Kendini Cosmopolite yani dünya vatandaşı olarak imzalayan simyacı Eirenaeus Philalethes, on beşinci yüzyıl İngiliz simyacısı George Ripley'nin eserleri üzerine yazdığı bu şerhin önsözünde kendi arayışını anlatır. Sırların tek bir kaynaktan değil, ayrı ayrı ustalardan ve metinlerden toplandığını, gerçek Cıva'nın işaretlerini tanımanın ne denli çetin olduğunu itiraf eder. Aşağıdaki pasaj, bu uzun ve yorucu yolculuğun kişisel bir tanıklığıdır.
Ripley İhyâ Edildi, Yahut Sör George Ripley'in Hermetik ve Manzum Eserleri Üzerine Bir Şerh
Kadim Filozofların şimdiye dek neşredilmiş en gizli Sırlarının en açık ve en kusursuz Keşiflerini ihtiva eder.
Kendini Dünya Vatandaşı tesmiye eden bir İngiliz, Eirenaeus Philalethes tarafından kaleme alınmıştır.
LONDRA, The. Ratcliff ve Nat. Thompson tarafından, Little-Britain'deki Pelican sahafında William Cooper için basılmıştır, 1678.
Yazarın Sör George Ripley'in Simya Terkibi Adlı Eserine Yazdığı Şerhlere Mukaddimesi
Bridlingtonlu Kânûnî [NOT: Augustinus tarikatına mensup bir din adamı kastedilmektedir], İngiltere Kralı Dördüncü Edward devrinde yaşamıştı, bu Kitabın başında da görüleceği üzere kendisine bir Risale ithaf etmişti, bu Üstatlık ilmine vakıf olmuş her bir kimsenin şehadet edebileceği gibi, hakiki bir Sanatkârdı. Başka eserlerinin yanı sıra, bu Simyanın On İki Kapısı'nı yazdı, bunu da Mukaddimesi, Hulasası, Krala Yanılgılı Deneyleri, Rüyeti ve Çarkı ile birlikte izah edeceğim.
Bu husustaki Vukufluğu ziyadesiyle üstündü, evet, benim kanaatimce onun Yazıları, ihtiva ettiği doluluk ve nesnelerin seçkin tasvirleri bakımından, okuduğum yahut gördüğüm her metne üstün tutulmalıdır, ki pek çok metin gördüm.
Hakkı teslim edilmesi gereken samimi hiçbir Müellifin kadrini azaltmak istemem, bilakis haklarını cömertçe teslim ederim, lâkin bana öyle gelir ki Çelengi Ripley taşımaktadır.
Kendi adıma, gayet mahir olan Bernardus Trevisanus'a hürmet etmek için sebeplerim mevcuttur, zira kendisi bütün Eserlerinde, bilhassa da Bononialı Thomas'a hitaben yazdığı mektupta son derece zekicedir, açıkça itiraf edeyim ki, bu örtülü Sırrın asıl Ziyasını ondan aldım. O bahsi anmayacağım, fakat Risaleyi oku, tekrar tekrar oku, zira onun içinde en kusursuz hakikat ve Çıplak hakikat mevcuttur.
Ondan sonra, yahut bazı açılardan ondan da evvel, adını anmayacağım bir Müellif gelir, gerçi hakikatte bütün Kimya Yazarları, bir kimsenin onlardan istifade edebildiği nispette üstün tutulmalıdır, kimi Raymond Lullius'u hepsinin fevkinde över, lâkin onu okumaktan bir faide gördüğümü hiç hatırlamam, hakikat şu ki, bu Sırrın Ehli olmayan kimselerden bazıları, maharetin hilekâr kıldığı kimselere kıyasla, Acemi bir kimseyi aydınlatmak babında çok daha öğretici yazarlar, bilhassa da böylesi Sırları ifşa etmekten gayrı bir maksat gütmedikleri yerlerde.
Filozofların Mıknatısının Sırrını birinden öğrendim, onların Büyülü Çeliğini bir diğerinden, Diana'nın Kumrularının istimalini üçüncüsünden, Filozofların Havasını yahut daha ziyade Bukalemununu bir başkasından, çözücülerinin (menstruum) kaba Hazırlanışını bir başkasından, Kartalların adedini bir diğerinden öğrendim, lâkin hakiki Madde üzerindeki ameliyat ve hakiki cıvanın işaretleri hususunda, Flamel müstesna bir mertebede olsa dahi, Ripley gibisini bilmem.
Hakikati ve neyin yanılgı olduğunu bizzat tecrübeyle bildiğimden, ne söylediğimi biliyorum.
Kendi adıma, saptırıcı Sofist Yazarlardan payıma düşeni aldım, henüz genç olmama rağmen meşakkatli ve zahmetli pek çok Deney yaptım, nihayetinde Cenab-ı Hakk'ın hak edilmemiş merhameti sayesinde Selamet Limanıma vardığımdan, geride kalanlara elimi uzatacağım.
Bazısı İngilizce, fakat bilhassa Latince muhtelif Risaleler yazdım, Taş üzerine gayet sarih bir dille yazılmış fakat tamamlanmamış İngilizce bir Risale elimden talihsizce kayıp gitti, belki de Âlemin içine neşredilebilir, şayet vaki olursa, buna üzülürüm.
Biri *Brevis manuductio ad Rubinum Coelestem*, diğeri *Fons Chymicae Philosophiae* unvanını taşıyan iki Latince Risale kaleme aldım, bunları bana malum hususi Sebeplerden ötürü gizli tutmaya azmettim.
Biri *Ars Metallorum metamorphoseos*, diğeri *Introitus apertus ad occlusum Regis Palatium* unvanlı diğer iki Latince Risaleyi yakın zamanda yazdım, belki onlardan nasiplenirsin.
Bütün Sırrı beyan eden iki İngilizce Manzume yazdım, lâkin kayboldular.
Ayrıca bütün Sırrı beyan eden pek çok Felsefi Reçeteyi ve buna ilhak edilmiş bir Muammayı ihtiva eden, Meditasyonlar Günlüğü ile birlikte bir Deneyler El Kitabı hazırlamıştım, bu da onu asla geri vermeyeceğini düşündüğüm kimselerin eline geçti.
Bu sonuncusu, kendi eğlencem için yazdığım ve bilahare yaktığım diğer pek çok şeyle birlikte, İngilizce kaleme alınmıştı.
Fakat nihayetinde Sanatın Evlatlarına elimden geldiğince faide sağlamayı murat ederek, Ripley'in Düğümlerini çözmeye karar verdim, böylece bir arada iki Şahide malik olabilirsin, zira onun muammasını çözmekle hem o Zatın derinliğini göreceksin, hem de gerek onun gerekse benim bu İlahi İlim ve Sanata hakikaten ve Sofistçe olmaksızın emanetçi kılındığımızı idrak edeceksin, ki bu İlim pek çok kimsenin zannettiği gibi nazari değil, bana yegâne Rehberim olan Tabiatın yegâne Tanrısı ve Hâkimi tarafından öğretilmiş, Tabiatın hakiki Tecrübeleridir, zira Filozofların Gizli Suyunu görüp meydana getirdim, hayranlık verici İksirin husule gelmesi için onun kullanılışını bizzat görerek tecrübe ettim. Bu Yazıları dikkatle oku, zira bunlar birer Hayal ürünü değildir, böylece en Yüce Olan'ın yardımıyla muradına nail olacaksın.
Bu kitapta iktibaslar için en çok istifade edildiği görülen Simya Bileşimi (The Compound of Alchymy), Ralph Rabbards tarafından neşredilen ve 1591'de Londra'da 4° ebadında basılan nüshaya ekseriyetle uymaktadır, bu neşirdeki İngilizce, Elias Ashmole'un kadim İngiliz Hermetik müelliflerine dair *Theatrum Chemicum Britannicum* adını taşıyan, 1652'de Londra'da 4° ebadında, aynı mesele üzerine pek kıymetli ve feyzli mülahazalarıyla birlikte basılmış o fevkalade mükemmel ve son derece meşakkatli derlemesinde neşrettiği nüshadaki kadar eski değildir. Asrımızın münevver filozoflarının, mezkûr derlemenin yirmi yıla yakın bir zaman evvel neredeyse ikmal eylediği (bunu bizzat kendi ağzından işitmiştim) ve o günden bu yana uykuya dalmış, öylece kalması da muhtemel ikinci cildini basması hususunda kendisini ikna edebilmelerini canıgönülden dilerdim, zira ölüm uykusu onu yakalamadan ve bu nadide kadim eserleri bütün filozofların zararına ve İngiliz milletinin büyük tezyifine yol açacak surette çaresizce zayi etmeden evvel, hatırı sayılır bir dostu kendisini tesir altına alıp razı etmedikçe, bu eseri ikmale yanaşmaya artık gönülsüzdür.
Eski İngilizce nazmın manasını, günümüz lisanı için daha manidar olan birkaç kelimeyi tebdil ederek tavzihe kavuşturmayı münasip gördüm, bu tebdilatın müellifin zihnindeki mefhuma muhalif olmadığı da şüphesizdir, nitekim kelimelerin tebdili hususunda kendi re'yimce tasarrufta bulunmaya cüret etmeyip, müellife olan hürmetim icabı onların geçip gitmesine izin vermem gerekirdi, nitekim aradaki farkı görmek isteyen her kim olursa olsun, hepsi matbu halde neşredilmiş bulunduğundan her üç nüshayı da birbiriyle suhuletle mukayese edebilsin diye bu cihete gidilmiştir, bu hizmeti ifa ederken vazifemi bihakkın yerine getirdiğimi ve kimsenin hakkına girmediğimi ümit ederim.
Aynı zamanda okura şunu bildirmeye de cüret ediyorum ki, Sir G. Ripley'nin Mukaddimesi'nin Şerhi'nde, Bilgeler Şöleni (Learned Sophies Feast) bahsinde, sayfa 52, satır 5'te,
"en yüce" kelimesine tesadüf ettim, bu kelimenin 11. satırda müteakiben gelen ifadeler hasebiyle (haddimi bilerek ve teslimiyetle arz ederim ki) "en hakir" olması iktiza eder, nitekim bu husus aynı müellifin ifşa edilmiş sırlarında (Secrets Reveal'd), sayfa 62 ve 63'te ve Sir G. Ripley'nin 5. Kapı, 40. kıta, 6. satırında daha vazıh surette müşahede edilebilir.
Lakin bu ifadeyi iki nüshada "en yüksek paha" şeklinde bulduğum cihetle, olduğu gibi bıraktım ve işbu ihtar ile keyfiyeti okurun takdirine havale eyledim. Keza Sir G. Ripley'nin 4. Kral Edward'a Mektubu'nun Şerhi'nde, sayfa 9, satır 2'de, cıva yerine bazı nüshaların antimon kaydettiğini gördüm, bu cihet dahi W. B. tarafından okurun tetkikine bırakılmıştır.
Sir George Ripley'nin Kral IV. Edward'a Yazdığı Mektup Üzerine Şerh
Eireneus Philalethes Anglus tarafından kaleme alınmış, Londra'da Little Britain'daki Pelikan'da William Cooper için basılmıştır, 1677.
Kral Dördüncü Edward, Şerh Edilmemiş.
İşbu mektup, kendi asrında hem bilge hem de cesur bir hükümdar olan bir krala bizzat yazılmış olduğundan, bütün sırrı hem ilim ehli bir üslupla tasvir edilmiş hem de maharetle perdelenmiş vaziyette ihtiva etmektedir. Mamafih, müellifin bu mektupta asıl düğümü sarih bir surette çözdüğünü ikrar etmesi gibi, ben de onunla birlikte ikrar edebilirim ve ederim ki, bu sırrın hem nazariyesinde hem de tatbikatında hakiki manada tahsili için arzu edilen hiçbir şey yoktur ki, işbu muhtasar mektupta eksiksizce talim edilmiş olmasın.
Binaenaleyh bunu, evvelki bütün tahriratımın bir anahtarı addediyorum ve size sadık sözümle temin ederim ki, evvelki bütün yazılarımda yaptığım gibi, bir mecaz olmaksızın telakki edildiğinde külliyen hilaf-ı hakikat olan bazı şeyleri teyit eder görünerek, bu sanatı sırf gizlemek gayesiyle yaptığımız veçhile, burada tek bir kelimeyi dahi şüphe uyandıracak surette yahut remizli bir dille beyan etmeyeceğim.
Bu sebeple mezkûr anahtarı alelade kılmak niyetinde değiliz, bunu kendinize saklamanızı ve ifşa etmeyeceğinden emin olduğunuz itimat edilir bir dost müstesna, kimseyle paylaşmamanızı sizden istirham edeceğiz. Bu ricayı gayet haklı sebeplere istinaden dile getirmekteyiz, zira bütün tahriratımızın yekunu, içlerine nakşettiğimiz tezatlar sebebiyle bu metnin yanında bir hiç hükmündedir, halbuki mezkûr tezatlar burada zerre miskal yer almamıştır. Dolayısıyla bu mektupta evvelkilerden büsbütün farklı ve yeni bir usul takip edeceğim, evvela işbu mektuba dercedilmiş felsefenin hülasasını muhtelif neticelere taksim edecek, akabinde bunları tavzih edeceğim.
Sir G. Ripley'nin Mektubu Üzerine Bir Şerh
İlk netice, bu mektubun dokuzuncu kıtasından çıkarılmıştır, ilk sekiz kıta yalnızca birer iltifattan ibarettir, bu neticeye göre, her şey kendi türü içinde çoğaldığı gibi madenler de çoğalabilir, zira kendi içlerinde kusurlu olandan kusursuz olana dönüşebilme kabiliyetini barındırırlar.
Onuncu kıtadaki ikinci netice şudur, dönüşümün imkânına dair asıl temel dayanak, bütün madenlerin ve madeni ilkelere sahip minerallerin, kendi ilk cıva maddelerine irca edilebilmesinin mümkün oluşudur.
Üçüncü netice on birinci kıtadadır, bunca madeni ve mineral kükürt ile bunca cıva arasında, sanatımıza taalluk eden yalnızca iki kükürt mevcuttur, bu kükürtlerin cıvaları ise kendileriyle cevheri surette birleşmiştir.
Aynı kıtadan çıkan dördüncü netice şudur, bu iki kükürdü ve cıvayı hakkıyla anlayan kimse görecektir ki, bunlardan biri altının en saf kırmızı kükürdüdür, zahirde kükürt, batında cıvadır, diğeri ise
en saf beyaz cıvadır, ki hakikatte zahirde hakiki cıva, batında ise kükürttür, işte bizim iki ilkemiz bunlardır.
On ikinci kıtadan çıkan beşinci netice şudur, şayet bir kimsenin ilkeleri doğru ve amelleri usulüne uygunsa, varacağı netice de muhakkak olacaktır, bu netice ise hakiki sırdan başka bir şey değildir.
Bu neticelerin sayısı azdır, fakat ehemmiyetleri ve kıymetleri pek büyüktür, binaenaleyh bunların tafsil edilmesi, izahı ve tefsiri, sanatın hakiki bir evladını ziyadesiyle mesrur edecektir.
Dokuzuncu Kıta
1591 baskısında böyledir, lakin Ashmole Cenaplarının Theatrum adlı eserinde 8. kıtadır.
Başa gelebilecek tehlikelerden ötürü yine de, Düğümü burada açıkça çözmeye cesaret edemesem de, Yazımda büsbütün muammaya boğulmayacağım, Çalışıp gayret ederek hakiki ilmi bulasınız diye, Her şeyin kendi türünde nasıl çoğaldığını, Ve madeni cisimlerin suretlerinin nasıl dönüştürülebildiğini, Beyan edeceğim, zihninizde beni kavrarsanız eğer, Yazımın doğru olduğunu göreceksiniz, uydurma bir masal değil.
İlki hususunda, burada maksadımız kimseyi bu sanata davet etmek olmayıp yalnızca sanatın evlatlarına rehberlik ve kılavuzluk etmek olduğundan, simyanın imkânını çok sayıda delille ispat etmeye kalkışmayacağız, zira bunu bir başka risalede fazlasıyla yapmış bulunmaktayız. İnanmak istemeyen, inanmasın,
itiraz etmek isteyen, itiraz etsin, lakin zihni bu sanatın hakikatine ve vakar ve haysiyetine kani olmuş kimse, bu beş neticenin izahında ifşa edilenlere kulak versin, yüreği muhakkak ferahlayacaktır. Binaenaleyh, bu ilk neticeyi kısaca izah edecek ve sanatın sırlarının en ziyade gizlendiği yerlerin üzerinde daha etraflıca duracağız.
Sanatın hakikatini ve muteberliğini fiilen neticelendiren bu ilk hususa dair daha fazla tatmin olmak isteyen kimse, filozofların şahadetlerini okusun.
Kendi devirlerinde pek meşhur zatlar olan bunca insanın şahadetine inanmayan kimse, diğer bütün delillere karşı da itirazlarda bulunacaktır.
Biz bu anahtarımızda yalnızca Ripley'nin şahadetine bağlı kalacağız, kendisi dördüncü kıtada, en büyük ve en kusursuz sırları, yani iki iksiri ilk kez Louvain'de gördüğüne dair Kral'a teminat vermekte ve takip eden mısralarında, gizli simyanın yolunu bizzat ve hakikaten bulduğuna dair itimadını talep ederek
bu sırrı Kral'a ifşa etmeyi, yalnızca gizlilik şartına bağlamaktadır.
Sekizinci kıtada ise, bunu asla kalemle yazmayacağına yemin etmesine rağmen, Kral arzu ettiği takdirde kendisine Kırmızı ve Beyaz iksiri ve bunların işleyişini gözleriyle müşahede ettirmeyi teklif etmekte, bunun zamanla ve az bir masrafla yapılacağını vaat etmektedir. Şu halde, bu sanatın hakikatinden şüpheye düşecek kimse, vadettiğini fiilen yerine getirmeye muktedir olmadıkça
hükümdarına bu kabil şeyleri yazıp sunan bu meşhur müellifi pek ahmak, meczup bir sofist addetmelidir, oysa kendi eserleri ve keza şöhretini, vakarını ve kıymetini anlatan tercüme-i hali, kendisini bu ithamdan fazlasıyla temize çıkaracaktır.
Onuncu Kıta
Filozofun Meteorlar Kitabı'nda yazdığı veçhile, Madeni cisimlerin suretleri dönüştürülemez, Fakat sonradan daha ferahlatıcı şu sözleri eklemiştir, Kendi başlangıç maddelerine irca edilmedikçe, Bundan ötürü, tabiatı icabı eriyebilir olan bu kabil cisimler, Mineral ve madeni olanlar, cıvalaştırılabilir, İdrak ediniz ki bu ilim bir zandan ibaret değildir, Raymond ve diğerlerince tayin edilmiş pek hakiki bir ilimdir.
Gelelim ikinci neticeye, bunun özü şudur, bütün madenler ve madeni ilkelere sahip cisimler, kendi ilk
cıva maddelerine irca edilebilir, dönüşümün imkânına dair en mühim ve başlıca temel dayanak da budur.
Bunun üzerinde etraflıca ve tam manasıyla durmalıyız, zira inanın bana, sırlarımızın dayandığı asıl menteşe tam da burasıdır.
Evvelemirde, biliniz ki bütün madenlerin ve muhtelif minerallerin yakın maddesi cıvadır, buna ekseriyetle, hatta hakikatte her daim, madeni olmayan, cıvanın içsel özünden (çekirdeğinden) ayırt edilebilen harici bir kükürt yapışır ve onunla birlikte pıhtılaşır.
Bu kükürt, adi cıvada dahi eksik değildir, onun vasıtasıyla kuru bir toz suretinde çöktürülebilir,
hatta tarafımızca gayet iyi bilinen bir sıvı vasıtasıyla (dönüşüm sanatına hiçbir faydası olmasa da), her türlü ateşe, tasfiye testine ve kupelasyona mukavemet edecek mertebede sabitlenebilir, üstelik kendisine hiçbir şey ilave edilmeksizin, yalnızca sabitleme faziletine memur olan bu sıvı, hem ağırlığını hem de hassasını bütünüyle muhafaza ederek geriye çıkar.
Altın ve gümüşteki bu kükürt saftır, diğer metallerde ise daha az saftır, bu sebeple altın ve gümüşte sabittir, diğerlerinde ise uçucudur, bütün metallerde pıhtılaşmıştır, cıvada ise pıhtılaşabilir durumdadır, altın, gümüş ve cıvada bu kükürt öylesine kuvvetle birleşmiştir ki eskiler, kükürt ile cıvanın bir ve aynı şey olduğuna hükmetmişlerdir, lakin dünyanın bu kısımlarında icadını Paracelsus’a borçlu olduğumuz bir sıvının yardımıyla (gerçi bu sıvı Mağripliler ve Araplar arasında, simyacıların daha zeki olanları tarafından geçmişte bilinmekteydi ve günümüzde de bilinmektedir), evet, bu sıvının yardımıyla bilmekteyiz ki, cıvada pıhtılaşabilir ve metallerde pıhtılaşmış halde bulunan kükürt, cıvanın içsel tabiatına dışsaldır ve boyanmış metalik bir yağ biçiminde ayrıştırılabilir, geride kalan cıva ise, onun içsel yahut merkezi kükürdü olarak adlandırılabilecek kısım müstesna, her türlü kükürtten arınmış olur ve artık kendi kendine pıhtılaşamaz hale gelir (gerçi bizim iksirimiz ile pıhtılaştırılacaktır), fakat kendi başına ne sabitlenebilir ne çöktürülebilir ne de süblimleştirilebilir, aksine bütün aşındırıcı sularda ve bütün ısıl sindirimlerde değişikliğe uğramadan kalır.
Buna göre bütün metalleri ve mineralleri cıvalaştırmanın bir yolu, bünyesinde cıva barındıran böylesi bütün cisimlerden akıcı bir cıva ayrıştırabilen Alkahest sıvısıdır, bu ayrıştırılan cıvadan ise, cıvanın yalnızca içsel ve merkezi olanı hariç tüm kükürdü bütünüyle ayrılmıştır ki cıvanın bu içsel kükürdüne hiçbir aşındırıcı tesir edemez.
Bu evrensel indirgeme yolunun yanı sıra, Satürn, Jüpiter, antimon, hatta Venüs ve Mars’ın dahi tuzların yardımıyla akıcı bir cıvaya dönüştürülebileceği başka hususi yollar da mevcuttur, bu tuzlar cismani olduklarından mezkûr sıvı kadar kökten nüfuz edemezler, bu sebeple cıvayı kükürdünden mahrum bırakmazlar, adi cıvada ne kadar kükürt varsa, cisimlerin bu cıvasında da o kadar kükürt bulunur, yalnızca bu cıva, kendisinden elde edildiği metalin yahut mineralin tabiatına göre özgülleşmiş niteliklere sahiptir ve bu sebeple (kusursuz metal türlerini çözmekten ibaret olan işimiz bakımından) adi cıvadan daha fazla bir fazilete malik değildir.
Şu halde işimize tatbik edilebilecek yalnızca tek bir nem mevcuttur ki bu kesinlikle ne Satürn’e ne de Venüs’e aittir, ne de tabiatın biçimlendirdiği herhangi bir şeyden çıkarılmıştır, bilakis filozofun sanatı vasıtasıyla birleştirilmiş bir maddeden hâsıl olmuştur.
Öyleyse, şayet cisimlerden çıkarılan bir cıva, adi cıvanın sahip olduğu ısı noksanlığına ve tortu fazlalığına sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda belirgin ve özgülleşmiş bir suret de taşıyorsa, bu suretinden ötürü bizim cıvamıza, adi cıvadan çok daha uzak olmak mecburiyetindedir.
Dolayısıyla sanatımız, tabiatın tuzunun bolca bulunduğu bir ilke ile kükürdünün bolca bulunduğu diğer bir ilkeyi, henüz kusursuzlaşmamış ve fakat bütünüyle de kusurlu olmayan iki ilkeyi birleştirmektir, netice itibarıyla bunlar bütünüyle kusursuz olanın aksine sanatımız sayesinde değiştirilebilir yahut yüceltilebilir, akabinde adi cıva vasıtasıyla bu bileşimden ağırlığı [NOT: Maddenin kütlesel, yoğun cismini] değil, semavi fazileti çekip çıkarmaktır, bu fazilet mayalayıcı olduğundan, adi cıva içerisinde kendisinden daha asil bir zürriyet peydahlar ki bu, kendi kendini donduracak ve cisimleri çözecek olan hakiki çift cinsiyetlimizdir (hermafrodit).
Bir buğday tanesine nazar eyle, içinde filiz neredeyse fark edilmez bir cüzdür ve bu filiz, şayet taneden ayrılacak olsa bir anda ölüp gider, tanenin tamamı ekilir, gelgelelim otu meydana getiren yalnızca filizdir.
Bizim cismimizde de durum böyledir, içindeki mayalayıcı ruh, bütünün neredeyse üçte biri kadardır, geriye kalanın hiçbir kıymeti yoktur, yine de bileşimde hepsi bir araya getirilir ve cismin tortulu maddi kısımları, cıvanın cüruflarıyla birlikte dışarı atılır.
Fakat buğday tanesi misalinin veya benzetmesinin de ötesinde, cismimizin bu gizli ve ruhani faziletinin, içine ekildiği su rahmini tasfiye edip temizlediği müşahede edilebilir, yani onun büyük miktarda pis bir toprak ve pek çok istiskalı tuzlu nem kusmasını sağlar.
Misal olarak, bir tecrübe maksadıyla yıkamalarını saf ve temiz kaynak suyu ile icra et, evvela aynı suyun bir pint’ini tart ve tam ağırlığını kaydet, ardından bileşimini 8 yahut 16 Kartal (yahut defa) yıka, bütün tortuları muhafaza et, cismini ve cıvanı tam olarak tart, iyice kuruttuktan sonra tortularını da tart, sonra süblimleşebilecek olan ne varsa damıt yahut süblimleştir, pek az miktarda canlı cıva yükselecektir, ardından tortuların bakiyesini bir potaya koy, kömürlerin üzerine yerleştir, cıvanın bütün pisliği bir kömür gibi yanacaktır, lakin bir...
Sir G. Ripley'nin Mektubu Üzerine Bir Şerh
Duman çıkarmaksızın, tamamı tükendiğinde, geriye kalan tortuyu tart ve onun Bedeninin üçte ikisi olduğunu göreceksin, zira diğer üçte bir cıvanın içindedir, süblimleştirdiğin cıvayı ve kendi başına hazırlanmış cıvayı tart, her ikisinin ağırlığı dahi cıvanın ağırlığını karşılamaya yetmeyecektir. Öyleyse, yıkamalarını yaptığın suyunu bir kaymak bağlayana dek kaynat, zira o koyu bir sudur ve serin bir yerde kristaller elde edeceksin, ki bu ham cıvanın tuzudur ve hiçbir şekilde hekimliğe uygun değildir, yine de sanatkârlar için cıvanın türdeş olmayan kısımlarının nasıl açığa çıkarıldığını görmek bir sevinç kaynağıdır, ki bunu Alkahest sıvısı haricinde hiçbir sanat yapamaz, o dahi bunu buradaki gibi üretici değil, yıkıcı bir yolla yapar, zira bizim bu ameliyemiz, kendi cinsleri dahilinde Erkek ile Dişi arasında gerçekleştirilir, bunların arasında ise dünyada başka hiçbir şeyin yapamayacağı şeyi meydana getiren bir maya bulunur, tüm hakikatiyle size derim ki, şayet kusurlu bileşik Bedenimizi kendi başına ve cıvayı kendi başına alıp bunları yalnız başlarına mayalasanız, birinden en saf kükürtü ve diğerinden cıvanın özü olan cıvanın cıvasını çıkarsanız dahi, bunlarla hiçbir şey elde edemezdiniz, zira mayalama kuvveti dünyanın mucizesidir ve suyun otlara, ağaçlara ve bitkilere, meyvelere, ete, kana, taşlara, madenlere ve her şeye dönüşmesi onun sayesindedir, öyleyse yalnızca onu ara ve hak edilmiş, paha biçilmez bir hazine bulmuşçasına onunla sevinç duy.
İmdi bilesin ki mayalanma kendi cinsinin haricinde işlemez ve mayalamaz, tuzlar da metalleri mayalayamaz.
Bazı sabit alkalilerin madenlerden ve daha kusurlu metallerden nasıl bir cıva çekip çıkardığını bilmek ister misin, öyleyse düşün ki, tüm bu bedenlerde kükürt, gümüş ve Güneş içinde olduğu kadar kökten karışmış ve birleşmiş değildir.
İmdi kükürt, kendisiyle olağanüstü biçimde çözünen veya eriyen muhtelif alkalilerle hısımdır ve bu vasıtayla cıva kısımları ayrışır, canlı cıva da ateş marifetiyle ayrılır.
Böylece ayrılan cıva, kükürtünden mahrum kalır, oysa hakikatte gereken veya talep edilen yalnızca saf olmayanın saftan ayrılmasıyla kükürtün arındırılmasıdır.
Fakat kükürtü ayıran bu tuzlar, cıvayı daha da kötü, yani metalik tabiatına eskisinden çok daha yabancılaşmış halde bırakır, zira bileşiminde Satürn'ün o kükürtü yanmaz, lakin süblimleştirilse, kalsinasyona tabi tutulsa, şeker haline getirilse veya camlaştırılsa dahi, ateş ve eritkenler vasıtasıyla yine daha önceki haline döner, lakin kükürtü, daha evvel zikredildiği üzere ayrıldığında, şayet güherçile ile birleştirilirse tıpkı adi kükürt gibi alev alır, öyle ki tuzlar cıvayı soyup aldıkları kükürt üzerinde tesir eder, fakat cıva üzerinde tesir edemezler, zira bunun için gereken maya eksiktir ve o da yalnızca türdeş şeyler arasında bulunabilir.
Bundan ötürü ekmeğin mayası bir taşı mayalamaz, herhangi bir hayvanın yahut nebatın mayası da bir metali veya madeni mayalayamaz.
Öyleyse, tuzun ilk varlığının sıvısı yardımıyla Güneş'ten bir cıva elde edebilsen dahi, bu cıva bizim eserimizi asla tamamlayamazdı, öte yandan bizim cıvamız vasıtasıyla Güneş'ten meydana getirilen cıva, [okunamadı] bir cüzüne karşılık bizim cıvamızın üç cüzü bulunsa dahi,
Bu cıva, derim ki, aralıksız sindirme vasıtasıyla tüm eseri tamamlayacaktır, öyleyse cıva vasıtasıyla hazırlanan cıvamızın daha kudretli olmasına şaşma, zira muhakkak ki bileşik Beden ile suyun arasına giren maya, bir ölüme ve yeniden doğuşa sebep olur, dünyada hiçbir şeyin yapamayacağı şeyi yapar,
Üstelik cıvadan kömür gibi yanan bir topraksılığı ve adi su içinde eriyen istiskaya meyleden bir nemi ayırır, lakin bakiye kısım bir Hayat Ruhu vasıtasıyla keskinleştirilir, ki bu da suyumuzun hakiki, rüşeym halindeki kükürtüdür, görünmez lakin görünür biçimde iş görür.
Öyleyse şu neticeye varırız ki, sanatımıza uygun olarak adi cıva ve Bedenimiz haricinde, cıvamızı elde etmek için yapılan tüm ameliyeler hatalıdır ve asla bizim sırrımızı hasıl etmeyecektir, her ne kadar başka yollarla fevkalade şekilde cıvalar yapılmış olsa dahi.
Zira Yeni Işığın Müellifinin dediği gibi, Filozofların hiçbir adasındaki hiçbir su, Güneş ve Ay'ın böbreklerinden çekilip çıkarılan su haricinde şifalı değildi.
Bunun ne manaya geldiğini bilmek ister misin, cıva ağırlığı ve yanmazlığı bakımından firari Güneş'tir, Bedenimiz ise saflığı cihetiyle Filozofların Ay'ı olarak tesmiye edilir, zira kusurlu metallerden çok daha saftır ve kükürtü de Güneş'in kükürtü kadar saftır, hakikatte Ay olduğundan değil, zira ateşte sebat etmez.
İmdi bu üçünün bileşiminde, evvela adi cıvamız ve bileşiğimizin iki ilkesi arasında Ay'ın mayası aracılık eder, ki kendisi bir Beden olmasına rağmen ondan yine de kendine has bir koku neşrolur, evet ve ekseriya onun ağırlığı azalır,
Şayet bileşik, kafi derecede temizlendikten sonra çokça yıkanırsa. Öyleyse, Güneş ve Ay'ın mayası bileşimimize aracılık eder, ki bu maya kendisinden bin kat daha asil bir zürriyet peydahlar, oysa bileşik bedenimiz üzerinde tuzların şiddetli yoluyla amel etseydin, Bedenden çok daha az asil bir cıva elde ederdin, zira Bedenin kükürtü ayrılmış olur ve böylesi bir usulle yüceltilmemiş bulunurdu.
KITA XI
Mezkur Kitapta Filozof şöyle buyurur,
Hem dilerse Altesleriniz okumayı, Türlü kükürtleri, bilhassa da ikisini, Ve onlara hakikaten raptolmuş iki cıvayı, Ki bununla sevk eder hakiki idrak ehlini, Yegane hakiki olan o ilkelerin marifetine, Gördüğüm üzere hem Kızıl, Rutubetli, Saf, hem de Beyaz, Lakin pek az kimse nail olur bunların hakikatine.
Şimdi Üçüncü Neticeye geliyoruz, ki bu da şudur, bütün Madeni ve Mineral Kükürtler arasında İşimize ait olan yalnızca İki tanedir, bu İkisinin cıvaları da kendi içlerinde cevheren birleşmiştir, basiretsizleri saptırmak gayesiyle aksini iddia eder görünsek de sırlarımızın hakikati budur, zira iki yola ima ettiğimiz için sahiden söylediğimiz gibi kastettiğimizi sanmayınız, zira Ripley’in de şehadet ettiği gibi, tek bir hakiki İlkeden gayrısı yoktur, bizim de tek bir maddemiz, o madde üzerinde tek bir amel etme usulümüz, tek bir hararet nizamımız ve tek bir doğrusal ilerleme yolumuz vardır.
Bu iki Kükürt, İşimizin İlkeleri olduklarından türdeş olmalıdır, zira bizim aradığımız yalnızca Ruhani Altındır, Önce Beyaz, sonra Kızıl, ki bu Altın avamın gördüğünden gayrısı değildir, lakin onlar bunun içindeki gizli Ruhu bilmezler.
Bu İlkenin birleşimden başka hiçbir noksanı yoktur ve bu birleşim, Hermofrodit bedenimiz üzerine adi cıvadan gayrı bir şey olmayan diğer ham beyaz Kükürdümüzün, bir ateşli su haline gelene dek mükerrer kohobasyonuyla yapılmalıdır.
Binaenaleyh biliniz ki, cıvanın kendi içinde bir Kükürt mevcuttur, bu Kükürt gayrifaal olduğundan Sanatımızın gayesi, onda Babası bir Metal, Anası bir Mineral olan Hermofrodit bedenimizin bellerinden çıkan canlı, faal bir Kükürdü çoğaltmaktır, İmdi Satürn’ün en sevgili Kızını al, onun Alameti gümüş bir Daire, [NOT: "Alameti gümüş bir Daire", simyasal ve astrolojik sembolizmde Satürn ile irtibatlandırılan safiyeti veya madeni remizlendirir.] ve üzerinde Siyah bir Zemin üzerinde Samur bir Haçtır, ki bu ulu cihanın ayırıcı nişanesidir, onu Koç burcunun evinde ikamet eden en cengaver Tanrı ile nikahla, Tabiatın Tuzunu bulacaksın, en iyi bildiğin veçhile suyunun tesirini bu Tuz ile keskinleştir, böylece Güneşin ıslah edileceği Ay banyosuna malik olacaksın.
Ve bütün hakikatiyle seni temin ederim ki, bedenimizi cıva ilave etmeksizin veya madenlerin herhangi birinin cıvası katılmaksızın bizatihi cıvalaştırmış olsaydın dahi, yani cıva ilavesi olmadan, bunun sana zerre kadar faydası olmazdı, zira Semavi bir surete ve kudrete malik olan yalnızca bizim cıvamızdır, bu kudreti de sadece yahut bilhassa Mürekkep Beden veya İlkelerden değil, harikulade bir Mahluk meydana getiren hem Bedenin hem de Cıvanın terkibinden neşet eden Mayalanma hassasından alır,
Öyleyse bütün dikkatin Kükürdü Kükürtle, yani gebe kalmış olan cıvamızla evlendirmek olsun, ki bu Kükürt bizim Güneşimizle nikahlanmalıdır, o vakit nikahlanmış iki Kükürde ve Babası Güneş, Anası Ay olan aynı zürriyetten iki Cıvaya malik olursun.
Dördüncü Netice, evvelce söylenmiş olan her şeyi bütünüyle vuzuha kavuşturur, şöyle ki, bu iki Kükürtten biri Altının en saf Kızıl Kükürdü, diğeri ise en saf, tertemiz Beyaz Cıvadır.
Bizim iki Kükürdümüz bunlardır, biri pıhtılaşmış bir Beden suretinde zahir olur, yine de cıvasını karnında taşır, diğeri ise her nispetinde hakiki cıvadır, lakin gayet temizdir ve cıvanın sureti ve seyyaliyetinin altında gizlenmiş olsa da Kükürdünü kendi derununda taşır.
Safsatacılar burada bir Labirent içindedirler, zira Madeni muhabbete aşina olmadıklarından, tamamen nevileri farklı nesneler üzerinde çalışırlar, yahut Madeni Bedenler üzerinde çalışıyorlarsa, ya Erkekleri Erkeklerle veya Dişileri Dişilerle birleştirirler, yahut her biri üzerinde tek başına amel ederler, veya fıtri iktidarsızlıkla malul Erkekleri ve Rahmi bozulmuş Dişileri alırlar. Böylece kendi basiretsizlikleri yüzünden kendi ümitlerini boşa çıkarırlar, sonra da kabahati Sanata yüklerler, halbuki bu hal tamamen Filozofları anlamamalarından kaynaklanan kendi ahmaklıklarına hamledilmelidir.
Bilirim ki pek çok zavallı Safsatacı, Nebati, Hayvani ve Mineral pek çok Taşa meftun olmuştur, kimileri de bunlara Mucizeler Yaratan Cevher adını verdikleri ateşli Meleksi, Cennet Taşı’nı ilave eder, gaye edindikleri menzil pek ulu olduğundan, maksatlarına erişmek istedikleri yolları da buna münasip kılarlar, yani onların tabirince çift yönlü bir yoldur bu, Bir yola Rutubetli Yol, diğerine ise Kuru Yol derler.
Sonuncusu, yalnızca yeryüzünün büyüklerinin yürümesine layık labirentvari bir patikadır, diğeri ise Daedalus’un Yolu olup, cihanın fukarası için teşebbüs etmesi masrafsız ve kolay bir yoldur.
Fakat şunu bilirim ve şehadet edebilirim ki, Yalnızca tek bir yol ve tek bir Nizam vardır, bizimkinden gayrı renkler de yoktur, bunun hilafına söylediğimiz yahut yazdığımız ne varsa, yalnızca basiretsizleri yanıltmak içindir,
Zira alemdeki her şeyin kendine mahsus sebepleri olması icap ediyorsa, farklı İlkeler üzerinde iki ayrı ameliye tarzından hasıl olan tek bir gaye vücut bulamaz.
Bu sebeple ikrar eder ve Okuyucuyu bir kez daha ikaz ederiz ki, daha evvelki yazılarımızda, üstü kapalı biçimde ima ettiğimiz iki yol dolayısıyla pek çok şeyi gizledik, bunlara kısaca değineceğiz, Bizim bir Amelimiz vardır ki, Çocuk Oyunu ve Kadınlar İşidir, o da Ateş vasıtasıyla Pişirmedir, ve ikrar ederiz ki bu amelimizin en alt derecesinde dahi madde harekete geçirilmeli ve Kabın kırılmasından korkulmaksızın her saat devridaim edebilmelidir, nitekim kap bu sebeple gayet sağlam olmalıdır, lakin bizim doğrusal Pişirmemiz Dâhili bir Ameldir, her gün ve her saat ilerler, harici hararetinkinden farklıdır, bu sebeple de hem gayrimuayyendir hem de idrak edilemez, Bu amelimizde, Diana'mız su ile karıştığı vakit bedenimizdir, zira o zaman her şeye Ay adı verilir, çünkü Laton beyazlaşmıştır ve Hüküm Kadındadır, Diana'mızın bir koruluğu vardır, zira Taşın ilk günlerinde Bedenimiz beyazlaştıktan sonra nebati bir surette neşvünema bulur.
Bu korulukta nihayet iki Kumru bulunur, zira takriben üç haftanın nihayetinde cıvanın Ruhu, halledilmiş Altının Ruhu ile birlikte yükselir, bunlar Venüs'ün ebedi Kollarına sarılmışlardır, zira bu fasılda terkiplerin tamamı saf zümrüt rengine boyanır, Bu Kumrular yedi kez devridaim ettirilir, zira kemalat yedidedir ve ölüme terk edilirler, çünkü artık bir daha kıyam edip kımıldamazlar, Bedenimiz o vakit bir Karganın Gagası misali karadır, zira bu ameliye esnasında her şey en karasından daha kara bir Toza tahavvül eder.
Cıvamızın Hazırlanışından söz ederken ekseriya bu nevi ifadelere müracaat ederiz, bunu da safdilleri yanıltmak için yaparız ve amellerimizi birbirine karıştırmamızın yegâne gayesi de birinden bahsetmemiz icap ederken diğerinden söz etmektir, Zira şayet bu Sanat apaçık serilmiş olsaydı, amellerimiz ahmaklar nazarında dahi hakir görülürdü.
Bu sebeple bana bu hususta itimat ediniz ki, amellerimiz hakikatte pek tabii olduğundan, Filozofların amelini sırf Tabiatın ameli olanla birbirine karıştırma serbestisini kendimizde buluruz, ta ki hakiki Sirkemize dair safdilleri cehalet içinde tutabilelim, zira o meçhul kaldıkça, çektikleri zahmet büsbütün heba olur.
O halde nihayete erdirirken yalnızca şunları söyleyeyim, Altın olan Bedenimizi ve Hermafrodit [okunamadı] ile [okunamadı] vasıtasıyla yedi kez keskinleştirilmiş cıvamızı alınız, ki bu bir Kaostur, ve Satürn'ün toprağı ve suyundaki Güneş'in [NOT: "God Sol" ifadesi kimyasal altın/Güneş ilkesini nitelemektedir] Ruhunun parıltısıdır, bu ikisini Tabiatın iktiza ettiği nispette karıştırınız, bu karışımda görünmez Ateşimize malik olursunuz, zira Suda yahut cıvada amil bir kükürt veya Madeni Ateş vardır, Altında ise ölü, münfail fakat yine de fiili bir kükürt mevcuttur, İmdi Altının kükürdü harekete geçirilip canlandırıldığında, Altında bulunan Tabiat Ateşi ile cıvada bulunan Tabiata muğayir Ateş beyninde, kısmen birinden ve kısmen diğerinden mürekkep bir Ateş hasıl olur, zira her ikisinden de pay almıştır, ve bir araya gelip birleşen bu iki Ateş marifetiyle hem Fesat, ki bu Tevazudur, hem de Kevn, ki bu İzzet ve Kemiyettir, husule gelir, İmdi biliniz ki, Dâhili Ateşin bu veçhesini yalnızca Tanrı idare eder, İnsan ise onun inkişafından bihaber olup, amellerini yalnızca Aklı vasıtasıyla müşahede ederek sıcak olduğunu, yani hararetin fiillerini icra ettiğini, bunun da Pişirme olduğunu ayırt etmeye muktedirdir.
Bu Ateşte hiçbir süblimasyon vuku bulmaz, zira süblimasyon bir yücelmedir, Lakin bu Ateş öyle bir yücelmedir ki, Kemalatın ta kendisidir ve ötesinde hiçbir merhale yoktur. Cümle Amelimiz öyleyse yalnızca bu Ateşi çoğaltmaktan, yani Bedenin kükürdünün Fazileti artana değin onu devridaim ettirmekten ibarettir.
Kezalik, bu Ateş görünmez bir Ruhtur ve bu sebeple ne yukarıda ne de aşağıda olmak üzere Boyutları yoktur, lakin Kaptaki Maddemizin tesir küresinin her yerindedir, Öyle ki, her ne kadar maddi ve zahir cevher Unsur Ateşinin tesiriyle süblimleşip yükselse de, bu Ruhani Fazilet daima hem dipte çökelende, hem de Kabın fevkinde bulunanda mevcuttur.
Zira o, İnsanın Bedenindeki Ruh gibidir, aynı anda her yerdedir ve yine de hiçbir şeyle sınırlandırılmamış veya takyit edilmemiştir.
Hakiki Felsefi Ateşte süblimasyon bulunmadığını söylediğimizdeki Safsatalarımızdan birinin Esası işte budur, zira Ateş Hayattır ve Hayat da Cisimlerin boyutlarına katiyen tabi olmayan bir Ruhtur,
Amel esnasında Camın açılmasının yahut soğutulmasının, bu gizli kükürtteki Hayatı veya Ateşi öldürmesi de bu sebeptendir, üstelik maddeden tek bir Zerre dahi zayi olmaz.
Unsur Ateşi, herhangi bir Çocuğun dahi nasıl yakılacağını ve idare edileceğini bildiği şeydir, fakat hakiki dâhili Ateşi temyiz etmeye muktedir olan yalnızca Filozoftur, zira Bedende amel eden, buna mukabil Bedenin bir cüzü olmayan pek şayanıhayret bir nesnedir.
Binaenaleyh Ateş Semavi bir Fazilettir, tekdüzedir, yani Ameliyesinin nihayeti gelene kadar daima aynıdır, ve kemale erdiğinde artık amelde bulunmaz, zira her Fail, fiilinin gayesine eriştiğinde sükûnet bulur, Şu halde unutmayınız ki, süblimleşmeyen Ateşimizden bahsettiğimizde hataya düşüp Terkibin rutubetinin [okunamadı] olduğunu zannetmeyesiniz.
camda süblimleşmemelidir, zira bunu durmaksızın yapmalıdır, lakin süblimleşmeyen Ateş, madeni sevgidir ki o hem yukarıda, hem aşağıda, hem de her yerde farksızdır.
Şimdi bu söylenenlerin tamamına bir hatime olmak üzere, öğren ve eline hangi maddeyi alacağını iyi bil, zira darbımeselde dendiği gibi, kem karga kem yumurta yumurtlar, Tohumun saf olsun ve Rahmin de saf olsun, o vakit Asil bir Zürriyet görürsün,
Harici Ateş öyle olmalıdır ki, içinde terkiplerimiz durmaksızın bir o yana bir bu yana oynaşabilsin, bu da birkaç gün içinde en çok arzuladığın şeyi, Karga Gagasını hasıl edecektir.
O vakit Kaynatmana devam et, yüz otuz gün içinde Beyaz Güvercini ve doksan gün sonra da Parıldayan Kerubim'i göreceksin.
XI. BEYİT ÜZERİNE BİR ŞERH
Ve bu İki şey en hayırlısıdır, diye ekler Simyayı işleyen kimsenin alması için, Altınımızı ve Gümüşümüzü bunlarla bir kılmak adına, Bundan ötürü derim ki, İncimizi ve Yakutumuzu kim yapmak isterse, Baksın mezkûr Temel Unsurlara, onları terk etmesin sakın, Zira başlangıçta, eğer Temel Unsurlar hakiki ise Ve şayet hüner ile onları da elde edebilirse, Nihayetinde hakikaten, ameline pişman olmayacaktır.
Böylece son Neticeye geliriz ki o da şudur, şayet bir Kimsenin Amelleri Kaidelere uygun ve Temel Unsurları hakiki ise, gayesi kati olacaktır, yani Üstatlık. Ey dünyadaki her şeyin Amellerde kendine has bir Sebebi ve İlerlemesi olduğunu mülahaza etmeyen Ahmaklar ve Körler, Sanır mısınız ki bir Denizci debdebeli bir Fayton ile Deniz aşırı bir yere Yelken açmaya kalksa, bu teşebbüsünün ahmakça olduğunu görmez, Yahut debdebeyle donatılmış bir Gemi ile Rastgele Kürek çekse, altın Sahile varmaktansa uğursuz bir Kayaya çarpması daha muhtemel olmaz mı,
Bizim sırrımızı ehemmiyetsiz şeylerde arayan ve buna rağmen Ofir Altınını bulmayı umanlar işte böyle ahmaklardır.
Amelinizde daha dakik bir Rehberlik bulmanız için, takip eden şu yirmi Kaideye dikkat ediniz.
Kaide I. Herhangi bir Safsatacının size telkin edebileceği yahut herhangi bir Safsatacı Müellifte okuyabileceğiniz şey her ne olursa olsun, hiçbir şeyin sizi şu esastan ayırmasına müsaade etmeyiniz, yani Gözettiğiniz gaye Altın olduğuna göre, üzerinde Amel ettiğiniz cevher de Altın olsun, başka hiçbir şey değil.
Kaide II. Altınımızın alelade değil felsefi olduğunu söyleyerek kimsenin sizi aldatmasına izin vermeyiniz, zira alelade Altın ölüdür, bu doğrudur, Lakin bizim onu tanzim ettiğimiz surette, tıpkı Topraktaki bir buğday tanesinin canlanması gibi, onda bir canlanma husule gelir,
Böylece amelimizde, altı Hafta sonra ölü olan Altın; diri, canlı ve tohum saçıcı hale gelir, terkibimizde ise ona Bizim Altınımız denebilir, çünkü onu muhakkak canlandıracak bir Fail ile birleşmiştir,
Nitekim İdama Mahkûm Edilmiş bir Kimseye de, halihazırda yaşıyor olsa dahi, Ölü Adam denir.
Kaide III. Beden yahut Eril olan Altından maada, Ruh ve Can yahut Dişil olan bir başka Meniyye de muhtaçsınızdır, bu da
Cıvadır, Suret ve Şekilce alelade Cıvaya benzer, lakin daha temiz ve paktır. Alelade Cıva yerine, felsefi cıva namıyla tesmiye ettikleri garip Sular yahut Sıvılar isteyen pek çok kimse vardır, Onlara aldanmayınız, zira bir İnsan ne ekerse, onu biçmeyi ummalıdır,
Şayet Bedenini, Madeni ve kendisine türdeş olandan gayrı herhangi bir Toprağa ekecek olursan, Madeni bir İksir yerine, hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan, faydasız bir Kireç biçersin.
Kaide IV. Cıvamız cevher bakımından alelade Cıva ile birdir, lakin Suret bakımından pek farklıdır, Zira Semavi, Ateşin ve mümtaz Fazilette bir Surete sahiptir, bu da Suni Hazırlığımız vasıtasıyla kazandığı Fıtrattır.
Hazırlığımızın bütün Sırrı şudur, Altına ve Cıvaya en yakın akraba olan o Madeni alınız, Bunu Mars'ın bel kemiğinde [NOT: Demir ya da demir filizinde saklı olan cevher kastedilmektedir] bulunan Uçucu Altın ile Aşılayınız, Cıvanızı bununla yedi defa geçinceye kadar tasfiye ediniz, o vakit Kralın Banyosu için hazır hale gelir.
Kaide VI. Lakin biliniz ki, yedi defadan on defaya kadar Cıva gittikçe daha iyi kılınır ve daha faal olur, her bir Hazırlık ile hakiki Kükürdümüz tarafından keskinleştirilir, şayet Hazırlık sayısında haddi aşarsa pek fazla ateşin hale gelir ki, Bedeni eritmek yerine kendi kendini Pıhtılaştırır,
Kaide VII. Böylece keskinleştirilmiş olan bu Cıva, daha sonra bir Cam kabak (retort) içinde iki ya da üç kez damıtılmalıdır, bunun sebebi de, Cıvanın Hazırlanması esnasında fark edilmeksizin geride kalmış olabilecek Beden Zerrelerinin onda bulunabilmesidir, akabinde Sirke ve nişadır ile iyice temizlenmelidir, işte o vakit amel için hazırdır.
Kaide VIII. Bu amel için Altınınızı her türlü karışımdan pak ve saf olarak seçiniz, satın aldığınızda öyle değilse, Tasfiye ile onu bu hale getiriniz, ardından Eğeleme, Dövme, Aşındırıcılarla Kalsinasyon yahut en latif hale getirilebileceği herhangi bir başka yol ile inceltilmesini sağlayınız,
Kaide IX. Şimdi karışımınıza geliniz, bunda mezkûr surette seçilmiş ve hazırlanmış Bedenden bir Ons, yukarıda talim edildiği üzere canlandırılmış Cıvadan ise iki Ons yahut en fazla üç Ons alınız, bunları suyun ısıtabileceği derecede sıcak kılınmış bir Mermer üzerinde karıştırınız, ikisi iyice birbirine geçinceye dek birlikte eziniz, ardından karışımı gayet saf olana dek Sirke ve Tuz ile yıkayınız, Ve son olarak ılık su ile Tatlılaştırıp ihtimamla kurutunuz.
Kaide X.
Şimdi bilesin ki, hasetten ötürü her ne söylersek söyleyelim yolumuz bundan başkası değildir, nitekim ne bizim ne de kadimlerin başka bir yol bilmediğini ikrar ederiz ve daima ikrar edeceğiz, zira sırrımızın bundan başka ilkelerle yahut bundan başka bir tertiple vücuda getirilmesi imkânsızdır.
Bizim lafzi yanıltmacamız yalnızca amelimizdeki iki tür ateşte yatar, Tanrı'nın vasıtası olan içsel ve gizli ateş, insanın idrak edebileceği vasıflara sahip değildir, bizler sıklıkla bu ateşten söz ederiz ve yine de dışsal hararetten bahsediyor gibi görünürüz, gafiller arasındaki nice yanılgı da işte bundan ileri gelir.
Mikyas ile derecelendirilen ateşimiz budur, zira dışsal hararet bütün amel boyunca neredeyse doğrusal seyreder, beyaz ameliyeye dek bir değişiklik göstermeksizin aynı kalır, yalnız işi sağlama ve emniyete almak gayesiyle ilk yedi gün boyunca harareti biraz gevşek tutarız ki tecrübeli bir filozofun bunu yapmasına dahi hacet yoktur. Fakat sevk ve idare eden içsel hararet saatbegayet tedricen derecelendirilir, kaynatmanın (decoction) devamıyla bu hararet günden güne ne kadar güç kazanırsa renkler o nispette başkalaşır ve bileşik olgunlaşır.
Sizin için mühim bir düğümü çözmüş bulunuyorum, burada yeniden tuzağa düşmekten sakınınız. Kaide 11.
Akabinde ameliyenizi kemale erdireceğiniz bir cam fıçı temin etmelisiniz, o olmaksızın hiçbir şey yapamazsınız, bu kap ya beyzi yahut kürevi olmalı, bileşiğinize nispetle büyüklüğü, kendi küresi dahilinde o miktarın yaklaşık on iki katını alabilecek derecede bulunmalıdır, camınız kalın ve mukavim, berrak ve kusurlardan ari olmalı, boynu bir karış yahut bir kadem boyunda uzanmalıdır, maddenizi bu yumurtanın içine koyup boynunu kusursuzca, bir çatlak ya da delik kalmayacak surette ihtimamla mühürleyiniz, zira en ufak bir sızıntı latif ruhu dışarı kaçırır ve ameli heba eder. Camınızın kusursuz mühürlendiğini şu usulle anlayabilirsiniz, cam soğuduğunda mühürlenen boyun kısmını ağzınıza alınız ve kuvvetle içinize çekiniz, şayet en ufak bir gedik varsa şişenin içindeki havayı ağzınıza çekersiniz, camı ağzınızdan çektiğinizde hava bir fısıltı ile yeniden camın içine emilir, öyle ki kulağınız bu sesi işitir, bu şüphe götürmez bir sınamadır. Kaide 11.
Bundan sonra akil kimselerin athanor tesmiye ettiği bir fırın tedarik etmelisiniz ki ameliyenizi onda ikmal edebilesiniz, ilk amelinizde herhangi bir fırın kafi gelmeyecektir, ancak arzunuza göre mat kırmızı bir hararet yahut daha azını verebileceğiniz ve en yüksek hararet derecesinde en az on iki saat dayanabilecek bir fırın olmalıdır. Şayet buna nail olmak isterseniz evvelemirde dikkat ediniz, yuvanız, athanorunuzun ateşin oynamasına mahsus menfez deliğinin bulunduğu tarafta yaklaşık bir parmak boşluk kalacak surette çanağınızı içine alacak genişlikten fazla olmasın. İkinci olarak çanağınız, filozofun "Tek Cam, Tek Şey, Tek Fırın" kelamını hatırda tutarak cam ile çanak kenarı arasında bir parmak kalınlığında kül bulunacak şekilde tek bir camı alacak büyüklükten fazla olmasın, zira bu nevi bir fırında tek bir adet olması icap eden, yukarıya doğru meyleden takriben üç parmak kutrundaki menfez deliğiyle tabanı aynı hizada duran böyle bir çanak, kabın tepesine ve tabanın etrafına daima vuran alev akıntısıyla kesintisiz bir kor hararetinde tutulacaktır.
Üçüncü olarak, şayet çanağınız daha büyük olursa fırınınızın menfezi, sahanınızın kutrunun üçte biri yahut dörtte biri genişliğinde bulunmalıdır, aksi takdirde muntazam ve mütemadiyen ısıtılamaz.
Dördüncü olarak, ocağın bulunduğu yerde kuleniz altı parmak kareden daha büyükse nispeti aşmışsınız demektir ve hararet hususunda asla doğruyu bulamazsınız, zira şayet bu nispetin üzerine çıkar da onu alevle akıtır hale getirirseniz hararet pek şiddetli olur. Ve şayet alev akmazsa hararet kafi gelmez yahut pek müşkül sağlanır.
Beşinci olarak, fırınınızın tepesi, harareti kuvvetle zapt edecek surette, ancak kömür atmaya yarayacak yaklaşık üç parmak kutrunda yahut kare şeklinde bir delik haricinde tamamen kapalı olmalıdır. Kaide 11.
Bu hususlar bu minval üzere tanzim edildikten sonra maddenizi havi camınızı yerleştiriniz ve tabiatın iktiza ettiği gibi, şiddetli değil mutedil bir ateşi, tabiatın bıraktığı yerden başlayarak veriniz.
Şimdi bilesiniz ki tabiat, malzemelerinizi madenler aleminde bırakmıştır, binaenaleyh nebattan ve hayvandan teşbihler alsak dahi tasarruf etmek istediğiniz mezkur konunun dahil olduğu alemdeki muadilini anlamalısınız.
Misal vermek gerekirse, şayet bir insanın tenasülü ile bir nebatın neşvüneması arasında bir kıyas kuracak olursam, birinin hararetinin diğeriyle ölçülmesi gerektiğini düşünmemelisiniz, zira nebatların toprakta yetiştiğini biliriz ki bu da hararetsiz olmaz, nebatlar toprak altındaki bu harareti daha baharın bidayetinde hissederler, gelgelelim bu hararette ne bir yumurta kuluçkadan çıkabilir ne de bir insan herhangi bir sıcaklık duyabilir, aksine ona uyuşturan bir soğuk gibi gelir. Mademki amelinizin kamilen madenler alemine taalluk ettiğini bilirsiniz, şu halde madeni cisimler için hangi hararetin münasip düşüp mutedil hararet sayılabileceğini, hangisinin ise şiddetli olduğunu bilmeniz icap eder, evvela tabiatın sizi nerede bıraktığını mülahaza ediniz, yalnızca madenler aleminde değil, bu alem içinde her ikisi de yanmaz olan altın ve cıva üzerinde amel etme noktasında bırakmıştır.
Mamafih cıva nazik olduğundan, ateş haddinden fazla şiddetli olursa bütün kapları paralar, binaenaleyh yanmaz olmasına ve dolayısıyla hiçbir ateşin ona halel getiremeyecek bulunmasına rağmen, aynı zamanda eril meniyle tek bir cam içinde tutulması iktiza eder, oysa ateş ziyadesiyle büyük olursa bu kabil olamaz ve neticede amel ikmal edilemez.
Böylece, Kurşun veya Kalayı sürekli eriyik halde tutacak ısı derecesinden başlayıp daha yükseğe, Camın kırılma tehlikesi olmaksızın dayanabileceği sınıra dek varan ısı, ılımlı bir ısıdır, ve böylelikle ısı derecelerine, Doğanın seni içinde bıraktığı Âleme göre başlarsın. Nasıl ki bir Ağacın kökünün Yerin bağrında hissettiği en yüksek ısı derecesi, bir Hayvanın sahip olduğu en düşük ısı derecesiyle hiçbir surette kıyaslanamazsa, bir Sebzenin yanmaksızın dayanabileceği en yüksek ısı derecesi de, bizim Çalışmamız bakımından Maden ısısının ilk derecesi için pek düşüktür.
Kural XIV
Bil ki, bu Çalışmadaki bütün ilerlemen, Ay’dan Güneş’e doğru Bus ve Nabi içinde yükselmektir, yani Nubibus, yahut Bulutlar içinde, Bu sebeple Taşın Hava alması ve yaşaması için, sana durmaksızın bir buhar içinde süblimasyon yapmanı salık veririm.
Kural XV
Bu dahi kâfi değildir, kalıcı tentürümüze erişmek için Göletimizin suyu Hermes Ağaçlarının Külleri ile kaynatılmalıdır, fırtınalı Denizin çalkantıları içinde Semavi Tabiat yükselebilsin ve Dünyevi olan alçalsın diye, sana gece gündüz durmaksızın kaynatmanı salık veririm. Zira hakikaten, şayet Kaynatmasaydık, çalışmamıza asla Dekoksiyon demez, Sindirme (Digestion) derdik, çünkü Ruhların yalnızca sessizce Döndüğü ve alttaki Bileşiğin bir Kaynama ile hareket etmediği hale, hakiki manada ancak Sindirme adı verilir.
Kural XVI
Pek aceleci olma, Hasadı çok erken yahut sonu başlangıçtan hemen sonra bekleme, Zira şayet sabırla sebat edersen, en geç elli gün içinde Karganın Gagasını göreceksin. Filozoflar der ki, pek çokları bizim Çözümümüzü kolay bir iş sanır, lakin bunun ne denli çetin olduğunu, ancak deneyip Tecrübe edenler söyleyebilir, Bir Buğday Tanesini görmez misin, onu ekersin ve üç gün sonra yalnızca şiştiğini görürsün, kurutulduğunda ise evvelce olduğu Buğdaydır, Yine de onun uygun döl yatağına (matrix) atılmadığını söyleyemezsin, zira Toprak onun hakiki yeridir, lakin yalnızca Yeşermek için gereken vaktinden mahrum kalmıştır. Oysa Ceviz ve Erik çekirdeği gibi daha sert Çekirdekli şeyler toprakta çok daha uzun süre yatar, zira her şeyin bir mevsimi vardır, ve doğal bir İşlemin hakiki alameti de vaktini beklemesi ve Aceleye getirilmemesidir, öyleyse dünyadaki en katı Beden olan Altının Suretini kısa bir zamanda değiştireceğini mi sanırsın, hayır, beklemeli ve beklemelisin, Ta ki takriben kırkıncı günde mutlak siyahlık görünmeye başlayana dek, bunu gördüğünde, Bedeninin helak olduğunu, yani yaşayan bir Can kılındığını, ve Ruhunun öldüğünü, yani Beden ile pıhtılaştığını kabul et, lakin bu Siyahlık alametine dek, hem Altın hem de cıva Suretlerini ve Tabiatlarını muhafaza eder.
Kural XVII
Sakın ateşin sönmesin, Maddenin soğumasına izin verecek bir an dahi sönmesin, zira Çalışmanın Helakı muhakkak bunu izleyecektir. Söylenenlerden anlayabilirsin ki, bütün çalışmamız, Maden Âleminde bulunan ilk derecedeki sıvılaştırıcı ısı içinde Bileşiğinin durmaksızın kaynatılmasından gayrı bir şey değildir, bu ısı içinde Dahili Buharlar maddeni tavaf edecek, o duman içinde madde hem ölecek hem de dirilecektir.
Kural XVIII
Bil ki, takriben Beş Ayın sonunda Beyaz göründüğünde, Beyaz Taşın tamamlanması yaklaşmıştır, öyleyse Sevin, zira Kral artık Ölümü alt etmiştir ve Şarkta büyük bir İhtişamla yükselmektedir.
Kural XIX
Ardından Renkler yeniden görünene dek Ateşini sürdür, nihayetinde o latif Kırmızı rengi, Kızıl Gelinciği göreceksin, öyleyse Tanrı’yı Yücelt ve şükret.
Kural XX
Son olarak, bu Taşı aynı suda, aynı oranda, aynı Rejim ile kaynatmalısın, (yalnızca Ateşin o vakit biraz daha gevşek tutulacaktır), ve böylece Miktarı ve Niteliği dilediğince artıracaksın. Şimdi, ışığın Babası olan yegane Tanrı, sizleri ışığın bu Yeniden Doğuşunu görmeye eriştirsin ve bizi onun Yazıları vasıtasıyla, kendisinin ikrar ettiği üzere, bundan böyle ışık içinde onunla ebediyen sevinç bulmamızı sağlasın, Amin.
İLAN
Müellif, kendisini bir ehil (adept) olarak göstermekten ziyade (pek çoğunun yaptığı gibi) Dünyaya faydalı olmak kastıyla bu Hususta pek çok Mükemmel Eser kaleme almış olduğundan, Diğer ehil (adept) Kardeşleri, ellerindeki bu büyük İstidat ile yaşadıkları müddetçe ve mümkünse daha da uzun süre yapabilecekleri her hayrı işleme yönündeki umumi Kaidelerine aykırı olarak (hasetle diyebiliriz) sır tutmaya yemin etmiş olsalar da, kendisi öyle sanmalarına rağmen böyle bir yemin etmemişti, zira bizzat itiraf ettiği üzere, zihninde bu gizli Sanatın tüm samimi arayıcılarına yardımcı olmak (kendi ifadeleriyle) ve geride kalanlara elini uzatmak yolunda fevkalade bir arzu vardı. Öyleyse, Müellifin bizzat kendi arzusunun Eserleriyle Dünyaya fayda sağlamak olduğu ve Simyanın İliği (Marrow of Alchimy) kitabına yazdığı Önsözden de anlaşılacağı üzere Parçalarının Basılması için Bay Starkey’e rıza gösterdiği görüldüğünden, Yazılarının daha fazla gizli kalması için hiçbir sebep göremiyorum, Ve pek yazıktır ki Bay Starkey, bu Müellifin Sör George Ripley’in On İki Kapı’sı üzerine yazdığı Şerhini tefrik etmiştir, bunu, kendisine son Altı Kapı’yı kestiğini bizzat itiraf ettiği o Nüshayı verdiği kimseden öğrendiğime göre yapmıştır, Mezkur şahıs bunları neden kestiğini sorduğunda, dünyanın [okunamadı] cevabını vermiştir.
Dünya bunlara layık değildi, yine de o zata bir suretini vermeyi vadetmişti ancak vermedi, halen bulunamamalarının sebebi de budur, zayiatlarına ise pek çok hayıflanılmaktadır.
Bu sebeple, şayet herhangi bir beyefendinin elinde bunlar yahut bu Müellifin başka bir eseri bulunuyorsa, bunların basılmakta olan ilk Altı Kapı ile birlikte neşredilebilmesi için Little Britain’daki Pelican’a, Londra’ya gönderilmesi acizane istirham olunur. Ve bu Müellifin Eserlerinin gün yüzüne çıkması için elimden gelen katkıyı esirgememek adına, burada okuyucuya, mezkûr Müellif tarafından Eyrenaeus Philalethes müstear ismiyle kaleme alındığı kaydedilen Eserlerin bir Fihristini sunma cüretini gösteriyorum, bunların bir kısmı adı geçen Bay Starkey tarafından mezkûr Önsöz’de zikredilmiş, bir kısmı ise Müellifin bizzat kendisi tarafından, kendi eğlencesi için yazdığını ve bilahare yaktığını söylediği diğer bazı eserlerle birlikte anılmıştır, mezkûr Müellifin bir İngiliz ve bir ehil (adept) olduğu, halen hayatta bulunup seyahat ettiği ve takriben 55 yaşlarında olduğu herkesçe kabul edilmektedir, lakin İsmi kati surette bilinmemektedir.
SIR GEORGE RIPLEY’NİN ÖNSÖZÜ ÜZERİNE BİR ŞERH
Yazan, Eyrenaeus Philalethes, ANGLUS, COSMOPOLITA.
LONDRA, Pelican, Little Britain adresinde William Cooper için basılmıştır, 1677.
Sir George Ripley’nin Önsözü Üzerine Bir Şerh, Bridlington Başrahibi
Bu Sanatın gayretli taliplerine hitaben bir nasihat mahiyetinde olan Mukaddimesini ve hikmeti bahşeden yegâne merci olan Tanrı’ya, günahkâr Hayatını O’nun celaline vakfedebilmesi gayesiyle kendisine hakiki bir İdrak lütfetmesi için ettiği Niyazdan ibaret bulunan Önsözün başlangıcını geçerek, fıtraten olduğu hâlden her türlü İyiliğin Menbaı olan Zat tarafından tebdil edilmiş olarak, onun sergilediği bu misali bir Şerh Mevzuundan ziyade bir İttiba Örneği addedeceğim.
Ve evvelemirde, kendilerini bu İlime vakfedecek olanlara gelince, fevkalade hayranlık uyandırıcı bir İşe giriştiklerine kani olsunlar, bu işte (haşa, Tanrı’nın nail olduğumuz şeyleri kendi liyakatimiz sebebiyle bahşettiğini düşünmekten uzağım, bilakis O’nun karşılıksız lütfudur, fakat yine de) çalışmalarını bu yola hasredecek herkesi, böylesine büyük bir İstidadın icrasında Tanrı’yı yüceltme lütfuna erebilmek için, yardım dilemek üzere İyiliğin Müellifi ve Pınarına yönelmeye davet ederim.
Zira eminim ki, Tanrı kimi böylesi bir İstidadın Varisi kılacaksa, ona bunu bihakkın değerlendirecek bir kalp de lütfedecektir, aksi takdirde böylesi büyük bir Nimetin suistimali sebebiyle onun azabını artıracaktır. Zira her kim serkeş ve sefih olur, Tanrı korkusundan mahrum yaşarsa, böyle bir Sanat ile neler yapmaz? Meğerki Tanrı onu dizginlemesin, ki şüphesiz dizginleyecektir, bu Sırrı ondan gizleyerek yahut pek çoklarının acı tecrübelerle müşahede ettiği üzere, Hayatını Dünyanın haris insanlarının ellerine düşürecek bir tuzak ve kement hâline getirerek.
Binaenaleyh Rabbim bana da sana da öyle bir lütuf ihsan eylesin ki, O daima Gözlerimizin önünde olsun, Düşüncelerimizin, Sözlerimizin ve Amellerimizin Evveli ve Ahiri olsun, Amin.
Başlangıçta, her şeyi yoktan var ettiğinde, kürevi ve karanlık bir maddeyi, kargaşa altında, başlangıç olan O'nun vasıtasıyla, vesaire.
Evvela Tanrı’nın Eserlerine nazar eyle ve O’nun ellerinin işini temaşa et,
Yaratılışın o azametli işinin O’nun tarafından, bizzat Mesih vasıtasıyla nasıl başlatıldığını tefekkür et, zira Bernardus Trevisan’ın Bononialı Thomas’a Mektubunda bu ameliye hakkında söylediği ve şehadet ettiği üzere, bu İlim Âdemoğullarına O’nun hatırına bahşedilmiştir, bu işin (Christi Gratia) Mesih hürmetine vuku bulduğunu söyler. Rab Tanrı’nın kudretli Emriyle tek bir Kütleden Gökte ve Yerde bulunan her şeyi nasıl zahir kıldığını tefekkür et, yukarıdaki feyizleriyle semavi Cisimleri ve aşağıdaki dünyevi Maddeyi, ki bunlar Göklerin Devri vasıtasıyla, O’nun Ağzından çıkan kelam hürmetine, ay-altı âlemin tüm mahsullerini meydana getirirler.
Tanrı bütün bunların fevkindedir ve bütün bunların içindedir, O her şeyin Yaradanı ve Rabbidir, her şeyin üstündedir, ebediyen mübarektir, kendine bir Kavim edinmiş ve onları azat etmiştir, onlar da O’nunla birlikte ebediyen hüküm süreceklerdir.
Zira nasıl ki tek bir Kütleden yaratıldıysa her bir şey, Aynen öyle olmalıdır ameliyemizdeki usul de pekâlâ.
Bütün bunları bu Maharetin amelesine Kıyasen ve Mecazen tatbik eyle, zira Rabbimiz gördüğümüz bütün eserleri nasıl yarattıysa, hepsini kendi kudretli Emrinin hükmü altına almış, onlar da bu sayede ne iseler öyle kalmakta ve eşyanın o ilk Suretine veya Taslağına doğru ahenkli bir hareketle sevk edilmektedir.
Bütün Sırlarımız tek bir Suretten neşet etmelidir.
Nasıl ki o vakit karışık ve karmaşık tek bir Kütleden her şey kendi cinsine göre fiili bir vücut bulduysa, bütün bu Sırlar da tek bir Suretten sudur etmelidir,
Hakikat başkalıkta değil, Birliktedir, zira Tanrı birdir ve O’nun eserleri ahenklidir, ve bir şey ne kadar Asil ise, Sadeliğe o kadar yakındır. Filozofların Kitaplarında olduğu gibi, görmek dileyen kimse için.
Morienus’un sıklıkla ve bolca tanıklık ettiği gibi, Geber’in, Trevisan’ın ve daha pek çoklarının da doğruladığı üzere, Sırrı hakikatiyle kavramış ne kadar felsefeci varsa hepsinin hükümleri bu noktada birleşir,
Bu şey nev’i bakımından yalnızca bir, fakat sayıca ikidir, her ne kadar daha fazla şey kullanılsa da, hepsi tek bir Doğa birliğine getirilmedikçe bu işe dahil olmaya elverişli değillerdir.
Taşımız Küçük Dünya Olarak Adlandırılır.
Ve bu sebeple Taşımız İnsana benzetilir, zira insanın her ne kadar kendisinden cinsiyetçe farklı bir Zevcesi olsa da, onunla aynı nev’idendir, bu manada ona Mikrokosmos yahut Küçük Dünya denir, nitekim Tanrı’nın Sureti olan İnsandan sonra, gerçekten de Büyük Dünya’nın hakiki küçük nizamıdır,
Bunun nasıl olduğunu burada ayrıntılandırmayacağım, zira yeri geldiğinde vaktiyle zikredilecektir.
Bir ve Üç.
Bu Taş, Maddenin türdeşliğinden ötürü Üçlü yahut Birlikteki Teslis olarak da adlandırılır, nitekim Trevisan şöyle der, Taşımız tek bir Kökten, yani iki Cıvaî Maddeden meydana gelir, vesaire. Bu Teslis, bileşenlerde ayırt edilir, zira evvelemirde Beden vardır ki o Güneş’tir, bir de Cıva Suyu vardır ki cıvaîliğinin yanı sıra onda gizli Ateş olan kükürdün ruhani bir tohumu bulunur. Teslis işte budur, bunlara Beden, Can ve Ruh denir, Beden ölü Topraktır, semavi Erdem olmaksızın çoğalmaz, Ruh ise Havamızın yahut Bukalemunumuzun Canıdır, o dahi iki katlı bir terkibe sahiptir, yine de ayrılmaz bir biçimde bir kılınmıştır, Can ise Cıvanın Bağıdır, o olmaksızın Ateşimiz asla görünmez ve görünemez, zira çıplaktır, Ateşli Ejderha’da ikamet eder ve Canını hakiki Saturnia’ya teslim edip onun tarafından kucaklanır ve her ikisi birlikte bir olur, En Yüce Olan’ın, yani Şark’ın Lusifer’inin, Sabahın Oğlu’nun mührünü taşır,
Bu Can, Chalybs’in Efsunlu Uçucusu olup pek narindir, Güneş’in hakiki maden cevheridir ki Güneş doğal olarak ondan neşet eder, bunun hakikat olduğunu bizzat kendim bilmekteyim ve Introitus apertus ad occlusum Regis palatium adlı Latince küçük risalemde bundan bahsetmiştim,
Bu, Saturnia’nın cıvaîliğiyle emilen ve onu Hükümranlık Mührü ile damgalayan hakiki kükürttür, Diana’nın Güvercinleri’nin tavassutuyla birleşip Madenî bir Suya dönüştürülerek ihya edildiğinde, Su içinde Bedeni çürümeye sevk eden keskin Ruhtur. Böylece Teslis orantılı kılınır, yani ilk Karışımdaki üç Doğa sayesinde İş, Bedenin, Canın ve Ruhun erdemine göre açık bir surette yetkin bir Kemâle erdirilir, zira Ruh olmasaydı Beden asla nüfuz edici olamazdı, Beden olmasaydı Ruh o fevkalade yetkin tentüründe daim kalamazdı, Can olmasaydı bu ikisi birbiri üzerinde tesir icra edemezdi, zira Ruh görünmez bir şeydir ve başka bir Libas olmaksızın asla zuhur etmez, bu Libas ise Candır. Erdemini bunun içinde icra eder, bu Can, Saturnia’dan katı ve kuru olarak çekilip çıkarıldığında Havamız, yahut daha ziyade Bukalemun diye tesmiye olunur ki o, gördüğü her Nesneye göre rengini değiştiren havari bir Bedendir, işte Havamız da böylesine hayret verici bir Doğaya sahiptir, biliyorum ki dönüştürücü iksir olmaksızın dahi bütün metaller, evet, hatta Güneş ve Ay bile ondan çekilip çıkarılabilir, kendi tecrübelerimin bir mahsulü olan Latince küçük risalemde bundan etraflıca bahsetmiştim.
