Splendor Solis: Güneşin İhtişamı
Splendor Solis'in son levhası, şehrin üzerinde doğan kişileştirilmiş güneş, zihinde ruhun yükselişini ve Büyük Eserin tamamlanışını simgeler.

Splendor Solis: Güneşin İhtişamı

Splendor Solis
Salomon Trismosin· 1925· Özgün: Almanca (1920 İngilizce çevirisinden)· archive.org (1920 İngilizce baskı) · ~70 dk okuma

Splendor Solis, on altıncı yüzyılın en ünlü resimli simya elyazmasıdır; Paracelsus'un hocası sayılan efsanevi Solomon Trismosin'e atfedilir. Yedi risalede Filozof Taşı'nın kökenini, maddenin çözülüp yeniden doğuşunu ve Büyük Eser'in aşamalarını anlatır; yirmi iki alegorik levha (kral ve kraliçe, ejder, hermafrodit, karaya boyanmış güneş) bu aşamaların simgeleridir. Aşağıda 1920 İngilizce baskısındaki metnin tamamı ve levha açıklamaları yer alır.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

BU KİTAP

SPLENDOR SOLIS

VEYA

Güneşin İhtişamı

DİYE ADLANDIRILIR VE YEDİ BÖLÜME AYRILIR; BURADA ESKİ FİLOZOFLARIN GİZLİ SIRRI ANLATILDIĞI GİBİ, TÜM İLAVE EDİLMİŞ ŞEYLERLE BİRLİKTE BÜTÜN ÇALIŞMAYI AÇIKÇA TAMAMLAMAK İÇİN DOĞANIN GEREKTİRDİĞİ HER ŞEY DE BİLDİRİLİR; BUNDAN SONRA HİÇ KİMSENİN BU YÜCE SANATIN GİZEMİYLE KENDİ AKLIYLA BOĞUŞMASI TAVSİYE EDİLMEZ.

YOL BENİM VE DÜZ BİR ÇIĞIR, DURMADAN GEÇEN BURADAN, GÜZEL BİR YAŞAM BULUR, SONUNDA DAİMA KUTSANIR.

ÖNSÖZ

Eski Filozoflardan biri olan Alphidius şöyle demiştir, "Felsefe Taşı'nı elde etme zahmetine katlanmayan herkes, sadece yararsız araştırmalar yapmaktansa hiç araştırma yapmamakla daha iyi eder." Ruhases de "Işıkların Işığı" adlı kitabında aynı şeyi söyler, "O halde herkese söylensin, burada onları en ciddi şekilde uyarırım ki, hiç kimse elementlerin bilinmeyen karışımını anlayabileceğini zannedecek kadar cüretkâr olmasın; zira Rosinus'un dediği gibi, 'Bu Sanat'a girişen ve Filozofların kitaplarında tarif ettikleri şeylerin bilgisinden ve idrakinden yoksun olan herkes büyük bir yanılgı içindedir; çünkü Filozoflar bu sanatı doğal bir başlangıca, fakat pek gizli bir işleyişe dayandırmışlardır.' Gerçi bütün cismani şeylerin, zamana ve başta Güneş, Ay ve diğerleri olmak üzere yıldızların ve gezegenlerin etkisine göre, içlerinde durmaksızın hareket eden ve çalışan elementlerin dört niteliğiyle birlikte Yeryüzünden türediği, korunduğu ve varlığını sürdürdüğü açıktır; nitekim Başlangıçta Yaratıcı olan Tanrı tarafından ilk kez yaratıldıkları üzere, büyüyen ve üreyen her şey kendi bireysel biçimi, cinsi ve cevheriyle bu sayede meydana gelir; dolayısıyla bütün metaller de yeryüzünde, kendi gezegenlerinin etkisi altında, karışımlarında metalik gücü üreten dört elementin dört özelliği tarafından meydana getirilen özel ve kendine has bir maddeden türer.

Bütün bunlar, tabiat üstadı Aristoteles tarafından Meteorologica'nın dördüncü Kitabında pek güzel tarif edilmiştir; orada cıvanın bütün metaller için ortak bir madde olduğunu söyler. Fakat bilinmelidir ki, Doğada ilk olan, dört elementin bileşik maddesidir.

Doğanın bu özelliğini kabul eden Filozoflar, Maddelerine Mercurius veya Cıva adını vermişlerdir.

Bu Mercurius'un, doğanın işleyişi yoluyla Altının, gümüşün ya da diğer metallerin yetkin biçimini nasıl aldığına burada değinmeye gerek yoktur. Doğa Felsefesinin muallimleri bunu kitaplarında yeterince tarif ederler.

Felsefe Taşı Sanatı işte böylesi bir temele dayanır ve kurulur; zira Doğadan türer, oradan da doğru ve doğal vasıtalarla, doğru bir biçim içinde doğal bir sona ulaşır.

BİRİNCİ RİSALE

AŞAĞIDAKİ RİSALEDE FİLOZOFLARIN TAŞININ KÖKENİ VE ONUN NASIL ÜRETİLECEĞİ SANATI ÜZERİNE SÖZ EDECEĞİZ.

Felsefe Taşı, Yeşeren ve Büyüyen Doğa vasıtasıyla üretilir. Filozof Hali bu hususta şöyle der, "Bu Taş, büyüyen, yeşeren şeylerde yükselir." Bu nedenle, Yeşillik eski tabiatına döndürüldüğünde, ki şeyler bununla tayin edilmiş vakitte filizlenip ortaya çıkar, gizli sanatımızın usulünce kaynatılmalı ve çürütülmelidir. Ta ki Doğanın kaynatıp çürüttüğü şeye, vakti geldiğinde uygun biçimi verene kadar Sanat ile yardım edilebilsin; sanatımız ise bu iş için Maddeyi yalnızca Doğaya yaraşır şekilde uyarlar ve hazırlar, ayrıca böyle bir çalışma için önceden tasarlanmış bir Hikmetle uygun bir kap sağlar.

Zira Sanat, maddeye onun ilk kökenini bahşedemeyeceği için Altın ve Gümüşü yeniden üretmeye kalkışmaz, sanatımızı minerallerin ilk başlangıcını aldığı yerin derinliklerinde ve mağaralarında aramak da gerekmez. Sanat, Doğadan bambaşka bir yolla ve farklı bir niyetle iş görür, bu nedenle Sanat farklı aletler ve araçlar da kullanır.

Bu sebeple Sanat, sözü edilen doğal başlangıçlardan, Doğanın kendi kendine asla yaratamayacağı olağanüstü şeyler meydana getirebilir. Çünkü tek başına Doğa, kusurlu metallerin bir anda yetkin kılınabileceği şeyleri üretemez; oysa Sanatımızın sırlarıyla bu yapılabilir.

Burada Doğa Sanata Madde ile hizmet eder, Sanat ise Doğaya böylesi yeni biçimler üretmesi için elverişli Araçlar ve uygun yöntemle hizmet eder; bahsi geçen Taş ancak Sanat yoluyla uygun biçimine kavuşturulabilse de, biçim Doğadandır. Zira ister canlı, ister büyüyen, isterse metalik olsun, her şeyin biçimi, insan ruhu müstesna, maddenin içsel gücünün erdemiyle varlık kazanır.

Fakat akılda tutulmalıdır ki, asli biçim, arazî bir biçimin tesiri olmaksızın maddede meydana gelemez; bu da o biçimin erdemiyle değil, bir başka hakiki cevherin, yani Ateşin veya başka bir arazî etkin ısının erdemiyle olur.

Temsil yoluyla bir tavuk yumurtasını ele alalım; bunda civcivin biçimi, kuluçkaya yatan tavuktan gelen ısının erdemiyle kırmızının beyazla karışması demek olan arazî biçimin varlığı ve yardımı olmadan şekil alamaz; yumurta tavuğun maddesi olsa da, ısının tesiriyle meydana gelen çürüme olmaksızın ne hakiki ne de arazî biçimini geliştirebilir; aynı şekilde Felsefe Taşının ne hakiki ne de arazî biçimi, ileride bahsedeceğimiz Çürüme veya Kaynatma aracılığı olmadan kendi doğal maddesinde meydana gelebilir.

Çürüme, nemli bir cismin doğal ısısı harici bir ısıyla dışarı atıldığında veya öznenin doğal ısısı soğukla yok edildiğinde gerçekleşir. Zira o vakit doğal sıcaklık her şeyi terk eder ve yerini çürümeye bırakır.

Filozoflar bu tür bir Çürümeyi kastetmezler. Onların Çürümesi, kuru cisimlerin, önceki Yeşerme ve Büyüme hallerine döndürülebilmeleri için nemlendirilmesidir.

Bu Çürüme sürecinde nemli ve kuru olan bir araya getirilir ve yok edilmez; lakin nem kuruluktan tamamen ayrılır, o zaman küle dönen kuru kısımları ayırmak gerekir.

Filozoflar bu Kül Etme işlemini de istemezler; onlar Çürümelerinin, yani kurutma, ufalanma ve kireçleşmenin öyle bir tarzda yapılmasını isterler ki, doğal nem ile kuruluk birbiriyle birleşsin, fakat yıkıcı olan lüzumsuz nemden ayrılıp kurutulsun.

Tıpkı bir hayvanın midesine giren yiyeceğin hazmedilmek, dönüştürülmek, ardından tabiatın varlığı ile büyümesi için gerekli olan besleyici gücü ve nemi sağlamak ve lüzumsuz kısımlarından arındırılmak üzere emilmesi gibi. O halde her şeyin kendi tabiatına göre kendi tarzında nasıl beslenmesi gerektiği, adı geçen Felsefe Taşı'nda gösterilecektir.

LEVHA 1. BİRİNCİ RİSALE

LEVHA 2. İKİNCİ RİSALE: FELSEFE TAŞININ MADDESİ VE TABİATI

ORIENUS der ki, Bu Sanat'ın tüm işinin birbirine pek sıkı bağlı iki İşlem'le nihayete erdiğini bilesiniz; öyle ki biri tamamlandığında diğeri başlayıp bitebilir ve böylece bütün Ustalığı yetkinliğe erdirir. Fakat bunlar yalnızca kendi maddeleri üzerinde iş gördüklerinden, bu madde hakkında daha fazla ayrıntı vermek gerekir. GEBER, "SUMMA PERFECTIONIS MAGISTERII IN SUA NATURA" adlı eserinde "Tabiat Metalleri Cıva ve Kükürtten meydana getirir" der; aynı doğrultuda FERRARIUS'un da "SİMYA RİSALESİ" adlı eserinin 25. bölümünde şöyle dediğini görürüz: Metallerin Menşeinin başlangıcından itibaren Tabiat, pek tuhaf, beyaz, kükürtlü ve latif bir toprakla karışmış balçıklı, ağır bir su kullanır; bu su, söz konusu toprağı bir buğuya ve buhara dönüştürür, yerin damarlarında yahut çatlaklarında yükseltir ve nihayet kuruluk ile nem bütünüyle birleşene dek onu öyle uzun süre kaynatır, buğulandırır ve bir araya toplar ki, neticede Cıva dediğimiz ve bütün metallerin kendine has ve en birinci Maddesini teşkil eden cevher meydana gelir. 26. bölümde bu hususu yine şöyle ele alır: "Tabiatı taklit edecek olanlar, yalnızca Cıva değil, Kükürtle karışmış Cıva kullanmalıdır; lâkin alelade Cıva ve Kükürt değil, sadece Tabiat'ın bizzat karıştırdığı, layıkıyla hazırladığı ve tatlı bir sıvı haline gelene dek kaynattığı maddeler olmalıdır. Böylesi bir Cıvada Tabiat ilk eylemle işe başlamış ve madeni bir tabiatla nihayete erdirmiştir; böylece kendi payına düşeni yapmış, kusursuz bir Felsefe Taşı'na dönüştürme işinin geri kalanını Sanat'ın tamamlamasına bırakmıştır."

Yukarıda zikredilenlerden anlaşılacağı üzere, bu Sanat'ta usulünce ilerleyecek kimse, bütün Filozoflara göre, tabiatın bıraktığı yerden başlamalı ve tabiatın en saf suretinde topladığı, içinde aracısız birleşmenin gerçekleştiği o Kükürt ve Cıvayı almalıdır; zira bu birleşme, sanat olmaksızın başka hiç kimse tarafından gerçekleştirilemez.

Böylesine latif bir Maddenin içine işleyen gücü elde edebilmek için kimi Simyacılar Altını kireçleştirirler ki onu eritebilsinler ve uçucu bir ruha yahut Cıva ile Kükürdün yağlı buharlarının latif tabiatına irca edene kadar unsurlarını ayrıştırsınlar. İşte o vakit altınla en yakından birleşen ve gizli Felsefe Taşı'nın suretini alan en yakın madde budur; bu maddeye Filozofların Cıvası denir ki ARİSTOTELES, Kral İSKENDER'e hitaben bundan bahisle şöyle der: "Taşımız için, kralların onunla süslenip taçlandığı şeyi seç."

Yalnızca bu Cıva, tek ve yegâne madde ve diğer şeylerin bir terkibi olmasına rağmen, bu şey tesirlerinde ve adlarında öylesine türlü türlüdür ki, Filozofların yazılarından hakiki manayı hiç kimse çıkaramaz; bu da ROSINUS'un dediği gibi, "herkes ona erişemesin" gayesiyle yapılmıştır.

O, hem tesirler meydana getirmenin bir yolu hem de Tabiat'ın ihtiva ettiği her şeyin nizama sokulması sebebiyle bütün şeylerin kendi içinde çoğaldığı bir kaptır.

Zira Filozoflar şöyle der: "Şeyi eritin, onu yüceltin, ardından damıtın, pıhtılaştırın, yükseltin, alçaltın, ıslatın, kurutun ve hepsi aynı anda ve aynı kapta cereyan eden belirsiz sayıda işleme kadar bunu sürdürün." ALPHIDIUS bunu doğrular ve der ki: "Bilesiniz ki erittiğimizde, aynı zamanda yüceltir ve kesintisizce kireçleştiririz." Ve şayet Bedenimiz eritilmek maksadıyla suyun içine atılırsa, evvela kararır, sonra kendini ayrıştırır; eriyip yücelerek kendi menşei ve doğumu olan ruhla birleşir.

O, dünyadaki görünen yahut görünmeyen, canı olan yahut olmayan, cismani ya da hayvani, ölü ya da diri, madeni yahut nebati her şeye benzetilmiştir;

unsurlara ve onların terkiplerine, sıcak ve soğuk şeylere, dahası bütün renklere, bütün meyvelere, bütün kuşlara ve hasılı Yer ile Gök arasındaki her şeye benzetilmiştir ve bütün bunlar arasında bu Sanat'a ait olanlar, Filozofların iki kelimeyle izah ettiği mezkûr işlemlerdir: "Karı ile Koca" yahut "Süt ile Kaymak". Bunları anlamayan kimse, bu Sanat'ın hazırlanışını da anlamaz.

ŞİMDİ BU USTALIĞIN TÜM İŞİNİN KENDİSİYLE KUSURSUZLUĞA ERDİĞİ VASITA GELMEKTEDİR; BİRKAÇ MÜNASİP TASVİR, MESEL VE FİLOZOFLARIN ÇEŞİTLİ VECİZELERİYLE İZAH EDİLMİŞTİR

Felsefenin Atalarından HERMES der ki: "Bu Dünyanın Sonunda Göğün ve Yerin buluşması ve evine dönmesi cidden elzemdir." Gök ve Yer ile yukarıda anılan iki İşlemi kasteder; lâkin İş bitmeden evvel pek çok şüphe hasıl olur. Aşağıdaki Suretler daha iyi anlaşılsın diye, izah kabilinden birkaç Mesel aktarıyoruz:

VE BİRİNCİ MESEL ŞUDUR:

TANRI, Yeryüzünü sade ve kaba, Çakıl, Kum, Taş, Dağ ve Vadiler bakımından pek velut yarattı; lâkin seyyarelerin tesiri ve Tabiat'ın işleyişiyle Yeryüzü pek çok surete büründü. Dışarıda sert taşlar, yüksek dağlar ve derin

vadiler, tuhaf şeyler ve renkler Yeryüzünün içindedir; tıpkı maden filizleri ve onların kökenleri gibi. Yeryüzü, asıl suretinden bu tür şeylerle şu şekilde meydana gelmiştir: Yeryüzünün ilk olarak büyümeye ya da genişleyip çoğalmaya başladığı yerde, Güneş Isısının kesintisiz tesiri de Yeryüzünün iç kısmında kükürtlü, buharlı ve nemli bir ısı oluşturmuş, onu baştan başa katetmiştir. Güneş ısısının bu nüfuz edici işleyişi, Yeryüzünün soğuk ve nemli tabiatında çok miktarda buhar, duman, sis ve gazın oluşmasına yol açmış; bunların tümü zaman geçtikçe yükselme eğilimlerini takip edecek kadar güçlenmiş, böylece Yeryüzünün yüzeyinde püskürmelere yol açarak tepeleri, vadileri ve benzerlerini meydana getirmiştir. Bu tür tepelerin ve vadilerin bulunduğu yerlerde Yeryüzü olgunlaşmış ve ısı ile soğuk, nem ile kuruluk en kusursuz biçimde birbirine karışmıştır; en iyi maden filizleri de orada bulunur. Fakat yeryüzünün düz olduğu yerlerde bu tür duman ve buharların birikimi olmamıştır ve orada maden filizleri bulunmaz; oysa toprağın yükselmiş kısmı, bilhassa balçıklı, killi, yağlı olan ve yukarıdan gelen bir nemle doymuş kısmı yeniden yumuşamış, Güneş ısısının tesiri altında zamanla gittikçe daha sağlam, sert ve pişkin hale gelen hamurumsu katmanları üst üste oluşturmuştur; çakıl ve kum gibi gevrek ama yine de yumuşak olan,

üzüm salkımı gibi birbirine tutunan diğer topraklar ise fazlasıyla cılız ve kurudur, yeterli nem almamıştır; dolayısıyla katmanlar halinde şekillenememiş, iyi hazırlanmamış lapa gibi ya da yeterince su verilmemiş unlu bir hamur gibi delik deşik kalmıştır; zira zengin, balçıklı ve nemle iyice karışmış olmadıkça hiçbir toprak taşa dönüşemez.

