cisimlere sımsıkı bağlı olmayıp, bazı nispi mevkiler, düzenler ve konumlara göre hasıl olurlar,
[okunamadı]
rengin kamil tabiatını meydana getirmek üzere parçacıklarının tertibine ışık da ilave olunmalıdır.
Bunu bir kenara koyarsak, karanlıkta görünmez olan cisimlerin renge sahip olduğunu iddia etmenin ne vechile mümkün olacağını da görememekteyim. Ve hakikaten, yalnızca bir güvercinin boynu, bir tavus kuşunun kuyruğu ve benzerleri ışığa karşı muhtelif vaziyetlerine göre türlü renkler sergilemekle kalmayıp, diğer bütün şeyler dahi bazen muhtelif derecelerde yerleştirildiklerine göre birtakım renklerde göründüğünden, nesnelerin gelmesiyle renkleri kuşandığı, gitmesiyle de onları kaybettiği şeyin umumiyetle ışık olduğunu kabul etmekten başka ne düşünebiliriz. Bu esnada, bizatihi ışık parlak bir cisimden yayılan cevheri bir akıntıdan ibaret olup, kendiliğinden görünür değildir, ancak rengin içinde, onun bir cüzü kabilinden görünür, zira ne saf yahut akışkan bir vasatın içinden görülür, ne de parlak veya aydınlatılmış bir şeyde onu gördüğümüzü tahayyül ettiğimizde, o parlak veya aydınlatılmış şeyin renginden müstakil bir nesne olarak müşahede edilir.
Nihayetinde, onun yoksunluğu demek olan gölge dahi, gölgelenen bir nesnede ışığın zeval bulmasıyla birlikte aynı nispette rengin de kaybolmasından başka bir surette vücut bulmaz.
Gölgenin, sırf bir yoksunluktan ibaret olmasına rağmen, nasıl olup da hareket eder göründüğü ise Kanonik bahsinde beyan olunmuştu.
Ses, söz söyleyen, ses çıkaran yahut her ne surette olursa olsun bir gürültü hasıl eden nesneden neşet eden ve kulağa dahil olarak işitmeyi etkilemeye elverişli bulunan latif cisimcikler akıntısından başka bir şey değildir. Cismani bir akıntı olduğu şununla sabittir ki, duyuyu harekete geçirir ve bunu cisimcikleri pürüzsüz yahut pürüzlü oluşuna göre, ona ya tatlı ve hoş, yahut haşin ve nahoş bir surette temas ederek yapar.
Kezalik havada hareket etmesi ve katı cisimlere çarptığında geri sıçramasıyla da sabittir, nitekim yankı bu suretle, yani cisimciklerin katılığı sebebiyle husule gelir.
Aynı şekilde, ileri doğru hareket ettiğinde cisimciklerin uzun silsilesi hasebiyle yahut daha kalın bir bölmenin içinden çaprazlama geçerken sapmaları ve benzeri sebeplerle sesin zayıflaması ve karışması da bunu teyit eder. Şayet ışığın ve renk suretlerinin geçemediği yerden sesin nasıl geçebildiğini sual ederseniz, kapılar kapalıyken konuşmamızda olduğu gibi, bunun sebebi ışığın veya renk suretlerinin ancak doğru bir hat boyunca geçebilmesi, sesin ise dolambaçlı yollardan süzülebilmesidir.
Zira ses tahrik edildiğinde yukarı, aşağı, ileri, geri, sağa ve her cihete doğru dönen cisimcikler halinde ileri sıçrar, tıpkı bir ateş kıvılcımının bazen her tarafa doğru müstakim bir hat izleyen küçük kıvılcımlar halinde dağılması gibi. Aynı şey koku için de söylenebilir, zira bu dahi itilir ve cismin içine, burun deliklerine dahil olur,
[okunamadı]
fakat lezzetli bir şey dile tatbik edildiğinde, onun dokusuna nüfuz ederler ve bu dokuyu ya mülâyim bir surette etkileyerek tatlı bir lezzet verirler, yahut ekşi bir tesir bırakırlar. Sıcaklık ve soğukluğa gelince, ele yahut bedenin başka bir cüzüne temas etmekle verdikleri o duyum, sıcak yahut soğuk olan nesne sadece ele veya bir başka uzva tatbik edildiğinde değil, aynı zamanda uzakta bulunduğunda ve kendi içinden onun içine birtakım cisimcikleri iletebilecek bir mesafede durduğunda dahi hissedilebilir. Sıcaklık filhakika cüssesi ince, şekli değirmi, hareketi süratli olan cisimcikler yahut atomların akıntısıdır.
Nitekim ince olduklarından, içlerine nüfuz edebilecekleri küçük gözenekler bulamayacakları kadar sıkı hiçbir cisim yoktur, değirmi olduklarından kolayca hareket eder ve her yere süzülürler, süratli olduklarından ise hızla
birbirini durmaksızın takip ederek öyle bir tazyik yaparlar ki, bütünün içine sirayet ederler, tesir etmeyi sürdürürlerse onun cüzlerini birbirinden ayırıp yerinden oynatır ve nihayetinde bütünü çözerler.
Sıcaklığın ve bilhassa ateşli sıcaklığın (zira ateş şiddetli sıcaklıktan başka bir şey değildir) bütün cisimlere karşı tesiri böyledir, canlı bir mahlukta ise buna yalnızca sıcaklık hissi eklenir ki bu da parçalanıp dağılmadan neşet eder. Soğukluk dahi bir akıntıdır, lâkin atomların, ki bunların
Cüsseleri daha [okunamadı], şekilleri daha köşelidir, hareketleri ise [okunamadı], zira tesirler birbirine zıt olduğuna göre ilkelerin de birbirine zıt olması gerekir. Nitekim sıcaklık ayrıştırıp dağıtırken, soğukluk sıkıştırıp yoğunlaştırır,
Duyarlı bir canlıda ise bunu hususi bir duyum vasıtasıyla icra eder, zira derinin gözeneklerinden içeri girerek, soğukluğun cisimciklerini karşılarına koymak suretiyle sıcaklığın küçük cisimciklerini geri püskürtüp içeri doğru sürer ve küçük köşeleriyle, geçtiği her yerdeki bütün nesneleri yırtar ve sızlatır. Şeylerin arazları sayılan bu niteliklere ve bilhassa zamana gelince,
Geriye, ilave vasıflardan ziyade araz mesabesinde olan, dolayısıyla bir şeyi dahilden değil yalnızca hariçten etkileyen ve onlara haricî bir şeye nispetle belirli bir itibar kazandıran niteliklere kısaca temas etmemiz kalıyor.
Şeylerin kendi içlerinde de bazı arazların bulunmadığı söylenemez (konum, düzen, parçaların yahut taneciklerin aralıkları ve benzerleri gibi), fakat bunlar bu mahiyette olduklarından bizzat parçaların arazlarıdır, onlardan meydana gelen bütünün değil.
Bu tür arazlar, umumiyetle kendilerinden bir nispetin hâsıl olduğu ve bu sayede her şeyin diğerine göre şöyle yahut böyle telakki edildiği arazlardır, benzer, benzemez, daha büyük, daha küçük, çok, az, üstün, dun, sağ, sol, sebep, sonuç, veren, alan ve aynı türden sayısız haller gibi.
Fakat bilinmektedir ki nispet, zihnin bir şeyi diğeriyle irtibatlandıran ve mukayese eden bir tasarrufudur, binaenaleyh zihin bir kenara bırakılacak olursa, her şey kendi içinde ne ise o olur, fakat bir başkasına nispetle olduğu şey olamaz.
Bundan ötürü, daha evvel hürriyeti ve sıhhati, zenginliği ve fakirliği de arazlara hamletmiştik, zira zihin bir yana konulduğunda insan insandan başka bir şey değildir, hür yahut tebaa, zengin yahut fakir değildir.
İmdi bütün arazlar içinde, arazların arazı diye tesmiye edilebilecek bir tanesi vardır ki o da zamandır, her şey mevcudiyetini ondan alarak şimdiki, geçmiş yahut gelecek, kalıcı veya kısa ömürlü, sürekli yahut anlık, kimi vakit de hızlı veya yavaş diye adlandırılır.
Zira evvelemirde, zamanın bir araz olduğu, kendi başına müstakil bir şey olmamasından ve şeylere ancak tefekkür yahut zihin tarafından, onların bulundukları halde sebat ettiklerinin yahut yok olduklarının, daha uzun yahut daha kısa bir mevcudiyete malik olduklarının ve buna şimdi malik bulunduklarının, geçmişte malik olduklarının veya gelecekte olacaklarının tasavvur edilmesiyle atfedilmesinden açıkça anlaşılmaktadır.
Buradan hareketle, zamanın diğer şeyler gibi zihinde bir mevzuda incelenemeyeceği ve bu sebeple ne olduğunu anlamak için gözümüzün önüne gelen şeylerin ön kabullerine irca edilmemesi gerektiği, bilakis apaçıklığa göre, alışılagelmiş kelam ile onun hakkında konuşmamız icap ettiği anlaşılır,
Ve dolambaçlı sözlere saplanmaksızın, zaman uzundur yahut kısadır deriz. Dahası, ona arazların arazı deriz,
cisim gibi ve boşluk yahut feza gibi, diğerleri ise müstakil olan şeylere ilişir yahut araz olur, günler, geceler, saatler gibi, aynı şekilde haller ve bu hallerden azade oluşlar, hareket, sükûn gibi.
Zaman, zihnin yardımıyla bütün bu arazları önceden varsayar ve onlara dâhil olur, zira bazı şeyler kendi başlarına bir arada dururken,
gece, etrafı saran havanın arazlarıdır, gündüz güneşin aydınlatmasıyla husule gelir, gece ise güneş aydınlığının mahrumiyetiyle.
Gündüzün yahut gecenin bir cüzü olan saat de tıpkı gece ve gündüz gibi havanın bir arazıdır, fakat zaman her gün, gece ve saat ile birlikte uzanır ve bu sebeple bir gün yahut gece, zihnimiz evvelki tasavvurlara muvafık olarak onların fevkine çıkan zamana meylettiğinde, uzun veya kısa diye anılır.
Benzer şekilde ihtiraslar, acısızlık halleri, kederler ve hazlar da başımıza gelir, binaenaleyh bunlar töz değil, kendilerinden etkilenen şeylerin arazlarıdır, yani zevk yahut zahmet hissinin arazlarıdır.
Fakat bu arazlar zamansız vâki olmaz.
Kezalik hareket ve sükûn, her daim beyan ettiğimiz üzere, cisimlerin arazlarıdır ve onlar da zamansız değildir, bu sebepledir ki hareketin süratini ve yavaşlığını, aynı şekilde sükûnun azlığını yahut çokluğunu zaman ile ölçeriz.
Ve hiç kimse zamanı kendi başına yahut şeylerin hareketinden ve sükûnundan mücerret olarak idrak edemediğinden, vuku bulan şeyler, meselâ Truva Savaşı ve benzerleri gibi hareketle vuku bulan ve kısmen faillerin, kısmen de icra edildikleri mekânların arazları olan hadiseler anlaşıldığında, bunların zamanı da bizim kendi ahvalimizle ve onlarla bizim aramızda cereyan eden şeylerin mevcudiyetiyle mukayese edilerek birlikte kavranır.
Bileşiklerin Oluşumu ve Bozuluşu Üzerine
Geriye şeylerin nasıl oluştuğunu ve bozulduğunu eklememiz kalıyor ki bunların her biri bir tür tebeddül yahut başkalaşımdır.
Fakat diğer tebeddüller vasıtasıyla cisim yeniden meydana getirilip yeni bir varlık kazanmaz, yalnızca halihazırda var olan yeni bir nitelik ve bundan ötürü yeni bir tesmiye iktisap eder, oluşum ise her cismin ilk kez vücuda geldiği ve tabiatta var olmaya ve bu şekilde adlandırılmaya başladığı bir tebeddüldür.
Bozuluş ise onun nihayetinde çözüldüğü, tabiatta var olmaktan ve bu şekilde adlandırılmaktan çıktığı bir tebeddüldür, nitekim ateş, bir nebat, bir hayvan ve muayyen bir cisim cinsine dâhil olan her ne varsa, ilk kez aydınlığa çıktığında ve bu şekilde adlandırılmaya başladığında oluşmuş denir, ışıktan çekilip artık bu şekilde adlandırılamaz olduğunda ise bozulmuş denir.
Bir cismin ilk kez vücuda geldiğini yahut olmaya başladığını söylediğimde, onun içindeki töz, cisim yahut cismanî olan her ne varsa daha evvel mevcut bulunmadığını kastetmiyorum, zira kendisinden mürekkep olduğu bütün atomlar ve küçük kütleler yahut tohumlar daha önceden mevcuttu.
Nitekim bir evin yapıldığı söylendiğinde, taşların, ahşabın ve [okunamadı]
ondan inşa edildiği söylenen diğer unsurların önceden var olduğu anlaşılır.
Fakat ben yalnızca, atomların ve onların tohumlarının öyle karıştığını ve öyle birleştiğini kastediyorum ki, daha önce içinde bulunmadıkları yeni bir tarzda yahut yeni bir surette yer alırlar, dolayısıyla buradan hâsıl olan bir cisim, ancak o vakit var olmaya ve bu adla anılmaya başlar.
Binaenaleyh, mürekkep cisimlerde yeni bir cevherden ziyade yeni bir araz yahut keyfiyet meydana geldiğinden, kevn (oluş), tegayyür yahut tahavvülün bir nevi hâline gelir, fesat (bozulma) da zıt bir tarzda olmakla birlikte aynı şekildedir.
Yine bundan dolayıdır ki kevn ve fesat, bu mebadinin (ilkelerin) mahiyetini değiştirmek suretiyle değil, yalnızca onları bitiştirmek ve birbirinden ayırmak yoluyla vukû bulur, zira daha evvel de ifade ettiğimiz üzere, atomlar tegayyüre kabil değildir.
Ve hakikaten, "daha evvel söylediğimiz ve az sonra tekrar ifade edeceğimiz üzere, bütün tegayyürün cüzlerin yer değiştirmesi, eklenmesi yahut eksiltilmesi yoluyla meydana geldiği nazar-ı itibara alınırsa; parçacıklarından hiçbirinin yer değiştiremeyeceği, eklenemeyeceği yahut eksiltilemeyeceği derecede kesif ve katı olan atomların, tagayyür kabul etmez ve tefessüh etmez oldukları ve onların bu neviden olan hususi küçük cesametleri ile küçük şekilleri gibi hassalarının da aynı mahiyette bulunduğu neticesi çıkar, zira mürekkep cisimler çözüldüğünde bunların da atomların cevheriyle birlikte baki kalması zaruridir, hem de haklı bir sebeple böyledir, nitekim kendi arzumuza göre dönüştürdüğümüz şeylerde de, mesela bir insan ayakta yahut dik vaziyette iken oturur veya eğilmiş hâle geldiğinde (yahut dilerseniz karardığında ya da ısındığında), aynı cesametin, şeklin ve cüzlerin tertibinin onlarda mevcudiyetini koruduğu daima anlaşılır.
Fakat ayakta durmak, doğruluk, beyazlık, soğukluk gibi onların zatında bulunmayan yahut onlara mahsus olmayan keyfiyetler, diğerleri gibi tahavvülden sonra mevsufun zatında baki kalmaz, bilakis yok olur yahut bütün cisimden veya vaktiyle bulundukları cüzden zail olurlar."
Mademki mebadi tahavvül kabul etmezdir ve kevn esnasında birbirine karışmaktan ve bir araya gelmekten başka bir hâl almazlar, öyleyse kaynaşma yoluyla tam bir ihtilatın vuku bulamayacağı, yalnızca yan yana gelme yoluyla bir terkibin meydana gelebileceği neticesi hasıl olur, bu durum, ister atomlardan müteşekkil o küçük kütlelerin yalnızca karışmasıyla, isterse atomların kendilerinin, atomlarına yahut mebadi-i evveliyelerine ayrışmış bu küçük kütlelerle karışmasıyla olsun böyledir, buradan da anlaşılmaktadır ki şarap, su, bal ve benzeri gibi bu küçük kütlelerden ve bunlardan müteşekkil cisimlerin zevali, muhtelif cismin ve ona has diğer küçük kütlelerin kevni ile birlikte yürür, bu durum (mesela) su ile şarabın değil, tabir caizse su yapıcı ve şarap yapıcı atomların birbirine karışması gibidir.
Ve gayrimütenahi boşlukta meydana gelen kevne dair şunu tasavvur etmeliyiz ki, birbirinden ayrı duran ve şekil, cesamet, vaziyet ve [okunamadı] bakımından yekdiğerinden farklı olan atomlar boşluk boyunca taşınırlar, birbirleriyle karşılaştıkları yerde, karşılıklı olarak birbirine dolanarak kesifleşirler, buradan da nesnenin farklı bir mizacının neşet etmesi hadisesi vuku bulur, zira bunlar cesamet, şekil, vaziyet ve nizamın tenasübüne göre birleşirler ve bu vasıtayla mürekkep şeylerin kevni vücut bulur.
Lakin birinin kevni diğerinin fesadından hasıl olduğunda, bu ekseriya tahavvülden bahsederken temas ettiğimiz üç veçhe üzere cereyan eder, ya yalnızca cüzlerin yahut atomların yer değiştirmesiyle, tıpkı kurbağanın çamurdan, güve kurdunun peynirden hasıl olması gibi, yahut tali şeylerin eklenmesiyle, tohumun daha büyük bir kütleye dâhil olmasıyla (sütün içine mayanın yahut hamurun içine hamur mayasının girmesi gibi) bir nebatın yahut hayvanın husule gelmesinde olduğu gibi, ki husule gelen şeyin büyümesini sağlayan neşvünema da bu minval üzere vuku bulur.
Yahut nihayetinde, evvelce mevcut olan bir şeyin eksiltilmesiyle, tıpkı odunda bulunan sulu, [okunamadı] yahut sair [okunamadı] ayrışmasıyla ateşin husule gelmesi, petekte bulunan balın ayrışmasıyla balmumunun hâsıl olması gibi ve diğerleri de bu kabildendir.
Burada, evvelce zikredilen harfler teşbihi iki hususu anlamamıza medar olacaktır. Biri, kelimelerin neredeyse [okunamadı]. Diğeri ise, telaffuza ve akla uygun kelimelerin harflerin gelişigüzel birleşmesinden hasıl olmaması gibi, tabii şeylerde de her şeyin her şeyden meydana gelmediğidir, ne de bütün atomlar birbirine eklenerek mürekkep şeylerin herhangi bir nevini teşkil etmeye elverişlidir.
Zira her şey öyle bir istidat iktiza eder ki, onu teşkil eden atomlar kendi tabiatlarına muvafık olanlarla eşleşip adeta imtizaç ederler, lakin diğerlerinin yanından geçip gider ve onları adeta reddederler.
Bundan dolayıdır ki bir şey çözüldüğünde, uyuşan bütün atomlar karşılıklı olarak birbirinden çekilir ve uyuşmayanlardan kendilerini kurtarırlar. Bu hâl, bir ilave oluş olan beslenmede açıkça görülür ve hatta şayet aksi olsaydı, yarı insan yarı hayvan mahluklar, kimeriyalar ve zoofitler gibi hilkat garibelerinin alelade bir surette türeyeceği hakikatiyle de bedihidir.
Velhasıl, kevn ile husule gelen herhangi bir şeyin ebedi olabileceğini zanneden bir kimse, katiyen tabiat ilminden zerre miktar nasip almamıştır, zira çözülemeyecek hangi terkip vardır, yahut başlangıcı olup da nihayeti olmayan ne mevcuttur, bünyesini tahrip edecek harici sebepler bulunmasa dahi, atomların mağlup edilemez aşağıya meyli mevcuttur ki, buradan da onların çözülmesi zaruri olarak neşet eder.
Yine de bu çözülme daima bilvasıta atomlara kadar varmaz, ekseriya küçük kütlelere yahut onlardan terekküp etmiş cüzlere müncer olur, bunlar mürekkep cisimlerin muayyen nevileridir, tıpkı odunun çözülmesinde kısmen ateşe, kısmen dumana, kısmen sulu bir rutubete, kısmen de küle ayrışması gibi.
Fakat hangi surette vuku bulursa bulsun, daima kabul etmeliyiz ki kevn esnasında hiçbir yeni cevher vücut bulmaz, ancak evvelce mevcut olan cevherler bir araya getirilip tek bir bütün kılınır, fesatta ise hiçbir cevher mutlak manada yokluğa karışmaz, ancak evvelkinin zevalinden sonra da baki kalan daha ziyade cevherlere dağılır.
BÖLÜM XVIII
Hâsıl olan bir cismin muayyen bir mevcudat nevine dâhil olması ve diğer şeylerden tefrik edilmesi keyfiyeti nereden neşet eder.
Her cismin yalnızca maddenin hareketinden, yahut belirli bir düzen ve konum içinde birbirine bağlanan maddi ve cevheri ilkelerden meydana geldiği göz önüne alındığında, somut olan şeyin, böylesi bir düzen veya konumda birbirine bağlanmış ve böylesi bir suret yahut nitelikte tezahür eden ilkelerin kendisinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.
Meydana gelmiş bir şeyin maden, taş, nebat yahut hayvan gibi belirli bir varlık türü içinde yer almasını sağlayan ve onu içinde bulunduğu cinsin tüm nevilerinden ve fertlerinden ayıran bu suret yahut nitelik, tek ve yalın bir şey değildir, bilakis ancak o şeyde bulunabilen pek çok unsurun bir araya gelmesi ve toplanması gibidir.
Bu sebeple burada dikkat etmeliyiz ki, şeylerin şekilleri, renkleri, büyüklükleri, ağırlıkları ve kısacası ister görme yoluyla ister diğer duyularla algılansın, mürekkep bir cismin arazları olarak ona yüklenen bütün diğer nitelikler şu şekilde anlaşılmalıdır, bunlar kendi başlarına var olan birtakım mahiyetler yahut cevherler değildir, zira aklımız bunu kavrayamaz, diğer taraftan büsbütün yok veya mutlak surette hiçbir şey değillermiş gibi de değildir, ne ona arız olan diğer cisimsiz şeyler gibidirler, ne de nihayetinde cismin cüzleridirler.
Fakat şöyle değerlendirilmelidirler, bir cisim muhtelif şekillerde tanzim olunabildiğine göre, bütün bu karmaşık yapı, bunların bir araya gelmesiyle kendi nev'ine has ve mahsus belirli bir tabiat kazanır.
Yine de içsel bir hareket, en kesif ve dayanıklı cisimlerin içinde bile eksik olmaz.
Bir cismin bu hale gelmesi, ister ilk, en küçük yahut en büyük cüzlerden meydana gelsin, isterse daha ince başkaca unsurlardan müteşekkil olsun, daha küçük bir hacimden daha büyük bir kütlenin ortaya çıkması demek değildir, bilakis yalnızca, daha evvel söylediğim gibi, bütün bunların birleşmesinden ve bu birleşimin onu diğerlerinden farklı kılmasından ötürü, kendine mahsus ve diğer her şeyden müstakil bir tabiata sahip olması demektir.
Bütün bunlar belirli hususi mefhumlar ve tasavvurlarla idrak edilir, fakat öyle ki, bunlardan meydana gelen ve kendi içinde bölünmeyip bilakis tek ve bölünmez bir şey olarak kavranan cisim, böylesi belirli bir nesne nev'inde sayılan bir cisim tesmiyesini kazanır. Aynı durumun, başka hiçbir cisimde aynı şekilde bulunmayan belirli arazların bir araya gelmesiyle vuku bulduğu da bir bakıma kabul edilebilir, yani bu arazların intibak ettiği şeyler, onların mefhumlarıyla ayırt edilebilir ve isimlendirilebilir, fakat bu ancak o arazların her birinin orada bulunduğu tasavvur edildiği vakit geçerlidir.
Zira bunlar, şeyin içinde mevcudiyet bularak ona zorunlu ve daimi surette bağlanan ve neticede ona kalıcı bir isim bahşeden türden arazlar değildir.
Burada şu sual edilebilir, şayet ölümle dağılıp çözülecek olursak, zamanın akışı içinde, bizi meydana getiren aynı ilkelerin garip bir tesadüf eseri yeniden şimdiki gibi sıralanıp tanzim edilmesi ve böylece şu an olduğumuz aynı varlık olarak tesmiye edilmemiz mümkün olabilir mi?
Buna cevabımız şudur, bunun doğruluğunda şüphe yoktur, ancak yine de daha evvel var olmuş olmak bize hiçbir surette temas etmez, çünkü tam da dağılma anımızda sahip olduğumuz her bir mizaç ve bizi bir araya getiren, bizzat olduğumuz şeylere dair her türlü hafıza bütünüyle zail olurdu, bu sebeple bütün hatıramız da öylesine tükenip harap olurdu ki, bir vakitler var olduğumuz fikrinin zihnimize gelmesi dahi imkânsız hale gelirdi. Kâinata dair söylenecekler bundan ibarettir.
Kısım II. Âlem Üzerine
Kâinatın, yahut şeylerin sonsuzluğunun bir cüzüdür ve yıldızları, yeri ve görünen her şeyi ihtiva eden göğün bütün çevresi olarak tarif edilmesi pekâlâ yerindedir. Şimdi sıra âlemden bahsetmeye gelmektedir.
Göğün çevresi dediğimde, göğün âlemin en dış kısmı olduğunu kastediyorum ki, ihtiva ettiği ve adeta yakılmış ateşler olan yıldızlardan ötürü buraya eter yahut ateş bölgesi de denilebilir.
Yer dediğimde ise, âlemin en alt, yahut tabir caizse orta kısmını kastediyorum ki, burada su da bulunur ve hemen üzerinde, ateş bölgesine mücavir olan hava yer alır.
Bunlardan ve bunların içinde yaratıldığını gördüğümüz şeyler muhtelif olduğundan, onları görünen şeyler adı altında toplarız.
Fakat âlem hakkında, içinde nasıl bir suret, dışında nasıl bir şekil barındırdığı, ezeli mi olduğu, yoksa bir başlangıcı mı bulunduğu, tabiat yahut talihten başka bir müessire ihtiyaç duyup duymadığı sorulabileceği ve umumiyetle sorulduğu için,
Bütünün ve cüzlerinin meydana gelişi ne şekilde olmuştur? Bir idareciye muhtaç mıdır, yoksa kendi devirlerini kendisi mi idare eder? Helak olacak mıdır, nasıl ve ne vakit helak olacaktır? Tek midir, yoksa onun haricinde sayısız âlemler var mıdır? Dolayısıyla bu meselelerin her biri üzerinde bir miktar durmamız gerekir.
Âlemin Sureti ve Şekli Üzerine
İlk meseleye gelince, âlem, dahili sureti yahut bünyesi bakımından canlı değildir, bazılarının zannettiği gibi bir tanrı ise hiç değildir, fakat sureti yahut bünyesi bakımından bir kabul edilen şey,
Ya nebat veya hayvan gibi cüzlerinin tek bir mizaç altında toplanmasıyla böyledir, ya ev yahut gemi gibi mizaçları birbirine karışmaksızın sanatkârane bir biçimde birbirine raptedilmesiyle böyledir, yahut ordu ve nizam-ı devlet gibi birbirinden büsbütün ayrı olmakla beraber aralarında karşılıklı bir münasebet bulunmasıyla böyledir, işte âlem, kısmen ikinci yolla, kısmen de üçüncü yolla bir olarak kabul edilmelidir.
İkinci yola göre bir sayılabilir, zira Güneş, Ay ve âlemin daha katı ve kesif diğer cüzleri arasında ya hava yahut yayılan eter yer alır ve bu vasıtayla bir nevi irtibat teşekkül eder.
Güneş, Ay, Yer ve diğer yoğunlaşmış cisimlerin birbirinden öyle bir tarzda ayrılmış olması bakımından âlem, üçüncü yolla da bir sayılabilir, zira bunlar muayyen bir nizama tebaan üst ve alt, önce gelen ve sonra gelen, aydınlatan ve aydınlatılan şeylerin mevkilerini veya makamlarını işgal ederler.
Fakat âlemin birinci yolla da bir olduğunu söylemek nasıl mümkün kılınabilir, zira bazılarının arzu ettiği gibi âlem canlı olsaydı, hiçbir şeyin cansız olduğu düşünülemezdi, ne bir taş, ne bir leş, ne de herhangi bir başka şey, zira Ruh adı verilen o aynı mizaç her şeyin içine nüfuz etmiş olurdu.
Âlemin canlı ve hikmet sahibi olduğunu iddia edenler, böylesi ifadelerin layık olduğu tabiatın ne türden olması icap ettiğini de layıkıyla tartıp idrak edemezler, zira nasıl ki bir ağaç havada neşvünema bulmaz, yahut bir balık kuru toprakta yaşamaz, yahut odunda kan veya sünger taşında nem bulunmazsa, zihin yahut Ruh da rastgele, herhangi bir mahiyette ortaya çıkamaz, hele ki dengi tasavvur dahi edilemeyecek böylesi muazzam bir süratle dönüp duramaz.
Bununla sebatkâr bir zihnin ve saadet dolu bir hayatın nasıl bağdaşabileceğini göremiyorum.
Fakat âlemin bir Tanrı olduğu kabul edilse bile, yalnızca Güneş, Ay ve diğerleri Tanrı’nın cüzleri olmakla kalmaz, bilakis âlemin bir cüzü olması hasebiyle bizzat Yeryüzü de Tanrı’nın bir cüzü olmak mecburiyetindedir.
Hâlbuki görüyoruz ki, Yeryüzü’nün gayet geniş mıntıkaları meskûn değildir ve işlenmemiştir, bir kısmı Güneş’in yakınlığından kavrulmuş, diğer kısmı ise onun uzaklığından ötürü kar ve buza kesmiştir.
Harici biçimine yahut şekline gelince, ilk olarak, âlemin bir şekli bulunduğu muhakkak görünmektedir, zira âlem sonsuz evrenin bir nevi kesitidir, lakin oradan çıkıp gelmedikçe bunu kim söyleyebilir?
Yıldızlar onun içinde hareket ediyor ve hareket eder görünüyorlarsa hareketlerini onun vasıtasıyla icra ederler, zira [okunamadı] kesiftir. Yine, eğer yıldızlar onun içinde hareket ediyorsa sâkin olabilir, şayet yıldızlar onunla birlikte fırdolayı sürükleniyorsa dairesel olarak hareket ediyor olabilir.
Bundan maada, bilhassa hareket halinde ise yuvarlak, oval yahut mercimek şeklinde olmasına hiçbir mâni yoktur.
Yine, üçgen, piramidal yahut kare olmasına da hiçbir mâni yoktur, bilhassa [okunamadı] ise. Bazı delillere dayanarak âlemin başka hiçbir şekli olamayacak derecede muayyen tek bir şekle sahip olduğunu iddia edenlerin ahmaklığına hayret etmemek elde değildir.
Zira ekseriyet, Platon’un ondan daha güzel bir şekil bulunmadığını inkâr etmesinden ötürü, âlemin hem ölümsüz ve kutlu, hem de yuvarlak olduğunu müdafaa eder.
Lakin bana göre silindirin, karenin, koninin yahut piramidin şekli, barındırdığı tenevvü sebebiyle daha güzel görünmektedir.
BÖLÜM II. Âlemin Yakın Zamandaki Başlangıcına Dair
İkinci başlığa gelince.
Âlem ezeli değildir, bilakis muayyen bir vakitte var olmaya başlamıştır.
Zira evvelemirde, Bütünün ve cüzlerin tabiatının aynı olduğunu gördüğümüz ve âlemin cüzlerinin hem kevn hem fesada maruz kaldığını müşahede ettiğimiz cihetle, bütün âlemin kevn ve fesada tâbi olması gerektiği neticesi hasıl olur.
Âlemin cüzlerinin meydana geldiği ve bozulduğu bizzat duyularla dahi sabittir ve bundan sonra da ispat edilecektir.
Kimse âlemin cüzlerinde meydana gelen tagayyüratın Güneş, Ay, Yer ve diğerleri gibi asli cüzlerde vuku bulmadığını, yalnızca asli cüzleri teşkil eden zerreler mesabesindeki daha küçük kısımlarda cereyan ettiğini söylemesin, zira idrak etmelidir ki, şayet asli cüzler tagayyüre tâbi unsurlardan müteşekkilseniz, o cüzlerin bizzat kendileri de tagayyüre tâbidir, velev ki alelumum onları tebdil edecek kuvvete malik sebepler zuhur etmesin, yine de bu kabil sebeplerin zaman zaman zuhur etmesine hiçbir mâni yoktur, nitekim daha küçük cüzler arasında bile bazıları uzun müddet selametle baki kalır da nihayetinde, zamanın akışı içinde, tagayyür sebeplerine düçar olur.
Bundan maada, mademki bütün şeylerin en kadim tarihleri Thebai ve Troya savaşlarının ötesine geçmemektedir, âlemin ezeli olmak şöyle dursun, pek de eski olmamasından gayrı bunun sebebi ne olabilir? Şayet ezeli olsaydı, diğer şairler niçin başka hadiseleri terennüm etmediler?
Bunca mümtaz şahsiyetin yadigar kalması gereken fiilleri nasıl oldu da yok olup gitti?
Ezeli şöhretin vesikaları niçin hiçbir yerde mevcut değildir? Kezalik, bütün sanatların yeni icat edildiğini ve mucitlerinin meçhul olmadığını görmemiz hasebiyle, zira her gün pek çok sanatın terakki ettiği ve inkişaf bulduğu pek aşikârdır, âlemin başlangıcının çok evvele dayanmamasından gayrı bu nasıl vaki olabilir?
Zira âlem, hayat için böylesine büyük bir ehemmiyet taşıyan sanatlardan bu kadar uzun müddet mahrum kalamazdı.
Şayet geçmiş devirlerde de bugünkü gibi kayıtların ve sanatların mevcut olduğuna, lakin bunların büyük yangınlar, tufanlar, zelzeleler ile zeval bulup şehirler ve kavimlerle birlikte topyekûn mahvolduğuna inanıyorsanız, bu gibi ahvalde daha büyük sebepler tecelli etmiş olsaydı vaki olacağı veçhile, istikbalde bir vakit yerin ve göğün helak olmasının da mukadder olduğunu ikrar etmez misiniz?
Zira bizler dahi fani olduğumuzu, öldüğünü gördüğümüz kimselerle aynı illetlere duçar olduğumuzu idrak etmekten başka bir sebeple düşünmeyiz.
Binaenaleyh âlemin bir ibtidası vardır ve zikrettiğimiz üzere, pek kadim bir geçmişe malik görünmemektedir.
Lakin ne zaman başlamış olursa olsun, ilkbaharda başlamış olması kuvvetle muhtemeldir, zira o vakit her şey filizlenir, neşvünema bulur ve semere verir, âlemin nevzuhur hali ise, uç noktalardan herhangi birine meyletmeden evvel, taze neslini bağrında büyütüp beslemek adına mutedil bir hararete ve soğuğa muhtaçtı.
BÖLÜM III. Âlemin Sebebine Dair
Sıradaki başlığa gelince, evvelemirde ilahi kudreti âlemi inşa etme endişesinden ve meşakkatinden tenzih etmeliyiz, zira onu meydana getiren sebep kutlu ve ölümsüz bir varlık olamazdı.
Platon hangi gözlerle böylesine azametli bir eserin terkibine nazar kıldı da âlemin Tanrı tarafından imal ve inşa edildiğini tasavvur edebildi?
Böylesine muazzam bir vazifede hangi planlar, hangi aletler, hangi kirişler, hangi makineler, hangi hademeler kullanılmış olabilir?
Hava, Ateş, Su ve Toprak, Mimar'ın İradesine nasıl itaat edip hizmet edebilirdi?
Geri kalanın da kendisinden teşekkül ettiği ve Aklı ile Duyuları meydana getirmek üzere tam yerli yerinde beliren o beş Suret nereden neşet etti?
Kudretimiz dahilinde olmaktan ziyade arzumuzda kalan bu şeylerin hepsini tekrar etmek pek uzun sürer.
Yine, bahsettiği bu Tanrı, Cisimlerin ya hareketsiz olduğu ya da hiçbir Düzen olmaksızın hareket ettiği o önceki Çağda ya mevcut değildi, yahut o vakit uyumaktaydı ya da uyanıktı, veya bunların hiçbirini yapmıyordu.
Birincisi kabul edilemez, zira Tanrı Ezelîdir, ikincisi de kabul edilemez, zira şayet Ezelden beri uyumaktaydıysa ölüydü, çünkü Ölüm ebedî bir Uykudur.
Fakat Tanrı uykuya da kabil değildir, zira Tanrı’nın Ölümsüzlüğü ile Ölüme yakın bir şey birbirinden gayet uzaktır.
Şimdi şayet uyanıktıysa, ya Saadetine mani bir noksan vardı, yahut da kâmilen mesuttu.
Lakin birincisi onun mesut olmasına imkân vermez, zira Saadetini tamamlayacak herhangi bir şeyden mahrum olan kimse mesut değildir.
İkincisi ise akla aykırıdır, çünkü hiçbir eksiği olmayan bir kimsenin, kendini bir şey var etmekle meşgul etmesi beyhude bir Amel olurdu.
Bir mabedi tezyin ve tefriş eden biri gibi, Dünyayı latif Suretler ve Işık saçan Ecram ile donatmak ne içindir?
Şayet Makamını daha iyi kılmak kastıyla ise, öyle anlaşılıyor ki bundan önceki sonsuz zaman boyunca bir Zindandaymışçasına Karanlıkta yaşamıştır.
Yine, sonradan Gök ile Yerin bezendiğini gördüğümüz bu Çeşitlilikten haz duyduğunu düşünebilir miyiz?
Şayet böyle bir lezzet vardıysa ve ondan bunca uzun zaman mahrum kaldıysa, bu Tanrı için nasıl bir Haz olabilir?
Fakat bazıları diyecektir ki, Bunlar Tanrı tarafından İnsanlar uğruna takdir edilmiştir. Hikmet Ehli olanları mı kastederler?
O vakit bu koca Varlık Yapısı pek az Şahıs için vücuda getirilmiş olur. Yoksa Ahmaklar için mi?
Şerir kimselere böyle bir Lütufta bulunması için hiçbir Sebep yoktu. Yine, [okunamadı]
öyleyse, mademki bütün ahmaklar bu bakımdan dahi ziyadesiyle bedbahttır, zira Ahmaklıktan daha sefil ne vardır?
Kaldı ki Hayatta, Hikmet Sahibinin Nimetlerle telafi ederek tatlılaştırdığı pek çok Meşakkat varken, Ahmaklar ne geleceğin önüne geçebilir ne de hâlihazırdakine tahammül edebilir.
Yoksa Dünyayı ve Dünyanın içinde İnsanı, İnsanlar kendisine ibadet etsin diye mi yarattı?
Fakat mesut olan ve hiçbir şeye muhtaç bulunmayan Tanrı’ya, İnsanların İbadetinin ne faydası dokunur?
Yahut şayet İnsana, Dünyayı onun uğruna var edecek, ona Hikmet öğretecek, onu bütün canlı Mahlukata Hükümdar kılacak ve onu Evladı gibi sevecek kadar itibar ediyorsa, Neden onu fani ve zayıf yarattı? Sevdiği kimseyi Neden bütün Kötülüklere maruz bıraktı?
Oysa bir İnsanın, Tanrı ile rabıtalı ve O’na en yakın olarak mesut olması, tapınmak ve temaşa etmek üzere yaratıldığı Zâtın bizzat kendisi gibi ölümsüz bulunması icap ederdi.
İşte bu Sebeplerle, Dünyanın daha ziyade Tabiat tarafından, yahut tabiiyyun Filozoflarından birinin dediği veçhile, Tesadüf eseri meydana getirildiğini söylememiz gerekir.
Tabiat tarafından, zira Evrenin Sonsuzluğunda seğirten Atomların Mahiyeti öyledir ki, büyük bir kesretle birbirine çarparak birbirini tutabilir, birbirine dolanıp kenetlenebilirler, muhtelif suretlerde birbirine karışarak evvela büyük bir Girdap tarzında (bir Yumak yahut Dip misali) muazzam bir Kaos meydana getirirler, sonra da nice Kıvrılma, Açılma ve türlü Gayretler göstererek, adeta Teşebbüslerde bulunup her türlü Hareketi ve Birleşmeyi tecrübe ederek nihayet bu Dünyanın taşıdığı Surete bürünürler.
Tesadüf eseri, zira Atomlar bir Tasarı ile değil, Tesadüfün kendilerini sevk ettiği şekilde birleşir, yapışır ve birbirine uydurulur.
Binaenaleyh, dediğim gibi, Tesadüf öyle doğrudan ve bizatihi Atomları karıştırmaya ve onları böyle bir Neticeye sevk etmeye meyleden bir İllet değildir, bilakis Atomların bizzat kendilerine Tesadüf tesmiye olunur, zira önceden hiçbir Niyet olmaksızın birbiriyle karşılaşarak birbirine kenetlenmişler ve bundan tesadüfen hâsıl olan böyle bir Mürekkebi teşkil etmişlerdir.
Bölüm II. Dünyanın Teşekkülü Üzerine
Fakat bu Meseleyi daha etraflıca tartışmak ve başka bir Fasla gelmek gerekirse, Dünya hiçbir Körük, Örs yahut başka Aletler olmaksızın, muayyen bir Akıl vasıtasıyla işlenmiş ve bu değirmi Surete dökülmüş gibi görünmektedir.
Evvela, Atomlar tedbirsiz ve tesadüfi bir Hareketle, durmaksızın ve süratle taşınırken, Dünyanın şimdi bulunduğu bu sonsuz Mekâna kitleler halinde akmaya ve birbirine kenetlenmeye başladıklarında, derhal kaba ve intizamsız tek bir Yığın halinde toplandılar, bu Yığında [okunamadı]
Sonra, bu [okunamadı] en büyük ve en ağır olanlar aşağıya [okunamadı] başladı, ince, yuvarlak, küçük ve kaygan olanlar ise, diğerlerinin Hücumu esnasında sıkıştırılıp yukarıya doğru taşınmaya başladı, nitekim bulanık Su durulup berraklaşana dek Ağır Kısımlar dibe çökerken, sulu olanlar adeta yukarı fırlatılır, lakin onları yukarı süren Kuvvet durulduktan sonra, onları bu tarafa savuracak başka bir Darbe de kalmadığından, Atomların kendileri yeniden [okunamadı] gayret ederken başkalarının Manialarıyla karşılaştı, bunun üzerine en Uç Sınırlara doğru daha büyük bir Hareketlilikle uçuşmaya başladılar, nitekim onlar tarafından geri püskürtülen ve arkalarından yakından takip eden diğerleri tarafından bastırılan başkaları da öylece uçuştu, bundan ise Göğü meydana getiren mütekabil bir Dolanıklık hâsıl oldu.
Fakat aynı Mahiyette olan (dediğimiz gibi, bunların pek çok Nevi vardı) ve Yığınlar halinde çepeçevre taşınan o Atomlar, yukarıya doğru itildikleri esnada Güneşi, Ayı ve diğer Yıldızları teşkil etti.
Bunlara bilhassa Anlam Taşıyan Atomlar denirdi, onların o kadar yükseğe çıkamayarak geride bıraktıkları ise Havayı meydana getirdi. Nihayet, dibe çökenlerden Yer hasıl oldu, ve Yerde hâlâ çok fazla Madde kaldığı ve bu Madde yıldızlardan gelen Rüzgârların ve Fırtınaların darbeleriyle yoğunlaştığı için, onun en küçük Parçacıklardan müteşekkil olan Biçimi dışarı doğru sıkıştırıldı ve Nemi husule getirdi.
Bu akışkan madde, ya kendisini kabul edip tutmaya elverişli çukur Yerlere doğru aktı yahut durduğu yerde kendi kendine çukur Hazneler açtı.
Ve Âlemin başlıca Kısımları işte bu suretle vücuda geldi. Daha tâli kısımlardan, yani bir bakıma evvelki Kısmın Parçacıklarından bahsedecek olursak, o ilk Karışımda, evvelemirde muhtelif Tabiatlardaki Bileşiklerin teşekkül ettiği ve daha sonra büyük ölçüde farklı tabiattaki şeylerin meydana geldiği kevn ve fesada kabil Şeylerin muhtelif Tohumlarının yaratılmış olduğu görülür, ve Taş kütleleri muhtelif şekillerde ta Yüzeye kadar kabarmıştır. Bunun üzerine Dağlar meydana gelmiş ve binaenaleyh [okunamadı]
Kısa bir müddet sonra, tıpkı Kuşların ve Hayvanların Gövdelerinde ve Uzuvlarında Tüylerin, Kılların ve Yelelerin çıkması gibi, Dağların ve Tepelerin etrafında, Vadilerde ve Kırlarda Otlar, Çalılar ve Ağaçlar bitti, Lakin Kısım XIII.
Lakin bizzat Hayvanlara gelince, Yerin bu yeni dölleyici Tohumu muhafaza ederek, kendi bağrından küçük Rahimler suretinde bazı küçük Kabarcıklar çıkardığı muhtemeldir, ve bunlar olgunlaştığında (Tabiatın icbarı ile) yarılarak körpe küçük Yaratıkları dışarı saldı, Akabinde Yerin kendisi Sütü andıran bir tür Sıvı salgıladı ve canlı Yaratıklar bu Gıda ile beslendi. Bu Yaratıklar öyle teşekkül etmişlerdi ki, Beslenme ve diğer bütün İhtiyaçlar için lüzumlu tüm Parçalara sahiptiler.
Zira Nil Nehrinin tarlaları terk ettiği ve Güneşin Hararetiyle toprağın kurumaya başladığı vakit, Çiftçinin sabanla yardığı Toprakta bir kısmı teşekküle başlamış, bir kısmı ise noksan ve sakat kalmış muhtelif canlı Yaratıklar bulduğu gibi, öyle ki aynı Yaratığın bir kısmı canlı iken diğer kısmı sırf Topraktan ibarettir,
Aynı şekilde, Yerin o ilk hamleleri arasında, mükemmel surette teşekkül etmiş canlı Yaratıkların yanı sıra, Ellerden, Ayaklardan, Ağızdan ve kendisi olmaksızın Besin almanın, uzun yaşamanın yahut Kendi Türünü devam ettirmenin mümkün olmadığı diğer uzuvlardan yoksun olarak hasıl olmuş bazı yaratıklar da vardı.
Diğer canlı Yaratıklar hakkında söylediğim şeyi İnsan için de kabul ederim, Yerin Köklerine yapışmış ve Güneşle ısınmış birtakım küçük Kabarcıklar ve Rahimler önce büyüdü, Tabiatın yardımıyla kendisinden türeyen Yavrulara Süt denilen tabii bir Nem sundu, ve bu şekilde yetişip Mükemmelliğe erenler İnsan soyunu çoğalttı.
İki husus ekliyorum, Birincisi, bazılarının iddia ettiği gibi o devirde Sentorlar, Skyllalar, Kimeralar ve farklı Türlerin Parçalarından müteşekkil diğer Canavarların türediği iddiasına asla itibar edilmemelidir.
Zira bir Çocuk henüz sütten zar zor kesilmişken, üçüncü Yaşında bir At tam kudretine kavuştuğuna göre, bir Sentorda (mesela) bir İnsanın ve bir Atın Uzuvları nasıl bir arada bulunabilir?
Ve bir At Yaşlılıktan takatsiz düştüğü vakit, bir İnsan Gençliğinin Baharındadır. Diğeri ise, Yerde daha çok ve daha kudretli Tohumlar marifetiyle, şimdikinden daha fazla ve daha iri yeni canlı Yaratıklar ve bunlar arasında İnsanların da vücuda getirildiğidir, öyle ki o İnsan Nesli, daha büyük ve daha sert Kemiklerden ve Sinirlerden müteşekkil olması hasebiyle daha mukavimdi.
Ve böylece nihayet Tohumları tükenen Yer, Çocuk doğuramayacak kadar yaşlanmış bir Kadın misali, kendiliğinden bu tür canlı Yaratıklar vücuda getirmeyi bıraktı.
İşte bu sebepledir ki, günümüzde İnsanlar hiçbir yerde bu tarzda hasıl olmazlar, bilakis hem onlar hem de diğer daha iri ve kâmil Hayvanlar ancak Tenasül yoluyla peyda olurlar.
Dünyadaki Değişimler Üzerine
Burada, Âlemin kendi kendine mi yoksa herhangi bir İlahın ilahi tedbiri marifetiyle mi idare edildiği Sualı hasıl olur.
İlk olarak şu cihetle düşünmeliyiz ki, Göğün Hareketi, Yaz ve Kış, Güneşin Hareketi yahut Güneş ile Ayın Tutulması veya Yıldızların Doğuşu ve Batışı ve benzeri hadiseler, bunların üzerinde onları tanzim eden, tanzim etmiş bulunan ve bununla birlikte Saadet ve Ölümsüzlüğe malik olan bir Hükümran bulunduğu için vuku bulmaz, zira Saadet ile İş Güç, Kaygı, Öfke ve İltifat asla bağdaşmaz, bunlar Acziyetten, Korkudan ve harici Yardım ihtiyacından neşet eder. Ne de (zahmetli bir meşgale ve mesut bir Hâle külliyen zıt olduğundan) Saadete malik olan Tabiatın, bu Zihin Hezeyanlarını ve İntizam Bozuntularını (bilerek ve isteyerek) deruhte edecek mahiyette olduğunu düşünmeliyiz, bilakis ona hürmeten her türlü Tazimi göstermeli, ona hitap ederken Tazime aykırı hiçbir fikrin doğmayacağı düşünceleri benimsemeliyiz. Daha ziyade şunu düşünmeliyiz ki, Âlem vücuda geldiğinde, birbirine dolanan Atomların o Düğümleri teşekkül etti, öyle ki oradan semavi Cisimlerin biçimlenmesiyle, içlerinde bu tarzda hareket ettikleri ve bu tür Devirleri ikmal ettikleri bir Zaruret hasıl oldu, ve aynı minval üzere diğer her şey, bir kez başlamış olan şeylerin Akışına muvafık olarak kendi Vazifelerini ifa eder. Peki niçin daha ziyade böyle düşünmeyelim?
Zira bazılarının zannettiği gibi Âlemin bizzat kendisi bir Tanrı ise, Mihveri etrafında hayret verici bir Süratle durmaksızın dönmekten daha az huzur verici ne olabilir? Oysa huzur bulmadıkça hiçbir şey mesut olamaz.
Yahut Âlemde Yıldızların Seyrini, Mevsimlerin Değişmesini, Şeylerin İntizamını ve Nöbetleşmesini idare eden, yöneten ve muhafaza eden, her yerde hazır bulunan bir Tanrı varsa ve bütün münferit Şeylerin Çeşitliliği yahut daha ziyade Sayısızlığı ne olursa olsun, bunların başka türlü değil ancak bu suretle cereyan etmesini temin etmek suretiyle bunca Kaygı ile zihni dağılıyorsa,
Hakikaten o, daha evvel itiraz ettiğim veçhile, meşakkatli ve zahmetli İşlere bulaşmış demektir. Kaldı ki, Tanrının şeylerle alakadar olmadığı yalnızca bir an için farz edilse dahi, her şeyin sanki hiçbir ilahi tedbir yokmuşçasına vuku bulduğunu görmez miyiz?
Zira bazı hadiseler iyi neticelenirken, ekserisi fena ve olması gerekenden büsbütün farklı surette neticelenmektedir.
Diğer hususları bir yana bırakırsak, şayet Jüpiter bizzat gök gürletiyor yahut yıldırımı sevk ve idare ediyor olsaydı, en azından sırf hadisenin talihten mi yoksa ilahi tedbirden mi neşet ettiğine dair şüpheye mahal vermemek adına mabetleri esirgemesi gerekirdi, zira her şey adeta ilk başladığı minval üzere seyrini sürdürmektedir. İnsanlara taalluk eden hususi bir Kadir-i Mutlak İnayetin varlığını iddia etmeleri de az bir ağırlık taşımaz.
Zira (mesut ve ölümsüz bir Tabiatın öfke yahut lütufla muttasıf olamayacağına dair az evvel söylediklerimi tekrarlamayacak olursak) farz edelim ki Tanrı insanların işleriyle alakadar olmamaktadır, bu ahvalde işler şimdikinden başka türlü nasıl cereyan edebilir?
Onlarda da diğer mahlukatta olduğu gibi denk, hatta daha ziyade bir acziyet, denk meşakkatler, denk musibetler mevcuttur.
Onlardan bazıları adakta bulunup deniz kazasından kurtulur, peki kaç tanesi adakta bulunduğu halde helak olup gitmiştir?
Pek çok kimse evlat için dua eder ve buna nail olur, peki kaç tanesi nafile yere evlat niyazında bulunur? Hasılı kelam, şayet Tanrı insanların işleriyle alakadar oluyorsa, niçin iyinin hâli yamandır da kötününki revnaktır?
Doğrusu çilelerin daima iyilerin başına geldiğini, fakirliğin, meşakkatin, sürgünün, dost kaybının onlara düştüğünü, buna mukabil fasık kimselerin mesut olduğunu, kudretlerinin arttığını, unvanlarla taltif edildiklerini, masumiyetin emniyette olmadığını, habis fiillerin cezasız kaldığını, Ölümün edep gözetmeksizin, nizam ve yaş tefriki yapmaksızın gaddarlığını icra ettiğini, bazılarının ihtiyarlığa erişirken diğerlerinin henüz kucakta iken yahut en kuvvetli çağlarında çekilip alındığını, kimilerinin gençliklerinin baharında vakitsizce biçildiğini, savaşta bilhassa en faziletlilerin mağlup olup can verdiğini görmek bende bir delil teşkil etmektedir.
Lakin bana en ziyade tesir eden husus, en dindar kimselerin en büyük felaketlerle muazzep olması, buna karşılık ya Tanrıları bütünüyle ihmal eden yahut onlara hakkıyla ibadet etmeyenlerin başına ya pek az musibetin gelmesi yahut hiçbir musibetin uğramamasıdır. Kaldı ki şu şekilde akıl yürütmenin de yersiz olmayacağı kanaatindeyim,
Tanrı kötülükleri ya defetmek ister de muktedir olamaz, yahut muktedirdir de istemez, ya ne ister ne de muktedirdir, yahut hem ister hem de muktedirdir.
Şayet istiyor da muktedir olamıyorsa acizdir, dolayısıyla Tanrı değildir, muktedirdir de istemiyorsa hasetkârdır ki bu da Tanrı'nın tabiatına aynı derecede zıttır, şayet ne istiyor ne de muktedirse hem hasetkâr hem acizdir, binnetice Tanrı değildir, şayet yalnızca Tanrı'ya yakışan veçhiyle hem istiyor hem muktedirse, o halde bu kötülükler nereden neşet etmektedir? Yahut niçin onları bertaraf etmez?
BÖLÜM VI. Cinler yahut Demonlara Dair Bir Mülahaza
Bazılarının iddia ettiği gibi Tanrı'nın işleri bizzat kendisinin mi idare ettiği, yoksa (başkalarının öne sürdüğü üzere) umutla cin veya demon tesmiye edilen hizmetkârlar vasıtasıyla mı yürüttüğü birdir, zira hadiseler, böylesi hizmetkârların bulunmadığını varsaydığımız takdirde cereyan edecek olandan başka türlü vuku bulmaz, velev ki bunların varlığı kabul edilse dahi, onların zannettikleri gibi, yani insan suretinde ve sedası bize erişebilen cinsten olamazlar,
Çoğunlukla fena ve fasık oldukları söylendiğinden, hem derin bir basiretsizlik hem de helake meyil fenalığa daima refakat ettiğinden mesut ve uzun ömürlü olamayacakları bahsini bir yana bırakıyorum. Bizleri gözetecek, tedbirimizdeki ve kuvvetimizdeki noksanları ikmal edecek kimselerin bulunması ne kadar da temenni edilirdi. [okunamadı] yalnızca silahlara, atlara, gemilere değil, bizzat Tanrıların yardımına da itimat edebilselerdi?
Hakikaten bazılarının vaktiyle kimi kimselere göründüğü rivayet olunur, peki demonların kendilerine göründüğünü iddia edenlerin ya yalan söyleyip uydurdukları yahut melankoliye duçar oldukları ve marazlı bedenlerinin hayal güçlerini olağanüstü vehimlere sevk ettiği yahut saptırdığı neden düşünülmesin? Uykuda görülen rüyalardan daha ziyade buna müsait bir şey olmadığı pek âlâ bilinir, buradan hareketle muhayyile melekesinin [okunamadı] çeşitli tesirler altında kaldığı görülür, melekenin sıhhatsiz olduğu ahvalde demonlar yahut daha evvelce zihinlerinde yer etmiş başka şeyler gördüklerini zannetmelerine şaşmamak gerekir. Bundan maada, hem ilahi tedbiri hem de demonların mevcudiyetini ispatlamak için kehaneti delil getirmeyi adet edinmişlerdir, lakin sanki Tanrı yataktan yatağa dolaşıp gafil kimselere dolaylı rüyalar vasıtasıyla neyin vuku bulacağını fısıldıyormuş gibi kehanetlerin rüyalardan ve her neviden uğursuzluk ve alametlerden devşirilmesi karşısında insanın acziyetinden hicap duymaktayım, sanki bu neticeler için tesadüf kafi bir amil değilmiş gibi, Tanrı'yı yalnızca güneşe ve aya ve daha nice [okunamadı] değil, her bir tunca ve taşa dahi karıştırmamız icap etmektedir. Lakin sırf kâhinlik ocaklarını misal verecek olursak,
Bunların rahipler [okunamadı] ibaret olduğu pek çok veçhile ispatlanabilir, bilhassa da bunlardan sadır olan beyitlerin fena olmasından anlaşılacağı üzere, ekseriyetle başlangıçları noksan, ortaları kusurlu, sonları ise topaldır, şayet ilahi bir ilhamdan neşet etmiş olsalardı bu kabil kusurlar bulunamazdı, zira Tanrı'dan iyi ve münasip olandan gayrısı sadır olamaz. Gençlik günlerimde Sisam'da ikamet ederken, rivayet olunduğuna göre mezkûr adanın kralı Polykrates'in Pythia ve Delos oyunları vesilesiyle aynı vakitte Delos'a heyet gönderip Apollon'a tayin olunan vakitte kurban sunup sunmayacağını sual ettiği kâhinlik ocağının [okunamadı] hatırlıyorum.
Pythios, "Bunlar senin için Pythia ve Delos kurbanlarıdır" cevabını vermişti, bundan muradın, bunların onun son kurbanları olacağı manasına geldiği zira kısa süre sonra katledildiği söylenmişti.
Lakin bu cevaptan, mezkûr kurbanların ortadakiler değil de sonuncular olacağı manası nasıl istihraç edilebilir?
Ne var ki avam takımı ekseriyetle dedikodularla sevk olunur ve acayip hikayelere pek haristir.
BÖLÜM VII. Âlemin Sonu Yahut Fesadı Üzerine
Dünyanın yok olacağı ve bir sona ereceği, yaratılmış ve bir başlangıca sahip olmuş olmasının zorunlu bir neticesidir, zira birleşik olan her şeyin, onu meydana getiren unsurlara dağılıp ayrışması zaruridir, kimi şu sebeplerle, kimi bu sebeplerle, lakin her halükarda bir sebepten ötürü ve er ya da geç bir vakitte.
Bu bakımdan, yalnızca Dünyanın meydana geldiği fikrini ortaya atmakla kalmayıp, neredeyse el yapımı olduğunu öne sürerek onun ebedi kalacağını hükme bağlayanların bulunması bilhassa şaşılacak şeydir. Zira daha evvel de ileri sürdüğüm üzere, çözülmez hangi terkip bulunabilir?
Yahut, başlangıcı olup da sonu olmayan ne vardır?
Şüphesiz Dünya, bir hayvana yahut nebatata benzer, meydana gelmiş olduğu gibi bozulmaya da tabidir, hem onlardan farksız biçimde atomlardan mürekkep olduğu için, ki bu atomlar durmaksızın hareket ettikleri içsel devinimleri sebebiyle nihayetinde bir çözülmeye yol açmalıdır, hem de gerek onların gerekse Dünyanın başına, onları yıkıma sürükleyecek harici bir sebebin gelmesi kabil olduğu için.
Bilhassa her şeyin yalnızca tek bir surette hasıl olduğu, fakat pek çok yolla yok edilebileceği bilindiğinden ve nitekim onlarda gençlik, kemal devresi ve yaşlılık olmak üzere üç çağ bulunduğundan, Dünya da evvela serpilip büyümeye başlamıştır, (nitekim var ediliş vaktinden sonra, kainattan haricen gelen atomlar adeta Dünyanın gözeneklerine nüfuz etmiş ve bunlarla gök, yıldızlar, hava, deniz, yer ve sair şeyler çoğalmış, münasip atomlar kendilerine münasip olanlarla uyuşmuştur), ardından, büyümenin bir sonu olması icap ettiğinden, bir nevi mükemmeliyet halinde durulmuş ve nihayet öyle bir zeval bulmaya başlamıştır ki bu zeval, Dünyanın artık son çağına doğru meylettiğini açıkça göstermektedir.
Bu evvelemirde şununla sabittir, zira gördüğümüz üzere, zamanın akışı içinde kuleler yıkılır, taşlar ufalanır, mabetler ve tasvirler harap olur, nihayetinde dağılıp giderler.
Benzer biçimde Dünyanın cüzlerinin de hissedilir derecede ufalandığını ve aşındığını müşahede edebiliriz, toprağın büyük bir kısmı havaya karışıp gider, (zaman zaman vuku bulan ve neredeyse bütünün çökeceğinden, ayaklarımızın altından kayıp adeta bir gayyaya batacağından korkmamıza yol açan o büyük sarsıntılardan bahsetmiyorum bile), su da kısmen buharlaşıp havaya karışır, kısmen de toprak boyunca öyle dağılır ki bir daha asla geri akmaz.
Hava mütemadiyen değişir, nice şeyler onun içine karışır ve nicesi de yeniden ondan husule gelir.
Nihayet ateş, (yalnızca bizim ateşimiz değil, güneşteki gibi yıldızlara mahsus ateş de), ışığın suduru ve etrafa saçılmasıyla gözle görülür biçimde zayıflar.
Bu sebeple, Dünyaya ait bu cisimlerin ebediyen baki kalacağını düşünmek için hiçbir haklı gerekçe yoktur.
Kezalik, Dünyanın kendi cisimleri arasında mütemadi bir mücadele bulunduğunu görmemiz hasebiyle, ki bu mücadele yüzünden adeta denk bir kuvvetle gah yangınlar, gah tufanlar zuhur eder.
Lakin güreşte olduğu gibi, Dünyada da nihayetinde zıtlıklardan birinin galebe çalması ve her şeyi helak etmesi mukadderdir. Şayet bu ikisinden hangisinin galebe çalmasının daha muhtemel olduğu sual edilecek olursa, cevaben denilebilir ki, daha faal olması ve güneş ile gökten hususi kuvvetler devşirmesi sebebiyle ateştir, öyle ki nihayetinde üstünlüğü ele geçirecek ve Dünya bunun üzerine umumî bir yangın ile yok olup gidecektir.
Son olarak, ya bir atom gibi katı olan, ya boşluk gibi dokunulmaz olan yahut da kainat gibi kendisinin ötesinde ne bir çözücü sebebin gelebileceği ne de kendisinin dışarı çıkabileceği hiçbir şey bulunmayan durumlar müstesna, çözülemez hiçbir şey yoktur.
Oysa Dünya, arasına karışmış boşluk sebebiyle ne katıdır, ne cismani tabiatı hasebiyle dokunulmazdır, ne de nihayeti bulunması sebebiyle haricinde hiçbir şey bulunmayan bir yapıdadır, buradan çıkan netice şudur ki, haricen ona çarpan ve onu parçalayan cisimler vasıtasıyla bir yıkım vuku bulabilir, fakat o hem haricen hem de dahilen çözülmeye kabiliyetlidir.
Bunu şunun için ilave ediyorum, zira Dünya yalnızca umumi yangınla yahut dilerseniz seylap ile değil, başka pek çok yolla da yok olabilir, bunların en başlıcası da, kendisine daha evvel benzettiğim canlı bir mahluk gibi, ruhun çatısı çözüldüğünde muhtelif cüzlerine ayrışması ve bu cüzlerin de nihayetinde ya dağılıp havaya ve en zerre toza dönüşerek yahut başka birtakım canlı mahlukların husulüne yeniden hizmet ederek büsbütün çözülmesidir.
Tıpkı bunun gibi, Dünyanın surları adeta çürüyüp çöktüğünde, muhtelif parçaları çözülür ve nihayetinde atomlara ayrışır, bunlar boşluğun serbest sahasına kavuştuklarında, bir kargaşa içinde aşağıya doğru hücum eder ve ilk hareketlerine yeniden başlarlar, yahut uzağa ve uzun uzadıya koşarlar, yahut tez zamanda diğer dünyaların üzerine düşerler, yahut başka atomlarla tesadüf edip yeni dünyaların meydana gelmesi için onlarla birleşirler.
Nitekim canlı bir mahluk ruhun ayrılmasıyla er ya da geç çözülebileceği gibi, bunların her ikisi de Dünyanın başına gelebilir.
Yine de, bir an içinde ondan geriye atomlardan ve metruk bir mekandan gayrı hiçbir şey kalmayacak surette vuku bulması daha muhtemeldir, zira ölüm kapısı evvela ne tarafa açılırsa, maddenin bütün o kalabalığı dışarı çıkmak için oraya üşüşecektir.
Dediğim gibi, Dünyanın son çağına doğru meylediyor olması muhtemeldir, zira az evvel temas ettiğim üzere, o velut toprak vaktiyle azametli mahluklar verirken, şimdilerde neredeyse küçük hayvanları dahi güçlükle neşvünema ettirmektedir,
ve başlangıçta kendiliğinden, pek bol miktarda bahşettiği hububatı ve meyveleri, artık ancak had safhada bir zahmetle ortaya çıkarmaktadır.
Eski devirleri methedip şimdiki zamanı levmeden feryatların sıkça işitilmesi bundandır, zira onlar her şeyin azar azar zeval bulmasının ve bu uçsuz bucaksız yaş haddiyle yorgun düşüp adeta yıkıma meyletmesinin eşyanın tabii akışı olduğunu idrak edemezler.
Eşyanın kendisinden ziyade aklın, kısa bir vakit zarfında her şeyin paramparça olduğunu göreceğimize bizi kani kılmasını dilerdim.
Sonsuz Dünyalar Üzerine
Bu dünyanın ötesinde yalnızca başka dünyaların değil, pek çok ve hatta sonsuz sayıda dünyanın bulunup bulunmadığı sorulacak olursa, verilecek cevap sonsuz dünyaların var olduğu yönündedir.
Zira daha önce gösterdiğimiz üzere sonsuz olan atomlar, sonsuz boşluklar boyunca taşınırlar, bu dünyadan çok uzak mesafelerde muhtelif yollar izleyerek ve orada kalabalıklar hâlinde bir araya gelerek sonsuz dünyaların meydana gelmesini sağlayabilirler.
Bir dünyanın kendilerinden teşekkül edebileceği ve varlığını sürdürebileceği tabiatta olan atomlar, sonsuzlukları hasebiyle, tek bir dünya yahut belirli sayıdaki dünyalar tarafından tüketilemez ve tüketilemeyecektir, ister bu dünyaların tek bir surette, isterse muhtelif suretlerde kurulduğu varsayılsın.
Dolayısıyla sonsuz sayıda dünyanın bulunması imkânsız değildir. Ve doğrusu, pek çok tohum ekilmiş geniş bir tarlada tek bir mısır başağının yeşermesi ne denli akıl dışı ise, sonsuz bir evrende tek bir dünyanın var olması da o denli akıl dışıdır, zira tarlada pek çok sebep, yani [okunamadı] uygun pek çok tohum ve bunları yetiştirecek yerler bulunduğu gibi, evrende de yerlerin yanı sıra yalnızca pek çok değil, bilakis sonsuz sebepler, yani bu dünyayı meydana getirenler kadar birleşmeye kabiliyetli atomlar mevcuttur.
Bundan başka, meydana gelebilen hiçbir şey görmeyiz ki tek kalsın ve kendi cinsinden pek çok benzeri bulunmasın, (nitekim insanlar, kuşlar, hayvanlar, balıklar kendi hususi türleri altında çoğalırlar).
Binaenaleyh, yalnızca Güneş’in, Ay’ın, Yeryüzü’nün, Denizin ve dünyanın diğer cüzlerinin değil, bizzat bunlardan müteşekkil bütün bir dünyanın da meydana gelmiş olduğu göz önüne alındığında, kabul etmeliyiz ki yalnızca cüzler değil, dünyanın kendisi de sayıca tek değil çoktur ve zikredilen sebeplerden ötürü sonsuzdur.
Şimdi, bu dünyalardan bazılarının bizimkine benzemesine, bazılarınınsa benzememesine mani hiçbir şey yoktur, zira bizimkine eşit olanlar bulunabileceği gibi, daha büyükleri ve daha küçükleri de olabilir, aynı cüzlere sahip olup aynı tertipte dizilmiş olanlar bulunabileceği gibi, farklı cüzlere sahip olan yahut farklı bir tertipte dizilmiş olanlar da bulunabilir, aynı şekle sahip olanlar olabileceği gibi farklı şekle sahip olanlar da bulunabilir, (zira atomlar yüzeylerinde muayyen bir yer tuttuklarından sonsuz çeşitlilikte şekle sahip olamasalar da, yuvarlak, oval, piramidal gibi bizim [okunamadı] daha fazla şekilde olabilirler), her ne kadar bunda hiçbir çelişki bulunmadığını söylesem de, bütün bu farklılıklar dünyanın umumi keyfiyetini ve mahiyetini çeşitlendiren muayyen türden durumlardır yalnızca. Fakat öyle görünmektedir ki diğer dünyaların her biri, tıpkı bizimki gibi ve o engin boşlukta teşekkül eden ve müşahedemize dahil olan şeylerle herhangi bir benzerlik taşıyan her bir bileşik,
kendisine has belirli kıvrılışlar ve atom örgüleri vasıtasıyla, ayrı olarak ve kendine has bir surette meydana getirilmiştir, ister Intermundia’da (birbirinden pek uzak olmayan iki veya daha fazla dünya arasında kalan aralığa böyle deriz), ister çok boşluklu bir mekânda (yani içinde büyük ve küçük cisimler bulunmasına rağmen boşlukların daha büyük bir yer kapladığı yerde), isterse de son olarak, her ne kadar böyle bir boşluğun varlığını iddia eden bazılarının tarif ettiği gibi olmasa da, katışıksız ve saf büyük bir boşlukta meydana getirilmiş olsun.
Zira onların hilafına anlamalıyız ki, sonsuz dünyalardan olmasa bile, en azından bir yahut daha fazla dünyadan ya da Intermundia’dan birtakım tohumlar, yani uygun bir atom yahut cisimcik yığını buraya akar, bunlar burada ve orada peyderpey birbirine eklenir, muhtelif suretlerde şekillenir, vuku bulduğu üzere yerlerini çeşitlilikle değiştirir ve bununla beraber dışarıdan adeta sulanır gibi birikimler kabul eder, ta ki bütün bunların heyet-i mecmuasından müteşekkil bir kütle meydana gelip, kendisini oluşturan ilkelerin elverdiği ölçüde bir kıvam ve sebat kazanana dek.
Zira bir dünyanın meydana gelmesi için, büyük bir atom yığınının boşluğa öylece fırlatılması ve başkalarının katılmasıyla büyüyerek başka bir boşluğa doğru yuvarlanması kafi değildir, tıpkı kar üzerinde yuvarlanan bir kar yığınının daha fazla kar toplayıp büyümesi gibi, nitekim böyle bir usulün zaruretini savunan muayyen bir filozofun kanaati bu yöndeydi, zira bu durum günlük tecrübemizle bağdaşmaz.
Çünkü en içteki özü adeta katı olan ve en dıştaki kabuğu da katı olan bir yığın, öz ile kabuk arasında kalan kısım akışkan ise, tıpkı dünyada olduğu gibi, ne öteye beriye yuvarlanabilir ne de büyüyebilir.
Nihayetinde, diğer dünyaların da meydana gelmiş olduklarından ötürü bozulmaya maruz bulundukları zikredilmeyecek kadar aşikardır, bazılarının daha erken, bazılarının daha geç dağılabileceği, bazılarının birtakım sebeplerle, bazılarınınsa başka sebeplerle yok olacağı, her birinin kendine has farklılığının zorunlu bir neticesidir.
BÖLÜM IX. Aşağı Derecedeki Yersel Şeyler Üzerine.
Fakat (diğerlerini bir kenara bırakarak) daha hususi olarak bu dünyamızdan bahsedecek olursak, dünyadaki her şey ya Yer’in dairesi içinde yer aldığından ya toprağın yüksekliğini aşmadığından ya da yukarıda, yani Yer’in yüzeyinin fevkinde bulunduğundan, binaenaleyh umumi bir surette süfli yahut yersel şeyler ile ulvi, semavi veya havai şeyler olarak ikiye ayrılabileceğinden,
sözümüzü öyle tertip edelim ki, evvela ilk gruptakilerden bahsedelim, nitekim bunlar bize daha yakın ve daha aşina olduğundan, buradan intizamlı derecelerle yükselerek bizden daha uzak ve gözümüze daha az görünür olan ikinciler hakkında en akılcı şekilde ne varsaymamız gerektiğini müzakere ve tayin edebiliriz.
İlk olarak Yer’in cismini genel olarak gözden geçirmeliyiz, ardından bu kütlenin mühim bir cüzü olan ve kısmen yüzeyinde, kısmen de ta bağrında Yer ile muhtelif şekillerde karışmış bulunan Su’yu, daha sonra da madenler, taşlar ve nebatat gibi cansız olsun yahut alelumum hayvanlar tesmiye edilen canlılar olsun, bütün bu kütleyi doldurduğunu gördüğümüz bu daha küçük cisimleri ele almalıyız.
BÖLÜM [okunamadı]. Dünyanın Merkezinde Yer Alan Yeryüzü Üzerine.
İlk olarak Yeryüzüne gelince, onun Dünyanın diğer kısımlarıyla birlikte nasıl teşekkül ettiğini daha önce zikretmiştik, zira onu evvelemirde Dünyanın en dış yüzeyinin ötesinde şekillendirip, ardından hâlihazırda kurulmuş olan Dünyanın içine taşımak büsbütün gayesiz olurdu, nitekim Yeryüzünün, Dünyanın diğer kısımlarıyla birlikte kendisinden meydana gelebileceği tohumların evrensel kütle içinde bulunması bu netice için kâfiydi, tıpkı canlı mahlukların evvelemirde bu şeyler sonsuzluğundan ayrılıp ötesine taşınmasının ve orada şekillendirilerek kemale erdikten sonra oradan bu bizim memleketimize getirilmesinin lüzumsuz olacağı gibi.
Ne de onların ilkin Gökte tastamam işlenmesi ve oradan Yeryüzümüze intikal ettirilmesi elzemdi, mademki hayvanların, nebatatın ve diğer görünür bileşiklerin kendisinden meydana geldiği tohumların neden ille de orada bulunması icap ettiğini ve pekâlâ burada da bulunabileceğini yahut Göğün, onların beslenip yetişmesi için Yeryüzümüzden daha fazla elverişli imkânlara sahip olma ayrıcalığını nereden aldığını hiç kimse gösteremez. Gök ve daha yukarıdaki diğer cisimler adeta yukarıya doğru uçuştuğunda, Yeryüzünün Dünyanın merkezine yerleştiği ve orada en alttaki mahal olarak sükûnete erdiği daha evvel ifade edilmişti.
Şimdi şunu da ilave edelim ki, bütün ağır şeylerin kendisine doğru düştüğü yer Dünyanın orta kısmı olduğundan, bundan, ağırlık taşıyan her şeyin düz bir hat üzerinde kendisine doğru yöneldiği ve Merkez addedilen bir orta kısmın var olduğu manası çıkmaz, zira bütün ağır şeyler, herhangi bir açıda birleşme gayreti gütmeksizin birbirine paralel hareketlerle düşer, zira Evrende olduğu gibi Dünyamızda da bütün ağır şeylerin geldiği yukarıda tek bir bölge ve yöneldikleri aşağıda yalnızca tek bir bölge mevcuttur.
Bu sebeptendir ki, Antipodların, yani Yeryüzünün acayip bir bölgesinde ayakları tamı tamına bizimkilerin zıddına basacak surette yerleşmiş insanların var olduğunu söyleyenleri tasvip etmek mümkün değildir, tıpkı insanların yahut diğer şeylerin suretlerini suyun altında baş aşağı durur veya yürür gördüğümüz veçhile, zira bu filozoflar, tabiatın ve ağır cisimlerin kanunlarına aykırı olarak, oraya yerleşmiş insanların ve diğer arzi cisimlerin yukarıya, yani Yeryüzüne doğru meylettiğini ve bizim buradaki cisimlerin hiçbir itki olmaksızın Göğe yükselmesinin imkânsızlığı gibi, onların da Yeryüzünden Feleğin daha alttaki mahallerine düşmelerinin aynı derecede imkânsız olduğunu savunmaya yeltenirler.
Bununla beraber, başka bir hususta kendi varsayımlarıyla tutarlı konuşurlar, şöyle ki bizde gece iken Antipodlarda gündüzdür ve bizde gündüz iken onlarda gecedir. Yeryüzü hakikaten dairesel bir surette teşekkül etmiştir, lakin bu bir küre yahut çanak gibi değil, bir sini yahut davul gibidir, zira onun meskûn olduğumuz ve hakikatte yalnızca meskûn olunabilir bu sathı, kürevi değil düz veya yassıdır ve daha evvel beyan edildiği üzere, bütün ağır şeylerin üzerine doğru düz bir hatla yahut şakuli olarak indiği bir vasıftadır.
Durum böyle olunca, burada büyük bir müşkül zuhur eder, öyleyse Yeryüzü nasıl olur da sabit durabilir ve Antipodların kayıp gideceği o alt bölgeye doğru düşmez?
Fakat Yeryüzünün düşmeyişinin sebebi, tabiatı icabı kendisiyle akraba olan Havanın üzerine istinat etmesidir, ne de Havaya, Yeryüzüyle benzer tabiatta olan hayvanların Yeryüzüne yük olduğundan daha fazla bir ağırlık verir. Aşağıdaki Havada Yeryüzünü taşıyacak bir kudretin bulunduğunu tasavvur etmek de güç değildir, zira Hava ve Yeryüzü, Dünyanın umumi dokusu gereği, farklı kökenlerden gelen şeyler olmayıp, muayyen bir yakınlıkla birbirine akrabadır.
Bundan ötürü, aynı Bütünün parçaları olduklarından, biri diğerine külfet teşkil edemez, bilakis sanki hiçbir ağırlıkları yokmuşçasına karşılıklı bir kucaklaşmayla tutunurlar, bilhassa bu Yeryüzü, üst kısmında her ne kadar daha kesif ve ağır olsa da, aşağıya indikçe tedricen daha az katı ve binaenaleyh daha az ağır olabileceğinden, nihayetinde en alt kısmında, kendisini taşıyan Havanın tabiatına pek ziyade yaklaşır.
İşte bu sebeptendir ki Yeryüzünün Dünyanın haricindeki bir yerde yaratılıp sonra oradan içeriye getirilmediğini söyledim, zira öyle olsaydı ağırlığıyla Havayı ezerdi, tıpkı haricimizden bindirildiğinde bedenlerimizin en ufak bir ağırlığı hissetmesi gibi, halbuki ne baş ne de diğer azalar birbirine ağırlık verir, zira bunlar tabiatları cihetiyle birbiriyle mutabıktır ve aynı Bütünün umumi kanunuyla birbirine raptolunmuştur,
Ve Hava gibi latif bir şeyin böylesine kaba bir kütleyi taşıyabilmesi akla aykırı görünmesin diye, Ruhun veya hayvani tinin ne kadar latif bir şey olduğunu, buna mukabil Bedenin ne denli kaba ve ağır bir cüssesini ayakta tutup idare ettiğini tefekkür ediniz, üstelik bunu yalnızca ona bitişik olması ve Havanın Yeryüzüne intibakı gibi ona tastamam intibak etmesi vasıtasıyla yapar,
Fakat buradan hareketle Yeryüzünün canlı olduğunu, hele bir Tanrıça olduğunu asla tasavvur etmemeliyiz, zira daha evvel bunun aksini ispat etmiştik,
Yeryüzü hakikaten birçok defa muhtelif canlı mahluklar neşreder, lakin bunu kendisi canlı olduğu için değil, muhtelif atomları ve şeylerin türlü tohumlarını ihtiva ettiğinden, pek çok şeyi pek çok surette husule getirdiği için yapar ki bunlardan canlı olanlar tesmiye edilir, Nitekim kimileri Yeryüzüne Tanrıların Büyük Annesi ve Berecyntia tesmiye eder, eğer tabii şeyleri ifade etmek maksadıyla ilahi şeylerden istifade etmek caiz ise Yeryüzüne bu isimlerin atfedilmesi belki mazur görülebilir, lakin Yeryüzünde bir İlahiyat bulunduğuna inanmak hiçbir surette caiz değildir.
Depremler ve Etna'nın Alevleri Üzerine
Yeryüzünün bazen sarsılması ve titremesi hayret verici görünür, fakat bu, muhtelif sebeplerden neşet edebilecek bir hadisedir,
Şüphe etmek için hiçbir sebep görmediğim üzere, Yerin her kısmında bir ve aynı olduğunu, yukarısında olduğu gibi aşağısında da mağaralar, yarıklar ve büyük dalgalar ile muazzam taşları sürükleyen nehirler barındırdığını varsayalım.
Zira su, şayet bazı kısımları yıkayıp aşındırmışsa Yeri harekete geçirebilir, nitekim oyulan bu kısımlar, vaktiyle bütün oldukları zamanki gibi artık ayakta tutulamaz, yahut Yer içindeki kanallara ve göllere ya da durgun sulara çarpan bir rüzgârın meydana getirdiği darbe Yeri oradan sarsar veya rüzgârın kendi hareketiyle büyüyen ve gittikçe şiddetlenen çalkantısı dipten tepeye doğru taşınır, tıpkı içindeki çalkalanan su hareketini kesmedikçe bir kabın sabit duramaması gibi.
Aynı şekilde Yer, bir parçasının aniden aşağı çökmesiyle bir darbeye maruz kalabilir ve böylece sarsılabilir, zira bazı kısımları adeta sütunlar ve payandalarla ayakta tutulmaktadır, bunların çürümesi ve üzerlerine binen ağırlığın çökmesiyle [okunamadı]. Nitekim arabaların ve yük arabalarının sarsıntısı ve takırtısıyla bütün evlerin titrediğini görürüz.
Ayrıca rüzgârın bizzat kendisi de Yeri hareket ettirebilir, ya içi yarıklar ve çatlaklarla dolu olan Yer, muhtelif şekillerde dağılan ve bu içi boş mağaralara dolan bir rüzgârla sarsılır ve uzuvlarımızın soğuğun sirayetiyle irademiz haricinde titreyip hareket etmesi gibi titrer, ya da rüzgâr tepeden girip aşağıya doğru hücum ettiğinde, Yer, altındaki oldukça kesif ve sulu olan hava tarafından yukarı doğru sürülür (zira bu hava Yeri taşımaktadır) ve adeta aşağıdan sarsılır, bu durum her şeyin başına gelir, yalnızca sert yahut mukavim bir şeye çarpan ya da üzerine basıldığında geri tepecek derecede gerilmiş veya bükülmüş şeylerin değil, aynı zamanda, suyun içine daldırılan bir tahta parçasında olduğu gibi, şayet geri püskürtmeye muktedirse, akışkan bir şeye çarpan nesnelerin de başına gelir.
Ateşe dönüştüğünü ve gök gürültüsüne benzediğini tasavvur ettiğimiz bu rüzgârın kuvveti, geçişine mani olan her şeyi büyük bir yıkıma uğratarak ilerleyebilir.
Zira bir bulutun içinde husule gelen şimşek nasıl bulutu yarıp havayı hayret verici bir şiddetle sarsarsa, aynı şekilde, Yerin mağaraları içinde biriken ve şiddetlenen bir rüzgârdan doğan ateş de Yeri yarıp onu tir tir tit Wilbur [titretebilir].
Şimdi, rüzgârdan ve bilhassa bu son zikredilen tarzdan daha muhtemel bir sebep görünmemektedir, zira rüzgâr ya Yerin birçok muhtelif boşluğuna dağılarak yalnızca bir titremeye yol açar ve (daha gevşek topraktan bir buharlaşma gerçekleşircesine) Yer, yarıklar açılacak, bir şeyler yıkılacak veya eğrilecek derecede yarılmaz, yahut daha büyük mağaralarda bir araya toplanmasıyla, muhtelif yerlerde defalarca vuku bulduğu üzere, Yeri havaya kaldırıp ikiye bölecek ve bütün şehirleri yutacak büyüklükte yarıklar açacak bir sarsıntı ve itiş meydana gelebilir.
Ateşe dönüşüp Yeri yarıp geçen ve sarsan rüzgârın kuvvetine dair söylediklerim, Etna’da olduğu gibi aynı mahallerde sıklıkla meydana gelen ateş püskürmelerinin de aynı sebepten neşet ettiğini anlamamıza hizmet edebilir.
Zira bu dağın içi tamamen boştur ve çakmaktaşı kemerlerle öyle desteklenmiştir ki, içlerine hapsolan rüzgâr kızışır ve tutuşarak yukarıda bulduğu yarıklardan kendine yol açar ve bu mağaraların çeperlerini kemirir, oradan da alev ve dumanla birlikte kıvılcımlar ve süngertaşları fırlatır.
Bunun daha iyi gerçekleşmesi için dağın eteğinde deniz uzanır, deniz dalgalarını dağın mağaralarının ulaştığı sahile doğru sürüp geri çekerek havayı içeri iter ve ileri sürer,
böylece ateş, tıpkı bir körüğün üflemesiyle olduğu gibi, büyür ve beslenir.
BÖLÜM III. Deniz, Nehirler, Pınarlar ve Nil’in Taşması Üzerine
Yeryüzünde bulunan sulara gelince (zira yükseklerde husule gelip oradan yağmur olarak düşenlerden ileride daha münasip bir yerde bahsedeceğiz), evvelemirde, deniz dediğimiz muazzam bir su kütlesi mevcuttur.
Zira kıyılarımızı yıkayan iç denizlerin yanı sıra, meskûn yeryüzünün tamamını çevreleyen bir dış deniz, yani Okyanus da vardır, bazıları onun doğrudan gök kubbenin altına öyle bir yerleştiğine inanır ki, başka bir yerde gösterme fırsatı bulacağımız üzere, Güneş ve diğer yıldızlar oradan doğar ve oraya batar.
Filhakika denizin bu denli muazzam olması, bunca nehrin içine akmasına rağmen denizin neden çoğalmadığının en mühim sebeplerinden biri sayılabilir, zira böylesine engin bir cüsseye kıyasla bütün nehirler neredeyse bir damla gibidir.
Bununla birlikte, şualarıyla ıslak elbiseleri pek çabuk kurutan Güneş, her yerden çok fazla nem çekmese de, böylesine geniş bir sahadan pek büyük bir miktarı alıp götürmekten geri kalmaz.
Bir gecede çoğu zaman yolları kurutan ve çamuru sertleştiren rüzgârların, deniz boyunca esip geçerken ondan ne kadarını tüketebileceğinden bahsetmiyorum bile.
Fakat en mühim sebep şu görünmektedir,
Yer, seyrek dokulu ve kolayca nüfuz edilebilir bir cisim olduğundan ve dahası, her taraftan denizle yıkandığından, sular Yeryüzünden denize döküldüğü gibi, aynı şekilde pınarlardan fışkırıp akabilmek için denizden Yere doğru süzülmelidir.
Deniz suyunun tuzlu, pınarların ve nehirlerin sularının ise tatlı olması bizi telaşlandırmamalıdır, zira denizden toprağa geçen su öyle bir süzülür ki tuzun küçük cisimciklerini üzerinden atar ve onlardan tamamen soyunmuş olarak geri döner. Zira denizin gövdesi tuz ve suyun karışımından ibarettir, tuzun tohumları daha çengelli, suyun tohumları ise daha pürüzsüz olduğundan, su tohumları kolayca akıp giderken diğerleri ister istemez birbirine dolanır ve baştan başa geride bırakılır.
Pınarların aralıksız akışının (asli gibi görünen) sebebi buradan aşikâr olur.
Kaynadıkları yerde, ikmali sağlamaya yarayacak büyük bir su birikintisi hakikaten toplanmış olabilir.
Fakat başka bir cihetten de ikmal edilebilirler, zira alttan onlara doğru mütemadiyen akan bir şey vardır. Ve adeta yer altı dereleri mesabesindeki bu akıntılar yeryüzüne dağılmış muhtelif tohumlardan teşekkül edebilse de, bu tohumlar toprağa sızan deniz tarafından ikmal edilmelidir.
Nitekim daha önce söylendiği üzere, bu derecikler daha küçük kollara ayrılarak ve daha aşağıdaki çukur haznelere akarak orada birleşir, nihayetinde büyük yataklarda bir araya gelip uçsuz bucaksız denizi mütemadiyen yenileyen ve besleyen azametli nehirleri meydana getirir.
Fakat Nil'den daha harikulade bir nehir bulunmadığından, zira her yaz Mısır'ı basıp suladığından, bunun o mevsimde Mısır'a doğru esen, denizi Nil'in ağzına doğru kabartan ve oraya kumları yığan Etesien rüzgârları sebebiyle vuku bulabileceğini söylemeyi ihmal etmemeliyiz, öyle ki Nil ister istemez durup şişer, yatağının üzerine yükselerek aşağıda uzanan ovayı basar.
Belki de bu durum, kuzeyden esen Etesien rüzgârlarının bulutları Mısır'ın ötesindeki güneye taşıması, bunların çok yüksek dağlarda buluşarak orada sıkışması ve Nil'i çoğaltan yağmuru sıkıp dışarı çıkarması sebebiyle meydana gelmektedir.
Habeşistan'ın son derece yüksek dağlarının karla kaplı olması, güneşin aşırı sıcağıyla eriyen bu karların Nil'in yatağını doldurması da muhtemeldir.
Kimi Suların ve Buzun Özellikleri Üzerine
Avama harikulade görünen suyun bazı vasıflarını ayrıca seçebilmek gayesiyle, son bahsettiğimiz vasıflarla akraba olan şu özelliği şimdilik bir kenara bırakıyorum, su tuzu pek kolay erittiği ve onunla doymayı kabul ettiği halde, denizin tam ortasından kaynayan bazı tatlı pınarlar mevcuttur. Zira bu hadise açıkça şundan ileri gelir, denizin dibinden fışkıran su öyle büyük bir şiddetle yukarı yükselir ki deniz suyunu her taraftan defeder, ne kendisinin ne de tuzunun ona karışmasına müsaade eder.
Epirus'taki şu pınar ne kadar harikuladedir, üzerine keten yahut fitil konur konmaz derhal tutuşur ve alev alır.
Görünüşe göre, altındaki topraktan o kadar çok ısı tohumu nefes gibi dışarı üflenmektedir ki, bunlar sudan geçerken suyu ısıtmaya muktedir olamasalar dahi, açık havaya çıkar çıkmaz ketene ve fitillere hücum ederek bu tür maddelerde bolca bulunan ateşli tohumlarla birleşir ve alev halinde fışkırırlar, tıpkı yeni söndürülmüş bir muma alev yaklaştırdığınızda, alev muma temas etmeden evvel mumun yandığını görebilmeniz gibi.
Fakat Jüpiter Ammon tapınağında bulunduğu rivayet edilen, gündüzleri soğuk, geceleri sıcak olan pınar hakkında ne diyeceğiz?
Muhakkak ki bu pınarın etrafındaki toprak, diğer topraklardan daha gevşek olmasına rağmen, gecenin soğuğuyla sıkıştığından ihtiva ettiği birçok ateş tohumunu dışarı fırlatır yahut sıkarak suya iletir, böylece su ısınır, fakat gündüzün sıcağıyla gevşeyerek aynı tohumları adeta geri emer, böylece su soğur.
Aynı tohumlar vasıtasıyla ısınan suyun, geceleyin soğuk hava sebebiyle bastırılmışken, güneş ışınlarının sudan geçerek o tohumlara havaya doğru serbest bir menfez temin etmesiyle gündüz vakti soğuması da vuku bulabilir, tıpkı buzun aynı delici ve seyreltici ışınlarla erimesi gibi, tesirler zıt olsa da balmumunun erimesi ve kilin sertleşmesi misali aynı sebepten neşet edebilirler.
Kuyulardaki suyun kışın sıcak, yazın soğuk olması da aynı sebeptendir.
Zira yazın toprak ısıyla seyrekleşir ve bağrındaki ısı tohumlarını buharlaştırır, bu suretle bağrında kapalı tutulan su daha soğuk hale gelir.
Fakat kışın toprak soğukla sıkışır ve yoğunlaşır, bu yüzden şayet bir ısısı varsa onu kuyuların içine doğru sıkar.
Bunlar bana, suyun adeta fıtri akışkanlığını unutarak katılaşıp sertleştiği buzdan bahsetmeyi hatırlatmaktadır.
Burada idrak etmeliyiz ki, yalnızca düz yüzeylere sahip küçük cisimciklerin parçalarından meydana gelen cisimler katılaşmaya kabiliyetlidir, zira boşluğun dışlanmasıyla parçalar birbiriyle en mükemmel şekilde kenetlenir, oysa bu küçük cisimcikler yuvarlak olursa yahut yuvarlak olanlara bağlanırsa veya düz olanlarla karışırsa, etraflarında yuvarlakların yuvarlanabileceği ve düzlerin bükülebileceği bir boşluk kalır, bundan da yumuşaklık ve (eğer onu durduran kancalar yoksa) akıcılık husule gelir.
Dolayısıyla buz, ya ısıya sebep olan yuvarlak küçük cisimcikler sudan dışarı atıldığında ve aynı sudaki düz cisimcikler (ki bir kısmı dar açılı, bir kısmı geniş açılıdır) birbirine sımsıkı kenetlendiğinde teşekkül eder,
Yahut bu küçük cisimcikler dışarıdan (ve ekseriyetle onlar vasıtasıyla soğutulmuş havadan) oraya taşındığında meydana gelir ki bunlar sımsıkı bastırılarak karşılaştıkları bütün yuvarlakları dışarı iter ve suya katılık kazandırırlar.
Yöntemimiz bizi Toprak ve Sudan meydana gelen şeylerden bahsetmeye sevk ettiğinden,
Evvelemirde aşikârdır ki, bu şeyler ya Canlı ya da Cansızdır.
Canlı şeyler his sahibi olan ve avam arasında Hayvan tesmiye edilenlerdir, cansız şeyler ise histen mahrum olanlardır, nitekim Hayvan adı verilmeyenlerin kâffesi bu niteleme altında toplanır. Bu kabilden olmak üzere, evvela, muayyen rutubetli şeylerin kesifleşmesiyle meydana gelen maddeler vardır, nitekim Toprakta Tuz, Kükürt ve fena kokulu Katranın hâsıl olduğunu görürüz.
İmdi bunlar yalnızca yeraltı Hararetinin ve evvelce bahsedilen Etna’nınki gibi ateş püsküren İnfilakların değil, aynı zamanda yükseklere taşındığında cehennemi Göllere ve Hastalıklara sebebiyet veren vebalı Buharların da başlıca İlletidir.
Bu sebeple, Meteorlardan bahsettiğimizde bunlar üzerinde daha tafsilatlı duracağız, Saman çöplerini cezbeden Kehribara dair ise bilahare bir şeyler söyleyeceğiz. Ormanların yıldırım yahut sair bir Ateşle yanması neticesinde keşfedilen Madenler de bu kabildendir, zira ormanlar tamamen yandığında madenler eriyip Köklerin etrafına yapışmış, derken Parlaklıklarıyla gözleri kamaştırmış ve içlerinde aktıkları şeylerin Şeklini muhafaza ettikleri müşahede edilmiştir.
Buradan hareketle İnsanlar, aynı Madenlerin Ateşin Kuvvetiyle eritilerek düz, keskin yahut sivri her türlü Şekle sokulabileceğini ve kazandıkları Katılık sebebiyle dövülmeye, vurulmaya yahut diğer Gayelere elverişli kılınabileceğini istidlal etmişlerdir. Dahası, yalnızca Kurşun değil, Altın ve Gümüş de mezkûr gayeler için daha az kullanışlı görüldüğünden bir kenara bırakılmış ve yalnızca, Demir bulununcaya değin Okların, Kılıçların, Baltaların, Saban demirlerinin ve benzerlerinin imalinde kullanılan Tunç rağbet görmüştür, Demir keşfedildiğinde ise daha yüksek bir Sertliğe sahip olması hasebiyle mezkûr aletleri ondan yapmayı yeğlemişlerdir.
Birçoğu günden güne hâsıl olan, birçoğu Kayalardan kopan Taşlar da bu kabildendir, lâkin Kayaların ve Taşların ana Gövdeleri Başlangıçta vücuda getirilmiştir, zira evvelce zikrettiğimiz üzere, Dağlar başlangıçta bu suretle teşekkül etmiştir, nitekim bazen Toprağın kendi Bağrında, Nehirler, Kanallar ve Rüzgârların yanı sıra Mağaraları, Kayaları ve kırık Taşları da ihtiva ettiğini görürüz.
İmdi Taşlar umumiyetle Sertlikleri ve Katılıkları ile tefrik olunduğundan, birinci Mertebede, Darbelerle hasara uğramayan Elmaslar (zira bunların sınanması [okunamadı] Demiri yarar) ve üzerlerine vurulan Demirin Darbesiyle Ateş fışkırtan muazzam Çakmaktaşları sayılabilir, çünkü bunlar Damarlarının derununda gizlenmiş Ateş tohumları barındırırlar, ne de Demirin soğuk Kuvveti, onun Vuruşuyla harekete geçen bu tohumların bir tek Cisim yahut Kıvılcım halinde birleşmesine mani olabilir.
Nihayet, Nebatat, yani Otlar ve Ağaçlar da cansız nev’indendir, zira Ruh histen mahrum değildir ve görürüz ki, bundan ötürü Hayvanlar ve canlı Mahluklar tesmiye edilen canlı Varlıkların bazısı müteharrik ve iştiha sahibi bir Ruha, bazısı ise müdrike sahibi bir Ruha maliktir, lâkin Nebatatta ne His ne de mezkûr Ruhlardan biri mevcuttur, binaenaleyh bunlara canlı varlıklar denemez.
Gerçi canlı Mahluklarla müşterek bir cihetleri vardır, ki bu da Beslenme, Büyüme ve Üremedir, lâkin onlar bu fiilleri bir Ruhun Sevk ve İdaresiyle değil, Tabiatın İtisiyle icra ederler, dolayısıyla Hayvanlar gibi yaşadıkları ve öldükleri yalnızca Kıyasen yahut Bir Benzerlikten ötürü söylenir.
Binaenaleyh onlar hakkında serdedilecek her şey dahi, canlı Mahluklar hakkında zikredilecek olanlardan Tenazur yoluyla ve muayyen bir Nispet dahilinde fehmedilebilir.
Ekleme ihtiyacı duyarım ki, tohum ekmenin ve aşılamanın menşei, İnsanların dökülen Meyvelerin ve Palamutların Yere düşüp yeniden filizlendiğini ve bizzat mensup oldukları nevi gibi yeni Nebatlar vücuda getirdiğini müşahede etmelerine dayanır. Lâkin bunu ima etmek kâfidir.
Hususi Olarak Mıknatıs Taşı Hakkında
Fakat hakikatte cansız, lakin fevkalade hayret verici bir şey, yani ilk kez Magnesia’da bulunması hasebiyle Magnet adını da verdiğimiz Herakles Taşı üzerinde biraz daha etraflıca durmamız icap eder.
Demiri cezbetmedeki müstesna İktidarı (yahut Hasleti) sebebiyle ona pek hayret edilir.
Bu İktidarı izah etmek için üç yahut dört Esas vazetmemiz lazımdır, Bunlardan biri, her şeyden harice doğru mütemadiyen küçük Cisimcikler aktığıdır, nitekim renkli ve parlak Cisimlerden Renge ve Işığa ait olanlar, sıcak ve soğuk cisimlerden Hararete ve soğuk cisimlere ait olanlar, kokulu cisimlerden Kokuya ait olanlar akar ve sairleri de bu minval üzeredir.
İkincisi, derununda küçük Boşluklar barındırmayan hiçbir Cismin bulunmadığıdır, nitekim Rutubetin (yahut Terin), Işığın, Sesin, Hararetin yahut Soğuğun içinden geçtiği bütün Cisimlerde bu aşikârdır.
Üçüncüsü, harice akan bu küçük Cisimciklerin her şeye aynı derecede mutabık olmadığıdır.
Güneş, Işınlarını Neşretmek suretiyle Çamuru sertleştirir, Karı eritir, Ateş Madeni çözer, Deriyi büzüştürür, Su sıcak Demiri daha sert, Deriyi daha yumuşak kılar, Zeytin ağacı İnsanın Ağız Tadına acı, Keçilere hoş gelir, Mercanköşk İnsanın Koklamasına tatlı, Domuzlara menfurdur, vesaire.
Dördüncüsü, küçük Boşlukların her şeyde aynı Genişlikte olmadığı, binaenaleyh aynı boşlukların bütün küçük Cisimciklere intibak edemeyeceğidir. Bu keyfiyet Duyunun Dokularından aşikârdır, zira şunları müteessir kılan küçük Cisimcikler ötekileri harekete geçirmez, yahut bazılarını bir veçhile müteessir kılanlar başkalarını başka veçhile müteessir kılar, nitekim sair her şeyin Dokularında da durum böyledir, zira birine nüfuz edecek olan şey diğerine nüfuz etmeyecektir.
Bunlardan anlaşılmaktadır ki, Mıknatıs Taşı Demiri (ve Kehribar, Samanı) iki cihetten cezbedebilir.
Zira evvelemirde, Taştan dışarı akan Atomların, Demirden dışarı akanlarla öyle bir uyuşma içinde olduğunu tasavvur edebiliriz ki, bunlar birbiriyle suhuletle kaynaşırlar,
bu sebeple hem demirin hem de taşın cisimlerine her iki taraftan çarpıp ortaya doğru geri sıçrayarak birbirlerine dolanırlar ve demiri de beraberlerinde sürüklerler.
Fakat taş tarafından çekilen demirin kendisinin de başka bir demiri çekebildiğini gördüğümüzden, taştan dışarı sızan parçacıkların bazılarının demire çarparak geri sıçradığını ve demiri yakalayanların bunlar olduğunu, diğerlerinin ise onun içine süzülerek boş gözeneklerden süratle geçtiğini ve her ne kadar nüfuz etmiş olsalar da hepsinin içine giremediği bitişikteki demire çarptıklarını, oradan ilk demire geri sıçrayarak öncekilere benzer başka düğümler meydana getirdiklerini ve şayet daha ileriye nüfuz edenler olursa, bunların da aynı esasa dayanarak bir başka demiri, onun da bir başkasını çekebileceğini mi söylemeliyiz?
Dahası, bu durum şu şekilde de tasavvur edilebilir, tıpkı demirden olduğu gibi mıknatıstan da birtakım küçük cisimler akar, lakin mıknatıstan çıkanlar daha çok ve daha güçlüdür, böylece hava, demirin etrafından ziyade mıknatısın etrafından çok daha uzağa sürülür, bunun üzerine mıknatısın çevresinde demirin çevresindekinden çok daha fazla küçük boşluklar hasıl olur.
Ve demir, savrulan havanın ihata ettiği saha dahiline yerleştiğinden, onunla mıknatıs arasında geniş bir boşluk teşekkül eder.
Buradan hareketle, küçük cisimler o mahalle taşınmak üzere daha serbestçe ileri atılırlar ve bunun üzerine mıknatısa doğru seğirtirler, fakat kendilerine bitişik olan şeyleri de beraberlerinde sürüklemeksizin oraya büyük ve olağanüstü bir kalabalık halinde varamazlar, böylece bu tür bitişik şeylerden müteşekkil olan kütlenin tamamı onlarla birlikte hareket eder.
Demirin hareketine, havanın da kendi daimi hareketi ve kaynaşması vasıtasıyla yardım ettiği söylenebilir.
Bu yardım, evvela, durmaksızın tazyik eden ve en bol bulunduğu mahalde daha şiddetle bastıran dış havanın, demiri daha az bulunduğu yahut mıknatısa doğru olduğu gibi daha boş olan kısma doğru sürmekten geri duramayışından neşet eder.
Saniyen, aynı minval üzere durmaksızın çalkalanan, hareket eden ve yönelen iç havadan kaynaklanır ki bu da demire en büyük boşluğun bulunduğu kısma doğru bir hareket vermekten geri duramaz.
Hayvanların Tevellüdü Üzerine
Şimdi, kimi yürüyen, kimi uçan, kimi yüzen, kimi sürünen, kimi daha büyük, kimi daha küçük, kimi daha mükemmel, kimi daha az mükemmel olan (hatta bizler dahi birer hayvanız) ve yine de hepsi tek bir tabiata malik bulunan, öylesine farklı tabiatlardaki hayvanlardan bahsetme safhasına gelmiş bulunuyoruz, tabiat onların terkibinde hayranlık uyandırıcı bir kudret izhar etmektedir.
Zira tabiat, adeta bizzat şeylerin kendileri ve onların intizamlı seyri vasıtasıyla talim gördüğünden ve tabiatın eserleri tesmiye ettiğimiz bu denli çok ve muhtelif semereleri vücuda getirmek için bir nevi zaruretle yahut hareketlerin silsilesiyle mecbur kılındığından, hareketlerin silsilesi akıldan tamamen mahrum bir cevherden neşet etmesine rağmen hassaten hayvanlarda kendini sanatkârane gösterdiği için, bu vaziyet bilhassa onlarda tecelli eder.
Her ne kadar atomların kendileri akıl ile teçhiz edilmemiş ve hareketleri rasyonel bir sevk ve idareyle tanzim olunmamışsa da, âlemin başlangıcında her canlı mahlukun tabiatı öyle bir surette teşekkül etmiştir ki, atomların o vakit malik olduğu hareketlerin mizacına muvafık olarak, ardı ardına başka hareketler husule gelmiş, aynı tarzda vücut bulan bu hareketler daima kendi benzerlerini hasıl etmiştir.
Bu vasıtayla, başlangıçta bütünüyle tesadüfi olan o hareketler, zamanın akışı içinde sanatkârane bir mahiyet kesbetmiş, sabit ve muayyen bir intizam dairesinde birbirini takip etmiştir.
Lakin bu husus üzerinde daha etraflıca durmak gerekirse,
Âlemin başlangıcında muhtelif hayvan nevileri zuhur ettiğinde, evvela, bunların kendilerine muvafık besinleri almaları sayesinde, birbiriyle uyuşmaya müheyya atomlar hayvanın bünyesinde halihazırda bulunan akraba atomlar tarafından çekilip birbirine dolanmış (uyuşmayanlar ise tecrit edilmiş), böylece her birine mahsus bir tabiat, yani mezkûr atomların böylesi bir mürekkebi evvela serpilip nihayetinde kemale ermiştir.
Saniyen, atomların daimi hareketi ve deruni kaynaması neticesinde, bunlardan bazılarının daima yerlerinden fırlayıp tenasül uzuvlarına akmasıyla her mahalden orada toplanmaları ve cinsiyetlerin tefriki mevcut olduğundan, karşılıklı meyil ve çiftleşmenin ardından rahimde kabul görmeleriyle vuku bulmuştur.
Bunun ardından, atomların yahut onlardan mürekkep olup her taraftan süzülen meni cisimciklerinin,
[okunamadı] cisimsiz bir şey değildir, katı anlamda cisimsiz olan yalnızca boşluktur, fakat diğer cisimlerin arasından kolayca süzülen her şeye verdiğimiz genel anlamda cisimsel bir şeydir, nitekim atomlar, bütün uzuvlardan bu şekilde akıp gelen o küçücük cisimciklerin ta kendisidir, binaenaleyh (bu hareket kesilmeksizin sürdüğünden) diğerlerinin kargaşasından ayrılıp, tıpkı atomlar gibi benzerini bularak, baştan gelenler bir yere, göğüsten gelenler hemen yanındaki yere çekilir ve diğer her bir uzuvdan gelenler de kendi mevkilerine dizilir, böylelikle nihayetinde [okunamadı] benzer bir küçük canlı vücut bulur.
Dahası, bu küçük canlı rahimde bir araya gelen benzer küçük cisimcikleri kendine çekerek beslenir ve büyür, rahim yorulup artık onları besleyemez hâle geldiğinde ise hareketlerini gevşetir ya da daha doğrusu kapısını açarak onların dışarı çıkmasına izin verir.
Bundan başka, bu canlı aynı minval üzere tamamen serpilip büyüdüğünde ve atomların birbirini kovalayan aralıksız çalkantısı durmaksızın devam ettiğinde, kendisine benzer bir diğerini meydana getirir ve o diğeri de neticede bir başkasını peydahlar.
Nihayetinde tabiat buna azar azar alışarak, kendi nevinden canlıları öyle bir tarzda üretmeyi adeta öğrenir ki atomların hareketinden ve bitimsiz silsilesinden, bu minval üzere aralıksız işleme zaruretini devralır.
Tenasül yoluyla vücut bulan canlıların teşekkülü hususunda bu kadarı kafidir, zira vakit vakit başka türlü peydahlandığını gördüğümüz canlılara gelince, bunlar da başlangıçta her şeyin husule geldiği minval üzere teşekkül etmiş olabilir, ister bunların en baştan teşekkül etmiş kimi tohumları baki kalmış olsun, isterse canlıların kendi içinde veya haricinde her gün yeniden şekillenmiş bulunsun, şayet içeride şekillenmişlerse dışarı atılırlar (tıpkı solucanların ve sineklerin teşekkülünde olduğu gibi, bunlar toprakta yahut başka bir mahalde kendilerinden bazı kalıntılar bırakırlar ve aynı cinsten diğer canlılar bunlardan peydahlanır).
Tohumun dökülüşü hakkında söylediklerimle, yalnızca erkeğin değil, aynı zamanda dişinin de payını kastetmekteyim, zira dişinin de döl yolları veya zıt biçimde yerleşmiş olsa da yumurtalıkları bulunduğundan tohum saçar ve bu sebeple birleşmeye arzu duyar.
Nitekim bir erkeğin mi yoksa dişinin mi şekillendiğinin izahını verebilmek için bunu teslim etmek zaruri görünmektedir, zira yavrunun hem anasının hem babasının tohumlarından teşekkül ettiği ve babanın tohumu galebe çalarsa erkek, ananın tohumu galebe çalarsa dişi olduğu yolundaki tespitten daha münasibi ileri sürülemez.
Keza yavrunun ebeveyninden birine yahut her ikisine birden benzemesinin sebebi de buradan anlaşılabilir.
Zira dişi, erkeğin tohumunu ani bir kuvvetle çekip yakalarsa, o vakit yavru anasına benzer, şayet her iki taraf da denk düşerse her ikisine de benzer, fakat bu benzerlik karışık olur.
Şayet çocukların neden bazen dedelerine veya büyük dedelerine benzediklerini sual edecek olursanız, bunun sebebi şu görünmektedir, tohum, ilk yahut hemen sonraki nesillerde her zaman tamamen atomlarına veya atomlara en yakın hâle çözünmeyen pek çok küçük kütleden mürekkeptir, lakin nihayetinde, sonraki nesillerden birinde kendilerini öyle bir açarlar ki ilk nesilde ortaya koyabilecekleri tesiri ancak uzak olan nesilde sergilerler. Peki kısırlık nereden neşet eder?
Tohumun ya gereğinden fazla seyreltik olup mezkûr mahalle tutunamamasından, ya da ziyadesiyle kesif olup kolayca karışamamasından kaynaklanır.
Zira erkeğin tohumu ile [okunamadı] tohumu arasında münasip bir tenasüp gereklidir, bu yüzdendir ki çoğu zaman aynı erkek veya kadın, birinden çocuk sahibi olamazken bir başkasından çocuk sahibi olabilir. Tohumu artıran gıdanın, onu seyrelten ve tüketen gıdadan farklı olduğu aşikâr olduğundan, gıdadan kaynaklanan diğer sebepleri geçiyorum.
BÖLÜM VIII. Canlılarda Uzuvların Kullanımı Üzerine
Buradan hareketle, hayvanların uzuvları eşyanın ta başlangıcından beri, şimdi gördüğümüz nihayetler ve maksatlar doğrultusunda hususi bir surette şekillendirilmiş değildir (zira bu nihayeti önceden kestirecek bir sebep bulunmadığı gibi, o sebebin dikkate alarak kıyasa dayalı bir hedef gözeteceği ve bu neviden bir suret tasarlayabileceği öncül hiçbir şey de mevcut değildi), bilakis bu uzuvlar tesadüfen varlık bulup şimdi gördüğümüz veçhile teşekkül ettiklerinden, diğer maksatlardan ziyade bu maksatlara tatbik edilir olmuşlardır ve evvelemirde meydana gelmiş bulunmaları, sonradan kendi faydalarının vesilesi haline gelmiş, bu faydanın bilgisini kullananların zihnine sokmuştur.
Binaenaleyh gözler görmek için, kulaklar işitmek için, dil konuşmak için, eller işlemek için, ayaklar yürümek için yaratılmamıştır, zira bütün bu azalar görme, işitme, konuşma, işleme ve yürüme fiilleri vaki olmadan evvel meydana getirilmiştir, fakat yaratılışlarının ardından bu fiiller onların vazifeleri haline gelmiştir.
Zira Ruh, beden ile birlikte ve onun dahilinde şekillenmiş olup, üstelik hissetme kabiliyetine malik bulunduğundan, göz öyle bir dokuda teşekkül etmiştir ki Ruh ona tatbik olunduğunda görme hissini hasıl etmekten geri duramazdı, kulak da öyle bir yapıdadır ki Ruh ona raptedildiğinde işitmeyi hasıl etmemesi mümkün değildi, bedenin içinde onunla birlikte var edilmiş, itmeye ve harekete sevk etmeye muktedir bir hayvani ruh bulunduğundan, dil öyle bir terkipte vücut bulmuştur ki bu ruh ona ulaştığında onu hareket ettirmekten ve aynı anda dışarı üflediği havayı kelimelere dökmekten geri duramazdı.
Aynı minval üzere eller, ayaklar ve diğer uzuvlar öyle şekillendirilmiştir ki bu ruh onların içine hücum ettiğinde, birine şu hareketi, diğerine bu hareketi vermemesi kabil değildi.
Uzuvların kendisi vasıtasıyla harekete geçirildiği bariz olan kirişlere gelince, aşikârdır ki fiiller bunlar iri olduğu için kuvvetli, ufak olduğu için gevşek değildir, bilakis fiiller, onların sık yahut seyrek kullanılma vesilelerine göre şöyle ya da böyle tecelli eder.
Fakat kirişlerin büyüklüğü, [okunamadı] miktarını takip eder, öyle ki çalıştırılan kirişler iyi durumdadır ve münasip şekilde büyürler, atıl duranlar ise gelişmez, bilakis eriyip giderler.