Madenî Suya çözündürülen bu Hava, Teslisimizden ikisini kendi içinde öylesine hakiki bir surette birleştirmiştir ki, kısa bir sindirilmeyle, içinde ikamet eden görünmez ruhani kükürt, hiçbir ilaveye hacet kalmaksızın içinde bulunduğu cıvayı donduracak ve Ay’ın, ardından da Güneş’in gözle görülür donmuş bir maddesini hasıl edecektir.
Böylece bu Teslis filhakika Birliktir, biri bilfiil olgun, sabit ve sindirilmiş Altındır, diğeri ise uçucu, beyaz ve ham Altındır, fakat yalın bir sindirilme ile bilkuvve gayet sabit ve katı kılınabilir.
Şu halde Filozofların söyledikleri ve yazdıkları bir vehim değildir, zira inanın bana, Diana’yı örtüsüz, çıplak gördüler, bilerek konuşuyorum, doğruyu söylediğimi biliyorum, Sanatın Evlatları da bunu bilir ve benimle birlikte buna şehadet edebilirler.
Bu Taş, Filozoflar tarafından kendi Magnezya’ları, Adrop’ları ve daha nice isimlerle anılır, hakiki maddenin ilk hakiki karışımında onların Taşı filhakika budur, zira hakiki tohumdur ve harici Ateşin yardımıyla, Doğanın vaktini sabırla bekleyerek mahsul verecektir ki bu vakit, meseleyi anlayan kimse için uzun değildir.
Kükürt ve Cıva Üzerine
Zira Doğanın yerin bağrında, hiçbir ilave olmaksızın yalnızca cıvayı kaynatıp pişirerek uzun yıllar ve çağlar boyunca vücuda getirdiği şeyi, Sanat işi kısaltmak adına, evvela cıvayı kükürdün ruhani tohumuyla aşılar, cıva bu sayede Metallerin çözülmesinde kudretli hale gelir, akabinde ona olgun kükürt ekler ki böylelikle ameliyat kısalır, tek bir Kökten gelen bu iki Ebeveynden, Hükümran bir Nesle mensup Asil bir Oğul dünyaya gelir, o alelade bir Altın değil, on bin kat daha kıymetli olan iksirimizdir.
Doğa Tarafından En Kusursuz Surette Orantılanmıştır.
Lakin Sanatkârın bütün bu Eseri yalnızca Doğaya yardım etmek içindir, daha fazlasını yapamayız, evet, burada yalnızca Doğaya hizmet ettiğimizi ikrar ettik ve edeceğiz, zira Tanrı’nın bütün Eserleri eksiksizdir, bize düşen ancak onları temaşa etmek ve onlara hayran kalmaktır, bu yüzden biz [okunamadı] İlkelerimizi Doğanın bulunduğu yerde ararız ve Doğayı kendi Doğası içinde ıslah ederiz.
Saf kişileri, Sofistlerin mesleği olduğu üzere, Bitkiler, Mineraller, İdrar, Saç veya benzeri şeyler üzerindeki Özütlemelerimiz ve Ameli Operasyonlarımızla böylesine pek muteber iksirimizi yapmaya niyetlendiğimize inandırmayız, bilakis Doğanın onu içine koyduğu şeylerden, gizli olanı açığa çıkarıp zahir olanı gizleyerek, Sanat yoluyla onu görünür kılarız.
Lakin nicesi hayret eder, hayret etmekte haklıdır da, ve kafa yorar böylesi hayret verici bir şeye.
Oysa hakiki olandan gayrı maddeler üzerinde çalışanlar, Doğanın imkânını mülahaza etmeyip kendi Heveslerine göre çalışmakla cehaletlerini pek çirkin bir surette ele verirler, sanki tabiatları icabı murdar ve Türdeş Olmayan unsurlardan mürekkep yanıcı maddelerden, ayrışmaz Birliği sebebiyle mağlup edilemez, fevkalade Mükemmelliği faziletiyle Madenler Âlemindeki bütün [okunamadı] uçucu cisimleri arındıran ve sabitleyen, İlacın niteliğine göre onları mükemmel surette sindirilmiş Güneş yahut Ayın Eşitlik [NOT: "Anatical", eczacılık ve simyada eşit miktarları ifade eden 'ana' teriminden türetilmiş eşit nispet] oranına irca eden saf, kusursuz bir Madeni Madde hasıl edilebilirmiş gibi.
Dolayısıyla İlkeleri sağlam olmadığında, Vardıkları Hüküm daima aldatıcıdır, böylece Doğayı kendi Ameliyesinde bilmeyip hilekâr ve hasetçi Filozofların kelimelerini Harfi Harfine tefsir ettiklerinden, Eserlerinin Filozofların Vaatlerine, en azından onların Kitapları anladıkları haline uymayışına şaşıp kalırlar, bu Taşın ne olduğuna, bir Hakikat mi yoksa bir Kuruntu mu bulunduğuna ve şayet mümkünse neden (herhangi biri gibi) ona erişemediklerine hayret ederler, böylesi tefekkürler ekseriyetle neticesiz Simyacıların zihnini doldurur, onlar (kendilerini addettikleri üzere) pek Basiretli olsalar da, bu bahtsız Taşa tesadüf dahi edemezler.
Taşımız nedir, vesaire.
Şeyin anlaşılmaz güçlüğüne hayret ederler, okudukları hakkında ne hüküm vereceklerini neredeyse bilemezler, zira bütün Filozoflar onun pek kolay bir şey olduğunu söyler.
Çünkü Kuşlar ve Balıklar onu bize getirir, her İnsan ona maliktir, Ve her yerdedir, sende, bende, vesaire.
Ve hakikaten Eski Bilgeler böyle yazmışlardır ve hâlâ aynını yazarlar, şöyle ki, Morienus’a göre bir Gübrelikte bulunur, masrafın azlığı hususunda ise hepsi pek cömertçe yazar, öyle ki harcanan vakit ve maliyet cihetinden Artephius ve Flamel bunun yalnızca Çocuk oyunu ve Kadın işi olduğunu söyler, bu sebeple bu Ustalık üzerine yazan Mükemmel bir Filozof, risalesine Ludus Puerorum, yani Çocuk Oyunu serlevhasını koymuştur.
Buna Cevap veririm ki, Cıva [okunamadı].
Ve inanınız bana, bilgeler böyle yazsa ve bu doğru olsa da, Novum Lumen müellifinin pek yerinde müşahede ettiği veçhile onların Kelamına eklenecek bir cihet vardır, şöyle ki, Artephius’un açıkça ifade ettiği üzere bu Sanat, onu idrak edene pek kolaydır, lakin ondan bihaber olan kişiye hiçbir şey bundan daha güç görünemez, Bilge Kişi, der Sendivogius, onu bir Gübrelikte bulur, fakat Ahmak, Altının içinde olduğuna dahi inanamaz, kendi adıma (Tanrı’nın değersiz ve nankör bir Mahluk olan şahsıma bahşettiği büyük merhameti sayesinde) Sanatın hakiki olduğunu bilirim, yalnızca bu da değil, gayet kolay olduğunu da bilirim, böylesi kabiliyetli insanların onun için bunca zaman beyhude yere çabalamasına hayret ederim, yalnız şundan eminim ki, bu Tanrı’nın vergisidir, dileyenin yahut koşturanın elinde değil, merhametini esirgemeyen Tanrı’nın takdirindedir, bu bakımdan Tanrı’nın celali adına, Sanata malik olduğumu ve Doğanın bu denli gizli Sırlar içindeki Ameliyelerinin, şu satırları yazdığım esnada gözlerimin önünde cereyan ettiğini ikrar etmeye cüret ediyorum, bunları sonsuz Azamet karşısında duyduğum hayretle saat be saat müşahede ediyorum, Mahlukattaki böylesi azim bir Celali seyre dalmak, inanın bana, Seyredeni kendinden geçirecektir, cıvamız gibi hor görülen bir Sıbyanın, Dünyanın satın alamayacağı kadar kudretli bir Kahramana dönüştüğünü görmek.
Lakin adı Cıva olan Âdi olanı değil.
Fakat bütün Sırrın cıvadan ibaret olduğu bir kez öğrenildiğinde güçlük sona ermiş olmaz, zira Sofistler arasında Bizim cıvamız ve benzeri lakırdılar etmekten daha muteber ne vardır, yine de Doğanın Eserinde Köstebekler kadar kördürler.
Bunun sebebi, Doğanın Yerin batnında, Filozofların kendi Suları için yaptıkları Tariflerin pek çoğuna uyan bir Maden Suyu hasıl etmiş olmasıdır, nitekim madenidir, canlıdır, akıcıdır, ıslatmaz, ağırdır ve sairedir, avam Simyacıları bunları okuduklarında, deruni Nitelikleri bakımından bizimkine hiç benzemeyen bu habis cıvaya tatbik ederler.
Kimileri vardır ki, bu Sanat hakkında yazmış olan Bilgelerin ekseriyetinin Hükmüne itimat ederek avam cıvasını sözde reddederler, oysa fiiliyatta
Nitekim diğerleri gibi onlar da buna pek meftundur, zira sahte arındırmalarıyla cıvayı süblimasyon, çöktürme, el ile kalsinasyon yoluyla, hatta is veya lamba isi gibi siyah bir maddeye varıncaya dek türlü türlü şekillerde işlerler, sirkeyle öğüttükten sonra çeşitli tortulardan damıtarak, kezzap (aqua fortis) ile kalsinasyon yaparak, sayısız yıkamalarla cıvayı muhtelif suretlere sokup ardından onu diriltirler,
Bütün bu işlemlerle kendilerini felsefi cıvamızın sırrına ermiş sanırlar, halbuki bu yolların tamamı safsatadan ibarettir, üstelik böylesine hırpalanan cıva yine aynı alelade cıvadır. Öyle ki, başka hiçbir hususta olmadığı kadar çok kimse bu taşa takılıp tökezlemiştir ve bizim cıvamızı alelade olandan, bizim müstahzarlarımızı avamınkinden ayırt etmeyi öğrenene dek de tökezlemeye devam edeceklerdir,
Fakat cıva, onsuz hiçbir varlığın var olamadığı cıva, bizim cıvamız bedenimize [NOT: simyevi cevherimize] kökten bağlıdır ve bütünüyle onun tabiatına iştirak eder, bu sebeple de onsuz hiçbir şeyin var olamadığı o cıva olduğu söylenir, zira bütün şeyler filozoflar tarafından üç ilkeyle ayırt edilir, (bazı basit maddeler üçüne birden sahip olmasa da yalnızca kıyas yoluyla öyledir) bunların arasında en zaruri olanı cıvadır, zira somutlaşmış bütün şeylerin rutubetine onların cıvası denir ki bu her şeye pek derinden aittir, ne de olsa bütün şeyler başlangıcını Suya borçludur,
Şu halde, bütün şeylerin hakiki cıvası kendileri için öylesine zaruridir ki hiçbir şey onsuz var olamaz, tıpkı bunun gibi bizim cıvamız da bedenimizle öylesine aynı cevherdendir ki pıhtılaşma yoluyla somutlaştığı o cıva ile aynı nevidendir, oysa alelade cıva böyle değildir, bu sebeple Beden, bu cıva tarafından hamlaştırılır [okunamadı] ve uygun, ılımlı bir harici hararetin müşterek tesiriyle, onunla karışarak tohumunu neşreder, Bütün filozoflar bunu kaydeder ve hakikaten aynı şeyi söylerler.
Doğrusu bunu filozofların sayısız şahitliğiyle teyit edebilirim, zira hakiki bir sanatkar olup da yazan hiç kimse yoktur ki aynı şeyi ikrar etmiş olmasın, Ceber, Artephius, Haly, Roxinus, Flamel, Sendivogius, Rosarium'un Müellifi, Trevisan ve isimlerini anmanın pek usandırıcı olacağı daha niceleri. Nitekim doğrusu, bu eserimi daha önce yeterince yazılmadığı için kaleme almadım, zira ben yalnızca, Sanat ile Tabiatın bu husustaki müşterek mesaisine dair öylesine açık şahadetleri kayıtlara geçirmiş olan bütün filozofların sesini aksettirmekteyim, şayet akıl bu mertebeye erişmeye muktedir olsaydı, Sanat çoktan alelade bir hale gelirdi, Sanatın böylesine hakiki, böylesine tabii, böylesine kolay, böylesine arzulanır ve aranır iken, yine de [okunamadı] öylesine ender bulunmasına ve tahsillisiyle tahsilsiziyle insanların ekseriyetinin ona bir masal gözüyle gülüp geçmesine hayranlıkla şaşarak Tanrı'nın Hikmetine hürmetle secde ederim, binnetice bu muhakkak ki Tanrı'nın bir lütfudur, O dilediği gibi taksim edendir ve daima öyle kalacaktır,
Lakin gafil araştırmacılar suçu onlara atar, Kusuru örtbas ettiklerini söylerler,
Ah, şu faziletli filozoflar, onların yazılarını anlayamadıkları ve Tabiatın imkanını yanlış kavradıkları için amellerinde feci hatalar yapıp da gülünç bir hasat biçtiklerinde, hemen müelliflerin sahteliğini ayıplar yahut en azından onların girift üslubunu itham ederler, oysa filozofların kendilerine hiçbir borcu olmadığını akıllarına getirmezler, ilim taliplerini aydınlatmak için ne yazmışlarsa bu bir borçtan yahut tamahkarlıktan ileri gelmemektedir, zira onlar dünyanın en büyük hazinesine maliktirler, ne de nihayetinde bir şöhret hırsından kaynaklanır, zira pek çoğu adını gizler, bu yalnızca sevgidendir ve taliplere yardımcı olma arzusundandır, bu sevgiye sitemlerle mukabele etmek ise büyük bir nankörlüğün alametidir.
Bundan maada, anlaşılmalıdır ki hikmet sahibi yüce TANRI bu işte hükümran bir ele sahiptir ve bütün Sanat Evlatlarına adeta salahiyetleri O'nun tarafından bahşedilmiştir, onlar her şeyin Yaratıcısının kendilerine verdiği ruhsat nispetinde yazar ve öğretirler. Bunu tecrübeme dayanarak söyleyebilirim ki, şahsen benim aklımda bir niyet varken, tam yazıya döküldüğü sırada zihnime doğan hazırlıksız düşüncelerle öylesine sevk edildim ki, içinde Tanrı'nın vasıtasız elini müşahede ettim ve onun vasıtasıyla [okunamadı] tasavvurumun ötesine taşındım,
Ve hakikaten gayemiz bu Sanatı her türlü insana mal etmek değildir, biz yalnızca hak edenler için yazmaktayız, kitaplarımızın Tabiatın bu patikalarında seyahat edecek kimseler için sadece birer yol işareti olmasını murat ederiz ve layık olmayanları hariç tutmak adına elimizden geleni yaparız, Yine de öylesine açık yazarız ki, Tanrı'nın bu Mesele için tayin ettiği kimseler bizi muhakkak anlayacak ve bu husustaki sadakatimizden ötürü bize şükran duyacaklardır, Bu ilmin Evlatlarından göreceğimiz muamele budur, başkalarından ne görürsek görelim, bu sebeple kitaplarımız evvelkiler için tasarlanmıştır, sonrakilere tek bir kelime dahi yazmayız.
Fakat alim olmadıkları halde felsefeye cüret edenler, Kabahatin ta kendisidirler.
Bundan maada, kitaplarımızı ümmi kimseleri aydınlatmak gayesiyle yazmıyoruz, sanki alelade bir mekanik damıtıcı, simyacı yahut sofist, Altın Postu kolayca alıp götürebilirmiş gibi, yahut kazancı nihai gayesi kılan tamahkar bir kimse onu hemen derebilirmiş gibi.
Hesperides Elmalarına Dair Bir Şerh
Ne de herhangi bir kimsenin, her ne kadar âlim olsa da, köpeklerin Nil’in suyunu yalayıp geçmesi gibi üstünkörü ve hafifçe bir iki defa okumakla derhal bir filozof olabileceği sanılmalıdır, bilakis, hakikatte bu ilmin celaleti böylesi büyük bir hürmetsizliği meneder, zira o insanların değil, Tanrı’nın bir lütfudur.
Kitaplarımız, tabiatın araştırılması ile meşgul olmuş yahut olmayı niyet etmiş kimseler içindir, yolları biz ima ederiz, lâkin bu kapıları açacak olan, Tanrı’ya yakarış ve vesilelerin kullanımında gösterilecek sabırlı sebattır. Bu sebeple Tanrı’nın bereketiyle taçlanmış derin tefekkür, ocaklar, kömürler, cam kaplar ve yorulmak bilmez zahmetler senin tercümanın olsun ve metinlerimize şerh vazifesi görsün, sana böyle öğüt veririm ve Tanrı’nın bereketi bu yoldaki tüm gayretli, erdemli araştırmacıların üzerinde olsun.
Fakat her ne kadar cıva olsa da,
Bir kimse felsefedeki şu yıpranmış şarkıyı, yani "Hikmet sahiplerinin aradığı her ne varsa cıvadadır" sözünü terennüm etmeyi öğrendiğinde, düğüm çözülmüş ve müşkülat aşılmış olmaz, zira Sanat’ın evladı kadar bu umumi tabirlerle gürültü koparamayacak hangi safsatacı vardır ki, asıl büyük güçlük, böylesine rağbet edilen ve tesirli olan bu cıvanın ne olduğunu bilmektir.
Lâkin onun neyin içinde olduğunu, Ve onu nerede arayacağını hikmetle idrak et.
Bu sebeple, bu gizli ilmin her gayretli araştırmacısına, neyi aradığını ve neyi bulmak istediğini kendi zihninde dikkatle tartmasını öğütlerim, yalnızca bunu da değil, onu neyin içinde bulmak istediğini de mülahaza etmelidir, zira bana itimat ediniz ki, bazılarının zannettiği gibi bu ilimde bizim arcanum’umuz her şeyden yapılamayacağı gibi, alelade ve bayağı herhangi bir şeyden de meydana getirilemez.
Lâkin şairin, "Hakkıyla başlayan, işin yarısını bitirmiştir" dediği veçhile, hakiki ilkeyi bilmek, kemale giden yoldaki ilk hakiki adımdır.
Öyleyse sana öğüdüm, bu işe kalkışmamandır.
Lâkin suyumuzun cezir ve meddini yaşadığı bu ummanımızı ve kendi kullanımı için bu suyu çekip çıkarabileceği çeşmemizi bilmeyen kimse, bunu son derece tehlikeli bir ilim addedip geri dursun, zira bu yolda yalnızca ziyan bekleyebilir, hiçbir kâr elde edemez.
Zira filozoflar ahmakları tatlı sözlerle aldatır.
Hakiki maddeyi ve maddemizin karanlıktan aydınlığa çıkarılmasını sağlayan hakiki anahtarları bilmeyen kimse kitaplarımızda teselli verici bir rehberlik bulmayı ummasın, zira hakikatte biz Sanat’ın evladını tenvir etmek için yazdığımız kadar, Güneş’in ışığını müşahede edemeyen ve Ayımızın parlaklığına tahammül gösteremeyen tüm baykuşların ve yarasaların mukadder körlüğü için de yazarız. Böylesilerine kendi ham hayallerine muvafık nadide hileler sunarız, tamahkârlara masrafsız ve pek kısa zamanda zahmetsiz bir yol, tembel kitapseverlere usandırıcı meşakkatten uzak bir oyun, sebatsız, pervasız ve aceleci olanlara ise sayısız damıtma ameliyeleri vazederiz.
Lâkin kulak ver bana, zira hakikati öğreteceğim sana.
Lâkin dürüstlük, sırdaşlık, gayretkeşlik ve tükenmez bir cehd sahibi olduğunu varsaydığımız sana, hakikati göstereceğiz, lâkin öyle göstereceğiz ki avamdan gizli kalacak, çalışkan ve dikkatli okuyucu için ise aşikâr olacaktır. Zira filozoflar pek çok şeyi cıva eşadlılığı altında gizlemişlerdir, öyle ki onların kitaplarını tetkik edenlerin yanılgıya düşmesi hiç de zor değildir, evet, Tanrı’nın bu Sanat’tan mahrum bırakmak istediği niceleri muhakkak ki yanılacaktır.
Zira bu Üstatlıkta tamamıyla faydasız olan pek çok nesne onlar tarafından cıva ismiyle anılmıştır ve bizzat kendilerinin asla tatbik etmediği pek çok ameliyeyi tarif etmişlerdir. Kendi adıma ben, onların istiareli izlerini takip etmeyecek, mükemmel bir usul ile kaleme alınmış meşakkatli bir eser olan metnini sözlerime peyderpey dâhil ettiğim derin Ripley’in yolunu samimiyetle izleyeceğim, zira ben Ripley’i o kadar da şerh etmemekteyim, kendi tecrübi bilgimi yazmaktayım, lâkin bu risaleyi simyadaki o mükemmel nura bir teyit olması gayesiyle tertip etmekteyim, zira bu emeklerim kendi içinde müstakildir. Sana elimden geldiğince yardım edebilmek adına, diğer filozofların yaptığı gibi oraya buraya intizamsızca dağıtabilecekken, sözlerimi onun usulüyle sınırlandırdım.
Seni hiçbir surette aldatmaksızın.
Şu halde takip etmek üzere Ripley’in usulünü seçtiğim gibi, onun samimiyetini de örnek alacak ve sana hiçbir hususta aldatıcı olmayacağıma dair ahdedeceğim, her ne kadar sırları, yalnızca kuru bir okumanın peçesiz Diana’yı göstermeye yeteceği derecede ifşa etmeyecek olsam da. [NOT: Diana, burada simyasal arılığı ve Ay ilkesini temsil eden örtülü hakikati simgeler.] Bu sebeple katiyetle biliniz ki, filozoflar maddelerinin her yerde olduğunu söylediklerinde,
Bunu yalnızca, filozofların meramını kelimelerin zahiri lafzına göre anlayarak hazineler yerine ehemmiyetsiz süprüntüler devşirenlerin basiretini bağlamak maksadıyla ifade ederler. Bu cihetle, filozofların bu mevzusunun ya maddesi yahut sureti fazileti bakımından mütalaa edildiğini idrak etmenizi sağlayacağım, evvelkisi bakımından, diğer tüm mürekkep cisimler gibi suyun bir kesifleşmesidir, ikincisi bakımından ise pay alır
...bir Semavi Faziletten pay alır ve bu, her iki bakımdan da yüksek bir mertebededir. Her yerde bulunduğu söylenir, zira Su olan ilk madde (prima materia), bütün Mürekkep Cisimler Âleminin içinden eşit surette geçer, semavi Tesir ise öylesine evrenseldir ki onun hararetinden hiçbir şey gizli kalamaz, öyle ki hakikatte bu manada her yerde olduğu söylenir.
Dahası, Taş büyük Âlemin Düzeni olduğundan, insan tarafından idrak edilen yahut edilebilecek olan her şeyi şu ya da bu şekilde temsil eder, demek isterim ki şu ya da bu ameliyeye, renge veya vasfa nispetle böyledir ve bu sebeple Âlimler onu akla gelebilecek hemen her şeyle tasvir etmişlerdir, zira öyle ya da böyle her şeye bir benzerliği vardır. Bazı şeylere diğerlerinden daha yakındır.
Fakat sırrı gizlemek için değil de hakkıyla malumat vermek adına söylemek gerekirse, Taşımızın bulunduğu tek bir tür ve sayıda iki olduğunu ikrar ederiz, beni Filozofun ilk meşakkatli Hazırlığında bulduğu şeyler olarak anlama, [okunamadı]
...çünkü böylece tek bir türden olup da ateşli Taşımızın doğaüstü Üreme amelesine dahil olan iki maddeden biri, derim ki bizim ham Menimiz, tek bir Cevher içindeki Maddeler Teslisinden neşet eder, bunlardan ikisi Doğum Haritasının Toprağından üçüncüsü vasıtasıyla çekilip çıkarılır ve ardından sefil Fahişemizin çözücüsünden (menstruum) çekilip alınmış, saf, sütsü, Bakire misali bir Tabiat halini alır. Bu yüzden sana yazdıklarıma dikkat kesil.
Ve şimdi Tanrı’yı şahit tutarım ki size büyük bir Gizem göstereceğim, Taşımız bir cüzüyle kâmil bir tabiattadır, biz onu en kâmilden de öte bir mertebeye yüceltmek isteriz ve bu gaye için, başka bir yerde tasvir ettiğim ve şimdi tekrarlamayacağım hakiki Pınarımıza muhtacız, Bu Pınarın üç Gözü vardır ve bunlar Sanatkâra ameliyelerinin hakikati hususunda şehadet eden üç Şahittir, bunlar Ruh, Su ve Kandır ve bu üçü birbiriyle uyuşur, Su, Sofistlerin ancak dış kabuğun elverdiği ölçüde görebildikleri Cıva Bağıdır, lakin âlim kişi onun gizli, sır dolu Merkezini temaşa edebilir, Kan ise Yeşil Aslanımızın kanıdır ki bu hakikatte üçü içinde en yeşili yahut en ham olanıdır, zira onda hiçbir surette Madeni Kükürt bulunmaz, tek bir zerre dahi yoktur ve bu sebeple Tamamen Uçucudur, hem alelade Sudan daha hamdır, yine de gayet sırlı bir sebepten ötürü Kan diye adlandırılır, çünkü Ruh olan Hayatın makamıdır, tıpkı insandaki Kanın onun Hayatının makamı olması gibi, evet, Ruh, Yeşil Aslanımızın bu Canı vasıtasıyla zahir kılınır ve ona raptedilir, öyle ki her ne kadar gayet yeşil yahut ham olsa da, onun içinde meskûn olan hem saf hem kâmildir ve onu Su ile sindirebilir, sindirecektir de, böylece her ikisini hayat ile hayat kılacaktır.
Ruh ise bir Kaostan, Tanrı’nın Mucizelerinin Mucizesinden başka bir şey değildir, neredeyse her insanda bulunur da insan bunu bilmez, zira Dünyaya göründüğü şekliyle hakir, hor görülen bir surette mündemiçtir, yine de öylesine faydalıdır ki beşeri İşlerde hiç kimse ondan müstağni kalamaz, Filozofa ise Kana, yani Yeşil Aslanımızın Kanına raptedilmiş olarak görünür; bu Aslan, ruh kendisine katılmadıkça hakikatte bir Aslan değildir ve ancak o vakit Kendi Türünden tüm Mahlukatı yutmaya muktedir kılınır. Ve bu üçü birbiriyle uyuşur, kati surette bir ve aynı değildirler, buna dikkat et, Ateşimiz maddeden değildir, yine de sanki onunla tek bir suretteymişçesine maddeyle birleşmiştir, kökten bir birleşme olmasa da birbiriyle uyuşurlar, zira ruh (ki Ateştir) Sudan ve Kandan ayrılabilir ve o vakit Aslanımız fiilen Yeşil olur, fakat o vakit Aslanımız olmaktan çıkar da tabiiden daha haşmetli Zümrütleri çoğaltacak hakiki madde halini alır.
Zira bilgi sana asla erişmezse şayet, Bundan ötürü beni kınamayasın sakın.
Ve şimdi sahiden, şayet bir kimse cahilse, cahil kalsın, Pisagor’un sükûtunu çiğnemeden daha fazla ne söyleyebilirim, bilmem.
Maddemizin iki katlı, yani ham ve sabit olduğunu size söylemiştim, sabit olan, Tabiaten elimize kemale ermiş olarak verilir ve bizim yalnızca onu en kâmilden de öte kılmamız gerekir ki bunu Tabiat tek başına asla icra edemezdi, tentürleri bu şekilde yüceltebilecek hiçbir şey de yoktur, ancak üç Gözden kaynadığını söylediğim çözücü Suyumuz müstesna, bunlardan biri herkesin su çektiği ve pek çok kimsenin suyunu kullandığı alelade bir Kuyudur, bu Kuyunun içinde Suları faydasız kılan Satürnyen bir cüruf vardır, bu soğuk fuzuliyatlar, bu Kuyunun Suyunun fennen içinden akıtıldığı diğer iki Göz vasıtasıyla tasfiye edilir, bu Gözler tek bir Kuyu meydana getirir ki rutubeti mühürlenmiş olduğundan Suları kuru görünür, Kuyunun kendisi Arsenikli bir Duvarla çevrilidir, balçıklı dibi, ilk Kuyunun birincil vasfı Soğukluk olan Suyunu keskinleştiren Madeni Tuz ve Kükürt Cevheriyle doludur, bu suretle keskinleştirildiğinde, öylesine kudretli bir çözücü (menstruum) ve Metaller için öylesine latif bir hal alır ki kendine has Faziletinden ötürü Güneş ve [Ayın] Banyosu olmak üzere seçilir.
Zira gerçekten teşvik edeceğim seni şimdi, Hakkıyla anlayasın diye bu üç Cıvayı.
Fakat bu Ustalıkta bilinebilecek her şeyi faş etmeye tek bir Kitap asla kâfi gelmediğinden ve diğer Müellifler Cıva hakkında muhtelif şekillerde yazdıklarından,
Bu husus hakkında sana söyleyeceklerime daha da dikkat kesil, "Amelimizde usulünce üç cıva bulunur; bunlardan biri felsefeci tarafından hazırlanmalıdır ki bundan söz etmiştim, ve bu yetkin Beden ile birleştirilip sindirilmeye bırakıldığında cam kapatılır ve işte bu ilk Terkipte Maddeye Rebis, yani (iki şey) adı verilir, zira sayıca iki olsalar da her birini kendi bütünü içindeki doğasıyla henüz birbirinden ayırabilirsin, Bu ikisi birleştiğinde, bileşik siyah bir Toz hâline gelene dek Kap içinde öylece iş görürler; buna da sonradan Tabağın Külleri denir." Bu Toz, İksir yahut yinelemeli Sıvılaşma demek olan kaynatıp özünü çıkarma (elixation) yoluyla damıtılmış Su denen siyah bir Çorbaya dönüşür. Bu, Sir G. Ripley'in Mukaddimesi'dir.
Bu İksir daha latif bir kısma ayrılır ki buna Azot denir, daha kaba olan kısma ise Leton adı verilir ve bu kısım Azot ile yıkanıp beyazlatılır. Rebis içinde Maddeler birbirine karışmıştır, İksir içinde ayrışmışlardır ve Azot içinde ise ayrılmaz bir birlikle birleşmişlerdir.
Bu İlmin Anahtarları ki şunlardır, Bu çözücüler (menstruum) yahut Cıvalar Bu İlmin asıl Anahtarlarıdır, İlki Felsefecilerin Anahtarıdır, Diğer ikisi Doğanın Anahtarlarıdır, Raymund kendi Çözücüleriyle hepsini halleder.
Bilgeler bunlara üç sebepten ötürü çözücü (menstruum) demiştir, ilki gizliliklerindendir; kadınların Ay'a bağlı o kanamaları [NOT: "Menstruum" teriminin kökenindeki Latince kadın döngüsü kastedilmektedir] avamın gözünden nasıl saklıysa, bu Cıvalar da bayağı araştırmacılardan öyle gizlidir.
İkincisi bunların işaretlerindendir; kadınlardaki bu hâl nasıl gebe kalma olgunluğunu gösterirse, bunlar da üremeye elverişli oldukları için çözücü (menstruum) diye anılır.
Üçüncüsü vazifeleri bakımındandır; kadınlardaki bu hâl Cenini besleyici sayıldığı gibi, bizim Çocuğumuz da yetkin çağa ve kuvvete erişene dek bunlarla beslenir. Buna bir dördüncü sebep daha ekleyeyim, o da zaman bakımındandır; Felsefi Hazırlık, ilk çözücünü (menstruum) bir aydan daha kısa sürede kullanımına uygun hâle getiremez.
Ve kavuşumdan sonra ilk çözücün (menstruum) bir başka ay içinde Bedenin tabiatına tutunmaya başlayacaktır, işte o vakit ikinci çözücünün (menstruum) belirişini göreceksin, lakin bir ay daha bekle, ikinci çözücünün (menstruum) tamamlandığını göreceksin; sonra bir üçüncü ay daha bekle, üçüncü çözücünün (menstruum) belirtisini göreceksin ki bu da dördüncü ayda yetkinlikle taşkınlaşacaktır; ve onunla birlikte Doğanın yetkinleşmiş Kükürdünü hemen göreceksin, zira o Doğanın Ateşidir; ve bu ilk Yücelmede beyaz Taş yetkinleşir. Bunlar olmaksızın hakikatte hiçbir şey yapılamaz.
Şu hâlde bizim çözücülerimizin (menstruum) Sırrını bilmeyen kimse, bu Amelin icrasından el çeksin; zira Doğanın hakiki Ameli yerine safsatadan ibaret bir Aldanıştan başka hiçbir şey bekleyemez, O kimse, Anahtarı olmaksızın girilmez bir Kaleye girmeye çalışan yahut kirişi olmayan bir Yay ile ok atmaya kalkışan adama benzer.
Lakin ikisi zahiridir, Sırlarımızı tastamam bilesiniz diye, bir Kardeşin bir Kardeşe en kalbî hislerle açıklayabileceği gibi Tecrübemizi size sadakatle açacağız; ve hiçbir Müellifte henüz ifşa edildiğini görmediğim şeyleri faş edeceğiz.
Bizim Cıvamızda, pekâlâ çözücü (menstruum) diye adlandırılabilecek üç Cıva Cevheri vardır; biri daha kaba kısımdır, (her ne kadar bir Su olsa da en somut ve gözle görülür kısım olduğundan Suyun Bedeni diye adlandırılabilir), sonuncusu Ateşten bir Surettir ki Kadmus'un Kanıdır; bu, özü ve sureti bakımından Uçucu Güneş olan hakiki, gayrimaddi bir surettir; ikincisi ise Felsefecilerin lafı dolandırmadan Satürn'ün Çocuğu dedikleri vasat Ruhtur; bu üçünün arasındaki orta cevher, dünyada benzeri olmayan tek bir harikulade Cıva hâline getirilir.
İmdi ilk iki çözücünün (menstruum) yahut Cıvanın zahiriyeti ve üçüncünün hakikiliği hususunda şunu bilin ve anlayın, zira sözümüz pek muammalı olacaktır, İzah edeyim; zahiri olanın ne, hakiki olanın ne olduğunu bilin, Bilirsiniz ki Hakikat gayrimaddidir, maddeyi harekete geçiren ve onu olgunlaştıran suret tarafı maddesinden üstündür; lakin zahiri olan gözle görülür, müşahede edilebilir, maddesi daha ağır basar ve edilgendir, İşte o zahiri olan ilk ikisi Su ve Kandır, hakiki çözücü (menstruum) ise Ruhtur ki hepsi bir aradadır; sayıda ayırt edilseler de...
Üçüncüsü Güneş ve Ay için Hakikidir, Şu hâlde felsefi Cıvamızda birleşmiş olan ikisi maddi, edilgen cevherlerdir; üçüncüsü ise Cıvamızda gizli olan etkin bir cevherdir ki Güneş ve Ay için hakikidir, zira o bir Ateştir, yani uçucu Güneştir; ve Sanatkâr bu Cıvayı sevk ve idare ettikçe, Felsefecinin muradına göre edilgen İlkeleri ister Güneşe ister Aya dönüştürerek sindirecektir.
Bunların Hususiyetlerini pek yakında beyan edeceğim, Sırası geldiğinde bu üç çözücünün (menstruum) bütün Hususiyetlerini size bir bir tarif edeceğim, o vakte eriştiğimde; şimdilik şunu belleyin ki içinde üç Cıva yahut çözücü (menstruum) barındıran bu Cıva sayesinde yetkin Bedenler kalsine edilecek ve ardından Cıvaya çözülecektir, bu aşamada ona çözücü (menstruum) demek pek münasip düşmez, zira o çözücülerin (menstruum) ötesinde bir sindirme olan Azot yahut Bakire Sütü denen Meyvenin ta kendisidir.
Ve Madenlerin hakiki cıvası, Taşımızın maddi İlkesidir. Bedenler çözüldüklerinde, mezkûr Cıvaları kendi mayaları vasıtasıyla kendi tabiatlarına dönüştürürler, zira Doğanın Ateşi kendisini besleyen her şeyi kendi benzerine benzetir; ve ardından Cıvamız yahut çözücümüz (menstruum) yok olur, yani Güneş Tabiati içinde yutulur ve hepsi birden, deruni bir birleşmeyle yalnızca tek bir evrensel Cıva meydana getirir, işte bu Cıva maddidir.
Taşın İlkesi, zira daha önce cıvamız (üç cıvadan bileşmiş olduğundan) içinde ikisi yüzeysel, üçüncüsü ise yalnızca Güneş ve Ay için asli olan unsurlar barındırmaktaydı, Taş için değil, çünkü Doğa bunları yapay kaynatma yoluyla ondan meydana getirecekti, lakin kusursuz Bedenler çözüldüğünde, kendilerini çözen cıvayı dönüştürürler ve o vakit içinde artık hiçbir uyumsuzluk kalmaz, yüzeysel ile asli arasında bir ayrım bulunmaz, bilakis her şey asli hale gelir, Ve Taşın o tek maddesi işte budur, bütün Mucizelerin konusu olan o tek şey,
Güneş ve Ayda çözücülerimiz (menstruum) görülmez.
Buna eriştiğin vakit, Çözen ile Çözülen arasında artık bir ayrım gözetmeyeceksin, zira Su ne yükselecek ne de alçalacaktır, ne dışarı çıkacak ne de tek başına içeri girecektir, bilakis Doğanın Ateşi ona eşlik edecek ve ayrılmaz biçimde birleşmiş olan olgun kükürdün rengi Suyunu boyayacaktır,
Görünmez göze, meğerki eseriyle zahir ola.
Öyle ki onları asla birbirinden ayrılmış görmeyeceksin, fakat onları eserleriyle ve bedeninin gözünden ziyade zihninin gözüyle idrak edeceksin.
Bundan ötürü Filozof der ki, Azot ve Ateş ortada ve sonda sana kâfidir, lakin başlangıçta değil, zira o vakit onlar bizim cıvamız, yani evrensel olarak birleşmiş cıvamız değildir. Lakin Taşın ilk günlerinde dört Element zahir olur, bunlardan üçü süblimleşmiş cıvada, biri ise çözülene dek bütünüyle Toprak sayılan Güneşte bulunur, çözüldüğünde ise cıvayı mayalar ve onun üç cevherden çekip aldığı üç niteliğini tek bir cıvada birleştirir, bu cıva içinde tek bir asli hassaya sahiptir, o da Güneşî olandır, evvela dolunay halindeki Ayı gösterecektir ve bütün Sırlarımızın hakiki tek maddesidir, içinden beyazın ve kırmızının fışkırdığı tek Suretimizdir, ellerimizle hazırladığımız cıvamızdan fışkıracak olan yalın Güneş ve Ay gibi değil, bilakis Doğanın bizim yardımımız olmaksızın Cam içinde vücuda getirdiği bu cıvanın, zahmetli bir emekle hazırladığımız o cıvadan fersah fersah üstün olduğunu gösteren beyaz ve kırmızı iksirlerdir.
Kastettiğimiz Taş işte budur, Yazılarımızı doğru anlayan kimse için,
Ve hakikaten kitaplarımızı layıkıyla mütalaa etmiş olan kişi anlayacaktır ki, Azot dediğimiz bu umumi tek cıva, gerçekte yalnızca sindirilmeye (digestion) muhtaç olan Taşımızın ta kendisidir, zira ayrılmaz biçimde birleşmiştir, Güneşin cıvamız ile alelade bir karışımı olan İkili Kavuşum ile değil, yahut Çürümeden evvelki Beden, Can ve Ruhun bir karışımı ve birliği olan Üçlü Kavuşum ile de değil, niteliklerin eşitlenmesi (anatization) [NOT: Dört elementin veya niteliğin tam bir dengeye ve birliğe kavuşması] olan, beyaz Taşın ilk mertebesini teşkil eden Dörtlü Kavuşum ile birleşmiştir, bu mertebe Ay dolunay haline gelene dek gitgide yükselecektir. Parlak bir Can ve Cevherdir o.
Taş veya çoğalma kudreti maddeye nispetle değil, maddenin tentürleri kabul etmesini ve bilahare nakşetmesini sağlayan surete nispetledir, zira Güneşteki erdemin yalnızca tekil, yani ancak kendine yeterli olduğunu, maddi cüzlerine nispetle Güneşin mertebesinin altında bulunan ve sindirilmeye muhtaç olan cıvamızın ilavesiyle, sırf onu Güneşin kemaline erdirmek için, bu iki zührevi tentürün karışımı sayesinde bir bakıma sonsuzca çoğalabileceğine kim inanabilirdi?
Güneş ile Aydan latif bir tesir.
Cıvadaki Güneş ve Ay olan bu tentür bir Can gibi, yani ruhani bir nesne gibi olmasaydı, bu imkânsız olurdu, binaenaleyh Madenlerde bulunan (ve onların Kamerî ve Şemsî tentürlerinde zahir olan) o asıl doğurganlık ihsanıdır (dos fecunditatis), ilk berekette onların üzerine ve içine yerleştirilmiş ve ekilmiştir (Büyüyün ve çoğalın), bu artış bazı şeylerde kemiyete göredir, bunda ise keyfiyettedir.
Böylece Toprak parlaklığa kavuşur.
Öyleyse Madenlerin maddesi, içinde tabiri caizse semavi bir esintiyle (vitali aura aetheria) kuşanmış bir Işığın hapsolduğu ölü, edilgin bir nesnedir, maddeyi faaliyete geçiren, nevini belirleyen veya tayin eden işte bu Işık suretidir, bu parıltı veya Işık bütün Metallerde, Güneşte yahut Ayda mevcuttur, bu iki kusursuz Beden olan Altın ve Gümüşte daha bariz biçimde aşikârdır, lakin diğer Madeni Bedenlerde parlaklık ile fazlalıklar arasındaki dünyevi tortul engeller sebebiyle daha ziyade Bulutlanmış ve Tutulmuştur, bu durum mezkûr Bedenlerin Kusurudur ve Ateşteki bir hamlık ve kararsızlıkla birlikte yürür, Saf Olmayan Saf Olanı alıp götürür.
Zira Güneş ve Ay nedir ki der İbn-i Sina, Saf Ak ve Al olan Topraktan gayrı?
Öyleyse Güneş ve Ay maddiden ziyade suridir, zira madde kaba, Dünyevi bir Cevherdir, fakat Cevheri arındıran Işık sureti, maddenin kabalığını Ateşe dayanıklı bir tentür ile asilleştiren gayet latif, ruhani bir şeydir.
Ondan mezkûr ağırlığı çekip al, O vakit o Toprak pek az işe yarar.
Lakin bu tentür maddenin ağırlığından (pondus) ayrılabilseydi, geriye kalan faydasız bir Dünyevilik olurdu, Bu sebeple işimiz, maddedeki yüceltme yoluyla bu Işığı ileri götürmektir, kendi yalınlığında ancak birlikte iken, bin katlık bir erdeme ulaştırılabilsin ve tedricen öyle yüceltilsin ki, madde adeta suret tarafından bütünüyle yutulmuş gibi görünsün, yine de bu yüceltmede Şemsî yahut Kamerî Erdem olan şey kütle (moles) veya ağırlık (pondus) değildir,
Ağırlığın (pondus) artışıyla değil, Semavi olan, aradaki bütün engeller bertaraf edilmiş halde aracısız bir Işın ile Dünyevi olanı aydınlatana dek Doğaların devridaimiyle çoğalan bir Işıktır. Bütün bu Bileşiğe bizim Kurşunumuz denir.
Veya bu hayranlık uyandırıcı çoğalmaya erişmek için Filozoflar, pek çokları tarafından az aranmamış olan, gayet latif fakat pek tabii bir Terkip bulmuşlardır, kadim bilgeler, gerek bu Gizemlerin Kaynağını tarif etmek, gerekse Sırrı layık olmayanlardan gizlemek maksadıyla, buna remiz yoluyla kendi Kurşunları adını vermişlerdir. Berraklık keyfiyeti Güneş ve Ay'dan gelir.
Aslının zahiri bayağılığından ötürü böyle adlandırılan bu Kurşun, buna rağmen hayranlık uyandırıcı bir kudrete sahiptir, zira Güneş ve Ay için Banyoyu ihtiva eder, yani Güneş ve Ay [okunamadı]
tentürlerini onun içine akıtırlar, o da bunları kabul eder, verimli bir Toprak misali onları yüz ve yüz kat asilleştirir. Çözücülerimiz (menstruum) bunlardır, hepsi ve her biri, böylece size çözücülerimizin (menstruum) umumi bir tarifini vermiş oldum; bunlar sirke, iksir ve Azot olmak üzere üçtür, ki bunları şimdi hususi surette tarif edeceğim.
Cisimleri ilkiyle fıtraten kalsine ederiz, kusursuz.
İlk çözücüye (menstruum) keskin Sirkemiz deriz, sayılması usanç verecek nihayetsiz başka isimlerle birlikte, Güneş'in Büyülü Çözünmesi bununla vücuda getirilir, Sendivogius'un dediği gibi, bu, "Güneş'i kalsine edebilsin diye Ay küresinde defalarca arıtılmış bir çözücüdür (menstruum)". Hermetik Sır'rın (Arcanum) asil Müellifinin dediği gibi, "Ejderhanın Kuyruğunda Güneş ve Ay Tutulması" bunda husule gelir, Artephius'un beyan ettiği üzere Sanatımız için Âlemdeki yegâne Alettir, zira Güneş'in çürümesine sebebiyet verir, yani onun sert terkibini çözer ve hakikati söyleyen Flamel'in dediği gibi onu hissedilmez bir Toz haline getirir.
Bütün Müelliflerin şehadet ettiği ve kendi Tecrübemizin de bize öğrettiği üzere, bu kalsinasyonda Tabiatlar birleşir, Renkler birbirine karışır ve biri diğerini tutar, bu Devridaim ile nihayete eren ilk çözücünün (menstruum) devresi budur. Lakin murdar olan hiçbiri değil.
Pek çokları bu Siyahlığın bir murdarlık olduğunu zannederek hataya düşer, lakin öyle değildir, zira bu yalnızca Kralımızın Kabridir, her ne kadar onda eskiden olduğu şeyi kaybetmiş gibi görünse de, daha evvel asla olmadığı bir surette buradan kıyam edecektir, Biri müstesna.
Ve hakikaten Terkibimize, Altın'ı çürümeye sevk eden Alet olan tek bir şey haricinde murdar tabiatlı hiçbir şey girmez, Cismi tabii olarak çürümeye meylettirmesi ve adeta onun hakiki kabri olması hasebiyle, kimi Filozoflar buna [okunamadı]
Aqua foetida [kokuşmuş su], kimileri ise Mortis Inmundities [Ölümün Pisliği] demiştir, lakin hakikatte kendi tabiatı icabı murdar değildir, Tabiatın yardımıyla ve Hısımlığı Hısımlıkla birleştirerek Sanatkârın Sanatının k kılabileceği kadar saf kılınmıştır. Ki Filozoflar tarafından ekseriyetle Yeşil Aslanları diye Tesmiye olunur.
Filozoflar bu gizli Cismi, yahut daha ziyade Kaosu fevkalade methetmiş ve derinden gizlemişlerdir, lakin ekseriyetle ona Yeşil Aslanları derler; pek çokları yanılarak bunu Venüs'e, kimileri de zaca (vitriol) hamletmiştir, ki bir bakıma aynı şeydir, zira zaç (vitriol) yalnızca cenin halindeki bir tuz tarafından kemirilmiş Bakırdır, fakat Ripley'in (Hataları bahsinde) dediği gibi Ahmaklar ona Yeşil Aslan der. Cüret edebildiğim nispette bu Maddeyi, takip eden Manzume ile sizlere ifşa edeceğim.
ÂLİM BİLGELERİN ŞÖLENİ
Kim ki layık olmak dilerse ebedi bir Nam'a, Öğrensin Yeşil Aslan'ı vurmayı rama, Fakat Sanat ile buna ermeden evvel nâgâh, Onu tanımak için gayret sarf etmelisin bizzat, Güven bana, ahmak bir Budalaya göre değildir bu kâr, Ne de avamın mektebinde yetişmiş olana yarar, Bu sebeple onu pek canlı tasvir edeceğim ayan, Aç kalıp da ayrılmayasınız diye bu Ziyafet sofrasından.
Ben bu Manzumeye derim Âlim Bilgelerin Şöleni, Layık bir Misafir olarak hazırlayagör kendini, Pürdikkat bir Zihinle kulak ver kelamıma, Et yerine Hayallerle doyururum seni yoksa.
Bizim Aslan dediğimiz bu dehşetli Canavar, Bilinmesin diye başka nice İsimler taşır bîşümar, Kimse idrak edemez hakikati bu perde arkasında, Meğerki Hak yol göstersin, bir Nûr parıldatsın kararmış Aklında.
Bu Maddenin Hayvani Cüzlerden ibaret oluşundan değildir, (Bunu arzu eden her kimse pekiyi fehmedebilir) Hayvan namını kullanışımız, ne de bir hiledir bu, Okurları aldatmak için, her kim böyle sanıyorsa zira, Kendi bağlar kendini ahmak Eblehler safına, Lakin taşıdığı o faik ve emsalsiz kuvvet sebebiyledir, Ve menbaının hamlığından ötürüdür ki böyledir, Öyle bir hamlık ki benzeri görülmemiştir cihanda, İşte bu yüzden Yeşil Aslan denmiştir ona bu lisanda.
Şimdi dinleyin, ifşa edeceğim sizlere o Sırrı, Geçmiş zamanlarda bir Gül gibi dört bir yanı, Öyle sarılmıştı ki Dikenlerle çepeçevre, Pek az kimse koparabildi onu can u gönülden bir hevesle. Madeni Kıymette bir cevher mevcuttur orada, Maddesine bakacak olursan, asık çehresi daha, İlk bakışta bir Sofisti öyle bir dehşete düşürür ki inan, Asla cüret edemez ona yaklaşmaya korkudan, Görünen sureti pek sefildir ve berbat, Öyle kirletir ki Madeni Cisimleri katmer kat, Gören kimsenin aklına dahi gelmez asla, Parlak Phoebus'un İncili İçeceğinin fışkıracağı bu kaynaktan.
Ve yine de, Ne garip, hikmetine akıl sır ermez bir hal, Çıplak Diana da bu Pınarın başında oturmuş meğer, [NOT: Diana pınarda yıkanırken kendisini gören Akteon'u geyiğe dönüştürmüştür; metin simyadaki çözünme ve dönüşüm sırrına mitolojik atıf yapmaktadır.] Cüretkâr tecessüsü yüzünden Akteon'a boynuz taktıran dilber, İki korkunç Canavar bekçilik eder bu Pınara, Ki kovarlar pervasız Arayıcıları felakete doğru, Büyülemeyi bilmeyenleri, Sanatın yoksa yolu, Lakin arzunuza daha da kani bir cevap vermek için derim, Bu madde asla görmedi ateşini hiçbir vakit, Madeni Kükürdün, fakat çok daha hamdır her Mineralden dahi, Ki aldatır gafil olanı, Ateşte ise firaridir hali, Görülür ki murdar olan defeder saf olanı, Ve Terkibinin cüzleri ise şunlardır, Bir cıva, Pek saf, lakin latif, kuru bir Kükürt ile beraber, Hapsedilmiştir içine, akışkanlığı zapt edip dizginler, Ve prangaya vurulmuş gibi tutar onu bu derbent.
Habis hassaları olan bu Kükürt öyle bir hal ile, Murdarlar ki yanı başında yatan cıvayı bile, Esasi hiçbir birlikleri bulunmamasına rağmen, Mani olunur aralarındaki o tatlı ülfete büsbütün, Oysa başka türlü muhakkak vuku bulurdu vücut, Kurşun dediğimiz bu Bakire-Nymphe arasında.
Ve gümüş ırmaklar halinde bolca dökülen sevgili Kız Kardeşi, Parlak Apollon’un ışınları, bu karışmış Sulardan, O ulu, göğe yükselen Dağlardan düşen ve Vadilerden süzülen Çiy tanelerinin Tabiatın Ateşine gebe kalmasını sağlasa gerek, Ki bu ateş, Güneş için Ilıca’yı ısıtmaya yarar, Güneş oraya inip yıkanabilsin, güzel Phoebe ile oynaşabilsin diye, [okunamadı] Teni ve gençliği yenilenip de kudret bulana dek, Görkemle parlamaya, sonsuzca çoğalabilmeye. Öyleyse bil bu
Maddeyi, ki bütün Sırlarımızın sarsılmaz Temelidir, Kabuğunu soy, en kıymetli bulduğun şeyi seç, Safsatacıları bırak, kulak ver benim öğüdüme, Sakın aldanma, zira Hakikat birdir, Pek çok şeyde bulunmaz, işte bizim Taşımız budur.
İlk bakışta çirkin bir Kisve altında görünür, Açık konuşmak gerekirse, Satürn’ün çocuğudur, Kıymeti pek az, zehri pek çoktur, Mizacı soğuktur, hararetten yoksundur.
Her ne kadar bir Kükürt ile karışmışsa da, Bu Kükürt yanıcıdır, sen başka bir Madeni ve saf Kükürt elde etmeye bak, Ve bunu cıvalı kısımla muhakkak birleştir. Bu Kükürdü Koç’un Evinde ara, Orada bulacaksın onu, işte budur Grek
Alkides’in kaderin sevkiyle Kolhis’e doğru çıktığı O Yolculuk, işte hiçbir Kitabın henüz Açıklamadığı şey budur, lakin ben devam edeceğim, Ve saklı Gizemleri süratle açığa çıkaracağım.
Maddemiz hiçbir surette dövülmeye gelmez, Madenidir, rengi ise karadır, Aralarına karışmış Gümüş ile bezenmiştir ki damarlar halinde Işıldayan Dallarla örter o kara Meydanı.
Bu iş için arı kısımları arı olmayanlardan, Ne Ateş ile ne de Su ile ayırabilirsin asla, Ne de en sert Demirle kazıp çıkarabilirsin oradan, Zira Çelik, buna karşı hiçbir kalkan olamaz. Nasıl ki küçücük bir Çocuk bir Devi Pek kolaylıkla alt edebilirse, bu da yok edebilir Alkides’in Göğüslüğünü ve o metin Kalkanını, Bozguna uğratabilir kılıç ve mızraklardan mürekkep Karşı duran Orduları, Ey hayret verici kudret, Yine de Bilgeler görmüştür bunu Meclis kurup Bu Hiddeti nasıl dizginleyeceklerini konuştuklarında, (Emsalsiz olduğu için) o vakit Yeşil Aslanları diye adlandırdıkları bu mahluku, Bıraktılar Kadmos’un Yoldaşlarını avlasın, Kavga bittiğinde ise Diana’nın Efsunlarıyla bağladılar onu, Suların altında ikamet ettirdiler, Paklayıp yıkadılar ve ardından Kanatlar verdiler Uçsun diye, tıpkı keskin yakıcı Su Pınarları, Apollon’un Arpının tellerini tınlatmak için Yegâne çare olarak görülen bir Ejderha misali. İşte bu, vaktiyle tecrübe ettiğimiz hakiki Periler Ilıcasıdır, Ve Bilgelerin Cıvası olduğu ispatlanmıştır.
Bu Şiirde Yeşil Aslan öyle bir tarif edilmiştir ki, daha fazlasına cüret edemem, daha fazlasını da yapamam, meğerki Tanrı’nın ve Aklın menettiği veçhile reçeteyi kelimesi kelimesine yazacak olayım. O, Güneş ile Ay arasındaki vasıtadır, Tentürleri mükemmeliyetle birleştiren.
Öyleyse bu Yeşil Aslanı ve onun hazırlanışını bilmeyi öğren, ki Sanattaki her şey bundan ibarettir, yegâne düğüm budur, onu çözersen neredeyse bir Üstat sayılırsın, zira geriye kalan yalnızca Tabiatın deruni İşine yardım etmek için Ateşin harici Rejimini bilmektir, Nitekim Câbir de buna şehadet eder.
Dahası, sebatsız olma, hakikatte yalnızca tek bir şeyde olanı pek çok şeyde arama, zira bütün dünyada bundan başka hiçbir madde yoktur.
Ripley, bütün Hatalarını sayıp döktükten sonra, tek bir hakiki İşten başkasını görmediğini söyler, Câbir de şöyle der, "Exacte (inquit) singula sumus experti, idque probatis rationibus, et nihil invenimus præter solam unctuosam humiditatem penetrantem et tingentem, etc." [Tek tek her şeyi tecrübe ettik, bunu da geçerli akıl yürütmelerle yaptık, ve nüfuz edici ve boyayıcı tek bir yağlı nemden başka hiçbir şey bulamadık].
Artephius da, her ne kadar Felsefi bir üslupla ve fevkalade incelikle tesmiye etse de, Dünyada bu Sanat için başka hiçbir madde olmadığını beyan eder.
Ripley ile birlikte, sana sadakatle beyan ettiğim bu tek şeyi tanımayı öğrenmeni öğütlerim, zira beyan ettiğim şeyin tecrübe yoluyla hakikat olduğunu bilmekteyim.
Beni anlayan kimse, Ripley’e tuttuğum bu Işıktan ötürü Tanrı’ya ve bana şükretmek için sebep bulacaktır, Benimle birlikte Ripley’i anlayan kimse bunu kolayca fark edecektir.
Bir vakitler ölü olanı dirilten Bitkisel bir nem olan ikincisi ile.
İkinci Suyumuz, yahut Çözücümüz (menstruum), yahut Ateşimiz, bizim İksirimizdir, ki Maddelerimizin bir kaynatılması (elixation), yahut çözünmüş Bedenlerimizden Tentürün çekilip çıkarılmasıdır, bu da ölü Bedenimizin dirilmesine, İlkbaharda Tarladan fışkıran taze Çimenler misali Sürgünler ve Dallar halinde yeşermesine vesile olur, ve bu hal, Beden, Ruh ve Tinin kamil bir Üçlü Birliği meydana gelene dek sürer.
Bu ameliyatta Güneş Bedenimizin ölü cüssesi, canlı, diri ve faal bir Tine dönüşür, Bileşiğimiz ölümden sonra filizlenmeye ve hakiki Bitkisel tabiatını göstermeye başlar, bütün şeylerin büyümesinin nişanesi olan yeşil bir Renkle donanır.
Maddi İlkelerin her ikisi de çözülmelidir, Tabiatlarınız değiştiğinde, birbirini kavrar ve ayrılmaz bir biçimde birleşirler, yani Güneş Tabiatı Cıvadan, Ateş de Sudan ayrılmamalıdır, daima biri diğeriyle hareket eder, ve böylece henüz bir üstte olan ile altta olan (superius ve inferius), bir yükselen ile çöken (ascendens ve subsidens) bulunsa da, artık "quod est superius est sicut id quod est inferius" [üstte olan ne ise altta olan da onun gibidir]. Ve Şekli İlkeler de çözülmelidir, yoksa pek az işe yararlar. Şimdi,
Cıva ile Kükürt gibi iki Uç arasında, harikulade bir vasıtanın hasıl olduğunu görürsün, artık Altının sureti tamamen yok edilmiştir ve şu anda arazî, gayrimükemmel bir surete bürünmüştür, ki bu da onun aşkın mükemmeliyetine geçerken kullandığı vasıtadır. Bu sebeple bu Çözücüleri (menstruum) bilmeni sana salık veririm.
Bütün kuvvetinle gayret et ki, bu ilk iki Çözücünün (menstruum) maharetine hem Nazari hem de Tatbiki olarak vakıf olasın, ilki, sen herhangi bir işe girişmeden evvel, bidayette senin tarafında hazırlanmalı ve oranlanmalıdır.
Hakiki Periler Ilıcasına malik olduğunda, bu Gelini sevgili Kocası ile birleştir, ve bak bakalım, onun Bedenini hissedilemez Zerreler halinde dağıtacak mı.
O vakit Satürn senin mabeyincin olsun, bu parçalanmış azaları bir araya toplasın, onlardan tam bir siyahlığın bulunduğu tek bir et suyu çıkarsın, bunun ardından da yeşillik gelecektir.
Ve o zaman bileceksin ki senin bu bileşiğin, diri olan Tanrı tarafından nebati bir can ile donatılmıştır.
Ki onsuz ne hakiki bir kalsinasyon meydana gelebilir, ne de hakiki bir erime.
Bu iki çözücünün (menstruum) sırrına vakıf olmayan kimse, Filozofların ne kalsinasyonuna ne de erimesine asla erişemez.
Birincisinin sırrı, sirkenden Yeşil Aslanımızın kanı ve Ateşli Ejderha’nın ruhu ile keskinleştirilmesinde yatar, bu da dişi meninin yedi defa kohobasyonu ve tasfiyesi demek olan yedi kartal vasıtasıyla gerçekleşir, ta ki genç Kralına can vermek üzere ruhi bir tohum yahut hakiki fıtri bir hararet peydahlayana dek.
İkinci çözücünün (menstruum) sırrı ise, ilk Suyunun kendi Bedeni ile olan hakiki nispetinde ve kartallar ile Aslan arasındaki cengin alevlenmesini sağlayacak harici hakiki hararetin idaresinde yatar, böylelikle bu vuruşma nihayete erecek, Aslan parça parça edilecek ve onun leşinin karkası kartalları öldürecektir, işte bu zerrelerden erime yoluyla ikinci Su aşikâr kılınacaktır. En kalıcı olan üçüncü Rutubet ile birlikte.
Bu üçüncü çözücüye (menstruum) Artephius tarafından ikinci Su denmiştir, zira o bizim ikincimizi birincisiyle birleştirir, gerçi üç Ateşi tafsilatıyla anlattığı yerde üç çözücüyü (menstruum) tefrik eder.
Pek çok Filozof da Amellerini tasvir ederken benzer bir yol tutmuş, Sanat’ı büsbütün örtbas etmek gayesiyle kimisi birinciyi atlamış, yahut en azından onu ikinciyle karıştırmıştır.
Fakat biz, şimdiye dek kimsenin yapmadığı veçhile, bilhassa bu üçü üzerinde sırasıyla durduk ve birincisinin ifşa edilmesinde daha çok emek sarf ettik, çünkü kadim bilgeler en ziyade onu gizlemek için pek zahmete katlanmışlardı, bundan sonra da benzer şekilde ele aldığımız ikinciye muntazam bir geçiş yaptık, bu ikmal olunduktan sonra ise şimdi nazarımızı üçüncüye çeviriyoruz.
Bu, Ripley tarafından gayet kalıcı bir Rutubet olarak tesmiye edilmiştir, sırası gelmişken şunu da kaydetmek gerekir ki, ilk Suya da Müellifler tarafından keza kalıcı bir Su denmektedir, lakin bilinsin ki her bir tesmiyenin sebebi farklıdır, zira evvelemirde bütün cıva kalıcı bir Sudur, yani cüzlerinde gayr-ı mütecanislik yoktur, Ateşin imtihanında birbirlerini terk etmezler, bilakis ya hep birlikte uçar ve sebatsız kalır, yahut da Vulkan’ın sınamasında hep birlikte durur ve sebatkâr olur, işte bizim ilk çözücümüz (menstruum) de böyledir. Maddenin ayniyeti bir yana, bizim cıvamız ile Adi Cıva bu noktada uyuşur, zira onları birbirinden ayıran yalnızca surettir. Lakin diğer taraftan bizim Suyumuz Beden ile birlikte kalıcıdır, oysa Adi Cıva öyle değildir, yani sadece ona yapışıp kalmaz, sindirim vasıtasıyla onunla ittihat eder, öyle ki ikisi birlikte tek bir fert vücuda getirir, bu da bizim gizli Kavuşumumuz ile vuku bulur. Nihayetinde Beden bizim Suyumuz ile bu suretle irca olunduğunda, en sonunda dört Unsur bu Suda birleşir. Çürüme ve Arınmadan sonra ki bu son ve en makbul dörtlü Kavuşumdur, artık tentür ruhtur, ruh candır, can da bedendir ve bunların hepsi birdir. Tabiatı icabı yanmaz ve yağlıdır.
Bu bizim hakiki Yanmaz Cıvamızdır, zira yakıcı olan bütün tortularından bütünüyle tasfiye edilmiştir, Altın, nakıs olan diğerlerine nispetle her ne kadar saf bir Maden olsa da, bizim Taşımız ile kıyaslandığında onun dahi curufu vardır, lâkin bu curuf Çürüme ve Yıkama ile giderildiğinde, o vakit kıymetli olanın değersiz olandan külliyen tefriki vaki olur ve Filozofun pekâlâ buyurduğu gibi, Bu fırtınalı Denizimizin çalkantılarında saf olan ne varsa yükselecek, murdar olan ne varsa dibe çökecek ve kabın tabanında yanmış bir Toprak suretinde kalacaktır, o vakit yeni Gök ve yeni Toprak vücut bulur, artık Tanrı’ya yakar ki artık hiç Deniz kalmadığı o demi görebilesin.
Yine de derim ki, bu nihai mumlaşmaya erişmeden evvel, Tabiat ile Sanat’ın el birliği ettiği ve Tabiat’ın tek başına asla husule getiremeyeceği bir Arınmayı ikmal ettiği o son derece yanmaz ve son derece kalıcı çözücüye (menstruum) sahip olursun.
Binaenaleyh bu cıva, her ne kadar akışkan ve cıva suretinde olsa da, yine de Yağlıdır, yani Gebe kalmıştır, o Evlat ise kükürttür, nihayetinde bu kükürdü doğuracaktır ve o zaman bu Sabinin karnına mühürlenecektir, işte bu her şeyin sabitlendiği andır ve cıva o vakit kükürdün sebatı altında gizlenir. Hermes’in Ağacı Küllere dönene dek yakılır.
Bundan ötürü tabiatiyle mumlaşmaya meyleder, zira Toprak bizim Taşımızın dadısıdır ve ulu Hermes’in Zümrüt Levhalarında buyurduğu veçhile, onun fazileti onda kemale erer ve mükemmeliyeti onda bütündür, zira şöyle der, Eğer toprağa tahvil olunursa, kudreti kâmildir.
Bu üçüncü kalıcı, saf ve yanmaz Suyun fazileti hürmetine nihayetinde tam bir mumlaşmaya nail olacaksın, zira bu Su görünüşte bütünüyle Cıvai olsa da, kendi Batnında kendi kükürdünü barındırır, hatta tamamen kükürttür, çünkü gözenekleri açıldığında hepsi kükürt kesilir, hem de gayet yanmaz bir kükürt.
Bu amele Hermes’in Ağacının Küllere dek yakılması denir ki bu üç defa icra olunur, ilki, ancak Güneş ışınlarında seçilebilecek zerreler kadar gayr-ı mahsus, siyah ve yağlı bir kirece (calx), ikincisi, içinde Dolunayın bulunduğu latif beyaz bir kirece, üçüncüsü, içinde Maşrıki Güneşin bulunduğu kızıl bir kirece dönüştürülmesidir. Şimdi bilesin ki ilk kalsinasyon Güneşin faziletindendir, bunda Güneş doğmak ister, lâkin sudan gördüğü müsavi karşıtlık sebebiyle bulutlanır ve ardından Toprağın araya girmesiyle büsbütün Tutulur.
Bu sebeple bu Ateş, içinde çözünmüş olan Güneş'in tabii Ateşi ile karışmış olması hasebiyle, gayritabii olarak adlandırılır, Suyumuzun ilk Ateşi tabiata zıt Ateş olarak tesmiye olunur ve kamil Bedenin kükürdünün Ateşi de tabiatın Ateşi diye anılır.
Bu amelde, Kadir-i Mutlak’ın kudreti ve iradesiyle, bunca zamandır meyyit halde duran Beden, bu Su vesilesiyle diriltilir ve tıpkı bir Nebat gibi fiilen filizlenir, Suyumuzun nemlenmesi üzerine, Ateş üzerindeki Ruhu hemen takip etmeye koyulur, o vakit Ruh yükseklere vasıl olur, bu suretle nazikleşen Beden ise onu adım adım takip edemez, lâkin Şairin buyurduğu veçhile, *non passibus aequis* [NOT: Virgilius'un Aeneis'inde geçen, "eşit olmayan adımlarla" manasındaki latince ibare], tıpkı küçük bir Evladın Babasını takip etmesi gibidir.
Binaenaleyh Su ile olan ünsiyetinin bir nişanesi kabilinden, Yeryüzünün sathındaki latif bir Kırağı misali tomurcuklanır ve dip ile tepe arasında mutavassıt bir mekan tutarak Suyun bir miktarını nefsinde alıkoyar, bu cihetle Filozoflar ona Ruhları [NOT: Metinde Soul/Nefs kastedilmektedir] tesmiye etmişlerdir, ki bu Ruh Bedene olan ittisalini beyan etmek üzere, aşağıda bir kök yahut Kaide bulabildiğinden daha yükseğe vasıl olmaz ve Ruha olan meylini izhar etmek maksadıyla, vadesi yettiğince, nihayet geldiği mahalle rücu edene dek, onun peşi sıra adeta daha yükseklere tırmanır. Ve hakikatte bu Can, Ruh ile Beden arasındaki Mıknatisi Vasıtadır, ki Ruhu kendi hakiki meşrubatı addederek arzu eyler, bu sebeple kurudukça daha iri ter damlalarını celbeder, bunlar Toprağa düşerek hoş bir buğu halinde yükselir ve artan büyüme kuvvetini hoş bir çiy ile nemlendirir, bu sayede her geçen gün katbekat ziyadeleşir. Bizim bu Ağacımızı kimileri bir nesneye, kimileri de diğerine benzetmiştir,
kimileri onu bir Selviye yahut Göknar Ağacına teşbih etmiştir, ki hakikaten andırır gibi görünebilir, diğerleri Ripley’in Besleme Kapısı'nda (Gate of Cibation) zikrettiği veçhile Akdiken Ağaçlarına, başkaları Çalılara ve Kümelere, kimileri de gür Ormanlara benzetmiştir ve Lambsprinck’in buyurduğu üzere, bu Ormanlarda baştan ayağa siyah bir Canavar mevcuttur.
İtiraf ederim ki bizim Nebatlaşmamız ile tüm bunlar beyninde bir müşabehet vardır, başkaları, durmaksızın damlalar halinde rücu eden Mürekkebin Rutubeti sebebiyle, onu içinde Sazların bittiği ve Kara Kurbağalarının barındığı bataklık, alçak bir Bataklığa teşbih etmiştir, diğerleri ona Mercanları tesmiye eylemiştir, ki bu filhakika en münasip teşbihtir, zira Ağacımızda hakiki manada Yaprağa benzetilebilecek hiçbir şey bulunmaksızın Filizler ve Sürgünler yer alır, Mercan nasıl ki Nebati ve Taşıl tabiatın birleşimi ise, bizim Ağacımızda dahi durum böyledir, zira Taşlar ve Madenler tek bir Terkibtendir, Ağacımız Madenidir ve lâkin Allah’ın kudretiyle, sanki Nebat gibi gelişir. İkincisi,
Mercan, suların altında, insanın hiçbir Nebatın yetişemeyeceğini zannedeceği yerde neşvünema bulur, bizimki de keza kendisinden gayrı hiçbir Nebatın yetişemeyeceği bir hararet içinde serpilip büyür. Üçüncüsü,
Mercan, Yapraksız pek çok Sürgüne ve Dala maliktir, Ağacımız da böyledir. Dördüncüsü, Mercan su altındayken gayet keskin, yakıcı bir lezzete sahiptir, bunu Havada derhal kaybeder, Taşımız yahut Madeni Ağacımız da kendi makamında pontik [NOT: Keskin, buruk, ekşi ve dağlayıcı bir lezzet], Ateşin bir tabiattadır, lakin hariç kılındığında, kısa bir müddet zarfında bu vasfını bir daha dönmemecesine yitirir. Beşincisi, beş nevi Mercan mevcuttur, alelade Gri, Süt Beyazı, Yeşil, Kan Kırmızısı ve Siyah, Ağacımız da kendi devrelerinde bütün bu renklere bürünür ve bu surette zuhur eder, ki bu Ağaç Ateşin hararetiyle Kalsiyuma [NOT: Kalsinasyon külleri] kadar kurutulur, buna Hermes Ağacı’nın Külleri tesmiye olunur.
Nihayetinde Mercan, diğer bütün Nebatlardan daha ağırdır, Ağacımız da sıklet hususunda bütün Nebatların, hatta bizzat Mercanın dahi fevkindedir.
Binaenaleyh Filozofların Üstatlık Amellerini Hesperidler Ağacı diye isimlendirmeleri tesadüfi bir teşbih değildir, Üstatlığa vasıl olmak emeliyle İason’u Ağacın Köküne Et Suyu döker vaziyette tasvir etmeleri de bihaber değildir, zira hakikatte (İason ile remzedilen) arif Filozof, Ateşini öyle bir nizamla sevk ve idare eder ki, Lunary yahut Ay Suyu, içinde bu Ağaçların bittiği Toprağa rücu edebilsin, nihayetinde Toprak, Güneş’in hararetiyle öyle bir kuruyacaktır ki,
Ağaca gayrı rutubet bahşedemez hale gelecektir, akabinde Ağacın kendisi, galebe çalan hararet vesilesiyle gayrikabil-i lüms [NOT: Elle tutulamayacak, hissedilemeyecek kadar ince] bir Toz haline kalsine olacaktır, evvela siyah, sonra beyaz, akabinde kırmızı. Bu sebeptendir ki küçük Camımız, Flamel tarafından Muhtasar’ında Filozoflar Bahçesi tesmiye olunmuştur, burada Güneş doğar ve batar, Filozoflar Ağacı da fütursuzca, gece ve gündüz Semanın çiyi ile nemlendirilir. Bizim tabii Ateşimizdir gayet emin,
Güneş’ten ahzedilen cıva hakiki tabii hararettir, bunun tesirini artırıp harekete geçirilmesinde Üstatlığın cümle sırrı mündemiçtir, bu, müşerref kılınmış
Tuzdur, bu zahir kılındığında, amellerin öyle hayranlık uyandırıcı olacaktır ki,
bütün dünyevi hazzını ihata edecek ve onların tenevvüü ile vakit öyle kısa görünecektir ki, onun mürurundaki hiçbir usancı fark dahi etmeyeceksin.
Bizim cıvamız, bizim kükürdümüz, saf tentürümüz. Akçe ile elde edilemeyen cıvamız işte budur, Ki o kükürtten gayrı bir nesne değildir, Ve kükürt de tentürden gayrı değildir, İçinde bütün Unsurlar kemaliyle ölçülmüştür. Ruhumuz, rüzgarla göğe yükselen Taşımız, Yerin bağrında peyda olmuştur. Bunu aklında tutasın.
[...] bizim Bedenimizdir, ki o artık bütünüyle Can ve bütünüyle Ruh hâline gelmiştir, bütün arı kısımlar ölünün murdarlığından artık tamamen ayrılmıştır, o bizim Taşımızdır, gerçi henüz uçucu olsa da Taşımıza dair asli olan her şeyi içinde barındırır, bu yüzden yedi kez uçup süblimleşse de onun Mürebbiyesi Topraktır, bu sebeple Yuvasına döner gibi ona geri döner ve yedi süblimasyonda daha önce bütünüyle Gök olan şey, artık bütünüyle Toprak hâline gelecektir.
Ve bu, bütün Dolanımların nihayeti ve Tabiatın kemale ermesidir,
Sana söylemeye cüret ettiğim bu Taş dahi, Potansiyel Maden buharıdır ancak.
Ve şayet biri şimdi bize Taşımızın ne olduğunu soracak olursa, ona bunun Sanat ile Tabiatın işbirliği sayesinde saflığının ve mükemmelliğinin zirvesine dek sindirilmiş Altın olduğunu söyleriz, lakin bunu elde etmenin yolu, Bedenini bir buhara, yani cıvaya dönüştürmeyi öğrenmektir, ki o vakit bir buhar suretinde yukarı yükselir.
Nasıl elde edeceğine dikkat etmelisin, Zira hakikatte görünmezdir bu çözücü (menstruum), Lakin felsefi olan ikinci Su ile, Unsurların ayrıştırılması sayesinde, Berrak bir Su suretinde görünebilir göze.