Güneş ısısıyla suyun kurumasının ardından, yağlı öz madde toprağı bir arada tutacaktır; aksi halde toprak gevrek kalır ve yeniden parçalanıp dağılırdı. Henüz tamamen sertleşmemiş olan şey, Güneş ısısının ve Doğanın kesintisiz tesiri altında, ayrıca elementlerin özelliklerinden kaynaklanan ve bu yollarla yerin derinliklerinde hâlâ işlenmekte olan söz konusu duman ve gazların etkisiyle sertleşip taşa dönüşebilir; bunlar saf, latif, topraksı bir öz maddeyle birlikte sulu buharları yakaladıklarında Filozofların Cıvasını oluştururlar; fakat katı olduklarında ve ateşli, topraksı, latif bir sertliğe ulaştırıldıklarında ise sonuç Filozofların Kükürdü olacaktır.

Bu Kükürt hakkında Hermes şöyle der: "En yüce ve en alçak gezegenlerin güçlerini alacak, kuvvetiyle katı şeylerin içine işleyecek, bütün maddeye ve bütün değerli taşlara üstün gelecektir."

DİĞER MESEL

Bu Sanatın İlk Üstadı olan Hermes şöyle der: Gök ile Yer arasında bulunan Havanın Suyu, her şeyin Hayatıdır; zira Nemi ve Sıcaklığı vasıtasıyla Ateş ve Su gibi iki karşıt arasındaki aracıdır, bu yüzden yeryüzüne su yağdırır, Gök kendini açmış ve Çiyini yeryüzüne göndererek onu bal gibi tatlı ve nemli kılmıştır. Bu nedenle Yeryüzü çiçeklenir, türlü türlü renkli çiçekler ve meyveler verir; onun bağrında gümüş gövdeli, yeryüzünün yüzeyine kadar uzanan büyük bir Ağaç büyümüştür. Dallarına pek çok türde kuş tünemiştir; hepsi Gün Ağarırken, Kuzgun başı beyazlaştığında uçup gitmiştir. Aynı ağaç üç tür Meyve verir. Birincisi en kusursuz İncilerdir. İkincisine Filozoflar Terra Foliata derler. Üçüncüsü ise en saf Altındır. Bu Ağaç bize aynı zamanda Sağlık meyvesini de sunar; soğuk olanı ısıtır, soğuk olanı ısıtır, kuru olanı nemlendirir, kuru olanı nemlendirir, sert olanı yumuşatır, yumuşak olanı sertleştirir ve bütün Sanatın nihayetidir. "Üç Söz"ün Yazarı buna dair şöyle der: "Üç Nem, bütün Ustalığın en kıymetli Sözleridir." Ve

aynısını Galenus da Lunatica veya Berissa Otundan bahsettiğinde söyler. Kökü Metalik bir Topraktır; siyah benekli kırmızı bir sapı vardır, kolayca büyür ve kolayca çürür, üç gün sonra Turunç Sarısı Çiçekler açar; şayet Cıvanın içine konursa kusursuz Gümüşe dönüşür ve bu da daha fazla kaynatılmayla Altına dönüşür; ardından bu Altın, Cıvanın yüz katını en saf Altına dönüştürür. Virgilius, Aeneis'in altıncı kitabında, Aeneas ile Silvius'un altın dalları olan ve bir dalı kırıldığında yerinde hemen bir başkası biten bir ağaca gidişleri Meselini anlatırken bu ağaçtan bahseder.

İbn Sînâ, Nemler Üzerine adlı Bölümde şöyle der:

"Isı nemli bir cisim üzerinde iş gördüğünde, ilk sonuç siyahlıktır." Bu nedenle kadim Filozoflar bir Sisin yükseldiğini ve bütün yeryüzünün üzerinden geçtiğini gördüklerini beyan etmişlerdir; ayrıca Denizin şiddetini, yeryüzünün üzerindeki akıntıları ve yeryüzünün karanlıkta nasıl bozulup kokuştuğunu da görmüşlerdir. Dahası Yeryüzünün Kralının battığını görmüşler ve onun can havliyle şöyle haykırdığını duymuşlardır: "Beni kim kurtarırsa krallık tahtımda, parlaklığım içinde benimle ebediyen yaşayacak ve hüküm sürecektir"; Gece ise her şeyi sarmalamıştır. Ertesi gün üzerinde gördüler

Kral, görünür bir Sabah Yıldızı ve Gün Işığı karanlığı aydınlatır, parlak Güneş Işığı bulutların arasından süzülür, çok renkli ışınlarla, göz alıcı bir parlaklıkla ve yeryüzünden tatlı bir koku yükselir, Güneş berrakça parlar. Böylelikle Yeryüzünün Kralı'nın serbest bırakıldığı ve yenilendiği Zaman tamamlanmış oldu; iyi giyimli, pek yakışıklıydı, güzelliğiyle Güneş'i ve Ay'ı hayrete düşürüyordu. Biri Demirden, diğeri Gümüşten ve üçüncüsü saf Altından üç değerli taçla taçlandırılmıştı. Sağ elinde, hepsi de Altın bir İhtişam saçan Yedi Yıldızlı bir Asa, sol elinde ise altın bir Elma ve üzerine tünemiş, kısmen gümüşi kısmen altın renginde beyaz bir Güvercin gördüler; ARİSTOTELES, "Bir şeyin Yok Oluşu, bir başkasının doğumudur" dediğinde bundan pek güzel bahsetmişti. Bu Usta işi yolla şunu kastediyordu: "Şeyi Yıkıcı Neminden yoksun bırakın ve onu kendi Özsel nemiyle yenileyin, ki bu onun mükemmelliği olacaktır."

DÖRDÜNCÜ KISSA

Filozof Menaldus şöyle der: "Tüm soyuma, bedenlerini ÇÖZÜLME yoluyla ruhsallaştırmalarını ve hafif bir kaynatma vasıtasıyla ruhsal şeyleri yeniden maddileştirmelerini buyuruyorum."

SENIOR'un bahsettiği bu DÖRDÜNCÜ KISSA'da Bedenin Ruhu ve Canı, bu bedeni değiştirir; "Can Ruha dönüşür ve Ruh yeniden Bedene eklenir, zira böylece istikrara kavuşur." Burada beden, Ruhun gücüyle ruhsal hale gelir. Filozoflar bunu şu İşaret veya Figür ile anlatırlar: Siyahi gibi kara bir adamın siyah, kirli ve pis kokulu bir balçığa ya da kile saplanıp kaldığını gördüler; yardımına yüzü güzel, bedeni daha da güzel, çok renkli elbiselerle pek zarifçe süslenmiş genç bir kadın geldi; sırtında kanatları vardı, kanatların tüyleri en nadide beyaz Tavus Kuşununkilere denkti, telekleri ince incilerle süslenmişti, tüyleri ise altın aynalar gibi yansıyordu. Başında saf altından bir taç ve üzerinde gümüş bir yıldız vardı; boynunda hiçbir kralın ödemeye gücünün yetmeyeceği, en kıymetli Yakutla bezenmiş saf Altından bir gerdanlık taşıyordu; ayaklarına altın pabuçlar giymişti ve kendisinden tüm kokuları geride bırakan muazzam bir koku yayılıyordu. Adamı erguvani bir kaftanla giydirdi, onu en parlak aydınlığına yükseltti ve kendisiyle birlikte Göğe çıkardı. Bu yüzden SENIOR şöyle der: "O yaşayan bir şeydir, artık ölmez."

BEŞİNCİ KISSA

Filozoflar bu Sanata iki beden verirler, yani: Güneş ve Ay, ki bunlar Toprak ve Sudur; onlara Karı ve Koca da derler ve dört çocuk doğrurlar; sıcaklık ve soğukluk olan iki oğlan, nem ve kuruluk olan iki kız. Bunlar, cevher-i ferdi (beşinci unsuru), yani içinde hiçbir sahtelik bulunmayan asıl beyaz MAGNESIA'yı oluşturan Dört Elementtir. Sonuç olarak SENIOR şöyle der: "Bu beşi bir araya geldiğinde, doğal Taşın kendisinden yapıldığı TEK bir töz oluştururlar", İBN SÎNÂ ise şöyle öne sürer: "Beşinciye ulaşabilirsek, sona varmış oluruz."

Bunu daha iyi anlayalım. Filozoflar örnek olarak bir Yumurtayı ele alırlar, zira bunda dört element birleşmiştir. İlki ya da kabuk Topraktır, Akı ise Sudur, fakat kabuk ile Ak arasındaki zar Havadır ve Toprağı Sudan ayırır; Sarısı Ateştir ve o da latif havamızı temsil eden latif bir zarla çevrilidir; bu zar Ateşe daha yakın olduğundan daha sıcak ve latiftir, Ateşi Sudan ayırır. Sarının ortasında, içinden genç civcivin çıkıp büyüdüğü BEŞİNCİ ELEMENT vardır.

Böylece bir yumurtada, kusursuz doğanın bir kaynağını oluşturmak üzere maddeyle birleşmiş tüm elementleri görürüz, tıpkı bu soylu sanatta olduğu gibi.

ALTINCI KISSA

Rosinos, bedeni ölü ama yine de Tuz gibi güzel ve beyaz olan bir adama dair gördüğü bir görümü anlatır. Başın hoş, Altın bir görünümü vardı ama gövdeden kesilmişti, tüm uzuvlar da öyleydi; yanında siyah ve zalim çehreli, sağ elinde kana bulanmış çift ağızlı bir kılıç tutan çirkin bir adam duruyordu ve bu iyi adamın katiliydi. Sol elinde üzerinde şunların yazılı olduğu bir kâğıt vardı: "Sana bol bir yaşam verilsin diye seni öldürdüm, fakat başını özenle saklayacağım ki dünyevi azgınlar seni bulup yeryüzünü mahvetmesin; bedenini ise çürüsün, büyüsün ve sayısız meyve versin diye gömeceğim."

YEDİNCİ KISSA

Eski Romalı Ovidius da aynı amaca yönelik olarak, gençleşmek isteyen kadim bir Bilgeden bahsettiğinde kendisine şu söylenmişti: Kendini parçalara ayırmalı ve tam bir kaynamaya bırakmalıdır; o vakit uzuvları yeniden birleşecek ve bol bir güçle tazelenecektir.

DÖRDÜNCÜ RİSALE

DOĞANIN KENDİ AMAÇLARINA ULAŞMA VASITALARI ÜZERİNE

ARİSTOTELES Kökenler Kitabı'nda şöyle der: "Güneş ve İnsan bir İnsan meydana getirir, zira Güneş'in kuvveti ve ruhu hayat verir ve bu sürecin, Güneş'in ısısı vasıtasıyla yedi kez baştan sona geçilmesi gerekir." Fakat Filozoflar yapıtlarında Doğaya Sanat ile yardım etmek zorunda olduklarından, daha önce anılan ve aynı şekilde yedi süreçten geçmesi gereken Taşı meydana getirmek için ısıyı da Güneş'e göre idare etmek durumundadırlar. Zira böylesi bir yapıt İLK OLARAK, yeryüzünün kalınlaşmış, sertleşmiş ve pişmiş kısımlarını yumuşatıp eritmeye yetecek güçte bir ısı gerektirir; nitekim SOKRATES de yerin deliklerinin ve çatlaklarının, Ateş ve Suyun tesirini kabul etmek üzere açılacağını söylerken bundan bahseder.

İKİNCİ OLARAK: Isı gereklidir, zira onun gücü sayesinde yeryüzü karanlıktan kurtulur ve bunun yerine ışıkla bereketlenir. Bununla ilgili olarak SENIOR şöyle der: ısı her siyah şeyi beyaza ve her beyaz şeyi kırmızıya çevirir. Böylece, su beyazlatırken ateş de ışık saçar ve incelmiş toprağa renk verir; toprak, ateşin gücünden aldığı boyayıcı Ruh vasıtasıyla bir Yakut gibi görünür, bu da SOKRATES'in karanlıkta kendine has bir ışığın görüleceğini söylemesine yol açar.

ÜÇÜNCÜ OLARAK: Isı, dünyevi şeylerin içine Ruhani bir Kuvvetin işlemesini sağlar; TURBA'da buna dair şöyle denir: Bedenleri ruhanileştirin ve Sabit olanı Uçucu kılın. RHAZES de "IŞIKLARIN IŞIĞI" adlı eserinde bunu şu şekilde hatırlatır: "Ağır bir beden, hafif bir bedenin yardımı olmadan hafifletilemez, hafif bir beden de ağır bir bedenin yardımı olmadan yerde basılı tutulamaz."

DÖRDÜNCÜ OLARAK: Isı, pak olmayanı temizler. Madensel pislikleri ve kötü kokuları defedip İksiri besler. HERMES bundan bahisle şöyle öğütler: Yoğun olanı Latif olandan, toprağı ateşten ayırın. ALPHIDIUS bu konuda şöyle der: Toprak eritilebilir ve ateşe dönüşür. Bunun üzerine RHAZES şöyle der: Kusursuz hazırlıktan önce gelen çeşitli Arınmalar vardır, yani Temizleme ve Ayrıştırma.

BEŞİNCİ OLARAK: Isı yükseltici biçimde etki eder, zira onun kuvvetiyle Yeryüzünde gizli olan ruhlar havaya yükselir; bundan ötürü Filozoflar, gizli bir şeyi açığa çıkarabilen kimsenin Sanatın Üstadı olduğunu söylerler.

MORIENUS da "RUHU yeniden yaratabilen kimse rengi görebilir" diye öğretirken aynı şeyi kasteder; ALPHIDIUS da şöyle der: "İşte bu sebepten bu Cenk yukarı doğru yükselir, aksi halde ondan hiçbir kazancınız olmaz."

ALTINCI OLARAK: Isı, soğukken yarı ölü halde bulunan soğuk toprağı ısıtır. SOKRATES bu hususta şöyle der: Isı nüfuz ettiğinde, maddeye hizmet eden fakat ısı madde üzerinde iş görürken nihai bir biçime kavuşmayan tüm dünyevi şeyleri latifleştirir. Filozoflar bahsi geçen Isılar hakkında kısa sözlerle şu sonuca varırlar: Yedi kez damıtın, böylece yok edilebilir nemi ayırmış olursunuz ve bu tek bir damıtmadaymış gibi gerçekleşir.

YEDİNCİ OLARAK: Isının Kuvveti yerdeki ısıyla öyle karışmıştır ki toplanmış kısımları hafifletmiş ve diğer elementleri aşacak şekilde çözmüştür; bu yüzden bu ısı Ay'ın Soğukluğu ile dengelenmelidir, "Bir şeyin Ateşini başka bir şeyin Soğukluğu ile söndürün" der CALID.

SEKİZİNCİ OLARAK, ÜÇ KELİME KİTABI'NIN YAZARI AUCTOR DE TRIUM VERBORUM, yazılarında Isıyı ya da Ateşi idare etmek için kendine has bir yöntem verir ve şöyle der: "Güneş Koç burcundayken Birinci Isıyı ya da Ateşin Derecesini gösterir, bu zayıftır zira ısı Suyun Hükmü altındadır; fakat Güneş Aslan burcundayken İkinci Dereceyi gösterir, bu daha sıcaktır zira Suyun büyük soğukluğu Havanın Hükmü altındadır. Yay Burcunda ise Üçüncü Derece bulunur, bu yakıcı bir ısı değildir ve Dinlenme ile Duraklama Hükmü veya Düzeni altındadır."

DÖRT BÖLÜMDE TÜM YAPITIN ÇEŞİTLİ İŞLEMLERİ ÜZERİNE BEŞİNCİ RİSALE

BİRİNCİ BÖLÜM

ÇÖZÜLME, SİMYA Sanatında gerçekleşmesi gereken İlk İşlemdir; zira Doğanın düzeni Corpus'un, BEDENİN VEYA MADDENİN, çokça sözü edilen Cıva olan SUYA dönüştürülmesini gerektirir. CANLI GÜMÜŞ, yanına eklenen saf KÜKÜRDÜ çözer. Bu Çözülme, nemli olanın kuru olanla öldürülmesinden başka bir şey değildir, aslında bir ÇÜRÜMEDİR ve neticede MADDEYİ siyaha çevirir.