Bu sebeple kirişler, tabiat tarafından sanki şiddetli işlerin görülmesi için güçlü ve büyük, zayıf işler içinse güçsüz ve ince olmaları daha evlaymışçasına bu şekilde biçimlendirilmemiştir (zira maymunların dahi bizimkiler gibi şekillenmiş parmakları olduğunu görürüz), fakat evvelce dendiği üzere, çalıştırılanların iyi beslendiklerinden ötürü zorunlu olarak büyük, çalıştırılmayanların ise daha az beslendiklerinden ufak kalmaları icap eder. Bunu tasdik kabilinden şu da ileri sürülebilir ki, ekseri uzuvlar kimi zaman hiç kimsenin tasarlanmış olduklarını söyleyemeyeceği işlere yöneltilir, bu da ya zaruretin yahut bir vesilenin yahut başka bir yerden edinilen bir fikrin onları önümüze sermesiyle vaki olur.
İnsanlar elleriyle dövüşmemiş olsalardı silahlarla cenk etmeyi akıllarından dahi geçirmezlerdi, sakınılması gereken yaraları evvelce tatmamış olsalardı önlerinde kalkan tutmayı düşünmezlerdi, önce toprak üzerinde uyumamış olsalardı yumuşak yataklar yapmazlardı, önce ellerinden su içmemiş olsalardı kadehler yapmazlardı, mağaraların faydasına aşina olmasalardı evler inşa etmezlerdi, diğer hususlar da böyledir.
Bölüm IX. Hayvanların Asli Sureti Olan Ruh Üzerine
Şimdi, hayvanların kendisiyle var olduğu ve adlarını kendisinden aldığı Ruh bahsine gelelim.
Evvelemirde onun cismani olduğunu, en latif zerrelerden müteşekkil, gayet ince yahut latif bir cisim olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Şüphesiz onun cisimsiz olduğunu iddia edenler, kelimeyi suistimal etmelerinin yanı sıra, ziyadesiyle ahmaklık etmektedirler, zira ruh böyle bir şey olmasaydı ne fail olabilir ne de tesir kabul edebilirdi, fail olamazdı zira hiçbir şeye temas edemezdi, tesir kabul edemezdi zira kendisine hiçbir şey temas edemezdi, ancak sırf bir boşluk gibi olurdu ki daha önce söylediğim üzere boşluk, ne fail olabilen ne tesir kabul edebilen, yalnızca içinden geçen cisimlere serbest bir hareket imkanı sağlayan bir şeydir.
Ruhun bir fail olduğu ve tesir kabul ettiği keyfiyeti, duyuları ve hisleri etrafında vaki olan şeylerle açıkça görülmektedir, nitekim uzuvları kendisiyle sevk ettiği, hayvanın bütününü içeriden idare ettiği, onu döndürdüğü, rüyalarla kendinden geçirdiği hareketlerle ve umumiyetle, bu vesileyle hususi olarak beden diye adlandırılan bu daha kesif madde ile tek bir mürekkep yapıda karışmak üzere kurduğu birlik ve ahenkle de bu durum aşikardır. Ruhun gayet ince ve latif bir cisim olduğunu söylüyorum, zira en ince yahut en latif cisimcilerden müteşekkildir, bunlar ekseriyetle son derece pürüzsüz oldukları gibi gayet yuvarlaktırlar da, aksi takdirde bütün bedene ve onun damarlar, sinirler, bağırsaklar ve diğerleri gibi cüzlerine nüfuz edemez ve onlarla asli bir surette biti кроlamazdı.
Bu husus şuradan dahi zahirdir, ruh [okunamadı] içinden çıkıp gittiğinde, bedenin bütününde ne sureti ne de ağırlığı bakımından hiçbir şeyin eksilmediğini görürüz, bu durum tıpkı rayihası yahut özü uçup gitmiş şaraba veya kokusunu yitirmiş merheme benzer, zira şarap ve merhem, sanki kendilerinden hiçbir şey zayi olmamışçasına aynı miktarı muhafaza ederler.
Öyle ki ruh, şayet kendi üzerine dürüldüğü tahayyül edilecek olsa, neredeyse bir noktaya yahut mekanların en küçüğüne sığabilirdi. Bununla birlikte, böylesine latif bir dokuda olmasına rağmen, dört muhtelif tabiattan mahlut ve mürekkeptir, zira onu ateşli bir şeyden, havai bir şeyden, rüzgari bir şeyden ve henüz bir adı olmayan, kendisi vasıtasıyla hassas bir melekeyle donandığı dördüncü bir şeyden müteşekkil ve kıvam bulmuş bir nesne olarak tasavvur etmeliyiz. Bunun sebebi şudur, ölmekte olan bir kimsenin bedeninden ince bir nefes çıktığında bu nefes hararetle karışmıştır ve hararet havayı celbeder, zira havasız hararet olmaz.
Böylece ruhu meydana getiren şeylerden üçüne sahip oluruz, duyulur hareketlerin kendisinden neşet edebileceği bu üçünden hiçbiri bulunmadığına göre, hassas melekenin kendisine atfedilebileceği, her ne kadar bir adı olmasa da dördüncü bir unsuru kabul etmemiz şarttır. Bu keyfiyet şuradan da teyit edilebilir, bedenin hareketinin sebebi olan bir tür nefes, esinti ve adeta bir rüzgar vardır, sükunetinin sebebi havadır, içindeki hararetin sebebi sıcak bir nesnedir, aynı şekilde duyusunun sebebi olan dördüncü bir nesne de bulunmalıdır. Şimdi, bu dördüncünün lüzumu başka bir cihetten de zahirdir, kalbin kaynadığı ve gözlerde ateşin parladığı öfke, onun içinde bir hararet bulunduğunu ispat eder, uzuvlar boyunca bir ürperti uyandıran korku, soğuk yahut bol bir nefesi yahut rüzgarı gösterir, göğsün mutedil hâli ve çehrenin sükuneti ise havanın mevcudiyetini delillendirir.
Buradan hareketle, hararetin baskın olduğu hayvanlar aslanlar gibi öfkelidir, soğuk bir nefesin baskın olduğu hayvanlar geyikler gibi ürkektir, havai bir cüzün bulunduğu hayvanlar ise öküzler gibi daha sakindir ve adeta aslanlar ile geyikler arasında vasati bir hâldedir.
Aynı tefrik insanlar arasında da müşahede edilmelidir. Nihayetinde, her ne kadar ruh mahlut ve mürekkep bir şey olsa ve bu adsız dördüncü şey, yahut hassas meleke onun cüzlerinin en mühimi bulunsa da (zira bir bakıma ruhun ruhudur, çünkü ondan [okunamadı]
Ruhun bir Ruh olmasını sağlayan ve canlıları diğer şeylerden, onların içsel Sureti ve asli Farkı olarak ayıran ne ise, buna rağmen bu Kısımlar öylesine kusursuz bir surette birbirine karışmış ve kaynaşmıştır ki, onlardan tek bir Töz hasıl olur, hem de gayet latif ve fevkalade kenetli bir töz, Ruh Bedende bulunduğu müddetçe bu dördü birbirinden, Bedenin herhangi bir dahili uzvuna has olan Koku, Isı yahut Lezzetin o uzuvdan ayrılabilmesinden daha fazla ayrılamaz.
İmdi, Bedende muhafaza edilen ve onunla adeta kaynaşmış bulunan bu Töz, bir bakıma onun tarafından taşınır ve korunur, keza Bedendeki bütün Yetilerin, İntibaların ve Hareketlerin Müsebbibidir, Bedeni karşılıklı olarak kuşatır ve onu yönetir, dahası onun Sıhhatinin ve Bekasının Sebebidir, tıpkı Buhurdan kokunun onun tabiatı bozulmaksızın ayrılmasının kabil olmaması gibi, Ruh da Bedenden onun İnfilakı olmaksızın ayrılamaz.
Tabiat Filozoflarından birinin, hiçbir Makul Sebebe dayanmaksızın, Ruhun da Bedeninki kadar çok cüzü olduğunu ve bunların birbirine karşılıklı olarak tatbik edildiğini düşündüğünü zikretmeme lüzum dahi yoktur.
Zira Ruhun Tözü bu denli latif, Bedenin Hacmi ise bu denli kesif olduğuna göre, Ruhun mebdeleri şüphesiz Bedeninkilerden daha latif ve daha az sayıda olmalıdır, öyle ki bunlardan her biri bir diğeriyle değil, adeta daha büyük Sayıdan müteşekkil küçük Kütleler ve Yığınlarla kenetlenir.
Vücuda bir Toz yahut bir Tatarcık konduğunda, gece vakti sise rast geldiğimizde yahut bir Örümcek Ağına, Kuş Tüyüne, Devedikeni Tohumuna veya benzerlerine temas ettiğimizde bunları bazen hissetmememizin sebebi de buradan neşet eder, zira kendilerine dokunan veya çarpan herhangi bir şeyi hissedebilmelerinden evvel, Ruhun Cüzleriyle karışmış olan küçük cisimciklerden daha fazlasının harekete geçirilmesi icap eder.
Ayrıca müşahede etmeliyiz ki, Bedenin dahili Uzuvlarından bir kısmı öyle bir Mizaçtadır ki, Ruh oraya bitiştiğinde fevkalade bir Kemalat kazanır.
Bu Kemalat Zihin, Akıl (Nous) yahut Ruhun akli Cüzü tesmiye ettiğimiz şeydir, zira bütün Bedene yayılmış olan diğer Cüz akıldışı olduğundan, yalnızca bu Cüz mütalaa ve muhakeme yürütür.
Mademki akıldışı Kısım, Duyum ile Arzu yahut Şehevi İstek olmak üzere iki yönlüdür, Akıl ise her ikisinin ortasında yer alır, zira eşyayı tartsın diye önünde yürüyen Duyuma ve kendi Hükmüyle onu idare edebilsin diye arkasından gelen Şehevi İsteğe maliktir, binaenaleyh her birinden söz edeceğimizden, işe Duyum ile başlayacağız.
BÖLÜM X. Umumiyetle Duyum Üzerine
Bu sebeple evvela umumiyetle Duyumdan bahsedeceğiz, Ruhun buna öyle bir tarzda malik olduğunu söyleriz ki, hem ona sahip olmak hem de onu kullanmak için, kendisinde barındığı ve vasıtasıyla fiilde bulunduğu Şey olması hasebiyle Bedene muhtaçtır. İmdi Beden, Ruha bunu temin etmekle, yani onda bir Hissediş Mebdesi bulunmasını ve onu kullanabilmesini sağlamakla, mezkur Mebdeye dayanan bu Semereye bizzat iştirak eder (yani hisseder yahut idrak eder), lakin Letafet ve benzerleri gibi ona ait olan her şeye değil. Binaenaleyh, bozulmaya mahkûm olmasına şaşmamak icap eder.
Böylelikle, ne yalnızca Ruhun ne de yalnızca Bedenin algıladığı yahut hissettiği, bilakis her ikisinin birlikte hissettiği vuku bulur.
Açık bir hakikate mugayir hareket eden ve bazılarının iddia ettiği gibi Gözlerin arasından açık Kapılardan geçercesine baktığımızı söyleyenler, şayet Gözler kapı mesabesinde olsaydı, kapılar yerinden çıkarıldığında olduğu gibi, gözlerimiz yuvasından çıktığında eşyayı çok daha iyi görebileceğimizi fark etmezler.
İmdi, burada en büyük Müşkülat gibi görünen husus, tamamen hissiz yahut hissetmekten mahrum Mebdelerden, Hisseden yahut hissetmeye kabiliyetli bir şeyin nasıl hasıl olabildiğidir, buna dikkat etmeliyiz ki bu hal, Keyfiyetlerden bahsettiğimiz evvelki bahiste beyan edildiği üzere, mezkur mebdelerin bazı zaruri ve hususi Büyüklüklerine, Şekillerine, Hareketlerine, Mevkilerine ve Tertiplerine hamledilmelidir, zira Duyum Yetisi de Keyfiyetlerden biridir ve evvelce mevcut olmadığı yerde zahir olabilmesi için bir miktar İlave, Eksiltme, Yer Değiştirme ve velhasıl, evvelkisinin muktedir olamadığı şeye kâfi gelebilecek yeni bir Dokunuş ve Tanzim icap eder.
Yine de Taşların, Ağacın, Toprak Keseklerinin ve bu kabilden Mürekkep şeylerin algıladığına yahut hissettiğine bu sebepten ötürü inanmamalıyız, zira sair Keyfiyetler gibi bu da her İhtilattan veya her nevi şeyin karışımından doğmaz, bilakis Mebdelerin mezkur bir Büyüklük, mezkur Şekiller, Hareketler, Tertipler ve benzeri Arazlarla teçhiz edilmiş olması katiyetle şarttır, nitekim Toprak Kesekleri, Ağaç ve benzerlerinin, Yağmurla çürüyüp Güneşle ısındıklarında, cüzlerinin Mevki ve Tertibi değişerek Solucanlara ve sair hisseden mahlukata dönüşmesi de bu sebeptendir.
Bu hal, canlı Mahlukatın Bedenlerine dahil edilip muhtelif suretlerde tahavvül eden ve böylelikle hissiz iken benzer tarzda hisseder hale gelen muhtelif Gıdalardan da anlaşılabilir, nitekim Ateşe atılan Odunun, yanmaz iken yanar hale gelmesi de böyledir.
Duyumun ve hisseden şeylerin kendisinden müteşekkil olduğu Mebdelerin de bizatihi hisseder olması icap ettiğini iddia edenlerin ne denli yanıldıklarını göstermek için mülahaza ediniz ki, şayet öyle olsalardı, yumuşak olmaları iktiza ederdi, zira hiçbir sert yahut katı şey hissetmeye muktedir değildir ve netice itibarıyla, evvelce serdettiğimiz üzere, katı olmadıkları takdirde eksilebilir ve böylece Tabiatlarını zayi edebilirler, halbuki eşyanın Mebdeleri, daha önce defaatle beyan ettiğimiz gibi, bozulmaz ve baki olmalıdır. Bu husus diğer bir yoldan şöyle de ispat edilebilir,
Şayet Mebdelerin bozulmaz olduğunu kabul edersek, onların hisseder olduğunu tasavvur edemeyiz, ne Kısımlar olarak bunu düşünebiliriz, zira Bütünden ayrılmış Cüzler hissetmez, ne de Bütünler olarak düşünebiliriz, zira o vakit birer Hayvan ve binaenaleyh ölümlü yahut bozulmaya mahkûm olurlardı ki bu da Varsayıma zıttır.
Bundan başka, eğer onların hem hayvan hem de ölümsüz olduğunu kabul edecek olursak, buradan, şu anda gördüğümüz türden, yani kendine has bir tabiatı haiz ve tek bir nevide birleşen hiçbir hayvanın meydana gelemeyeceği, yalnızca muhtelif küçük hayvanlardan müteşekkil bir yığının hasıl olabileceği neticesi çıkardı. Dahası, eğer duyulur olanın duyulur olandan, yani benzerin benzerden türemesi icap ediyorsa, evvelce zikrettiğimiz üzere, meselâ bir insanın gülen, ağlayan, akıl yürüten, şeylerin karışımından ve kendi mahiyetlerinden söz açarak ne gibi şeylerden meydana geldiklerini tahkik eden ilkelerden ibaret olması ve fani şeylere benzediklerinden ötürü, sonsuza dek uzanacak biçimde, başkalarından ve onların da yine başkalarından müteşekkil bulunması gerekecektir. Hayvanların bedenlerinde beş ayrı duyu organının mevcut olduğu, ruhun yahut ruhtaki duyumsama yetisinin bunlar vasıtasıyla duyulur nesneleri koklama, tatma gibi muhtelif suretlerde kavrayıp idrak ettiği malum olduğuna göre, beş duyuyu kabul etmemize bir mani yoktur.
Bütün bu tefavüt şuradan neşet eder ki, bir tarafta renklerin ve görülür şeylerin suretleri ile sesler, kokular, lezzetler ve sair keyfiyetler, muayyen büyüklükler, şekiller, konumlar, tertipler ve hareketlerle mücehhez küçük cisimciklerden meydana gelir.
Diğer tarafta ise görme, işitme ve diğer duyuların organları, yine kendilerine mahsus büyüklükleri, konumları ve tertipleri haiz küçük boşluklar yahut menfezler ihtiva eden dokulardan ibarettir. Bu organlar muhtelif olduğundan, keyfiyetlerin muhtelif cisimciklerinin kendilerine denk düştüğü çeşitli kabiliyetlere ve tenasüplere sahiptir, öyle ki bazıları bunları, bazıları ise şunları kendi içlerine kabul edebilir. Bundan ötürüdür ki, yalnızca renk suretlerinin kendilerinden müteşekkil olduğu küçük cisimcikler görme organına nüfuz etmeye, onu bu minvalde harekete geçirmeye ve teessür hâsıl etmeye muktedirdir, lâkin işitme organını delip geçmeye, harekete geçirmeye ve etkilemeye yahut yalnızca dokunma organını etkilemeye muktedir olan cisimcikler için durum böyle değildir ve diğerleri de buna kıyas edilir. Buradan hareketle, yalnızca farklı nevilere mensup hayvanların değil, bizzat insanların dahi aynı duyulur nesnelerden aynı şekilde müteessir olmadığını müşahede ettiğimizde, onlarda aynı neviden bir dokunun bulunmadığını anlayabiliriz.
Birlikte harmanlanmış ve birbirine karışmış bütün küçük cisimciklerde bazılarının tabiatları icabı diğerleriyle uyuşacağı, bazılarının ise uyuşmayacağı muhakkak olduğundan, aynı keyfiyetin bıraktığı tesir, idrak ve duyum bütün hayvanlarda husule gelemez. Ne de duyulur bir nesne bütün cüzleriyle her hayvana aynı şekilde tesir edebilir, bilakis her birine yalnızca onların duyularına muvafık ve onları etkilemeye elverişli keyfiyetleriyle tesir eder. Büyüklük, şekil, hareket ve benzeri gibi birden fazla duyuyla idrak edilebilen müşterek duyu nesnelerine dair fazlaca bir şey eklemeyeceğim, zira Kanonik bahsinde bunlara dair söylediklerimiz kâfidir.
BÖLÜM XI. Görme Duyusuna ve Ona Süzülen Suretlere Dair
Her bir duyudan bahsetmek icap ettiğine göre söze görme duyusuyla başlamalıyız, zira onun organı aşikâr biçimde gözdür. Şeylerin haricî tezahürlerinin ve suretlerinin bizim tarafımızdan görülmesinin sebebinin, dışarıdan yahut nesnelerden içimize, yani gözümüze bir şeylerin süzülmesi olduğu da bundan daha az bedihi değildir.
Lâkin bunun başkalarının iddialarından çok daha muhtemel olduğunu göstermeye girişmeden evvel, şeylerin bizzat kendilerinden gözümüze intikal eden bir şeyin mevcut olup olmadığını ve bunun nasıl bir tabiata sahip bulunduğunu beyan etmemiz gerekir.
İlk olarak şunu teyit ederiz ki, cisimlerin yüzeylerinden, bizzat cisimlerin kendi sathında ve katı kısımlarında bulunan konum ve tertibin aynısını muhafaza edebilen, kesintisiz bir cereyan hâlinde mütemadiyen uçuşan muayyen atom akışlarının yayılmasına hiçbir mani yoktur. Bu akışlar türedikleri cisimlerin adeta birer formu, şekli yahut sureti mesabesindedir ve bütün hatlarıyla onlara benzer, üstelik onlar vasıtasıyla bize görünür kılınan şeylerin kendilerinden çok daha latiftir. Bizim idoller yahut suretler tesmiye ettiğimiz bu form veya şekillerin tabiatı işte böyledir.
Böylesi dokuların havanın ortasında yahut etrafı saran yayılmış boşlukta bulunması da, şeylerin kendilerinde ve bilhassa atomlarda, muayyen bir derinliği haiz olmayıp yalnızca boş oyuklardan ve sathî inceliklerden ibaret tasvirler meydana getirmeye elverişli kılan muayyen istidatların bulunması da akıldan uzak değildir. Lâkin biz bu makamda, geri kalan cisimlerden sıyrılmış ince zarlar yahut kabuklar mesabesindeki ifrazatlardan bahsetmekteyiz.
Bu mahiyetteki suretlerin cisimlerin dış kısımlarından akıp gitmesi dahi akıldan uzak değildir, nitekim evvelce ima ettiğimiz üzere koku, sıcaklık, soğukluk misali şeylerin cisimlerin iç kısımlarından daima akıp çıktığı sabit olduğuna göre, onların en dış kısımlarından bir şeylerin akması yahut taşınıp gitmesi çok daha zahmetsizdir, çünkü atomlar gerek içte gerekse dışta, kendilerini kurtarıp uzaklaşmak için daimi bir gayret içindedir.
Lâkin ilk durumda diğer atomlarla örtülü olduklarından bir mukavemetle karşılaşırlar, ikinci durumda ise cismin en ön safında yer aldıklarından hiçbir mukavemetle karşılaşmazlar.
Buna şunu da ilave ediniz ki, yüzeyde işgal ettikleri sıra ve intizamın aynısını muhafaza ederek uçup gitme imtiyazını da bu sayede elde ederler, oysa içeriden gelenler, yolda [okunamadı] tarafından sık sık teşvişe uğratıldıklarından vaziyetlerini değiştirmek mecburiyetinde kalırlar.
Nitekim bu tür ifrazatların hakikaten mevcut olduğu şuradan da ispat edilebilir ki, şayet güneş ışınları tiyatroların önüne çekilmiş meselâ kırmızı yahut başka renkteki perdelerin arasından geçecek olursa, bunlardan öyle latif neşriyat yayılır ki arkalarındaki her şeyin o renge bürünmüş gibi görünmesine yol açar.
Fakat aynalardan elde edilen tecrübe kâfiden de ötedir, zira bunlar, cisimlerden bu nevi sızıntıların (effluvium) hakikaten neşredildiğini açıkça gösterir. Şöyle ki, cisimler hazır bulunduğunda aynanın üzerine düşerler, araya bir mani girerse oraya varmaktan alıkonurlar, cisimler kımıldarsa onlar da kımıldar, ters çevrilirlerse onlar da ters döner, cisimler geri çekilirse onlar da geri gider, ortadan kaldırılırlarsa bütünüyle kaybolurlar. Fakat bu suretlerin ortama akmadığı hiçbir an bulunmadığına göre, hiç şüphesiz bunların meydana gelişi bir anda vuku bulmalı ve kesintisiz bir akış hâlinde yüzeyden durmaksızın fışkırmalıdır.
Bunların yekdiğerinden tefrik edilemeyişinin sebebi, bir suret uzaklaştığında diğerinin ona bitişik olarak ardınca gelip yerini alması ve katı cismin sathındaki atomların nizam ve vaziyetini, uzun müddet ve büyük bir mesafede (nihayetinde birbirine karışsalar da) derhal muhafaza etmesidir.
Bundan ötürüdür ki cisim, daima aynı arazlarla ve aynı surette görünür. Burada cismin kendisine has olan ve muayyen bir nizam üzere dizilmiş cüzlerin mecmuu yahut adeta kendisinden uçup giden suretin ardında bıraktığı satıh olarak tasavvur edilen sureti kastediyorum. Cismin, üzerinden hiçbir şey eksilmemişçesine zerre kadar küçülmediğinin görünmesi garip gelebilir, lâkin bu durum, atomların letafeti evvelemirde idrak edilmeksizin kavranamayacak olan o fevkalade letafetlerinden ileri gelir.
Bu hususta evvelce, üç cüze taksim edildiği takdirde her bir cüzü idrak edilemez hâle gelecek derecede ufak bir hayvanı misal vermiştik. Halbuki bu hayvan, yerine getirdiği hayati fiilleri icra edebilmek için, sayısız ve hesapsız atom yığını olmadan teşekkülü neredeyse imkânsız olan cüz ve zerreciklerden mürekkep olmak mecburiyetindedir. Bu ihtimalin sıhhatini teyit kabilinden zikretmek gerekirse, kendilerinden durmaksızın bir şeyler taştığı hâlde ne suretlerinden ne de ağırlıklarından uzun müddet hiçbir şey eksilmeyen pek çok kokulu nesne vardır. Oysa bunlardan saçılan sızıntılar, kendileriyle birlikte dışarı akan bu suretlerden çok daha kesif ve çok daha kesretlidir, buna rağmen dışarıya akan şeylerin öyle cüzi bir kısmını teşkil ederler ki bunu hiçbir insan tarif edemez.
Bunların dışarıya doğru uçup gitmelerindeki sürat dahi hayret verici görünebilir, ancak bu keyfiyet, daha evvel beyan edilen atomların süratiyle fehmedilmelidir. Zira bu suretler, bahsettiğimiz letafet hasebiyle, yalın atomların muayyen terkibinden başka bir şey olmadıklarından, tahayyülün ötesinde bir sürate maliktirler ve etraflarını saran şeffaf mekândaki geçişleri, sonsuz boşluklardaki geçişe benzer, aralarında pek bir fark yoktur, çünkü kendilerini kuşatan fezada pek az engelle karşılaşırlar yahut hiçbir engele çarpmazlar.
Şayet Güneş'in ve diğer yıldızların ziyası (müşahede ettiğimiz üzere) semadan bu denli süratle gelebiliyorsa, cismin sathında harekete amade duran ve kendilerini geciktirecek hiçbir manisi bulunmayan atomlar sebebiyle, bu suretlerin sürati daha fazla olmasa bile daha az da olmamalıdır.
Görmenin Bu Suretler Vasıtasıyla Gerçekleştiği
Bu mukaddemat kabul edildiğinde, bazıları haricî ve mümtaz nesnelerin tarafımızdan görülmesini, bunların renk ve şekillerinin suretini gözümüze nakşetmelerine bağlar, aramızda bulunan hava ise bir mühür vazifesi görerek bu nakşın hasıl olmasına vasıta olur.
Başkaları ise bunun bizden yahut gözlerimizden nesneye gönderilen şualar veya sızıntılar vasıtasıyla husule geldiğini zanneder, halbuki bunun, bahsettiğimiz suretler vasıtasıyla gerçekleşmesi çok daha muhtemeldir, bu suretler nesnelerden yahut onların renginden ve şeklinden kopup içimize akar, münasip bir cesameti muhafaza ederek gözlerimize girer ve gayet seri bir hareketle görme duyumuza çarpar. Hakikaten bu mühürlenme (yahut nakşolunma) izahı fevkalade müşkül, belki de gayrikabil bir şeydir, gözlerimizden şua neşredilmesine gelince, aynaların içlerinde suretler resmedilsin diye kendilerinden ne neşrettiği yahut bir lahzada gözden bütün o muazzam sema dairesine gönderilen şeyin ne olduğu akıl sır erdirilemez bir husustur.
Kaldı ki işitmede, koklamada, tatmada ve dokunmada kendimizden dışarıya hiçbir şey göndermeyip yalnızca haricten gelen ve kendisinin duyumsanmasına yol açan bir şeyi kabul ettiğimiz (zira ses kendi kendine kulağa, kokular burun deliklerine, lezzetler damağa gelir ve dokunulabilir şeyler bedene tatbik edilir) hatırlandığında, gözlerimizden dahi dışarı hiçbir şeyin sevk edilmediğini, bilakis nesnelerin kendisinden gözlerimize bir şeyin (yani bu suretlerin) geldiğini tasavvur etmek pek tabiidir. Fakat Ruh, gözün içinde bulunduğu nispette görmekten, yani kendisine takdim olunan nesnenin rengini ve zahirî suretini idrak etmekten geri duramaz,
Zira uzvun pürüzsüz ve saydam dokusu sayesinde nesnenin sûretini kabul eder ve sunulan bütün kısımlarına göre bu sûret tarafından uyarılır. Göze hoş gelen şeylerin güzel, onu incitenlerin ise çirkin addedilmesi karşısında, birincisinden gelen sûretlerin pürüzsüzlükleri sayesinde gözün dokusuna lütufla uyan cisimlerden, diğerinden gelenlerin ise çirkin şekilleriyle bu dokuyu yırtıp zedeleyen cisimlerden meydana geldiğinden gayrı ne tasavvur edilebilir? Göz sarılık illetine tutulduğunda her şeyin sarı görünmesi nedendir, sûretler göze temas ettiklerinde bir boya alırlar yahut aynı minvalde gözden çıkan sarı ufak cisimcikler veya sûretler arasına karışarak gözün haricinde de boyanırlar. Lakin nasıl olur da bir cismin yalnızca rengini ve şeklini görmekle kalmaz, mesafesini de tefrik ederiz?
Bu durum, sûretin kendi önü sıra sürdüğü havadan neşet eder, zira sûret göze fevkalade süratle ve idrak edilemez bir müddette ulaşsa dahi, oraya intizamla varır ve temas eder, bunu ne kadar uzun sürede yaparsa nesne o kadar uzakta görünür, ne kadar tez varırsa o kadar yakında görünür, Aynı vechile, bir sûretin aynanın ardındaymış gibi görünmesinin sebebi de buradan anlaşılabilir, zira bir kimse ev içindeki herhangi bir mevkiden kapının haricindeki bir nesneye baktığında, gerek dışarıdan kapıya, gerekse içeride kapıdan kendisine doğru gelen hava nasıl damgalanmış olarak vasıl olursa,
Aynaya bakan kimseye de, hem aynadan göze hem de nesneden aynaya doğru olan hava peyderpey öyle vasıl olur. Karanlıktayken aydınlıktaki nesneleri görebildiğimiz halde, aydınlıktayken karanlıktakileri neden göremediğimizin izahı da bu kabildendir.
Zira karanlığı takip eden aydınlanmış hava sayesinde onunla malumat edinen göz görmeye muktedir kılınır, fakat aydınlanmış havayı karanlık takip ettiğinde bu vaki olmaz. Aynadaki sûretlerin bizim gibi yürüyor görünmesi nedendir?
Bu, aynanın muhtelif kısımlarından ileri gelir, bu kısımların her birinden göze biyzat bir akis vaki olmak icap eder ve bunun neticesinde sûretler bizim gibi yürüyor görünür. Şayet bizden aynaya giden sûretin arka tarafı değil de ön tarafı, üstelik sağ taraf solda, sol taraf da sağda kalacak surette nasıl aksettirdiği sual edilecek olursa, tebeşir yahut kilden yapılmış, henüz tamamıyla kurumamış bir insan sûretinin bir küreye yahut sütuna hızla bastırılması halinde vaki olan şeyin aynısının gerçekleştiğine dikkat ediniz. Fakat şayet sûret bir aynadan diğerine ve oradan da göze aksettirilirse, kısımların vaziyeti aslına rücu eder, öyle ki sağ kısımlar sağ tarafta, sol kısımlar ise solda görünür (bilhassa çok sayıda ayna mevcut olduğunda, bir şeyin ardında gizlenmiş ve nazardan ırak nesnelerin temaşaya açılması bu vasıtayla temin edilebilir), bu keyfiyet, şayet kenarları olup da biri sûreti diğerine aksettiriyorsa tek bir aynada dahi tecelli edebilir. Görme duyusuna dair söylenecekler bunlardan ibarettir, nitekim kıstaslar ve nitelikler bahsimizde evvelce ima edilen bazı hususlar da burayla irtibatlıdır.
BÖLÜM XIII, İşitme
İşitme bahsinde, daha evvel temas ettiğimiz hususu tekrarlamamız icap eder, kulağın işitme uzvu olduğu ikrar edildiğine ve görme fiili göze bir şeyin dahil olmasıyla vuku bulduğuna göre, işitme de konuşan, ses çıkaran, gürültü hasıl eden yahut işitme hissini harekete geçirmeye meyyal olan nesneden kulağa intikal ettirilen bir şeyin ihracıyla vuku bulur. Bu nevi cereyan (effluvium), bu hissi uyardığı cihetle ses olarak tesmiye olunur.
Bunun da ötesinde, bu cereyan gerek konuşanın ağzında, gerekse umumiyetle darbe alıp gürültü hasıl eden nesnede, aynı şekle sahip sayısız küçük parçalara ayrılarak orada ufalanır (şayet umumî cereyan müdevver idiyse müdevver, ilk cereyan öyle idiyse eşkenar olmayan üçgen şeklinde), tıpkı şişelerden bir şey akıttığımızda yahut çuhacılar kumaşlarının üzerine su serptiklerinde küçük damlacıkların hasıl olduğunu müşahede ettiğimiz minval üzre. Bu küçük parçalar yahut ufak kütleler, birbirlerine karşı muayyen bir karşılıklı intizamı muhafaza edecek vechile dağılırlar (ve muhtelif kimselerin işitme duyusuna farksız tesir ederler, öyle ki aynı olmasa da birbirine benzediği için hepsi bir ve aynı sesi işitiyor gibi görünür) ve kendi içlerinde hususi bir irtibatı idame ettirirler, bu sayede neşrolundukları nesneyle rabıtalı oldukları anlaşılır, sesi neşreden şey tarafından hasıl kılınan bir duyum meydana getirirler (ses uzaktan kulağın içine gelmediğinde vaki olduğu gibi).
"Yine de hayal etmemeliyiz ki, (mesela) ses bir kez havaya salındığında, hava derhal o ses tarafından veya onun meydana getirdiği diğer seslerle, benzer sesler hâlinde mühürlenir veya biçimlendirilir, ki bunlar (birinin ifade ettiği gibi, atasözünün dediğince bir alakarganın diğeriyle uçması misali) hep birlikte uçup giderler. Havanın böylesi bir vazifeyle yükümlü kılınması pek ağır bir külfet olurdu, bilakis biz konuştuğumuzda içimizde o vuruş gerçekleşir gerçekleşmez, bu vazifeye münasip, gayet latif ve çevik bir akışa sahip kimi küçük parçalardan mafsallanan ses kulağa erişerek bizde işitmeyi hasıl eder." [okunamadı] bir surete sahip olduğu, şu akıl yürütmeyle savunulabilir ki, şayet organın bünyesine uyan bir sureti veya organı yırtan bir pürüzü olmasaydı, ses işitmeyi açıkça ve hoşlukla [okunamadı] edemezdi.
Bu durum, bir testerenin gıcırtısı ile bir lavtanın tatlılığı veya bir karganın boğuk gaklaması ile can çekişen bir kuğunun tatlı ahengi mukayese edilerek daha iyi kavranabilir.
Daha evvel zikredilen ve bu meseleye hizmet eder görünen bazı hususları tekrarlamamak adına, yalnızca şu müşkile temas edeceğim, nasıl olur da gece vaktinde sesler gündüze nazaran hem daha gür, hem daha berrak çıkar? Bunu çözmek için, evvelki kelamımızdan aşikâr olan şu hususu kabul etmeliyiz, hareket boşlukta vuku bulur ve atomlardan meydana gelen hava cisimcikleri yahut kütleleri boyunca öteye beriye saçılmış çokça boşluk mevcuttur, gündüz vaktinde havanın sıcak olmasıyla bu küçük cisimler seyrekleşip atomlar dağıldığından, bunların ihtiva ettiği küçük boşluklar zaruri olarak daralır ve sıkışır, lâkin geceleyin havanın soğuk olmasıyla bu küçük cisimler birbirine yaklaşır ve atomlar tıkışır, böylece boşluklar daha da genişler.
Bu hâl, bir kapta kaynatılan, yumuşatılan ve eritilen her şeyden bellidir, zira daha geniş bir yer kapladıklarında soğur, eski itidallerine döner ve büzüşürler.
Bundan ötürüdür ki, gündüz vakti genleşmiş havanın içinden geçen ve yoluna çıkan pek çok cisme çarpan ses, ya tamamen durdurulur ya parçalanır ve fazlaca hırpalanıp aşınır. Fakat geceleyin cisimlerden ari bir boşluktan geçtiğinde, noksansız, süratli ve kesintisiz bir akışla işitmeye ulaşır ve bu süratle berraklığını ve tefrik edilebilirliğini muhafaza eder.
Aynı esastan neşet eder ki, boş kaplara vurulduğunda ses verir, dolular ise ses vermez, altın gibi daha kesif cisimler boğuk ve kısık bir ses çıkarırken, pirinç gibi daha az yoğun olanlar daha büyük ve berrak bir ses verir.
BÖLÜM XIV. Koklama Üzerine
Koklamaya gelince, anlamalıyız ki koku (işitmeden bahsettiğimiz vakit ses yahut sada hususunda kıyasen beyan edildiği üzere), kokulu nesneden koklama uzvuna (burun deliklerine) onu harekete geçirecek ve tesir edecek surette denk düşen birtakım küçük cisimcikler yahut kütleler intikal etmedikçe, kendiliğinden hiçbir iz veya mühür bırakamazdı.
Kokuların nesnelerden sızıp dışarı çıktığı bedihidir, nitekim kokulu addedilen tüm nesneler, bütün hâldeyken duyulduklarından ziyade, kırıldıklarında, dövüldüklerinde yahut ateşle çözündüklerinde daha keskin kokarlar.
Zira koku hissini harekete geçirmeye elverişli bu küçük cisimciklerin mecmuu, kokulu cismin içine hapsolunmuş ve bağlanmış gibidir, lâkin cisim kırıldığında, dövüldüğünde yahut yakıldığında, bu ecza dışarı fırlar, bir buğu veya bulut gibi yayılır ve şayet temas edebilirse koklama duyusuna tesir eder.
Koklama duyusuna iki veçhile tesir etmesi âdettendir, ya huzursuz ve uyumsuz bir surette ki bundan nahoş kokular neşet eder, yahut pürüzsüz ve münasip bir surette ki bundan da hoş kokular hasıl olur.
Zira kokuyu teşkil eden bazı cisimcikler pürüzsüz ve düz bir yüzeye sahipken, diğerleri lüzumundan fazla veya daha büyük açılara maliktir, bundan ötürüdür ki kimi kokular uzva pürüzsüzce dokunarak haz verirken, diğerleri onu yırtarcasına bir tür acı verir.
Lâşeler yakıldığında ve tiyatroya yeni safran serpildiğinde, bu küçük cisimciklerin burun deliklerine nüfuz edişleri arasında muhakkak bir tefavit bulunmalıdır. Bu keyfiyet şu minvalde tasavvur edilebilir.
Nasıl ki elimize kuş tüyü değdirdiğimizde ona doğru bastırır, fakat ısırgan otu değdirdiğimizde derhal geri çekersek, (zira birinin pürüzsüzlüğü ile diğerinin pürüzleri ve dikenleri iki farklı veçhile tesir eder,) aynı şekilde safrandan çıkan küçük cisimcikler pürüzsüz, lâşeden çıkanlar ise dikenlidir, öyle ki birincisi burun deliklerini nazikçe okşayıp mest ederken, diğeri onları deler ve geri çekilmeye mecbur bırakır.
Bunun da ötesinde, hayvanlar arasında (hatta birbiriyle mukayese edildiğinde insanlar arasında dahi) pek büyük bir mizaç çeşitliliği bulunduğundan ve koklama uzvunun bünyesi muhtelif kimselerde farklılık gösterdiğinden, teşekkül ettikleri küçük cisimciklerin suretlerindeki benzemezlik sebebiyle kimi kokuların bazılarının hoşuna gidip diğerlerinin gitmemesi garip karşılanmamalıdır, arıların çiçeklerden, akbabaların leşten haz alması yahut köpeklerin bizim sezemediğimiz avların izini koklayarak bulması da böyledir, sanki o hayvanlar geçerken bizim koku duyumuzu uyaramayan bir buğu bırakmış gibidirler.
BÖLÜM XV. Tatma Üzerine
Sırada tatma duyusundan bahsetmek var,
Bunun organının dil ve damak olduğu aşikâr olduğuna, eti çiğnerken suyunu sıktığımızda (tıpkı su dolu bir süngeri elimizle sıktığımızdaki gibi) ve bunun üzerine dışarı sıkılan su, dilin ve damağın gözenekleri yahut karmaşık delikleri arasından dağıldığında tadı ağzımızda duyumsayıp algıladığımıza göre, küçük cisimleri organa nazikçe ve pürüzsüzce intibak eden tadın tatlı, buna mukabil `[okunamadı]` ve uygunsuz olanın ise acı, tuzlu, keskin, asitli, ekşi, yakıcı ve benzeri olduğunu genel olarak iddia edebiliriz.
Zira birinciler daha pürüzsüz ve yuvarlak, ikinciler ise daha sert ve çengelli küçük cisimlerden meydana gelmemiş olsaydı; dolayısıyla birinciler ona nazikçe dokunurken ikinciler batıp onu yırtmasaydı, ne bal veya süt dili hoş bir şekilde, ne de pelin otu ya da kantaron nahoş bir şekilde etkileyebilirdi. Tatlı bir tat meydana getiren atomların yuvarlak ve münasip bir büyüklükte; ekşi tat verenlerin büyük; sert tat verenlerin çok köşeli ve asla yuvarlak olmayan; keskin tat verenlerin sivri, konik, eğri, ne ince ne de yuvarlak; asitli tat verenlerin yuvarlak, ince, köşeli, eğri; tuzlu tat verenlerin köşeli, çarpık; acı tat verenlerin yuvarlak, pürüzsüz, çarpık, küçük; yağlı tat verenlerin ise ince, yuvarlak ve küçük olduğunu söyleyen kimse meseleyi fena tarif etmiş sayılmaz.
Lakin daha hususi olarak, yalnızca hayvanların değil, insanların da kendi aralarındaki mizaçlarının gayet muhtelif olduğu ve bedenlerinin zahiri hatlarında ayrıldıkları gibi deruni dokularında da ayrılmak mecburiyetinde oldukları görüldüğünden, buradan hareketle kimi hayvanlara ya da insanlara hoş gelen tatların, diğerlerine nahoş geldiğini söyleyebiliriz. Bunun sebebi, teşekkül ettikleri küçük cisimlerin birincilerin organlarının dokusuna uygun ve intibak etmiş, ikincilerin organlarının dokusuna ise uygunsuz ve gayrimünasip olmasıdır, nitekim organdaki yuvarlak gözenekler yuvarlak atomları pürüzsüzce, fakat üçgen olanları zahmetle kabul edebilir; üçgen gözenekler ise üçgen olanları pürüzsüzce, fakat yuvarlak olanları zahmetle kabul edebilir. Eskiden bize hoş gelen şeylerin humma esnasında neden nahoş hale geldiği de buradan anlaşılır, çünkü doku öylesine bozulmuş ve gözeneklerin şekilleri öylesine değişmiştir ki, içlerine sızan küçük cisimlerin şekilleri, evvelce intibak edebilir olmalarına rağmen, artık uygunsuz ve bağdaşmaz hale gelmiştir. Bir hayvana yarayan gıdanın bir diğerine zehir olmasının sebebi de bundandır, tıpkı baldıran yahut çöplemenin bir insana helak edici gelmesine karşın, keçileri ve bıldırcınları besleyip semirtmesi gibi.
Bu durum, birbirinden farklı olan deruni dokulardan ötürü vuku bulur, öyle ki birine intibak eden ve uyan şey, bir diğerine uymaz.
BÖLÜM XI. Dokunma Üzerine.
Dokunmaya gelince, bütün cisimlerin yüzeyleriyle birbirine temas ettiklerinin söylenmesinde olduğu gibi hepsine müşterek olan (ne temas edebilen ne de kendisine temas edilebilen Boşluğun tabiatına zıt düşen) dokunmayı değil, hayvanlara has olan, Ruhun algısı olmaksızın gerçekleşmeyen ve tek bir cüzü değil, bedenin bütün kısımlarını organı kılan dokunmayı kastediyorum. Bu dokunmaya dair yalnızca şunu beyan edeceğim, onun vasıtasıyla algılanan şey üç surette algılanır. Zira evvela, bir şey haricen tatbik edildiğinde yahut dışarıdan süzülüp girdiğinde dokunma ile algılanır, tatbik edilme, elin kendisine dayanan bir taşı hissetmesinde olduğu gibidir, süzülüp girme ise, sıcak bir şeyin hararet, soğuk bir şeyin bürudet neşretmesiyle, bedenin içinde bulunduğu hale göre onu ya ferahlatan ya da rahatsız eden kimi küçük cisimlerin gözeneklere dahil olması gibidir.
Saniyen, içeride bulunan bir şey dışarı atıldığında algılanır, bu kimi zaman bilhassa şeyin kendisi ağır ve zahmetli olduğunda hazla vuku bulur, meninin dışarı atılmasında olduğu gibi, kimi zaman da idrar zorluğu yahut sidik zoru hallerinde olduğu gibi, küçük cisimlerin köşeleri sebebiyle geçiş yolunu tahriş etmesiyle ızdırapla vuku bulur.
Son olarak, beden içindeki kimi şeyler itme, açma, çekme, sarsma, batma, kazıma, soyma, şişirme, germe, kırma ve sayısız diğer yollarla bu hareketlerden bazılarını gerçekleştirdiğinde, tabii mizacı bozar, duyuları karıştırır ve sarsar.
Böylece başta ve içerideki diğer azada tüm sızılar ve ağrılar hasıl olur ve hayvan, sanki bir insan kendi eliyle bedeninin bir uzvuna vuruyormuşçasına, kendi kendini bu surette tesir altına alır.
BÖLÜM XVII. Akıl, Zihin yahut İdrak ve Makamı Üzerine.
Duyu bahsi buraya kadardı. Şimdi de ekseriya Zihin, İdrak, rasyonel ve hâkim cüz, kimi zaman da Tefekkür, Muhayyile, Zan, İstişare tesmiye olunan Akıl üzerine konuşmalıyız.
Onun hususiyeti, duyu ona çarptığında düşünmek, kavramak, anlamak, tartmak, tefekkür etmek, mütalaa yahut müzakere etmektir.
Aklın dokusu, küçük cisimlerin en latif, en pürüzsüz ve en yuvarlak olanlarından teşekkül eder, nitekim hiçbir şey daha latif yahut daha süratli bir harekete malik olamaz.
Ne kendisini daha çabuk harekete geçirebilen, ne de bir şeyi Aıldan daha tez icra edebilen herhangi bir nesne mevcuttur, o bir şeyi tasarlar yahut ona başlarsa bir lahzada vücuda getirir, bu sebepten herkes kabul eder ki onun eyleminden, yani düşünceden daha süratli hiçbir şey olamaz.
Ve muhakkak ki, suyun daha pürüzsüz, daha küçük, daha yuvarlak küçük cisimlerden meydana gelmesi sebebiyle bala kıyasla harekete çok daha meyyal ve çok daha akışkan olması gibi, Zihinden daha yuvarlak, daha küçük ve daha pürüzsüz unsurlardan müteşekkil hiçbir şey bulunamaz, zira hiçbir şey harekete daha amade, daha çevik yahut daha esnek olamaz.
Ve Akıl bedenin hangi cüzünde bulunursa bulunsun, Ruha yahut o cüzde kendisiyle birlikte var olan Ruhun o kısmına öylesine raptolunmuştur ki, onunla bölünmez bir biçimde birleşir ve onunla tek bir tabiat teşkil eder, yine de kendi tabiatını daima öyle muhafaza ve idame ettirir ki, düşünmek Aklın, `[okunamadı]` hisler Ruhun hususiyetidir, gerçi bunların `[okunamadı]` sebebiyle Ruhun düşündüğü, Aklın ise
Gerçekten de Akıl (Nous), his ve ihtiraslardan berîdir, fakat duyuma bağlı ihtiraslar Ruh'un duyumun yerleştiği kısımlarında uyanırken, tefekküre bağlı olanlar da Ruh'un tefekkürün bulunduğu ve Ruh'un düşünen Akıl (Nous) ile tek bir şey teşkil ettiği kısmında uyandığından, sanki bu kısımda ikamet eden Akıl (Nous) ve Ruh birleşimi yalnızca Akıl'dan (Nous) ibaretmiş gibi, ihtiraslar bizzat Akıl'a (Nous) atfedilir hale gelir.
Böylece, Akıl (Nous) ister ayrı ister bitişik kabul edilsin, Ruh'un diğer kısmının ötesinde şu hususiyete sahiptir, nasıl ki baş yahut göz ağrıdığında bütün bedenimiz baştanbaşa acı çekmezse, bazen Ruh'un bedene yayılmış olan diğer kısmı bu histen azade iken, Akıl (Nous) keder yahut sevinçten müteessir olur.
Bazen diyorum, zira Akıl'ın (Nous) öylesine şiddetli bir korkuya kapılması da mümkündür ki, hayatı Ruh'tan yahut Ruh'un diğer kısmından daha kâmil bir surette haiz olsun, çünkü Ruh, Akıl (Nous) olmaksızın uzuvlarda en ufak bir müddet dahi varlığını sürdüremez, fakat Akıl (Nous), etrafındaki uzuvlar kesilip atılsa ve bu suretle Ruh'un büyük bir kısmı yok edilse dahi, yine de varlığını muhafaza eder ve hayatı korur.
Tıpkı gözün diğer bütün kısımlarından ziyade görmeye vesile olan gözbebeği gibi, çünkü diğer kısımlar sağlam olsa bile gözbebeği zarar gördüğünde görme yok olur, oysa gözbebeği sağlam kaldığı müddetçe, diğer kısımlar tahrip olsa da görme devam eder.
Akıl (Nous) yahut Ruh'un akli kısmı için göğsün orta kısmından, dolayısıyla iç organlardan yahut göğsün ortasında bulunan kalpten başka bir makam tayin etmek mümkün görünmemektedir. Bu durum, tefekkürden neşet eden korku ve sevinç hislerinden açıkça anlaşılmaktadır, zira bunların göğüste olduğunu idrak ederiz.
Ruh'un, İçine Süzülen Suretler Vasıtasıyla Düşünmesi Üzerine
Burada yalnızca şu müşkülat kalmaktadır, Akıl (Nous) bir şeyi düşünmeye nasıl sevk edilir? Fakat nesnelerin göz tarafından görülmesi gibi Akıl (Nous) tarafından düşünüldüğü aşikâr olduğundan, tıpkı görme gibi düşünmenin veya tefekkürün de onun içine süzülen suretler vasıtasıyla vuku bulduğu açıktır. Zira göze süzülen, nispeten daha kaba bir cisme sahip olan, gözün dokusuna uyum sağlayarak onda görme fiilini meydana getiren suretlerin haricinde, daha evvel zikredildiği üzere, havada serbestçe dolaşan, cisimlerden dökülen yahut bizzat havada teşekkül eden, çok daha latif sayısız başka suretlerin bulunması da zaruridir, bunlar bedenden içeri nüfuz ederek Akıl'ın (Nous) dokusuna intibak eder ve ona ulaşır ulaşmaz onu düşünmeye sevk eder.
Nitekim bir aslanın sureti gözlerimize süzüldüğü için nasıl ki bir aslanı görüyorsak, aslanın sureti zihnimize süzüldüğü için de bir aslanı düşünürüz. Ne var olan ne de vaktiyle var olmuş Sentorları, Skylla'ları ve benzerlerini düşünmemiz yahut hayal etmemiz ise, bilhassa bu maksatla yaratılmış suretlerden ziyade, misal olarak bir insan ile bir atın suretleri bize arz edildiğinde, bunların bir örümcek ağı yahut altın varak gibi letafetleri veya incelikleri sebebiyle birbirine eklenip bir Sentora atfedilene benzer tek bir suret meydana getirmesinden neşet eder.
Fakat şuna dikkat edilmelidir ki, bazen ister uyanık ister uykuda olalım aynı düşüncede sebat ettiğimizde, bu durum aynı nesneye ait tek bir sureti kullanmamızdan değil, kesintisiz bir akış halinde birbirini takip eden pek çok sureti kullanmamızdan kaynaklanır, şayet bunlar bize aynı vaziyette gelirse düşünülen yahut hayal edilen şey hareketsiz görünür, farklı vaziyetlerde gelirse hareketli görünür.
Bilhassa rüyalarda suretlerin bize hareket ediyormuş, kollarını ve diğer uzuvlarını birbiri ardınca kımıldatıyormuş gibi görünmesinin sebebi budur.
Peki, bir insan neyi arzu ederse zihninin yahut Aklı'nın (Nous) tam da o şeyi düşünmesi nasıl vuku bulur?
Çünkü her yerde her türlü suret bulunmasına rağmen, bunların büyük kısmı düşünülmeksizin akıp gider, zihni harekete geçirenler yalnızca bizzat farkına vardığı, müşahede etmek istediği yahut düşünmek üzere kendini hazırladığı suretlerdir.
Gözlerin pek ufak bir şeye bakmaya başladığında ona yönelip dikildiğini ve bir şeyi sarih biçimde görene dek, diğer şeylerin suretlerini de almasına rağmen onlar yokmuş gibi davrandığını görmez miyiz?
Zihnin şeyleri açıkça idrak edebilmesi için bir miktar dikkat nasıl lazımsa, yalnızca düşünebilmesi veya tasdik yahut inkâr yoluyla bir hüküm verebilmesi için daha fazlası gerekir, en büyük gayesi aldanmamakmışçasına bunların üzerinde durması içinse en fazlası icap eder. Fakat bunu daha evvel ölçütler bahsinde beyan etmiştik.
Tabii nesnelerin tetkiki bakımından burada şunu belirtmek kifayet edecektir, insan muhakemesi evvela tabiat tarafından meydana getirilen şeylere hayret eder, akabinde onları tahkik ederek sebeplerini keşfeder, fakat bunu bazılarında daha çabuk, bazılarında daha geç yapar, bazen buna kani olur yahut tam bilgiye daha uzun bir vakitte erişir, bazen de daha kısa bir vakitte.
Ruh'un Hissiyatı yahut İhtirasları Üzerine
Gayriakli Ruh'un duyum haricinde, kendisinde uyanan hissiyat yahut ihtiraslardan ötürü hissi yahut ihtiraslı olarak tesmiye edilebilecek bir başka kısmı daha vardır.
Bu melekeye, sahip olduğu en temel tesir olan iştah yahut arzu sebebiyle aynı zamanda İştah yahut Arzu da denir, kimi müellifler bunu Şehevî ve Gadabî olmak üzere ikiye ayırır. Daha evvel de ifade edildiği üzere, duyumu takip eden tesirler duyu uzuvlarında hasıl olurken, zannı takip edenler ise sinede vücut bulur.
Bunun üzerine iki asli tesir mevcuttur, Haz ve Elem, bunlardan ilki Ruha aşina ve münasip, diğeri ise Tabiat için elverişsiz ve gayrımünasiptir, pek aşikârdır ki her iki tesir de yalnızca sinede uyanmaz. Zira sinede haz ekseriyetle sevinç, neşe, vecd, sürur namı altında, elem ise keder, tasa, ızdırap ve benzeri isimlerle anılır, lakin bunlar sair uzuvlarda da uyanır. Bu uzuvlar tabii hâllerinden uzaklaştıklarında elem yahut keder baş gösterir, mezkûr hâle yeniden kavuştuklarında ise haz peyda olur. Şayet bütün uzuvlar tabii hâllerini muhafaza edebilseydi, ya hiçbir tesir vücut bulmazdı yahut bir tesir vaki olsa bile, o hâlin sükûn ve suhuletinden ötürü buna haz denmesi icap ederdi.
Fakat ya bir canlının bedenindeki kurucu unsurların kesintisiz hareketi hasebiyle bazı cüzlerin bedenden ayrılması ve başkalarının ona dahil olması, bazılarının birbirinden çözülüp diğerlerinin bir araya gelmesi sebebiyle, yahut etraftaki şeylerde mevcut hareket hasebiyle onların içine sızan, onları tebdil eden, altüst eden, birbirinden ayıran şeylerin tesiriyle,
Elem vücut bulur (ilk sebepten ötürü açlık, susuzluk ve maraz ile, ikinci sebepten ötürü ise yanma, ezilme, burkulma ve yaralanma ile), bu sebeple evvelemirde elem tesirinin hasıl olduğu görülür, bununla birlikte, zıt bir tabiata sahip olmasından ötürü nefret yahut ondan ve ona sebep olan şeyden imtina etme hissi peyda olur, bu sebepten ötürü ona Kötü adı verilir. Bunun akabinde elemin zeval bulmasına yahut elemden âri bir hâle duyulan bir arzu doğar ve nihayetinde bu hâlin kendisiyle bertaraf edilebileceği şeye yönelinir ki buna da İyi adı verilir, elem zail olup nesne daha iyiye, yani tabii hâline rücu ettirildiğinde haz uyanır ve ona refakat eder, öyle ki evvelinde bir tür elem vaki olmasaydı haz da vücut bulmazdı, nitekim bu husus açlık ve susuzlukta, yeme ve içmeden alınan hazda zahiren müşahede edilebilir. Zira bu haz yalnızca, cüzlerin ekseriyeti deruni hararetin tesiriyle dağıldığı, seyreldiği, bütün nizam bozulduğu ve mide bilhassa büzüştüğü için yahut aksi takdirde hafif bir hararet onları asli hâline döndürdüğü zaman husule gelir. Ve bunlar, tabii hâle latif ve hoş bir duyum ile vasıl olduğunda teşekkül eder ki bu hâl, bir kimse aç değilken yediğinde yahut susamamışken içtiğinde vaki olmaz. Böylece Ruhun umumi tesirleri bu dördü olarak tezahür eder, nihayetler olarak Elem ve Haz, Kaçınma ve Arzu.
Zira arzu, Zihnin düşündüğü şeyi hususi surette irade etmesi ve onu tasavvur etmesidir, intikama meyleden bir irade için olduğu gibi.
Korku ise, gelecekte vuku bulacak bir Kötülük karşısında ürperip adeta kendi içimize çekildiğimiz bir kaçınmadır, diğerleri de böyledir. Tabiatça hasıl edilen ve zandan doğan arzu, Tabiatın ihtiyacını gidermeye öyle meyleder ki, yine de onun tamamen zail olması şart değildir.
Nihayetinde bazen de ne Tabiata ne de onun ihtiyacının izalesine hiçbir faidesi dokunmaz.
Buradan hareketle, arzuların bir kısmının Tabii ve Zaruri, diğerlerinin Tabii lakin Zaruri Olmayan, bir kısmının ise ne Tabii ne de Zaruri olup büsbütün Beyhude olduğu anlaşılır.
Tabii ve Zaruri olanlar, hem ihtiyacı hem de bu ihtiyaçtan doğan elemi bertaraf edenlerdir, soğuğu savuşturmak için giyim kuşam, yemek ve içmek arzusu gibi.
Tabii lakin Zaruri Olmayanlar ise, yalnızca hazzı çeşitlendiren fakat elemin izalesi için mutlak surette zaruri bulunmayan arzulardır, leziz taamlar yahut Tabiatın bir meyil verdiği ancak insanın meşakkatsizce imtina edebileceği cinsi zevkler gibi. Nihayet ne Tabii ne de Zaruri olanlar, Tabiatın muhtaç bir cüzünden neşet eden herhangi bir elemin izalesine hiçbir katkı sağlamayan, beyhude zandan ibaret arzulardır, saltanat taçları, makamlar, ziynetler, müzeyyen libaslar, altın, gümüş, fildişi ve emsali şeyler gibi.
Bunun da ötesinde nazar-ı dikkate alınmalıdır ki, Haz İyiden istifade etmekte, Elem ise Kötüye maruz kalmakta temerküz ettiğinden, bu sebepten ötürü ilki Ruhun bir nevi inbisat ve inşirahı ile, diğeri ise onun kabz ve inkıbazı ile hasıl olur,
ve bundan ötürü Ruhun, İyinin kendi içine duhul etmesine yol açmak için elinden geldiğince inbisat etmesine, Kötüyü defetmek için ise kabz olmasına şaşmamak icap eder.
Bir yayılma yahut inbisat mevcuttur, zira iyi bir şeyin sureti duyuma çarptığı yahut Zihni harekete geçirdiği anda, o suretin teşekkül ettiği latif cisimcikler duyu uzuvlarına yahut kalbin bizatihi kendisine öyle bir nüfuz eder ki, hem Ruha hem de Bedene münasip olduklarından, Ruha hususi bir tarzda hafifçe temas ederek ona zevk verirler ve minik zincirler misali onu neşet ettikleri şeye doğru cezb ve celbederler,
bunun üzerine Ruh ona yönelip meylederek, ondan hissedar olabilmek gayesiyle sahip olduğu bütün kudretle adeta büyük bir hamle yapar. Diğer taraftan ise bir kabz hali vaki olur, zira elem verici bir şeyin sureti duyuma yahut Zihne çarptığı anda, onun teşekkül ettiği latif cisimcikler birer küçük ok yahut iğne gibi bizatihi Ruhu uzuvla birlikte yaralar ve onun terkibini çözer, Ruh ise bunlardan elinden geldiğince sakınmak için kendini kapatır ve kalbin yahut Aklın mukim olduğu kendi merkezine veya köküne çekilir. Bir canlının neden Gadaba daha meyyal olduğuna dair daha evvel söylediklerimizi tekrarlamak lüzumsuzdur, zira bu durum terkibe vabestedir.
...biri Korkuya, üçüncüsü ise dingin, pürüzsüz Hareketlere meyillidir, ruhlarının daha ziyade ateşli, rüzgarlı veya havadar bir İlkeden pay almasına göre bu Farklılığın İnsanlarda da bulunduğu hususunu eklemeye dahi lüzum yoktur.
Yahut terbiye edilmiş İnsanlarda bile bu Tohumların büsbütün sökülüp atılamadığını, kiminin Öfkeye daha yatkın, kiminin Korkuya daha açık, bir başkasınınsa gerekenden fazla [okunamadı] olduğunu müşahede edebiliriz.
Dahası, yalnızca Hayvanlar arasında değil, insanların da birbirleri arasında bu denli büyük olduğu görülen Ahlak ve Meşrep Farklılığı, açıkça [okunamadı] çeşitli Karışımından ileri gelmektedir, yalnızca Zandan doğmuş değildir.
İradi Hareket Üzerine ve Bilhassa Konuşma ile İsimlerin Verilmesi Hakkında. BÖLÜM XX.
Ruh, tabiatı icabı kıpır kıpır, Harekete amade ve içinde var olduğu Bedeni ve onun Uzuvlarını hareket ettirmeye muktedir olduğundan, Bedeni yahut Uzuvlarını herhangi bir Hareket ile her ne vakit hareket ettirirse ettirsin, bunu onları hareket ettirmeye dair bir İradesi bulunduğu için yaptığı ve bu İradenin tahayyül eden Akıl (Nous) tarafından uyandırıldığı, bu Tahayyülün ise ona çarpan Suret sebebiyle hâsıl olduğu pek iyi bilinir, zira Akıl (Nous) yahut Zihin, evvelemirde öngörmediği hiçbir şeyi yapmaz, o Şeyin Suretine evvelce sahip olmadıkça da onu öngöremez.
Böylece, (mesela) Uyluklarımızı hareket ettirip yürüdüğümüzde, bu fiil evvela Zihne gelen yürüme Suretlerinin ona çarpmasıyla vuku bulur, bundan yürüme İradesi doğar, ardından Zihin kendisini yürüyecek şekilde harekete geçirdiğinde, derhal Ruhun kendisine bitişik olan Cüzüne çarpar, o Cüz de bütün Bedene, bilhassa da Uyluklara ve Ayaklara yayılmış bulunan Ruhun geri kalanına çarpar. Böylece bütün Çatı peyderpey ileri itilir ve hareket eder.
Bütün Bedenin [okunamadı] hale gelmesi ve Havanın onun cüzlerine nüfuz etmesi hasebiyle, Havanın da buna bir miktar katkı sağladığını zikretmeye gerek dahi yoktur. Dolayısıyla Beden, Kürekler ve Rüzgar vasıtasıyla sevk edilen bir Gemi misali, iki Sebepten ötürü hareket ettirilir.
Hareketin Başlangıcının, Zihnin makamı olan Kalpten neşet ettiği aşikardır, zira bazen Atların (mesela), Engel kalkar kalkmaz fırlayamadıklarını, İradelerinin onları sevk ettiği süratte birdenbire atılamadıklarını görürüz, zira bütün Uzuvlara yayılmış bulunan Ruhun bütün Cevherinin evvela toplanması icap eder ki uyarılıp Zihnin Maksadına tabi olabilsin.
Böylece hareket, evvela Zihnin İradesinden neşet eder, ardından Beden ve Uzuvlar boyunca ilerler.
Zihni teşkil eden cisimciklerin bu denli küçük olmalarına mukabil, Bedeninki gibi muazzam bir Ağırlığı hareket ettirmeye, bükmeye ve döndürmeye muktedir bulunmaları belki tuhaf görünebilir.
Lakin rüzgar gibi son derece latif bir şey, koca bir Gemiyi böylesine büyük bir Kuvvetle ileri sürebiliyorken ve tek bir El, tek bir Dümen, tam yelken seyrinde dahi olsa onu döndürüp yönlendirebiliyorken buna şaşmak niye? Makaralar ve Vidalar vasıtasıyla devasa Ağırlıkları hareket ettiren ve yukarı çeken, üstelik bunu hiç de [okunamadı] bir Kuvvetle yapmayan Düzenekler yok mudur?
Fakat Bedenin Cüzlerini kendi irademizle hareket ettirdiğimiz Hareketler meyanında en dikkate şayan olanı, Konuşma tesmiye edilen Dil hareketi olduğundan, hususiyetle bu meseleye dair bir şeyler söylemek iktiza etmektedir.
Dil, nefes alan Hayvanlarda, şiddetle dışarı verilen Havayı kırabilecek ve adeta şekillendirebilecek bir surette yaratılmış olduğundan ve bunun akabinde bir Ses hâsıl ettiğinden,
Şu netice hasıl olur, Hayvan bir şey yapmaya muktedir olduğu kendi Kuvvetini idrak ettiğinden, [okunamadı] bunun üzerine Boğa boynuzlarıyla süser, At çifte atar, Aslan dişleri ve Pençeleriyle parçalar, Kuş kanatlarına güvenir, işte bundan ötürüdür ki diyorum, Hayvanlar ve bilhassa İnsanlar, dillerinin Zihnin Hallerini ifade etme Kabiliyetini idrak ettiklerinde (kendi dışlarındaki bir şeyi bildirmek istediklerinde dahi), Ses tesmiye edilen bir Sadâ çıkarırlar ve Dilin, ayrıca bu Değişime hizmet eden diğer Uzuvların araya girmesiyle onu muhtelif Suretlerde büker ve şekillendirirler.
Hayvanları da misal veriyorum, zira onların dahi sevindiklerinde, kederlendiklerinde, korktuklarında yahut bir şeyin peşine düştüklerinde çeşitli Sesler çıkardıklarını görmekteyiz.
Sözgelimi Köpekler, öfkeyle saldırdıklarında, havladıklarında, Enikleriyle oynadıklarında, yaltaklandıklarında, canları yandığında, inlediklerinde yahut uluduklarında muhtelif Sesler çıkarırlar, bir At şahlandığında, bir Kısrağın ardı sıra gittiğinde ve Binicisi tarafından mahmuzlandığında bambaşka surette kişner.
Kuşlar da avları için çekişirken, Havada bir Değişiklik sezdiklerinde ve boş boş, öylece tünerlerken farklı Çığlıklar atarlar.
İmdi, İnsan diğerlerinin fevkinde Dilinin azametli Gücünü ve onu muhtelif şeyleri bildirmeye elverişli kılınabilecek türlü eklemli Sesler çıkaracak veçhile çeşitli şekillerde nasıl bükebileceğini idrak ettiğinden, İnsanların Zihnin İhtiraslarını ve diğer şeyleri Baş sallayarak yahut Parmakla işaret ederek anlatmaktan farksız olmayacak şekilde, mutaden birbiriyle musahabe ettikleri Konuşma bundan hasıl olur.
Burada, umumiyetle İnsanların Eşyaya İsimleri ilk başta Nasıl verdikleri sual edildiğinden, şunu bilmemiz icap eder ki,
İsimler yalnızca insanın icadıyla yahut herhangi bir kanunla verilmiş değildir, bilakis muhtelif kavimlerde bulunan insanların bizzat kendi tabiatları veya fıtri temayülleri, eşyanın kendilerine tezahürü üzerine zihnin muayyen hareketleriyle müteessir olup o eşyaya mahsus hayallerle sevk edilerek, havayı kendilerine has bir tarzda ağızlarından dışarı salmış, muhtelif ihtiras veya muhayyilelerin sevkiyle ve kimi vakit de göğün ve yerin farklı memleketlerde muhtelif oluşu gibi mekânların ihtilafına göre onu bölüp eklemlemiştir, işte bu suretle ve bilhassa eşyayı başkalarına bildirme iradesiyle telaffuz edilen kelimeler, eşyanın isimleri haline gelmiştir.
Kimi kimseler de göz önünde bulunmayan bazı şeyleri başkalarına zikretmeyi arzu ederek birtakım sesler veya kelimeler telaffuz etmiş, ardından aynı kelimeleri tekrarlamak mecburiyetinde kalmışlardır, bunun üzerine dinleyenler bir miktar mülahaza ve tahminle o şeyi keşfederek, nihayetinde çokça istimal neticesinde diğerlerinin ne kastettiğini anlamışlardır.
Farklı kimseler aynı şeyleri başkalarına bildirmek için muhtelif isimler kullandıklarından ve bundan ötürü bir ihtilaf doğduğundan, eşyayı ifade etmeye elverişli isimler her millette adeta müşterek bir rıza ile seçilip tayin edilmiş, böylece karşılıklı delaletlerinin müphem olmaması ve eşyanın daha veciz bir konuşma tarzıyla izah edilebilmesi temin edilmiştir.
Bu sebepten ötürü neticeye varıyorum ki, ilk insan eşyaya isimleri kati bir ilimden ötürü yahut tek bir adamın emri veya diktesiyle vermiş değildir, zira o kimse böylesi bir ilme nasıl erişebilirdi yahut pek çok insanı kendi dikte ettiği kelimeleri kullanmaya icbar edecek kudreti nereden bulabilirdi?
Bilakis onları, tıpkı öksüren, hapşıran, böğüren, havlayan, iç çeken kimseler gibi, fıtri bir saikle harekete geçerek vermişlerdir.
Binaenaleyh isimlerin vazî değil fıtrî olduğunu söyleyebiliriz, zira bunlar adeta tabiatın eserleri ve amelleridir, nitekim tabiatın muayyen eserleri ve amelleri olan şeyleri görmek ve işitmek, eşyaya isim vermekle aynı cinstendir.
Uyku ve Rüyalar Üzerine
Geriye, hayvanların uykusu ve ölümü hakkında bir şeyler eklememiz kalmaktadır, bunlar birbirine ziyadesiyle akraba iki şeydir, zira biri bir fasıla, diğeri ise zevaldir.
Kısmen onları bedenin içine doğru sıkıştırır ve düzenlerini bozar. Zira bunun üzerine beden, mutat dayanağından ve idaresinden mahrum kalarak zayıf düşer ve bütün azalar dermansızlaşır, kollar ve gözkapakları aşağı sarkar, dizler çözülür ve velhasıl artık his kalmaz.
Zira hissin Ruhtan neşet ettiği kati olduğuna göre, uyku hisse mani olduğunda Ruhun muztarip kılınıp dışarı atıldığı da aynı derecede aşikardır, bütün Ruh değil, zira öyle olsaydı bu uyku değil ölüm olurdu, lakin yalnızca bir cüzü dışarı atılır ve geride kalan cüz de küllenmiş ateş gibi içeride baskılanıp gömülür. Nasıl ki ateşi karıştırdığımızda adeta uyanır ve zahiren sönmüş olan şeyden bir alev yükselirse, hisler de azalar boyunca öylece iade edilir ve zahiren ölmüş bir şeyden yeniden diriltilir.
Havadan gelen bu küçük cisimlerin bu ihtilala sebebiyet verdiğini söylediğimde, kısmen bedene vurmaktan ve çarpmaktan asla geri durmayan harici havayı (ki her hayvanın dış kısmının katı ve sert hale gelmesi bu sayede vuku bulur), kısmen de dahili olanı, yani ağızdan içeri çekilip tekrar dışarı üflenen havayı kastederim.
Zira bunların her birinin darbesi, küçük boşluklardan geçerek bedenin ilkelerine ve asli unsurlarına ulaştığında, bunların mevkileri öylesine bozulur ki bir kısmı dışarı atılır, bir kısmı içeri itilir ve azalara yayılmış olan geri kalanı ise yolları kesildiğinden ve birbirine raptedilmediğinden vazifelerini yerine getiremez hale gelir.
Şunu da eklemeliyim ki, bu hal gıdadan da neşet eder, zira damarlar vasıtasıyla dahile nakledilen gıda, hava ile aynı ameliye icra eder, üstelik bunu daha bol ve daha büyük bir kuvvetle yapar.
İşte bu sebepledir ki, yemekten husule gelen uyku, o zerrelerin daha büyük bir ihtilale uğraması hasebiyle alelade uykudan daha derindir, nitekim aşırı yorgunluktan ileri gelen uyku da zerrelerin daha fazla dağılması sebebiyle böyledir.
İmdi, uykuda bize rüyaların gelmesi tuhaf görünebileceğinden, az evvel zikredilen hususu hatırda tutmalıyız, her yerde sayısız eşyanın durmaksızın bir aşağı bir yukarı dolaşan hayalleri mevcuttur, bunlar letafetleri hasebiyle bedenin içine nüfuz etmeye muktedirdir ve göğsün ortasında mukim olan zihne sirayet edip onu müteessir kılabilir, öyle ki zihin hayali oldukları o şeyleri tefekküre sevk edilir.
Bunun üzerine, bunlar uykudayken de uyanıkken olduğu kadar Zihne nüfuz edip çarptığından, şeyleri uyanıkken olduğu gibi uykuda da müşahede ediyor görünmemiz vaki olur. Fakat bu şekilde bize [okunamadı] şeyleri hakiki olarak kabul etmemiz şundan ileri gelir, duyularımız uyuştuğundan, hatayı bize bildirecek ve yanlışlığı hakiki şeylerle çürütecek hiçbir şey karşımıza çıkamaz, üstelik hafızamız da uykuya daldığından, sözgelimi suretleri karşımızda durduğu ve ölümlerini hatırlamadığımız için, ölmüş olan bu kimseleri diri sayarız. Şayet uyanıkken en çok haz aldığımız yahut hususi surette en ziyade müptelası olduğumuz şeyleri niçin rüyada gördüğümüz sorulursa (zira hatipler savunma yapar, askerler cenk eder, denizciler rüzgârlarla mücadele eder, kumarcılar oyun oynar ve diğerleri de böyledir, üstelik bu yalnızca insanlarda değil, sair hayvanlarda da böyledir, atlar yarış koşuyormuşçasına terler ve solur, tazılar av feryadını uzatıp havayı koklar ve diğerleri de bu minval üzeredir), bunun şu sebepten vuku bulduğunu söylemeliyiz, Zihinde az evvel meydana gelmiş olan intiba sebebiyle menfezler açık kalmıştır, bu menfezlerin içine aynı suretler süzülür ve diğerlerinden ziyade, Ruhu yeniden harekete geçirir. Susayan kimsenin bir pınar ve su içtiğini, idrara sıkışan kimsenin ise bir lazımlık ve onu kullandığını görmesi de aynı sebebe dayanıyor görünmektedir.
Zira dahili hareketler, adeta aynı mahiyetteki şeylerin suretlerinin içine süzülüp Zihne çarptığı yolları açar.
Buradan hareketle, aynı şeyin birçok suretinin bir araya gelmesiyle Zihinde birtakım büyük hareketler husule gelir, o vakit rüya gören kimse büyük bir bilgiye sahip olduğunu, mühim işler başardığını, mükemmel sözler söylediğini vehmeder ve kimi vakit boğazı kesilmek üzereymiş yahut bir aslan ya da panter tarafından parçalanacakmış gibi feryat eder, sanki kendini yüksek bir dağdan aşağı atmışçasına dehşete kapılır, öyle ki uyandığında aklını güçbela kullanabilir.
BÖLÜM XXII. Ölüm Üzerine.
Ölüme gelince, o, Ruhun ayrılışı sebebiyle duyunun mahrumiyetinden başka bir şey değildir.
Burada duyu derken, yalnızca uykunun da mahrumiyeti olduğu fiili değil, Ruhla birlikte yok olan hissetme yahut idrak etme kabiliyetini ve bunlarla birlikte Zihni de anlıyorum, öyle ki Ruh çıkıp gittiğinde, onunla birleşmiş olan Zihin de çıkar gider. Zira Ruh bedende var olduğu müddetçe, başka bir cüz iflas etse dahi henüz bir duyu mahrumiyeti vaki olmaz, lâkin ister bütün beden olsun, isterse içinde ikamet ettiği bir cüz olsun, Ruhun ihtiva edildiği o mahal dağıldığı anda, duyu da Ruhla birlikte zeval bulur.
Bedenin, gerek tamamen gerekse kısmen, bir müddet dağılmadan kalması da buna itiraz olarak öne sürülemez, zira Ruhun tabiatını teşkil etmek için lüzumlu olan atomlar topluluğu bedenden çıktığı anda, beden yine de duyudan mahrum kalır. Dahası, beden dağıldığında, Ruhun kendisi de dağılıp saçılır ve artık aynı kabiliyetlere sahip olmaz, artık hareket etmez ve artık duyusu kalmaz, zira aynı hareketleri icra etmediğinde, aynı terkibin içinde bulunmadığında, kendisini besleyen ve muhafaza eden, içinde var olarak bu neviden hareketleri icra ettiği o şeyler artık mevcut olmadığında, aynı şeyin hissettiğini yahut idrak ettiğini tahayyül edemeyiz.
Ruhun hâli gözün hâli gibidir, göz yuvasından çıkıp içinde bulunduğu bedenden ayrıldığında hiçbir şey göremez. Ruh dağılıp saçılır dediğimde Zihni de kastederim, zira Zihin onunla ayrılmaz bir biçimde birleşmiştir, Ruh zeval bulursa kendisi de varlığını sürdüremez.
Öyle ki burada Zihin ile Ruh demek birdir, zira aynı dağılış her ikisi için de vuku bulur.
İmdi bu dağılma, yokluğa doğru vuku bulmaz (Ruhun bir ahenk yahut sağlık gibi bir mizaç itidali olduğunu savunanların zorunlu olarak iddia etmeleri gerektiği gibi), bilakis dokusunun meydana geldiği ilkelere ve cisimciklere doğru vuku bulur, üstelik bu, kap kırıldığında etrafa saçılan su gibi değil, havaya karışıp giden duman yahut sis gibidir, fakat çok daha kolay gerçekleşir, zira dokusu, duman ve sis suretlerinin intibalarını kabul edebilecek derecede daha latiftir. Ruhun dağılıp saçıldığı ve zeval bulduğu aşikârdır, zira o mürekkeptir ve bir başlangıcı vardır.
Nitekim onun dağılmasını bertaraf etmek maksadıyla başlangıcı olduğunu inkâr ederek ezeli olduğunu düşünen, bedenden önce var olduğunu ve bedene hariçten girdiğini peşinen kabul eden kimseler vardır, ta ki bedenden sağ salim çıkan Ruhun, bedenden sonra da baki kaldığını iddia edebilsinler.
Bir şeyin ebediyen kalıcı olabilmesi için, ya atom gibi katılığı hasebiyle, ya boşluk gibi darbeye maruz kalamayışı hasebiyle, yahut Âlem gibi göçecek bir mekândan mahrum oluşu hasebiyle bu vasıfta olması gerektiğini fark etmiyor göründüklerine değinmeyeceğim.
Ölümsüz ile ölümlü gibi birbirinden böylesine farklı şeylerin birleşebileceğini düşünmenin ne büyük bir çılgınlık olduğunu tefekkür dahi etmezler. Bunu geçiyorum ve yalnızca şunu soruyorum, Ruhun bedene hariçten süzülmesi, cüzlerine yayılması ve buna rağmen uzuvlara dağıtılan besinler gibi bölünüp dağılmaması nasıl mümkün olabilir, Ruhun bedenle birlikte büyümesi ve bedenle hem-hudut olması yerine, kafesteki bir kuş gibi bedende ikamet etmesi gerekmez mi?
Ve öyleyse, bedenle birlikte çağının kemaline nasıl erişmektedir?
Ve neden yaşlılıkta, bedeninden bir zindandan çıkar gibi çıkmaktan, yılan misali çürüyen derisini üzerinden atmaktan sevinç duymaz da korkar?
Eğer bedeni terk ederken ardında kendisinden birtakım kalıntılar bırakıyorsa, çözülebilir bir yapıda değil midir?
Fakat geride hiçbir şey bırakmıyorsa, bir leşte nasıl olur da bunca kurt ürer? Yahut dışarıdan oraya pek çok ruhun akın ettiğini, gölgeler gibi aşağı yukarı uçuşup kendi maddelerini seçtiklerini, kendi bedenlerini biçimlendirdiklerini ve benzeri şeyleri söylemek ne büyük bir saçmalıktır?
Hayvanların çiftleşmesi ve doğumu esnasında çevrelerinde adeta bir ruh sürüsünün kaynaşması, hangisinin bedene gireceğine dair birbiriyle çekişmesi de bundan daha az gülünç değildir. Eğer [okunamadı] bedenleri bu kadar sık değiştiriyorlarsa, tabiatları da değişmez miydi, böylece aslan [okunamadı] hırçın olmaz, geyik ürkeklikten kurtulur, tilki kurnazlıktan çıkar, köpek tavşandan, şahin de güvercinden korkar hâle gelmez miydi?
Eğer bir kimse, insan ruhlarının yalnızca insan bedenlerine geçtiğini öne sürecek olursa, akıllı bir ruhun nasıl olup da budalaya dönüştüğünün, çocukların neden hiçbirinin bilge olmadığının izahını veremez. Neden [okunamadı]
[okunamadı] eylemlerimiz hiçbir zaman onda icra edilmez. [okunamadı] dolayısıyla bir başlangıcı olduğuna göre, bedenle birlikte büyüyüp serpilerek kemale erdiği gibi, onunla birlikte peyderpey çürüyerek zorunlu olarak bir sona yönelmelidir.
Bunu, bedenle birlikte yetkinleşen ve çöken zihin için de söylerim, zira zihin bedenin hastalıklarına ve ıstıraplarına ortak olmakla kalmaz, bizzat kendi illetlerinden ve acılarından da muzdarip olur ve ilaçla sağlığına kavuşur, bu durum, şayet bir şey eklenip çıkarılmasaydı ya da [okunamadı] olmasaydı vuku bulamazdı.
İnsan uzuv uzuv öldüğüne, ruh bölünebilir olduğundan merhale merhale can verdiğine göre, zihnin (yahut Aklın) göğsün ortasından buharlaşıp gitmediğini kim iddia edebilir?
Kaldı ki aksi takdirde beden aniden ikiye yahut daha fazla parçaya bölündüğünde,
ruh da [okunamadı] olduğu gibi ikiye veya daha fazla parçaya ayrılamazdı. Dolayısıyla ruh oluşumdan önce var olmadığı gibi, çözülüşten yahut ölümden sonra da var olmayacaktır, nasıl ki bundan evvel biz [okunamadı]
boştur, İksion bir çark üzerinde döndürülmemektedir, Sisifos bir taşı durmaksızın tepeye doğru itmemektedir, Prometheus'un ciğeri her gün paralanıp yeniden var olamaz.
Bunlar yalnızca birer masaldır, tıpkı Tantalos, Kerberos, Danaidler, Erinyeler (Hiddet Tanrıçaları) ve benzerleri hakkında nakledilenler gibi, şayet bu anlatılanlar bir yerde karşılık buluyorsa, bu ancak şu hayatta [okunamadı] insanlar eliyle vuku bulur.
Bölüm IV. Semavi Olduğu Kadar Havai Olan Yüce Şeyler Üzerine
Aşağı seviyedeki şeylerden buraya kadar söz ettik, şimdi yeryüzünün fevkindeki mıntıkada tezahür eden yüce şeylere geliyoruz, bunlar Güneş, Ay ve diğer yıldızlar ile doğuşlar, batışlar, dönenceler, tutulmalar ve benzeri onlara ait olan her şeydir. Bundan maada yağmur, rüzgâr, şimşek, gök gürültüsü, yıldırımlar ve emsalidir.
Zira bazıları bir tefrik gözeterek bu ikincilere meteora, yani yüce şeyler deseler de, öncekileri de meteor olarak tesmiye etmek ve her ikisini de meteorolojiye, yani yüce şeylerin incelemesine dahil etmek uygundur.
Burada evvelemirde serdedilen hususu tekrar etmeliyiz, yüce şeylerin bilgisine matuf olarak, ister burada olduğu gibi diğerleriyle birlikte, ister başka yerlerde yaptığımız gibi müstakil ve kendi başlarına ele alınsınlar, zihnin sarsılmaz dinginliği ve şaşmaz bir muhakemeden başka bir gaye gütmemeliyiz, zira ele aldığımız diğer hususlarda da usulümüz böyledir.
Çünkü yüce şeyler öyle bir mahiyettedir ki, duyularla idrak ettiğimiz şeylere muvafık surette, meydana gelişlerinin ve varlıklarının beyanının çok yönlü bir sebebi vardır yahut olabilir, bu sebeple ahlaki kaidelerde yahut fizikteki bazılarında yaptığımız gibi tek bir hususi veçheye bağlanıp kalmamalıyız, evrenin cisim ve boşluktan ibaret olması, şeylerin ilkelerinin bölünemezliği ve benzerleri gibi ki bunlar fenomenlerle yalnızca tek bir veçheden uyuşur. İnsan kudreti [okunamadı].
Bunu tekrar etmeliyiz, zira tabiat felsefesinin (fizyoloji) vazifesinin, yüce şeylerin sebeplerini ve bilhassa bu yüce varlıklarda keşfedilenlerin ne tür şeyler olduğunu, bunlarla irtibatı bulunan her şeyi dakik bir surette tetkik etmek olduğunu kavramak elzemdir.
Bununla birlikte, bu şeylerin zorunlu olarak yalnızca tek bir yolla değil, pek çok yolla vuku bulabileceği ve başka bir surette de tecelli edebileceği kaidesine halel getirmeksizin riayet edilmelidir.
Bunu bilhassa telkin ediyorum, ta ki yalnızca tek bir yola bağlanıp o yol da zihnimize yatmadığında, başka bir tabii sebebe değil de,
ilahi olana rücu etmeyelim, zira bu, yalnızca tek bir tarzın bulunduğu yerde çok veçheli bir tarz kabul etmek olurdu. Böylelikle ilahi tabiata meşakkat ve meşgale atfetmiş olurduk, oysa ölümsüz ve kutlu bir tabiatta, çözülmeye ve meşakkate sebebiyet veren şeylerin katiyen bulunmaması mutlak bir zarurettir, nitekim zihin, ölümsüz ve kutlu bir mertebenin mütalaasından derhal şunu kavrar ve şu neticeye varır ki, böyle bir hâlin onun başına gelmesi katiyen gayrikabildir.
Şüphesiz bu mütalaanın noksanlığı sebebiyle, doğuşların, batışların, gün dönümlerinin, tutulmaların ve benzerlerinin temaşası ve müşahedesi bilgimizi zerrece daha mesut kılmaz, bilakis bu şeyleri tetkik edip de bu cisimlerin tabiatının ve asli sebeplerinin ne olduğunu bilmeyenler, onları hiç temaşa etmemiş olanlar kadar, belki de onlardan daha fazla korkuya kapılırlar, zira bunların tetkikinden neşet eden hayret ve dehşet, bunların nizami tertibi ve teşekkül tarzı hususunda teskin edilemez.
Bu sebeple, yeryüzünde aramızda vuku bulan benzer türden şeylere uygun olarak gündönümlerinin, batışların ve doğuşların pek çok muhtelif sebebini bulmaya ve ileri sürmeye gayret ederiz. Bundan gayrı, bu meselelerin kılı kırk yaran bir dikkatle araştırılmasının huzur ve saadete ermeye vesile olacağını da zannetmemeliyiz.
Semavi meselelerde ve müphem olan diğer hususlarda sebepleri, aramızda benzer şeylerin meydana gelmesine yol açan muhtelif yollara binaen aramalıyız, ne tek bir muayyen yolu ne de çok yönlü yolları bilen, yalnızca o mesafeden sunulduğu kadarıyla şeylerin zahiri görünüşüyle yetinen ve buna rağmen sükûnetin (imperturbatio) nede mündemiç olup nede olmadığını bilmeyen kimseleri ise hakir görmeliyiz. Filhakika, bir şeyin muayyen bir yolla vuku bulabileceğini tasavvur edip bundan ötürü endişeye kapılmıyorsak, diğer taraftan aynı şeyin pek çok muhtelif yolla da husule gelebileceğini bilerek, bunun tek ve muayyen bir yolla yapılabileceğini bilseydik duyacağımızdan daha az sükûnet içinde olmayız. Kendi içinde muhtemel olan bir şeye bağlanmak veya onu müdafaa etmek niyetinde olsak dahi, eldeki bu mevzuda, hadiselerin (fenomenlerin) bize sunduğu çok yönlü yollara muvafık düşen bir izah kâfidir.
Yine de semavi şeylere dair tahminlerimizi, aramızda vuku bulanlardan, yani yukarıda görülenlere benzediği müşahede edilenlerden türetmek elzemdir. Zira bu şeyler muhtelif yollarla vücut bulur, binaenaleyh her bir semavi şeyde zahir olan keyfiyet dahi, onunla benzerlik taşıyan ve aramızda muhtelif yollarla vuku bulabilen şeyler üzerinden mütalaa edilmelidir.
Lakin bu husus üzerinde haddinden fazla durdum. Bu sebeple asıl meseleye gelelim.
Yeryüzünün üzerindeki bütün mıntıkaya kimi zaman gök dense de, hatta onun daha yakın kısmı olan havaya dahi bazen böyle hitap edilse de, gök ve esir kelimeleriyle yıldızları ihtiva eden o yukarı mıntıkayı, hava kelimesiyle ise bulutların, şimşeklerin ve benzerlerinin teşekkül ettiği daha aşağıdaki kısmı anlayacağız.
Söze semavi ve ulvi şeylerle başlayacak, daha sonra havai olanlardan bahsedeceğiz.
Yıldızların Mahiyeti ve Çeşitliliği Üzerine
Evvelemirde daha önce temas edilmiş olan hususu vazetmeliyiz ki, Güneş, Ay ve diğer yıldızlar müstakil olarak yaratılıp sonradan âleme dahil edilmiş değildir, aksine tıpkı yeryüzü, deniz ve âlemde her ne varsa onlar gibi, şekillerini, büyüklüklerini ve cesametlerini derhal ve âlemle birlikte, onun dahilinde daha latif tabiatların, yani havai, nâri yahut her ikisinin birden birleşmesi ve burulması neticesinde iktisap etmişlerdir, zira duyularımız bize bunu telkin eder.
Bu sebepten kimi yıldızlar daha ziyade nâri bir mahiyette görünür, bilhassa harareti duyular için pek aşikâr olan Güneş böyledir, gelgelelim bütünüyle saf ateş olmaktan ziyade, ateşe raptolunmuş muhtelif mürekkep cisimler gibi dururlar.
Yahut ihtimaldir ki bunlar, içinden geçtikleri esir mıntıkasından gelen parlak ve nâri zerreleri kabul etmeye muktedir, adeta sırça misali pürüzsüz çanaklardır, bu zerreler onların üzerine düşer, böylece akis yaparak bize göründükleri surette zahir olurlar, zira benzer bir durum bizim aramızda da vuku bulmaktadır.
Veyahut aydınlanmış ve adeta tutuşmuş bulutlar da olabilirler, nitekim yalancı güneşler (parhelia) tesmiye olunan o semavi hadiseler başka hiçbir yolla husule gelmez.
Yahut iç kısımlarında ateş barındıran derin kaplar gibi olabilirler, tıpkı kömür yahut erimiş madenleri muhafaza eden bir fener veya bir mangal misali.
Veyahut parıldayan levhalar yahut bir fırında yanan taşlar gibi de olabilirler, zira bütün bunlarda tenakuza delalet eden hiçbir cihet yoktur.
Aynı minvalde, hususi manada Güneş dahi kesif bir toprak parçasından gayrısı olmayabilir, bir süngertaşı yahut gözeneklerle dolu bir sünger gibi olup ateşi muhafaza ederek dışarıya ışık saçabilir.
Lakin en imkânsız görünen husus, bazılarının iddia ettiği üzere yıldızların canlı yahut her birinin birer hayvan ve dahası birer tanrı olduğudur.
Zira her birinin bir nevî âlem, yahut daha ziyade birer yeryüzü olduğunu, yalnızca kendine has bir havaya değil, bir esire de malik olduğunu kabul etsek dahi; tıpkı hayvanları husule getiren şu yeryüzümüzün bu sebeple bizatihi bir hayvan olmaması gibi, içlerinde birtakım hayvanların [okunamadı] olabileceğini kabul etsek bile yıldızlar da hayvan olmazlardı.
Fakat bunu kabul etsek dahi, onların böylesi yuvarlak ve dönen tanrılar olduğunu iddia etmeleri sadece tekrar edilmeye muhtaçtır, zira bunların akıl yürüten değil rüya gören felsefecilerin meşum vehimleri olduğunu daha önce ispat etmiştik, ölümsüz varlıkları ölümlü olanlarla ifade ederken, tanrıların saadetiyle böylesine tezat teşkil eden ve onların ali tabiatının pek aşağısında görünen hükümler verirler.
Yıldızlar evvelce sınıflara ayrılmıştır, bazıları sabittir, birbirlerine nispetle mevkilerini muhafaza ederler ve şarktan garba doğru aynı seyri takip edip bunu asla tebdil etmezler.
Diğerleri ise seyyaredir, bu sebeple gezegen yahut serseri yıldızlar tesmiye olunurlar, zira ne birbirlerine ne de diğerlerine nispetle asla aynı mevkide kalmazlar, bazen seyrüseferlerini şimale daha yakın, bazen de cenuba daha yakın icra ederler.
Bu ihtilafın nereden neşet ettiğini sual edecek olursanız derim ki, muhtemeldir ki yıldızlar bidayetten itibaren öyle bir zaruretle döndürülmüşlerdir ki, kimisi intizamlı ve yeknesak dairesel bir hareket almış, kimisi ise gayrimuntazam ve gayrimüsavi bir harekete kapılmıştır.
Aynı şekilde içinden geçtikleri fezalarda, onları birbiri ardınca aynı yolda sevk eden müsavi bir yayılma bulunması ve bu sayede intizamla hareket etmeleri de mümkündür, lakin aynı sebepten ötürü gayrimuntazam da olabilirler, hareketlerinde müşahede ettiğimiz çeşitlilikler buradan neşet eder.
Bunlar için tek bir sebep ileri sürmek, hadiselerin pek çok sebebin varlığına delalet ettiği aşikârken, bir deliliktir ve sebebi layıkıyla idrak edememektir.
[okunamadı] beyhude astrolojiye kapılan ve bu şeylerin çoğunu atfettikleri ilahi Tabiatın türlü meşakkatli vazifelerin külfetinden azade olmasına izin vermeyen kimselerce dikkate alınmalıdır.
BÖLÜM II. Yıldızların Büyüklüğü ve Şekli Üzerine
Güneş'in ve diğer yıldızların büyüklüğüne gelince, bu husus ya bize nispetle yahut bizatihi kendisi bakımından ele alınabilir. Bize nispetle, ne kadar görünüyorsa o kadardır, zira duyu yanılmaz; gözün onlarda gördüğü büyüklük her ne ise, kendilerinde de öyledir, zira haricen onları doğrudan kuşatan ve görünür olan başka hiçbir şey yoktur; daha yakın yahut daha uzak oluşlarına göre [okunamadı].
Şekle gelince, yalnızca şunu söyleyeceğim, mademki bize yuvarlak görünmektedir, öyleyse bir tabak gibi kürevi ve düzdür; binaenaleyh yıldızlar ya çanaklar gibidir, ya silindirler gibidir, ya koniler ve topaçlar gibidir, yahut göğe çakılmış birtakım çiviler gibidir.
Zira bunlardan hiçbirinde ne bir çelişki ima eden bir cihet vardır, ne de zahir olan hadiselere (fenomenlere) bir aykırılık. Duyu organlarımıza uzaktan, gündüzleyin yahut geceleyin sunulan ateşlerin hali de böyledir. Zira bunlar ya göründükleri kadar büyüktür, tıpkı yakından baktığımızda bir mumun ışığı gibi; ya daha küçüktür, tıpkı aynı ışığı gündüzleyin uzaktan gördüğümüzdeki gibi; ya da hakikatte olduklarından daha büyüktür, tıpkı aynı ışık geceleyin uzaktan görüldüğünde olduğu gibi. Belki de bir parça daha büyük yahut daha küçüktür, zira görünüş ile hakiki çevre arasındaki bu farklılık pek büyük olamaz, bu da alelade ateşlerimizden anlaşılabilir; zira herhangi bir ateşin harareti hangi mesafeden duyuluyorsa, onun tam şekli de bize aynı mesafeden görünür.
Aynı şekilde, Güneş'in hararetini bize bulunduğu yer olarak görünen noktadan hissettiğimize göre, onun tam büyüklüğü de hissedilir derecede farklı olamaz.
Bu mesafeden ötürü yıldızlardan idrak edilebilir hiçbir şeyin eksilmediği şununla da teyit edilir, büyük bir mesafeden ve araya pek çok hava girmişken müşahede ettiğimiz şeyler bize müphem bir çevre hattıyla sunulur; oysa Güneş, kendisine bakabilenler için kusursuz bir dairevi hatla görünür; Ay'ın çevresinden daha vazıh bir şey de görülemez.
Gerçi ışıldayan ve titrek ışınlar saçıyormuş gibi görünen birtakım yıldızlar vardır; lakin bu durum başka bir sebepten ötürü onların tam manasıyla görülebilecek kadar yakın olduklarını gösterir. Zira aramızdaki ateşler de, uzaktan müşahede ettiğimizde benzer biçimde dalgalanır ve titrer görünür, oysa yakından bakıldığında sabit ve durgundurlar.
Yine bu husus şununla teyit edilir, şayet yıldızlar mesafe sebebiyle hakiki büyüklüklerini kaybetmiş olsalardı, renklerini çok daha fazla kaybederlerdi; zira biliriz ki uzaktaki bir şey, küçüklüğünden ötürü bütünüyle gözden kaybolmasından yahut hiç görülmez hale gelmesinden evvel, asıl rengiyle görünmez olur.
Fakat bunu husule getirmeye bundan daha elverişli bir mesafe bulunmamasına rağmen (zira bundan daha büyük bir uzunluk yoktur), hakiki renkleri [okunamadı].
Buna karşı pek çok itiraz ileri sürülebilir, fakat Tabiat Üzerine adlı kitaplarımızda gösterdiğimiz üzere, bize aşikâr olan şeylere sımsıkı sarılınırsa bunlar kolayca bertaraf edilir; mezkûr eserimizde, büyüklüğün bizatihi kendisi bakımından ve bize nispetle ele alınması ayrımını ortaya koymuş, Güneş'in bir ayak genişliğinde olduğunu söyleyenin de, Peloponnesos'tan defalarca büyük olduğunu söyleyenin de, Yeryüzü ile müsavi büyüklükte olduğunu söyleyenin de abesle iştigal etmediğini beyan etmiştik; zira kendi içlerinde daha büyük ve daha küçük olan şeylerin, bize nispetle tek bir [okunamadı].
BÖLÜM III. Yıldızların Nasıl Hareket Ettiği, Birbirini Geçtiği ve Döndüğü Üzerine
Kısa bir süre önce, yıldızlardan bazılarının sabit, bazılarının seyyar olduğunu ve bu farkın onların farklı hareketlere sahip olmalarından neşet ettiğini söylemiştik; şimdi genel olarak ifade etmeliyiz ki, her ikisinin hareketleri de, ya içinde bir veya daha fazlasının bulunduğu bütün göğün, katı olduğu varsayılarak, içine çakılmış çiviler misali onları da kendisiyle birlikte sürükleyip döndürmesiyle husule gelir; yahut da gök, akışkan veya geçit veren bir nesne olarak hareketsiz dururken, onların bu gök içinde fırdolayı dönmesi ve hareket etmesiyle meydana gelir.
İster göğün ister yıldızların hareketi olsun, bu hareket âlemin yaratıldığı anda hâsıl olan ve doğuya doğru vurulan bir zaruretten başlamış olabileceğinden; birinci şıkta (yani bütün gökte vuku buluyorsa), hem başlaması hem de devam etmesi bir hava cereyanının sevkiyle mümkün olabilir.
Zira iki türlü harici hava bulunabilir; biri yukarıdan bastırıp göğü batıya doğru sürükleyen, diğeri ise onu adeta yukarı kaldıran ve kutupları her taraftan sıkıştırıp sabitleyen öncekinden farklı bir şekilde ileri taşıyan havadır.
İkinci şıkta ise (yani hareket yıldızların kendisinde ise), bu durum ya havanın sevkiyle yahut ateşin akışıyla vuku bulmuş olabilir.
Zira ta en başından itibaren, buharlaşan bir grup küçük cismin havayı yarmış ve içinden kendine yol açmış olması mümkündür; rüzgârın hareketini devralan ve yıldızları da beraberinde sürükleyen hava ise onları fırdolayı taşıyarak, yukarıda kendilerinde hâlâ müşahede edilen o kesintisiz dairesel harekete sebebiyet vermiş olabilir.
Ayrıca her yıldızın kendi has ateşinin, ya sıkışıp kalarak bir menfez ararken kendi etrafında dönmeye başlamış ve başladığı gibi devam etmiş olması; yahut daha serbest kalarak, her birinin besini yahut gıdası kendilerini hangi yöne davet ediyorsa o surette o tarafa doğru hareket etmesi ve böylece harareti ve gıda arzusu vasıtasıyla kendisini beslemeye elverişli birer yakıt olan en yakın cisimlere doğru ilerlemesi de mümkündür.
Bunların hiçbiri görüngülere (fenomenlere) aykırı değildir, fakat bunun haricinde yıldızların hareketinin hangi sebepten ileri geldiğini kolayca tayin edemeyiz. Lakin nasıl olur da bazı yıldızlar diğerlerinin önüne geçer veya onları aşar da, diğerlerinin geride kaldığını görürüz?
Bu durum, ya diğerlerinin onlarla aynı günlük devri icra ederken daha yavaş hareket etmesinden ileri gelebilir, nitekim Batı'ya doğru diğerlerinden daha yavaş hareket eden Ay, sanki onların gerisinde, Doğu'ya doğru kalmış gibi görünür.
Yahut Batı'ya doğru olan günlük hareketle sürüklenirken, aynı esnada zıt bir hareketle ağır ağır Doğu'ya doğru taşınmalarından kaynaklanabilir, bu suretle Ay diğerleri tarafından Doğu'da geride bırakılmış değil, bilakis kendisi onları Batı'da geride bırakmış olabilir.
Veyahut her şey yalnızca bir günlük devir ve eşit bir hareketle seyrederken, bazılarının daha uzun, bazılarınınsa daha kısa bir seyir izlemesinden olabilir, nitekim bazılarının kabul ettiği üzere şayet Ay sabit yıldızların üzerindeyse, devrini daha yavaş tamamlayacak ve geride kaldığı müşahede edilecektir. Şüphesiz bu meselelerde mutlak surette iddiada bulunmak, avamın huzurunda muazzam ve harikulade bir şey sergileme hevesinde olanlara mahsustur. Yine Güneş, Ay ve gezegenlerin dönencelere veya gün dönümlerine vardıklarında geri dönüp tekrar gitmeleri nasıl vaki olur?
Bu durum, ya en başta bu yıldızlara öyle dairesel bir hareket verilmiş olmasındandır ki, her iki yanda gün dönümleriyle sınırlandırılmış helezoni bir tarzda dönerler.
Yahut zaman içinde bu eğik konumu zorunlu kılan göğün eğikliğine göre hareket etmelerindendir.
Yahut havanın soğukluğu, kesafeti veya başka bir vasfı sebebiyle onları bir o yana bir bu yana geri püskürtmesindendir.
Yahut da onların gıdasının o yol boyunca münasip bir şekilde dizilmiş olmasından, geriye doğru alevlenip ileriye doğru tükenmesindendir. Bunların ve bunlara benzeyen şeylerin, eşyanın apaçıklığına mugayir hiçbir tarafı yoktur, meğer ki insan sadece bu şeylerdeki imkâna bağlı kalarak, iç içe geçmiş sayısız küreler inşa etmekten geri durmayan müneccimlerin mesnetsiz kuruntularından çekinmeksizin, bunların her birini görüngülere uygun düşen sebebe irca edebilsin.
Yıldızların Doğuşu ve Batışı ile Gün ve Gecelerin Müteveccih Uzunlukları Üzerine
Güneş'in, Ay'ın ve sair yıldızların doğuşu ve batışı üç surette vaki olabilir. Evvelemirde, yukarıda zahir olup aşağıda gizlenmek suretiyle,
Zira daima parlak olan ve asla sönmeyen yıldızlar, yerin üstünde ve altında öyle taşınırlar ki bir taraftan doğarlar, bir taraftan da batarlar, hususiyle Güneş battığı vakit bizde karanlığa sebep olur, fakat geri döndüğünde adeta göğü sabah ışınlarıyla tutuşturur. Görüngüler meyanında buna tezat teşkil eden hiçbir şey yoktur.
Saniyen, Doğu cihetinde tutuşup Batı cihetinde sönmek suretiyle,
Zira her iki mahaldeki vasatın durumu öyle olabilir ki, yıldızlar oradan geçerken bu hâl vaki olabilir ve görüngülerde buna mani bir şey bulunmaz, nitekim yalnızca söndüren pınarlar değil, daha evvel zikredilen Epir'deki pınar misali meşaleleri tutuşturan pınarlar da mevcuttur. Öyle ki okyanus [okunamadı] Batı cihetinde onunla sönebilir ve onun boyunca dönüp Kuzey üzerinden Doğu cihetine geçerek oradan yeniden tutuşup doğabilir. Salisen, her gün yeni bir tekevvün suretiyle, zira her gün yeni güneşlerin doğmasına mani hiçbir hâl yoktur.
Mesela, Doğu'ya doğru muhtelif ateşlerin yahut ateş tohumlarının akması, bunların tek bir yuvarlak cisim halinde birleşip parlaması ve şiddetle Batı'ya doğru sürüklenmesi gibi.
Zira İda Dağları'nda ve bilhassa Köpek Yıldızı'nın doğuşu vaktinde benzer bir durumun vaki olduğu rivayet edilir, muayyen mevsimlerde ateşlerin büyük kitleler halinde bir araya gelebileceği keyfiyeti, diğer bütün cisimlerde muayyen vakitlerde meydana geldiği müşahede edilen hadiselerden anlaşılabilir.
Zira tohumun toplanması ve dağılmasıyla ağaçlar muayyen bir vakitte yaprak ve meyve verir, muayyen bir vakitte bunları döker, muayyen bir vakitte dişler husule gelir, muayyen bir vakitte dökülür, misalleri çoğaltmanın lüzumsuz olacağı sair şeylerde de durum böyledir. İmdi, Güneş'in arz üzerinde kalışı gündüzü, yokluğu ise geceyi meydana getirdiğine göre, nasıl olur da bütün günler eşit ve bütün geceler [okunamadı] olmaz da, yazın günler daha uzun, geceler daha kısa, kışın ise bilakis geceler daha uzun ve günler daha kısa olur?
Bu dahi üç surette vaki olabilir. Evvelemirde, Güneş'in geçtiği yolların veya menzillerin değişen uzunluğuna göre, Güneş'in yerin üstündeki ve altındaki devirlerinin bazen daha süratli, bazen daha yavaş icra edilmesindendir,
Bu da Zodyak tesmiye olunan feleğin vaziyetinden ileri gelir ki Güneş buradan eğik bir hat üzere geçer ve onun iki burcunda gece ile gündüzü eşit kılar.
Fakat oradan Kuzey'e yahut Güney'e meyil ettiğinde, seyrinden ne kadarını yerin üstündeki yahut altındaki bir kısımdan eksiltirse, o kadarını diğerine ilave eder. Saniyen, esirde öyle kesif ve bu sebeple mukavemet gösteren bazı kısımlar bulunabilir ki, buralardan diğerleri kadar süratle geçilemez.
Yerin altında uzun süre [okunamadı] bulunanlar böyledir, bu suretle geceyi daha uzun, gündüzü [okunamadı] kılarlar, nitekim aramızda da buna benzer haller müşahede edilebilir ki fevkani cisimleri buna kıyasla izah etmek münasiptir.
Üçüncü olarak, yılın birbirini izleyen devrelerinde mezkûr ateşler yahut ateş tohumları öyle bir tarzda bir araya gelir ki, Güneş’in daha erken ya da daha geç doğmasına yol açarlar, nitekim Güneş, yeryüzü üzerinde daha uzun yahut daha kısa bir seyre başladığı cihetten doğar. Bu tezahürleri açıklamak için yalnızca muayyen bir yola sarılıp onda sebat edenler, hem gözle görünen hakikatlerle çelişir hem de beşerî tefekkürün sahasına giren şeylerden sapmış olurlar.
BÖLÜM V. Yıldızların Işığı, Ay’daki Değişimler ve Suretler Hakkında
Şimdi yalnızca Güneş’in değil, diğer yıldızların ve bilhassa Ay’ın ışığı üzerine de birkaç söz söyleyelim.
Evvelemirde insanlar, cüssesi bunca küçük olan Güneş’in, göğü, yeri ve denizi aydınlatıp ısıtmaya kâfi gelecek kadar muazzam bir ışığı kendinden neşretmesine ve buna mukabil kendisinin zerre tükenmemesine hayret ederler.
Fakat Güneş, her bir cihetten ve aşağıdan içine derelerin aktığı bir nevi pınardır, zira bütün âlemdeki hararet tohumları Güneş’e öyle bir akışla dolarlar ki, derhal ondan, tıpkı tek bir menba veya pınardan fışkırır gibi, hem hararet hem de ışık her bir yana taşar. Güneş’in cevheri öyle bir kesafette, ondan taşan ışık ve hararet ise öyle bir letafette olabilir ki, bir pınardan çağlayan küçük bir akıntının yahut derenin, kendi cevherinden hiçbir şey eksilmeksizin etrafındaki çayırları ve tarlaları sulaması gibi, Güneş’ten yayılan bu akış da onda hissedilir hiçbir eksilme husule gelmeksizin, tabir caizse bütün âlemi feyziyle sulamaya kâfi gelebilir.
Bundan gayrı hava da öyle bir tabiatta olabilir ki, tek bir kıvılcımın koca bir buğday tarlasını tutuşturabilmesi gibi, Güneş’ten yayılan azıcık bir ışıkla dahi âdeta alev alabilir.
Aynı minval üzere Güneş, kandilin alevinin içine konan yağla beslenmesi misali, zayi ettiği şeyi ikmal eden gıdasını yanı başında, kendi çevresinde buluyor olabilir.
Bu hâl daha pek çok başka veçhile de vuku bulabilir.
Diğer yıldızlara, bilhassa Ay’a gelince, onların ışıklarını kendi özlerinden almaları da Güneş’ten ödünçlemeleri de muhtemeldir, zira kendi kendine parıldayan şeylerin yanında, ışığını başka bir kaynaktan alan pek çok nesneyi de müşahede etmekteyiz. Ulvî âleme ait nesnelerin bizzat kendilerinde tezahür eden hiçbir şey, bu görüşlerden herhangi birinin doğru olmasına mâni değildir.
İnsan, zihninde aşikâr olanı ve ona mutabık düşen faraziyeleri sebatla muhafaza etmeli, sebeplerini de bununla birlikte mütalaa etmelidir, ta ki birbiriyle rabıtasız şeylerle meşgul olup kibre kapılmasın ve bazen bir tarafa, bazen diğer tarafa savrulup gitmesin.
Ay’a gelince, evvelemirde onun bunca değişikliğe, yahut ışığının artıp eksilmesine nasıl mazhar olduğu hayret vericidir.
Muhtemeldir ki Ay, yuvarlak olup ışığını Güneş’ten aldığından, Güneş doğduğunda havanın peyderpey aydınlanması ve batışıyla yine merhale merhale kararması gibi, öyle ardışık bir surete bürünür, Güneş’ten uzaklaştıkça, aydınlanan yüzünü bize her gün daha fazla göstererek sonunda dolunay halini sununcaya dek her gün büyüyor gibi görünür, akabinde Güneş’e doğru yaklaştıkça, o yüzünü her gün daha az gösterdiğinden nihayetinde bize hiçbir cüzünü çevirmeyip bütünüyle görünmez olana değin her gün küçülür.
Bundan başka, yuvarlak olan Ay’ın bir cüzünün parlak, diğer cüzünün karanlık olması ve cismini kendi etrafında döndürdükçe her bir cüzün daha fazlasını yahut daha azını bize nöbetleşe ifşa etmesi de muhtemeldir.
Yine kendiliğinden parlak olduğu halde, kendi altında hareket eden, yarımküre biçiminde, içi oyuk ve kendisiyle birlikte yol alarak çevresinde mütemadiyen yuvarlanan kesif bir cismin araya girmesiyle perdelenmesi de pekâlâ mümkündür.
İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimlerinin ve bu mevsimlerdeki pek çok şeyin muayyen vakitlerde gelip gitmesi, husule gelip zeval bulması kabilinden, daha evvel zikrettiğimiz üzere her gün muhtelif bir surette yeni bir Ay’ın teşekkül etmesine mâni hiçbir husus yoktur.
Nihayetinde, bize tezahür eden şeylerin o hâli açıklamaya tatbik edilebileceği her veçhe mümkündür, meğerki bir kimse tek bir hususi yola meftun olup diğerlerini beyhude yere reddetsin, insanın neyi bilmeye muktedir olduğunu nazar-ı dikkate almayıp insanın erişemeyeceği şeylerin bilgisine yeltensin.
Ayrıca insanlar Ay’ın çehresinde lekeler görünmesine de hayret ederler, lakin onun çehresi, ya Ay’ın muhtelif cüzlerinin farklı tabiatlarından, yahut o kadar da kesif olmayıp mat olan, onun etrafında yuvarlanmayıp ona mütemadiyen yapışık duran, her yanı yekpare katı olmayıp bir raket gibi deliklerle dolu bir cismin araya girmesinden ötürü böyle görünebilir.
Yahut zahirdeki şeylere mutabık olduğu anlaşılan bütün o yollardan herhangi biriyle de vaki olabilir.
Ulvî şeylere dair tutunmamız icap eden meslek budur, zira hiçbir insan, zahir olan şeylerin hilafına hareket ederse, hakiki bir huzur ve sükûnetten pay alamaz.
BÖLÜM VI. Yıldızların Tutulmaları ve Muayyen Devreleri Hakkında
Lakin insanlara, Güneş ve Ay’da bazen tutulmaların ve ışık zevalinin aniden husule geldiğini müşahede etmekten daha büyük bir dehşet salan başka hiçbir şey yoktur.
Halbuki bu hâl dahi niçin pek çok muhtelif veçhile vuku bulmasın?
Zira evvelemirde Güneş tutulabilir, çünkü araya giren Ay, kendi karanlık küresini yahut kesif cismini onun önüne koyar ve Güneş’in ışığını yeryüzünden menederek, kendi çekilmesiyle ışık yeniden avdet edene kadar dünyayı karanlığa boğar.
Ay tutulabilir, zira Güneş ile kendi arasına giren Yer, Güneş’i ondan mahrum bırakır ve gölge konisinin içine girdiği müddetçe onu karanlığa boğar, ta ki oradan çıkıp yeniden Işığa kavuşana dek. Keza Güneş de tutulabilir, zira göğün bir kısmı yahut Yer gibi mat bir başka Cisim Güneş ile birlikte hareket edebilir ve muayyen Vakitlerde onun altına girerek Işığını kesebilir.
