Michael Sendivogius, 17. yüzyılın en etkili simyacılarından biriydi ve doğanın gizli işleyişine dair öğretisiyle tanınırdı. Bu pasajda, bilgenin doğayı sıradan gözden farklı gördüğünü anlatır, gökteki Güneş ile yerin merkezindeki gizli Güneş arasındaki gizemli karşılığı çizer.
SİMYANIN YENİ IŞIĞI
DOĞANIN PINARINDAN VE BİLFİİL TECRÜBEDEN Çıkarılmıştır. Buna ek olarak, Kükürt Üzerine Bir İnceleme.
MICHAEL SENDIVOGIUS tarafından yazılmıştır, Anagram yoluyla, DIVI LESCHI GENUS AMO.
Ayrıca Eşyanın Doğası Üzerine Dokuz Kitap, PARACELSUS tarafından yazılmıştır, yani, Doğal Şeylerin Doğumları, Büyümeleri, Muhafazaları, Hayatları, Yenilenmeleri, Dönüşümleri, Ayrışmaları, Ölümleri, İmzaları Üzerine.
Ayrıca Paracelsus'un ve diğer müphem müelliflerin yazılarında geçen çetin yerleri ve kelimeleri açıklayan Kimyevi Bir Sözlük.
Bunların tamamı Latinceden İngiliz diline aslına sadık kalınarak tercüme edilmiştir, J. F. M. D. tarafından.
Londra, Hosier-Lane'deki Golden Ball'da bulunan Tho. Williams için A. Clark tarafından basılmıştır, 1650.
ÖNSÖZ
Müellif, simya araştırıcılarına, yani Hermes'in hakiki oğullarına her daim sıhhat diler ve üzerlerine Tanrı'dan bir bereket niyaz eder.
Âlicenap Okuyucu, Sahtekârların hilesi ve tamahkârlığıyla tertip edilmiş, içinde hakikatin tek bir kıvılcımının dahi bulunmadığı nice tahrif edilmiş kitabın ve simyacıların sözde sahte reçetelerinin, Tabiat'ın ve gizemli sanatların talipleri nezdinde rağbet gördüğünü, pek çoğunun bunlarla aldatıldığını ve hâlen aldatılmakta olduğunu kendi kendime mülahaza ettiğim vakit,
Nurların Babası tarafından emanetime tevdi edilen bu yeteneği, Hikmet'in oğullarına ve varislerine aktarmaktan daha hayırlı bir hizmette bulunamayacağımı düşündüm.
Ve bu gayret, gelecek asırların bilsin diyedir ki, Tanrı'nın bu müstesna felsefi lütfu, yalnızca evvelki çağlarda değil, bu çağda dahi bazı kimselerden esirgenmemiştir.
Kendime bir methiye aramadığımdan, bilakis Hikmet âşıklarına muin olmaya cehdettiğimden, bazı sebeplerden ötürü ismimi gizlemeyi muvafık buldum.
Bu sebeple, o beyhude itibar hevesini, hakikatte öyle olmak yerine öyle görünmeyi yeğleyenlere bırakıyorum.
Burada birkaç satırda toplanmış, o şüphe götürmez felsefi hakikate şahitlik kabilinden yazdıklarım, Yüceler Yücesi'nin şahsıma bahşettiği o bilfiil tecrübeden çıkarılmıştır, ta ki bu takdire şayan sanatta esaslı ve hakiki temeller atmış olanlar, bu teşvik sayesinde en âlâ şeylerin ameliyesinden yüz çevirmesinler ve zevki insanları aldatmaktan ibaret olan o habis duman satıcıları güruhundan muhafaza olunsunlar.
Bunlar, cahil avamın tesmiye ettiği gibi düş değildir, sanatı tahkir eden ahmakların ve idrakten yoksun kimselerin sandığı gibi boş insanların beyhude icatları da değildir.
Bu, bizzat felsefi hakikattir ki, bir hakikat aşığı olarak, haksız yere feryatlarla lekelenen simyanın hakikatini desteklemek ve teyit etmek uğruna, onu gizli tutmam yakışık almazdı, hatta onu sükûta gömmem kabil dahi değildi.
Her ne kadar, erdem ile rezilliğin bir tutulduğu şu zamanlarda, bu asrın liyakatsizliği, insanların nankörlüğü ve hıyaneti yüzünden (filozofların beddualarından hiç bahsetmiyorum bile) dünyanın umumi sahnesine çıkmaktan hayli endişe duysa da. Bu kimyevi hakikate şahitler, yani pek çok muhtelif milletteki muteber kadim zatların müttefik reyi dairesinde bilge müellifler ikame edebilirdim, lakin gözle müşahede edilen tecrübeyle ayan beyan ortada olan şeylerin başka ispata ihtiyacı yoktur. Bizzat bildiğim üzere, son birkaç yılda hem yüksek hem de alçak mertebeden nice insan Diana'nın peçesiz hâlini görmüştür [NOT: "Diana'yı peçesiz görmek", simyada doğanın ve ilk maddenin gizli hakikatine çıplak biçimde vakıf olmayı simgeler].
Ve her ne kadar kıskançlıktan, habislikten yahut kendi hilelerinin ifşa olacağı korkusundan, ruhun altından çekilip çıkarılabileceğini feryat eden, debdebenin o cafcaflı ve aldatıcı vehmiyle bunun bir başka cisme aktarılabileceğini söyleyen, zamanın, emeğin ve masrafların ziyanına yol açan birtakım atıl ve meşrebi bozuk şahıslar bulunsa da, Hermes'in oğulları kesin olarak bilsinler ki, ister altından ister gümüşten olsun (avamın hangi simya yoluyla olursa olsun) ruhların bu türden sözde çıkarılması safi bir hayalden ibarettir, nitekim bu hususa pek çokları inanmaz, lâkin hakikatin yegâne ve hakiki muallimi olan tecrübe ile, nihayetinde ve hem de hüsranla teyit edilir.
Bunun hilafına, felsefi bir veçhe ile, hiçbir hile ve aldatıcı desise olmaksızın, en bayağı metali gerçekten boyayacak şekilde, ister kâr ile ister kâr olmaksızın, altın yahut gümüş rengiyle (iktiza eden bütün imtihanlara dayanacak surette) renklendirebilen kişinin, Tabiat'ın daha ileri ve yüce sırlarını tetkik etmek ve Tanrı'nın inayetiyle onlara nail olmak üzere kapılarını ardına kadar açtığını haklı olarak beyan edebilirim.
Bundan maada, bizzat kendi tecrübemden vücuda getirdiğim bu risaleleri Sanat'ın evlatlarına takdim ediyorum ki, onlar Tabiat'ın gizli ameliyatını araştırmaya bütün zihinlerini ve tefekkürlerini hasrederken, her şeyin hakikatini ve bizzat Tabiat'ı oradan öğrenip vazıh bir surette fehmedebilsinler, zira mukaddes felsefi sanatın kemali yalnızca bunda mündemiçtir, yeter ki Tabiat'ın cümle tasarruflarında emrettiği o umumi ana yoldan yürüsünler.
Binaenaleyh, âlicenap okuyucunun, yazılarımı kelimelerimin zahirinden ziyade Tabiat'ın imkânı dairesinde anlaması hususunda burada ikaz olunmasını dilerim, ta ki sonradan heba olan vaktine, emeğine ve masraflarına yanmasın.
Düşünmelidir ki bu Sanat akıllılar içindir, cahiller için değil, filozofların meramı ve manası ise caka satan Thraso'ların [NOT: Terence'ın komedyasındaki kibirli ve lafazan asker karakteri], harfiyatçı müstehzilerin, kendi vicdanlarına mugayir hareket eden şerirlerin (ki bunlar kendi faziletleriyle yükselemediklerinden, namuslu insanları alçaklıklarıyla ve habis tezviratlarıyla lekeleyerek yükselmeye yeltenirler) yahut simyanın en mümtaz Sanatını en alçakça lekeleyip akları ve kızıllarıyla neredeyse bütün dünyayı iğfal eden cahil şarlatanların fehmedebileceğinden bambaşka bir tabiata sahiptir.
Zira bu, Tanrı'nın bir vergisidir ve sabırlı, huşu dolu bir tevazu eşliğinde idraki aydınlatan Tanrı'nın sırf inayeti olmaksızın (yahut tecrübeli bir üstadın ayan beyan göstermesi bulunmaksızın) ona hakikaten ulaşılamaz, bu sebepledir ki Tanrı, kendisine yabancı olanları kendi sırlarından adaletle uzaklaştırır.
Sanatın Evlatlarına ve Okuyucuya Mektup
Nihayet, Sanatın Evlatlarından yegâne istirhamım şudur, kendilerine layıkıyla hizmet etme gayretimi hüsnükabulle karşılasınlar ve gizli olanı aşikâr kıldıklarında,
ve Tanrı'nın rızasıyla Filozofların limanına [okunamadı] ulaştıklarında, Yüce Tanrı'ya şükran dolu ebedi övgüler sunsunlar.
Okuyucuya
Sağduyulu Okuyucu, Bilgi çoktur, lâkin bilinen Hakikat pek azdır. Bilgimizin ekseriyeti yalnızca havada kaleler ya da temelsiz vehimlerden ibarettir.
Hikmeti elde etmek üzere tayin olunmuş iki yol bilirim, bunlar Tanrı'nın Kitabı ve Tabiat'ın Kitabı'dır, üstelik bunlar da ancak akıl yoluyla okunduklarında fayda verir. Birçokları ilkini kendi seviyelerinin altında bir nesne, ikincisini ise mülhidliğin bir zemini addeder ve bu sebeple her ikisini de ihmal ederler.
Kanaatimce, Kutsal Yazıları tedkik etmek ne denli elzemse, akıl olmaksızın bunu başarmak da o denli imkânsızdır, Akıl olmaksızın İman yalnızca kuru bir taklitten ibarettir, her bir şeyin nasıl olduğunu akıl yoluyla idrak edemesem dahi, bir şeyin öyle olduğuna inanmadan evvel öyle olduğunu gösteren makul bir gerekçe ararım.
Kutsal Yazılara olan itikadımı akla dayandıracak, Aklımı da felsefeyle tekemmül ettireceğim.
Kutsal Yazıların hakikatini inkâr edenleri aklın ilkeleri haricinde başka nasıl ikna edebiliriz?
Tanrı İnsanı kendi suretinde yarattığında, bu nasıl vuku buldu, onu akıl sahibi bir mahluk kılmaktan başka? O halde mukaddes Sırları okurken Aklı bir kenara bırakan kimseler, yalnızca insanlık vasıflarını yitirir ve hataların labirentinde büsbütün kaybolurlar. Dinlerinin akıldışı vehimlere tefessüh etmesi bundandır.
İmdi, saf Felsefenin hakiki İlahiyat olduğunu söylemek belki bir paradoks gibi görünecektir, lâkin biri bunu iddia edecek olsa bâtıl bir inanç gütmüş sayılmaz, nitekim Eyüp uzun zaman Tanrı'ya karşı kendini haklı çıkarmaya çalıştığında, ki zannımca bu durum Tanrı'yı ve kendini bilmeyişindendi, Tanrı Tabiatın ilkeleriyle onun hatasını yüzüne vurmaya ve onu her ikisinin de bilgisine ulaştırmaya girişmiştir, Eyüp 38'de tafsilatıyla görebileceğiniz üzere.
Hermes'in, Platon'un, Aristoteles'in (saf birer Tabiatçı olmalarına rağmen) en derin İlahiyatçılar olduğunu kim inkâr edebilir?
Herkes Tekvin'in ilk iki Bölümünün hakiki İlahiyat olduğunu kabul etmez mi? Ben de cüretle tasdik ederim ki, onlar aynı zamanda en derin ve en hakiki Felsefedir.
Evet, onlar tüm İlahiyatın ve Felsefenin esası ve hülasasıdır, şayet doğru anlaşılırlarsa, dünyadaki diğer bütün Kitapların öğretebileceğinden çok daha fazlasını sana Tanrı ve kendin hakkında belleteceklerdir.
İmdi, onları daha iyi anlayabilmek için, müteakip İncelemelerin ilkinin Yazarı olan gayet celil Sandivogius'tan, onların en mükemmel Şarihi sıfatıyla istifade ediniz. Onun bu İncelemesinde Uluhiyetin ve Tabiatın sırrının hayranlık uyandıracak mertebede ifşa edildiğini göreceksin, Tanrı'nın Celalinin Tahtı olan o Nur ve Ateşin ne olduğunu, O'nun Gökyüzünde nasıl en haşmetli surette ve Mahlukatta nasıl inayetle bulunduğunu göreceksin.
Bütün dünyaya sirayet etmiş olan o cihanşümul Ruhun Hayatının nasıl O olduğunu, Suların üzerinde hareket eden o Ruhunun mahiyetini göreceksin.
Gök kubbenin üzerinde bulunan sular ile gök kubbenin altındaki suların ne olduğunu, Tanrı'nın çoğalsınlar diye bütün Mahlukatın içine koyduğu o Nutfe ve Tohumun ne olduğunu göreceksin.
İnsanın Yaratılışının hakiki vechini ve onun Ölümlülüğe tefessüh edişini, Aden Bahçesi'nin, yani Cennetin hakiki Suretini, ayrıca diğer mahlukat gibi çoğalması için içine tohum konulmuş olan Altının neden çoğalmadığını, Mani olan engelin ne olduğunu ve onun nasıl bertaraf edilebileceğini, böylelikle en yüksek saflığa pişirilip hakiki İksir yahut Filozof Taşı haline nasıl gelebileceğini göreceksin, bunun imkânı bu Sandivogius Kitabı'nda öyle sarih bir surette izah edilmiştir ki, aklıselim sahibi herhangi bir kimse bu metni her türlü tarafgirlik ve peşin hükümden azade olarak yalnızca üç veya dört defa okusun, ister istemez onun hakikatine muttali olacaktır,
yalnızca buna değil, bunun kadar inanılmaz daha nice Sırlara da kani olacaktır. Öyle ki bir kimse bana Tanrı'nın, Mahlukatın ve bunların Sırlarının bilgisine en çok hangi kitabın sevk ettiğini soracak olsa, mukaddes Yazıların hemen ardından Sandivogius demeseydim vicdanıma mugayir söz söylemiş olurdum.
Bütün bunları, diğer lüzumsuz Kitapları bir kenara bırakıp bunu satın alasın ve baştan sona okuyasın diye seni teşvik etmek gayesiyle söylüyorum, şüphem yoktur ki bu nasihatimden ötürü bana müteşekkir kalacaksın.
Bu Kitabın umumi planda yaptığını, bu İncelemelerin ikincisi hususi planda yaparak Tabiatın imkânını ve onun Sırlarını, keza bütün tabii nesnelerin Husule Gelişinin, Büyümesinin, Muhafazasının, Hayatının, Ölümünün, Yenilenmesinin, Dönüşümlerinin, Ayrışmalarının ve İmzalarının mahiyet ve suretini şerh eder, bunların izahında nice nadide tecrübeler ve seçkin Sırlar ifşa edilip gün yüzüne çıkarılmıştır.
Bunlara, müphem Müelliflerde tesadüf edilen çetin bahisleri ve lafızları vuzuha kavuşturan bir Kimya Lugatı ilave olunmuştur. Lâkin ne bunu ne diğerini övmekte fazla kelam sarf edeceğim, zira okunduklarında kendileri nâmına benim söyleyebileceğimden çok daha tesirli konuşacaklardır, tek arzum, ruhları Bilgi peşinde cehd ile koşan İngiliz Milleti hatırına bunları İngiliz Lisanına nakletmekti. Bunu Kitapları çoğaltmak gayesiyle yapmadım, (zira halihazırda haddinden fazla Kitap mevcuttur ve bu kesret Cehaletimizin en büyük sebebidir, üstelik içlerinde büyük bir beyhudelik vardır), bilakis Tabiatın Nurunu göresin, bu Nur vesilesiyle Hakikatleri tartabilesin ve bütün tabii nesnelerin kendisiyle dolu olduğu, Tabiatın seyrindeki tasarrufları en katı Mülhidleri dahi ikna edecek derecede harikulade olan Tabiatın Tanrısını daha layıkıyla idrak edebilesin diye yaptım.
Nezaket Sahibi Okuyucu, Bu tercümelerde zarif bir üslup gözetmediğim için beni mazur görmelisin, zira böyle bir hünerim olsaydı dahi kitapların muhtevası buna elvermezdi, şayet kimi zaman kaba sözler kullandıysam bu, sadık kaldığım mananın başka bir lafzı tam olarak kaldıramayışından yahut en azından o an zihnime daha münasibinin gelmeyişindendir, kalemimin sürçmesi yahut matbaacının hatası sebebiyle metne bazı yanlışlar sızmışsa, hakkaniyetli ol ve bunları düzelt, şayet yaptığım işi layık bulmazsan, daha iyisini vücuda getirerek hatamı bana göster, zira böylelikle hakikat aşıklarını ve onların arasında dostunu da minnettar kılacaksın, YENİ IŞIK, KİMYA.
Birinci Risale, Tabiat, onun ne olduğu ve onu araştıranların nasıl kimseler olması gerektiği üzerine.
Nice asırlar evvel, hatta Tufan'dan dahi önce (Hermes de buna şehadet eder) birçok bilge ve pek münevver zat, Filozof Taşı'nın yapılışına dair nice şeyler yazmış ve bizlere o kadar çok eser miras bırakmıştır ki, şayet Tabiat her gün bize akla yatkın işler sergilemeseydi, bir Tabiat'ın mevcudiyetine hakikat nazarıyla bakacak kimse pek bulunmazdı, zira eski devirlerde bu denli çok şey icat eden kimse yoktu ve atalarımız Tabiat'ın kendisinden ve Tabiat'ın imkânından gayrı hiçbir şeye itibar etmezlerdi.
Onlar yalnızca Tabiat'ın sade yoluyla iktifa ettikleri halde, bugün türlü meşgaleler içinde olan bizlerin bütün aklımızla dahi kavrayamayacağımız şeyleri keşfetmişlerdir. Bunun sebebi, Tabiat'ın ve alemdeki şeylerin türeyişinin tarafımızdan hakir ve alelade görülmesidir.
Bu sebepledir ki zihnimizi bilinen ve aşina olunan şeylere değil, katiyen yahut pek güçlükle yapılabilecek şeylere hasrederiz.
Bundan ötürüdür ki Tabiat'ın hakiki seyrine ve filozofların doğru maksadına vasıl olmaktansa, merak uyandıran incelikler ve bizzat filozofların dahi asla hatırlarına getirmedikleri türden şeyler icat etmede daha mahir hale geliriz. İnsan tabiatının meyli, bildiği şeyleri ihmal edip daima başka şeylerin peşinde koşmak yönündedir, tabiatlarının tabi olduğu zihinleri ve vehimleri ise bu meyle çok daha ziyade kapılmıştır.
Misal olarak, en yüksek kemalat derecesine eren bir sanatkârın ya başka sanatları tecessüs ettiğini yahut halihazırda sahip olduğu sanatı kötüye kullandığını ya da onu büsbütün terk ettiğini görürsün.
Cömert Tabiat da böyledir, nihai haddine [NOT: Metindeki "Iliad" ibaresi, son haddi veya nihai sınırı ifade eden kadim bir deyiştir] varıncaya dek daima faaldir ve iş görür, ardından da sükûnete erer.
Zira başlangıçtan itibaren Tabiat'a, bütün seyri boyunca daima daha iyi ve mükemmel olana erişmesi ve bütün kuvvetiyle yöneldiği mutlak sükûnete varması için bir nevi salahiyet yahut müsaade bahşedilmiştir, tıpkı Tabiat'ın kendisine kanatlar bahşettiği yaşlılık çağında bir karıncanın sevinmesi gibi, o da kendi nihayetinden mesrur olur.
Aynı şekilde zihinlerimiz de, bilhassa Felsefi Sanat yahut Taşın tatbikatı hususunda o kadar ileri gitmiştir ki, artık neredeyse o nihai sınıra dayanmış bulunmaktayız.
Zira Simya Sanatı artık öyle incelikler bulup çıkarmıştır ki bundan ötesi güçlükle tasavvur edilir ve bunlar Kadim Filozofların sanatından,
bir saat ustasının kaba bir demirciden ayrıldığı kadar ayrılır, her ikisi de demir üzerinde çalıştığı halde ve her ikisi de sanatının üstadı olduğu halde, hiçbiri diğerinin emeğini anlamaz.
Şayet bizzat Filozofların Babası Hermes, keskin zekalı Câbir ve gayet derinlikli Raimundus Lullius bugün hayatta olsalardı, günümüz kimyacıları nazarında filozof değil, ancak birer talebe sayılırlardı,
Bu çağın insanlarının tasarladığı ve onların yazılarından çekip çıkardığı, günümüz sanatkârlarının tatbik ettiği bunca damıtmadan, bunca devridaimden, bunca kalsinasyondan ve sayısız diğer amellerden habersiz kalırlardı.
Bizim için noksan olan tek bir şey vardır, o da onların husule getirdiği şeyi, yani Filozof Taşı'nı yahut fiziki tentürü bilmektir, bizler onu ararken başka şeyler buluruz ve insanın üremesi bu denli mutat olmasaydı ve Tabiat bu hususta kendi kanun ve kaidelerini gözetmeye devam etmeseydi, yanılmamamız işten bile değildi.
Lakin kastettiğim mevzuya dönecek olursam, beyhude her bir vehim bizi hakiki ve sade yoldan saptırmasın diye, bu ilk Risale'de Tabiat'ı izah etmeyi vaat etmiştim.
Bundan ötürü derim ki Tabiat, Allah'ın başlangıçta yarattığı ve içine kendi ruhunu yerleştirdiği, kendi varlığı içinde tek, hakiki, sade, kamil ve bütündür, lakin bilesin ki Tabiat'ın hududu, aynı zamanda Tabiat'ın menbaı olan Cenab-ı Hakk'ın bizzat kendisidir.
Zira muhakkaktır ki başlayan her şey, ancak kendisinden başladığı şeyde nihayete erer, derim ki o, Allah'ın her şeyi kendisi vasıtasıyla vücuda getirdiği yegane unsurdur, bu, Allah'ın onsuz iş göremeyeceğinden ötürü değildir (zira hakikatte Tabiat'ı bizzat O yaratmıştır ve her şeye kadirdir), lakin öyle murad buyurmuştur.
Her şey yalnızca bu Tabiat'tan neşet eder, alemde Tabiat haricinde hiçbir şey mevcut değildir.
Kimi zaman hilkat garibeleri husule gelse dahi, bu Tabiat'ın kusuru değil, sanatkârın yahut mahallin kabahatidir.
Bu Tabiat dört mahalle taksim olunmuştur, bize gölgeler suretinde zahir olan bütün bu şeyleri orada husule getirir, zira hakikatte şeylerin gerçekten görünmesinden ziyade, gölgelerinin bize aksettiğini söylemek daha münasiptir.
O hem Eril hem Dişil hale tehavvül eder ve cıvaya teşbih edilir, çünkü kendini muhtelif mahallere katar, her ne kadar yeryüzünde bize göre hiçbir fena mahal bulunmasa da, o mahallin salahiyetine yahut noksanlığına göre suretler meydana getirir.
Keyfiyetlere gelince, bunlar yalnızca dörttür ve her şeyde mevcuttur, fakat birbiriyle uzlaşmazlar, zira biri daima diğerine galebe çalar.
Bundan gayrı, Tabiat görünür şekilde amel etse de görünür değildir, zira cisimlerde vazifesini icra eden, Allah'ın İrade ve Zihninde yerleşmiş ve taht kurmuş latif bir ruhtur.
Doğa bu makamda bize, yalnızca onun mekanlarını, yani ona daha uygun ve onunla daha yakın akrabalığı bulunan yerleri kavramamız için hizmet eder, bu da Doğa uyarınca bir şeyi diğeriyle nasıl birleştireceğimizi anlamaktır; ta ki Odun ile İnsanı yahut bir Öküzü veya herhangi bir canlı mahluk ile Madenleri birbirine karıştırmayalım, bilakis her şeyin yalnızca kendi benzeri üzerinde tesir göstermesine izin verelim, o vakit Doğa şüphesiz kendi vazifesini yerine getirecektir.
Doğanın Mekanı, evvelce zikrettiğim veçhile, Tanrı’nın İradesi içinde olandan gayrısı değildir. Doğayı Araştıranlar bizzat Doğanın kendisi gibi olmalıdır; sadık, sade, sabırlı, sebatkar ve saire; ve her şeyden evvel dindar, Tanrı’dan korkan, komşusuna cefa etmeyen kimseler olmalıdır.
Bundan sonra gayretle tefekkür etsinler, niyetleri Doğaya uygun mudur, mümkün müdür; açık misallerle öğrensinler, şöyle ki,
Bir şeyin hangi şeylerden meydana getirilebileceğini, Doğanın nasıl ve ne tür bir Kap içinde iş gördüğünü bilsinler.
Zira bir şeyi bizzat Doğanın yaptığı gibi sadelikle yapmak istersen, Doğayı takip et, lakin Doğanın kıldığından daha hayırlı bir surette yapmaya kalkışırsan, onun neyin içinde ve ne vasıtasıyla ıslah edildiğini iyi mülahaza et ve bunun daima kendi benzeri içinde vuku bulmasını sağla.
Misal olarak, bir Madeni Doğanın kıldığından daha ziyade bir faziletle yüceltmeyi dilersen (ki niyetimiz budur), hem Eril hem Dişil bir Madeni Tabiatı ele almalısın, yoksa hiçbir neticeye varamazsın.
Zira Otlardan bir Maden husule getirmeyi kurarsan boşuna zahmet çekersin, tıpkı bir Köpekten yahut başka bir Hayvandan Odun hasıl edemeyeceğin gibi.
İkinci Risale ## Gayemiz Yolunda ve Tohumdaki Doğanın İşleyişi Üzerine
Az evvel Doğanın sadık, lakin tek olduğunu, her yerde müşahede edildiğini, sebatkar olduğunu ve Ormanlar, Otlar ve benzerleri gibi vücuda getirilen şeylerden tanındığını beyan etmiştim.
Aynı şekilde Doğayı Araştıran kimsenin de sadık, temiz kalpli, sabırlı, sebatkar olması ve zihnini yalnızca tek bir şeye hasretmesi gerektiğini de zikretmiştim. Şimdi Doğanın eyleyişinden bahsetmeye başlamalıyız.
Nasıl ki Doğa Tanrı’nın İradesi içindedir ve Tanrı onu yaratmış yahut her tahayyülün üzerine koymuştur, Doğa da kendisi için bir Tohum peyda etmiştir, yani Unsurlardaki Kendi İradesini ve Rızasını var etmiştir. O hakikatte tektir, buna rağmen muhtelif şeyler vücuda getirir, fakat hiçbir şeyi bir Tohum olmaksızın işlemez,
Tohumun dilediği her şeyi Doğa icra eder, zira tohum adeta bir Sanatkârın Aleti gibidir.
Binaenaleyh her şeyin Tohumu, Sanatkâr için Doğanın kendisinden daha hayırlı ve daha faydalıdır.
Zira Tohum olmaksızın Doğa ile yapabileceğin şey, bir Kuyumcunun Ateş, Altın yahut Gümüş olmadan, yahut bir Çiftçinin Ekin veya Tohum olmadan yapabileceği kadardır.
Şayet elinde Tohum varsa, ister şerre ister hayra olsun, Doğa derhal hazır bulunur.
Doğa tohumda, Tanrı’nın insanın cüzi iradesinde iş gördüğü gibi iş görür, bu azim bir sırdır, zira Doğa tohuma cebren değil, kendi rızasıyla itaat eder; tıpkı Tanrı’nın insanın irade ettiği her şeye zorlamayla değil, Kendi hür rızasıyla cevaz vermesi gibi,
Bu sebepten O, ister şerre ister hayra olsun, İnsana cüzi irade bahşetmiştir.
Binaenaleyh Tohum, her şeyin iksiri yahut beşinci özüdür, ya da bir şeyin en kamil Pişirilmesi yahut Hazmıdır, yahut Madenlerdeki Köksel Nem ile aynı şey olan Kükürt Merhemidir.
Filhakika bu Tohum üzerine uzun bir Kelam serdedilebilirdi, lakin biz yalnızca Kimya Sanatındaki gayemize yaran şeyle iktifa edeceğiz.
Dört Unsur, Tanrı’nın İradesi ve Rızasıyla ve Doğanın tahayyülüyle bir Tohum peyda eder, zira İnsanın Tohumunun Merkezi yahut Tohumunun Kabı Böbreklerde bulunduğu gibi, dört Unsur da,
hiç durmayan hareketleriyle (her biri kendi keyfiyetine göre), Yerin Merkezine bir Tohum döker; orada bu tohum hazmedilir ve hareket vasıtasıyla dışarıya salınır.
İmdi, Yerin Merkezi hiçbir şeyin sükun bulamayacağı muayyen bir boşluktur.
Dört Unsur kendi Keyfiyetlerini Yerin merkez dışı kısımlarına yahut Merkezin çevresine gönderir.
Tıpkı bir Erkeğin Tohumunu Kadının Rahminin girişine salması ve orada Tohumdan hiçbir şeyin kalmayıp, Rahim kafi miktarı aldıktan sonra geriye kalanını dışarı atması gibi; Yerin Merkezinde de aynı hal vuku bulur; herhangi bir mekan cüzünün mıknatısı andıran Fazileti, herhangi bir şeyi vücuda getirmek için kendisine layık ve münasip olanı kendine çeker, arta kalan ise taşlara ve diğer tortulara doğru dışarı atılır.
Zira her şey menşeini bu Membadan alır, dünyadaki hiçbir şeyin bu Membadan gayrı bir başlangıcı yoktur.
Mesela, pürüzsüz ve düz bir Masanın ortasına bir kap Su konsun ve çevresine türlü türlü şeyler, muhtelif Renkler, keza her biri ayrı yerde olmak üzere Tuz konsun; derken o Su masanın ortasına boşaltılsın, göreceksin ki o Su şuraya buraya doğru akacak ve bir kol kırmızı Renge vardığında onunla kırmızıya dönecek, Tuza vardığında Tuzun Tadını alacak ve diğerlerinde de aynı surette cereyan edecektir.
Zira Su mekanı değiştirmez, fakat mekanın muhtelif oluşu Suyu değiştirir.
Aynı minval üzere, dört Unsur vasıtasıyla merkezden çevreye fırlatılan Tohum da muhtelif mekanlardan geçer ve mekanın tabiatına göre şeyleri vücuda getirir,
Şayet Toprağın ve Suyun safi bir yerine varırsa, safi bir şey vücuda gelir.
Bütün şeylerin Tohumu tektir, yine de muhtelif şeyler peyda eder, nitekim bu husus aşağıdaki misalle ayandır.
İnsanın tohumu asil bir tohumdur, yalnızca insanın tenasülü için yaratılmış ve tayin edilmiştir, bununla birlikte bir insan kendi cüzi iradesi dahilinde onu suistimal ederse, hilkat garibesi bir düşük dünyaya gelir.
Zira bir insan, Tanrı’nın gayet sarih emrine aykırı olarak bir inekle yahut başka bir hayvanla çiftleşecek olsa, hayvan derhal insanın tohumuna gebe kalırdı, çünkü Tabiat birdir, fakat o vakit bir insan değil, bir hayvan ve bir hilkat garibesi doğardı, zira tohum kendine layık bir mahal bulamamıştır.
İnsanların hayvanlarla böylesi gayriinsani ve menfur birleşmesinden, insana benzeyen muhtelif canavarlar meydana gelirdi, nitekim bu iş böyledir, meni merkeze vasıl olursa orada vücuda gelmesi icap eden şey hasıl olur, lakin başka bir mahalle ulaşıp da döl tuttuğunda, artık suretini gayrı değiştirmez.
İmdi, meni henüz merkezdeyken, meniden bir maden hasıl olabileceği gibi aynı kolaylıkla bir ağaç da neşet edebilir, bir taş kadar çabuk bir ot da bitebilir, mahalin safiyetine göre biri diğerinden daha kıymetli olur.
Fakat Unsurların meniyi nasıl tevlid ettiği bahsi sıradaki meseledir ve bu minval üzere vuku bulur, Unsurlar dörttür, ikisi ağır ve ikisi hafiftir, ikisi kuru ve ikisi nemlidir, lakin en kuru olanı ile en nemli olanı eril ve dişildir, vesaire. Bunların her biri bizzat kendi küresinde en ziyade kendine benzeyen şeyleri husule getirmeye pek kabiliyetlidir ve Tanrı böyle olmasını murad etmiştir.
Bu dördü asla sükun bulmaz, bilakis daima birbirine tesir eder, her biri kendi letafetini ve inceliğini kendiliğinden ileri sürer ve hepsi merkezde mülaki olur, imdi merkezde, Tabiatın hadimi olan ve bu menileri mezcedip dışarı gönderen Archeus mevcuttur.
Bunun nasıl vuku bulduğu ise on iki risalenin hatimesinde daha etraflıca görülecektir.
Üçüncü Risale Madenlerin Hakiki İlk Maddesi Üzerine
Madenlerin ilk maddesi (prima materia) iki kısımdır, fakat biri diğeri olmaksızın maden husule getiremez.
Birincisi ve asıl olanı, hararet ile karışmış Havanın rutubetidir, Filozoflar buna cıva tesmiye etmiştir ki Felsefi Denizde Güneş ve Ayın şualarıyla idare olunur, ikincisi ise Toprağın kuru hararetidir, buna da kükürt adını vermişlerdir.
Lakin bütün hakiki Filozoflar bunu bilhassa gizlediğinden, biz onu biraz daha vazıh surette izah edeceğiz, bilhassa vezin veya muvazeneyi açıklayacağız ki bu meçhul kaldığında her şey heba olur.
Bundan ötürüdür ki pek çok kimse iyi olandan bir hilkat garibesi husule getirir, zira kimileri bütün bir Cismi madde, tohum yahut meni addeder, kimileri de bir cüzünü alır ve bunların cümlesi doğru yoldan sapar.
Misal kabilinden, şayet biri bir Erkeğin Ayağını ve bir Kadının Elini alsa ve bunları birbirine mezcederek bir İnsan vücuda getirmek istese, bunun kabil-i imkan olmadığı aşikardır.
Zira her Cisimde bir Merkez, tohumun yahut meninin mahalli veya noktası bulunur, hatta her Buğday Tanesinde bile bu kısım daima sekiz bin iki yüzüncü cüzdür ve bunun hilafı kabil değildir.
Çünkü tanenin yahut Cismin tamamı tohuma inkılap etmez, bilakis Cisimde ancak bir kıvılcım veya zaruri olan muayyen küçük bir cüz tohuma döner ki bu cüz, Cismi vasıtasıyla her türlü aşırı hararet ve bürudetten muhafaza olunur. Eğer kulakların yahut idrakin varsa burada serdedilenleri iyi belle, böylece selamette kalır, hem meninin mahallinden bihaber olup tanenin tamamını tohuma çevirmeye gayret edenlerin, hem de madenlerin beyhude İnhilali ile iştigal edip madenlerin tamamını eritmek ve badehu bunları yekdiğeriyle karıştırarak yeni bir Maden vücuda getirmek hevesinde olanların zümresinden tefrik edilirsin.
Halbuki bu kimseler Tabiatın seyrini mülahaza etmiş olsalardı, meselenin bambaşka olduğunu derk ederlerdi, zira içinde noksanlığı bulunmayan hiçbir Maden yoktur, ancak birinde diğerine nispetle daha az yahut daha çoktur.
Fakat sen, Ey Müşfik Kaari, yukarıda zikredildiği veçhile Tabiatın mezkur noktasına dikkat edesin, bu sana kifayet eder, ancak şu ihtarı da hatırında tutasın, bu Noktayı avamın madenlerinde aramayacaksın, zira orada mevcut değildir.
Çünkü bu madenler, bilhassa avamın Altını ölüdür, lakin bizimkiler diridir, ruh ile doludur ve mutlaka bunlar bütünüyle ahzedilmelidir, zira bilesin ki Madenlerin Hayatı henüz maden ocaklarındayken Ateştir, Ölümleri dahi Ateştir, yani İhrak ve İhaledir.
İmdi, madenlerin ilk maddesi (prima materia), ılık Hava ile mezcolunmuş muayyen bir Rutubettir ve yağlı Suya benzer, saf yahut gayrisaf her şeye yapışır, Toprağın bir mahalde diğerine nazaran daha açık ve gözenekli olması ve bir cazibe Kuvvetine de malik bulunması sebebiyle, bir mahalde diğerinden daha bol vaziyettedir.
Bazen kendi kendine, bir nevi Örtü tahtında gün yüzüne çıkar, bilhassa gereği gibi yapışabileceği bir nesnenin bulunmadığı mahallerde böyle olur, bunun böyle olduğu şuradan bilinir ki her şey üç Asıldan mürekkeptir, fakat madenlerin Maddesine taalluk eden cihetiyle bu birdir, Örtüsü yahut Gölgesi haricinde hiçbir nesneyle imtizacı yoktur, yani Kükürt, vesaire.
Dördüncü Risale Madenlerin Arzın Karnında Nasıl Husule Geldiği Üzerine
Madenler bu suretle vücuda getirilir.
Dört Unsur hassalarını Arzın Merkezine sevk ettikten sonra, Archeus daim hareketinin harareti bereketiyle bunları Takdir yoluyla Arzın Sathına doğru yukarı gönderir, zira Toprak gözeneklidir ve Toprağın Gözeneklerinden süzülen bu Rüzgar, içinden her şeyin neşet ettiği Suya tahavvül eder.
Bundan ötürü Hikmetin Oğulları bilsin ki, metallerin tohumu her şeyin tohumundan farklı değildir, yani nemli bir buhardır, bu sebeple sanat ehli metalleri yalnızca bir buhardan ibaret olan ilk maddelerine indirgemeye boş yere çabalar.
Filozoflar böylesi bir ilk maddeyi değil, yalnızca ikinci maddeyi kastetmişlerdir, nitekim Bernardus Trevisanus bunu açıkça tartışır, gerçi dört Elementten söz ettiği için pek açık sayılmaz, yine de gerekeni söylemiştir, fakat yalnızca Sanatın Oğullarına hitap etmiştir.
Lakin ben, Nazariyatı daha açık bir şekilde ortaya koyabilmek adına, herkesin bunca çözünmeye, bunca devridaime, bunca kalsinasyona ve bunların durmaksızın yinelenmesine bel bağlamaktan sakınmasını ihtar etmek isterim, zira bir şey kendi içinde yumuşak ve her yerde bulunabilir iken, onu sert bir nesnede aramak boşunadır.
İlk madde değil, yalnızca ikinci madde aransın, yani bir kez meydana geldiğinde başka bir surete dönüştürülemeyen şey.
Fakat bir metalin böylesi bir maddeye nasıl indirgeneceğini soracak olursan, bu hususta Filozofların niyetine sıkı sıkıya bağlı kalırım,
Her şeyin fevkinde yalnızca şunu arzularım, Sanatın Oğulları metinlerin lafzını değil manasını anlasınlar ve Doğanın nihayete erdiği yerde, yani gözümüze yetkin görünen madeni cisimlerde, Sanat başlamalıdır.
Fakat asıl maksadıma dönecek olursak, zira burada gayem yalnızca Taştan söz etmek değildir, şimdi metallerin Maddesini ele alalım.
Az evvel her şeyin sıvı Havadan, yahut Elementlerin daimi bir hareketle Yerin Bağrına damıttığı o Buhardan hâsıl olduğunu söylemiştim, akabinde Doğanın Archeus'u bu buharı alır ve gözeneklerden süblime eder, kendi takdirine göre her bir mahalle pay eder, daha önceki risalelerde bildirdiğimiz üzere, böylece mahallerin muhtelif oluşundan şeylerin çeşitliliği neşet eder.
Kimileri Satürn'ün başka tür bir tohuma, Altının ise başka bir tohuma malik olduğunu ve diğer metallerin de böyle ayrıldığını zanneder, fakat bunlar ham hayallerdir,
Yalnızca tek bir tohum vardır, Satürn'de bulunan ne ise Altında bulunan da odur, Gümüşte bulunan ne ise Demirdedir de o vardır, fakat beni doğru anlarsan, Yerin Mahalli muhteliftir, gerçi Doğa işini Gümüşte Altına kıyasla daha tez bitirir ve diğerleri de böyledir.
Zira o Buhar Yerin Merkezinden süblime edildiğinde, ya soğuk ya da sıcak mahallerden geçer,
Şayet kükürdün yağlılığının cidarlara yapıştığı sıcak ve saf mahallerden geçerse, derim ki, Filozofların felsefi cıva tesmiye ettikleri o Buhar, mezkûr Yağlılığa yönelir ve ona kavuşur, ardından onu kendisiyle birlikte süblime eder, böylece bir Yağlılık haline gelir ve Buhar namını terk ederek Yağlılık namıyla anılır, bu Yağlılık daha sonra süblimasyon yoluyla evvelki Buharın arındırdığı, toprağın latif, saf ve nemli olduğu diğer mahallere varıp oranın gözeneklerini doldurur ve ona kavuşur, böylece Altın hâsıl olur, lakin o Yağlılık gayrisaf ve soğuk mahallere varırsa, Kurşun meydana gelir, fakat toprak soğuk, saf ve kükürt ile karışmışsa, Bakır hâsıl olur, vesair.
Zira bir mahal ne nispette arındırılmış, yahut temizlenmişse, metalleri de o nispette mükemmel kılar, çünkü bilmeliyiz ki, mezkûr Buhar Merkezden Yüzeye durmaksızın çıkar ve geçtiği yerleri temizler.
Bundan ötürü, bin yıl evvel hiçbir şey bulunmayan mahallerde günümüzde maden ocaklarına rastlanabilmektedir, zira Buhar geçişi esnasında ham ve gayrisaf olanı daima latif kılar, tedricen kendisiyle birlikte taşır,
İşte Doğanın Yinelemesi ve Devridaimi budur, mahal layıkıyla arınana dek yeni şeyler vücuda getirerek süblime olunur, orası ne nispette arınırsa, o nispette daha asil şeyler hasıl eder. Kışın Hava soğuk olup Yeri sımsıkı bağladığında, o yağlı Buhar donar, daha sonra Bahar avdet ettiğinde Toprak ve Su ile birbirine karışır, böylece bir Magnezya haline gelir, Havanın cıvasını tıpkı kendi gibi kendine çeker, Güneş, Ay ve Yıldızların Işınlarının muvafakatiyle her şeye can verir, böylece Otları, Çiçekleri ve benzeri şeyleri meydana getirir. Zira Doğa tek bir an dahi atıl kalmaz.
İşte metaller bu minvalde vücuda gelir, Toprak uzun Damıtma ile arınır, akabinde Yağlılığın oraya erişmesi yahut duhûlüyle tevellüt ederler, Filozofların Yazılarını yanlış tevil eden bazılarının ahmakça zannettiği gibi, başka hiçbir yolla husule gelmezler.
Beşinci Risale Her Türlü Taşın Teşekkülü Üzerine
Taşların Maddesi diğer şeylerin maddesiyle birdir, mahallerin saflığına muvafık olarak şu minvalde meydana gelirler.
Dört Element buharlarını Yerin Merkezine damıttığında ve Doğanın Archeus'u bunu dışarı gönderip süblime ettiğinde, bu buhar mahallerden ve Yerin gözeneklerinden geçerken, Yerin bütün gayrisafiyetini bizzat kendisiyle beraber ta Yüzeye kadar taşır, bunu bilahare Hava dondurur, zira saf Havanın meydana getirdiğini ham Hava dondurur, çünkü Havanın Havaya duhûlü vardır ve birbirine kavuşurlar, nitekim Doğa Doğadan haz duyar, böylece büyük ve küçük Gözeneklere göre Kayalar ve taşlık Dağlar meydana gelir.
Yerin Gözenekleri ne nispette büyükse, mahal de o nispette daha iyi arınmıştır.
Dolayısıyla böylesi bir gedikten yahut menfezden daha büyük bir Hararet ve daha bol miktarda Su geçtiğinden, Toprak pek daha çabuk arınır, böylece sonradan o yerlerde Madenler daha kolay meydana gelir.
Nitekim bizzat tecrübe de şahadet eder ki Altın, Dağlardan başka hiçbir yerde husule gelmez yahut bulunmaz, düz ve engebesiz Arazide ise nadiren bulunur veya asla bulunmaz, zira ekseriyetle bu kabil yerler rutubetlidir, lakin Buharla değil, o Buharı kendine çeken Unsurî Su ile rutubetlidir,
ve böylece birbirlerine öyle bir sarılırlar ki güçbela ayrılabilirler, sonrasında Semavatın Güneşi onları hazmederek Çömlekçilerin kullandığı o yağlı Balçığı var eder.
Lakin kaba Kumun bulunduğu ve Buharın o Yağlılığı yahut kükürdü beraberinde getirmediği yerlerde, Çayırlarda Otlar ve Çimenler peyda eder.
Kıymetli Taşlar tesmiye olunan başka cins Taşlar da vardır, Elmas, Yakut, Zümrüt ve bunlara benzer Mücevherler gibi, bunların cümlesi şu Tarz üzere hasıl olur.
Tabiatın Buharı, kükürdün yağlılığına karışmaksızın kendi başına süblimleşip saf tuzlu Suyun bulunduğu bir mahalle vardığında, orada Elmaslar vücut bulur, bu da mezkûr Yağlılığın erişemediği soğuk yerlerde vuku bulur, çünkü o Yağlılık bu Taşların teşekkülüne mani olurdu.
Zira bilmek icap eder ki, Suyun Ruhu kolaylıkla, hem de az bir hararetle süblimleşir, lakin Yağ ve Yağlılık ancak büyük bir hararetle ve yine sıcak yerlere doğru yukarı taşınabilir, zira Merkezden çıktığında zerre kadar soğuğa tesadüf ederse donar ve hareketsiz kalır, lakin buhar layık olduğu yerlere yükselir ve saf Suda Daneler halinde Taşlara dönüşerek donar.
Lakin Mücevherlerde Renklerin nasıl teşekkül ettiğine gelince, bilmeliyiz ki bunlar kükürt sebebiyle şu Tarzda hasıl olur, şayet kükürdün Yağlılığı donarsa, o daimi hareket vasıtasıyla içinden geçen Suyun Ruhu, hazmolunmuş bir hararetle kırmızı yahut beyaz renge bürünene dek, onu Tuzun faziletiyle hazmeder ve arındırır, daha ileri bir kemale meyleden bu renk, o Ruh vasıtasıyla yukarı taşınır, zira peş peşe yinelenen bunca damıtma ile letafet kazanmış ve incelmiştir, Ruh sonrasında noksan şeylerin içine nüfuz etme kudretine malik olur ve böylece onlara bir Renk bahşeder, bu Renk bilahare kısmen gizlenmiş olan o Suya katılır ve böylece onun Gözeneklerini doldurur, onunla ayrılmaz bir sabitleme ile sabitlenir.
Zira her Su, şayet Ruhsuz ise Hararetle donar, eğer bir Ruhu varsa Soğukla donar, lakin Suyu Hararetle dondurmayı ve ona bir Ruh katmayı bilen kimse, şüphesiz Altından ve diğer her şeyden daha kıymetli bir nesne bulacaktır.
Binaenaleyh, çürüyebilsin ve bir Dane gibi olabilsin diye Ruhun Sudan tefrik edilmesini sağlasın.
Sonrasında Tortular atıldığında, Ruhu derinden tekrar Suyun içine indirip geri getirsin ve onları yeniden birleştirsin, zira bu Kavuşum, Ebeveynine benzemeyen surette bir Dal vücuda getirecektir.
İkinci Madde ve Şeylerin Çürümesi Üzerine
Şeylerin ilk maddesinden (prima materia) ve şeylerin Tabiat tarafından Tohumsuz nasıl hasıl edildiğinden, yani Tabiatın Unsurlardan Maddeyi nasıl alıp ondan Tohum vücuda getirdiğinden bahsetmiştik,
Lakin şimdi bizzat Tohumdan ve Tohumdan hasıl olan şeylerden bahsetmek niyetindeyiz.
Zira Tohumu olan her şey onun içinde çoğalır, lakin Tabiatın yardımı olmaksızın bu vaki olmaz, zira Tohum,
herhangi bir Cisim içinde donmuş Havadan gayrı bir şey değildir, yahut rutubetli bir Buhardır, bu da ılık bir Buharla çözülmedikçe hiçbir işe yaramaz.
Öyleyse Sanatın Araştırıcıları Tohumun ne olduğunu fehmetsinler ki var olmayan bir şeyin peşine düşmesinler, dört Unsur tarafından meydana getirilen bu Tohumun üç veçheli olduğunu bilsinler.
Birincisi Madenidir ve şu an bahsettiğimizdir, ikincisi Nebatidir, üçüncüsü Hayvanidir.
Madeni Tohum yalnızca Filozoflarca malumdur, Nebati olanı Meyvelerde gördüğümüz üzere alelade ve avamicedir, Hayvani olanı ise tahayyül ile bilinir.
Nebati olan, Tabiatın onu dört Unsurdan nasıl var ettiğini bize ayan eder.
Zira bilmeliyiz ki Kış Mevsimi Çürümenin sebebidir, nitekim Ağaçlardaki Hayati Ruhları dondurur, bunlar Güneşin Hararetiyle (ki onda her nevî Rutubeti cezp eden mıknatısı bir Hassa vardır) çözüldüğünde, hareketle uyanan Tabiatın Harareti, Suyun latif Buharını çevreye doğru sevk eder yahut zorlar, bu Buhar Ağacın Gözeneklerini açar ve saf olanı daima saf olmayandan tefrik ederek Damlalar damlatır.
Yine de saf olan bazen saf olmayanın önüne geçer, saf olan durur ve Çiçekler halinde donar, saf olmayan Yapraklara gider, kaba ve kesif olan ise Kabuğa gider, Ağacın kabuğu muhkem ve sabit kalır, Gözenekleri tıkandığında Yapraklar soğuktan yahut sıcaktan dökülür, Çiçekler donarken Rengin teşekkül ettiği Hararete göre Renklerini iktisap ederler, beraberlerinde Meyve ve Tohum getirirler (mesela Elma gibi, içinde bir Meni bulunur ki bundan bir Ağaç hasıl olmaz, lakin o Meninin derununda Tohum yahut Çekirdek vardır, ondan o Meni olmaksızın dahi bir Ağaç hasıl olur, zira Çoğalma Menide değil, Tohumdadır). Böylece Tabiatın dört Unsurdan bir Tohum halk ettiğini gözlerimizle müşahede ederiz, ta ki bu hususta beyhude emek sarf etmeyelim, zira halihazırda yaratılmış olanın bir Yaratıcıya ihtiyacı yoktur. Okuyucunun İkazı kabilinden bu misal kafi gelsin, lakin şimdi Madenlere dair maksadıma rücu ediyorum, Tabiat, Madeni Tohumu yahut Madenlerin Tohumunu Arzın batnında halk eder, bu sebeple eşyanın tabiatında (in rerum natura) böyle bir Tohumun mevcudiyetine inanılmaz, zira o gayrimeruîdir.
Lakin cahil insanların bundan şüphe duymasına şaşmamak gerekir, zira gözlerinin önünde olanı dahi idrak edemezlerken, gözlerinden gizlenmiş olanı hiç kavrayamazlar, oysa yukarısı nasılsa aşağısının da öyle olduğu ve bunun aksi pekala doğrudur.
Hem yukarıda meydana getirilen ne ise, yeryüzünün derinliklerindeki ile aynı pınardan neşet etmiştir.
Tanrı bitkilere bir tohum bahşederken, madenleri nedensiz yere bundan mahrum bıraksın diye ne gibi bir üstünlükleri olabilir ki, madenler Tanrı katında ağaçlar kadar muteber değil midir?
Hiçbir şeyin tohumsuz büyümeyeceği hakikati teslim edilsin, zira tohumun bulunmadığı yerdeki şey ölüdür.
Bu sebeple dört Unsurun madenlerin Tohumunu vücuda getirmesi veya bunları tohumsuz meydana çıkarması icap eder, şayet tohumsuz hasıl edilirlerse kemale eremezler, zira terkip kaideleri uyarınca tohumsuz olan her şey noksandır, bu şüphe götürmez hakikate itimat etmeyen kimse, Tabiatın sırlarını araştırmaya layık değildir, zira alemde tohumdan mahrum yaratılmış hiçbir şey yoktur.
Madenlerin Tohumu onların içine hakikaten ve fiilen yerleştirilmiştir, onun tevellüdü ise şöyledir.
Tabiatın ilk ameliyesinde dört Unsur, Tabiatın Archeus’unun yardımıyla yerin merkezine ağır bir su buharı damıtır, madenlerin Tohumu olan bu buhar, akışkanlığı ve her şeyle olan kavuşumu sebebiyle cıva olarak adlandırılır, bu tesmiye onun zatından ötürü değildir, deruni hararetinden dolayı kükürte benzetilir ve donduktan sonra köksel neme dönüşür.
Her ne kadar madenlerin cismi cıvadan türemiş olsa da (ki bundan felsefi cıva anlaşılmalıdır), adi cıvanın madenlerin Tohumu olduğunu zanneden ve böylece zikredilen adi cıvanın kendi tohumunu kendi içinde barındırdığını mülahaza etmeksizin tohum yerine cismi alan kimselere kulak asılmamalıdır.
Bütün bu insanların hataları ve yanılgıları şu misal ile ayan beyan ortaya çıkacaktır.
İnsanların çoğalmasını sağlayan tohumlara malik olduğu aşikardır, insanın cismi cıvadır, lakin tohum cisimde gizlidir ve cisme kıyasla pek az ve hafiftir, öyleyse insan türetmek isteyen kimse cisim olan cıvayı değil, donmuş su buharı olan tohumu almalıdır.
Madenlerin yeniden üretiminde de adi kimyacılar işe pek çarpık şekilde koyulurlar, cıva, altın, kurşun yahut gümüş olsun, madeni cisimleri çözerler ve hakiki Sanat için lüzumlu olmayan keskin sularla ve diğer yabancı nesnelerle onları aşındırırlar, sonrasında ise bunları yeniden birleştirirler, bilmezler ki parça parça edilmiş bir insan bedeninden insan meydana gelmez, zira bu suretle cisim bozulur ve tohum peşinen helak edilir.
İki Türlü Madde Risalesi’nde evvelce zikrettiğim üzere, her şey eril ve dişil olarak çoğalır.
Cinsiyetlerin tefriki hiçbir şey hasıl etmez ya da meydana getirmez, lakin bunların usulünce bir araya getirilmesi yeni bir suret peydahlar, binaenaleyh cisimler değil, tohumlar yahut meniler alınmalıdır.
Öyleyse diri bir erkek ile diri bir dişi al, kendi nevinden meyve vermek üzere aralarında bir meni peydah olsun diye bunları birleştir.
Yaşayan hiçbir insan ilk maddeyi (prima materia) yapabileceğine inanmaz, insanın ilk maddesi topraktır ve hiçbir insan ondan bir insan var edemez, bunu yapmayı yalnızca Tanrı bilir, lakin evvelce vücuda getirilmiş olan ikinci madde, layık olduğu mevkiye konursa, tohumun nevine yahut cinsine ait bir şey, Tabiatın işleyişiyle kolaylıkla neşet edebilir.
Sanatkarın burada latif olanı kesif olandan ayırmaktan ve onu layık olduğu kaba koymaktan gayrı bir şey yapmasına hacet yoktur.
Zira tefekkür edilmelidir ki, bir şey nasıl başlarsa öyle nihayete erer.
Baskı hatası sebebiyle metinde yer alan mısralar şöyledir,
Baskıdan iki hasıl olur, ikiden bir, İşte o vakit amelin kemale erir.
Tanrı birdir, bu bir olan Tanrı’dan Oğul doğmuştur.
Bir iki hasıl eder, iki ise her ikisinden sudur eden bir Kutsal Ruh’u vücuda getirmiştir, alem böyle yaratılmıştır ve nihayeti de böyle olacaktır, evvelce zikredilen dört hususu layıkıyla mülahaza et, onlarda Baba’yı, Baba ile Oğul’u ve nihayetinde Kutsal Ruh’u bulursun, sende dört unsur vardır.
Unsurlar, sende iki semavi ve iki merkezi olmak üzere dört büyük Nur vardır.
Var olan, olmuş olan ve olacak olan her şey, evvelce zikredilen bu teşbih ile vuzuha kavuşmuştur.
Buradan neşet edebilecek bütün esrarı serdetmeye kalksam koca bir cilt tutardı, meramıma avdet ediyorum ve sana hakikati söylüyorum oğlum, bir olandan tabiat vasıtasıyla bizzat bir olan türemez, zira bunu yapmak yalnızca Tanrı’ya mahsustur, senin ikiden bir yapabilmen kifayet eder ki bu da sana faide sağlayacaktır.
Öyleyse bil ki meni ilk maddeyi değil, ikinci maddeyi çoğaltır, zira bütün eşyanın ilk maddesi görünmez, ya Tabiata ya da Unsurlara gizlenmiştir, lakin ikinci madde bazen hikmet ehlinin evlatlarına tecelli eder.
İkinci Maddenin Faziletine Dair
Lakin bu ikinci maddenin ne olduğunu daha kolay kavrayabilmen için, onu tanıyabilmeni sağlayacak faziletlerini tasvir edeceğim.
Ve evvelemirde bil ki Tabiat üç aleme taksim edilmiştir, bunlardan ikisi öyle mahiyettedir ki, diğer ikisi olmasa dahi kendi başlarına kaim olabilirler, bunlar Madenler, Bitkiler ve Hayvanlar alemidir.
Alemde hiçbir insan, ağaç yahut ot bulunmasa dahi, Madenler alemi kendi kendine kaim olabilir.
Kezalik hiçbir maden yahut hayvan bulunmasa dahi, Bitkiler alemi ayakta kalabilir.
Kendi başına durur, bu ikisi biri tarafından meydana getirilmiş birdir, lakin üçüncüsü zikrettiğimiz diğer ikisinden hayat bulur, onlar olmaksızın varlığını sürdüremez ve o ikisinden daha asil ve daha üstündür, nitekim üçün sonuncusudur ve diğerine hükmeder, zira fazilet yahut üstünlük daima üçüncü bir şeyde nihayete erer ve ikincide çoğalır. Bitkiler Âleminde görmez misin?
İlk madde, bir ottur yahut bir ağaçtır ki onu nasıl var edeceğini bilmezsin, onu yalnızca Doğa meydana getirir,
Bu âlemde ikinci madde tohumdur ki onu görürsün, ot yahut ağaç bunda çoğalır; Hayvanlar Âleminde ilk madde bir hayvandır yahut bir insandır ki onu nasıl var edeceğini bilmezsin, lakin çoğaldıkları ikinci maddeyi yahut meniyi bilirsin.
Madenler âleminde bir metali nasıl var edeceğini bilmezsin ve şayet yapabileceğini iddia ediyorsan, bir ahmak ve bir yalancısın; bunu Doğa yapar ve Filozoflara göre ilk maddeye (prima materia) sahip olsan dahi, o merkezî tuzu Altın olmaksızın çoğaltman senin için imkânsız olurdu. Metallerin tohumu ise yalnızca Sanatın oğullarınca bilinir.
Bitkilerde tohum dışarıdan zahir olur, onun hazmının böbrekleri ılık havadır.
Hayvanlarda tohum hem içeriden hem dışarıdan zahir olur, onun hazmının böbrekleri erkeğin böbrekleridir.
Madenlerdeki su, onların kalbinin merkezindeki tohumdur ve onların hayatıdır, onun hazmının böbrekleri ateştir.
Bitki tohumunun kabul mahalli topraktır, hayvan tohumunun kabul mahalli dişinin rahmidir, maden tohumu olan suyun kabul mahalli havadır. Ve bunlar tohumların kabul mahalleridir ki cisimlerinin pıhtılaşmasıdır, yani onların çözünmesi olan hazımlarıdır, onların yok oluşu olan çürümesidir.
Her tohumun fazileti, kendi âlemindeki her şeye kendini bağlamaktır, zira latiftir ve sudaki yağlılık ile pıhtılaşmış havadan gayrısı değildir,
Böyle bilinir, çünkü kendi âleminin haricindeki hiçbir şeye tabiatı gereği karışmaz, çözünmez, bilakis pıhtılaşır, zira çözünmeye değil, pıhtılaşmaya muhtaçtır.
Bundan ötürü bedenin gözeneklerinin açılması zaruridir ki merkezinde hava olan tohumun yattığı meni dışarı salınabilsin, layık olduğu döl yatağına vardığında pıhtılaşır ve saf bulduğu şeyi yahut saf olanla karışmış saf olmayanı pıhtılaştırır.
Tohum bedende kaldığı müddetçe beden yaşar, tamamı tükendiğinde beden ölür, hem tohumun salınmasından sonra tüm bedenler zayıf düşer; tecrübe de şehvete fazlaca kapılan adamların dermansız kaldığına şahadet eder, tıpkı pek çok meyve veren ağaçların sonradan kısırlaşması gibi.
Bu sebeple tohum, defalarca tekrarlandığı üzere, görünmez bir şeydir, fakat meni görünürdür ve adeta yaşayan bir candır; ölü olan şeylerde bulunmaz, hoşnutlukla ve zorla olmak üzere iki yolla çekip çıkarılır, lakin biz burada yalnızca onun faziletini ele alacağımızdan, derim ki hiçbir şey tohumsuz meydana gelmez, her şey tohumun faziletiyle vücut bulur ve Sanatın Oğulları bilsinler ki kesilip koparılmış yahut yere devrilmiş ağaçlarda tohum beyhude aranır, çünkü tohum onlarda ancak yeşil oldukları vakit bulunur.
Sekizinci Risale Doğa ve Sanatın Tohumda Nasıl İş Gördüğüne Dair. Her tohum, Sanat yahut Doğa vasıtasıyla kendi münasip döl yatağına konulmadığı takdirde kendi başına hiçbir kıymet taşımaz.
Ve tohum kendi başına her mahluktan daha asil olsa da, döl yatağı onun hayatıdır ve meniyi çürümeye sevk eder, saf noktanın pıhtılaşmasını sağlar, hem bedeninin hararetiyle onu besler ve büyümesini sağlar; ve bu, Doğanın evvelce anılan bütün âlemlerinde vuku bulur ve aylar, yıllar ve çağlar boyunca tabiatıyla icra olunur.
Lakin mahir bir Sanattır ki Madenler ve Bitkiler Âleminde her şeyi kısaltabilir, fakat Hayvanlar Âleminde değil, Madenler Âleminde, Doğanın yalnızca yerkürenin derinliklerinde değil yüzeyinde de her Cismin Gözeneklerini şiddetiyle dolduran ham hava sebebiyle kemale erdiremediği şeyi mükemmelleştirir. Evvelki Fasıllarda beyan ettiğim veçhile.
Lakin bunun daha suhuletle anlaşılabilmesi için, şunu da ilave edeyim ki kendi aralarında devinen Unsurlar tohumlarını böbreklerine gönderir gibi Yerin Merkezine gönderirler, fakat Merkez bu tohumu hareketin yardımıyla döl yatağına iletir.
İmdi döl yatakları sayısızdır, mekânlar kadar çok döl yatağı vardır, biri diğerinden daha saftır ve bu böylece adeta sonsuza dek sürer.
Bu sebeple bil ki, saf bir döl yatağı kendi suretinde saf bir gebelik hasıl eder, misal kabilinden, Hayvanlarda kadınların, ineklerin, kısrakların, kancıkların ve benzerlerinin döl yatakları mevcuttur.
Madenler ve Bitkiler Âlemlerinde de Metaller, Taşlar, Tuzlar vardır, zira bu iki âlemdeki Tuzlar ve bunların mekânları da azlığına ve çokluğuna göre mütalaa edilmelidir.
Dokuzuncu Risale Metallerin Birbirine Karışması Yahut Tohumlarının Çıkarılması Üzerine. Doğadan, Sanattan, Bedenden, Meniden ve Tohumdan bahsettik, imdi Tatbikata inelim, yani Metallerin birbiriyle nasıl karıştırılması gerektiğine ve birbirleriyle olan münasebet yahut uyuşmalarının ne olduğuna.
Bilesin ki bir Kadın bir Erkekten farklı değildir, ikisi de aynı Tohumdan ve tek bir Rahimde hasıl olmuştur, aralarında sindirimden ve Rahmin içinde daha saf kan ile Tuz bulundurmasından başka bir fark yoktur, aynı şekilde Gümüş de Altın ile aynı Tohumdan ve aynı Rahimde meydana gelir, fakat göklerdeki Ayın mevsimine muvafık olarak, Rahmin içinde sindirilmiş kandan ziyade Su mevcuttur. Lakin Metallerin birbirleriyle nasıl çiftleştiğini, Tohumlarının nasıl neşrolunup kabul edildiğini zihninde daha kolay canlandırabilesin diye göklere ve Gezegenlerin kürelerine bakıp nazar eyle, görürsün ki en yukarıda yahut en yüksekte Satürn yer alır, onun yanında Jüpiter, sonra Mars, sonra Sol yani Güneş, sonra Venüs, sonra Merkür ve en nihayetinde Luna yani Ay bulunur.
Gezegenlerin tesirlerinin yukarı çıkmayıp aşağı indiğini de mülahaza eyle.
Tecrübe bize fazlasıyla öğretmektedir ki, nitekim Venüs’ten yahut Bakırdan Mars yani Demir husule gelmez, lakin daha altta bir küre olması hasebiyle Mars’tan Venüs hasıl olur, aynı şekilde Jüpiter yani Kalay da kolaylıkla Merkür’e veya cıvaya tebdil edilir, zira Jüpiter gök kubbeden ikinci sırada, Merkür ise yeryüzünden ikinci sıradadır.
Satürn göklerden birinci sırada, Luna ise Yeryüzünden birinci sıradadır, Sol ise her şey ile karışır, lakin kendisinden aşağı olanlar vasıtasıyla asla daha mükemmel kılınamaz. İmdi bilesin ki Satürn yahut Kurşun ile Luna yahut Gümüş arasında büyük bir muvafakat vardır ve bunların ortasında Güneş yer alır, nitekim ortasında yine Sol’ün yer aldığı Jüpiter ile Merkür arasında ve keza ortalarında Sol’ün bulunduğu Mars ile Venüs arasında da böyle bir bağ mevcuttur. Kimyacılar Altın olmaksızın Demiri Bakıra tebdil etmeyi bilirler, Kalaydan cıva elde etmeyi de bilirler ve Kurşundan Gümüş yapanlar da vardır.
Şayet bu başkalaşımlar yoluyla onlara Altının Tabiatını bahşetmeyi veya kazandırmayı bilselerdi, şüphesiz her türlü hazineden daha kıymetli bir şey bulmuş olurlardı.
Bu sebeple derim ki, tabiatları birbirine muvafık olan hangi Metallerin birbiriyle birleştirileceğini bilmezlik etmemeliyiz.
Bundan maada, bize diğerlerini yiyip bitirme kudretine sahip bir Metal bağışlanmıştır, zira o adeta onların Babası ve Anası gibidir, yine de ona mukavemet eden ve onun vasıtasıyla daha mükemmel hale gelen yegane bir şey vardır, o da Güneş ve Ayın kökensel nemidir, lakin bunu sana faş edeyim, ona Chalybs yahut Çelik denir. Şayet Altın onunla on bir defa çiftleşirse,
Tohumunu neşreder ve neredeyse ölesiye dermansız düşer, Chalybs gebe kalır ve Babasından çok daha üstün bir Oğul dünyaya getirir, ardından bu yeni hasıl olanın Tohumu kendi Rahmine konulduğunda, orayı arındırır ve en iyi, en mükemmel Meyveleri vermesi için bin kat daha elverişli ve kabiliyetli kılar. Buna benzeyen, Tabiat tarafından kendi kendine yaratılmış bir başka Chalybs daha vardır ki, Güneş ışınlarının tesiriyle, harikulade bir kuvvet ve fazilet vesilesiyle pek çok İnsanın peşinde koştuğu şeyi çekip çıkarmayı bilir ve bu da İşimizin başlangıcıdır.
Güneşin Oğlunun Doğaüstü Tevellüdü Hakkında
Sanatın Araştırmacıları Tabiatın imkanını daha kolay idrak edebilsinler diye, Tabiatın meydana getirdiği ve Tanrı’nın halkettiği şeylerden bahsettik. Artık sözü uzatmadan, Filozof Taşının nasıl yapılacağına dair Usul ve Sanata dahil olacağım.
Filozof Taşı yahut tentür, en yüksek derecede sindirilmiş Altından başka bir şey değildir.
Zira adi Altın tohumsuz bir Ota benzer, olgunlaştığında tohum verir, nitekim Altın da olgunlaştığında Tohumunu yahut tentürünü verir.
Fakat bazıları soracaktır, Altın yahut başka bir Metal niçin tohum vermez? Verilen cevap şudur, Havanın hamlığı sebebiyle olgunlaşamaz, kafi derecede harareti yoktur ve vaki olur ki,
bazı mahallerde saf Altın bulunur, Tabiat onu kemale erdirecekti lakin ham Hava buna mani oldu.
Misal olarak görürüz ki Polonya’daki Portakal Ağaçları, İtalya’da ve kendi fıtri Topraklarının bulunduğu diğer yerlerdeki gibi hakikaten serpilir, kafi derecede hararetleri olduğu için Meyve verirler, fakat bu soğuk mahallerde ahval farklıdır, zira olgunlaşmaya başladıklarında duraklarlar, çünkü soğuktan baskı görürler, bu sebeple böyle yerlerde onların Meyvesine fıtri yoldan asla nail olamayız, lakin herhangi bir vakitte Tabiata latifçe ve maharetle imdat edilirse, işte o vakit Sanat, Tabiatın muktedir olamadığı şeyi kemale erdirebilir. Metallerde vaki olan da aynıdır.
Altın Meyve ve Tohum verebilir, Tabiatı yüceltmeyi bilen mahir Sanatkarın gayretiyle onda kendi kendini çoğaltır, lakin Sanatkar bunu Tabiat olmaksızın yapmaya kalkışırsa yanılacaktır.
Zira yalnızca bu Sanatta değil, diğer her hususta dahi Tabiata yardım etmekten başka bir şey yapamayız ve bu da ateş yahut hararetten gayrı hiçbir vasıtayla kabil değildir.
Lakin donmuş bir Metalik cisimde hiçbir Ruh görünmediğinden bunun vuku bulması imkansız olduğundan, Tabiatın işleyebilmesi için cismin çözülmesi yahut feshedilmesi ve Gözeneklerinin açılması zaruridir.
Lakin bu erimenin nasıl olması gerektiği hususunda Okuyucunun şunu idrak etmesini isterim, her ne kadar pek çok başka faydasız erime usulü bulunsa da, iki türlü erime vardır, bunlardan yalnızca biri hakikaten fıtridir, diğeri ise zorlamadır ve geri kalan her şey bunun şümulündedir.
Fıtri olanı şudur, sindirilmiş Tohumun dışarı neşredilmesi ve münasip Rahmine konulabilmesi için cismin Gözenekleri bizim Suyumuzun içinde açılır,
Bizim Suyumuz semavidir, elleri ıslatmaz, alelade değildir, adeta yağmur suyunu andırır, Beden ise Tohum veren Altındır, Gümüş [NOT: Metinde felsefi Ay/Gümüş kastedilmektedir] ise Altının Tohumunu kabul eden Bedendir, Daha sonra bu, bizim kesintisiz Ateşimiz ile yedi ay ve bazen de on ay boyunca idare edilir, ta ki Suyumuz üç payı tüketip geriye bir pay bırakana dek, o da iki katı nispetinde olur. Sonra Yeryüzünün Sütüyle yahut Yeryüzünün Bağrında beslenen Yağıyla beslenir ve Tabiatın Tuzu vasıtasıyla idare olunup çürümeden muhafaza edilir. Ve böylece ikinci Neslin Tıfılı meydana getirilir. Şimdi Nazariyattan Tatbikata geçelim.
Sanat Yoluyla Taşın yahut Tentürün Yapılması ve Tatbikatı Üzerine
Daha önceki bütün bu Fasıllar boyunca, bahsettiğimiz hususlar misaller yoluyla dağınık halde sunuldu, ta ki Tatbikat daha kolay anlaşılabilsin, ki bu da Tabiatı şu suretle taklit ederek yapılmalıdır, Bizim Toprağımızdan, on bir Derece boyunca, on bir Gran al, alelade olmayıp bizim olan Altınımızdan bir Gran, alelade olmayıp bizim olan Ayımızdan iki Gran al, lakin son derece temkinli ol, sakın ola alelade altın ve gümüş almayasın, zira bunlar ölüdür, diri olan bizimkileri al, sonra bunları koy
bizim ateşimize ve bunlardan kuru bir Likör hasıl olsun, her şeyden evvel Toprak, Filozofların cıvası tesmiye olunan Suya çözünecektir, ve o Su, Altın ve Gümüşün o Bedenlerini çözecek ve onları tüketecektir, öyle ki geriye bir pay ile birlikte ancak onuncu pay kalacaktır, ve bu da Metallerin kökensel nemi olacaktır.
Sonra bizim Toprağımızdan neşet eden Güherçile Suyunu al, eğer Çukuru diz boyu kazarsan, orada bir diri Su nehri bulunur, binaenaleyh oradan su al, lakin berrak olanını al, bunun üzerine o kökensel Nemi koy ve onu Çürüme ve Tevellüt ateşinin üzerine yerleştir, ilk Ameliyede yaptığın gibi bir ateşin üzerine değil, her şeyi büyük bir Basiretle idare et, ta ki Tavus Kuşu Kuyruğuna benzer Renkler zahir oluncaya dek, bunu sindirerek idare et ve bu Renkler nihayete erene, bütün boyunca tek bir yeşil Renk belirene dek usanma, diğerleri de böyledir, ve dipte ateş Renginde Küller ve adeta kırmızı bir Su gördüğünde, Kabı aç, içine bir Tüy daldır ve bununla biraz Demiri meshet, şayet boyarsa, bilahare bahsedeceğim o Suyu hazır bulundur ve içeri giren soğuk Hava miktarında o Sudan ilave et, yeniden boyayıncaya dek evvelki ateşle tekrar kaynat.
Tecrübem buraya kadar ulaştı, daha fazlasını yapamam, daha fazlasını keşfedemedim.
İmdi o Su, Altını kalsine edebilinceye değin defalarca damıtılıp arındırılmış, Ay küresinden gelen Âlemin çözücüsü (menstruum) olmalıdır,
Burada sana her şeyi ifşa etmeyi arzu ettim, ve şayet Harfe değil de bazen Muradıma vakıf olursan, bilhassa birinci ve ikinci amelde her şeyi aşikâr etmişimdir. Şimdi sırada Ateşten bahsetmemiz kalıyor.
İlk Ateş, yahut ilk Ameliyenin ateşi, Maddenin etrafını saran bir derecelik, kesintisiz bir Ateştir, ikincisi ise Maddeyi sindiren ve sabitleyen tabii bir Ateştir,
Sana hakikati söylüyorum ki, şayet Tabiatı anlıyorsan, Ateşin İdaresini yahut Kaidelerini sana açtım, Geriye henüz Kaptan bahsetmek kalıyor.
O, Tabiatın Kabı olmalıdır ve iki tanesi kâfidir, ilk amelin Kabı yuvarlak olmalıdır, lakin ikincisinde bir Şişeye yahut bir Yumurtaya benzeyen, biraz daha küçük bir Cam kap olmalıdır.
Fakat bütün bunlarda bil ki Tabiatın Ateşi tektir, şayet muhtelif şekillerde tesir ediyorsa, bu mekanların farklılığından ileri gelir.
Binaenaleyh Tabiatın Kabı tektir, lakin biz muhtasar olsun diye iki tane kullanırız, Madde tektir, lakin iki Cevherden meydana gelir.
Şayet zihnini bir şeyler meydana getirmeye hasredeceksen, evvela hâlihazırda vücuda gelmiş şeyleri tefekkür et, gözlerinin önüne serilen şeylere akıl erdiremiyor yahut onları idrak edemiyorsan, vücuda getirilecek ve yapmayı arzu ettiğin şeyleri hiç anlayamazsın.
Zira bil ki hiçbir şeyi yoktan var edemezsin, çünkü bu yalnızca Tanrı'ya mahsustur, lakin idrak sahibi bir Filozofa, idrak olunmayan, gölgede saklı duran şeyleri zahir kılmak ve üzerlerindeki örtüyü kaldırmak, Tanrı tarafından Tabiat vasıtasıyla bahşedilmiştir.
İstirham ederim, bir Bulutun yalın Suyunu tefekkür et, kendi başına pek yalın görünürken, sert Taşları, Tuzları, Havayı, Toprağı, Ateşi, dünyadaki her şeyi kendi içinde barındırdığına kim inanır, Kendi içinde Suyu, Ateşi, Tuzları, Havayı barındıran ve kendi başına
yalnızca kuru bir Topraktan ibaret görünen Toprak için ne diyeyim,
Ey Topraktaki Sudan harikulade meyveler hasıl etmeyi ve Havadan onlara hayat bahşetmeyi bilen kudretli Tabiat.
Bütün bunlar vuku bulur da avamın gözleri bunları görmez, lakin idrakin ve muhayyilenin gözleri bunları hakiki bir basiretle sezer.
Âriflerin gözleri Tabiatı alelade insanların gözlerinden gayrı temaşa eder.
Misal vermek gerekirse, avamın gözleri Güneşin sıcak olduğunu görür, oysa Filozofların gözleri bilakis onun ziyadesiyle soğuk olduğunu, lakin Hareketinin sıcak olduğunu görür.
Onun Fiilleri ve Tesirleri, mekanların mesafesi vasıtasıyla idrak olunur.
Tabiatın Ateşi onunla bir ve aynıdır, zira Güneş nasıl ki gezegenlerin küreleri arasında merkezde bulunur ve göğün bu merkezinden hareket vasıtasıyla ısısını aşağıya doğru yayarsa, Yeryüzünün merkezinde de Yeryüzünün Güneşi vardır ve daimi hareketiyle ısısını yahut ışınlarını yukarıya, Yeryüzünün sathına doğru gönderir.