İKİNCİ BÖLÜM

Bir sonraki İŞLEM, SUYUN yeniden Corpus'a ya da MADDEYE dönüştürülmesi demek olan PIHTILAŞMADIR; bununla, daha önce CANLI GÜMÜŞ tarafından çözülmüş olan KÜKÜRDÜN, bu cıvayı emip kendi içine çekmesi kastedilir.

Corpus'un emdiği, Toprağa dönüşen Su, zorunlu olarak başka ve türlü türlü renkler sergiler. Zira etki eden şeyin özellikleri değişirse, üzerinde etki edilen şey de değişmek zorundadır.

Çünkü ÇÖZÜLMEDE CANLI GÜMÜŞ etkendir, fakat PIHTILAŞMADA edilgendir, üzerinde işlem yapılandır.

Bu Sanat, oyun oynarken daha önce en üstte olanı en alta getiren çocukların oyununa işte bu yüzden benzetilir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Üçüncüsü YÜCELTME'dir [Süblimleşme]; yeryüzünün daha önce anılan nemini damıtır, zira su toprağa indirgendiğinde havanın hafifliğine buharlaşır ve yeryüzünün üzerinde yumurta gibi basık bir bulutçuk halinde yükselir, işte bu BEŞİNCİ ÖZ'ün Ruhudur; buna TENTÜR, ANIMA, FERMENTUM ya da YAĞ denir ve FİLOZOFLARIN TAŞI'na en yakın maddedir.

Zira Yüceltmeden geriye küller kalır, bu küller Tanrı tarafından kendilerine bahşedilen kendi HAVALARI sayesinde ılımlı bir ısıyla kendiliklerinden erirler; bunun ardından camın dibinde ateşli bir doğaya ve özelliğe sahip kireçleşmiş bir toprak kalır.

Bu, kendisi vasıtasıyla kusursuz yöntemin icra edildiği hakiki felsefi yüceltmedir. İşte bu nedenle bu Sanat, pişene ve kızarana dek kaynatıp kavurmaktan ibaret olan Kadın İşi'ne benzetilir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Dördüncü Bölüm, topraktan ayrılmış olan bu suya ait sonuncu ya da dördüncü şeyin yeniden toprakla birleşmesini gösterir. Taşın kusursuz kılınması isteniyorsa, bir şey diğeriyle birlikte yapılmalıdır.

Bütün doğal şeylerin bir bedende bir araya getirilmesinin nedeni, birleşik bir terkibin meydana gelmesidir. Filozofların bütün dünyayı sayısız kitapla doldurmalarına vesile olan her şey, işte bu son dört Bölümde mevcuttur.

RESİMLERİN TASVİRİ

BİRİNCİ RESİM

Resmin sol tarafındaki kemerli bir kapıya doğru iki adam yaklaşıyor, binaların dairesine girmek için arkalarında bir manzara bırakıyorlar; bu dairenin içinde ustalıkla işlenmiş iki Altın Güneş görülmektedir. Adamlardan biri biraz öndedir ve diğerine hitap etmektedir. Üzerinde sade kırmızı bir kaftan ve mavi çoraplar vardır. Diğeri daha gösterişli giyinmiştir, ancak siyahlar içindedir ve sağ yanında bir kılıç yahut asa bulunmaktadır. Kemerin altındaki zemin döşemeli ya da mozaiklidir, yer yeşil çimendir. Bu kemerden resmin ön planına doğru ilerlendiğinde, üzerinde gök mavisi bir (hanedan) kalkanın durduğu üç düz taş basamak yer alır. Bu kalkanın üzerine en alttaki Altın Güneş resmedilmiştir; bunun üzerinde, yukarıdan dökülen ve altın yıldızlarla bezeli mavi bir kumaşın taçlandırdığı siyah bir miğfer bulunur. Bu alttaki Güneş ve kalkan, yaklaşık 45 derecelik bir açıyla eğik durmaktadır. Ağzı yuvarlaktır ve bir insan yüzünü andıracak şekilde boyanmıştır, her bir gözde de aynı özellik vardır; böylece BİR yüz üzerinde ÜÇ Yüz gösterilmektedir. Gözlerin kendisi yaşlarla dolmuş gibidir, ağız ise sanki dil hafifçe dışarı çıkmış ve kurumuş gibi durmaktadır; yüz, çiçek hastalığından ya da gayritabii bir yaşamdan ötürü lekeli yahut alacalıdır. Çevresindeki ışınlar gruplar halindedir ve eğri çizgilerle yayılır.

Yukarıdaki Güneş havada daha yüksekte durur ve ışık saçar, lakin düşünceli ve ciddidir. Etrafındaki altın hale sırasıyla bir düz, bir dalgalı biçimdedir; en alttaki ışın diğerlerinden daha uzundur ve üç koyu renkli hilalin merkezini işaret eder; alttaki hilallerin her biri diğerinden daha büyüktür. Resmin üzerinde kırmızı harflerle ARMA ARTIS [Sanatın Silahları] ibaresi yer alır ve altın bir kenarlıkla süslenmiştir; bu kenarlıkta biri bir balıkçıl kuşuna balık veren, diğeri ise gitar çalan iki maymun resmedilmiştir; bir baykuş, bir ibibik ve diğer kuşlar, meyveler ve çiçeklerle birlikte resmi tamamlar.

İKİNCİ VE ÜÇÜNCÜ RESİMLER

İKİNCİ RESİM

Kırmızı kaftan giymiş, kırmızı başlıklı ve erguvani bir dış pelerinli bir adam. Sol elinde uzun boyunlu bir şişe, imbik ya da cam imbik tutmaktadır; bu kap üçte birine kadar sarımsı, şeffaf ve kısmen ışık saçan bir sıvıyla doludur ve adam güzel bir manzaranın ön planında yürürken sağ işaret parmağıyla düşünceli bir biçimde onu işaret etmektedir. Kenarlık, üzerinde Geyik, Tavus Kuşu, Arı, Kelebek, Kuşlar, Frenk Üzümü ve Çiçeklerin resmedildiği altın bir zemin sergiler. İmbiğin boynundan aşağıya, üzerinde altın harflerle şu sözlerin yazılı olduğu siyah bir şerit sarkar:

"EAMUS QUESITUM QUATUOR ELEMENTORUM NATURAS" [Haydi gidip dört elementin doğasını arayalım]

ÜÇÜNCÜ RESİM

Altınla süslenmiş koyu renkli zırh içinde bir Şövalye, sağ elinde çekilmiş bir kılıç, sol elinde ise üzerinde altın harflerle şu sözlerin kazındığı kırmızı bir sancak ya da kalkan tutmaktadır: "EX DUABUS AQUIS UNAM FACITE, QUI QUAERITIS SOLE ET LUNA FACERE ET DATE BIBERE INIMICO VINO. ET VIDEBITIS CUM MORTUUM. DEINDE DE AQUA TERRA FACITE, ET LAPIDEM MULTIPLICASTIS" [Ey Güneş ve Ay'dan yapmayı arzulayanlar, iki sudan bir su yapın ve bunu şarap düşmanına içirin. Ve onun öldüğünü göreceksiniz. Ardından sudan toprak yapın, böylece Taşı çoğaltmış olursunuz]

Her biri üzerinde bir ayağı bulunmak suretiyle iki çeşmenin üzerinde durmaktadır. Sağdaki çeşmenin üzerinde, içinden siyah bir sıvının aktığı ve birleşen bir boru vasıtasıyla sol taraftaki çeşmeye taştığı çıplak bir erkek çocuğu figürü yer alır; sol çeşmenin üzerinde de çıplak bir kız çocuğu figürü vardır, ancak buradan alttaki hazneye altın bir sıvı akar ve bu sıvı karışarak siyah akıntının tamamını altın suya dönüştürür. Bu çeşme taşarak uzakta uzandığı görülen büyük bir altın göl oluşturur; gölün etrafında bir köy, güzel bir manzara ve saire görülür.

Sağ tarafta kırmızı ve altın kaftanlar içinde, başında altın bir taç bulunan, alev alev yanan bir ateşin üzerinde duran, elinde bir asa ve üzerinde altın harflerle "COAGULA MASCULINUM" [Erili Pıhtılaştır] yazılı bir parşömen tutan bir Kral tasvir edilmiştir. Kırmızı astarlı mavi bir elbise giymiş, elinde altın harflerle "LAC VIRGINIS" [Bakire Sütü] yazılı mavi bir parşömen tutan bir Kraliçe ile konuşmaktadır. Kraliçe iki ayağıyla birden koyu renkli bir Dolunayın üzerinde durmaktadır; başının üzerinde, havada, gözlerini soran ve umut dolu gözlerle Krala yöneltmiş soluk, gümüşi bir Güneş vardır. Kralın başının üzerinde ise gözlerini kederle Kraliçeye yöneltmiş altın-kırmızı bir Güneş yer alır.

BEŞİNCİ VE ALTINCI RESİMLER

Arkada bir Şehir ve manzara uzanmaktadır. Kenarlık boyunca Altın zemin üzerinde kuşlar ve çiçekler yer alır. Resmin üst kısmında şu ibare bulunur: "PARTICULARIA" [Tikel Şeyler]. Altında ise şu yazılıdır: "VIA UNIVERSALIS, PARTICULARIBUS INCLUSIS" [Tikelleri de içine alan Evrensel Yol].

Bir kayada taş ocağı işleten ve altın kazan iki adamı tasvir eder. Ön planda, suda yüzen bronzlaşmış bir hilal bulunmaktadır. Bunun altında "ESTHER" kelimesi, onun da altında ise tahtında oturan ve asasını Kraliçe'ye uzatan Kral AHASUEROS'un sarayının içi yer alır. Resmin üst kısmında iki çıplak çocuk figürü vardır. Biri elinde bir kuş tutmakta, karşı köşedeki diğeri ise başka bir kuşu beslemektedir.

Altın dalları ve meyveleri olan, kökünü çevreleyen altın bir taç bulunan bir Ağaç içerir. Ağaca yaslanmış YEDİ BASAMAKLI bir merdiven üzerinde bir adam durmaktadır; siyah giyinmiş, altın rengi tozlukları ya da çizmeleri olan bu adam altıncı ve yedinci basamaklardadır, aşağıda kırmızı bir cübbe giymiş ve bu cübbesi beyazımsı mor bir cübbeyle sarılmış bir adama bir dal uzatmaktadır. Daha önce benzer bir dalı, kırmızı bir cübbeyle sarılmış beyazımsı mor bir cübbe giyen başka bir adama vermiştir. Resmin altında dört kadının yıkandığı açık bir havuz vardır, altın bir fıskiye havuza bir su jeti akıtmaktadır, havuzun yanında iki hanım durmaktadır, biri sarı, diğeri kırmızı giyinmiştir, her biri şapka veya çanak gibi siyahımsı yuvarlak bir nesne uzatmaktadır. Sağdaki kapı aralığından biri mavi, diğeri mor giyinmiş iki adam görülmektedir, resmin solunda ise yeşilli iki adam görülür. Yukarıda ve arkadaki bir balkonda, mavi giyinmiş, aşağı bakan bir adam varken, karşısında kırmızı giysili bir Kral, yanında biri yeşilli, diğeri siyahlı hizmetkârlarıyla birlikte o da havuza doğru aşağı bakmaktadır. Yıkananların her birinin boynunda ikişer sıra altın boncuk (tılsım) vardır. Yukarıdaki ağaca, beyaz başlı büyük siyah bir kuş tünemiştir, meyveyi gagalamaktadır; bu sırada ON ÜÇ çeşitli renkte kuş havaya doğru uçmaktadır. Orta mesafede sade bir kulübenin bulunduğu mütevazı görünümlü bir manzara. Arka plandaki dağlar ve yerden fışkıran altın dallar ile çiçekler resmi tamamlar.

YEDİNCİ RESİM

Kürklü ve altın işlemeli, bol ve dökümlü bir cübbeye bürünmüş, sağ elinde üzerinde yedi Altın Yıldız bulunan bir asa, sol elinde ise altın bir küre tutan bir Kraliçe veya genç bir Kral tasvir edilmektedir. Orta mesafede denizde yüzen veya boğulan, hayatını kurtarmak için yardım istercesine kollarını uzatan bir Kral görülür. Tepede altın bir Güneş parlamakta, ışınlarını aşağıya, Kraliçe'ye doğru yöneltmektedir. Güneş'in solunda, altın bir hale ile çevrelenmiş parlak bir Yıldız vardır, o da ışınlarını Kraliçe'ye veya genç Kral'a yöneltmektedir. Kenar süsü kelebek, çilekler, kuşlar ve çiçeklerle birlikte altındandır. Kaidede mavimsi gri resimler gibi iki küçük oyma taş [intaglio] vardır; soldaki, çıplak bir adamın, bir Satir'in yanında yerde oturan bir kadına sopayla vuruşunu tasvir eder, bunların her ikisi de darbeyi savuşturmak için kollarını kaldırmıştır. Yanlarında bir ağaç büyümektedir. Sağdaki buna çok benzer, yalnızca ayakta duran ve sopalı adamın diğer ikisine vurmasını engellemeye çalışan dördüncü bir erkek figürü vardır. Tepesiyle, ön plandaki patikasıyla ve uzak manzarasıyla tabiat çok güzeldir. Altın uçlu çiçekler yaprakların arasından baş göstermektedir ve tüm sahne, insanın değiştirmek ya da geliştirmeye kalkışmak istemeyeceği niteliktedir.

SEKİZİNCİ RESİM

Melek kanatları olan ve son derece gösterişli giyinmiş bir Kraliçe'yi tasvir eder. Altın bir tacı, boyun süsleri, altın zincirleri, sarı ve dökümlü kolları vardır. Elbisenin eteği, akıcı yeşil yaprak deseni ve kırmızı ile mavi çiçeklerle süslenmiştir. Sol omzundan altın kenarlı mavi bir kumaş sarkar, terlikleri kırmızı ve altındır. Elinde, dizlerine kadar siyah bir çamur havuzunun içinde duran çıplak siyah bir adama uzattığı altın kenarlı al bir cübbe tutmaktadır. Adamın sol kolu beyaz ve hafifçe kirlidir. Sağ kolu, boynu ve başı kan kırmızıdır. Sağ elini, çıplaklığını örtercesine sağ uyluğunun üzerinde tutar. Sağ tarafı bize dönük durmaktadır ve profilde, profil kısmı hariç neredeyse tüm başı örten dairesel şeffaf bir cam küre görülür; bu kürenin içinden Benlik Saygısı organı üzerinde, sağ elmacık kemiğinde ve sağ gözün üzerinde, her birinde küçük kırmızı bir haç görülen üç parlak nokta seçilmektedir. Kraliçe onu yüreklendiriyor ve ona şefkat gösteriyor gibidir. Uzakta göllü bir manzara görülür. Köy, uzakta yürüyen birkaç kişinin olduğu bir yol, gölde yelken açmış bir tekne ve en uzakta adalar.

Kraliçe'nin Tacı üzerinde gümüş bir yıldız vardır. Kaidede iki Geyik, iki maymun ve papağan, kenarda ise Altın üzerindeki çiçekler resmi tamamlar.

DOKUZUNCU RESİM

Claude tarzı muhteşem bir resmin ön planında ayakta duran, siyah giyinmiş, altın biyeli, önünde kırmızı ve altın çapraz düğme şeritleri bulunan, kusursuz biçimli bir erkek figürüdür. Altın püsküllü veya süslemeli saçakları olan kırmızı ve altın bir kuşak. İki başı ve boynu vardır. Biri kumral saçlı ve mavi gözlü, sakalsız ve bıyıksız bir erkek başı; diğeri mavi gözlü, sarı veya kızılımsı saçlı güzel bir kadın yüzüdür. Erkeğin başından altın rengi bir ışıma veya hale yayılırken, kadından gümüşi bir ışıma çıkmaktadır. Erkeğin yüzü resmin soluna, ancak kadının sağına doğrudur ve profili kadının başının arka kısmıyla tam olarak sağ gözün kenarına kadar örtüşür, böylece her iki yüz de oldukça eksiksiz görülür. Adamın sağ omzuna tutturulmuş al bir kanadı, kadının ise soluk mor ve beyaz bir kanadı vardır. Sol elinde, her ikisinin de dikkatle baktığı bir Altın Yumurta tutar; sağ elinde ise kenarı altın ve turuncuyla çevrelenmiş, hemen ardından grimsi alacalı veya mermer görünümlü bir iç halka, sonra koyu yeşil renkte daha dar bir iç halka bulunan Dairesel bir Kalkan tutmaktadır ve

ONUNCU RESİM bunun içinde mavi bir halka, onun da merkezinde, bir boru içindeki çift bükey mercekten görülmüşe benzeyen minik bir manzara yer alır. Kuşlar,

Çiçekler ve altın zemin üzerindeki Üzümler bu resmi tamamlar. |

ONUNCU RESİM

Vahşi, darmadağınık siyah saçlı, kızıl giysiler içinde, üzerinde soluk erguvani tonlar taşıyan beyaz bir üstlük bulunan ve sağ elinde çekilmiş bir kılıç tutan vahşi, alçak bir adamı tasvir eder. Sol elinde, ayaklarının dibinde yeni parçalanmış halde yatan, açık renkli, güzel tenli bir erkek cesedinin altın başını tutmaktadır. Kollar ve bacaklar taze ve temiz bir şekilde ayrılmıştır, taze kesilmiş berrak kırmızı et görünmektedir. Bu sahne, bir saraya ait açık arazide canlandırılmıştır. Yanından, üzerinde gondolların işlediği bir nehir akmaktadır. Venedik'in o şaşaalı, bir saraylar şehri olduğu dönemdeki gibi, uzakta kaleler ve zarif konaklar görülür. Görüş alanı içinde birkaç kişi arazide gezinmekte ve oyalanmaktadır, ancak bunlar burada tasvir edilen sahneden habersizdir. Üzerinde bu korkunç sahnenin canlandırıldığı yeşil yapraklar üzerinde bazı altın uçlar görülür.

