Felsefi Hafta: Süleyman, Saba Melikesi ve Simyanın Bilmeceleri
Michael Maier'in gravür portresi (1617, elli yaşına yakın); "Felsefi Hafta" ile ilişkili frontispiece. Kaynak: Source Library.

Felsefi Hafta: Süleyman, Saba Melikesi ve Simyanın Bilmeceleri

Michael Maier· 1620· Özgün: Latince· archive.org· ~5 sa 20 dk okuma
SimyaTürkçe çeviriAçık erişim

Michael Maier'in 1620 tarihli "Septimana Philosophica" (Felsefi Hafta) eserinden: önsöz, ithaf, bilmece dizini ve Birinci Gün'ün (Gök ve Unsurlar) tam diyaloğu, Latince asıldantılışın altı gününü örnek alarak doğanın gizli sırlarını bir diyalog biçiminde işler. Sahnede üç bilge vardır: Kral Süleyman, Saba Melikesi ve Sur Kralı Hiram. Onların birbirlerine sordukları bilmeceler sıradan şeyler üzerine değil, hermetik felsefenin ve maddenin dönüşümünün örtük hakikatleri üzerinedir. Aşağıdaki pasajda Maier, kendi eserini bu kadim söyleşi geleneğine bağlar ve simyasal muammaları neden bir haftanın günlerine bölerek anlattığını açıklar.

Türkçe çeviri (tam çeviri) · Çeviren Şira Nur Uysal

O Yaratılış Haftasının örneğini izleyerek, daha doğrusu onu anarak ve Süleyman'ın bilgeliğini, onun Saba Melikesi ile Sur Prensi Hiram'a bilmeceler sorduğunu hatırlayarak bu Felsefi Hafta'yı meydana getirdik. Bu bilmeceler herkesin gözü önündeki sıradan şeylere dair çocukça sorular değil, gizli ve saklı hususlara dairdi.

Bu eserde biz öncelikle simyasal muammaları ele alıyoruz. Onlarınkinin de böyle olduğundan şüphelendiğimiz için, bu muammaları şeylerin en yüce altı sınıfına göre bölüp açıklıyor ve her birini birer güne yayarak tamamlıyoruz.

Süleyman'ın, Saba Melikesi'nin yahut Hiram'ın gerçekten simya bilgisine sahip olup olmadığını burada tartışmayacağız. Ancak olumlu görüşü, hakikate daha uygun olduğu için baştan kabul ediyoruz.

Bu bilmeceler herkesin gözü önündeki sıradan şeylere dair çocukça sorular değil, gizli ve saklı hususlara dairdi.

Bu metin neden önemli

Michael Maier (1568-1622), İmparator II. Rudolf'un hekimlerindendi ve Rosicrucian çevrelerine yakın, döneminin en özenli simya yazarlarından biriydi. "Septimana Philosophica" onun olgunluk dönemi eserlerindendir ve ölümünden sonra 1620'de Frankfurt'ta basılmıştır. Kitap, doğa bilgisini yedi güne yayarak sunma fikrini Kutsal Kitap'taki Yaratılış Haftasından alır. Süleyman ile Saba Melikesi arasındaki bilmece geleneği, İbrani ve İslam kaynaklarında da anılan kadim bir motiftir. Maier bu motifi simyaya taşıyarak, bilgeliğin en yüksek biçiminin metallerin ve maddenin gizli tabiatını kavramak olduğunu ima eder. Buradaki İngilizce metin, Latince aslından yapılmış bir bilimsel çeviridir.

Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

Tam Çeviri

Felsefi Hafta'nın altı gününün tamamı (Gök ve Unsurlar, Meteorlar, Yerin Madenleri, Bitkiler, Hayvanlar, İnsan), 1620 Latince aslından (Frankfurt baskısı) doğrudan çevrilmiştir. Kitap altı günle tamamlanır; Süleyman kapanışta yedinci güne (Sebt) atıfta bulunur, ama bu ayrı bir bölüm olarak yazılmamıştır. 📖 archive.org (Latince asıl)

1 / 6
← bölümler arasında kaydırın →

Birinci Gün: Gök ve Unsurlar Üzerine

— s. 1 —

İsrailoğullarının kralı Süleyman, bilgelik dileğini elde ettiğinde, yalnız kendi halkı arasında değil yabancılar arasında da son derece ünlü oldu. Bunun üzerine Arabistan'ın (ya da kimilerinin dediğine göre Habeşistan'ın) uzak sınırlarından Saba Melikesi harekete geçti; görkemli bir maiyet ve son derece değerli armağanlarla donanmış olarak uzun yollar aşıp Kudüs'e vardı. Amacı, doğanın gizli sırlarına dair bilmece biçiminde sorular ortaya atıp bunları çözmesini isteyerek onun bilgeliğini sınamaktı.

Bu son derece basiretli kadın hakkında, Melike hakkında, çeşitli yazarların farklı görüşleri vardır. Kimileri onun, M. Varro'nun Sibyllalar sıralamasında birinci saydığı Pers Sibyllası olduğunu ileri sürer; Nicanor, Iustinus ve Suidas böyle der ve onun Kızıldeniz kıyısındaki Noë şehrinde doğduğunu söylerler. Kimileri de Babil'de, babası Berosus'tan (ki üç kitapta Keldani tarihini yazmıştır) ve soylu bir kadın olan Erymanthe'den doğduğunu söyler. Bazıları ona Phoebas adını verip Sambethe der; sanki Nuh'un kızıymış ve adını Sam ile Yafet'ten almış gibi. Kimileri de onu Cumaelı sayar, çünkü Babil'den İtalya'ya gelmiş ve Cumae'de kehanet yanıtları vermiştir; öyle ki Pers, Eritre, Frigya, Cumae ve Cumana Sibyllaları yazarlarca aynı kişi kabul edilir.

— s. 2 —

Pausanias, Phokis üzerine yazdığı bölümde, onun Filistin'in yukarısında oturan İbranilerle görüştüğünü, onların kitaplarından çok şey öğrendiğini ve Saba diye anıldığını yazar. Bu yüzden İbrani, Yahudi, Keldani ve Habeş Sibyllalarının hep aynı kişi olduğunu düşünürler. Pausanias şöyle der: "Demo'dan sonra, Filistin'in yukarısındaki İbraniler kehanette bulunan kadınlar arasında kendi soydaşları Saba'yı yazmışlardır; onun Berosus'tan doğduğunu, annesinin Erymanthe olduğunu aktarırlar."

Saba hakkında Glycas, Yıllıklar'ının ikinci bölümünde şöyle yazar: "Ayrıca Saba halkı Habeş soyundandır. Onların melikesi, o hayranlık uyandıran Sibylla idi. Zira yasayı bilmediği ve peygamberleri işitmediği hâlde, Süleyman aracılığıyla bilgeliği bağışlayan olarak Tanrı'yı ilan etti: 'Övülsün,' dedi, 'senin Tanrın Rab, ki sana öyle lütfetti ki seni İsrail'in tahtına oturttu.'"

Onun hikâyesi Krallar'ın birinci kitabının onuncu bölümünde ve Tarihler'in ikinci kitabının dokuzuncu bölümünde anlatılır. Orada ayrıntılı biçimde işlenir: nasıl büyük bir kalabalıkla, armağan taşıyan develerle, altınla, değerli taşlarla ve son derece kıymetli baharatlarla Kudüs'e, İsrailoğullarının kralı Süleyman'a geldiği; bilgeliğinin bütün yeryüzüne yayılan ününe karşılık verip vermediğini bizzat görüp sınamak istediği anlatılır.

Melike, kralı çeşitli sorular ve bilmecelerle sınadıktan ve kral da ona başka konular sorduktan sonra, böylesi bir bilgelik karşısında hayranlığa kapıldı. Süleyman'ın zenginliğini, süsünü, hizmetkârlarını, giysilerini, sofrasını ve günlük kurbanlarını görünce şöyle haykırdı: "Ne mutlu sana, ey Kral; ne mutlu hizmetkârlarına ve sürekli önünde duran halkına. Övülsün seni krallık tahtına oturtan Tanrın Rab." Süleyman'a yüz yirmi talant altın, çok sayıda değerli taş ve son derece kıymetli baharat verdikten sonra kendi ülkesine döndü.

Onun bilmecelerinin doğa felsefesine, yani gizli ya da doğal şeylere dair olduğu şuradan bellidir: Ne ilahiyata ne de ahlaka dair olabilirlerdi, çünkü bu konularda Süleyman'dan çok uzaktı; dini ve ahlak öğretisi Süleyman'ınkinden bütünüyle başkaydı, dolayısıyla Süleyman'dan kendisini doyuracak yanıtlar alamazdı. Öyleyse konu her yerde ortak olan bir şey olmalıydı; öyle bir konu ki ikisi arasında hiçbir ayrılık görünmesin. Bu da yalnızca doğanın incelenmesidir — çünkü doğa her yerde bir ve aynıdır — üstelik kuramsal değil, uygulamalı olanı; doğa felsefesinin eseriyle doğrulanan ve şeylerle uyum içinde olanı.

Suidas aynı Melike hakkında şunları yazmıştır: "Keldani Sibyllası, kimilerince İbrani ve Pers diye anılan, kendi adıyla Sambethe denen, kutlu Nuh'un soyundan gelen kadın, Makedonyalı İskender hakkında kehanette bulunmuştur; Nicanor da bunu anar."

— s. 3 —

Nicanor, İskender'in hayatını yazan kişidir. Bu Sibylla, Rab Mesih ve onun gelişi üzerine, Babil kulesi ve tufan üzerine pek çok şey önceden bildirmiştir. Geri kalan yazarlar da bunlarda hemfikirdir; şu farkla ki bu kitabın yirmi dördü vardır ve her biri farklı bir halkı ve bölgeyi ele alır.

Georgius Cedrenus şöyle der: "Yunanların Sibylla dediği Saba Melikesi, Süleyman'ın ününü işitince, ortaya koyduğu bir soruyla onun bilgeliğini sınamak için Kudüs'e geldi. Zira kendisi de zekâsının çabukluğu, bilgeliği ve pek çok konudaki ustalığıyla büyük ün sahibiydi."

Rab de onun hakkında şöyle demiştir: "Güney Melikesi, Süleyman'ın bilgeliğini görmek için dünyanın en uzak sınırlarından geldi."

Mesih ve onun mucizeleri üzerine şöyle kehanette bulunmuştur:

Beş ekmekle ve iki balıkla bir gün
Çölde beş bin kişiyi doyuracak:
Dahası, toplanan artıkların parçalarıyla
Umulacağı gibi on iki sepeti dolduracak.