Lakin buna ulaşmanın yolu hafif bir meşakkat değildir, derin bir tefekkür gerektirir, zira bu Altının Tohumudur, (Şairin terennüm ettiği gibi, *reclusa resedit longius* [NOT: Gizlenip uzaklara çekilmiştir]), nice bağlarla sarılmıştır ve adeta derin bir Zindanda Mahpus tutulmaktadır, nitekim asil Sandivogius'un da buyurduğu üzere, kükürdü serbest bırakmak pek bilge bir Filozofun işidir, bizim ilk iki çözücümüzü (menstruum) bilmeyen kimse, bu üçüncü ve son çözücünün (menstruum) temaşasına ermekten bütünüyle mahrum kalır, gelgelelim ilk Suyu hazırlamayı ve onu tam bir vezin ile Bedene bağlamayı, Çocuk şekillenene dek onu Felsefi usulle Kabına kapatmayı ve her şeyden mühimi, İçsel harareti Dışsal hararetle besleyecek şekilde Ateşini maharetle idare etmeyi bilen ve işaretlerini görene dek sabırla bekleyebilen kişi, ilk Suyun Beden üzerinde işleyeceğini görecektir, ta ki gözenekleri açıp Güneşin tentürünü kısmen çekip çıkarana dek. Bu tentür derece derece dışarı çıktıkça, kusurlu bir vasatta uzlaşana dek ilk Ateşle Tabiatın aleyhine mücadele eder, bu vasatta yorgun ve yaralı Savaşçılar gibi nefes nefese yatarak soluklanmaya çalışırlar ve nihayetinde ölürler, ardından bilgelerin ikinci Suyu zuhur eder, bu Su ölü Cesedi harap edene dek öylece yükselir ve alçalır, derken onun içine bir Can girer, neşvünema bulup dolanır ve renkleri öylesine değiştirir ki, nihayetinde Siyahlık zeval bulup Unsurların nitelikleri arasında bir daha asla çatışmamak üzere mükemmel bir birlik ve evrensel bir itidal hasıl olur, işte o vakit bütün Bileşik bir müddet için Şark İncileri ve Balık gözleri gibi parıldayan, yeni ve görkemli bir Su gibi görünür.
Emekle ziyadeleşmiş bu çözücüden (menstruum), Vücuda getirilebilir Tabiatın kükürdü.
Raymundus'un taşkın cıvası (mercury exuberate) dediği şey işte budur, bu da Gebe cıva demektir, Artephius ise buna gebe Tuz der, zira cıvani kıvraklığın altında fiilen gizlenmiş kükürt barındırır, bu sebeple sindirme yoluyla kolayca Taşımıza, yani kükürde yahut Tabiatın ateşine dönüşür.
Eğer güzelce ve layıkıyla bileyip keskinleştirilirse, Ve saf bir Ruha dolandırılırsa, O vakit eriteceğinden emin olmalısın, Bununla mayanı muhtelif suretlerde, Tatbikatınla bileceğin üzere, O mertebeyi, vesaire.
Böylece yenilenmiş yahut yeniden doğmuş olan bu cıva, Filozof tarafından muhtelif şekillerde işlenebilir, zira ameliyesini Ateşten alabilir ve kısmen Mekanik olan hususi bir ameliyatla bu cıvayı dolandırıp defalarca damıtabilir (cohobate), ta ki İncileri ve bütün Kıymetli Taşları içinde eritebileceği, onları yahut İçilebilir Altın (Aurum Potabile) yapmak gayesiyle atımda (projeksiyon) bir Madenle birleşmeden evvel Kırmızı Taşını çoğaltabileceği gayet harikulade, saf ve latif bir Ruh elde edene dek.
Ve şüphesiz, bu şekilde dolandırılmış cıvanın içinde, fiilen müşahede ettiğim lakin henüz amelî olarak yapmadığım asla sönmeyen Işığın Gizemi mevcuttur.
Hülasa, bu taşkın cıvaya (exuberate mercury) sahip olan herkes, hakikaten emir ve buyruğunda harikalar menbaını bulundurur, ki onunla hem hayranlık verici hem de pek latif suretlerde meşgul olabilir.
Ve muhakkak ki buna malik olanın, bir başkasının malumatına ihtiyacı yoktur, zira artık Merkezde durduğundan Muhiti kolaylıkla temaşa edebilir ve o vakit ameliyatı, Tanrı'nın Ruhundan sonra, onun en iyi Rehberi olacaktır.
O hâlde bil ki, şayet bir Sanat Evladı isen, buraya bir kez vardığında, arayışının nihayetine ermekten öylesine uzaksındır ki, (meğerki nihai gayen Altın olsun, ki o takdirde buraya asla varamazsın) Tanrı'nın gizli harikalarının Mistik Mektebine henüz yeni adım atmışsındır, şayet her ehil (adept) gibi ilme hevesli ve talipsen orada her gün yeni Mucizeler görebilirsin, onlar marifete dünyevi her şeyden ziyade kıymet verirler, bu yüzden İzzeti ve Debdebeyi reddedip Tabiatın en gizli Esrarının bu harikulade Aynasında sırf Tanrı'yı ve O'nun Eserlerini temaşa etmeye çekilirler.
Zira birlikte böylece dolandırılabilirler, Yani bayağı yağ ile nebati çözücü (menstruum), Yeter ki emekle ziyadeleşsin, Ve hünerle semavi bir Taş kılınsın.
Göründüğü üzere hikmet çıplak gelmez, lakin beraberinde zenginlik ve uzun bir ömür getirir, zira bu taşkın cıva bir Erdişidir (Hermaphrodite) ve Camdan çıkarılmaksızın bir beşinci öze dolandırılabilir. Şimdi, iki İlke arasındaki birleşme, bu dolanımın tastamam hakiki sebebidir, zira bu son çözücüde (menstruum) ayrılmaz bir birlik bulunsa da, Bileşenler İlacımızın yüceliğini tebcil etmek adına en asil vasıflarını birbirlerine bahşederler.
Bu üçüncü çözücünün (menstruum) nihai Bileşenleri, ikincinin Kükürdü ve Cıvaniliğidir, tıpkı ilk çözücü (menstruum) ile Bedenimiz olan Güneşin, ikincinin nihai unsurları olması gibi.
Aşağı yağ, bizim kükürtümüz olarak adlandırılır, zira o, kanatsız biçimde dipte yatan yağlı Ejderha yahut Toprak’tır ve adeta Eser’in Kaidesi gibidir.
Cıva, Bitkisel olarak adlandırılır, çünkü o uçar ve geri döner, Toprağı taze dallarla yeşertip filizlendirir.
Bu ikisi (aşağı yağ yahut kükürt ile bitkisel çözücü (menstruum)), nihayetinde Erdişi (Hermaphroditus) tabiatında, tek ve bölünmez bir töz meydana getirir, Eril olan Dişil, Dişil olan da Eril’dir, kükürt cıvadır ve cıva da kükürttür, bu veçhiyle Toprak adeta Cennet’mişçesine göğe yükselir ve sonunda Cennet, Toprak suretinde çökelecektir ve işte o vakit eserimiz kemale erer, şereflendirilmiş Ruh’un ruhani bir Beden haline geldiği ve Cennet Taşımız olarak anıldığı Güneydeki Hasat işte oradadır.
Öylesine Ateşli bir tabiatta ki biz ona deriz, Bizim Basiliskimiz, yahut bizim Horozbaşımız [NOT: Horoz başlı, yılan gövdeli mitolojik mahluk, cockatrice], Pahasını hiçbir şeyin biçemediği ulu İksirimiz.
Nasıl ki Basilisk’in bakışı hedefini helak eder, Öylece katleder o ham cıvayı, Üzerine atım (projeksiyon) yapıldığında, Göz açıp kapayıncaya dek, gayet ani bir surette. O vakit o cıva kalıcı olarak boyar Tüm metalleri kusursuz Altın ve Gümüşe. Böylece sevk et hem kızıl hem beyaz olan kaideni.
Bu Semavi Toprak, hakiki Madeni Ateş’tir ki o vakit Yaz Gündönümündeki Güneş’e teşbih edilir, metallere hayret verici bir surette nüfuz ettiğinden Zehir olarak anılır, her ne kadar hakikatte mükemmel bir Şifa olsa da Basiliskimiz, Horozbaşımız, Tiryaki Zehrimiz olarak adlandırılır, bu haseple ona benzersiz, paha biçilmez İksirimiz denir.
Lakin Basilisk namını, cıva üzerindeki ani tesirinden alır, zira atım (projeksiyon) esnasında ona, tıpkı sıcak Yağın emici Kağıda işlemesi gibi, ta derinliklerine kadar nüfuz eder. Bu sebeple cıvan, eczacılardan satın alındığı haliyle ham olarak alınsın ve onu bir Pota içinde, cıvanın buharlaşmayacağı derecedeki bir ateşe koyacaksın, cıva uçmaya ramak kalacak kadar ısındığında ki bunu bir cızırdama sesinden ayırt edeceksin, üzerine ilacından, onu boyamaya kafi gelecek miktarını atıver ve göreceksin ki bir lahzada içine işleyecek ve derhal cıva akışkanlığını kaybedip donakalacaktır.
Akabinde bir ergitme ateşiyle eritilmelidir ve ilacının niteliğine göre saf Altın yahut Gümüş bulacaksın. Lakin yüksek İksirini cıva üzerine haddinden fazla miktarda saçarsan, atım (projeksiyon) sonrasında potada ilk İlacın niteliğinde ve renginde, sadece daha düşük erdeme sahip gevrek bir kütle bulacaksın ki bilahare bunu herhangi bir bayağı Metal üzerine atabilirsin ve onu en kusursuz olana dönüştürecektir. Bu ameliyat, Safsatacıların işi kabilinden zahiri yahut sadece göze hitap eden cinsten değildir, hem batıni hem zahiridir, zira yalnızca göstermelik kalmaz, kusursuz bir türe dönüştürür.
Gerek beyaz gerekse kızıl beşinci özlerinin atım (projeksiyon) usulü şudur, ilacının tabiatına göre onları evvela Güneş yahut Ay üzerine saçmak ve ardından, Taşının kudretinin hakiki menzilini keşfedene dek, cıva üzerine defaatle atım (projeksiyon) icra etmektir.
İçilebilir Altın böylece vücut bulur, Aleladelikle kalsinasyona uğramamış Altından.
İşte şimdi Hikmet’in beraberinde getirdiği ikinci mükâfata geliyorum ve bu da ömür uzunluğudur, burada Ripley’in İçilebilir Altın’a dair birkaç beytinin sırasını değiştirdim ki bu hususta buyurdukları bir arada gözler önüne serilebilsin, Yöntem beni buna icbar etti.
Kimileri, İçilebilir Altın İlacının saf Güneş’ten, altın suyu (aqua regia) ile aşındırılarak ve akabinde Ateşte mükerrer kalsinasyonlar ve karşılıklı ezmelerle inceltilerek Özütleneceğini ileri sürer. Böylesine inceltilmiş bu Kireci, kimileri çözücüler (menstruum) ile (onların tabiriyle) halletmeye gayret eder, lakin nafile, zira hem Altını hem de tüm ay-altı Bedenleri ilk maddelerine (prima materia) halletme kudretine sahip yegane bir çözücü (menstruum) mevcuttur. Bunun ilk Müellifi olan Paracelsus, bu halledici Suya Alkahest, Gehenna ateşi (Ignis Gehennae), kendine özgü aşındırıcı (corrosivum specificum) ve daha nice isimler vermiştir.
Altından Alkahest marifetiyle böylece mamul İlaç, Felsefi ve hakiki olduğu veçhiyle gayet mükemmeldir ve yalnızca ehillerce (adept) malumdur. Lakin bu bizim ulu İlacımız değildir, zira Altının tekil yalınlığı içindeki bu çözülüşü, bize yalnızca Doğanın meydana getirip bıraktığı haliyle Altında mündemiç olan en nefis İlacı bahşeder ki o da kısmen yalın erdemi, kısmen de Madeni tayini sebebiyle Kurucu İlkelerimize dahil olmaz ve netice itibarıyla uzun ömre temas edemez yahut erişemez.
Lakin solup gitmeyecek olan Tentürümüzden, Dolaşıma sokulmuş çözücümüzle (menstruum) kaidemizden çekip çıkarılan.
Sanatımız vasıtasıyla Altını tekil bir mükemmellikten binde bir mükemmelliğe yücelttiğimizde ve onu kesif cismiliğinden, solmayan ve Ay-altı mevcudatın en dayanıklısı olan Ruhani bir Tentüre terfi ettirdiğimizde, o vakit evrensel bir erdem içinde böylesine muhteşem ve muzaffer olan bu şeyden, tarafımızca öyle tesmiye edilen bir Yağ yaparız (gerçi her türlü Mayide karışım yoluyla eriyebilir), bu Yağ, dünyadaki cümle Sefalete galebe çalan ve zafer kazanan Hayat Ağacı’nın ta kendisidir. Zira o Maden değildir, cümle Madeni şeyleri aşan bir mahiyettedir.
Bu Tentür Altından, Paracelsus’un Sirküle Tuzu marifetiyle tentürlerin çekilmesi kabilinden özütlenmez, bilakis Madeni zürriyetin Marazının, hakiki bir Sıhhat vaziyetine evrensel ölçekte tebdil edilmesi suretiyle elde edilir, bu vasıtayla cümle Madeni Bedenleri Cüzzamlarından şifaya kavuşturmaya muktedirdir ve ilk çözücümüz (menstruum) olan kendi Bitkisel Rutubeti tarafından halledilerek, Su, Bedenlerden bir maya alana ve [okunamadı] dek devrettirilir.
bedenlerden gelen sudan, alev gibi parıldayan, tadı son derece tatlı, kokusu fevkalade hoş, bütün dünyanın en kıyaslanamaz hazinesi olan ruhani bir tentür verecektir,
Ve kıldığında kalsinasyonu, Tüketmeyip artırarak kökensel nemi, Ta ki tabanın sık inceltilmeyle, Akar olana dek maden üstünde balmumu gibi. Gevşet onu nebatî çözücünle (menstruum), Elde edene dek rengi parlak bir yağ.
Şimdi bu Deva hakkında daha önce geçen, lakin hepsini bir araya getirebilmek gayesiyle o vakit atladığım bahse geri dönüyorum, ve doğrusu, bu Gizemi bilmek isteyen kimse, evvelemirde kendi çözücü sularını tanımayı öğrenmelidir, zira bu bilgi olmaksızın bu Meseleye asla vakıf olamaz, çünkü üçüncü çözücü ile (Ripley’e göre üç sayılarak) yahut ikinci Su ile (Artephius gibi, birinci ve ikinci bir sayılarak) bu kokulu Merhem meydana getirilir, Ve hakikatte bütün ameliyat, kohobasyondan ibarettir, birinci Su, bedenlerin üzerinde, onlardan tabii hararetin vasfını alıncaya dek kohobe edilir, ancak kendi Ateşinin ifsat edici ve bu sebeple Tabiat’a aykırı olan vasfı, etki ve edilgi yoluyla tabii Ateş ile karışmalıdır, Bu, gayritabii bir Ateş meydana getirir ve sıkça renklerin doğup battığı ikinci Su budur, ve ardından kohobasyon sürdürülerek, Tabiat’ın Ateşi hasmını bütünüyle alt edip onunla mükemmel bir barış ve birlik tesis edene dek devam edilir.
O vakit her şey Tabiat’ın Ateşi olur, bulutlar dağılır ve Işık tecelli eder, ve harikalar konusu olan üçüncü Suyumuz budur, tek başına kalarak o andan itibaren kendi içindeki tüm ameliyatları icra eder, dondurur, yumuşatır, kalsine eder, yüceltir, süblime eder ve tüm Unsurları sabitler, burada Paracelsus’un tarif ettiği lakin bilmediği o büyük Mysterium magnum’u vücuda getirmek üzere bozulmaz bir rabıtayla bağlanmıştır, biz ise onu hem biliriz, hem de görmüşüzdür, ve ne biliyor ve gördüysek, sadakatle naklederiz.
Ve kıldığında kalsinasyonu, Tüketmeyip artırarak kökensel nemi, Ta ki tabanın sık inceltilmeyle, Akar olana dek maden üstünde balmumu gibi. Gevşet onu nebatî çözücünle (menstruum), Elde edene dek rengi parlak bir yağ.
Bundan ötürü Altınını kalsinasyona ulaştırmaya gayret et, aşındırıcılarla değil, cıva ile, kırmızı ve kuru bir toz haline değil, siyah ve yağlı bir kirece dönüştürerek, ve hakiki Bakire Sütümüz ile nemi çoğalt, sonra bu Tabiatları bir arada sirküle et, ta ki madeni bir levha üzerinde balmumu gibi akıcı hale gelsinler, ki bu hakiki Ay tentürünün işaretidir.
Ateşini, sabit olan kendiliğinden yeniden yumuşayana, kuru olan yeniden nemli kılınana ve bir Ruh geri dönene dek sürdür, o vakit tentürün yeni bir Filizlenmeye doğru ilerleyecek ve Nebatî bir Ruh ile donatılacaktır.
Suyunun artık solmayan Yağ ile hamile kaldığının bir nişanesi olan Turunç rengi bir tentür elde edene dek Banyonu tatlı tatlı idare et, O vakit bu çözücü (menstruum) gözle görülür hale gelir.
O vakit evvelce gizli olanı keşfedeceksin, ve evvelce görünmez olanı göreceksin, ve Filozof ile birlikte şöyle diyeceksin, Ey Tabiat, pek sabit olan Altını nasıl da uçucu kılarsın! Bu sebeple onlar birbirinin içine geçmiştir.
Altın renginde bir Yağ sağılır.
Bu, Güneş’in Bakire Sütüdür, ki sarıdır, bununla ve mükemmel tentürümüzle, insanın Ölümsüz Ruhu haricinde Cenab-ı Hakk’ın cümle mahlukatı arasında bir dengi bulunmayan Mübarek Yağımızı yaparız, Üçlü Birliğin Aynası, mükemmelliğin Sebt Günüdür, Ne mutludur ona erişebilenlere!
Yahut saf kırmızı Kurşundan elde edilene benzer,
Bu necip Devanın bir benzeri Satürn’ün bellerinde, hor görülen Tıflımızın [NOT: İlk maddeyi veya ham maddeyi simgeleyen cıva/maden filizi kastedilmektedir] kalçalarında bulunur, ki Tabiat’ın kimi sadık ve hakiki Evlatları, Allah’ın azim inayetiyle, büyük Sırrımızı bilmeksizin buna nail olmuşlardır, ki insan bunu hayret verici bulur, Bu bizim kırmızı Kurşunumuzdur, Ruhi Altının kaosuna dönüştürülüp pıhtılaştırılmış, ardından Kan kadar kırmızı bir beşinci öze çözündürülmüş cevherleşmiş cıvamızdır, Taşımızın bizzat Esaslı Cıvasından yapıldığı için, ki bu bizim birinci Suyumuzdur, onu ifşa etmeden bırakacağım, aksi halde (diğer Sırrı layık olmayan kimselere teşhir etme tehlikesi bulunmaksızın izah edilebilseydi) İnsanlığın hayrı için onu Borazanlarla ilan ederdim,
Ki Raymond yaşlandığında demiştir, Altından çok daha fazla fayda sağlardı.
Bu Yağı veya beşinci özü, bu Sıhhat Merhemini, mucizevi faziletinden ötürü pek takdir ederiz, yalnızca onun vesilesiyle o büyük tuzak olan Fakirlikten sakınılabileceği için değil, lakin Lullius, Trevisan, Artephius ile birlikte Aurora Consurgens nam o mükemmel Kitabın şehadet ettiği üzere, hem bedenin hem de zihnin cümle Marazlarına karşı galebe çalan harikulade üstünlüğü sebebiyle,
Zira yaşlılıktan neredeyse ölecek haldeyken, Ondan İçilebilir Altın (Aurum Potabile) eyledi, Ki insan kibri onu diriltmiş gördü.
Artephius, bu beşinci özün faziletiyle bin yıldan fazla yaşadığına şehadet eder.
Flammel de onun hakkında, Dünyanın cümle Sefaletine galebe çaldığını kaydeder.
Johannes de Laznioro daha da cüretkardır, ve der ki, ölüm Can Çekişmesi anında bir insan bundan tek bir Zerre tatsa, cümle ölümcül Veba ondan uzaklaşır.
Mademki bu İlim böylesine fevkalade faydalıdır, Tabiat’ın ta kendisinin Aynası, Fakirliğe ve Maraza karşı Panzehirdir, ve binaenaleyh Tamahkarlığın, Kibrin, İhtirasın ve bu kabil sefil Meyillerin celladıdır, kim onun Tahkikine biraz vakit vakfetmez ki?
Bu hususta, Trevisan’ın kelimeleriyle seni temin etmeme müsaade buyur, Sanat öylesine sadedir ki, şayet çıplak bir halde tarif edilseydi hakir görülürdü, Ve yine de kaba Zanaatlarda, insanların onları öğrenmek uğruna yedi, sekiz, evet on yıl Çıraklık etmesi ne kadar da mutattır?
Ve biraz daha zeka isteyen bazılarında, üstelik ne kadar sıklıkla hatırı sayılır meblağlarda Paralar dökülür?
Güneş'in bir muma üstün gelişi gibi bütün beşerî ilimleri fersah fersah aşan bu asil Sanat ile, yalnızca zenginlik peşinde koşan para düşkünü birtakım budalalar müstesna, kim gayretle meşgul olur,
ve öyleyken onlar bile ne kadar çabuk usanırlar, Öyle ki, hilekârlıkla geçinen birkaç düzenbaz safsatacı haricinde pek az kimse yahut hiç kimse araştırmasında sebat etmez, işte bunların yüzünden Sanat lekelenir ve hakkında fena sözler edilir,
Yine de bana itimat ediniz, zira bilerek konuşmaktayım, Sanat hem hakikidir hem de kolaydır, evet öyle kolaydır ki tecrübeyi bizzat görseydiniz inanamazdınız,
Hakikati bulmazdan evvel onda beş yanlış tecrübe dahi yapmadım, gerçi ameliyenin [NOT: Metindeki "Excheirefis", Yunanca el işçiliği yahut pratik ameliye anlamına gelen encheiresis terimidir] kimi hususi dönemeçlerinde sıklıkla yanıldım, lakin öyle ki, yanılgımda dahi kendimin bir Üstat olduğunu biliyordum ve tam iki buçuk yıldan daha az bir zamanda, alelade bir cahil iken, hakiki bir ehil (adept) oldum ve Tanrı'nın inayetiyle Sırra nail oldum.
Ve bunun hakikat olduğuna dair, hayatta olup da [okunamadı]
zekâ sahiplerinin hatırına kaleme aldığım bu yazıma şahitlik edecek kimseler vardır, ta ki ellerinde rehberlik edecek
Ariadne'nin gerilmiş ipliği bulunsun, böylece Tanrı'nın inayetiyle kendi tecrübeleri vasıtasıyla görüp bileceklerdir ki, tecrübenin Işığının (akla gelebilecek her türlü tahminin pek ötesinde) bana hakikat olduğunu öğrettiği şeylerden gayrısını yazmadım.
Ve gayrı ey Esin Perim, sana usanç verici görünmesin, Tabiatın Sırlarını terennüm etmek, Pek çoklarının beraberinde getireceği şeyin Yalnızca vehimlerden ibaret olduğunu sandığı o gizli Sırları.
Bu, kendilerine neredeyse her nadir şeyin Gözbağcılık marifeti gibi göründüğü Ve vehimlerini boş bir hayretle aldattığı Kaba avamın zannıdır, Bundan ötürü ona karşı gürleyen sözlerle feryat ederler,
Cennet'in ateşten bir Taşı vardır, Semavi renginden ötürü böyle anılır, Eski çağların hakîm bilgelerince İksir tesmiye kılınmıştır, yeni Yerden ve Gökten yapılmış, Eşit oranda [NOT: Metindeki "Anatically", muhtemelen tıp ve eczacılıkta eşit miktarları belirten "anatically / ana" terimidir] harmanlanmış, anlatması pek garip, Pek çokları arar onu, lakin pek azı bulur.
Tabiatın değişimlerinin fevkindedir ve kader hükmünce Ölümsüzdür, sabit bir Cisim gibi görünür, Nüfuz edici kudreti ise onun hakiki bir Ruh olduğunu ispatlar. Vasfı, bilgelerin bildirdiği üzre, (Daha evvel yanıp kül olan) kusurlu metallerden
Altısını en kusursuz Altına dönüştürmektir, Ve beşini en saf Gümüşe tebdil eylemektir, Maden ocaklarının metalleri onun dengi dahi olamaz, Kimi kimseler bunu ararken, çılgınca mahmuzu Dikenlere vurur gibidirler, bu da nihayetinde fena bir niyet olur çıkar, Ve sonunda hüzünle yas tutmalarına, Kimsesiz kalmış adamlar gibi talihlerine ağlayıp dövünmelerine sebep olur.
Zira erişmek istedikleri şeyin tabiatını Önceden layıkıyla tefekkür etmezler, Yalnızca Kazanç susuzluğu harekete geçirir Altına tapan bu sefilleri, onlar ki Çılgınca masraflarını nice lanetli yalanla sürdürürler, Yalan yere yemin etmekten de geri durmazlar,
Böylece dalkavuklukla ahmakları ayartırlar, Kazanç ümidiyle kendi hezeyanlarına bel bağlatırlar, Bu hâl ikisi de çamurun içinde kalakalıncaya dek sürer gider.
Derken Tamahkârlık ile Hilekârlık kavgaya tutuşur, Ve bütün o rezil masraflarından ötürü ona lanetler yağdırır, Diğeri ise hilesinin farkında olduğundan, Kurnazca laflarla sinsi bir müdafaa yapar. Lakin geçmiş olan asla geri getirilemez, Bu da cimriyi kederlendirir, o cürüm için ant içer ki Hokkabazın gelecekteki oyunlarının önünü kesecektir,
Onu Zindana attırır, Ey ne feci bir inkılap, oradan Koca Taş yapıcı bir Parmaklığın ardından metelik dilenir.
Lakin Hakikatin gayretli bir Arayıcısı Olmak isteyen kimse, bu kabil safsatacılardan sakınsın, Ve şayet bana kulak verecek olursa, Ona yanlış yolları ihtar eder, doğrusunu gösteririm. Sana rehberlik etmesi için Tanrı'na tevazuyla yalvar, Zira az kimsenin izini sürdüğü gizli yollardan geçmelisin, Ayrıca onların gizli Failini de bulasın, Ve dileğin geri çevrilmesin diye, Yüreğini tazelesin diye O'na niyaz et, Böylece ehil kılınmış olarak Yolculuğuna başlayabilirsin.
Ardından üç ayrı Âlemi bilmeyi öğren, Ay-altı âlemdeki her şey onlardan meydana getirilmiştir, Gizli Cisimlerin örtüsünü kaldır, onların mertebesi Pek asildir, her ne kadar bulundukları yer pek aşağılarda aransa da, Bu bakımdan Gezegenlerin isimlerini taşırlar, Ve öyle bir Fazilete eriştirilebilirler ki, Cefakâr Kimyacının hünerlerine cevap verebilsin, Ve yalnızca Duyularıyla eğitilmiş kaba Avamın Aklının hayalinin alamayacağı işi ifa eylesin.
Bilgelerin Kitaplarını dikkatle tetkik et, Şayet gayretli olursan oradan ayırt edebilirsin Maddeleri için hangi cevheri seçtiklerini, Sana ayrıca neleri reddetmen gerektiğini bildirirler, Ve hatalı Ameller hususunda seni ikaz ederler, Onların öğüdünü tut, böylece ne masrafını Ne de emeğini zayi edersin, hem böylelikle Biri diğerine tabi olan Zenginlik ve Sıhhati kazanabilirsin.
Yine de zahmete ve emeğe gocunmayasın, Masrafa da, gerçi pek azı kâfi gelecektir, Lakin Hakikati ilk anda bulacağını sanmayasın, Hatalar nihayetinde seni bilge kılarsa ne âlâ, Hakikati Batıldan ayırt etmekte Titiz olmayan kimseleri aldatan kelimelerin Kabuğuna Pek hevesle inanmayasın, Öyle ki gölgeyi kazanmak uğruna asıl mükâfatı yitirirler, Samanı Buğdaydan ayırmanı salık veririm sana bu yüzden.
Ve şayet beni Rehber edinmek istersen, Seni pek güzel bir Kaleye götürürüm, Her türlü sınamaya direndiği tecrübe edilmiş bir Kale, Öyle ki Duvarlarının içine hiç kimse ayak basamaz, Hususi bir Lütuf ile nasiplenmiş olan müstesna, Hiç kimse bundan başka bir hak iddia edemez, Ve oranın Hükümran Kraliçesi olan zata Tabiat tesmiye kılınır, o Yehova'nın makamında Oturur ve hükmeder, zira Tanrı'dan hemen sonra o gelir Başta.
Bu Kale çepeçevre zor kullanılarak Zaptedilemez, Terkibi Homojendir, Ebediyen payidar kalır, öyle ki kimse kadir değildir Onu cebren fethetmeye, hilekârlık dahi buna El verse, temeli öyle sarsılmazcasına sabittir ki, Ulu Herkül'ü dahi geri çağırabilsek, Onu zorla ele geçirmenin yolu yoktur, öylesine dokunulmazdır, Ve yine de bununla birlikte Güzelliği öyle cana yakındır.
On iki Kapısı vardır, yine de hepsi birdir ancak, Ve bu on iki Kapının tek bir Kilidi bulunur, Öyle ki ya hepsini açarsın ya da hiçbirini, Ne de zorla açabilirsin onu bir vuruşta, Zira şiddet ayıramaz onu parçalarına, Buna cüret edenlerle alay eder akıbet, Hatta gökten o korkunç Gök Gürültüsünü çağırsan bile, Hiçbir fayda vermez, her kim varını yoğunu Böyle sarf ederse, sonunda lime lime bir Pelerinle kalır.
Yalnızca tek bir Anahtar vardır, bunu bilmeyi öğren, Ve yap, işte o vakit sana bir Üstat diyecekler. Bu Anahtar Kilidin girişini gösterecektir, Ve içeri girildiğinde kilidi açacaktır, Bu yapıldığında, ardına kadar açılacaktır sana Bu Şatonun on iki Kapısı, şanı büyük, Cüssesi pek küçük olan bu Şatoyu bir vakitler görmüştüm, İçinde fevkalade asil bir Oyun da vardı, Uçan bir Kartal ile uysal bir Aslan arasında cereyan eden.
Sör George Ripley'in Simya Bileşimi'nin İlk Altı Kapısı Üzerine Açıklama Yani, 1. Kalsinasyon 2. Çözünme 3. Ayrışma 4. Kavuşum 5. Çürüme 6. Pıhtılaşma
Eyreneus Philalethes, Doğumuyla İngiliz, İkametiyle Kozmopolit.
LONDRA, Pelican'da William Cooper için basılmıştır, Little Britain, 1677.
Sör GEORGE RIPLEY’in Simya Bileşimi, Sanatın bir Evladı Tarafından Açıklanmıştır. Birinci Kapı açıldı, Ki o KALSİNASYON'dur, Kalsinasyon, Taşımızın Arındırılmasıdır.
Seni adeta elinden tutarak nice ıssız Kırlardan, nice Çöl ve Çalılıktan geçirdim, şimdi gözlerini kaldır ve nerede olduğuna bak, şimdi Filozofların Bahçesine hoş geldin dostum, burada bir manzara gibi, çok yüksek bir duvarla çevrilmiş, girişini ve ona dilediğin gibi sahip olmanı engelleyen, birbirini ardına dizilmiş on iki Kapısı bulunan pek haşmetli bir Şato görebilirsin, biri açıldığında diğerleri kendiliğinden açılır ve sana Sezar'ın yahut İskender'in kazandığından çok daha namlı bir Zafer bahşeder.
Gör işte, ilk Kapı sanki Toprağın içine doğru kazılmış gibidir, Yüzeyin üzerinde ise pek azı görünür, üzerinde yazılı olan Kitabeyi iyi incele, bu, Âdem'in düştüğü gün Tanrı'nın ona vurduğu o Lanetin kelimeleridir, Topraksın sen, ve yine Toprağa döneceksin.
Kapının üzerine nakşedilmiş Armayı fark et, bu sana içeride Büyük bir Şahsın vefat ettiğini bildirir, bu yüzden bak, Hizmetkârların hepsi Yas içinde durmaktadır, aralarından biri Süleyman'ın şu dizesini söyler, Ben karayım, lakin güzelim, vesaire. Bilgeler bu Hanımefendiye Juno veya Metalik Doğa adını vermişlerdir, kendisi gerçekten pek güzeldir, lakin karadır, zira Güneş onun üzerine parlamıştır.
Kapıcının yerini tutar gibi görünen bir başkası, sana şu kelimelerle hitap eder, Kirleten yahut murdar olan hiçbir şey buraya giremez.
Fakat bu kadarı kâfi, burada öylece dikilip bakmamalıyız, yoksa bizi Casus zannederler, bunun yerine bizimle birlikte gelebilecek bir Rehber bulmak için kapıyı çalacağız, zira bilesin ki bu Şato bir Garnizondur, içeriye ve dışarıya bize kılavuzluk edecek, geçtiğimiz yerlerin nereler olduğunu bize gösterecek bir Rehber olmaksızın gezilmemelidir.
Ve işte o geldi, onunla doğru yolda gitmeye daha istekli olması, bazılarında yaptığı gibi seni terk etmemesi yahut başkalarına yaptığı gibi seni yanlış yola sevk etmemesi için, onun huyunu bilesin ve onu nasıl hoşnut edeceğini anlayasın diye seni ahvali hakkında biraz bilgilendireceğim, zira onlar gereken şeylerin bilgisinde iyi bir muvaffakiyetle bu işe giriştikleri halde, Dünyada dengi bulunmayan bir tabiata sahip olan Rehberlerini nasıl hoşnut edeceklerini bilemediklerinden meşum bir hataya düşmüşlerdir, eğer onu ya somurtkan ya da öfkeli kılarsan, bu teşebbüsten vazgeçsen daha iyi edersin.
Her şeyden önce bilmelisin ki, yaradılışı bakımından o pek bön bir Budaladır, Kardeşleri arasında ondan daha safı yoktur, yine de Efendisine pek sadıktır, onun için her şeyi gayet tedbirli yapar, Ailedeki her şeyi son derece basiretle düzene sokar, bunu herhangi bir zekâ kıvraklığından ziyade fıtri bir içgüdüye atfetmek gerekir.
Pek sadıktır, bu sebeple asla hiçbir sual sormaz yahut cevap vermez, sessizce yoluna devam eder, ne de asla senin önünden gider, ancak peşinden gelir, ona nasıl yol göstereceğine pek dikkat etmelisin, şayet bir fırsat bulursa elinden kaçıverir ve seni türlü felaketlerin ortasında bırakır.
Memnun mu yoksa hoşnutsuz mu olduğunu çehresinden anlayacaksın, bu yüzden ona bağlar vur, yani kaçamayacağı bir yere onu sıkıca kapat, sonra ısıyla bilgece önünden yürü ve o ardından gelirken daima çehresini gözle, öfkesini çehresindeki kızıllıktan, somurtkanlığını ise uyuşuk hallerinden anlayacaksın, mizacı iyi olduğunda ise bir hayli hareketli ve neşelidir, böylece onun çehresinin ve mizacının neye meylettiğini gördükçe ileri gidecek, dönecek yahut geri adım atacaksın.
Bundan sonra anlaman gereken şudur ki, o bir amele olmak üzere doğmuştur ve bütün Kardeşlerinin asıl Hizmetkârıdır, bu sebeple bütün meşakkati ve zahmetli vazifeyi adeta kendi tekeline alır, şayet herhangi bir işe kalkışırsan derhal gücenip alınacak ve seni bütün o
yapacak işi kalmaz ve bir vuruş dahi fazlasını yapmaz. Üçüncüsü, uzun süren alışkanlığı sebebiyle durmaksızın çalışma itiyadı edinmiştir, bu yüzden şayet ona bir saatlik mühlet tanırsanız bir daha asla çalışmayacaktır, zira babasının evinde Ham'ın cürmünü işlemiş, bu sebeple kulların kulu olmaya mahkûm edilmiştir, bedeni pek nazik ve çıplaktır, yine de giysi kabul etmez, istisnasız hiçbir parçasının pekişmesine rıza göstermez, çünkü gençliğinde Ruben ile günaha girip babasının döşeğine çıkmış, bundan ötürü daimi bir kararsızlığa mahkûm edilmiştir ve su misali kararsızdır.
Rehberinizin vasıfları genel hatlarıyla bunlardır, ona buna göre muamele etmelisiniz, aksi takdirde emeğiniz heba olacaktır.
Doğal Hararetinin de İhyası Üzerine Bir Şerh
Kök neminden zerre yitirmez, Taşımıza en münasip çözünmeyi bahşeder.
Müşahedenize layık ilk yer, zemini siyahla döşenmiş geniş bir odadır, duvar örtüleri kısmen siyah, mavimsi ve sarımtıraktır, burada bir kabre konmuş, ziyadesiyle çürümüş bir leş görebilirsiniz, soğuktan neredeyse ölmüş, ateşe verilmiş bir yılan ve yanı başındaki bir kabı sulamak üzere durmaksızın kaynayan bir çeşme vardır, bu kapta Ros Solis'e [NOT: Güneş gülü veya Drosera bitkisi, simyevi çiy bağlamında kullanılır] pek benzeyen bir nebat dikilidir, yalnızca kökü siyah, yaprakları sarı olup üzerlerinde mavimsi damarlar ve siyah benekler bulunur, yapraklar daima çiy içindedir, üzerinde gündönümündeki Güneş tam kudretiyle parıldar, altında ise sanki Etna gibi durmaksızın yanan bir ateş vardır.
Çeşme bu nebatın köküne kesintisiz olarak inci misali sulardan oluşan birkaç küçük akıntı gönderir, bu sular hissedilmez gözeneklerden yukarı çıkarak nebatın yapraklarında soluk renkli damlalar halinde durur, nebat kavrulmuş ve solmuş gibi görünür, buna rağmen yaprakları daima damlalarla doludur, bu damlalar tekrar aşağı damlayıp durmaksızın yükselerek ağacı yapışkan bir özsuya dönüştürür, bu özsu daha sonra kuru bir toza dönüşecek şekilde kurutulur, lakin görünüşte yağlı ve gayet siyahtır.
Felsefeden sonra sana söz verdim.
Gözlerimi yukarı kaldırdım, bir de ne göreyim, Tabiat'ı ihtişamla bezenmiş bir kraliçe olarak tahtında otururken gördüm, elinde "İptidai Safiyetine Kavuşturulmuş Felsefe" adlı latif bir kitap vardı, derin bir hürmetle ona tazim ettim, o da lütufla beni fark etti ve bu kitabı yemem için bana verdi, ben de öyle yaptım, derhal elinde aynı kitaptan bir tane daha belirdi,
Bunun üzerine idrakim öyle aydınlandı ki gördüğüm ve işittiğim her şeyi bütünüyle kavradım, herhangi bir kapıya veya eşiğe yaklaştığımda, sanki duyarlı bir ruhla hareket ediyorlarmış gibi kendiliklerinden açıldılar,
Ve evdekilerin hepsi bana sadakat yemini etti, bu mekânın efendisi olarak hürmet görmem gerektiğini söylediler, Zira dediler, Kraliçe ile o aşkla birleştiler ve dahası Kraliçe ona sadakat sözü verdi.
Sonra kendi kendime düşündüm, bir de gördüm ki yutmuş olduğum kitap, bir tılsım gibi ruhumu öyle zapt etmişti ki müşahede ettiğim bu nadide güzelliğe kavuşmaktan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum,
Ve ben bu düşüncelerle doluyken, ardımdan bir sesin, "Bu dünyada ne dilersin?" dediğini işittim, sesten biraz irkildim, lakin yine de cesaretle cevap verdim, "Bir vakitler bir peride müşahede ettiğim o hayranlık verici yetkinliği bir kez daha görmekten gayrı bir şey dilemem, az evvel beni muhabbetle selamlayan ve yemem için bana bir kitap veren oydu, o kitabı yediğimde sanki içimde Rabbin kandili tutuşmuş gibi oldu,
Lakin o andan beri yüreğimin hasretini çektiği o güzeli bir daha göremedim, ah ne olurdu bir kez daha o saadete erebilseydim!"
Bunun üzerine ses şöyle dedi, "Onu görmüş olmakla bahtiyarsın, bir asırda pek az kişinin erişebildiği o kitabı sana vermesiyle daha da bahtiyarsın, ona sahip olan herkesin yapamayacağı şeyi yapıp o kitabı yiyebildiğin ve yediğin için ise en bahtiyar sensin, bu sebeple aradığın kişi kendi tenha halvethanesine çekildi ve sana bir miras olarak iki büyük hazine bıraktı, zenginlik hazinesi ve uzun ömür hazinesi,"
Bunun üzerine dedim ki, "Ah Efendim, bana anlattığınız bu şey kederimi katmerlemekten başka bir işe yaramaz, zira bu dünyadaki bütün mülkü, o hayran olunası hanımefendinin huzuruna nail olmanın yanında bir çöp mesabesinde görürüm, onun hizmetinde bulunmayı cihanın geri kalanına hükmetmekten daha büyük bir saadet sayarım.
Şayet onu bir daha göremeyeceksem hayat bana bir yük olacaktır, o halde uzun ömür neye yarar?" Böylece oturmuş kendi kendime yanıp yakılırken, sanki hemen yanı başımdan tiz bir ses işittim, ansızın dönüp baktım ve vasfedilemez bir nur gördüm, onun yanında Güneş'in kendisi dahi sönük kalırdı, hemen yanı başımda pek gizli bir yer gördüm, içinde şeffaf maddeden mamul, yuvarlak, mahrem bir oda vardı, içeride daha evvel görmüş olduğum o hanımefendi tahtında oturuyordu, yanında omuzlarından yere kadar uzanan, sanki dövme altından bir kaftan giymiş, gayet süslü libaslar içinde ve başında saf altından bir taç bulunan kral suretinde bir başkası vardı, üçüncü bir şahıs ise saka gibi omzunda bir testi taşıyordu ve ortasında adeta bir kandil yanmaktaydı,
Manzara pek fevkaladeydi, lakin bu hanımefendiyi o kral ile bu denli baş başa ve çırılçıplak gördüğüm için hoşnut olamadım, odayı tetkik ettiğimde her tarafından kusursuzca mühürlenmiş olduğunu fark ettim, öyle ki sanki yekpare bir kristal parçasından yapılmış gibiydi.
Gördüğüm şey karşısında hayrete düştüm, zira ev pek küçüktü, oda daha da küçüktü ve kristal mahfaza görünüşte küçük bir yumurtadan daha büyük değildi, hem üç taraf da tüm teçhizatlarıyla birlikte bir fındık kabuğunun içine pekâlâ sığabilirdi,
Buna rağmen hatları öylesine canlıydı ki, dalgın bir keder ve mahzun bir çehreyle seyretmekten kendimi alamadığım o kadının bütün suretini kolayca seçebiliyordum, bunu fark eden kadın bana, "Dostum, neden mahzunsun?" dedi.
Ben mahzun değilim, dedim, ey pek asil Hanımefendi, lakin temaşa ettiğim ve beni az da olsa hayrete düşürmeyen bu manzara üzerine derin düşüncelere dalmış vaziyetteyim, zira bu temaşanın, bilinen dünyanın yeni ve acayip şeylerinin bir mecmuası olan John Tradescant'ın Nadireler Odası'nda dahi bir benzeri bulunamaz,
Zira az evvel bir Kraliçe haşmetiyle tahtında muhteşem surette gördüğüm kimseyi, şimdi şeffaf ve küçük bir kutu içinde, neredeyse akıl almaz derecede küçük bir boyutta kapalı kalmış görmekteyim,
Dahası, bu derece dindar ve erdemli bir hanımefendi olarak addettiğim bir kimseyi, yalnızca bir Sakacının refakatinde, bir erkekle bu denli tenha ve çıplak bir vaziyette görmek, bu işin aslının ne olabileceği hususunda beni derin düşüncelere sevk etmektedir.
Üstelik ümidim, kendimi sizin lütfunuza öylece sevdirip size bir hizmetkâr olabilmekti, oysa görüyorum ki başka bir âşık edinmişsiniz. Bunun üzerine o kadın dedi ki, Dostum, bendeki bu garip başkalaşımda hayret ettiğin şeyin, doğrudan Efendim ve Hükümdarım olan ALLAH'tan yalnızca bana bahşedilmiş büyülü bir haslet vasıtasıyla vuku bulduğunu bilesin, tereddüdünün şüphelendiğini belli ettiği şeytani bir sanata gelince, bu senin bu meselelerdeki tecrübesizliğinden ileri gelmektedir, bu cehaletin beni hiçbir surette öfkelendirmez, zira bu hususlarda (bir erkek olsan dahi) henüz bir çocuksun, ben de bütün evlatlarıma çocuk oldukları müddetçe böyle konuşmaları, böyle düşünmeleri ve böyle davranmaları hususunda ruhsat veririm, onların bu çocukça gevezeliklerini işitmeyi ve cevaplamayı pek severim. Bilesin ki, İblis benim hizmetkârlarımdan yalnızca biridir ve benim mülkümde hem kendisinin hem de benim Efendim olan ALLAH'a hizmet eder, hizmetkârlarımın en şerlisi olsa da, benim rızam olmaksızın, yahut bana karşı veya benden üstün olarak kendiliğinden hiçbir şey yapamaz,
O çoğunlukla hilekâr bir hokkabazdır ve var olmayan şeyleri varmış gibi gösterir, lakin onun eliyle fiilen vücut bulan her ne var ise, ancak benim kudretim dahilinde olandır,
O yalnızca tesir eden failleri tesir altında kalan kabullere tatbik eder ve böylece (benim hasletimle) meydana getirdiği şeyin dehşetine ahval icabı bir şiddet katmak üzere kendi habis vasıflarından birazını ekler, akabinde onun alçak zihni, Efendime ve onun Sahibine ait olan izzeti kendine mal edebilmek gayesiyle, benim fiilim olan şeyi kendisine isnat eder.
Şimdi sana garip, lakin pek doğru bir hakikati bildireyim, pek çok olan tebaamın cümlesine itaatkârım ve onlar da bana itaat ederler,
Onlara hükmederim, onlar da âdeta beni icbar ederler, zira Efendim böyle takdir buyurmuştur, beni çağırdıkları anda yanı başlarındayımdır, evet, gördüğün bedenimde (ki bu hakiki bir beden olmayıp yalnızca bir temsildir, zira ben bütünüyle Ruhum) dünyadaki her şeyin sempatilerini ve antipatilerini, fiillerini ve edilgilerini hissederim, her daim hazır bulunabilirim, zira ben hazır bulunmadıkça hiçbir şey layıkıyla yapılamaz ve vücut bulamaz, her daim mezkûr mefhuma ve onun tabiatına göre iş görürüm ki bu da neticeyi hayret verici surette tebdil eder. Velhasıl, her ne surette gördüysen ben oyum ve Argus'un gözlerine sahip olsan dahi görebileceğinden fersah fersah fazlasıyım. Benim saltanatım insanlar arasındaki hükümdarların saltanatına benzemez, lakin ben herkese, evet, dünyadaki en küçük solucana dahi hizmet ederim, böylesine hadim olduğum içindir ki Sahibim, hiçbir şeyin bana itaatsizlik edemeyeceğini ve bana cebredemeyeceğini takdir etmiştir, burada İblis'in kem niyetine rağmen hiçbir iktidarı yoktur,
Bu sebeple Efendim, şerefimi artırmak üzere bana bizzat kendi beratını ihsan etmiştir, ilki, varlıkları, muhafazaları yahut başkalaşımları hususunda dünyada vuku bulan her şeye dair bir her şeyi bilme kudreti, ikincisi ise, her yerde bulunmamı sağlayan bir her yerde hazır bulunma halidir ve ben Merkezim olan Allah'ın İradesine yerleşmişimdir. Bütün tebaam İnsanın emrine verilmiştir, binaenaleyh onun dünyada kendi erişimi dahilindeki her şeye tasarruf etmeye serbest bir kudreti vardır, İnsanın Ruhu ise, Efendime ve Sahibime iman vasıtasıyla yücelişi ve birleşmesi nispetinde benim ve bütün tebaam için âdeta bir mıknatıs gibidir, her ne kadar İnsan itibarını kaybettiğinden bu yana bilgisini de kaybetmiş ve iradesi İblis'in iğvalarına açık hale gelmiş olsa da, böylesi kimseler Yaratıcılarını inkâr ederek kendilerini Şeytana adadıklarında, o şer ortaklığı sayesinde İblis, onların iradelerini kışkırtma ve güçlerini, Tabiatta mümkün olup da (eğer kudreti yetseydi kibri asla yardım istemeye tenezzül etmeyecek olan) İblis'in tek başına ifa etmesi imkânsız bulunan şeyleri vücuda getirmeye sevk etme iktidarına sahip olur, bu durum, neticeyi yanlış anlayan ve bunun Şeytan tarafından değil de bizzat kendisi eliyle nasıl yapıldığını idrak edemeyen o esir düşmüş sefilin bilgisinin de ötesindedir (oysa sefilin kudreti, onu yardımsız sarf edecek bilgisi olmadığından İblis tarafından istimal edilmiş ve kendi şeytani emeline göre tatbik edilmiştir), böylece o bedbaht kimse, bu hizmetin bir bedeli olarak hem Ruhunu hem Bedenini İblis'e bağlamak üzere tuzağa düşürülür, işte o böylesine kurnaz bir aldatıcıdır.
Lakin bu bahis şimdiki maksadımın haricinde kaldığından, sizi aydınlatmak yerine zihninizi bulandırmamak adına bu hususta daha fazla kelam etmekten imtina edeceğim. Şimdi, beslediğiniz kıskançlığa gelince, zira
Beni bu Kral ile çıplak gördüğün için bilmelisin ki, her ne kadar Âdem'in Düşüşü sebebiyle Boşluğa tabi kılınmış olsak da, bu makam ve benim Hükümranlığım Masumiyet Halindedir, o Düşüşün nihai İadesine kadar, her şeyin bozulmaz bir Ruhu bulunmasına rağmen, solup giden bozulabilirlik halinin ötesinde kendi rızamla herhangi bir şey meydana getirmem bana yasaklanmıştır, gök ve yer yenilendiğinde, bu Ruh bütün bu şeylerde Değişmez bir İhtişama vesile olacaktır, o halde bil ki bu Kral benim Hizmetkârımdır ve onun pek çok Kardeşi vardır ki, ona doğru yolculuk ederlerken Esir edilmiş ve boyunduruk altında tutulmuşlardır, eğer o kendi Etini ve Kanını onların Kurtulmalığı uğruna feda etmezse onları Kurtarmanın hiçbir yolu yoktur, bu da o ölüp Ölümden dirilmedikçe bir netice hasıl edemez,
Bunu ben tek başıma yerine getiremem, bu hususta İnsandan gayrısı da bana yardım edemez, zira Tanrı burada benim kudretimi sınırlandırmıştır, her ne kadar onlar bir araya getirildiğinde üzerlerinde tasarruf etme ve o zavallı Esirlerin Kurtulmalığına yarayacak olanı meydana getirme kudretini bana bahşetmiş olsa da, Fail ile Kabili [NOT: Etkileyen ve etkilenen unsurlar, felsefi fail ve kabil ilkeleri] bir araya getiremem, Tanrı insana kendi maiyetinde serbestçe eyleme kudreti vermiştir, gerçi Düşüş ile bu kudretin Kanatları tamamen kırpılmış değildir, fakat Cehalet ile öyle ağırlaşmıştır ki, haiz olduğu fazilete kıyasla pek tesirsiz kalır. Şayet bir anlayabilsen ve inanabilsen, bizzat senin Ruhun bütün Tabiatı onun tüm Yapısı içinde idare ederdi, zira şeyleri oldukları gibi bilseydin, bununla birlikte Tanrı'nın Sureti olan Ruhunun Yüceliğini de açıkça görürdün, bu da İmanı buyurur ve Arzuyu alevlendirirdi, İmdi Ruh'taki İman ve alevlenmiş Arzu, Tabiatın bütün Tezahürlerini kendine çeken o cezbe dolu İhtirastır. Zihni İnsanın Yüceliği işte budur.
İmdi o halde dostum, bana kulak ver ve ne öğütlersem onu yap, benim muktedir olamadığım şeyde sen bana yardım et, senin muktedir olamadığın şeyde de ben sana yardım edeyim, böylece sen (Tanrı'ya tabi olarak) hem benim hem de benim olanların Efendisi olursun ve bu Kralın Kardeşlerini kurtaran Kanı, fani Bedeninin bütün Kusurlarını defedecek bir Deva bahşeder sana, gerçi geri dönüşü olmayan Hüküm verilmiş olduğundan bu Ölüm karşısında bir Panzehir değildir, yine de Hayatın hem Yoksulluk hem de Hastalık gibi bütün Sefaletlerine galip gelir ve İnsanı bu Dünyanın en eşsiz Hazinelerine malik kılar.
Bunun üzerine Hayranlıkla dolarak ve sevinçten sicim gibi boşalan Gözyaşları içinde ona hitap edip dedim ki, Hanımefendi, benimle bu denli samimiyetle söyleşmek lütfunda bulunduğunuz için size şükranlarımı sunarım, İmdi hiçbir yapmacıklığa kaçmaksızın, [NOT: Latince "ad usque aras", sunaklara kadar, yani sonuna kadar] sizinim ve siz ne dilerseniz onu yapacağım. O zaman dedi ki, Bu Odanın ve Hücrenin altında bir Ocak vardır, içine Ateş koy, zira bu Kral terleyerek can vermelidir. Ah tatlı Hanımefendi dedim, peki size ne olacak?
Onu dert etme dedi, sen sana emrettiğimi yap, Fakat tecessüs içindeki zihnini daha da tatmin etmek için şunu söyleyeyim ki, ben yakılmış olan veya yakılabilecek en şiddetli Ateşlere dahi zarar görmeden tahammül ederim, çünkü hepsinin içindeyimdir ve en donmuş yerlerde de bundan daha az bulunmam.
Bunun üzerine düşündüm ve bana öyle geldi ki Anlayışım genişledi, Tabiatın vüsatini idrak ettim ve birdenbire o, gözümün önünden kayboldu, fakat onun bulunduğu yerde akıl almaz derecede küçük bir yer kaplayan pek nefis bir Işık gördüm ve bana öyle geldi ki Başım adeta şeffaflaşmıştı,
Ve ben bu şeyleri tefekkür ederken, Rehberime ne olduğunu merak etmek aklıma geldi, zira onu göremiyordum.
Bu düşünceler zihnimi meşgul ederken, Camın içindeki akıllı bir Ruhtan gelircesine bir Cevap verildi, Düşüncelerin zihnini doldurmasına izin verme, aradığın kişi bizimledir, zira böyle olması icap eder, bu Kral onun Efendisidir, denildi.
Bu söz derhal Su Taşıyıcısının simasına bakmama sebep oldu ve çehresi bana onun bizzat benim Rehberim olduğunu söyledi,
Sonra onun Testisine dikkatlice baktım ve gördüm ki Testisi saf Gümüş gibi berraktı, şaşılacak şeydir ki Taşıyıcı, Testi ve içindeki Su birdi, Suyun ortasında, adeta tam merkezinde, Işınlarını Suyun ta yüzeyine kadar gönderen son derece parlak, göz alıcı bir Kıvılcım vardı, yanan bir Kandil gibi görünüyordu, buna rağmen Sudan hiçbir surette ayırt edilemiyordu. Ses bana ikinci kez hitap etti, Altımıza Ateş koymakta gecikme ve onu Sesin seni yönlendirdiğini duyduğun şekilde idare et.
Bunun üzerine yüksek Kulenin tepesindeki açık kapıdan içeri Ateş ve üzerine Kömür koydum, kapılarımı hem yukarıdan hem aşağıdan ve her taraftan kapattırdım, yalnızca gizli bir geçit vasıtasıyla Ölümsüz Ateşimi içinde Hücrenin bulunduğu Odanın altına sevk ettim, her şey ısındığında derhal Su Taşıyıcısı Testisini aldı, ince bir Boru vasıtasıyla Suyunu döktü, Ateş de Suyun içinden belirli bir şekli olmaksızın çıktı, yalnızca ona bir parlaklık katmaktaydı, Su dökülür dökülmez Su Taşıyıcısı Testisiyle birlikte adeta akıntıların altına daldı ve onları bir daha görmedim,
Suyun berraklığı her ne kadar onu Şeffaf gibi gösterdiyse de, dikkatli bir incelemeyle anladım ki hakikatte öyle değildi, yalnızca görünüşte öyleydi ve gerçekte pek yoğundu,
Ve ona dikkatle baktığımda, ortasında güzel bir Hanımefendi gördüm, daha evvel söyleştiğim ve adı Doğa olan o önceki Güzelliğe hiç benzemiyordu, yine de Helena ile boy ölçüşecek derecede cidden pek güzeldi. Bu Hanımefendi çıplaktı, en saf gümüş kadar parlak, hayranlık uyandırıcı derecede duru bir tene sahipti, ilkin pek küçük göründü ve giderek büyüdü, öyle ki sonunda su artık görünmez oldu, zira Hanımefendi suyun tüm cevherini kendi suretine dönüştürmüştü. Bu manzarayı acıyarak seyrettim, zira o, ilk Hanımefendinin aksine, verdiğim hararete hiç dayanamıyordu, üstelik bu kapalı mekâna öyle hapsedilmişti ki dışarı çıkamıyordu, bu yüzden adeta eriyecekmiş gibi terliyor ve durmaksızın bayılacak gibi görünüyordu.
O vakit, hararetten adeta hoşnut görünen Kral, onu görünce onun hem Kız Kardeşi, hem Annesi, hem de Karısı olduğunu anladı, onun bu haline merhamet ederek yanına koştu ve onu kollarına aldı, kadın da onu hissedince öylesine sıkı sarıldı ki Kral onu üzerinden silkip atamadı, kadının kısmen teri, kısmen de gözyaşlarıyla, Kral'ın Tagus yahut Pactolus nehri gibi parıldayan Krallık Kaftanları öylesine ıslandı ki birdenbire gümüş rengine büründüler, Kral onu ziyadesiyle sevdiğinden, ne arzuladığını sordu.
Kadın cevap verdi, Arzum, kendisinden zevceye yaraşır bir sadakat görmektir, zira dedi, bu hararete dayanamıyorum, içinde ölüp gideceğim ve bensiz haşmetmeabınızın bir zürriyeti olamaz. Kral rıza gösterip onun talebini yerine getirdi ve kadın Kralın Tohumunu alır almaz, üzerine galip gelen Ateşe daha iyi dayanabildiğini söyledi.
Bununla yetinmeyerek, on birinci defaya kadar varan ikinci, üçüncü ve dördüncü bir lütuf daha gördü. Sonra Kral dedi ki, Pek bitkin ve zayıf düştüm, eskisi gibi yürümeye çalıştığında bacakları ve ayakları tutmaz oldu, eti ve bedeni adeta eriyip yok oldu, giderek daha da fenalaştı, nihayetinde şehvet düşkünlüğüyle böyle harap olan bedeni ziyadesiyle terlemeye başladı, öyle çok terledi ki adeta bütünüyle tükendi, Karısı olup biteni görünce acı acı ağladı ve kadının gözyaşları kocasının teriyle birleşerek geniş bir sele dönüştü, hem kendisi hem de Kral bu selde boğuldular, gördüğüm kadarı böyleydi. Her ikisi de tamamen gözden kaybolduğunda,
bu nesnenin garipliği karşısında hayrete düştüm ve şaşkınlık içindeyken onların yeniden yükseldiğini görür gibi oldum, lakin dikkatle baktığımda, suyun üzerinde bir cesedin yüzdüğünü fark ettim, bu ceset hayattan bütünüyle yoksun olduğundan, mekânın hararetiyle gittikçe daha fazla çürümeye yüz tuttu, öyle ki kurşuni, siyah, mavimsi ve sarımsı bir renge büründü, son derece zehirli buharlar yaydı ve kokusuyla daha evvel gümüş berraklığında olan suları öyle kirletti ki sular pek koyu ve karanlık bir hal aldı, nihayetinde bataklıklarda bulunan çamurlu balçığın suretine bürünerek karardı, en sonunda Güneşin hararetiyle nem bütünüyle kurudu, tıpkı yaz mevsiminde alçak bataklık arazilerin kuruduğu gibi, bedenlerimin ne olduğunu aradım ve neredeyse can çekişir gibi görünen, şişmiş, korkunç ve zehirli bir kurbağa buldum, yiyecek aramak için orada dolaşan ve neredeyse açlıktan ölmek üzere olan bir Kuzgun, kurbağanın üzerine konup onu avladı ve onun zehriyle öldü, mürekkepten daha kara, erimiş zift gibi koyu, gayet pis ve sefil bir sıvı meydana getirdi, bu manzara beni hayretler içinde bıraktı, tam oradan ayrılmak üzereyken bana şöyle diyen bir Ses işittim, Bizi terk etmemelisin, şayet gidersen, şahıslarımız ve Krallığımız bir daha kurtarılamayacak şekilde zayi olur.
O vakit gözlerim açıldı ve Doğa'nın o cesetlerin arasında bir aşağı bir yukarı yürüdüğünü, elinde de eşsiz fenerini tuttuğunu gördüm, daha dikkatli baktığımda, o çürümüş zerrelerde doğal ve doğaüstü bütün şeylerin idelerini gördüm, ölü Kral ile Karısının siyah bir alanda mezara konduğunu, mezarın da sanki cilalı oltu taşından yahut abanozdan yapılmış gibi olduğunu fark ettim, o mekândaki her şey nasıl tuhaf idiyse, mezar ile mezara konan cesedin bir ve birbirinden ayrılmaz olması da en tuhaf olanıydı. Keza mezarın üzerinde şöyle yazılmış bir kehanet buldum,
Şayet Ateş denk ve daimi tutulursa, yeniden dirilecekler, eskisinden çok daha haşmetli ve kudretli olacaklar. O vakit camın içindeki sese dedim ki, Neyi, nasıl ve ne zaman yapacağım hususunda bana yol gösterilmeli. Ses bana cevap verdi, Tasalanma, yalnızca sana göstereceğim yolda ilerle, her şey yoluna girecektir, bu esnada etraftaki yerleri temaşa edebilirsin, ancak burada bulunman gereken vakti ihmal etmediğinden emin ol, vaktin uzunluğunun yaratacağı bıkkınlığı gidermek için bana sor, arzu ettiğin her hususta sana malumat vereyim, sen emeğini bir zahmet saymadığın müddetçe, ben de seninle söyleşmeyi kendime bir yük saymam.
O vakit dedim ki, Asla saymam, bütün ömrüm boyunca sana hizmet etmekle mükellef olsam dahi, bunu bir yük değil, bir imtiyaz addederim. Bunun üzerine bana bir masuraya sarılmış gibi duran has ipekten bir yumak verdi ve dedi ki, Bunu bu Kulenin bir çivisine bağla, sonra etrafı dolaşıp mekânı temaşa et, bu senin vaktini kısaltabilir, bu yumağı yanında taşı ve yürüdükçe çöz, mekânı bütünüyle tanıyana dek onun vasıtasıyla geri dönebilirsin. Ancak sıradan insanların adetine göre hareket etme.
[okunamadı] ilerledim ve o mekândan çıkar çıkmaz üzerime çok koyu, sisli bir karanlık çöktü, öyle koyuydu ki neredeyse hissedebiliyordum, başım adeta şeffaf ve pek aydınlık olmasına, yanıma orada yanmakta olan bir Mumu da almama rağmen [okunamadı]
Ripley’nin Birinci Kapısı
Kulenin girişinde öyle bir karanlık vardı ki ışığı kabul etmiyordu, zira birbirleriyle türdeş değillerdi, Işığın Işınları marifetiyle bir miktar ayrışmışlardı ve orada burada kuşlar, canavarlar ve sürünen mahluklar gibi tuhaf, heyulamsı suretler halinde adeta yoğunlaşmışlardı. Bu karşıtlık sebebiyle Işığın Işınları ancak pek az bir mesafe uzanabiliyordu, en berrak Işık adeta hüzmeler halinde fışkırırken, karanlık kendi başına yığınlar halinde duruyordu. Orada sanki bir insan kalabalığı vardı, elimdeki Işığı görünce, aydınlanmak istemeyen o karanlığın içinde bulunduklarından onu layıkıyla seçemediler, ancak kalın bir bulutun ardından bakar gibi Mumuma baktılar ve onun meşum olduğunu zannettiler, mevkilerini terk ettiler, zira gözleri karanlık ve duman sebebiyle öyle hassaslaşmıştı ki Mumum onlara galebe çaldı ve parıltısına dayanamadılar, bu yüzden feryat ederek kaçıştılar. Onların böylesi bir Kimmer karanlığında [NOT: Homeros mitolojisine atıfla, Güneş'in hiç doğmadığı mutlak zifiri karanlık] nasıl kalabildiklerine hayret ettim, ben öylece şaşırıp kalmışken, yanlarında adeta çürük odun ya da parıldayan odun ateşi ve ateş böceği kuyruklarının yaydığı türden bir Işık bulunduğunu fark ettim, bununla istişare halinde oturuyorlardı, Geber, Rhasis ve adlarını andıklarını işittiğim kimseleri okuyorlar, pek de neşeli bir edayla onların üzerine şerhler düşüyorlardı.
O vakit, yanımda getirdiğim Işığın mekanı aydınlatmadığını, bilakis karanlıktan adeta ayrı durduğunu idrak ettim, bununla beraber bir vakitler Dünyada Işığın var olduğunu ve karanlığın onu kavrayamadığını, o karanlığın kendine mahsus sahte bir ateş Işığı bulunduğunu ve bununla orada mukim olanlara harikulade aydınlanmış gibi göründüğünü hatırladım. Mumumu yere bıraktım ve geri dönmeyi murat ettiğim İpliğim elimde olduğu halde yürüdüm. Mumumun görüş alanından çıktığımda, başım sanki matlaşır gibi oldu ve bir rüzgar beni neredeyse devirecekti.
Bunun üzerine İplik yumağımı aldım, elimden düşmesin diye kuşağıma sımsıkı bağladım, iyi ki de öyle yapmışım, zira tez vakitte üzerime bir baş dönmesi geldi, yere düşüp uyuyakalmışım, uyandığımda, bana etrafım artık karanlık değil de gün ışığıymış gibi geldi.
Bu pek tuhaf tebeddüle hayret ettim, o ışık altında göremediğim, yalnızca dokunarak hissettiğim İpliğimi yoklayıp durdum.
Nerede olduğumu görmek için etrafıma bakınmaya başladım ve gördüm ki her biri muhtelif yollara çıkan milyonlarca dönemeçli, harabe bir mekandaydım, her bir oda çürük odun ateşi ve ateş böceği kuyruklarıyla öyle aydınlatılmıştı ki daha iyi bir Işığın yokluğunda adeta gündüzmüş gibi görünüyordu.
İçini okuyup okuyamayacağımı anlamak için cebimden küçük bir Kitap çıkardım, adı Enchiridion Physicae Restitutae idi, sonunda da bir Arcanum vardı, lakin içinde tek bir kelime dahi okuyamadım.
Karşıma yaşlı ve aciz bir adam çıktı, çehresi pürüzlü, gözleri çapaklı, elleri ve parmakları kemirilip aşınmıştı, beni selamlayıp neşeyle sordu, "Elindeki ne kitabıdır?" "Arcanum Hermeticum'dur," dedim. "O iyi bir kitaptır," dedi, "O ve Sendivogius şimdiye dek yazmış en iyi iki müelliftir."
"İyi de," dedim, "Kitabımı tedkik etmek istedim lakin içinde tek bir kelime dahi okuyamıyorum." "Pek garip," dedi, "ver de bakayım."
Bunun üzerine kitabı ona gösterdim, o kitaptan öyle tuhaf şeyler okudu ki daha evvel hiç işitmemiştim, "Sendivogius da aynı fikirdedir," dedi.
Ardından onun eserini okumaya başladı ve hiç işitmediğim öyle ameliyeler okudu ki.
"Müellifleri ve ne yazdıklarını gayet iyi hatırlarım, fakat sizin onlardan okuduğunuz şeylere hatırımda kaldığı kadarıyla hiç rastlamadım," dedim.
"Kendin bak," dedi, "gayet açık olduğunu göreceksin."
Kitaba bakmaya gittim, fakat içinde hiçbir kelimeyi tefrik edemedim, bu da beni hayrete düşürdü. Sonra kendi kendime düşündüm ki nasıl bu Işığın, daha evvel bulunduğum Kulenin civarında gördüğüm Işıktan kendine has bir farkı varsa, kendine has Nesneleri de olabilirdi.
Geber ve Rhasis yanımda olduğundan bu kanaatim pekişti, orada nasıl okuyabileceğimi denedim, ameliyelerin hepsini gayet iyi okuyabiliyordum, yalnız bazı yerler adeta dışarıda bırakılmış gibiydi ve geriye beyaz bir boşluk kalmıştı.
Kitaplarımın noksansız olduğunu biliyordum ve bana öyle gelmiş olsa da atlanmış gibi duran o yerlerin bazılarının, Hakikatin birkaç kelimeyle gizlendiği yerler olduğunu pek iyi hatırlıyordum. Sonra İpliğimi takip ederek Mumuma geri döndüm ve derhal başım evvelki şeffaflığına kavuştu.
Yoluma devam ederken Mumumu aldım ve evvelce aydınlık görünen bütün o mekanlar ansızın yine Kimmer karanlığına büründü, yalnızca orada geçirdiğim vakit sebebiyle gözlerimin hassaslaşmaya başladığını fark ettim, evvelce görmüş olduğum Işıkla kıyaslandığında kuru bir Işık gibi değil de Cennetin Semavat-fevki Işığı gibi görünen bu hakiki Işığın ilk parıltısıyla gözlerim yandı ve kaşındı.
Bunun üzerine, Sırça içinde daha evvel sohbet ettiğim o kadına gördüklerimin mahiyetini sordum.
Bana dedi ki, "Onlar, Tabiatın ışığına göre değil, Hayal gücünün Işığına göre Simya üzerine yazan kimselerdir, gerçi onların Işığı kendilerine yeterince berrak görünür, lakin onun vasıtasıyla yalnızca vehimden ibaret olanı ve bu kabil hayalperest ahmakları yoldan çıkarmak için Hasetçiler tarafından mistik yahut sofistike biçimde kaleme alınmış şeyleri görebilirler, bu sebeptendir ki Tabiatın Işığı onların mevkilerine bir kez ulaştığında, yalnızca çürük odun ateşi ve karanlıkta parıldayan ateş böceği kuyrukları kabilinden olan o hayali Işıklarının parıldadığı yerde Kimmer karanlığını ifşa eder, bu Işık onların Gözlerini öyle hassas kılar ki Tabiatın Kandili onları kaçmaya mecbur eder. Dahası, bu Işığa göre yazılmış her ne varsa göremezler, dahası
bilgelerin hakiki Ay’ının Işığına katlanamazlar, zira her hakiki Işık onların Karanlığını açığa çıkarır, yine de onların Karanlığı Işığı kavramaktan acizdir. Şimdi, aralarına Mumunuz olmadan girmiş olmanız cüretkâr bir macera idi, zira İpinizi kaybetmiş olsaydınız asla geri dönemezdiniz.
Sonra Aşağıma baktım ve bana buyurulduğu gibi yaptım, bir kez daha o Kimmer Karanlığı diyarlarını görmeye gittim, lakin bu defa elimde Mumum, kuşağımda İpim vardı, bu ikinci gelişimde, bu Işığı görür görmez hepsi kaçıştı, öyle ki kimseyle karşılaşamadım, lakin gördüğüm muhtelif dönemeçlerden içeri girdim ve buralarda ustalıkla kurulmuş çeşitli düzenekler buldum, bunlara bakarak hedeflerinin Filozof Taşından gayrısı olmadığını tahmin edebiliyordum. Kükürtler üzerine kurulmuş, bir tek ateşle, insan Sanatının tahayyül edebileceği her türlü hararet derecesinin muhafaza edilebildiği, fevkalade ustalıkla inşa edilmiş bir Ocak buldum, içine çok sayıda nadide Cam kap yerleştirilmişti, bunların içinde muhtelif Maddeler vardı, kimi sindiriliyor, kimi süblimleştiriliyor, kimi damıtılıyor, kimi kalsine ediliyordu; Camların ve Ocağın çevresinde Geber’in şu sözü yazılıydı, *Per Deum Sulphur est omne illud luminositatis quod est supra terram.* [NOT: Geber’e atfedilen Latince deyiş, "Tanrı hakkı için, kükürt yeryüzünün üzerindeki tüm o aydınlığın ta kendisidir" manasına gelir.] Bundan anladım ki üzerinde çalışılan madde Kükürttü, hakikaten öyle büyük bir hünerle işlenmişti ki adamların dehasına hayran kalmaktan kendimi alamadım, bir insanın kıymet verdiği bir şeyi (önemsiz bir nesne dahi olsa) bozmanın yahut yok etmenin bir haksızlık olacağını bildiğimden, hiçbir Cama ilişmedim (zira orada kaçmayan Ameleler de vardı, çünkü hiçbir şey bilmiyorlardı, yalnızca kendilerine buyurulduğu gibi çalışıyorlardı) ve ben geldiğimde elimde bir Mum olduğunu fark edemediler, Efendilerinin bir hayaletten ötürü böyle kaçışmasına şaştılar.
Dahası, orada bulunan Çürük Odun ateşinden [Fox-fire] ve Ateşböceklerinin kuyruklarından yayılan hiçbir ışığı göremediklerini fark ettim, lakin yerin altında olmasından ötürü orası karanlık olduğundan, Mumlar ve Lambalarla çalışıyorlardı, oysa bunlar Efendilerine hiçbir ışık veremiyordu, yine de o parıldayan maddeleri bulmak için bütün dünyayı arayıp durmuşlardı.
Yine de Mumumun Şualarının aydınlatamadığı mutlak bir karanlığı teşhis edebiliyordum.
Bunun üzerine İşçilere, "Buraya getirilen bu şey nedir?" diye sordum. "Ah," dediler, "onlar yeryüzüne ait Güneş ve Ay’dır, Efendilerimiz onların vasıtasıyla dünyadaki her şeyin Tabiatını apaçık görebilir ve onların ışığıyla büyük İksiri yapabilirler, biz onlarda hiçbir ışık göremiyorsak yahut pek az görüyorsak, bu bizim bu hususlardaki Ceharetimizdendir, bu yüzden çalışabilmek için Lambalarımızı kullanırız." "Efendileriniz nerede?" dedim.
"Kaçtılar," dediler, "zira siz geldiğinizde sizin bir Şeytan olduğunuzu ve beraberinizde meşum bir ışık getirdiğinizi söylediler, eğer bu ışığı bir defacık tam olarak görürlerse bütün Yapıtları yok olup gidermiş, bu yüzden birkaç Tılsım okuyup kaçtılar."
Sonra baktım, altımdaki zemin Haçlar ve Dairelerle doluydu, buna güldüm ve başka bir Odaya geçtim.
Ne türlü türlü hazırlanmış Tuzlarla, Ne Dağlayıcılarla, ne de yalnızca Ateşle, Ne Sirkeyle, ne de sularla... `[okunamadı]` Ne de Kurşunun buharıyla Taşımız Kalsine edilir muradımızca. Kalsinasyona böylesine meyledenlerin hepsi, Çeksin bu çetin İlimden elini, Bizim Kalsinasyonumuzu daha iyi anlayana dek.
Ve orada benzer şekilde nadide Ocaklar buldum, üzerlerinde şu Kitabe vardı, *Sal Metallorum est Lapis Philosophorum* [Metalllerin Tuzu, Filozofların Taşıdır], anlatması usanç verecek pek çok işlem müşahede ettim.
Oradan ileriye geçtim, başka bir Odada büyük Ocaklar buldum, buralarda kuvvetli sularla meşgul oluyorlardı, diğerleri şiddetli reverberasyon aleviyle Kurşunu, Kalayı, Bakırı, Demiri ve cümle Metalleri ve Mineralleri kalsine ediyordu, başkaları büyük bir itina ile Sirke Ruhunu gayet keskinleşene dek çekiyordu ve bunun içinde muhtelif Madeni cisimleri Kalsine etmeye çabalıyorlardı, diğerleri Şarap Ruhunu neredeyse hiçbir Cisim yahut Toplayıcı Kap tutamayacak kadar incelene dek rektifiye ediyorlardı ve işi görecek olan hakiki Hayat Suyunun bu olduğunu söylüyorlardı, başkaları ise Kurşunu süblimleştiriyor, kusursuzca süblimleştikten sonra, başka hiçbir el emeğine hacet kalmaksızın Taşı hasıl edecek olan o Çözücüyü (menstruum) ondan elde etmeyi umuyorlardı.
Bunu gördüğümde Ocağıma döndüm, bana buyurulduğu gibi Ateşimi tazeledim, gördüklerimi bir bir anlattım ve hepsinin üzerine Tabiatın hükmünü istedim. Bana, bu yolla beyhude zahmetten başka hiçbir şey umamayacaklarını söyledi. Ona, pek çok şeyi deneyerek nihayetinde doğruyu bulup bulamayacaklarını sordum.
Bana, "Hayır," dedi, "hakikate dair hiçbir dayanakları yoktur, ne büyük sırrı ne de o yoldan faydalı herhangi bir cüzi hakikati umabilirler." Bunun üzerine, "Âlicenap Hanımefendi," dedim, "kerem edin de yanılgılarının sebebini bileyim, ta ki benzerinden sakınmayı bileyim."
Zira böyleleriyle onların cisimleri heba olur, Taşımızın nemini tüketir bu hâl, Bu yüzden cisimler yandığında toza, Ağaç yahut Kemik külü gibi kuru kalsa da, İstemeyiz öyle Kalsleri asla, Zira çoğaltırız biz kökensel nemi, Böyle Kalsinasyonda hiç kalmaz nemin eseri.
Bunun üzerine dedi ki, "Hakiki Madde üzerinde çalışmadıkları gibi, doğru yolda da çalışmıyorlar, ki bunlar en vahim iki hatadır, zira bizim yapıtımız, kusurlu Metallerin içine nüfuz edebilecek, akışkan, derine işleyen ve dahil olan bir cevher meydana getirmektir, bu sebeple nemi muhafaza ederiz, o olmaksızın Taşımız Nüfuz edici olamaz.