Alttaki kaidede iki küçük altın resim görülür; soldaki, dört nehir atını süren bir Kralı temsil eder,

ON BİRİNCİ RESİM arkasında bir kayık içinde, atlara bağlı iki dizgini tutan ve böylece kayığı çeken bir kadın figürü bulunur.

Sağdaki resim, bir kayık içinde, sağ elinde üç uçlu bir çatal, bir asa (sapsız) tutan, sol elindeki dizginlerle üç nehir atını yönlendiren bir kadını tasvir eder. Bir Satyr ve iki kadın önden gitmektedir; arkadan iki kadın daha gelmektedir, bunlardan biri bir Deniz Adamının sırtında oturmaktadır. Altın zemin üzerindeki Kuşlar ve Çiçekler resmi tamamlar.

ON BİRİNCİ RESİM

Görkemli bir sarayın avlusunda ve bir revakın altında, üzerinde suyla dolu demir bir kap ya da bakır bir kazan bulunan dairesel bir ocak vardır; kazanın içinde göğsüne kadar suya batmış, kızıl tenli çıplak bir adam bulunmaktadır. Başının üzerinde, kanatları açık, mavi gölgeli beyaz bir güvercin durur. Bir adam büyük bir dikkat ve kaygıyla bir körükle ocağı üflemektedir. İç giysisi kırmızı, alt giysisi mavi, harmanisi siyah ve mavi kenarlıdır, terlikleri siyah, önlüğü beyaz, saçları uzunca ve bakımsızdır. Bütün endamı bir zanaatkârı ele verir. Uzaktaki yükseltilmiş bir revakta iki figür göze çarpar. Biri kırmızı giyinmiş ve elinde bir şişe taşıyan bir kadın; diğeri soluk erguvani giyinmiş ve sıcak banyodaki adama doğru bakan bir erkektir. Zanaatkârın yanında bir

Cucurbit veya cam imbik, maşa ve ateş için kömürler bulunur. Duvardaki iki nişte Merkür ve Jüpiter figürleri görülür. Bir sütunun kaidesinde veya ayaklığında, demirci olarak çalışan Vulcanus'un bir oyması veya kabartması yer alır; yanında, çekiçli kolunu sanki yardım ediyormuş gibi kaldırmış bir çırak bulunur. Altın zemin üzerindeki kuşlar ve çiçekler bu resmin kenar süsünü tamamlar.

Resmin ana unsuru olarak, son derece süslü bir niş içinde, yeşil bir çelenk üzerinde duran, tepeden aşağıya yaklaşık dörtte bir mesafede daralan kısmında kırmızı ve altın bir taçla çevrelenmiş, hava sızdırmaz şekilde mühürlenmiş dik, büyük bir cam cucurbit veya imbiği tasvir eder. Bu cucurbitin içinde, sağ elinde siyah bir şişe veya pota tutan ve bunun içindekileri pençeleri, pulları ve yüzgeçli kanatları olan bir Ejderhanın veya korkunç bir su canavarının boğazından aşağı döken çıplak bir çocuk görülür. Bacaklar ve göğüs tavus kuşu tüyü benekleriyle kaplıdır. Çocuk sol elinde küçük bir körük tutar ve bununla canavarın kalbine doğru işaret eder. Bir araba üzerinde oturan Merkür'ün alegorik figürü (sol elinde bir caduceus asası ve sağ elinde bir orak, önünde arabada uzanmış bir bebek ve iki yeşil ve altın Ejderha veya Canavarı sürmektedir)

nişin üzerinde yükselir. Resmin kaidesinde, yaşlı bir adamın su çektiği ve bir fıçıya boşalttığı bir nehir görülür, ancak adam doldurdukça su aynı hızla dışarı akmaktadır. Bacakları çıplak bir adam bir tekne içinde hayvan derilerini çiğnemektedir; önünde ise bir sepi ustası bir derinin kıllarını tıraş etmektedir. Yaşlılıktan beli bükülmüş bir ihtiyar, hali vakti yerinde, orta yaşlı bir adamdan sadaka istemektedir. Sağ kenarda ve nehrin ötesinde bir domuzu besleyen bir kadın vardır. Bir adam bir eliyle bacağından, diğer eliyle kulağından başka bir domuzu yakalamaktadır; bir diğer domuz ise götürülmek veya kesilmek üzere bir kutuya hapsedilmiş halde görülür. Daha ötede, saban çeken dört atlı bir koşumun başında bir adam görülür; bir başka adam ise bunlardan birini, yağız olanını dövmektedir, atlardan üçü yağız, biri ise gayet istekli çekiyor gibi görünen beyaz bir attır. Bunun da ötesinde, elleri arkasından bağlanmış bir adamı sopayla döven bir adam görülür ve daha da uzakta, bir adamın asıldığı daracının çevresinde toplanmış kalabalık bir insan topluluğu vardır. Sol kenarda, bir beyefendiden sadaka dileyen ve alan iki kötürüm bulunur; onların ötesinde ise büyük bir katedralin yanındaki mezarlığa doğru giden bir cenaze alayı görülür. Siyahlar giymiş dört dilsiz, dört kişi tarafından taşınan ve bir köy evi çatısı şeklinde yapılmış, beyaz boyalı ve üzerinde iki siyah şerit bulunan tabutu takip etmektedir. |

ON ÜÇÜNCÜ RESİM

ON ÜÇÜNCÜ RESİM

Benzer bir başka niş ve aynı şekilde Altın bir Taç veya Taçcık ile taçlandırılmış imbik. Cam kabın içinde üç kumru ya da kuş vardır. Biri KIRMIZI, biri BEYAZ ve üçüncüsü SİYAHTIR. İlk ikisi, sırtüstü yere yatırdıkları ve meşru müdafaa amacıyla pençelerini yukarı doğru savuran siyah olanı gagalamakla ya da onunla dövüşmekle meşguldür. BEYAZ olan KUYRUK ALTINDAN gagalarken, KIRMIZI olan BAŞINDAN gagalar. Camın yüzeyinde ve dış kısmında, kırmızı kuşun başının karşısında altın kıvılcımlar belirir. Nişin kaidesinin altında, Vatikan'ın içinde devasa, geniş bir merdiven bulunur. Bu merdivenin yarı yolunda geniş bir sahanlık alanı yer alır; bunun üzerinde bir masa ve iki siyah sandık ya da kutu vardır. Masanın üzerinde bir terazi, iki yığın altın, mürekkep şişeleri, yazı masası ve masanın kenarından sarkan basılı bir kâğıt bulunur. Mavi kasketli, kırmızı ve mavi giysili bir adam masada, siyah bir sandalyede oturmakta, büyük bir kitabı incelemektedir; masanın başında iki adam durmakta, görünüşe göre birbiriyle konuşmaktadır. Biri mavi bir cübbe giymiş, sırtından aşağı sarkan al bir kasket ve atkısı vardır; diğerinin ise altın işlemeli kantaşı rengi bir cübbesi vardır, başı açıktır ve elinde tezhipli bir kitap tutmaktadır. Sola doğru iki basamak yukarıda, kantaşı rengi bir

halı üzerinde, dizlerinin üstüne çökmüş bir adam vardır. Kırmızı ve altın rengine bürünmüştür; iki basamak daha yukarıda ise kırmızı ve altın rengi cübbeler içinde, üç katlı altın tacıyla Papa oturmakta olup diz çöken adamın başına bir taç koymaktadır. Papanın etrafı çok sayıda Kardinal ve benzerleri tarafından sarılmıştır. Daha geride başkalarının sohbet ettiği görülür. Avluda iki kişinin bir imbik veya imbik balonu çalıştırdığı görülürken, uzakta bir tazı sürüsünün ve insanların avlandığı görülür. Yakında, tek dizi üzerine çökmüş, bu yerin dışında olan ve açıkça belirli bir makam sahibi olan bu beyefendilerden sanki bir lütuf dileniyormuş gibi duran mütevazı görünümlü bir yalvarıcı görülür. Nişin üzerinde, elinde iki ok bulunan ve iki tavus kuşu tarafından çekilen bir arabaya binmiş bir adamın mitolojik bir resmi vardır; arabanın bir tekerleğinde Yay, diğerinde ise Balık bulunur. Bir şövalye tek dizi üzerine çökmüş ona bir tabak vb. sunmaktadır. Güneşin ışıltısı onun arkasında parlar. (Yay ve Balık burcunda Jüpiter).

Altın bir niş içinde benzer bir cam imbik. Camın içinde, mavi gölgeli, her biri altın bir taçla süslenmiş üç başlı beyaz bir kuş dik durmaktadır.

Nişin üstünde, kalkanı ve mızrağıyla Mars'ın ve önünde

kıvrılmış bir yılanla bir arabada oturuşunun mitolojik bir tasviri yer alır. Ön tekerlekte Oğlak, arka tekerlekte ise Yengeç bulunur. Araba iki Tilki tarafından çekilmektedir. Alt kısımda ve kenar boşluğu etrafında, zırhlarının dışına kırmızı ve altın rengi etekler giymiş miğferli ve zırhlı süvariler ile mızrak vb. ile silahlanmış yaya halk arasında süregiden bir Savaş vardır. Uzakta evlerin yakıldığı ve sığırların yağmalandığı görülür. Muhtemelen İsviçre Bağımsızlık Savaşı'ndan sahneleri temsil etmesi amaçlanmıştır.

Kenar pervazına çilekler, bezelye kılıfı, çiçekler ve bir kuş resmedilmiş, kantaşı rengi bir niş içine yerleştirilmiş benzer bir imbik. İmbik içinde, on ikinci Resimdekine benzer şekilde, tek bir gövdeye bağlı üç başlı ve uzun boyunlu bir Canavar Ejderha vardır. Başlar sağa dönüktür, bize en yakın olanı beyaz, ortadaki kırmızı, en uzaktaki siyahtır, boyunların hepsi yeşil beneklidir. Nişin üzerinde, altın giysiler içinde, altın koşumlu iki at tarafından çekilen, açık yeşil, iki tekerlekli bir savaş arabasında, altın uçlu bulutların üzerinde oturan bir Kralın alegorik bir tasviri vardır. Tekerlek üzerinde Aslan figürü bulunur. Kralın önünde, eğik duran ve yüzüyle aynı hizada bulunan altın bir Güneş vardır; Kral, onun etkisiyle veya vasıtasıyla her yana

altın bir ışıma ya da hale yayabilmektedir. Aslan burcunda Güneş. İmbiğin altında, çimenlikteki bir seki üzerinde oturan, siyah iç giysileri ve kasketi olan, krallara layık kırmızı ve altın rengi cübbeler içindeki bir Kral vardır. Önünde ve etrafında muhteşem ve çeşitli giysiler içinde on Saray Mensubu bulunur, bir diğeri ise güzelce donatılmış bir atın üzerindedir.

Manzaranın sağ kenarındaki devamında, atletik sporlar yapan, taş kaldıran, güreşen, ok atan vb. iyi giyimli adamlar görülür. Sol kenarda, başında taç olan, mavi ve erguvani cübbeler giymiş bir Kral, kılıç talimi yapan iki adamı izler vaziyette durmaktadır; iki çocuk, sanki onların hizmetindeymiş gibi ellerinde iki başka kılıç tutarak yanlarında beklemektedir. Arka planda başkalarının kılıç talimi yaptığı görülür. Uzakta Nehir ve Kaleler bulunan manzara.

Benzer fakat daha süslü altın bir niş. Üst kısmında, cam İmbiğin sivri ucunun geçmesine izin veren dairesel bir açıklık vardır. Bu noktadan iki altın zincir sarkıtılmıştır, zincirlerin diğer uçları nişin yanlarındaki, yüksekliğinin yaklaşık dörtte üçü hizasındaki iki sütuna tutturulmuştur. İmbiğin içinde, aşağıda bulunan bir grup müzisyene tepeden bakan, güzelce resmedilmiş bir tavus kuşu vardır. Onlardan biri gitar, diğeri ise viyol çalmaktadır. Kırmızı ve altın rengi giyinmiş bir hanım da çalmaktadır

ON YEDİNCİ RESİM bir viyol, bu sırada mavi ve altın rengi giyinmiş bir diğer hanım ile sarı ve altın rengi giyinmiş bir başkası birlikte şarkı söylemektedir, resmin sol tarafında masada şarap içip üzüm yiyen iki beyefendi ve bir hanım vardır. Sağ tarafta bir manzara uzanır ve çiftler halinde gezinen çeşitli erkekler ile kadınlar görülür. Solda, içinde pek çok kişinin yıkandığı akan bir dere görünür. Nişin üzerinde, kırmızı ve altın rengi kumaşlara bürünmüş, elinde altın bir ok tutan ve kırmızı altın bir arabada oturan bir hanım figürü yer alır. Tekerleklerden birinde Koç, diğerinde Terazi vardır, Venüs Koç ve Terazi'de. Araba, altın uçlu bulutların üzerinde iki kumru tarafından çekilmektedir. Arabanın üzerinde, onun önünde, elinde yay ve okla atış yapma vaziyetinde küçük bir Cupido figürü durur, kadın ise onu arkadan altın bir kordonla tutmaktadır. Gökyüzünde, onun üzerinde altın ışıltılar saçan ve kırmızı bir okun saplandığı kırmızı bir kalp belirir. Kalbin üzerinde altın rengi ışık saçan bir güneş durmaktadır, üst kısmı resmin üst çizgisiyle kesilmiştir.

ON YEDİNCİ RESİM On Dördüncü resimdekine benzer bir imbik gövdesi ve altın niş. İmbik gövdesinin içinde, bedeninin üst kısmı çıplak olan, ancak ayakları ve ayak bilekleri hariç bedeninin geri kalanına gevşekçe soluk mavi bir cüppe dolanmış bir Kraliçe figürü vardır. Etrafında oval biçimli bir hale bulunur

ON SEKİZİNCİ RESİM mavi ve sarı bir gökkuşağı gibi. Ayaklarının altında Güneş'in altın rengi bir profil yüzü vardır, Mavi bir araba üzerindeki mavi bir adam figürüyle taçlandırılmış olan nişin altın kenarlığına çiçekler resmedilmiştir; adam elinde ışık saçan bir caduceus asası tutar, araba iki horoz tarafından çekilmektedir, tekerleklerden birinde İkizler, diğerinde Başak vardır. Merkür İkizler ve Başak'ta. Nişin kaidesinin altında bir Küre üzerinde çalışan iki filozof bulunur. Bir diğeri yazı masasında yazmaktadır, bir başkası ise masada oturmuş torbalara altın saymaktadır. Masanın sağ tarafında, arkasındaki körükte duran bir adam tarafından hava basılan, orgcunun ise öndeki tuşları idare ettiği kadim bir org vardır. İki koro şarkıcısı ve bakır nefesli bir çalgı çalan bir adam; Ticaret, Bilim, Edebiyat ve Müzik'ten oluşan bu grubu tamamlar, Heykeltıraşlık ise kısa bir taş kaide üzerinde çekiç ve keskilerle çalışan iki adamla temsil edilir. Arka plan oldukça hareketli ve müreffeh bir ticaret şehrini, muhtemelen Venedik'i tasvir eder.

ON SEKİZİNCİ RESİM Altın bir zemin üzerinde kuşlar ve çiçeklerle çevrili bir başka altın nişin içinde benzer bir cam şişe veya imbik gövdesi durmaktadır. Bunun içinde kırmızı ve altın rengi giyinmiş genç bir erkek çocuk Kral vardır. Bacakları dizlerinin üstünden baldırlarının alt kısmına kadar çıplaktır. Çizmeleri kırmızı ve altındır. Sol elinde altın bir

ON DOKUZUNCU RESİM küre, sağ elinde bir asa tutar. Dışbükey tarafı yukarı bakan bir hilalin üzerinde durur ve oval bir ışık halesiyle, koyu sarı ve altın rengi ışıltılar yayarak her yana büyük bir parlaklık saçar. Nişin üzerinde, kırmızı ve altın renkli iki kadın figürü tarafından çekilen altın bir araba yer alır. Arabada, elinde içbükey tarafı yukarı bakan bir hilal tutan bir kadın figürü oturmaktadır. Arabanın tekerleğinde Akrep burcu vardır (Ay Akrep'te). Nişin kaidesinin altında, yüzeyinde su kuşları olan bir nehir bulunur, orta ve en uzak mesafede bir teknede ağ atan balıkçılar, oltayla balık tutan ve avlanan diğerleri, doğancılık yapanlar, nehirde çamaşır yıkayanlar, sürek avı yapanlar, ata binenler, kayığa binenler ve yelken açmış gemiler görülür; ön plana yakın bir yerde ise derenin akıntısıyla bir değirmen çarkı dönmektedir.