Ve benzer şekilde Ay da tutulabilir, zira Güneş ile kendi arasından geçen mat bir başka Cisim, Güneş’in Işınlarını ondan uzak tutar, yahut onunla birlikte hareket ederek safhalarını yalnızca yavaşça icra etmekle kalmaz, kimi zaman da onu ani bir Karanlığa bürür.
Bir Yüzü karanlık, diğer Yüzü parlak ise, kimi zaman aniden karanlık Yüzünü bize doğru çevirmesi ihtimalinden bahsetmeye dahi lüzum yoktur. Dahası, hem Güneş hem de Ay Tutulmaya uğrayabilir, zira Ateş için helak edici Yerlerden geçebilirler ve bu sebeple Işıkları sönebilir, ta ki bu yerlerin ötesine geçip Işığı yenileyene ve tekrar kazanana dek.
Böylece muhtelif mutad Yollar dikkate alınmalı ve bazıları da bir araya getirilmelidir, zira pek çok Sebebin birleşmesi mümkündür. Tutulmaların muayyen Vakitlerde vuku bulmasını sağlayan devrî Düzenin, tıpkı aramızdaki kimi hadiselerde, meselâ Mevsimlerin İntikalinde olduğu gibi muhafaza edildiği mülahaza edilir.
Bunların husule gelmesi için ilahi Tabiat’a müracaat etmeye mahal yoktur, onun her türlü Meşgaleden azade ve kemaliyle mesut olduğunu kabul edelim. Bu yapılmadıkça, ulvî şeylerdeki Sebeplerin [okunamadı] beyhude kalacaktır, nitekim imkânsız bir Yola sapıp yalnızca birini tasvip eden ve mümkün oldukları hâlde diğerlerini reddeden kimselerin başına geldiği gibi; onlar Akıl (Nous) kapasitesini aşan şeylerin hayaline kapılmış, ne zahirî Alametleri gerektiği gibi kabul edebilmiş, ne de dedikleri üzere Tanrı ile hemhâl olup sevinmeyi anlayabilmişlerdir.
BÖLÜM VII. Yıldızların Önceden İşaret Ettikleri Üzerine
Yağmur, Rüzgâr, Kuraklık, Sıcaklık ve benzeri Hava Değişimleri, Orion yahut Süreyya gibi yıldızların doğuş veya batış Vaktine göre vuku bulur. Bu Önceden İşaretler, [okunamadı] Şartlarına göre meydana gelebilir, zira kimi zaman bizimle, kimi zaman başkalarıyla görülen, oraya buraya göç eden o canlı Mahlukat mevsimlerin Sebepleri değil, İşaretleridir, zira doğan ve batan Yıldızlar bu Değişimlerin Sebebi değil, yalnızca [okunamadı] olabilir, yahut Yıldızların doğduğu veya battığı vakitlerde şüphesiz değil, tesadüfen [okunamadı] meydana gelir, zira bunların hiçbiri zahir olana aykırı değildir ve zahir olan şeylerle uyuşan bir Başka sebep ne olabilir, bunu idrak edemeyiz.
Bazı Hayvanlarda, o sırada girmekte olan Mevsimin Şartlarına göre teşekkül ettiği müşahede edilen Önceden İşaretler hakkında ileri sürülenlerin büsbütün Mesnetsiz olmadığı görülür, öyle ki Hayvanlarda müşahede edilen Hareketler Fırtınaları yalnızca haber verir, onları husule getirmez.
Meselâ Sonbaharda bizden ayrılanların o sırada Kışın gelişine sebep olmaması gibi, [okunamadı].
Bu, zerre kadar Akıl taşıyan hiçbir Hayvanın düşmeyeceği bir Tür Ahmaklıktır, dolayısıyla bütün Saadeti haiz olan o Tabiata yaraşmaktan fersah fersah uzaktır.
BÖLÜM VIII. Kuyruklu Yıldızlar ve Kayan Yıldızlar Olarak Adlandırılanlar Üzerine
Yıldızlar hakkında şimdiye dek zikredilenler, Âlemin Başlangıcından beri semada daimi olarak bulunan ve görünen Güneş, Ay ve Yıldızlara aittir.
Fakat bunlardan gayrı, bazen var olan yahut yeni görünen ve birkaç Gün veya Ay sonra ya helak olan ya da gizlenen başka Yıldızlar da vardır.
Bunlara Kuyruklu Yıldızlar, yani Comatae Stellae denir, zira Saç gibi uzun bir Kuyrukları vardır.
Bazıları da vardır ki yalnızca bir An sürer, görünmeleriyle kaybolmaları neredeyse bir olur ve bir nevi Hamle ile aşağı düşer gibi görünürler, bunlara alelumum Kayan Yıldızlar denir.
Kuyruklu Yıldızlara gelince, bunlar husule gelebilir, zira ya o ulvî Mahallerin bazılarında kimi zaman bir Ateş tutuşur ve tutuştuktan sonra Maddenin Bolluğuna ve İstidadına göre bir müddet beslenir ve hareket eder. Yahut zuhur ederler, zira Başımızın üzerindeki gök kısmı, muhtelif İntikallere göre kendine mahsus bir Harekete maliktir, öyle ki bu Yıldızlar görünür hâle gelmeye zorlanır. Yahut kimi zaman muayyen bir İstidat sebebiyle ortaya çıkarlar ve bize doğru aşağı indiklerinde [okunamadı].
Kuyruklu Yıldızlar şu sebeplerle gözümüzden kaybolur, ya [okunamadı] için münasip Madde, onların daimî kaldıklarının müşahede edildiği o Mahalde olduğu gibi baştan başa yerleşmemiştir, böylece Gıda noksanlığı sebebiyle âdeta tükenir ve sönerler, yahut bir [okunamadı] onların Hareketine mani olur. Ve bu durum, yalnızca bazılarının iddia ettiği gibi Âlemin etrafında döndüğü bu Kısmının hareketsiz kalmasından ötürü değil, aynı zamanda Havada onların dairesel hareketine mani olup başka bir tarafa sevk edebilecek şiddetli bir Girdap bulunabileceğinden de vuku bulabilir, nitekim Dönencelerde Gezegen olarak tesmiye edilen diğer Yıldızların başına da bu gelebilir.
Dahası bu hadise, şayet zahir olan şeylere muvafık olan hususlar üzerinde mütalaa yürütecek olursak, pek çok başka surette de gerçekleşebilir.
Kayan Yıldızlar olarak adlandırılanlara gelince, bunlar ya hakiki Yıldızlardan kopan Parçalardan, yahut Yıldırımda da vuku bulabileceği gibi, bir nevi İnfilak ile dağılan o Maddenin aşağı düşmesinden husule gelebilir,
Yahut bunu meydana getirmek üzere bir araya gelip birleşen ateşlendirici atomlar topluluğundan neşet eder, bu hareket, bir araya geliş kuvvetinin başlangıçta tayin ettiği veçhile vücut bulur.
Yahut rüzgârın bulutlu bazı oyuklar veya kıvrımlar içinde sıkışıp toplanmasından, aşağı yukarı savrulurken alev almasından, kendisini zapt eden bu oyukları yarıp parçalamasından ve bu itişin kendisini sevk ettiği cihete doğru hareket etmesinden kaynaklanır.
Bunun vuku bulabileceği, uydurma olmayan başka yollar da mevcuttur. Lakin semavi meteorlar bahsi bu kadarıyla kâfidir.
BÖLÜM IX. Bulutlar Üzerine
Bunlardan hemen sonra, havada bize daha yakın mevkide teşekkül eden havi meteorlar gelir.
İşe bulutlardan başlayacağız, zira yukarıda, havada bunlardan daha sık meydana gelen yahut görülen başka hiçbir şey yoktur.
Binaenaleyh bir bulut, rüzgârların sevk etmesiyle havanın bir nevi yığılması suretiyle meydana gelebilir ve varlık kazanabilir, öyle ki bulut, havanın kesifleşmesinden başka bir şey değildir.
Kezalik birbirine bağlanan ve böyle bir bileşimi meydana getirmeye elverişli olan birtakım atomların birbirine dolanmasıyla da hasıl olabilir, bunlar ilkin bir araya gelerek ufak bulut cisimciklerini vücuda getirir, sonra bunlar daha büyük kütleler halinde toplanır, nihayetinde en azametli hallerini alırlar.
Çoğunlukla tepelerin doruklarında yükselir gibi görünürler, zira ilk küçük bileşimler öylesine latiftir ki nazardan kaçarlar ve rüzgârla taşınırlar, ta ki peyderpey kesifleşip tepelerin zirvelerinde zahir oluncaya dek, bu sebeple mezkûr doruklar tütüyor gibi görünür.
Şayet bir kimse, bulutların bu denli büyük kütlelerini teşkil etmeye kifayet edecek azamette bir atom akınının nereden gelebileceğinden şüpheye düşerse, başka hiçbir cihetten olmasa bile, bunların en azından harıçtan, atomların nihayetsiz bir kesret içinde bulunduğu kâinatın enginliğinden gelebileceğini mülahaza etmelidir.
Zira daha evvel beyan edildiği üzere, ana unsurların cihanın menfezlerinden serbestçe içeri girip çıkmalarına ruhsat vardır.
Bundan gayrı bir bulut, yeryüzünden ve sudan neşet eden ve yukarı doğru taşınan feyizan ve buharların bir araya toplanmasıyla da hasıl olabilir.
Zira bütün denizden pek çok küçük cisimciğin çekilip çıkarıldığı, kıyıya asıldığında nemlenen giysilerden açıkça anlaşılmaktadır, nitekim her yerde nehirlerden yukarı doğru yükselen ve göğü karartacak kesrette dumanların, buğuların ve buharların çıktığını görürüz, bunlar azar azar [okunamadı], bu kenetlenmelerin daha pek çok veçhile vuku bulmasına hiçbir mani yoktur.
BÖLÜM X. Rüzgârlar ve Presterler Üzerine
Rüzgâr, ilk olarak, atomların yahut küçük cisimciklerin münasip yerlerden fırlayıp havada uçuşmasıyla teşekkül edebilir, bu kabil neşriyata elverişli yığınlardan daha şiddetli bir [okunamadı] vuku bulur, dar bir boşlukta pek çok küçük cisimcik bulunduğunda rüzgâr hasıl olur, bilakis, geniş bir boşlukta pek az küçük cisimcik olduğunda ise hava sükûnet ve dinginlik içindedir.
Zira bir pazar yerinde yahut sokakta, insan az olduğu müddetçe ahali zahmetsizce yürür, lakin dar bir yere hücum ettiklerinde birbirlerini iter ve birbiriyle çekişirler, tıpkı bunun gibi, bizi çevreleyen bu fezada pek çok cisim tek bir daracık mekana üşüştüğünde, kaçınılmaz olarak birbirlerini itekleyecek, ileri itilip geri püskürtülecek, birbirine dolanıp sıkışacaklardır, işte rüzgâr bundan meydana gelir, çekişenler pes edip uzun müddet belirsizce bir aşağı bir yukarı savrulduktan sonra geri çekildiklerinde rüzgâr duser,
Lakin geniş bir sahada pek az cisim bir aşağı bir yukarı hareket ettiğinde, bunlar ne şiddetle sevk edebilir ne de sevk olunabilirler.
Kezalik rüzgâr, havanın gerek yeryüzünden ve sudan neşet eden buharlarla, gerekse güneşin yukarıdan tazyik etmesiyle sürüklenip çalkalanmasından da neşet edebilir, zira havanın çalkalanıp harekete geçirildiği mahalde rüzgârın hasıl olduğu aşikârdır, öyle ki rüzgâr, havanın dalgalanmasından gayrı bir şey değilmiş gibi görünür.
Buradan hareketle, rüzgârın bir bakıma çalkantılı suya benzediğini ve daha şiddetli rüzgârların, tıpkı dağlara düşen azametli sağanaklar sebebiyle suların muazzam bir seylap halinde akıp bentleri aştığı ve ortalığı harabeye çevirdiği gibi, daha şiddetli bir illetle harekete geçirilmekten doğduğunu fehmedebiliriz.
Presterler rüzgârlı kasırgalardır (zira ateşli olanlar ve yakıp yıkanlar, ki isimlerini buradan alırlar, bir nevi yıldırımdır). Bunlar, bulutun aşağı mahallere doğru muhtelif şekillerde alçalmasından meydana gelebilir, bu esnada bulut, kendi etrafında dönen ve bulutların kenarlarını yırtıp koparan nihayetsiz bir rüzgâr tarafından aşağı sürüklenip sevk edilir, rüzgâr kezalik bulutu doğrudan harıçtan yahut çepeçevre saran rüzgâr vasıtasıyla sürükler, nitekim yukarıdan tazyik eden hava ve bununla birlikte çevreye sürüklenip dağılan hava, kesafeti hasebiyle mania teşkil ettiğinden, rüzgârın o muazzam kesreti ne tarafa yayılabileceğini bilemez, gerek yanlardan gerekse yukarıdan geri püskürtüldüğünden, kaçınılmaz olarak bulutu aşağı doğru bastırır.
Bu prester karaya doğru bastırıldığında hortumlara, denize doğru bastırıldığında ise anaforlara yol açar. Hortumlar daha seyrek müşahede edilir, zira dağlar onları henüz menzilimize girmeden söküp alır, anaforlar ise denizin engin düzlüğü sebebiyle daha sık görülür, nitekim bir bulutun adeta bir sütun gibi gökten indiğini ve sanki bir kolun veya yumruğun kuvvetiyle vururcasına orayı aşağı bastırdığını temaşa edebiliriz, ta ki rüzgârın şiddeti orayı yarıp geçene, deniz kabarıp kaynayana ve gemiler neredeyse kaçınılmaz bir felakete sürüklenene dek.
BÖLÜM XI. Gök Gürültüsü Üzerine
Gök gürültüsünden farksız olan ateşli presterlerin de mevcut bulunduğunu söylemem sebepsiz değildi.
Zira gök gürültüsünün, bulut kütleleri içinde ateşli küçük cisimciklerle şişen rüzgârların çok katlı kümelenmesinden, bunların açığa çıkıp şiddetle tutuşmasından kaynaklandığı görülür.
Bulutun yarılması ve ateş tarafından parçalanmasıyla bu güç şiddetle aşağı fırlar, fırlayışı bazen yüksek bir dağa, ki bu tür yerlere sıklıkla yıldırım düşer, bazen de başka şeylere yönelir. Zira gök gürültüsünün mahiyetinin ateşli olduğu gayet açıktır, nitekim üzerine düştüğü evleri ekseriyetle yakar ve geride kükürt benzeri fena bir koku bırakır.
Bulutların içinde meydana geldiği ise aşikârdır, zira gökyüzü açıkken asla gök gürlemez, bilakis bulutlar evvela hava boyunca toplanıp göğü karartır ve adeta sağanak getiren tekinsiz bir gece zuhur eder. Nihayetinde bir bulutun içinde ateşin tohumları misali pek çok küçük cisimciğin bulunduğu, gerek neticesinden gerekse aşağıdan yükselen bir bulutun küçük cisimcikleri arasına yalnızca sulu değil, ateşli ve başka türden cisimciklerin de karışmış olmasından anlaşılabilir.
Bununla birlikte, bulutun güneş ışınlarından pek çok şey devşirmesi kaçınılmazdır. Bu sebeple bulutları bir araya getiren rüzgâr yahut esinti, bulutların bağrında ve oyuğunda bulunan ateş tohumlarına karıştığında, içeride bir burgaç yahut girdap hasıl olur, bu girdap son derece süratle dönerek hareket vasıtasıyla kızışır, bu hararetin şiddetlenmesiyle yahut başka bir ateşin sirayetiyle kâmil bir gök gürültüsü halinde patlak verir ve bulutu yırtarak dışarı fırlar.
Bulutun yarılıp parçalanması ise burgaç yahut girdabın etrafındaki kısımların bulutun cüzleriyle tutulmuş ve daha yoğun biçimde tıkanmış olmasındandır, bunların birbirine böylesine sıkıca bastırılmış olması sebebiyle, rüzgârla yayılırken arasına süzülebileceği ve azar azar nüfuz ederek çekilebileceği hiçbir yarık bulunmaz. Dolayısıyla yeni peydahlanan ateşin rüzgârla genişleyerek bulutu şiddetle yarması kaçınılmaz hale gelir, bu da gök gürültüsünün sesini doğurur, dışarı çıktığında ise parıldayarak her tarafı ışıltılı bir aydınlıkla doldurur.
Gök gürültüsünün kemale erip olgunlaştığı sırada rüzgârın kuvvetinin buluta dışarıdan çarpması, bulutu yırtarak ateşli burgacın dışarı fırlamasına yol açması da muhtemeldir.
Ateşli burgacın dışarı fırladığında henüz alev almamış olsa dahi, tıpkı havada yol alan kurşun bir saçmanın ısınıp [okunamadı] alev alması gibi, havadan geçerken sonradan tutuşması da mümkündür.
Ateşin çarptığı şeye vurması esnasında peydahlanması, çakmak taşının çeliğe vurulmasıyla ateşin çıkması gibi, ateş tohumlarının her ikisinden birden fırlaması da ihtimal dahilindedir.
Bu ateşin tutuşmasının yahut gök gürültüsünün meydana gelmesinin daha pek çok yolu vardır, yeter ki her türlü kuruntuyu bir kenara bırakalım, zira görünmeyen şeylere dair tahminlerimizi aşikâr olan şeylere uygun düşenlerden çıkarırsak, kuruntular zaten yok olup gidecektir. Diğer mevsimlere kıyasla ilkbahar ve sonbaharda neden daha sık gök gürlediğinin sebebi de buradan anlaşılabilir.
Kışın ateş tohumları eksiktir, yazın rüzgârlar ve bulut yığınları yetersizdir, ilkbahar ve sonbaharda ise lüzumlu olan her şey hazırdır. Lakin gök gürültüsünün hareketinin böylesine süratli ve darbesinin böylesine şiddetli olması nedendir?
Bu durum, patlamanın fevkalade şiddetinden ve letafetinden neşet eder, bu letafet sebebiyle yoluna çıkan hiçbir şey ona mukavemet edemez, ağırlıkla adeta iki katına çıkan kuvveti ise hareket ettikçe artar. Evlerin duvarlarına nüfuz etmesi, madenleri bir anda eritmesi, dolu fıçıların içindeki bütün şarabı çekip alması nedendir?
Bu ise küçük cisimciklerin letafetinden, tez hareketinden ve şiddetli kuvvetinden ileri gelir, bu sayede güneşin mutad ateşinin uzun zamanda dağıtamayacağı şeyleri bir anda dağıtıp unufak edebilir.
Şimşek ve Gök Gürlemeleri Üzerine
Şimşek ve gök gürültüsünün nasıl meydana geldiğine sırası gelmişken değinmiş olsam da, bunların pek çok yolla meydana gelmesine hiçbir mani yoktur.
Zira şimşek, bulutların birbirine sürtünmesi yahut çarpmasıyla ve bunlardan böylesi bir şeklin zuhur etmesiyle hasıl olabilir, yahut demir ile taşın birbirine vurulmasında müşahede ettiğimiz üzere, bir arada yığılmış atomların ateşi doğuran ve şimşeği meydana getiren bir tertip ve dizilişiyle vücut bulabilir.
Yahut rüzgârların, bu ışıltılı parlaklığı doğuran o cisimleri veya küçük cisimcikleri, yani atomları bulutlardan söküp çıkarmasıyla meydana gelebilir, zira rüzgâr, bilhassa kurşun bir saçma gibi ısındığında, bulutların birbirine sürtünmesiyle fırlayan küçük cisimciklerin aynısını koparıp fırlatır.
Yahut sıkışıp fışkırma yoluyla meydana gelir, bulutların birbiriyle yahut onları sevk eden rüzgârlarla sıkışması vuku bulur ki bu da çarpışmanın kuvvetine ilaveten husule gelir.
Yahut yıldızların yaydığı ışığın önünün kesilmesiyle meydana gelir, bu ışık bulutların ve rüzgârların hareketiyle sürüklenir ve bulutlardan dışarı düşer.
Yahut bulutlar içeriden ateş marifetiyle toplanırken, bulutlardan en latif bir ışığın aşağı süzülmesiyle zuhur eder, bununla birlikte, [okunamadı]
Gök gürültüsü, bulutların hareketiyle bir tür çarpma neticesinde meydana gelir. Yahut hem şiddetli bir yoğunluğun hem de hareketin burulmasının yol açtığı bir rüzgârın tutuşmasıyla hâsıl olur. Yahut da rüzgârların bulutları yarması ve şimşeğin parlamasına sebebiyet veren ateş atomlarının aşağı dökülmesiyle oluşur. Görünen şeylere sadık kalan ve bunlara neyin muvafık düştüğünü kavrayabilen kimse, şimşeğin daha pek çok yoldan meydana gelebileceğini kolayca idrak edecektir. Gök gürlemeleri şu şekillerde vücut bulabilir, ya rüzgârın bulutların boşluklarında, tıpkı alelade kapların içinde bir şey yuvarlandığında olduğu gibi dönüp durmasıyla, Yahut bulutun içindeki ateşin âdeta fışkırıp kabarması neticesinde bir çatlama meydana getirmesiyle, Yahut aynı bulutların, tıpkı şişmiş bir mesanenin patlaması, kâğıdın yırtılması veya bir kefenin parçalanması gibi kırılıp yarılmasıyla, Yahut da bu bulutların, buzumsu bir donukluk ve katılık kesbederek, kendilerini sevk eden rüzgârların zoruyla birbirine sürtünüp çarpmasıyla; nitekim doğu rüzgârı estiğinde yüksek ağaçlar çatırdar, kırılmayan dalgalar uğuldar, asılmış giysiler ve rüzgârın sürükleyip götürdüğü kâğıtlar takırtılı bir gürültü çıkarır. Yahut bir buluttan kopup sulu bir diğer buluta çarpan gök gürültüsü ateşinin sönmesiyle; ki bunun üzerine, ateşten çıkarılıp suya atılan kızgın demir gibi cızırdar. Yahut ateşe atılmış bir dal gibi çıtırdayan kuru bir bulutun yanmasıyla husule gelir. Hülasa, bunun dahi muhtelif şekillerde izah edilebileceğini zahir olan şeyler açıkça gösterir ve bize öğretir; ta ki cahil ve batıl inançlı kimseler gibi, gök gürültüsünün sesinin bir tanrının zuhuruna delalet ettiğini vehmetmeyelim, zira birbirine çarpan başka cisimler de ses çıkarır, tıpkı öğütme esnasındaki değirmen taşları yahut birbirine vurulan eller gibi. Şimşeğin gök gürültüsü duyulmadan evvel görülmesine kimse şaşmasın, bu durum şu sebepten vuku bulabilir, ya bulutların muayyen bir vaziyetinde, rüzgâr üzerlerine düşer düşmez, şimşeği meydana getiren bu kabil küçük cisimlerin bir terkibi birdenbire fırlar ve bunun üzerine rüzgâr, aşağı yukarı yuvarlanarak bu sesi çıkarır. Yahut her ikisi de aynı anda meydana geldiği hâlde, şimşek bize daha çevik bir süratle ulaştığından gök gürültüsü daha geç gelir, nitekim uzaktan görülen ve darbelerle ses çıkaran şeylerde de böyle olur, zira darbenin, sesi duyulmadan evvel görüldüğü bedihidir.
Bölüm XIII: Yağmur ve Çiy Üzerine
Şimdi, bir kısmı akışkan kalmaya devam eden, bir kısmı ise soğuğun tesiriyle bir miktar katılık kesbeden sulu kesafetlerden bahsetmemiz icap eder; akışkan kalanlar yağmur ve çiydir, bunlardan biri gökyüzü bulutluyken, diğeri ise açıkken hâsıl olur. Yağmur bulutlardan meydana gelebilir, ya bulutlar mutat olandan daha seyrek olduğunda, rüzgârın onları sürmesiyle yahut birbirlerini sıkıştırmalarıyla bir araya tazyik edilip damlalar hâlinde örülürler; ya mutat olandan daha kesif olduklarında, sıcaklık yahut rüzgâr marifetiyle seyreltilip tebeddül ederler; yahut da balmumu gibi eriyerek damlalar hâlinde aşağı dökülürler. Bulutların içinde su tohumlarının bulunduğu öylesine malumdur ki bundan bahsetmemize lüzum dahi yoktur. Bunlar bulutlarla birlikte yükselir, onlarla birlikte çoğalır ve kanın bedenimizin azalarına dağılması gibi onların içine yayılırlar. Üstelik bulutlara rutubet yalnızca ırmaklardan yükselmez, denizin üzerinde asılı duran bulutlar da bir yün yapağısı gibi rutubeti çekerler. Binaenaleyh yağmur bulutlardan şu şekillerde boşanabilir, ya rüzgârın kuvveti bulutları birbirine ittiğinde ve üzerlerinde toplanan bol miktardaki sağanak onları tazyik edip zorladığında; ya rüzgârların kudretiyle bulutlar seyreldiğinde ve rutubetlerinin etrafa akmasına izin verdiğinde; yahut güneşin hararetiyle öyle çözülürler ki damlalar hâlinde aşağı dökülürler ve dediğim gibi, eriyen balmumuna benzerler. Bazen yağmurların uzun sürmesi şu sebeple vuku bulabilir, zira o vakit muhtelif bulutlara yükselen ve her tarafa dağılan pek çok su tohumu yağmuru besleyebilir. Kimi zaman da tüten yeryüzü, kabul ettiği bütün rutubeti yeniden buğu hâlinde geri verir. Çiy ise, ya havada bulunan ve bu nevi bir rutubeti husule getirmeye elverişli mahiyetteki küçük cisimlerin bir araya gelmesiyle; yahut çiyi bilhassa yukarıda intaç eden küçük cisimlerin, bu rutubeti hasıl edecek tarzda birleşip aşağıdaki yerlere doğru akmasıyla meydana gelir. Bizim aramızda da bu kabilden pek çok şey, bilhassa korularda vuku bulur [okunamadı].
Bölüm XIV: Dolu, Kar ve Kırağı Üzerine
Soğuğun tesiriyle katılaşan sulu kesafetlerden, gökyüzü bulutlu olduğunda hâsıl olan iki şey dolu ve kardır; gökyüzü açık olduğunda hâsıl olan ise kırağıdır. Dolu meydana gelir [okunamadı] parçaların sıkışmasıyla yarıklar oluşup bütün heyulayı parçalara ayırdıklarında, kar tanelerinin sahip olduğu o gevşekliğe sebebiyet verirler; buna mukabil, aynı şeylerin birbirini itmesi doluya yol açar, bu şeyler bilhassa havada teşekkül eder. Yığınlar hâlinde yere düşen karın bir tür fırlatılışının, evvelce donmuş olan bulutları birbirinden ayırması da mümkündür. Nihayet kırağı, aynı küçük çiy taneciklerinden meydana gelir; zira küçük çiy damlaları başka bir yolla, havanın soğuk mizacı sebebiyle donar ve donarken hafif bir kesafet kazanırlar.
Bölüm XV: Gökkuşağı ve Hale Üzerine
Burada, bulutlarda veya onların fevkinde beliren iki dikkate değer şeyi atlamamalıyım, Güneş'in tam karşısında çeşitli renklerden bir kemer olan Gökkuşağı ile kimi zaman Ay'ı beyaz bir taç gibi kuşatan Hâleler.
Gökkuşağı, ya nemli havanın Güneş'in karşıt parlaklığıyla ışıldamasından ya da ışığın ve havanın, bu nevi renkleri hep birlikte yahut birer birer ortaya koyan hususi tabiatından hasıl olur, bu ışıktan ileriye doğru parıldayarak havanın civar kısımları da aynı şekilde boyanır, nitekim aydınlatılmış herhangi bir şeyin cüzlerinin, kendi yanındaki diğer şeylerin cüzlerini de parlattığını müşahade ettiğimiz veçhile.
Şeklinin yuvarlaklığına gelince, bu durum ya bakanın gözüne ancak her cihetten eşit bir mesafeden ulaştırılmasından yahut havadan bulutun içine sürüklenen atomların öylece sıkışmasından ileri gelir ki, bunlardan meydana gelen her kesafet bu yuvarlak surette teşekkül eder.
Ay'ın etrafındaki bir hâle ise, ya nispeten kaba yahut hafif bulutlu bir havanın Ay'a doğru yükselmesi ve bu esnada ondan türeyen birtakım neşriyatın, onu büsbütün dağıtmayıp adeta kalburdan geçirircesine süzmesiyle meydana gelir, öyle ki bunlar onun etrafında, bu bulutumsu surette bir daire teşkil ederler.
Yahut Ay'ın etrafında sıkışan havanın, onun çevresinde böylesi yuvarlak ve daha kesif bir suret meydana getirmesiyle hasıl olur, kimileri bunun onun bazı kısımlarına göre, yahut harici bir itmeyle, yahut da bunu husule getirmeye elverişli bir hararetin alttan sızmasıyla vuku bulduğunu kabul ederler.
BÖLÜM XVI. Avernus Mahiyetindeki Yerler Hakkında.
Sırada, Avernus Mahiyetindeki Yerler hakkında birtakım sözler söylememiz icap eder, bunlara bu ad verilmiştir zira kuşlar için pek mühliktirler, nitekim kuşlar bunların üzerinden uçmaya yeltendiklerinde, derhal düşer ve ölürler,
Keza havaya tabi oldukları ölçüde Veba illetinin sebepleri hakkında da konuşmak icap eder.
Burada yalnızca şunu tekrar etmeliyim ki, yeryüzü son derece muhtelif şekillere sahip her neviden küçük cisimcikler ihtiva eder, öyle ki bunların bazıları hayvanların tabiatına uygundur, bazıları ise zararlıdır, hayvanların dokuları birbirine hiç benzemediğinden, bunlardan bazıları muvafık iken diğerleri birtakım neşriyat sebebiyle gayrımüsaid ve mühliktir.
Ve neden öyle olmasın, nitekim aynı kişinin dokusu ve mizacı humma ile bozulduğunda, evvelce kendisine pek şifa veren aynı şarap, artık onun için kalbinden bıçaklanmak kadar ölümcül hale gelir.
Aşikârdır ki nahoş, sıkıntı verici ve zararlı pek çok şey umumi surette tada, kokuya, dokunmaya, velhasıl bütün duyulara tesir eder, gölgesinde uyuyanlara bir ağırlık veren yahut fena kokusuyla onları öldüren kimi ağaçları, yahut sert şarabı, kömür dumanını ve benzerlerini saymıyorum bile. Yeryüzünde kükürt ve sülfürün zararlı kokularını neşreden ne çok yer vardır.
Madenlerde kazı yapanlar, yüzleri öyle solgun olan ve pek çabuk ölenler, yerin en derin kısımlarından dışarıya ne kadar da muzır buharların nefes gibi çıktığını görürler. İşte bu buharların çıktığı bazı yerler vardır ki, havaya yükselip onun etrafına yayıldıklarında bir nevi onu zehirler ve ölümcül bir keyfiyetle ifsad ederler, öyle ki kuşlar bunların üzerinden geçmeye kalktığında, bir kadının ayhali vaktinde kunduz hayası (kastoryum) koklaması misali, uyuşup sersemler ve derhal ölüp yere düşerler.
Ayrıca şu da mümkündür ki, kuşlar ile yer arasında kalan hava, dışarı püsküren bir buharın şiddetiyle yarılıp ayrıldığından ve burası adeta boşluk haline geldiğinden, kuşlar açık kanatlarını dayayıp uçuşlarını sürdürebilecekleri bir mesnet bulamayabilirler, böylece kendi bedenlerinin ağırlığı altında ezilerek çöker ve düşerler. Avernus Mahiyetindeki Yerler hakkında bu kadarı kâfidir.
BÖLÜM XVII. Veba Hakkında.
Veba, yahut havanın ölümcül bir illeti, bir bulut yahut çiğ gibi yukarıdan gelebilirse de, en ziyade yeryüzü vakitsiz yağmurlar ve hararetle taaffün ettiğinde husule gelir, öyle bir buhar yükselir ki havayı ifsad eder, sadece insanları değil diğer canlı mahlukatı da uzak yakın demeden kırıp geçirir. Havanın bu illeti kolayca benimsediği malumdur, ecdadımızın zamanında Etiyopya'da başlayıp Libya ve Mısır'a, neredeyse Fars Kralı'nın bütün mülküne kadar yayılan, şehrimize ve memleketimize de gelip orayı büsbütün harabeye çeviren o veba gibi.
Bu intişar, zehirli buharın küçük cisimciklerini hava ile birbirine karıştırmasıyla gerçekleşir, havanın küçük cisimciklerinin vaziyetini öyle bozar ve altüst eder ki, bunlardan kendisine benzeyen ne varsa, onları kendi dokusuna katar.
Nitekim ateş, küçük cisimcikleriyle odunun içine nüfuz ettiğinde, onun terkibini öyle değiştirir ki, içinde bulunan bütün ateşli küçük cisimcikleri dışarı fırlatır ve ondan, tıpkı kendisine benzeyen yeni bir ateş husule getirir. Dahası, nasıl ki ateş süratli hareketiyle akıp giderken koca bir ormana yayılabilirse, bu vebalı illet de terkibindeki küçük cisimcikler vasıtasıyla peyderpey ilerler ve bambaşka bir keyfiyetle bastırılıncaya dek havayı pek uzak mesafelere kadar tebdil eder, tıpkı bir bulut yahut sisin hava boyunca sürünerek ilerlemesi ve geçtiği yerleri azar azar tebdil edip ifsad etmesi gibi.
İnsanların nefes alıp havayı bedenlerine çekerken, aynı zamanda bu illetin küçük cisimciklerini de içlerine çektiklerini söylemeye hacet bile yoktur, bunun neticesinde bedende bunlara benzeyen şeyler, tıpkı havada bahsettiğimiz şekilde yer değiştirir ve bozulur, bulaşıcı bir nefes ile başkalarına intikal ederek aynı fesada sebep olurlar ve hastalık böylece her yana yayılır.
Kısım XIII.
Yalnızca meteoroloji değil, bütün tabiat ilmi hakkında da söyleyeceklerimiz bunlardan ibarettir,
Hakkında söylediğimiz bu az sayıdaki şey öyle bir mahiyettedir ki, onların üzerinde tefekkür ederek vukua gelen şeyleri layıkıyla anlayabiliriz, böylece onlarla akrabalığı olan şeyler kavranabilir ve tabiattaki hususi neticelerin sebepleri bilinebilir.
Zira bu meseleleri mümkün olan en büyük dikkat ve gayretle takip etmeyenler, onları gerektiği gibi anlamaktan ve anlaşılmalarındaki asıl gayeyi elde etmekten fersah fersah uzaktır. Ölçütleri ve her birine ait olan apaçık delilleri asla akıldan çıkarmamalıyız, çünkü bunlardan yüz çevirmezsek, kargaşanın nereden doğduğunu ve korkuya neyin sebep olduğunu doğru akıl yürüterek bulabilir, göksel şeylerin ve olağan şekilde vuku bulup başkalarının yüreğine büyük korku salan diğer bütün hadiselerin sebebini kavrayarak bu korkudan kurtulabiliriz. Fakat bu ölçütleri önceden kabul ederek, her şeyin kendisinden meydana geldiği ilkeleri, tabiatın sonsuzluğunu ve bunlarla tutarlı olan diğer hususları tefekkür etmeye yönelmek ve bunlara dair en mühim ve en genel kaideleri daima hatırda tutarak muhafaza etmek her şeyden evladır.
Zira bu sayede masallardan alabildiğine uzak kalacak ve bütün bu risalede gaye edindiğimiz yegane ve hakiki hedef olan zihnin o sarsılmaz sükunet halini elde edeceğiz.
FELSEFENİN ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ, ETİK VEYA AHLAK
Geriye etik, yani ahlak felsefesi hakkında söz söylemek kalıyor, felsefenin en muteber kısmının bu olduğunu başta belirtmemiz de sebepsiz değildir, zira tabiata dair olan bilgi, ahlaki bir mülahaza ile hayatın nihai gayesine hizmet etmedikçe faydasız kalırdı. Bu kısma ait olan basiret dahi, sırf tabiat felsefesine hükmettiği ve onu ahlak felsefesine varan bir vasıta kıldığı için ondan üstündür. Bu kısmın hayatın gayesini ilgilendirdiğini söylemekle, ona neden ekseriyetle hayata ve ahlaka yahut hayattaki fiillerin tanzimine dair felsefe dendiğini de göstermiş oluyorum, (zira ahlak, insan hayatının mutat fiillerinden başka bir şey değildir).
Aynı şekilde bu felsefe gaye ile, yani peşinden koştuğumuz iyiliklerin en sonuncusu ve en büyüğü ile ve tercih edilecek yahut kaçınılacak şeylerle de ilgilidir, zira mezkur gayeye ulaştıran şeylerin tercih edilmesini ve insanı ondan saptıran şeylerden kaçınılmasını [okunamadı]. Bütün insanların zımni mutabakatıyla hayatın gayesi saadettir, insanların neredeyse tamamının bu gayeyi ıskalaması ise, ya kendilerine hedef olarak hakiki saadeti tayin etmemelerinden yahut ona erişmek için doğru vasıtaları kullanmamalarından ileri gelmez mi? Hayatın idamesi için elzem olan her şeye fazlasıyla malik, (servet içinde yüzen, unvanlarla donanmış, [okunamadı] bir nesle sahip, velhasıl umumiyetle makbul sayılan her şeyi elde etmiş) bunca insanın yine de endişeli, şikayetçi, tasa ve ızdırapla dolu, korkularla aklı dağılmış, tek kelimeyle perişan bir hayat sürdüğünü gördüğümüzde, hakiki saadetin nerede yattığını ve ona hangi yollarla ulaşılabileceğini bilmediklerini istidlal edebiliriz.
Onların kalpleri, ya çatlak ve deliklerle dolu olduğundan asla doldurulamayan yahut fena bir sıvıyla kirlendiğinden içine konan her şeyi ifsat edip bozan bir kaba benzer.
Binaenaleyh, (nihai gayeyi ve saadeti ele alan) bu felsefenin yardımıyla kalbimizi temizlemek ve ıslah etmek, onun azla yetinmesini ve her halükarda olan bitenden haz almasını sağlamak cehdimize değer, felsefeyi gösteriş için değil, ciddiyetle yapmalıyız, zira sıhhatli görünmemiz değil, bizzat sıhhatli olmamız icap eder.
Felsefeyle derhal meşgul olmalı ve bunu yarına ertelememeliyiz, zira mutlu yaşamak bugün dahi bizi alakadar eder, her daim yaşamaya yeni baştan başlaması yahut başlamayı durmadan tehir etmesi, fakat bu esnada hiçbir vakit yaşayamaması cehaletin en büyük felaketidir. Bu ne garip bir şeydir!
Bir kez dünyaya geldik, iki defa doğmamız mümkün değildir ve ömrün nihayete ermesi mukadderdir.
Oysa sen, yarın senin iktidarında olmamasına rağmen, yarın yaşayacağın zannıyla bugünü [okunamadı] erteleyip durursun, ömür gecikmeyle heba olup gider, işte bu yüzdendir ki bazılarımız iş güç ortasında ölüp gideriz.
Her insan, dünyaya sanki henüz yeni ayak basmış gibi veda eder, bu sebeple yaşlılar çocuklukla itham olunurlar, zira kendilerini ilgilendirmeyen işlerle meşgulmüşçesine yaşadıklarının farkına varmazlar ve böylece bütün ömürleri hayatın hayrını göremeden akıp gider.
O halde geçmiş zamandan ötürü nedamet duymayacak şekilde yaşamaya ve şimdiki zamanın tadını, sanki yarın bizi hiç ilgilendirmiyormuşçasına çıkarmaya gayret edelim.
Yarına en tatlı biçimde kavuşan kimse, yarına en az muhtaç olan yahut onu en az arzulayandır, insanı en ziyade memnun eden an, hakkında zihninde en az ümit beslemiş olduğu andır.
Mademki hayata daima yeniden başlamak meşakkatlidir, o halde hayat bizim için adeta kemale ermiş, mutlak ve ölçüsünde hiçbir noksan kalmamış gibi olsun.
Ahmak kimsenin hayatı tatsızdır, korku doludur ve bütünüyle geleceğe hasredilmiştir, bizim hayatımızın ise hoş, mutmain, yalnızca şimdiki zamana ait değil, bizzat emniyet içine yerleşmiş olmasına gayret edelim. Şüphesiz ahmaklıktan kaçmanın yolu, bilgelerin o yüksek gözetleme kulesine çıkmaktır, oradan diğer insanların başıboş dolaştıklarını ve yaşarken beyhude yere hayatı aradıklarını seyredebiliriz.
Fırtınalarla boğuşan denizcileri karadan seyretmeyi yahut kendini tehlikeye atmaksızın orduların cenge tutuştuğunu görmeyi tatlı buluyorsan, bilgeliğin sükunet dolu tahtından ahmakların kargaşasını ve çekişmelerini temasa etmekten daha hoş bir şey olamaz. Bu durum başkalarının eziyet çekmesinden keyif alındığı için değil, bizzat kendimizin aynı musibetlere duçar olmamasından memnuniyet duyulduğu içindir.
Fakat bilgeliğin bu mertebesine erişmek arzusunda olanlara kudretimiz nispetinde yardım edebilmek için, bu mevzulara dair tefekkürlerimizi bir araya getireceğiz, evvela insanın nail olabileceği en yüce hayır olan saadeti, akabinde onu meydana getirmeye ve muhafaza etmeye yarayan ve erdemlerin ta kendisinden ibaret olan vesileleri ele alacağız.
BÖLÜM I
İnsanın muktedir olduğu nispette saadet, yahut hayrın nihai gayesi üzerine.
Saadet hususunda evvela dikkat etmeliyiz ki, o Nihai Gaye, yani Hayırların sonuncusu, en uç noktası ve en büyüğü olarak adlandırılır, zira iştahı kendilerini takip etmeye celbeden şeylere hayır denildiğinden ve bu hayırların kimi bizatihi kendileri için, kimi de başka şeyler için arzulandığından Saadet, tüm hayırların kendisine irca edilmesi gereken, kendisinin ise hiçbir şeye irca edilemeyeceği bir Hayırdır.
Saadet yahut Kutluluk ile Mutlu Hayat aynı şey olsa da, bu durum bazen mutlu Hayatın Gayesinden söz etmemize mani teşkil etmez, ki biz bunu halk dilinin kullanımına uyarak, mutlu Hayatın Gayesi ile mutlu Hayatı aynı şey kabul ederek yaparız, yoksa mutlu Hayatın kendisine irca edilebileceği daha öte bir Gayeyi ima etmeyiz.
Bu mukaddimeden sonra, Saadeti evvela iki türe ayırmalıyız, biri en yüce olan, şiddetlenme ve hafifleme kabul etmeyen türdür, diğeri ise tâbi olan, içine hazzın eklenip çıkarılabildiği türdür.
Birincisinin, kendisinden daha iyisi, daha tatlısı, daha çok arzu edileni tahayyül dahi edilemeyecek, içinde korkulacak hiçbir şerrin bulunmadığı, hiçbir hayrın eksik olmadığı bir Hâl olduğu kabul edilir.
Burada arzu edilip de yapılamayacak hiçbir şey yoktur ve bu öyle emniyetli bir hâldir ki hiçbir vakit kaybedilemez.
Diğeriyle ise, olabildiğince iyi olan yahut pek çok zaruri hayrın bulunduğu, pek az şerrin yer aldığı ve maişetin, maişet tarzının, beden mizacının, yaşın ve diğer şartların elverdiği ölçüde tatlı, sükûnet içinde ve sebatkârane bir hayat sürmeye cevaz veren bir Hâli anlarız.
Bu ayrımı ve tanımı yapmam sebepsiz değildir.
Zira her ne kadar birinci türün yalnızca Tanrı’ya mahsus olduğu aşikâr görünse de, kendileri ve kendi bilgelikleri hakkında pek yüksek fikirlere kapılıp bunu kendilerine vaat etmeye ve kendilerine mal etmeye cüret edenler, dolayısıyla Tanrı’ya eşit olduklarını iddia edenler vardır, bunların arasındaki en mütevazılar ise kendilerini yalnızca Jüpiter’den aşağı görenlerdir.
Fakat bunlar hakikaten kendi ölümlülüklerini ve zaaflarını unutmuş görünmektedir, zira bunun şuurunda olan herkes, insanların yalnızca ikincisine muktedir olduğunu ve şayet bütün insanlar bir veçhile bedbaht iken bilgelik seni bütün insanların en az bedbahtı kılacak bir Hâle eriştiriyorsa, bunun büyük bir iş olduğunu ikrar etmekten geri duramaz.
Yahut fıtratın gereği maruz kaldığın muhtelif bedbahtlık dereceleri arasında, bilgelik seni en az bedbaht olacağın dereceye yerleştiriyorsa, yine öyledir.
Çünkü mesut olmak, duçar olabileceğin şerlerden azade olmak ve bu esnada içinde bulunduğun şartlar dâhilinde elde edilebilecek olandan daha büyüğü bulunmayan hayırların tadını çıkarmaktır.
Bir insanın görme ve işitmeden mahrum kalsa dahi mutlu bir hayattan yine de nasipdar olabileceğini düşünmemin hakiki sebebi de işte budur, zira o insan muktedir olduğu kadar çok hayırda sebat edecek ve kendisini aksi hâlde kedere boğabilecek olan şerlerden, bedenen olmasa bile en azından zihnen azade kalacaktır.
Dahası, bilge bir adamın acımasızca işkence görse bile yine de ilahi değil insani bir Saadet ile mesut olacağını beyan ederim, ki bu saadet bilge bir adamda o anın şartlarının elverdiği nispette her daim en yüksek seviyededir.
Zira o, işkenceler altındayken hakikaten ızdırabı hisseder, kimi vakit inler ve feryat eder, lâkin bunlara katlanmanın bir Zaruret olması hasebiyle, sabırsızlık yahut yeis ile onları azdırmaz ya da büyütmez, bilakis zihnin mümkün olan en büyük sebatıyla onları hafifletir ve bir nebze daha katlanılır kılar.
Bu hususta o şüphesiz, aynı işkence altında olup da buna denk bir cesaret ve sebatla göğüs germeyen, bunu hafifletmek adına bilgelikten (ki bilgelik en azından masum bir hayat ve vicdan huzuru bahşeder) benzer bir yardım görmeyen kimseler gibi bunların altında ezilmekten çok daha mesuttur.
Dolayısıyla Phalaris’in Boğası ile güllerden bir döşeğin bizim nazarımızda bir olduğunu ve o Boğa içinde yanan bilgenin "Bu ne kadar da hoş! Ne kadar kaygısızım! Nasıl da umurumda değil!" diye haykırması gerektiğini öne sürerek safsata yapmanın hiçbir manası yoktur.
Zira bilgenin başına gelmesini yeğleyeceği kimi şeyler vardır, her türlü huzursuzluktan uzak bir beden istirahati ve kendi iyiliğinin tefekkürüyle neşelenen bir zihin sükûnu gibi.
Buna mukabil, her ne kadar başa gelmesini istemese de zuhur ettiklerinde sebatla katlandığı, hatta kendi sebatından hoşnutluk duyarak "Yanıyorum, lâkin boyun eğmiyorum" demesine vesile olduğu nispette methettiği ve tasvip ettiği başka şeyler de vardır.
Öyleyse yanmayı arzu etmek değilse de, mağlup olmamayı temenni etmek niçin mümkün olmasın?
Bunu, bilge bir adamın meşru ölçüler dâhilinde ne ilkini davet ne de ikincisini tahrik etmesine rağmen, hem hastalığın ızdıraplarına hem de müstebitlerin işkencelerine maruz kalabileceğini göz önünde bulundurarak söylüyorum.
Dolayısıyla zarar veren şer, nahoştur ve zamanlar her daim bütün insanlar için acısızlık sayesinde mesut yaşayabilecekleri şekilde akmaz.
BÖLÜM 1
Kendisiz hiçbir Saadet Tasavvuru olamayacak Hazzın, Kendi Tabiatı İtibarıyla Hayır Olduğu Hakkında
Istırapsız yaşamanın tatlı yahut hoş olduğu, iyi şeylerin tadını çıkarmanın ve onlarla ferahlamanın mevcudiyeti nazar-ı itibara alındığında, Saadetin bu ikisi yahut en azından biri olmaksızın var olamayacağı neticesi ortaya çıkar (haz, tatlılık, neşe ve benzeri tabirlerle aynı şeyi anlıyorum), yine de hazzın bizzat kendisine karşı, sanki kendi tabiatı itibarıyla kötü bir şeymiş ve dolayısıyla bilgeliğe ve Saadete ait değilmiş gibi büyük bir tantanayla nutuk irad edenler olmuştur.
Bu sebeple, Saadetin hakikaten hazdan ibaret olup olmadığını tahkik etmeden evvel, zıddı olan acının kendi tabiatı itibarıyla şer olması gibi hazzın da kendi tabiatı itibarıyla hayır olduğunu göstermeliyiz.
Muhakkak ki ferahlık veren, hoşnut kılan, sevilmeye layık olan ve iştahı celbeden şey hayır olduğuna göre, nefret ve nefret duygusunu uyandıran şey de şerdir.
Yani hazdan daha fazla hoşnut eden, daha fazla ferahlatan, daha çok sevilen, daha çok arzulanan hiçbir şey yoktur, bilakis acıdan daha fazla rahatsızlık veren, nahoş gelen, tiksinti uyandıran ve kaçınılan hiçbir şey bulunmadığı gibi.
Öyle ki haz yalnızca bir hayır değil, aynı zamanda hayrın bizatihi özü gibi görünmektedir, zira herhangi bir şeyi hayırlı yahut arzulanır kılan odur,
Acı ise yalnızca bir şer değil, bizatihi şerrin özüdür, zira herhangi bir şeyi şer yahut nefret edilesi kılan da odur. Zira bazen hazdan kaçınsak dahi, kaçındığımız şey hazzın kendisi değil, arızi olarak ona eklenmiş olan bir acıdır, nitekim şayet herhangi bir vakit acının ardına düşersek, ardına düştüğümüz şey acının kendisi değil, arızi surette ona bağlanmış bir hazdır.
Zira, bunu daha açık ifade etmek gerekirse, hiçbir kimse hazdan sırf haz olduğu için yüz çevirmez, nefret etmez yahut kaçınmaz, ancak hazza akıl dairesinde tabi olmayı bilmeyenlerin başına büyük acılar üşüştüğü için böyle davranır.
Sırf acı olduğu için acıyı seven, arayan yahut ona katlanmak isteyen biri de yoktur, ancak bazen öyle vuku bulur ki, kişi zahmet ve acı çekerek büyük bir hazzın peşinden gitmek mecburiyetinde kalır.
Zira en küçük şeyleri misal verecek olursak, aramızdan kim, neticesinde bir fayda hâsıl olmayacaksa, meşakkatli bir bedeni riyazete kalkışır?
Hiçbir keder barındırmayan bir haz içinde olmayı arzulayan yahut hiçbir haz temin etmeyen acıdan kaçınan kimseyi haklı olarak kim ayıplayabilir?
Fakat bizler, hazır hazların cazibesine kapılıp körleşerek ve yozlaşarak ardından gelmesi mukadder olan kederleri öngöremeyen kimseleri itham eder ve tahkire şayan buluruz. Benzer şekilde, ruhun gevşekliği, yani zahmet ve acıdan kaçınma yüzünden vazifelerini terk edenler de kabahatlidir. Bu hususların tefriki kolay ve zahmetsizdir.
Zira seçimimizin serbest olduğu, hiçbir şeyin bize engel teşkil etmediği ve en çok hoşumuza giden şeyi yapabileceğimiz hür bir vakitte, her türlü haz kucaklanmalı, her türlü acı defedilmelidir.
Lakin kimi vakitler hazların reddedilmesi ve meşakkatlerden kaçınılmaması gerektiği de sıkça vaki olur.
Böylece, her hazzı bir hayır ve her acıyı bir şer saysak dahi, her vakit onun ardına düşmemiz yahut bundan sakınmamız gerektiğini iddia etmeyiz, bilakis hem onların miktarına hem de keyfiyetine itibar etmemiz gerekir, zira daha bol hazlardan istifade edebilmek maksadıyla birtakım acılara katlanmamız bizim için daha evladır ve daha vahim acılara maruz kalmamıza vesile teşkil etmesin diye bazı hazlardan imtina etmek münasiptir.
Bunun üzerine bu kaide, kıstaslar bahsinde teessür yahut ihtiraslara dair muhtelif düsturlar çıkardığımız ve hazzı yahut acıyı tercih ve kaçınmanın kıstası addettiğimiz bir menbaa dönüşmüştür,
Ve bu haksız da değildir, zira kimi zaman bir hayrı şer gibi, bilakis kimi zaman da bir şerri hayır gibi kullandığımızdan ötürü, bütün bu hususları fayda yahut zarar veren şeylerin nispeti ve tercihiyle tartıp hükme bağlamamız iktiza eder.
Bundan ötürü, meseleyi daha da ileri götürerek derim ki, hiçbir haz kendi içinde şer değildir, lakin kimi hazları temin eden, fakat bununla birlikte hazzın kendisinden çok daha büyük acılar getiren bazı şeyler mevcuttur.
Bunun üzerine şunu da eklerim ki, şayet her haz kendi içinde öyle sınırlandırılabilseydi ki, ne dâhilinde bir acı barındırsaydı ne de ardında bir acı bıraksaydı, her haz bu tenzil ile tabiatın en mühim eserlerinden daha az mükemmel ve mutlak olmazdı, netice itibarıyla hazlar arasında hiçbir tefrik kalmaz, hepsi aynı derecede arzulanır olurdu.
Dahası, sefahate düşkün kimselere haz veren bu şeyler, şayet onları semavi hadiselerin, ölümün ve acının korkusundan azat edebilseydi ve arzuların sınırlarının ne olduğunu belletebilseydi, hiçbir kusur bulamazdım, zira her veçhile haz ile dolup taşarlar, kendilerinde elem verici, acı yahut şer olan hiçbir şey bulunmazdı.
Bölüm IV. Saadetin Umumiyetle Hazdan İbaret Olduğuna Dair
Şimdi teklif edilen meseleye gelecek olursak, saadet açıkça hazdan ibaret görünmektedir.
Bu husus evvela umumi olarak ispat edilmeli, akabinde bilhassa hangi hazdan ibaret olduğu gösterilmelidir.
Umumiyetle haz, mesut bir hayatın hem mebdei hem de nihayeti gibi görünmektedir, zira onun hem bizim hem de cümle hayvanatın tabiatına uygun ilk hayır olduğunu görmekteyiz, ayrıca bütün tercih ve kaçınmalarımıza kendisinden başladığımız ve en nihayetinde kendisinde son verdiğimiz şeydir, her hayrı tayin etmek için bu teessürü bir miyar addederiz.
Hazzın ilk ve fıtri hayır, yahut onların tabiriyle tabiata münasip ve layık olan ilk şey olduğu aşikârdır, zira her canlı doğar doğmaz hazzı arzular ve en yüce hayır imişçesine onunla mesrur olur, acıdan en büyük şer olarak sakınır ve iktidarı yettiğince onu defeder.
Görürüz ki zehirli gömlekle azap çeken Herakles dahi gözyaşlarını tutamamıştır,
Feryat edip inlerken, Lokris kayaları, Ve yüce Euboia tepeleri yankılar feryatları.
Bozulmamış her canlı, kendi tabiatı halisane ve kâmilen hükmederek böyle davranır.
Bundan ötürü, hazzın arzulanır, acının kaçınılır olduğunu ispat etmek için herhangi bir akıl yürütmeye hacet yoktur, zira bu husus ateşin sıcak, karın beyaz, balın tatlı olması gibi duyularımıza ayandır. Bunu ispatlamak için delillere muhtaç değiliz, bunu hatırlatmamız kâfidir.
Zira şayet insandan bütün duyuları çekip alınırsa geriye hiçbir şey kalmayacağından, neyin tabiata münasip yahut muhalif olduğuna tabiatın kendisinin hükmetmesi, hazzın bizatihi arzulanır ve acının bizatihi kaçınılır olması zaruridir,
Zira haz ve acı haricinde, herhangi bir şeyin peşine düşmeye yahut ondan kaçınmaya dair idrakte bulunan ve hüküm veren başka ne vardır?
Hazzın tabiata münasip ilk şey olarak aynı zamanda arzulananların nihayeti yahut hayırların son gayesi olduğu şuradan da anlaşılabilir, biz diğer şeyleri sırf haz hatırına öyle arzularız ki, hazzın kendisi başka bir şey uğruna değil, yalnızca kendisi için arzulanır, zira kendimizi neşelendirmek ve memnun kılmak için başka şeyleri arzulayabiliriz, lakin hiçbir insan, niçin neşeli ve memnun olmak istediğimize dair bir gerekçe sormuş değildir.
Elbette mutlu olmayı arzulayışımızın sebebinden daha fazla bir sebep yoktur, zira haz ile saadetin yalnızca aynı mertebede sayılması değil, bilakis tamamen aynı şey ve dolayısıyla diğer her şeyin kendisine tâbi olduğu, kendisinin ise hiçbir şeye tâbi bulunmadığı nihai gaye, yani en yüce hayır kabul edilmesi iktiza eder. Bu husus, daha önce de ima ettiğimiz üzere, saadetin ancak en tatlı ve en hoş, yani mümkün olan en büyük hazla yaşayabileceğimiz bir hâl olmasından gayrı bir manaya gelmeyişiyle de ayrıca sabittir.
Zira hayattan bu tatlılığı, sevinci ve hazzı çekip alınız, o vakit sorarım size, saadet tasavvurunuz nerede kalır, yalnızca ilahi addettiğim o saadet değil, insani kabul edilen diğeri dahi, hazzın eksilip çoğalabilmesi yahut şiddetlenip hafifleyebilmesi haricinde nasıl bir azlık ve çokluk derecesi kabul edebilir? Bunu hazzı acıyla mukayese ederek daha iyi kavramak için, hem zihninde hem de bedeninde pek çok büyük ve kesintisiz hazzın tadını çıkaran, hiçbir acının bunları engellemediği yahut bozma ihtimali bulunmadığı bir insan tasavvur edelim, bundan daha mükemmel yahut daha makbul hangi hâlden söz edebiliriz?
Zira bu hâl üzere bulunan kimsede, ne ölümden ne de acıdan korkmayan sarsılmaz bir zihin sebep ve zaruretle mevcut olmalıdır, çünkü ölüm histen yoksundur, acı ise şayet uzun sürerse hafif, şayet şiddetliyse kısa olur, öyle ki kısalığı şiddetini telafi eder, hafifliği ise uzunluğunu bağışlatır. Kişi, Tanrı korkusuyla titremediği, zihni geçmiş iyi şeylerin hatırası yahut gelecekteki iyiliklerin intizarıyla meşgul iken bunların tefekkürüyle her gün sevinç duyarak şimdiki hazların akıp gitmesine meydan vermediği bir mertebeye eriştiğinde, bu kimsenin hâlini daha iyi kılmak için geriye ne eklenebilir? Diğer taraftan, insan tabiatının tahammül edebileceği en büyük bedeni acılar ve zihni kederlerle mustarip, bunların hafifleyeceğine dair hiçbir ümidi kalmamış, ne geçmişte, ne hâlde, ne de gelecekte hiçbir hazzı bulunmayan bir kimse tasavvur edelim, bundan daha sefil ne söylenebilir yahut tahayyül edilebilir? Şayet acılarla dolu bir hayat her şeyden ziyade kaçınılması gereken bir şey ise, şüphesiz en büyük kötülük acı içinde yaşamaktır, buradan varılacak netice şudur ki, en yüce hayır haz içinde yaşamaktır.
Esasen zihnimizin kendi merkezi olarak sükûn bulabileceği başka hiçbir şey yoktur, bütün marazlar ve meşakkatler acıya irca olunur, tabiatı makamından edecek yahut onu dağıtacak başka hiçbir şey de mevcut değildir.
Saadetin İbareti Bulunduğu Hazzın Bedenin Acısızlığı ve Zihnin Sükûneti Olduğuna Dair
Daha evvel bildirildiği üzere iki nevi haz mevcuttur, biri sükûnda yahut istirahatte olan, yani uysallık, dinginlik ve boşluk yahut meşakkat ve kederden muafiyet hâlidir, diğeri ise harekette olan, yani sevinçte, neşede ve açlık ve susuzluk esnasında yiyip içmek gibi duyuyu bir nevi tatlılık ve gıdıklanmayla hoş bir surette harekete geçiren her şeyde bulunan tatlı bir harekettir.
Saadetin bunlardan her ikisinde mi, yoksa yalnızca birinde mi ve hangisinde bulunduğu sual olunabilir. Saadetin kendisinden ibaret olduğu hazzın birinci nevi, yani sabit olan yahut sükûnda bulunan haz olduğunu, dolayısıyla bedenin acısızlığından ve zihnin sükûnetinden başka bir şey olamayacağını beyan ederiz. Dolayısıyla umumi tabirlerle hazzın mesut bir hayatın gayesi olduğunu söylediğimizde, bazılarının cehaletten, muhalefetten yahut kötü niyetten tevil ettiği üzere, sefih kimselerin hazlarını yahut duyuların hoş ve tatlı bir tesir altında kaldığı hareket veya fiil hâlindeki [okunamadı] hazları kastetmekten fersah fersah uzağız.
Tekrar etmek gerekirse, bundan başka bir şey kastetmeyiz, bedence acı çekmemek ve zihince tedirgin olmamak. Zira mesut bir hayatı temin eden şey, aralıksız ziyafetler ve içki âlemleri, güzel kadınlarla sohbetler, nadide balıklar yahut mükellef bir sofranın diğer nefis taamları değildir, bilakis bu nesnenin niçin tercih edilmesi, diğerinin ise reddedilmesi gerektiğini araştıran, zihne büyük sıkıntı veren vehimleri defeden, itidal ve berrak bir zihinle donanmış akıldır. Yalnızca bu hazzın niçin nihai gaye olduğunu daha iyi anlamak için müşahede edebiliriz ki, tabiat nihai gayesi olarak evvelemirde acı ve meşakkatin izalesini takip eden sabit hazdan başka hiçbir hazzı arzulamaz.
Hareketli hazzı bir gaye olarak vazetmez, ancak sabit hazza ulaştıran bir vasıta olarak, acı ve meşakkatin bertaraf edilmesi için iktiza eden kendi ameliyesini tabir caizse tatlandırmak maksadıyla temin eder.
Mesela, açlık ve susuzluk bir hayvan için zahmetli ve sıkıntılı şeyler olduğundan, tabiatın asli gayesi hayvanı bu zahmet ve sıkıntıdan azade olacak bir hâle kavuşturmaktır ve bu da yiyip içmekten gayrı bir yolla mümkün olamayacağından, hayvan bu fiile daha hevesle yönelebilsin diye yeme ve içme eylemini hoş bir lezzetle tatlandırır. Mamafih insanların çoğu tersine bir hayat sürer, basiretsizce ve ölçüsüzce kendilerinden geçerek harekette mündemiç olan hazzı kendilerine gaye edinirler, oysa imdada çağrılan hikmet bütün hazları layık olduğu intizama kavuşturur ve hazzın nihai gaye ittihaz edilmesi gerektiğini, ancak tabiata mutabık gayenin evvelce bahsettiğimizden gayrısı olmadığını öğretir.
Zira rehberimiz tabiat olduğu müddetçe, ne yaparsak yapalım kastımız bedence acı çekmemek, zihince de tedirgin olmamaktır.
Buna nail olur olmaz zihnin bütün çalkantıları teskin bulur, artık hem ruhumuzun hem de bedenimizin hayrını ikmal etmek için bunun ötesinde hedefleyebileceğimiz hiçbir şey kalmaz. Zira biz hazzı ancak onun yokluğu bizde acı uyandırdığı zaman ararız, fakat acı çekmediğimiz müddetçe hazza ihtiyaç duymayız. Buradan anlaşılır ki, acının defi yahut bu tek kelimenin ardından gelen hâl, hazların nihai hududu veya zirvesidir, zira haz nerede mevcutsa ve orada kaldığı müddetçe, acı verici, keder verici yahut her ikisinin birden bulunduğu hiçbir şey mevcut değildir.
Buradan hareketle, acının yokluğunda son sınırına varan en yüksek hazzın çeşitlenip farklılaşabileceği, lakin artırılamayacağı ve genişletilemeyeceği neticesi hâsıl olur.
Zira tabiat, acıyı bütünüyle bertaraf edene değin hazzı artırır, [okunamadı], fakat acı büsbütün ortadan kalktığında hazzın büyüklük bakımından artmasına izin vermez, yalnızca acı çekmememize bir katkısı bulunmadığından zaruri olmayan birtakım çeşitlemelere müsaade eder. Bundan ötürü, acının yokluğundan acı ile haz arasında bir orta hâli kastetmediğimizi, aksine bu hâli (bölümleme dâhilinde) öteki tarafla karıştırarak onu yalnızca bir haz değil, hazların en yükseği kıldığımızı ileri sürerek bizi itham edenlerin sebepsiz yere taarruz ettikleri anlaşılmaktadır.
Çünkü acıdan kurtulduğumuz vakit bizzat bu serbestlikten ve her türlü meşakkatin defiyle sevinç duyarız, oysa sevinç duyduğumuz her şey haz, rahatsızlık duyduğumuz her şey acı olduğuna göre, her türlü acının yokluğu haklı olarak haz diye tesmiye olunur.
Açlık ve susuzluk yemek ve içmek suretiyle defedildiğinde, meşakkatin bizzat bertaraf edilmesi haz verir, tıpkı bunun gibi diğer her hususta da acının giderilmesi peşi sıra hazzın gelmesini intaç eder. Bu orta hâlin bir acıdan ziyade haz olarak telakki edilmesi için hiçbir sebep bulunmadığını itiraz kabilinden ileri sürdüklerinde, aradaki fark aynı surette izah olunabilir.
Zira hazzın gitmesiyle birlikte derhal bir hoşnutsuzluk hâsıl olmaz, meğerki hazzın yerine tesadüfen bir acı kaim olmuş bulunsun.
Lakin aksine, duyuları harekete geçiren hazların hiçbiri vuku bulmasa dahi, acının zail olmasından sevinç duyarız.
Bundan, acı çekmemenin ne denli büyük bir haz olduğu anlaşılabilir, bundan şüphe duyan varsa, şiddetli hastalıkların pençesinde kıvrananlara sorsun. Bazıları buna güler, bu hazzın uyuyan bir kimsenin hâline benzediğini ileri sürerek bizi tembellikle suçlarlar, oysa bizim bu mizacımızın salt bir hissizlik olmayıp, aksine hayatın bütün fiillerinin hoş ve tatlı bir biçimde icra edildiği bir durum teşkil ettiğini asla nazarıitibara almazlar.
Zira bilge bir kimsenin hayatının taşkın yahut hızlı akan bir akarsu gibi olmasını istemediğimiz gibi, durgun ve ölü bir birikinti gibi olmasını da arzu etmeyiz, bilakis sessizce ve sakince akıp giden bir ırmak gibi olmasını yeğleriz. Binaenaleyh onun hazzının gayriaktif olmadığını, bilakis aklın kendisine sabit kıldığı bir haz olduğunu kabul ederiz. Fakat bunları bir kenara bırakıp konumuza dönecek olursak, en üstün saadetimizin kendisinde vücut bulduğu iki hayır mevcuttur, bunlar Zihnin meşakkatten, Bedenin ise acıdan azade olmasıdır, üstelik bu hayırlar öylesine doludur ve bütün meşakkat öylesine bertaraf edilmiştir ki daha fazla artışı kabul etmezler. Zira zaten dolu olan bir şey nasıl artabilir?
Eğer beden her türlü acıdan azade ise, bu acısızlık hâline ne eklenebilir?
Eğer zihin kargaşadan kurtulmuşsa, bu sükûnete ne ilave olunabilir?
Nasıl ki göğün berraklığı en saf parlaklığa eriştiğinde daha büyük bir parlaklığı kabul etmezse, bedenine ve ruhuna ihtimam gösterip hayrını bu ikisinden devşiren insanın hâli de kemale ermiştir ve bedeni acıya, zihni de kargaşaya maruz kalmıyorsa, arzularının gayesine nail olmuş demektir. Şayet haricî birtakım cezbedici şeyler zuhur ederse, bunlar en üstün hayrı artırmaz, ancak tabir caizse ona çeşni katar ve tatlandırır, zira insan tabiatının o mutlak hayrı, ruhun huzurunda ve [okunamadı].
Bu Saadeti Elde Etmenin Vasıtaları ve Erdemlerin En Üstünü Üzerine
Görüldüğü üzere, bedenin ve zihnin bu sükûneti, birinde [okunamadı], diğerinde acısızlık hâli insanın kâmil saadetini teşkil ettiğine göre, bunu sağlayacak ve muhafaza edecek hususları tefekkür etmekten daha mühim bir vazifemiz olamaz, zira buna nail olduğumuzda hiçbir eksiğimiz kalmaz, bundan mahrum olduğumuz müddetçe de bütün gayretimiz onu elde etmek içindir, yine de (daha evvel zikrettiğimiz üzere) ekseriyetle bunda muvaffak olamayız. İlkin, saadeti sağlıktan gayrı bir şey olarak telakki etmememiz iktiza eder, zira zihnin kargaşadan, bedenin de acıdan azade olduğu hâlin, bütün bir insanın kâmil sağlığından başka bir şey olmadığı pek aşikârdır.
Bunun neticesi olarak, bedende olduğu gibi zihinde de sağlığı hâsıl eden ve muhafaza eden şeyler, marazları ya önceden engelleyen yahut tedavi edip defeden şeylerle aynıdır. Şimdi, bedenin marazlarına karşı tedbir almak, gerek bunların önlenmesi gerekse tedavisi bakımından tıp sanatına taalluk ettiğinden, bu hususta fazla söz söylemeye hacet yoktur, kâfi gelecek iki ihtarda bulunmak yeterlidir. Birincisi, bütün marazları savuşturmak yahut en azından onları hafifletip tedavilerini kolaylaştırmak namına, itidale ve ölçülü, nefsine hâkim bir hayata müracaat etmemizdir. Diğeri ise, bunlara katlanmak zarureti hasıl olduğunda, metanete sığınmamız ve bunları sebatkâr bir zihinle karşılamamızdır, sabırsızlık göstererek onları daha da azdırmamalı, şayet şiddetli iseler kısa süreceklerini, uzun iseler hafif olacaklarını tefekkür ederek teselli bulmalıyız. Zihnin marazlarına karşı felsefe tedbir sağlar, zira onu haklı olarak zihnin tababeti sayarız.
Lakin zihnen hasta olanlar tarafından buna müracaat edilmesi yahut tatbik olunması aynı suhuletle vuku bulmaz.
Zira bedenin marazlarını zihin ile tayin ederiz, oysa zihnin marazlarını ne bedende hissederiz, ne de zihin vasıtasıyla hakkıyla bilip tayin edebiliriz, çünkü kendisiyle hüküm vereceğimiz cevherin bizzat kendisi bozulmuştur.
Buradan, zihnin marazlarının bedenin marazlarından daha muzır olduğunu fehmedebiliriz, nitekim bedenin marazları arasında dahi en fenası ve en tehlikelisi, inme yahut şiddetli humma gibi, hastayı kendisinden bîhaber kılan marazlardır. Bundan maada, zihnin marazlarının bedenin marazlarından daha vahim olduğu hususu, zihnin hazlarının bedenin hazlarından daha üstün olduğunu ispat eden aynı burhandan da açıkça anlaşılmaktadır,
çünkü bedende yalnızca hâlihazırda olanı hissederiz, zihinde ise hem maziye hem de istikbale müdrik bulunuruz.
Zira bedenin acısından kaynaklanan zihinsel kaygı, üzerimize ebedi ve sonsuz bir kötülüğün çökmek üzere olduğunu vehmetmemiz halinde fevkalade ağırlaşabiliyorsa, aynı misali tersine çevirirsek, böyle bir şeyden korkmadığımız takdirde haz da o nispette büyük olur, nitekim zihnin en büyük hazzının yahut ıstırabının, bedende eşit derecede kalıcı olsalar dahi, diğer iki durumun her birine kıyasla bedbaht veya mesut bir hayata çok daha fazla zemin hazırladığı aşikârdır.
Şimdi, bedenin hastalıklarına acının eşlik etmesi gibi, hoşnutsuzluk ve sıkıntının refakat ettiği çeşitli türevleriyle birlikte arzu ve korku zihnin iki başlıca illeti olduğuna göre, felsefenin vazifesi, bu illetlerin zihni istila etmesini önleyecek veya şayet istila etmişlerse onları defedecek çareleri tatbik etmektir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, zihni bir kez ele geçirdiklerinde onda sağlam hiçbir taraf bırakmayan boş sıhhat ve itibar arzuları, tanrı ve ölüm korkusu ile benzeri hisler böyledir. Felsefenin tatbik ettiği çareler ise, akıldan yahut daha umumi olan basiretten neşet ederek mezkûr temayülleri kolaylıkla sürüp çıkaran ve defeden erdemlerdir.
Akıldan yahut daha umumi olan basiretten neşet ettiğini söylüyorum, çünkü hayatımızın bütün münferit fiillerine istikamet vermeye yarayan daha hususi bir basiret bulunduğu gibi, bizzat aklın kendisinden yahut aklın buyruğundan başka bir şey olmayan ve ekseriyetle bilgelikle bir tutulan daha umumi bir basiret de mevcuttur, oysa erdem, aklın yahut basiretin vücuda getirdiği ve zihnin illetleri olan reziletlerin karşısına diktiği mükemmel bir zihni melekeden ibarettir.
Doğru Akıl ve Erdemlerin Bütün Övgüsünü Kendisinden Aldığı İrade-i Cüz'iye (Özgür İrade) Üzerine
Bu sebeple sözü erdeme ve onun muhtelif türlerine getirmeden evvel, bizzat akıl ve aynı şekilde onda mündemiç olan irade-i cüz'iye hakkında bazı mukaddimeler zikretmeliyiz, zira erdeme ait bütün övgü ve aynı minvalde onun zıddı olan rezilete atfedilen kınama buradan neşet eder.
Akıl umumi manada muhakeme etme, yani bir şeyi diğerinden çıkarma ve hüküm verme yetisinden başka bir şey olmadığından, onu burada hususi manasıyla, tercih veya kaçınmaya tabi ameli meselelerde hüküm veren, istidlalde bulunan ve muhakeme yürüten yeti olarak ele almaktayız.
Fakat hüküm yahut muhakeme doğru da yanlış da olabileceğinden, hükmü batıl olan o akıl layıkıyla akıl sayılmaz ve bu sebeple biz ona zan veya kanaat deriz, yine de müşterek tabir böyle olduğundan, batıl aklı kastederek dilerseniz ona da akıl diyebilirsiniz, nitekim doğru akla da sağlam zan denebilir.
Doğru akıl ya [okunamadı] yahut tecrübe ve dikkatli müşahededen hasıl olur. Muhakememiz sağlam ve sahih ilkeler üzerine bina edildiğinde sebatkâr kılınır, bizler de haklı olarak şeylerin tabiatında ehil ve malumat sahibi olan kimsenin hükmüne müracaat ederiz.
Lakin kanonik bahislerde, tekraren zikredilmesine hacet bırakmayan ölçütler hususunda bundan evvelce bahsedilmişti.
Tercihe ve kaçınmaya tabi hususlar dediğim vakit, içimizde muhtar yahut aklî bir kudretin, yani aklın iyi olduğuna hükmettiği şeyi seçip takip eden, fena olduğuna hükmettiği şeyden ise yüz çevirip kaçınan bir yetinin varlığını peşinen kabul ediyorum.
Bunun gerçekten içimizde mevcut olduğu, övgüye veya kınanmaya yalnızca serbestçe, iradeyle, düşünülerek ve tercih marifetiyle yapılan şeylerin layık olduğunu, dolayısıyla bunun içimizde cebir altında bulunmayan bir cihete dayanması gerektiğini ve kanunların bütün mükâfat ve cezaları buna binaen layıkıyla vazettiğini gösteren tecrübe ve sağduyu ile dahi sabittir.
Şayet insanların fiilleri, her şeyin yegâne hâkimesi olarak kabul ettikleri kadere bağlayıp cereyan eden her şeyin ezeli bir hakikatten ve sebepler silsilesinden neşet ettiğini beyan eden bazı kimselerin o katı zaruriyetine isnat edilecek olsaydı, bundan daha adaletsiz hiçbir şey olamazdı. Hakikaten, tabiat felsefecilerinin kabul ettiği şekliyle kader inancına esir olmaktansa, tanrılar hakkındaki masalsı, yani avama mahsus zanna bağlanmak evladır, zira tabiat felsefecileri kaderi gece gündüz kendisinden dehşet duyacağımız ebedi bir efendi yahut müstebit gibi boynumuza vururlar. Zira diğer zanda tanrıların dualarımızla merhamete geleceği gibi bir teselli mevcuttur, oysa bu inanç amansız bir zaruriyeti tazammun eder.
Akıldan mahrum şeylerde bazı tesirlerin zaruri olduğu gerçektir (yine de bunlar kanonikte ve sebepler bahsinde beyan ettiğimiz üzere, önlenemeyecek derecede zaruri değildir), lakin akılla teçhiz edilmiş insanda ve o aklı kullandığı müddetçe hiçbir zaruriyet bulunamaz.
İşte bu sebeple atomların hareketlerindeki sapmayı ispata gayret ettik ki, içimizde bulunan mefhum, yani irademiz yok edilmeksizin, talihin beşeri ahval arasına nasıl zaman zaman dahil olabildiğini ve pay alabildiğini oradan istidlal edebilelim.
Bize düşen, bu daimi harekete karşı kendi irade-i cüz'iyemizi müdafaa etmek ve kötülüğün mesuliyetten kurtulup kaçmasına izin vermemek adına bütün feraset ve gayretimizi sarf etmektir.
Fakat talih hakkında sarf ettiğim sözler, sadece avamın değil, onu istikrarsız bir sebep addetmekle birlikte mesut bir hayata vesile olacak iyi yahut fena hiçbir şeyi insanlara bahşetmediğini düşünmelerine rağmen [okunamadı] pek mühim iyilik ve kötülüklere vesile [okunamadı] olduğunu zanneden kimi felsefecilerin yaptığı gibi ona ilahi bir kudret atfettiğimiz manasına gelmez. Bunu ima etmiyorum, sadece şunu kastediyorum, birçok şey zaruriyet ve basiret marifetiyle vücut bulduğu gibi talih marifetiyle de vücut bulur ve binaenaleyh bilge bir insana düşen vazife, talihe karşı kendisini teçhiz etmektir.
Mademki beşeri fiillerdeki her türlü iyilik ve fenalık ancak insanın
bunu bilerek ve serbestçe yapar, bu sebeple Zihin hakikati bilmeye, yani doğru Aklı kullanmaya ve hakiki manada irade etmeye, yani Özgür İradeyi hakikaten kötü olandan hakikaten iyi olana çevirmeye alıştırılmalıdır.
Mademki bu alışkanlık Zihinde Erdem olarak tanımladığımız Meziyeti doğurur, nitekim bunun zıddına alışmak da haklı olarak Kusur şeklinde tanımlayabileceğimiz o Meziyeti doğurur. Eşlik eden veya ardından gelen hiçbir Acı, Sıkıntı ya da Pişmanlık olmaksızın, katışıksız Haz doğuran şeyin hakikaten iyi olduğunu, ardından gelen hiçbir Haz veya Sevinç olmaksızın, katışıksız Acı doğuran şeyin ise hakikaten kötü olduğunu söylemeye lüzum bile yoktur.
Bunların her birini yalnızca zahirî ve sahte olandan ayırt etmek gayesiyle bu iki hususa kısaca değiniyorum, şimdiki zamanda Haz doğurup sonrasında Acı ve Sıkıntı getiren İyilik ile Acı veya Sıkıntı verip sonrasında Haz ve Neşe bahşeden Kötülük gibi.
BÖLÜM VII. Genel Olarak Erdemler Üzerine
Mademki bütün Erdemler ya Basiret, yani kendimizi alıştırdığımız üzere doğru Aklın Buyruğudur yahut Basiret ve doğru Aklın Buyruğu tarafından yönlendirilir ve bunlara tabidir, açıktır ki bu ikinci Türe hem İnsanın kendisine yönelik hâli, hem de bir başkasına yönelik hâli dâhildir, zira Basiret sayesinde İnsan yalnızca kendini değil, başkalarını da idare etmeye muktedir kılınır. Başkalarıyla ilgili olan Erdeme ekseriyetle Adalet denir, kendimizle ilgili olan ise umumiyetle İtidal ve Metanet olarak ikiye ayrılır. Ne var ki biz her ikisini de Doğruluk Terimi altında toplamayı itiyat ediniriz, nitekim Erdemlice hareket etmenin Basiretle, Doğrulukla ve Adaletle hareket etmekten başka bir şey olmadığını söylediğimizde, Ölçülü ve Nefsine Hâkim yaşayanların Doğru veya Münasip yaşadıkları söylenir, Yiğitçe davrananların Doğru veya Münasip davrandıkları kabul edilir.
Bunun üzerine biz (başkaları gibi) Erdemi Basiret, İtidal, Metanet ve Adalet olmak üzere dört Türe ayırırız, ancak bunu yaparken Basireti herhangi bir Hissiyata karşı koymaktan ziyade Düşüncesizliğe, Cehalete ve [okunamadı] karşı koyarız (arızi olarak, Zihni Karışıklığın Aklı körleştirmesi ve insanın basiretsizce davranmasına sebebiyet vermesi haricinde), Adaleti de herhangi bir Hissiyattan ziyade Hileye karşı koyarız, İnsan Aldatmaya meyyaldir (öfke, Nefret, Tamahkârlık veya başka bir İhtirasın insanı adaletsizce davranmaya sevk etmesi arızi bir durum olmadıkça), İtidali Arzuya, Metaneti ise Korkuya karşı koyarız.
Daha evvel, Ölçülü veya intizamlı bir Aklın haz dolu yahut mesut bir Hayat sağladığını söylediğimde, bunu bizzat doğurduğu ve muhafaza ettiği Erdemler vasıtasıyla sağladığını anlamamız gerektiği buradan da bellidir.
Şeylerin neden benimsenmesi veya onlardan neden sakınılması icap ettiğinin Nedenlerini araştırdığını ve Zihinde büyük Sıkıntıya yol açan Zanları kovduğunu eklediğimde ise, bunun arzu edilir ve sakınılır her şeyin İlkesi ve dolayısıyla en büyüğü olan umumi Basiret ile bir ve aynı olduğunu anlamamız icap eder, zira ondan neşet eden Erdemler, basiretle, doğrulukla ve adaletle yaşamadıkça haz dolu yaşayamayacağımızı, haz dolu yaşamadıkça da basiretle, doğrulukla ve adaletle yaşayamayacağımızı öğreterek Zihni Karışıklıkları teskin eder.
Erdemlerin mesut bir Hayat ile fıtraten bir olduğunu ve mesut bir Hayatı onlardan ayırmanın imkânsız bulunduğunu düşünmemin sebebini bu suretle anlarsınız.
Diğer bütün şeyler, fani ve ölümlü olduklarından, hakiki ve daimi Hazdan ayrılabilir geçici şeylerdir, yalnızca Erdem, ebedi ve ölümsüz bir İyilik olduğundan ondan ayrılamaz.
Bununla ayrıca bütün Erdemlerin birbiriyle irtibatlı olduğunu da anlayabilirsiniz, bu iki sebeptendir, birincisi, Uzuvların Başa yahut Nehirlerin çıktıkları Kaynağa bağlı olması gibi, geri kalanların hepsi de asıl Basirete bağlıdır, diğeri ise, gerek Basiret gerekse diğerlerinin hepsi mesut Hayat ile rabıtalıdır, Erdemlerin bulunmadığı yerde mesut bir Hayat olamaz, Hayatın mesut olmadığı yerde de Erdemler bulunamaz.
Erdemlerin hepsi birbiriyle irtibatlı olmasına rağmen, bütün Kusur ve Kabahatlerin de eşit olduğunu savunan kimi kimselerin iddia ettiği üzere, bu sebeple hepsi eşit değildir.
Zira bir İnsan Adalete İtidalden daha ziyade meyledebilir ve İtidal bir kimsede diğerine nazaran daha mükemmel olabilir.
Mesela (hasetten ari söylensin), zaman içinde Ölçülülükte öyle büyük bir İlerleme kaydettim ki bir Öğün için bir Obolustan daha azı bana yetmektedir, henüz bu kadar İlerleme kaydedememiş olan Metrodoros'a ise tam bir Obolus kâfi gelmektedir.
İnsanlardan birinin diğerinden daha bilge olduğu aşikârdır ve Erdeme uygun şekilde doğruyu işleyenlerin hepsine eşit Mükâfat tahsis edilmediği gibi, bütün Suçlulara da eşit Cezalar verilmez.
Bir Hizmetkârı haksız yere döven ile kendi Ebeveynini dövenin farksız suç işlediğini ileri sürerek her şeyi eşit kılanları Bizzat Duyular ve Ahlak cerhetmektedir, nitekim bir Bakla tanesini yemekle Babamızın Başını yemek arasında hiçbir Fark görmeyenler dahi mevcuttur.
Başkaları ise Erdemlerin Hazza yahut Saadete vesile olacak bir Tabiatta olduğunu ikrar ettiğimiz için bizi kınar ve aleyhimizde feryat ederler, sanki kaba ve rezil olan Hazzı kastetmişiz gibi, varsın dilediklerince hakaret etsinler.
Zira onlar Erdemi en yüksek İyilik kıldıkları gibi, biz de öyle kılarız.
Şayet bahis mesut bir Hayata vesile olan Vasıtalar üzerine ise, Erdem kadar büyük Kudrete sahip başka hiçbir şey yoktur, binaenaleyh daha üstünü de yoktur (ne Zenginlik, ne İtibar, ne Dostlar, ne Evlatlar, vb.). Lakin bahis mesut yaşamaya veya Saadete dairse, bizzat Erdemin dahi yalnızca kendisine ulaşmaya hizmet ettiği bu gaye, neden Erdemden daha üstün bir İyilik olmasın.
Ayrıca Erdeme, bilge bir İnsanı bütün İhtiras veya Hissiyatlardan azade kılacak denli bir Kudret tanımadığımız, bilakis onun bunlarla müteessir olmasına, mesela Dostlarının Vefatında kederlenmesine, ağlamasına ve ah vah etmesine cevaz verdiğimiz gerekçesiyle Erdemin kuvvetini kırdığımızı söyleyerek feryat ederler.
Fakat erdeme, bizi beyhude korkulardan ve lüzumsuz arzulardan, yani bütün o ağır ıstırapların başlıca menbalarından kurtarma kudretine sahip olduğu için yüksek bir kıymet biçtiğimiz gibi, aynı şekilde diğer hissiyatı da içinde adeta insaniyetten bir nebze hissin baki kaldığı muteber bir itidale irca ettiği için ona az değer vermeyiz. Bu kimselerin övünçle bahsettikleri kederden tamamen muaf olma hali, muhakkak ki daha büyük bir illetten, gaddarlıktan, ifrata kaçmış bir şöhret düşkünlüğünden ve bir nevi cinnetten neşet etmektedir.
Dolayısıyla, sevgi ve şefkatle mütehassis kimselerden sadır olan cinsten bir miktar ihtiras duymak, biraz kederle müteessir olmak, birkaç damla gözyaşı dökmek, bu kimselerin bizden talep ettiği gibi akil olup vahşi hayvanlar misali sırıtmaktan çok daha evladır.
BÖLÜM VIII. Umumiyetle Basiret Üzerine
Şimdi her bir erdemden hususi surette bahsetmemiz iktiza eder, vazifesi hayatı idare etmek ve hayatta vuku bulan her bir hadiseyi onu saadete sevk edecek şekilde tanzim etmek olan basiretle başlayacak olursak, onun tek başına bütün erdemlerin vazifelerini havi olduğu görülür. Basiretin hususiyetinin, hayatın bütün tesadüflerini ve fiillerini saadete yahut hazza yöneltmek olduğu gayet aşikardır.
Tıbbı kendi ilmi hüviyeti hatırına değil sıhhat için, dümencilik sanatını da zekice inceliği hatırına değil seyrüseferdeki faydası için takdir ettiğimiz gibi, yaşama sanatı olan basiret de şayet hayatta hiçbir tesire sahip olmasaydı asla talep edilmezdi, fakat böyle tesirli olduğu içindir ki, hazzın arandığı ve elde edildiği bir sanat olarak talep edilir. Zira basiret, yahut bu tabir daha ziyade hoşunuza gidiyorsa hikmet, yalnızca bedeni muazzep kılabilecek hiçbir şeyin vuku bulmamasını sağlamakla kalmayan, aynı zamanda her şeyin fevkinde, zihinden hüznü tardedip korku ile yıldırılmamıza mahal vermeyen yegane kuvvettir.
İdareciliği altında bütün arzuların hararetini söndürerek sükunet içinde yaşayabileceğimiz rehber odur. Zira arzular doymak bilmez, onlar yalnızca münferit fertleri değil, aileleri, çoğu vakit de koca bir devleti ifsad ederler. Nefretler, ihtilaflar, nifaklar, isyanlar ve harpler arzulardan neşet eder, bunlar yalnız dışarıda cevelan edip kör bir öfkeyle başkalarına hücum etmekle de kalmaz, aynı şekilde sinede kilitli kalarak birbirleriyle uyuşmaz ve cenk ederler, bu da muhakkak ki hayatı fevkalade acı kılar.
Yalnızca basiretli ve akil kimse, bütün beyhudeliği ve dalaleti kesip atarak tabiatın sınırlarıyla yetinir, [okunamadı] ve korku duymaksızın yaşayabilir. Şimdi, mademki hayat dalalet ve cehaletle teşevvüşe uğramaktadır ve bizi şehvetlerin ve korkuların şiddetinden [okunamadı] kurtaran, talihin sillelerine itidalle tahammül etmeyi öğreten ve sükun ile huzura çıkan bütün yolları bize gösteren şey basirettir, o halde basiretin haz uğruna talep edilmeye şayan olduğunu, basiretsizlikten ise ıstırap sebebiyle içtinap edilmesi gerektiğini ikrar etmekte tereddüt göstermek için ne sebep olabilir?
Basiretli bir kimsenin talihin sillelerine itidalle tahammül ettiğini söyleyişimizin sebebi, onun bunları hususi olarak olmasa bile en azından umumi surette önceden görmesidir, beklentilerine yahut tasavvurlarına muhalif bir hadise zuhur ettiğinde de muztarip olmaz, zira aleyhte veya sıkıntı verici hiçbir şeyin vuku bulmamasını temin etmenin, bunu önceden görmenin yahut mani olmanın insan gayretinin, firasetinin veya iktidarının haricinde olduğunu bilir.
İyi tanzim edilmiş bir akılla (insani zaafiyetin elverdiği nispette) talihsiz olmayı, basiretsizlikle talihli kılınmaya yeğ tutar, muhakeme ve teemmül olmaksızın girişilmemiş bir işi talihin güzellikle ve muvaffakiyetle neticelendirmesinden daha latif bir şey tasavvur edemez. Fakat hakikatte akil bir insan kendisini öyle tanzim eder ki, beyhude arzuları kesip atarak kendisini zaruriyat ile sınırlar, bunlar ise öyle az ve öyle ehemmiyetsizdir ki, hemen hiçbir talih onları elinden çekip alamaz.
Böylelikle akil bir insana talih ya hiç ya da pek az tesir edebileceğinden, o kimse talihe şöyle hitap edebilir, "Seni zapt ettim (ey Talih) ve yolunu kestim, öyle ki artık bana erişemezsin." Bütün arzuların kesilip atılması hususuna ileride temas edeceğiz.
İmdi, basiret ister bizzat kendimizle, ister bir hane yahut aileyle, ister bir şehir yahut devletle alakadar olsun, kendi içinde ferdi, ailevi ve medeni kısımlara ayrıldığı cihetle, bunların her biri üzerine bir şeyler söyleyelim.
BÖLÜM IX. Ferdi Basiret
Ferdi basiret hemen tamamen şundan ibarettir, insan kendi seciyesini idrak etmeli ve tabiatının menfur gördüğü hiçbir işe girişmemelidir, bütün hayatını geçireceği ve mümkün mertebe elemden uzak ve sükunet içinde yaşayabilmek adına hayatın bütün fiillerini intibak ettirmesi icap eden o ahvali teenniyle önceden tetkik etmelidir. [okunamadı]
Zira insanın, hayatın nihayetini yahut gayesini sabit kılması, bunu daima gözünün önünde tutması ve düşündüğümüz yahut karar verdiğimiz her şeyi tartmakta istimal ettiğimiz bütün delillere muvafık olarak selim akla müracaat etmesi iktiza eder.
Zira bu yapılmadığı takdirde her şey tedbirsiz bir cüret ve keşmekeş ile dolacak, tasavvurlarımız ve teşebbüslerimiz gecikmiş bir nedametle akim kalacaktır.
Bundan maada, zuhur eden her bir vesilede, her bir fiilinizi hem bu nevi [okunamadı] hem de onu tasarlarken kendinize gaye edindiğiniz tabiatın o nihayetine irca etmez, başka bir şeyin peşine düşmek yahut ondan kaçmak için yoldan saparsanız, hayatınızın fiilleri kendi sözlerinizle imtizaç etmeyecektir.
Mesela, sözde huzuru metheder, fakat fiiliyatta meşgale içinde ve zahmete müheyya bir halde kendinizi ele verirsiniz.
Hayat yoluna girenler için tabiatın tayin ettiği sınırları idrak eden kimse, hayat için zaruri olan şeyin yahut bedeni dertle muazzep kılan her ne ise onu bertaraf etmeye kifayet eden şeyin ne derece kolay tedarik edilebildiğini tefrik eder. Böylelikle hayatın bütün silsilesini öyle mükemmel bir intizama sokmayı bilir ki, çekişmeli ve binaenaleyh muhataralı ve tehlikelerle dolu şeylere yahut meşgalelere katiyen muhtaç olmaz.
Akil bir insanın fakirlikten pek korkmaması da bundandır, zira herhangi bir kimsenin hayat için zaruri olan şeylerden mahrum kalması nadiren vuku bulur.
Yine de şayet bunlar eksik kalacak olursa ve bunları tedarik edecek parası bulunmazsa, Kinik gibi dilenmeye tevessül etmeyecek, bilakis bazı kimselere ilim talim etme yolunu seçecektir.
Böylece bilgeliğe yakışmayan bir meşgaleye sapmaksızın, aynı zamanda ihtiyaç duyduğu şeyleri de mülkü bol olan kimselerden temin eder. Bu veya buna benzer bir meşgaleyle yükümlü bulunduğumuz sürece, şayet zaruri ihtiyaçlarımız karşılanamazsa ve vazifemiz gündelik hadiseleri sarsılmaz bir metanetle karşılamak olursa, teselli bulmak adına bilgeliğe yahut felsefeye müracaat etmemiz icap eder.
Tabiatın iktiza ettiği şeyleri felsefe olmaksızın ölçüp biçer ve tedarik edersek, hakkımızdaki şeylerin idaresini fena bir müşavire terk etmiş oluruz. Bu sebeple bir filozofun, gayretli bir ihtimamla kendini bunlarla donatana dek bu hususların peşinde zaman sarf etmesi mühimdir. Fakat harcayabileceği ve buna rağmen itimadını muhafaza edebileceği kadar mevcuda malik olduğu müddetçe, servet ve zahire tedarik etme sevdasına kapılmamalıdır.
Felsefe bu hususlarda rehberimiz olmalıdır ki onun vasıtasıyla yalnızca sade, külfetsiz ve pek az olanı talep etmenin ne büyük bir erdem ve ne yüce bir hayır olduğunu tez zamanda idrak edelim, zira bir insanın bütün hayatındaki en tatlı ve meşakkatsiz şey, en aza kanaat etmemize bağlıdır. Lakin şeyleri elde etmek için çekilen kaygılı gayretin üzerimize yüklediği engeller, gerek bedenin elem ve zahmetiyle, gerek onların teminindeki müşkülâtla, gerekse zihni her daim fevkalade üstün tutmamız gereken o en faydalı temaşalardan uzaklaştırmasıyla yahut sair bir sebeple çarçabuk anlaşıldığından, bunun bütünüyle semeresiz olduğunu ve ardından gelen meşakkatlere değmeyeceğini açıkça görürüz.
Herkesin kendi seciyesini tartmasını ve kendine uygun olana yönelebilmek için bizzat kendi nefsine danışmasını tavsiye ederim, zira tabiatın seni elverişsiz kıldığı bir hayat yoluna mecbur edilmekten daha sefil ve sükûnetten daha uzak hiçbir şey olamaz.
Ne faal bir kimsenin elinden atıl bir hayat sürmek gelir, ne de atıl bir kimse faal bir hayatın altından kalkabilir.
Biri için sükûnet istirahattir, amel ise zahmet, diğeri içinse istirahat zahmet, amel ise sükûnettir.
Korkak ve narin bir kimse askerlik hayatından sakınmalıdır, cesur ve sabırsız olan ise zahmetsiz olandan, zira biri harbe tahammül edemez, diğeri ise sulhe. Geri kalan her şeyde de durum böyledir.
Şu halde hiçbir şey, tabiatın herhangi bir itirazı yahut isteksizliği olmaksızın sonuna dek yürütebileceğin o yola girmekten daha emin olamaz.
Yalnızca şunu ilave edeceğim, her insan, ihtiyar ettiği hayat mertebesi daha emin ve sakin olsun diye, kudreti yettiğince onu ne pek yüksek ne de pek hakir, yani vasat mertebede seçmelidir.
Zira medeni bir cemiyette, ne aslan gibi ne de sivrisinek gibi yaşamak yaraşır, aksi takdirde birine benzerse dışlanır, diğerine benzerse tuzağa düşürülür.
Ev İdaresi Tedbiri
Ev idaresi tedbiri gerek zevciyet ve ebeveynlik gerekse hâkimiyet ve maliklik cihetinden olduğundan, evvelemirde yalnızca hayatın tanzimine dair söylenmiş olanlardan hasıl olan hususları mütalaa edeceğiz.
Şayet bekâr yaşamanın senin için pek büyük zahmetler doğuracağını, aksi bir zevceye ve itaatsiz evlatlara sabırla katlanabileceğini, çocuklarının önünde ağlamasını görmekten dahi kederlenmeyeceğini, evlilik hayatının iktiza ettiği her şeyi nasıl temin edeceğin, her türlü sıkıntının nasıl önüne geçeceğin ve benzeri muhtelif kaygılarla şaşkına dönüp perişan olmayacağını anlarsan,
Bu vaziyette bir zevceyle evlenmek ve zevciyet ile babalık tedbiriyle maişetlerini sağlayacağın evlatlar dünyaya getirmek meşrudur.
Lakin böyle bir tabiatta olduğunu bilmedikçe, evlilik ve zürriyet sebebiyle hayatının saadetine, hakiki sükûnetine ne denli mani olacağını görürsün.
Muhabbetli bir zevcenin, itaatkâr evlatların, ne büyük ne de çok olan kederlerin bulunacağını zannedebilirsin, lâkin bunu ancak zannedebilirsin, zannının muvaffakiyetine hiçbir ilah kefil olmaz.
Mademki vaziyet tehlikelidir, ihtiyari olarak bu cüretin altına girmek ve sonradan tövbe etsen dahi içinden asla çekilip kurtulamayacağın bir ahvalin içine kendini atmak bilgelik değildir.
İhtiyari diyorum, zira hayatın kimi ahvali, istemeseniz dahi evlenmenizi ve evlat sahibi olmanızı icap ettirebilir, tıpkı halinizin vatanınıza bu yolla hizmet etmenizi talep etmesi gibi.
Zira bazılarının öne sürdüğü ve bir bakıma mecbur olduğumuz nevin idamesi hususunda, evlenecek ve çoğalacak kimselerin eksik olacağına dair katiyen bir tehlike yoktur, dolayısıyla birkaç bilge kişinin bu meşgaleden imtina etmesine müsaade edilebilir.
Lakin bir tesadüf, kati bir mütalaa yahut bir zaruret sizi evlenmeye mecbur kılarsa, refikanızı size muhabbet besleyecek ve dertlerinize [okunamadı] olacak surette tanzim etmelisiniz.
Evlatlarınıza karşı, bir cihetten doğar doğmaz onları sevmeyi fısıldayan tabiatın emrettiği (ki bu koyunlara, kurtlara ve sair mahlukata da müşterektir), diğer cihetten ise onları memleketin kanunlarına itaatkâr kılacak ve bizzat kendilerinin bilge olmayı arzulayacakları surette yetiştirmeyi salık veren dirayetin gösterdiği ihtimamı göstermelisiniz.
Bu ihtimam yalnızca kendi evlatlarımız için değil, dostlarımızın evlatları ve bilhassa vesayetimiz altındaysalar onlar için de gösterilmelidir, nitekim merhum dostumuzun muhabbetle bağlandığı ve geride himayeye muhtaç yetimler olarak bıraktığı kimselere bir ebeveyn makamında vasi olmaktan daha fazla dostluğa yaraşan bir şey yoktur.
Diğer neviden olan, maiyetimizde köleler ve hizmetkârlar bulundurmaya gelince (bu zaruri olsa da ekseriya pek hoş olmayan bir mülkiyettir), bilge bir kimse onların küstahlaşmaması ve dikbaşlı olmaması için tedbir almalı, onlara karşı (münasip olduğu nispette) mülâyemetle muamele etmeli, itaatsiz olanları ise bir nevi isteksizlikle, onların da insan olduğunu hatırda tutarak tedip etmeli, bilhassa gayretli ve fena tıynetli değillerse her daim affetmeye hazır bulunmalıdır.
Yalnızca bu da değil, şayet ilme meyli olan birini bulursa (bizim sahip olduklarımız, bilhassa Mus gibi), onun ilerlemesinden sevinç duysun, onu dost bilsin ve onunla birlikte felsefe tahsil etsin. Malı mülkü hususunda ise ona ihtimam göstermeli ve geleceği temin etmelidir, lakin bunu tamaha düşmeden ve zenginleşme arzusu gütmeksizin yapmalıdır, ki bundan ileride bahsedilecektir.
Hakîm bir kimse mülkünü ihmal etmemelidir, zira bu onun maişetidir, ta ki o tükenip de kendisi hayatın zaruretlerine muhtaç kaldığında, felsefe tahsili akamete uğramasın; zira aksi hâlde, az bir zahmetle yahut hiç zahmetsiz korunabilecek olanı ya emeğiyle kazanmak zorunda kalır ya da dilenip musallat olarak, herkesin cüzî bir gayretle kendi kendine sağlayabileceği şeyi bir başkasından zorla koparır, yahut ihtiyarlar, hastalanır ve sefalet içinde ölür ki bu da zihin sükûnetine hiç de az mani olmaz.
Hayatın istifadesine zaruri olan şeylerin yanı sıra, şahsın, mekânın ve zamanın şartlarına göre zaruri addedilmesi gereken ve binaenaleyh ihmal edilmemesi icap eden başka şeyler de bulunabilir.
Lakin en mühim ihtimamımız, fıtri yoksunluğun önüne geçilmesi için muktazi olan şeylere yönelik olmalıdır, zira bunlar olmaksızın tabiatın kendisi elem çeker, zahire tedariki böyledir.
Hanelerini zahire ile dolduranlar, onları zengin tefrişatla süsleyenlerden evladır ve övgüye layıktır. Şehrimizde pek çoklarının kıtlıktan kırıldığı son çetin muhasara esnasında, bunca iyi dostu, her birine her gün sayıyla dağıttığımız gıdayla (nefis taamlarla değil, ölçülü miktarda baklayla) besleyebilmiş olmamıza nihayetsiz sevinirim.
Siyasi Basiret
Nihayet, siyasi basirete dair, hayat tarzının intihabı hususunda ima ettiğimiz şeyleri de tekrar etmeliyiz. Fıtraten muhteris, şerefe meyyal, aynı zamanda faal ve kamu işlerini idareye kabiliyetli olanlar, keza doğumlarının sağladığı meziyet yahut talih ve fırsat hasebiyle amme idaresine zahmetsizce dâhil olmaya çağrılanlar, böylesi kimseler sükûnetten imtina edebilir ve kendilerini amme idaresine ve faal bir hayata vakfederek kendi fıtratlarına tabi olabilirler.
Zira onların mizaçları öyledir ki, arzuladıklarını elde edemedikleri müddetçe, sakin bir hayat onlara dert ve eza verir. Lakin fıtraten sükûnete meyledenler yahut aklın kudretiyle ihtiras ve gururu bastırmış olanlar ya da bu hususta tecrübe edinip bir fırtınadan kurtulur gibi felah bulmuş veya pek çok bariz ibret verici misalden ders almış olanlar, işte bunlar, kendileri için en hayırlı olanın sükûnet olduğunu ve devlette onların gayretini gerektiren tesadüfi bir hadise vuku bulmadıkça, bunu faal bir hayatla değiştirmenin münasip olmadığını haklı olarak idrak edeceklerdir.
Bundan şu neticeyi çıkarırız ki, hakîm bir kimse, arızi bir mecburiyet hasıl olmadıkça kendini amme işlerine bulaştırmamalıdır. Başka ne olabilir?
Zira o, sükûnetin peşinden gitmekle, muhterislerin tehlikeler ve zahmetlerle hedeflediği o gayeye çok daha kolay ve selametle vasıl olabilir. Zira onların maksadından söz edecek olursak, insanların emniyetini temin etmek gayesiyle (hükümranlığın ve iktidarın icaplarına muvafık olarak) şerefte temayüz etmeye ve muteber olmaya heves edenler hiçbir vakit eksik olmamıştır, zira onlar bu suretle bir şeye erişeceklerini zannederler.
Lakin şayet onların hayatı emniyet ve sükûnet içinde ise, tabiatın en yüce hayrını elde etmişlerdir, şayet emniyet ve sükûnet içinde değilse (ki hakikatte pek öyle olamaz), o vakit onu kaybetmişlerdir, zira tabiata muvafık olanı hâkimiyette aramışlardır. Fakat hakîmin gayesi de aynı iken, yani hayatın emniyeti ve sükûneti iken, medeni hayatın gailelerinden kaçıp adeta durgun, sakin bir limana sığınır gibi, doğrudan ve derhal en derin bir sükûnete çekildiğinde, o gayeye ne kadar da kestirme bir yoldan varır.
Ne mutludur o kimseye ki, en yüce hayrın ve saadet dolu bir hayatın hükümranlıkta yahut kudrette, hesapsız servet yahut bollukta değil, elemsizlikte, ihtirasların teskin edilmesinde ve her şeyi tabiatın sınırlarıyla tayin ederek, aza kanaat etmek suretiyle, pek çoklarına hükmedenlerin ve büyük hazinelere malik olanların asla erişmekten ümit kestikleri şeyi elde etmesini sağlayan böylesi bir zihin nizamında saklı olduğunu bilir. Doğrusu, kendimden bahsetmem münasip düşerse, şehrimizin fırkalarına asla karışmamış olmamı, halka dalkavukluk etmeye ve yaranmaya hiçbir vakit gayret etmeyişimi büyük bir saadet addederim.
Bunu hangi gaye ile yapacaktım ki, zira benim bildiğimi halk tasvip etmez, halkın tasvip ettiğini ise ben bilmem.
Metrodoros ve benim münzevi yaşamamızın bize ne zararı dokundu ki, daracık bahçelerde ve gözlerden uzak Melite’de o geniş hayırlar içindeyken, Hellas bizi tanımak şöyle dursun, adımızı dahi neredeyse hiç işitmemişti. Devlete taalluk eden bir hal vuku bulmadıkça demiştim,
Zira devlet bizi çağıracak ve hakikaten yardımımıza muhtaç olacak olursa, pek çok kimseye faydamız dokunabilecekken bunu yapmamak insaniyetsizlik olurdu,
Keza kendimize de zarar verirdi, çünkü devlet selamette olmadıkça, en çok arzuladığımız şey olan sükûnete eremeyiz. Hakîm bir kimse bu sebeple, hikmet iddiasında bulunup da hadsiz gururları sebebiyle kamu idaresinde kendi reyine aşırı kıymet veren ve böylece Likurgos ve Solon’a denk olabileceklerini zanneden kimseler gibi davranmaz. Lakin kendisinden kanunlar yapması, bir idare tarzı ve memuriyet vazifeleri tayin etmesi istenirse, bunu geri çevirmez, zira şehirlerde kanunları ve nizamları ilk kez vazedenlerin, idareyi ve memuriyetleri tesis edenlerin, hayatı emniyet ve sükûnet içinde bir intizama kavuşturduklarını bilir,
Zira şayet bu ortadan kaldırılırsa, hayvanlar gibi yaşarız ve her fert ilk karşılaştığı hemcinsini helak eder. Ve şayet devleti, hâlihazırda tesis edilmiş kanunlara ve idare şekline göre yönetmek üzere ali iktidara davet edilecek olursa, bunu da reddetmez, zira bilir ki bu işin kendisi ekseriyetle tehlikelerle dolu olsa da, hakîm bir kimse her şeye öyle bir nazarla bakabilir ve her hususta öyle ihtiyatlı bir ihtimam gösterebilir ki, daha önce de söylediğim üzere, talihten yana ona pek az tesadüf isabet eder, en mühim ve en ehemmiyetli işler ise onun nasihati ve sevk idaresiyle yürütülür.
Evvela o, daha zayıf sınıftan olan insanların, daha kudretli olanlara karşı [okunamadı] ifa ederken onlar tarafından ezilmemesine ve diğerlerinin bolca sahip olduğu hayati gereksinimlerden mahrum kalmalarına meydan verilmemesine dikkat edecektir, zira karşılıklı yardımlaşma yoluyla herkesin hayatının güvende ve mümkün mertebe mesut kılınması, her toplumun ve nizamın gayesidir.
Son olarak, şayet hükümdarı tarafından çağrılırsa ve vaziyet onun gerek öğüdüyle gerek yardımıyla hizmet etmesini iktiza ederse, bunu da reddetmeyecektir, zira bir ihsanı kabul etmekten ziyade bahşetmenin yalnızca daha şerefli değil, aynı zamanda daha tatminkâr olduğunu; başkalarına bunca lütufta bulunan bir hükümdarı minnettar kılmanın ise hem en şerefli hem de en hoş şey olduğunu bilmektedir. İhtiyat üzerine söylenenler buraya kadardır.
BÖLÜM XII. Genel Olarak İtidal Üzerine
Sırada, daha önce belirttiğimiz üzere erdemin ilk cüzü olan ve doğru ile münasip olanın en büyük payını ihtiva eder görünen İtidal gelmektedir.
Zira zihni arzuladığı vakit dizginlemek itidalin vazifesi olduğu gibi, korktuğu vakit onu şahlandırmak da metanetin vazifesidir, korkaklıkla yeise düşmek, arzuyla haddini aşmaktan daha az yakışıksız sayılır ve bu sebeple arzuya direnmek, korkuya karşı koymaktan daha münasiptir.
İtidale dair evvela şunu mülahaza etmeliyiz ki, o kendisi için değil, haz temin ettiği, yani insan zihnine sükûnet getirdiği, onu bir nevi ahenk ile hoşnut kılıp teskin ettiği için arzulanır.
Zira o arzuları dizginlemekle ve binaenaleyh peşinden koşulacak yahut sakınılacak şeylerde akla tabi olmamızı salık vermekle meşgul olduğundan, neyin yapılması veya yapılmaması gerektiğine hükmetmemiz kâfi gelmez, verilen bu hüküm üzerinde sebat etmemiz de iktiza eder.
Lakin insanların pek çoğu, kararlaştırdıkları şeyi muhafaza edip sürdürmekten aciz kalarak, hazır bulunan bir hazzın cazibesiyle mağlup ve takatsiz düşer, akıbetin ne olacağını öngörmeksizin kendilerini şehvetin bukağılarına teslim ederler, ve bu suretle, başka yollarla elde edilebilecek yahut yokluğunda hiçbir acı çekilmeyecek olan ehemmiyetsiz ve lüzumsuz bir haz uğruna büyük hastalıklara, kayıplara, zilletlere ve ekseriyetle kanunun cezalarına duçar olurlar.
Halbuki hazlardan, ardından hiçbir acı gelmeyecek surette istifade edenler ve muhakemelerini sabit tutup, yapılmaması gerektiğini bildikleri bir şeyi işlemeye hazza yenilerek sürüklenmeyenler, işte bu kimseler, hazzı terk etmek suretiyle en büyük hazzı elde ederler.
Bunlar aynı zamanda, daha büyüğüne düşmemek gayesiyle çoğu vakit birtakım acılara da katlanırlar.
Buradan anlaşılmaktadır ki, itidal birtakım hazlardan kaçındığı için değil, onlardan geri duran kişinin meşakkatleri savuşturması ve bunların bertaraf edilmesiyle daha büyük hazlara nail olması sebebiyle arzulanır.
Bunu öyle bir veçhile icra eder ki, amel doğru ve münasip bir hal alır, ve biz aynı insanların hem hazzın hem de edebin muhibbi olabileceğini, bütün faziletleri takdir edip tatbik edenlerin çoğunlukla öyle ameller işleyip öyle gayelere eriştiklerini açıkça anlayabiliriz ki, bunlar vasıtasıyla zulmün bütün insanlar için ne kadar nefret verici, iyilik ve merhametin ise ne derece sevilmeye layık olduğu ve kötülerin en çok arzulayıp hedeflediği şeylerin dahi iyilere nasip olduğu zahir olur.
İmdi, itidalin kendisiyle meşgul olduğu arzuların bir kısmı tabii, diğerleri ise beyhudedir, tabii olanların bir kısmı zaruri, diğerleri gayrizaruridir, zaruri olanların bir kısmı yalnızca hayata taalluk eder, nitekim yeme içme arzusu ile harekette mündemiç olan haz böyledir, diğerleri ise bizatihi saadete taalluk eder, elemden vareste oluş ile sükûnet yahut istikrarlı haz gibi. Şu halde, Fizyoloji mülahazalarımızda arzuları boş yere üç kısma ayırmadığımız aşikârdır, zira bazıları hem tabii hem zaruridir, bazıları tabii lakin gayrizaruridir, diğerleri ise ne tabii ne de zaruridir, bilakis beyhudedir yahut batıl zandan neşet eder.
Mademki tatmin edilmedikleri takdirde bedende hasara ve acıya mahal veren şeylerin tabii ve zaruri olduğunu söyledik, o halde tatmin edilmeseler dahi hiçbir hasara ve acıya yol açmayan, buna rağmen şiddetli ve taşkın dürtülerin eşlik ettiği arzuların zaruretten değil, batıl zanlardan ileri geldiği bedihidir, ve her ne kadar bunların tabiattan gelen bir başlangıcı bulunsa da, yayılmaları ve ifratları tabiattan değil, insanları bu kabil bir yayılma ve ifrata maruz kalmayan hayvanlardan daha fena kılan fikirlerin batıllığından ileri gelir. Keza bu tür arzuların yalnızca gayrizaruri değil, aynı zamanda gayritabii olduğu da ispat edilebilir, zira bunlar tatmini pek güç olan yahut asla mümkün olmayan müfrit ve taşkın bir iştihaya sahiptirler ve ekseriyetle haklı olarak zarar sebebi sayılırlar.