Böylece, bu Kalsinasyonlarla ham olanı arındırmak ve çiğ olanı olgunlaştırmak yerine, onun nazik Ruhu firara zorlanır.
Sir G. Ripley'nin Birinci Kapısı Üzerine Bir Şerh
ve hamlıklar o nispette kuvvetle camsılaşır, öyle ki meyveye dair her türlü umut bu vasıtayla bütünüyle yok edilmiş olur, zira şunu bir [okunamadı] belleyin, gerek ateşin şiddetiyle, gerek aşındırıcılarla kuru bir toza yahut kirece dönüştürülen her ne varsa, bizim ameliyemizde bütünüyle merduttur, zira kalsinasyon yapsak dahi, bu rutubetimizin yanmadığı bir ateşte ve ruhların içeride tutulduğu böylesine kapalı bir kapta icra edilir, hasılı kelam maddemize nispetle rejimimiz öylesine tatlıdır ki, rutubet artırılır, daha yağlı ve netice itibarıyla daha nüfuz edici kılınır.
Ve hakiki kalsinasyonumuzun emin bir temeli adına, Hünerle birleştir yalnızca cinsi cinsle, Zira cinsin cinse karşı iştahlı bir meyli vardır.
Fakat bütün bunlar kalsinasyonumuzu beyan etmeye yetmez, zira amel hazırlığı takip eder ve çalışmaya başlamadan evvel maddelerini hazırlamayan, hakiki etken ile edilgeni bir araya getirmeyen kimsenin rejimi herhangi bir şey meydana getiremez yahut getirmeyecektir.
Bu sebeple evvelemirde bilmelisiniz ki, ameliyemizde cinsi cinsle bitiştiririz, zira tabiat kendi tabiatıyla ıslah edilir ve tutulur, işte bu sebepten ötürü Kralımız Saka'nın [NOT: Kova burcu ve su taşıyıcısı arketipi] Kızı ile evlendirilir, ki o Saka'nın bedeni, testisi ve içindeki suyun hep bir ve aynı şey olduğunu size söylemiştim,
ve onun Kızı, içinden yanan bir kandilin göründüğü sudan yükselen Kraliçe idi,
Bir Saka'nın sulbünden bir Kraliçe'nin neşet etmesine şaşmayınız, zira Kral da onun oğludur ve o her ikisinden de büyüktür.
Zira biliniz ki, bu mahalde elde edilmesi su kadar güç hiçbir şey yoktur, ki bu su bütün Krallığın Anahtarlarına sahip olandan gayrısı tarafından getirilemez.
O halde bunu büyük bir sır olarak belleyin, Sakamız Kral ile Kraliçe'nin Pederidir, Kral kemal yaşına erdiğinde kendi tasarrufuna sahip olur ve Pederinden daha fazla zenginliğe erer, lâkin Pederinde öyle bir hücrenin anahtarı vardır ki, içinde Krallıktaki herkesi Kral kadar zengin kılmaya yetecek zenginlik bulunur, fakat bu serveti tasarruf etme hakkı yalnızca Kral'a aittir, yine de testinin suyunda görünmez olan Kız Kardeşi ile evlenmedikçe buna malik olamaz.
Bu Kız Kardeş, aynı zamanda onun Vâlidesi ve Pederidir, zira zikredildiği üzere Saka, su ve testi ile birdir,
Aralarındaki hısımlık hasebiyle Kral Kız Kardeşini pek arzulu bir surette bağrına basar ve o, bu kucaklaşma sayesinde bir Kraliçe olarak tecelli eder, ardından Saka, suyu ve testisi gayb olur, Kral ile Kraliçe yapayalnız kalır, nihayetinde Kral ve Kraliçe, aşırı zevkusefa ve şiddetli terleme, ağlama ve işeme neticesinde boğulurlar, bu ter, gözyaşları ve idrar tek bir Deniz meydana getirir, içinde etsiz ve kemiksiz iki Balık yüzer, bunlar bilahare eriyip baki su tesmiye olunan tek bir Et Suyu halini alırlar.
Bunu bilmeyen marifette âmâdır, Rüzgârda savrulan sis gibi avare dolaşır, Nereye konacağını menfaatle asla bilemez, Kelamımızı bihakkın fehmedemez.
Hakiki ilkelerimizi bir nebze mecaz yoluyla deşifre etmiş olsam da, bunu gayret gösterdiğiniz takdirde manayı anlayabileceğiniz kadar sarih kıldım, bunu bilmezseniz, şeylerin sebeplerini bilmeyerek amelinizde gözü bağlı ilerlersiniz, öyle ki safsatacıların her bir nefesi sizi, bir kuş tüyünün rüzgârın esintisiyle havada savrulduğu gibi savurur, zira kitaplarımız müphemliklerle doludur ve filozoflar, muhkem bir kaideye basmayanlara dehşetli mecazlar ve muammalar yazarlar, ki bu onları akıp giden bir ırmak misali baş aşağı yeise ve hatalara sürükler, yazılarımızı sırlarımızın mevzuu olan Maddesini tefrik edecek derecede fehmedene dek bundan asla kurtulamazlar, bu bir kez bilindiğinde ise gerisi o kadar müşkül değildir.
Öyleyse bitiştir cinsi cinsle, aklın buyurduğu minvalde, Zira her filiz kendi tohumuna cevap verir, İnsan insanı husule getirir, hayvan hayvanı bilirim, Bunu daha fazla izah etmeye hacet yoktur, Lâkin muvaffak olmak istersen bu noktayı iyi fehmet, Her bir şey evvela kendi cinsinde kalsine edilir, Bu güzelce kavrandığında, semeresini burada devşireceksin.
Bu sebeple şu dersi belleyene kadar bir adım dahi ileri gitmeyiniz, yani hısımlığı hısımlıkla nikâhlayınız ve meydana getirmeyi arzuladığınız şeyin ne olduğunu iyi mülahaza ediniz, niyetiniz de buna muvafık olsun.
Niyetinizdeki son şeyi, İlkelerinizdeki ilk şey kılınız, bu tabiata uygundur ve bütün Tevellüdün hakiki temelidir, zira kendi cinsi haricinde hiçbir şey döl vermez, insan insanı tevlid eder, aslanı değil, ne de bir aslan koyun doğurur, bir gül dikeni meydana getirmez, ne de bir ısırgan otu şebboyu, ve icap etseydi, bunu bütün Nebati, Hayvani ve Madeni Cisimler boyunca tafsilatıyla izhar edebilirdim, fakat bu öylesine sarih bir şeydir ki daha fazla kelam etmeme lüzum yoktur, bunu arzuladığınız her şeyi üzerine bina edeceğiniz bir Temel taşı olarak size bırakıyorum.
Hakikat yerine vehim devşirmemek adına, kendi tabiatı ve cinsi haricinde hiçbir şeye teşebbüs etmeyiniz, Çoğalma yoluyla artırmayı murat ettiğiniz her ne varsa, ona yalnızca kendi cinsinde teşebbüs ediniz, bilhassa bu ameliyede böyledir, zira burada kalsinasyon tohum tesirlerinin mezcedilmesidir, ki bunun da aynı türdeşlik dairesinde icra edilmesi şarttır.
Bunu sebebi dairesinde hakkıyla idrak eder ve bu öğretiyi ameliyenizde tatbik etmeyi gerektiği veçhile bilirseniz, bundan büyük fayda hâsıl edecek ve böylelikle daha büyük Gizemlerin keşfine bir kapı aralamış olacaksınız. Ve biz kireci yağlı, siyah, beyaz ve kırmızı kılarız.
Ve şimdi bu bahsin sunduğu fırsat, beni Büyülü Kalselerimizi ele almaya sevk ediyor, bilinsin ki ameliyemizde üç kez kalsinasyon yaparız, bunun genel ilkesi şudur ki, kalselerimiz yanmış tozlar değil, yağlıdır, zira onların içinde, Raymundus’un Yağlar ve Merhemler dediği, Köksel Nemliliğin Temeli olan kükürtleri asilleştiririz,
Şu halde kalselerimiz cins bakımından birdir ve yalnızca renk ile olgunluk cihetinden ayrılırlar, İlk kalsemiz siyahların en siyahıdır ve Satürn diye adlandırılır, ikincisi beyazların en beyazıdır ve Ay diye adlandırılır, üçüncüsü kırmızıların en kırmızısıdır ve Güneş diye adlandırılır. [okunamadı] Temellerimizin üç derecesi kusursuzlaştırılmak içindir, Bu kalseler, pek çok devridaimin nihayetidir ve her birine tayin edilmiş nice dereceleri vardır, ilk devridaimimiz unsurları birbirine katar, ikincisi Havayı yeniler ve üçüncüsü Ateşi yüceltir, işte o vakit Taşımız kusursuzdur, Balmumu gibi bükülebilir olmalıdır, yoksa hiçbir işe yaramazlar.
Böylece derecelendirilen kalselerimiz, dünyadaki bütün kalselerden ayrılır, ilkin el sürülmeksizin husule gelmeleriyle, ikincisi cüzlerinin nefis letafetiyle, zira Güneşin zerrelerinden daha incedirler, üstün bir Nemlilik ile birleşmişlerdir, bunun sebebiyle, temaşa edenlerin hayreti hilafına, erimiş balmumu misali akarlar, birincisi ısının devamlılığı sayesinde camın içinde ve ikincisi de henüz kemal haddine ermediğinden ötürü böyledir, ikincisi ve üçüncüsü ise sıcak bir maden levhası üzerinde yahut erimiş bir maden üstünde yahut da uçup gitmeyecek denli ısıtılmış cıva üzerinde akar.
Filozofların yazdığı gibi, Mühletimiz için bir yıl yahut daha fazlasını alırız, Zira daha kısa zamanda vücuda gelmez kalselerimiz, Solmayacak bir tentür ile boyayabilsinler diye.
İmdi bu kalseler, bu hususta Sanatın maharetinin ve Tabiatın kudretinin nihayeti oldukları gibi, kemale ermeleri de hayli vakit alır, ilki, yani beyaz olanı beş ayda, kırmızı olanı ise dokuz buçuk ayda tamamlanır, hakiki mühlet budur, Maddelerimizi hazırlamak için bir ay, Mayalanmalar ve İçirmeler için de üç ay ayırırız, öyle ki bütün Ameliyemiz bir yılı aşar. Zira hakikatte intizar ettiğimiz alelade bir nesne değildir, Ateşe Dayanan, solmaz ve bozulmaz bir Tentürdür ki, kısa zamanda hasıl olması beklenemez, lakin şüphe yok ki Sanatkarın Gayreti, Maddelerini daha nefis surette hazırlamasına ve Ateşini idare etmesine göre Ameliyesini bir, iki yahut üç ay öne alabilir yahut geriletebilir, bu Ateşin kusursuz Rejimi, Ameliyenin sürati yahut gecikmesi hususunda neredeyse her şey demektir.
Ve orantına çok dikkat etmelisin, Zira onda aldanabilirsin, Böylece heba etmeyesin Ameliyeni,
Hakiki maddi Konunun ve onun Hazırlanışının bilinmesinden sonra, fehmedilmesi icap eden sıradaki başlıca husus Orantı gizemidir, bu asla hafife alınmayacak bir sırdır, zira pek çokları bunda yanılır. İmdi bilesin ki, Orantımız iki kısımdır, Dahili ve Harici, Dahili ağırlık [NOT: 'pondus', simyadaki felsefi ağırlık yahut denge], Konumuzu pek çokları gibi bildiği halde Orantısını bilmeyenlerin içinde kaybolduğu bir Labirenttir, Bir neticeye varmak isteyen kimse, Bernardus Trevisanus'un Kimyevi Mucize Risalesi'nde Altın sözlerle beyan ettiği şu esası bilhassa öğrenmelidir,
Kükürt, der o, cıvanın içinde bulunan ve galebe çalmayan kükürt, bütün Ameliyeyi sevk ve idare eden yegane Ateştir, ve bu hususlarda mahir bir Sanatkar olmak isteyen kimse, Ateşin letafet bakımından diğer Unsurlardan ne derece üstün olduğunu ve onun ne mikdarda bir nispetinin geri kalan her şeye galebe çalacağını bilsin.
Mermere kazınmaya layık bu Altın sözler, ağırlığımızın hakiki temelidir.
Cıva ile bu denli inceltilmiş olarak, Güneşten bir, Aydan iki, Hepsi lapa gibi oluncaya dek.
Lakin bir de Harici orantı vardır ki, o da diğeri kadar elzemdir, aksi halde Ameliye nemin noksanlığından yahut fazlalığından ötürü harap olur, o da şöyledir,
Asla tevilsiz surette en saf Altın olan Cismini al, gayet nefis bir şekilde tasfiye edilsin, sonra eğelensin yahut yaprak haline getirilsin yahut alelade bilindiği üzere cıva ile kalsine edilsin, bundan bir cüz ve bizim Suyumuzdan iki cüz al, ki bu da asla tevilsiz canlandırılmış Cıvadır ve o vakit ona Aymız deriz, bunları bir Malgama [amalgam] halinde karıştır ve Camdan bir Dibekte yahut bir Mermer üzerinde gayet yumuşak olana dek ez, ve Cismin bütün kabalığı cıva ile inceltilsin, öyle ki tek bir lapa yahut macun gibi görünsünler, buna Mumlama deriz.
O vakit Cıvayı Güneşe dört kıl, Aya iki, olması gerektiği gibi,
İmdi dikkatinizi toplayınız, zira sözüm çetin olacaktır, Cisminizin Cıvanıza olan zahiri nispeti bire iki olduğunda, Cıvanızın batıni nispeti bunun tam zıddı, yani dörde iki olmalıdır, yoksa asla güzel bir Musiki olan bir Ahenk vücuda getiremezsiniz, zira bir ve aynı orantılanmış Cıva ile, Cismin bir cüzünü Suyun iki cüzüne yahut bire üç, yahut ikiye üç, yahut üçe dört koymanın hep bir olduğunu sanmayınız, asla, siz Lambanızı fitilinize göre kafi mikdarda ayarlama mertebesine erişmedikçe, Nazariyatta doğru yolda olsanız dahi, Ameliyatta henüz karanlıktasınızdır, bu husustan bahsederken neredeyse titriyorum, zira bu Sanatı tahsil edip de bu hususta hakiki malumata malik olamadıklarından ötürü arzularının nihayetine vasıl olamayanların tamamının düştüğü asıl bataklık burasıdır.
Şunu bilesin ki, cıvan zahiri ağırlıkta Güneş’e nispetle ikiye bir olduğunda, kendi batıni vasıfları bakımından, daha önce dediğim gibi, Ay’ın iki payına karşılık Güneş’in dört payı olmalıdır, nitekim Artephius şöyle der, Bizim Suyumuz Güneş ile ve Ay ile akrabadır, lakin Ay’dan ziyade Güneş ile akrabadır. Bunu iyi bilesin, Ripley’in de belirttiği üzere, bu dörde ikidir.
Bu hakikaten büyük bir sırdır, nice kimseyi aldatıp divane etmiştir. İmdi bilesin ki, layıkıyla hazırlanmış Kartallarımız Güneş’e üçten ona kadar intibak ettirilir, öyle ki Güneş’e dört katıldığında
tam yedi edecektir, cıvan bu suretle oranlandığında ise, Bedenden bir paya karşılık Ay’dan iki pay olsun.
Şunu da bilesin ki, Suyumuza Ay denilmez, ancak kavuşum esnasında yahut kavuşuma nispetle öyle anılır, binaenaleyh Ay iki olsun.
Kendi bidayetteki mizacına nispetle ona cıva denir, (zira o surette ve akışta öyle olması iktiza eder) ve böylece Güneş’e dört olmalıdır, bu da Güneş’e nispetle üçten evvel olmayan yedi Kartal demektir, buna dört eklediğinde yedi kılarsın.
Ve böylece İşine başlanmalıdır, Teslisin suretinde, Bedenden üç, Ruhtan da üç, Ve ruhani cevherin vahdeti uğruna, Cismani cevherden bir fazla.
Ve böylece İşin hakiki Mihenk Taşına ulaştırılır ve bu, Kesrette Vahdettir, zira cıvanın bu ağırlığında, Sanat marifetiyle zahir kılınabilecek, cıvanın üçte bir payı olan kuvve halinde bir Beden mevcuttur. Bu bilkuvve Beden, senin fiili Bedenine katılmalıdır ve bu onunla birlikte iki eder, böylece bilkuvve olarak Ruhtan bir paya karşılık Bedenden iki pay elde edersin, bu da üçe üç ve bire birdir.
Ve bu bilkuvve Beden başlangıçta ruhani ve uçucudur, (aşikar olanda) vahdet namına böyledir, zira onsuz hiçbir vahdet husule gelemezdi.
Böylelikle bilkuvve bir Beden, lakin fiili bir Ruh, fiili bir Beden ile birleşir, bu vasıtayla fiili Beden, fiilen çözüldüğünde ve artık bir Beden olmayıp bir Ruh yahut Ruhani Beden kılındığında, o vakit (daha evvel Suda bulunan) bu kuvve halindeki Ruhani Beden,
bu kuvveleştirilmiş Bedeni kabul eder, her ikisi birlikte birleşip pıhtılaşır ve çifte tabiat ve faziletle donanır, yani Ruhani ve Cismani, Semavi ve Arzi olurlar. Böylece bir ittihad husule gelir ki, Suyun ilk hazırlanışındaki nispeti ve Bedeniyle usulünce ihtilatı, gayesinin zaruretiyle Bileşimi hakikaten lakin gizlice mecbur kılarak, bunun muharrik sebebi olmuştur, şayet bu minval üzere oranlanmamış olsaydı bunu katiyen yapamazdı.
Raymund’un Mecmuası’na göre bu doğru Nisbettir, oraya bakacak olan için, Bunu bana Kapım dahi gösterdi.
Zahiri ve batıni ağırlık sırrına göre nispetlerimizin hakiki manası budur, Müelliflerin bunca gizlediği şey işte budur, hem Raymund, Arnold, Albert ve bu hususta her kim yazmışsa hepsi gizlemiştir, bu sırrı sarih bir surette faş ederek buzu ilk kıran ben oldum.
Lakin bütün bunlara rağmen, ya bir Üstada yahut Allah’ın inayetiyle teyit edilmiş fevkalade bir gayrete muhtaçsın, aksi halde bu sırrı çözmeyi katiyen umma, her ne kadar tarafımdan herkesten daha sarih ifşa edilmiş olsa da, zamanın ikmaline dek gizli kalacaktır ve gizli kalması iktiza eder.
Koy Ruhtan üç, Bacon’ın aldığı gibi, Bedenin bir payına nispetle, Bunun uğruna uykusuz kaldım, Bunu fehmetmeden evvel nice geceler boyu. Ve her ikisi de haktır, hangisini dilersen al.
Fahir Bacon’ın ve diğer pek çoklarının ameline muvafık olarak, Ruhtan üç paya karşılık Bedenden bir pay olan bir diğer Zahiri nispet daha vardır, bu her ne kadar evvelkinden pek az farklı görünse de, aralarında derin bir tefavüt bulunur.
Her ikisini de bilirim, lakin diğerinin esaslarını buraya dercetmeyeceğim, şayet evvelkini fehmedersen, onun kaidesi ikincisinde sana rehberlik edebilir, zira latif bir Ahenk vücuda getirmek maksadıyla Zahiri ile Batıninin nasıl mutabık olması gerektiğine dair şaşmaz bir nispet kaidesi mevcuttur, ancak Norton’dan mülhem seni şu hususta temin edeyim ki, Şayet Bedenine bolca içecek verirsen, o vakit gözlerini yummak dilediğinde uyanık kalmalısın, iki pay Suyu kurutmaya kıyasla üç payı kurutmak sana kaynatmada daha çok zahmete mal olacaktır ve batıni ağırlıkta zaruri bir tefavüt bulunmalıdır, zira Su aynı batıni hararete malik olduğundan ve Zahiri ateş de aynı kaldığından, iki pay ile üç pay arasındaki pişirme farkı kararmaya kadar neredeyse yarı yarıya olacaktır, gerçi kararmadan sonra her ikisi için de süre birdir ve aynıdır.
Yine de bu nispetlerin her ikisi de doğrudur, yalnız şu var ki, bu nispetlerin biriyle yahut diğeriyle amel edişine göre cıvandaki harareti ve Ocağının İdaresini layıkıyla ayarlamaktan emin olmalısın, aksi takdirde Karganın başı denilen ilk alametin zuhuru fevkalade yavaş vuku bulacaktır.
Su dahi kafi ölçüdeki hararet ile, Toprağa denk olursa nispette, O vakit fışkıracaktır taze bir Tomurcuk, Saf bir Tentürde hem beyaz hem al, Ateşin içinde ebediyen baki kalacak olan.
Öldür diriyi, ihya et ölüyü, Hiç çekişmeden kıl Teslisi Vahdet. Budur en emin ve en hayırlı nispet,
Zira ruhani cüz bunda en azdır, Bu sebeple pek daha ala olacaktır çözülme, Az Su ile kıldığından ziyade, Toprağını ifratla doyurup her şeyi zayi eden o halden.
Hazer kıl imdi Çömlekçi Balçığından, Ve Rahmini asla pek gevşek eyleme. [NOT: "nefh/nesh", eski dilde yumuşak, gevşek veya fazla sulu anlamındadır; burada felsefi kabın veya karışımın aşırı sulandırılmaması kastedilir.]
Bak o balçığın nasıl kıvama getirildiğine, Kalsinasyona uğratıldığı vasıtaya da öylece, Ve aklında tutmayı hiç unutmayasın şunu, Toprağın asla boğulmasın Su ile.
Keza suyunuzun nispeti de buna uygun vasıfta olursa, onu toprağınızla neredeyse eşit mertebede, yani ikiye üç yahut üçe dört oranında kıvama getirebilirsiniz, lakin o vakit harici Ateşin hakkıyla idare edildiğinden ve Kabınızın münasip boyutta olduğundan emin olunuz, böylelikle bu karışımdan Gebe Kalma ve Tevellüd bekleyebilirsiniz, zira bu ağırlıkta Ruhun ölümünü, Bedenin canlanışını ve tentürünüzün evvela beyaza, akabinde bedenin içine nüfuz edip onları kalıcı ve köklü surette boyayacak olan kızıla yücelişini bulacaksınız. Suyun en bol olduğu yerde tentür her ne kadar en geniş olsa da, suyun en az bulunduğu yerde amel en süratlisidir, üstelik Ateş de daha az tehlike arz eder, gelgelelim böylesi bir ağırlık için cıvanızın hakiki nispetini bulmak güçtür ve gayet mahir olmadıkça bunu kolayca keşfedemezsiniz, vasat nispet daha az meşakkatlidir, bire üç olan nispet ise bir Çömez için daha beterdir, zira bunun yüzünden vaktini pek kolayca usandırıcı kılabilir.
Sonuncusu, idrak etmesi bu denli güç olmasaydı böyle bir kimse için daha hayırlı olurdu, zira Beden tez vakitte bedensizlik bulur ve Ruh itlaf edilirdi, böylece diğer nispetlerle kıyaslandığında pek kısa bir müddette Birleşme hâsıl olurdu.
Şu halde cıvanı onun dahili nispetine göre doğru tarzda hazırlamayı bilirsen, Ruhtan ne kadar az koyarsan Kalsinasyon ve Çözülüşün o nispette hayırlı ve süratli olacaktır, ne kadar çok Su verirsen ustalığa erişmen de o kadar uzun sürecektir, lakin Toprağını Suya boğarsan, faal kuvveti öylesine tıkarsın ki rutubetin kurumaz, en azından öylesine usandırıcı bir kaynatma iktiza eder ki o tesiri asla göremezsin. Lakin vasat olanı senin için en hayırlısıdır, en azından evvela, ne aşırı haris ol ne de haddinden fazla müsrife kaç, zira aşırı kuruluk da aşırı rutubet de her ikisi birden Tevellüdün düşmanıdır ve döl yatağını kısır kılar.
Şayet bunu idrak edecek ferasete sahipsen, sana Harici nispetin muhakkak yolunu göstereceğim, zira bil ki Su dahilen nasıl bir vasıftaysa haricen de öylece amel eder ve şayet deruni vasıf ile zahiri tesir arasındaki rabıtayı kavrayabilirsen, gizlice ihtiva olunanı gözle müşahede edilen vasıtasıyla kolayca tefrik edebilirsin. O halde sahih malumat için şu kaideyi esas al,
Bedenin gayet iyi inceltilmiş ve pek saf olsun, ki bu mühim bir husustur, en az 24 Ayar olmalıdır, bunu evvela kendi Suyunun iki misliyle karıştır ve gerek temiz bir Cam üzerinde, gerekse Mermer Havanda öğüt, Nakkaşların Boyalarını ezdiği gibi bunu baştan başa öğüt ve bu hususu hafife alma, zira Malgamanı [NOT: Cıva ile yapılan alaşım, amalgam] hazırlarken sarf edeceğin yarım yahut bir saatlik emekten imtina etmen, amelini 20 yahut 30 gün geriye düşürebilir, zira Malgama ne kadar incelikle karıştırılırsa, o kadar kolay ve süratle cıvaya çözünür, işlenir ve alametler zuhur eder. Onu bihakkın ve güzelce dövdüğünde, gayet temizce yıkayıp içinde zerre rutubet kalmayacak şekilde baştan başa kuruttuğunda, kıvamına nazar eyle, şayet Hamur gibi bükülgen ise, lakin bu yana yahut şu yana eğdiğinde, kolayca tefrik edebileceğin veçhile eğilen tarafa doğru hiçbir Suyun akmadığını görüyorsan, bu iyi ve emin bir kıvamdır, lakin şayet öyle sert ve kuruysa ki kolayca yayılmıyorsa, rutubeti noksandır, yahut o İstiskayı andıran su Malgamanın alçalan tarafına adeta bir zarın içinde akıp gidiyorsa, artık o alameti görmeyene dek içine Bedeninden biraz daha kat, evvelce zikredildiği üzere baştan başa öğüt ve bu tarafa meyledeceğine diğer tarafa temayül etmeyi yeğle, zira bir Sanatkar için Talebeliğinde alametlerini vaktinin ötesinde beklemek kadar usanç verici bir şey yoktur.
Rutubetini gayet mutedil bir hararetle kurut, Çözülüşe Ayın rutubetiyle medet eyle, Ve Güneş ile de Pıhtılaşmaya, işte o vakit ameli tamam etmiş olursun.
Bunu ikmal ettiğinde, artık onu kuru bir hal alana dek gayet latif bir Ateşte kaynattığından emin ol, bu iş Suyu buharlaştırarak değil, Beden ile pıhtılaştırarak vuku bulmalıdır, burada başlıca ihtimamın Kabının sımsıkı kapalı ve Ateşinin latif olması üzerine bulunmalıdır, latif bir Ateşi şiddetlisinden tefrik etmenin yolu ise hasetçiler tarafından derinden gizlenmiş bir husustur, ben birkaç kaide beyan edeceğim.
1. Bil ki bütün ameli yerine getiren, Suyunun Kükürdünün dahili Ateşidir.
2. Harici Ateş yalnızca zahiri bir vesiledir, lakin öylesine mutlak surette elzemdir ki onsuz hiçbir şey hâsıl edilemez.
3. Ateşin İdaresi, Amelin evvelinden ahirine değin kesintisiz tek bir kaynatmadır, kesif olanı pişirir ve latif olanı süblimleştirir, böylece kadim Hermes'in buyurduğu üzere her ikisini birbirinden ayırır (tatlılıkla ve hünerle).
4. Bütün Ustalığımız Buharda yatar, bu ise Süblimasyon ve Damıtma olmaksızın vücut bulamaz, zira Şahsımız diri bir surette uruc etmeseydi, külliyen yükselir ve asılı kalırdı, lakin canlı olarak yükseldiğinden, tekrar rücu eder ve Bedeni nemlendirir.
5. Damıtmamız yahut Devridaimimiz, daimi bir Ayrışma hareketi olmaksızın cereyan etmez, zira latif olan Süblimasyon ile kaba olandan nasıl tefrik edilirse, aşağıda olanın kesifi de latif olandan öylece ayrılır, bu da bir an bile fasıla vermeksizin, mütemadiyen kaynatmak ve pişirmek ile kabildir,
Binaenaleyh Hermes der ki, latif olanı kaba olandan, kesif olanı da latif olandan tefrik edeceksin.
6.
Nazik Ruhumuz her geçen gün ateşe dayanmayı daha çok öğrenir, bu sebeple Arnold, her gün artan bir ateşle kaynatılmasını buyurur, fakat Kadının Saltanatı sona erene dek bu yalnızca tek bir ateş derecesidir ve o da kaynatmadır, ardından bir başka derece gelir ki o da kavurmadır, bu merhalenin iki devresi vardır, sabitleme
ve kalsinasyon, nitekim filozoflar başlangıçta "Coque" yani "Kaynat" derler, zira Taş nemlidir, sonda ise "Assa" yani "Kavur" derler, zira o vakit Taş kurudur. Ateşin şiddetinin evreleri bu süre zarfında pek çoktur, gücün yetiyorsa, fark edilmeksizin yükselsin diye ateşi her gün biraz artır, böylelikle tesirini daha tatlı ve süratli görürsün. 8.
Filozoflar ateşin ve derecelerinin tarifinde, ateşin kendisinden ziyade maddelerini ve onun kabiliyetini gözetmişlerdir. 9.
İşlerini bilhassa İnsanın Tenasülüne benzetirler ve Bileşiklerine İnsan derler, bu sebeple Ripley, İnsanın en Soylu Mahluk olduğunu hatırla, der. 10. Arnold’un dört ateş derecesinin hakiki manası şudur,
"Primus formetur ut sensus e[t] dominetur", yani Taş İnsana, onun ilk nemli rejimi ise Ilık Su Banyosuna teşbih edildiğinde, birinci derece, İnsana banyo gibi latif bir ter döktürür, bu da insanın dayanabileceğinden daha az sıcak olup, latif bir terlemeye sebebiyet verir.
"Sensibus aequato gaudet natura secundo", ikinci derecedir ki bunda aşırı terleme vuku bulur, tıpkı insanın tahammül edebileceği azami derecede sıcak olan bir banyonun gayet şiddetli bir terlemeye yol açması gibi. "Tertius excedit & cum tolerantia laedit", fokurdamaya ve kabarmaya yol açan üçüncü derecedir, insanın elini su toplatacak hararete tekabül eder, nitekim Bileşiğimiz bu sıcaklıkta kabarcıklar halinde yükselir, bunlar durmaksızın söner ve yeniden yükselir.
"Destructor sensus gaudet procedere quartus", hissi yani canlılığı alıp götüren ve kuruluğu getiren dördüncü Dondurma [Coagulation] hararetidir, tıpkı dağlayan hararetin eti kavurup nemi kurutması gibi. İşte o mahir safsatacı ateşlerini böyle gizlemiştir. 11.
Bilesin ki 40 yahut 46 gün boyunca aralıksız kaynatmanın ardından nem tükenmeye, Bileşik ise kurumaya başlayacaktır, kaynamanın Milföy hamuru yahut Mayalı hamur gibi bir kabarmaya dönüştüğünü gördüğünde bunu anlayacaksın. 12. Bilesin ki, eğer ateşinde ve gerek iç gerekse dış orantılarında titiz davranırsan, 36 günde neminin donmaya başladığını görebilirsin.
13. Bilesin ki kabın, ilk kaynatmanın içinde husule getireceği rüzgarlar sebebiyle kırılmaması için, camın kalın ve pek sağlam olmalı, aynı sağlamlıkla da kapatılmalıdır. 14.
Boynu bir miktar uzun olmalı ve sabitlenmelidir, ta ki camın içindeki hareket (boynun uzunluğu ve kalınlığı ile halen içinde damlalar halinde bulunan ve onu ağırlaştıran Süblimasyon yüzünden) o küçük Cismi bir o yana bir bu yana eğmesin, zira eğer eğilirse, Madde meyleden tarafta büyümeye temayül gösterecektir ki bundan kaçınılmalıdır. 15.
Buharlarının içinde yoğunlaşabilmesi için boyun diğer kısımdan belirgin biçimde daha serin tutulmalıdır, aksi halde buharlar camı şiddetle çatlatacaktır, böylelikle ateşini diğer durumlara kıyasla daha kuvvetli verebilirsin, ocağın [nest] ise lüzumsuz sıcak ve soğuklardan muhafaza edilmelidir, bu sebeple kapağın tepesinde, her bir camın üzerine kapanabilen ve boynun bir kısmını dışarı veren delikler bulunmalıdır, bu tertibat hem camın sabitlenmesi hem de buharların yoğunlaşması bakımından pek faydalı olacaktır. 16.
Bu kaynama ilk üç gün içinde, eğer mahir bir İşçi isen ilk 24 saat içinde başlayacaktır, vaktin ise onun ilk kaynama anından itibaren hesap edilmelidir. 17.
Suyun kaynarken koyulaştığını gördüğünde, ateşten yana tehlike azalmış demektir. 18. Eğer ateşin sönerse, Taşın ölür. 19.
Ateşinin her kesintiye uğraması, onun hem kuvvetinin hem de hasletinin heba olması demektir, en usandırıcı vakit kaybının yanı sıra Taşı, ıslahı ancak en mahir bir Filozofu gerektirecek pek çok İllete maruz bırakır ve Taşını, Karga Yavrularının uçup gittikten sonra yuvalarına dönmesi gibi meşum bir tehlikeyle karşı karşıya getirir. 20.
Kusursuz siyahlıktan önce Altının tamamen zayi olmuş sayılmaz, yine de en mahir zanaatkârı bile eski haline getirmekte aciz bırakacak derecede başkalaşabilir ve o vakit hiçbir surette eskisi kadar Ruh dolu olmaz. 21.
Yine de onun bir kısmı kısa bir kaynatmada, ekserisi ise otuz günde zayi olacaktır.
Öyleyse bu kaidelere göre idare edilen bir Ateşte nemini kurut, Suyunun nemini kurutabilmek için ise Cisminin terkibini çözmelisin, böylece Suyun C瞥mini çözer, çözülen Cismin ise ilerleyen kaynamayla kendini yeniden dondurur ve çözülme esnasında kendisiyle birleşip tek bir vücut haline gelmiş olan Suyu da kendisiyle birlikte dondurur.
Böylece döndüreceksin dört Tabiatı beşincisine, Ki odur en mükemmel ve en itidalli olan Tabiat.
Böylece aralarında zıtlık bulunan dört niteliğini, mutedil olan beşincisine döndüreceksin, yani bu Kalsinasyon kuruluğunda, cıvayı soğukluk ve nemlilik nitelikleriyle birlikte, sıcaklık ve kuruluk niteliklerine sahip kükürtle uzlaştıracaksın, böylece Unsurların dipte kalacak, Buharlaşmaların son bulacak ve nem, sütün Peynir Mayası ile Peynire dönüşmesi gibi, Cismin mayası vasıtasıyla her gün kuruluğa dönüştükçe, her iki Ebeveynin de mizacından pay alan bir vasat mahsul elde edeceksin.
Lakin yalım ayakla tekme savurmak pek güçtür Demir bir çubuğa, yahut yeni bilenmiş çeliğe karşı, Zira böyledir sersemleşip aklını yitiren niceleri, Hiçbir surette idrak edemedikleri böylesi yüce işlere Kendi elleriyle kalkıştıkları vakit.
Böylece vazifemizi açık yüreklilikle ve sadakatle yerine getirmiş, adeta çekilen bir hat ile Hakikati Batıldan tefrik etmiş bulunuyoruz, yine de biliriz ki alemde yazılarımız keskin ağızlı bir bıçak misali tesir edecektir, kimilerine en nefis nimetleri dilimleyecek, kimilerinin ise yalnızca parmaklarını doğramaya yarayacaktır, fakat bundan ötürü biz kabahatli görülemeyiz, zira bu Ameliyeye girişecek her kimseye ciddiyetle beyan ederiz ki, o kimse Tabiatta mevcut Felsefenin en ali mertebesine cüret etmektedir, her ne kadar İngilizce lisanında yazsak dahi, maksadımızı en fena şekilde saptırarak bizi pekala anladığını zannedecek bazıları için meselemiz Grek dili kadar anlaşılmaz kalacaktır,
Zira Tabiat hususunda ahmak olanların, Tabiata şahitlik eden kitaplarımız karşısında arif kesilmeleri akıl karı mıdır?
Yumurtada, zaçta (vitriol) yahut kanda, Hangi neticeyi bulmayı umarlar orada? Şayet Felsefeden nasiplenmiş olsalardı, Amellerinde bu denli körleşip kalmazlardı, Altını ve gümüşü kendi cinsinin haricinde arayacak kadar, Zira ateş nasıl yakıcı ilkenin ta kendisi ise, Altın kılan ilke de şüphesiz altındır. Eğer Felsefemizin maharetiyle altın yahut gümüş Vücuda getirmek niyetindeysen, Ne yumurtaya el sür ne de kana, Bilakis akıl yoluyla, el yordamıyla değil, Tabiaten kalsinasyona uğratılmış altın ile gümüşü al, Ki yeni bir Nesil hasıl etsinler, Cinsini ziyadeleştirerek canlı her bir mevcudat gibi.
Bilirim ki kimileri başka kitaplara reva gördüklerini benim kitabıma da reva görecek, onda asla tahayyül etmediğim ve Tabiatta da asla bulunmayan kendi vehim ürünü usullerini okuyacaklardır, en berrak şekilde kaleme aldığım her ne varsa mecaza yoracak ve diyeceklerdir ki, Ameliye bahsinde pekala mahirdi lakin pek hasetle ve muammalı yazdı, maddeye altın ve cıva der lakin bu yalnızca bir kinayedir, asıl kastı kalsinasyona uğramış yumurta kabukları yahut zaç (vitriol), yahut insan kanı, yahut çiğ damlası, yahut yağmur suyu, yahut güherçile, yahut nitr, yahut tartar, yahut kendi sefil heveslerine göre şu veya bu nesnedir, benim açık yüreklilikle yazdıklarımla zerre kadar ıslah olmadan bu vehimleriyle yollarına devam edeceklerdir, ne kaba budalalardır ki, hiçbir mugalata olmaksızın düpedüz altın ve cıva dediklerimin, böylesi ehemmiyetsiz nesnelere telmih edildiğini zannederler, Güneş ne kadar parlak ışırsa o kadar körleşmek baykuşa has bir alamettir, öyleyse zeka sahiplerini tatmin etmek adına, hiçbir kinaye ve söz sanatı olmaksızın ikrar ve ilan ederim ki, Maddemiz altındır, hem de satılan yahut tedarik edilebilecek olanın en safıdır, işte bizim Eril Menimiz budur, diğer ilkemiz ise şekli, akıcılığı ve rengi bakımından alelade satılanına benzeyen cıvadır, yalnızca ondan daha parlak ve bir parça daha ağırdır, hiçbir istiareye başvurmaksızın buna diri gümüş [NOT: Argent vive, cıva] deriz.
Bütün sırrımız bu cıvanın vücuda getirilmesindedir, üstatlığın tamamı ise Ateşin idaresinin onun istidadına uygun surette icra edilmesinde yatar.
Ey kör ahmaklar, dikenlerden üzüm, devedikenlerinden incir dermeyi mi umarsınız? Neden mallarınızı böyle heba eder, işe koyulduğunuz nesnenin mahiyetini hiç tefekkür etmeksizin, yemliğine yürüyen eşek misali amelinizin üzerine gidersiniz? Gayeniz altın ve gümüş hasıl etmekse, bunları nerede bulmayı umarsınız, yumurtalarda mı, kanda mı, tuzlarda mı, yoksa böylesi nesnelerde mi? Bu ne biçim cinnettir, bu amellerin hangi gayeye varacağını zannedersiniz? Aradığınız şey ile elinize aldığınız nesne arasında ne gibi bir mutabakat vardır? Bu maddeler ile madenler arasındaki mahiyet farkını mülahaza etmez misiniz? Kendileri dahi ziyadesiyle hafifken, kusurlu Cisimlere nasıl vezin bağışlayacaklarını düşünürsünüz? Özlerinde madeni hiçbir cevher barındırmazken, onlardan madenlere has kusursuz bir tentür bahşetmelerini nasıl beklersiniz?
Kendi divaneliğinizi idrak edemiyorsunuz, altının cesametinden en az on yahut on iki kısmı on altıda eksik kalmış bir Cismi, beyhude arzularınıza cevap versin diye kendi cesametine defalarca nüfuz ettirmek öyle hafife alınacak bir mesele değildir, bu teşebbüsünüz Tabiatı zorlamak ve tohumlar yaratmak manasına gelir ki, her ikisine de cüret etmek beyhudedir ve hakikatte imkansızdır, öyleyse bu safsatayı terk edin ve hakiki Nura sarılın.
Tohum yaratmak yalnız ve yalnız Cenab-ı Hakk'a mahsustur, her şeyin kendi Sureti olduğu gibi kendi Tohumu da vardır, iki ayrı nesneye birden tatbik edilebilecek tohumluk bir hassaya malik hiçbir mevcudat yoktur, her nesnenin tohumu kendi nefsine ve kendi Suretine müncerdir.
Mademki muradın altın ve gümüş elde etmektir, üzerinde amel edeceğin mevzu da onlar olsun, zira beyazın evvelemirde kırmızıdan neşet etmesi icap ettiğinden, altının senin ilk kaidendir, beyaz Taşın kemale erdiğinde ise avamın Ay'ını kullanabilirsin.
Şimdi altının derunundaki gizli Tohumun çekilip çıkarılması iktiza eder, bu da kalsinasyon esnasında cıva marifetiyle icra edilir, zira mezkur ameliye Tohumların saçılıp birbirine karıştığı Madeni Cima amelesidir, ardından eski Cisim helak olacak ve her şeyin fıtratına uygun surette, çoğalma hassasıyla teçhiz edilmiş yeni bir Cisim kıyam edecektir, nitekim neredeyse cümle mahlukata üreme kudreti tanıyıp, ay-altı alemdeki mevcudatın en kusursuzu olan altına bu kudreti çok görmek, pek kaba bir cehalet ve saçmalık kokar.
Şayet hakikaten kazanç elde etmek mümkün olsaydı, Maden cinsinden bulunmayan nesnelerde.
Fakat bazıları diyecektir ki, Taşlarının her şeyin içinde bulunduğunu, gerçi bazılarında daha yakın, bazılarında ise daha uzakta olduğunu, fakat her şeyde *propinquius & remotius* kuralına göre yer aldığını tasdik eden Filozoflara nasıl cevap vereceksin? Böylesine cevap veririm ki, her şeyin aslen bütün maddi ilkelerini Suya, biçimsel ilkelerini ise Işığa borçlu olduğunu kabul eder ve bilirim, bu iki ilkenin Mimarın emriyle bir araya gelmesi uyarınca bu Işık, Archetype içinde daha önceden var olan İdeal türlere göre maddi Suyu tekil bir tarzda aydınlatır. O halde Madde Suda, Biçimlendirme Işıkta yer alır, Formun belirlenimi ise, yani tabiri caizse Formun sureti, Yaradanın iradesindedir, ilk olarak *fiat* kelimesinde mühürlenmiş ya da nakşedilmiş, *producat unumquodque juxta speciem suam* emrinde ise tasdik edilmiştir. Şimdi bunu şimdiki gayemize tatbik edecek olursak, Su ve Işıkta bütün şeyler uyuşur, Aydınlatmanın belirleniminde ise ayrışırlar.
Kadir-i Mutlak’ın bu tayin edici hükmü, kendi içlerinde genel olan Madde ve Formun mahsullerinde büyük bir çeşitliliği mühürlemiştir, böylece mühürlenmiş olduğundan, hiçbir şey kendi nevindan çıkıp bir başka nevle karışamaz, karışsa bile her iki Ebeveynden de pay alan bir mahsul meydana getirir, zira karışım ancak aynı cins veya tür içinde vücut bulabilir, nitekim bir Elma yabani bir elma ağacına aşılanabilir, bir İnsan *licentia naturali* ile bir Hayvanla (her ne kadar menfur olsa da) karışabilir, fakat cins veya tür haricinde hiçbir şey karışamaz.
Bir cins dahilindeki şeylerde de pek çok hususi istisnalar mevcuttur, zira insan Sanatının büyüyecek şekilde birbirine aşılayamadığı birçok Ağaç bilirim ki, başka bir yere aşılandıklarında pekala büyürler, aynı şekilde bir Köpek ile bir Fare, biri diğerine nispetle pek orantısız olduğundan, karışamazlar. Fakat bu bahsimiz dışındadır.
Maksudumuza dönecek olursak, deriz ki, her şey Tanrı’nın iradesi ve kudretiyle türlere ayrıldığı gibi, o türün yok olmasıyla, Form da (o fert için) helak olarak (zira hiçbir kamil tür tamamen helak olamaz), şeyler hem Doğa hem de Sanat vasıtasıyla ilk sabit maddi ilkelerine, yani Suya dönebilirler, Doğa bu Suyu münasip bir mahalde bulacak olursa (ona Madeni bir Tohum aşılayarak), kaynatma yoluyla bir Metal haline gelebilecek ve amelimize faydalı bir mevzu sunabilecek bir Madeni Meni veya yapışkanlık hasıl edebilir.
Kan, Dışkı, Saç, İdrar yahut Şarap içinde, Veya Madenlerden çıkarılmış sefil Minerallerde, Lakin evvela o Unsur arıtılmalı ve ayrılmalı, Ve kamil Bedenlerin Unsurları ile nikahlanmalı.
Şu halde eğer sen, (Alkahest Likörü ile yapabileceğin gibi) bir Bedeni, ister Yumurta, ister Saç, ister İdrar, ister yakıcı bir İspirto, ister Madeni bir terkibe haiz olmayan herhangi bir sefil Mineral olsun, her ne olursa olsun Suya irca edebilirsen, ve andan sonra bu Suyu türleşmiş, tohum halinde, tesirli bir Işık ile aşılamayı bilirsen, öyle ki bu Su boyutlarına en az 16 kat nüfuz edip Mineral, Cıvai bir Öz haline gelebilsin, o vakit bu cıvadan, Eczacı dükkanlarında satılan en ala cıvadan beklenebilecek kadar fayda umabilirsin, fazlasını değil, zira onu öyle arıtabilir, Tortusunu ve hamlıklarını öyle ayırabilirsin ki, kamil Bedenlerinle birleşmeye layık hale gelebilir, lakin şüphe ederim ki bu yol pek çetin olacaktır, (dilediğin zaman dene, korkarım ilki, yani bütün Bedenleri Suya dönüştürmek seni ömrünce müşkülata sokacaktır, diğeri ise bu Suyu Madeni bir tohum yapışkanlığına eriştirmek Cehennemdeki bütün İblisleri dahi aciz bırakacaktır) bu yüzden bu İmkansızlıklar üzerinde derin düşüncelere dalmayı bırakıp nasihatimi dinlemen, yani onu Doğanın koyduğu yerde araman senin için yeğdir.
Lakin önce Unsurlarından yap bu Rotasyonu, Ve evvela Toprağını Suya döndür, Sonra hafifletme yoluyla Suyundan Hava yap, Ve Havayı Ateş eyle, o vakit Üstat derim sana, Bütün büyük ve küçük Sırlarımızın maliki olarak, Unsurlar çarkını çevirmiş olursun böylece, Şüphesiz hakikatiyle kavrayarak Yazılarımızı.
Temiz cıvandan, yani küçük Latince Risalemde sadakatle talim ettiğim üzere canlandırılmış olanından al, ve orada sana müphemlikten uzak söylediğim gibi Bedeninle karıştır, orada salık verdiğim gibi bir Cam kaba koy, ve o Risalede emrettiğim gibi bir Ateş ile idare et, o vakit Unsurlarının deveran ettiğini göreceksin, evvela Altının çözülecektir, bunu da ilk işaretinden bileceksin, bu işaret ise Suyun üzerinde kaynarken bir zar gibi belirecek olan beyazlıktır.
Bu Su, kesintisiz bir Buhar halinde süblimleşerek havai hale gelecektir, zira devamlı ve kesintisiz Süblimasyon ile Taşımız canlanır, Havada hayat bulur ve yaşar, hayatın amellerini gösterir, ve Cam kabın tepesinden aşağı zeminlere canlı bir Su yahut Çiy inecek ve onları semereli kılacaktır, o vakit Toprakta gizlenmiş olan ve şimdi Suda bulunan Merkezi Ateş ortaya çıkacak ve Su ile birlikte yükselecektir, ve Hava ile Buhar suretinde, Kabını değişken renklerle, Limoni, soluk, mavimsi ve siyahımsı renklerle tezyin edecektir.
Bu, bir kez harekete geçirildiğinde Alevli Ejderhaya ve cehennem ateşine (Ignis Infernalis) benzeyen Kökensel Kükürdün Ateşidir, bununla Cennet ile Yerin, Suret ile Maddenin, Eril ile Dişilin artık kavuşuma başladığını anlayabilirsin, bu işareti gördüğünde sevin, zira bil ki artık Cisimlerin büyük nispette cisimsiz kılınmıştır, iyi çalışırsan bu hâl 30 yahut 36 günde vuku bulacaktır. Bu
Yapılınca, gerisingeri dön çarkını çevirerek yeniden, Ve tez vakitte çevir suyunu ateşe, Havanı toprağa, yoksa boşa harcarsın emeğini,
İmdi bil ki, üç deveranımızın tamamına sebepsiz yere böyle denmemiştir, zira hakikaten de bir çark misali dönerler, çarka bir çivi çak ve onu çevir, göreceksin ki o çivi çevirişinin bir yarısında yükselecek, diğer yarısında ise alçalacaktır,
Ve böylece o deveran tamamlanır, bundan sonra diğer deverana geçmen icap eder.
Bu deveranlarımız erime ve donma, uçuculaşma ve sabitleme, açma ve kapamadır, Cismini, ruhun kaynatma yoluyla ulaştırabileceği en yüksek incelme derecesine bir kez vardırdığında, ruh artık vazifesini ikmal etmiş sayılır ve faal olmaktan çıkar, işte o vakit çözünen Cisim kendi tabiatınca işlemeye başlar, ruh edilginleşir, Cisim ise faal kılınır, böylece edilgin Tabiatlar faal, faal Tabiatlar ise edilgin hâle getirilir ki Üstatlığımızın anahtarı budur. Öyleyse ilk evvel, sarı renkte tezahür eden Ateş keşfedilene dek Ruhu Cismin üzerine çıkar, ardından Ziftinkinden daha kara bir renkte olan Toprak yeniden görünene dek Cismi Ruhun üzerine çıkar, bu hâl ilkin mavilikle başlayacak, günden güne daha da karararak tedricen siyaha çalacaktır.
Unutma ki bu sarı renk, Bileşiğin bir nemiyle birlikte gelir, aksi takdirde işlediğin her şey nafiledir, öyleyse onu Suya çevir, yani bu sarılık rutubet içinde (in humido) zahir olsun, ta ki topraksı niteliklerin karşıtlığı sebebiyle bir mavilik hasıl oluncaya dek, sonra her şey bütünüyle kararana kadar bu kaynatmayı sürdür, zira kaba nemin içinde işleyen hararet, böylesi kaba renklerle beraber siyahlık tevlit eder.
Zira Taşımız böyle getirilir itidale, Ve Tabiatın dört zıddı dönüşür birliğe, Üç kez deveran ettikten sonra, Kemal bulur kaiden de bütünüyle.
Hava, henüz çürümemiş olan, topraksı ve kaba Cisim ile koyulaştırılmalıdır, bu suretle Ateş ile Hava, Toprak ile de Su ahenk bulacaktır, zira Hava Su ile uyuşur, Toprak ise Ateşle, Hava Toprak ile itidal kazandığında, Su ile Ateşi uzlaştırır, Böylelikle ilk kaynatmamız Unsurları birbirine katar ve vaktiyle farklı niteliklerde olan Taşımız itidale erdirilir, Böylece tabii bir Deveran ile Dörtgen, Daire kılınır ve dört nitelik, bu dördüne de yabancı fakat hepsinden pay alan beşinci bir nitelik meydana getirir. Cam içinde el değmeden vücut bulan ve bizim üçlü dediğimiz bu tabii ilk Kavuşum, Taşı yetkinliğe erdiren üç Çarkın dönmesinde hasıl olan nihai dörtlü Kavuşumun zeminidir. Böylece Ayın nemi altında,
Cisim, cisim olmaktan çıkıp uçucu bir Ruha dönüşene dek Hamamını evvela nemli bir Ateşle idare et, bu vakit Kadının hükümranlık çağıdır ve Aya atfedilir, zira Altınımız eriyene kadar bütün iş yalnızca Suyun faal kudretine bağlıdır ki bu da işaretlerimizin ağır ağır zuhur etmesine sebebiyet verir,
Unsurların tez vakitte kül olacaktır, İşte o dem Üstatlık Sırrına nail olursun.
İlk Suyunun keskin gücü ve ateşinliği vasıtasıyla Cismini dâhili Kükürdünü serbest bırakacak kerte erittiğinde, Ameliyatın sürat kazanacaktır, zira Suyun Kükürdü, Altınının tabii Kükürdüyle karıştığında tabii olmayan bir Ateş peydahlayacaktır, bu Ateş Cehennem Ateşi gibi yanacak, ilkin Su tarafından yalnızca kısmen gerçekleştirilmiş olan o çözünmeyi tamamen ikmâl edecek, akabinde gerek kendi nemini gerekse Suyun nemini kurutup donduracak, Güneşin Kükürdü ile Suyun Kükürdünü, Güneşin cıvası ile Suyun cıvasını birleştirecek ve birleşen Kükürt birleşen Neme galebe çalarak onu Zerreler kadar ufak, karaların en karası bir toza çürütecektir, işte o vakit Tohumların tam bir karışımını ve Bileşiğinin ölümünü müşahade edeceksin.
Bu çürüme 42, 46 yahut 56. gün civarında başlayacaktır, alametleri ise şunlardır, Dumanlar yükselmeyecek, fakat Madde Camın dibinde erimiş Zift gibi kaynayacak, köpürüp kabarcıklanacak, siyah bir renkte şişip kabaracak, her geçen gün daha da kararacak, kaynaması esnasında değişken çürüme renkleri sergileyecektir.
Bu hâl, madde kaynamayacak denli koyulaşana, sertleşip şişene kadar devam edecektir, yine de sık sık başkalaşım gösterecek, bazen kuru gibi görünecek, bazen de taze kabarcıklarla beraber hafif bir nem belirecektir, lakin Duman tütmeyecektir.
Ve bu hal, hiçbir duman yükselmeksizin yaklaşık 46 gün sürecektir, öyle ki maddelerin kesintisiz bir kaynatma ile pişmeye başlamasından sonraki 84. yahut 90. gün civarında çürüme tamamlanacaktır, ardından 46 veya 50 gün zarfında beyaz bir Güvercin ile neticelenecek olan süblimasyon yahut sirkülasyon yeniden başlayacaktır.
Sör G. Ripley’nin Birinci Kapısı
Bu ilk siyahlık nişanesi seni bir Usta ilan eder, bundan sonra ise bizzat istemedikçe kolay kolay yoldan sapmazsın.
Sanatın hayret verici veçhesi işte buradadır, vaktiyle öylesine sabit olan Altını uçucu kılmak, o halde sabırlı ol ve Altının erimeye başlayıp Suyun üzerine Kaymak gibi çıkana dek durmaksızın kaynat. Ardından, renk nem ile birlikte kusurlu bir Sitrine dönmeye ve sarımtırak buharlar salmaya başlayana dek pişirmeye devam et. Bu Sitrin pek yakında mavimtırak bir siyaha karışacaktır, yine de Bulutlar ve karanlık bir sis yükselmeye başlayana dek pişirmeye devam et, sonra nefes tükenene, yani Bulutlar ve Dumanlar kaybolana dek kaynatmayı sürdür, o vakit Bileşim dipte dumansız kaynayacak ve karanlık, müphem, kırmızımsı, sarımtırak, mavimtırak, yeşilimsi ve siyahımsı renkler gösterecektir, akabinde Beden ve bütün Bileşim atomlarına ayrışıp çürümeye başlayana dek pişirmeye devam et, nitekim 50. gün Zift karalığı ile bunun bir Müjdecisini yahut habercisini sana verecektir, o vakit bil ki her şey birbiriyle tastamam kaynaşmıştır ve lânetli Toprak, Yaprakların Toprağı olan o hissedilmez derecedeki ince toz hasıl olana dek bu süreç asla durmayacaktır.
Karganın Başı deriz biz o nişaneye, Kimileri ise Karganın Gagası der buna, Hermes Ağacının Külleri diyen de vardır, Ve dilediklerince tesmiye ederler böylece, Toprağın Doymak bilmez Kurbağası diye.
Kimi canını alan şeyle tesmiye eder onu, Sem ile sarhoş olmuş Ruhumuz der. Lakin bilesin ki namı nihayetsizdir, Zira göze siyah görünen her nesnenin ardından Adlandırılır durur, ta ki beyazlaşana kadar,
O vakit daha latif adlar bahşedilir ona, Tastamam beyaz olan tüm nesneler uyarınca.
Ve kırmızılık dahi benzer veçhile, Tüm kızıl nesnelerden alır adını, Birinci Kapıda vesaire.
Bu nişaneye o halde Karga, Karganın Başı ve Karganın Gagası denir, zira Matbaa Mürekkebi yahut taze kırılmış sert bir Kömür yahut en siyah ve sıkı kırılmış Zift gibi parıldayan bir siyahlıktır.
Başkaları ise buna Hermes Ağacının Külleri adını verir, zira bu öyle bir Küldür ki ardından oradan sürgünleri, dalları ve değişken renkleriyle güzel ve haşmetli bir Ağaç neşvünema bulur.
Filozoflar diledikleri gibi tesmiye etme serbestisine hakikaten sahip olmuşlardır, yerde sürünen ve Toprağın balçığıyla beslenen Kurbağaları derler ona, çünkü büsbütün kararmadan evvel bir Kurbağanın renklerini andırabilir ve onun misali kabarır, şişer, yumrular, kabarcıklar ve çıkıntılarla pürüzlenir.
Başkaları ise onu kendi ölümcül zehriyle helak olmuş bir Ruh diye anar, yani Altını eriten cıvadır bu, erimiş Bedenin içinde (ki o vakit bir Ruh gibi görünür) onu yeniden dondurabilecek gizli bir maya mevcuttur, Suyu pıhtılaştıran veya koyulaştıran işte bu mayalama hassasıdır, öyle ki Temaşa Edenlerin hayreti mucibince, evvelce gittikçe incelen şey, 40 gün sonra hissedilmez Atomlar misali bir toza yahut kurağa dönüşene dek koyulaşır.
Lakin bu tesmiyeler üzerinde ısrarla durmayacağım, zira Haset Edenler tarafından öylesine çok ad verilmiştir ki Dünyada siyah olan yahut Ateş ile siyah kılınabilen neredeyse hiçbir şey yoktur ki onu bununla anmamış olsunlar. Keza pis, tortulu yahut gerek tatta gerek kokuda nahoş olan ne varsa, ilk kokuşmuşluğuna yahut çürümesine atıfla Taşlarını kinayeli bir surette onunla tesmiye etmişlerdir.
Aynı minvalde, pişirmenin devam etmesiyle renk beyaza döndüğünde, ona Kuğuları, Güvercinleri, Cennetin beyaz Taşı, beyaz Altınları, Kaymaktaşları, beyaz Dumanları derler ve hasılı kelam beyaz olan ne varsa onun adıyla zikrederler.
Ve böylece Kırmızıya dahi Zencefreleri, Kırmızı Kurşunları, Kayanın Gelincikleri, Lirleri, Şahmeranları (Basilisk), Kırmızı Aslanları adını verirler ve hulasaten tüm kırmızı nesnelerin adlarını ödünç alır.
İmdi Filozoflar Kalesinin ilk beş Kapısından içeri girmiş bulunmaktasın, zira Kalsinasyonun hakikatte bir Çürüme olduğuna ve bunun Erimenin, Ayrışmanın ve Kavuşumun vasıtasıyla vuku bulduğuna kani ol, nitekim bu kelamı dikkatle dinlediysen bunu suhuletle idrak edebilirsin, ancak Safsata tam da buradadır, bu mutlak Kalsinasyondan sonra yeniden bir gevşeme husule gelir, zira daha evvel zikrettiğim üzere, bizim Ameliyemiz adeta devreden bir Çarktan ibarettir, öyle ki sirkülasyonunun yarısı ilk ilerleyişinin tastamam aksi istikametine seyreder. Sen Beden mümkün mertebe uçucu kılınana dek süblimleştirirsin, bu Ruhun fail oluşudur, ardından her şey Atomlar gibi görünene dek dondurursun ve o vakit bedensel hassân fail, Ruhun ise münfaildir, sonra Ruhun yeniden fail olmaya başlar ve zahiren sabitlenmiş olan Bileşimin yeniden gevşeyip evvelki gibi damlar, ta ki yeniden uçuculuğunun kemaline erene kadar, ki bu yine bir Ayrışmadır, akabinde Dörtlü bir Kavuşum idrak edilir ve o andan itibaren her şey birlikte yükselir ve alçalır, öyle bir birlik hasıl olur ki o vakit (en baştaki gibi) tez canlı bir Duman tütüp bedensel Yığın üzerine inmez, bilakis her şey dalları olan muhteşem bir Ağaç misali yükselir ve tepeye süblimleşmeyip berrak bir sabahtaki latif Kırağı misali fışkırır, her şey hissedilmez bir Toz haline gelene dek düşer ve kalkar.
Sir G. Ripley’nin Birinci Kapısı Üzerine Bir Şerh
Doğrusu, kalsinasyondan sonra yine bir çözünme gelir, bu da Azot ile Laton’u birbirinden ayırır, ardından Azot’un Laton’u yıkadığı damıtıcı bir ayrışma vuku bulur, bundan sonra da bir kavuşum meydana gelir, bu kavuşum yalnızca ilk kavuşumda olduğu gibi dört unsuri niteliğin değil, unsurların bizzat kendilerinin, Bedenin, Ruhun ve Tinin kavuşumudur, ardından beyaz bir kireç haline gelen başka bir kalsinasyon hasıl olur ki bu kireç, aralıksız kaynatma ile yeniden yumuşar ve tekrar uçucu kılınır, zira Çarkımız döner durur ve yola çıktığı yere vardığında yeniden başlar, böylece kırmızı bir iksire doğru üçüncü bir çözünme, süblimasyon ve kalsinasyon vücuda gelir, bunların tamamı Tabiatın ve Sanatın Sebt günüdür [NOT: Büyük Eser'in dinlenme ve tamamlanma evresi], buraya erişildiğinde, Tabiat ve Sanatın kaidesine muvafık surette, gerek Maya ile gerekse başka bir yolla yeni bir Evlilik olmaksızın daha ileri bir terakki mümkün değildir, öyle ki hakikatte bütün ameliyemiz üç Devirden ibarettir ve her Devrin üç Uzvu vardır, Çözünme, Süblimasyon ve Kalsinasyon.
İlk Çözünmeye Mumlaştırma (Inceration) ve İndirgeme yahut Sıvılaşma denir, ikincisine bizzat Çözünme, üçüncüsüne ise Mumlaştırma tesmiye olunur. İlk Süblimasyona Damıtma, Yükseliş ve İniş denir, ikincisine Ayrışma ve Yıkama, üçüncüsüne ise Yüceltme ve Süblimasyon adı verilir.
İlk Kalsinasyona Kalsinasyon ve Tahrik Edici Kavuşum, Çürüme vesaire denir. İkincisine Donma, Beyazlaşma ve Sabitleme, Üçüncüsüne ise Tenevvür [Aydınlanma] vesaire tesmiye olunur, ancak hatırında tutasın ki, ilk kalsinasyonunda tam bir çürümeye ulaşırsın, ikincisinde tam beyaz iksire, üçüncüsünde ise tam Kırmızıya vasıl olursun. Bunu zihnindeki vehimleri gidermek için evvelemirde beyan ediyorum, ta ki evvela bir kalsinasyon, ardından bir erime, üçüncü olarak bir ayrışma, dördüncü olarak bir kavuşum, beşinci olarak bir çürüme vesaire elde edeceğini zannetmeyesin.
Asla öyle değildir, zira maddelerini kaba ilk koyduğunda, ameliyenin ilk gününde öyle bir Ateş verirsin ki, onda bileşiğin gözle görülür biçimde kaynar, kabarır ve şişer, camının dışbükey çeperlerinden damlalar damar damar aşağı süzülür, zira bu cıva içinde Altının, diğer bütün cıvaların tabiatının hilafına, sanki tamamı cıvadan ibaretmişçesine ateşte eriyip akar ve gözle görülür surette kaynar, bu hal bir an dahi durmamalıdır, aksi halde mukadder bir ziyan getirir.
Buharların durmaksızın yükselişinin ve geri dönüşünün refakat ettiği kaynamanızın ilk günlerinde, bileşiğiniz gittikçe daha akışkan bir hal alır, arada sırada pek bariz olmasa da tefrik edilebilir bir beyazlık şeklinde bir kabuk zahir olur.
Nihayetinde sarımtırak bir renk belirecektir, iptida daha az, sonraları ise hem aşağıdaki kaynayan bileşikte hem de yukarıdaki buharlarda daha bariz biçimde seçilir, buharların bir mavilikle yükseldiği yerde camını baştan başa yaldızlanmış gibi gördüğünde, bilesin ki Erkeğin ve Kadının tohumlarını birbirine karıştırmaktadır, derken koyu bir yeşillik zuhur edip bir müddet baki kalacaktır, ardından buharların azalacak ve nihayetinde büsbütün kesilecektir, bileşik ise kabın dibinde kaynayıp kabaracaktır.
Ondan sonra, ne kadar çok kaynatırsan, bileşiğin o kadar kararacak, nihayet rengi ve kabarcıklanmasıyla erimiş Zift kıvamına gelecektir, bu hal koyu renklerle çürüyecek ve nihayet çürüme merhalesine varacaktır ki bu merhale, gayet latif, siyah ve yağlı bir Tozdur, iyi bir kaynatmayla takriben seksen dördüncü yahut doksanıncı günde kemale erecektir.
İmdi hazer eyle, zira bütün musannafatımda bu Ameliyenin böylesine tafsilatlı bir tertibini bir daha zikretmeyeceğim.
Tam kalsinasyonun kemali hasıl olduğunda, cüzler yeniden birlikte sıvılaşmaya başlayacak ve buharların evvela duman misali yeniden yükselmeye başladığını göreceksin, bu duman bilahare kabın çeperlerinde yoğunlaşarak damlalar halinde geri dönecektir, bana itimat et ki bu pek latif bir manzaradır, zira bu ameliyede siyahlık yavaş yavaş silindikçe, hayal dahi edemeyeceğin öyle renkler zuhur edecektir ki, uyuman gereken vakitlerde onu temaşa edip gözlerini doyurmak namına Tabiatın hakkından çalacaksın. Nihayetsiz bir renk çeşitliliğine havi bu Tedvir yirmi ila otuz gün sürecek, ardından maddeni oldukça beyaz bir halde göreceksin, bu beyazlık gittikçe parlayacak, ta ki Güneş ışınları altındaki ışıltılı bir Kılıç misali olana dek, bana inan, zira ben bu parıldayan, kıvılcımlar saçan beyazlığı bizzat müşahede ettim, yine de o, harikalar konusu olan, semadan doğma pek muhteşem bir cıva gibi diri ve hareketli kalacaktır. Derken bu buharlar dinmeye başlayacak,
ve balıkların ışıldayan, parıldayan gözlerini andıran bir pıhtılaşma göreceksin, ateş üzerinde durmaksızın hareket ederek benzersiz ve harikulade bir surette parıldayacak, gittikçe koyulaşarak pek sevimli bir cila içinde körpe Kırağı misali filizlenecek ve yirmi beş gün zarfında elinde gayet latif, hissedilmez ve gözle seçilmez bir Toz kalacaktır.
Artık daha fazla talimata muhtaç değilsin, yalnız şunu ifade etmeme müsaade eyle, camını ateşte tutmaya devam edip harareti basiretle artırdığında, bu beyaz yeniden yumuşayacak, tam bir yeşile inkılap edecek, yeniden devrederek kamil bir Laciverte dönüşecek, nihayet koyulaşacak ve nihayetinde (uzun süren bir Sarılığın ardından) bir anda kıvılcımlar saçan, kırmızı, saf ve tutulamaz bir Toz halini alacaktır.
Bunu fehmet, o vakit artık bizim Ameliyelerimizin tefriki seni şaşkınlığa sevk etmeyecektir, zira bu ameliyeler Çözünme (ki Ayrışmayı yahut Süblimasyonu ve Uçuculaşmayı ihtiva eder) ile Pıhtılaşmadan (ki Kavuşumu, Kalsinasyonu ve Sabitlemeyi ihtiva eder) ibarettir, velhasıl her şey, Beden olan Altın ile onun niteliklerinin ve Ruh olan Cıvanın ardışık etki ve edilgisinden ibarettir.
ve bunların keyfiyetleri, aralarında bir Hayat Ruhu şefaat eder, onları bir Çark gibi yukarı ve aşağı taşır, ta ki neşet ettiği yere geri dönene dek döner bu Çark, ardından yeniden başlar ve huzurunu bulana kadar dönmeyi sürdürür, ki bu huzur Ateşli Makam’dadır [NOT: "Fiery Cathedra", simyasal dönüşümün ulaştığı en yüksek mertebe ve ateş tahtı], kırmızının en kırmızısıdır, bütün Madenlere hükmeden ve onları Tabiatın en yüce nihayetine irca eden ulu İksir’dir, ki bu da Sanat ile Tabiatın harikulade tesanüdü sayesinde bir mükemmeliyet-fevki kemale ermiş olan Altının ta kendisidir.
Böylece Altın senin Kaiden yahut Temelindir, bütün Ameliyatının rücu ettiği ve içinde sükûn bulduğu Merkezdir, zira bunlar kendi cinsleri içindeki Tedvirlerden ibarettir ve bu Tedvirler, Ateşin asla dinmeyen tesiriyle durmaksızın sürdürülür, zira ateşteki ufacık bir inkıta ameliyatı ziyadesiyle geciktirir, hararetin sönmesi ise telafisi kabil olmayacak biçimde her şeyi ifna eder. Şayet biri çıkıp da bize Taşın tabii Ameliyatının ne olduğunu sual eyleseydi,
ona cevabımız, mütemadi bir kaynatma ile fail Tabiatları münfail, münfail Tabiatları ise fail kılmaktır olurdu. Bizler durmaksızın
kaynatırız, Ruh fail olduğunda daimi bir uruc ve nüzul vuku bulur, Beden çözülür ve bir Ruh gibi uçucu kılınır, Beden fail olduğunda ise Dumanlar azar azar diner ve Mürekkep olan aşağıda kalır, tütmeksizin kaynar, koyulaşır ve nihayetinde kalsine olur, bu hal el değmeksizin üç kez tekrarlanır, yalnızca Ateş mütemadiyen muhafaza edilir ve ardından sükûn ile kemalin Şabat’ına erişilir, bu esnada ölen Beden ile nebatî Canın husule getirdiği ve sebep olduğu muhtelif renkler gelir ve gider.
İnan bana, Ey Dost ve Kardeş, ömründe böylesi bir kılavuza asla mazhar olmadın, meramımı bu denli sarih kılmamın Esbabı ise küçük Latince Risalemde açıkça gösterilmiştir.
Cenk edildi, Zafer kazanıldı, Ölü Aslan dirildi yeniden, Onu katleden Kartal can verdi, İkisi de mahrum kaldı histen. Dindi Sağanaklar, altı haftadır yağan Çiy taneleri yükselmez oldu gayrı, Öylesine şişen o çirkin Semender, Şiştikçe yarıldı, canından oldu ayrı.
Gümüş Zemin Altın ile boyandı, Menekşe rengi karıştı araya, Hor görülmedi o zifiri Siyahlık, Ruhların sabitlendiğini serer ortaya. Mürekkep olan döndü Zerrelere, Tohumlar harman oldu bir arada, Uçan Can geri döndü Toprağa, Süzülen Kuş indi aşağıya.
Kral ile Kraliçe defnolundu bir kabre, Birleştiler bir vücut gibi ten tene, Evvelce iki olan şey, Kader hükmüyle Bağlandı ki kimse ayıramaz bir daha. Kral gebe bırakır Kraliçeyi, Kavuşum dindirir hiddetlerini, Evvelce vahşi olan bu ikisinin, Hamilik alır canlarını. Kral Zevcesine bir Kardeştir, Kraliçe ise ona bir Anadır, Bir Pederdir her ikisine de can veren, Hayatları birbirine vabastedir, Biri helak olunca diğeri ölür, İkisi de aynı Mezara konur, Yattıkları Tabut birdir, Biri diğerine necat olur. Yine de her biri diğerini mahveder, Ve yine de her ikisi salah bulur,
Biri olmadan diğerine neşe haramdır, İkisi de aynı soydan neşet bulur. İki kez kırk gün gelir ve geçer, Buna iki kez beş gün daha eklenir, Bunlar kâmil bir Karga vücuda getirir, Karalığı kederli yürekleri şenlendirir.
İki kez on beş gün daha bir Güvercin doğurur, Kanatları parlaktır ve pek latif, İki kez on gün daha geçince, yukarıdaki Can Muhtaç kalmaz Ateşten bir muhafıza artık. Can ile Beden öyle bir mizaç tutsun diye, Ruh araya girip şefaat eder, Halis Gümüşün tentürünü bahşetmek üzere, Can, Bedeni sevk edip yönetir. Alevlere galebe çalan öyle bir sebat, Öyle bir sabitleme eklemek içindir bu, Kimyacının gönlünü ferahlatır bütünüyle, Safsatacı ise daima hüsrana uğrar.
Kim ki vehimler içinde ararsa Bunca gizlenmiş Sanatımızı, Layıkiyle tartmadan zihninde Bunun mühürlü bir Pınar olduğunu, Ki onu ancak tek bir nesne açabilir, Öğren de bil bu tek nesneyi sen, Düşmeyesin diye kendi maskaralığına, İşte bu Satırlar o nesneyi gösterir.
ÇÖZÜLME OLAN İKİNCİ GEÇİT ÜZERİNE BİR ŞERH
İkinci Geçit Açıldı, ki Bu ÇÖZÜLMEDİR
Çözülme üzerine bir iki kelam edeceğim şimdi, Ki evvelce Nazar’dan saklı olanı aşikâr kılar, Ve dahi koyu olan şeyleri inceltip latif eyler, İlk Çözücümüzün berrak ve pak kudreti vesilesiyle, Ki onda Bedenlerimizin nuru tutulup kararır, Sert ve kuru terkibinden arınıp incelir, Kendi ilk Maddesine tabii bir surette rücu eder.
Kalsinasyon Babı’nı ikmal eyledikten sonra, şimdi Çözülme faslını ele almaya geldim, ki evvelce beyan ettiğim vechile, Ruhun failiyetinin ilk başlangıcıdır bu ve Çarkın Ruh’u yukarı, Beden’i ise aşağı döndüren ilk yarısıdır, ikinci yarı ise zıt bir ameliyeye maliktir, zira Bedeni fail, Ruhu ise münfail kılar, hülasa Kalsinasyon Bedenin derinliğini gizlerken, Çözülme onu aşikâr eyler.
Binaenaleyh bu ameliyat, sert ve kuru Bedenlerin cıvamız içinde, münasip bir Ateşte, çözülüp incelene dek kaynatılmasından gayrı bir şey değildir, ardından aynı Ateş onları uçurur ve uçarken yoğunlaşıp damlalar halinde Bedenin üzerine geri dönerek onu nemlendirir.
Bu hal, Çözülme ile Süblimasyonun birlikteliğidir, zira Beden üzerinde deveran eden Su onu yumuşatır ve müteaddit avdetlerle nihayetinde onu kendi nemli tabiatına celbeder.
Bu Bozunma esnasında, Artephius’un kavlince, Güneş rengini zayi eder ve kararır, Ay ise nurunu vermez olur, zira her şey kendi intizamsız Kaos’una, yahut Unsurların keyfiyetleriyle birlikte birbirine karıştığı ilk maddesine (prima materia) inkılap etmiştir.
Cinsiyette birdirler ve Adette iki, Pederleri Güneş, Valideleri ise Ay’dır, Muharrik olan cıvadır, bunlardır ve gayrısı değildir Bizim Magnesia’mız, bizim Adrop’umuz [NOT: "Adrop", simya literatüründe kurşun ya da felsefi madde için kullanılan kadim bir terim], burada başka bir nesne yoktur, Yalnızca bir Kız Kardeş ile bir Erkek Kardeş vardır, Demek murat edilen, Fail ile Münfaildir, Maksadımız için aynı cevherden olan Kükürt ile Cıvadır.
Bunun sebebi, öz bakımından uyuştukları Maddenin Türdeşliği ile birlikte aralarındaki Cinsiyet farkıdır; zira Camın içinde Erkek ve Dişi gibidirler, yaş kemali bakımından da biri daha olgundur ve dolayısıyla daha etkindir, yani Güneş ki bu yüzden Babadır, diğeri ise daha hamdır (Güneş ile kıyaslandığında) ve dolayısıyla daha edilgindir, yani Ay ki bu yüzden Taşımızın Annesidir.