ON DOKUZUNCU RESİM

Son derece kasvetli, garip bir şekilde karanlık ve tekinsiz bir konudur. Ön planda siyah, marazlı, kurumuş ağaçların bulunduğu, çıplakça, cılız bir manzara. DEVASA BİR SİYAH GÜNEŞ, büyük oranda yerin altına batmış haldedir, yine de görünür durumdadır ve manzaranın merkezinde ya da orta mesafede kısmen yerin üzerine yükselmektedir. Bir tabut örtüsünü andıran bu diken diken siyah güneşin yükselişi, ötede uzanan hakiki güneşin bedenini bütünüyle örter ve gizler; zira arkada, hakiki güneşin altın ışıltıları

YİRMİNCİ RESİM görülür, bu ışıltılar altın tonlu ışığıyla en uzak mesafedeki güzel bir manzarayı aydınlatmaktadır. Yukarıdaki bulutlar kırmızıdır ve uzakta (en uzak mesafede) görülen binalar da kırmızı ve kor gibi parlaktır. Sanki her şeyin arkasında yatan gizli hakiki güneşten yayılıyormuşçasına, tüm bu ön plan karanlığının arasından fışkıran soluk altın rengi ışınlar görülür.

Kenarlıkta, resmi tamamlayan altın zemin üzerinde tırtıllar, kelebekler, küçük kuşlar, salyangozlar, çiçekler vb. yer alır.

YİRMİNCİ RESİM

Uzun bir odada, çeşitli yaşlarda oyun oynayan on çocuk görülür. Bunların altısı çıplaktır, üçü mavi, biri sarı giyinmiştir. Ayakları olmayan oyuncak tahta atlar, küçük kâğıt fırıldaklar. Üzerinde gezinti yapmak için araba haline getirilmiş bir minder vb. başlıca eğlenceleri oluşturur. Anne, odanın en uç köşesinde kucağında bir bebek emzirerek ve ailesine göz kulak olarak oturmaktadır. Kırmızı ve altın rengi giyinmiştir, siyah bir pelerini vardır. Yerde sekerek dolaşan BİR KÜÇÜK KARGA görülür. Kedi köşededir. Yerde kullanıma hazır bir banyo teknesi ve leğen vardır, kapının üzerindeki bir rafta ise sarımsı bir sıvı içeren iki şişe görülür. Kapıdan diğer odada işiyle meşgul bir hizmetçi kız görünmektedir.

YİRMİ BİRİNCİ VE YİRMİ İKİNCİ RESİMLER

Altın bir zemin üzerindeki kelebekler, tırtıllar, güveler, sinekler, salyangozlar, meyveler ve çiçekler bu resmi tamamlar.

YİRMİ BİRİNCİ RESİM

Bir nehri ve manzarayı içerir. Hemen ön planda altında ateş yanan bir kazan ve onu çevreleyen birkaç siyah toprak kap vardır. Ön planda çamaşır yıkayan, sıkan, asan, kurutan ve ağartan dokuz kadın bulunmaktadır.

Evler, Minareli Kaleler vb. manzarayı güzelleştirir. Altın zemin üzerindeki kuşlar, yabani meyveler, kelebekler ve çiçekler kenarlığı tamamlar.

YİRMİ İKİNCİ RESİM

Henüz doğmuş, altın kırmızısı, vakur, düşünceli ve sert bakışlı Güneş'i sergiler. Gözleri, sanki en derin ruhunuzu araştırıp sorgulayacakmış gibi öylesine delicidir. Manzara üzerinde gecenin kutsiyeti vardır ve grimsi siyah bir tondadır. Güneş'in çenesinin tam altındaki tepede bir şehir görünür. Yine de görünüşe göre geceye sarınmıştır. Yaşama dair hiçbir kıpırtı yoktur, her şey geceye ve uykuya bürünmüş gibidir, sanki Güneş sabahın pek erken vaktinde fark ettirmeden üzerlerine çökmüş de Yeryüzü'ne hiç ışık verememiş ya da insanları uyandıramamış gibidir.

Yalnızca ön plandaki ve orta mesafedeki harap olmuş birkaç ağaç solgun altın izleri gösterir.

Kenar boşluğunda, altın bir zemin üzerindeki kuşlar, çilekler ve çiçekler, insanın burada veya ahirette bilebileceği en derin sırla yüklü olan resmi tamamlar.

Bir şey ısısından mahrum kalırsa, içinde hiçbir hareket olmaz. Doğanın düzeninde baba oğula dönüşür, bu da Ruhaninin maddileştiği ve Uçucu olanın kalıcı kılındığı ya da Güneş ile Ay'ın evlerine döndüğü anlamına gelir. Bu iki gezegenden Senior da bahseder: "Ben sıcak ve kuru bir Güneşim, sense ey Luna, soğuk ve nemlisin; en kadim asaletimizin düzeni içinde yükseldiğimizde, içimize yakıcı bir ışık dökülecektir." Bununla kadimlerin bilgisi ve ustalığı sayesinde nemlerin tazelenişinin kabul edileceğini, Güneş ve Ay'ın şeffaflaşacağını belirtmektedir.

"Scala Philosophorum" ateşi şöyle ele alır: "Bütün çalışmanın Isısı yahut Ateşi tektir, zira kimileri ilk rejimin ısısının kuluçkadaki bir tavuğun sıcaklığı gibi olması gerektiğini söyler, kimileri yiyeceklerin hazmının ve bedenin beslenmesinin doğal sıcaklığı gibi olması gerektiğini ileri sürer, kimileri ise Güneş Koç burcundayken onun ısısını uygun olan ısı olarak kabul eder."

Taş tek bir işlemle elde edilse de, Ateşin işleminin yine de üç kez değiştirilmesi gerekir. Çalışmanın ilk işleminde ısı, madde sürekli kararana dek ve dahası yeniden beyazlaşana dek hafif, ılımlı ve sıcak olmalıdır. Bu ısı, Güneş Koç'tayken ve Boğa'ya doğru ilerlemeye başladığındaki ısısına benzetilir. Beyaz göründüğünde Ateş artırılmalı ve Taşın kusursuz kurumasına veya Kalsinasyonuna [kavrulmasına] kadar sürdürülmelidir; bu ısı, Güneş Boğa'dayken ve İkizler'e doğru ilerlerkenki ısısına benzetilir. Taş kusursuz bir şekilde kuruyup kalsine edildiğinde, ateş Taş kusursuz biçimde kırmızılaşana ve ateşten krallara layık bir libas kuşanana dek bir kez daha şiddetlendirilmelidir; bu ısı da Güneş Aslan'dayken, yani kendi evinde bulunup en yüksek mertebesindeyken yazın kavurucu sıcağına benzetilir. Ateşin idaresi üzerine bu kadar söz yeterlidir.

BEŞİNCİ RİSALE

İKİNCİ KISIM

TAŞIN HAZIRLANMASINDA BELİREN RENKLER ÜZERİNE

Filozof Meraldus, "Turba"da şöyle der: İki kez kararır, iki kez sararır ve iki kez kızarır, bu yüzden onu kaynat, zira kaynatma sürecinde birçok renk belirir ve ısı bunlara göre değiştirilir. Bütün renkler belirse de, hepsi arasında en çok göze çarpan yalnızca üç tanedir. Başlıca renkler siyah, beyaz ve kırmızıdır; bunların arasında daha pek çok renk belirir; beyazdan sonra veya ilk kırmızıdan sonra ortaya çıkan sarımsı bir renk Meraldus tarafından kusursuz bir Renk olarak nitelendirilirken, Conciliator bunu kusursuz saymaz ve görünür kalacak kadar madde üzerinde güçbela durduğunu söyler. Fakat kusursuz beyazdan sonra ve ilk kırmızıdan önce ortaya çıkan diğer sarımsı renk bir süre görülebilir ve bu nedenle kusursuz bir renktir. Bu, Meraldus'un yukarıda söylediğiyle aynıdır, ancak maddede dört gün kalan siyah, beyaz veya kırmızı kadar uzun sürmezler; gerçi siyah ile kırmızı ikinci kez kusursuz olarak belirir. Fakat ilk kusursuz renk, en hafif ısıdan hasıl olan siyahtır.

Conciliator'a göre Beyazlatma, Siyahlık kaybolana dek hafif bir ısıda gerçekleşmelidir. Filozof Lucas ise "Turba"da şöyle der: "Büyük ısıdan sakının, zira başlangıçta ateşi çok şiddetli yaparsanız, vaktinden önce kırmızı olarak yükselecektir ki bu faydasızdır; çünkü idaresinin başlangıcında önce siyaha, sonra beyaza ve en son kırmızıya sahip olmalısınız."

Filozof Baleus, "Turba"da şöyle der: "Bileşiminizi beyaz görünceye dek kaynatın, Sirkede söndürün ve beyazı siyahtan ayırın, zira beyaz yaklaşan Sabitleşmenin bir işaretidir, kalsinasyon ateşi vasıtasıyla siyahtan çıkarılması gerekir; çünkü artırılan ısı lüzumsuz kısımları ayırarak geriye Maddenin altında kaba bir toprak bırakır, bu kaba siyah bir yuvarlağa benzer ve Taşın saf ve latif maddesiyle karışmaya muktedir değildir." Filozofların söylediği şudur: "kırmızı beyazdan çıkarılmalıdır, zira onun içinde lüzumsuz hiçbir şey yoktur, ayrılan hiçbir şey de yoktur, her şey kusursuz biçimde kırmızıya döner, bu maksatla daha kuvvetli bir ateş yakılmasını emrederler." Pythagoras bu hususta şöyle der: "Renkler değiştikçe ateşi daha kuvvetli yapmalısınız, bundan korkmamalısınız. Zira Madde Beyazda sabitlenmiştir ve türler ondan kaçıp gitmez."

Filozof Lucas bu hususlarda şöyle der: "Magnezya'mız beyaz kılındığında, türlerini bırakmaz." Gizli Felsefi Çalışmanın Renkleri üzerine bu kadar söz kafi gelebilir, şimdi bunun Neticesi gelir.

Filozofların atası Hermes der ki, "bütün renkler kemale erene dek adı geçen beyaz Magnezya dışarı çıkarılmamalıdır; o vakit dörde bölünen bir Su haline gelecektir, yani ikiye bir ve bire üç. Bunun üçte biri ısıya ve üçte ikisi neme aittir. Bu Sular, Filozofların Ölçüleridir."

Ayrıca bilinmelidir ki, Filozofların Özsuyu olan Asma, Beşincide çıkarılır, fakat Şarabının Üçüncüde ve uygun hazırlıkla açılması (tamamlanması?) gerekir.

Çünkü Kaynatmada azalır, buna karşılık Öğütmede kendini biçimlendirir. Bütün bunların içinde başlangıç ve son yer alır. Bu nedenle Filozoflar onun YEDİ GÜNDE mükemmel kılındığını söyler; diğerleri Dört Günde, bazıları Üç Seferde, bazıları Dört Seferde, bazıları On Günde, bazıları Kırk Günde, bazıları da BİR YILDA der.

TURBA ve ALPHIDIUS, İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış olmak üzere Yılın Dört Mevsiminde der; başkaları ise bir Günde, Bir Haftada veya Bir Ayda der.

GEBER ve ARISTOTELES, bu Filozoflar Üç Yılda der. Bütün bunlar bir şeyin başka bir şey içinde bulunmasından gayrı bir şey değildir; çünkü filozoflar İşlemlerin çok çeşitli olduğunu, bunun sonucunda sürelerin, ağırlıkların ve adların da çeşitlendiğini söyler; akıllı bir Sanatkâr bunların hepsini iyi bilmelidir, aksi takdirde hiçbir şey üretemez.

FİLOZOFLARIN [TAŞININ] HAZIRLANMASINDA TÜM YAPITIN NİTELİKLERİ ÜZERİNE

KALSİNASYON, bir Kuşağın Babası olarak Yapıtın başlangıcına konur ve üç türlüdür; bunlardan ikisi Bedene veya Maddeye, üçüncüsü ise Ruha aittir. Birincisi, ahşabın yanmasını önleyen Soğuk Nemliliğin hazırlanmasıdır ve Yapıtımızın başlangıcıdır. Diğeri, ahşabı yakan yağlı bir nemliliktir.

Üçüncüsü, kuru toprağın Küllenmesidir ve gerçekten sabit ve latif bir nemlilik verir; hacimce azdır, alev vermez, fakat cam gibi berrak bir beden verir. Filozoflar Kalsinasyonlarının böyle yapılmasını buyururlar ve bu, AQUA PERMANENTE ile yahut ACETO ACCERRIMA ile tamamlanır. Metallerde bu tür nemlilikler bulunur, çünkü bunlar erimenin başlangıcıdır. Hermes, "Su bütün yumuşak maddelerin başlangıcıdır, bu nedenle Kalsinasyon, yıkıcı bir nemliliğin ve özselliğin ve yaşamın kaynaklandığı yabancı, ateşli, nemli bir öznenin tatbikinin göstergesidir" dediğinde bu kanıtlanmış olur. Bu nedenle Filozofların Suyu ile meydana gelen küllenmenin erimesi olarak adlandırılır; bu da gerçekte Süblimasyon veya Felsefi Çözülmedir, zira bu işlem sert kuruluğu kuru bir yumuşaklığa dönüştürür; böylece QUINTA ESSENTIA çıkarılır ve elementlerin ayrışması gerçekleşir. Bu, Ateş tarafından kurutulan ve sıkıştırılan kısımların, küllenen bedeni nemlendiren, içeri sokulan yıkıcı ısıyı azaltıp o elementin hususiyeti olan havadar bir çözülmeye dönüştüren çözücü bir su niteliğindeki ruh sayesinde latifleşmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle kaba toprağın inceldiği veya latifleştiği, suyun nemliliğine dönüştüğü işleme SÜBLİMASYON denir; bu suyun soğukluğu ile havanın sıcaklığı ve havanın nemliliği ateşin ısısına dönüştüğünde, bu elementlerin tersine çevrilmesidir ve elementlerin TORTUSUNDAN çıkarılan QUINTA ESSENTIA'dır. Ve bu QUINTA ESSENTIA, sonsuz derecede boyayan, pek yüce tabiatlı kökensel bir nemliliktir.

Ayrıca bu, GEBER'in hakkında şöyle dediği gerçek tespittir: "Sabit kılınan şey Aydınlanır ve güzel, şeffaf bir maddeye dönüşür. Çünkü ondan SULPHUR PHILOSOPHORUM yahut külden çıkarılan kül doğar ki bu olmadan bütün ustalık boştur. Zira o, bedende üretilen ve onu canlı kılan metalik bir sudur. Kırmızı ve beyaz Tentürün İksiridir ve boyayıcı, uçucu bir ruhtur."

Bu Yapıtta aynı zamanda gerçek Yıkanma, yani karalığın ve kokunun temizlenmesi gerçekleşir; Ölü, saf, yok edilemez bir ısının ve boyama gücünü sağlayan metalik nemliliğin içeri sokulmasıyla yeniden diriltilir; bu sayede bu kitabın başında sözü edilen Filozofun Çürümesi de gerçekleştirilir, önceden var olanı geri getirir ve gizli olanı açığa çıkarır. Bu nedenle TURBA şöyle der: Çürüme ilktir ve EN BÜYÜK GİZLİLİĞİ gerektirir. Elementlerin gerçek ayrışmasıdır, bu İşlemde onları tersine çevirir. TURBA ayrıca şöyle der: "Elementleri tersine çevir, nemliyi kuru yap ve uçucu olanı sabitle, toz haline getir ve hepsini özenle hazırla." Bu, Filozofların Öğütmesidir. Bu yüzden SENIOR, sonuç bir toz gibi olmadıkça Kalsinasyonun yararsız olduğunu bildirir. Bu aynı zamanda bütün Filozofların, bilhassa da kaynatma ve biçimlenme sebebiyle sanatlar arasında hiçbirinin Simya kadar doğayı yakından takip etmediğini söylerken ALBERTUS MAGNUS'un bahsettiği Kaynatmadır. Çünkü ilki, biçimden en çok, maddeden ise pek az pay almış olan ateşli kırmızı ve metalik sularda gerçekleşir. Bu aynı zamanda Felsefi KAVURMADIR, yani kızartmadır, zira arızi nemlilik hafif bir ateşle tüketilir; bedeni kurutan ruhun bedenden kaçmaması için çok büyük özen gösterilmelidir, aksi takdirde işlem kusursuz olmaz. Bu aynı zamanda Filozofların Damıtması veya berraklaştırmasıdır; bu, bir şeyin kendi özsel nemliliğiyle birleşmesinden başka bir şey değildir ve Filozoflar Pıhtılaşma ile tüm yapıtı tamamlarlar.

Bu hususta HERMES şöyle der: Toprak onun sütninesidir; bununla demek ister ki, gücü, bundan böyle göreceğimiz üzere sayısız etkiler üretmeye muktedir sabit bir toprağa dönüştüğünde tamamlanır. Bu sanattan daha doğal bir yolla başka hiçbir şey gerçekleştirilemez, yeter ki biçimde ve görünüşte değil, hakikatte takip edilsin. SENIOR bunu doğrulayarak şöyle demiştir: "Yaşayan hiçbir insan doğa olmadan bu sanatı icra edemez. Evet, hem de doğayla birleşmesi için Gök tarafından bize verilmiş olan böylesi bir doğayla."