Ayrıca şunu da söyler: Tanrı, çağların süresi dolduğunda dünyayı altüst edecek ve bütün insanları yargılayacak; herkese yaşamında yaptığına göre, işlerine göre karşılık verecek; iyilere ve dindarlara her iyilikle dolup taşan ebedî yaşamı, kötülere ve suçlulara ise hiç dinmeyecek ölümü ve azapları verecek. Şu sözlerle:

Ama sonunda dünyanın yargısı geldiğinde,
Tanrı'nın kendisi yargılayacak dindarları ve kötüleri;
Ve kötüleri yeniden karanlığa itecek:
İşte ancak o zaman anlayacaklar ne denli utanç verici davrandıklarını;
Yeryüzü ise besleyici bir ana olarak dindarlara kalacak, onlar orada oturacak.

Bu Melike Süleyman'a vardıktan sonra gelişinin sebebini açıkladı; bunun üzerine Süleyman tarafından son derece insanca karşılandı ve ağırlandı. Aynı sıralarda, Sur'un son derece anlayışlı prensi Hiram — ki bu felsefi görüşmeleri çoktandır Süleyman'la birlikte sürdürmekteydi — bilgelikte üstün gelen bu son derece seçkin çifti, hem kralı hem melikeyi selamlamak üzere Kudüs'e geldi. Bir sarayda toplandıklarında kral, gönlündeki minneti ve niyetini şu konuşmayla açıkladı:

— s. 4 —

Süleyman'ın birinci konuşması. Size büyük bir şükran borçlu olduğumu kolayca kabul ediyorum, ey seçkin prensler; kendi ülkelerinizi ve dostlarınızı bırakıp, benim uğruma bunca zorlu yolculuğu göze aldınız ki Bilgelik Tiyatrosu'nda benimle birlikte başlanacak olan işe girişip anlaşmalar yapalım. Bu, bana hoş gelen şeylerin en hoşu oldu. Eğer size beklediğiniz gibi biri olabilirsem — iyilik etme isteğimden kuşku duyulmasın — Yüce ve Ulu Tanrı'ya sonsuz şükranlar sunmam için gerçekten sebep olacaktır.

Madem başlıca bilgeliği geliştirmek için toplandık: bu Hafta'yı görüşmemize adamaya karar verdim; her günü öyle düzenledim ki daha basit olanlardan daha bileşik olanlara doğru ilerleyelim. Şöyle ki, toplandığımız bu ilk günde Gök ve Unsurların her biri üzerine konuşacağız. İkinci gün, unsurlardan oluşan ama kusurlu biçimde karışmış olan, meteorlar denen şeyler üzerine. Üçüncü gün, topraktan çıkarılan fosiller üzerine — bunların arasında en değerlileri madenlerdir. Dördüncü gün her türlü bitki üzerine. Beşinci gün, yalnız duyusal ruhla donanmış hayvanlar üzerine. Altıncı gün akıl sahibi insan üzerine. Yedinci gün ise Sebt'i ve Dinlenmeyi kutlayacağız: gök ötesi şeyler ve ebedî mutluluk üzerine derin düşünceyle.

Sözü geçen doğalar üzerine şöyle davranacağız: Görüşlerimizi, başkasının peşin hükmüne bağlı kalmaksızın özgürce ortaya koyacağız; öyle ki bunların doğruluğu nedenlerinden anlaşılsın. Bunlara, her konuda, gizli ya da Hermetik felsefenin bilmecelerini ekleyeceğiz — geri kalan her şey zaten bunlar uğruna tartışılır — ve bunları birbirimize çözülmek üzere önereceğiz. Bunlarda kim galip çıkarsa, on bin düşmanı kanlı eliyle ve vahşi bir öfkeyle öldürmüş olsaydı kazanacağından çok daha haklı biçimde insan adını hak edecektir; çünkü insan, akledilir doğaya sahip olandır.

Ben de seve seve, önce sizin önerilerinizi ya da sorularınızı bekleyerek sınayacağım: felsefenin halkça bilinmeyen sırlarından bana ne getireceksiniz, göreyim.

Saba Melikesi'nin karşılığı. Büyüktür bilgeliğin, ey Kral; hayranlık verici söyleyişin ve tanrısal muhakemen. Bunlar kendi ülkemde halkın diliyle övüldüğünde, seni bu gözlerle karşımda görmeden ve konuşurken bu kulaklarla işitmeden rahat edemedim. Bu bana nasip olduğuna göre kendimi mutlu sayıyorum; ama daha da mutlu sayacağım, eğer kendin sunduğun gibi, sorduklarıma karşılık verip beni görüşmene ve son derece adil yanıtlarına layık görürsen.

Öyleyse ilkin, senin belirlediğin sıraya uyarak, görünen gök ve onun içindekiler üzerine, bir de unsurlar üzerine soralım. Söyle bana öyleyse, ey en bilge Kral: gizli felsefede hangisi daha üstün ve daha değerlidir — Gök mü, yoksa Yer mi?

— s. 5 —

Süleyman. Bu büyük dünyada Yer, unsurların en cisimsi ve en yoğun olanıdır; Gök'ün havası ise seyrek ve her yere nüfuz edicidir. Sonra, Yer merkezdir, Gök ise onu kuşatan çevredir. Üçüncü olarak, Yer sabit ve durağandır, Gök ise havai ve hareketlidir. Filozofların Göğü ile Yeri de işte böyle bir ilişki içindedir. Bu yüzden bu üstadlıkta Yer, Gök'ten daha soyludur; oysa büyük dünyada durum böyle değildir.

Saba. Bana öyle görünmüyor ki Gök havai olsun, Yer de hareketsiz dursun.

Süleyman. Eğer felsefi olarak bileşik olan Gök ve Yer üzerine bir soruşturma yapılıyorsa (ki burada söz konusu olan da budur, felsefi dünya denen şeydir), bu, dünyanın göğünden ve unsurlarından benzetme yoluyla aktarılmıştır; şöyle söylenmelidir: önce, benim görüşümün pek çok noktada ortak felsefeyle örtüşmediğini kabul etmem gerekir; bunları burada önceden belirteceğim ki geri kalan soruların açıklaması daha aydınlık olsun.

Yer, dünyanın ortasında durur, hareketsizdir; ne de — Kopernik'in gökbilimsel varsayımdan ileri sürdüğü gibi, Gök durgunken — yirmi dört saatte kutuplar ya da dünyanın ekseni üzerinde döndürülür; bu eksenin ortasında, engellerle alıkonulmadıkça, bütün ağır şeyler bir merkeze doğru yönelir. Bu Yer'in, merkeze yakın kısımlarında daha sıkı, katı ve ağır olduğu; yüzeyine doğru ise tam tersinin daha muhtemel olduğu (kanısındayım). Yer, kendi çukurlarında ve alçak yerlerinde suyu, Okyanus'u ve denizleri, bir kap gibi kuşatarak içinde barındırır.

Öyleyse Su, Yer birinci olduğu gibi, ikinci unsurdur. Su, Yer'le birlikte yuvarlak bir küre oluşturur; ne var ki bu küre, yakın zamandaki gözlemlere göre bir yönde daha basık bulunmuştur; şöyle ki, yeni keşfedilen topraklarda, kış aylarında Güneş ufkun altına indiğinde, belli bir güne dek yeniden doğmaması gerekirdi — eğer Yer'in yuvarlaklığı Ekvator'dan aynı sapma açısıyla öbür tarafta da tıpatıp aynı olsaydı — oysa neredeyse bir ay kadar daha erken göründüğü görülmüştür.

Hava bu küreyi çepeçevre kuşatır ve kendini sabit yıldızlar göğünün en dış sınırına kadar yayar.

Ateş ise gerçekten bir unsurdur, ama kendine ait, sürekli kalacağı belirli bir yeri yoktur. Bütün öbür unsurların içinde, görünmez biçimde bulunur; şöyle ki toprakta, suda, havada: Hava ise, ne kadar yüksekse o kadar incelmiş, o kadar nüfuz edici ve delicidir.

— s. 6 —

Göğü havai olarak nitelendirdiğimizde, önce Kutsal Yazıların otoritesine dayanırız: onlar Göğün sudan kurulduğunu ileri sürer; Mezmurlar'da da Göğün sulardan gerildiği söylenir. Zira daha yoğun bir cevherden olan su, eğer her yere nüfuz eden hava yükselmekten alıkonulmasaydı, kendiliğinden onun üzerine çıkamazdı.

Göğün küreleri kurmaca şeylerdir, en fazla gökbilimsel birer varsayımdır; bunu deneyimden herkes kolayca fark edebilir: çünkü gezegenlerin kendi özgür hareketleri vardır; bu arada bu havai Gök, içindekilerle birlikte, yirmi dört saatte, hiçbir kürenin zoruyla değil, ilahi bir güçle, son derece serbestçe döndürülür. Bütün bunlar deneyimle sabittir; zira Mars'ın yükselişinin üstünde pek çok kuyrukluyıldız görülmüştür (ışıklarını oradan alan), öyle ki Mars gezegeninin kendisi bazen Güneş'ten daha aşağıda gözlemlenmiştir: buradan açıktır ki ne Güneş ne de Göğün küreleri ay-altı bölgeye ait değildir.

Putperest Aristoteles, Göğü beşinci bir unsurdan, yozlaşmaz bir cevherden kurulmuş saydı; dünyanın ezelden beri var olduğunu ve sonsuza dek süreceğini ileri sürdü; Göğün cevheri üzerine kurduğu bu kurguyu şöyle tanıttı: ne havai olsun ne de yozlaşabilir unsurlarla ortak hiçbir şeyi bulunsun, sadece kendi özüyle var olsun. Aynı şekilde, Güneş'in ve insanın insanı doğurduğunu, insan ruhunun da entelekheia yerine geçtiğini, yani unsurlardan oluşan cevherin ilk fiili olduğunu ileri sürdü.

Ama biz bu putperest filozofla, kendi doğduğu yozlaşabilir şeyler konusunda çelişiyoruz. İnsanın akıl sahibi ruhunun ne Güneş'ten ne de unsurlardan geldiğini; bunu bu Haftanın yedinci gününde ele alacağız; şimdi Güneş üzerine birkaç şey ekleyelim. Güneş Gökte, sanki büyük bir canlının yüreği gibidir (Platon'un dünyayı andırdığı gibi); ondan çevresindeki cisimlere üç şey yayılır: Işık, Isı ve Erdem. Işık, parlayan bütün gök cisimlerine iletilir — yıldızlara ve şu yeryüzü küresine — ki onu çevreleyen hava da, güneş ışığının ulaştığı ölçüde aydınlanır.

Güneş, Isısını aynı anda hem yukarıya hem aşağıya yayar: yukarıya, yani gezegenlere, ki onların niteliklerini ve güçlerini kendi ısısıyla dengeler ve etkinliğe geçirir; aşağıya, yani Yer'e, orada madenler, bitkiler ve hayvanlar bu ısıyla kuşatılmış olarak sevinir, çoğalır ve büyür.