Diğer tüm cıvalardan bariz farkı sebebiyle Ay olarak adlandırılan bu Anne, bizim cıvamızdır, cıva formunun altında gizlenmiş olan hakiki içsel kükürdüyle [okunamadı] ilk hareketi başlatır, zira başlangıçta Altın olan Bedenimiz ölüdür ve cıvamız tarafından canlandırılmadıkça yaşamaz, ancak o vakit dirilir, öyleyse sana düşen Bedenini ve Suyunu koyup birlikte durmalarını sağlamak ve onlara hiçbir şey eklememektir.
Gereğince yapılan bu Terkibe biz Magnezya’mız ve Adrop’umuz deriz ve kusursuz Beden ile diricıva [NOT: Saf cıva kastedilmektedir] olan bu iki nevi haricinde, ne Toz ne de Sıvı olmak üzere içeri hiçbir şey girmez. Bu ikisi tek bir Kökten türemiştir, zira size söylediğim gibi, canlandırılmış cıvanın Ruhu kusursuz hakiki Altındır, lakin uçucudur ve Sanat yoluyla sabit bir surette zahir kılınabilir, böylece Hısımlığı Hısımlıkla, Erkek Kardeşi Kız Kardeşle birleştirir ve onları bir arada Karı Koca yaparız.
Bu ikisi kesintisiz Ateş vasıtasıyla sırasıyla etki eder ve tepki verir, önce Kadın, sonra Erkek, nihayetinde birleşip tek bir Hermafrodit meydana getirirler; her Dolaşımın yarısında Kadın veya Ruh, diğer yarısında ise Erkek veya Beden olarak hareket ederler. Zira iki ilkenin her biri bir kükürde ve bir cıvalılığa sahiptir, Beden olan Altın harici ve zahir kükürde maliktir, Ruh olan cıva ise bunu dahilen gizlemiştir, yine de bu ikisi birbirleriyle eş-özlüdür ve bu bakımdan Dünyada Sanatımız için yegane konulardır.
Nitelikçe zıt bu ikisi arasında, Halk olunur pek mucizevi bir vasıta, Bizim cıvamız ve yağlı çözücümüzdür (menstruum) o, Görünmeden işleyen gizli kükürdümüz, Bedenleri yakan Ateşten daha şiddetli, Madeni Suyu içine eritir Metalleri, Kuzeydeki karanlığı sebebiyle Gece deriz adına.
Zira Türdeşliklerinin yanı sıra zıt niteliklerinde öylesine bir Karşıtlık taşırlar ki, Ateşi hisseder hissetmez İşe koyulurlar ve sürekli bir Buhar Kaynaması içinde kaynayıp devrederek türdeş niteliklerini birbirine katarlar, bu sebepledir ki doğal olmayan bir Ateşten ve çürüten bir Banyodan garip bir vasat halk olunur, sonra Altının kükürdü yahut Ateşi ki Doğanın Ateşidir, Suyun kükürdüyle kucaklaşır ve bu ikisi doğal olmayan bir Ateş meydana getirir, bunda Nem açığa çıkar ve göze gizli olan kükürt yalnızca tesirleriyle kendini gösterir, bu tesir de Bedenleri yakması, yok etmesi ve zaptetmesidir ki bunu alelade Ateş asla yapamazdı; onları birer Beden olmaktan çıkarıp Madeni bir Buhar Dumanı haline getirir ve bu İşlemde Elementler birbirine karışıp boş ve karanlık Kaosumuzu oluşturur, zira burada Dünyanın Işıkları tutulmuştur, Güneş kararmış ve Ay ışığını göstermez olmuştur, terkiplerin bu sulu haline, rutubetinin çokluğu ve ışıktan mahrumiyeti sebebiyle Kış, Gece ve Taşımızın Kuzey Enlemi deriz.
Lakin sanırım henüz tam kavrayamadın, Filozofların Çözünüşünün asıl sırrını, Bu yüzden iyi anla beni, akıllıca öğütlerim seni, Zira hakikati söylerim sana aldatmadan, Bizim Çözünmemizin sebebi Pıhtılaşmamızdır, Zira bir yandaki cismani Çözünme, Neden olur diğer yandaki ruhani Pıhtılaşmaya.
Bizim Çözünmemize bir kez tam manasıyla vakıf olduğunda, Pıhtılaşma için tasa etmene gerek kalmaz, zira onu Ateşinle idare ederek, hiç el sürmeden pıhtılaşmaya nail olursun.
Bu yüzden Richard der ki, her şeyin ötesinde şaşılacak olan şudur ki işimizde Kalsinasyon, Çözünme, Süblimasyon, Çürüme, Ayrışma, Kavuşum, Ölüm ve Arınma, tek bir Kaptaki tek bir doğrusal kaynatmayla, el sürmeden gerçekleşir, zira Bedenin Çözünmesi Ruhu koyulaştırır, tıpkı içinde Zamk veya benzeri bir şeyin çözündüğü Suda olduğu gibi, zira biri ne kadar çözünürse diğeri o kadar donar, bu da İşimizin tabiiliğini ispatlar, zira bir Buğday tanesi Yerin bağrında nemli Buharla yumuşayıp bu sayede şiştiğinde, bu Buhar aynı zamanda Tanenin mayalanma kokusuyla nihayete erdirilir ve böylece her ikisi birlikte Büyüyüp Saplara ve Başaklara dönüşür.
Ve biz eli ıslatmayan Suya çözeriz, Zira Toprak bütünüyle kül olduğunda, O vakit donar Su, Bunu iyi anla, Zira Elementlerimiz birbirine öyle zincirlenmiştir ki, Bedenin ilk biçiminden başkalaştığı anda, Derhal yeni bir surete bürünür, Çünkü hiçbir varlık suretten tamamen yoksun kalamaz.
Böylece biz İşimizde Bedenimizi, yani Altını, kendi Suyunda çözeriz, ki onda tıpkı Tohumun kendi toprağında yumuşadığı gibi yumuşar ve yumuşayınca Suya dönüşür, lakin bu Su, Bulutların veya Çeşmelerin Suyu gibi şeffaf değildir, aksine
fakat Madenseldir, el ıslatmayan, kendi tözü ve cevherinden başka hiçbir şeye yapışmayan cıvadır. Öyle ki o vakit İşimizde, iki Esasımız kendi tekil mizaçlarına göre değil, birleşmiş olarak iş görürler, biri, der Filozof, Kardeşi olmadan ölmez, bu yüzden sen Toprağı kalsine ettiğinde, onun içinde ve onunla birlikte Suyu da kalsine edersin ve bunda, ikisinin de Ruhları birbirine bağlanır, ta ki bilge Filozoflara hizmet edebilsinler.
Bu yüzden bütün gayretin Tabiatları birleştirmek olsun, bunu da Ruhlarını önce Süblimasyon ile ayırmadıkça ve akabinde, Suyunun Toprak üzerindeki daimi Sirkülasyonunun husule getireceği siyahlıkta onları yeniden birleştirmedikçe asla yapamazsın.
İmdi bilesin ki, Suyunun ve Bedeninin birlikte kaynadığını, birbirini koyulaştırıp birbirini dondurduğunu gördüğün vakit, işte o zaman ilmin haktır ve böylece koyulaşan Bedenin, içeriye koyduğun ile aynı değildir, bilakis bir ara pıhtılaşma, bir [okunamadı], bir Çamur ve Kaostur, zira bir suret ortadan kalktığında, ikincisi zaruri olarak derhal onu takip eder, nitekim hiçbir Beden hiçbir vakit birden fazla surete sahip olamayacağı gibi, her türlü suretten de asla yoksun kalamaz.
Ve burada sana bir sır ifşa edeceğim, Ki bütün sırlarımızın esasıdır, Ve bilinmezse şayet, heba edersin ancak Emeğini ve masrafını, hem büyüğünü hem küçüğünü, Sakın ha hataya düşmeyesin, Toprağın ne denli çok, nemin ne denli az olursa, O denli tez ve ala bir Çözünme görürsün.
Ve burada sırası gelmişken dikkat edesin ki, Kalsinasyondan önceki Çözünme tam bir Çözünme olmayıp yalnızca kısmidir, Su, Bedenin çözebildiği kadarını çözer, öyle ki Tini ile Bedeni arasını ayırır, lakin mükemmelliği ve muhkem kesafeti sebebiyle, tam bir Çözülmeden önce pek büyük bir güçlükle karşılaşır ve bu sebeple en kaba olanı çürütür ve böylece onu Atomlara indirger, bir kez kendi tabiatının gereğinin ötesinde inceldiğinde ise, işte o vakit çözülür ve yumuşar ve ardından Çözünme tam manasıyla vuku bulur, yani Çürümeden sonra.
Derken nihayetinde her şey görkemli bir Canlı gümüşe benzer ve bu da tastamam Aysal Pıhtılaşmanın hemen öncesindedir, bilesin ki ilk gevşememiz yapışkan bir Toza doğrudur, bu da Hamlaştırma veya daha ziyade Sıvılaştırma ile meydana getirilir, zira bilesin ki Çürümeden sonraya değin, Taşımız ve Bileşiğimiz Ateşte nemlidir, lâkin ne kadar soğuk olursa o kadar sertleşir ve ne kadar sıcak olursa o kadar yumuşar ve hararet azaldığında, kaynama zahiri bir Bitkisel Büyümeye [NOT: Canlanıp serpilme benzeri bir hal] dönecektir ve Ateş söndüğünde, yumuşaktan ziyade serttir, yine de Tabiatların birbirine karışması renklerden ve Kalsinasyona meyledişinden anlaşılır.
Bu sebeple senin ilk Ameliyen, fuzuli sulu nemini kurutmaktır, onu buharlaştırarak değil, Bedenin üzerinde dondurarak. O halde bazılarının hasetle ve Safsatayla yazdığı gibi, ne kadar çok Su koyarsan o kadar çabuk çözeceğini ve o kadar geç donduracağını sanma, asla, senin Kalsinasyonun hakiki Çözünmenin yalnızca vasıtasıdır, ki bu da (inan bana) Çürümeden sonrasına dek ne tamdır ne de layıkıyladır. Komşuma duyduğum sevgi beni mecbur kılmasaydı, bu Gizemi sana asla anlatmazdım, Bedenin o daha önceki açılması, yalnızca gözeneklerinin açılmasıdır ki bu da Suyumuzun içeri girmesini sağlar ve ardından ölüm ve dirilişten sonra, evvelce ancak tesiriyle ayırt edilebilen Güneş cıvası gözle görülür hale gelir,
Bak buz nasıl suya döner eriyip, Öyle de olmalı, zira evveli suydu, Tastamam öylece suyumuz da Toprağa yöneldi, Ve Su böylece dondu ebediyen, Zira gelmiş geçmiş tüm Filozoflara göre, Her Maden vaktiyle Madensel Suydu, Bu yüzden su ile döner hepsi suya.
O halde Bedenimizin kendisinde bir nem vardır, lakin bu nem, Soğuk ile donmuş Su misali mühürlüdür. Lakin Bedenin gözenekleri Suyumuz tarafından açılıp da merkezi Ateşi serbest kaldığında, Tabiatın bu dahili Ateşi Bedenin artık bir Beden değil, tam manasıyla bir Tin olmasını sağlar.
Bu aynı Ameliyede Tin dondurulur, zira Beden kendi içinde iki Yoldaşından, yani Can ve Tinden daha fazla fazilete sahiptir.
Bu, Bedenimizin ve Suyunun etki ve tepkisidir, zira Bedenimiz kendi gizlisinde cıvadır ve cıvamız kendi gizlisinde Güneştir, bu sebeple Tabiatlarının yakınlığı yüzünden birbirlerine sarılırlar ve böylece Bedenin derinliği, Suyun ise yüceliği aşikar kılınır ve her ikisi birlikte, Yüce Hermes'in, Vis ejus est integra si versa fuerit in terram [Kuvveti tamdır şayet toprağa dönerse] sözü uyarınca tek bir Ruhani Bedende yüceltilir.
Lakin sabit olan kendi uçuculuğuna erişmedikçe, bu ali sebatı asla elde edemezsin.
Husule gelen bu nevi Suda, Vardır vasıfların zıtlığı ve ihtilafı, Şeyler şeylerin içine Döndürülmeli bu yüzden, O Teslis kamil bir Vahdete erene değin.
Bedenlerimizin ilk evvela içine sıvışlaştığı bu Su, hakiki manada Su değil, bilakis (modo quodam) diyebiliriz ki Ateştir.
Kadının hâkimiyeti esnasında her şey nemli bir vaziyette görünür ve ilk otuz günün ekseriyetinde böyle kalacaktır, lakin bu kaba bir nemdir ve neticede çürüme için daha uygundur, bu kaba rutubet içinde bütün unsurlar bir kargaşa halindedir, büyük âlemin unsurları değil, bizim madeni unsurlarımız, bu yüzden sen durmaksızın kaynatarak çalışmalısın, öyle ki bileşiğin fırtınadaki hırçın bir deniz gibi görünecek, öfkeyle kabaracak, dalgalar ve kabarcıklar durmaksızın birbirinin ardı sıra yükselecektir.
Bu banyonun buharı hapsedildiğinden, her an yoğunlaşır ve geri döner, ta ki bütün unsurlar bir Âdem toprağında (terra Adamica) veya balçıkta (Limus) birleşene dek. O vakit Beden, Ruh ve Can, kabın dibinde kalacaktır, ki burası onların öldüğü, çürüdüğü ve kokuştuğu bir mezar gibidir. Sir G. Ripley’in İkinci Kapısı. Zira Kutsal Yazı kaydeder ki,
Yeryüzü sarsıldığında, Ve derin denize atıldığında dağlar, Ve nihayetinde bedenler de farksız kılındığında.
İşte o vakit bizim Yerimiz sarsılacak, Göğümüzün kudretleri titreyecek, pencereleri açılacak ve bütün Yeryüzünün yüzeyine her şeyi yok edecek, en yüksek dağları örtecek umumi bir Tufan gelecek, öyle ki bütün canlılar ölecektir, bu sular uzun bir müddet toprağın yüzeyinde kalacaktır.
Bedenlerimiz layıkıyla benzetilmiştir, Dağlara, ki yüce gezegenlerin ardından adlandırırız onları, Derinliklerine öyleyse cıvanın, Döndür onları ve kendini kınanmaktan uzak tut, Zira o vakit asil bir temaşa göreceksin, Nasıl her şeyin ipek misali yumuşak bir toza dönüştüğünü, Tıpkı peynir mayamızın sütümüzü şefkatle pıhtılaştırması gibi.
İşte haset edenlerin birçoğu Kutsal Yazı’yı böyle kinayeli kılmış ve yapıtlarını, kendisinde bazı benzerlikler bulunan çeşitli pasaj ve kısımların ardına gizlemişlerdir, madenlerine, yani Güneş ve Ay’a, ya bulundukları mevki sebebiyle dağlar demişlerdir, zira bunlar ekseriyetle dağlarda bulunurlar, ya da zıtlıkları hasebiyle böyledir, çünkü dağlar yeryüzünün üzerinde en yüksekte olduğu gibi, bunlar da yerin en derininde bulunurlar, yahut dağlar Güneş’e daha yakın olduğu için, bu madenler de diğer bütün bedenlerden daha fazla semavi tesirlere yakındır, aynı şekilde bazı benzerlikler sebebiyle onlara gezegenlerin adlarını da vermişlerdir. Lakin isim o kadar mühim değildir, asıl mesele şudur, Altın olan Bedeni al ve onu cıvaya at, öyle dipsiz bir cıvadır ki bu, kendi merkezini keşfetmedikçe onun merkezini asla bulamaz, Maddenin iktiza ettiği gibi onları Ateş ile hikmetle idare et, o vakit Altının ateşte gözle görülür biçimde sıvılaşacak, yani cıva imişçesine incelmiş görünecek ve nem, Beden tarafından ele avuca sığmaz bir toza dönüştürülünceye dek şişecek, köpürecek ve kaynayacaktır,
Tıpkı peynir mayasının sütü tabii olarak peynire dönüştürmesi gibi. Zerrelerine kadar olan bu topyekûn indirgenme, en koyu siyahtaki çürümenin kemalidir, ellinci günden evvel başlar ve değişken renkler içinde ninetinci gün civarında veya bundan evvel sona erer.
O vakit bedenlerin yitirmiş olur ilk suretini, Ve derhal diğer suretler giydirilir onlara, O vakit emeğini pek güzel sarf etmişsindir, Diğer hünersizler geçip gitmek zorundayken, Bilmeksizin felsefemizin sırlarını.
Böylece bir Bedene malik olursun, içine koyduğun gibi değil, çift cinsiyetli (hermafrodit), lakin henüz tek bir sureti olan bir Beden, ne de eski suretindedir, gerçi aynı neviden arızi ve nakıs bir surettir, ki bu nakıs suret hor görülmemelidir, zira bu küller Kralımızın mezarıdır.
Öyleyse hürmet et onun ve Kraliçesinin kabrine, şayet onların Doğudan kudret ve büyük bir celal ile döndüklerini görmeyi umuyorsan.
Altınını helak ettiğine asla hayıflanma, zira onu bu şekilde helak eden kimse kaybetmiş olmaz,
Aksine iyi tohumu iyi toprağa eker, oradan onu yüz kat fazlasıyla geri alacaktır, oysa bu Yapıtta altınını sakınan kimse, emeğini zayi eder ve hakiki anlayıştan mahrum olduğu için aldanır, zira bu işe sebeplerinin hakiki bilgisine malik olmadan girişmiştir.
Yine de bir hususu daha söylemeliyim sana, Her bir Bedenin üç buudu olduğunu, İrtifa, enlem ve bir de derinlik, Ki bunların vasıtasıyla çevirmeliyiz Çarkımızı tüm Kapılardan.
Öyleyse bu Sırra sahip olarak, ki binlerin tökezlediği tökezleme taşıdır bu, zira onca laflarına rağmen Bedenlerini helak edemezler, ki bu Alkahest ile yapılamaz, çünkü o bizim Yapıtımız için faydasız bir yoldur, ancak bizim cıvamız ile mümkündür, yani kırk gün zarfında yahut o civarda,
O vakit bir sonraki ilerleyişinizin ne olması gerektiğini bilin, zira kalsinasyon, Müellifler tarafından yapıtımıza verilmiş bir isimden ibarettir ve çürümenin sonuna kadar uzanır, bizim ilk kalsinasyonumuzdur.
Daha evvel bütün yapıtımızın üç devridaim ile tamamlandığını ve her devridaimin üç merhalesi olduğunu söylemiştim, şimdi de size bu üç merhalenin irtifa, enlem ve derinlik olduğunu söylüyorum,
İrtifa ve derinlik birleştiğinde enlemi meydana getirir ve böylece Çarkımız dönmüş olur, derinlik aşağıdaki Sudur, irtifa yukarıdaki Buhar yahut Sulardır ve bu ikisinin birleşimi bir kireçtedir (calx), ki bu da enlemdir, bu işlem sıvılaşma, süblimasyon ve kalsinasyon vasıtasıyla icra edilir,
Sıvılaşma çözer ve karıştırır, süblimasyon uçurur, ayırır ve yıkar, kalsinasyon ise birleştirir ve sabitler.
Girişinin Batıda olacağını bilerek, Eğer doğru yaparsan Kuzeye uzanacaktır geçidin, Ve orada Işıkların bütünüyle yitirecektir nurlarını, Zira orada doksan gece boyunca kalmalısın, Arafın ışıksız karanlığında.
Batıda ve kısır olan Sonbaharda başlamalısın, zira mahsuller o vakit toplanır, öyleyse sen Tabiatın eserlerinin hasadı olan Altını al,
eserler, kendiliğinden ise kısırdır, onu verimli kılmak için kış sağanaklarını getirmelisin ki bu Kuzey Enlemidir, bunlar vasıtasıyla Toprak yumuşayacak ve Tohumlar çürüyecektir, bu Tohumlar ise karnında gizli bir Ay bulunan yersel Güneştir.
Bu Işıklar bu Ameliyede kararacak ve peyderpey korkunç bir Gece Yeri ve Göğü gölgeleyecek, zift misali bir siyahlık çökecektir, bu siyahlık ve Tutulma ilk üç ayının sonuna dek sürecektir, belki 100 gün, belki 120, evet bazen vuku bulduğu üzere 130 gün sürer, bu vakti uzun sayma, zira Maddelerinin yüceltilmeden ya da yüceltilmezden evvel arındırılması şarttır.
O vakit derhal Doğuya doğru yol tut, [okunamadı] renkler binbir türlü çeşitliliktedir, İşte bu yüzden Doğuya doğru yükseliver, Zira Güneş orada gün ışığıyla yükselir, Yaza doğru, ve orada kendini eğlendir [okunamadı].
İşte o vakit Buharlarının yeniden geri döndüğünü göreceksin ve bunların Bedenin üzerinde kalıcı olmasıyla ışık belirmeye başlayacaktır ki bu bizim Baharımız ve Doğu mevsimimizdir, yükselen Güneşin bilhassa sisli bir sabahta karanlığı sayısız evvelki renkle dağıtması gibi, bizim Eserimizde de durum böyledir, o denli hayranlık verici renkler zahir olacaktır ki daha evvel insan gözü bu denli dar bir yerde böylesini görmemiştir.
Öyleyse sevin, zira Kralımız artık ölümün ıstıraplarına galebe çalmıştır ve işte O, kudret ve büyük bir celal içinde Bulutlarla Doğuya geri dönmektedir.
Artık Gece geçmiş ve Sabah sökmüştür, Kış bitmiş ve Bahar, güzel Nisan sağanaklarıyla tatlı tatlı gelmekte, en latif Mayıs Çiçeklerini aceleyle açtırmaktadır.
Kış; soğuk, ıslak, ayazlı ve balçıklı olmasıyla hüzünlü bir mevsim iken, Zevk Diyarları atların karnına dek çamur içindeyken ve lakin Bahar seneyi ve zevki kendi tatlı mevsimiyle geri getirirken, Eserimizde de siyahlıktan önceki ilk Ameliyelerin usandırıcı görünür, fakat siyahlıktan sonrakiler çok daha usandırıcıdır, zira bunun asla nihayete ermeyeceğini zannedersin, bu yüzden renklerin çeşitliliği, mükemmel beyazlığa varıncaya dek her gün ve her saat değişmesiyle neşe bahşeder.
Doğudan kalkıp Güneye doğru yüksel, Ve otur orada Ateşten bir Kürsüye, Zira Hasat oradadır, yani bir nihayet, Tüm bu Eserin, senin arzuladığın veçhile, Burada parıldar Güneş kendi Yarıküresinde.
Tutulmaların ardından celalli bir kızıllıkla, Tüm Metallere ve cıvaya hükmedecek bir Kral misali.
Burada konaklayıp duraklayabilir ve beyaz iksirinin celalinin sefasını sürebilirsin, fakat sakın yapma, zira sonunu beklemek senin için evladır.
O halde Ateşi biraz daha artırarak Yaz yahut Güney çeyreğine doğru ilerle, orada yeşil, sarı, lacivert ve benzeri birtakım renklerin ardından alev alev yanan Ateş misali parıldayan bir kızıllık elde edeceksin. İşte o vakit hakikaten Hasadına ve tüm Ameliyelerinin sonuna gelmiş olursun, zira artık Güneşin bunca zaman bulutlarla örtülüp tutulduktan sonra aşikar renklerle yükselmeye başladığını görürsün, artık yeterince yas tuttun, artık yas tutmana mahal kalmayacak vakit gelmiştir, zira Güveyi artık Odasından çıkmıştır ve Güneş bir mükafat kazanmak üzere yiğit bir Cengaver gibi meydana atılmıştır, şimdi Şairin şu dizesinin tahakkuk ettiği vakit gelmiştir,
Ne te poeniteat faciem fuligine pingi, Adferet haec Phoebi nigra favilla jubar. [NOT: "Yüzünün ise bulanmasından elem duyma, Phoebus'un bu kara külü ışığı getirecektir."]
Artık Barış Kralımız Hükümranlığına kavuşmuştur, O'nun İdaresi, parcere subjectis & debellare superbos şeklindedir [NOT: "Boyun eğenleri esirgemek ve mağrurları dize getirmek"]. Zira marazlı ne varsa Kralımız iyi edecek, aksak olanı iyileştirecek ve isyankar olanı bastırıp boyun eğdirecektir. Sic Regis ad exemplum totus componitur orbis [NOT: "Böylece tüm cihan Kralın misaliyle intizama kavuşur"].
Ve tek bir Cam kapta yapılmalıdır tüm bu iş, Şekli bir Yumurtaya benzeyen ve iyice kapatılmış.
Zira Filozofun dediği gibi tüm bu Ameliyelerimiz gizli Ateşimizde, saklı Fırınımızda ve tek bir Kapta icra edilir, çünkü bu Ameliyelerden herhangi birini elinle yapmayı tasavvur edersen mutlak bir dalalet içindesindir. Yumurta adını verdiğimiz Kabımız, Malzemelerimiz içine konulduğunda öyle kapatılmalıdır ki Ruhların dışarı kaçması yahut Havanın içeri sızması katiyen kabil olmasın, aksi halde Eserimiz ziyan olur.
O vakit Ateşlemenin mikyasını bilmelisin, Bu bilinmezse Eserin baştan ayağa heder olur. Camın asla elinin dayanabileceğinden daha sıcak olmasın, Çıplak elinde tutulabilecek derecede kalmasına müsaade et, Filozofların bildirdiği üzere ziyan olma korkusuyla. Bu yapıldıktan sonra Kabımızı ve Maddemizi Ateşe koyar ve Eser tamamlanana dek el sürmeden öylece bırakırız, böylece
Böylece felsefecinin, cam kabını ve içindeki ameliyeyi seyretmekten, ateşini de sanatkarane bir surette idare etmekten gayrı yapacak hiçbir işi kalmaz. Dolayısıyla Taş bir kez işe koyulduğunda, bütün maharet harici ateşi idare etmektir, bu ateş felsefecinin dediği gibi ya her şeyi kemale erdirir yahut her şeyi mahveder, şayet ateşin hareket noksanlığından ötürü pek yavaş olursa, neredeyse hiçbir vakit bir netice göremezsin, şayet pek harlı olursa, talihini küller arasında aramak mecburiyetinde kalabilirsin. Bu sebeple idarede ifrata kaçma, daha büyük bir emniyet için de cam kabının boynu bir karıştan kısa olmasın, lakin ne kadar münasip görürsen o kadar uzun olsun, acemi biri için boyun ne kadar uzun olursa o kadar iyi işler ve ameliye o kadar büyük bir emniyetle icra edilir.
Fakat bizim itiyat ettiğimiz mutad uzunluk takriben 12 yahut 14 inç yüksekliğindedir, bu irtifaya cevaz verilince fırınını öyle tertip et ki cam kabının tepesinden takriben 3 yahut 4 inçlik kısım dışarı çıksın, bu kısım athanorunun kapağından dışarı uzanabilir, şayet bu boynun herhangi bir cüzüne elin yanmaksızın dokunabiliyor veya tahammül edebiliyorsan, ateşinden korkma, onu korkusuzca kaynat, cam kabın mukavim olsun ve ateş ne kadar tez olursa o kadar hayırlıdır. Yine de bilesin ki fırının buna muvafık olmalıdır, zira felsefecilerin evvelce bizim fırın sanatımızı kullandıklarını zannetme, onlar fırınlarını tuğladan yahut topraktan yaparlardı, üzerlerinde cam kaplarının boyunlarından bir kısmın dışarı çıkmasına yarayan delikler bulunan pişmiş toprak kapakları vardı, bunların üzerine de diledikleri vakit kaldırıp tekrar koyabilecekleri bir kapak yerleştirirlerdi, bu pişmiş toprak kapak bizim demir kapaklarımız gibi harareti aksettirmezdi, felsefeciler kapağın deliğinden dışarı çıkan camın o ucuna hiçbir zarar görmeksizin dokunabilirlerdi ve buna ellerinde tahammül edebilmeleri vasıtasıyla hararetlerinin kıvamını tayin ederlerdi.
Bundan ötürü fırınında kapağın yahut tepe kısmın her tarafı en az yarım inç kalınlığında iyi bir luting harcıyla sıvansın, böylece yuvanın boşluğunda aksi takdirde husule gelecek olan pek yakıcı bir hararetin bulunmayacağından emin olursun, ateşini de gönlünün dilediği gibi idare edebilirsin, dışarı çıkan cam kaplarının boyunlarını örtmen icap etmez, böylelikle Ripley’in şu sözünün hakikat olduğunu görürsün, eserin pek muvaffakiyetle ilerleyecek ve cam kabına elinde daima tahammül edebileceksin, bütün felsefecilerin hakiki muradı da haddi asla aşmaman için kat'i bir kaide vermektir, o da yuvan örtülü olmak ve cam kaplarının boyunlarının uçları dışarı uzanmak şartıyla, kabının herhangi bir cüzüne dokunmaya tahammül edebildiğin müddetçedir.
Lakin talimime bir de şunları dinleyerek dikkat kesil, Sakın ha kabını ne açasın ne kımıldatasın, Başlangıçtan ta sonuna erene değin, Gayrı türlü edersen amelin asla murada ermez. Böylece gayet muhtasar olan bu fasılda vesaire.
Ve bunun bütün hakîmlerin idrakine muvafık olduğu umumun şehadetiyle ve Ripley’in şu kelamıyla aşikardır, Bak (der o), amelin evvelinden ahirine dek kabını açmayasın ve kımıldatmayasın. Demek ki cam kaba dokunmak, kabı açmaksızın ve kımıldatmaksızın kabil olan cinsten olmalıdır, zira tohum neşvünema bulmaya başladığında huzuru bozulursa eser şüphesiz heba olur yahut en azından öyle bariz bir surette zayıflar ki vakt-i merhununda sana hakiki işaretleri pek güç verir. Bu sebeple Yumurtanı yuvana koyduğunda, maharet hasıl oluncaya değin ona ilişmekten hazer et, fakat bir tel yahut buna benzer bir nesneyle veya kapağındaki bir delik vasıtasıyla cam kabının boynunun şuraya buraya sarsılmasını meneyle, zira aksi halde buna pek meyyal olacaktır. Böylelikle İnhilal [Çözünme] faslı olan bu ikinci Kapıyı kısaca gözden geçirmiş oldum, bu kapı hakikatte kalsinasyon ve tefrik ile birdir, zira mütemadi bir süblimasyon vasıtasıyla Cismin inhilali vuku bulur ve nihayetinde Ruhların donması husule gelir, çünkü onlar tekraren yükselmekle artık daha fazla yükselemeyecek bir mertebeye varırlar, kabın dibinde hep birlikte baki kalırlar ki bu da kavuşumdur, bu kavuşum esnasında kalsinasyona uğrayıp çürüyene dek kabarır, kabarcıklanır ve kaynarlar.
Güneşin zerreleri misali gayr-ı mahsus olan siyah Toprak, çürümenin en ali derecesidir, bu da daha evvel hiç kimse tarafından bu kadar vazıh bir surette ifşa edilmemiş bir sırdır.
Güneş battı, en karanlık Gecenin Billur Göğü örtmesine şaşmamalı, Ay tutuldu, ışığının bizden Gizli kalmasına hayret edilmez hani. Güneş meyledip gitti Kuzey Kutbuna, Aman ne büyük tebeddül oldu baksana!
İnci taneleri bir Kömüre döndü, Bütün parlaklık büsbütün söndü. Bütün ihtişamını sergileyen O parlak Apollon mudur bu? Işık kaybolmazdan evvel Gündüz gibi parıldayan dilber Phoebe midir bu? Şanı ve şöhreti cümle Âlemde Çınlayan Kral mıdır bu? Diyar diyar nam salmış olan Kraliçe midir bu, ah ne acayip şey,
Böyle bir ihtişam, böyle bir letafet zeval bulsun! Evvelce Venüs’ten ziyade parlayan, Nasıl da tez elden eskisinden Daha ziyade murdar kılınsın! Erir Yeryüzü, Gökler yağmur döker, Yumuşayan Kayalar, Su gibi görünür, sonra kesifleşir tekrar, Tüm nemleri tükenene kadar. Küllere dönerler, zira Topraktılar, Bu Toprak da sudan neşet eder, Nihayetinde berrak bir Suya erirler, O Su ki her şeyi Ruha tebdil eyler. Yuva Topraktır, bu yüzden donup kalırlar Pırıl pırıl inci misali bir çiğe, Taze İnci gibi parıldayan, üzerine Kuru ve taze bir Cisim süzülüveren.
Ve o vakit Güneşin zerreleri misali cüzler İncelikleriyle zahir olur, Sevin gayrı, zira yolunun yarısını tükettin, Korkmak için hiçbir sebebin yoktur. Kıvılcımlı kırmızıyı görene dek devam et, Ah ne saadet o manzarayı görmek! Onun rehberliğinde Kraliyet Sarayına erip, Ebediyen bahtiyar olacaksın nihayet.
Ne mutlu yeni doğan Güneşi bulmaktan geri kalmayanlara,
Daha ne mutlu yenilenmiş bir zihinle, Huzuru yalnızca Tanrı’da bulanlara.
Üçüncü Kapı Üzerine Bir Şerh, Bu Kapı AYRIŞTIRMADIR
Açılan Üçüncü Kapı, Bu Kapı AYRIŞTIRMADIR
Ayrıştırma her bir cüzü diğerinden böler, Latif olanı kesiften, yoğunu inceden, Lakin el ile yapılan ayrıştırmayı bir kenara bırakasın, Zira o ahmaklara mahsustur ve pek az semere verir. Oysa bizim ayrıştırmamızda Tabiat durup dinlenmez, Unsuriyet niteliklerini taksim eder, Hepsi beşinci bir dereceye dönüşene dek.
On iki Kapıdan ikisini geride bırakıp, üçüncüsü olan Ayrıştırmaya gelmiş bulunuyorum, bu ameliyeyse maddeler birbirine tutunmaya başlayacak kadar uzun süre devrettirildiğinde başlar.
Kadim bilgeler bu ameliyeye Unsurların Taksimi adını vermişlerdir ve bunun akabinde ebedi bir birleşmeyle raptedilmesi gerektiğini söylerler. Bu Ayrıştırmaya başkalarınca Tabiatların Çıkarılması denir ve ayrılan kısımlar iki ejderhaya benzetilir, biri kanatlıdır, diğeri ise kanatsız.
Yaşı ve saffeti bakımından Hermes’ten sonra en mümtaz kişi olan Artephius, bu Ayrıştırmaya Büyük İş’in Anahtarı der, ona göre bu, semavi ve latif olanın yükseğe, yani kabın üst kısmına çıkması ve orada semavi bir cismin yahut ruhun tabiatına bürünmesi, kesif olanın ise aşağıda, arzi bir cismin tabiatında kalması için daimi bir buhar içinde icra edilen bir süblimasyondur, zira maddemizin nihai gayesi, tıkız ve kuru olan cisimleri ruhani bir dumana dönüştürmektir ki bu da ancak süblimasyon ve taksim yahut ayrıştırma yoluyla kabil olur.
Şu halde bizim ayrıştırmamız, pek çok ahmak simyacının tevil ettiği gibi anlaşılmamalıdır, onların pek övündükleri unsurları vardır ki bunlar hakikatte el yordamıyla, beden gücüyle yapılır, cam kap her seferinde yerinden oynatılır, değiştirilir yahut yenilenir.
Bizim ayrıştırmalarımız, ameliyemizin mahiyetini bilmeyip bu tür ahmakça hülyalara kapılan birçoklarının zannettiği gibi süzgeçle yahut ayırma hunisiyle [per tritorium] de yapılmaz.
O halde ameliyemizde her şeyi yapan Tabiattır, o mahir bir zanaatkâr gibi asla intizamsız karışımlar meydana getirmez, lakin evvelemirde rutubetin yükselmesini sağlar, bu rutubet dışarı çıkamadığından damlalar halinde yoğunlaşır ve nihayetinde aşağıdaki cisim vasıtasıyla keskinleşmeye başlayana dek iner durur, zira tabiatı icabı, irtibatlı bulunduğu cismani bir tözden mükerreren damıtılan (kohobasyon) her türdeş rutubet, onun tarafından keskinleştirilir.
Şu halde Altın, hararet ve kuruluk gibi fail niteliklerin cıvadan daha ziyade bulunduğu bir cisimdir ve cıva onun üzerine mükerreren damıtıldığında biraz daha ateşli yahut sıcak olmaya başlar, evvelce daha ziyade sulu olan buharlar ise artık daha havadar bir hal alır ve devam eden kohobasyon vasıtasıyla su, Güneş tabiatından gittikçe daha fazla pay alır, nihayet bu hararet yahut kükürt cıvayı dölleyerek onun yeni bir cisim yahut beşinci öz halinde pıhtılaşmasına yol açar, bu da eski cismin, yani Toprak yahut Hermes’in Ağacının Külleri denen şeyin bozulup çürümesinden sonra vuku bulur.
Toprak suya dönüşür ve siyah bir renk alır, Ardından su havaya döner, gayet beyazdır. Sonra hava ateşe, hiç şüphe kalmaz artık, Bunlardan hasıl olur büyük sevinç veren Taşımız.
Lakin bu Ayrıştırma hususunda çok daha fazlasını beyan etmeliyim, Ve Ayrıştırmaya filozoflarca şöyle denir, Muhtelif niteliklerin Dörtlü taksimatı.
Şu halde ameliyemizin usulü şöyledir, Toprak, yani Güneş, cıvamızın içinde öyle bir oranda kaynatılır ki cıva duman halinde sürekli yükselebilsin ve damlalar halinde aşağı inebilsin, aşağıdaki cisim ise eriyik halde dursun ve kaynasın, derken su kuruyacaktır, bunun altındaysa bir karalık gizlidir ve su kuruduğunda bu karalık Karga Gagası gibi zuhur edecektir.
Sonra bu toz yeniden yumuşayacak ve 40 gün boyunca dumansız bir çürümenin ardından yeniden bir duman salacaktır, bu duman her şey uçucu ve havadar bir hale gelene dek yükselip inecek, derken siyah renk zeval bulacak ve beyazlık aşikâr olacaktır.
Siyahlıktan sonra zahir olan bu beyaz diril cıva yahut canlanmış cıva büsbütün pıhtılaşacak ve ardından dadısı Toprak olan bir Ateş kesilecektir, işte o vakit dört unsura malik olursun, yani tabiatlarını beyaz Taşın en yüksek kemal derecesine kadar mükerreren damıtmışsındır, artık daha ileri gidemezsin, geri dönüp kırmızı Taşa erişene dek aynı Çarkı çevirmelisin.
Böylece hem kırmızı hem de beyaz büyük iksirlerimizin hakiki esaslarına ve ameliyesine malik olursun ki bunlara bir kez sahip olduğunda kafi derecede servetin olur ve bu hayatta gayrısına muhtaç kalmazsın.
Bu bahiste başka bir şey söylenmese bile, hakiki Ayrıştırmamızın hakikatini sana göstermeye yetebilirdi, lakin filozoflar bundan çokça bahsettiklerinden ve hakikatte bütün iş hakiki suyumuzun hakiki cismimiz üzerinde su vasıtasıyla cisim uçucu kılınana, akabinde cisim vasıtasıyla su sabitlenene dek inip çıkmasını temin etmekten ibaret olduğundan ve bu menzile erişilene dek mevsimi geldikçe dört Nitelik gidip gelecek, duraklarına muvafık renk değişiklikleri husule getirecektir ki bunu temaşa etmek filozofa sürur verir.
Bu Ayrıştırmaya dair benzer bir mecazın şöyle dile getirildiğini görürüm,
Şayet idrak sahibiysen kıymetli Taşımızdan, Yanmaz yağı ve Suyu çekip çıkarırsın, Ve bunun için kömürlere üflemen de icap etmez.
Kimi kimseler bu felsefi işlemleri Kutsal Yazıların bazı kısımlarıyla kıyaslama hevesine kapılmıştır, oysa ben felsefeyi kendi sınırları içinde tutmayı ve orada felsefenin anlaşılmadığı durumlarda Kutsal Yazıyı buna alet edip mecaza dökmemeyi yeğlerim.
Elimizdeki meseleye gelirsek, aralıksız kaynatma vasıtasıyla Eserimiz, sirkülasyonda olduğu gibi, yükselen rutubette gerçek bir değişim sergileyecektir, ilki beyaz olacak ve uzun bir süre böyle devam edecektir ki buna Su veya Balgam denir, ardından Su renklenecek ve kabın çeperleri boyunca hemen yükselecektir ki buna Yağ denir, bu Yağ yanıcı değildir, zira Güneş’in hakiki kükürtüdür ve bu sebeple cıva kadar kalıcıdır.
Yine de yanılma ve yanıcı olmayan bir Yağdan bahsettiğimiz için Eserimizin, bazılarının ahmakça hayal ettiği üzere, yanıcı olan her şeyi yakıp kül ederek geriye yalnızca o yanıcı olmayan Yağın kalmasını sağlamak adına bir rüzgâr fırınının yahut körüklerin ateşiyle icra edileceğini sanma, zira uçucu öznemizin tamamı, en yüksek şiddetindeki ısısı ancak pek belirsiz bir kırmızılıkta olan, güçbela fark edilen ve en düşük derecesinde ise bunun yarısı kadar dahi güçlü olmayan yahut nihayetinde yarısı kadar olan gizli athanorumuz içindeki mutedil bir kaynatma ile yanmaz bir sabitliğe dönüştürülür.
Bunu kolay ve besleyici bir ısı ile yap, Önce nemli ateşle, ardından kuru olanla, Balgamı sabırla dışarı çekerek, Ve ardından diğer tabiatları ustalıkla, Toprağını susayana dek kurut, Kalsinasyon ile, yoksa boşuna çabalarsın, Ve sonra ona nemi yeniden içir.
Bu, bedenlere dostane olan bir ısıdır, zira ruhun yükselmesini sağlar fakat yine de geri dönmesine izin verir, onun bu yükselişi ve geri dönüşü sebebiyle alttaki Madde sürekli nemli kalır ve aralıksız bir hareket ve buharlaşma ile kaynar ki bu buharlaşma gece gündüz, her saat ve her dakika durup dinlenmeksizin yükselir ve geri döner.
Dipteki bu nemli Hava yahut sıvı suret, kaynama ve ruhani bir duman yahut buhar salma haliyle birlikte (ki Artephius’un dediği üzere bütün Üstatlık bunda yatar) yaklaşık altı hafta yahut o civarda devam eder, ardından bu kaynama zift gibi bir kabarmaya ve mayalı bir hamur gibi kabarıp şişmeye döner, o andan itibaren Bileşik gittikçe daha da kuruyacak, nihayetinde zift karası atomlara yahut tutulamayacak kadar ince bir toza dönüşecek ve dumanlar altı hafta boyunca dinecektir.
Bu sebeple kaynatmada sabırlı ol ve başlangıçta beyaz ve balgamlı olarak yükselen Suyunun renk değiştirmeye başladığını, camın içinde buharların rengi bozulmuş halde yükseldiğini görene dek büyük bir itimatla bekle.
Ardından gebe kalınan bulut doğurulana dek kaynatmaya devam et, zira bu işlemde tohumların karışmaya başladığından ve sana Tabiatların Kavuşumunun başladığına dair bir işaret vereceğinden emin olabilirsin, bu işaret de camın iç bükey çeperlerinin sanki saf altın yapraklarıyla kaplanmışçasına yaldızlanmasıdır.
Dipteki Toprak görünmeye başlayana ve Bileşiğin nemi kurulukla, kara renkle nihayete erene dek kaynatmanı sürdür, bu senin doğru ilerleyişinin şaşmaz bir işaretidir ve bu olmadan Üstatlığa asla erişemezsin.
Unutma ki bu kalsinasyonda kabının üst kısmında aşağıya inmeyen bir miktar Su bulunur ve dumanların dindiği sırada Beden kalsinasyona varacak derecede ziyadesiyle kurur, bu işlem tamamen kemale erdiğinde Su adeta mıknatısı andıran bir kudretle aşağı çekilir ve ardından ikinci bir sıvılaşma vuku bulur.
Ayrışmayı böylece defalarca yapmalısın, Sularını iki kısma ayırarak, Öyle ki incesini kabasından çekip alasın, Toprak aşağıda kurşuni renklerde kalana dek, O Toprak bütün eziyetlere dayanmak üzere sabitlenmiştir, Diğer kısım ruhanidir ve uçar, Lakin sen hepsini tek bir şeye dönüştürmelisin.
Fakat daha evvel değinildiği üzere bütün Eserin anahtarı olan ve sayesinde her gün ve her saat durmaksızın Ayrışmanın gerçekleştiği Süblimasyon Eserimize geri dönelim.
Böylece Sular Sulardan ayrılır, yani yukarıdaki Sular aşağıdaki Sulardan ayrılır, zira Suyun bir kısmı bir duman gibi yukarı yükselir ve pıhtılaşıp camın çeperlerinden damarlar gibi damlalar halinde aşağı süzülür, bir kısmı ise aşağıda Beden ile kalır ve onunla birlikte gözle görülür biçimde ve durmaksızın kaynar.
Bu Eser vasıtasıyla Bedenin latif yahut ince kısımları ile Suyun ince kısımlarının yükselip karıştığını, Bedenin kaba kısmı ile Suyun kaba kısmının ise aşağıda birleştiğini görürsün, biri birlikte süblimleşerek, diğeri ise birlikte kaynayarak, böylece dipteki Bedenin iki kısımdan, yani Güneş’in en sabit kısımları ile Ay’ın daha kaba kısımlarından meydana gelir, Suyun ise iki kısımdan, Güneş’in Ruhu ile Ay’ın Tininden oluşur ki bu da Sabitlemenin hakiki mistik zeminidir.
Böylece hem Suda hem de Bedende Ruhani ve Semavi olan ne varsa aralıksız bir Buhar halinde süblimleşerek hafifçe yükselir ve camın üst kısmında bir Tin tabiatına bürünür, daha kaba, topraksı ve cismani olan ne varsa dipte bir Beden tabiatı alacaktır ki Ruhu ayrılmış olan bu Bedenin rengi zift gibi Kara olacaktır.
Bu Beden, Beden ile Su arasında orta bir cevherdir, bir [okunamadı], yeni bir Beden yahut Adamica terra’dır [NOT: Âdem toprağı, ilk saf madde], sabit olan ile sabit olmayan arasında bir vasatadır, henüz o kadar
Güneş kadar sabit olmasa ve cıva kadar da uçucu bulunmasa bile, bu Ameliyeye lüzumlu bir Ateşe dayanacak, duman yahut buhar çıkarmaksızın altı hafta boyunca ikamet ettiği bu Arafımızın bütün elemini ve kederini çekecek derecede sabittir. Ruh ise narin bir nesnedir, Ateşe dayanamaz, ondan kaçar ve Camın en üst kısmında eğleşir, yalnızca dumanlar yükseldiği müddetçe, yukarı çıkanlar yukarıdakilerle durmaksızın buluşur, nihayet pek iri damlalar teşkil ederek aşağıya düşerler, dumanlar dindiğinde ise, Ruhun Camın Çukurunun aşağı akıtmadan tutabileceği kadarı, tam bir Kalsinasyon kemale erene değin yukarıda kalır ve ardından Manyetik bir hassa ile aşağı çekilirler.
İşte Camın Maddeye nispetindeki bütün sır buradadır, yani Cam, içi aşağıda kalan Beden Atomlarına ayrışarak çürürken (Kalsinasyondan sonra kuru gözenekleri sulamak üzere) kafi miktarda Suyu tutabilecek büyüklükte olmalı, bundan daha büyük olmamalıdır. Ardından Suyu Toprağın üzerine geri getireceksin ve tam bir birleşme husule gelinceye, Ruh Beden ve Beden de Ruh oluncaya, hepsi hakiki Ateş yahut Tentür kılınana değin yeniden deveran ettireceksin, bu hakiki Ayrışma mezkur Kavuşumun sebebidir ve onsuz bu Ameliye vücuda gelemez.
Sonra Yağ ve Su damıtılacak Su ile, Ve onun yardımıyla kavuşacak harekete, İyi koru bu ikisini, ziyan etmeyesin diye Gereğince kapatılmadığından Eserini, Ve Camı eriterek yap tıkacını, Kabının tepesiyle birleştir onu, İşte o vakit felsefi tarzda mühürlenmiş olur kapısı.
Kavuşumdan sonra vaki olan bu ikinci Deveranda, artık ne aşağıda Beden ne de yukarıda Ruh kalacaktır, bilakis hepsi bir bütün olacak ve Kükürt olan Beden, her nereye uçarsa uçsun Ateş üzerinde daima Ruhu takip edecektir. [okunamadı]
Bütün bunların zahiri sebebi ilk Suyumuzdur, her ne kadar hakir görünse de pek kıymetli addedilmelidir, zira ziyadesiyle değerlidir, onun hassası sayesindedir ki Toprağımız bir Su meydana getirir ve onun Ruh ile birlikte yukarı uçmasını sağlar, nihayetinde mezkur Ruh ile Bedeni birleşmeye cezbeden Güneşimizin Canıdır bu, aksi halde bu birleşme asla vaki olmazdı, ve derken Beden kendi tabiatının ötesine geçerek yükselir, Ruh ve Can ile birlikte Ateş üzerinde durmaksızın hareket eder, zira artık hepsi ayrılmaz bir surette bir olmuştur, buna da Annenin doğurduğu Evladın karnına mühürlenmesi denir [NOT: Sabit olan maddenin çözülüp süblimleşen buharın içine hapsolarak onunla kaynaşması kastedilmektedir], yani aşağıdaki Toprak, kendisinden yükselen Su ile öylesine birleşmiştir ki, bu hakiki Kavuşumun ardından gelen bu Ameliyede bir daha asla ayrılmazlar, bilakis birlikte süblimleşir ve yetkin bir Kemalat vaki olana değin durmaksızın hareket edip başkalaşarak mütemadiyen aşağı inerler. Mademki bütün Ustalık,
ceninimizin teşekkülü esnasında Kapta bulunan ve büyük Rüzgarlar tesmiye olunan Buhardan ibarettir, öyleyse Ruhların uçup gitmemesi için pek büyük bir dikkat gösterilmelidir.
Şayet Camın muhkem bir muhafazası yoksa Ruhlar muhakkak uçup gidecektir, evvela bunlar latiftir, yalnızca bu da değil, alttakilerin kaynamasına ve daima hareket etmesine, alttakilerin her an deveran etmesine sebep olması gereken Ateşimiz yüzünden büyük bir şiddetle yukarı yükselirler, üçüncüsü, Çürüme esnasında Beden ile Ruhlar son derece latif bir koku neşrederler, bu kokunun da içeride tutulması şarttır. Bütün bunlara mani olmak için, tıkacın da Camının herhangi bir yeri kadar berk olmalıdır, mezkur olduğu üzere Cam kavi, boynu uzun ve sağlam olmalı, boyun kısmı bir Kandil yahut Kömür ateşiyle eritilerek kapatılmalı, Camı gevrek kılacak derecede fazla bükülmeksizin iyice mühürlenmelidir, lakin kıskaçla sıkıştırılıp ardından aynı hararette tutularak, berrak ateşin içinde bir o yana bir bu yana çevrildiğinde, Cam tıpkı diğer kısımlarında olduğu gibi tam manasıyla kapalı ve pürüzsüz bir yüzeye kavuşacaktır. Filozofların Camlarını emniyete aldıkları hakiki ve şaşmaz yol budur. Yavaş yavaş soğumaya bırakın ve soğurken çatlamaması hususunda fevkalade ihtiyatlı davranın, [okunamadı]
şayet ne kadar küçük olursa olsun bir çatlak husule gelirse, buna asla göz yummamalısınız, aksi takdirde içerideki rüzgarlar zayıf ve kusurlu bir yer bulduğundan Camın oradan patlamasına sebep olur.
Taşını dirilteceğin o Suyu, Gözet ki damıtasın onunla amel etmeden önce, Kendi başına tam on beş kere, Ve bu müşahede ile anlayacaksın gerçeği, Tortulu pisliklerinden arındığı vakit o, Zira kimi kimseler çoğaltabilir onu Satürn ile, Ve benzeri maddelerle, ki biz bunları lanetleriz.
Böylelikle Eserimizin Kuralı mucibince nasıl tanzim edilmesi gerektiğini görmüş oldun, lakin asıl mühim madde Suyumuzdur.
Artephius'un bildirdiği üzere bu Su, Dağların Sirkesidir ve Eserimiz için yegane Alettir, bunun
Hazırlanışı, ifşa edeceğimiz üzere, Kohobasyondan ibarettir. *Introitus Apertus* adlı küçük Risalemde ve *Ars Metallorum Metamorphoseos* isimli diğer Eserimde, bir Tarif vermeksizin bu hususta bir insanın söyleyebileceği kadar çok şey söyledim, lakin İrfan sahibi kimseler için orada yazılmış olanlar her türlü Tariften çok daha üstündür. Şunu beyan edeyim ki, evvela pek harikulade bir usulle kohobasyona tabi tutulmalıdır (zira bu, Dünyada benzeri olmayan bir Kohobasyondur), muayyen bir adede erişene değin defalarca tekrarlanmalı, akabinde hiçbir katkı maddesi olmaksızın kendi kendine, saf bir Su elde edesin diye tekrar tekrar damıtılabilir ve damıtılmalıdır.
Yabancı karışım, İncili çiğ tanesi gibi yükseldiğinde, onun kâfi derecede saf olduğunu anlayabilirsin, bu da ancak tüm pislik merkezden dışarı atılıp yüzeyden yıkanıp temizlendiğinde vuku bulur,
O vakit Suyun öylesine mükemmel bir keskin [pontik] kabiliyete sahip olur ki Jüpiter’i, Satürn’ü yahut Venüs’ü cıva ve kükürde ayrıştırır, zira metallere onların hakiki Madensel Suyu sıfatıyla hükmeder, dünyada bizim cıvamızdan başka hiçbir cıva böyle değildir ve ehillerce (adept) malum olan sebepler dolayısıyla olamaz da, ki bu sebepleri beyan edecek olsam, onları kolaylıkla kavrayamayacak kadar ahmak bir kimse dahi bulunmazdı, zira pek aşikârdırlar. Şimdilik bu cıvaya dair yalnızca şunu söylerim,
metalların Anası olduğunu ve bu sebeple, onların kükürt ve cıva ilkelerini birbirinden ayırarak onları indirgeme kudretine malik bulunduğunu, lakin cıvamızı böylesi bayağı işlerde istihdam etmeyi bir ziyan sayarız, zira bu suretle onun cevherini zayi ederiz.
Yalnızca Altın onun içinde boğulur, yani parçalarına ayrıştırılmaksızın indirgenir, fakat kükürt ve cıva bir müddet müstakil kalsalar dahi, Su ile birleşecek ve birbirlerine katılarak ebediyen öyle kalacaklardır, diğer metaller ise erimelerinde böyle davranmazlar, zira onların kükürtleri kâmil olmadığından yüzeye atılırlar ve bir daha asla birleşmeye kabul edilmezler, çünkü onlar gayrimütecanistir.
Damıt onu öyleyse temiz olana dek, Ve Su gibi akıcı, olması gerektiği şekliyle, Renkçe Gök gibi berrak ve parlak, Muhafaza ederek hem suretini hem ağırlığını,
Hermes onunla ıslattı Ağacını, Şişesinde, dimdik büyümesini sağladı onun, Alacalı Çiçeklerle, bakması ne hoş bir temaşa.
Bir parça uzaklaştığımız bahse geri dönecek olursak, Suyun,
gayet temiz olana dek bunca uzun damıtılmalıdır, zira Filozof’un buyurduğu üzere, ilk işin cıvanı temiz kılmaktır ve ardından temiz cıvanın içine temiz Cisimler koymaktır, zira murdar olandan saf bir Tevellüt beklemeye kimin hakkı olabilir? Suyunun bir sonraki vasfı, akıcı olması gerektiğidir, tıpkı sair cıvalar gibi ince ve akıcı, zira zahiri nispet bozulmuşsa, bu hal batıni tabiatın teşevvüş içinde olduğuna delalet eder. Aynı zamanda pek parlak bir renkte olmalıdır, tıpkı fırçalanıp parlatılmış saf Gümüş misali, nitekim Artephius da böyle buyurur.
Bundan ötürü muayyen bir Filozof, Suyumuzun suret itibarıyla Semavi bir Cisme benzediğini ifade eder. Suyumuz, bazılarının beyhude tahayyül ettiği ve bizzat benim de delalet içinde olduğum demlerde zannettiğim gibi, duru ve şeffaf bir mayiye tahvil edilmemelidir, bilakis cıva formunu saf ve bozulmamış halde muhafaza etmelidir.
Aynı zamanda pek ağırşandır, öylesine ağırdır ki dünyadaki sair bütün cıvalardan biraz daha vezinlidir.
Yegâne cıva budur ve bütün cihanda bundan gayrı İşimizi hitama erdirebilecek hiçbir nesne yoktur, Hermes bununla
Bedenini ıslatmış, onun çürümesini ve kokuşmasını temin etmiştir. Bu Su vasıtasıyla Beden nebatî bir Ruha kavuşturulacaktır, zira Körpeler, Yapraklar ve Dallar verircesine neşvünema bulacak, akabinde Zerreler gibi Toz haline çözülecektir. Bu ameliyenin cereyan ettiği esnada pek çok renk zuhur edip kaybolacak, doğup batacaktır, bu temaşa edene hoş bir manzara teşkil edecek ve aksi halde ziyadesiyle usandırıcı görünecek olan vakti hayretengiz biçimde kısaltacaktır.
Bu Su zehirli Engerek gibidir [NOT: Tyre, zehiri tiryak yapımında kullanılan engereği (Lat. vipera / Fr. thiriak) imler], Ve onunla vücuda getirilir o kudretli Tiryak, Öfkesi ziyadesiyle şiddetli bir zehirdir o, Tasavvur olunamaz bundan daha amansız bir zehir, Bu sebepledir ki Eczacılarda sıkça aranır, Lakin hiç kimse onunla helak olmaz, İksirleşip Şifaya tebdil olduğu andan itibaren.
Filozoflar bu Suya kendi Zehirleri adını verirler ve hakikaten de pek müthiş bir ağu gibidir, yani karışımına girdiği Güneş’in Bedenine nispetle böyledir, lakin İnsan Bedenine tesirinin ne olduğunu ben bizzat tecrübe etmediğim gibi bir başkasına da vermedim ve onlardan birinin dahi verdiğine kani değilim.
Fakat onun vasıtasıyla ve ondan vücuda getirilen Deva hususunda şu muhakkaktır ki dünyadaki bütün Devaların en ulvisidir, zira hakiki Hayat Ağacı’dır (Arbor vitae) ve buna malik olanların bu babdaki umumi arzularına kifayet eder, çünkü harikulade ve mucizevi bir surette haiz olduğu İyileştirici kudretinden maada, bünyemizi Teşkil Eden ilkelere değin nüfuz edebilir ki hiçbir madensel Deva buna muktedir değildir.
Paracelsus, Kendi Yenileyici ve Diriltici İlaçları ile (ki bunların sırrına ermişizdir, zira onun gizli Alkahest’ine vakıfız, ömrüm vefa ederse buna dair müstakil bir Risale kaleme alacağım) pek ziyade övünse de, Hayatın köküne erişebilecek olan ne onun Haenatina’sı, ne Gizemleri (Arcana), ne İksirleri, ne Özleri (Essentiae), ne de şüphesiz pek asil Devalar olan sair sırlarıdır, oysa bu Su buna muktedirdir ve bunu ifa edecektir, zira her şeyi kemaliyle yerine getirir, yalnızca Allah’ın takdirine galebe çalamaz, zira o hüküm olmasaydı bir insanı hakikaten ölümsüz kılabilirdi, nitekim Gençliği tazeler, İhtiyarlığı geciktirir
ve insanı en mükemmel ve kâmil sıhhate kavuşturur, kuvveti fevkalade artırır, dahası saçları dökülmüş olanların saçlarını yeniden bitirmekle kalmaz, ak saçlı başı gençlik rengine tebdil eder ki bu saçlar uzun yıllar boyunca bir daha ağarmaz, hatta şayet kullanımı bihakkın bilinse ve layıkıyla tatbik edilseydi ebediyen de ağarmazdı. Binaenaleyh Deva haline geldikten sonraki bu hayretengiz kudretine bakarak Filozoflar, kıyas yoluyla onun evvelce en büyük ağu olduğu hükmüne varmışlardır, zira onların (en büyük zehirden en yüce Deva hasıl olur) mevalinde bir kaideleri vardır ki bu her daim doğru kabul etmediğim bir kaziyye olduğundan burada münakaşasına girmeyeceğim.
Fakat filozoflar onun böylesine ölümcül bir zehir olduğunu söyledikleri için, aktarlardan yahut eczacılardan satın alınması gerektiğini düşünen kimse yanılmaktadır, zira ilk satın alındığı haliyle pek zehirli olduğunu kabul ederim, ancak bu muzır vasfın, o felsefi cıva haline gelmeden evvel bütünüyle giderildiğini bilmekte ve idrak etmekteyim. Hamlığında her ne olursa olsun, kemale erdiğinde asla böyle olmadığından eminim, zira onu o vakit alacak kimse, bundan herhangi bir zarar görmek şöyle dursun, bütün kâinatta benzeri bulunmayan hâkim bir deva olduğunu görecektir.
Zira o vakit hakiki bir tiryaktır o, Ve işleyişinde nice harikalar gösterir, Pek çoklarını ölümden hayata döndürür, Lakin sakın ola aşındırıcı hiçbir şey katmayasın ona, Saf ve tez akıcı olanını seçesin, Şayet bu yoldan bir kazanç umarsan.
Galen'in tiryakı da Hipokrat'ınki de (ki doğru yapıldıklarında pek tesirlidirler) onunla mukayese edilemez, zira evvelemirde, her türlü illetin yahut marazın zehrini yok eder, öyle ki görenleri hayrete düşüren o hastalıklar dahi bunun vasıtasıyla ad miraculum [mucizevi biçimde] alt edilir, nitekim veba alametleriyle can çekişen, yani tam göçüp gitme noktasında olan bir adam tasavvur ediniz (yeter ki ilahi hüküm kesinleşmemiş olsun, zira o vakit şifa mümkün değildir), şayet bu iksirden tek bir damla dahi boğazından akıtılırsa ve bunu yutarsa, derhal iyileşecek ve kısa bir müddet içinde eski sıhhatine kavuşacaktır.
Şimdi onun hayatın köküne bilfiil ve derhal ulaştığını delilleriyle göstereyim,
Diyelim ki dermansız bir illet sebebiyle büsbütün eriyip tükenmiş ve ruhani kuvvetlerinin noksanlığından ötürü bu dünyadan ayrılmak üzere olan biri bulunsun, yeter ki ilahi hüküm kesinleşmiş olmasın, şayet ölüm sekeratında dahi olsa bu iksirden bir damla alacak takati kalmışsa, şifa bulup canlanacak ve pek az bir gün zarfında evvelce olduğundan iki kat daha kuvvetli hale gelecektir.
Farz edelim ki mizacı pek zayıf, hastalıklı, her gün bir marazla kıvranan ve baştan ayağa mecalsiz biri bulunsun, şayet bu iksirden alacak olursa, kısa bir müddet zarfında mizacını kökten değiştirecek, öyle ki alelade bir insanın olabileceğinden çok daha kuvvetli kılacaktır. Asil bir filozof (gerçi onun Taşın bir ehli olduğuna pek inanmam), yakınlarda hummalar, ftizis [verem] ve taun üzerine küçük bir risale kaleme almış ve risalelerinden birinde, cinsi münasebet ve kan alma yoluyla vuku bulan kuvvet kaybının katiyen telafi edilemez olduğunu ifade etmiştir.
Bu doğrudur, onun pek asil ilaçlara sahip olduğuna cidden inanırım, ihtiyarlığını muhafaza etmek adına bu sırdan mahrum kalmış olması ne acıdır, zira samimiyetle ikrar ederim ki bugüne dek okuduğum risaleler arasında en felsefi olanları onunkilerdir, fakat bu ifadesinden anlaşılmaktadır ki kendisi bu sırdan bihaber idi. Zira ister cinsi münasebet, ister verem, ister kan alma, isterse başka herhangi bir suretle takatsiz düşmüş olsun, insan bu iksir ile yalnızca mükemmel bir sıhhate değil, evvelce asla sahip olmadığı derecede bir kuvvete de kavuşturulabilir.
Hatta fıtraten zayıf doğmuş bir erkek yahut kadın dahi devamızın istimaliyle fevkalade bir kuvvete eriştirilebilir, yahut meşakkat, hastalık ve yılların ağırlığıyla kabrin eşiğine gelmiş, neredeyse içine düşecek olan bir adama bunun kullanımı sayesinde saçları, dişleri ve kuvveti iade edilebilir, öyle ki gençliğindekinden daha büyük bir çevikliğe ve daha üstün bir kudrete malik olup, Kadir-i Mutlak'ın ecel hükmü erişmedikçe daha nice yıllar yaşayabilir.
Zira madenler, ay-altı cisimlerin cümlesi içinde en mükemmel olanlarıdır ve onların en hayırlı kısmı metallerdir, ki bunlar yetkinleştiklerinde kendilerini her türlü fesat korkusundan ebediyen muhafaza ederler.
Şimdi, bu metalin ruhu bin katlık bir yetkinliğe ulaştırıldığında, kemale ermemiş bütün metallere leke kabul etmez bir saflık bahşederek onları boyar, fakat Hermes'in "Vis ejus est integra si versa fuerit in terram" [Onun kudreti, şayet toprağa çevrilirse tam ve kâmil olur] sözü mucibince, bu ruhun evvela bir cisim haline getirilmesi iktiza eder. Ancak bu yüce tentür, bir yağa yahut daha ziyade saf bir sıvıya çözündürülebilir, ki o vakit metaller için uygun olmayıp yalnızca tıbbi mahiyet taşır, zira Nûr tabiatındadır ve bu sebeple, bir alevin diğer bir aleve nüfuz etmesi gibi, bizim suri hayati prensibimizle derhal imtizaç eder.
Dahası ve bundan da öte, insanın tabiatının ve dahi elle tutulur her cismin fevkine çıkarılarak, kendim bilfiil üretmemiş olsam da bizzat müşahede ettiğim son derece parlak, daimi bir Nûr haline getirilebilir.
Bütün bunlar, mezkûr olduğu üzere kohobasyon [NOT: Damıtılan sıvının geride kalan posa üzerine tekrar tekrar dökülerek yeniden damatılması işlemi] ve damıtma yoluyla hazırlanması gereken suyumuzun ilahi faziletiyle hâsıl olur, zira pek çok kimsenin kitaplarımızı yanlış tefsir ettiği gibi suyumuz aşındırıcı değil, diri bir sudur.
İşte suyumuzun arizi vasıfları bunlardır, o saf, temiz ve gayet parlaktır, ıslatma yapmaksızın [nem bırakmaksızın] tez hareket eder ve pek akıcıdır, bu sanat için seçebileceğimiz yegâne faydalı maddedir ve dünyada bundan gayrı ele alınabilecek her ne varsa aldatıcıdır.
Nev'i şahsına münhasır, harikulade bir nesnedir bu, Ve onsuz hiçbir şey vücuda gelemez, Bundan ötürü Hermes ona Rüzgârı demiştir, Zira Güneş'ten ve Ay'dan yukarı doğru uçar, Ve Taşımızı da tez elden kendisiyle uçmaya uyandırır, Ölüyü diriltip hayat bahşederek, Güneş ile Ay'a, Karı ile Kocaya.
Pek harika bir terkip üzeredir, hem öyle harikadır ki yalnızca işitmekle öğrensen, asla inanamazsın.
Bu sebepten sadece onu bilmeye gayret et, zira bütün kemalatın etrafında döndüğü asıl mihver odur, kâmil insanların yalnızca remizler ve mecazlar haricinde asla faş etmedikleri hakikat de işte budur.
Sir G. Ripley'nin Üçüncü Kapısı Üzerine Bir Şerh
Bazıları çözücü niteliğinden ötürü ona keskin Sirkeleri adını vermiştir, diğerleri ise ona bir Kuş, bir Kaz, bir Sülün demiş ve buna benzer pek çok isim yakıştırmıştır. Lakin bir Rüzgâr yahut Buhar suretinde yükseldiğinden, Filozoflar ona Buharları, Dumanları ve Rüzgârları demişlerdir, bu sebeple de Kapıcının pürdikkat nöbet tutmasını, onun uçup gitmesine yahut buharlaşmasına meydan vermemesini emrederler, zira bu durum İşi heba eder. Böylece bu Su uçar, daha ziyade Ruhani kısmı uçar ve Cismani kısmı aşağıda, durmaksızın kabaran ve kaynayan bir Rutubet halinde kalır, Başlıktaki duman ise yoğunlaşarak Bedenin üzerine damlalar halinde geri döner, bu vasıtayla da Güneş'in en sabit olan Bedeni, Doğanın hayretine mazhar olacak surette uçucu kılınır ve Suyun Buharlaşması içinde o latif ateşli Ruhunu dışarı salar. Böylelikle ölü Bedene bir hayat Ruhu üflenmiş olur ve Beden, Ruh ile birlikte yukarılara hareket eden ve Beden bütünüyle yenilenene dek yine onunla geri dönen canlı bir Ruh ile donanmaya başlar. Ve bu vasıtayla Güneş'in Bedeni, Suyun daha ziyade Cismani olan kısmını dipte tutarak birlikte kaynarlar ve birbirlerinin içine nüfuz ederler, böylece her ikisi de kaynatma (decoction) yoluyla giderek daha Cismani hale gelir ve Güneş'in daha sabit kısımları ile Suyun daha kaba kısımlarının kurucu unsurlarını teşkil ettiği bir Erdişi Beden meydana getirirler,
Öyle ki bu minval üzere karışıp daha Cismani kısımlar dipte, daha Ruhani kısımlar ise Süblimasyonda kaldığında, Bedensel kısım kendi kendisinin Kocası ve Karısı olur, zira her Gebe Kalma Kabın dibinde vuku bulur.
Sir G. Ripley'nin Üçüncü Kapısı Üzerine Bir Şerh
Lakin sanat ile akışkan kılınmasalardı onlar, Ve yağlı özleri Su ile çekilip çıkarılmasaydı, Böylece ince olan kalın olandan ayrılmasaydı, Bu İşi asla nihayete erdiremezdin, Şayet şüpheye düşmeden muvaffak olmak istersen, Uçur kuşları Yuvalarından yukarı, Ve sonra yeniden dindir onları istirahate.
Bedenler, Nefeslerine benzetilebilecek ince ve latif bir duman salarlar, bunun geri dönüşü ve durmaksızın tütmesi ise Havanın içeri çekilip dışarı verilmesine benzetilebilir, zira Artephius der ki, "her şey Hava ile yaşar", nitekim bizim Taşımız da Hava ile nefes alır, bu Hava ise durmaksızın yükselen dumandır, tıpkı aşağıdaki Beden gibi her iki Tabiatın da vasfını taşır. Ayrıca bu durum, aşağıdaki kısmın durmaksızın kaynamasına ve kabarmasına yol açar, şayet Toprak nemi tutmasaydı böyle olmazdı, Süblimasyon ise beraberinde Bedenin en latif kısmını, yani Ruhunu taşır, bu da renklerin değişmesiyle kolayca tecelli eder, zira renklendiren her ne var ise yağlı olan Kükürttendir, bu sebeple de Süblimasyon yağlı görünür, bu Çıkarmanın (Extraction) vasıtası Sudur, zira Suyumuz ile Kükürt Hemcinstir (Homogeneal), Bu sebeple işbu Sirkülasyonda nazara alınması gereken iki husus vardır, dip ve tepe, dip yalnızca Güneş'in Bedeni değildir, zira öyle olsaydı sıvı halde durmaz, aktığı gibi akmaz, kaynamaz ve kabarmazdı, binaenaleyh Bedenin, Suyun daha koyu olan bir kısmını tuttuğu kesindir, bu koyuluğa ise sindirme (digestion) ve karışım sebebiyet vermiştir, Suyun bu daha kaba kısmı Beden ile birleşmiştir lakin tam manasıyla bir vücut bulmamıştır. En yukarıdaki kısım yalnızca Sudan ibaret olmadığı gibi, Suyun bütünü de değildir, bilakis ilk Sirkenizin latif bir cüzüdür ve içinde onunla birlikte süblimleşen Altınınızın en saf kısmını barındırır, her ikisi birlikte pek Ateşli bir vasıta meydana getirir,
O halde karışım sebebiyle, hem en yukarıdaki hem de çöken kısım birbirini tutan bir itidale indirgenir, binaenaleyh Bedenimiz bu esnada ve bu Ameliyatta Güneş ve Ay'ın Bedeni olarak adlandırılır ve Buhar hem Güneş'in Ruhunu hem de Cıvanın Ruhunu ihtiva eder.
Bunu ganimetiniz bilin, zira Filozofların bir Lanet cezası altında asla ifşa etmeyecekleri şeyi ben faş ettim.
Eğer söylediklerime layıkıyla kulak verdiyseniz, kafi derecede söyledim demektir, şayet bu size yetmezse, daha neyin yeteceğini ben de bilemem. Şayet bir muvaffakiyet umuyorsanız, dediklerimi iyi hatırda tutun.
Hülasa etmek gerekirse hepsini tek bir kelamla, zira o kadar uzattım ki meramımı lüzumundan fazla ifadeden korkarım, neye giriştiğinizi ve ne üzerinde çalıştığınızı aklınızdan çıkarmayın.
Elinize Topraksı bir Beden almaktasınız, onu Semavi bir Tentüre dönüştürmek muradındasınız.
Bunu ise Cıva vasıtasıyla yapacaksınızdır, ki Alemde yegane yol yahut vasıta budur. Evvela, Cıva marifetiyle Bedenini uçuculuğun zirvesine eriştirene dek süblimleştir, göreceksin ki bu çözülmüş Bedende, Ruhu yeniden donduracak öyle bir maya husule gelecektir.
Su Su ile uyuşup yükselecektir, Ve Ruh Ruh ile, zira her ikisi de Aynı cinstendir, Yüceldiklerinde ise indir onları aşağı, Böylece çözeceksin Doğanın evvelce bağladığını, Dönüşürken cevheri Cıva Rüzgâra, Bu tabii ve latif Ayrışma olmadan, Asla kemale eremez o faydalı Üreme.
Zira Beden, her ne kadar zahirinde (in manifesto) donmuş ve kuru bir Kükürt olsa da, batınında (in occulto) akışkan ve nemli bir Cıvadır,
Şimdi onunla karıştırdığın Suyun, onun gözeneklerini açmak gibi bir hassası vardır, böylelikle Bedenin Suyu da, bir Suyun diğeriyle birleşmesi misali, içine kattığın Dirim Suyu ile gayet tabii bir surette uyuşacak ve onunla birlikte yükselecektir.
Güneş nasıl gizli bir Ruha sahipse, cıvamız da öyle bir Ruha sahiptir ki bu Ruh onda görünmez haldedir, zira göze diğer cıvalar gibi görünür, yalnızca biraz daha parlaktır, fakat hakikatte fevkalade farklıdırlar, nitekim bu Ruh, Işığın Işıkla karışması gibi, Bedenin Ruhu veya Ateşli cüzü ile gayet tabii bir surette birleşecektir ve ardından kabın dibindeki Bedenin ve Suyun kesif kısmı, Ruhun ve Canın yokluğunda çürümeye terk edilecektir.
Böylece bu iki Ateşli Mahiyet hemcins olduklarından kolayca karışacak ve soylu Artephius’un dediği gibi, beyaz bir duman yahut buhar suretinde birlikte süblimleşecektir, kabın tepesinde, yani çeperlerde ve camın iç bükeyinde yoğunlaşarak, Bedenin katılığı yok oluncaya, onu Beden olmaktan çıkarıncaya, latif olanı süblimleştirip topraksı ve direngen olanı da kalsinasyon yoluyla küle yahut ele gelmez ince bir toza dönüştürünceye dek tekrar geri dönecek ve aşağı yukarı deveran edecektir.
Deveran vasıtasıyla çürüme tamamlandıktan sonra, Sabitleme Bedeni olarak adlandırılan en sabit cüz, yani hem Bedenin hem de Suyun en cevheri ve en kalıcı kısmı, ağırlığınca yukarı kaldırılacak ve Havaya doğru yükseltilecektir.
Bu Ayrışma ve Bölünme olmaksızın her şey nafiledir, zira Ustalığın asıl Anahtarı budur, Oluşun sebebi budur, bundan ötürü bu olmadan girişilen her şey boştur, kesif olanı kaynatmak ve latif olanı süblimleştirmek gerekir ki güçlü Rüzgarlarla çalkalanan bir Deniz gibi aşağı yukarı işleyen fırtınalı Denizin kargaşasında saf olan yükselebilsin ve saf olmayan her ne varsa dipte kalsın, saf olanın tamamı yükseldiğinde geride kalana ise kalan Toprak denir, Artephius böyle der.
Şimdi bu Kapıdan içeri girmene yardım etmek için, Sana açıklayacağım bu son [okunamadı], Suyun yedi kez süblimleşmelidir, Yoksa ne layıkıyla bir Çözünme olur, ne de çürüme görürsün, Erimiş Zift gibi, ne de renkler belirir, Camının içinde işleyen hararetin eksikliğinden ötürü.
Bil ki, başka türlü Ayrışma, Bölünme, Yükseliş ve İniş olarak da adlandırılan Süblimasyon, İşin Anahtarıdır, üçüncü Kapı olarak konulmuştur, yine de sonuncudur ve ilkidir, Ripley tarafından sonuncu olarak anılmıştır ve ben de onun sesine aksi seda olarak temin ederim ki ilki ve sonuncusudur.