TÜM YAPITIN ÇOK ÇEŞİTLİ ETKİLERİ ÜZERİNE

VE FİLOZOFLARIN BU SANATTA NEDEN BU KADAR ÇOK AD VE ALEGORİ KULLANDIKLARI ÜZERİNE

FİLOZOFLARIN [TAŞININ] HAZIRLANMASI

Filozoflar arasında yaygın bir sözdür: Canlı gümüşü nasıl öldüreceğini bilen kişi bu sanatın ustasıdır; fakat onların Cıvasına çok büyük dikkat gösterilmelidir, çünkü onu çok farklı ve türlü şekillerde tarif ederler.

SENIOR şöyle der: "Ateşimiz bir Sudur. Eğer ateşe bir Ateş ve cıvaya Cıva verebilirsen, yeterince şey biliyorsun demektir." Şöyle devam eder: "Ruh, Çürüme yoluyla çekip çıkarılır ve ruhtan geriye hiçbir şey kalmadığında, Bedeni öyle güzel yıkamışsındır ki ikisi yeniden bir olur." O vakit buna QUINTA ESSENTIA, Beşinci Öz ya da bir Ruh, Daimi Su veya Menstrum denir.

TURBA da şöyle der: "Cıvayı al ve onu Magnesia'nın bedeninde ya da yanmayan Kükürtte pıhtılaştır ve onu en sert Sirkede çöz; ve bu Sirkede ne siyah ne beyaz ne de kırmızı olacaktır, böylece ölü bir Cıvaya dönüşür, beyaz renktedir ve ateşe yaklaşmadan önce kırmızılaşır."

TURBA bundan şu şekilde bahseder: "Onu Altına koy, o vakit bir iksir olacaktır, bu onun Tentürüdür ve birçok tentürden çıkarılmış güzel bir sudur, alması için kendine sunulan herkese hayat ve renk verir." Dahası TURBA şöyle devam eder: "Sur kırmızısı rengi en iyisidir; ondan sonra değerli bir Erguvan rengi gelir ve gerçek Cıva budur; tatlı bir koku getirir ve hakiki bir Tentürdür." Buradan da açıkça anlaşılmaktadır ki bütün Filozoflar, sanatın yalnızca başlangıcını değil, Ortasını ve yetkin sonunu da Cıvaya atfederler.

FİLOZOFLARIN babası HERMES, bundan şöyle söz eder: "KOÇ, YENGEÇ, TERAZİ veya OĞLAK Burçlarındayken uçan, Filozofların ORSAN'ı denen bir kuşu gözlemlemekteyim; bu kuşu hakiki minerallerden ve kıymetli dağ taşlarından ebediyen temin edebilirsin. Parçaları ayıracaksın, bilhassa ayrışmadan sonra geride kalanı ve 'Toprağın' mizacı denileni; öyle ki onu birçok renkte görürsün, o vakit bilgeler ona 'CERAM SAPIENTIAE' ve 'PLUMBUM' diyeceklerdir." Buna binaen Filozoflar, Sayıya ve Parçaların Bölünüşüne göre Zamanın Günleri boyunca kavurmaktan ve damıtmaktan söz ederek şöyle derler: "Zemine yapışana dek süblimleştir, arıt, sabitle; dahası, akıcı hale gelene dek küllendir ve emdir; onu öldür ve yeniden dirilt; gizli olan aşikâr, aşikâr olan gizli hale gelene dek eğele ve kır; Unsurları ayır ve onları yeniden birleştir, Ruhu Bedenden çekip çıkar. Dahası Bedeni ve Ruhu arıt; VENÜS'ü beyaz yap, JÜPİTER'i yıldırımından mahrum et, SATÜRN'ü sertleştir ve MARS'ı yumuşat, LUNA'yı Ağaçkavunu rengine çevir ve bütün bedenleri, onları yetkin kılan suda çöz." Ayrıca siyah Kükürdü kırmızıya dönene dek kavurmayı öğretirler, hepsini damıttıklarında, çokça övülen ve LAC VIRGINIS denen şeye benzeyen beyaz, şeffaf bir Zamk elde ederler. Sonra Bakire Sütünden çekilen suyu karıştırırlar ve onu kırmızı altın bir zamka ve beyaz şeffaf bir suya dönüştürürler, bu da pıhtılaşmaya bırakılmalıdır; bu işlemden sonra ona Bilgelerin Tentürü, TINCTURA SAPIENTIAE ve renklere bir ateş, uzaklarda başıboş gezdikten sonra onları yeniden eve doğru çeken tek bir Ruh, tek bir Tin derler. Dahası, bilhassa büyük bir beyazlığa sahipse SULPHUR RUBEUM, GUMMI AUREUM, AUREUM APPARENS, CORPUS DESIDERATUM, AURUM SINGULARUM, AQUA SAPIENTIAE adını verirler. Turba ayrıca şöyle der: "Bilmelisin ki Altını önce beyaz yapmadıkça, onu asla kırmızı, siyah ve saf sular haline getiremezsin; Kristal olan kendini Ağaçkavunu kırmızısından gösterecektir." Bu yüzden SENIOR der ki: "Bu tuhaf bir şeydir, eğer onu daha önceden karıştırılmış diğer üçünün üzerine atarsan, ağaçkavunu ve kırmızının üzerinde beyaza yardım edecek, gümüş rengine dönecektir; bundan sonra Ağaçkavununun üzerinde kırmızıya yardım eder ve onu beyaz yapar; beyazın ve kırmızının üzerinde durarak onu Ağaçkavunu Altını rengine çevirir; ardından Ağaçkavununun üzerindeki kırmızıya da yardım ederek onu beyaz renge büründürür."

Bu hususlardan MORIENUS şöyle bahseder: "Kusursuz Ağaçkavununa ve Ağaçkavunluğunda başkalaşmış olana bak; kusursuz kırmızıya ve kırmızılığı azalmış olana, dahası siyahlığında kusursuz olan siyaha bak." Buradan anlaşılmaktadır ki Filozofların altını, adi Altından veya Gümüşten farklıdır; gerçi kimi Filozoflar birtakım sebeplerle onu yalnızca adi Altın ya da Gümüşle değil, bilakis bütün metallerle kıyaslarlar. SENIOR der ki: "Ben kuru ve sert bir Demirim ve hiçbir şey bana benzemez, çünkü ben Filozofların Cıvası için bir pıhtılaşmayım." TURBA der ki: "Bakır ve Kurşun, Filozofların kıymetli bir Taşı haline gelir. Filozofların Kırmızı Kurşun dediği Kurşun, tüm yapıtın başlangıcıdır ve onsuz hiçbir şey yapılamaz; bu yüzden bazıları şöyle der: Kırmızı kurşundan demir ya da Crocum yap; beyaz kurşundan beyaz bir tentür ya da kalay yap, kalaydan bakır yap, bakırdan beyaz kurşun yap, beyaz kurşundan Sülüğen yap, Sülüğenden bir Tentür yap, böylece Hikmete başlamış olursun." Gerçi Filozof şöyle der, Kurşun kadar hiçbir şey Altına yaklaşamaz, zira Hayat ve bütün gizli Sır onun içindedir, fakat bundan kasıt adi Kurşun değildir.

Bundan başka, MORIENUS'un dediği gibi, kokuşmuş toprağın içinden altın pırıltılar saçan MARKASİT de ARSENİK, AURIPIGMENT ve TUTYA ile kıyaslanır. Başkaları ise onu çok yönlü niteliklerinden ötürü Dört Mizaç, Tiryak, Basilisk, kan ve bunun gibi fuzuli şeylerle, mineraller arasında ise Tuz, Şap, Zaç ve başka şeylerle, yani hiç mineral olmayan birçok şeyle kıyaslarlar.

Her şeyden önce ALPHIDIUS bizi şöyle uyarır: "Sevgili Oğul, zikredildiği gibi ölü olan ruhlardan, bedenlerden ve taşlardan sakın; zira onlarda hiçbir yol yoktur ve onlarla gayene dair bir rehberlik bulamazsın, çünkü onların gücü çoğalmaz, aksine yok olup gider; oysa Filozofların Tuzu, diğer alkali tuzların diğer bedenlerden emildiği gibi, metallerin bedenlerinden çekilip çıkarılan ve emilen bir Tentürdür."

Bunun hakkında Senior şöyle der, "İlk başta küle döner, ardından bir Tuz olur ve nihayetinde büyük bir emekle Filozofların Cıvası haline gelir. Fakat hepsinin en iyisi ve en asili, Aristoteles'in Yedi Emir Kitabı'nda doğruladığı gibi Nişadır'dır [Sal Amoniac]; orada şöyle der, Almisadir, yani Nişadır, yalnızca sana hizmet edecektir, zira bedenleri çözer, onları yumuşak ve ruhani kılar." Turba da aynısını söyler, "Bil ki beden, kendi içinde gizli olan Ruh çekilip çıkarılmadıkça kendini boyamaz; çıkarıldığında ise bir su ve ruhani tabiatta bir beden haline gelecektir, zira kalın topraksı töz boyayamaz, fakat asıl olanı ince bir tabiata sahiptir ve sulu tabiatın boyayıcı ruhunu bir İksire dönüştürecek şekilde renklendirir; çünkü oradan kusursuz bir renklendirmenin ak ve kızıl sabitleşmesi ve tüm metallerle karışan, her şeye nüfuz eden bir Tentür çekilip çıkarılmıştır."

BÜTÜN MAHARETİN KUSURSUZLUĞU ŞU BİRKAÇ HUSUSA BAĞLIDIR:

KÜKÜRT'ün KUSURSUZ BEDENLER'den çekilip çıkarılması gerekir. ONLAR SABİT MARS'a SAHİPTİR, bu Kükürt onların en asil ve en latif parçasıdır; bir yıl boyunca ateşte kalsa daima erimiş balmumu gibi kalacak olan, tatlı ve lezzetli, kristal bir tuz ve köksel bir nemdir. Bu sebeple küçük bir parçası, büyük miktardaki adi Cıvayı hakiki Altına yükseltir.

Bu bakımdan, madeni bedenlerden çekilip çıkarılan neme ya da suya Taşın Ruhu veya Cıva denir, fakat Kükürt tabiatındaki şeyleri etkilediğinde onun kuvvetlerine Ruh adı verilir; katı Toprak Beden iken, BEŞİNCİ ÖZ [QUINTESSENCE] nihai TENTÜR'dür. Bu üçünün hepsi tek bir kökün birleşmiş bir şeyidir, ancak çok yönlü etkilere ve sayısız ada sahiptir; bunların hepsi aynı anlama gelse de birbirine bağlanmış bir zincir gibidir, öyle ki birinin bittiği yerde diğeri başlar.

Son kısımda, karşıtlarına karşı müstahkem bir kule gibi olan ve kadim Bilgelerin dört temel erdemini keşfettiği asil Tentür'ün meziyetleri ve güçleri dikkate alınmalıdır. İlki, insana sıhhat verir ve onu türlü hastalıklardan iyileştirir; İkincisi, madeni bedenleri kusursuz kılar; Üçüncüsü, bütün değersiz taşları kıymetli taşlara dönüştürür; ve Dördüncüsü, her türlü camı yumuşatır.

Birincisi hakkında Filozoflar der ki, şarap veya suyla ılık bir yudum halinde alındığında felci, istiskayı, cüzzamı, sarılığı, çarpıntıyı, koliği, hummayı, inme hastalığını ve diğer pek çok dahili hastalığı derhal iyileştirir; merhem olarak kullanıldığında ise harici hastalıkları giderir. Rahatsız bir mideyi kuvvetlendirir, romatizmayı söküp atar ve bütün zihni hastalıkları iyileştirir; nezleyi ve zayıf gözleri rahatlatır, kalbe kuvvet verir; işitme yetisini geri getirir, dişleri tazeler, kötürüm uzuvları eski haline kavuşturur, yanıkları, kangreni ve apseleri iyi eder; bütün harici yaralar, fistüller, kanserler ve şişlikler için merhem yahut toz olarak alınabilir veya kullanılabilir.

SENIOR, bunun insanı neşeli, taze ve sağlıklı kıldığını, içini ve dışını gençleştirdiğini söyler, zira bu HİPOKRAT'ın, GALEN'in, KONSTANTİN'in, İSKENDER'in, İBN-İ SİNA'nın tüm diğer ilaçlarının fevkinde bir ilaçtır ve bütün bilgili Hekimleri aşar. Bu ilaç, belirli bir hastalığa denk gelen diğer ilaçlarla ya da suyla da karıştırılmalıdır. İkinci erdem hakkında, bütün kusurlu metalleri Altına dönüştürdüğü yazılıdır ve bu aşikardır; zira gümüşe ait olan her şey rengiyle, tözüyle, ağırlığıyla ve kıvamıyla, ayrıca cinsiyle, erimesiyle, yumuşaklığı ve sertliğiyle Altın haline gelir.

Üçüncüsü, yazılana göre [!] bu ilaç Yeşim, Ak ve Kızıl Mercan, Zümrüt, Krizolit, Safir gibi bütün taşları kıymetli taşlara dönüştürür, ayrıca Kristalleri doğal olanlarından çok daha kuvvetli olan Lal, Yakut ve Topazlara çevirir. Bütün değersiz ve kıymetli taşları yumuşatır ve eritir.

Ve DÖRDÜNCÜSÜ, bu ilaç erimiş camla karıştırıldığında, cam kesilebilir ve her renge dönüştürülebilir.

Geri kalanı, her hünerli sanatkar tarafından tecrübe ile öğrenilebilir.

SONUÇ

İnsanın yeryüzünde sahip olabileceği bütün tabii sanatların fevkindeki en asil Sanat ve yoksulların tesellicisi olan soylu Simya, Tanrı'nın bir lütfu olarak görülmelidir; zira çoğunlukla kadim Bilgelerin türlü darbımesellerinde, mecazi sözlerinde ve kıssalarında gizlenmiştir.

Nitekim Filozof SENIOR şöyle der, "Aklı başında bir insan, bu sanatı sadece denerse, zihni ve idraki aydınlanmışsa, pek yakında kitaplardan bunu fark edecek ve bu sanatın bilgisine erişecektir."

Bu sebeple her kim akıllıca davranacaksa, asıl işlemleri gizleyen ve böylece onların çözülmesini zorlaştıran türlü kıssaların ve dolambaçlı sözlerin nükte ve Ustalığında sergilenen kadim Filozofların Hikmetini aramalıdır.

Bu şeyler üzerine düşünmek son derece latif bir zihin gerektirir ve yalnızca uygun melekelere ve bilgiye sahip olanlar bunu kolay ve tabii bulacaktır. Fakat SENIOR'un dediği gibi, "Bu şeylere dair fıtri bir anlayışı olmayanlar için, Doğada bu Sanata sahip olan kimseden daha kıymetli hiçbir şey yoktur; o, 'çakmak taşından ateş çıkaran ve taş bu yüzden hiç küçülmeksizin ateşi dilediğine veren' birine benzer. Bu, fazladan saf Altın vermek kadar iyidir. Bu Sanat ayrıca bütün ticaretten, Altından ve Gümüşten daha hayırlıdır ve onun meyveleri tüm dünyanın zenginliğinden daha üstündür. Zira bu Sanat vasıtasıyla uzun ömrü, sıhhati geliştiren şey elde edilir; onun en genç meyvesi ise hakiki ALTIN'dır, en kuvvetli merhemdir ve Tanrı'nın en kıymetli lütfudur ki kadim Filozoflar bunu Sanatları ile Doğada bulabilmişlerdir.

SPLENDOR SOLIS'İN SONU

TRISMOSIN'İN FELSEFE TAŞI ARAYIŞINDAKİ SİMYEVİ

GEZİLERİ VE MACERALARI

AURUM VELLUS, ROHRSCHACH'TAN ÇEVRİLMİŞTİR

Genç bir delikanlıyken, aynı zamanda bir Simyacı olan Flocker adında bir Madenciye rastladım, fakat o bilgisini gizli tutardı ve ondan hiçbir şey öğrenemedim. Sıradan Kurşun ile bir İşlem uygular, buna kendine has bir Kükürt katarak Kurşunu önce sertleşene, ardından sıvılaşana ve daha sonra Balmumu gibi yumuşayana dek sabitlerdi. Bu karaciğer rengi Kurşundan [?] 20 Loth (10 ons) ve 1 mark saf, katışıksız Gümüş alır, her iki maddeyi de eriyik haline getirip bu terkibi yarım saat boyunca erimiş halde tutardı. Bunun üzerine Gümüşü ayırır, külçe halinde dökerdi ve bunun yarısı Altın olurdu. Bu sanata sahip olamadığım için yürekten kederlendim, zira gizli işlemini anlatmayı reddetti. Kısa bir süre sonra bir madene yuvarlandı ve kullandığı maharetin ne olduğunu kimse söyleyemedi.