Fakat başlıca arzu nevilerine göre itidalin bazı temel nevilerini müzakere edecek olursak, oburluğa yahut yeme ve içmenin ifrat derecedeki arzusuna karşı perhizkârlığı, şehvete yahut cinsi münasebetin gem vurulamaz arzusuna karşı iffeti, öfkeye yahut intikam arzusuna karşı hilmi, muhterisliğe yahut paye arzusuna karşı mahviyeti, tamaha yahut servet arzusuna karşı kanaatkârlığı ve nihayetinde arzu ile ümit arasındaki yakınlık hasebiyle, geleceğe dair ümit ile yeis arasında bulunan itidali seçebiliriz.
BÖLÜM XIII. Oburluğun Zıddı Olan Perhizkârlık Üzerine
Bizi sade, gösterişsiz ve kanaatkâr bir perhize sevk eden, tabiatın talep ettiği şeyin ne kadar az olduğunu öğreten ve onun zaruri ihtiyaçlarının arpa ekmeği, meyve [okunamadı] gibi hafif ve kolayca tedarik edilen şeylerle [okunamadı] açıkça gösteren perhizkârlığın ne kadar büyük bir hayır olduğunu ifade etmek neredeyse imkânsızdır.
Zira bu şeyler her yerde bulunabildiğinden ve yaş ile kurunun sade tabiatına malik olduğundan, yaş gıdalar bedenin besin noksanlığından ileri gelen ızdırabını layıkıyla izale eder.
Bundan fazlası olan her şey lükse varır ve yalnızca, ne zorunlu olan ne de yokluğu tabiata zorunlu olarak herhangi bir halel getiren bir şeyden kaynaklanan arzunun tatminini ilgilendirir, fakat kısmen bir şeyin yokluğuna sabırsızlıkla katlanılmasından, kısmen hiçbir sıkıntıyla karışmamış mutlak bir haz varsayımından, kısmen de, kısaca söylemek gerekirse, zihne yerleşmiş bulunan ve ne herhangi bir tabii eksikliği gidermeye yarayan ne de yokluğunda bedenin çatısının çözüleceği bir şeyin iktisabına yönelen beyhude ve yanlış kanaatlerden ileri gelir.
Elin altında hazır bulunan bu şeyler dahi tabiatın bütün ihtiyaçlarını karşılamaya fazlasıyla yeter ve bunlar, gerek sadelikleri gerekse hafiflikleri sebebiyle kolayca hazırlanan türdendir.
Örneğin, etle beslenen kimse, onunla birlikte yemek için cansız başka şeylere de muhtaçtır, halbuki cansız gıdalarla yetinen kimse, diğerinin ancak yarısı kadarına ihtiyaç duyar ve kolayca temin edilen, ucuza hazırlanan şeylerle geçimini sağlar.
İtidalden doğan dört fayda vardır, birincisi, sade bir beslenmeye alışmanın sağlığı getirmesi ve korumasıdır,
Zira hazımsızlıklara, baş ağrılarına, nezlelere, damla illetine, hummalara ve diğer hastalıklara sebebiyet veren, bunları şiddetlendiren ve devam ettiren şey, debdebeli ziyafetler ve envaiçeşit yemektir, tabiatın yalnızca diğer hayvanlar için değil, bizzat aşırılıklarıyla onları bozan ve peşinden koşarken yalnızca kendi mahvının peşinden koştuğu leziz yemeklerle onları ifsat eden insanın kendisi için de hem zorunlu hem de şifalı kıldığı sade ve basit gıdalar değildir.
Şu halde akıllıysak, arzulayıp can atacağımız, fakat tadar tatmaz yalnızca zararımıza hoş geldiğini fark edeceğimiz o yemekten sakınalım,
Bütün pahalı ve tatlı yemekler böyledir, bundan ötürü et yemek, sağlığa yararlı olmaktan ziyade [okunamadı] olduğundan daha az tasvip edilmelidir, nitekim bu durum şu şekilde de temellendirilebilir, zira sağlık ne suretle yeniden kazanılıyorsa aynı vesilelerle muhafaza edilir, hafif bir beslenme ve perhiz ile geri kazanıldığı ise aşikârdır.
Alelade insanların et yemenin sağlığa [okunamadı] olduğunu tasavvur etmelerine de şaşmamak gerekir, zira onlar benzer şekilde, sağlığı korumanın yolunun hazlar içinde, hatta zührevi hazlarda yüzmek olduğunu zannederler, halbuki bunlardan hiçbirinin kimseye bir faydası dokunmaz ve şayet zarar vermezse ne âlâ.
İkincisi, insanı hayat için zorunlu olan vazifelerde hazır ve çevik kılmasıdır, zira zihnin işlevlerine bakacak olursanız onun berraklığını, keskinliğini ve dinçliğini korur, bedenin işlevlerine bakacak olursanız onu sağlam, faal ve dayanıklı tutar,
Fakat tıkabasa dolmak, aşırı tokluk, tıkınma ve sarhoşluk zihni bulandırır, onu köreltir ve uyuşuk kılar, bedeni ise hastalıklı, hareketsiz ve ağırlaştırılmış bir hâle sokar.
Kelimeleri peltekleşen, uzuvları hantallaşan, dizleri dermansızlaşan, başı dönen, gözleri yaşaran, ağzı hıçkırık, kavga ve haykırışla dolan o insandan, rica ederim, ne bekleyebilirsiniz, üstelik bütün bunlar şarabın fazlalığındandır.
Kuşkusuz, bir hemina hafif şarapla yetinmesi yahut rastladığı ilk suyu içeceklerin en lezzetlisi addetmesi gereken bilge bir kişi, geceyi sarhoşlukla geçirmekten fersah fersah uzak duracaktır, aynı şekilde, tabiatın en sade, hatta bizzat karşılıksız hediyeleriyle yetinmesi gerekirken, kendini ağır yemeklerle tıkabasa doyurmaktan yahut midesini tatlı ve kaba yiyeceklerle yük altına sokmaktan da o kadar uzak duracaktır.
Doğrusu böylesi sade ve mütevazı bir beslenme insanı Milon kadar güçlü kılmaz, bedenin şiddetli bir şekilde kuvvetlenmesine de mutlak surette yaramaz, fakat bilge bir kişinin böylesine şiddetli bir kuvvete ihtiyacı da yoktur, zira onun meşgalesi faal ve taşkın bir hayat tarzında değil, tefekkürde yatar.
Üçüncü fayda şudur, şayet bazen sofra daha bol donatılmış olursa, onun sunduğu şeyleri tatmaya çok daha iyi hazırlanmış olarak geliriz.
Yiyecek kıtlığında bizi rahatsız eden açlık dindirildiğinde, gösterişsiz bir yemeğin debdebeli ziyafetler kadar haz vermediğinden değil, (zira arpa ekmeği ve su, yalnızca acıktığımızda ve susadığımızda alındığında gayet hoştur,) lâkin her gün daha pahalı yiyeceklere alışmış olanlar, neredeyse sürekli onlara doymuş olmaları sebebiyle onların lezzetini pek hissedemediklerindendir, oysa bilge bir kişi, onların tadını daha iyi alabilmek için beraberinde mütevazı bir beslenmeyle terbiye edilmiş bir damak zevki getirir.
Benzer şekilde, herhangi bir vakit umumi gösterilerde bulunacak olursa, diğer insanlara kıyasla onlardan çok daha kuvvetle ve hissedilir biçimde etkilenir.
En kaba yiyecek ve içeceğin en büyük lezzetlerden daha az haz vermediğine dair iddiam, kendini beyhude kanaatlerle kandıran kimseden başkası tarafından inkâr edilemez.
İhtişamdan en büyük hazzı ancak ona en az ihtiyaç duyanların aldığını, açlık ve susuzlukla kıvranıp da kaba ekmek ile suyun tadına bakmamış olan kim fark etmez?
Kendi adıma, ne vakit kaba ekmek yiyip su içsem yahut bazen (canım fevkalade bir ziyafet çektiğinde) payımı biraz Kithira peyniriyle artırsam, bundan büyük bir lezzet alırım ve ziyafetlerin mutat ihtişamına eşlik eden o hazlara meydan okurum, öyle ki yalnızca ekmeğim veya arpa çöreğim ve suyum olsa, saadet hususunda Zeus'un bizzat kendisiyle bile yarışmaya muktedir olurum.
Buna ekleyeyim mi ki, ziyafetlerin debdebesi ve yemeklerin çokluğu, zihni ıstıraptan kurtarmadığı gibi bedenin hazzını da zerrece artırmaz, zira beden dahi o sıkıntı bertaraf edildiğinde nihayetine ermiştir.
Misal olarak, (az evvel zikrettiğimiz) et yemek, tabiata sıkıntı veren herhangi bir şeyi hususi surette gidermediği gibi, yerine getirilmediği takdirde sıkıntı doğuracak herhangi bir şeyi de ifa etmez.
Fakat bunun zoraki bir hazzı vardır ve belki de bunlara zıt olanla karışmıştır, zira uzun ömre pek az fayda sağlar ve yalnızca zevklerin çeşitlenmesine hizmet eder, tıpkı cinsel hazlar ve yabancı şarapların içilmesi gibi ki tabiat yahut hayat bunlar olmaksızın da pekâlâ varlığını sürdürebilir. Zira onsuz yaşanamayacak şeyler son derece az ve öz olup, adaleti, cömertliği ve sükûneti çiğnemeksizin kolaylıkla elde edilebilir.
Sıradan insanların bu inançta olup olmaması da mühim değildir, mademki küstahlık ve ölçüsüzlük bu tür kimselerde bolca bulunur, şu halde etle beslenecek kimselerin eksik olmayacağından endişe etmemize lüzum yoktur.
Zira bütün insanlar eşyaya dair en iyi ve doğru muhakemeye sahip olsalardı dahi, yine de ne kuş avlamaya ya da kuşçulara, ne balıkçılara ne de domuz çobanlarına ihtiyaç kalırdı, zira bu hayvanlar başıboş, serbestçe ve bir çoban olmaksızın yaşadıklarında, insanların yemediği diğer sayısız hayvanda olduğu gibi, kısa sürede kendilerini avlayan ve aşırı çoğalmalarını dizginleyen diğer hayvanlar tarafından yok edilirlerdi.
Fakat mademki insanlar arasında her daim katmerli, hatta umumi bir ahmaklık hüküm sürmektedir, bunlarla beslenecek sayısız oburlar güruhu asla eksik olmayacaktır. Son olarak, dördüncü fayda şudur ki, bizi bahtın karşısında korkusuz kılar.
Zira yalnızca debdebe içinde yaşamaya alışmış, her gün liralara ve talentlere varan harcamalar yapamadıkları takdirde hayatlarının son derece sefil geçmekten başka bir şey olamayacağını vehmeden kimseler bahttan çekinmek zorundadır.
Buradan ileri gelir ki, bu tür kimseler ekseriyetle meşakkatli bir hayata mahkûmdurlar ve sıklıkla yağma, cinayet ve benzeri alçaklıklara tevessül ederler.
Fakat meyve ve yeşillik gibi kaba gıdalarla kanaat eden, ekmek ve suyla yetinen, arzusunu bunlarla sınırlamış olan kimse bahttan ne korkabilir?
Zira kim fasulye, bakliyat, nebatat ve yemişi kolayca bulamayacak kadar düşkündür?
Suya gelince, ondan bahsetmeye ne hacet? Kendi adıma hakikaten, mütevazı bir misal teşkil etmesi bakımından kendimi örnek verecek olursam, kendi küçük bostanlarımın nebatatı ve meyveleriyle kanaat etmekte ve bunlardan ziyadesiyle hoşnut olmaktayım, kapının üzerine de şu kitabenin kazınmasını arzu ederim, Yolcu, burada konaklayabilirsin, burada en yüce iyi hazdır, bu küçük evin sahibi misafirperverdir, dostanedir, seni polenta ile ağırlayacak, sana su ihsan edecek ve sana soracaktır, Ağırlanışından hoşnut kaldın mı?
Bu küçük bostanlar açlığı tahrik etmez, onu teskin eder, susuzluğu içkilerle artırmaz, tabii çare ile dindirir. Ben bu haz içinde ihtiyarladım, yaptığım hesaba göre gündelik nafakam tam bir obolusa dahi baliğ olmamaktadır, yine de tam ve kâmil hazdan mahrum kaldığım bir şey var mıdır, yahut ne kadardır ve büyük bir emeğe değer mi diye denemek maksadıyla, bundan dahi kıstığım günler olur.
Şehevi Arzuya Karşı Olan İffet Üzerine
Bundan maada, iffet yahut cinsel hazlardan perhiz etmek büyük bir fazilettir, zira bunların tatbiki, daha evvel de söylediğim üzere, asla fayda vermez ve zarar vermemesi dahi bir kazançtır. Muhakkak ki bunları ölçüsüzce kullanmak, insanı zindelikten mahrum, kederlerle endişeli, hastalıklardan mustarip ve kısa ömürlü kılar.
Bundan ötürü hikmet sahibi bir kimse tetikte olmalı, kendisini aşka kaptırmamalıdır, aşkın yukarıdaki tanrılardan gönderilmiş ve bu sebeple el üstünde tutulması gereken bir şey olduğunu vehmetmekten fersah fersah uzak durmalıdır. İnsanın buna asgari derecede maruz kalması ve cinsel zevklerin başlıca tahriklerinden uzak durabilmesi için,
az evvel bahsettiğimiz perhizkâr beslenmeden daha faydalı bir şey yoktur, zira yemede aşırılık, aşk ateşinin gıdası ve yakıtı olan o hıltın fazlalaşmasına sebep olur.
Bundan sonraki panzehirler, dürüst bir meşgale, bilhassa hikmet tahsili ve kendilerini aşka kaptıranların maruz kalacağı zahmetler üzerine tefekkür etmektir. Kadınlara ve oğlanlara duyulan aşka refakat eden umumi zahmetler, kuvvetin tükenmesi, gayretin zevali, mülkün harap olması, ipotekler ve hacizler, itibarın kaybıdır. Ayaklar Sicyon pabuçları, parmaklar zümrütler, beden sair ziynetler kuşanırken, zihin bu esnada kendi durumunun farkında olarak nedametle dolar, zira lakaytça yaşamakta, güzelim yılların heba olmasına göz yummaktadır, misalleri çoğaltmak pek kolaydır. Fakat hususi meseleye gelince, kanunların kendisine menettiği bir kadınla birlikte olmayı arzu etmek insanın başına ne fenalıklar getirmez ki?
Şüphesiz hikmet sahibi bir kimse böyle bir şeyi aklından dahi geçirmeyecektir, araya giren bunca büyük tehlikelere karşı tedbir almak için icap eden muazzam endişeyi tefekkür etmek, onu bundan caydırmaya kâfidir, nitekim bu tür işlere cüret edenlerin ekseriyetle yaralandığı, katledildiği, hapsedildiği, sürgün edildiği yahut büyük cezalara çarptırıldığı vakidir.
Buradan anlaşılmaktadır ki, daha önce söylediğimiz üzere, pek cüzî olan, başka yollardan da elde edilebilecek yahut tamamen vazgeçilebilecek bir haz uğruna insanlar kendilerini büyük ızdıraplara ve acı nedametlere maruz bırakırlar. Kaldı ki, nefse hâkim olamamak, kendini yalnızca bu tek nevi hazza teslim etmek, bu esnada kanunlara riayetle iffet içinde yaşayan kimsenin tattığı diğer pek çok ve büyük hazlardan kendini mahrum bırakmak demektir.
Böyle bir kimse kendini hikmete öyle vakfeder ki, ne zihnini köreltir ne kederlerle ona azap çektirir ne de sair heveslerle onu huzursuz eder, bedenine gelince, onu ne dermansız bırakır ne hastalıklarla hırpalar ne de acılarla inletir.
Ve böylece en yüce iyiye vasıl olur ki bu da, dediğim gibi, ne oğlanlarla yahut kadınlarla düşüp kalkmakla ne de seçme balık yahut kuş etiyle donatılmış zengin sofralara sahip olmakla elde edilir.
Yine de bu umumi cinsel perhiz övgüsünden ötürü hiç kimsenin, insanın meşru evlilikten dahi imtina etmesi gerektiği neticesini çıkarmasına mahal yoktur, bu husustaki hükmümüzü daha evvel beyan etmiştik, yalnızca şunu ilave edeceğim ki, aşkın tanrılardan gönderilmediğini söylemiş olmamız, şayet bir kimsenin zevcesinden çocuğu olmuyorsa bunu Cupido'nun gazabına hamletmemesi gerektiğini anlamamızı sağlar,
...Cupido yahut Venüs'e bel bağlamamalı ya da tabii çareler yerine adaklar, dualar ve kurbanlar ile bir baba olmayı umut etmemelidir. Bilge bir kimsenin Kiniklerin tarzında yaşamaması yahut onların uluorta sergiledikleri böylesi bir edepsizlikle hareket etmemesi gerektiğini de eklemeliyim.
Zira onlar tabiatı takip ettiklerini öne sürerken, bizleri ayıp olmayan şeyleri kendi adlarıyla anmayı müstehcen ve yüz kızartıcı saydığımız, buna mukabil hakikatte yüz kızartıcı olan şeyleri ise kendi has adlarıyla andığımız için kınamakta ve alaya almaktadırlar, nitekim hırsızlık etmek, aldatmak, zina yapmak fiiliyatta yüz kızartıcıdır lakin isim olarak müstehcen değildir, oysa nesli devam ettirme fiilini icra etmek fiiliyatta saygın fakat isim olarak müstehcendir, ve hayaya karşı buna benzer muhtelif deliller de ileri sürerler,
Medeni bir cemiyet içinde yaşadıklarını, yaban hayvanları gibi kırlarda bulunmadıklarını ve bu sebeple tabiatı harfiyen takip etmemeleri icap ettiğini yeterince mülahaza etmiyor görünmektedirler. Zira adlarımızı bir cemiyete kaydettirdiğimiz andan itibaren tabiat, müşterek menfaatlerden pay alırken üzerimize hiçbir fenalık çekmeyelim diye, o cemiyetin kanunlarına ve teamüllerine riayet etmemizi emreder,
Ki bu fenalık, diğer bütün cezaların yanı sıra, bizzat hayasızlığa yahut içinde yaşadığımız cemiyetin teamül ve ahlakınca buyurulan terbiyeden yoksun olmaya eşlik eden o rezalet veya zillet gibidir, ve ses tonunda, çehrede ve tavırlarda herkes tarafından haklı olarak methedilen o vakur hürmet de adını bundan alır. Son olarak,
Kısım XIII.
Son olarak eklemeliyim ki, hususi manada hayaya olduğu kadar her türlü nefsine hakimiyete de mûsikî ve şiirden imtina etmek az fayda sağlamaz, zira
onların şarkıları ve ezgileri şehveti tahrik etmekten başka bir şey değildir.
Şu düsturumuz bundandır, Şiir ve mûsikîyi layıkıyla ve fazilete uygun şekilde yalnızca bilge bir kimse ele alabilir.
Zira diğerleri her ikisinin de cazibesine kolayca kapılır, yalnızca bilge kimse, arkasından gelecek zararı bihakkın görerek onları defeder, mûsikînin diğer şeylerin yanında içkiye bir davet, parayı tüketen bir illet, tembelliğe bir dost olduğunu, iyi, dürüst ve ali gayretlere hiçbir fayda sağlamadığını beyan eder, şiirin ise,
bizzat gazapla alevlenmiş ve şehvetle çılgına dönmüş halde tasvir ettiği, yalnızca savaşlarını, çatışmalarını, yaralarını, nefretlerini, nifaklarını, ihtilaflarını, doğumlarını, ölümlerini değil, aynı zamanda şikayetlerini, feryatlarını, hapsedilmelerini, ölümlülerin ölümsüz ebeveynlerin çocuklarıyla cima etmesini ve aklı başında insanların muhakkak surette nefret edeceği benzeri halleri sergilediği tanrıların misalleriyle dahi, insanları her türlü rezilliğe, bilhassa da şehvete daima meyilli kıldığını ikrar eder.
Fasıl XV. Gazabın Zıddı Olan Hilm Üzerine.
İçine merhamet ve şefkatin de dahil edildiği hilm yahut mülâyemet, gazaba veya intikam arzusuna karşı öylesine mükemmel bir panzehirdir ki, en müstesna faziletlerden biri sayılır, nitekim gazap, hususiyle haddi aştığında, muvakkat bir cinnete sebebiyet verir.
Zira gazap ile zihin hararetlenir ve kararır, gözlerden kıvılcımlar saçılır, göğüs öfkeden çatlayacak raddeye gelir, dişler gıcırdar, ses boğulur, saçlar dikelir, çehre alev alev yanar ve temaşası dehşet verici ve çirkin, tehditkar bakışlarla çarpılır, öyle ki zihin kendi hakimiyetini kaybetmiş ve bütün edebi unutmuş gibi görünür.
Fakat hilm zihni tedavi eder, yahut daha ziyade onu sıhhatli muhafaza eder, öyle ki zihin ne kendi içinde sarsılır, ne de bedende en ufak bir edepsizliğe yol açabilecek bir ihtiras feveranı vuku bulur. Şimdi, mademki gazap umumi olarak uğranılan bir haksızlık zannıyla tutuşur ve alevlenir, lakin insanlar haksızlığa nefret, haset yahut hakaret sebebiyle uğrarlar, o halde bilge bir kimse bir haksızlığa, bunu yapanlara karşı mülâyemet ve tatlılıkla muamele edecek surette nasıl tahammül edebilir?
Kendisini akl-ı selimin idaresine teslim ederek, ki bununla, evvelce söylediğim üzere, talihe karşı nefsini tahkim etmelidir.
Zira o, bir haksızlığı tesadüf dairesindeki şeylerden sayar ve diğer insanları adil ve ihtiraslardan azade kılmanın kendi elinde olmadığını basiretle mülahaza eder, bu sebeple insanların kendisine ettiği haksızlıklara, talihin cilveleriyle yahut kendi iktidarının fevkinde, ötesinde bulunan başka herhangi bir sebeple vuku bulan meşakkat ve kayıplara müteessir olduğu kadar az müteessir olur,
Misal olarak, mevsimlerin büyük sıcaklarına yahut soğuklarına kederlenmez, zira bu, mevsimlerin kendi devr-i daimlerindeki fıtratıdır ve bunu değiştiremez.
Aynı minval üzere, kötü ve habis insanların kendisine ettikleri haksızlıklara da kederlenmez, zira böyle yapmakla onlar kendi fıtratlarına göre hareket etmektedirler, onları başka türlü davranmaya sevk etmek ve fıtratlarını değiştirmek ise kendi elinde değildir.
Bundan gayrı, kötülüğe kötülük eklemeyi, haricen başına gelen zarara, zannın tesiriyle dahili bir kargaşa katmayı, yahut bir başka kimse zihnini teessürle kedere boğmak istiyor diye o teessürü kabul edip düşmanının aleyhindeki fena niyetlerine alet olacak kadar ahmaklık etmeyi akla ve hikmete muvafık görmez. Yine de bilge bir kimsenin, haysiyetine hor görülmeyecek derecede ihtimam göstermesi münasiptir, zira iyi bir namdan neşet eden bazı lezzetler olduğu gibi, kötü bir namdan ve onu takip eden tahkirden doğan bazı sıkıntılar da vardır,
Lakin haysiyetini, haksızlıklara mukabele ederek yahut bunları yapanlara infial duyarak değil, iyi ve masum bir hayat sürüp hiç kimseye hakaret yahut beddua için haklı bir vesile vermeyerek muhafaza etmelidir.
Böyle yapmak bizim elimizdedir, bir başkasının kendi habasetini icra etmesine mani olmak ise elimizde değildir. Bundan ötürü, şayet size buğzeden ve açık düşmanınız olan biri sizden bir şey talep edecek olursa, talep ettiği şey meşru olduğu ve canınız ondan ötürü hiçbir surette tehlikeye düşmediği müddetçe onu geri çevirmemelisiniz, onun bir [okunamadı] farkı yoktur ve binaenaleyh bir lokma ile teskin edilmelidir.
Bununla birlikte, onun habasetine karşı hayatın masumiyeti ve bizzat kendi [okunamadı] emniyeti ile karşı durmaktan, bununla beraber haksızlığın fevkinde olduğunuzu göstermekten daha hayırlı yahut daha selametli hiçbir şey yoktur. Hususiyle, bilge bir kimsenin, evvelce zikrettiğim üzere, mahkemeye çekilmesinin ve yalnızca haksızlığa değil, iftiraya, ithama ve mahkumiyete de maruz kalmasının muhtemel olduğu nazar-ı itibara alınırsa.
O vakit dahi tefekkür eder ki, iyi ve erdemli yaşamak kendi iktidarındadır, lakin haset dolu, adaletsiz kimselerin eline düşmemek, onlar tarafından haksız yere itham edilmemek, doğru yoldan sapmış yargıçlarca mahkûm edilmemek kendi iktidarında değildir.
Bu sebeple ne müddeilere ne şahitlere ne de hâkimlere öfke duyar, aksine temiz bir vicdana itimat ederek hilminden ve sükûnetinden hiçbir şey kaybetmez, kendisini bu talihin fevkinde görerek ona pervasızca bakar ve muhakemesinde cesaretle, metanetle davranır. Burada hilme dair verdiğim öğüdün, daha evvel hizmetkârların teyibine dair söylediklerimle çeliştiğini kimse iddia etmesin, zira ben cezalandırmayı yalnızca serkeş ve sapkın olanlarla sınırlandırmıştım.
Aşikârdır ki, bir devlette olduğu gibi hususi bir hanede de kabahat işleyenlerin cezalandırılması icap eder, nasıl ki bir hükümdar yahut hâkim tebaasının cürümlerini öfkeye kapılmaksızın cezalandırırsa,
bir aile reisi de hizmetkârlarının kusurlarını hiddetlenmeksizin cezalandırabilir.
Dahası, bilge bir kimse haksızlıklara yalnızca katlanmakla yahut onları yalnızca müsamaha ile bağışlamakla kalmamalı, daha iyi bir yola meyleden kimseyi lütufla teşvik ve tebrik dahi etmelidir.
Zira ıslahın bidayeti kusurumuzu bilmektir, bu tebrik ve teşvik nedamet getiren günahkâra sunulmalıdır ki, cürmünü bilmekle dehşete kapıldığı gibi, yapması icap etmiş olan ve bundan böyle yapması gereken şeyin fazileti ve letafeti de kendisine tastamam gösterilsin ve buna duyduğu muhabbet günden güne ziyadeleşsin.
BÖLÜM XVI. İhtirasın Zıddı Olan Tevazuya Dair
Tevazuya gelince, bir bilgenin devlette yüksek makamlara yahut payelere göz dikmesinin yaraşmadığını, bilakis kendi köşesinde yaşayacak surette nefsini zapt etmesi gerektiğini gösterdiğimiz vakit daha önce beyan ettiklerimizden gayrı pek az söz söylemek iktiza eder,
Bu sebeple, bütün dostlarıma verdiğim nasihati burada bir kez daha tekrar edeceğim.
Gözlerden ırak yahut tenha yaşayınız (yeter ki devletin zaruretleri aksini icap ettirmesin), zira tecrübe dahi öğretir ki, kendini iyi gizleyen iyi yaşamıştır. İkbalin zirvesine tırmananların, bir yıldırım çarpmışçasına hasetle alaşağı edildikleri ve hırsın dar patikasında zahmetle tırmanıp hükümranlığa ve hâkimiyete göz dikerek sonunda büyük ve tehlikeli bir uçurumdan gayrısının beklenemeyeceği bir yere varmaktansa, itaat etmenin çok daha hayırlı olduğunu beyhude yere ve pek geç idrak ettikleri pek sık müşahede edilir.
Kaldı ki, avamın hayranlıkla temaşa ettiği, unvanlar ve nişanlarla parıldayan kimseler, bağırları ağır ve meşakkatli kederlerle kemirildiği için insanların en bedbahtı değiller midir?
Böyle kimselerin zihnen sükûn ve emniyet içinde yaşadıklarını zannetmeyiniz, zira pek çok kimseden korkulanların, bizzat pek çok kimseden korkmaları mukadderdir. Onların büyük donanmalar sevk ettiğini, lejyonlara komuta ettiğini, [okunamadı] ile kuşatıldığını görseniz de, bütünüyle huzur içinde yaşadıklarını, yahut hakiki bir lezzetten zerre miktar nasip aldıklarını düşünmemelisiniz, zira bütün bunlar gülünç bir debdebe ve rüyadan ibarettir.
Korkular ve kederler ne silah sesinden ürker ne altının parlaklığından yahut erguvanın ihtişamından haşyet duyar, bilakis hükümdarların ve kudret sahiplerinin arasına pervasızca dalarak, şairlerin bahsettiği akbaba misali, onların kalplerini kemirip avlar, Bedenin de bundan ötürü
zerre miktar hayır gördüğünü sanmamalısınız, zira görüyorsunuz ki, sade ve mütevazı bir yorgan altında yatmaktansa, zengin duvar halılarıyla tefriş edilmiş bir odada, Sur erguvanı serilmiş bir yatakta yatmakla humma zerrece daha çabuk geçip gitmez, soğuğu defetmeye yetecek kaba ve sade bir libasımız olduğu müddetçe, altın ve inci işlemeli erguvani kaftanların yokluğundan hiçbir zarar görmeyiz.
Peki ya paçavralar ve saman bir döşek içinde neşeli ve kanaatkâr olarak, mutlu bir hayatı var eden şeylerin ne kadar az ve küçük olduğunu idrak edemeyip, şaşkın ve muztarip zihinlerle debdebenin beyhude şeylerine göz dikip susayan kimselere bunların ne denli nafile olduğunu öğretseniz nasıl olur?
İnanınız ki, kaba bir kumaşla örtülü bir şiltenin üzerinden irat edilen sözler çok daha azametli ve yüce görünecektir, zira bu sözler yalnızca telaffuz edilmemiş, fiiliyata dökülmüştür. Haneniz gümüş ve altınla parıldamasa, musikiyle çınlamasa, gece âlemlerinizde ve ziyafetlerinizde size ışık tutacak meşaleli altın
çocuk heykellerine malik olmasa da, gürül gürül akan bir ırmağın kenarında, ulu bir ağacın gölgesinde, hususiyle kırların çiçeklerle bezendiği, kuşların musikileriyle sizi eğlendirdiği, batı rüzgârının sizi yelpazelediği ve tabiatın bizzat yüzünüze tebessüm ettiği bahar vaktinde yumuşak çimler üzerine uzanıp dinlenmek zerre miktar daha az keyifli değildir. O halde kendi tarlalarında ve bahçesinde bu minval üzere yaşayabilecek bir kimse niçin ikbal peşinde koşsun, arzularını tevazu ile bu daire içinde dizginlemesin?
Zira fazilet, ilim, fesahat, asalet, servet, maiyet, kılık kıyafet, güzellik, eda ve benzeri şeylerin gösterişiyle şan ve şöhret peşinde koşmak gülünç bir boşluktur,
Bütün bunlarda tevazu, kabalık, ahmaklık yahut ihmal sebebiyle haddi aşmamaktan gayrısını talep etmez, Bunlardan ötürü küstahlaşmak da (daha evvel söylediğim gibi), bunların yokluğunda yeise düşmek kadar alçakça ve hakirdir, Bundan ötürü bilge bir kimse, şayet ecdadının yahut başka kimselerin suretlerine veya heykellerine tesadüfen malik olursa, bunlarla gururlanmaktan yahut onları birer şeref nişanesi gibi sergilemekten fersah fersah uzak durur, diğer taraftan onları ihmal de etmeyip galerisinde ihtimamla muhafaza eder. Benzer şekilde, kendi cenazesi hususunda da endişe duymaz yahut merasimin debdebeli icrası için talimat vermez.
Yalnızca halefleri için neyin faydalı ve hoş olacağını mülahaza eder, zira bilir ki, [okunamadı] yahut ölü bedeni söz konusu olduğunda, akıbetinin ne olacağı bütünüyle [okunamadı].
Zira kibri ölümün dahi ötesine taşımak bir deliliktir, cansız bedenlerinin vahşi hayvanlar tarafından parçalanmasını istemeyenlerin hâli de böyledir, zira bu bir fenalık ise, bedenlerin yakılması, mumyalanması, bala batırılması, mermer bir taşın altında soğuyup kaskatı kesilmesi yahut toprak altında ezilip çürümesi de pek fena bir şey sayılmaz mı?
Açgözlülüğün Zıddı Olan İtidal Üzerine
Sırada itidal, yani insanın azla yetinmesini sağlayan ve kendisinden daha büyük bir hayrın bulunmadığı o zihin hâli vardır.
Azla yetinmek dünyadaki en büyük zenginliktir, nitekim tabiat kanununa uygun, mütevazı bir varlık büyük bir servettir, açlığı, susuzluğu ve soğuğu defedecek vasıtalara sahip olmak, uluhiyetinkine denk bir saadettir, bu kadarına sahip olup daha fazlasını arzu etmeyen kimse, dünya onu yoksul saysa da, en zengin insandır. Yetinen, yani tabiatın açlıktan, susuzluktan ve soğuktan korumaya kâfi gelen zenginlikleriyle neşelenen ve tatmin olan bu yoksulluk ne kadar da tatlı bir şeydir.
Doğrusu, tabiatın sunduğu zenginliklerin sınırlı ve elde edilmesinin kolay olduğu, buna karşılık bâtıl zanlardan doğan ihtirasların ise ölçüsüz ve nihayetsiz bulunduğu göz önüne alınırsa, lütufkâr tabiata şükran duymalıyız, zira o, temini kolay olan şeyleri zaruri, elde edilmesi güç olanları ise gayrizaruri kılmıştır.
Ve mademki bilge bir kimsenin, ömrü boyunca zaruri şeylerden mahrum kalmayacağını umması gerekir, bunların kolayca temini [okunamadı], bilakis debdebeli şeylerin böyle bir ümit bahşetmediği açık değil midir?
Sıradan insanların, büyük mülkleri bulunsa dahi, sanki bir [okunamadı] korkusu içindeymişçesine, zahirî ambarlarının asla dolmadığını düşünerek durmaksızın daha fazlasını yığmaya çalışmalarının sebebi işte budur. Bu hâl bize en sade ve en kolay elde edilen şeylerle yetinmeyi öğretmelidir, zira dünyadaki bütün servet bir araya gelse, zihnin ıstırabını zerre kadar dindirmeye yetmez, buna mukabil mütevazı, alelade ve kolayca erişilebilir olan şeyler, bedene eziyet veren yokluğu giderir, üstelik bunlar öyle nimetlerdir ki, ölümü tefekkür eden bir kimse için onlardan ayrılma düşüncesi hiçbir keder doğurmaz.
İnsanların zihinleri gerçekten zavallı, kalpleri ise kördür, nitekim tabiatın kendilerine bedenin ihtiyaçlarını karşılamaktan, korku ve kederden uzak, hoşnut bir zihnin tadını çıkarmaktan başka bir şey buyurmadığını görmezler, tabiat onların bütün bir ömrü hayatta kalmak için zaruri olanı bir araya getirmekle tüketmelerini ve sanki ölümü geride bırakacaklarmış gibi bir hırsla çabalamalarını emretmez, oysa doğduğumuz andan itibaren ne denli ölümcül bir kadehi yudumlamaya yazgılı olduğumuzu hiç düşünmezler.
Yalnızca zaruri olan ve temini hususunda hiç kimsenin yoksul sayılmadığı bu şeylerin, avam zihinlerin düşkün olduğu zevkleri sunmamasının ne ehemmiyeti var? Tabiat bunlara muhtaç değildir, yine de daha evvel beyan ettiğimiz gibi, bu mütevazı ve sade şeylerin semeresinde hakiki ve saf lezzetler sunmaktan geri durmaz. Bu sebepledir ki bilge bir kimse, uğruna paraya tamah edilen şeylere (aşkın ve ihtirasın gündelik masraflarını karşılamaya) karşı öylesine kayıtsızdır ki, bunlardan uzak durduğu için parayı ne arzu etmeye ne de dert edinmeye bir sebebi kalır.
Zanlar sebebiyle tamah edilen servetin hiçbir ölçüsü yahut sınırı olmadığını söylerken kastettiğim şuydu, tabiat azla yetinse de bâtıl zan, arzuyu peşine takarak, daima sahip olmadığımız bir şeyi düşünür ve sanki sahiden elzemmiş gibi arzuyu o nesneye sevk eder.
Bundan ötürüdür ki azla tatmin olmayan kimse asla doymak bilmez, serveti arttıkça, kendisini daha da muhtaç hisseder.
Bu sebeple, mademki az olan hiçbir vakit tükenmez, bilge bir kişi elindeki o aza büyük bir zenginlik nazarıyla bakmalıdır, zira onda hiçbir noksanlık yoktur, buna mukabil diğer servetler, itibar bakımından ne denli büyük görünürlerse görünsünler, hakikatte pek ehemmiyetsizdir, zira sonsuza dek çoğaltılmaya muhtaçtırlar.
Buradan varılacak netice şudur ki, sahip olduklarının kâfi ve bereketli olduğunu düşünmeyen kimse, bütün dünyanın efendisi olsa dahi yine de bedbahttır.
Zira bedbahtlık, yokluğun yoldaşıdır ve başlangıçta o kişiyi kendi mülkünün kifayetsiz olduğuna inandıran aynı bâtıl zan, tek bir dünyanın dahi yetmeyeceğine, sonsuza kadar hep daha fazlasına ve daha fazlasına muhtaç olduğuna onu inandırmaya devam edecektir. [okunamadı] arzularına ekleyerek [okunamadı].
Bu sebeple ona şu hakikat telkin edilmelidir, tabiata göre yaşarsan asla yoksul düşmezsin, fakat zanna göre yaşarsan asla zengin olamazsın. Tabiat pek az şey arzu eder, zan ise nihayetsizdir.
Şüphesiz ki insanın nefsine hâkim olarak tabiata zaruri olmayan her şeyi arzularından söküp attığı, en sade ve en kolay elde edilen şeylerle iktifa ettiği bu zihni meyil yahut kabiliyet, huzurlu bir inzivada ve kalabalıklardan sakınmakta bulunan o emniyeti doğurur, dahası, bu sayede pek çok insanla bir arada yaşayan dahi, tek başına yaşayan kimseden daha fazlasına muhtaç olmaz.
Yine bundan ötürüdür ki, haricî şeylerden kendisine mümkün mertebe bir itimat ve emniyet devşirmeye gayret eden kimse, kendi tabiatına uygun gördüğü erişilebilir şeylerin ardına düşer, imkânsız olanı ise kendine layık görmez.
Üstelik, erişilmesi mümkün olanlar arasında dahi bizzat elde edemediği pek çok şey vardır ve ulaşması kendisi için elzem olmayan her şeyden feragat eder.
İşte bu feragat yahut terkin yokluğunda, bir insanın delik bir kaba durmaksızın su dökmesi, zihnini hiçbir vakit doyuramaması ne büyük bir bedbahtlıktır?
Servet yığan birçok kimsenin bunda bedbahtlıklarına bir son değil, yalnızca bir kisve değişikliği bulduğunu zikretmeye lüzum dahi yoktur, zira ya evvelce maruz kalmadıkları yepyeni kaygılara sürüklenmişler yahut kendilerini sarıp sarmalayan ve esir eden tuzaklara bizzat zemin hazırlamışlardır.
Bunu zikretmeksizin söylerim ki, en büyük sefalet, ne kadar çok beslenirsen açlıkla o denli çok eziyet çekmendir.
BÖLÜM XVIII. Geleceğe Dair Umut ile Yeis Arasındaki İtidal Üzerine
Her türlü arzunun henüz sahip olunmayana, ancak elde edilecek bir hedef olarak öne sürülene yöneldiği ve ona kavuşma ümidinin bu arzuya eşlik ettiği görülür; arzuyu besleyen bu umut, beraberinde belirli bir hazzı da getirir; bunun karşıtı olan yeis ise arzulanan şeyin elde edilemeyeceğine dair bir korkuyu körüklediğinden, meşakkatsiz değildir.
Bu sebeple, gerek umut edilen veya yeise düşülen şeyler hakkında genel olarak, gerekse insan bağrında tutuşturulmuş bir arzu teşkil eden ve yoksunluğunun ümitsizliğiyle kişiye eziyet veren hayatın süresi, daha doğrusu ebediyeti hakkında özel olarak büyük fayda sağlayan itidal üzerine bir şeyler eklenmelidir.
Bu cihetle, ilk olarak şunu genel bir kaide addetmeliyiz,
Mümkinat dairesindeki şeylerde gelecekte vuku bulacak olan, ne mutlak surette bizimdir ne de mutlak surette bizden uzaktır; binaenaleyh araya girebilecek bir tesadüf yahut arızi durumla yön değiştirebileceği için, behemehal gerçekleşecekmiş gibi ona bel bağlamamalı; aynı şekilde araya yönünü değiştirecek hiçbir tesadüfün girmemesi de mümkün olduğundan, kesinlikle vuku bulmayacakmış gibi yeise de kapılmamalıyız.
Böylece, her türlü umuttan yoksun kalmayarak hazdan büsbütün mahrum olmayız; umudumuz tümüyle boşa çıkmadığı için de herhangi bir kedere düşmeyiz.
Hakim ile ahmak arasındaki fark şudur, hakim olan gelecekteki şeyleri bekler fakat onlara bağımlı kalmaz; bu esnada şimdiki zamanın ne kadar büyük ve hoş olduğunu mülahaza ederek tadını çıkarır ve geçmişi de sevinçle yâd eder.
Halbuki ahmağın hayatı, daha önce de söylediğim gibi, hoşnutsuzluk ve korku doludur; zira bütünüyle geleceğe hasredilmiştir.
Geçmişteki hayırları hatırlamayan, hâlihazırın da tadını çıkarmayan nice insan görürüz. Onlar bütünüyle geleceğe dair beklentilerle meşguldür; bunlar ise belirsiz olduğundan, daima ızdırap ve korkuyla kıvranırlar; servet, makam, iktidar yahut şan şöhret peşinde beyhude tükendiklerini çok geç fark ettiklerinde ise elem duyarlar; çünkü umuduyla tutuştukları ve uğruna nice büyük zahmetlere katlandıkları o hazlara erişememişlerdir.
Işıktan ve doğru sözden kaçan, alçak ve dar fikirli olup ümitsizliğe düşen kimselerden hiç bahsetmiyorum bile; zira dediğim gibi, hakim olan kişi geçmişi sevinç ve minnetle anar.
Lakin geçmişe karşı fazlasıyla nankör oluşumuz, elde ettiğimiz onca güzelliği hatıra getirmeyişimiz ve bunları hazdan saymayışımız ne kadar hayıflansak azdır; oysa artık elimizden alınması mümkün olmayan bir haz kadar kesin bir haz yoktur.
Şimdiki nimetler henüz nihayete ermiş ve kamil manada sarsılmaz değildir; herhangi bir talihsizlik araya girip onları yarıda kesebilir; gelecek ise muallakta ve gayrimuayyendir; yalnızca geçmişte kalmış olan emniyettedir ve kaybolma tehlikesinden uzaktır.
Geçmiş hayırlar arasına yalnızca tattıklarımızı değil, başımıza gelebilecek fenalıklardan korunmuş olmayı; keza üzerimize çöken ve daha uzun sürebilecek musibetlerden kurtulmuş bulunmayı; aynı şekilde bunlara sebatla ve metanetle göğüs gerdiğimizin hatırasını ve bundan doğan manevi sevinci de dahil ederim.
Ömrü alabildiğine uzatma arzusuna gelince; bu arzuyu beslemekten kaçınmak gerektiğini daha önce ima etmiştim; zira onun hemen ardından, hiçbir vakit dert ve azaptan hali olmayan yeis gelecektir.
Doğru akıl ile hudutları tayin edildiği müddetçe, nihayetsiz süren bir çağdan elde edilecek hazzın, fani olduğunu bildiğimiz bu hayattan elde edilenden daha büyük olamayacağını düşünmek bu noktada faydalıdır.
Zira tabiatın sınırlarını doğru akılla ölçmek, daha evvel zikrettiğim üzere, en yüksek hazzın acı ve kederden muaf olmaktan başka bir şey olmadığını mülahaza etmekten ibarettir; binaenaleyh bu hazzın zamanın uzunluğuyla artırılamayacağı, kısalığıyla da eksiltilip hafifletilemeyeceği aşikardır.
Daha uzun sürecek bir hazzın yahut daha uzun bir ömrün ümidi daha şiddetli bir haz gibi görünse de, bu durum yalnızca hazzın hududunu doğru akılla değil beyhude arzularla tartanlar için geçerlidir; onlar öldüklerinde ve yokluğa karıştıklarında dahi, sanki hayattalarmış gibi hazzın mahrumiyetinden keder duyacaklarını vehmederler.
Daha önce işaret ettiğim üzere, ölümün bizimle hiçbir ilişiği olmadığını layıkıyla idrak etmek, bu fani hayatın lezzetine varmaya büyük ölçüde vesile olur; bunu da belirsiz bir zaman vehmederek değil, ölümsüzlük arzusunu söküp atarak temin eder.
Bundan ötürü, mademki tabiat cismani hazlara bir sınır çizmiştir ve ebediyet arzusu bu sınırları ortadan kaldırmaktadır, o halde zihnin yahut aklın devreye girmesi; bu hudutlar üzerine tefekkür ederek ve [okunamadı] arzusunu kökünden kazıyarak hayatı her bakımdan mükemmel kılması iktiza eder; böylece bununla yetinerek daha uzun bir ömre ihtiyaç duymayız.
Kaldı ki ölüm bizi çağırdığında dahi hazdan mahrum kalmayacağız; zira en hayırlı ömrün o mükemmel ve latif nihayetine ermiş olarak, sofradan doymuş ve tatmin olmuş bir misafir gibi ve kendisini ifa etmek üzere hayat bulduğumuz vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş olarak göçüp gideriz.
BÖLÜM XIX. Umumi Manada Metanet Üzerine
Sırada, faziletin diğer cüzü olduğunu beyan ettiğim metanet bahsi gelmektedir; zira metanet korkuya ve korku uyandıran her türlü şeye karşı koyar; bu sayede ürkek ve tabansızca değil, yiğitçe ve cesaretle hareket edenlerin faziletli ve vakarla davrandıkları söylenir.
Bu hakikat pek çok yoldan tecelli edebilir, bilhassa cesaret ve vakarla hareket edenlerin diğerlerine nispetle paye kazandığı harplerde kendini açıkça gösterir.
Bu sebeple dürüst ve erdemli olan, umumun nazarında muhterem sayılanla hemen hemen aynıdır. Bu faziletin dahi hazza vesile olduğu buradan çıkarılabilir, zira ne meşakkatlere göğüs germek ne de acılara katlanmak bizatihi cezbedici şeylerdir, ne kadar methedilirse edilsin sabır, sebat, uykusuz kalmak, gayret ve hatta metanetin kendisi dahi böyledir, lakin biz bu meşakkatlerin ardına tasasız ve korkusuz yaşayabilmek ve böylelikle hem bedeni hem de zihni ezadan mümkün mertebe azat etmek gayesiyle düşeriz. Zira nasıl ki ölüm korkusuyla hayatın bütün sükûnu bozulursa ve acılar karşısında yıkılmak, onları bitkin ve zaaf içindeki bir zihinle taşımak büyük bir sefaletse ve böylesi bir manevi zaaf sebebiyle pek çok kimse ebeveynini, dostlarını, vatanını ve hatta bizzat kendini büsbütün mahvetmişse, diğer taraftan metin ve cesur bir zihin her türlü tasa ve [okunamadı]dan azadedir, çünkü ölümü tezyif eder, zira ölümün pençesine düşenlerin ahvali doğmadan önceki halleriyle aynıdır, hem acılara karşı da öyle tahkim edilmiştir ki en şiddetlilerinin ölümle nihayete erdiğini, en hafiflerinin pek çok ferahlık fasılası sunduğunu, orta derecedekilere ise bizzat kendimizin galebe çalabileceğini hatırda tutar, şayet tahammül edilebilir şeylerse onlara katlanırız, artık bize haz vermediğinde ise bir sahneden çekilir gibi bu hayattan rıza ile ayrılabiliriz.
Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki korkaklık ve tabansızlık kendiliklerinden yerilmediği gibi, metanet ve sabır da bizatihi kendileri için övülmez, bilakis evvelkiler acıya sebebiyet verdikleri için reddedilir, sonrakiler ise [okunamadı] haz sağladıkları için talep edilir. Metanetin korkuya ve korku uyandırması itiyat haline gelmiş her şeye mukavemet ettiğini söylediğimde bu, mevcut olduklarında azap veren ve gelecekte vuku bulmaları beklendiğinde korkulan şeylerin bizzat aynı kötülükler olduğunu anlamamızı sağlar, binaenaleyh kendi kendimize vehmettiğimiz veya herhangi bir surette geleceğe dair addettiğimiz kötülüklerden korkmamayı, fakat hâlihazırda mevcut olanlara sebat ve sabırla göğüs germeyi öğrenmeliyiz.
Kendi kendimize vehmettiğimiz lakin hakikatte gelecekte başımıza gelmeyecek olan kötülüklerin başlıcaları, ya tanrıların bize bir fenalığı dokunacakmış gibi onlardan yahut ölüm beraberinde veya ardından ezeli ve ebedi bir azap getirecekmiş gibi ölümden korktuğumuz kötülüklerdir.
Vuku bulmaları muhtemel olduğu için korktuğumuz ve bu esnada bizi kederlendirip huzursuz edecek derecede hazır bulunan kötülükler ise ya bedende acıya yahut zihinde [okunamadı] sebebiyet verenlerdir.
Acıya yol açanlar, hastalıklar, darbeler, ateş, kılıç ve benzerleridir.
Hoşnutsuzluğa yol açanlar, harici kötülükler tesmiye edilenlerdir, bunlardan bazıları istibdat, savaş, vatanın harabiyeti, taun, kıtlık ve benzeri umumi felaketlerdir.
Diğerleri [okunamadı], bu kabilden olanlar ise esaret, sürgün, hapis, rezalet, dostların kaybı [okunamadı].
Bir taraftaki bütün bu şeyler ile diğer taraftaki acı ve hoşnutsuzluk arasındaki fark şudur, acı ve hoşnutsuzluk kendi içlerinde mutlak kötülüklerdir, diğerleri ise bizatihi öyle olmayıp yalnızca sebep teşkil etmek bakımından acı ve hoşnutsuzlukla irtibatlı oldukları nispette kötüdür, zira acıya ve hoşnutsuzluğa yol açmasalardı onlardan sakınmamız için hiçbir sebep bulunmazdı.
Bunlar üzerine sırasıyla bir şeyler söyleyeceğiz,
Lakin evvela dikkat edilmelidir ki metanet bize tabiat tarafından bahşedilmiş gibi görülmemeli, akıl yoluyla iktisap edildiği bilinmelidir. Metanet, cüretkârlıktan, vahşilikten ve düşüncesizce atılganlıktan farklıdır, zira bunlar vahşi hayvanlarda dahi bulunur, oysa metanet insana ve bilhassa yalnızca basiret ve teenni ile hareket eden insanlara mahsustur, binaenaleyh bedenin kuvveti ve şiddetli hareketleriyle değil, zihnin dürüst bir niyet ve gayeye sebatla bağlılığının dirayetiyle ölçülmelidir.
Tanrı Korkusuna Dair Metanet Üzerine
Evvela, diğerlerini fersah fersah aşan iki katlı korkuyu ele almamız icap eder.
Zira zihne mahsus nihai hayrı ve en yüce hazzı doğuran bir şey olduysa, o da zihne en büyük korkuyu nakşetmiş olan bu kanaatlerin ve bunlarla irtibatlı her şeyin [okunamadı] silinip atılmasıdır.
Biçare fanilerin hali pür-melali öyledir ki, onlar selim kanaatlerle değil, akıldan yoksun birtakım infiallerle sevk olunurlar, öyle ki neyin hakikatte kötü olduğunu akıl vasıtasıyla tefrik edemediklerinden, endişe duydukları bu hususlar hakikaten zannettikleri gibiymişçesine müsavi ve bir o kadar şiddetli bir ıstırap çekerler. İnsanları evvelemirde en büyük korkuyla zapt eden ve netice itibarıyla onlarda en şiddetli irtibakı vücuda getiren şey şudur, birtakım kutlu ve ölümsüz mahiyetlerin varlığını tasavvur ederken, yine de onların bu sıfatlarla, yani saadet ve ölümsüzlükle tamamıyla tezat teşkil eden iradelere, ihtiraslara ve fiillere sahip olduklarını düşünürler, daimi endişe, meşguliyet, öfke ve iltifat gibi, öyle ki bu kabuller neticesinde kötü insanların bu mahiyetlerden, yani tanrılardan ceza kabilinden büyük zararlar gördüğüne, iyilerin ise himaye ve ihsanlara mazhar olduğuna inanılır.
Böylece kendi hisleriyle, yani insani duygularla yoğrulmuş olan insanlar, kendilerine benzeyen tanrılar hayal edip kabul ederler, kendi mizaçlarına uymayan her şeyi de onlara yakıştıramazlar.
Buradan hareketle, insanoğlunun tanrılara bilhassa öfke ve gazap gibi sıfatlar atfederek kendi başına ne büyük bir bedbahtlık sardığı tarif edilemez, nitekim bu sebeple insanların zihinleri yeise kapılır, gök gürlediğinde, yer sarsıldığında, deniz kabardığında yahut tanrıların kendisini, bu zavallı insanı cezalandırma niyetinde olduğuna kani kılan başka bir hadise vuku bulduğunda herkes korkudan titrer.
Halbuki Akıl tarafından terbiye edilmiş, tanrıların ebedî bir emniyet ve sükûnet içinde yaşadıklarını, onların tabiatının bizden ve bizim ahvalimizden bizden hoşnut veya na-hoşnut olamayacak kadar uzak bulunduğunu öğrenmiş kimseler için durum böyle değildir, Şayet böyle olsaydı ve insanların dualarına icabet etselerdi, durmaksızın birbirlerine felaket dileyen bütün insanlar ne kadar da çabuk helak olurdu?
Binaenaleyh, Tanrı’yı ölümsüz ve kutlu bir canlı olarak tasavvur ettiğinizde (ki Tanrı’ya dair müşterek mefhum bunu telkin eder), O’na ölümsüzlükle bağdaşmayan yahut saadetle çelişen herhangi bir şeyi atfetmekten sakınınız, bütün tasavvurlarınız ölümsüzlük ve saadet ile telif edilebilecek cinsten olsun.
Tanrılar şüphesiz mevcuttur, zira daha evvel ispat ettiğimiz üzere onlara dair bilgi aşikârdır, lakin insanların ekseriyetinin onları tasavvur ettiği gibi değildirler.
Zira evvelemirde, onları ölümsüz ve kutlu olduklarını söylerken birtakım arazlar yahut vasıflarla tavsif ederler, ardından da onlara evvelkilerle çelişen başka sıfatlar izafe ederek iddialarını yerle bir ederler, nitekim onların meşgaleleri olduğunu yahut başkalarına meşgale çıkardıklarını söylerler, daha evvel ima ettiğim gibi, korku ve harici yardıma muhtaç olmayı getiren öfke yahut lütuftan müteessir olduklarını beyan ederler.
Bunun sizi dinsiz addettireceğinden de korkmayınız, zira asıl dinsiz, avamın bayağı tanrılarını inkâr eden değil, avamın kanaatlerini tanrılara atfeden kimsedir, Zira tanrılar hakkında umumiyetle rivayet edilen şeyler hakiki idrakler (ön-kavrayışlar) değil, bilakis batıl kanaatlerdir.
Aynı sebeple, tanrıların korkusundan ötürü her bir taşa, her bir sunağa yönelen, her tapınağı kurbanların kanıyla sulayan kimse dindar değildir,
Lakin her şeyi berrak ve sükûnet dolu bir Ruh ile tefekkür eden, tanrılara dair doğru bir tasavvura sahip olan ve onlara bir mükâfat yahut menfaat umuduyla değil, celalli azametleri ve yüce tabiatları hürmetine zihninde ibadet eden, onlara karşı her türlü ihtiramı gözeten ve bu hürmetkârlıkla çelişen hiçbir zannın doğmayacağı düşünceleri telkin eden ifadeler kullanan, dolayısıyla da zihinlerindeki bu tezat yüzünden fevkalade bir ıstırap çeken diğer insanların uğradığı akıbete uğramayan kimse dindardır.
BÖLÜM XXI. Ölüm Korkusuna Karşı Metanet Hakkında.
İnsanların zihnine bundan sonra en büyük dehşeti salan şey ölümdür, zira masalların kendilerine anlattığı üzere, ne olduğunu bilmedikleri ebedî bir kötülüğü bekler ve bundan korkarlar (ve ne gariptir ki, o sırada vuku bulan mutlak his yoksunluğunda dahi sanki hâlâ varlıklarını sürdüreceklermiş gibi vehmederler), yer altı âlemlerine dair bütün rivayetlerin (ki bunlardan daha evvel bahsetmiştik) şairlerin uydurmalarından ibaret olduğunu bilmezler, yahut şayet bunlarda bir hakikat payı varsa, bu durum bedbaht insanlara öyle bir işkence eder ki hayatlarını cehennemden beter kılan nafile korkular, fuzuli kaygılar, doymak bilmez arzular ve diğer şiddetli ihtiraslarla bu hayatta zaten vuku bulmaktadır.
Kendinizi bu dehşetlerden azade kılabilmek için zihninizi ölümün bizimle hiçbir alakası olmadığı fikrine ve şu muhakemeye alıştırınız, Başımıza gelen her hayır yahut şer his ile kaimdir, ölüm ise hissin zeval bulmasıdır, zira ölüm bir dağılmadır ve dağılan şey hissiz kalır, Öyle ki ölümün hor görülmesi kolay görünür, zira o tesirsiz bir faildir ve maruz kalacak olan ortada yokken nafile yere acı vadeder. Doğrusu alelade insanlar ölümden nefret ederler, çünkü onu bazen acıların en büyüğü olarak görürler, bazen de hayatta zevk aldığımız her şeyin sonu olarak algılarlar, lakin yaşamamak yahut var olmamak endişesi sebepsizdir, o an geldiğinde yaşamamanın ne olduğunu bilecek herhangi bir melekeye dahi sahip olmayacağız.
Buradan hareketle, sair şeylerin yanı sıra, ölümden sonra bedenlerinin vahşi hayvanlarca parçalanacağını, ateşte yakılacağını, kurtlar tarafından yeneceğini düşünmekten dehşete kapılanların pek ahmak oldukları neticesine varabiliriz, zira onlar o vakit var olmayacaklarını, binaenaleyh parçalandıklarını, yakıldıklarını, yendiklerini, çürüyüp toprağa karıştıklarını hissetmeyeceklerini ve bundan şikâyet etmeyeceklerini hesaba katmazlar.
Aynı şekilde, artık eşlerinin, çocuklarının, dostlarının sohbetinden lezzet alamayacaklarını, onlara artık iyilik edemeyeceklerini ve yardımda bulunamayacaklarını düşünerek kederlenenler de böyledir, zira bunlar da o vakit böyle şeylere dair hiçbir arzu duymayacaklarını idrak etmezler.
Binaenaleyh, kötülüklerin en korkuncu addedilen ölüm (söylediğim gibi) bizimle hiçbir surette alakadar değildir, zira biz varken ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise biz yokuzdur,
Şu halde o, ne yaşayanları ne de ölüleri alakadar eder, yaşayanlara temas etmez, ölüler ise zaten mevcut değildir.
Ölümün bizimle hiçbir alakası olmadığına dair bu sarsılmaz bilgi, ömrümüze belirsiz bir zaman ilave ederek değil, ölümsüzlük arzusunu söküp atarak bu fani hayattan zevk almamızı sağlar.
Zira hayatta, hayatın sona ermesinde hiçbir kötülük bulunmadığını kâmilen kavrayan bir kimse için hiçbir fenalık olamaz.
Bundan ötürü, nasıl ki yiyeceğin en çoğunu değil en iyisini seçersek, aynı şekilde ömrün de en uzununu değil, en mesudunu arzu etmeliyiz.
Ölümden, vuku bulduğunda herhangi bir eziyet getireceğinden değil de gelmeden evvel zihni kederle hırpaladığı için korktuğunu söyleyen kimse de ahmaklıktan beri kılınamaz,
Zira geldiğinde hiçbir dert getirmeyen bir şey, beklentisiyle de bizi tasaya sevk etmemelidir.
Muhakkak ki bu hususta bir sıkıntı yahut korku mevcutsa, bu ölümün değil, can çekişen kimsenin kusurudur,
Ölümde, ölümden sonrakinden daha fazla bir dert yoktur, gençliği yaşlılığın takip etmesi gibi yaşlılığı da ölümün takip ettiği düşünüldüğünde, ölümden korkmak da yaşlılıktan korkmaktan daha az ahmaklık sayılmaz.
Üstelik en azından ummalıyız ki, ya ölüm anında hiçbir acı hissetmeyeceğiz ya da hissedecek olsak bile bu öylesine kısa sürecektir ki yalnızca bunu düşünmek dahi bizi teskin etmeye yetecektir, zira hiçbir büyük acı uzun sürmez ve her insan inanmalıdır ki, ruhu ile bedeninin birbirinden ayrılışı birtakım azaplarla birlikte gelse de, bu geçip gittiğinde artık hiçbir acı duymayacaktır.
Gençlere iyi yaşamayı, yaşlılara ise iyi ölmeyi öğütleyen kimse de pek gülünçtür, çünkü bu ikisi birbirinden ayrılamaz, iyi yaşamak ile iyi ölmek üzerine tefekkür etmek birdir ve aynı şeydir, zira genç bir insan ansızın ölebilir, yaşlı bir insanın ise ardında henüz yaşayacağı bir miktar ömrü kalmış olabilir.
Kaldı ki son perde [okunamadı], hatta hayatın ta kendisinin tacıdır.
Fakat ölümün kendisine gelince, bütün insanlar adeta surları ve siperleri olmayan bir şehirde yaşarlar. Ayrıca genç bir insan, daha uzun bir hayatta zaten görmüş ve tecrübe etmiş olduğundan fazlasını bulamayacağını düşünürse mesut bir şekilde ölebilir, yaşlı bir insan ise, delik deşik bir fıçı misali hayatın nimetlerinin yalnızca içinden akıp gitmesine izin veriyorsa, bunlarla hiçbir zaman dolup taşmıyorsa ve doğanın itidalli bir misafiri gibi, bol [okunamadı] ziyafetinin ardından çekip gitmeye ve istirahate çekilmeye razı olmuyorsa mutsuz yaşayabilir.
Hiçbir yaşlı insanın sırf yaşlı olarak öldüğü için mesut olduğunu zannetmeyiniz, bilakis ömrünü doymuş ve nimetlere fazlasıyla kanmış olarak noktaladığı için mesuttur.
Son olarak, ya hiç doğmamış olmanın yahut doğar doğmaz ölümün [okunamadı] kapılarından geçip gitmenin iyi olduğunu söyleyen kimse çok daha ahmak ve gülünçtür.
Zira eğer bunu ciddiyetle söylüyorsa, hayatına derhal son vermekten onu alıkoyan nedir, şayet üzerinde etraflıca tefekkür ettiyse bunu yapmak kendisi için pek kolaydır.
Yok eğer şaka ediyorsa, bütünüyle çıldırmış demektir, çünkü bunlar şakaya gelmeyecek meselelerdir.
Yine hayatta kendi içinde sevilmeye değer bir taraf vardır, bu sebeple ölümü arzulayanlar da ölümden korkanlar kadar kınanmalıdır.
Ölüm korkusuyla kendi hayatını huzursuz kıldıktan sonra kalkıp ölümü arzulamaktan daha gülünç ne olabilir?
Yahut kendi basiretsiz ve durulmaz yaşam tarzınız bu bıkkınlığın yegâne sebebiyken, hayattan bezginlik duyarak ölüme koşmaktan daha gülünç ne olabilir?
Bunun yerine, doğa yahut dayanılmaz bir kaza sizi hayatı teslim etmeye çağırmadıkça, ondan vazgeçmeye meyletmeyecek biçimde, hayatı kendiniz için çekilmez kılmamaya özen göstermelisiniz.
Bu bakımdan, ölümün bize gelmesinin mi yoksa bizim ölüme gitmemizin mi daha münasip olduğunu ciddiyetle mütalaa etmeliyiz.
Çünkü zaruret içinde yaşamak gerçekten bir şer olsa da, zaruret içinde yaşamamıza hiçbir zaruret yoktur, zira doğa bize hayata giriş için yalnızca tek bir yol tayin etmişken, oradan çıkmak için pek çok yol bahşetmiştir.
Bazen daha büyük bir kudret araya girip hayatı terk etme hürriyetimizi elimizden almadan evvel, acele etmemiz ve ölüme kaçmamız icap edebilirse de, hiçbir şeye münasip ve elverişli bir vakit gelmeden cüret etmemeliyiz, o uzun zamandır beklenen an geldiğinde ise tereddütsüzce hayattan sıyrılmalıyız.
Çünkü firar etmeyi düşünen kimsenin uyuması münasip olmadığı gibi, ne vaktinden evvel acele ettiğimiz ne de vakti geldiğinde geciktiğimiz takdirde, en muazzam güçlüklerin içinden bile hayırlı bir çıkış bulmaktan ümit kesilmemelidir.
BÖLÜM XXII. Bedensel Acıya Karşı Metanet Üzerine.
Gerek genç gerekse yaşlı olanlar şunu mütalaa etmelidir ki, bedensel acı tek başına bir şer, hatta en büyük şer adını hak edecek yegâne şey olurdu, şayet biz kendi tarafımızdan ona, bedenin acısından daha beter olan zihnin acısını eklememiş olsaydık.
Zira zenginliğin, itibarın, evlatların ve benzeri şeylerin kaybı karşısında zihnin kapıldığı hoşnutsuzluk, çoğu zaman en şiddetli bedensel acılardan daha katlanılmaz hale gelir, lakin bu durum kendi kanaatimizden neşet eder; eğer kanaatimiz doğru ve sağlam olsaydı bu neviden hiçbir kayıpla sarsılmazdık, çünkü böylesi şeylerin tamamı haricimizde veya ötemizde kalır ve hakikatte bize temas etmez, yalnızca zihnimizde kurguladığımız [okunamadı] vasıtasıyla bize tesir eder.
Buradan hareketle, bedensel acıdan gayrı hakiki hiçbir şerrin bulunmadığı ve şimdiki yahut gelecekteki bir bedensel acıya bağlı olmayan hiçbir şeyden zihnin şikâyet etmemesi gerektiği neticesine varabiliriz.
Bu sebeple bilge kişi, daha evvel beyan ettiğimiz üzere, daha büyük bir acıdan sakınmak yahut daha büyük bir hazza erişmek gayesi güdülmedikçe, kendi üzerine herhangi bir bedensel acı celp etmemek yahut neticesinde bedensel acının doğacağı hiçbir şeyi yapmamak hususunda fevkalade temkinli olacaktır.
Bundan ötürü, acıdan muaf olma hâli demek olan sıhhati diğer bütün hususlarda pek büyük bir hayır saydıkları hâlde, bu hususta onu farksız bir şey addetmelerinden ötürü şu filozoflara şaşsak yeridir, sanki acı içinde olmak ile acıdan azade olmayı bir ve aynı şey saymak, kelimelerle ehemmiyetsizce oynamak, hatta büsbütün bir ahmaklık değilmiş gibi.
Lakin bedenin hastalıklara maruz kalmasına yol açan fıtri bünyenin bir zaruretinden yahut insani ahvalin iktizası gereği bazen kaçınılması kabil olmayan harici bir şiddetten ileri gelen bir hâl olursa (zira bilge ve masum bir kimsenin kimi zaman muhakeme edilip mahkûm kılınabileceği, dövülüp işkenceye uğratılabileceği aşikârdır), şayet bunlardan biri onun başına acı getirecek olursa, bu acıya sebatkâr ve cesur bir zihinle katlanmak, onun ya nihayete ermesini yahut hafiflemesini sabırla beklemek onun vazifesidir.
Kuşkusuz acı bedende asla uzun süre baki kalmaz, büyük yahut pek şiddetli olan acı çabucak zeval bulur, zira ya kendiliğinden son bulup yerini mutlak bir acısızlığa olmasa bile gayet büyük bir teskine bırakır yahut içinde hiçbir acının bulunmadığı ölümle bertaraf edilir.
Devamlı olan acıya gelince, o yalnızca hafif olmakla kalmaz, aynı zamanda pek çok aydınlık fasılaya da sahiptir, öyle ki bedenin sadece rahatlamakla kalmayıp haz da duymasına ramak kalan günler, hatta saatler pek az değildir.
Nitekim uzun süren yahut müzmin olan hastalıkların, acı ve zahmetten ziyade rahat saatlere ve sükûnetli fasılalara sahip olduğu müşahede edilemez mi?
Zira bu hastalıklar (doğurdukları susuzluğun su içme hazzını artırdığından bahsetmiyorum bile) bize yemek için vakit, konuşmak için takat, biraz eğlence ve meşgale bahşeder ve ekseriyetle kendimizi tetebbuat ve işlerimize verebileceğimiz uzun fasılalar sunar. Buradan da zahirdir ki, büyük acı umumiyetle nasıl kısa sürerse, uzun acı da öyle hafiftir, böylelikle acının kısalığı [okunamadı].
Bu sebeple sık sık tefekkür edelim ki, acı ya dayanılmaz değildir yahut daimi değildir, zira uzun sürerse hafiftir, şiddetliyse kısadır.
Yeter ki eşyanın bizatihi kendisine tabiat tarafından tayin edilmiş hudutları hatırda tutasınız ve kendi zannınızla ona hiçbir şey eklemeyesiniz, aksi takdirde onu olduğundan daha büyük vehmeder ve öyle kılarsınız, şikâyetlerle ve sabırsız öfkelerle yalnızca onu daha da çekilmez hâle getirmeye hizmet edersiniz.
Buna mukabil, diğer taraftan metanet ve ızdıraba alışmaktan başka hiçbir şey acıyı daha ziyade teskin edemez.
Bundan ileri gelir ki, acıya [okunamadı] olan bir bilge, hastalığının en şiddetli ânında dahi defalarca sevinip tebessüm edebilir.
Acıya karşı olduğu kadar ölüme karşı da her vakit yılgınlıktan uzak durmuş olan dostumuz Metrodoros hakkında ancak bu kadarını ikrar edebiliriz.
Zira mesane ve bağırsaklarında kimsede bundan fazlası olamayacak derecede şiddetli acıyı sıklıkla çeken şahsım hakkında bir şey söylememe hacet yoktur.
Fakat bütün bunlara karşılık, risalelerimizin ve keşiflerimizin hatırasından bize intikal eden zihin şevkiyle ve sebatkâr sabrımızla tam bir telafi sağlanmaktadır, bu sayede söz konusu hastalıklar ve acılarla mustarip olduğumuz o günleri dahi mesut addetmekten geri durmayız.
Nitekim daha evvel bilgenin, işkenceler içinde bulunsa dahi yine de mesut olabileceğini söylememizin sebebi de budur, çünkü o, kıramadığı bir mecburiyeti sabrıyla yumuşatır ve zihnini çile çeken bedeninden elden geldiğince geri çeker, onunla ancak zayıf ve şikâyetçi bir cüzle münasebet kurar gibi hemhâl olur.
O, herhangi bir vakitte namuslu ve âlicenap bir surette ne yapmış olduğunu hatırlar, en ziyade hayranlık duyduğu ve kendisine en çok neşe vermiş olan şeyleri [okunamadı], ahmakların umumiyetle yaptığı gibi nankörlük göstermekten fersah fersah uzak olduğu o geçmişteki hayırlarla kendini ferahlatır.
Ayrıca ikrar ettiği fazilet ve hikmete, tahammülü her şeyden daha müşkül olsa bile zaferi acıya teslim etmemekten, mertçe mukavemet göstermekten, böylesine tehlikeli bir düşmanı sabırla püskürtmekten ve nihayetinde hatırası bile son derece lezzetli olacak ve bilhassa fırtınadan sonra sakin bir limanın pek makbul olması gibi ziyadesiyle haz verecek mutlak bir acısızlık vesilesiyle böylesine mükemmel bir fethe nail olmaktan daha layık hiçbir şey yapamayacağını mülahaza eder.
Şimdi, şayet bir bilge en büyük acıda dahi hafiflemelerden ve tesellilerden mahrum kalmıyorsa, hafif ve cüzzi acılarda yahut bir uzvun veya hissin kaybında onun hakkında ne demeliyiz?
Hakikaten, daha evvel bilgenin duyuların en hayırlısı olan görmekten mahrum kalsa dahi yine de mesut olacağını söylemem sebepsiz değildi, zira gece, hayatın saadetini eksiltmiyorsa, geceye bu denli benzeyen körlük niçin eksiltsin?
Işığa tabi olan bazı hazlardan yoksun kalsa dahi, geriye ona başka pek çok haz kalır ve hepsinin fevkinde olmak üzere, görmeksizin de zihnini birçok şeyle ve pek çok yolla neşelendirebilir.
Zira bilge bir kimse için hakikati araştırma meşgalesinde onun efkârı elbette gözlerine tabi değildir.
Öğretisine intisap ettiğim o zat, renkleri tefrik edemeden de uzun ve mesut bir ömür sürebilirdi.
Lakin şeylerin hakikatine dair bilgi olmaksızın mesut yaşayamazdı.
Dahası o, gözlerin görmesi sebebiyle zihnin vuzuhunun ziyadesiyle perdelendiği kanaatindeydi, başkalarının önlerindeki şeyleri gördükleri bile pek söylenemezken, o hiçbir hududa takılmaksızın bütün bir sonsuzlukta cevelan etmiştir.
Bölüm XXIII, Zihnin Hoşnutsuzluğuna Karşı Metanet Hakkında
Zihnin hoşnutsuzluğu ekseriyetle harici şerler ve en çok sevip arzuladığımız o hayırların zıtları olarak tasavvur edilen şeylerden neşet eder.
Kimisi aleyhte, kimisi lehtedir, genel olarak söyleyebiliriz ki, talihin yaver gitmesiyle kibirlenip serkeşleşen, talihsizlikle ise yeise düşen zihin, zelil ve sefildir.
Bundan ötürüdür ki, burada hoşnutsuzluğa sebebiyet veren ve karşısında metanete muhtaç olduğumuz şerlere dair söyleyeceğimiz her şey, [okunamadı] söylediklerimizden kâfi derecede istihraç edilebilir.
genel yahut meyil olan ve kendilerine nispetle o Hayırlar,
oğlu öldürüldüğü hâlde bundan haberi olmayan bir kimse, oğlu sağ imişçesine neşeli ve sevinçli olmaktan zerre kadar geri kalır mı?
Yahut gurbette iyi şöhretinin mühim bir kısmını veya hanesinde hırsızlık sebebiyle bütün mallarını ve davarlarını kaybeden biri, bunu işitene dek her iki kayıptan da bütünüyle bihaber değil midir? Onu hoşnutsuz kılan, yalnızca kanaat değil midir?
Zira bunu yapan Tabiat olsaydı, oğlunun katledildiği o lahzada babanın zihni onun ölüm hissiyle sarsılırdı, keza [okunamadı]
kendi öz evladı zannettiği kişi için de böyledir, şayet ona [okunamadı] haberi gelseydi müteessir olmazdı, [okunamadı] evlatlığı ise son derece kederlenecektir, bu ise Tabiattan değil, kanaatten neşet eder. Lakin bize keder veren şeylerin hakikatte bizim için Şer olmadığı şuradan dahi bellidir ki, onlar bizim dışımızda yahut ötemizdedir ve kendiliklerinden bize erişemezler, ancak bizim kendi kanaatimizle Şer kılınırlar, nitekim zihnin [okunamadı] sıkıntı duyduğu kanaatleri defetmek suretiyle hayatı mesut yahut hoş kılan şeyin Akıl olduğunu söylemem de bu sebeptendir.
Zira zihni ve onun sükûnunu, hoşnutluğunu bozan yalnızca Hoşnutsuzluktur. Peki Akıl bu kanaatleri nasıl defedebilir? Hikmet sahibi bir kimseye zihnini Talih’e karşı silahlandırmayı öğreterek.
Zira Hayır sandığımız ve kayıpları zihnimizde hoşnutsuzluk tevlit eden haricî şeyler, Talih’in Hayırları tesmiye edilir, zira hakikatte onlar bizim değildir, Talih’in dilediği gibi gelir ve giderler. Bu sebepten ötürü hikmet sahibi bir kimse, onların başkalarından ziyade kendisine ait olduğunu düşünmez, onlara kendilerinden ayrılmaya hazır olmayacak surette bağlanmaz.
O, bu kabil Hayırların kendimize ait olduğunu ve asla kaybedilemeyeceğini fısıldayan kanaati üzerinden söküp atmış, onların hakikatte oldukları gibi gayrimuayyen ve fani olduğunu teyit eden doğru kanaate bürünmüştür. Ve bunun üzerine,
şayet onları kaybedecek olursa ne yapacağını peşinen mülahaza eder, peşinen mülahaza eder diyorum ki, vuku bulduğunda beyhude bir kederle kahrolmasın, bilakis Talih’in hibe etmeyip yalnızca ariyet olarak verdiğini geri talep etmesini tevekkülle karşılasın.
Şüphesiz, bu Hayırlardan mahrum kalmayı bir Şer addedenler için en bedbaht cihet, peşinen mülahaza etmenin, tamamen önüne geçmese dahi pekala hafifletebileceği Şerleri artırması ve böylelikle yalnızca gelmesi muhtemel, belki de hiç gelmeyecek bir Şerrin ahmakça düşünülmesinden ibaret kalmasıdır.
Her Şer geldiğinde kendiliğinden kâfi derecede zahmet verir, şayet hiç vuku bulmayacak olursa, boş yere kendi üzerimize ihtiyarî bir sefalet çekmiş oluruz ve bu suretle [okunamadı] asla azade olamayız, bir kimse başına bir Şer yahut musibet geleceğini düşündüğünde bizzat o düşüncenin kendisi [okunamadı]
İmdi, hikmet sahibi bir kimsenin dahi başına gelebilir ki, Talih’in Hayırlarına uzun müddet sahip olmaya ve onları kullanmaya ünsiyet ettiğinden, o kanaati zihninden büsbütün silememiş olur ve böylece Talih’in küçük bir cilvesi araya girip ona bir darbe indirir, bunun neticesinde o da bir nebze Hoşnutsuzluğa ve belki de [okunamadı] düşer,
zihnine latif ve hoş geldiğini bildiği şeylere onları tatbik eder. Zira hikmet sahibi bir kimsenin zihni Akla mutabıktır ve onun rehberliğini takip eder, oysa Akıl, hoşnutsuzluk doğuran ve onu besleyen şeylere nazar etmeyi meneder, böylelikle o, zihni acı düşüncelerden tecrit edip gelecekteki yahut geçmişteki Hayırları, bilhassa kendisini en ziyade memnun ettiğini bildiklerini tefekküre sevk eder. Bu mahzun ve yersiz düşünceler filhakika pek kolay nükseder, lakin o, zihnin kederini peyderpey aşındırıp sildiği o dikkati dağıtma ve başka şeylere tatbik etme hususunda sebat göstermelidir.
Zaman da zihni derece derece meşgul eden ve hoşnutsuzluğuna sebep olan şeyleri tabir caizse unutturan muhtelif oyalanma vesileleri bahşetmekten başka bir surette Hoşnutsuzluğu azaltmaz.
Genel Manada Adalet Üzerine
Geriye Adaletten söz etmek kalıyor ki, evvelce zikrettiğim üzere, bütünüyle başkalarıyla münasebettardır ve binaenaleyh medenî bir cemiyet içinde yaşayan bir insana aittir.
Ve şüphesiz o, olmaksızın hiçbir cemiyetin payidar olamayacağı müşterek bir rabıtadır, zira herkese hakkı olanı teslim eden ve hiç kimsenin zarara uğramamasını temin eden bir fazilettir. Ve diğer faziletleri tetkik ederken başlamaya muhtat olduğum şeyle başlayacak olursam, hakikaten bu fazilet hakkında söylenebilecek şeyler de diğerlerinden farklı değildir.
Zira Tedbir, İtidal ve Metanetin ayrılamaz biçimde Hazza merbut olduğunu gösterdiğim gibi, aynı şey hiçbir zaman kimseye zarar vermemekle kalmayıp, bilakis zihni teskin ve teshil eden bir şeyi daima muhafaza ve besleyen Adalet için de söylenebilir, bu ise hem kendi kudreti ve tabiatı vasıtasıyla, hem de saf ve bozulmamış tabiatın arzuladığı şeylerden hiçbirinin hiçbir zaman eksikliğinin çekilmeyeceği ümidiyle husule gelir. İmdi, Cüretkârlık, Şehvet ve Korkaklık zihne daima eza verip onu müşevveş ve muztarip kıldığına göre, sinesinde Adaletsizliğin barındığı bir zihnin, sırf Adaletsizlik orada barındığı için huzursuz olmaması gayrimümkündür,
Zira böyle bir zihin, tasavvur edilebilecek en büyük gizlilikle gayrimeşru bir fiile teşebbüs etse dahi, en nihayetinde bunun gün ışığına çıkmayacağına kendini ikna edemez.
Ve kimi insanlar vicdanlarının servetleriyle kâfi derecede tahkim edilip korunduğunu zannetseler de, İlahî Kudretten dehşete düşerler ve gece gündüz ruhlarına azap veren o vesvese ve meşakkatlerin, cezalandırılmaları için ölümsüz Tanrılar tarafından gönderildiğini tahayyül ederler. Fakat gayrimeşru fiillerin hayatın kederlerini azaltmasını nasıl bekleyebiliriz ki, vicdan azabı, kanunun cezaları ve vatandaşlarımızın nefretine maruz kalmak o kederleri katbekat artırmaktadır. Ve yine de kimi insanlarda servete, menkıbeye, iktidara, şehvete, oburluğa ve diğer arzulara dair hiçbir itidal yoktur, adaletsizlikle iktisap edilen hiçbir şey bunları azaltmaz, bilakis [okunamadı]
...artar ve alevlenir, öyle ki terbiyeden ziyade zapturapt gerektirir. Bu sebeple aklı başında ve muhakeme sahibi bütün kimseler, doğru aklın rehberliğiyle adalete, hakkaniyete ve dürüstlüğe yönelirler, fakat haksız fiiller ne bir çocuğa ne de aciz bir kimseye fayda sağlayabilir, zira bu kabil kimseler ne gayret ettikleri şeyi kolayca neticelendirebilir ne de neticelendirdiklerinde gayelerine nail olabilirler.
Bundan gayrı, zenginlik daha ziyade talihe yahut soylu bir dehaya yaraşır, buna mazhar olanlar umumun hürmetini ve (huzurlu bir hayat için en ziyade lüzumlu olan) başkalarının muhabbetini kazanırlar, hususiyle de kimseyi rencide edecek bir sebep ortada yokken.
Zira tabiattan neşet eden arzular, hiçbir insana zarar vermeksizin kolaylıkla tatmin edilir, batıl zanlardan doğanların ise peşinden gidilmemelidir, zira bunlar arzu edilmeye değer hiçbir şeyi hedeflemezler ve haksızlığın bizzat kendisindeki zarar, haksızlıkla elde edilen şeylerdeki fayda yahut menfaatten katbekat fazladır.
Bununla birlikte, adaletin yalnızca kendisi için arzu edilir bir fazilet olduğunu hiç kimse haklı olarak iddia edemez, o ancak beraberinde büyük bir haz getirdiği için arzulanır, zira sevilmek ve başkalarının nezdinde aziz olmak hoş bir şeydir, nitekim bu hâl hayatı daha emniyetli, hazzı ise daha kâmil kılar.
Bu sebeple kanaatimizce adaletsizlikten kaçınmak icap eder, sadece adaletsiz kimsenin başına gelen meşakkatler sebebiyle değil, bilakis zihinde yer ettiği müddetçe zihne asla nefes aldırmadığı, onu asla huzur içinde bırakmadığı için.
Bu mülahazalar belki de kâfidir, lâkin adaletin ismini kendisinden aldığı hak yahut adil olana dair bazı hususları kısmen de olsa ilave edeceğim, ta ki onun menşeinin ne olduğunu, kimler arasında tatbik edildiğini, faydalarının nelerden ibaret bulunduğunu ve adalete pek yakın olan cömertlik, şükran, hürmetkârlık, riayet ve dostluk gibi diğer bazı faziletleri daha iyi anlayabilelim.
BÖLÜM XXV: Adaletin İsmini Kendisinden Aldığı Hak (Jus) Yahut Adil Olan Üzerine
İlk olarak, mademki adalet, insanların birbirine borçlu olduğu hakkı muhafaza ettiği yahut adil olanı ifa ettiği için bu isimle anılmaktadır, o halde hak yahut adil olarak telakki edilmesi gereken şeyin ne olduğunu bilmek bizim için pek mühimdir.
Adalet umumun menfaati gayesiyle vazedildiğine göre, adaletin nazar ettiği hak yahut adil olanın, cemiyetin bütün azaları için müşterek bir hayır olması zaruridir.
Ve her bir fert, tabiatın sevkiyle kendisi için hayırlı olanı arzuladığından, hak yahut adil olan şeyin tabiata mutabık olması ve bu sebeple de tabii tesmiye edilmesi zaruridir.
Bunu ima etmem sebepsiz değildir, zira kimi zaman bir cemiyette, cemiyet için hayırlı olmayan bir şeyin hak ve adil olarak emredildiği vaki olur ve binaenaleyh tabii olmadığından yahut tabiata mugayir bulunduğundan, ancak bir suistimal neticesinde ve yalnızca lafzen hak yahut adil addedilebilir, zira tabii hakkın yahut adil olanın hakiki manasına haiz olan şey, yalnızca faydalı ve hayırlı olarak emredilen değil, fiilen de öyle olan şeydir.
Bundan dolayı doğruyu söylemek gerekirse, Tabii Hak yahut Adil Olan, faydanın bir remzinden yahut insanların emniyet içinde yaşayabilmeleri için birbirlerine zarar vermelerini veya birbirlerinden zarar görmelerini menedecek, reylerin ittifakıyla kabul edilmiş müşterek bir faydadan gayrısı değildir,
Ki bu, her insana tabiat tarafından arzulaması öğretilmiş bir hayırdır.
Burada faydalı ile hayırlı olanı aynı şey olarak kabul ediyorum, kanaatimce bir şeyin adil olması yahut adilane muhafaza edilmesi için iki şey şarttır, bunlardan biri, faydalı olması yahut umumi faydayı, yani emniyeti gözetmesi, diğeri ise cemiyetin müşterek rızasıyla emredilmiş olmasıdır, zira cemiyetin müşterek rıza yahut mutabakat ile riayet edilmesini kararlaştırdığı şey haricinde hiçbir şey tam manasıyla adil olamaz.
Hak yahut adil tesmiyesinin umumiyetle bu ikisine birden verilmesi bundandır, zira yalnızca faydalı olana adil denmekle kalmaz, aynı zamanda cemiyetin müşterek ahdi yahut emri olan kanuna da bu ad verilir, nitekim herkese faydalı yahut adil olanı emreden bizzat kanundur.
Adil olan her şeyin, kendi zatı ve tebeddül etmez tabiatı icabı adil olduğunu, kanunların bunları adil kılmayıp, yalnızca bu şeylerin haiz olduğu tabiata göre beyan ve emrettiğini zannedenler vardır.
Fakat mesele öyle değildir, bilakis sıhhati alakadar eden hususlarda ve benzer mahiyetteki pek çok diğer şeyde müşahede edildiği üzere, faydalı olan diğer şeylerdeki usul neyse burada da öyledir, zira bunlar kimi insanlara faydalı, kimilerine zararlıdır, bu sebeple de gerek umumda gerek hususta ekseriyetle maksatlarına ulaşamazlar.
Ve mademki her şey, tabiatı tebeddül etmez olduğundan ötürü her yerde, her zaman ve bütün insanlarca kendi zatında hakikatte ne ise öylece idrak olunur, o halde bu kimselerin adil tesmiye ettiği şeyler her yerde, her zaman ve bütün insanlar arasında adil midir?
Kanunlarla vazolunmuş ve netice itibarıyla meşru ve adil sayılmış şeylerin birçoğunun, bütün milletler arasında aynı şekilde vazedilip kabul görmediğini, bilakis pek çoğu tarafından ehemmiyetsiz şeyler olarak terk edildiğini, başkalarınca reddedildiğini ve adaletsiz addedilerek mahkûm edildiğini müşahede etmiş olmaları gerekmez miydi?
Ve umumi surette faydalı olmayan şeyleri yine de öyle telakki eden, binaenaleyh umumen tasvip görmeyen şeyleri, şayet kendi cemiyetleri zaviyesinden menfaatli bulurlarsa ve bunlar umumi bir fayda vaat eder görünürse hüsnükabulle karşılayan kimseler yok mudur?
Hulasa, az evvel tarif edilen hak yahut adil önsezisine mutabık olan yahut fayda temin eden şey, cihanşümul manada adildir yahut adil olma vasfını haizdir,
Zira bilhassa, muhtelif milletler arasında fayda nasıl çeşitlilik arz ederse, hak yahut adil olan da öyle çeşitlilik arz eder, öyle ki birinde adil sayılan bir diğerinde adaletsiz addedilir.
Bundan ötürü, şayet adil yahut hak olanın bütün insanlar arasında aynı olup olmadığı sual edilecek olursa,
Cevabım şudur, umumi mahiyeti itibarıyla aynıdır, zira karşılıklı cemiyet hayatında faydalı olan bir şeydir,
Fakat muhtelif memleketlerin farklılıkları ve aralarındaki muhtelif sebepler hususi surette mütalaa edildiğinde, bunun herkes için aynı olmadığı anlaşılır. Ve (buradan birkaç hususi netice çıkarmak gerekirse), karşılıklı bir topluma yahut adil addedilen şeylere müştereken iştirak etmeye tecrübeyle faydalı bulunan her ne ise, şayet faydası herkese şamil olacak mahiyette ise, o şey adil yahut hakiki hak tabiatına sahiptir.
Lakin bir kimse böyle bir şeyi adil olarak tesis eder de bu şey karşılıklı topluma faydalı olmazsa, adil yahut hakiki hak tabiatını haiz değildir. Keza, vaktiyle adil addedilen şeyin faydası bazen zail olsa bile, şayet onda bazen adil yahut hakiki hak ön-kavramına muvafık düşecek surette bir fayda bulunursa, o vakit için hakikaten adildir.
Kendilerini nafile lakırdılarla şaşırtmayıp beşeri ahvale daha umumi bir nazardan bakanlar, elbette bunu böyle takdir edeceklerdir. Nihayet, eşyada yeni bir ahval zuhur etmeksizin, evvelce adil addedilen şeylerin adil mefhumuna muvafık düşmediği görüldüğünde, bunlar katiyen adil değildir.
Fakat ahvalin teceddüt etmesi yahut değişmesi üzerine, vaktiyle adil olduğuna hükmettiğimiz şeyler faydalı olmaktan çıktığında, karşılıklı topluma faydalı kaldıkları müddetçe adildiler, lakin faydalı olmaktan çıktıkları anda adil olmayı da bıraktılar.
BÖLÜM XXVI. Hak ve Adilin Menşei Üzerine
Lakin daha geriye gidip meseleyi menşeinden kavramak istersek, insanlar kendi aralarında cemiyetler kurdukları müddetçe Hak ve Adil mefhumlarının da o derece kadim olduğu ve adaletin insanlar arasında muhafaza edildiği aşikardır. Zira başlangıçta, vahşi hayvanlar gibi bir o yana bir bu yana başıboş dolaşan, gerek canavarlardan gerekse hava muhalefetinin cefasından nice meşakkat çeken insanlar arasında, suret ve ruh yahut mizaç bakımından benzerliklerinden ötürü husule gelen tabii bir uyuşma, onları bir araya gelmeye sevk etti [okunamadı],
Nihayet, birbirlerine zarar vermemek ve şayet içlerinden biri diğerine zarar verip gadrederse geriye kalanların onu cezalandırması hususunda bir ahit yapmadıkça emniyet ve refah içinde yaşayamayacaklarını idrak ettiler. Bu, cemiyetin ilk bağı idi, bu bağ, herkesin ya ilk zilyetlik yahut satın alma veya kendi emeğiyle yahut başka bir surette iktisap ederek kendine ait kıldığı veya kendi mülkü diyebileceği bir şeye malik olabileceğini farz ederek, o şeyin mezkur şahsın tasarrufunda ve mülkiyetinde kalmasına hükmetti.
İşte bu bağ yahut ahit, herkesin riayet etmekle eşit derecede mükellef olduğu ve herkesin kendine ait olanı dilediği gibi kullanma hakkını yahut salahiyetini tasdik eden müşterek bir kanundan başka bir şey değildi, nitekim tam da bu sebepten, mezkur kanun bizzat (evvelce imasını ettiğim veçhile) cemiyetin adeta müşterek hakkı haline geldi. Cemiyetin tamamının, zecir ve tecziye iktidarını birkaç bilge ve [okunamadı] kimseye yahut aralarında en bilge ve en faziletli kabul edilen tek bir kişiye devrettiğini zikretmeme lüzum yoktur,
Yalnızca şunu müşahede edeceğim ki, cemiyette kendi haklarıyla yetinip başkalarının haklarına tecavüz etmeyen ve kimseye zulmetmeyenler adil yahut adalet taraftarı sayıldı, kendi haklarıyla yetinmeyip başkalarının haklarına kasteden, yağma, şahsa yönelik şiddet yahut başka bir suretle onlara zarar vererek zalim olanlar ise gayriadil yahut zulümkar addedildi.
İnsanlar bir müddet böylece ve mesut yaşadılar, bilhassa halkın selamet ve menfaatine bihakkın ihtimam gösteren, ihtilafların zuhur etmesini menetmek yahut zuhur ettiği takdirde onları teskin etmek gayesiyle kanunlar vazeden ve halkın rızasıyla muhtelif kanunlar tesis eden en bilge ve en faziletli bir yahut birkaç melikin veya hükümdarın idaresi altında idiler.
Lakin insan tabiatının fesadı öyle bir raddededir ki, zamanla idare iyi olmayan hükümdarların yahut meliklerin eline geçti, bunlar da ya azledilip ya katledilince idare halka intikal etti, bunun üzerine en yüksek iktidara talip olan hiziplerin fitnesiyle kargaşalıklar baş gösterdi, nihayet husumet ve ihtilaflar altında takati tükenen, cebr ve adavet ile yaşamaktan usanan ahali,
Yeniden meclislerin yahut hükümdarların idaresine boyun eğmeye razı oldu. Fakat hükümdarların iradeleri evvelce mutlak kanun addolunduğundan, kanunlar vasıtasıyla idare edilmeyi [okunamadı], ve böylece kendilerini kanunların idaresi altına soktular,
(Her şeyin en kıymetlisi olan hayatın emniyeti) başlangıçtan itibaren müşterek bir ahit yahut kanunla tesis edilebilsin diye ihtimam gösterildi, kanunların en bilge ve faziletli kurucularının, hayatın muhafazasına ve insanların birbirlerine reva gördükleri muamelelere nazar ederek bir insanı öldürmeyi şerir bir fiil ilan ettikleri ve katilin alelade bir zilletten ziyadesiyle ve hayatının iptaliyle layıkıyla cezalandırılmasına hükmettikleri aşikardır.
Onları buna sevk eden amil, kısmen (az evvel bahsettiğim) insanların kendi aralarındaki ülfeti nazara almalarıdır ki buna binaen insanların, öldürülmesi mubah olan farklı cinsten bir mahluk gibi kendi türlerinden bir canlıyı helak etmeye heveskar olmamaları icap eder, kısmen ve bilhassa da insanların, hayata hiçbir faydası dokunmayıp yalnızca şerre meyleden şeylerden nefret etmeleri gerektiği mütalaasıdır.
Filhakika, başlangıçtan beri bu nizamın faydasını idrak edenler için böyle bir fiilden imtina etmelerini sağlayacak başka bir sebebe ihtiyaç yoktu,
Lakin bunun ne derece mühim olduğunu layıkıyla kavrayamayanlar, sırf büyük cezalardan duydukları korku sebebiyle birbirlerini katletmekten vazgeçtiler, ki bu iki hali kendi asrımızda dahi müşahede edebiliriz. Böyle bir nizamın büyük faydalarını idrak edenler, ona daima riayet etmeye meyyaldirler, lakin bunu idrak kabiliyetinden mahrum olanlar ise, yalnızca tehdit edildikleri cezaların korkusuyla nizama uyarlar, [okunamadı] bu faydaya hiçbir surette itibar etmeyenler, içlerindeki habasetin büyük kısmı [okunamadı]
Zira vazedilmiş yahut edilmemiş hiçbir kanun [okunamadı] bilhassa gerekeni yapmadıklarında [okunamadı] ve cezaların dehşetiyle yıldırarak. Esasen onlar bu marazın salahı için başka bir deva da [okunamadı]
[okunamadı] tutkularının [okunamadı], ki onları gayrimeşru hedeflere teşvik eder ve iradelerine aykırı olsa dahi onları adeta [okunamadı] yapmaya mecbur bırakır. İşte bu sebeple kanun koyucular, bir insanın [okunamadı] muaf kılınmamasını emretmişlerdir, ta ki kasıtlı cinayet işlemeye meyilli olanlara bir bahane ya da mazeret zemini [okunamadı] olmasınlar; [okunamadı] bunu bilmeyerek yapmış olsalar dahi, bu hususta gereken ihtimamı göstermemiş sayılırlar, nitekim bu takdirde gayriihtiyari olmayan birçok hal vuku bulabilirdi.
Bu usulün, insanların birbirlerini öldürmelerinin açıkça yasaklanmasına mesnet teşkil eden saiklerle uyuşarak faydalı olacağı muhakkaktı.
Öyle ki, gayriihtiyari işlenen bu kabil eylemlerden bazılarının insan tabiatı tarafından ne öngörülebilecek ne de önüne geçilebilecek bir sebepten ileri geldiği, bazılarınınsa yalnızca bizim ihmalimizden ve yaklaşan tehlikeye karşı gösterilen dikkatsizlikten kaynaklandığı mülahaza edilirse, başkalarının felaketine sebep olabilecek bu ihmalkârlığın önünü almak maksadıyla, gayriihtiyari eylemin cezasız bırakılmamasını temin etmişler, bu günahın vuku bulma sıklığını [okunamadı] ile ortadan kaldırmışlardır.
Bunun da ötesinde, kanunun [okunamadı] olan insanların bu tür katl fiillerinin dahi, alenî arınma törenleri vasıtasıyla [okunamadı] tabi kılındığı kanaatindeyim, bu kişilerin gayriihtiyari katilden [okunamadı] başka bir sebebi olamazdı; zira halk tabakası [okunamadı].
İnsanlar aceleyle bir işe girişmemek için bir şeye muhtaç idiler, kanun koyucular bunu dercederek yalnızca [okunamadı] kalmamış, aynı zamanda zihinlerine sebebi o kadar da aşikâr olmayan başka bir korku salmışlardır, nitekim her ne vasıtayla yahut kazayla olursa olsun bir insanı öldüren kimsenin, arınma ameliyeleri [okunamadı] kadar murdar addedileceğini beyan etmişlerdir.
Ruhun hayvani kısmı, ki onda [okunamadı] terbiye edilmiş ve uysallaştırılmış [okunamadı] ehlileştirilmesi [okunamadı] idare edenler tarafından [okunamadı].
BÖLÜM XXVII. Hak ve Adaletin Kimler Arasında Cari Olacağı Üzerine
Gerek hak ve onun ihlali demek olan haksızlık, gerekse adalet ve onun zıddı olan şeyin layıkıyla hangi şahıslar arasında vücut bulabileceği sual edilebileceğine göre,
İnsanları diğer canlı mahluklarla mukayese etmek suretiyle bu meseleyi vuzuha kavuşturacağız.
Nasıl ki karşılıklı tecavüzde bulunarak birbirine zarar vermemek yahut zarar görmemek üzere müşterek bir sözleşme akdetme iktidarı bulunmayan hayvanlar arasında bir hak yahut haksızlık, adil veya gayriadil olma hali mevzubahis olamazsa, aynı şekilde birbirine zarar vermemek ve birbirlerinden zarar görmemek üzere karşılıklı bir taahhüde girmeyen veya giremeyen milletler arasında da bu durum söz konusu değildir.
Zira muhafazası adalet demek olan meşru hak, müşterek bir cemiyet haricinde hiçbir vücuda sahip değildir, bundan ötürü adalet bir [okunamadı] hayrıdır, nitekim mezkûr cemiyetin her bir azası, sürekli bir zarar görme korkusunun doğurduğu endişeden azade olarak onun sayesinde emniyet içinde yaşar.
Buradan şu netice çıkar ki, aralarında bir cemiyet teessüs edemeyen yahut ahitleşmeye giremeyen hangi hayvanlar yahut hangi insanlar olursa olsun, emniyetle yaşamalarını sağlayacak herhangi bir hak yahut adalet bağıyla karşılıklı olarak bağlanmadıklarından, bu hayırdan mahrum kalmak mecburiyetindedirler.
Ve böylelikle onlar için, bizzat kendileri zarar görmesin diye başkalarına zarar vermemek haricinde, emniyet tesis edecek başka bir yol kalmaz.
Bu sebeple, aralarında böylesi bir uzlaşma yahut muahede bulunmayan vahşi hayvanlardan biri diğerine zarar verdiğinde, birinin diğerini incittiği söylenebilse de, birinin diğerine bir haksızlık ettiği söylenemez, zira hiçbiri diğerine zarar vermeme hususunda herhangi bir hak, muahede veya kanunla bağlanmış değildir.
Aynı minval üzere, aralarında bir ahit yahut cemiyet bağı bulunmayan bir milletin efradından biri bir diğerine zarar verirse, onun diğerini incittiği söylenebilir fakat ona haksızlık ettiği veya zulmettiği söylenemez, zira ona zarar vermemek üzere herhangi bir ahit ile mükellef kılınmamıştır.
Vahşi hayvanlardan bahsederken, sürü halinde yaşayanlar arasında dahi birbirlerine zarar vermemek veya zarar görmemek üzere ahit yapmaya muktedir olan ve dolayısıyla birbirlerine zarar vermediklerinde adil, verdiklerinde ise gayriadil sayılabilecek hayvanlar bulunduğunu kastetmiyorum, maksadım yalnızca, buradan hareketle, bizzat adaletin insanlar arasında dahi müstakil bir mana taşımadığının daha iyi anlaşılmasını temin etmektir, nitekim adalet, ahalinin birbirine zarar vermeme yahut zarar [okunamadı] hususunda elverişli biçimde muahedeler ve ahitler akdedebildiği her memleketin vüsatince, yalnızca müşterek cemiyetler dahilinde mevcuttur; zira aksi takdirde, tek başına ele alınan bir insanda adaletten eser yoktur ve bir insan cemiyetinde adalet olan şey, çoğu vakit zıt muahedeler sebebiyle bir diğerinde adaletsizlik teşkil eder.
Peki, insanlar ile diğer hayvanlar arasında bir adalet olabilir mi? Katiyen hayır.
Zira şayet insanlar, diğer insanlarla yapabildikleri gibi, vahşi hayvanlarla da hiçbir tefrik gözetmeksizin ne onları öldürmek ne de onlar tarafından öldürülmek üzere bir ahit yapabilselerdi, işte o vakit, bu muahedenin gayesi her iki tarafın emniyeti olacağından, hak yahut adalet mefhumu onlar ile bizim aramızda teessüs edebilirdi.
Lakin akıldan mahrum hayvanların bizimle aynı kanun dairesinde mükellef tutulması imkânsız olduğundan, bizim de hayvanlardan yana, cansız mevcudattan temin edebileceğimizden daha fazla bir emniyet teminatı elde etmemiz kabil değildir.
Şu halde vahşi canavarlara karşı kendi selametimizi temin etmenin, tabiatın bize bahşettiği onları itlaf etme kudretini tatbik etmekten gayrı hiçbir çaresi yoktur.
Muhtemelen sırası gelmişken, bize hiçbir korku vesilesi vermeyen hayvanları dahi niçin öldürdüğümüzü soracaksınızdır.
Bunu ya itidalsizlikten yahut fıtrî bir vahşet ve gaddarlıktan ötürü yaparız, tıpkı cemiyetimizin haricinde yaşayan ve bize hiçbir korku veremeyecek olan insanlara dahi gaddarlık ettiğimiz gibi.
Lakin itidalin yahut ölçülülük, yumuşak başlılık, hilm veyahut arzu ederseniz sırf insanlık ile tabiatın iyiliği gibi onun nevilerinden herhangi birinin kaidelerini çiğnemek başka şeydir, karşılıklı rıza ile tesis edilmiş kanunları ve ahitleri önceden varsayan adaleti ihlal etmek büsbütün başka bir şeydir. İnsan soyuna zararı yahut yıkımı dokunmayan hayvanları itlaf etmek hususunda kanunun bize tanıdığı bir salahiyet bulunduğu da iddia olunamaz.
İtiraf ederim ki, itlafına müsaade olunan bunca mahlukat meyanında, şayet haddinden fazla çoğalmalarına meydan verilseydi insan nev’i için helak edici hale gelmeyecek, lakin alışılageldik miktarlarında muhafaza edildiklerinde hayat için şu veya bu cihetten fayda temin etmeyecek tek bir canlı türü dahi yoktur. Zira koyunlar, sığırlar ve emsali mahlukat, makul bir sayıda tutuldukları müddetçe bize hayatın pek çok zaruri ihtiyacını temin ederler, lakin haddinden pek fazla üreyecek olurlarsa, gerek kuvvetleri bakımından gerekse geçimimize yarayacak yeryüzü mahsullerini tüketeceklerinden, şüphesiz bizim için son derece muzır hale gelirlerdi.
İşte tam da bu sebeptendir ki, bu kabil hayvanları itlaf etmek bize menedilmemiştir, yine de bunlardan işimize yarayacak ve kolayca hükmedebileceğimiz kadarını hayatta tutarız. Zira aslanlar, kurtlar ve küçük olsun büyük olsun vahşi canavar addedilenlerin tamamından, atlar ve evcil tabir edilen diğer mahlukatta yapabildiğimiz gibi, hayatta bırakıldığında bize yaşam için zaruri bir kolaylık sağlayacak muayyen bir miktar tefrik edemeyiz.
Bundan ötürüdür ki, bunların tamamını ortadan kaldırmaya gayret ederiz, diğerlerinden ise kafi bir miktarın haricinde kalan fazlalıkları itlaf eyleriz. Buradan hareketle, buna da muhtasaran temas etmek gerekirse, muayyen hayvan türlerini gıda olarak tercih eden kavimlerde dahi meselenin, az evvel serdettiğimiz esasa muvafık akli bir temele dayanan muayyen kanunlarla tayin ve vazedildiğini düşünebiliriz.
Yenilmemesi gereken hayvanlara gelince, bunların fayda ve zararına ve o memlekete mahsus kimi sebeplere itibar olunmuştur, o diyarlarda yaşamayan bizlerin ise bu nizamlara bağlı kalma mecburiyetimiz yoktur.
Buradan anlarız ki, en başından itibaren insanların katledilmesi ile diğer mahlukatın katledilmesi arasına bir tefrik konulmuştur. Zira diğer hayvanlara gelince, ne yapıp ne yapmamamız gerektiğini vazeden o kadim ve hakîm zevatın, bunlardan herhangi birini öldürmeyi menetmedikleri aşikardır, çünkü onlardan hasıl olan menfaat bunun zıddı bir fiille, yani onları öldürmekle kemale erer. Zira vahşi hayvanlar arasında karışık vaziyette yaşayan insanların, onları kovmak yahut telef etmekten gayrı bir surette emniyetlerini muhafaza etmeleri kabil değildi.
Lakin insan soyuna gelince, o devirde diğerlerine nazaran daha kerim olan kimseler, ki bunlar muhtemelen insanları bahsettiğimiz ahdi akdetmeye ilk ikna eden kimselerdi, insanların karışık vaziyette yaşadığı mahallerde, sırf kendi selametlerine hizmet eden o faydaya hürmeten kimi zaman katilden sakındıklarını hatırlamışlardır, nitekim kendi nevilerinden bir canlının katlinden ictinap ederek, umumiyetle her fert için müstakil bir emniyet vesilesi teşkil eden hayatın muhafazasını temin edebileceklerini meclislerinde diğerlerine de takrir etmişlerdir.
Hem gerek diğer hayvanların gerekse bir araya gelen insanların cemiyetinden evvelemirde el çekmek, yahut en azından hiçbirine halel getirmemek karlı idi, ta ki yalnızca muhtelif neviden hayvanların değil, hepsi aynı kandan olan ve tabiatları icabı kötülük etmeye ziyadesiyle meyyal bulunan insanların da gazabından ictinap edilmiş olunsun.
İşte bu mülahazayla insanlar, zaruri şeylerin teatisine imkan tanıyan ve cemiyete bir nebze menfaat sağlayan kendi nevilerinden bir canlıya el sürmekten vazgeçmişlerdir. Lakin zaman ilerleyip her iki taraf da büyük bir artış gösterince ve farklı neviden hayvanlar tecrit edilip uzaklaştırılınca, insanlar, ki o zamana değin sırf hafızalarına itimat ederlerdi, akıllarını işletmeye ve bir araya gelip meskenlerini birleştirdiklerinde emniyetleri uğruna ne yapılması icap ettiğine dair meşverete başladılar.
Zira düşüncesizce ve basiretsizce birbirini katleden ve bu suretle insanların yekdiğerine sağlayabileceği karşılıklı yardımı günden güne zaafa uğratan kimseleri şiddetle zapturapt altına almaya gayret ettiler, bunu da evvelki devirlerde benzer hallerde vuku bulan ve cemiyet hayatını büsbütün ifsat eden o büyük musibetleri bertaraf etmek kastıyla yaptılar. Nihayetinde, daha evvel de ifade ettiğim veçhile, karşılıklı bir nizam içinde yaşamanın kendilerine ne denli büyük bir menfaat sağlayacağını derk eden avamın da kendi rızasıyla muvafakat etmesi sayesinde, bugüne dek umum şehirlerde ve milletlerde pâyidâr olan kanunları ve nizamnameleri ihdas ettiler.
Aynı surette, hem muzır olanı merhametsizce yok etmek hem de onu kökünden kazımaya yarayacak ne varsa muhafaza eylemek de emniyete hizmet eder. Muhtemeldir ki, işte bu mülahazalar tahtında cümle diğer hayvanatın katline cevaz verilmiş, insanın katli ise menedilmiştir. Lakin bu mesele üzerinde haddinden fazla durdum.
BÖLÜM XXVIII. Adaletin hangi hakka istinaden tatbik edileceği üzerine.
Adalet karşılıklı bir muahede ile tesis olunduğuna göre, yerli yahut ecnebi olsun her bir ferdin, adını bir cemiyete yazdırdığı andan itibaren, açıkça yahut zımnen, ne cemiyet azasından birine zarar vereceği ne de bir başkasından zarar göreceği şartı mucibince kendini o cemiyetin bir cüzü addedeceği hükmü baki kalır.
Binaenaleyh kişi ya bu ahde sadık kalmalı yahut o cemiyetten çıkıp gitmelidir, zira başka hiçbir şart tahtında cemiyet içinde yaşamasına müsaade edilemez.
Buradan hasıl olur ki, madem fıtraten hiçbir insan bir başkasından kötülük görmeye razı değildir, şu halde kendine yapılmasını istemediği şeyi o da başkasına yapmamalıdır. Bunun üzerine tahayyül olunabilir ki, umum cemiyetlerde kanunlar hakîm kimselerin lehine vazolunmuştur, bu hakîmlerin adaletsizlik etmesine mani olmak için değil, başkalarının onlara zulmetmesini engellemek içindir.
Zira onlara gelince, tabiatları öyle güzel terbiye edilmiştir ki hiçbir yasa bulunmasa dahi yine de kimseye kötülük etmezler.
Arzularına sınırlar koymuş, onları adaletsizlik yoluyla elde edilmesi gereken hiçbir şeyi talep etmeyen tabiata uydurmuşlardır, zira tabiatın zevklerinden hiçbiri bir kimseyi başkasına zarar vermeye sevk etmez, insanı buna yönelten ancak beyhude vehimlerden doğan hadsiz bir arzudur. Tabiat yiyecek olarak kâfi ve faydalı otları, tahılları, meyveleri ve içecek olarak da suyu, yani kolaylıkla temin edilebilen şeyleri bahşettiğine göre, bir insanın komşusunu soymasına ya da âdet olduğu üzere benzeri kötülükleri işlemesine sebep olan şey açlık ve susuzluğu gidermenin hazzı olamaz.
Buna sebep olan, daha yüksek bir mertebede, daha debdebeli ve sefihçe yaşamak, böylelikle de lüksünün masraflarını karşılamaya yetecek serveti elde etmek yönündeki beyhude arzudur.
Aynı durum, sade bir kisveyle, mütevazı bir meskenle, denk bir izdivaçla ve benzerleriyle yetinmeyip hırs, şehvet ve sair ihtiraslar yüzünden daha fazlasını arzulayan kimseler için de söylenebilir.
Dahası, daha önce de ima ettiğim üzere, hakîm olan kimse her şeyi kendi menfaati için yaptığına göre, adalete harfiyen riayet etmekten daha çok onun faydasına hizmet edecek hiçbir şey olamaz.
Zira herkese hakkı olanı teslim etmekle ve kimseye fenalık etmemekle, selamette olmadığı takdirde kendisinin de selamette olamayacağı o cemiyeti elinden geldiğince muhafaza edip emniyette tutar, ne bir kimseyi kendi elinden maruz kaldığı bir haksızlığın intikamını almaya kışkırtır ne de umumi nizam gereğince kendisine tatbik edilecek bir cezadan veya para cezasından korkar.
Böylece nefsinde hiçbir fenalık işlememiş olmanın bilinciyle, adaletin en büyük semeresi ve nimeti olan her türlü kargaşa ve huzursuzluktan azade kalır, bunu elde etmişken kendi menfaatine bundan daha üstün ne olabilir?
Kötülük etmenin ve kötülüğe maruz kalmanın önüne geçmek maksadıyla umumi rıza ile tasdik edilmiş ahitleri yahut hakkı, gizlice ve hiç kimsenin haberi olmaksızın çiğneyen bir kimsenin de âdil kimse gibi aynı emniyet ve sükûnet içinde yaşayabileceğini düşünmemelisiniz, zira dediğim gibi, işlediği adaletsizliğin asla açığa çıkmayacağından katiyen emin olamaz.
Zira cürümler gizli kalsa dahi asla emniyette olamaz, keza suçlu kimsenin başkalarından gizlenmesi, kendisinden asla gizlenemediği müddetçe ona bir fayda sağlamaz. Doğrusu, kabahati bir müddet ne kadar iyi saklanırsa saklansın, ölümüne dek böyle gizli kalıp kalmayacağı gayet şüphelidir.
Evvelemirde, fena fiilleri takip eden bir şüphe ve tecessüs vardır, saniyen, kimi rüyalarında, kimi sayıklamalarında, kimi sarhoşluk anında, kimi de gaflet sebebiyle kendi kendini ifşa etmiş pek çok kimse olmuştur.
Şu halde kötü bir kimse, dedikleri gibi hem tanrılardan hem de insanlardan bir müddet saklansa bile, ebediyen gizli kalamayacağından şüphe etmekte haklıdır. Bir yerde gayriadil sayılanın başka bir yerde âdil olabilmesi hasebiyle adaletsizliğin bizatihi bir kötülük olmamasına mukabil, yine de vicdanı kemiren ve işlediği gayriadil fiillerin günün birinde adaletin intikamcılarının kulağına gideceği ve böylece çetin bir hesaba çekileceği yönünde zihinde daimi bir şüphe uyandıran o korku bakımından bir kötülük teşkil etmesi bundandır.
Binaenaleyh, masumane yaşamak ve barışın umumi ahitlerini hiçbir vesileyle çiğnememek kadar hem emniyete hem de sükûnet ve huzur dolu bir hayata hizmet eden başka hiçbir şey yoktur. Şu halde, mademki âdil ile gayriadil, âdil olanların insanların en ziyade huzursuzluktan azade olanları bulunması bakımından böyle bir tezat içindedir, o vakit adaletten daha ziyade onlara fayda sağlayan ne olabilir, adaletsizlikten daha ziyade bunlara zarar veren ne bulunabilir?
Zira zihni kemiren hangi ıstırap, endişe, gece ve gündüz korkuları bir kimseye fayda getirebilir? Demek ki adalet bu denli büyük bir hayır, adaletsizlik de bu denli büyük bir şer olduğuna göre, birine sarılalım, diğerinden [okunamadı].
Şayet zihnimiz herhangi bir vakit bocalayacak gibi olursa ve ne yapacağımız hususunda tereddüde düşersek, vakar sahibi hayırlı bir zata nazar edelim ve onun daima bizimle hazır bulunduğunu tasavvur edelim ki böylelikle sanki o bizi temaşa ediyormuşçasına yaşayıp her fiilimizi öyle işleyelim. Bu sayede sadece açıkça adalete hilaf hareket etmekten değil, gizlide dahi dürüstlük kaidelerine mugayir davranmaktan imtina ederiz.
Bu faziletli zat, kendisine hürmet ettiğimizden ötürü gücendirmekten korktuğumuz bir muhafız yahut mürebbi makamında olacaktır.
Şu halde bu nasihate tabi olarak şöyle muhakeme et, eğer o burada hazır bulunsaydı bunu yapmazdım, o halde gıyabında bunu niçin yapayım?
O, fena olduğu için bunu ayıplardı, o halde fenalıktan kendi irademle niçin sakınmayayım?
Velhasıl, her işi sanki böyle bir kimse temaşa ediyormuş gibi yap, zira şayet sen başkasına bu minvalde hürmet edersen, çok geçmeden kendin de hürmet celbedersin.
BÖLÜM XXIX. İhsan, Şükran, Dindarlık ve Hürmet Üzerine
Bundan sonra, diğer şahıslara taalluk etmeleri hasebiyle adalete akraba olduklarını söylediğimiz erdemlere geliyoruz, her ne kadar bunlar, adaletin olduğu gibi, kanunlar ve mukavelelerle vazedilmemiş olsalar da, edep icabı adaletinkine benzer muayyen bir mükellefiyet doğururlar. Bunların ilki, başkalarına ya eliyle ya da kesesiyle yardım ve teselli ulaştırmaya muktedir olanların mükellef bulunduğu ihsan, yani başkalarına iyilik etmektir.
Ellerinin yardımını esirgerlerse hoyrat, gaddar ve merhametsiz olmakla kınanırlar, keselerinin yardımını esirgerlerse hem aynı sıfatlarla hem de hasis, cimri, tamahkâr ve benzeri şekillerde telakki edilirler.
Fakat başkalarına yardım ederlerse mültefit, medeni ve müşfik addedilirler, aynı zamanda cömert, kerim, âlicenap ve benzeri tesmiye olunurlar.
Şu halde israfa kaçmaksızın, kendi menfaatleri icabı başkalarına iyilik etmekle mükelleftirler. Zira bu erdemi tatbik edenler kendilerine muhabbet ve sükûnet içinde yaşamaya her şeyden çok hizmet eden o sevgiyi veya başkalarının nezdindeki hüsnükabulü temin ederler,
bunu tatbik etmeyenler ise husumet ve sıkıntılı bir hayata en çok sebebiyet veren tahkir ve nefreti celbederler.
Bu sebeple, en azından küçük meselelerde iyiliksever olmayı ihmal etmemeye dikkat ediniz, zira böylelikle büyük meselelerde dahi başkalarını memnun etmeye amade sayılmanın getirdiği üstünlüğü yitirmemiş olursunuz. Vaktiyle bir iyilik görmektense iyilikte bulunmanın yalnızca daha onurlu değil, aynı zamanda daha haz verici olduğunu söylemem sebepsiz değildi, çünkü veren kimse böylece kendisini alandan üstün kılar ve dahası teşekkürün semeresini devşirir, hem insanı teşekkür kadar sevindiren başka bir şey de yoktur.
İyiliksever bir kimse bir pınara benzer, farz ediniz ki bu pınarın akleden bir ruhu bulunsun, etraftaki onca ekinin görüntüsü karşısında ne büyük bir sevinç duymazdı.
İkincisi şükrandır ki, en büyük nefrete ve zillete maruz kalmak istemedikçe bir iyilik gören her insan buna mukabil olarak mecburdur.
Zira nankörlük tüm insanların nazarında haklı bir nefretle karşılanır, nitekim tabiata, [okunamadı] almaktan daha uygun bir şey bulunmadığından, o iyiliğin [okunamadı] karşı derhal şükran duymamak tabiata son derece aykırıdır. İmdi, velinimetlerine karşı bilge kişiden daha minnettar kimse bulunmadığına göre, şükranı ifa etmeyi yalnızca bilgenin bildiğini haklı olarak öne sürebiliriz, zira hem hazır bulunan hem de bulunmayan, hatta vefat etmiş olan dostlarına dahi teşekkürünü her vesileyle ifade etmeye yalnız o hazırdır. Başkaları ise teşekkürlerini yalnızca hazır bulunan dostlarına, ancak yanlarındayken sunarlar, bunu da belki kendilerine yönelik yeni bir lütfu teşvik etmek gibi şahsi gayelerle yaparlar, fakat uzaktaki velinimetlerini şükranla anan ne kadar da az kimse vardır?
Onların kendilerine ettiği iyiliğin karşılığını evlatlarına yahut diğer akrabalarına ödeyen kimdir?
Ölümlerinden sonra onların hatırasını yücelten, adeta üzerlerindeki yükümlülükler ortadan kalkmış gibi sevinmek yerine bunu yapan kaç kişi vardır?
Onlara aziz olanları seven, hürmet eden ve ellerinden geldiğince onlara iyilikte bulunan kim vardır?
Üçüncüsü dindarlık ve hürmettir, bu şükranın en mukaddes türüdür, ilk merhalede ebeveynimize yönelir ki her insan tüm dünyaya olduğundan daha ziyade onlara borçludur, zira başkalarına başka şeyler borçlanabilir, fakat ebeveynine bizzat kendisini borçludur.
Bundan ötürü, başkalarına karşı yapılan nankörlük nefret uyandırıcı ise, ebeveyne gösterilen nankörlük muhakkak ki en korkunç ve en tiksinç olanıdır.
İlk merhalede dedik, çünkü dindarlık ve hürmet ikinci merhalede akrabalara, bilhassa da ebeveynimizin hatırı sebebiyle kendilerine borçlu olduğumuz kardeşlerimize uzanır, öyle ki onlara karşı sevgisiz ve şefkatsiz davranmamız, aynı zamanda ebeveynimize ve onların sevgi ile lütuf dairesinde geçmişte var olmuş ve gelecekte onlardan neşet edecek olan bütün soyumuza karşı son derece nankörce bir tutum takınmamız demektir.
Bu hürmet, ebeveynimizi ve tüm akrabalarımızı sinesinde toplayan, bizi doğumumuzla birlikte kucaklayan, büyüten ve koruyan vatanımıza beslememiz gereken muhabbetten ayrı değildir.
Nasıl ki ebeveynimizin hatırı için akrabalarımıza mecbur isek, vatanımızın hatırı için de bütün yurttaşlarımıza, bilhassa vatanı ve onun kanunlarını savunan, onların himayesinde emniyet ve sulh içinde yaşamamız lütfunu bize bilhassa temin eden yöneticilere ve hükümdarlara mecburuz.
Dördüncüsü, herhangi bir sahada temayüz etmiş bulunan her türlü muhterem şahsiyete borçlu olduğumuz ihtiramdır.
Buna kısmen şükran ve hürmet refakat eder, zira zihnimizdeki minnettarlığı, ebeveynimize, idarecilerimize, hükümdarlarımıza ve makam ile kudret sahibi bütün insanlara layık oldukları ihtiram ve tazimi göstererek ifade etmekten daha iyi bir yol yoktur, kısmen de şeref ve hürmet refakat eder, çünkü bu, şeylerin en şereflisi olan yaş, hikmet, ilim ve fazilet hususunda temayüz edenlerin layık olduklarına dair batıni kanaatlerimizin sunabileceği en iyi şahididir.
İnsanların tanrılara karşı gösterdiği ve din ile kutsiyet olarak adlandırdığı hal de bu riayete dâhildir, bizler tanrılara ebeveynimizden farklı olmayacak şekilde hürmet ve tazim göstermekle mükellefiz, herhangi bir mükâfat ümidiyle değil, daha evvel de belirttiğim gibi, onların aşkın azameti ve tabiatlarının üstünlüğü vesilesiyle bunu yaparız, çünkü mükemmel olan her ne var ise haklı bir ihtiramı hak eder ve tanrısal tabiatınkinden daha büyük bir mükemmellik yoktur, zira o ölümsüzdür ve son derece kutludur.
Böylece tanrıların ne kendilerinin meşakkat yarattığını ne de başkalarına meşakkat verdiğini idrak ederek, onların en mükemmel tabiatlarına takva ve kutsiyet ile hürmet ederiz.
BÖLÜM XXX.
Dostluk Üzerine.
Sonuncusu dostluktur ki seven ve mukabilinde sevilen herkes birbirine bununla bağlıdır.
Bu bahsin hatimesi ve tacı olması da pek yerindedir, zira hayatı mesut kılmak için hikmetin temin ettiği bütün vesileler arasında, dostluktan daha eksiksiz ve daha hoş hiçbir şey yoktur, zihni kalıcı ya da ebedi bir kötülükten korkmamaya sevk eden aynı akıl, hayatta dostluğun sağladığı kadar emin bir melce, onun kadar sağlam bir sığınak bulunmadığını da temin eder, [okunamadı] bu emniyet, beraberinde pek büyük hazlar da getirir.
Zira nefretler, hasetler ve hiddetler hazza düşman olduğu gibi, dostluklar da yalnızca en sadık muhafızlar değil, aynı zamanda hem dostumuz hem de kendimiz için hazların hakiki sebepleridir,
bunun vasıtasıyla [okunamadı] yalnızca hâlihazırdaki şeylerden daha eksiksiz zevk almakla kalmayız, gelecekteki şeylerle de [okunamadı].
Dostlardan mahrum, yalnız bir hayat korkularla dolu ve hıyanetlere açık olduğundan, bizzat akıl bize dostluklar edinmeyi öğütler, bu sayede zihin kuvvet bulur ve gelecekteki hazları tatma ümitleriyle dolar.
İmdi, gelecekte bir mahsul alma ümidiyle toprağı ekmemize benzer şekilde, her ne kadar dostluk da fayda ve menfaat saikiyle akdedilse ve dostluğun ilk buluşmaları ile sohbetleri oradan umulan menfaat ve hazlar sebebiyle gerçekleşse de, bu ülfet samimiyete tehavvül ettiğinde muhabbet öyle bir inkişaf eder ki, dostluğun hiçbir semeresi olmasa dahi dostlar sırf kendileri için sevilir hale gelir. Şayet seversek [okunamadı]
Mekânlar, tapınaklar, şehirler, akademiler, ovalar, atlar, köpekler ve idman yahut avlanma itiyadından doğan sporlar söz konusu olduğunda bunu yapıyorsak, insanlarla muaşeretimizde bunu çok daha kolay ve haklı bir surette yerine getirmez miyiz? Fakat dostlarımızın intihabında son derece ihtiyatlı ve basiretli davranmalıyız, zira ne yediğimizden ziyade kiminle yediğimize dikkat etmek bizi daha ziyade alakadar eder.
Bir dost olmaksızın tek başına yemek yemek, bir aslanın yahut kurdun hayatını sürmek demek olsa da, sohbeti aşımıza en güzel çeşni olacak bir dostu seçmeye itina göstermeliyiz.
Nazarında samimiyetten, sadelikten ve doğrultudan daha kıymetli hiçbir şey bulunmayan birini aramalıyız, öyle ki her şeye canı sıkılan, mütemadiyen şikâyet eden ve her hususta sızlanan biri değil, bilakis letafeti, şevki ve hoşsohbetiyle hayatımızı bize tatlı kılacak biri olmalıdır. Dostluğun, yaşadığımız müddetçe istifade edebileceğimiz hazların yahut nimetlerin karşılıklı iştirakinden teşekkül ettiğini ve bununla hayatiyetini koruduğunu kabul ederim, lakin dostlar arasında her şey müşterektir diyen zatın zannettiği veçhile, dostların mallarının tek bir ortak havuza konulması zaruri değildir. Bu durum, onların iradelerinin daima sebatkâr kalmayabileceğine dair bir güvensizliğe delalet eder ve güvensizlik besleyenler hakiki dost değildir, yalnızca, tek bir ortak mülkte değil de ayrı ayrı muhafaza edilse dahi, dostlarının mallarından yahut servetinden ihtiyaç duydukları kadarını tam bir itimat ve serbestiyetle alıp kullanabilenler, bunları bizzat kendi zilyetlik ve muhafazalarındaymışçasına kendilerinin addedenler dosttur. Bu söz avamın kulağına garip gelir, lakin onların bizim için ne ehemmiyeti vardır?
Onların lütfunda ve dostluğunda ne vefa ne de sebat bulunur, zira onlar bu hasletlerden ve takdire şayan hikmetin en cüzî payından dahi mahrumdurlar. Dahası, avamdan olan kimse neyin hususi yahut umumi menfaate uygun olduğunu anlamaz, iyi ahlak ile fena ahlakı birbirinden tefrik edemez. Binaenaleyh ben yalnızca bilgelerden söz ediyorum, onların arasında dostlarını kendilerinden daha az sevmeyeceklerine dair adeta bir ittifak ve ahit mevcuttur, bunun kabil olduğunu biliriz ve vuku bulduğuna da sıklıkla şahit oluruz, buradan da anlaşılacağı üzere, böylesi bir birliktelik kadar hoş bir hayata vesile teşkil eden başka hiçbir şey olamaz. Buradan şunu da derk ederiz ki, en yüksek iyiyi hazzın içine yerleştirmek bu hale mani olmak şöyle dursun, bu olmaksızın dostluğun tesis edilmesi dahi imkânsızdır. Zira dostluk olmaksızın hayatımızın tatlılığını ve emniyetini sarsılmaz ve kalıcı kılmamız, dostlarımızı kendimiz kadar sevmedikçe de dostluğu muhafaza etmemiz muhal olduğundan, bu sevgi ve haz dostluğun ayrılmaz vasıflarıdır, çünkü dostumuzun sevincine sanki kendi sevincimizmiş gibi neşelenir, kederiyle de aynı derecede hemhâl oluruz.
Binaenaleyh bilge bir adam dostuna karşı tıpkı kendine davrandığı gibi davranacaktır, kendi hazzı uğruna hangi meşakkate ve zahmete katlanıyorsa, dostunun hazzı için de aynılarına katlanacaktır.
Ve nasıl ki hastalandığında yanı başında oturacak, hapse atıldığında yahut darlığa düştüğünde imdadına yetişecek birinin var olduğunu düşünmekle sevinç duyarsa, aynı şekilde dostu hastalandığında başucunda oturabileceği, hapse girdiğinde yahut müzayakaya düştüğünde yardımına koşabileceği bir dosta sahip olmakla da öylece sevinç duyacaktır.
Üstelik yalnızca bu kadarla da kalmaz, sevgisi o derece azim olacaktır ki, dostunun hatırı için en büyük azaplara, hatta bizzat ölüme bile seve seve katlanacaktır.
İnsanların cemiyeti içinde kendilerine tam bir itimat ve emniyet temin etme bahtiyarlığına erişen, onlarla aynı kanaatleri ve aynı muhabbeti paylaşan pek çok kimsenin, bu teselli bahşeden ahdin teminatı altında son derece tatlı bir hayat sürdüklerini ve birbirlerine öylesine mutlak bir yakınlıkla bağlandıklarını kesin olarak biliriz ki (bu hadise ana babalarımızın hafızasında dahi mevcuttur), içlerinden biri, ölüme mahkûm edilen diğeri uğruna zerre kadar tereddüt etmeksizin can vermeyi arzu edebilmiştir. Başlangıçta felsefenin en mühim cüzü olduğunu ileri sürdüğüm ahlak ilmine dair söyleyeceklerim bunlardan ibarettir.
Hakiki hikmete talip olan sen, her kim olursan ol, bunları dürüst, erdemli ve mesut bir hayatın temelleri addederek bu kaideleri tatbik et ve üzerlerinde tefekkür kıl.
Gerek yalnızken gerekse senin meşrebinde olan ve kendisine, hakikaten yalnızız, lakin bu sayede peşin hükümlerden arınmış olarak hakikati araştırmak için daha büyük bir fırsata sahibiz diyebileceğin sadık bir refikin maiyetindeyken, bu kaideler üzerinde gece gündüz tefekkür et, derim.
Ben kitlelere değil sana sesleniyorum, sen de kitlelere değil bana hitap ediyorsun, her birimiz diğeri için kâfi derecede geniş bir temaşa mahalli teşkil ettiğinden bu kadarı kâfidir. Şimdi teslim etmez misin ki, zihni tanrılar hakkında doğru malumatla donanmış olan, ölümden korkmayan ve tabiatın gayesi ile en yüksek iyiye dair öyle akıl yürütüp bunun tahayyül edilebilecek en büyük suhuletle ikmal edilip elde edilebileceğini, katlanmak zorunda olduğu her şerrin şayet şiddetliyse kısa süreceğini, uzun sürdüğü takdirde ise hafif olacağını anlayan kimseyle hiçbir insan kıyaslanamaz, o kimse kendi kendine kaderlerin mukadderatına dair kaçınılmaz hiçbir zorunluluğun bulunmadığını, talihin hiçbir vakit onun yoluna taş koymak üzere devreye giremeyeceğini yahut pek az tesir edebileceğini ve vazettiğimiz sair hususları telkin eder.
Muhakkak ki sen böyle bir mertebeye eriştiğinde, ne uyanıkken ne de uykudayken asla ızdırap çekmeyeceksin (zira zihninin itidali ve sükûneti vesilesiyle uykuda dahi tıpkı uyanık olduğun andaki gibi olacaksın), bilakis insanlar arasında adeta bir uluhiyet gibi yaşayacaksın.
Zira ömrünü zeval bulmaz nimetlerin lezzetiyle geçiren bir insan, fani bir mahluktan fersah fersah farklıdır.
BÖLÜM XXXI
Hazzın en yüksek iyi olduğunu iddia eden Epikuros'un Kirene ekolünden hangi hususta ayrıldığı üzerinedir.
Epikuros, hazzın en yüksek iyi olduğunu ileri sürme hususunda Kirene ekolüyle hemfikirdir, ne var ki bu hazzın mahiyeti hususunda ihtilafa düşerler.
Kireneliler hazzın sükûnda olduğunu kabul etmeyip yalnızca harekette bulunduğunu ileri sürerken, Epikuros hem Ruhun hem de Bedenin hazzını kastederek her ikisini de kabul etmiştir, nitekim Seçim ve Kaçınma Üzerine adlı eserinde, Gaye Üzerine İnceleme'sinde, Yaşamlar'ın birinci kitabında ve Midilli’deki Filozoflara Mektup'unda bunu ikrar eder. Benzer şekilde Diogenes, Seçme İlkeler'inin on birincisinde [okunamadı] şöyle der, Haz iki türlüdür; biri harekette, diğeri ise [okunamadı] hâsıl olur.
Ve Seçimler Üzerine adlı incelemesinde sarih bir surette şöyle der, Hazlardan acısızlık ve sarsılmazlık sükûnda vuku bulur, sevinç ve neşe ise harekettedir.
Bundan gayrı Epikuros, Bedenin çektiği ıstırabın Zihnin ıstırabından daha [okunamadı] olduğunu varsayan Kirenelilerden ayrılır, ki zaten bu telakki dolayısıyla suçlulara en şiddetlisi addedilerek bedenî ceza reva görülmektedir.
Fakat Epikuros, [okunamadı] ıstıraplarının en büyüğü olduğunu savunmuştur, zira hiçbir şer [okunamadı] mevcut olduğu andan daha uzun bir müddet cefa veremez, oysa mevcut olanın yanı sıra geçmiş ve gelecek dahi Zihne azap verir, aynı gerekçeyle Ruhun [okunamadı] da en büyüktür.
İtalya mekteplerinin sonuncusu olan Epikurosçulara dair bu kadar kâfidir.
Kronoloji Cetveli
Olimpiyat galipleri, Olimpiyat Arkhonları, Damasias, Thales’in Hayatı’na bakınız, Sphairos Dion. Pittakos’un savaştığı kimse. Bu yılın galibi Karystoslu Antigenes, Arytamas.
Drakon. Thales doğdu. Solon bu devirde doğdu. Ancus Marcius, Roma Kralı. Periandros, Korint’te hüküm sürmeye başladı.
Heniekhides. Arkhonlar. Olimpiyat galibi Aristokles.
Megakles, Philombrotos, Solon, Dropides. Eukrates. Philippos. İkinci Damasias.
Epikleides, Arkhestratides, Anaksimandros, Tarquinius Priscus, Roma Kralı, Lidya Kralı Alyattes hüküm sürmeye başladı.
Felsefe Tarihi, Atina şehrini arındırır. Solon Arkhon tayin edildi. Anakarsis, Solon’u ziyaret etmek üzere Atina’ya geldi. Periandros vefat etti.
Üçüncü yılda, Damasias Arkhon iken, Thales ve diğerlerine 'Bilge' unvanı verildi, ki Felsefe Çağı buradan başlar. Thespis tragedyaları takdim etti, Solon tarafından kınandı. Anaksimandros Zodyak’ın eğikliğini keşfetti. Servius Tullius, Roma Kralı.
Hippokleides, Komias, Hegestratos. Pythagoras doğdu. Kyros, Pers ülkesinde hükümranlığına başladı. Kroisos, Lidya Kralı. Kyros, Kroisos’u mağlup etti.
Arkhonlar, Olimpiyat Galipleri, Agatharkhos, Therikles, Herakleides, Eryksidas.
İsagoras, [okunamadı], Nicias. Peisistratos. Kambyses Mısır’ı fetheder ve Pythagoras’ı Babil’e esir olarak gönderir. Pythagoras İtalya’ya geçti. [okunamadı], Roma Kralı.
2, Mısır Kralı ölür, yerine oğlu Psammetikos geçer. 4. Pers Kralı Hystaspes oğlu Dareios. Arkhonlar, Hypsikhides, Halikarnassoslu 6. Pythokritos, Marmor Parium. Diognetos, Halikarnassoslu 6. Phanippos, Plutarkhos Aristides'te. Hybrilides, Halikarnassoslu 7. Pausanias Eleia 2. Aristeides, Plutarkhos aynı yerde, Marmor Parium. Themistokles, Thoukydides 1, Pausanias kitap 27. Ankhises, Halikarnassoslu 8. Lakratides, Aristophanes Şerhi, Suidas. Phaidon, Plutarkhos. Philokrates, Marmor Parium. Leostratos, Halikarnassoslu 8. Nikodemos, Halikarnassoslu 8. Kalliades, Marmor Parium. Xanthippos, Marmor Parium, Kalliades, Halikarnassoslu 9, Diodoros. Timosthenes, Marmor Parium, Xanthippos, Diodoros, Adeimantos, Marmor Parium, Timosthenes, Diodoros, Adeimantos, Diodoros, Phaidon, Halikarnassoslu, Diodoros. Dromokleides, Diodoros. Akestorides, Diodoros. Menon, Diodoros, Khares, Marmor Parium, Halikarnassoslu, Diodoros. Praxiergos, Diodoros, Sokrates, Apsephion, Marmor Parium, Demotion. Theagenides, Marmor Parium, Theagenides, Halikarnassoslu, Diodoros. Lysistratos, Diodoros. Lysanias, Diodoros. Lysitheos, Diodoros. Arkhedemides, Diodoros, Arkhedemos, Pausanias. Euthippos, Marmor Parium. Tlepolemos, Diodoros. Konon, Diodoros. Euippos, Diodoros. Phrasikleides, Diodoros. Phrasikles, Halikarnassoslu. Philokles, Diodoros. Bion, Diodoros. Olimpiyat Galiplerine bakınız, Tisikrates, Tisikrates, Astylos, Astylos, Daites, Parmenides, Kallias 1, Marmor Parium, Mnestheides, Diodoros. Anaxagoras Atina'ya gitti, Laertios, 2. Maraton Muharebesi. 3. Dareios ölür, yerine Kserkses geçer. 1. Kserkses Hellespontos'u geçti, Salamis Muharebesi. Gökyüzünden bir taş düştü, Anaxagoras tarafından önceden haber verilmişti. Sokrates doğdu. 1. Pers Kralı I. Artakserkses Makrokheir (Uzun Kollu). Demokritos doğdu, Anaxagoras 40 yaşındaydı, Laertios. Olimpiyat Galipleri, Kallias, Diodoros, Halikarnassoslu. Sosistratos, Diodoros, Ariston, Diodoros. Lysikrates, Diodoros. Khairephanes, Halikarnassoslu. Antidotos, Diodoros. Euthydemos, Diodoros kitap 12. Diodoros, Lykos. Philiskos, Diodoros, Halikarnassoslu. Timarkhides, Diodoros. Kallimakhos, Diodoros. Lysimakhides, Diodoros. Diphilos, Marmor Parium, 2. Lysanias, Diodoros. Diphilos, Diodoros, Halikarnassoslu. Timokles, Diodoros. Praxiteles, Diodoros. Mnesikhides, Diodoros. Glaukides, Diodoros, 7. Theodoros, Diodoros. Nausimakhos, Diodoros. Antilokhides, Diodoros, Khares, Diodoros. Apseudes, Diodoros. Pythodoros, Diodoros, 4. Euthydemos, Diodoros. Apollodoros, Diodoros. Epameinondas, Diodoros. Theopompos, Platon, Diotimos, Diodoros, Eukleides'in Hayatı, Eukleides, Diodoros, Euklees, Aristoteles, Euthydemos, Diodoros. Stratokles, Diodoros, bakınız Symmakhos. Isarkhos, Diodoros. Amyntas, Diodoros, Alkaios, Diodoros. Astyphilos, Marmor Parium, Ariston, Diodoros, Aristophilos, Diodoros. Arkhias, Diodoros, 3, 7. Antiphon, Diodoros. Euphemos, Diodoros. Symmakhos 2. Hyperbios. Aristophilos. Ksenophon bu sıralarda doğdu. Anaxagoras mahkûm edildi ve Atina'dan sürüldü, 1. Roma'nın inşasının 300. yılı, Halikarnassoslu 1. Makedonya Kralı Arkhelaos. 2. Peloponnesos Savaşı, 1. Yıl. Anaxagoras öldü. Sokrates ve Ksenophon'un da katıldığı Delion Muharebesi. Aristophanes'in Bulutlar oyunu sahnelendi. Bulutlar oyunu ikinci defa sahnelendi. Ksenophon'un Sempozyum'unun zamanı.
Olimpiyat, Arkhonlar. XCI, 1, Aristomnestos, Diodoros. 2, Khabrias, Diodoros. 3, Peisandros, Diodoros. 4, Kleokritos, Diodoros. XCII, 1, Kallias, Diodoros, Halikarnassoslu. 2, Theopompos, Diodoros. 3, Glaukippos, Diodoros, Halikarnassoslu. 4, Diokles, Diodoros. XCIII, 1, Euktemon, Diodoros. 2, Antigenes, Diodoros. 3, Kallias, Diodoros. 4, Alexias, Diodoros. XCIV, 1, Pythodoros. 2, Eukleides, Diodoros. 3, Mikion, Diodoros. 4, Exainetos, Diodoros. XCV, 1, Lakhes, Diodoros. 2, Aristokrates, Diodoros. 3, Ithykles, Diodoros. 4, Lysiades, Diodoros. XCVI, 1, Phormion, Diodoros. 2, Diophantos, Diodoros. 3, Euboulides, Diodoros. 4, Demostratos, Diodoros. XCVII, 1, Philokles, Diodoros. 2, Nikoteles, Diodoros. 3, Demostratos, Diodoros. 4, Antipatros, Diodoros. XCVIII, 1, Pyrrhion, Diodoros, Pyrgion, Halikarnassoslu. 2, Theodotos, Diodoros. 3, Mystikhides, Diodoros. 4, Dexitheos, Diodoros. XCIX, 1, Diatrephes, Diodoros. 2, Phanostratos, Diodoros. 3, Menandros, Diodoros. 4, Demophilos, Diodoros. C, 1, Pytheas, Marmor Parium, Diodoros, Dionysodoros. 2, Nikon, Diodoros, Halikarnassoslu. Nausinikos, Diodoros, Halikarnassoslu. Kallias, Marmor Parium, Diodoros.
Thoukydides biter, Ksenophon başlar. Kyros'un ilk seferi. Dionysios Syrakousai Kralı yapıldı. Atina'da Otuz Tiran dönemi, bakınız Sokrates bölüm 9. Ksenophon'un Geri Çekilişi (Onbinlerin Dönüşü). Otuz Tiran tahttan indirildi. 4. Kyros'un Asya seferi. Sokrates idama mahkûm edildi. Ksenophon'un Geri Çekilişinin sonu. Agesilaos Perslere karşı savaşır, Boiotialılar ile muharebe eder. Aristoteles doğdu.
Olimpiyat, Arkhonlar, Olimpiyat Galipleri. CI, 1, Kandiades, Diodoros, Damon. 2, Hippodamas, Diodoros. 3, Sokratides, Diodoros. 4, Asteios, Marmor Parium, Diodoros. CII, 1, Alkisthenes, Diodoros, Demosthenes, Halikarnassoslu, Damon. 2, Phrasikleides, Marmor Parium, Diodoros, Demosthenes, Pausanias. 3, Dysniketos, Diodoros, Dyskinetos, Pausanias. 4, Lysistratos, Diodoros. CIII, 1, Nausigenes, Marmor Parium, Diodoros, Peithostratos. 2, Polyzelos, Diodoros, Polyzelos, Halikarnassoslu. 3, Kephisodoros, Marmor Parium, Diodoros. 4, Khion, Diodoros. CIV, 1, Timokrates, Diodoros, Halikarnassoslu, Phokides. 2, Kharikleides, Diodoros. 3, Molon, Diodoros, Halikarnassoslu. 4, Nikophemos, Diodoros, Halikarnassoslu. CV, 1, Kallimedes, Diodoros, Halikarnassoslu, Poros. 2, Eukharistos, Diodoros, Halikarnassoslu. 3, Kephisodoros, Diodoros, Halikarnassoslu. 4, Agathokles, Marmor Parium, Diodoros, Halikarnassoslu, Pausanias. CVI, 1, Elpines, Diodoros, Halikarnassoslu, Poros. 2, Kallistratos, Marmor Parium, Diodoros, Halikarnassoslu. 3, Diotimos, Diodoros, Halikarnassoslu. 4, Eudemos, Diodoros, Halikarnassoslu. CVII, 1, Aristodemos, Diodoros, Halikarnassoslu, Smikrinas. 2, Thessalos, Diodoros, Halikarnassoslu. 3, Apollodoros, Diodoros, Halikarnassoslu. 4, Kallimakhos, Diodoros, Halikarnassoslu. CVIII, 1, Theophilos, Diodoros, Theomnestos, Halikarnassoslu, Polykles. 2, Themistokles, Diodoros, Halikarnassoslu. 3, Arkhias, Diodoros, Halikarnassoslu. 4, Euboulos, Diodoros, Eudoros, Halikarnassoslu. CIX, 1, Lykiskos, Diodoros, Halikarnassoslu. 2, Pythodoros, Diodoros, Pythodotos, Halikarnassoslu. 3, Sosigenes, Diodoros, Halikarnassoslu. 4, Nikomakhos, Diodoros, Halikarnassoslu. CX, 1, Theophrastos, Diodoros, Halikarnassoslu, Antikles. 2, Lysimakhides, Diodoros, Halikarnassoslu. 3, Kharondas, Diodoros, Khaironidas, Halikarnassoslu. 4, Phrynikhos, Diodoros, Halikarnassoslu.
4, Eudoxos parladı, Laertios 1. Yaşlı Dionysios ölür, yerine oğlu geçer. 3, Dion katledildi. Platon 82 yaşında öldü, Athenaios 8. Aristoteles Atarneus'taki Hermias'ın yanına gitti ve Assos'a geçti, Laertios.
İskender 15 yaşındayken, Kral Philippos’un yanına gitti. Yaşlı Dionysios öldü, yerine oğlu geçti, Dion katledildi. Platon 82 yaşında öldü. Aristoteles, Atarneus’taki Hermias’ın yanına gitti. Aristoteles Mytilene’ye gitti. Aristoteles Kral Philippos’un yanına gitti, İskender 15 yaşındaydı. Aristoteles Lykeion’da 13 yıl ders verdi, İskender hüküm sürmeye başladı. İskender’in Dareios’a karşı Asya seferi. Aristoteles Khalkis’e gitti ve orada 63 yaşında öldü. Kleitomakhos parladı. Karneades öldü.
Bir Topografya Tablosu
Abdera, Trakya’da bir şehir olup Nestos Nehri’nin hemen ötesinde, doğuya doğru yer alır, Troya’nın fethinden sonraki 104. yılda Diomedes’in kız kardeşi Abdera tarafından kurulmuş ve onun adını almıştır, sonradan Klazomenaililerden oluşan bir koloni tarafından yeniden imar edilmiştir.
Aigina, Saronikos Körfezi’nde, Epidauros’un karşısında bir adadır.
Aigos Potamoi, Trakya Kherrhonesos’unda, Sestos’tan 15 stadion mesafede bir nehirdir.
Mısır, Afrika’nın en mümtaz krallığı olup Yukarı ve Aşağı olmak üzere ikiye ayrılır, yirmi bin şehri vardı, başlıcaları Memphis, Diospolis ve `[okunamadı]` idi, nehri Nil’dir.
Agrianeler, Trakya’da, Rhodope ve Haimos Dağları arasında Agrianes Nehri kıyısında yaşayan bir kavimdir. İamblikhos’un zikrettiği Pythagorascı Hippomedon belki de bu memlekettendi.
Agrigentum.
Ambrakia, Epeiros’un mümtaz bir şehri olup Ambrakia Körfezi’nin dip tarafında, Arakhthos Nehri üzerinde, denizden pek uzak olmayan bir mevkidedir. Ambrakia Körfezi, Epeiros’u Akarnania’dan ayırır.
Atarneus, Mysia’da bir şehirdir.
Atina, Attika’da kurulu, Yunanistan’ın başşehridir, Kekrops tarafından kurulmuştur.
Attika, Yunanistan’ın mümtaz bir bölgesi olup kıyıda Salamis’in karşısında Megara arazisiyle, denizde Oropos’ta, karada Panakton’da, Oinoe’de ve Zoster’de Boiotialıların arazisiyle sınırlanır.
Boiotia, Yunanistan’da Attika ile Phokis arasında yer alan ve Ege Denizi’nden Korinthos Kıstağı’na kadar uzanan bir bölgedir.
Brahmanlar.
Branchidai, Miletos kıyısında, Posideion Burnu ile Miletos şehri arasında, içinde bir Apollon Tapınağı bulunan bir kasabadır.
Byzantion, Boğaziçi’nin girişinde, Khalkedon’un karşısında yer alan bir Trakya şehridir, sonradan burayı Konstantinos genişletmiştir ve ondan ötürü şimdilerde Konstantinopolis olarak anılmaktadır.
Karia, Asya’da bir bölge olup kuzeyde İonia, doğuda Lykia, batıda Karpathos Denizi, güneyde ise Rhodos Denizi ile çevrilidir, başlıca şehirleri Miletos, Mylasa, Halikarnassos ve Knidos idi.
Katane.
Khalkedon, Bithynia’da, Pontus Euxinus’un ağzında, Byzantion’un karşısında bir şehirdir. Byzantion’a bir milden daha az olan yakınlığından ötürü, Plinius’un aktardığına göre, Körler Şehri diye adlandırılmıştır.
Khene, ya Oita’ya yahut Lakedaimon’a ait meçhul bir köydür, bildiğim kadarıyla hiçbir coğrafyacı tarafından zikredilmemiştir.
Khios, İonialılara ait bir ada ve şehir olup Lesbos’tan yaklaşık 400 stadion mesafede ve çevresi 900 stadiondur.
Kilikia, Asya’nın mümtaz bir krallığı olup adını Rheia’nın oğlu Kiliks’ten almıştır, batıda Pamphylia, doğuda Suriye, kuzeyde Toros Dağları ve güneyde Kilikia Denizi arasında uzanır.
Kirrha, Phokis’in sahil boyu bir şehri olup Korinthos Körfezi’nde, Parnassos Dağı’nın eteğinde, Sikyon’un karşısında yer alır, Delphoi’den 60 stadion uzaklıktadır. Delphoi’den Kirrha’ya Pleistos Nehri akar, Delphoi için bir liman ve gemi yanaşma yeridir. Lokris ile komşudur.
Klazomenai, Lydia’da bir İonia şehri olup Erythrai Yarımadası’nda yer alır, Erythraililer ile sınırdır, nitekim onlar yarımadanın içinde, Klazomenaililer ise yarımadanın dışında, kıstağın en dar yerindedir.
Knidos, Asya’daki Dorlara ait deniz kıyısında bir şehir, Tropium olarak anılır, kuzeyinde Keraunia Körfezi, güneyinde ise Rodos Denizi uzanır. Knossos, Girit’in bir şehri. Korkyra, İyon Denizi’nde, Epirus’un karşısında ve oradan yalnızca 12 mil mesafede bir ada. Korinthos, Mora Yarımadası’nın kıstağı yakınlarında, demokratik idareye sahip seçkin bir şehir.
Kos, Karpat Denizi’nde bir ada, Myndosluların bir burnu olan Termerion’un karşısında uzanır ve kendisiyle aynı adı taşıyan bir şehri vardır.
Asya Dorlarına aitti ve kadim zamanlarda Meroplar tarafından iskân edildiği için Kos Meropis olarak adlandırılırdı.
Hekim Hippokrates’in yurdu olması hasebiyle son derece meşhurdu. Krannon, Tesalya’da, Makedonya sınırında yer alan ve Krato’dan 100 stadion mesafede bir şehir. Girit, Ege Denizi’nin ağzında, Rodos ile Mora Yarımadası arasında bir ada, Jüpiter’in doğumu ve rahipleriyle, Minos’un kanunlarıyla meşhurdur, bu iki sebeple birçok filozof tarafından ziyaret edilmiştir. Kroton.
Kroton, bkz. Pythagoras. Kykladlar, Ege Denizi’ndeki adalar, Delos Adası’nın etrafında çepeçevre sıralandıkları için böyle anılırlar, Strabon’a göre sayıları ve dizilişleri şöyledir, Helena, Keos, Kythnos, Seriphos, Melos, Siphnos, Kimolos, Prepesinthos, Olearos, Naksos, Paros, Syros, Mykonos, Tenos, Andros, Gyaros. Kıbrıs, Karpat Denizi’nde, Suriye ile Kilikya arasında konumlanmış bir ada. Kyrene, Afrika’da bir şehir, Apollonia, Barke, Teukhira ve Berenike’yi de içine alan Kyrene Eyaleti’nin metropolü. Kythera, Ege Denizi’nde bir ada, Lakonia’nın bir burnu olan Malea’nın karşısında ve oradan 40 stadion mesafede, doğrudan Boiai şehrinin karşısına düşer. Kyzikos, Asya’da, Mysia bölgesinde bir ada ve şehir, Propontis kıyısında, Aisepos Nehri’nin ağzında kurulmuştur, Roma’dan 70 yıl sonra, Miletos ile aynı dönemde inşa edilmiştir.
Delion, Boiotia’da, deniz kıyısında, Tanagra arazisinde, Euboia’daki Khalkis’in karşısında küçük bir kasaba. Delos, Ege Denizi’nde bir ada, Kykladlar olarak anılan adaların en mühimi, içinde bir şehir ve Apollon Tapınağı bulunur.
Andros’tan 15 mil ve Mykonos’tan da bir o kadar mesafededir, batıya doğru Euboia’dan 30 mil uzaklıktadır. Delphoi, Akhaia’daki Phokis bölgesinde bir şehir, Parnassos Dağı’nın eteğinde, dağın güney kısmında yer alır, Apollon Tapınağı ve kehanet ocağı ile meşhurdur, denizden altmış stadion mesafededir. Elea, Magna Graecia’da bir şehir.
Bkz. Ksenophanes. Elis, Mora Yarımadası’nın batı kısmında bir bölge, kuzeyde Araksos Burnu ile sınırlanır ve denize doğru uzanan kısımlarda Messenia’dan Neda Nehri ile ayrılır, bölgenin başlıca şehri aynı adı taşır, denizden 120 stadion, Olympia’dan neredeyse 300 stadion mesafededir. Ephesos, İyonya’nın deniz kıyısında bir şehri, Troya’nın zaptından 40 yıl sonra Amazonlar tarafından kurulmuştur.
385 yıl ayakta kaldıktan sonra Herostratos tarafından yakılan Diana Tapınağı ile meşhurdu.
Epidauros, Mora Yarımadası’ndaki Argolis bölgesinde bir şehir, deniz kenarında, Saron Körfezi’nin en iç kısmında yer alır. Eressos, Midilli’de bir şehir, Pyrrha ile Sigrion Burnu arasındadır. Eretria, Euboia’da deniz kıyısında bir şehir, Khalkis ile Geraistos arasında, Attika’daki Oropos’un karşısındadır, doğuya doğru Khalkis’ten 20 mil mesafededir. Euboia, Attika, Boiotia ve Lokris anakarasının karşısında büyük bir Yunan adası, Sounion’dan Tesalya’ya kadar uzanır, uzunluğunun 150 mil olduğu hesaplanır, başlıca şehirleri Khalkis, Karystos ve Eretria’dır. Burada bir Apollon Tapınağı bulunmaktaydı. Galatlar, Galler.
Hellas, başlangıçta yalnızca Deukalion’un oğlu Hellen’e nispetle Tesalya’da, Pharsalos ile Melitaia arasında bir şehri ifade etmekteydi, Thukydides, 1. Kitap, Stephanos.
Bu sebeple Eustathios, Homeros şerhlerinde Hellas ve Helen kelimelerini yalnızca Tesalya’daki o şehir ve Tesalyalılar olarak tefsir eder.
Daha sonra bu kelime, Sounion Burnu’ndan doğuda Akarnania ve Athamania’ya, kuzeyde Tesalya’ya, Malia Körfezi’ne kadar uzanan bütün o kara parçasını içine alacak şekilde genişledi.
Yunanistan’a bu adı ilk vermiş olan Tesalya’yı Hellas sınırlarının dışında tutan Batlamyus’un tasvir ettiği Hellas budur.
Üçüncü olarak, daha geniş bir kabul ile, söz konusu arazinin yanı sıra Tesalya’yı, Mora Yarımadası’nı ve Ege Denizi’ndeki adaların çoğunu da ihtiva eder, Strabon’un bahsettiği Yunanistan da budur.
Nihayet, bu memleketlerin haricinde Küçük Asya’yı, Afrika kıyılarının bazı kısımlarını ve tek kelimeyle Helenler tarafından iskân edilen bütün yerleri ifade eder.
Son devir müellifleri tarafından en yaygın olarak bu manada kullanılmıştır. Pontos Herakleia’sı, Bithynia’da bir şehir, Mariandynlerin metropolü, Karadeniz kıyısında kurulmuştur. Himera.
Bkz. Pythagoras. Hiperborealılar, İskitya halkı, adlarını Hiperbore Dağları’ndan almışlardır.
İmbros, Ege Denizi’nde bir ada, Trakya Khersonesos’una pek uzak değildir, Lemnos’tan 22 [okunamadı] mesafededir.
İyonya, Asya’da, Ege Denizi kıyısında uzanan, Helenlerin iskân ettiği bir bölge, güneyde Miletos’un Poseidion Burnu’ndan kuzeyde Phokaia’ya ve Hermos Nehri’nin ağzına kadar uzanır, başlıca şehirleri Miletos ve Ephesos’tur.
Lakedaimon, Lakonia’nın başşehri, Eurotas Nehri’nin batı yakasında, denizden uzakta, Taygetos Dağı’nın eteklerinde yer alır, havasının sağlıksızlığı bu konuma atfedilirdi.
Pythagoras. Lampsakos, Mysia’da bir şehir, Çanakkale Boğazı kıyısında, Granikos Nehri’nin ağzında kurulmuştur, kuzeyinde Parium, güneyinde Abydos yer alır. Tesalya’da da bu isimde iki şehir bulunmaktaydı. Lebedos, İyonya’da deniz kıyısında bir şehir, güneyde Kolophon ile kuzeyde Teos arasındadır, her ikisinden de 120 stadion mesafededir.
Midilli, Ege Denizi’nde bir ada, Asya’daki Aiolia’nın karşısında yer alır, Lemnos ile Sakız’a neredeyse eşit mesafededir, en uzağından 500 stadiondan daha az mesafededir. Başlıca şehirleri Mytilene ve Methymna’dır.
Burunları, kuzeyde Sigrion, doğuda Malea’dır. Lindos, Rodos Adası’nın üç büyük şehrinden biri, Rodos şehrinden güneye doğru yelken açanların sağ el tarafında yer alır. İtalya’daki Lokroi.
Bkz. Pythagoras. Lydia, Asya’da bir krallık, batıda İyonya ile doğuda Büyük Phrygia arasında uzanır. Magna Graecia. Ovidius, Fasti, 4. Zira İtalyan toprağı Büyük Yunanistan idi.
Evandros donanmasını buraya sevk etti, Alcides buraya yelken açtı, ikisi de Helendi.
Gürbüz sopalı seyyah, ki sürüleri Aventinus’ta başıboş gezerdi, Albula’nın suyundan burada içti.
Ulysses’in bir vakitler burada bulunduğuna en iyi tanık Circe’nin adını taşıyan kıyıdır, Telegonos’un surları ile Tiber’in her ikisinin de Yunanlar tarafından inşa edilmiş olduğu çok zaman geçmeden görüldü.
Atrides’in katlinden kaçıp buraya sığınan Halesos, Falisca’ya kendi adını miras bıraktı, Truva’nın barışı için yalvarıp yakaran Antenor’u da buna kat, Ve Apulialı Daunus’un oğlu Diomedes’i. Antenor’dan beridir Aeneas da buraya geldi, İlion’un alevlerinden kurtardığı tanrılarını beraberinde getirdi, İda Dağı’ndan Solymus ona refakat etti, Sulmo şehri de adını işte bu zattan devraldı.
Ovidius bu tabiri umumiyetle İtalya manasında alsa da, Plinius daha [okunamadı] bir ifadeyle onun büyük bir kısmını ihtiva ettiğini söyler, Athenaeus ise neredeyse bütün İtalya’yı kapsadığını belirtir.
Festus da İtalya’ya Sicilyalılar tasarruf ettiği için yahut büyük şehirlerinin pek çoğu Yunan menşeli olduğundan ötürü Magna Graecia dendiğini ifade ettiğinde, bu sözün büyük bir kısmına matuf olmaktan gayrı bir surette anlaşılması kabil değildir.
Ve Servius, Tarentum’dan Cumae’ye kadar bütün şehirlerin Yunanlar tarafından kurulmuş olması hasebiyle İtalya’ya Megale Hellas dendiğini kaydeder, Seneca ise daha açık bir biçimde, İtalya’nın alçak denize nazır bütün o cenahına Magna Graecia dendiğini zikreder.
Nitekim coğrafyacılar tarafından da bu şekilde, lakin Sicilya dahi dahil edilerek tasvir olunmuştur.
Mantinea, Peloponnesos’taki Arkadya’nın bir şehri olup, Megalopolis yakınlarında Argia, Tegea, Methydrium ve Orchomenos ile sınırdaştır.
Marathon, Attika’da bir kasaba olup, Eğriboz’daki Eretria’nın karşısında, Rhamnus ile Brauron arasındadır, Atina’ya on mil, Eğriboz’daki Karystos’a da bir o kadar mesafededir.
Media, Asya’daki en büyük krallık olup, batıda Büyük Ermenistan, doğuda Partia ve Hyrkania arasında uzanır, kuzeyde Hazar Denizi’ne, güneyde Aria’ya kadar varır.
Megara, Eleusis mevkisinde Attika ile hudutlanan, denizden on sekiz stadia mesafede bir şehirdir.
Memphis, Mısır’da bir [okunamadı] olup, Osiris tarafından Delta’nın nihayetinde, Babil’in karşısında inşa edilmiştir.
Metapontum.
Miletos, Karia’da bir İyonya şehri olup, güneye doğru en uç noktada, Poseideion’un bitişiğinde, Maiandros Nehri’nin ağzından on iki stadia mesafede yer alır, Apollon’un oğlu Miletos tarafından tesis edilmiştir.
Mytilene, Midilli’nin başlıca şehri olup, Methymna ile Malea arasında yer alır, Malea’dan elli stadia, Kane’den yüz yirmi stadia mesafededir. Cicero, mevkisi, binalarının letafeti ve toprağının veludiyeti sebebiyle bu şehri pek ziyade metheder.
Munychia, Attika’da bir burun olup, Peiraieus ile birlikte Atina gemilerinin demirlediği limanı teşkil eder ve dahilinde üç güzel tabii liman barındırır. İlissos Nehri’nin ağzında, batıda Peiraieus, doğuda ise Sounion Burnu uzanır.
Oitaia, Teselya’da, adını Oita Dağı’ndan alan bir şehirdir.
Olympia, Elis’te bir mahal olup, Alpheios Nehri’nin kıyısında Jüpiter’e vakfedilmiş bir mabet ihtiva eder, denizden seksen stadia mesafededir. Burada Olimpik tesmiye edilen oyunlar icra olunurdu.
Parnes, Attika’da bir dağdır.
Paros, Ege Denizi’nde bir ada olup, Kyklad Adaları’ndan biridir.
Peloponnesos, Korinthos Kıstağı dahilinde bir Yunan yarımadası olup, pek çok bölgeyi ihtiva eder, bunların başlıcaları Akhaia, Elis, Messenia, Lakonika ve Argia’dır, en muteber şehirleri ise Messene, Korinthos, Tegea, Lakedaimon ve Argos’tur.
Phoenicia, Suriye’nin denize nazır bir bölgesi olup, dört mümtaz şehri ihtiva ederdi, bunlar Tripolis, Byblos, Tyros ve Sidon’dur. Fenikeliler seyrüseferin ve aritmetiğin mucitleri idiler, büyük tüccarlardı, lakin darbımesel haline gelecek derecede hilekâr, mürai ve hırsız tabiatlıydılar. Nitekim Polemon, Zenon hakkında, tıpkı bir Fenikeli misali ilim hırsızlığına geldiğini söylemiştir.
Pholegandros, İos Adası’nın batısında yer alan gayet ehemmiyetsiz bir adadır, nitekim bu durum Solon’un ifadelerinden de tebellür etmektedir.
Peiraieus, Attika’da bir kasaba ve liman olup, Atina’nın bahriyesine hizmet ederdi, Pegai ile Sounion’un tam ortasında, Atina’dan kırk stadia mesafededir.
Pisa, Peloponnesos’ta, Alpheios Nehri ile Pisa Dağı kenarında kaim bir şehirdir.
Poseidonia yahut Paestum, İtalya’daki Lucania’da kain sahil şehridir, batıda Salernum ile doğuda Velia arasında yer alır, Dorlar ve Sybarisliler tarafından inşa edilmiştir.
Priene, İyonya’daki Karia’da bir sahil şehri olup, Maiandros’un ağzı ile Mykale Dağı arasındadır.
Pylos, Messenia’da, Koryphasion Burnu’nda kain bir şehirdir, Methone’den yüz stadia mesafededir.
Salamis, Saronik Körfezi’nde, Peloponnesos ile Attika arasında bir adadır, Attika’nın Eleusis mahalli ile Aigina’ya komşudur.
Same, Kephallenia Adası’nda, bu ada ile İthaka arasındaki boğazda yer alan bir şehirdir. Samus Adası’nda ilk müstemlekeyi kurup ona Same’ye nispetle bu adı veren Ankaios buradan sefere çıkmıştır.
[okunamadı], İyonya’da bir ada ve aynı isimli bir şehirdir, adanın çevresi altı yüz stadia olup, adanın bir burnu olan Poseidion, anakaradan yedi stadiadan daha uzak değildir. Şehir adanın güney cenahında, deniz kenarında kuruludur. Strabon’un nakline göre evvelemirde Melamphylos, İamblikhos’un nakline göre ise Melamphyllos tesmiye edilmiştir.
Sardes, Lydia’nın pâyitahtı olup, Tmolos Dağı’nın eteğinde, Paktolos Nehri kıyısında kaindir.
Skepsis, Asya’daki Troas bölgesinde bir şehir olup, İda Dağı’nın en yüksek kısmı olan Kotylos üzerinde kuruludur, Skamandros Nehri buradan nebean eder.
Sikinos, Melos’tan pek uzak olmayan, İos Adası’nın batısında bir adadır, Solon’un ifadelerinden ve Aristophanes’in Bulutlar komedyasından anlaşıldığı üzere nâmı belirsiz ve kıymetsiz bir yerdir.
Sikyon, Peloponnesos’ta bir şehir olup, Sikyonya Krallığı’nın merkezidir, Korinthos ile Akhaia arasında, Phleious’tan yüz stadia mesafededir.
Sinope, Paphlagonia’da bir sahil şehridir.
Sparta, Lakedaimon ile aynı yerdir.
Stagira, Trakya’da, Strymon Körfezi’nde kain bir şehir olup, Argilos ile Akanthos arasındadır.
[okunamadı], Attika’da bir burun olup, aynı adlı bir kasabayla birlikte İyonya Körfezi ile Eğriboz’a doğru uzanan deniz arasında yer alır.
Syros, Ege Denizi’nde bir ada olup, Kyklad Adaları’ndan biridir, Delos’un yirmi mil kuzeyinde yer alır. Bunun sıfat hali Syrius’tur, Suriye’nin sıfat hali ise bilakis Syrus’tur, İskenderiyeli Klemens, Eusebios, Theodoretos, Diogenes Laertios ve diğer müelliflerin şarihleri bu hususa dikkat etmemiş, yanılarak Pherecydes Syrius ibaresini Suriyeli Pherecydes şeklinde tercüme etmişlerdir, hele ki ilmin Suriye’den Yunanistan’a intikal ettiğini ispat sadedinde ilk filozof olan Pythagoras’ın hocası Pherecydes’i delil gösterenler meseleden büsbütün gafildirler.
Tainaron, Peloponnesos’taki Lakonia’da bir burundur.
Taygetos, Lakonia’da, Sparta Nehri kıyısında bir dağdır, bu şehir tepesinde yükselen söz konusu dağ sebebiyle hastalıklara maruz kalırdı. Thebai, Asopos ve Ismenos nehirleri kıyısında kurulmuş bir şehirdir, Kadmos tarafından inşa edilmiştir.
Thyateira, Lidya’da, Lykos Nehri kıyısında, Sardes ile Pergamon arasında yer alan bir şehirdir. Troas, Küçük Asya’da, Hellespontos ile [okunamadı] arasında, Ege kıyısında bir bölgedir, aynı adı taşıyan bir şehri vardır.
Filozofların Yaşamlarındaki Bazı Unutulmaz Bahislere Dair Fihrist
Akademia. Akhilleus Meydanı, Mytileneliler ile Atinalılar arasındaki ihtilaf konusu olmuştur. Akhilleion kurulmuştur. Peripatetiklerin (Aristotelesçilerin) akroamatik öğretisi. Mısır rahipleri. Mısır yazı türü. Hyperborealı Abaris. Mısır takviminin Yunanistan’a girişi. Agesilaos Perslere karşı savaşır, Yunanistan’a döner, Koroneia’da Thebailileri mağlup eder. Alkibiades. Aristoteles’in hocalık ettiği İskender, hükümdarlığa başlar, tüm nadide eserleri Aristoteles’e gönderir, Diogenes’i ziyaret eder, vefat eder. Anaxagoras’a dikilen sunaklar. Mısır Kralı Amasis. Amasis, Habeşistan Kralı ile çekişmesi. Ptolemaisli [okunamadı], Kyrene ekolünden bir filozof. Analiz, mahiyeti nedir. Annikerisçiler. Anaxagoras’ın anma günü. Antigonos. Antigonos Gonatas, Zenon’u davet eder. Antipatros, Ksenokrates başkanlığındaki Atina elçilik heyetini kabul eder. Kelimeyi ilk kullanan kimdir. Anytos, Sokrates’i itham eder. Ressam [okunamadı], Arkesilaos tarafından taltif edilir. Hegesias’ın Yaşama Karşı adlı eseri. Makedonya Kralı Arkhelaos. Areopagos, ne zaman tesis edildiği ve ne zaman ıslah edildiği. Arete, kızı olup felsefe tahsili görmüştür. Arginusai, oradaki deniz muharebesi. Arymnestos, oğlu. Arion. Aristophanes’in Bulutlar oyununun sahnelenmesi. Aristoteles’in kendisini suda boğmadığı. Aritmetik, Pythagoras öğretisi. Artaxerxes Mnemon. Perikles’in metresi. Thales’in öngörüleri. Atina’nın kurbanlarla arındırılması. Atlantis. Attalos. Kroisos. Kratinos’un bir komedisi olan Kleobuline. Kallisthenes, İskender tarafından idam edilir. Otuz Tiran’dan biri. Trakya Khersonesosu Atinalılar tarafından ele geçirilir. Speusippos. Kheirisophos. Khreokopidai, kimlerdir. Kirrha, bir hile neticesinde ele geçirilir. Byzantion Valisi Kleandros. Kleobis ve Biton. Kleobuline. Kleombrotos, Platon’un Phaidon metnini okuması üzerine canına kıyar. Aristoteles üzerine şerhler. Lir virtüözü Konnos. Korinthos, Bilgeler orada toplanır. Girit, dini sırlarıyla meşhurdur. Kritias, Otuz Tiran’dan biri. Kriton’un Sokrates ile muhaveresi. Kritolaos, Roma’ya elçi olarak gönderilir. Kroisos seferinden vazgeçirilir. Kroisos’un Solon ile muhaveresi. Kroisos, Kyros’a esir düşer ve serbest bırakılır. Kroisos, ordusunu Halys üzerinden nasıl geçirdi. Krotonlular, Olympia’dakilere nazire olarak müsabakalar tesis ederler. Küpün hacminin iki katına çıkarılması. Kylon hıyaneti. Kynosarges, bu adı nereden almıştır. Kynosoura, Küçük Ayı, kimin tarafından keşfedildiği. Kypselos, Periandros’un oğlu, hüküm sürdüğü dönem. Kyros’un [okunamadı] ilk seferi, ikincisiyle karıştırılmıştır. Sokrates’in Daimonu. Damasias, aynı adı taşıyan iki arkhon birbirine karıştırılmıştır. Atinalıların Zenon hakkındaki kararı. Delphoi, Bilgeler orada toplanır. Delion, oradaki muharebe. Diyalektiğin icadı, Elealı Zenon. Babilli Diogenes, Roma’ya elçi olarak gönderilir. Sicilya Kralı Dionysios Ksenophon’u ağırlar, Aiskhines’i ağırlar. Kartacalı Dionysios. Yaşlı Dionysios Platon’u ağırlar. Genç Dionysios Platon’u ağırlar, Aristippos’u ağırlar. Stoacı [okunamadı]. Platon’un dostu. Diotima, alim bir kadın. Platon’un [okunamadı], Aristoteles tarafından derlenmiştir. Kehanet, Pythagoras öğretisi. İlahi tedbir, bu ifadeyi ilk kullanan kimdir. Dogma vazetmek, Platon’un dogma vazedip vazetmediği. Dor lehçesi, Pythagorasçılar tarafından neden kullanıldığı. Tutulma, ilk kez kimin tarafından önceden haber verildiği. Tutulma, Med ve Lidya ordularını birbirinden ayırır. Elatos, dönemi. Ephoroslar, ilk ne zaman seçildikleri. Platon’un epigramları. Epimenides’in uzun uykusu. Euthydemos, dönemi. Peripatetiklerin (Aristotelesçilerin) egzoterik öğretisi. Periandros’un Bilgeler için verdiği ziyafet. Harita, ilk kez kimin tarafından çizildiği. Geometri, Yunanistan’a ilk kimin tarafından getirildiği. Pythagoras öğretisi. Geometrik oranlar. Gnomonik, kimin tarafından icat edildiği.
Tanrı, Yunanların Tanrı isimlerini kendisinden ilk kez aldıkları varlık. Altın Mısralar, kimin tarafından yazıldığı. Gorgias, bir Sofist. Yunan ordusunun Ksenophon tarafından geri çekilmesi. Hektemoroi. Hegesistratos, Pisistratos'un oğlu. Herakleides, Platon'un dostu. Hermes Trismegistos, ona atfedilen kitapların uydurma olduğu. Hermias, Atarneus kralı. Hermodamas, lakabı [okunamadı]. Diğer iki kişinin İskender'e karşı komplo kurması. [okunamadı], Aristoteles. [okunamadı], bir Sofist. Pythagoras'ın Homakoion'u, kendi özel okulundan. Horoskoplar, ilk kez ne amaçla kullanıldıkları. İlyas [Yeremya] Peygamber'in Platon ile çağdaş olmadığı. Yahudiler, onlarla görüşülmesi. Ruhun ölümsüzlüğü, ilk kimin tarafından öne sürüldüğü. Pherekydes tarafından ruhun ölümsüzlüğü, bunu Platon'un kimden öğrendiği. Farksızlık (Adiaphora). Tümevarım, Sokrates tarafından nasıl kullanıldığı. Tümevarım, türleri, Platon tarafından nasıl kullanıldığı. İyonya Genel Meclis Binası, Thales'in Teos'ta inşa edilmesini tavsiye ettiği. Labynetus, Babil kralı. Lakydes Bahçeleri. Lais. Solon'un Kanunları. Drakon'un Kanunları. [okunamadı]. Aristoteles'in kütüphanesi. Lykeion, Peripatetiklerin (Aristotelesçilerin) okulu. Magna Graecia. Manes, Diogenes'in kölesi. Mantinea, oradaki savaş. Marius, Theodoros'u ağırlar. Platon'un yazılarına iliştirilen işaretler. Matematik. Tıp. Megaralılar, Salamis konusunda Atinalılar ile mücadeleleri. Megaralıların Salamis'i geri almaları, Nisaia'yı zapt etmeleri. Megaralıların bir kararnameyle Atina yetki alanına girmelerinin yasaklanması. Meletos'un Sokrates'i itham etmesi. Mentor. Orta Akademi, Lakydes'in oraya yönelmesine hangi olayın vesile olduğu. Değirmen Şarkısı. Milon. Akıl (Nous), Anaksagoras'a bu adın verilmesi. Mnesarkhos, Pythagoras'ın oğlu. Ahlak felsefesi, kimin tarafından icat edildiği, Arkhelaos. Musa'nın Platon'a ışık tutması. Munikhiya, Atina limanı. Müzler (Musalar). Müzik. Neleus, Thales'ten çok önce. Yeni Akademi. Nikomakhos, [okunamadı] oğlu. Atina Senatosu tarafından edilen yemin. Dikdörtgen sayı, ne olduğu. Olympias, İskender'in annesi. Olimpiyat, genel kabulün aksine ilk galip sayılan Koroibos'tan çok önce İphitos tarafından ihdas edilmiştir. Alexinos tarafından tasarlanan Olympia ekolü. Kehanetin Diogenes tarafından yanlış anlaşılması. Kehanet. Palamedes, bir trajedi. Panionion, on iki İyon kentine ait ortak mabet. Peloponnesos Savaşı. Periandros, hükümdarlığına ne zaman başladığı. Perikles. Peripatetikler (Aristotelesçiler), bu adın nereden geldiği. Phalaris'in öldürülmesi. Pherekydes, ne zaman öldüğü. Philippos, Ksenokrates'i Atina elçisi olarak kabul eder, Aristoteles'i getirtir. Philistos. Philokypros, Kıbrıs. Filozofların Atina'dan sürülmesi. Felsefe, neden bu adla anıldığı. Phryne, Atinalı bir hetaira. Phrynon, Pittakos tarafından öldürülmesi. Phthiriasis (bitlenme hastalığı). Pisistratos'un Atina tiranlığını ele geçirmesi. Peisithanatos, Ölüm Hatibi Hegesias, neden böyle adlandırıldığı. Pittakos Sözü. Pittakos Arazisi. Platon Delion'da savaşmamıştır. Platon, Aristoteles tarafından [okunamadı]. "Şiir" kelimesi, ilk kez kimin tarafından kullanıldığı. Pompeius'un Poseidonios'u ziyareti. Anaksimandros'un önsezileri ve kehanetleri. Khilon'un kehanetleri. Priene. Sofist Prodikos. Sofist Protagoras. Atasözü, Samos Kuyrukluyıldızı. Atasözü, Bunlar Ninos'un idaresi altındadır. Proksenos'un sefere Kyros ile katılması. Proksenos'un Aristoteles'i eğitmesi. Psammetikhos, Amasis ve Semniferteus ile aynı kişi. Lagos oğlu Ptolemaios, Theodoros'u ağırlar. Ptolemaios'un Eukleides'e sorusu. Piramidin boyu, Thales tarafından nasıl ölçüldüğü. Pythagoras'ın dönemi. Güreşçi Pythagoras. Pythagoras'a bir tanrı gözüyle bakılması. Egzoterik Pythagorasçılar. Ezoterik Pythagorasçılar. Pythagorasçılar ile Pythagoras takipçilerinin nasıl ayırt edildiği. Pythais, Aristoteles'in eşi. Pythais, Aristoteles'in kızı. Bedenin dirilişi. Retiarii, Romalı gladyatörler. Mısır'daki Sais vilayeti. Atinalıların bir hile ile [okunamadı] boyun eğdirmesi. Saulios veya Kadoides, İskit Kralı Anakharsis'in kardeşi. Ada soğanı (Skylla), Hekim Pythagoras tarafından bu konuda yazılmış bir kitap. Skillous, Lakedaimonlular tarafından Ksenophon'a bağışlanan bir kasaba. Yedi Bilgelerin Delphi'ye dikilen vecizeleri. Trakya Kralı Seuthes, kendi adına savaşması için Yunan ordusunu kiralar. Seisakhtheia, ne olduğu. Epimenides'in derisi, bir atasözü. Sokratik diyalog yönteminin kimin tarafından ilga edildiği. Kilikya'daki Soloi kentinin inşası. Kilikya'daki Soloi. Kıbrıs'taki Soloi kentinin inşası. Soloisizm (dil yanlışı), bu adın nereden geldiği. Sophokles'in Polemon hakkındaki hükmü. Stageira'nın İskender tarafından imar edilmesi. Yüzey kelimesi, ilk kimin tarafından kullanıldığı. Fiziksel nedenlerin bilinmemesinden doğan batıl inancın çürütülmesi. Platon'un üslubu. Stoa, Poikile, Stoacıların okulu. Anaksagoras'a göre Güneş. Güneşin çapı. Sybarisliler ile Krotonluların savaşı. Syennesis, Kilikya kralı. [okunamadı].
Tarquinius Priscus, Plinius tarafından Tarquinius Superbus ile karıştırılmıştır. Telauges. Tellus. Scilluns’taki Diana Tapınağı, Efes’tekinin taklidi olarak yapılmıştır. Yaşlı Thales, genç olanla karıştırılmıştır. Thales, sonraki peygamberlerle çağdaştır. Atinalılar için uğurlu bir gün olan Thargelion ayının altıncısı. Theano, bu adı taşıyan pek çok kişi vardır. Smyrna’lı Theon. Altı kumandanı itham eder. Theramenes idama mahkûm edilir. Tragedya türünü ilk kez sahnelediğinde. Thetis. Otuz Tiran. Thrasybulos’un Periandros’a öğüdü. İskitli Toxaris. Dönenceler aynı zamanda ekinoksları da tazammun eder. Suyun her şeyin ilkesi olduğu, Fenikeliler ve Hintlilerce de kabul edilmiştir. Bilgeler, bu adla ilk ne zaman anıldılar. Sokrates’in zevcesi Ksanthippe. Kseniades Diogenes’i satın alır. Ksenophon’un seyahati. Kserkses’in Yunanistan seferi. Zamolksis. Zenon kâhine danışır. Burçlar kuşağının eğikliği, ilk ne zaman keşfedildi. Zerdüşt.
Filozofların Hayatlarını ve Öğretilerini Yazmış Olan Müellifler
Troas burnundaki Sigeion’dan Dioxippos’un oğlu, Hellanikos’un talebesi Diotimos, Sofistler Üzerine adlı eseri kaleme almıştır. Peloponnesos Savaşı’ndan evvel yaşamıştır.
Filozof Ksenophon, ilk olarak Filozofların Hayatları Üzerine yazmıştır, burada kastedilen belki de onun Sokratik savunmaları ve hatıratıdır.
Miletoslu genç Anaksimandros, Ksenophon ile çağdaştır, zira Artakserkses Mnemon devrinde yaşamıştır, Pythagorasçı Simgelerin Şerhi’ni telif etmiştir.
İsokrates’in talebelerinin en mümtazı olan Sakızlı Theopompos, Pers Kralı Artakserkses Okhos ile Makedonya Kralı Philippos devrinde, Platon’un Alıştırmaları Dair adlı eseri yazmıştır.
Pythagorasçı bir filozof olan Lokrili Timaios, Pythagoras’ın Hayatı’nı yazmıştır. Speusippos, Filozoflar Üzerine adlı bir kitap kaleme almıştır.
Filozof Ksenokrates, Hayatlar Üzerine adlı kitaplar yazmıştır.
Theophrastos, Bilgeler Üzerine yazmıştır.
Aristoteles’in talebesi Tarentumlu Aristoksenos, Mümtaz Şahsiyetlerin Hayatları Üzerine yazmıştır, bu şahsiyetler arasında Pythagoras, Arkhytas, Sokrates ve Platon da bulunmaktadır.
Pontoslu Herakleides, Speusippos ve Aristoteles’in derslerini dinlemiştir, Pythagorasçılar Üzerine ve Hayatlar Üzerine adlı eserleri kaleme almıştır. Bu sonuncusu Laertios tarafından fiziki metinler meyanında sayılsa da, Vossius’un düşündüğü veçhile, Eutokios onun Arkhimedes’in Hayatı adlı eserine atıfta bulunduğu için, daha ziyade tarihi mahiyette görünmektedir.
Yine Aristoteles’in talebesi olan Messeneli Dikaiarkhos, Hayatlar Üzerine adlı eseri yazmıştır.
Yine Aristoteles’in talebesi olan Solili Klearkhos, Hayatlar Üzerine yazmıştır. Bu eserden Athenaios birinci, dördüncü ve beşinci kitapları zikreder, Aulus Gellius ise Pythagoras hakkında yazdıklarını buradan iktibas eder.
Yine Aristoteles’in talebesi olan Eresoslu Phanias, Sokratikler Üzerine yazmıştır.
Epikouros, Hayatlar Üzerine dört kitap kaleme almıştır, lâkin Gassendi bunların meşhur şahsiyetlerin sergüzeştlerini değil, huzurlu bir ömür sürmeyi temin eden ahlaki kaideleri ihtiva ettiği kanaatindedir.
Kepotyrannos lakaplı Apollodoros, Epikouros’un talebesi olup onun Hayatı’nı yazmıştır.
Aleksandros Severus zamanında yaşamış bir Babilli olan Bardesanes, Greklerin Gymnosophistler tesmiye ettiği Hintli filozoflar, Brahmanlar ve Samaneanlar Üzerine yazmıştır.
Epikouros’un talebesi Lampsakoslu Idomeneus, Sokratikler Üzerine kitaplar yazmıştır.
[okunamadı] Antigonos, Ptolemaios Lagos ve Ptolemaios Philadelphos devrinde yaşamıştır, Hayatlar Üzerine yazmıştır, bunların arasından özellikle Polemon, Menedemos, Dionysios, Metathemenos, Lykon, Zenon, Pyrrhon ve Timon’un hayatları Athenaios ve diğerlerince zikredilmiştir.
Bir şair olan Kyreneli Kallimakhos, Ptolemaios Philadelphos devrinde yaşamış, ilmin herhangi bir şubesinde temayüz etmiş olanlar ile bunların eserlerine dair bir cedvel yahut tasvir kaleme almıştır.
Kyzikoslu hatip Kleanthes, (hatip Miletoslu Philiskos’un talebesidir) İskenderiyeli Klemens, Laertios, Porphyrios ve Miletoslu Hesykhios’tan tahsil görmüştür.
Smyrnalı [okunamadı], Ptolemaios Euergetes devri civarında Hayatlar Üzerine kitaplar telif etmiştir, bunlardan bilhassa Platon, Arkesilaos, Aristoteles, [okunamadı], Lykon ve diğerlerinin hayatları Laertios tarafından zikredilir.
Ptolemaios Euergetes devrinde ya [okunamadı] ile Kleanthes’in talebesi olan Sphairos, Eretrialı Filozoflar Üzerine ve Lykourgos ile [okunamadı] Üzerine üç kitap yazmıştır.
Filozof Khrysippos, Hayatlar Üzerine yazmıştır, Kadim Doğabilimciler Üzerine yazdığı eser de belki bu kabildendir.
Sotion, Eunapios’un bildirdiği veçhile filozofların birbirini takip ediş sırasına göre hayatlarını anlattığı Filozofların Silsilesi’ni kaleme almıştır. Laertios bu eserin üçüncü kitabını zikreder.
Serapion’un oğlu Herakleides, Ptolemaios Philometor devrinde yaşamış, muhtemelen filozoflara dair altı kitaplık bir Silsile telif etmiştir, bu metin belki de Sotion Muhtasarı ile aynı eserdir, zira Laertios her iki başlığı da zikreder.
Asklepiades’in oğlu Atinalı Apollodoros bir dilbilimcidir, Ptolemaios Euergetes devrinde parlamıştır, dilbilimci Aristarkhos ile Stoacı Panaitios’un meclisinde bulunmuştur. Filozof Fırkaları Üzerine adlı eseri ve şayet aynı eser değilse Öğretiler Mecmuası’nı kaleme almıştır, her iki metin de Laertios tarafından Solon ve Khrysippos bahislerinde zikredilir.
Karneades’in talebesi Kleitomakhos, takriben 162. Olimpiyat civarında temayüz etmiştir, Fırkalar Üzerine yazmıştır.
Polyhistor namıyla maruf Alexander Cornelius, 173. Olimpiyatta parlamıştır, Silsileler’i kaleme almıştır.
Hıristiyan Damis, Tyana’lı Apollonios’un Hayatı’nı yazmıştır.
Damis ile çağdaş olan Aigaialı Maksimos, mezkûr Apollonios’un Hayatı’nı kaleme almıştır.
[okunamadı], Philostratos tarafından birinci kitabın dördüncü faslında muteber sayılmayan, aynı Apollonios’un Hayatı’na dair dört kitap vücuda getirmiştir.
İsokrates, Mümtaz Şahsiyetler Üzerine yazmıştır, Stephanos tarafından zikredilir.
Trajan ve Hadrianus devirlerinde parlayan Ploutarkhos, Filozofların Görüşleri Üzerine yazmıştır, günümüze ulaşan beş kitaptır.
Diogenes Laertios, yahut Tzetzes’in tesmiyesiyle Diogenianos, Filozofların Hayatları Üzerine günümüze ulaşan on kitabı kaleme almıştır, Photios, Sopatros’un bu eserden pek çok iktibasta bulunduğunu teyit eder. Dolayısıyla Diogenes, Sopatros’u idama mahkûm eden Büyük Konstantinos’tan evvel, lâkin Trajan’dan sonra yaşamıştır, zira Ploutarkhos’tan, Sextus Empiricus’tan ve Sextus’un talebesi Saturninus’tan bahseder. Vossius bu kayıtlardan hareketle, onun Antoninus Pius devrinde yahut bundan bir miktar sonra yaşadığı neticesine varır.
[Felsefe Tarihçileri ve Yazarları]
Samosatalı Lukianos, Aurelius ve Commodus devrinde, o dönemin filozoflarından Demonax'ın Hayatı'nı kaleme aldı. Severus'tan Philippus'a kadar parlayan Philostratos, Maximus ve Damis'in daha önce yazdığı her şeyi içine alan ve günümüze ulaşan sekiz kitaptan müteşekkil Apollonios Tyaneus'un Hayatı'nı yazdı.
Diğerinin amcası ve kayınpederi olan, Macrinus ile Heliogabalus döneminde yaşayan Philostratos, Sofistlerin Hayatları'nı yazdı.
Gallienus'tan Probus'a kadar yaşayan Porphyrios, Eflatun devrine kadar uzanan bir Felsefe Tarihi kaleme aldı. Bu eserden Theodoretos ve Tzetzes, "Filozofların Hayatları" başlığı altında bahseder.
Eserin üçüncü cildi Suidas tarafından zikredilir, bu cilde ait olan Pisagor'un Hayatı'nın bir kısmı günümüze ulaşmıştır; bu kısım ilkin Rittershusius, daha sonra da Lucas Holstenius tarafından neşredilmiştir.
Diocletianus devrinde yaşayan Soterikhos, Apollonios Tyaneus'un Hayatı'nı yazdı.
İmparator Julianus'un hocası İamblikhos, Joannes Arcerius tarafından neşredilen Pisagor'un Hayatı'nı yazdı.
Valentinianus, Valens ve Gratianus dönemlerinde yaşayan, seçkin bir sofist, hekim ve tarihçi olan Eunapios, Khrysanthios'un talebi üzerine günümüze intikal etmiş bulunan Filozofların ve Sofistlerin Hayatları'nı yazdı.
Napolili bir filozof ve hatip, Proklos'un talebesi olan Marinos, Zenon ve Anastasios zamanlarında yaşadı, mektepteki üstadı ve selefi olan Proklos'un Hayatı'nı hem nesir hem de nazım olarak kaleme aldı. Bu eserin yalnızca nesir kısmı günümüze ulaşmıştır.
Miletoslu Hesykhios İllustris, ilim sahasında temayüz etmiş şahsiyetleri gösteren bir Fihrist yazdı, bu eser günümüze erişmiştir.
Suriyeli Şamlı Damaskios, İustinianos döneminde yaşadı, bir Stoacı, Simplikios ile Frigyalı Eulamius'un çömeziydi, bir Felsefe Tarihi kaleme aldı. Yaşadıkları devirler daha belirsiz olanlar ise şunlardır,
Seçkin şahıslara dair bir kitap yazan ve Laertios ile Athenaios tarafından zikredilen Amphikrates.
Yedi Bilgeler hakkında bir risale yazan Efesli Andron, bu risale belki de konusu Altın Üçayak hikâyesi olan Üçayak adlı eseriyle aynıdır.
Peripatetik (Aristotelesçi) bir filozof olan Antisthenes, Filozofların Ardıllığı'nı yazdı.
[okunamadı], Öğretiler Derlemesi kaleme aldı.
Messenalı bir Peripatetik (Aristotelesçi) filozof olan Aristokles, bütün filozofları ve fikirlerini aktardığı Felsefe Üzerine adlı on ciltlik bir eser yazdı.
Damas, Aristoteles'in talebesi ve Rodoslu olan Eudemos'un Hayatı'nı yazdı.
Kireneli Damon, Filozoflar Üzerine bir kitap yazdı.
Didymos, Diktatör Julius devrinde yaşadı, Pisagorcu Felsefe Üzerine yazdı.
Diokles, Filozofların Hayatları'nı kaleme aldı.
Eubulides, Diogenes üzerine ve belki de Sokrates üzerine bir kitap yazdı.
Herodotos, Epikuros'un Gençliği Üzerine yazdı.
Kotys'in oğlu Atinalı hatip Heron, Herakleides'in Tarihleri'nin bir Hülasası'nı yazdı.
[okunamadı], Mezhepler Üzerine yazdı, öğretiler ve filozoflar hakkında eserler verdi.
[okunamadı], Filozofların Ardıllığı'nı kaleme aldı.
Meleagros, Görüşler Üzerine yazdı.
İskenderiyeli Nikandros, Filozoflar Üzerine yazdı.
Panaitios, Mezhepler Üzerine yazdı.
Peripatetik (Aristotelesçi) Satyros, [okunamadı] yazdı.
[okunamadı]doros, Mezhepler Üzerine yazdı.
Timotheos, [okunamadı] kaleme aldı.
Mezkûr Müelliflerin Kimi Pasajları Üzerine Mülahazalar
Aristoteles,
Ruh Üzerine, 1. kitap, 2. fasıl, Pacius'un metninde "zira şekiller ve atomlar sonsuzdur" şeklinde geçen [okunamadı] ibaresinin [okunamadı] biçiminde okunması muhtemeldir.
Hayvanların Oluşumu Üzerine, 4. kitap, 9. fasıl, [okunamadı] yer almaktadır.
Putperestlerin Kitaplarını Okumak Üzerine 24. Vaaz'da geçen [okunamadı] ifadesi, muhtemelen [okunamadı] şeklinde olmalıdır.
Proklos [okunamadı], belki de [okunamadı] tarzında okunmalıdır.
İskenderiyeli Clemens, Stromata, 1. kitap,
"Zannımca onun, zihni pek çok şeyi bilen bir halde bulunduğunu biliyordu; nitekim Herakleitos'un kanaati de bunu vazeder" şeklinde tercüme edilen kısımdaki [okunamadı] ibaresinin, [okunamadı] biçiminde tashih edilmesi mümkündür.
[okunamadı] ifadesi [okunamadı] olarak okunmalıdır.
6. Kitap, [okunamadı], bağlamın gerektirdiği mana [okunamadı] şeklini icap ettirmektedir.
Diodoros Sikolos,
Tarih, 6. kitap, [okunamadı] kısmına [okunamadı] ilave edilmelidir.
Valesius Seçkileri, sayfa 245, metin İamblikhos'un Pisagor'un Hayatı adlı eserinin 29. faslından istifadeyle şu surette tamamlanmalıdır, [okunamadı].
Diogenes Laertios, Etymologicum Magnum,
Solon faslında geçen [okunamadı] ifadesi, belki de [okunamadı] biçimindedir.
Nazianslı Gregorios,
Julianus'a Karşı 3. Nutuk, [okunamadı], belki de kelimelerin yeri [okunamadı] şeklinde değiştirilmelidir.
Herodotos,
4. Kitap, Valla ve Stephanos'un "amca tarafından" diye aktardığı [okunamadı] ibaresi, muhtemelen [okunamadı] olmalıdır.
İamblikhos'un Pisagor'un Hayatı adlı eseri, Arcerius tarafından bozuk bir biçimde neşredilmiş, yaptığı tercüme ve düzeltmelerle metin daha da tahrif edilmiştir, kendi baskısının sonuna ekleme yapan meçhul yazar, mülahazalarının nihayetinde Desiderius Heraldus ve Porphyrios üzerine çalışan Rittershusius metni bir nebze ihya etmişlerse de,
Eser çok daha esaslı bir tashihe muhtaçtır, şöyle ki,
2. Fasıl, [okunamadı] yerine [okunamadı] okunmalıdır, nitekim hemen ardından gelen kehanette de durum böyledir, [okunamadı] yerine [okunamadı].
Sayfa 29,
[okunamadı] yerine, elyazmasının da gösterdiği üzere [okunamadı] okunmalıdır.
Sayfa 32,
[okunamadı] yerine elyazmasında yer aldığı şekliyle [okunamadı] ve hemen akabinde [okunamadı] yerine [okunamadı] okunmalıdır.
3. Fasıl,
[okunamadı] yerine [okunamadı] okunmalıdır.
Sayfa 32,
[okunamadı] kısmı da yine aynı şekilde tashih edilmelidir.
[okunamadı], oku ve ayırt et, [okunamadı] yerine şunu oku, [okunamadı].
Sayfa 3.
[okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
Fasıl 5, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Sayfa 38, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Sayfa 39.
[okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Fasıl 8, s. 30, [okunamadı] ([okunamadı] oku) [okunamadı].
Sayfa 31, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Fasıl 9, [okunamadı] ([okunamadı] oku) [okunamadı] ([okunamadı] oku) [okunamadı].
Fasıl 10, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku ve devamında, [okunamadı].
Sayfa 60, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Fasıl 11, [okunamadı] yerine muhtemelen [okunamadı].
s. 15, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Fasıl 18, s. 89, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
Fasıl 19, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
Sayfa 93, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku ve devamında, [okunamadı] yerine muhtemelen [okunamadı].
Fasıl 21, s. 99, [okunamadı], bir derkenar haşiyesi gibi görünen [okunamadı] ibaresini çıkar.
Fasıl 25, [okunamadı] ([okunamadı] oku) [okunamadı].
Fasıl 25, [okunamadı] (muhtemelen [okunamadı]) [okunamadı].
Sayfa 135.
[okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Aynı yerde, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku. Arundel Mermerleri.
Sayfa 10, 38. satır, [okunamadı] (Bay Selden, Atina halkının arkhonluğu devrinde) [okunamadı] oku.
Nikomakhos’un Aritmetiğe Giriş’i. (Başlığı böyle tamamla, [okunamadı] s. 30, 35, 44, 62, 76.)
Sayfa 7, [okunamadı] oku, [okunamadı].
Kendisine ait Musiki El Kitabı, Meibomius neşri.
Sayfa 10, 5. Fasla devam et ve şöyle ayırt et, [okunamadı].
Sayfa 11, Meibomius’un belirttiği gibi [okunamadı] değil, [okunamadı].
Porphyrios’un Pythagoras’ın Hayatı, Lucas Holstenius neşri, s. 2 ve 10, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı] ya da [okunamadı].
Sayfa 11, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
Sayfa 27, [okunamadı] ([okunamadı] oku) [okunamadı].
Aynı yerde, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
Proklos’un Öklid Şerhi Üzerine
1. Kitap, 12. fasıl, s. 33, [okunamadı] ([okunamadı] oku) [okunamadı], satırların yerini değiştir, [okunamadı].
Aynı yerde, [okunamadı], satırların yerini değiştir, [okunamadı].
Aynı yerde, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
3. Kitap, 4. fasıl, [okunamadı], [okunamadı] ibaresini ekle ve hemen ardından, [okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Aynı yerde, [okunamadı], şunu ikmal et, [okunamadı].
Sayfa 31.
[okunamadı], [okunamadı] oku.
4. Kitap, s. 109.
[okunamadı], şunu ikmal et, [okunamadı].
Sextus Empiricus’un Pyrrhoncu Esaslar’ı
1. Kitap, 4. fasıl, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
Fasıl 14, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
Aynı yerde, s. 10, [okunamadı], elyazmasında daha isabetli olarak [okunamadı].
Fasıl 33, s. 46, Ksenophanes’in mısralarında, [okunamadı] yerine elyazmasında [okunamadı], [okunamadı] yerine [okunamadı] oku, [okunamadı] yerine elyazmasında [okunamadı], [okunamadı] yerine elyazmasında [okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
2. Kitap, 5. fasıl, s. 61, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı].
Fasıl 6, s. 64, [okunamadı], Sir Henry Savile ve Bay Casaubon’un nüshasında noksanı göstermek adına şöyle bir boşluk vardır, [okunamadı], hemen ardından [okunamadı] yerine [okunamadı] oku.
Aynı yerde, 26. satır, [okunamadı], [okunamadı] ibaresini ekle, aksi halde bu eksik bir akıl yürütme olmaz.
Fasıl 13, s. 82, 4. satır, [okunamadı], şunu ikmal et, [okunamadı].
Fasıl 22, s. 101, 18. satır, [okunamadı], [okunamadı] oku.
Fasıl 23, s. 102, muhtemelen [okunamadı] ibaresi metinden çıkarılmalıdır ve yalnızca bir sonraki satırın tekrarından ibarettir, [okunamadı].
Kitap 3, fasıl 8, satır 30, [okunamadı] yerine [okunamadı] okuyunuz.
Fasıl 16, sahife 136, satır 40, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı]. Aynı yerde. Fasıl 18, [okunamadı], [okunamadı] okuyunuz. Aynı yerde.
Sahife 141, satır 3, [okunamadı], [okunamadı] ekleyiniz. Aynı yerde. Satır 30, [okunamadı], [okunamadı] okuyunuz. Leo Allatius tarafından neşredilen Sokrates ve Sokratiklerin Mektupları, Mektup 1, sahife 2.
[okunamadı], muhtemelen [okunamadı]. Sokrat.
Mektup 1. Sahife 3, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı]. Aynı yerde. Sahife 5, [okunamadı], yazma nüshada [okunamadı], muhtemelen [okunamadı]. Aynı yerde. Sahife 9, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı] yahut [okunamadı]. Aynı yerde. Mektup 5.
[okunamadı], muhtemelen [okunamadı] yahut [okunamadı]. Socr. Mektup 5. Sahife 15.
[okunamadı], [okunamadı] okuyunuz. Sahife 16, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı] yahut [okunamadı]. Aynı yerde. Aynı yerde, [okunamadı].
Yazma nüshada [okunamadı], bunu tercih ediyor ve akabinde [okunamadı] okuyorum. Aynı yerde. Sahife 18, [okunamadı], [okunamadı] okuyunuz. Mektup 7, sahife 22, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı]. Aynı yerde. Mektup 8, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı] ekleyiniz.
Antisth. fasıl 4. Mektup 9, [okunamadı], Dor lehçesinde muhtemelen [okunamadı] yerine [okunamadı]. Arist. fasıl 7. Sahife,
Sahife 26, [okunamadı], muhtemelen [okunamadı]
[okunamadı], okuyunuz ve ayırınız, Dor lehçesinde [okunamadı].
Aynı yerde. Aynı yerde, [okunamadı], [okunamadı] okuyunuz. Aynı yerde. Aynı yerde, [okunamadı], [okunamadı] okuyunuz. Aynı yerde. Mektup 13.
[okunamadı], muhtemelen [okunamadı], Simon. Aynı yerde, [okunamadı], [okunamadı] okuyunuz, zira bu parçayı Simon'un Aristippos'a Mektubu'ndan nakleden Stobaeus, Kelam 17 böyledir, buradan hareketle serlevhayı da ikmal ediniz. Aynı yerde. Stobaeus, Kelam 82, Hierokles'i zikreder, [okunamadı], Eukleides, fasıl 3. Themistios, Nutuk 4.
[okunamadı], (Laertios'ta, Pythagoras'ın Hayatı'nda [okunamadı] yerine olduğu gibi) [okunamadı] okuyunuz, ve Plutarkhos'un De Genio Socratis eserinde [okunamadı] yerine iki defa [okunamadı] okuyunuz. Pyth. fasıl 19. Synesios, İlahi 4, [okunamadı],
[okunamadı], Akıl (Nous), Ruh, [okunamadı].
Keldani Felsefesinin Tarihi
Sör John Marsham'a,
Efendim, Bu kitabı zatıalinize ithaf ediyorum, zira beni bu sahaya ilk sevk eden sizdiniz.
Allame Ga[ssendi] benim için bir numuneydi, yine de onun tarafgirliğine tabi olmadım,
Zira o, tek bir şahısla mukayyet olduğu halde bahsini genişletme serbestisini kendinde bulmuş ve mevzusunu vesile kılarak kendi mükemmel tahkikatlarının birçoğunu aleme tanıtmıştır.
Bizim gayemiz ise daha geniş bir sahayı ihtiva ettiğinden, her birine kendi liyakatinin hakkı olan takdir teslim edilirken, herhangi bir hususi tarafa meyletmeye pek az imkan tanımaktadır.
Mevzunun tenevvüünden bu faydayı elde ettiğimi ümit ederim, fakat zatıalinizin teşviklerine borçlu olduğum şeyler bundan fersah fersah fazladır,
Şayet daha azını temenni edebilseydim, bu vesileyle bunu dilerdim, ta ki şimdi ancak bir şükranın ehemmiyetsiz bir neticesi kabilinden olan bu amelde, bir intihap ve temayül hissesi bulunabilsin,
Aziz Dayım, En Muhabbetli Yeğeniniz ve Naçiz Hizmetkarınız, THOMAS STANLEY.
İtiraf etmeliyim ki, bizatihi çetin, garip ve lisanımıza pek münasebetsiz bir mevzuya girmekteyiz, yine de sair felsefe ve ilimlerin son zamanlarda muhtelif milletlerce kendi lisanlarına tercüme edilerek hüsnükabul gördüğünü ve bu felsefenin, ilk felsefe olması hasebiyle, diğerlerinin anlaşılmasına azımsanmayacak bir katkı sunduğunu mülahaza edecek olanların bu kusuru mazur göreceklerinden şüphe etmem.
Bu mevzunun maruz kaldığı bir diğer handikap ise çok daha ehemmiyetlidir, Zira kadim zamanların harabeleri arasından Şark kavimlerinin ve bilhassa Keldanilerin maarifini çıkarıp ihya etmekten daha müşkül bir şey yoktur. Ondan geriye kalanlar,
Lakin Osthanes ile Berosos'un ilk defa bildirdiklerini Greklere daha da tafsilatlı anlatanlar da eksik olmamıştır.
Hermippos (Plinius'un kelamıyla ifade edilecek olursa) büyücülük üzerine gayet vukufla yazmış ve Zerdüşt'ün manzumelerine şerh düşmüştür.
Antoninus Pius devrinde Keldani felsefecilerinden Juliani namıyla maruf Baba ve Oğul iki şahıs şöhret bulmuştur, Bunlardan birincisi Keldani ayinleri hususunda yazmış,
İkincisi ise manzum teurji kehanetleri ve mezkur ilmin sair sırları üzerine eser vermiştir.
Daha sonraları Symbolos ile Pallas, Mecusiler hakkında kalem oynatmış, daha sonraki Platoncu felsefeciler ise bu mevzuya daha sık temas etmiştir,
Amelios, 40 kitaptan müteşekkil bir reddiye vücuda getirmiş, Porphyrios Keldani Julianus'un tarihi üzerine 4 kitap,
bize başlıca Grekler vasıtasıyla intikal etmiştir, ki onların bir kısmı, Pythagoras ve Platon misali, bu maarifi kendi istifadelerine tahvil ederek kendi felsefelerine mezcetmiş, bir kısmı ise doğrudan doğruya bu mevzuyu ele almış olsa da eserleri zayi olmuştur.
İlk müelliflerinden geriye hiçbir şey kalmamıştır, başkalarının oradan iktibas ettikleri ise kendi has felsefelerinden tefrik edilememektedir.
Greklere bu maarifi ilk defa tanıtan Osthanes olmuş, çok sonraları ise Berosos tanıtmıştır, bunlardan ilki Kserkses devrinde, diğeri ise Ptolemaios Philadelphos idaresi altında yaşamıştır.
Iamblikhos ise En Mükemmel [Keldani Teolojisi] serlevhalı 28 kitap telif etmiştir.
Buradan çıkarılabilecek netice şudur ki, Demokritos’un Khaldæa (Keldani ülkesi) üzerine kaleme aldığı inceleme ile Babil’deki mukaddes harflere dair tefsiri, ya bu ilimleri bihakkın ihata edememiş yahut öylesine müphem kalmıştır ki bunların keşfine pek az hizmet etmiştir. Kimi müelliflerce Aristoteles’e, kimilerince Rhodon’a atfedilen, lakin hakikatte Antisthenes tarafından yazılmış olan Magicum başlıklı risalenin de, bu ilim ve fenlerden ziyade onları icra edenlerin tarihini nazara aldığı anlaşılmaktadır.
Diogenes Laertios tarafından bu umumi başlık altında zikredilen ve Mecusiler hakkında yazan müellifler de bu kabildendir,
Yetkin Keldani İlahiyatı ve Syrianos’un Kehanetler Üzerine adlı eseri. Bütün bunlardan günümüze hiçbir şey kalmamıştır, meğerki (ileride ispat etme fırsatı bulacağımız üzere) Platoncu müelliflerin eserlerine serpiştirilmiş olan az sayıdaki kehanet,
Yunanlar (Hermippos, Oğul Iulianos ve diğerleri) tarafından Keldanicadan tercüme edilmiş metinlerin cüzleri olsun.
Bunların bir kısmını Plethon ve Psellos birer şerhle izah etmiş, Keldani doktrinine dair pek muhtasar ve müphem hülasalar eklemişlerdir, bizler ise başka müellifler arasına dağılmış bulunan bu ilimlerin bakiyelerini cem edip tanzim ederek, bunları ikmal ve tavzih etmeye gayret gösterdik,
Tarihî kısımda Annius Viterbiensis, Clemens Romanus ve emsali metinler gibi uydurma veya itimada şayan olmayan unsurları ayıklamaya ihtimam gösterdik,
Felsefi kısımda ise Kircher, Gaulmin ve diğerlerince dikkatsizce kabul edilmiş olan, lakin sonradan uydurulduğu sarih bir surette anlaşılan Haham icatlarını bertaraf ettik.
KELDANİ FİLOZOFLARININ TARİHİ. BİRİNCİ KİTAP.
Felsefenin menşeinin Şark olduğuna bizzat Yunanların en alimleri dahi ekseriyetle kaildir.
İlimlerin kadimliği hususunda Şark milletlerinden hiçbiri Keldanilerle ve Mısırlılarla boy ölçüşemezdi. Mısırlılar Keldanilerin kendi kolonileri olduğunu, bütün ilim ve nizamlarını onlardan aldıklarını iddia ederler, lakin bu ihtilafın daha tarafsız ve peşin hükümden uzak hakemleri tasdik ederler ki, bilgilerini Keldanilerden tevarüs eden Mecusiler, Mısırlılardan daha kadimdi,
Astroloji ilmi Keldanilerden Mısırlılara, onlardan da Yunanlara intikal etmiştir, velhasıl Keldaniler, antiquissimum Doctorum genus, yani muallimlerin en kadimi idiler.
Keldani ülkesi, Asya’daki Babilonya’nın bir cüzüdür, ahalisine, Ham’ın oğlu Kuş’a izafeten (Kuşdim dercesine) Haşdim denir.
Fakat Keldanilerin felsefesi kendi memleketlerinin hudutlarını aşmış, komşuları olan Fars ve Arap diyarlarına da yayılmıştır, bu sebepten Keldanilerin, Farsların ve Arapların ilmi umumi olarak KELDANİ İLMİ başlığı altında toplanır.
Binaenaleyh biz de bu üçü arasından, diğer ikisinin kendisinden neşet ettiği ve Keldaniler zikredildiğinde asıl manasıyla KELDANİ tesmiye olunan ile başlayacağız.
Bunun tetkikinde (tıpkı diğer kısımlarda olacağı üzere) bahsimiz iki cüzden müteşekkil olacaktır, ilki müellifler yahut bu ilmi icra edenler ile fırkaları, ikincisi ise onların doktrinidir.
ON DÖRDÜNCÜ KISIM. Keldani Filozofları, Kurumları ve Fırkaları. Keldani Filozoflarına Dair. BÖLÜM I. Keldani İlminin Kadimliği.
Keldani ilminin kadimliği, diğer milletlerin erişemeyeceği bir mertebede bulunsa da, bizzat kendilerinin iddia ettikleri seviyenin pek gerisindedir.
İskender, Dareios’a karşı kazandığı zaferlerle Babil’i zaptettiğinde (Iulius Takvim Döneminin 4383. senesinde), maarifin hararetli bir hamisi olan Aristoteles, sefere İskender ile birlikte iştirak eden yeğeni Kallisthenes’ten, Keldanilerin ilminin aklen ne kadar kadim sayılabileceğini tahkik etmesini talep etti.
Keldaniler, yıldızları ilk müşahede etmeye başladıkları andan İskender’in bu Asya seferine kadar 470.000 sene geçtiğini iddia etmekteydiler. Simplicius tarafından nakledilen Porphyrios’un rivayetine göre, Kallisthenes’in Aristoteles’e gönderdiği rasatlar bu sayının pek fersah fersah altındaydı, zira o vakte değin muhafaza edilen rasatlar 1903 senelik bir devre aitti, bu da Iulius Döneminin 4383. senesinden geriye doğru hesaplandığında 2480. seneye tekabül eder.
Hatta bu tarihe dahi haklı sebeplerle şüpheyle yaklaşılabilir, zira Keldani astrolojisinde, Iulius Döneminin ancak 3967. senesinde başlayan Nabonassar Devrinden daha kadim hiçbir vesika mevcut değildir.
Astronomi rasatlarını bu devre göre hesaplarlar, şayet bundan daha kadimi mevcut olsaydı, Ptolemaios bunları zikretmekten geri durmazdı.
Bunların ilki, Nabonassar’ın takriben 27. senesine tesadüf eden Merodah’ın (Güneş saati mucizesi üzerine Ahaz’a elçiler gönderen Babil Kralı) ilk senesidir.
İkincisi, Nabonassar’ın 28. senesindedir. Üçüncü rasat, Nabonassar’ın 127. senesinde, yani Nabopolassar’ın 5. senesindedir.
Bu husus filhakika her türlü itirazın fevkindedir, zira rasatların kaidelerini ve sebeplerini serdeden Ptolemaios’un salahiyetiyle teyit edilmişlerdir. Bundan fazlası ise sırf faraziyeden ibaret görünmektedir.
Şayet Porphyrios’un bu faraziyesini tesis etmek için 1461 seneden (ki 1460 tabii senedir) müteşekkil bir Şi’ra-i Yemani (köpek yıldızı) devrini esas aldığı tahayyül edilirse, bu yekuna varmak için yalnızca 18 sene eksik kalacaktır.
BÖLÜM II. Birkaç Zerdüşt’ün Bulunduğuna Dair.
Keldaniler arasında fenlerin keşfi umumiyetle Zerdüşt’e izafe edilir.
Zerdüşt ismini (kelimeye Grekçe [okunamadı] kökünden menşe bulanları bir kenara bırakırsak), Laertios’un zikrettiği Dinon, yıldızlara tapan manasına gelecek şekilde [okunamadı] suretinde tefsir eder ve mütercimleri de böyle tercüme etmiştir.
Kircher, Grekçe ve Keldanicadan mürekkep melez bir kelime olduğu gerekçesiyle bu etimolojiyi kusurlu bulur, binaenaleyh kelimeyi suret manasındaki tsura yahut şekil vermek manasındaki gazar ile ateş ve gizli ateş manasındaki as ve sar kelimelerinden türetmeye gayret eder, sanki gizli ateşe şekil veren manasında Zairaster yahut Farsçadaki Zarast ile uyuşacak veçhile sırların timsali manasında Tsuraster imiş gibi.
Fakat Fars lisanında Esther kelimesinin yıldız manasına geldiği de müşahede edilmiştir.
Bochartus ise baştaki Zor cüzünü İbranice temaşa etmek manasındaki Şur lafzından türetir ve buna istinaden Laertios’taki tabir yerine yıldızları temaşa eden manasında bir kelime vazeder. Fakat biz Zor kelimesini [okunamadı]
Bölüm XIV
...diğer kelimelerin yanı sıra, Babil'de doğmuş şeklinde tefsir ettiğimiz Zorobabel isminde de (terkip yoluyla) kullanılmıştır, bu yüzden Zoroaster hakikatte yıldızlar manasına gelir.
Kimilerinin Zabrata, kimilerinin Nazaratas, diğerlerinin Zares, Zaran, Zaratus yahut Zaradas dedikleri hep aynı isimdir, bunların tamamı, Yunanların ekseriyetle Zoroaster olarak aktardıkları Keldani veya Farsça kelimeden türemiş muhtelif tahriflerden ibarettir.
Coropius müstesna (ki kendisi paradoksal bir biçimde hiçbirinin var olmadığını iddia eder), birden fazla Zoroaster bulunduğunu kimse inkâr etmez, lakin [okunamadı] hususunda yazarlar arasında, bilhassa da farklı şekillerde yorumladıkları Arnobius'a dayanan mühim bir ihtilaf mevcuttur, zira onun ifadeleri şöyledir, "Haydi şimdi, Hermippus'un rivayetine uyarak, ateşten Kuşak'ın üzerinden, iç alemden gelen Mecusi Zoroastres gelsin, Ctesias'ın tarihlerinin birinci cildinde icraatını anlattığı o Baktriyalı da gelsin, Hostanes'in [okunamadı] ve Kyros'un can yoldaşı olan Pamphylialı Armenius da hazır bulunsun." Patricius, Naudæus, Kircher ve diğerleri, Arnobius'un burada dört Zoroaster'dan bahsettiğini kabul ederler, birincisi Keldani, ikincisi Baktriyalı, üçüncüsü Pamphylialı (aynı zamanda Erus diye anılır), dördüncüsü ise Hostanes'in oğlu (Kircher'in iddia ettiği üzere) bir Ermeni'dir. Salmasius metni şu şekilde tashih eder, "Haydi şimdi, Hermippus'un rivayetine uyarak, ateşten Kuşak'ın üzerinden, iç alemden gelen Mecusi Baktriyalı Zoroastres gelsin. Ctesias'ın tarihlerinin birinci cildinde icraatını anlattığı o kimse, Hostanes'in torunu ve Kyros'un can yoldaşı Pamphilus Armenius da hazır bulunsun."
Kendisinin bu suretle tadil ettiği bu kelimeler, onun iddiasına göre yalnızca üç Zoroaster'a delalet eder, birincisi bazılarına göre bir Habeşli (sıcak Kuşak'a yakın bir diyar), fakat Hermippus'a göre bir Baktriyalı, ikincisi Ctesias'ın tarihlerinin birinci kitabında icraatını naklettiği Hostanes'in yeğeni Armenius, üçüncüsü ise Kyros'un dostu Pamphilus adlı kimsedir. Ursinus ise metnin aynı okunuşundan, Arnobius'un yalnızca iki kişiden bahsettiği, Hermippus'un Baktriyalı Zoroaster'ını açıkça reddettiği ve Ctesias'ın Eudoxus'un masalsı rivayetini çürüterek Zoroaster'ın Kyros zamanında yaşadığını ispatladığı neticesini çıkarır.
Lakin Arnobius'un sözleri böylesi bir tashihi gerektirir görünmemektedir, Zoroaster isminin bahşedildiği kimselerin tamamını tek tek zikrettiğimizde bu husus daha da vuzuha kavuşacaktır.
Birincisi bir Keldanidir, Suidas'ın Ari diye adlandırdığı ve gökten inen bir ateşle öldüğünü ilave ettiği zat da odur, Arnobius belki de bu kıssaya yahut Dion Chrysostom tarafından nakledilen, Fars Zoroaster'ın (zira onların kıssaları birbirine karışmıştır) halkın huzuruna ateşten bir dağdan çıktığı rivayetine telmihte bulunmaktadır, yahut Kuşak ile, Keldanilerin doktrinine göre tam da ampirik veya cismani Semanın fevkinde bulunan, kuşaklı ilahların makamını kastetmektedir.
Arnobius, Plinius'un bildirdiğine göre beyitlerin bir şerhini kaleme almış ve ciltlerine cetveller ilave etmiş olan Hermippus'u zikreder.
İkincisi bir Baktriyalıdır, Iustinus, Asurlu Ninus ile muasır olan ve onun tarafından mağlup edilip katledilen Baktriya Kralı Zoroastres'ten bahseder ve onun büyü sanatlarını icat eden, alemin başlangıcını ve yıldızların hareketlerini müşahede eden ilk kimse olduğunun söylendiğini ilave eder.
Arnobius, onun Ninus ile yalnız kılıç ve kuvvetle değil, aynı zamanda Keldanilerin büyüye müteallik ve girift disiplinleriyle de mücadele ettiğini söyler. Bu Zoroaster'ın icraatını Ctesias, Persika adlı eserinin birinci kitabında kaydetmiştir, nitekim Arnobius şöyle der, "Baktrianus et ille conveniat, cujus Ctesias res gestas historiarum exponit in primo."
Bu eserin ilk altı kitabı (Photius'un gösterdiği üzere) yalnızca Asur [okunamadı] ve Fars hadiselerinden önceki vakaları ihtiva etmekteydi. Bu sebeple, Ctesias'ın zikrettiği bahsi Hostanes'in yeğenine atfeden Salmasius'un tahminine iştirak edemem, zira Hostanes (Plinius'un teyit ettiği gibi) Dareios devrinde yaşamıştır.
Fakat Diodoros, Ninus'un mağlup ettiği Baktriya kralına Oxyartes adını verir, Iustinus'un (Lygurius tarafından tasdik edilen) bazı eski el yazmalarında bu isim Oxyatres, diğerlerinde ise Zeorastes olarak geçer.
Muhtemelen isimlerin ve devirlerin yakınlığı (zira Suidas'ın naklettiğine göre Keldani olan da Ninus devrinde yaşamıştır), bazılarının bunları birbirine karıştırmasına ve Keldani'ye ait olanı Baktriyalıya isnat etmesine yol açmıştır, zira muasırı olan Keldani'nin fevkalade mahir olduğu bu sanatların mucidinin Baktriyalı olduğu tahayyül dahi edilemez.
Fars bir müellif olan Elichmannus, Araplar ile Farsların Zoro-[okunamadı] bir Baktriyalı değil, lakin ikna yoluyla [okunamadı] tesir ederek aralarında yeni bir nizam ihdas eden bir Mecusi olduğuna inandıklarını ifade eder ki bunların bazıları günümüze dek ulaşmıştır.
Üçüncüsü, Laertios ve diğerleri tarafından böyle tesmiye edilen bir Fars'tır, Clemens Alexandrinus'un Med olarak adlandırdığı, Suidas'ın ise Mecusilerin kurucusu ve Keldani ilimlerini Farslar arasına sokan bir Fars-Med diye nitelediği zat da odur.
Bazıları bu Zoroaster'ı Keldani ile, her ikisini de (Kircher'in yaptığı gibi) pek büyük bir anakronizmle Nuh'un oğlu Ham ile karıştırırlar, zira Fars kelimesine Hezekiel peygamberden evvel hiçbir yerde tesadüf edilmez, keza Kyros devrine gelinceye kadar da ehemmiyet kazanmış değildir, bu hatanın zahiri sebebi, Plinius, Laertios ve diğerlerinin Fars Zoroaster'ı büyünün ve Mecusilerin kurucusu olarak tavsif etmiş olmalarıdır, bu durum batıl inançtan başka bir şekilde anlaşılamaz.
Keldani Felsefesi, zira hiçbir yerde Zoroaster'ın bir Habeşli yahut Salmasius'un tefsir ettiği üzere iç Libya'dan olduğunu gösteren bir kayda rastlamadım. Bu Zoroaster hakkında Arnobius, Hermippus'u zikreder, [okunamadı] bunları Fars diyarına ilk sokanın o olduğunu belirtir. Nitekim Plutarkhos da Zoroaster'ın Keldaniler arasında Mecusiliği ihdas ettiğini, Farsların da onları taklit ederek kendi mecusilerine sahip olduklarını ikrar eder.
Arap Tarihi de Zaraduşt'un pek çok fırkaya bölünmüş olan Farsların ve Mecusilerin dinini sıfırdan ihdas etmeyip bilakis ıslah ettiğini nakleder.
Dördüncüsü, ekseriyetle Er yahut Erus Armenius diye tesmiye olunan bir Pamphylialıdır. Onun da Zoroaster adını taşıdığına Clemens şehadet eder.
Aynı müellif (yani Platon), Devlet adlı eserinin onuncu kitabında, aslen Pamfilyalı olan ve Zerdüşt ile aynı kişi sayılan Armenios oğlu Er’den bahseder, nitekim bu Zerdüşt şöyle yazmaktadır, “Bunu ben, savaşta ölüp Hades’e giden ve orada Tanrılardan ilim öğrenen Pamfilyalı Armenios oğlu Zerdüşt yazdım.”
Platon, bu Zerdüşt’ün on gün boyunca ölü kaldıktan ve cenaze odununun üzerine konulduktan sonra yeniden hayata döndüğünü teyit eder, bu rivayet Valerius Maximus ve Macrobius tarafından da tekrarlanmıştır.
Şarihlerin zihnini pek meşgul eden Arnobius’un şu sözlerinin son kısmı, şüphesiz bu Zerdüşt’e atfedilmelidir, “Armenius Hostanis nepos, & familiaris Pamphilius Ori.” Bazıları onun iki Zerdüşt’ten bahsettiğini ileri sürer, bense bu ifadelerin yalnızca tek bir kişiye taalluk ettiğini ve muhtemelen metnin tahrifata uğradığını düşünmekteyim, zira metin şu şekilde tashih edilip ayrıştırılmalıdır, “Armenius Hostanis nepos & familiaris, Pamphilius Erus”, yani Hostanes’in yeğeni ve müridi (ki γνωρίμος kelimesi umumiyetle bu manada kullanılır) Armenios, Pamfilyalı Er.
Beşincisi, Plinius’un zikrettiği Prokonnesoslu Zerdüşt’tür, müellif, daha titiz olanların Hostanes’ten hemen evvel Prokonnesoslu bir başka Zerdüşt’ü kaydettiklerini söyler.
Bu Zerdüşt, Suidas’a göre Kyros ve Kroisos devrinde yaşamış olan Prokonnesoslu Aristeas olabilir.
Müellif, onun ruhunun dilediği vakit bedeninden çıkıp yine dilediğinde geri dönebildiğini ilave eder. Herodotos da bu kabilden, Armenios oğlu Er’inkine benzeyen bir hadise nakleder, buna göre o, Prokonnesos’taki bir çırpıcı dükkânında aniden vefat etmiş, fakat aynı esnada Kyzikos’ta da görülmüştür, naaşını almaya gelen dostları ise bedeni yerinde bulamamışlardır.
Yedi yıl sonra memleketine dönmüş ve daha sonraları Arimaspeia olarak adlandırılacak manzumeleri neşretmiştir, bu eser, kendisinin en mükemmel addettiği şekliyle tanzim edilmiş mesut bir hayatı yahut daha ziyade hayalî bir nizam-ı mülkü tasvir eden bir şiirdir.
Bunu, Aleksandrialı Klemens’in şu ifadelerinden de çıkarabiliriz, kendisi Hiperborealıların ve Arimasplıların şehirlerinin ve Elysion çayırlarının, tıpkı Platon’un Devleti kabilinden adil kimselerin kurduğu idare şekilleri olduğunu söyler.
Bunlara, Kambyses tarafından Babil’e esir olarak götürüldüğü esnada Pythagoras orada bulunurken Babil’de yaşamış olan altıncı bir Zerdüşt (zira Apuleius onu böyle tesmiye eder) eklenebilir. Aynı müellif onu ilahi sırların baş kâhini olarak niteler ve Pythagoras’a muallimlik eden başlıca şahıs olduğunu belirtir, dolayısıyla bu kişi, Diogenes’in nakline göre Pythagoras’ı geçmiş hayatının kirlerinden arındıran, faziletli kimselerin hangi hususlardan beri durması gerektiğini öğreten, tabiata dair bahsi ve kâinatın mebdelerini belleten Zabratus ile aynı kimse olmalıdır. Bu zat, Aleksandros’un Pythagorasçı Simgeler adlı kitabında Pythagoras’ın muallimi olduğunu teyit ettiği Asurlu Nazaratas ile de aynı kişidir, keza Suidas ona Zares, Kyrillos Zaran, Plutharkhos ise Zaratus demektedir.