Bütün İşlemlerimizin Anahtarı Ayrışma olduğu gibi, onun da Anahtarı layıkıyla hazırlanmış ve hakkıyla oranlanmış hakiki cıvamızdır. Suyunun oranı ise, Filozof tarafından ilave edilen dahili munzam kükürt ile ilgilidir, bu da Felsefi Arseniğimiz vasıtasıyla hasıl edilen ardışık Kartallar ile yapılır ki bunların sayısı yedi olmalıdır.
Karanlığın kayboluşu ve ışığın zuhur edişi, her Kartalın uçuşundan önceki pek çok çalkantıdan sonra gerçekleşir, suyumuz bu minvalde keskinleştirildiğinde, Keskinleştirme ile tasfiye edilir ve işte o vakit Bedeni çözmede muktedir hale gelir ki bu daha az sayıda Kartalla yahut daha fazlasıyla da yapılabilir, fakat en ziyade 7 yahut 9 tanesi makbuldür.
Bu keskinleştirilmiş Su, Altını çürümeye sevk eden Alettir ki Dünyada başka hiçbir Fail bunu yapamaz, zira Beden bununla öğütülür, yumuşatılır ve gevşetilir, gözenekleri açılır ve kükürt hürriyetine kavuşturulur, bu da Bedenin çürümesine, renk değiştirmesine ve nihayetinde erimiş Zift misali siyah bir hal almasına sebep olur.
Fakat Kartalların sayısından herhangi birini eksik bırakırsan yahut Arseniğinin niteliğinde kusur edersen veya Arseniğinle Suyun hazırlanmasında, gerek Kavuşumda, gerek Tasfiyede, gerekse Sindirmede ya da tecrübenin seni uyaracağı başka herhangi bir hususta yanılırsan, o vakit harici Ocağının hararetinin en kusursuz Nizamının dahi İşi bitirmesini bekleme.
Anlaman gereken Dört Ateş vardır, Tabii olan, Tabiatın Zıddı olan, hem de gayritabii olan, Ve odunu yakan Unsur Ateşi, Kullandığımız bu dört ateştir, gayrısı yoktur, Tabiatın zıddı olan Ateş Bedenine en çok tesir edecek olandır.
Sana dediğim gibi bu bizim Ejderhamızdır, Cehennemdeki Ateş misali azgınca yanan.
Ateşimize dair sana bir ipucu vermeme müsaade et ki bunu bilen kimse Sırlarımızın Efendisi sayılabilir. Hakikaten dört Ateşimiz vardır, bu Artephius’un saydığından bir fazladır, oysa o bunu da dahil etmeyi murat etmişti.
En soylu Ateş Tabii olandır, çoğaltılmasını aradığımız ateş budur ve o da Altının kükürtü, yahut daha ziyade onun Ateşli Tentürüdür, aradığımız şey budur ve cıvayı Güneşin hatırı için kullanırız.
Sonraki Ateşimiz, Tabiatın Zıddı olan ateşimizdir ve bu da bozulmaya uğrayacak olan Suyumuzun ateşidir, Çoğalma da işte bu bozulma vasıtasıyla gerçekleşir.
Üçüncü Ateş ise Gayritabiidir, bu iki Ateş etki ve edilgi halinde iken ve henüz hiçbiri fiilen galebe çalmamışken aralarında oluşan karışımdır. Şimdi sana bu Ateşlerin adlandırılışının bir sebebini bildireyim, bil ki Madensel Ateş sıcak ve kuru olan kükürttür ve bu Madensel Ağacın ölümüdür, yani pıhtılaşmanın sebebidir, soğuk ve nemli olan cıvanın akışkanlığını gidermesidir, bu keyfiyet Altında aşikardır, zira o pıhtılaşmış, kamil bir Bedendir, her türlü imtihanda sabit ve kalıcıdır.
Ripley’nin Üçüncü Kapısı Üzerine Bir Şerh
bunu ateşinden ya da kükürdünden alır, bu da Doğaldır.
Lakin şimdi bizim Suyumuz, kendi içinde bilfiil ve faal bir kükürt barındırır, yine de devingen ve akışkandır, Su içinde yanan lakin yanıp tükenmeyen bir Ateştir, bu kükürt hakiki Altındır, yine de uçucudur, bu bir Muammadır, Filozofların Sırrıdır ve yine de hakikattir, bu durum Doğanın Madensel Cisimlerdeki mutad işleyişine aykırıdır.
Doğa, bir Yabancıdan evvel daima kendi Evladını gözetir ve kayırır, Altın onun öz Oğludur ve onun öz Kanunlarına tabidir, lakin bu cıva Filozofun Oğludur, onun doğumuna Doğa yardımını sunsa da, o Doğanın mutad yolunun dışındadır, Sanat ile Doğanın müşterek faaliyetiyle, vasıfları bakımından Doğa için bir hayret vesilesidir, derununda sıcak ve kurudur, hem de bilfiil öyledir, zira hakiki Kükürtle gebe kılınmıştır, yine de pıhtılaşmamıştır, tek kelimeyle *Ignis aqua*dır [NOT: Ateş suyu], hakikaten böyle tesmiye olunan Altındır, hem de en saf olanıdır, yine de uçucu ve hamdır, düşük bir cenin değildir, kamil değildir, fakat kemal yolunda terk olunmuştur, yine de tesiri faaldir, sönmüş değildir.
Doğa, bu özneyi kendi Oğluyla, yani Hükümdarla, bizzat Altın ile karışmış bulduğunda, onun vasıtasıyla Hükümdarın Mizacını ıslah etmeye ve kudretini katmerlemeye gayret eder, zira yaşayan Altın hayranlık verici bir kuvvete sahip olsa da, Doğanın işleyişinin mutad mecrasının dışında kaldığından, Doğa onun muhafazasını gözetmez, çoğalmasını ise hiç gözetmez.
Adı zikredilen bu üç Ateş deruni, gizli ve görünmezdir, lakin kullandığımız bir ateş daha vardır ki has manasıyla bize ait değildir, zira her Sofist ona maliktir ve onu bizim kadar kullanır, o da Mutfak Ateşidir, yine de öylesine zaruridir ki onsuz hiçbir şey yapamayız, onun layık vechile ölçüsünün hakiki bilgisi olmadan da bir şey yapılamaz.
Şu halde biz gübre ateşleri, Güneş ateşi yahut hamam ateşleri kullanmayız, bazı Sofistler kendilerini ve başkalarını buna inandırsalar da beyhudedir, zira kullandığımız bütün Ateşler bunlardan ibarettir.
Başlangıçta tam bir nispette ayarladığımız, Suyumuzun içindeki o gizli Kükürt ile Cismimizi açarız, zira bu Ateş, başka hiçbir Ateşin yapamayacağı şeyi yapabilir ve yapar, çünkü Cismi helak eder, ona galebe çalar ve onu bir Cisim olmaktan çıkarıp bir Ruh haline getirir.
Sofistler ne iddia ederse etsin, bizim Ateşimiz Madenseldir, Kükürttür ve hem de saftır, Su ile tek bir surette birleşmiştir, yine de onun akışkanlığına mani olmaz ve suretini ifsat etmez.
Hakiki *Ignis Gehennae* [NOT: Cehennem ateşi] budur, zira Cisimlerin nurunu Küsufa uğratır ve onları Zift gibi kara kılar, bu da Cehennemin bir timsalidir ve Kimmeriyen karanlığı sebebiyle Hikmet ehlinin birçoğu tarafından Cehennem tesmiye olunmuştur.
Doğanın Ateşi üçüncü Çözücüdür (menstruum), Her şeydeki o Ateş doğaldır, Doğadışı dediğimiz ise, Çürütmek için Kül ve Hamam hararetidir, Bu Ateşler olmadan varamazsın Çürümeye, unsurların ayrışmasına, Maddelerini birbiriyle oranla.
Bizim doğal Ateşimiz, dediğim gibi, Altının hakiki Kükürdüdür, sert ve kuru Cisimde hapsolunmuştur, lakin Suyumuzun tavassutuyla serbest kalır, zira altında tutulduğu Cismin kütlesini çürütür ve Unsurların tefrikinin ardından, üçüncü Çözücümüzde (menstruum) ayan beyan görünür.
Zira Altın kesif ve kuru Topraksı bir Cisim olsa da, hiç kimse onun bir Tohumun tesiri olmaksızın bu hale geldiğini düşünmesin, bu tohum kemale ermekle sönmüş değildir, yalnızca mühürlenmiştir, bu Tohum Işığın Ateşten bir suretidir, Dünyada hiçbir şey bundan mahrum değildir, binaenaleyh ay altı Cisimlerin en seçkini olan Metallerde böylesi bir noksanlık bulunsaydı, bu muazzam bir Hilkat Garibesi (Anomalia) olurdu.
Bu iki Ateş arasında, birbirlerine tesir edip birbirinden etkilendikleri eylem ve infial vaktinde, her ikisinden de pay alan bir vasat hasıl olur, bu vasat ne büsbütün doğal, ne de tamamen doğaya aykırı olduğundan, doğadışı tesmiye olunur.
Bu doğadışı Ateşin müddeti, Cismin açılmaya ve renklerin tebeddül etmeye başladığı andan itibaren sürer, hülasa Satürn’ün hükümranlığının tamamı ve Jüpiter’in hükümranlığının bir kısmı boyunca, Çürümenin bütün Rejimi müddetince ve Güvercin Kargaya galebe çalmaya başlayıncaya kadarki Tasfiye boyunca devam eder, bu Çürüme kendi içinde dönen bir Çark gibidir, bir kısmı *in sicco* [NOT: kuru tarzda] vuku bulur, o vakit Cisim bütünüyle parçalanmış bir Kireç (Calx) yahut Küldür, bir kısmı da *in humido* [NOT: yaş tarzda] vuku bulur ki buna Hamam denir, o vakit dipte kalan cüz akışkandır ve kaynar, yukarıdaki cüz ise buharlaşıp yükselir ve geri iner.
Böylece kaç Ateşimiz olduğunu ve bunların nasıl tefrik edildiğini görmüş oldun, burada bildiklerimi tahrir ettim, beni anlayanlar Yazılarıma pek ziyade kıymet verecektir, zira böbürlenmeksizin seni temin ederim ki bütün Dünyada eline böyle bir Rehber daha geçmez.
Sana meçhul, sen de bana meçhul olduğun için, bunu kimseyi rencide etmeksizin söyleyebilirim. Bunu hiçbir Filozofu yermek için söylemiyorum, zira birçoğu bu Ustalıkta derin vukuf sahibiydi, lakin neredeyse hepsi haset içindeydi, en samimi olanları dahi bendeki bu sarahati bir *Aforoz (Anathema maranatha)* cezasına layık görürdü.
Burada ilerledikçe önünüze öylesine vazıh deliller serdim ki Tanrı size yol gösterirse yanılmazsınız, Ateşlerin Bilgisi olmadan ise, zihninizde hangi vehimler bulunursa bulunsun hakikatten pek uzaktasınız, zira Cismin eriyişini asla göremeyeceksiniz, onu asla karartamayacaksınız, netice itibarıyla Unsurları da layıkıyla tefrik edemeyeceksiniz, çünkü İşin başında Maddelerinizi hikmetle oranlamadınız, zira *Dimidium facti, qui bene coepit, habet*, iyi bir başlangıç yapan, işi yarılamış sayılır.
Bu sebeple camın içindeki Ateşi öyle kıl ki, Cismani olanı unsursal olandan çok daha fazla yaksın, Eğer arzuna göre sırlarımızı elde etmek dilersen, Tohumun orada hem çürüyecek hem filizlenecektir, Vesile kılınan Ateşin yardımıyla, Tâ ki sonrasında tabiatları gereği ayrılabilsinler.
Öyleyse öğüdümü tut, athanorun Ateşine gösterdiğin ihtimamı Kendi İç Ateşine göster, onu Koç burcunun evinde ara ve Satürn’ün derinliklerinden çekip çıkar, cıva aracı elçin olsun, işaretin ise Diana’nın güvercinleri olsun.
Nehrin kıyısında bir Ağaç bulacaksın, içinde 10 Kartalın Yuvası vardır, onlardan 7'sini, 9'unu yahut hepsini al, lâkin onları ziyadesiyle beyaz al, nehre defalarca daldırmak bunu sağlayacaktır, bunlarla Aslanı alt edebilirsin.
Midelerinin harareti Dünyadaki her Ateşten katbekat kudretlidir, zira onun içinde Altın öylece yok olacaktır ki, ona ne olduğunu dahi bilemeyeceksin, oysa kendisi en şiddetli aleve maruz kalsa bile özünden hiçbir şey kaybetmez. Böylece sabırla arzunun hâsıl olduğunu göreceksin ve yüreğin sevinçle dolacak, zira Tabiatın tüm Âlemlerindeki Esrarını temaşa edebileceğin geniş bir kapı açılacaktır.
40 yahut 50 gün içinde kâmil Bedeninin en kâmil çürümesinin en yüce alametini göreceksin, o cansız külçe böylelikle Tohum haline gelmiştir, gerçi pek çok kimse onda faal bir meziyet bulunduğuna inanmaz, lâkin o şimdi Tabiatı hayrete düşürecek surette diri kılınmıştır ve kendi hayatıyla kendisini dirilteni öldürür, her ikisi birbirine karışarak tek bir Banyo meydana getirir, bu da aralıksız kaynamayla, alttaki Toprağı ve Suyu harekete geçirip yukarıdaki Havayı ve Ateşi deveran ettirerek, nihayetinde ayrılmaz tek bir beşinci özü, Harikaların Babasını meydana getirir.
Şimdi, bu gizli Sırları aşikâr eden yegâne hikmet sahibi Tanrı’ya, tüm mahlukatı tarafından ebediyen hamdolsun. Ayrışmanın Kapısı böylece aşılmalıdır.
Ayrışmanın bu Kapısını böylece katetmiş bulunuyorum, bu kâfi gelebilirdi, zira her şey bundan ibarettir, lâkin Hekimler sırrı gizlemek için pek çok Ameliye icat ettiklerinden ve tedbirsiz olanların zihnini bulandırmak için fikirlerini her bir Ameliye Kapısına gâh başına gâh sonuna koyarak darmadağınık saçtıklarından, bu Risaleyi ikmal etmek adına, geri kalan kısımları elimden geldiğince muhtasar ve sarih bir surette nihayete erdirmeliyim.
Şimdi hoş bir Ağıt terennüm edeceğim, Aşıklar arasında vuku bulan hadiseye dair, Araları açıldı, sebebini ara dur, Bu Şarkı ifşa eder, Bir Zevce, Canından oldu, Kocasını dirilttiği için, Zevcinin vefatı ise mecbur kıldı, Adamı nedamete, Kendisine hayat vereni ölmüş görünce. O bir Kraldı, lâkin ölülerin en ölüsüydü, Kız kardeşi ise bir Kraliçe, Kardeşini nefessiz gördüğünde, Böylesi asla görülmemişti zahir.
Feryat figan etti, Gözleri, Ağlamaktan ferini yitirene dek, Gözyaşları kulaklarına, Ulaşana dek öyle uzun sürdü ki, Kraliçe battı, Kral ise yüzdü.
Ateşle galebe çalan bu Sular, Onu öyle bir şaşkına çevirdi ki, Sıçrayıp kalktı, neye uğradığını bilemeden, Pek yaman kederlendi, Zannetti ki, Bir fenalık vuku buldu, Lâkin pek az biliyordu, Bunun bir Kraliçe olduğunu, Görünmese de onu kurtaranın, Ve sanırım kendisinin hazin bir şekilde aklaştığını.
Nihayetinde Safra kesesi patladığında Naaşı, Yüzeye vurdu, Ondan öyle zehirli bir duman tüttü ki, Nefesini kesti, Bir koku duydu, Onu bayıltan, Kız kardeşi, hayatının sebebini katletmişti, Bu onu pek kederlendirdi, Ve elem onu mecnun etti, Böylece tez zamanda kuvveti zeval buldu.
Evi ve Odası öyle bir hararetle doldu ki, Kendinden geçmesine sebep oldu, Ve baygın halde fena bir tere battı, Teri öyle kirletti ki, Odayı, Murdar bir kokuyla, Neredeyse boğulacaktı, Öyle dermansız kaldı ki, Mani olamadı, Otuduğu yere fışkısını ve bev священini döktü.
Nihayetinde türlü kederlerle can verdi, Tebdili mekândan pek memnun, Ölümün en nihayetinde arzularına cevap vermesinden, Lâkin en garip olanı şudur ki, Öldüklerinde, Kız kardeşini ne denli çok sevdiği, Söylensin diye, Bedenleri birleşti, Öyle ki inatla, Ateşe rağmen birbirinden ayrılmadılar.
Ve böylece aynı kabirde birlikte, Çürüyerek yattılar, Kasvetli Araf Kapısından geçerek, İçinde kavruldular, Öyle uzun süre ki, Nihayetinde arılıklarıyla, Azizlerin arasına kabul edilene dek, Günahları artık, Hesap defterinde bulunmaz oldu, O vakit Billur bir Cam gibi berraktılar.
Gökten bir hayat Ruhu indi o dem, Ölü Bedenlerinin içine, Şimdi birleşmiş olarak, ulu bir şanla, Göğe yükseltildiler, [okunamadı] Zenginliklerin ebediyen pâyidar olduğu yere, [okunamadı] Ebediyen hayretin konusu oldular artık, Zira [okunamadı] Kaldıkları yerde, Zevk sürerek, Ölüme [okunamadı].
Dördüncü Kapı Üzerine Bir Şerh, Ki O KAVUŞUMDUR
Dördüncü Kapı Açıldı, Ki O KAVUŞUMDUR
Taşımızın Unsurlarının birbirinden ayrıldığı, Tabii Ayrışma Faslının ardından, İşte burada gizli Kavuşum faslı gelmektedir, Uyuşmaz Tabiatları kâmil bir vahdette birleştiren, Ve onları öyle bağlar ki hiçbiri diğerinden kaçamaz, Ateşle imtihan edildiklerinde, Birbirlerine öyle muhkem bağlanmışlardır.
Fakat Filozofların belirlediği işaretleri görmeleri gereken vakit geldiğinde, orada yanılırlar, bu durum belki de Altına haricen eklenen bir şeyden (yapraklara ayrılırken aldığı) yahut cıvadan (yıkanıp arındırılırken aldığı, her ne kadar az da olsa, yine de hararette Yüzeye hafif bir tentür vermeye yetecek miktardaki bir şeyden) ileri gelir, Hogheland ile birlikte, rengi bozulmuş bir dış yüzey görebilirler ki bunun hiçbir kıymeti yoktur, zira bizim Ameliyemiz, bir kimsenin onu fark edebilmesi için Gözlüklere ve son derece berrak bir ışığa ihtiyaç duyacağı kadar ehemmiyetsiz değildir, aksine öylesine aşikârdır ki yarı kör bir kimse dahi buna hayret eder, zira Bedenimiz, hatta kusursuz Beden dahi bölünmüştür, bir kimse kendi sahte arındırmalarında kendini ne kadar teselli ederse etsin, adi cıva bunu asla yapamaz.
Fakat böylesi İşçiler vakitlerini tüketene, hatta belki de [okunamadı]
tekrar tekrar tüketip de siyahlığı göremediklerinde, o vakit başka bir aşırılığa kapılırlar ve yanılgılarının kabahatini (ki bu kabahat yalnızca cıvalarında yahut bununla birlikte ağırlıklar için kullandıkları nispette ve harici Ateşin hararetindedir) her iki ilke arasında paylaştırırlar, ardından Hogheland ile birlikte derler ki, bizim cıvamız ve bizim Altınımız adi değildir, fakat onlar Filozofların Altın ve cıva adını verdikleri (ne olduğunu kimsenin bilmediği) bir şeydir, ki bunlar yine de insanın hiç işitmediği garip bir şey, yahut adi bir şey, yahut değersiz bir şeydir.
Böylece duman olup uçarlar, hepsi de hakiki cıvamızı bilmemekten ötürüdür.
Zira Ruh ayrılmadıkça, Ve asli günahından arınmadıkça Su ile ve baştan başa ruhanileşmedikçe, Hakiki kavuşuma asla başlayamazsın. Bu yüzden evvela Ruhu Bedenden ayır, Sonra cismani kısımla ruhani olanın, Ruh sebep olacaktır ebedi kavuşumuna.
Öyleyse Bedenini helak edip ona galebe çalacak, onu yumuşatıp gevşetecek ve Tohumunu çekip çıkaracak, çözücü Suyundaki o Ruhun faziletiyle Ruhu ondan ayıracak bir cıva elde etmeyi aklında tut, Ruhlar tabiatları gereği Ruhlarla birleşir, tıpkı bir alevin diğeriyle karışacağı gibi.
Ruh Bedenden bu şekilde ayrıldığında, Ruhu ayrılmış olan diğer her şey gibi tabii bir surette kuruyacak ve çürüyecektir.
Ve (Ruhu çekip çıkaran) Su vasıtasıyla nasıl ölüp çürür ve kararırsa, aynı Su vasıtasıyla o necis siyahlığından öylece yıkanır, ardından Bedeni arındırmış olan temiz Ruh onunla birleşir, öyle ki o vakitten sonra Beden Ruhu takip eder ve Ateşin üzerinde daima onunla birlikte hareket eder, bir Ruh suretinde uçar ve alçalır, ki bunu müşahede etmek bir harikadır. Bu bizim pek kıymet verilen Sırrımızdır, Bedenimizin çözülmesinden, çürümesinden ve arınmasından sonra icra olunan kavuşumdur.
Tabiatın hakiki icaplarına göre İşimizin gerçek seyri budur, evvela Ruh Bedenden ayrılmalıdır, yani kabalık, bozulma ve çürüme yoluyla temizlenmelidir, ve
ışığın ve tohumun bir sureti olan Ruh, serbest kaldığında, Suyun Ruhu vasıtasıyla kendini çoğaltabilsin ve böylece hem içinden çekilip alındığı Bedenle, hem de Ruhundan fazilet ve tentürde bir artış elde ettiği Su ile hısım olarak, hem Ruhu hem de Bedeni ebedi bir bağ ile birleştirebilsin. Bu minval üzere çalışan kimse, şüphesiz mükemmelliğe erişecektir.
Filozoflar iki kavuşumdan bahsederler, Beden cıva ile ham kılındığında gerçekleşen kaba kavuşum, Fakat bunu geç ve ikincisine kulak ver, Ki o, dediğim gibi, Ayrılmadan sonra kutlanır, Onda taraflar en az bağ ile bağlanmaya bırakılır, Ve böylece en kusursuz ılımlılığa eriştirilir, Öyle ki sonrasında asla bir niza olmasın.
Fakat Filozoflar kavuşumdan bahsettiklerinde, hangi kavuşumu kastettikleri dikkatle mülahaza edilmelidir, zira bu terim pek sık kullanıldığı gibi,
pek şüpheli bir surette de anlaşılmaya müsaittir.
Bahsettikleri kavuşumlardan biri kabaca olandır ki bu hakikatte Amalgamasyondur, cıvanın hazırlanmasından sonraki ilk Ameliyedir. Fakat burada anlaşılması gereken kavuşum bu değildir, çok daha gizli olanıdır, onda insan hiçbir şey yapmaz, yalnızca kenarda durur ve Tabiatın Ameliyesini seyreder.
Ve bu iş, herhangi bir el sürmeksizin ve Maddeler hazırlanıp uygun hale getirildiğinde pek çabuk cereyan eder.
Bu sebeple bu işe İlahi iş denir. Bu kavuşum kaba olandan çok daha derindir, zira bu en küçük cüzlerin ve en derinlerin birleşmesidir [NOT: Metinde geçen "per minima et intima" tabiri, maddelerin en küçük zerreciklerine kadar nüfuz ederek kaynaşmasını anlatır], öyle ki birinin cevheri diğerinin cevherine dahil olur ve böylece tek bir töz meydana getirir. Bu, insanın hiçbir Sanat ile yapamayacağı bir mizaç hasıl eder, zira tıpkı Suya karışan Suyun ayrılamaz olması gibi, bu ilkeler de artık bu haldedir.
Şimdi ahenk, ülfet ve dostluk hasıl olmuştur, zira artık sıcak ve kuru olan, soğuk ve nemli olanı kucaklayacaktır ve şimdi Su ile Ateş arasında rıza hâsıl olmuştur. Böylece
Böylece hakiki Ayrılma sağlar hakiki kavuşumu, Suyun ve Havanın, Toprak ve Ateş ile, Fakat her bir Unsur diğerinin içine sevk edilsin diye, Ve böylece arzun veçhile ebediyen kalsın diye, Balçık veya Çamurla çalışan Sıvacılar gibi yap, Onları koyu kıvamda kar, pek cıvık yapma, Böyle yaparsan kurutmayı daha çabuk kazanırsın.
Böylece darbımesel doğrulanır, Âşıkların ihtilafı aşkın tazelenmesidir, zira Sevgi onları bir araya getirdi, Sevgi onları zahiri bir hoşnutsuzlukla ayırdı ve nihayetinde Sevgi onları ebedi bir bağ ile birleştirdi.
[okunamadı] öyle bir bağ ile bağlanmıştır ki, ilk kez mükemmel hale geldikten sonra, bu çözücü su içinde yeni bir ayrışma olmaksızın asla bir daha ebediyen ayrılamazlar.
Şimdi aynı şey, filozofların alışılagelmiş sesine uyarak söyleyecek olursam, elementlerin niteliklerine göre hem nemli hem kuru, hem sıcak hem soğuktur, zira artık ikiden üç, üçten dört ve dörtten de bir hasıl olmuştur, doğanın hayreti mucibince dörtgen bir daireye dönüştürülmüştür.
Zira bir elementin özü artık diğerinin özüne nüfuz eder, yani asli nitelikler öylesine kusursuzca karışmıştır ki, dördü birden artık hepsinden pay alan tek bir varlık meydana getirir.
Bunlar, Tanrı'nın artık birleştirdiği ve bu sebeple hiçbir şeyin ayıramayacağı ilkelerdir.
Şimdi sevin ey Sanatın Oğlu, zira Güneş senin tacın, Hilal ise çelengindir.
Buna daha kesin, kolay ve süratle erişebilmen, işaretlerinin daha iyi ve düzenli belirmesi için, hakiki ve arındırılmış cıva ile saf Altını hazırlama gayretinin hemen ardından, evvela karışımından emin ol, onları bir çömlekçinin killi toprağını yoğurduğu gibi karıştır.
Toprağını suyla boğmadığından, suyunu da toprakla tıkamadığından emin ol, lakin onları hamur kıvamına getir ve sonra bir nakkaşın boyalarını ezdiği gibi birbiriyle özenle ez, zira onları ne kadar kusursuz karıştırırsan, sıcaklıkta birbirlerine o kadar iyi ve çabuk tesir ederler.
Sonra cam kabını bu iş için yapılmış bir fırına koy ve içinde gece gündüz durmaksızın, bir dakika bile kesilmeksizin kaynayabileceği uygun bir ateş ver, ateşi öyle ayarla ki 12 yahut 24 saat içinde kaynamaya başlasın ve o andan itibaren nem kuruyup her şey (en azından en büyük kısmı) kesintili bir kireç halinde dipte kalana dek kaynamayı, süblimleşmeyi, yükselip inmeyi bırakmasın.
Fakat bizim kavuşumumuzun üç sureti vardır, İlki filozoflarca ikili [diptative] diye anılır, Etken ile edilgen arasında olmalıdır, Erkek ile dişi, canlı cıva ile kükürt, Madde ve suret, serpilmek için ince ve kalın.
Bu ders şüphesiz sana medet kılacak, Ve kavuşumumuzu hakikaten hâsıl edecek.
Felsefi kavuşumun bu sırrında sana baştan başa yardımcı olmak için, cümle kavuşumlarımızı ayrıntısıyla izah edeceğim.
Özellikle üç kavuşumumuz vardır ki, bu Mahareti tamamlamak niyetinde olan kimse bunların hepsini bilmelidir.
İlki, daha evvel değindiğim kaba olandır, Güneş'in bizim cıvamız ile malgama edilmesidir, bu karışım iki şeyden yapıldığı için ikili kavuşum olarak adlandırılır, bileşik ise artık "Res Rebis est una confecta" [NOT: İki şeyden oluşan tek bir maddedir] mısrasında ifade edildiği gibi Rebis, yani iki şey diye anılır.
Bu karışımda iki Tabiat vardır, biri daha etkin olan cıvadır, diğeri daha edilgen olan Altındır, burada dikkat edilmelidir ki cıvanın Altından daha etkin oluşu, Güneş'in hareket ettirici kudretinin mühürlenmiş, yani kükürdünün hapsedilmiş olmasındandır. Aksi halde çözülme vuku bulduğunda Güneş en etkin, cıva ise daha edilgendir, cıva o vakit adeta dişil meni gibidir, daha ham ve narin olduğundan ateş ona daha çabuk tesir eder, erkeğin menisi olan Güneş ise cıva kendisine nüfuz edene kadar bunu hissetmez, ve ancak o zaman Tohumunu salmaya mecbur kalır, zira surete dair ilke çoğunlukla Altında, maddeye dair olan ise esasen Suda ikamet eder, birincisinde, yapısı yoğun olduğundan surete dair kısım mühürlenmiştir, diğerinde ise, Beden ile kıyaslandığında pek az olan kısım daha serbesttir ve binaenaleyh daha çabuk faaliyete geçer. O halde bu ikisi, başka yerlerde ima edildiği ve etraflıca ele alındığı üzere, doğanın tam gereğine uygun olarak [ad justam exigentiam naturae] karıştırılmalıdır.
Şayet buna dikkat ettiysen, bu kavuşumun menzilini ve tüm genişliğini anlayacaksın, bu el ile yapılan bir iştir ve Maharetin ilk derecesine ermeden evvel, maddeyi Yumurtanın içine koyup mühürlemenin haricinde yapacağın son ameli iştir.
İkinci suret üçlü [triptative] olarak adlandırılır, Ki üç şeyin kavuşumudur, Bedenin, Ruhun ve Canın, kopmasınlar diye birbirinden, Bu Teslisi Vahdete eriştirmelisin.
Bunu sırasıyla takip eden sonraki kavuşum, ateşini öyle idare edip düzenlediğin andır ki, Ruhların sabit Bedenden onun en çok pişmiş kudretini yahut kükürtlü veya ziyadesiyle ateşli latif Canını çekip çıkarana dek yükselip devridaim eder.
Sonra Can ve Ruh aşağı inecek ve Bedenle birleşecektir, o vakit asil Sendivogius'un usulünce Hava toza dönüşecek, orada altı hafta boyunca nefesten mahrum, bir mezarda gibi yatacaklardır, ve sonrasında hayat Ruhu onların içine girdiğinde, Ruh ve Can o muazzam kuvvetleriyle Bedeni kendileriyle birlikte yukarı taşıyacak, öyle ki Beden onlarla çıkıp onlarla dönecektir, zira artık bu üçü bir olmuştur.
Çünkü Can Ruha nasıl rabıta olursa, Can da Bedene öyle bağlanmalıdır, Aklından çıkarma bu dersi sakın.
İşte böylece Canın vasıtasıyla Ruh, Beden ile bir kılınır ve onunla cisimleşir, zira Can Ruh tarafından Bedenden çekilip alındığında, fıtratı gereği onunla yeniden birleşmeyi arzular ve ondan ayrı kaldığı müddetçe evinden uzakta, sanki bir gurbettedir.
Beden dahi doğal olarak Ruhunu arzular ve mıknatıs taşının demiri çekmesi gibi onu kuvvetle çeker, zira bilesin ki, Ruh yukarı yükselirken beraberinde Bedenin mayalanma kokusunu da taşır, bu koku vasıtasıyla Tini öylesine tesirli bir biçimde etkiler ki, Tin yeni bir tesir altına girmeyi düşünmeye başlar ve günden güne, azar azar Ateşe tahammül etmeye daha muktedir hale gelir ve neticede bir [okunamadı] tabiatına bürünür, bunu iyi müşahede et.
Üçüncü tarz ve dahi cümle tarzların sonuncusu, Birlikte kalmak üzere birleşen Dört Unsuru, Kuşkusuz Dörtlü diye adlandırır Filozoflar, Ve bilhassa şöhreti her yana yayılan Guido de Montanor, Ve bundan ötürü en övgüye layık surette bu minval üzere anar.
Fakat parçaların birlikte yükselip alçalacağı şekilde birleşmiş olsa da, bu Kavuşum bileşimin uçuculuğunu henüz zapt edemez, bunun sebebi şudur ki, Ruh vasıtasıyla Tin ve Beden birleşmiş olsalar dahi, Tin kimi zaman Bedeni kendisiyle birlikte yükseklere taşır ve Beden de zaman zaman Tini çöktürür, bu esnada Ruh onları sıkıca bir arada tutar, nihayetinde yalnızca bu parçalar değil, onların Unsur nitelikleri de öylesine kuvvetle birbirine karışır ki, birinin etki gücü diğerinin direnme gücünden fazla olmaz, bu sayede onlar yalnızca birbirini izlemek üzere birleşmekle kalmaz, Ateşe birlikte dayanacak surette sabitlenirler. Bu, söz konusu Küçük Evrenin cümle sırlarının kemale erdiği son ve en asil Kavuşumdur.
Hakîmlerce Dörtlü Kavuşum tesmiye olunan merhale budur ki, burada dörtgen, ne başlangıcı ne de sonu olan bir Çembere irca olunur.
Buraya erişebilen kimse, Güneş ve Ay ile ziyafet sofrasına oturabilir. Hakîmlerin pek ziyade methettikleri Taş işte budur, onda bozulma korkusundan eser yoktur, zira burada doğa gereği bütün Unsurlar eşit miktarlarda karışmış ve birleşmiştir, öyle ki hiçbirinden zarar görmez, çünkü hepsiyle ahenk içindedir,
Bizim Kavuşumumuzda dört Unsur bir araya gelmelidir Gereken nispette, ki evvelce birbirlerinden ayrı idiler.
Zira Unsurlarımız, lafazanların boş yere tahayyül ettikleri böylesi beyhude saçmalıklar değildir, avamın tabiriyle konuşacak olursak asli nitelikler bakımındandır, gerçi ben hiçbir şeyin nitelikler hasebiyle kemale erdiğini düşünmüyorum, fakat Kadimler meramlarını bu suretle ifade etmeyi uygun görmüşlerdir, şu kadarı muhakkaktır ki, Ateşte daha önce kararsız olan şey, artık onun içinde etkilenmez kılınmıştır ve Amelin başlangıcında iki ayrı Tabiat sergileyen şey, şimdi bütünüyle ve ayrılmaz bir biçimde tek bir şey olmuştur.
Bundan ötürü, nasıl ki kadının vardır on beş damarı, Ve erkeğin yalnızca beş, döl verme ameli için, Kavuşumumuzda ilk evvel lazım gelen kastım, Öylece erkeğin Ruhu sahip olmalıdır Suyundan üçüne, Ve dokuzuna Karısı, ki bu üç dokuza karşı olmalıdır, İşte o vakit benzer benzeriyle mesut yaşayacaktır. Kavuşuma dair daha fazlasını anlatmama lüzum yoktur.
Bizim Taşımız, anıldığı üzere bir Küçük Evrendir (Microcosmos), ki Taşımız müstesna bu isim yalnızca İnsana has kılınmıştır, binaenaleyh Taşımızın husule gelişinde, İnsanın husule gelişine tekabül eden pek çok cihet mevcuttur, zira teşrih ehli, cima ve tenasül ameline hizmet eden on beş damarı kadına, erkek menisini bahşeden erkeğe ise yalnızca beş damarı hasrederler, nitekim Taşımız da ilk Bileşiminde, bir pay Kükürt yahut Erkeğe mukabil, üç pay Su yahut Kadın Menisi talep eder, böylece Sanatkâr kaynatarak pişirdikçe ve Doğa kemale erdirdikçe, üstatlık eseri Allah'ın inayetiyle nihayete erecektir. Şimdi hatırında tut ki, Suyun ne kadar ziyade olursa, onu kurutacak olan Dâhili Ateşin de o nispette kuvvetli olmalıdır, öyleyse Suyun Güneşe nispetini üçe bir kılacağın vakit, cıvanın nispeti demek olan Kartalların sayısının dokuz, en fazla on olması icap ettiğini unutma. Suyun en yüksek derecede keskinleşmesi böyledir ki, böylesi bir nispet için en evla olanı budur, yedi Kartal için ikiye bir gayet iyi bir nispettir, böylelikle Bedene ilave edilen Suyun her bir payına karşılık mütenasip olarak üç Kartalın olur. Kimileri amelin iyice arındırılmış dört Kartal ile ikmal edilebileceğini söyleyecek kadar idrak sahibidir ve o vakit nispet iki pay Bedene karşılık üç pay Su şeklinde olmalıdır, lâkin kaynatma müddetinin daha uzun sürmesi mukadderdir.
Bunu henüz bizzat tecrübe etmiş değilim, zira mezkûr nispetlerin çok daha iyi netice vereceğini bilirim ve dokuz aylık mühlet bir Filozof için kâfi bir intizardır.
Daha kısa her türlü yol makbuldür ve makbul olacaktır, fakat daha meşakkatli olanlar hiç makbul değildir, zira bunlar daha süratli yollar göstermek şöyle dursun, Çürüme vaktini uzatırlar, nitekim o andan itibaren Doğanın Ateşi iş başındadır ve o vakit, Ateş uygun şekilde ayarlanmak ve cam kaptaki Madde diğerinden çok daha fazla olmamak kaydıyla, her ağırlık aynı müddete tabi olur, zira bir veya iki onsun kemale ermesi, beş veya altı onsa nazaran çok daha çabuk vuku bulacaktır, bu sebeple herkese bir onsla, nihayet iki onsla iktifa etmelerini tavsiye ederiz, şayet bir ons muvaffakiyetle nihayete ererse, gayrısını arzu etmezsiniz.
Bu Faslı pek yakında nihayete erdireceğim binaenaleyh, Kaba Kavuşumu sana tenbih ederim ki bir defa yapasın, Zira yosmaların evlatları nadiren yaşar [NOT: "ylore" eski İngilizcede doğmak veya yaşamak manasındadır], Ve böylece asla erişemezsin bizim Taşımıza, Kadını yalnız bırakıp yatırmadıkça, Tâ ki o bir kez Erkekten gebe kaldıktan sonra, Onun Rahmi o andan sonra diğer cümle şeylere kapatılmalıdır.
Bu mevzuda yakında sona geleceğim, zira senin anladığına kaniyim.
...tamamıyla anladıktan sonra, öğretilerime dikkat kesil, Suyunu Bedenin ile münasip miktarda karıştır ve onları birlikte özenle öğüt, onları karıştırdığında cam kabının içine dikkatlice kapat ve tam bir yetkinliğe erene dek orada öylece bırak. Onları karıştırdıktan ve ısıya verdikten sonra, hiçbir yazar ne salık verirse versin, sakın onları sarsma, hele hele kaplarını açma, onlara bir şey katma yahut onlardan bir şey eksiltme,
Zira bu öğretimin aksini yaparsan, her şeyi yitirme gibi büyük bir tehlikeye atılırsın, çünkü pek çok erkekle yatan ve bu sebeple nadiren gebe kalan fahişelerde olduğu gibi, ilk kavuşumdan sonra ham cıva eklersen, Üstatlığımıza erişmenin imkânsız olduğunu söyleyemem lakin pek muhtemel de değildir,
Taze cıva koymak hususunda söylediklerim Beden için de geçerlidir, zira ondan da taze olanı eklersen her şeyi mahvedersin, çünkü onları ateşe verdikten sonra Gebe Kalmayı beklemelisin, yani cıvanın yükselip alçalarak Güneş’in böbreklerinden meni faziletinin bir kısmını çekip çıkarmasını beklemelisin, cıva bunu yaptığında, artık Güneş ile o cıva arasında tıpkı Karı ile Koca arasındaki gibi bir bağ kurulur,
Oysa diğer cıva yahut diğer Güneş henüz böylesi bir bağa sahip değildir ve bu yüzden Aşk’ın nefret ettiği üçüncü bir şahıs gibidirler.
Bu nedenle Maddelerini ilk başta öyle basiretle karıştır ki, sonradan yeni bir ilave arzulama mecburiyetinde kalmayasın, kabını sıkıca kapa ve onu itina ile kaynat. Zira durmaksızın hama ham katanlar,
Açarak kaplarını, maddelerinin soğumasına yol açarlar, Beslemezler döllenen tohumu, aldatırlar Kendilerini ve heba ederler işlerini her defasında, Şayet doğru olanı yapmak arzusundaysan, Kapa döl yatağını ve besle tohumunu, Sürekli ve mutedil bir ısıyla, eğer muradına ermek istersen.
Aksi şekilde davrananlar, hem fazlasıyla sabırsız olduklarını ele verirler, hem de şüphesiz ameliyatlarını mahvederler.
Zira tohumlarını soğutmaktan başka bir zararları olmasa bile, bu telafisi imkânsız bir hatadır, üstelik isteseler de istemeseler de ham hava içeri girecektir ve Üremenin amansız bir düşmanı olduğundan, filizlendirici ve hayat verici kudreti yok edecektir. O vakit kâr elde etmek yerine mutlak bir ziyana uğrarlar ve hakikate ermek yerine bir vehme kapılırlar, aklı başında hiçbir kimse bunu yapmaz, meğerki daha tez doğursun diye gebe bir kadının döl yatağını açmaya kalkan yahut daha çabuk kuluçkadan çıksın diye kuluçkadaki tavuğun altına koyduğu yumurtayı kıran biri olsun. Bu sebeple daha evvel salık verdiğim gibi şimdi de salık veriyorum ve bunu bu bahsin nihai sözü kılıyorum, tohumlarını karıştır ve elinden gelen tüm zahmetle onları işle, sonra onları camdan bir eve kapat, yani yaklaşık 16 yahut 20 ons alabilecek bir cam kaba bir ons yahut damıtılmış su ile iki ons ya da o civarda alabilecek bir cam kaba iki ons koy, cam kabını yuvasına, taşlardan elenmiş kumun yaklaşık kırk sekizde biri derinliğine oturt.
Kabın boynu ya bir telle raptedilsin yahut yuvanın kapağında bulunabilecek bir deliğe yerleştirilsin, boynu yaklaşık 6 parmak boyunda yahut biraz daha uzun olsun.
Athanorun öyle olsun ki, içinde dilediğin ısıyı verebilesin ve onu yenilemeksizin en azından bir gün yahut 16 ya da 12 saat boyunca, ısıda hissedilir bir değişiklik olmaksızın muhafaza edebilesin. Bu fırında Maddene öyle bir ateş vereceksin ki, ilk bir yahut iki gün zarfında onu ateşteki bir çömlek gibi yahut azgın bir rüzgârda kabaran fırtınalı deniz gibi kaynatsın, onun yüzeyinden, Ceninin teşekkülü esnasında karında yahut döl yatağında bulunan ve bizim Rüzgârlar dediğimiz bir Buhar yükselecektir, bu buhar (cam mukavim olduğunda) tepede yoğunlaşacak ve damlalar halinde aşağı süzülecektir, bu da gece gündüz durmaksızın böyle sürecektir.
Böylelikle Filozofun, Taşımızın hayatını koruduğu ve sürekli kaynama ve süblimasyon ile yetkinleştiği, yani bölündüğü ve birleştiği, nihayetinde sabitlenip donduğu yönündeki kelamı doğrulanmış olur. Suların işte böyle bölünür, en üstteki kısım Canı da beraberinde taşır ve en alttaki kısım
Beden’i kaynatır, parçalar ve yumuşatır, onu sürekli inişleri esnasında geri dönen Ruh ve Can’ın işlemesi için daha elverişli kılar.
Ve kabın aylarca öylece durduğunda, Bulutlar ve Tutulmalar bir bir geçip gittiğinde, Işık göründüğünde, artır ateşini o vakit, inan bana, Taşın beyazlık içinde parıldayıp ışıldayana dek. O zaman açabilirsin artık camını, Ve doğmuş olan Çocuğunu besleyebilirsin, Süt ve Et ile, daima daha çok ve daha bolca.
Onları 150 gün boyunca muhafaza edeceksin, bu müddet zarfında muazzam bir Oyunun oynandığını göreceksin, Yeryüzü Sularla taşacak, iki büyük Işık tutulacak, Gökler bulutlanacak, Hava kararacak ve her şey intizamsızlık ve kargaşa içine düşecek, ardından Toprak bir çamura [NOT: Kaynak metinde "Linge" olarak geçen kelime, bağlam gereği çamur yahut balçık manasındadır] dönecek ve sürekli kaynama ile Su kurutulacak ve mutedil yağmurlarla
Sir G. Ripley'nin Dördüncü Kapısı
sağanaklar ve çiy taneleriyle nemlendirilecek, durmaksızın yıkanarak temizlenecektir, ardından Tanrı'nın rızasıyla gün ışığı fışkıracak, evvelce karanlık olan berraklaşacak, karaların en karası olan ise artık bembeyaz kılınacaktır.
Bunu gördüğünde sevin, zira Kralımız doğudan muzaffer bir edayla gelmektedir, ölümü fethetmiştir ve artık ölümsüz kılınmıştır, o vakit ateşini biraz güçlendir, Taşın beyaz, gayet berrak ve parlak, kınından yeni çekilmiş bir kılıç gibi ışıldayana ve kuruluk marifetiyle elle tutulmaz bir toza dönüşene dek basiretle ve ihtiyatla ateşi sürdür.
Artık beyazın sonuna geldin ve kusursuz bir Taşa sahipsin, gerçi bunun tesiri henüz azdır, yine de onu çıkarabilir, ister Fermantasyon, ister Yemleme (Cibation), ister İçirme (Imbibition), ister Çoğaltma yoluyla kullanabilir ve atım (projeksiyon) için uygun hale getirebilirsin, öyle ki elinde sadece bir ons dahi olsa, pek yakında bin onsa sahip olabilirsin. Zira açıklama şöyledir,
Çünkü şimdi hem yaş hem de kuru öyle hoşnuttur, Ki Toprak, Sudan bir tesir almıştır, Bundan böyle asla birbirinden ayrılamazlar, Ve tıpkı bunun gibi Su da Toprağa bir tesir bahşetmiştir, Öyle ki ikisi bir arada yaşamak için ant içmiştir, Ve Su, Topraktan tutucu bir güç edinmiştir, Bu dördü artık çatışmamak üzere bir kılınmıştır.
Şimdi yaş ile kuru arasında öyle deruni bir birleşme elde ettin ki, biri diğerinin içine geçti ve ikisinden üçüncü bir şey meydana geldi, bu ise her ikisinden de gayrı nevi şahsına münhasır bir cevherdir, yine de her ikisinden de pay alır, vaktiyle birbirine alabildiğine zıt görünen bu iki Tabiat, artık bozulmaz tek bir töz meydana getirmek üzere birleşmiştir. Zira bir Ruh olan Su, Toprağa öyle bir tesir vermiştir ki, cismani, kuru ve tentür bahşetmekten aciz olan o şey, onun vesilesiyle öyle nüfuz edici olmuştur ki, kusurlu bir Maden üzerine atım (projeksiyon) yapıldığında, tarif edilemez bir memnuniyetle defalarca müşahede ettiğim üzere, göz açıp kapayıncaya dek onun ta Merkezine işleyebilir.
Zira her ne kadar böyle benzetmeler yapsak da, bu kükürdün kendi cıvasıyla olan birleşmesi, Suyun Toprakla olan birleşmesine benzemez, çünkü biz kükürdümüze Toprak, cıvamıza ise Su desek de, Ateşin İmtihanında, balçıktan buharlaşan su misali cıvamız akıp gitmez, onunla ne kadar kusursuz kaynaşmış olursa olsun terk etmez.
O halde Sanatımız marifetiyle yenilenen Bedenimiz, Ruhlar mertebesine yahut yüceltilmiş Bedenler katına yükseltilmiştir, bunların Bedenleri bulunsa da, yeniden doğmamış Bedenlerde görülen o kaba cismaniyet Kanunlarına tabi değillerdir, bu sebeple Taşımız bir Mucizeler manzumesidir, ağırbaşlı, sabit ve fevkalade derli topludur, yine de emici Kâğıda işleyen sıcak Yağ gibi nüfuz edicidir.
Demek ki artık Ameliyenin ilk başlangıcındaki gibi değildir, o vakit biri yukarıda, diğeri aşağıdaydı, biri kanatlı, diğeri kanatsız iki Ejderhaya yahut Kuşa benzetilirdi, lakin şimdi her ikisi de ateşin en azgın hiddetine karşı koyabilecek güçtedir.
Şimdi Su, Topraktan yahut kükürtten mayalayıcı bir tesir almıştır, öyle ki artık kükürt ile birlikte kükürt kılınmıştır, tıpkı diğerinin Su marifetiyle hayat ile birlikte hayat kılındığı gibi.
Bu, ay-altı herhangi bir Cismin ulaştırılabileceği en yüce kemalattır, bundan anlarız ki Tanrı birdir, zira Tanrı kemalatın ta kendisidir, herhangi bir mahluk bu mertebeye eriştiğinde, kendi fıtratınca o birlikte neşelenir, onda hiçbir ayrılık yahut başkalık yoktur, yalnızca nizasız bir barış ve sükûn vardır.
Böylece bütün niyetimiz iki şeye bağlıdır, Yaş ve kuru olan, bu iki zıt şeye, Kurunun, yaşı sabitlemeye götürmesine, Yaşın da Toprağa Likidite vermesine.
O halde aksini söyler ya da yazar görünsek de, bütün maksatlı Sırrımız yalnızca iki şeyden ibarettir, bundan öte tavsiye eder göründüğümüz her şey, sadece tedbirsiz olanları şaşırtmak içindir,
İlk Sırrımız, birçoklarının Dünyadaki her türlü saçmalığa teşmil ettiği hakiki kükürdümüzü bilmektir,
Bu, hemen her yerde saf halde satın alınabilecek olan Altındır.
Bir sonraki ise cıvamızı bilmektir, bu alelade değil, sunidir, bir tek şeyin tavassutuyla üç baştan çekilip çıkarılmıştır, bu şey kuru ve Kükürtlü olan iki parçanın, yaş ve Cıvai olan tek bir parçayla birleşmesini sağlar, Bunların vasıfları birbirinden farklıdır, bu ihtilafı kaynatma ameliyemiz öyle bir uzlaştırır ki, onlardan tatlı bir Ahenk meydana getirir.
Zira nihai gayemiz olan fazilet artışını borçlu olduğumuz Kükürt, Suya kıvam verir, fakat bunu kendisinden büsbütün ayırmadan yapar, Mayalayıcı kudretiyle ona öyle nüfuz eder ki, o nazik ve uçucu yaş Ruh, ateşe mukavim, sabit ve kuru bir töze dönüşür. Lakin her şeyden evvel Su, Bedeni yumuşatır, içine işler ve onun derinliğini araştırır, zira [okunamadı]
...olmaz, ta ki kıvama erdirilene dek, zira sert ve kuru cisimler, bizzat kendileri ilk olarak kökten içeriye nüfuz edilip renkten renge dönüştürülmedikçe ve nihayet yetkinliğe erişmedikçe başkaca cisimleri dönüştürecek surette nüfuz edemezler, o vakit akıcı ve delici bir hal alır, çünkü noksan olanın ta köküne işleyecek, onun noksanlığını yitirmesine ve yetkinleşmesine sebep olacak, ateşle ısıtılmış balmumu misali onun üzerine akacaktır.
Her ikisinden böylece bir mizaç husule gelir, Cisim kadar kesif olmayan bir mizaç, Ve dahi su kadar akıcı olmayan, kurnazca, bu kuru cisim ile bu akıcı
su arasında, macunlaşma denen bir mizaç vücuda getiririz, zira hamur gibi yoğrulur, ve mumlaşma (inceration) denir, zira onu balmumu kıvamına getirir, lakin en doğru tabiriyle malgama (amalgamation) yahut kavuşumdur, bu ise cıva ile bir metal arasında orta bir kıvamdır, metal kadar sert değildir, zira bir bıçak yahut parmak ile kolayca öteye beriye yayılabilir, ne de cıva kadar seyyaldir, zira şu ya da bu tarafa eğilse dahi içinden hiçbir cıva akıp gitmez.
Daha fazla söylememe hacet yoktur, zira malgama mefhumuna aşina olmayan, tereyağı gibi yayıldığı halde eğik tutulduğunda bütün bileşikten daha akıcı hiçbir şeyin kendisinden ayrılıp akmadığı o kıvamı bilmeyen sıradan bir simyacı dahi pek az bulunur, nitekim cıvık bir malgamada, şayet meylederse cıva, deri altı su toplanması (hidrops) misali eğilen tarafa doğru akacaktır.
Lakin bizimkisi o denli cıvık değildir, yine de kolayca bükülebilecek kadar yumuşaktır, öyle ki yuvarlanıp küreler haline getirilebilir ve hiçbir serbest cıva aşağı akmaz yahut dibe çökmez.
Bu talimatta yanılan kimse, öğle vakti parlayan Güneş’i dahi güçbela bulur.
Gevşetmek ve bağlamaktır iki esası Bu çetin ilmin, kutuplarıdır en başlıcası, Her ne kadar başka esaslar pek çok olsa da, bu faslı ikmal ettiğimizde temin ederim ki ve netice olarak on iki [okunamadı]
Bunu tefekkür ederek, sessizce yaklaştım
kapı, kilitlemek ve açmaktan, kapamak ve aralamaktan, çözmek ve pıhtılaştırmaktan, uçurmak ve sabitlemekten, kuruyu yumuşak ve akabinde yumuşağı kuru kılmaktan, gevşetmek ve bağlamaktan gayrı bir şey değildir.
Yalnızca bunu öğren, bu yeryüzü cennetinin anahtarlarına bihakkın malik olursun. Lakin daha berrak anlaşılmak muradıyla, filozofların diğer kapılarından da geçeceğim ki, onların çokluğu arasından yürürken hepsini nihayet birliğe irca edebileyim.
Bir gün dışarıda gezinirken, O hoş çayırları seyrederken, Bir ses işittim sükûnetle fısıldayan, Pek taze harikalardan dem vuran.
İrkilip kalakaldım hayret içinde, Bilemezdim ne mana var bu işte, Lakin bir müddet bakınırken etrafa, Bu dehşet dindi, yerini bıraktı sükûna. İşittiğim ses sağımda yeşeren Bir koruluktan gelmekteydi, Sebebini anlamak için oraya yöneldim.
Orada zarif libaslar kuşanmış bir hatun gördüm, Bir pınarın başında oturmuş iç çekiyordu, Kederle ezilmişçesine sözler döküyordu dilinden, Ve sıkça ellerini ovuşturup dövünüyordu. Ah bana, diyordu, sevincim nasıl da yitip gitti, Ey meşum, gaddar ölüm, Kim sanırdı o ifritin böylesi taş yürekli olduğunu, Onun nefesini böyle çekip alacağını? Bunun üzerine yaklaştım, yatıştırmak niyetiyle, Hoş sözlerle onun kederini, Ben söyledikçe o hiddetlendi, Hatta teselliyi dahi hor gördü.
Yüzü zambak akıydı, erguvani beneklerle Yanaklarında ve çenesinde, Gül dudakları, lekesiz siması, Beni hayretler içinde bırakmaya başladı. Ey nadide güzellik, dedim, ne için ağlarsın, Hangi melun cüret edebilir Tanrıların himayesinde olan sana zulmetmeye, Ki cemalin fanilerin rızkıdır? İyi huylu beyim, dedi, bırakın gam sözlerini, Yaşıyorum, lakin yaşarken ölmekteyim, Dilerim canım çıksın yarın olmadan, Ah, korkarım ki ölüm pek yakın değil.
Kıymetli bir zevcem vardı, hoş endamlı, Pek namlı bir hükümdar, Öyle sevimli ve öyle muhabbetli ki, tabiatta Hiçbir şey onu tahtından indiremezdi. Mizacı öyle metindi ki, ar bilirdi Herhangi bir hasımdan kaçmayı, Varlığı öyle bir zarafetle bezenmişti ki, Ondan gayrısını bilmezdi kimse. Yüce Phoebus idi adı, beyzade meziyetini Yâd etmek ölümden beterdir, Öyle zengindi ki, miras aldığı servet Büyük bir şerefe davetiye çıkarırdı. Gezinirken buralarda o latif ormanlar arasında, Rastladık bu uğursuz pınara, Hararetten içmeyi pek arzuladı efendim, Ki bu yudum getirdi onun sonunu.
Zira eğildiğinde, su akıntısıyla birlikte Başını öyle döndürdü, öyle hafifletti ki, Doğrulamadı, düştü akıntının içine, O ebedi geceye doğru. Yüzmeye çabaladı, lakin dibe battı, Ah, ne meşum bir manzaraydı görmek, Derken içtiği su ile şişerek, Kendini kurtaramadı. Fakat sonra pınar kaynamaya başladı, Ve fıkırdayarak renk değiştirdi, Bozuluşu tasvir etmek pek güçtür, Hükümdar ölmüş, pınar ise başkalaşmıştı, Önceki halinden öyle uzağa düştü ki, parıldayan Işıltılı gökyüzü gibi olan o şey, Şimdi kokuşmuş bir bataklık gibi tütmekte, öyle ki kimse Dayanamaz buna, evet, hatta ben dahi
İçinde aziz zevcemi yitiren ben, tiksinirim Yükselen bu buharlardan, Dilerim tek bir pınar ikimizin de sonu olur, Bu pek mesut bir son olurdu.
Öyle uzun konuştu ki, nihayet su duruldu, Mürekkep gibi karardı büsbütün, Ve evvelce pek fena sayılan o koku, [okunamadı] Hava en karanlık bulutlarla doldu, Öyle ki [okunamadı] Ruhu o ölü cesetten ayıran, Ki rengi evvela yeşildi, Sonra sarı, maviyle karışık, dumanlar yükseldi, Ruhu yükseklere taşıyan, Hatun bunu gördüğünde, gözyaşları [okunamadı], Ansızın kendinden geçti, bayıldı.
Aynı akıntının içine yığılıverdi kendinden geçerek, Ve bir daha görünmedi, Zevcesini öyle çok severdi ki, ölümden korkan Biri gibi durup tereddüt etmedi hiç.
Ve derhal hayati nefesten mahrum kalan o adil Hanımefendi, Bir kadavraya dönüştü, böylece aşk içinde yaşamış olan bu ikisi, Ölümü de farksızca paylaştılar.
Bedenlerinden ayrılan ruhları, çeşmenin üzerinde oynaşarak, Tedavi edici, bekleyiş içindeydiler, acaba kadavraları dirilip de, Yeniden hayat bulabilir mi diye.
Güneş gündönümünde durdu, ısısı suları gittikçe kurutmaktaydı, Ve dahi alttan bir merkezi ısı tütmekteydi, bolca buhar salmaktaydı.
Ki bunlar durmaksızın geri döndüler, ta ki büyük kısmı toza dönüşene dek, Uzun zamandır yabancılaşmış olan o avare ruhlar, Artık arzuyla çekilmekteydiler, Kendi bedenlerine, ki bu bedenlerin taşlarında garip bir manyetik güç yatardı, Onlar da uzun müddet sürgün edilmiş olsalar dahi, günbegün beklediler o ölü cesedi.
Ruhlar birleştiğinde bedenler kaynaştı, ve her ikisi birbirine bağlandı, Öylesine yakından ki, bir yol bulur bulmaz, çözülmez bir düğümle, Bağlandılar birbirlerine, öyle ki hiçbir güç, Ne denli kudretli görünürse görünsün, Ayıramaz onları gayrı, böylece birleştikleri o andan itibaren.
Böylece bu ikisi tek bir bedene kavuştu, çift cinsiyetli olan, Ki yaşar yaşamaz döllenir, bu durum şaşkına çevirir, Bu narin dölü çaresizliğe sürüklemek isteyen düşmanlarını, Fakat Tanrı onu her daim her türlü tecavüzden selametle korur, Ve onların değneğinin onu ağlatmasına izin vermez.
Her ne kadar giysileri ve teni, karalıkla ve pis kokuyla murdar olsa da, O arınacaktır, zira insanlar ne düşünürse düşünsün, Hem Tini hem de Ruhu paktır.
Pek çok çiçekle bezenmiş latif bir bahçenin ortasından bir nehir fışkırır, Ki damlaları billur gibidir, bunlar merkezi ısıyla göğe çekilir.
Bu hava şark incisi misali yoğunlaşır, Ki bu bedenin üzerine düşer, Karalığı tüketildiğinde sahip olduğu parıltıyı, Aydınlığa geri çağırır.
Ve her ikisi birlikte billur bir pınar meydana getirirler, Akıntıları gayet garip bir şekilde ışıldayan, Bunlar sonradan yoğunlaşır ve beraberlerinde, Halîs gümüş hazineleri getirirler.
Bu hazineler eğer bir müddet el sürülmeden, Ateş üzerinde dinlenmeye bırakılırlarsa, Sinsice yaklaşan lacivert renk beyazı aldatacaktır, Ve her ikisi de yeşil tarafından varlıklarından mahrum bırakılacaktır, Ki bu pek uzun sürecektir, ardından sitrin rengi gelecektir, Oldukça uzun süre sebat edecek, fakat ardından muhakkak göreceksin, O kıvılcımlı kırmızıyı.
O vakit evvelce boğulmuş olan Kral, Bütün yeryüzünün hayran kaldığı bir mucizeye dönüşür, Zevcesi ve kendisi birdir, ve her ikisi de zenginlik içinde yüzer, Ve asla birbirlerinden ayrılmayacaklardır, artık tüm düşmanları, Onların hâkimiyetini tanımak mecburiyetindedir, Eğilmeyen kişi şüphesiz onların darbelerini tadacaktır, Zira hepsi onun altındadır.
Evvelce zindanda sıkıca köle olarak tutulan tüm kardeşleri, Artık azat edilmiştir, kibirle şişinmiş düşmanları ise, Büsbütün aşağılara fırlatılmıştır.
Böylece ölümü vasıtasıyla Kral, daha evvel hiç sahip olmadığı, O Celâle şimdi erişti, önceki hali hakir görüldü, Zevcesi artık ağlamıyor.
Kadın onunla birdir, Kral evvelki krallığını kardeşlerine bağışlar, Aralarındaki en hakir olan dahi artık öyle talihlere şahit olur ki, Her biri bolluk içinde yaşar.
Ve kardeşleri ölmeden evvel ne idiyse, Şimdi kendileri o hale gelmiştir, Zira o, nefesiyle onların illetlerini iyileştirir, Ve onları kendi mülklerinde yaşatır.
Artık esaret yoktur, bağlar barınacak yer bulamaz, Herkes hürriyetin tadını çıkarır, Burada zarar verebilecek hiçbir şey yoktur, zira hepsi tek bir fikirdedir, Yok etmek isteyecek ne varsa, Sokakları altınla döşenmiş Kraliyet Sarayından sürülmüştür, Duvarları halîs gümüştendir, kapıları gayet berrak, İşlemeli saf mücevherlerdendir.
Pencereler düşmelerin yahut darbelerin kıramayacağı, Harika sanatlarla yapılmış gayet saf camdandır, İçecek, erdemini kimsenin anlatamayacağı, Zehir korkusundan daima uzaktır.
Oraya varan kişi, ne yokluğun, ne ölümün, Ne de herhangi bir kederin bilinmediği, Azizlerin nefes alması için tanzim edilmiş bir yere vasıl olmuştur.
Tanrı’nın seçtiği ve Sarayına getirdiği kimse, Kutsal ateşle tutuşmuş halde hamtlar terennüm edebilmek için, Tanrı’nın zatından gayrı neyi arzulayabilir? Lakin elleri murdar, kalbi lekeli olan kişi, Bu Gizemlerden uzak dursun, Zira bunlar senin için değildir, vaktinde vazgeç, Çünkü sen ne akla ne de korkuya sahip olmayan vahşi birisin.
Beşinci Kapı Üzerine Bir Şerh, Ki O ÇÜRÜMEDİR ## Beşinci Kapı Açıldı, Ki O: ÇÜRÜMEDİR
Şimdi Çürüme faslına başlıyoruz, Ki bu Kutup olmaksızın hiçbir Tohum çoğalamaz, Bu yalnızca Bedenin içindeki ısının daimi ameliyle yapılmalıdır, Elle değil, nemli şekilde, Zira Bedenler başka türlü tabii olarak başkalaşamaz.
Dört Kapıyı şimdiden aştık, ilki açıldığında diğerleri kendiliğinden açık durur, öyle ki senin yalnızca içeri girmen icap eder.
Filozofların seyri ve usulü şimdi bizi Çürüme Kapısına sevk etmektedir, girişi Kimmeriyen gecesi gibi karanlık [NOT: Homeros mitolojisindeki ebedi karanlık Kimmer diyarına atıf], pek çok dolambaç ve kıvrımlarıyla dehşet verici, korkunç bir kapı.
Yine de öylesine lüzumlu bir kapıdır ki, şayet oradan geçmezsen, emeğinin semeresini almayı asla bekleyemezsin, zira o olmaksızın hiçbir Hayat ve Tevellüt olamaz, arzulanan Çoğalma ise hiç vuku bulamaz, nitekim Şair şöyle buyurur, Felices actus quotquot habere queant [NOT: Ne mutlu buna nail olabilen kutlu eylemlere].
Bu ölümün, bozulmanın veya çürümenin sebebi, athanorun harici Ateşinden ziyade, bizzat Bileşiğin kendi içindeki sürekli ısının tesirinden ileri gelir, burada Tabiyata aykırı olan Suyun Ateşi, daimi bir ezilme ve kaynatma yoluyla kusursuz Bedeni açar ve böylece Tabiyatın Ateşi olan, içeride hapsedilmiş kükürdünü serbest bırakır, öyle ki bu ikisi arasındaki daimi etki ve edilgi ile birlikte harici ısının da aralıksız tesiriyle bütün Bileşik bozulmaya sürüklenir, kimi zaman nemi süblimleştiren harici ısıyla kavrulur, bu nem ise kendi rızasıyla durmaksızın geri döner ve ısı sebebiyle nemi bütünüyle içene kadar Toprağı öyle bir sular ki, nihayetinde Toprak ölür. Ve siyah bir renk, kokuşmuş bir koku ve cüzlerin süreksizliğiyle beliren bu çürüme işaretini görmedikçe, emeğin beyhude kalacaktır, zira eski suret bozulup bir kenara atılmadıkça arzuladığın şeyin, yani yeni bir suretin içeri girmesini asla bekleyemezsin.
Mademki Mesih tanıklık eder, buğday tanesi Toprakta ölmedikçe, bir artış elde edemezsin, Ve aynı şekilde Madde çürümedikçe, Asla hakikatte başkalaşamaz, Ne Elementlerin tabiatına uygun ayrılabilir, Ne de onların Kavuşumu kusursuzca kutlanabilir, Bu yüzden emeğin boşa gitmesin diye, Çürümemizin mahremiyetini pek iyi anla, Daha bu İşi eline almadan evvel.
Bu durum, Tabiyatın değişmez işleyişiyle öylesine uyumludur ki, meşakkatli çiftçi daha bol bir hasat elde edebilmek için kıymetli Tohumunu toprağa emanet eder, orada çürüsün ve bozulsun diye, ta ki eski ve ölü Bedenden yeni bir Hayat filizlenebilsin, yoksa tohum ambarında kaldığı müddetçe ondan asla bir artış beklemez.
Bizim için de durum tastamam böyledir, Maddi ilkelerimiz kendi tabiyatları ve suretleri içinde kaldıkları sürece yalnızca tekil bir değere sahiptirler, zira Altın ve cıva öyle iki ilkedir ki, üzerlerinde Sofistçe bir yolla çalışmaya kalkışan herkesi sonsuza dek aldatacaklardır, zira Sanatkâr ne düşünürse düşünsün, saf Güneş kendi saf ve kendine mahsus cıvası ile karıştırılmadıkça ve uygun bir sindirme ısısına konulmadıkça, aralarında karşılıklı bir etki ve edilgi doğup da Sanatkârın eli değmeksizin yeni bir Üremeye yönelmedikçe, bu ikisi Dünyanın sonuna kadar aynı kalacaktır.
Zira Bileşiğin daimi ve aralıksız kaynayabileceği, latif cüzlerin kesintisiz biçimde kesif olanların üzerine yükselebileceği ve deveran edebileceği münasip bir Ateşte, sabit Bedenin en ziyade sindirilmiş Fazileti yahut Ruhu (ki onun tentür kaidesidir), Su tarafından çekilip çıkarılacaktır ve bu cevher, Suyun saf Tini ile karışacak, saf olan saf olmayandan, latif olan da kesif olandan tamamen ayrılana dek onunla birlikte yükselecek ve geri dönecektir.
İşte o vakit Beden, Ruhunu yeniden aşağı çekecektir ve en Yüce Olanın kudretiyle birleşecek, yaşam Tini de onunla bir araya gelecektir, öyle ki her üçü çözülmez bir birlik ile bir olacaktır, lâkin bütün bunlar bir suretin Çürümesini veya Bozulmasını gerektirir, aksi takdirde bir başkasının Dahil Oluşu gerçekleşemez.
Dolayısıyla, bu Çürüme gizi gerekli olduğu kadar gizli ve öylesine gereklidir ki, o olmaksızın amaca matuf, yani semereli hiçbir şey yapılamaz, bu sebeple bu gizin izahında biraz sarih ve etraflı olacağım,
Zira bir Filozof meydana getirmek için icap eden her şey, bunun bilgisinde yatar. Sanatkârın bütün gayesi, nesneleri yalnızca bu sınırdan emin olabileceği şekilde hazırlamak ve tanzim etmek olmalıdır, bu sınıra vardığında ise, Tası dolabındaymışçasına usta bir Üstat sayılır. Bu işaretin noksanlığında,
İşleyici ya başka ilkeler aramak üzere geriye dönmeli ya da ileriye, sağa yahut sola yönelmelidir, lâkin buna hâkim olduğunda, harici ısının İdaresi haricinde hiçbir hususta yanılamaz. Ve Çürüme şöyle tarif edilebilir,
Filozofların tarifine göre Bedenlerin katledilişidir, Ve Bileşiğimizde üç şeyin bölünüşüdür, Öldürülen Bedenleri Bozulmaya sevk eden, Ve akabinde onları Yeniden Doğuşa muktedir kılan, Zira hiç şüphe yok ki Yeryüzündeki nesneler, Göklerin etraftaki Dönüşünden hasıl olur.
Filozofların bu İşleme dair verdikleri tarif daima Mecazidir, zira bu Kapıyı dünyadaki neredeyse bütün İstiarelerle, bilhassa ölüm ve ölü insanlarla adlandırmışlardır, bu sebeple bu merhaledeki Kabı bir Kabre yahut Mezara benzetirler ve bu İşlemi Kafatasları, ölü Kemikleri ve benzeri remizlerle timsali olarak ifşa ederler.
çürümüş cesetler, bu mecazlara binaen çürümeyi, bileşiğin ölümü olarak adlandırırlar. Zira cismin su ile birlikte ateşte eridiğini, aktığını ve kaynadığını gördüklerinde, buna böyle dediler, suyun kısmen yükseldiğini, kısmen alçaldığını ve kısmen de aşağıda kaldığını, böylece bir anda hem buhar halinde bir süblimasyon hem de aşağıda olanın bir hareketi gerçekleştiğini gördüklerinde, yükselenin suyun ruhu yahut daha havadar kısmı olduğunu söylediler, toprakla birleşmekten ve onda gizlenmekten gayet hoşnut olan daha ateşli kısım ise aşağıda kaldı, zira o ateşe daha elverişliydi ve kendi benzeri gibi onunla daha iyi uyuşuyordu, bu kısım dipte böylesine durmaksızın kabarıp kaynadığı, hiddetlendiği ve cismin rengini değiştirmeye başlamasına yol açtığı için, ona doğaya aykırı ateş dediler.
Yine, yükselen buharın renk değiştirdiğini gördüklerinde, cisimlerin ruhunun buharla karıştığını söylediler, bu buhar yeşil olduğundan, onun nebatî bir ruh ve doğanın ateşi olduğunu ifade ettiler. Aşağıdaki cisim kalınlaşmaya başladığında, bunun erdişi bir cisim olduğunu söylediler, çünkü suyun bir kısmı daima aşağıda kalıyor, cismi kaynatıyor, köpürtüyor ve akıtıyordu, bundan ötürü buna iki cisimden, yani Güneş ile Ay'dan, erkek ile kadından mürekkep yeni bir cisim dediler, bu cisim balçıksı bir kıvama ulaştığı için de onu Limus yahut Limbus, Hyle ve bir Kaos ya da Terra Adamica [NOT: Âdem'in toprağı, ilk saf balçık] olarak adlandırdılar. Bu cisim simsiyah kesilmeye, yukarıya sarımtırak, mavimtırak ve siyah pis buharlar salmaya başladığında, bunun ruhun cisimden ayrılmasını takip eden ölüm ve bozulma olduğunu söylediler. Ruhların yeniden birleştiğini ve birlikte aşağıda kaldığını gördüklerinde ise, ruh ile canın ölümsüz olduğunu, yani tentürün yahut hayati merhemin bozulmaz nitelik taşıdığını anladılar, onların yeniden birleştiğini gördüklerinden, ruh ile canın cisimleri yenileyeceğini ve bu zahiri bozulmanın, yalnızca şanlı bir yeniden doğuşa giden tabii bir adım olduğunu bildiler, zira ruhlar cisimlerle yeniden birleşirse, onları muhakkak ihya edecek, yenileyecek ve bozulmaz kılacaktır, şayet ruhlar bu birliğe dönmemiş olsaydı, ancak onların buharlaşıp gitmesi beklenirdi, nitekim ruhani tentürler yahut özler, pek çok nebatta bozulma ile yok edilemez, madenlerin ve metallerin en mükemmelinde ise hiç yok edilemez.
Öyleyse ruhların cisimlerle birleşmesi, zahiri çürümenin altında gizli bir saflığın bulunduğunu açıkça kanıtlar ki bu saflık, arınmanın ardından yüce bir ihtişama erdirilecektir. Bunun üzerine, yukarıdaki ruh ile canın semavi beşinci öz olduğunu, aşağıdaki cismin ise toprak olduğunu söylediler, ruhların bu deveranı, tıpkı göklerin yerin etrafındaki deveranı gibiydi, düşen damlalar ise tıpkı toprağı bereketlendiren tesirli çiy taneleri gibiydi, siyahlık ve karanlık ise kış enleminden başka bir şey değildi,
bu kış enlemi ki bulutları ve damlalarıyla toprağı olgunlaştırıp verimli kılar, ta ki baharda daha güzel tecellilerle neşvünema bulsun.
Ve bu sebeple daha önce de söylediğim gibi, Unsurlarını birbirine katıp hikmetle eşitleyesin, Mutedil bir ateşte muhafaza edesin onları, daima sakınarak Şiddetli ateş ile kül olmalarından, Faydasız yere kızıllaşmış kuru bir toza dönmelerinden, Kuzgunun [okunamadı] gibi kara bir toza dönesin, Banyomuzun hararetiyle yahut [okunamadı]
İşte bu sebepten, bunu gizli, sırlı fakat gayet tabii bir ameliyat olarak gördüler, bu ameliyat vasıtasıyla en katı ve mükemmel madenler doğa tarafından birbirine öyle tatbik edilir ve işlenir ki bu necip Hesperides Ağacı'nın dikilip serpilebileceği asıl toprak yahut zemin bulunabilsin, bu necip zürriyetin yeniden dâhil olup tekrar doğabileceği döl yatağı yahut rahim hazırlanabilsin. Bundan ötürü, filozoflar uzun tecrübeler ve derin tefekkürler neticesinde neyi bulup gördülerse, onu bize emanet edip aktardılar, öyle ki bizler de bu büyük hazinenin müşterek mirasçıları kılındık ve biz de bilgimizi senin talimin için aynı sadakatle aktaracağız.
Evvela, Altın olan cismini ve cıva olan suyunu al, bunlardan biri doğa tarafından eline hazır sunulmuştur, diğerini ise sen hazırlamalısın, zira o yaşayanlar diyarında bulunmaz, bizzat yapılmalıdır, burada tek başına kaldığında doğa da sanat da çaresizdir, fakat ikisi birlikte bunu başarır. Bunları sana defaatle söylediğim gibi münasip nispette birbirine karıştır, ardından kaynatmak üzere ateşe koy, gece yahut gündüz hiçbir kesintiye uğramaksızın durmaksızın kaynayabilecekleri, yükselip alçalabilecekleri elverişli bir hararet ver onlara.
Fakat bilhassa ve her şeyden evvel derunî hararetinde, yani kükürdün için gereken suyun nispetinde dikkatli ol, amelinin başlangıcında hazırlık esnasında ona katıp temin etmen gereken şey, içerideki tüm ameli kemale erdiren şeydir, o olmaksızın haricî hararetinin hiçbir kıymeti yoktur, zira kendi başına tesirsizdir. Şayet bu harareti galebe çalacak derecede parlatırsan, o vakit
cisimleri umduğun gibi çözmez, bilakis Çiçekleri, iliklerinin derinliğinden çekip çıkarılmadan evvel yakar, şayet arseniğin gerektiği gibi hazırlanmamışsa yahut Kartalların sayısı aşılmışsa yahut Suyunun Cismine olan nispeti Kartalların sayısına uymuyorsa yahut Cam kabın Maddene göre layıkıyla ölçülendirilmemişse bunu kolaylıkla yaparsın, cam kabın ziyadesiyle büyük olursa kolayca yanar, zira bu surette rutubet iç bükey yüzeyde öylesine dağılacaktır ki aşağıdaki Toprak fazlaca kuru kalmadan evvel geri dönemez.
Bütün bu müşkülatlardan kolayca kaçınmak için kaideler vermiş bulunuyorum. Ve öte yandan, pek az hararet vererek de hataya düşmemekten emin ol, Suyunun içinde hakiki bir ayrışma ve bozunma meydana getirecek kafi Ateş bulunsun, şayet Arseniğin kafi Ateşli fazilete sahip değilse yahut bunun ile Suyunun birleşmesi iyi gözetilmeyip baştan savma icra edilmişse yahut Suyunun Tasfiyesi her Kartalda baştan sona layıkıyla yapılmamışsa, zira böyle olunca iki yahut üç Kartal tek bir Kartalın dahi faziletini katamayabilir, yahut Kartallarının adedi tam değilse yahut miktar nispetin gereğince gözetilmemişse netice hasıl olmaz. Bu sebeple nasihatime kulak ver ve bu hususların her ikisinde de dikkatli davran, andan sonra Harici hararetini öyle ayarla ki Bileşimin kaynasın ve süblimleşsin, bu haline benzerliğinden ötürü buna Balneum denir, ta ki Buharlar kesilip içeride hapsedilene dek, andan sonra Bileşim çürüyecektir, bu da büyük benzerliğinden ötürü bizim Gübreliğimiz diye tesmiye olunur.
Doksan gece geçip gidene değin, Nemli hararette sakla onları her şeye rağmen, Çok geçmeden karalıkla göreceksin sen, Hızla çürümeye doğru çekildiklerini hemen.
Evvela, Ameliyatımız nemde başlar, zira başlangıçta rutubet galebe çalar ve Ceninimizin Balgami Mizacı diye adlandırılır, buna, Flamell’e göre, aylarca, yani üç ay yahut o civarda, Müellifimize göre ise doksan gün ve gece boyunca Hükümranlığı ele geçirmeye çalışan Kadının Saltanatı denir ki pek çok diğer Müellif de kendisini tasdik eder.
Maddenin daha iyi yahut daha fena hazırlanışına ve Ateşin İdaresine göre bu müddet daha uzun yahut daha kısa olabilir. Lakin Cam kabını bir kez oturttuğunda, ilk evvel kafi fakat ılımlı bir hararet verdiğinden emin ol, bunu öyle sevk ve idare et ki yukarıdaki Sular ile aşağıdaki Seyelanlar arasında Toprak eriyebilsin, andan sonra kaynatmaya devam et, kap buğulanacak ve Bileşimin kesintisiz Tedvir ile kararacaktır. Bu renk, yolunu boşuna yürümediğine dair sana bir alamet olacaktır, bu, içine girmen ve içinden geçmen gereken ilk Kapıdır, imdi Tohumlarının çürümeye ve üremeye başladığını katılıkla bilesin. Bu Çürümede hayat vardır, zira bu Ameliyat, Tabiatları derinliklerinden yahut köklerinden çekip çıkarmaktan gayrı bir şey değildir, sabit Cismini uçucu bir Ruha tebdil edecek olan da budur, çünkü Çürüme bütün Unsurların bağlarını çözer.
Pek çok renkten sonra getirebilirsin onu, Kamil bir beyazlığa, sabırla kolayca, Ve böylece Tohum tabiatında çoğalacaktır mutlak.
İmdi, karalık kemale erer ermez bilesin ki bu karalığın içinde beyazlık sahiden gizlidir, tıpkı Tohumunun içindeki canlı bir Bitki kadar sahicidir bu.
Lakin bu beyazlığa erişmeden evvel sabırlı olmalı ve pek çok mütehavvil ara renklerden geçmelisin, bunlar Toprak ile Gök birleşene dek büyük bir Tahammül ile beklemesi icap eden Sanatkarın gönlüne az ferahlık vermeyecektir.
O vakit Unsurların kamilen uzlaşacak ve yeni evlenmiş Ruhunu ve Bedenini tek bir renk örtecektir, bu da en saf Zambak yahut süblimleşmiş Tuz gibi olacaktır, Güneş ışınları altında kınından yeni çekilmiş bir Kılıç misali parıldayacaktır. Bu beyazlıkta Çoğaltıcı fazilet yücelir ve ilk derecesinde zahir olur, bu beyaz Ruh vasıtasıyla cıvayı yahut Satürn’ü yahut Jüpiter’i yahut Venüs’ü yahut Mars’ı kısa zamanda en saf arıtılmış Gümüşe tebdil edebilirsin, üstelik bu Safsatayla [NOT: aldatıcı bir zahirle] sadece görünüşte değil, hakikatte, hem batınen hem zahiren bütün Denemelere mukavemet edecek surette vuku bulur.
Kucaklat ve öpüştür her birini birbiriyle, Çocuklar gibi oynasınlar bir aşağı bir yukarı, Ve Gömlekleri Sidikle dolduğu vakit hele, Kadın yıkamak için hazırlansın onları, Ki ekseriya mecalsizlikten baygın düşecektir, Ve nihayetinde bütün Çocuklarıyla can verip, Asli pisliklerini yıkamak için Araf’a gidecektir.
Lakin ilk Ameliyatında, evvelce zikredildiği üzere, bidayette karalığı gözet, bu da ilk İdarede fasılasız kaynatma vasıtasıyla tezahür edecektir, bu karalık senin için iki Tabiatının artık birbirini kucaklayıp öpmeye başladığına bir Alamet teşkil edecektir.
Zira Ateşi hisseder hissetmez, Kap içerisinde birlikte erirler ve kaynatmanın devam etmesiyle gözle görülür biçimde kaynarlar, hararete dayanamayan latif Tabiat yukarıya uçar ve dışarı çıkamayacak surette hapsedildiğinden, Kabın başında ve cidarlarında damlalar halinde donar ve yeniden Bedenine rücu eder ki buna dairevi bir hareket içinde fır dönen Çocukların oyunu demek pekala caizdir.
Bu oyun, Su daha yoğun kısımlarını Bedenin daha yoğun kısımlarıyla terk etmeye başlayana dek uzun bir süre devam eder, kabın dibinde buna Urina puerorum [çocuk idrarı] denir, Suyun daha seyreltik kısımları ise, içinde çözünmüş olan Bedenin daha seyreltik kısımlarıyla karışarak, Beden daha kâmil bir şekilde çözünene dek durmaksızın uçar ve deveran eder, burada Beden kendi kükürdünün kokusuyla Ruh ve Canın içine işler, nihayetinde onları takatsiz bırakır ve camın dibinde âdeta nefessiz kalırlar. O vakit Beden helak olur, hem Su hem de Beden çürüyüp küçük zerrelere ayrılır, bunlar hareketsizce yatarak, nihayetinde Kimmer karanlığı tüm Göğü kaplayana dek günden güne daha da kararır. Buna Taşımızın Kuzey Enlemi denir, mevsim Kıştır, soğuk ve kirlidir, camın dibinde bir Tevellüt vuku bulana ve Tanrı'nın iradesi ve kudretiyle bu kirlilikten ve kara zehirden temiz bir şey çıkarılana dek Unsurlar burada bir müddet sükûnete erdirilir.
Vardıklarında oraya, azar azar artır Istıraplarını ısı ile günden güne daha çok, Ateş onlar için hiç sönmesin, Ve fırınının buna tam uygun olmasına bak, Ki bilgeler ona bir athanor der, Gereken pek mutedil ısıya dair, Böylece Maddendir şefkatle çürüyen.
Şimdi Banyon, asil olmasına rağmen bir Ahırda peyda olan bu genç Kralı yıkamak için biraz daha ısınmaya ve çalkalanmaya başlayacaktır, zira bu esnada çözünmüş Bedeninin kükürdü serbest kalmıştır, bu kükürt Suyun kükürdü ile karışarak onu ziyadesiyle keskinleştirir, biri tabii, diğeri Tabiat karşıtı bir Ateş olduğundan, ikisi birlikte gayritabii bir Ateş meydana getirir, Cehennem Ateşi gibi yakıcıdır ve Alkahest haricinde hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Bu Ateş artışının kömürün üflenmesinden ibaret olduğunu da sanmamalısın, hayır hakikaten, sahip olduğumuz daha latif bir içsel Ateştir, yine de onun da sabit ve usulünce muhafaza edilmesi icap eder. Bu sebepten fırınının güvenilir olmasına dikkat et, aksi takdirde muvaffak olamayabilirsin ve hüsrana uğrarsın, zira kömür Ateşi hiçbir şey husule getirmese de tahrik eder, Su ise harikulade bir tabiata malik olsa dahi tahrik edilmediği müddetçe daha fazla tesir göstermez, bu Ameliyede bir defa başlandıktan sonra verilecek bir fasıla, neticede meşum bir sönüşe sebebiyet verecektir. Bundan ötürü Bilgeler, Sırlarını işledikleri fırına bir athanor, yani Ölümsüz adını vermişlerdir, bu da baştan sona değin Ateşin asla sönmemesi gerektiğini gösterir, zira onun sönmesi Ameliyeyi helak eder, ölümün ona varan basamaklar olan bütün hastalıkları şümulüne alması gibi, Ölümsüz bir fırın yahut athanor da, Ateşi yalnızca sönmekten değil, şu veya bu yönde ifrata kaçmaktan da muhafaza etmelidir, zira mutedil vasattan her ne saparsa, Maddenin tabii işleyişi olan Çürümeyi engeller, bu suretle Ameliye bariz bir biçimde gecikir ve zayıflar, herhangi bir aşırılığın devamı halinde ise helak olur, lakin layık olan ısısıyla şefkatle çürür.
Bu esastan bahseder bilge Guido, Ve der ki çürümeyle ölür cismani Mürekkep, Ve sonra Morienus ve diğerlerine göre, Yeniden doğup yükselir, sade ve ruhani. Sürekli olmasaydı şayet ısı ve rutubet, Rahimde Meninin kalamazdı kararı, Ve böylece neşvünema bulamazdı hiçbir semeresi.
Tüm Filozofların, Guido, Turba, Arnaldus ve diğerlerinin, bilhassa en çok hürmet ettiğim necip Trevisan'ın muradı mucibince, keza Flammel, Artephius, Morienus ve bütün Filozoflar buna şehadet eder, yani ısı Mürekkebe öyle intibak ettirilmelidir ki, onun içinde Beden, Suyun keskin [pontik] fazileti vasıtasıyla kendi kükürdünü serbest bırakabilsin ve böylece bu iki kükürt birbirine karışarak bütünü çürümeye yahut Kalsinasyona sevk edebilsin. Bu çürümüşlük vasıtasıyla bir Maya hasıl olur, bu Maya her şeyi tabii olarak uçucu kıldığı gibi, bu kesif ölü Bedene de can verir, öyle ki Beden Su ile birlikte Ateşin üzerinde yükseklere ağar ve Su ile karışmış yeni ve ihtişamlı bir Beden olarak dirilir, böylece her ikisi yekvücut haline geldiğinden, Ruh Bedenden sebatkârlık ödünç alır, Beden ise Ruhtan nüfuz edicilik iktisap eder, neticede her ikisi semavi ve arzî tek bir Mürekkep teşkil eder, buna Yeniden Doğmuş Beden ve Cennetin yanmaz Taşı tesmiye olunur.
Bütün bunlar, ısının hem dâhilde hem hariçte kesintisiz sürmesi ve zeval bulmaması sayesinde vuku bulur, rutubet bu sayede deveran eder ve tasfiye olunur, bu olmaksızın, yalnızca ısı ve rutubet ile neşvünema bulan tohumluk kudret sönerdi. Şayet tohumluk kudret bir defa helak olursa, geriye kalan Mürekkep asla telafi edilemeyecek, ölü ve nafile bir nesneden farksız olurdu, bu sebeple dâhildeki rutubet veya ısı, yahut hariçteki münasip ısı zeval bulacak olursa, Şairin dediğinden başka intizar edilecek bir şey kalmaz, Cuncta ruent, quæ nonulla reparaveris Arte [Her şey yıkılıp gider ve hiçbir Sanatla tamir edemezsin].
Bu yüzden başlangıçta Taşımızı alırsın, Ve birbirinin içine defnedersin Mezarlarıyla, Aralarında eşit bir izdivaç kıl, Bırak altı hafta yatsınlar bir arada.
Peyda olan Tohumlarını besle şefkatle ve kolla, Bu müddet zarfında Mezarlarının zemininden yükselmeksizin, Ki bu gizli nükte aldatır pek çok kişiyi.
Şu halde Ameliyemizin usulü şöyledir, evvelemirde Taşımızı, yani onun hakiki Maddi esaslarını al, bunlar türce bir, sayıca ikidir, bunları layıkıyla bir nispet dahilinde mezcet, o vakit aşağıda zikredilenleri göreceksin.
İlk olarak, senin Dişil tabiatın Eril olanı öyle bir kucaklayacaktır ki, ondan Tohumunu, yani en kâmil derecede sindirilmiş erdemini çekip alacak, böylece Beden ölecek ve Su onu mezara koyacaktır. Su, birlikte ikamet yoluyla Beden ile bir ülfet ve dostluk kuracaktır, zira o, aynı Soydan gelen bir Dişil Bedenden başka bir şey değildir, bunlar birleşip bitiştiklerinde, buna Gabritius ile Beya’nın Evliliği denir. O vakit buharlar dinecek ve 40 gün, yahut en fazla 42 gün boyunca tüm buğuların yükselmesi veya alçalması alıkonacaktır, bu süre zarfında önceki Dolaşımı görmesen dahi sevin, zira artık Beden, Ruhunu siyah bir renkte tutmaya başlar. Artık Kraliçe, Şahane Tohuma gebe kalmıştır, bu tohum, güçlenip hiçbir Dünyevi kuvvetin karşı koyamayacağı kudretli, muzaffer bir Cenkçi haline gelene dek lâtif ve münasip bir Ateş ile beslenmelidir. O halde sabit ile uçucunun, soğuk ile nemlinin, sıcak ile kurunun birbiriyle uzlaşmayı öğrendiği, Güneşin zerrelerinden daha ince, süreksiz bir kirece Doğaların dönüşümü demek olan bu Karga Başında uzlaştığı yalnızlık ve inzivaları için onlara bu tayin edilmiş mühleti vermen zaruridir. Bu Ameliye, bu Sanatı beyhude arayan herkes için nasıl bir Yaban ve Labirent ise, bunun kâmil rüyetine erişenler için de o nispette bir Ümit Burnu’dur, zira Şark Hint Adaları’na yaptıkları bu Seferde karşılaşmaları muhtemel müşkülatın ekserisi artık aşılmıştır.
Hafif ateşle geçen bu Gebe Kalma vaktini bekle, Beliren siyahlık haber verecektir sana ne vakit olduğunu, Zira onlar o vakit sıvı Zift gibi birlikte Kabarıp köpürecek, çökelecek ve çürüyecektir, Göz kamaştıran renkler göreceksin orada, Gökkuşağı misali, temaşası hayret verici, Su o dem yukarı doğru kurumaya başlar,
O vakit, aşırı hararetinin onların bu kavuşumuna mani olmaması hususunda pek dikkatli olmalısın, zira asıl korku Çiçeklerini yakmandır, bunu kolaylıkla yapabilir ve hakiki Karga Gagası yerine bu Doğaların yarım Kırmızı yahut Turuncu bir renge bürünmesine sebebiyet verebilirsin. Oysa harici ısın hareketi söndürmeyecek derecede lâtif olursa, bu müddet zarfında Doğalarının her ikisinin birden birlikte öldüğünü göreceksin, zira biri katledilmedikçe diğeri ölmez, bu ölümün yaklaştığını ise beliren siyahlıktan anlayacaksın. Ve Karga bir kez kendini göstermeye başladığında, bil ki dehşetli bir gün göreceksin, zira rüzgârların uzun ve şiddetli esişinin ardından dindiği, lakin azgın Denizin dalgalarla kabardığı, kükreyip taştığı ve ta dipteki cerahati yukarı fırlattığı, öyle ki her şeyin bulanık bir Mürekkep Şişesine yahut eriyip kaynayan Zifte benzediği sahilin sıcağında ve fırtınasında bulunmayı beklemelisin. Uzun ve meşakkatli bir zaman sürecek olan bu siyahlığın ardından, ardı sıra muhtelif ve celalli renklerin geldiğini göreceksin, öyle ki böylesini asla görmemişsindir, zira İnsan aklının tahayyül edebileceği bütün renkler o vakit nazara gelecektir, bu da sana Kadının nemli ve karanlık Hükümranlığının artık zeval bulmaya başladığına ve onun yerine, evvelemirde Kadının nemini kurutan Erkeğin hükmetmeye başladığına açık bir alamet olacaktır, bununla birlikte siyahlık ve değişken renkler kaybolacak ve nihayetinde hepsi, Cennet Taşı olan parıltılı, kuru, beyaz bir Toz halinde sabitlenecektir.
Zira mutedil işleyen hararet nemli Bedenlerde, Evvelemirde siyahlık husule getirir, bu da Münasip bir kavuşumun tayin edilmiş alametidir, Ve hakiki çürümenin, bunu hatırında tut, Zira o vakit kusursuzca başkalaşmaktan geri kalmazsın. Ve böylece siyahlık Kapısından geçmelisin içeri, Eğer gelirsen beyazlıktaki Cennetin nuruna,
İşimizin başlangıcında, hem dâhili hem harici hararetin müşterek tesiriyle ve Maddenin neminin buna muvafakat etmesiyle, Bedenimiz Zifte benzer bir siyahlık verir, bu ekseriya 40, yahut nihayet 50 günde vuku bulur. Bu renk, iki Doğanın birleştiğini apaçık gösterir, şayet birleşmişlerse, muhakkak birbirleri üzerinde amel edecek, hepsi tek bir Doğaya ve Yenilenmiş cevhere, yani semavi yeni bir Bedene varıncaya dek birbirlerini şeyden şeye, halden hale tebdil ve tağyir edeceklerdir. Lakin bu Yenilenme vuku bulmadan evvel, İhtiyar adamın [NOT: Simyada çürüme ve saflaşma evresinden geçmesi gereken ham, işlenmemiş madde kastedilmektedir] behemehal yok edilmesi lazımdır, yani ilk Bedenin çürüyüp bozulmalı ve suretini kaybetmelidir ki, bin kat daha asil olan yeni bir suret ile mükâfatlandırılabilsin.
Şu halde bizim İşimiz zoraki ve zahiri değil, doğal ve kökten bir Ameliyedir, öyle ki Tabiatlarımız kusursuzca başkalaşır, nitekim her ikisi de daha önce oldukları hali büsbütün yitirdikleri halde, türleri değişmeksizin, her ikisiyle de türdeş olan üçüncü bir nesne haline gelirler.
Böylece gözyaşları içinde ekenler, sevinçle biçecekler, kederle yola çıkıp kıymetli Tohumu taşıyan kimse, elleri demetlerle, ağzı Rabbin övgüleriyle dolu halde, mahsulün bereketiyle geri dönecektir, böylece Rabbin seçilmişleri yahut fidyeyle kurtarılmışları İlahilerle dönecekler, başlarının üzerinde ebedi Sevinç olacak, iniltiler ve kederler uçup gidecektir.
Güneş doğuşunda kararacak önce, Ve Nuh Tufanı'nın Sularından geçecek, Ki o sular Yeryüzünde yüz elli gün boyunca Sürüp gitti, hepsi çekilmeden önce, Tam da böyle geçecek bizim Sularımız, Bilgelerin anladığı veçhile, Ta ki Davud ile birlikte diyesin, *Abierunt in sicco flumina*, aklında tut bunu iyice. [NOT: Latince "Irmaklar kurulukta akıp gitti" manasındadır.]
Şu Kimyevi Düsturu hatırla, "yani, kederli ve bulutlu bir sabah, güzel bir günün ve neşeli bir öğle vaktinin başlangıcıdır", zira İşimiz haklı olarak, sabahı Güneş görünmeyecek denli karanlık ve bulutlu geçen bir güne benzetilebilir. Ardından Gökyüzü büsbütün bulutlanır, Hava kuzey rüzgarlarıyla soğur ve mevsimince süren bol Yağmur yağar, fakat daha sonra Güneş açar, her yer kuruyana dek gittikçe daha sıcak parlar ve sonra Öğle vaktinde tek bir Bulut dahi görünmez, Göğün bir ucundan diğer ucuna her yer berraklaşır.
Fakat bizim Sularımız, devamlılıkları bakımından, bir günlük sağanaktan ziyade Nuh'un Tufanına yahut Seylabına daha münasip şekilde benzetilebilir, zira Sularımızın tamamı galebe çalan kuruluk tarafından alt edilip kurutulmadan önce takriben 5 ay geçecektir, Aristeus'un Temsilinde dendiği üzere, bu müddet zarfında Sanatkar daim bir dehşet içinde tutulacaktır,
"Lakin yüzünün is ile boyanmasına esef etmeyesin, Bu siyah kıvılcım getirecektir Febüs'ün ziya ve haşmetini."
Sabırla bekle, zira Kurtuluş getiren Seher Yıldızının doğduğunu göreceksin ve bu Sular Kadir-i Mutlak'ın emriyle çekilecektir, o vakit Jüpiter hüküm sürecek ve onun saltanatında her şey iade edilecektir, zira devamlı kaynatma (decoction) vasıtasıyla Bedenin tentürü kabul etme, onu muhafaza etme ve artırma kudretine erecektir, bununla yenilenecek ve o vakit kendisine bir besin, Bakire Sütü dediğimiz Hayat Sütü mesabesinde olacak bütün rutubeti peyderpey hazmedecektir.
O vakit En Yüce Olan'ın bu mucizelerini temaşa etmeye vaktin olacaktır,
ki bunları müşahede ettiğinde seni vecd içinde bırakıp hayrete düşürmüyorlarsa, bunun sebebi Tanrı'nın bu İlmi sana Merhametle değil, bir Hüküm olarak murat etmiş olmasıdır, ta ki bu ilim senin için bir tuzak, bir kapan ve tökezleyip düşeceğin, bir daha asla kalkamayacağın bir köstek taşı olsun.
Bu Tabiatların yenilendiğini gördüğün vakit, alçakgönüllü bir yürekle ve bükülmüş dizlerle, sana yakın olan, seni işiten, Ameliyelerini sevk ve idare eden, Muhakemeni aydınlatan o lütufkar Tanrı'ya hamdetmeyi, O'nu yüceltmeyi ve ululamayı hatırla, zira bunu sana et ve kemik asla öğretmedi, lakin dilediğine veren o Tanrı'nın karşılıksız bir ihsanıydı.
Çok geçmeden Nuh bu Bağı dikti, Ki pek Görkemli serpilip derhal üzümler verdi, Bu müddetten sonra artık korkmayacaksın,
Tıpkı Tufanın Suları çekildiğinde Yeryüzünün sanki yenilenmiş olması gibi, senin Toprağın da yenilenir ve Gökkuşağı, az önce atlattığın gibi bir Tufanın bir daha asla vuku bulmayacağına dair senin için bir alamettir.
Toprağın yenilendiğinde, o vakit Filozofların Bağı tesmiye edilen o hayranlık verici yeşil renkle nasıl bezendiğine bir bak. Kusursuz beyazlıktan sonra gelen bu yeşillik, Maddenin, Kadir-i Mutlak'ın iradesi ve kudretiyle yeni bir nebatî hayata yeniden kavuştuğuna senin için bir işarettir, o halde bu Felsefi Asmanın nasıl çiçek açar gibi göründüğünü ve körpe yeşil Salkımlar verdiğini müşahede et, zira artık zengin bir Bağ Bozumu için hazırlıkta olduğunu bilesin. Taşın nice badirelerden geçti bile, yine de tehlike büsbütün geçmiş değildir, her ne kadar büyük olmasa da, zira zamansız bir sevinç aklını başından almadıkça, evvelki tecrüben artık sana rehberlik edebilir, zira Taşımızın serpilip gelişmesi de aynı şekilde vuku bulacaktır.
Şimdi yeni bir İşe doğru yol almakta olduğunu tefekkür et, gerçi Taşın kusursuz beyazlık içinde ateşe dayanıklı idiyse de, onu yerinden oynatmaksızın Ateş üzerinde tutmaya devam etmekle şimdi yeniden körpeleşmiştir, bu yüzden Ateş cihetinden evvelki kadar büyük bir tehlikede olmasa bile, ölçüsüzlük şimdi her şeyi berbat edebilir ve muhakkak edecektir, umutlarını boşa çıkaracaktır.
Bu sebeple, bu renkler gelip gittiği müddetçe basiretle hükmet, ne aşırı aceleci ne de meyus ol, bilakis nihayeti sabırla bekle.
Ve ardından, otuz gün geçip gittiğinde, Tıpkı Yakut gibi kırmızı Üzümlerin olacak, Ki budur Adrop'umuz, Usifur'umuz ve kızıl Kurşunumuz.
Böylece kısa zamanda göreceksin ki, bu yeşillik Lacivert tarafından alt edilecek, o da yerini solgun sarı renge bırakacak, nihayetinde bir Sitrin rengine varacak ve bu Sitrin 46 günlük bir müddet boyunca devam edecektir. İşte o vakit semavi Ateş inecek ve akıl almaz bir İzzetle Yeryüzünü aydınlatacaktır, Emeklerinin Tacı
Bizim Güneşimiz Güneyde durduğunda ve eşsiz bir kızıllıkla parıldadığında sana ulaştırılacaktır.
Bu bizim Zyre’ımız, bizim Basiliskimiz, kayanın üzerindeki kırmızı Gelincik çiçeğimiz, bizim Adrop’umuz, bizim Usifur’umuz [NOT: Cıva sülfür / zincifre kastedilmektedir], bizim kırmızı Kurşunumuz, her şeyi yiyip bitiren Aslanımızdır,
Bu bizim hakiki Işığımız, yüceltilmiş Toprağımızdır, sevin gayrı, zira Kralımız ölümden hayata geçmiş olup artık hem Ölümün hem de Cehennemin Anahtarlarına maliktir ve onun üzerinde artık hiçbir şeyin hükmü kalmamıştır.
Zira Ruhlar geçici ızdıraplardan sonra, Sonsuz neşeli bir hayatın olduğu Cennete nasıl taşınırsa, Araf’taki karanlığından sonra Taşımız da öyle, Arınacak ve unsurlarla çekişmesiz birleşecektir.
Kurtulmuş olanların hali de böyledir, onların Eski İnsanı çarmıha gerilmiştir, ki onda keder, elem, ıstırap, yürek acısı ve pek çok gözyaşı vardır, bundan sonra Yeni İnsan ihyâ edilir ve o vakit sevinç, nâralar, el çırpmalar, ilahiler ve benzerleri hâsıl olur, zira Rabb’in kurtardıkları İlahilerle dönecekler ve başlarının üzerinde ebedî Sevinç parıldayacaktır, nitekim Ameliyatlarımızda da durum bir bakıma böyledir, zira her şeyden evvel eski Bedenimiz ölür, çürür ve adeta bozulur, gayet iğrenç bir koku salarak perişan ve pis renkler ile son derece zehirli buharlar peydah eder, bu durum adeta bu eski Bedenin Araf’ıdır, ki burada onun bozulması uzun ve yumuşak bir kaynatma ile bertaraf edilir. Ve bir kez arındığında, temiz ve saf kılındığında, o vakit Unsurlar birleşir ve dört zıttan kusursuz, daimî, çözülmez tek bir birlik husule gelir, öyle ki bundan sonra meskenlerimizin tamamında uyuşma ve muhabbetten gayrı bir şey bulunmaz, Hanımının beyazlığı ve güzelliği karşısında sevinir.
Adam o vakit Hanımına olan müstesna sevgisini göstermek ve bir daha asla bozuşmayacaklarına dair aşikâr bir nişane vermek üzere, onun renklerindeki yetkinliklerin ilk derecesine erişmeye rıza gösterir, öyle ki yenilenmiş Bedeninin siyahlık içindeki Tutulmasından sonraki ilk kararlı rengi, hayal edilmesi güç bir ışıltıya sahip kıvılcımlı beyazlıktır.
Ve Araf’ın karanlığından Cennetin ışığına, Büyük kudretli İksirin beyazlığına doğru.
Bu, Cehennemden Cennete, Mezarın dibinden Kudret ve İzzetin zirvesine, siyahlığın karanlığından parıldayan beyazlığa, zehirliliğin doruğundan Şifanın doruğuna uzanan asil bir adımdır.
Ey Tabiat, şeyleri şeylere nasıl da dönüştürürsün, yüce ve muktedir olanı alaşağı eder, hakir ve sefil olanı ise yeniden yüceltirsin,
Ey Ölüm, Tutsakların senden alınıp Ölümsüzlüğün haline ve makamına götürüldüğünde nasıl da mağlup olursun,
Bu Rabb’in işidir ve gözlerimizde hayranlık uyandırıcıdır.
Ve Çürümeye daha iyi varabilesin diye, Şu misali tut aklında, Sürekli Su dökülen bir Meşenin göbeğini, Zira Yüz yıl ve daha fazla Suda kalsa bile, Onu yine de evvelce olduğu kadar sağlam bulursun.
Ey bu denli şanlı bir değişimin geçidi olan siyahlığın Mübarek Kapısı, binaenaleyh kendini bu Sanata vakfeden kim olursa olsun, yalnızca bu Sırrı bilmeye çalışsın, zira bunu bilen her şeyi bilir, aksine bundan habersiz olan ise her şeyden habersiz kalır. Bu sebeple şayet bu Gizemin derinliğine nail olman mümkün ise, onu teşbihler ve misallerle senin kavrayışına açmaya gayret edeceğim. Bilirsin ki masif bir Tahta parçası sürekli su içinde kalırsa, onun çürüdüğünü görmek en sabırlı bekleyenin dahi sabrını tüketir, zira birçok Nesil boyunca dayanır ve nihayetinde ilk konulduğu günkü kadar sağlam kalır. Hatta bazılarının iddia ettiğine göre, Nuh Tufanından bu yana gömülü kalmış olan Çam Ağaçları günümüzde dahi bütün azametiyle topraktan çıkarılmaktadır, üstelik tarihin böylesi Ağaçların yetiştiğini kaydetmediği yerlerde ve yerin öylesine derininde bulunurlar ki bu neredeyse akıl almazdır, bunlar muhakkak ki en az yüzlerce yıl orada yatmıştır, yine de ahşabı henüz bir veya iki yıl evvel kesilmiş aynı cinsten herhangi bir diğer Ağaç kadar sağlamdır, Ağacın alışılmış bozulmasını önlemede daimi Nemlendirmenin kudreti işte böyledir.
Lakin onu kâh ıslak kâh kuru tutarsan, Kerestede görebileceğin veçhile, Ve tıpkı bunun gibi, Ağacımız bazen Güneşle yanmalıdır.
Lakin aksine, kâh ıslak kâh kuru tutulan kereste, ki genellikle Ahşap Evlerin temelleri, şayet Duvarcının Sanatıyla korunmamışsa böyledir, böylesi bir Kerestenin ne denli çabuk çürüdüğünü, ufalanıp gittiğini ve hiçbir işe yaramaz hale geldiğini görmek Hane sahibinin sabrını tüketir, bu öylesine iyi bilinen bir husustur ki neredeyse her Köylünün tecrübesi bunu ona öğretebilir, Taşımızın gereği gibi çürümesini murat ediyorsan, ona da böyle muamele edilmesi gerektiğine kani ol, Çürüme Çarkımız, Suyun yahut Rutubetin Bedenden daimi Surette Yükseltilmesi ya da Çekilip çıkarılması suretiyle dönmelidir, bu Ameliyat sayesinde Erkeğimiz olan Güneş fiilinde desteklenir, ve bu Su, Toprağı nemlendirmek üzere aynı devamlılıkla ona geri dönmelidir, böylece Kadınımız olan Ay da fiilinde desteklenir.
Ve sonra onu Su ile beslemeliyiz, Böylece onu layıkıyla çürümeye sevk edebilelim.
Tek ve aynı Ateşin husule getirdiği bu iki muhtelif Ameliyat sayesinde Bedenimiz hem ısıtılır hem soğutulur, teri dışarı çekilir ve tekrar üzerine iade edilir, bu vasıtayla ufalanır, öğütülür, yumuşatılır ve `[okunamadı]`
Bir Şerh
ve ölüme dek zayıf düşürülür, ve ölerek çürür ve kokuşur, bir renkten diğerine bürünür, ta ki sonunda Mürekkep yahut Zift gibi siyah olana dek, ki bu bizim Kara Kurbağamız, bizim Kargamız, kokuşmayla dolu Mezârımız, bizim Golgotha'mız yahut ölü kemikler mahallimiz, bizim Terra foliata'mız yahut Yapraklar Toprağımızdır.
Zira şimdi yaşlıkta, vesaire. Bulunmak çabucak çürütecektir onu, Ve böylece kokuşmaya götüreceksin Altınını, Bedenlerine yalvar, vesaire. Ve çürütürken ısıyla pek tez davranma, Yoksa Küller içinde ararsın kazancını.
Bizim İşlemimiz öyleyse, der Morienus, Suyu Topraktan çekip çıkarmaktan ve Toprak çürüyene dek onu tekrar ve tekrar Toprağın üzerine geri vermekten başka bir şey değildir, zira nemin yükselmesiyle Beden ısınır ve kurur, ve onun geri verilmesiyle soğur ve nemlenir, bu birbirini izleyen İşlemlerin sürmesiyle bozulmaya ve çürümeye, sûretini yitirmeye ve bir süre ölü gibi kalmaya mecbur edilir.
Bizim çalışmamızın hakiki gayesi ve tarzı budur, ve bu İşlemimizin semeresini sana verebilecek başka hiçbir çalışma tarzı icat olunamaz, zira Altın Bedeninin yok edileceği hakiki yol ve vasıta budur, ve Sanatımız için başka hiçbir yol faydalı değildir.
Öyleyse sana gösterdiğim vechile ilerle, ve ne sağa ne de sola sap. Sana gösterdiğim bu Bedeni al, ve onu kendisine has olan Ruh ile birleştir, ki Bilgeler buna kendi Venüsleri yahut Aşk Tanrıçaları demiştir, ve biri diğerinden gebe kalana dek bu iki Tabiatı birbiri üzerine deveran ettir.
Lakin Ruhu pek fazla zorlamaktan sakın, onun uçucu bir cevher olduğunu hatırla, şayet ziyadesiyle kışkırtılırsa, muhakkak Kabı kıracak, uçup gidecek ve senin bu aşırı aceleci pervasızlığının mükâfatı olarak geride Camının enkazını bırakacaktır, inan bana bu hal sana derinden felsefi bir ah çektirecek, ve iş işten geçtikten sonra, keşke Tabiatın vaktini beklemeye rıza gösterseydim dedirtecektir.
Öyleyse Ateş öyle bir mertebede olsun ki, Ruhun Camın içindeki Bedenine dönecek kadar harekete geçirilsin, lakin Kabı kırıp Yuvadaki küllere yahut kuma dönecek, yahut Yuvanın Kapağının kenarlarına yapışacak, ya da Sanatkârın bulunduğu Odada uçuşup onun Kafasına yerleşecek ve aceleci sersemliğine Felçli bir titreme ekleyerek onu eskisinden çok daha kararsız kılacak kadar hiddetlendirilmesin.
Bu yüzden Topraktan çekip çıkar Suyu, Ve onunla birlikte yükselt Ruhu, Sonra onu tekrar Toprağa fırlat, Böylece defalarca yükselip alçalsınlar.
Öyleyse bir Ahmak gibi değil, bir Bilge gibi ilerle, Bileşiğinin Suyunu öyle uzun ve öyle sık yükselt ve deveran ettir ki Ruh, yani Bedenin en latif fazileti onunla birlikte yükselsin, Ruh ile ateşli bir surette deveran etsin, ki bununla Ruh ve Beden renklerini ve mizaçlarını değiştirmeye mecbur kalsın, zira Mucizelerin mevzusu olan, çözülmüş Bedenlerin bu Ruhudur, o hayattır, ve bu yüzden ölüleri diriltir, o Nebati Ruhtur, ve bu yüzden kendi Tabiatlarında kısır olan ölü ve mühürlü Bedenleri bolca semere verir hale getirir.
Binaenaleyh şayet bu, ilk evvelâ havalandığı Toprağa geri dönerse, onu semere verir kılacak, ve tentür bakımından artıracaktır, ve Toprağın kendisinde, tıpkı yerdeki bir Buğday tanesi gibi çoğalacaktır.
Öyleyse ne hızla yükseltirsen, o hızla da alçaltmaya dikkat et, bu hem Tabiata, hem de bütün Filozofların, bilhassa Kimyevi Mucize adlı eserinde Trevisan'ın maksadına uygundur, Müellifler, der o, bilhassa Ateşin talimatlarında ihtilaf ederler, lakin uçucunun geri dönebileceğinden daha yükseğe çıkmaması hususunda hepsi müttefiktir. Ateşin hakiki kıvamı budur.
Şiddetli ısıdan ve ani soğuktan koru Camını, Ve ateşini öyle mutedil kıl ki, Kenarlarda Madde camlaşmasın.
Öyleyse bu haddi aşmamaya pek dikkat eyle, bilhassa Fırınının haddi aşmaya meyyal olmamasına itina göster, onu belirsiz ısı artışları yahut gevşemeleri olmaksızın dilediğin gibi idare edebilmelisin, Ateşin müsavi, mütemadiyen buharlı ve kaynar olsun, zira böylesi bir derece Tabiatın maksadına bütünüyle uygundur.
Oysa aceleci davranırsan, Vulcan ile her daim hataya düşersin, zira temkinli bir Ustanın korkuyu aştığı anda dahi, yani Elementlerin sabitlendiği ve mumlaştırıldığı dördüncü İşlemde, aceleci ve pervasız bir Vulcan İlaçlarının evvela sertleşmesine, ve daha kuvvetli ve mütemadi bir ısı derecesiyle, gelecekteki hiçbir kazanç ümidi kalmaksızın camlaşmış bir cevhere erimesine sebep olacaktır.
İmdi, Çiçeklerin yanması ilk İşlemde nasıl vaki bir hataysa, Camlaşma da son İşlemde vaki olan bir hatadır, zira şayet kalsinasyonda Ateş pek şiddetli olursa, siyah yerine Limon sarısı yahut yarı kırmızı faydasız bir Kireç elde edersin, nitekim dördüncü İşlemde de, pek şiddetli bir Ateş yüzünden iksirin tabii bir akış yahut Mumlaşma yerine camlaşarak eriyecektir.
Ve maddeyi seçerken bilge ol, [okunamadı] ile uğraşma, Fakat hangi işçi sana ne fısıldarsa fısıldasın, Bizim kükürdümüz ve bizim cıvamız yalnızca madenlerdedir, Ki bazı adamlar onlara yağlar ve sular der, Kuşlar ve kanatlılar der, Ahmaklar Taşımızı asla bilmesinler diye.
Eğer bu beş Kapıda sana anlatılanlara gereğince kulak kabarttıysan, emniyettesin, bilmesi hiç de önemsiz bir şey olmayan hakiki maddenden emin ol, gerçi biz onu adlandırdık, fakat bunu öyle bir kurnazlıkla yaptık ki, eğer dikkatsiz davranırsan, ömründe okuduğun her şeyden daha çabuk tökezlersin kitaplarımızda. Cinsine yabancı hiçbir şeye el sürme, ister tuzlar olsun, ister kükürt, isterse benzeri bir yakıştırma, ve mükemmel madenlere yabancı olan her ne varsa, ustalığımızda merduttur.
Ne tarifle ne de lakırdıyla aldan, zira doğrusu seni aldatmak gibi bir niyetimiz yoktur, fakat ille de aldanmak istersen, buyur aldan. Bizim asıl maddemizin tek bir şey olduğunu bil, o da madenlerdedir, hatta çarşıdan alelade satın alabileceğin madenlerdedir, bilhassa onların en mükemmelinde, fakat onu bu madenlerden buyurup çekip alabilmen için bir şakirt değil, bir usta olman icap eder, nitekim Norton’da pek bilgece denildiği gibi,
Tüm bileşimlerini dağıtmayı bilmektir hüner, Nihayetinde bazı cüzleri yardıma yetişsinler.
Fakat inan bana, bu ne bir toyun ne de kendi çalışmaları ve bir usta yahut kılavuzun ananesinden gelen giz olmadan hiçbirimizin harcıdır.
Bilesin ki evvelce zikredilen bu yol haktır, lakin bin türlü kargaşayla kuşatılmıştır. Fakat bizim yolumuz, yani o zahmetsiz yol, kimsenin onda sapıtmayacağı geniş yolumuz, o dosdoğru yolumuz, biz onu mecazlar haricinde asla faş etmemeye ahdettik, yine de merhamete gelip sana çıtlatacağım.
Henüz tamama ermemiş olanı al, tamamen kemalden yoksun da olmasın, bilakis kemale erme yolunda bulunsun, ve ondan en asil ve en mükemmel olanı meydana getir,
Bunu, zaten mükemmel olanı alıp içindeki nakıs olanı çıkarmaktan, ardından onu mükemmel kılıp nihayet o kemalden kemal-fevki [NOT: Latince "plusquam perfection", yetkinliğin de ötesindeki bir yetkinlik mertebesi] bir hal çekip çıkarmaktan daha zahmetsiz bir tarif sayabilirsin, yine de bu gerçektir ve biz bunu işledik.
Ve herhangi birinin buna girişmesi nihayetsiz bir meşakkat olduğundan, bu yolu tasvir ediyoruz, lakin birkaç kelimeyle çıtlattığım bu son keşif, hiç kimsenin şimdiye dek bu denli vazıh sergilemediği ve aforoz edilme tehdidi altında hiç kimsenin daha açık kılamayacağı bir hakikattir.
Zira bu âlemin bizim Taşımıza çimentosu derler, Sanat ile harekete geçtiğinde, Tabiatın dilediği üzre, Artışında pek zenginleşecektir, Ve kendi cinsini senin arzuna göre çoğaltacaktır, Şayet Tanrı sana ilham etmeyi lütfederse, Zenginlikte senin gibisi pek az bulunacaktır.
Bizim Taşımız, o büyük âlemin temsilcisidir ve bu ufacık terkipte toplanmış veya hulasa edilmiş o muazzam binanın hassalarına maliktir, onda tüm âlemdeki kendi benzerini çeken manyetik bir hassa vardır, o, tüm hilkatte külliyen serilmiş olan, fakat bu küçük haritada yahut hulCurrentte icmal edilmiş semavi hassadır. Bu hassa veya kudret, kendi başına çorak, uyuşuk, ölü ve hareketsizdir, bu sebeptendir ki semeresiz kalır, fakat Sanat eliyle çözüldüğünde, Tabiatın muavenetiyle, tüm âlemde eşi benzeri bulunmayan o sırrı hasıl eder, zira tüm mahlukatın ve madenlerin noksanlarını sağaltır, onların illetlerini giderip onları mükemmel sıhhate kavuşturur.
Bu ustalığın sanatkâra getireceği mükâfat hakikaten paha biçilmezdir, zira ona nail olanın dünyevi hiçbir nimete ihtiyacı kalmaz, zenginlik için kaygılanmasına mahal yoktur ve bedenin bütün zaaflarına karşı gayet emin bir tiryaka maliktir.
Öyleyse Tanrı’ya niyaz et ki, sana bu gizli sırrın hakiki ilmini bahşederek çalışmalarına ve emeklerine inayet buyursun, bu Tanrı’nın vergisidir, ben sana elimden geldiğince yardım ettim, fakat yalnızca benim sözlerime dayanıp da amel etmeye cüret etme, bilesin ki yalnızca ima ettiğim şey, açıkça faş ettiğimden katbekat fazladır, ve senin ilk anlayışına en sarih surette beyan ettiğim şeyin dahi yeşil çimenlerin altında pusu kurmuş bir yılanı vardır, demek isterim ki kavramış olman icap eden gizli bir husus mevcuttur, ilk bakışta kendinden gayet emin olarak bunu savsaklarsın, lakin amele yaklaştığında o yılan topuğundan ısıracak ve seni her şeye yeniden başlamaya mecbur edecektir, hatta nihayetinde çaresiz bir adam misali her şeyi bir kenara fırlatıp atmana sebep olabilecektir, bilesin ki bu son derece kabalistik bir Sanattır, ve biz şurada yahut burada hemen her adamın hayaline uyacağını bildiğimiz tabirleri bulup kullanmaya gayret ederiz, fakat yazdıklarının manasını en iyi bilenin şu kuralını aklından çıkarma, En açık konuştuğumuz yerde en ihtiyatlı davran, zira biz Tabiatın Sırlarına hıyanet etmeye yeltenmeyiz, bilhassa tam da dilediğin kadar açık tarifler veriyor gibi görünen yerlerde, ya bir mecazdan şüphelen yahut mutlak surette bir şeylerin gizlendiğinden emin ol, bunu ilham olmaksızın kendi başına bulman pek müşkildir, tecrübe vaktinde ise bu hal senin tüm o itimat ettiğin bilgini zayi edecektir, yine de bir Sanat Evladına, şimdiye dek hiç kimsenin faş etmediği şeyleri yazmış bulunuyoruz.
Pek az kişinin girdiği, ancak Tanrı’nın lütfuna Mazhar olanlardan gayrısının geçemediği Bu en gizli Kapının hatimesi gelsin şimdi, Bunu açığa çıkarmada talihin yahut kaderin hissesi olamaz, Bu gayet nadide bir nasptir, Yüceler Yücesi’nin bahşedeceği kimselere verilir.
seçsin, böylesine Hakikati serbestçe beyan edeceğim, Ne haset yüzünden onlardan bir şey esirgeyeceğim, Ne de alışılmadık bilmecelerle umutlarını boşa çıkaracağım.
Şimdi şarkım alışılmadık mefhunlar üzerine olacak, Zihnim, şimdiye dek pek uzun zaman gizli kalmış Yüce harikaları ifşa etmeye niyetlenmektedir, Her sanatkar bunları nasıl gizleyeceğini çabalamış, Sefil alçaklar bu hazineleri çalmasın diye, Kötüler de bu nadir sanat vasıtasıyla kötülüklerini sürdürmesin, Bu tehlikeyi bertaraf etmek için onlar, Gayet açık olan bir sanatı dehşetli istiarelerle örttüler, Her ahmak bunu öğrendiğinde, bilindiği vakit onu hor görmesin diye.
Hatırla ey insan, nasıl var edildiğini, Aşağılık bir balçık yığınından nasıl şekillendiğini, Ki oradan yaratılmışken, meleklerden sonra gün yüzü görmüş Her mahlukatı nasıl da aştığını, Zira Tanrı onun içine Kendi Suretinin Öyle parlak bir şuasını zerk etti ki, bu suret Bedenle birleşerek onu öylesine yüceltti ki, ikisi birden Yaratıcılarını tasvir eder, sanki Gök ile Yer Evrenin küçük bir nizamını bulmak için birleşmiş gibi.
Fakat her ne kadar o hem Ruh hem de Bedenden yapılmışsa da ve ikisi arasında çok daha asil olan kısım Ruh olup, çoğu zaman Mevzuya adını veren o olsa da, yine de Böylesi nadir bir parçayı meydana getiren o aynı Sanat, Bütün olanı daha az asil olan kısımdan tesmiye eder, Âdem yahut Toprak, Ki bunda bir Giz saklıydı, onun Hayatın Merkezi olan kalbi, Yerin bağrına Geri dönmelidir, zira Yer de insanın yüzünden lanetlenmiştir.
Tıpkı bunun gibi Taşımız da iki Tabiatı ihtiva eder, Biri gizli, latif bir Ruh, Göğün [okunamadı] Diğeri kesif, sıkı, hem de topraksı, Yerin mahsulü kader icabı Yere dönmelidir, Ki çözündüğü vakit bir tortu halini alır Gözler önüne, fakat Semavi kısım yine de (Üzeri bulutlansa dahi) batınında pek saf kalır, Ve nihayetinde gayet inci misali damlalar damlatacaktır, Ki bunlar çorak Toprağı bolca meyveyle dolduracaktır.
Böylece bütün Sırlarımız Topraktan neşet eder, İlk başta Kaide olarak aldığımız şey Topraktır, Suyumuz da Toprağa gitmelidir, Ve ikisi birlikte bir balçık meydana getirmelidir, Biz de onu Sanatımız vasıtasıyla mühlet vererek pişirmeliyiz, Tâ ki hepsi yüceltilmiş bir Ruh haline gelinceye dek, Ki onun sebatını akıp giden zaman asla sarsamayacaktır, Kamil bir birleşme ile öyle sımsıkı bağlanmışlardır ki, Her bir Unsur diğer üçünü kendi içinde gizler.
Öyleyse bizim Altın tesmiye etmeyi uygun gördüğümüz o şeyi al, Fakat o Altın değildir, yine de hakikatte Altındır, Madensidir, yine de bir Mineralden Akar, Tabiatın yardım ettiği Sanat onu yeniler, Ve bir Ahmağa çirkin bir çehre gösterir, Fakat bir Sanat Evladına sevimli görünür, Yıldız gibi beyazdır ve gençliğinde narindir, Pek çok insanın nazarında ise hakir görünür, Hatta insanların çoğu onu ehemmiyetsiz bir nesne addeder.
Lakin o pek kıymetli bir mefhum kılınmıştır, Onu Kuyumcuya göster, onun Altın olduğuna yemin edecektir, Fakat basiretli isen sakın onu satmaya kalkışma, Çeşit çeşit Sırların köküdür o, Bilgelerin sakladığı sırlarının başıdır, Maden ocağından çıkarılan Altında da bunun benzeri vardır, Fakat onu elde etmek neredeyse anlatılamaz, Her ne kadar her satır açıkça yazılmış olsa da, Sen anlayabilesin diye, yine de tatbikatın sık sık yanılabilir.
Zira bu, tahammülü pek güç bir Emektir, İçinde öyle çok hile ve dönemeçler vardır ki, Buna girişen kimse şüphesiz hüsrandadır, Eğer mahir bir Usta değilse, inan bana, Çünkü ben her ikisini de tecrübe ettim, lakin göremedim Bu yolda herhangi birinin nasıl emniyette olabileceğini, Bu sebeple, sır saklamaya yemin etmiş olan ben, Tahammül etmekte dahi zorlandığımız bu yolu Bilgi aşkına denensin diye yazdım, zahmetsiz oluşu kimseyi cezbetmeyecektir.
Kraliyet yolumuzu da ima etmiş bulunmaktayım, Bir Ahmağın dahi güçbela yanılabileceği yolumuzu, Bunca kederli meşakkati savuşturacak olan gizli yolumuzu, Ki o öyle kolaydır ki, temin ederim, Şayet onu görecek olsaydın, onu yeğlerdin Her türlü Dünyevi hazza, yine de sakın Yanlış anlamayasın, zira temin ederim, Bu satırlar karma bir Öğretiyi beyan etmektedir, Çünkü bu Kitabımdaki her iki yol da bir pay talep eder.
Her cümleyi layıkıyla tefrik etmeyi öğren, Ve hangi İşe taalluk ettiğini bil, Bu büyük bir maharettir, söyleyebileceğim kadarıyla Onca okumalarına rağmen pek azının erişebildiği, Yine de Nazariyenin esası budur, Ayrıca buna uygun olarak gereken Isıyı vermeyi bilmek, ki bir yolda onu On kat artırmak mecburiyetinde kalacaksın, bana cidden inanabilirsin, Zira birinin pişirdiğini diğeri defedip sürecektir.
Hem Ameliyeleri de farklı Görünür, birinde süblimleştirmeli ve kaynatmalısın, Ey meşakkatli yol, ki onda nice vakit harcanır, Ve pek çok hata ki İşi berbat eder, Diğeri ise sükunetle hiçbir zahmet vermez, Tıpkı İlyas Peygambere gelen o fısıltı gibi, Bu İş için ne yakıp kavrulmana hacet vardır, Ne de Ateşli Vulcan'ın kavurucu alevine muhtaç olursun, Çok daha latif bir hararet başlatır ve bitirir bu Oyunu.
Fakat her bir İşi ayrı ayrı icra edebilirsen, Ve ardından onları nasıl uzlaştıracağını bilirsen, O vakit Hükümdarlara layık bir Sanatın Üstadı olursun, Muvaffakiyetin ta kendisi umutlarını boşa çıkaracaktır [NOT: Başarının ihtişamı en cüretkar beklentileri dahi aşacaktır anlamında], Böylece Tabiatın bütün İşlerini sıraya dizmiş olursun, Ve onun bütün Hazinelerini fermanın altında tutarsın, Kaderler sana karşı ancak tebessüm etmeye cüret edebilir, Artık hiçbir Gizem senin için pek derin değildir, İster uyanık ol ister uykuda, Tabiatın Sevgilisisin sen.
Sanatı biliyorsan eğer, açık sözlülüğümü bağışla, Pek çok kimseye fayda sağlama yönündeki Zapt edilmez arzumun meyvesiydi bu ve övünmek gibi olmasın, Hiçbir insan benim hasbiliğimin fevkine talip olamayacaktır, Gayretim Minerva'nın Ateşiyle alevlendi,
Ve sen, kendini şimdi bu Sanata adayacak olan, Kitabım Tabiatın yolunda seni daha yükseklere çıkaracaktır, Yalnız başına uçmayı umabileceğinden çok daha ötelere, Yeter ki Kader sana lütfunu bahşetmiş olsun.
Bu satırları dikkatle oku, okuduktan sonra yeniden gözden geçir, Yeniden oku ve üzerlerinde derin derin tefekkür et, Zira her okuma, her bir Kapıya dağılmış olan Taze ve yeni Gizemleri açığa çıkaracaktır,
Çünkü onlar öyle birbirine bağlanmıştır ki, hepsi birbiriyle ilintilidir, Ve biz sözlerimizi öyle bir ördük ki, Ayırt etmeyi bilmediğin takdirde, Yanıltıcı bir sanat yüzünden çabucak yanılabilirsin, Unutma ki tatlı güller, sık çalıların arasında biter.
Altıncı Kapı Üzerine Bir Şerh, ki O Donmadır
Altıncı Kapı Açıldı, ki O Donmadır
Donma, ve saire. Yumuşak şeylerin beyaz renk süresince, ve saire.
Unsurlar için nasıl donduracağını pek dert etmesine gerek yoktur,
Lakin Donmalar, Ruhların çeşitli şekillerinde yapılır, ve saire. Eritilmiş Tuzlardan, ve saire, ve sonra dondurulmuş, Ve kimileri el yordamıyla dondurarak çözer, ve saire. Lakin böylesi bir dondurma değildir, ve saire.
İlk beş Kapıyı etraflıca geçmiş bulunarak, ki bütün güçlük buradadır, artık Gecenin karanlıklarını aştığınızı ve yaklaşmakta olan Gündüze vardığınızı varsayıyorum, zira onun şafağı, Güneşin doğuşundan önce koşan türlü neşeli Bulutlarla kendini belli eden [okunamadı] karanlığından hemen sonra görülecektir.
Karşılaşacağınız ilk dikkate değer yol işareti, Bileşiğin beyazlığıdır, zira Tavuskuşu kuyruğu her ne kadar neşesiyle seyredeni tazeleyip sevindirse de, bu renkler yalnızca geçicidir, oysa beyaz kararlı bir renktir ve senin ilk Hasadındır, onda nem mağlup edilmiş ve uçucu Tabiatlar sabitlenmiştir.
İş, uzun zamandır arzulanan Liman olduğu gibi, harici ısının uygun derecesini sürdürmekten başka Sanatkârın hiçbir yardımı olmaksızın icra edilir, zira bil ki, senin bu manzaraya duyduğun arzu ne kadar büyükse, Tabiatın da onu elde etme iştiyakı o denli büyüktür, çünkü bu onun önceki tüm Amellerinin nihayetidir, dış ısı gerektiği gibi sürdürüldüğü takdirde, Tabiatı bu hedefe ulaşmaktan alıkoyamazsın.
Yine de, ümitlerinde yüce İksirimizi yapmaktan başka bir şey bulunmayan Simyacılar güruhunun tamamı bu hususta pek meşgul olur, çözeltilerinde pıhtılaşmamızın Anahtarı yatmasına rağmen, bu konuda Kütükler kadar ahmak oldukları halde, esasen Donmanın peşinde emek sarf ederler.
Kimileri Metalleri aşındırıcılarla çözer, kimileri Tuzları ve sonra onları süzerler, bunun onları yetkinleştirdiğini sanırlar, ki bu değersiz şeylerle hakiki kalıcı tentürden daha aşağı olmayan bir Pıhtılaşma kastederler, fakat ne yazık ki aldanırlar, çünkü doğru Madde üzerinde çalışmazlar.
Başkaları ise, kısmen doğru Maddeye denk gelseler de, Amellerimizi tersinden anladıkları ve muradımızı hakiki maksadımıza aykırı yorumladıkları için yanılırlar, zira bütün hayalleri, elle icra edilecek bu tür Amellerdir, böylece çözer ve dondururlar, lakin amel etme tarzında [NOT: Metindeki Latince "operandi modo" ifadesi, amel veya işlem yöntemini belirtir] tökezlerler.
Zira bizim Donmamız böyle bir şey değildir, aksine her noktada buna zıttır, çünkü bizim Amelimizde yalnızca Tabiat çalışır, dolayısıyla Safsataya dayalı değil, hakiki bir Amel meydana getirir,
Bizim Donmamız Ateşten korkmaz, Zira onun içinde daima yağlı kalmalıdır, Ve o aynı zamanda öyle cömert bir tentürdür ki, Havada, ve saire. Dahası donmaz, ve saire. Lakin bir Balmumu gibi hemen erir üfleçsiz, Çünkü böylesi bir donma uymaz, ve saire. Ki bu Donma bize yaramaz.
Zira Çözümümüzde, Ahmakların yapabileceği gibi Altınımızı yalnızca görünüşte uçucu kılmayız, aksine o fiilen firari kılınır, öyle ki hiçbir insan Sanatıyla bir daha asla sabitlenemez, ancak onu uçucu kılan o Tabiat vasıtasıyla sabitlenebilir, aynı şekilde Sabitlememiz de uçan Ruhlarımızı Ateşe öyle dayanıklı kılar ki, hiçbir insan Sanatıyla asla yakılıp yok edilemezler, yine de Balmumu gibi akacaktır. Sebzelerdeki uçucu Ruhların bir Alkaliye yakılarak sabitlenmesi tarzında da sabitlenmiş değildir, zira donmuş bir Tuz gibi ne Havada ne de Suda asla gevşemez. Bizim Donmamız, bir şeyin başka bir tohum erdemiyle biçimsel bir Dönüşümü de değildir, zira öyle olsaydı Taşsı, Çakmaktaşı yahut Elmas tabiatına bürünürdü, lakin kendi içsel erdemiyle, cıva yanmaz kükürde dönüşür, yine de cıvalılık bazı niteliklerini pek asil ve dikkate değer bir şekilde muhafaza eder, Kükürt aynı anda bu akıcılığı en asil yanmazlıkla korurken, Bileşiğe eriyebilir bir yağlılık temin eder.
Öyleyse, Sanatımızda övgüye değer bir şeye niyet ediyorsan, bunu tüm Simyevi çabalarının Mihenk Taşı olarak kabul et, İlacının kolay eriyebilir olmasına dikkat et, öyle ki ısıtılmış bir Metal levhaya döküldüğünde, Balmumu yahut erimiş Katran gibi ona nüfuz edip üzerinde akabilsin, evet, akıcılığı öyle kolay olsun ki, cıvanın üzerine akıp onun firarından evvel ona dahil olabilsin, aksi halde hünerinle böbürlenme, zira henüz Safsata yolundasın, Tanrının fevkalade lütfu olmaksızın oradan asla kurtulamazsın.
Bu yüzden eğer doğru yapmayı arzu edersen, Mademki İlaç başka türlü usulünce akmayacaktır, İlk önce onu çürütmedikçe donmayacağı gibi, Önce arındır, sonra Taşımızın Unsurlarını sabitle, Onlar birlikte donup hemen akana dek.
Bundan ötürü işinden emin olabilmen, pek çoklarının iş işten geçtikten sonra yaptığı gibi ettiğin masrafa ve çektiğin zahmete yanmaman için öğüdümü tut ve bil ki, çözünmen felsefi olmadıkça ilacın hiçbir zaman gerektiği gibi akamaz ve akmayacaktır. O halde bil ki bizim çözümümüz, bedenlerin aşındırıcılarla yahut başka herhangi bir yolla alelade, kaba bir şekilde eritilmesi değildir, bizim hakiki erimemiz çürümeden, yani nevini muhafaza ederek bileşimi bütünüyle yok etmekten başka bir şey değildir. Pıhtılaşmayı aklından bile geçirmeden evvel bu ameliyeyi muhakkak yerine getir, zira o vakit ruhların kendiliğinden sabitlenecek ve birlikte akacak, Sir G. Ripley’in altıncı kapısına varıncaya değin pıhtılaşıp yumuşayacaktır,
elle tutulamaz kusursuz bir toz haline gelene dek, ki o vakit bütün madenlere dâhil olma kudretine erer, onların ta derinliklerine nüfuz eder ve onları kökten dönüştürür.
Zira Madde kusursuzca beyaz kılındığında, O vakit, vesaire. Lakin böyle bir vakte dek uzun bir mühletin olabilir, Pıhtılaşmadan evvel, vesaire. Ve ardından kan gibi kırmızı tanelere, Daha zengin, vesaire.
Demek ki bizim pıhtılaşmamız bedenlerin beyazlaşmasından başka bir şey değildir, filozofun şu sözlerle bahsettiği üzere, Bedenini beyazlat ve kitaplarını yak, ta ki yüreklerimiz parçalanmasın. Pek çok gece uykusuz kalıp gündüzleri emek verdikten sonra nihayetinde Tanrı’nın inayetiyle varmayı umabileceğin liman işte burasıdır, lakin bu esnada sabırlı ol ve hasadı vaktinde bekle,
Evvela Bedeninin beyazlaştığını ve her şeyin beyaz, diri bir Suya dönüştüğünü göreceksin, bu su ateş üzerinde durmaksızın hareket ettirildiğinde,
durmaksızın, evvela daha büyük, akabinde daha ufak tanelere dönecektir, ta ki nihayetinde hepsi fevkalade incelikte ve eşsiz parlaklıkta bir kirece dönüşene dek, ki bu bizim Ak Zambağımızdır [NOT: Beyaz iksiri simgeleyen Ak Zambak], ameliyelerinin nihayetinde durmaksızın kaynatılarak erguvani bir kırmızılığa dönecektir, ki bu da bizim muazzam Sırrımızdır. Topraksı kabalık dolayısıyla evvela rutubet içinde öldürülür, vesaire. Bu ilke inkâr edilemez, vesaire.
Ki buna erildiğinde, beyazlığı elden kaçırmazsın, vesaire. Ve eğer, vesaire.
Tek bir cam kapta, tek bir madde üzerinde, tek bir kaynatma ile el değmeksizin vuku bulan bunca garip başkalaşımın sebebi, bileşiğin başlangıçta kaba ve topraksı olan dâhili tabiatındandır, bundan ötürü kaynatıldığında ziyadesiyle kararır, zira bütün rutubetli, kaba nesnelerin tabiatı ateş vasıtasıyla böylesi bir renk iktisap etmektir.
Ve bu hal bütün filozofların muradına uygundur, şöyle ki sen her ne kadar beyazı
ve kırmızıyı arasın da, faydalı bir surette beyaz kılamazdan evvel, evvela karartmak mecburiyetindesin. Lakin Maddenin bir kez hakikaten karardığında sevin, zira Bedenin bu ölümü Ruhun dirilişi olacaktır, ardından hem Can hem Beden kusursuz bir beyazlıkta birleşecektir, ki bu bizim Hükümranlık Tacımızdır. Altıncı Kapının sonu.
KİTAPÇIDAN OKURA
İnsanlığın menfaati için serbestçe malumat paylaşmak necip ve cömert bir Ruha delalettir ve herkese karşı umumiyetle lütufkâr olmak bizzat Tanrı’nın şanına pek benzer, nitekim putperestler dahi buluşlarını kendi nesillerinin menfaati ve umumiyetle insanlığın hayrı için paylaşan kimseleri yalnızca tanrı saymakla kalmamış, Şiloh gelene değin sonraki nesillerce onlara böylece tapınılmıştır.
Müellifimiz de işte bu ruha sahipti, bu hususta pek çok Kitap kaleme aldı, ta ki ifadelerin çeşitliliği ve üstü kapalı işaretler vasıtasıyla, gayretkeş araştırmacılar bu Sanatı bizzat kendisi gibi keşfedebilsinler. Ve umarım sen de bu ruha sahipsindir, ey lütufkâr Okur, şayet İnayet, müellifimizin bizzat ikrar ettiği üzere kaleme aldığı son Altı Kapı Üzerine Şerh’i yahut onun sair yazılarından herhangi birini senin ellerine tevdi etmişse, umarım iyi bir insandan ve bizzat müellifin gayesinden bu denli uzaklaşarak, onun herkesin hayrı adına paylaşılması ruhsatıyla böylesine cömertçe yazdığı ve suretler halinde dağıttığı bu Hazineleri gizli tutmazsın. Şayet bunu ifa lütfunda bulunursanız, bu suretle bu devrin Filozoflarını fevkalade minnettar kılacaksınız, (ki onlar bu Müellifin eserlerini bugüne dek yazılmış en âlimane, en serbest, tasannudan uzak en pürüzsüz üsluba sahip ve en sarih metinler addetmekte, adeta bu Sırrın daha geniş bir beyanına susamış bulunmakta, ancak bu yolla hayırdan ziyade şerre sebep olma korkusuyla açık bir reçete vermeye cesaret edememektedirler) ve yalnızca bu nesil değil, gelecek nesiller de bu kıymetli metinlerin sizin vasıtanızla kendilerine intikal etmesinden ötürü size sonsuz minnet duyacaktır.
Ve şayet bu Müellifin bahsi geçen yahut mezkûr fihristte yer almayan metinlerinden herhangi birini Pelican, Little-Britain, Londra adresine gönderme lütfunda bulunursanız, aciz Hizmetkârınızın şükran dolu teşekkürlerine mazhar olacaksınız.
FİLOZOF TAŞI İÇİN, AY VE MARS’IN ANTİMONLU-YILDIZLI REGULUSU İLE FELSEFİ CIVANIN HAZIRLANMASINA DAİR DENEYLER
Bir İngiliz ve Kozmopolit olan Eireneus Philalethes tarafından yazılmıştır.
Filozof Taşı için, Ay ve Mars’ın antimonlu-yıldızlı regulusu ile Felsefi Cıvanın Hazırlanmasına dair.
1. Felsefi Arseniğin sırrı. Ateşli Ejderhadan bir cüz, Manyetik Bedenden ise iki cüz aldım, onları şiddetli bir Ateş vasıtasıyla birlikte hazırladım ve ilk erimede yaklaşık sekiz ons hakiki Arsenik hâsıl oldu.
2. Cürufunun ayrıştırılması için Cıvanın kendi Arseniği ile hazırlanmasının sırrı.
En iyi arsenikten bir cüz aldım ve bakire Diana'nın iki cüzü ile tek bir cisim teşkil edecek surette bir izdivaç hasıl ettim, onu pek ince öğüttüm ve cıvamı bununla hazırladım, hepsini hararet içinde, en kusursuz biçimde kaynaşıncaya değin birlikte işledim, ardından onu idrar tuzu ile tasfiye ettim ki tortular ayrılsın, nitekim onları defettim.
Felsefi Cıvanın Tasfiyesi
Bu suretle hazırlanan cıva, henüz harici bir murdarlıkla maluldür, bundan ötürü onu çelik gövdesiyle kendi hususi imbiğinde üç yahut dört defa damıt, ardından berrak ve parlak oluncaya, hareket ettiğinde ardında hiçbir kuyruk bırakmayıncaya dek idrar tuzu ile yıka.
Pek Müstesna Diğer Bir Tasfiye
Kavrulup çatlamış tuzdan ve Mars cürufundan onar ons, hazırlanmış cıvadan ise bir buçuk ons al, tuzu ve cürufu mermer bir havanda birlikte pek ince öğüt, ardından cıvayı dahil et ve cıvadan eser kalmayıncaya kadar onu sirkeyle öğüt, bir cam gövde içine koy ve camdan bir imbik içinde kum ateşi marifetiyle, cıvanın tamamı saf, berrak ve göz kamaştırıcı bir parlaklıkta yükselinceye dek damıt, bunu üç defa tekrarla, böylece Üstatlık [NOT: Magisterium, Büyük Eser] için fevkalade hazırlanmış bir cıva elde edeceksin.
Felsefi Cıvanın Tam Kıvamında Hazırlanmasının Sırrı
Cıvanın kendi arseniği ile her bir müstakil hazırlanışı bir Kartal demektir, Kartal'ın tüyleri karga karalığından arındırıldığında onu yedinci uçuşunda uçur, nitekim o onuncu uçuşa değin hazırlanır.
Felsefi Cıvanın Sırrı
Cıvadan münasip miktarda aldım ve onu hakiki arseniği ile karıştırdım, şöyle ki, takriben dört ons cıva ile akışkan bir karışım kıvamı hasıl ettim, usulünce tasfiye edip damıttım ve saf bir Ay cismi elde ettim, buradan onu hakkıyla hazırladığımı anladım, sonrasında kendi arsenik veznini ekledim ve cıvanın evvelki veznini, cıva akışkan bir seyelana galebe çalacak derecede artırdım, böylece karalığı neredeyse bir Ay beyazlığına varıncaya dek tasfiye ettim, ardından yarım ons arsenik alıp usulünce bir izdivaç kurdum, onu bu nikahlanmış cıvaya kattım ve çömlekçi kili misali, lakin biraz daha akışkan bir mizaç hasıl oldu, onu layıkıyla yeniden tasfiye ettim, bu tasfiye meşakkatli ve uzun sürdü, bunu, işbu Ameliyede en iyisi olduğunu gördüğüm idrar tuzu ile ifa ettim.
Lakin Daha da İyi Olan Başka Bir Tasfiye
Onu sirke ve saf deniz tuzu ile tasfiye etmenin daha iyi bir yolunu buldum, öyle ki yarım gün zarfında bir Kartal hazırlayabiliyorum, ilk Kartalı uçurdum ve geriye pirincin cüzi bir tentürü ile Diana kaldı [NOT: Simyada gümüşü temsil eden sembolik adlandırma], fazlalıkları bertaraf ederek ikinci Kartala başladım ve sonra onu uçurdum, yine Diana'nın güvercinleri geride pirincin tentürü ile kaldı, üçüncü Kartalı birleştirdim ve fazlalıkları bir beyazlığa erişinceye dek gidererek tasfiye ettim, sonra onu uçurdum ve geride Diana'nın güvercinleri ile birlikte pirincin büyük bir kısmı kaldı, ardından cismin tamamının büsbütün çekilip çıkarılması için onu kendi başına iki defa uçurdum, sonra kendi rutubetinden peyderpey daha fazla ekleyerek dördüncü Kartalı dahil ettim ve evvelki üç Kartalda görülen istiska (yahut fuzuli rutubet) illetinden ari, gayet mutedil bir kıvam hasıl oldu.
Felsefi cıvayı hazırlamanın en iyi yolunu buldum, o da bervech-i atidir.
Layıkıyla bir izdivaç ile nikahlanmış yahut gayet derinden birleştirilmiş malgama halindeki kütleyi bir potaya koyup yarım saatliğine kum ocağına yerleştiririm, lakin süblimleşmeyecek surette, ardından dışarı çıkarıp kuvvetle öğütürüm, sonra tekrar bir potaya ve ocağa koyarım, çeyrek saat yahut o civarda bir müddet sonra yeniden öğütürüm ve havanı ısıtırım, bu vesileyle malgama temizlenmeye ve pek çok toz kusmaya başlar, sonra onu yeniden potaya koyar ve süblimleşmeyecek surette evvelki gibi münasip bir müddet ateşe tutarım, aksi halde ateş ne kadar harlı olursa o kadar evladır, neredeyse bütün toz tamamen kayboluncaya dek onu durmaksızın ateşe koyup durmaksızın öğütürüm, sonra yıkarım, tortular kolayca defolur ve malgama hiçbir heterojenlik barındırmaksızın yekpare hale gelir, sonra onu tuz ile yıkar, yeniden ısıtır ve öğütürüm, bunu her nevi tortudan tamamen arınıncaya değin tekrar ederim.
Hazırlanmış Cıvanın Meziyetine Dair Üç Katlı Tecrübe
Yedi, sekiz, dokuz yahut on Kartallık arseniği ile hazırlanmış cıvanı al, bir şişeye koy ve hikmet çamuru (lutum sapientiae) ile sıva, kum ocağına yerleştir ve süblimasyon hararetinde tut ki yükselsin
Ayrılmış Ruhların Hali Öğretisinin Müdafaası, 8°. Şehevi Saltanat yahut Şehvetperest Kraliçe, Bir Tragedya, 12°. Cowell’ın İngiltere Kanunlarının Tercümanı, 20. Paracelsus’un 10. Kitap ile Birlikte Baş İlkeleri, 8°, onun Şafağı ve Filozofların Hazinesi, [okunamadı].
Felsefi Kitabe, Açıklaması ile Birlikte, Helvetius’un Kurşunun Altına Dönüşümündeki Tabiat Mucizesi,
Glauber’in Taşlardan, Kumdan ve Benzerlerinden Altın Elde Etme Yolu, 8°, Her Şeyin Üç İlkesi Yahut Kökeni, 3 Kısımda Kimya Kitapları Kataloğu, Simpson’ın Fermantasyon Üzerine Felsefi İncelemesi, Knaresborough’daki Kükürt Banyosu Üzerine İncelemesi ile Birlikte, 8°, Yeni Humma Tedavisine Doğru Denemesi, Bitkisel ve Hayvansal Öz suları Arasındaki Analojisi ile Birlikte, 8°, Londra Kimyacılarının İlkeleri, İki Kısımda, 8°, Eirenaeus Philalethes’in İfşa Edilmiş Sırları, 8°, onun Sör G. Ripley’nin Kral IV. Edward’a Mektubu Üzerine Şerhi, onun Sör G. R.’nin Önsözü Üzerine Şerhi, onun Sör G. R.’nin İlk 6 Kapısı Üzerine Şerhi, 8°, onun Felsefi Cıvayı Hazırlamak İçin Deneyleri, onun Hülasa Üzerine Şerhi, onun Sör G. R.’nin Rüyeti Üzerine Şerhi, onun İki Şiir Halinde Simyanın İliği Adlı Eseri, 8°, onun Introitus apertus ad occlusum Regis Palatium Adlı Eseri, 8°, onun Ars Metallorum Metamorphoseos Adlı Eseri, onun Brevis manuductio ad Rubinum Coelestem Adlı Eseri, 8°, onun Fons Chymicae Philosophiae Adlı Eseri, onun [okunamadı]
Felsefi Cıvaya Dair
...cam kapta tereyağından biraz daha koyu kıvama gelip pıhtılaşıncaya dek yükselsin ve alçalsın, bunu gümüş kadar beyaz olana, tam bir pıhtılaşmaya varıncaya dek sürdür. 10. Başka bir tecrübe,
Şayet idrar tuzu ile bir cam kapta çalkalandığında kendiliğinden gayet ince beyaz bir toza dönüşürse, öyle ki cıva gibi görünmezse ve sıcak ve kuru bir mahalde kendiliğinden yeniden akıcı bir cıvaya dönüşürse, bu kafidir, lakin kaynak suyunda çalkalandığında küçük zerrelere yahut parçacıklara ayrışırsa daha da evladır, zira eğer tohum Bedenin içindeyse, bu şekilde küçük, ufak parçalara dönüşüp ayrılamaz. 11.
Üçüncü tecrübe, bir cam imbik içinde, bir cam kabaktan damıt, şayet geride hiçbir şey bırakmadan karşıya geçerse, bu iyi bir Maden Suyudur. 12. [okunamadı]
Hazırlama Deneyleri
12. Kükürdün Yaşayan Cıvadan Ayrıştırma Yoluyla Çıkarılması,
Karmakarışık bedensel ve ruhani bileşiğini [okunamadı], ki onun Bedeni sindirim yoluyla uçucu olandan pıhtılaşmıştır, cıvayı bir cam imbik ile kükürdünden ayır ve beyaz, sabit, kezzaba (aqua fortis) direnen ve adi gümüşten daha ağır bir Luna elde edeceksin. 13. Bu Luna’dan Sihirli Güneş,
Ateş vasıtasıyla bu beyaz kükürtten, ameli bir işlem ile sarı bir kükürt elde edeceksin, ki bu Güneş, Filozofların kızıl kurşunudur. 14. Bu Kükürtten İçilebilir Altın (Aurum potabile),
Bu sarı kükürdü, Uçucu-Cıvasal-Felsefi çözücü (menstruum) ile deveran ettirerek kan kadar kızıl bir yağa dönüştürebilirsin, böylece hayranlık verici bir Panasea yahut Evrensel İlaç elde edeceksin. 15.
Felsefi Cıvaya Dair
15. Çözücünün (menstruum) Kendi Kükürdüyle Ateşin Dölünün Meydana Gelmesi İçin Kaba Kavuşumu,
Arıtılmış, en iyi hazırlanmış ve en seçkin cıvandan, yedi, sekiz, dokuz yahut en fazla on kartallık [NOT: "kartal", cıvanın süblimasyon derecesini ifade eden simyevi tabir], onu hazırlanmış Laton yahut onun kızıl kükürdü ile karıştır, yani dövülmüş ve arıtılmış saf kükürdün bir cüzüne karşılık iki cüz yahut en fazla üç cüz Su, lakin bire iki cüz alman daha evladır. 16. Karışımın Ameli Bir İşlem ile Yoğrulması,
Karışımını bir mermer üzerinde gayet iyi ezeceksin, sonra bütün kara tortularından arınana dek onu sirke ve nişadır ile yıkayacaksın, ardından berrak pınar suyu ile bütün tuzluluğunu ve keskinliğini yıkayıp gidereceksin, sonra tertemiz beyaz bir kağıt üzerinde, tam bir kuruluk elde edilene dek bir bıçağın ucuyla oradan oraya çevirerek kurutacaksın. 17.
Deneyler vb.
17. Ceninin Felsefi Yumurtaya Konulması,
Karışımın kurutulduğunda, onu bir tavuk yumurtası büyüklüğünde, en iyi ve en şeffaf camdan mamul beyzi bir cam kaba koy, böyle bir kapta Maddenin miktarı iki onsu geçmesin, kabı Hermetik olarak mühürle. 18. Ateşin İdaresi,
İçinde sönmez bir Ateş tutabileceğin bir fırın inşa ettirmelisin, onun içinde birinci dereceden bir kum ısısı vücuda getireceksin, bu ısıda Bileşiğimizin çiyi gece gündüz aralıksız, hiç durmaksızın yükselebilsin ve deveran edebilsin, vb. Ve böyle bir Ateşte Beden ölecek, Ruh tazelenecektir, nihayetinde Can yücelecek ve yeni, ölümsüz ve bozulmaz bir Beden ile birleşecektir, böylece yeni bir Gök yaratılmış olur.
SON.
Bu katalogdaki kitaplar Eirenaeus Philalethes tarafından yazılmıştır, bunlardan zikredilen şu 15 tanesi basılmıştır, 1. Introitus apertus ad occlusum Regis Palatium, Amsterdam, 1667. Bu eser Almanya’da, 1677 baskısı Musaeum Hermeticum adı verilen kitap derlemesi içinde 4° formatında yeniden basılmıştır. 2. Aynısı İngilizce olarak, İfşa Edilmiş Sırlar adıyla Londra’da 1669’da basılmıştır, 8°, Latince baskılardan çok daha kamil bir nüshadır. 3. Simyanın İliği, iki şiir yahut kısım halinde, İngilizce manzum, Londra, 1654 ve 1655. 4. Ars Metallorum Metamorphoseos, Amsterdam, 1668, 5. Brevis manuductio ad Rubinum Coelestem, 8°. Bunlar keza 6. Fons Chymicae Philosophiae, mezkur Musaeum Hermeticum baskısında yer almaktadır, 7. Methodica Enarratio trium Gebri Medicinarum, 8. Vade-Mecum Philosophicum, sive breve manuductorium ad Campum Sophiae, Londra, 1678, 8°, 9.
Experimenta de preparatione Mercurii Sophici, 10. Sir G. Ripley'nin İngiltere Kralı IV. Edward'a Mektubu Üzerine Bir Şerh veya İzah, Londra, 1677, 8°. 11. Aynı yazarın, Sir G. Ripley'nin Simya Bileşimi adlı eserinin Önsözü üzerine şerhi, 12. Aynı yazarın, Simya Bileşimi eserinin ilk altı Kapısı üzerine şerhi, 13. Aynı yazarın, Simya Bileşimi eserinin Özeti [Recapitulation] üzerine şerhi, Londra 1678, 8°. 14. Aynı yazarın, onun Rüyeti [Vision] üzerine şerhi, 8°. 15. Felsefi Cıvanın Hazırlanmasına Dair Deneyler.
Aşağıdaki şu 13 eseri de kaleme almıştır, ancak nüshaların nerede olduğu henüz tarafımızca tespit edilememiştir.
1. Sir G. Ripley'nin Simya Bileşimi eserinin son altı Kapısı üzerine bir Şerh veya İzah. 2. Sir G. Ripley'nin Yanılgılı Deneyleri üzerine aynı minvalde bir şerh. 3. Sir G. Ripley'nin Çarkı üzerine aynı minvalde bir şerh. 4. Arnold'un Ultimum Testamentum'u üzerine aynı minvalde bir şerh. 5. Opus Elixeris Aurifici & Argentifici. 6. Brevis via ad vitam longam veya Muzaffer Simya. 7. Cabala Sapientum veya Mecusilerin Hiyeroglifleri Üzerine Bir İzah. 8. Elenchus Errorum in Arte Chymica deviantium. 9. Elenchus Authorum potissimorum in Arte Chymica. 10. Deneyler El Kitabı, bununla birlikte tefekkürlerin kaydedildiği bir yevmiye, ki içinde bütün Sırrı beyan eden pek çok Felsefi Tertip bulunmaktadır, hitamında ise bir muamma mevcuttur. 11. Analysis Operis. 12. Eserlerine Bir Anahtar [Clavis]. 13. Flammel, Artephius ve Sendivogius üzerine Şerhler veya İzahlar. Lakin bu son üç eserin mezkûr Müellifçe yazıldığı kesin surette ikrar edilmekten ziyade şüpheyle karşılanmaktadır.
medicinarum, felsefi Cıvanın Hazırlanmasına Dair Deneyleri, Vade-Mecum Philosophicum sive Breve Manuductorium ad Campum Sophiae adlı eseri, Jo. Ern. Burgravius'un Hayati yahut Astral Felsefesi, vb.
Thomson'ın Kimyevi Tıbbın Yöntemi adlı eseri, 8°, aynı müellifin Epilogismi Chymici'si, Latince, 8°, Willis'in Dönüşümün Sebeplerine Dair Tahkikatı, 8°, Dr. Dee'nin Fasciculus Chymicus'u, İngilizce, 8°, Bilgelerin Su-Taşı, 8°.
Crollius'un Basilica Chymica'sına İkaz Mahiyetindeki Önsözü, 8°, Gaffarel'in Tılsımlara Dair Merak Edilenleri, vb., 8°.
Naudeus'un Büyü Tarihi ve Şöhretli Büyücüler adlı eseri, 8°, Madenlerin ve Cevher Ocaklarının Kanunları, folyo, Portekiz Kralı Alphonso'nun Filozof Taşı Hakkında Risalesi, 4°.
Vigenere'in Ateş ve Tuz Üzerine Nutku, 4°, meşhur Arap Hükümdarı ve Filozofu Câbir'in Eserleri, 8°, Semiramis'in Hermetik Olarak Mühürlenmiş Mezarı, 8°, Boulton'ın Büyülü Lakin Tabii Tıbbı, 8°, Despagnet'nin Enchiridion & Arcanum'u, İngilizce, Filozof Taşına Dair Beş İnceleme, 4°, Nuysement'in Tuz ve Filozofların Sırrı Üzerine Risalesi, 8°, Câbir'in üç risalesinin metodik şerhi.
Bunu en sona, Latince sayfadan sonraya yerleştiriniz.
SİMYANIN EL KİTABI: YAHUT SİR GEORGE RIPLEY ÜZERİNE BİR ŞERH, Kİ ONUN ON İKİ KAPISININ PARAFRAZ YOLUYLA BİR HÜLASASIDIR. EYRENAEUS PHILALETHES, İNGİLİZ, KOZMOPOLİT TARAFINDAN YAZILMIŞTIR.
Londra, Little Britain'deki Pelican'da William Cooper için basılmıştır, 1678.
SİR GEORGE RIPLEY'NİN HÜLASASI
Böylece bu risaleyi nihayete erdirmek, Ve burada kısaca zikretmek için bütün bu Sırları, Dikkatle bak ve zihnine nakşet, Kapsar zira bu büyük ve küçük sırları, Ve eğer kavrarsan onu, hem Nazari hem Ameli cihetten, Şekillerle, [NOT: "Colow" matbaa hatası, "Colour" yani renk manasında kullanılmıştır] Renklerle ve açık Yazıyla, Kavranırsa firasetle, zahmetin gitmez heba.
Kıymetli Taşın enlemini [latitude] tasavvur et imdi, Batı'da işaret edilen ilk cihetten başlayarak, Orada kızıl Erkek ile beyaz Kadın bir olur, Hayat ruhuyla nikâhlanıp aşk ve sükûn içinde yaşamak için, Toprak ve su eşit oranda tartılmalı, en evlası budur, Ve Topraktan bir cüz iyidir, Ruhtan ise Üç, Ki bunlar Toprağın Dördüne karşı On İki de olabilir.
Kadından Üç, Erkekten ise bir almalısın, Ve bu Terkipte Ruh ne kadar az bulunursa, Kalsinasyonunu muhakkak o kadar tez tamamlarsın, Sonra Kuzey'e doğru ilerle karartarak, Kızıl adam ile beyaz Karısının tutulması [Eclypsation] denir buna, Kış ile İlkbahar arasında onları eritip başkalaştırarak, Toprağı dönüştürürsün Suya, karanlık ve hiç de berrak olmayan.
Oradan binbir Renk içinden Doğu'ya yüksel, O vakit Ay dolunay olacak, gündüz gözüyle görünecek, İşte o dem geçmiştir Araftan ve ermiştir seyrinin sonuna, Oradadır Güneş'in bembeyaz ve parlak doğuşu, İlkbaharın ardından gelen Yazdır bu, Geceden sonra Gündüz, Böylece kara olan Toprak ve Su, dönüşür Havaya, Karanlığın Bulutları dağılır ve her şey pek latif görünür.
Ve amellerinin başlangıcı nasıl Batı'da idiyse, Ve Kuzey derin başkalaşımın kâmil vasıtası idiyse, Onların ardından gelen Doğu da nazarın başlangıcıdır. Lakin bu seyrin kemali Güney'de Güneş ile tastik bulur, Orada Unsurlar Tedvir yoluyla Ateşe inkılap eder.
O vakit muradına ermekten yana düşmeyesin şüpheye, Zira Felsefemizin Çarkını döndürmüş bulunmaktasın.
Lakin çarkını bir kez daha çevir iki defa, Ki felsefemizin bütün sırları onda toplanmıştır, On İki Bapta, fehmedersen eğer, açık kılınmıştır sana, Ve bütün sırları sırasıyla bizim alttaki Astronomimizin, Bedenleri kâmilce nasıl Kalsine edeceğin, eriteceğin, ayıracağın ve çürüteceğin, Bizim Göğümüzde parıldayan bütün Kutupların kâmil bilgisiyle, Görülmemiştir asla böylesi letafette, kelimelerle tarif olunmaz Renklerle parıldayan.
Ve şu tek Gizli neticeyi iyi bil, asla yanılma, Kızıl Adamımız boyamaz, boyanmadıkça Karısı da, Şayet bu sanattan fayda devşirmek dilersen, Bedenlerin Yüksekliğini [Altitude] gizle ve açığa çıkar derinliklerini, Bozarak bütün Maddelerindeki ilk Keyfiyeti, Ve çok daha şanlı olan ikincil Keyfiyetleri ihya eyle hemencecik, Ve tek bir Cam kapta, tek bir İdareyle Dört Tabiatı dönüştür Bire.
Solgun ve sahte sitrin sarısıyla siyah, gayrimükemmel beyaz ve kırmızı, Göz alıcı renkleriyle tavus kuşunun tüyleri, üstünden aşıp geçecek olan gökkuşağı, Benekli panter, Yeşil Aslan, kurşun rengi karganın gagası, Kusursuz beyazdan önce bunlar belirecektir,
ve daha pek çok başka Renkler, ve kusursuz beyazdan sonra gri ve sahte sitrin dahi zuhur eder, Ve bunların ardından, değişmez kan kırmızısı görünecektir, İşte o vakit kendi cinsinden çoğaltılabilir, üçüncü dereceden bir ilacın olur.
Kızartmadan evvel, beyaz iksirini iki kısma ayırmalısın, Ve bunlar iki ayrı cama konulmalıdır, Şayet Güneş ve Ay için olan iksirlere sahip olmak istersen, böyle yap, [okunamadı]
Ardından cıva ile derhal büyük bir miktara ulaştıracak şekilde çoğalt, Ve şayet başlangıçta bir kaşığı dolduracak kadarına dahi sahip değilsen, Yine de o vakit hem beyazı hem kırmızıyı öylesine çoğaltabilirsin ki, Bin yıl yaşasan dahi sana fazlasıyla yetecektir.
Bu sebeple çarkına müracaat etmeni salık veririm sana, Ve her fasılda onu hakikatiyle bilmek için iyice tetkik et, Fantezilere kapılmış çoğaltıcılarla uğraşma, bırak kendi hallerine, Zira sana dalkavukluk eder, felsefede hünerli olduklarını sahtekarlıkla söylerler, Sana buyurduğum gibi yap, evvelce anılan bu kaideleri akıllıca çöz,
Ve hakiki yakıcı suyumuzla onları kusursuz yağlara dönüştür, Döngü ile, ki bu niyetimize uygun surette icra edilmelidir, Bu yağlar ham cıvayı sabitleyecek ve bütün cisimleri dönüştürecektir,
Atım (projeksiyon) yapacağın vakit kusursuz Güneş ve Ay haline, Raimundus Lullius, saf ve sabit olan bu yağsı maddeye Kendi Basilisk'i adını vermiştir, ki bunun böylesine açık izahını asla yapmamıştı, Benim için Tanrı'ya dua et, O'nun seçtiklerinden biri olayım, Ve mahşer gününde beni kendisinden biri olarak tanısın, Ve ebediyen O'nunla birlikte O'nun saadetinde hüküm sürmemi nasip eylesin, Âmin.
Simyanın Muhtasarı, Yahut Sir George Ripley'in İcmali Üzerine Bir Şerh, On İki Kapı'sının Bir Tefsir Özeti Olup
Kıta I, Önerme I, Sanatın en kesin surette hakikat olduğu, Akıllıca kavrandığında, nafile yere amel etmeyesin diye, Buradan hakikati müşahede et,
Yalandan uzak, kesin ve en hakiki olan şudur ki (der o), Yukarıda olan, aşağıda olana benzer ve aşağıda Olan da yukarıda olana benzer, Tek bir şeyin mucizelerini meydana getirmek için, Trevizan, Flamel, Denis Zachaire ve diğerleri kendi tecrübelerine dayanarak bunu tasdik ederler,
Ve nitekim müellifimiz dahi Kral Edward'a mektubunda, Hatalı Tecrübelere Dair İhtar'ının neticesinde ve bu On İki Kapı'sının sair yerlerinde bunu zikreder, öyle ki bu hususu daha fazla tafsil etmeme hacet yoktur,
Kıta II, Önerme II, Amelimiz üç ilkeden meydana gelir,
Kızıl adam ile beyaz kadının Bir kılındığı yerde, vesaire.
Buradan zahirdir ki, ameliyatlarımız üç ilkeden müteşekkildir, lakin tek bir cevherdendir, Kızıl adam, beyaz zevce ve hayat ruhu, İkincisi vasıtasıyla evvelki ikisi nikahlanır yahut bir kılınır.
Bu, Trevizan'ın kendi 'Tek Kök'ü ve madenlerinden çıkarılmış, alındıklarında ham olan 'İki Cıvasal Madde' dediği şeydir, Müellifimiz bunu başka bir yerde Teslis ve Birlik olarak adlandırır, Teslis maddelerin [okunamadı] bakımındandır, Birlik ise
Tamamıyla türdeş olan cevherleri bakımındandır, Bu sebeple, birbirleriyle çekişmeksizin muhabbet ve sükun içinde yaşadıkları ilave edilmiştir, ki cevher ve asıl bakımından aynı olmasalardı bu kabil olmazdı, Zira tabiat benzerliği muhabbetin sebebidir ve cevherin birliği ittihadın hakiki zeminidir, Birbirinden farklı maddeler arasındaysa, helak değilse dahi, yalnızca kargaşa beklenebilir.
Önerme III, Üç madde yalnızca iki tabiat hasıl eder, Toprak ve Su, Toprak ve su eşit nispette ölçülmüştür, en makbulü budur.
Burada aşikardır ki, bu üç madde toprak ve sudan ibaret yalnızca iki tabiat teşkil eder,
Karı ve koca her ikisi de birer cisim yahut topraktır, Biri sabit ve olgun, diğeri uçucu ve hamdır, ve karışım vasıtasıyla, Ripley'in önsözünde ifade ettiği gibi, Filozofların Kurşunu tesmiye olunan kırılgan, siyah, hermafrodit bir cisim yahut toprak meydana getirirler, Müellif tarafından adam, yahut dişi olarak adlandırılan beyaz zevceye, sair bütün filozoflarca Ay denilmiştir,
Müellif Nispetler Doktrini'nde şöyle der, Güneş'ten bir, Ay'dan iki, Tümüyle lapa gibi olana dek.
Önerme IV, Toprak ve suyun eşit ağırlığından, Toprağın birine suyun üçü de iyidir, lakin eşit olanı en makbulüdür.
Güneş'e karşı cıvayı dört yap, Ay'a karşı iki, vesaire, olması gerektiği gibi, Teslis suretinde.
Ve böylelikle toprak ve su arasındaki nispet doktrinini mülahaza etmeye geliriz, eşit olanı en makbulüdür, Müellifimiz Kalsinasyon faslında da aynını söyler.
Bu en emin ve en iyi nispettir, toprak ve suyun eşit ağırlığından bahisle, ve gerekçesini çözünmenin daha tez vuku bulacağı şeklinde izah eder, şöyle ki,
Toprağın ne denli çok, suyun ne denli az olursa, Çözünmeyi o denli tez ve layıkıyla görürsün.
Ve burada, çözünmeden evvel gelen kalsinasyon hakkında da aynını tasdik eder.
Yine de toprağın birine suyun üçü kafi gelecektir, ta ki tentür [okunamadı]
Simyanın Muhtasarı
suda kâfi derecede genişleme alanı bulur ve Beden onun vasıtasıyla açılır, Roger Bacon’ın ağırlık ölçüsü (pondus) de budur ki dirinin öldürülmesinden önce daha uzun bir zamana muhtaçtır ve bunun neticesinde ölünün diriltilmesi daha uzun sürede vuku bulmalıdır. Zira kalsinasyon, kurunun vasıtasıyla nemlinin öldürülmesinden gayrı bir şey değildir, bu tamamlanmadıkça kurunun nemli vasıtasıyla diriltilmesi mümkün olmaz, bilakis her ikisi de bir ve aynı ameliyeye ve zaman devresine tabidir, zira biri ölmedikçe diğeri dirilmez, Ejderha da kız kardeşi olmadan can vermez.
Önerme V. İlk kavuşumda Beyaz Kadın, Kızıl Adam’ın Üç Katı Olmalıdır.
Üç pay Kadından, bir pay Adamdan alırsın, vesaire.
Toprak ile Su arasındaki ağırlık ölçüsünden hareketle, Adam ile Kadını arasındaki nispeti tetkik etmeye varırız. Burada ağırlık ölçüsü üçe bir olarak vazedilmiştir, böylece Dört kısım Toprağa Dört kısım Su yahut On İkiye kadar daha fazlası düşer, yani Bir kısım Toprağa Üç kısım Su gelir. Bu husus, Kavuşum Bahsi’nden de sarihtir, orada üretkenlik fiili bakımından Kadına On Beş damar verilirken Adama Beş damar tayin edilmiştir, bu durum bizzat müellif tarafından ilk kavuşum olarak tefsir edilir ki buna göre Adam yalnızca Üç kısım Suya ve [okunamadı] Dokuz kısma malik olmalıdır, bu da Dört kısım Toprağa On İki kısım Su demektir, buradan kadının kocasından üç kat fazla olması icap ettiği aşikârdır, Yahut Raymundus’a göre ikiye bir, Yahut Alanus’a göre dörde bir, lakin en makbulü üçe birdir. Her halükarda, müellifimizin Kalsinasyon Kapısı’nda zikrettiği Raymundus’un Nispetler Doktrini’nde, Güneş’in bir payı Ay’ın iki payı ile birleştirilmiştir ki bu, bedensel kısımlardan ziyade ruhani kısımların varlığına delalet eder, müellif de bunu mukayese eder, her ikisi de makbuldür, hatta bire dört kısım dahi uygundur, Bu asil çift, yani koca olan Güneş ile zevce olan Ay arasındaki izdivacın kemale ermesi için gereken ruh ve hayat hakkında müellifimiz Çözünme Kapısı’nda şöyle kelam eder, Cinsiyet bakımından birdirler, lakin sayıda öyle değillerdir, Baba Güneş’tir ve Ay Annedir, muharrik güç ise cıvadır. Bu terkip, muhtelif mülahazalarına göre pek çok münasebete ve bir o kadar da tesmiyeye maliktir, Güneş ve Ay, Adam ve Kadın, Beden, Ruh ve Can, Toprak ve Su, Kız Kardeş ve Erkek Kardeş, Anne ve Oğul ve daha niceleri, lakin onun hakiki ismi Magnesia’dır.
Sual, Kızıl Adam nedir, onun Beyaz Kadını nedir? Hayat Ruhu nedir? Burada Kızıl Adam’ın ne olduğu, Beyaz Kadını’nın ne olduğu ve Hayat Ruhu’nun ne idüğü sual olunabilir, zira filozofların yazılarını anlamaktaki yegâne düğüm noktası budur, onların bu husustaki muhtelif tabirleri ve zahiri çelişkileri sanatı hayret verici derecede muğlak kılmaktadır, lakin yazılarında ihtilaf eder görünseler dahi, şayet doğru ve layıkıyla idrak olunursa, hepsi bir ve aynı şeyi kastetmektedir.
Birinci Cevap, Kızıl Adam nedir? Kızıl Adam, Güneş’in mükemmel bedenine yahut onun gölgesi olan Ay’a delalet eder, zira Yedi’den biri olan Ay bedeni, bir erkektir ve mükemmel, sabit bir bedendir, yalnızca cüzi bir sindirilmeye (digestion) muhtaçtır, binaenaleyh nasıl ki Güneş’in zahiri kızıllığı altında beyaz gizliyse, Ay’ın zahiri beyazlığı altında da kızıl gizlidir, Bu sebeple müellifimiz Beyazlatma bahsindeki eserinde Güneş’in Beyaz ve Parlak olarak tecelli ettiğini beyan eder, Ve Trevisan der ki, saf altından libaslar kuşanmış olan Kralımız banyoya girdikten sonra yüz otuz gün geçene dek bir daha görünmez, ardından Beyaz, fevkalade parlak ve ışıltılı bir surette zuhur eder. Ve kadim bir filozof şöyle der, Maşrık’tan ihtişam ve hayranlık uyandırıcı parlak bir beyazlıkla avdet ettiğinde Kralımıza hürmet ediniz. Bu minvalde Artephius da der ki, Suyumuz mükemmel bedenlerle, Güneş ile ve Ay ile akrabadır, lakin Ay’dan ziyade Güneş ile hısımdır (Bunu iyi belleniz). Ve tüm kitaplarında bu amel için mükemmel bedenler olan altını ve gümüşü, yani Güneş’i ve Ay’ı birleştirir. Ripley ve cümle filozoflar da böyle yapar, buradan zahirdir ki mükemmel madenlerin yahut nurların her ikisi de Aqua Vitae’miz ile birlikte ameli ikmal edecektir, nitekim Arnoldus, Bonifacius’a Sual ve Cevaplar’ında bunu sarih bir lisanla ifade eder ve Jodocus Greverus da risalesinde aynı hususu şu kelamlarla teyit eder, Şayet, der, altın alamayacak kadar fakir isen, o vakit o miktar gümüş al, yine de altın daha evladır, zira Suyumuza ve cıvamıza daha yakın bir hısımlığı vardır.
İkinci Cevap, Beyaz Kadın nedir? Saniyen, diğer adıyla Ay olarak tesmiye edilen Beyaz Kadın bir dişidir, pıhtılaşmış bir cıvadır, lakin sabit değildir, Ruhani bir bedendir, mahiyeti icabı bir cisim gibi akıcı, fakat mahiyeti icabı bir ruh gibi uçucudur, bundan ötürü Filozofların Cıvası, Yeşil Aslanımız, ham yahut olgunlaşmamış Altınımız olarak adlandırılır, Pontanus’un ateşi, Artephius’un saf gümüş gibi berrak olan ve Güneş ile Ay’ın tentürlerini kabul etmesi icap eden vasat cevheri, onun keskin sirkesi, onsuz laton’un [NOT: Simyada arındırılacak kara veya kızıl alaşım/maden kütlesi] beyazlatılamayacağı antimonlu-satürniyen-merküriyel cıvasıdır, kadim bir filozof onun hakkında şöyle demiştir, Kızıl laton’u beyaz, ılık ve boğulmuş bir su ile beyazlatınız, Trevisanus bu şahadete istinaden bundan daha evla yahut daha sarih hiçbir şeyin söylenemeyeceğini ikrar eder. İşte Arisleus’un rüyetinde ima edilen tam da budur, o evlenmiş fakat evlat sahibi olamamış bir kavme rast gelmişti, çünkü çünkü iki erkeği birbiriyle nikâhlamışlardı, her ikisi de cismani ve sabit olan Güneş ile Ay’ı birbirine karıştıranların hali de böyledir, aralarında zevciyet muhabbeti bulunmadığı için Ruh onları asla diriltmeyecektir.
Bu sebeple Gabritius'u, narin bir bakire olan sevgili kız kardeşi Beya ile birleştir, Gabritius derhal ölecektir, yani ne idiyse onu kaybedecektir, ne idiyse onu kaybetmiş göründüğü o mahalden, daha önce olmadığı bir surette zuhur edecektir. Üçüncü Cevap.
Hayat Ruhu nedir, Üçüncüsü, Hayat Ruhu cıvadır, Bu müellif, Taş meydana getirildiğinde kendisiyle çoğaltılacak Muharrik'in cıva olduğunu söyler,
Ve Arnold'un Boniface'a verdiği cevapta sarih bir surette karara bağladığı üzere, bu cıva hiçbir yabancı karışım içermeyen hakiki madeni cıva olmalıdır, Ripley de bazılarının cıvayı Satürn ve meydan okuduğumuz başka maddeler ile çoğaltabildiğini söyler, Bu sebeple onu tertemiz olana dek damıt,
Üstelik cıvanın bütün nispetlerine malik olmalıdır, ağırlığına malik olmalıdır, aksi halde madeni olamazdı, nemine malik olmalıdır, aksi halde dişil meni noksan kalırdı ve el ayasını ıslatmayan kuruluğuna malik olmalıdır, aşındırıcılar vasıtasıyla yahut başka bir yolla bunu kaybeder kaybetmez, derhal ilk madeni nispetini yitirir ve böylelikle artık hakiki tentürümüzün bir cüzü olmaktan çıkar.
Konum VI
Batı enlemi giriş olduğu gibi, ilk başkalaşım da Kuzeydedir. Öyleyse müşahede ile Kuzey'e doğru ilerle, vesaire. Onları çözerek ve başkalaştırarak, vesaire.
Maddelerin bulunup evvelce öğretilen nispetlere göre karıştırılmasına Batı enlemi denir, zira Güneş orada batar ve sonrasında parıldayan beyaz bir libasa bürünmeden, son derece parlak bir şark tacıyla taçlandırılmadan evvel, kızıl kaftanları içinde bir daha görünmez.
Kuzey'e doğru vuku bulan ilerleme ise Taş'ın derinliğinin keşfidir ve Kuzey'deki kışa benzetilir, bilhassa uzun, usandırıcı, soğuk ve balçıklı olan kışa, bu Ameliyede de durum böyle olacaktır, burçlar Oğlak, Balık ve Kova'dır. Bunda Güneş'in kendi ilk maddesine (prima materia) doğru bir gerilemesi mevcuttur, bu başkalaşımda kadim suret ölür, madde çürür ve kokuşur, sonrasında ise Doğu'da yenilenir.
Bu ameliyenin (der Flamel) beş aydan evvel kemale ermesi mümkün değildir, bileşiğin renkleri koyu, donuk, sulu ve nihayetinde zift gibi siyahtır, bu siyahlık içinde beden atomlarına ayrılana dek çürütülür, bu mutlak siyahlık ve bozulmanın zirvesi yalnızca iki yahut üç gün sürer, nitekim Ripley risalesinde "üçüncü gün dirilecektir" der, Dastin de çürüme için dört gün tanıdığı Gül Bahçesi'nde aynı şeyi söyler,
Keşiş Efferarius da Dastin ile birlikte neşredilen risalesinin tamamında aynı şeyi ifade eder, Bununla birlikte, eğer usulünce çalışırsan Güneş yüz otuzuncu günde belirmeye başlasa dahi, siyahlığın gelişi, devamı ve çekilişiyle geçen mecmuu müddet yüz elli gündür.
Bunu, Flamel'i bu hususta yanlış anlayarak kırk yahut elli günde siyahların en siyahını bekleyen pek çok kimse için ilave ettim, zira o, rengin siyahların en siyahı ve kırk gün zarfında ejderhaların rengine benzer olması gerektiğini söyler, o ejderhalar ise siyahımsı, mavimsi ve sarımsı idiler, bu renkler maddenin atomlarına ayrılacak derecede çürümeye başladığını gösterir, bu çürüme ise yüz elli günden evvel kemale ermez, öyle ki Güneş şualarıyla kendini göstersin, evvela beyazımsı sitrin renginde saçtan müteşekkil küçük bir halka halinde belirir, bu halka beyazlık bütünüyle tamamlanana dek günden güne büyür ve ton değiştirir.
Konum VII
Beyazlığa delalet eden Doğu, Taş'ın yüceliğinin başlangıcıdır. Buradan, pek çok renk arasından Doğu'ya yüksel, vesaire.
Bu Ameliyede üç buut vardır, Yükseklik, Enlem ve Derinlik,
Yükseklik, bedenlerin beyazlık ile başlayıp kızıllık ile kemale eren yetkinliğidir.
Derinlik, çoğaltma gayesiyle çözündükleri ilk maddedir (prima materia), Enlem ise yetkinliğinden alçalmaya ve alçalışından ululanmaya doğru geçtiği vasıtadır. Bu geçişte sonsuz renkler zuhur eder, tıpkı siyahlıktan evvel belirenler gibi, lakin daha çabuk geçerler, Zira bilesin ki Taş'ın esasen üç rengi vardır, Siyah, Beyaz ve Kızıl,
Bunlardan ilkinde, kemale erdiğinde en fazla üç yahut dört gün kalır, ikincisinde de bir o kadar, sonuncusunda ise ebediyen sükun bulur, bu merhaleler arasında madde daha nemli yahut daha kuru, daha saf yahut daha gayrisafi oldukça sayılamayacak kadar çok ara renk görünür, Fakat ikisi, yani Yeşil ve Sarı, Beyaz ve Kızıl'dan evvel uzun müddet sebat eder,
Lakin bu Ameliyenin başlangıcı ile ilk siyahlık rengi arasında pek çok renk zuhur eder, muhtelif renkler belirse dahi bunlar koyu, dumanlı ve kirlidir, bundan da siyahlığın hakim olduğu anlaşılır, bu hal bir müddet Mısır karanlığı gibi sürecektir ve takriben aynı müddet devam eder, böylece siyahlık ile Beyaz arasında her ne kadar sayısız renk zuhur etse de, zeminleri Beyazlık olduğundan parlak ve son derece göz alıcıdırlar, bunlar yalnızca gelip geçici olduklarından akıp giderler ve Beyaz kemale erene dek yerlerine başkaları gelir.
Konum VIII
Güney yahut Kızıllık, bu Maharet'in [okunamadı]dir. Güneş nihai kemalini Güney'deki bu mecrada bulur,
Beyaz'dan sonra ateşe devam olunduğunda bileşik laciverde, griye ve ardından uzun müddet sebat edecek olan sitrine dönecektir, nihayetinde ise kan kırmızısı bir renkle son bulacaktır.
Konum IX
Taş kızıllığına kavuştuğunda işinin bittiğini zanneden kimse yanılmaktadır. Çarkını iki defa daha döndür, vesaire.
Taş, daimi ve uzun süreli pişirme ile bu hale getirildiğinde, mesafenin bütünüyle katedildiğini sanan kimse evdeki hesabı çarşıya uyduramamıştır ve yeniden hesap etmek mecburiyetindedir,
Bu birinci dereceden bir İlaçtır, emdirmeler ve besleme yoluyla üçüncü dereceye ulaştırılmalıdır ki bu da Çarkın ikinci dönüşüdür, mayalama yoluyla ise Çarkın üçüncü dönüşü gerçekleşir ve İlacı üçüncü dereceye eriştirerek atım (projeksiyon) için elverişli kılar, oysa başlangıçta buna uygun değildir. Zira İlaç balmumu gibi akıcı hale gelmedikçe, kaçıp uçmadan önce cıvanın içine nüfuz edemez, oysa toz ilk yapıldığında taneler yahut atomlar gibidir ve cıvayı buharlaştıracak olandan çok daha şiddetli bir ateşte donup katılaşmıştır, yine de toz yahut zerre formunda kalır ki atım (projeksiyon) için elverişli kılınmadan evvel bu halin değişmesi şarttır, nitekim Yazarımızın Önsözünde buyurduğu üzere, tıpkı engereğin bakışıyla öldürmesi gibi, Taş da cıvayı bir göz açıp kapayıncaya dek madeni bir kütleye dönüştürür, renklendirir.
Fakat Kırmızı Kükürt, şayet münasip nispette birleştirilir ve münasip hararette sindirilirse, zamanla vuku bulan bir sindirme vasıtasıyla cıvayı kendi tabiatına, yani toza tahvil eder.
Bu sebeple Yazarımız der ki, şayet ona haddinden fazla verirseniz kusması icap eder, aksi halde pek uzun müddet marazlı kalır, ancak Taş, hararet içinde kendisine bağlanan hiçbir cıvayı asla terk etmez, o halde Kükürdümüz hem acıkan hem susayan Asil bir Çocuktur, şayet ona layıkıyla bir dadı olabilirseniz, hem zahmetinizin hem masrafınızın karşılığını fazlasıyla ödeyecektir.
Öyleyse başlamanız gereken yerde işi bırakmayınız, onu Raymond'un Yağları ve Merhemleri olarak andığı, Yazarımızın da keza aynı şekilde tesmiye ettiği üçüncü dereceye ulaştırana dek sebat ediniz. Birinci dereceden Beyaz ve Kırmızı Kükürtlerin, üçüncü derecedekilerden ayrıldığı üç hususiyet mevcuttur. Biri hararet gördüğünde yahut sıcak bir maden üzerinde balmumu misali kolayca eriyip akar, diğeri ise şiddetli hararette toz halinde kalmayı sürdürür. Biri cam gibidir, kırılgandır, ağırdır ve parıldar, diğeri ise atomlar misali bir tozdur. Biri cıvaya bir yağ gibi nüfuz eder ve onu bir lahzada pıhtılaştırır, diğeri ise cıvayı tıpkı bir maden kalsının [NOT: Madenin kalsinasyon sonrası kalan külü veya tozu] yapacağı gibi yalnızca içine çeker, lakin ateş ziyadesiyle artırılırsa onu bünyesinde tutamaz ve madene tahvil edemez, fakat hararet ile nispet gereği gibi olursa, zamanın sindirmesiyle onu kendi tabiatına döndürür.
Böylece, Ripley'in haklı olarak buyurduğu üzere, cıva ile hem Beyazı hem Kırmızıyı Çoğaltabilirsiniz, öyle ki bidayette elinizde bir kaşığı dolduracak kadar dahi bulunmasa, kısa bir müddet zarfında, ömrünüz muhtemel olandan on kat daha uzun sürse bile, tüm hayatınıza yetecek miktara malik olabilirsiniz.
Önerme X
Taşımızın atım (projeksiyon) yapabilmesi için madenlere mahsus bir tayine [NOT: metallere özgü nitelik kazanma sürecine] ihtiyacı vardır. Yahut Kırmızı Adam boyanmadıkça boyayamaz, vesaire.
Kırmızı Adamımız yahut Kralımız, kusurlu madenleri renklendirmeden evvel Maya ile boyanmalıdır, Mayalar yalnızca Güneş ve Ay'dır, nispet ise Terkibin dörtte biri Kükürtler olacak şekilde, Kükürdün cinsine göre üç hisse Güneş yahut Ay'dır, yahut dört hisse Güneş ve Ay, beşte bir hisse de Kükürt olmalıdır, akabinde cıva ile Mayanı sindirip çürüt, onu dondur ve balmumu yahut Yağ gibi akıcı olana dek yeniden Mayala, işte o vakit bu Yağ cıvayı sabitleyecek ve her madeni Mükemmelliğe tahvil edecektir, bunu dilerseniz o vakit çoğaltabilir, dilerseniz Mayalamadan evvel de çoğaltabilirsiniz. Sonra kusursuz Taşı Bedeniniz olarak alınız ve onu en baştaki nispette Beyaz Kadın ile karıştırınız ve ilk başta olduğu gibi Hayat Ruhunu ekleyiniz ve Siyah, Beyaz ve Kırmızı olan üç rengi aşana dek sindiriniz. Yazarımız Hatalı Deneylerini de şu sözlerle nihayete erdirir, Hakiki amel olarak yalnızca bir tanesini gördüm, der.
Birini görmüştür, lakin bu sayısız Hatanın ardından vuku bulmuştur ve başka hiçbir ameli bugüne dek hiçbir Filozof görmemiştir ki kendisi bunu kısaca tasvir eder. İnsanı, en Asil Mahluku hatırla, vesaire, bu ise Altındır. Bunu, İnsanın Toprak Terkipli en Asil Mahluk olduğunu hatırla, şeklinde yazmak bir hatadır, zira İnsan Toprak Terkipli değildir, lakin Taşlar, Madenler ve Killer öyledir.
Mademki Toprak Terkipli Mahlukların en Asil olanını aramaktayız, onu İlkemiz olarak kabul edecek basireti göstermeliyiz, zira kendisinin başka bir yerde buyurduğu üzere, Yakıcı Ateş İlkedir, öyleyse Yaldızlamanın İlkesi de şüphesiz Altındır.
Bu en asil mahlukta, der, dört Unsur tabiat tarafından öyle nispet edilmiştir ki bu onu yanmaz kılar, zira biri baskın gelseydi baki kalamazdı, nitekim Trevisan'ın buyurduğu üzere, madeni bir maddede Unsurların eşit nispette bulunması bizzat Altının suretidir, yahut daha ziyade ona suretini veren şeydir.
Hiçbir masrafı olmayan tabii bir Cıvalılık ekler, bu katıksız, hilesiz bir Maden Suyudur, tağşiş edilmemiştir, Satürn'den, Jüpiter'den vesaire yapay olarak çıkarılmamıştır, bilakis tabiidir, pahalı bir cıva değildir, bilakis alelade ve ucuz olanıdır.
Madenlerinden birinin Sanat ile getirildiğini ekler, bu bizim Yeşil Aslanımızdır, zira ilk çözücümüz (menstruum) ile yalnızca mükemmel bedenleri kalsine ederiz, Filozoflar tarafından ekseriya Yeşil Aslan tesmiye edilen biri müstesna, murdar olanların hiçbirini kalsine etmeyiz, Güneşin yahut Ayın berraklığı gizlice bunun içine iner, yani bunun vasıtasıyla Güneş ve Ayın Cıvalılığı yahut derinliği coşup taşma yoluyla zahir olur, fakat çürümenin ardından coşup taşarak alenen görününceye, kanayıp renk değiştirene ve bidayette şanlı bir Yeşile bürünene dek uzun bir müddet gözlerden saklı kalır, nitekim Gül Bahçesi (Rosarium) metninde şöyle denir, Ey mübarek Yeşillik, sen olmasan hiçbir şey neşvünema bulamaz. Bu coşup taşmış cıva bizim gizli Taşımızdır, yani Bilkuvve halindedir, zira o zahir olduğunda, birbirine zıt tabiatlar Birliğe raptolur, bu bizim Yeşil Aslanımızdır, yahut Madenimizdir, yahut nebati nemimizdir, yahut Cıvalılığımızdır.
[...tavizsiz] doğal nitelik, ki hiçbir maliyeti yoktur, yahut ilk çözücümüz (menstruum) ve dünyevi terkibin en soylu mahlukudur, ki bu da ya Güneş ya da Ay'dır, lakin bilhassa Güneş'tir.
Bunların her birinde cıva hali görünmezdir ve göze görünmez, fakat tesiriyle, yani berraklık niteliğinde, birinde beyazlıkla ve diğerinde kırmızılıkla mevcuttur. Bu üçü birleştiğinde, Güneş'in cıvası taşar ve ilk başta yeşil görünür, o vakit tutulma yakındır ve Kuzey seyrindedir. Bütün bunlardan sonraki ameliyeyse kısadır, bu tek şey çürür, ardından beyazlaşana dek onu kendi suyunda yıka, sonra da hikmetle mayala, işte başlangıç, orta ve son buradadır. Tanrı'ya hamdolsun.
Kitap İlanları, Doğanın Mucizesi Altın Buzağı'nın Kısa Bir İzahı. Glauber'in Altın Eşeği, Taşlardan, Kumdan ve benzerlerinden Altın Elde Etmek Üzere. Jehior, Bütün Şeylerin Üç İlkesi yahut Aslı. Üç Bölüm Halinde Kimya Kitapları Kataloğu. Simpson'ın Mayalanma Üzerine Felsefi İncelemesi. Eirenaeus Philalethes'in Açığa Çıkarılan Sırları yahut Açılan Kilitli Saray. Aynı Yazarın Sir G. Ripley'nin Kral IV. Edward'a Mektubu Üzerine Şerhi. Sir G. Ripley'nin Tekrarı Üzerine. Baskıda Olanlar, Eyr. Philalethes'in Sir G. Ripley'nin Rüyeti Üzerine Şerhi. Sir G. Ripley'nin Önsözü Üzerine. Sir G. Ripley'nin İlk 6 Kapısı Üzerine.
SIR GEORGE RIPLEY'NİN RÜYETİ ÜZERİNE BİR ŞERH Yazan, Eirenaeus Philalethes, İNGİLİZ, KOZMOPOLİT
Bridlington Başrahibi SIR GEORGE RIPLEY'NİN RÜYETİ AÇIKLANIYOR
Kitabımın başında meşgulken bir gece, Burada ifade edilen bu rüyet göründü, Bulanıklaşmış gözlerimin önüne,
Pek kızıl bir kara kurbağası gördüm, üzümün suyunu öyle hızlı içerdi ki, Haddinden fazla dolup şişerek, [okunamadı] paramparça oldu tüm bağırsakları, Ve sonrasında, pis kokulu zehirden kusarak saçtı meşum zehrini, Keder ve ızdıraptan tüm azaları şişmeye başladı, Zehirli ter damlalarıyla yaklaşırken böylece gizli inine, Dumanlı havanın nefesiyle mağarasını baştan başa beyazlattı o vakit, Ve oradan vaktiyle altın renkli bir hılt peydah oldu, Yüksekten düşen damlaları toprağı kızıla boyadı, Ve cesedi hayati nefesin kuvvetini yitirmeye başladığında, Bu ölmekte olan kurbağa derhal kömür gibi siyah bir renge büründü, Böylece boğulup zehirli selin o kendi has damarlarında, Seksen dört gün boyunca çürüyerek öylece kaldı, Ardından bir tecrübeyle bu zehri defetmeyi diledim, Bu maksatla onun leşini mutedil bir ateşe teslim ettim, Bunun üzerine, gözlere bir mucize, lakin zikredilmeye daha layık bir hal oldu, Kurbağa her bir yanından nadide renklerle baştan başa delindi, Ve türlü renklerin hepsi geçip gittiğinde beyazlık zahir oldu, Ki sonradan kızıla boyanarak ebediyen baki kaldı. Sonra böyle muamele gören zehirden bir tiryak yaptım, O zehir ki öldürür ve canını bağışlar kazara zehir içmiş olanların, Böyle gizli yolları ihsan edene hamdolsun, Hükümranlık ve izzet, ibadet ve övgüyle birlikte O'nundur. Âmin.
Bridlington Başrahibi SIR GEORGE RIPLEY'NİN RÜYETİ AÇIKLANIYOR
Bu rüyet bir temsil yahut muammadır, ki kadim bilge filozoflar sırlarını ortaya koyarken bunu sıkça kullanmaya alışkındılar, gerçekten esrarlı olanı çözmek maksadıyla muammalı ifadelerden yararlanma serbestisi bütün insanlara tanınmıştır.
Kadim Mısırlılar umumiyetle hiyerogliflerle talim etmişlerdir, bu ilmin birçok babası da bu yolu takip etmiştir, lakin bilhassa gizemli yahut kabalistik tasvirleri kullanmışlardır, nitekim eldeki metin de böyledir. Lakin asıl meseleye gelelim.
Pek kızıl bir kara kurbağası gördüm,
Burada bir kara kurbağası tasvir edilmektedir ve onda da filozofların tüm sırrı saklıdır, Kara kurbağası altındır, böyle adlandırılmıştır çünkü o dünyevi bir cisimdir, lakin bilhassa beyazlık zahir olmadan evvel, hazırlığının ilk günlerinde bu ameliyenin büründüğü siyah, kokmuş zehirlilik sebebiyle, Satürn'ün hükümranlığı esnasında bu adı almıştır, bu yüzden ona kızıl kurbağa denir. Müellifler de bu hususta ittifak halindedir, taşımızın, Doğanın ve Sanatın ulaştırabileceği en yüksek dereceye kadar sindirilmiş altından başka bir şey olmadığını söylediklerinde, yine başka bir filozof, ilk ameliye cıvayı süblimleştirmek ve ardından temiz cıvanın içine temiz cisimleri koymaktır, der, pek çok şahit gösterebilirim, evet, yazarların bütün akışı bu istikamettedir,
Ve bazı kurnaz filozoflar, tedbirsiz olanları aldatmak kastıyla bunu inkar eder gibi görünüyorsa ne çıkar, Onları uzlaştırmayı kendimize vazife edinmeyeceğiz (bunu yapabilecek olsak da), zira pek çoğu sırf tuzağa düşürmek için son derece hasetle yazmıştır, hepsi hakikati ellerinden geldiğince karartmak kastıyla, esrarlı bir tarzda yazmıştır, en nihayetinde hiçbiri insandan başka bir şey değildi ve meseleleri felsefedeki anlayışlarına göre tasvir etmişlerdir, hiçbiri her şeyiyle yalın hakikati yazmamıştır, zira aksi halde Sanat öyle kolaylaşırdı ki hor görülürdü.
Fakat kelamlara ne hacet, biz Hakikati biliriz ve sahtekarları hakiki yazarlardan ayıran gizli bir işareti de biliriz, kendimiz bizzat gözlerimizle şahit olduğumuzdan hiçbir hüccete ihtiyacımız yoktur ve biliriz ki tek bir hakikat vardır, tek bir yol vardır, evet, bu Sanata şimdiye kadar nail olmuş herkesin çiğnediği o işlek yol, ne biz aldanırız ne de başkalarını aldatmak isteriz.
Üzümün suyunu içerdi
Bu kurbağanın, filozofun ifadesine göre, üzümün suyunu içtiği söylenir, o filozof der ki, beden altından daha asil olmadığı gibi, su da şaraptan daha kıymetli değildir.
Onlar bu suya kimi zaman Aqua Ardens [NOT: Yakıcı su, saf alkol], kimi zaman Acetum Acerrimum [NOT: En keskin sirke] derler, lakin ekseriyetle kendi cıvaları adını verirler, bu...
Bu adlandırma üzerinde durmayacağım, fakat sizi temin ederim ki bu yalnızca cıvayı remzeder, hatta [NOT: Latince eserin bozulmuş başlığı: *Introitus apertus ad occlusum Regis palatium*] adını taşıyan küçük Latince risalemde hakkında yazdığım o cıvayı kasteder. Orada bütün Hakikati eksiksiz ve çıplak biçimde açıkladım, aşırı derecede sarih olmasa bile yeterince sarih olduğundan eminim, burada tekrarlamayacak, Okuru oraya havale edeceğim.
Bu Kurbağanın mezkûr Üzüm suyunu içtiği söylenir, bu durum yalnızca kaba kavuşumda vuku bulmaz; zira bu kavuşum, bedenin su ile hamur yahut maya kıvamına gelene dek yoğrulmasıdır ki su bunu kolayca yapar, nitekim Su ile Beden arasında böylesi bir yakınlık mevcuttur, Filozofun dediği gibi, bu Su metaller için dostane ve hoştur.
Fakat bundan da öte, Su Bedenimizin köklerine dek işler, onun üzerinde deveran ettirildiğinde, Filozofun buyurduğu veçhile, Kendi teri Bedene geri döndüğünde, onu hayret verici bir surette delip geçer.
Böylece Beden, Suyu yahut Üzüm suyunu içer, bu hadise ilk karıştırıldıklarında o kadar vuku bulmaz, bilhassa kaynatma yoluyla onun ta en derinliklerine kökten nüfuz ettiğinde ve Suretini değiştirmesini sağladığında gerçekleşir, Artephius’un pek çok yerde zikrettiği gibi, Bedenleri parçalayan, onları Beden olmaktan çıkarıp duman, rüzgâr yahut buhar misali uçucu Ruhlar kılan işte bu Sudur.
Doğanın yer altındaki amelleri pek uzun bir vakitte tamamlanırken, bu ameliyat onunla kıyaslandığında kısa bir zamanda icra olunur, bu sebepledir ki pek çok Filozof bunun çok kısa bir vakitte hitam bulduğunu söyler, yine de bu kadar çok Filozofun bu kaynatmanın uzunluğundan şikâyet etmesi sebepsiz değildir.
Nitekim cıvamızın Suyunun ateşinin, Doğanın bin yılda icra ettiği şeyi yer üstünde kısa zamanda yaptığını söylemiş olan aynı Artephius, başka bir yerde tentürün bir anda çıkmadığını, Filozofun kelamına uygun olarak, uzun bir vaktin ardından kaynatma tamamlanana dek her gün ve her saat azar azar husule geldiğini bildirir,
Kaynat, kaynat ve yine kaynat, Usanç verici sayma uzun kaynatmamızı.
Öyleyse Kurbağanın Üzüm suyunu böylesine süratle içtiğine dair buradaki ifade, bu işin Doğanın hakiki vaktine muhtaç olmadığını ima etmez, ki bu hakikaten uzun bir vakittir ve en nihayetinde her kaynatma böyledir, ateşi her gün gözeten fakat Gökler Yeryüzüne ilk ve son Yağmuru indirene dek meyveyi Sabırla beklemek zorunda olan Sanatkâra da öyle görünecektir, yine de metanetini kaybetme, kemale erene dek bekle, zira o vakit bereketli bir Hasat bütün emeğinin mükâfatını fazlasıyla verecektir.
Suyun fazlasıyla dolup taştığında, parçalandı bütün bağırsakları.
Rüyette, nihayetinde kurbağanın, mezkûr et suyuyla fazlasıyla yüklenip, ortadan ikiye yarıldığı anlatılmaktadır, bu su, güzel Medea’nın hazırladığı ve Bakire Hesperidlerin gizli Bahçesinde yetişen Altın Elmaları koruyan iki Ejderhanın üzerine döktüğü suyun ta kendisidir,
Zira Filozofların sirkesi Beden üzerinde deveran ettirildiğinde, kanlı bir
Et suyuna benzer bir cevher husule getirir ve Kartallar
Aslanı nihayetinde yiyip bitirene dek, Aslanınızın üzerindeki yükseliş ve inişte Gökkuşağının Renklerinin belirmesini sağlar, leşlerin Kokuşmuşluğu ile hepsi birden helak olduğunda Yeryüzünde sürünen zehirli bir Kurbağaya ve ölü Denizin ortasında yüzen bir Kargaya dönüşürler.
Öyleyse Fiziksel Magnezya’mızın ve Büyülü Çeliğimizin Bukalemunundan yahut Havasından çekilen, bizim cıvamız olan Üzüm suyu, hakiki Lemnos Toprağımızın [NOT: Terra Lemnia, mühürlü toprak] üzerine, onunla Kaba bir İhtilat suretiyle birleştirildikten ve sindirilmesi için ateşimize konulduktan sonra deveran ettirildiğinde, Bedenimizin içine ve üzerine durmaksızın girer, onun derinliklerini araştırır ve aralıksız yükseliş ve inişlerle batın olanı zahir kılar, ta ki hepsi birlikte bir Et suyu haline gelene dek, bu ise Su ile Beden arasında ayrışmış niteliklerin vasati bir cevheridir,
[okunamadı]
nihayetinde Beden parçalanıp Güneşin Zerreleri gibi, siyahların en siyahı ve yapışkan bir maddeden ibaret bir Toza irca olana dek.
Ve ardından, zehirli gövdesinden saçtı uğursuz zehrini.
Bedenin bu su içindeki böylesi bir İrcası, öylesine zehirli bir Tabiat husule getirir ki, Filozofların da şahadet ettiği üzere, bütün Dünyada bundan daha keskin bir Zehir yahut kokuşmuşluk cidden yoktur,
Ve bu sebeple zehirli cüssesinden uğursuz zehrini saçtığı söylenir, zira çıkan buharlar Ejderhaların Zehirli Dumanına benzetilir, Flamel de Muhtasar’ında böylesi bir Teşbihte bulunur.
Lakin Filozof, iki Ejderhanın Hiyerogliflerinde eklediği gibi, Kaplarını kırmadıkça onun kokuşmuşluğunu asla hissetmez, onu yalnızca Terkiplerin çürümesinden neşet eden renklerle idrak eder.
Ve hakikaten tefekkür etmek bir mucizedir ki, Sanatın Evlatlarından bazılarının da bizzat gözleriyle şahit olduğu üzere, Altının sabit ve en olgunlaşmış Bedeni, sanki bir Cesetmişçesine öylece çürür ve kokuşur, bu ise hiçbir Akçenin satın alamayacağı çözücü Suyumuzun hayranlık verici İlahi kudretiyle vuku bulur.
Bunca ifade çeşitliliğiyle genişletilen bütün bu ameller tek bir noktada toplanır, o da diriyi öldürmek ve ölüyü diriltmektir.
Keder ve ızdırabından, şişmeye başladı bütün azaları.
Zehirli buhar nefeslerinin Beden üzerine geri dönmesi, Filozofun şu sözü uyarınca onun her yanının şişmesine yol açar, Beden bu Su içinde bir buğday tanesi gibi kabarır, şişer ve çürür, canlı ve nebati bir tabiata bürünür, işte bu sebeptendir ki bu Su, bu manada Filozoflarca mayaları olarak adlandırılmıştır, zira maya hamuru nasıl kabartırsa, bu da bedeni öyle mayalar, onun şişip kabarmasına sebep olur, buna zehir de denir, zira zehir nasıl şişkinlik verirse, bu Su da bedenimiz üzerindeki aralıksız tekrarıyla aynı tesiri gösterir.
Bu ameliyat, maddenin ilk uyarılmasından tam çürümeye kadar durup dinlenmeksizin sürer, zira Kara Kurbağası kısmen alt edilene dek nefeslerini (daha ziyade Aslan olarak adlandırılır) daima dışarı salar, derken Beden yavaş yavaş Suyun tabiatına, Su da Bedenin tabiatına bürünmeye başladığında, biri kanatlı diğeri kanatsız iki Ejderhaya benzetilir, nihayetinde Hermes'in *Terra Foliata* yahut Yapraklar Toprağı dediği o kokmuş Toprak belirdiğinde, bu ilk tahrikten çürümenin sonuna kadar haklı olarak en çok Arzın Kara Kurbağası diye anılır, bu nefesler başlangıçta bir müddet Beyazdır, sonrasında (maddenin zehrinden ötürü) Sarımsı, Mavimsi ve Siyahımsı bir hal alır, her saat yoğunlaşan, kâh damlalar halinde ince damarlar gibi süzülen bu nefesler hayret verici bir surette Bedenin içine işler, içeri ne kadar nüfuz ederse beden nihayetinde tamamen çürüyene dek o kadar şişer ve kabarır.
Zehirli ter damlalarıyla yaklaşarak gizli İnine böylece.
Müteakip iki mısra, bu ameliyatın, yani cam kap içindeki karışımların bir yükselişi ve inişi yahut devridaimi olan uçuculaştırmanın daha tafsilatlı bir tasvirinden ibarettir. Burada gizli İn olarak anılan Cam, aynı Müellif tarafından başka bir yerde küçük bir Cam Fıçı diye zikredilir, en saf Beyaz Camdan mamul, alelade bir Tavuk Yumurtası büyüklüğünde oval bir kaptır, içine mahlut halde yaklaşık bir ons yahut 8 drahmi miktarında karışımın konulması münasip bir nisbettir, yaklaşık 6 parmak boyunda yahut o civarda bir boynu olan bu Cam, ince ve dar olduğundan, hiçbir ruh dışarı kaçamasın ve içeri hiç hava girmesin diye Sanat erbabınca eritilerek kapatılır, Hermes'in Mührü ile mühürlenir, bu cihetle ona gizli bir İn adı verilmiştir, zira Külün yahut Kumun gizliliği sebebiyle ona gizli İn denir.
Felsefi bir athanor içine yerleştirilen bu kabın kapakları sıkıca kapatılır, münasip görüldükçe ve icap ettikçe Sanatkârın temaşasına imkân tanımak üzere ya bazen bir miktar açılan ya da içine Cam yerleştirilmiş bir Pencere vasıtasıyla içeriye bakacak bir gözetleme menfezi bırakılır, renkleri görmek için el altında bir de ışık bulundurulur.
Mağarasını dumanlı Havanın esintileriyle, baştan başa beyaza boyadı o vakit.
Bu Cam, Yuva ve Ocak bu şekilde gizlice nizama sokulduğunda, Bernardus Trevisanus'un dediği gibi, Sanatkâr her şeyden evvel uzun bir müddet Hapiste kalmayı beklemelidir, zira bu gizli yerin Boşluğu yükselen dumanlarla öyle bir beyaza bürünecektir ki, Sanatkâr ameliyatını Bedenin gözünden ziyade marifet ve akılla, yahut zihnin gözüyle sevk ve idare eder, zira duman yahut Rüzgâr gibi yükselen Ruhlar, Camın Kumun yahut Külün üzerinde kalan Boşluğuna yapışır, orada peyderpey damlalar meydana gelerek aşağı süzülür, aşağıdaki Bedeni nemlendirir ve sabitin elden geldiğince fazlasını indirger, böylece Beden Su vasıtasıyla, Su da Beden vasıtasıyla renklerini tebdil eyler.
Ve çok geçmeden oradan Altuni bir Hümör zuhur etti.
Öyle ki nihayetinde bütün Kap baştanbaşa Altınla yaldızlanmış gibi görünecektir, zira nefesler Sarı olacaktır, bu da Erkeğimiz ile Kadınımızın bir aradaki hakiki Birleşmesinin işaretidir, lakin bu Sarıdan evvel ve onunla birlikte Buharın Beyaz parlaklığında bir kararma vuku bulacak, Koyu, donuk ve Mavimsi Renkler karışacaktır. Bu müddet uzun değildir, zira bütün muhtelif safhalar 40 gün nihayete ermeden bariz biçimde görünür, zira o müddet zarfında beliren bu Renkler, acı ve ateşli deniz Sularımızın tabiatı ve Bedenlerimizin mukavemetiyle hasıl olan İfsat ve Tevellüdün aşikâr Alametleridir, bu Cenk içinde Beden mağlup düşer, katledilir ve can verirken bu Renkleri husule getirir, bu da Kartalların artık hâkimiyeti ele geçirdiğinin işaretidir, Aslanımızın da leşiyle onları bir parça zehirlediğini gösterir, zira Kartallar o leşi yemeye başlamıştır.
Bu Ameliyata Mahir Sanatkârlarca Tabiatların Çıkarılması ve Ayrıştırma denir, zira tentür artık Bedenden ayrılmaya başlar, keza bu, çift Tabiatı sebebiyle iki Ejderhaya teşbih edilen Sperm yahut Tohum olan ilk maddeye (prima materia) İndirgemektir.
Bu Rüyada sözü uzatmayacak, kısaca vaz edilmiş olanı kısaca şerh edeceğim.
Yükseklerden inen damlaları boyadı toprağı kızıla çalan renge.
Cıvanın renkleri, dibe çöken sabit Bedene uygun renklerle tesir eder ve bu nefeslerden ötürü Bedenler kızıla çalan bir renge Boyanır, Flamel bu hususu gayet veciz bir surette, bu iki Tabiatın yahut Ejderhanın birbirlerini pek feci şekilde ısırdıklarını, birbirlerini yakaladıkları andan itibaren, salyalı Zehirleri ve ölümcül darbeleriyle her yanları pıhtılaşmış kandan ibaret kalana dek asla ayrılmadıklarını ve ardından kendi Zehirleri içinde kaynatılarak beşinci öze dönüştüklerini ifade eder.
Ve Cesedi hayati nefesin kuvvetinden mahrum kalmaya başladığında.
Fakat bu Tabiatların teceddüdünden evvel, onlar ilk merhalede hem Güneş hem de Ay tutulmasından ve Siyahlığın Kapısı olan Araf karanlığından geçmelidir, bundan sonradır ki Cennetin nuru ile teceddüt bulacaklardır.
Buna mecazi manada Ölüm denir, zira bir insan hayatına kasteden şiddete elinden geldiğince mukavemet eder, lakin düşmanları çok ve kuvvetli olursa, nihayetinde ona galebe çalarlar, o da hem kuvvetten hem cesaretten düşmeye başlar, böylece Ölümün Habercisi olan Solgunluk adeta dudaklarına konar, tıpkı bunun gibi, Bedenimiz yahut İnsanımız olan Güneş de, kuvvetli bir Cenkçi misali, ta ki yaralanıp adeta her yanından kanayana dek uzun süre mukavemet eder ve nihayet ölür, onun ölümüyle birlikte siyahlık zuhur etmeye başlar, nitekim eskiden Kuzgunlar İnsanın yaklaşan ölümünün habercisi sayılırdı, zira semasının tesirlerinin bu devridaim tekrarı, düşen nemi derhal kurutup emen ısıyla birleştiğinde, nihayetinde onu tıpkı diğer her şey gibi tabii bir surette ölmeye ve bozulmaya sevk eder.
Ve sonra,
Ceset nefesten mahrum kalmaya başlar, yani dumanlar kesilir, zira ruhlar mükerrer uruç ve nüzul neticesinde bir derece sabitlenip Toza yahut Toprağa inkılap etmiştir, artık kabın dibindedirler ve hızla çürümeye doğru sürüklenmektedirler, bir müddet yukarı çıkmaz, aşağıda kalırlar. Bu sebeple ateşini öyle idare et ki,
Ruhların fazlaca yücelip toprağın onlardan mahrum kalacağı ve bir daha geri dönmeyecekleri kadar yükseğe tırmanmasın,
Zira Morienus’un buyurduğu veçhile bu Ameliye, topraktan Suyun çekilip çıkarılması ve toprak çürüyene dek bunun tekrar tekrar aynı şekilde toprağa iadesidir. Sir G. Ripley’in Rüyeti şöyledir,
Ölmekte olan bu Kara Kurbağası derhal kömür gibi siyah bir renge büründü. Bu, Mücadelenin nihai sonudur,
Zira burada, bu Yapraklar Toprağında her şey uzlaşır ve nihai Barış tesis edilir, artık bir Tabiat diğerine sarılır, gayrı hiçbir surette değil ancak elle tutulamaz bir Toz suretinde, gayrı hiçbir renkte değil ancak siyahın en siyahı renkte.
Bundan böyle Tabiatlar birleşir, erimiş Zift misali birlikte kaynayıp köpürür ve suretlerini birbirine tebdil ederler.
Bu sebeple sakın ha, Karganın Gagası olan Siyahın En Siyahı Toz yerine, Çiçeklerin yahut Nebati Tohumun Kuvvesinin Yandığının kati bir alameti olan, faydasız, kuru, yarı kırmızı, Portakal rengi bir Çökelek elde etmeyesin.
Ben bizzat bu Kayaya tosladım, bu sebeptendir ki seni ikaz ederim,
Böylece boğuldu kendi Zehirli Tufanının damarlarında.
Söylenenlerden ve bu Hakikate bizzat şahitlik etmiş cümle Filozofların şüphe götürmez Şahadetinden anlaşılacağı üzere, bu amel ne o kadar usandırıcı ne de o kadar masraflıdır, zira Tabiatın sade yoluyla bu Üstatlığa pekala vasıl olunabilir, nitekim hakiki beden kendi hakiki Mayası ile bir defa Yoğruldu mu, kendini kalsine eder ve kendini eritir, zira Bedenin siyah ve mütehavvil renkte bir Suya erimesi ki bu tentürün hurucunun alametidir, Ruhların bu en alttaki Karanlık Merhalesine pıhtılaşmasıdır, bu da Lamba Siyahına benzeyen o siyah tozdur, işte bu Tutulmanın İt mamıdır, bu Ezilme ise Sarımsı, Mavimsi ve benzeri Renklerin akabinde derhal başlar. Sir G. Ripley’in Rüyeti şöyledir,
Yetmiş Dört Gün boyunca çürüyüp durdu öylece.
İyi bir rejim dahilinde Kalsinasyon, Renkteki bu Tagayyürler ile takriben kırk ikinci günde, en geç ise ellinci günde başlar,
Bunun ardından kaynayan kanlı Çorbanın yahut erimiş Ziftin Köpüğünü andıran çürütücü Bozulma gelir, lakin kısmi, yani Zahiri Siyahlık, ateşin doğru seyri ve Rejimi dahilinde, maddenin harekete geçirilmesinden takriben kırk gün sonra, yahut en geç ellinci günde zuhur eder.
Lakin onun kendi Zehrinde boğulması ve kendi Çorbasında haşlanması, Müellife göre seksen dört günlük bir müddet tutan tam Çürümenin mutlak Siyahlığı ve Kimmerya’nın koyu Karanlığıdır. Müellifler bu müddet hususunda kati bir ittifak halinde değildir,
Fakat şu hususta müttefiktirler ki, hepsi İtmam vaktine dek bu denli uzun bir mühlet tayin ederler.
Biri şöyle yazar, Bu En Siyah Siyah uzun zaman devam eder ve beş aydan evvel zail olmaz. Bir diğeri
şöyle yazar, Kral Hamamına girdiği vakit Kaftanını çıkarıp Satürn’e verir, ondan da kırk iki gün boyunca muhafaza edeceği Siyah bir Gömlek alır,
Ve hakikaten de Altın Kaftanının yerine bu Siyah Gömleği giymesi, yani Güneşe müteallik Vasıfları bakımından yok olup Sabit, Turuncu, Topraksı ve Katı olmak yerine Firari, Siyah, Ruhani, Sulu ve Balgami bir Cevhere dönüşmesi kırk iki günü bulur,
Lakin evvelki Suretler terk edilmedikçe Kokuşma başlamaz, zira Beden eski Tabiatına irca edilebildiği müddetçe henüz layıkıyla öğütülmemiş ve emzirilmemiştir, şu halde Bedenlerin gayrı Beden olmaktan çıktığını, bir Duman ve Rüzgar halini aldığını görene dek öğüt ve emzir, akabinde bir müddet deveran ettiklerinde onların çökelip çürüdüğünü göreceksin,
O vakit Satürn Garpta Garbi, Tutucu ve Hazani olan Toprağı tutacaktır, sonra Kuzeye geç, orada Merkür Suyu tutar, zira Madde Sulu ve Balgamidir, mevsim Kıştır ve Kuzey defedicidir. Lakin bu Ameliyeyi evvela Satürn’ün İdaresine, onun ardından gelen Jüpiter’e taksim edenler, Kokuşmanın tamamını Satürn’e, Renk Çeşitliliği devrini ise Jüpiter’e atfederler.
Yalnızca yirmi yahut yirmi iki gün hüküm süren Jüpiter’den sonra üçüncü Şahıs olan parlak ve güzel Ay gelir, o da tastamam yirmi gün, bazen de iki gün fazlasıyla hüküm sürer,
Bu hesaplamada, Taşın ilk başlangıcının kırkıncı veya ellinci gününden Jüpiter saltanatının on dördüncü veya on altıncı gününe kadar saymak uygundur, bu süreçte Jason’ın yıkanışında [NOT: Argonotlar efsanesindeki Jason’a atıfla, maddenin çözünme ve arınma aşaması] gayet neşeli renklerin çeşitliliğiyle karışmış olsa da hâlâ siyahlık mevcuttur, bu da yazarın çürüme için tanıdığı günlerin toplamına, yani seksen dört güne denk gelir.
Augurellus ile birlikte tam siyahlığı hesap edersek, dört kere on bir gün ve geceden sonra kırk dört eder, yahut bir başka filozofa göre ki şöyle der, İlk elli günde Hakiki Karga görünür, ondan yetmiş gün sonra Beyaz Güvercin ve ondan doksan gün sonra da Sur rengi [NOT: Antik Tyre/Sur kentinin meşhur erguvanı, simyada kızıllık evresi].
Tecrübe ile defetmek için bu zehri, Terk ettim cürufunu mutedil bir ateşe, Görülmemiş bir harika hasıl oldu nihayet, Dört bir yandan delindi kurbağa türlü renkle, Bütün o muhtelif boyalar geçip gidince, Göründü apak bir suret, Boyandıktan sonra da, Kızıllığı baki kaldı ilelebet.
Ben de kendi hükmümü ekleyeyim, İki tabiatını iyi karıştır, şayet madden saf ise, hem beden hem su, banyonun içsel ısısı gerektiği gibi ve harici ateş mutedil olup şiddetli değilse, ancak maddenin deveran edebileceği, ruhani tabiatın cismani tabiat üzerine çıkabileceği şekilde ayarlanmışsa, kırk altı yahut elli günde tam siyahlığın başlangıcını bekle, bundan elli altı yahut altmış gün sonra Tavuskuşu Kuyruğunu ve gökkuşağının renklerini bekle, bundan yirmi iki yahut yirmi dört gün sonra en beyaz beyaz olan kusursuz Ayı bekle ki bu beyazlık yirmi gün yahut en çok yirmi iki gün boyunca gittikçe daha da haşmetli kılınacaktır.
Bundan sonra, ateşi bir miktar daha artırarak kırk yahut kırk iki gün boyunca Venüsün saltanatını bekle, onun ardından kırk iki gün daha Marsın saltanatını bekle ve onun ardından sarı Güneşin kırk yahut kırk iki günlük saltanatını bekle, ardından bir lahzada Sur rengi, kıvılcımlı kızıl, ateşli zincifre ve kayanın gelinciği [NOT: Kırmızı taşın nihai rengini niteleyen simyevi remiz] hasıl olur.
Böylece işlenen zehirden bir deva kıldım peyda, Zehri helak eden ve zehre uğrayanı felaha erdiren.
Yalnızca kaynatma (dekoksiyon) yoluyla bu tabiatlar böylesine harikulade bir surette başkalaşır ve bu mübarek tentüre dönüşür, hazırlıktan önce kendisi ölümcül bir zehir iken, sonrasında tabiatın merhemi olarak bütün illetleri kovar, sanki tek bir kanca ile insan bedeninin zaaflarına arız olan her şeyi söküp atar ki bu pek şaşırtıcıdır.
Şan olsun bu gizli yolları ihsan Edene, Kudret ve izzet, tazim ve hamd ile O’nadır. Âmin. Bu şanlı sırların tek sahibi Tanrıdır.
Sana tabiatın sadık bir şahidi oldum ve bilirim ki yazdıklarım haktır, Sör G. Ripley’nin rüyeti haktır ve sanatın bütün evlatları yazdıklarımdan bilecektir ki ben bu ilahi hünerde onlarla paydaş bir mirasçıyım.
Cahiller için elimden geldiğince açık yazdım, şayet her şeyin Yaratıcısı bana daha geniş bir salahiyet vermiş olsaydı daha fazlasını da yazardım.
Şimdi, layık olduğu üzere, bütün varlığı yaratan, kullarından dilediğine ilim bahşeden ve dilediğinden gizleyen O yegâne Zat’a hamd, kudret ve celal olsun, layık olduğu veçhile bütün kulluk ve hürmet O’na vakfedilsin.
Ve şimdi, Tanrının bu nadide lütfuna mazhar olan ey kardeşim, bununla O’na kulluk etmek için bütün kuvvetini sarf et, zira her şeyi yaratan ve her şeyin uğruna var edildiği Zat buna layıktır. Bridlington Başrahibi Sör George Ripley’nin Rüyetinin Sonu.
Bir sanatsever, bu yazarın üç risalesini Latince olarak (fakat Philalethes ismi olmaksızın) neşretmiştir, bunlardan Fons Chymicae Philosophiae başlıklı sonuncusunda, Porta Prima de Calcinatione Philosophica adlı koca bir bölüm ile Morhofius’un De Metallorum Transmutatione risalesinin 445. sayfasında zikredilen bazı sair kusurlar eksik bırakılmıştır, bu bölüm elimde bulunduğundan ve bu formada bir iki boş sayfa kalacağını fark ettiğimden, Hermetik talebelerinin tatmini ve bahsi geçen metnin zayi olmasını önlemek gayesiyle, aynı yazarın bu eseriyle birlikte neşretmenin ne yersiz ne uygunsuz ne de dünyaya nahoş geleceğini düşündüm. Kitapçı W. C.
Birinci Kapı: Felsefi Kalsinasyon Üzerine
Kalsinasyon taşımızı temizler, tabii harareti iade eder, kökensel neme katiyen zarar vermez, taşa gereken çözünmeyi kazandırır, ancak dikkat edilmelidir ki bu amel muhtelif suretlerde hazırlanmış tuzlar yahut kükürtle alelade tarzda değil, felsefi veçhile yapılsın.
Binaenaleyh kalsinasyon yapmak isteyen her kim ise, bizim kalsinasyonumuzu daha iyi anlayana dek bu ameliyeden bir müddet el çeksin. Zira taşın nemini eksilten her türlü kalsinasyon bedenleri helak eder, bizler de bütün o tahripkâr kireçleri (calx) reddederiz, zira biz kalsinasyon ile kökensel nemi artırırız, asla eksiltmeyiz.
Biz ise kalsinasyonda tabiatı kendi tabiatıyla birleştiririz, nitekim benzer benzerinden hoşnut olur, bunu inkâr eden kimse filozof unvanına layık olamaz ve eserlerimizden hiçbir vakit semere elde edemez, zira onları anlamaz.
Şu halde aklın gerektirdiği üzere tabiata tabiatı tatbik et, nitekim her şey benzerin benzerini var etmesi vasfını tabiattan almıştır.
İnsandan insan, aslandan aslan doğar, tıpkı bunun gibi her şey ilk olarak kendi öz tabiatıyla kalsine edilir. Bunu öğren ve bundan semere elde edeceğinden şüphe duyma [okunamadı].
Nitekim hem beyaz hem de kırmızı yağlı kireçler meydana getiririz, bunlar alışılageldik derecelerle kemale erdirilmez, balmumu gibi akışkandırlar, aksi takdirde reddedilmeleri gerekir, hilesiz boyasınlar diye ancak bir yılda tamamlanırlar.
Ağırlık hususunda ise bilhassa dikkatli olunmalıdır, zira burada yanılmak pek muhtemeldir, emeğin heba olmasın diye beden, içinde bir kısım Güneş, iki kısım Ay niteliği bulunan ve gayet latif kılınmış cıva ile, bütünü sıvı bir balmumu misali birlikte sabitlenene dek kalsine edilsin. Bundan sonra cıvadaki Güneş niteliğini, dört kısmı Güneş ve iki kısmı Ay olacak veçhile artır, böylece Teslis suretine göre işe başlayasın.
Üç kısım beden, üç kısım ruh ve birliği tamamlamak üzere, ruhani cevher cismani cevherden bir kısım fazla olsun.
Raymundus'un şahitlikleriyle bu durum teyit edilir, şayet bir kimse orada oranı ararsa, Doktor da aynı şeyi göstermiştir. Bacon ise bedenin bir kısmına karşılık üç kısım Ruh aldı, uykusuz nice geceler geçirdim, hangisini dilersen onu seç, [okunamadı].
Bu metin neden önemli
Bu eser, Philalethes'in Ripley'nin ünlü "On İki Kapı" adlı simya külliyatı üzerine kaleme aldığı geniş bir şerhtir. Metnin bütünü, Büyük Eser'in temel maddesi sayılan Felsefi Cıva'nın hazırlanışı etrafında döner. Yazar, kendi kaybolmuş ve bilinçli olarak sakladığı incelemelerden söz ederken, bunların arasında en meşhuru "Kralın Kapalı Sarayına Açık Giriş" başlıklı Latince risaledir.
Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Ripley Reviv'd (Ripley İhyâ Edildi) — Eirenaeus Philalethes, tam metin
- Neşir
- Eirenaeus Philalethes, Ripley Reviv'd: or, an Exposition upon Sir George Ripley's Hermetico-Poetical Works (Londra, 1678)
- Konum
- Yazarın önsözü ve beş şerhin tamamı
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Archive.org (1678 baskısı, Wellcome Collection)
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Ripley Yeniden Canlanıyor. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/ripley-revivd@misc{kk_ripley_revivd,
author = {Uysal, Şira Nur},
title = {{Ripley Yeniden Canlanıyor}},
year = {2026},
publisher = {Kadim Kütüphane},
url = {https://kadimkutuphane.com/ripley-revivd},
note = {Türkçe çeviri, özgün eser: Eirenaeus Philalethes},
}Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