Erdemini de benzer biçimde çevresine, yukarı ve aşağı doğru yayar; öyle ki yıldızlara kadar ulaşır, aşağı doğru da her gezegen kendi erdemini Güneş'inkiyle dengeleyip birleştirdiğinde, doğmakta olan şeylere iletilir; büyüdükçe onların çoğu Güneş'e döner. İyi ve derinlemesine düşünürsek, Gökte Güneş, insan bedeninde yürek nasılsa, kendi işlemlerinde öylece ilerler. Yürek, daha saf kandan, hava gibi, ama ateşli bir tabiattan, sıcak ve kuru ruhlar/tin (spiritus) üretir; bunları büzülme ve genişleme hareketiyle, şah damarları yoluyla beyne gönderir; orada beynin soğukluğu ve nemi, ağ biçimli karmaşık yapısıyla bunları dengeleyip hayvani ruhlara dönüştürür — bunlar bedende her duyuda ve her harekete yol açmada bulunur. İşte tıpkı böyle Güneş de, ister daha saf havadan, ister başka bir yoldan, son derece incelmiş özler üretir; bunlardan Işık, Isı ve Erdem'i oluşturur.

Bu erdem, aynı biçimde çevresinde yukarı ve aşağı yayılır, en üstteki ve en alttaki yıldızlara ulaşır, kendisiyle birlikte doğmakta olan şeylere iletilebilsin diye; her gezegen kendi erdemini dengeleyip Güneş'inkiyle birleştirdiğinde, gezegenlerin dünyada ne gibi değişimlere (vicissitudines) yol açtığı bundandır, hem gezici hem sabit yıldızlara doğru, her yöne yayılarak. Işık, ışıldayan bütün gök cisimlerine iletilir; nem ve ısıya sahip bu incelmiş özler yıldızlara ulaşır, oradan da Yer'e gönderilir ve canlandırıcı bir güç taşır; bu güç bitkilerin büyümesini sağlar — yani bitkilerdeki bitkisel canı — ve insan dışındaki hayvanlardaki duyusal canı oluşturur; insan ise akıl sahibi ruhunu doğrudan Tanrı'nın elinden alır.

Güneş bunlardan başka, dünyada daha başka değişimlere de yol açar. Bütün filozoflara göre şu bir aksiyomdur: boşluk (vacuum) diye bir şey yoktur, ne de aynı yerde birden çok cisim bulunabilir. Sonra, felsefi kalabalık, unsurların yoğunlaşması ve incelmesi üzerine en güzel biçimde tartışır: şöyle ki, incelmiş toprak suya döner, su havaya, hava ateşe; ve tersine, yoğunlaşmış ateş havaya, hava suya, su da toprağa iner. İşte bunlarda bir ölçülülük (moderatio) sağlansın diye, Güneş kendi işlemlerinde şöyle ilerliyor gibi görünür: yeryüzü sularına — okyanusa, denizlere, göllere, nehirlere, akarsulara — ısısıyla etki ederek, oradan daha saf bir cevher çeker, onu havaya dönüştürür; bu da sudan daha yüksek ve daha geniş bir yer kaplar: ve böylece sürekli işler durur. Hava ne kadar saf olursa, o kadar yükseğe çıkar. Ama içinde bulunduğu dünyanın gerektirdiğinden daha fazla hava biriktiğinde, bazı yerlerde (ay-altı, alt bölgelerde, çünkü orada hava üst bölgelerdekinden daha yoğundur) havanın yeniden yoğunlaşması, yani büzülmesiyle bir çekilme meydana gelir; tıpkı sıcak bir imbikte olduğu gibi, ki orada yükselen buharlar bu büzülmeyle sıkıştırılır, su biçiminde damla damla insin diye; ya da soğuklukla olur: ve işte buradan önce bulutlar, sonra da yağmur doğar; bunlar ise meteorlar arasında ele alınacaktır.

— s. 8 —

Öyleyse Gök havaidir, çünkü ay-altı havanın onunla sürekli/kesintisiz birleşmesine engel olan hiçbir şey yoktur.

Birinci Gerekçe: Ay-altı havanın onunla birleşmesine hiçbir şey engel olmaz.

İkinci Gerekçe: Yeryüzünden yükselen gözenekli/buharsı madde, süreklilik sayesinde, hiçbir engelle karşılaşmadan Gök'e kadar çıkar.

Üçüncü Gerekçe: Eğer Gök havai olmasaydı ve ay-altı havadan bambaşka bir cevherden olsaydı, öyle bir saydamlığa sahip olurdu ki görüşümüzü yanıltırdı — tıpkı suya karışan hava gibi (örneğin, biri dizlerine kadar suya girdiğinde, ayakları şişmiş ve olduğundan çok daha büyük görünür; bunun sebebi, görüşle görülen şey arasına giren iki ayrı saydam ortamın yol açtığı aldatıcı görünümdür). Kutsal Yazılar da Göğün sudan, yani seyrekleştirilmiş bir haldeki sudan kurulduğunu gösterir.

Dördüncü Gerekçe: Deneyim de gösterir ki, bize daha yakın olan bu ay-altı hava, Gök ile birlikte, Doğu'dan Batı'ya doğru yavaş yavaş hareket eder — ama Gök kadar hızlı değil, çünkü ay-altı hava daha yoğundur ve harekete daha az elverişlidir; oysa göksel bölge, aşırı inceliği ve bu yoğunluktan uzaklığı sayesinde çok daha hızlı hareket eder. Bunun bir kanıtını da Henricus Brucaeus, Sphaera adlı eserinde belirtir: Okyanus'un geniş sularını Batı'dan Doğu'ya doğru aşan gemiler, aynı rüzgâr oranı varsayıldığında, Doğu'dan buraya gelenlerden çok daha uzun sürede yol alırlar — bunun nedeni, havanın ve okyanusun, ilk hareket ettiricinin (primum mobile) hareketini izlemesidir. Yer ise hareketsiz durur, ne Gök'ün hareketinden etkilenir, ne de kendi ekseni etrafında döner.

— s. 9 —

BÜYÜK RESİMDEKİ YA DA TABLODAKİ İLGİLİ İŞARETLERİN AÇIKLAMASI.

A. Yer, Dünyanın Merkezi.

b. Güneş'in Merkezi: a.b. Güneş'in Dışmerkezliği (Excentricitas).

c. Ay'ın taşıyıcı feleğinde Ejderha'nın baş ve kuyruk noktalarının merkezi.

d. Ay, taşıyıcı felekte, Ejderha'nın baş noktasında.

e.f. Ay'ın eşmerkezli daireleri.

g. Venüs; h. Venüs'ün Episikli (yan-çemberi).

i. Merkür. k. Merkür'ün Episikli.

l. Güneş. m.n. Güneş'in Feleği.

o. Yer'in Ekseni: r. Güneş feleğinin Ekseni.

p.q. Öbek-uzaklık (Apogaeum) ve Yakın-nokta (Perigaeum) çizgisini gösterir.

f. Mars'ın Episikli. t. Mars.

u. Jüpiter'in Episikli: x. Jüpiter.

y. Satürn'ün Episikli: z. Satürn.

A.B.C.D. Sabit Yıldızlar Feleği.

E.F.G.H. İlk Hareket Ettirici (Primum Mobile).

— s. 10 —

İkinci Bilmece. Yer mi Gök'ten, temeli olarak, yaratıldı, yoksa tersine Gök mü Yer'ten mi?

Süleyman. İlk Unsur sudur; ondan, yoğunlaşmayla Yer, seyrekleşmeyle hava ve Gök meydana geldi. Bu işleyişte yoğunlaşma, seyrekleşmeden daha soyludur; çünkü seyrekleşmiş olan zaman bakımından önce, yoğunlaşmış olan ise sonradır. Bu yüzden felsefi Gök, ham ve olgunlaşmamış olsa da, doğası bakımından öncedir; Yer ise tam tersine sonradır. Eskilerin şairleri, Gök ve Yer üzerine, bütün tanrıların ilk doğanlar olduğunu, kendileri doğurulmadıklarını, onların birleşmesinden Satürn'ün ve Rhea'nın, ayrıca Titanların doğduğunu anlatırlar: aynı şeyi onlar büyük dünyanın göğü ve yeryüzü küresi üzerine de anlamışlardır — öyle ki bu konuda akılsızlardan bile daha akılsız görünmüşlerdir: bunlar öylesine saçmadır ki hiçbir çürütmeye ihtiyaç duymazlar. Bunu ilk ortaya atanlar, başka bir gök ve başka bir yer üzerine yorumlamışlardır: gerçi biz bunu felsefi olarak, yani Gabricus ile Beya üzerinden anlarız. Gabricus, Beya'dan daha değerlidir; onlardan biri Yer'i, öbürü Gök'ü temsil eder: Gök ile Yer eş olsalar da, evlilik içinde yaşasalar da, Gök yine de Yer'in anasıdır, ve Yer ondan meydana gelmiştir.

Saba. Gök mü Yer'den daha yozlaşmaz (incorruptibilis), yoksa tersi mi?

Süleyman. Evet öyledir: Aristoteles büyük dünyada tam tersini ileri sürse de. Kendinde yozlaşmaz olan şey, orada hiçbir oluş (generatio) bulunmadığı, dört unsurdan bir bileşim de olmadığı için böyledir: dolayısıyla unsurların ne bozulması ne de çözülmesi söz konusudur. Bunun nedeni şudur: orada yalnızca en saf hava vardır, ne su, ne toprak, ne de ateş oradadır. Böylece en yüksek Gök, yalın bir cisim olarak, yozlaşmaz kalır. Ama eğer bir Kuyrukluyıldız, yeryüzünün buharlarından, o noktaya kadar yükselirse — ki Güneş'in ışınlarını kendine kabul ettiği için parlar, donmuş ve yoğunlaşmış su gibi — o da zamanla bozulur ve gözden kaybolur. Oysa bizim göğümüz, Yer'den daha çok yozlaşabilirdir, yani kendi cevherine benzer havaya, Yer'in ateşe katlandığından çok daha hızlı kaçar: çünkü Gök dişidir, Yer ise erkektir, ve dişiye üreme gücünü basan odur. Büyük dünyada ise bunun tam tersi olur: orada Gök, Yer'e dişil güçleri ve özsel biçimleri bahşeder, sanki erkek dişiye bahşeder gibi. Bu yüzden Filozoflar, nedensiz değil, bizim eserimizin ters çevrilmiş bir dünya olduğunu söylemişlerdir: çünkü büyük dünyada yukarıda olan, burada aşağıdadır, ve tersi de böyledir.

Saba. Gök ile Yer hangi bağla birbirine bağlanır?