Bu içsel ısı, bu unsuri Ateşten çok daha tesirlidir, lakin günden güne Yeryüzünün gözeneklerine nüfuz eden ve onu soğutan topraksı bir Su ile hafifletilir,
Nitekim Hava da semavi Güneşi ve onun ısısını yatıştırıp ılımlı kılar, zira bu Hava günden güne Dünyanın etrafında uçar, şayet böyle olmasaydı her şey böylesine büyük bir Isı ile helak olurdu ve hiçbir şey meydana gelemezdi.
Zira o görünmez Ateş yahut Merkezi Isı, şayet araya giren Su mani olmasaydı her şeyi nasıl tüketirse, Güneşin Isısı da Hava araya girmeseydi her şeyi öyle helak ederdi.
Lakin bu unsurların birbiriyle nasıl iş gördüğünü kısaca beyan edeyim.
Yeryüzünün merkezinde, kendi hareketiyle yahut gök kubbesinin hareketiyle Yeryüzünün sathına dek uzanan büyük bir ısı veren Merkezi Güneş vardır. Bu Isı, Hava unsurunu şu suretle husule getirir.
Havanın ana rahmi Sudur ve o kendi tabiatından lakin kendisine benzemeyen ve kendisinden çok daha latif evlatlar doğurur, zira Suyun girişine mani olunan yere Hava girer, binaenaleyh o daimi olan Merkezi Isı iş gördüğünde, Suyun damıtılmasını ve ısınmasını sağlar, böylece o Su, ısının tesiriyle Havaya dönüşür, bu sebeple hapsedilmeye rıza göstermediğinden Yeryüzünün sathına doğru fırlar, akabinde soğuduğunda yeniden Suya irca olunur.
Bu esnada, karşıt mevkilerde yalnızca Havanın değil, Suyun da dışarı çıktığı vaki olur, nitekim kara bulutların şiddetle Havaya taşındığını görürsün ki bu hususta şu aşina misali ele al.
Bir kapta Suyu ısıt, göreceksin ki hafif bir ateş latif buharlar ve Rüzgarlar husule getirir, lakin kuvvetli bir ateş kesif bulutların zahir olmasına yol açar.
Merkezi ısı da tıpkı bu minvalde iş görür, latif Suyu Havaya yükseltir, tuzu yahut yağlılığı sebebiyle kesif olanını ise Yeryüzüne dağıtır, bunun vasıtasıyla muhtelif şeyler vücut bulur, bakiye kalan ise Taşlara ve Kayalara dönüşür.
Lakin bazıları itiraz edip şayet böyle olsaydı bunun kesintisiz vaki olması icap ederdi, oysa çoğu zaman hiçbir Rüzgar hissedilmez diyebilir. Cevabım şudur ki şayet Su bir damıtma kabına şiddetle dökülmezse Rüzgar husule gelmez, zira az miktardaki Su ancak cüzi bir Rüzgar uyandırır, görürsün ki Yağmur ve Rüzgar bulunsa dahi her daim Gök Gürültüsü meydana gelmez, bu ancak kabaran Su Havanın kuvvetiyle Ateş küresine taşındığında vaki olur, zira Ateş Suya tahammül edemez.
Sıcak bir ocağa soğuk Su döktüğünde gök gürültüsünü andıran bir gürültünün yükselmesi, gözünün önünde duran bir misaldir.
Lakin Suyun mezkur mahallere ve oyuklara niçin yeknesak bir surette girmediğinin sebebi, bu nevi kapların ve mahallerin pek çok olmasıdır, bazen bir oyuk, esintiler yahut rüzgarlar vasıtasıyla Suyu kendisinden günler ve aylar boyu uzaklaştırır, ta ki Suyun yeniden bir aksetmesi husule gelene dek, nitekim Denizde de bunu görürüz, dalgaları kendilerini geriye döndürecek bir aksediş bulana yahut onunla karşılaşana dek bin mil boyu hareket eder ve taşınır, lakin biz maksadımıza avdet edelim.
Derim ki Ateş yahut Isı, Havanın hareketinin sebebi ve cümle eşyanın hayatıdır, Yeryüzü ise bütün bu şeylerin Mürebbiyesi yahut haznesidir.
Lakin Yeryüzümüzü ve Havayı soğutacak Su olmasaydı, iki sebepten ötürü, yani Merkezi Güneşin Hareketi ve Semavi olanın Isısı sebebiyle Yeryüzü kururdu. Bununla birlikte bazen bazı mahallerde, Yeryüzünün gözenekleri tıkandığında ve Rutubet yahut Su nüfuz edemediğinde, Semavi ve Merkezi Güneşin mutabakatı sebebiyle (zira kendi aralarında mıknatisi bir hassaya sahiptirler) Yeryüzünün Güneş tarafından alevlendirildiği, öyle ki kimi zaman Yeryüzünde büyük yarıklar yahut çatlaklar meydana geldiği vaki olur. Binaenaleyh Yeryüzümüzde öyle bir ameliyat husule getir ki Merkezi Isı Suyu Havaya dönüştürsün, ta ki o dünyanın düzlüklerine çıksın ve bakiyeyi, zikrettiğim veçhile, Yeryüzünün gözenekleri vasıtasıyla dağıtsın, akabinde Hava aksine dönerek ilk Sudan çok daha latif bir Suya dönüşecektir, bu da şu suretle icra olunur, şayet ihtiyarımıza yutması için Altın yahut Gümüş verirsen, öyle ki onları tüketsin ve ardından kendisi de ölerek yakılsın, Külleri Suya saçılsın ve sen kafi gelene dek o Suyu kaynatırsan, Cüzzamı şifaya kavuşturacak bir İlacın olur [NOT: Burada bahsi geçen cüzzam, madenlerin kusurlu ve saf olmayan hallerini temsil eden simyevi bir mecazdır]. Dikkat et ve sakın ola soğuğu sıcak, sıcağı da soğuk addetme, lakin tabiatları tabiatlarla mezcet ve şayet Tabiata mugayir bir şey varsa (zira sana lazım olan yalnızca Tabiattır) onu tefrik et, ta ki Tabiat Tabiata benzesin.
Bunu Elinle değil, Ateş marifetiyle icra et ve bil ki Tabiata tabi olmazsan her şey beyhudedir, işte bir Babanın Evladına söylemesi icap ettiği veçhile, Allah'ın inayetiyle sana bunları söyledim, kulağı olan işitsin ve idraki olan zihnini söylediklerime hasretsin. SON
Simyanın Yeni Işığı, On İkinci İnceleme, Taş ve Onun Fazileti Üzerine
Önceki incelemelerde Doğal Şeylerin Meydana Gelişi üzerine, Unsurlar, ilk madde (prima materia) ve İkinci Madde, Bedenler, Tohumlar ile bunların Hayatı ve Faziletleri üzerine kâfi derecede söz söylenmiştir, ayrıca Filozof Taşı'nın yapımının uygulamasını da yazdım.
Şimdi Doğanın bana bahşettiği ve deneyimin bana öğrettiği kadarıyla onun Faziletini ifşa edeceğim.
Lakin Tanrı'dan korkan okuyucunun zihnimi ve maksadımı anlayabilmesi için, bütün bu incelemelerin Savını kısaca ve birkaç kelimeyle toparlamak gerekirse mesele şudur.
Eğer herhangi bir kimse bu Sanatın hakikatinden şüphe duyarsa, akıl ve Deneyim ile doğrulanmış kadim Filozofların hacimli Yazılarını okusun, kendi Sanatlarında onlara haklı olarak itibar edebiliriz, fakat bir kimse onlara itibar etmeyecek olursa, İlkeleri inkâr ettikleri için onlarla nasıl münakaşa edeceğimizi bilemeyiz, zira sağır ve dilsiz adamlar konuşamaz.
Bu dünyadaki bütün şeylerin Madenlere karşı ne gibi bir üstünlüğü olabilir?
Kutsal Yazıların, Dünya yaratıldıktan hemen sonra yaratılmış bütün şeylerin içine konduğunu ve bahşedildiğini tasdik ettiği Tanrı'nın evrensel Çoğalma Lütfundan, tohumları haksız yere inkâr edilerek neden yalnızca bunlar mahrum bırakılsın?
Şimdi eğer tohumları varsa, kendi Tohumlarında çoğalamayacaklarını düşünecek kadar ahmak olan kimdir?
Simya Sanatı kendi Türünde hakikattir, Doğa da hakikattir, lakin Sanatkâr nadiren hakikidir, bir Doğa, bir Sanat vardır, fakat pek çok Sanatkâr mevcuttur.
Doğanın Unsurlardan vücuda getirdiği şeyleri, Tanrı'nın İradesiyle, yalnızca Tanrı'nın bildiği ilk maddeden (prima materia) neşet ettirir.
Doğa o şeyleri, Filozofların bildiği İkinci Maddeden meydana getirir ve çoğaltır.
Dünyada Tanrı'nın ve Doğanın Rızası olmaksızın hiçbir şey yapılmaz.
Her Unsur kendi küresindedir, fakat biri diğeri olmadan var olamaz, biri diğerinin faziletiyle yaşar, yine de bir araya getirildiklerinde uyuşmazlar, lakin Su bütün Unsurlardan daha kıymetlidir, çünkü bütün şeylerin Anasıdır, Ateşin Ruhu bunun üzerinde yüzer.
Ateş sebebiyle Su ilk maddedir, şöyle ki, Ateş ile Suyun birbiriyle mücadelesi vasıtasıyla ve başlangıçtan beri ondan Ayrılmış olan ham Havanın yardımıyla, Toprakla birlikte donmaya yatkın ve kolay Rüzgârlar ve Buharlar meydana gelir.
Ve bu durmaksızın, daimi bir hareketle gerçekleşir, zira Ateş yahut Isı, hareketten başka hiçbir yolla kışkırtılmaz, bu hususu, şiddetli hareket neticesinde Ateşte ısıtılmışçasına kızışan bir Demiri eğeleyen Demirciden kolayca kavrayabilirsiniz.
Dolayısıyla hareket ısıya sebep olur, ısı Suyu hareket ettirir, Suyun hareketi ise bütün canlı şeylerin hayatı olan Havaya sebep olur.
Şeyler bu minval üzere büyür (daha önce söylediğim gibi), yani Sudan neşet eder, zira onun latif Buharından latif ve hafif şeyler meydana gelir, yağlılığından ağır ve daha kıymetli şeyler, lakin tuzundan öncekilerden çok daha üstün şeyler hâsıl olur.
Şimdi Doğa bazen saf şeyler üretemeyecek şekilde engellendiğinden, Buharın, Yağlılığın ve Tuzun lekelendiği veya kirlendiği ve Toprağın mahalleleriyle karıştığı görüldüğünden, dahası deneyim bize saf olanı saf olmayandan ayırmayı öğretir.
Bu sebeple eğer Doğanın fiillerinde iyileştirilmesini veya ıslah edilmesini dilersen, arzu ettiğin herhangi bir bedeni çözündür ve Doğaya yabancı bir unsur olarak eklenmiş veya katılmış olanı ayır, temizle, Doğanın ve Maddenin değil, Doğanın veznine göre saf olanı saf olanla, olgunu olgunla, hamı hamla birleştir.
Ve bil ki Merkezdeki tuz güherçile, saf olsun veya saf olmasın, Topraktan ihtiyacı olandan fazlasını almaz, lakin Suyun yağlılığı başkadır, zira asla saf olarak elde edilemez. Sanat onu iki katlı bir Isı ile arındırır ve sonra birleştirir.
Bu On İki İncelemenin Hatimesi veya Neticesi
Dost Okuyucu, Önceki on iki İncelemeyi Sanatın Oğullarına olan sevgimden ötürü yazdım, ta ki ellerini İşe koymadan evvel Doğanın işleyişini, yani kendi çalışmasıyla şeyleri nasıl meydana getirdiğini bilsinler, anahtarsız kapıdan girmeye veya kalburla su çekmeye kalkışmasınlar, zira bu mukaddes ve en hakiki Sanatta Doğanın bilgisi olmadan ellerini emeğe uzatan boşuna zahmet çeker, Güneşin aydınlatmadığı kimse gece karanlığında kalır ve gece olduktan sonra Ayın görünmediği kimse koyu bir karanlık içindedir.
Doğanın gözlerimize aşikâr olmayan kendine has bir ışığı vardır, Doğanın gölgesi gözlerimizin önünde bir cisimdir, lakin eğer Doğanın ışığı bir kimseyi aydınlatırsa, derhal gözlerinin önündeki bulut kalkar ve hiçbir engel olmaksızın, Güneşin ve Toprağın ışınlarının her bir Merkezine tekabül eden mıknatıs taşımızın noktasını temaşa edebilir, zira Doğanın ışığı o denli nüfuz eder ve derindeki şeyleri ifşa eder, bu hususa dair şu misali ele al.
On iki yaşında bir oğlan çocuğu ile aynı yaşta bir kız çocuğuna aynı tarzda elbiseler giydirilsin ve yan yana konsunlar, hiç kimse hangisinin erkek, hangisinin dişi olduğunu bilemez, gözlerimiz o denli nüfuz edemez, bu yüzden bakışımız bizi aldatır ve yanlış şeyleri doğru kabul eder.
Lakin elbiseleri çıkarıldığında ve Doğanın onları ne şekilde yarattığı görülebilsin diye çıplak kaldıklarında, cinsiyetleriyle kolayca ayırt edilirler.
Tıpkı bu minval üzere zihnimiz Doğanın gölgesinin bir gölgesini yapar, zira İnsanın çıplak bedeni, Doğanın Tohumunun gölgesidir.
İnsanın bedeni bir giysiyle örtüldüğü gibi, insanın tabiatı da bedenle örtülüdür, ki Tanrı onu örtmeyi ya da açmayı kendi kudretinde tutar. Burada insanın şerefi, yaratılışı ve tenasülü üzerine felsefi ve etraflıca söz söyleyebilirdim, lakin bunların burayla bir ilgisi bulunmadığından sükûtla üzerlerinden geçeceğim, yalnızca insanın hayatına dair bir nebze bahsedeceğim.
İnsan topraktan yaratılmıştır ve havanın kuvvetiyle yaşar, zira havada hayatın gizli bir gıdası vardır, geceleyin biz buna Çiy, gündüzleyin ise latifleşmiş su deriz, bunun görünmez donmuş ruhu bütün yeryüzünden daha üstündür.
Ey mukaddes ve harikulade Tabiat, her gün insanın hayatında aşikâr kıldığın gibi, Hikmetin Oğullarının da yanılmasına müsaade etmezsin!
Üstelik bu on iki risalede öylesine çok tabii hüccet ortaya koydum ki, bu Sanata heves eden ve Tanrı’dan korkan kimse, Tanrı’nın inayetiyle kendi gözlerimle gördüğüm, hiçbir sofist aldatmacası olmaksızın kendi ellerimle yaptığım her şeyi daha kolay anlayabilsin, zira Tabiatın ışığı ve marifeti olmaksızın bu Sanata erişmek imkânsızdır, meğerki bir kimseye Tanrı’nın hususi vahyiyle ihsan edilmiş olsun yahut hususi bir dost bunu gizlice göstermiş bulunsun.
Bu, kıymetsiz görünen lakin pek kıymetli bir nesnedir, ki defalarca tarif edilmiş olduğundan şimdi onu yeniden tekrar ediyorum.
On cüz hava, bir cüz canlı Altın yahut canlı Gümüş al, bütün bunları kabına koy, bu havayı evvela su oluncaya dek, ardından da su olmaktan çıkıncaya dek kaynat.
Eğer bundan bihabersen ve havayı nasıl kaynatacağını bilmiyorsan, şüphesiz ki yanılacaksın, zira kadim filozofların maddesi budur.
Çünkü Sanatkârın muradı oluncaya değin var olan ve görünmeyen şeyi almalısın, bu bizim Çiyimizin suyudur, ondan filozofların güherçilesi çıkarılır, ki bütün nesneler onunla büyür ve beslenir, onun rahmi gerek semavi gerekse arzi olan Güneş ve Ay’ın Merkezidir, daha açık söylemek gerekirse, önceki risalelerde Çelik (Chalybs) yahut Çelik olarak adlandırdığım Mıknatıs Taşımızdır,
Hava bu Mıknatıs Taşını husule getirir, Mıknatıs Taşı da havamızı husule getirir yahut onun zuhur edip ortaya çıkmasını sağlar.
Burada sana hakikati bütünüyle gösterdim, teşebbüslerini muvaffak kılması için Tanrı’ya niyaz et,
Böylece bu makamda, Hermes’in onun babası Güneş, anası ise Ay’dır ve Rüzgâr onu karnında taşımıştır dediğinde kastettiği hakiki ve doğru izaha kavuşmuş olacaksın, yani Magnesia’nın karnında gizlenmiş olan, Filozofların Sal Armoniacum ve nebati tesmiye ettikleri Sal Alkali.
Bunun ameliyesi şudur, donmuş havayı erit, bunun içinde Altının onda birini hallet, bunun ağzını mühürle ve hava toza dönüşünceye ve orada (evvela âlemin tuzu elde edildikten sonra) türlü renkler zuhur edinceye dek bizim ateşimizle işle.
Bütün bu ameliyeyi bu risalelerde zikretmek isterdim, lakin o ameliye çoğaltma ile birlikte Lullius’un ve diğer eski filozofların kitaplarında kâfi miktarda zikredildiğinden, yalnız ilk madde (prima materia) ve ikinci maddeden bahsetmek bana kâfi geldi, ki bu sadakatle yapılmıştır, yaşayan hiçbir insanın bunu benim yaptığımdan daha vazıh bir surette yaptığını asla zannetme, zira ben bunu pek çok kitaptan değil, ellerimin emeği ve kendi tecrübelerimle vücuda getirdim.
Şayet anlamaz yahut hakikate inanmazsan suçu bende değil, kendinde ara ve Tanrı’nın bu sırrı sana ifşa etmek istemediğine kendini ikna et, bu sebeple dua ile O’na yakar ve derin tefekkürle bu kitabı defalarca, bilhassa bu on iki risalenin hatimesini oku, daima Tabiatın imkânını ve Unsurların fiillerini, bu fiillerde hangisinin en mühim olduğunu, bilhassa da Suyun yahut Havanın latifleşmesini mülahaza et, zira Gökler de bütün Âlem de böyle yaratılmıştır.
Bir babanın oğluna bildireceği gibi, sana bunları bildirmek istedim.
Bu kadar çok risale yazmış olmama şaşma, zira bunları kendi menfaatim için kaleme almadım, nitekim kitaptan yana eksiğim yoktur, lakin semeresiz işlerle meşgul olan pek çok kimseyi masraflarını beyhude heba etmesinler diye ikaz etmek istedim. Hakikatte her şey birkaç satırda, hatta birkaç kelimede hülasa edilebilirdi, fakat aradığın şeyin ne olduğunu, ilk madde (prima materia) mi yoksa ikinci madde mi olduğunu evvelemirde bilesin diye, keza Tabiatı, onun ışığını ve gölgesini sana aşikâr kılmak gayesiyle hüccetler ve misallerle Tabiatın marifetine seni sevk etmek istedim.
Risalelerimde zaman zaman tenakuzlarla karşılaşırsan hiddetlenme, zira bunları kullanmak filozofların adetidir, onlara muhtaçsın, eğer onları anlarsan dikensiz gül bulamayacağını da bilirsin.
Daha evvel söylediklerimi itinayla tart, yani dört Unsurun Yeryüzünün Merkezine asli bir rutubeti nasıl damıttığını ve Yeryüzünün Merkezi Güneşinin kendi hareketiyle onu nasıl açığa çıkarıp Yeryüzünün sathına süblimleştirdiğini tefekkür et.
Semavi Güneşin de Merkezi Güneş ile bir irtibatı olduğunu söylemiştim, zira Semavi Güneş ve Ay, Şualarının kuvvetiyle Yeryüzüne damıtma hususunda hususi bir kudret ve fazilete sahiptir, çünkü hararet hararetle, Tuz da Tuzla kolayca birleşir.
Merkezi Güneşin idrak edilebilen Denizi ve ham Suyu olduğu gibi, Semavi Güneşin de idrak edilemeyen bir Denizi ve latif Suyu vardır.
Sathi tabakada birinin Şuaları diğerinin Şualarına vasıl olur ve çiçekleri, cümle mahlukatı husule getirir.
Dolayısıyla yağmur meydana geldiğinde, Havadan o hayat gücünü alır ve onu Yerin Güherçilesi ile birleştirir, zira Yerin Güherçilesi kalsine edilmiş Tartar gibidir, kuruluğu sebebiyle Havayı kendine çeker, ki bu Hava onun içinde Suya dönüşür, Yerin Güherçilesi böylesine bir çekim gücüne sahiptir, vaktiyle kendisi de Hava olan bu cevher Yerin yağına katılmıştır, Güneş Işınları onun üzerine ne denli bol vurursa, o denli büyük miktarda Güherçile hasıl olur ve bunun neticesinde ekinler daha bereketli boy verip çoğalır, bu hal her gün tekerrür eder.
Şeylerin kendi arasındaki mutabakatı veya ahengini, Güneş, Ay ve Yıldızların tesirini bilmeyen cahillere bunları bildirmeyi münasip gördüm, zira bilgelerin bu talime ihtiyacı yoktur.
Maddemiz bütün Dünyanın gözleri önüne serilmiştir lakin bilinmez. Ey Göğümüz, Ey Suyumuz, Ey Cıvamız!
Ey Dünya Denizinde ikamet eden Güherçilemiz, Ey Bitkimiz, Ey sabit ve uçucu Kükürdümüz!
Ey Denizimizin Caput Mortuum'u, ölü Başı yahut tortusu!
Ellerimizi ıslatmayan, onsuz hiçbir faninin yaşayamayacağı ve bütün Dünyada onsuz hiçbir şeyin büyümediği yahut üremediği Suyumuz!
İşte bunlar Hermes'in asla dinlenmeyen Kuşunun sıfatlarıdır.
Pek az kıymeti vardır lakin kimse onsuz edemez, böylece sana bütün Dünyadan daha kıymetli bir şey açıklanmış oldu, açıkça söylerim ki bu, Gümüş ve Altın içinde donup pıhtılaşmış Deniz suyumuzdan başka bir şey değildir, bu su basiretli bir Sanat Evladı eliyle, Filozofların Sanatı marifetiyle ve Çeliğimizin yardımıyla pek harikulade bir surette Altın ve Gümüşten çekip çıkarılır.
Önsözde zikredilen bazı sebeplerden ötürü bu Kitabı neşretmek niyetinde değildim, lâkin Hür ve Felsefi Sanatlara gayretle meyleden kimselere faydalı olma arzusu bende galip geldi, böylece onlara dürüst bir niyet taşıdığımı gösterebileyim, Sanattan anlayanlara da kendimin onların bir dengi ve yoldaşı olduğumu, onların ilmine eriştiğimi beyan edebileyim.
Şüphesizdir ki vicdanı ve temayülleri pâk nice kimseler Allah’ın bu lütfundan gizlice istifade etmektedir, bunlar benim başıma gelenlerden ve maruz kaldığım tehlikelerden ibret alarak daha ihtiyatlı ve basiretli kılınmış, Harpocrates’in o methedilesi sükûtuna bürünmüşlerdir, zira kendimi ulu Zatlara ne vakit açtıysam, bu hal daima benim zararıma ve tehlikeme vesile oldu.
Bu Yazımla kendimi Hermes'in evlatlık Oğullarına bildiririm, Cahilleri ve yoldan sapanları terbiye edip onları yeniden doğru yola sevk ederim.
Hikmetin Varisleri bilsinler ki, kendilerine burada gösterilenden daha iyi bir yola asla tesadüf edemeyeceklerdir, zira her şeyi pek sarih ifade ettim,
Yalnızca nişadırımızın veya Filozofların cıvasının Deniz suyumuzdan çekilip çıkarılışını ve onun istimalini o kadar sarih göstermedim, zira Tabiatın Sahibinden daha fazlasını söylemeye icazetim yoktu, bunu da ancak İnsanların kalplerini ve zihinlerini bilen Allah vahyetmelidir.
O, senin sebatkâr ve samimi Duaların, bu Kitabı tekrar tekrar okuman vesilesiyle belki fehminin gözlerini açacaktır.
Kap, evvelce zikrettiğim gibi, baştan sona dek birdir yahut nihayetinde iki tanesi kâfidir, her iki amelde de Ateş kesintisizdir, Cahiller bunun izahatı için onuncu ve on birinci Risaleleri mütalaa etsin.
Şayet üçüncü bir Maddede amel edersen, hiçbir neticeye varamazsın, Cıva olan Tuzumuzda değil de Otlarda, Hayvanlarda, Taşlarda ve Satürn’ün Küresi ile örtülü Altınımız ve Gümüşümüz haricindeki cümle Minerallerde çalışan her kim varsa bu hataya düşer. Muradı olan gayeye vasıl olmayı arzulayan kimse, hafif şeyleri ağır, Ruhları gayr-i ruh kılmak için Unsurların dönüşümünü anlasın, ancak o vakit yabancı bir maddede amel etmemiş olur.
Ateş miyardır, her ne vuku bulursa Ateş marifetiyle vuku bulur, daha evvel kâfi derecede zikrettiğimiz üzere, burada da Netice kabilinden gerekeni söyledik.
Elveda ey dost Okur, Allah’ın Şerefine, kendi Ruhunun selametine ve Komşunun hayrına, kendi tecrübemle doğrulanmış bu emeklerimin sefasını uzun müddet süresin.
HAKİKATİN EVLATLARINA: FELSEFİ MUAMMA YAHUT BİLMECEYE ÖNSÖZ
Hikmetin Evlatları, Evrensel Çeşmenin ilk fışkırdığı menbadan itibaren sizlere her şeyi öyle açtım ki, keşfedilecek hiçbir şey kalmadı.
Zira evvelki Risalelerde Tabiatı misaller yoluyla kâfi derecede şerh ettim,
Nazariyatı ve Tatbikatı meşru olan en sarih surette gösterdim.
Lâkin bir kimse benim vecizliğimden şikâyet edip bu sebeple bir şeyleri noksan bıraktığımı iddia etmesin diye, bütün Sanatı sana bir Bilmece yahut Muamma diliyle bir kez daha tarif edeceğim, ta ki Allah’ın inayetiyle ne mertebeye eriştiğimi göresin.
Bu Sanattan bahseden Kitaplar nihayetsizdir, lâkin hiçbirinde hakikatin, benim bu eserimde sana bildirildiği ve keşfolunduğu derecede aşikâr edildiğini göremezsin.
Bunu bu denli sarih kılmam için beni cesaretlendiren sebep şudur, şöyle ki,
Filozofların Yazılarını gayet iyi anladığını zanneden pek çok kimseyle mübahese ettiğimde gördüm ki, bu metinleri basit ve sarih olan Tabiatın iktiza ettiğinden çok daha ince tevil ediyorlardı, evet, benim söylediğim bütün hakikatler, fevkalade bilge görünen yahut yüksek şeylere meyleden bu kimselere kıymetsiz ve inanılmaz geliyordu.
Kimi vakit Sanatı bazılarına harfi harfine ima ettiğim oldu, lâkin beni asla idrak edemediler, Denizimizde Su bulunduğuna inanmadılar, yine de Filozof addolunmak isterlerdi.
Mademki şifahi olarak aktardığım sözlerimi anlayamadılar, o vakit diğer filozofların korktuğu gibi, yazdıklarımı herhangi bir kimsenin kolayca anlayabileceğinden korkmam, zira derim ki bu, Tanrı'nın bir lütfudur.
Hakikaten, şayet simya ilminde zekânın inceliği ile çevikliği gerekseydi ve nesneler avamın gözlerince algılanabilecek bir fıtratta bulunsaydı, onların muhayyilelerinin yahut zihinlerinin böylesi şeyleri bulup çıkarmaya gayet elverişli olduğunu görürdüm, lakin size derim ki, sırrı keşfedene dek saf yahut sade olun, haddinden fazla bilgeleşmeyin, zira sırra erdiğinizde, onu kullanmak ve muhafaza etmek behemehal kâfi derecede bilgelik iktiza edecektir, o vakit birçok kitap yazmak size kolay gelecektir, çünkü merkezde durup hakikati bizzat temaşa eden kimse için bu iş, çemberin çevresinde yürüyüp onu yalnızca işiten kimseden çok daha kolaydır.
Cümle eşyanın ikinci maddesi sizlere gayet sarih surette tasvir edilmiştir, lâkin size şu ihtarı yapmama izin veriniz, şayet bu sırra ermek muradındaysanız, biliniz ki her şeyden evvel Tanrı'ya niyaz edilmeli, ardından komşunuz sevilmelidir, ve nihayetinde,
tabiatın asla bilmediği ince hayallere kapılmayınız, lakin tabiatın sade yolunda sebat ediniz, derim ki sebat ediniz, zira bir şeyi sadelikte yahut safiyette hissetmek, onu incelikte görmekten çok daha tez hasıl olur.
Bu cihetle yazılarımı okurken lafzına saplanıp kalmayınız, onları mütalaa ederken tabiatı ve onun imkânlarını tefekkür ediniz.
İmdi işe koyulmadan evvel, neyi aradığınızı, gayenizin ve niyetinizin nihayetinin ne olduğunu itinayla tartınız, zira dimağ ve tahayyül ile öğrenmek, meşakkat ve masrafla öğrenmekten evladır.
Ve size derim ki, altını hiçbir cebir yahut gürültü olmaksızın, hatta ılık suda eriyen buz misali gayet latif ve tabii bir veçhile eriten öyle bir rutubet veya nemin kendisinden harikulade bir surette hasıl olduğu o gizli şeyi aramalısınız, şayet bunu bulursanız, altının tabiat tarafından kendisinden meydana getirildiği o nesneye malik olursunuz, ve her ne kadar cümle madenler ve eşya menşeini buradan alsa da, hiçbir şey ona altın kadar dost değildir, zira sair şeylere bazı murdarlıklar sıkıca yapışır, lâkin altına asla, üstelik bu nesne ona bir valide gibidir.
Ve nihayet kelamımı şöyle bağlarım, şayet bu yazılarım ve ihtarlarımla basiret ve teenniyi ihtiyar etmeyecekseniz, yine de sizlerin hayrını dileyen beni mazur görünüz,
bana caiz kılındığı ve vicdan sahibi bir adama yakışır veçhile tam bir sadakatle muamele ettim.
Kim olduğumu sual ederseniz, ben her yerde yaşayabilen biriyim, şayet beni tanıyorsanız ve kendinizi iyi ve dürüst insanlar olarak göstermek muradındaysanız, dilinizi tutunuz, şayet beni tanımıyorsanız, peşime düşmeyiniz, zira hayatta olduğum müddetçe hiçbir faniye, bu umumi yazıda ifşa ettiğimden fazlasını aşikâr etmeyeceğim.
İnanınız bana, şayet haiz olduğum mertebe ve vaziyette bir zat olmasaydım, benim için uzlette bir ömür sürmekten yahut Diyojen gibi bir fıçının altında gizlenmekten daha hoşu bulunmazdı, zira görüyorum ki mevcut olan her şey beyhudedir, hile ve tamahkârlık büsbütün revaçtadır, her şey satılıktır ve şer, fazilete galebe çalmaktadır.
Gelecek hayatın daha hayırlı hallerini gözlerimin önünde görüyorum. Bunlarla mesrur olmaktayım.
İmdi filozofların bu ilaca nail olduklarında, ömürlerinin kısalmasını neden dert etmediklerine vaktiyle şaştığım gibi şaşmıyorum, çünkü her bir filozof, kişinin kendi cemalini aynada görmesi gibi, ahiret hayatını pek sarih surette gözlerinin önüne koymuştur.
Ve şayet Tanrı sana arzuladığın nihayeti bahşederse, o vakit bana inanacak ve kendini âleme faş etmeyeceksin.
MESEL, YAHUT Neticelendirme ve İtiraz [NOT: Metinde 'Superaddicion' zeyl manasındadır] Sadadında İlave Edilmiştir
Vaktaki ömrümün ekserisinde Kuzey Kutbu'ndan Güney Kutbu'na değin yelken açmıştım, Tanrı'nın fevkalade inayetiyle muazzam bir denizin sahiline atıldım, ve her ne kadar o sahilin denizinin geçitlerini ve hususiyetlerini pekâlâ bilip anlasam da, büyük ve küçük nasip sahibi bunca insanın bugüne dek öyle cansiperane aradığı, Remora adı verilen o küçük balığın o sahillerde barınıp barınmadığını bilmiyordum.
Lakin perilerle birlikte bir aşağı bir yukarı yüzen tatlı sesli denizkızlarını temaşa ederken, evvelki meşakkatlerimle bitap düşmüş ve türlü efkâr ile ezilmiş halde, suların çağıltısıyla uykunun pençesine düştüm, ve tatlı bir uykudayken, düşümde bana harikulade bir rüya zahir oldu, ki şudur, hürmete layık bir ihtiyarlık çağındaki Neptün'ü, Tridens tesmiye olunan üç dişli aletiyle denizimizden çıkarken gördüm, beni dostane bir selamın ardından gayet latif bir adaya götürdü.
Bu pek güzel ada cenuba doğru mevkilenmişti, insanın ihtiyacına ve neşesine taalluk eden her şeyle mebzul bir surette donatılmıştı, Virgil'in Elysium çayırları dahi onunla pek az boy ölçüşebilirdi. Cümle kıyıları çepeçevre yeşil mersinler, servi ağaçları ve biberiyelerle bezenmişti, yeşil çayırlar hem güzel hem latif kokulu her nevi çiçekle baştan başa kaplanmıştı.
Tepeler asmalar, zeytin ağaçları ve sedir ağaçlarıyla pek harikulade bir veçhile tanzim olunmuştu. Korular portakal ve limon ağaçlarıyla dolup taşmaktaydı.
Ana yolların her iki cânibi, son derece mahirane bir surette birbirine sarılmış, yolculara gayet hoş bir gölgelik bahşeden defne ve nar ağaçlarıyla donatılmıştı.
Hulasa, cümle âlemde ne mevcut ise orada görülmekteydi.
Ben gezinirken, mezkûr Neptün tarafından bana o adanın muayyen bir kayanın altında uzanan iki maden ocağı gösterildi, bunlardan biri altın, diğeri ise çelik madeniydi.
Oradan pek uzak olmayan bir yerde, içinde seyrine doyum olmaz envaiçeşit ağaçların bulunduğu hususi bir meyve bahçesine getirildim, gayet çok olan diğerlerinin arasında, bana hususi isimlerle tefrik edilmiş yedi ağaç gösterdi, bunların arasında diğerlerinden daha seçkin, en başta gelen iki tanesini müşahede ettim, bunlardan biri Güneş gibi gayet parlak ve ışıltılı bir meyve veriyordu ve yaprakları altın gibiydi.
Diğeri ise gayet beyaz, evet, zambaklardan daha beyaz bir meyve hasıl ediyordu ve yaprakları halis gümüş gibiydi, nitekim bu ağaçlar Neptün tarafından birine Güneş Ağacı, diğerine ise Ay Ağacı tesmiye edilmişti.
Bu adada her şey insanın arzusuna ve emrine amade olmasına rağmen, tek bir şey noksandı, büyük bir müşkülata katlanılmaksızın su elde etmek kabil değildi.
Hakikaten onu oraya kısmen künklerle getirmeye cehdeden ve kısmen de muhtelif şeylerden çekip çıkaran pek çok kimse vardı, lakin gayretleri nafileydi, zira o yerlerde su herhangi bir vasıta yahut alet ile elde edilemezdi, şayet herhangi bir vakitte elde edilmiş olsa dahi, Güneş ve Ay'ın şualarından getirilmedikçe (ki bunu pek azı yapabilirdi) faydasız ve zehirliydi, bunu yapmaya muvaffak olan kimse ise asla on cüzden fazlasını tedarik edemezdi, o su son derece harikuladeydi, bana itimat ediniz, zira onu kendi gözlerimle gördüm ve hissettim, o su kar gibi beyazdı ve ben su üzerine tefekküre dalmışken, büyük bir hayret içindeydim.
Bu esnada yorulan Neptün gözlerimin önünden kaybolup gitti ve bana, alnında Satürn ismi yazılı olan azametli bir zat göründü.
Bu zat kabı alarak on cüz su çekti, derhal Güneş Ağacı'ndan alıp içine koydu, ağacın meyvesinin ılık sudaki buz misali eriyip tükendiğini ve çözüldüğünü gördüm.
Ona sual ettim, Efendim, harikulade bir şey görüyorum, su adeta yoktan var olmuş gibi, ağacın meyvesinin gayet tatlı ve mutedil bir hararetle onun içinde eridiğini görüyorum, bütün bunların hikmeti nedir? Lakin o bana gayet müşfik bir tavırla cevap verdi.
Oğlum, doğrudur, bu hayret edilecek bir şeydir, lakin sen buna taaccüp etme, zira böyle olması icap eder. Zira bu su, bu ağacın meyvesini daha mükemmel kılma kudretine malik olan Hayat Suyu'dur, öyle ki sonrasında ne dikim ne de aşılama yoluyla, yalnızca kendi kokusu vasıtasıyla diğer altı ağacı kendi suretine tahvil edebilir.
Bundan maada bu su, bu meyve için adeta bir kadın gibidir, bu ağacın meyvesi bu sudan gayrı hiçbir şeyin içinde çürütülemez, meyvesi kendi başına gayet harikulade ve pek kıymetli bir şey olsa dahi, şayet bu suyun içinde çürütülürse, bu çürüme vasıtasıyla ateşte mukim bir Semender husule getirir, onun kanı ise dünyadaki her türlü hazineden yahut zenginlikten daha kıymetlidir, burada gördüğün o altı ağacı semeredar kılmaya ve meyvelerini baldan daha tatlı verdirmeye muktedirdir. Lakin ben sordum, Efendim, bu nasıl vuku bulur?
Sana dedim ya, dedi, o ağacın meyvesi diridir ve tatlıdır, ancak şu anda onunla bir kişi doymaktayken, bu suyun içinde kaynatıldığında bin kişi tatmin olabilir.
Tekrar sual ettim, Efendim, harlı bir ateşte mi kaynatılır ve kaynaması ne kadar sürer?
Lakin o dedi ki, o suyun deruni bir ateşi vardır ve şayet kesintisiz bir hararetle desteklenirse, bedeninin üç cüzünü meyvenin bu bedeniyle birlikte yakar ve geriye tasavvuru güç, lakin harikulade hassalara malik pek cüzi bir miktar kalır, sanatkarın mahir aklıyla, evvela yedi ay, sonra on ay kaynatılır, lakin bu esnada muhtelif şeyler zuhur etti ve bu daima ellinci günde yahut o civarda vuku buldu. Tekrar sual ettim, Efendim, bu meyve başka sularda kaynatılamaz mı yahut içine bir şey katılamaz mı?
Cevap verdi, bu memlekette yahut adada faydalı olan yalnızca bu tek sudur ve bu elmanın gözeneklerine bu sudan gayrı nüfuz edebilecek hiçbir su yoktur.
Hem şunu da bilesin ki, Güneş Ağacı menşeini mıknatısi bir hassa vasıtasıyla Güneş ve Ay'ın şualarından çekilip çıkarılan bu sudan alır, bunun haricinde kendi aralarında büyük bir mutabakat vardır, lakin içine yabancı bir nesne katılırsa, kendi başına yapabildiği şeyi ifa edemez.
Binaenaleyh kendi haline bırakılmalı ve içine bu elmadan gayrı hiçbir şey katılmamalıdır.
Bu meyve kaynatıldıktan sonra ölümsüz hale gelir, cana ve kana malik olur, bu kan ise bütün ağaçların elmayla aynı tabiatta meyve vermesini temin eder.
Ona bir daha sordum, Efendim, bu su başka bir yolla çekilir mi yahut her yerde bulunur mu?
O da dedi ki, o her yerdedir ve hiç kimse onsuz yaşayamaz, muhtelif usullerle çekilir, lakin en hayırlısı Koç'un karnında bulunan Çeliğimizin (Chalybs) [NOT: Burada bahsi geçen "Chalybs" simyevi felsefi çeliktir] hassası vasıtasıyla çekilip çıkarılanıdır. Dedim ki, ne işe yarar?
Cevap verdi, layıkıyla kaynatılmadan evvel en büyük zehirdir, lakin münasip bir kaynatmadan sonra en büyük devadır ve yirmi dokuz habbe kan hasıl eder, her bir habbe ise sana Güneş Ağacı'nın meyvesini 864 katı nispetinde bahşeder. Sordum, daha da mükemmel kılınamaz mı?
Felsefi metinlerin şahadetiyle, dedi, evvela ona, sonra yüze, sonra bine ve on bine yüceltilebilir.
Ondan tekrar istirham ettim, Efendim, o suyu pek çok kimse bilir mi ve onun has bir ismi var mıdır?
O haykırarak şöyle dedi, Onu pek az kişi bilir fakat herkes görmüştür, görmektedir ve sevmektedir, pek çok ve muhtelif isimleri vardır, lakin asıl ismi Denizimizin Suyu, elleri ıslatmayan Hayat Suyu’dur.
Yine sordum, Başka şeylere hayat verir mi? Her mahluk, dedi, onu kullanır, lakin görünmez biçimde. Bunun üzerine sordum, İçinde herhangi bir şey büyür mü? Fakat o şöyle dedi,
Dünyadaki her şey ondan var edilmiştir ve onun içinde yaşar, lakin onun içinde özü itibarıyla hiçbir şey bulunmaz, zira o, her şeye bizzat karışan şeyin ta kendisidir.
Tekrar sordum, Bu Ağacın Meyvesi olmaksızın herhangi bir işe yarar mı?
Buna cevaben dedi ki, Bu işte yaramaz, zira o yalnızca ve yalnızca Güneş Ağacının Meyvesi ile ıslah edilir.
Ona yalvarmaya başladım, Efendim, istirham ederim, onu bana öyle aşikâr bir isimle bildiriniz ki bu hususta zerre kadar şüphem kalmasın.
Lakin öyle yüksek bir sesle haykırdı ki beni uykumdan uyandırdı, bundan ötürü ona daha fazla sual edemedim, o da bana başka bir şey söylemedi, ben de artık daha fazlasını söyleyemem.
Bunlarla iktifa et ve inan bana, daha sarih konuşmak mümkün değildir.
Zira şayet bunları idrak edemezsen, diğer filozofların kitaplarını katiyen fehmedemezsin.
Satürn’ün bu beklenmedik ve ani ayrılışından sonra üzerime yeni bir uyku çöktü ve o vakit bana gözle görülür bir surette Neptün göründü,
Hesperides Bahçeleri’ndeki mevcut saadetimi tebrik ederek bana bir ayna gösterdi, orada bütün Tabiat’ın ifşa edildiğini gördüm.
Aramızda muhtelif kelam teati edildikten sonra, bana gösterdiği lütuflardan ötürü kendisine şükranlarımı sundum, zira sadece bu Bahçe’ye dahil olmakla kalmamış, aynı zamanda Satürn’ün pek arzulanan Sohbeti’ne de nail olmuştum.
Fakat Satürn’ün gayrimuntazam ve ani gidişi sebebiyle soruşturulup araştırılması icap eden bazı müşkülata dair hususlar baki kaldığından, bu mesut vesileyle şüphelerimi izale etmesi için ona hararetle niyazda bulundum. Onu şu sözlerle taciz ettim, Efendim,
filozofların kitaplarını okudum, onlar her türlü Üremenin Eril ve Dişil vasıtasıyla vuku bulduğunu beyan ederler, oysa ben rüyamda Satürn’ün, Güneş Ağacının yegane Meyvesini bizim cıvamızın içine koyduğunu gördüm, bu Denizin Efendisi sıfatıyla senin dahi bu hususları bildiğine kaniyim, sualime lütfedip cevap veriniz.
Fakat o dedi ki, Doğrudur oğlum, her türlü Üreme Eril ve Dişilde hasıl olur, lakin Tabiat’ın üç Aleminin tefriki sebebiyle, dört ayaklı bir Hayvan bir veçhile dünyaya gelir, Solucan ise bambaşka bir veçhile,
Solucanların Gözleri, Görme ve İşitme duyuları ile sair Hissiyatı bulunmasına rağmen çürüme yoluyla vücuda gelirler ve çürüdükleri yer, yahut toprak, onların Dişilidir.
İşte bu Felsefi Ameliyede dahi bu şeyin Validesi, senin defaatle zikrettiğin o Sudur ve ondan hasıl olan her ne ise, tıpkı Solucanlar gibi Çürüme yoluyla husule gelir, Filozoflar bu sebeple bir Anka ve Semender yaratmışlardır.
Zira iki Cismin Birleşmesi suretiyle vücut bulsaydı, ölüme mahkum bir nesne olurdu, lakin önceki Beden helak olduğunda kendi kendine yeniden hayat bulduğu içindir ki zeval bulmaz bambaşka bir Beden olarak kıyam eder.
Mademki şeylerin ölümü, birinin diğerinden tefrik edilmesinden gayrı bir nesne değildir,
Bu Anka’da da vaziyet böyledir, çünkü Hayat, çürüyecek olan Bedenden bizzat kendi kendine ayrılır. Dahası, ona sordum, Efendim, bu Ameliyede muhtelif nesneler yahut nesnelerin bir terkibi mevcut mudur?
Lakin o şöyle dedi, Yalnızca tek bir nesne vardır, ona da uykunda sana defalarca gösterilen Felsefi Sudan gayrı hiçbir şey katılmaz, bu Sudan Bedenin bir cüzüne mukabil on cüz bulunmalıdır. Ve şüpheye mahal bırakmaksızın kuvvetle inan ki,
Oğlum, bu Ada’nın adeti veçhilesiyle rüyalar yoluyla benim ve Satürn’ün sana gösterdiği bu şeyler rüya değil, hakikatin ta kendisidir, bunu da sana eşyanın yegane Muallimesi olan Tecrübe, Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle ayan beyan edecektir.
Kendisine daha başka şeyler de sual ettim, lakin hiçbir cevap vermeksizin, benimle vedalaştıktan sonra uykudan uyanmış olan beni terk edip arzuladığım Avrupa Diyarı’na doğru yola koyuldu.
Ve işte, ey kadirşinas Okur, benim tarafımdan buraya kadar kamilen beyan edilmiş olan bu kadarı sana kafi gelsin. Hamd ve Sena yalnızca ve yalnızca Allah’adır.
CIVA İLE SİMYACI ARASINDAKİ MUHAVERE
Vaktiyle muhtelif Simyacılar bir araya toplanıp Filozof Taşını nasıl yapıp hazırlayacaklarına dair bir meclis kurdular ve herkesin bir ahit ile reyini beyan etmesine karar verdiler.
Ve bu içtima açık Havada, muayyen bir Çayırda, latif ve berrak bir günde vuku buldu.
Pek çoğu cıvanın onun ilk maddesi (prima materia) olduğu hususunda müttefikti, diğerleri kükürt olduğunu, başkaları ise başka nesneler olduğunu iddia etti.
Lakin en kuvvetli kanaat cıva lehineydi, bu da bilhassa Filozofların kelamı sebebiyledir, zira onlar cıvanın Taşın, hakeza Madenlerin ilk hakiki Maddesi olduğunu kabul ederler, nitekim Filozoflar feryat edip, BİZİM CIVAMIZ, vesaire, derler.
Ve böylece muhtelif ameller hususunda kendi aralarında münakaşa ederlerken, her biri memnuniyetle bir neticeye varılmasını intizar etmekteydi, derken bu esnada fevkalade büyük bir fırtına koptu, boralar, sağanak yağmurlar ve misli işitilmemiş bir rüzgar zuhur ederek bu cemiyeti muhtelif Vilayetlere, her birini teker teker ve bir neticeye varılmaksızın darmadağın etti.
Yine de her biri bu münakaşanın varacağı neticeyi kendi zihninde tasavvur etti. Her biri
binaenaleyh evvelce olduğu üzere ameline koyuldu, kimi şu nesnede, kimi bu nesnede Filozof Taşını arayarak çalıştı ve bu hal hiçbir nihayet bulmaksızın bugüne değin süregeldi.
İçlerinden biri Filozof Taşının behemehal cıvada aranması icap ettiğine dair münazarayı hatırlayarak kendi kendine şöyle dedi,
Her ne kadar bir neticeye varılamamışsa da, ben yine de cıva ile çalışacak ve o mübarek Taşı yaparken kendi kendime bir neticeye varacağım, zira o, nitekim bütün simyacıların ekseriyetle yaptığı gibi, daima kendi kendine konuşmayı adet edinmiş bir kimseydi.
Bundan ötürü filozofların kitaplarını okumaya başladı ve Alanus’un cıvadan bahseden bir kitabına tesadüf etti, böylece o simyacı bir filozofa dönüştü, lâkin yine de herhangi bir neticeye varamamıştı.
Cıvayı alıp çalışmaya başladı, onu bir cam kaba koydu ve ateşe verdi, cıva ise her zamanki tabiatı icabı buharlaşıp uçtu, zavallı ahmak simyacı onun tabiatını bilmediğinden, karısını döverek şöyle dedi,
Buraya senden başka kimse gelmiş olamaz, cıvayı cam kaptan sen aldın. Karısı ağlayarak kendini savundu ve kocasına tatlılıkla şöyle dedi, Sen bunlardan ancak bir insan pisliği [NOT: Orijinal metindeki argo ve alaycı ifadeye istinaden] elde edersin.
Simyacı tekrar cıva aldı ve onu yine kabına koydu, karısı alıp götürmesin diye de başında nöbet tuttu. Lâkin cıva, adet olduğu üzere, yine buharlaşıp uçtu.
Simyacı, Filozof Taşının ilk maddesinin (prima materia) uçucu olması icap ettiğini hatırlayarak ziyadesiyle sevindi, ilk maddeye sahip olduğuna ve artık asla aldatılamayacağına kendini bütünüyle inandırdı.
Artık cıva üzerinde cesaretle çalışmaya başladı, bilahare onu süblime etmeyi ve tuz, kükürt, metaller, mineraller, kan, saç, aşındırıcı sular, otlar, idrar ve sirke gibi muhtelif usullerle kalsinasyondan geçirmeyi öğrendi, fakat maksadına uygun hiçbir şey bulamadı, koca dünyada iyi cıvayı üzerinde işlemediği hiçbir şey bırakmadı.
Lâkin bununla hiçbir muvaffakiyet elde edemeyince, onun gübrelikte bulunduğuna dair söze tesadüf etti. Cıvayı muhtelif türden gübrelerle, hem bir arada hem de ayrı ayrı işlemeye koyuldu.
Yorulup da türlü efkâra gark olunca uykuya daldı.
Uykusunda ona bir rüya göründü, yanına yaşlı bir adam gelip onu selamladı ve şöyle dedi, Dostum, niçin kederlisin? O da cevap verdi, Filozof Taşını yapmayı pek arzu ederdim. Bunun üzerine yaşlı adam, Dostum, Filozof Taşını neden yapacaksın, dedi. Simyacı, Cıvadan efendim, dedi. İhtiyar, Hangi cıvadan, dedi. Simyacı, Yalnızca tek bir cıva vardır, dedi.
İhtiyar, Doğrudur, yalnızca tek bir cıva vardır, lâkin mekânların çeşitliliğine göre muhtelif suretlerde başkalaşır, biri diğerinden daha saftır, dedi.
Simyacı, Ah efendim, ben onu sirke ve tuzla, güherçile ve zaç (vitriol) ile gayet güzel arıtmayı bilirim, dedi. İhtiyar,
Sana derim ki bu onun hakiki arıtılışı değildir, bu minvalde arıtılan da hakiki cıva değildir,
Hakimlerin başka bir cıvaları ve onu arıtmanın başka bir yolu vardır, dedi ve gözden kayboldu.
Simyacı uykudan uyandığında, bu rüyanın ne anlama gelebileceğini ve filozofların bu cıvasının ne olabileceğini kendi kendine düşündü, aklına alelade cıvadan başkası gelmiyordu.
Yine de ihtiyar adamla daha uzun bir hasbihal etmiş olmayı çok isterdi, lâkin canlı mahlûkatın gübresiyle, oğlan çocuklarının gübresiyle ve bazen de kendi pisliğiyle durmaksızın çalışmaya devam etti.
Her gün, ihtiyar adamla tekrar konuşabilmek ümidiyle rüyayı gördüğü yere gitti, bazen uyur taklidi yaptı ve gözleri kapalı yatarak o ihtiyar adamı bekledi.
Fakat ihtiyar gelmeyince simyacı, onun kendisinden korktuğunu ve uyuduğuna inanmadığını düşündü, bu sebeple ant içerek şöyle dedi, Benim iyi kalpli ihtiyar Efendim korkma, zira hakikaten uyumaktayım, gözlerime bak da uyuyup uyumadığımı gör.
Zavallı simyacı bunca emekten ve bütün malını mülkünü tükettikten sonra, daima o ihtiyar adamı düşünmekten nihayet aklını yitirdi.
Bu şiddetli vehim içindeyken, uykusunda ona ihtiyar adam suretinde sahte bir hayal göründü ve ona şöyle dedi, Yeise kapılma dostum, cıvan ve Maddan iyidir, lâkin şayet sana itaat etmezse, uçucu olmasın diye ona efsun oku, yılanlara efsun okunur da cıvaya niçin okunmasın? Böylece ihtiyar adam onu bırakıp gidecekti. Lâkin simyacı ona yalvararak, Efendim, bekleyiniz, vesaire dedi.
Bir gürültü sebebiyle bu zavallı simyacı uykusundan uyandı, lâkin içinde büyük bir teselli vardı.
Derhal cıva dolu bir kap aldı ve rüyasının kendisine öğrettiği üzere, muhtelif usullerle ona efsun okumaya başladı.
İhtiyar adamın, yılanlara efsun okunur dediği sözlerini ve cıvanın yılanlarla resmedildiğini hatırladı, demek ki tıpkı yılanlar gibi efsunlanmalıydı diye düşündü.
İçinde cıva olan kabı alarak, Ux, fax, Ofta, vesaire demeye başladı.
Yılanın isminin konulması gereken yere cıvanın ismini koyarak şöyle dedi, Ve sen ey melun mahlûk cıva, vesaire. Bu sözler üzerine,
Cıva gülmeye başladı ve ona seslenerek şöyle dedi, Benden ne dilersin ki beni böyle taciz edersin, Simyacı Efendim? Simyacı,
Oho, can damarına bastığımda beni Efendi diye çağırırsın demek, şimdi senin dizgininin nerede olduğunu buldum, biraz bekle, pek yakında benim düdüğümü öttüreceksin, dedi ve ona hiddetle hitap etmeye başladı, Filozofların o meşhur cıvası sen misin?
Cıva, korkmuş gibi bir tavırla cevap verdi, Cıva benim, Efendim.
Simyacı, Öyleyse niçin bana itaat etmezsin ve niçin seni sabitleyemedim? Cıva,
Ah benim keremkâr Efendim, yalvarırım beni bağışlayın, ne zavallıyım ki sizin bu denli büyük bir filozof olduğunuzu bilemedim, dedi. Simyacı,
Seninle bunca felsefi surette amel ettiğimi gördüğün halde, bunu amellerimden anlamadın mı, dedi.
Cıva, Hakikat öyledir keremkâr Efendim, her ne kadar kendimi gizlemek istediysem de, zatıaliniz gibi muhterem bir Efendiden gizlenemeyeceğimi görüyorum, dedi. Simyacı, Şimdi bir filozofu tanıdın mı öyleyse, dedi.
Cıva, Evet Efendim, zatıalinizin gayet mükemmel bir filozof olduğunu görüyorum, dedi.
Simyacı yürekten sevinerek şöyle dedi, Hakikaten aradığımı şimdi buldum, sonra gayet dehşetli bir sesle cıvaya tekrar seslendi, Şimdi var git, bundan böyle itaatkâr ol, yoksa senin için daha fena olur. Cıva,
İsteyerek Efendim, eğer gücüm yeterse, zira şu an pek zayıfım. Simyacı, Niçin şimdi kendini mazur göstermeye kalkarsın? Cıva, Mazur göstermem Efendim, lakin dermansız ve bitkinim. Simyacı, Seni inciten nedir? Cıva, Simyacı beni incitir. Simyacı, Ne, hâlâ benimle alay mı edersin? Cıva, Ah Efendim, hayır, ben simyacıdan bahsederim, oysa sen bir filozofsun.
Simyacı, Ah pekâlâ, pekâlâ, bu doğrudur, lakin simyacı ne eyledi? Cıva, Ah Efendim, bana pek çok fenalık etti, zira benim gibi bir zavallıyı tabiatıma zıt nesnelerle karıştırdı, bu yüzden kuvvetimi asla geri kazanamayacağım ve neredeyse ölmek üzereyim, zira neredeyse canımı alacak raddede eziyet gördüm. Simyacı, Ah, bunları hak etmişsin, zira sen itaatsizsin. Cıva, hiçbir filozofa asla itaatsizlik etmedim, lakin ahmaklarla alay etmek benim tabiatımdandır.
Simyacı, Ya benim hakkımda ne düşünürsün? Cıva, Ah Efendim, siz büyük bir zatsınız, pek büyük bir filozofsunuz, evet, Hermes’in bizzat kendisinden bile büyüksünüz. Simyacı, Hakikaten de öyledir, ben âlim bir adamım, lakin kendimi methedecek değilim, gelgelelim zevcem de bana pek âlim bir filozof olduğumu söylerdi, benim sayemde o dahi bu kadarını bilirdi.
Cıva, Sana inanmaya meylim var, zira aşırı bilgelik ve zahmet yüzünden deliren filozoflar böyle olmalıdır. Simyacı, Haydi öyleyse, seninle ne eyleyeceğimi, senden Filozof Taşını nasıl yapacağımı söyle bana.
Cıva, Ah filozof Efendim, ben bilmem, sen bir filozofsun, bense filozofların bir hizmetkârıyım, benden dilediklerini yaparlar, ben de gücüm yettiğince onlara itaat ederim.
Simyacı, Seninle nasıl amel etmem gerektiğini ve senden Filozof Taşını nasıl var edeceğimi bana söylemelisin. Cıva, Eğer biliyorsan yaparsın, lakin bilmiyorsan hiçbir şey yapamazsın, şayet hâlihazırda bilmiyorsan benden hiçbir şey öğrenemezsin benim filozof Efendim.
Simyacı, Benimle alelade bir adammışım gibi konuşursun, belki de bilmezsin ki ben hükümdarlarla birlikte çalıştım ve onların nezdinde bir filozof sayıldım.
Cıva, Sana inanmaya meylim var Efendim, zira bütün bunları pek iyi bilirim, kullandığın o karışımlar yüzünden henüz murdar ve pisim.
Simyacı, O vakit söyle bana, sen filozofların cıvası mısın? Cıva, Ben cıvayım, lakin filozoflarınki miyim değil miyim, bunu bilmek sana düşer. Simyacı, Yalnızca hakiki cıva sen misin, yoksa bir başkası mı var, onu söyle. Cıva, Ben cıvayım lakin bir başkası daha vardır, deyip kayboluverdi.
Simyacı feryat edip konuşur, lakin kimse ona cevap vermez.
Kendi kendine düşünüp der, Muhakkak ki ben müstesna bir adamım, cıva benimle konuşmaya lütfetti, muhakkak ki beni sever, ve sonra cıvayı süblime etmeye, damıtmaya, kalsinasyona tabi tutmaya, ondan Turbith [NOT: Sarı cıva sülfat ya da çökelek bileşiği] yapmaya, çöktürmeye, muhtelif yollarla ve türlü sularla çözündürmeye başladı, lakin evvelce nasıl boş yere zahmet çektiyse, şimdi de vaktini ve masraflarını beyhude tüketti.
Bu sebeple nihayetinde cıvaya lanet etmeye ve onu yarattığı için Tabiat’a sövmeye başladı.
Tabiat bunları işittiğinde cıvayı yanına çağırıp ona dedi, Bu adama ne eyledin? Neden senin yüzünden bana lanet edip söver? Niçin yapman gerekeni yapmazsın? Lakin cıva mahviyetle kendini mazur gösterdi.
Yine de Tabiat, ardınca giden Hikmet Evlatlarına itaat etmesini ona buyurur.
Cıva itaat edeceğine söz verip der, Tabiat Ana, lakin ahmakları kim hoşnut edebilir?
Tabiat tebessüm ederek uzaklaştı, cıva ise simyacıya öfkelenip kendi makamına çekildi.
Birkaç gün sonra simyacının aklına ameliyatında bir şeyleri noksan bıraktığı geldi ve yeniden cıvaya müracaat etti, bu kez onu domuz gübresiyle karıştırmaya niyetlendi, lakin cıva, kendisini anası Tabiat’ın huzurunda haksız yere suçladığı için ona öfkelenerek simyacıya dedi, Benden ne dilersin ey ahmak, beni niçin böyle itham ettin? Simyacı, Görmeyi arzuladığım zat sen misin?
Cıva, O benim, lakin kör olan hiçbir insan beni göremez. Simyacı, Ben kör değilim. Cıva, Pek körsün, zira kendini dahi göremezsin, öyleyse beni nasıl görebilirsin?
Simyacı, Ah, şimdi de kibirlendin, sana nezaketle söylerim, sense beni hor görürsün, pek çok hükümdarla çalıştığımı ve onların arasında bir filozof sayıldığımı belki de bilmezsin. Cıva, Ahmaklar hükümdarların saraylarına üşüşür, zira orada itibar görür ve diğerlerinden daha iyi beslenirler. Sen de mi saraydaydın? Simyacı,
Ah sen bir iblissin, iyi bir cıva değilsin, şayet filozoflarla böyle konuşacaksan, zira evvelce de beni böyle ayartmıştın. Cıva, Sen filozofları bilir misin? Simyacı, Ben bizzat bir filozofum. Cıva,
İşte bizim filozof, diyerek gülümsedi ve onunla konuşmayı sürdürerek dedi, Benim filozofum, öyleyse ne aradığını ve ne murat ettiğini söyle bana, ne yapmak dilersin? Simyacı, Filozof Taşını. Cıva, Öyleyse onu hangi maddeden yapacaksın? Simyacı, Bizim cıvamızdan. Cıva,
Ah benim filozofum, şimdi seni terk edeceğim, zira ben senin değilim. Simyacı, Ah sen bir iblisten başka bir şey değilsin ve beni yoldan çıkarmak istersin.
Cıva, Hakikaten benim filozofum, asıl sen bana bir iblissin, ben sana değil, zira bana şeytanca bir surette, gayet sefilce muamele edersin. Simyacı, Ah ne işitirim, bu muhakkak ki sahici bir iblistir, zira ben her şeyi filozofların yazılarına göre yaparım ve nasıl amel edileceğini pek iyi bilirim. Cıva, Pek iyi bilirsin, zira bildiğinden yahut okuduğundan fazlasını yaparsın, zira filozoflar, Tabiat’ın ancak tabiatlarla karıştırılması gerektiğini söylemişler ve Tabiat olmaksızın hiçbir şeyin yapılmamasını emretmişlerdir, sense beni gübre gibi var olan en süfli şeylerin neredeyse hepsiyle karıştırırsın. Simyacı, Ben Tabiat’ın hilafına hiçbir şey yapmam, filozofların dediği gibi, tohumu kendi toprağına ekerim. Cıva, Sen beni gübreye ekersin, hasat vakti geldiğinde ise ben uçup giderim ve sen de adet olduğu üzere gübre biçersin. Simyacı,
Yine de kimi filozoflar, maddelerinin gübrelikte aranması gerektiğini yazmışlardır. Cıva, Yazdıkları doğrudur, lakin sen onların lafzını anlıyorsun, hislerini ve manalarını değil. Simyacı,
Şimdi ne mutlu ki senin cıva olduğunu görüyorum, lakin bana itaat etmek istemiyorsun. Ve ona yeniden efsunlar okumaya başlayarak, l^x^ Vx [okunamadı] dedi. Lakin cıva gülerek cevap verdi, Elinden hiçbir hayır gelmez, Dostum.
Simyacı, Senin tuhaf bir Tabiatta, kararsız ve uçucu olduğunu söylediklerinde haksız yere konuşmuyorlar. Cıva,
Benim kararsız olduğumu mu söylersin, sana bunu şöyle izah edeyim, Ben sebatkar bir Sanatkâra karşı sebatkarımdır, zihni sabit olana karşı sabitimdir, lakin sen ve senin gibiler kararsızsınız, bir şeyden diğerine, bir Maddeden ötekine koşup durursunuz.
Simyacı, Söyle bana öyleyse, filozofların hakkında yazdığı, kükürt ve tuz ile birlikte her şeyin aslı olduğunu söyledikleri o cıva sen misin, yoksa başkasını mı aramalıyım?
Cıva, Doğrusu Meyve Ağaçtan uzağa düşmez, lakin ben kendi methimi aramam, eskiden neysem yine oyum, lakin yıllarım başkadır.
Başlangıçta gençtim, yalnız kaldığım müddetçe, lakin şimdi daha yaşlıyım, yine de evvelce neysem oyum. Simyacı, Şimdi
Şimdi hoşuma gidiyorsun, zira artık daha yaşlısın, çünkü ben her daim kendisiyle çok daha kolay uzlaşabileyim diye daha olgun ve sabit olanın peşinden koştum. Cıva,
Gençliğimde beni tanımamış olan sen, yaşlılığımda beni boşuna ararsın. Simyacı, Kendin de ikrar ettiğin üzere seninle türlü yollarla çalışmış olan ben, seni bilmez miyim, ve yine de Filozof Taşını yapana dek bundan vazgeçmeyeceğim. Cıva, Ah ne sefil bir hâldeyim! Ne yapayım? Şimdi yine Gübre ile karıştırılmalı ve eziyet görmeliyim. Ah ne bedbahtım!
Sana yalvarırım, iyi Üstat Filozof, beni domuz gübresiyle bu denli karıştırma, zira aksi takdirde helak olacağım, çünkü bu koku yüzünden suretimi değiştirmeye mecbur kalıyorum. Ve daha ne yapmamı istersin?
Tarafından kâfi derecede eziyet görmedim mi? Sana itaat etmiyor muyum? Beni karıştırmak istediğin şeylerle karışmıyor muyum? Süblimleştirilmedim mi? Çökeltilmedim mi?
Türbith, amalgam, macun yapılmadım mı? Şimdi benden daha ne isteyebilirsin?
Bedenim öylesine kırbaçlandı, üzerine öyle tükürüldü ki taşın kendisi bile bana acırdı,
Benim sayemde Süt, Et, Kan, Tereyağı, Yağ, Su bulursun, ve Metallerden veya Minerallerden hangisi benim tek başıma yaptığımı yapabilir? Ve bana hiç merhamet yok mudur? Ah ne bedbahtım!
Simyacı, O ho, bu sana zarar vermez, sen fenasın, kendini tersyüz etsen de yine de değişmezsin, kendine yalnızca yeni bir suret uydurursun, her daim yine ilk biçimine geri dönersin.
Cıva, Nasıl istersen öyle yaparım, Beden olmamı istersen,
Bedenim, toz olmamı istersen, tozum, Toz ve Gölge olduğum andan daha fazla kendimi nasıl alçaltırım, bilemiyorum. Simyacı,
Söyle bana öyleyse, Merkezinde ne olduğunu söyle, ben de sana artık eziyet etmeyeyim. Cıva, Şimdi, ta temelinden anlatmaya mecbur bırakıldım.
İstersen beni anlayabilirsin, suretimi görüyorsun, ve bundan gayrısını bilmene hacet yoktur.
Lakin bana Merkezi sorduğun için, benim Merkezim her şeyin en sabit kalbidir, ölümsüzdür ve nüfuz edicidir, Üstadım onda dinlenir, lakin ben bizzat yol ve yolcuyum, bir yabancıyım, yine de evimde yaşarım, bütün Yoldaşlarıma pek sadığımdır, bana eşlik edenleri terk etmem, onlarla kalırım, onlarla birlikte helak olurum. Ben ölümsüz bir Bedenim,
Öldürüldüğümde cidden ölürüm, lakin bilge bir Hâkimin huzurunda Hüküm için yeniden dirilirim. Simyacı, Öyleyse sen Filozof Taşı mısın?
Cıva, Annem öyle bir kimsedir, ondan sanat yoluyla muayyen bir şey doğar, lakin Hisarda ikamet eden Kardeşim, filozofların arzu ettiği şeyi İradesinde barındırır. Simyacı, Yaşlı mısın? Cıva,
Beni Annem doğurdu, lakin ben Annemden daha yaşlıyım.
Simyacı, Maksada uygun cevap vermediğin vakit hangi şeytan seni anlayabilir? Daima Muammalarla konuşuyorsun.
Söyle bana, Bernard Trevisan'ın yazdığı o Çeşme sen misin?
Cıva, Ben Çeşme değilim, lakin Suyum, Çeşme beni çepeçevre kuşatır. Simyacı, Sen Su olduğunda Altın senin içinde erir mi? Cıva,
Benimle olan her şeyi bir Dost gibi severim, ve benimle meydana getirilen her ne varsa, onu beslerim, ve çıplak olan her ne varsa onu
Kanatlarımla örterim. Simyacı, Seninle konuşmak nafile, ben sana bir şey soruyorum, sen başka bir şeye cevap veriyorsun, eğer Sualime cevap vermezsen, andolsun ki seninle yeniden işe koyulacağım. Cıva, Ah Üstat, sana yalvarırım, bana iyi davran, şimdi bildiğimi seve seve yapacağım. Simyacı, Söyle bana öyleyse, Ateşten korkar mısın? Cıva, Ben bizzat Ateşim. Simyacı, Öyleyse niçin Ateşten kaçarsın?
Cıva, Benim Ruhum ile Ateşin Ruhu birbirini sever, ve biri nereye giderse, elinden gelirse diğeri de oraya gider. Simyacı,
Ve Ateş ile yükseldiğin vakit, nereye gidersin?
Cıva, Bil ki her Yabancı kendi Memleketine meyleder, ve çıktığı yere geri döndüğünde huzura kavuşur, ve daima yola çıktığı andakinden daha bilge olarak döner. Simyacı,
Bazen geri gelir misin, Cıva, Gelirim, lakin başka bir surette, Simyacı, Bunun ne manaya geldiğini anlamıyorum, Ateşe dair de hiçbir şey bilmiyorum,
Cıva, Şayet bir kimse Yüreğimin Ateşini bilseydi, Ateşin (münasip bir Hararetin) benim Gıdam olduğunu görmüş olurdu, Yüreğimin Ruhu Ateşle ne kadar uzun müddet beslenirse, o nispetle semizleşecektir, ki onun Ölümü, bilahare içinde bulunduğum bu Âlemdeki her ne var ise cümlesinin Hayatıdır, Simyacı, Sen büyük müsün, Cıva,
Mesela şöyleyimdir, bin Damladan biri olurum, bir Damladan nice bin Damla veririm, Bedenim nazarında nasıldır bilirsin, benimle oynamayı becerebilirsen şayet, beni dilediğin kadar bölebilirsin, nihayetinde yine bir olurum,
O hâlde daima en ufak cüzden nice binler meydana getirebilen Ruhum (Yüreğim) bâtınen nedir, Simyacı, Öyleysen şayet, bunun vuku bulması için sana nasıl muamele edilmelidir,
Cıva, Ben dâhilen Ateşim, Ateş benim aşımdır, lakin Ateşin hayatı Havadır, Hava olmaksızın Ateş söner, Ateş Havaya galebe çalar, bu sebepten sükûn bulamam, ham Hava da beni sıkıştıramaz veya bağlayamaz, Havayı Havaya ekle ki ikisi bir olsun ve veznini korusun, onu ılık Ateşle birleştir ve mühlet tanı, Simyacı, Ondan sonra ne olacaktır,
Cıva, Fazlalık olan zail edilecektir, bakiye kalanı Ateşle yakacaksın, Suya koyacaksın, kaynatacaksın, kaynatıldıktan sonra onu maraz sahiplerine İlaç niyetine vereceksin, Simyacı, Suallerime hiçbir cevap vermiyorsun, Görüyorum ki beni yalnızca Muammalarla aldatmak niyetindesin,
Hatun, domuz gübresini beriye getir, bu cıvaya, bana kendisinden Filozof Taşının nasıl yapılacağını söyleyene dek yeni usullerle muamele edeceğim,
Cıva bunu işitince Simyacı için feryat etmeye başlar ve Anası Tabiat’a gider, nankör Müdahaleciyi şikâyet eder, Tabiat, hakikati söyleyen Oğlu Cıva’ya inanır ve gazaba gelerek Simyacının yanına varıp ona seslenir, Hey sen, Neredesin, Simyacı, Bana böyle seslenen de kimdir, Tabiat, Oğluma ne yaparsın bre Ahmak, Ona niçin böyle cefa edersin,
Aklın erebilseydi sana her türlü hayrı dokunacak olan bu varlığa niçin eziyet edersin, Simyacı,
Benim gibi ulu bir zatı ve Filozofu tedip etmeye kalkan hangi iblistir, Tabiat, Ey Kibirle malul Ahmak, Filozofların süprüntüsü, Ben bütün Filozofları ve âkil adamları bilirim ve onları severim, zira onlar da beni sever ve benim rızam dairesinde her şeyi benim için yaparlar, benim erişemediğim yerlerde bana medet kılarlar, Lakin siz Simyacılar, ki sen de onların fırkasındansın, benim malumatım ve rızam hilafına her işi bana zıt yaparsınız, bu sebepten netice intizarınızın hilafına vuku bulur, Sizler Oğullarıma akıl dairesinde muamele ettiğinizi sanırsınız, lakin hiçbir şeyi kemale erdiremezsiniz, hakkıyla tefekkür edecek olursanız, siz onlara tasarruf etmezsiniz, bilakis onlar sizi evirip çevirir, zira siz onlardan hiçbir şey vücuda getiremezsiniz, bunu nasıl yapacağınızı da bilmezsiniz, lâkin onlar canları dilediğinde sizi Ahmak yerine koyarlar,
Simyacı, Bu hakikat değildir, ben de bir Filozofum ve nasıl amel edileceğini gayet iyi bilirim, Birden fazla Hükümdarın nezdinde bulundum ve aralarında bir Filozof olarak itibar gördüm, Hatunum da buna şahittir, üstelik şimdi elimde eski bir Duvarda yüzlerce yıl saklı kalmış bir Elyazması var, artık Filozof Taşını yapacağımı kaniyen biliyorum, nitekim birkaç gün evvel bu bana bir Rüyada da ayan oldu,
Ah, benim rüyalarım ekseriya sadıktır, Hatun, sen de bilirsin, Tabiat, Sen de başlangıçta her şeyi bildiğini zanneden, kendilerini pek âlim sayıp nihayetinde hiçbir şey bilmeyen sair akranların gibi yapacaksın, Simyacı,
Lakin başkaları senden (şayet hakiki Tabiat isen) onu vücuda getirdiler, Tabiat, Doğrudur, lâkin yalnızca beni gerçekten bilenler yaptı bunu, onlar da gayet azdır,
Beni bilen ise Oğullarıma eza etmez, beni de taciz eylemez, bilakis bana dilediğimi yapar, İhsanımı artırır ve Oğullarımın Bedenlerine şifa verir, Simyacı,
Ben de aynen öyle yapıyorum, Tabiat, Her amelin bana muhaliftir ve Oğullarıma İrademin hilafına muamele edersin, İhya etmen icap ettiğinde katledersin, sabitleme yapman icap ettiğinde süblimasyon yaparsın, kalsinasyon yapman icap ettiğinde damıtırsın, bahusus bu eziyeti o kadar aşındırıcı Sularla ve bunca zehirli nesneyle en muti Oğlum olan Cıvaya reva görürsün, Simyacı, Öyleyse bundan böyle ona tatlılıkla, yalnızca sindirme (dijestiyon) yoluyla muamele edeceğim, Tabiat,
Bunu nasıl yapacağını şimdiden biliyorsan ne âlâ, lakin bilmiyorsan, ona değil ancak kendine zarar verirsin ve kendini masrafa sokarsın, zira onun hâli, Gübreye karışmış bir Mücevherin hâline benzer, o daima kıymetlidir ve üzerine dökülmüş olsa dahi gübre onun cevherini eksiltmez, zira yıkandığı vakit evvelce ne idiyse yine aynı Mücevherdir,
Simyacı, Lakin ben Filozof Taşının nasıl yapılacağını bilmeyi pek murat ederim, Tabiat,
Öyleyse Oğluma o minvalde muamele etme, zira bilesin ki benim nice Oğullarım ve nice Kızlarım vardır ve şayet bana layık iseler, beni arayanların hemen yanı başındayımdır, Simyacı, Bana o hâlde o Cıvanın kim olduğunu söyle, Tabiat,
Bil ki benim böyle tek bir Oğlum vardır, o yedilerden yalnızca biridir ve ilktir, vaktiyle yalnızca bir iken şimdi her şeydir, o bir hiçtir ve sayısı tamdır, dört Unsur onun içindedir fakat kendisi bir Unsur değildir, o bir Ruhtur ve yine de bir Bedeni vardır, bir Erkektir ve yine de bir Kadının rolünü oynar, bir Çocuktur ve yine de bir Erkeğin kollarını taşır [NOT: "arms" kelimesi hem kol hem silah anlamına gelmekte olup metin çocuğun yetişkin gücünü veya donanımını taşımasını ima eder], bir Canavardır ve yine de bir Kuşun Kanatlarına sahiptir, Zehirdir fakat Cüzzamı iyileştirir, Hayattır fakat her şeyi öldürür, bir Kraldır fakat Krallığına bir başkası hükmeder, Ateşten kaçar fakat Ateş ondan hasıl olur, Sudur fakat ıslatmaz, Topraktır fakat ekilir, Havadır fakat Suda yaşar.
Simyacı: Şimdi hiçbir şey bilmediğimi anlıyorum, fakat bunu söylemeye cesaret edemem, zira o vakit İtibarımı kaybederim ve komşularım hiçbir şey bilmediğimi anlarlarsa bana artık Para yatırmazlar, yine de kesin olarak bildiğimi söyleyeceğim, aksi takdirde hiç kimse bana bir lokma Ekmek dahi vermez, zira pek çoğu benden büyük bir hayır umar.
Doğa: Onları uzun bir müddet savuştursan dahi, nihayetinde senin akıbetin ne olacak, bilhassa komşuların yaptıkları masrafları senden geri talep ederlerse?
Simyacı: Elimden geldiğince hepsini umutla besleyeceğim.
Doğa: Peki sonra, nihayetinde ne yapacaksın?
Simyacı: Gizlice pek çok yol deneyeceğim, şayet bunlardan biri muvaffak olursa borçlarımı öderim, olmazsa uzak bir Diyara gider ve aynısını orada yaparım.
Doğa: Peki bundan sonra senin akıbetin ne olacak?
Simyacı: Ha, ha, ha, pek çok Diyar ve bir o kadar da haris insan var, onlara kısa zamanda pek çok Altın vaat edeceğim, böylece nihayetinde ya ben yahut onlar Krallar veya Eşekler olarak ölene dek vakit akıp gidecek.
Doğa: Böyle Filozoflar Yağlı Urganı hak eder, yazıklar olsun sana, acele et de asıl, kendine ve Felsefene bir son ver, zira bu suretle ne beni, ne komşunu, ne de kendini aldatmış olursun.
KÜKÜRT RİSALESİ: ÖNSÖZ
Lütufkâr Okuyucu, Eski çağın diğer Filozoflarının yazdığından daha sarih yazamayacağıma göre, elinde diğer Filozofların bunca Kitabı halihazırda bulunuyorken, muhtemelen benim Yazılarımdan tatmin olmayacaksın, fakat inan bana, ne bu kitaplar vasıtasıyla bir Kazanç yahut Boş bir şöhret aradığımdan Kitap yazmaya bir ihtiyacım var, bu sebeple de kim olduğumu ilan etmiyorum.
Senin istifaden ve salahiyetin için şimdiden neşrettiğim bu hususlar bana fazlasıyla kâfi görünmektedir, geriye kalan diğer şeylerin, Tabii meseleleri tafsilatıyla ele aldığım Uyum Kitabı'na havale edilmesini murat ediyorum, yine de bazı Dostların ısrarı üzerine bu Kükürt Risalesi'ni de yazmak durumundayım, gerçi evvelce yazılmış olanlara herhangi bir şey eklemenin lüzumlu olup olmadığını da bilmemekteyim.
Evet, şayet bunca Filozofun Yazıları seni tatmin etmeye yetmiyorsa bu dahi seni tatmin etmeyecektir, bilhassa Doğanın her günkü işleyişi kâfi bir misal teşkil etmiyorsa, başka hiçbir misal sana fayda vermez.
Zira Doğanın nasıl işlediğini olgun bir Muhakeme ile tefekkür etseydin, bunca Filozof Cildine hacet duymazdın, zira benim kanaatime göre bizzat Muallime olan Doğadan öğrenmek, onun Talebelerinden öğrenmekten evladır.
On İki Risale Kitabı'nın Önsözü'nde ve dahi Birinci Risale'nin kendisinde fazlasıyla malumat bulursun, zira bu Sanatta öyle çok ve öyle azametli Kitaplar mevcuttur ki, bunlar bu Sanata meyledenlere yardım etmekten ziyade köstek olurlar, hakikaten de öyle görünmektedir, çünkü Filozofların Yazıları, Hermes'in o ufacık Pusulasından türeyerek böylesine büyük ve yanıltıcı bir Labirente dönüşmüş ve her geçen gün bir müphemliğe doğru sürüklenmiştir.
Ve inanıyorum ki bu hal, yalnızca haset dolu Filozoflar eliyle ve bilhassa Müellifin Yazısı layıkıyla okunamadığında, nelerin eklenmesi yahut çıkarılması icap ettiğini cahillerin pek bilememesi sebebiyle vuku bulmuştur.
Şayet herhangi bir İlimde yahut Sanatta tek bir kelimenin eksikliği yahut fazlalığı çok fayda veya zarar veriyorsa, bu Sanatta katbekat fazlasını verir, misal olarak bir yerde şöyle yazılmıştır,
O vakit bu Suları birlikte karıştır, bir başkası ise buna "karıştırma" diye ekler, gerçi eklediği küçücük bir şeydir fakat bununla koca Bölümü büsbütün tersine çevirmiştir, yine de gayretkeş Talebe bilmelidir ki, bir Arı zehirli Otlardan dahi Bal toplar.
Fakat okuduklarını Doğanın imkânlarına göre tartarsa, Filozofların bütün bu Safsatalarının ötesine kolaylıkla geçecektir, yine de okumayı elden bırakmasın, zira bir Kitap diğerini açıklar.
Ve bu sayede anladım ki, Filozof Geber'in Kitapları (ve başka Müellifleri okuyanlardan gayrı bunu kim bilebilirdi?) öylesine hayret verici bir surette tılsımlanmıştır ki, bin defa ve hem de nüktedan bir Okuyucu tarafından okunmadıkça katiyen anlaşılamazlar, Ahmaklar ise onları okumaktan tamamen menedilmelidir.
Gerçekten de diğer Müellifleri tefsir ettikleri gibi onu da tefsir etmeye cüret eden pek çok kimse vardır, fakat görmekteyim ki onların İzahı Metnin kendisinden daha çetindir, benim nasihatim Metne bağlı kalmandır ve her ne okursan Doğanın imkânına tatbik et, her şeyden evvel de Doğanın ne olduğunu gayretle tahkik eyle.
Nitekim hepsi onun ehemmiyetsiz, kolay ve alelade bir şey olduğunu yazar, bu hakikaten de doğrudur fakat bunun ancak hikmet ehli kimseler için böyle olduğu da ilave edilmeliydi.
Hikmet ehli onun Pisliğin içinde olduğunu bilir, cahil adam ise onun Altında bulunduğuna dahi inanmaz.
Ve bu denli çetin Kitaplar vücuda getirmiş olan bütün bu kimseler, şayet bugün bu Sanattan bihaber olsalardı da onu bu tür Kitaplardan çıkarmak zorunda kalsalardı, ki bu Kitaplar hakikaten gayet doğrudur, onu günümüzde Sanatı araştıran insanlardan çok daha büyük bir müşkülâtla bulup çıkarırlardı.
Kendi Yazılarımı methedecek değilim, onları Tabiatın imkânına ve seyrine tatbik edecek olan kimse haklarında hüküm versin, ve şayet benim Yazılarımla, Öğütlerimle, Misallerimle Tabiatın İşleyişini ve onun havayı sıkıştıran hayati Ruhları sevk edişini, keza ilk maddenin (prima materia) Öznesini bilemezse, bunları Raimundus Lullius vasıtasıyla da pek güç anlayacaktır.
Ruhların Rüzgârın Karnında böylesi bir kudret ve kuvvete sahip olduğuna inanmak çetin bir iştir.
Ben dahi bu Ormanın içinden geçmek mecburiyetindeyim ve onun çoğalmasına da yardım ettim, lakin diktiğim Fidanlar, bu Ormandan geçmeye niyetli hakiki Sanat Evlatları ve bu mukaddes İlim yolundaki Talebeler için birer işaret, bir ışık ve kılavuz olacak vechile, zira benim fidanlarım adeta cismanidir.
Dostlar arasında Sadakatin hüküm sürdüğü ve bu Sanatın şifahen aktarıldığı o devirler artık geride kaldı, şimdiyse o, yalnız ve yalnız en yüce Tanrı’nın İlhamı ile elde edilmektedir. Bu sebeple gayretle araştıran ve Tanrı’dan korkan kimse ye’se kapılmasın. Şayet onun ardınca giderse, onu bulacaktır.
Zira o insandan ziyade Tanrı’dan daha kolay elde edilir, çünkü O, nihayetsiz merhamet sahibi bir Tanrı’dır ve kendisine tevekkül edeni yüzüstü bırakmayı bilmez, O’nun katında kimseye iltimas yoktur, kırık ve mütevazı bir yüreği O asla hor görmez, ve mahlukatının en liyakatsizi olan benden dahi merhametini esirgememiştir, O’nun bana lütfetmeye tenezzül buyurduğu Kudretini, İyiliğini, kelimelere sığmaz Merhametini ifade etmeye iktidarım yetmez, lakin bundan daha iyi bir şükürde bulunamasam da, ebediyen O’nun Medhini kaleme dökmekten geri durmayacağım.
Öyleyse cesur ol, Nezaketli Okur, şayet bütün itimadını O’na bağlar, O’na ibadet eder ve O’na niyazda bulunursan O bu lütfu senden de esirgemeyecektir, sana Tabiatın Kapısını açacaktır, o vakit Tabiatın ne denli aşikâr işlediğini göreceksin. Kesinkes bil ki
Tabiat son derece sarih ve sadedir, sadelikten hoşlandığı kadar hiçbir şeyden hoşlanmaz, ve inan bana, Tabiattaki bir şey ne kadar asilse, o nisbette kolay ve sarihtir, çünkü bütün hakikat sarih ve sadedir,
Her şeyin Yaratıcısı olan en Yüce Tanrı, Tabiatın içine çetin yahut güç hiçbir şey koymamıştır.
Şayet Tabiatı taklit etmek dilersen, seni Tabiatın sade yolunda sebat etmeye ikna etmeme izin ver, ve bütün hayırlara nail olacaksın.
Lakin ne Yazılarım ne de Nasihatim hoşuna gitmezse, o vakit diğer Müelliflere müracaat et, Nitekim üzerlerine çok fazla akçe yahut vakit harcamayasın diye koca koca Ciltler yazmıyorum, bilakis onları çabucak okuyup bitiresin ve diğer Müelliflere başvurmaya daha çok vaktin kalsın diye böyle yapıyorum, ve aramaktan vazgeçme, zira kapıyı çalana kapı açılacaktır.
Şimdi Tabiatın pek çok Sırrının İfaş olunacağı o devirler gelmektedir. Şimdi Kuzeyin o dördüncü Hükümranlığı başlamak üzeredir, Artık o devirler pek yakındır, İlimlerin Anası gelecektir, bu son geçmiş üç Hükümranlıkta vuku bulandan çok daha büyük şeyler keşfedilecektir.
Zira Kadimlerin önceden haber verdiği üzere Tanrı bu Hükümranlığı, her türlü Faziletle bezenmiş Prenslerinden biri vasıtasıyla tesis edecektir, ki zaman onu belki de şimdiden dünyaya getirmiştir.
Çünkü bu Kuzey diyarında gayet bilge ve gayet cengâver bir Prensimiz vardır, Hükümdarlardan hiçbiri Zaferlerde onu geride bırakamaz yahut İnsaniyet ve Takvada onun üstüne çıkamaz.
Her şeyin yaratıcısı olan Tanrı bu Kuzey Hükümranlığında, Putperest ve Müstebit Prenslerin Hüküm Sürdüğü o devirlerde olduğundan çok daha büyük Sırları Tabiatta şüphesiz gün ışığına çıkaracaktır. Fakat Filozoflar bu Hükümranlıkları
kudretlerine göre değil, dünyanın köşelerine göre hesaba katarlar, birincisi Doğudaydı, sonraki Güneydeydi, şimdi ellerinde tuttukları Batıdadır, bu Kuzey diyarında intizar ettikleri sonuncusu ise Kuzeydedir, lakin bunlara dair tafsilat Uyum Kitabım’dadır.
Cezbedici Kutbun bulunduğu bu Kuzey Hükümranlığında, Mezmurlar Yazarının buyurduğu gibi, Merhamet ve Hakikat bir araya gelmiştir, Barış ve Adalet birbirini öpecektir, Hakikat yeryüzünden fışkıracak ve Adalet Göklerden bakacaktır, Tek bir Ağıl ve tek bir Çoban. Hasetten uzak Pek Çok Sanat, Bunların hepsini canıgönülden beklemekteyim.
Sen dahi, Nezaketli Okur, Tanrı’ya niyaz et, O’nu sev, O’ndan kork, Yazılarımı dikkatle baştan sona oku, ve o vakit kendi istikbalin için hayırlı şeyler müjdeleyebilirsin.
Ve şayet Tanrı’nın inayeti ve taklit etmek mecburiyetinde olduğun Tabiatın yardımıyla bu Hükümranlığın arzulanan limanına vasıl olursan, o vakit görecek ve sana söylediğim her şeyin hayırlı ve hakiki olduğunu ikrar edeceksin. Elveda.
KÜKÜRT ÜZERİNE, İkinci İlke
Kükürt, İlkeler arasında en sonuncusu değildir, zira Madenin bir cüzüdür, evet, Filozof Taşının dahi başlıca cüzüdür, ve pek çok bilge kişi Kükürt hakkında muhtelif ve gayet hakiki şeyleri yazılı olarak geride bırakmıştır.
Nitekim Geber bizzat kendisi En Yüce Kemalat kitabının birinci cildinin 28. babında şöyle der,
En yüce Tanrı’nın inayetiyle her cismi aydınlatır, çünkü o Işıktan gelen Işıktır ve Tentürdür.
Lakin onun bahsine girişmeden evvel, İlkelerin menşeini tarif etmek bize münasip görünmektedir, bilhassa eskiden beri Kükürt İlkelerin en mühimi addedildiğinden ötürü.
Şimdiye dek İlkelerin nereden neşet ettiğini pek az kimse izhar etmiştir, ve Menşei ile Tevellüdü meçhul olan İlkelerden herhangi biri yahut başka bir nesne hakkında hüküm vermek çetin bir iştir, bir kör bir Renk hakkında ne hüküm verebilir ki. Seleflerimizin ihmal ettiğini biz bu Risalede ikmal etmeyi murat ettik.
Şimdi kadim Filozoflara göre nesnelerin, bilhassa Madenlerin İlkeleri ikidir, Kükürt
kükürt ve cıva, lakin sonraki filozoflara göre üçtür, tuz, kükürt ve cıva. Şimdi bu ilkelerin kökeni dört elementtir, biz de söze evvelemirde bunların kökeniyle başlayacağız.
Bu sebeple bu mukaddes ilmin talebeleri bilsinler ki dört element vardır ve bu dördün her birinin merkezinde, kendisinin kendisiyle unsurlastığı başka bir element bulunur, bunlar ilahi hikmet tarafından âlemin yaratılışında Kaos'tan ayrılmış âlemin dört sütunudur, eşitlik ve nispet dairesindeki zıt tesirleriyle âlemin nizamını ayakta tutarlar ve göksel erdemlerin meyliyle yeryüzünün içinde ve üzerinde bulunan her şeyi meydana getirirler, lakin bunlardan kendi bahislerinde söz edilecektir, biz burada maksadımıza dönelim ve ilkin bize en yakın olan elementten, yani topraktan başlayalım.
TOPRAK ELEMENTİ HAKKINDA
Toprak, keyfiyeti ve mertebesi bakımından büyük bir kıymete haizdir, diğer üçü ve bilhassa ateş bu elementte sükûn bulur.
Kendisine tevdi edilen şeyleri gizlemek ve açığa çıkarmak hususunda en mümtaz elementtir, kesif ve gözeneklidir, cürmünün küçüklüğüne nispetle ağır, lakin tabiatı bakımından hafiftir, hem âlemin hem de diğer elementlerin merkezidir, âlemin ve her iki kutbun mihveri onun merkezinden geçer.
Dediğimiz gibi bir sünger misali gözeneklidir ve kendiliğinden hiçbir şey husule getirmez, lakin diğer üçünün imbikten geçirip içine atım (projeksiyon) yaptığı her ne varsa kabul eder, saklanması gereken her şeyi saklar, ışığa çıkarılması gereken her şeyi ışığa çıkarır.
Daha önce zikrettiğimiz üzere kendi kendine hiçbir şey husule getirmez, lakin diğer şeylerin kabul mekânıdır ve meydana getirilen her şey onda karar kılar, hareketin hararetiyle onun içinde çürür ve onun vasıtasıyla çoğalır, saf olan safrasız olandan ayrıştırılır.
İçindeki ağır olan gizlenir ve hararet, hafif olanı onun sathına sürer. Bütün tohumların ve karışımların dadısı ve rahmidir.
Filhakika tohumu ve ondan hasıl olanı olgunlaşana dek muhafaza etmekten gayrı bir şey yapamaz.
Soğuktur, kurudur, su ile mutedil kılınmıştır, dışı görünür ve sabittir, lakin içi görünmez ve uçucudur.
O bir bakiredir ve âlemin yaratılışından sonra baki kalan caput mortuum'dur [NOT: Kimyasal işlemden geriye kalan değersiz tortu, ölü baş], nemi çekilip alındıktan sonra ilahi irade tecelli ettiğinde kalsinasyona tabi tutulacak, ta ki kendisinden billur gibi yeni bir toprak yaratılabilsin. Keza bu element saf ve gayrisaf olmak üzere iki kısma ayrılır.
Su, şeyleri husule getirmek için saf olan kısmı kullanır, gayrisaf olan ise kendi küresinde kalır.
Bu element her türlü hazinenin gizlendiği yer ve menzildir.
Merkezinde, suyun havaya doğru tazyikiyle âlemin bu yapısını varlığında muhafaza eden cehennem ateşi bulunur.
Bu ateş, primum mobile [NOT: İlk hareket ettirici felek] ve yıldızların tesirleriyle husule gelir ve tutuşturulur, havanın ılıttığı Güneş'in harareti, merkezinde hâlihazırda gebe kalınmış şeylerin olgunlaşması ve yukarı çekilmesi için bu hararetle buluşur.
Dahası toprak, kendi deruni cüzü olan ateşten pay alır ve ancak ateşte tasfiye edilir, her element de böylece kendi deruni cüzüyle tasfiye olunur.
İşte toprağın deruni cüzü, yani içi yahut merkezi, ateşle karışmış en yüksek saflıktır, orada hiçbir şey sükûn bulamaz.
Burası adeta diğer bütün elementlerin kendi erdemlerini boca ettiği boş bir mahal gibidir, nitekim On İki Risale Kitabı'nda da böyle buyrulmuştur.
Sünger tesmiye ettiğimiz ve maksadımıza hizmet eden, diğer şeylerin kabul mekânı olan toprak elementi hakkında bu kadarı kâfidir.
SU ELEMENTİ HAKKINDA
Su, yağlı balgamla dolu en ağır elementtir, keyfiyeti bakımından topraktan daha muteber bir elementtir, dışı uçucu lakin içi sabittir, soğuk ve nemlidir, hava ile mutedil kılınmıştır, âlemin spermidir, her şeyin tohumu onda saklanır, her şeyin tohumunun muhafızıdır.
Yine de bilmek icap eder ki tohum başka şeydir, sperm başka şeydir, toprak spermin kabul mekânıdır, su ise tohumun kabul mekânıdır. Hava, ateş vasıtasıyla suya her ne damlatırsa su da toprağa onu nakleder.
Bazen sperm, kendisini pişirecek hararetin noksanlığı sebebiyle kâfi miktarda tohumdan mahrum kalır, zira daima tohumu bekleyen bol miktarda sperm mevcuttur, ateşin tahayyülü ve havanın hareketi vasıtasıyla bunu rahmine taşır, bazen de tohum noksan olduğundan sperm dahil olur, lakin meyvesizce tekrar dışarı çıkar, lakin bu husus ileride, ilkeler hakkındaki üçüncü risalede, yani tuz bahsinde daha etraflıca ele alınacaktır.
Tabiatta bazen vaki olur ki sperm kâfi miktarda tohumla rahme girer, lakin rahim fena, kükürtlü ve balgami buharlarla dolup marazlı hale geldiğinden gebe kalamaz ve husule gelmesi icap eden şey vücut bulmaz.
Ayrıca bu elementin içinde, spermin içinde bulunması adet olan şeyden gayrı hiçbir şey hakiki manada yer almaz.
Bilhassa havanın sebep olduğu kendi hareketinden lezzet alır, yüzeysel ve uçucu cismi sebebiyle şeylerle ihtilata meyyaldir.
Daha evvel zikrettiğimiz üzere her neviden tohumun kabul mekânıdır, toprak onun içinde kolayca tasfiye edilir ve çözülür, hava ise onun içinde donar ve onunla kökten birleşir.
Bu, havanın içine işleyerek, hararet vasıtasıyla ılık bir buharı kendisiyle birlikte çeken ve Yeryüzünün bir dölyatağı gibi kendisiyle gebe kaldığı şeylerin tabii tevellüdüne sebep olan, âlemin çözücüsüdür (menstruum), dölyatağı hangi türden olursa olsun tohumu layıkıyla ve muayyen nispette aldığında, süreç ilerler ve Doğa nihayete kadar aralıksız işler, lakin geriye kalan nem yahut meni bir kenara dökülür ve Yeryüzündeki hararetin tesiriyle çürür (kenara atılan kısım budur) ve sonradan bundan, ufak haşerat ve kurtlar gibi başka şeyler husule gelir.
Kıvrak zekâlı bir sanatkâr, bu Unsurda sanki meniden doğarmışçasına Doğanın muhtelif mucizelerini hakikaten görebilir, fakat içinde belirsiz bir nispetteki Yıldız Tohumunun şimdiden tasavvur olunduğu yahut gebe kalındığı meniyi almak icap eder, zira Doğa, saf şeyleri ilk çürüme ile var edip meydana getirirken, ikinci çürüme ile çok daha saf, layık ve asil olanları hasıl eder, nitekim Nebati olan Odun misalinde gördüğün üzere, Doğa ilk terkipte Odun hasıl eder, fakat kemale erdikten sonra bu bozulup çürüdüğünde, ondan kurtlar ve hem hayata hem de görme kabiliyetine malik benzeri haşerat peydah olur, zira his sahibi bir mevcudatın nebatiden daima daha üstün olduğu aşikârdır, zira his sahibi mevcudatın uzuvları için çok daha latif ve saf bir madde gereklidir, fakat biz maksadımıza avdet edelim.
Bu Unsur, âlemin çözücüsüdür (menstruum) ve saf, daha saf ve en saf olmak üzere üç kısma ayrılır.
Bunun en saf cevherinden Gökler yaratılmıştır, daha saf olanı Havaya dönüşür, lakin saf, yalın ve kesif olanı ise kendi küresinde kalır ve İlahi takdir ile Doğanın ameli marifetiyle latif olan her şeyi muhafaza edip gözetir.
Yeryüzü ile birlikte tek bir Küre teşkil eder, merkezini de Denizin kalbinde bulundurur, Yeryüzü ile müşterek bir Mihvere ve Kutba maliktir, bütün Su Akıntıları ve Pınarlar buradan fışkırıp çıkar, sonradan büyüyerek koca Nehirler halini alır, Suların bu şekilde fışkırmasıyla Yeryüzü yanmaktan muhafaza edilir ve bu nemlendirme ile külli Tohum, bütün Yeryüzünün Gözenekleri vasıtasıyla ileri taşınır, bu hadise ise hararet ve hareket marifetiyle husule gelir.
Şimdi bütün Su Akıntılarının Denizin kalbine döndüğü aşikârdır, lakin sonradan nereye aktıkları herkesçe malum değildir.
Denize doğru akan bütün Nehirlerin, Suların ve Pınarların Yıldızlardan neşet ettiğini zanneden kimseler vardır, bunlar, Denizin bunca su sebebiyle neden taşmadığına ve daha fazla dolmadığına dair başka bir sebep bilmediklerinden, bu Suların Denizin kalbinde tüketildiğini söylerler, fakat daha evvel Yağmurdan bahsettiğimizde gösterdiğimiz üzere, Doğa buna asla cevaz vermez. Yıldızlar Suyu hakikaten harekete geçirirler lakin var etmezler, zira hiçbir şey kendi nevi ve benzeri haricinde hasıl edilemez.
Yıldızlar Ateş ve Havadan ibarettir, o halde Suları nasıl meydana getirebilirler?
Şayet bazı Yıldızların Suları husule getirmesi mümkün olsaydı, o vakit şüphesiz diğerlerinin de Toprağı, başka bazılarının ise sair Unsurları meydana getirmesi iktiza ederdi, çünkü bu âlem yapısı dört Unsur ile öylesine ayakta tutulmaktadır ki, biri diğerine en ufak bir zerre kadar bile galebe çalamaz, bilakis birbirleriyle denk bir nizamda çekişirler, zira aksi takdirde biri diğerini aşacak olsa, helak mukadder olurdu. Yine de herkes dilediği kanaatte sebat etsin, Doğanın nuru bize açıkça göstermektedir ki, bu Âlem Yapısı mezkûr dört Unsur marifetiyle korunur, bunların eşitliği ulu Tanrı tarafından nispet edilmiştir ve biri diğerine ameli bakımından tefevvuk etmez.
Lakin Yeryüzünün kaidesi üzerindeki Sular, Havanın hareketi vesilesiyle sanki bir kap içindeymişçesine tutulur ve Kuzey Kutbuna doğru onun tarafından sıkıştırılır, zira âlemde hiçbir surette boşluk yahut hiçlik yoktur, bu sebepledir ki Yeryüzünün Merkezinde, Doğanın Arkeus’unun (Archeus) idare ettiği Cehennem Ateşi yer alır.
Zira Âlemin Yaradılışının bidayetinde, ulu ve rahim olan Tanrı, karışık Kaostan ilk evvel Unsurların beşinci özünü yüceltti ve bu, her şeyin nihai hududu kılındı, akabinde en saf Ateş cevherini, en Mukaddes Zatını içine yerleştirmek üzere her şeyin fevkine yükseltti ve onu kendi hududunda payidar kıldı.
Kaosun Merkezinde (Tanrı’nın nihayetsiz Hikmetinin rızasıyla), sonradan o en saf Suları damıtacak olan Ateş tutuşturuldu.
Fakat mademki bu en saf Ateş, yüceler yücesi Tanrı’nın Tahtı ile birlikte gök kubbenin yerini ihraz eylemiştir, Sular bu Ateşin altında tekasüf etmiştir, daha muhkem tahkim edilip yerleşebilsinler diye, ilkinden daha kesif olan Ateş o vakit (Merkezi Ateş vasıtasıyla) yukarı kaldırılmış ve Suların altındaki Ateş küresinde ikamet etmiştir, böylece Sular pıhtılaşmış ve Göklerde iki Ateş arasına hapsedilmiştir.
Lakin mezkûr Merkezi Ateş asla durmaz, durmaksızın daha fazla Su damıtır ve daha az saf olanları Havaya dönüştürür, bu Hava dahi Ateş küresinin altında, kendine mahsus kürede ikamet eder ve emin ve sarsılmaz bir Temel gibi Ateş Unsuru tarafından ihata olunur, tıpkı Göklerin Sularının mezkûr semavi Ateşin ötesine geçememesi gibi, Ateş Unsuru dahi Göklerin Sularının ötesine geçemez, Hava da Ateş Unsurunu aşıp onun fevkine yükselemez.
Su ve Toprağa gelince, onlar tek bir Küre halinde kalmıştır, zira Ateşin bu Âlem Yapısını her gün tahkim etmek maksadıyla Havaya dönüştürdüğü Su cüzü müstesna, bunların Havada bir mekânı yoktur.
Zira şayet havada bir boşluk olsaydı, o vakit bütün sular damıtılır ve çözünerek havaya karışırdı, lakin şimdi hava küresi doludur ve daimi merkezi hararet vesilesiyle damıtılan sularla daima doldurulmaktadır, öyle ki suların geri kalanı havanın tazyikiyle yeryüzünün etrafında döndürülür ve yeryüzü ile birlikte âlemin merkezini meydana getirir, bu ameliyye her gün icra olunur ve bu âlem dahi her gün bu minval üzere tahkim edilir, mutlak irade sahibi olan en yüce Yaratıcı’nın bunun aksini murat etmesi müstesna, fıtri olarak fesattan ebediyen muhafaza edilecektir. Zira o merkezi ateş, semavi faziletlerin külli hareketi ve tesiriyle tutuşturulmaktan ve böylece suları ısıtmaktan asla geri durmaz, ne sular çözünüp havaya dönüşmekten kesilir, ne de hava, suların geri kalanını yeryüzü ile birlikte sıkıştırıp aşağıda tutmaktan ve merkezlerinden dışarı fırlamasınlar diye onları merkezde zapt etmekten geri kalır, işte bu âlem, Cenab-ı Hakk’ın azametli hikmeti sayesinde fıtri bir surette vücuda getirilmiş ve devamlı kılınmıştır, bu misale binaen âlemdeki her şeyin fıtri yoldan husule gelmesi iktiza eder.
Dört unsurun fevkte olanlarla fıtri bir ülfeti bulunduğunu, zira bir ve aynı Kaos’tan halk edildiklerini bilesin diye, âlemin bu yapısının yaradılışını sana daha da açık kılmak niyetindeyiz, lakin bu unsurlar, daha şerefli olmaları hasebiyle fevkte olanlar tarafından idare edilirler, işte bu Ay-altı âleme itaat dahi oradan gelmiştir.
Lakin bil ki bütün bu hususlar, kendi faslında izhar edileceği üzere, Filozof tarafından fıtri yoldan keşfedilmiştir.
İmdi maksadımıza, yani suların cereyanına, denizin cezir ve meddine, kutup dingili vasıtasıyla bir kutuptan diğerine nasıl taşındıklarına dönelim.
İki kutup vardır, biri fenaif (kuzey) tarafında ve fevkte olan Kuzey Kutbu’dur, diğeri ise yeryüzünün altında ve cenup tarafında bulunan Güney Kutbu’dur. Kuzey Kutbu’nun cezbedici, mıknatısi bir hassası vardır, Güney Kutbu’nun ise defedici yahut kendinden uzaklaştırıcı mıknatısi bir hassası bulunur, Tabiat bunu bize mıknatıs taşı misaliyle beyan eder. Bu sebepten Kuzey Kutbu, suları dingil vasıtasıyla içeri çeker, içeri giren sular Güney Kutbu’nun dingilinden tekrar dışarı püskürür, havanın intizamsızlığa müsaade etmemesi sebebiyle, sular kendi merkezleri olan Kuzey Kutbu’na avdet etmeye ve böylelikle durmaksızın bu devranı takip etmeye mecbur kalırlar.
Kuzey Kutbu’ndan Güney Kutbu’na âlemin vasatı yahut dingili vasıtasıyla cereyan eden bu devranda sular, yeryüzünün gözenekleri arasına dağılır, böylece azlığına yahut çokluğuna göre pınarlar peydah olur, bilahare bunlar birleşerek nehirleri husule getirir ve çıktıkları yere tekrar rücu ederler, bu ameliye, külli hareket vasıtasıyla fasılasız vuku bulur.
Bazıları (daha evvel zikrettiğim üzere) külli hareketten ve kutupların ameliyelerinden bihaber olduklarından, bu suların denizin kalbinde tüketildiğini ve maddi hiçbir şey hasıl etmeyip doğurmayan, nesnelere hiçbir vezin bahşetmeksizin yalnızca hassalar ve ruhani tesirler nakşeden yıldızlar tarafından tevlit edildiğini iddia ederler.
Bu minval üzere sular tevlit edilmez, bilakis denizin merkezinden, yeryüzünün gözenekleri vasıtasıyla bütün âleme intişar ederler.
Filozoflar bu fıtri neticeler yahut kaideler sayesinde suların nakli için türlü aletler ve çeşmeler icat etmişlerdir, zira suların neşet ettikleri mahalden daha yükseğe fıtri olarak yükselemeyeceği malumdur, şayet Tabiat’ta bu kaide bulunmasaydı, Sanat bunu asla başaramazdı, çünkü Sanat, Tabiat’ı taklit eder, Tabiat’ta bulunmayan bir şeyin Sanat marifetiyle vücut bulması gayrikabildir, zira daha evvel söylediğim gibi su, alındığı mahalden daha yukarıya kendiliğinden yükselmez, fıçıdan şarabı boşaltmaya yarayan o alet sana bir misal teşkil eder.
Hülasa, bil ki pınarlar yahut suların yeryüzüne fışkırması yıldızlardan husule gelmez, bilakis denizin merkezinden gelirler, oraya rücu ederler ve böylece daimi bir hareketi muhafaza ederler.
Zira böyle olmasaydı, ne yeryüzünde ne de yeryüzünün fevkinde hiçbir şey neşvünema bulamazdı, hatta âlemin harabiyeti mukadder olurdu.
Lakin denizde bütün suların tuzlu, pınar sularının ise tatlı olduğu itirazı vaki olmasın diye,
Bilesin ki bunun sebebi, suyun yeryüzünün gözeneklerinden damıtılmasıdır, su dar mahallerden ve kumların arasından millerce yol katettiğinde tuzluluğunu kaybederek tatlılaşır, sarnıçlar dahi bu misal örnek alınarak icat edilmiştir.
Kimi mahallerde tuzlu suyun yarıp geçtiği daha büyük ve daha geniş gözenekler ve menfezler de bulunur, sonradan buralarda Almanya’daki Halle misali tuz ocakları ve pınarları vücuda gelir. Keza kimi mahallerde sular hararet sebebiyle çekilir ve tuz kumlarda kalır, su ise Lehistan’daki Wieliczka ve Bochnia’da olduğu gibi başka gözeneklerden terlercesine sızar.
Aynı minval üzere, sular sıcak, kükürtlü ve daima yanan mahallerden geçtiklerinde ısınırlar, kaplıcalar bu suretle husule gelir, zira yeryüzünün derinliklerinde Tabiat’ın damıttığı ve kükürt madenini tefrik ettiği mahaller mevcuttur, bu maden merkezi ateş ile alevlenir.
Bu yanan mahallerden geçen sular, yakınlık yahut uzaklıklarına göre az ya da çok ısınır, yeryüzünün sathına böyle fışkırır ve içinde et kaynatılan her çorbanın o etin lezzetini alması gibi, kükürt tadını muhafaza eder, nitekim su, bakır yahut şap gibi madenlerin bulunduğu mahallerden geçtiğinde de bunların rayihasını ve lezzetini iktisap eder.
İşte her şeyin Yapıcısı olan bu Damıtıcı, elinde bu damıtma kabını tutandır ki Filozoflar bütün damıtmaları bu kabın misaline bakarak icat etmişlerdir, hiç şüphesiz Yüceler Yücesi Tanrı merhametinden ötürü bu bilgiyi Âdemoğullarına ilham etmiştir, O, mukaddes İradesi dilediğinde ya Merkezî Ateşi söndürebilir yahut Kabı kırabilir ve o vakit her şeyin bir sonu gelir.
Lakin O'nun İyiliği her şeyin ıslahını murat ettiğinden, nihayetinde pek mukaddes Celalini yüceltecek ve gök kubbenin üzerindeki Göklerin Sularından daha yüksekte bulunan, cümle ateşlerin en saf olanını daha da yükseğe çıkaracaktır, ona Merkezî Ateşten daha kuvvetli bir Hararet derecesi bağışlayacaktır, öyle ki bütün Sular buharlaşıp Havaya yükselsin ve Toprak kalsinasyona uğrasın, böylece Ateş, bütün safsızlığı tüketerek arınmış Toprağın Havada deveran eden Sularını daha latif kılacak ve şayet felsefe dilince söylememize cevaz varsa, çok daha mükemmel bir Âlem vücuda getirecektir. Bundan ötürü bu Sanatın bütün Araştırıcıları bilsinler ki, Toprak ve Su tek bir Küre teşkil ederler ve birlikte bulunarak her şeyi meydana getirirler, zira onlar somut Elementlerdir ve diğer ikisi bunların içinde gizlenmiş halde iş görür.
Ateş Toprağı muhafaza eder ki batmasın yahut erimesin, Hava Ateşi muhafaza eder ki sönmesin, Su Toprağı muhafaza eder ki yanmasın, maksadımıza hizmet ettiği cihetle bu hususları tavsif etmek bize münasip göründü, ta ki talip olanlar Elementlerin Temellerinin nelerden ibaret olduğunu ve Filozofların onların zıt kabiliyetlerini nasıl müşahede ettiklerini, Ateş ile Toprağı, Hava ile Suyu nasıl birleştirdiklerini bilsinler, gerçi onlar mükemmel bir iş ortaya koymak istediklerinde, bir Kanın diğerinden daha saf olduğunu, nitekim bir Gözyaşının İdrardan daha saf bulunduğunu göz önünde bulundurarak Ateşi Suda kaynatmışlardır.
Şu halde söylediklerimiz kifayet etsin, yani Su Elementi âlemin Spermi ve çözücüsüdür (menstruum), aynı zamanda Tohumun MahfazasPostadır.
HAVA ELEMENTİ ÜZERİNE
Hava kâmil bir Elementtir, vasfı bakımından bu üçü arasında en kıymetli olanıdır, ışıktan mahrum ve görünmezdir, lakin derununda ağır, görünür ve sabittir, sıcak ve nemlidir, Ateş ile mizaç bulmuştur, Toprak ve Sudan daha kıymetlidir.
Uçucudur, lakin sabitlenebilir, sabitlendiğinde ise her cismi nüfuz edilebilir kılar.
En saf cevherinden canlı Mahlukatın hayati Ruhları var edilir, daha az saf olan kısmı Havanın kendi Küresine yükseltilir, lakin bakiye kısmı, yani daha kesif olan cüzü Suda kalır ve Su ile deveran eder, tıpkı Ateşin Toprak ile deveran ettiği gibi, zira bunlar birbirine dostturlar.
Söylediğimiz veçhile en kıymetli olandır ve her şeyin Tohumunun hakiki mekânıdır, Tohum insanda olduğu gibi onun içinde tasavvur edilir, akabinde deveran hareketi vasıtasıyla kendi Spermine dökülür.
Bu Element, Âlemin Spermi ve çözücüsü (menstruum) vasıtasıyla Tohumu Rahîmlere dağıtacak bir kemal Suretine sahiptir.
Cümle mahlukatta yaşayan her Mahlukatın hayati Ruhu da onun içindedir, erkeklerin dişilerde yaptığı misillü, diğer Elementlerdeki Tohuma nüfuz eder ve onu sıkar.
Onları besler, gebe bırakır ve muhafaza eder, nitekim gündelik tecrübe öğretmektedir ki, bu Elementin içinde yalnızca Madenler, Hayvanlar yahut Bitkiler yaşamaz, diğer Elementler de yaşar.
Zira görürüz ki bütün Sular, şayet taze Hava almazlarsa çürür ve kirlenir.
Hava elinden alındığında Ateş de söner, kimyagerler Ateşlerini Havanın vasıtasıyla muhtelif derecelere nasıl ayarlayacaklarını ve sürgülerini Havanın ölçüsüne göre nasıl tanzim edeceklerini buradan öğrenirler, Toprağın Gözenekleri dahi Hava ile muhafaza olunur.
Hülasa, Âlemin bütün bünyesi Hava ile muhafaza edilmektedir.
Kezalik Hayvanlarda, şayet Havayı elinden alırsanız İnsan ölür, vesaire.
Şayet Havanın nüfuz edici, dönüştürücü ve kendiyle birlikte çoğaltan besini getirici kudreti olmasaydı, Âlemde hiçbir şey neşvünema bulmazdı.
Bu Elementin içinde, Ateşin faziletiyle tasavvur edilen o Tohum mevcuttur ki, gizli kudretiyle Âlemin çözücüsünü (menstruum) sıkar, tıpkı Ağaçlarda ve Otlarda olduğu gibi, Toprağın Gözeneklerinden ruhani hararetin ilavesiyle Tohum ile birlikte bir Sperm dışarı çıkar ve Havanın kudreti bunu bir nispet dairesinde sıkar ve damla damla dondurur, böylece Ağaçlar günden güne, damla damla büyüyerek nihayetinde ulu Ağaçlar mertebesine erişirler, nitekim bunu On İki Risale Kitabı'nda tafsil etmiştik.
Bu Elementte her şey Ateşin tasavvuru vasıtasıyla kâmildir ve ilahi Fazilet ile doludur, zira Kutsal Yazı'nın buyurduğu veçhile, Yaratılıştan evvel Suların üzerinde taşınan ve rüzgârın kanatları üzerinde seyreden Yüceler Yücesinin Ruhu bu Elementin içinde sevk olunur.
Şu halde mademki böyledir ve hakikaten Rabbin Ruhu onun içinde taşınmaktadır, O'nun ilahi faziletini bu Elementin derununda bıraktığından niçin şüphe edesin?
Zira bu Hükümdar meskenlerini tezyin etmeyi itiyat edinmiştir, bu Elementi de her Mahlukatın hayati ruhu ile tezyin etmiştir, zira her şeyin Tohumu bunun içinde dağılmıştır ki o Tohumun derununa, Yaratılışın hemen akabinde her şeyin büyük Yapıcısı tarafından, daha evvel söylediğimiz gibi, o manyetik fazilet dâhil edilmiştir, şayet bu fazilete sahip olmasaydı hiçbir gıdayı cezbedemezdi, Tohum pek cüzî bir miktarda kalır, ne büyür ne de çoğalırdı, lakin MıknatısTaşı sert Demiri nasıl kendine çekerse, nitekim Su Elementinde gösterdiğimiz üzere Kuzey kutbunun suları kendine çekmesi tarzında, Hava da Tohumun derunundaki Bitkisel manyetik bir kudret vasıtasıyla âlemin çözücüsünün (menstruum), yani suyun gıdasını kendine doğru çeker.
Bütün bunlar Hava tarafından meydana getirilir, zira o suların önderidir ve onun gizli erdemi, kökensel nemi çekmek üzere her Tohumun içinde yer alır, bu erdem, daha önce söylediğimiz ve sana On İki İnceleme'nin üçüncüsünde gösterdiğimiz üzere, her Tohumun daima iki yüz sekseninci parçasıdır.
Bu sebeple, eğer bir kimse Ağaçları başarıyla dikmek isterse, çekici noktayı Kuzey yönüne çevirmeye dikkat etsin, böylece emeğini asla zayi etmeyecektir, zira Kuzey kutbu suları nasıl kendine çekerse, dikey nokta da Tohumu öylece kendine çeker ve her çekici nokta bunlara karşılık gelir.
Her türlü ahşapta bunun bir örneğine sahipsin, onun çekici noktası tabiatı gereği dikey noktaya yönelir ve onun tarafından çekilir.
Zira üst noktanın hangisi olduğunu bilmek istersen, tahtadan bir çanağın suya konulmasına ve batmasına izin ver (öyle ki su tahtanın boyunu aşsın), o noktanın daima karşıt kısımdan önce yukarı kalktığını görürsün, çünkü Tabiat kendi vazifesinde asla yanılmaz, fakat bunlardan, manyetik erdemden daha fazla bahsedeceğimiz Harmonia adlı Kitabımızda daha ayrıntılı söz edeceğiz (kaldı ki Madenlerin Tabiatını bilen bir kimse Mıknatıs Taşını da kolayca anlayabilecektir), bu Elementin, içinde Tohum ve yaşamsal Ruh yahut her Yaratığın Canının meskeni bulunan üç elementin en muteberi olduğunu söylemiş olmamız kâfidir.
ATEŞ ELEMENTİ ÜZERİNE
Ateş, hepsinin en safı ve en muteber Elementidir, kendisine yapışık yağlı bir aşındırıcılıkla doludur, nüfuz edici, sindirici, kemirici ve hayret verici derecede yapışkandır, dışı görünür, fakat içi görünmez ve son derece sabittir, sıcaktır, kurudur ve Hava ile ılımlanmıştır.
Cevheri her şeyin en safıdır ve Özü, Su Elementinde söylediğimiz gibi, Göklerin Suları tayin edildiğinde, Yaratılışta her şeyden önce İlahi Haşmetin Tahtı ile birlikte yükseltilmiştir, cevherinin daha az saf olan kısmından Melekler yaratılmıştır, bundan daha az saf olanından ise, en saf Hava ile karışmış halde, Güneş, Ay ve Yıldızlar yaratılmıştır.
Ondan da az saf olanı ise Gökleri sonlandırmak ve ayakta tutmak için yukarı kaldırılmıştır, fakat onun saf olmayan ve yağlı kısmı, Hareket Ameliyesini devam ettirmek üzere hikmet sahibi ve ulu Yaratıcı tarafından geride bırakılmış ve Yeryüzünün Merkezine hapsedilmiştir, biz de buna Cehennem deriz.
Bütün bu Ateşler hakikatte bölünmüştür, fakat birbirlerine karşı tabii bir sempatileri vardır. Bu Element hepsinin en sakin olanıdır ve bir Arabaya benzer, çekildiğinde koşar, çekilmediğinde hareketsiz durur. Aynı zamanda her şeyin içinde ayırt edilmez bir surette bulunur.
İnsanın Yaşamının ilk üflenişinde dağıtılan Hayat ve Akıl ilkeleri onun içindedir ve bunlara akli Can denir, İnsan yalnızca bunun sayesinde diğer Yaratıklardan ayrılır ve Tanrı'ya benzer.
Bu Can, o en saf Unsuri Ateştendir, Tanrı tarafından yaşamsal Ruha üflenmiştir, bu sebepledir ki İnsan, her şeyin Yaratılışından sonra hususi bir Âlem yahut Mikrokozmos olarak yaratılmıştır.
Her şeyin Yaratıcısı olan Tanrı, yalnızca Kendi İradesi ve sonsuz Hikmetiyle idare edilen en saf ve en sakin Madde olarak Mührünü ve Haşmetini bu Maddeye koymuştur.
Bu yüzden Tanrı her türlü murdarlıktan nefret eder, pis, bileşik yahut kusurlu olan hiçbir şey O'na yaklaşamaz, bu sebeple hiçbir fani insan Tanrı'yı göremez ve O'na tabii yoldan ulaşamaz, zira İlahiliğin muhitinde bulunan ve En Yüce Olan'ın Mührünü ve Haşmetini taşıyan o Ateş öylesine şiddetlidir ki hiçbir göz ona nüfuz edemez, zira Ateş, bileşik olan hiçbir şeyin kendisine yaklaşmasına müsaade etmez, çünkü Ateş, bileşik olan herhangi bir şeyin ölümü ve ayrışmasıdır.
Onun en sakin Madde olduğunu söyledik (zira öyledir), aksi takdirde Tanrı'nın dinlenemediği sonucu çıkardı (bunu düşünmek bile abestir), zira o, herhangi bir insanın zihninin tasavvur edebileceğinden çok daha sakin bir sessizliğe sahiptir. Bunun bir örneğine Çakmak Taşında sahipsin, onda Ateş vardır, yine de hareketle kışkırtılmadıkça ve görünmesi için içinde tutuşturulmadıkça algılanmaz ve ortaya çıkmaz, tıpkı bunun gibi, Yaratıcımızın mukaddes Haşmetinin yerleştiği Ateş de, En Yüce Olan'ın Kendi İradesiyle kışkırtılmadıkça hareket etmez ve ancak böylece O'nun kutsal İradesinin dilediği yere taşınır.
Bütün şeylerin yüce Yapıcısının İradesiyle son derece şiddetli ve dehşetli bir hareket meydana gelir.
Bunun bir Örneğini görürsün, bu dünyanın bir Hükümdarı debdebesi içinde oturduğunda, etrafında ne muazzam bir sükûnet vardır, ne büyük bir sessizlik, her ne kadar Sarayından bir kimse hareket etse de, bu hareket yalnızca şu veya bu münferit insanın hareketidir ve buna itibar edilmez.
Fakat Efendinin kendisi hareket ettiğinde, umumi bir kaynaşma ve hareket baş gösterir, o vakit onun hizmetinde olan herkes onunla birlikte hareket eder.
O halde, kralların Kralı ve bütün şeylerin Yapıcısı olan o yüce Hükümdar (ki dünyanın Hükümdarları Yeryüzünde O'nun örneğine göre tayin edilmiştir) Haşmetinin bizzat şahsında hareket ettiğinde ne olur, semavi Ordusunun bütün Muhafızları çevresinde harekete geçtiğinde ne büyük bir kaynaşma, ne muazzam bir titreme hasıl olur?
Fakat bir kimse çıkıp sorabilir, semavi şeyler İnsanın idrakinden gizlenmişken, biz bunları nereden biliyoruz?
Onlara cevabımız şudur ki, bunlar bütün Filozoflar için aşikârdır, evet, Tanrı'nın akıl sır ermez Hikmeti onlara her şeyin Tabiatın örneğine göre yaratıldığını, Tabiatın hudutlarını bu gizli şeylerden aldığını ve bunlara göre işlediğini, Yeryüzünde Semavi Hükümdarlığın örneğinden başka hiçbir şeyin cereyan etmediğini ilham etmiştir, ki bu Hükümdarlık idare edilir
[okunamadı], Meleklerin türlü hizmetleriyle idare edilir, aynı şekilde doğadaki hiçbir şey, doğal yollardan vuku bulandan gayrı meydana getirilmez veya neşet etmez.
Gerek mevcut olan gerekse gelecekte var olacak bütün beşerî icatlar, hatta sanatlar dahi, ancak ve ancak Tabiat İlkelerinden neşet eder.
En Yüce Yaratan, her bir Doğal şeyi insana bildirmeyi murat etti, bu sebeple Semavi şeylerin dahi bizzat doğal yollardan vücuda geldiğini bize gösterdi ki, böylelikle O’nun mutlak ve idrak edilemez Kudreti ile Hikmeti çok daha iyi bilinebilsin, Filozoflar bütün bu şeyleri Tabiattaki Nûr vasıtasıyla, bir aynaya bakar gibi apaçık müşahede ederler. Bu sebeptendir ki mezkûr Sanata pek ziyade kıymet vermişlerdir, yani bu kıymet, Altın veya Gümüşe duyulan tamahkârlıktan ziyade, yalnızca bütün Doğal şeylerin değil, aynı zamanda Yaratanın Kudretinin de Marifetine erişmek gayesiyledir, Tabiatı aydınlatan İlahi Sırlar liyakatsiz olanlara ifşa olmasın diye, bu hususlardan pek ihtiyatla ve yalnızca remizlerle söz etmeyi münasip görmüşlerdir, şayet sen nefsini bilmeyi bilirsen ve dik kafalı değilsen, bunları kolaylıkla kavrayabilirsin, zira sen büyük Âlemin benzerliğinde, hatta Tanrı’nın Suretinde yaratılmışsındır.
Bedeninde bütün bir Âlemin Teşrihi mevcuttur, gök kubbe yerine, Spermlerin Kaosundan bir Rahme ve onu çepeçevre kuşatan bir Deri içine çekilip çıkarılmış dört Unsurun beşinci özüne sahipsin, Ateş yerine en saf Kana sahipsin ki onun hayati Ruhunda Ruhun Makamı (ki Kralın yerine kaimdir) bulunur, Yeryüzü yerine bir Kalbe sahipsin ki orada Merkezi Ateş durmaksızın çalışır ve bu Küçük Âlemin (Mikrokozmosun) Bünyesini kendi Varlığı içinde muhafaza eder, Kuzey Kutbu yerine Ağzın ve Güney Kutbu yerine Karnın vardır ve bütün Uzuvların birtakım Semavi şeylere tekabül eder, bunlardan Ahenk Kitabımızda, yani Astronomi Faslında daha etraflıca bahsedeceğiz, orada Astronominin ne denli kolay ve doğal olduğunu, Gezegenler ile Yıldızların açılarının ne suretle tesirli bulunduğunu ve Yağmura ve diğer hadiselere dair Kehanetin niçin verildiğini yazmıştık, bunları burada bir bir saymak pek usandırıcı olurdu, bütün bunlar birbirine bağlıdır ve doğal bir tarzda icra edilir, yalnız Tanrı birtakım şeyleri harikulade kılar.
Kadimler bunu ihmal ettiğinden, bu Sırrın gayretkeş talibine bunu göstermeyi arzu etmekteyiz ki, en Yüce Tanrı’nın akıl sır ermez Kudreti onun kalbine çok daha berrak bir surette nüfuz etsin, O’nu daha büyük bir şevkle sevip O’na tazim kılsın, binaenaleyh bu mukaddes İlim yolunun Arayıcısı bilsin ki, küçük âlem yahut Mikrokozmos olan insanda, Merkezin makamına vekâlet eden Ruh, Kral hükmündedir ve en saf Kandaki hayati Ruha yerleştirilmiştir.
O Zihne hükmeder, Zihin de Bedene, Ruh bir şeyi tasavvur ettiğinde, Zihin her şeyi bilir ve bütün Uzuvlar Zihni anlar, Zihne itaat eder ve onun İradesini yerine getirmeyi arzu eyler.
Zira Beden hiçbir şey bilmez, Bedende her ne kuvvet yahut hareket varsa, hepsi Zihinden neşet eder, Zanaatkâr için Aletler ne ise, Zihin için de Beden odur, İnsanı diğer Hayvanlardan ayıran Ruh, Bedende faaliyet gösterir, lakin Bedenin haricinde daha büyük bir Faaliyete sahiptir, zira Bedenin dışında mutlak surette hüküm sürer ve İlahiyatın Ruhuna değil, yalnızca Zihne malik olan diğer Hayvanlardan insan bu vasıflarla ayrılır.
Aynı şekilde her şeyin Hâlıkı, Efendimiz ve Tanrımız olan Hak Teâlâ da, bu âlemde Âlem için zaruri olan şeyleri vücuda getirir, bunlarda Âlemin dâhiline dâhil olmuştur, nitekim Tanrı’nın her yerde olduğuna inanmamız bundandır.
Lakin sonsuz Hikmeti vesilesiyle Âlemin Bedeninden münezzehtir, o Hikmetle Âlemin haricinde iş görür ve Âlemin Bedeninin idrak edebileceğinden çok daha yüce şeyleri tasavvur eder, bu şeyler Tabiatın ötesindedir ve yalnızca Tanrı’nın Sırlarıdır. Kendine Ruh örneğini alabilirsin, zira Ruh, Bedenin haricinde pek çok derin şeyi tasavvur eder ve bu cihetle, Âlemin haricinde Tabiatın ötesinde iş gören Tanrı’ya benzer, gerçi Tanrı’nın katında Ruh, Öğle vaktinin aydınlığında yakılmış bir Mum gibidir, zira Ruh tasavvur eder, lakin bunu ancak Zihinde icra eder, oysa Tanrı her şeyi tasavvur ettiği an vücuda getirir, tıpkı Ruhun Roma’da yahut başka bir diyarda bir şeyin vuku bulduğunu göz açıp kapayıncaya dek tasavvur etmesi, fakat bunu yalnızca Zihinde yapabilmesi gibi, oysa her şeye Kadir olan Tanrı bütün bu kabil şeyleri bizatihi var kılar.
Binaenaleyh Tanrı, Ruhun Bedende bulunması haricinde Âlemin içine hapsedilmiş değildir, Âlemden gayrı mutlak bir kudrete sahiptir, tıpkı her Bedenin Ruhunun da, Bedenin idrak edebileceğinden başka şeyleri yapmak üzere Bedenden müstakil mutlak bir iktidara sahip olması gibi, öyleyse şayet dilerse Beden üzerinde fevkalade büyük bir hâkimiyete sahiptir, aksi takdirde Felsefemiz beyhude olurdu.
Bundan ötürü bu vesileyle Tanrı’yı bilmeyi öğren, böylece Yaratanın Yaratılandan ne cihetle tefrik edildiğini bilirsin.
Bizim tarafımızdan Kapı sana açılmış olduğundan, artık bizzat kendin daha büyük şeyleri idrak etmeye muktedir olacaksın. Lakin bu Risalenin lüzumundan fazla uzamaması için maksadımıza geri dönelim.
Evvelce Ateş Unsurunun cümle unsurların en sükûnetlisi olduğunu ve hareketle galeyana geldiğini ifade etmiştik ki, bu galeyanı âlim kimseler bilirdi.
Her şeyin Oluşunu ve Bozuluşunu bilmek Filozoflar için elzemdir, zira onlara yalnızca Göklerin Yaratılışı değil, aynı zamanda bütün nesnelerin Terkibi ve Karışımı da ayandır, lakin her şeyi bilseler dahi, her şeye muktedir olamazlar.
İnsanın Terkibini her bakımdan biliriz elbet, lâkin ona Ruh nefyedemeyiz, zira bu Sır yalnızca Tanrı’ya mahsustur, O bu kabil sonsuz Sırlarla her şeyden münezzeh ve yücedir.
Bunlar Tabiatın akışının dışında olduklarından, henüz Tabiatın tasarrufunda değillerdir,
Tabiat, üzerinde çalışacağı bir Madde kendisine verilmedikçe işlemez. İlk madde (prima materia) ona Tanrı tarafından verilir, ikincisi ise Filozof tarafından.
İmdi, Filozofların İşleminde Tabiat, Yaratan tarafından her şeyin Merkezine gizlice dercedilmiş olan Ateşi uyandırma kudretine sahiptir,
Ateşin bu şekilde uyandırılması Tabiatın İradesiyle, kimi zaman da Tabiata nizam veren mahir Sanatkârın İradesiyle vaki olur.
Zira fıtraten şeylerin bütün kirlilikleri ve murdarlıkları Ateş ile arındırılır, Birleşik olan bütün şeyler Ateş ile çözülür, nitekim Su, sabit olmayan bütün nakıs şeyleri yıkayıp arındırdığı gibi, Ateş de sabit olan bütün şeyleri arıtır ve bunlar Ateş ile kemale erdirilir, Su çözülmüş olan bütün şeyleri birleştirdiği gibi, Ateş de birleşmiş olan bütün şeyleri ayırır, fıtri olanı ve kendisiyle yakınlığı bulunanı ise pek güzel arıtır ve kemiyetçe değil, faziletçe artırır.
Bu Unsur, diğer Unsurlar ve geri kalan her şey üzerinde gizlice muhtelif veçhelerle iş görür, zira Hayvani can bu Unsurun en saf olanından neşet ettiği gibi, Nebati olan da onun Tabiatça idare edilen Unsuri cüzünden meydana gelir.
Bu Unsur, her şeyin Merkezine şu minval üzere tesir eder,
Tabiat Harekete sebep olur, Hareket Havayı uyandırır, Hava ise Ateşi, imdi Ateş ayırır, temizler, sindirir, renklendirir ve bütün Tohumları olgunlaştırır, olgunlaştığında ise onu Meni vasıtasıyla mekânlara ve rahimlere, pak yahut murdar, az ya da çok sıcak, kuru yahut nemli yerlere sevk eder, rahmin yahut mekânların fıtratına göre Yeryüzünde muhtelif şeyler meydana getirilir, nitekim Rahimler bahsindeki On İki Risale Kitabı’nda, ne kadar mekân varsa o kadar da Rahim bulunduğu zikredilmiştir.
Böylece her şeyin Mimarı olan Yüceler Yücesi Tanrı, bütün şeyleri biri diğerine zıt olacak, lâkin birinin ölümü diğerinin hayatı kılınacak surette tayin ve takdir buyurmuştur, birini var eden şey bir diğerini tüketir ve bundan fıtraten başka bir şey vücuda gelir, hem de öncekinden daha asil bir şey, bu vesileyle Unsurların ve binaenaleyh terkibin [NOT: bileşiğin] muvazenesi muhafaza olunur.
Ayrışma, bütün şeylerin, bilhassa da canlıların tabii ölümüdür, bu sebepten insan fıtraten ölmek mecburiyetindedir, zira dört Unsurdan mürekkeptir, ayrışmaya tabidir, mademki birleşik olan her şey fıtraten ayrışır.
Lâkin İnsanın terkibindeki bu ayrışmanın, hüküm gününde, yani tabii ölüm Hükmünün kendisine verildiği o ilk hükümde vuku bulmuş olması iktiza eder, zira Cennette İnsan ölümsüz idi.
Bunu bütün İlahiyatçılar ve dahi Mukaddes Kitap tasdik eder, fakat bu ölümsüzlüğün kâfi bir sebebini şimdiye değin hiçbir Filozof izhar edememiştir, oysa bu Mukaddes İlmin Talibinin bunu bilmesi münasiptir, ta ki bütün bu şeylerin fıtraten nasıl vuku bulduğunu görsün ve en kolay veçhiyle anlaşılsın.
Lâkin şu pek doğrudur ki, bu Âlemdeki her birleşik şey bozulmaya ve ayrışmaya tabidir, Hayvanlar Âleminde bu ayrışmaya ölüm tesmiye olunur, imdi İnsan mademki yaratılmıştır ve dört Unsurdan mürekkeptir, nasıl ölümsüz olabilir?
Bunun fıtraten vuku bulduğuna inanmak güçtür, onda Tabiatın fevkinde bir şeylerin bulunması icap eder.
Yine de Tanrı, çok devirler evvel yaşamış salih Filozoflara bunun fıtraten böyle olduğunu ilham etmiştir. Bunu şöyle kabul etmeli, Cennet, her şeyin ulu Hâlıkı tarafından hakiki Unsurlardan yaratılmış, unsurlanmamış, bilakis fevkalade saf, mutedil, en ali kemalde denk nispet edilmiş öyle bir mekândı ve halen öyledir, Cennette bulunan her şey dahi aynı Unsurlardan ve bozulmaz surette Yaratılmıştı, İnsan da orada aynı bozulmaz Unsurlardan, denk bir nispetle halk ve inşa edilmişti, öyle ki hiçbir surette bozulamazdı, binaenaleyh ölümsüzlüğe hasredilmişti, zira hiç şüphesiz Tanrı bu Cenneti yalnızca İnsanlar için yaratmıştı; bunun ne olduğuna ve nerede bulunduğuna dair Uyum Kitabımızda etraflıca bahis açmıştık.
Lâkin sonraları İnsan, itaatsizlik günahıyla Yüceler Yücesi Tanrı’nın emrine karşı geldiğinde, Hayvanlarla birlikte, Tanrı’nın yalnızca Hayvanlar için yarattığı o unsurlanmış fani âleme sürüldü, burada gıda olmaksızın yaşayamayacağından, zarureten bozulmuş, unsurlanmış Unsurlardan gıda almak mecburiyetinde kaldı.
Bu gıda sebebiyle, kendisinden yaratıldığı o saf Unsurlar mefsedete uğradı ve böylece bir keyfiyet diğerine galebe çalana, harabiyet, maraz ve nihayetinde bütün terkibin ayrışması ile ölümü vuku bulana dek azar azar bozulmaya meyletti, Öyle ki, Cennette değil de fani Unsurlar içinde, bozuk Tohumdan vücuda gelenler imdi bozulmaya ve ölüme pek yakındırlar, zira fani gıdalardan hasıl olan Tohum baki kalamaz, İnsanın Cennetten kovuluşundan bu yana ne kadar çok vakit geçmişse, İnsanlar da bozulmaya o nispetle daha yakınlaşmışlardır, binaenaleyh ömürleri o nispette kısalmıştır ve iş öyle bir kerteye varacaktır ki, bizzat tenasül dahi ömrün kısalığı sebebiyle zeval bulacaktır.
Yine de Havanın daha müsaadekâr, Yıldızların daha lütufkâr olduğu kimi yerler mevcuttur ve oralarda fıtratları o kadar çabuk bozulmaz, çünkü aynı zamanda daha mutedil yaşarlar,
Bizim Hemşehrilerimiz ise oburluk ve nizamdan uzak yaşayışları yüzünden bozulmaya pek aceleyle koşarlar.
Tecrübe şunu öğretir, marazlı Ebeveynin Tohumundan doğanlar uzun yaşamazlar.
Lâkin İnsan fıtratına münasip bir mekân olan, bütün Unsurların bir Bakire misali bozulmamış ve saf bulunduğu Cennette kalmış olsaydı, ebediyen ölümsüz kalırdı.
Zira muhakkaktır ki saf Unsurlar faziletleri bakımından birbirine müsavi surette rabtedildiğinde, böyle bir mevcudun bozulmaz olması iktiza eder, Filozof Taşının da işte böyle olması elzemdir,
Kadim filozoflar bu Taşı insanın Yaratılışına benzetmişlerdir, fakat her şeyi lafzıyla anlayan modern filozoflar bunu bu çağın yozlaşmış nesline tatbik etmektedir. Filozofların bu Taşı bulmak için akıllarını yormalarının başlıca sebebi bu ölümsüzlüktü, zira insanın sağlam ve saf unsurlardan yaratıldığını biliyorlardı.
Bu yüzden, doğal olduğunu bildikleri o Yaratılış üzerine tefekküre daldılar, böylesi bozulmamış unsurların elde edilip edilemeyeceğini yahut bunların bir araya getirilip herhangi bir cisme zerk edilip edilemeyeceğini daha derinlemesine araştırmaya başladılar, her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Tanrı onlara bu tür unsurların bir bileşiminin Altında bulunduğunu vahyetti.
Zira Hayvanlarda bu bulunamazdı, çünkü onlar hayatlarını yozlaşmış unsurlarla sürdürmek zorundadır, Bitkilerde de yoktur, zira onlarda unsurların bir eşitsizliği bulunur.
Yaratılmış tüm şeylerin çoğalmaya meyilli olduğunu gören Filozoflar, Tabiatın imkânlarını bu Madenler Âleminde sınamayı kendilerine vazife edindiler, bu keşfedildiğinde, Tabiatta sayısız başka sırların da bulunduğunu gördüler ki bunlardan, İlahi sırlardan bahseder gibi, pek idareli yazmışlardır.
İşte şimdi, bir Cisimde yozlaşmış unsurların nasıl var olduğunu ve biri diğerine galebe çaldığında bunların nasıl ayrıldığını görüyorsun, zira o vakit ilk Ayrışma ile çürüme meydana gelir ve çürüme vasıtasıyla saf olan murdardan ayrılır, eğer bundan sonra Ateşin kudretiyle bunların yeni bir Birleşmesi hâsıl olursa, ilkinden çok daha asil bir suret iktisap eder.
Çünkü ilk hâlinde yozlaşma, kendisine karışmış olan kaba madde sebebiyleydi ki bu da ancak çürüme ile temizlenir ve böylece Cisim ıslah edilir, bu ise her mürekkep şeyde bulunan dört Unsurun birleşmiş faziletleri olmaksızın mümkün olamazdı, zira bir Terkip helak olacağı vakit, Su Unsuru sebebiyle helak olur, onlar böylece karmakarışık yatarken, bilkuvve içinde bulunduğu Toprak ve Hava ile birlikte Ateş uzlaşır ve birleşen kuvvetleriyle daha sonra Suyu alt ederler, onu sindirir, kaynatır ve nihayetinde dondururlar, bu suretle Tabiat Tabiata yardım eder.
Zira her şeyin Hayatı olan o gizli Merkezî Ateş, kendisi son derece saf olduğundan, kendisine daha yakın ve saf olanı alt edip onun üzerinde amel eder ve onunla birleşirse, zıddını da alt eder, saf olanı murdardan ayırır ve yeni bir Suret husule gelir, şayet birazcık yardım görürse evvelkinden çok daha mükemmel olur.
Kimi zaman hünerli bir Sanatkârın Aklıyla, bilhassa Madenler Âleminde, ölümsüz şeyler vücuda getirilir.
Böylece her şey yalnızca Ateş vasıtasıyla ve Ateşin İdaresiyle icra olunur ve beni anladıysan, bir Varlığa büründürülür. İşte burada unsurların menşei, tabiatları ve amelleri sana pek muhtasar bir surette tarif edilmiştir ki bu da buradaki gayemiz için kâfidir.
Aksi takdirde, her bir Unsur olduğu gibi tarif edilseydi, gayemiz için lüzumu olmayan koca bir Cilt iktiza ederdi.
Daha önce de zikrettiğimiz üzere bütün bu hususları Âhenk Kitabımıza havale ediyoruz, orada, Tanrı izin verir ve o kadar yaşarsak, Tabii şeylere dair daha etraflıca yazacağız.
Her Şeyin Üç İlkesi Üzerine
Bu dört Unsur tarif edildiğine göre, şimdi nesnelerin İlkelerine geçeceğiz.
Lakin bunların dört Unsurdan nasıl hasıl olduğunu şöyle kabul et, Tabiat, her şeyin yüce Yaratıcısından dünyanın bu Hükümranlığı üzerinde Hükümdar olma salahiyetini aldıktan sonra, her şeye mertebesine göre makamlar ve Vilayetler tevzi etmeye başladı, ilk makamda Unsurları dünyanın Prensleri kıldı, Tabiata iradesini bahşetmiş olan Yüceler Yücesinin iradesi tecelli bulsun diye, birinin mütemadiyen diğeri üzerinde amel etmesini ferman buyurdu.
Bu sebeple Ateş, Hava üzerinde amel etmeye başladı ve kükürt husule getirdi, Hava da Su üzerinde amel etmeye başladı ve cıvayı vücuda getirdi, Su da Toprak üzerinde amel etmeye başladı ve tuz husule getirdi.
Fakat Toprak, üzerinde amel edecek hiçbir şeyi olmadığından bir şey husule getirmedi, ancak husule getirilmiş olan onda devam etti ve onda ikamet eyledi, bu yüzden yalnızca üç İlke var oldu ve Toprak, diğerlerinin Dadısı ve Anası kılındı.
Zikrettiğimiz üzere üç İlke vücuda getirildi, kadim Filozoflar bunu o kadar katı bir surette mütalaa etmeyip Unsurların yalnızca iki amelini tarif ettiler (yahut bu hususta kasten sukût ettilerse, yazılarını yalnızca Sanatın Evlatlarına hasrettiklerini görerek onları kim muaheze edebilir?) ve bunlara kükürt ile cıva adını verdiler ki Madenlerin ve keza Filozof Taşının Maddesi olmak bakımından bu kadarı bize de kâfi gelebilir.
Bu mukaddes İlimin hakiki bir talibi olmak isteyen kimse, Arazları ve bizzat Arazın kendisini behemehal bilmelidir ki hangi Cisme yahut Unsura vasıl olmayı kastettiğini öğrensin ve eğer dört sayısını ikmal etmek arzusundaysa, vasıtalar aracılığıyla kendini ona tatbik edebilsin.
Zira bu üç İlke dörtten nasıl hasıl olduysa, bir eksilme yoluyla bu üçünün de iki taneyi, yani Eril ve Dişili husule getirmesi ve bu ikisinin de, o dördünün eşit derecede mükemmel kılınarak arıtılacağı ve son raddesine kadar sindirileceği bozulmaz tek bir şeyi husule getirmesi icap eder, böylece bir dörtgen bir diğer dörtgene tekabül edecektir.
Pek çok zıttan tecrit edilmiş olan ve her Sanatkâr için pek lüzumlu bulunan o beşinci öz işte budur.
Ve işte, hangi tabii terkipte olursa olsun bu üç İlkede bir Beden, bir Ruh ve gizli bir Can bulursun, daha önce söylediğimiz gibi, ayrıştırılmış ve pek iyi arındırılmış bu üçünü bir araya getirecek olursan, şüphesiz Tabiat’ı taklit ederek en saf Meyveyi vereceklerdir. Zira Can pek yüce bir makamdan alınmış olsa da, yöneldiği yere ancak Can’ın mekânı ve menzili olan Ruh vasıtasıyla erişebilir, şayet onu layık olduğu makama döndürmek dilersen, tüm kusurlarından yıkanıp arınması ve Can’ın onda yücelmesi ve ondan bir daha asla ayrılmaması için o makamın saf kılınması zaruridir.
İmdi, bu üç İlkenin aslına vakıfsın, bundan böyle senin vazifen, Tabiat’ı taklit ederek felsefi cıvayı ve onların ilk maddesini (prima materia) meydana getirmek, şeylerin, bilhassa Metallerin bu İlkelerini maksadına uygun hale getirmektir, zira bu İlkeler olmaksızın Sanat ile herhangi bir şeyi kemale erdirmen imkânsızdır, nitekim bizzat Tabiat dahi onlar olmadan hiçbir şey yapamaz ve var edemez.
Bu üçü her şeyin içindedir ve onlar olmaksızın âlemde hiçbir şey yoktur ve tabii yoldan asla var olmayacaktır.
Lakin daha evvel kadim Filozofların yalnızca iki İlke zikrettiğini söylediğimizden, Sanat’ın Talibi hataya düşmesin diye bilmelidir ki, her ne kadar onlar kükürt ve cıvadan gayrısını tarif etmemiş olsalar da, tuz olmaksızın bu amele asla muvaffak olamazlardı, zira bu mukaddes İlim’in anahtarı ve başlangıcı odur, Adalet’in kapılarını açan odur, kükürdün zincire vurulduğu cehennemi Zindanların anahtarlarına sahip olan odur, nitekim bu husus ileride, İlkelerin Üçüncü Risalesi olan Tuz bahsinde daha etraflıca gösterilecektir. İmdi maksadımıza dönelim, bu üç İlke bütünüyle zaruridir, zira onlar yakın Maddedir. Çünkü Metallerin Maddesi iki türlüdür, yakın ve uzak. Yakın olanı kükürt ve cıvadır.
Uzak olanlar ise dört Unsurdur, bunlardan şeyleri Yaratmaya yalnızca Tanrı muktedirdir.
Terk et öyleyse Unsurları, zira onlarla hiçbir şey yapamazsın, onlardan bu üç İlkeden gayrı bir şey de meydana getiremezsin, nitekim bizzat Tabiat dahi onlardan başka bir şey var edemez.
Şayet Unsurlardan bu üç İlkeden gayrısını çıkaramıyorsan, Tabiat’ın senin eline peşinen teslim ettiği şeyi aramak yahut yapmaya çabalamak uğruna harcadığın bu beyhude emek nedendir? Üç mil gitmek dört mil gitmekten evla değil midir?
Öyleyse Tabiat’ın Yerde ve Yeryüzünde her şeyi kendilerinden var ettiği üç İlkeye sahip olmak sana yetsin, biz bu üçünün her şeyde eksiksiz bulunduğunu görmekteyiz.
Bunların layıkıyla ayrıştırılması ve birleştirilmesiyle Tabiat, Madenler Âleminde Metalleri olduğu kadar Taşları da meydana getirir, lakin Bitkiler Âleminde Ağaçları, Otları ve bu kabil her şeyi, Hayvanlar Âleminde ise bilhassa Filozofların amelini andıran Bedeni, Ruhu ve Can’ı var eder.
Beden Topraktır, Ruh Sudur, Can ise Ateştir yahut Altının kükürdüdür.
Ruh, Bedenin kemiyetini artırır, lakin Ateş onun hassasını ziyadeleştirir.
Fakat Ruh vezince Ateşten daha ziyade olduğundan, Ruh yükselir ve Ateşe galebe çalarak onu kendine çeker, böylece onların her birinin hassası artar ve aralarında vasıta olan Toprağın ağırlığı ziyadeleşir.
Öyleyse bu Sanat’ın her Talibi bu üçünden neyi aradığını zihninde kesinleştirsin ve zıddına galebe çalması için ona muavenet etsin, ardından Tabiat’ın noksanı Sanat ile ikmal edilsin ve Tabiat zıddı olanı mağlup edebilsin diye, Tabiat’ın veznine kendi veznini katsın.
Toprak Unsuru bahsinde, Toprağın diğer Unsurların kabından gayrı bir şey olmadığını söylemiştik, yani Havanın arabuluculuğuyla şu ikisinin, Ateş ile Suyun cenk ettiği mecra olduğunu, şayet Su galip gelirse fani ve muvakkat şeyleri husule getirdiğini, lakin Ateş galebe çalarsa baki ve zeval bulmaz şeyler peyda ettiğini ifade etmiştik. Öyleyse senin için neyin zaruri olduğunu tefekkür eyle.
Bundan maada bil ki, Ateş ile Su her şeyin içindedir, lakin ne Ateş ne de Su tek başına bir şey vücuda getirebilir, zira onlar yalnızca birbiriyle çekişir, sürat ve hassa hususunda cenk ederler, bunu da kendiliklerinden değil, semavi hassaların hareketiyle Yerin Merkezinde tutuşturulan deruni hararetin sevkiyle yaparlar, bu olmaksızın o ikisi asla bir şey yapamaz, her ikisi de kendi hududunda ve vezninde öylece dururdu, lakin Tabiat sonradan bu ikisini muayyen bir nispetle birleştirmiş ve onları deruni bir hararet ile harekete geçirmiştir, böylece birbiriyle çekişmeye başlarlar ve her biri kendi benzerini yardıma çağırır, ta ki Toprak onlarla birlikte daha yükseğe çıkamayana dek yükselir ve çoğalırlar, bu esnada o ikisi Toprağın bu zapt edişiyle letafet kazanır, (zira o Toprak mecrasında Ateş ile Su durmaksızın yükselir ve saklı tutulan, Havanın hazırladığı Gözeneklerden nüfuz eder) ve onların letafet bulmasından Çiçekler ile Meyveler hasıl olur, nitekim bunlarda araları düzelir, Ağaçlarda müşahede ettiğin üzere, zira yükselerek ne kadar iyi latifleşir ve arınırlarsa, bilhassa hassaları kemaliyle birleşerek neticelendiğinde, o nispette daha hayırlı Meyve verirler. İmdi
Şimdi nesneler arıtılıp temizlendiğine göre, Ateş ile Suyun dost kılınmasını sağla, bu da kendileriyle birlikte yükselmiş olan kendi topraklarında kolayca gerçekleşecektir, şayet onları Doğanın ağırlığına göre, daha önce olduğu gibi değil lakin Doğanın talep ettiği ve lüzumlu olduğu veçhile gereğince birleştirirsen, Doğanın muktedir olduğundan çok daha kısa bir zamanda onu yetkin kılarsın, Zira Doğa bütün bileşimlere Ateşten ziyade diğer Unsurlardan koyar, en az pay daima Ateştir, lakin Doğa dilediği veçhile, az ya da çok vakitte, azlığına yahut çokluğuna göre o dahilî olanı harekete geçirmek üzere haricî bir Ateş ilave eder, buna muvafık olarak Ateş galebe çalarsa yahut galebe çalınırsa, hem Madenlerde hem de Nebatlarda yetkin yahut nakıs şeyler vücuda gelir.
Haricî Ateş hakikatte bileşimin derununa zatı itibarıyla değil, yalnızca hassasıyla nüfuz eder, zira dahilî maddî Ateş şayet gıdası varsa kendi kendine kâfidir, haricî Ateş ise onun için bir besindir ve Unsurî Ateş nispetinde adeta Odun gibidir, böylesi bir besine göre de büyür ve çoğalır.
Yine de çok fazla haricî Ateş bulunmamasına dikkat etmeliyiz, zira bir kimse takatinin üzerinde yerse boğulur, büyük bir Alev küçük bir Ateşi yutar, haricî Ateş yutucu değil, çoğaltıcı ve besleyici olmalıdır, nesneler böylelikle yetkinleşir.
Bu sebeple her şeyde pişme (dekoksiyon) yetkinliktir, Doğa böylece hassa ve ağırlık katar, yetkin kılar.
Lakin bir bileşime ekleme yapmak müşkül olduğundan ve uzun bir emek gerektirdiğinden, lüzumlu görüldüğü ve Doğanın talep ettiği ölçüde fuzuli olanı çıkarıp atmanı tavsiye ederiz,
Fuzulilikler giderildiğinde onları karıştır, o vakit Doğa sana aramakta olduğunu gösterecektir.
Bütün Unsurlar birleşimde vücut bulduğundan, Doğanın Unsurları iyi mi yoksa fena mı birleştirdiğini de anlayacaksın.
Ne var ki pek çok uygulayıcı Buğday yerine Saman eker, kimisi her ikisini birden eker, nicesi ise Filozofların kıymet verdiğini söküp atar, bazısı sebatsızlıkları yüzünden bir başlar bir bırakır, güç bir Sanat ve zahmetsiz bir emek ararlar, en hayırlı şeyleri bir kenara atıp en fenasını ekerler, lakin bu Sanat nasıl Mukaddimede gizlenmişse, Madde dahi başlangıçta öylece bir kenara atılmıştır.
Şimdi deriz ki, bu Sanat Unsurların hassalarının denk surette karıştırılmasından gayrı bir şey değildir, sıcak, kuru, soğuk ve nemlinin tabiî bir denkliğidir, aynı Dişinin doğurduğu Eril ile Dişinin bir araya gelmesidir, yani Ateş ile Madenlerin kökensel neminin birleşimidir. Filozofların cıvasının kendi bünyesinde, Doğa tarafından az ya da çok arıtılmış ve pişirilmiş kendi iyi kükürdünü barındırdığını mülahaza ederek, cıvadan her şeyi yetkinleştirebilirsin, lakin kendi vezinlerini Doğanın vezinlerine eklemeyi, cıvayı iki katına, kükürdü ise üç katına çıkarmayı bilirsen, her ne kadar zahirde tek bir kükürt ve iki cıva bulunsa da, tek bir Kökten gelen, ham olmayan, ziyadesiyle kaynatılmamış, lakin beni anladıysan arıtılmış ve çözülmüş olarak evvela iyiye, ardından daha iyiye, nihayetinde en mükemmele doğru süratle nihayete erecektir.
Filozofların cıvasının Maddesini ve kükürtlerinin Maddesini tarif etmeye hacet yoktur, Sanatın mülhidi [NOT: Sanata ihanet eden aforozluk kişi] olmayı göze almadıkça, fani hiçbir İnsan onu kadim Filozoflar tarafından tarif ve tesmiye edildiğinden daha açık ve sarih bir surette asla tarif edememiştir ve bundan sonra da edemeyecektir.
Zira öyle alelade tesmiye edilmiştir ki, hakikatte itibar görmez, bu sebeptendir ki bu Sanatın Talebeleri zihinlerini Doğanın sadeliğine hasretmektense diğer inceliklere meylettirirler.
Yine de Filozofların cıvasının alelade bir şey olduğunu ve alenen tesmiye edildiğini söylemiyoruz, ancak Filozofların kendi kükürtlerini ve cıvalarını kendisinden imal ettikleri Madde öyledir, zira Filozofların cıvası Yeryüzünde kendiliğinden bulunmaz, kükürt ile cıvanın birleştirilmesiyle Sanat vasıtasıyla husule getirilir, gün ışığına çıkmaz, zira çıplaktır lakin yine de Doğa tarafından hayret verici bir surette örtülmüştür.
Hülasa, kükürt ile cıvanın bizim Cıvamızın [NOT: Quick-Silver / diricıva] Maden Ocağı olduğunu yineleyerek deriz ki (lakin birleştirildiklerinde), o Cıva Madenleri eritebilir, onları öldürebilir ve ihya edebilir, bu kudreti de kendi Tabiatından neşet eden o keskin kükürtten alır.
Lakin bunu daha iyi kavrayabilmen için, bizim Cıvamız ile alelade Cıva yahut cıva arasındaki farkı sana izah ederken kulak ver.
Alelade cıva Altını ve Gümüşü onlardan ayrılamayacak veçhile çözemez, lakin bizim diricıvamız Altını ve Gümüşü çözer ve onlardan asla ayrılmaz, bilakis Suya karışmış Su gibi olur. Alelade cıva, kendisiyle karardığı yanıcı ve muzır bir kükürde maliktir, lakin bizim diricıvamız kendi içinde yanmaz kükürt barındırır, sabit, iyi, beyaz ve kırmızıdır.
Alelade cıva soğuk ve nemlidir, bizim cıvamız ise sıcak ve nemlidir.
Alelade cıva Cisimleri karartır ve lekeler, bizim diricıvamız ise Cisimleri Kristal gibi beyaz kılar.
Alelade cıva Çöktürme yoluyla Limonî bir Toza ve muzır bir kükürde döner, bizim diricıvamız ise ısının hassasıyla bembeyaz, iyi, sabit ve eriyebilir bir kükürde inkılap eder.
Alelade cıva ne kadar çok pişirilirse o kadar akışkan olur, bizim diricıvamız ise ne kadar çok pişirilirse o kadar koyulaşır.
Şu halde bu vasıflar muvacehesinde alelade Cıvanın Filozofların cıvasından nasıl tefrik edildiğini mülahaza edebilirsin.
Şayet henüz fehmetmediysen, artık umutlanma, zira hiçbir fani bizim beyan ettiğimizden daha açık ve sarih konuşamayacaktır, şimdi ise onun Hassalarına geçelim.
Bizim diricıvamız öyle bir fazilete sahiptir ki, yabancı hiçbir şeyin ilavesi olmaksızın kendi kendine, hem senin için hem de kendisi için kâfidir, yalnızca tabii bir pişirme ile çözülür ve pıhtılaşır, lakin filozoflar, muhtasar olsun diye ona kendi iyice sindirilmiş ve olgunlaşmış kükürdünü katarlar ve böylece amel ederler. Söylediklerimizi teyit etmek için filozofların yazılarını zikredebilirdik, fakat onların yazılarındakinden daha vazıh şeyler kaleme aldığımızdan ötürü bunların herhangi bir teyide ihtiyacı yoktur, başka insanların yazılarına nazar eden kimse bunu fehmedecektir.
Şayet bu sebeple bizim nasihatimize uyacaksan, sana tavsiyemiz odur ki, kendini bu sanata vermeden evvel ilk olarak dilini tutmayı öğrenesin ve madenlerin, metallerin ve dahi nebatatın tabiatını tahkik edesin, zira bizim cıvamızı her maddede bulacaksın ve filozofların cıvası her şeyden çekilip çıkarılabilir, gerçi bir maddede diğerine nazaran daha yakındır.
Şunu da katiyetle bilesin ki, bu sanat talihe yahut tesadüfi bir buluşa değil, hakiki bir ilme istinat eder ve dünyada, vasıtasıyla ve kendisinden Filozof Taşı'nın yapıldığı tek bir madde mevcuttur.
Gerçekten de her şeyin içindedir, lakin onu çekip çıkarmaya bir insanın ömrü vefa etmez, kâfi gelmez.
Yine de tabii şeylerin, bilhassa madenler aleminin bilgisi olmaksızın, alışkanlıkla yürüyen bir âmâ gibi kalırsın.
Hakikatte böyle bir kimse sanatı ancak tesadüfen arar, nitekim çok defa vaki olduğu üzere, bir insan tesadüf eseri bizim diricıvamızın maddesine rastlayabilir, lakin o vakit başlaması icap ederken ameli bitirir, böylece onu tesadüfen bulduğu gibi tesadüfen de kaybeder, zira niyetini neye dayandırması gerektiğini bilmez.
Bu sebeple bu sanat, en yüce Tanrı'nın lütfudur, Tanrı parlak bir zekâ yahut bir dost vasıtasıyla bunu ifşa etmedikçe pek güç bilinir, zira hepimiz bir Geber veya bir Lullius olamayız, Lullius ince bir zekâya sahip bir zat idiyse de, bu sanatı Arnoldus'tan devralmamış olsaydı, şüphesiz sanatı güçlükle bulanlara benzerdi, nitekim Arnoldus da onu bir dostundan aldığını itiraf eder. Zira tabiatın dikte ettiğini yazmak kolaydır,
Zaten bir darbımeseldir, evvelden bulunmuş şeylere ziyade etmek kolaydır.
Her sanat ve ilim üstadına kolay gelir, lakin genç bir talebeye öyle değildir, bu sanatı bulup çıkarmak için ise [okunamadı]
uzun bir zaman, pek çok kap, büyük masraf, çok tefekkür ile beraber kesintisiz bir emek iktiza eder, gerçi bunu zaten bilen kimse için her şey kolay ve hafiftir.
Hülasa etmek gerekirse deriz ki, bu sanat yalnızca Tanrı'nın ihsanıdır, bu bilindiğinde, sanata bereketini ihsan eylesin diye O'na dua da edilmelidir, zira bu ilahi inayet olmaksızın hiçbir faydası olmaz ve nafile kalır, nitekim biz bu sanat sebebiyle büyük tehlikeler atlattığımızdan bizzat tecrübe etmişizdir, evet, ondan hayırdan ziyade fenalık ve talihsizlik gördük, lakin insanların çok geç akıllandığı bir vakit de vardır. Rabbin hükümleri pek derin bir uçurumdur.
Yine de bu musibetlerim esnasında ilahi takdire hayran kaldım, zira ulu Yaratıcımızın himayesi her daim yanı başımdaydı, öyle ki hiçbir düşman bana üstün gelemedi yahut beni ezemedi.
Bu hazinenin Rabbinin meleği her vakit benim muhafızım olmuştur, Yüce Yaratıcı bu hususi hazineyi yalnızca bu hazine dairesine sımsıkı kapatmıştır ve onu daima müdafaa edip emin kılacaktır.
Zira işittim ki düşmanlarım, benim için kurdukları tuzağa kendileri düşmüşlerdir.
Canımı almak isteyenler kendi canlarından oldular, mallarımı elimden almak isteyenlerin bazıları ise mülklerini ve krallıklarını kaybettiler,
Dahası, iyi adımı lekelemek isteyen pek çok kimsenin zillet içinde helak olduğunu bilirim.
Her şeyin ulu Yaratıcısından daima öyle büyük bir muhafaza gördüm ki, O beni derhal anamın rahminden çekip aldı, kanatlarının gölgesi altına koydu,
kanatları altına aldı ve tabii şeyleri anlama ruhunu bana nefh etti, ezelden ebede hamd ve celal O'na mahsustur.
Yaratıcımız en yüce Tanrı'dan öyle büyük nimetler aldım ki, bunları değil yalnız kalemimin, aklımın dahi ihata etmesi gayrimümkündür.
Tanrı fani bir insana bundan daha büyük şeyleri neredeyse hiç bahşetmemiştir, evet, böylesi dahi pek nadirdir.
Keşke O'na layıkıyla şükredebilmek için bende daha çok muhabbet, daha çok ruh, fesahat ve hikmet olsaydı, zira bu denli büyük şeyleri hak etmediğimizi biliyorum, kendime dair sadece şuna inanırım ki, yalnızca O'na her daim tevekkül ettim, tevekkül etmekteyim ve edeceğim.
Zira bilirim ki bana yardım etmeye muktedir hiçbir fani insan yoktur, yalnız bu Tanrı ve Yaratıcımız vardır, çünkü hükümdarlara bel bağlamak boşunadır, zira onlar insandır (Mezmur yazarının buyurduğu gibi) ve bütün bunların hayat nefesi Tanrı'dandır ve bu nefes alındığında onlar toza dönerler, lakin iyilikler pınarı gibi bütün güzel şeylerin pek bol aktığı Rab Tanrı'ya itimat etmek emin ve selamettedir.
İmdi, bu sanata nail olmak arzusunda olan sen, evvelemirde bütün tevekkülünü Yaratıcın olan Tanrı'ya hasret, dualarınla O'na yalvar ve ardından seni terk etmeyeceğine katiyetle inan, zira Tanrı senin kalbinin halis olduğunu ve bütün itimadının Kendisine bağlandığını görürse, öyle ya da böyle sana bir yol gösterecek ve muradına eresin diye o yolda sana muavenet edecektir. Rab korkusu hikmetin başlangıcıdır. Dua et, lakin yine de çalış,
Tanrı şüphesiz anlayış ihsan eder, lakin onu nasıl ve ne vakit kullanacağını bilmelisin, zira güzel bir fehim ve hayırlı bir fırsat Tanrı'nın lütfu olduğu gibi, hayırlı bir fırsat heba edildiğinde, günahın cezası da öyledir.
Lakin maksadımıza dönecek olursak, diricıvanın bu Amelin ilk maddesi (prima materia) olduğunu ve hakikatte başka hiçbir şey olmadığını söyleriz, ona her ne katılırsa yine ondan neşet eder.
Dünyadaki bütün şeylerin üç İlkeden yapıldığını ve vücuda getirildiğini defalarca söyledik, fakat biz bazı şeyleri arazlarından arındırırız ve arındırılmış halde onları yeniden birleştiririz, katılması gerekeni katarak noksan olanı ikmal ederiz ve Doğayı taklit ederek onları kemalatın en yüksek derecesine dek kaynatırız, ki Doğa arazlar sebebiyle bunu asla yapamazdı ve böylece Sanatın başlaması gereken yerde son buldu.
Bundan gayrı, eğer Doğayı taklit etmeyi arzuluyorsan, onu bizzat iş gördüğü şeylerde taklit et.
Yazılarımızın bazı yerlerde birbiriyle çelişir görünmesi seni teşvişe düşürmesin, zira Sanat pek aşikâr bir surette ifşa edilmesin diye böyle olması icap eder,
Fakat sen Doğaya mutabık olan şeyleri intihap et, gülleri al ve dikenleri bırak.
Şayet bir Maden vücuda getirmek niyetindeysen, kaiden bir Maden olsun, zira bir köpekten köpekten başka bir şey doğmaz ve Madenden de Madenden gayrısı hasıl olmaz, zira kat’i surette bilesin ki, Madenden kökensel nemi layıkıyla ayrıştırıp çıkarmazsan hiçbir vakit bir şey yapamazsın, buğday taneleri olmaksızın toprağını beyhude sürersin, zira tek bir şey, tek bir Sanat ve tek bir Ameliyat vardır.
İmdi, eğer bir Maden hasıl etmek dilersen, bir Maden ile mayalayacaksın ve şayet bir Ağaç hasıl etmek dilersen, Ağacın Tohumu senin Mayan olsun. Dediğimiz gibi, yalnızca tek bir Ameliyat vardır ve onun haricinde hakiki olan başkası yoktur.
Binaenaleyh bu yegane yolun ve tabii Maddenin haricinde herhangi bir tikel şeyin hakiki olduğunu söyleyenlerin cümlesi yanılgı içindedir, zira bir Dal ancak bir Ağacın gövdesinden elde edilebilir,
Bir Dal vücuda getirmeye yeltenmek imkansız ve akıl dışı bir iştir, iksirin kendisini yapmak, menfaat sağlayacak ve tabii bir tecrübe ile sınamaya mukavemet edecek en basit tikel bir şeyi yapmaktan daha ehvendir.
Yine de Gümüşü sabitleyebileceklerini iddia eden pek çok kimse vardır, lakin Kurşunu yahut Kalayı sabitleyebilselerdi onlar namına daha evla olurdu, zira kanaatimce bu aynı emektir, çünkü onlar kendi Doğalarında kaldıkları müddetçe ateşin imtihanına mukavemet edemezler, oysa Gümüş Doğası icabı kafi derecede sabittir ve hiçbir safsatacı sabitlemeye muhtaç değildir.
Fakat mademki insan sayısı kadar reyi vardır, herkesi kendi reyine terk edeceğiz,
Öğüdümüze kulak asmak ve Doğayı taklit etmek istemeyen kimse, dalaletinde ısrar etsin.
Doğrusu, şayet taze sürgünleri muhtelif ağaçlara aşılanabilecek bir Ağacın varsa, tikeller kolaylıkla yapılabilir, tıpkı elinde tek bir Su olduğunda içinde muhtelif nevi etlerin kaynatılabilmesi ve etin tenevvüüne göre çorbanın lezzet kazanması gibi, ki bu da aynı Esastandır.
O halde hem Madenlerde hem sair şeylerde tek bir Doğanın bulunduğu, lakin onun Ameliyatının muhtelif olduğu neticesine varırız, keza Hermes’e göre tek bir cihanşümul Madde vardır. Böylece bu tek şeyden bütün şeyler neşet eder.
Yine de her biri kendi hevesine tabi olan nice Sanatkâr vardır,
Yeni bir Doğa ve yeni bir Madde ararlar ve neticede yeni bir hiçlik bulurlar, zira Filozofların Yazılarını Doğanın imkanına göre değil, Lafzına göre tefsir ederler.
Fakat bunların cümlesi, Cıvanın Simyacı ile Muhaveresi’nde zikri geçen ve elleri boş evlerine dönen o Meclistendir, hiçbir vasıta ve hatta hakiki bir başlangıç olmaksızın nihayeti gözlerler, bunun sebebi ise Sanata Filozofların İlkelerinden ve Kaidelerinden, Filozofların Kitaplarını okumaktan değil, şarlatanların rivayetlerinden ve reçetelerinden vasıl olmaya cehd etmeleridir,
(Gerçi Filozofların Kitapları da hasetçiler tarafından bazı yerlerine eklemeler yapılarak ve diğer kısımları tahrif edilerek belki de harap edilmiştir), bilahare işler yolunda gitmediğinde safsatalara müracaat ederler ve beyazlatmalar yaparak, kızartmalar yaparak, Gümüşü sabitleyerek ve Altının Ruhunu çekip çıkararak muhtelif beyhude Ameliyatlara girişirler, ki bu On İki Risale Kitabı’nın Mukaddimesinde kafi derecede reddedilmiştir.
Madeni Ruhun çekip çıkarılmasının katiyen zaruri olduğunu inkar etmeyiz, bilakis ikrar ederiz, lâkin herhangi bir Safsatacı Ameliyat için değil, Felsefi Amel için, ki bu Ruh çekip çıkarıldıktan ve tasfiye edildikten sonra, yüceltilmiş bir Bedenin hakiki bir dirilişi hasıl olsun diye yeniden kendi Bedenine iade edilmelidir.
Buğday Tohumu olmaksızın Buğdayı çoğaltabilmek hiçbir zaman gayemiz olmamıştır, fakat o çekip çıkarılmış Ruhun safsatacı bir usulle başka bir Madeni boyayabileceği zannının gayet batıl bir şey olduğunu ve bunu yaptığını iddia edenlerin hepsinin Düzenbaz olduğunu bilesin, lakin buna dair tafsilat üçüncü İlke olan Tuz bahsinde verilecektir, zira burada daha fazla Kelama mahal yoktur.
KÜKÜRT HAKKINDA
Filozoflar Kükürdü üç İlke arasında haklı olarak ilk sıraya koymuşlardır, zira o en muteber İlkedir ve bütün Sanat onun bilgisinde saklıdır. İmdi üç veçheli bir Kükürt vardır ve diğerlerinin fevkinde seçilmesi gereken odur, boyayan yahut renklendiren bir Kükürt, cıvayı donduran bir Kükürt, üçüncüsü ise cevheri olan ve kemale erdirendir.
Bundan ciddiyetle bahsetmemiz icap eder, lâkin İlkelerden birini Muhavere suretinde beyan ettiğimizden, diğerlerini de aynı veçhile nihayete erdireceğiz ki, tarafgir görünmeyelim ve hiçbirinin kadrini eksiltmeyelim.
Kükürt, diğer İlkelerin hepsinden daha olgundur ve cıva ancak Kükürt vasıtasıyla pıhtılaşır, binaenaleyh bu Sanattaki bütün ameliyatımız, Yerin bağrındaki diricıvamızı Altına ve Gümüşe donduran o Kükürdün Madenlerden nasıl çekilip çıkarılacağını bilmekten gayrı bir şey değildir, ki bu Kükürt hakikatte bu amelde Erkeğin yerine, Cıva ise Dişinin yerine kaimdir.
Bu ikisinin bileşiminden ve tesirinden filozofların cıvaları meydana gelir
Cıva ile Simyacının Diyaloğu bahsinde size, Filozof Taşı'nın hangi maddeden ve nasıl yapılacağına dair müşavere etmek üzere bir araya gelmiş simyacılar meclisinden ve bir fırtına talihsizliği neticesinde, hiçbir karara varamadan neredeyse bütün dünyaya nasıl dağıldıklarından bahsetmiştik.
Zira kuvvetli bir fırtına ve pek azametli bir rüzgâr peydah olup hepsini etrafa saçtı ve bazılarının dimağına öylesine işledi ki, bugüne değin kendilerine gelemediler, bu sebepten ötürü beyinlerinde muhtelif kurtlar peydah oldu.
Onların arasında türlü fikirde ve meşrepte adamlar vardı, sairlerinin meyanında, bu risalede kendisinden bahsedeceğim şu simyacı da bulunmaktaydı, kendisi sair cihetten iyi bir kimseydi lâkin kararsız veya tereddüt içindeydi, keza Filozof Taşı'nı tesadüfen bulmayı tasarlayanların zümresindendi ve Cıva ile münazara eden o filozofun yoldaşı idi.
İmdi bu adam şöyle dedi, Şayet Cıva ile konuşmak bana nasip olsaydı, birkaç sözle onun can suyunu çekerdim, o diğeri, dedi, bir ahmaktı, onunla nasıl muamele edeceğini bilmedi.
Cıva doğrusu benden asla hüsnükabul görmedi, ne de onun içinde bir hayır bulunduğunu zannederim, lâkin kükürdü tasvip ederim zira o toplantıda onun hakkında fevkalade mükemmel sözler sarf ettik, şayet o fırtına bizi teşviş etmeseydi, onun ilk madde olduğu hususunda ittifak etmiş olacaktık, zira ben öyle hafif ve ehemmiyetsiz meselelerle kendimi heba etmem, dimağım derin tasavvurlarla doludur.
Böylece itimadı ziyadeleşip kükürt üzerinde amele karar verdi, binaenaleyh onu imbikten çekmeye, süblimleştirmeye, kalsinasyona tâbi tutmaya, sabitlemeye, kimi vakit tek başına, kimi vakit de kristaller ve yumurta kabukları ile ondan [NOT: *oyl per campanam*, kükürdün çan yahut kubbe altında yakılmasıyla elde edilen kükürt asidi (zaç yağı)] çıkarmaya başladı ve onun üzerinde daha başka muhtelif ameliyeler denedi, hayli vakit ve masraf harcayıp meramına muvafık hiçbir şey bulamayınca kederlendi ve acıklı bir şaşkınlık içinde uykusuz pek çok gece geçirdi, keza amellerinde kesin olan bir şeyi daha elverişli surette tasarlayabilmek maksadıyla, şeyleri temaşa etmek için şehirden dışarı sık sık çıktı,
İmdi vaki oldu ki, bir vakit öteye beriye gezinirken, şeylerin temaşası ile vecd haline girdi ve türlü şeylerle gayet dolu olan yeşil bir koruluğa vardı, orada bütün madenlerin ve metallerin ocakları, türlü nevi vahşi hayvanlar ile kuşlar ve bolca ağaç, nebatat ve yemiş vardı, orada muhtelif su yolları dahi vardı, zira o yerlerde, türlü vasıtalar ve künklerle oraya getirilenler haricinde su bulunmazdı ve bu sular türlü sanatkârlar tarafından muhtelif mahallerden getirilmişti, bunların en muteberi ve sairlerinden daha berrak olanı, Ay'ın şuaları ile çekilmiş olanıydı ve bu yalnızca koruluğun Nymphe'si için tedarik edilmişti.
Orada boğalar ve koçlar dahi otlardı ve çobanlar iki genç adamdı, Simyacı onlara sual edip, Bu koruluk kimindir, dedi, onlar ise cevap verip şöyle dediler,
Bu koruluk ve bostan Nymphe'miz Venüs'ündür. Simyacı onun içinde bir aşağı bir yukarı gezindi ve bu mahal pek hoşuna gitti, lâkin aklı hâlâ kükürdünde idi, yürümekten yorulup mahzun bir halde arkın kenarında, bir ağacın altına oturdu ve gayet sefilane dövünmeye başladı, amel etmekle beyhude heba eylediği vaktine ve masraflarına yanıyordu, (başkalarını aldatmamış, sadece kendine ziyan vermişti) ve şöyle dedi, Bu nedir? Herkes onun alelade, ehemmiyetsiz ve kolay bir şey olduğunu söylüyor, bense mürekkep yalamış bir adamım lâkin şu mendebur Taşı bulup çıkaramıyorum.
Böylece dövünürken kükürde beddua etmeye başladı, zira onun uğruna pek çok masraf ve emeği beyhude harcamıştı, kükürt de o koruluktaydı lâkin bu keyfiyet Simyacıdan meçhuldü.
O bu suretle hayıflanırken ihtiyar bir adamınmış gibi duran şu Sadayı işitti, Dostum, Kükürde niçin lanet okursun?
Simyacı etrafına dört bir yana baktı ve kimseyi görmeyince korktu.
Lâkin o Sada ona tekrar, Dostum, niçin böyle mahzunsun, dedi.
Simyacı cesaretini toplayıp, Efendim, Aç adam daima ekmeği düşünür, ben de daima Filozof Taşı'nı düşünürüm, dedi. Sada, Ya niçin kükürde lanet okursun?
Simyacı, Efendim, onun Filozof Taşı'nın ilk maddesi olduğuna kaniydim, bu sebeple nice yıllar onun üzerinde amel ederek pek çok masraf ettim ve o Taşı bulamadım.
Sada, Dostum, filhakika kükürdün Filozof Taşı'nın hakiki ve asıl konusu olduğunu bilirim, lâkin ne seni, ne emeğini ne de niyetini bilirim, sen haksız yere kükürde lanet okursun, zira o amansız zindanlardadır ve herkese el uzatamaz, nitekim pek karanlık bir zindana bağlı olarak konulmuştur ve muhafızlarının onu götürdüğü yerden gayri bir yere çıkamaz. Simyacı, Peki niçin hapsedilmiştir?
Sada, Zira kendisini tanıyanlardan maadasına itaat etmesini yasaklayan anasının iradesine muhalif olarak, her simyacıya muti olmak ve onların her dilediğini yapmak isterdi, bu sebepten ötürü anası onu zindana attı ve ayaklarının bağlanmasını emredip başına muhafızlar dikti, ta ki onların malumatı ve rızası olmaksızın hiçbir yere gidemesin.
Simyacı, Heyhat bedbaht! Bu sebeple bana gelemedi, doğrusu anası ona pek büyük haksızlık ediyor, peki o zindanlardan ne vakit salıverilecek? Sada, Ey dostum!
Filozofların kükürdü buradan ancak uzun bir vakitte ve pek büyük emekle çıkabilir. Simyacı, Efendim!
Peki onu zapt eden muhafızları kimlerdir? Sada, Dostum! Muhafızları aynı soydandır, lâkin zâlimdirler. Simyacı, Peki sen kimsin ve namın nedir?
Ses, ben Zindanların Hâkimi ve Yöneticisiyim, adım da Satürn'dür. Simyacı, O hâlde kükürt senin zindanlarında tutulur. Ses,
Kükürt hakikaten benim zindanlarımda tutulur, lâkin başka muhafızları da vardır. Simyacı, Ve zindanlarda ne yapar? Ses, Muhafızları kendisinden her ne dilerse onu yapar. Simyacı, Ve elinden ne gelir?
Ses, O binbir şeyin yapıcısıdır ve her şeyin yüreğidir, metalleri nasıl daha iyi kılacağını bilir ve mineralleri ıslah eder, hayvanlara idrak öğretir, otlarda ve ağaçlarda her türlü çiçeği var etmeyi bilir ve onların üzerinde hükümdardır, bozduğu havayı yine kendisi düzeltir, cümle kokuların yapıcısı ve cümle renklerin ressamıdır. Simyacı, Çiçekleri hangi maddeden var eder?
Ses, Muhafızları maddeyi ve kapları temin eder, lâkin kükürt maddeyi hazmeder, onun bu hazmının ve vezninin tecellisine göre muhtelif çiçekler ve kokular husule gelir. Simyacı, Yaşlı mıdır?
Ses, Dostum, bil ki kükürt cümle eşyanın cevheridir ve doğumca ikinci gelse de her şeyden daha kadimdir, daha kuvvetli ve daha muhteremdir, yine de itaatkâr bir evlattır. Simyacı, Efendim, o nasıl bilinir?
Ses, Muhtelif veçhelerle, lâkin en iyi surette hayvanlardaki hayatiyetin hâlinden, metallerdeki renkten, nebatattaki kokudan bilinir, o olmaksızın Annesi hiçbir şey vücuda getiremez. Simyacı, Yegâne vâris o mudur, yoksa kardeşleri var mıdır?
Ses, Annesinin tıpkı onun gibi olan tek bir oğlu vardır, diğer kardeşleri ise şerli şeylerle ünsiyet kurmuştur, onun sevdiği ve kendisini de seven bir kız kardeşi vardır, zira o kız kardeş onun için adeta bir Anne gibidir. Simyacı, Efendim, o her yerde bir ve tektür müdür?
Ses, Kendi tabiatına göre öyledir, lâkin zindanlarda tegayyür eder, yine de yüreği daima pâktır, fakat libası lekelenmiştir. Simyacı, Efendim, hiç hür kaldığı vaki midir?
Ses, Evet, bilhassa kendileriyle Annesi arasında derin bir aşinalık ve dostluk bulunan o hakîm zatların devrinde. Simyacı, Ve kimdi onlar? Ses, Pek çoktular,
Hermes vardı ki Annesiyle adeta bir idi, ondan sonra pek çok krallar ve prensler geldi, keza sonraki asırlarda onu hürriyetine kavuşturan Aristoteles, İbn-i Sina ve saire gibi nice hakîmler yetişti, bunlar onun bağlarını nasıl çözeceklerini biliyorlardı. Simyacı,
Efendim, kendisini azat etmelerine mukabil onlara ne ihsan eyledi?
Ses, Onlara üç krallık bahşetti, zira her kim onun bağlarını çözer ve onu salıverirse, kükürt evvelce kendi mülkünde hüküm süren muhafızlarını mağlup eder ve onları, kendisini azat eden zata tâbi kılmak üzere zincire vurulmuş hâlde teslim eyler, memleketlerini de mülk edinsin diye ona verir, lâkin bundan
daha ziyadesi de vardır, onun krallığında bir ayna bulunur ki onda bütün cihan temaşa edilir.
Her kim bu aynaya bakarsa, onda bütün cihanın hikmetinin üç cüzünü görüp tahsil edebilir ve böylece bu üç krallıkta pek ziyade hakîm kılınır, nitekim Aristoteles, İbn-i Sina ve diğer pek çokları da böyle kimselerdi; onlar da kendilerinden evvelkiler gibi cihanın nasıl halk olunduğunu bu aynada gördüler, Semavi meziyetlerin aşağıdaki cisimler üzerindeki tesirlerinin neler olduğunu, Tabiatın ateşin vezniyle şeyleri nasıl terkip ettiğini, keza Güneş'in ve Ay'ın hareketini, bilhassa Annesinin idare olunduğu o külli hareketi bu vasıtayla öğrendiler, sıcaklığın, soğukluğun, yaşlığın, kuruluğun mertebelerini ve otların, filhakika cümle eşyanın hassalarını bununla bildiler ve bu sayede pek mümtaz hekimler oldular.
Ve hakikaten, bir hekim şu veya bu otun hangi mertebede sıcak, kuru yahut yaş olduğunu Galen'in yahut İbn-i Sina'nın kitaplarından değil de, bizzat onların da bu hakikatleri kavradığı Tabiatın menbaından öğrenen bir kimse olmadıkça, rüsuh sahibi bir hekim olamaz.
Bütün bu hususları itina ile tefekkür ettiler ve insanların daha ulvi bir Tabiatın tahsiline şevk duyması, kükürdü nasıl hür kılacaklarını ve bağlarını nasıl çözeceklerini öğrenmesi için yazılarını haleflerine miras bıraktılar, lâkin bu asrın insanları onların metinlerini kâfi bir zemin ve otorite sayıp daha ötesini aramazlar, "Aristoteles böyle buyurur" yahut "Galen şöyle der" demesini bildiklerinde bu onlara yeter. Simyacı, Peki siz ne dersiniz efendim, bir ot, bir nebatat kitabı olmaksızın bilinebilir mi?
Ses, O kadim filozoflar reçetelerini bizzat Tabiat pınarının kendisinden neşet ettirerek yazdılar. Simyacı,
Nasıl efendim? Ses, Bil ki yerdeki ve yerin üzerindeki cümle mevcudat üç ilkeden meydana gelir ve hâsıl olur, bazen de üçüncüsünün kendilerine iltihak ettiği ikisinden vücut bulur, binaenaleyh bu üç ilkeyi, bunların veznini ve Tabiatın bunları nasıl birleştirdiğini bilen kimse, kaynatma yoluyla maddedeki ateşin derecesini, onun iyi yahut fena yahut vasat derecede mi kaynatıldığını, bunun da azlığına ve çokluğuna göre kemaliyle idrak edebilir, zira nebati olan her şey, bu üç ilkeyi bilenlerce malumdur. Simyacı, Ve bu nasıl vaki olur? Ses,
Görmekle, tatmakla ve koklamakla, şeylerin üç ilkesi ve hazımlarının mertebeleri işte bu üç duyuda ve bu duyulardan derlenir. Simyacı,
Efendim, kükürdün bir deva olduğunu söylerler. Ses, Evet, hekimin bizzat kendisidir o, zindandan kendisini kurtaranlara da bir şükran nişanesi olarak kanını deva niyetine bahşeder. Simyacı,
Efendim, külli devaya nail olunduğunda, insan kendisini ölümden ne vakte kadar muhafaza edebilir? Ses, Tâ ecel vaktine kadar, lâkin bu deva ihtiyatla alınmalıdır, zira nice hakîm zat vakitsizce onun yüzünden helak olmuştur. Simyacı,
Peki ne dersiniz efendim, bu bir sem midir? Ses, İşitmedin mi ki ulu bir ateş küçücük bir ateşi mahveder?
Bu Sanatı başkalarının tecrübesinden devralıp da devanın hassasını böylesine etraflıca tetkik etmemiş pek çok filozof vardı, evet, deva ne kadar kudretli ve latif idiyse, onlara o kadar şifalı görünürdü; şayet onun tek bir zerresi binlerce metalin içinden geçip nüfuz edebiliyorsa, insanın bedenine haydi haydi nüfuz ederdi.
Simyacı, Efendim, o hâlde nasıl kullanılmalıdır?
kullanılır? Ses, Öyle kullanılmalıdır ki tabii harareti kuvvetlendirsin lakin ona galebe çalmasın. Simyacı, Efendim, ben böyle bir İlacı nasıl yapacağımı bilirim. Ses, Şayet biliyorsan ne mutlu sana.
Zira o kükürdün kanı, cıvayı ve bütün metalleri Altına, insanların bedenlerini ise sıhhate dönüştüren ve pıhtılaştıran o dâhili fazilet ve kuruluktur.
Simyacı, Efendim, kalsine edilmiş kristallerle hazırlanan kükürt yağını yapmayı bilirim, bir çan vasıtasıyla yapılan bir başkasını da bilirim. Ses, O halde muhakkak ki sen o Meclisin bir filozofusun, zira sözlerimi ve şayet yanılmıyorsam bütün filozofların sözlerini doğru anlar ve şerh edersin. Simyacı, Efendim, bu yağ kükürdün kanı değil midir?
Ses, Ey Dost, kükürdün kanı, onu Zindandan azat etmeyi bilenlerden gayrısına verilmez.
Simyacı, Efendim, kükürt Metallerin dâhilinde bir şey bilir mi? Ses, Sana onun her şeyi bildiğini söylemiştim, bilhassa da Metallerdekileri, lakin muhafızları onun orada kolayca hürriyetine kavuşabileceğini bilirler, bu sebeple onu orada nefes dahi alamayacağı en muhkem Zindanlarda sımsıkı bağlı tutarlar ve Kralın Sarayına girmesinden korkarlar. Simyacı, Bütün Metallerde böyle hapsedilmiş midir?
Ses, Hepsinde, lakin aynı şekilde değil, bazılarında o kadar sıkı tutulmaz.
Simyacı, Efendim, metallerde neden böyle zalimce bir muamele görür? Ses,
Çünkü bir kez Krallık Saraylarına vardığında artık onlardan çekinmeyecektir, zira o vakit görülebilir ve pencerelerden serbestçe dışarı bakabilir, çünkü henüz arzuladığı mertebede olmasa da orada kendi has Mülkündedir. Simyacı, Efendim, peki o ne yer? Ses, Onun aşı
Rüzgârdır, hür olduğunda bu aş pişirilir, lakin Zindanda iken onu çiğ yemeye mecbur bırakılır.
Simyacı, Efendim, onunla muhafızları arasındaki bu düşmanlıklar sulhe bağlanamaz mı? Ses, Evet, şayet bir kimse o kadar bilge olsaydı. Simyacı, Bir barış hususunda onlarla neden müzakere etmez?
Ses, Bunu kendi başına yapamaz, zira derhal öfke ve gazapla alevlenir. Simyacı, Bunu bir Murahhas vasıtasıyla yapsın. Ses, Aralarında sulh tesis etmeyi bilebilecek kimse, şüphesiz Dünyadaki en bahtiyar İnsan ve ebedi bir hatıraya layık bir zat olurdu, lakin bunu gayet bilge olan ve Annesiyle uzlaşıp onunla müşterek bir idrake varabilen kimseden başkası yapamaz, zira Dost olsalardı biri diğerine mani olmaz, aksine kuvvetlerini birleştirerek şeyleri ölümsüz kılarlardı.
Hakikaten onları birbiriyle uzlaştıracak kimse, ebediyete vakfedilmeye layık bir insan olurdu.
Simyacı, Efendim, aralarındaki bu ihtilafları halledip onu azat edeceğim, sair hususlarda pek âlim ve bilge bir adamımdır, üstelik ameliyatlarda pek mahirimdir.
Ses, Dostum, hakikaten kafi derecede cüsseli olduğunu ve büyük bir Baş taşıdığını görüyorum, lakin bu şeyleri yapıp yapamayacağını bilmem. Simyacı,
Efendim, belki de Simyacıların bildiklerinden habersizsin, müzakere bahsinde daima üstün gelirler ve hakikaten ben de geride kalmam, yeter ki düşmanları benimle müzakereye yanaşsın, şayet müzakere ederlerse emin ol ki hezimete uğrayacaklardır.
Efendim, inan bana, Simyacılar müzakere etmeyi bilirler, yeter ki benimle görüşmeye razı olsunlar.
Kükürt tez zamanda hürriyetine kavuşacaktır. Ses, Muhakemeni pek beğendim, kabul gördüğünü işitiyorum.
Simyacı, Efendim, de bana, bu Filozofların hakiki kükürdü müdür?
Ses, Bu hakikaten kükürttür, lakin Filozoflarınki olup olmadığını bilmek sana düşer.
Sana kükürt hakkında kafi derecede söz söyledim. Simyacı, Efendim, Zindanlarını bulabilirsem onu azat etmeye muktedir olur muyum?
Ses, Şayet layıkıyla bilirsen muktedir olursun, zira onu azat etmek zindanları bulmaktan daha kolaydır. Simyacı, Efendim, sana yalvarırım yalnızca şunu de bana, onu bulursam ondan Filozof Taşını yapabilir miyim? Ses, Ey Dost, hüküm vermek bana düşmez, sen o cihete baksana, yine de şayet Annesini bilir ve ona tabi olursan, kükürt hür kaldığında Taş elinin altındadır. Simyacı, Efendim, bu kükürt hangi Mevzudadır [NOT: "Subject", simyada dönüştürülecek taşıyıcı madde ya da cevher anlamındadır]?
Ses, Katiyen bil ki bu kükürt pek büyük bir fazilete maliktir, Dünyadaki cümle eşya onun Menbaıdır, zira o Metallerde, Otlarda, Ağaçlarda, Hayvanlarda, Taşlarda ve Madenlerdedir. Simyacı,
Peki bu kadar eşya ve Mevzu arasında saklı duran onu bulup çıkarmaya hangi Şeytan muktedirdir?
Bana Filozofların onu hangi maddeden çıkardıklarını söyle. Ses, Dostum, pek fazla yaklaştın, yine de seni tatmin etmek adına bil ki kükürt her yerdedir, lakin Filozofları huzuruna kabul etmeyi adet edindiği birtakım Sarayları vardır, ancak Filozoflar onun kendi denizinde yüzüşüne ve Vulcanus ile oynaşmasına tazim ederler, o vakit Filozoflar onun yanına sefil libasları içinde kimseye görünmeden varırlar.
Simyacı, Efendim, Denizde ise madem, burada bu kadar yakınımda gizlenmişken niçin benim olmasın?
Ses, Onu görmeyesin diye muhafızlarının kendisini en karanlık Zindanlara kapattığını söylemiştim, zira o tek bir mevzudadır, lakin onu evinde bulamadıysan,
Ormanlarda hiç bulamazsın. Yine de onu bulmaktan ümidini kesme,
Sana hakikati söylüyorum ki o en kâmil manada Altında ve Gümüştür, lakin cıvada bulunması en kolay olandır. Simyacı, Efendim, Filozof Taşını yapmayı canıgönülden isterdim. Ses,
Hayırlı bir şey dilersin, kükürt de bağlarından kurtulmayı canıgönülden isterdi. Ve böylece Satürn çekip gitti.
Yorgun düşen simyacının üzerine derin bir uyku çöktü ve ona şu rüyet göründü, o korulukta su dolu bir çeşme gördü, çeşmenin etrafında tuz ile kükürt birbiriyle çekişerek yürümekteydi, nihayetinde kavgaya tutuştular, tuz kükürde öyle onulmaz bir yara vurdu ki, o yaradan kan yerine bembeyaz bir süt gibi su aktı ve büyük bir nehre dönüştü.
Derken o koruluktan pek güzel bir bakire olan Diana çıktı, nehirde yıkanmaya başladı, oradan geçmekte olan pek yiğit (ve hizmetkârlarından daha ulu) bir şehzade onu görüp güzelliğine hayran kaldı, kızın fıtratı kendisininkiyle bir olduğundan ona meftun oldu, kız bunu fark edince ona karşı muhabbet ateşiyle yandı.
Bu yüzden sanki baygınlık geçirir gibi oldu ve boğulmaya başladı, bunu gören şehzade kızın kurtarılmasını hizmetkârlarına emretti, lâkin hepsi de nehre yaklaşmaktan korktu, şehzade onlara, Neden o bakire Diana’ya el uzatmazsınız, dedi.
Onlar da cevap verdiler, Efendimiz, bu nehir hakikatte pek sığdır ve kurumuş gibidir, lakin pek de tehlükelidir,
Bir vakitler senin haberin olmaksızın oraya girmek istemiştik de ebedî ölüm tehlikesinden güçbela kurtulduk, bizden öncekilerin de onda helak olduğunu biliriz. Bunun üzerine şehzade kalın harmanisini bir kenara bırakıp zırhlı haliyle nehre atladı, güzel Diana’ya yardım etmek için ona elini uzattı, canını kurtarmak isteyen kız şehzadeyi de kendine doğru çekti, böylelikle ikisi birden boğuldu.
Kısa bir müddet sonra ruhları nehirden çıkıp suyun üzerinde uçuştu ve şöyle dedi,
Hayırlı bir iş ettik, zira başka türlü o kirlenmiş ve lekelenmiş bedenlerden azade olamazdık. Simyacı, Lâkin o bedenlere bir daha asla dönmeyecek misiniz? Ruhlar, Böyle murdar bedenlere dönmeyiz, ancak arındıkları vakit ve bu nehir Güneş’in hararetiyle baştan başa kuruduğunda, bu diyar da Hava ile defalarca sınandığında döneriz. Simyacı, Bu esnada siz ne eylersiniz? Ruhlar, O bulutlar ve fırtınalar dinene dek burada, nehrin üzerinde uçacağız.
Bu sırada simyacı kükürdüne dair daha arzulanır bir rüyaya daldı, birden kükürdü aramak üzere o mahalle gelen nice simyacılar göründü, çeşmenin başında tuz tarafından katledilen o kükürdün cesedini bulduklarında, onu aralarında taksim ettiler, bunu gören simyacı da onlarla birlikte bir pay aldı, böylece her biri evine dönüp o kükürt üzerinde amele başladı, bugüne dek dahi vazgeçmiş değillerdir.
Lâkin Satürn bu simyacıya rast gelip ona der ki, Dostum, ahvalin nicedir? Simyacı, Ah efendim, pek çok acayip şeyler gördüm, zevcem bunlara güçbela inanırdı, şimdi kükürdü de buldum, efendim kerem buyur da yardım et, Filozof Taşı’nı yapalım. Satürn, Bütün kalbimle dostum, öyleyse canlı gümüşü ve kükürdü hazırla, şuraya da bir cam kap ver. Simyacı, Efendim, cıvayla hiç işimiz olmasın, zira o değersizdir, yoldaşımı ve daha nicelerini aldatmıştır. Satürn, İçinde kükürdün hükümdar olduğu canlı gümüş olmaksızın filozoflar hiçbir şey yapamamışlardır, ben de onsuz ne yapılacağını bilmem. Simyacı, Efendim, gel bunu yalnızca kükürtten yapalım. Satürn, Pekâlâ dostum, fakat neticesi de ona göre olur.
Bunun üzerine simyacının bulduğu o kükürdü aldılar ve simyacının dilediği gibi hareket ettiler, muhtelif usullerle amele başladılar, kükürdü simyacının sahip olduğu türlü tuhaf ocaklarda tecrübe ettiler, lâkin her ameliye nihayete erdiğinde, kocakarıların mum yakmak için satageldikleri kükürtlü kibritlerden gayrı bir şey hasıl olmadı.
Sonra yeni bir amele başlayıp simyacının keyfince kükürdü süblime ve kalsine ettiler, lakin ne türlü işlerlerse işlesinler akıbet evvelki gibi oldu, zira kükürtlü kibritlerden başka bir şey yapamadılar, bunun üzerine simyacı Satürn’e dedi ki, Hakikaten efendim, görüyorum ki bu iş benim hülyama göre neticelenmeyecek, istirham ederim bildiğin gibi sen yalnız başına amel et. O vakit Satürn dedi ki, Öyleyse bak da öğren.
Akabinde, farklı cevherden fakat aynı menşeden iki cıva aldı, Satürn bunları kendi idrarında yıkadı ve onlara kükürtlerin kükürdü adını verdi, sabiti uçucu olanla karıştırdı, terkip husule gelince onu hususi kabına koydu, kükürt uçup gitmesin diye de başına bir bekçi dikti, sonra
maddenin icap ettirdiği veçhile onu gayet latif hararetteki bir banyoya yerleştirdi, her şeyi pek güzel eyledi.
Nihayetinde Filozof Taşı’nı vücuda getirdiler, zira hakiki maddeden gayrı hakiki bir şey vücut bulamazdı.
Pek sevinen simyacı cam kapla beraber Taşı eline aldı, yanık kanı andıran rengini müşahede edince hayrete düştü, aşırı neşesinden ötürü sıçramaya başladı, o sıçrarken cam kap elinden yere düşüp kırıldı. Satürn de böylece sırra kadem bastı.
Simyacı uykusundan uyandığında elinde ham kükürtten imal ettiği kibritlerden başka bir şey bulamadı, Taş ise uçup gitmişti ve hâlâ da uçar, bundan ötürü ona Uçucu denmiştir, böylelikle o biçare simyacı o rüyetten kibrit yapmaktan gayrı bir şey öğrenemedi, sonraları Taşı bir kenara bırakıp hekim oldu, Filozof Taşı’nı ararken böbrek taşına uğradı.
Nihayetinde o, bu nevi simyagerlerin âdeti olduğu üzere bir hayat sürdü, zira bunların ekserisi ya hekim ya da şarlatan olur, sağlam bir temel olmaksızın, yalnızca kulaktan dolma sözlerle veya reçeteler vasıtasıyla bu Sanata gelişigüzel cüret eden herkesin akıbeti de bu olacaktır. İşler yolunda gitmediğinde içlerinden bazıları şöyle der,
Bizler bilge kişileriz, otun büyüyüşünü dahi işitiriz, şayet bu Sanat hakiki olsaydı diğer insanlardan evvel ona biz vakıf olurduk,
Ve böylece yüzsüzce, layık olmayan kimseler sayılmamak için (ki hakikatte öyledirler, üstelik sapkındırlar da) Sanatı hor görür ve değerini alçaltırlar.
Bu İlim böylesi insanlardan nefret eder ve onlara başlangıcı daima sonda gösterir.
Şimdi layık olmayanlara bu Sanatın bir hiç olduğunu teslim ederiz, fakat fazilet âşıklarına, hakiki araştırmacılara ve Hikmetin Evlatlarına onu en yüksek mertebede tavsiye eder, onun yalnızca doğru değil, baştan ayağa en hakiki ilim olduğunu ikrar ederiz, nitekim bunu zaman zaman böyle bir temaşaya layık kimselerin huzurunda, hem yüksek hem de alçak mertebeden insanların önünde gerçekten ispat etmişizdir (fakat bu İlaç tarafımızdan yapılmamış, lakin bir dosttan alınmış olup yine de gayet hakikidir), bunu araştırıp bulmaları için de onun talihlerini layıkıyla talim etmişizdir, şayet Yazılarımız onların hoşuna gitmezse, başka müelliflerin daha kolay olan eserlerini okusunlar, ancak şu ihtarla ki, ne okurlarsa okusunlar, Tabiatın hilafına bir şeye kalkışmamak için okuduklarını daima Tabiatın imkânlarıyla kıyas etsinler.
Hatta Filozofların Kitaplarında yazılı olsa dahi, Ateşin yakmadığına inanmasınlar, zira bu Tabiatın hilafınadır, lakin şayet Ateşin kurutucu ve ısıtıcı bir hassası olduğu yazılmışsa, buna inanılmalıdır, zira Tabiata uygundur, çünkü Tabiat sağlam bir muhakemeyle daima mutabıktır ve Tabiata dair hiçbir şey çetin değildir, hakikatin tamamı açıktır.
Sonra Tabiatta hangi şeylerin birbiriyle ülfeti ve hısımlığı olduğunu da öğrensinler, kanaatimizce bu husus bizim Yazılarımız vasıtasıyla diğerlerine nazaran daha kolay idrak edilebilir, zira bir başkası çıkıp da sütten peynir mayalamak kadar aşikâr bir biçimde bütün reçeteyi ortaya koyana dek kâfi derecede yazdığımızı düşünmekteyiz, ki böyle açık etmek bize caiz değildir. Fakat
bütün söylediklerimi yalnızca yeni başlayanlara hasretmemek adına, bu meşakkatli zahmetleri artık geride bırakmış olan sizlere de bir şeyler söyleyelim.
Bir erkeğin, düğünleri Tabiatın evinde icra edilen bir zevceyle evlendiği o Memleketi gördünüz mü, avamın sizinle birlikte bu kükürtü nasıl gördüğünü fehmettiniz mi?
Şayet yaşlı kadınların Felsefenizi icra etmesini istiyorsanız, kükürtlerinizin beyazlatılmasını [dealbatio] gösterin, avama şöyle deyin, Gelin ve görün, zira şimdi su ayrıldı ve kükürt dışarı çıktı, o beyaz olarak geri dönecek ve Suları donduracaktır.
Öyleyse kükürtü yanmaz kükürtten yakın, sonra onu yıkayın, kükürt cıva oluncaya ve cıva da kükürt kılıncaya dek onu beyaz ve kırmızı yapın, bundan sonra onu Altının ruhuyla tezyin edeceksiniz,
Zira kükürtü kükürtten, cıvayı da cıvadan süblime etmezseniz, kükürtten ve cıvadan damıtma yoluyla hasıl olan o Suyu henüz bulamamışsınız demektir, inmeyen kimse yükselemez.
Bu Sanatta kayda değer ne varsa, pek çokları tarafından Hazırlık safhasında zayi edilir, zira bizim cıvamız kükürt ile canlandırılmıştır, aksi takdirde hiçbir işe yaramazdı.
Halkı olmayan bir Hükümdar bedbahttır, kükürtü ve cıvası olmayan bir Simyager de öyledir. Şayet beni anladıysan, kâfi derecede söyledim demektir.
NETİCE
Bu Sanatın her Arayıcısı, evvelemirde dört Unsurun yaratılışını, işleyişini ve hassalarını, tesirleriyle birlikte olgun bir muhakemeyle tetkik etmelidir, zira bunların kökeninden ve Mahiyetinden bihaber olursa İlkelerin bilgisine erişemeyeceği gibi, Taşın hakiki maddesini de bilemez, iyi bir neticeye ulaşması ise büsbütün imkânsızdır, çünkü her son kendi başlangıcında nihayete erer.
Neye başladığını iyi bilen kimse, sonun ne olacağını da iyi bilecektir.
Zira Unsurların kökeni Kaostur, her şeyin Yaradanı olan Tanrı, Unsurları onun içinden yaratmış ve tefrik etmiştir, bu keyfiyet yalnızca Tanrıya mahsustur, lakin Unsurlardan nesnelerin İlkelerini vücuda getiren Tabiattır ve bu da yalnızca Tanrının iradesiyle vuku bulan bir Tabiat işidir,
Tabiat bilahare İlkelerden Madenleri ve bütün eşyayı vücuda getirir, Sanatkâr dahi Tabiatı taklit ederek bunlardan pek çok harikulade işler husule getirebilir.
Çünkü Tabiat tuz, kükürt ve cıvadan ibaret olan bu İlkelerden Madenleri, Metalleri ve her nevi eşyayı hasıl eder ve Metalleri doğrudan doğruya Unsurlardan değil, Unsurlar ile Metaller arasında vasıta olan İlkeler marifetiyle hasıl eder, bundan ötürü
şayet Tabiat bunları vasıtasız yapmıyorsa, Sanat bunu hiç yapamaz. Yalnızca bu misalde değil, her tabii süreçte de bir ara tabiat ve meyil gözetilmelidir.
İşte bu sebeple, hakikat niyetlisi arayıcı Taşın Metallerden, Metallerin de Unsurlardan ne derece farklı olduğunu daha kolay idrak edebilsin diye bu Risalede Unsurları, tesirlerini ve işleyişlerini, keza İlkelerin kökenini kâfi derecede izah ettik (zira şimdiye dek hiçbir Filozof bu meseleleri böylesine sarahatle ifşa etmemiştir).
Zira Altın ile Su arasında bir fark vardır, lakin Su ile cıva arasındaki fark daha azdır, en az fark ise cıva ile Altın arasındadır.
Çünkü Altının evi cıvadır ve cıvanın evi de Sudur, lakin cıvayı pıhtılaştıran kükürttür, bu kükürt hakikaten pek güç hazırlanır, lakin araştırılıp bulunması çok daha güçtür.
Zira bu sır, cıvanın iç odalarında da barınan Filozofların kükürdünde gizlidir, ki onsuz hiçbir fayda sağlamayacak olan hazırlanışı üzerine, burada kükürdün tatbikatını değil, kudretini ve menşeini ele aldığımızdan ötürü, ileride tuzun üçüncü İlkesinde söz edeceğiz. Bundan ötürü bu Risaleyi kadim Filozoflardan herhangi birini cerhetmek için değil, bilakis onların Yazılarını teyit etmek ve ihmal ettikleri hususları ikmal eylemek gayesiyle kaleme aldık, zira Filozofların kendileri de nihayetinde yalnızca birer insandı, her hususta kusursuz olamazlardı ve tek bir kimse her şeye kifayet etmez.
Mucizeler dahi kimi kimseleri Tabiatın doğru yolundan saptırmıştır, nitekim fevkalade nüktedan bir Filozof olan Albertus Magnus’un başına geldiğini okuruz, kendisi yazdığına göre kendi devrinde mezarındaki ölü bir adamın dişleri arasında Altın zerreleri bulunmuştur.
Bu Mucizenin aslını çözememiş, lakin Morienus’un şu sözüyle kanaati pekiştiğinden, bunun insandaki Madensel kudretten neşet ettiğine hükmetmiştir,
Ve bu Maden, ey Hükümdar, senden çıkarılmıştır, lakin bu yanılgıdır, zira Morienus bu hususları Felsefi manada anlamayı murat etmiştir.
Zira Madensel kudret kendi Alemine yerleştirilmiştir, tıpkı Hayvansal olanın kendi Aleminde bulunduğu gibi, nitekim On İki Risale Kitabında bu Alemleri tefrik eyleyip üç Aleme ayırmıştık, çünkü bunlardan her biri, başka herhangi bir nesnenin dahlî olmaksızın kendi içinde kaimdir ve çoğalır.
Hayvansal Alemde cıvanın Madde, kükürdün ise kudret hükmünde olduğu muhakkaktır, lakin Hayvansal olan Madensel değildir.
Şayet insanda Hayvansal kükürdün kudreti olmasaydı, kan cıvasını ete ve kemiğe donduramazdı, keza Bitkisel Alemde Bitkisel kükürdün bir kudreti bulunmasaydı, Suyu yahut Bitkisel cıvayı Otlara ve Ağaçlara pıhtılaştıramazdı. Madensel Alemde de vaziyet böyle anlaşılmalıdır.
Bu üç cıva hakikatte kudret bakımından farklılık göstermez, üç kükürt de öyle, zira her kükürt kendi cıvasını pıhtılaştırma kudretine maliktir ve her cıva da kendisine yabancı olan başka hiçbir kükürtle değil, yalnızca kendi has kükürdüyle pıhtılaşma kudretini haizdir.
İmdi, ölü adamın dişleri arasında Altının bulunması ve hasıl olmasının veçhi şudur, zira sağlığında bir Hekim marifetiyle onun zayıf düşmüş bedenine, ya merhemle, ya Turbith [NOT: Hint turbudu, tıbbi bir kök] ile yahut adet ve usul olduğu üzere başka bir yolla cıva zerk edilmişti ve cıvanın Tabiatı icabı ağza yükselip oradaki yaralar vasıtasıyla Balgam ile birlikte dışarı atılması mukadderdi.
Binaenaleyh şayet böylesi bir tedavi esnasında hasta adam vefat ederse, o cıva hiçbir çıkış yolu bulamayarak ağzında, dişlerinin arasında kalmış ve o ceset cıvanın tabii kabı haline gelmiş, böylelikle uzun müddet sıkıca kapalı kalarak, İnsanoğlunun bedenindeki yakıcı Balgamın sebebiyet verdiği tabii çürüme hararetiyle saflaştırılıp, kendi has kükürdü vasıtasıyla Altına dondurulmuştur.
Lakin şayet oraya Madensel cıva zerk edilmemiş olsaydı, asla Altın hasıl olamazdı. Ve bu, Tabiatın Yerin bağrında, mahallin yahut rahmin istidadına göre yalnızca cıvadan Altın, Gümüş ve diğer Metalleri meydana getirdiğine dair en hakiki misaldir, zira cıva kendi içinde, arızi bir mani zuhur etmedikçe yahut kafi hararete veya kapalı bir mekana malik olmadıkça kendisiyle Altına pıhtılaştığı kendi has kükürdünü barındırır.
Binaenaleyh Hayvansal kükürdün kudreti cıvayı Altına dondurmaz, ete dondurur, zira İnsanda böyle bir kudret bulunsaydı, bütün bedenlerde böyle vuku bulması icap ederdi, oysa durum böyle değildir.
Yazarlar tarafından layıkıyla mülahaza edilmediğinden, Okurların hatalara düşmesine sebebiyet veren bu kabil pek çok Mucize ve arıza zuhur eder, yine de dürüst araştırmacı her şeyi Tabiatın imkanına tatbik etmelidir, şayet Tabiata muvafık düşmüyorlarsa, kendi hallerine bırakılmalı ve terk edilmelidirler.
Gayretkeş Talip için, İlkelerin Menşeinin ne olduğunu burada işitmiş olması kafidir (zira başlangıç bilinmedikçe, nihayet daima şüphelidir), bu Risalede onun araştırmacısına Muammalı bir surette değil, elimizden geldiğince sarih ve cevaz verildiği ölçüde hitap ettik, bunun vasıtasıyla şayet Tanrı bir kimsenin zihnini aydınlatacak olursa, halefin seleflerine ne borçlu olduğunu bilecektir, zira bu Sanat daima aynı türden zekalar ve meşrepler vasıtasıyla iktisap edilir.
Bu Sanatı, bu kabil sarih bir izharın ardından, en yüce Yaradanımız ve Rabbimiz olan Tanrının sinesine tevdi eder, kendimizi bütün temiz kalpli Okurlarla birlikte O’nun inayetine ve sonsuz merhametine emanet eyleriz. Ezelden ebede hamd ve celal O’na mahsustur. SON.
İÇİNDEKİLER CETVELİ Bu KİTABIN Tabiat Üzerine, onun ne olduğu ve Araştırmacıların nasıl olması gerektiği. sayfa 1. Nutfede muradımıza muvafık Tabiat ameliye- si üzerine. s. 5. Metallerin hakiki ilk maddesi (prima materia) üzerine. s. 7. Metallerin Yerin bağrında nasıl hasıl olduğu. s. 10. Cümle Taşların hasıl oluşu üzerine. s. 14. İkinci Madde ve nesnelerin çürümesi üzerine. İkinci Maddenin kudreti üzerine. s. 22. Sanat ile Tabiatın Tohumda nasıl iş gördüğü. s. 25. Metallerin karışımı yahut Tohum- larının çekilip çıkarılması üzerine. s. 28. Güneşin Oğlunun tabiatüstü doğumu üzerine. s. 31. Sanat marifetiyle Taşın yahut Ten- türün yapılışı ve Tatbikatı üzerine. s. 34. Taş ve onun kudreti üzerine. s. 37. Bu On İki Risalenin Hülasası yahut Neticesi. s. 42.
İçindekiler. Felsefi Muamma yahut Bilmeceye Mukaddime. s. 48. Netice ve ilave makamında zikredilen Mesel yahut Felsefi Bilmece. s. 52. Cıva, Simyacı ve Tabiat arasında bir Muavere. s. 60. Kükürt Üzerine Bir Risale.
EŞYANIN TABİATI ÜZERİNE
HOHENHEIMLI PHILIPP THEOPHRASTUS TARAFINDAN YAZILMIŞ DOKUZ KİTAP, KENDİSİNE [PARACELSUS] DENİR.
Dokuz Kitabın Başlıkları, Tabii şeylerin, Üremeleri Büyümeleri Muhafazaları Hayatı Ölümü Yenilenmesi Dönüşümleri Ayrışmaları İşaretleri [Signatures] üzerinedir.
EŞYANIN TABİATI ÜZERİNE DOKUZ KİTAP Hohenheimlı Philipp Theophrastus, namıdiğer Paracelsus tarafından yazılmıştır.
Friburgelu dürüst ve bilge adam, en yakın dostu ve aziz kardeşi John Winckelsteiner'a Theophrastus Paracelsus her daim sıhhat diler.
En yakın dostum ve aziz kardeşim, bana gönderdiğiniz sık mektuplarda dile getirdiğiniz dostane ve daimi taleplerinizi yerine getirmem pek münasiptir, zira son mektubunuzda şayet elverirse beni samimiyetle ve nezaketle yanınıza davet etmektesiniz, size yalan söyleyemem, nice engeller sebebiyle gelememekteyim, lakin diğer talebinize, yani size bazı açık talimatlar vermeme gelince, bunu sizden esirgeyemem, bilakis bu hususta sizi hoşnut etmeye mecburum.
Zihninizin dürüstlüğünü ve bu sanatta yeni yahut harikulade olan her şeyi canıgönülden işitmek ya da görmek istediğinizi bilirim.
Servetinizin ve ömrünüzün mühim bir kısmını bu uğurda harcadığınızı da bilirim.
Bu sebeple, şahsıma karşı büyük bir hüsnüniyet ve kardeşane bir sadakat gösterdiğinizden, her ikisini de unutmam mümkün değildir, şükran duymaya ve şayet sizi bir daha göremezsem, benden bir hatıra olmak üzere size ve sizden sonrakilere kardeşane bir miras bırakmaya kendimi borçlu bilirim.
Zira burada yalnızca bana sual ettiğiniz hususlara cevap verip sizi açıkça aydınlatmakla kalmayacak, aynı zamanda size Eşyanın Tabiatı Üzerine tesmiye edeceğim ve dokuz küçük kitaba taksim edeceğim bir kitap ithaf edeceğim. Bu kitapta bütün arzularınızı yerine getirecek ve talep ettiğinizden fazlasını sunacağım, gerçi yazacağım bunca şeyin doğruluğundan belki çok kuşkulanacak, belki de şüpheye düşeceksiniz.
Fakat böyle yapmayınız, bilakis bunların soyut mülahazalar ve nazariyeler olmadığını, bilakis ameli olup tecrübeden neşet ettiğini kabul ediniz.
Her ne kadar hepsini bizzat tecrübe etmemiş olsam da, onları başkalarından temin ettim, başkaları vasıtasıyla tasdik eyledim ve hem bu nevi bir tecrübeyle hem de Tabiatın ışığıyla onları bilmekteyim.
Şayet bazı yerlerde ne demek istediğimi anlayamazsanız yahut bazı ameliyelerde benden daha fazla izahat talep ederseniz, bana hususi olarak yazınız, meseleyi daha sarih biçimde beyan eder, size kafi derecede talimat ve malumat veririm.
Gerçi ne yazacağımı layıkıyla yanlış anlamayacağınızı düşünürüm, zira hünerler ve iyi bir anlayış ile Cenab-ı Hak tarafından ne derece donatıldığınızı ve lütuflara mazhar kılındığınızı bilmekteyim.
Kaldı ki fikrimi ve meramımı evvelden bildiğiniz için beni süratle ve suhuletle anlayacaksınızdır.
Şimdi ümit ederim ve hiç şüphe etmem ki, size tevdi edilen bu mevcut esere ihtiram gösterecek, kıymetini takdir edecek ve onu asla etrafa yaymayıp kendiniz ve yakınlarınız için fevkalade bir gizlilikle muhafaza edeceksiniz, zira o cidden gizlenmiş büyük bir hazine, müstesna bir mücevher ve domuzların, yani sofistlerin, bütün hayırlı tabii sanatları ve sırları tahkir edenlerin önüne atılmaması gereken kıymetli bir şeydir, nitekim onlar bu sırları ne okumaya ne de bunlara sahip olmaya, bilmeye yahut anlamaya layıktırlar.
Bu kitap pek küçük olup az kelimeden müteşekkil bulunsa da, nice ve büyük sırlarla doludur.
Zira burada sizi birçok sözle yormamak ve usandırmamak gayesiyle afaki fikirler ve nazariyelerle değil, ameli olarak, Tabiatın ışığından ve tecrübeden hareketle yazmaktayım.
Bu minvalde pek aziz dostum ve sevgili kardeşim, bu kitabı yalnız ve yalnız size olan muhabbetimden ötürü kaleme aldığım ve başka hiç kimseye nasip etmediğim cihetle, ona kıymetli bir meta ve ulu bir sır muamelesi etmenizi, hayatta olduğunuz müddetçe elinizden çıkarmamanızı ve vefatınızda aynı şekilde evlatlarınıza ve mirasçılarınıza vasiyet etmenizi istirham ederim, öyle ki onlar da bu kitabı gizlice saklasınlar, kendilerinden bilhassa ricam şudur ki, bu kitabın ailenizin haricine çıkmasına ve aleme yayılmasına katiyen müsaade etmesinler, aksi halde kendi işlerine gelmeyen her şeyi hor gören ve hatta küçümseyen safsatacıların ve budalaların eline düşecektir, nitekim bütün ahmakların adet olduğu üzere, bunlar yalnız kendi bildiklerinden hoşnut olurlar, onları yalnızca kendi oyuncakları eğlendirir, başkasına ait hiçbir şeyi beğenmezler ve hikmetin her nevinden nefret ederler.
Bu sebeple hikmeti ahmaklık sayarlar, zira hiçbir şey onlara faide sağlamaz, hiçbir şeyin istifadesini bilmezler.
Nasıl ki bir zanaatkar diğerinin aletlerini kullanamazsa, bir ahmak da kendi sopasından yahut çalı çırpısından daha iyi bir silah kullanamaz ve kulağına kendi çıngırağının sesinden daha hoş gelen bir avaz yoktur. Bu sebeple pek aziz kardeşim, sizden rica ettiğim gibi sadakatle tembih olun ve size emrettiğim şeyi yerine getirin, bunu yapacağınızı ümit ederim, zira doğru ve güzel olanı yapacaksınız. Allah'ın inayetiyle esen kalınız. Villach'ta, 1537 senesinde yazıldı.
BİRİNCİ KİTAP, EŞYANIN TABİATI ÜZERİNE Birinci Kitap
Tabii Şeylerin Üremesi Üzerine Bütün tabii şeylerin üremesi iki türlüdür, tabiaten ve sanat olmaksızın vuku bulan üreme ile suni olarak, yani simya vasıtasıyla hasıl olan üreme.
Gerçi umumi manada bütün şeylerin, çürüme vasıtasıyla topraktan tabiaten vücuda geldiği söylenebilir. Zira çürüme, üremenin en başlıca derecesi ve ilk basamağıdır. Çürüme ise rutubetli bir hararetten neşet eder.
Zira kesintisiz bir rutubetli hararet çürümeye sebebiyet verir ve bütün tabii şeyleri ilk suretlerinden ve cevherlerinden, keza meziyet ve tesirlerinden çıkarıp başka bir şeye dönüştürür.
Zira midedeki çürüme nasıl ki bütün yiyecekleri değiştirip dışkıya dönüştürürse, doğal şeylerin türeyişi de iki türlüdür.
Her şey çürümeden hasıl olur. Çürümenin sebebi rutubettir. Çürümenin kudreti ve tabiatı.
Midenin dışındaki, bir cam kap içindeki çürüme dahi her şeyi bir suretten diğerine, bir cevherden diğerine, bir renkten diğerine, bir kokudan diğerine, bir erdemden diğerine, bir kudretten diğerine, bir hususiyetten diğerine ve umumen bir keyfiyetten diğerine tebdil eder.
Zira aşikârdır ve her günkü tecrübeyle sabittir ki, faydalı ve şifalı nice iyi nesne, çürümenin ardından büsbütün heba olup yararsız ve katıksız bir zehre dönüşür.
Bunun aksine, fena, yararsız, zehirli ve muzır nice nesne de vardır ki, çürümelerinin ardından iyi hale gelir, bütün zararlarından arınır ve fevkalade şifalı bir mahiyet kazanır, çünkü çürüme büyük neticeler doğurur, nitekim bunun en meşhur misalini Mukaddes İncil'de, Mesih'in şöyle buyurduğu yerde buluruz, bir buğday tanesi toprağa düşüp çürümedikçe, yüz kat meyve veremez.
Bundan ötürü bilmeliyiz ki, pek çok şey çürüme vasıtasıyla çoğalarak kusursuz meyveler verir.
Çürüme nedir. Zira çürüme, bütün tabii nesnelerin ilk cevherinin yok oluşu, değişimi ve ölümüdür, bundan ise bin kat daha hayırlı bir yeniden doğuş ve yeni bir türeyiş meydana gelir.
Mademki çürüme, türeyişin ilk mertebesi ve basamağıdır, şu halde çürümeyi pek iyi kavramamız gayet elzemdir.
Çürümenin birçok türü vardır ve her biri türeyişini bir diğerinden farklı bir veçhile vücuda getirir. Biri diğerinden daha tez hasıl olur.
Nem ile hararetin çürümenin ilk mertebesi ve basamağı olduğunu da söylemiştik, nitekim bir tavuğun yumurtalarını kuluçkaya yatırması gibi, her şeyi vücuda getiren de budur.
Bu sebepledir ki, çürüme vasıtasıyla ve çürümenin içinde, her türlü müsilajlı balgam ve madde, nihayetinde neye dönüşecek olursa olsun, can bulur.
Bunun misalini yumurtada görürsünüz, onda müsilajlı bir hılt [sıvı] vardır ve bu hılt, mutedil ve mütemadi bir hararet vasıtasıyla çürütülüp canlı bir civcive dönüştürülür, bu da yalnızca tavuğun hararetiyle değil, böylesi her türlü hararetle vuku bulabilir.
Zira bu mertebedeki bir ateşte, yumurtalar bir cam kapta ve küller içinde olgunluğa eriştirilip canlı kuşlara dönüştürülebilir, hatta herhangi bir kimse dahi yumurtayı koltuk altında olgunlaştırıp tıpkı tavuk gibi bir civciv çıkarabilir.
Burada bundan daha büyük ve daha mühim bir hususu da nazar-ı dikkate almalıyız, şayet o canlı civciv, kabak [retort] benzeri bir cam kap içerisine konup ağzı mühürlenir, ateşin üçüncü derecesinde yakılarak toz yahut kül haline getirilir ve akabinde bu şekilde kapatılmış halde, at gübresinin en kusursuz çürümesiyle müsilajlı bir balgama kadar çürütülürse, o balgam yeniden olgunluğa eriştirilip yenilenmiş ve taze vücut bulmuş bir civcive dönüştürülebilir, şu şartla ki, o balgam evvelki kabuğuna yahut mahfazasına tekrar kapatılmış olsun.
İşte bu, yeniden doğuş ve durulma vasıtasıyla ölüyü diriltmektir ki, hakikaten Tabiat'ın azametli ve derin bir mucizesidir.
Bu ameliyeyle bütün kuşlar öldürülebilir, yeniden diriltilebilir ve yeni baştan var edilebilir, bu da Tanrı'nın fani insanoğluna bahşettiği en yüce, en ulu mucize ve sırdır.
Yine bilmeliyiz ki, tabii bir babası ve anası olmaksızın, tabii yoldan bir kadından doğmayarak, bu suretle bir insan dahi türetilebilir.
Fakat mahir bir simyacının Sanatı ve gayretiyle bir İnsan doğabilir ve büyüyebilir, nitekim bu husus daha sonra gösterilecektir.
Tabii sebepler mucibince insanların hayvanlardan doğması dahi mümkündür, lakin bu iş büyük bir fısk ve dalalet olmaksızın vücut bulamaz, şöyle ki, şayet bir adam bir hayvanla cima eylerse ve o hayvan da tıpkı bir kadın gibi erkeğin menisini arzu ve şehvetle rahmine kabul edip gebe kalırsa, meni kaçınılmaz surette çürür ve vücudun mütemadi hararetiyle oradan bir hayvan değil, bir insan meydana gelir.
Tohum ne ise meyve de odur. Zira ekilen tohum ne ise, hasıl olan meyve de daima odur, şayet böyle olmasaydı, bu durum Tabiat'ın ışığına ve Felsefeye mugayir düşerdi.
Bu haseple tohum ne ise, ondan filizlenen nebat da odur.
Soğan tohumundan soğan biter, gül, ceviz yahut marul değil.
Buğdaydan buğday hasıl olur, arpadan arpa, yulaftan yulaf, tohumu olan ve ekilen diğer bütün mahsuller için de durum böyledir.
Kadının tahayyülünün kudreti. Aynı minval üzere, bir kadın ile bir erkekten akıldan yoksun bir canavarın peyda olması da mümkündür ve Tabiat'a aykırı değildir.
Burada kadını (evvelki meselede olduğu gibi) bir erkek gibi yargılayıp kınamamak icap eder, zira Tabiat'a aykırı davranmışçasına facire yahut mülhit sayılmamalıdır, bu hal onun tahayyülüne atfedilmelidir. Zira buna sebep daima kadının tahayyülüdür.
Gebe bir kadının tahayyülü öylesine kudretlidir ki, tohumu bedenine kabul ederken rahmindeki yavruyu türlü veçhile tebdil edebilir, çünkü onun batıni Yıldızları yavru üzerine öylesine kuvvetle meyleder ki, onda bir tesir ve tesir dairesi meydana getirirler.
Bundan ötürü, anasının rahmindeki yavru, şekillenme esnasında anasının eline ve iradesine teslim edilmiştir, tıpkı çömlekçinin elindeki balçık gibi ki, çömlekçi kendi muradı ve arzusu ne ise ondan onu biçimlendirip var eder, gebe kadın da Bedenindeki meyveyi Tahayyülüne ve kendi Yıldızlarına göre şekillendirir.
Bundan ötürü sıklıkla vuku bulur ki, annenin muhayyilesi embriyo üzerine ne denli kuvvetle yönelmişse, insanın tohumundan sığırlar ve diğer korkunç canavarlar peyda olur. Şimdi, çürüme vasıtasıyla nice ve muhtelif şeylerin husule geldiğini ve can bulduğunu işittiğinize göre, yine bilmelisiniz ki, pek çok ottan da çürüme yoluyla muhtelif canlı mahluklar ürer; bu işlerin ehli olanlar bunu bilirler. Burada şunu da bilmeliyiz ki, çürümeden üreyen ve meydana gelen bu kabil hayvanların hepsi bir miktar zehir ihtiva eder ve zehirlidir; yine de biri diğerinden çok daha kuvvetlidir ve biri diğerinden farklı bir tabiata sahiptir, nitekim yılanlarda, engereklerde,
kara kurbağalarında, kurbağalarda, akreplerde, basilis klerde [NOT: Horoz yumurtasından çıktığına inanılan efsanevi sürüngen], örümceklerde, marangoz arılarında, karıncalarda ve kurtçuklar, kurtlar, çekirgeler gibi türlü türlü solucanlarda gördüğünüz üzere; bunların hepsi çürüme içinde ve çürüme vasıtasıyla ürerler.
Hayvanlar arasında dahi muhtelif canavarlar türer; ve kendiliğinden çürümeyle üremeyip, evvelce zikredildiği üzere, sanat yoluyla bir cam içinde vücuda getirilen canavarlar da mevcuttur; zira bunlar sıklıkla pek hayret verici bir suret ve biçimde, bakması dahi korku salan hallerde zahir olurlar; çok kere pek çok ayakla,
pek çok kuyrukla, pek çok renkle, çoğu zaman da pek çok başla, balık kuyruklu yahut tüylü kurtçuklar ve emsali görülmemiş sair alışılmadık suretlerle belirirler. Bu sebeple, yalnızca münasip ebeveyni bulunmayan ve kendilerine benzer şeylerden doğmayan hayvanlar değil, başka şeylerden üreyenler de canavardır. Nitekim bir basilisk hususunda da durumun böyle olduğunu görürsünüz; o da bir canavardır ve hakikaten canavarların fevkindedir, kendisinden daha fazla korkulacak başka bir şey yoktur; zira yalnızca bakışıyla ve nazarıyla herhangi bir insanı helak edebilir; onun zehri bütün zehirlerin üstündedir, dünyada hiçbir şey onunla mukayese edilemez.
Zehrini gözlerinde pek gizli bir surette taşır ve bu, tıpkı gözlerinde gizli bir zehir taşıyan hayızlı bir kadına benzeyen bir peyda oluş zehridir; öyle ki yalnızca bakışıyla bir ayna lekelenir ve kirlenir.
Aynı şekilde, şayet bir yaraya yahut bir çıbana bakacak olursa, orayı da benzer biçimde ifsat eder ve şifasını engeller; nitekim nefesiyle de, nazarıyla olduğu gibi, muhtelif şeylere tesir eder, onları bozar ve zayıflatır; keza dokunuşuyla da böyledir.
Zira görürsünüz ki hayız vaktinde şaraba müdahale ederse, şarap aniden değişir ve koyulaşır; dokunduğu sirke dahi kesilir ve faydasız hale gelir; keza imbikten çekilmiş sular da kuvvetlerini kaybederler.
Aynı şekilde misk kedisi yağı, gri amber, misk ve bu kabil kokular, böyle bir kadının onları taşıması yahut el sürmesiyle kokularını yitirirler; keza altın ve mercanlar renklerini kaybeder, pek çok mücevher ve ayna da bununla lekelenir vesaire. Lakin basilisk hususunda serdettiğim meseleye,
hangi sebeple ve ne şekilde bakışlarında ve gözlerinde zehir taşıdığına geri dönecek olursak; bilmelisiniz ki o, mezkur hasleti ve zehri, daha evvel zikredildiği veçhile hayızlı kadınlardan alır.
Zira basilisk, bir kadının en büyük murdarlığından, yani hayız kanından ve meninin kanından, şayet bir su kabağı biçimli cam kaba konur ve at gübresi içinde çürütülürse ürer ve husule gelir; bu çürüme neticesinde bir basilisk vücut bulur.
Lakin evvelemirde kendisini camlarla iyice örtüp tahkim etmedikçe, onu yapmaya, oradan çıkarmaya ve yeniden helak etmeye kim bu kadar cüretkar ve cesur olabilir?
Bunu yapması için kimseyi ikna etmem, bilakis bundan sakınmalarını salık veririm. Lakin canavarlardan bahsetmeye devam edecek olursam;
Bilesiniz ki dilsiz hayvanlar arasında, başka şeylerden husule gelen ve kendi benzerlerinden doğmayan canavarlar nadiren uzun yaşarlar; bilhassa diğer hayvanların yakınında yahut arasında yaşayacaklarsa, fıtri bir meyil ve Tanrı'nın takdiri hasebiyle, fıtrata uygun surette doğmuş olan hayvanlara bütün canavarlar menfurdur; nitekim insan suretinde olup insandan türeyen canavarlar da nadiren uzun ömürlü olurlar.
Ve ne kadar harikulade ve dikkat çekici olurlarsa, o kadar çabuk ölürler; öyle ki derhal gizli bir mahalle götürülüp bütün insanlardan tecrit edilmedikçe, insanlar arasında hiçbiri üçüncü günü geçemez.
Bundan gayrı bilmelisiniz ki Tanrı bu kabil canavarlardan ikrah eder, bunlar O'nun rızasına mugayirdir ve Tanrı'nın suretini taşımadıkları cihetle hiçbiri necat bulamaz; bundan ötürü onların Şeytan tarafından bu şekilde biçimlendirildiklerinden
ve Tanrı'dan ziyade Şeytan'ın hizmeti için vücuda getirildiklerinden başka bir şey istidlal edemeyiz; zira hiçbir canavar tarafından asla hayırlı bir amel işlenmemiştir, bilakis her türlü şer, kötülük ve şeytani hile zuhur etmiştir.
Nitekim bir cellat, oğullarının kulaklarını keserek, gözlerini oyarak, yanaklarını, parmaklarını, ellerini dağlayarak ve başlarını keserek onları nasıl damgalarsa; Şeytan da ana rahmine düşme esnasında şerli arzulardan, şehvetlerden ve vehimlerden devşirdikleri annelerinin muhayyilesi vasıtasıyla kendi oğullarını öyle damgalar. Ayrıca bir uzvu fazla yahut eksik olan ya da çift uzva sahip bulunan bütün insanlardan imtina edilmelidir.
Zira bu, Şeytan'ın bir alametidir ve ardından gelecek olan bazı gizli kötülüklerin ve fesadın pek kati bir nişanesidir.
Bu sebeple onlar, celladın eli değmeden yahut en azından onun vurduğu bir damga bulunmaksızın nadiren can verirler. Lakin Suni insanların husule getirilmesini katiyen unutmamalıyız.
Zira her ne kadar uzun müddet gizli kalmış olsa ve kadim Filozoflardan bazıları tarafından, Tabiatın yahut Sanatın bir kadının bedeni ve tabii rahmi haricinde bir İnsan vücuda getirmesinin mümkün olup olmadığına dair azımsanmayacak Şüpheler ve Sualler ortaya atılmış olsa da, bu hususta bir hakikat payı mevcuttur.
Buna cevabım şudur ki, bu durum Simya Sanatına ve Tabiata hiçbir surette aykırı değildir; evet, gayet mümkündür.
Fakat bunu meydana getirmek için şu şekilde ilerlemeliyiz, Bir erkeğin menisi, tek başına, mühürlenmiş bir cam balonda, at gübresi içinde en yüksek çürüme derecesinde kırk gün boyunca veya canlı hale gelip hareket etmeye ve kıpırdamaya başlayıncaya dek bekletilip çürütülsün ki bu durum kolayca görülebilir. Bu süreden sonra,
bir insana benzer bir şey olacaktır, ancak şeffaf ve bedensizdir.
Bundan sonra, şayet her gün insan kanının Arcanum'u ile dikkatle ve basiretle beslenip büyütülürse ve kırk hafta boyunca at gübresinin sabit, denk bir ısısında tutulursa, bir kadından doğmuş bir çocuğun tüm uzuvlarına sahip, hakiki ve yaşayan bir çocuk haline gelecektir, fakat boyutu çok daha küçük olacaktır. Biz buna Homunculus veya Yapay [İnsan] deriz.
Ve bu varlık, anlayışın daha olgun çağlarına erişinceye kadar, diğer tüm çocuklar gibi büyük bir özen ve dikkatle büyütülmelidir.
İşte bu, Tanrı'nın ölümlü ve günahkâr insana bildirdiği en büyük sırlardan biridir.
Zira bu bir mucizedir ve Tanrı'nın büyük harikalarından biri olup tüm sırların fevkindeki bir sırdır, hiçbir şeyin gizli kalmayıp her şeyin aşikâr kılınacağı son vakitlere kadar da sırlar arasında saklanması pek haklı bir gerekliliktir. Ve her ne kadar şimdiye değin insanlar tarafından bilinmemiş olsa da orman Perileri, Nemfler ve Devler tarafından nice çağlar öncesinden bilinmekteydi, zira onlar da bunlardan gelmektedir.
Çünkü bu tür yapay insanlardan, insan çağına eriştiklerinde,
Büyük meselelerin araçları olan, düşmanlarına karşı büyük zaferler kazanan, tüm sırları ve gizemleri bilen Pigmerler, Devler ve diğer kudretli ve heybetli adamlar meydana gelir, zira onlar yaşamlarını Sanat vasıtasıyla alırlar, bedenlerini, etlerini, kemiklerini ve kanlarını Sanat yoluyla edinirler, Sanat vesilesiyle doğarlar, bu sebeple Sanat artık onlarla cisimleşmiş ve içlerine işlemiştir, bu yüzden kimseden bir şey öğrenmelerine lüzum yoktur, bilakis başkaları onlardan öğrenmek mecburiyetindedir, zira onlar mevcudiyetlerini ve kökenlerini,
bahçedeki bir gül yahut çiçek gibi, Sanata borçludurlar ve kudret ile fazilet bakımından insanlara değil ruhlara benzedikleri için Perilerin ve Nemflerin çocukları olarak adlandırılırlar. Burada madenlerin oluşumu hakkında da birkaç söz söylememiz icap eder, ancak Madenlerin Oluşumu adlı kitabımızda bundan kâfi derecede bahsettiğimizden, burada meseleyi çok muhtasar ele alacak, yalnızca o kitapta atlanmış olan hususları kısaca ekleyeceğiz.
Bilesin ki yedi madenin tamamı, bu minval üzere, üç katlı bir maddeden, yani cıva, kükürt ve tuzdan, lâkin kendilerine has ve müstakil renklerde vücuda gelir.
Bu sebepten Hermes, yedi madenin tamamının, tıpkı tentürler ve Filozof Taşı gibi, üç tözden hasıl olduğunu ve birleştiğini söylerken yanılmamıştır.
O, bu üç töze Ruh, Can ve Beden adını verir, fakat bunun nasıl anlaşılması gerektiğini yahut bununla ne kastettiğini göstermemiştir, gerçi ihtimaldir ki bu üç İlkeyi biliyordu, lâkin onları zikretmedi.
Bu yüzden onun burada bir yanılgı içinde olduğunu iddia etmiyoruz, yalnızca sükût etmiştir, öyle ki bu üç ayrı töz layıkıyla anlaşılabilsin, yani Ruh, Can ve Beden dendiğinde, bunların yedi madenin kendilerinden meydana geldiği üç İlkeden, yani cıva, kükürt ve tuzdan başka bir anlama gelmediğini bilmeliyiz.
Zira cıva Ruh'tur, kükürt Can'dır ve tuz Beden'dir, fakat maden, Ruh ile Beden arasındaki Can'dır (Hermes'in buyurduğu gibi) ki bu Can hakikatte kükürttür ve bu iki zıddı, yani Beden ile Ruh'u birleştirir ve onları tek bir cevhere dönüştürür. Lâkin,
bu durum, her cıvadan, her kükürtten yahut her tuzdan, yedi madenin, tentürün veya Filozof Taşı'nın simya Sanatı yahut gayretiyle, Ateşin yardımıyla meydana getirilebileceği şeklinde anlaşılmamalıdır, bilakis yedi maden dağlarda, Yerin Archeus'u tarafından oluşturulmalıdır.
Zira simyacı madenleri meydana getirmekten veya var etmekten ziyade, onları dönüştürmeyi daha çabuk başaracaktır. Yine de yaşayan cıva, yedi madenin tamamının Anasıdır ve haklı olarak Madenlerin Anası diye tesmiye edilebilir.
Zira o açık bir madendir ve Ateşte izhar ettiği bütün renkleri bünyesinde barındırdığı gibi, batınî olarak da tüm madenleri kendi içinde taşır, fakat Ateş olmaksızın bunları gösteremez. Madenlerin oluşumu ve tecdidi ise şu şekilde gerçekleşir,
Bir insanın Annesinin rahmine, yani ilk başta kendisinden insan olarak yaratıldığı ve son günde tekrar diriltileceği Toprağa geri dönebilmesi gibi, bütün madenler de tekrar yaşayan cıvaya dönebilir, cıva haline gelebilir ve bir çocuk Annesinin Rahminde nasıl durursa, kırk hafta boyunca kesintisiz bir ısıda tutuldukları takdirde Ateş vasıtasıyla yeniden doğup arınabilirler.
Öyle ki artık alelade madenler değil, Boyayıcı Madenler meydana gelir.
Zira gümüş (bahsettiğimiz minval üzere) yeniden doğurulursa, akabinde diğer tüm madenleri boyayarak gümüşe tahvil edecektir, altın da altına dönüştürecektir ve diğer tüm madenler için de aynı şey anlaşılmalıdır. İmdi, Hermes'in Can'ın,
ruhu Bedene bağlayan yegâne vasıta olduğunu söylemesi sebepsiz değildi.
Zira kükürt o Can olduğundan ve Ateş misali her Şeyi olgunlaştırıp sindirdiğinden, Can'ı Beden ile bağlayabilir, onları birbirine katarak ve birleştirerek yekvücut kılabilir, öyle ki oradan son derece mükemmel bir beden hasıl olsun.
Lâkin alelade, yanıcı kükürt madenlerin canı sayılmamalıdır, zira can, yanıcı ve fani bir bedenden bambaşka mahiyette bir şeydir.
Bu sebeple hiçbir Ateş onu yok edemez, zira doğrusu kendisi baştanbaşa Ateştir, nitekim şarap ruhu vasıtasıyla yankılanmış kükürtten çekilip çıkarılan kükürdün beşinci özünden gayrısı değildir, kırmızı renklidir ve bir Yakut kadar şeffaftır, dahası beyaz metallerin dönüştürülmesinde ve canlı cıvanın sabit ve hakiki Altına pıhtılaştırılmasında ulu ve mükemmel bir Sırdır (Arcanum). Bunu zenginleştirici bir hazine bil ve metallerin Dönüşümündeki yalnızca bu giz ile bütünüyle iktifa edebilirsin. Minerallerin ve yarı metallerin türeyişine dair ise, en başta metaller hakkında söylenenden başka bir şeyin bilinmesine lüzum yoktur, nitekim onlar da benzer şekilde üç İlkeden hâsıl olurlar, yani
Cıva, Kükürt ve Tuzdan; lakin yetkin metaller gibi değil, daha nakıs ve daha adi Cıva, Kükürt ve Tuzdan, yine de kendilerine has renkleriyle meydana gelirler.
Kıymetli Taşların türeyişi Yerin letafetinden, şeffaf ve billuri Cıva, Kükürt ve Tuzdan, kendi belirgin renklerine göre vücut bulur.
Lakin alelade Taşların türeyişi suyun letafetinden, sümüksü Cıva, Kükürt ve Tuzdandır.
Zira Suyun sümüksülüğünden türemiştir bütün taşlar, nitekim kum ve çakıl da sıklıkla gördüğümüz üzere buradan Taşlara pıhtılaşır. Zira Suya konulan her taş, süratle kendine doğru sümüksü bir madde çeker.
İmdi bu sümüksü madde bahsi geçen Taş’tan alınır ve bir cam kapta pıhtılaştırılırsa, tıpkı o Sudaki Taş gibi bir taşa dönüşür, gelgelelim kendi kendine pıhtılaşması uzun zaman alacaktır.
Nesnelerin Doğası Üzerine, İkinci Kitap Doğal Nesnelerin Büyümesi ve Çoğalması Üzerine
Doğal Nesnelerin ısı ve nem vasıtasıyla büyüyüp olgunlaştığı yeterince aşikârdır ve herkesçe bilinir, ki bu da yağmur ve Güneşin ısısı ile kâfi derecede ispat edilmektedir.
Zira Yağmurun Yeryüzünü bereketli kıldığını hiç kimse inkâr edemez ve bütün Meyvelerin Güneş ile olgunlaştığı herkesçe kabul edilir.
Mademki bu durum ilahi takdir gereğince fıtraten mümkündür, bir insanın, Simyanın hikmetli ve mahir Sanatı vasıtasıyla kısır olanı bereketli, ham olanı olgun kılmaya ve bütün Nesnelerin büyümesini ve çoğalmasını sağlamaya muktedir olduğunu kim inkâr edebilir yahut buna kim inanmaz.
Zira Kutsal Yazı der ki, Tanrı bütün Yaratılanları insana tabi kılmış, kendi mülküymüşçesine ellerine teslim etmiştir, ta ki onları kendi ihtiyacı için kullansın ve Denizin Balıklarına, Havanın Kuşlarına ve Yeryüzündeki hiçbir şeyi istisna tutmaksızın cümle Varlığa hükmetsin.
Bu sebeple insan, Tanrı’nın kendisini Doğanın mükemmelliğiyle donatmış olmasına, öyle ki Tanrı’nın bütün Mahlukatının kendisine itaat etmek ve tabi olmak mecburiyetinde kalmasına, bilhassa bütün Yeryüzünün ve onda doğup yaşayan, onun içinde ve üzerinde hareket eden cümle Şeylerin ona boyun eğmesine pekâlâ sevinebilir.
Mademki gözlerimizle görür ve gündelik tecrübelerimizle idrak ederiz ki, yağmur Yeryüzünü ne kadar sık ve bolca nemlendirir ve Güneş de ısısı ve hararetiyle onu tekrar ne denli kurutursa, Yeryüzünün Meyveleri o kadar tez neşvünema bulup olgunlaşır, evet, yılın hangi vakti olursa olsun bütün Meyveler açıkça büyür ve çoğalır, şu halde bundan böyle hiç kimse, Simyacının da müteaddit emdirme ve damıtma ameliyeiyle aynını yapmasına şaşırmasın.
Zira Yağmur, Yeryüzünün nemi içine çekmesinden gayrı nedir ki? Ve Güneşin ısısı da, o rutubeti yeniden yukarı çeken Güneşin damıtmasından başka ne olabilir?
Bu sebeple derim ki, böyle bir Sanat vasıtasıyla, Tohumdan ve Kökten, Yer ve Su aracılığıyla kışın ortasında dahi yeşil Otlar, Çiçekler ve diğer Meyveleri meydana getirmek mümkündür.
Şayet bu amel bütün Otlar ve Çiçeklerde kabil ise, diğer pek çok benzer şeyde de mümkündür, tıpkı nakıs metalleri bir mineral Suyunun kudretiyle mahir bir Simyacının gayreti ve Sanatı sayesinde kemale erdirilebilen cümle minerallerde olduğu gibi.
Aynı minval üzere bütün Markazitler, Granatlar, Zinkitler, Arsenikler, Talklar, Kakimyalar, Bizmutlar, Antimonlar vb. (ki bunların hepsi bünyelerinde ham Altın ve Gümüş barındırır), yalnızca bu Sanat vasıtasıyla, en zengin Altın ve Gümüş damarlarıyla bir tutulacak derecede olgunlaştırılabilir.
Metallerin İksiri ve tentürleri de işte böyle kemale erdirilir ve mükemmelleştirilir.
Görüldüğü üzere, evvelce zikredildiği veçhile nem ve ısı her şeyi olgunlaştırıp büyüttüğüne göre, Darağacında yahut İşkence Çarkında asılı duran bir mücrimın sakalının, saçının ve tırnaklarının uzun zaman boyunca uzamasına kimse şaşmasın, Cühelanın inandığı gibi bu hal onun masumiyetine bir işaret de sayılmasın, zira bu durum tabidir ve tabii sebeplerden neşet eder.
Nitekim bedeninde zerre miktar rutubet kaldığı müddetçe, ikinci yıla değin yahut büsbütün çürüyene kadar onun sakalı, saçı ve tırnakları uzar.
Şunu da bilmek icap eder ki, Suda ve Toprakta sonsuza dek büyüyen, cüssece, ağırlıkça ve hassa bakımından artan pek çok şey mevcuttur, ki bunların içinde iyi ve tesirli kalmaya devam ederler, tıpkı Metaller, Markazitler, Kakimya, Talk, Granat, Antimon, Bizmut, Kıymetli Taşlar, İnciler, Mercanlar, cümle Taşlar ve Kil gibi.
Aynı şekilde Altının da, şayet yalnızca Yüzü Doğuya bakacak surette Toprağa gömülür ve taze insan sidiği ile Güvercin pisliğiyle daima beslenirse, ağırlık ve cüsse bakımından büyümesi ve çoğalması temin edilebilir.
Altının mahir bir simyacının gayreti, mahareti ve hüneri vasıtasıyla öyle bir yüceltilmesi mümkündür ki, bir cam kap içerisinde pek çok harikulade dal ve yaprakla adeta bir ağaç gibi büyüyebilir, bu hakikaten seyri hoş ve ziyadesiyle hayret verici bir manzaradır.
Ameliyat şöyledir,
Altın, bir nevi tebeşire dönene dek felsefi altın suyu (aqua regia) ile kalsine edilsin, kalsine edilen bu madde bir cam kaba (gourd) konur ve üzerine dört parmak kalınlığında örtecek nispette taze, halis altın suyu (aqua regia) dökülür, akabinde üçüncü derece ateş ile artık hiçbir şey yükselmeyene kadar yeniden çekilir. Damıtılarak ayrılan su tekrar üzerine dökülür, sonra yeniden damıtılır.
Bu minval üzere, altının cam kapta yükseldiğini ve pek çok dalı ve yaprağı olan bir ağaç misali büyüdüğünü görene değin ameliyata devam et, böylelikle altından, simyacıların kendi Altın Otları ve Filozof Ağacı dedikleri, harikulade ve latif bir çalı vücuda gelir. Gümüş ve sair metallerle de aynı şekilde amel edebilirsin, lakin bunların kalsinasyonu başka bir tarzda, başka bir kezzap (aqua fortis) ile yapılmalıdır ki bunu senin tecrübene bırakıyorum.
Şayet simyada mahir isen, bu hususlarda hataya düşmezsin.
Şunu da bil ki, nehir suyundan çıkarılan herhangi bir çakıl taşı, (bir cam kaba konulup, kabı dolduracak miktarda nehir suyu üzerine dökülürse ve tek bir damla dahi yükselmeyinceye kadar bu su yeniden damıtılırsa, taş kurutulup kap tekrar bu suyla doldurulur ve yeniden damıtılırsa ve bu işlem kap bu taşla dolana kadar sürdürülürse) simya sanatı vasıtasıyla birkaç gün içinde ziyadesiyle büyütülebilir, oysa suların Archeus'u [NOT: Paracelsus terminolojisinde doğadaki biçimlendirici ve yönlendirici içsel ilke, canlı kuvvet] bunu nice yıllarda güçlükle yapabilirdi.
Bundan sonra cam kabı kırarsan, tıpkı kaba dökülmüş gibi, cam kabın suretini almış bir çakıl taşı elde edersin, bu amel karlı bir kazanç sağlamasa da gayet garip ve hayret verici bir şeydir.
Şeylerin Tabiatı Üzerine
Doğal Şeylerin Muhafazası Üzerine
Şeylerin muhafaza edilebilmesi ve zarardan korunabilmesi için, evvelemirde onlara neyin düşman olduğunun bilinmesi icap eder, ta ki ondan sakınılabilsin ve cevherinde, faziletinde, kudretinde veya herhangi bir cihetinde zarar görüp bozulmasın.
Binaenaleyh bu hususta pek çok şey, umumiyetle Tabii Şeylerin Düşmanını bilmeye bağlıdır.
Zira neyin kendine zarar vereceğini bilmeyen bir kimse, tehlikeden nasıl sakınabilir? Elbette hiç kimse sakınamaz, bundan ötürü kişinin kendi Düşmanını bilmesi lazımdır, zira düşmanların nevileri pek çoktur. Bu sebeple şer olan şeyleri bilmek, hayırlı şeyleri bilmek kadar zaruridir,
Zira neyin şer olduğunu bilmeden neyin hayır olduğunu kim bilebilir? Elbette hiç kimse.
Aynı şekilde, ömründe hiç hastalanmamış bir adam sıhhatin nasıl bir nimet olduğunu bilemez.
Gönlü hiç kararmamış, keder görmemiş olan kimse neşenin ne olduğunu bilir mi?
İblis hakkında hiçbir malumatı olmayan kimse, Tanrı'yı layıkıyla idrak edebilir mi?
İşte bu sebeple Tanrı, Ruhumuzun Düşmanı olan İblis'i bize bildirdiği vakit, bedenimizin, sıhhatimizin, devanın ve bütün tabii şeylerin Düşmanı olan Hayatımızın Düşmanını, yani Ölümü de bize işaret etmiştir, keza bundan nasıl ve hangi vesilelerle ictinap edileceğini de bildirmiştir.
Zira nasıl ki defedip şifa bahşedecek bir dermanı yaratılmamış ve bulunmamış hiçbir illet yoksa, aynı şekilde daima bir şey diğerine zıt olarak takdir edilmiştir, bir su diğer suya, bir taş diğer taşa, bir maden diğer madene, bir zehir diğer zehire, bir metal diğer metale karşı kılınmıştır, daha pek çok şeyde bu böyledir ki hepsini burada zikretmeye lüzum yoktur. İmdi her bir şeyin nasıl ve ne vasıtayla muhafaza edileceğini ve ziyandan sakınılacağını bilmek icap eder, pek çok şey toprakta muhafaza edilir ve bilhassa bütün kökler faziletlerini yitirmeksizin yahut bozulmaksızın toprakta uzun müddet kalır, aynı şekilde otlar, çiçekler ve bütün meyveler suyun içinde bozulmadan ve taptaze kalır, keza suda her türlü çürümeden muhafaza edilebilen ve yeni meyveler yetişene kadar dayanan pek çok yemiş ve elma vardır.
Aynı şekilde et ve kan da, her ne kadar çabucak çürüyüp koksa da, soğuk memba suyunda muhafaza edilir, yalnızca bu kadar da değil, yeni ve taze memba suyu ilavesiyle bir beşinci öze dönüştürülebilir ve hiçbir merheme hacet kalmaksızın ebediyen çürümeden ve fena kokudan beri kılınabilir. Bu amel sadece ölmüş şeylerin etini ve kanını değil, dirilerinkini dahi muhafaza eder, nitekim insan bedeni her türlü çürümeden ve çürümeden neşet eden muhtelif hastalıklardan, alelade mumyadan çok daha tesirli bir surette muhafaza edilebilir.
İmdi kanın, bir beşinci öz gibi değil de bizatihi kendi halinde çürümeden ve kokmadan korunabilmesi ve böylelikle (az evvel zikrettiğimiz üzere) dirilerin kanını da koruyabilmesi için şu usulü takip etmelisin,
Kan, kendi kendine ayrışan ve üst kısma doğru itilen balgamından ayrılsın.
Bu su, tastan usulca boşaltılsın ve yerine cerrahlığa dair eserimizde nasıl yapılacağını talim ettiğimiz Kanın Tuzu suyu konulsun,
Bu su derhal kan ile imtizaç eder ve onu öyle bir muhafaza eyler ki, kan asla çürümez yahut kokmaz, bilakis ilk günkü gibi taptaze ve gayet kızıl kalarak uzun seneler boyu durur, bu hakikaten büyük bir mucizedir.
Fakat bu suyu nasıl hazırlayacağını bilmiyorsan yahut elinin altında hazır bulunmuyorsa, o vakit üzerine en âlâ ve en mümtaz merhemden dök, bu da aynı tesiri hasıl edecektir.
Şimdi bu kan, Merhemlerin Merhemi olup Kan Arkamı diye adlandırılır, öyle harikuladedir ve öyle büyük bir kuvvete sahiptir ki dile getirilmesi dahi akıl almazdır, bu sebeple onu hekimlikte büyük bir sır olarak saklamalısın.
Nesnelerin Doğası Üzerine
Madenlerin muhafaza edilmesinde, her şeyden evvel onların düşmanları bilinmelidir ki, zarardan o nispette daha iyi korunabilsinler. Madenlerin başlıca düşmanları bütün keskin, aşındırıcı sular, bütün yakıcı maddeler, bütün tuzlar, ham kükürt, antimon ve cıvadır.
Fakat düşmanlıklarını hususi olarak nasıl gösterdiklerini bilesin diye, keyfiyet şöyledir.
Keskin sular, yakıcı nitelikteki nesneler ve tuzlar düşmanlıklarını madenleri öldürerek, eriterek, kalsine ederek, bozarak ve onları hiçliğe indirgeyerek gösterirler.
Ham kükürt düşmanlığını dumanıyla gösterir, zira dumanı vasıtasıyla bakırın rengini ve kırmızılığını alıp götürür, onu beyaz kılar.
Gümüş, kalay, kurşun ve demir gibi beyaz madenlerin beyazlığını giderir, onları kırmızı ve sarımtırak hale getirir.
Altından o güzel, latif sarılığı ve altın rengini çekip alır, onu kara ve bundan daha murdarı olamayacak derecede murdar kılar.
Antimon düşmanlığını şunda gösterir, kendisiyle birlikte eritilen yahut karıştırılan bütün madenleri ifsat eder, alır götürür ve yiyip bitirir, ayrıca kükürtten pek farklı olmayarak, dumanıyla madenlerin hakiki ve tabii renklerini yok edip yerlerine bir başkasını getirir.
Cıva madenleri şu suretle helak eder, birleştiği madenlerin içine nüfuz eder ve onları eritir, öyle ki onlardan bir malgama meydana getirir, bu sebeple onun adi cıva dediğimiz dumanı, bütün madenleri dövülemez hale getirecek derecede kırılgan kılar ve onları kalsine eder, keza altın rengindeki bütün kırmızı madenleri beyazlaştırır, fakat demir ve çeliğe hepsinden daha büyük bir düşmandır, zira adi cıva bir demir yahut çelik çubuğa yalnızca temas etse veya o çubuk cıva yağıyla hafifçe ovulsa, mezkûr çubuk akabinde cam gibi kırılır ve bükülür, bu hakikaten büyük bir sırdır ve son derece gizli tutulmayı hak eder.
Aynı minvalde mıknatıs taşı da cıvadan uzak tutulmalıdır, zira cıva, demire gösterdiği düşmanlığın aynını ona da gösterir. Çünkü cıvanın yalnızca temas ettiği yahut cıva yağıyla ovulmuş veya sadece cıvanın içine konulmuş herhangi bir mıknatıs taşı, artık bir daha asla demiri çekmeyecektir.
Kimse buna hayret etmesin, zira bunun tabii bir sebebi vardır, o da şudur, cıva, mıknatıs taşında gizli bulunan demir ruhunu çekip çıkarır ki bu ruh demirin ruhunu kendine çeker, bu hal yalnızca mıknatıs taşında değil, diğer bütün tabii nesnelerde de mevcuttur, öyle ki kendi tabiatıyla aynı olmayan bir cisim içindeki yabancı bir ruh, daima kendi tabiatından olan bir cismi kendine çeker, bunun yalnızca mıknatıs taşında değil, madenler, taşlar, otlar, kökler, insanlar ve hayvanlar gibi diğer bütün tabii nesnelerde de böyle olduğunu bilmeliyiz.
Madenlerin tabiatları gereği birbirlerine husumet besledikleri ve yekdiğerinden nefret ettikleri, fıtraten altına pek büyük bir düşman olan kurşunda da görülür.
Zira altının bütün cüzlerini parçalar, onu murdar, zayıf kılar, bozar ve diğer bütün madenlerden daha ziyade, adeta ölüme sürükleyerek helak eder.
Kalay dahi bütün madenlerden nefret eder ve onlara düşmandır, zira ateşte yahut ergitme esnasında onlarla karıştırılacak olursa, madenleri değersiz, dövülmez, sert ve faydasız hale getirir.
Mademki madenlerin düşmanlarını işitmiş bulunuyorsun, imdi onları her türlü ziyandan yahut bozulmadan koruyan, keza tabiatlarını ve kuvvetlerini pekiştirip renklerini yücelten muhafaza edicilerini bilmelisin.
Altına gelince, bilmelisin ki o, içinde nişadır eritilmiş kaynar idrardan yahut sırf nişadır suyundan daha iyi muhafaza edilemez, bu suretle rengi öyle yüksek derecede yüceltilir ki daha fazlası kabil değildir.
Gümüş, boyacıların çivit otu suyunda [NOT: "isatis tinctoria" bitkisinden elde edilen su kastedilmektedir] yahut içinde tuz eritilmiş sirkede tutulmaktan daha iyi korunamaz.
Böylece kararmış ve kirlenmiş her türlü eski gümüş, bu sularda kaynatılmak suretiyle yenilenir.
Demir ve çelik için en iyi koruyucu iğdiş edilmiş domuzun yağıdır, bu yağ ayda bir defa üzerlerine sürüldüğü takdirde, demir ve çeliği hakikaten pastan muhafaza eder.
Ayrıca demir, arsenik ile birlikte eritilirse, öyle yenilenir ve sabitlenir ki, gümüş gibi parıldayarak asla pas tutmaz.
Bakır, yalnızca cıva ile karıştırılır yahut onunla ovulursa muhafaza edilir ve bir daha asla paslanmaz yahut pas tutmaz.
Kurşun, kendi tabiatına muvafık olarak, balçık içinde ve rutubetli bir mekânda bulunmaktan daha iyi muhafaza edilemez.
Mıknatıs taşı demir ve çelik marifetiyle korunur, zira bu vasıtayla asla zayıflamaz, bilakis her geçen gün kuvvet bulur.
İmdi tuzların ve tuzlu tabiata sahip olup tuz namı altında toplanabilecek bütün nesnelerin (ki bunların yüzden fazla nev'i vardır) muhafazasına gelince, bilmelisin ki bunlar sıcak, kuru bir yerde ve tahta kaplar içinde saklanmalıdır, cam, taş yahut maden kaplarda değil, zira bunların içinde eriyip suya ve malgamaya dönüşürler ki tahta içinde bu vaki olamaz.
Bundan maada, üzerlerine bir zar çekilmişçesine kolaylıkla kir ve balçık bağlayan otlardan, köklerden, sair bütün yemişlerden ve nebatattan sıkılmış kimi suların ve usarelerin nasıl muhafaza edileceğini de bilmelisin.
Bu sular ve sıvılar, üst kısımları dar, alt kısımları geniş cam kaplara konulmalı ve bu kaplar ağzına kadar doldurulmalıdır, ardından suyun yahut sıvının tamamının üzerini örtecek şekilde birkaç damla zeytinyağı ilave edilmelidir, böylece yağ en üstte yüzecek, sıvıyı yahut suyu pislikten ve balçıktan uzun süre muhafaza edecektir.
Zira üzeri yağ ile örtüldüğü takdirde küflenecek veya fena koku peyda edecek hiçbir su yahut sıvı yoktur. Bu minval üzere iki tür su yahut şarap sıvısı, birbirine karışmasın diye tek bir kapta ayrı tutulabilir, üstelik yalnızca iki tür değil, aralarına sadece yağ konulmak suretiyle üç, dört, beş ve daha fazlası dahi ayrılabilir,
Çünkü yağ, onların birleşmesine ve kaynaşmasına müsaade etmeyen bir duvar misali onları birbirinden ayırır, zira yağ ile su iki zıt cevherdir ve hiçbiri diğeriyle karışamaz,
Yağın suların birleşmesine meydan vermediği gibi, aksine su da yağların karışmasına meydan vermez. Kumaşları ve elbiseleri güvelerden muhafaza etmek için mastika sakızı, kâfur,
kâfur, esmer amber, misk ve hepsinin en hayırlısı olan misk kedisi yağından daha iyi bir çare yoktur, zira bu maddeler onları yalnızca güvelerden korumakla kalmaz, aynı zamanda güveleri ve pire, bit ve benzeri sair haşaratı da defeder. Ayrıca evlerde, köprülerde, gemilerde yahut her nerede bulunursa bulunsun her neviden ahşap, suda, suyun altında veya suyun haricinde toprakta, toprağın altında yahut toprağın üstünde, ister kışın ister yazın yağmura, rüzgâra, havaya, kara yahut buza maruz kalsın, asla çürümeyecek surette muhafaza edilebilir, böylece ne kurtlanır ne de ne vakit kesilmiş olurlarsa olsunlar içlerinde herhangi bir kurdun peyda olmasına meydan verilir.
İmdi bu koruyucu, her türlü çürümeye karşı büyük bir sırdır (arcanum), hatta kendisiyle hiçbir şeyin kıyaslanamayacağı kadar müstesna bir gizemdir.
Ve bu, kükürt yağından başka bir şey değildir, bunun ameliyesi ise şöyledir,
Bayağı sarı kükürt toz edilsin ve kabak biçimli bir cam kaba konsun, üzerine üç parmak kalınlığında örtecek miktarda en kuvvetlisinden kezzap (aqua fortis) dökülsün, ardından damıtma yoluyla üç yahut dört defa, en sonunda ise tamamen kuruyana değin çekilsin.
Dipte kalan, siyah ve koyu kırmızı renkteki kükürt, bir mermer üzerine yahut bir cama konsun, kolayca yağa dönüşerek eriyecektir, bu ise ahşabı çürümeden ve kurtlardan muhafaza etmekte pek büyük bir sırdır.
Zira bu yağ, kendisiyle mesh edilen ahşaba öyle bir işler ki, ondan bir daha asla yıkanıp çıkarılamaz.
Bu kükürt yağı ile çürümeye karşı daha pek çok nesne muhafaza edilebilir, gemilerdeki halatlar, urganlar ve gemi direkleri, arabalar, balık ağları, kuş avcıları ile avcıların kullandığı tuzaklar ve su yahut yağmur içinde sıkça kullanılan, aksi takdirde kolayca çürüyüp kopan benzeri şeyler, keza keten kumaşlar ve daha nice emsali nesne. Ayrıca içilebilir nesnelerin nasıl muhafaza edileceğini de bilmeniz icap eder, bunlardan kastımız şarap, bira, bal likörü, sirke ve süttür.
İmdi bunları zarardan korumak ve tam kuvvetlerinde muhafaza etmek istersek, onların düşmanının ne olduğunu iyi bilmeniz gayet zaruridir, o da hayız halindeki kadınlardır,
Zira mezkûr nesnelere dokunurlarsa, onlarla bir iş tutarlarsa yahut üzerlerine bakıp nefes verirlerse, onları bozarlar.
Zira şarap bundan ötürü başkalaşır ve koyulaşır, bira ve bal likörü ekşir, sirke kesilir ve keskinliğini kaybeder, süt ise ekşir ve kesilir. Binaenaleyh, bunlardan her birini müstakilen muhafaza etmeye girişmeden evvel bu hususu layıkıyla bilmelisiniz. Şarap bilhassa kükürt ve kükürt yağı ile muhafaza edilir, bunun vasıtasıyla her şarap, ne koyulaşacak ne de başka bir surette bozulacak şekilde uzun müddet korunabilir. Bira, içine birkaç damla karanfil yağı damlatılırsa korunur, her galona iki veya üç damla konulmalıdır yahut daha iyisi, biranın ekşimesini önleyen meryemotu kökünün yağı ile muhafaza edilir. Bal likörü şeker yağı ile muhafaza edilir, bu da yukarıda zikredilen karanfil yağı gibi kullanılmalıdır. Sirke zencefil yağı ile muhafaza edilir, bu da yukarıda zikredilen karanfil yağı gibi kullanılmalıdır.
Süt, tazyik ile çıkarılmış badem yağı ile muhafaza edilir, bu da yukarıda zikredilen karanfil yağı gibi kullanılmalıdır. Peynir
Peynir, kurtlanmaya karşı binbirdelik otu ile muhafaza edilir, zira bu ot peynire temas eder etmez içinde hiçbir kurt peyda olmaz, şayet evvelceden girmiş kurt varsa, onları öldürür ve peynirden dışarı döker. Balın kendine mahsus bir koruyucusu yoktur, yalnızca düşmanından sakınılması kafidir.
Onun baş düşmanı ekmektir, zira tahıldan yapılmış azıcık bir ekmek balın içine konur yahut düşerse, bütün bal karıncalara döner ve ziyan olur.
Şeylerin Tabiatı Üzerine ## Dördüncü Kitap
Tabii Şeylerin Hayatı Üzerine. Yeryüzünden hasıl olan ve üreyen cümle şeylere, cisimlere ve cevherlere havanın hayat verdiğini hiç kimse inkâr edemez. İmdi her bir şeyin hususi hayatının ne olduğunu ve ne surette bir nesne olduğunu bilmeniz icap eder, bu ise ruhani bir özden, görünmez, elle tutulmaz bir şeyden, bir ruhtan ve ruhaniyetten gayrısı değildir.
Bu sebeple, içinde gizli bir ruh ve evvelce zikrettiğim veçhile ruhani bir şeyden ibaret olan bir hayat barındırmayan hiçbir cismani varlık yoktur.
Zira hayat yalnızca insanlar, hayvanlar, yerdeki haşarat, havadaki kuşlar gibi hareket eden ve kımıldayan şeylerde bulunmaz,
Şeylerin Doğası Üzerine, Kitap 4
havadaki, denizdeki balıklar değil, aynı zamanda cismani ve cevheri olan bütün şeylerdir.
Zira burada bilmeliyiz ki Tanrı, her şeyin yaratılışının başlangıcında, hiçbir cismi içinde gizlice barındırdığı ruhu olmaksızın yaratmamıştır. Zira bir ruh olmaksızın cisim nedir ki, koca bir hiçtir.
Bu sebeple bir şeyin faziletini ve kudretini cismi değil, gizlice içinde barındırdığı ruhu taşır.
Çünkü cisimde ölüm vardır ve cisim ölümün konusudur, cisimde ölümden başka aranacak bir şey de yoktur.
Zira cisim muhtelif yollarla yok edilebilir ve bozulabilir, lakin ruh bozulamaz.
Çünkü yaşayan ruh ebediyen baki kalır, aynı zamanda hayatın konusudur ve cismi canlı tutar, ancak cismin helakinde ondan ayrılır, geride ölü bir cisim bırakır ve geldiği yere, yani Kaos'a, üst ve alt gök kubbenin Havasına geri döner.
Buradan anlaşılmaktadır ki, muhtelif cisimler olduğu gibi muhtelif ruhlar da vardır.
Semavi, cehennemi, insani ruhlar ile madeni, mineral, tuzların, kıymetli taşların, markazitlerin, arseniklerin, içilebilir şeylerin, köklerin, suların, etin, kanın, kemiklerin ve benzerlerinin ruhları mevcuttur.
Bu sebeple bilinsin ki ruh, hakikatte bütün cismani şeylerin hayatı ve merhemidir.
Lakin şimdi türlere geçeceğiz ve burada her bir tabii şeyin hayatını size kısaca ve hususi surette tarif edeceğiz.
İmdi, bütün insanların hayatı başka bir şey değil, yalnızca
yıldızsal bir merhem, merhemi bir tesir, semavi ve görünmez bir Ateş, hapsedilmiş bir Hava ve boyayıcı bir Tuz ruhudur. Birçok isimle anılsa da, bunu daha sarih bir şekilde adlandıramam.
En iyisini ve en mühim olanını beyan ettiğimize göre, daha az ehemmiyet arz eden hususlarda sükût edeceğiz.
Madenlerin hayatı, kükürtten aldıkları gizli bir yağlılıktır, bu durum akışkanlıklarından da aşikârdır, zira ateşte eriyip akan her şey, içinde barındırdığı o gizli yağlılık sebebiyle akar, bu cevher içinde olmasaydı hiçbir maden akamazdı; nitekim diğer madenlere kıyasla daha az kükürt ve yağlılık barındıran demir ve çelikte bunu müşahede ederiz, bu yüzden de onlar diğerlerinden daha kuru bir tabiata sahiptir.
Cıvanın hayatı, dâhili hararet ve harici soğukluktan başka bir şey değildir, yani o, cisminin iç kısmını sıcak, dış kısmını soğuk kılar, binaenaleyh tıpkı cıva gibi hem ısıtan hem de soğutan deriden mamul bir elbiseye pekâlâ benzetilebilir.
Zira bir insan böyle bir elbiseyi giyerse onu ısıtır ve soğuktan muhafaza eder, fakat bu derilerin düz kısmı onun çıplak bedenine temas ettirilirse onu soğutur ve aşırı hararete karşı şifadır, nitekim eski zamanlarda adet olduğu üzere ve halen bazı yerlerde tatbik edildiği veçhile, deriler birinde soğuğa, diğerinde ise sıcağa karşı olmak üzere hem yazın hem kışın giyilir, yazın düz tarafı içe, tüylü tarafı dışa çevirirler, kışın ise tüylü tarafı içe, düz tarafı dışa çevirirler.
İşte deriden mamul elbise hakkında işittiğiniz bu keyfiyet, cıva için de aynı şekilde söylenebilir.
Kükürdün hayatı, yanıcı ve pis kokulu bir yağlılıktır, zira yandığı ve koku yaydığı müddetçe canlı olduğu söylenebilir.
İmdi, bütün tuzların hayatı kezzap (aqua fortis) ruhundan başka bir şey değildir, zira bu su onlardan çekilip alındığında, dipte kalan kısma ölü toprak denir.
Kıymetli taşların ve mercanların hayatı yalnızca onların rengidir, bu renk şarap ruhu ile onlardan çekilip alınabilir.
İncilerin hayatı, kalsinasyon sırasında kaybettikleri parlaklıklarından başka bir şey değildir.
Mıknatıs taşının hayatı demirin ruhudur, bu ruh şarap ruhu ile çıkarılabilir ve alınıp uzaklaştırılabilir.
Çakmaktaşlarının hayatı sümüksü bir maddedir.
Markazitlerin, kahimyanın [NOT: Simyada çinko veya cüruf benzeri maden artığı, cachymia], talkın, kobaltın, zimrinin [NOT: Kıymetli taş veya mineral türü], lal taşının, bizmutun ve antimonun hayatı, boyayıcı madeni bir ruhtur.
Arseniklerin, zırnıkların (auripigment, operment), kantaşının (realgar) ve bu kabilden maddelerin hayatı, mineral ve pıhtılaşmış bir zehirdir.
Dışkıların, yani insan veya hayvan pisliğinin hayatı onların pis kokusudur, zira bu koku zail olduğunda onlar da ölmüş demektir.
Itırlı şeylerin, yani miskin, amberin, sivetin ve kuvvetli, hoş ve tatlı koku neşreden her ne varsa hepsinin hayatı, o latif kokudan başka bir şey değildir, zira bunu yitirdiklerinde ölürler ve hiçbir işe yaramazlar.
Tatlı şeylerin, yani şekerin, balın, mannanın, tarçının (cassia) ve benzerlerinin hayatı, onların boyayıcı ve latif tatlılığındadır, zira bu tatlılık damıtma yahut süblimasyon yoluyla onlardan alınırsa ölürler, faydasız ve değersiz hale gelirler.
Bütün reçinelerin, kehribarın, terebentinin, zamkların hayatı, onlara o fevkalade cilayı veren sümüksü, parlak yağlılıktır, artık cila vermez olduklarında ve parlaklıklarını yitirdiklerinde ölürler.
Otların, köklerin, elmaların ve benzeri meyvelerin hayatı, toprağın suyundan başka bir şey değildir, sudan ve topraktan mahrum kaldıklarında bunu kendiliklerinden kaybederler.
Ağacın hayatı muayyen bir reçinedir, zira herhangi bir ağaç reçineden mahrum kalırsa artık yaşayamaz.
Kemiklerin hayatı, mumyanın suyudur.
Şeylerin Doğası Üzerine, Beşinci Kitap
Bütün Şeylerin Ölümü yahut Helaki Üzerine.
Bütün etin ve kanın hayatı, onları kokuşmaktan ve çürümeden koruyan tuzun ruhundan başka bir şey değildir ve kendiliğinden, onlardan ayrılmış bir su gibidir. Unsurların hayatına gelince, bilmelisiniz ki suyun hayatı onun akışıdır, zira gök kubbenin soğukluğuyla buz halinde donduğunda ölüdür ve hırçınlığı elinden alınmıştır, öyle ki hiç kimse onda boğulamaz. Ateşin hayatı havadır, zira hava onun daha büyük bir şiddet ve hararetle yanmasını sağlar. Keza her ateşten, her gün gözleriniz önünde müşahede edebileceğiniz üzere, bir mumu söndürebilecek ve bir tüyü havalandırabilecek türden bir hava neşet eder. Bu sebeptendir ki ateşin alevi, ne havayı içeri alabilecek ne de dışarı verebilecek derecede tıkandığı vakit boğulur. Hava kendiliğinden ve kendi içinde yaşar, diğer bütün şeylere de hayat bahşeder. Toprak kendiliğinden ölüdür, lakin onun unsuru görünmez ve gizli bir hayattır.
Bütün tabii şeylerin ölümü, onların kuvvet ve meziyetlerinin bozulmasından ve yok olmasından, şer olanın galebe çalmasından ve hayır olanı alt etmesinden, önceki tabiatın feshinden ve yeni, bambaşka bir tabiatın teşekkülünden gayrı bir şey değildir.
Zira bilmelisiniz ki pek çok şey vardır ki, hayatta oldukları müddetçe içlerinde muhtelif meziyetler barındırırlar, lakin öldüklerinde bu meziyetlerinden geriye pek azı kalır yahut hiç kalmaz, lezzetsiz ve faydasız hale gelirler.
Bunun aksine pek çok şey de yaşarken zararlıdır, lakin öldükten ve çürüdükten sonra türlü güçler ve meziyetler izhar ederler ve gayet faydalı olurlar.
Bunu teyit etmek için pek çok misal getirebilirdik, lakin bu niyetimize dahil değildir.
Lakin yalnızca kendi şahsi kanaatime göre değil, tecrübeme dayanarak yazdığımı göstermek adına, ölü şeylerden hiçbir şey elde edemeyeceğimizi, onlarda hiçbir şey aramamamız yahut bulmayı ummamamız gerektiğini söyleyen o safsatacıları susturacak bir misal getirmem iktiza eder.
Bunun sebebi, simyacıların pek çok böylesi büyük sırrı gün yüzüne çıkardıkları terkiplerine hiç kıymet vermemeleridir.
Zira ocaklarından çıkarıldıkları haliyle, yani canlı iken cıvaya, ham kükürde ve ham antimona bakınız, içlerinde ne kadar az meziyet olduğunu, meziyetlerini ne kadar yavaş açığa vurduklarını, hatta faydadan çok zarar verdiklerini ve devadan ziyade zehir olduklarını görürsünüz.
Lakin hünerli bir simyacının gayretiyle ilk maddelerinde çürütülür ve hikmetle hazırlanırlarsa (yani cıva pıhtılaştırılır, çöktürülür, süblimleştirilir, çözülür ve bir yağa dönüştürülürse; kükürt süblimleştirilir, kalsine edilir, rezerber fırınında işlenir ve bir yağa dönüştürülürse; keza antimon süblimleştirilir, kalsine edilir, rezerber fırınında işlenir ve yağa dönüştürülürse), onların ne denli faydalı olduğunu, ne büyük bir kuvvet ve meziyet taşıdıklarını ve tesirlerini ne kadar çabuk izhar edip gösterdiklerini müşahede edersiniz ki, bunu layıkıyla övmeye yahut tavsif etmeye hiçbir insanın iktidarı yetmez.
Zira onların meziyetleri pek çoktur, hatta herhangi bir insanın keşfedebileceğinden katbekat fazladır.
Bu sebepten her sadık simyacı ve hekim, bütün ömrünü bu üçünü araştırmaya vakfetsin, zira bunlar onun bütün emeğini, tedrisatını ve masraflarını fazlasıyla tazmin edecektir.
Lakin tafsilata gelmek, her tabii şeyin ölümü ve helakinden, her bir şeyin ölümünün ne olduğundan ve her şeyin ne suretle yok edildiğinden ayrı ayrı bahsetmek gerekirse, evvelemirde bilmelisiniz ki insanın ölümü, şüphesiz ki onun günlük mesaisinin nihayete ermesinden, havanın çekilip alınmasından, tabii merhemin zeval bulmasından, tabii ışığın sönmesinden ve üç cevherin, yani beden, can ve ruhun büyük ayrılığından ve geldikleri yere rücu etmelerinden başka bir şey değildir.
Zira tabii insan topraktandır, toprak aynı zamanda onun anasıdır, oraya geri dönmesi iktiza eder ve tabii dünyevi etini orada kaybetmeli, tıpkı İsa'nın geceleyin yanına gelen Nikodimos'a söylediği gibi, son günde semavi ve arınmış yeni bir etle yeniden doğmalıdır.
Zira yeniden doğuş hakkındaki bu kelam böyle fehmedilmelidir. Madenlerin ölümü ve helaki, bedenlerinin ve kükürtlü yağlılıklarının birbirinden ayrılmasıdır ki bu kalsinasyon, rezerberasyon, çözme, sementasyon ve süblimasyon gibi muhtelif yollarla icra edilebilir. Lakin madenlerin kalsinasyonu tek bir nevi değildir, zira biri tuz ile yapılır, diğeri kükürt ile, bir başkası kezzap (aqua fortis) ile, bir diğeri adi süblime ile ve bir diğeri cıva ile.
Tuz ile kalsinasyon, madenin gayet ince levhalar haline getirilmesi, üzerine tuz serpilmesi ve semente edilmesidir.
Kükürt ile kalsinasyon, madenin ince levhalar haline getirilmesi, üzerine kükürt serpilmesi ve rezerber fırınında işlenmesidir.
Kezzap (aqua fortis) ile kalsinasyon, madenin gayet ufak parçalara ayrılması, kezzap (aqua fortis) içinde çözülmesi ve onun içinde çöktürülmesidir.
Süblimleştirilmiş cıva ile kalsinasyon şudur ki, maden ince levhalar haline getirilir ve...
Cıva, ağzı dar, dibi geniş toprak bir kaba konulsun, ardından kömürle yakılmış hafif bir ateşe oturtulsun; bu ateş, cıva tütmeye başlayıncaya ve kabın ağzından beyaz bir bulut çıkıncaya dek hafifçe körüklenmelidir, sonra madenin levhası kabın üst kısmına yerleştirilsin, böylelikle süblimleşen cıva madene nüfuz edecek ve onu bir kömür taşı kadar kırılgan kılacaktır.
Canlı gümüş ile kalsinasyon şudur ki, maden gayet ufak ve ince hale getirilir, canlı gümüş ile malgama yapılır ve akabinde canlı gümüş deriden süzülür, maden ise derinin içinde tebeşir yahut kum gibi kalır.
İmdi, madenlerin bu öldürülmeleri ve hayatlarının diğer muhtelif imhaları haricinde, bilinsin ki daha başka usuller de mevcuttur.
Zira pas bütün demirin ve çeliğin ölümüdür, bütün zaç (vitriol) ve yanmış pirinç de öldürülmüş bakırdır, çöktürülmüş, süblimleştirilmiş, kalsine edilmiş bütün zincifre öldürülmüş cıvadır, bütün üstübeç ve kurşun sülyeni öldürülmüş kurşundur, bütün lâcivert taşı öldürülmüş gümüştür, keza içinden tentürü, beşinci özü, reçinesi, zaferanı (crocus), zaçı (vitriol) yahut kükürdü çekilip alınmış bütün altın da ölüdür, zira artık altının suretine malik değildir, bilakis sabit gümüşe benzer beyaz bir madendir.
Lakin biz madenlerin nasıl daha da fazla öldürülebileceğini göstermeye devam edelim.
Evvelemirde demire gelince, bilinsin ki o şu veçhile öldürülür ve Zaferan-ı Merih'e (Crocus Martis) irca edilir. Çelik gayet ince levhalar haline getirilsin,
Bu levhalar kor haline gelinceye dek kızdırılsın ve en âlâ şarap sirkesinde söndürülsün, bu muamele sirke kayda değer bir kırmızılık peyda edinceye dek defalarca tekrar edilsin, nihayetinde geride kuru bir tozdan gayrısı kalmayıncaya değin sirke damıtılsın.
Bu, gayet mükemmel bir Zaferan-ı Merih'tir.
Zaferan-ı Merih yapmanın, kısmen evvelkini aşan, çok daha az masraf ve zahmetle icra edilen bir diğer yolu daha vardır ki, şudur,
Çelik levhaların üzerine, her ikisi de eşit miktarda olmak üzere kükürt ve tartar saçılsın, akabinde bunlar alev fırınında (reverberatory) tavlansın, bu muamele levhalardan sıyrılması icap eden pek mükemmel bir zaferan hâsıl edecektir.
Ayrıca bilmek gerekir ki, her bir demir yahut çelik levha, şayet kezzap (aqua fortis) ile eritilirse, yine güzel bir zaferan verir, nitekim bu zaç yağı (oyı of vitriol), tuz ruhu, şap suyu, nişadır suyu ve güherçile suyu ile olduğu gibi, süblimleştirilmiş cıva ile de elde edilir, bunların cümlesi demiri öldürür ve onu bir zaferana dönüştürür, gelgelelim bu son zikredilen usullerin hiçbiri evvelki ikisiyle kıyas kabul etmez, zira bunlar sadece simyada istimal edilir, tıpta ise asla kullanılmaz, binaenaleyh tıpta yalnızca evvelki iki usulü tatbik et, gerisini bir kenara bırak.
Bakırın öldürülmesi, diğer bir deyişle zaç (vitriol) ve çanak pasına (verdigris) irca edilmesi pek çok yoldan kabil olup, bu hususta muhtelif usuller vardır, mamafih biri diğerinden çok daha üstün, biri diğerinden daha faydalıdır.
Bu sebeple burada en iyi ve en faydalı olanları zikretmek, sair olanlar hakkında ise sükût etmek en münasibidir.
Binaenaleyh bakırı zaça (vitriol) irca etmenin en mükemmel, en zahmetsiz ve en kusursuz yolu şudur,
Bakır levhalar tuz ruhuna yahut güherçile suyuna batırılsın ve yeşermeye başlayıncaya dek havada asılı tutulsun, ki bu hal hakikaten pek çabuk vuku bulacaktır, bu yeşillik berrak pınar suyu ile yıkanıp giderilsin, levhalar bir bez parçasıyla kurutulsun ve yeniden tuz ruhu ve güherçile suyu ile ıslatılsın, su gözle görülür derecede yeşil oluncaya yahut üzerinde bolca zaç (vitriol) yüzünceye kadar evvelki gibi muamele edilsin, nihayetinde su dökülsün yahut buharlaştırılsın, böylece elinde tıp için gayet mükemmel bir zaç (vitriol) kalacaktır.
Simyada, kezzap (aqua fortis), altın suyu (aqua regia) yahut nişadır ruhu vasıtasıyla yapılandan daha güzel, daha mükemmel ve daha âlâ bir zaç (vitriol) yoktur.
Ameliye ise şudur,
Bakır levhalar mezkûr sulardan biriyle eritilsin ve yeşillik çekilip çıkarılır çıkarılmaz ve levhalar kurutulur kurutulmaz, bu yeşillik tıpkı kurşun levhalardan üstübecin kazındığı gibi, bir tavşan ayağıyla yahut arzu edilen başka bir vasıtayla kazınsın, levhalar tamamen tükenip zayi oluncaya dek evvelki gibi tekrar ıslatılsın, bu suretle temaşasına hayran kalmaktan kendini alamayacağın pek muhteşem bir zaç (vitriol) hâsıl olur.
Güherçile suyu şu veçhile imal edilir,
Güherçile arıtılsın ve toz edilsin, bilahare kaynar suya daldırılmış bir mesanenin içinde kendi kendine erimeye bırakılsın, böylelikle güherçile suyuna malik olursun.
Nişadır suyu şu veçhile imal edilir,
Nişadır kalsine edilsin ve bir mahzende, mermer üzerinde erimeye bırakılsın, işte nişadır suyu budur.
Bakırdan çanak pası elde etmenin muhtelif yolları vardır ki, burada hepsini zikretmeye lüzum yoktur.
Biz, biri tıp, diğeri ise simya için olmak üzere, çifte bir hazırlık ihtiva eden yalnızca iki yolu tarif edeceğiz. Tıpta istimal edilecek çanak pasının ameliyesi şudur,
Bakır levhalar alınsın ve aşağıdaki madde ile baştan başa ıslatılsın,
Her biri müsavi miktarda olmak üzere bal ve sirke, bunların yarısı kadar da tuz alınsın, bunları birbiriyle iyice karıştır, sonra çömlekçi kaplarını fırınladığı müddetçe bunları bir alev fırınına yahut çömlekçi fırınına koy, levhalara yapışan maddenin gayet siyah olduğunu göreceksin, lakin bu seni endişelendirmesin.
Zira o levhaları açık havaya koyarsan, birkaç gün zarfında bütün o siyah madde yeşile dönecek ve gayet mükemmel bir çanak pası halini alacaktır, ki buna bakırın balsamı tesmiye olunabilir ve bütün hekimlerce methedilmiştir.
Fakat yine de bu bakır pasının Havada yeşile dönmesine ve Havanın siyah rengi böylesine güzel bir renge çevirebilmesine şaşma, zira bilmelisin ki simyanın gündelik tecrübesi, herhangi bir ölü Toprağın yahut Caput Mortuum'a dönüşmüş maddenin, Ateşten çıkıp Havaya kavuşur kavuşmaz derhal başka bir renk aldığını ve ateşte edindiği kendi rengini terk ettiğini gösterir, çünkü bu renklerin değişimleri türlü türlüdür.
Zira madde ne ise, meydana gelen renkler de öyledir, gerçi ekseriyetle ölü toprağın siyahlığından neşet ederler.
Nitekim siz simyada mahir olanlar görürsünüz ki, kezzabın (aqua fortis) ölü toprağı Ateşten siyah çıkar ve içinde ne kadar çok bileşen varsa, renkler Havada kendilerini o kadar çeşitli gösterir, bazen zaç (vitriol) sebebiyle kırmızı görünürler, bazen sarı, beyaz, yeşil, mavi, bazen de Gökkuşağında yahut Tavuskuşu kuyruğunda olduğu gibi karışık görünürler.
Bütün bu renkler maddenin ölümünden sonra ve ölümü vasıtasıyla kendilerini gösterirler.
Çünkü bütün tabii şeylerin ölümünde, her biri kendi tabiatına ve hassasına göre, ilk renkten diğer renklere dönüşen başka renkler görülür. Şimdi Simyada kullanılacak olan Bakır pasından bahsedeceğiz, onun hazırlanışı ve usulü şöyledir.
Çok ince Bakır Levhalar al, büyük bir kalsinasyon çömleği içinde bunların üzerine her birinden eşit miktarda olmak üzere öğütülüp birbirine karıştırılmış Tuz, Kükürt ve Tartar serp.
Ardından bunları kuvvetli bir Ateş ile Yirmi dört saat boyunca reverber fırınında tut, lakin öyle yap ki Bakır Levhalar erimesin, sonra onları çıkar, çömleği kır ve üzerlerine yapışan maddeyle birlikte Levhaları birkaç günlüğüne Havaya bırak, böylece Levhaların üzerindeki madde dönüşecektir.
Güzel bir Bakır pasına dönüşecektir ki bu, bütün keskin Aşındırıcı Sularda, Yüceltme Sularında, Çimentolarda ve Altının renklendirilmesinde Altını ve Gümüşü en derin bir Renk ile boyar.
Şimdi Bakırı Crocus Veneris denilen Bakır Safranı haline getirme usulü şöyledir,
Bakır ince Levhalar haline getirilsin ve en iyi Sirke ile Macun kıvamına getirilmiş Tuz ile sıvansın, sonra büyük bir Potaya konulup Rüzgarlı bir Fırına yerleştirilsin ve çeyrek saat boyunca kuvvetli bir Ateşte yakılsın, lakin Levhalar erimemelidir,
Kızgın kor halindeki bu Levhalar, içinde her bir Pint sirkeye yarım Ons nişadır çözdürülmüş Sirkede söndürülsün, Levhalar tekrar kızdırılsın ve evvelki gibi Sirkede söndürülsün, her söndürmeden sonra Levhalara yapışan pullar daima kazınarak yahut vurularak Sirkenin içine dökülsün.
Bu muameleyi, Bakır Levhalar bu vasıtayla büyük ölçüde tükenene kadar sürdür, ardından Sirkeyi damıtarak ayır yahut açık bir Kapta buharlaşmaya bırak, ta ki son derece sert bir Taşa dönüşüp pıhtılaşana dek.
Böylece Simyada kullanılan en iyi Bakır Safranını elde etmiş olursun.
Pek çok kimse Bakır Safranını, Demir Safranında yaptıkları gibi Şarap Ruhu yahut Sirke ile özütleyerek hazırlar,
Lakin ben bu yolu diğerinden katbekat üstün tutarım. Şimdi Cıvanın süblimleşebilmesi için öldürülmesi, kendisiyle karıştırıldığı Zaç (vitriol) ve Tuz ile yapılır ve ardından süblimleştirilir, böylece Kristal kadar sert ve Kar kadar beyaz olur, lakin onu bir Çökeltiye dönüştürmenin usulü,
Önce en iyi kezzap (aqua fortis) ile kalsine edilsin, sonra kezzap (aqua fortis) damıtılarak ayrılsın ve bu işlem, Çökelti güzel bir kırmızı renk alana dek takriben beş defa tekrarlansın, Bu Çökeltiyi elinden geldiğince tatlılaştır,
Ve nihayetinde üzerine bulabileceğin en iyi rektifiye edilmiş Şarap Ruhunu dök, üzerinden sekiz yahut dokuz defa veya ateşte kızarana ve uçup gitmeyene dek damıt, işte o vakit Terletici bir çöktürülmüş Cıva elde etmiş olursun.
Bundan maada, çöktürülmüş Cıva hakkında büyük bir sırra vakıf olmalısın, şöyle ki, renklendikten sonra üzerine Tartar Tuzu Suyu dökülerek ve bu su Çökeltiden artık keskin değil de aşikar surette tatlı yükselene dek tekrar tekrar damıtılarak tatlılaştırılırsa, o vakit Şeker yahut Bal kadar tatlı bir Çökelti elde edersin ki bu, bütün Yaralarda, Ülserlerde ve Frengi İlletinde öylesine mükemmel bir Sırdır ki, hiçbir Hekim bundan daha iyisini arzu etmez.
Bunun yanı sıra ümitsizliğe kapılmış Simyacılar için de büyük bir tesellidir.
Zira Altını çoğaltır, Altına nüfuz eder ve onunla birlikte Altın sabit ve halis kalır.
Bu Çökelti için çok emek ve alın teri gerekse de, zahmetinin ve masraflarının karşılığını fazlasıyla verecek ve sana hangi Sanat yahut Zanaattan elde edilebilecek olandan çok daha fazla Kazanç sağlayacaktır,
Bundan ötürü pekala sevinebilir, Tanrı'ya ve bana şükranlarını sunabilirsin.
Şimdi Cıvanın nasıl pıhtılaştırılabileceğine gelince, bunun keskin kezzap (aqua fortis) içinde yapılması gerektiğini, bunun da Damıtma yoluyla çekilmesi icap ettiğini ve Çökeltinin bundan sonra hasıl olduğunu söylemiştim. Lakin Cıvanın Zinnober'e dönüştürülebilmesi için, onu Tuz ve sarı Kükürt ile öldürüp eriterek beyaz bir toz haline getirmelisin, sonra onu bir Cam Balona koyup üzerine bir Aludel yahut Başlık yerleştirmeli ve adet olduğu üzere mümkün olan en büyük akışkanlıkta süblimleştirmelisin, böylece Zinnober Aludel'in içine yükselecek ve Hematit taşı kadar sert bir şekilde yapışacaktır. Kurşunun Üstübece dönüştürülmek üzere öldürülmesi iki türlüdür, biri Tıp için, diğeri Simya içindir. Bunlar için Üstübeç hazırlanışı,
İlacı şudur, Sırlı bir çömlek içine, kuvvetli şarap sirkesinin üzerine kurşun levhalar as, ruhlar uçup gitmesin diye çömleğin ağzı iyice kapatılmış olsun.
Bu çömleği ılık küle, kış mevsiminde ise bir fırına koy, bundan böyle her on veya on dört günün ardından, levhalara yapışmış pek iyi bir üstübeç bulacaksın, bunu bir tavşan ayağıyla sıyırıp al, ardından kafi miktarda üstübeç elde edene dek levhaları yeniden sirkenin üzerine koy. Üstübecin simya için olan diğer hazırlanışı da bir öncekine benzer, tek farkı, sirkenin içinde en iyi ve en saf nişadırdan bolca eritilmiş olması gereğidir, zira bu vasıtayla kalay ile kurşunun tasfiyesi ve beyazlatılması için gayet duru ve güzel bir üstübeç elde edeceksin `[okunamadı]`.
Fakat kurşundan sülyen yapmak istersek, evvela onu tuz ile kalsinasyon işlemine tabi tutup kireç haline getirmeli, ardından kırmızı oluncaya dek daima bir demir çubukla karıştırarak sırlı bir kapta yakmalıyız.
En iyi ve en makbul sülyen budur, hem tıpta hem de simyada kullanılmalıdır, oysa bezirgânların dükkânlarında sattıkları diğerinin hiçbir kıymeti yoktur.
O yalnızca kurşunun eritilmesi esnasında geriye kalan küllerden ibarettir, çömlekçiler de kaplarını sırlamak için bunu kullanırlar, böylesi sülyen resim yapmakta kullanılır lakin tıp yahut simya için uygun değildir.
Kurşunun sarı renge dönüştürülmesine gelince, bunun hazırlanışı sülyenin hazırlanışından pek farklı değildir.
Zira kurşun burada da tuz ile kalsinasyona tabi tutulmalı, kireç haline getirilmeli ve akabinde maden tahlilcilerinin kullandığı türden geniş bir leğen içinde, hafif bir kömür ateşinde bir demir çubukla karıştırılmalıdır, fazla sıcaklık olmamasına ve karıştırmanın ihmal edilmemesine gayretle dikkat edilmelidir, aksi takdirde akacak ve sarı bir cam halini alacaktır.
Böylece kurşunun güzel, sarı bir safranı elde edilmiş olur.
Gümüşün öldürülmesi, ondan lacivert bir renk yahut buna benzer bir şey meydana getirilmesi ise şu vechiledir, Bir miktar gümüş levha alıp bunları cıva ile karıştır ve sırlı bir çömlek içinde, evvela içinde çipura balığı kafaları kaynatılmış, ardından nişadır ve kalsine edilmiş tartar eritilmiş olan en iyi sirkenin üzerine as, geri kalan her şeyde üstübeç bahsinde söylendiği gibi amel et, nihayetinde her on dört günün ardından gümüş levhalara yapışmış gayet mükemmel ve hoş bir lacivert renk bulacaksın, bu da bir tavşan ayağıyla silinip alınmalıdır.
Altının öldürülmesi ise onun kendi arcanumlarına, yani bir tentüre, beşinci öze, reçineye, safrana, zaça (vitriol) ve kükürte ve diğer pek çok mükemmel arcanuma dönüştürülmesidir ki bu terkipler hakikaten pek çoktur.
Fakat bu kabil arcanumları, meselâ altının tentürünün özütlenmesini, altının beşinci özünü, altının cıvasını, altının yağını, içilebilir altını, altının reçinesini, altının safranını diğer kitaplarımızda, Archidoxis'te ve başka yerlerde kâfi derecede ele aldığımızdan, bunları burada tekrar etmeyi lüzumsuz addediyoruz. Lakin orada ihmal edilmiş olan arcanumları burada zikredeceğiz, altının zaçı (vitriol) ve altının kükürtü gibi; bunlar hakikaten ehemmiyetsiz olmayıp her hekimin şevkini pek ziyade artırmalıdır.
Lakin altından zaç (vitriol) çıkarmak için ameliyat şudur, iki yahut üç libre saf altın al, bunları ince levhalar halinde döv ve üzüm çekirdekleriyle karıştırılmış erkek çocuk sidiğinin üzerine, iyice kapatılmış geniş bir imbik gövdesi (kabak) içine as, bunu da mengeneden yeni çıkmış sıcak üzüm çekirdeği yığınının içine göm, on dört gün yahut üç hafta kadar durduktan sonra aç, altın levhalara yapışmış gayet latif bir renk bulacaksın ki bu altının zaçıdır (vitriol), diğer metallerde işittiğin gibi bunu da bir tavşan ayağıyla sıyırıp al.
Nitekim demir levhalardan Mars safranı, bakır levhalardan bakır zaçı (vitriol) ve çıngar, kurşun levhalardan üstübeç, gümüş levhalardan lacivert renk elde edilir ve saire, bunlar tek bir ameliyat altında toplanmış olsa da hazırlama usulleri bir değildir.
Altının zaçından (vitriol) kafi miktarda elde ettiğinde, bunu damıtılmış yağmur suyunda bir spatulayla daima karıştırarak iyice kaynat, o vakit altının kükürtü suyun yüzeyine bir yağ gibi çıkacaktır, bunu bir kaşıkla al, Daha fazla zaç (vitriol) ile de aynı şekilde amel et. Bütün kükürt alındıktan sonra, o yağmur suyunu tamamen kuruyana dek buharlaştır, dipte altının zaçı (vitriol) kalacaktır, bunu rutubetli bir mahalde mermer üzerinde kendi kendine kolayca eritebilirsin.
Bu iki arcanumda, yani altının zaçında (vitriol) ve altının kükürtünde terletici hassa mevcuttur. Bunların hassalarını burada zikretmeyeceğim, zira Madeni Hastalıklar Kitabı'nda ve diğer kitaplarımızda bunları tafsilatıyla izah ettik.
Kükürtün öldürülmesi, yanıcı ve pis kokulu yağlılığının giderilmesi ve sabit bir cevhere dönüştürülmesi ise şu vechiledir, İnce toz edilmiş adi sarı kükürt al ve pek keskin olan kezzabı (aqua fortis) damıtma yoluyla bundan üç defa çek, ardından dipte kalan siyah renkli kükürtü damıtılmış su ile tatlılaştır, ta ki su ondan tatlı çıksın ve artık kükürt kokusu kalmasın.
Sonra bu kükürtü, tıpkı antimona yaptığın gibi kapalı bir reverber fırınında alevle kalsine et, o vakit evvela beyaz, sonra sarı ve nihayetinde zencefre gibi kırmızı olacaktır. İşte bu hale geldiğinde sevinebilirsin,
Zira zenginliğinin başlangıcı budur, bu yansıtılmış kükürt, gümüşü en kusursuz altına, insan bedenini ise en mükemmel sıhhate derinlemesine boyar.
Bu yansıtılmış ve sabitlenmiş kükürt, sözle ifade edilmesine müsaade edilenden çok daha büyük bir erdeme sahiptir.
Tüm tuzların ve tuzlu olan her şeyin öldürülmesi [NOT: mortificatio / simyasal dönüştürme ve etkisizleştirme işlemi], onların sululuğunun, yağlılığının ve ruhunun alınıp damıtılmasıdır.
Zira şayet bunlar alınırsa, geriye kalanlara daha sonra ölü toprak yahut Caput Mortuum denir.
Kıymetli taşların ve mercanların öldürülmesi, onların kalsinasyonu, süblimasyonu ve tıpkı kristal gibi bir sıvı halinde çözülmeleridir.
İncilerin öldürülmesi, onların kalsine edilmesi ve keskin sirke içinde süt kıvamında çözülmeleridir.
Mıknatıs taşının öldürülmesi, onun cıva yağı ile meshedilmesi yahut cıvanın içine konulmasıdır, zira bundan sonra demiri asla çekmeyecektir.
Çakmak taşlarının ve taşların öldürülmesi, onların kalsine edilmesidir.
Markazitlerin, kaşimyaların [NOT: Cachymia / maden posası veya olgunlaşmamış maden cevheri], talkın, kobaltın, çinkonun, granatın, kalay taşının, bizmutun ve antimonun öldürülmesi, onların süblimasyonudur, yani tuz ve zaç (vitriol) ile süblime edilmeleridir, o vakit madeni bir ruh olan yaşamları, tuzun ruhu ile birlikte yükselir.
Ve süblimasyon kabının dibinde ne kalırsa yıkansın ki tuz ondan çözülüp ayrılsın, işte o zaman elinde hiçbir erdemi bulunmayan ölü bir toprak kalır.
Arseniğin, zırnığın, opermentin, kükürtlü arseniğin ve benzerlerinin öldürülmesi, bunların güherçile ile akması, mermer üzerinde bir yağa yahut sıvıya dönüşmesi ve sabitlenmesidir.
Dışkıların öldürülmesi, havanın pıhtılaşmasıdır.
Itırlı şeylerin öldürülmesi, onların güzel kokusunun giderilmesidir.
Tatlı şeylerin öldürülmesi, aşındırıcı maddeler ile süblime ve damıtılmalarıdır.
Kehribarın, reçinelerin, neft yağının, sakızın ve benzerlerinin öldürülmesi, bunların yağa ve verniğe dönüştürülmesidir.
Otların, köklerin ve benzerlerinin öldürülmesi, yağlarının ve sularının damıtılarak ayrılması, sıvılarının bir pres ile sıkılıp çıkarılması ve aynı zamanda bunlardan alkali elde edilmesidir.
Odunun öldürülmesi, onun kömüre ve küle dönüştürülmesidir.
Kemiklerin öldürülmesi, onların kalsinasyonudur.
Etin ve kanın öldürülmesi, tuzun ruhunun giderilmesidir.
Suyun öldürülmesi ateş iledir, zira her türlü hararet suyu kurutur ve tüketir.
Ateşin öldürülmesi su iledir, zira her türlü su ateşi söndürür, onun iktidarını ve kuvvetini elinden alır.
Böylelikle tüm tabii şeylerde ölümün nasıl gizlendiği, bunların nasıl öldürülüp başka bir surete ve tabiata büründürülebileceği ve bunlardan ne gibi erdemlerin hasıl olduğu hakkında birkaç kelam ile kafi derecede malumat sahibi oldunuz.
Bundan öte söylenmesi icap eden her ne varsa, tabii şeylerin dirilişine dair müteakip kitaba dercedilmiştir.
Şeylerin Tabiatı Üzerine
Altıncı Kitap
Tabii Şeylerin Dirilişi Üzerine
Tabii şeylerin dirilişi ve yenilenmesi, şeylerin tabiatında sıradan bir sır olmayıp derin ve azametli bir sırdır, insani ve tabii olmaktan ziyade ilahi ve meleksidir.
Burada, şarlatanların ve her yaptığımı en fena manaya yoran düşmanlarımın yalanlarına ve iftiralarına maruz kalmamak, sanki ilahi kudreti gasp etmek ve tabiata asla muktedir olmadığı bir şeyi atfetmek istiyormuşum gibi görünmemek adına, kanaatimin tam olarak ne olduğu, tabiatın bunu her gün aşikar surette nasıl gösterdiği ve tecrübenin nasıl doğruladığı hususunda büyük bir vukufla anlaşılmayı temenni ederim.
Bu sebeple ölümün iki türlü olduğunu, yani cebri ve iradi olduğunu dikkatle mülahaza etmeliyiz. Biri bir şeyi yeniden diriltebilir, diğeri ise diriltemez.
Bu yüzden, bir kez ölen yahut öldürülen bir şeyin asla yeniden diriltilemeyeceğini söyleyen, şeylerin yeniden canlanmasını ve ihyasını hiçe sayan safsatacılara inanmayınız, onların bu yanılgısı şüphesiz küçük bir hata değildir.
Ve hakikaten doğrudur ki, tabii bir ölümle ölen yahut helak olan her ne varsa ve tabiatın kendi mukadderatı sebebiyle öldürdüğü her ne ise, onu yalnızca Tanrı diriltebilir yahut bu iş mutlak surette O'nun emriyle vuku bulmalıdır, öyle ki tabiatın yok ettiğini insan yeniden ihya edemez. Fakat insanın yok ettiği her şeyi insan yeniden ihya edebilir ve ihya ettikten sonra tekrar bozabilir, insanın kendi nefsinden gelen bundan gayrı bir kudreti yoktur, şayet bundan fazlasını yapmaya kalkışırsa Tanrı'nın kudretini kendine mal etmiş olur, üstelik Tanrı ona yardım etmedikçe yahut dağları yerinden oynatacak kadar imanı olmadıkça beyhude yere çabalar ve hüsrana uğrar, oysa böyle bir insan için bu dahi mümkündür, bundan daha büyükleri de mümkündür. Zira Kutsal Yazı şöyle der ve Mesih bizzat buyurmuştur,
Şayet bir hardal tanesi kadar imanınız olsa ve şu dağa, buradan kalkıp şuraya git deseniz, dağ yerinden oynar, sizin için her şey mümkün olur ve hiçbir şey imkansız kalmaz.
Lakin konumuza dönecek olursak, ölmek ile öldürülmüş olmak arasındaki farkın ne olduğu ve bunlardan hangisinin yeniden diriltilebileceği şu şekilde idrak edilmelidir,
Tabii yoldan ölen her şey sonuna mukadderat ile ulaşır, Tanrı'nın İradesi ve Takdiri de buna cevaz verir. Ne var ki bunun muhtelif illetler ve çeşitli kazalar sebebiyle vuku bulduğu da vakidir, böylesi asla yeniden diriltilemez, mukadderata ve ömrün tabii nihayetine karşı başvurulabilecek hiçbir deva da yoktur.
Fakat itlaf edilmiş olan şey hem yeniden diriltilebilir hem de canlandırılabilir, bu da bu Kitabın sonunda zikredeceğimiz muhtelif delillerle ispat olunabilir. Bu sebeple, ölmek ile itlaf edilmek arasında büyük bir fark vardır, aynı isim altında bir ve aynı şey olarak telakki edilmemelidirler.
Zira her misalde bunlar birbirinden hayli farklıdır. Tabii ve mukadder bir ölümle ölen bir adama bakın, onda bundan gayrı ne gibi bir hayır yahut fayda kalmıştır?
Hiçbir şey, o yalnızca kurtlara yem olsun diye toprağa atılır.
Çünkü o kokmuş bir leştir ve toprağın hakkıdır. Lakin kılıçla katledilen yahut buna benzer şiddetli bir ölümle can veren bir insan için aynı şey geçerli değildir.
Zira onun bütün bedeni faydalı ve makbuldür, pek kıymetli bir mumyaya dönüştürülebilir.
Çünkü hayat ruhu böyle bir bedenden çıkıp gitmiş olsa da, içinde hayatın barındığı merhem baki kalır, nitekim bu cevher bir merhem gibi diğer insanların bedenlerini muhafaza eder.
Metallerde de müşahede edebileceğiniz üzere, bir metal ölmek üzere olduğunda pas ile istila edilmeye başlar, bu suretle istilaya uğrayan kısmı ne kadarsa o kadarı ölüdür, metalin tamamı pas tarafından yutulduğunda ise bütünüyle ölmüş demektir, böylesi bir pas ise asla yeniden hakiki metale irca edilemez, sadece cüruf halini alır, artık metal değildir.
Zira ölmüştür ve ölüm onun içindedir, onda ne diriltici bir hayat merhemi kalmıştır, kendi içinde bütünüyle yok olup gitmiştir.
İmdi, metallerin kalsı ile külleri iki ayrı şeydir.
Bu ikisi arasında büyük bir fark mevcuttur, zira biri ihya edilip yeniden metale irca edilebilir, diğeri ise edilemez, biri uçucudur, diğeri sabittir, biri ölmüştür, diğeri itlaf edilmiştir.
Küller uçucudur ve asla bir metale dönüştürülemez, yalnızca cam ve cüruf haline gelir, lakin metallerin kalsı sabittir ve yeniden eski metaline irca edilebilir.
Fakat bu farkı ve sebebi anlamak için bilesiniz ki, külde kalsa nazaran daha az yağlılık ve daha ziyade kuruluk vardır, bu da onu seyyal kılar, oysa kals, külden daha yağlı ve daha nemlidir, reçinesini ve seyyaliyetini, bilhassa tabiatı icabı seyyal olan, metalleri eriten ve onları irca eden tuzu muhafaza eder.
Buradan şu netice çıkar ki, metallerin küllerinden tuz çekilip çıkarılmalıdır ta ki yeniden bir metale irca edilemesinler, o vakit tamamen uçucu hale gelirler, bu farka ve bu kaideye bilhassa dikkat edilmelidir, zira pek çok şey buna bağlıdır.
Zira şarlatanlar arasında bu hiç de küçük bir hata değildir, içilebilir altın, altının beşinci özü, altın tentürü yerine insanlara arındırılmamış altın kalsı vermişler, aradaki farkı ve bundan doğacak fenalığı hesaba katmamışlardır.
Çünkü burada dikkat edilmesi icap eden iki mühim ve zaruri husus vardır, şöyle ki, Evvela, kalsine edilmiş yahut toz haline getirilmiş altın insanlara verildiğinde, midede tek bir yığın halinde toplanır yahut dışkıyla birlikte tekrar dışarı atılır ve böylece hiçbir fayda sağlamadan nafile yere alınmış olur, yahut insan bedenindeki o büyük deruni hararet ile irca edilen kısım, hem bağırsakları hem de mideyi yaldızla kaplar ve bir kabuk bağlatıp sertleştirir, bu sebeple midenin hazmı sekteye uğrar, bundan da nice ve muhtelif marazlar peyda olur ve nihayetinde ölüm gelir çatar.
Altın hakkında işittiğiniz bu husus, diğer bütün metaller için de aynı şekilde anlaşılmalıdır, yani metallere ait hiçbir sır (arcanum) yahut deva, evvela uçucu kılınmadıkça ve bir metale irca edilemeyecek hale getirilmedikçe bedeninize alınmamalıdır.
Bu sebeple, içilebilir altını hazırlamanın ilk mertebesi ve başlangıcı şudur, böylece uçucu kılınan bu madde bilahare şarap ruhunda [NOT: Etil alkol] çözülebilir, ta ki her ikisi birlikte yükselsin, uçucu ve birbirinden ayrılamaz hale gelsin.
Altını hazırladığınız gibi, Ay, Jüpiter, Venüs, Mars, Satürn [NOT: Metinde sırasıyla sembolleri verilmiştir: ☽, ♃, ♀, ♂, ♄] için de içilebilir olanı hazırlayabilirsiniz.
Lakin gayemize avdet edecek olursak, itlaf edilmiş şeylerin ölü olmadığını ve ölümde kalmaya mecbur bulunmadığını, bilakis irca edilebileceğini, yeniden diriltilip canlandırılabileceğini, bunun da hakikaten insan eliyle ve tabiatın seyri dairesinde mümkün olduğunu misaller ve kafi delillerle ispat edelim.
Görürsünüz ki aslanların hepsi ölü olarak doğar ve her şeyden evvel ebeveynlerinin kükremesiyle hayata kavuşurlar, uykudaki bir kimsenin bir gürültüyle uyandırılması misali, aslanlar da böyle ayağa kaldırılır, onlarınki bir uyku olduğundan değil, (zira tabii bir uykuya dalanların behemehal yeniden uyanması icap eder, oysa aslanlar bunu kendiliklerinden yapamazlar.) Zira bu kükreme ile uyandırılmasalardı ölü kalırlardı ve onlarda hayata dair hiçbir emare görülmezdi, bu sebepten aşikardır ki hayatlarını bu kükreme vesilesiyle alırlar.
Tenasül yoluyla hasıl olmayıp çürümeden neşet eden bütün hayvanlarda, mesela sineklerde de aynı şeyi müşahede edebilirsiniz, bunlar suda boğulduklarında içlerinde hayattan hiçbir eser kalmaz, şayet kendi hallerine bırakılacak olurlarsa ölü kalmaya devam ederler ve kendiliklerinden asla hayata dönemezler.
Lakin üzerlerine tuz serpecek olursan ve onları ılık Güneşin altına yahut sıcak bir fırının ardına koyarsan, evvelki hayatlarına yeniden kavuşurlar ve bu hakikaten onların yeniden diriltilmesidir.
Zira bu yapılmadığı takdirde, ebediyen ölü kalacaklardır, nitekim bir yılanda da bunu görürsün, eğer parçalara ayrılırsa ve bu parçalar bir cam kaba konulup at gübresinde çürümeye bırakılırsa, yılanın tamamı cam kap içerisinde, ya solucanlar ya da balık yumurtası suretinde yeniden canlanacaktır.
Ve bu solucanlar çürümeden münasip bir surette çıkarılıp beslenirse, tek bir yılandan yüzlerce yılan meydana getirilir ki bunların her biri ilki kadar iri olacaktır, bu da yalnızca çürüme vasıtasıyla vuku bulur.
Yılan için söylendiği gibi, diğer pek çok hayvan da aynı şekilde diriltilebilir ve yeniden ihya edilebilir.
Bu ameliye mucibince Hermes ve Vergilius, ölümden sonra kendilerini tazeleyip diriltmeye ve bebekler misali yeniden doğmaya (nekromansi yardımıyla) teşebbüs etmişler, lakin niyetlerine muvafık bir neticeye erememişlerdir.
Fakat misalleri bir yana bırakıp kıyam ve ihyanın tatbikatına geçecek olursak, madenlerle başlamak elzem ve en münasibidir, zira madeni cisimler ekseriya insan bedenlerine benzerler.
Binaenaleyh bilmeliyiz ki, madenlerin dirilişi ve ihyası iki türlüdür.
Biri, kalsine edilmiş madenleri ilk madeni cisimlerine irca eder, diğeri ise madenleri kendi ilk maddelerine, yani cıvaya irca eder.
İkincisinin ameliyesi şöyledir, bir madeni adi cıva ile kalsine et, bu kalsine tozu ve bir o kadar cıvayı bir süblimasyon kabına koy ve her ikisi de bir amalgam halinde pıhtılaşana dek beklet, akabinde cıvayı kalsine tozdan süblime et, sonra onu madeni kalsine toz ile yeniden öğüt ve evvelki gibi süblime et, bunu, madeni kalsine toz bir mumun üzerinde balmumu yahut buz misali eriyene dek tekrarla, o vakit işlem tamamlanmış olur.
Bu madeni bir müddet sindirmeye (dijestiyon) bırak, tamamı cıvaya, yani kendi ilk maddesine dönüşecektir ki madenlerin bu cıvasına hakikaten felsefi cıva denir, pek çok simyacı bunu aramış, lakin pek azı bulabilmiştir.
İşte bu minval üzere cıva bütün madenlerden hazırlanabilir.
Pıhtılaşmış cıvanın yeniden diriltilmesi yahut ihyası ise bir kabak (retort) içinde damıtma yoluyla yapılır, zira kalay yahut kükürt külleri geride kalarak yalnızca cıva soğuk suya yükselir.
Süblime edilmiş cıvanın yeniden diriltilmesi yahut ihyası ise kaynar sıcak suda yapılır, lakin evvela gayet ince öğütülmelidir, böylece sıcak su, cıvanın beraberinde yukarı taşıdığı tuz ruhunu ve zaçı (vitriol) ondan ayıracak, cıva ise suyun dibinde akacaktır.
Şayet bu cıva yeniden tuz ve zaç (vitriol) ile süblime edilir ve sıcak suda tekrar canlandırılırsa, bu da yedi yahut sekiz defa tekrarlanırsa, asla bundan daha iyi arındırılamaz ve tazelenemez.
Ve bu, simyada ve tıpta büyük bir sır olarak saklanabilir ve bununla ziyadesiyle sevinilebilir.
Zira bu vasıtayla cümle murdarlık, karalık ve zehir giderilmiş olur.
Kalsine edilmiş cıva, süblimasyon olmaksızın asla ihya edilemez, zira kalsinasyondan sonra süblime edilmedikçe katiyen canlandırılamaz, bu sebeple onu evvela süblime etmeli, sonra da diğer süblimeler gibi irca etmelisin.
Göksel zencefre ve altın suyunun, keza çökeltinin (presipitat) cıvaya irca edilmeleri için diriltilmeleri şöyledir,
Bunlardan birini al, bir mermer üzerinde incecik öğüt, yumurta akı ve sabun ile bir hamur haline getir, fındık büyüklüğünde haplar yap, bunları metin bir toprak kaba koy, kabın ağzına üzerinde pek çok küçük delik bulunan bir demir levha yerleştir ve balçıkla sıva, kuvvetli bir ateş ile inişli damıtma (per descensum) usulüyle damıt ki soğuk suyun içine düşsün, böylece cıvayı tekrar elde edersin.
Yanmış odunun diriltilmesi ve ihyası çetin ve müşkül bir iştir, lakin Tabiat için mümkündür, ne var ki büyük bir maharet ve sebat olmaksızın asla yapılamaz, onu canlandırmak için ameliye şöyledir,
Evvela kömür, sonra kül haline getirilmesi icap eden odunu al, o ağacın reçinesi, suyu ve yağı ile her birinden müsavi ağırlıkta olmak üzere bir kaba koy, bunları karıştır ve hafif bir hararetle erit, lüzucî bir madde hasıl olacaktır, böylece her şeyin kendisinden neşet ettiği ve türediği üç ilkeye sahip olursun, yani balgam, yağ ve kül.
Balgam cıvadır, yağ kükürttür, kül ise tuzdur.
Zira ateşte tüten ve buharlaşan her ne ise cıvadır, alev alan ve yanan her ne ise kükürttür, kül ise tuzdur.
Mademki bu üç ilkeye bir arada sahipsin, onları at gübresine koy ve bir müddet çürümeye bırak.
Şayet bu madde bilahare bereketli bir toprağa konur ve gömülürse, onun yeniden canlandığını ve oradan küçük bir ağacın filizlendiğini görürsün ki bu ağaç fazilet bakımından şüphesiz evvelkinden katbekat üstündür.
Bu ağaç yahut odun, yeniden doğmuş, tazelenmiş ve ihya edilmiş odundur ve böyle tesmiye edilir, zira başlangıçta odun iken, öldürülmüş, yok edilmiş, kömüre, küle ve neredeyse bir hiçliğe indirgenmiş, lâkin yine de bu hiçlikten var edilmiş ve tazelenmiştir.
Tabiatın Işığında bu hakikaten muazzam bir sırdır, zira suretini büsbütün kaybetmiş ve hiçliğe irca edilmiş bir şey suretini yeniden kazanmakta, hiçten bir şey var olmakta ve akabinde fazilet ve tesir bakımından ilk halinden çok daha üstün bir mertebeye erişmektedir.
Lakin tabii şeylerin kıyamı ve ihyası hususunda umumiyetle konuşmak gerekirse, bilmelisiniz ki buradaki en mühim temel, öldürme (mortifikasyon) esnasında her şeyden ne koparılmış ve ayrılmış ise, onun her şeye iade edilmesi ve onunla imtizaç ettirilmesidir ki bunu burada hususi olarak izah etmek müşküldür.
Bundan ötürü bu Kitabı sonlandıracağız ve Doğal Şeylerin Dönüşümlerine Dair sıradaki Kitapta bu hususlardan daha etraflıca bahsedeceğiz.
Şeylerin Doğası Üzerine
Doğal Şeylerin Dönüşümü Üzerine
Şayet bütün Doğal şeylerin Dönüşümünden bahsedeceksek, ilk olarak Dönüşümün ne olduğunu göstermemiz yerinde ve zaruridir, İkinci olarak, buna varan Derecelerin neler olduğunu,
Üçüncü olarak, hangi Vasıtalarla ve nasıl yapıldığını göstermek gerekir.
Şu halde Dönüşüm, bir şeyin kendi suretini yitirmesi ve önceki cevherine ve suretine bütünüyle benzemeyecek surette değişmesi, lakin başka bir suret, başka bir mahiyet, başka bir renk, başka bir erdem, başka bir doğa yahut hususiyet iktisap etmesidir, tıpkı bir Metalden cam yahut taş yapılması, bir taştan kömür yapılması, Ahşaptan Kömür yapılması, Balçıktan bir taş yahut tuğla yapılması, deriden tutkal yapılması, kumaştan kâğıt yapılması ve bunlara benzer pek çok şeyde olduğu gibi.
Bütün bunlar Doğal şeylerin Dönüşümleridir.
Bundan sonra, Dönüşüme varan dereceleri ve bunların kaç tane olduğunu bilmek de pek zaruridir, Ve bunlar yediden fazla değildir. Zira her ne kadar pek çok kimse daha fazlasını saysa da, esas olan yalnızca yedi tanedir ve geri kalanı dereceler arasında sayılarak bu yedi derecenin şümulüne girer,
Ve şunlardır, Kalsinasyon, Çözünme, Süblimasyon, Çürüme, Damıtma, Pıhtılaşma, Tentür.
Şayet biri bu Merdiveni tırmanacak olursa, en harikulade bir makama vasıl olur, öyle ki Doğal şeylerin Dönüşümündeki pek çok sırrı görüp bizzat tecrübe eder.
Şu halde ilk derece Kalsinasyondur, bunun şümulüne Yankılanma (Reverberasyon) ve Sementasyon da dâhildir. Zira Kalsinasyon maddesi bakımından bunlar arasında pek az fark vardır, Bu sebeple burada en başlıca derecedir. Zira Yankılanma ve Sementasyon vasıtasıyla cismani olan pek çok şey kalsine edilir ve Küllere tebdil edilir, bilhassa Metaller. Şimdi, bir kez kalsine edilen şey bir daha yankılanmaz yahut sementasyona uğratılmaz.
Binaenaleyh Kalsinasyon ile bütün Metaller, Mineraller, Taşlar, Cam vesaire ve bütün cismani şeyler Kömüre ve Küllere dönüştürülür ve bu işlem körük marifetiyle harlanan yalın, kuvvetli bir Ateş ile icra edilir, bu suretle bütün yapışkan, yumuşak ve yağlı toprak sertleşerek bir taşa döner, Keza bir Çömlekçinin kireç ve tuğla fırınında gördüğümüz üzere, bütün taşlar bir Kirece tebdil edilir.
Süblimasyon ikinci derecedir ve pek çok Doğal şeyin Dönüşümü için en başlıcalardan biridir, bunun şümulüne Yüceltme, Yükseltme ve Sabitleme dâhildir ve Damıtmadan pek farklı değildir, Zira nasıl ki Damıtmada su, balgamımsı ve sulu bütün şeylerden yükselir ve bedeninden ayrılırsa, tıpkı bunun gibi Süblimasyonda da ruhani olan cismani olandan yükseltilir ve letafet kazanır, uçucu olan sabit olandan ayrılır ve bu işlem bütün Mineraller gibi kuru şeylerde vuku bulur ve saf olan murdar olandan ayrıştırılır.
Süblimasyonun yanı sıra, Minerallerde pek çok hayırlı erdem ve harikulade şey keşfedilir, nice şeyler sabit kılınır ve kararlı hale gelir, öyle ki Ateşte sebat ederler ve bu da şu usulle olur,
Süblime edilen şey öğütülsün ve kendi tortusuyla karıştırılsın, evvelce yapıldığı gibi yeniden süblime edilsin, ta ki artık süblime olmayıp hepsi dipte bir arada kalana ve sabitlenene dek bu minval üzere devam edilmelidir.
Böylece ne vakit ve ne sıklıkta arzu edersen sonrasında bir taş ve yağ hâsıl olur, şöyle ki, şayet onu yeniden soğuk bir mekâna yahut açık havada bir Cam içine koyarsan, Zira orada derhal eriyip bir Yağ olacaktır, Ve şayet onu yeniden ateşe koyarsan, yeniden pıhtılaşarak harikulade ve muazzam erdemlere sahip bir Taşa dönecektir.
Bunu Tabiatın ulu bir sırrı ve gizemi addederek muhafaza eyle, Sofistlere de faş eyleme.
Bundan gayrı, nasıl ki Süblimasyonda iki maddenin kavuşumuyla pek çok Aşındırıcı şey tatlı kılınırsa, bilakis pek çok tatlı şey de Aşındırıcı kılınır, pek çok tatlı şey ekşi, sert yahut acı hale gelir, bunun zıddına pek çok acı şey de Şeker kadar tatlı olur.
Burada şunu da mülahaza etmeliyiz ki, Nişadır vasıtasıyla Süblimasyona getirilen her Metal, sonradan soğukta yahut havada bir yağa tebdil edilebilir ve Ateşte yeniden pıhtılaşarak bir Taşa dönüşebilir, bu ise hakikatte bütün tabii şeylerdeki en başlıca ve en muazzam Dönüşümlerden biridir, yani Metali bir Taşa Dönüştürmektir.
Üçüncü derece Çözünmedir, bunun şümulünde Tahlil ve Dağılma anlaşılmalıdır ve bu derece ekseriyetle Süblimasyon ve Damıtmayı takip eder, şöyle ki, dipte kalan madde çözülüp dağılsın.
İmdi Çözünme iki türlüdür, biri Soğuk vasıtasıyla, diğeri Sıcak vasıtasıyladır, biri Ateş olmaksızın, diğeri Ateştedir.
Soğuk çözünme bütün Tuzları, bütün Aşındırıcı şeyleri ve bütün kalsine edilmiş şeyleri çözer. Tuzlu ve Aşındırıcı nitelikte olan her ne var ise, onun marifetiyle Yağa, Liköre yahut Suya çözünür. Ve bu işlem nemli, soğuk bir mahzende yahut Havada bir mermer üzerinde ya da bir cam içinde vuku bulur, Zira soğukta çözünen her ne varsa, çoğu kez Süblimasyonda yahut Damıtmada iktisap edip bünyesine kattığı Saltan bir Havadar ruh ihtiva eder, Ve soğukta yahut Havada çözünen her ne varsa, ateşin hararetiyle yeniden pıhtılaşarak bir toza yahut taşa dönebilir.
Lakin sıcak Çözünme bütün yağlı ve kükürtlü şeyleri çözer, Ve ateşin hararetinin çözdüğü her ne ise, soğukluk onu dondurarak yekpare bir Kütleye çevirir. Ve hararetin pıhtılaştırdığı her şey, soğukla yahut Havada yeniden çözülür.
Burada şunu da bilmemiz icap eder ki, Havanın yahut Mahzenin çözdüğü her ne var ise gayet derecede kurudur ve içinde gizli, aşındırıcı bir Ateş barındırır, buna mukabil Ateşte yahut ateşin hararetinde çözülen her şey, Ateşten hariç tutulduğunda tatlımsı bir soğukluğa sahiptir.
Çözünme işte bu veçhile anlaşılmalıdır, başka türlü değil.
Çürüme dördüncü derecedir, bunun şümulüne Sindirim ve Tedvir dâhildir.
Şeylerin Doğası Üzerine, 7. Kitap
İmdi, çürüme başlıca derecelerden biridir, doğrusu haklı olarak hepsinin ilki olabilirdi, lakin bu durum burada gizlenen ve pek az kişi tarafından bilinen hakiki nizama ve sırra aykırı düşerdi, zira bu dereceler, daha evvel söylendiği üzere, bir zincirin halkaları yahut bir merdivenin basamakları gibi birbirini takip etmelidir.
Zira halkalardan biri çıkarılacak olsa, zincir kesintiye uğrar ve kırılır, mahpuslar da serbest kalıp kaçar gider.
Aynı şekilde bir merdivende, ortadaki basamaklardan biri çıkarılıp üst veya alt kısma konsa, merdiven kırılır ve pek çok kimse bedenlerini ve canlarını tehlikeye atarak oradan baş aşağı yuvarlanır.
İşte bu meseleyi de öyle kavramalısınız, bu dereceler hakiki bir nizamla birbirini izlemelidir, aksi takdirde sırrımızın bütün ameli bozulur, emeğimiz ve zahmetimiz boşuna ve semeresiz kalır. İmdi çürüme öyle bir tesire sahiptir ki, eski tabiatı ortadan kaldırır ve yeni bir tabiat getirir.
Bütün canlı şeyler onun içinde öldürülür, bütün ölü şeyler onun içinde çürütülür ve bütün ölü şeyler onun içinde yeniden hayat bulur.
Çürüme, bütün aşındırıcı ruhlardan tuzun keskinliğini alır, onları yumuşak ve tatlı kılar, renkleri değiştirir, saf olanı saf olmayandan ayırır, saf olanı yukarıya, saf olmayanı ise aşağıya yerleştirir.
Damıtma, bütün tabii şeylerin dönüşümündeki ilk derecedir, bunun altında yükselme, yıkama ve sabitleme anlaşılır.
Damıtma yoluyla bütün sular, sıvılar ve yağlar inceltilir, bütün yağlı şeylerden yağ özütlenir, bütün sıvılardan su ve bütün balgamlı şeylerden su ile yağ ayrıştırılır.
Bundan başka, damıtmada kohobasyon ile sabitlenen pek çok şey vardır, bilhassa da şeyler kendi suları ile sabitlenirse, nitekim zaç (vitriol) da böyledir ve şayet sabitlenirse buna kolkotar denir.
Şap, kendi has suyu ile sabitlenirse buna şap şekeri denir, bu da bir sıvıya çözünür, söz konusu sıvı şayet bir ay boyunca çürütülürse şekerin tatlılığında bir su meydana getirir, bu su pek büyük bir kuvvete sahiptir ve madeni hastalıklara dair kitabımızda daha tafsilatlı yazdığımız üzere, insandaki her türlü madeni harareti söndürmek için hekimlikte mükemmel bir sırdır.
Zaç (vitriol) ve şap hakkında işittiğiniz gibi, güherçile ve diğer sulu mineraller de kohobasyon yoluyla sabitlenebilir.
İmdi kohobasyon, ölü başın (caput mortuum) defalarca kendi suyuyla doyurulması ve bu suyun damıtma ile yeniden çekilmesidir.
Dahası, damıtmada pek çok acı, sert ve keskin şey bal, şeker veya kudret helvası gibi tatlı hale gelir, aksine şeker, bal veya kudret helvası gibi pek çok tatlı şey de zaç (vitriol) yağı veya sirke kadar sert, yahut öd veya centiyane kadar acı, bir aşındırıcı kadar keskin kılınabilir.
Pek çok dışkı kabilinden şey damıtmada o ağır kokusunu kaybeder, nitekim bu koku suya geçer.
Pek çok ıtri şey ise o güzel kokusunu yitirir.
Süblimasyon şeyleri keyfiyet ve tabiatlarında nasıl başkalaştırırsa, damıtma da aynı şekilde başkalaştırır.
Pıhtılaşma altıncı derecedir.
İmdi iki türlü pıhtılaşma vardır, biri soğuk ile, diğeri hararet iledir, yani biri havanın, diğeri ateşindir, bunların her biri de yine iki türlüdür, böylece ikisi soğuktan, ikisi ateşten olmak üzere dört nevi pıhtılaşma bulunur.
Ateşin pıhtılaştırmaları sabittir, soğuğunkiler ise sabit değildir.
Biri yalnızca alelade hava ile yahut ateş olmaksızın vuku bulur.
Diğeri ise suları kara ve buza pıhtılaştıran kış yıldızlarının fevkindeki gök kubbe marifetiyle gerçekleşir.
Lakin burada yalnızca hesaba katılması gereken ateşin pıhtılaştırması, simyacının yapay ve dereceli ateşiyle meydana gelir, sabittir ve kalıcıdır.
Zira böyle bir ateş her neyi pıhtılaştırırsa, o şey öylece kalır.
Diğer pıhtılaşma ise dağlardaki Etna kabilinden [NOT: Yanardağ kökenli yeraltı ateşi kastedilmektedir] ve madeni ateşle gerçekleşir, bunu doğrusu yeryüzünün Archeus'u idare eder ve tıpkı simyacılar gibi derecelendirir, böyle bir ateşle her ne pıhtılaştırılırsa o da sabittir ve daimidir, nitekim başlangıçta balçıksı bir madde olan, dağlardaki Etna kabilinden ateş marifetiyle, yerin Archeus'u ve tabiatın işleticisi vasıtasıyla metallere, taşlara, çakmaktaşlarına, tuzlara ve diğer cisimlere pıhtılaştırılan minerallerde ve metallerde bunu görürsünüz.
Ayrıca bilmeniz gerekir ki ateş hiçbir suyu yahut nemi pıhtılaştıramaz, yalnızca sıvıları pıhtılaştırır.
Bundan maada, başlangıçta mahir bir simyacının gayretiyle kendisine geri dönebileceği cismani bir madde olmadıkça hiçbir balgam pıhtılaştırılamaz.
Aynı şekilde herhangi bir balçıksı madde yahut meniye benzer sümüksü madde ateşin hararetiyle bir cisme ve cismani maddeye pıhtılaştırılabilir, lakin asla yeniden suya dönüştürülemez.
Pıhtılaşma hakkında işittiğiniz gibi, çözme (solution) hususunda da şunu biliniz, başlangıçta su olmadıkça hiçbir cismani madde suya çözülemez, bütün minerallerde de durum böyledir.
Nesnelerin Doğası Üzerine
Tentür, kendi türü uyarınca sırrımızın bütün ameliyesini tamamlayan yedinci ve son derecedir, kusurlu olan her şeyi yetkin kılar ve onları en mükemmel bir cevhere, en kâmil bir sıhhate dönüştürür, başka bir renge tebdil eyler.
Bu sebeple tentür, madenî ve insanî bütün cisimlerin kendisiyle boyandığı, daha iyi ve daha asil bir cevhere, en yüksek yetkinliğe ve saflığa dönüştürüldüğü pek mükemmel bir maddedir.
Zira tentür, her şeyi kendi tabiatı ve rengine göre boyar.
Şimdi pek çok tentür vardır, bunlar yalnızca madenî cisimlere mahsus olmayıp insan bedenleri için de geçerlidir, çünkü başka bir maddeye nüfuz eden yahut onu başka bir renk veya cevherle boyayıp önceki hâline benzer bırakmayan her nesneye tentür denilebilir.
Bu nedenle tentürlerin pek çok ve muhtelif türleri bulunur, nitekim madenlerin, minerallerin, insan bedenlerinin, suların, likörlerin, yağların, tuzların, bütün yağlı nesnelerin ve hakikaten ateşten gayrı yahut ateş içinde akışkan kılınabilen her şeyin tentürü vardır.
Zira bir tentürün boyayabilmesi için, boyanacak cismin veya maddenin açılması ve akışkan kalması zaruridir, bu böyle olmadıkça tentür tesir edemez.
Aksi takdirde bu durum, bir kimsenin donmuş su yahut buz üzerine safran ya da herhangi bir boya dökmesine benzer, zira bu suretle buzu kendi rengiyle boyaması, başka bir suya döküldüğü andaki kadar çabuk vuku bulmaz.
Böylece boyasa dahi, aynı zamanda buzu suya çözecektir. Bu sebeple boyamak istediğimiz madenler evvela ateşte eritilmeli ve pıhtılaşmadan azat edilmelidir.
Burada bilinmelidir ki, eritme için ne kadar kuvvetli bir ateş icap ederse, mayanın hamurun her yanına nüfuz edip ekşilik vermesi gibi, tentür de onların içine o kadar çabuk yayılır, kütle ne kadar iyi örtülür ve sıcak tutulursa, o kadar iyi mayalanır ve daha iyi ekmek verir, zira maya, hamurun ve ekmeğin tentürüdür.
Ayrıca bilinsin ki bütün tortular, kendi likörlerinden daha sabit bir cevhere maliktir, keza onların balgamından [NOT: Simyadaki atıl sıvı, flegma] daha keskin ve daha nüfuz edici bir tabiata sahiptir, nitekim şarabın tortusundan yapılan şarap ruhunda ve bira tortusundan damıtılan, şarap ruhu gibi yanan ve kükürt ile alevlenen [okunamadı] da bu görülür.
Aynı şekilde eğer sirkenin tortusundan, şarap ruhunun mutat damıtılma usulüyle başka bir sirke damıtılırsa, bundan ötürü kezzap (aqua fortis) gibi bütün madenleri, taşları ve diğer nesneleri eriten, öylesine ateşli ve keskin tabiatta bir sirke meydana gelir.
Bundan gayrı, madenlerin tentürlerinin sabit, akışkan ve yanmaz tabiatta olması zaruridir, öyle ki kor hâline getirilmiş herhangi bir maden levhadan bir parça bunların içine atılacak olsa, hiçbir duman çıkarmaksızın derhal balmumu gibi akarlar, yağın kâğıda veya suyun süngere nüfuz ettiği gibi madenlere nüfuz ederler ve bütün madenleri beyaza ve kızıla, yani gümüşe yahut altına boyarlar.
İşte bunlar, kalsinasyonun birinci derecesiyle ince bir toza dönüştürülmesi, ardından süblimasyonun ikinci derecesiyle kolay ve hafif bir akışkanlık kazanması gereken maden tentürleridir.
Ve nihayet, çürüme ve damıtma derecesiyle sabit, yanmaz ve rengi değişmez bir tentür hâline getirilirler.
İnsan bedenlerinin tentürleri ise, bunların en yüksek sıhhat yetkinliğine boyanması, hastalıkların onlardan kovulması, zayi olan kuvvet ve renklerinin iade edilip tazelenmesidir, bunlar şunlardır, nitekim altın, inci, antimon, kükürt, zaç (vitriol) ve benzerleridir, bunların hazırlanışını başka kitaplarda muhtelif suretlerde öğrettiğimizden, burada tekrar zikretmek bize lüzumlu görünmemektedir.
Boyacılık hakkında daha fazla yazmayacağız, zira ateşe girmeyen nesneleri kalıcı bir renkle boyayan yahut renkleri ateşte sabit kılan her özütlenmiş renge tentür denebilir.
Bunların hepsi, onları kendi arzusuna göre hazırlayan boyacının ve nakkaşın elinde ve kudretindedir.
Bu kitapta ateşin derecelerini bilmek pek mühimdir, zira ateş pek çok veçhile derecelendirilebilir ve her derecenin kendine mahsus bir tesiri vardır, biri diğerinin hasıl ettiği neticeyi vermez, nitekim her mütehassıs simyacı bunu sanatın gündelik tecrübesi ve tatbikatıyla bilir.
Zira biri, bütün cisimleri yansıtan ve kalsine eden canlı ve alevli ateş gibidir, bir diğeri bütün uçucu cisimleri sabitleyen mum yahut lamba ateşidir,
Bir başkası madenleri lehimleyen, boyayan ve onları cüruflarından arındıran, altını ve gümüşü daha yüksek bir saflığa yücelten, bakırı beyazlatan ve hasılı bütün madenleri tazeleyen kömür ateşidir.
Bir diğer ateş, maden tentürlerinin sınandığı, başka işler için de faydalı olan kızgın demir levhanın ateşidir.
Demir talaşı bir tarzda ısıtır, kum başka bir tarzda, kül başka tarzda, içinde türlü damıtmaların, süblimasyonların ve pıhtılaşmaların vuku bulduğu Balneum Mariae başka bir tarzda ısıtır.
Cismani nesnelerin pek çok çözünmesinin meydana geldiği Balneum roris başka bir tarzda ısıtır.
En mühim çürümelerin ve sindirmelerin vuku bulduğu at gübresi başka bir tarzda, görünmez ateş ise bambaşka bir tarzda iş görür.
Ateş, ki bundan Güneş ışınlarını ve bir cam yahut kristal vasıtasıyla tecelli edip amellerini ve tesirlerini gösteren şeyi anlarız, ki Kadimler bu Ateş hakkında hiçbir şey yazmamışlardır, ve bu Ateş vasıtasıyla her cismani şeyin üç ilkesi birbirinden ayrılabilir. Bu Ateş öylesine hayret verici bir kuvvete sahiptir ki, onunla Madenler eritilebilir, ve bütün yağlı ve akıcı şeyler, masanın üzerinde hiçbir Ateş olmaksızın, bütün yanıcı şeylerle birlikte küle ve toza dönüştürülebilir. Bu sebeple, Simya Sanatının mertebelerini ve Simyacının Ateşinin mertebelerini size arz edip açtıktan sonra, şimdi sizlere genel olarak tabii şeylerin muhtelif Başkalaşımlarını etraflıca gösterip beyan edeceğim, evvela Madenlerin, saniyen Taşların ve salisen genel olarak muhtelif şeylerin.
Madenlerin Başkalaşımı bu minvalde Tabiatta büyük bir sırdır, ve pek çok mani ve uyuşmazlık sebebiyle güçlükle icra edilebilir.
Yine de pek çoklarının batıl bir surette iddia ettiği gibi ne Tabiata, ne de Tanrı'nın Takdirine aykırıdır. Fakat beş daha aşağı ve daha gayrisafi Maden, yani Mars, Jüpiter, Ay, Venüs ve Satürn, daha büyük, en saf ve en mükemmel Madenlere, yani Güneş ve Ay'a başkalaştırılacaksa, bu amel tentür yahut Filozof Taşı olmaksızın vücuda gelemez. Mademki daha evvel tentürlerin sırlarını yedi mertebesiyle kafi derecede açtık ve orada vasfettik, bu hususta daha fazla mesai harcamamıza lüzum yoktur, bilakis Madenlerin Başkalaşımlarına dair diğer Kitaplarda yazdığımız şeylerle iktifa edilmelidir. Kusurlu ve gayrisafi Madenlerin başka Başkalaşımları da mevcuttur, nitekim Mars'ın Venüs'e Başkalaşımı muhtelif yollarla yapılabilir. Şayet Demir Levhalar zaç (vitriol) suyunda kaynatılırsa, yahut kalsine edilmiş zaç (vitriol) ile sementasyon yapılırsa, yahut akkor haline getirilip zaç (vitriol) Yağında söndürülürse. Bu üç yolla Demir gayet iyi ve ağır bir Bakıra başkalaştırılabilir, ki bu Bakır cidden iyi akar ve tıpkı tabii Bakır gibi kendi ağırlığına maliktir. Demir Levhalar adeta indirgenebilir ve Kurşuna başkalaştırılabilir, öyle ki tabii Kurşun kadar yumuşak olur, lakin onun kadar kolay akmaz, ve bu amel şöyle icra edilir, Al
Mars Talaşı ve bir o kadar Boraks tozu, bunları birbirine iyice karıştır, bir potaya koyup bir körüklü Fırına yerleştir, kuvvetli bir Ateş yak, fakat öyle olsun ki Mars akmasın, tam bir saat boyunca adeta bir Sementasyon içinde dursun, akabinde Ateşi artır, öyle ki akkor hale gelip aksın, sonra potayı kendi kendine soğumaya bırak, potanın dibinde tabii Kurşunun olabileceği kadar yumuşak ve dövülebilir Kurşun regulusunu bulacaksın.
Fakat Venüs'ü Satürn'e başkalaştırmak için amel şöyledir.
Her şeyden evvel Bakırı süblime cıva ve sabit Arsenik ile beyaz hale getir, evet Ay kadar beyaz olsun, sonra onu ufala.
Bundan ve Boraks tozundan müsavi miktarda al, evvela semente et, sonra bir regulus halinde eritilsin, böylece elinde hakiki bir Kurşun regulusu olur.
Bunun aksine, Kurşunu Bakıra başkalaştırmak kolaydır, ne de fazla zahmet gerektirir, ve şöyle icra edilir. Kurşun Levhalar al, üzerlerine kalsine edilmiş zaç (vitriol) yahut Venüs Zafranı serp, bunları semente et, sonra da erit, tabii Kurşunun iyi, ağır ve dövülebilir bir Bakıra başkalaştığını göreceksin.
Şayet bu Bakır yahut başka herhangi bir Bakır levhalar halinde dövülürse, üzerine Tutya yahut Lapıs Calaminaris serpilip semente edilir ve nihayetinde eritilirse, Altına benzer, kızıla çalan mükemmel bir Elektruma başkalaşacaktır.
Şayet Satürn'ü Jüpiter'e dönüştürmek istersen, Satürn'den, yani Kurşundan levhalar yap. Üzerlerine Nişadır serp, semente et ve yukarıda zikredildiği gibi erit, böylece Kurşundaki bütün siyahlık ve karanlık giderilecek,
ve beyazlık bakımından halis İngiliz Kalayı gibi olacaktır. İmdi, Madenlerin bazı Tahavvüllerini muhtasarca dinlediğinize göre, Cevherlerin de Başkalaşımları olduğunu biliniz, ki bunlar cidden muhteliftir ve birbirine asla benzemez. Zira Kükürt Yağında Cevherlerin ne denli büyük Başkalaşımlarının yattığını görürsünüz.
Zira her türlü Kristal onda boyanabilir ve başkalaşabilir, ve zamanla muhtelif renklerle yüceltilip Yakuta, Granata yahut Lale benzetilebilir.
Mıknatıs Taşının da on kat daha büyük bir kudret ve fazilete başkalaştırılabileceğini biliniz, ve bu şöyle icra edilir, Mıknatıs Taşını alıp Kömür içinde iyice ısıt, lakin alev almasın, derhal en iyi Karintiya Çeliğinden mamul Crocus Martis Yağında söndür ki, emebildiği kadarını içine çeksin. Bu vasıtayla Mıknatıs Taşını öylesine kuvvetli kılacaksın ki, onunla Duvardan Çivileri söküp çıkarabilirsin, ve onunla alelade Mıknatıs Taşının asla yapamayacağı böylesi hayret verici işler gösterebilirsin. Bundan maada, Cevherlerin başkalaşımında alemin Tentür ve Pıhtılaşma olmak üzere iki mertebede vaz edildiğini bilmelisin. Zira nasıl ki Yumurtanın akı Safran ile boyanıp hoş sarı bir Kehribara dönüştürülerek pıhtılaştırılabilirse, bir Çam ağacının dumanı ile siyah Kehribara, Bakır pası ile yeşil Kehribara dönüştürülebilir.
Ermeni Taşı ile [NOT: Lapis Armenius, bakır karbonat içeren mavi renkli tarihi bir mineral], yeşil Usare ile Zümrüt benzeri bir Kehribara, ve Lacivert taşı ile,
Doğal Şeylerin Doğası Üzerine, Yedinci Kitap
taşı, mavi kehribara, safir gibi, kızılağaç denilen odun ile kırmızıya, lâl taşı veya yakut gibi, mor bir renk ile ametist benzerine, üstübeç ile kaymaktaşı [ak mermer] benzerine dönüştürür. Böylece bütün sıvılar, bilhassa metaller ve mineraller sabit renklerle boyanabilir ve ardından pıhtılaştırılarak kıymetli taşlara dönüştürülebilir. İncinin hakikisine benzer inci yapımı da böyledir, öyle ki parlaklık ve güzellik bakımından hakikilerinden güçlükle ayırt edilirler,
Ve şu şekilde yapılırlar, Yumurta akını bir süngerden geçirerek elden geldiğince temizle, sonra bununla en ince beyaz talkı veya sedefi ya da kalay ile pıhtılaştırılıp ince toz [alkol] haline getirilmiş cıvayı karıştır, ardından hepsini bir mermer üzerinde birlikte ez, öyle ki koyu bir amalgam haline gelsinler, bu karışım güneşte veya bir fırının ardında, peynir yahut karaciğer kıvamına gelene değin kurutulmalıdır. Sonra bu kütleden dilediğin büyüklükte inciler yap, bunları bir domuz kılına diz ve bu şekilde delindikten sonra, kehribar gibi kurut, böylece onları tamamlamış olursun. Şayet yeterince güzel değillerse, üzerlerine tekrar yumurta akı sür ve yeniden kurut, böylece biçimce doğala benzeyen, lakin erdemce benzemeyen gayet hoş inciler olacaklardır. Aynı şekilde, insanların tıpkı incide olduğu gibi birbirini aldatmaya çalıştığı mercanlar da yapılır. Usulü şudur, Al,
Cıvayı [zincifreyi] al, yumurta akı ile mermer üzerinde bir saat müddetince ez, sonra çömlekçilerin balçıklarını kuruttuğu gibi kurut, ardından dilediğin biçimi ver,
Daha sonra bunları elden geldiğince kurut ve tıpkı incide yaptığın gibi üzerlerine yumurta akı sür ve kendi kendilerine yeniden kurumaya bırak. Böylece biçim bakımından doğala benzeyen, lakin erdemce benzemeyen mercan elde edersin. Şunu da bilmelisin ki, yumurta akı kendi kendine pek berrak bir verniğe dönüştürülebilir, bu pıhtılaşma esnasında içine gümüş veya altın serpilebilir. Doğal şeylerin başka pek çok ve çeşitli başkalaşımları da mevcuttur,
Bunlardan bildiklerimi ve tecrübe ettiklerimi sırası gelmişken buraya kaydedecek ve sizlere kısaca beyan edeceğim. Ve her şeyden önce bil ki, herhangi bir odun, kaya tuzu suyunda belirli bir müddet tutulursa, büyük bir hayretle taşa dönüşür. Ayrıca taşlar Etna ateşinde kömüre dönüşür ki bunlara taş kömürü denir. Ayrıca derilerden tutkal kaynatılarak çıkarılır. Keten bezinden kâğıt yapılır. Odun külünden yapılan keskin küllü suda kaynatılan ketenden ipek elde edilir. Ayrıca teleklerden yolunan tüylü kısımlar, o küllü suda kaynatıldığında pamuk gibi eğrilebilir ve dokunabilir. Herhangi bir yağ veya meni kıvamındaki sümüksü madde pıhtılaştırılarak vernik yapılabilir. Herhangi bir sıvı zamka dönüştürülebilir, vesaire. Bütün bunlar doğal şeylerin başkalaşımlarıdır, bu ilim hakkında yeterince söz söyledik, bu sebeple burada nihayete erdireceğiz.
Doğal Şeylerin Doğası Üzerine, Sekizinci Kitap ### Doğal Şeylerin Ayrıştırılması Üzerine
Dünyanın yaratılışında, ilk ayrışma dört elementten başladı, zira dünyanın ilk maddesi (prima materia) tek bir kaos idi. Tanrı bu kaostan, dört ayrı elemente, yani ateş, hava, su ve toprağa bölünen büyük dünyayı var etti.
Ateş büyük dünyanın sıcak, hava nemli, su soğuk ve toprak kuru kısmıdır.
Fakat bu sekizinci kitaptaki gayemizin gerekçesini kısaca anlayasınız diye bilmelisiniz ki, burada bütün doğal şeylerin elementlerinden bahsetmeyi kastetmiyoruz, zira doğal şeylerin ayrıştırılmasına dair bu sırları Archidoxis adlı eserimizde yeterince ele almış bulunuyoruz, orada her bir şey cismen ve cevherin ayrılmış ve bölünmüştür, nitekim iki, üç, dört veya daha fazla şey tek bir cisimde karışmış halde bulunsa da yalnızca tek bir madde görünür.
Burada ekseriyetle vuku bulduğu üzere, o şeyin cismani maddesi, bir ayrıştırma yapılana değin hiç kimse tarafından bilinemez veya sarih bir isimle belirtilemez.
O vakit tek bir maddeden bazen iki, üç, dört, beş veya daha fazla şey meydana çıkar, simya sanatındaki gündelik tecrübelerle sabit olduğu üzere.
Misal olarak, kendi başına bir metal olmayan, lakin tek bir metalde bütün metalleri gizleyen elektrumu ele alalım. Şayet simyanın maharetiyle tahlil edilip ayrıştırılırsa, yedi metalin tamamı, yani altın, gümüş, bakır, kalay, kurşun, demir ve cıva ondan saf ve kusursuz bir surette çıkar. Fakat ayrıştırmanın ne olduğunu bilesiniz diye kaydedin ki, bu işlem, birbirine karışmış iki, üç, dört veya daha fazla şeyin birbirinden tefrik edilmesinden başka bir şey değildir,
Demem o ki, üç ilkenin, yani cıva, kükürt ve tuzun ayrıştırılması, saf olanın saf olmayandan veya saf, mükemmel ruhun ve beşinci özün kesif ve unsuri bedenden çekip çıkarılması ve birden iki, üç, dört veya daha fazlasının hazırlanmasıdır, yahut birbirine zıt tabiatta olup biri diğerini mahvedene dek karşı koyan, bağlı ve kenetlenmiş şeylerin çözülmesi ve serbest bırakılmasıdır. İmdi
Şimdi pek çok Ayrıştırma türü vardır, bunların birçoğu bize meçhuldür, unsurlara ait, çözünür tabii şeylerden tecrübe ettiklerimiz ise bu kısımda türlerine göre izah edilecektir.
Sözünü ettiğimiz ilk Ayrıştırma insandan başlamalıdır, zira o bir Küçük Evren yahut Küçük Dünya’dır, Büyük Evren yahut daha büyük olan Dünya onun uğruna yaratılmıştır, ta ki o da bunun ayrıştırıcısı olsun.
Küçük Evren’in Ayrıştırılması ise onun Ölümüyle başlar. Zira Ölümde İnsanın iki Bedeni birbirinden ayrılır, yani Semavi ve Dünyevi Bedeni, diğer bir deyişle Mukaddes ve Unsuri olan bedenleri, bunlardan biri bir Kartal misali yükseklere süzülür, diğeri ise Kurşun misali Aşağıya, Yeryüzüne düşer.
Unsuri olan çürür, tükenir ve kokuşmuş, pis bir leşe dönüşür, toprağa gömüldüğünde ise bir daha asla ortaya çıkmaz yahut görünmez.
Lakin Mukaddes olan, yani Yıldızlara ait yahut Semavi olan, asla çürümez veya gömülmez, ne de herhangi bir mekânı işgal eder. Bu Beden İnsanlara görünür ve ölümden sonra da müşahede edilir. Hayaletler, Görüntüler ve tabiatüstü Belirişler bundan ileri gelir.
Kadim Mecusilerce icra edilen Kabalistik Sanat da menşeini buradan almıştır, bu husus Kabala Kitaplarında daha etraflıca ele alınacaktır.
Bu Ayrışma vuku bulduktan sonra, İnsanın ölümünün ardından üç cevher, yani Beden, Ruh ve Can birbirinden ayrılır, her biri kendi mekânına, yani neşet ettiği kendi kaynağına döner, Beden Toprağa, Unsurların ilk maddesine (prima materia), Ruh Mukaddesatın ilk maddesine ve nihayet Can Havadar Kaos’un ilk maddesine vasıl olur.
Küçük Evren’in Ayrıştırılmasına dair buraya kadar söylenenler, ulu Okyanusun üç kısma böldüğü büyük dünyada da aynı şekilde anlaşılabilir, öyle ki cihanşümul Dünya üç kısma ayrılmıştır, yani Avrupa, Asya ve Afrika, bu ayrışma ise herhangi bir Dünyevi yahut Unsuri şeyden ayrılabilecek üç İlkenin muayyen bir temsilidir. Bu üç İlke cıva, kükürt ve tuzdur, Dünya da bu üçünden halk edilmiş ve terkip olunmuştur.
Bundan sonra bilinmesi iktiza eden husus, Metallerin Dağlarından ayrıştırılması, yani Metal ve Minerallerin tefrik edilmesidir.
Bu ayrıştırma sayesinde tek bir maddeden nice şeyler husule gelir, nitekim Minerallerden Maden Cürufları, Cam, Kum, Pirit, Markazit, Granat, Kobalt, Talk, Kaşmir, Çinko, Bizmut, antimon, Mürdesenk, kükürt, zaç (vitriol), Bakır Pası, Krizokol, Lapis Lazuli, Zırnık (Auripigmentum), Arsenik, Realgar, Çingene Zencefresi, Demir Kili, Spat, Alçıtaşı, Aşıboyası ve bunlara benzer pek çok maddenin, keza Suların, Yağların, Reçinelerin, Kireçlerin, cıvanın, kükürdün ve tuzun vesaire çıktığı görülür.
Nebatlar ayrıştırıldıklarında Sular, Yağlar, Usareler, Reçineler, Gamlar, Macunlar, Tozlar, Küller, cıva, kükürt ve tuz hasıl eder.
Hayvanlar ayrıştırıldıklarında Su, Kan, Et, Yağ, Kemikler, Deri, Beden, Kıllar, cıva, kükürt ve tuz verir.
Binaenaleyh bütün tabii şeyleri bu minval üzere ayrıştırabildiğini iddia eden kimsenin, bihakkın uzun bir tecrübeye ve cümle tabii şeylerin kusursuz bilgisine sahip olması zaruridir.
Dahası, neyin yanıcı olup neyin olmadığını, neyin sabit neyin olmadığını, neyin akıcı olup neyin olmadığını ve hangi şeylerin diğerlerinden daha ağır olduğunu bilmesi için mahir ve ziyadesiyle mücerrep bir Simyacı olması gerekir, keza her bir şeyin fıtri renginde, kokusunda, ekşiliğinde, sertliğinde, kekreliğinde, acılığında, tatlılığında, derecesinde, mizacında ve hassasında ehilleşmiş bulunmalıdır.
Ayrıca Damıtma, Ayrıştırma (Resolution), Çürüme, Özütleme, Kalsinasyon, Yankılama (Reverberation), Süblimasyon, İndirgeme, Pıhtılaşma, Toz Haline Getirme ve Yıkama gibi Ayrıştırma derecelerini bilmelidir.
Damıtma ile Su ve Yağ bütün cismani şeylerden ayrıştırılır.
Ayrıştırma (Resolution) ile Metaller Minerallerden, bir Metal diğerinden ve Tuz sair İlkelerden, yağdan ve ağır olandan hafif olan ayrıştırılır.
Çürüme ile yağlı olan yağsızdan, saf olan murdardan, çürümüş olan bozulmamıştan ayrıştırılır.
Özütleme ile saf olan murdardan, Ruh ve beşinci öz Bedenden, latif olan kesif olandan ayrıştırılır.
Kalsinasyon ile sulu nem, yağ, fıtri hararet, koku ve gayrı ne kadar yanıcı şey varsa hepsi ayrıştırılır.
Yankılama (Reverberation) ile renk, koku, yanıcı olan her şey, cümle ıslaklık, sululuk, yağ ve herhangi bir şeyde değişken yahut seyyal olan ne varsa hepsi ayrıştırılır.
Süblimasyon ile sabit olan uçucu olandan, ruhani olan cismani olandan, saf olan murdardan, kükürt tuzdan, cıva tuzdan vesaire ayrıştırılır.
İndirgeme ile akıcı olan katı olandan, Metal Mineralinden, bir Metal diğerinden, Metal Cürufundan, yağlı olan yağsızdan ayrıştırılır.
Pıhtılaşma ile sululuk nemden, Su ise Topraktan ayrıştırılır.
Toz Haline Getirme ile Toz ve Kum, Küller ve Kireç, Mineral, Nebat ve Hayvan birbirlerinden ayrıştırılır, muhtelif ağırlıktaki bütün Tozlar tıpkı Buğdayın Samandan ayrıldığı gibi savurma yoluyla birbirinden tefrik edilir.
Yıkama ile Küller ve Kum, Mineral Metalinden, ağır olan hafif olandan, Nebat ve Hayvan Mineralden, kükürt cıva ve tuzdan, tuz ise cıvadan ayrıştırılır.
Lakin Nazariyatı bir kenara bırakıp şimdi Tatbikata geçecek ve tafsilata ineceğiz.
Bilinmelidir ki Metallerin Ayrıştırılması haklı olarak ilk sırada gelir, binaenaleyh bu mevzuyu mezkûr usul ve minval üzere ele alacağız.
Metallerin Madenlerinden Ayrıştırılması Üzerine
Metallerin Madenlerinden Ayrıştırılması muhtelif yollarla icra olunur, yani kaynatarak ve eriterek, soda tuzu, Mürdesenk, akıcı tuz, Cam cürufu, pıhtılaşmış tuz [NOT: `salt Gemme`, kaya tuzu cinsi], Güherçile vesaire gibi eritici Tozlar marifetiyle yapılır.
Onlar bir potaya konsun ve fırında eritilsin, böylece maden yahut regulus potanın dibine çökecek, lakin diğer madde yukarıda yüzecek ve cüruf haline gelecektir.
Sen bu madeni regulusu, bütün maden saf hale gelene ve tüm cürufundan arınana dek bir alev yansımalı fırında kaynatacaksın, bu vasıtayla maden layıkıyla sindirilir ve tabiri caizse bütün cürufundan arındırılır.
Çoğu zaman bir maden filizi, bakır ile gümüş, bakır ile altın, kurşun ile gümüş yahut kalay ile gümüş gibi birden fazla maden ihtiva eder, ergitme kabındaki alev yansımalı işlemde madeni regulus usulünce kafi derecede çözündürüldüğünde bunu anlayacaksın.
Zira demir, bakır, kalay ve kurşun gibi bütün kusurlu madenler onun içinde ayrışır, nitekim regulusa iki katı miktarda kurşun ilave edildiğinde hepsi duman olup uçar, geriye kapta yalnızca saf gümüş veya altın kalır.
Ayrıca birbirine karışmış iki veya üç maden, kezzap (aqua fortis) içinde ayrıştırılabilir ve biri diğerinden çekilip çıkarılabilir.
Şayet iki maden yahut biri çözünürse, diğeri kum gibi dibe çökecek ve çökelecektir, bu suretle ayrıştırılmış olur. Madenler aynı zamanda şu usulle, akışkan kılınarak da ayrıştırılabilir,
Madenleri akışkan kıl ve akışkan halde iken içlerine elde edebileceğin en iyi kükürt çiçeğinden madenin her libresi için bir ons hesabı ile at, yanmasına izin ver, bu vasıtayla en hafif madeni üste çekecek, ağır olan ise dibe çökecektir. Sonra soğuyuncaya kadar bir arada bekletilsinler.
Böylece tek bir regulusta, evvelki gibi birbirine karışmış halde değil, tıpkı iki suyu ayıran ve birbirine kavuşup karışmalarına mani olan yağ gibi kükürt vasıtasıyla adeta bir bölmeyle ayrılmış iki maden bulunur, binaenaleyh kükürt, büyük övgülere layık fevkalade bir sırdır (arcanum).
Altın ve gümüş gibi sabit madenler, ateş yahut kezzap (aqua fortis) ile layıkıyla çekilip çıkarılamadıklarından cıva ile amalgamlanmalı, bu suretle ayrıştırılıp çekilmelidir, daha sonra cıva, madenlerin, yani altın ve gümüşün kirecinden (calx) muayyen derecedeki bir damıtma vasıtasıyla çekilip ayrıştırılır.
Bu minval üzere yalnızca altın ve gümüş değil, bakır, demir, kalay, kurşun vesaire gibi pek çok diğer maden ile bunlardan hazırlanan kızıl elektrum, beyaz magnezya, pirinç (aurichalcum), kalsine kurşun, laton [NOT: Eski bir pirinç alaşımı], kazan pirinci ve bu neviden dönüştürülmüş madenler de evvela toz haline getirilip kendine yabancı olan maddeden ayrıştırılarak cıva ile muamele edilir. Zira cıvanın tabiatı ve hali şöyledir ki madenlerle birleşip amalgam teşkil eder, lakin madenin kendisine olan yakınlığına (afinite) göre biriyle diğerinden daha çabuk birleşir.
Bu mütalaada saf altın en başta gelir, sonra saf gümüş, sonra kurşun, sonra kalay, sonra bakır ve nihayetinde demir.
Dönüştürülmüş madenler arasında ise birincisi eşit kısımlı olanıdır, sonra kül rengi kurşun, sonra laton, sonra kazan pirinci, sonra kızıl ve en yeni beyaz olan gelir.
Gerçi ilk seferde cıva, amalgamlandığı madenlerden yalnızca birini alabilir, yine de o amalgamın deri yahut pamuklu bezden kuvvetlice süzülmesi icap eder.
Zira bu vasıtayla deri yahut bezden cıvadan gayrısı geçmeyecektir, onun kendine çektiği maden ise deri yahut bezin içinde kireç (calx) misali kalır, daha sonra sen onu alkali tuz yahut başka bir tuz ile eriterek madeni bir cisme irca edebilirsin.
Bu sanat vasıtasıyla cıva, her nevi madenden damıtmaya nazaran çok daha çabuk ayrıştırılır.
Cıva ile tatbik edilen bu işlem sayesinde bütün madenler, kalsinasyon ve toz haline getirilme safhalarından sonra mahir ve gayretkeş bir simyacı eliyle çekilip birbirinden ayrıştırılabilir.
Aynı minval üzere kalay ve kurşun, bakırdan yahut bakır kaplardan, kalayla kaplanmış demir ve çelikten, ateş yahut su kullanılmaksızın, sırf cıvanın amalgamı vasıtasıyla suhuletle ayrıştırılabilir.
Aynı zamanda dövülmüş altın yahut varak altın yahut gümüş, ayrıca dövülmüş yahut öğütülmüş herhangi bir diğer maden, bir fırça yahut tüy kalem ile kumaş, parşömen, kağıt, deri, ahşap, taş yahut başka herhangi bir nesne üzerine yazılmış veya sürülmüş ise cıva ile çözündürülebilir, öyle ki cıva daha sonra o madenlerden tekrar ayrıştırılabilir.
Madenlerin kezzap (aqua fortis), altın suyu (aqua regia) ve benzeri aşındırıcı sular içinde ayrıştırılması ise şu minval üzeredir,
Başka bir maden ile karışmış ve birleşmiş olan maden alınıp ince levhalar halinde dövülsün yahut toz haline getirilsin.
Ayrıştırma kabına konsun ve üzerine kafi miktarda adi kezzap (aqua fortis) dökülsün, madenin tamamı berrak bir suya dönüşünceye kadar bekletilsin ve yumuşatılıp çözülsün (masere edilsin).
Şayet maden gümüş ise ve içinde altın ihtiva ediyorsa, gümüşün tamamı suya dönüşecek, altın dahi kalsine olup siyah kum misali dibe çökecektir. Altın ve gümüş işte bu suretle ayrıştırılır.
Şimdi şayet gümüşü damıtma yapmaksızın kezzaptan (aqua fortis) ayırmak istersen, suyun içine bir bakır levha koy, gümüş derhal kar gibi suyun dibine çökecek ve bakır levha azar azar erimeye başlayacaktır.
Gümüş ile bakırın adi kezzap (aqua fortis) vasıtasıyla ayrıştırılması şu minval üzere icra edilir,
Gümüş ihtiva eden bakır yahut bakır ihtiva eden gümüş ince levhalara yahut toza dönüştürülüp cam bir kaba konsun, üzerine kafi miktarda adi kezzap (aqua fortis) dökülsün, bu vasıtayla gümüş kalsine olup beyaz tebeşir misali dibe çökecektir, lakin bakır çözünecek ve berrak bir suya dönüşecektir.
Bu su, çözünmüş olan bakır ile birlikte, bir cam huni vasıtasıyla gümüş kirecinden (calx) ayrılarak başka bir cam kaba aktarılırsa, o vakit çözünmüş olan bakır
...suda çözünmüş olan, adi suyla ya da yağmur suyuyla yahut başka herhangi bir suyla öylece çöktürülebilir ki, cam kabın dibine kum gibi çöker.
İmdi, gizli altının herhangi bir madenden ayrılması, altın suyu (aqua regia) içindeki özütleme derecesi iledir, zira bu nevi su, saf ve has altından gayrı hiçbir madeni çözmeye kalkışmaz.
Aynı altın suyu (aqua regia), has altını yaldızlı levhadan dahi ayırır.
Zira levha bununla yıkandığında, altın ondan ayrılacaktır.
Bundan maada, çimentolama usulüyle ve yansıtma derecesiyle, birbiriyle karışmış iki maden de birbirinden ayrılabilir, bilhassa demir ve bakır gibi aynı sabitleme derecesinde bulunmuyorlarsa.
Zira kalay ve kurşun gibi pek az sabitlenmiş olan maden, çimento içindeki yansıtma derecesinde tamamen tükenir.
Zira bir maden ne mertebe sabit ise, çimento tarafından o nispette az tüketilir.
Bilesin ki has altın, hiçbir çimentoyla yok edilemeyen ve tüketilemeyen en sabit ve en kamil madendir, bundan sonra gelen ise saf gümüştür.
Şayet altın ve gümüş tek bir cisimde karıştırılmış ise ki buna ekseriya bire bir karışım denir, yahut gümüş altın ihtiva ediyorsa ya da altın gümüş ihtiva ediyorsa, derim ki, böylece karışmış olduklarında, şayet çimento içinde yansıtılırlarsa, altın hiçbir zarar görmeksizin bütünüyle baki kalır, lakin gümüş çimento tarafından tüketilir ve böylece has altından özütlenmiş olur, nitekim bakır da gümüşten, demir ile kalay da bakırdan, demir yahut kurşun da kalaydan ve diğerleri de bu minval üzere ayrılır.
Minerallerin Ayrılması Üzerine
Madenlerin kendi topraklarından ve maddelerinden ayrılmasını, keza bir madenin diğerinden ayrılmasını ve bunun nasıl icra edildiğini, mümkün mertebe muhtasar bir şekilde geride bırakarak izah ettikten sonra, bundan sonraki merhalede, madenlerin kendisinden neşet ettiği ve tevellüt bulduğu şeylerden de bahsetmemiz iktiza eder, bunlar cıva, kükürt ve tuz olan üç temel ilkedir, keza içlerinde madenlerin ilk varlığı, yani madenlerin ruhu bulunan kantaşı (markasit), lâl taşları, kahimya (cachymia) [NOT: Maden filizlerinde bulunan metalik yan ürün veya posa], kırmızı talk, lacivert taşı ve benzeri tüm minerallerdir ki, bunlarda altının ilk varlığı süblimasyon derecesiyle bulunur.
Böylece beyaz kantaşında, beyaz talkta, zırnıkta (auripigmentum), arsenikte, mürdesenkte ve sairede gümüşün ilk varlığı bulunur,
Kobalt ve çinkoda demirin ilk varlığı,
Çinko, zaç (vitriol), bakır pasında ve sairede bakırın ilk varlığı,
Çinko ve bizmutta kalayın ilk varlığı,
Antimon ve sülyende kurşunun ilk varlığı,
Cıva filizinde (zincifre) ise canlı gümüşün [NOT: Cıvanın] ilk varlığı bulunur.
Bu ilk başlangıca dair bilesin ki o, tıpkı anasının rahminde yatan bir sabi gibi, henüz uçuculuk halinde mevcudiyetini sürdüren uçucu bir ruhtur, kimi vakit bir sıvıya, kimi vakit ise saf bir toza (alkol) benzer kılınır.
İmdi, her kim böyle bir cismin ilk varlığını elde etmekle yahut onu ayırmakla meşgul olmak dilerse, simya sanatında ziyadesiyle tecrübe ve vukuf sahibi olması behemehal şarttır.
Zira simyada sebatla ve maharetle amel etmezse, nice işe beyhude kalkışır ve hiçbir neticeye varamaz.
Lakin ilk varlığın herhangi bir mineralden ne veçhile ayrılacağı, Archidoxis adlı kitapta kifayet derecesinde izah edilmiştir ve burada usanç verecek surette tekrar edilmesine hacet yoktur.
Fakat minerallerin ayrılmasına dair şunu kaydetmelisin ki, bunların birçoğu süblimasyon derecesiyle ayrılmalıdır, sabit olanlar sabit olmayanlardan, ruhani ve uçucu cisimler sabit cisimlerden ve madenler hakkında beyan olunduğu üzere bütün cüzler buna muvafık surette ayrılır.
Zira simya sanatının talim ettiği veçhile, cümle mineraller için bütün derecelerde tek ve benzer bir usul vardır.
Bitkilerin Ayrılması Üzerine
Topraktan neşet eden ve meyveler, otlar, çiçekler, yapraklar, çimenler, kökler, odunlar gibi yanıcı olan nesnelerin ayrılması pek çok yolla icra edilir.
Zira evvelemirde damıtma yoluyla onlardan balgam ayrılır, akabinde cıva, sonra yağ, sonra reçine, akabinde kükürt ve nihayetinde tuz gelir.
Bütün bu ayrılmalar spagirik sanatına muvafık olarak icra edildiğinde, oradan gerek bedenin dahilinde gerek haricinde istimal edilecek pek muteber ve pek mümtaz ilaçlar hasıl olur.
Lakin şimdilerde hekimler beyninde atalet bu derece rağbet gördüğünden, cümle mesai ve tetebbu yalnızca kibre tahvil edildiğinden, doğrusu böylesi terkiplerin her yerde metruk kalmasına ve kömürün öyle düşük bir bahayla satılmasına şaşmamaktayım, zira şayet demirciler madenlerini döverken ve işlerken kömürsüz kalmaya, hekimlerin ilaçlarını hazırlarken kaldıkları kadar kolayca rıza gösterebilselerdi, kömürcüler çoktan nihai bir sefalete duçar olurlardı.
Bu esnada spagirik hekimlerine hakkı olan methiyeyi teslim edeceğim. Zira onlar atalete ve rehavete meyletmezler, kibirli bir kisveyle yahut pelüş ve kadife libaslarla salınmazlar, parmaklarındaki yüzükleri ikide bir sergilemezler, yanlarında gümüş kabzalı kılıçlar taşımazlar, ellerine zarif ve süslü eldivenler takmazlar, bilakis ocaklarının başında gece ve gündüz ter dökerek mesailerini sebatla takip ederler.
Bunlar vakitlerini eğlence peşinde dışarılarda tüketmezler, laboratuvarlarında safa bulurlar.
Kese ve ellerini sildikleri önlük bulunan meşin giysiler kuşanırlar.
Parmaklarını altın yüzüklere değil, kömürün arasına, balçığa ve tezeğe daldırırlar.
Demirciler yahut kömürcüler misali isli ve karadırlar, temiz ve latif simalarla gururlanmazlar, hastanın yanına vardıklarında gevezelik etmezler, ne de ilaçlarını göklere çıkarırlar, zira gayet iyi bilirler ki sanatkar eserini değil, eser sanatkarı methetmelidir ve hasta kimse tatlı sözlerle şifa bulamaz.
Binaenaleyh, bu kabil cümle beyhudelikleri bir kenara bırakarak ateşle meşgul olmaktan ve simya ilminin derecelerini öğrenmekten haz duyarlar, bu mertebeden olanlar damıtma, çözme, çürüme, özütleme, kalsinasyon, yansıtma, süblimasyon...
Şeylerin Doğası Üzerine
... sabitleme, ayrıştırma, indirgeme, pıhtılaşma, tentür ve benzerleri. Lakin bu ayrıştırmaların Simya Sanatına uygun olarak farklı derecelerin yardımıyla nasıl icra edilebileceğinden daha önce genel olarak bahsedilmişti.
Bu sebeple burada tekrara düşmek lüzumsuzdur. Fakat hususi meselelere geçmek ve tatbikatı kısaca izah etmek gerekirse, bilinmelidir ki,
Ruh, likör ve yağ, damıtma derecesi vasıtasıyla çiçeklerden, otlardan, tohumlardan, yapraklardan, köklerden, ağaçlardan, meyvelerden ve odunlardan tek ve aynı usul ile ayrıştırılamaz.
Zira otlar başka bir işlem, çiçekler başka, tohumlar başka, yapraklar başka, kökler başka, ağaçlar başka, saplar başka, meyve başka ve odunlar başka bir işlem iktiza eder. Ve bu damıtma merhalesinde nazara alınması icap eden dört farklı ateş derecesi mevcuttur. Damıtmada birinci derece ateş Balneum Mariae olup, bu damıtma su içinde icra edilir. Ateşin bir diğer derecesi, kül içinde yapılan damıtmadır. Üçüncüsü kum içinde, Dördüncüsü ise çıplak ateşte icra edilir, nitekim damıtma kezzap (aqua fortis) ve diğer keskin sular ile de yapılabilir. Birinci derece ateşe otlar, çiçekler, tohumlar ve benzerleri aittir. İkincisine yapraklar, meyveler ve saire. Üçüncüsüne kökler ve ağaç dalları vesaire. Dördüncüsüne ise odun ve emsali şeyler aittir. Hatırda tutulmalıdır ki, bunların her biri imbiğe konulmadan evvel ufak ufak dövülmeli ve ezilmelidir. Bitkisel cevherlerden suların damıtılmasına dair bu kadar söz kâfidir.
Yağların ayrıştırılması ve damıtılmasına gelince, usul suyunkiyle aynıdır, sadece bazılarının per descensum [NOT: Aşağı doğru iniş yoluyla damıtma tekniği] damıtılması icap eder ve sular gibi yukarı yükselemezler, binaenaleyh bu minvaldekilerin işlemi değiştirilmelidir. Lakin likörler damıtmada sular yahut yağlar gibi ayrıştırılmaz, cismani cevherlerinden bir cibre presi ile sıkılarak çıkarılır. Burada bilinmesi gerekir ki, ateşe maruz kalarak kötü bir koku peydahlamasınlar diye, zira aksi halde öyle olurdu, tıpkı likörler gibi bir pres yardımıyla sıkılıp aynı surette ayrıştırılan bazı yağlar da vardır. Badem, ceviz, katı pişmiş yumurta ve benzerlerinin yağı bu kabildendir. Ayrıca kaydedilmelidir ki, bütün yağlar şayet Spagirist Sanata göre hazırlanır ve pıhtılaştırılırsa bir nevi vernik, zamk, kehribar yahut reçine hasıl eder ki buna kükürt dahi denebilir, imbiğin dibinde bakiye kalan kısım ise kalsine edilip küle dönüştürülebilir ve ondan sadece ılık su vasıtasıyla alkali çekilip ayrıştırılabilir. Geriye kalan kül ise Ölü Toprak olarak tesmiye edilir ki, ondan gayrı hiçbir şey asla çıkarılamaz.
Hayvanların Ayrıştırılması Üzerine
Hayvanların ayrıştırılmasından evvel anatominin tatbik edilmesi zaruridir, ta ki kan ayrı, et ayrı, kemikler ayrı, deri ayrı, bağırsaklar ayrı, kirişler ayrı olsun ve bundan sonra bunların her biri Spagirist Sanatın yardımıyla kendi başına ayrıştırılmalıdır. Dolayısıyla buradaki ayrıştırmalar başlıca dörttür, Birincisi, kandan sulu ve balgamımsı bir nemi çekip çıkarır.
Zira Muhafaza Kitabı'nda gösterilen usule göre bu minvalde hazırlanan kandan gayet mükemmel bir mumya ve öyle fevkalade bir mahsus deva (specificum) husule gelir ki, herhangi bir taze yara yalnızca tek bir sarma ile yirmi dört saat zarfında şifa bulup kapanabilir. İkincisi, yağın etten ayrıştırılmasıdır, nitekim insan etinden ayrıştırılan bu yağ, müteessir olan uzva ılık halde sürüldüğü takdirde gut, kramp ve benzeri ıstırapları teskin eden pek mükemmel bir merhemdir.
Her gün sürüldüğü takdirde, el veya ayakların büzüşmüş kirişlerine dahi şifa verir. Uyuzu ve cüzzamın her türlüsünü de tedavi eder. Bu sebeple cerrahiye mahsus en mühim devadır ve yaralar ile benzeri her türlü ahvalde gayet faydalıdır. Üçüncüsü, kemiklerden çıkarılan yağ ile birlikte sulu ve balgamımsı nemin ayrıştırılmasıdır.
Şayet bu ikisi Simya Sanatı vasıtasıyla damıtma derecesi uygulanarak insan kemiklerinden itina ile ayrıştırılırsa ve kalsinasyon derecesiyle kemikler en beyaz küle irca edilip yakılırsa, akabinde bu üçü usulünce tereyağını andıracak surette yeniden birleştirilirse, kemik kırıklarını cerrahi kaidelerine riayetle tedavi edip yerine oturttuktan ve bu mahsus devayı yakı tarzında tatbik ettikten sonra, üç sarışta hiçbir ıstırap vermeksizin kemikteki her türlü kırığı tam manasıyla iyileştirebileceğin pek harikulade bir mahsus deva meydana gelir. Bu deva, kafatası yaralarını ve kemiklerdeki diğer her türlü ezilmeyi de pek süratle iyi eder. Dördüncüsü ve sonuncusu, deriden, bağırsaklardan ve kirişlerden reçinelerin ve zamkların ayrıştırılmasıdır. Zira Spagirist Sanata muvafık olarak özütleme (ekstraksiyon) derecesiyle bunlardan çekilip ayrıştırılan ve Güneş ışınlarıyla pıhtılaştırılan bu reçine, berrak ve şeffaf bir tutkal halini alır.
İnsan bedeninden tarif edildiği üzere hazırlanıp, özütlenip ayrıştırılan bu tutkaldan, eritilmiş halde yaraya iki veya üç damla damlatıldığında, yaraların ve çıbanların süratle kapanmasını ve dudaklarının birbirine kavuşmasını sağlayan pek mükemmel bir sır (arcanum) ve mahsus bir kan dindirici (stiptik) husule gelir, tıpkı aralarına tutkal sürülen iki tahtanın birbirine yapışması gibi.
Müteessir olan mahalle sürüldüğünde, bu aynı zamanda yanıklar, tırnak düşmesi, uyuz ve benzeri illetler için de eşsiz bir sırdır (arcanum). Zira ham etin üzeri derhal deriyle örtülecektir. Bunlara ve diğer şeylere dair daha pek çok ayrıştırma sayılabilir. Fakat bunlardan başka yerlerde bahsetmiş olduğumuz cihetle, burada onları tekrar etmek beyhude bir gayret olacaktır.
Burada, başka bir yerde bahsetmediğimiz şeylerden söz etmemiz gerekecektir. Ve nihayet her şeyin sonunda, Tanrı’nın Oğlu’nun haşmet ve celal içinde geleceği son günde, üçüncü nesilde son tamirat, büyük hüküm vuku bulacaktır, O’nun önünde prenslerin, kralların, kayserlerin ve benzerlerinin kendilerini debdebeyle sergiledikleri kılıçlar, çelenkler, taçlar, asalar ve krallık mücevherleri taşınmayacak, bilakis O’nun haçı, dikenli tacı, ellerine ve ayaklarına saplanan çiviler, böğrünü delen mızrak, O’na içmesi için sirke verdikleri kamış ile sünger ve O’nun kırbaçlandığı, dövüldüğü kamçılar taşınacaktır.
O, atlı birliklerin refakatinde ve davul sesleriyle gelmez, melekler tarafından dünyanın dört bir yanına doğru dört boru çalınacak, bunların korkunç sedası o anda hayatta olan herkesi bir lahzada helak edecek ve ardından bunları, ölmüş ve defnedilmiş olanlarla birlikte derhal diriltecektir. Zira şu nida işitilecektir, Kalkın ey ölüler, ve hükme gelin.
O vakit bulutlar üzerinde makamları hazırlanmış olan on iki havari oturacak ve İsrail’in on iki sıbtını yargılayacaktır. O makamda mukaddes melekler, kötüleri iyilerden, lanetlileri kutlulardan, keçileri koyunlardan tefrik edecektir.
O vakit lanetliler taşlar ve kurşun misali aşağıya fırlatılacak, lakin kutlular kartallar gibi yükseklere uçacaktır. Ardından Tanrı’nın tahtından, sol tarafında duranlara hitaben şu sedâ yükselecektir, Çekilin yanımdan ey lanetliler, İblis ve melekleri için ezelden beri hazırlanmış olan ebedi ateşe gidin,
Zira acıkmıştım, bana yiyecek vermediniz, susamıştım, bana içecek vermediniz, hastaydım, zindandaydım ve çıplaktım, beni ziyaret etmediniz, azat etmediniz, giydirmediniz ve bana merhamet göstermediniz, bundan ötürü benden de hiçbir merhamet beklemeyeceksiniz.
Bilakis, sağ tarafında bulunanlara şöyle hitap edecektir, Gelin ey Pederimin melekûtu için mübarek ve seçilmiş olanlar, bu mülk dünyanın kuruluşundan itibaren sizler ve melekleri için hazırlanmıştır.
Zira acıkmıştım, bana et verdiniz, susamıştım, bana içecek verdiniz, bir gariptim, beni içeri aldınız, çıplaktım, beni örttünüz, hastaydım, beni ziyaret ettiniz, zindandaydım ve bana geldiniz.
Bundan ötürü sizleri Pederimin melekûtuna kabul edeceğim, zira orada azizler için hazırlanmış pek çok konak vardır. Sizler bana merhamet ettiniz, bundan ötürü ben de sizlere merhamet edeceğim. Bütün bunlar tamamlanıp hitam bulduğunda, unsurlara ait her şey unsurların ilk maddesine dönecek ve ebediyete kadar azap çekecek, asla tükenmeyecektir, ve bilakis, bütün mukaddes şeyler sakramentlerin ilk maddesine dönecektir, yani arınacak ve ebedi neşe içinde Yaratıcıları olan Tanrı’yı yüceltecek, O’na devirden devire, ezelden ebede ibadet edeceklerdir, Âmin.
Eşyanın Tabiatı Üzerine ## Tabii Eşyanın İmzası Üzerine
Bu kitapta, evvelemirde eşyanın imzasından söz ederken, eşyanın kimin tarafından imzalandığını, imza koyanın (signator) kim olduğunu ve imzalanmış kaç nevî şey bulunduğunu beyan etmemiz münasiptir.
Bilesiniz ki, imzalanmış olan şeyler üç kısımdır.
Bunların birinci kısmını İnsan imzalar, ikincisini Archeus, üçüncüsünü ise tabiatüstü şeylerin Yıldızları.
Binaenaleyh bu hesaba göre üç imza koyucu vardır, İnsan, Archeus ve Yıldızlar. Bundan maada bilmelisiniz ki, insanlar tarafından basılan mühürler, gizli şeylerin kâmil bilgisini ve hükmünü beraberinde getirir, onların gizli fazilet ve kabiliyetlerinin bilgisini bahşeder. Yıldızların işaretleri ise kehanetlere ve önsezilere vesile olur, şeylerin tabiatüstü faziletlerini beyan eder ve geomansi, kiromansi, fizyognomi, hidromansi, piromansi, nekromansi, astronomi, beril taşı sanatı ve diğer astral ilimlerdeki hakiki hükümleri ve alametleri ortaya koyar. Lakin bütün alametleri yahut işaretleri muhtasar ve hakiki surette izah edebilmemiz için, evvelemirde İnsanın imza koyucusu olduğu o işaretlerden söz etmemiz icap eder.
Bunlar fehmedildiğinde, gerek tabii gerek tabiatüstü olsun, sair olanları daha doğru bir veçhile kavrayabilirsiniz.
Malumdur ki Yahudiler pelerinlerinde yahut kaftanlarında sarı bir işaret taşırlar. Ve bu, onlarla karşılaştığınız vakit Yahudi olduklarını bilmenizi murad ettikleri bir alametten gayrı bir şey değildir. Nitekim bir çavuş da muhtelif renklerdeki kaftanı yahut yeninden tanınır.
Nitekim her hâkim, hizmetkârlarını kendi renkleri ve kisveleriyle giydirir. Her zanaatkâr, kimin eseri olduğu bilinsin diye işini muayyen bir alametle işaretler. Bu maksatla ulaklar da, kime hizmet ettikleri ve nereden yola çıktıkları bilinsin, böylelikle daha emin bir şekilde seyahat edebilsinler diye efendilerinin yahut şehirlerinin kisvesini giyerler. Nitekim her asker, düşmandan tefrik edilebilsin diye siyah, beyaz, sarı, yeşil, mavi yahut kırmızı gibi renklerden bir alamet yahut nişan taşır.
Buradan bunun Kayser’in askeri, şunun Kralın askeri, berikinin İtalyan, ötekinin Fransız askeri olduğu anlaşılabilir.
Bunlar nizama yahut vazifeye ait işaretlerdir ki, bunlardan daha pek çoğu sayılabilir.
Lakin biz tabii ve tabiatüstü şeylerin işaretlerini tarif etmeye niyetlendiğimizden, bu kitabı başka işaretlerle doldurmayacağız. İnsanın vazettiği ve yalnızca nizama, vazifeye yahut isme taalluk etmeyip, onun marifetinin, yaşının, itibarının, mertebesinin ve benzerinin bilinmesine vesile olan şu işaretlere gelince,
Akçe hususunda bilmelisiniz ki, her nevî akçenin kendine mahsus bir ayarı ve damgası vardır, bununla ne kadar kıymeti haiz olduğu, sahibinin kim bulunduğu ve mutat olarak hangi mahalde tedavülde olduğu bilinir.
Şu Alman darbımeseli bundan neşet etmiştir, Akçe hiçbir yerde, darbedildiği mahalde olduğu kadar rağbette değildir. Aynı hal, imzalanmadan evvel bu maksatla tayin edilmiş ve yemin etmiş kimseler marifetiyle tetkik ve muayene edilen şeyler için de geçerlidir, nitekim tetkik esnasında iyi ve makbul bulundukları anlaşılsın diye hususi alametlerle damgalanan kumaşlar böyledir.
Mektupların üzerine mühür vurulmasının sebebi, hiç kimsenin bozmasına cevaz olmayan muayyen bir bağ tesis etmekten gayrı nedir, zira mühür mektupların bir tasdikidir ve bundan ötürüdür ki bütün insanlar nezdinde geçerli kabul edilirler.
Mühürsüz bir ibraname hükümsüzdür ve hiçbir bağlayıcılığı yoktur.
Benzer şekilde pek çok şey az sayıda harf, isim yahut kelime ile işaretlenir, nitekim dış yüzüne yalnızca tek bir kelime yazılmış kitaplar, derhal içlerinde ne bulunduğunu beyan ederler.
Eczacı dükkânlarındaki şişeler ve kutular için de aynı kaide geçerlidir, zira bunların hepsi üzerlerine iliştirilen hususi isimler yahut kâğıtlar vasıtasıyla tefrik edilirler. Şayet bu yapılmamış olsaydı, bunca suları, likörleri, şurupları, yağları, tohumları, merhemleri ve bütün basit maddeleri kim ayırt edebilirdi?
Simyacı da laboratuvarında aynı veçhile bütün suları, sıvıları, ruhları, yağları, balgamları, safranları (crocus), alkalileri ve bütün türleri isimler ve kâğıtlarla işaretler ki, böylelikle vakti geldiğinde bunlardan herhangi birini kullanabilsin ve onları tanıyabilsin, zira bu yardım olmaksızın hafızası bunları asla zihninde tutamazdı.
Keza bütün evler ve binalar da sayılar yahut rakamlarla işaretlenebilir, ta ki her birinin yaşı sayıya ilk bakışta derhal bilinebilsin.
İşaretlenmiş olan bu ve diğer şeyleri sizlere göstermeyi murat ettim ki, bunlar kavrandığında geriye kalan hususlarda tarafımca daha iyi anlaşılabileyim ve böylelikle her bir nesnenin delaleti daha sarih ve vazıh kılınabilsin.
İnsandaki Ucube İşaretler Üzerine
Pek çok insan ucube alametler yahut işaretlerle sakatlanmış halde dünyaya gelir, öyle ki kimisinde el veya ayak parmağı fazladır, kimisinde ise bir tanesi noksandır. Kimisinin parmakları ana rahminde bütünüyle birbirine yapışık büyür, kimisinin ayağı, kolu yahut boynu eğridir ve rahimden bunu beraberinde getirir. Kimisinin sırtında bir kambur bulunur, nitekim hermafroditler de böyle doğarlar, yani hem erkek hem dişi olan, hem erkeğin hem kadının uzuvlarına malik bulunan yahut her ikisinden de mahrum olan kimselerdir.
Gerek erkeklerde gerek dişilerde bu kabil ucube işaretlerin birçoğunu müşahede ettim ki, bunların hepsi gizli ve habis yükselenlerin ucube alametleri olarak kabul edilmelidir.
Nitekim şu darbımesel de buradan neşet eder, ne kadar eğri, o kadar şerli, topal uzuvlar, topal ameller.
Zira bunlar fenalıkların alametleridir, nadiren hayra delalet ederler.
Cellat kendi evlatlarını nasıl ki zillet damgalarıyla dağlarsa, habis yükselenler de kendi döllerine tabiatüstü ve meşum işaretler nakşederler ki, böylece alınlarında, yanaklarında, kulaklarında, parmaklarında, ellerinde, gözlerinde, dillerinde kısalmış yahut kesilmiş kimi alametler gösteren bu kimselerden daha iyi sakınılabilsin. Bu rezil işaretlerin her biri hususi bir kabahate delalet eder.
Nitekim bir kadının yüzünün dağlanması yahut kulaklarının kesilmesi ekseriya hırsızlığa delalet eder, parmakların kesilmesi hilekâr zarcılara, elin kesilmesi asayişi bozanlara, iki parmağın kesilmesi yalancı şahitlere, gözün oyulması kurnaz ve sinsi haydutlara, dilin koparılması küfürbazlara, iftiracılara delalet eder.
Keza Hristiyan dinini inkâr edenleri de ayaklarının tabanına dağlanmış bir haç ile tanıyabilirsiniz, zira onlar Kurtarıcılarını inkâr etmişlerdir.
Fakat bunlardan sarfınazar edip habis yükselenlerin ucube işaretlerine geçebilmemiz için bilmeniz icap eder ki, bütün ucube işaretler yalnızca bir yükselenden neşet etmez, bilakis ekseriya insanların zihinlerindeki yıldızlardan da kaynaklanır, bu yıldızlar vehim, zan yahut muhayyile ile tıpkı yukarıdaki gök kubbede olduğu gibi her lahza durmaksızın yükselir ve alçalırlar.
İşte bu sebepten gebe kadınların korku yahut dehşetinden ötürü rahimde ucube işaretlerle damgalanmış pek çok hilkat garibesi yahut çocuk dünyaya gelir. Bunların birincil sebebi korku, dehşet ve arzudur ki, muhayyile bunlardan tevellüt eder.
Şayet gebe bir kadın hayal kurmaya başlarsa, onun göğü hareketi vasıtasıyla tıpkı yukarıdaki gök kubbe gibi yükselenleriyle yahut doğuşları ve batışlarıyla her lahza çepeçevre döndürülür.
Zira büyük gök kubbenin misaline tevfikan, mikrokozmosun yıldızları da muhayyile vasıtasıyla harekete geçirilir, ta ki bir tazyik hasıl olup muhayyilenin yıldızları gebe kadının üzerine, tıpkı bir kimsenin mühür basması yahut sikke darbetmesi gibi bir tesir ve intiba nakşedene dek.
Bundan ötürüdür ki bu işaretlere ve doğuştan gelen alametlere aşağı yıldızların intibaları tesmiye edilir, nitekim pek çok filozof bunlara dair çok şey yazmış ve insanlar bunlara dair kâmil ve akli bir izah getirmek için çok çabalamışlarsa da, bu şimdiye dek asla başarılamamıştır.
Bununla beraber bunlar çocuklara yapışır ve üzerlerine nakşolunur, zira ananın ister müteaddit ister şiddetli olsun yıldızları çocuklar üzerinde karar kılar yahut ananın aşermesi tatmin edilmemiştir.
Zira şayet ana şu yahut bu taamı arzular da ona nail olamazsa, yıldızlar adeta kendi içlerinde boğulur ve ölürler, bu arzu ise ömrü boyunca çocuğun peşini bırakmaz, öyle ki çocuk asla tam manasıyla tatmin bulamaz.
Diğer hususlarda da benzer bir illet mevcuttur ki, burada onlar üzerine daha fazla kelam etmeyeceğiz.
İnsandaki İlm-i Sima (Fizyonomi) Yıldız İşaretleri Üzerine
İlm-i sima işaretleri menşelerini yüce yıldızlardan alırlar, bu ilm-i sima sanatı ecdadımız tarafından pek ziyade muteber tutulurdu, bilhassa putperestler, Tatarlar, Türkler ve aralarında insanları köle olarak satmanın adet olduğu diğer kavimler nezdinde kıymeti büyüktü ve Hristiyanlar arasında dahi henüz bütünüyle terk edilmiş değildir.
Fakat bununla birlikte henüz kimsenin farkına varmadığı pek çok hata da içeri sızmıştır, zira her ahmak ve cahil kimse hiçbir muhakemesi olmaksızın herhangi biri hakkında hüküm vermeye cüret eder olmuştur.
İnsanların eserlerinden, amellerinden ve kabiliyetlerinden bu yanılgıların hiçbir vakit fark edilmemesi hayranlık uyandırmaya değer bir husustur.
Şayet bir kimse burada bize karşı çıkıp fizyonomi işaretlerinin yıldızlardan geldiğini ve yıldızların kimseyi zorlamaya yahut harekete geçirmeye kudreti bulunmadığını iddia edecek olursa, hakikatte fena bir söz söylemiş olmaz, lakin burada nazara alınması icap eden bir fark mevcuttur, zira yıldızlar bazılarını mecbur kılar, bazılarını ise kılmaz.
Çünkü burada kimin yıldızlara hükmedip onları zapt edebileceğini, kimin ise onlar tarafından idare edileceğini bilmemiz iktiza eder.
Binaenaleyh, şunu bilmelisiniz ki, bilge bir insan yıldızlara hükmedebilir ve onlara tabi olmayabilir.
Yıldızlar bilge bir insana tabidir ve ona itaat etmeye mecburdur, insan yıldızlara değil.
Fakat yıldızlar nefsani bir insanı öyle bir mecbur eder ki, onu nereye çekerlerse oraya gitmek zorundadır, tıpkı bir hırsızın darağacına, bir yol kesicinin işkence çarkına, balıkçının balıklara, kuşçunun kuşlara ve avcının yaban hayvanlarına kapılıp gitmesi gibi.
Bunun sebebi ise böyle bir insanın ne kendini ne de kendi kudretini bilmesi, kendisinin küçük bir âlem olduğunu ve cihanşümul gök kubbeyi bütün kuvvetleriyle birlikte kendi içinde taşıdığını asla tefekkür ve mülahaza etmemesidir. Bu sebeptendir ki ona nefsani bir mahluk, cahil bir insan, her türlü bayağı hizmetin ve cümle dünyevi işlerin kölesi denmiştir, halbuki Cennette Tanrı’dan kâinatın diğer bütün mahluklarına hükmetme ve efendilik etme, onlara tabi olmama imtiyazını almıştı, bundan ötürüdür ki Tanrı onu en son yaratmış, geri kalan her şeyi ise ondan evvel halk eylemiştir.
İnsan daha sonra bu imtiyazı düşüşüyle kaybetmiştir, ancak insanın bilgeliği köle kılınmamış, insan o hürriyetin ellerinden kayıp gitmesine rıza göstermemiştir.
Bundan ötürü icap eder ki yıldızlar insana uysun ve ona itaat etsin, insan yıldızlara değil.
Ve her ne kadar hakikatte Satürn’ün evladı olsa ve Satürn onun yükseleni bulunsa dahi, yine de kendisini ondan kurtarabilir ve onu öyle bir alt edebilir ki Güneş’in zürriyetinden olabilir, kendisini başka herhangi bir gezegenin altına sokabilir ve kendini onun evladı kılabilir.
Bu vaziyet, maden işletmecisinin yanında bir müddet emek sarf etmiş, canı pahasına hizmetini sadakatle yerine getirmiş ve nihayetinde kendi kendine şöyle akıl yürütüp konuşan bir maden işçisinin haline benzer, Bütün ömrünü yerin altında geçirirsen ve nihayetsiz zahmetlerinle bedenini ve hayatını da tehlikeye atarsan, sonunda senin halin neye varacak?
Efendimden azat edilmeyi talep edeceğim ve başka bir efendiye hizmet edeceğim, öyle bir yer ki hayatım daha tatlı olsun, bolca yiyeceğim ve içeceğim bulunsun, daha güzel elbiseler giyebileyim, az iş yapıp çok ücret alayım, başımın üzerinde asılı duran ve her an üzerime çökmeye hazır olan dağın tehlikesi bulunmasın.
Bu suretle o hürriyetine kavuşurdu, aksi halde çok çalışarak ve kıt kanaat beslenerek eriyip giden ücretli bir hizmetkâr ve köle olarak kalmaya mecbur olurdu.
İşte bilge bir insanın yıldızlara nasıl hükmettiğini, kendini her türlü habis gezegenden nasıl uzaklaştırıp daha hayırlı bir diğerinin altına sokabildiğini, kendini kölelikten hürriyete nasıl çıkarabildiğini ve uğursuz bir gezegenin zindanından nasıl azat edebildiğini şimdi görüyorsunuz.
Aynı şekilde Güneş’in, Jüpiter’in, Venüs’ün ve Merkür’ün evladı olan nefsani bir insan da kendini uysal bir gezegenden uzaklaştırıp Satürn’e yahut Mars’a tabi kılabilir, böyle bir kimse, dini bir cemaatten kaçan ve rahat bir hayata sabredemeyip asker olan yahut hiçbir itibarı kalmayan, bilahare bütün ömrünü keder ve sefalet içinde tüketen bir adama benzer.
Böyle bir kimse, aynı zamanda hafifmeşrepliğe kapılarak zar atmakla, ziyafetlerle, zevk ve sefahatle bütün malını mülkünü harcayıp heba eden zengin bir adama benzer, kendini buna öylesine kaptırır ki nihayetinde elinde avucunda hiçbir şey kalmaz, ardından yokluğa düşer ve rezil bir muhtaçlıkla perişan olup haklı olarak bütün insanların, hatta sokaktaki çocukların dahi maskarası ve eğlencesi haline gelir, onların şöyle dediklerini işitebilirsiniz, bir vakitler efendi iken efendiliğini hor gören, bir daha o imtiyaza asla erişemeyeceğini bildiği halde sefil bir serseri, bir dilenci, kölelerin kölesi olmayı yeğleyen şu beş parasız düşkünü seyreyleyin. İşte habis bir yıldız yahut yükselen onu bu hale sürükler.
Şayet ahmak ve ahlaksız olmasaydı, yıldızlar üzerinde sahip olduğu o muhakkak hâkimiyeti terk etmez, bilakis ona karşı mücadele ederdi.
Ve her ne kadar kendi başına yıldızlara nasıl direneceğini bilmese de zihnini başkalarının misaline çevirebilirdi, kendi kendine şöyle düşünebilirdi, Şu adamın ne kadar zengin olduğuna bir bak, lakin ahmakça ve utanç verici bir biçimde kendini yoksulluğa düşürdü.
Üstelik pek az zahmetle, debdebe içinde yaşardı, öyle bol yiyeceği, öyle çok geliri vardı ki bundan daha iyi yaşayamazdı.
Şimdi ise kıt kanaat ve sefilce yaşıyor, şarap yerine su içmek zorunda, zahmeti her geçen gün artıyor, kazancı ise azalıyor. İmdi, böyle bir adam kendi kendine ne kadar da sık şu minvalde söylenir, Ben ne yaptım? Kendi kazandığım malları böylesine alçakça tüketerek baş aşağı nereye koşuyorum? Mülkümü kim tazmin edecek? Şayet böylece tükenip giden şeyleri bir gün tekrar elde edecek olursam, bambaşka bir hayat yolu tutacağım, uğradığım zararlardan ibret alıp akıllanacağım ve fena fiillerimi telafi edeceğim. Lakin şunu bilmek münasiptir ki, hiç kimse kendi uğradığı zarardan ibret alıp akıllanamaz.
Zira insanın kendi uğradığı zararla akıllanması ahmakça ve manasız bir şeydir.
Akıllanmak isteyen kimse, kendi tecrübesiyle değil, başka bir insanın misaliyle akıllansın.
Çünkü malını mülkünü bir kez heba eden kimse, tekrar eline geçse yine heba eder, bir defa helak olan ise ebediyen helak olur.
Bir kez zar atan kimse, zarı yeniden atar, bir kez hırsızlık edip darağacından kurtulan kimse, ikinci kez de çalmaya yeltenir, zira kendi kendine şöyle düşünür,
Girişimlerim bir kez, iki kez başarılı oldu, üçüncü yahut dördüncü kez neden olmasın?
Şayet Tanrı kaybettiğim şeyi bir kez geri verdiyse, ikinci ve üçüncü kez de geri verir, vesaire.
Beni ilk felaketimde terk etmediyse, ikincisinde yahut üçüncüsünde de terk etmez, vesaire. Bütün bunları hayvani insan yapar, yıldızların uşağı ve kölesi olan o insan ki her yere sürüklenir ve yıldızlar tarafından sudaki bir kamış misali hareket ettirilir. Ömrünün sefalet içinde geçmesinin ve rezillik içinde ölmesinin sebebi de budur. Öyleyse böylesi bir esarete kim katlanır da kendini böylesi pis bir zindandan kurtarmaz?
Zira herhangi bir kimse, kendi bilgeliğiyle, yıldızının da yardımıyla, kendini oradan kurtarabilir ve azat edebilir.
Meseleyi şöyle mütalaa ediniz, Bir kuşbaz, tedbiri ve kendi yıldızının yardımıyla başka bir yıldıza galebe çalarak kuşların peşinden gitmeye muhtaç olmaz, zira kuşlar tabiatlarının hilafına, alışılmadık yerlere doğru uçarak onun peşinden gelir. Keza bir balıkçı, Tanrı’nın kendisine bahşettiği bilgeliği kullanarak balıkların kendi rızalarıyla kendisine doğru yüzmesini sağlayabilir, öyle ki onları elleriyle tutup çıkarabilir. Bilgeliğini geliştiren bir avcı, yıldızı vasıtasıyla vahşi hayvanları öyle mecbur eder ki onların peşinden gitmesine hacet kalmaz, aksine onlar hiçbir tabii sevk olmaksızın onun peşinden gelir.
Diğer canlı mahlukat için de durum böyledir. Şimdi bu şeylerin daha iyi kavranması için bilmelisiniz ki, yıldızlar iki türlüdür, yeryüzüne ait ve göğe ait olanlar, birinciler bilgelik, diğerleri ise ahmaklık yıldızlarıdır. Ve nasıl ki iki âlem vardır, büyük âlem ve küçük âlem, ve büyük olan küçüğü yönetir, aynı şekilde mikrokosmosun yıldızları da semavi olanları idare eder ve onlara galebe çalar. Ne de Tanrı gezegenleri ve göğün diğer yıldızlarını insan üzerinde hüküm sürsünler diye yarattı, bilakis diğer tüm mahlukat gibi insana itaat edip hizmet etsinler diye yarattı. Ve her ne kadar yüce yıldızlar insanları meyl ettirse ve onları, keza diğer bütün dünyevi cisimleri, meydana geliş tarzlarına göre tabii işaretlerle damgalasa da, bu bir hâkimiyet kudreti değildir, yalnızca hiçbir şeyin gizli yahut saklı kalmaması, bilakis içsel kuvvet ve kudretin harici işaretlerle açığa çıkarılması gayesini taşıyan takdir edilmiş bir emir ve vazifedir. Lakin insanların fizyognomiye dair işaretleri bahsindeki gayemize dönecek olursak, bilmelisiniz ki bunlar iki türlüdür, harici surette gerçekten birbirine benzer, lakin kudret ve tesir bakımından benzersizdir. Bazıları göğün doğaüstü yıldızlarından ileri gelir, diğerleri ise süfli yıldızlardan, yani mikrokosmostan neşet eder. Âli yıldızın neslin meydana gelişi uyarınca, ta orta yaşa kadar damgaladığı her ne ise, o damgalanan şey takdir edilmiştir ve kendine has kudretlerden yoksun değildir. Zira bu, insanın tabiatına ve haline şahadet eder.
Dolayısıyla mikrokosmosun süfli yıldızının neslin meydana gelişi esnasında damgaladığı her şey, kaynağını anadan ve babadan alır, nitekim anne hayal gücü yahut arzusu, korkusu yahut dehşeti sebebiyle temas yoluyla rahmindeki cenini doğaüstü işaretlerle ne vakit etkilese, bunlara anne lekeleri yahut rahim lekeleri denir, bunlardan evvelce bahsettiğimizden, şimdi tekrar külfetine girmeyeceğiz, zira gayemiz yalnızca fizyognomi işaretlerini ele almaktır, burada da yalnızca yıldızların takdir edilmiş işaretlerinden bahsedeceğiz, bunlardan muradımız ise insanların bedenlerinde ana yahut babalarından hiçbir benzerlik taşımayan işaretleridir.
Bu kabilden olanlar, siyah, gri, küçük yahut büyük gözler, uzun, kemerli, sivri burun, yanaklarda çukurlar, elmacık kemiğinin kalkık olması, basık yahut geniş burun, küçük yahut büyük kulaklar, uzun boyun, uzun yüz, geniş yahut küçük ağız, kalın yahut ince, çok yahut az, siyah, sarı ve kızıl saçlardır. Şayet bir insanda bu işaretlerden biri yahut birkaçı zahir olursa, bunların delalet ettiği manalar da eksik kalmaz, bunları fizyognomi sanatına göre mütalaa etmeniz ve imza sanatına (ars signatura) dair kati bir vukufiyete sahip olmanız iktiza eder. İnsanların bazı işaretlerini ve kısmen delaletlerini sayacak olursak, Sağlıklı bir bünyeye, keza çoğu zaman sebatkâr bir zihne, dalgalanmayan, korkusuz, bilakis metin, samimi, sadık ve fazileti seven bir mizaca delalet eder.
Miyop gözler ve yukarı, aşağı ve her iki yana dönen gözler, hilekâr ve kurnaz bir insana işaret eder, böylesi kolayca aldatılamaz, haindir, geçimini helal yoldan değil, zar, tefecilik, fuhuş, hırsızlık ile temin eder, ilerleyen yaşta zayıf ve dermansız gözler ile bunu takip eden körlük vuku bulur, keza kuvvetli, cengâver, cüretkâr, hilekâr, çevik, nifak ehli, hallerine sabırla tahammül eden kimselere de delalet eder, yine de ömürlerinin sonu ekseriyetle feci biter, vesaire. Büyük gözler, bilhassa kafadan dışarı fırlamışlarsa, haris ve yırtıcı bir insana delalet eder.
Mütemadiyen kırpışan gözler, zayıf bir görme kudretini, o kimsenin korkak ve endişeli olduğunu beyan eder.
Fıldır fıldır dönen gözler, aşka meyilli bir tabiatı, basiretli bir insanı ve dikkati keskin bir kimseyi gösterir.
Sürekli yere bakan gözler, utangaç, mütevazı bir insanı gösterir, vesaire.
Kırmızı gözler, cüretkâr ve kuvvetli bir insana delalet eder, vesaire.
Duru ve kolayca hareket etmeyen gözler, kahraman ruhlu, yüce gönüllü, kuvvetli, neşeli ve düşmanlarına korku salan bir kimseyi gösterir, vesaire.
Büyük kulaklar, iyi bir işitmeye, iyi bir hafızaya, dikkate, gayrete, sağlam bir beyin ve başa işaret eder, vesaire.
Aşağıda duran kulaklar meşum bir alamettir. Ekseriyetle o kimsenin kötü niyetli, düzenbaz, adaletsiz olduğuna, zayıf bir işitmeye, zayıf bir hafızaya, cüretkâr ve kendini kolayca tehlikelere atan bir yapıya delalet eder.
Uzun ve aşağıya doğru kıvrık bir burun iyi bir alamettir, insanın yiğit, basiretli, sır saklayan, haşin, lakin adil olduğuna delalet eder, vesaire.
Basık bir burun, insanın kötü niyetli, şehvet düşkünü, yalana meyyal, sebatsız olduğuna delalet eder, vesaire.
Sivri bir burun, insanın dönek ve müstehzi olduğuna delalet eder, vesaire.
Uzun bir burun, insanın bütün fiillerinde yavaş hareket ettiğine ve çok keskin bir koku alma duyusuna sahip olduğuna delalet eder.
Çukurlu yanaklar, kişinin geveze, müstehzi, kavgacı ve benzeri vasıflara sahip olduğuna delalet eder.
Uzun bir çehre ile birlikte uzun bir çene, kişinin öfkeye meyyal ve çalışmada tembel olduğuna delalet eder.
Çatallı bir çene, kişinin sadık, işgüzar, hilekâr ve sözlerinde kararsız olduğuna, bir şeyi söyleyip diğerini kastettiğine, öfkeli fakat öfkesinden ötürü pişmanlık duyan, hünerli ve icatlara meyyal olduğuna işaret eder.
Geniş ve büyük bir ağız, kişinin doymak bilmez bir obur, ahmak, budala, tedbirsiz, gözü kara ve benzeri hallerde bulunduğuna delalet eder. Küçük bir ağız ise bunun tam zıddına delalet eder.
Üst dudağın alt dudaktan daha büyük olduğu büzülmüş dudaklar, kişinin öfkeli, cenkçi, cesur, lakin ekseriyetle kaba ve nezaketsiz davranışlara sahip, tavırları ise [NOT: "like to a vine" ifadesi domuz anlamındaki "swine" kelimesinin hatalı dizgisi olarak değerlendirilmiştir] bir domuza benzeyen kimse olduğuna işaret eder.
Alt kısmı büyük olan dudaklar, kişinin donuk, ahmak ve kalın kafalı olduğuna delalet eder.
İster başın ister sakalın kılları üzerinden hüküm vermek pek emin bir yol değildir, zira tecrübe bize bunların pek çok surette değiştirilebileceğini öğretir, zira arzu eden kimse bunları siyah, sarı, kızıl, beyaz ve kırçıl yahut kıvırcık, yumuşak veya sert kılabilir.
Bu sebepledir ki, sair hususlarda fizyonomi ilminde kâfi derecede mahir olan pek çok kimse, kıllara bakarak aceleyle hüküm verdiklerinde gayet utanç verici bir biçimde aldanırlar ve insanlara atfedilmesi icap eden şeyleri yıldızlara hamletmiş olurlar.
Yine de başa sağlamca kök salmış kılların, başın ve dahi bütün bedenin sıhhatine delalet ettiği inkâr olunamaz.
At satın alanların, hayvanın sıhhati hakkında bir hükme varmak maksadıyla kuyruğunu çekmelerinin hikmeti de işte budur.
Nitekim domuzlar sert kıllarıyla, balıklar pulları ve kabuklarıyla, kuşlar ise tüyleriyle sınanırlar.
Gereğinden fazla uzun olan bir boyun, kişinin endişeli, temkinli, dikkatli ve benzeri hallerde olduğuna işaret eder.
Geniş omuzlar ve sırt, kişinin kuvvetli olduğuna, bir şeyleri taşımaya yahut yerinden kaldırmaya muktedir bulunduğuna delalet eder.
Kaslı kollar, kişinin kuvvetli olduğuna ve dövmek, ezmek, ok atmak gibi her türlü meşakkate kudreti yettiğine delalet eder.
Sert eller, kişinin zahmetkeş ve gündelikçi bir ırgat olduğuna delalet eder. Yumuşak eller ise bunun zıddıdır.
Kısa bir gövde ve uzun bacaklar, kişinin iyi bir koşucu olduğuna, yeme ve içmeyle kolayca kanaat ettiğine ve ekseriyetle kısa bir ömür süreceğine delalet eder.
Orta yaştan evvel görülen iri ve belirgin damarlar, kişinin kan ve özsular bakımından zengin olduğuna, lakin orta yaştan sonra ise ekseriyetle marazlı, yine de uzun ömürlü olacağına delalet eder.
İnsanların ahlakı ve tavırları mevzuuna gelince, hiçbir şey bunlara bakılarak bu denli kolay bilinemez ve takdir edilemez.
Zira tecrübe ile sabittir ki bunlar, işaret okuyucuyu aldatacak ve onu hükmünde hataya sevk edecek surette her an değişebilir, ve bugüne dek bütün müneccimler tarafından kâfi bir dikkatle tetkik edilmemiştir.
Binaenaleyh işaret okuyucuya düşen vazife, daima insanların tavır ve amellerine nazar etmek değil, bedenin sabit olan ve hiçbir marifet ile taklit edilemeyen yahut tebdil olunamayan sair alametlerine bakmaktır.
Zira şayet kızıl saçlar, alnın ve gözkapaklarının oynatılması, neşeli, mağrur ve kıpırtısız bir çehre, ağzın sıkça kıpırdaması, vakur ve düşünceli bir yürüyüş ile hafifmeşreplik, bir kimsenin behemehal cesur ve metin bir cenkçi olduğunu gösterseydi, herkes cehdi ve marifetiyle kendini öyle gösterebilir, böylece suretiyle daha ziyade itibar görüp daha yüksek bir ulûfe elde edebilirdi.
Hikmet, cehalet, doğruluk, yalan, talih, zafer ve saire vehmettiren sair türlü davranışlar hakkında da aynı şekilde hükmolunabilir.
Kiromansinin Alametleri Hakkında
Kiromansinin alametleri hususunda bilinmelidir ki, bunlar yedi seyyarenin fevkindeki yıldızlardan neşet eder, ve bizler onlar hakkında bu yedi gezegene bakarak bilgi ve hüküm sahibi oluruz.
Kiromansi, yalnızca insanların ellerine nazar edip onların çizgileri ve kırışıklıklarına göre hüküm veren bir sanat olmayıp, bilakis cümle nebatatı, ağaçları, sert taşları, toprakları, nehirleri ve her neyin üzerinde çizgi, damar yahut kırışıklık varsa onları tetkik eden bir sanattır.
Müneccimlerin düştüğü hatalardan bu sanat dahi berî değildir.
Zira onlar, bir elde yalnızca beş parmak, her iki elde ise cem’an on parmak bulunmasına ve gezegenlerin ise ancak yedi adet sayılmasına rağmen, iki elin parmaklarını gezegenlere ve en mühim yıldızlara tahsis etmişlerdir.
Hal böyle iken bu hususlar birbiriyle nasıl telif olunabilir?
Şayet her bir elde yedişer parmak bulunsaydı, o vakit her bir parmağın muhtelif gezegenlere izafe edilmesi kabul edilebilirdi.
Bununla birlikte, kimi insanların kazara kesilmek suretiyle her iki ellerinde cem’an yedi parmağa sahip oldukları vaki ise de, bunlar sonradan kesildiğinden ve doğuştan tam yedi adet olmadığından, bu meselenin bahsimizle bir alakası kurulamaz.
Ve şayet bir kimse, ister bir elinde ister her ikisinde olsun, yedi parmakla doğacak olsa dahi, bu hilkat garibesi bir hal teşkil eder, tabiatın mutad nizamının haricinde kalır ve yıldızların hükmüne tabi olmaz.
Dolayısıyla bu da bu yere ait olamaz. Fakat her bir elde yalnızca beş parmak, buna mukabil yedi Gezegen bulunması icap ediyorsa ve bunlar karşılıklı olarak birbiriyle kıyaslanacaksa, bu halde hangi iki Gezegenin yerini terk etmesi ve dışarıda bırakılması gerektiğini anlamak üzere Gezegenlerin Kuralarının bir Kutuya konulması uygun düşerdi. Ne var ki bu mümkün olamayacağından ve Gezegenlerin gök kubbede ne Zarları ne de Kuraları bulunduğundan, şayet bir kimse Gezegenin ve Burcun adına göre başparmağı Venüs'e, işaret parmağını Jüpiter'e, orta parmağı Satürn'e, yüzük parmağını Güneş'e ve serçe parmağını Merkür'e tahsis edip bu esnada Mars'ı ve Ay'ı adeta kendi zümrelerinden ve hürriyetlerinden menederek böylesi bir kudreti kendinde vehmedecek olursa, bu şaşılacak bir cüret olurdu. Hal böyleyken, Mars'ın, o kurayı çeken kimseyi katletmeleri yahut ona karşı ebedi bir nefret beslemeleri için kendi Evlatlarını haklı bir infial ile kışkırtmasına kim şaşabilir?
Ay'ın, o kumarbazın Zihnini zayıflatmasına veya aklını başından almasına kim şaşabilir?
İşte bu, daha evvel de ifade ettiğimiz üzere, El Falı ilminde (Chiromancy) düştükleri ilk yanılgıdır. Bu husustaki ikinci yanılgı ise şudur,
Elin asli ve tabii çizgilerinin yaralanmalar ve kazalar neticesinde değiştiği, büyüdüğü yahut küçüldüğü ya da başka yerlerde belirdiği çok kere vuku bulur. Zira nasıl ki bir Ana Yol herhangi bir nesneyle kapandığında yahut bir dağın göçmesiyle tıkandığında ya da suların taşmasıyla harap olduğunda, insanlar onun yakınından geçen başka bir yola saparlarsa, elin eski çizgilerinde de durum böyledir, zira bazen Yaraların veya Çıbanların şifa bulmasının ardından, yeni Et ile birlikte yeni çizgiler de husule gelir ve eskileri tamamen ortadan kalkar. Keza meşakkatli ameller sebebiyle de Çizgiler silinir yahut aslen var olanlar irileşir, nitekim Ağaçlarda da durum aynıdır,
Zira genç bir Ağaç her bir yanından pek çok Dal sürerse, bunlar budandığında ağacın kendisi daha da serpilip büyür.
Fakat nihayetinde El Falı Sanatının Tatbikatına geçebilmemiz ve kanaatimizi muhtasar bir surette beyan edebilmemiz için, elleri ilgilendiren hususlarda esasen hiçbir şeyi değiştirmeyeceğimi, bilakis Kadimlerin müşahedeleri ve tarifleriyle iktifa edip bunlara rıza göstereceğimi bilmenizi isterim.
Yine de bu El Falı tatbikatında, Otların, Ağaçların, Taşların ve benzeri şeylerin El Falı gibi, Kadimlerin hiç bahsetmediği nesneler üzerine yazmak niyetindeyim. Evvelemirde kaydedilmelidir ki, aynı neviden olan bütün Otlar, bir ve aynı El Falına tabi olmalıdır. Lakin çizgileri birbirine benzemiyorsa ve bazılarında daha büyük yahut daha küçük görünüyorsa, bunun sebebi onların yaşlarıdır. Dolayısıyla açıkça ikrar ederiz ki, Otların El Falı, herhangi bir Otun yahut Kökün yaşını bilip anlamaktan gayrı hiçbir şeye yaramaz. Fakat
Fakat bir münazara kabilinden herhangi biri burada itiraz edip, şayet hesaplama Mayıstan Otların kuruyup Köklerinden ayrıldığı Sonbahara kadar başlatılacak olursa, büyüdüğü müddetçe hiçbir Otun diğerinden en fazla dört yahut beş aydan daha yaşlı olamayacağını öne sürebilir. Buna cevabım şudur ki, Tanrı tarafından bir Köke bahşedilen yalnızca tek bir kudret vardır, bu da Otun ilk varlığı ve ruhudur, Ot bu sayede takdir edilmiş vakte kadar ve Tohum verme mertebesine yücelene dek büyür ve ayakta kalır. Bu durum, kudretin yeniden Köke rücu ettiğine ve böylece Otun kuruduğuna dair bir alamet ve nişanedir.
Otun en muteber kudreti olan o ruh Kökün içinde kaldığı müddetçe, bu ruh Ot ile birlikte çekilip zayi olmadıkça, Ot her yıl tazelenir. Zayi olduğu takdirde ise Ot yenilenmez.
Zira Kök ölmüştür ve içinde artık zerre kadar hayat kalmamıştır. Fakat o ruhun Kökten Ot ile beraber yahut Kök ile birlikte Topraktan ne şekilde çekilip alındığı, öyle ki cevherinin bir daha Köke yahut Kökten Toprağa rücu edemeyişi, burada mütalaa edilecek bir bahis değildir. Zira bu, Tabiatın pek yüce bir Sırrıdır ve bu kabil gizemleri yalnızca alaya almakla kalmayıp onları hor da gören cahil Hekimler yüzünden uluorta ifşa edilmemelidir.
Bu sebeple burada sarfınazar ettiğimiz hususları, Şifalı Otlar Kitabımızda (Herbal) tafsilatıyla serdedeceğiz. Bununla birlikte, Otlar ne kadar taze olursa, kudret ve tesir cihetinden o nispetle üstün olurlar. Nasıl ki Yaşlandıkça İnsanoğlu zaafa uğrar ve kuvvetten düşerse, Otlar da aynı şekilde dermansızlaşır. Lakin Otların ve bu kabil nesnelerin El Falının ve Yaşının ne olduğunu bilmek için gündelik tecrübe iktiza eder, zira sahip oldukları yılların adedi üzerlerine yazılmış değildir, bilakis daha evvel ifade ettiğim üzere, bu ancak El Falı vasıtasıyla keşfedilebilir. İmdi El Falı Sayıları, Harfleri yahut Karakterleri hesaba katmaz, herhangi bir nesnenin Yaşına göre yalnızca Çizgileri, Damarları ve Kırışıklıkları nazaridikkate alır.
Zira bir nesne ne kadar yaşlı ise, Çizgileri o nispette büyük ve daha bariz görünür, nesnenin kudreti ve tesiri ise bir o kadar zayıflar. Nitekim bir aylık yahut bir yıllık bir Maraz, iki, üç, dört veya beş aylık ve yıllık bir marazdan nasıl daha zahmetsizce şifa bulursa,
Aynı şekilde bir Ot da bir aylık veya yıllık bir Hastalığı, iki, üç yahut dört aylık veya yıllık bir marazdan daha tez iyi eder.
İşte bu sebepten ötürü, eski Dertlere taze Otlar tatbik edilmeli, eski Otlar yahut İlaçlar ise genç veya yeni zuhur etmiş Marazlara uygulanmalıdır.
Zira şayet köhne bir Maraz için köhne bir Ot tatbik edilecek olursa, kör köre kılavuzluk eder ve her ikisi de çukura yuvarlanır.
Pek çok İlacın tesir etmeyişinin, bedene alınıp da çamurun ayakkabıya sıvanması gibi uzuvlara musallat oluşunun ve bundan ötürü Marazların bilahare katmerlenişinin sebebi budur.
Ne var ki cahil Hekimler bunu asla mütalaa etmemiş, bilakis bu Cehaletleri sebebiyle bugüne dek şifa verdiklerinden çok daha fazlasını helak etmişlerdir.
Binaenaleyh, evvelemirde siz Hekim olanlar bilmelisiniz ki, İlaç Marazı defetmekte daha kudretli olabilsin diye, Marazdan daha genç olmalıdır.
Zira İlaç Marazdan daha kuvvetli olursa, ateşin suyla söndürülmesi misali, Maraz bertaraf edilecektir.
Fakat Maraz İlaçtan daha kuvvetli olursa, İlacı Zehre tebdil eder, nitekim bundan ötürü Marazlar bilahare katmerlenir ve tezayüd eder.
Buna göre, şayet bir Maraz Demir kabilinden ise, Çelikli bir İlaç ile tedavi edilmelidir, zira Çelik Demir vasıtasıyla galebe çalınamaz.
Daima daha kudretli olan galebe çalar, daha zayıf olan ise mağlup edilir.
Başlangıçta niyetimiz bu makamda Tıbba dair yazmak olmasa da, hakiki ve halis Hekimlerin hatırına bu hususları sükût ile geçiştiremezdim.
Madenî Alametler Hakkında
Madenler ve Metaller dahi ateşe girmeden evvel, Arkeus'tan [NOT: Doğa olaylarını ve bedensel süreçleri yöneten içsel, ilkesel güç] ve yukarıdaki Yıldızlardan tevarüs ettikleri hakiki Alametlerine ve Manalarına sahiptir; bunların her biri, belirgin renkler ve toprağın başkalıkları vasıtasıyla kendilerine has bir türü andırır.
Zira Altın Madeni, Gümüş Madeninden farklıdır, keza Gümüş Madeni Bakırınkinden, Bakır Madeni de Demirin Madeninden farklıdır,
Tıpkı Demirin Madeninin Kalay ve Kurşununkinden farklı oluşu ve diğerlerinin de böyle devam edişi gibi.
Hiç kimse inkâr edemez ki Maden, yeryüzünün derinliklerinde gizlenen bütün Maden ocaklarının Madenî cisimleri, el falı (chiromancy) ilmi sayesinde haricî alametlerinden tanınabilir.
Yani Maden ocaklarının, Damarların ve Yolların el falı ilmiyle, yalnızca içlerinde gizlenmiş olanlar gün yüzüne çıkarılmakla kalmaz, aynı zamanda Maden ocağının muayyen bir derinliği ve zenginliği ile bol miktarda Metal aşikâr kılınır. Ve bu el falı ilminde, tıpkı az evvel Otlar hususunda zikredildiği veçhile, Damarların yaşı, derinliği ve genişliği olmak üzere üç şeyin bilinmesi zaruridir.
Zira Damarlar ne kadar yaşlı ise, Maden ocakları da o nispetle zengin ve ziyadeleşmiştir.
Buna dair şu kadarcık bilmeliyiz ki, henüz rahimlerinde (matrix) gizli yatan bütün Metaller durmaksızın büyürler.
Buradan şu da aşikâr olur ki büyüyen her bir şey, rahminin haricine konsa dahi eksilmez, bilakis derhal büyür, yani çoğalır, cevherine, ölçüsüne ve ağırlığına muvafık surette mukadder vakte değin büyümeyi sürdürür.
İşte bu mukadder vakit, bütün dünyevi şeylerin üç asli başı olan madenlerin, nebatların ve Hayvanların tayin edilmiş ömrünün üçte biridir.
Rahminde kalmayı sürdüren her ne var ise, rahim ölünceye değin büyümeye devam eder.
Zira bilhassa haricî Unsurlara tabi ise, rahmin yaşamak ve ölmek için tayin edilmiş bir vakti vardır.
Onlara tabi olmayan şeyin ise, bizzat Unsurların kendilerinin haiz olduğundan gayrı bir vakti yahut mühleti yoktur, nitekim Tecdit gününde [NOT: Unsurların yenilenip arınacağı kıyamet veya nihai dönüşüm günü] (ki bu onların nihai mühletidir) onlarla birlikte ölecek ve zeval bulacaktır.
Bundan şu netice çıkar ki yeryüzünün dahilinde bulunan cümle mevcudat, haricî Unsurlara tabi değildir, ne kendilerini helak edebilecek soğuğu veya rutubeti, ne de kuruluğu, rüzgârı yahut havayı hissederler.
Bu kabil cisimler binaenaleyh, yeryüzünün dahilinde, kendi Kaosları içinde kaldıkları müddetçe ne çürüyebilir ne herhangi bir necaset bulaşabilir ne de kokabilirler.
Kokusuzdurlar yahut ölmezler, ta ki yeryüzünün dahilinde, kendi Kaoslarında kalmaya devam ettikçe.
Metaller hakkında bu kadar kelam kâfidir, onlar hakkında söylenenler, dağların mağaralarında yüzlerce yıl yaşayan birtakım insanlar hakkında da söylenebilir, sanki birer Dev veya Cüce imişlercesine, ki bunlara dair müstakil bir Kitap kaleme almıştık.
Lakin Maden ocaklarının el falı ilminin ameli tatbikatına inecek olursak, ki bunu size birkaç kelam ile fehmettireceğiz, bilmelisiniz ki Damarlar ne kadar derin ve ne kadar genişse, o kadar yaşlıdırlar.
Zira Damarların mecrası uzun bir mesafe boyunca uzanır da nihayetinde zayıflar ve gizlenmezse, bu fena bir alamettir.
Zira Damarların mecraları nasıl zayıflarsa, derinliklerinin işaret ettiği bizzat Maden ocakları da öylece zayıflar.
Kimi zaman iyi Maden ocakları bulunsa dahi, bunlar ne kadar derine inerlerse o nispette gitgide zayıflarlar, öyle ki buralarda çalışmaya değmez.
Lakin Damarlar gayrı ilavelerle genişlediğinde yahut ekseriyetle kesintiye uğradığında, bu iyi bir alamettir, Maden ocaklarının yalnızca üst kısımda iyi olmadığını, aynı zamanda derinlik ve uzunluk bakımından da ekseriyetle artıp çoğaldığını gösterir, Maden ocakları daha zengin hale gelerek halis Altın ve böylelikle gayet muazzam bir hazine bahşeder.
Pek çok Madencinin yalnızca dosdoğru aşağıya inen ve Şarktan Garba meyleden Damarları methetmesi mesnetsizdir.
Zira Maden ocaklarının tabiatı ve tecrübe öğretmektedir ki ekseriyetle Garptan Şarka meyleden yahut Cenuptan Şimale ve bilakis Şimalden Cenuba uzanan Damarlar, diğerlerinden daha az zengin değildir. Binaenaleyh, hiçbir Damar diğerinden üstün tutulmamalıdır.
Madenlerin Keşfedilmesine Dair
Lakin bu hususu artık daha fazla tartışmayı münasip görmüyoruz, yerin dâhiline dair diğer alametler ile minerallerin renklerine gelince, onlar hakkında şu veçhile kelam edeceğiz.
Madenciler saf ve yeni bir metalin damarına delalet eden yağlı bir toprağa rastladıklarında, bu pek hayırlı bir alamettir, o damarın ait olduğu metalin uzakta olmadığını temin eder.
Aynı şekilde, şayet kazılan toprakta hiç metal bulunmayıp da yağlı, beyaz yahut siyah renkte, balçık benzeri yahut yeşil veya mavi ve saire ise, bu dahi altında gizlenen muteber bir metalin hayırlı bir alametidir.
Bu sebeple kazmaya devam etmeli ve asla vazgeçmemelisiniz.
Madenciler evvelemirde en mükemmel, güzel ve başat renklere itibar ederler, bunlar yeşil toprak yahut krizokol, bakır pası, lacivert taşı, zencefre, sandaros, zırnık, altın ve gümüş mürdesengi ve sairedir, bunların hemen her biri ekseriyetle nev'i şahsına münhasır bir metale yahut minerale delalet eder.
Nitekim bakır pası, krizokol ve yeşil toprak, ekseriyetle bakıra delalet eder.
Aynı şekilde lacivert taşı, beyaz arsenik yahut gümüş mürdesengi, bakır metaline delalet eder.
Zencefre ve sandaros ise bazen altına, bazen gümüşe, bazen de her ikisinin karışımına delalet eder.
Zırnık, kırmızı kükürt ve altın mürdesengi ekseriyetle altına delalet eder.
Krizokol lacivert taşı ile yahut lacivert taşı krizokol ve zırnık ile karışmış halde bulunduğunda, ekseriyetle mükemmel ve zengin bir minerale delalet ederler.
Taşların yahut toprağın demir renginde bulunduğu yerler, muhakkak bir demir madenine işarettir.
Şunu hatırda tutmalısınız ki, bazen yeryüzünün Archeus'u [NOT: Paracelsus simyasında maddeleri oluşturan ve yöneten içsel hayati güç yahut fail ilke] gizli bir dehliz vasıtasıyla toprağın daha derin kısımlarından yukarıya bir miktar metal fırlatır.
Bu ise hayırlı bir alamettir.
Bu sebeple madenciler böylesi kesin alametler gördüklerinde ve derinde yatan mükemmel bir madenin ümidini taşıdıklarında yeise kapılmamalıdır.
Şayet talk misali ince metal yaprakları kayalara yahut taşlara yapışmış ise, bu en kati alamettir.
Şimşek çakmaları yahut parıltılara (coruscation) gelince, bunlar gayretle ve dikkatle müşahede edilmelidir, zira altlarında gizlenen metallerin ve dahi bunların vüsatinin ve nev'inin en kati alametleridir.
Lakin burada şu hususu kaydetmeliyiz ki, bu metaller henüz kemale ermemişlerdir, henüz ilk varlık hallerindedirler.
Bu parıltı her nereye uzanırsa, metal damarlarının seyri dahi oraya kadar uzanır.
Bundan gayrı bilmelisiniz ki, parıltı üç türlü renktedir, bunlar beyaz, sarı ve kırmızıdır, bütün metaller bize bu vasıtayla aşikâr olur.
Beyaz parıltı kalay, kurşun, gümüş ve saire gibi beyaz metallere delalet eder, kırmızı parıltı bakır ve demir ve saire gibi kırmızı metallere delalet eder, sarı parıltı ise altın mahiyetindeki metallere delalet eder.
Şunu da ilave ediniz ki, ince ve latif bir parıltı en hayırlı alamettir.
Zira ağaçlarda gördüğünüz üzere, çiçekler ne kadar az olursa meyveler o kadar iyi, iri, yakın ve lezzetli olur, bunun gibi küçük ve latif parıltılar da latif ve mükemmel metallere delalet eder, aksi ise aksiyledir.
Bundan gayrı bilmelisiniz ki, bu parıltılar göründüğü müddetçe, ister büyük ister küçük, ister şu yahut bu renkte olsunlar, o madenlerdeki metaller henüz kemale ermemişlerdir, bir kadının rahmindeki erkeğin nutfesi gibi henüz ilk varlık hallerindedirler.
Lakin şimdi parıltının ne olduğunu bu makamda mütalaa etmeliyiz, bilmeliyiz ki o, madenlerde gece vakti kıvılcımlı bir ateş gibi zuhur eder, tıpkı uzun bir hat boyunca dökülmüş ve bir ucundan tutuşturulduğunda boylu boyunca parlayan barut gibidir.
Parıltı dahi aynı minval üzere şarktan garba yahut garptan şarka, cenuptan şimale yahut aksi istikamete doğru ilerler.
Bütün bu parıltılar, her nasıl zuhur ederlerse etsinler, metal damarlarının kati birer alametidir, ta ki onlar vasıtasıyla bilinsinler ve metaller, Tanrı'nın kati lütufları olarak yeryüzünden çıkarılabilsinler.
Zira Tanrı insan kullanımı için her ne yarattıysa, içine gizli kalmasın diye bir fıtrat koymuştur, gizli kalmış olsa dahi, bulunmasına vesile olan ve harikulade takdirinin bilinmesini sağlayan nev'i şahsına münhasır zahiri alametler halk etmiştir.
Tıpkı insanların bir hazine gizlediklerinde o mekânı birtakım muayyen işaretlerle damgalamaları ve bir sınır taşı, heykel yahut çeşme veya başka bir nesnenin yanına gömmeleri gibi, ta ki vakti geldiğinde onu yeniden bulup kazabilsinler.
Eski Keldaniler ve Grekler, şayet savaş zamanlarında yurtlarından sürülmekten yahut sürgüne gönderilmekten korkarak hazinelerini saklamak istediklerinde, o mekânı yılın muayyen bir gününü, saatini ve dakikasını tayin etmekten başka bir veçhile işaretlemezlerdi, Güneş'in yahut Ay'ın gölgesini nereye düşürdüğünü müşahede eder, hazinelerini oraya gömüp saklarlardı.
Bu sanata Skiyomansi, yani Gölgelendirme Sanatı derler.
Bu gölgelendirmeler vasıtasıyla pek çok sanat zemin bulmuş, nice gizli şey aşikâr olmuş, bütün ruhlar ve astral bedenler bilinmiştir.
Bunlar aldatması mümkün olmayan Kabalistik alametlerdir, bu sebeple kemal-i dikkatle mülahaza edilmelidirler.
Bu minval üzere, gayrimuayyen sanatların kehanetleriyle kendinizi iğva ettirmemeye ihtimam göstermelisiniz, zira onlar batıl ve semeresizdir, bilhassa pek çok madenciyi aldatmış olan kehanet çubukları böyledir.
Zira bir defa doğruyu gösterseler, on defa yanılırlar.
Aynı şekilde şeytanın hileli diğer alametlerine de itimat etmemeliyiz, bunlar gece vakti ve gayritabii surette münasebetsiz zamanlarda meydana gelir ve görünürler, hortlaklar ve rüyetler misali. Zira bilmenizi isterim ki, şeytan sırf hile ve desise olsun diye alametler gösterebilir ve bunlara sebebiyet verebilir.
Nitekim hiçbir kilise inşa edilmemiştir ki şeytanın orada bir şapeli bulunmasın. Hiçbir şapel inşa edilmemiştir ki o da kendi sunağını dikmesin.
Ektiği hiçbir iyi tohum yoktur ki, arasına delice otları ekmesin.
Aynı durum kristal, beril, ayna ve sulardaki rüyetler ile tabiatüstü tezahürlerin tabiatında da mevcuttur, zira bunlar merasim düşkünü nekromansırlar tarafından, Tanrı'nın emrine ve Tabiat Işığının kudretine aykırı düşecek surette alçakça istismar edilmektedir. Rüyetler esasen tamamen reddedilmemelidir, zira onların da bir yeri vardır, fakat o vakit başka bir usul dairesinde vuku bulmalıdırlar.
Zira artık bizler ilk yaradılışta değil, ikincisindeyiz.
Bu sebepten, ilk yaradılışta yaşamış olan Eski Ahit devrinin kadimleri tarafından tatbik edilmiş olsalar dahi, merasimler ve afsunlar yeniden doğuş içerisindeki biz Hristiyanlar tarafından artık kullanılmamalıdır.
Zira o önceden haber verici timsaller, Yeni Ahit devrinde yaşayacak olan bizler içindi. Dolayısıyla Eski Ahit altında ve ilk yaradılışta bulunan kadimlerin merasimler, afsunlar ve benzeri yollarla vücuda getirdikleri her ne varsa, ikinci yaradılışın ve Yeni Ahit devrinin Hristiyanları olan bizler bunları dua ederek, kapıyı çalarak, arayarak yapmalı ve iman ile elde etmeliyiz. Büyü ve Kabala sanatının bütün temeli bu üç esasa dayanır, bunların vasıtasıyla arzuladığımız her şeyi temin edebiliriz, öyle ki biz Hristiyanlar için hiçbir şey imkânsız değildir. Kabalanın bu ve sair abidelerine dair Rüyetler kitabında kâfi derecede bahsedildiğinden sizi oraya havale ediyorum, ta ki Tanrı'nın Oğlu Mesih'in biz Hristiyanlarda ve müminlerde melekleri vasıtasıyla nasıl harikulade işler gördüğünü, bizimle nasıl kardeşçe hemhal olduğunu müşahede edebilesiniz.
Nitekim Mesih bizim başımız olduğundan, bizler onun hakiki melekleri ve uzuvlarıyız, o bizde olduğu gibi biz de onda yaşarız, Rabbin Akşam Yemeği Kitabında talim edildiği üzere.
Fakat madenî işaretlere ve bilhassa maden damarlarının ışıltısına dair gayemize geri dönecek olursak, bilmeliyiz ki, henüz ilk varlıklarında bulunan madenler nasıl ışıltılarını, yani işaretlerini neşrederlerse, kusurlu madenlerin tamamını gümüşe ve altına tebdil eden Filozofların tentürü de (beyaz madenleri gümüşe, kızıl madenleri altına dönüştürür), şayet yıldızsal (astral) olarak tekemmül ettirilip hazırlanmış ise, ışıltıya benzer kendine has işaretlerini öylece zahir kılar.
Zira bundan cüzi bir miktar, akışkan haldeki bir madenin üzerine saçılıp da ateşte birbirleriyle karıştıkları anda, tasfiye potasındaki saf altının veya gümüşün parıltısına benzer tabii bir ışıltı ve aydınlık meydana gelir ki bu da o altının yahut gümüşün, başka hiçbir maden ilavesi olmaksızın serbest kalıp arındığının bir işaretidir. Fakat Filozofların tentürünün nasıl yıldızsal kılındığını şu minval üzere kavramalısınız,
Evvelemirde bilmelisiniz ki, her maden ilk varlığında gizli kaldığı müddetçe kendine mahsus belirli yıldızlara maliktir.
Böylece altın Güneş'in yıldızlarına, gümüş Ay'ın yıldızlarına, bakır Venüs'ün yıldızlarına, demir Mars'ın yıldızlarına, kalay Jüpiter'in yıldızlarına, kurşun Satürn'ün yıldızlarına, cıva ise Merkür'ün yıldızlarına sahiptir. Fakat kemale erer ermez ve sabit bir madenî cisim halinde pıhtılaştıklarında, yıldızları onlardan ayrılır ve onları ölü bir ceset gibi terk eder.
Bundan şu netice çıkar ki, bu kabil cisimlerin tamamı bilahare ölü ve tesirsizdir, madenlerin mağlup edilemez yıldızı ise hepsine galebe çalar, onları kendi tabiatına dönüştürür ve cümlesini yıldızsal kılar.
Bu sebepten ötürü, tentürümüzle boyanmış ve hazırlanmış olan altınımız ve gümüşümüz, tabiatın maden ocaklarında tevlid ettiği ve bilahare diğer madenlerden tefrik edilen tabii altından ve gümüşten, tıbbi sırların hazırlanması hususunda çok daha üstün ve çok daha makbuldür. Keza bir cismin cıvası da başka bir cisimden yıldızsal olarak hasıl edilir, adi cıvaya nispetle çok daha asil ve sabittir.
Diğer madenler için de vaziyet böyledir. İmdi derim ki, altının o yıldızına malik olan her simyacı, bütün kızıl madenleri boyamak suretiyle altına tebdil edebilir. Aynı şekilde gümüşün yıldızıyla bütün beyaz madenler gümüşe, bakırın yıldızıyla bakıra, cıvanın yıldızıyla cismin cıvasına dönüştürülür ve diğerleri de bu minval üzeredir. Lakin bütün bu yıldızların Spagirya Sanatına göre nasıl hazırlandığını beyan etmek şu anki gayemiz dahilinde değildir, bunların şerhi Madenlerin Başkalaşımı adlı kitaplarımıza aittir.
İşaretlerine taalluk eden hususa gelince, bilmenizi isterim ki, altının yıldızlarını muhtevi olan kızıl tentürümüz gayet sabit bir cevhere, pek süratli bir nüfuz kabiliyetine ve son derece kesif bir kırmızılığa sahiptir, toz halinde safran rengini andırır, lakin yekpare gövdesinde yakut rengindedir, öyle bir tentürdür ki balmumu kadar akışkan, kristal kadar şeffaf, sırça kadar kırılgan ve ağırlıkça gayet ağırdır.
Ay Yıldızı'nı ihtiva eden beyaz tentür de aynı şekilde sabit bir cevherdendir, değişmez bir miktardadır, hayret verici bir beyazlıktadır, reçine kadar akışkandır, kristal kadar şeffaftır, cam kadar kırılgandır ve ağırlıkça bir elmasa benzer. Bakır Yıldızı, zümrüde benzer şekilde, hayret verici bir turunç rengindedir, reçine kadar akışkandır, kendi madeninden çok daha ağırdır. Beyaz Kalay Yıldızı reçine kadar akışkandır, koyu bir renktedir ve içinde bir miktar sarılık karışımı bulunur. Demir Yıldızı gayet kırmızıdır, bir lal taşı kadar şeffaftır, reçine kadar akışkandır, cam kadar kırılgandır, sabit bir cevherdendir ve kendi madeninden çok daha ağırdır. Kurşun Yıldızı kobalta benzer, siyahtır lakin şeffaftır, reçine kadar akışkandır, cam kadar kırılgandır, ağırlıkça altına denktir ve diğer kurşunlardan daha ağırdır. Cıva Yıldızı, en şiddetli soğuk havadaki kara benzer şekilde, hayret verici derecede beyaz ve parıltılı renktedir, pek latiftir, nüfuz edici ve aşındırıcı bir keskinliğe sahiptir, kristal kadar şeffaftır, reçine kadar kolayca akar, tadı son derece soğuktur lakin içi sanki ateşmiş gibi pek sıcaktır, ateş içinde ise cevheri ziyadesiyle uçucudur. Madenlerin Yıldızları bu tarif vasıtasıyla bilinmeli ve anlaşılmalıdır. Ayrıca bilmelisiniz ki, gerek Kırmızı gerekse Beyaz her iki tentürün hazırlanması için, işinizin başlangıcında altın yahut gümüşün cismini değil, altın ve gümüşün ilk varlığını almalısınız.
Zira başlangıçta bir hata işlenirse, çektiğiniz bütün zahmet ve emek heba olacaktır.
Madenler hakkında şunu da bilmelisiniz ki, onların her biri ateşte kendisini tanıtan hususi bir işaret edinir. Kıvılcımlar, alevler, parıltılar, renk, koku, dumanın tadı ve saire bu kabildendir. Nitekim kupelde altının yahut gümüşün hakiki işareti parıldamasıdır. Bu zuhur ettiğinde, kurşunun ve karışmış olan diğer madenlerin duman olup uçtuğu, altının ve gümüşün bütünüyle tasfiye edildiği kesinleşir. Ocakta kor haline gelmiş demirin işaretleri, yukarı doğru uçuşan berrak ve şeffaf kıvılcımlardır.
Bunlar zuhur ettiğinde, şayet demir ateşten alınmazsa saman gibi yanar ve saire. Herhangi bir dünyevi cisim de cıva, kükürt yahut tuzdan hangisine daha fazla sahip olduğunu ve üç ilkeden en çok hangisini ihtiva ettiğini aynı şekilde ateşteki hususi ve belirgin işaretleriyle gösterir.
Zira alev almadan evvel duman çıkarırsa, bu durum kükürtten ziyade cıva ihtiva ettiğine işarettir. Lakin şayet derhal alevle ve hiç duman çıkarmaksızın yanarsa, bu da bol miktarda kükürt, pek az cıva ihtiva ettiğine yahut hiç cıva ihtiva etmediğine işarettir. Bunu donyağı, yağ, reçine ve benzeri yağlı maddelerde görürsünüz, lakin şayet hiç alev almaksızın bütünüyle dumana dönerse, bu da onda bolca cıva, pek az kükürt bulunduğuna yahut hiç kükürt bulunmadığına işarettir. Bunun otlarda, çiçeklerde ve diğer nebatat cevherlerinde, ayrıca henüz ilk varlıklarında kalmış olup duman çıkaran ve alev vermeyen kükürtlü herhangi bir cisimle karışmamış olan madenler ve metaller gibi uçucu cisimlerde vuku bulduğunu görürsünüz.
Ne duman ne de alev çıkaran madenler ve metaller, cıva ile kükürdün eşit bir karışımını ve kamil bir sabitlemeyi gösterir.
Tabii ve Tabiatüstü Şeylerin Bazı Hususi İşaretleri Üzerine Şimdiye dek haklarında hiçbir şey söylemediğimiz bazı hususi işaretlerden daha bahsetmemiz iktiza eder. Bu risalede, işaretler sanatında mahir olmakla övünen ve kendilerine işaret koyucu denmesini arzu eden sizlerin beni doğru anlaması pek lüzumludur, zira biz bu mahalde nazari değil ameli olarak yazacağız ve kanaatimizi az sözle beyan edeceğiz. Ve evvela biliniz ki, işaret koyma sanatı bütün şeylere hakiki ve münasip isimlerin nasıl verileceğini öğretir, ki Adem bunların hepsini hakikatiyle bilmekteydi.
Zira Hilkatten hemen sonra hayvanlara olduğu gibi ağaçlara, otlara, köklere, taşlara, minerallere, madenlere, sulara ve saire her şeye layık olan ismini verdi. Ve toprağın, suyun, havanın, ateşin bütün meyvelerine de öyle, onun hepsine verdiği bu isimler ise Tanrı tarafından tasdik edilip makbul sayıldı. Zira o, bunların hepsini bir zandan yahut mukadder kılınmış bir ilimden değil, hakiki ve deruni esastan, yani işaret koyma sanatından aldı. Binaenaleyh Adem ilk işaret koyucuydu. Ve inkar edilemez ki, hakiki ve münasip isimler İbrani dilinden de neşet eder ve her şeye tabiatına ve haline göre verilir.
Zira İbrani dilinden onlara verilen isimler, aynı gayretle onların erdemini, gücünü ve tabiatını da bildirir. Böylece biz bir domuz, bir at, bir inek, bir ayı, bir köpek, bir tilki, bir koyun dediğimizde, domuz ismi kendisiyle birlikte murdar ve necis bir hayvanı; at, güçlü ve sabırlı bir hayvanı; inek, obur ve doymak bilmez bir mahluku; ayı, güçlü, muzaffer ve ehlileşmemiş bir canavarı; tilki, dönek ve kurnaz bir hayvanı; köpek, kendi cinsine dahi hıyanet eden bir hayvanı; koyun ise uysal, faydalı ve kimseye zararı dokunmayan bir mahluku bildirir.
İşte bu yüzdendir ki bir kimseye sefil ve domuzca hayatından ötürü domuz denir. Birine, temayüz ettiği yük çekme gücünden ötürü at denir. Bir diğerine, yemeğe ve içmeye doymadığından, karnının ölçüsünü bilmediğinden ötürü inek denir. Bir başkasına, biçimsiz ve öteki insanlardan daha kavi olduğundan ayı denir. Birine, dönek ve hilekâr olup herkese uyum sağladığından ve kimseyi gücendirmediğinden tilki denir. Bir başkasına, yalnızca kendi boğazına sadık olup herkese karşı sahtekâr ve hayırsız olduğundan köpek denir. Bir diğerine ise kimseye değil ancak kendine zarar verdiğinden, nefsinden ziyade herkese faydası dokunduğundan koyun denir.
Aynı minval üzere birçok ot ve kök dahi isimlerini almıştır. Nitekim gözotu [Eyebright], zayıf ve illetli gözleri şifaya kavuşturduğundan bu adla anılır.
Kanotu [Bloudwort] kökü, kanı diğer her şeyden daha iyi dindirdiği için böyle adlandırılmıştır. Basurotu [Pile-wort] ise basuru diğer otlardan daha iyi iyileştirdiği için bu adı almıştır. Aynı durum başka muhtelif otlar için de söylenebilir ki bunların pek çoğunu sayabilirim, bunların cümlesi erdemleri ve hassaları sebebiyle böyle adlandırılmıştır ve şifalı otlar kitabımızda [Herbal] daha tafsilatlı beyan edilecektir.
Bundan maada, sadece fıtri erdem ve hassalarından ötürü değil, aynı zamanda şekilleri, suretleri ve temsilleri sebebiyle tesmiye edilen pek çok ot ve kök vardır, şeytanısırığı [Devils-bit], beşparmakotu [Five-leaved Grass yahut Cinquefoil], köpekdili [Hounds-tongue], engerekdili [Adders-tongue], atkuyruğu [Horse-tail], ciğerotu [Liver-wort], sığırdili [Ox-tongue], akciğerotu [Lung-wort], bukalemunotu [Herb Chameleon], binbirdelikotu [St. Johns-wort yahut Herb boared thorough], itkestanesi [Dog-stone], defneyaprağı [Tongue-laurel], delikliyaprak [Thorow-leaf], günçiçeği [Turn-sole] ve burada değil, şifalı otlar kitabında ayrı ayrı ele alınacak nice başkaları gibi.
Aynı husus hayvanların işaretleri için de geçerlidir, zira kan ve onun dairesi, idrar ve onun dairesi vasıtasıyla insanda gizlenen bütün hastalıklar bilinebilir. Boğazlanan bir hayvanın ciğerine bakılarak etinin yenmesinin sıhhate muvafık olup olmadığı anlaşılır. Zira ciğer berrak ve kırmızı renkte olmayıp da mavi, sarı, pürüzlü yahut delik deşik ise, hayvan marazlıdır ve binaenaleyh eti sıhhate zararlıdır.
Ciğerin bunu tabii işaretlerle gösterebilmesi şaşılacak bir şey değildir. Zira kanın menşei ciğerdedir ve oradan damarlar vasıtasıyla bütün bedene yayılır ve pıhtılaşarak ete dönüşür.
Binaenaleyh, hastalıklı ve bozuk bir ciğerden sağlam yahut taze kan hasıl olamaz, tıpkı fena kandan sıhhatli bir et pıhtılaşamayacağı gibi. Keza ciğere nazar etmeksizin de et ve kanın hali bilinebilir. Zira her ikisi de sıhhatli ise, hakiki ve tabii renklerine sahiptirler ki bu renk kırmızı ve berraktır, sarı yahut mavi gibi yabancı bir renkle karışmamıştır. Zira bu yabancı renkler maraz ve illetlere delalet eder.
Şu da hayranlığa layıktır ki Archeus işaret koyucu olduğunda, sabinin göbeğini küçük düğümlerle damgalar, bunlardan hareketle ananın ne doğurmuş olduğu yahut ne doğuracağı tahmin edilebilir. Aynı işaret koyucu, bir geyiğin boynuzlarını çatallarla damgalar ki yaşı bunlardan anlaşılır. Zira boynuzun ne kadar çatalı varsa, geyik o kadar yaşındadır. Her yıl yeni bir boynuz sürdüğünden, geyiğin yaşı yirmi yahut otuz yaşına kadar bilinebilir.
Aynı şekilde işaret koyucu, bir ineğin boynuzlarını halkalarla damgalar ki bunlardan hayvanın kaç buzağı dünyaya getirdiği bilinebilir. Zira her halka bir buzağıya delalet eder.
Aynı işaret koyucu, bir atın ilk dişlerini çıkarır, öyle ki ilk yedi yıl boyunca yaşı dişlerinden bilinebilir. Zira at başlangıçta on dört dişle doğar, bunların her yıl ikisini döker ve böylece yedi yıllık bir müddet zarfında hepsini yitirir. Öyle ki yedi yıldan sonra, pek mahir olmayan biri haricinde yaşı güçbela bilinebilir.
Aynı işaret koyucu, kuşların gagalarını ve pençelerini hususi işaretlerle damgalar, öyle ki mahir avcı bunların yaşını o işaretlerden anlar.
Aynı işaret koyucu, marazlı domuzların dillerini küçük kabarcıklarla damgalar ki murdarlıkları bunlardan anlaşılır, dilleri murdar olduğu gibi bütün bedenleri de öyledir.
Aynı işaret koyucu, bulutları muhtelif renklerle damgalar ki göğün halleri önceden bilinebilsin.
Keza Ay feleğini de her birinin hususi bir manası olan muhtelif renklerle damgalar. Şöyle ki kırmızılık rüzgâr olacağını bildirir, yeşillik ve karalık yağmura, bu ikisinin karışımı ise rüzgâr ve yağmura delalet eder, denizde ise bu büyük fırtınaların ve kasırgaların işaretidir, berraklık ve parlak bir beyazlık bilhassa ummanda hayırlı bir alamettir. Zira ekseriyetle sakin ve güzel bir havaya delalet eder. Ay işaretleriyle her ne haber verirse, ertesi gün vuku bulur.
Tabii işaretler hakkında bu kadarı kâfidir.
Doğaüstü işaretlere gelince, bunlar büyüsel astronomi ve benzeri gibi hususi bir ilmin mevzusudur. Binaenaleyh bunda mahir olmanız iktiza eder. Buradan geomansi, piromansi, hidromansi, kaomansi gibi nice diğer sanatlar neşet eder.
Nekromansi, her birinin kendine mahsus Yıldızı vardır, bu Yıldızlar onları doğaüstü bir tarzda öylece işaretlerler.
Ve bilmelisiniz ki, Jeomansi Yıldızları bütün Evrenin topraksı Bedenleri üzerine işaretlerini nakşederler, bunu da muhtelif yollarla yaparlar. Zira topraksı olanı tebdil ederler ve Yer Sarsıntılarına, Yarılmalarına sebebiyet verirler, Tepeleri ve Vadileri meydana getirirler, pek çok yeni Nebatat peydah ederler, çıplak Suretler ve Tasvirler taşıyan, harikulade meziyet ve kudretlere malik Gamahea'ları [NOT: Tılsımlı veya üzerinde kendiliğinden birtakım şekiller ve suretler barındıran taşlar] dahi husule getirirler, nitekim onlar bu meziyet ve kudretleri yedi Gezegenden alırlar, tıpkı Nişanın veya Hedefin Oku Okçudan alması gibi.
Lakin Gamahea'ların bu İşaretleri ve Tasvirleri birbirinden nasıl ayırt edilebilir ve büyü ilmi mucibince ne manaya gelirler, bunun için eşyanın Tabiatına dair engin bir tecrübe ve vukufiyet iktiza eder, bu da burada hiçbir surette mükemmelen talim edilemez.
Burada iyice kavramalısınız ki, Taş veya her bir Gamahea, ancak tek bir Yıldızın hassasında ve meziyetinde temayüz edebilir ve binaenaleyh ancak tek bir Gezegen vasıtasıyla nitelenmiş olabilir.
Ve her ne kadar topraksı bedenlerde, ulvi Gök Kubbede birbirlerine bağlandıkları gibi iki veya daha fazla Gezegen bulunsa da, biri diğeri tarafından bastırılır.
Zira nasıl ki bir ev iki Efendiye tahammül edemez de biri diğerini kapı dışarı eder, burada da hal böyledir, biri hükmeder, diğeri itaat eder.
Veyahut bir evi idare eden kimseyi alt eden bir başkası gibi, onu zorla dışarı atar ve kendini Evin Efendisi kılarak her şeyi kendi muradına göre tanzim eder ve diğerini kendine hizmetkâr eyler.
Nitekim bir Yıldız diğerini, bir Gezegen diğerini, bir yükselen diğerini, bir tesir diğerini, bir Nakşoluş diğerini, bir Unsur diğerini defeder, zira Su Ateşi nasıl söndürürse, bir Gezegen de diğerinin hassasını öylece helak eder ve kendi hassasını hâkim kılar.
Aynı keyfiyet, pek çoklarınca zannedildiği üzere sadece Remizlerden ibaret olmayıp Gezegenlerin bütün Haritasında tesadüf edilenlerin tamamı, yani Gezegenlerle irtibatı yahut onlara tabiiyeti bulunan her ne varsa hepsini ihtiva eden mezkûr İşaretler hakkında da bu tarzda anlaşılmalıdır.
Lakin bir misal irad ederek muradımı daha iyi idrak edebilmeniz için, bilmenizi isterim ki, Güneş Gezegenine bir Taç, bir Âsa, bir Taht ve cümle Hükümdarlık Kudreti, Haşmet ve Hükümranlık ile bu Dünyanın cümle Zenginlikleri, Hazineleri, Ziynetleri ve Eşyası tabi kılınmıştır.
Ay Gezegenine cümle ziraat işleri, Denizcilik, Seyahat ve Seyyahlar ile bunlara müteallik her ne varsa tabi kılınmıştır.
Mars Gezegenine cümle Tahkimat, Zırhlar, müdafaa Giysileri, Harp Cephanesi, Mızraklar ve cümle Silahlar ile Harbe taalluk eden her ne varsa tabi kılınmıştır.
Merkür Gezegenine cümle Sanatkârlar, cümle Mekanik Aletler ve Sanatlar için her ne iktiza ediyorsa hepsi tabi kılınmıştır.
Jüpiter Gezegenine cümle Hükümler ve Hukuk, bütün Ruhban Sınıfı, Kiliselerin cümle Hizmetkârları, Mabetlerin tezyinatı, cümle Mücevherat ve benzerleri tabi kılınmıştır.
Venüs Gezegenine Musikiye taalluk eden her ne varsa, Müzik Aletleri, Şehevi meşgaleler, Aşklar, Fuhşiyat ve saire tabi kılınmıştır.
Satürn'e Toprakta ve yerin altında çalışan kimseler, Madenciler, Lağımcılar, Cenaze Levazımatçıları, Kuyu Kazıcılar ile bunlardan birine veya diğerine hadim olan cümle Aletler ve saire tabi kılınmıştır.
Piromansi İşaretlerini Ateşin Yıldızları vasıtasıyla, alelade ateşte kendine has kıvılcımlar, alevler yahut çatırtılar ile, Madenlerde Işıldamalar vasıtasıyla zahir eyler, Gök Kubbede Yıldızlar, Kuyruklu Yıldızlar, Parlamalar, Şimşekler ve Nostok [NOT: Yıldız kaymasından sonra yerde kaldığına inanılan peltemsi madde, cadı teri] ve benzerleri vasıtasıyla, Rüyetlerde Semenderler ve ateşten ruhlar vasıtasıyla gösterir.
Hidromansi İşaretlerini Suyun Yıldızları vasıtasıyla, Taşmalar, kuraklık, renk tebeddülleri, dalgalanmalar, yeni akıntılar, topraksı nesnelerin sürüklenip gitmesi vasıtasıyla, Büyüde ve Nekromanside ise Nemfler, Rüyetler ve Sularda ve Denizdeki tabiatüstü Acayibat vasıtasıyla verir.
Kaomansi İşaretlerini Havanın ve Rüzgârın Yıldızları vasıtasıyla, Çiçekleri, Yaprakları, Dalları ve Budakları dövüp kırarak, Rüzgârın düşmanı olduğu bütün nazik ve latif nesnelerin rengini soldurması ve onları ifsat etmesi vasıtasıyla ayan eder.
Şayet Kaomansi Yıldızları harekete geçerse, ulvi Havadan Ruhlar nüzul eder, çoğunlukla Sesler ve Cevaplar işitilir, ağaçlar Köklerinden sökülür ve Evler yerle bir edilir.
Gulyabaniler, Ev Cinleri, havai Ruhlar ve Orman Adamları ve saire müşahede olunur, Ağaçların ve Otların üzerine semavi Şebnem ve Kudret Helvası yağar.
Nekromansi İşaretlerini, kendilerine Evestra dediğimiz Ölümün Yıldızları vasıtasıyla açığa çıkarır, bunlar sayrı ve can çekişen kimsenin Bedenini kızıl, mavi ve erguvani lekelerle damgalayan gaybı haber verici Ruhlardır ki mezkûr lekeler zuhur ettikleri üçüncü günde Ölümün kat'i işaretleridir.
İnsanların ellerini ve parmaklarını kil rengiyle dahi işaretlerler ki bunlar gerek hayra gerekse şerre yorulan muayyen tebeddül alametleridir.
Binaenaleyh Nekromansi Yıldızları harekete geçtiğinde, ölüler Kanama gibi harikulade bir alamet gösterirler, Kabirlerden sesler işitilir, Kemiklerin medfun bulunduğu mahallerde kargaşalar ve sarsıntılar hasıl olur ve ölmüş kimseler yaşayanların suretinde ve kılığında tecessüm ederler, Rüyetlerde, Aynalarda, Berillerde, Taşlarda, Sularda ve muhtelif kisvelerde görünürler.
Evestra, yani ruhlar, darbelerle, çarpmalarla, vurmalarla, düşmelerle, fırlatmalarla ve saire ile işaretlerini verirler, öyle ki büyük bir gürültü patırtı ve ses işitilir lakin hiçbir şey görülmez, bunların kâffesi kesin ölüm alametleridir, kimin kisvesinde görünmüşlerse yahut sesler nerede işitilmişse oradakilerden birine ölümü müjdelerler.
Bu İmzaların haricinde daha pek çoğu sayılabilir.
Lakin sadece birtakım felaketlere değil, ölüme dahi sebebiyet verebilecek şerli, muzır ve tehlikeli vehimler, hayaller ve hurafeleri beraberinde getirdiklerinden, bunları sükût ile geçiştireceğim.
Sırlar Mektebine ve İlahi Kudrete ait olduklarından, bunları ifşa etmek bizlere men edilmiştir. Bu sebeple artık bu Kitaba bir nihayet veriyorum.
PARACELSUS'UN VE DİĞER MUGAYİR KİMYA MÜELLİFLERİNİN ESERLERİNDE GEÇEN ÇETİN BAHİSLERİN VE SÖZCÜKLERİN ŞERH EDİLMESİNE DAİR RİSALE
Kimya Sözlüğü
Acetum Philosophorum, felsefi cıva suyudur veya diğer adıyla Bakire Sütü olarak anılır, madenlerin bunun içinde çözündüğü söylenir. Acetum Radicale, kendi kökünden ve döl yatağından damıtılmış sirkedir ve ekseriyetle Çözücü Su olarak adlandırılır. Tartarv/s, bir nevi tortudur (tartar). Adech, zihnimizde cümle eşyanın suretini temsil eden içsel ve görünmez insanımızdır, ki daha sonra zahirî insanımız bunu kendi elleriyle biçimlendirir ve taklit eder, her ikisi de kendi tabiatlarına göre iş görür. Aerdadi, havada yaşayan cismani ruhlardır. Aes, daima bakır manasına gelmez, bazen altın, gümüş veya kendi kendine, başka hiçbir maden yahut taşın karışımı olmaksızın hasıl olmuş herhangi bir saf madendir, geçmişte böylesi madenlerden sikke kesip para basarlardı. Aethen, yer altı ateşi olarak adlandırılır, görünmez ve kükürtlüdür, reçine ve zift dolu dağlardaki linyit gibi taşları yakıp kömüre çevirir. Asphara, etin yahut beden cevherinin küle dönene dek yanmasıdır. Aethmiel, ateşli ruhlar yahut ateşte yanan ruhani varlıklar olarak adlandırılır, bunlar ateş alevleri, ateş korları, yuvarlak kömür küreleri gibi muhtelif şekil ve suretlerde, bilhassa kükürt dağlarında zuhur eder. Alkali, küllerden veya herhangi bir maddenin kalsinasyon artıklarından kül suyu içinde kaynatılarak çıkarılan her nevi tuzdur. Alkahest yahut Alcahest, terbiye edilmiş cıva olarak söylenir, kimileri bunun tortu olduğunu iddia eder, lakin müellifin meramı, hazırlanışının tarifinden daha kolay anlaşılır. Alchimia, saf olanın daha saf bir cevherden ayrıştırılmasıdır. Alcol, Alcool yahut Alcohol, herhangi bir şeyin en latif tozudur. Alcool vini, rektifiye edilmiş şarap ruhudur. Alcubrith, Alcur yahut Alkufir, kükürt ile aynı şeydir. Alcosol yahut bazılarının tesmiyesiyle Alcosol, stibium veya antimondur. Alhandahal yahut Alhandal, ebucehil karpuzudur (coloquintida). Alembroth, cıva tuzu veya filozofların tuzudur. Tathir edilmiş Alembroth, tortu tuzu ve onun özütüdür (magistery). Almisadir, çıngıdır (verdigris). Altey plumbi, kurşunun tatlı cevheridir. Alufar, kudret helvasıdır (manna). Amalgama, altın, gümüş yahut başka bir madenin cıva ile macun kıvamına getirilmesidir. Amianthus, tabiatı ve vasfı bakımından tüylü şapa benzeyen bir taştır, ateşte yanmaz, bu sebeple Semender olarak da adlandırılır. Amidum yahut Amilum, güneşte ekmek haline getirilmiş en ak undur. Amygdala, cerrahlar nezdinde dilin kökünde büyüyen lüzumsuz et parçasına denir. Amnis alkalisatus, içinden alkalinin alındığı, yeryüzünün kireçli toprağından süzülen sudur. Anachmus, cismani olmayan bir ruhtur. Andena, şark diyarlarından getirilen çeliktir, diğer madenler gibi ateşte erir ve muhtelif kalıplara dökülür. Anathron yahut Anachthron, kayalar üzerinde beyaz ve taşsı bir yosun gibi büyüyen bir nevi tuzdur, kimileri buna güherçile tuzu der. Eskiler bunu hatalı bir surette cam safrası sanmışlardır, halbuki daha ziyade taşların safrasıdır. Anatrum, eriltilerek muhtelif renklere büründürülmüş camdır, buna smaltum yahut terra Sarracenica derler. Anthos, nebatatta biberiye çiçekleri manasına gelir, madenlerde ise altının iksiri veya beşinci özü demektir. Anatomia Essata, hastalıkların anasıdır. Anticar, borakstır. Anatris yahut Antaris, cıvadır. Aniada, ebedi bir bahar, gelecek yeni bir alem yahut cennet manasına gelir. Aniadum, biz Hristiyanların içine Kutsal Ruh tarafından, mukaddes sakramentler vasıtasıyla ekilmiş semavi bir bedendir yahut içimizde yeniden doğan ruhani insandır. Aniada, cennetin ve semanın semereleri ile faziletleridir, keza Hristiyanların sakramentleridir, doğa felsefesinde ise tesirleri vasıtasıyla uzun ömre vesile olan astral ve semavi faziletleri ifade eder. Aniadba, nesnelerin tesir kudretidir. Anima, bizim cıvamızdır. Anodyna, uyku getiren ilaçlardır. Anodus, gıdadan böbrekler vasıtasıyla ayrıştırılan şeydir. Anontagius, Filozof Taşıdır. Anima Saturni, kurşunun tatlılığıdır. Annus Platonicus, alelade bir aydır veya [okunamadı]. Annus Aniadin, uzun bir ömürdür. Annora, yumurta külleri yahut sönmemiş kireçtir. Amtasier, Aliocab, Alemzadir, bunlar nişadırdır. Anterit, cıvadır. Antera, sümbüllerden çıkarılan bir devadır, keza zambakların ortasında biten sarı kısım ve benzerleridir. Anthonor, Athunor yahut Athanar, bir athanordur. Aphorismus, tıpta müsellem addedilen umumi bir kaidedir. Aquacelestis, incelik ve saflık bakımından bir nevi göğe benzetilmiş, rektifiye edilmiş şaraptır. Aquacelestina, cıva suyudur. Aqua corrodens, sirke ve cümle aşındırıcı sıvılardır. Aqua fecum vini, şarap tortusunun küllerinden mamul olup, tortu yağı gibi bir mermer üzerinde eritilerek elde edilen sudur. Aqua lubricata, şeker, şuruplar ve benzeri müsilajlı maddelerden yapılır. Aqua permanens, felsefi bir çözünme ile en mükemmel iki madeni cisimden yapılan sudur. Aqua Saturni, üç ilkenin tabiatını kendi içinde barındıran sudur, tıpkı tabiatı icabı şifalı olan kaplıca suları gibi. Aqua ardens, damıtılmış sirkedir. Aquastor, göze bir şey gösteren bir hayaldir, bazen hakikatte var olmayan, yalnızca bir görünüşten ibaret olandır. Aquila, kuşların kraliçesidir ve süblimasyondaki hafifliği hasebiyle nişadır yerine kullanılır. Lakin Paracelsus, pek çok yerde bunun altın ile çöktürülmüş cıva olarak alınmasını murad eder. Aquila Philosophorum, madenlerin cıvasıdır, yani ilk maddesine irca edilmiş madendir. Arbor Maris, denizde bir çalı gibi büyüyen mercandır. Arcanum, umumi manada gizli olan herhangi bir şeyi ifade ettiği gibi, Paracelsus nezdinde de tabii nesnelerde bulunan, semadan kendine bahşedilmiş daimi ve ölümsüz bir hayattan pay alan gizli, cismani olmayan bir fazilettir, ki bu fazilet spagiririk sanat ile önceki durumunun fevkine katbekat çıkarılabilir. Arphaltes, Paracelsus'a göre yeryüzünün temeli yahut akranları tarafından değil de sanki Tanrı'nın mucizevi inayetiyle ayakta tutuluyormuş gibi görünen bir sütundur. Archeus, cisimlerden ayrılan, yücelen ve yükselen en ali, mübeccel ve görünmez ruhtur, her şeydeki evrensel gizli tabiat, fail ve hekimdir. Nitekim Archiatrus da tabiatın en yüce hekimidir, her şeye ve her uzva kendine has Archeus'unu Ares vasıtasıyla gizlice tevzi eder.
Ayrıca Archeius, İlahi bir Kudret ile desteklenerek her şeyi Iliastes’ten meydana getiren, Doğadaki ilk ve en gizli kuvvettir, Ares ise Doğanın, her şeyin varlığını kendisinden aldığı üç İlkenin tamamında saklı bulunan Dağıtıcısıdır; her şeye belirli bir suret ve cevher tayin eder ki, başka bir şeyin değil, yalnızca kendi türsel Doğasının kisvesine bürünsün.
Fakat Doğadaki bu üçü arasındaki farkı, Okulların usulünce söylemek gerekirse, iyi kavramak icap eder, Iliastes, en yüksek cinsin cevheridir, her şeyin ilk evrensel maddesinden ibarettir ki bunu evvelemirde üç cinse, yani kükürt, cıva ve tuza ayırır, Archeius Doğanın ilk Dağıtıcısıdır ve ardından her şeyi bir sonraki cinslerine tevzi eder.
Sonra Doğanın bir diğer dağıtıcısı olan Ares gelir ki o da cinslerden suretleri ve nevileri fertler halinde husule getirir. Ardentia, harici bir gıda almaksızın kendi tabiatları icabı yanmaya meyyal nesnelerdir, Kehribar, Terebentin, Oltu taşı ve benzerleri gibi. Aridura, bedenin ve cüzlerinin tamamen kuruyup tükenmesidir. Ares crtldum [NOT: Ares calidum], Mayıs çiyi misali, Haziran ayında düşen damlalardır. Aromata, latif ve hoş koku neşreden her türlü nesnedir. Arcesh, Adamotudur, Arsenicum sublimatum ise süblimleştirilmiş Arseniktir.
Arsenicum, Metallerin parıltısı yahut bunların yahut Satürn'ün Tuzudur ki bazı yerlerde Artanech veya Artanek diye tesmiye olunur. Artetiscus, herhangi bir uzvu eksik olan kimsedir.
Arthocissum, ekmek ile gübre içinde sindirilmiş Otların Köklerinden fenni usullerle çıkarılmış kırmızı Yağdır. Asphaltum, Toprağın ve Suyun Çamurundan çıkarılmış bir Zift olup Katrana benzer. Ascendentia signa, ya Gök kubbenin Yıldızlarına ya da feleki Ruhlara denir. Assubatum, Deri ile Et arasında Kurtçuklar gibi üreyen bir Kaşıntıdır, şayet Deri ezilirse, kara başlı uzun iplikçikler zuhur eder. Assala, Küçük Hindistan Cevizi diye bilinir.
Assalia vermis, Ağaçta yahut iki Tahta arasında peyda olan Tahta Kurtlarıdır ve bunlara Teredines tesmiye olunur. Asthma, nefes darlığı husule getiren bir Akciğer İlletidir. Astrum, burada nesnelerin terbiyesiyle elde edilen haslet ve kudret manasındadır, nitekim Kükürdün Yıldızı onun tutuşmasıdır ki gayet mükemmel bir Yağa tahvil olur, keza Tuzun Yıldızı da onun Suya yahut Yağa erimesidir ki bu sayede evvelce haiz olduğundan çok daha fazla haslet iktisap eder.
Cıvanın Yıldızı ise onun süblimasyonudur ki bu yolla tabii halinden çok daha büyük, çok daha latif, harikulade bir kudret ve haslet kazanır. Astrum ex igne, tesiri pek azim, yakıcı bir ateştir. Athanor yahut Athanur, Spagirya Sanatında bir Fırındır, bilhassa bir reverber fırınıdır, bazen Sanatkarın arzusuna göre gayrı maksatlarla da istimal edilir. Atramentum, beraberinde zikredilen Sıfata göre muhtelif manalara gelir, kunduracıların kullandığı, içi kırmızı olan Zaçtır, yazıcıların kullandığına Mürekkep yahut İs denir, ayrıca Kara Boya ve her nevi Zaç dahi böyle tesmiye olunur. Attractiva, benzer cezp edici maddelerden terekküp etmiş nesneleri kendilerine çekme hassasına haiz mıknatısı Edviyeye denir. Augurista, fal açmak maksadıyla hünerini Aynalarda, Billurlarda ve Sularda, bilhassa Kuşların ötüşünde ve uçuşunda icra eden batıl itikatlı bir Sanatkardır, keza aynı maksatla sair Ayinleri de gözetir.
Astrum planatum, Varak Altın yahut dövülmüş Altın tesmiye ettikleri nesnedir. Aurum potabile, hiçbir Aşındırıcı ihtiva etmeyen Altın Sıvısıdır ki pek az kimse bunun künhüne vakıftır, hatta bunu her gün insanların şifasından ziyade helakine sebep olacak surette hazırlayanlar dahi bilmez. Aurum vitae, çöktürülmüş ve Öğütülmüş Zencefre gibi kızıllığın en yüksek mertebesine dek reverberasyona tabi tutulmuş Altındır.
En makbul olanı, kendi cıvası ile yapılıp çöktürülendir. Avis Hermetis, beslenmek gayesiyle evvela uruc eden, badehu nüzul eden Filozofların Cıvasıdır. Aurum vivum, kimi zaman Cıva manasında alınır. Austromantia, Rüzgarların rasadına dair icat olunmuş bir nevi Batıl İtikattır, nitekim Rüzgarların Yıldızları itiyatlarının hilafına şiddetle patlak verdiğinde, akıldan ziyade aylaklığa meyyal kimseler geleceğe dair bir kehanette bulunurlar. Axungia de Mumia yahut Mumia de Medullis, Kemik iliğidir. Azemasor, Sülyen yahut Zencefredir. Azoth, herhangi bir cisimden çıkarılmış Cıvadır ve hakkıyla cismin Cıvası diye tesmiye edilir, lakin Paracelsus'ta her şeyin evrensel İl исıdır.
Balneum Mariae yahut pek çoklarının tesmiye ettiği veçhile Balneum Maria, Isıtıldığında, içerdikleri maddenin çürümesi, keza bunların ayrışması ve bu kabil nemli yükselmelerin ameliyatını icra etmek maksadıyla Kimya kaplarının derununa konulduğu, Su ihtiva eden bir Damıtma Fırınıdır. Balneum roris, Damıtma kaplarının, buhar gövdeye temas etmesin diye sırf suyun buharı üzerine konulduğu bir Fırındır, buna buhar fırını dahi denir. Balsamum, nesneleri çürümeden muhafaza eden cismani bir cevherdir. Dahili ve harici olmak üzere iki kısımdır.
İnsandaki dahili olanı, acı, tatlı yahut ekşi olmayan, madeni Tuz kabilinden bulunmayan mutedil bir cevherdir, bedeni çürümeden kuvvetle muhafaza eden Sıvı Tuzudur.
Harici olanı, ateşe hiç uğramamış lakin sindirilmiş Terebentindir. Balsamum de Mumia, etten istihraç olunan cevherdir. Balsamum Elementorum externum, harici Cıvanın bir Sıvısıdır, yani harici Unsurların Mumyasıdır, üç İlkeden biridir, nesnelerin gök kubbevi cevheridir. Baul, İdrardır. Baurac, her nevi Tuzlu Sudur. Berillus, Augurlar tarafından batıl itikatlarla takdis edilmiş Billur bir Aynadır.
Berillistica, bu kabil Camlarda Gaipten Suretler müşahede etme Sanatıdır. Bismutum, Kurşunun en hafif, en beyaz ve en adi nevidir. Bitumen, sudan istihraç olunan balçık kabilinden bir nevi çamurdur, Katrana benzer ve adeta Yeryüzünün Katranı gibidir. Botin, Terebentindir. Bothor, kabarcıklar yahut sivilcelerdir. Brassadella yahut Brassatella, Yılan Dilidir. Brunus, [okunamadı]
Anthony's fire
Bruta, semavi bir faziletin tesiridir ki hayvanlar vasıtasıyla insanlara aşikâr kılınır, nitekim kırlangıç otunun kırlangıç tarafından, lavmanın tuz ile tatbikinin leylek tarafından bildirilmesi ve bu kabil daha niceleri gibi.
Butyrum Saturni, yukarıda Albor denilen şeydir ve kurşunun tatlılığıdır.
Cabala yahut Cabalia, en gizli bir ilimdir ki Musa'nın Şeriatı ile birlikte İlahi İham yoluyla vahyolunduğu söylenir, İbrani hahamlar dahi bunu ikrar ederler.
Farslar bu sanatın en gayretli arayıcıları idiler, aynı zamanda onun müntesipleri idiler, nitekim hekimlerini adlandırma biçimlerinden de bu anlaşılır.
Onlar rahiplerine hekim ve cümle sırların en mahiri derlerdi, nitekim Doğu'dan Mesih'e hürmet kılmak için gelen o üç kişi gibi, cahil avamın zannettiği üzere onlar kral değildiler. Yazıya geçirilmemiş idi, lakin şifahi olarak nakledilmişti.
Bir müddet sonra maymun tabiatlı, batıl itikatlı kimseler bu ilmi kalemleriyle kirletmeye başladılar, öyle ki nihayetinde canavarca bir hurafeye dönüştü, bu sebeple İlahi İlham ile iktibas olunan hakiki hikmet olan büyü dahi bu devirde nekromansi ve nigromansi sayılır oldu, öyle ki artık arif bir kimse olmak bir cürüm haline geldi ve bunu alenen ikrar eden kimse nefsini tehlikeye atmış olur.
Fakat kafirlerin ahmaklığını alenen tedris etmek medhe şayan ve müstesna bir hikmet lütfu addedilir ve en büyük ahmak olandan gayrısı arif sayılmaz.
Caballi yahut Cabales, vaktinden evvel vefat eden insanların hayaletleri ve yıldız tesirli suretleridir.
Calculum tartarum, bedenden ayrıştırılmış olanın dışarı atılamaması neticesinde defetme kuvvetinin zaafından neşet eden, insan bedenindeki muzır bir maddedir.
Cafa, kafurdur.
Calcanthum, zaçtır (vitriol).
Calcinatum majus, spagirik sanat vasıtasıyla tatlı kılınan, lakin kendi tabiatı icabı öyle olmayan her şeye denir, cıvanın, kurşunun, tuzun ve benzerlerinin tatlılığı gibi ki bunlara onların ruhu da denir ve her türlü yarayı süratle kaynaştırıp iyileştirir.
Calcinatum minus, tabiatı icabı tatlı olan ve pek şifa veren her şeydir, şeker, kudret helvası, ağaç özsuyu, Nostoc ve benzerleri gibi.
Callena, bir nevi güherçiledir.
Caleruth, ilk maddeye (prima materia) dönme arzusunun bir alametidir, her şeyin menşei olan ilk maddesine rücu etmek istemesi gibi.
Callutte, ardıç ağaçları üzerindeki sarı mantarlardır.
Calx Mercurii, çökeltilmiş cıvadır.
Calx Veneris, kusteriyadır (çıngar).
Calx Saturni, sülyendir.
Calx Jovis, kalayın külüdür.
Calx Martis, çeliğin yahut demirin zaferanıdır (crocus).
Calx Solis, kalsine edilmiş altındır.
Calx Lunae, gümüşün lacivert çiçeğidir.
Calx permanens yahut fixa, yanmaz bir maddedir.
Calx peregrinorum, tortudur (tartar).
Calx lignorum, odun külüdür.
Calcitis, içinden pirinç kaynatılarak çıkarılan bir taştır.
Chaomancy, hava vasıtasıyla gaipten haber verme sanatıdır.
Chaos, cümle eşyanın karışık ve şekilsiz maddesi olmasının yanı sıra, Paracelsus'ta hava manasında kullanılır, aynı zamanda Iliaste yahut Iliastro manasında da alınır.
Clarea, yumurtanın akıdır.
Cambuca, kasıktaki bir çıban yahut yaradır.
Caput corvi, antimondur.
Caput mortuum, damıtma ve süblimasyon ameliyesinden sonra baki kalan tortudur.
Carbones coeli, yıldızlardır.
Carbunculus, vebalı bir çıban yahut habistir.
Cardonium, nebatattan mamul şifalı bir şaraptır.
Carena, bir damlanın yirmide biridir.
Cassatum, damarlardaki zayıf ve ölü kandır ki iyi kanın hareketine mani olur.
Caseus praeparatus, peynirden süzülen sütün dibinde baki kalan yapışkan tortudur.
Cathimia, gümüşün köpüğüdür.
Cauda vulpis rubicundi, kurşun sülyenidir.
Cautela, spagirik sanatta itiyat ile kazanılan muayyen bir maharettir ki bunun vasıtasıyla sanatın ehilleri emeklerine daha suhuletle katlanır ve ameliyelerini kemale erdirirler.
Cauterium, dağlama suretiyle cildi açan cerrahi bir alettir, aynı zamanda acı vermeksizin aynı tesiri husule getiren bir devadır.
Cedtium, kıt anlayışlı kimselerdir.
Cenigdam yahut Ceningotam, sara nöbetlerinde kafatasının kendisiyle açıldığı cerrahi bir alettir.
Ceniotemtum, zührevi maraz için hazırlanmış cıvadır.
Cinificatum, Calcinatum ile birdir, yani kül olana dek yakılmış olandır.
Cervicellus, bir geyiğin kalbinde bulunan kemikten neşet eden ruhtur.
Character veneris, tehlikeyi bertaraf etmede bir kalkan makamında olan aşktır.
Cherva, Cataputia'dır, yani sütleğen otudur.
Cheiri, Paracelsus'ta şayet hiçbir ilave olmaksızın mutlak surette zikredilirse, madenlerden bahsediliyorsa diri cıvaya, nebatattan bahsediliyorsa nebatat çiçeklerine delalet eder.
Lakin flos Cheiri şeklinde bir ilave ile tesadüf olunursa, gümüşten mamul beyaz iksire delalet eder, nitekim Flos Anthos kızıl iksire delalet eder.
Cherio, harici unsurların gizli, arizi faziletidir, sıcaklık, soğukluk ve benzeri keyfiyetler değildir.
Cherionium, kristal gibi, tabiatın tebdil olunamayacağı şeydir ki tabii hararet ile öyle sertleşmiştir ki sanat vasıtasıyla yapılanlar misillü eritilemez.
Cherubin, semavi bir fazilet, tesir, cümle hakimiyet ve kudretlerin fevkinde bir hüküm ve kuvvettir ki Tanrı'dan neşet eder ve yeryüzüne, cümle insanların üzerine nüzul eder, bu ilahi celalden Paracelsus, Davud'un Mezmurları şerhlerinde mufassalan bahseder.
Chiser Minerale, bazılarınca altın olarak tefsir edilir, lakin evvelce zikredilenlere binaen bunun herhangi bir madenin kükürdü olduğuna hükmederim.
Chiromancy, Paracelsus'a göre yalnızca el çizgilerinden değil, bilakis cümle bedenden ve yalnız insandan değil, bunun haricindeki cümle tabii eşyadan dahi bahseder.
Chymia, saf olanı na-saf olandan ayırma ve özler husule getirme sanatıdır.
Chybhir yahut Cibur, kükürttür.
Chrysocolla, kusteriyaya benzer bir nevi yeşil topraktır.
Chrysol, altındır.
Chymus, tortudur.
Cineritium, altın yahut gümüş çimentosudur ki bazıları buna Regale der.
Citrinulum, soluk kristaldir.
Citrinulum, kalsine edilmiş zaçtan (vitriol) mamul şeffaf bir taştır.
Citrínula, düğün çiçeği tesmiye olunan, su toplayıcı bir ottur.
Cist yahut Kisti, iki galon şarabın miktarıdır.
Clissus, eşyanın neşet ettiği mahalle rücu eden gizli faziletidir, nitekim sonbaharda bir otun faziletinin köküne rücu etmesi gibi.
Coagulatio, akışkan bir nesneyi koyu kılmaktır.
Coelum
Bir Kimya Sözlüğü
Coelum Spagiricum, felsefi bir kabın üst kısmıdır.
Coelum Philosophorum, herhangi bir beşinci öz yahut evrensel ilaçtır, bilhassa Filozof Taşıdır.
Coeli planetarum, gezegenlerin kendilerine has felekleri ve küreleridir.
Cementum, madeni herhangi bir cismin tuzlarla yahut benzeri kurutucu maddelerle kalsine edildiği kuru bir aşınmadır.
Cohobatio, bir sıvının kendi gövdesi üzerine defalarca dökülerek oradan tekrar tekrar çekilmesidir.
Cohoph yahut Cohop, Cohobation ile aynı manaya gelir.
Cohos, bütün bedende derinin ihtiva ettiği her şeydir.
Colcothar, kalsine edilmiş zaç (vitriol) yahut zaç yağının caput mortuum'udur [NOT: Ölü baş, imbik dibinde kalan tortu].
Collatenna, aslanpençesi denilen bir bitki yahut kan dindirici muayyen bir ilaçtır.
Colliquation, erimedir, madenlerin eritilmesi gibidir.
Colica, bağırsaklarda çözünmüş tartar yahut kolon bağırsağındaki yerleşik bir hastalıktır.
Collirium, madenlerin aşındırıcı maddelerinden terekküp etmiş bir sıvıdır.
[okunamadı], yarım damladır.
Complexio, herhangi bir uzvun mizacı yahut sıcaklık, soğukluk ve benzeri keyfiyetlerdir.
Compositum, mutlak manada kullanıldığında, ayrıştırılmamış bir cisimdir.
Cor firmamentum, insandaki bir yıldızın cismi yahut astral bir bedendir.
Confortativa yahut Confortantia, kalbi ferahlatan ve Tabiatı takviye eden ilaçlardır.
Congelativa, her türlü akıntıyı durduran ilaçlardır.
Conglutinatum, çürüme yoluyla yapışkan bir maddeye dönüşen şeydir.
Consolidativa, cerrahların yaraları ve çıbanları iyileştirmede ve kurutmada kullandıkları harici ilaçlardır.
Constellatio, ulvi yıldızların yahut onların hassalarının süfli cisimler üzerindeki tesiridir.
Constrictiva, cerrahların kullandığı büzücü ve kan dindirici ilaçlardır.
Contorsio, bağırsakların burulması ve ızdırabıdır.
Contractio, uzuvların dermansızlığı ve birbirine çekilmesidir.
Conservativa, astral kuvvetle dolu olup Tabiatı çürümeden muhafaza eden ilaçlardır.
Coelestrum, diyaframın orta kısmıdır.
Cor, madenler arasında altın diye adlandırılır.
Cor Veneris, bakırdır.
Cornu cervi, kimyacılar arasında bir imbiğin burnudur, Paracelsus’ta ise yara iyileştirici bir ottur.
Costus, nesnelerin hassalarının içinde gizlendiği taalluktur.
Corpora coelestia Spagyrorum, astral tesirlerdir [okunamadı] maddeleridir.
Corpora supercoelestia, duyularla değil ancak akılla bilinen bu tür cisimlerdir.
Corpus invisibile, kıvamı cihetiyle cismani, ruhaniyeti cihetiyle gayrimer’i olan Ruhtur.
Corrosiva, cerrahların fuzuli etleri yemek için kullandıkları ilaçlardır.
Cortex cerebri, filozofların sirkesidir.
Coruscus, farekulağı otudur.
Cotorcatum, bir sıvıdır.
Crancalis, ikinci sindirimin kusuru sebebiyle ilk tuzdan ayrılmış tuzdur.
Cucurbita, su kabağına benzer bir kaptır.
Cudici, mürdesenktir.
Cydar, Jüpiterdir.
Cyphantum, damıtmaya mahsus bir kap yahut Sanatın kendisidir.
Dardo, tevali eden tenasül yoluyla meydana gelen nesildir.
Daura, çöplemedir.
Dementium lapsus, ani ölümdür.
Descensorium, sıvının kesif maddeden aşağıya doğru süzüldüğü kimyevi bir fırındır.
Derses, her nevi odunun kendisi sebebiyle neşvünema bulup boy attığı, yerin gizli bir buharıdır.
Deliquium, pıhtılaşmış cisimlerin soğuk bir mahalde eriyip sıvıya dönüştüğü soğuk bir iniştir.
Diaceltateson, hummaya karşı hususi bir devadır.
Diameter Spagiricus, bir mizaçtır.
Djansia, Alchemilla, yani aslanpençesidir.
Diaphanum, şeffaf olan şeydir.
Diaphoreticum, terletici bir ilaçtır.
Diasatyrion, şehveti tahrik eden bir macundur.
Diatesadelton, çöktürülmüş cıvadır.
Dienez, sert taşlar arasında mesken tutan ruhlardır.
Digestio, insanın midesindeki hazma telmihte bulunulan, maddenin içinde ve onun vasıtasıyla kaynatılarak saf olanın gayrisaftan ayrıştırıldığı kimyevi bir ameliyedir.
Discus solis, altından elde edilmiş cıvadır.
Divinatio, gaipten haber verme yahut kehânette bulunmaktır.
Divertalium yahut Divertellum, unsurlar eliyle vücuda getirilen bir tevellüttür.
Dracunculus, Brassatella, yani yılanboynudur.
Draティックleh [okunamadı], bir kanlı çıbanın oyuğudur.
Duenech, insanın bedeninde bir nevi tartar yahut mesanedeki veya süngersi ve tehlikeli herhangi bir diğer azadaki taştır.
Djenech, antimondur.
Dulcedo Saturni, kurşun şekeri yahut üstübeçtir.
Durdales, ağaçlarda mesken tutan cismani ruhlardır.
Diota, deveran ettirici bir kaptır.
Bir Kimya Sözlüğü
Edelphus, unsurların tabiatına bakarak istikbalden haber veren kimsedir.
Edir, çelik yahut demirdir.
Electrum, bazen kehribar yerine alınır, lakin Paracelsus’ta yedi gezegenin hepsinin tek bir kütle halinde eritilmesiyle meydana getirilen mürekkep bir maden karışımıdır.
Elementum, Paracelsus’a göre, âlemin ve tebeddüle tâbi bütün nesnelerin zeval bulucu ve fani cevheridir.
Elephat, kezzaptır (aqua fortis).
Elixir, esasen bir mayadır, en cüzi parçası dahi herhangi bir şeyin bütün kütlesini kendi cinsine çevirir, aynı zamanda herhangi bir şeyin cevheridir.
Elevation, bir şeyi latif kılmaktır.
Emunctorium, her nevi ifrazatın defedildiği yerdir.
Enochianum, uzun ömürlü olan şeydir.
Entali, şap kirecidir, bazen de spagirist usulle kaya tuzundan imal edilir.
Enur, suyun gizli bir buharıdır ki taşlar ondan hâsıl olur.
Erodinium, zuhur edecek herhangi bir şeyin alametidir.
Escara yahut Eschara, yakıcı bir madde sebebiyle hâsıl olan siyah ve ölü ettir, ekseriyetle eskar diye tesmiye olunur.
[okunamadı], kabarcıklardır.
Essatum essentiale, nebatatta ve madeniyatta bulunan cevheri kudrettir.
Essatum vinum, rektifiye edilmiş şarap ruhudur.
Essentia quinta, Paracelsus’un tarifine göre, her türlü murdarlıktan ve fesattan arındırılmış nesnelerden çıkarılan ve böylelikle bozulmaz kılınan muayyen bir maddedir.
Essia, Güneşin hararetiyle yüzde yahut bedenin herhangi bir uzvunda hâsıl olan bir tentürdür.
Essodinium, gelecek şeylerin kendi işaretleriyle evvelden muayyen bir alametle bilinmesidir.
Esthiomenus, bir kurt gibi bütün azayı yiyip bitiren, gayet müzmin bir cerahatli urdur.
Evestrum, işaretlerle yahut evvelce vuku bulan bir şeyle istikbale dair alamet veren nebevi bir ruhtur.
Excrementa, Tabiat tarafından dışarı atılan bütün fuzuli nesnelerdir.
Exitura, cerahat fışkırtan herhangi bir kanlı çıbandır.
Exaltatio, herhangi bir şeyin latifleştirilmesidir.
Exorcista, ruhları çağıran batıl inançlı bir sanatkârdır.
Extractum, kesifliği geride bırakılarak cismani kesafetten çekilip çıkarılan şeydir.
[okunamadı], tuzdur.
Faba, bir dirhem-i sagirin [skrupul] üçte biridir.
Fabaria, bakla çiçeğidir.
Fel Draconis, kalaydan çıkarılan cıvadır.
Fel vitri, cam köpüğüdür.
Fermentum, bir maddeyi kendi tabiatına ve sabitliğine irca eden sabit bir maddedir.
Fictu cutis, atların bacaklarındaki deride büyüyen bir siğildir ve döl yatağı hastalıklarına deva olan bir ilaçtır. Fido, cıva olarak adlandırılır ve bazen de altın anlamına gelir. Fida, gümüştür ve bazen de altındır. Filius Hermetis, Filozof Taşıdır. Filum arsenicale, Filozof Taşıdır. Fimus equinus, gerek at gübresiyle, gerek sıcak küllerle veya suyla, herhangi bir yolla yapılan bir sindirmedir (dijestiyon). Filtratio, bir şeyi yün bir bezden yahut kâğıttan süzmektir. Fugae, insanların gizli sırlarını bilen ruhlardır. Flos cheiri, altının özüdür. Flos sectarum Croci, küçük hindistan cevizi çiçeğidir, bazılarının kabulüne göre ise safrandır. Fedula, bir mantar türüdür. Fixatio, ateşte uçucu olan şeyi ateşe dayanıklı kılmaktır, yani sabitlemedir. Folia d'aure, altın varaklardır. Fons Philosophorum, Balneum Maris’tir [NOT: su banyosu]. Forma rerum, semavi cisimlerin süfli cisimlere bahşettiği tesirlerdir veya herhangi bir şeyin hassalarıdır. Formicae, siğil benzeri küçük çıbanlardır. Frigile, kulaklarda oluşan bir çıbandır. Fuligo Metallorum, bazen arsenik olarak adlandırılır, bazen de cıva yerine kabul edilir. Fulmen, tasfiye edilmiş gümüştür. Fumigatio, herhangi bir şeyi keskin ve aşındırıcı bir dumanla kalsinasyona tabi tutmaktır. Fusio, eritmektir yahut herhangi bir şeyin ateşte akışkan hale gelmesini sağlamaktır.
Gamahei, üzerlerine harikulade işaretler ve suretler nakşedilmiş, semavi hassaların ve doğaüstü takımyıldızların mühürlendiği taşlardır. Gamahi, felekler üstü bir tesirle nakşolunmuş suretlerdir. Gamonynum, bütün varlıkların o yegâne anatomisidir. Glaciei dura, kristaldir. Gladiolis, yıldızlar gök kubbesinin seyrine göre, örslerin dahi mukavemet edemeyeceği kılıçların dövüldüğü bir sanattır, bundan ötürü incusma olarak da tesmiye edilir. Gelion, bir yapraktır. Geomancy, yeryüzünün en bilinen sanatıdır, lakin burada, insanların geleceğe dair bir zemin bulabilmeleri maksadıyla kendilerini insanlara aşikâr eden yeryüzü yıldızları manasında alınmıştır. Geluta, bukalemun otu denen nebattır. Gemma tartarea, şeffaf ve berrak tortudan hasıl olan taşa verilen addır. Genula, yabani havucun şaşırtılmasıyla yozlaşan bir bitkidir. Gegii, madeni bir ilaçtır. Gigantes, Tabiatın hudutlarını aşan insanlardır. Glumen, bedendeki her türlü yapışkan maddedir ki bundan pek çok inatçı maraz neşet eder. Glutinis tenacitas, madeni reçinedir. Gluta, yapışkan ziftin tesiridir. Gnomi, homunciones veya daha ziyade yerin altında yaşayan cismani ruhlar olarak tesmiye edilir, yahut bir arşın boyundaki pigmelerdir. Graeca Magia, Yunanların icat ettiği batıl bir sanattır, bununla hakikatte var olmayan şeyleri zahir kılarlardı. Gravus, porfir taşıdır, bunun istimali, nesneleri soğukta eritmek için mermer gibi kullanılmasıdır. Grillus veya grillus, zaçın (vitriol) kendiliğinden su içinde çözülmesidir. Guerini, Göğün tesiriyle yaşayan insanlardır. Guma, cıvadır. Gumicula, kedi otudur (kediotu). Gutta rosacea, bilhassa yüzde beliren bir kızarıklıktır, cüzzamın bidayetindeki o tentüre benzer. Hadid, demirdir. Hal, tuzdur. Harmel, üzerlik otunun tohumudur. Haro, bir tür eğrelti otudur. Hel, baldır. Henricus rubeus, zaçın (vitriol) kolkotarıdır (colcothar). Hellebria, kırmızı çiçekler açan bir tür siyah çöplemedir. Heliotropium, Paracelsus’un merhemidir. Helismidon, merhem kıvamında bir mumyadır. Hinicula, genicula veya gumicula, kedi otudur. Homunculus, Paracelsus’a göre fenni yollarla yapılmış insandır, bunun ameliyesi bahsi geçen risalede tafsilatıyla görülebilir, bazen de batıl suretler manasında kabul edilir. Hureen, altının cıvasıdır. Humor vitae, kökensel nemdir (radical moisture). Hydri, usareler veya meyvelerdir. Hydromancy, suyun yıldızlarından mülhem bir sanattır, bu yıldızlar alışılmadık feyezanlar ve benzeri vesilelerle insanlara tezahür ettiğinde icra olunur. Hydropeper, üzerinde kırmızı benekler veya lekeler bulunan su biberidir.
Iaffia, hercai menekşedir. Icteritia rubea, yılancık hastalığıdır (erizipel). Idea, zihinde ezeli bir varlık olarak tasavvur edilen bir surettir veya o tabiatta olan bütün şeylerin asıl numunesidir. Idiotae, hakiki sanatları tahkir edenlerdir, her ne kadar batıl sanatların mahir müderrisleri olsalar da. Iesahach, doğaüstüdür. Ignis elementaris, ateş unsurunun bizzat kendisidir. Ignis Persicus, sıcak, yakıcı bir çıbandır. Ignis scientia adeptus, tortuyla (tartar) tashih edilmiş zaçın (vitriol) beşinci özüdür. Ilech primum, ilk ilkedir. Ilech supernaturale, doğaüstü ve gök kubbeye ait yıldızların, süfli nesnelerin yıldızlarıyla ve şarapla olan kavuşumudur. Ilech magnum, bir ilacın yükseleni yahut yıldızıdır, ilaçla birlikte alınır, onun içinde gizlidir, yüce yıldızlar gök kubbede nasılsa, süfli yıldızlar da insanda öyledir. Ilech crudum, üç ana ilkenin ilk maddesinin (prima materia) bir terkibidir. Ileidus, unsurlara ait havadır, lakin insanda onun bütün uzuvlarından geçen ruhtur. Iliaster, yahut Iliastes, yahut Iliadum, kükürt, cıva ve tuzdan müteşekkil, bütün nesnelerin ilk maddesidir (prima materia), unsurların sayısına binaen dört kısımdır, birincisi Toprağın Kaosu, ikincisi Suyun Kaosu, üçüncüsü Havanın Kaosu, dördüncüsü Ateşin Kaosudur.
Keza, insanda uzun ömre taalluk eden dört Iliahic [İliafter] vardır, Iliafter primus, ömrün vadesi yahut hayatın kendisi ya da insandaki hayat merhemidir, Iliafter secundus, merhemin vadesi ve Unsurlar ile unsurlardan terekküp etmiş nesneler vasıtasıyla sahip olduğumuz hayattır, Iliafter tertius, nesnelerin beşinci özü vasıtasıyla sahip olduğumuz hayatın yahut merhemin vadesidir, Iliafter magnus yahut Sanctus, tıpkı Hanok ve İlyas Peygamberler misali, zihnin yahut ruhun bir başka aleme ragıp kılınmasıdır, Umumiyetle Iliafter, Tabiatın hafi fazileti tesmiye olunur ki, bütün eşya bununla neşvünema bulur, beslenir, çoğalır ve gürbüzleşir, bu hususta Paracelsus’un Meteorların Teşekkülü hakkındaki Kitabında daha tafsilatlı malumat bulacaksınız, Imagines, semavi kuvvetlerin dahilinde tesir icra ettiği madeni suretler yahut heykellerdir, Imaginatio, insanın derunundaki bir yıldız, semavi ve fevkalade semavi bir cirimdir, Impressiones, süfli nesnelerdeki yıldız semereleri gibidir, Impurum Alcali, tasfiye ameliyesinde kendisinden ayrıştırılan köpüktür, Inanimati, Pigme cüceleridir, Inclinatio, insanın şu veya bu şeye temayül göstermesinde tecelli eden bir Tabiat kudretidir, Incarnativa, cerrahların cerahat yahut yaralarda et ve deri peyda etmekte kullandığı devalardır, Incubus, kadınları uykularında aldatan, onlarla cimada bulunuyormuş intibaı veren leyli bir habis ruhtur, Influentia, ulvi ecramın süfli ecram üzerindeki icraatıdır, Innaturalia, tabiatüstü ecramdır, Ios, zehirdir, Juppiter, Kalaydır, Iumentum, mayadır yahut tahammür maddesidir,
Kachimia yahut Kabimia, herhangi bir madenin ilk mevcudiyetindeki haliyle ham maden filizidir, Kal, sirkedir, Kali, sabun külüdür, Kamir, mayadır, Kaprili, kükürttür, Karena, bir damlanın yirmide biridir, Karlina, yaban rezenesidir, Kibrith, kükürttür, Kinnabar elevatum, süblime edilmiş beyaz zencefredir, Kist yahut Cisti, yarım galon yahut dört pintlik bir ölçüdür, Kobalt yahut Cobaltum ya da Cohletum, Kurşun veya Demirden daha kara, madeni bir parıltıdan mahrum, lakin eritilip çekiçle dövülebilen madeni bir maddedir, Kymenna, kabarcıktır, Kyram, kardır, Labor Sophiae, Cennet yahut bir başka alemdir,
Lac Virginis, cıvalı sudur, Lapis, sebatkar [sabit] addedilen her nesne için kullanılır,
Lapis Philosophorum [Filozof Taşı], tentür bahşeden, cümle arzi nesnelerin en ali faziletidir, Lapsus Dernoticus, inmeden daha tehlikeli, ani bir ölümdür, Laterium, sabun kaynatıcıların kullandığı keskin küllü sudur [NOT: alkali kül suyu çözeltisi], cerrahlar Lapis infernalis tesmiye ettikleri yakıcı devalarını bundan imal ederler, Lato, Lapis Calaminaris [kalamin taşı] ile altın rengine boyanmış Bakırdır, Laudanum, Paracelsus tarafından Altın, Mercan, İnci ve saireden terkip edilmiş mürekkep bir devadır,
Laudina, melekotudur, Laxa Chimolia, taşlar üzerinde hasıl olan tuzdur, Laxativa, bedeni hem yukarıdan hem aşağıdan tasfiye eden devalardır, Lesa, nebatatın takdiri ilahisi tesmiye olunur, Lesat, Arzın hafi bir kaynayan buharıdır ki, nebatat ve bitkiler bunun vesilesiyle neşvünema bulur,
Lephanti yahut Lephantes, Taşlar ile Kilin vasatında yer tutan, birinci nevi Tartar yahut Kildir, Lemures, Hava Unsurunun ruhlarıdır ki müşrikler bunları göçüp gitmiş insanların hayaletleri telakki eder, Paracelsus’ta Lethargyrium, cıvanın yahut Gümüşün ya da Kurşunun tasfiye ve tanzif ameliyesinde ayrıştırılan köpüğüdür, Lethargius, maden damarlarını keşfeden kimsedir,
Paracelsus’ta Limbus, ulu ve cihanşümul alem, insanın tohumu ve ilk maddesidir, Liquor Aquilegius, damıtılmış Şaraptır,
Liquor essentialis, ete ve kana tahavvül eden o hılttır, Liquor Mercurii, nesnelerin Merhemidir ki, şifa verme yahut teskin etme fazileti bunda saklıdır, Liquor Mumiae, insan yağıdır, Liquor, bir şeyin usaresi olduğuna dair tesmiye olunduğunda, ekseriya Yağ manasında kabul edilir, Liquor Mumiae degummi, Sakız Yağıdır, Liquidum de resoluto, zati tabiatı itibarıyla seyyal olandır, Liquor herbarum, ezilmiş, sıkılmış ve sindirilmiş nebatattan mamuldür, Liquor salis, Tabiatın Merhemidir ki, ceset bu vesileyle çürümeden muhafaza olunur, Locus vitae, zihnin yahut ruhun makamıdır, Locusta, ağaç dallarının henüz körpe ve yeşil olan uçlarıdır, Lorindt, suların galeyanı yahut bunların hasıl ettiği ahenktir, Ludus, Taşı eritmek suretiyle izale eden bir devadır, Lumbrici Nitri, kayganlıklarından ötürü bu adla tesmiye olunan, toprakta yahut çamurda bulunan solucanlardır, Luna compacta, cıvadır, Luna, Gümüştür, Lustsum, sütün kaymağıdır, Lunaria, Tabiatın kükürdüdür,
Macha, uçar bir kurttur, Magia Metaphysica, gizli kalmış esrarı keşfetmekte Hristiyanların istimal etmesi caiz olan bir Sanattır, Umumiyetle Magia, Hikmettir ve iki kısımdır, Meşru olan ve bütün hakiki Tıbbın temelini teşkil eden Tabii Hikmet, Tabiatın hafi Hikmetidir ki, bu olmaksızın beşerin aklı yahut malumatı sırf cehaletten ibarettir,
Diğeri ise şeytani, batıl ve gayrimeşru olup Nekromansi tesmiye edilir ki, bununla insanlar habis ervahın muavenetiyle nesnelerin bilgisine vasıl olurlar, Paracelsus’ta Magisterium, tabii nesnelerden unsuri bir ayrıştırma yapılmaksızın ihraç edilmiş herhangi bir sırdır ki, sair şeyler alelumum bununla teçhiz olunur, mamafih bu sır, yalnızca kendisinden ayrıştırıldığı diğer nesnelerin ilavesiyle vücut bulur, Magnalia, Cenabıhakk’ın hususi amelleridir, Magnesia, alelekser Markazit telakki edilir, lakin suni olanı erimiş Kalaydır ki, içine cıva ilave olunur ve her ikisi gevrek bir madde ile beyaz bir kütle halinde mezcolunur, Magneticus tartarus, insanda husule gelen, Mıknatıs Taşı kadar sert ve süngerimsi bir taştır, Magorestum, sihre müteallik bir deva yahut sırdır, Maius noster, bizim Çiyimiz ve Felsefi Mıknatıs Taşımızdır, Makka, tuzdur.
Kimyasal Sözlük
Mandella, siyah çöplemenin tohumudur. Mangonaria, ağırlıklar üzerinde tatbik edilen ve kendisi vasıtasıyla ağır olanın kolaylıkla hafif kılındığı bir sanattır. Mandibularium liquor, çene kemiklerinin yağıdır. Manna, yalnızca gökten düşen, bir nevi merhem veya havanın meyvesi olan çiğ tanesine denmekle kalmaz, aynı zamanda herhangi bir şeyden özütlenen her türlü tatlı madde manasına da gelir. Marcasita, madenlerin henüz ham haldeki maddesidir ve ne kadar maden varsa o kadar türü mevcuttur. Marmoreus tartarus, insanda mermer kadar sertleşen bir taştır. Maruth veya Martach, mürdesenktir. Mater metallorum, cıvadır. Materia saphirea, içinde hiçbir muzır madde barındırmayan mütecanis bir sıvıdır. Matrices rerum, unsurlardır. Maturativa, cerrahların herhangi bir apsenin olgunlaşması gayesiyle kullandıkları ilaçlardır. Mechanica, suları borular vasıtasıyla yüksek mevkilere veya benzeri yerlere taşımak için geliştirilen su tesisatları buluşudur. Melaones veya Meloes, uçabilen, altın renginde ve ovulduklarında hoş bir koku neşreden böceklerdir, ekseriyetle mayıs ayında çayırlarda bulunurlar. Melibœum, bakırdır. Melissa, simyada en iyi nebatattan özütlenen manna manasında kullanılır. Mensis Philosophicus, sindirimin tam müddetidir, yani kırk gündür. Mercurius a natura coagulatus, som bir madendir. Mercurius Crystallinus, mükerrer süblimasyonlar marifetiyle billur misali berraklaştırılmış cıvadır. Mercurius Corallinus, yumurta sarıları ve diğer sular vasıtasıyla mercan kırmızılığına kavuşturulmuş olandır. Mercurius Crudus, henüz madeninden tefrik edilmemiş cıvadır. Mercurius laxus, mineral turbithtir. Mercurius metallorum præcipitatus, madenlerden özütlenmiş ve çöktürülmüş cıvadır. Mercurius mineralium, altın ve gümüş ocaklarından çıkarılan yağımsı bir cevherdir. Mercurius regeneratus, cıvanın ilk varlığıdır. Mercurialis fœva, şap suyudur. Menstruum, içinde herhangi bir maddenin halledildiği yahut sindirildiği bir çözücüdür (menstruum). Metallum currens, cıvadır. Microcosmus, küçük âlem veya insandır. Minisium, kurşunun cıvası veya daha ziyade çöktürülmüş safranıdır (crocus). Misader, cıvadır. Mitigativa, cerrahide acıyı dindiren ilaçlardır. Monstra, ya kendilerine has ebeveynleri bulunmayan ve kendi suretindekilerden doğmayan yahut tabiatında bir noksanlık ya da fazlalık barındıran hayvanlardır, lakin bu husus hakkında evvelki risalenin birinci kitabında daha fazlası görülebilir. Morus, dut meyvesine benzeyen bir apsedir. Mulæ, hararetten veya soğuktan hasıl olan kabarcıklardır. Mumia, sadece merhemle terbiye edilmiş insan eti değil, bu suretle hazırlanmış diğer her türlü ettir. Mumia Elementorum, harici unsurların merhemidir. Mumia transmarina, Paracelsus'a göre mumyadır. Mumia vera, mumyanın suyudur. Mucilago, lüzucî bir sıvıdır. Mundificativa, arındırıcı ilaçlardır. Muscus, idrardaki beyaz kireçtir. Mussadar, cıvadır. Mysterium magnum, bütün eşyanın ilk maddesidir (prima materia). Muria, salamuradır. Nafta, göğüste hasıl olan bir apsedir. Narcotica, uyku getiren ilaçlardır. Natta veya Nattan, sırttaki bir kamburdur. Nebulgea, çayırlardaki taşların üzerine inen ve Güneş'in hararetiyle katılaşan bulut neminin tuzudur. Necromancy, eski devirlerde ölülerle amelde bulunan gayrimeşru bir sanattır, tıpkı yıldızların ölülerle birlikte tecelli ettirildiği zamanlar gibi. Ve ölüleri zahir kılabilen, onlardan kelam ve cevaplar devşirebilen kimseye hakikaten nekromansiyen denir. Necrotica, ölümü defeden ve hayatı hıfzeden ilaçlardır. Nemusarenes, havada mesken tutan ruhlardır. Neutha veya Neuta, sübyanların kulaklarında veya gözlerinde peydahlanan ve bazen bütün vücudu kaplayan ince bir deridir. Nigromancy, şeytanların ve habis ruhların insanın buyruğuna girmesine ve ona itaat etmesine yol açan melun ve menfur bir sanattır, fakat bu yalnızca insanın kendi helakine hizmet eder. Nitrum, güherçiledir. Nitriales, kalsinasyona hizmet eden cümle yakıcı nesnelerdir. Noboth, nekromanside istimal edilen bir alettir. Nodi, mafsallardaki sert urdur. Nostoch, kayan yıldız tesmiye ettiğimiz şeydir, yaz mevsiminde tarlalarda ve çayırlarda ekseriyetle tesadüf edilen bir nevi peltemsi yahut sümüksü maddedir. Nuba, İrlanda'ya yağan bir çeşit kırmızı mannadır. Nymphæ veya Nymphidica, ruhani erkek yahut kadınlar veya sularda mukim cismani ruhlardır, Melusina bunlardan biriydi. Nymphidica, spagirik sanatta mecazi manada çözücü suların ruhlarıdır. Nysadir, nişadırdır. Obrisa, sanat marifetiyle açık kırmızı bir renge kalsine edilmiş saf Altındır. Ocob, nişadırdır. Odorifera, ister hoş ister nahoş olsun kokuları vasıtasıyla marazları defeden ilaçlardır. Oleitas rerum, cümle eşyadaki kükürttür. Oleum ardens, nihai derecesine kadar korozyona uğratılmış tartar yağıdır. Oleum Vitrioli Aurificatum, sanat marifetiyle altın ile zenginleştirilmiş olandır. Oleum dalfotharinum, kırmızı zaç (vitriol) yağıdır. Oleum tartari, tartar yağıdır. Olympicus spiritus, insandaki bir [okunamadı], kendisinden bir gölge hasıl etmesini sağlar. Operimenthum, madenlerin ruhudur. Opiata, akıntıları durduran ilaçlardır. Oppodeltoch, Paracelsus'ta bir merhemdir. Opsopyroa Laudani, Paracelsus'un hummaları dindirmek için kullandığı ilacıdır. Ordeolum, arpa danesine benzer küçük bir apsedir. Orexis, tortulu (tartarous) maddeden neşet eden bir hararettir. Organopoeitica, harp aletlerini icat eden bir sanattır. Orizon æternitatis, eşyanın fevkalfelek hassasıdır. Orizeum, altındır. Orizeum foliatum, yaprak altındır. Orizeum præcipitatum, cıvanın safranı (crocus) vasıtasıyla safrana (crocus) dönüştürülmüş altındır. Orobo, madenlerin sırçasıdır. Ossa paraleli, nıkriste kullanılan cihanşümul bir ilaçtır. Ovum Philosophicum, filozofların ameliyatlarında kullandıkları yumurta biçiminde bir sırçadır. Ozo, arseniktir. Panaritium, Panerhium veya Paspas, parmakların uçlarında hasıl olan bir iltihaptır, dolama namıyla bilinir. Phantasma, tabii bir lekedir. Part cum parte, altın ve gümüşün eşit cüzlerinden mürekkep bir kütledir.
Kimyasal Sözlük
Faulfidum, İtalya'da yetişen bir tür mühür-ü Süleyman (terra sigillata) bitkisidir, Penates, Ateş Elementinin ruhlarıdır, bunlara Aşina Ruhlar denir. Pentacula, harikulade ve garip harfler ile tasvirlerle kazınmış işaretler veya suretlerdir, boyna asıldıklarında habis ruhlara ve cadılığa karşı koruyucu oldukları söylenir. Perceptio, kabul görmüş her türlü İlaçtır. Petaetae, ufak ve sarı Kuru Üzümlerdir. Pirdonum, Otlardan yapılan Şaraptır. Periodus, ömrün nihayetidir. Peucedanum, İngiliz Melek Otudur. Phantasmata, Ormanın veya Çölün, her türlü kuytu yerde yaşayan Ruhlarıdır. Phiala, bir Şişe veya Cam kabarcıktır. Pionitides, Leylek ile Kurbağalar misali birbirini ölesiye takip eden tabii düşmanlardır. Pelicanus, bir sirkülasyon kabı, devridaim kabıdır, Phoenix, Ateşin beşinci özüdür, keza Filozof Taşı anlamına da gelir. Physiognomy, insanların fıtrat ve hallerinin yüzlerinden kavrandığı bir Sanattır. Plumbum Philosophorum, Antimondan çıkarılandır. Porosa, Binbirdelik Otudur. Praesagium, vuku bulacak bir şeye dair kayda değer bir işarettir. Praeservativa, bedenleri çürümeden koruyan İlaçlardır. Primales, gözlerimizin önüne konan aldatıcı ecram, yani yıldızlardır. Primum, Tortunun (Tartar) ilk nevidir. Pruna, Fars Ateşi (Ignis Persicus), yani şirpençedir. Pulpezia, yıldızlar sebebiyle insan bedeninde hasıl olan ani bir dehşet veya tebeddüldür. Pusca, fena bulmuş maddenin sindirilmesidir. Pygmaei, suni insanlara ve bazen yer altı ruhlarına verilen addır. Pyramis, Piramit gibi yapılmış bir kaptır. Pyromancy, ateş vasıtasıyla kehanette bulunma Sanatıdır.
Qualitas, herhangi bir Elementin galebe çalmasına göre sıcak yahut soğuk, kuru yahut nemli olan mizaçtır. Quartatio yahut Quartiratio, Altının en yüksek derecedeki sınanmasıdır, bu minval üzere icra edilir, şöyle ki, ateşte eritilerek dokuz hisse Gümüş ile bir hisse Altın birbirine karıştırılır. Akabinde her ikisi de kezzap (aqua fortis) ile çözündürülür, Gümüşün tamamı suya dönüşür ve Altın koyu renkli bir toz halinde dibe çöker. Quinta Essentia, Otlardan, Bitkilerden ve can taşıyan her şeyden cismani surette çıkarılan muayyen bir ruhani maddedir, cümle gayrisafiliklerin ayrıştırılmasıyla en yüksek saflık derecesine terfi ettirilmesidir. [okunamadı], kendi başına her bir Elementten hasıl olan hayvandır. Rhagades, avret mahallerindeki Çıbanlardır. Rana, dilin altındaki bir Çıbandır. Realgar, hakiki manada alındığında Minerallerin dumanıdır, lakin mecazi olarak insan bedeninde ur, çıban ve emsali illetlerin peyda olduğu her türlü şarapsı maddedir. Rebis, karnın ifrazatıdır. Remi, eşyanın son maddesidir. Rebisola, sarılığa karşı gizli bir idrardır. Rehena, Mumya ile aynıdır. Reduce, kalsine edilmiş Metallerin ve Minerallerin kendisiyle eritildiği bir tozdur. Regale, Altının kendisiyle tasfiye edildiği bir Macundur. Regulus, posaları ayrıştırıldıktan sonra, herhangi bir Metalin en saf metalik kısmı yahut bir Mineralin en saf cüzüdür. Reffo/eym [NOT: Resoluens veya benzeri bir tıbbi terim kastedilmektedir], mizaçtan neşet eden bir hassadır, nitekim Binbirdelik Otunda ilk hassa sıcaklıktadır ve şifa vericidir, diğeri ise arızi ve batınidir, kurtlara ve çürümeye karşı koruyucudur. Resina auri, Altından çıkarılmış bir Safrandır (Crocus). Resina terrae, Kükürttür. Resina terrae potabilis, sıvıya, merheme yahut yağa dönüştürülmüş süblime Kükürttür. Repercussiva, her türlü akıntıyı geri püskürten İlaçlardır. Reverberatorium, maddenin alev vasıtasıyla kalsine edildiği bir Ocak veya Fırındır. Rillus, Kuyumcuların erimiş Metallerini uzun kalıplara dökmek için kullandıkları bir alettir ve buna Külçe kalıbı denir. Rosea, Erizipel (yılancık) ile aynıdır. Rulella, çözücü kudreti sayesinde bedenlerden tentürü çekip çıkaran ruhani bir özdür.
Sagani, dört Elementin ruhlarıdır. Salamandri, ateşte mukim olan ruhlar yahut ateşten adamlardır. Saldini, Salamandri ile aynıdır. Sal alumbosum, tüylü şaptan (alumen plumosum) çıkarılan Tuzdur. Sal anathron, taşlaşmış Yosundan çıkarılan Tuzdur. Sal crystallinum, insan idrarından yapılan Tuzdur. Sal Colcotharinum, Zaçın (vitriol) Kolkotarından elde edilen Tuzdur. Sal congelatum, Kaplıcalarda neşvünema bulan Tuzdur. Sal enixum, çözünmüş Tuzdur. Sal Mercurii, sarhoşluğa sebebiyet veren Şarabın ruhudur. Sal petre, soğuk yerlerde taşlar üzerinde peyda olan, soğuk hava ile donmuş maddedir, yani güherçiledir. Sal nitrum, topraktan, bilhassa ahırlar veya her türlü dışkı mahalli gibi yağlı topraktan kaynatılarak çıkarılan Tuzdur. Sal prunellae, eşit miktarda güherçile ve Nişadır ile yapılan bir karışımdır. Sal scissum ile alumen scissum bir ve aynı şeydir. Salso, salsa, Selenipsum, Salamuradır. Sal taberzet, Tortunun (Tartar) en beyaz olanıdır. Salcahari, Sal Alembrottur. Sallena, bir nevi güherçiledir. Samech, Tortudur (Tartar). Sandaracha, Zırnıktır (Auripigmentum). Sanguis calceus, Kireç kadar keskin tada malik ve onun kadar beyaz olan şeydir. Saphirea materia, saf olanın na-saf olandan tefrik edildiği, içinde hiçbir kirlilik yahut tefessüh bulunmayan bir mayidir. Sapo sapientiae, terbiye edilmiş adi tuzdur. Saxifraga, Taş yahut Kumu kıran şeylerin tamamıdır. Saxifragus, soluk Kristaldir. Scacurcula, Geyiğin Kalbindeki bir Kemiğin ruhudur. Scaiolae, zihnin ruhani kuvvetleri ve melekeleridir, Elementlerin adedine tevfikan dörttür. Scirona, Sonbahar Çiyidir. Scuma, squama ile aynıdır. Sedativa, ağrıyı teskin eden İlaçlardır. Semen veneris, Bakır Pulu (squama aeris) olarak tesmiye olunur. Senio maximus, uzun ömrün Müellifidir. Sephirus, sert ve kuru bir çıbandır. Seraphin, tarif edilmez bir hassa, Semanın sonsuz bir kudreti ve bilhassa Melekler meclisidir. Serpheta, taşı eriten bir İlaçtır. Sibar, Cıvadır. Silo, topraktır. Similitudines, semavi zuhuratlar olarak adlandırılır. Simud, Gilladır [NOT: Beyaz zaç veya çinko sülfat çözeltisi]. Sinovia, Eklemlerin beyaz Zamkıdır. Sirones, bilhassa ellerde çıkan Çıbanların Kurtçuklarıdır. Sirza, Kabuktur (eschar). Sol in homine, semavi Güneşten süzülen, insandaki o fıtri ateşi muhafaza ve tezyin eden gayrimer'i ateştir. Soladini, gayrimer'i ateşte ikamet eden cismani ruhlardır. Somnia, insan uykudayken Yıldızlar tarafından onda husule getirilen tesirlerdir. Sonath, Anthostur [NOT: Biberiye çiçeği]. Sophia herba, Kemikotunun en âlâsıdır. Sophistae, bazen herhangi bir Sanatın Üstatları veya herhangi bir Sanatta en bilge olanlar manasında, bazen de Sofistler, yani
Düzenbazlar yahut Şarlatanlar. Sortilegium, ruhlar vasıtasıyla vuku bulan bir kehanettir. Spagirus yahut spagiricus, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmeyi, saf olanı saf olmayandan tefrik etmeyi bilen kimsedir, diğer bir deyişle bir kimyager yahut simyacıdır. Spagiria, ekseriyetle simya manasında kabul edilir. Spara, madenlerin hakiki varlığından neşet eden madeni kuvvettir. Sperma aquafortis, onun tortusudur. Sperniolum, kurbağaların sümüksü bir usare-i maiyesidir; Spiritus Animalis, canın kendisi vasıtasıyla semalara benzediği bir kudretidir. Stannar, madenlerin anası olarak tesmiye olunur, unsurların kendisinden hasıl olduğu gizli bir buhardır. Staltiphus, geriletici yahut aksettirici bir kuvvettir. Stellio adustus, zencefredir. Stibium, antimondur. Stiptica, boyayıcı devalardır. Struma, mürdesenktir. Sublimatio, herhangi bir kuru maddenin ateşin hararetiyle yukarı doğru yükselmeye icbar edilmesidir.
Succubus, erkeklerin kendileriyle cima eylediklerini zannederek aldandıkları bir gece cinidir. Sulfhur vitriolatum, adi su vasıtasıyla zaçtan (vitriol) çekilip çıkarılan ve onun sathında yüzen kükürttür. Sulphur rerum, ekseriya nesnelerin beşinci özü manasında kabul edilir. Supermonicum, muammalıdır. Sylo, kâinatın tamamıdır. Sylphes, cücelerdir (pigmelerdir). Sylvestres yahut sylvani, havari adamlardır ve havari ruhlardır, kimi zaman bunlar güçlü, devasa orman adamları olarak da kabul edilir. Syphita prava, Aziz Vitus Dansı namıyla maruf bir illettir. Syphita stricta, uykularında gezenlerin vehmi bir ruhudur.
Talk yahut talcum, sedef misali renge malik, ince yapraklar yahut pullar halinde müteşekkil, berrak ve parlak bir maddedir, bunun dört nev'i vardır, bunlar beyaz, sarı, kırmızı ve siyahtır. Tapsus, bir kurttur. Tartarum, şarap kaplarının cidarlarına yapışan sert ve tuzlu bir tortudur, keza ekseriya insan bedenindeki taşlar yahut kumlar manasında da alınır. Telon, adeta ateşten bir oktur. Temperatum, hiçbir keyfiyette haddi aşmayandır. Tenacitas, yapışkan madeni reçinedir. Tereniabin, haziran, temmuz ve ağustos aylarında bol miktarda bulunan kudret helvası, bal çiği yahut orman balıdır. Terra auri, altın mürdesengidir. Terra argenti, gümüş mürdesengidir. Terra fidelis, gümüştür. Terra Hispanica, zaçtır (vitriol). Terreni, arzın dahilinde yaşayan cismani ruhlardır. Testa, insan bedeninin derisidir. Thaumatica, hava ve su ile hareket eden makineler icat etme sanatıdır. Thaphneus, pak ve tasfiye olunmuş bir devadır. Thismacia, maden damarlarıdır. Tinkar, borakstır. Tinctura, herhangi bir cismi kendi rengine boyayandır. Tortucula, bir damladır. Tracksat, henüz ocağında bulunan bir madendir. Trarames, gözle görülmeyen fakat işitilen ruhani fiillerdir.
Trifertis, ateşin içinde mukim ruhlara verilen addır. Trigonum, yıldızların ruhlarının dört unsurun adedine muvafık surette dört veçheli tehavvülüdür. Tronus yahut tronossa, havadan hasıl olan semavi şebnem yahut kudret helvasının en tatlı nev'i olarak tesmiye edilir. Trusca, madenlerin, yaratılış gayeleri olan neticeye doğru kendisi vasıtasıyla hareket ettikleri gizli bir kuvvettir. Turba magna, semavi yıldızların sayısız çokluğudur ve bunlardan herhangi biri marifetiyle vuku bulan kehanettir. Turbith minerale, hiçbir aşındırıcı madde olmaksızın tatlı bir surete tefrik edilerek çökertilmiş cıvadır.
Vegetabilia, kökü arzda sabit olup gövdesi ve dalları havada neşvünema bulan nesnelerdir, otlar, nebatat ve ağaçlar gibi. Ventrugravum, mülayim ve tatlı bir tabiattır. Vertu, bir librenin dörtte biridir. Vitrum Philosophorum, bir imbiktir, lakin mutlak manada ele alındığında bir süzgeçtir. Vinum correctum, şarabın alkolüdür. Vinum tinctum, otların yahut gayrı nesnelerin hassaları ile terbiye olunmuş şaraptır. Viriditas salis, tuzun yeşil yağıdır. Virgula divinatoria, madencilerin maden yataklarını keşfetmek maksadıyla istimal ettikleri birtakım çubuklardır. Viscus, esasen ağaçların körpe sürgünlerinden kaynatılarak çıkarılan zifttir. Viscus secundae generationis, yıldızlardan damlayan kandır. Visio, ruhların insanlara görünür bir surette tabiatüstü zuhurudur. Vitriolatum, mai kıvamda olup asla pıhtılaştırılamayan zaçtır (vitriol). Vitriolum novum, beyaz zaçtır (vitriol). Volva ashonematum, yerleştiği mekanda yayılan kanserli bir çıbandır. Vostragines, cücelerdir (pigmelerdir). Vythrates, feleki cisimlerdir. Vydes yahut Vydend, havari ve arzi ruhlardır. Vzifur, cümle hayvanatın ifrazatına verilen addır.
Unitas Trithemii, ikilik adedinin defedilmesi suretiyle üç adedinin birliğe irca edilmesidir, bu hal tabiatüstü ve spagiriktir. Uniones, kıymetli inciler yahut mücevherlerdir. Volans yahut Unquasis, cıvadır. Volatile, umumi manada yukarı doğru yükselen her türlü hafif maddedir. Urina vini, sirkedir, kimi zaman da daima şarap içen bir kimsenin idrarı manasında istimal olunur. Vulcanales, ateş başında çalışan demirci kalfalarıdır. Vulcanus, ateştir. Zanifir, zencefredir.
Warnum, filozofların sirkesidir. Wismodt, murdar, dövülmeye gelmez ve işlenemez olan kalaydır.
Xenechum, vebaya karşı muhafaza eylesin diye bedene asılan her türlü harici devadır. Xeninephidei, salahiyetleri kendilerine bahşolunmuş olup tabiatın gizli yahut batıni hassalarını insanlara keşfetmekten haz duyan ruhlardır. Xifmum, sirkedir.
Ydrostis, kanının camı ve çakmaktaşını yumuşattığı rivayet olunan erkek sivrisinektir. Ysis, saf olanı saf olmayandan tefrik etmeye yarayan simya sanatıdır. Yttridat, cıvadır.
Zaidir, bakır yahut çıngardır. Zerus, altındır. Zerfa, kalaydır. Zelotum, taşlaşmış cıvadır. Zeraba, zaçtır (vitriol). Zinck, madeni bir markasit olup bakırın en ziyade zahir olduğu, kemale ermemiş dört madenin fıtri bir karışımıdır. Ziniar, çıngardır. Zuiter yahut Zitter, markasittir. Zymar yahut Zidar, çıngardır.
Sıradan insanların gözleri Güneş'i sıcak görür, filozofların gözleri ise onu daha çok soğuk görür, oysa hareketleri sıcaktır.
Bu sayfa şimdilik bir önizlemedir. Eserin tam çevirisi yayımlandığında haberdar olmak isterseniz, bültene katılabilirsiniz ↓
Özgün metin (İngilizce)
Bu metin neden önemli
Novum Lumen Chymicum (Sendivogius, Novum Lumen Chymicum: Simyanın Yeni Işığı, 1628), Cıva ve Kükürt ilkelerini ve gerçek ilk maddeyi ele alan iki bölümden oluşur. Sendivogius, doğanın işleyişini simya sanatı bağlamında açıklar, burada gökyüzü ile yeraltı arasındaki sıcaklık, su ve hava dengesini betimleyen bir doğa felsefesi ortaya koyar.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Novum Lumen Chymicum (A New Light of Alchemy) — Michael Sendivogius, tam metin
- Neşir
- Michael Sendivogius, Novum Lumen Chymicum, İngilizce çevirisi (17. yüzyıl)
- Konum
- Risalenin tamamı, Kükürt Üzerine Bir İnceleme ile birlikte
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Archive.org
- Kutsala Dönüş
- Kadim Kaynaklar'da özgün metni gör →
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Sendivogius, Novum Lumen Chymicum: Simyanın Yeni Işığı. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/sendivogius-novum-lumen-chymicum-yeni-kimya-isigi