Bazıları, Ham hakkındaki haham rivayetlerini de bu kabilden sayarlar, rivayete göre o, sihir vasıtasıyla babasının neslini kurutmuştur.
Bunun üzerine Nuh, dördüncü bir oğul sahibi olmaktan mahrum kaldığı için Ham’ın dördüncü oğlunu lanetlemiştir, bu lanet (ki kardeşlerinin kölesi olması manasına gelmektedir) yabancı bir kulluğu, yani putperestliği tazammun etmekteydi. Neticede Kush’un zürriyeti putperest olmuş, bizzat Ham ise dünyada putları ilk yapan, yabancı ibadeti getiren ve ehline ateşe tapmayı öğreten kimse olmuştur.
Müelliflerin ekserisi onu daha geç bir devire yerleştirir. Epifanios onu Nemrud zamanına koyar, Kallisthenes’in Aleksandros’un Babil’i fethinden 1903 yıl evvel Aristoteles’e gönderdiği söylenen müşahedeler de bu tarihe mutabıktır, zira Jülyen Devri’nde Babil’in zaptedildiği yıldan geriye doğru sayılan 1903. sene, mezkûr devrin 2480. yılına tekabül eder, Nemrud da takriben bu vakitlerde o şehri temellendirmiş ve saltanatını kurmuştur.
Suidas onun Asur Kralı Ninos ile muasır olduğunu bildirir, Eusebios ise Ninos’un zevcesi Semiramis ile çağdaş sayar, Ninos, vakanüvisler tarafından Jülyen Devri’nin 3447. yılından daha evvele yerleştirilir.
Suidas, bir başka yerde onun Troia’nın fethinden 500 yıl evvel yaşadığını hesaplar, Xanthos ise Kserkses’in Yunanistan seferinden 600 yıl evvele koyar.
Arundel Mermeri’ne göre Troia, birinci Olimpiyat’tan 444 yıl evvel zaptedilmiştir. Kserkses’in seferi ise 75. Olimpiyat’ın ilk yılına rastlar.
Binaenaleyh Suidas’ın hesabı Jülyen Devri’nin 3030. yılına, Xanthos’un hesabı ise 3634. yılına tevafuk eder. Daha geç tarihli olanlar bana tarihe en uygun ve muteber görünmektedir.
Ortada bu kadar çok Zerdüşt bulunması ve bunlardan bahseden müelliflerin birini diğeriyle karıştırarak büyük bir iltibasa düşmeleri şaşılacak bir durum değildir, zira umumun menfaatine vesile olmuş fevkalade şahsiyetlerin ardından, aynı vadide temayüz eden kimseler de ekseriya aynı isimle tesmiye edilirdi.
İşte bu sebepledir ki pek çok Belus, Saturnus ve Iuppiter zuhur etmiş ve nihayetinde bunların kıssaları birbirine karışmıştır.
Aynı husus Keldani Zerdüşt için de serdedilebilir, kendisi büyü ve astronomi ilimlerinin mucidi olduğundan, Plutharkhos’un dediği üzere Keldanileri taklit ederek bu ilimleri sair memleketlere taşıyan Pers Zerdüşt ile bu ilimlerde ziyadesiyle mahir oldukları rivayet edilen Baktriyalı, Pamfilyalı ve Prokonnesoslu kimseler de aynı nam ile anılmışlardır.
Keldani Felsefesinin Kurucusu Keldani Zerdüşt Hakkında
Keldani yahut Asurlu olarak tesmiye edilen bu Zerdüştlerin ilki, Keldaniler arasında fen ve ilimlerin mucidi olarak umumiyetle kabul görür, lâkin yaşadığı devir hususunda müellifler arasında pek büyük bir ihtilaf mevcuttur.
Bunlardan bazılarının yanılgısı cerhedilmeye dahi lüzum hissettirmeyecek derecede büyüktür, nitekim Eudoksos ile Aristoteles’e atfedilen ve Plinius tarafından nakledilen Magika adlı risalenin müellifi, onun Platon’dan 5000 yıl evvel yaşadığını iddia eder.
Doğumu, hayatı ve vefatı hakkında pek az malumat bulunmakta olup bu rivayetlerin kendisine mi yoksa Pers Zerdüşt’e mi ait olduğu dahi şüphelidir.
Platon, Zerdüşt’ü Oromases’in oğlu olarak tavsif eder, ancak Oromases (Plutharkhos ve diğerlerinin gösterdiği üzere), Pers Zerdüşt ve müntesipleri tarafından Tanrı’ya verilen bir addır.
Buradan hareketle, kanaatimce Platon’un ifadesini Pers Zerdüşt olarak anlamak icap eder, nitekim o, belki de haiz olduğu fevkalade vukufiyet sebebiyle kinaye yoluyla bu şekilde tesmiye edilmiştir.
Kezalik kimi rivayetlerde yahut efsanelerde, tıpkı Pythagoras, Platon ve daha pek çok mümtaz şahsiyet gibi onun da Tanrı’nın oğlu olduğu söylenir. Platoncu Hermippos, Hermodoros, Plutarkhos ve Plutarkhos’un izinden giden Gemistos Plethon, onu Troya’nın yıkılışından 5000 yıl öncesine yerleştirirler. Plinius ise, hangi Zoroaster olduğunu belirtmeksizin, onun doğduğu gün güldüğünü ve beyninin öylesine şiddetle çarptığını nakleder ki üzerine konan eli yukarı kaldırmıştır, bu da onun gelecekteki ilminin bir işareti sayılmıştır, ayrıca çölde yirmi yıl boyunca bozulmayacak şekilde terbiye edilmiş peynirle beslendiğini aktarır.
Suda’ya göre Asurlu Zoroaster, semavi bir ateşle can vermeyi dilemiş ve Asurlulara küllerini muhafaza etmelerini öğütlemiştir, onlara bu külleri korudukları müddetçe krallıklarının asla zeval bulmayacağı teminatını vermiştir, lâkin Kedrenos bu hadiseyi Farslı Zoroaster’e atfeder.
Ona isnat edilen eserler meyanında, Hermippos’un üzerlerine şerh yazdığı ve cetveller eklediği iki milyon beyit zikredilir. Kehanetler, ki belki de mezkûr beyitlerin bir cüzüdür, geleceği haber veren alametler, vahiy metinleri, Porphyrios’un açıkça beyan ettiği üzere bunlar da düzmecedir, bazı Gnostikler tarafından uydurulmuştur.
Bunlara ilaveten, Araplarca iktibas edilen Sihir Risalesi ile Celâleddin tarafından sıklıkla zikredilen Rüyalar ve Tabirleri Risalesi bulunur, bunların şüphesiz daha geç devirlerin uydurmaları olduğu aşikârdır. Kimi müellifler Farslı Zoroaster’in risalelerini Keldani olanına atfederler, lâkin bunlardan daha sonra bahsedilecektir.
BÖLÜM IV. Keldaniler Arasında İlimlerin Mucidi Olarak Bilinen Bir Diğer Şahsiyet Olan Belus Hakkında.
İlimlerin icadını Zoroaster’e atfedenler mevcuttur, lâkin daha önce gösterdiğimiz üzere bu isimde pek çok kimse bulunduğundan, kastedilen muhakkak daha geç devirlerde yaşamış bir Zoroaster olmalıdır.
Afrikalıların aktardığına göre kadim Babilliler ona bir tanrı gibi tazim etmişlerdir. Plinius’un zikrettiği Jüpiter Belus Tapınağı hâlâ ayaktadır.
Mısırlılardan bahseden Diodoros şöyle der, kızı Semiramis bu Belus için Babil’in merkezinde fevkalade yüksek bir mabet inşa ettirmiştir, kendilerini yıldızları müşahede etmeye vakfeden Keldaniler, bu mabedin yardımıyla yıldızların doğuş ve batışlarını tam bir dikkatle rasat etmişlerdir.
Zoroaster’den, onun şakirtleri olan Keldani bilgeler neşet etmiştir, bunlardan daha sonra bahsedilecektir.
Aynı müellif tarafından kadim bilgeler arasında Babilli Marmardius ve Zarmokenidas zikredilir.
Bunlara, fizik ve diğer hususlarda eser veren Keldani filozof Zoromastres ile dekanlar üzerine yazmış kadim bir müellif olan Babilli Teukros da eklenmelidir.
Strabon’un naklettiğine göre riyaziyeciler dahi Kidenas, Naburianus, Sudines ve Seleukeialı bir Keldani olan Seleukos ile daha pek çok seçkin şahsiyeti zikrederler.
BÖLÜM VI. İlimlerin Yunanistan’a İntikali.
Bunlardan sonra Berossos, yahut Greklerin tesmiyesiyle Berosos neşet etmiştir, bu ismi bazıları Oseas’ın oğlu olarak tefsir eder, nitekim Elias’tan da anlaşılacağı üzere Keldanicedeki "Bar", İbranicedeki "Ben" ile birdir, tıpkı Ptolemaios’un oğlu manasına Bar-Ptolemaios yahut Bar-Timaios ve benzerlerinde olduğu gibi.
Gerianides ve diğer hahamlar ona Bar-Hosea derler, Araplar ise Barasa tesmiye ederler, Abenephi ve diğerlerinin naklettiği de budur.
Barthius, onun Musa ile muasır olduğunu iddia edenler bulunduğunu söyler, ki bu kanaati haklı olarak gülünç bularak reddeder, Claudius Verderius ise sahte Berossos üzerine yazdığı tenkitte, onun Büyük İskender’in saltanatından hemen evvel yaşadığını neşreder, lâkin hangi menbaya dayandığını bilemiyorum.
İskender devrinde yaşadığını Tatianos’un Putperestlere Karşı Hitabe’sinde bulmaktayız, lâkin aynı Tatianos, onun tarihini İskender’den sonraki üçüncü hükümdar olan Antiokhos’a ithaf ettiğini ekler. Ne var ki bu nüsha da şüpheden vareste değildir, zira
Eusebios aynı kısmı Tatianos’tan şu şekilde nakleder, İskender zamanında yaşamış ve Seleukos’tan sonraki üçüncü hükümdar olan Antiokhos’a üç kitaptan müteşekkil bir Keldani Tarihi ithaf etmiş, onların krallarının icraatlarını nakledip içlerinden Nabukadnezar adında birini zikretmiş olan Babil’deki Belus rahibi Babilli Berossos.
Burada Seleukos ibaresine rastlamaktayız, oysa Tatianos’un metninde İskender’den sonra denmektedir. Hakikaten de bu okunuş hadiselerin akışına en uygun olanı gibi görünmektedir.
İskender’in halefi Seleukos Nikator idi, ondan sonra Antiokhos Soter, üçüncü olarak da İskender’in vefatından 61 yıl sonra tahta çıkan Antiokhos Theos gelmiştir.
Şu halde, İskender’in Babil’i zapt ettiği sırada Berossos’un otuz yaşlarında yahut daha genç olması, 90 yaşında yahut biraz daha evvelinde ise tarihini Antiokhos Theos’a ithaf etmiş bulunması muhtemeldir.
Yahut İskender’den sonraki üçüncü Antiokhos ifadesiyle Antiokhos Soter’in kastedildiğini söyleyebiliriz, bu hesapta İskender bizzat birinci sayılarak dâhil edilir, Seleukos ikinci, Antiokhos Soter ise üçüncü olur, İskender’in vefatından bu hükümdara kadar geçen zaman ise yalnızca 44 yıldır.
Bu hesabı kabul ettiğimiz takdirde Eusebios’un nüshasını muhafaza edebiliriz, bu minvalde birincisi Seleukos, ikincisi Antiokhos Soter, üçüncüsü ise Antiokhos Theos olacaktır.
Bu durum, Gesner’in Tatian’ın sözlerini çevirisiyle de çelişmez, Eusebios’un Stephens baskısında geçen κατὰ Ἀλέξανδρον γεγονὼς veya Tatian’ın kendi metnindeki κατὰ Ἀλέξανδρον γεγονώς, yani Alexandri ætate vixit (İskender çağında yaşamış olan) ifadesi ki Onuphrius Panvinius da bu tefsiri takip eder.
Fakat bu sözleri daha dikkatle mütalaa ettiğimde, aklıma (der Vossius) bunun qui Alexandri ætate natus est (İskender çağında doğmuş olan) şeklinde tercüme edilmesinin daha münasip olacağı geldi, böylece Berosos’un İskender’in ölümünden yalnızca iki yıl evvel doğduğu varsayılarak her türlü şüphe bertaraf edilebilir, bu hesaba göre, kitabını ithaf ettiği Antiokhos Theos saltanata başladığında Berosos henüz 64 yaşında olmalıdır.
Hangi cihetten bakılırsa bakılsın, Berosos tarihini Ptolemaios Philadelphos devrinde neşretmiştir, zira o 38 yıl hüküm sürmüş olup saltanatının altıncı yılında Suriye’de Antiokhos Soter, yirmi ikinci yılında ise Antiokhos Theos hüküm sürmeye başlamıştır ki Berosos kitabını bu ikisinden birine ithaf etmiştir.
Lakin İskender derken Philippos’un oğlu Büyük lakaplı hükümdarın değil, Suriye Krallığı’nda Demetrios Soter’in yerine geçen ve ardından tahtı Demetrios Nikanor’a bırakan İskender’in kastedildiğini öne süren, Antiokhos derken de Demetrios Nikanor’dan hemen sonra hüküm süren Antiokhos Sidetes’i anlayan allâme Conradus Gesnerus’a hiçbir surette hak veremeyiz, zira şayet öyle olsaydı, Berosos’un Manethon’dan tam bir asır sonra yaşamış olması gerekirdi, oysa Manethon, (Vossius’un başka bir yerde ispat ettiği üzere) Philadelphos devrinde parlamıştır. Philadelphos, 133. Olimpiyat’ın üçüncü yılında vefat etmiştir, oysa Antiokhos Sidetes Suriye’yi 160. Olimpiyat’ın birinci yılında istila etmiştir.
Şu halde, Syncellus’un da sarih bir surette tasdik ettiği veçhile Manethon’dan biraz evvel yaşamış olan Berosos nasıl bu kadar geç bir devirde hayatta olabilirdi? Keza, Berosos’un yaşadığı devri başka bir yoldan da teyit edebiliriz.
Plinius, onun 480 yıllık bir vekayi aktardığını söyler ki bunlar şüphesiz Nabonassar devrine aittir, nitekim Nabonassar Çağı, 8. Olimpiyat’ın ikinci yılında başlamıştır, şayet bundan itibaren 480 yıl sayacak olursak, bu süre Antiokhos Soter’in saltanatının sonlarına tesadüf eder, binaenaleyh Berosos kitabını ya ona ya da oğlu Antiokhos Theos’a ithaf etmiştir.
Bu deliller, Berosos’un yaşadığı devir hususunda şüpheye düşmemize mahal bırakmaz. Bu Berosos’tan kadim müelliflerin pek çoğu bahseder.
Vitruvius, onun evvela Kos Adası’na yerleştiğini ve orada ilim mektebi açtığını söyler.
İosephos, Keldanilerin astronomi ve felsefeye dair risalelerini Grekler arasına onun soktuğunu nakleder.
Plinius, Atinalıların onun fevkalade astrolojik kehanetleri hürmetine gymnasion’larında heykeline altın bir dil takarak kamusal bir surette diktiklerini zikreder.
Kendisinden keza Tertullianus ile Chronicon Alexandrinum müellifi de bahsetmektedir.
Üç kitap halinde Babilonika veya Kalkaika’yı kaleme almıştır, zira bu eser her iki isimle de karışık olarak zikredilir.
Berosos’un Babilonika’sını Athenaios iktibas eder, fakat Tatian onun Keldani Tarihi’ni üç kitap halinde yazdığını söyler.
İskenderiyeli Clemens de Berosos’un Keldanika’sının üçüncü kitabını ve başka bir yerde ise sadece Keldani Tarihleri’ni zikreder. Agathias ise onun Asurlular ve Medlerin eski vekayiini yazdığını teyit eder, zira bu kitaplar yalnızca Asurluların ve Keldanilerin ahvalini değil, aynı zamanda Medlerin ahvalini de ihtiva etmekteydi, nitekim Agathias, bir yerlerde Babil’li Berosos, Athenokles ve Simakos’un naklettiği gibi, Asurluların ve Medlerin eski vekayiini kaydetmiş olanlar diye bahseder.
İosephos bu eserden gayet kıymetli bazı parçaları muhafaza etmiştir, fakat Annius’un sahte Berosos’u son derece ehemmiyetsiz ve ahmakçadır, tıpkı onun Megasthenes ve Arkhilokhos’u kabilindendir.
Orada hiçbir yerde tesadüf edilmeyen pek çok kral sayılmaktadır ve İosephos’un hakiki Berosos’tan iktibas ettiği parçalardan neredeyse hiçbiri orada bulunmaz, bilakis bazı hususlar tastamam zıttır, nitekim Semiramis’in Babil’i inşa ettiğini söyler, oysa Berosos Babil’in Semiramis tarafından inşa edilmediğini yazmıştır. Bu Berosos’un bir kızı Iustinus Martyr tarafından zikredilir, Cumae’de kehanette bulunan bir Babil Sibylla’sıdır bu, lakin Tarquinius Priscus devrinde yaşamış olan meşhur Cumae Sibylla’sı olarak anlaşılamaz, zira Tarquinius Priscus ile (Berosos’un yaşadığı devir olan) birinci Pontus Savaşı arasında 245 yıl vardır, bilakis çok daha sonraki bir devirde yaşamış başka bir Cumae Sibylla’sı kastedilmektedir.
Cumae’de kehanette bulunan muhtelif Sibylla’ların mevcudiyetini Onuphrius, Aristoteles’e atfedilen Harikulade Şeyler risalesinden, Martianus Capella’dan ve diğer müelliflerden hareketle zaten ispat etmiştir.
Keldani ilmini Grek diyarına getiren şahıs Berosos olduğuna göre, Keldaniler arasındaki âlimlerin veya filozofların tarihini onunla nihayete erdireceğiz.
Keldani Talimi ve Fırkaları Üzerine. BÖLÜM I. Bütün İlim Erbaplarının Hususi Surette Keldani Olarak Tesmiye Edildiğine Dair.
Keldanilerde felsefe yahut ilim, her sınıftan dinleyiciye umumi muallimler marifetiyle tebliğ edilen Grek usulü üzere tedris ve neşredilmez, bilakis muayyen aileler dahilinde mahfuz tutulurdu.
Bunlar hususi bir unvanla Keldani olarak tesmiye edilir, kendilerini bütünüyle tahsile vakfeder, kendilerine tahsis edilmiş hususi bir mekânda ikamet eder ve bütün kamusal mükellefiyet ve vergilerden muaf yaşarlardı.
Diodoros’un şu sözleri bu zümre hakkındadır, nitekim o, Belus’un kamusal mükellefiyet ve vergilerden muaf rahipler ihdas ettiğini ve bunların Keldani diye tesmiye olunduğunu nakleder.
Babil’de bu filozoflar zümresine ikametgâh tahsis edilmişti ve onlar Keldanilerin muayyen bir kabilesini ve Arabistan’a mücavir Babil arazisinin bir kısmını mesken tutmuşlardı. Bunlar, Cicero’nun zikrettiği veçhile, adlarını sanattan değil kavimden alan Keldaniler idi.
Yine Cicero’nun Suriye’de yıldızlar ilmindeki vukufları ve zekâlarının keskinliği cihetiyle tebarüz ettiklerini ifade ettiği kimseler de bunlardır ve Curtius, İskender’i karşılamak üzere Babil’den çıkan o iki zümrenin resmigeçidini tasvir ederken şöyle der, Ardından kendi usullerince Mecusiler yürüdü, onların peşi sıra da Keldaniler geldi, zira onlar Babillilerin yalnızca kâhinleri değil, aynı zamanda fenni zanaatkârları idiler.
Burada her ne kadar bazıları bu ifadeyi sanatlarını icra etmek için aletler yapan müneccimler olarak yorumlasa da, Curtius yalnızca her iki türden Keldanileri, yani avam tabakasından zanaatkârları ve âlimleri kastetmiş görünmektedir.
Laertius da, İranlılar arasında felsefenin kurucuları olarak Mecusileri, Babilliler veya Asurlular arasında ise Keldanileri zikrettiğinde, özellikle bu şekilde adlandırılan Keldanilerden bahsettiği anlaşılmalıdır.
Keldani kelimesini her şeyi bilen bir tür Mecusi olarak tefsir eden Hesychius da aynı doğrultudadır.
BÖLÜM II. Kurumları
Bu Keldaniler, ilimlerini babadan oğula kesintisiz aktarılan bir gelenek vasıtasıyla kendi aralarında muhafaza etmişlerdir. Diodorus, Yunanlılar gibi öğrenmezler, der.
Zira Keldaniler arasında felsefe, aile içinde gelenek yoluyla aktarılır, oğul bunu babasından devralır ve diğer tüm işlerden muaf tutulur, böylece ebeveynlerini muallim edindiklerinden, her şeyi eksiksiz ve bolca öğrenirler, kendilerine aktarılanlara daha çok inanırlar.
Çocukluktan itibaren bu disiplinlerle yetiştirildiklerinden, hem o yaşın öğrenmeye yatkın oluşu hem de tahsile çok fazla vakit hasretmeleri sebebiyle astrolojide büyük bir meleke kazanırlar.
Oysa Yunanlılar arasında ekseriyet hazırlıksız gelir ve felsefeye çok geç ulaşır, orada [okunamadı] vakit geçirdikten sonra maişet temini için başka yollar aramak üzere onu terk ederler.
Pek azı kendini bütünüyle felsefeye vakfetse de, yalnızca kazanç gayesiyle öğrenmeye devam ederler, en mühim doktrinlerde dahi daima bir şeyler icat ederler ve asla kendilerinden öncekilerin yolunu takip etmezler. Oysa barbarlar daima aynı şeyde sebat ederek her birini muhafaza ederler.
Fakat Yunanlılar bu meslekle kazanç elde etmeyi hedefleyerek yeni fırkalar kurar ve en ehemmiyetli kaziyelerde birbirleriyle çelişerek talebelerini şüphe içinde bırakırlar, zihinleri ömürleri boyunca tereddüt ve şüphe içinde kalır, hiçbir şeye kat'i surette inanamazlar, zira bir kimse filozofların başlıca fırkalarını tetkik edecek olursa, onların birbirlerinden gayet farklı ve esas iddialarında doğrudan doğruya birbirine zıt olduklarını görecektir.
BÖLÜM III. Keldani Fırkalarının Çeşitli Bölgelerine Göre Ayrımı
Keldaniler arasındaki bütün ilim erbabı, halkın geri kalanından memleketin umumi tesmiyesi olan Keldani adıyla ayrıldığı gibi, yerleştikleri memleketin muhtelif kısımlarına nispetle de kendi aralarında fırkalara ayrılmışlardı.
Bunlardan Plinius ve Strabon, Mezopotamya'da bir şehir olan Hipparenum'dan neşet edenleri, Babil'den gelen Babillileri, Keldani'nin bir şehri olan Orchoi'den neşet eden Orchenileri (üçüncü bir Keldani doktrini) ve Babil'in Apollon ile Diana'ya vakfedilmiş bir başka şehri olan Borsippa'dan neşet eden Borsippenileri zikreder.
Her ne kadar Diodorus, yeni fikirler türetmeksizin aynı doktrinlerde sebat ettikleri için Keldanileri Yunanlılara üstün tutsa da, bundan aralarında umumi bir doktrin ittifakı bulunduğu neticesini çıkarmamalıyız.
Aksine, her birinin yeni bir görüş ortaya atmaksızın yalnızca kendi fırkasının itikadına ve müdafaasına sadık kaldığı anlaşılmalıdır.
Zira aralarında mutlak bir ittifak bulunmadığı, onların (farklı fırkalar olarak) birbirine zıt doktrinleri savunduklarını ekleyen Strabon'dan da bellidir, nitekim kimileri doğum haritası tanzim ederken diğerleri bunu reddederdi, Lucretius bu sebeple şöyle der, Babil doktrini karşı durur Keldani'ye, ve astrolojiyi yıkar.
BÖLÜM IV. Keldani Fırkalarının Muhtelif İlimlerine Göre Ayrımı
Âlim Keldaniler arasında, icra ettikleri muhtelif ilimlere göre yapılmış bir başka (ve daha münasip) fırka tasnifi daha mevcuttur.
Daniel Peygamber, Nabukadnezar'ın rüyasını kendisine bildirmeleri için bütün âlimleri nasıl çağırttığını naklederken, bunların başlıca dört tanesini zikretme fırsatı bulur, Hartumim, Aşaphim, Mekaşephim ve Kasdim.
Hartumim, Abrabanel'e göre tabii ilimlerde mahir Mecusilerdir, Jachiades'e göre ise kendilerini hakiki ilme vakfetmiş olan Mecusilerdir.
Bu tefsir kelimenin iştikakına da pek uygundur, bazılarının iddia ettiği gibi Charmini'den, yani yanmış kemiklerden (zira Mecusiler ayinlerini ölü insanların kemikleriyle yaparlardı) veya Charat'tan, yani kalem yahut kâtipten (Mısırlıların kendi hakîmlerine kâtip demeleri hasebiyle) gelmez, zira Keldanicede bu kelime o manada kullanılmaz, bilakis Farsça bilmek manasına gelen Harad kelimesinden (d harfinin t harfine dönüşmesiyle) türemiştir, nitekim Elmacinus Keldanice yerine iki Arapça kelime kullanarak el-hukemâ ve el-arrafûn, yani hakîmler ve arifler tabirlerini istimal eder. Hartumim yaygın olarak sihirbazlar diye tercüme edilse de, daha ziyade her şeyin tabiatını tetkik eden kimselerdir, bu mefhum altında varlıkların teolojisi [okunamadı].
Aşaphim zümresini Jachiades, amelî ilmi tahsil eden Mecusiler olarak açıklar. Constantinus onu bu şekilde tercüme eder, fakat Jachiades'in yanıldığını ve Aşaphim tabirinin daha ziyade Arapçadaki sûfiyyûn, yani hakîm, dindar kimse ile aynı olduğunu ekler.
Doğrusu bu daha [okunamadı], zira sûfiyyûn, her şeyi [okunamadı] ve mecazi olarak aktaran kimselere verilen bir sıfattır, sûf yani yün kelimesinden türemiştir, bu da ya bu teoloji erbabının libaslarının ipekten değil sadece yünden mamul olmasından yahut Allah sevgisine müteallik hususları zahiri şeylerin suretleri altında örtüp perdelemelerinden ileri gelir, tasavvuf kelimesi de buradan neşet etmiştir, nitekim İbranice kökten Yunancadaki sophos kelimesine, yani Yunanlılar tarafından âlim kimselere verilen ve bilahare philosophos haline gelen ilk sıfata ulaşılmış olması muhtemeldir. Daniel metninin mutat tercümesi bu Aşaphim zümresini müneccimler olarak tesmiye eder. Aben-Ezra ise kelimeyi şafak vaktinden türetir, zira onlar gökleri [okunamadı] vakitlerde müşahade ederler, bunlar daha sonra (dördüncüsü olan) Kasdim kelimesiyle kastedilenlerdir. Keldanilerin, İranlıların Mecusileriyle, yani sihir diye tesmiye ettikleri dini ibadetin uygulayıcısı olan rahiplerle aynı oldukları anlaşılmaktadır.
Mekaşephim, hakiki manada keşfedenler, yani gizli şeyleri açığa çıkaranlar demektir.
Kelime, Arapların keşfetmek manasında halen kullandıkları keşefe kökünden gelir. Mekaşephim umumiyetle (Rabi Moşe, Nahmanides, Abrabanel ve diğerleri tarafından) şeytani sanatları icra eden kimseler olarak kabul edilir, büyücüler olarak tercüme edilmesi de uygunsuz sayılmaz.
Keldanilerin âlim şahsiyetleri, daha hususi bir tahdit ile, bilhassa temayüz ettikleri [okunamadı] sebebiyle, Strabon'un astronomiyle iştigal edenler diye adlandırdığı Kasdim zümresini teşkil eder.
Keldani Felsefesi
Maimonides hepsini zikrederek, bunların Keldanilerin muhtelif sınıfları olduğunu ekler.
Bölüm I: Ezeli Varlık Olan Tanrı Hakkında
Eusebios'un aktardığına göre, Keldaniler Tanrı ve Kral'ın bu mertebeye yerleştirilmesi gerektiğine inanırlar. Porphyrios tarafından iktibas edilen Delphoi kehaneti de bunu doğrular, Keldaniler ve Yahudiler yalnızca bilgedir, safça kendinden doğmuş olana tapınırlar.
Keldani Özeti'nin yazarının bahsettiği ilke de budur, Keldaniler her şeyin tek bir ilkesi olduğuna inanırlar ve onun tek ve iyi olduğunu bildirirler.
Pythagoras'ın, kendisine Oromasdes adını veren Mecusilerden öğrendiği üzere Tanrı, cismi bakımından Işığa benzer.
Keldaniler ilk mertebede, hem ilahi hem de tabii olmak üzere bütün varlıkları mütalaa ederler. Zerdüşt bütün şeyleri üç sınıfa ayırmıştır, ilki Ezeli olan, ikincisi zamanda başlayıp sonu olmayacak olan, üçüncüsü ise [okunamadı] ilahiyata aittir.
Kuşkusuz Zerdüşt'ten bahseden Eusebios, bunları dört sınıfa ayırdıklarını ifade eder, birincisi Tanrı, Baba ve Kral'dır, onun hemen ardından diğer tanrıların çokluğu gelir, üçüncü sıraya demonları yerleştirirler, dördüncü sıraya ise kahramanları ya da başkalarına göre melekleri, demonları ve ruhları koyarlar.
Üçüncü ya da fani sınıf ise fiziğin konusudur. Bu sınıf, maddi olan bütün şeyleri ihtiva eder. Eski Keldaniler tarafından tesis edilen ve onlardan Perslere geçen ateşe dair meseleleri, ileride onların tanrılarından ve dini ayinlerinden bahsedeceğimiz zaman ele alacağız.
Bölüm II: Işığın veya Ateşin Tanrı'dan Suduru
En yüksek Tanrı, zihni bir Işık veya Ateş olduğundan, kehanetin bildirdiği üzere ateşini zihni kudreti içine kapatıp saklamamış, onu bütün mahlukata iletmiştir, ilk ve vasıtasız olarak ilk Akla ve diğer bütün ezeli ve cisimsiz varlıklara aktarmıştır, bu mefhum altında Tanrı'nın meleklerinin çokluğu, iyi demonlar ve insanların ruhları yer alır. Bir sonraki sudur, zihni varlıkların ikamet ettiği, cisimsiz ve sonsuz bir nurani mekan olan alemüstü ışıktır, alemüstü ışık ilk cismani alemi tutuşturur, cisimsiz ışığın hemen altında yer alan Empyreum, yani ateşten sema, cisimlerin en yücesi, en parlağı ve en latifidir. Empyreum, kendi altındaki ilk cisim olan ve Empyreum'a kıyasla daha az saf bir ateş mahiyetindeki eter boyunca yayılır. Fakat onun ateş olduğunu, daha yoğunlaşmış kısımları olan Güneş ve yıldızlar yeterince ispatlar, bu ateş eterden maddi ve ay-altı aleme intikal eder, zira onu meydana getiren madde ışık değil karanlık olsa da, nitekim maddi veya kötü demonlar da böyledir, bu hayat verici ateş onun bütün cüzlerini harekete geçirir ve onlara hayat bahşeder, nüfuz ederek, yayılarak ve ta merkezine kadar işleyerek,
Kehanetin dediği gibi, yukarıdan karşı tarafa, yerin merkezinden geçerek yol alır.
Tafsili meseleleri ele aldığımızda bunu daha etraflıca izah edeceğiz.
Bölüm III: Ezeli ve Cisimsiz Şeyler Hakkında
Zerdüşt'e göre şeylerin ikinci yahut orta sınıfı, zamanda başlamış fakat nihayetsiz olan, umumi tabirle ezeli addolunan sınıftır. Eusebios'un, Keldanilerin Baba ve Kral olan Tanrı'dan hemen sonra geldiğini öne sürdüklerini bildirdiği tanrılar çokluğu ve insanların ruhları bu sınıfa aittir.
Psellos ve Keldani Doktrini'nin diğer özetçileri bunları şu sırayla zikrederler, Makuller, Makul ve Zihniler, Zihniler, Kaynaklar, Hyperarkhioi yahut İlkeler, Kuşaksız Tanrılar, Kuşaklı Tanrılar, Melekler, Demonlar, Ruhlar. Karanlık olan kötü demonlar müstesna, bunların hepsinin ışık olduğuna inanırlar.
Zerdüşt, bu orta sınıfa kehanetlerin Akıl (Nous) olarak adlandırdığı Mithra'nın riyaset ettiğini kabul etmiştir. Bu makam ikincil şeylerle meşguldür.
Bölüm IV: Birinci Mertebe
İlk makamda üç mertebe bulunur, biri Makul, diğeri Makul ve Zihni, üçüncüsü ise Zihni'dir.
Mütebahhir Patricius'un tahmin ettiği üzere, zira kendisi bu meselelerin bir şerhini değil yalnızca kuru bir dökümünü sunar, makullere ait ilk mertebe, sadece idrak olunan şey gibi görünmektedir, en yüksek mertebe budur. İkinci yahut orta mertebe Makul ve Zihnilerden meydana gelir, yani hem idrak olunan hem de idrak edenlerden,
İdrak ederek idrak olunan Makuller ve Zihniler mevcuttur.
Üçüncüsü ise yalnızca idrak eden Zihniler mertebesidir, bunlar ya bizzat mahiyetleri icabı yahut pay alma yoluyla akıldırlar.
Bu tefrik vasıtasıyla, en yüksek mertebenin aklın fevkinde olduğunu ve orta mertebedeki akıllar tarafından idrak edildiğini anlayabiliriz.
Orta mertebe üsttekinden pay alır, fakat hem üsttekini hem de kendilerini idrak eden akıllardan teşekkül eder.
Son mertebe ise vazifeleri yalnızca kendilerini değil, hem üstlerini hem de altlarını idrak etmek olan akıllardan ibaret görünmektedir.
Bu mertebelerin ilki hakkında, Keldani Doktrini Özeti'nin meçhul yazarı şöyle der,
Sonra, yani Bir ve İyi'nin hemen ardından, üç triadtan müteşekkil bir nevi babalık Derinliği'ne tazim ederler, her triad bir Baba, bir Kudret ve bir Akla maliktir.
Psellos meseleyi biraz daha tafsilatlandırarak şöyle der, Bir'in ardından üç triadtan hasıl olan babalık Derinliği'ni teyit ederler, triadların her biri ilk sırada bir Baba'ya, ortada bir Kudret'e ve üçüncüsü olarak aralarında bir Akla maliktir, bu Akıl, triadı kendi içinde kapatıp tamamlar, bunlara Makuller adı da verilir. Bu üçlü triad, Zerdüşt'ün kehanetlerinde zikredilen triad ile aynı mahiyette görünmektedir.
baba diye de adlandırır, her şeyi kemale erdirmiştir ve Babalık Monadı, her nerede ise babalık monadı oradadır. Psellos’un Kudret tesmiye ettiği ikinciyi ise Babanın Kudreti olarak adlandırır.
Kendi ateşini de zihnî kudretine hapsetmedi. Ve Babanın kuvveti. Ve monad tarafından nemalanıp vücuda getirilen ve onunla mukim olan düad, monad genişler ve ikiyi doğurur, düad onunla mukimdir.
Bu aynı zamanda ilk babalık Aklıdır, zira Psellos’un Akıl (Nous) tesmiye ettiği bu üçlü birliğin üçüncüsü hakkında, onun ikinci Akıl olduğunu söyler.
Baba her şeyi kemale erdirdi ve onları, bütün beşeriyetin ilk olarak adlandırdığı ikinci Akla teslim etti.
Ve Psellos bu Aklın babalık derinliğini kendi içine kapattığını söyler, Zerdüşt de böyle der, o, babalık derinliğinin haddi ve aklî olanların membaıdır. Daha öteye gitmedi, lakin babalık derinliğinde kaldı.
BÖLÜM V: İkinci Mertebe
Psellos der ki, bundan gayrı bir de Makuller ve Aklîler Mertebesi vardır, bu da kendi içinde üçe ayrılır, İynksler, Sinokhesler ve Teletarkhlar. Anonim Muhtasar Eser Müellifi de bu hususta müttefiktir.
Akledilebilir İynks vardır, bunlar Sinokheslerdir, Empirosal, Esîrî ve Maddî, Sinokhesler Teletarkhlardır. İlk mertebe İynkslerdir ki Kehanet onlar hakkında şöyle buyurur, Aklî İynksler dahi idrak ederler, Babanın muradından intikal eden tesirle idrak etmek üzere harekete geçirilmişlerdir.
Bunlar babalık derinliğinin hemen yanı başında bulunan ve üç üçlü birlikten müteşekkil birtakım kudretlerdir (bunu daha ziyade üç üçlü birlikten müteşekkil babalık derinliği şeklinde okumayı yeğlerim, nitekim aynı müellif tarafından evvelki fasılda böyle tavsif edilmiştir), mezkûr Kehanet uyarınca, illetlerini kendi nefsinde barındıran babalık Aklı vasıtasıyla idrak ederler, Plethon der ki,
Bunlar Baba tarafından tasavvur edilmiş aklî nevilerdir, bizzat kendileri de kavrayıcı olup dile gelmez muratlarla mefhumları yahut idrakleri harekete geçirirler.
Bunlar [okunamadı] Babanın yaptığı [okunamadı], fakat onlar [okunamadı], zira zihnî ateş tevzi olunmuştu [okunamadı] Kral bunun önüne koydu,
yani Aklın kelamı, Sureti tecelli ettiren, ve buna muvafık surette,
her neviden İdealar ile bezenmiş, bunlardan fışkırıp dökülen gayrı mefhumlar, Âlemin bedenini kuşatan ulu feza fırtınaları misali çalkanırlar, membadan neşet eden tasavvurlar,
ateş, ilk doğan İdea,
Proklos, bunları tanrıların bir kehaneti olarak iktibas ettikten sonra şu sözleri ilave eder, Tanrılar bu suretle İdeaların vücudunun nerede olduğunu, o yegâne İdealar menbaını nefsinde tutan Tanrının kim olduğunu ve İdeaların ne veçhile [okunamadı] çıktıklarını ve felsefenin ve [okunamadı] âlemin inşası için zahir olduklarını, bu membadan sudur ettiklerini ve âlemin onlara tebaan halk edildiğini beyan buyurmuşlardır.
Ve onların âlemin bütün nizamlarının muharrikleri olduğunu ve bilcümle zatları itibarıyla aklî bulunduklarını bildirmişlerdir.
Başkaları bu ilahi tasavvurları tecessüs ederek daha pek çok derin mefhuma vasıl olabilir, lakin şimdilik bize, mezkûr tasavvurların bizzat Platon’un tefekkürünü teyit ettiğini bilmek kifayet eder, zira onlar bu aklî suretlerin âleme numune teşkil ettiğini, Babanın tasavvurları olduklarını ikrar ederler,
ilkin Babanın zihninde kalırlar ve âlemin bütün bölünebilir şeylerinin illetleri olmaları hasebiyle, muhtelif cüzler vasıtasıyla âlemi şekillendiren diğer mefhumları doğurdukları ve tali İdeaları meydana getirdikleri için arı oğullarına benzedikleri söylenir. Proklos böyle der.
İkincisi, yönettikleri muhtelif âlemlere tekabül eden ve üç adet olan Sinokheslerdir, yani Empirosal, Esîrî ve Maddî olanlar.
Zira bunlar, hayat bahşeden mezkûr ateşin feyzini kabul ederek onu Empirosal, Esîrî ve Maddî âlemlere akıtan, bu âlemleri ayakta tutup sevk ve idare eden ve onlara hayatiyet hareketini veren Akıllar gibi görünmektedir.
Kehanet bunları Anokhesler olarak tesmiye eder. Her âlemin bükülmez aklî Anokhesleri vardır, Psellos burada onları en mümtaz makul neviler ve bu semada Ölümsüzler tarafından aşağı indirilen mevcudat olarak tefsir eder, bunların başında Babadan sonra gelen ikinci bir Tanrının bulunduğu kabul edilir. Bu mertebenin sonuncusu ise Kehanet tarafından Sinokhesler ile birlikte zikredilen Teletarkhlardır, Teletarkhlar Sinokhesler ile ihata olunmuştur.
Proklos ve Damaskios, bu ikinci mertebeyi yahut üçlü birliği sıkça zikrederler ve onu Makul ve Aklî müşterek ismiyle adlandırırlar.
BÖLÜM VI: Üçüncü Mertebe
İlk mertebe Aklîlere aittir. Psellos der ki, orta mertebeden sonra Aklî mertebe gelir, bunun bir üçlü birliği vardır ki Bir Kez Ötede Olan, Hekate ve İki Kez Ötede Olandan müteşekkildir, bir diğer [okunamadı] ise üç adet olan Amiliktoi’den ve bir de [okunamadı] teşekkül eder, bunlar yedi membadır.
Anonim Muhtasar Eser Müellifi der ki, bunlardan sonra Memba Babalar gelir, bunlara Kosmagoglar dahi denir, bunların ilki Bir Kez Ötede Olan diye anılır, onun ardınca Hekate gelir, sonra İki Kez Ötede Olan, bunların ardından üç Amiliktoi ve nihayet [okunamadı]. Psellos, Keldani felsefesine dair Zerdüşt Kehanetini tefsir ederken âlemin nasıl aklî rehberlere sahip olduğunu, hareket vasıtasıyla sevk ve idare edildiklerini açıklar.
Kehanet bu kudretlere, bütün âlemi ayakta tuttukları için mümsikler yahut muhafızlar der.
Kehanet onların hareketsiz olduğunu beyan eder ki bu onların müstakar kudretlerine delalet eder, muhafaza edici vasıfları ise gözeticiliklerine işaret eder.
Bu kudretleri yalnızca illetleri ve hareketsizlikleri zaviyesinden tavsif ederler. Plethon onları en mümtaz Makul neviler ve bu semada Ölümsüzler tarafından aşağı indirilen mevcudat olarak tefsir eder.
BÖLÜM VII
O, yirmi dördüncüyü bir Tanrı, esîrden sonraki ikinci mertebe olarak tasavvur eder, Oraculum Amilidi ile Hypezocos’u da zikreder, Ondan fışkırır bütün o amansız (Amilicti) gök gürültüleri ve her yeri aydınlatan kudretin bağrındaki (yıldırımları kabul eden) o derinlikler.
Baba’dan doğma Hekate ve Ateşin Çiçeği Hypezocos. Amilicti [amansız] denen güçler bu adı, sarsılmaz oldukları, bu aşağı şeylere asla meyletmedikleri ve aynı zamanda Ruhların tutkular tarafından ayartılmasına meydan vermedikleri için almışlardır.
Psellos’un yedi Çeşme, anonim mücmel yazarının ise pınarsal Babalar olarak tesmiye ettiği bu son Akılsallar Mertebesi’nin yanı sıra, adı geçen ikinci müellif pek çok başka Çeşme’den daha bahseder, “Aynı zamanda hürmetle anarım ki,” der, “İnanç, Hakikat ve Sevgi’den müteşekkil pınarsal bir Üçlü vardır, onlar keza güneşsi Çeşme’den neşet eden Mebdei bir Oğul’un, Başmeleklere mahsus olanın, Duyu Çeşmesi’nin, pınarsal Hüküm’ün, Nazar Çeşmesi’nin ve meçhul işaretler üzerinde yürüyen Karakterler Çeşmesi’nin, keza Apollon, Osiris ve Hermes’in pınarsal Zirveleri’nin varlığını öne sürerler, Merkezlerin ve Unsurların maddi Çeşmeleri’ni, Düşler Kuşağı’nı ve pınarsal bir Ruh’u teyit ederler.”
Psellos’un bildirdiğine göre Çeşmelerden hemen sonra Hyperarkhioi gelir, mezkûr anonim yazar ise bunu daha etraflıca ifade eder, “Çeşmelerden hemen sonra Riyasetler gelir derler, zira Çeşmeler, Mebdelerden daha mebdeidir,” Çeşmeler ve Mebdeler adlandırmalarının her ikisi de Dionysios Areopagita tarafından sıklıkla kullanılır, hatta üçüncü Üçlü’de, Mebdeler (yahut Riyasetler) ismini koyar ve bunların ardına Başmelekleri yerleştirir.
Anonim yazar devamla bildirir ki, Can-meydana getiren Mebdelerin Zirvesine Hekate denir, Ortasına [okunamadı], Dibine [okunamadı], Bu zat, Ruhun ve Tabiatların Hekate’si gibi görünmektedir, Oraculum’un kastettiği de budur, Hekate’nin sol tarafında Fazilet Çeşmesi yer alır, Zira Keldaniler (Psellos’un naklettiği üzere), “Hekate’yi orta mertebede taht kurmuş bir Tanrıça ve adeta bütün [okunamadı] merkezi addederler, sol yanında Hayırların yahut Faziletlerin Çeşmesi bulunur,
Dahası derler ki, Ruhlar Çeşmesi tenasüle ve çoğalmaya teşnedir, lakin Faziletler Çeşmesi kendi Cevherinin sınırları dahilinde kalır ve lekesiz bir Bakire gibidir, bu sebatı ve hareketsizliği ise Amilicti’nin kudretinden alır ve bakir bir Kuşak ile kuşatılmıştır.” Psellos’un burada Ruhlar Çeşmesi ve Faziletler Çeşmesi olarak andığı şeyler, anonim yazarın Mebdei Ruh ve Mebdei Fazilet tesmiye ettiği hakikatlerin ta kendisidir.
BÖLÜM VIII. Kuşaksız Tanrılar ve Kuşaklı Tanrılar
Sırada (Psellos’a göre Hyperarkhioi) yer alır, anonim mücmel yazarı bunları kuşaksız Hekateler olarak adlandırır, Keldani, Triekdotis, Komas ve Ekklustike gibi,
Kuşaksız Tanrılar Sarapis ve Bakhos ile Osiris ve Apollon Silsilesi’dir (bir zincir misali birbirine raptolunmuş kesintisiz cinler [genius] silsilesi). Kendilerine kuşaksız denmesinin sebebi, Kudretlerini Kuşaklar içinde serbestçe (tahditsiz olarak) icra etmeleri ve müşahede olunan İlahların üzerinde taht kurmuş bulunmalarıdır,
Bu müşahede olunan İlahlar, Gökler ve Gezegenlerdir (ihtimal ki Peripatetiklerin [Aristotelesçilerin] feleklerin Muharrikleri olarak vazettikleri Akıllar ile aynı cinstendirler). Yazarın onların kudret içinde yaşadıklarını söylemesi, Dionysios’un ikinci Hiyerarşi’nin üçüncüsüne bahşettiği vasfın aynısıdır, [okunamadı].
Sırada Kuşaklı Tanrılar vardır,
“Bunlar, muayyen Kuşaklara raptedilmiş olan, Semanın Kuşakları etrafında serbestçe dönen ve Alemi idare vazifesini deruhte edenlerdir, zira inanırlar ki [okunamadı] Aslanların [okunamadı] hissedilir Âlemin cüzlerinde sakin olur ve muhtelif taksimatlara muvafık surette maddi Mekânın etrafındaki Mıntıkayı çevreler yahut kuşatır.”
Dionysios da aynı vazifeyi ikinci [okunamadı] tevdi eder görünmektedir.
Bu Azonoi ve Zonei zümreleri Damaskios tarafından da zikredilir, “Bu zat,” der, meşhur hususi Çeşmelerin Suduruna dair [okunamadı] gönderir, Ve keza Proklos marifetiyle, “Tanrıların mistik tefsirlerine göre nakledilen mukaddes İsimleri, tıpkı Asurlular tarafından tebcil edilen Zonei, Azoni, Çeşmeler, Amilicti ve Synokhes gibi ki onlar bu isimlerle Tanrıların Mertebelerini izah ederler.”
BÖLÜM IX. Melekler ve Gayrimaddi Demonlar
(Zonei zümresinden) sonra Melekler gelir. Arnobios, (ilimlerini Keldanilerden tevarüs eden Fars Mecusilerinden biri olan) Hostanes hakkında der ki, o meleklerin, yani (hakiki Tanrı olan) Tanrı’nın Hademe ve Elçilerinin, O’nun haşmetine intizar ettiklerini ve Rabbin bir işareti ve nazarından dehşete düşerek titrediklerini bilirdi, Zerdüştçü Oraculumlar, Ruhları muhtelif nesnelerden çekip çıkararak kendilerine rücu ettiren ircai meleklerden bahseder.
Sonraki mertebede Demonlar yer alır, Keldaniler bunlardan bir kısmının iyi, diğerlerinin ise kötü olduğuna kaildir.
İyileri Işık, Kötüleri ise Karanlık olarak tasavvur ederler. İyi Demonların mevcut olduğunu fıtri Akıl dahi bize bildirmektedir.
Oraculum, Tabiat ikna eder ki saf Demonlar mevcuttur, Kötü Maddenin sürgünleri dahi faidelidir.
Plethon der ki, Tabiat yahut fıtri Akıl bizi ikna eder ki, [okunamadı], Tanrı’dan neşet eden her şey bizatihi iyidir, faidelidir,
Şayet kötü Maddenin (yani en aşağıdaki cevherlerin) çiçeklenişi dahi hayırlı ise, akli Tabiattan pay alan ve ölümlü Tabiat ile imtizaç etmiş bulunan, dolayısıyla çok daha mümtaz bir mertebede duran Demonlar haydi haydi böyledir.
BÖLÜM X. Ruhlar
Psellos (Keldani Doktrini’nin Hulasası’nda), Demonlardan hemen sonra, ebedi Varlıkların sonuncusu olan Ruhları yerleştirir.
Mecusiler (ve onlardan mülhem Pisagorcular ile Platoncular) üç nevî Suret vazedeler, biri Maddeden kâmilen münezzehtir ki bunlar fevkalade semavi Akıllardır, diğeri Maddeden gayrikabili infisaldir, kendi başına kaim bir Cevhere malik olmayıp Maddeye rabtedilmiştir, tebeddüle maruz olan tabiatı icabı bazen infisah eden bu Madde ile birlikte bu nevî Ruh da çözülür ve zeval bulur.
Bunun tamamen gayriakli olduğuna hükmederler.
fakat O, Tikellerin kaynak zincirini kendisinden çıkarıp yayar, İlkelere, Başmeleklere, Azonilere ve Zoneilere doğru ilerler, [okunamadı]
Bunların arasına orta bir Tür, gök-üstü Akıllardan (Nous) ezelî ve ebedî olarak Madde ile birlikte var olması hasebiyle, gayri-nâtık (akıl dışı) türden ise Maddeye bağımlı olmayıp aksine Maddenin ona bağımlı olması ve bilkuvve kendi başına kaim olan zatî bir Töz taşıması sebebiyle ayrılan nâtık (akli) bir Ruh yerleştirirler.
O, tıpkı gök-üstü Akıllar gibi bölünemezdir ve bir bakıma onlarınkine akraba bazı ameller icra eder, zira kendisi de En Yüce Tanrı’ya varıncaya dek Varlıkların Bilgisi ve Teemmülü ile meşguldür ve bu sebeple bozulmazdır (tagayyür kabul etmez). Bu Ruh, tüm bileşiklerden ve cismanî Bedenden münezzeh, gayri-maddî ve gayri-cismanî bir Ateştir, dolayısıyla ölümsüzdür, zira hiçbir maddî yahut karanlık unsur ona karışmamıştır, ne de kendisini oluşturan şeylere ayrışabilecek surette bileşiktir. Bu Ruh, kendiliğinden doğan ve kendiliğinden canlanan bir Cevhere sahiptir, zira bir başkası tarafından harekete geçirilmez.
Zira (Vahiy Sözü’ne [Kehanet'e] göre) ilahî Ateşin bir Cüzü, nurlu bir Ateş ve pederane Mefhum ise, gayri-maddî ve kendiyle kaim bir Surettir, zira her ilahî Tabiat böyledir ve Ruh da onun bir Parçasıdır. İnsan Ruhlarının iki kaynak İlletinden söz ederler, pederane Akıl (Nous) ve kaynak Ruh,
Onlara göre tikel Ruh, Baba’nın İradesiyle sudur eder. Şimdi, muhtelif Konaklar bulunmakla birlikte, biri tamamen aydınlık, diğeri tamamen karanlık, diğerleri ise her ikisinin ortasında, kısmen aydınlık, kısmen karanlıktır, Ay’ın altındaki Mahal her yanından çepeçevre karanlıktır, Ay bölgesi kısmen nurlu, kısmen karanlıktır, bir yarısı [okunamadı] diğer yarısı karanlıktır, Ay’ın üstündeki Mahal ise çepeçevre nurlu veya baştan başa aydınlıktır, Ruh bu çepeçevre nurlu Bölgeye yerleşmiştir. Oradan, bu türden bir Ruh, kanatlarının gevşemesi sebebiyle (aslî Yetkinliğinden Sapmayı bu şekilde adlandırırlar) yahut Baba’nın İradesine itaat ederek muhtelif vesilelerle sık sık Yeryüzüne indirilir. Bu Ruh, binek aracı (vehiculum) mahiyetindeki herhangi bir esîrî Bedenle daima birlikte var olur ve Ruh, daimi canlandırmasıyla onu da ölümsüz kılar.
Onun bu bineği de kendi içinde cansız değildir, aksine nâtık Ruhun Sureti olarak adlandırılan diğer Ruh Türüyle, yani gayri-nâtık olanla canlanmıştır, bütünüyle kendi içinde görüp işiten Muhayyile ve Hissediş ile donatılmıştır ve tüm Duyularla ve [okunamadı] gayri-nâtık Yetilerinin geri kalanıyla teçhiz edilmiştir. Böylece, bu Bedenin başlıca Yetisi olan Muhayyile vasıtasıyla, nâtık Ruh sürekli olarak böyle bir Bedene raptolunur ve böyle bir Beden vasıtasıyla bazen insan Ruhu, belirli bir Tabiat Yakınlığıyla ölümlü bir Bedenle birleşir, bütün, Cennînin bütün hayat verici Ruhunda sarmalanmıştır, bu bineğin kendisi de Ruh Tabiatındadır. Ruhun Sureti, yani kendisi gayri-nâtıklıktan ari olup nâtık Kısma raptolunan ve onun Bineğine dayanan Parça, çepeçevre nurlu Bölgede bir Hisseden pay alır, zira Ruh, kendisine yapışık olan Bineği asla üzerinden atmaz. Ruh, ölümlü Bedene hizmet etmek, yani onun içinde muayyen bir Süre amel etmek ve onu Gücü nispetinde canlandırıp tezyin etmek üzere tamamen aydınlık Konaktan aşağı gönderildiğinde ve muhtelif Faziletlerine göre Âlemin muhtelif Mıntıkalarında ikamet etmeye muktedir kılındığında, Vazifesini layıkıyla yerine getirirse yine aynı Yere döner, şayet layıkıyla yerine getiremezse, bu Hayatta işlediği amellere göre en kötü Konaklara çekilir. Böylece Keldaniler, Âlemin bütün Bölgelerinde, muhtelif Tasfiyelerinin Ölçüsüne göre Ruhları ilk Hâllerine iade ederler, bazılarının ise Âlemin ötesine taşındığını kabul ederler.
BÖLÜM X. Âlem-üstü Işık
Tüm bu ezelî-ebedî ve gayri-cismanî Varlıklar, en yüksek cismanî Âlemin hemen üzerinde yer alan ve oradan sonsuza doğru yukarı uzanan, kendisi de gayri-cismanî olan Âlem-üstü Işığa yerleşmiştir. Proklos (Zerdüşt’ün şu Kehaneti üzerine Simplicius tarafından zikredilmiştir, Bolca canlandıran Işık, Ateş, Esîr, Âlemler),
şöyle der, “Bu Işık, Empyreus, Esîrî ve Maddî Âlemler Üçlüsünün önündeki yahut üzerindeki bir Monad misali, yedi Âlemin hepsinin üzerindedir,” ve şunu ekler, “bu birincil Işık, pederane Derinliğin Suretidir ve bu sebeple âlem-üstüdür, çünkü pederane Derinlik de âlem-üstüdür.”
Ve yine şöyle der, “Bu Işık, âlem-üstü Güneş olarak, Işık Çeşmeleri neşreder ve mistik Kelamlar bize bildirir ki onun [okunamadı] âlem-üstü şeyler arasındadır, zira Keldani Kehanetlerinin teyit ettiği üzere, Güneş Âlemi ve Küllî Işık oradadır.” Ve yine, “Bütün Âlemin Merkezleri bir olarak bunda sabitlenmiş görünür, zira Kehanetler Maddî Âlemin Merkezlerini onun üzerinde, Esîrde, mütenasip bir yükselişle sabitlediyse, Âlemlerin en yücesinin Merkezlerinin bu Işıkta yerleşik olduğunu ikrar ederiz. Bu ilk Işık Pederane Derinliğin Sureti değil midir ve o öyle olduğu için aynı sebeple âlem-üstü değil midir [okunamadı]”
BÖLÜM XI. Zamana Bağlı (yahut Bozulmaya Tabi) ve Cismanî Şeyler Hakkında
Zerdüşt’e göre Şeylerin üçüncü ve son Türü, Bozulmaya Tabi yahut Zamana Bağlı olandır, ki bu tür Zamanda başladığı gibi yine Zamanda çözülüp dağılacaktır,
Bunların Hükümranı Ehrimen’dir. Bu üçüncü Türün altında Cismanî Âlemler yer alır, Kehanetlerin sıraladığı üzere, Empyreus derhal [okunamadı] altında, Esîrî ise [okunamadı] yanında ve en altta, Bolca canlandıran Işık, Ateş, Esîr, Âlemler. Bu Cismanî Âlemler yedidir.
Kehanet, Zira Baba, Âlemlerin yedi Feleğini teşkil etti, Göğü yuvarlak bir Surette kuşatarak, Sabit Yıldızların muazzam Cemiyetini yerleştirdi, Gezegen Tabiatlı Canlıların Yedilisi’ni tayin etti, Yeri merkeze koydu, Lakin Suyu Yerin Bağrına yerleştirdi, Havayı ise bunların üzerine, Psellos bunların nasıl yedi adet olduğunu izah ederken şöyle der,
...Empyreus ve ilk olan, ardından üç Ethereal ve nihayet üç Maddi alem, yani sabit küre, seyyareler küresi ve ay-altı bölgesi.
Fakat bu sayım eksik görünmektedir, zira o yalnızca iki Ethereal [okunamadı] ve bir Maddi (sekizinci bölge) alem zikreder, yedi alemi ise şöyle açıklar, bir Empyreus, üç Ethereal (sabit küre, gezegenler küresi, Ay küresi) ve üç Unsuri (hava, su ve toprak), ancak belki de oraklla (ki Ay'ı gezegenler küresine dahil eder ve suyu toprağın altına yerleştirir) ve son üç aleme Maddi adını veren Psellos ile daha iyi uyuşması adına bunları şu şekilde tertip etmek gerekecektir,
Bir Empyreus ve üç Ethereal alem, cismani [okunamadı] ilki [okunamadı] yanında, gezegenler küresi. Üç Maddi alem, ilki ay-altı, toprak, su. [okunamadı]
Yalnızca son üçünün Maddi olarak adlandırılması da garip karşılanmamalıdır, zira Keldaniler maddeyi karanlık bir töz, hatta bizzat karanlığın kendisi olarak tasavvur ettiklerinden, göstereceğimiz üzere ışıktan veya ateşten müteşekkil olan Empyreus ve Ethereal alemler, onların anlayışına göre Maddi sayılamaz, gerçi [okunamadı]. Bunların ilki veya Empyreus olanını Psellos'a göre Akıl'a (Nous), Ethereal olanını Ruh'a, Maddi olanını ise Tabiat'a atfetmişlerdir.
Bölüm XIII. Empyreus Alem
Cismani alemlerin ilki Empyreus'tur (Keldaniler Empyreum derken Hristiyan ilahiyatçıları gibi Tanrı'nın ve kutlu ruhların makamını kastetmezler, zira bu daha ziyade Keldanilerin Yüce Işığına tekabül eder, bilakis cismani alemin en dış küresini anlarlar). Orakla göre şekli yuvarlaktır, göğü yuvarlak bir şekil içinde kuşatır.
Aynı zamanda katı bir küre yahut gök kubbedir, zira aynı oraklar ona [okunamadı] der.
Ateşten müteşekkildir, bu sebeple ateşli alem yahut oraklların tabiriyle Ateş Alemi olarak adlandırılmıştır, bu ateş, cisimsiz ve alem-üstü ışığın hemen bitişiğinde bulunduğundan cisimlerin en latifi ve en seyyal olanıdır, bu letafeti sebebiyle de hemen altındaki alem olan ethere ve etherin vasıtasıyla bütün Maddi aleme nüfuz eder.
Proklos, bunun İlahi Rivayet'ten, yani Zerdüşt orakllarından daha hususi bir şekilde ispat edilebileceğini söyler, zira Empyreum ethere, ether ise Maddi aleme nüfuz eder, bütün akli dörtlükler ve [okunamadı] vasıtasıyla pınarı andıran bir nizam ve dolayısıyla Empyreus bir reis mevcuttur, yine de Empyreus bütün alemlerin içinden geçer.
Bununla birlikte, Empyreum'un kendisi sabit ve hareketsizdir, Keldani doktrinini daha da ayrıntılandıran Simplikios da şu teşbihle bunu kabul eder, zihnimizde iki küre tasavvur edelim der, biri pek çok cisimden meydana gelsin, bu ikisi eşit büyüklükte olsun, ancak birini merkeziyle birlikte yerleştirip diğerini onun içine koyduğunuzda, bütün alemin mekanda var olduğunu, hareketsiz bir ışık içinde hareket ettiğini görürsünüz, bu alem mekanı taklit edebilmek için bütünü bakımından hareketsizdir, fakat parçaları itibarıyla hareket eder ki mekandan daha noksan bir mertebede bulunsun.
Ethereal Alemler
Empyreum'dan sonra orakl, ether, ateş ve ether alemlerini zikreder, Psellos da bunu teyit eder.
Psellos ve meçhul muhtasar yazarı, Empyreum'un hemen ardından üç Ethereal alemin geldiğini ileri sürerler, ancak bu üçünden yalnızca ikisini zikrederler ve bunları Maddi alemlere yanlış tatbik ederek sabit yıldızlar küresi ve gezegenler küresi olarak anarlar.
Üçüncüsü, açıkça ifade edilmese de zımnen kastedilen, Empyreum ile sabit yıldızlar küresi arasındaki ether olabilir.
Ether, adının da ima ettiği üzere, Empyreum'dan daha az latif olan bir ateştir, zira Empyreum etherin içinden geçer, yine de etherin kendisi öylesine latiftir ki Maddi alemin tamamına nüfuz eder.
İkinci Ethereal alem, sabit yıldızlar küresidir, bunlar Patricius'un şu oraklı maharetle tefsir ettiği üzere, Ethereal ateşin daha yoğunlaşmış ve katılaşmış cüzleridir,
Pek çok seyyar olmayan yıldızı bir araya getirdi, ateşi ateşe cebrederek, yani sıkıştırarak.
Üçüncü Ethereal alem, Güneş'i, Ay'ı ve beş gezegeni ihtiva eden gezegenler küresidir, orakllar bunlara seyyar canlılar ve ateş adını verir, seyyar canlılardan mürekkep bir yedilidir.
Ve yine, onları altı olarak tesis etti, yedincisi Güneş'inkiydi, içlerine ateş karıştırdı.
Bölüm XV. Maddi Alemler
Son ve en aşağı alemler Maddi alemlerdir, Psellos ve diğer muhtasar yazarları bunların üç olduğunu ileri sürerler, şüphesiz hava, toprak ve suyu kastederler, zira orakl da bunları şöyle sıralar,
Toprağı merkeze yerleştirip, suyu toprağın bağrına koydu, havayı ise bunların üzerine.
Keldani Muhtasarı'nın, toprağa ait ve ışığın düşmanı olarak adlandırıldığını belirttiği son alem nizamı budur, Ay'ın altındaki bölgedir ve içinde Keldanilerin dip dedikleri maddeyi barındırır. Bu sözlerden, Keldanilerin neden yalnızca bu ay-altı alemlerin maddeden meydana geldiğini, fakat Empyreus ve Ethereal olanların cismani olmalarına rağmen maddeden münezzeh bulunduğunu iddia ettikleri açıkça anlaşılmaktadır, zira onlar maddeyi ışığın düşmanı, karanlık ve [okunamadı] tabiatın dibi olarak anlarlar,
tözü bizzat ışık olan Empyreum ve etherden bütünüyle farklıdır, yine de daha önce gösterdiğimiz gibi, merkezine kadar bütünüyle içine nüfuz eden hayat verici ateşleriyle onlar tarafından harekete geçirilir.
Toprak hususunda Diodoros Sikolos, onların kendilerine has fikirlere sahip olduklarını, toprağın şekilce bir kayığa benzediğini ve içinin oyuk olduğunu iddia ettiklerini söyler, buna dair ve aleme dair diğer hususlarda kuvvetle muhtemel deliller serdederler.
Psellos, onların kimi zaman bu ay-altı aleme [okunamadı] dediklerini ekler.
Bölüm [okunamadı]. Maddi Demonlar Hakkında
Daha önce belirttiğimiz gibi, demonların iki tür olduğunu kabul ederlerdi, bazıları iyi, diğerleri kötü, iyiler nurani, kötüler ise karanlıktır.
İlki, Hystanes'in Tanrı'nın huzurunda ikamet eden hizmetkarları ve elçileri olarak adlandırdığı kimselerdir,
Fakat diğerlerini toprağa ait, öteye beriye avare dolaşan ve insan soyunun düşmanları olarak tarif eder.
İlki hakkında evvelce bahsetmiştik, ikincisine dair ise Psellos, bu mevzu üzerine kaleme aldığı risalesinde, vaktiyle bu dine mensup olup onların kaidelerini gayet iyi bilen ve bilahare Hristiyanlığa ihtida eden Mezopotamyalı Marcus adlı bir kimseden nakille geniş bir izahat vermektedir,
Onun rivayet ettiği şeylerin, hem öğretinin kendisinden hem de bahsi geçen mahalden ötürü, Keldani geleneğine ait olduğu kâfi derecede aşikârdır.
Hulasa şöyledir, Bu demonlar, hem suretleri hem de cisimleri bakımından pek çok nevi ve muhtelif cinstendir, öyle ki hava, hem üzerimizdeki hem de etrafımızı saran kısmı ile onlarla doludur.
Yeryüzü de keza böyledir, deniz de ve en kuytu kovuklar ile derinlikler de. Bu demonların altı umumi nev’i vardır. Ateşli manasına gelen Leliurius tesmiye olunan ilk nevi.
Bu nevi, üzerimizdeki havada ikamet eder, zira Ay’ın hemen fevkindeki makamlardan, mukaddes olmaları hasebiyle, her nevi demon mundar addedilerek tardedilmiştir.
İkinci nevi, bize temas eden havada dolaşan ve ekseriyetle hususi olarak Havai diye tesmiye olunandır. Üçüncüsü, Arzidir. Dördüncüsü, Suda ve Denizde Yaşayanlardır. Beşincisi, Yeraltındakilerdir.
Altıncısı, Işıktan Kaçan ve güçlükle idrak olunanlardır. Bütün bu demon nevileri, Tanrı’dan nefret eden ve insanın düşmanı olan varlıklardır, dahası, bu habis demonların bazıları diğerlerinden daha da fenadır. Suda yaşayanlar, Yeraltındakiler ve [okunamadı] son derece gaddar ve mühliktir,
Zira bunlar ruhları hayaller ve vehimlerle incitmez, lakin en vahşi canavarlar gibi bilfiil hücum ederek insanların helakini tacil ederler. Suda yaşayanlar, su üzerinde seyredenleri boğarlar. Yeraltındakiler ve Işıktan Kaçanlar ise bağırsaklara ve iç organlara sızarak saraya ve cinnete sebebiyet verirler.
Havai ve Arzi olanlar, insanları hile ve kurnazlıkla kuşatır, insanların zihinlerini aldatır ve onları manasız ve gayrimeşru hevalara sevk ederler. Bu şeyleri, üzerimizde bir hâkimiyete sahip olduklarından ve bizi esirleri gibi diledikleri yere sürüklediklerinden değil, telkin yoluyla husule getirirler, zira kendileri de birer ruh olduklarından, içimizdeki vehim kuvvetine müracaat eder, havayı titreten bir sesle değil, fısıldayarak, sözlerini nefes gibi üfleyerek hislerin ve zevklerin kelamını aşılar ve telkin ederler. Ses olmadan konuşmaları da imkânsız değildir, zira uzakta bulunan bir kimsenin daha gür bir ses kullanmaya mecbur olduğunu, yakında olduğunda ise işitenin kulağına fısıltıyla konuştuğunu ve şayet ruhun özüne nüfuz edebilseydi hiçbir sese muhtaç olmayacağını, dilediği her kelamın sessiz bir yolla idrak olunacağı yere vasıl olacağını düşünürsek, bu gayet mümkündür, ki bunun bedenden ayrıldıklarında ruhlarda da böyle olduğu söylenir, zira onlar birbirleriyle gürültüsüzce hasbihal ederler.
Demonlar bizimle bu minval üzere, gizlice muhavere ederler, öyle ki harbin bize hangi cihetten hücum ettiğini fark edemeyiz. Havanın maruz kaldığı hallere dikkat edilirse, bundan da şüphe duyulamaz.
Zira güneş parıldadığında, aynalarda görebileceğimiz veçhile, muhtelif renkler ve suretler iktisap eder ve bunları diğer nesnelere akseder.
Aynı surette demonlar da diledikleri şekilleri, renkleri ve suretleri iktisap ederek bunları hayvani ruhumuza nakşederler ve bu vasıtayla bize çok iş çıkarırlar, hem uykumuzda hem de uyanıkken nasihatler telkin eder, suretler tasvir eder, zevklerin hatırasını canlandırır, hevaların hayallerini tahrik ederler ve bazen de tenasül uzuvlarını gıdıklayarak, bilhassa içimizdeki sıcak rutubetleri de kendileriyle işbirliğine sevk ettiklerinde, bizi çılgınca ve gayrimeşru arzularla tutuştururlar. Demonların geri kalanı kurnazlıktan ve fitne fesat çıkarmaktan bihaberdir, yine de zararlı ve menfurdurlar, tıpkı Kharon’un Mağarası’ndaki ruh yahut buhar gibi aynı minvalde zarar verirler,
Zira oraya yaklaşan ister canavar, ister insan, ister kuş olsun ne varsa helak ettiği rivayet olunduğu gibi, bu demonlar da tesadüfen üzerlerine düştükleri kimseleri, onların ruhlarını, bedenlerini ve fıtri kabiliyetlerini yıkarak mahvederler ve bazen ateşle, bazen suyla yahut uçurumla, yalnızca insanları değil, bazı gayrinatık mahlukatı da yok ederler. Demonlar bu akılsız mahlukata nefretten yahut onlara fenalık murat ettiklerinden değil, onların hayvani hararetine duydukları meyil sebebiyle hücum ederler, zira son derece soğuk ve kuru olan en kuytu kovuklarda ikamet ettiklerinden, pek ziyade soğukluk çekerler ve bundan muztarip olduklarından, rutubetli ve hayvani hararete meylederler ve bundan behredar olmak için akılsız hayvanların içine sızarlar, hamamlara ve çukurlara girerler, zira yaktığı ve kuruttuğu için ateşin ve güneşin hararetinden nefret ederler. Fakat en çok hayvanların hararetinden lezzet alırlar, çünkü bu hararet [okunamadı] ve rutubetle mahluttur, bilhassa da en mutevazın kıvamda olan insanınkini arzu ederler, bunun içine sızarak, hayvani ruhun mukim olduğu gözenekleri tıkamak, büründükleri kesif bedenler hasebiyle de bu ruhu sıkıştırıp tazyik etmek suretiyle sonsuz bir ihtilale sebebiyet verirler.
Bundan ötürü bedenler muhtel olur, onların asli melekeleri bozulur, hareketleri ise uyuşuk ve ağır bir hâl alır. Şayet içeriye sızan demon Yeraltı nevine mensup ise, musallat olduğu kimseyi tahrif eder ve o marazlının ruhunu kendi uzvuymuş gibi kullanarak onun vasıtasıyla konuşur.
Fakat şayet Işıktan Kaçan tesmiye olunanlardan biri bir insanın içine gizlice girerse, uzuvlarda bir gevşemeye yol açar, sesi keser ve musallat olduğu kimseyi her bakımdan bir ölüye benzetir.
Zira cinlerin en aşağısı olan bu varlık daha ziyade topraksıdır, son derece soğuk ve kurudur, her kime sirayet ederse onun ruhunun bütün melekelerini köreltir ve uyuşturur.
Ve akıldan yoksun olduğundan, her türlü entelektüel tefekkürden mahrum bulunup vahşi hayvanların en yırtıcıları gibi irrasyonel tahayyülün güdümünde hareket ettiğinden, tehditlerden zerre kadar korkmaz, bu sebeple çoğu kimse onu haklı olarak dilsiz ve sağır diye adlandırır, ona tutulanlar da oruç ve dua ile elde edilen ilahi lütuftan başka hiçbir yolla bu illetten kurtulamazlar.
Hekimlerin, bu tür illetlerin cinlerden değil, bozulmuş hıltlardan ve marazlı ruhlardan neşet ettiğine bizi ikna etmeye çalışmaları, bu yüzden de onları efsunlar ve kefaretlerle değil, ilaçlar ve perhizle sağaltmaya kalkışmaları hiç de şaşırtıcı değildir, zira duyuların ötesinde hiçbir şey bilmezler ve kendilerini bütünüyle bedeni incelemeye vakfetmişlerdir.
Nitekim uyku hastalıkları, melankoliler ve cinnetler gibi bazı durumların bozulmuş hıltlara atfedilmesi belki de sebepsiz değildir, hekimler bunları ya hıltları tahliye ederek ya beden boşalmışsa onu ikmal ederek yahut harici tatbikatlarla giderip iyileştirirler.
Lakin vecizeler, çılgınlıklar ve habis ruhlara gelince, bunlara tutulan kimse ne akıl, ne kelam, ne muhayyile ne de duyu yoluyla herhangi bir şey yapamaz, yahut musallata uğrayanın bilmediği ve kimi zaman gelecekteki hadiseleri haber veren başka bir fail onları harekete geçirir, hal böyleyken bunları nasıl bozulmuş maddenin hareketleri olarak adlandırabiliriz?
Hiçbir cin türü kendi tabiatı gereği erkek yahut dişi değildir, zira bu kabil haller yalnızca mürekkep cisimlere mahsustur, oysa cinlerin bedenleri basittir, son derece bükülgen ve esnek olduklarından her türlü şekle girmeye hazırdır.
Bulutların kimi zaman insanları, kimi zaman ayıları, kimi zaman ejderhaları yahut başka şekilleri temsil ettiğini gördüğümüz gibi, cin bedenleri için de durum aynıdır.
Bulutlar, dışarıdan gelen esintiler veya rüzgarlar tarafından sürüklendikçe muhtelif suretlerde görünürler,
Lakin diledikleri bedene serbestçe girebilen, yeryüzündeki solucanlar misali kimi zaman büzülüp kimi zaman uzayabilen, yumuşak ve uysal bir tabiata sahip cinlerde yalnızca hacim değil, biçim ve renk de türlü vechelerle değişir, zira cinsi beden fıtraten bütün bunlara kabil olduğundan, geri çekilmeye meyilli oldukça muhtelif suretlere bürünür, havari olduğundan hava gibi her türlü renge müsaittir, ancak hava harici bir tesirle renklenir.
Cin bedeni, kendi içsel hayali kudretinden ve enerjisinden neşetle bizzat kendi içinde renklerin suretlerini üretir, tıpkı ruhun korku yahut öfkeyle dolmasına bağlı olarak kimi zaman sararıp kimi zaman kızarmamız gibi. Cinler için de benzer bir durum tasavvur edilmelidir, zira bedenlerine muhtelif renkleri içeriden yayarlar. Böylece bedenleri diledikleri şekle girip arzu ettikleri renge bürünerek, kimi zaman bir erkek, kimi zaman bir kadın, bir aslan, bir leopar, bir yaban domuzu suretinde, kimi zaman bir şişe biçiminde ve kimi zaman da bize yaltaklanan küçük bir köpek gibi tezahür ederler.
Bütün bu suretlere bürünürler fakat hiçbirini sabit tutmazlar, zira aldıkları biçim katı değildir, suya renkli bir nesne döktüğümüzde yahut havaya bir şekil çizdiğimizde olduğu gibi derhal dağılır. Cinlerde de durum böyledir, renk, biçim ve suret hemen kaybolur.
Fakat bütün cinler aynı kudret ve iradeye sahip değildir, bunlar bakımından aralarında büyük bir mertebe farkı vardır.
Mürekkep hayvanlar arasında olduğu gibi, bunların arasında da gayriresmi olanlar mevcuttur, nitekim hayvanlar arasında insan, Akıl (Nous) ve idrakten pay aldığı için hem göklerdeki hem yerdeki hem de yerin altındaki bütün hissedilir şeylere şamil olan daha geniş bir muhayyileye maliktir, oysa atlar, öküzler ve benzerleri dar ve daha sınırlı bir tahayyüle sahiptir, yine de bu tahayyül kendileriyle birlikte otlayan mahlukatı, terbiyecilerini ve efendilerini bilmeye yeter.
Nihayet sinekler, tatarcıklar ve solucanlar ise son derece daralmış ve irtibatsız bir muhayyileye sahiptir, zira ne çıktıkları deliği, ne nereye gittiklerini, ne de nereye gitmeleri gerektiğini bilirler, yalnızca gıdaya dair tek bir tahayyülleri vardır. Benzer şekilde farklı cin türleri de mevcuttur.
Bunların kimisi ateş tabiatlı, kimisi hava tabiatlıdır, bunların tahayyülü çok yönlüdür ve hayal edilebilecek her şeye uzanabilir. Yeraltında yaşayanlar ve ışıktan kaçanlar ise bu tabiatta değildir, bu sebeple pek çok surete bürünemezler, zira ne [okunamadı] tahayyül zenginliğine ne de fiile yahut dönüşüme elverişli bir bedene sahiptirler.
Fakat sucul ve topraksı olanlar, bunların arasında orta bir mahiyette bulunup pek çok şekle girmeye muktedirdir, yine de hoşlandıkları surette kalmayı yeğlerler. Rutubetli mekanlarda yaşayanlar kuşların ve kadınların suretlerine bürünürler, bu yüzden Grekler tarafından dişil cinsiyette Naiadlar, Nereidler ve Dryadlar olarak tesmiye edilmişlerdir.
Kuru yerlerde yurt tutanlar ise Onoskelisler olarak anılanlar gibi kuru bedenlere sahiptir. Bunlar erkek suretine, kimi zaman da köpeklere, aslanlara ve eril tabiatlı benzer hayvanlara dönüşürler.
Cinlerin bedenleri darbe alabilir ve bundan ötürü acı çekerler, gerçi mürekkep cisimler değillerdir, ancak duyum yalnızca mürekkep olanlara mahsus değildir. İnsanda hisseden şey ne kemik ne de sinirdir, bilakis bunların içindeki ruhtur,
Bu sebeple sinir ezildiğinde yahut soğuğa maruz kaldığında veya benzer bir hale düçar olduğunda, bir ruhun diğer bir ruha sirayetiyle acı hasıl olur,
Zira mürekkep bir bedenin, ruhtan pay aldığı nispette hissetmesi müstesna, bizatihi kendinde acıyı duyumsaması muhaldir, bu yüzden parçalandığında yahut öldüğünde büsbütün hissiz kalır, çünkü artık içinde ruh barınmaz.
Benzer şekilde, baştan ayağa Ruh olan bir Demon da kendi tabiatı gereği her bir cüzüyle duyumsayabilir, derhal görür ve işitir, dokunulmak suretiyle acı çekmeye müsaittir, kesilip ikiye ayrıldığında katı bedenler gibi acı duyar, onlardan yalnızca şu hususta ayrılır, ikiye ayrılan diğer şeyler hiçbir surette ya da pek güçlükle yeniden bir bütün haline getirilebilir, oysa Demon, daha katı bir cisim tarafından yarılan hava veya su gibi anında yeniden bir araya gelir.
Fakat bu Ruh bir anda yeniden birleşse de kesilmenin vuku bulduğu o anda acı duyar. Keldanilerin İlahiyatı ve Fiziği buraya kadardır, bundan sonra Astroloji ve diğer Kehanet Sanatları gelir.
Keldani İrfanının ikinci kısmı kehanet sanatlarından teşekkül eder, bunların başlıcası da Astrolojidir.
Bunun umumiyetle onların kendi icadı olduğu kabul edildiği gibi, kendileri de bu ilme hususi bir düşkünlük göstermişlerdir, nitekim Ptolemaios bu duruma sanatın kendi içinden bir gerekçe bularak Başak ve Merkür burcunun tesiri altında bulunmalarını sebep gösterir, Cicero ise çok daha makul bir gerekçeyle, memleketin düzlüğünün ve engebesiz oluşunun onları yıldızları müşahede etmeye sevk ettiğini beyan eder.
Bu ilim iki kısımdan ibarettir, ilki yıldızların hareketlerini tetkik eden Meteorolojik kısım, diğeri kehaneti nazar-ı itibara alan Apotelesmatik kısımdır.
İlki, diğeri de Yunan diyarına taşınana değin eski Yunanlar tarafından Astronomi ve Astroloji müşterek adlarıyla bilinmekteydi, sonrasında tefrik etmek maksadıyla ilkine bilhassa Astronomi, ikincisine ise Astroloji unvanını verdiler.
Mümtaz bilgin Scaliger, Yunan İrfanının itibarını yüceltmek gayesiyle, Keldanilerin dakik bir astronomi bilgisine değil, yalnızca kaba ve umumi bir bilgiye sahip olduklarını ve Yunanların bu hususta Keldanilerden hiçbir şey öğrenmediğini ısrarla iddia eder, oysa Aristoteles bunun aksini samimiyetle ikrar etmiştir,
"Yıldızların her birine dair pek çok malumat edindiğimiz Mısırlılar ve Babilliler," der.
Şüphesiz Keldaniler, doğudan alıp getiren Yunanların bu sanatta eriştirdiği o yüksek mertebenin hayli gerisinde kalmışlardı, zira Diodoros Sikolos, onların Güneş tutulmaları hususunda pek zayıf gerekçeler öne sürdüklerini, bu tutulmaları ne önceden haber vermeye cesaret edebildiklerini ne de muayyen devirlere bağlayabildiklerini teyit eder.
Lakin Apotelesmatik kısımda kendilerini yalnızca kâşif değil, aynı zamanda üstat ilan etmişlerdir, öyle ki hangi memleketten olursa olsun bu ilmin tüm müntesipleri, evvelce gösterdiğimiz üzere, onların namıyla Keldani diye anılmıştır.
Sabit ve Seyyar Yıldızlar ile Bunların Alametleri Hakkında
İlk olarak, yeryüzündekilerin göktekilerle hemhâl olduğunu ve yeryüzündeki her bir şeyin göktekilerin tesiriyle yenilendiğini bir esas olarak vazederler.
Zira her insan bir akılla donatılmıştır, tanrıların atası ve [okunamadı].
Her şeyden evvel, fiillerimizin ve hayatımızın gerek seyyar gerek sabit yıldızlara tâbi olduğunu ve insan nev’inin onların muhtelif ve pek çeşitli seyirleriyle idare edildiğini savunurlar,
Gezegenlerin hayatta vuku bulan her hadisede fail sebepler kabîlinden olduğunu ve Burçlar Kuşağı burçlarının da onlarla müşterek hareket ettiğini kabul ederler,
İnsanların doğum anlarına her türlü hayır ve şerri onların bahşettiğini ve tabiatlarının tefekkürü vasıtasıyla insanların başına gelecek başlıca ahvalin bilinebileceğini öne sürerler.
Başlıca Tanrıların on iki adet olduğuna hükmedip her birine bir ay ve Burçlar Kuşağından bir burç izafe etmişlerdir.
Burçlar Kuşağının hemen yanında yirmi dört yıldız bulunduğunu iddia ederler, bunlardan yarısının kuzeyde, diğer yarısının ise güneyde sıralandığını söylerler, bunlardan görünür olanların dirilere, görünmeyenlerin ise ölülere tahsis edildiğini tasavvur eder, onlara her şeyin hâkimleri derler.
[okunamadı] yerin, diğer yarısı ise yeryüzünü, insanların işlerini ve göklerde cereyan eden hadiseleri teftiş eder, her on günde bir bu yıldızlardan biri aşağıdakilere gönderilir, benzer şekilde yerin altındaki yıldızlardan biri de yukarıdakilere gönderilir ve onların ezeli bir devran içinde böylesi muayyen bir harekete raptedildiğini kabul ederler.
Gezegenler
İtikat ettikleri en mühim nazariyenin, daha evvel zikrettiğimiz üzere, Gezegenlere taalluk eden kısım olduğunu bildirirler,
Bunlara Mütercimler adını verirler, zira diğer yıldızlar sabit ve muayyen bir seyre sahipken, bunlar kendilerine has seyirlere malik olup Tanrıların lütfunu insanlara şerh ve beyan ederek gelecekte nelerin husule geleceğini önceden bildirirler.
Bu yedi gezegen içinde Güneş ile Ay'ın başlıca olduğunu, diğer beşinin ise hadiselerin vuku bulmasında onlara kıyasla daha az kudrete sahip bulunduğunu kabul ederler.
Bu beş gezegenden üçünün Güneş ile hemfikir olduğunu ve ona yardım ettiğini, yani Satürn, Jüpiter ve Merkür olduğunu beyan ederler, bunlara gündüzcül derler, zira yardımcı oldukları Güneş, gündüz vakti yapılan işler üzerinde hâkimiyet sahibidir.
Kudretlerine gelince, bazılarının hayırhah, bazılarının şirret, bazılarının ise müşterek tabiatlı olduğunu söylerler, hayırhah olanlar Jüpiter ve Venüs, şirret olanlar Mars ve Satürn, müşterek olan ise Merkür'dür, o ki hayırhah olanlarla hayırhah, şirret olanlarla şirrettir.
Burçlar Kuşağının Taksimatı
Keldaniler bidayette diğer yıldızların müşahedesine dair muayyen bir kaideye sahip olmadıklarından, burçları kendi hususi sınırları dahilinde değil de yalnızca yedi gezegeni müşahedeleriyle birlikte tetkik ettiklerinden, nihayetinde bütün daireyi on iki kısma bölmek hatırlarına geldi,
Bu usulü şöyle naklederler, eskilerin Burçlar Kuşağındaki o parlak yıldızlardan birini müşahede ettikten sonra, dibine bir delik açtıkları bir kabı suyla doldurduklarını ve aynı yıldız yeniden doğuncaya değin suyun alt tarafa yerleştirilen bir başka kaba akmasına müsaade ettiklerini, böylelikle aynı burçtan yine aynı burca varmanın dairenin tam bir devri demek olduğunu çıkardıklarını söylerler,
Sonra akıp giden suyun on ikide birini aldılar ve bu suyun akış süresini hesapladılar, dairenin on ikide birinin de aynı zaman aralığında geçip gittiğini ve bu su miktarının suyun tamamına oranı ne ise, bu sürenin de bütün daireye oranının aynı olduğunu öne sürdüler.
Bu kıyas yoluyla (yani dodekatemorion yahut on ikide bir parçasıyla), o esnada görünen yahut o zaman zarfında doğan, kuzeyde veya güneydeki belirgin bir yıldızdan hareketle sınır noktasını tayin ettiler, geri kalan dodekatemoria için de aynı yolu izlediler.
Eski Kildanilerin bu dodekatemoriaların her birine hususi bir şekil ve işaret atfettikleri (örneğin birincisine bir Koç figürü ve Koç burcu işareti gibi), her ne kadar allame Giovanni Pico della Mirandola tarafından inkâr edilmişse de, Batlamyus, Sextus Empiricus ve diğerlerinin özellikle onlara isnat ettikleri kayıtlardan yeterince açık anlaşılmaktadır, bu kayıtlara yeri geldikçe değinilecektir.
Bu burçların her birini, on iki adet olduğuna inandıkları başlıca tanrılardan birine ve aylardan birine tahsis ettiler, Zodyak dairesinin kendisine ise Mazaloth Dairesi adını verdiler; Septuaginta bunu [okunamadı] olarak çevirmiştir, Suidas ise bu tabiri yaygın olarak Zodia yani Burçlar denilen takımyıldızlar şeklinde yorumlar, zira Mazat yıldız manasına gelir. Onlara muhtelif tanrılar atfetmiş olmaları, Baal’e (Rabbi Maimonides’in bu Kildaniler ile aynı saydığı kimseler) tabi olanlar hakkında söylenenlerle de uyuşmaktadır, onlar Baal’e, Güneşe, Aya, Mazaloth’a ve bütün gök ehline buhur yakarlardı. Buradan hareketle kimileri, Homeros’un bu öğretiyi Kildanilerden alan Mısırlılardan öğrendiği kanaatindedir, İlyada’nın birinci kitabında Jüpiter ile diğer tanrıların Etiyopya’da on iki gün boyunca ağırlanmasına ve Vulcanus tarafından kendileri için inşa edilen muhtelif menzillere değinirken buna telmihte bulunur.
Eustathios’a göre Homeros’un bu kanaati ilk kez matematikçilere ima yoluyla verdiğini yazan o kadim yazarlardansa, bu görüşe itibar edenler daha ziyade inanılmaya layıktır.
Onun bu mitolojiyi açıklarken eklediği hususlar da Kildani öğretisine aykırı değildir, tanrılar yahut yıldızlar için o menzillerin yapılmasının Vulcanus’a atfedilmesi, semavi kürenin esîrî hararetinden ötürüdür.
Burçların kimine eril, kimine dişil, kimine çift, kimine tekil, kimine inkılap (tropikal), kimine sabit derler.
Eril yahut dişil olanlar, erkeklerin yahut dişilerin doğumuna yardımcı bir tabiata sahip bulunanlardır.
Koç eril bir burçtur, Boğa dişil, İkizler eril, aynı surette diğerleri de sırasıyla münavebeli olarak eril ve dişildir.
Kanaatimce Pisagorcular da onları taklit ederek monadı eril, dyadı dişil, triad’ı eril kabul etmişler ve tek ile çift bütün sayılar boyunca bu minval üzere devam etmişlerdir.
Kimileri de hemen hemen aynı sırayı gözeterek her burcu 12 parçaya böler, nitekim Koç burcunda ilk on ikide bir parçaya Koç ve eril, ikinciye Boğa ve dişil, üçüncüye İkizler ve eril derler, geri kalanı da bu kabildendir.
Çift burçlar İkizler ve onun tam karşısındaki Yay, Başak ve Balık’tır. Geri kalanlar ise tekildir.
İnkılap (tropikal) burçlar, Güneş onlara ulaştığında geri döndüğü ve bir dönüş yaptığı burçlardır.
Koç burcu ile onun zıddı olan Terazi, Oğlak ve Yengeç böyledir, Koç’ta bahar dönencesi, Oğlak’ta kış, Yengeç’te yaz, Terazi’de ise sonbahar dönencesi bulunur.
Sabit olanlar ise Boğa ile onun karşısındaki Akrep, Aslan ve Kova’dır.
Kimi Kildaniler vardır ki insan bedeninin muhtelif azalarını, aralarındaki ünsiyet sebebiyle belirli burçlara izafe ederler, Koç’a başı, Boğa’ya boynu, İkizler’e omuzları, Yengeç’e göğsü, Aslan’a böğürleri, Başak’a bağırsakları ve karnı, Terazi’ye böbrekleri ve beli, Akrep’e mahrem uzuvları ve rahmi, Yay’a uylukları, Oğlak’a dizleri, Kova’ya bacakları, Balık’a ise ayakları tahsis ederler. Bunu elbette nedensiz yapmamışlardır, zira bu meşum burçların herhangi bir yükselişinde bir yıldız bulunacak olursa, onunla aynı adı taşıyan o uzuvda bir sakatlığa yol açacaktır.
Zodyak burçlarının tabiatı hakkında kısaca bu kadar kâfidir.
Zodyak’ın burçlara bölünmesinin yanı sıra, her burcu 30 dereceye, her dereceyi de 60 dakikaya ayırmışlardır, en küçük bölünemez parçalara böyle derler (Empiricus’un teyit ettiği üzere, buradan Kildanilerin saniyelere yahut benzeri daha alt bölümlere gitmedikleri ileri sürülebilir). Her burçta 30 derece bulunduğundan, Zodyak’ın tamamında 360 derece vardır, doğum anında Güneş’in behemehal bu derecelerden birinde bulunması icap eder, Kildaniler bu dereceye haklı olarak doğum yeri derler.
Bu sebeple Grekler kader tanrıçaları olan moiralara telmihen bu derecelere moirai adını verirler, bunlar bizim kaderlerimizdir, zira doğum anında bu derecelerden hangisinin yükselende bulunduğu fevkalade ehemmiyet taşır.
Zodyak’ın Kildanilere atfedilen üç ayrı taksim tarzı daha vardır, bunlar üçlüler (triplicities), terimler (terms) ve dekanlıklardır (decanates).
Trigonlar yahut üçlüler şu dört gruptan ibarettir.
Birincisi Koç, Aslan, Yay, ikincisi Boğa, Başak, Oğlak, üçüncüsü İkizler, Terazi, Kova, sonuncusu ise Yengeç, Akrep, Balık’tır.
Kildanilerin Zodyak’ı bu üçlülere göre böldükleri, Batlamyus tarafından tarif edilen seyyare terimlerini tespit etme usullerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Her burcun beş terimi vardır.
Her burçtaki terimlerin miktarını bulmada Kildani usulü tektir ve gayet açıktır, zira miktarları eşit bir eksilme ile farklılık gösterir, her terim öncekinden bir eksiktir, nitekim burcun ilk terimini sekiz derece, ikincisini yedi, üçüncüsünü altı, dördüncüsünü beş, beşincisini ise dört derece yapmışlardır ki bu da 30 dereceye baliğ olur.
Son olarak, burçlar vechlere (faces) bölünür, kadimler bunlara böyle derdi, İbranicede Panim (çehreler), Arapçada Vech, Grekçede Prosopa, lâkin sonraki devir müneccimleri bunlara dekanlık demiştir, Scaliger’in kaydettiği üzere Dekanos Roma ordusundan mülhem bir kelimedir, her burçta bunlardan üç adet bulunur ve her biri onar dereceyi ihtiva eder.
Keldanilerin bunlardan habersiz olmadığı aşikârdır, zira pek kadim bir müellif olan Babilli Teucer bunlar hakkında yazmıştır.
BÖLÜM IV. Zodyak Bakımından Ele Alınan Gezegenler Hakkında
Keldaniler, gezegenlerin hayır ve şer bahşetmek hususunda her daim aynı kudrete sahip olmadıklarını, fakat Zodyak’ın kimi burçlarında daha müessir, kimilerinde ise daha az müessir olduklarını kabul etmişlerdir. Kimi yıldızlar ise kendi öz hanelerinde yahut yücelimlerinde, üçlükliklerinde, terimlerinde veya dekanatlarında bulunduklarında daha büyük bir kudrete maliktir.
Sonrakiler bütün bunlara gezegenlerin asil kuvvetleri adını verirler, bunların en müessir olanı ise hanelerinkidir.
Güneş’in hanesinin Aslan, Ay’ınkinin Yengeç, Satürn’ünkilerin Oğlak ve Kova, Jüpiter’inkilerin Yay ve Balık, Mars’ınkilerin Koç ve Akrep, Venüs’ünkilerin Boğa ve Terazi, Merkür’ünkilerin ise İkizler ve Başak olduğunu kabul ederler.
Gezegenlerin hoşnut oldukları burçlarda bulunmalarına yücelim, kudretlerinin pek az olduğu yahut hiç bulunmadığı burçlarda bulunmalarına ise alçalım derler. Zira yücelimlerindeyken neşet bulurlar, lakin alçalımlarında kudretten düşerler.
Nasıl ki Güneş’in yücelimi tam olarak on dokuzuncu derecesindeyken Koç burcundaysa, alçalımı da buna taban tabana zıt olan burç ve derecededir. Ay’ın yücelimi Boğa’dadır, alçalımı yahut zararı ise tam karşısındaki burçtadır.
Satürn’ünki Terazi’de, Jüpiter’inki Yengeç’te, Mars’ınki Oğlak’ta, Venüs’ünki Balık’tadır, alçalımları ise bu burçların taban tabana zıddı olan burçlardadır.
Gezegenlerin üçlüklükleri belirli bir nizama bağlanmıştır. Zodyak’ın birinci üçlüklüğünün hâkimi Jüpiter’dir, ikinci üçlüklüğün hâkimi Venüs’tür. Üçüncü üçlüklüğün iki hâkimi olduğu söylenir, bunlar Satürn ve Merkür’dür. Gündüzün ilk kısmı Satürn’e, gece ise Merkür’e tahsis edilmiştir. Son üçlüklüğün hâkimi ise Mars’tır.
Güneş ve Ay’ı da dâhil eden yaygın usulden bunun ne denli farklı olduğu, bunları karşılaştırma zahmetine katlananlarca kolaylıkla anlaşılacaktır. İkinci usul Firmicus’ta görülebilir.
Bir gezegenin falan dereceden filan dereceye kadar en kudretli yahut hâkim olduğu kısımlara her burçtaki terimleri derler. Keldanilerin terim usulü üçlükliklerin hâkimlerinden çıkarılmıştır, bu usul Mısırlıların hanelerden çıkardıkları usule kıyasla daha açık ve müessirdir, yine de üçlüklikleri yöneten gezegenleri ne sıralamalarında ne de miktarlarında her zaman takip ederler.
İlk üçlüklükte, onun her burcundaki terim taksimatı tamamen aynıdır. İlk terimi üçlüklüğün hâkimi olan Jüpiter’e, ikincisini sonraki üçlüklüğün hâkimi Venüs’e, üçüncü ve dördüncüsünü İkizler üçlüklüğünün iki hâkimi olan Satürn ve Merkür’e, beşincisini ise son üçlüklüğün hâkimi Mars’a verirler. İkinci üçlüklükte her burcu aynı şekilde taksim ederler ve ilk terimi bu üçlüklükteki hâkimiyeti sebebiyle Venüs’e tahsis ederler, ikinci ve üçüncüyü Satürn ve Merkür olan İkizler üçlüklüğünün iki hâkimine, dördüncüyü Mars’a, sonuncuyu ise Jüpiter’e bırakırlar.
Gündüz Satürn’e 66 derece, gece 78 derece atfedilir, Jüpiter’e 72, Mars’a 60, Venüs’e 75, Merkür’e ise gündüz 66, gece 78 derece verilir.
Keldanilerin yahut Babillilerin terimleri şöyledir,
[Tablo verileri, okunamayan kısımlar haricinde gezegenlerin burçlardaki terim derecelerini göstermektedir.]
Gezegenlerin veçheleri yahut dekanatları Zodyak burçlarına göredir, ilk veçhe burcun sahibi olan gezegene aittir, ikincisi bir sonraki gezegene ve bu minval üzere devam eder.
Bunların kadim Keldani icadı olduğu yalnızca Babilli Teucer’in onlar hakkında yazmış olmasından değil, aynı zamanda ilimlerini onlardan alan Mısırlılar tarafından da gözetilmiş olmasından bellidir. Pek adil bir hükümdar ve mükemmel bir müneccim olan Mısır Kralı Nechepso, şayet Julius Firmicus’a itimat edecek olursak, bütün marazları dekanatlardan derlemiş ve her bir dekanatın hangi illetlere sebep olduğunu göstermiştir, zira bir tabiat diğerine, bir tanrı diğerine galebe çalmaktadır.
Aynı müellif, [okunamadı] astrolojinin bu kısmına derinlemesine temas etmediğini, bunun bilgisizlikten değil, bu bilgiyi gelecek nesillere aktarma arzusunda olmamasından kaynaklandığını ekler.
Altıncı ayda açı tesirsizdir, lakin ya dokuzuncu ya da onuncu ayda tesirlidir, zira Güneş dokuzuncu burçtan mezkûr kısmı üçgen açıyla, onuncudan ise kare açıyla müşahede eder, bu açılar ise evvelce zikrettiğimiz üzere son derece müessirdir.
Lakin on birinci ayda doğulamayacağını kabul ederler, zira o vakit ışık zayıf düşerek dermansız şuasını altmışlık açıyla gönderir, hiçbir şekilde tesirli olmayan on ikinci ayda ise doğum ihtimali çok daha azdır.
BÖLÜM V. Burçların ve Gezegenlerin Açıları
Zodyak’ın her bir burcunun diğerleriyle karşılıklı bir açısı mevcuttur, tıpkı bunun gibi gezegenler de muhtelif açılara sahiptir.
Üçgen yahut kare suretinde tezahür ettiklerinde, karşılıklı açı yahut teşekkül içinde oldukları ifade edilir.
Aralarında üç burçluk bir mesafe bulunduğunda, birbirlerini üçgen (Trine) açıyla gördükleri söylenir, aralarında iki burç olduğunda ise kare ya da dördül (Quartile) açıyla görürler. Doğum anında Güneş bulunduğu burcun hemen ardındaki burca geçtiğinde, döllenme mahalline ya pek zayıf bir açıyla nazar eder yahut hiç nazar etmez, zira Keldanilerin ekseriyeti, peş peşe gelen burçların birbirini gördüğünü katiyetle reddetmiştir. Lakin Güneş üçüncü burçta olduğunda, yani aralarında bir burç bulunduğunda, ilk çıktığı mahalle nazar ettiği söylenir, ancak bu pek eğik ve zayıf bir ışıktır ki bu açıya altmışlık (Sextile) denir, zira dairenin altıda birine tekabül eder, şayet birinci burçtan üçüncüye, üçüncüden beşinciye, oradan da yedinciye ve bu minval üzere çizgiler çekecek olursak, eşkenar bir altıgen meydana getirmiş oluruz.
Bu açıya büsbütün itimat etmezlerdi, zira çocuğun doğumuna en az fayda sağlayan açı olarak görünmekteydi, fakat Güneş dördüncü burca ulaştığında, yani arada iki burç kaldığında, oraya dördül bir açıyla nazar eder.
Zira bu açının meydana getirdiği hat, dairenin dörtte birini kesip ayırır.
Güneş beşinci burçta olduğunda, aralarında üç burç bulunur ki bu üçgen açıdır, zira Zodyak’ın üçte birine tekabül eder, bu iki açı, yani dördül ile üçgen, fevkalade tesirli olduklarından doğuma büyük bir inkişaf bahşederler.
Lakin altıncı mahallenin açısı büsbütün tesirsizdir, zira oradaki hat hiçbir çokgenin bir kenarını teşkil etmez, ancak karşıt açı olan yedinci burçtan gelen tesir son derece kâmil ve kudretlidir ve bazı bebeklerin henüz yedinci ayda kemale ererek doğmasını sağlar ki bunlara yedinci ayda doğduklarından ötürü Septimestres tesmiye olunur.
Fakat şayet bu müddet zarfında kemale ermezse, sekizinci ayda doğmaz, zira sekizinci burçtan, tıpkı [okunamadı] Zodyak gibi (evvelce zikredildiği üzere), zira bir Keldani gece vakti yüksek bir burunda oturup yıldızları seyre dalar, bir diğeri ise doğum sancısı çeken kadının yanında, ta ki kadın doğum yapana değin beklerdi.
Kadın doğum yapar yapmaz durumu burundaki Keldaniye bildirir, o da işitir işitmez o esnada ufuktan yükselmekte olan burcu gökyüzü haritası (horoskop) olarak kaydederdi, gündüzleri ise yükselen burçları ve Güneş’in hareketini takip ederdi.
Zodyak’ın taksim edildiği on iki kısım veya evden, her doğumda hâkim olan ve kehanetlerde bilhassa nazara alınması icap edenler dörttür, bunları tek bir müşterek isimle merkezler yahut köşeler olarak tesmiye ederler, lakin daha hususi olarak birine Horoskop yahut Yükselen (Ascendant), diğerine Medium Caeli (onuncu ev), bir diğerine Batan (Descendant, yedinci ev), bir diğerine ise arz altı ve Medium Caeli’nin karşıtı olan (dördüncü ev) adını verirler. Horoskop, doğum anında yükselen burçtur, Medium Caeli ise bizzat kendisi de dahil olmak üzere dördüncü burçtur. Batan, Horoskop’un tam karşısında yer alandır.
Arz altı ve Imum Caeli ise Medium Caeli’nin mukabilinde bulunandır.
Misalle izah etmek gerekirse, şayet Yengeç burcu Horoskop ise, Koç Medium Caeli, Oğlak Batan ve Terazi de Arz altıdır. Önden giden eve halef (cadent), ardından gelene ise selef (succeedent) derler.
İmdi, Horoskop’tan önce gelen ve bizce aşikâr olan hanenin fena cinne (ill Genius), Medium Caeli’yi hemen takip edenin ise iyi cinne (good Genius) ait olduğunu beyan ederler, Medium Caeli’den evvel gelen alt kısım ve [okunamadı] ölümün başlangıcıdır, Yükselen’den sonra gelen ve bizce aşikâr olmayan hane gazap ve bedbahtlıktır, arzın altına inen ise iyi talih olup iyi cinnin mukabilidir [okunamadı].
Yahut daha muhtasar bir ifadeyle, Horoskop’un halefine fena cin, selefine uyuşuk, Medium Caeli’nin halefine Tanrı, selefine iyi cin, Imum Caeli’nin halefine Tanrıça, selefine iyi talih, Batan’ın halefine bedbahtlık, selefine ise uyuşuk denir.
Zanlarınca, bunların sathî bir surette tetkik edilmemesi iktiza eder.
Keldaniler tılsımlı (telesmatik) kehanetlerini bu esaslar üzerine bina etmişlerdir ki bunların arasında tefavüt vardır, zira bazıları daha yalın, bazıları ise daha dakiktir.
Daha yalın olanlar, münferit bir burçtan yahut tek bir yıldızın yalın kuvvetinden neşet edenlerdir, mesela bir yıldız falan burçta bulunduğunda şu tür insanların zuhuruna sebebiyet verecektir gibi.
Daha dakik olanlar ise, birçoğunun bir araya gelişi ve kendi tabirlerince mezcolunması neticesinde yapılanlardır.
Mesela bir yıldız [okunamadı] iken diğeri göğün ortasında, bir diğeri göğün ortasının mukabil noktasında, sair yıldızlar da şu veya bu şekilde mevzilenmişse, o vakit şu veya bu hadiseler vuku bulacaktır.
Eski Keldanilere atfedilebilecek olan bu sanatın bakiyeleri bunlardan ibarettir.
BÖLÜM VII. Sair Kehanet Sanatları
Keldaniler, bunların haricinde, Diodoros Sikolos’un misal getirdiği pek çok başka kehanet tariki dahi icat edip tatbik etmişlerdir, [okunamadı] vasıtasıyla yapılan kehanet gibi.
Diodoros tarafından Keldanilere atfedilen ilk usul, kuş falıdır, [okunamadı] türlü kehanet nevilerini bu denli derinlemesine tahkik edenlerin, sonraki devirlerin muteber addettiği bu usulü [okunamadı], tercüme edildiği Latince kelimenin yanlış anlaşılmasından ötürü bu neticeye sevk edildikleri anlaşılmaktadır.
Eski Keldanilerin bu mesleği icra ettikleri, Nabukadnezar’a verdikleri şu cevaptan aşikârdır, "Kullarına rüyayı anlat, biz de tabirini beyan edelim."
Suidas’tan derlenmiş ve Scaliger tarafından tanzim edilmiş Astrampsikhos namı altında günümüze ulaşmış pek çok rüya tabiri beyti mevcuttur, Astrampsikhos’un bahsi Laertios tarafından da edilmektedir.
Ve bu adı, Keldani yahut Fars Zerdüşt’ün yalnızca bir tefsiri olarak görenler vardır ki bazıları bunu "yaşayan bir yıldız" şeklinde aktarır. Üçüncüsü, alametlerin tefsiridir, Grek müfessirler bu türü Yiddeoni kelimesinin ihtiva ettiğini düşünürler, zira bunu [okunamadı] olarak çevirirler. Diodoros’un zikrettiği ilk tür hieroskopidir ki bundan kastın extispicium, yani kurbanın sakatatının incelenmesiyle yapılan kehanet olduğunu anlıyorum, nitekim bu türü, Babil kralının (kehanete başvururken) "karaciğere baktığını" söyleyen peygamber Hezekiel de teyit etmektedir.
Bunlar, Daniel’in Keldani kâhinleri arasında saydığı gazrin zümresi gibi görünmektedir, bu kelime kesmek manasına gelen gazar kökünden gelir, çünkü kurban hayvanının içini açar ve bağırsaklarına bakarak kehanette bulunurlardı. Ob kelimesi Pytho veya daha ziyade Pythonicus Spiritus olarak karşılanır. Kelimenin asıl manası tuluk yahut şişedir ve karından konuşan ruha delalet etmek üzere kullanılır. Kutsal Metin bu kadına Eşet Baalat Ob der ki Yetmişler Çevirisi bunu engastrimuthos (karından konuşan kadın) olarak aktarır, Saul’ün "Yalvarırım bana Ob ile kehanette bulun" dediği yeri ise "Bana bir engastrimuthos ile kehanette bulun" diye tercüme etmişlerdir. R. Maimonides (İbn Meymun), bu zanaata inisiye olmuş kadının elinde bir mersin dalı tuttuğunu ve buhurlandığını söyler. R. Abraham ben David ise bu ayinlerin ekseriyetle bir ölünün mezarı başında icra edildiğini nakleder. Doresh el ha-metim, tam manasıyla tercüme edildiği üzere bir nekromansördür (ölü çağırıcıdır), nitekim bazıları bu tür kehanetin menşeinin Keldani memleketi olduğunu öne sürer. Bunlar ve bu kabilden olanların tamamı, daha evvel bahsi geçen umumî Mekashfim adı altında toplanır.
KISIM II. Tabii ve Teurjik Büyü
Keldani öğretisinin üçüncü kısmı büyüydü, zira bu adın Farsça menşeli olduğu kabul edilse de (bazılarınca Fars Zerdüşt’ün bir unvanı olan Mag kelimesinden yahut Maguseylerden türetilmiştir), bu ilmin kendisi aslında Keldani kaynaklıydı ve bilhassa Aşapim zümresinin meşgalesiydi, Laertios’un "Mecusiler Farslar için ne idiyse, Keldaniler de Babilliler için oydu" sözü de bu minvalde anlaşılmalıdır. Nitekim Mecusi (Magi) tabirinin kimi zaman Keldani bilgelerine teşmil edilmesi de bundandır.
Plinius gerçi büyünün Fars diyarında Zerdüşt ile başladığını söyler, fakat bu Zerdüşt’ün tek bir kişi mi olduğu, yoksa sonradan ikincisinin de mi geldiğinin kesin olmadığını ilave eder. Onun Fars Zerdüşt’ten ziyade Keldani olanı kastettiği, bu Zerdüşt’ü Platon’dan 6000 yıl yahut Truva Savaşı’ndan 5000 yıl öncesine yerleştiren müellifleri zikretmesinden anlaşılabilir, bu hesaplar (her ne kadar mübalağalı olsa da) şüphesiz en kadim Zerdüşt olan Keldani hakkında ileri sürülmüştür. Plinius keza bu sanatta mahir kimseler olarak Babilli Marmaridius ile [okunamadı] Zormocenidas’ı örnek gösterir ki her ikisi de haklarında günümüze hiçbir yazılı vesika kalmayacak kadar kadimdir.
Keldani büyüsünden elimize ulaşan az sayıdaki kalıntı, tabii ve teurjik olmak üzere iki türe indirgenebilir.
Tabii Büyü. Keldani büyüsünün bu kısmı, umumiyetle tabii diye adlandırdığımız şubedir, çünkü semavi ve felek-altı bütün tabii varlıkların hassalarını seyreder, aralarındaki sempatiyi araştırır ve bunları birbirine tatbik ederek harikulade tesirler meydana getirir.
Keldaniler bu neviden büyü vasıtasıyla yalnızca münferit şahıslar üzerinde değil, bütün bir memleket üzerinde pek çok hayret verici iş yaptıklarını iddia ederlerdi. R. Maimonides; aslanlar, yılanlar ve benzeri muzır hayvanların şehirlerden defedilmesini, nebatata gelecek her türlü zararın savuşturulmasını, dolunun önlenmesini ve asmalara zarar vermesinler diye tırtılların helak edilmesini buna misal gösterir. "Bunlar hakkında kitaplarında pek çok şey yazmışlardır" der müellif, "ve ağaçlardan tek bir yaprak yahut meyvenin dahi düşmemesini sağlayabileceklerini iddia edenler vardır."
BÖLÜM [okunamadı] Büyü Amelleri ve Türleri
R. Maimonides bu amelleri üç türe ayırır. İlki nebatat, hayvanlar ve madenlerle yapılanlardır. İkincisi, amellerin icra edileceği muayyen bir vaktin tayin ve takdir edilmesinden ibarettir. Üçüncüsü ise insanların jest ve hareketlerinden meydana gelir, el çırpmak, sıçramak, yüksek sesle haykırmak, gülmek, toprağa yüzüstü kapanmak, bir şeyleri yakmak, duman tütsülemek ve nihayet manalı yahut manasız birtakım kelimeleri telaffuz etmek gibi. Büyü amellerinin nevileri bunlardır.
Bazıları vardır ki ancak bu türlerin tamamının bir araya gelmesiyle icra edilir, nitekim şöyle derler, "Ay filanca yıldızdayken şu ottan bir yaprak al ve şu hareketleri yap, bu amel sayesinde dolunun gökten inmesini engellersin." Yazıları boyunca, bilhassa kadınlar tarafından icra edilmesi gereken bu kabilden nice beyhude işi zikrederler.
Fakat onların zannınca, bu amellerin hiçbiri yıldızlara teveccüh edilmeden ve takdis yapılmadan icra olunamaz, zira her nebatın kendine mahsus bir yıldızı olduğuna inanırlar, bütün canlılara ve madenlere de muayyen yıldızlar atfederler. Dahası bu ameller, yıldızlara mahsus birer ibadettir, zira yıldızların böylesi bir fiilden, sözden yahut buhurdan hoşnut kaldıklarına ve bunun hatırına onlara dilediklerini bahşettiklerine kani idiler. Bu kalıntıları muhafaza eden R. Maimonides’in naklettikleri buraya kadardır.
BÖLÜM [okunamadı] Zararları Defetmek İçin Kullanılan Tılmenaia (yahut Tılsımlar) Hakkında
Dahası Rabbiler, şekillerin gizli kuvvetini ilk keşfedenlerin Keldaniler olduğunu rivayet ederler, bu tür tasvirlerden daha meşhur bir şey yoktur. Bunlara Keldani ve Fars dillerinde, İbranice suret manasına gelen selem kelimesinden mülhem Tılmenaia yahut Talitsmam veya Tsalimam denir, bu kelime muhtemelen bazı kimesnelerin ileri sürdüğü gibi Grekçeden değil, aynı İbranice kökten türemiştir. Bu suretler, muayyen burç ve yıldız tesirleri altında, muhtelif maksatlarla hazırlanırdı, bazıları zararları defetmek (averruncatio), bazıları ise gaipten haber vermek içindi.
Kimi müellifler bunların daha geç dönemlerin icadı olduğunu zanneder ve Grekler arasında bunlarla ilk şöhret bulan kimse olan Apollonios’a atfeder. Fakat Gaffarel’in, bunları ilk keşfedenlerin Farslar, dilerseniz Babilliler olduğunu teyit etmek üzere serdettiği pek kadim deliller mevcuttur. Grekler bunlara aynı zamanda telesmata ve stoicheia adını verirler. Ptolemaios,
ve bunları yapanlar Stoikheiotiklerdir, "Kevn ve fesada tâbi olan suretler semavi suretlerden etkilenir, bu sebeple Stoikheiotikler, yıldızların bu suretlere hulul edişini gözeterek onlardan istifade ederler."
Bu sözler üzerine Hali Abenrodan (yahut İbranice tercümesinde dendiği üzere İbn Cafer) şöyle yazar,
Bu fasılda tabiatın pek çok sırrını ifşa etmek murat edilmektedir, zira aşağıda bulunan suretler, yukarıda yer alan ve kendilerine hükmeden benzer suretlere tekabül eder.
Mesela semavi Akrep yeryüzündeki akreplere, semavi Yılan ise yeryüzündeki yılanlara hükmeder, tılsımlı suretler ilminde mahir olanlar da bir seyyarenin [okunamadı] anını gözetirlerdi.
Öyle ki kehanet tarzında insanlarla konuşur, onlara rüyalarında dahi vuku bulacak hadiseleri haber verirlerdi.
Mukaddes Metinlerde geçen Teraphim kelimesi, diğer anlamlarının yanı sıra bazen bunlar için de kullanılır, nitekim Keldani müfessiri Onkelos bu lafzı Tzelmanaya olarak tercüme etmiş, Süryani nüshası da buna muvafakat göstermiştir, Septuaginta ise bunu bildirenler yahut gaipten haber verenler şeklinde aktararak tüm bu tefsirlerle onların önceden haber verme kabiliyetiyle donatılmış olduklarını ima etmiştir.
Bu husus metnin bizzat kendisiyle de teyit edilmektedir, zira Hezekiel, Babil Kralı'nın kehanete başvururken Teraphim'e danıştığını söyler. Rahel'in babası Laban'dan çaldığı Teraphim'in de bu türden olduğu zannedilmektedir, zira çoğu kez İblis'in ağzından konuşan kehanet ocaklarına benzer bir surette [okunamadı].
Rabbi Eliezer bunların, belirli burçlar altında insan suretinde yapılmış heykeller olduğunu, kabule mazhar oldukları tesirler sayesinde muayyen saatlerde konuşup kendilerine sorulan her hususa cevap verdiklerini nakleder.
İbn Ezra ise bunların, semavi tesirleri kabule istidatlı kılınmaları maksadıyla insan biçiminde şekillendirildiğini ifade eder (Mikal'in Davud'un yatağına koyduğu Teraphim'i de aynı surette tefsir eder) ve şunu ilave eder, Rahel'in bunları alıp götürmesinin sebebi babasını putperestlikten vazgeçirmek değildi, zira öyle olsaydı bunları beraberinde götürmez, evinin yakınında bir yere gizlerdi.
Fakat babası astrolojide mahir olduğundan, bu suretlere ve yıldızlara danışarak Yakub'un ne tarafa gittiğini öğrenmesinden korkmuştu. Aziz Augustinus da Laban'ın "İlahlarımı niçin çaldın?" dediğini hatırlatır.
Laban'ın kehanette bulunduğunu söylemiş olması da muhtemeldir, zira daha kadim şarihler Nihaşti kelimesini böyle yorumlar, Yahudiler de bunu önceden bilme yahut tahmin manasında anlarlar.
Philo Judaeus ise Mikah'ın Teraphim'inden bahisle, onun som altın ve gümüşten üç genç oğlan, üç buzağı, bir aslan, bir ejderha ve bir güvercin sureti yaptığını nakleder, öyle ki zevcesine dair bir suali olan güvercin suretine müracaat eder ve sualine cevap alırdı, evlatlarına dair bir şey soracaksa oğlan suretine, zenginliğe dairse kartala, iktidar ve kuvvete dairse aslana, ömrün ve günlerin uzunluğuna dair bir suali varsa ejderha suretine danışırdı.
Bu rivayet her ne kadar zayıf görünse de, onun da Teraphim'i kehanet vasıtası olarak anladığını göstermektedir.
BÖLÜM V. Teurjik Büyü
Keldani büyüsünün diğer bir şubesi de teurjidir, Eflatun Zerdüşt'ün büyüsünü ilahların hizmeti olarak tarif ederken muhtemelen bilhassa bu ilme telmihte bulunmaktaydı.
Keldaniler buna ayinler usulü, takva amelleri ve Greklerin tercümesiyle telestik ilim yahut teurjik sanat da derlerdi.
Bu ilmin mahiyeti Suidas'ın iki Julianus hakkında söylediklerinden anlaşılabilir, Keldani filozof Julianus (der), Teurjist lakabıyla anılan Julianus'un babasıdır, cinler üzerine dört kitap yazmıştır, bunlar Keldani telestiklerinin türünden olup insan bedeninin her bir uzvunu koruyan vasıtaları ele alır. Ve yine, mezkûr zatın oğlu Julianus, İmparator Marcus Antoninus devrinde yaşamıştır, o da manzum teurjik inisiyasyon kehanetlerini ve bu ilmin diğer tüm sırlarını kaleme almıştır.
Böylelikle telestik ilmin, muayyen ayinler ve merasimler vasıtasıyla cinlerle irtibat sağladığına, yeryüzündeki maddelerin kuvvetiyle Ruh'u inisiye edip kemale erdirdiğine inanılırdı, zira Ruh'un en ali melekesi, kendi rehberliğiyle en yüce maarife ve uluhiyetin idrakine tek başına erişemez, lakin takva ameli oradan gelen aydınlanma ile Ruh'un elinden tutarak onu Tanrı'ya ulaştırır.
Eflatun gerçi akıl ve Akıl (Nous) vasıtasıyla gayrimuhdes zatı kavrayabileceğimizi kabul eder, fakat Keldani, maddi ayinler vasıtasıyla Ruh'un bineğini temizlemedikçe Tanrı'ya vasıl olmamızın başka hiçbir yolu bulunmadığını öne sürer, zira o, Ruh'un taşlar, nebatlar ve efsunlar vasıtasıyla tasfiye edildiğine ve uruc etmeye amade kılındığına inanır.
Bu hal Ruh'a olduğu kadar bedene de faydalıdır, zira bir kimse zihnini bunlara hasrederse, yalnızca nefsini tutkuların tesirinden kurtarmakla kalmaz, bedenini de sıhhat üzere muhafaza eder, zira ilahi aydınlanmaların mutad tesiri, bedenin maddesini eritip tüketmek ve fıtratı sıhhatle teyit etmektir, ta ki ne tutkular ne de marazlar bize galebe çalmasın.
BÖLÜM VI. Teurjik Ayinler
Teurjik yahut telestik ayinler vasıtasıyla [okunamadı] ile bir irtibat temin edebileceklerine inanırlardı.
iyi dæmonların çağrılması, kötü olanların ise defedilip kovulması.
Bu ayinlerin başlıcası kurbandı, bu hususta İamblikhos’ta, Keldani kanaatini şu şekilde aktaran dikkate değer bir pasaj bulunmaktadır, Tanrılar, arınmış olanlara gerçekten iyi olan şeyleri bahşederler, onlarla hemhal olur ve bu temas vasıtasıyla kötülüğü uzaklaştırırlar. Kutsal ayinlere ve nizamlara küstahça karşı çıkanlar ise, eylemlerinin zayıflığı ve kudret noksanlığı sebebiyle kirlilikleri defedemezler, zira bu kimseler tutku ve kötülükle doludur. Kehanet şöyle buyurur, Yeryüzü dæmonunun yaklaştığını gördüğün vakit. Dæmonlar (der Psellos), yeryüzüne yakın olanlar, tabiatları icabı ilahi bilgiden son derece uzaktır ve karanlık maddeyle doludur.
Şayet bunlardan hakiki bir kelam işitmek dilersen, bir sunak hazırla ve Adniz taşını kurban et. Kehanet, taşın kurban edilmesiyle birlikte çağırıcı ismin zikredilmesini buyurur.
Aynı kehanetlerde zikredilen bu ayinlerden bir diğeri de Hekate Topacı’dır (Strophalos).
Hekate Topacı (der Psellos), âlemin ortasında [okunamadı] altın bir küredir. Bu, inisiye edilmiş kişiyi aldatmaz, ne sual tevcih edersen et, verilen cevap son derece hakiki olacaktır.
Kutsal bir ateş gördüğün vakit (der Kehanet), bütün âlemin derinliklerinde parıldayıp şimşek gibi çakan bir surette, Ateşin sesini dinle. Âlemde bir aşağı bir yukarı süzülen, biçimden ari ilahi ateşi temaşa ettiğin vakit, değiştirilmesi katiyetle menedilmiştir.
Bütün milletler arasında (der Psellos), kendilerine tevdi edilmiş birtakım isimler vardır ki, ilahi ayinlerde dile gelmez bir kudrete sahiptirler, bunları değiştirme.
BÖLÜM VII.
Bu ayinlerin hâsıl ettiği tecelliler [okunamadı] nevidendir. İlki, (inisiye edilmiş şahsa nispetle) fevkinde-temaşa (epopteia) diye tesmiye olunur. İlahi ayinleri idare eden kimse, salt bir zahirî hayal gördüğünde, (mesela) muayyen bir suret veya şekildeki bir ışık gibi, Keldani kehaneti buna dair ihtarda bulunur, şayet biri böyle bir ışık görürse, zihnini ona bağlamamalı ve oradan sudur eden sesi hakikat addetmemelidir.
Kimi vakit da inisiye edilmiş kimselere, ayin icra ettikleri esnada köpek ve muhtelif başka suretlerde birtakım tecelliler zuhur eder.
Bunlar, ilahi ayinlerin icrası sırasında ruhun ihtiraslarının tecellileridir, hiçbir cevheri olmayan ve binaenaleyh hakiki hiçbir şeye delalet etmeyen salt vehimlerdir. İkincisi ise öz-temaşa (autopsia) diye tesmiye olunur, bu da inisiye edilmiş şahsın, ilahi ışığın kendisini herhangi bir suret veya şekil olmaksızın müşahede etmesidir.
Kehanet buna "kutsallar kutsalı" adını verir, zira takdis edilmiş kimseler tarafından bir cemal ile temaşa olunur, âlemin derinliklerinde latif ve lütufkâr bir surette bir aşağı bir yukarı süzülür.
Lütufkâr bir tebessümle bu sesi dinle, zira o bir [okunamadı] getirir. Lakin inisiye kimselere gök gürültüsü, şimşek ve diğer her ne surette görünürse görünsün, bunlar yalnızca birer remiz yahut alamettir, tabiatın kendisi değildir.
BÖLÜM VIII. Maddi Dæmonların Nasıl Defedileceği.
Teurjinin bir vasfı iyi dæmonları celbedip onlarla musahabe kurmak olduğu gibi, diğer bir vasfı da maddi dæmonları defedip kovmaktır, onların telakkisine göre bu hal iki suretle, kelamla yahut fiille husule getirilebilir.
Kelimelerle, zira (Marcus’un Keldani kanaatini aktardığı üzere) bu maddi dæmonlar uçurumlara ve yer altındaki mekânlara gönderilmekten korktuklarından ve kendilerini oraya sevk eden meleklerden dehşet duyduklarından, şayet bir insan onları oraya göndermekle tehdit eder ve bu vazifeyle mükellef meleklerin isimlerini zikrederse, ne denli korkup perişan olacakları neredeyse tarif dahi edilemez, kapıldıkları dehşet öylesine büyüktür ki kendilerini tehdit eden şahsı temyiz edemezler, tehdit eden ihtiyar bir kadın yahut ufak tefek yaşlı bir adam dahi olsa, korkuları öyle büyüktür ki sanki kendilerini tehdit eden kimse onları katle muktedirmişçesine çekip giderler.
Fiille, zira dæmonların bedenleri (der aynı müellif) darbeye maruz kalabilir ve bundan ötürü acı duyarlar, hissetme hassası mürekkep cisimlere değil, ruhlara (spiritus) mahsustur, insanda hisseden cevher ne kemik ne de sinirdir, bilakis onların dahilinde bulunan ruhtur.
Bundan ötürü, şayet sinir kesilir yahut benzeri bir tesire maruz kalırsa, bir ruhun diğerine intikalinden dolayı acı neşet eder, zira mürekkep bir cismin, ruhtan pay almadığı müddetçe bizatihi acıyı hissetmesi imkânsızdır, bu sebeptendir ki parça parça edildiğinde yahut öldüğünde, bünyesinde hiçbir ruh kalmadığından mutlak surette hissizleşir.
Aynı minvalde, bütünüyle ruh olan bir dæmon, kendi tabiatı gereği her bir cüzüyle hissedebilir, vasıtasızca görür ve işitir, katı cisimler gibi elem çekmeye maruzdur, onlardan yalnızca şu cihetle ayrılır, diğer şeyler kesilip ayrıldıklarında hiçbir surette yahut pek güçlükle yeniden bir araya gelebilirken, dæmon, daha katı bir cisim tarafından yarılan hava yahut su misali, derhal yeniden birleşiverir.
Lakin bu ruh bir lahzada yeniden birleşse dahi, kesilmenin vuku bulduğu anda acı duyar, bu sebepten ötürü kılıçlardan pek korkarlar, onları defedenler de bu hali bilerek, gelmelerini arzu etmedikleri yerlere sivri uçlu demirler yahut kılıçlar dikerler, onları cezbeden şeylerin sempatisiyle kendilerine çektikleri gibi, zıt tabiatlı şeylerin antipatisiyle de defederler.
Bu maddi dæmonlardan, kendilerine tapanların üzerine, kayan yıldızlar dedikleri cinsten, aşağı yukarı süzülen birtakım ateşli lem’alar iner, bu meczup kimseler bunlara Tanrı’nın tecellileri derler, lakin bunların bünyesinde hakiki, sebatkâr yahut kati hiçbir şey yoktur, avamın gözü aldattığı için mucize addettiği hokkabaz hileleri kabilinden aldatmacalardır, zira ilahi hayatın saadetinden pek uzakta olduklarından ve akli temaşadan mahrum bulunduklarından, geleceği önceden haber veremezler, ancak
söyledikleri yahut gösterdikleri her şey asılsızdır ve sağlam bir temele dayanmaz, zira onlar bu âlemdeki mevcudatı sadece dış yüzleriyle bilirler, oysa gelecekte vuku bulacakları hassaten bilen kudret, bölünmez ve surete bürünmemiş mefhumlar kullanır.
Keldani Öğretisinin Açıklanması, Keldanilerin İlahları ve Dini İbadetleri Üzerine
Nihayet, Keldani öğretisinin açıklanmasına dair olarak, bilhassa onların teolojisini ilgilendiren kısımda, Keldanilerin ilahlarını ve dini ibadetlerini izah etmemiz iktiza etmektedir. Bay Selden, bu mesele üzerine kaleme aldığı güzide risalesinde bütün Asya ilahlarını Suriye ortak adı altında toplamış olsa da, biz sadece Asur memleketine has olanları ele alacağız (ister oradan Suriye’ye ve diğer memleketlere taşınmış olsunlar), zira geri kalanların Keldanilerle yahut Babillilerle bir alakası olmadığını düşünmekteyiz.
Keldanilerin dini ibadeti üç kısma ayrılabilir,
Birincisi, hakiki Tanrı’ya, lakin putperestçe bir surette yapılan ibadet, ikincisi, demonlara yahut ruhlara yapılan ibadet, üçüncüsü ise semavi cisimlere yapılan ibadettir.
Hakiki Tanrı’ya Yapılan Putperestçe İbadetleri Üzerine
Keldani ibadetinin ilk nev’i, putperestçe bir surette icra edilse de, hakiki Tanrı’ya yönelikti. Keldani derlemelerinin müellifi, onların her şeyin tek bir ilkesi olduğuna inandıklarını ve bunun bir ve iyi olduğunu beyan ettiklerini teyit eder. Bu bir ve iyi ile hakiki Tanrı’yı kastettikleri (ki bu sıfatlar yalnızca O’na aittir), Eusebios’un sözlerinden anlaşılabilir; o, şüphesiz Zerdüşt’ün takipçilerinden bahisle, onların Baba ve Kral olan Tanrı’yı ilk sıraya yerleştirdiklerini söyler. İşte bu sebepten ötürü, Porphyrios tarafından da teyit edilen Apollon kehaneti onları İbranilerle bir tutar,
Yalnız Keldaniler ve Yahudilerdir hikmet ehli olanlar, Safiyetle ibadet edenler kendi kendine var olan Tanrı’ya ve Kral’a.
Lakin, mezkûr kehanete rağmen, bu ibadetin, her ne kadar hakiki Tanrı’ya yönelik olsa da, putperestçe olduğu şüphe götürmez, öyle ki Aziz Pavlus’un Romalılar hakkında söyledikleri onlara da tatbik edilebilir, Tanrı’yı bildikleri halde O’nu Tanrı olarak yüceltmediler, bilakis çürümez Tanrı’nın izzetini, çürüyen insana benzer bir surete tebdil ettiler.
En yüce Tanrı’yı temsil etmek için kullandıkları isim ve suret Bel idi; bu husus, Tanrı’nın bizzat kendisinin, artık kendisine bu adla hitap edilmemesini buyurmasından da anlaşılmaktadır, Bana artık Baali demeyeceksin. Keldanilerdeki Bel, Fenikelilerdeki Baal ile aynı olup her ikisi de İbranice Rab manasına gelen Baal kelimesinden neşet etmiştir, Babillilerin bu Bel’inden İşaya ve Yeremya peygamberler de bahseder. Doğulu yazarları tercüme edenler çoğunlukla bu Bel’i Zeus yahut Jüpiter olarak tefsir ederler. Nitekim Herodotos, Diodoros ve diğerleri de böyle yapmıştır. Eusebios’un naklettiğine göre Berossos, Bel’in başka hiçbir yerde bu şekilde anılmadığını söyler. Bunun sebebi de şu görünmektedir, Yunanlar için Jüpiter ne ise, Keldaniler için de Bel en büyük ilahtı; Yunanlar bu isimle hakiki Tanrı’yı kastederlerdi, nitekim Keldaniler de kendi verdikleri isimle aynı şeyi kastediyorlardı, zira Aziz Pavlus Yunan şairlerinin şu sözünü iktibas etmiştir, "Çünkü biz de O’nun soyundanız", ki bu söz ilk mısraya atıfta bulunmaktadır. Aziz Petros’un "Tanrı’ya ibadet ediniz, lakin Yunanlar gibi değil" kelamı üzerine İskenderiyeli Clemens şu tespitte bulunur, o, Yunanların ibadet ettiği Tanrı’ya ibadet etmeyin dememiş, Yunanlar gibi ibadet etmeyin demiştir, ibadetin suretini değiştirmiş, lakin başka bir Tanrı tebliğ etmemiştir.
Babil’deki bu Jüpiter Belus Tapınağı, kendi devrinde henüz ayakta iken onu bizzat gören Herodotos tarafından tastamam şu şekilde tasvir edilmektedir,
Kapıları tunçtandı, tapınağın kendisi ise iki furlong genişliğindeydi. Tapınağın ortasında, bir stadyum eninde ve boyunda, masif (içi boş olmayan) bir kule yükselmekteydi, onun üzerine bir başkası, onun da üzerine bir başkası oturtulmuş ve bu tertip üzere sekiz kuleye ulaşılmıştı. Bunların dış tarafında, her birine çıkmayı sağlayan basamaklar bulunmaktaydı, basamakların orta yerinde, yukarı çıkanların soluklanıp dinlenmeleri için oturma yerleri yapılmıştı. En yüksek kulede ise bir başka mabet (yahut şapel) vardı, içinde mükellef bir surette döşenmiş bir yatak ve altından bir masa mevcuttu, lakin geceleri orada, Keldani kahinlerinin beyanına göre ilahın diğer bütün kadınlar arasından bizzat intihap ettiği yabancı bir kadından gayrı hiçbir kimse bulunmaz ve uyumazdı, zira onların iddiasına göre (ben buna pek ihtimal vermesem de) ilahın bizzat kendisi bu tapınağa gelir ve bu yatakta istirahat ederdi.
Tapınakta bundan başka daha alçakta bir şapel daha vardı, içinde Jüpiter’in altından mamul, oturur vaziyette tasvir edilmiş büyük bir heykeli bulunmaktaydı, heykelin yanında da bütünüyle altından bir masa ve seki mevcuttu, öyle ki Keldaniler bunların kıymetini sekiz yüz talent olarak takdir ederlerdi. Keza şapelin haricinde altından bir sunak ve kurbanlık ergin koyunların boğazlandığı pek büyük bir başka sunak daha vardı, zira altından olanın üzerinde sütten kesilmemiş yavrulardan gayrısını kurban etmek caiz değildi. Bu büyük sunak üzerinde Keldaniler her yıl ilahlarına kurban olarak yüz bin talent kıymetinde günnük (akgünlük) yakarlardı.
Semavi Cisimlere Yapılan Keldani İbadeti
Keldaniler ve Babilliler tarafından icra edilen putperestçe ibadetin üçüncü nev’i semavi cisimlere yönelikti, Maymonides’in bildirdiğine göre, Tufan’dan hemen sonra bu dalalete düşmüşlerdi, bunun sebebi de muhtemelen kendilerini mütemadiyen bu cisimlerin temaşasına vakfetmiş olmaları ve onların tesirlerinin insan nev’ine bahşettiği büyük menfaatleri müşahede etmelerine dayanıyordu. Levililer Kanunu, bu putperestliği nehyederken tafsilatını şöyle zikreder, "Gözlerini göğe kaldırıp güneşi, ayı, yıldızları, bütün gök ordusunu gördüğün zaman, ayartılıp onlara secde etmekten ve ibadet etmekten sakın." Nitekim Yoşiya tarafından ortadan kaldırılan Yahudi putperestler arasında (Baal’e buhur yakanların yanı sıra, ki bunlardan evvelce bahsedildi) güneşe, aya, seyyarelere (yahut burçlara, Mazaloth) ve göğün bütün ordusuna buhur yakanlar da sayılmaktadır.
Bunu şüphesiz, Hezekiel Peygamber’in aralarında düşüp kalktıklarından yakındığı komşuları Asurlulardan öğrenmişlerdi, Rabbi Maimonides de Baal’in peygamberleri konusunda [okunamadı].
Bel şenliğinden bahsedilir, onun kehanet ocağı ise Arrianus tarafından zikredilir, kastedilen Stephanus’un da belirttiği gibi, Keldanilerin nezdinde en az oradaki kadar itibar gören kehanet ocağıdır.
Diğer Tanrılar, Melekler ve Demonlar
Dini ibadetlerinin ikinci türü, diğer tanrılara ve demonlara yönelik olandı.
Eusebios, onların fikirlerini aktarırken, en yüce Tanrı’nın ardından çok sayıda diğer tanrılar, melekler ve demonlar silsilesinin geldiğini belirtir.
Bu tanrıları muhtelif mertebelere ayırmışlardı, Gaybîler (Akledilirler), Gaybîler ve Zihnîler (Akledilirler ve Aklediciler), Zihnîler (Aklediciler), Menbalar, İlkeler, Kuşaksız Tanrılar, Kuşaklı Tanrılar ve [okunamadı]. Bunlara ibadet bahsi, Keldani melekleri ve teurji hakkında daha önce aktardıklarımızla ilgilidir.
Güneş Hakkında
Güneş ve Ay ilk sırada zikredilmiş ve diğerlerinden ayırt edilmiştir, bu türden bir putperestlik belki de diğer yıldızlara teşmil edilmeden evvel ilk olarak bu ikisiyle başlamıştır, zira bu duruma dair en eski kayıtlarda, Keldanilerin komşusu olan Eyyub’un bahsinde, yalnızca bu ikisinin adı geçer.
Keldanilerin bunları başlıca gördükleri, diğer yedi gezegeni tanrı kabul ettiklerini, lakin bu iki ışık kaynağını en büyük saydıklarını belirten Maimonides tarafından da teyit edilir, lakin Maimonides, bunların arasında da Güneş’i en büyük Tanrı addettiklerini ilave eder.
Bunu teyit sadedinde Sâbiîlerin İbrahim hakkındaki kitaplarından ve benzeri kaynaklardan daha fazla naklettiği hususlar, daha önce aktarılmıştı.
Macrobius, Güneş’e vakfedilmiş Asur putlarından üç tanesini zikreder, bunlar Adad, Adonis ve Iuppiter Heliopolites’tir.
Adad kelimesi Bir manasına gelir, bu tanrıya en kudretli varlık sıfatıyla tazim ederler, fakat onun yanına Atargatis adlı bir tanrıça koyarak her şey üzerindeki mutlak iktidarı bu ikisine atfederler, bunlarla kastettikleri ise Güneş ve Yer’dir.
Bununla neyi kastettikleri gayet açıktır, zira Adad’ın sureti pek latiftir, yukarıdan [okunamadı].
Macrobius böyle söyler, fakat Adad’ın Bir manasına geldiğini söylerken ya kendisi yanılmaktadır ya da metni tahrifata uğramıştır, zira Bay Selden’in de kaydettiği üzere, Süryanilerde ve Keldanilerde yahut Asurlularda, İbranicedeki Achad kelimesinden gelen Chad Bir manasına gelir, oysa Kutsal Yazılar’da Hadad olarak geçen Adad veya Aded farklı bir imlaya sahiptir, Drusius ise Macrobius’ta, Süryanicede Bir manasına gelen Hhada lafzını okur. Yeşaya Peygamber’in, mabedin ardındaki o puta vakfedilmiş bahçelerin ortasında Bir’in ardından kendilerini takdis ve tathir edenler ifadesiyle kastettiği belki de bu puttur.
Macrobius, Asurluların itikadına bakıldığında Adonis’in Güneş olduğundan şüphe duyulmadığını, zira şimdilerde Fenikelilerin taptığı Venus Architis ile Adonis’e orada pek büyük bir hürmet gösterildiğini söyler. Zira tabiat felsefecileri, yeryüzünün üzerinde ikamet ettiğimiz yukarı yarıküresine Venüs adıyla tazim etmiş, aşağısına ise Proserpina demişlerdir.
Bunun üzerine Asurlular yahut Fenikeliler arasında tanrıça mateme bürünmüş vaziyette takdim edilir, zira Güneş yıllık devrini tamamlarken [okunamadı] kısaldığında, sanki Güneş bir süreliğine ölüm tarafından kapılıp götürülmüş, yeraltının ve yerkürenin öte yüzünün tanrıçası Proserpina tarafından alıkonulmuşçasına tanrıçanın yeise düştüğüne inanılır, yine Güneş’in aşağı tabakanın altı yıldızını aşıp yarıküremizi aydınlatmaya, ışığı ve günleri uzatmaya başladığı vakit Adonis’in Venüs’e iade edildiğini telakki ederler.
Sonuncusu Iuppiter Heliopolites’tir, mezkûr müellif, Asurluların Iuppiter namı altında Güneş’e, ona fevkalade merasimlerle tazim ettiklerini söyler. Bu tanrının heykeli Mısır’daki Heliopolis adlı bir şehirden, Mısırlılara belki de Senepos ile aynı kişi olan Senemus’un hükmettiği dönemde getirilmiştir. Heykel oraya Asur Kralı Delebois’nın elçisi Oppias ve başlarında Parmetis’in bulunduğu Mısırlı rahipler eliyle getirilmiş, uzun müddet Asurluların nezdinde muhafaza edildikten sonra bilahare Mısır’daki Heliopolis’e nakledilmiştir, oradan çıkarılıp bugün bulunduğu ve Mısır’dan ziyade Asur ayinleriyle tazim gördüğü yere neden geri götürüldüğünü anlatmaktan, konumuzla doğrudan bir alakası bulunmadığı cihetiyle sarfınazar ediyorum.
Bu Iuppiter’in Güneş ile aynı olduğu hem dini ayinlerinden hem de heykelin biçiminden açıkça anlaşılmaktadır, zira Maimonides’in Keldanilerin Güneş için yaptıklarını naklettiği tılsımlar misali altından mamul olması ve sakalsız bulunması bunun kâfi delilidir. Sağ eli bir arabacı gibi kırbaç tutarak yukarı kaldırılmıştır, sol elinde ise bir yıldırım ve birkaç buğday başağı tutar, bütün bunlar müşterek kudretleri ve Güneş’i temsil eder. Üstelik bu mabetteki itikat kehanet hususunda pek muteberdir ki bu da Güneş ile aynı kabul edilen Apollon’un kudretine atfedilir.
Aynı minvalde, Heliopolis tanrısının heykeli, Circus oyunları tanrılarının merasimlerinde heykellerin taşındığı gibi bir tahtırevan üzerinde taşınır. O beldenin pek çok soylusu başları [okunamadı], uzun bir iffet riyazetiyle kendilerini arındırmış halde heykeli takip eder, ilhamla [okunamadı]. Mühürlü yazı levhalarında yer alan suallere cevap sadedinde, İmparator Trajan sefere çıkacağı vakit oraya [okunamadı], rahiplerin hayreti mucip olacak şekilde kendisine boş bir levha gönderilmiştir. Trajan bunu hayranlıkla karşılamıştır, zira kendisi de [okunamadı].
...ayrıca boş bir yazı levhası göndermişti; sonra başka bir yazı levhası alıp içine şunu yazdı, kemikleri Roma’ya geri getirildiğinde, zira istikbal bildirilmişti.
Şimdiye kadar [okunamadı], bunlara, her ne kadar yüce Tanrı’ya daha mahsus bir isim olsa da, Keldani tanrılarının birçoğuna ve diğerlerinin yanı sıra Güneş’e de teşmil edilen Bel veya Belus ismi eklenmelidir, nitekim [okunamadı] buna tanıklık eder.
Pön dilinde, der, Tanrı’ya Baal denir, fakat Asurlular ona Bel derler ve belirli bir mistik sebepten ötürü Satürn ve Güneş tesmiye ederler.
Kısım XV, Keldanilerin Ay’a İbadeti
Ay’a Keldaniler tarafından pek çok isim altında ibadet edilirdi, bu isimlerin tamamı dişil olup ekseriyeti az evvel bahsi geçen Güneş’in isimlerine tekabül eder, bu durum Rabbi Maimonides’in (İbn Meymun) onlar hakkında naklettiği şu hususu doğrular görünmektedir, onlar yedi gezegenin tanrılar ve tanrıçalar olduğuna, erkek ve dişi olarak birbiriyle evlendiklerine inanırlardı.
Keldaniler (yahut Keldani ilmini Yunancaya ilk tercüme edenler), diğer isimlerin yanı sıra Güneş’e Jüpiter ve Adonis isimlerini izafe etmişlerdi, aynı şekilde Ay’a da bunlara tekabül eden Juno ve Venüs sıfatlarını verdiler.
Juno’ya Ada ve Belta aittir, zira Hesykhios böyle tefsir eder, Babillilerde Ada Juno’dur, Belthes ise Juno veya Venüs’tür. Bunların her ikisi de şüphesiz Güneş’in iki ismi olan Adad ve Bel’e tekabül eden dişil isimlerden başkası değildir.
Her ayın Nonas günlerinde kullanılan, [okunamadı] Juno novella (yahut covella) [okunamadı], bu Juno’ya belki de Havaya dair olan hususlar daha münasip bir surette isnat edilebilir, Asurlular, der, unsurların reisliğini Havaya atfetmişlerdir, Venüs ve [okunamadı], diğer müellifler tarafından tavsif edildiği veçhiyle onların Venüs sureti. Ay yerine kabul edilen Venüs’e, Asurluların Urania’ya kurban sunma adetine dair isimler.
Yedi gezegenin geri kalanını da (Maimonides’in dediği gibi) tanrı addederlerdi. Diodoros’un (eğer metin tahrif edilmemişse, ki bundan şüphe duymaktayım) beş gezegenin en mühimi saydıklarını beyan ettiği Satürn’e, umumi Bel ismini vermişlerdi. Fakat Terah’ın yirmi sekizinci yılında, [okunamadı] ilk kralı olan Belus vefat etti, Asurlular onu bir tanrı olarak tesmiye etmişti, ona Satürn derler, ve Servius’un başka bir yerde iktibas ettiği veçhiyle, Pön lisanında Tanrı’ya Baal adı verilir, fakat Asurlular arasında ona Bel denir ve belirli bir mistik sebepten ötürü Satürn ve Güneş tesmiye olunur.
Bu sebepten Antakya Patriği Theophilos şöyle der, Kimileri Satürn’e bir tanrı olarak tapar ve ona Bel ve Baal derler, bu bilhassa Şark iklimlerinde yaşayanlar tarafından yapılır, zira onlar Satürn’ün kim olduğunu ve Belus’un kim olduğunu bilmezler.
Bazıları bu gezegenin daha hususi isminin Kiyyun (Chiun) yahut Remfan (Remphan) olduğunu kabul eder, nitekim Amos Peygamber şöyle buyurur, Fakat siz kendi ilahınızın yıldızı olan Molok’un çadırını ve kendiniz için yaptığınız putlarınız Kiyyun’u taşıdınız. Aziz İstefanos bu metni şöyle nakleder, Evet, ilahınız Remfan’ın çadırını ve tapınmak için yaptığınız tasvirleri yüklendiniz. İbranice Kiyyun ne ise, Yunanca tercümesi de Remfan’dır.
Aben Ezra (İbn Rüşd / İbn Ezra), Kiyyun lafzından Satürn gezegenini anlar, nitekim Petit’nin müşahede ettiği üzere Plautus da ona Kiyyun der.
Rephan lafzı ise (Kircher’in şehadet ettiği gibi) Kıptî lisanında aynı gezegen için kullanılır.
Jüpiter hakkında (kendisine bu ismin verildiği hem Bel hem de Güneş bahsinde evvelce söz edilmiş olduğundan) söylenecek pek az şey kalmıştır.
Mars (Chronicon Alexandrinum müellifinin rivayet ettiğine göre) ilk defa Asurlular tarafından bir uluhiyet olarak tanınmıştır, Asurlular, der, Mars’a ilk sütun diken ve ona bir tanrı olarak ibadet edenlerdi. Ona umumi Belus adını verdiler, bu sebeple Babilli Belus, Hestiaios tarafından Zeus [okunamadı], yani Jüpiter Martius olarak yorumlanmıştır.
Fakat Mars’ın daha hususi bir ismi Azizus idi, Mezopotamya’nın [okunamadı] Edessa’sındaki (Urfa) Güneş Mabedi’nde bu isim altında müştereken ibadet edilirdi.
Edessa ahalisi, onunla birlikte mabede [okunamadı] yerleştirirler, Azizus ile Mars’ı ve her ikisinin de Güneş’e bağlı olduğunu kastettiklerini Julianus, üstadı İamblikhos’a [okunamadı] ikrar eder.
Samirilerin Asur’dan getirdikleri Nergal putunu bu gezegene nispet edenler de vardır, zira bazıları bu putun suretinde olduğunu tahayyül ederler. Horoz, cesaretinden ötürü Mars’a vakfedilmiş, onun kuşu sayılmış olduğundan, Mars bu surette temsil edilirken, Venüs tavuk suretinde temsil edilirdi. Asurlular ve Keldaniler nezdinde Venüs putu pek çok isimle anılırdı, bunlardan üç tanesini evvelce zikretmiştik.
Bir diğeri, evvelkine nazaran Venüs’e daha layık bir isim olan Delephat’tır, nitekim bunun kökeninin Süryanicede cima anlamına gelen Delpha kelimesinden türediği aşikardır.
Sonuncusu, Hesykhios’un naklettiği üzere Myleta’dır, kendisi Asurluların Urania’ya bu ismi verdiklerini ekler, Herodotos ise bunu Mylitta olarak yazar.
Perslerden bahsederken, der, onlar Urania’ya kurban sunmayı Asurlulardan ve Araplardan öğrendiler.
Asurlular Venüs’e Mylitta, Araplar ise Alilat derler. Bu iki isimden her ne kadar Alilat (evvelce müşahede edildiği üzere) Ay’a da verilmiş olsa da, Mylitta ismi Venüs’e mahsus görünmektedir, nitekim Scaliger’in belirttiği üzere bu isim, doğuran veya velut anlamına gelen saf Süryanice Mylidtha kelimesinden başkası değildir, yani Venüs Genetrix (Doğuran Venüs). Bu etimolojiye, mezkur puta ait ayinler pek uygundur, Herodotos bu hususta şöyle der, Babillilerin menfur bir kanunu vardır, o memleketin her kadını ömründe bir defa Venüs mabedinde oturmalı ve bir yabancıyla münasebette bulunmalıdır.
Daha zengin tabakadan bazıları, alelade halk ile bir arada bulunmayı tenezzül saymayarak örtülü arabalarla oraya taşınırlar ve arkalarından gelen bir hizmetçi kafilesiyle mabedin önünde dururlar, ekseriyet ise şu şekilde yapar.
Venüs mabedinde başlarında çiçeklerden çelenklerle oturan kadınlar vardır, kimisi gelmekte, kimisi gitmektedir.
Ayrıca yabancıları kadınlara sevk eden iplerle ayrılmış muhtelif yollar mevcuttur, yabancılar bu kadınlar arasından en beğendiklerini intihap ederler.
Oraya bir kez oturan hiçbir kadın, bir yabancı kucağına para atıp onu bir kenara çekerek onunla yatmadıkça evine dönemez.
Bu parayı sunan yabancı, senin için tanrıça Mylitta’yı çağırıyorum demelidir, zira Asurlular Venüs’e Mylitta derler, kadın ne kadar olursa olsun bu parayı reddedemez, çünkü o kutsaldır.
Kadın hiçbir erkeği geri çeviremez, kendi adına bir seçim hakkı olmaksızın kendisine ilk para teklif eden adamın peşinden gitmelidir. Onunla yattığı ve tanrıçanın ayinlerini yerine getirdiği anda evine döner, bundan sonra da hiçbir bedelle kandırılamaz.
Güzel olanlar pek çabuk salıverilir, lakin biçimsiz olanlar kanunun buyruğunu yerine getirebilmek için daha uzun süre beklemek zorunda kalır, bazen bir, iki yahut üç yıl boyunca beklenti içinde kaldıkları olur. Herodotos buraya kadar böyle aktarır, nitekim kimileri Baruk Peygamber’in Keldani kadınlarına dair şu sözlerini bu adetle tefsir eder, Kadınlar yollarda otururlar, etrafları iplerle ve yakılmış samanla çevrilidir, içlerinden biri yoldan geçenlerce kenara çekilip onunla yatılırsa, kendisi kadar muteber sayılmadığı ve ipi koparılmadığı için yanındaki kadını ayıplar.
Hesyhios’ta geçen bu isimlerden ilki Belthes (yahut daha doğrusu Belta) olup, yazar bunu Juno ve Venüs olarak tefsir eder. Bu isim aynı zamanda Ay için de ortaktı ve sözü edilirdi.
Bunlara, Babil ahalisi tarafından yapılmış bir put olan Sukkot-Benot’u da eklemek gerekir, bu kelimenin manası kızların çadırları demektir.
Bazıları bundan, kadınların Venüs Mylitta’nın ayinlerini ifa etmek üzere oturdukları, Herodotos tarafından anlatılan iplerle ayrılmış o çadırların yahut bölmelerin kastedildiğini düşünür, nitekim Bay Selden’in kanaatine göre Venüs adı Benot kelimesinden türetilmiştir.
Lakin kutsal metnin ifadelerinden açıktır ki, Sukkot-Benot ile bir tapınak yahut çadırlardan ziyade bir put kastedilmiştir.
Hahamlar bunun bir tavuk ve civcivleri suretinde olduğunu tahayyül ederler, zira tavuğa örten manasında Sukkus dedikleri gibi, kuluçkaya yatan ve örten manasında tavuklara da Sukkot derlerdi, Benot kelimesini ise tavuğun kanatlarıyla örtmeyi adet edindiği civcivleri olarak tefsir etmişlerdir. Kircher de buradan hareketle bunu Venüs Mylitta ile açıklar.
BÖLÜM V. Diğer Yıldızlar Hakkında
Keldanilerce yalnızca gezegenler değil, burçlar ve diğer bütün yıldızlar da tanrı sayılırdı, zira onlar Mazalot’a ve göklerin bütün ordusuna buhur yakarlardı. Mazal bir yıldızdır, on iki burca Mazalot derlerdi, Zodyak dairesine Mazalot ve bazen l harfini r’ye çevirerek Mazarot derlerdi, Yetmişler Çevirisi bunu [okunamadı] diye aktarır, Suidas ise bunu takım yıldızlar, yani burçlar diye tefsir eder. Bu durum, Diodoros’un Keldaniler hakkında aktardığı, başlıca tanrıların on iki tane olduğunu kabul ettikleri ve her birine bir ay ile Zodyak burçlarından birini atfettikleri rivayetiyle örtüşmektedir. Diğer sabit yıldızlara da tanrı olarak ibadet ettikleri, son zikredilen kutsal metinde yer alan ve göklerin bütün ordusuna ifadesiyle ima edilmektedir, nitekim bu husus, Keldanilerin öğretisini anlatırken gezegenlere tercümanlar dedikleri gibi diğer yıldızların kimisine her şeyin hâkimleri, kimisine de meclis tanrıları dediklerini teyit eden Diodoros tarafından (diğerleri meyanında) daha sarih bir surette ileri sürülmüştür, nitekim onların astrolojisinden bahsedeceğimiz vakit bunu daha ayrıntılı göstereceğiz.
Sabit yıldızların bazılarını hâkimler ve müşavirler gibi bu müşterek itibar unvanlarıyla andıkları gibi, bunların başlıcalarına da tıpkı gezegenlerde olduğu gibi hususi isimler ve putlar izafe ettiklerinden şüphe edilemez.
Ve mademki Keldani çoktanrıcılığı (Yunanlarınki gibi) muhayyel bir mitolojiye dayanmıyordu (her ne kadar sonraki yazarlar aynı minvalde ele alsalar da), bilakis muhtelif isimler ve putlar altında taptıkları semavi cisimlere taalluk ediyordu, Keldani doktriniyle bütünüyle uyumludur ki, Kutsal Kitap’ta zikredilen diğer Asur putları da (Avva, Nibhaz, Tartak, Adrammelek, Anammelek, Nisrok) diğerleriyle aynı türdendi ve yıldızlara aitti. Lakin bu putlara dair kuru isimlerinden başka neredeyse hiçbir malumat günümüze ulaşmadığından, bunu ispat etmek kolay değildir.
BÖLÜM VIII. Ateş Hakkında
Keldanilerin taptığı tanrılar arasına unsurları da katanlar vardır.
Ateşe hususi bir hürmet besledikleri kesindir, kimilerine göre bununla en yüce Tanrı’yı, kimilerine göre ise Güneş’i temsil ediyorlardı, bunun gerekçesini daha evvel aktarmıştık. Keldanilerin bu putperestliğine dair Rufinus tarafından nakledilen kayda değer bir rivayet mevcuttur, Büyük Konstantin zamanında Keldaniler, tanrılarının diğer bütün tanrılardan üstün olduğunu bütün insanlara göstermek gayesiyle yeryüzünü baştan başa dolaşmışlardı, zira onlar diğer putları ateşe verip yok ediyorlardı.
BÖLÜM IX. Hava Hakkında
Julius Firmicus hava hakkında şöyle der, Asurlular unsurların reisliğini havaya atfetmişler ve Bakire Venüs adıyla andıkları suretine tapmışlardır, rahiplerinden müteşekkil korolar pürüzsüzleştirilmiş tenleri ve kadınlar tarzındaki libaslarıyla, kadınsı sesler ve tavırlarla ona ibadet ederlerdi.
Yerküreye gelince, Macrobius şöyle der, Yerkürenin üzerinde yaşadığımız üst yarımküresine Venüs adıyla taparlardı, yerkürenin alt yarımküresine ise Proserpina derlerdi.
Asur’dan ziyade Fenike’ye ve belki her ikisinden çok Yunan’a ait olan bu mitolojinin devamı için Macrobius’a bakınız. Keldanilerin doktrinine dair bu kadar kâfidir.
İKİNCİ KİTAP. Persler Hakkında
Keldani ülkesinin ötesinde, güneyde, bir yanda Pers diyarı, diğer yanda Arabistan uzanır.
Felsefe (yahut ilim), komşuları olan Keldaniler vasıtasıyla bu iki ülkeye de intikal etmiştir.
Zerdüşt, der Plutharkhos, sihri Kildaniler arasında tesis etmiştir, Asya'nın en mühim krallığı olan Pers ülkesi, kuzeyde Medya, doğuda [okunamadı], batıda Susiana ve güneyde Pers Körfezi'nin bir kısmı ile çevrilidir.
On Altıncı Kısım, Pers Filozofları, Mezhepleri ve Kurumları
Pers Filozofları Üzerine
Birinci Bölüm, Felsefeyi Tesis Eden Persli Zerdüşt Üzerine
Pers ilminin ekseriyetle Zarades, Zaraduşt ya da Zerdüşt tarafından tesis edildiği kabul edilir. Lakin bu isim, daha evvel de müşahede ettiğimiz üzere, fevkalade âlim kimselere umumen atfedilmiş görünmektedir.
Binaenaleyh bu Zerdüşt'ün kim olduğu yahut hangi devirde yaşadığı gayrimüayyendir. Laertios onu bir Persli, İskenderiyeli Klemens bir Medyalı, Suidas ise bir Pers-Medyalı olarak tavsif eder, buradan hareketle pek çok müellifin zannettiği üzere bir belirsizlik hâsıl olmaktadır. Zira Pers kelimesinin Hazreti Hezekiel'den evvel hiçbir yerde kullanılmadığını görmekteyiz, nitekim bu ad Keyhüsrev devrine değin mühim bir mevki de kazanmamıştır. Daha sonraki devir Persleri, der Agathias, Zerdüşt'ün Hystaspes zamanında yaşadığını söylerler, fakat hiçbir izahat getirmeksizin yalnızca böyle derler, öyle ki bahsedilen şahsın Daryus'un babası mı yoksa bir başkası mı olduğu hayli şüphelidir. Daryus'un babasının muasır olduğu muhakkak surette bilinmemektedir, Persli Zerdüşt'ün ne vakit yaşadığı da sarih değildir.
Lakin her ne vakit yaşamış olursa olsun, der Agathias, o, büyü dininin Persler arasındaki müellifi ve vaz'edicisi olmuş, onların kadim mukaddes ayinlerini tebdil ederek muhtelif kanaatler getirmiştir.
Arap tarih yazıcısı da keza şöyle der, Zerdüşt, Perslerin ve Mecusilerin pek çok fırkaya ayrılmış olan dinini ilk defa tesis etmiş olmayıp bilakis ıslah etmiştir.
Bunun vesilesi ve suretine dair bizzat Persler tarafından nakledilen efsanevi bir rivayeti Dion'dan öğrenmekteyiz.
Derler ki, hikmet ve adalet sevgisi sebebiyle insanlardan el etek çekip muayyen bir dağda tek başına yaşamıştır.
Daha sonra dağdan ayrıldığında, semadan inen bir ateş etrafında mütemadiyen yanmaktaydı, Perslerin en asilleriyle birlikte kral, Cenab-ı Hakk'a dua etmek maksadıyla onun yanına yaklaşmıştır, Zerdüşt ateşin içinden zeval bulmaksızın çıkmış, lütufkâr bir surette tecelli ederek onlara metin olmalarını emretmiş ve sanki Tanrı onunla birlikte o mekâna vasıl olmuşçasına kurbanlar takdim etmiştir, o vakitten itibaren artık bütün insanlarla değil, fıtraten hakikate en meyyal olan ve tanrıların ilmine vakıf bulunabilecek kimselerle hemhal olmuştur ki Persler bunlara Mecusi tesmiye ederler.
Suidas, bu Zerdüşt'e Tabiat Üzerine dört kitap, Kıymetli Taşlar Üzerine bir kitap ve Beş Yıldız Falı Neticesi [okunamadı] atfeder.
Eusebios'un parça parça iktibas ettiği Mukaddes Pers Külliyatı'nın Pers dinini tetkik ettiği anlaşılmaktadır. Bunları bazıları Kildani Zerdüşt'e, bazıları ise başka bir kimseye hamletmektedir, mamafih hiçbirinin sıhhati diğerinden üstün değildir.
Pers İlimlerini Ziyadesiyle İlerleten Hystaspes Üzerine
Pers Mecusilerinin öğretisi, Hystaspes tarafından büyük ölçüde tevsi edilmiştir. O, Herodotos'a nazaran, Arsamez'in yahut diğer neşirlere göre Arsazes'in oğlu olan bir Akhameniş idi, Keyhüsrev devrinde yaşamıştı, Keyhüsrev'in Hystaspes'in en büyük oğlu Daryus'a dair gördüğü ve onun Pers kralı olacağını haber veren rüyası ile Keyhüsrev ile Hystaspes arasında bu hususta cereyan eden mükâleme Herodotos tarafından nakledilmektedir.
Bu Hystaspes'in oğlu Daryus, Jülyen devrinin [okunamadı] yılında tevellüt etmiş ve Keyhüsrev vefat etmeden az evvel takriben yirmi yaşına basmıştı. Hemen hemen aynı vakitlerde Hystaspes ve Adusius müttefikan, Çanakkale Boğazı civarındaki havaliyi fethettiler ve buranın kralını esir alarak Keyhüsrev'in huzuruna çıkardılar.
Ammianus Marcellinus'un beyanına göre Hystaspes, gayet hakîm bir zat idi, müellif buna ilaveten onun cesaretle yukarı Hindistan'ın iç kısımlarına nüfuz ederek, sükûnet dolu ıssızlığına Brahmanlar denen o yüce zekâların sahip olduğu ormanlık bir sahraya ulaştığını kaydeder.
Yıldızların ve feleğin hareketlerindeki ahenktar ihtilafı ve mukaddes kurban ayinlerini onlardan öğrenmiş, Pers ülkesine avdet ettiğinde bu malumatı büyü ilmine bir ilave ve ikmal unsuru olarak vakfetmiştir.
İkinci Bölüm, Pers İlimlerini Yunanistan'a İlk Getiren Osthanes Üzerine
Plinius'un teyit ettiği veçhile, ilk olarak [okunamadı] ilmi, onun gelişiyle tesis edilmiştir. Zira ilk defa onun getirdiğini rivayet eder.
Öyle ki hem Trogus'tan naklen Iustinus hem de onu takip edenler ihtiyatsız bir biçimde beş yıl atfetmektedirler, lakin en abes iddiayı, birinci hitabesinde Platon öne sürer ki Salamis muharebesine değin geçen müddet 75. Olimpiyat'ın birinci senesinde vuku bulmuştu, bu da Kserkses'in Susa'dan hareketinden takriben tam bir sene sonrasıdır.
Buradan anlaşılmaktadır ki, zaman bakımından Osthanes'ten evvel gelen ve seyahatlerinde Pers Mecusileri ile görüşen Pythagoras ile Platon, onların ilimlerinin derinliğine bihakkın vakıf olamamışlardı yahut daha temkinli davranarak bu ilimleri bizzat kendi benimsedikleriyle mezcetmeksizin nakletmekten imtina etmişlerdi.
Plinius ilave eder ki, Osthanes, Kserkses ile birlikte Yunanistan'a refakat ettiği esnada, adeta o [okunamadı] sanatının, yani büyünün tohumlarını saçmış, gittiği her yerde cihanı bu tesirle zehirlemiştir, nitekim Yunanları bu sanata sadece heveskâr kılmayıp divane eden başlıca amilin Osthanes olduğu muhakkaktır.
Plinius böylelikle, aleyhteki risalenin müellifinin Mecusilerin kâmilen bihaber olduğunu iddia ettiği goetik büyüye telmihte bulunmaktadır.
Ve Arnobius ona daha parlak bir vasıf atfeder, hem hitabet hem de eylem bakımından Mecusilerin önderi olduğunu, hakiki Tanrı’ya layık olduğu hürmetle yaklaştığını, meleklerin hakiki Tanrı’nın huzurunda durduğunu bildiğini ve benzeri şeyleri zikreder. Osthanes [okunamadı] ve Persler arasındaki ilim erbabını araştırmaya daha fazla devam edemeyiz.
BÖLÜM I. Perslerin Kurumları ve Fırkaları
Persler arasındaki bütün ilim erbabı [okunamadı] Laertios,
Persler arasında Mecusilerin, Hintliler arasında çıplak bilgelerin (Gimnosofistlerin), Keltler arasında ise Düridlerin yahut Semnotheoi denilen kimselerin bulunduğu söylenir; nitekim Aristoteles Sihir Üzerine adlı risalesinde ve Sotion, Silsileler’in 23. faslında böyle beyan eder. Keldani Felsefesi. Persler, daha önce
Hesykhios, Tanrı’ya ibadet eden, teolog ve rahip olan kimseye Perslerin Magus adını verdiğini söyler. Kimi yazarlar, bunların ilk teşkil edildiklerinde Zoroaster (Zerdüşt) tarafından bu şekilde adlandırıldığını kabul eder. Suidas, Pers-Med Zerdüşt’ün, Mecusi adını aralarında ilk kez meşhur kılan kişi olduğunu belirtir.
Başkaları ise bu kelimeyi Zerdüşt’ün bir unvanı olan Mog’dan yahut Zerdüşt’ün öyle olduğunu iddia ederek kısa kulaklı kimse manasına gelen Mije Guş’tan türetir.
Arap Tarihi’nin yazarı, Perslerin dininin Zerdüşt’ün çağından evvel pek çok fırkaya bölündüğünü, onun ise bu dini ıslah ettiğini nakleder, Agathias da onun kadim mukaddes ayinler nizamını değiştirdiğini, birçok yeni kanaat getirdiğini ve Persler arasında Büyüsel Dinin kurucusu ve müessisi olduğunu zikreder.
Mecusiler ilimlerini asırlar boyunca kendi aileleri içinde tevarüs ettirmişlerdir, bundan ötürüdür ki Ammianus Marcellinus, pek çok silsilenin ardından nihayet günümüzde, bir ve aynı soydan neşet eden bir topluluğun ilahların ayinlerine ve ibadetine vakfedildiğini söyler.
Zira zamanla kamil bir kavim mertebesine eriştiler, surlarla tahkim edilmemiş kasabalarda ikamet ettiler ve kendi kanunlarını tatbik etmelerine izin verilerek dinleri hasebiyle hürmet gördüler.
İskenderiyeli Klemens üç harikulade dağdan bahseder, Solinus ise onlara ait Pasargadae’yi zikreder.
Suidas ve Kedrenos onlara [okunamadı] der ve kendi kavimlerinden olanlarca kendilerine Magog denildiğini teyit ederler.
Mecusilerin Persler katındaki itibarı öylesine büyüktü ki Cicero, Pers krallarının hükümdarlığı deruhte etmeden evvel muhakkak Mecusilerin mukaddes sırlarına inisiye edildiklerini bildirir, Platon bunu şöyle tasvir eder,
On dört yaşına geldiklerinde, Krallık Mürebbileri tesmiye edilen kimseler gencin bakımını üstlenir.
Bunlar, Perslerin en güzideleri arasından, ömürlerinin en velut çağında seçilmiş dört kişidir, en bilgesi, en mutedili ve en cesuru. Bunlardan ilki ona Horomazes’in oğlu Zerdüşt’ün Mecusiliğini, ki bu lisanımızda rahip anlamına gelen Magus sözcüğüyle ifade olunur, ilahlara kulluk etmeyi ve aynı zamanda krallık nizamını öğretir. Dion Khrysostomos, Mecusilerin eşyanın tabiatına layıkıyla vakıf oldukları ve ilahlara nasıl kulluk edileceğini bildikleri için kralın meclislerine kabul edildiklerini ve kaza işlerinde onunla birlikte hüküm verdiklerini beyan eder. Bütün amme işleri (der Agathias) onların tensibi ve nasihatiyle idare edilirdi. Cezaları onlar takdir ederdi.
Dion başka bir yerde, Kambises’in Mısır seferine çıkarken Perslerin idaresini Mecusilerin ellerine tevdi ettiğini nakleder.
Konstantinos Manasses onları saray muhafızları olarak tesmiye eder, Plinius ise büyüden bahsederken bunun nihayetinde öylesine muazzam bir mertebeye ulaştığını, nitekim bugün dahi pek çok kavim üzerinde fevkalade tesirli olduğunu ve Doğu’da Krallar Kralı üzerinde hüküm sürdüğünü söyler. Krallar Kralı, Pers hükümdarının zatına mahsus unvanı idi.
BÖLÜM II. Mecusilerin Fırkaları, Disiplini ve Yaşayışları
Mithra’nın tarihini pek çok cilt halinde kaleme almış olan Eubulos, Persler arasında üç nevi Mecusi bulunduğunu teyit eder, bunların en alimi ve seçkini olan ilki, un ve zeytinyağından gayrı hiçbir taam yemezdi. Aziz Hieronymus’un naklettiği Eubulos böyle der.
Mecusilerin üç fırkaya ayrılışına dair başka bir kayda rastlanmaz, fakat muhtemelen bu taksimat, tıpkı Keldanilerde olduğu gibi, meşgul oldukları muhtelif ilimlerle alakalıydı, bunlara bilahare değinilecektir.
Deinon ve Aristoteles yahut daha ziyade Laertios’un zikrettiği Büyü Üzerine risalesinin yazarı, Mecusilerin debdebeli libasları ve altın takmayı terk ettiklerini nakleder.
Gerektiğinde libasları beyazdır, yatakları topraktır, gıdaları ise yalnızca otlar, peynir ve ekmekten ibarettir, asa yerine bir kamış taşırlar, bunun tepesine peynirlerini koyar ve icap ettikçe bundan yerlerdi.
Cemaatlerinin başında, Sozomenos’un Mecusilerin Prensi olarak tesmiye ettiği bir reisleri bulunurdu.
Başlıca meşgaleleri dini ibadetti, zira yalnızca onların dualarının ilahlar tarafından işitileceğine inanılırdı.
Adalet üzerine nutuklar irat ederler, ölülerin cesetlerini yakmayı günah addeder, anayla yahut kız evlatla münasebette bulunmayı ise meşru sayarlardı, nitekim Sotion 23. kitabında böyle der.
Herodotos, onların diğer kavimlerden olduğu gibi Mısırlı rahiplerden de şu cihetle ayrıldıklarını söyler, Mısırlı rahipler kurban ettikleri hayvanlar haricinde hiçbir canlının ölümüyle kendilerini kirletmezken, Mecusiler insan ve köpek müstesna her canlıyı bizzat kendi elleriyle katlederler, hatta karıncaları, yılanları yahut sürünen ya da uçan diğer haşeratı itlaf ettiklerinde bunu muazzam bir marifet sayarlar. Keldani Felsefesi. Onların İlimleri.
YEDİNCİ KISIM. Perslerin Doktrini
Pers doktrini ve kanaatlerine dair bize intikal eden malumat öylesine az ve kusurludur ki, herhangi bir usul dairesinde kolayca bir araya getirilemez, yine de Keldanilerle taşıdığı kabul edilen yakın benzerlik hasebiyle, bu öğretiden geriye kalan az sayıdaki bakiyeyi derleyip tertip ederken aynı yolu takip edeceğiz,
İlk olarak, onların teolojisine ve tabiat felsefesine dair hususları, ardından kehanet sanatlarını, üçüncü olarak hususi manada maji olarak tesmiye edilen dini ibadet ve ayinlerini zikredecek, nihayetinde ise bunların tamamını içine alan bir fihrist sunacağız.
Pers mecusilerinin teoloji ve tabiat felsefesine yabancı olmadıkları, şu ilaveyle teyit olunur,
Dediğine göre, Persler arasındaki mecusiler, feylesoflar ve Allah sevgisiyle dolu kimselerdir. Laertios, onların tanrıların mahiyeti ve zuhuru hakkında kelam ettiklerini ikrar eder,
Dion Hrisostom ise onların tabiat ilimlerinde mahir olduklarını beyan eder, Mecusi Zerdüşt, tabiat ilimlerine dair mukaddes külliyatında sarih surette şöyle buyurmaktadır,
Tanrı bir doğan başı taşır, o çürümeden ve bozulmadan münezzeh ilk varlıktır, ezelidir, doğmamıştır, bölünemez, en ziyade kendine benzer, hayrın sevk idarecisidir, hiçbir rüşvetle yoldan çevrilemez, iyi olan şeylerin en iyisi, hikmet sahibi olanların en bilgesidir, bundan gayrı o adalettir,
Kendiliğinden öğrenmiş, fıtri ve kusursuz derecede bilge olup, mukaddes tabiatın yegane mucididir. Plütarkhos, Zerdüşt’ün bütün mevcudatı üç sınıfa ayırdığını nakleder.
İlk sınıfın riyasetinde, kehanetlerin Baba diye andığı Horomazes’in bulunduğunu telakki ederdi.
Son sınıfın başında Arimanes, orta sınıfın başında ise kehanetlerin ikinci Akıl (Nous) olarak adlandırdığı Mithra yer alırdı.
Ayrıca Horomazes’in kendini Güneş’ten (ki Pers dilinde Kyros tesmiye edilir) üç kat büyük kıldığını, Horomazes’ten hemen sonra gelen Mithra’nın ise kendini Güneş’ten iki kat büyük kıldığını ifade etmiştir.
Bütün mevcudatın her şeyin Hükümdarı etrafında döndüğünü ve her şeyin onun için olduğunu öne süren Platoncu iddialar da bu görüşle mutabıktır. O, bütün iyi şeylerin sebebidir. İkincisi ikincil derecedeki şeylerle meşguldür. Üçüncüsü ise üçüncü nevi şeylerle meşguldür.
Zerdüşt ve Platon’un bütün mevcudatı ayırdığı bu üç cüz şunlardır, birincisi ezelidir, ikincisinin zamanda bir başlangıcı vardır lakin ebedidir, üçüncüsü ise fani ve zevale tabidir.
Kendi lafzı aynen şöyle olan Plütarkhos’tan naklen Plethon böyle demektedir,
Bazı kimseler amelleri birbirine zıt iki tanrının mevcudiyetine inanır, biri hayır işler, diğeri şer.
Başkaları ise iyi olana Tanrı, kötü olana ise Demon der.
Truva Muharebesi’nden beş bin yıl evvel yaşadığı rivayet edilen Mecusi Zerdüşt de bu kanaatteydi.
Bu Zerdüşt, hayırlı olanın isminin Oromazes, şer olanın ise Arimanius olduğunu beyan etmiştir, buna ilaveten hissedilir şeyler meyanında birincisinin en çok ışığa ve bilgiye, diğerinin ise karanlığa ve cehalete benzediğini eklemiştir. Bu sebepledir ki Persler, Mithra’yı aracı vasıta addederler.
Ayrıca birine adaklar ve şükran kurbanları sunmamız, diğerine ise şerri defedici ve kasvetli takdimeler takdim etmemiz gerektiğini talim etmiştir.
Zira Omoni tesmiye edilen bir nevi otu havanda döverek Hades’i ve karanlığı yardıma çağırırlar, akabinde bunu katledilmiş bir kurdun kanıyla karıştırıp dışarı taşır ve güneş şualarının nüfuz etmediği bir mekana savururlar, zira nebatatın bir kısmının iyi Tanrı’ya, diğer kısmının ise kötü Demon’a ait olduğuna kani olurlar, aynı şekilde hayvanlardan köpek, kuş ve oklukirpi gibi bazılarının hayırlı olana, suda yaşayanların ise şer olana ait olduğuna inanırlar, bu sebepledir ki [okunamadı] katledeni bahtiyar sayarlar.
Aynı şekilde şunları da rivayet ederler ki aktaracağım şey bu kabildendir, Oromazes en saf ışıktan neşet etmiştir, Arimanes ise karanlıktan vücut bulmuştur ve bu ikisi birbirine karşı cenk halindedir, Oromazes altı tanrı yaratmıştır, ilki inayet, ikincisi hakikat, üçüncüsü adalet, diğerleri ise hikmet, zenginlik ve zevk tanrılarıdır ki bu nimetler Yaratıcı’ya refakat eder,
Bunun akabinde Oromazes kendini üç katına çıkarmış ve Güneş’in yeryüzünden uzaklığı kadar Güneş’ten tecrit olmuş, semayı yıldızlarla tezyin etmiş ve Şi’ra-i Yemani yıldızını sair yıldızlara muhafız ve bekçi tayin etmiştir,
Yirmi dört tanrı daha vücuda getirip bunları bir yumurtanın içine vazetmiştir, Arimanius da bir o kadar tanrı yaratmış ve bunlar yumurtayı kırmışlardır. Hayır ile şerrin birbirine karışması bu sebeptendir.
Kıtlık ve veba marifetiyle bunların helak edileceği, Arimanius’un tamamen mahvolacağı ve yeryüzünün düz ve pürüzsüz kılınacağı o mukadder vaktin yaklaştığı rivayet olunur, “Yaşayan bütün insanların tek bir hayatı, tek bir şehri (yahut müşterek cemiyeti) ve tek bir lisanı olacaktır.”
Keldani Felsefesi, BÖLÜM II, Kehanet Sanatları
Perslerin müktesebatının diğer kısımları meyanında, Laertios’un mecusiler marifetiyle icra edildiğini teyit ettiği kehanet ve istikbali bilme sanatları da zikredilmelidir.
Cicero, mecusilerin kehanet hususunda istişare etmek gayesiyle tapınaklarda veya takdis edilmiş mekanlarda bir araya geldiklerini ilave eder.
Bu sebeple Strabo, eskilerin kehanet ehli kimselere pek hürmet gösterdiğini söyler, nitekim Persler arasında mecusiler, ölü çağıranlar, tas falcıları ve su falcıları bulunurdu. Aelianus, Pers mecusilerinin hikmetinin, bilmelerine cevaz verilen diğer her şeyin haricinde kehanetten de teşekkül ettiğini ifade eder.
Ve Lukianos mecusileri, kehanette mahir ve tanrılara vakfedilmiş bir nevi zevat olarak tavsif eder. Cicero, mecusilerin kehanetine dair Kyros ile alakalı bir misal aktarır. Aelianus ise Ohos’a dair bir diğerini nakleder.
Diğer kehanet nevileri arasında Velleius Paterculus, onların beden üzerindeki işaretlere bakarak istikbali haber verdiklerini teyit eder.
Aynı zamanda astrolojide de mahir oldukları anlaşılmaktadır, nitekim Suidas, Persli Zerdüşt’e yıldız rasadına dair hükümler ihtiva eden beş kitap isnat eder.
Acaip alametlerin önceden bildirdiği manalar hususunda da onlara danışıldığı, Valerius Maximus’un Kserkses’in başına gelenlere dair rivayetinden sarahaten anlaşılmaktadır.
BÖLÜM III, Perslerin Dini Ayinleri Yahut Majisi Üzerine
Pers Mecusilerinin başlıca ilmi ve iştigali, icracıları olan Mecusilerden ötürü büyücülük olarak adlandırılmış olup, Platon tarafından tanrıların hizmeti şeklinde tarif edilir ve aynı zamanda [okunamadı] diye anılır.
Laertios Mecusilerin, tanrıların yalnızca kendilerini işiteceği tek zümre olmaları hasebiyle, tanrıların hizmetinde, kurban ve dua işleriyle meşgul olduklarını söyler.
Dio Hrisostomos da şöyle der, Persler tanrılara ibadette mahir olan kimselere Mecusi derler, kelimenin manasından bihaber olup aldatıcı büyüde mahir olanlara bu adı veren Yunanlar gibi değillerdir, nitekim Pers Mecusilerinin bundan habersiz olduğuna dair Laertios, Aristoteles’in Büyü başlıklı risalesindeki ve Dinon’un Tarihler’inin birinci kitabındaki şahitliklerini delil gösterir.
Dini ayinlerine gelince, Herodotos ve Strabon onların mabetlerinin, sunaklarının veya tasvirlerinin bulunmadığını, bilakis bunlara sahip olanları delilikle itham ettiklerini beyan ederler, bunun sebebi Herodotos’a göre, Yunanlar gibi tanrıların insan suretinde olduğuna inanmamalarıdır, Cicero’ya göre ise, bütün âlemin kendileri için yalnızca bir mabet yahut meskenden ibaret olduğu tanrıların surlar arasına kapatılamayacağını düşünmeleridir, Mecusiler Kserkses’i Yunan mabetlerini yakmaya işte bu gerekçeyle ikna etmişlerdir.
Fakat Strabon başka yerlerde sıklıkla mabetlerden, sunaklardan ve tasvirlerden bahseder, buradan da anlaşılacağı üzere ya Herodotos zamanında bunlardan hiçbiri mevcut değildi ve Strabon’un Herodotos ile aynı şeyi teyit etmesi yalnızca, sonraları Makedonyalılar kendilerini fethettiğinde Yunan ayinleriyle yozlaşan ilkel nizamları için geçerlidir, yahut en başından beri aralarında farklı fırkalar vardı, öyle ki kimi sunaklara, tasvirlere ve mabetlere cevaz verirken diğerleri bunları menediyordu.
Herodotos ve Strabon ayrıca yüksek mevkilerde kurban sunduklarını ilave ederler. Herodotos onların kurban usullerini ve kurbanlarını şu şekilde tasvir eder,
Kurban sunmaya giriştiklerinde ne bir sunak inşa ederler ne de ateş yakarlar, ne sıvı adağı sunarlar ne flüt, ne çelenk ne de adak çöreği kullanırlar, fakat herhangi bir kimse bu tanrılardan birine kurban sunmak niyetinde olduğunda, kurbanlığı pak bir mahalle sevk eder ve o tanrıyı yardıma çağırır, tacı mersin dallarıyla taçlandırılmıştır, kurbanı sunan kimsenin yalnızca kendi nefsi için hayır dilemesi caiz değildir, bilakis umumiyetle bütün Persler için ve bilhassa kral için dua etmelidir, zira bütün Persler için dua ettiğinde kendi nefsini de dahil etmiş olur. Kurbanlığı küçük parçalara ayırdıktan sonra etini haşlar ve yumuşak otlar, bilhassa yonca sererek eti bunların üzerine koyar, Mecusi de yanı başında durarak tanrıların zuhurunu öven bir ilahi terennüm eder, zira bunun tesirli bir efsun olduğuna inanırlar. Mecusi olmaksızın kurban sunmaları caiz değildir.
Az sonra kurbanı sunan kimse eti alır ve dilediği gibi sarf eder.
Strabon şunu ekler, kurbanı ilan eden Mecusi et parçalarını taksim ettiğinde, herkes kendi payını alarak hanesine çekilir, tanrılara hiçbir pay bırakmazlar, zira tanrıların kurbanlığın ruhundan gayrı bir şey talep etmediğini söylerler.
Yine de bazılarının donyağının bir kısmını ateşin üzerine koyduğu söylenir.
IV. Bölüm, Perslerin Tanrıları
Herodotos ve Strabon Perslerin tanrılarını şu şekilde sayarlar, Güneş, Ay, Venüs, Ateş, Toprak, Rüzgarlar, Su. Laertios ise daha muhtasar olarak, Ateş ve Toprak der.
Herodotos ve Strabon’un beyan ettiği üzere, Jüpiter ile göğün bütün dairesini kastedeler. Agathias buna Perslerin Jüpiter’e Bel adıyla taptıklarını ilave eder, bu da söz konusu tanrıyı Kildanilerden tevarüs ettiklerini kafi derecede gösterir.
Hem Herodotos hem de Strabon’un şahitlik ettiği üzere Güneş’e kurban sunarlardı. Strabon ona Mitra dediklerini ekler.
Xenophon’un aktardığı üzere Kyros’un onun adına yemin ederek ikrar ettiği veçhile, tanrılarının en büyüğü buydu.
Hesykhios da aynı şekilde tanrılarının en büyüğünün o olduğunu ve bizzat kralın ettiği en büyük yeminin Mitra adına olduğunu doğrular.
Onu aslan çehreli, Pers kisvesinde, taçlı ve her iki eliyle, kendisinden kurtulmaya çalışır gibi görünen bir boğayı boynuzlarından tutarken tasvir ederlerdi, bu da Ay’ın, ondan ayrıldığı vakit ışığını ondan almaya başladığını delalet ederdi.
Persler arasında evvela Zerdüşt, Mitra’nın tarihine dair pek çok cilt kaleme alan Eubulos’un beyan ettiği üzere, cümle varlığın padişahı ve pederi olan Mitra’nın şerefine, Pers ülkesine yakın dağlarda tabii bir mağarayı tahsis etmiştir, bu mağarayla Mitra tarafından tanzim edilen âleme, mağara içine münasip mesafelerle yerleştirilen diğer unsurlarla da unsurlara ve âlemin cihetlerine işaret etmiştir.
Mitra mağarası pek çok diğer kimse tarafından da zikredilir.
Lampridius’un adlandırdığı veçhile Mitra ayinlerinde, Origenes tarafından iktibas edilen Kelsos’un dediğine göre, sabit yıldızların iki türlü hareketi ve [okunamadı] demir, beşincisi meşin, altıncısı gümüş, yedincisi altın,
İlki Satürn’e aittir, kurşun bu gezegenin yavaşlığına delalet eder, ikincisi parlaklığı ve yumuşaklığından ötürü kalaya teşbih ettikleri Venüs’e, üçüncüsü tunçtan basamaklarıyla en muhkem kabul edilen Jüpiter’e, dördüncüsü bütün işlere en dirayetle el atan, mahir ve beliğ addettikleri Merkür’e, beşincisi intizamsız ve muhtelif karışımından ötürü Mars’a, altıncısı gümüşten olan Ay’a, yedincisi rengi tıpkı yıldızlar gibi altına benzeyen Güneş’e aittir.
Bu ayinlere inisiyasyonla kabul edilen kimse, Suidas’ın aktardığı üzere, muhtelif derecelerde tahkirden geçerdi. Gregorios Teologos üzerine şerhinde Nonnos bunun on iki derece olduğunu söyler, ayrıca yanma, darbeler ve benzeri ıstıraplara maruz kalırdı, bu imtihan vasıtasıyla takvasına ve tutkulardan azade olduğuna dair şehadette bulunması icap ederdi.
Ay’ın ayinlerine dair hususi bir kayıt zikredilmemiştir.
Venüs’ün ayinlerine gelince, Herodotos onların Urania’ya da kurban sunduklarını, bunu da [okunamadı] öğrendiklerini söyler.
ve Araplar, Asurlular Venüs’e Mylitta, Araplar Alilat, [okunamadı] Mitra derler. Ve tıpkı Süryanicede Milidtha üretken, velut anlamına geldiği gibi, Perslerde de Raphelengius’un belirttiği üzere Mader yahut Mater, Anne manasına gelir. Bu belki de Cicero’nun Persler, Asurlular ve bütün Avrupa ile Asya kralları tarafından büyük bir hürmetle tapınıldığını teyit ettiği Tanrıların Annesi idi.
Ateşe gelince, Julius Firmicus’un bildirdiğine göre onu diğer bütün unsurların üstünde tutarlardı, Agathias ise ona tapınmayı Keldanilerden öğrendiklerini öne sürer. Strabon, Kapadokya’da Pyrethi denilen çok sayıda Mecusi ve Pers tanrılarına ait pek çok mabet bulunduğunu nakleder.
Kurbanı bıçakla kesmez, bir lobutla vurarak yere sererler.
Burada ayrıca Pyretheia denen şapeller de vardır, bunların ortasında bol miktarda külle örtülü bir sunak bulunur, Mecusiler burada asla sönmeyen bir ateşi muhafaza ederler ve her gün içeri girip ateşe doğru bir değnek demeti tutarak neredeyse bir saat boyunca ilahiler söylerler, (Bay Selden’in belirttiği üzere, ilahi okurken ateşi bu değneklerle karıştırırlardı), başları ise her iki taraftan bağlanıp dudaklarını ve yanaklarını örten yün tiaralarla örtülüdür, bir görgü tanığı olan Strabon meseleyi böyle aktarır.
Bu Pyratheia (yahut Suidas’ın adlandırdığı şekliyle Pyreia), Ammianus Marcellinus tarafından zikredilen, Mecusilere ait o ezeli ve ebedi ateşlerdi.
Bu ayinleri yalnızca mabetlerde değil, Julius Firmicus’un bildirdiğine göre ateşe pek çok fevkalade merasimle tapındıkları hususi mağaralarda da icra ederlerdi, diğer şeylerin yanı sıra şu sözleri telaffuz etmeyi adet edinmişlerdi, [okunamadı]. Bu ibadet yalnızca ateşe değil, Dionysius’un bildirdiği üzere ona benzeyen her şeye teşmil edilirdi, Strabon bu hususta Pyrepus’u misal gösterir.
Julius Firmicus, ateşe Mithra adını verdiklerini ekler, bundan ve ona mağaralarda ibadet edilmesinden de aşikardır ki, (en azından kimi vakitler) onu en büyük ilahları olan Güneş saymışlardır.
Toprağa ve rüzgarlara tapınmaya dair hususi bir malumat nakledilmemiştir.
Suya ibadet ise şu minval üzere yapılırdı, Bir göle, nehre yahut pınara giderler, orada bir hendek açıp kurbanı keserlerdi, bu esnada sudan yana tek bir damla kanın dahi sıçramamasına dikkat ederlerdi, sonra üzerine mersin ve defne koyup değneklerle yakarlar ve bazı dualar ederek, ateşe veya suya değil, doğrudan toprağın üzerine süt ve bal ile karıştırılmış zeytinyağı serperlerdi.
Perslerin, daha ikincil derecede yahut daha sonraki tarihlerde ortaya çıkmış olmalarından ötürü bunlar arasında sayılmayan başka tanrıları da vardı, aynı müellif (Strabon) ve başkaları tarafından zikredilenler arasında Anaitis (Venüs), Omanus, Anandatus, Sacea ve Nannea (Diana) bulunur.
Perslerin doktrinine dair söylenecekler buraya kadardır.
Keldani Felsefesi, Onuncu Kitap, Sâbiîler Hakkında
Asya’nın en mümtaz yarımadası (eğer bu şekilde tesmiye edebilirsek) olan Arabistan, bir tarafıyla Asya’ya bitişik olması müstesna, Basra Körfezi, Hint Denizi ve Kızıldeniz ile çevrilidir, bu civarlık hasebiyle mezkûr kavimler arasında öylesine yakın bir münasebet hasıl olmuştur ki, bütün Mezopotamya, Suriye ve Asur’a yayılan Keldani irfanı bir yandan komşuları olan Perslere uzanırken, diğer yandan Araplara erişmiştir.
Belki de sadece coğrafi konumun değil, din ve itikatların da teşkil ettiği bu yakınlıktan ötürüdür ki Plinius onların isimlerini tefrik etmeksizin kullanır, Mezopotamya’nın büyük bir kısmına Arabistan, Arapların kendilerine ise Suriyeliler der.
Ve daha sonraki Şark müellifleri (bilhassa Araplar), Kasdim yahut Keldaniyyun (Keldaniler) tesmiyesi altında yalnızca Babillileri değil, Nabatîleri, Harranîleri ve Sâbiîleri de cem etmişlerdir, nitekim (diğerlerinin yanı sıra) Muhammed bin Şahne, Keldaniyyun ile Nabatî kelimelerini müteradif sayar ve Ahmed, Sâbiîlerin dinine dair kitabına şu serlevhayı verir, Umumiyetle Sâbiîler Namıyla Maruf Olan Harranlı Keldanilerin Ayinleri Hakkında.
Yazar, umumiyetle Sâbiîler namıyla maruf diye ekler, zira bunların en muteber zümresi Sâbiîler olduğundan, Sâbiîler tesmiyesi altında diğerlerinin tamamını, hatta Mezopotamya Keldanilerini dahi dahil etmişlerdir, Keldani ve Sâbiî tabirlerini, tıpkı Plinius’un Arabistan, Mezopotamya ve Suriye tabirlerini farksızca kullanması gibi birbirinin yerine kullanmışlardır, bütün eserlerinde bu yolu takip eden Haham Meymûn (İbn Meymûn) bu duruma şu sebebi gösterir, Keldanilerin doktrini oralara kadar uzanmıştı ve bütün bu kavimlerin dini birdi.
Şimdi, Arabistan umumiyetle Taşlık, Çöl ve Bereketli (Yemen) olarak kısımlara ayrılırken, biz burada Saba’nın kuzeyinde uzanan ve evvelemirde İsmail tarafından meskun kılınan, zürriyeti bilahare Sâbiîlerin lisanını (Arapçayı) öğrenerek Araplar yahut Hacer’in neslinden geldikleri için daha doğru bir tabirle Hacerîler ve Arap-ı Müsta‘ribe, yani sonradan Araplaşmış (hakiki Araplarla bir arada yaşamak ve ihtilat etmek suretiyle bu hale gelmiş) Araplar diye tesmiye olunan Çöl kısmını kastetmiyoruz, bilakis Çöl ve Bereketli kısımların ahalisi olan o diğer hakiki Arapları kastediyoruz, bunların ilki İsmail’in oğlu Nebâyot’tan neşet etmiş olup Plinius, Strabon ve Batlamyus tarafından Nabatîler, yurtları ise Nabataea olarak anılır, ikincisi ise Hâm oğlu Kûş’un oğlu Saba’dan gelmiş olup onun ismine izafeten Sâbiîler (yurtları ise Sabâ) şeklinde anılmışlardır,
ve (Çöl Arabistanı’nın yapma Araplarından tefrik edilmek üzere) yerli Araplardır. Bunlarla birlikte zikredilen Harranîler ise, Pomponius Mela tarafından bahsi geçen Arabistan şehri Carrae ahalisiydi, Plinius bu ahaliden olan Carraeanları Sâbiîlerin hemen yanına yerleştirir ki bunlar Mezopotamya’daki Harran’dan ayrıdır.
On Sekizinci Kısım, Sâbiî Filozofları, Sâbiî Mezhebinin Kurucuları Hakkında
Sâbiîler arasında ilim ve dinin ilk kurucusunun kim olduğu hususunda müellifler arasında kati bir ittifak yoktur.
Arap müellif Saîd bin Bıtrîk, bu vazedilişi İbrahim’in babası Tarah’ın çağdaşı olan Zerdüşt adında bir Perse atfeder.
Zerodaşt ile Zerdüşt aynı kimsedir, buradan da Patricides’in bu iki Zerdüşt’ten birini kastettiği anlaşılmaktadır, bunlardan biri Keldaniler arasında ilimlerin ilk kurucusuydu, diğeri ise aynı ilimleri Perslerin arasına sokmuştu, her ne kadar bu Zerodaşt’ı bir Persli olarak ansa da, yaşadığını düşündüğü çağın kadimliği göz önüne alındığında, aslında Keldani olanı kastetmiş olması muhtemeldir. Patricides, diğerlerinin ise bu dinin başlangıcını Pers Kralı Tahmurat’a dayandırdıkları kanaatinde olduğunu ekler.
Bu şahıs, belki de bir başka Arap tarihçi olan Elmacinus’un Tahurit diye andığı kimsedir.
O şöyle der, başkaları, Sabiîlerin dininin, adı Tahurit olan muayyen bir Pers kralı tarafından açıklandığını kabul ederler. Elmacinus, aynı icadın atfedildiği bir başka Persliden daha bahseder. O günlerde, der, rivayet edildiğine göre Sabiî dininin kurucusu olan Nazarib adında bir Persli ortaya çıkmıştı.
Patricides devamla, başkalarının Sabiîlerin kökenini Berkely’nin oğlu, Fuvan yahut Javan adındaki bir Grek’e bağladıklarını ve onun da Attika’da kurulan Zaytuna şehrinden olduğunu kabul ettiklerini belirtir. O böyle aktarmaktadır.
Burada Hottinger, Berkely yerine Mercolim, Merkür okumasını yapar, Elmacinus da aynı mevzuda bunu tasdik eder.
Diğerleri, der, Sabiî dininin, yıldızlar ilmini ilk keşfeden kişi olan Markeli oğlu Grek Juvan adındaki bir adam tarafından ortaya çıkarıldığını teyit ederler. Patricides bunlara, bu fırkanın kurucularının Babil Kulesi’nin inşasında bulunan kimselerden olduğunu savunan başkalarının kanaatini de ilave eder.
Arap müellifler böyle demektedir.
Bazıları ise Sabiîlerin tesisini Nuh’un oğlu Ham’a bağlarlar, babasının huzurundan kovulunca oraya kaçmış ve Lactantius’un ifadeleriyle aktarılacak olursa, yeryüzünün bugün Arabistan denilen kısmına yerleşmiştir.
Burası Tanrı’yı bilmeyen ilk kavimdi, zira oranın asıl kurucusu, Tanrı’ya ibadeti babasından tevarüs eden bir anane yoluyla almamıştı.
Lactantius böyle der, putperestliğin menşeini Ham’a ve Keldani diyarının ilk kurucusu olup oğlu Saba’dan ötürü Sabiîlere adını veren oğlu Kûş’a dayandırma hususunda pek çok kimse onunla hemfikirdir, bu esasa dayanarak bazıları da Ham ve Kûş’un, birinci ve ikinci Zerdüşt ile aynı kimseler olduğunu ispatlamaya gayret etmişlerdir.
Bu husustan evvelce bahsedilmişti.
Başkaları ise (Şamlı Ioannes gibi) putperestliğin menşeini Serug’a atfederler.
Epiphanius ve Chronicon Alexandrinum’un müellifi, Helenizmin Serug zamanında başladığını teyit ederler.
Bazıları bu Helenizmin, Sabiî batıl inancıyla aynı olduğunu düşünür, Grek Kilise Babalarının Helenizm dediği şeye hahamlar goy, Araplar ise Cahiliye, yani cehalet ve putperestlik çağı derler.
Her ne kadar bu erken ve karanlık devirlere dair kesin bir hüküm vermek pek müşkül olsa da, (Sabiîlere atfedilen) ateşe ve güneşe yönelik putperestçe tapınmanın onlar arasında çok eski zamanlara dayandığından şüphe edemeyiz, zira onlara yakın yaşamış en kadim müellif olan Eyüp, Sabiîlerin kendisine karşı giriştikleri akından anlaşıldığı üzere, bundan söz etmiştir. Parladığı zaman güneşe ve ihtişamla hareket eden aya baktım da, der, yüreğim gizlice ayartıldı yahut ağzım elimi öptüyse, bu da hâkim tarafından cezalandırılacak bir kabahat olurdu, çünkü yukarıdaki Tanrı’yı inkâr etmiş olurdum, burada elin öpülmesiyle kadim hürmet gösterme usulü kastedilmektedir. Sabiî Fırkasının Diğerleri.
İbrahim’in babası Terah’ın bu öğretiyle yetiştirildiği, Yeşu xxiv. 2’den tahmin edilebilir, zira orada kendisi yabancı ilahlara kulluk edenler arasında sayılır.
Philo onu bir gökbilimci, riyaziyatta mahir kimselerden biri olarak tarif eder. Terah’ın oğlu İbrahim hakkında Rabbi Maimonides sarahaten şöyle der, Atamız İbrahim’in, yıldızlardan gayrı ilah olmadığını savunan Sabiîlerin inancıyla yetiştirildiği pek iyi bilinir, nitekim Berossos onun semavi ilimlerde mahir olduğunu kabul eder ve Eusebios tarafından iktibas edilen Eupolemus da astrolojinin ve Keldani ilminin icadını ona atfeder. Bizzat bu Sabiîler, kendi vakayinamelerinde onun Keldani diyarından çıkışına dair şu malumatı verirler. İbrahim, derler, Ur şehrinde yetişmişti, fakat halkın geneline muhalefet edip güneşten başka bir Yaratıcı olduğunu iddia ediyordu, bunun üzerine ona karşı çıkıp itiraza başladılar ve diğer itirazların yanı sıra, güneşin âlemdeki açık ve aşikâr tesirlerini delil gösterdiler.
Lakin İbrahim onlara şu cevabı verdi, Haklısınız, fakat bu güneş, onunla darbe vuran kimsenin elindeki balta gibidir.
Ardından onun kendilerine karşı getirdiği bazı itirazları zikrederler ve nihayetinde kralın onu zindana attığını söylerler, yine de o, zindanda dahi onlara karşı çıkmayı sürdürdü, bunun üzerine kral, mülküne bir zarar vermesinden ve insanları dinlerinden saptırmasından korkarak onun bütün malına el koydu ve kendisini Doğunun en uç sınırlarına sürgün etti. Sabiîler böyle aktarır.
Bu rivayetten pek uzak düşmeyen Josephus da İbrahim’in, insanların uluhiyet hakkındaki yerleşik batıl fikirlerini çürütmeye girişen ilk kişi olduğunu ve tek bir Tanrı’nın bulunduğunu ilk öğreten ve ispatlayan kimse olduğunu söyler, lâkin Keldaniler ile Mezopotamyalıların bundan dolayı kendisine karşı isyan etmeye başladıklarını görünce, o memleketi terk etmeyi münasip görmüştür.
Hahamların ananeleri bu hususta daha teferruatlıdır. Rabbi Solomon Hiarki, kadim bir tefsirden nakille, Terah’ın putlarını kırdığı için Nemrut’un huzurunda oğlu İbrahim’le ihtilafa düştüğünü ve İbrahim’in bunun akabinde ateş dolu bir fırına atıldığını bildirir, Moses Gerundensis de aynı kıssayı tasdik eder, fakat Rabbi Chaiim bunu farklı şekilde rivayet eder.
İbrahim, der, elinde bir çanak tutan bir kadınla karşılaştı ve kadın ona ilahlara bir adak sunmak isteyip istemediğini sorunca, eline bir asa alıp kadının sahip olduğu suretleri parçaladı ve asayı fırlatıp attı, tam o sırada oraya gelen babası, meselenin ne olduğunu sual etti.
İbrahim, kadının kendisinden bir kurban sunmasını istediğini, kendisinin ise önce bir şeyler yemek istediğini söylemesi üzerine aralarında bir münakaşa çıktığını dile getirdi, lakin babası meselenin başka türlü olduğunu, İbrahim'in Nemrud hakkında pek çok sitem dolu söz söylediğinin işitildiğini iddia etti.
Bu ihtilaf Babil Kralı Nemrud'un huzuruna taşındı.
Nemrud, İbrahim'e önüne konulan ateşe tapınmasını emretti.
İbrahim, "Eğer öyleyse, ateşi söndüren suya tapın o vakit" cevabını verdi. Nemrud ona, "Suya tapın" dedi.
İbrahim, "Eğer öyleyse, suyu akıtan bulutlara tapın" karşılığını verdi.
Nemrud, "Öyleyse bulutlara tapın" dedi, bunun üzerine İbrahim, "Şayet böyleyse, bulutları harekete geçirip dağıtan rüzgâra tapılmalıdır" dedi.
Nemrud yine, "Rüzgâra tapın" dedi, fakat İbrahim, "Durum buysa, rüzgârı anlayan insana çok daha fazla tapılmalıdır" diye mukabelede bulundu.
Nihayetinde Nemrud öfkelenerek, "Boş konuşuyorsun" dedi, "Ben ateşten başkasına tapmam, seni de onun ortasına fırlatacağım. Tapındığın Tanrı gelsin de sağ eliyle seni kurtarsın."
Haran orada durmuş konuşulanları dinliyordu, ona hangi görüşte olduğunu sordular, o da "İbrahim üstün gelirse ondan yana olacağım, Nemrud üstün gelirse Nemrud'dan yana" cevabını verdi. İbrahim ateş fırınına atılıp kurtulduktan sonra Haran'a, "Sen hangi taraftansın?" dediler. Haran, "İbrahim'in tarafındayım" dedi.
Bunun üzerine onu yakalayıp ateşe attılar, bütün iç organları yandı ve babasının gözleri önünde oradan ölü olarak çıkarıldı. R. Hayim böyle nakleder.
Fakat Kedrenos, İbrahim [okunamadı] putları ateşe attığını, kardeşi Haran'ın onları kurtarmaya çalışırken [okunamadı] olduğunu teyit eder. Bu tür rivayetlerde Yahudileri taklit eden ve hahamların masalları üzerine kendi hayal güçleriyle yapılar inşa eden Araplar, İbrahim'in Nemrud'un yanından ayrılışından sonra başına gelenlere dair daha teferruatlı bir anlatı sunarlar, nitekim Müslüman bir yazarın metninden kalan bir parçada bu durum görülmektedir, ben de bundan yalnızca bilhassa Sâbiîleri alakadar eden kısmı iktibas edeceğim, "Âdem oğlu Şît'in oğlu Enoh'tan sonra, her ikisine de selam olsun, kalemle ilk yazan İdris idi, ona da selam olsun. İdris bilahare bunu oğullarına öğretti ve onlara şöyle dedi, 'Ey oğullar, biliniz ki sizler Sâbiîlersiniz, binaenaleyh gençliğinizde kitap okumayı öğrenin.' Sâbiîler yazıcılardır, Nitekim Yüce Olan, yani Muhammed, 'Sâbiîler ve Hristiyanlar' demiştir. Yazar şunu da ilave eder, onlar Şît'in ve [okunamadı] kitaplarına Nuh zamanına ve [okunamadı] kadar aralarında tevarüs yoluyla sahip olmaktan geri durmadılar, ta ki Yüce Tanrı lanet olası Nemrud'a karşı ona yardım edene dek.
Fakat İbrahim Irak diyarından çıkıp atalarının yurdu olan Suriye'ye gitmek istediği gün, Harran ve Cezire topraklarına vardı ve orada eski kitapları okuyan, bunlarda yazılı olanlara inanan Sâbiî bir kavim buldu. Bunun üzerine İbrahim şöyle dedi, 'Ey Tanrım, kendimden ve yanımdakilerden gayrı, senin Bir olduğuna iman eden hiçbir inanç sahibinin bulunmadığını sanırdım.' Tanrı, İbrahim'e şu cevabı vahyetti,
'Ey İbrahim, yeryüzü Tanrı uğruna mücadele eden kimselerden asla yoksun kalmaz.'
Lakin Tanrı, onları kendi dinine davet etmesini buyurdu, o da onları davet etti, fakat onlar, 'Sen bir kitap okumazken sana nasıl inanalım?' diyerek yanaşmadılar. Bunun üzerine Tanrı, onların ilimlerden ve kitaplardan bildikleri şeyleri unutturdu, zira onlar ellerindeki kitapların Tanrı'dan geldiğine inanıyorlardı, bazısı iman etti, bazısı ise etmedi.
Daha sonra Sâbiîler bölündü ve bir kısmı iman etti, yani aziz hatıralı İbrahim'den ayrılmayan Barhamiler; geri kalanlar ise dinlerine pek hararetle sarıldılar, yani İbrahim ile birlikte Suriye'ye gitmeyip Harran diyarında kalanlar, onlar 'Biz Şît'in, İdris'in ve Nuh'un dinine uyarız' dediler."
Böylece, Kisâî'ye göre Sâbiîlerin dini, Harranlıların ya da Mezopotamyalıların diniyle birdi. İbrahim'in Sâbiîlere gönderilmesine dair anlattığı her şey kamilen haham rivayetlerinden iktibas edilmiştir.
Fakat eski devirlerde Arabistan'da tabii felsefe, astronomi ve diğer ilimlerde mahir, alim zatların bulunduğu hakikati çok daha muteber şehadetlerle, (bilhassa) Eyyûb ile dostları arasındaki mükalemelerle sabittir.
Süleyman'ın hikmetinin Doğunun bütün evlatlarının hikmetinden üstün olduğunun söylenmesiyle Arap filozoflarının kastedildiği anlaşılır.
Tacitus Yahudiye'yi tavsif ederken, doğudaki toprakların ve sınırların Arabistan ile nihayete erdiğini belirtir.
Yahudilerin Arabistan'a Doğu Ülkesi dedikleri ise Kutsal Yazıların muhtelif yerlerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Plinius da Arabistanlı Mâcûsîleri (ki bunlardan Hippocus'u örnek gösterir) zikreder.
Ptolemaios Arabistan'daki Mâcûsîler Körfezi'nden bahseder, Porphyrios ise (Diogenes'i kaynak göstererek) Pythagoras'ın (ilim tahsili için seyahat ettiği diğer ülkelerin yanı sıra) Arabistan'a da gittiğini ve oradaki kralla birlikte yaşadığını nakleder.
II. BÖLÜM Yazıları
Sâbiîler (az evvel Kisâî'den naklen gösterildiği üzere) Şît'in ve İdris'in kitaplarına, hatta yalnızca bunlara değil, bizzat Âdem tarafından yazılmış kimi kitaplara da sahip olduklarını iddia etmekteydiler.
Zira aynı müellif İbrahim'in Sâbiîler arasına gelişine dair kıssaya devamla şunu ekler, "Sonradan İbrahim Âdem'in sandığını açtı, bir de gördü ki içinde Âdem'in kitapları, keza Şît'in ve İdris'in kitapları, ayrıca İbrahim'den sonra gönderilecek bütün peygamberlerin isimleri vardı.
İbrahim dedi ki, 'Bütün bu peygamberlerin sulbünden geleceği kimse ne bahtiyardır.' Tanrı ise ona şu cevabı vahyetti,
"Sen ey İbrahim, onların hepsinin babasısın ve onlar senin evlatlarındır, işte bu sebeple İbrahim, aleyhisselam, Peygamberlerin Babası diye anılmayı hak etmiştir." Maimonides (İbn Meymun), Hezekiel tarafından gizlenmiş olan Şifalar Kitabı'nın da aynı mahiyette olduğunu düşünür.
Aynı Maimonides, Sâbiîlerin Arapçaya tercüme edilmiş daha pek çok kitabını zikreder, bunların en mühimi İbn Vahşiyye tarafından tercüme edilen ve putperest taşkınlıklarla dolu olan "Nabatî Tarımı" adlı eserdir.
Bu kitap tılsımların yapılışını, koruyucu ruhların nüzulünü, cinlerin ve şeytanların efsunlanmasını, ıssız yerlerde yaşayan mahlukları (tıpkı satirlerin yaşadığının varsayıldığı gibi) ele alır, ayrıca içinde, kendilerince Musa'nın ve peygamberlerin aşikâr mucizelerini çürütebileceklerini sandıkları gayet gülünç pek çok başka şey de barındırır.
Bir diğeri "Nabatîlerin İbadeti" veya "İbadetleri Hakkında" adını taşır, Maimonides buradan İbrahim hakkında daha evvel nakledilen bir kıssayı aktarır.
Aristoteles'e atfedilen Haiştanhus Kitabı, fakat tılsımlara dair Hat-telesmaot Kitabı, Buxtorf bunu "Konuşan Suretler Hakkında" şeklinde çevirir, bunun gerekçesini daha önce sunmuştuk. Tamtam Kitabı. Hassarab Kitabı.
Semavi dereceler ve her derecede yükselen suretler hakkındaki kitap. Yine Aristoteles'e atfedilen tılsımlara dair bir başka kitap. Hermes'e atfedilen bir başka kitap. Sâbiî İshak'ın, Sâbiîlerin şeriatını savunduğu kitabı. Sâbiîlerin bayramları, kurbanları, duaları ve inançlarına dair diğer hususlar gibi adet ve şeriatlarının ayrıntılarını ihtiva eden büyük bir kitap.
Bütün bunlar (der Maimonides) putperest adetleri ele alan ve Arap diline tercüme edilmiş olan kitaplardır. Bunların haricinde, (Maimonides'in de ikrar ettiği üzere) daha pek çok kitap vardır.
Hottinger, (kendi mülkiyetinde bulunan) Ebi Yakub'un oğlu Ebu'l-Ferec olarak da anılan İshak oğlu Muhammed el-Kebîr'e ait bir risaleyi zikreder.
XIX. BÖLÜM: Sâbiîlerin Doktrini
Sâbiîlerin doktrininden bize intikal edenler, Keldanî doktrinini aldığımız kaynaklardan daha geç dönem mercilere dayanmaktadır, binaenaleyh bu intikal edenler, belki de onların doğrudan Keldanîlerden türemiş olan iptidai doktrinlerinden yozlaşarak sonraki devirlerde aldığı halin bir tasvirinden ibarettir.
Bu bozulmanın, metinlerini yalnızca kendilerinden devraldığımız Talmudcuların ve onların izinden giden bazı Arap müelliflerin hiddetli muhalefetiyle bir miktar şiddetlenmiş olması da büsbütün imkansız değildir.
Yine de, bozulmuş olsa dahi, en azından onun kesintisiz bir devamı olduğunu iddia ettiği için bu kısmı evvelkine ilhak etmeyi zaruri görüyoruz.
I. FASIL: Sâbiîlerin İlahları ve Ayinleri
Sâbiîler de (Keldanîler gibi) yıldızların tanrılar olduğunu, fakat Güneş'in en büyük tanrı olduğunu kabul ederlerdi, zira Güneş'in ulvi ve süfli âlemleri idare ettiğini, onun ulu efendi ve Hayrın Efendisi olduğunu açıkça teyit ederler.
İbrahim'in Güneş'e tapmayı reddetmesine dair naklettikleri rivayet başka bir yerde zikredilmiştir.
Ata babalar hakkında uydurdukları diğer masallara gelince, Âdem'in (ilk insan olmayıp, bir erkek ve kadından tevellüt ettiği) Ay'ın peygamberi olduğunu, vaazlarıyla insanları Ay'a tapmaya ikna ettiğini ve ziraat kitapları telif ettiğini iddia ederler. Nuh'un da bir çiftçi olduğunu ancak putlara inanmadığını, bu sebeple bütün yazılarında onu yerip kötülediklerini, Şit'in de Ay'a tapınma konusunda Âdem'den ayrıldığını ileri sürerler, bunların Maimonides tarafından etraflıca aktarıldığını görürsünüz.
Bu tanrılara tapınma usulleri iki türlüydü, günlük ve aylık. Günlük olanı Said Vahid şu şekilde tarif eder,
Haftanın ilk gününü Güneş'e vakfederler, ikinci günü Ay'a, üçüncü günü Mars'a, dördüncü günü Merkür'e, beşinci günü Jüpiter'e, altıncı günü Venüs'e (Belte), yedinci günü ise Satürn'e tahsis ederler.
Aylık ibadetlerinin tasvirini ise Hottinger tarafından zikredilen, Muhammed bin İshak'ın bir yazmasından öğrenmekteyiz,
Yıla Nisan ayından başlarlar, bu ayın birinci, ikinci ve üçüncü günlerini kutsal kabul ederek tanrıçaları Belte'ye tazimde bulunur ve ona dua ederler, onun mabetlerine gidip kurbanlar keser ve canlı mahlukları yakarlar.
Aynı ayın altıncı gününde tanrıçaları olan Ay için bir boğa keserler ve aynı günün akşamına doğru bu kurbanı yerler.
Sekizinci günde oruç tutarlar ve aynı şekilde (geleyin) yedi tanrının ve cinlerin şerefine bir bayram kutlayıp, Körlerin Tanrısı'na (Mars) bir kuzu kurban ederler. On beşinci gün, Talmudcuların Şeytan olarak kabul ettiği Sammael'in bayramıdır, pek çok kurban, yakılan sunular ve [okunamadı] ile tesit edilir. Yirminci günde Kadi denen Harranîlerin bir ibadethanesini ziyaret ederler, burada biri Satürn'e, diğeri kör tanrı Mars'a, üçüncüsü de Ay'a olmak üzere üç öküz kurban ederler, ayrıca yedi tanrılarına (gezegenlere) yedi kuzu, koruyucu ruhların tanrısına bir kuzu ve saatlerin tanrısına bir kuzu olmak üzere dokuz kuzu keserler, keza birçok kuzuyu ve horozu da yakarlar.
Yirmi sekizinci günde Sâbi şehrinde bulunan, Harran'ın İsarab Kapısı denen muayyen bir kapısındaki mabede giderler ve tanrıları Hermes için ulu bir boğa kurban ederler, keza yedi tanrılarına yedi kuzu, cinlerin tanrısına bir ve saatlerin tanrısına da bir kuzu sunarak yerler ve [okunamadı], ancak o gün kestikleri hiçbir hayvanı yakmazlar.
İkinci ay olan İyar ayı da kurbanlarla, Sammael'in [okunamadı] anılarak ve ziyafetlerle başlar.
İkinci günü Aben Salem onuruna tutarlar, ellerini ılgın ve diğer meyvelerle doldururlar.
Üçüncü ayın yirmi üçüncü gününü, okları uçuran tanrı olduğunu iddia ettikleri Sammael onuruna tutarlar, Kumer yahut rahip, başka bir sopayı ona sürterek bir okun on iki kez ateş almasını sağlar, sonuncusunda ise yerde sürünerek ona keten yaklaştırır, şayet keten tutuşursa ayinlerinin tanrılar katında makbul sayıldığına hükmederler, aksi halde kabul görmediğine inanırlar.
Dördüncü ay olan Tammuz'un ortalarına doğru, Ağlayan Kadınlar Festivali Albukal adıyla anılan kendine has bir merasimi vardı, bunun kökeni R. Maimonides tarafından şöyle nakledilir, aynı kitapta der, AL adında putperest bir sahte peygamberin hikâyesini anlatırlar, bu zat kralı yedi gezegene ve Zodyak’ın on iki burcuna tapmaya çağırdığı için kral tarafından alçaltıcı bir ölüme mahkûm edilmişti, katledildiği gece, yeryüzünün her köşesindeki bütün heykeller, Babil'de yer ile gök arasında asılı duran altından Güneş heykeli için dikilmiş olan sarayda bir araya geldiler,
Burada mezkûr Güneş heykeli ortada secdeye kapandı ve diğer tüm heykeller çevresinde ayakta dururken Tammuz için feryat edip onun başına gelenleri anlatmaya başladı, bunun üzerine diğer heykeller de ağlamaya koyuldular ve bütün gece yas tuttular,
Lakin sabah olur olmaz hepsi uçup gitti ve her biri kendi tapınağına geri döndü.
Tammuz (Haziran) ayının ilk gününde Tammuz için ağlama, feryat etme ve yas tutma âdeti işte buradan neşet etmiştir.
Kadınların Tammuz için ağlaması âdeti, Yahudilerce taklit edildiği şekliyle Hezekiel Peygamber tarafından da zikredilir, bu ayın yirmi dokuzuncu günü Sammael'e ve [okunamadı] ve Demonlara adanmıştır, [okunamadı] dokuz kuzu kurban ederler.
Süryaniler gibi Ab dedikleri beşinci ayda, tanrıları için taze şarap sıkar ve buna muhtelif isimler verirler, bunu ilk sekiz gün boyunca yaparlar.
Aynı şekilde tanrıları için yeni doğmuş bir bebeği katleder, onu parça parça ederler, ardından etini alıp çavdar unu, safran, mısır başakları, küçük hindistan cevizi kabuğu ve incir benzeri küçük çöreklerle karıştırırlar, bunu yeni bir fırında pişirip yıl boyunca Sammael cemaatinin ahalisine dağıtırlar, hiçbir kadın, hiçbir hizmetkâr, hiçbir cariye oğlu ve hiçbir mecnun yahut cin çarpmış kimse bundan yiyemez.
Elul adı verilen altıncı ayın ayinleri aynı müellif tarafından şöyle tasvir edilir,
Demonların reisi ve en büyük tanrı olan Sammael'in ayinlerini icra edebilmek maksadıyla yıkanmak için üç gün boyunca su kaynatırlar, bu suyun içine bir miktar ılgın, balmumu, zeytin, baharat ve benzeri şeyler atarlar ve su sıcakken, gün doğmadan önce alıp bir tılsım gibi bedenlerine dökerler,
Aynı gün yedi tanelerine tanrıları, bir tanesini ise tanrı Sammael için olmak üzere sekiz kuzu keserler, cemaatleri içinde yemek yerler ve her bir adam yedişer kadeh şarap içer,
Hükümdar, hazinesine ödenmek üzere her birinden ikişer drahmi talep eder.
Aynı ayın yirmi altıncı gününde bir dağa çıkarlar, Güneş, Satürn ve Venüs ayinlerini icra ederler, sekiz piliç, sekiz horoz ve bir o kadar da tavuk yakarlar.
Kader'e dua ve niyazda bulunan kişi, yaşlı bir horoz yahut genç bir horoz alır, kanatlarına iki ip bağlayıp uçlarını ateşe verir ve piliçleri Kader tanrıçasına sunar,
Şayet piliçler ateş tarafından tamamen yutulursa duası işitilmiş demektir, lakin bu iplerin ateşi piliçler tamamen yanmadan sönerse, Kaderin Efendisi onun duasını, takdimelerini ve kurbanlarını kabul etmez.
Ayın yirmi yedinci ve yirmi sekizinci günlerinde, kendilerini kuşatan, savunan ve onlara iyi talih bahşeden Sammael'e (ki en ulu Efendi odur), Demonlara ve Koruyucu Ruhlara yönelik gizemlerini, kurbanlarını, takdimelerini ve yakmalık kurbanlarını sunarlar.
Süryanilerin ve Sâbiîlerin birinci Tişri dedikleri yedinci ayın kendine has ayinleri vardır ve aynı müellif tarafından şöyle tasvir edilir,
Bu ayın ortalarına doğru, ölülere şu usulle et yakarlar,
Herkes çarşıda bulunan her nevi yiyecekten, her türlü etten, yaş ve kuru meyvelerden satın alır, bunları muhtelif şekillerde hazırlarlar, gece vakti bütün bunları ölüler için yakarlar ve bunu bir devenin uyluk kemiğiyle karıştırırlar, ayrıca ölülerin içmesi için ateşin üzerine şarap karışımı dökerler.
İkinci Tişri olarak adlandırılan sekizinci ayda, ayın yirmi birinde oruç tutmaya başlarlar ve bu dokuz gün sürer, sonuncusu yirmi dokuzuncu gündür, bu günü Talihlerin Efendisi onuruna tutarlar.
Birinci Kanun adı verilen dokuzuncu ay, bilhassa Venüs'e hasredilmiştir, dördüncü günde Belta'nın Yatağı dedikleri bir çardak kurarlar, bunu muhtelif yapraklar, meyveler, güller ve benzeri şeylerle süslerler. Hayvan ve kuş kurbanlarını sunmadan evvel, bu kurbanlar Tanrıçamız Belta'ya adansın, derler,
Bunu yedi gün boyunca yaparlar, bu müddet zarfında tanrıları ve tanrıçaları için pek çok hayvan yakarlar.
Aynı ayın otuzuncu gününde rahip, dokuz basamakla çıkılan yüksek bir kürsüye oturur, eline bir ılgın dalı alarak bunu hepsine doğru uzatır ve her birine bununla üç, beş yahut yedi kez vurur.
Akabinde onlara bir hitabede bulunur, orada cemaate bekalarını, çokluklarını, yurtlarını ve diğer tüm milletlere olan üstünlüklerini beyan eder, keza onlara imparatorluklarının büyüklüğünü ve saltanatlarının günlerini anlatır.
Bundan sonra kürsüden iner, putlara sunulan şeylerden yer ve içerler, hükümdar ise bu gün onların her birinden hazine için iki drahmi tahsil eder.
Diğer Kânun olarak adlandırılan onuncu ay, hususi surette Ay’a vakfedilmiş görünmektedir, zira bu ayın yirmi dördüncü günü Rabb’in, yani Ay’ın doğuşudur, bu vakitte Sammael âyinlerini icra ederler, dört ayaklı hayvanlar ve kuşlardan oluşan seksen canlı mahluku kurban edip yakarlar, ayrıca yerler, içerler ve tanrıları ile tanrıçalarına badi, yani dibi [okunamadı] hurma çubukları veya kamışları yakarlar.
On birinci ay olan Şubat’ta, dokuzuncu günden itibaren yedi gün peş peşe oruç tutarlar, bu günde büyük Rab, İyilik Rabbi olan Güneş için bir oruç ilan ederler.
Bu müddet zarfında hiçbir nevi süt yemezler, şarap içmezler ve bu ay boyunca Sammael, cinnîler ve demonlardan başkasına dua etmezler.
On ikinci ve son ay olan Adar ayında da bilhassa yirmi sekizinci günde Ay için oruç tutarlar.
Reis, Mars’ın şerefine cemaate bir arpa ekmeği dağıtır, hükümdar ise hazinesi namına onların her birinden iki drahmi tahsil eder.
Sabîlerin Levililer Kanunu’na Aykırı Diğer Âyinleri
[okunamadı], Sabîlerin Levililer Kanunu’na açıkça zıt düşen diğer birçok âyinini zikretmekte, Sabîlerin itikadını, âyinlerini ve ibadetlerini bilmek vesilesiyle Musa’nın kanunlarının birçoğunun illetlerine ve sebeplerine vâkıf olduğunu ilave etmektedir.
Kendisi ve başkaları tarafından serdedilen misaller şunlardır, onlar yalnızca mayalı ekmek sunarlardı ve takdimeleri için yalnızca tatlı şeyleri seçerler, kurbanlarını balla meshederlerdi, bu ise Levililer kitabında yasaklanmıştır.
Belirli bir günde domuz eti yemeyi âdet edinmişlerdi, Levililer kitabında yasaklanmıştır.
Yahudilere helal kılınan bazı hayvanları kesip yemeyi haram sayarlardı, nitekim Meymûnîdes’in zikrettiği üzere öküzü ziraate sağladığı büyük faydadan ötürü pek tazim ederler, bu sebeple koyun gibi onu da kesmeyi haram sayarlardı, bunların hiçbirini kesmezlerdi.
Sabîlerin bir kısmı, teke suretinde olduklarına inandıkları şeytanlara tapar ve bu yüzden onlara Seirim derlerdi, bilakis Levililer Kanunu, teke kılığında tecelli eden şeytanlara, yani Seirim’e kurban sunmayı yasaklar.
Kandan son derece menfur bir nesne olarak nefret etmelerine rağmen, onu demonların gıdası olduğuna ve ondan yiyenin demonların bir kardeşi veya canciğer ahbabı haline geleceğine, öyle ki onların yanına gelip istikbaldeki hadiseleri haber vereceklerine inanarak yerlerdi, Levililer kitabında yasaklanmıştır.
Güneş’e doğuşu vaktinde ibadet ederlerdi, Meymûnîdes’in zikrettiği üzere, hahamlarımızın Gemara’da sarahaten öğrettikleri veçhile, İbrahim atamız Kutsallar Kutsalı’nın mevkiini sırf bu şirk sebebiyle batıya doğru tayin etmiştir, nitekim Hazreti Hezekiel peygamber, sırtlarını Rabb’in mabedine, yüzlerini ise doğuya dönmüş, doğuya doğru Güneş’e tapan adamlar hakkında bu hususu beyan etmiştir.
Muhammed bin İshak, onların usturalarla tıraş olduklarını ve kendilerini ateşle dağladıklarını nakleder, aralarında aynı şekilde tıraş olan evli kadınlar dahi vardı, Levililer kitabında nehyedilmiştir. Çocukları doğar doğmaz taptıkları ateşin içinden geçirmek gibi bir âdetleri vardı, böyle geçirilmemiş olan çocukların öleceğini iddia ederlerdi.
Bu da Levililer Kanunu tarafından sarahaten yasaklanmıştı.
Meymûnîdes tarafından tasvir edilen aşılamaya dair son derece çirkin bir başka âdetleri daha vardı ki, Levililer kitabındaki yasağın bu hususa işaret ettiğini kabul eder.
Aynı müellif tarafından zikredilen bu kabil başka misaller de mevcuttur, müellif nihayetinde, illetleri gizli ve menfaati benim meçhulüm olan bu muayyen kanunlara dair meselenin, işittiğimiz şeylerin bizzat gözlerimizle gördüğümüz ve müşahede ettiğimiz şeyler gibi olmamasından neşet ettiği hükmüne varır.
Bu sebepten, Sabîlerin âyinlerine dair işiterek ve yazılarından öğrendiğim şeyler, bizzat müşahede etmiş olanların malumatı kadar sağlam ve kati değildir, bilhassa onların fikirlerinin [okunamadı] önce helak olduğu ve isimlerinin silindiği nazara alınırsa. Sabîlerle birlikte Keldani Felsefesi bahsini nihayete erdiriyoruz.
Zerdüşt ve Takipçilerinin Keldani Kehanetleri
Keldani felsefesinin en mühim bakiyeleri, Zerdüşt namıyla maruf olan Kehanetlerdir, nitekim kimileri bunları sahte sayıp bir sahte-Hristiyan Grek tarafından uydurulduğunu iddia ederek mahkûm eder, belki de zındık Prodikos’un müntesiplerinin Zerdüşt’ün gizli kitaplarına sahip olmakla övünmeleri sebebiyle böyle düşünülmüştür. Fakat bunların muhtelif müelliflerin eserlerine dağılmış vaziyette bulunması hasebiyle bu iddia pek muteber görünmemektedir, ayrıca Platoncu filozoflar nezdinde büyük bir hürmete mazhar oldukları cihetle göz ardı edilmeleri de doğru değildir.
Bu vaziyet aynı zamanda, mezkûr metinlerin Porfirios tarafından Gnostiklere atfedilen ve onlar tarafından Zerdüşt namına uydurulduğu ileri sürülen yazılardan olmadığını kâfi derecede ispatlar, zira kendisinin de ikrar ettiği üzere bu metinler, aralarında Plotinos’u da misal gösterdiği Platoncu filozoflar tarafından reddedilmiş ve sahte oldukları burhan ile gösterilmiştir.
Kimileri bunların pek çok yerde Grek üslubuna uydurulmuş olması sebebiyle Keldani menşeli olmadığını iddia eder, lakin içlerinde aslen ecnebi olduklarını ele veren o kadar haşin ve garip tabirler mevcuttur ki, Grek felsefesine has tabirlerle mutabık kaldıkları hususlarda, tıpkı İamblikhos’un bir başka vesileyle Hermes Trismegistos namıyla tecessüm eden yazılar hakkında dediği gibi söyleyebiliriz, bunlar nasıl Zerdüşt namıyla neşredilmişlerse, aynı şekilde her ne kadar sıklıkla Greklerin üslubuyla tekellüm etseler de Zerdüşt’ün akidesini ihtiva ederler, zira Keldanicadan Grekçeye Grek felsefesinde mahir zatlar marifetiyle tercüme edilmişlerdir.
Bunların hakiki olduğuna ve Yunan icadı bulunmadığına bizi ikna etmek gayesiyle Mirandula, Ficinus’a, Keldani asıllarının kendi mülkiyetinde olduğunu ikrar eder, "Ben," der, "diğer meşgalelerimden zorla koparılıp her iki dilde elime geçen bazı kitaplar vesilesiyle Arapça ve Keldanicaye sevk edildim, bunlar elime tesadüfen değil, şüphesiz çalışmalarımın lehine olan ilahi tedbir neticesinde ulaştı. Başlıklarını işitiniz, o vakit inanacaksınız.
Bu Keldani kitapları (şayet kitapsalar ve hatta daha ziyade birer hazine değillerse), Mecusi Aben Ezra, Zerdüşt ve Melkior’un kehanetleridir, bunlarda, Yunancada kusurlu ve noksan olan hususlar mükemmel ve eksiksiz olarak okunmaktadır. Ayrıca," diye ekler, "bu kehanetler üzerine Keldani hakimleri tarafından yapılmış kısa ve girift, lakin sırlarla dolu bir şerh bulunmaktadır.
Keldani İlahiyatının Öğretileri adlı bir kitap ve bunun üzerine Persler, Yunanlar ve Keldanilerin ilahi ve zengin bir risalesi de mevcuttur."
Mirandula böyle söyler, onun vefatından sonra bu kitaplar Ficinus tarafından bulunmuş, lakin öylesine yıpranmış ve okunaksız bir haldeymiş ki içlerinden hiçbir şey anlaşılamamıştır.
Dahası, bu kehanetlerin (daha önce ifade ettiğimiz üzere) Yunan felsefesine vakıf kimselerce Yunancaya tercüme edildiğini teyit etmek adına, Berosus’un Keldanilerin astronomi ve felsefeye dair metinlerini Yunanlara tanıttığını ve Genç Julianus nam Keldani filozofun vezinli teurji kehanetleri ile bu ilmin diğer sırlarını kaleme aldığını hatırlayalım, muhtemelen, Berosus’un evvelemirde Yunancaya aktardığı Keldani irfanının bir cüzü değillerse bile, Julianus’un teurji kehanetlerinden (zira başlıkları da böyle olduğunu fısıldar) bazıları olabilirler, nitekim bunlardan bazıları Proclus tarafından bu mahiyette iktibas edilmiştir.
Mirandula’nın kendi mülkiyetindekilere dair verdiği malumattan, bunlara bir şerh ve Keldani İlahiyatının Öğretileri Üzerine bir risale eklendiği göz önüne alınırsa, kehanetlerin yanı sıra bize onlar üzerine bir şerh ve bir Keldani hülasası sunan Pletho ve Psellus tarafından aktarılanların, Mirandula’nın aynı tür ve usulde fakat çok daha kamil ve zengin olarak tasvir ettiği o müelliften derlendiği tahmin edilebilir.
Bu kehanetler başlığı, onlara belki de yalnızca öğretilerinin ilahi mükemmelliğini ifade etmek üzere mecazen verilmemiş, bilakis hakikaten bizzat kehanet makamınca vahyedildiği kabul edildiği için bahşedilmiştir, zira Stephanus, Keldanilerin, Yunanların Delphi’deki kehanet ocağına gösterdikleri hürmetten daha az olmayan bir saygı besledikleri bir kehanet merkezine sahip olduklarına şehadet eder.
Bu kanaat, Platoncu filozofların onlara dair getirdikleri ulvi şahitliklerle pekişmektedir, zira onlar bu metinleri "Tanrı tarafından vahyedilen Asur İlahiyatı" ve "Tanrı tarafından bahşedilen ilahiyat" olarak tesmiye ederler.
Ayrıca Proclus, başka bir yerde, idealardan (ki Platoncu bir öğretidir) bahseden bu kehanetlerden birini tanrılardan sadır olmuşçasına zikrettikten sonra, tanrıların bu suretle ideaların mevcudiyetini beyan ettiklerini ilave eder ve tanrıların bizzat Platon’un tefekkürünü tasdik etmesinden mutmain olarak sükun bulur.
Zamanın tahribatından kurtulan bu kehanetlerin bir kısmı, ilk defa 1563 senesinde Paris’te Ludovicus Tiletanus tarafından, Gemistus Pletho’nun şerhleriyle birlikte, Zerdüşt’ün soyundan gelen Mecusilerin Büyülü Kehanetleri başlığı altında neşredilmiştir, bunlar bilahare Jean Martham tarafından tercüme edilip yayımlanmış ve nihayetinde Psellus’un şerhiyle beraber Paris’te Johannes Opsopoeus tarafından basılmıştır.
Bunlar Franciscus Patricius tarafından Proclus, Hermias, Simplicius, Damascius, Synesius, Olympiodorus ve Nicephorus’tan yapılan zengin ilavelerle genişletilmiş, kendi hesabına göre 324 adede çıkarılmış ve daha sarih olması maksadıyla belirli umumi başlıklar altında toplanarak 1593 senesinde Latinceye tercüme edilip neşredilmiştir.
Daha sonra 1619 senesinde Otho Heurnius tarafından, Baktriya Kralı ve Mecusilerin Önderi Zerdüşt’ün Halis Büyülü Kehanetleri unvanı altında Latince olarak neşredilmiştir, lakin Heurnius, kendi tabiriyle onları "fasih bir Latinceye aktarma" ve daha kaba bir törpüyle tesviye etme bahanesiyle, Patricius’un sadakatle ve samimiyetle aktardığı metni yamalayıp tahrif etmiş, kendi içlerinde hiçbir insicam taşımayan ve muhtelif müellifler arasına dağılmış bulunan bu fragmanları kesintisiz bir risale haline getirmeye gayret etmiştir.
Doğrusu Patricius bunları derlerken hayli ilmi emek sarf etmiştir, fakat vezinlerine ve ahengine, hatta buradan da gösterilebileceği üzere kimi zaman bizzat kelimelerin kendisine pek ihtimam göstermemiştir, bu ihmali, parçaları iktibas ettiği müelliflerle mukayese ederek tashih etmenin de kati bir yolu yoktur, zira bu kaynakların pek azı günümüze ulaşmıştır, üstelik başlangıçtaki birkaç tanesi müstesna, beyan ettiği üzere muhtelif fragmanların yanına müelliflerin isimlerini de dercetmemiştir.
Bununla birlikte biz burada, bahsettiğimiz noksanı ikmal etmek üzere başka yerlerde tesadüf ettiğimiz ilaveleri ve bazı tahminleri bir araya getireceğiz.
Bu kehanetlerin birçoğu öylesine kopuk ve müphemdir ki ilk bakışta ağırbaşlı olmaktan ziyade gülünç görünebilirler, lakin Pletho, Psellus ve diğerleri tarafından izah edilenlerin, bu şerhler olmaksızın geri kalanlar kadar abes görüneceğini, fakat izah edildiklerinde Keldanilerin irfanını derin ve fevkalade bir surette ifşa ettiğini düşünen bir kimse, diğerlerinin tamamının da (en az anlaşılır görünenlerin dahi) aynı tabiatta olduğuna kolaylıkla inanacak ve binaenaleyh bunların diğerlerinden ayrı tutularak ihmal edilmemesi icap ettiğini teslim edecektir.
[okunamadı]
[okunamadı]
[okunamadı]
[okunamadı] BABA VE AKIL (NOUS). [okunamadı]
[okunamadı]
[okunamadı]
FRANCESCO PATRIZI’NİN ZERDÜŞT KEHANETLERİ, MONAD, DYAD, TRİAD.
Zira pederane Monad mevcuttur. Monad genişlemiş ve ikiyi tevlit etmiştir.
Zira Dyad O’nun nezdinde oturur ve akli kısımlarla parıldar, gayesi her şeyi idare etmek ve intizamdan mahrum olan her ne varsa nizama sokmaktır.
Zira bütün âlemde Triad ışıldar, monad onun ilkesidir. Bütün taksimatın nizamı işte budur.
Zira Peder’in Aklı (Nous) her şeyin üçe bölünmesini emretti, O’nun iradesi tasdik etti ve derhal her şey bölünmüş oldu. Zira ebedi Peder’in Aklı her şeyin üçe ayrıldığını bildirdi, Her şeyi akılla idare ederek.
Ve O’nun zatında Fazilet, Hikmet ve Çok Bilen Hakikat zahir oldu. Buradan, ilk cevherden değil lakin ölçülen cevherden evvel Triad’ın çehresi tecelli eder. Bütün eşyanın bu üç ilkeye boyun eğdiğini idrak edesin.
Ve pınarların pınarı, bütün pınarların menbaı, Her şeyi ihata eden rahim. Oradan muhtelif maddenin [okunamadı] gürül gürül fışkırır. Oradan ince ateşin çiçeği olan kasırga sürüklenir, âlemlerin boşluklarına dalarak, Zira her şey oradandır. Hayranlık uyandıran şualarını aşağıya doğru salmaya başlar. BABA VE AKIL (NOUS). Peder kendini gizledi ve kendi [okunamadı]
Zira pederane ilkeden noksan hiçbir şey çıkmaz. Zira Peder her şeyi ikmal etti, Ve ikinci akla teslim etti, Ki bütün insan nev’i ona birinci der. Pederden doğan nur, zira tek başına, Peder’in kudretinden aklın çiçeğini kopararak.
Zira pederane akıl, kendisinden doğan işleri tefekkür ederek, Her şeyin içine ateşli ve şiddetli aşkın bağını ekti, Ki bütün eşya, nihayetsiz bir zaman boyunca muhabbet içinde baki kalsın.
[okunamadı] Peder’e zihnen bağlanmış olan her şeyde, âlemin unsurları aşk içinde kalsın diye. Bu idrak, pederane aklı bütün pınarlara ve riyasetlere bahşetme kudretine haizdir. Zira pederane deruniliğin nihayeti ve akli olanların pınarıdır. İleriye doğru hareket etmedi, fakat Tanrı’yı besleyen sükûnet içinde kaldı. Zira ilk ateş, kudretini madde içindeki amellere hapsetmez, bilakis akılda tutar. Zira pederane akıl âleme semboller ekmiştir.
Ki onlar makul olanları (anlaşılır olanları) idrak eder ve dile gelmez olanları tezyin eder. Bütünüyle bölünen ve bölünemez olan. Akılla makul olanları ihata eder, âlemlere ise hissi bahşeder. Akılla ihata eder, âlemlere ise hissi bahşeder. AKIL (NOUS), MAKUL OLANLAR VE AKLİ OLANLAR. Ve tek bir makul aklın.
Zira makul olandan bağımsız bir akıl yoktur, ayrı olarak mevcut bulunmaz. Hakikaten bazı akli makulat vardır ki, fehmedildikleri müddetçe idrak olunurlar. İdrak edenin gıdası ise makul olandır, makul olanı öğren, zira aklın haricinde mevcuttur.
Ve Empyrean âlemi sevk eden aklın, Zira âlemin sanatkârı olan akıl, aklın aklıdır, Âlem-üstü pederane deruniliği idrak edenler. Makul olan, bütün taksimatın reisidir. Zira aklın çiçeğiyle idrak etmen icap eden öyle bir makul vardır ki, Şayet zihnini meylettirirsen, onu idrak edersin, Fakat herhangi bir nesneyi kavrar gibi idrak etmeye kalkarsan, onu fehmedemezsin.
Zira o, her yanı aydınlatan bir kudretin iktidarıdır, Akli kısımlarıyla ışıldayan, O makul olanı şiddetle idrak etmeye çalışmamak icap eder, Bilakis o makul olan hariç, her şeyi ölçen Geniş aklın geniş aleviyle tefekkür edilmelidir.
İmdi bunu idrak etmek elzemdir, zira şayet aklını Meylettirirsen, onu bihakkın fehmedersin.
Fakat ruhunun boşalmış aklını makul olana tevcih eden Saf nazarını oraya çevir, ta ki makul olanı öğrenesin, Mademki aklın haricinde mevcuttur. Bütün akıllar bu Tanrı’yı idrak eder, zira makul akıl olmadan mevcut olamaz, Makul olan da akıl olmaksızın vücut bulmaz. Ateş.
[okunamadı]
Zihinsel ateşin zihinsel kasırgalarına boyun eğer her şey, Baba’nın ikna edici iradesine hizmet ederek, anlamak ve yorulmak bilmez bir burgaç içinde daima kalmak üzere.
Kaynaktan ve başlangıçtan dönmek, yorulmak bilmez bir burgaç içinde daima kalmak üzere. Lakin uykusuz burgaca hürmete şayan bir isim vererek, Dünyalara dehşet salan Baba’nın tehditleri sebebiyle, İki zihnin idaresinde tutulur hayat bahşeden kaynağı ruhların, ve dünyayı bizzat işleyerek meydana getiren Sani, Ki zihinden fırlamıştır ilk olarak.
Ateşle kuşanmış ateş olarak, bağların pınarı andıran kraterlerini dengelesin diye, kendi ateşinin çiçeğini taşıyarak Zihinsel kesitlerle parıldar, biçim vererek sevgiyle doldurmuştur. Oğullar gibi sürüklenirler, yararak Dünyanın cisimlerini. Zihnin söylediğini, şüphesiz anlayarak söyler. Kudret onların yanındadır, Akıl (Nous) ise ondan gelir. İYNKSLER, İDEALAR, İLKELER. Pek çoğu yükselir bunların nurlu dünyalara, Sıçrayarak içlerine, ki bunlarda üç zirve bulunur. Bunların altında uzanan, asıl çayırdır. İlkeler, Baba’nın zihinsel işlerini kavrayarak, Duyulur işlerle ve cisimlerle açığa vurdular onları, Ayakta duran taşıyıcılar olarak Baba’ya ve maddeye bildirmek için, Ve gizli olanların aşikâr taklitlerini meydana getirerek, Gizli olanları aşikâr Âlem-i İnşa’ya nakşederek.
Baba’nın zihni çınladı, diri bir iradeyle kavrayarak Her biçimi barındıran İdeaları, tek bir kaynaktan kanatlanıp Fırladılar dışarı.
Zira Baba’dandı irade ve nihayet, Onlar vasıtasıyla bağlanırlar Baba’ya, birbiri ardınca gelen Hayat ile, taksim edilmiş kanallardan. Fakat zihinsel ateşle tanzim edilerek ayrıldılar, Başka zihinlere, zira çok biçimli hükümdar Dünyanın önüne koydu zihinsel ve bozulmaz numuneyi, Biçimin izini dünya boyunca yürütmeyerek, ki onun vasıtasıyla dünya göründü, Tek bir kaynağı olan İdealarla her bakımdan lütufkâr. O kaynaktan çınlayarak ayrılır diğerleri, Uçsuz bucaksız, dünyanın cisimleri etrafında yararak ilerleyen, Engin koyunlarda oğullar misali Dönerek sürüklenenler, ve çepeçevre başka yerlere savrulanlar. Baba’nın kaynağından çıkan zihinsel mefhumlar, Uykusuz zamanın ateş çiçeğini Bolca devşirirler.
İlk doğan İdea’nın kudreti İlk olarak Baba’dan neşredilmiştir, ki O’nun kaynağı kendiliğinden çiçeklenir. Kavranan İynksler, Baba vasıtasıyla bizzat kendileri de kavrarlar, Kavramak üzere telaffuz edilemez iradelerle harekete geçirilirler.
Hekate, Synokheler ve Teletarkhlar
Zira O’nun bizzat kendisinden fırlar hepsi, Amansız yıldırımlar ve kasırga yüklü koyunları Baba menşeli Hekate’nin her yanı aydınlatan kudretinin, Ve Hypezokos ateşi, kutupların güçlü Ruhu, ateşten geçen. Kasırgalarına zirveleri bekçilikle koruma vazifesi verdi, Kendi kuvvetinin kudretini Synokhelere katarak, Dünyanın bükülmez zihinsel destekçileri olsun diye.
Çünkü o, hayat getiren ateşin işleyicisi ve bağışlayıcısıdır, Çünkü Hekate’nin koynunu hayat fışkırtan güçle doldurur, Ve Synokhelere akıtır hayat bahşeden kudretini Büyük ve kadir ateşin. Aynı zamanda koruyucularıdır Baba’nın işlerinin, Zira O kendini benzetir, suretlerin numunesine Bürünmeye zorlayarak. Teletarkhlar, Synokhelerle birlikte ihata edilmiştir. Bu zihinsel ateşin zihinsel kasırgalarına ise Her şey boyun eğer hizmet ederek, Ve maddi Synokhelere hizmet eden her şey de öyle, Yankılanan ışığın zırh kuvvetiyle kuşanmış olarak, Üç dilli kudretle, zihni ve ruhu silahlandıran, Akıl yürütmeyle türlü türlü remizler içinde, Ve Empyrean kanalları üzerinde dağınık değil, Toplu halde yürümek üzere. Bunlar ise ferdî, duyulur, Cismani ve maddeye tayin edilmiş şeyleri meydana getirirler.
Ruh, Doğa
Ölümsüz kalır ve hayatın hanımıdır, Ve tutar dünyanın birçok doluluk koyunlarını. Zira Zihin’in taklididir, cisimden de bir pay taşır doğururken. Karışık kanallarla, bozulmaz ateşin işlerini meydana getirerek. Ben Ruh, Baba’nın mefhumlarını taşırım, Sıcak, her şeye hayat veren, zira Zihin’i Ruha yerleştirdi, ruhu ise hareketsiz bedene. İnsanların ve tanrıların babası koydu bizi, Işığa, ateşe, esire ve dünyalara bolca hayat vererek, Zira tabiatın işleri, Baba’nın zihinsel ihtişamıyla birlikte var olur.
Zira ulu Gök’ü donatan ve Baba ile birlikte donatmaya devam eden Ruh’tur. Onun boynuzları yukarıya doğru pekiştirilmiştir, Tanrıça’nın omuzları etrafında ise sınırsız Doğa yükselir.
[okunamadı]
Francesco Patrizi, Zoroaster
Yorulmak bilmez tabiat yeniden hükmeder dünyaya ve işlerine, Gök ebedi seyrini sürdürsün, Ve tez canlı Güneş alışılageldik dairesinde dönsün diye. Tabiatın kaderle yazılmış adına bakmayasın.
DÜNYA
Kendi kendine iş görerek dünyayı meydana getiren Sanatkâr, Zira bir diğer ateş kütlesi daha vardı, Bütün bunları kendi kendine var eden, öyle ki cihanın cismi, Dünya aşikâr olsun ve bir zardan ibaret görünmesin diye. Bütün dünyayı ateşten, sudan, topraktan, Ve her şeyi besleyen havadan var etti. Dünyanın dile gelmez ve dile gelir sembolleri. Ayrılmış kanallardan akan bir başka hayata karşılık bir başka hayat. Yukarıdan karşı tarafa nüfuz eden, Yerin merkezi ve beşinci orta vasıtasıyla, bir diğer ateşli olan, Maddi kanallara kadar indiği yerde, Hayat veren ateş, merkezden çağıldayan bir ışıkla kendini harekete geçiren. Empyreum alemini sevk eden bir diğer kaynak. Her şeyin tesadüfen eşit olabileceği merkez. Zira pederane Akıl (Nous) sembolleri dünyaya saçtı. Merkez, her bir pederin arasında taşınır.
Zira o Aklın (Nous) bir taklididir, lakin doğmuş olan, cisme dair bir şeyler taşır.
GÖK
Zira Baba, alemlerin gökkubbesini yedi kütle halinde biçimlendirdi, Göğü yuvarlak bir suretle kuşatarak. Ve sabit yıldızların büyük cemaatini pekiştirdi, Gezegenlerin yedilisi kıldı, Ve bunların üzerine havayı koydu. Ve sabit yıldızların büyük cemaatini pekiştirdi, Zahmetli ve fena bir gerilimle değil, Lakin harekette hatadan uzak bir sebat ile. Ve sabit yıldızların büyük cemaatini pekiştirdi.
Ateşi ateşe sevk ederek, Harekette hatadan uzak bir sebat ile. Onları altı kıldı, yedincisi Güneş'indir, Ateşi ortaya bırakarak. Düzensizliklerini intizamlı kuşaklara bağlayıp asarak.
Zira Tanrıça, ulu Güneş'i ve parlak Ay'ı doğurur. Esir, Güneş, Ay'ın ruhu, havanın rehberleri, [okunamadı]
[okunamadı]
ZAMAN
Aleme ait, ebedi ve sonsuz bir Tanrı, Genç ve ihtiyar, Ve alemi sevk eden bir diğer kaynak,
RUH, BEDEN, İNSAN
Işığa ve Baba'nın nurlarına koşmalısın, Sana pek çok akılla donanmış [okunamadı] oradan gönderildi. Bunları Baba zihninde tasarladı ve faninin bir ruhu oldu.
Zira pederane Akıl (Nous) sembolleri ruhlara saçtı, Ruhu derin bir sevgiyle doldurarak. Zira Baba Aklı (Nous) ruha, ruhu ise bedene yerleştirdi, İnsanların ve tanrıların Babası sizi böyle yerleştirdi.
İlahi olan her şey cisimsizdir, Bedenler ise sizin hatırınıza onlara bağlanmıştır, Bedenler, cisimsiz olanları tutmaya muktedir olamadığından, İçinde toplandığınız cismani tabiat sebebiyle. Bu yüzden Baba'nın zihni ve amelleriyle, Meşum kaderin hayasız kanadından kaçarlar.
Ve eğer bu ruhun geri döndüğünü görürsen, Baba bir başkasını gönderir ki sayı tamamlansın.
Gökten yeryüzüne dökülen ruhlar, Şüphesiz cümle ruhların en kutlularıdır. Ve onlar zengindir, dile gelmez cevherleri vardır. Işıktan, hükümdardan, senden yahut bizzat [okunamadı] türemiş olanlar. Ruhun ölümsüz derinliği, çetin bir zaruret ile bolca, Hepsini yukarıya doğru uzat, aşağıya, aleme doğru meyledici olma.
[okunamadı]
Franciscus Patricius’in Zoroaster’i
Dipsiz derinlik daima güvensizce serilmiştir altına, karanlık, sefil, putlarla sevinen, akılsız, sarp, dolambaçlı, kör derinliği daima kuşatan, daima karanlık, hareketsiz, Ruh’tan yoksun çehreyle nikahlanan bir derinlik. Işıktan nefret eden dünya ve avamın kapıldığı o dolambaçlı akıntılar.
Cenneti ara. Ruhun mecrasını ara, nereden ve hangi nizamla bedene hizmet ettiğini, kutsal kelama amelini katarak, bir vakitler taştığın o ilk nizama kendini yeniden nasıl iade edeceğini ara. Aşağıya meyledici olma, zira yeryüzünün altında yedi yollu basamaklardan aşağı çeken bir uçurum uzanır, onun altında da korkunç zaruretin tahtı kuruludur. Yazgıyı artırma.
İnsanların ruhu, Tanrı’yı bir bakıma kendi içine çeker, onda ölümlü hiçbir şey kalmaz, bütünüyle Tanrı ile sarhoş olur. Zira ölümlü bedenin altında kalan yer feryat eder. Ateşten aklını takva ameline yönelterek akıp giden bedenini de muhafaza edersin. Çepeçevre ışıldayan makamda putun dahi bir payı vardır. Ey her yandan tutuşan ruh, ateşin dizginlerini ger. Ateşle hararet bulan tefekkür en yüce mertebeye maliktir, zira ateşe yaklaşan ölümlü, Tanrı’dan nur devşirir. Tanrı’ya sığınan ölümlünün imdadına tanrılar derhal yetişecektir.
İnsanların cezaları kederleridir. Kötü maddenin filizleri dahi faydalı ve iyidir, ümit seni melekler diyarında beslesin. Lakin Pederane Akıl, o unutuluştan çıkıp kelamı telaffuz edinceye, Pederane saf remzin (synthema) hatırasını zihne nakşedinceye dek onun iradesini kabul etmez. Bazılarına ışığın öğrenilebilir bilgisini kabullenme gücü verdi, uyuşuk olanlara ise kendi kuvvetinin meyvesini bahşetti. Ruhu lekeleme, yüzeyi derinleştirme. Maddenin süprüntülerini de uçuruma terk etme. Onu çekip çıkarma, ta ki ayrılırken ardında bir şey kalmasın. Bedeni terk edenlerin ruhları en saf olanlarıdır. Ruhları bedenden uzaklaştıranlar, nefes aldıran ve kolayca çözenlerdir. Hekate’nin sol böğründe faziletin pınarı kaynar, bütünüyle içeride kalarak bekaretine hiçbir halel getirmez.
Ey pek cüretkar tabiatın eseri olan insan, aklına yeryüzünün azametli ölçülerini koyma, zira hakikatin nebatı yeryüzünde bitmez. Güneş’in nizamını da dünyevi ölçülerle bir araya getirme, o senin hatırına değil, ezeli takdirle seyrini sürdürür. Ay’ın dönüşünü ve yıldızların akışını, Ay’ın uğultusunu bir yana bırak, o daima zaruretin işleyişiyle devinir.
Bölüm XIX
Yıldızların hareketi senin hatırına meydana getirilmemiştir. Kuşların semavi uçuşu asla hakikati bildirmez. Kurbanları ve hayvan sakatatını arzu etmem, bunların tümü birer oyundur, ticari aldatmacanın dayanaklarıdır, şayet takvanın mukaddes cennetini açmak istiyorsan bunlardan kaçın. Orada Fazilet, Hikmet ve adil kanun bir aradadır. Zira senin kabında yeryüzünün canavarları mesken tutacaktır, toprak ise onları evlatlarına dek kendi bağrına gömer.
Cinler, Kurbanlar
Tabiat, saf cinlerin var olduğunu fısıldar. Kötü maddenin filizleri dahi faydalı ve iyidir, lakin ben bunları aklın gizli perdeleri ardında mütalaa ederim. Havada sıçrayarak kabaran ateşin suretini, yahut şekilsiz, içinden bir sesin aktığı ateşi, yahut parıldayan, çağıldayan, kıvrılan bol ışığı gördüğünde, hatta ışıktan daha parlak şimşekler çakan bir atı, yahut altınla bezenmiş ya da çıplak, ok atan ve atın omuzları üzerinde dikilip duran, omuzlara binmiş bir çocuğu gördüğünde, bana sıkça seslenirsen her aslanı müşahede edeceksin. Zira o vakit ne göğün kubbesi görünür, ne yıldızlar ışır, Ay’ın ziyası örtülür, yeryüzü sarsılır ve her şey şimşeklerin aydınlığında seçilir.
Tabiatın seslerini kendi başına görünür bir suret kılma, zira beden mukaddes ayinlerle arınmadan onların sana nazar etmesi caiz değildir. Ruhları okşayarak onları daima kutsal ayinlerden uzaklaştırırlar. Bu sebeple yeryüzünün sınırlarından yeryüzü köpekleri fırlar, ölümlü insana asla hakiki bir cisim göstermezler. Sen amelini Hekate’nin girdabı etrafında icra et.
Barbar isimleri asla değiştirme, zira her kavimde Tanrı tarafından verilmiş, mukaddes ayinlerde dile gelmez kudrete sahip isimler vardır. Bütün alemin derinliğinde sıçrayarak parıldayan, biçimden münezzeh mukaddes ateşi gördüğün vakit, ateşin sesine kulak ver.
Burada pederane monad mevcuttur, monad genişler ve iki üretir, Zira diad onun yanında durur ve aklî kesitlerle parıldar, Hem her şeye hükmetmek hem de düzene sokulmamış her şeyi düzene koymak için, Zira monadın hükmettiği triad bütün dünyada ışıldar, Bu nizam tüm bölünmenin başlangıcıdır. Çünkü Pederin Aklı her şeyin üçe bölünmesini buyurdu, O’nun iradesi bunu tasdik etti ve böylece her şey bölündü, Zira ebedî Pederin Aklı, her şeyi Akıl ile idare ederek üç kısma buyurdu. Ve onda (triadda) erdem, hikmet, Ve her şeyi bilen hakikat zahir oldu, Önceden var olan triadın sureti bu minvalde akar. Fakat onların ölçüldüğü yerde, Zira her şeyin bu üç ilkeye hizmet ettiğini kavramalısın, İlk hat mukaddestir, lakin ortada, Üçüncüsü ise havadandır, yeryüzünü ateşte besler, Ve pınarların, cümle pınarların pınarı, Bütün varlığı kuşatan rahim. Oradan türlü maddenin türeyişi pek bol fışkırır. Oradan çekilip çıkarılan bir yakıcı kasırga, alev alev yanan ateşin çiçeği, dünyanın boşluklarına dökülür, zira cümle,
Peder, Akıl
Peder kendini çekip almıştır, kendi ateşini aklî kudretinin içine hapsetmemiştir, Zira Peder her şeyi ikmal etmiş ve onları ikinci Akla teslim etmiştir, Bütün insan soyu ona Pederden doğma ilk Işık der, zira yalnızca o, Pederin kudretinden Aklın çiçeğini devşirmiştir, Zira pederane, kendiliğinden doğan Akıl, kendi işini kavrayarak, Her şey sonsuza dek sürsün diye, Aşkın ateşten bağını her şeye saçtı. Ne de Pederin ışığında aklî olarak dokunan şeyler her şeyin içindedir, Ta ki âlemin unsurları olarak aşk içinde baki kalsınlar, Zira o, pederane derinliğin sınırı ve aklî olanların pınarıdır. Dışarı da çıkmadı, bilakis pederane derinlikte kaldı, Ve ilahi bir gıda ile beslenen sükûta göre adytumda (en mukaddes makamda) durdu. Zira bir kez yukarıda olan Ateş, kudretini Maddeye eylemlerle değil, Akıl ile kilitler, Çünkü pederane Akıl, âlemin dört bir yanına semboller saçmıştır, O Akıl ki makulleri anlar ve tarif edilemez olanları tezyin eder, Bütünüyle bölünme ve bölünemez olan. Akıl ile makulleri kuşatır, lakin duyuyu âlemlere sokar, Akıl ile makulleri kuşatır, lakin Ruhu âlemlere sokar.
Akıl, Makuller, Aklîler
Tek Aklın, makul Aklın, Zira Akıl makul olmaksızın var olamaz, onsuz mevcut değildir, Bunlar anlaşılmakla anlayan aklîler ve makullerdir, Zira makul, akl edenin gıdasıdır. Makul olanı öğren, mademki Aklın ötesinde mevcuttur, Ve Empyreus semasını hareket ettiren Aklın, Zira ateşten âlemin kurucusu, Aklın Aklıdır. Ey âlemüstü pederane derinliği kesinlikle bilen sen, Makul olan, her türlü bölünmeye hâkimdir. Aklın çiçeğiyle kavramanın sana vacip olduğu makul bir şey vardır, Zira aklını oraya meylettirirsen bunu da kavrarsın, Yine de ondan bir şey kavrasan dahi, bunu bütünüyle kavrayamazsın, zira o bir kudrettir, Aklî kesitlerle (şualarla) parıldayan, çepeçevre parlak bir kudret. Fakat bu Makulü şiddetli bir taakkul ile tetkik etmek gerekmez, Bilakis bu Makul müstesna olmak üzere, her şeyi ölçen Geniş Aklın geniş aleviyle düşünmek gerektir, Lakin bunu kavramak vaciptir, Zira aklını meylettirirsen anlarsın, Sabit bir nazarla değil, saf ve çevik bir bakışla, Ruhunun boş aklını Makule doğru uzatmalısın, Ta ki Makulü bilesin, zira o Aklın ötesindedir, Yine de her Akıl bu Tanrıyı kavrar, zira Akıl Makul olmaksızın var olamaz, Makul de Akıl olmadan mevcut değildir. Aklî ateşin aklî kasırgalarına her şey, Boyun eğerek, Pederin ikna edici tedbirine hizmet eder. Hem anlamak hem de daima dinmek bilmez bir girdap içinde kalmak üzere. Lakin o muazzez İsmi uykusuz bir semahta âlemlere aşılayarak, Pınarlar ve ilkeler, dönmek ve daima dinmek bilmez bir girdapta kalmak üzere, Pederin dehşetli ihtarı sebebiyle. İki Aklın altında, Ruhların hayat veren pınarı tutulur, Ve kendi işleyen Hâlik ki âlemi teşkil etti, İlk olarak Akıldan fışkıran, Ateşi ateşle giydiren, onları birbirine bağlayan, birbirine karıştıran, Pınarları havi kraterler, kendi ateşinin çiçeğini muhafaza eder. O, aklî kesitlerle parıldar ve her şeyi aşkla doldurur. Parçalanmış halde, oğullar misali taşınırlar, Âlemin cisimleri etrafında, Böylece biçim verilmemiş olanlar biçim bulsun diye. Akıl ne söylerse Fehm ile söyler, Akıl onunladır, Akıl ondan neşet eder.
İynges, İdealar, İlkeler
Bunlar pek çok olarak nurlu âlemlere yükselir, İçlerine fışkırarak yayılır ve içlerinde üç zirve vardır. Maddesiz olanların reisi bunların altında yer alır. Pederin makul işlerini kavramış olan ilkeler, Onları cisimlerde olduğu gibi hissedilir işlerde açığa vurdular, Peder ile madde arasında adeta birer kayıkçı gibi olarak, Zahir olmayan şeylerin zahir suretlerini meydana getirerek, Ve zahir olmayan şeyleri kelamın zahir yapısına nakşederek. Pederin Aklı, gürbüz bir meşveret ile kavrayarak gür bir ses çıkardı, Bütün suretleri havi İdealar ve tek bir pınardan uçarak, Dışarı fışkırdılar, zira meşveret ve gaye Pederdendi, Bunlar vasıtasıyla muhtelif vasıtalardan gelen mütekabil hayatla, Pedere bağlanırlar. Lakin aklî ateşle diğer Aklîlere dağıtılarak bölündüler, Zira Sultan, çok suretli âlemin önüne, Aklî ve bozulmaz bir numune koydu. Bu izi âlem boyunca teşvik ederek, onun suretine göre, Buna göre âlem, Her türlü idea ile tezyin edildi, bunların tek bir pınarı vardır, Oradan başkaları dağıtılmadan uğuldayarak çıkar, âlemin cisimleri çevresinde kırılarak, engin dehlizler boyunca, Oğullar misali her yana savrulurlar. Pederane pınardan aklî kavramlar ateşin çiçeğini biçerek. Uykusuz zamanın noktasında, bu ilk doğan İdeanın, Pederin kendiliğinden tomurcuklanan pınarı tomurcuklanır, Âkil İynges dahi Pederi idrak eder.
HEKATE, SYNOKHLER, TELETARKHLAR
Zira amansız yıldırımların tümü ve presterleri (kasırga ateşlerini) karşılayan boşluklar, Baba’dan doğma Hekate’nin baştanbaşa berrak kudretinden fışkırır. Ve ateşin çiçeği ile yukarıdaki kutupların ateşten ruhu. Presterlerine tepe noktalarını korumalarını buyurdu, kendi kudretinin kuvvetini Synokhlere katarak. Dünyanın bükülmez, zihinsel rehberlere nasıl malik olduğunu bil. Zira o amiledir, hayat veren ateşin tevziatçısıdır. Aynı zamanda Hekate’nin hayat üreten kucağını doldurur ve kudretli ateşin canlandırıcı kuvvetini Synokhlerin içine akıtır. Lakin onlar Baba’nın işlerinin muhafızlarıdır.
Çünkü suretlerin nakşına büründüğünü ikrar ederek gizlenir. Teletarkhlar Synokhlerin içine dercedilmiştir. Zihinsel ateşin bu zihinsel presterlerine her şey boyun eğer. Lakin maddi Synokhlere hizmet eden niceleri, çınlayan nurun tepeden tırnağa kuşanmış zindeliğini giyinerek, ruhu ve aklı tahkim eden üç katlı bir kudretle bezenir.
Akla çeşitliliğin sembolünü yerleştirmek ve kanallar üzerinde darmadağınık yürümemek, bilakis metanetle durmak için.
Bunlar bölünmezleri, duyulur olanları, cismani suretleri ve maddeye tahsis edilmiş şeyleri şekillendirir.
RUH, TABİAT
Zira Ruh, parlak bir ateş olduğundan, Baba’nın kudretiyle ölümsüz kalır ve hayatın seyyidesidir, dünyanın boşluklarının pek çok mizacına maliktir.
Çünkü o Aklın (Nous) taklidindedir, lakin doğmuş olan, bedenden de bir cüz taşır. Kanallar birbirine karıştığında, bozulmaz ateşin amellerini icra eder.
Ben (Ruh), her şeyi ısıtan sıcaklığımla, babaya ait mefhumların hemen yanında ikamet ederim, zira O, Aklı (Nous) Ruha, Ruhu da hantal bedene yerleştirdi.
Tanrıların ve insanların Babası, bizleri bolca canlandıran Nuru, Ateşi, Esiri ve Alemleri vazetti.
Zira tabii işler Baba’nın zihinsel Nuru ile birlikte mevcuttur, çünkü göğü tezyin eden Ruh, Baba ile birlikte tezyin ediyordu.
Lakin onun boynuzları yukarıya sabitlenmiştir, Tanrıça’nın omuzları civarında ise uçsuz bucaksız Tabiat yücelir. Yine yorulmak bilmez Tabiat, alemlere ve işlere hükmeder.
Tâ ki sema ebedi bir seyir takip ederek dönebilsin ve süratli Güneş her zamanki veçhile merkezin etrafına gelebilsin. Bu Tabiatın kader yüklü ismine nazar etme.
DÜNYA
Kendi başına amel ederek Dünyayı şekillendiren Sani.
Ve Dünyanın bedeni kemale ersin, Dünya ayan beyan olsun ve zarımsı görünmesin diye, kendi başına her şeyi amil kılan bir başka ateş kütlesi vardı.
Ateşin, suyun, toprağın ve her şeyi besleyen esirin bütün Dünyası, Dünyanın dile gelen ve gelmeyen parolaları.
Tevzi edilmiş kanallardan birbiri ardınca geçen bir Hayat, yukarıdan karşı tarafa, Arzın merkezinden geçerek akar, bir diğer beşinci orta ateş kanalı ise maddi kanallara doğru alçalır, hayat bahşeden ateş. Keldani Kehaneti, çınlayan [okunamadı] üvendiresiyle kendini yukarılara doğru sürer. Bir diğer menbaî olanı ise Empyreus (en yüksek sema) Alemini sevk ve idare eder. Her yöne doğru bütün çizgilerin eşit olduğu Merkez, zira pederane Akıl (Nous) aleme semboller ekti.
Çünkü her birinin merkezi Babaların arasında taşınır.
Zira o Aklın (Nous) taklidindedir, lakin doğmuş olan, bedenden de bir cüz taşır.
GÖKLER
Zira Baba, alemin yedi semasını bir araya getirdi, göğü yuvarlak bir surette kuşatarak, sabit yıldızların büyük bir cemaatini raptetti ve seyyar hayvanların yedilü tanzimini vücuda getirdi, Arzı ortaya, suyu da Arzın ortasına yerleştirdi.
Hava ise bunların fevkindedir.
Sabit yıldızların büyük bir cemaatini raptetti, zahmetli ve meşakkatli bir gerilimle değil, hatadan ari bir sebatla taşınsınlar diye.
Sabit yıldızların büyük bir cemaatini raptetti, ateşi ateşe icbar ederek, hatadan ari bir sebatla taşınsınlar diye.
Onları altı kıldı, ortalarına Güneşin ateşini atarak, intizamsızlıklarını intizamlı kuşaklar içinde muallakta tuttu, zira [okunamadı] ulu Güneşi ve parlak Ayı husule getirir.
Esir, Güneş, Ruh, Ayın ve havanın rehberleri, Güneş dairelerinin ve aylık devrelerin [okunamadı].
Esirin, Güneşin, Ayın ve havanın geçişlerinin ahengi, engin hava, Ayın seyri ve Güneşin kutbu.
Onu derleyerek ve esirin, Güneşin, Ayın ve havada bulunan her şeyin nağmesini kabul ederek.
Ateş, ateşin iştikakı ve ateşin tevziatçısı, sivri saçları kendi fıtri nuruyla görünür, Satürn buradan neşet eder.
Saf kutba nazar eden Güneş Müşaviri, esiri seyir, Ayın engin hareketi, havanın akıntıları, ulu Güneş ve parlak Ay.
ZAMAN
Aleme ait Tanrı, Ezeli, Sonsuz. Genç ve İhtiyar, helezoni surette. Ve empyreus semasını sevk ve idare eden bir diğer menbaî Tanrı.
RUH, BEDEN, İNSAN
Nura ve Baba’nın şualarına koşman icap eder, oradan sana bolca Akıl (Nous) ile giyinmiş bir Ruh gönderilmiştir.
Bunları Baba tasavvur etti ve fani varlık böylece can buldu, zira pederane Akıl (Nous) ruhlara semboller ekti, Ruhu derin bir muhabbetle doldurdu.
Zira tanrıların ve insanların Babası, Aklı (Nous) Ruha yerleştirdi ve sizi bedenin içine ikame etti.
Çünkü ilahi olan her şey cisimsizdir, lakin bedenler sizin hatırınız için onlara rabtolunmuştur, cisimsiz olanlar bedenleri ihata edemediğinden, içinde temerküz ettiğiniz cismani tabiat sebebiyle.
Ve onlar Tanrı’dadırlar, Baba’dan inen kuvvetli alevleri celbederler, oradan inen Ruh, Empyreus meyvelerinden ruhu besleyen kudretin damlalarını devşirir.
Ve bu sebeple Baba’nın kelamını idrak ederek, mukadderatın cüretkar kanadından ictinap ederler, sen bu Ruhun azat edildiğini görsen dahi, Baba sayıyı ikmal etmek için bir başkasını gönderir.
Şüphesiz bunlar bütün ruhların fevkinde fevkalade mübarektir, semadan yeryüzüne gönderilirler ve tarif edilmez nasipleri olan o zengin ruhlar.
Ey Hükümdar, parıldayan Zâtından yahut kendi ipinin muhkem kudreti altındaki Jove’un bizzat kendisinden neşet eden niceleri gibi.
Ruhunun ölümsüz Derinliği hâkim olsun, lâkin bütün Gözlerini Yukarıya çevir. Karanlık Dünyaya doğru eğilme, Onun altında daima vefasız bir Derinlik ve büsbütün Karanlık, sefil, Suretlerden haz alan, akıl sır ermez, Uçurumlu, sarp bir Uçurum yatar, durmaksızın çalkalanan,
Daima mat, atıl, nefessiz bir Bedeni bağrına basan, Işıktan nefret eden Dünyayı ve birçok şeyin yutulduğu dolambaçlı Akıntıları. Keldani Kehanetleri. Kısım XIX. Cenneti ara,
Ruhun yolunu ara, nereden ve hangi Düzenle geldiğini,
Bedene hizmet ettikten sonra, aktığın o aynı Yere, Yeniden yükselebilesin, Eylemi mukaddes söze katarak. Aşağıya [okunamadı], zira Yeryüzünün aşağısında bir Uçurum yatar, Merdiven boyunca çeken [okunamadı] Altında Zorunluluğun Tahtı bulunan. Kaderini genişletme, İnsanın Ruhu Tanrı’yı bir bakıma kendine rapteder, Ölümlü hiçbir şeyi kalmadığından, Tanrı’dan büsbütün sarhoş olmuştur, Zira ölümlü Bedenin içinde var olduğu Uyumla övünür. Şayet ateşten Zihni Takva İşine yöneltirsen, değişken Bedeni muhafaza edersin. Çepeçevre ışıklı Mekânda Suret için de bir Yer vardır. Biçim verilmemiş Ruha Ateşin Dizginlerini her Yönden uzat. Ateş parıldarken, ilk Mertebe Tefekküründür, yediye sahip olan
Zira Ateşe yaklaşan ölümlü, Tanrı’dan [okunamadı] alacaktır. Yahut yavaş Ölümlüye Tanrılar tez yetişir. Furia’lar İnsanların boğucularıdır. Kötü Maddenin Tomurcukları dahi faydalıdır
Ateşten Meleki Âlemde Umut seni beslesin. Lâkin pederane Zihin onun İradesini kabul etmez, Tâ ki o Unutuluştan çıkıp bir Söz söyleyene, Saf pederane Sembolün Hatırasını dercedene dek.
Yaşamın kavranabilir, öğrenebilir Tabiatını bunlara verdi [okunamadı] güç. Ruhu kirletme, ne de [okunamadı]
Onu dışarı çıkarma, dışarı çıkış bir şeye maruz kalmasın diye. Bedenini şiddetle terk edenlerin Ruhları en saf olanlardır. Ruha nefes aldıran Kuşak çözücülerin çözülmesi kolaydır. Uğursuz Hekate’nin yanında bir Fazilet Çeşmesi vardır, Bekâretle tastamam baki kalan. Ey İnsan, en cüretkâr Tabiatın makinesi! Zihnine Yeryüzünün engin Ölçülerini Tâbi kılma, zira Hakikatin fidanı Yeryüzünde değildir, [okunamadı] onu ihmal etmeksizin, ne de Kısım XIX. Ne de Güneşin Ölçülerini ölç, kaideleri bir araya getirerek,
O, Pederin ebedî İradesiyle hareket eder, senin uğruna değil. Ayın süratli Akışını kendi hâline bırak, o daima Zorunluluğun İtisiyle koşar.
Yıldızların İlerleyişi senin uğruna meydana getirilmemiştir. Kuşların semavî, geniş Uçuşu hakikatli değildir, Ve Bağırsakların ve Kurbanların Yarılması, bunların hepsi birer Oyuncaktır, Kazanç peşindeki Düzenbazlıkların Dayanağı, bunlardan kaç Şayet Takvanın mukaddes Cennetini açmak niyetindeysen, Faziletin, Hikmetin ve Adaletin toplandığı yeri, Yeryüzünün canavarları yurt tutacaktır, Yeryüzü bunlara, hatta bunların Çocuklarına feryat eder. DAİMONLAR. RİTÜELLER.
Ne de saf olduklarına ikna eder, Kötü Maddenin Tomurcukları dahi faydalı ve iyidir, Lâkin Zihnimin tenha Tapınaklarında Bunları evirip çeviririm. Geniş Havaya kıvılcımlar saçarak yükselen Ateş gibi, Yahut biçimsiz bir Ateş, dışarıya dökülen bir Ses, Bol Ateş vızıldayarak ve [okunamadı] dolanarak Lâkin aynı zamanda Işıktan daha parlak bir At görmek, Yahut [senin] Omuzlarında bir Ata binmiş bir Çocuk, Ateşten, yahut Altınla bezenmiş, yahut soyunmuş, Yahut [okunamadı], ve [senin] Omuzlarında duran. Bana sıklıkla konuşursan, söyleneni mutlak surette görürsün, Zira o vakit ne semavî içbükey Kütle görünür, ne de Yıldızlar parlar,
Ayın Işığı [okunamadı] Yeryüzü hareketsiz kalır, lâkin her şey [okunamadı] Şimşek görünmez. Tabiatın [okunamadı],
Kendiliğinden aşikâr olanı çağırma, Zira Bedenin [okunamadı] olmadan evvel bunları görmemelisin, bu Gizemlerden [okunamadı]. Yeryüzünün Boşluğundan fışkırır ölümlü İnsana hiçbir hakiki İşaret göstermeyen dünyevî [okunamadı]. Hekate’nin Strophalos’u etrafında emek sarf et.
Barbar İsimleri asla değiştirme, Zira her Millette Tanrı tarafından verilmiş, Ritüellerde tarif edilmez bir Güce sahip İsimler vardır. Mukaddes bir [okunamadı] [okunamadı] arasından parıldayarak şimşek gibi çakan, Ateşin Sesini işit, Keldani Kehanetleri. Plethon’un bu Kehanetlerdeki daha Muğlak Pasajlara Dair Şerhi.
Ruhun Yolunu ara, nereden yahut hangi Düzenle,
Bedene hizmet ettikten sonra, [okunamadı] Düzene Yeniden yükselebilesin, Eylemi mukaddes Söze katarak.
Zerdüşt’ün Takipçisi olan Mecusiler ve dahi pek çokları kabul eder ki, insan Ruhu ölümsüzdür ve ölümlü Bedene hizmet etmek, yani onun içinde muayyen bir Vakit faaliyet göstermek, ona Gücü nispetinde can verip onu tezyin etmek üzere yukarıdan inmiştir, ve ardından geldiği Yere geri döner.
Ve mademki orada Ruh için birçok Konak vardır, biri bütünüyle aydınlık, diğeri bütünüyle karanlık, diğerleri ise ikisinin ortasında, kısmen aydınlık, kısmen karanlık,
Bütünüyle aydınlık olandan Bedene inen Ruh, şayet Vazifesini layıkıyla icra ederse, koşarak aynı Yere döner, lâkin layıkıyla icra etmezse, Hayatta işlediği amellere göre daha fena Konaklara çekilir.
Kehanet bu sebeple der ki, Ruhun Yolunu yahut Ruhun sana doğru aktığı Yolu ara, yahut Bedene karşı vazifeni yerine getirdikten sonra hangi (yani Hayat) Tarzıyla, aşağıya aktığın o aynı Yere, yani Ruhun aynı İzine yükselebileceğini ara, Eylemi mukaddes Söze katarak.
Mukaddes Söz ile ilahi İbadeti ilgilendiren şeyi kasteder, Eylem ile de ilahi Ritüelleri.
Dolayısıyla Kehanet bildirir ki, Ruhun bu Yücelişi için hem ilahi İbadete dair Söz (Dualar) hem de dinî Ritüeller (Kurbanlar) zaruridir,
[okunamadı] zira Yeryüzünün aşağısında bir Uçurum yatar, Yedi Basamaklı Merdiven boyunca çeken, altında Zorunluluğun Tahtı bulunan.
Kötülüğe ve Sefalete Düşüşü bir Uçurum olarak adlandırır, dünyevî ve ölümlü Bedeni ise Yeryüzü olarak, zira Yeryüzü ile ölümlü Tabiatı kasteder, nitekim Ateş ile de sıklıkla İlahi olanı kastettiği gibi, yedi Yollu Mekân ile Gezegenlere tâbi olan Kaderi kasteder ki bunun altında dehşetli ve tebdil olunmaz bir Zorunluluk taht kurmuştur,
Bu sebeple Kehanet, yalnızca gezegenlerden neşet eden Kadere tâbi olan ve irademize bağlı şeyler arasında sayılabilecek fâni Bedene doğru eğilmeyesin diye öğüt verir, zira bedene iliştirilmiş olan Zorunluluk sebebiyle büsbütün aşağıya ve talihsizliğe doğru eğilirsen, arzularında sürekli hayal kırıklığına uğrayarak mutsuz olursun. Zira senin Kabında yeryüzünün canavarları barınacaktır.
Ruhunun Kabında, yani bu fâni Bedende, kurtlar ve diğer sefil mahlûklar barınacaktır. Kaderini genişletme.
Kaderini artırmaya yahut sana yüklenen vazifeden fazlasını yapmaya kalkışma, zira buna muktedir olamazsın. Çünkü Pederane Hükümranlıktan hiçbir şey kusurlu çıkmaz.
Zira yüce Tanrı’nın kudreti olan pederane Kudretten hiçbir şey, bizzat senin tamamlaman gerekecek şekilde noksan çıkmaz, çünkü oradan sudur eden her şey mükemmeldir, nitekim bu durum Evrenin Mükemmelliğine yönelmelerinden de anlaşılmaktadır.
Lakin pederane Akıl (Nous), o Unutuluştan kurtulup bir Kelam telaffuz ederek saf pederane Remzin hatırasını zikretmedikçe onun İradesini kabul etmez.
Pederane Akıl (Nous), yani ikinci Tanrı ve Ruhun hazır Yapıcısı, bedenle birleşmesinden ötürü duçar olduğu Unutuluştan sıyrılmadıkça ve pederane ilahi Remzi yahut parolayı hatıra getirerek muayyen bir Kelam söylemedikçe veya Düşüncelerinde muayyen bir Nutuk tasavvur etmedikçe onun İradesini yahut Arzusu kabul etmez, bu, Ruhun hatırına getirdiği İyiliğin peşinden gitmesidir ve Ruh bu sayede Yapıcısına en makbul hâle gelir.
Işığa ve Pederin Şualarına koşman icap eder,
Sana oradan bol Akıl (Nous) ile donatılmış bir Ruh gönderilmiştir.
Pederin Işığı ve İhtişamı, Ruhun her yanı aydınlık olan o menzilidir, bolca Akıl (Nous) ile teçhiz edilmiş Ruh oradan buraya gönderilmiştir, bu sebeple aynı Işığa dönmek için acele etmeliyiz. Toprak bunları, bizzat kendi Evlatlarına varıncaya dek feryatla anar.
Ruhlarının kendilerine gönderildiği Işığa koşmayan kimselere Toprak yahut fâni Tabiat feryat eder, zira onlar buraya toprağı tezyin etmek üzere gönderilmişken, onu tezyin etmemekle kalmayıp fena bir ömür sürerek kendilerini de lekelemişlerdir, üstelik Ebeveynin Fenalığı, kötü Terbiye ile yozlaştırdıkları Çocuklarına da sirayet eder. Ruhun bağlarını çözen ve ona nefes aldıran unsurların gevşetilmesi kolaydır.
Ruhu Kötülükten uzaklaştıran ve ona nefes aldıran Sebeplerin [okunamadı], onları tutan Unutuluş kolayca üzerinden atılır.
Meşum Yatağın Kenarında bir Fazilet Pınarı vardır, Ki dâhilinde bütünüyle bâki kalır, Bekâretini zayi etmez.
Yatağının sol Yanında, bütünüyle içeride mukim olan ve Bekâretini yahut İhtirastan azade Tabiatını asla terk etmeyen Faziletin Kudreti yahut Pınarı mevcuttur, zira bizde her daim İhtirastan ari bir Fazilet Kudreti vardır, her ne kadar Enerjisi yahut Faaliyeti inkıtaya uğrayabilse de bu kudret elden bırakılamaz, Fazilet Kudretinin sol Tarafa yerleştiğini söyler, zira onun Faaliyeti sağ taraftadır,
Yatak ile kastedilen, Ruhun muhtelif Melekelerine tâbi olan Makamıdır.
İnsan Ruhu, bir bakıma Tanrı’ya sarılacaktır, dâhilinde fâni hiçbir şey barındırmaz, Tanrı’dan gelen Nimetlerle bütünüyle kendinden geçer, zira fâni Bedenin var olduğu Âhenk ile övünür.
İnsan Ruhu, elimizden geldiğince O’na benzemek suretiyle, bir bakıma Tanrı’ya sarılacak ve O’nu (ki kendisinin dâimi Muhafızıdır) kendine sımsıkı bağlayacaktır, dâhilinde fâni hiçbir şey barındırmaksızın bütünüyle Uluhiyete yahut ilahi Hayırlara gark olur, zira bu fâni Bedene bukağılanmış olsa da, fâni Bedenin teşekkül ettiği Âhenk yahut İttifak ile iftihar eder, yani bundan ötürü hicap duymaz, aksine İnsanda Fânilerin Ölümsüzlerle birleşmesi gibi Evrenin de tek bir Âhenk ile tezyin edilmesine bir Sebep teşkil ettiği ve buna imkân tanıdığı için kendi kadrini bilir.
Zira Ruh, Pederin Kudretiyle parlak bir Ateş olduğundan, Ölümsüz kalır ve Hayatın Hâkimesidir, Ve Boşlukların Kemâline maliktir.
Bütün diğer şeylerden evvel Pederden ve yüce Tanrı’dan sudur etmiş olan ikinci Tanrı’yı bu Kehanetler baştan sona Pederin Kudreti ve O’nun zihnî Kudreti olarak adlandırır, bu sebeple Pederin bu Kudretiyle var edilen Ruhun parlak bir Ateş, yani ilahi ve zihnî bir Cevher olduğunu söyler, Ruh kendi Cevherinin Uluhiyeti sayesinde ölümsüz kalır ve Hayatın Hâkimesidir,
Yani kendisinin hâkimesidir, elinden alınamayacak bir Hayata maliktir, zira sadece Kullanımına müsaade edilen ve bizden geri alınabilecek şeylerin nasıl Sahibi olduğumuz söylenebilir ki, lakin bizden geri alınamayacak şeylerin mutlak Hâkimleriyizdir,
Ruh, kendi Ebediyetine göre Dünyadaki [okunamadı] Yuvalarında Odalara maliktir, geçmişte sürdüğü Hayata göre her Birine bir pay taksim edilmiştir. Cenneti ara. Ruhun her yanı aydınlık Menzilini. Tini kirletme, Yüzeyi derinleştirme.
Pythagoras ve Platon’un Tâbileri, Ruhun Cevherini bütünüyle [okunamadı] ayrılmış bir varlık olarak görmezler. Zira onlar [okunamadı] suretler [okunamadı], biri Maddeden bütünüyle ayrı olan felekü’l-eflâk (semâvât ötesi) Akıllar, diğeri ise Maddeden katiyen ayrılamayan, kendi başına değil yalnızca Maddeye istinaden kâim bir Cevhere sahip olan surettir, Değişime tâbi Tabiatı hasebiyle bu Madde zaman zaman dağıldığında, bu nevi Ruh da çözülür ve helak olur, bu nevin bütünüyle gayrı nâtık olduğunu kabul ederler.
Bunların arasına vasat bir nevi olan nâtık Ruhu yerleştirirler, bu Ruh semâvât ötesi Akıllardan her daim Maddeyle birlikte var olması cihetiyle ayrılır, gayrı nâtık türden ise Maddeye bağımlı olmaması cihetiyle farklılaşır, bilakis kendi başına kâim bir Cevher olarak mevcuttur.
O, felekler-üstü Akıllar gibi bölünmezdir de, onların amellerine bir vechile akraba olan bazı işleri görerek, bizzat kendisi de en yüce Tanrı’ya varıncaya değin varlıkların bilgisi ve temaşası ile meşgul olur, işte bu sebeple de bozulmazdır. Bu
türden bir Ruh, her daim kendi bineği (vehiculum) hükmündeki eterik bir bedenle birlikte var olur, ki Ruh, ona durmaksızın yaklaşarak onu da ölümsüz kılar,
Ne de bu binek kendi içinde cansızdır, bilakis bizzat Ruh’un diğer neviyle, yani akıldışı olanla can bulmuştur (ki bilgeler buna akli Ruh’un sureti derler), bütünüyle bütün içinden kendini görüp işiten hayal gücü ve duyu ile donanmıştır, tüm duyularla ve Ruh’un akıldışı diğer bütün melekeleriyle techiz edilmiştir. Böylece bu bedenin başlıca melekesi olan hayal gücü vasıtasıyla akli
Ruh, bu kabil bir bedene durmaksızın raptolunur, böylesi bir beden vasıtasıyla da kimi zaman insan Ruhu, fıtrattaki muayyen bir yakınlık sebebiyle ölümlü bir bedenle birleşir, zira bütün, ceninin bütün o hayat bahşeden ruhu (spiritus) içinde sarılıp sarmalanmıştır, zira bu bineğin bizzat kendisi bir ruh mahiyetindedir.
Demonların Ruhları, insanınkinden pek farklı değildir, yalnızca onlar daha asildir ve daha asil binekler kullanırlar, üstelik bozulmaya mahkûm tabiatla karışamazlar.
Aynı şekilde Yıldızların Ruhları da Demonlardan çok daha üstündür ve daha iyi binekler kullanırlar, bunlar ameli melekelerinin büyüklüğü sebebiyle ziyadar bedenlerdir.
Zerdüşt’ün takipçileri olan Mecusilerin, Ruh’a dair bu akideleri çok daha evvel kullandıkları anlaşılmaktadır.
Ruh’un bu nevi latif cevherini kirletme, der Kehanet, ne de derinleştir onu, mademki bir yüzeydir, ona yüzey der, üç boyuttan yoksun olduğu için değil, zira o bir cisimdir, lakin fevkalade letafetini bildirmek için, cüssesine daha fazla madde katarak onu kesif kılma, zira ölümlü bedene doğru haddinden fazla meylederse, Ruh’un bu latif cevheri kesifleşir.
Nurla çevrili Makam’da suret için de bir yer vardır.]
Kendisi akıldışı olandan ari olup akli cüze bağlanan ve onun bineğine tabi olan kısma Ruh’un sureti adını verir,
Şimdi der ki, bu nevi suretin nurla çevrili âlemde bir payı vardır, zira Ruh, kendisine bağlı olan bineği asla terk etmez. Maddenin cürufunu bir uçurumun kenarında bırakma.]
Ölümlü bedene maddenin cürufu der, ve fena bir hâle duçar olduğunda onu ihmal etmeyip bu hayatta bulunduğu müddetçe ona ihtimam göstermemizi, elden geldiğince sıhhat üzere muhafaza etmemizi, saf kalmasını ve diğer her hususta Ruh ile mutabık olmasını tembihler.
Dışarı çıkarma, sakın dışarı çıkarken bir şeye malik olmasın.] Dışarı çıkarma, yani Ruh’u ölümlü
bedenden dışarı çıkarma kastedilir, dışarı çıkmakla bir tehlikeye maruz kalırsın, ki bu da onu tabiat kanunlarının ötesine taşımak anlamına gelir.
Şayet ateşten Aklı takva ameline tevcih edersen, zevale meyilli bedeni muhafaza edersin.]
İlahi Aklını takva talimine yahut dini ayinlere hasredersen, bunları ifa etmek suretiyle ölümlü bedeni daha sıhhatli muhafaza edersin.
Muhakkak ki yerin kovuklarından fırlar yeryüzü köpekleri, ki ölümlü insana hiçbir hakiki işaret göstermezler. Ne de Yıldızlar parlar, Ay’ın ışığı [okunamadı].]
Kimi zaman inisiyasyon ehli birçok kimseye kurban takdim ederlerken köpek suretinde ve daha başka türlü suretlerde kimi zuhuratlar peyda olur.
İşte Kehanet der ki, bunlar yerin haznelerinden çıkar, yani arzî ve ölümlü bedenden ve onun içine ekilmiş, henüz Akıl ile layıkıyla tezyin edilmemiş akıldışı ihtiraslardan neşet eder, bunlar ilahi ayinler icra edilirken zuhur eden Ruh’un
ihtiraslarının tezahürleridir, hiçbir cevheri bulunmayan sırf hayallerdir ve binaenaleyh hakiki hiçbir manaya delalet etmezler.
Tabiat, Demonların saf olduğuna ikna eder, Fena maddenin dahi filizleri faydalı ve hayırlıdır.]
Tabiat, yahut tabii akıl, Demonların mukaddes olduğuna ve bizatihi hayır olan Tanrı’dan sadır olan her şeyin faydalı olduğuna ikna eder, fena maddenin yahut bizatihi maddeye tabi suretlerin en taze filizleri bile böyledir,
Keza maddeye cevheri bakımından fena demez, zira filizleri faydalı ve hayır olan bir şeyin cevheri nasıl fena olabilir?
Fakat cevherler arasında en geride yer aldığı ve Hayır’dan en az payı aldığı için böyledir, ki Hayır’ın bu azlığı burada fena kelimesiyle ifade edilmiştir.
İmdi Kehanet kasteder ki, şayet fena maddenin, yani cevherlerin en sonuncusunun filizleri hayırlıysa, akli tabiattan pay alan ve ölümlü tabiatla karışmamış bulunan, böylece pek mümtaz bir mertebede duran Demonlar haydi haydi öyledir.
Furiya’lar (öç perileri) insanın gırtlağına sarılanlardır.] Furiya’lar, yani intikamcı Demonlar, insanı sımsıkı kavrar, yahut onları kötülükten menedip uzaklaştırır ve fazilete sevk eder.
Ruh’un ölümsüz Derinliği hâkim olsun, lakin bütün gözlerini büsbütün yukarıya çevir.]
Ruh’unu ilahi kanunlar yönetsin, ve bütün gözlerini yahut bütün idrak melekelerini yukarı kaldır. Ey insan, en cüretkâr tabiatın eseri!
Büyük işlere cüret ettiği için insana en cüretkâr tabiatın eseri der.
Benimle sık sık konuşursan, söylenen şeyi bihakkın görürsün, Zira ne semavi müdevver kubbe örtülü görünür, Yer kıpırdamadan durmaz, bilakis her şey [okunamadı] görünür.]
Kehanet, Tanrı’dan inisiyasyon ehline hitap edermişçesine konuşur, şayet benimle sık sık konuşur yahut beni çağırırsan, söylediğin şeyi, yani
Her yerde aradığın Beni görürsün, zira o vakit etrafta gök gürültüsünden, dünyanın her yerinde bir aşağı bir yukarı süzülen ateşten başka bir şey idrak etmezsin.
Tabiatın kendi kendini temaşa eden suretini çağırma.] Tabiatın, yani Tanrı’nın gözlerimize görünmeyen tabiatının kendi kendini gören suretini müşahede etmeye kalkışma, zira inisiyasyon
ehli kimselere görünen gök gürültüsü, şimşek ve diğer her ne varsa yalnızca semboller yahut işaretlerdir, Tanrı’nın bizatihi tabiatı değildir.
Şekilsiz Ruh’a doğru ateşin dizginlerini her vechile uzat.]
Ateşin bütün dizginlerini kendine doğru çek, saf bir Ruh ol, yani muhtelif melekelerden arınmış, yalın bir Ruh ol. Suretsiz bir Ateş gördüğünde, [okunamadı] derinliklerden [okunamadı]
Biçimden yoksun ilahi Ateşi temaşa ettiğinde, [okunamadı] lütufkâr bir tebessümle, en mükemmel önsezileri getiren o sese doğru [okunamadı]. Pederane Akıl Ruhların içine Semboller yerleştirmiştir.]
Pederane Akıl, yani Ruhun Cevherinin mahir Yaratıcısı, Ruhların içine Sembolleri yahut Akledilir olanların [okunamadı] aşılamıştır; bunlar vasıtasıyla her [okunamadı] kendi içinde Varlıkların Nedenlerini taşır.
Akledilir olanı öğren, zira o Akledilir olanın ötesinde mevcuttur, zira o [okunamadı] ötesinde mevcuttur.
Akledilir olanı öğren, çünkü o Zihnin ötesinde, yani fiilen mevcuttur; zira entelektüel şeylerin [okunamadı] Her Şeyin Yaratıcısı tarafından senin içine yerleştirilmiştir; ne var ki bunlar Ruhunda yalnızca bilkuvve halde bulunurlar, oysa senin Akledilir olanın Bilgisine bilfiil sahip olman icap eder.
Zihninin Çiçeği ile kavramanın iktiza ettiği muayyen bir Akledilir vardır.] Kusursuz bir Bir olan Yüce Tanrı, başka nesnelerin kavrandığı tarzda kavranamaz, ancak Zihnin Çiçeği ile, yani İdrakimizin en yüce ve en üstün Kısmı ile kavranır.
Zira Peder her şeyi yetkin kıldı ve onları İnsan Milletlerinin ilk addettiği İkinci Akla teslim etti]
[okunamadı] her şeyi, yani [okunamadı] (çünkü mutlak ve yetkindirler), onları idare etmesi ve sevk etmesi için hemen yanı başındaki ikinci Tanrıya [okunamadı]:
Bundan ötürü, şayet bu Tanrı tarafından bir şey meydana getirilir ve O’nun ve diğer akledilir cevherin suretinde biçimlendirilirse, Yüce Pederden sudur eder; İnsanlar, kendisinden daha üstünü bulunmayan bu diğer Tanrıyı Âlemin [okunamadı] zannederler. Akleden İyinksler de bizzat Pederden kavrarlar; dile gelmez Meşveretlerle idrak edecek surette harekete geçirilerek]
Peder tarafından tasavvur edilen entelektüel Suretlere İyinksler der; bunlar bizzat mefhumlar vazeden, tasavvurları veya kavramları, dile gelmez yahut tarif edilmez meşveretleri uyandıran varlıklardır:
Buradaki Hareket lafzından İntelleksiyon anlaşılmalıdır, İntikal değil, bilakis sırf mefhumlara yönelik bir yatkınlık, dile gelmez Meşveretler gibi; bu da hareketsiz olmakla eşdeğerdir, zira konuşmak Harekette bulunur; murat edilen mana şudur ki, bu Suretler hareketsizdir ve Ruh gibi gelip geçici olmaksızın kavramlara dair fıtri bir yatkınlığa sahiptirler. Âlemin eğilip bükülmez entelektüel Rehberleri ne yücedir.]
Akledilir Suretlerin ve Ölümsüzler tarafından bu Göğe indirilenlerin en seçkinlerine Âlemin entelektüel Rehberleri der; bunların Koryfeos’unu, Pederden sonra gelen ikinci bir Tanrı olarak tasavvur eder:
Kehanet metninin, Âlemin eğilip bükülmez Rehberleri olduğunu söylemesi, onun ifsat edilemezliğini ifade eder. Peder [okunamadı] kendi Kudretini de hapsetmemiştir.]
Peder kendini diğer her şeyden münezzeh kılmıştır; kendini ne kendi entelektüel İktidarına ne de yanı başındaki ikinci Tanrıya dâhil etmiş, ne de kendi Ateşini, kendi İlahlığını sınırlandırmıştır; zira O mutlak surette doğurulmamıştır ve zatı gereği bizatihi mevcuttur; öyle ki İlahlığı her şeyden münezzehtir; herkes tarafından sevilmesine rağmen bir başkasına aktarılması kabil değildir:
Kendini paylaştırmayışı Hasetten değil, sırf [okunamadı] sebebiyledir. Keldani Kehanetleri. Peder Korku değil, İkna ilham eder.]
Peder Korku tesiri uyandırmaz, İkna yahut Sevgi ilham eder; zira Mutlak Hayır olduğundan, kimseye korku verecek bir Kötülüğün İlleti değildir; bilakis herkes için bütün İyiliklerin İlletidir; bu sebepledir ki herkesçe sevilir.
Zerdüşt’e atfedilen bu Kehanetler, benzer mülahazaları takip eden pek çok muteber zat tarafından, bilhassa Pisagorcular ve Platoncular tarafından tasdik edilmiştir.
PSELLOS’UN KEHANETLER ŞERHİ
Suret için de her yanı aydınlık olan Mekânda bir yer vardır.]
Suretler, Filozofların nazarında, kendilerinden daha üstün olan şeylerle hemcins bulunan ve fıtraten onlardan daha aşağı derecede olan şeylerdir; nitekim Akıl (Nous) Tanrı ile hemcinstir, akli Ruh da Akıl (Nous) ile, Doğa akli Ruh ile, Beden Doğa ile ve Madde Beden ile hemcinstir.
Tanrının Sureti Akıldır (Nous); Aklın (Nous) sureti akli Ruh; akli Ruhun sureti gayriakli ruh; gayriakli ruhun sureti Doğa; Doğanın sureti Beden; Bedenin sureti ise Maddedir.
Burada Keldani Kehaneti, gayriakli ruhu akli olanın Sureti diye tesmiye eder; zira İnsanda onunla hemcinstir, ancak yine de ondan daha aşağı mertebededir.
Ayrıca Surete her yanı aydınlık olan Bölgede bir Nasip tayin edildiğini söyler; yani akli Ruhun Sureti olan gayriakli ruh, bu hayatta Erdemlerle arındığında, beşeri hayatın zeval bulmasından sonra, Ayın fevkindeki Mekâna urûc eder ve her yanı aydınlık olan yerde, yani her tarafından parıldayan ve baştan başa pırıl pırıl olan yerde nasibini alır; zira Ayın altındaki Mekân her yanı sisli, yani her tarafından karanlıktır:
Oysa Kameri olan, kısmen aydınlık ve karanlıktır, yani bir yarısı parlak, diğer yarısı karanlıktır; fakat Ayın fevkindeki Mekân her yanı aydınlık, baştan başa parlaktır.
İmdi Kehanet bildirir ki, her yanı aydınlık olan bu Mekân yalnızca akli Ruh için tahsis edilmiş değildir, bilakis onun Sureti için de ayrılmıştır; yahut gayriakli ruh, Bedenden parlak ve pak olarak çıktığında, her yanı aydınlık olan Mekâna vasıl olmaya namzettir; zira gayriakli ruhun ölümsüz olduğunu savunan Grek Öğretisi, onu da Ayın altındaki Unsurlara değin yükseltir; fakat Keldani Kehaneti, saf olması ve akli Ruh ile ahenk içinde bulunması hasebiyle, onu Ayın fevkindeki bu her yanı aydınlık Bölgeye yerleştirir. Keldanilerin Öğretileri bunlardır. Maddenin Tortusunu bir Uçurumun üzerinde terk et.]
Kehanet, Maddenin Tortusu ile İnsanın dört Unsurdan mürekkep Bedenini kasteder; Müride bir Talim ve Nasihat sadedinde şöyle hitap eder, Yalnızca Ruhunu Tanrıya yükseltmekle ve Hayatın Kargaşasının fevkine çıkmasını sağlamakla kalma; şayet kabil ise, bürünmüş olduğun (ve Maddenin Tortusu, yani ihmal edilmiş, fırlatılıp atılmış bir nesne, Maddenin bir oyuncağı olan) Bedenini de bu süfli Âlemde terk etme; zira Kehanet bu Mekânı bir Uçurum olarak adlandırır.
Ruhumuz, yüce bir Makamdan inercesine buraya, Cennet’ten fırlatılıp atılmıştır.
Bu sebeple kâhin, bedeni (ki bundan maddenin tortularını kasteder) ilahi olan vasıtasıyla arındırmamızı yahut soyunup arınmış olarak onu Esîr’e yükseltmemizi, ya da Tanrı tarafından maddeden ve cisimden münezzeh bir makama, yahut Tişbeli İlyas’ın eriştiği gibi cismani fakat esîrî veya semavi bir makama yüceltilmemizi öğütler, nitekim ondan önce Hanok da maddenin tortularını yahut bedenini bir uçuruma terk etmeksizin bu hayattan daha ilahi bir hâle intikal ettirilmiştir, uçurum ise daha önce ifade ettiğimiz üzere yeryüzü âlemidir. Onu dışarı çıkarma, sakın çıkarken yanında bir şey taşımasın.
Bu kehanet, Plotinos tarafından gayrinatık Ruhun bedenden ayrılmasına dair kitabında zikredilmiştir, fevkalade ve müteal bir nasihattir.
İnsana, Ruhun çıkışıyla meşgul olmamasını, onun bedenden nasıl ayrılacağına kafa yormamasını, bilakis bu çözülüş işini tabiatın akışına bırakmasını tavsiye eder, zira bedenin dağılması ve Ruhun ondan çekilip çıkarılması konusundaki endişe ve telaş, Ruhu daha hayırlı tefekkürlerden alıkoyar ve onu öyle meşgalelere sevk eder ki, Ruh tam manasıyla arınamaz, çünkü bu çözülüşle meşgul olduğumuz bir anda üzerimize ölüm çökerse, Ruh tamamen serbest kalamayarak, tutkulu hayata dair bir şeyleri muhafaza etmiş vaziyette çıkıp gidecektir.
Keldani, tutkuyu insanın ölüm üzerine endişeyle düşünmesi olarak tarif eder, zira bizlerin daha ali aydınlanmalardan gayrı hiçbir şeyi düşünmememiz gerekir, kaldı ki bunlar hakkında dahi endişeye düşmemeliyiz.
Bilakis, bizi yukarı kaldıran Meleki ve İlahi Kudretlere kendimizi teslim ederek, bedendeki ve dahi Ruhtaki bütün duyu organlarını zihni dağıtan endişe ve telaşlardan uzak tutarak kapatmalı, bizi çağıran Tanrı’ya tabi olmalıyız. Bazıları bu kehaneti daha yalın bir surette tefsir eder,
Onu dışarı çıkarma, sakın çıkarken yanında bir şey taşımasın, yani kendini bütünüyle felsefeye vakfetmiş olsan dahi tabii ölümünü öne almaya kalkma, çünkü henüz kamil manada bir kefarete ermiş değilsin.
Öyle ki, eğer Ruh bedenden zorla çıkarılma yoluyla ayrılırsa, fani hayata ait bir şeyleri muhafaza ederek çıkacaktır, zira şayet biz insanlar bedende bir hapishanedeymişçesine bulunuyorsak (Platon’un buyurduğu gibi), şüphesiz hiç kimse kendi canına kıyamaz, Tanrı’nın bir zaruret göndermesini beklemek mecburiyetindedir. Keldani Kehaneti.
Bölüm XIX
Yeryüzünün engin ölçülerini Zihnine dert etme, Zira Hakikatin fidanı Yeryüzünde değildir, Kaidelere bel bağlayıp Güneş’in ölçülerini de tartma, O, senin hatırın için değil, Peder’in ezeli İradesiyle hareket eder.
Bırak Ay’ın süratli seyrini, o daima Zaruretin sevkiyle döner durur, Yıldızların nizamı senin hatırın için vücuda getirilmemiştir.
Kuşların göklerdeki geniş ayaklı uçuşu hakikati söylemez, Kurbanların ve sakatatın yarılması ise beyhude birer oyuncaktır, [okunamadı] kazanç kapısı olan hileler.
Uzak dur bunlardan, Şayet Erdemin, Hikmetin ve Adaletin bir arada bulunduğu, Dindarlığın mukaddes Cennetini açmak niyetindeysen.
Keldani, talebeyi bütün Grek hikmetinden uzaklaştırır ve ona yalnızca Tanrı’ya bağlanmayı öğretir. Zihnine tabi kılma, der, yeryüzünün engin
ölçülerini, zira Hakikatin fidanı Yeryüzünde değildir, yani yeryüzünü ölçen coğrafyacıların adet edindiği veçhile, yeryüzünün engin ölçülerini endişeyle tecessüs etme, zira Hakikatin tohumu yeryüzünde bulunmaz.
Kaidelere bel bağlayıp Güneş’in ölçülerini de tartma, o Peder’in ezeli İradesiyle hareket eder, senin hatırın için değil, yani
yıldızların hareketiyle zihnini meşgul etme, zira onlar senin hatırın için dönmezler, bilakis Tanrı’nın İradesi mucibince daimi bir hareket üzeredirler.
Bırak Ay’ın süratli seyrini, o daima Zaruretin sevkiyle döner durur,
Yani Ay’ın deveran eden hareketini endişeyle araştırma, zira o senin hatırın için koşmaz, daha ulu bir Zaruretin sevkiyle hareket eder.
Yıldızların nizamı senin hatırın için vücuda getirilmemiştir, yani sabit yıldızların ve seyyarelerin reisleri mevcudiyetlerini senin hatırın için iktisap etmemişlerdir.
Kuşların göklerdeki geniş ayaklı uçuşu hakikati söylemez, yani havada uçan kuşları gözlemleyerek ötüşlerine, uçuşlarına ve tünemelerine bakıp gaipten haber alma sanatı olan kehânet batıldır.
Geniş ayaklar ifadesiyle, ayak parmaklarının deri içerisindeki yayılışı bakımından ayağın yürüyüşünü yahut adımını kasteder.
Kurbanların ve sakatatın yarılması ise beyhude birer oyuncaktır, yani hem kurbanlar vasıtasıyla hem de kurban edilen hayvanların iç organlarını teftiş ederek istikbaldeki hadiseleri araştıran kurban kâhinliği sanatı, beyhude birer oyuncaktan ibarettir.
Kazanç gayesi güden hilelerin dayanaklarıdır bunlar, kaçın onlardan, yani Erdemin, Hikmetin ve Adaletin bir arada bulunduğu dindarlığın mukaddes Cennetini açmak niyetindeysen, bu hileli kazanç yollarından uzak dur.
Benim terbiyem altında bulunan sen, der, dindarlığın mukaddes Cennetinin sana açılmasını murat ediyorsan, bu şeyleri tecessüsle araştırma. Keldanilere göre dindarlığın mukaddes Cenneti, Musa’nın Kitabı’nda tasvir edilen mekan değildir, bilakis
içinde Erdemlerin muhtelif ağaçlarının yer aldığı en yüce tefekkürlerin Çayırıdır, burada Hayır ve Şerrin Bilgisinin Koruluğu yahut Ağaç Gövdesi bulunur, yani Hayrı Şerden ayırt eden mümeyyiz basirettir bu, aynı şekilde Hayat Ağacı da oradadır, yani Ruha daha mukaddes ve daha hayırlı bir hayatın meyvesini bahşeden ilahi aydınlanmanın fidanıdır, binaenaleyh bu Cennette Erdem, Hikmet ve Adalet neşvünema bulur, Erdem umumiyet itibarıyla birdir lakin pek çok nevi vardır, Hikmet ise ilahi Aklın yalnızca dile gelmez olarak tesmiye ettiği bütün erdemleri kendi bünyesinde cem eder.
Ruhun Yolunu ara, nereden yahut hangi tertip üzere geldiğini, Bedene hizmet ettikten sonra, hangi nizamdan sudur ettiysen yine o nizama, Ameli mukaddes Kelam ile birleştirerek yeniden yükselebilesin.
Yani, Ruhun kökenini, nereden vücuda geldiğini ve bedene hizmet ettiğini, insanların ilahi ayinleri icra ederek onu nasıl besleyip yüceltebileceğini ve onu geldiği yere nasıl geri döndürebileceğini araştır. Eylemi kutsal akla birleştirmek bu şekilde anlaşılmalıdır.
İçimizdeki kutsal akıl (yahut nutuk), entelektüel hayattır, daha doğrusu Kehanet’in başka bir yerde Zihnin Çiçeği olarak adlandırdığı, Ruhun en yüce yetisidir.
Fakat bu kutsal akıl, kendi rehberliğiyle daha yüce bir terbiyeye ve İlahiyatın idrakine tek başına erişemez, takva ameli, oradan gelen aydınlanmaların yardımıyla onu elinden tutup Tanrı’ya götürür,
Fakat Keldani, telestik ilim vasıtasıyla, yeryüzündeki maddelerin gücüyle Ruhu inisiye eder.
Bu kutsal akla eylemi birleştirdiğinde, der, yani inisiyasyon amelini kutsal akla yahut Ruhun daha üstün yetisine kattığında,
İlahiyatçımız Gregorios, aklı ve tefekkürü kullanarak Ruhu daha ilahi şeylere yükseltir,
İçimizdeki en üstün ve en entelektüel yeti olan akıl ile, yukarıdan gelen bir aydınlanma olan tefekkür ile,
Lakin Platon, nihai cevheri akıl ve Akıl (Nous) vasıtasıyla kavrayabileceğimizi öne sürer.
Keldani ise Tanrı’ya ulaşmamız için Ruhun merkebini maddi ayinlerle güçlendirmekten başka bir çare olmadığını söyler, zira Ruhun taşlar, otlar ve tılsımlarla arındığına ve uruc için hazır kılındığına inanır.
Aşağıya meyledip eğilme, zira yeryüzünün aşağısında bir uçurum uzanır.
Yedi basamaklı merdivenden çekip götürerek, ki onun altında Zorunluluğun tahtı bulunur.] KELDANİ KEHANETLERİ.
Kehanet, Tanrı’ya en yakın olan Ruha, bütün zihniyle yalnızca O’na bağlanmasını ve aşağıya doğru eğilmemesini öğütler, zira Tanrı ile yeryüzü arasında, Ruhları yedi basamaklı merdivenden aşağı çeken büyük bir uçurum vardır,
Yedi basamaklı merdiven, yedi gezegenin feleklerini simgeler, bu yüzden Ruh alçalırsa, yedi felek vasıtasıyla yeryüzüne taşınır, fakat bu yedi daireden geçiş, onu basamak basamak Zorunluluğun tahtına götürür, Ruh oraya vardığında, mecburen cismani âlemin kahrını çekmek zorunda kalır. Yabancı adları asla değiştirme.]
Yani, bütün milletler arasında Tanrı tarafından kendilerine bahşedilmiş, ilahi ayinlerde tarif edilemez bir güce sahip muayyen isimler vardır, bunları Grek lehçesine çevirme, Seraphim, Cherubim, Michael ve Gabriel gibi,
Bunlar İbrani lehçesinde ilahi ayinlerde tarif edilemez bir tesire sahiptir, lakin Grekçe isimlere dönüştürüldüklerinde tesirsiz kalırlar. Âlemin bükülmez entelektüel rehberleri vardır.]
Keldaniler, âlemde birtakım güçlerin varlığını tasdik eder ve onlara Kosmogogoi, yani Âlemin Rehberleri derler, zira onlar ilahi tedbir hareketleriyle âleme [okunamadı],
Kehanetler bu güçlere bütün âlemi ayakta tuttukları için synocheis, yani Koruyucular der.
Hareketsiz olmaları yerleşik güçlerini, muhafaza edici olmaları ise koruyuculuklarını ifade eder, bu güçleri yalnızca âlemlerin illeti ve hareketsizliği ile tayin ederler.
Ayrıca amiliktoi denilen amansız başka güçler de vardır, bunlar metin olup bu süfli şeylere doğru asla dönmezler ve Ruhların tutkularla ayartılmamasını temin ederler. Hekate’nin Strophalos’u üzerinde çalış.]
Hekate’nin Strophalos’u, ortasında bir safir bulunan altın bir küredir, etrafına deriden bir kayış sararlar, her tarafı harflerle bezenmiştir, onu bu şekilde fırıldak gibi çevirerek yakarışlarını icra ederlerdi, yuvarlak, üçgen yahut başka herhangi bir şekilde olsun, bunlara Iynx demeyi âdet edinmişlerdi, bunu yaparken de manasız yahut vahşi çığlıklar atar, kamçılarıyla havayı kırbaçlarlardı.
Kehanet, tarif edilemez bir güce sahip olduğu için bu ayinlerin icra edilmesini yahut Strophalos’un bu tarz bir hareketini öğütler. Hekate’ye vakfedildiği için Hekatine olarak adlandırılmıştır,
Hekate, sağ yanında faziletler pınarı bulunan, Keldaniler nezdinde bir tanrıçadır.
Benimle sık sık konuşursan, söylenen şeyi mutlak surette görürsün,
Zira o vakit ne kubbeli kütle görünür, ne de yıldızlar parlar, ayın ışığı örtülür, yeryüzü sabit durmaz, her şey gök gürültüsü halinde zuhur eder.]
Aslan, Zodyak’ın on iki burcundan biridir ve Güneş’in hanesi olarak adlandırılır, Keldaniler onun pınarına yahut aslan biçimli takımyıldızının illetine [okunamadı] derler,
İmdi, kutsal ayinler esnasında bu pınara kendi adıyla seslenirsen, gökyüzünde bir Aslan tezahüründen başka hiçbir şey görmezsin, der, ne kubbeli kütle, ne de göğün çevresi sana görünür, ne de yıldızlar parlar, hatta ayın kendisi dahi örtülür ve her şey sarsılır, fakat bu aslan-taşıyan pınar onların cevherini yok etmez, yalnızca kendi baskın varoluşu onların görülmesini engeller.
Biçimsiz Ruha doğru ateşin dizginlerini uzatır.]
Kehanet, Ruha atypon der, yani suretsiz ve şekilsiz, yahut en yalın ve en saf olan.
Böyle bir Ruhun ateşten dizginleri, ateşli Zihni ilahi Işığa yükselten teurjik hayatın çevik faaliyetidir, bu yüzden şekilsiz Ruha ateşin dizginlerini uzatmakla, gerek Akıl (Nous), gerek tefekkür, gerekse zan dairesindeki bütün melekelerin kendilerine uygun ilahi aydınlanmaları kabul etmesi için gayret sarf edilmesini kasteder.
Ateşin dizginlerini uzatmanın manası budur, fakat tabiat ekseriya acze düşer ve kendini ikinci yahut daha fena olan hayatla meşgul eder. Ey İnsan, en cüretkâr tabiatın eseri!]
İnsana, Tanrı tarafından tarif edilemez bir sanatla inşa edildiği için bir makine denilmiştir,
Kehanet aynı şekilde onu cüretkâr tabiat olarak adlandırır, zira o yüce şeylerle meşguldür, kimi zaman yıldızların seyrini ölçer, kimi zaman doğaüstü güçlerin mertebelerini araştırır, semavi olanların çok üzerinde bulunanları tefekkür ederek Tanrı hakkında kelam etmeye cüret eder, Zihnin araştırmadaki bu gayretleri cüretkâr bir tabiattan neşet eder, bunu bir kınama olarak değil, tabiatın iştiyakını ifade etmek üzere cüretkârlık olarak tesmiye eder,
Uğursuz Hekate’nin yanında, bekâretini zayi etmeksizin bütünüyle dâhilde kalan büyük bir fazilet pınarı vardır.
Keldani Kehanetleri
Keldaniler Hekate’yi orta mertebeye yerleşmiş ve adeta bütün kudretlerin merkezini elinde tutan bir ilahe olarak kabul ederler, onun sağ kısımlarına Ruhlar Çeşmesi’ni, sol kısımlarına ise İyilikler yahut Erdemler Çeşmesi’ni yerleştirirler, Ruhlar Çeşmesi’nin üremeye ve yayılmaya meyyal olduğunu, buna mukabil Erdemler Çeşmesi’nin kendi cevherinin sınırları dahilinde kalarak lekesiz bir bakire gibi mevcudiyetini sürdürdüğünü söylerler, bu sükunet ve hareketsizliği o, Amilikti’nin, yani Eğilmezler’in kudretinden alır ve bakir bir kuşakla kuşatılmıştır.
Bütün dünyanın derinliklerinde parıldayan biçimsiz ve mukaddes bir ateş gördüğünde, Ateşin Sesini Dinle.
Kehanet, pek çok insan tarafından görülen İlahi Nur’dan bahsetmekte ve şayet bir kimse böylesi bir nuru bir suret ve biçim dahilinde görürse zihnini ona bağlamamasını, oradan sadır olan sesi de hakikat saymamasını salık vermektedir, lakin bu nuru herhangi bir suret ya da biçimden ari olarak müşahede ederse aldanmayacaktır,
Ve ne sual tevcih ederse etsin, verilecek cevap mutlak surette hakiki olacaktır, buna mukaddes der, zira takdis edilmiş zatlarca bir letafet içinde müşahede edilir ve alemin derinliklerinde hoş ve lütufkar bir surette bir aşağı bir yukarı süzülür.
Tabiatın kendiliğinden zahir olan suretini davet etme.
Kendi kendini tefekkür (autopsia), inisiye olan (yahut ilahi ayinleri icra eden) kimsenin ilahi nurları müşahede etmesidir, lakin ayinleri idare eden kimse bir hayal görürse, bu durum inisiye kimse bakımından bir görü (epopteia) teşkil eder. Mukaddes ayinlerde celbedilen suretin makul (akılla kavranır) olması ve cisimlerden bütünüyle tecerrüt etmesi iktiza eder,
Fakat tabiatın sureti yahut hayali her bakımdan makul değildir, zira tabiat ekseriyetle idari bir kuvvettir.
Ayinlerde, der, tabiatın kendiliğinden zahir olan suretini çağırma, zira o sana beraberinde dört unsurun kalabalığından gayrı bir şey getirmeyecektir.
Tabiat, cinlerin saf olduğuna ikna eder, hatta habis maddeden olanların dahi faydalı olduğuna.
Bunu bizzat telkin eden tabiatın kendisi değildir, fakat onun huzuruna çağrıldığında büyük bir cin topluluğu akın eder ve bütün unsurlardan neşet etmiş, Ay dairesinin bütün cüzlerinden terkip ve teşekkül etmiş muhtelif suretlerde pek çok cinnî şekil zuhur eder, bunlar ekseriyetle hoş ve lütufkar görünerek inisiye olmuş kimseye sanki bir hayır zuhur etmiş gibi intiba verirler.
İnsanın Ruhu fani olan hiçbir şeyi barındırmayacak tarzda adeta Tanrı’yı kucaklayacaktır, zira o bütünüyle mest olmuştur, çünkü fani bedenin varlığını borçlu olduğu ahengi taşımaktadır.
Ruhun, ölümsüzlük ve saflık vasıtasıyla ilahi ateşi zorla kendi içine çektiğini (zira mezkur lafzın manası budur) söyler, çünkü o vakit ruh bütünüyle mesttir, yani daha ali bir hayat ve aydınlanma ile dolup taşmıştır ve adeta kendi dışına çıkarak mevcudiyet kazanır. Kehanet ona der ki, karanlık ve akılla kavranamaz [okunamadı] dahilinde aritmetik ve musiki nispetlerle birbirine bağlanmış olmakla iftihar et, zira bu idrak edilemez ahenk tahtında, terkibi oradan neşet eden fani ve mürekkep olan dahi intizam bulur.
Ruhun ölümsüz derinliği hakim olsun, lakin bütün gözlerini yukarıya doğru çevir.
Bunlar ruhun üç veçheli idrak faaliyetleridir, zira hayat iştiha ve arzunun remzi olduğu gibi, göz de marifetin remzidir.
Binaenaleyh der, ruhun ölümsüz derinliğini aç, idrak kabiliyetlerini yukarı doğru uzat ve bizzat [okunamadı] dahi (kendi tabirimizle ifade edecek olursak) Rabb’e havale eyle.
Ruhu kirletme, sathı da derinleştirme.
Keldaniler ruhu iki kisve ile donatırlar, bunlardan birine hissedilir alemin kendisi için dokuduğu manevi kisve derler, diğerine ise nurlu kisve derler, [okunamadı],
Ruhunun manevi kisvesini nâpaklıkla lekeleme der, birtakım ilavelerle onun sathını da derinleştirme, bilakis her ikisini de muhafaza et.
Cenneti ara,
Keldani Cenneti, Baba’nın etrafındaki ilahi kudretlerin teşkil ettiği koro ve yaratıcı kaynakların ateşten güzellikleridir,
Bunun [okunamadı] ile temaşası, [okunamadı] iştirakidir, alevli kılıç ise layık olmaksızın yaklaşmaya cüret edenlere karşı duran amansız kuvvettir, böylesi kimselere orası kapalıdır, zira onlar bu saadete ehil değillerdir. Dindarlara ise açıktır, bütün teurjik erdemler bu makama yönelir.
Bu kaba arzın canavarları yerleşecektir.
Kap, ruhun terkip edilmiş karışımıdır, arzın canavarları ise yeryüzünde dolaşan cinlerdir, binaenaleyh tutkularla dolu olan hayatımız bu nevi canavarların meskeni olacaktır, zira bu cinslerin cevheri tutkularla yoğrulmuştur, onların makamı ve mertebesi maddidir. Bu sebeptendir ki tutkulara müptela olanlar benzeşme yoluyla onlara yapışır ve tutkulardan neşet eden muharrik bir kuvvete malik oldukları için kendilerine benzeyeni cezbederler.
Şayet ateşten zihnini takva ameline yöneltirsen, akıp giden bedenini de muhafaza edersin.
Yani şayet nurlanmış zihnini yukarıya, ateşin amelini de takva amellerine doğru tevcih edersen (zira Keldaniler nezdinde takva amelleri ayinlerin usulleridir), yalnızca ruhu tutkular karşısında mağlup edilemez kılmakla kalmaz, bedenini de ziyadesiyle sıhhatli tutarsın, zira ilahi aydınlanmaların tabii hassası bedenin maddesini eritip tüketmek ve ne bir tutku ne de maraz tarafından istila edilmemesi için sıhhati pekiştirmektir.
Yeryüzünün kovuklarından fani insana hiçbir hakiki işaret vermeyen dünyevi [okunamadı] fışkırır.
Burada kastedilen maddi cinlerdir,
Bunlara köpekler tesmiye eder, [okunamadı] ruhların [okunamadı], dünyevidirler, gökten [okunamadı] ve yeryüzünün etrafında yuvarlanırlar.
Bunlar der, ilahi hayatın saadetinden uzaklaştırılmış ve zihni müşahededen mahrum kalmış olduklarından istikbali önceden haber veremezler, binaenaleyh söyledikleri yahut gösterdikleri her şey batıldır, esastan yoksundur, zira onlar varlıkları suretleri ve dış görünüşleriyle bilirler, oysa suretleri cüz’i olarak hakkıyla bilen mefhum, gayrikabil-i taksim ve suretsiz kavramlar kullanır.
Zira Baba her şeyi kemale erdirdi ve bütün beşer milletlerinin ilk olarak tesmiye ettiği o ikinci Akıl’a teslim etti.
Üçlü Birliğin ilk Babası, evrensel Düzeni meydana getirdikten sonra onu Akla teslim etti, pederane Üstünlükten habersiz olan bütün insan ırkı bu Akla ilk Tanrı der, fakat bizim Öğretimiz bunun aksini savunur, yani Büyük Babanın Oğlu olan ilk Akıl, Baba adına ve Baba için yaratmıştır, nitekim Musa’nın [okunamadı] Baba, Oğlu’na Yaratıkların Meydana Getiriliş İdeasını açıklar, fakat İşin Faili doğrudan Oğul’un kendisidir.
Erinysler İnsanların Boğucularıdır
İlahi kata çeken Melekler Ruhları genel şeylerden çekip çıkararak kendilerine doğru döndürürler, oysa dağılmış Tabiatların eziyetçileri ve insan Ruhlarının hasetçileri olan Erinysler, onları maddi Tutkulara dolaştırır ve adeta boğarlar, yalnızca tutkularla dolu olanlara işkence etmekle kalmaz, gayrimaddi Cevhere doğru yönelmiş olanları dahi hırpalarlar, zira bunlar da Maddeye ve Oluşa geldiklerinden ötürü böylesi bir Arınmaya muhtaçtırlar, nitekim kutsal ve saf yaşayan kimselerin dahi umulmadık Sefaletlere düştüklerini görmekteyiz.
Pederane Akıl Ruhların İçine Semboller Ekti
Musa’nın Kitabı, İnsanın Tanrı’nın Suretinde yaratıldığını bildirdiği gibi, Keldani de Âlemin Sanatkârı ve Babasının, kendi Cevherinin Sembollerini Ruhların içine ektiğini söyler.
Zira pederane Tohumdan yalnızca Ruhlar değil, bütün üstün Mertebeler de neşet etmiştir.
Fakat cisimsiz Cevherlerde bir tür İşaretler, yani gayrimaddi ve ferdî olanlar bulunur, Âlemde ise başka İşaretler ve Semboller, yani Tanrı’nın Faziletlerin kendisinden fersah fersah üstün olan dile gelmez Nitelikleri mevcuttur.
Bedeni Zorla ve Şiddetle Terk Edenlerin Ruhları En Saf Olanlardır
Bu Sözü doğru idrak eden kimse, onun bizim öğretimizle çelişmediğini görecektir, zira Zulüm Zamanında şiddet dolu bir Son ile Bedenlerinden ayrılan taçlı Şehitler, Ruhlarını arındırıp yetkinliğe erdirirler, ne var ki Keldani’nin kastettiği bu değildir.
O, her türlü şiddetli Ölümü över, çünkü Bedeni Zahmetle terk eden Ruh bu Hayattan iğrenir, Bedenle Düşüp Kalkmaktan nefret eder ve sevinç içinde yukarılardaki şeylere doğru uçar, oysa Bedenleri Hastalık sebebiyle tabii surette çözülüp bu Hayatı terk eden o Ruhlar, Bedene yönelik temayüllerinden ve meyllerinden ötürü keder duyarlar.
Çünkü Ruh Parlak Bir Ateş Olduğundan, Babanın Gücüyle Ölümsüz Kalır ve Hayatın Hâkimesidir, Âlemin Boşluklarının Pek Çok Tamamlayıcısıdır
Ruh, gayrimaddi ve cisimsiz bir Ateş olup bütün Bileşiklerden ve maddi Bedenden münezzeh olduğu cihetle ölümsüzdür, zira ona maddi yahut karanlık hiçbir şey karışmamıştır, kendisini meydana getiren unsurlara ayrışabilecek biçimde bileşik de değildir, bilakis o, Ölüleri Hayat ile aydınlatan Hayatın Hâkimesidir, birçok Girintinin Tamamlayıcılarına sahiptir, yani Maddenin Yönetimini kabule istidatlıdır, zira o, taşıdığı farklı Faziletlere göre Âlemin farklı Mıntıka ve Kuşaklarında ikamet edebilecek kudrettedir.
Baba Korku Bahşetmez, Onun Yerine İkna Bahşeder
Yani, İlahi Tabiat sert ve Gazap dolu değil, latif ve sakindir, bu sebepten ötürü kendisine tâbi Tabiatlarda Korku uyandırmaz, her şeyi İkna ve Lütuf ile kendine çeker, zira şayet korkutucu ve tehditkâr olsaydı, hiçbir Varlık Mertebesi onun Kudretine dayanamayacağından hepsi helak olurdu.
Bu Öğreti bizim aramızda da kısmen doğru kabul edilir, zira Tanrı bir Işıktır ve kötüleri yiyip bitiren bir Ateştir, Tanrı’nın Tehditleri ve dehşetleri, İşlerimizi fena İdare etmemiz yüzünden İlahi İnayetin bize karşı Fasılasıdır.
Baba Kendini Geri Çekti, Kendi Ateşini Akledilir Ateşine Kapatmadı
Bu Kehanetin Manası şudur,
Her şeyin Tanrısı olan ve Baba diye de adlandırılan Varlık, kendini yalnızca birinci ve ikinci Tabiatlara ve Ruhlarımıza değil, kendi Kudretine dahi Anlaşılmaz kılmıştır, zira Baba der, kendisini her Tabiattan çekip almıştır.
Lakin bu Öğreti Makbul sayılmaz, zira bize göre Baba Oğul’da, Oğul da Baba’da bilinir, Oğul ise Babanın ve İlahi tabiatüstü Âlemin Tanımıdır.
Zira Akledilir Olan Öyle Bir Şeydir ki, Onu Zihnin Çiçeği ile Kavramak Gerekir
Ruh, Zihin tarafından idrak edilebilen her bir şeye tekabül eden bir Kudrete sahiptir, cismanilere karşı Duyu, tefekküre dayalı şeylere karşı Tefekkür, Akledilir şeylere karşı ise Akıl (Nous) vardır.
İşte Keldani, Tanrı Akledilir bir Varlık olmasına rağmen Zihin ile değil, yalnızca Zihnin Çiçeği ile kavranabilir demektedir.
Zihnin Çiçeği, Ruhun tekil Kudretidir, dolayısıyla Tanrı hakikatte Bir olduğuna göre, onu salt Zihinle değil, ancak bu tekil Kudretle idrak etmeye gayret et, çünkü ilk Bir olan, Tefekkür yahut Zihinle değil, yalnızca içimizdeki bir olan ile idrak edilebilir.
Ruhun Bağlarını Çözen ve Ona Nefes Aldıran Şeyler Kolayca Gevşetilir
Kimse çıkıp da, Ruhumu Bedenimden azat etmek isterdim lâkin muktedir değilim, demesin diye Kehanet bize bildirir ki, Ruhu tabii Bedenin dışına iten ve Bedenin Eziyetinden ve Meşakkatinden adeta ona nefes aldıran Yetiler kolayca çözülür, yani bu Yetiler hürdür, hiçbir Tabiat tarafından zaptedilemez ve Bedeni cismani Bağlardan asilce Azat etmeye muktedirdir.
Sana Babanın Işığına Doğru Koşmak Yaraşır, Zira Sana Bolca Akıl (Nous) ile Kuşanmış Bir Ruh Gönderildi
Ruh Varlığını Tohumdan almadığı ve cismani Karışımlardan müteşekkil olmadığı, bilakis Cevherini yücelerden, Tanrı’dan aldığı cihetle, O’na yönelmeli ve İlahi Işığa Dönüşünü gerçekleştirmelidir, zira o buraya inerken bolca Akıl (Nous) ile kuşanmıştı, yani buraya gelirken Sanatkâr ve Baba tarafından ilahi Kelamların pek çok Hatırasıyla teçhiz edilmişti, dolayısıyla yine aynı Hatıralar vasıtasıyla geri dönmeye gayret etmelidir.
Bütün Şeyler Tek Bir Ateşten Vücuda Gelir
Yalnızca Tanrı’ya yönelmiş olanlar, sadece cevheri olarak var olanlar, hem cevheri hem de hayati olarak var olanlar, akli olarak var olanlar. O’ndan geldiler ve Dönüşleri Bir’edir. Bu kehanet kınanmamalıdır, bilakis bizim Doktrinimizle doludur. Zihin ne söylerse [okunamadı] ile söyler.
O, kendi Tabiatına uygun olarak, bunu yalnızca belirsiz bir biçimde tasavvur etti, fakat sen, kendi tabiatına göre bu mefhumu hece hece ve beyan edici bir surette işitirsin. Zira Tanrı bizim sesimizi lafzi olarak işitmediği gibi, Tanrı’nın mefhumlarını da öylece telakki eder. [okunamadı] Keldani Tabiatı. Yeryüzü bunları, çocuklarına varıncaya dek feryatla anar.
Bundan kasıt, Tanrı’nın intikamını zındıkların zürriyetine kadar vardırmasıdır, zira kehanet, yeryüzünün altında çekecekleri azapları ifade etmek üzere, "Onlar için aşağıda ulur" der, yani yerin altındaki mekân onlara doğru böğürür ve bir aslan gibi kükrer.
Nitekim Proklos da şöyle der, birbiriyle hısımlığı olan Ruhların [okunamadı] benzer tabiattandır, tabiatın bağları içinde olmayanlar ise [okunamadı] Keldani Kehaneti. Yazgını genişletme.
Yunanlıların en bilgeleri tabiatı, daha doğrusu Varlıkların tabiatının mazhar olduğu aydınlanmaların tamamlanışını Kader olarak adlandırır, ilahi tedbir ise Tanrı’dan gelen dolaysız bir ihsandır.
Fakat Kader, bütün işlerimizi Varlıkların birbirine zincirlenişiyle idare eden şeydir. Akli olarak eylediğimizde ilahi tedbire, cismani olarak eylediğimizde ise Kadere tabi oluruz.
Bu sebeple der ki, Kaderini artırma, onu aşmaya da kalkışma, kendini bütünüyle Tanrı’nın idaresine teslim et. Zira hiçbir şey [okunamadı] mükemmel değildir.
Baba (der), her şeyi kendi mertebesine göre mükemmel ve kendine yeterli olarak meydana getirir, fakat hasıl olan şeylerin zaafı ve gevşekliği kimi zaman bir noksana ve kusura yol açar, lakin Baba o kusuru yeniden mükemmelliğe çağırır ve onu kendi kendine yeterliliğine döndürür.
Rabbimizin kardeşi Yakup’un mektubunun başında beyan ettiği şu söz de buna benzer, Her mükemmel ihsan yukarıdan, Işıkların Babasından iner.
Zira pederane hükümranlıktan eksik hiçbir şey sudur etmez, bizler ilk damıtılanı almaya hazır olduğumuzda pederane hükümranlıktan [okunamadı] hasıl olur, o ortaya çıkmadıkça onu kabul etmez.
Zihin, Ruhun arzularının dürtülerini, en cömert Babadan elde ettiği zenginliklerin unutulmuşluğunu üzerinden atmadan ve kendisini var eden [okunamadı] zihnine nakşettiği mukaddes parolaları hatırına getirmeden önce kabul etmez.
Zira Ruh, kelimelerden ve ilahi sembollerden müteşekkildir, bunlardan ilki mukaddes nevilerden, diğeri ise ilahi [okunamadı] sudur eder ve bizler [okunamadı] suretleriyiz, fakat ilahi monadların heykelleriyiz, bilmeliyiz ki yer cinleri yaklaşır, yakarışta bulunarak Mnizuris Taşını kurban et.
Yeryüzüne yakın olan cinler, ilahi Bilgiden uzak oldukları ve karanlık Madde ile doldukları için tabiatları gereği yalancıdırlar. Şimdi, şayet bunlardan hakiki bir kelam almak istersen, bir sunak hazırla ve Mnizuris Taşını kurban et.
Bu Taş, diğer büyük cini davet etme kudretine sahiptir, o da maddi cine görünmez bir surette yaklaşarak taleplerin hakiki cevabını telaffuz edecek ve bunu talep edene iletecektir.
Kehanet, çağırıcı İsmi taşın kurban edilişiyle birleştirir.
Keldaniler kimi cinlerin iyi, kimilerinin kötü olduğunu iddia ederler, fakat bizim Dinimiz, tasarlanmış bir itaatsizlikle iyiyi kötüyle takas ettikleri cihetle, hepsinin kötü olduğunu hükme bağlar.
Akledilir olanı, Zihnin ötesinde var olduğu ölçüde öğren. Zira her şey zihin tarafından [okunamadı] olsa da, ilk Akledilir olan Zihnin haricinde veya ötesinde var olur. Bu "haricinde" tabirini mesafeli olarak ya da akli bir teavüp cihetiyle değil, yalnızca akledilir olanın aşkınlığına ve varoluşun mahsusiyetine göre anlamalısın, zira bu Keldani Kehanetleridir.
İyinkler, pederane Derinliğin hemen yanındaki (Faziletler veya) Kudretler, üç Üçlüden müteşekkildir, pederane Akla göre anlarlar, zira O, onların Sebebini yalnızca kendi içinde barındırır. İmdi Babanın muratları, akledilir şeyleri bakımından, astlar tarafından anlaşılsa da, kelamsız ve adeta akledilir neşetlerden tecrit edilmiş olarak anlaşılır. Ruhların tasavvurlarını, mertebeleri [okunamadı] anlarlar, lakin onları değişmez olarak anlarlar. Kehanetlerin Grekçe Metni Üzerine Tahminler. Bu kehanetleri Grekçeye kim tercüme ettiyse, bütün Zihnin haricinde veya ötesinde, cevher-üstü olanın zuhur ettiği yerde kılmıştır.
Zira akledilir Zihin Cevherdir, onun ötesinde ise Kendinden-akledilir olan bulunur.
Bunların da ötesinde, Akledilirin ve Kendinden-akledilirin fevkinde olan Tanrı vardır, zira biz Uluhiyetin ne Akledilir ne de Kendinden-akledilir olduğunu öne süreriz, O bütün kelam ve mefhumlardan daha ali olduğundan bütünüyle akıl sır ermez ve tarif olunamazdır, harikulade ifadelerle tazim edilmektense Sükut ile hürmet görmeye daha layıktır, zira O hürmet edilmekten, zikredilmekten ve tasavvur edilmekten daha yücedir. Akli İyinkler bizzat Babadan da anlarlar, dile gelmez Muratlarla anlamaya sevk edilmişlerdir. Keldani mütalaası. Ayırt et, ÜÇLÜ VE ÜÇLÜK.
Onun verimliliği çokluğa ve bölünmeye yönelmez. Aksine lekesiz bir arılıkla erişilmez yerlerde gizlenmiş olarak kalır.
Bu metin neden önemli
Bu satırlar Platoncu Teoloji'nin İkinci Kitabından, Bir'in sudur öğretisinin kalbinden alınmıştır. Proklos burada Neoplatonik metafiziğin en ince meselesini çözer. Aşkın kaynak, mutlak yalınlığından hiç taviz vermeden nasıl bir çokluk doğurabilir. Yeni Eflatuncu gelenekte tanrılar, Bir'den doğrudan çıkan tanrısal birlikler yani henadlar aracılığıyla var olur. Proklos, bu birliğin bağışlarken bölünmediğini, hareket etmediğini, çoğalmadığını vurgular. İyi, taşkın doluluğu sayesinde tam da bağışık ve pay edilemez kalarak her şeyi var eder. Çevirmen Thomas Taylor, Yunanca henas kavramını birlik olarak karşılar. Sudur ile içkin kalışın bu paradoksal birlikteliği, Plotinos'tan Ficino'ya ve Pseudo Dionysios'un semavi hiyerarşisine uzanan bütün bir tanrısal mertebeler düşüncesinin temelini kurar.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Bu eser Neoplatonizm Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- The History of Philosophy: Containing the Lives, Opinions, Actions and Discourses of the Philosophers of Every Sect — tam metin
- Neşir
- Thomas Stanley, The History of Philosophy, üçüncü baskı (Londra, 1701)
- Konum
- Eserin tamamı: Sokrates-öncesi filozoflardan Peripatetik ve Stoacı okullara, Keldani/Kalde bilgeliğine dek antik felsefe tarihinin bütünü
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Archive.org (üçüncü baskı, 1701, b30450494)
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Thomas Stanley, The History of Philosophy: Antik Filozofların Hayatları ve Öğretileri. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/stanley-tarih-felsefenin-tarihi