Süleyman. Cenin ile ananın bağlandığı bağla aynı bağla; ya da ağaç ile meyvenin bağlandığı gibi: Meyve, ağaçtan ayrı bir cevherdendir, ve ona sapı aracılığıyla bağlanır; cenin de anasına göbek damarı aracılığıyla bağlanır: işte Yer de Gök'e böyle bağlanır. Zira büyük dünyada Gök nasıl Yer'in üzerine dayanıyorsa — Yer'i kuşatan havai küreye göre — onu döllüyorsa, felsefi eserde de böyledir. Burada Yer, Gök'e öylesine yakından bağlanır ki daha yakın olamaz; gerçi araya daha yoğun hava girer, ya da daha doğrusu su girer, ki ikisini de birbirine bağlayan odur, çünkü sudan, seyrekleşme ve yoğunlaşma yoluyla, ikisi de meydana gelmiştir. Su, öyleyse, Yer ile Gök'ün bağlandığı bağdır, ve göbek kordonu ile sapın, hatta ana ile dadının yerini tutar. Burada su derken, daha yoğun havayı, ya da daha ince/seyrek toprağı anlıyoruz.

Saba. Zaman bakımından önce hangisi var oldu, Gök mü Yer mi?

Süleyman. Ana, doğa düzeni bakımından kendi ceninden öncedir, ama koca her zaman karısından yaşlı değildir: tavuk mu yumurtadan önce, yoksa yumurta mı tavuktan önce zamanca gelir, bu en eski Filozofların da sorusudur: buna dairesel ve karşılıklı bir yanıt verilir. Aynısı burada da geçerlidir: Yer olmasaydı, Gök'ün ne saflığı ne de değeri olurdu: Gök olmasaydı da, Yer üretilmemiş olurdu: Yer öyleyse Gök'e sahip olduğu nitelikleri kazandırmıştır, cevheri değil; Gök de Yer'e cevherini vermiştir, nitelikleri değil. Büyük Göğün ve Yerin ilk yaratılışında, önce Gök yaratılmıştır, sular seyrekleştirilerek; Yer ise sonradan, aynı suların yoğunlaştırılmasıyla. Su, tıpkı burada olduğu gibi, orada da her iki taraf için de maddeyi sağlamıştır: Eğer gerçekten ana ile koca olarak düşünülürse, biri öbüründen önce değildir, çünkü bunlar birbirine bağımlı kavramlardır (correlativa), ki bunlardan biri öbürüne, ilişki bakımından, varlığını verir. Zira hiç kimse kölesi olmadan efendi olamaz; köle de efendisi olmadan köle olamaz: aynı şekilde hiçbir ana, çocuğu olmadan; hiçbir eş de kocası olmadan var olamaz, ve tersi de böyledir.

— s. 12 —

Saba. Bu ikisinden hangisi nicelik bakımından daha büyüktür?

Süleyman. Gök, Yer'e üstün gelir, çünkü onu merkez gibi kuşatır. Zira Yer, Gök'e göre, büyük dünyada neredeyse duyulamayacak küçüklükte bir nokta gibidir, ki onunla arasında hiçbir oran yoktur: Merkez ile herhangi küçük bir çember arasında oran yoksa, bütün göklerin en büyüğü olan en dıştaki göğün çemberi ile onun merkezi olan Yer arasında ne diyebiliriz? Gökbilimciler, göksel Güneş'in Yer'den yüz altmış altı kat daha büyük olduğunu belirler; ya Güneş'in kendisinden Gök kaç kat büyüktür? Belki yüz bin kat, belki daha da fazla: Oysa bizim Yer'imizin, kendi Göğünden bin kat daha küçük olduğunu ileri sürenler vardır, ve bunun nedeni şudur: Yer birliği (bir sayısını), su onluğu, yoğun hava yüzlüğü, ince göksel olan da binliği temsil eder. İşte bu, bizim seyrekleşme ya da yoğunlaşma zincirimizdir. İşte budur çember, ki bizim Göğümüzden ve Yer'imizden, doğuş ve olgunlaşma hareketi bakımından çözülür.

Saba. Peki bu ikisinden hangisi erdem/güç (virtus) bakımından daha büyüktür?

Süleyman. Yer'dir. Büyük dünyada durum başkadır, orada Gök, Yer'in bütün güçlerine hizmet eder: bizim eserimizde ise Yer canlı ve havaidir, ölü ya da etkisiz değildir: bu yüzden Gök'ü o canlandırır, ona gereksinim duyduğu her şeyi sağlar; yani yersel erdemleri, sağlamlığı, kararlılığı, ve bozulmadan ya da uçup gitmekten korunmayı. Onun erdeminin büyüklüğü ve üstünlüğü öyle fazladır ki, nicelikte Gök'ten ne kadar aşağıda kalırsa, nitelikte de Gök'ü o kadar aşar. Çünkü küçük bir cisimde çoğu zaman büyük bir güç saklıdır.

Saba. Ateş Gök'e mi yoksa Yer'e mi bağlanır (ascribitur)?

Süleyman. Ateş unsuru, kendine özgü biçimde, sonuna kadar seyrekleştirilmiş havadan doğar: ama Yer üzerinde onun kendine has ve en yakın barınağı bulunur: Eğer gerçekten ateş Yer'i sevmeseydi, Yer de ateşi sevmeseydi, unsurların cisimlerin bileşiminde birbirine karşılıklı bağlanması olmazdı, ve böyle bileşmiş olan şey hemen kendiliğinden çözülüp dağılırdı, yani ateş ile Yer arasında çekişme ve uyuşmazlık olurdu. Yer içinde, öyleyse, ateş sakin durur. Aynı şekilde hava ve su içinde de, büyük dünyanın unsurları bakımından. Aynı biçimde felsefi toprakta da ateş saklıdır, tıpkı havada olduğu gibi, ama havada uzaktan, toprakta ise çok yakından. Kimse, ateşin bölgesinin genellikle Gök'ün hemen yanına konulmasıyla yanılmasın: çünkü eğer öyle olsaydı, merkeze oturan Yer'e hiçbir zaman bitişik olmazdı; çünkü doğal olarak o konum yüzünden Yer'den ayrılmış olurdu. Hava ve su Yer'i kuşatır, gerçi hava nitelik bakımından Yer'e karşıttır: öyleyse ateş, Yer ile bir nitelikte, yani kuruluk'ta uyuştuğu halde, neden Yer'den en uzak olsun? Ateşte görülen o kaçış, tepesi sivri bir biçimde kendini hemen yukarı doğru uzattığında, gerçekte bir yükseliş değildir, havaya dönüşmedir; bu da şuradan bellidir ki, kısa süre sonra havanın bütün nitelikleri ve cevheri onda bulunur, artık ateş değildir: iyi düşünürsek, ateşin suya ya da havaya göre, Yer'e çok daha kolay ve doğal bir sevgiyle bağlandığını görürüz. Çünkü kuruluk, ki kendine özgü biçimde tutucudur, ateş ile Yer'e ortaktır, ikisinden de hiç ayrılmaz: Soğukluk ise Yer ile su arasında ancak ilinekseldir (accidens) ve değişkendir, hiçbir kalıcılık nedeni taşımaz: Nem de, su ile havaya ait olarak, kuruluğu dışarı ittiğinden, akışkanlığa tabidir ve değişime çok yatkındır. İşte bu yüzdendir ki, doğal bağ, ateş ile Yer arasında, Yer ile havai Gök arasında olduğundan daha güçlüdür.

— s. 13 —

Saba. Peki su, kime bağlanır, Gök'e mi, yoksa Yer'e mi?

Süleyman. Sudan Gök yaratılmıştır, hatta Yer de: ama sudan havanın meydana geldiği seyrekleşme, sudan Yer'in meydana geldiği yoğunlaşmadan daha hızlıdır: bu yüzden su, Yer'den çok Gök'e daha benzer ve daha yakındır. Büyük dünyada da görürüz ki, su Gök'ten ya da bulutlardan, yani yoğunlaşmış havadan düşer, Yer'den suyun meydana gelmesinden daha çok. Bizim Yer'imiz sıcak ve kurudur, Gök ise nemli ve soğuktur. Su öyleyse Gök'e uyar, Yer'e ise karşıttır: çünkü biri öbürüne etki edecekse, iki karşıtın birleşmesi gerekir: çünkü benzer benzere etki etmez, kendi türünden bir şeyden etkilenmez. Bu yüzden Gök ile Yer birbirine en karşıt ve birbirinden en uzak olan şeylerdir. Zira merkez kendi çevresinden ne kadar uzaksa, Yer de Gök'ten o kadar uzaktır.

— s. 14 —

Saba. Hava kime bağlanır, buna mı, yoksa öbürüne mi?

Süleyman. Ara hava, Gök ile Yer arasındadır, yani bizim içinde yaşadığımız daha yoğun olanı; bu yüzden ikisiyle de uyuşur. Felsefi eserde de böyledir: hava, Gök'ü Yer'e bağlar, ikisinden de ayrılmaz: çünkü iki karşıt, bir aracı olmadan bir arada tutulamaz. Bu yüzden hava bazen Yer'e, bazen Gök'e bağlanır, farklı bakış açısına göre: Çünkü hava, kendine özgü biçimde göksel bir yakınlığa sahiptir, ve sanki Gök'ün kendisi gibidir (burada daha yoğun olandan söz ettiğimiz ölçü dışında), ama aynı zamanda Yer'e de ortaktır; çünkü Gök'ün anası, Yer'in ise büyükanası gibi görünür.

Saba. Hava ile ateş birleşince ne olurlar, Gök mü, Yer mi?

Süleyman. Yer olurlar: Eğer bu sana tuhaf geliyorsa, açıklayayım: Bizim bu dünyamızda ateş daha ince havaya geçer, bu da daha yoğun havaya, yoğun hava suya, su da Yer'e; ateş orada bir barınak bulduğunda, tıpkı ateşteki hava gibi, ne ateş ne hava olmaktan çıkmaz, her biri kendi özünde kalır: bu yüzden hava ile ateş Yer sayılır, Yer de, bir unsur olduğu ölçüde, ikisinin de taşıyıcısı ya da barınağı sayılır: öbür yandan ateş, kuruluğuyla, arkasında havayı taşıyarak, aynı Yer'e saldırır, ve havai bir toprak bulmadıkça hiç durmaz — kav, odun, ve bütün yanabilir ya da tutuşabilir şeyler gibi: Bütün toprak ise bir miktar yağlılık, yağsı ya da kükürtsü bir cevher taşır, ki bununla tutuşur ve yanar: bizim toprağımız da böyle hava ve yağlılık taşır, ama yine de bu ateşle tutuşmaz, ateşle tükenmez; çünkü ateşte yoğunlaşmıştır ve ateşe katlanmayı öğrenmiştir, ve bu da hava ile ateşten başka bir şey değildir.

Saba. Söyler misiniz: Ateş ile Yer, bu ikisinden hangisidirler, ve bu seferlik burada bırakayım mı?

— s. 15 —

Süleyman. Yer'dirler: ama unsur-Yer ile unsurlanmış Yer'i birbirinden ayırmak gerekir: Unsurlanmış Yer, Gök ile karşılaştırılır. Unsur-Yer ise, yalın olarak, kendi başına ele alınır: Yer ile ateş, birbirine bitişik ve akraba unsurlardır, ama yine de birlikte Gök ile hiçbir ortak yanları yoktur: bu yüzden zorunlu olarak unsurlanmış Yer buna uyar, ki sıcak olduğundan ateşten yoksun değildir; katı ve sabit olduğundan da, kendine özgü biçimde Yer'dir.

Saba. Fazla yorucu görünmeyeyim diye, burada duruyorum, ve yerimi seve seve Prens'e bırakıyorum: ama gizli bilgelik üzerine bana bağışladığınız bu son derece insancıl yanıt için sonsuz teşekkürler ediyorum, ki beni bununla onurlandırmaya layık gördünüz; bu borcumu, yüreğimin en derininden sunuyorum.

Süleyman bunun üzerine Hiram'a dönerek dedi ki: Büyük Prens, aramızdaki âdete göre — ki doğanın bu gizlerinde, Kraliçe'nin huzurunda karşılıklı ilerlemeyi alışkanlık edindik — siz de aynı konular üzerine kendi sorularınızı önerebilirsiniz; bunlara, elimden geldiğince, gerçekten uzak olmayan yanıtlar vermeye çalışacağım: çünkü bu Hafta bizim Okulumuza adanmıştır, ki içinde doğaya dair gizli ya da kuşkulu şeyler üzerine özgürce soru sorulabilir.

Hiram. Bilgeliğiniz büyüktür, ey Kral, ne de iyilikseverliğiniz ya da nezaketiniz ondan az değildir, ki bunlarla bütün ölümlüleri aşarsınız; buna güvenerek, bu konu üzerine zaten biraz sorgulama yapmış olduğumdan, bilgeliğinize dair size bıraktığım bu büyük özgürlükle, sorduğum şey olan Unsurlar üzerine, en sonuncusundan devam edeceğim:

On Üçüncü Bilmece. Hava ile su, doğal ya da felsefi eserde nedirler?

Süleyman. Gök'türler. Zira büyük dünyada sudan hava ve havai Gök nasıl doğuyorsa, burada da nemli unsurlar Gök'ü, yani ruhani kısmı temsil eder. Zira ateş, kendine besin bulduğu sürece, havayla akrabalığı yüzünden nasıl Yer'e bağlanıp onu ayakta tutuyorsa, aynı şekilde kuruluk yüzünden de, ki Yer ile ateşe ortaktır; hava ile su da benzer biçimde birbirine bağlanır, her biri karşılıklı olarak. Gerçekten de Gök, sudan ve havadan yaratılmıştır, tıpkı Yer'in bu karşıt unsurlardan yaratılmış olması gibi.

— s. 16 —

Hiram. Su ile Yer nedir?

Süleyman. Aynı şekilde Gök'türler: Zira Gök, kendi içinde Yer unsurunun en saf kısmını taşır; çünkü hiçbir unsur o kadar yalın ya da saf değildir ki, kendi içinde komşu bir başka unsurdan hiç değilse azıcık bir şey saklamasın. Su, Yer'e en yakın olduğundan, suyun daha yoğun kısmı Yer'e geçip orada çöker, Yer'in daha ince kısmı ise suya doğru seyrekleşir: bu unsurlar arasındaki karşılıklı seyrekleşme ve yoğunlaşma, su ile Yer arasında, suyun havaya, havanın ateşe (ve tersine, aşağı inerken) geçişinden daha uzun bir zaman alır.

Hiram. Gök'ün Yer'e dönüşümü nasıl olur?

Süleyman. Ateşi havaya, havayı suya, suyu da ateşle bitişik olan Yer'e pıhtılaştırarak (coagulando). Pıhtılaşma ise, daha seyrek ve daha yayılmış bir cevherin, daha yoğun ve daha büzülmüş bir cevhere dönüşmesiyle, ve niteliklerin karşılıklı değişimiyle olur. Zira havanın nemi suyun soğukluğuna, suyun soğukluğu Yer'in kuruluğuna, Yer'in kuruluğu da ateşin sıcaklığına yol verir, ama öyle ki önceki niteliklerin hükmü hiç değilse bir ölçüde kalır, böylece yenileri geldiğinde eskiler büsbütün sönmez. Zira şu kesindir ki bir bileşimde, ilk niteliklerden her zaman bir şey kalır; çünkü öyle olmasaydı, bileşmiş Yer başka bir suda çözünüp onunla yeniden pıhtılaşamazdı; çünkü bir doğanın öbürüne girişi, yani karşılıklı çözünme (colliquefactio), eksik kalırdı.

Hiram. Gök'ün rengi nedir?

Süleyman. Büyük dünyanın göğünün rengi ne ise, öyledir; çünkü burada Gök, orada olduğundan çok farklı biçimde, dişil ve edilgen bir doğaya sahiptir. Rengi, bol ışık ve berraklığın rengidir, yani beyazdır, ki bu da kadınlara özgü bir renktir. Renkler ise birbirinden...

— s. 17 —

...ışığın az ya da çok bolluğuna göre ayrılır. Bu yüzden en uç renkler siyah ile beyazdır: siyah en az ışığa, beyaz ise en çok ışığa sahiptir: geri kalanlar ise ara renklerdir: Daha seyrek cisimlerin daha çok ışığa, daha yoğun olanların ise daha az ışığa sahip olduğu görülür, unsurlardan söz ederken. Bu yüzden ateşin alevi, kendi başına ele alındığında, kırmızı değil, beyazdır: ama yanan bir kömür parçası ele alındığında kırmızı görünür, çünkü onda ateş ile toprağın rengi karışmıştır, ve bu tam olarak şu yüzdendir: ateş daha seyrek bir unsurdur, bu yüzden geri kalanlardan daha çok parlar. Seyreklik ve beyaz renk bakımından ateşten sonra hava gelir, sonra su. Yer ise, kendi başına ele alındığında, mattır ve ışıktan yoksundur, bu yüzden siyahtır. Ama burada birileri, deniz kumunun beyazlığını, mermeri ya da tebeşiri — ki bunlar son derece beyazdır — ve toprağa ait cisimleri öne sürebilir; buna şöyle yanıt vermek gerekir: bunlar yalın Yer unsuru değil, bileşik cisimlerdir. Biz ise burada en yalın olandan söz ediyoruz. Bileşik cisimlerin renklerinde ise büyük bir çeşitlilik vardır, öyle ki bu cisimlerin seyrekliğine ya da yoğunluğuna göre, ilk niteliklerine göre ise hiç, hüküm verilemez. Zira yeşil otları ve bitki ile ağaç yapraklarını görürüz — kolayca yok olan cisimlerdir — ama aynı zamanda zümrüt taşını da, ki çok daha sıkı bir cisimdir: aynı şekilde mermer, kireç, kar, buz, billur, elmas, safir beyazdır, tıpkı papirüs, keten, süt ve benzerleri gibi; aynı şekilde gül hem beyaz hem kırmızıdır, tek bir nitelikte, özde, adda ve cevher seyrekliğinde olduğu halde: yine de şu kesindir ki, yeşil, mavi ve sarı renkler göze dost gelir, çünkü aradadırlar, siyah ya da koyu renk ise gözü şiddetle büzer, beyaz da görüşü, yani görme ruhunu dağıtır ve gözlerin keskinliğine zarar verir. Bu yüzden karanlık bir zindanda uzun süre kalanlar, birden aydınlığa çıkarılırlarsa, kolayca görüşlerini yitirirler, ve kar üzerinde uzun süre yolculuk edenler göz ağrıları duyarlar. Ama kendi başlarına, insan görüşüne göre değil, ele alınan renklerin, siyah ile beyazın farklı oranda bileşiminden oluştuğu söylenir. Örneğin bulutlar, beyaza karşı koyu görünseler de, gök mavisini temsil ederler: şafağın rengi de beyaz ile siyahtan kırmızıya döner, ama en çok siyah ve azıcık beyazdan oluştuğu söylenenden farklı bir düzenleme ya da oranla. Ve benzer şeyler hakkında da böyle hüküm verilmelidir.

Hiram. Yer'in rengi nasıldır?

Süleyman. Kırmızıdır, ki bu ateş ile Yer'den, hangi unsurlardan oluştuğundan...

— s. 18 —

...bildiğimiz gibi. Zira ateş, toprakta, kırmızı bir renk verir, tıpkı yanan korlarda görüldüğü gibi. Nasıl ki mavimsi (caeruleus) renk, siyahtan, saydam beyaz aracılığıyla doğuyorsa, kırmızı da ateşli beyaz saydamdan öyle doğar; sarı renk de kırmızıdan, beyaz saydam aracılığıyla; turuncu renk ise sarıdan, mor saydam aracılığıyla doğar — her biri kendine özgü ve farklı bir oranla. Doğa ise, renkleri üretirken, bir karışıma ihtiyaç duymaz, onları doğrudan kendi hazinesinden, her birini tek tek, sanki yalınmış gibi, cevherlerde üretir; yine de bazılarında derece derece ilerleyerek, tıpkı olgunlaşmamış yeşil üzümlerde, sonra Güneş'in ısısıyla sararmalarında görüldüğü gibi; aynı şekilde meyvelerde de, ki çiğken yeşildirler, sonra yaklaşan ısıyla olgunlaşarak sarı ya da kızıla dönerler: Elmas da kızıl topraktan kızıl yapıldığı gibi, bizim toprağımız da öyledir.

Hiram. Gök erkek midir, yoksa Yer mi?

Süleyman. Yer'dir: Kimileri şaşırabilir, bizim eserimizde Gök'ü erkek, Yer'i dişi diye adlandırdığımıza, oysa büyük dünyada tersini görürüz, orada Gök'ün, eşi Yer ile yattığı ve Titanları, Satürn'ü, Jüpiter'in ve Satürn'ün babasını doğurduğu söylenir. Ama gerçekte, o anlatılarda başka bir alegori kastedilir: çünkü orada Gök, Satürn'ü kendisi değil, onun en ünlü torununu doğurur, ki bu doğuş gerçekleştiğinde Satürn ve Jüpiter adını alır. Bunun nedenini şöyle söyleyebilirim: Yer ile Gök bir çember oluşturur (bundan başka yerde söz edilecektir), ki bu çemberde merkezden eşit uzaklıkta çizilen başka çizgiler de görünür, bu çember merkezden biçimlenip orada tutulur, başka bir şekle, örneğin beşgene ya da altıgene dönüşmesin diye.

Hiram. Öyleyse Yer, Gök'ü mü döllüyor?

Süleyman. Evet öyle; ve Gök de Yer'e benzer çocuklar doğurur. Palici kardeşler üzerine şöyle anlatılır: Yer'den doğdukları, ana Thalia'dan, önce orada gizlenmiş olarak...

— s. 19 —

...bizim toprağımız, göksel eşiyle birleştiğinde, kendinden doğurur, ve başkasından gebe kalan şeylerde olduğu gibi, ona yabancı bir ceninin yerleştirilmesine gerek yoktur: bu döllenme çiftleşmeden sonra olur, çiftleşme de evlilikten sonra olduğu gibi: ve doğacak cenin büyük bir tabiattan olacaktır, kendi ana-babasından daha iyi, daha soylu ve daha güçlü — oysa ana-baba, kendi başlarına ele alındığında, daha bayağı bir konum ve kökenden gelirler.

Hiram. Bu eserde Gezegenler var mıdır?

Süleyman. Elbette vardır, ama hepsi bir arada ve aynı anda değil, art arda: Önce Güneş ile Ay, Yay burcunda birleşir: Sonra, Ay çiftleşmeden dönerken, Satürn onunla karşılaşır, ardından Balık burcunda Jüpiter: Bunu İkizler'de Merkür izler; Sonra yeniden Güneş, onun kocası, Aslan burcunda, ki orada Güneş'in çocuğu doğar: Mars ile Venüs ise bu arada kendi çaldıkları aşka dalarlar, doğum yapan Ay'ı ziyarete gitmeye bile vakit ayırmazlar — özellikle de Venüs'ün kocası Vulkan, burada ebelik görevini üstlendiğinden.

Hiram. Öyleyse Mars ile Venüs hiçbir zaman bu eserde bulunmazlar mı?

Süleyman. Bulunurlar, ama yalnız başlarına: Zira ikisinden en güzel kız Harmonia doğar, ki o Kadmos'a eş olarak verildiğinde, bütün Tanrılar ve Tanrıçalar, armağanlarıyla gelirler. Mars ile Venüs'ün Vulkan tarafından bağlanmış olduğu söylenmesine gelince, bu onların aşkına hiçbir zarar getirmemiştir, tersine daha çok sağlamlık getirmiştir: çünkü böylesi uygundur, sıkıca birleşmiş kalsınlar, biri öbürünü terk etmesin diye.

Hiram. Güneş ile Ay nerede, hangi yerde birleşirler?

Süleyman. Ay'ın yatağında, ki bu Ejderha'nın Başı imgesini taşır: çünkü Ejderha, onun doğasıyla en çok uyuşan şeydir, gerçi kendine özgü biçimde ona ait değildir: Bu Ejderha, Hermes'in tanıklığına göre, Güneş'in ışınlarından kaçar, yani Ay, doğumdan sonra o yataktan başka yere taşınır, kocası Güneş ya da küçük oğlu, doğaları gereği ona karşıt olan Ejderha tarafından kışkırtılmasın diye.

— s. 20 —

Hiram. Bu Güneş, Ay'ı aydınlatmıyor mu?

Süleyman. Elbette aydınlatıyor: Zira bütün ışık Güneş'tendir: Güneş, Gök'ün kandilidir, bütün yıldızlara ışığını bahşeder, Ay'a da öyle, ki onun ışığı, tam ve dolgun artışına erişene dek, zamanla çoğalıyor gibi görünür. Bizim eserimizde de aynı oran geçerlidir: burada Ay boynuzlarını (evrelerini) alır ve bırakır, yani eşi Güneş'in parlaklığını gitgide daha çok alarak.

Hiram. Burada hiç Güneş ya da Ay tutulması olmaz mı?

Süleyman. Olur — doğanın olağan düzenine aykırı görünse de — hem Güneş'in hem Ay'ın tutulması aynı anda, bir kerede olur, ve şöyle olur: Ay, Güneş'le kavuşumunda, onu gözlerimizden çevirir ve gölgeler: ama yoğun ve kara bir bulut da aynı anda Ay'ı örter, o da görünmesin diye: ve bu bulutun, Satürn'ün kötücül bakışıyla çekildiği ya da yoğunlaştığı söylenir, yani yeryüzündeki insanlar göksel ışıklardan bir süre yararlanmasınlar diye.

Hiram. Her şeye son derece bilgece yanıt verdiniz, ey en iyi Kral, size eşsiz bir minnet borçluyum, burada duruyorum.

Bunun üzerine Süleyman: Gün burada akşama doğru ilerliyor, bu yüzden, konuşmamızın uzun gecikmelere izin vermediğinden, kısaca bir kez daha herkese sorular öneriyorum. Size öyleyse, ey en bilge Kraliçe, sözümü çeviriyorum, yüzünüzden ve gözlerinizden yayılan o tatlılık sayesinde, özellikle büyük dünya üzerine olan küçük sorularımı hoşgörüyle karşılayacağınızdan kuşku duymuyorum. Bu yüzden soruyorum:

Yirmi Beşinci Bilmece. Dünyanın gözü, ya da daha doğrusu yüreği olan o Güneş, bizim gözlerimizden, ya da yeryüzünün yüzeyinden, ne kadar uzaktadır?

Saba. Gökbilimsel gözlemden şu kesinleşmiştir ki, Güneş bizden, Ekvator çizgisinde ya da Ekinokslara yakın bir noktada, yeryüzünün altmış dört yarıçapı kadar...

— s. 21 —

...uzaktadır: oysa yeryüzü küresinin bir yarıçapı sekiz yüz elli dokuz tam on birde yedi Alman mili tutar, tüm çapı ise bin yedi yüz on sekiz tam on birde yedi Alman mili tutar. Ve dairesel çevresi beş bin dört yüz Alman milidir. Öyleyse Güneş, o noktadan, ya da bizim görüşümüzden, elli dört bin dokuz yüz doksan altı Alman mili ya da o civarda uzaktadır.

Süleyman. Bütün bunlar nereden bu kadar kesinlikle çıkarılıyor?

Yirmi Altıncı Bilmece. Saba: Belirli aksiyomlardan ve gözlemlerden; şunlardan görüleceği gibi:

Birincisi: Yeryüzünün, yıldızları taşıyan Göğün merkezi olduğu ve tam ortasında bulunduğu kanıtlanmıştır.

İkincisi: Yeryüzü yuvarlaktır, ve suyla birlikte tek bir küre oluşturur.

Üçüncüsü: Eğer Gök'te büyük bir çember tasarlanır, ve ona tam karşılık gelen bir çember de Yer'de tasarlanırsa, ve her ikisi de üç yüz altmış parçaya, yani derece denen birimlere bölünürse, o zaman sorulur: Yer çemberinin ya da çevresinin her bir derecesine ya da parçasına kaç Alman mili karşılık gelir; bu bilinirse, bütün parçalar için, yani tüm çember için kaç mil sayılması gerektiği de bulunabilir.

Dördüncüsü: Bunu araştırmak için, Gök'ün hareketsiz noktası, yani kutup gözlemlenmiş, ve bu kutbun, kişinin durduğu her yerin ufkunun kaç derece üstünde olduğuna bakılmıştır: Ama kişi kuzeyden güneye doğru ilerledikçe, kutbun gitgide daha da alçaldığı görülmüştür, öyle ki her on beş Alman mili için, Gök'te tam olarak bir dereceye denk düşer: Bu yüzden, Yer çemberinde de Gök'teki kadar derece olduğundan, bir derece on beş Alman mil olduğuna göre, bu eşdeğerdir; çünkü mesele derecelerin arasındaki uzaklıktır: Öyleyse Yer'in büyük çemberinin üç yüz altmış derecesi, beş bin dört yüz Alman mili eder, ki bu da yuvarlak Yer ile suyun çevresidir.

Beşincisi: Geometrik gözlemden şu da kesinleşmiştir ki, çevre kendi çapına, Aritmetik kurala göre, yirmi ikinin yediye oranı gibi bağlıdır; bu yüzden Aritmetik, Yer'in çapını, beş bin dört yüz Alman millik çevreden yola çıkarak arar, ve çapı bin yedi yüz on sekiz tam on birde yedi Alman mili, yarıçapını da sekiz yüz elli dokuz tam yirmi ikide on bir Alman mili olarak bulur. Bu yarıçap milleri altmış dört kez alındığında, Güneş'in uzaklığı ortaya çıkar, yani elli dört bin dokuz yüz doksan altı.

— s. 22 —

(Bu sayfadaki şekil, Yer'in ve Gök'ün iki çemberini üst üste gösterir; şekle işlenmiş açıklama şöyledir: "Göksel Çemberin üç yüz altmış derecesi — Yersel Çemberin de üç yüz altmış derecesi. Eğer Göksel Çemberin bir derecesine, Yer'de Yersel Çemberin bir derecesi karşılık geliyorsa, yani on beş Alman mili aralığı, o zaman üç yüz altmış dereceden oluşan bütün Yersel Çember, yaklaşık beş bin dört yüz Alman mil çevresine sahiptir.")

Süleyman. (Yirmi Yedinci Bilmece.) Peki Güneş'in Yer'den bu kadar çok yarıçap uzaklıkta olduğu nereden bilinir?

Saba. Üçgenlerin Geometrik öğretisinden, yani Aritmetik hesaptan. Zira herhangi bir üçgenin bir kenarı, yani bir kenarın çizgisel uzunluğu, ve o kenara komşu açı, gözlemden bilindiğinde, şu da bilinebilir...

— s. 23 —

...aynı üçgenin geri kalan iki kenarı da, açılarıyla birlikte. Bu doğruysa (ki bu bir Geometri aksiyomudur), Gök'te görülsün ya da Yer'de bulunsun, herhangi cisimlerin uzaklığı ve büyüklüğü araştırılabilir: örneğin Güneş'in uzaklığını, şöyle kurulan bir üçgenden bulmuşlardır: Yer'in yarıçapı bir kenar olsun, Güneş'in orta noktasına doğru her iki taraftan çizilen doğrular da geri kalan iki kenar olsun, şöyle: c kenarı bilindiğinde, ki bu yeryüzü küresinin yarıçapıdır, ve f açısı bilindiğinde, aynı üçgenin öbür iki kenarı olan a ve b de bilinir — özellikle b bulunur, çünkü a ya da b harfi kendi içinde c çizgisini, yani Yer'in yarıçapını, altmış dört kez içerir; kanıtlanması istenen de buydu.

(Şekil: e — Güneş'i simgeleyen küçük çember, üstte; d — Yer'i simgeleyen büyük çember, altta; a, b, c, f — üçgenin kenar ve açı noktaları.)

Yirmi Sekizinci Bilmece. Süleyman: Peki Güneş'in Yer'e göre büyüklüğü nedir, ve bu nasıl araştırılır?

Saba. Yer'in cismi, Güneş'in cisminden yüz altmış altı kat küçüktür; yani yüz altmış altı tane böylesi yersel küre bir araya sıkıştırılsaydı, boyutlarıyla hiç değilse bir Güneş cismine denk gelirdi — bu, çapın ya da çevrenin böyle bir oranı için anlaşılmalıdır, yersel...

— s. 24 —

...cismin Güneş cismine oranı için, ama katı, birleşik cisimler bakımından: bu da aynı üçgenler öğretisiyle araştırılır: Güneş'in görünen çapı alınsın, ondan iki yana, gözümüze doğru birleşen iki doğru çizilsin, ve böylece bir üçgen ortaya çıkar, ki bir kenarının uzunluğu şöyle bilinir:

(Şekil: e/a — Güneş'i simgeleyen küçük çember, üstte; d — Yer'i simgeleyen büyük çember, altta; b, f, c — üçgenin kenar ve açı noktaları.)

e, yani b ya da c doğrusunun uzunluğu bilinir, ve f açısı da yukarıda söylenen öğretiden bilinir: Öyleyse a doğrusu da bilinir, ki bu Güneş'in çapıdır: Ve böylece genel olarak bütün yıldızların ve bizden en uzak öbür cisimlerin büyüklükleri ve uzaklıkları araştırılır.

Yirmi Dokuzuncu Bilmece. Süleyman: Nasıl olur da Güneş iki karış kadar görünür, oysa Yer, birkaç yılda ancak dolaşılabilecek kadar büyük olduğu halde, Güneş'e göre bu kadar ufacık kalır?

Saba. Bunun nedeni Güneş'in uzaklığıdır: Zira biliriz ki, büyük cisimler bile, daha uzaktaysalar, küçük görüntücüklerle daha küçük görünürler, yakındakiler ise büyük görünür: bunun nedeni, görülen şeylerin görüntülerinin, silindirik değil piramit biçiminde, insan gözlerine doğru uzanmasıdır.

Süleyman. Yanıtladıklarınız, ey Kraliçe, hiç kuşkusuz son derece doğrudur, çünkü bunlar herkesçe kabul edilmiş aksiyomlardır:

— s. 25 —

Otuzuncu Bilmece. Peki Güneş'in yazın Yer'den kıştan daha uzak olduğu söylenmesinin gerçek nedeni nedir?

Saba. Gökbilimciler, Güneş'in yazın, kıştan çok daha fazla bin milce yükseldiğini, yani yeryüzü yüzeyinden daha çok uzaklaştığını belirlerler — yani Oğlak Dönencesinden Yengeç Dönencesine kadar yükselir, sonra Yengeç Dönencesinden yeniden Oğlak Dönencesine doğru alçalır. Bunun için birkaç neden gösterilir:

Birincisi doğa bilimseldir: çünkü Güneş, daha büyük bir uzaklıkta, ışınlarının yansıma açıları daha çok katlandığından, daha çok ısıtır — yazın böyle, kışın ise daha az.

İkincisi gözlemdendir, çünkü gözlem aletinde Güneş yazın kıştan daha uzak görünür.

Üçüncüsü, yaz ve kış yarıyıllarının süre eşitsizliğindendir: bir ekinokstan öbürüne, yaz kıştan yedi gün daha uzun sürer; çünkü İlkbahar doksan üç günden, Yaz doksan üç günden oluşur, yani yüz seksen altı gün; Sonbahar ise doksandan, Kış seksen dokuzdan, ki bunlar birlikte en azından yüz yetmiş dokuz gün eder.

Dördüncüsü, günlük hareketin yavaşlığındandır; çünkü Güneş, yirmi dört saatte kendi hareketinin daha azını yazın tamamlar, kıştan daha az: Ve bunlar doğru olduğundan, kimse buna kuşkuyla yaklaşmaz.

Ama ben, Güneş'in ve üst Gezegenlerin Dışmerkezli ve Eşmerkezli çemberleri üzerine kabul görmüş o Varsayımlara karşı, şunu ileri sürüyorum: Yer, sabit yıldızların ve İlk Hareket Ettirici'nin hareketsiz merkezidir, Güneş'in kendisi ya da güneş cisminin merkezi ise üst Gezegenlerin feleklerinin ya da episikllerinin merkezidir: öyle ki bu dördü, Yer'le birlikte kuşatılır, Venüs ile Merkür de kendi merkezlerini Güneş'te bulur, ki onun öncüleri ve ardılları olurlar, ama kendi feleklerinde öyle düzenlenmişlerdir ki, yalnızca Ay gerçekten Yer'in çevresinde döner. Eğer bu doğruysa, Güneş'in uzaklaşıp yakınlaşmasının, ve yarıyıllık ile günlük gidişlerin süre farkının nedeni buradan bellidir. Ama Güneş'in kışın yazdan daha büyük görünmesinin, bu yüzden de daha yakın sanılmasının, yukarıda söylenen ortak nedenin yanı sıra, bir de optik nedeni vardır...

— s. 26 —

...bunu gösterir: çünkü kışın ay-altı hava, yoğunlaşma yüzünden daha yoğundur. Daha yoğun bir ortam aracılığıyla ise, saydam cisimler daha büyük görünür, yeter ki ona bitişik ya da sürekli olan daha ince bir ortam da bulunsun: Ay-üstü hava, yani esîr, yoğunlukça hep aynı kalsa da, onunla bağlantılı ay-altı hava büyük ölçüde değişir, kâh daha yoğun kâh daha seyrek olur: Aynı şeyi, çift camlı o optik aletler de gösterir — biri kalın ve oyuk, öbürü ince — ki bunlar görülen nesneleri, bakış açısına göre, ya çok büyütür ya da küçültür: Görüyorum ki benim bu görüşüm başkalarının da hoşuna gitmiş, örneğin Hieronymus Montuus'un, ki o da Alexander Benedictus'tan şöyle aktarır: 'Küçük yıldızlar,' der, 'kışın, yani daha yoğun havada, yazdan, yani daha seyrek havadan, daha iyi görünür: Bu yüzden aynalar da, ne kadar kalınsa, görülen nesneleri o kadar büyük gösterir.' Onun sözü bu kadardır.

Süleyman. Güzel konuştunuz, ey Kraliçe; ama ben, zamanın kısalığını ve sizin dinlenmenizi gözeterek, öğreniminizin bu bereketli hazinesinden, sanki Amaltheia'nın boynuzundan çıkarıp sunduğunuz bu yanıtla yetiniyorum. Size öyleyse, ey en övgüye değer Prens, karşılıklılık kuralı gereği sıra geldi, soruyorum:

Otuz Birinci Bilmece. Yukarıdaki öğretiye göre, Güneş'in çemberinin, yani tutulma dairesinin (ecliptica) çevresi ne kadardır?

Hiram. En bilge Kral, biz bu karanlık vadide, bu sırlar karşısında, sanki kekeleyen çocuklar gibi, bunlardan çok uzak görürüz kendimizi: Ama aklımızın erdiği ölçüde, Geometri ile Aritmetik'in bu iki kanadıyla, kaba bir Minerva ile araştırarak (yani ince bir iğneyle her şeye dokunma iddiasında olmadan, ne de gerçekten bin ya da on bin birimlik bir sapma yapmadan), şöyle yanıtlıyorum: Eğer Güneş çemberinin, yani tutulma dairesinin yarıçapı (inandığım gibi) elli dört bin dokuz yüz doksan altı Alman mili ise, çapı yüz dokuz bin dokuz yüz doksan iki'dir. Çevresi ise üç yüz kırk beş bin altı yüz seksen dokuz tam yedide bir Alman milidir, ki Güneş bunu, kendini kuşatan Gök ile birlikte, ilk hareketinde yirmi dört saatte tamamlar: Üst Gezegenler ile sabit yıldızlar ise bunu iki ya da üç kat daha yavaş tamamlarlar.

— s. 27 —

Süleyman. Ey En Yüce Tanrı'nın hayranlık verici gücü, ki insan düşüncesinin bütün kapasitesini fazlasıyla aşar — o göksel koşucuların, tek bir gece ve gündüzde, bu kadar yüz binlerce Alman mili boyunca dolaştırılabilmesi, oysa bu yeryüzünde, sefaletlerin en aşağı zindanında, bir insanın aynı süre içinde yüz mil bile kat etmesi mümkün değildir, ve bir savaş makinesinden en şiddetli güçle atılan bir gülle bile, aynı sürede (ilk hızını koruyarak) ancak bin mil kadar uçabilir.

Otuz İkinci Bilmece. Peki Güneş, Gök'ün ilk hareketiyle bir saatte kaç Alman mili, ikincil ya da kendi hareketiyle ise kaç mil kat eder?

Hiram. Az önce sözü edilen o çemberin, yani tutulma dairesinin çevresine göre, Güneş ilk hareketle on dört bin dört yüz üç tam yedide bir Alman mili kat eder, kendi ikincil hareketiyle ise bir saatte otuz dokuz mil ve üçte bir mil kadar kat eder.

Otuz Üçüncü Bilmece. Süleyman: Peki felsefi Güneş'in de böyle bir ilk ve ikincil hareketi var mıdır?

Hiram. Elbette vardır: İlk hareket, kendi en yüksek ya da ilk feleklerinin bütün derecelerini kat edip en aşağıya ulaştığı zamandır; sonra en aşağıdan ortaya, ki bunlardan birinde, yani Boğa burcunda, Hanımefendi dinlenir, ya da daha doğrusu onun kardeşinin oğlu: bu çemberin uzayını bir günde kat eder, ama bunu tam olarak belirlemek bana düşmez. İkincil hareketi ise, bu harekete ters yönde ilerlediği, yani ilk hareketle kat ettiğini geri dönüp ikinci hareketle yeniden topladığı zamandır: Zira büyük dünyanın Güneş'i de kendi özel hareketiyle önce yumuşakça, eğik biçimde karşı koyarak dengeler: felsefi Güneş de böyle, önce ikincil olarak direnir, onu dengeli bir mizaca indirgeyerek, bununla birkaç gün içinde bütün burcu çözer, ve böylece birbiri ardınca ilerler, ta ki Aslan burcundaki en yüksek noktasına (Apogaeum) erişene dek, yani en kusursuz rengine kavuşana dek.

— s. 28 —

Otuz Dördüncü Bilmece. Süleyman: Peki Yer'in niceliği, Gök'e göre nasıldır?

Hiram. Büyük dünyada öylesine küçüktür ki, göksel üst bölgeyle karşılaştırılamaz, öyle ufacıktır ki, eğer Yer bizden aynı sabit yıldızlar uzaklığında ve aynı aydınlanmada olsaydı, küçüklüğü yüzünden bizce hiç görülemezdi. Bu yüzden Yer'in yarıçapı, meridyen ya da ekvator ufkuna göre hiçbir fark yaratmaz; çünkü her büyük çemberin, Yer'in üstünde ve altında kalan ara kesitinden hiçbir şey yitirmediği varsayılır, tıpkı çeyrek daire gözlem aletinde ve başkalarında görüldüğü gibi; gerçi tam olarak konuşursak, Yer'in yarıçapı eklenir ya da çıkarılır, yani sekiz yüz elli dokuz Alman millik bir aralık kadar — bu aralık kadar Güneş, Ay ve yıldızlar da, doğuş ve batış civarında, meridyen ya da tepe noktasına (Zenit) göre bizden daha uzaktır: Buradan bellidir ki, o göksel şeyleri araştırırken hem gözlerimizle hem aklımızla ne kadar yanılıyoruz. Ama felsefi Yer, kendi Göğüne göre, neredeyse kusursuz bir sayının kökü gibidir, kendi ikiye katlanmış küpüne göre: bu sayılar altı, otuz altı, iki yüz on altı, yedi bin yedi yüz yetmiş altıdır. Bunlardan ilki ile sonuncusu birbiriyle uyuşur.

Otuz Beşinci Bilmece. Süleyman: Peki göksel Güneş üzerine ne düşünüyorsunuz, Anaksagoras'ın onu gerçekten Kızıl Taş, ateşli, diye adlandırdığı doğru mudur, yoksa felsefi Güneş'i mi böyle adlandırırlar?

Hiram. Anaksagoras, belirli bir günde gökten ya da Güneş'ten büyük ağırlıkta bir taşın düşeceğini önceden bildirmişti; ki bu da gerçekleşti. Bu yüzden belki de gökte taşlar olduğunu düşünmüştü, tıpkı gerçekten yıldırım taşlarının bulutlardan düşmesi gibi. Ama Atinalılar arasında Güneş, dünyanın en büyük Tanrısı olarak tapılırdı. Bu Filozof [Anaksagoras] buna karşı çıktı, ve onun bir Tanrı değil bir yaratık olduğunu kanıtladı, Güneş'i taş diye adlandırarak — ki gerçekte o bir taş değildir, ama...

(Kenar notu: Plinius, İkinci Kitap, 60. bölümde, bunun Trakya'daki Aigospotamoi ırmağında, 78. Olimpiyat'ın ikinci yılında olduğunu söyler.)

— s. 29 —

...en soylu cevherdir, havai gökten çok farklı, ki TANRI ona ışığı, ısıyı ve erdemi işlemiştir. Ama inanılırdır ki, Anaksagoras'ın kendisi bu sözleri alegorik olarak söylemiştir, yani felsefi Güneş üzerine, ki bu, kendi kusursuzluğuna eriştikten sonra, yanan kızıl bir taştır. Kızıl olduğu görüşten bellidir; yandığı da etkisinden: çünkü ateşli niteliğiyle bütün olgunlaşmamış ve ham madenleri, kendi içlerinde Merkür'den ne taşıyorlarsa, olgunlaştırır.

Otuz Altıncı Bilmece. Süleyman: Peki göksel Ay üzerine ne düşünüyorsunuz — aynı Filozof onun için gerçekten, Herakles tarafından öldürüldükten sonra Kithairon Aslanı'nın ondan düştüğünü mü söylemiştir, yoksa Filozofların Aslanı'nı ve Ayı'nı mı kastetmiştir?

Hiram. Kimileri, göksel Ay'da büyük şehirlerin, hem de birçoğunun bulunduğunu, ve onun sanki aydınlatılmış bir başka yeryüzü küresi gibi göründüğünü, Selene'li kadınların yumurta doğurduğunu, ve bunlardan doğan insanların bizimkilerden on beş kat daha büyük olduğunu hayal ederler. Herodotos, Selene'li kadınların yumurta doğurduğunu, ve bunlardan doğanların bizden elli kat daha büyük olduğunu söyler. Ama bunlar hiçbir gerçeklik taşımayan boş masallardır. Anaksagoras'ın sözü felsefi bir söyleyiştir: Zira Herakles tarafından öldürülen o Aslan — yani o zahmetli ustabaşı tarafından — Ay'dan doğduğu, başka bir yerde gösterildiği gibi, bulunur.

Otuz Yedinci Bilmece. Süleyman: Peki hem göksel hem yersel Ay'ın lekelerinin nedeni ne sanılır?

Hiram. Ay'ın lekelerinin, eğer gerçekten onda varsa, geri kalan cevherinden bir ölçüde farklı, türdeş olmayan bir şey olduğu kuşkusuzdur. Ama bu madde, etkin nedenin türdeşliğe indirgeyemediği, ya da etkin nedenin buna karşıt bir isteği olduğu için böyledir, çünkü istememiştir...

— s. 30 —

...bunu göstermiş olurlar: bu ikisinden hangisini Tanrı üzerine ileri sürersek sürelim, en küçük olmayan bir saygısızlık ve yanlışlık olurdu. Lekeler öyleyse Ay'da gerçekten var olan şeyler değildir, ama en azından ilinekseldir (accidentaria), yani yeryüzü küresinin parçalarının görüntüsünün bir yansımasıdır — öyle ki Avrupa'da Avrupa'nın, Asya'da Asya'nın, Afrika'da Afrika'nın, Amerika'da Amerika'nın biçimi görülür. Bunun gerçekten böyle olup olmadığı deneyimden öğrenilmelidir. Zira Hint diyarlarında Ay'ın çok başka bir yüzü ya da lekesi görünürdü, özellikle Asya'nınki, buradaki bizim gördüğümüzden farklı: ve böylece başka yerlerde de, uzaklık farkına göre değişirdi. Bu yüzden şu Atinalı [filozofun] görüşü akla yatkın sayılabilir, ki o, Ay'ın Atina'da, Korinthos'ta parladığından daha güzel ve daha berrak parladığını söylemiştir: Ama felsefi Ay'da da lekeler bulunduğu açıktır, ki bunlar parçaların benzemezliğinden doğar, ve onun olgunlaşmamışlığına bağlanır.

(Bitişik şemaya bakınız.)

— s. 31 —

(Tam sayfa bir tasvir: üstte bulutlar arasında "SOL" [Güneş] yazılı bir yuvarlak; onun altında iç içe geçmiş halkalar, "LVNA DEFERENS CAPVT ET CAVDAM DRACONIS" ["Ejderha'nın Başını ve Kuyruğunu Taşıyan Ay"] yazısıyla çevrili; en ortada alevler içinde "Europa" adlı bir kadın figürü.)

— s. 32 —

Otuz Sekizinci Bilmece. Süleyman: Öyleyse Ay bir ayna gibidir. Ama neden onda başka tikel cisimler görünmez?

Hiram. Pythagoras'ın, dolunay üzerinde dilediği kimseye görüntüler göstermek istediği söylenir: Ama Ay, böylesine bir yükseklik ve uzaklıkta, küçük cisimleri gerçekten yansıtsa bile, bizce görülemez: Şu kesin ki, bir bakire ya da toga giymiş bir erkeğin biçimini andıran o leke, her ikisinin — yani yeryüzü küresi ile Ay'ın — oranı gözetildiğinde, Avrupa büyüklüğüne eşittir: Bu yüzden Avrupa'da var olan daha küçük cisimler, ne kıtanın gölgesi yüzünden, ne de küçüklükleri yüzünden ayırt edilemez: Ama bunları, öğretmek için ileri sürülmüş kesin bilgiler olarak değil, daha çok varsayım olarak sunduğumuzu içtenlikle belirtiriz.

Otuz Dokuzuncu Bilmece. Süleyman: Ay'ın aydınlanmalarının ve her iki ışığın tutulmalarının nedeni nedir, ve bunların Felsefede bir yeri var mıdır?

Hiram. Aydınlanmaların bütün yıldızlar için, Ay için de, Güneş'ten geldiği kesindir, kimilerinin hayal ettiği gibi, Ay cisminin aylık dönüşünde bir yarısının kendiliğinden parlak, öbür yarısının karanlık olmasından değil; zira Ay tutulmaları tek başına bunu çürütür — bu tutulmalar, Ay, Tutulma Dairesi (Ecliptica) çizgisi yakınında, Güneş'in tam karşısında, yeryüzü küresinin gölgesine düştüğünde olur: Ay'ın cisminin bir yanının mat, öbür yanının ise Güneş'in ışığını bir ayna gibi kendi içine aldığının kanıtı, büyüyen Ay'ın sivri boynuzları ile küçülen Ay'ın küt boynuzlarıdır. Felsefi Ay da böyle mat bir cisme sahiptir, ve büyür, ama ters bir hareketle: Çünkü Güneş'e ne kadar yaklaşırsa o kadar çok parlar — göksel Ay'ın yaptığının tam tersine — öyle ki Güneş'le kavuşumunda dolunay haline gelir, her yandan aydınlanmış olur, ne de Güneş'i görüşümüzden gizler, tersine daha da parlak görünmesine yol açar. Her iki ışığın tutulması ise aynı anda ve bir kerede olur, Ay karşı konumdayken ve Güneş'ten en uzak olduğunda; nitekim siz de bunu yukarıda hatırlattınız.

— s. 33 —

Süleyman. Ama artık yorgun düştüğüm için — sizin de daha ileri bir tartışmadan belli bir bıkkınlık duyduğunuzdan kuşkum yok — bu yüzden bugün burada durmamızın doğru olacağını düşünüyorum, öyle ki yarın, konuşmalarımızı izleyen konularla, daha büyük bir istekle sürdürelim. Sizin dostça, gerçekten felsefi sohbetinizden bana öyle bir haz geldi ki, bundan fazlası hiç başıma gelmemiştir. Zira bu sohbetler zihni Tanrı'ya yükseltir, öyle ki O'nun eserlerini — halkın bilmediği kadarını da, bilineni de, gözlere görünmeyeni de, görüneni de — seyredip tanısın, bunların ne kadar hayranlık verici ve gizemlerle dolu olduğunu, hiçbir zaman tükenmeyeceğini, tanrısal olduğunu, böylesine büyük bir Yaratıcı'ya layık olduğunu, insan ihtiyaçlarına ve sağlığına da yararlı ve verimli olduğunu görsün. Şan ve övgü, bütün bunları hiçten yaratan, yarattığını koruyan, ve kendi kayrasıyla yöneten O'na olsun — ta ki aynısını yeniden tek bir küreye indirgeyeceği güne dek, bütün dindarları göksel-üstü konutlara yükseltip, dinsizleri Tartaros'un derinliklerine atacağı güne dek. Siz de bana bir borç ödemelisiniz, çünkü bu günü, soru sorma ve yanıtlama gibi bu en onurlu emeklerle, benimle birlikte adamak istediniz.

Bu sözler söylendikten sonra, ayağa kalktılar, ve akşam yemeğinden sonra, gecelik dinlenmeye çekildiler.

Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Septimana Philosophica, qua aenigmata aureola de omni naturae genere a Salomone Israëlitarum sapientissimo rege... proponuntur et enodantur (Felsefi Hafta), Michael Maier, Frankfurt, 1620
Neşir
Frankfurt: Lucas Jennis, 1620 (birinci baskı).
Konum
Eserin tamamı (altı gün, s. 1-228), 1620 Latince özgün baskısından doğrudan çevrilmiştir. Kitap altı günle tamamlanır; yazar kapanışta yedinci güne (Sebt) atıfta bulunur, ama bunu ayrı bir bölüm olarak yazmamıştır.
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
archive.org (Latince asıl, 1620 Frankfurt baskısı)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Felsefi Hafta: Süleyman, Saba Melikesi ve Simyanın Bilmeceleri. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/michael-maier-felsefi-hafta-simya-bilmeceleri
← Kütüphaneye dön