Bunun bu madenci tarafından gerçekten yapıldığını gördüğümden, Simyada usta birini arayıp bulmak üzere 1473 yılında seyahatlerime başladım, nerede birinin adını duysam yanına gittim ve bu arayışlarla geçen 18 ay boyunca, pek de büyük bir önemi olmayan her türlü Simya Ameliyesini öğrendim, ancak kimi TİKEL işlemlerin gerçekliğine şahit oldum ve kendi cebimden 200 Florin harcadım, yine de bu arayıştan vazgeçmedim. Bazı arkadaşlarımın yanında kalmayı düşündüm ve Laibach'a, oradan da Milano'ya doğru yola çıktım ve bir manastıra vardım. Orada çok güzel dersler dinledim ve yaklaşık bir yıl boyunca yardımcı olarak hizmet ettim.

Ardından İtalya'yı boydan boya dolaştım ve İtalyan bir tüccar ile Almanca bilen bir Yahudiye rastladım. Bu ikisi İngiliz Kalayını en iyi halis Gümüş gibi gösteriyor ve bunu bol miktarda satıyorlardı. Onlara hizmet etmeyi teklif ettim. Yahudi, beni Hizmetkâr olarak alması için Tüccarı ikna etti ve sanatlarını icra ettikleri sırada ateşle ilgilenmek bana düştü. Gayretliydim ve benden memnun kaldıkları için hiçbir şeyi benden gizlemediler. Aşındırıcı ve zehirli maddelerle çalışan bu sanatı bu şekilde öğrendim ve yanlarında on dört hafta kaldım.

Daha sonra Yahudi ile birlikte Venedik'e gittim. Orada bir Türk tüccara bu Gümüşten kırk libre sattı. O, tüccarla pazarlık ederken ben bu Gümüşten altı Loth aldım ve Latince konuşan, iki Kalfası olan bir Kuyumcuya götürerek Gümüşü test etmesini istedim. Beni Aziz Markos Meydanı'nda bulunan, iri yarı ve zengin bir Ayarcıya yönlendirdi. Üç Alman Ayar yardımcısı vardı. Gümüşü hemen kuvvetli asitlerle teste tabi tuttular ve Kupelde tasfiye ettiler, fakat testten geçemedi ve hepsi ateşte uçup gitti. Bana sertçe çıkışarak Gümüşü nereden bulduğumu sordular. Gerçek gümüş olup olmadığını anlayabilmek için özellikle test ettirmeye geldiğimi söyledim.

Hileyi görünce Yahudinin yanına dönmedim ve sahte gümüş yüzünden Yahudiyle birlikte başımın derde girmesinden korktuğum için sanatlarına daha fazla itibar etmedim.

Daha sonra Venedik'teki bir Koleje gittim ve kendime bir iş ararken bana günde iki öğün yemek verip veremeyeceklerini sordum. Rektör bana başka Almanların da bulunduğu bir Darülacezeden bahsetti ve orada bize mükellef yemekler verildi. Burası yardıma muhtaç yabancılar için bir Kurumdu ve oraya her milletten insan gelirdi.

Ertesi gün Aziz Markos Meydanı'na gittim, Ayar yardımcılarından biri yanıma gelip o Gümüşü nereden bulduğumu sordu. Neden test ettirdiğimi ve elimde ondan daha olup olmadığını sordu. Elimde o gümüşten kalmadığını ve ondan kurtulduğuma sevindiğimi, fakat sanatını bildiğimi ve bunu kendisine anlatmaktan çekinmeyeceğimi söyledim. Bu durum Ayarcının hoşuna gitti ve bana bir Laboratuvarda çalışıp çalışamayacağımı sordu. Kendisine özellikle simya Laboratuvarlarında çalışmak üzere seyahat eden bir Laborant olduğumu söyledim. Bu onu son derece memnun etti ve bana bir laboratuvarı olan ve Alman bir Yardımcı arayan bir asilzadeden bahsetti. Memnuniyetle kabul ettim ve beni doğruca Tauler adında Alman bir Baş Kimyacıya götürdü, o da beni bulduğuna çok sevindi. Böylece beni haftalık iki kron ücret ve yatacak yer karşılığında hemen orada işe aldı. Beni Venedik'in yaklaşık altı İtalyan mili dışındaki Ponteleone adında güzel, büyük bir köşke götürdü. O yerdeki gibi her türlü Tikel İşleme ve ilaçlara dair böylesi bir Laboratuvar çalışmasını ömrümde görmedim. Orada akla gelebilecek her şey temin edilmiş ve kullanıma hazır haldeydi. Her işçinin kendine ait özel bir odası vardı ve Laboratuvar yardımcılarının tamamı için özel bir aşçı bulunuyordu.

Baş Kimyacı bana hemen çalışmam için, dört gün önce o asilzadeye gönderilmiş olan bir Cevher verdi. Bu, sırf bilgimi sınamak için Baş Kimyacının her türlü pislikle kapladığı bir Zencefre idi ve bunu iki gün içinde bitirmemi söyledi. Yoğun bir şekilde meşgul oldum fakat Tikel İşlemde muvaffak oldum, sabitlenmiş Cıva külçesi test edildiğinde tamamı DOKUZ Loth geldi, test neticesinde üç Loth halis Altın elde edildi.

Bu benim ilk işim ve ilk şansımdı. Baş Kimyacı bunu ansızın çıkagelen asilzadeye bildirdi, benimle Latince konuştu, bana Fortunatum dedi, omzuma vurdu ve yirmi dokuz kron verdi. Zorlukla anlayabildiğim tuhaf bir Latince konuşuyordu ama para beni memnun etmişti.

Daha sonra Sanatımı hiç kimseye açıklamayacağıma dair yemin ettirildim (*). Sözün kısası, olması gerektiği gibi her şey gizli tutulmalıydı. Biri sanatıyla böbürlenirse, Hakikate ermiş olsa dahi Tanrı'nın Adaleti böyle birinin devam etmesine izin vermez. Bu nedenle, en yüce Tentüre sahip olsanız bile susun, ama sadaka verin.

Bu Soylunun Laboratuvarında her türlü işlemi gördüm; Baş Kimyacı beni gözettiğinden, yapmam için bana her türlü işlemi verirdi ve işverenimizin çeşitli dillerdeki her çeşit kitaba nakit ödeyerek bu sanatlar uğruna yaklaşık 30.000 Kron harcadığını, bunlara büyük bir dikkat gösterdiğini de belirtirdi. SARLAMETHON El Yazması için 6.000 Kron ödediğine bizzat şahit oldum. Bu, Grek Dilinde bir Tentür işlemiydi. Soylu bunu vakit kaybetmeden tercüme ettirdi ve üzerinde çalışmam için bana verdi. Bu işlemi on beş haftada nihayete erdirdim. Onunla üç metali saf Altına boyadım; bu da son derece gizli tutuldu.

* Yalnızca Metalurji. J.K.

Bu soylu pek görkemli ve kudretliydi; yılda bir kez Signoria, Adriyatik ile evlenme merasiminde suya Değerli Taşlı bir Yüzüğün atılmasına şahitlik etmek üzere denize açıldığında, efendimiz de Venedik soylularından pek çok kişiyle birlikte büyük sefa gemisiyle denize açıldı; ansızın bir kasırga koptu ve o, Venedikli diğer pek çok Lord ve Yöneticiyle birlikte boğuldu.

Bunun üzerine Laboratuvar aile tarafından kapatıldı, çalışanların parası ödenip işten çıkarıldılar, fakat Baş Kimyacıyı alıkoydular.

Sonra Venedik'ten ayrılarak amacıma daha da uygun bir yere gittim; orada Mısır dilindeki Kabalistik ve Büyüye dair kitaplar benim himayeme verildi, bunları dikkatle Grekçeye, ardından da tekrar Latinceye tercüme ettirdim. Orada Mısırlıların Hazinesini bulup ele geçirdim. Ayrıca üzerinde çalıştıkları o büyük Maddenin ne olduğunu ve kadim Putperest Kralların bu tür Tentürleri kullandıklarını, bizzat bunlarla işlemler yaptıklarını gördüm; nitekim bunlar Krallar XOFAR, SUNSFOR, XOGAR, XOPHALAT, JULATON, XOMAN ve diğerleriydi. Bütün bunlar TENTÜRÜN büyük hazinelerine sahiptiler ve Tanrı'nın böylesi Sırları Putperestlere vahyetmiş olması şaşırtıcıdır, ancak onlar bunu pek gizli tuttular.

Bir süre sonra bu sanatın temel ilkelerini anladım, ardından En İyi Tentürü işlemeye koyuldum (oysa hepsi, tarif edilemez bir biçimde aynı kökten türemektedir); İşin sonuna vardığımda, hiçbir al rengin kıyaslanamayacağı öyle güzel bir kırmızı renk ve kelimelerin anlatamayacağı, sonsuzca çoğaltılabilen öyle bir hazine buldum. Bir kısım, 1.500 kısım Gümüşü Altına boyadı. ÇOĞALTMA işleminden sonra, katbekat artırmanın ardından ne miktarlarda Gümüşü ve diğer metali boyadığımı anlatmayacağım. Hayretler içinde kaldım.

NE İSEN ONU İNCELE,

NEYİN BİR PARÇASI İSEN ONU,

BU SANATA DAİR NE BİLİYORSAN, GERÇEKTE O'SUN SEN. DIŞINDA OLAN HER NE VARSA

İÇİNDEDİR DE AYNI ZAMANDA;

BÖYLE YAZDI TRISMOSIN.

İBN SÎNÂ'NIN FELSEFE TAŞI BİLEŞİMİ İÇİN YEDİ KURALI

1. Birinci İşlem, Maddeden en asil ve saf cevherin ÇEKİLİP ÇIKARILMASIDIR (ÖZÜTLEME).

2. Maddenin veya Öznenin Suda ÇÖZÜNDÜRÜLMESİ gerekir.

3. OLUŞUMUN öncesinde ÇÜRÜME gelmelidir, zira Filozoflar bir şeyin yok oluşunun bir başkasının Oluşumu olduğunu söylerler.

4. Çürümüş Maddenin yıkanıp her türlü bozulmadan ve kirlilikten arınması için BEYAZLATMA gereklidir. Fakat Filozoflar derler ki, Su Toprağın yüzeyinde ne kadar uzun süre kalırsa, toprak o kadar kusursuz yıkanır.

5. Şimdi PIHTILAŞMA gelir, zira Güneşimizin ılımlı sıcaklığı ve kaynatması vasıtasıyla Suyumuzun kuruyup Toprağa dönüşmesi ve böylece bir toz haline gelmesi gerekir.

6. Bundan sonra kalsine edilmelidir (yakılarak toz haline getirilmelidir), zira kalsine edilmiş maddeler işimizde ham olanlardan daha faydalıdır; kimi Filozoflar kalsinasyonun sabitleme ile aynı olduğunu söylerler ki bu fena söylenmemiştir, çünkü her ikisi de Süblimleşmeden geçmek zorundadır.

7. Bütün bunların yanı sıra bilmelisiniz ki işimizin tamamı tek bir yol veya tarzda, tek bir kapta kemale erdirilir; her şey birin içine, birin üzerine ve birden gider.

TRISMOSIN'İN KIZIL ASLAN ADI VERİLEN SİMYEVİ İŞLEMİ,

Rohrschach'ta 1598'de basılan AUREUM VELLUS'ta ve ayrıca 1602 ile 1622 tarihli TOISON D'OR'da uzun uzadıya verilen, Profesör Schmieder tarafından 1832 tarihli Simya Tarihi'nde özetlenen ve SPLENDOR SOLIS'in Resimlerinde ve İncelemelerinde üstü örtülen bu işlem, basılı kitaplarda bulunan fakat SPLENDOR SOLIS'in özgün El Yazmasında yer almayan ‘‘COPULATUR,’’ ‘‘LIBER SUFORETON,’’ ‘‘CANGENIUERON, LA, AURI, MORATOSAN, NEFOLON, VIATOLON, KIZIL KARTAL,’’ ‘‘ELECTRUM SORONELSON GEROTON, SARONA DOAP USEFUR,’’ vb. başlıklar altındaki AUREUM VELLUS incelemelerinin özünü teşkil ettiği haliyle, doğruluğuna veya tesirine dair hiçbir sorumluluk üstlenilmeksizin, her türlü ihtiyat kaydıyla şöyle aktarılmıştır:

1. 8 Loth (4 ons) kalsine edilmiş Şap, 8 Loth kalsine edilmiş Güherçile ve 4 Loth kalsine edilmiş Sofra Tuzu al, 20 Loth Aşındırıcı Süblime (Süleyman Ruhu) ile havanda döv ve uygun bir Süblimleştirme Kabında süblimleştir.

2. Süblimeyi dikkatle çıkar ve 20 Loth taze Tuz ile yeniden süblimleştir. Bu İşlem sırasında zehirli dumanlar sebebiyle, üzerine kalınca tereyağı sürülmüş ekmek yemek sıhhate iyi gelecektir.

3. Süblimeyi bir Cam İbiğe koy, üzerini Alkolle ört ve akışkanın yarısı geride bir yağ halinde kalıncaya kadar su banyosunda damıt.

4. Damıtılan Alkol, yaklaşık bir parmak kalınlığında örtülünceye dek imbikteki tortunun üzerine geri dökülür (kohobasyon yapılır).

5. Bu Damıtmayı üç kez tekrarla; Süblimenin tamamı Toplama Kabına geçecektir. Bu, Filozofların CIVASI, Cıva Suyudur, adeta "Sudaki Cehennem Ateşi"dir. Bu Cıva Suyu daima duman tüttürür; kapalı bir Şişede veya Cam tıkacalı bir şişede muhafaza edilmelidir.

6. Yaprak halinde veya ince dövülmüş saf Altın al, cam bir imbiğe koy, üzerini Cıva Suyuyla tam örtecek kadar kapat ve imbiği hafif ateşe koy; o vakit Su Altına etki etmeye ve onu çözmeye başlayacaktır, ancak tamamen bir sıvıya dönüşmeyecek, dipte yağlı bir madde gibi kalacaktır; ardından, yeniden kullanılabilecek olan Cıva Suyunu süzüp dök.

7. Altın tortusunu iki parçaya ayır. Bir yarısını alıp üzerine Alkol dök ve karışımı hafif ateşte 15 gün çürümeye bırak; kan kırmızısına dönecektir; bu, ‘‘Aslan Kanı’’dır.

8. Bu Aslan Kanını başka bir cam imbik veya şişeye dök, hermetik olarak mühürle ve ona Samanyıldızı Günlerinin [Dog Days, en sıcak yaz günleri] ısısını ver; önce siyaha, sonra alacalıya, ardından açık griye dönecektir, ısı artırıldığında sarıya ve nihayet koyu kırmızıya dönüşecektir. Bu birinci Tentürdür. (a) Patlamaması şartıyla!

9. Kırmızı Tentürü bir cam havanda EZ (Bir fülminat nasıl ezilecek?). Ondan bir dirhem (veya parça) al, kâğıda sar ve eriyik haldeki 1000 (?) dirhem (veya parça) Altın üzerine at. Bir saatin [?] kadar eriyik halde kaldıktan sonra altın Tentüre dönüşecektir. (B.) (?)

10. B Tentüründen bir parça al, bin parça saf Gümüş üzerine at, onu saf altına dönüştürecektir.

11. Kâğıda sarılmış A Tentüründen bir parçayı, dumanları tütene kadar ısıtılmış 1000 parça saf Cıva üzerine at; Cıva, Tentüre (C) dönüşecektir.

12. C Tentüründen kâğıda sarılmış bir parça al, bunu ısıtılmış 1000 parça Cıva üzerine at; saf Altına dönüşecektir.

13. B Tentüründen bir parça al, eriyik haldeki 1000 parça Kalay veya Kurşun üzerine at; Altına dönüşecektir.

14. B Tentüründen bir parça al ve eriyik haldeki Bakır üzerine at; çok kırmızı renkli bir Altına dönüşecektir.

15. Ak kor halindeki demir üzerine bir miktar B Tentürü at, demiri tekrar ateşe sok; kırılgan bir Altına dönüşecektir.

16. Demirden dönüştürülmüş Altını, Cıvadan dönüştürülmüş eşit miktardaki altınla birlikte erit; dövülebilir iyi bir Altın olacaktır.

17. Bir miktar B Tentürünü sert alkollü şarapta erit ve sabahları bir kaşık al; bünyeni güçlendirecek ve yenileyecektir. Yaşlıları gençleştirir ve kadınları doğurgan kılar.

18. Sert şarapta eritilmiş C Tentüründen sabahları aç karnına bir şarap kadehi dolusu içmek, Cüzzamı veya her türlü cilt hastalığını birkaç gün içinde iyileştirecektir.

Felsefe Taşını yapmaya dair garantisi olmayan tarifler buraya kadar. Söz verilen neticeyi vermeseler bile, en azından şöyle bir meziyetleri kalacaktır, aldatıldıklarını anlayana dek, onlara inananların kendilerini zengin hissetmelerini sağlayacaklardır. Kadimlerin amelî Felsefesinin bu kısmında şahsi tecrübesi bulunmayan, yukarıdaki olağanüstü beyanları ne doğrulamaya ne de inkâr etmeye ehil olan bizler ise, neredeyse unutulmuş Dominie Sampson ile birlikte yalnızca "HAYRET VERİCİ!" diye haykırabilir ve bir Hakikat öğrenmiş olduğumuzu umarak veya bundan şüphe duyarak yolumuza devam edebiliriz.

İşlemin kendisine gelince, bunu ehil bir Kimyagerden başkası denememelidir, zira zehirli dumanlar bir yana, kalınca tereyağı sürülmüş ekmek yemek bunlara karşı pek de güvenli ve yeterli bir panzehir sayılmaz, Süblimleşme işlemi yukarıya doğru güçlü bir çekişi olan açık bir baca altında yapılmalıdır, orada apaçık bırakılmış o sevimli bubi tuzağı, Patlayan Altın [Fulminating Gold] bulunmaktadır. Bu tuzağı kapatacak ve fülminatı zararsız kılacak bir işlem atlanmıştır. Burada fülminat FULMEN'inden [yıldırımından] mahrum bırakıldığında Dönüştürme gücünden de mahrum kalıp kalmayacağı sorusu ortaya çıkar. Bu da can alıcı şu soruyu doğurur, AURUM FULMINANS, FELSEFE TAŞI MIDIR? Bu soru ancak eğitimli Kimyagerlerin dikkatli deneyleriyle cevaplanabilir.

Tentürün Tıbbi tesiri AURUM VELLUS (ALTIN POST) adlı kitapta yalnızca genel ifadelerle değil, orada zikredilen, sağlığa kavuşma ve yaşlıların gençleşmesine dair müstakil vakalarla da tasdik edilmektedir.

Trismosin'e atfedilen yazıların menşei belirsizdir ve gizemle örtülüdür. "Splendor Solis", tartışmasız sanatsal değer taşıyan muhteşem Resimleri bir yana, bu Simya metinlerinin en iyisidir.

Kanaatimce, TRISMOSIN'in emriyle ve onun doğrudan yönlendirmesi altında icra edilmediyse bile, varlıklı bir Heveskâr Simyacı, muhtemelen bir Fugger, bu Elyazmasını üreten Sanatkârı himayesiyle teşvik etmiş olabilir; bu müellife atfedilen tüm yazılar, "SPLENDOR SOLIS" ve Simya ile ilgili "SEYAHATLER"i müstesna, ya sahtedir ya da tahrif edilmiştir.

Schmieder'in adının Pfeifer olduğuna ve bir Saksonyalı olduğuna inandığı TRISMOSIN hakkında, "ELUCIDARIUS CHYMICUS, 1617" adlı kitabın Önsözünde, İLACI sayesinde (veya belki de ona rağmen) YÜZ ELLİ YAŞINA kadar yaşadığı rivayet edilir! ÖYLE OLSUN!

1. SPLENDOR, Sözlüğe göre muhteşem olma, Işık yayma veya yansıtma, parlak bir şekilde ışıldama hali veya vasfıdır; parlak, ışıltılı, yayılan veya yansıyan ışığın aşırı parlaklığı; Güneşin ihtişamı [splendour] gibi.

2. Bir 18. Yüzyıl Ansiklopedisinde (Zedler, cilt 39), İhtişam [Splendour], ışık yaymaktan aciz karanlık bir cismin ışıklı bir cisimden geri aldığı aydınlık veya ışık parlaklığı olarak adlandırılır. Işıklı bir cisimden yayılan ışıktan veya ışınlardan farklıdır. İhtişam aynı zamanda İhtişamlılık, Mükemmellik, Yücelik anlamına da gelir.

3. Simyada SOL, kısaca Filozofların Kükürdü, alelade Kimyada ise ALTIN anlamına gelir.

4. Cıva Menşeli Filozofların sol'u veya güneşi SABİT olan, Ay ise büyük eserin Maddesinin SABİT OLMAYAN kısmıdır. Bunlar Flamel'in iki Ejderhasıdır.

Ayrıca Maddenin içindeki fıtri Ateşe de sol derler.

5. Sabit Olmayan ve Sabit olan aynı Cıva kaynağından çekilip çıkarıldığından, Filozoflar güneşin Felsefe Taşının Babası, AYIN ise Annesi olduğunu söylerler.

(PERNETY, DICTIONNAIRE MYTHO-HERMETIQUE).

6. Güneş, Ruhun [Soul] Mistik Sembolüdür; Güneş Dünyayı Hayat veren Işık ve Enerjilerle aydınlattığı gibi, ruh da bedeni Hayat ve Düşünce ile ayakta tutar. Beden ve Zihin Ruh tarafından şekillendirilir.

7. ALBERTUS MAGNUS (1193-1280) Dominiken keşiş, İlahiyatçı, Filozof ve Simyacı. Kendi döneminin bilgisini ihtiva eden toplu Eserleri 21 Folyo Ciltte toplanmıştır. Simya üzerine on eserin müellifiydi.

8. ALPHIDIUS. Schmieder'in SİMYA TARİHİ'ne göre, "ALPHIDI, PHILOSOPHI, CLAVES QUINQUE ET ALIA FRAGMENTA DE LAPIDE PHILOSOPHICO COMPONENDO" adlı Latince bir el yazması ESCURIAL Kütüphanesinde muhafaza edilmektedir.

Hoefer, Histoire de la Chimie, cilt 1, s. 348'de, bu ismin muhtemelen, gerçek adı Ebu Yusuf Yakub bin İshak el-Kindi olan ve M.S. 861 ile 870 yılları arasında vefat eden el-Kindi'nin Latinceleşmiş bozuk bir biçimi olduğunu düşünür. Bu yazar matematik, fizik, tıp, simya ve astroloji alanlarında son derece yetkindi. Michael Casiri, Bibliotheca Arabico-Hispano Escurialensis (Madrid, 1760-7, cilt 1, s. 353) adlı eserinde onun çalışmalarının bir listesini verir. El-Kindi, Kopp'un Alchemie (cilt 2, s. 339) adlı eserinde ileri sürdüğü gibi dönemi bilinmeyen bir simya yazarı olmadığı gibi, aynı eserde (s. 363) belirtildiği üzere On İkinci Yüzyıla ait olarak da sınıflandırılamaz.

9. Simyacı Aristoteles, Stagirialı Filozof (M.Ö. 384-322) ile aynı kişi değildir, fakat Önsöz'de atıfta bulunulan dördüncü kitap, Meteorologicorum, antik Yunan Filozofuna aittir. "İskender'e Mektup" ise elbette sahtedir.

Okur "sahte" sözcüğünden ötürü cesaretini yitirmesin. Yazarın adı uydurma olabilir, fakat eserin içeriği yine de büyük bir değer taşıyabilir. En bilge Üstatlar, muhtemelen kimliklerini bu kadim isimlerin ardına gizlemişlerdir. Gizli ilimlerle uğraşmaktan şüphelenilmenin tehlikeli olduğu zamanlarda bu tür önlemler zorunluydu.

10. İbn-i Sina ya da Ebu Ali el-Hüseyin bin Abdullah İbn Sina (980-1036), hem Filozof hem de Hekim olarak aynı derecede meşhurdur. Yazılarının bir kısmı Mangeti Bibliotheca Chemica Curiosa ve Theatrum Chemicum içindedir.

11. Mısır Sultanı Halid'in romantik hikayesi, simyacı Morienus ya da Marianos'un Hayatı ile harmanlanmış halde Lenglet Du Fresnoy'un Histoire de la Philosophie Hermetique (cilt 1, böl. 21) eserinde ve Waite'in Lives of the Alchemistical Philosophers (s. 53-7) kitabında verilmiştir. Ayrıca bkz. Morienis Romani de Compositione Alchemiae vb., Mangeti Bibliotheca Chemica Curiosa, cilt 1, No. 28 ve Richebourg'un Bibliotheque des Philosophes Chimique, cilt 2, No. 2.

11. Galenos, Hristiyanlığın ikinci yüzyılında yaşamış bir Küçük Asya hekimidir. Kendisine hiçbir simya eseri atfedilmez. Hastalıkların tedavisi için daha sonra Galenik İlaçlar olarak adlandırılan terkipler hazırlamış ve böylece Eczacılığın Babası olmuştur. Diğer "Luther" lakaplı İsviçreli simyacı ve hekim Paracelsus (1493-1541), Doğa Bilimleri kürsüsüne sahip ilk hoca olarak Basel'deki derslerine bir çanakta kükürt yakıp Galenos ve diğerlerinin eserlerini ateşe atarak başlamış ve şöyle demiştir, "Böylece siz de cehennemde yanacaksınız." Bkz. F. L. Rawson, Life Understood, s. 52.

12. Asıl adı Ebu Musa Cafer es-Sofi olan Geber, Orta Çağ'ın en ünlü simyacısı olup M.S. 800 civarında Sevilla'da parlamıştır. Başlıca eserleri Mangeti Bibliotheca Chemica Curiosa (cilt 1, No. 29 ve 31) içinde yeniden basılmıştır. Bunların başında, Richebourg'un Bibliotheque des Philosophes Chimiques (cilt 1, No. 4) eserinde de bulunan "Yetkinliğin Zirvesi, Summa Perfectionis Magisterii" gelir. Bununla birlikte Geber'in özgün eserlerinin en iyi metni Berthelot'nun La Chimie au Moyen Age (Paris, 1893, cilt 3, s. 126-224, "Oeuvres de Djaber") çalışmasında bulunabilir; bu, öncekilere kıyasla muazzam bir gelişmedir.

13. Hali, Menaldus, Miraldus, Senior vb., bazen Arisleus bazen de Aristeus olarak adlandırılan ve 12. yüzyılda yaşadığı varsayılan Latin bir yazara atfedilen "Turba Philosophorum" adlı simya eserinde geçen isimlerdir. Kitabın başlığı "Filozofların Çekişmesi" yahut "Filozofların Meclisi" olarak çevrilebilir. Yazarın gayesi, simya üzerine bildiği tüm yazarlardan önde gelen alıntıları derlemek ve bunları Filozoflar meclisinde yürütülen Dönüşüm üzerine bir tartışma biçiminde sunmaktı. Bazı isimler hayalidir, bazıları ise eserlerinden fiilen alıntı yapılan yazarlara aittir.

Pisagor, Sokrates ve benzerlerine mal edilen sözler, bu kadim Yunan Bilgeleri tarafından asla söylenmemiş olsa da, yine de kıymetli fikirler aktarabilir.

14. Simyanın ve Hermetik Felsefenin Babası olan Hermes'in, onun kadar meçhul olan Mısırlı Toth ile aynı kişi olduğu varsayılır. Yaşadıysa şayet, hangi dönemde yaşadığına dair kesin bir tarih verilemez. Hermes'in Zümrüt Levha'sı şöyledir, Bu gerçektir ve yalandan uzaktır, tek bir mucizeyi gerçekleştirmek üzere, aşağıda olan yukardaki gibidir ve yukarıda olan da aşağıdaki gibidir.

Bütün şeyler tek bir ZİHİNDEN geldiği gibi, her şey o ZİHNE UYARLANARAK yetkinleştirilebilir.

Güneş onun Babasıdır, Ay Annesidir, Rüzgar onu karnında taşımıştır ve Toprak onu emzirmiştir. Dünyadaki bütün Gücün Babasıdır. Toprağa dönüştüğünde kudreti tamama erer. Toprağı Ateşten, latif olanı kabadan, lakin özenle ve büyük bir dirayetle ayır.

Yeryüzünden Göğe yükselir ve Gökten yere iner, böylece Yukarıdakinin ve Aşağıdakinin Kuvvetini elde eder. Böylece Dünyanın İhtişamı senin olacaktır ve her türlü karanlık senden uzaklaşacaktır. Bu, her latif nesneye üstün gelen ve her katı nesneye nüfuz eden KUVVETLERİN KUVVETİDİR. Zira Dünya bu suretle yaratılmıştır ve bu harikulade iş yalnızca Uyarlama yoluyla yapılabilir.

Bu yüzden bana, bütün dünyanın Felsefesinin üç bölümüne de vakıf olduğum için Üç Kez Büyük Hermes derler. Güneş İşine dair söyleyeceklerim sona erdi.

Bu nüshanın, The Lives of the Alchemystical Philosophers (Londra, 1815) kitabının sonunda yer alandan biraz farklı olduğu görülecektir. Altın İnceleme (Tractatus Aureus), Mangeti Bibliotheca Chemica Curiosa (cilt 1, No. 19) içinde bulunabilir.

15. Antik Çağın en büyük Hekimi olan Hipokrat, M.Ö. 460 yılında Küçük Asya kıyılarındaki İstanköy adasında doğmuştur. Yunancadan çevrilen ve Sydenham Society tarafından 1849'da yayımlanan The Genuine Works of Hippocrates tamamen tıbbidir.

16. Halife Mansur devrinde yaşamış ünlü bir Arap Hekim olan Razi (860-940). Ebu Ebiye'ye göre, çoğu kaybolmuş 226 kitap kaleme almıştır. Hoefer, Histoire de La Chimie (cilt 1, s. 341), Razi'nin Lumen Luminum Magnum adlı kitabında, Nordhausen Usulüne benzer bir yolla Demir Sülfattan Sülfürik Asit hazırlanışını tarif ettiğini belirtir.

Schmieder'in History of Alchemy (s. 95) kitabına göre, Latin Vezniyle yazılmış olan "Liber Lumen Luminum", Rhases Castrensis ya da Languedoc'lu Castres tarafından kaleme alınmıştır ve yazarının Arap hekim olduğunu ileri sürmek bir hatadır. Dolayısıyla "Liber Lumen Luminum", Splendor Solis ortaya çıktığında henüz yeni bir eserdi.

17. Rostnus, 14. yüzyıl yazarlarınca ilk kez alıntılanan bir Arap Simyacıdır. ARTIS AURIFERA, BASIL, 1610 baskısı, bu yazara ait üç risaleyi içerir: (1) AD EUTHICIAM. (2) AD SARANTANTAM EPISCOPUM. (3) Eril ve Dişil İlkelerin alegorik betimlemelerini ve Felsefe Taşı'nın genel özelliklerini veren LIBER DEFINITIONUM.

18. SCALA PHILOSOPHORUM, hakkında çok az şey bilinen Fransız Simyacı GUIDO MONTANOR'a atfedilir. Roger Bacon ile Ricardus Anglus'tan alıntılar yapar; Ripley ve diğer 15. yüzyıl Sanatçıları tarafından da kendisinden alıntı yapılmıştır. Kitap, MANGETI BIBLIOTHECA CHEMICA CURIOSA adlı eserin [?] cildinde yer almaktadır.

19. "AUTOR TRIUM VERBORUM", yani "Üç Sözün Kitabı"nın yazarı, 1200 civarında yaşamış bir ARAP Simyacı olan KALLED RACHAIDIB'dir. Kitabı, tüm metallerin Tuz, Cıva ve Kükürtten oluştuğunu öne süren Üçlü Maddecilik kuramının temelini atmıştır. Latince bir çevirisi Mangeti Bibliotheca Chemica Curiosa'da verilmiştir.

20. "BİRİNCİ MESEL"deki dağların kökenine vb. dair fikirler, büyük ölçüde AVICENA DE CONGLUTINATIONE LAPIDIS'ten alınmıştır; bu durum, THEATRUM CHEMICUM, Cilt i, No. 36'daki bahsi geçen Risale ile yapılacak bir karşılaştırmayla görülebilir.

21. Trismosin'in seyahatlerinin Hikayesi, alegorik Resimlerinde görünen Venedik Sarayları ve İtalyan manzaraları için de bir gerekçe sunar. Kenarlardaki sahneler, muhtemelen ressama aktarmış olabileceği "SEYAHATLERİ"ne dair hatıraları betimlemektedir. 1473'te seyahatlerine başladığında bir delikanlı olduğu varsayılırsa, el yazması üretildiğinde yaşının yüzün üzerinde olması gerekirdi. Bu durum, İtalya'dan varlıklı biri olarak döndüğü ve bir Üstat olarak köşesine çekilip yaşadığı fikrini destekler. Şayet bir Üstat değil de yalnızca bir sahtekâr idiyse, yayımlanması amaçlanmamış o sakin ve makul yazımıyla bu El Yazması neyin nesidir? Şüphe götürmez bir değere sahip o sanatsal resimler nedendir?

22. Giriş kısmında da belirtmiş olduğum gibi, Splendor Solis'in 22 Resmi, Tarot'nun 22 Anahtarı ile aynı sırada düzenlenmiştir ve aynı Mistik anlama sahiptir.

SON.

Bu metin neden önemli

Splendor Solis, on altıncı yüzyıldan gelen, canlı resimlerle bezenmiş ünlü bir simya risalesidir ve Paracelsus'un hocası olduğu rivayet edilen efsanevi simyacı Salomon Trismosin'e atfedilir. Bu bölüm, eserin girişinden alınmıştır ve onun çift anlamını, yani hem altının fiziksel dönüşümünü hem de ruhun manevi yenilenmesini bir arada okumamızı önerir.

Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Solomon Trismosin, Splendor Solis (Güneşin İhtişamı); 1920 tarihli İngilizce çeviri (J. K.), Londra, Kegan Paul; yedi risalenin tamamı
Neşir
İngilizce baskı, 1925 (1582 el yazmasından)
Konum
Eserin tamamı: giriş ve yedi risale (yirmi iki levhanın açıklamalarıyla)
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Internet Archive (Splendor Solis, Londra 1920)
Kutsala Dönüş
Kadim Kaynaklar'da özgün metni gör →
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Splendor Solis: Güneşin İhtişamı. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/splendor-solis
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön