Michael Maier'in 1618'de derlediği Tripus Aureus, üç kadim simya risalesini tek bir gövdede birleştirir. Adı, üç ayak üzerinde duran kutsal kazana gönderme yapar. Aşağıdaki bölümde Benediktin rahibi Basilius Valentinus, otların şifasından umudu kesip madenlere ve minerallere yöneldiği içsel yolculuğunu ve hasta kardeşini nasıl iyileştirdiğini anlatır.
ALTIN SEHPA (TRIPUS AUREUS)
Yani, en seçkin üç kimya risalesi,
I.
Benedikten Tarikatı keşişi, Alman Basilius Valentinus’un on iki anahtar ve bir zeyl ile birlikte kaleme aldığı Uygulama (Practica) risalesi, Almancadan çevrilmiştir.
II.
İngiliz filozof Thomas Norton’ın yüz kırk yıl önce bizzat kaleme aldığı BANA İNAN (CREDE MIHI) yahut TALİMATNAME (ORDINALE), her bir yazarın üslubu ve meramı muhafaza edilerek İngilizce el yazmasından Latinceye tercüme edilmiştir.
III.
Westminster Başkeşişi İngiliz Cremer’in şimdiye dek yayımlanmamış olan Vasiyetname’si.
Çeşitli milletlerin istifadesi için neşredilmiş, bakır levhalara ustalıkla kazınmış tasvirlerle bezenmiş, felsefe ve tıp doktoru, Kutsal Saray Kontu Michael Maier’in gayret ve ihtimamıyla hazırlanmıştır.
Frankfurt’ta, Paulus Jacobus’un matbaasından, Lucas Jennis’in masraflarıyla basılmıştır. Miladi 1618.
---
Görkemli Frankfurt Meclisi’nin kadrolu hekimi, tıp doktoru, pek muhterem, Alman Prenslerinin şifa dağıtma ve sağlığı koruma hususundaki en mümtaz ve en tecrübeli müşaviri Johann Hartmann Beyer’e,
Michael Maier, Felsefe ve Tıp Doktoru, Kutsal Saray Kontu, İmparatorluk Soylusu ve Evvelce Majesteleri İmparatorun Saray Hekimi, bu eseri takdim ve ithaf eder.
Pek muhterem efendim, dogmatik hekimlerin Hermetik yahut Vulcanus’a tabi tabipler ile olan kadim nizasını andığımda ve Hermetik tıbbın bu üç yetkin müellifini, yani Benedikten tarikatı keşişi Alman Basilius Valentinus’u, İngiliz Norton ve Cremer’i kendi anadillerinden Latinceye aktararak hem ecnebilerin hem kendi ahalimizin bu hikmet pınarlarından ortaklaşa nasiplenmeleri için neşretmeyi niyet ettiğimde, bu mecmuaya yalnızca "Altın Sehpa" adını vermeyi münasip görmekle kalmadım, Delphoi rahibesinin bir müphemiyeti danışan İon halkına verdiği şu kehanet de hatırıma geldi,
[Yunanca] *Ne zaman ki Meropslar ile İonların savaşı nihayete erer, Vulcanus’un denizin köpüklerine fırlattığı altın sehpayı O kentin ulu bir erinin hanesine gönderirlerse, Ki o zat bilendir şimdiyi, geleceği ve dahi geçmişi.*
Yani,
*Meropslar ile İonlar arasındaki savaş ancak o vakit durulur, Vulcanus’un sulara attığı altın sehpa, Geçmişi, bugünü ve geleceği bilen o erin Makamına, şehrin surları arasına ulaştığında.*
Zira dogmatikler ile Hermetikler arasındaki mezkûr ihtilafın, Vulcanus’un altın sehpası mesabesindeki bu müellifleri her iki zümrece de hürmet gören bir hekime armağan kabilinden takdim ve vakfetmem halinde tatlıya bağlanabileceğini düşündüm. Tüm Germen diyarında Homeros’un o meşhur ifadesiyle yâd edilmeye layık böylesi ulu bir şahsiyeti arayıp zihnimde tefekkür ettiğimde, Avrupa’nın kalbinde, ulu Germen ülkesinin bir gözcüsü gibi duran Frankfurt’ta mukim olan, pek çok prens ve asilzadenin dilek ve arzularıyla ikinci bir Hippokrates bilerek yöneldiği zâtınızdan daha münasip bir kimseyi bulamadım, bunu dalkavukluk olsun diye değil, cümle âlemin ittifak ettiği şöhretinize dayanarak ifade ediyorum.
Bu sebeple, ey insanların en âlimi ve en müşfiki, Hermetik Vulcanus tarafından işlenmiş bu üç risaleden müteşekkil altın sehpayı, halk tabakasından kimseye nasip olmayacak biçimde, en bilge ve en ferasetli zâta borç bilinmiş bir hediye olarak kabul buyurunuz, işbu sunulan şeyin maddiyatından ziyade size duyduğum muhabbete kıymet veriniz. İster dogmatik ister Hermetik olsun, her iki cenahın da bu eserden fevkalade hoşnut kalacağına, kadim Meropslar ve İonlar misali nizayı bir kenara bırakıp dostluk ve uhuvvet bağı tesis edeceklerine şüphem yoktur. Şayet bu risaleleri Avrupa halklarının ortak lisanı olan Latin diline aktarmak için sarf ettiğim emek bu neticeye vesile olursa, hiçbir zahmetimden pişmanlık duymayacağım.
Her ne hal ise, edebiyat ehline ve bilhassa ilim erbabına lütfunu esirgemeyen bir kimse olarak, size muhabbet besleyen fakirin sevgisini karşılıksız bırakmayacağınızı umarım. Sağlıcakla kalınız.
Frankfurt’ta, 1618 senesinin Ocak ayında mühürlenmiştir.
*Üç ilim erbabı, imparatordan üç unvan bağışlandı bana, geriye kalan tek arzum şudur, Mesih yolunda iyi yaşayabilmek ve iyi ölebilmek.*
Michael Maier, İmparatorluk Meclis Azası, Felsefe ve Tıp Doktoru, Kutsal Saray Kontu, İmparatorluk Soylusu, Majesteleri İmparatorun Eski Saray Hekimi.
---
Kadim Bilgelerin Büyük Taşı Üzerine Yazılan Risale
Benedikten tarikatı keşişi Basilius Valentinus tarafından geride bırakılan on iki anahtar ve zeyli muhtevidir. Birinci Risale. Frankfurt’ta, Jennis neşriyatından.
---
### Basilius’un Uygulama Risalesi Üzerine Yazılan Manzume
Paktolos nehrinin altın suları böylesi servet akıtmadı, Ne de altın getiren Hebros nehir yatağındaki kumlu derinliklerde böyle madenler çevirdi, Valentinus’un bir tek ciltte cömertçe saçtığı zenginlik kadar, Ki bunlar hükümdarların hazinelerinden bile kıymetlidir. Zira Hesperos bahçesinin kutlu ağacından meyveler derledi, O meyvelerle Germen tarlalarını pek güzel zenginleştirdi. Kolhis diyarından altın postlu koçu çekip getirdi, Ki bu iş, azımsanmayacak derecede büyük bir zahmetin eseriydi. Fani bedeni toprağa yenik düştüğünde, Bu eseri bizlere miras bıraktı, krallara layık bir şifadan istifade edelim diye. Hayran olunacak ne varsa buradadır, örnek alınacak ne varsa hepsi mevcut, Lakin en dipteki temeli aramazsan, gayretin heba olur ancak. Farklı kelimelerle ifade edilmiş olsa da cümle şeyler bir bütündür, Bu müellifimiz, sözleri muhtelif lakin hakikate mutabık olarak bir araya getirmiştir. Bunlar sana kâfidir, bu ameliyede çok sayıda alet edevat arama, Bunu hakkıyla kavradıysan, muradına ermişsin demektir.
---
Benedikten Tarikatından Basilius Valentinus Biraderin Kadim Bilgelerin Büyük Taşı Üzerine Yazdığı Önsöz
Fani tabiatımın bir gereği olarak ilahi korkuyu tattıktan sonra, fıtratın sadeliği içinde, ilk ebeveynlerimizin işlediği günahlar sebebiyle bu dünyanın fani sefaletini derin derin düşünmeye koyuldum, yeryüzünde tövbeye neredeyse hiç mecal kalmadığını, insanoğlunun günden güne daha da yozlaştığını ve tövbe etmeyenleri ebediyen ve nihayetsizce sürecek akıl sır ermez cezaların beklediğini idrak ettim. Bu sebeple kötülüklerden imkânım nispetinde uzaklaşmaya acele edip dünyaya veda eyledim ve kendimi bir kul olarak bütünüyle Cenab-ı Hakk’a vakfettim.
Tarikatta bir müddet ikamet ettikten sonra, her gün eda etmekle mükellef olduğum dualardan arta kalan zamanın beyhude yere heba olmasını istemedim, zira ataletin zihnime yeni günahlar için fırsat tanımasından çekiniyordum. Bu yüzden tabiatı tetkik etmeye, varlıkların anatomisi vasıtasıyla onların gizli sırlarını araştırmaya niyet ettim, zira ebedi olan şeylerden sonra fani âlemde bulunabilecek en yüce gayenin bu olduğunu gördüm. Manastırımızda, benden çok evvel tabiatı bizzat müşahade ve tetkik ederek bu ilme nail olmuş kadim filozoflar tarafından yazılmış pek çok kitap bulduğumda, onların bildiklerini öğrenmek için içimde daha da büyük bir iştiyak peyda oldu. Her ne kadar başlangıçta hayli müşkülata duçar olduysam da, her amelin evveli meşakkatli, ahiri ise daha sehl olduğundan, başkalarının benden önce gördüklerini bana da göstermesi için Cenab-ı Hakk’a ettiğim samimi dualar karşılıksız kalmadı ve O bana bunu bahşetti.
Manastırımızda taş illetinden kaynaklanan şiddetli böbrek ağrılarıyla kıvranan bir keşiş yoldaşım vardı, öyle ki sık sık yataklara düşerdi. Bu zat pek çok hekimi yanına çağırmıştı, lakin hiçbirinden acil bir deva bulamayınca beşeri yardımlardan ümidini keserek kendini bütünüyle Allah’a emanet etmişti.
Bunun üzerine ben otların anatomisini çıkarmaya başladım, onları imbikten çekip beşinci özlerini (quinta essentia) elde ettim, lakin onca denememe rağmen o biraderi bu ıstıraptan kurtarabilecek tek bir nebat dahi bulamadım. Zira bu derecedeki bir marazı defedecek kuvvete sahip değillerdi.
Nitekim altı senelik bir mesai zarfında tetkik etmediğim hiçbir bitki kalmadı.
Bunun üzerine zihnimi daha derin bir tefekküre sevk ederek bu meseleyi etraflıca düşündüm, Yaratıcı’nın madenlere ve yerin bağrındaki minerallere gizlediği o köklü esasları öğrenip kavramak gayesiyle araştırmalarımı derinleştirdim. Aradıkça daha fazlasını buldum, zira bir ırmak daima diğer bir ırmağın yolunu açıyordu.
Ve Allah bana pek çok şeyi tecrübe etmeyi nasip etti, gözlerim, tabiatın minerallere ve metallere bahşettiği, bu ilmin cahili olanların kavraması fevkalade güç olan o muazzam çeşitliliği müşahede etti.
Nihayetinde, pek çok renkten teşekkül eden ve bu sanatta muazzam bir tesiri bulunan bir minerale tesadüf ettim. Ondan ruhani özü çekip çıkardım ve bununla hasta biraderimi birkaç gün içinde evvelki sıhhatine kavuşturdum.
Zira bu ruh o kadar kuvvetliydi ki, ölüm döşeğine düşene dek her gün benim için dualar eden o biraderimin ruhuna da can kattı, nitekim iyileştikten sonra uzun yıllar hayatta kaldı.
Onun ve benim dualarım öylesine tesirli oldu ki, Yaratıcı bana hakikati açtı, benim gayretim vesilesiyle, kendilerine bilge diyenlerden gizli kalanı bana gösterdi. Böylece bu risalede, bu sefalet vadisinde bizlere göklerden bağışlanan, yeryüzünün en yüce hazinesi olan Eski Bilgelerin Taşını, insanların şifası ve tesellisi için göstermek ve bana izin verildiği ölçüde açmak istedim; bunu kendim için değil, bilakis benden sonrakilerin faydası için yazmaktayım, nitekim pek çok tecrübeli zatın yazılarından bu bilgiye erişmiş bulunuyorum; öyle ki sen de benim öğrettiklerimden, felsefeye bağlanarak, söz bakımından gayet kısa lakin mana bakımından pek geniş olan, hakikatin dayandığı o kayayı sarsılmaz bir temel üzere bulabilesin.
BİLGE TAŞININ UYGULAMASI ÜZERİNE Benedikten tarikatından Kardeş Basilius Valentinus'un Eski Bilgelerinin Büyük Taşı Üzerine.
Ey aziz dostum ve sanatın talibi, önsözümde sana ve doğanın vasıflarını öğrenme arzusuyla yananlara, bu sanatları derinlemesine araştıranlara, bana yukarıdan bahşedildiği kadarıyla o köşe taşını, o kayayı göstereceğimin ümidini vermiştim; nitekim bizden önceki kadim zatlar, en Yüce Olandan aldıkları o Taşı, bu fani hayatın sıhhati ve kolaylığı uğruna kullanmak için oradan vücuda getirmişlerdi. Şu halde vaatlerimi yerine getirmek, seni safsatacı yanılgılarla boş dolambaçlara sevk etmeyip bütün nimetlerin menbaını hakiki temeliyle açmak üzere, şayet bu sanatları tanıma arzusu taşıyorsan, şu sözlerimi iyi tutasın ve layıkıyla tartasın; zira lafı uzatamam, niyetim de bu değildir, çünkü bundan pek az şey öğrenilebilir; ben ise meselenin özünü ihtiva eden veciz sözlerden hoşlanırım. Şunu bilesiniz ki, pek çok kimse Taşımızı inşa etmekle meşgul olsa da, bu hâkimiyete sahip olanlar pek azdır. Zira Yaratıcı, hakiki ilmi ve ona nail olmayı herkesin ortak malı kılmamış, yalnızca yalanlardan uzak durup hakikate sarılanlara, yüreklerinin iniltileriyle sanata bağlanıp onu gayretle arayanlara, bilhassa da Tanrı'yı riyasızca sevip O'na dua edenlere bağışlanmasını murat etmiştir. Bundan ötürü sana hakikatle derim ki, şayet ulu ve kadim Taşımızı yapmaya niyetlenirsen, benim öğretime kulak veresin ve her şeyden evvel bütün mahlukatın Yaratıcısına yakarasın ki, sana bu yolda lütfunu ve bereketini ihsan eylesin. Şayet günah işlediysen ikrar et ve iyilikte bulun, bundan böyle fena değil dürüst bir kimse olmaya kesin niyet et ki, yüreğin her türlü hayırla aydınlansın; mevkilere yükseldiğinde ise yoksullara ve muhtaçlara el uzatmayı, onları sefaletten kurtarmayı, cömert elinle onları doyurmayı unutma ki, Rab'den daha büyük bir bereket dileyebilesin ve imanın tasdikiyle göklerde bir makama erişebilesin. Dostum, bizden evvel Taşa malik olanların hakikat dolu yazılarını ne hor gör ne de küçümse; zira Tanrı'nın bana vahyinden sonra, bildiklerimi onlardan edindim. Bu metinler tekrar tekrar ve sıklıkla okunsun ki, temel zihinlerden silinmesin ve hakikat bir kandil misali sönüp gitmesin. Bundan maada, müelliflerin yazılarını daima tahkik eden pek gayretli zihnini unutmayasın; lakin değişken olanın peşinden gitme, bütün bilgelerin fikir birliğiyle uzlaştığı o sabit kayaya tabi ol,
Zira kararsız zihinli insan nadiren hakiki yolda yürür ve kendini yanılgılara sürükler, kararsız tabiatlı adamlar tarafından da ebedi kalacak meskenler inşa edilemez. Mademki en kadim Taşımız yanıcı şeylerden neşet etmez, çünkü bizzat kendisi her türlü ateş tehlikesinden uzaktır; öyleyse onu, doğanın bulunmasına izin vermediği nesnelerde aramayı bırakasın; nitekim onun nebatî bir amel olduğu söylense de bu mümkün değildir, her ne kadar kendisinde nebatî bir büyüme bulunsa da. Zira
bilmiş ol ki, bizim Taşımızın ahvali diğer otlar gibi olsaydı, pek kolay yanar ve geriye bir miktar tuzdan başka bir şey kalmazdı. Benden öncekiler nebatî taş hakkında pek çok şey yazmış olsalar da, dostum bilesin ki bu senin kavraması kolay lakin tatbiki güç bir mesele olacaktır; Taşımız nebat gibi büyüyüp kendi kendini artırdığından ötürü ona nebatî demişlerdir. Ayrıca bilesin ki, dilsiz hayvanlar kendi benzerleri olan bir tabiat haricinde kendi cinslerini artıramazlar,
Bu yüzden hakiki Taşı, Taşımızın başlangıçta kendisinden meydana geldiği kendi öz tohumundan gayrı bir yerde aramana yahut yapmaya kalkışmana lüzum yoktur. Buradan idrak edip anlayasın ki dostum, bu tahkikat için hayvan nefisini seçmeyesin; zira et ve kan, Yaratıcı tarafından mahlukata verildiği ve bağışlandığı üzere, Tanrı'nın onları birleştirip hayvanı meydana getirdiği mahlukata aittir. Lakin en kadimlerden bana miras kalan Taşımız, içinde üçüncüsünü gizli tutan iki ve bir şeyden zuhur etmiş ve doğmuştur; bu en saf hakikattir ve doğru bir kelamdır,
Zira eril ve dişil, kadimler tarafından tek bir beden olarak kabul edilmiştir; bu, dış görünüş bakımından değil, başlangıçta fıtrata aşılanan ve işleyen sevginin lütfu hürmetine tek bir şey olarak bilinmesindendir; ve tıpkı bu ikisinin kendi tohumlarını çoğaltıp artırabilmeleri gibi, Taşımızın yapıldığı maddenin tohumu da aynı şekilde beslenip artırılabilir. Şayet sanatımızın hakiki bir aşığı isen, bu kelama kıymet verir ve onu hikmetle tefekkür edersin; ta ki diğer kör safsatacılarla birlikte düşmanın hazırladığı çukura düşüp helak olmayasın. Böyle bir tohumun nereden neşet ettiğini bilesin diye kendi kendine sorasın, Taşımızı neye dönüştürmeye gayret ediyorsun; o vakit Taşın madenî bir kökten gayrı hiçbir şeyden hâsıl olmadığı sana aşikâr olacaktır, zira madenlerin kendileri de Yaratıcı tarafından bu kökten vücuda getirilmek üzere tayin edilmiştir; bunun nasıl meydana geldiğini bilesin. Başlangıçta, Ruh suların üzerinde hareket ederken ve her şey henüz karanlıkla örtülüyken, başlangıcı ve sonu olmayan, hikmeti ezelden beri var olan kadir-i mutlak ve ebedi Tanrı, akıl sır ermez iradesiyle göğü ve yeri, bunların içinde bulunan, her nasıl adlandırılırsa adlandırılsın, görünen ve görünmeyen her şeyi yoktan yarattı; zira Tanrı her şeyi yoktan var etti. Lakin bu pek kıymetli yaratılışın nasıl vuku bulduğu hususunda şimdi felsefe yapmayacağım, bunun hükmünü mukaddes kitaplara ve imana bırakayım. Bu yaratılışta Yaratıcı, yok olup zeval bulmasın diye her fıtrata hususi bir tohum yerleştirdi ki, bununla çoğalma vuku bulsun, insanlar, hayvanlar, nebatlar ve madenler muhafaza edilsin; insanın keyfince yeni bir tohum üretmesi helal olmadığı gibi Tanrı'nın nizamına da aykırıdır, ona yalnızca tohumu çoğaltma ve artırma izni verilmiştir,
Zira Yaratıcı, tohum yaratma kudretini yalnızca kendi zatına mahsus kılmıştır; aksi takdirde insanın Yaratıcı gibi davranması mümkün olurdu ki bu imkânsızdır ve yalnız her şeye kadir en Yüce Olan'a mahsustur. Madenlerden neşet eden bu tohum hakkında şu veçhile bilesin ki, semavî tesir Tanrı'nın takdiri ve emriyle yukarıdan iner ve yıldızsal vasıflarla karışır; bu kavuşum vuku bulduğunda, bu ikisi üçüncü bir şey olarak yersel bir cevher doğurur; bu da kendi ilk menşeinin, yani kendi neslinin atalarını gösterebilen tohumumuzun başlangıcıdır,
Bu üçünden, yani su, hava ve topraktan ibaret olan unsurlar doğar ve neşet eder; bunlar da yer altı ateşi vasıtasıyla mükemmel bir şey meydana getirene dek işler; Hermes ve benden öncekilerin tamamı, üstatlığın (magisterium) başlangıcından itibaren bundan başka hiçbir şey bulamadığımız için, buna üç ilk ilke adını vermişlerdir,
Ve bunlar, dâhilî Can, gayrimaddi Ruh ve cismanî, gözle görülür Cevher olarak bulunmuştur. Bu üçü bir arada bulunduğunda, zamanın akışı içinde, Vulkanus vasıtasıyla, birleşme yoluyla somut bir cevhere, yani cıvaya, kükürde ve tuza dönüşür. Doğanın çok veçhile işlemesi gibi, bu üçü de karışım yoluyla kendi sertleşmesine ve pıhtılaşmasına ulaştırıldığında, doğanın gerektirdiği ve tohumu Yaratıcı tarafından seçilip tayin edildiği üzere, bundan mükemmel bir beden meydana gelir. Şimdi amelimizin menbaını araştırmaya cüret eden ve mücadeleyle sanatın mükâfatını elde etmeyi uman sen, ebedi YARATICI hakkı için sana bildiririm ki, bütün hakikatlerin hakikati şudur, şayet madenî can, madenî ruh ve madenî beden formu mevcutsa, bundan madenî cıva, madenî kükürt ve madenî tuz da hâsıl olmalıdır; bunlar da zaruri olarak mükemmel bir madenî bedenden başka hiçbir şey veremez. Şayet anlaman icap eden şeyi anlamak istemezsen, felsefeye bağlanmış olmazsın yahut Tanrı bunu senden meneder. Şu halde kısaca derim ki, bahsi geçen üç ilkeyi noksansız olarak bir araya getirmedikçe, madenî suretteki gayeye fayda ile erişmen senin için mümkün olmayacaktır,
Bundan başka bilesin ki, yeryüzünün hayvanları et ve kandan meydana gelmiştir, tıpkı insan gibi, ve kendilerine bahşedilmiş hayat verici bir ruha ve nefese sahiptirler, buna da insan gibi maliktirler, ancak insanın diğer canlılara üstün olarak donatıldığı akıl sahibi ruhtan (anima rationalis) yoksundurlar. Bu sebeple hayvanlar hayatı ölümle değiştirdiklerinde, işleri tamamen biter ve ebediyen kendilerine dair hiçbir umut kalmaz. İnsan ise, şayet fani ölüm yoluyla hayatını Yaradanına sunarsa, ruhu baki kalarak yaşar, ve insan arındırılıp nurlandığında, ruh onun bu nurlanmış bedenine dönerek orada ikamet edecektir, öyle ki beden, ruh ve can bir araya toplanacak ve semavi nurunu gösterebileceklerdir, bunlar bütün bir ebediyet boyunca asla birbirinden ayrılamazlar.
Bu yüzden insan, ruhu hasebiyle sabit bir mahluk olarak kabul edilir, nitekim (zahiren bakıldığında ölse de) ebediyen yaşayacaktır. Zira insanın ölümü yalnızca bir arınmadır, ta ki Tanrı tarafından takdir edilen belirli mertebelerden geçerek günahın boyunduruğundan kurtulsun ve daha hayırlı bir makama nakledilsin, ki bu hayvanlara nasip olmaz.
Bu sebeple onlar sabit olmayan mahluklar sayılırlar. Zira helak oluşlarından sonra hiçbir dirilişe mazhar olamazlar, çünkü uğruna yegane ve hakiki Şefaatçi olan Tanrı’nın Oğlu’nun acı çekip kanını akıttığı akıl sahibi ruhtan yoksundurlar.
Ruh şüphesiz bir bedende ikamet edebilir, ancak bundan onun sabit olacağı sonucu çıkmaz, her ne kadar beden ruh ile uyuşsa ve ruh da bedenle asla çekişmese bile.
Zira her ikisi de bedeni ve ruhu bağlayıp pekiştirecek, onları bütün tehlikelere karşı koruyup savunacak o güçlü şeyden yoksundur, yani pek kıymetli, asil ve sabit ruhtan.
Çünkü ruhun tamamen eksik olduğu yerde, hiçbir kurtuluş umudu kalmaz. Zira ruhsuz bir nesne kusurludur ve bu, hikmet sahibinin ve araştırmaya emek verenin bilmesi gereken en büyük sırlardan (arcanum) biridir. Ve vicdanım bunu sessizlikle geçiştirmeme razı olmadı, aksine bütün hikmetin temelini sevenlere ifşa etmeyi buyurdu.
Bu sebeple sözlerime can kulağıyla dikkat et, zira metallerin içinde gizlenen ruhlar birbirine eşit değildir, biri diğerinden daha uçucu yahut daha sabittir, tıpkı onların ruhlarının ve bedenlerinin de eşit olmadığı gibi, ve her ne metal sabitlemenin (fixatio) üç bağışını da kendisinde bir arada bulundurursa.
BİLGELERİN TAŞI UYGULAMASI
bulundurursa, ateşe dayanabileceği ve bütün düşmanlarını alt edebileceği o kuvvete kavuşmuştur, ve bu da yalnız Güneş'te bulunur.
Ay, kendi nezdinde sabit cıvaya sahiptir, bu yüzden ateşte diğer kusurlu metaller gibi hemencecik uçup gitmez, bilakis ateşteki imtihanını bekler ve bunu zaferiyle pek açık bir şekilde ispatlar, zira en obur Satürn bile ondan hiçbir ganimet elde edemez.
Aşka pek düşkün olan Venüs daha bol bir renkle bezenmiş ve kuşatılmıştır, onun bedeni neredeyse tamamen saf bir tentürdür (tinctura), en kusursuz metalde de görülen renkten farksızdır, ve renginin bolluğu sebebiyle kırmızılığa doğru uzanır. Ne var ki bedeni cüzzamlı olduğundan, bu kalıcı sabit tentür kusurlu bir bedende dayanak bulamaz ve bedenle birlikte yok olmaya mecbur kalır.
Zira beden ölümle söndüğünde, ruh da kalamaz, bilakis çekilip uçmaya zorlanır, mademki meskeni tahrip olmuş ve ateşle tüketilmiştir. Bu yüzden kalacak yer bulamaz ve orada barınamaz.
Sabit bedende ise seve seve ve sebatla ikamet eder.
Sabit tuz (sal), cengaver Mars'a sert, dayanıklı ve kaba bir beden vermiş ve bırakmıştır, bundan ötürü onun ruhunun yüceliği aşikar olur ve bu savaş kumandanından neredeyse hiçbir şey eksiltilemez.
Zira onun bedeni öylesine serttir ki, güçbela yaralanabilir. Şayet onun bu yılmaz kudreti, Ay'ın sabitliği ve Venüs'ün güzelliğiyle ruhen bir karışım ve ahenk içinde birleştirilirse, pek tatlı bir Musiki vücuda getirilebilir, bunun sayesinde bazı anahtarlar kendi şereflerine layık görülür, öyle ki ekmeğe muhtaç olan kimse, şayet merdivenin üst basamağına çıkarsa, cüzi bir pay alabilir.
Zira Ay'ın balgami vasfı yahut nemli tabiatı, Venüs'ün yakıcı kanı ile kurutulmalı ve onun büyük karalığı Mars'ın tuzu ile tashih edilmelidir.
Tohumunu Elementlerde aramana lüzum yoktur. Zira bizim spermimiz o denli gerilere itilmiş değildir, bilakis bizim tohumumuzun belirli meskenini ve konağını bulacağı daha yakın bir yer vardır, öyle ki yalnızca cıva, kükürt ve tuzu (bilgelerin kini anla) öyle bir dereceye kadar yeniden kurasın ki, onun ruhundan, tininden ve bedeninden ayrılmaz bir kavuşum meydana gelsin, bu kavuşum bütün ebediyet boyunca onların birbirinden ayrılmasına izin vermesin ve çözülemesin. İşte o vakit sevgi bağı mükemmelen pekişmiştir ve taç giyme konağı fazlasıyla hazırlanmıştır.
Ve bilesin ki bu, berrak bir sıvıya benzetilecek olandan ve dünyevi maddeye katılmış kuru sudan başka bir şey değildir, bunların hepsi tek bir şeydir, üçten, ikiden ve birden doğmuş ve türemiştir.
Şayet buna muvaffak olursan, üstatlığı muzafferane elde etmişsindir. O vakit gelini ve güveyi birbirleriyle birleştir ki, birbirlerini etleri ve kanlarıyla besleyip büyütsünler ve tohumlarıyla sonsuzca çoğalsınlar.
Ve sana sevgimden ötürü daha fazlasını açmak istesem de, Yaradan menetti, bu sebeple bu hususlarda daha açık konuşmak bana yakışmaz, ta ki Yüceler Yücesi'nin lütfu kötüye kullanılmasın ve ben de birçok günahın işlenmesine sebep olup üzerime ilahi gazabı çekmeyeyim ve diğerleriyle birlikte ebedi cezalara atılmayayım.
Şayet bu da, dostum, anlaşılmak için yeterince açık değilse, o vakit seni kendi uygulamama götüreyim, Tanrı'nın yardımıyla kadimlerin o taşını nasıl yetkinleştirdiğimi anlatayım, bunu iyice tefekkür edesin ve benim on iki anahtarımı gayretli ve sık tekrarlarla tetkik edesin, ve sana burada öğrettiğim ve remizlerle esaslı bir şekilde tarif ettiğim tarzda ilerleyesin.
BİLGELERİN TAŞI UYGULAMASI
En iyi ve has altından bir miktar al ve tabiatın sanat aşığı insanlara bahşettiği vasıtalarla onu cüzlerine ayır, tıpkı bir Teşrihçinin insan cesedini yarıp bu yolla insan bedeninin iç kısımlarını tetkik etmesi gibi, ve altınını gerisin geri daha önce ne idiyse o hale getir. O vakit tohumu, başlangıcı, ortayı ve sonu bulacaksın.
Bizim altınımız ve onun zevcesi işte bundan meydana gelmiştir, yani nüfuz edici latif bir ruhtan ve saf, pak, lekesiz bir candan, keza semavi tuz ve merhemden (balsamum), ki bunlar birleştikten sonra cıva sıvısından başka bir şey değildir.
Bu su, onu bizzat imtihan eden kendi Tanrısı Merkür'ün mektebine götürüldü, Merkür onu hakiki ve hilesiz bulduğunda, onunla dostluk kurdu ve onu nikahla kendine bağladı, ve böylece ikisinden yanmaz bir yağ hasıl oldu. Zira Merkür öylesine mağrur bir hale geldi ki, neredeyse kendini tanıyamaz oldu.
Kartal kanatlarını üzerinden attı ve Ejderhanın kaygan kuyruğunu bizzat yuttu, ve Mars'ı savaşa davet etti.
Bunun üzerine Mars süvarilerini topladı ve Merkür'ün zindana kapatılmasını emretti, cellat olarak da, kadın cinsinden kurtarılıncaya dek yanına Vulcanus tayin edildi.
Bu hadiseler halkın dilinde her yana yayılınca, diğer Gezegenler de bir araya geldiler ve istişarede bulunarak, hikmetle hareket edilsin diye bundan sonra ne yapılması gerektiğini müzakere ettiler.
O vakit nizamca birinci olan Satürn sert bir nutukla söze şu şekilde başladı,
Ben gök kubbedeki Gezegenlerin en yücesi olan Satürn, siz bütün Efendilerin huzurunda ikrar ederim ki, aranızda en işe yaramaz ve en hakir olan benim, zayıf ve çürümeye mahkum bir bedene sahibim, kara renkteyim, bu kederler vadisinde pek çok meşakkatin ezasına maruz kalmışım, lakin yine de hepinizin imtihan edicisiyim. Zira kalıcı bir ikametgahım yoktur ve bana benzeyeni de kendimle birlikte sürüklerim.
Bu perişanlığımın mesuliyeti, dikkatsizliği ve ihmalkarlığıyla bu belayı başıma saran kararsız Merkür'den başkasına yüklenemez. Bu sebeple siz Efendilere yalvarırım, bunun intikamını ondan alınız, ve mademki halihazırda muhafaza altındadır, onu tamamen öldürünüz ve kanının tek bir damlası dahi görünmez oluncaya dek çürüme (putrefactio) safhasında orada tutunuz.
Satürn nutkunu tamamladığında, işte arkasından Jüpiter öne çıktı ve diz çöküp asasını benzersiz bir hürmetle eğerek sözüne başladı, meslektaşı Satürn'ün taleplerini övdü ve bu işlerin icrasına yardım etmeyenlerin peşini bırakmayacağını ilan etti, ve böylece sözü nihayete erdirdi.
Bundan sonra Mars, kınından sıyrılmış, alevli bir ayna misali tuhaf ve alışılmadık ışınlarla parıldayan, şaşılacak renklerle bezeli kılıcıyla yaklaştı, ve Efendilerin emrettiği her şeyi yerine getirsin, Merkür'ü öldürdüğünde kemiklerini ateşte tamamen yaksın diye bu kılıcı cellat Vulcanus'a sundu.
Vulcanus da cellat sıfatıyla bu hususlarda itaatkar davrandı.
Cellat vazifesini ifa ederken, pek parlak ve beyazlığıyla göz kamaştıran, gümüş renginde, dalga dalga sularla dokunmuş uzun bir elbise giymiş güzel bir kadın çıkageldi, tanındığında görüldü ki bu kadın Güneş'in zevcesi olan Ay idi.
Bu kadın yüzüstü yere kapandı, bolca gözyaşı ve iniltiyle feryat ederek kocasının, Güneş'in serbest bırakılmasını diledi, zira o, cıvanın hilesi ve kudretiyle kalleşçe zindana atılmıştı, üstelik orada diğer gezegenlerin buyruğuyla da alıkonmaktaydı, fakat Vulkan bunu bütünüyle reddetti, zira kendisine böyle emredilmişti, kararlılığını sürdürerek verilmiş olan hükmün infazını ağırbaşlılıkla gözetti, nihayet Hanımefendi Venüs çıkageldi, üzerinde yeşille dokunmuş son derece kızıl bir giysi vardı, gayet güzel bir çehreye, pek tatlı ve latif bir kelama, son derece zarif hareketlere sahipti, elinde kokulu çiçekler taşıyordu, bunlar bakıldığında renklerinin çeşitliliğiyle insan gözünü hayret verici biçimde tazeler ve neşelendirirdi, kadın Keldani lisanıyla yargıç Vulkan nezdinde onun azat edilmesi için aracılık etti, ona kurtuluşun kadın cinsinden geleceğini hatırlattı,
Fakat yargıcın kulakları tıkalıydı. Bu ikisi böyle konuşurken gökyüzü yarıldı, oradan binlerce yavrusuyla güçlü bir hayvan çıkageldi, sıcağı sürüp kovdu, ağzını alabildiğine açtı, en kıymetlisi olan yardımcısı Venüs'ü bir çırpıda yuttu, aynı anda gür bir sesle haykırdı,
Dişiden doğdum, tohumumu kadınlar bolca çoğalttı, böylece yeryüzünü zenginleştirdiler, onun canı benimkine katılmıştır, bundan ötürü kendimi onun kanıyla besleyecek ve büyüteceğim,
Hayvan bu sözleri açıkça söyledikten sonra bir odaya çekildi, kapıyı da arkasından kilitledi,
Yavruların tümü ise düzen içinde onu takip etmekteydi, eskisinden çok daha fazla yiyeceğe muhtaçtılar, o önceki yanmaz yağdan içiyorlardı, yiyecek ve içeceği gayet kolay sindiriyorlardı, yavrular eskisinden çok daha fazla çoğaldı, bu durum tüm dünyayı dolduruncaya dek sürdü.
Tüm bunlar böyle vuku bulunca, o diyarın bilgili ve yazı ilminde mahir pek çok adamı bir araya geldi, olup biten tüm bu fiillerin ve sözlerin manasını kavramak, böylece onların daha doğru bir idrakine nail olmak için var güçleriyle kendi aralarında tartıştı, fakat içlerinden hiçbiri bunu başaramadı, zira aynı fikirde değillerdi, nihayet son derece yaşlı, saçları ve sakalı kar gibi beyaz, tepesinden tırnağına dek erguvani giyinmiş bir zatın ortaya çıktığı görüldü,
Başında üzerinde en kıymetli yakutun ışıldadığı bir taç taşıyordu, bedeninin ortası hayat kuşağıyla sarılmıştı, yalın ayak yürüyordu, içinde gizli duran müstesna bir ruhla konuşmaktaydı, sözü bedenin en derinlerine işliyor, öyle ki ruh bunu kalbin ta içinde duyumsuyordu,
Bu zat bir kürsüye çıktı, toplanmış halka sükûneti korumaları, kendisini can kulağıyla dinlemeleri çağrısında bulundu, zira zikredilen yazıları kendilerine açıklamak, felsefi kelam vasıtasıyla apaçık kılmak üzere göklerden gönderilmiş olduğunu bildiriyordu.
Herkes sessizlik içinde durduğunda söze şu şekilde başladı,
Uyan ey insan, ışığı tefekkür et, karanlıklar seni aldatmasın,
Kaderin tanrıları ve ulu tanrılar derin uykumda bana bildirdiler, tanrıları tanıyan insan ne kutludur, zira ne muazzam mucizeler yaratırlar, gözleri açılıp da önceden karanlık olan o ışığı gören insan ne bahtiyardır,
İnsana büyük bilgeliğe erişmesi için tanrılar tarafından iki yıldız bahşedilmiştir, onları dikkatle gözet ey insan, parıltılarını sarsılmadan izle, zira bilgelik onlardadır.
Güneyden gelen Anka kuşu doğunun kudretli canavarına karşı durur, yüreğini göğsünden çekip çıkarır, tıpkı güney kuşu gibi kanatlarını doğuya doğru açmasını sağla, böylece denk hale gelsinler,
Zira doğudan gelen hayvan aslan postundan soyunmalıdır, kanatları yok olmalıdır, ardından hep birlikte koca Okyanus sularına girmelidir, oradan yeniden güzellikle çıkmalıdır,
Kararsız ruhlarını derin pınara daldır, öyle bir pınar ki suyu asla eksilmesin, orada gizlenen ve üç ilkeden dünyada varlık bulan annelerine denk olsunlar,
Beni ilk önce Macaristan doğurdu, gök ve yıldızlar beni korur, toprak ise benimle evlenir, ölmeye ve gömülmeye mecbur kalsam da, yine de Vulkan beni yeniden doğurur,
Bu sebeple yurdum Macaristan'dır, annem ise bütün dünyayı kuşatır.
Bu sözler orada bulunan insanlarca işitildiğinde, zat sözlerine şöyle devam etti,
Yukarıda olanı aşağıya indir, görünür olanı görünmez yap, dokunulabilir olanı dokunulamaz eyle, aşağıda olanı yeniden yukarı çıkar, görünmeyeni görünür, dokunulamaz olanı dokunulabilir kıl,
Bütün sanat hiçbir noksan ya da eksiklik olmaksızın bütünüyle tamamlanmıştır, içinde ölüm ve dirim, yok oluş ve diriliş barındıran şey, Kader Tanrıçasının arabasını sürdüğü, Tanrı erlerine bilgelik bağışladığı yuvarlak küredir (sphaera), zamansal idrake göre onun has ismi her şeydeki her şeydir, ebediyetin üzerinde ise o en yüce Hakem ve Yargıç durmaktadır.
Kim her şeydeki her şeyin ne olduğunu bilmek isterse, toprağa alabildiğine geniş kanatlar taksın, onu iyice güdülesin ki yükselsin, havada uçarak göklerin en yüce katına çıksın, ardından kanatlarını en şiddetli ateşle yaksın, öyle ki toprak Kızıldeniz'e baş aşağı düşsün, orada boğulsun, sonra ateş ve hava vasıtasıyla suyu kurutsun, öyle ki oradan yeniden toprak hasıl olsun,
İşte o vakit, diyorum, elinde her şeydeki her şey bulunacaktır,
Şayet bunu bulamazsan, kendi içine bak, dünyada bulunan her şeyin etrafını dikkatle gözet, o vakit tuz ve kükürtten doğan, cıvadan iki kez tevellüt eden tüm metalik ve mineral varlıkların çekici gücü olan her şeydeki her şeyi bulacaksın,
Her şeydeki her şey olan o cevher hakkında bundan fazlasını söylemem bana yaraşmaz, zira her şey her şeyde toplanmıştır.
Bu kelamın ardından şöyle buyurdu, ey dostlar, böylece işitmek suretiyle benim sesimden bilgeliği devşirdiniz, cüzzamlı ve kusurlu metalleri iyileştiren, onlara yeni bir doğum bahşeden, insanları sıhhatte tutarak uzun bir ömre kavuşturan, beni de bu hayattan bıkmış halde kendi rızamla ölümü arzulayacak duruma getirene dek semavi kudreti ve tesiriyle muhafaza eden kadim filozofların Filozof Taşını nereden ve nasıl bulacağınızı öğrendiniz.
Uzun zaman boyunca bana lütufkârca bahşettiği inayeti ve bilgeliği için Tanrı'ya çağlar boyunca hamdolsun.
Amin.
Böylece onların gözleri önünde kayboldu, Bu hitap nihayete erdiğinde herkes nereden geldiyse oraya döndü, zihinlerinin kabiliyeti elverdiğince gece gündüz bunlar üzerinde tefekkür edip çalıştılar.
Birinci Anahtar
Benedikten tarikatından Frater Basilius Valentinus'un, atalarımızın en kadim taşına giden kapıları açan, tüm sıhhatin en gizemli pınarını ortaya çıkaran on iki anahtarı bunlardır.
Bilesin ey dostum, kirli ve lekeli olan hiçbir nesne bizim amelimize layık değildir, zira onların cüzzamı işimize hiçbir fayda sağlayamaz, aksine iyi olan kirli olan yüzünden engellenir. Maden ocaklarından çıkan tüm satılık malların kendine mahsus bir değeri vardır, fakat bunlara hile karıştığında işe yaramaz hale gelirler,
Zira sahte boyalarla bozulmuşlardır, önceki tesirlerini göstermezler. Hekim nasıl ki ilaçları vasıtasıyla bedenin içini temizler, arındırır, oradaki tüm pislikleri dışarı atarsa, bizim bedenlerimiz de tüm kirliliğinden arındırılmalı ve temizlenmelidir, ta ki neslimizde mükemmellik hâsıl olabilsin,
Üstatlarımız, hiçbir leke yahut yabancı karışımla bozulmamış, saf ve lekesiz bir beden talep ederler, zira yabancı olanın eklenmesi bizim metallerimizin cüzzamıdır. Kralın tacı saf altından yapılır, iffetli gelin onunla nikâhla birleşir,
Bu yüzden şayet bizim bedenlerimiz üzerinden amel etmek istersen, isminden ötürü savaşçı Mars'a bağlı olan, doğumunun aslı bakımından ise ihtiyar Satürn'ün oğlu olan, şiddetli bir açlıkla kıvranarak dünyanın vadilerinde ve dağlarında dolaşan gri, ziyadesiyle obur kurdu al, kralın bedenini ona fırlat, ta ki ondan kendine gıda bulsun, kralı yuttuğunda büyük bir ateş yak, kurdu yakmak üzere o ateşe at, böylece Kral yeniden azat olacaktır, bu üç kez yapıldığında Aslan kurda üstün gelmiş olur, onda tüketecek başka bir şey kalmaz.
Böylece bedenimiz işimizin başlangıcı için uygun hale gelir, Bilesin ki bedenlerimizi arındırmanın tek, doğru ve meşru yolu budur, zira Aslan kurdun kanıyla arınır, onun kanının tentürü Aslanın tentürünü hayret verici biçimde besler, nitekim her ikisinin kanı akrabalık bağıyla birbirine bağlıdır, Aslan doyduğunda, ruhu eskisinden daha güçlü kılınmıştır, gözleri Güneş gibi muazzam bir parlaklıkla ışıldar,
Onun içsel özü fevkalade kudretlidir, kendisinden talep edilen her hususta pek ziyade faydalıdır.
Böyle hazırlandığında, en ağır sara ve diğer amansız hastalıklardan mustarip olan âdemoğulları ona şükranlarını sunarlar, o cüzzamlı on adam onun ardınca gider ve canının kanından içmeyi arzularlar, dertten mustarip olanların tümü onun ruhuyla içtenlikle sevinir.
Zira her kim bu gür pınardan içerse, fıtratında bir yenilenme, kötülüğün defedilişini, kanın tazelenişini, yüreğin kuvvet buluşunu ve bedenin içinde veya dışında bulunan bütün uzuvların kâmil sıhhatini duyar, nitekim o bütün sinirleri ve gözenekleri açar, ta ki kötülük sürülsün ve iyilik onun makamını sükûnetle elde edebilsin.
Lakin dostum pek dikkatle gözetsin ki hayat pınarı saf ve berrak bulunsun, zira yabancı bir su bizim pınarımızla karıştırılmamalıdır, aksi takdirde bir düşük meydana gelir ve şifalı balıktan bir yılan sürünerek çıkar.
Ve şayet bedenimizin çözündüğü o vasat vasıtasıyla bir keskinlik eklenmiş ise, her türlü aşındırıcının yıkanıp temizlenmesini sağla, nitekim dâhili marazları savuşturmada hiçbir keskinlik fayda vermez, çünkü keskin olan şey yıkımla nüfuz eder ve böylece daha fazla maraza yol açar.
Fakat bizim pınarımız her türlü zehirden ari olsun, gerçi zehrin zehirle defedilmesi gerekse de.
Bir ağaç sağlığa zararlı ve nahoş meyveler verdiğinde gövdesinden kesilir ve ona başka bir meyve türü aşılanır, o vakit filiz gövdeyle birleşir, öyle ki gövdeden ve aşılanan filizin kökünden, aşılayanın iradesine göre şifalı ve hoş meyveler veren iyi bir ağaç neşet eder.
Kral gök kubbede altı makamı dolaşır ve yedincide tahtını kurar, zira oradaki kraliyet sarayı altın dokumalarla bezenmiştir, şayet ne dediğimi anlıyorsan, o vakit bu anahtarla ilk kilidi açtın ve sürgünün engelini kaldırdın.
Eğer bunda henüz ışığı göremiyorsan, camdan mercekler hiçbir işe yaramayacaktır, başlangıçta sende eksik olan son şeyi bulman için tabii gözler de yardım etmeyecektir, o vakit Lucius Papirius'un bana öğrettiği veçhile, bu anahtara dair daha fazla bir şey söylemeyeceğim.
Güneş ışınlarını salıp bulutların arasından saçtığında, avam Güneş'in suları çektiğini ve yağmurların yaklaştığını söyler, bu da sıkça vuku bulur ve yılı bereketli kılar.
Pek kıymetli bir sarayı inşa etmek için, en süslü ve kâmil saray diye anılabilmesinden evvel, türlü türlü zanaatkârlar ve ustalar ellerini işe koyar ve emek verirler, zira taştan olması gereken şey ahşaptan meydana getirilemez.
Göklerin tesirinden neşet eden bir tür sempati sebebiyle vuku bulan, hiddetli denizin gündelik kabarıp çekilmeleriyle yeryüzüne çok ve büyük zenginlikler ulaşır.
Zira ne vakit geri dönerlerse, insanlara kendileriyle birlikte iyi bir şey getirirler.
Evlendirilecek bakire kız, damadının hoşuna gitsin ve ona bakışıyla içinde aşk ateşini derinden tutuştursun diye, evvelemirde en kıymetli elbiselerin envaiçeşidiyle debdebe içinde bezenir.
Lakin gelin kendi zevciyle cismani ayinle birleşeceği vakit, elbiselerin bütün teferruatı kaldırılır ve gelin, Yaratıcı tarafından doğumuyla kendisine bahşedilmiş olandan gayrısını üzerinde tutmaz.
Aynı şekilde bizim güveyimiz Apollo ile gelini Diana düğünlerini icra edecekleri vakit, evvelce onlara da türlü türlü giysiler hazırlanır, başları ve bedenleri en güzel sularla yıkanır, sen bu suları imbikten çekmenin muhtelif tarzlarıyla öğrenmelisin, zira bunlar pek eşitsizdir, gereksinimleri neyi iktiza ediyorsa öylece, muhtelif içecek cinsleri hakkında söylediğim gibi, kimi çok, kimi azdır.
Ve bilesin ki, yeryüzünün nemi yükselip sis yukarı kalktığında, yukarı kısımda donar ve kendi ağırlığıyla aşağıya düşer, bu suretle yeryüzünden eksilen nem iade edilir, bu da oradan yapraklar ve otlar bitebilsin diye yeryüzünü ferahlatır, besler ve büyütür.
Bu sebeple sularının bazı hazırlıkları damıtılarak pek sık tekrar edilmelidir, ta ki yeryüzünden çekilip alınmış olan şeyi ona süratle geri veresin ve yeniden çekip alasın, tıpkı denizin boğazının karayı sıkça terk edip, belirli bir sınıra varıncaya dek tekrar örtmesi gibi.
Kralın sarayı bu minvalde çeşitli el zanaatlarıyla hazırlanıp süslendiğinde ve billur deniz seyrini tamamlayıp sarayı hayırlarla doldurduğunda, o vakit Kral güvenle içeri girebilecek ve tahtını oraya kurabilecektir.
Lakin ey dostum, bilhassa şunu hatırla ki, güvey kendi geliniyle çıplak çıplağa birleşmelidir, bu yüzden giysi süsüne ve çehrenin güzelliğine matuf hazırlanan bütün nesneler tekrar kaldırılmalıdır, ta ki çıplak doğdukları gibi mezarı da çıplak tutsunlar ve tohumları yabancı bir karışımla bozulmasın.
Bu kelamın neticesi olarak sana bütün hakikatiyle derim ki, gelinin banyosunun yapılacağı pek kıymetli su, hasımlardan biri diğerini defetsin, kavgaya muktedir olsunlar ve ödülü kazansınlar diye iki pehlivandan, yani iki zıt maddeden basiretle ve büyük bir itina ile terkip edilsin, zira kartal için yuvasını yalçın dağlara kurmak faydalı değildir, çünkü yavruları dağların doruğundaki karın soğuğundan ötürü ölürlerdi.
Şayet kartala, meskeni uzun zamandır kayalıklarda olan ve yeryüzünün mağaralarından süzülen soğuk ejderhayı katar ve her ikisini yeraltı kürsüsüne koyarsan, o vakit Plüton rüzgârı üfleyecek ve soğuk ejderhadan uçucu bir ateş ruhu çıkaracaktır, bu ruh azim hararetiyle kartalın tüylerini yakacak ve terletici bir banyo meydana getirecektir, öyle ki yüksek dağlardaki kar eriyip suya dönüşecek, böylece madeni banyo bihakkın hazırlanacak ve krala baht ile sıhhat bahşedecektir.
III. ANAHTAR
Ateş su ile söndürülebilir ve büsbütün ortadan kaldırılabilir, azıcık bir ateşe çok su dökülürse, o vakit ateş suya boyun eğmeye mecbur kalır ve galibin hâkimiyetini ona devreder, nitekim eğer suyun çekilmesinden sonra kükürtlü buharımızın ateşli hayatı muzaffer çıkacak ve zaferi yeniden elde edecekse, ateşli kükürdümüz de sanata göre hazırlanmış su vasıtasıyla alt edilmeli ve yenilmelidir.
Fakat Kral kendi suyuna berk bir kudret ve kuvvet katmadıkça, ona kendi renginin anahtarını vermedikçe bu niyet doğrultusunda hiçbir zafer hâsıl olamaz, ta ki onun vasıtasıyla tahrip edilsin ve görünmez kılınsın, ancak bu defa onun görünür sureti, basit cevherinin eksilmesi ve halinin ıslahıyla geri dönmelidir.
Ressam beyazın üzerine sarıyı, sarının üzerine kırmızıyı ve büsbütün erguvani rengi boyayabilir, her ne kadar bütün renkler henüz mevcut olsa da, nihayetinde kendi derecesinde en üstün olanı galebe çalar, bizim üstatlığımızda vuku bulması gereken de işte budur, ve bu tamam olduğunda bütün hikmetin nurunu gözlerinin önünde bulursun, o nur ki yanmasa dahi karanlıkta parıldar, zira bizim kükürdümüz yakmaz, buna rağmen uzağa ve genişliğe ışık saçar, hazırlanmadıkça ve kendi rengiyle boyanmadıkça hiçbir şeyi boyamaz, ki böylece daha sonra zayıf ve nakıs madenleri boyamaya muktedir olsun, ancak bu renk büyük bir sebatla ona mal edilmedikçe o kükürdün boyaması mümkün kılınmamıştır.
Zira daha zayıf olan üstün gelemez, fakat daha kuvvetli olan zayıf üzerinde hâkimiyet kurar ve cılız olan gürbüze boyun eğmeye mecbur edilir, bu sebeple bu kelam için şu neticeyi ve hükmü hatırında tut, küçük bir şey diğer bir küçüğe yardım edemez, amelde de medet umulamaz, yanıcı bir nesne diğer bir yanıcı nesneyi yanmaktan koruyamaz, öyleyse yanıcı olana yardım sağlayacak ve onu muhafaza edecek bir müdafi bulunmalıdır, o vakit müdafinin kendisi, müdafaasını üstlendiği kimseden daha fazla kudrete sahip olacak ve bilhassa kendisi kendi cevherinde zorunlu olarak yanmaz kalacaktır, nitekim bütün bilgelerin yanmaz kükürdünü hazırlamak isteyen kimse de, kükürdümüzün onda yanmaz olduğu veçhile uyuşmasını önce kendi zihninde tartsın, bu da tuzlu deniz bedeni yutup kendisinden tekrar kusmadıkça meydana gelemez, o vakit onu kendi derecesinde yücelt ki letafetiyle göğün diğer bütün yıldızlarını fersah fersah aşsın ve göğsünü yaraladığında kendi bedeninde bir noksanlık olmaksızın pek çok yavruyu büyütebilen ve kendi kanıyla besleyebilen Pelikan misali cevherinde kan bakımından ziyadesiyle gani olsun, işte o, Sur renginde ve kızıl olan üstatlarımızın gülüdür
Basilius Valentinus
...ejderhanın kanı, pek çokları tarafından tasvir edilmiş olan, sanatımızda kurtuluş Kraliçesinin örtündüğü ve hararet yoksunu bütün metallerin kendisiyle tazelenebileceği, son derece yapraklanmış erguvani örtüdür, Bu şerefli örtüyü, göksel olanı takip eden yıldızsal tuz ile birlikte iyi saklayasın, ta ki ona hiçbir zarar gelmesin, ve kuşun uçuculuğundan ona kafi geleceği kadar bağışlayasın, o vakit horoz tilkiyi yutacak, ardından suda boğacaktır, ve ateş aracılığıyla diriltilerek tilki tarafından yeniden yutulacaktır, böylece misilleme misillemeyle karşılık bulsun. Dördüncü Anahtar.
Topraktan çıkan her beden bozulmaya ve evvelce toprak olduğu gibi yeniden toprağa döndürülmeye mahkumdur, o vakit yersel tuz, göksel bir diriliş vasıtasıyla yeni bir üreme bahşeder,
Zira evvelce toprağın bulunmadığı yerde, bizim işimizde diriliş vuku bulamaz, çünkü topraktadır tabiatın merhemi ve her şeyin bilgisini arayanların tuzu. Dünyanın son yargısında, dünya ateşle yargılanacaktır, ta ki usta tarafından başlangıçta yoktan var edilen şey, ateş vasıtasıyla yeniden küle döndürülsün, ve Zümrüdüanka kuşu yavrularını nihayet o külden meydana getirecektir,
Zira bu tür bir külde, çözülmesi gereken gerçek ve halis tartar gizlidir, ve onun çözülüşünden sonra, kraliyet odasının en muhkem sürgüsü açılabilir. Yakıp kül etmenin ardından yeni bir gök ile yer şekillenecektir, ve arınmış olan yeni insan, evvelce ilk dünyada yaşadığından çok daha parlak bir surette ışıyacaktır, Kül ile kum ateş vasıtasıyla iyice olgunlaştırılıp pişirildiğinde, camcı bundan cam üretir, ki bu cam ateşte daima sebat eder, ve şeffaf rengiyle taşa benzer, artık onda kül teşhis edilemez, bu durum cahil için büyük bir sırdır, fakat tecrübe sahibi için asla öyle değildir, zira o, ilim ve mükerrer tecrübe yoluyla zanaatın kaidesini kavramıştır,
Zanaatkar taşlardan da yakma yoluyla kireç hazırlar, ta ki işe yarar olsun, lakin ateşle hazırlanmadan evvel o bir taştır, ve kireç niyetine iş için kullanılamaz, ateş vasıtasıyla ise bu taş olgunlaşır, ve ateşten son derece sıcak bir derece iktisap eder, ve öyle kuvvetli hale gelir ki, kirecin ateşli ruhu kemaline erdirildiğinde, onunla neredeyse hiçbir şey kıyaslanamaz. Herhangi bir şey küle dönene dek yakılırsa, sanat vasıtasıyla kendisinden bir tuzluluk sunar, şayet onun ayrıştırılmasında kükürt ile cıvayı ayrı ayrı muhafaza edebilirsen, ve sanatın iktizasınca kendi tuzuna yeniden iade edersen, o vakit ateşin lütfuyla, onun yıkımından yahut ayrıştırılmasından evvel ne idiyse, o şey yeniden meydana gelebilecektir, bunu dünyanın akıllıları ahmaklık sayar, ve saçmalık addederler, ona günahtara Tanrı tarafından bahşedilmemiş yeni bir yaratı derler, oysa kendileri de anlamazlar ki o yaratılan şey evvelce mevcuttu, ve zanaatkar yalnızca tabiat tohumu vasıtasıyla onun çoğalmasını ve ustalığını ispat etmektedir. Külü olmayan hiçbir zanaatkar, sanatımız için tuz da imal edemez, zira tuz olmadan cismani işimiz vücut bulamaz, nitekim bütün şeylerin pıhtılaşmasını yalnızca tuz husule getirir. Nasıl ki tuz bütün şeylerin dayanağıdır, ve onları çürümeden korur, ustalarımızın tuzu da metalleri öyle muhafaza eder, ta ki tamamen yokluğa sürüklenip bozulmasınlar, ve bundan ötürü yeniden bir şey meydana gelmez olmasın, meğerki onların Merhemi yok olsun, ve cisimleşmiş tuz ruhu tabiattan çekilsin, o vakit beden bütünüyle ölmüş olurdu, ve artık ondan faydalı hiçbir şey yapılamazdı, çünkü metalik ruhlar çekip gitmiş, ve fıtri ölümleri sebebiyle geride çıplak ve boş bir mesken bırakmış olurlardı, ki oraya hiçbir hayat yeniden getirilemezdi. Fakat şunu iyi belle, ey sanat talibi, külden elde edilen tuz pek kıymetlidir, ve onda nice meziyetler gizlidir, bununla birlikte, şayet içi dışına çevrilip dışı örtülmedikçe o tuz faydasızdır.
Zira kuvvet ve hayat veren yalnızca ruhtur, çıplak beden bu hususta hiçbir iş görmez, onu bulmayı bilirsen, Filozofların tuzuna, ve yanmaz yağa malik olursun.
Toprağın can veren kuvveti, kendisinden neşet eden her şeyi üretir, ve her kim toprağın hayattan mahrum olduğunu söylerse, hakikatin aksini iddia etmiş olur.
Zira ölü olan, bir diğer canlıya hiçbir şey sağlayamaz, ve ölüde büyüme zeval bulur, çünkü hayatın ruhu uçup gitmiştir, bu sebeple ruhtur hayat ve can. Her ne kadar pek çok kimse beni aramışsa da, gizli kudretlerimi pek azı müşahede etmiştir. Beşinci Anahtar.
Toprakta ve onda mesken tutanda bulunur, ve göksel yıldızsal olandan yersel olana doğru tesir eder, Zira bütün otlar, ağaçlar ve kökler, ve bütün metaller ile madenler, kudretlerini, büyümelerini ve besinlerini toprağın ruhundan alırlar, çünkü ruh hayattır, ki yukarıdakiler tarafından beslenir, ve sırasıyla bütün nebatata gıda temin eder, ve tıpkı bir ananın dölütünü rahminde saklayıp nezdinde beslemesi gibi.
Toprak da sinesine gömülmüş olan madenleri, yukarıdan aldığı kendi ruhu vasıtasıyla öylece besler, Bundan ötürü toprak bu kudretleri kendiliğinden vermez, bilakis onda ikamet eden canlandırıcı ruhtur veren, ve şayet toprak kendi ruhundan mahrum kalsaydı, ölü olurdu, ve artık besin sağlamazdı, zira onun nemine yahut yağına hayat bahşeden kuvveti muhafaza eden ve büyüyen her şeyi besin vasıtasıyla meydana getiren ruh eksilirdi. Birbirine zıt iki ruh bir arada bulunabilir, lakin kolayca uyuşamazlar, nitekim barut ateşlendiğinde, o barutun terkibini oluşturan bu iki ruh, büyük bir gürültü ve şiddetle birbirinden kaçar, ve havaya uçarlar, öyle ki tecrübe ile onların ne tür ruhlar olduğu ve hangi cevherde bulundukları bilinmemiş olsaydı, nereye kaçtıklarını yahut ne olduklarını kimse ayırt edemez ve söyleyemezdi, Bunlardan bilesin ki, ey sanat talibi, hakiki ruh yalnızca hayattır, ve cahil avamın ölü addettiği her şey, şayet hayat hayat ile iş görecekse, yeniden idrak edilemez, görünür ve ruhani bir hayata döndürülmeli ve onda muhafaza edilmelidir, ki bu ruhlar göksel olanla beslenir ve büyürler, ve biçimsiz madde (materia informis) olarak adlandırılan göksel, unsuri ve yersel cevherden neşet etmişlerdir.
Ve tıpkı demirin, kendisini harikulade ve görünmez bir aşkla cezbeden bir mıknatısı olduğu gibi, bizim altınımızın da bir mıknatısı vardır, ki bu mıknatıs ulu taşın ilk maddesidir (prima materia), şayet bu sözlerimi kavrarsan, bütün dünyaya kıyasla zengin ve bahtiyar olursun. Bu fasılda sana bir beyan daha açıklayayım, insan aynaya baktığında, yansıması suretini peydahlar, ki ona elle dokunulacak olsa, insanın içine baktığı aynadan gayrı dokunulabilir hiçbir şey bulunmaz.
Bu maddeden de öylece görünür bir ruh çekip çıkarılmalıdır, ki buna rağmen elle tutulamazdır, işte o aynı ruh, diyorum, bedenlerimizin hayat köküdür, felsefi cıvadır (mercurius philosophorum), ki sanatımızda o sıvı yahut su ondan hazırlanır, sen onu terkibinde yeniden maddesel kılmalı, ve belli vasıtalarla, en aşağı dereceden en yüce dereceye, en kusursuz ilaca döndürmelisin, Zira bizim başlangıcımız kilitli ve tutulabilir bir bedendir, vasıtamız firari ruh ve hiçbir dönüşüme uğramamış altın suyudur, ki ustalarımız hayatlarını ondan almışlardır, sonumuz ise meleklerin bilmesine insanlardan daha çok cevaz verilmiş olan, insan ve metal bedenlerinin en sabit ilacıdır, her ne kadar kalpten gelen dualarla onu Tanrı'dan dileyen, ve O'na ve muhtaç insanlara karşı şükran dolu olan bu kabil insanlar da böylesi bir nimete nail olmuş olsalar bile. Bunların neticesi olarak, katiyetle derim ki, bir iş diğerinden doğar, zira maddemiz işimizin başlangıcında gayet iyi ve son derece arındırılmış olmalıdır, ardından çözülmeli ve yıkıma uğratılmalı, bütünüyle çürütülmeli ve toz ile küle döndürülmelidir,
Bütün bunlar tamam olduğunda, ondan kar gibi beyaz, uçucu bir ruh hazırla, ve kan gibi kırmızı, diğer bir uçucu ruh hazırla, bu iki ruh üçüncüyü içlerinde barındırırlar, ve yine de tek bir ruhturlar, ve hayatı muhafaza edip artıran işte bu üç ruhtur, onları birleştir, kendilerine yiyecek ve içecekten fıtraten ne gerekliyse ver, ve onları doğumun kemaline dek hararet odasında muhafaza et, o vakit Yaradan'ın ve Tabiat'ın sana neler bahşettiğini görecek ve tecrübe edeceksin. Ve bilesin ki, bugüne dek kendi ağzımla böylesi bir ifşaatta bulunmadım, ve Tanrı tabiata, nice binlerce insanın inanabileceğinden çok daha fazla tesir ve harikuladelik bahşetmiştir.
Bana ise, benden sonrakiler de Yaradan tarafından bahşedilmiş doğal harikaları yazabilsinler diye bir mühür basılmıştır, o harikalar ki akılsızlarca doğa dışı sayılır, zira her doğal şey ilk başlangıcını doğaüstünden alır ve buna rağmen hepsi birden doğaldan başka bir şey olarak bulunmaz.
Altıncı Anahtar
Erkek kadınsız yarım bir beden sayılır, kadın da erkeksiz benzer şekilde yarım bedenin yerini tutar, zira tek başlarına kendi başlarına meyve veremezler. Evlilik bağıyla birleşip yaşadıklarında ise tohumları sayesinde bedenin kusursuz bir çoğalması vuku bulabilir.
Tarlaya çok fazla tohum saçıldığında, tarla bu fazlalıktan ötürü sıkıntı çeker ve olgun bir mahsul meydana gelemez, şayet tohum pek az olursa, mahsul seyrek kalır ve onun yerine faydası dokunmayacak delice otu biter.
Şayet bir kimse meta satarken vicdanına günah yüklemek istemezse, komşusuna adil ölçü sunmalı, meşru arşın ve ağırlıklar sağlamalıdır, böylece lanetten kaçınır ve yoksullar katında bir övgü kurbanı hazırlar.
Büyük sularda insan kolayca boğulabilir ve küçük sular da Güneş'in ısısıyla güçlük çekmeksizin öyle kurutulur ki hiçbir kıymetleri kalmaz.
Bu sebeple, arzulanan hedefe ulaşmak için, felsefi akışkan tözün karışımında kesin bir ölçü gözetilmelidir, ta ki büyük olan küçük kısmı aşıp ezmesin, bu suretle üreme engellenmesin ve küçük olan da büyük karşısında pek güçsüz kalmasın, böylece eşit bir hakimiyet kurabilsinler, zira aşırı yağmurlar meyvelere faydasızdır ve aşırı kuraklıklar da hiçbir gerçek yetkinlik hasıl etmez. Bu yüzden şayet Neptün banyosunu usulünce hazırlamışsa, kalıcı suyu (aqua permanens) iyice tartmalı ve ona ne çok ne de az bir şey katmamaya büyük bir dikkatle itina göstermelisin.
Çifte ateşli erkek, beyaz bir kuğuyla beslenmelidir, bunlar karşılıklı olarak birbirlerini katledecek ve yeniden hayata döndüreceklerdir,
Ve dünyanın dört bir yanının havası, kapatılmış ateşli adamın dörtte üçünü kaplayacaktır, Öyle ki kuğuların veda edişi, Müzikal makamları ifade eden nağmelerle işitilebilsin.
O vakit kızartılmış kuğu krala azık olacak ve ateşli kral kraliçenin tatlı sesini pek sevecek, onu büyük bir muhabbetle kucaklayıp onunla doyuma ulaşacaktır, ta ki her ikisi de yok olup tek bir bedende birleşene dek.
Halk arasında, iki kişinin bir üçüncüyü alt edip yere serebileceği söylenir, bilhassa da hilelerini sergilemek için yeterli alan varsa. Buna binaen, hakiki bir temelden bilmelisin ki, Vulturnus denilen çifte bir rüzgar ve ardından Notus adı verilen tekil bir rüzgar gelmelidir, bunlar doğudan ve güneyden şiddetle eseceklerdir, hareketleri dindiğinde, havadan su hasıl olduğu vakit, cesaretle güvenebilirsin ki ruhsal olandan cismani olan meydana gelecektir ve dört mevsim boyunca uzanan sayı, yedi gezegen hükmünü icra ettikten sonra dördüncü felekte hakim olacak, sarayın en alt katında seyrini tamamlayıp en yüce sınavı bekleyecektir, işte o vakit salıverilmiş o iki kişi üçüncüyü alt edip tüketecektir.
Tam da bu noktada üstatlığımızın (magisterium) ilmi pek gereklidir,
Zira sanat zenginlik doğuracaksa ve terazi uygunsuz ağırlıklarla hileli kılınmayacaksa, ayrıştırma ve birleştirmenin doğru biçimde yapılması şarttır, niyetimizin sarp kayalığı şudur ki, sana hakikatiyle bildirdiğim üzere, bu bahsi yapay felek vasıtasıyla, hava ve toprak ile, hakiki su ve hissedilir ateşle, meşru ağırlığın tayininde hiçbir noksan olmaksızın nihayete erdirmekle yükümlüsün.
Yedinci Anahtar
Doğal sıcaklık insanın hayatını korur,
Zira doğal sıcaklık çekilirse, hayat sona erer,
Doğal ateş, şayet ölçülü kullanılırsa, soğuğa karşı korur, fazlalığı ise yıkıma yol açar, Güneş'in cismani olarak tözüyle toprağa dokunması elzem değildir, ancak yere çarptıklarında yansıma yoluyla daha da güçlenen ışınları vasıtasıyla uzaktan tesirini göstermesi kafidir,
Zira bu vasıtalarla kudretinin görevini ifa etmeye ve pişirme (concoctio) yoluyla her şeyi olgunlaştırmaya gücü yeter,
Zira havanın mesafesi sayesinde güneş ışınları belirli bir ılıklığa getirilir, böylece ateş havanın vasıtasıyla, havanın da ateş vasıtasıyla iş görmesi mümkün olur.
Toprak su olmadan hiçbir şey üretemez ve buna karşılık su da toprak olmadan hiçbir şeyi harekete geçiremez,
Nitekim toprak ve su meyve vermek için birbirinin yardımına nasıl muhtaçsa, aynı şekilde ateş havasız ve hava da ateşsiz hiçbir surette var olamaz,
Zira ateş havasız hayata malik olamaz ve hava da ateş olmaksızın kendi sıcaklığını ve kuruluğunu sağlayamaz.
Asma, son olgunlaşma devresinde Güneş'in ışınlarına ve sıcaklığına, ilkbaharın başlangıcındakinden daha fazla ihtiyaç duyar.
Güneş sonbaharda tesirini hakkıyla gösterirse, asma usaresini, sıcaklık noksanlığı sebebiyle güneş ışınlarından mahrum kaldığı zamankinden çok daha iyi ve kuvvetli sunar.
Kışın halk her şeyin ölmüş olduğunu zanneder, zira soğuk toprağı büzüştürmüştür, öyle ki oradan hiçbir şey yeşerip büyüyemez, fakat ilkbahar kendini gösterip Güneş'in yükselişiyle soğuk azaldığında, her şey hayata geri çağrılır, ağaçlar ve otlar canlanır ve dondurucu kıştan kaçmış olan sürüngen hayvancıklar yeryüzünün mağaralarından ve inlerinden dışarı sürünür, bütün nebatat kendinden yeni bir koku saçar ve onların müstesna faaliyeti çiçeklerin güzel, sevimli ve türlü renkleriyle aşikar olur, ardından yaz mevsimi bereketle ilerler, öyle ki bu neviden çiçekçiklerden her cinsin meyvesi hasıl olur, bunlar için doğa vasıtasıyla böylesi bir nizama hudut tayin etmiş olan Yaradan'a haklı olarak şükretmelisin.
Yıl yıldan sonra böylece işler, ta ki alem Kendi Mimarı tarafından yeniden yıkılana ve yeryüzünü mesken tutanlar Tanrı'nın yüceltilmesiyle yükseltilene dek, o vakit bütün dünyevi doğa işlemeyi bırakacak ve onun yerine ebedi olan semavi doğa ikamet edecektir.
Güneş kış gündönümünde (bruma) seyrini bizden uzakta icra ettiğinde, derin karı eritemez, lakin yazın bize daha fazla yaklaştığında, hava daha ateşli ve kuvvetli hale gelir, öyle ki kar eriyerek suya dönüşür ve kendini tüketir, zira zayıf olan daha güçlü olana boyun eğmek zorunda kalır ve daha güçlü olan zayıfa hükmeder.
İşte bu üstatlıkta da ateşin idaresi öyle gözetilmelidir ki, nemli akışkan erkenden kurumasın ve bilgelerin toprağı pek çabuk eriyip çözünmesin, aksi takdirde sularındaki şifalı balıklardan akrepler türetirsin,
Lakin şayet emeğinin hakiki bir yöneticisi olmayı arzuluyorsan, başlangıçta Ruh'un üzerinde dalgalandığı ruhani suyu al ve istihkamın kapısını ardına kadar kapat, zira semavi şehir o andan itibaren dünyevi düşmanlarca kuşatılacaktır.
Ve senin gökyüzün üç tahkimat ve surla kuvvetle korunmalıdır, öyle ki çok iyi tahkim edilmiş tek bir kapıdan gayrı hiçbir giriş bulunmasın, ardından bütün bunlar tamamlandığında, bilgeliğin ışığını yak ve kayıp drahmiyi ara, kafi gelecek miktarda aydınlık ver, zira bilmelisin ki, sürüngen canlılar ve kurtlar kendi nitelikleri icabı soğuk ve nemli toprakta barınırlar,
İnsanın meskeni ise yeryüzünün üzerinde, ılımlı ve dengeli bir tabiatta tanzim edilmiştir,
Meleki ruhlar ise dünyevi bir bedene değil, meleki bir bedene sahip olduklarından ve insan gibi günahlarla kirlenmiş ete tabi bulunmadıklarından, daha üstün bir mertebeye yerleştirilmişlerdir, öyle ki hem en yüce hem de en alçak mertebede ateşe ve soğuğa hiçbir engel olmaksızın eşit derecede tahammül edebilirler, insan da arındıktan sonra bu hususta semavi ruhlarla eşit kılınacaktır, Tanrı ise göğü ve yeri yönetir ve her şeyi her şeyde var eder.
Şayet ruhumuzu layıkıyla gözetirsek, o vakit biz de nihayetinde Tanrı'nın evlatları ve mirasçıları kılınırız, şu an bizim için imkansız olanı kemale erdirmek üzere, fakat bütün su kurutulmadıkça ve gök ile yer tüm insanlarla birlikte ateşle yargılanmadıkça bu vuku bulamaz.
Sekizinci Anahtar
kendi çoğalmasını... başlangıçta çürüme (putrefactio) olmaksızın hiçbir üreme hasıl edemez, tarla tohumu ve bitkilere tabi olup onlara hasredilmiş olan her şey de çürüme olmaksızın çoğalamaz,
Dahası pek çok hayvancık ve kurtçuğa hayat bahşedilir, öyle ki safi çürümeden diriltici bir kuvvet ve tesir elde ederler, bu durum bütün harikaların ötesinde haklı olarak bir mucize sayılmalıdır, fakat böylesi diriltici bir çoğalma ve hayat nefesi ekseriyetle toprakta bulunduğundan ve diğer elementler vasıtasıyla ruhsal tohumla bu minvalde yürütüldüğünden, doğa buna bizzat cevaz vermiştir.
Bunun örneklerle gösterilmesi icap eder, köylünün zevcesi bunu gayet iyi bilir,
Zira ev idaresi için, içinden civcivin çıktığı yumurtanın çürümesi gerçekleşmedikçe hiçbir tavuk yetiştiremez.
Ekmek balın içine düşerse, onda karıncalar peydahlanır, bu da diğerlerinin yanında doğanın müstesna bir mucizesidir.
Çiftçi dahi fark eder ki, çürümüş etten insanlarda, atlarda ve diğer hayvanların bedenlerinde kurtçuklar peydah olur, nitekim cevizlerde, elmalarda, armutlarda ve benzerlerinde de örümcekler, kurtlar ve her ne varsa türer, zaten yalnızca çürümeden (putrefactio) hasıl olan kurtların türlü cins ve nevilerini kim sayabilir,
Aynı şeyi otlarda da görmek mümkündür, ısırgan ve benzeri nice muhtelif ot nevileri, böylesi bir otun evvelce hiç bitmediği yahut tohumunun düşmediği mahallerde biter, yalnızca çürümeden ileri gelir, bunun sebebi, toprağın o mahallerde bu semereler için hazırlanmış ve adeta gebe kalmış olmasıdır, zira semavi hususiyet yukarılardan ona nüfuz etmiş, böylece tohumu onun içinde ruhani olarak var etmiştir, bu tohum da toprak içinde kendi kendini çürütmüş ve unsurların işleyişi ve yardımıyla, tabiatın nev'ine uygun cismani maddeyi meydana getirmiştir,
Böylece yıldızlar, unsurlar ile birlikte evvelce asla var olmamış yeni bir tohum uyandırabilir, bu tohum daha sonra ardı sıra gelen çürüme vasıtasıyla çoğalabilecektir,
İnsana ise yeni bir tohum uyandırmak bahşedilmemiştir, zira unsurların işleyişi ve yıldızların cevheri, biçimlendirilmek üzere onun iktidarına verilmiş değildir,
Böylelikle türlü ot cinsleri dahi sırf çürümeden biter, lakin çiftçi bunları alışılageldik şeyler saydığından ve üzerinde daha fazla tefekkür etmeyip bu ilmin sebebini zihninde canlandıramadığından, avam katında bunlar adet hükmünü sürer, sen ise, avamdan bir kimsenin bilmesi gerekenden fazlasını bilmesi münasip düşen, daha geniş kelamı ve hükümleri kavrayıp çürümeden ileri gelen bu dirilişin, yeniden canlanışın ve üreyişin hangi vasıtayla ve neden hasıl olduğunu, bunu bir alışkanlık kabilinden değil, hakiki bir tabiat araştırmacısı olarak öğrenesin,
Zira hülasa, her hayat çürüme yoluyla başlar ve husule gelir,
Her bir unsur kendi içinde bozulmasını ve sırasıyla üremesini barındırır,
Zira bu sanatın talibi emin olsun ve pek sağlam bir temelden bilsin ki, her bir unsurda diğer üçü gizlidir,
Çünkü hava kendi içinde ateşi, suyu ve toprağı barındırır, bu her ne kadar akıl almaz görünse de hakikatin ta kendisidir, aynı şekilde ateş de havayı, suyu ve toprağı içinde tutar, aksi halde hiçbir şey üretemezdi,
Su da toprağa, havaya ve ateşe ortaktır, aksi halde hiçbir üreme takip edemezdi, her ne kadar bu unsurlar birbirine karışmış olsa da, her bir unsurun ayrı ayrı durduğu kabul edilmeksizin,
Bütün bunlar unsurların ayrıştırılmasındaki damıtma yoluyla bulunur,
Cahil olup da sözlerimin kuru lakırdıdan ibaret ve asla hakikat olmadığını söylemeyesin diye bunu sana muteber bir bürhan ile göstermek üzere, unsurların ayrıştırılmasını araştırması ve unsurların taksimini kavraması önüne vazife konan sana bildiririm ki, toprağın damıtılmasında evvela hava en zahmetsiz şekilde geçer, ardından kesin bir süreklilikle su unsuru öne düşer, ateş havada gizlidir, zira her ikisi de ruhani cevherdedir ve birbirlerini hayret verici şekilde severler, dipte ise içinde kıymetlilik tuzu (sal) bulunan toprak kalır,
Suyun damıtılmasında evvela ateşli hava ilerler, ardından su gelir ve toprak bedeni dipte kalır, ateş unsuru, şayet ateşin, suyun ve toprağın özütlenmesiyle görünmez cevhere irca edilirse, her biri kendi başına çekip çıkarılabilir, aynı şekilde hava da geriye kalan üç unsurda meskundur, zira bunların hiçbiri havadan mahrum kalamaz,
Toprak hava olmaksızın bir hiçtir ve hiçbir şey husule getiremez, ateş hava olmaksızın yanmaz ve hayata malik olamaz, su hava olmadan hiçbir semere veremez, dahası hava tabii bir hararet bulunmadıkça hiçbir şeyi tüketip bitiremez ve ıslaklığı kurutamaz, mademki havada hararet ve sıcaklık bulunur, o halde ateş unsuru muhakkak havada mevcut olacaktır,
Zira sıcak ve kuru olan her şey ateşli cevhere aittir, bundan ötürü bir unsur diğerinden vazgeçemez, aksine bütün şeylerin üremesinde dört unsurun karışımı daima bulunur, bunun aksini iddia eden ise tabiatın sırlarını hiçbir veçhile anlamaz ve onların hususiyetlerini araştırmamıştır,
Bilesin ki, bir şey şayet çürüme vasıtasıyla doğacaksa, bunun şu veçhile vuku bulması zaruridir,
Toprak, gizli ve hapsolmuş nem vasıtasıyla bir bozulmaya yahut yıkıma uğratılır, bu ise çürümenin başlangıcıdır, zira nem, yani su unsuru olmaksızın hiçbir hakiki çürüme vuku bulamaz, şayet çürümeden bir üreme husule gelecekse, bunun ateş unsuru gibi sıcak bir hususiyetle tutuşturulup meydana çıkarılması icap eder, zira tabii hararet olmaksızın hiçbir doğum vuku bulamaz, şayet üreyen şey hayat bahşeden bir hareket durumu kazanacaksa, bu havadan gayrı gerçekleşemez, şayet hava buna iştirak etmeyip kendi vazifesini icra etmeseydi, o vakit üremenin husule geldiği ilk bileşim ve cevher, hava noksanlığı sebebiyle kendi içinde boğulup helak olurdu, bundan ötürü açıkça anlaşılır ve kati surette ispat olunur ki, kamilen üreyen hiçbir şey dört unsurun hizmetinden mahrum kalamaz ve her bir unsur daima diğerinde kendi işleyişini ve hayatını izhar eder, böylece çürüme yoluyla aşikar kılar,
Zira o olmaksızın ne bu devirde ne de gelecekte hiçbir şey gün yüzüne çıkamaz,
Her canlı ve kamil üreme ve dirilme için dört unsurun kamilen zaruri olduğu hakikatine gelince, bilesin ki, ilk insan Adem yüce Yaratıcı tarafından toprak balçığından şekillendirildiğinde, Tanrı ona ruh üfleyene dek onda hissedilir hiçbir hayat hareketi zuhur etmemişti, o vakit toprak balçığına diriltici bir kudret bahşedildi, toprakta tuz, yani beden vardı, üflenen hava ise cıva (mercurius), yani ruh idi, bu üfleme vasıtasıyla hava ona hakiki ve mutedil bir hararet veriyordu, bu da kükürt (sulphur), yani ateş idi, o vakit Adem kımıldadı ve onda diriltici bir canın bulunduğunu böylesi bir hareketle aşikar etti, zira ateş havasız var olamaz ve bilmukabele hiçbir hava da ateşsiz bulunamaz,
Su toprağa karışmıştı, zira şayet hayat takip edecekse, bunların eşit bir karışım ahengi içinde bir arada bulunması zaruridir,
Böylece Adem evvela topraktan, sudan, havadan, ateşten, candan, ruhtan ve bedenden, nihayet cıvadan, kükürtten ve tuzdan çıkarılmış, terkip edilmiş ve yaratılmıştır,
Aynı veçhile ilk kadın, hepimizin anası Havva da bunlara ortaktır, zira kendisi Adem’den doğmuştur,
Böylelikle Havva Adem’den var olmuş ve inşa edilmiştir, bunu iyi bilesin, yeniden çürümeye dönecek olursak, üstatlığın aşığı ve felsefeye gönül vermiş kimse bilsin ki, aynı kıyasla hiçbir madeni tohum, kendi başına, yalnızca yabancı bir ilave yahut karışım olmaksızın kamil bir çürümeye irca edilmedikçe işleyemez ve kendini çoğaltamaz, nitekim nebatat ve hayvanat tohumları da beyan edildiği üzere çürüme olmaksızın çoğalma husule getiremez, madenler hakkında da bunu böyle anlayasın ki, çürüme unsurların inayetiyle kamil işleyişine ermelidir, unsurların bizzat tohum olduğu manasına gelmez bu, zira tarafımdan kafi derecede açıklanmıştır, lakin semavi, feleki ve unsuri cevher vasıtasıyla cisim dışına çıkarılmış ve gayricismani kılınmış madeni tohumun, unsurlar vasıtasıyla böylesi bir çürüme ve bozulmaya sevk edilmesi icap eder,
Şunu da kaydet ki, şarap kendinde uçucu bir ruha maliktir,
Zira onun damıtılmasında ruh evvela geçer, balgam ise sonradan gelir, lakin uzun süren bir hararetle sirkeye dönüştürüldüğü anda, ruhu evvelki gibi uçucu olmaz, zira sirkenin damıtılmasında evvela su yahut sululuk çıkar, ruh ise en son gelir,
Her ne kadar gözün gördüğü madde, evvelce kapta bulunanla aynı olsa da, bambaşka bir hususiyete maliktir, zira artık şarap değil, sürekli hararetin çürütmesiyle başkalaşmış ve sirke olmuştur, şarapla yahut onun ruhuyla özütlenip deveran ettirilen her şey, sirke ile çekilip çıkarılandan büsbütün farklı bir hususiyete ve işleyişe sahip olur, nitekim şayet antimon camı (vitrum antimonii) şarap yahut şarap ruhuyla özütlenirse, pek çok ishale ve kusmaya sebebiyet verir, çünkü henüz zehirdir ve zehirliliği henüz giderilmemiş yahut söndürülmemiştir, şayet antimon camı iyi damıtılmış sirke ile özütlenirse, koyu renkli nefis bir özüt verir, o vakit sirke Meryem banyosu (balneum Mariae) vasıtasıyla çekilip geriye kalan toz alelade suyun mükerrer damıtmalarıyla iyice yıkanıp bütün sirke tadı uzaklaştırıldığında, artık hiçbir ishale sebep olmayan tatlı bir toz elde edilir, bilakis istimal edilecek en nefis deva olur ki, hayret verici marifetler gösterir ve hekimliğin mucizesi sayılmayı hak eder.
Bu harika toz nemli bir yerde sıvıya dönüşür, cerrahide acı vermeksizin pek çok yarar sağlar, bu hususta bu kadarı kâfidir.
Ve bu sözün neticesi olarak şu mühim meseleye dikkat edilmelidir, yaşamı yıldızlar vasıtasıyla korunan ve dört unsur (elementum) tarafından beslenen semavi mahluk ölmeli ve ardından çürümelidir, bu vuku bulursa, yıldızlar bu vazifeyle yükümlü olan unsurların aracıları vasıtasıyla çürüyen bedenlere yeniden hayat bağışlayacaktır, öyle ki gök kubbenin (firmamentum) en yüksek katında mesken tutacak semavi bir varlık bundan neşet etsin, bu kemale erdiğinde, dünyevi olanın semavi beden ve hayat ile birlikte kabul edildiğini ve dünyevi bedenin semavi bir cevhere dönüştürüldüğünü göreceksin.
IX. Anahtar
Semavi gezegenlerin en yücesi olan ve Satürn diye adlandırılan, bizim üstatlığımızda (magisterium) en değersiz itibara sahiptir, bununla birlikte tüm sanatın başlıca anahtarıdır, lakin en alt mertebeye yerleştirilmiş ve sanatımızda en az kıymet verilen olarak kabul edilir, her ne kadar hızlı bir uçuşla tüm ışıkların üzerindeki en yüksek zirveye yükselmiş olsa da, yine de kanatlarının kesilmesiyle tüm aydınlanmaların en düşüğüne indirilmeli ve bozunma yoluyla ıslaha doğru ilerletilmelidir, ta ki siyah beyaza ve beyaz kırmızıya dönüşsün ve diğer gezegenler de tüm dünyanın renklerinin seyrinden geçerek İlyas Peygamber'in kendi renginin taşkın zenginliğine varsın, ve işte böyle diyorum, Satürn tüm dünyanın nazarında en değersiz görünse bile, yine de kendi içinde öyle bir kudret ve tesire sahiptir ki, şayet onun ölçünün ötesinde hissedilmez bir soğukluk olan kıymetli özü akıp giden ateşli madeni bedene yöneltilirse, onun akıcı canlılığı giderilebilir ve bizzat Satürn gibi, fakat çok daha büyük bir sebatta işlenebilir bir bedene dönüştürülebilir, bu dönüşüm kökenini, başlangıcını ve sonunu cıvadan, kükürtten ve tuzdan alır.
Bu durum pek çok kimseye anlaşılması güç görünecektir, nitekim öyledir, fakat madde değersiz olduğundan, dünyada efendileri kölelerden ayırt etmek üzere eşitsiz mertebelerin kalması için zihnin keskin ve yüksek olması icap eder.
Satürn'den, hazırlık ve sanat yoluyla meydana getirilen siyah, kül rengi, beyaz, sarı ve kırmızı gibi ve bunların haricinde buradan neşet eden karışık renkler olmak üzere türlü türlü renkler peyda olur.
Böylece tüm bilgelerin maddesi de, o büyük taş mükemmelliğin belirli bir hedefine yücelmeden (exaltatio) evvel çeşitli renklerden geçecektir.
Zira ateşe girişin her yeni kapısı açıldığında, buradan mükâfat olarak yeni bir kılık ve elbise çeşidi bahşedilir, ta ki o yoksul kendi zenginliğini elde edip bir başkasının ödüncüne muhtaç olmayana dek.
Asil Venüs kendi mülküne sahip olduğunda, saray adeti uyarınca vazifeleri usulünce dağıtır, muhteşem bir ihtişamla görünür ve Musiki onun önünde, üzerinde yeşil kaftanlar içinde fevkalade güzel Merhamet'in (Charitas) tasvir edildiği kırmızı renkte alımlı bir sancak taşır, ve sarayına Satürn nazır olarak tayin edilmiştir, o vazifesini icra ederken Astronomi onun önünde, üzerinde sarı ve kırmızı giysili İman'ın (Fides) resmedildiği siyah bir sancak taşır.
Jüpiter asasıyla mareşallik görevini ifa eder ve Retorik onun için, üzerinde parlak renklerle bezenmiş Ümit'in (Spes) resmedildiği kül rengi bir sancak taşır.
Mars tüm savaş işlerini bilir ve ateşli bir hararetle hükümranlığı yürütür, ve Geometri onun önünde, üzerinde kırmızı kumaş kuşanmış Cesaret'in (Fortitudo) görüldüğü kan kırmızısı bir perde tutar.
Merkür başbakanlık vazifesini deruhte eder ve Aritmetik onun önünde, üzerinde Ölçülülük'ün (Temperantia) hayret verici renklerle resmedildiği her renkten bir sancak taşır.
Güneş krallığın vekilidir, ve Gramer onun önünde, üzerinde Adalet'in (Iustitia) altın libas içinde resmedildiği sarı bir sancak taşır, bu vekil, kendi krallığında daha fazla kudrete sahip olsa da, yine de Kraliçe Venüs onu hadsiz hesapsız parlaklığıyla kör etmiş ve alt etmiştir.
Ay da o vakit görünür ve Diyalektik onun önünde, üzerinde İhtiyat'ın (Prudentia) gök rengiyle resmedildiği gümüşi parıldayan bir örtü taşır.
Ve Ay'ın zevcesi öldüğü için, vazifeyi gelecekte Kraliçe Venüs'ün hüküm sürmesine izin vermemek üzere bizzat kendi üzerine almıştır.
Zira idare sebebiyle onunla akit yapmıştır, o vakit başbakan yeni bir nizam kurulsun ve ikisi birlikte Kraliçeye hükmetsinler diye ona yardım edecektir, anla ki, içlerinden en hayırlısı en yüksek hükümranlığı elde edene dek ve ilk analarına has olan en iyi ve en metin renkle, yaratılışın ahengi, muhabbet ve kan bağı ile zaferi kazanana kadar, bir gezegen diğerini kendi hükmünden, vazifesinden, mülkünden ve iktidarından sürmeli ve uzaklaştırmalıdır.
Zira eski dünya geçip gitti ve yerine yenisi kazanıldı, gezegenlerden biri diğerini ruhaniyetle tüketti, öyle ki geriye diğerlerinin besiniyle yalnızca en güçlüleri kaldı, ikisi ve üçü bir tek olan tarafından mağlup edildi.
Bütün bunlardan nihai netice olarak idrak edesin ki, semavi Teraziyi, Koç'u, Boğa'yı, Yengeç'i, Akrep'i ve Oğlak'ı öne sürmelisin, terazinin diğer tarafına İkizler'i, Yay'ı, Kova'yı, Balık'ı ve Başak'ı koyasın, sonra altın aslanın Başak'ın kucağına sıçramasını sağla, böylece terazinin o kefesi üstün gelecek ve ağırlıkta diğer tarafa galebe çalacaktır, o vakit göğün on iki burcu Ülker (Pleiades) yıldızlarıyla karşıtlığa (oppositio) gelsin, ve böylece dünyanın tüm renklerinin tamamlanmasının ardından nihayet kavuşum (coniunctio) ve birlik hasıl olacaktır, öyle ki en büyük olan en küçük olanda ve en küçük olan en büyük olanda birleşsin.
Dursaydı tüm cihanın tabiatı Yalnızca tek bir surette, Sanatla başka bir şey vücut bulmasaydı, Hiçbir mucize bulunmazdı o vakit felekte, Tabiatın da gösterilmesine kalmazdı hacet, Bunun için Tanrı'ya edilsin sonsuz hamdüsenâ.
X. Anahtar
Benim tarafımdan ve benden çok önce işlenmiş olan taşımızda tüm unsurlar, tüm madeni ve metalik suretler, hatta tüm dünyanın bütün nitelikleri ve özellikleri ihtiva edilir.
Zira onda en büyük ve en kuvvetli hararet bulunmalıdır, nitekim onun büyük içsel ateşi vasıtasıyla Satürn'ün soğuk bedeni ısınır ve bu tutuşmayla en iyi altına dönüşür.
Onda en büyük soğukluk da görülmelidir, zira onun kavuşumuyla Venüs'ün pek hararetli derecesi ılıtılır ve canlı cıva pıhtılaşır (coagulatio) ve aynı şekilde kendi sertleşmesiyle en iyi, sabit altına döner, bunun sebebi, büyük taşımızın maddesinin tüm bu özelliklerinin tabiat tarafından zerk edilmiş olmasıdır, bu özellikler en yüksek kemale erene dek ateşin dereceleriyle pişirilir ve olgunlaştırılır, bu da Sicilya'daki Etna Dağı yangınından sönmedikçe ve kuzey ötesindeki en yüksek dağlarda, ki bu yere Filictum da denilebilir, artık hiçbir soğuk kalmadıkça gerçekleşemez.
Tüm ağaç meyveleri olgunlaşmadan koparılırlarsa faydasız ve hamdırlar, onlardan gereğince istifade edilemez, nitekim çömlekçi de eserlerini ateşle kâfi derecede yakıp pişirmezse, ateş tarafından yeterince olgunlaştırılmadıklarından kullanıma elverişsiz olurlar.
Bu minvalde iksirimiz (elixir) hususunda da dikkat edilmeli ve ona gereken vaktin verilmesi, sahtelikle itham edilip değersiz sayılmasın diye o vakitten evvel iyiliğinden bir şey eksiltilmemesi özenle göz önünde bulundurulmalıdır, zira çiçekler koparılırsa buradan hiçbir meyvenin yetişemeyeceği kolayca anlaşılır.
Bu sebeple acele etmek üstatlığa yakışmaz, zira pek acele eden bu sanatta nadiren iyi bir şey ortaya koyar, fakat acele etmekle kemale ermekten ziyade bozulma meydana gelir.
Bu yüzden hakikat arayıcısı vaktinden evvel bir şeyi çıkarıp koparmak üzere aşırı arzusunun kendisini ayartmasına izin vermesin, ta ki elma elinden düşüp avucunda saptan başka bir şey kalmasın, zira hakikatte, taşımız yeterince olgunlaştırılmazsa olgun bir iş de icra edemez.
Maddenin çözülmesi hamamda olur ve çürüme (putrefactio) vasıtasıyla birleşir, külde çiçekler verir, kum vasıtasıyla tüm lüzumsuz nemler kurutulur.
Ateşin diri alevi ise sabitleme (fixatio) ile birlikte kusursuz bir olgunlaşma husule getirir, bu durum Meryem Hamamı'nın, at gübresinin, külün ve kumun sırasıyla gerekli olduğu veya kullanılması icap ettiği anlamına gelmez, bilakis ateşin derecelerinin ve rejiminin bu usulle tamamlanması içindir, zira taş, dumanlar ve buharlar yok olana, hürmet libası en büyük parlaklıkla görünene ve göğün en altında bir yerde durup akışında sabitlenene kadar boş, üç kat tahkim edilmiş fırında muhkemce kilitlenip kapatılır ve aralıksız ateşle pişirilir, ve Kral'ın kolları artık yukarı kaldırılamaz olduğunda dünyanın hakimiyeti ele geçirilmiştir, zira Kral ebedi sebatta yaratılmıştır, gayrı ona hiçbir tehlike zarar vermeyecektir, yenilmez hale geldiğinde, işte bu minvalde söylerim,
Toprağın kendi öz suyunda çözündüğünde, suyu gereken ateşle tamamen kurut, o vakit hava yeni bir hayat üfleyecektir, bu hayat cisimleştiğinde, haklı olarak dünyanın büyük taşından başka hiçbir şeyin sahip olamayacağı bir maddeye sahip olacaksın, o ki insan ve maden bedenlerine bir ruh gibi nüfuz eder, eksiksiz bir evrensel devadır, zira kötüyü kovar, iyiyi muhafaza eder, kötünün iyiyle ıslah edildiği bir düzeltmedir.
Rengi şeffaf bir kırmızlıktan erguvani renge, yakuttan lal taşı rengine döner, ağırlıkça pek kudretli ve son derece ağırdır. Her kim bu taşa erişirse, böylesi semavi bir melhem için her yaratılmışın yüce Yaratıcısına şükretsin, bu sefalet vadisinde bu fani hayatın idamesi için onu kullanmak ve bundan sonra diğer dünyada ebedi saadete ermek üzere hem kendisi hem de yakını için O'na dua etsin. Telif edilemez lütfu ve inayeti için Tanrı ezelden ebede yüceltilsin, Âmin.
On Birinci Anahtar
Büyük taşımızın çoğaltılmasına dair on birinci anahtarı sana bir mesel yoluyla sunacak ve bu suretle aşikâr edeceğim. Doğuya doğru, zenginliği pek bol ve her türlü hayırda üstün olan, Orpheus adında bir Altın Mahmuzlu Şövalye yaşardı, bu zat öz ve özbeöz kız kardeşi Euridice'yi kendine eş olarak seçip almıştı, lakin ondan hiç evlat sahibi olamayınca ve bunu kız kardeşini zevce edinmiş olmanın günahına yorarak, kendisine inayet bahşetmesi ve yakarışına icabet etmesi için yüce Tanrı'ya durmaksızın dua edip adaklar sundu. Günün birinde derin bir uykuya dalıp gömülmüşken, rüyasında Phoebus adında kanatlı bir adam yanına yaklaşıp pek sıcak olan ayaklarına dokundu ve şöyle dedi, Ey soylu kahraman, nice krallıkları ve vilayetleri, nice şehirleri ve diyarları gezdikten, engin denizlerde nice tehlikelere göğüs gerdikten, savaşta şövalyelik mertebesine kabul edilecek kadar gayret gösterip ikili dövüşlerde ve turnuvalarda nice kargıları kırarak ve muhterem kadınlar meclisinden sıklıkla iltifat görerek bu şerefi her şeyin üzerinde hak ettikten sonra, göklerdeki Baba dualarının katında kabul gördüğünü sana bildirmemi emretti.
Bu sebeple kendi sağ yanından kan ve zevcenin sol yanından kan almalısın, bir de babana ve annene bizzat kalplerinde gizlenmiş olan kanı almalısın, bu kan tabii hukuk gereğince en azından çifttir ve buna rağmen tek bir kandır.
Bunları bir araya getir ve hikmetin yedi üstadının küresine yeniden girmelerini sağla, orada iyice kapatılsınlar, o vakit doğan en kudretli varlık kendi etiyle beslenir ve kendi şeref kanıyla tazelenir, eğer bunu usulünce yaparsan, kendi bedeninden doğmuş kalabalık bir zürriyet ve aziz mirasçılar bırakırsın, lakin bilmelisin ki son tohum, başlangıçta kendisinden var edildiğin ilk tohumun gibi, vaktin sekizinci dönüşümünde kendi devrini tamamlayacaktır, eğer bunu sıkça yapar ve daima yeniden başlarsan, evlatların evlatlarını görürsün, öyle ki büyük dünya küçüğün neslinden tamamen dolar ve Yaratıcının semavi krallığına bolca sahip olunabilir. Söz bitince Phoebus yeniden uçup gitti, şövalye uykusundan uyanıp yatağından kalktı, bütün bunları emredildiği gibi yerine getirdiğinde, yalnızca her niyetinde hayırlı bir netice görmekle kalmadı, Tanrı ona ve zevcesine, babalarının vasiyetiyle anılmaya değer bir ada sahip olan birçok evlat da bahşetti, böylece şövalyelik payesinin şerefi o ailede zenginliklerle birlikte kesintisiz sürüp gitti.
İmdi, ey öğretinin evladı, eğer basiretliysen başka bir izaha muhtaç değilsin, şayet kavrayışın noksan kalırsa bunu bana değil, kendi bilgisizliğine yükle.
Zira bu kilidi daha fazla açmam bana yasaklanmıştır, buna uymak ve buyruğa boyun eğmekle mükellefim.
Kadir-i Mutlak'ın bağışta bulunmak istediği kimse içinse bu yeterince açık ve berrak yazılmıştır, hatta inanılmayacak kadar yüce bir tarzda yazılmıştır.
Zira bütün bu fiili, seleflerimin yaptığı gibi ve hatta onlardan daha açık bir biçimde, mecazi ve felsefi usule uygun olarak tarif ettim, nitekim hiçbir şeyi gizlemedim, şayet gözlerindeki perdeyi kaldırırsan, pek çoğunun aradığı ve pek azının bulduğu o şeyi bulacaksın.
Zira madde baştan sona kendi adıyla zikredilmiş, başlangıç, orta ve son ile birlikte gösterilmiştir.
On İkinci Anahtar
Kılıcını kullanmayı bilmeyen savaşçı ne faydalıdır ne de hünerlidir, zira onun yararının tatbikini hakkıyla öğrenmemiştir, kılıç kullanmada ondan daha mahir olan bir başkası onunla dövüşe girdiğinde, kifayetsiz olan diğeri tarafından kötü şekilde cezalandırılır.
Üstatlığı hakkıyla kavrayan ise zafere erişir. Böylece her kim Kadir-i Mutlak Tanrı'nın lütfuyla bir tentür (tinctura) elde eder de onu tatbik etmeyi bilmezse, kılıcını hiçbir surette kullanmayı bilmeyen savaşçı hakkında anlatılanlar onun da başına gelir.
Mademki bu on ikinci ve son anahtarım kitabımın tamamlanması için sunulmuştur, seni daha fazla meselli ya da mecazi sözlerle oyalamayacak, bilakis bu anahtarı tentürün en kâmil ve gerçek usulüyle eksiksiz olarak açacağım, bu sebeple öğretimi dikkatle dinle.
Bütün bilgelerin devası ve taşı hakiki bakire sütünden yapılıp kusursuzca hazırlandığında, ondan bir cüz, antimon (antimonium) ile eritilip saflaştırılmış en iyi ve en saf altından üç cüz al, bunu mümkün olduğunca ince yapraklar haline getir, bunları madenlerin eritildiği bir potaya birlikte koy, ilkin on iki saat boyunca hafif ateş ver, ardından kesintisiz üç gün ve üç gece eriyik halde dursun, o vakit saflaştırılmış altın ve taş, son derece latif, ruhani ve nüfuz edici bir tabiata sahip saf bir deva haline gelmiş olur, zira altının mayası olmadan taş iş göremez veya boyama gücünü icra edemez.
Zira pek latif ve nüfuz edicidir, şayet kendi benzeri olan maya ile mayalanır ve birleşirse, o vakit hazırlanan tentür diğerlerine tesir etme kabiliyetini kazanır.
Bundan sonra, şayet boyamak istersen, hazırlanmış mayadan bir cüz alıp eritilmiş madenin bin cüzüne kat, o vakit en yüce hakikat ve inançla bil ki yalnızca o maden iyi ve sabit altına dönüşecektir, zira bir beden diğerini yakalar ve her ne kadar kendisine benzemese de, ona eklenen güç ve kudret vesilesiyle benzer benzerinden neşet ettiği için onunla aynı kılınmaya zorlanır.
Her kim bunu vasıta olarak kullanırsa, ona bütün kesinlik zahir olur, sarayın girişleri nihayette kendi çıkışına sahiptir ve bu letafet hiçbir mahluk ile kıyaslanamaz, zira bu dünyada Güneş altında tabii yolla ve kökenle var olabilen her şeye, her şeyin içinde sahiptir.
Ey ilk başlangıcın başlangıcı, sonu gözet, Ey son gayenin sonu, başlangıca nazar eyle. Ve aradaki vasıta sizlere sadakatle emanet olsun, o vakit Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, ruh, can ve beden bakımından neye muhtaç iseniz sizlere bahşedecektir.
Filozof Taşının İlk Maddesi (Prima Materia) Üzerine
Bir taş bulunur ki pahalı değildir, Ondan uçucu ateş çekilip çıkarılır, Taşın kendisi bundan hâsıl olmuştur, Beyaz ve kırmızıdan mürekkeptir, Bir taştır, lakin pek de taş sayılmaz, Onun içinde yalnızca tabiat iş görür, Ondan fışkıran bir pınar, Sabit babasını sulara gömer, Onu her iki bedeniyle birlikte yutar, Tâ ki ruhu ona geri verilene dek. Ve uçucu anne, kendi benzeri olarak, Kendi hükümranlığında var olsun, O bizzat erdem ve kudret ile, Daha büyük kuvvetler devşirdi, Yaşça Güneş'i aşar, Uçucu annesi hazırlanır, Böylece nihayet Vulcanus vasıtasıyla, Baba ruhtan doğar. Beden, can ve ruh iki şeyde mevcuttur, Bütün mesele bunlardan neşet eder, Birden neşet eder ve tek bir şeydir. Uçucu ile sabiti bir arada bağla. İkidir ve üçtür, lakin sadece birdir. Anlamıyorsan, hiçbir şey elde edemezsin. Adam bir banyoda oturmaktaydı, Orada Venüs kendi benzerini bulurdu, Bunu yaşlı Ejderha hazırlamıştı, Kuvvetlerini kaybettiği vakit, İşte budur, der filozof, Cinsinden doğmuş olan cıva (mercurius), Daha fazla bir şey demeyeceğim, zira adı anılmıştır, Ne mutlu bunu hakikatiyle kavrayana, Onun üzerinde çalış ve yılgınlığa kapılma, Netice işi tasdik eder.
Kadimlerin Büyük Taşı Üzerine Açık ve Berrak Tekrar
Benedikten Tarikatı'ndan Keşiş Basilius Valentinus'un, Kadimlerin Büyük Taşı Üzerine Kitabına Dair.
Ben, Benedikten Tarikatı'ndan Keşiş Basilius Valentinus, hakiki bilgelerin hayatlarını pek uzun bir zamana yaydıkları en eski hazinenin nasıl elde edilmesi gerektiğini felsefi tarzda, kadimlerin usulünce açığa vurduğum bir risaleyi daha önce kaleme almıştım.
Gizlideki her şeyin kendisine ayan olduğu göklerdeki En Yüce Olan'ın huzurunda vicdanımın şehadet etmesi gerektiği üzere, hakikatin kendisini sergilemekten başka bir şey yazmamış olsam da, öyle ki anlayış sahipleri artık başka hiçbir ışığa ihtiyaç duymasınlar, zira kendilerine daha önce yazılmış olan ve on iki anahtarın tatbikatıyla teyit ve tasdik edilen kuramım fazlasıyla kafi gelmeliydi, yine de uykusuzlukların tedirginliği, boş düşünceler vasıtasıyla beni öyle bir noktaya getirdi ki, daha önce yazdığım risalemi daha kısa bir yoldan göstermeyi üstlendim, adeta ortada yanan bir ışığı temizledim, ta ki aranan hikmetin her aşığı arzusunu tamamlamak için daha fazla parlaklığa ve aydınlığa sahip olsun.
Pek çokları bunun haddinden fazla açık edildiğini ve bu yüzden birçok günahın yükünü üzerime aldığımı düşünecek olsa da, herkes bilsin ki dik başlı olanlar için aradıklarını bulmak hayli zor olacaktır.
Seçilmiş olanlar içinse açık ve kolaydır. Bu nedenle, ey hakikat yolcusu, sözlerime kulak ver, o vakit sanata giden gerçek yolu bulacaksın.
Ölümümden ve bedenimin yeniden dirilişinden sonra bizzat tanıklık etmek isteyeceğim şeylerden gayrısını yazmadım.
Daha kısa yolu ise takip eden anlatıdan sadakatle ve yalın bir şekilde anlayacaksın, zira benim sözlerim sadelik üzerine kuruludur ve hiçbir laf kalabalığına dayanmaz.
Bütün şeylerin üç özden meydana geldiğini ve birleştiğini zikrettim ve belirttim, şüphesiz bunlar cıva (mercurius), kükürt (sulphur) ve tuzdur (sal), öğrettiğim şey de hakikattir.
Bununla birlikte bilmelisin ki taş, birden, ikiden, üçten, dörtten ve beşten hasıl olur. Beşten, yani kendi cevherinin beşinci özünden (quinta essentia), dörtten, bunlardan dört unsur anlaşılır, üçten, bunlar şeylerin üç ilkesidir, ikiden, nitekim cıva cevheri ikilidir, birden, yani:
İlk yaratılışın "olsun" (fiat) kelamından fışkıran bütün şeylerin ilk varlığı (ens primum).
Bütün bu sözlerden ötürü temele sahip olmak ve kavrayış idrakine erişmek hususunda zihinlerde pek çok şüphe doğabilir, bu yüzden evvela en kısa yoldan cıvadan, ikinci olarak kükürtten, üçüncü olarak tuzdan bahsedeceğim, zira taşımızın maddesinin özleri bunlardır.
Başlangıçta bilmelisin ki avamın canlı gümüşü asla uygun değildir, bilakis bizim canlı gümüşümüz, spagirik sanat vasıtasıyla en iyi metalden elde edilmiş, saf, latif, berrak, parıldayan, küçük bir pınar gibi şeffaf, billur misali, her türlü kirden arınmış olmalıdır.
Bundan yanmaz bir su yahut yağ yap, zira cıva başlangıçta suydu, nitekim bütün bilgeler bu öğretideki görüşüme muvafakat ederler.
Bu cıva yağında, suyun kendisinden hasıl olduğu öz cıvayı çöz ve aynı cıvayı kendi öz yağı ile çöktür, o vakit ikili cıva cevheri elde edilir.
Bilesin ki altının, birinci anahtarın arındırmasından sonra, ikinci anahtarımda beyan edilen müstesna bir suda çözülmesi ve dördüncü anahtarda belirtildiği gibi latif bir kirece dönüştürülmesi gerekir, sonra bu kireç tuz ruhu ile süblimleştirilmeli, tekrar çöktürülmeli ve yankılanma (reverberatio) yoluyla latif bir toza dönüştürülmelidir, böylece onun öz kükürdü kendi cevherine daha kolay girebilecek ve onunla dost olabilecektir, zira onlar birbirlerini hayret verici bir şekilde severler.
Böylece bir arada iki cevhere sahip olursun, buna bilgelerin cıvası (mercurius sapientum) denir ve bu yalnızca tek bir cevherdir, yani ilk mayadır.
Şimdi kükürt bahsi gelir, onu benzer bir metalde arayasın.
Daha sonra arındırma ve önceki halin yok edilmesi vasıtasıyla, yankılanma yoluyla, hiçbir aşındırıcı olmaksızın onu kendi bedeninden çekip çıkarmayı bilesin, bunları üstü kapalı olarak kaydettim, üçüncü anahtarda da zikrettim, bundan sonra onu, sabitlenmesinden önce kendisinden meydana geldiği kendi öz kanında, altıncı anahtarda belirtilen ağırlığına göre çözeceksin, o vakit gerçek aslanı Yeşil Aslan'ın (leo viridis) kanıyla beslemiş ve çözmüş olursun. Zira Kızıl Aslan'ın sabit kanı, Yeşil Aslan'ın sabit olmayan kanından hasıl olmuştur ve bu yüzden tek bir tabiattadırlar, sabit olmayan kan uçucu olanı tekrar sabit kılar ve sabit olan da karşılığında uçucu olanı, çözülmesinden önceki hali gibi sabitler. Ardından ılık bir ısıda bütünü çözülene dek birlikte besle, o vakit ikinci mayaya sahip olursun, sabit kükürt sabit olmayanla karıştırılmıştır, nitekim bütün filozoflar benimle birlikte buna şehadet ederler.
Bu daha sonra şarap ruhu ile kan misali kırmızı olarak yüceltilir ve buna içilebilir altın (aurum potabile) denir, bunda herhangi bir bedenin indirgenmesi bulunmaz.
Filozofların tuzu üzerine de kendi fikrimi beyan edeceğim.
Tuz, durumuna nasıl getirildiğine ve hazırlandığına bağlı olarak sabit ve uçucu kılar.
Zira tartar tuzundan çıkan ruh, çözülme ve çürüme (putrefactio) yoluyla neredeyse hiçbir katkı maddesi olmadan çıkarılırsa, bütün metalleri uçucu kılar ve onları hakiki canlı yahut akıcı cıvaya dönüştürür, nitekim öğretimin tatbikatı bunu ihtiva eder.
Tartar tuzu kendi başına son derece güçlü bir şekilde sabitler, bilhassa sönmemiş kirecin harareti ona dahil edilirse, zira bu ikisi sabitlemede müstesna bir mertebeye sahiptir.
Aynı şekilde şarabın bitkisel tuzu da, kullanımının gerektirdiği üzere, farklı hazırlama usulüne göre hem sabitler hem uçucu kılar, bu da şüphesiz doğanın bir sırrı ve felsefi sanatın bir mucizesidir.
Bir kimse bir süre şarap içse ve onun idrarından berrak bir tuz elde edilse, bu uçucudur ve geri kalan sabit şeyleri uçucu kılar, kendisiyle birlikte imbikten (alembicus) yükseltir, ancak sabitlemez. Her ne kadar o kimse idrarından bu tuzun yapıldığı şaraptan başka bir şey içmemiş olsa da, yine de bu tuz tartar tuzundan yahut şarabın tortusundan farklı bir özelliğe sahiptir.
Zira insan bedeninde bir başkalaşım meydana gelmiştir, öyle ki bitkisel olandan, yani şarap ruhundan, hayvani tuz ruhu hasıl olmuştur, nitekim atlar da yulaf, saman ve benzeri şeylerden, güçlerinin pekişmesiyle birlikte bir dönüşüm geçirirler, bedenleri yağlanır ve bundan et husule getirirler, aynı şekilde arı da çiçeklerin ve otların en kıymetlisinden bal yapar.
Diğer hususlarda da durum böyle anlaşılmalıdır.
Anahtar ve illet yalnızca çürümede yatar, böylesi bir ayrışma ve başkalaşım kaynağını oradan alır.
Benim son açıklamalarımın kendine has usulüyle çıkarılan adi tuz ruhu, eğer ona ejderha ruhundan az bir miktar eklenirse altını ve gümüşü uçucu kılar, çözer ve kendisiyle birlikte imbiğe yükseltir, nitekim taşlık yerlerde yaşayan kartal da ejderha ruhuyla bunu yapar, ancak bir şey, ruhu bedeninden ayrılmadan önce tuz ile eritilirse, uçuculuk kazandırmaktan ziyade çok daha fazla sabitler.
Şunu da ekleyeyim, şayet adi tuz ruhu şarap ruhu ile birleştirilir ve üçüncü kez birlikte damıtılırsa, tatlılaşır ve keskinliğini terk eder.
Bu şekilde hazırlanan ruh, altını cismani olarak çözmez, lakin hazırlanmış altın kirecine dökülürse, onun en yüksek rengini ve kırmızılığını çekip çıkarır, bu işlem doğru yapılırsa, beyaz ve saf Ay'ı, daha önce kendisinden çekilip alındığı cismin rengine büründürür.
Eski cisim dahi, baştan çıkarıcı Venüs'ün aşkı vasıtasıyla yeniden rengine kavuşturulabilir, zira onun kökeninden, durumundan ve kanından doğmuştur, artık bunun üzerinde daha fazla münakaşa etme yeri değildir.
Şunu da not et ki tuz ruhu Ay'ı da yıkar ve talimatıma göre ruhani bir öze dönüştürür, bundan sonra içilebilir Ay hazırlanabilir, bu Ay ruhu, cıva ruhunun yahut onun yağının birleşmesi ve kavuşumu (coniunctio) vasıtasıyla, erkek ve dişi gibi Güneş ruhuna tahsis edilir.
Ruh cıvada gizlidir, rengi kükürtte, pıhtılaşmayı (coagulatio) ise tuzda arayasın, o vakit mükemmel bir şeyi yeniden doğurabilecek üç şeye sahip olursun, yani ruh altında kendi öz yağı ile mayalanır, kükürt kıymetli Venüs'ün tabiatında bolca bulunur, bu da ondan doğmuş olan sabit kanı tutuşturur, felsefi tuzdan gelen ruh sertliğe karşı zafer bahşeder, gerçi tartar ruhu ve idrar ruhu hakiki sirke ile birlikte pek çok şeye kadirdir.
Zira sirke ruhu soğuktur ve sönmemiş kirecin ruhu son derece sıcaktır, bu yüzden birbirine zıt tabiatlar olarak kabul edilirler, nitekim öyle de bulunurlar. Artık alışılagelmiş felsefi usule göre konuşmadım, lakin kemiklerin içeride nasıl birbirine bağlandığını bundan böyle herhangi birine anlatmak bana yakışmaz.
Bir veda sözü olarak sadakatle şunu derim, maddeni metalik cevherde ara.
Ondan bir cıva (mercurius) yap, onu cıva ile mayala, bir miktar kükürt (sulphur) yap, onu kendi öz kükürdüyle mayala, tuz (sal) ile nizama sok, birlikte damıt, hepsini ağırlıklarına göre birleştir, o vakit bir şey meydana gelecektir ki o da evvelce bir olandan doğmuştur, işte bunu sürekli bir ısı ile pıhtılaştır ve sabitle, bundan sonra son iki anahtarımın öğretisi uyarınca üçüncü kez çoğalt ve mayala, böylece arzunun sonuna ve gayesine erişip onu bulacaksın, tentürün (tinctura) kullanımını on ikinci anahtar, açık bir mesel olmaksızın, muhakkak bir usul dairesinde eksiksiz olarak aktarır.
Nihai bir zeyil olarak sana şunu anlatmak mecburiyetindeyim ki, kara Satürn'den ve hayırlı Jüpiter'den de bir ruh (spiritus) çekilip çıkarılabilir, bu ruh bilahare, kendisinin en asil hali olan gerçekten tatlı bir yağa dönüştürülür, bu ilaç, akan alelade cıvayı kendi canlılığından büsbütün ve pek muhkem surette soyup onu ıslah edebilir, nitekim bu husus diğer kitabımda da öğretilmektedir. Tanrı'ya şükürler olsun. Keşiş Basilius Valentinus'un Zeyli.
Zeyil Maddeyi bu minval üzere elde ettiğinde, ateşin idaresini nasıl gözeteceğinden başka hiçbir şeye ehemmiyet verme, zira meselenin esası ve amelin nihayeti bundadır.
Çünkü bizim ateşimiz alelade bir ateştir ve bizim fırınımız alelade bir fırındır.
Benden öncekiler her ne kadar bizim ateşimizin alelade olmadığını yazmışlarsa da, hakikatte sana derim ki, onlar adetleri üzere bütün sırları gizlemişlerdir.
Madde değersiz ve amel küçük olduğundan, yalnızca ateşin idaresiyle olgunlaşır ve zahir olur.
Şarap ruhu ile yakılan kandil ateşi faydasızdır, buna akıl almaz masraflar harcanır.
At gübresi ziyandır, zira madde, ateşin derecelerini kamilen ikmal edemez.
Çeşit çeşit fırınlar münasip düşmez.
Zira bizim üç katlı fırınımızda ateşin derecelerinin nispeti bihakkın gözetilir, bu sebeple lafazan safsatacının seni fırınların çokluğuyla yanıltmasına izin verme, nitekim fırınımız değersizdir, ateşimiz değersizdir ve maddemiz değersizdir, yeryüzünün çevresiyle benzeşir, öyle ki ateşe, onun idaresine ve fırına dair daha fazla bir izaha muhtaç değilsin.
Zira mayası olan kimse fırınını kendisi bulacaktır, un hazırlayan kimse ekmek fırınını da bulabilir, ekmeğin pişirilmesi hususunda fazla tasalanmayalım.
Isının idaresini gözetip soğuk ile sıcak arasındaki farkı ayırt etmeyi bildiğin müddetçe bu hususta hususi kitaplar yazmaya lüzum yoktur, şayet buna nail olursan ameli tamamlamış, sanatı nihayete erdirmiş olursun, bunun için bütün tabiatın Yaratıcısına ebediyen hamdolsun. Amin.
İngiliz Thomas Norton'un "Crede Mihi" yahut "Zabitname" Adlı Kimya Risalesi. İkinci Risale. Frankfurt, M. M.'nin Norton'un Kimya Eseri Üzerine Epigramı.
Nil, taşkın sularıyla geniş çayırları yutar, Sularını salar ve onları derin girdabında boğar, Bereketli balçığı peşi sıra sürükleyip toprağı örter, Ki bu çamur, gelecek hasat için ne kutlu bir ümittir, Norton da engin sınırlarıyla işte böyle yayılır, Tabiatın asil amelini cömertçe açığa vurur.
Engin bir sahada alabildiğine genişler, Kimya tarlalarını sular, sanatkarları sevindirir, Şayet talihin yaver giderse bu ulu girdapta, Nefsinin arzuladığı balığı tutarsın avucunda, Değilse bile, o senin zihnini kıymetli bir öğretiyle donatır, Böylece niyetine muhakkak surette kavuşursun, Hermes'in hazineleri tek bir kitapta toplanıp sergilenmez, Belki bu kitabın ihsan ettiğini bir başkası asla veremez.
Thomas Norton'un "Crede Mihi" yahut "Zabitname" Risalesi. Yazarın Kendi Birinci Önsözü.
Bu kitap din adamlarına ilmi gösterir, Oysa laisizmin cehaletini artırır, Kuvvet ve kudretiyle şerefi yücelten kitaptır, Ve fukaranın yokluğunu defeden kitaptır, İtimadın ve hakikatin kitabıdır, Krallara nasihat, rütbelilere kılavuzdur, Ve günahsız yaşamayı arzulayan, Mübarek insanlara pek faydalı bir kitaptır, Gizli bir kitaptır, Tanrı'nın Lütfu kitabıdır, Hayırlı bir ümide sahip seçkinlerin tohumudur, Sarsılmaz ve muhkem imana sahip olanlara yarar, Ve ağzımdan çıkan sözlere itikat edenlere bakar.
Hilekarlar da doğrular da simyayı ararlar, Lakin seçilenlerin sayısı pek azdır, Nice tamahkar göğüs burada heba olmuştur, Öyle ki binlerce kişi arasından güçbela üçü seçilmiştir, Pek çok kişi bu ilme davet edilmiştir, Asiller ve yoksullar, cahiller ve mektepliler, Fakat ne zahmete ne de zamana sabretmek isterler, Nitekim nankör olduklarından ameli tamamlayamazlar, Bu kitap sanatın evlatlarına yeterince ders verir, Tanrı bunlara karşılıksız olarak idrak bahşetmiştir, Şu dört kehanet beytine iman ediniz,
İlahi merhamet pınarı her şeyi karşılıksız verir, Bu asil ilim yalnızca onlara bahşedilmiştir, Ki onlar mübarek bir gönülle adaleti severler, Lakin hilekarlara ve gasıp olanlara menedilmiştir, Günahlar yüzünden bu makbul nimetler geciktirilir, Şayet Rabbe olan ümitleri sarsılmaz olsaydı, Bu nesne İngiltere krallarını defalarca taçlandırırdı, Lakin bu nesne vasıtasıyla şerefe nail olacak kişi, Eski adetleri daha iyiye doğru tebdil edecektir, O zat geldiğinde krallığı ıslah edecektir, Fazilet ve ahlakıyla krallara ebedi bir misal teşkil edecektir, O vakit avam sevinçle coşacak, Birbirini severek Tanrı'ya hamtlar sunacaktır, Ey bunları yapacak olan Kral, kralların Tanrısına niyaz et, Ve bu amel için O'nun yardımına iltica et, O vakit adil ve parıldayan bir zihne malik krala, Hiç umulmadık bir anda o lütufkar saat çıkıp gelecektir.
İkinci Önsöz Şahıslarda Üçlü Olan Tanrı'nın Şerefine, Bu kitap, vefatımdan sonra cahiller ve alimler görsün diye yazılmıştır, Simya vasıtasıyla büyük servetler kazanmaya gayret eden bütün tecrübesizler, Bu amele başlamadan evvel salim nasihatler bulsunlar, Bununla birlikte, ehil olanlar da burada ulu sırları öğreneceklerdir, Lakin bütün cahillerin burada korkması için bir sebep olacaktır, Amelleri çoğaltanların bâtıl aldanışlarından ve onların hükümlerinden sakınsınlar, Bu sebeple dünya nezdinde şöhret aramam, Yalnızca ismimi anmaksızın Tanrı'ya olan dualarınızı dilerim, Kimse bu hususta beni tecessüs etmesin yahut dikkate almasın, Lakin bu kitabın çiçeklerini hikmetle tefekkür etsin, İnsanların hangi zümresine bakarsanız bakınız, Pek çoğunun, en azından kazanç ve zenginlik hevesiyle, Zihinlerini simyaya yönelttiklerini görürsünüz, Nitekim büyük makam sahibi Kardinalleriyle Papa, En yüksek dereceli Başpiskoposlar ve Piskoposlar, Dindar Başrahipler ve Manastır Reisleri, Keşişler, Münzeviler ve muhtelif Rahipler ile birlikte, Krallar, prensler ve asil kanlı Beyler, Zira her mertebe onun nimetlerinden pay almak ister, Tüccarlar ve ateşle amel işleyenler, Tamahkarlık yüzünden onun servetini arzu ederler, Ve halktan olan zanaatkarlar da bundan mahrum kalmak istemez, Zira onlar da efendiler gibi bu sanatı pek severler, Nitekim mazur gördüğümüz Kuyumcular gibi, Onların bizzat kendi sanatının temaşası onları inanmaya sevk eder, Fakat dokumacıların bu amele iştirak etmesi şaşılacak şeydir, Duvarcılar, tabaklar ve zavallı rahipçikler, Ressamlar ve camcılar bundan geri durmak istemezler, Hatta demir işleriyle uğraşanlar bile kendilerini yüceltmeyi arzular, Büyük bir cüretle, oysa onlara yakışan boya, Camlara renk veren boyadır, Fakat nice işçi, servetlerini dumana feda edip, Pek aceleyle inanmak suretiyle aldanmıştır, Her ne kadar bu kayıplar onlarda keder uyandırsa da, Yine de aralıksız bir ümitle kendilerini avuturlar, Kendilerine pek hayırlı bir netice vaat ederler, Bu minvalde nice kimseler bilirim ki, hakikati söyleyeyim, Bütün bir ömrü bu beyhude ümitle tüketmişlerdir, Nihayetinde fakir ve muhtaç hale gelinceye dek, Şüphesiz vaktinde bu sevdadan vazgeçselerdi, Kendileri için çok daha hayırlı olurdu, zira zahmetten başka bir şey bulamadılar, Zira doğrusu, pek mürekkep bir ilme vakıf olmayan kimse, Bu amelle meşgul olamayacak kadar kifayetsizdir, İnan bana, bu madene ait bütün sırları kavramak, Öyle ehemmiyetsiz bir mesele değildir, Zira pek derin bir felsefedir, Latif bir ilimdir mukaddes simya, Burada onun hakkında yazmaya niyetliyim, Her ne kadar belki pek debdebeli bir tarzda olmasa da, Zira halka umumiyetle bir şey öğretmek isteyen kimse, Halkın hatırı için sade ve alelade bir lisan kullanmalıdır, Ve her ne kadar yalın ve mütevazı bir üslup kullanmak gerekse de, Aklı başında hiçbir adam bunu hor görmemelidir, Bu amel hakkında her kim yazdıysa, Kitaplarını şairane uydurmalarla, Mesellerle ve mecazlarla başkaları için son derece müphem kılmıştır, Bu da okuyanlar için pek çok zahmet ve güçlük husule getirir, Zira bunu tatbikatta tecrübe etmeye kalkışırlarsa, Her gün aşikar olduğu üzere bütün masraflarını heba ederler, Hermes, Razi, Geber ve İbn Sina, Merlin, Hortulanus, Demokritos ve Morienus, Bacon ve Raymond, daha niceleriyle birlikte, Pek muhkem bir örtü altında yazarlar, Aristoteles de öyle, Zira onların bu mesele hakkında aktardıkları her ne varsa,
Thomas Norton’un Kimya Risalesi
Bunların sebebiyle karanlık pek çok kimseyi aldattı, Avamdan ve bilginlerden, böylece herkesten Gizlediler sanatı, kimse bulamasın diye Karanlık kitapları, ne denli güzel gerekçeler sunulursa sunulsun, Ki bunlar yüzünden insanlar umutsuzluğa sürüklenir. Oysa Anaxagoras hepsinden daha kusursuzca yazdı Doğal dönüşüm üzerine olan kitabında. Eski filozoflar arasından şimdiye dek aktarılanlardan, Bu ilmin temelini en mükemmel şekilde o açtı, Bu yüzden Aristoteles ona pek düşmandı.
Sebepsiz yere onu kınar pek çok yerde, kanıtlayabileceğim üzere, Kimse onun ardından gitmesin maksadıyla. Zira kendisi ilim ve sevgiyle dolup taşardı, Tanrı yukarıda onun ruhunu kutsasın, Ve o düşmanlık tohumu ekenlerin Kötü amellerini Tanrı bağışlasın, Tıpkı fesatlık ve eziyet olsun diye Bin reçetelik bir kitap çıkaran o keşiş gibi, Pek çok yerde yazılıp sayısız kimseyi aldatıp yoldan çıkaran, Ve nicelerini yoksulluğa sürükleyip, Doğru ve muteber kimselerden sahtekârlar peydahlayan o keşiş gibi. Bu sebeple bir tür merhamet beni zorlar Hakikati az ve sade kelamla göstermeye, Böylece batıl öğretilerden yüz çevirebilesiniz diye. Şayet bu kitaba ve bana itimat ederseniz, Bırakınız reçetelerle dolu ciltlerinizi, Zira böylesileri aldatmacalarla doludur. Onlara güvenmeyiniz, lâkin şunu iyi gözetiniz, Hiçbir şey yazılmış olmasın illetin mahiyetinden gayrı.
Nitekim hekim de çokça yanılır Hastalığın sebebini bilmek önceden gelmedikçe, Bu yüzden aklında bunu basiretle tutasın, Nedenini ve nasılını bilmedikçe hiçbir amel işlemeyesin. Bu sanatta terakki etmek arzusunda olan kimsenin Her türlü sahtelikten kaçınması elzemdir, Zira bu sanatı gösteren Tanrı’nın kendisi hakikattir, Bu sebeple kendinizi asla sahteliğe kaptırmayınız, Lâkin zihninizde sarsılmaz bir kararlılıkla sabit kalsın, Hiçbir surette sahte madenler imal etmeye kalkışmamak, Tıpkı beyazlatmalar yahut sarartmalar arayanlar gibi, Ki bunlar hiçbir sınamaya dayanamazlar, Böylece bildiklerince sahte gümüş dökerler, Yahut insanları aldatmak için sahte paralar yaparlar. Fakat Tanrı takdir etmiştir ki bu kutlu sanatta Vaktiyle sahtekâr olmuş hiç kimse bir şey ummasın. Bu sanatı araştırmak isteyecek kimsenin Tanrı’dan inayet bulması şarttır, Bu yüzden adaleti ve hakikati seven biri olmalıdır, Ruhunu haddinden fazla kederle hırpalamamalı, Dünyevi arzular uğruna bu sanata heves etmemelidir. Ve maksadına nail olmak isteyen kişi, Yeterince zengin olayım diye, amellerin Farklı yollarına kendini kaptırmamalı, Yalnızca bu kitabın nizamını takip etmelidir, Ki bu kitaba Simyanın Nizamnamesi (Alchymiae Ordinale) Ve İtimat Et Bana (Crede Mihi) adı verilir, ebedi bir sütun misali. Zira nasıl ki nizamname rahiplere Gözetmekle mükellef oldukları günlerin hizmetini gösterirse, Tıpkı öyle, simyanın tüm intizamsız kitaplarından süzülerek Ameller burada bir tertibe göre yerleştirilmiştir. Bu sebeple bu kitap, yalnızca simya için
Eşsiz bir kıymettedir, Hakikati asla çürütülemeyecek olandır, Her ne kadar mütevazı bir surette telif edilmiş olsa da. Ve ben bu sanatı Tanrı’nın inayetinden nasıl elde ettiysem, Sizlere de yedi fasılda öyle takdim ediyorum, Son günde o haşin Yargıcın huzurunda Vicdanımın elverdiği mertebede tastamam. Birinci fasıl ayrım gözetmeksizin herkese öğretecektir, Halk arasından kimin bu yüce ilme nail olabileceğini, Ve hakiki simya ilminin kadimler tarafından Neden kutlu ve mukaddes olarak anıldığını. İkinci fasılda gösterilecektir Bu ilme dair beyhude sevinçler ve tehlikeler. Üçüncü fasıl, bir kimsenin muhabbetine binaen, Arapların iksir (elixir) dedikleri taşın maddesini sadakatle açacaktır, Bunun nereden hasıl olduğunu orada anlayacaksınız. Dördüncü fasıl, meşakkatli bir emeğe dayanan Ve bilginlere pek uygun düşmeyen büyük ameli gösterecektir, Ki onda pek çok sapma yolu bulunur, Tehlikelerle ve yanılgılarla doludur. Beşinci fasıl, Tanrı’nın yalnızca âlim için takdir ettiği O latif amel hakkındadır, Lâkin bilginlerin pek azı bunu idrak eder, Bu yüzden bu ilim öyle çok kimseye nasip olmaz. Altıncı fasıl, süfli tabiatın feleğin ulvi küresiyle (sphaera) Olan nispeti ve ahengi üzerinedir, Bunun hakiki bilgisi bilginleri ziyadesiyle ilerletir, Ve mucizevi amelimizde onlara yardım sağlar. Yedinci fasıl sizlere hakikatiyle gösterecektir Ateşlerinizin muhtelif idaresini.
Ey Ulu Tanrım, bana yol göster ve yardım et, Artık meseleye doğrudan geçmek arzusundayım, Bu kitaba rastlayacak her bir kimseden istirhamım, Gönüllerinde ruhum için dua etmeleridir, Ve hiç kimse ilahi lanetin korkusundan ötürü, Daha iyi yahut daha aşağı kılmak adına yazımı değiştirmesin, Zira anlamın açıkça görünmediği yerde daha basiretli olanlar kendileri bulacaklardır, Ve şayet bunlar değiştirilecek olursa, Bu kitabı büsbütün faydasız kılabilirler. Bu sebeple bir ya da iki okumaya güvenmeyesin, Yirmi kez yinelenmeyi talep eder bu metin, Zira büyük ağırlıkta hükümler barındırır, Pek az belagat sergilese de. Sizce yapılması en doğru olan şey, Mümkün olduğunca çok kitap okumanız ve ardından bu ameli icra etmenizdir.
Birinci Fasıl
Mukaddes tabiatın bu ulu üstatlığı, pek hayranlık uyandırıcı bir üstatlıktır.
Simya, Gizli felsefenin hayret verici ilmidir, Kadir-i Mutlak Tanrı’nın benzersiz bir ihsanı ve inayetidir, Ki hiçbir vakit insanın el emeğiyle bulunmamış, Yalnızca vahiy yoluyla ve başkalarının öğretmesiyle bilinmiştir. Bunu talep eden hiç kimseden bedeli mukabilinde Satın alınmamış yahut satılmamıştır, Lâkin Tanrı’nın inayetiyle yalnızca liyakatli kimseye bağışlanmıştır. Büyük masrafla, uzun emek ve zamanla kemale erdiğinde, Darda kalan kimsenin imdadına yetişir, Kibri, beyhude umut ve korkuyu defeder, İhtirası, zorbalığı ve taşkınlığı bertaraf eder. Kim bu ilmin kâmil bilgisine erişmişse, Onu ezmesin diye musibetleri hafifletir, Uç noktalardan kaçınarak vasat olanla yetinir. Kimi kimseler bu sanata mukaddes demeyi kendilerine yediremez ve şöyle itiraz ederler, Tanrı’nın kendilerine hiçbir hayır ihsan etmek istemediği Lanetlilerin bu ilmi elde ettiğini söylerler, Zira onların kasti ve sahte inançsızlığı, Hayra vesile olan bir şeye malik olmalarına müsaade etmez. Üstelik bu sanat paradan, kadehlerden yahut yüzüklerden gayrı Altın veya gümüşten başka hiçbir şey meydana getirmez, Ki bunlar arifler tarafından yeryüzündeki tüm nesneler içinde En az erdemli şeyler olarak sınanmış ve bulunmuştur, Bu zihniyetteki kimseler buradan hareketle hüküm verirler, Ve semeresi bakımından bu ilmin mukaddes olduğunu inkâr ederler. Bizler ise bildiğimiz üzere şunu beyan ve ikrar ederiz ki, Bu ilim, bu inayeti almaya layık olup olmadığı hususunda Uzun bir zaman boyunca her bakımdan adamakıllı sınanmamış hiç kimseye verilmemiştir, Hakikati, erdemi ve mutlak idraki sebebiyle, Ki bunlardan biri eksik olsa, bu ilme asla malik olamaz. Böylece hiç kimse bu sanata nail olamaz, Meğerki Tanrı tarafından talim edilmek üzere gönderilmiş biri bulunsun, Zira mesele öylesine hürmete layık ve öylesine nadirdir ki, Zaruri olarak bir başkasına şifahi olarak aktarılmalıdır, Öyle ki, niyet tam manasıyla hazır olsa dahi, Onu en mukaddes ve en yüce yemin altında teslim almalıdır, Nasıl ki bizler büyük makamları ve şöhreti reddediyorsak, Aynı şekilde kendisi de bunları reddetmeye rıza göstermelidir. Ve asla kendi öz oğluna dahi bu sırrı açmaya cüret edecek kadar Hadsiz olmamalıdır, Zira kan bağı yahut hısımlık Bu mertebeye kabul edilmek için kâfi değildir. Şayet kan, sadece kan olduğu için bu payı alamazsa, Bu sanata ancak ve ancak erdem hükmeder. Bu yüzden gizlice araştırınız ve görünüz, Bu ilmi öğrenmeye ehil olan şahsın Bütün ahlakını, erdemlerini ve aynı zamanda kabiliyetini, Ve aynı nispette onu çetin bir yeminle bağlayınız, Liyakatli ve sınanmış bir kimse bulabildiğinde, Arkasında bu sanatı bırakmadan göçüp gitmesin, Şayet ömrü tükenir yahut zahmetli bir hale gelirse, Yalnızca bir kişiye bunu öğretebilir, daha fazlasına değil, Zira bu ilmin daima sır olarak kalması icap eder.
Bunun sebebi şudur, fark ettiğin üzere, Kötü bir kimse bu sanatı bilecek olsa, Hıristiyan alemine bundan büyük tehlikeler doğardı, Zira kibre kapılarak, başkalarına hükmeden meşru hükümdarları Kendi mülklerinden ederdi, Bunun tehlikesi ve cezası ise Bu sanatı öğretmiş olanın üzerine çökerdi. Öyleyse, böylesi bir kibir ve gurur şüphesinden ötürü Bu ilmi aktarmak isteyen kimse sakınmalıdır, Bu yüzden faziletleriyle pek temayüz etmiş kimseden gayrısı Böylesine muazzam bir ihsana nail olamaz. Eğer o kimseler, daha önce zikredildiği üzere, Bu ilme sahip olanların aksine, onun mukaddes olduğunu inkâr etmeyi düşünecek olurlarsa, Ve semereleri bakımından kutlu görünmese dahi, Kendi intizamı muvacehesinde yine de mukaddestir, Mademki hiç kimse onu bulamaz, İlahi inayet müstesna, bu yüzden mukaddes bir cinsten olduğu aşikârdır. Değersiz bakırdan halis altın ve gümüş var etmek de Böylece ilahi bir iş ve emektir, Hiç kimse Tanrı’nın yarattığı muhtelif şeylerden böylesi bir dönüşümü Kendi tefekkürleriyle keşfedemez. Zira Tanrı’nın birleştirdiğini insan ayıramaz, Meğerki Yüce Efendimizin sevdiklerine bahşettiği Bu ilmin vasıtasıyla O’nun lütufkâr rızası tastamam hazır buluna. Bu sebeptendir ki kadim filozoflar bu sanata Mukaddes Simya demeyi uygun görmüşlerdir, Bu yüzden hiç kimse Tanrı’nın kutlu ihsanını yabana atacak kadar Cüretkâr olmayacaktır.
Kimyevi İnceleme
Yalnızca şunu tefekkür etse, her şeye kadir olan Tanrı Bu ilmi yüce âlimlerden gizlemiş, Ve merhametiyle onu pek az kimseye bahşetmiştir, Ki onlar sadık, doğru sözlü ve alçakgönüllüdür. Nasıl ki göğün bunca yıldız kalabalığı içinde Yalnızca yedi gezegen vardır, İnsanların milyonlarcası arasından da Bu ilme zar zor yedi kişi erişir. Bundan ötürü siz ey bilgisizler, öğrenip görürsünüz, Büyük nüfuz sahibi nice âlimin Başka türlü türlü araştırmacılarla bu sanatı kavramaya nasıl çabaladığını, Fakat emeklerinin boşa gittiğini, Ve masrafa girseler de hiçbir şey bulamadıklarını, Zira gayelerinden daima uzak düştüklerini. Böylece umutsuzluğa kapılıp bu sanatı terk ettiler, Dönüp dediler ki, bu ilim gerçek değildir, Nereye varsalar uydurma masallardan ibarettir, Ve onu batıl, değersiz bir şey ilan ettiler. Böyleleri kendilerine pek çok pay biçer, Kendi bilgeliklerinin bu sanatı ifşa etmeye yetecek kadar büyük olacağını sanırlar, Lakin onların iftiralarına ve incitici sözlerine Biz zerre kadar ehemmiyet vermeyiz, Zira bu gibiler bizim meclisimize davetli değildir.
Kendilerini bilge sayanlar, en ufak bir şey dahi yapmayı bilmezken, Gerçi bu kimseler bu işin peşini bırakmış olsalar da, Simya ilmi yine de hakiki kalır. Âlimlerin kibirlilerinden bazıları bunu inkâr etse dahi, Yine de her aklı başında olan şunu mülahaza etsin, Onun hakikatini hiç görmemiş bir kimsenin, Hakkıyla bir tanıklık sunamayacağını. Zira şaşılacak ve işitilmemiş bir şeydir bu, Resim yapma yetisi hiç olmamış yahut anadan doğma kör olan birinin Yazı yazmak veya en güzel suretleri resmetmek hususunda nasıl emin kılınabileceği. Londra'daki Aziz Pavlus Kulesi'nin O kibirli âlimlerce inşa edilebilmesi büyük bir şüphe konusudur, Zira daha ilk taşını akıllıca yerine koyamadan Kendilerinin helak olması pek muhtemeldir. Bu sebeple böylesileri, her şeyin en gizli olanını bulmaktan Çok uzaktırlar. Bırakın herkes kendi talihine baksın, Ve bu tür âlimleri kendi cehaletlerine terk etsin. Şimdi sizler, bu ilmi arayanlar, Doğruları sahtelerden ayırt etmeyi öğreniniz. Simya sanatının tüm hakiki araştırıcıları, İlk felsefede yetkin olsunlar, Yoksa kalburla su taşıyan kimse gibi, Tüm emekleri heba olur. Hakiki araştırıcılar, hoşa giden Taşımızı bulmanın Önceden tasarlanmış umuduyla, bunu tek başlarına ararlar, Bunu da başkası zarara uğramasın diye yaparlar. Hepsi kendi masraflarını karşılar, Böylece harcamalardan kaçınmayıp, Mallarını tüketir ve sandıklarını boşaltırlar. Büyük bir sabırla ilerlerler, Yalnızca Tanrı'nın yardımını umarak. Sahtekârlar ise kasaba kasaba dolaşırlar, Çoğunlukla pek sefil libaslara bürünmüşlerdir, Daima dikkatli bir merakla araştırırlar, Yalan ve aldatmacayla nasıl bir av yakalayacaklarını, Durmaksızın yeminler savururlar. Gümüşü çoğaltabileceklerini söylerler, Yalan yere yemin etmek kadar sık yaptıkları bir şey yoktur, Altını ve gümüşü çoğaltabileceklerini iddia ederken, Bu yolla vaatleriyle muhteris kimselere şirin görünürler, Onların aklını kendilerine kolayca çelerler, Böylece aldatma ile tamahkârlık mükemmelen birleşir. Lakin çok geçmeden çoğaltıcı onu kandırır, Görkemli vaatleri ve sahte yeminleriyle Tamahkâr kimse sefalete sürüklenir, Meğerki çoğaltıcının hilelerine karşı Derhal uyanık davranmış olsun. Onlara dair pek çok şey nakledebilirdim, Fakat kötülük yapmaya meyilli olanları Cüretlendirmemek adına cesaret edemem, Zira bundan büyük zararlar doğabilir. Bu yüzden sizlere öğüt verir ve gösteririm ki, Böyle bir hizmet teklif eden kimseler, Eğer şüphesiz bu ilme sahip olsalardı, Asla kimseye ifşa etmezlerdi. Onlar çoğaltma vaat ettiklerinde, Kötülük yapmayı kafalarına koymuşlardır, Ve başkalarının iyi niyetle edindikleri malları yağmalarlar. Böyle yoldaşlar hakkında ne diyeyim, Böylesi sahtekârlar nereye giderlerse gitsinler, Cezalandırılmalıdırlar ki bu kadar çoğalıp türemesinler. Doğaya dair sahte yalanlar yığarlar, Zira madenler çoğaltılamaz, Bu hükümden herkes emin olsun, Doğa, dindarane sanatı aşar. Müelliflerin dediği gibi, doğa hiçbir şeyi çoğaltmaz, Şu iki yoldan biri müstesna, Ya çürüme dedikleri putrefactio ile, Ya da canlılar gibi üreme vasıtasıyla. Madenlerde üreme olamaz, Lakin bizim Taşımızda buna pek benzeyen bir şey görürsünüz. Çürüme, yok etmeli ve bozmalıdır, Fakat bu, uygun bir yerde vuku bulur. Madenler yerin altında meydana gelir, Zira yerin üstünde onlarda pas belirir, Ve böylece yerin üstü, madenlerin bozulması ve uzun vadede yok olması demektir, Bu durumda hiçbir varlık sebebi bulunmaz, Çünkü yerin üstü onların mekânı değildir. Doğaya zıt mekânlar ise muhaliftir, Nasıl ki balıklar suyun dışında can verir, Ve insan kuşlar ile hayvanlarla birlikte havada yaşar, Aynı şekilde taşlar ve madenler de yerin altında doğar. Hekimler ve eczacılar Kuru tepelerde su arkları aramaya heves etmezler, Zira Tanrı hikmeti ve inayetiyle tertip etmiştir ki, Her şey kendi yerinde tabii olarak büyüsün. Kimi kimseler bu öğretiye karşı çıkar, Ve madenlerin çoğaldığını iddia ederler. Zira gümüşün, kurşunun, kalayın ve bakırın Kimi damarları daha zengin, kimisi daha fakirdir, Eğer madenler çoğalıp büyümeseydi, Doğa bu farklılığa müsaade etmezdi. Bu sebeple bu akıl yürütmenin, Onların yerin altında nasıl artıp büyüdüklerini gösterdiğini söylerler, Öyleyse neden yerin üstünde, ateşe, suya ve havaya karşı Onları korumak için layıkıyla hazırlanmış kaplarda olmasın, Buna şöyle cevap veririz ki, bu akıl yürütme hükümsüzdür, Zira kusursuz bir benzerlik yoktur, Çünkü madenleri meydana getiren fail sebep Yalnızca madensel kuvvettir, Ki bu da rastgele her toprakta bulunmaz, Ancak gök küresinin Her yıl ışınlarını doğrudan gönderdiği Belirli yerlerde ve seçkin arazilerde bulunur. Ve orada ilk madde (prima materia) hazır olduğunda, Ona göre bir maden biçimlenecektir, Bu araziler o doğuma elverişlidir. Öyleyse yerin üstünde onların çoğalması nasıl mümkün olabilir, Akıl sahibi olan herkes anlar ki, Donmuş suyun, yani buzun sertleşmeden önceki hali nasıldır, Kimi yerlerde daha bol, kimi yerlerde daha azdır, Nasıl ki hendeklerdeki ve sel yataklarındaki suyun miktarı Donmaya başladığında pek az idiyse, Göllerin suları ise içlerinde donan maddenin bolluğu sebebiyle Daha büyük damarlara sahiptir. Bundan ötürü buzun kendiliğinden çoğalabileceğini Söylemek pek münasip düşmez. Bu sebeple madenlerin damarları ister çok ister az olsun, Daha önce olduklarından fazlasını ürettiklerini kanıtlamaz. Şuna hiç şüphe etmeksizin inanmanız gerekir ki, Bütün girdilerin yalınlığa irca edilmesi Ve terkibin ayırt edilmesi icap eder, fark ettiğiniz üzere. Zira bitkilerin çoğalmasında doğa nasıl her birinin tohumlarına göre farklı olmasını sağladıysa, Onlarda bilkuvve bulunan gövdeler ve yapraklar, Ayrı olarak gözle fark edilecek bir fiiliyata dökülemezler. Fakat madenler, kezzap ile çözündüklerinde dahi Kendi eksiksiz terkiplerinde kalırlar. Bu yüzden eğer buz madenlere kıyasla yalınlığa daha yakınsa Ve buna rağmen artırılamıyorsa, Daha önce dediğim gibi, şuna mutlak inanmalısınız ki, Bir ons gümüşten daha fazlası meydana gelemez. Buna ek olarak görürsünüz ki hiçbir şey çoğalmaz, Meğerki nebat yahut hayvan cinsinden olsun. Madenler ise yalnızca unsurlardan oluşmuş olduğundan, Ne tohumları ne de bedensel duyuları vardır, O halde bütün çoğaltıcıların vazgeçmesi gerektiği sonucuna varıyoruz, Zira bir kez meydana gelen maden asla sonradan büyümez.
Yine de bir madenin başka bir maden türüne Dönüştüğünü görürüz, İçlerinde bulunan maddenin yakınlığı sebebiyle, Nitekim demir ile bakır arasında bu bilinir. Fakat hakiki gümüş ve altını, Filozofların İlacından başkası yapamaz. Bu sebeple çoğaltıcıların kullandığı bu tür amelleri Bütün âlimler reddeder ve şiddetle kaçınırlar. Lakin mukaddes kimya hakkıyla onurlandırılmalıdır, Ki o, hakiki saf altın ve gümüş yapan Kıymetli İlacı konu edinir. Buna misal kabilinden bir tanıklık Katalonya'nın bir şehrinde mevcuttur, Söylendiğine göre soylu Raymond Lullius, Hakikati göstermek üzere yedi suret yapmıştır, Üçü iyi gümüşten, hatun kılığında, Dördü altından, erkek libasında, Bunların giysilerinin kenarında harfler belirmişti, Şu anlama gelen,
Eski bir at nalından, der biri, demirdim evvelce, Şimdiyse en saf gümüşüm, Ben, der öbürü, maden ocağından çıkarılmış demirdim, Fakat şimdi kâmil ve saf altınım, Vaktiyle eski bir fıçıdan kalma bakırdım, Şimdiyse baştan ayağa gümüşüm, der diğeri, Dördüncüsü der, değersiz bir yerde meydana gelmiş bakırdım, Şimdiyse Tanrı'nın buyruğuyla kâmil altın oldum, Beşincisi der, saf ve halis gümüş idim, Lakin şimdi öncekinden daha iyi, pek a’la bir altınım, Altıncısı, iki yüz yıl boyunca kurşun bir boruydum, Ve şimdi herkese en iyi gümüş olarak görünürüm, Yedincisi der, ben altından yapılmış kurşunum, Fakat şüphesiz kız kardeşlerim amaca benden daha yakındır.
Kimi rivayete göre bu ilim, Adını pek meşhur hükümdar Alchymus'tan almıştır, Bu şanlı hükümdar, yüce gönüllü Ve üstün faziletli olup, bu sanatı kavramayı ümit etmiştir.
O pek âlim zat tabiatı araştırıp, Zorbalığı bir yana bırakarak onu aradı ve buldu, Kral Hermes de aynı şeyi yaptı, Ki kendisi ilmiyle pek meşhur bir zattı, Astrolojinin, hekimlik sanatının Ve bu simyanın, keza tabii büyünün Dörtlü kısımlarında, Tabiatta var olan dört ilim gibi. Ve orada der o zat, kutlu sayılır Şeyleri gerçekten, oldukları gibi bilen, Ve kutlusunuz sizler, layıkıyla sınayan İlme taalluk eden şeyi, Zira kendi zanları yüzünden pek çokları Bilmedikleri hususlarda aldanırlar, Eski bir darbımeseldir, muhayyilenin koca yığınında, İlim sayesinde insanlar kendilerini ve her bir şeyi tanırlar, Zira ilimden yoksun insan hayvandan da beterdir, Ve kendisinde zerresi bulunmayan bir ilmin arzusuna Pek az kimse kapılır, İlim noksanlığı cüretkâr ve vahşi kılarken, Kâfi ilim insanı halim selim eyler, Bugün asilzadeler hor görmeyi adet edindiler Bilmek arzusunda olanları. Lakin eski zamanlarda krallar buyurmuşlardı, Pek çok müellifin naklettiği veçhile, Yedi serbest sanatı (artes liberales) Asil ve hür bir tabiata malik olandan gayrısının öğrenmemesini, Ve kendini bunlara vakfeden kimsenin, son derece hür bir halde Çalışmaları içinde ömür sürmesini, Bu yüzden kadimler bunlara Yedi serbest sanat dediler, Zira bunları kamilen ve layıkıyla öğrenmek isteyen kimsenin Muayyen bir hürriyetin sefasını sürmesi gerekirdi. En azından beşerî kanunları idrak edecek olan kimse, Dünyanın diğer meşgalelerinden el çekecektir, Pek çok ilmi tahsil etmek isteyen ise, Kendini dünyadan çok daha fazla tecrit edecektir, Ve bu sebepten kâfi derecede aşikâr görünür, Âlim zatların neden hor görüldüğü. İlmin demeti cılız olmasın, Gereken sınama ve kâfi basiretle Hakîmler dahi her gün pek çok şey öğrenirler. Lakin onun o üstün hafızası durulmayacaktır, Şeylerin bilgisiyle daima zenginleşen kimsenin. İlim sevgisi, adalet ve inayet Pek çok yerde geri çevrilir. Lakin saraya her ne suretle olursa olsun Faydalı bir şey yahut hediye götüren kimse, o devirde üstün gelir. Bu sebeple bu ilim ve diğer pek çok meziyet Herkesçe zayi edilmiş ve yitirilmiştir, imdi dediğimi hatırla, Bazıları ömürleri boyunca onu arzular, Tamahkârlık ile ilim ayrı soydandır. Kazanç peşinde koşan, bu sanatı bulamaz, Lakin ilmi kendi haysiyeti için seven kimse, Mübarek bir istidatla her ikisini de araştırabilir, Bu fasıl hakkında daha fazla şey nakletmeye lüzum yoktur, Zira ona kimlerin vasıl olabileceği burada aşikâr olur, Yani yalnızca sadık olan, Ve araştırmaya sebatkâr bir zihinle bağlı bulunan, İhtiraslı olmayan, başkalarından ödünç almaya mecbur kalmayan, Sabırlı olan, haddinden fazla acele etmeyen, Ve Tanrı’ya sarsılmaz bir güven besleyen, Ve ilme bütünüyle bağlanan kimse, Ve bütün bunlarla birlikte tertemiz bir ömür süren, Yalandan nefret edip günahlardan sakınan kimse. Bu ilme erişmeye layık olanlar işte böyleleridir. Gelecek fasıl ise neşe ve keder hakkındadır.
İkinci Fasıl
Yakın geçmişte Northumberland’de bir keşiş yaşardı, Her tabakadan pek çok insanı aldatmış olan, Bu zat, bu sanatı kamilen bildiğini vehminde kurduktan sonra, Öyle bir neşeye gark oldu ki, Neredeyse delirecekti, Onun bu yersiz neşesi hakkında, gerçi uzun sürmemiştir, İbret olsun diye şu kıssayı nakledeyim, Bu keşiş dilediğince heveslerine kapılmak üzere Fransa’yı baştan başa dolaşmıştı, Ve ardından bu krallığa geldi, Herkesi inandırmak arzusuyla, Tüm simyanın esasını bütünüyle kavradığına, Bunu da birtakım reçetelerin bulunduğu bir kitapta keşfettiğine, Bu yüzden aklına büsbütün koymuştu Kendisinden geriye pek parlak işler ve asil ameller bırakmayı, Böylece adı ölümsüz kılınacak, Ve bu diyarda şöhreti ebediyen baki kalacaktı, Ve bundan ötürü sık sık kafa yorardı, nereden başlayacağına, Bulacağı o muazzam serveti harcamaya, Ve daima şöyle düşünürdü, “İşte bunu biliyorum, Hizmetime amade olacak, Ve maksadımı fiile dökmeme yardım edecek Sadık bir zatı nerede bulacağımı, O vakit Salisbury ovasında debdebeyle inşa ettirirdim Az bir vakit içinde on beş manastırı, Öyle ki her biri birbirinden birer mil mesafede bulunacaktı.” Bunun üzerine bu keşiş bana gelerek, Hakkımda işittiğini söylediği o itimatla, Az evvel zikredilen niyetini bana açtı, Ve kendisine akıl vermemi rica etti, Ben ise Aziz James’in tasviri önünde söz verdim, Onun adını ifşa etmeyeceğime dair, Yine de onun bu denli nafile hevesi hakkında Bir kusur işlemeksizin yazmam caizdir. Büyük ilmini bana açtığında, Kendisinin hiçbir eksiği olmadığını söylüyordu, Kralın menfaatine çalışmak Ve onun meclisinden ve lordlarından ruhsat almak için Münasip bir fırsattan başka, Adı geçen manastırlar için toprak satın almaya, Büyük bir harcamayla inşa edilmek üzere, Lakin yine de fazlasıyla tereddüt içindeydi, Toprakların nasıl, kimlerden ve nerede satın alınacağı hususunda. Kendisinden bu azametli işini dinlediğimde, Yazı ilminde ne derece mahir olduğunu Ve ne kadar medrese tahsili bulunduğunu anlamak istedim, Lakin bu hususlarda ahmakça dilsiz olduğu görüldü, Yine de tahammül edip gizlice idare ettim, Arzusunu daha ziyade öğreneyim diye, O vakit meselenin Kral’a açılmayacak kadar Hafif olduğunu söyledim, Eğer münasip olmadığı ortaya çıkarsa, Bunu ahmakça bir masal addeteceğini belirttim, Keşiş cevap verdi, ateşte tuttuğunu, Arzusunu yerine getirebilecek bir nesneyi, Bunun hakikatini kırk gün içinde Katiyen öğreneceğimi söyledi, O vakit bunu artık üstelemeyeceğimi, Lakin kırk gün bekleyeceğimi bildirdim, O vakit gelip çattığında, Keşişin ilmi uçup gitmişti, O vakit bütün manastırları ve tasavvurları Bir hiçliğe dönüştü, Ve nasıl geldiyse öylece çekip gitti, Ruhunda büyük bir utanç ile, Zira kısa bir süre sonra, tez elden Hüsnüniyetli pek çok insanı aldattı, Ve ardından Fransa’ya geri döndü, Görün işte ne kadar acıklı bir tebeddüldü bu, On beş dinî manastırın Bu suretle tarumar olması. Garip bir şeydi onun böyle zannetmesi, Ve tüm aklını manastırlar inşa etmeye hasredip İtaat altında yaşamaktan geri durması, Fakat dinden dönmüş bir mülhit gibi dolandı durdu, Bu mübarek ilmi tahkik etmek üzere, Lakin bu kitabın yukarısında yazdığım veçhile, Hiçbir sahtekâr bu ilme muvaffak olamaz. Bir başka ibretlik hadise de zikredilmelidir, Bu işi Raimundus Lullius yahut keşiş Bacon kadar İyi yapmayı uman bir kimse hakkında, Ki bu sebeple kendine Guindus Petrus derdi, Küçük bir kasabanın vaiziydi, Londra şehrinden pek uzak olmayan, Başkalarına vaaz etme ilmi pek kıt görünen bu zat, Bu sanatı bulacağına kesin gözüyle bakıyordu, Ve bu vesileyle adının yüceltilmesini istiyordu, Gelip geçenlerin rahatı için muhayyilesinde tasarladığı, Thames nehri üzerine kurulacak bir köprü sebebiyle, Böylece etraftaki bütün bölgeye nasip olacak Umumi bir menfaat hasıl olacaktı, Lakin böylesi bir eseri ikmal etmeye, Hiçbir şey onun hevesini karşılamaya yetmedi. Bu yüzden köprüyü öyle yüce kılmak istedi ki, Herkesin hayran kalacağı bir abide olacaktı, Altın gibi parıldayan yaldızlı kuleleriyle, Seyredenlere pek muazzam görünecek bir eser, O vakit sık sık yeniden anardı, Ne büyük bir şöhretin hasıl olacağını, Köprüyü öylesine muhteşem kılarsa, Geceleyin fersahlarca ışık saçabilsin diye, Ve böylece durmaksızın parıldasın. O vakit herkes onu methedecekti, Lakin zihninde türlü şüpheler peydah oldu, Bu eseri nasıl ikmal edeceğine dair, Ateşle yanan kandillerin Bu arzusunu karşılayacağını zannetti, Bu maksatla kandillerin Kâfi derecede tertip edilmesini kararlaştırdı. Lakin yine pek korktu, Kendi vefatından sonra, Başkalarının bu ışığı temin etmekten imtina edeceğinden, Ve gelirleri başka işlere harcayacağından. Bu yüzden kime güvenle itimat edeceğini bilen Sadık bir kimse düşündü, Nihayetinde o ışığı köprüye yerleştirmeye cüret etti, Geceleyin parıldasın diye, Bir mucize kabilinden lal taşlarından, Alttan ve üstten çifte akis ile, Bu esnada yeni kuruntular zihnini taciz etmekteydi, Lal taşlarının nerede bulunacağına, Ve kendi maksadı uğruna Bütün dünyada, nerede olursa olsun Bolca lal taşı arayacak Hakîm ve sadık adamların nerede bulunacağına dair, Bu sebeple kendini öylesine yıprattı ki, Neredeyse bir deri bir kemik kaldı, Lakin böylesine büyük bir sanatın sahibi olacağına Pek kati surette inanırken, Sene nihayete erdikten sonra, Bütün sanatı da takati de tükendi. Zira cam kabını çekip çıkardığında, Altın yahut bakır için hiçbir madde ihtiva etmiyordu, O vakit öfkelendi ve neredeyse çılgına döndü, Zira bütün varlığını zayi etmişti, Ve ömrünü bu minval üzere tüketti. Onun hakkında daha ne nakledeyim? Lakin avam da medreselerdeki âlimler de Bu ahmakların ahvalini bilsinler diye, Nerede olurlarsa olsunlar onların misallerini hatırlasınlar. Zira pek çok kimse aynı zihniyettedir, Bütün neticelere kolayca inanırlar, İsterse apaçık sahte yanılsamalar olsun, Yeter ki yazılı kitaplarda bulunsunlar, Zihinlerinin hafifliği yüzünden onu hakikat zannederler.
Kimya İncelemesi
Böylesine kolay ve pervasız bir güven, Yoksulluğun ve nafile harcamaların sebebidir, Bu sanatın umudundan boş bir sevinç doğar, Zira beyhude umut, aptalın cennetidir, Fakat sanatın hakiki evlatları, her şeyin kendisi olmaksızın aldattığı Tanrı’yı ikrar ederler, Zira ilimler nasıl başlangıçlarını onsuz bulamazlarsa, Öylece onsuz hayırlı bir sona da eremezler. İtiraf ederim ey Yüceler Yücesi, bunu kimse kavrayamaz, Önceden öğrenmiş olsa bile, sensiz hiçbir şeyin tadına varamaz. Zira Tanrım, senin katında her daim lütuf öyle büyüktür ki, Kavramak gibi tamamlamak da sendendir, zira sen son ve başsın. Bu sanatın sevincini işittiğiniz gibi, Onun etrafındaki kederi de şimdi anlayacaksınız, Her ne kadar bu sanattan zevk alan kişinin arzusuna zıt olsa da. İlk vazife, zihnen kavramaktır, Bunu ne kadar çok kişinin aradığını, lakin pek azının bulduğunu, Ve hiç kimsenin bu ilme erişemeyeceğini, Başlamadan evvel kendisine öğretilmedikçe. Gerçekten âlimdir ve saf bir akla sahiptir, Bunu bir başkasının öğretisiyle kavrayabilen, Çeşitli farklılıkları bilmesi zaruridir, Doğanın gizli işlerini araştırmaya gayret edenin, Fakat bu talim dahi o kadar kesin değildir, Kişinin ondan sonra da yanılması pekâlâ mümkündür, Nitekim şimdi hayatta olmayanların hepsi, Bizim taşımızı (lapis noster) bulmadan evvel yanılmışlardı, Gerek ilk dönemde gerek sonraki zamanda, Hakiki uygulama (practica) gelip çatana dek hepsi yanılır, Fakat hiç kimse sıcakta ve soğukta daha fazla sapmaz, Şu cüretkâr ve küstah sanatkârdan gayrı. Zira hiç kimse bizim eserimizi daha çabuk mahvetmez, Onu tamamlamaya cüret eden o kimseden başka. Fakat bu işi mükemmelliğe erdirecek olan kişi, İş görürken basiretli ve tedbirli olsun, Zira bütün kaygıların ötesinde en ağırı şudur ki, Biri tek bir hususta yanılırsa, her şeye baştan başlamalıdır, Muhakkak ki pek çok kaygısı olacaktır, Bu sanata erişmeyi arzu edenin, Öğrendiği yeni şeylerle, İradesini sık sık değiştirecektir, Tasarıları sıklıkla boşa çıkacaktır, Ve bu talihsizlikten asla emin olamayacaktır, Ve kederle sarsılmış zihni, Yeni fikirlerle sık sık bocalayacaktır, Ve kuruntular içinde öylece sürüklenecektir ki, Ona erişebilirse bu hakikaten mucize olacaktır, Hatta ne türden olursanız olun, Bu sanatta pek çetin kaygılarla boğuşacaksınız. Arzunuzu dizginleyecek olan, Zahmetler hakkında size daha fazlasını açayım. Kâmil sanatkârın nerede olduğunu bilmek, Hikmet ehlinin aktardığı üzere, büyük bir zahmettir, Ve size öğretecek birine rastlasanız bile, Yine de türlü meşakkatler ve kaygılar çekeceksiniz. Zira zihniniz erdeme adanmışsa, İblis zarar vermek için çabalayacaktır, Sizi üç yoldan incitmeye cüret edecektir, Acelecilik, ümitsizlik ve aldatma ile, Bu ilme eriştiğiniz takdirde, İfa edeceğiniz erdemli işler sebebiyle.
Kimya İncelemesi
Daha önce söylenmiş olan ilk tehlike aceleciliktir, Ki o, pek çok şeyi yıkar ve bozar. Bu sanat hakkında yazan bütün müellifler, Aceleciliğin iblisten olduğunu söylerler, Filozoflar Cemaati (turba philosophorum) hakkındaki o küçük kitap der ki, Bütün acelecilik şeytanın tarafındandır. Bu sebeple işi kemale erdirecek olan, Yavaş adımlarla ilerleyendir, Atasözüne göre hakikati bileceksiniz ki, Kişi ne kadar acele ederse, o kadar yavaşlayacaktır. Zira acele eden kişi, bazen ne bir ayda ne de bir yılda, Eseri kemale erdiremeyecektir. Ve bu sanatta şu her daim doğru kalacaktır, Acele edenin şikâyetleri asla eksik olmayacaktır, Hız konusunda da emin olunuz ki, Onları hakikatten uçuruma yuvarlayacaktır, İblisin sizi hız ile gafil avlamaktan, Daha ince bir yöntemi yoktur. Bu yüzden pek çok kez cüret edecektir, Bunun vasıtasıyla sizi hatalara sürüklemeye, Aceleciliğe her daim karşı duran kişi ise, Her yerde lütuf bulacaktır, Her daim diyorum, zira bir anlık zamanda, Acelecilik bütün emeklerinizi yerle bir edebilir, Bu yüzden her türlü acelecilikten sakınınız, Sanki bizzat şeytani bir şeymiş gibi, Benim aklım kâfi gelmez, gerektiği veçhile, Aceleciliği yermeye, Pek çokları büyük kaygılara batmışlardır, Zira aceleciliğe meydan vermişlerdir, Lakin her zaman sona doğru koşturmuşlardır, Ki bu da Şeytan’ın ayartmasından ileri gelmiştir, Şimdilik acelecilik hakkında bu kadar kâfidir, Fakat sabır sahibi olan ne mutludur, Lakin düşman acelecilikle galebe çalamadığında, Bu kez ümitsizlikle zihninizi yoracaktır. Ve sık sık şu düşünceyi aklınıza sokacaktır, Bunu ne kadar çok kişinin aradığını, pek azının bulduğunu, Ve onların senden katbekat daha bilge olduğunu, Öyleyse senin için geriye ne kesinlik kalacaktır, Bizzat o kışkırtacaktır ki, şüpheye düşesin, Üstadın buna sahip miydi, yoksa değil miydi, Ve belki de şöyle olmuştur, Sana bütününü değil, yalnızca bir kısmını öğretmiştir. Böylesi bir belirsizliği körükleyecektir, Zihnine şüphe tohumları ekmek için, Ve böylece emeklerini ödüllendirecektir, Böylesi bir güvensizlik ve ümitsizlikle, Böylesi tuzaklara karşı hiçbir şey fayda vermez, Yalnızca güven erdemi müstesna, Ki ona aklın kendisi de refakat etmelidir, Korku için bir sebep kalmayacaktır, Basiretle aklınıza getirirseniz, Üstadınızda ve hocanızda bulduğunuz, O erdemli ahlakı. Ümitsizliğe kapılmanıza da lüzum kalmayacaktır, Bütün şartları etraflıca tartarsanız, Size sevgiden mi yoksa bedel karşılığı mı öğrettiğini, Ve bu hareketin ondan başlayıp başlamadığını, Zira böylesi bir adama güvenmek zordur, Çünkü bunu size satan kişi, Sizin ona muhtaç olduğunuzdan daha çok size muhtaçtır.
Kimya İncelemesi
Bu suretle kesinliğe kavuşacaksınız, Eserinize başlamadan evvel, Böylesi bir emniyet kazandığınız vakit, Ümitsizlikten azade olacaksınız, Fakat her kim böylesi bir üstat bulursa, Tıpkı benimki gibi, şüphe etmesi için sebebi olmayacaktır, O ki gerçekten asil ve övgüye layıktı, Adaleti sever, hileden nefret ederdi, Başkaları feryat ederken sırları tutardı, Bunları bildiğinin fark edilmesini istemezdi, Şayet bir vakit diğerleri gülden, renklerden söz etse, Sessizliğini korur, kendinden hiçbir şey katmazdı. Uzun bir zaman ona sığındım, Fakat o beni gizli usullerle gözetti, Yaradılışımı tanımak için, Türlü imtihanlarla ahvalimi bilsin diye, Ve bende sarsılmaz bir sadakat, Ve beslediğim o büyük umudu bulunca, Nihayet Tanrı’nın takdiriyle bana yönelen, Onun lütfuna nail oldum, Nitekim çok geçmeden bizzat düşündü ki, Daha fazla gecikmeye maruz kalmamam gerekir, Çeşitli mektuplarım ve kalbimin samimi sevgisi, Onun zihnini harekete geçirmiş, bana yakınlaştırmıştı, Bu sebeple kalemi eline almaktan çekinmedi, Ve bana cevaben şöyle yazdı, Sadık dostum, pek sevgili kardeşim, Sana cevap vermek mecburiyetindeyim, bir başkası olmayacaktır, Büyük mükafatın ve tesellin niyetine, Benden bu lütfu alacağın vakit gelip çatmıştır. Şahsın, onun sarsılmaz itimadı, Sınanmış erdemin ve onun bilgeliği, Doğruluğun, sevgin ve hürmete şayan, Sebatkâr zihnin, arzularının semeresini alacaktır. Bu sebeple pek kısa bir müddet zarfında, Yüz yüze konuşmamız zaruridir, Şayet yazmam gerekseydi, yeminimi bozmuş olurdum, Bu yüzden mutlaka bir araya gelmeliyiz. Ve sen geldiğinde, seni sanatın varisi, Kılacağım ve bu topraklardan ayrılacağım. Sen bana hem kardeş hem de varis olacaksın, Âlimlerin ümitsizliğe düştüğü bu pek büyük sırra, Bu sebeple bu havadis için Tanrı’ya şükret, Zira birkaç taç taşımaktan daha evladır bu, Tanrı, azizlerinden hemen sonra bunları seçer, Bu sanata sahip olanları, ki bizzat kendisi onunla yüceltilsin, Şu an için sana daha fazla bir şey yazmayacağım, Fakat mümkün olan en kısa zamanda at sırtında bana gelesin. Bu mektubu alınca, derhal koştum, Yüz milden fazla yol aşıp üstadımın yanına, Orada kırk gün boyunca aralıksız kalarak, Simyanın bütün sırlarını öğrendim, Her ne kadar felsefeyi daha önce anlamış olsam da, Bu diyardaki herhangi biri kadar, Yine de bu ilmi arayan ahmaklar, Kırk günde tamamlanabileceğini zannederler, Fakat kırk günlük eser ile kırk günlük öğreti arasında, Ne büyük fark olduğunu fark edersiniz, İşte o vakit karanlık şüpheler bana aydınlık göründü, Doğanın kilitli bağlarının çözüldüğünü gördüğüm yerde. Meselenin sebepleri bana öyle mucizevi, öyle kesin, Ve öyle akla yatkın göründü ki, ümitsizliğe düşemezdim, Şayet siz de üstadınızla böyle uzlaşırsanız, Bizim sizin hakkınızda hiçbir şüphemiz kalmaz. Üçüncü engeli aldatma diye adlandırırız, Diğerleri arasında bana karşı en kötüsü, Ve bu, eserinizle meşgul olan hizmetkârlar hakkındadır, Zira kimi pek çok hile bilir, Kimi ihmalkârdır, başkaları ateş başında uyuyakalır, Kimi ise kötü niyetlidir, size zarar verir.
Kimi ahmaktır, kimi haddinden fazla cüretkâr, Kimi de öğretiye boyun eğmez. Kimi başkalarının malına el uzatmaya pek hevestir, Uğursuz, ziyadesiyle muzır işler çevirirler, Kimi sarhoştur, havai ve başka hevesler peşindedir, Zarara uğramak istemiyorsan, sakın bunlardan. Sadık olanlar akılsız, tedbirliler hilekârdır, Biri beni incitir, öbürü bana köstek olur, Zira tam da eserlerimi güzelce hazırlamışken, Böyleleri alıp götürdü onları, bana hiçbir şey bırakmadılar, O vakit yeniden başlamakla katlanmam gereken Masrafları, zamanı ve emekleri içimden geçirerek, Kederli bir yürekle tez vakitte veda ettim, Simyaya gayrı rağbet etmeksizin, Ve bunun o devirde nasıl vuku bulduğuna Pek az kişi hakikatiyle inanır, Başıma gelen bu talihsizliğe on kişi birden Şahitlik edebilecek olsa da, Kendilerinin de anlatabileceği üzere, şeytanın yardımı olmaksızın Bunun yalnızca insanların eliyle gerçekleşmesi pek mümkün değildi. Ben aynı zamanda hayat iksirini de (elixir vitae) yapıyordum, Bir tüccarın karısı da benimle hemfikirdi, Beşinci özü dahi hazırlamıştım, Pek çok başka gizle birlikte, Ki en aşağılık adamlar onları elimden çekip aldılar, Büyük bir ızdırap ve kederimle, Öyle ki bu dünyada başka hiçbir şey söylenemez, Her ne türlü neşe varsa, tasalarla harmanlanmış olduğundan gayrı. Tasalar hakkında henüz söylenecek az şey kaldı, Zihinde tutulması münasip olan, Bu durum mübarek bir adamın başına geldi, Hakkındaki hakikati bizzat anlatabileceğim. Thomas Dawlton, gece gündüz Tanrı’ya hizmet eden iyi bir adam, Kırmızı ilaçtan (medicina rubea) bolca miktara sahipti, İngiltere’den başka hiç kimse ondan fazlasını elde edememişti. Kral Edward’ın hizmetinde bulunan bir muhafız, Adı Thomas Harbard olan, Bu Dawlton’ı Gloucester Kontluğu’ndaki bir manastırdan Zorla çekip çıkardı, Ve Kral’ın huzuruna çıkardı, Delvis de o vakit orada hazır bulunmaktaydı, Zira Dawlton, William Delvis’in kâtibi olmuştu, Delvis de Dawlton’ın eserinden bahsetmişti, Delvis dahi pek sadık bir hizmetkârdı, Kral Edward’ın şahsına uzun süredir hizmet eden, Delvis orada, Dawlton’ın kendisi için yarım saat içinde, Krallık sikkeleri kadar iyi altından, Yarım gün yahut daha da kısa bir sürede Bin sterlin yaptığını anlattı. Bu hususun şahitliği için Delvis İncil üzerine yemin ediyordu, O vakit Dawlton, Delvis’e bakarak Diyordu ki, ey Delvis, uzun süredir hizmetkârsın, Bu yüzden kaygılı olman gerekirdi, Hiçbir sebep yokken. Hiçbir sebep yokken, dedi o, henüz zikredilen sebep haricinde, Yahuda’nın hıyanet ettiği Tanrı’nın bildiği üzere. Lakin bir vakitler (dedi Delvis) sana yemin etmiştim, Benim tarafımdan ifşa edilmeyeceğine dair, Fakat kralın ve bu krallığın menfaati için Buna bağlı kalmak zorunda olmadığımı sanıyorum. O vakit Dawlton en mütevazı şekilde cevap verdi, Bu cevap yemini bozmayı mazur göstermez, Kral bizzat sana nasıl güvensin, Onun huzurunda yeminini bozduğunu itiraf etmişken? Lakin ben, dedi Daulton Kraliyet Alteslerine, Bu ilaç sebebiyle çeşitli yerlerde sıkça kaygılandım ve yürekten kederlendim, Bu yüzden artık bana dert olmasın diye düşündüm. Zira yakalandığım o manastırda, Onu umumi göle fırlattım, Denizin gelgitleriyle hareketlenen nehre doğru akan, Ve böylece orada bunca zenginlik heba oldu, Kutsal Toprakları geri almak için yirmi bin kişilik bir ordunun seferine yetecek kadar. Bunu Tanrı rızası için uzun süre sakladım, Böyle bir sefere girişecek krala yardım edeyim diye. Ah Daulton, dedi o vakit kral, Bunca büyük bir şeyi zayi ettiğin için ahmaklık etmişsin, Ve Daulton’ın bunu yeniden yapmasını istedi, Daulton bunun mümkün olmadığını söyledi, Niçin olmasın dedi Kral, onu nasıl elde ettiysen öyle, Kendisi de Lichfield Kanonisi’nden aldığını anlattı. Daulton onun eserlerini özenle muhafaza etmişti Uzun yıllar boyunca, o vefat edene dek, Bu hizmete karşılık, dedi, bu süre zarfında Kanonik onda ne varsa kendisine vermişti. Kral, Daulton’a dört mark bağışladı, Ve derhal dilediği yere gitme izni verdi, O vakit Kral içtenlikle kederlendi, Daulton’ı daha evvel tanımadığı için. Ve böylece zalimlerin krala en yakın kimseler olması, Pek sık görülen kesin bir haldir, Zira yakalanan Daulton’ı Harbard Stepney’e götürdü ve orada alıkoydu, Harbard’ın adamları parayı çekip aldılar, Kral’ın daha evvel Daulton’a verdiği, Ve ardından Harbard, Daulton’ı oradan daha uzağa taşıdı, Gloucester Kontluğu’ndaki bir kaleye, Orada Daulton uzun süre esir tutuldu, Harbard ona en büyük haksızlıkları reva görüyordu. Oradan onu daha sıkı zindanlara götürdü, nitekim dört yıl sonra, Onu ölüme mahkûm etti, Daulton ölüme boyun eğerek, Mübareksin, dedi, ey Efendim İsa, Görünüşe göre senden pek uzun süre ayrı kaldım. Bana ilmi büyük bir ihtiyatla verdin, Onu hiçbir kibre kapılmadan sakladım. Ve öldüğümde yerime geçecek, Uygun hiçbir kimse bulamadım. Bu yüzden en tatlı Efendim, şimdi bu senin bağışını Yeniden sana iade etmek mecburiyetindeyim, Ve ardından en samimi dualarını dökerek, Gülümseyerek dedi ki, yap şimdi ne dilersen. Harbard onun ölüme bu denli hazır olduğunu görünce, Gözlerinden yaşlar döküldü, Zira ne zindan ne ölüm kâr edebildi Bu ilmi öğrenmeye, ne de hilekâr kurnazlık. Şimdi salıverilsin, dedi o vakit Harbard, Zira bundan böyle ne bir kimseye zararı dokunur ne de faydası. Lakin Daulton yerinden doğrulduğunda, Kederli bir çehreyle etrafına baktı, Ve kederlerin baskısı altında çekip gitti, Bir yıl daha yaşamayı dahi arzu etmedi. Anlattığım üzere, cehennemden korkmayan adamlar eliyle, Bu haksızlık geldi onun başına. Harbard bundan çok geçmeden vefat etti, Delvis’in ise Tewkesbury’de boynu vuruldu. Bu suretle, gördüğünüz gibi, büyük meşakkat Her mertebede bu sanata eşlik eder, Burada kralın bizzat kendisi niyetinde hüsrana uğradı, Zira Harbard kibirli ve zorba biriydi, Bunca soylu bir adamı mağrurca ezdiğinde Ve onu bir suçlu gibi esir edip götürdüğünde. Oysa yumuşaklıkla, sabırla ve inayetle Bundan pek çok teselli hâsıl olabilirdi, Yalnızca kral için değil, anladığınız üzere, Aynı zamanda bu krallığın bütün devleti için. Fakat inayetin erişmemesine şaşmamalı, Zira günahlar hüküm sürmektedir bu diyarda baştan başa, İşte burada kusursuz inayet hazır bulunmaktaydı, Halktan vergileri ve harçları kaldırmak için, Ki bundan pek çok hayır ve lütuf hâsıl olurdu, Şövalyeler, rahipler ve avam halk arasında. Burada fark edilebilir ki, günahkâr zorbalık Hikmeti asla elde edemez. Zira günahlar ve erdemler birbirine zıt şeylerdir, Bundan ötürü günahlara batmış olanlar ona sahip olamazlar, Şayet kötüler bu ilmi elde edebilselerdi, Bundan ötürü başkalarına çokça zorbalık ederlerdi, Ve hırsları içinde günden güne büyürlerdi, Eskisinden daha da fena bir hale gelirlerdi. Şimdi neşe ve keder hakkındaki bu fasıl sona erdi, Gelen fasıl ise taşımızın maddesini açıkça beyan eder.
Tonſilus ateşte çalışmıştı, Altmış yıl ve daha fazlasını arzusunu elde etmek için, Başka biri, Brunus, batı taraflarında Howston ile birlikteydi, Daima meşgul, tatbikat yaparak, Lakin yine de bu soylu ilmi bulamadılar, Ne maddeyi ne de sanatın kökünü bildiler, Fakat meşru olmayan yollardan giderek hep bunu aradılar, Ömürlerini ve mallarını tüketene dek, Bunca masrafa, zarara ve sıkıntıya katlandılar, Üzerinde çalıştıkları reçeteler uğruna. O vakit Tonſilus gözyaşları içinde önümde yakındı, Yüreğinin sızladığını söyleyerek, Zira ömrünün en güzel kısmını tüketmişti Sahte reçetelerde ve değersiz maddelerde, Otlar, zamklar, kökler ve çimenlerde, O vakit türlü cinsleri sayıp döküyordu, Kargabüken, kırlangıçotu ve mazeryon gibi, Hakiki ayotu ve Türk zambağı, Saçlarda, gübrelerde, pisliklerde, Antimonda, arsenikte, balda, şarap tortusunda, Sönmemiş kireçte, cam tuzunda ve zaçta (vitriol), Markazitlerde, tutyada ve bilcümle madenlerde, Malgamalarda, beyazlatmalarda ve sarartmalarda, Yaptığı işlemlerde her şey bir hiçe dönüştü, Zira gizli olanın tabiatın nispeti hakkında neyi kastettiğini düşünmüyordu, Bütün bunlardan sonra insan kanı üzerinde çalışmaktan Daha iyi bir şey düşünemedi, Tâ ki ben, kanın en şiddetli ateşlerde duman olup bozulacağını Ve yok olacağını söyleyene dek. O vakit Mesih’in aşkına, bana öğret dedi, Taşın cevherinin ne türlü olması gerektiğini. Tonſilus, dedim ben, sana ne faydası olur, Bunca yaşlıyken? Bu yüzden vazgeç bu işten, Ve dualara yönel, zira vakit bunu iktiza eder, Çünkü bizim taşımızın maddesini bilsen dahi, Onu tamamına erdırmeden evvel, yaşın sebebiyle göçüp gidersin. Bunu dert etme iyi üstat, diye cevap verdi o, Bana kâfi miktarda teselli hâsıl olurdu, En azından maddesini bilseydim Bunca zamandır aradığım o taşın. Tonſilus, diyordum, küçük bir şey değildir Hakkında emin olmak istediğin husus, Zira pek çok müellif o şüphe hakkında yazar, Fakat onlardan hiçbiri bunu açıkça göstermez, Nitekim bu sanat hakkında yazan bizzat o müellifler, Tanrı’ya dua ettiler (Demokritos’un şahitliğiyle), Bu dünya üzerinden apansız çekip alsın diye Bu hususta kitap yazacak olanların canlarını, Zira onların pek çoğu hakikattir.
Bu ilimden layık olandan fazlasını aktarmamak adına, Onlardan her biri en azından bir ya da iki meseleyi öğretti, Böylece yoldaşları tarafından en kesin şekilde tanınabilsin, Onlara denk olduğu bilinsin, Zira biri diğerini anlar, Herkesi eğitmek için değil, Fakat gizli bir söz söyleme tarzıyla kendilerini aşikâr kılmak için böyle yazdılar, Bu sebeple yalnızca tek bir kitap okumakla yetinmeyesin, Aksine çeşitli müellifleri dikkatle tetkik edesin, Bilge Arnoldus’un öne sürdüğü gibi, kitap kitabı açar, Nitekim Anaxagoras da aynı eser hakkında buna şehadet eder, Zira çeşitli kitapları okumakta tembel davranan kimse, Uygulama için yararsız sayılacaktır. Fakat berber, bunu daha önce hiç yapılmamış bir şekilde birine açarak bir sadaka gibi sunmayacağım, Cevap yoluyla sana bir teselli vereceğim, Eğer bana basiretle sual edersen. İyi üstat, dedi o zaman, bana doğrusunu öğret, Acaba madde Güneş ve cıva mıdır, Yoksa hakikaten Güneş ve Ay mıdır, Veyahut bu üçü birlikte mi alınmalıdır? Yalnızca Güneş midir, yalnızca cıva mıdır, Yoksa taşımızın maddesi bunlarla birlikte kükürt müdür? Yahut nişadır (sal ammoniacum) uygun düşer mi, Veya taşı hazırlamak için diğer madenler mi gerekir? İşte bunlar, dedim, berber, çeşitli suallerdir, Basiretle sorulmuş, kurnazlıktan da uzak değildir, Fakat henüz yalnızca cins olarak adlandırdın, Zira sanata hizmet ettikleri ölçüde, Farklı vakitlerde bütün bunlardan pay alman gerekir. Çeşitli şeyler şüphesiz taşımıza yardım eder, gerçi, Gerçi iki maddesel şey vardır, lâkin taş tektir. Aralarındaki fark ise şudur, Tıpkı ana ile evlat arasında olduğu gibi, Onlar arasında başka bir başkalık da gözeteceksin, Tıpkı erkek ile dişi arasında olduğu gibi, Eğer bilge olursan, bu iki cins sana her hizmeti sunacaktır, Beyaz eser için dahi. Bunlardan birini bir taş olarak bulacaksın, Zira taşların âdeti olduğu üzere ateşe tahammül eder, Lâkin dokunulduğunda veya bakıldığında bir taş değildir, Fakat morumsu, kırmızı ve parlak olmayan latif bir topraktır, Ve ayrıştırılıp hazırlandığında, O vakit ona mürdesengimiz (lythargirium) deriz, Önce mor, kırmızı ve ardından beyazımsı, Ve o vakit ona seçkin markazitimiz denir, Onun bir onsu elli libreyi aşar, Hristiyan âleminde satılmaz, Fakat ona muhtaç olan, ya yapılmasını temin etmek ya da bizzat hazırlamak mecburiyetindedir. Lâkin bu eserde büyük bir lütuf belirir, Bir defa yapılabilir ve bundan sonra bir daha gerekmez, Kadim müellifler ona kıymetsiz şey derler, Zira ticarette hiçbir değeri yoktur, Onu bulan hiç kimse, Bir ons çamurdan daha fazla önemseyip kaldırmaz, Büyük bir kıymete sahip olduğuna kimse inanmak istemez, Bu sebeple pek basiretli olan dışında hiç kimse onu tanımaz, Burada ben akıl almaz bir sırrı açtım, Tüm dünyada asla yapılmamış olanı. Berber, bir başka taşa daha sahip olman gerekir, Yoksa başlıca maddeni ziyan edersin. O taş gayet güzel ve berraktır, Ticarette bir taştır, görünüşte bir taştır, Şeffaflıkla parıldayan bir taştır, Hayret verici bir saydamlıkta olan, Bir onsunun münasip fiyatı, Yirmi şilin yahut civarıdır, Onun adı Magnezya’dır, pek azı onu bilir, Gerek en yüksek gerekse en alçak yerlerde bulunur. Platon onun hassasını bilip adını koydu, Ve Chaucer onun Dytanos diye adlandırıldığını söyler, Kanonik Kelâm’da bunun ne olduğu şu şekilde anlatılır, Fakat bilinmeyen daha da bilinmeyenle nasıl bilinir, Yani onun varlığı nedir ki, Daha da meçhul olanla adlandırılmış bir meçhulden başka? Bununla birlikte berber, şimdi sana doğrusunu öğreteceğim, Bizim dilimizde Magnezya’nın ne olduğunu, Latince’de büyük ve hayret verici bir şey denir, Maden paradır, ilimdir fakat sanattır, Yani öyle bir şeydir ki, İçinde ilahi ilimden çokça bulunur, Şimdi Magnezya’nın ne olduğunu anlıyorsun, İçinde ilahi ve harikulade ilmin gizlendiği bir maden cevheri. Berber, iksir (elixir) meydana getirmek için gerekli maddeler olarak, Bu iki taşı alacaksın, İlk seferde çok sayıda madde bulunmasa da, Daha önce anlattığım gibi çeşitli şeyler yine de yardım eder. Bu sır bu zamandan önce, Bu derece aşikâr kılınmamıştı, bunu iyi tutasın. Bana bir cürüm sayılmasın diye Tanrı’ya yakaracağım, Zira kalemimin gereğinden fazlasını açmasından korkarım, Çünkü bu manayı pek az kimse kavrasa da, Âlimler arasındaki daha ince zekâlılar fazlasıyla basirete sahiptir, Zira pek çok münevver öyle üstün bir zekâya sahiptir ki, Bu temele sahip olsalardı, sanatı çözerlerdi. Tanrı faziletli bir zihne sahip olandan gayrısının, Onu bulmasını istemediğinden, Kadim müellifler taşımızın burada açılan bu yolunu haklı olarak gizlediler, Beyaz taşı meydana getirmek için, Bu ikisinden başka maddeler kabul etmek zorunda değilsin, Madenlerden çıkarılan bir kükürt türü ile, Nişadır müstesna, Bu ikisi arzunu yerine getirmeye kâfidir, Bunların haricindekiler ateşten kaçar. Kükürt yanar ve rengini değiştirir, Lâkin mürdesengimiz her daim baki kalır. Maksadına erişmek için, iksir yapmak üzere, Maden veya canlı gümüş ile başlamayasın, Fakat onun bütün bileşimini bozacak olursan, Bileşenlerden bazıları sana yardım edecektir, Lâkin o bundan ve şundan başka bir şey değildir, Yani yalnızca Magnezya ve onun öz kardeşi mürdeseng.
Dördüncü Bölüm Büyük eserden kaçınmayacağım, Bir sır olsa da, alabildiğine bolca aktarmaktan, Size hakikati açmaya bilhassa dikkat edeceğim, Tanrı’nın buyruğuyla bana bahşedildiği kadarıyla, Ben, İngiliz Thomas Norton. Tıpkı bir rehber gibi size yolu göstereceğim, Gayenize erişebileceğiniz o veçhiyle, Eğer bu eserin kısımlarının kadim müelliflerce, Nasıl bir araya getirildiğini mütalaa ederseniz, Daha önce söylediğim gibi, bu sanatın üstatları, Her biri en azından bir kısmını beyan ederdi, Bu sebeple onları dilediğinizce kâfi derecede anlamış olsanız dahi, Yine de gerektiği gibi nizama koyamazsınız. Arnoldus yazılarında şehadet eder ki, Nihai sır, eserimizin üzerinde temellendiği, O şeyi bilmektir, Ve saf, basit tabiatların nasıl bulunacağını. Multifarie diye başlayan kitabında, Temel maddelerimizin iki cins olduğunu söyler, Fakat onların nasıl bulunacağını tamamen atlar, Onların adları hemen önceki bölümde mevcuttur. Bacon Birader bu meseleye dair daha fazlasını açar, Bütün kısımları yakın unsurlara bölün, bu hususta ihtiyatlı olun derken, Fakat basiretsiz olanlar böyle amel etmez, Aksine âdeta çılgınca inatla ilerlerler, Bölünebilir maddeye daha fazlasını ekleyerek, Böylece çiçekler üreteceklerini zannederken, Hataları çoğaltmaktan başka bir şey yapmazlar, Bacon orada muhakeme eder, onun gibiler de öyle, Ve gereğinden fazlasını açmaktan korkar, Hatırlarsanız, İbn-i Sina Kapı’da yazmıştı, Kemâle ermek için nasıl ilerlemeniz gerektiğini, Hakikatin ta kendisi olduğu üzere dosdoğru öğreterek, İçmek için yiyesin, yemek için içesin, Ve arada geçen zamanda ter ile sırılsıklam olsun. Râzî bunları bir dereceye kadar açıklayarak der ki, Yine de o şey aceleyle yemesin, Fakat gıdasını azar azar tüketsin, Nitekim Peygamber de bundan bahseder, Eğer onun meramına dikkat ederseniz, "Yeryüzünü ziyaret ettin ve onu sarhoş ettin, Onu zenginleştirmeyi çoğalttın, Meyveli toprağı çoraklığa, Ve susuz toprağı su pınarlarına çevirdin," Eğer bolca yiyecek ve içeceği olursa, Uyunması gereken vakitte dahi uyanık kalmak zaruridir, Zira zahmet uykusuzlukta ve büyük dikkattedir, Ve kıymetli gıdalarla beslenmelidir. Bu sebeple tüm yoksullar uzak dursun der Arnoldus, Zira bu sanat bu dünyanın zenginleri içindir, Siz yoksullar, kaç kişiyseniz onun sözlerine itimat edin, Zira bunun böyle doğru olduğunu bizzat bulacağınıza şahidim, Mütehammil ve tatlı dilli ol der o, Zira acele edenler sonu asla göremeyecektir, Maddenin saflaştırılmasının uzun sürmesi, Buna inanmayan pek çok kimseyi aldatır, Bu sebeple yoksullar, bu mucizeleri araştırmaya, Cüret etmeyin, vaktinde vazgeçin, Bir çeyrek saatin fazlalığı dahi, Her şeyi mahvedebilir, bu yüzden zenginlik imdada yetişir, Taşımızın yavaş kaynamasını bilmek için, Olduran ilk sebep ve oldurmayan son sınır, Daha fazla kaynatılamaz olana dek vazgeçmeyesin, Yine de uzun sürmesi bir artış sağlamaz, Suyun coşup kaynamak istediğini sanasın, Fakat tereyağı kaynasın, tıpkı yağ gibi, Ve böylece, Ve böylece yavaş bir pişirmeyle tüketesin, Aceleyle olan kaynamayla değil, Çeşitli tehlikelerin şüpheleri sebebiyle, Ve taşımızın haddini aşıp taşması yüzünden, Büyük eserler arasında hepsinden en çetin olanı, Bizim ara madenlerimizi berraklaştırmamızdır, Çeşitli uç noktalar pekâlâ kemâle ermiştir, Basiretle aranan pek çok vasıta olmaksızın, Ve her bir vasıtanın saf kılınması icap eder, Eğer eserinizin tamamlanması gerekiyorsa, Zira gayrisaf ile saf, tabii meyil gereği, Kendi aralarında pek ziyade çatışır, olgun ile ham olan da böyledir.
Sabit olan, sabit olana yeniden yapışacaktır, Ve uçucu olan, kendi uçucu cinsi tarafından çekilecektir, Ve nerede daha büyük bir uyum varsa, Doğa, daha önce başka yerde olanı oraya çekecektir, Bu Büyük Eser (magnum opus) kendi türünde saflıktan uzaktır, Ve onu tehlikelerle dolu bulacaksınız, Hiç kimsenin basireti o denli büyük olamaz ki, İster kamil bir alim olsun, isterse bir avam, bu yolda vakit vakit yanılmasın, Nitekim Anaksagoras bu hususta şöyle der, İlk bakışta hiç kimse ayırt edici bulunmaz, Ve vaktiyle bir bilge adamın şöyle dediğini işittim, Bu dönemde Katalonya’da manyezya diğer minerallerle birlikte satılmaktadır, şayet arayıp bulmaya ihtimam gösterirseniz, Böylece narin bir kimsenin elleri, Böylesine bayağı bir işle kirlenmek zorunda kalmaz, Ve kanaatimce eseriniz çok daha çabuk başlayıp nihayete erdirilebilir,
Zira şayet benim bildiğim gibi her şeyi bizzat yapmak zorunda kalsaydınız, Daha işe girişmeden bitap düşerdiniz, Filozofların eseri, Tüm nesneler dıştan ve içten arınmadıkça başlamaz. Pek kıymetli bir tentür (tinctura) arayan bizler, Tüm bayağı ve kusurlu nesneleri ayıklamak mecburiyetindeyiz. Çeşitli vasıtaların her biri, Kendi derecesine göre vazifesini ifa edecek bir hassaya sahiptir, Maddelerimizin kendisiyle beslendiği şeylerden, Bazıları fayda sağlayabilir, bazıları ise zarar verebilir, Bizim eczacılarımız bunları nasıl hazırlayacaklarını bilmezler, Bizler de onlara öğretmekten imtina ederiz. Bu durumun sebebi ise şundan başkası değildir, Bütün güçleriyle hakikate sarılıp onu elde etmeye gayret etmek yerine, İnsanları aldatmak maksadıyla o şeylerin saflığını bozmayı yeğlerler, Onların adeti (ki bundan yürekten keder duyarım), Pek çok şey talep edip karşılığında pek azını sunmaktır, Hakiki esere malik olmak isteyen kimse, ne emekten kaçınsın, Ne de masraftan, her ne kadar bu kesesini boşaltacak olsa da, Ve her kim her gün eserin sonunu görmeyi arzulasa da, Büyük eserde menzilden en uzak olan odur, Büyük eser, tüm icaplarıyla birlikte, Üç yılda ikmal edilebilseydi, bu pek kutlu bir talih olurdu, Zira onu bir kez nihayete erdirebilen kimse, Şayet ilacını hikmetle çoğaltmayı bilirse, Asla işe baştan başlamak zorunda kalmayacaktır. Zira bütün gayemizin yegane üstadı odur, Bu mineralleri tek tek saymaya hacet yoktur, Zira Albertus hepsini açıkça yazmıştır. Cevherlerin tabiatları üzerine pek çok şey aktarabilirdim, Lakin bu büyük eserde bunlar gereksiz kalırdı, Çünkü bu muazzam eserde, Mekanik tabir edilen el emeklerinden gayrı hiçbir şey bulamazsınız, Orada nereye adım atarsanız atın, Yüzlerce ve daha fazla şekilde yanılabilirsiniz, Bu sebeple kadim müelliflerin aktardıklarına itimat ediniz, Tecrübe olmaksızın hiçbir şeyin layıkıyla yapılamayacağını biliniz, Bütün halleri göz önünde bulundurunuz ve gereken her hususta yeknesaklığı muhafaza etmeye ihtimam gösteriniz, Maddede ve surette tek tip kap kullanınız, Herhangi bir uğursuzluk vuku bulmasın diye karışımlardan sakınınız.
Yüzlerce hususi hatadan, Bu umumi ikaz sayesinde sakınabileceksiniz, Ve bu öğreti, ameliye üzerinde basiretle sebat eden kimseye kifayet edecektir, Şayet hizmetkarlarınız dürüst ve sadık kimseler ise, Emeğinizden ötürü pişmanlık duymazsınız, Bu yüzden büyük eserde her türlü korkudan beri olmak isterseniz, Nasihatime kulak veriniz, Bu işe asla evli kimseleri dahil etmeyiniz. Zira az sonra yorulduklarını söyleyeceklerdir, nitekim bunu anlatmayı bilirim. Bu sebeple, ne yaparsanız yapın, Muayyen bir ücret mukabili olmaksızın kimseyi istihdam etmeyiniz, Nasıl olursa olsun aylık olarak değil, Haftalık olarak da değil, bilakis gündelik olarak tutunuz, Ve ücretiniz onlara, Başka bir yerden elde edebileceklerinden daha cazip gelsin, Ücretleri sebebiyle beklemek zorunda kalmasınlar, Bilakis hak ettikleri karşılık ellerinin altında hazır bulunsun. Zira bu durum onlarda hem sevgiyi hem de çekinmeyi uyandıracaktır, Öyle ki kendilerine tevdi edilen işlerde daha dikkatli olsunlar, Zira tek bir gün dahi ihmalkarlık gösterseler, Derhal azledileceklerini düşünsünler, Evli kimseler bu eser için münasip değildir, bu sebepten onlardan kaçınasınız,
Şayet bunu evvelce bilip tatbik etmiş olsaydım, Haksızlıkların getirdiği nice zahmetlerden uzak dururdum, Bu eserde, hangi derecede olursa olsun her türlü engelden uzak, Bir serbestiyet bulunmalıdır, Kesintiye uğramaması gereken kesintisiz meşakkatin getirdiği kaygıları hafifletmek için, Büyük bir teselli ile birlikte olmalıdır, Aksi takdirde meşakkat ve melankoli sebebiyle doğacak darlıklar, Eserinizin helakine sebep olabilir, Şimdi daha fazlasını göstermek zaruri değildir, Zira kadim müellifler geri kalanları zaten önceden aktarmışlardır, Ve onların ihmal ettiği elzem olan ne varsa, Bu kitap şüpheye yer bırakmaksızın beyan etmektedir, Bu sebeple bu küçük risale, Simyanın Tertip Kitabıdır (Ordinale Alchimiae), hepsinin ikmalidir, Sıradaki fasıl, ruhban sınıfına mensup bir kimse için münasiptir, Ve latif esere dair nasihatleri ihtiva eder.
Beşinci Bölüm
Edward paraları değiştirdiğinde, Pek çok kimseye ziyan, nicelerine ise sevinç vesilesi oldu, Ve bu tebeddül kimilerine, Yeni ve pek nadir bir hadise gibi göründüğü üzere, O vakitlerde bu ilmi alakadar eden, Pek şaşılacak bir hadise vuku buldu, Bu sanatın üç üstadı, Leadenhall yakınlarında tek bir yatakta yatıyordu, Ki bunlar beyaz ve kırmızı renkte kusursuz iksire (elixir) sahiptiler, Böylesi üç kişinin tek bir yatakta yatması, Üstelik on günlük bir müddet boyunca, cidden hayret vericidir, Zira bir milyon insan içinde dahi benzerleri güç bela bulunur.
İşittiğime göre, onlardan biri, Lotharingia Dükalığı’ndandı, ikincisi İngiltere’nin vasatından, Üç kontluğun hududundaki haçın altından çıkmaydı, Üçüncüsü ise yaşça en küçükleriydi, Ki doğum haritasındaki (genitura) surete istinaden alimler tarafından, İngiltere toprağında yükseleceği hükmedilmişti, İnsan bütün dünyayı baştan başa dolaşsa dahi, Böylesi üç üstadı bulamayabilirdi, Onlardan ikisi ayrılmak üzereydi, lakin genç olanı kaldı,
Vakti geldiğinde bu memlekette pek çok hayra vesile olacaktı, Lakin hükümdarların günahları, Onun ifa edeceği o hayrı geciktirecektir. Kıdemli üstat onun hakkında kehanette bulundu, Ve dedi ki, kendisine minnet duyması icap eden kimselerden, Pek çok haksızlık görecektir. Ve burada daha nice şeyler nakletti, Ki bunlar bilahare doğru çıkmıştır, Ve bazıları ise henüz vuku bulacaktır. Bunlardan biri pek kesindir, derdi o zat,
Bu memleketin her bir bucağında, Bütün namuslu insanların idrak edeceği bir hakikattir, Daha genç olanı bunun ne vakit vuku bulacağını sual etti, Kıdemli olanı ise, kutsal haça gece ve gündüz hürmet eden o zat, Tanrı’nın diyarında ve Nur diyarında zahir olduktan sonra, diye mukabele etti, Bu durum münasip bir vakitte tahakkuk edecektir, Lakin sebepsiz yere uzun müddet tehir edilmiştir, Bu hal başladığında, şu hususu iyi bilesin, Bu ilim bir hükümdara açılacaktır. Ve burada bizim sayabileceğimizden, Çok daha fazla inayetler bulunacaktır, O hükümdar kadim adetleri ıslah ettiğinde, Kendisine lütuf ve inayet erişecektir, O, kapalı sözler ardındaki bu ilmi, Gizlilik içinde tahkik edecektir, Ve münzeviler yahut keşişler arasında, Bu hususta daima daha fazla yakin hasıl edecektir, Nitekim Kral Halid de onu pek çoklarının nezdinde aradı, Nihayet Morienus’a rastlayana dek, Ki Morienus, Halid’e darlığında imdat eyledi, Zira onun fazileti kendisini buna sevk etmişti, Lakin şimdilik bu bahsi kapatalım, Ve latif eseri nakledelim. Latif eseri idrak etmek isteyen kimsenin, Mütedeyyin ve alim olması zaruridir. Simyayı tahkik etmeye cesaret edecekse, İlk felsefeyi (prima philosophia) bilmesi iktiza eder, Ve bu esere niyetlenen sizler, Evvelemirde şunu anlamalısınız, Madenleriniz hazırlık ameliyesi vasıtasıyla, Üremeye elverişli hale getirildiğinde, Şayet bir semere elde etmek arzusundaysanız, O vakit bölme yoluyla dört Unsur’a (Elementa) ayrılmaları gerekecektir, Şayet bunu ikmal etmeye muktedir değilseniz, Gidiniz ve Hortulanus’tan öğreniniz,
Ki kendisi bu hususta kitabını telif etmiştir, Şarabın dört Unsur’a nasıl ayrılacağını orada göstermiştir, Bundan maada, sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluk olarak tesmiye edilen, Dört keyfiyetin tesirlerini de bilmeniz icap eder,
Ki bütün nesneler bunlardan mürekkeptir, Ve bu sanatta bilhassa ateşe sebat eden bir renge, Nail olmak arzusunda olduğunuzdan, Onu elde etmeden evvel, Her bir rengin nasıl hasıl olduğunu bilmelisiniz. Zira tesmiye edilebilecek her bir renk, Beyazlık zahir olmadan evvel burada tezahür edecektir, Buna ilaveten eserde, balmumu yahut zamk misali, Kolay bir erime arzu etmektesiniz, Aksi takdirde, müelliflerin şehadetiyle sabittir ki, Madenlerin içine nüfuz edemez ve giremezdi, Aynı şekilde, her ne surette olursa olsun, bol bir renkle birlikte, Sabit ve akıcı olana da malik olmayı arzulamaktasınız, Birbiriyle zıt bu üç vasfın tek bir taşıyıcıda (subiectum) birleşmesi, pek büyük bir sırdır. Bununla birlikte, idrak sahibi olan kimse, Onu bu fasılda bulabilecektir. Evvela, mezkur dört asli keyfiyet hakkında, Sizlere muhtasar bir öğreti sunayım, Sıcaklık ve soğukluk fail keyfiyetlerdir, Nem ve kuruluk ise münfaildir, Zira taşların kireç, suyun ise buz haline gelmesinde olduğu gibi, Bunlar daima berikilerin tesirine maruz kalırlar, Buradan kolaylıkla hüküm verebilirsiniz ki, Sıcaklık yahut soğukluk olmaksızın hiçbir şey tevellüd etmemiştir, Yine de münfail olanlar dahi bir miktar faillik barındırır, Mekanik zenaatlerde her gün müşahede ettiğimiz üzere, Ekmeğin ve biranın pişirilmesinde ve sair zenaatlerde, Nem ve kuruluk da iş görür. Aristoteles Fizik’te ve diğer pek çokları, Nazariyenin (speculatio) fiillerden neşet ettiğini söylerler.
Ameliyenin, nazariyenin ve cümle ilimlerin, Kökü ve mebdei olduğunu naklederler. Zira herhangi bir nesnenin hassaları, Onların işleyişleri vasıtasıyla idrak edilmiştir, Nitekim idrarın renklerine bakarak, Sıcaklık yahut soğukluk hakkında hüküm vermeye cüret ettiğimiz gibi, Zamanın akışı içinde renkleri de, Bu dört asli keyfiyet vasıtasıyla araştırırız, Ki bunlar hakkında, son derece saf bir cevher haricinde, Asla emin olamayız. Şayet renklerin gündelik olarak nasıl meydana geldiğini bilirseniz, Bundan pek çok öğreti devşireceksiniz. Renk, her parlak cismin nihayetidir, Buradaki madde ise, sınırları bihakkın tayin edilmiş berrak bir cevherdir.
Kuru maddede sıcaklık hâkim olursa, Beyaz renk orada en kesin surette belirecektir, Nitekim yanmış kemiklerde açıkça görülür, Ve taşlardan yapılmış sönmemiş kireçte de böyledir. Soğukluk nemli ve berrak maddede iş gördüğünde, Bu işlemde beyazlık zuhur edecektir, Buzda ve soğukla sertleşen nesnelerde sabit olduğu üzere. Bunun sebebi felsefede daha önce açıklanmıştır, Fakat ben burada herkesin felsefesinden bahsetmiyorum, Aksine, simyayı aktarmak için örnekler veriyorum, Biri diğeri vasıtasıyla kavranabilsin diye, Tıpkı dölün kendi anasından tanınması gibi.
Sıcaklık nemli ve kesif maddede iş görürse, Oradan siyah renk hâsıl olacaktır, Şayet buna bir örnek isterseniz, Yaş odunları ateşe koyduğunuzda gözlemleyiniz. Soğukluk kesif ve kuru maddede iş gördüğünde, Renk siyah olacaktır, bunun da bir sebebi vardır, Böyle bir madde tıkız ve pek kesiftir, Hayatın düşmanı olan büzücü soğuklukla birlikte. Kesafet karanlık ve ışıktan mahrumiyet doğurur, Renk ortadan kalkarsa siyahlık belirecektir, Bu yüzden daima hatırında tutasın ki, Berrak madde, beyazlığın maddesidir. Fail sebep muhtelif olabilir, Zira bazen sıcaklıktır, bazen de soğukluk.
Lakin beyazlık ve siyahlık, herkesin bildiği üzere, Uç noktalardaki zıt renklerdir, Bu sebeple ameliniz siyahlıkla başlayacaktır, Gaye beyazlığın kemali olacaksa eğer. Filozofların aktardığı gibi ara renk, Siyah ile beyaz arasındaki kırmızıdır, Buna rağmen bana kesinlikle inanınız ki, Kırmızı renk simya amelindeki en son renktir. Öğretilerinde şunu da söylerler, Kızıl ve sarımtırak [citrinus] denen bu iki renk, Beyaz ile kırmızı arasında yer alır, Ve yeşil ile kurşuni renk de, Kırmızı ile siyahın arasında bulunur. Tende olan et rengi ise pek saf maddeden doğar. Hekimlerin idrarda belirlediği on dokuz renk vardır, Kendi aktardıklarına göre beyaz ile siyah arasında, Ki bunlardan biri de beyazımsı renktir, Oniks taşının rengine benzeyen. Magnesia bu renkte görünür, Fakat magnesia saflıkla parıldar. Bizim latif simya amelimizde, Şimdiye dek bilinen bütün renkler zuhur edecektir, Yüz ve hatta daha fazlası pek kesindir, İdrarda fark edilenlerden çok daha öte. Bütün bu renklerde bizim taşımızın, Tüm dereceleriyle yer almaması imkânsızdır, Yapılan amellerin her birleşiminde, Ve zihinde tasarlanan her terkipten, Orada ne kadar renk kendini gösterirse, O kadar dereceyi basiretle tayin edeceksin, Şayet bütün dereceleri bilemezsen, Onları Raymundus’tan, onun genel sanatından [ars generalis] öğrenirsin. Gilbertus Kymerus kendi keşfine göre yazmıştır, On yedi oran hakkında, fakat bunlar yetersizdir, Hiçbir vakit bulamadığı bu ilimde, Her ne kadar tıpta pek bilgili idiyse de. Zira insan tabiatının üstünlüğü, Çoğu kez hekimlerin ilaçlarını aşar, Ve böylece nadir olmayarak sanatını yüceltir, İlaçları belki de nafile kaldığı halde. Fakat madenler tıbbında durum böyle değildir, Çünkü bu sanat diğer bütün oluşları aşar, Ve yalnızca insanın hikmetinde mevcuttur, Basiret sahiplerinin tecrübeyle şahitlik edebileceği gibi. Ve böylece simyanın hakiki temeli, Basiretli bir derecelendirme hesabıyla yapılan bileşimdedir, Soğukluğun yahut nem ve kuruluğun, Bunlar vasıtasıyla diğer nitelikler hasıl olsun diye, Mesela sertlik ve yumuşaklık, ağırlık ve hafiflik, Pürüzlülük ve pürüzsüzlük, belirli ağırlıklarla, Hikmetle araştırılmış sayı ve ölçü ile birlikte. Tanrı’nın vücuda getirdiği her şey bu üçünde mevcuttur, Zira Tanrı her şeyi yapmış ve şüphesiz sayılar, ağırlıklar ve ölçülerle nizama koymuştur, Şayet bu sayıları değiştirirseniz, Tabiata haksızlık etmiş olursunuz. Bu yüzden Anaxagoras şöyle der, sakın ha, Kavuşuma [coniunctio] doğru ilerleme, Burada lüzumlu olan bütün bileşenlerin ağırlıklarını, Eksiksizce öğrenmeden önce. Bacon der ki, kadimler hiçbir şeyi gizlemediler, Öğretmedikleri oranlar haricinde, Zira müelliflerden hiçbiri, ne bir kral ne bir hükümdar, Bu ilim hakkında yazıp da diğerleriyle uyuşmamıştır. Şayet oranları bilmek isterseniz, Raymundus, Bacon ve Albertus ile birlikte öğretecektir, Yaşlı Anaxagoras ile beraber, bu dördünden, Kusursuz bir vukufiyet elde edersiniz, tek birinden değil hepsinden. Dört niteliği tek bir gayede birleştirecekseniz, O vakit her bir elementi bağlamak gerekir, Arzunuza göre su ve toprağı, Hava ve ateşle güzelce terkip edilmiş halde. Bilinmelidir ki, kendi niteliğinde daha muteberdir, Her bir derecenin ikincisi ve üçüncüsü, Dördüncü ve birinci ise dışarıda bırakılamaz, Çünkü faydalıdır ve bilhassa kullanılmalıdır, Kendi çoğalımını en iyi şekilde yayabilir, Kendisindedir zira oluşun kudreti, Ve işte taşımızın lityarji [lithargyrium] maddesi tastamam budur.
O olmaksızın hiçbir oluş meydana gelmez, Tentürümüzün sabitlenmesi de kabil değildir, Çünkü yalnız topraktan gayrı hiçbir şey sabit değildir. Geriye kalan bütün elementler uçucudur, Ateş, hava ve su, her gün gördüğünüz üzere. Lakin ateş, yayılabilmenin sebebidir, Ve maddeyi karışabilir kılar, Güzel renkteki berrak parıltı ise, Daha ziyade havanın tabiatından hasıl olur. Ve şayet hava yoğunlaşacak olursa, Nesneleri kolay erir hale getirir, Balmumu, tereyağı ve her türlü zamk gibi, Cüzi bir sıcaklık bunların hepsini eritir. Su yıkama ile arındırır, Ve ölmüş nesnelerin yeniden dirilmesini sağlar. Ateşin çoğalımında şaşılacak bir şey görülmez, Ki toprağın çoğalımından daha aşağıdır, Zira toprak her gün sayısız yeni otlar bitirir, Bu sebeple şu bir hakikattir ki, Toprak da en az ateş kadar hayranlık vericidir, Tek bir kıvılcım hadsizce çoğalsa bile. Bütün bir memleket ketenle dolu olsaydı, O vakit tek bir kıvılcım içinde hayret verici şekilde büyürdü. Yalnızca ateş ve toprak çoğalırlar, Ve taşımızın çoğalımının sebepleri onlardır. Albertus Magnus bu topraktan bahsetmiştir, Madenler bahsinde, lityarjin en hayırlısı olduğunu söyler, Beyaz iksir için, orada bunu zikreder, Bu durum kasideler kitabında da gösterilmiştir. Şimdi kavuşuma geçelim, Ve buna dair bazı öğütler aktaralım.
1.
Elementlerini dilbilgisi kuralınca birleştir, Tüm kaidelerine layıkıyla uyarak, Bu kaideler ki, alimlere yardım etmek için, Bu ameldeki başlıca vasıtalardır. Zira hiçbir şey birbiriyle daha fazla çelişmez, Sabit olmak ile uçucu olmaktan gayrı. İngiltere’nin ve Fransa’nın bütün dilbilgicileri, Sizlere bu uyumu öğretmekten acizdir, Bu Ordinal kitabı onu aktarmaktadır, göreceğiniz üzere, Fizik bahsinde, Ağaç hakkındaki kitapta.
2.
Onları hitabet tarzıyla da birleştir, Süslenmiş ve arınmış tabiatlarla, Mademki tentürünüz saf ve güzel olmalıdır, Saf toprağı, suyu, ateşi ve havayı al.
3.
Mantık yolu ne vakit kullanılırsa kullanılsın, Hakiki cinsleri karıştır, safsataları değil, Bunların bilinmeyişi nice bilgini sevk etti de, Bütün emeklerini ve amellerini zayi ettiler.
4.
Onları birbirine aritmetik vechiyle de bağla, Dakik orantılı sayılar vasıtasıyla, Ki bu hususta şimdiye dek pek az şey biliniyordu, Boethius, "Sen elementleri sayılarla bağlarsın," diye yazdığında.
5.
Elementlerini musiki vechiyle birleştir, İki sebepten ötürü, biri ahenk içindir, Kendi hoş nağmelerine sahip olan, Onun hakiki tesirini bulduğun vakit. Ve öyle terkip et ki, Diapason, Diapente ve Diatessaron ile olsun, Hypate hypaton ve Lychanos mese ile, Musikide bulunan kaidelerle, Uyum doğuran oranlarla birlikte. Ki bunlara simyada pek benzer oranlar vardır, Şüphesiz tatbik edilen büyük sayılar için. Lakin akılla kavranan sırlı sayılar için, Daha önce söylediğim gibi araştırmanız icap eder, Raymundus ile Bacon’ın öğretisinden. Bacon bunları üç mektubunda kapalı şekilde aktarır, Raymundus ise genel sanatında daha iyi açıklar. Pek çok kimse bunları okuduğunda zanneder ki, Anladıklarını sanırlar, oysa hakikatte aldanırlar.
6.
Elementleri astroloji ile de birleştir, Her türlü ameliyeleri muvaffak olsun diye, Basit, kaba ve tecrübesiz zümreyi, Gayeye ulaşılıncaya dek basiretle sevk eden ilimle. Vakti geldiğinde boyun eğer onlar, Yıldızların biçimlenmiş tabiatlar üzerindeki tesirlerine.
7.
Ve perspektif ilmi de pek çok delil sunar, Bu asil sanatta emek veren herkese. Ve diğer pek çok ilim de aynı şekilde hizmet eder,
8.
Bilhassa ağırlık ve boşluk hakkındaki ilim gibi. Lakin bütün ilimler arasında üstat sayılması gereken, Bu sanata hizmet edecek olan, tabii sihirdir. Dört element hikmetle terkip edildiğinde, Ve her biri kendi derecesine yerleştirildiğinde, O vakit muhtelif derecelerden ve hazımlardan, Kemal noktasına erinceye dek renkler zuhur edecektir. Zira o vakit batıni tabii sıcaklık iş görür, Bizim cevherimizde ancak aklen var olan, Göze görünmeyen, elle tutulmayan bir sıcaklık. Onun işleyişi pek az ve nadir kimse tarafından bilinir, Ve bu tabii sıcaklık harici suni sıcaklıkla harekete geçirildiğinde,
O vakit tabiat uyanarak işlemeyi bırakmayacaktır, Derecelerin muhtelif farklılıklarını meydana getirmek için, Akıl yoluyla fark ettiğiniz üzere sebeplerden biri de budur, Amelimizde bunca rengin belirmesine dair. Bu yüzden bu sanatta nice şüphe hasıl olur, Batıni ve zahiri sıcaklığın bilinmeyişinden ötürü. Her iki sıcaklığın nasıl uyuşması gerektiğini, Ve amel esnasında hangisinin galebe çalacağını bilmek için. Bu ameldeki hazımlar pek uyuşur, Canlı varlıkların hazımlarıyla, Ve diğer her şeyden ziyade, kesinlikle şehadet edebileceğim gibi, İnsandaki sindirime daha çok benzer.
Bu sebeple Morienus, taşımızın oluşumu bakımından insanın yaratılışına pek benzediğini söylerdi, Raymundus’un dediği gibi, onda dört mizacın dört derecesinin tümünü bulmak mümkündür, Üstelik fiili olarak, ki bunu başka bir cinsten olan yaratılmışlar arasında bulamazsınız, Bundan ötürü yaratılanlar arasında yalnızca bu ikisine, yani insana ve taşımıza Küçük Evren (microcosmus) denir, Şimdi beslenmeye yönelik sindirimi (digestio) eksiksizce kavramak için işe girişmek gerekir. Nem katıdır, kendi derecelerinde kuvvetle karışmış olarak kuruluk ile sebat eder, Bunun zıddında, gereğince karışmış edilgen şeyler, içsel ve dışsal ısı vasıtasıyla hasıl olur, İşte bu yüzden bizim sindirimimiz, Özsel nemden yaratılmış yetkinlikten başka bir şey değildir. Siz ey bilgisizler, mazur görünüz beni, Her ne kadar bu kabil sözlere alışkın değilseniz de, Onları kullanmak zorundayım, zira bütün müellifler doğrular ki, Her bir ilmin kendine mahsus terimleri vardır. Sindirim bazen dışarıdaki soğukla daha da artar, nitekim her yıl görebileceğiniz üzere, Kışın insanlar daha fazla yiyecek alırlar, Isılarının daha şiddetli olduğu yaza nispetle, Zira soğuk o vakit ısıyı içeri kaçmaya zorlar ve daha kuvvetli olsun diye onu daha sıkı birleştirir, Ki onun erdemi ve gücü, sindirimi tamamlamak hususunda öncekinden daha büyüktür.
Fakat bu niyet uğruna bizim asıl sindiricimiz (digerens), sindiren maddenin bilfiil ısısıdır, Yine de sindirilecek şeyin ısısı, sindirime ve onun işleyişine yardım eder, Hummalı ısı hiçbir şeyi sindirmez, Güneş ışınları yardım edebilir ve yıkıma yol açabilir, Sindirilmiş şarap, ısısı arızi olan taze şıradan daha fazla doğal ısıya sahiptir.
Pıhtılaşma (coagulatio) özsel bir suret değildir, Yalnızca maddi şeyin bir arazıdır, Bunun yanında, renkler belirdiğinde, o maddede asıl failin ne olduğunu bilmeniz gerekir, Zira bu fail bazen ısı, bazen soğuk, Kimi zaman nem, kimi zaman da kuruluktur. Asıl faili bilmek, daima ince bir akıl yürütmeyle araştırmayı gerektirir, Ki bu, pek az üstat müstesna, kavranmış değildir, Zira renklerin nasıl doğduğunu fark etmezler, Dört nitelikten asıl fail olanı, krallara layık bir kudret elde eder ve üstün gelir, Öyle ki diğerlerini kendi cinsine dönüştürsün, Anaxagoras, doğal dönüşüm üzerine olan kitabında bu dönüşümden bahseder, Raymundus da bunun özel sebeplerini zikreder. Sizin asıl failinizin nasıl ayırt edilmesi gerektiğini öğretmek, latife konusu yahut hafife alınacak bir mesele değildir, Bunu size dört alamet vasıtasıyla aktaracağım, Yani renk, tat, koku ve sıvı vasıtasıyla.
Ve ilkin, niyetinize hizmet etsin ve asıl faili tanıyasınız diye renkle başlayalım, Kabınızın içine bakınız, hangi renk daha çok görünürse, buna sebep olan şey asıl faildir, O vakit boyunca, şayet kudurmaya başlarsa, onun taşkınlığını bu öğreti vasıtasıyla dindirebilirsiniz, Bunu da karşınıza çıkacak bütün renklerin sebeplerini layıkıyla bilirseniz başarırsınız. Bunları başka yerde aramak zorunda kalmayasınız diye, Kendi sebepleri dairesinde burada pek muhtasar bir şekilde aktaracağım, Beyazlık, başka bir şeyle sınırlanmış türlü berrak maddelerden meydana gelir, nitekim burada da böyle bulunur, Siyahlık, karanlık cismin parçaları yoğunlukla birlikte taşıyıcının berraklığını bastırdığında husule gelir, Yahut yanmış topraksılıktan kaynaklanır, Fakat bu yanmadan geriye büyük bir sertlik kalır, Karanlığın, berrağın ve saf olanın birbirine karışmasıyla da bütün ara renkler hasıl olur, Berrak, şeffaf ve güzel olan her şey, Su ve hava maddesinden doğar, Ki saf toprak onu, kendi berraklığını gidermeyecek surette tutmuştur, Böyle bir berraklık ve şeffaflık içinde, cüretle hüküm verebileceğiniz hususi renkleri göremezsiniz, Çünkü bu nesnelerin sebebi şiddetle soğuk olmuştur, Nitekim kristalde, berilde ve pek çok diğerlerinde olduğu gibi, Bunlar arasındaki farkı bilmek icap eder,
Kristal, havaya meyleden bir suya sahiptir, Bundan ötürü berrak, hoş ve güzeldir, Fakat şayet suya doğru daha fazla meylederse, Beril yahut donmuş buz gibi daha karanlıktır, Şayet madde kuruluğa meylederse, Elmas taşında ve bunun gibi pek çok diğerinde görüldüğü üzere, Sertlikle birlikte karanlık doğar, Magnesia'da olduğu gibi bir parıltının sebebi, Önceden kesin surette ısıyla tutuşmuş sulu buharın üzerine çekilen berrak maddedeki ışıktır, Şimdi berraklıktan ve uç renklerden sonra, ara renklere dair bir şeyler ekleyeyim, Yakutun rengi, berrak bir cisim içindeki ince dumandan doğar ve o cisimde ışık bolluğu hüküm sürdüğü vakit meydana gelir, Zira onun fazlalığı yahut azlığı, daha fazla ya da daha az parlamasına yol açar, Böylece ametist, daha az berraklık ve daha çok karanlık ile değer bakımından yakuttan sonra gelir, Ve parıldayan özüyle kalsedon, türlü derecelerde berili takip eder, Zümrüt gibi yeşil olan, saf sudan meydana gelir, Yanmış topraksı maddeyle karıştığında, Toprak ne denli berrak bir özde olursa, Yeşilliğin rengi de o denli berrak görünecektir, Koyu renk, toplanmış yoğun dumanlılıktan dökülen sınırlanmış berraklıktan meydana gelir, Su ve topraktan hasıl olmuştur, Buna bir de havanın berraklığı eklenir, Kurşuni yahut morumsu renk, sulu ve topraksı parçalardan doğar, Ve bu parçalar nerede soğuk ve yoğun iseler, Orada bu renkten daha fazla müşahede edilir, Nitekim eskimiş kurşunda, Ve ölüme yaklaşmış insanlarda görüldüğü gibi, Morumsu hasetçilerde sıkça rastlanan ve morluk denen bu renk, Doğal ısıyı ve kanı, onu ferahlatmak üzere kalbe doğru hareket ettirir, Ve çehreyi soğuk ve kuru halde terk eder, Zira ısı ve kan oradan çekilmiştir, Benzer şekilde, hummalar son haddine vardığında, El tırnakları bu renkte görünür, Doğudan gelen gök mavisi safirin rengi, gök kubbenin feleğinden (sphaera) pek farklı değildir, Göze morumsu renkten çok daha güzel görünür, Zira onda, havanın, suyun ve ışığın payı, Morumsu renge kıyasla ve pek çok yönden daha fazladır, Bundan ötürü böylesi bir renk daha kıymetli sayılır, Diğer gök mavilerine nispetle, ki onlar ne denli karanlık iseler, O denli az havaya ve daha çok topraksılığa sahiptirler. Gümüş kolayca laciverde dönüştürülebilir, Bunun sebebi, gümüşte var olan ve havadan hasıl olan şeffaflıktır, Bu yüzden semavi renge meyleder, Ve onda bulunan cıva (argentum vivum) bolluğu, Gümüşte bir parıltıya sebep olur, İnce toprak, arı su ve havanın berraklığıyla birlikte, Cıvada o parıltıyı hasıl eder, Altında olduğu gibi sarı olan limon rengi (citrinus), Bazılarına pek hoş gelen, makbul bir renktir, Kuvvetli ve metin bir sindirimden doğmuştur, Zira onda nem, güçlü bir kaynamaya tabidir, Böylesi bir renk ısıyla meydana gelir, Balda, idrarda, küllü suda ve safrada olduğu gibi, Altındaki kızıla çalan sarılık, (hakikati söylediğim gibi) Saf, ince ve layıkıyla sınırlanmış maddeden, Yoğunlaşmış şeffaflıktan hasıl olur, nitekim su ne kadar saf halde yoğunlaşırsa, o denli parlayacaktır, Bunun sebebi de, daha bilgili olanların hükmettiği üzere, Sınırlanmış nemden başka bir şey değildir, Öyle ki cilalanabilir de olsun, Çünkü hava hiçbir şekli kabul etmez, Zira hava kendi başına sınırlanmaz, Böylece sudaki şeffaflığın sebebini anlarsınız, Layıkıyla karışmış ve saf haldeki beyaz ile kırmızı, güzel bir limon rengi meydana getirir, İşte unsurların türlü karışımı, Çeşitli sindirimler ve çeşitli dereceler ile, Farklı maksatlara göre farklı renkler husule getirir. Bütün renkler gözler için var edilmiştir, Unsurların kendilerine mahsus renklerini kaydediniz, Böylece renkler hakkında daha isabetli hüküm verirsiniz. Tabipler kimi bitkiler için, Dışarıdan soğuk, içeride ise kökünde sıcak olduklarını söylerler, Şayet bu hususta bir misal isterseniz, Asil menekşelerin işleyişine dikkat ediniz.
Genel felsefe şu sebebi açıklar, Gül içeride soğuk, dışarıda ise kırmızıdır. Anaxagoras, doğal dönüşüm üzerine olan kitabında der ki, Her şeyde içsel olan ile dışsal olan birbirine zıttır, Ki bu, basitliğe yakın, az bileşimden meydana gelen şeyler hariç, doğrudur, Nitekim mahmude ve sürgün veren kurtbağrı müshil tesirlidir, nebatat gibi beslemezler, Her karışmış şeyde, daima bir unsurun hüküm sürmeyi arzuladığını hatırla, Bu azgın ve sakat iştah, İnsanları daha muhteris olmaya mecbur eder, Ki Tanrı bunu en güzel surette nizam etmeyi bilmiştir, Günahkarlar için layıkıyla takdir buyururken, Kilise ebedi istirahat (Requiem aeternam) ilahisini okuduğunda, Bütün yabanıl iştahları eşitliğe irca eder, O vakit bütün muhteris düşünceler, Hiçe indirgenmiş olarak görünecektir, Efendiler ve dilenciler o vakit, Lahdin içinde bütünüyle eşit hale geleceklerdir, Şayet eşitliğin ötesine meylederse, Asıl failinize böyle muamele edeceksiniz, Bu sebeple Aristoteles der ki, taşınızı eşit olarak terkip ediniz ki onda bir uyuşmazlık, İlerlerken de hiçbir ayrılık bulunmasın, Bundan sakınınız, zira bu son derece zaruridir, Ve sayılan bütün renkleri aynı anda görmek vaki olduğunda, O vakit tabiatın, kendi işleyişiyle, Oluşumu kendi dilediğince tertip etmesine izin ver, Öyle ki bunca ve bu denli çeşitli renkler arasında tabiat, Gaye-i maksadına yönelecek olan, Asıl bir rengi göstersin, [okunamadı]
Kimya Risalesi
Arzunuzun unsuruna tekabül ederek, Renklerden bu suretle öngöreceksiniz, İşte size neyin kılavuzluk etmesi gerektiğini, Renkler hakkında daha pek çok şey yazabilirdim, lakin bunlar vaatlerimi karşılayacaktır, Renkler niyetinize hizmet ettiği ölçüde, Başlıca failinizi tanımak için, Fakat alimlerden birçoğu hayret edecektir, aşikardır ki, Taşımızda böylesine muhtelif renklerin, Kusursuz ve berrak beyazlıktan önce, Ve değişmez şekilde belireceğine, Bileşenlerin azlığı nazara alındığında, Onlara kendi rızaları dairesinde cevap vereceğim, Ve o büyük şüphenin hakikatini teslim edeceğim, Bu renkler magnezya cinsi vasıtasıyla hasıl olur, Onun tabiatı dönüştürülebilirdir, Herhangi bir orana ve dereceye, Nitekim kristal de onun kızıllığında mevcuttur, Zira yeryüzünde bulunan her ne nesne olursa olsun, Şayet altına kristal koyarsanız, Rengi aksettirir, imdi hayret etmeyi bırakın. Bundan ötürü Hermes ne yalan ne de hasetle demiştir ki, Tek bir şeyin mucizelerini gerçekleştirmek için, Tanrı böyle tertip etti, Kral Hermes der ki, Yegane bir şeyden harikalar doğsun diye. Alelade filozoflar bu yüzden bulamazlar, Bizim taşımızın kudretini, onların idrakini aşan.
Koku da maksadınıza fayda sağlayacaktır, Hakim unsuru bilmek için, Ve renkle birlikte bir delil olacaktır, Başlıca faili araştırasınız diye, ve sizler
İngiliz Thomas Norton
Ve sizler ki koku vasıtasıyla öğrenmek istersiniz, Başlıca faili tefrik edebilmeniz için, Nasıl ki ak ve kara renklerin uç noktalarıdır, Kavurucu ve kokuşmuş olan da kokular arasında öylece mevcuttur, Fakat balıklar görme yoluyla tanıyamadıklarından, Ara renkleri, zira onların gözleri, Onları kapatacak göz kapaklarından mahrumdur, Böylece ne de ara kokular koklanarak, Tarafınızdan idrak edilecektir, ve sebebi şudur ki, Burun delikleri açıktır, balıkların gözleri gibi. Bundan ötürü ara kokular kati surette, Burunla yakalanamaz, ara renklerin gözle görülmesi misali, Ağır koku değildir, alimlerin düşündüğü gibi, Bir ara koku, lakin yalnızca daha az kokan, Eskiler kitaplarında yazarlardı, Kendi tecrübelerinden, ki bana malum değildir, Güzel kokulu bir rayihayı karıştırdığınız takdirde, Kokuşmuş olanla eşit surette, maksadınızı sınamak üzere, Tatlı bir koku idrak edilir, kokuşmuş olan ise değil, Bu şeyin sebebini bilebileceksiniz. Bütün latif nesneler daha fazla saflığa sahiptir, Ve daha ruhanidirler kokuşmuş olanlardan, Bu sebeple havada daha nüfuz edicidirler, Ve daha yayılabilirdirler, ve böylece canlılığa da, Daha makbuldürler, zira tabiatla dostturlar, Ve bu yüzden daha çok kabul görürler, bu kesindir, Koku dumanlı bir buhardır, hararetle çözülmüş, Belirli bir cevherden görünür bir terleme ile, Havaya serbestçe giren, Ve havayı ve sizin koku alma duyunuzu değiştiren, Tıpkı yiyeceklerin lezzetinin tad alma duyunuzu değiştirdiği gibi, Ve nitekim
Kimya Risalesi
Ve nitekim sesler işitmeyi etkilediği, Ve renkler görmenizi etkilediği gibi, Koku da kendi iktidarıyla koku duyusunu öyle değiştirir, Şayet kokuların sebebini bilmeyi arzu ederseniz, Onlar için dört şey gereklidir, Evvelemirde, latif maddenin hararetin işleyişine muti olması gerekir, aksettirmesi için, Duman vasıtasıyla o şeyin benzerliğini, Ki o duman ondan buharlaşır, Ve o dumanı saf olarak yaysın diye, Lakin onu daha kuvvetle tutacaktır, Ve böylece kesif maddeler itaat etmezler, Hararetin işleyişine, taşımızda aşikar olduğu üzere, Hararet kokuyu husule getirir, soğukluk ise meneder. Zira gübreler sıcakta kışa nispetle daha fazla kokar, Hoş kokular hasıl olur, Saf ve buharlaşabilir cevherden, Amberde, nardinde ve mürrüsafide görüldüğü üzere, Ki bu nesneler bilhassa kadın cinsinin hoşuna gider, Lakin saf cevherden mutedil bir hararet ile, Mutedil kokular neşet eder, menekşelerde olduğu gibi, Mutedil hararetten ve gayrisaf cevherden, Nahoş koku peyda olur, sarısabır ve kükürt misali. Ve ne vakit tabii hararet eksilirse, O vakit oradan ağır bir koku baş gösterir, Eski balık yağı gibi, Orada tabii hararet çürür ve koku leşleşir, Koku bir buhardır ve çözülmüş dumanıdır, Kötü mizaçlı nesnelerin, Ve nem yalnızca bozulduğunda, Öyle ki cevher henüz helak olmamışken,
İngiliz Thomas Norton
Oradan yalnızca ağır bir koku tütecektir, Fakat o surette tamamen kokuşmuş olmaksızın, Kokuşmuş leş kokusunun asıl sebebi ise, Yalnızca cevherin kendisinin bozulmasıdır, Ve fena bir cevher çürüdüğünde, Oradan korkunç bir koku hasıl olacaktır, Ejderhaların ve insanların çürümüş cesetleri misali.
Kokudan taun illetinin peyda olması mümkündür. Sönmüş kömürleri koklamak sıhhatli değildir, Kokuşmuşluktan gebe kısrak dahi yavru atabilir, Bir nesnenin keyfiyetleri uyuştuğunda, Sizin tabiatınızla, o vakit iyi koku eksik olmaz, Lakin cevher cinsinize zıt olduğunda, O vakit nahoş bir koku arz edecektir, Balıklar tatlı kokuları severler, bilindiği üzere. Kokuşmuş yeme talip olmazlar, taze olana yöneldikleri gibi, İyi kokudan pay alan her bir nesne, Kendisine uygun bir tabii hararete sahiptir, Kafur, çiy ve diğer soğuk nesneler, Hoş kokulara sahip olsalar da, müellifler yine de yazarlar ki, Bu hal kuvve halinde hararette saklıdır, Cevherin saflığı ile birlikte, bu sebeple öyle kokarlar, Eskilerin bu kanaatini başkalarına da telkin ediniz. İyi koku bir diğerine zıt değildir, Lakin kokuşmuş kokuyla bu minvalde vaki olmaz. Zira sarımsak kokusu pis kokuyu yok eder, Kokular hakkında bu talim kafidir, Simyadaki niyetinize hizmet ettiği nispette, Amellerinizi buradan anlayasınız diye, Nesnelerin çürümeye meylettiği vakitleri, Kokular vasıtasıyla da bileceksiniz
Kimya Risalesi
Maddenin letafetini ve kesafetini tefrik etmeyi. Orta cevher hakkında dahi malumat sahibi olacaksınız.
Ki o, tabii hararetin bozulmasını gösterir, Ve farklılıkların bilgisini elde tutacaksınız, Nem bozulduğunda ve cevherle birlikte olduğunda, Lakin bizim cevherimiz ziyadesiyle saf kılınmıştı, Ve madeni bir haslet ile muhafaza edilmiştir, Oradan bir kokuşmuşluk idrak etmeyesiniz diye, Her ne kadar kendi cinsinde çürümeye uğrasa da. Üçüncü işaret ve delil, Ki onunla başlıca failinizi anlayasınız, Tat diye tesmiye edilir, ağzın tat alma duyusu, Ki daima cevherin eksilmesinin sebebidir, O nesnenin ki tadına bakmaya cüret edersiniz, Tat çok daha emin bir müşir olurdu, Renkten yahut kokudan, daha sık tecrübe edilesi, Şayet tadı bu derece tehlikeli olmasaydı, Taşımız ameliyat halindeyken. Zira hem sıhhate hem hayata zarar verir, Öylesine nüfuz edici bir nesnedir ki, Bütün latif nesnelere galebe çalar, Ve katı cisimlere ansızın nüfuz eder, Bundan ötürü tehlike vardır, ne de muvafıktır, Ondan bir kez yahut defaatle tatmak, Madenleri takviye eder, bildiğimiz veçhile, Lakin her neviden insan için zararlıdır. Kusursuz kırmızılık erişinceye değin, Ki ateşte ebediyen baki kalacaktır, Aşağı tabakadan, bu sanata hizmet eden biri, Beyaz taştan küçük bir parçanın tadına baktı, Zannederek ki onun vasıtasıyla kurtulacağını, Her türlü marazdan ve kederden, Bu sebeple o zavallı ansızın, Ağır bir felcin pençesine düştü, Üstadım onu büyük bir muvaffakiyetle, Madeni panzehir (bezoar) ile tedavi eyledi, Bu yüzden her ne kadar tat alma duyusu umumen, Her devirde en mükemmel hakim ise de, Yine de onun tadı menfurdur, Ne de buradaki lezzet bir faide sağlar, Bununla birlikte ayrıştırılmış bazı cüzlerden, Tatma ameliyesi münasip şekilde yapılabilirdi, Kavuşum vaki olmadan evvel tecrübe ederek, Ameliyatın usulünce icra edilip edilmediğini, Her ne surette olursa olsun, arif kişi kafi derecede bilecektir, Renk ve koku vasıtasıyla maksadını ikmale erdirmeyi, Zira niceleri iyi şarabı takdir ederler, Saf olduğunda renginden ve kokusundan, Lakin yeni şarap cinsinde bulunur ki, Tat alma duyusu hepsinin fevkinde hakiki hakimdir. Koku duyusu zira sadece tek bir uzva maliktir, Dumanlı nesnelerden gayrısını ayırt edemeyen, Fakat tat duyusu şüphesiz altı uzva sahiptir, Dahili ve harici keyfiyetleri idrak etmek için.
Tabiatın tehlikelere karşı tanzim ettiği, Hayat sahibi varlıkların selameti namına, Maymun yiyeceğini koku alma duyusuyla tartar. İnsanlar ve papağanlar tat duyusuna itimat ederler, Zira nice nesneler vardır ki iyi kokuludur, Lakin yine de tat duyusuna muvafık düşmezler, Zira mekruhturlar, pek ekşidirler,
Kimya Risalesi
Pek keskindirler, acıdırlar yahut başka veçhile korkunçturlar, Yahut zehirlidirler, aşındırıcıdırlar yahut haddinden fazla kuvvetlidirler.
Bunlarda tat duyusu hakim olarak kabul görmez, Kadim müellifler vaktiyle rivayet etmişlerdir ki, Tatlar dokuz adettir, Onları az bir müddette öğrenebileceksiniz, Keskin, yağlı ve sirkeli tat gibi, Bu üçü latif maddeye delalet eder. Ve diğer üçü mutedil maddelere şehadet eder, Isırıcı, seyrek ve sulu gibi, Kalan üçü ise kesif cevherden neşet eder, Acı, mayhoş ve tatlı lezzet gibi. Bu dokuz tat pek çok yerde bulunur, Bunlardan beşi hararet ile hasıl olur, Yağlı, keskin, tuzlu, acı ve tatlı gibi, Lakin geriye kalan dört adedi ise, Soğukluktan husule gelmiştir, nitekim sirkeli tat, Pontik lezzet denen ekşi tat, Ve stiptik tabir edilen mayhoş tat böyledir, Yavan olarak tesmiye edilen sulu tat dahi, Hakikatte soğukluk ile meydana gelmiştir, Tat iki nesneden hasıl olur, Farklı cevherlerden ve farklı mizaçlardan, İkinci derecedeki sıcaklıktan ve rutubetten, Kesif cevher ile birlikte tatlı lezzet neşet eder.
Aynı mizacın aynı derecesi, Mutedil cevher ile karıştığında, Yağlı tadı meydana getirir, Lakin hararet ve kuruluk bir arada olduğunda, İkinci derecedeki mutedil cevher ile, Oradan kaçınılmaz olarak tuzlu tat husule gelir,
Kimyevi İnceleme
Bir nesne üçüncü derecede sıcak ve kuru olduğunda, Yoğun bir tözle birlikte, oradan acılık hâsıl olur, Lakin dördüncü derecede sıcak ve kuru madde, İnce bir tözle birlikte keskinliği meydana getirir. Böylece beş tat, daha önce dediğim gibi, Sıcaklıktan neşet eder, daha fazlası değil, İkinci derecedeki soğukluk ve kuruluktan, İnce bir tözle birlikte sirkemsilik doğar, Nitekim insanların yüzünden fark edersiniz, Ham meyveleri tattıkları vakit. Aynı mizaç, aynı derecede, Orta yoğunluktaki bir nesnede, Kolayca kestireceğiniz üzere, Güldeki gibi yakıcı bir tat doğurur, Lakin ekşi, az ekşi ve mayhoş, bu üçü, Farklı derecelerdeki soğukluk ve kuruluktan meydana gelir. İlk derecedeki soğukluk ve nem ise, Daima sulu bir tat hasıl eder, Yumurta aklarında ve değirmenci kadınların beyaz çehresinde görüldüğü gibi, Zira böylesi kimseler soğuk ve nemlidir, Ve pek çok fazlalık barındırırlar, Bu yüzden erkeklere karşı daha az arzuludurlar, İshak, tatların en az yedi tane olduğunu söyler, Çünkü ekşi ile az ekşi birdir, lakin mizaçta, Aynı kökten gelmekle birlikte eşit değildir, Ve tatsızlık, tadın yokluğudur, Bileşik tatlar da bulunur, Tatlı ekşilik ve daha niceleri gibi, Böylece tatlardan hareketle insanlar, Farklı tözleri, mizaçları ve dereceleri teşhis edecektir.
Tat yoluyla denemekten tereddüt ederseniz şayet, Başka tanıklıklara başvurunuz, Tıpkı tıpta yalnızca idrara güvenilmeyeceği, Aksine dirayetli bir mülahaza ile, Eldeki nabzın da şahitliğe çağrılması gerektiği gibi. İnsan bedeninin gayritabii altı unsuru, Birbiriyle ilişki içinde olarak, O yedi tabii unsura bakar, Güvende olmak isterse kişi, Doğaya aykırı üç şeyden sakınmalıdır, Bu on sekiz ilkeyi esaslıca kavramalıdır, Bunları ihmal eden hekim bilgisizdir, Böylelikle cehaletten berî kalırsınız, Ve hastaları dertlerinden kurtarırsınız, İşte bu ilmi ameliyelerle araştırmak dilerseniz, bu şartlara dikkat ediniz, Bu dört tanıklığı dirayetle mülahaza ederek, Üçü aktarılmıştır, dördüncüsü ise sıvıdır, Sıvı, bu işin tesellisidir. Sıvı, mütehassıs kimseye kanıt sunar, Onun vasıtasıyla unsurlarını bağlaması, Ve dahi maksadına göre onları çözmesi için, Sıvı, erili ve dişili birleştirir, Ve ölü nesnelerin hayata dönmesini sağlar. Sıvı, yıkama yoluyla arındırır, Taşımızın sıvısı, onun başlıca gıdasıdır, Sıvı olmaksızın besin iyi değildir, Sıvı taşır bütün besinleri, İnsan bedeninin her bir uzvuna, Ve bizde, simyada da aynı şeyi yapar, Bütün sıvılarınızın saflığını, Ve miktarını mülahaza etmeniz icap eder.
Ne kadar yoğun yahut ince olduklarını, Aksi halde pek az kazanç elde edersiniz, Lakin hekimlerin andığı gibi değil, Çünkü iksir (elixir), ikinci niyetin ürünüdür, Bu sebeple onun ameliyesinde, başka her türlü ameliyeden, Daha fazla idrar tahlili bulacaksınız. Hekimler der ki, idrarlar ne kadar berrak olursa, O denli fazla neme işaret eder, Pek çok sıvı gereklidir, Taşımıza, onun arzusuna muvafık olarak, Turba kitabında Arisleus nakleder ki, Hava, suda gizlice hapsedilmiştir ve kudretiyle toprağı havalandırır, Pythagoras, bunun mübarek bir şey olduğunu söyler, Aristoteles de onun şu sözlerini aktarır, Diyerek, Havadan suyu elde ettiğin vakit, Platon pek bilgece konuşmuş, Ve ona mayıs çiğinin damlası demiştir, Ki bu söz simyaya pek münasiptir, Fakat ilk felsefenin muteber müellifleri derler ki, Yoğunlaşan hava yağmura dönüşür, Ve seyrelen su havaya geri döner. Bazıları der ki, mayıs yılın başlangıcıdır, Havadan hâsıl olan suyun alınması için. Kimileri der ki, böylesi bir su gökten iner,
Güneş, Akrep burcuna girene değin, Başkaları der ki, soğuğun bozduğu, Hiçbir sıvı kullanılmamalı, hepsinden kaçınılmalıdır, Eski müelliflerin naklettiğine göre bunun sebebi, Faaliyetlerinin soğuk tarafından dizginlenmiş olmasıdır. Kimi filozoflar derler ki, iksir yapmak için, Sıvı niyetine süt almalısınız, Bir başkası ise kendi maksadına binaen, İşi tamamlamaya hiçbir sıvının kifayet etmeyeceğini söyler, Mürdesenkten elde edilen su müstesna, Bakire sütü hâsıl olsun diye Azoth suyuyla birleştirilirse faydalı olur. Lakin Demokritos der ki, iksir yapmak için en iyi sıvı, Daimi sudur (aqua permanens), Onun tabii vasfı ve hassası, Ateşe tahammül etmek ve ondan asla kaçmamaktır, Rupescissa der ki, iksir ameliyesi için en muteber sıvı, Abıhayattır (aqua vitae), Çünkü o ruhani ve dirilticidir, Ölü nesneleri yeniden hayata döndürür, Nesnelerin beşinci özü (quinta essentia) olarak mevcuttur, Aristoteles sırlar üzerine yazdığı kitabında, Onun hakkında şöyle söyler, Bütün yetkinlik beşli olandadır, Rupescissa onu bütün sıvıların en iyisi olarak adlandırır, Zira yoğun maddeleri ruhani kılar, Fakat Pythagoras'ta bulacaksınız ki, Bizim abıhayatımız başka cinstendir, Kendisi şu manada onun diriltici olduğunu söyler, Uçucuyu sabit, sabiti uçucu kıl. Zira bu yolla, kuvvetli bir tazyikle, Sabit maddeler kolayca erir hale gelir, Başkaları der ki, donmayı seven sıvıyı, Hiçbir sıvı geçemez. Bu sebeple böylesi bir sıvı en iyi şekilde, İzlanda yakınlarında, okyanusun çevrelediği, Böylesi bir diyarda bulunabilir,
Böylesi sıvıların kolayca zuhur ettiği yerde, Bir diğer sıvı hakkında diğer bilgeler der ki, O, pınar suyundan daha soğuktur, Daha buz gibi bir sıvı tadılmamıştır. Bununla birlikte asla tükenmez yahut azalmaz, Sürekli işte kullanılmasına rağmen, Yine de bolluğundan hiçbir şey eksilmez. Demokritos tarafından bu sıvı, Gölgesiz ışık, şark suyu olarak tesmiye edilir, Hermes der ki, ham cıva suyu kadar, Hiçbir su elzem değildir. Zira o su, der pek âlim zat, Ameliyemizde suyun yerini tutacaktır, Şimdi bu ilmin peşinde olan hepiniz öğreniniz ki, Sıvı ve kararsız tözler, Bütün bu neviden şeyler, Ay'ın hareketlerine tabidir, Diğer sabit nesnelerden daha fazla, Ve bu durum, beyaz ameliye esnasında, Her ilim ehline aşikâr olur. Sıvılar hem uç noktaları hem ara maddeleri, Yıkar ve arındırır, Tanrı sıvıyı, insanın istifadesine, Menzillerdeki murdar şeyleri temizlesin diye yaratmıştır, Sıvı şüphesiz dışarı çıkarır, Bedenlerin içinde gizlenmiş olanları, Çamaşırcı kadınların açıkça ispat ettiği gibi, Külden kendi küllü sularını hazırladıklarında, Sıvı canlandırır kurumuş olan, Otların ve ağaçların köklerini,
Zira tabii sıvılar tazeler, Daha evvel yitirilmiş nemleri. Sıvılar keyfiyetleri ayrı ayrı böler, Tözleri hayret verici zerrelere ayrıştırarak, Sıvılar aynı zamanda bir araya getirir, Pek çok nesneyi, taşımız olsunlar diye,
Sıvı yardımcı olur akışına, Farklı nesnelerin, ve buradan anlarsınız, Yeryüzünde bulunan muhtelif nesnelerden, Sıvının nasıl aranıp çıkarılması gerektiğini, Kimi yararak, terebentin gibi, Kimi sıkarak, şıra ve şarap gibi, Kimi ezerek, zeytinyağı gibi, Kimi damıtarak, suların elde edildiği gibi, Kimi yakarak, kolofan reçinesi gibi, Kimi su vasıtasıyla, kadınların kül suyu yapması gibi, Kimileri başka yollarla hasıl edilir, Ve tabii işleyişle meydana gelir, İdrar, ter, süt ve kan gibi, Ve peynir yapmaya yarayan peynir mayası gibi. Bunca yolla ve dahi fazlasıyla, Taşımız için sıvıları ararız. Onlardan her biri, temas ettiği şeye, Az yahut çok yapışmak ister, Lakin cıva (argentum vivum), akışkan olmasına rağmen, Hiçbir nesneye yapışmaz, Her ne neviden olursa olsun madenler müstesna, Çünkü orada bir kız kardeş yahut erkek kardeş bulur, İnce topraktan ayrışarak onları terk eder, Ve dokunduğu şeylere yapışmaz, Bu zikredilen bütün sıvılar,
Dört unsuru da eşitçe ihtiva eder, Sütün serumu, yağı ve peyniri ihtiva etmesi gibi, Ve bu sayılanların her biri de öyledir, Ki bu dört unsur ayrıştırılabilir, Ve menfaatiniz için tekrar birleştirilebilir. Lakin peynir, tereyağı ve peynir altı suyunun yapılışından, Çok daha büyük bir dirayetle araştırılır bunlar, Taşımızda bulunan bütün sıvılardan, Yalnızca su basittir, Taşımızın her bir sıvısının dahi, Mizaçlarını ve derecelerini bilesiniz, Ve o vakit sıvılar vasıtasıyla ayıracaksınız, Asli faili kendi halinden, Şayet o kalıcı ve dayanıklı ise, Fazlalığın muhtelif şekilleri içinde, Misal, hâkim keyfiyet kuruluk ise, Onu nemli cevherlerle ıslah edeceksiniz, Gerektiğini göreceğiniz üzere, kâh çok, kâh az. Ve böylece bütün keyfiyetlerde ilerlersiniz, Bu minvalde, maksadınızı hâsıl etmek üzere, Asli faili iradenize göre tanzim edeceksiniz, Farklılığın, zıtlığın ve uygunluğun bilinmesinden, Hangi keyfiyetin baskın gelmesi gerektiğini anlayacaksınız, Sıvılarınız ya eklenmeli ya eksiltilmelidir, Büyük bir maharetle dengeyi tesis etmek için. Lakin hiçbir nesnenin bir derecede, Aynı anda hem sıcak hem nemli olduğunu sanmayınız, Zira bu kabilden iki keyfiyetin bir arada bulunduğunu düşünenlerin hepsi, Her nerede olurlarsa olsunlar, zanlarında yanılmaktadır, Bunu böyle vazeden umumi medreseler hakikat üzere değildir. Bırak bu kanaati ve yenisini öğren,
Bütün kadimlerin yanıldığı görülür, Bir derecede iki keyfiyet varsaydıklarında, Yahut araştırmacılar unsurlar cinsinden kuru bir karışım, Bulamasınlar diye böyle söylemişlerdir, Bu sebeple derecelendirmeleri bilmeyen kimse, Ameliyelerimizde yetkin olamaz.
Zira Tanrı her şeyi kendine has sayılarıyla var etti, Gerçek sayılar olmaksızın hiç kimse güzelce ezgi okuyamaz, Sayıda yanılan, ezginin kendisinde de yanılacaktır. Bizimle birlikte yanılan kişi, tabiatlara haksızlık eder, Aracının (medium) tabiatını da dikkatle tartın, Üçüncü derecede arındırılmış olduğu vakit. Aracınız ne kadar saf olursa, Ondan doğacak yetkinlik de o denli büyük olacaktır, Aracılar, bu sanatta bulunan erdemlerin Büyük bir kısmını ihtiva eder. Zira anaprensip, nihai sınıra doğru kendi tesirini, Nihai sınır da kendi anaprensipine doğru geri akışını sunamaz, Bahsi geçen uç sınırları bir arada tutan Aracıların yardımı olmaksızın.
Zira yüce bir ruhun aracılığıyla Ruh (anima), insan bedenine nasıl bağlanmışsa, Ki bu üç ruhtan birine hayati ruh denir, Diğerine tabii ruh denir, Üçüncüsü ise hayvani ruhtur, Ve bunların nerede ikamet ettiğini şimdi işiteceksiniz, Hayati ruh kalpte ikamet eder, Tabii ruh ise, müelliflerin şehadet ettiği üzere, Karaciğerde bulunduğu kabul edilir, Fakat hayvani ruh beyindedir, Ve bu üç ruh, İnsanda sağlığı muhafaza ettiği müddetçe, Ruh hiçbir karşı koyma olmaksızın bedende kalır ve hayat sıhhatli olur, Lakin bu ruhlar insanda kalamaz hale geldiğinde, İşte o vakit ruh da oradan ayrılır, Bu sebeple eserimizde, müelliflerin hükmettiği üzere, Beden, ruh ve tinsel öz bulunmalıdır, Eserimizde aracımızın her bir cins ile uyuşması, Ve her iki uç sınırı bilgelikle bulmanız da elzemdir, Aksi takdirde bütün eser hiçe indirgenir. Zira basiretli tabiat, ameliyesiyle Bir şeyi keyfince bir anda tamamlayamaz, Ve uç sınırlar arasında öylece doğrudan yürüyemez, Fakat öncelikle her bir aracının bütün derecelerinden geçerek ilerlerse, hakiki ve meşru olan budur. Bu yüzden tabiat türlü türlü aracıları nizama sokar. Şimdi, bütün bunlardan sonra bilmeniz gerekir ki Her bir elementin yedi sirkülasyonu vardır, Bunlar yedi gezegenin sayısıyla uyum içindedir, Ki bunu semavi inayet olmaksızın hiç kimse bilemez. Ve büyük zekaya sahip filozoflar Sirkülasyonların dokuz olması gerektiğini söylerler, Eserde onları takip etmek daha emniyetlidir, Bununla birlikte, eserleri hakiki olan Daha yeni filozoflar tarafından son zamanlarda keşfedilen Yeni buluşlar sayesinde yedi tanesi de bize kafi gelecektir, Fakat Elementlerin sirkülasyonları için bazı alimler, Ateşten sırayla havaya inerlerse, Ve buradan Suya geçerlerse, Ve ardından ihtiyaç hasıl olduğunda toprağa varırlarsa, Yanılmayacaklarını ve niyetleri için bunun kafi geleceğini sanırlar, Ve bu suretle sırayı gözeterek En yücelerden en aşağılara doğru yönelirler, Bu sözlerin gerekçesini de şöyle kabul ederler, Zira havanın, ateşin besini olduğu anlaşılmıştır, Lakin, bana inanın, böylesi bir sirkülasyon Yalnızca bir tür doğrultmadır (rectificatio), Dönüşümden (transmutatio) ziyade ayrıştırmaya Ve düzeltmeye hizmet eder. Yine de ateşin arzusunun, En başta kendi asli maddi kavı gibi olan Toprakta işlemek olduğu hakikattir, Zira ateş, hepsinden çok toprakla uyuşur, Çünkü kuruluk ısıya bağlıdır, Oysa hava kendi cinsinde daha nemlidir, Her ne kadar ateş havasız iş göremese de. Elementler birbirine Tanrı’nın eliyle bağlarla düğümlenmiş olduğundan, İnsan sanatının hiçbir zekası yahut kudretiyle birbirinden ayrılmasınlar diye, Tıpkı su kaplarında gördüğünüz misaldeki gibi, Ağır olan su havanın ardından yükselir, Bunun hakkında makul bir sebep kavrayamazsınız, Elementlerin kendi cinsleri içindeki rabıtasından başka. Fakat bizim sirkülasyonumuz en yüce ateşten başlar Ve kendisine en zıt olan su ile son bulur, Hava ile başlayan bir diğer sirkülasyon ise Karşıtının altındakiyle son bulur, toprak ve ateş birbirine bitişir, Ateşten toprağa doğru, buradan saf suya, Oradan havaya ve buradan aracı vasıtasıyla Toprağa ve derhal ateşe doğru ilerleriz. Bu sirkülasyonlar vasıtasıyla kırmızı eser yetkinliğe erdirilir, Diğer sirkülasyonlar ise daha ziyade beyazlığa uygundur, Ki bu sebeple burada anlatılmışlardır, Zorluğunun nispetine göre Her bir sirkülasyonun kendine has bir zamanı vardır, Zira gezegenlerden biri diğerinden nasıl daha ağırsa Ve seyrinde daha yavaşsa, Alimlerin icra ettiği kimi sirkülasyonlar da Otuz haftalık bir müddet talep eder, Diğer sirkülasyonlar ise daha az zamana muhtaçtır, Tıpkı gezegenlerin birbirinden daha hafif olması gibi, Fakat birinin zamanı, diğerinin yükselme vaktidir, Daha önce yapılan bütün kaba hazırlıklardan Ve etrafı saran koşullar kavrandıktan sonra, Tecrübeyle sabit olduğu üzere on iki haftaya kadar uzanır, Bunların bilinmeyişi pek çok kimseyi aldatmış, Bilgelerin başladığı yerde onları durmak zorunda bırakmıştır, Bu ilmi arayan diğer avam ise Bunun kırk günde tamamlanabileceğini sanmıştır, Onlar bilmezler ki tabiatın ve sanatın nesneleri Her birinin tarzına göre kendine has bir zamana sahiptir, Nitekim şu benzerlikte apaçık görülür, Fil, iri ve kaba bir hayvan olduğundan, Yavrusunu iki yılda taşır, Ve döl vermeden evvel elli yaşındadır, Anaksagoras kendi mütalaasında der ki, Metaller kendi oluşumları için bin yıla muhtaçtır, buradan hareketle bildirir ki Bunun karşısında bizim eserimiz en azından bir günlük bir iştir, Böylece ince bir zeka ile amel etmeniz gerekir, Toprağın suyun üzerinde yükseldiğini gördüğünüzde, Zira çiğnediğimiz toprak suyu nasıl taşırsa, Bu taşın ilminde de öyle vuku bulur, Buradan hareketle, pınarın kaynayan sularını hafif bir hareketle, Basiretle ve defalarca nizama sokacaksınız, Taki sular usulca akabilsin, Zira şiddetli akışlar tehlikelidir, Bundan gayrı simyada faydalıdır Çeşitli kimseler tarafından aktarılan Yedi suyu bilfiil tanımak, Mademki bunlar aranması gereken müşterek şeylerdir, Bu kitabın her şeyi öğretmesini de arzu etmeyiniz, Zira bu eser yalnızca bir Yönerge’dir (Ordinale), Bu sular vasıtasıyla kimi kimseler, Metal cinsinin bütün kusurlarını ıslah edebileceklerini sanırlar, Aynı zamanda dört Elementin tesirlerini de Bunlar vasıtasıyla bulacaklarını düşünürler, Zira gereken bütün erdemlerin bunlarda bulunduğunu İtimat ile peşinen kabul ederler, Daha sert metalleri yumuşatmak Ve ziyadesiyle yumuşak olan diğerlerini sertleştirmek, Yahut çürütmek veya onları dövülebilir kılmak için, Her birinin uygunluğuna ve kabiliyetine göre, Böylesi sıvıları tanımak fevkalade faydalıdır, Aksi halde taşımız beslenemez, Şöhreti pek yaygın müellifler Taşımıza Küçük Evren (Microcosmus) derler, Zira onun bileşimi şüphe yok ki Üzerinde oturduğumuz dünyaya pek benzer görünür, Sıcaktan, soğuktan, nemden ve kuruluktan, Sertten ve yumuşaktan, hafiften ve ağırdan, Pürüzlüden ve pürüzsüzden, ve sabit şeylerden Uçucu ve akıcı olanlarla karışır, Ve her zıt cinsten tek bir şeye irca edilir, Yüce Tanrı’nın nizamıyla meydana getirilmiş bir bileşimdir, Ki metallerdeki dönüşüm bundan hasıl olur, Yalnızca renkte değil, cevher dönüşümünde (transsubstantiatio) de, Burada şunu bilmeniz gerekir, Dönüştüren Elementlerin bütün erdeminin Dönüştürülene nasıl galebe çalması gerektiğini, Cevher dönüşmeden evvel, Ve onun dönüştürülmüş bütün parçaları Aşama aşama nakşolunan dönüştürücü Elementlere inkılap etmelidir, Öyle ki bütün bunlardan elementleşmiş üçüncü bir varlık Daima o tabiatta kalsın, Hakikaten birinden Cevheri, diğerinden ise erdemi alsın, Çocuk doğduğunda yiyebilir ve ağlayabilir, Bizim taşımız da doğumunda bolca renklendirebilir, Üç yıl sonra çocuk yürür ve konuşur, İşte o vakit taşımız daha da ziyade renklendirecektir, Onun tentüründen binde bir oranında sirayet eder İyi temizlenmiş metallere, bizzat şahit olduğum üzere, Katiyetle inanın ve itimatla düşünün ki, Madenin çıkardığı kadar iyi gümüş hasıl eder, Ve böylece taşımız çoğalacak ve büyüyecektir Kemiyette ve keyfiyette sonsuza değin, Ve bundan ötürü onun gelişmesi ve çoğalması Büyümesinde ve yaratılışında insana benzetilir, Yine de buraya hakikatin bir noktasını koyayım, Ki bu bazı kimselerin hoşuna gitmeyebilir, Bizim taşımızı ilk yaptığınızda, O vakit kazanç elde etmeyi düşünmeyiniz, Şayet o anda durmayı aklınıza koyarsanız, Oradan eli boş dönersiniz, Bu esere sarf edilen Masraflar o denli büyüktür ki, Fakat hepsinden evvelki ilk çoğaltmada Taşınızı eşit surette İki parçaya bölünüz, Göz kararıyla değil, hassas bir teraziyle, Biri kırmızı için, diğeri beyaz için, Her ikisini de kendi menfaatiniz için muhafaza etmek üzere, İşte o vakit ilk defa kazanç belirmeye başlar, Lakin daha sonra, şayet akıllıca davranırsanız, Birbirini izleyen her bir artışta Fayda en zahmetsiz şekilde hasıl olacaktır, Bu beyaz eserimizde, Tıpkı kırmızı taşta olduğu gibi, Bundan ötürü Harun’un kız kardeşi Maria der ki, Ömür kısa, sanat uzundur, Bununla birlikte ihtiyarlığı fevkalade geciktirir, Sağlam bir iradeyle bir kez yetkinleştirildiğinde, Lakin kimi kimseler, her ne kadar alim olsalar da, Sebatsızlıktan ötürü eserlerini terk ettiler, Daha büyük meşakkatler geride kaldıktan sonra, Çünkü en nihayetinde hasıl olacağını bilmediler O kazancın ve faydanın, Ki başlangıçta onu arzulamışlardı, Buradan görüyorum ki, Kazanca ne zaman erişeceğinizi dosdoğru söylemek zaruridir, Zira ben bu fanilikten göçüp gittiğimde Bu şahitlik baki kalacaktır, İşte bu sebeple hakikati gizlemiyorum.
Bu kalenin hakikatini bildirmek, Bana caiz olduğu ölçüde, kötü bir ithama uğramayayım diye, Tanrı’nın buyruklarını savsakladığım gerekçesiyle, Bizim beyaz yapıtımız bu suretle nihayete erer, Anlayış sahibi bir kimse için yeterince açıklanmıştır. Bütün bunlardan sonra, bir vakit Üstadımın şöyle dediğini işittim, Pek çok sabırlı ve bilge kişinin, Sanki gerçekten bu yola sokulmuşçasına, Büyük bir zahmetle deneyerek beyaz taşımızı bulduğunu ve elde ettiğini. Fakat pek azı, diyordu, on beş krallıkta belki tek biri dahi Bizim kırmızı taşımıza sahip değildir. Bunu söyleyince gözlerini dikti, Gözünü ayırmadan bana bakarak, Kendi sözleri yüzünden beni kederli gördü, Cevap verdim ben, vah bana, ne yapayım? Zira yeryüzündeki her şeyin fevkinde İlim arzular ve severim, Ve kırmızı taş, koruyuculuğuyla Bana ömür bahşeden kıymetli bir şey olduğundan, Kırmızı taş, dedim, benim için daha makbuldür Bütün dünyanın altınından. O vakit dedi ki, yaşça daha genç olduğumu, Bedenimin çevik, henüz taşkınlığa meyyal olduğunu, Henüz yirmi sekiz yaşımda bulunduğumu, Ve filozofların böylesi ortakları olmadığını. Bu cevap o vakit bana sıkıntı verdi, Daha olgun olmadıkça, diyordu, bu mümkün olamaz. Ah, dedim, iyi üstat, hatırda tut, Bedenim böyle çevik ve genç olsa da, Sına beni ve göreceksin, Zihnimde yeterli bir yaşın belireceğini. O vakit kendisi hiçbir şey eklemedi, Ve bir müddet böylece durdu. Bundan sonra ansızın, acayip yollarla Filozofların adeti olduğu üzere beni sınadı. Bunların hepsini anlatmak pek uzun sürerdi, Ve haksızlık etmeksizin bunu ifşa edemezdim, Zira dindarane bir sır olarak saklanmalıdır Bu ilmin nasip olacağı kimse için. Yine de nihayetinde, zamanın akışıyla İlahi inayet vesilesiyle beni sevgisine layık gördü, Böylece doğru öğretiyi aldım Bu kırmızı ilacı hazırlamak için, Bunu araştırmayı istemek nafile olurdu, Beyaz ilaç mükemmelen hazırlanmadan evvel. Her iki ilaç da başlangıçta Aynı kap ve işlem tarzına sahiptir, Gerek beyaz gerek kırmızı için, Bütün canlı şeyler öldürülene dek. O vakit kaplar ve işlemin biçimi Maddede, şekilde ve derecede değiştirilmelidir. Fakat yüreğim çarpar ve ellerim titrer, Bu fevkalade nadir şey hakkında yazarken. Hermes vaktiyle doğru hükmü ortaya koymuştur, Ateş ve Azot sana kafidir, diyerek. Hermes’in şarihi ile Aristoteles birlikte Ona eklenen eserde hayret verici bir hususu bildirir, Vaizler Tarikatı’ndan Albertus Magnus ile Fransisken keşişi Bacon’ın dahi Kırmızı taşı hesaba katmadıklarını söyleyerek, Onu çoğaltma yoluyla artırmak için, O şarih bunu yeterince bilmekteydi.
Tıpkı üstadımın bana hakikatiyle gösterdiği gibi, Her ne kadar bu günden evvel kırmızı yapıtı Hiç denememiş olsam da, Sebebi bu kitabın yukarısında bellidir, Zira soyulduğumda, artık hiçbir şey arzu etmedim. Yine de sırrı size açmaktan geri durmayacak kadar İşin içine girdim, Böylesine büyük bir sırrı başkalarına Açmaya cüret etmiş kimseleri anlatarak. Onlar derler ki, beyazlığın içinde Bizim hoş taşımızın kırmızılığı gizlidir, Kuvvetli bir ateşin gücüyle Açığa çıkarılabilecek, arzumuza göre belirecek olan. Pandophilus, Turba’da der, emin bir zihinle, Onun gölgesidir hakiki tentürün içinde, Maria bunu gözleriyle görerek doğrular, Fakat beyazlığın içinde gizlidir kırmızılık, Ve Hermes tarafından övgüye layık görülen kimse Kırmızı yapıttan şu mısra ile söz eder, Beyaz zevce o vakit kırmızı kocasıyla evlenmiş yatar, Yani dikkatle bakacak olursanız, O vakit güzel ve beyaz kadın Kırmızı erkekle birleşmiştir. Buradan kolayca anlayabilirsiniz, Beyaz taşınız hararete dayandığında Ve kanda olduğu gibi ateşte kırmızı kalacağında, O vakit izdivaç mükemmel ve iyidir, Ve bu vakti kolayca tanıyacaksınız, Erillik tohumunun altın gibi İşleyerek zafer kazandığını, Pek kıymetli aybaşı kanı üzerinde, Ve onları kendi cinsine pek güzel döndürdüğünü, Nitekim tecrübeden size aşikar olacaktır, Ceninin cevherini mülahaza ederek, Zira o vakit tamamlanmıştır bizim taşımız. Bilgeler onun beslenmesi gerektiğini söylerler Kendi zehriyle, kafi gelene kadar. O vakit dilediğiniz yere gidersiniz, Zira o sizin bütün masraflarınızı karşılayacaktır. Bu suretle nihayete erer latif yapıt gerekleriyle birlikte, Daha fazlasını göstermek ne lazımdır, ne elimden gelir, ne de dilerim.
Altıncı Bölüm
Uyuşması gereken maddeler bakımından Hiçbir başkalığın bulunmadığını gözetmelisiniz Bir araya gelmesi icap eden şeyler arasında, Zira başkalıktan nifak doğabilir, Buradan da emeğiniz nafile sarf edilmiş olur. Her kim bizim yapıtımıza başlayacak ise, Beş kuralı yahut uyuşumu tutmalıdır. İlk kural şudur ki dikkat etsin, Zihni yapıtla uyuşuyor mu diye, Bu her şeyin üstünde hakim olmalıdır, Yoksa bütün emeklerinizi boşa çıkaracaktır. İkinci kural gereklidir bilmek için, Bu sanat ile onun sanatkarı arasındaki farkı. Üçüncüsü niyetinize hizmet edecektir, Yapıt aletlerle uyuştuğunda. Dördüncü uyuşum iyice araştırılmalıdır, En iyi nerede tamamlanabileceğine dair mekan hususunda, Beşincisi ise uyuşum ve sempatiye dairdir Yapıtınız ile semavi küre (sphaera) arasındaki. Burada bu beş kuralı ele alacağız, İlk kuraldan başladığımızda bulacağız ki, Gerçekten pek az ileri gelenin zihni sabittir.
Çünkü onlar acelecidir ve yapıt uzundur, Sizin doğaya cebretmenizi isterler. Kimi acemiler ateş gibi tez canlıdır, Yarım yıl sonra hiçbir şey arzu etmezler. Ve kimileri henüz bir hafta dolmadan Fikirlerini değiştirirler, kimileri bir günde. Ve bir ay boyunca sebatla inanırlar, Ertesi ay ise bütün sanatı reddederler. Böylesi kimseler için vazgeçmek çok daha hayırlı olurdu, Bu sanatı araştırmayı istemektense. Böylesi sinekler uçsunlar nereye dilerlerse, Ve evvela şu sözleri öğrenmeye gayret etsinler, Şu mukaddes kelamı izleyerek, Bir uçtan öbür uca kuvvetle uzanarak, Her şeyi tatlılıkla tanzim ederek. Bütün basiretsiz ve kararsız zihinlerin Zorunlu olarak değişeceği vukudur, Ve kimileri kime olsa itimat eder, Bu da onları mallarından eder. Kendilerine anlatılan her masala inanmaya Ve eskileri terk etmeye meyillidirler. Fakat kimi efendiler metin zihinlidir, Ve onlar bunu bitirmeye elverişlidir. Bu yapıtta yer alacak kişi her kim olursa, İster halktan ister ruhban sınıfından, İster zengin, şövalye, başkeşiş veya bey olsun, Bu sanatla ziyadesiyle uyuşur. Bu sanatla ikinci uyuşum, Becerikli hizmetkarlar bulduğunuz zamandır. Hiçbir uşak bu niyete hizmet edemez, Ayık, basiretli ve gayretli olmadıkça, Sadık, uyanık ve sakıngan, Diline sahip ve bedenen kusursuz, Elleri temiz, temasında titiz, İtaatsiz ve cüretkar olmayan. Yapıtınıza dikkat kesilmiş böylesi hizmetkarlar Onu her türlü ziyandan koruyacaktır. Lakin bu kabilden iki veya üç kişinin Yapıtın sonuna dek size yeteceğine güvenmeyin. Maddeniz orta miktarda ise, O vakit sekiz böylesi hizmetkar münasiptir, Fakat az bir miktar için Her şeyi ifa etmeye dört tanesi kifayet eder, Bunların yarısı çalışacaktır, Diğer yarısı uyurken yahut kilisede iken. Zira bu sanattan hiçbir hayır görmezsiniz, Gerek gece gerek gündüz ona hizmet edilmedikçe, Kutsal sebt günü müstesna, kesintisiz biçimde, Akşamdan bir sonraki akşama sayılarak. Ve çalışırlarken, onların sakınması lazımdır Her türlü fenalıktan, aksi takdirde şu hakikat vuku bulur, Öyle büyük bir talihsizlik araya girer ki, Kısmını bozarlar. Bu sebeple bütün hizmetkarlar erkek olmalıdır, Veyahut hepsi kadın olmalıdır, Yapıtta bir arada tutulmasınlar diye. Onlardan bazıları sizin akrabalarınızdan olsa dahi, Yine de büyük zahmetlerini hafifletmek için Bir nebze teselli bulmaları zaruridir, Zira hiçbir şey daha faydalı olmayacaktır Bu tek uyuşumdan. Üçüncü kural pek çokları için karanlıktır, Bu yapıta lüzumlu aletleri tertip etmek hususunda. Nitekim her bir bölümün farklı maksatları olduğu gibi, Farklı aletler de talep ederler, Gerek maddede gerek şekilde, Uyuşum içinde bir kaza vuku bulmasın diye. Nitekim ayırma ve bölme işlemleri Kendi ameliyeleri için küçük kaplar ister, Fakat sirkülasyon için geniş kaplar, Ve çökeltme için uzun, Süblimasyon içinse kısa ve uzun kaplar yaparlar. Fakat dar ve yeterince yüksek kaplar Düzeltmeye daha uygundur. Kimi kaplar kurşundan yapılır, Ve kimileri de gerek canlı gerek ölü balçıktan. Ölü balçık şu nesneye denir ki, Büyük bir sürekliliğe dayanmıştır. Böylesi bir harç, toz ve ham balçıkla karıştırıldığında Ateşe dayanır ve onda bozulmaz, Fakat diğer balçık nevileri ateşte durmayacaktır, Ki onları kap yapmak üzere almayı arzu etmeyesin. Diğer kaplar ise taşlardan yapılır, Ateşte kalıcı olan, fakat pek azı yahut hiçbiri Neferin yanında bulunmaz.
Kimyevi İnceleme
Şimdi işçilerin elinde bulunur, Tüm İngiltere’nin herhangi bir bölgesinde, Hiç su emmeyen Ve yine de ateşte kuru kalabilen kaplar, Bizim maksadımız doğrultusunda bu tür taştan kaplar Kıymetli aletler olurdu, Diğer bütün kaplar camdan yapılır, Ruhani madde dışarı çıkmasın diye. Bu bölgede bu tür kaplar külden ve çakmak taşından yapılır, başka yerlerde ise küçük taşlardan, Bizim camlarımız arasında en yetkin türü Sabah kırıkları sergileme eğilimindedir, Ki bunlar önceki günün külleriydi Ve gece boyunca ateşe göğüs gerip daha da fazlasına dayandılar. Daha sert olan türüne freton denir, Cam kırıklarından hasıl olur bu, Cam ustalarının emaye tentürü Nüfuz edemez ona, anlattıklarına göre, Bu öğreti sayesinde seçerek Kullanımınız için dilediğiniz her şeyi alırsınız. Lakin kap cinsinin şekline gelince, Herkes kendi takdirine göre hareket eder, Bir kap için en mükemmel biçim, aşikârdır ki, Tabiatın kabına uygun olandır, Ve maddeye, onun miktarına Ve tüm hallerine cevap veren bir şekildir. Bunu Albertus Magnus en güzel şekilde aktarır Madencilik üzerine yazdığı kitabında, Bu husustaki sır aşikâr kılınmıştır Üstadım tarafından, o şu minvalde söylerken, Tanrı bize bu kabı vermemiş olsaydı, Hiçbir şey vermemiş olurdu, ve o kap camdır, Pek çok alet gereklidir, Nitekim uygun ocaklar da bulundurulur, Eski müellifler bu sanat için her türlü kullanıma mahsus Hususi bir fırın icat etmişlerdir, Herkes kendi dehasına göre başkalarını da yapmıştır. Lakin bunların pek çoğu yararsızdır, Kimisi fazlaca geniştir, kimisi fazlaca uzun, Bunların birçoğu tabiata uymaz. Bu sebeple bazı ocaklar kullanılabilir Lakin birçoğu kabul edilmemelidir, Zira bunlar yalnızca, bilge görünen fakat bilge olmayan Kimselerin şahsi icadıyla yapılmıştır. Hepsinin içinden en çok övgüye değer biçimi Bu kitapta tarif edilmiş bulacaksınız, Geçenlerde tarafımdan bir ocak icat edildi, Eskilerin bilmediği türden, Gizli kudreti gayretle araştırılmış Ve büyük masraflarla ortaya çıkarılmıştı, Onda aynı anda Altmış ameliyat neredeyse hiç masrafsız yürütülebilir, Tek bir ameliyata harcanandan fazlası gerekmez. Bu bakımdan onun faydası cidden büyüktür, Altmış farklı derece elde edersiniz Bir o kadar ameliyat için ve her birine farklı bir hararet, Arzunuzu yerine getirmek üzere o ocakta. Öyle ki, bütün bunlar cüzi bir ateşle gerçekleşir, Genişliği en fazla bir ayak kadar olan bir ateşle. Yine de bu altmış bölmenin her biri ona denktir. Orada pek çok gaye kemale erdirilebilir, Zira arzu edilen her türlü ısı orada bulunacaktır, Bu alet hakkında herkes bilgi sahibi değildir, Bu yüzden resme eklenmemiştir, Bir diğer ocak altmış cama Ve hatta çok daha fazlasına hizmet edebilir, Her biri eşit harareti hissedecektir, Resimden kolayca anlayacağınız üzere, Bundan başka, tarafımdan muhayyile yoluyla Ameliyat için bir fırın daha icat edilmiştir, Ayıranların ayrılmasına Ve yüceltilmesine pek güzel hizmet eder, Ve bölme denilen çözülmeye, Keza arındırma denilen tashih ameliyesine, Bazen de kurutmaya uygundur, Ve hazırlık safhası için fevkalade iş görür, Böylece altı iş için faydalı olabilir, Üstelik hepsi için bir defada ve aynı anda, Bu yeni bir şeydir, herkes görsün diye Resimle ifade edilmemelidir, Diğer ocak resmedilebilir, Ki hepsinden daha tehlikelidir, Magnezya için yapılmıştır, eskilerin aktardığına göre, Ona elle dokunulamaz, buna rağmen Ortasına konulan keten bez yanmaz, Odunlardan yükselen alevin korkusuna rağmen, Kendim bu latif fırını bulduğumda, İçinde pek çok hayret verici işi tamamladım. Şimdi, dereceleri şüpheye açık olan o ocağı Anlatmanın vaktidir, Ki onda magnezyanın kıymetli maddesi Canlı tutulabilsin, tamamen telef olmasın diye, Onun derecelendirmelerinden emin olmanız için, Kayıtlarınızı gözetin ve şunu kaydedin, Kayıt ne kadar çoksa, hararet o kadar azdır, Çeşitli kayıtlarla muhtelif dereceler meydana getirirsiniz, Her bir fırının mahiyetini ve ameliyat cinsini bilen kimse, Hakikati bulmaya muktedir olacaktır. Bunun aksine, bunları bilmeyen kimsenin Tüm amelleri tesadüfe bağlı kalacaktır, Sanat ile aletlerin mutabakatı olmaksızın, Hiç kimse maksadına ulaşacağından emin olamaz, Bu fasılda sayılanlardan Daha pek çok alet gerekecektir, Bunları ince zekânızla tanzim edeceksiniz, Ve basiretli iseniz evvelce sınayacaksınız. Dördüncü kural pek mühimdir, Bu sanat ile münasip mahal arasındaki irtibata dair, Kimi mahallerin daima kuru olması iktiza eder, Hava akımından uzak yahut mutedil bir ışıkta, İçlerine hiçbir Güneş ışınının parıldamadığı, Kimi mahaller içinse şu husus doğrudur, Fazlaca ışık alamazlar, Kimi mahallerin zaruri olarak rutubetli ve soğuk olması gerekir, Bazı ameliyatlar için, müelliflerin naklettiği gibi, Lakin bizim ameliyatlarımızda her nerede olursa olsun Rüzgâr her surette zarar verir, bu yüzden her bir ameliyat türü için Akıl dairesinde bir mahal seçmeniz gerekir, Filozoflar kendi anlayışlarına göre Bunun dokuz kilit ardında yapılması gerektiğini söyler, Astroloji bilginleri, ameliyat için münasip mahal bulmanın Müstesna bir mazhariyet olduğunu aktarırlar, Zira pek çok şey hayretengiz neticeler verir Birtakım yerlerde, diğerlerinde ise vermez, Aksine, zıt ve şaşırtıcı tesirler tek bir şeyden Zıt mahallerde pek sıklıkla tevellüt eder, Bunun feleki küreye (sphaera) nispetle zıt yerlerden başka Aşikâr hiçbir sebebi görünmez, Ve yeryüzündeki mahal diğerlerine zıt olduğunda, Ona muvafakat ederek itaat ettiği görülür, Bunun büyük delili ve vazıh şahidi Mıknatıs taşında zahmetsizce karşımıza çıkar, Onun kuzey noktası buraya yönelir, Güneye doğru ise iğneleri iter. Bu yüzden bilgeler bu sanatı araştırırken Kimi yerleri ona münasip, kimi yerleri gayrimünasip bulmuşlardır. Şüphesiz şehvet ve sefahatin hüküm sürdüğü bu tür yerler, Bu sanat için son derece menfurdur. Beşinci kural âlimlerce pek iyi bilinir, Semavi küre ile bizim latif eserimiz arasındaki münasebete dair, Yeryüzünde hiçbir şey, taşımızın unsurlarından Daha fazla sadeliğe sahip değildir, Bu sebeple onlar ameliyat safhasındayken, En ziyade takımyıldıza itaat ederler, Bu yüzden pek dostane bir ahenk vardır Doğru ve sabit yükselende (ascendens), Ki bu ameliyat için müşterek burçtur. Ameliyatın çokça tekrarlanması hasebiyle, Yükselen burcunun hâkim olmasını sağla, Ve fena açılardan (aspectus) muhafaza edilsin. Eğer engellenir veya kaçınılmaz olarak lekelenirse, Hayırlı bir açı alması sağlansın, Beyaz eser için Ay’ı talihli kıl, Dördüncü evin [okunamadı], zira Eskilerin sakladığı Hazine buradadır. Altıncı evde ise amelin hadimleri için öyle kıl, Onların hepsini büyük manilerden koru, Tıpkı resimlerde olduğu gibi yahut bu niyet doğrultusunda. Yeter ki senin doğum haritan (genitura) bu seçime zıt Bir tesir barındırmasın, Feleğin (orbis) hareket ettiricisinin kuvveti suret vericidir, Sekizinci kürenin kuvveti ise ona alet mesabesindedir, Açı kuran burçları ve şekilleriyle birlikte. Gezegenin kuvveti kendine has ve hususidir, Unsurların kuvveti burada maddidir, Bütün bunlardan feyzolunan kuvvet parıldar. İlki ameliyatı yapanın zekâsına benzer, İkincisi hakikaten onun ellerine eştir, Üçüncüsü iyi bir alete denktir. Geriye kalanı ise meydana getirilen nesneye benzer. Yukarıda zikredilenlerin hepsinin birbiriyle ahenk içinde olmasını sağla, İşte o vakit hakkıyla büyük bir efendi olursun. Bahsini ettiğimiz iksir bu suretle, İkinci maksadın nesnesi olarak hasıl edilir, Remil ilminin (geomantia) batıl sanatına itimat etme, Zira Tanrı aklı bahşetmiştir, ki o başka bir yere konulmuştur, Hiçbir astroloğa inanma, sebebini söyleyeyim, Zira bu sanat gizlidir, tıpkı simya gibi, Diğeri ise haram kılınmış ve tamamen reddedilmiştir Kudsi zevat ve Tanrı’nın kilisesi tarafından, Nekromansi ilmine güvenme, ona muhabbet besleme, Zira yalan söylemek iblisin şiarıdır. Bu öğretiye itimat et ve onu arzula, Şimdi ise benden ateşin idaresini öğren.
Yedinci Bölüm
Kusursuz üstat olarak onu tanıyasın, Ateşin idaresini ve derecelerini bilen kimseyi, Arzunuzun gerçekleşmesini hiçbir şey engelleyemez, Hararetin ve ateşin cehaletinden başka, Pek çok müellifin yazılarında rastlarsınız, Her şey ateşin idaresine dayanır, Bu sebeple bütün fasıllarda öyle ilerleyeceksiniz ki, Hararet ne fazla ne de eksik tesir etsin, Bu hususta Câbir’in yolundan giden pek çok kimse Kitaplardan tahsil görmüş olsalar dahi yanılmışlardır, Domuzların yahut kazların tüylerinin yolunduğu hararet, Bu sanatta kaynatma için münasiptir. Madeni eriyikler için bu hararet uygundur, Mürdesengi terletmek maksadıyla. İnce ketenleri kurutan böylesi bir hararet, Elli ameliyatta havamıza hizmet eder, Lakin ayırma işlemi için şu harareti kullanacaksınız, Aşçıların et kızartmakta kullandığı harareti, Aynı hararet, dairesel ateşle birlikte Ayıranların tefriki için iktiza eder, Lakin unsurların deveranı için Akkor ateş size muvafık olacaktır, Bu ateş her an eşit kalmalı Ve aynı zamanda daim olmalıdır, Zira bu ateş asla eksilmemeli, ne de artmalıdır, Hiçbir vakit durmamasına rağmen, Hikmetle gayret et ve dört bir yanını gözet,
Böyle bir ateşi araştırabilesin diye, Ve o ateşte hiçbir nem bulunmamalıdır, Ne elin dokunabileceği ne de gözün görebileceği, 5. Nemli ateş ise yine bir başkasıdır, Ve yine de sıfatında bir zıtlık görülür, Böyle bir ateş belirli bir vakitte ayırır Kabın kenarlarına yapışan maddeleri. Aynı ısı çok daha fazla iş husule getirir, Sık sık kaba olan şeyleri inceltir, Filozof bu ısı hakkında basiretle bildirmiştir ki, Onun en yüksek derecesi öyle tedbirli kılınmalıdır ve öyle denk bir kuruluk hasıl etmelidir ki, Tıpkı birinci derecedeki kuru ısıda olduğu gibi olsun. 6. Bir diğer ateş kurutma ateşidir, Sıvılarla emdirilmiş maddeler için. 7. Bir başkası muhafaza ateşidir, Zira bütün şeyler bu ameliyeyle kurutulur. Manyezya (magnesia) için döküm ateşi yapar, Tehlike ve aldanışla doludur. Yalnızca esere gelebilecek bir tehlike değil, Üstada da zarar verebilecek cinstendir. Bir kez içeri çekilirse helak eder, Bu yüzden sağ salim geri dönesin diye tertibat al, Ağzını, kulaklarını, gözlerini ve burnunu gözet. Zira zehirden on kat daha beterdir, Bazıları bundan ötürü pek çok zarara uğradı, Çünkü bu ihtiyatı önceden edinmemişlerdi. 8. Bu sanatta aşındırıcı ateş hizmet eder, Birbirine yakın unsurları hikmetle ayırmaya, Tek bir andaki fazlalıkla eseriniz mahvolur, Ve tek bir andaki eksiklik de kafi gelmeyecektir. Doğru dereceyi bulmak hususunda emin olacak kişi, Ateşte büyük bir üstat olacaktır, Onun kudretini bilmek güçtür. Görmekten başka hiçbir kanıtı yoktur, Bu yüzden herkes onu tarif ederken yanılır. Onun ısısı masrafla ve tecrübeyle öğrenilir, Bu ısı hakkında bilhassa Anaxagoras demiştir ki, Hiç kimse ilk bakışta temyiz sahibi sayılmaz. 10. Bir diğer ısı, büyük tazyik ısısıdır, Eritilmesi güç mineraller için. Bu ısı haddinden fazla güçlü olamaz, Ne kadar uzun süre devam ettirilirse ettirilsin. 11. Bir diğeri kalsinasyon ısısıdır, Saf olmayan metaller ve onların hazırlanması için, Onları yakıp kül etmeyecek ve eritmeyecektir, Aksi takdirde kolayca dağılıp giderlerdi. 12. On ikincisi, bütün madeni ruhların süblimasyon ısısıdır. 13. Bunların hepsinin içinde en mühimi son ısıdır, Taşınız atıma (projeksiyona) yaklaştığı vakit, Pratik insanı usta kılar, bundan gayrı söylenecek söz yoktur, Meğerki yanılan kimsenin zorunlu olarak yeniden başlaması gereksin. Şimdi sizlere her şeyi kendi adıyla öğrettim, Tıpkı bir kimsenin bir diğerine muayyen bir şehre giden yolu öğretmesi gibi, Bütün köyler, sular, köprüler ve yokuşlar boyunca, Basiretli olanlar seferlerini hayırla tamamlasınlar diye. Böylece alim kişi bu öğreti sayesinde o ilmi bulacaktır, Eğer ince bir zekaya sahipse. Diğer herkes bundan ötürü budalalığını idrak edecektir, İlimden nasibi pek az olanlar bu işe karışmasınlar. Zira bu, dünyevi ilmin zirvesidir, Ne bir papanın ne bir kralın erişmeye muktedir olabileceği. Ne kendi makamlarıyla ne de büyük meclisleriyle, Lakin sadece fazilet ve inayet ile, kadim müelliflerin aktardığı üzere, Bu kıymetli Taş ne bulunabilir ne de tamamına erdirilebilir, Meğerki en yüce vecd ve teslimiyetle aranmış olsun. Mezkur müellifler benim bu kitabımla birlikte, Simyaya dair bütün hakiki öğretiyi beyan ederler, Eğer onların bütün hükümlerini yerine getirecekseniz, Kişisel kanaat ile değil, bu Tüzük ile, Zira bu Tüzük ile sizden her türlü şüpheyi kaldırıyorum, Burada doğru konulmuş olandan gayrısı yoktur, hiçbir şey de ihmal edilmemiştir. Bugün bu şekilde aktarılan bu öğreti, Bana bin kile gümüşten daha hoş geldi, Üç yüz pound dahi bunun yanında hoşuma gitmezdi, Eğer bu fasıl ihmal edilmiş olsaydı. Lakin ey efendiler veya dostlar, sakın şaşmayınız, Bu denli asil bir ilmin, burada adlandırıldığı veçhiyle, Burada böyle kaba İngiliz lisanıyla serdedilmiş olmasına, Zira bu, kaba halk yığınının talim görmesi için yapılmıştır, On bin avam, on alim adama denktir, Nitekim her yıl bu memlekette büyük servetler, Basiretli kimselerin anladığı üzere, kolayca heba edilmektedir, Ve her zümreden daha pek çok kişi her gün son derece fakir duruma düşmektedir. Vazgeçin ey avam takımı, vazgeçin, ilelebet ahmak kalmayın, Geç vazgeçmek hiç vazgeçmemekten evladır. Bu kitabı baştan sona okumaktan hoşnut olan herkes, Ruhum için dua etsin, hem diriler hem ölüler için. Miladi 1477 yılında Bu eser başlamıştır, şan Tanrı'ya mahsustur.
Westminster Başrahibi, Benedikten Tarikatından İngiliz Cremer'in Vasiyeti
M. M.'nin Dörtlüğü
Yazarın zihni ne denli derinse, ya da harfler elbette aldatıcıysa, O vakit sakınasın, yılan her yerde pusudadır. Sade bir dille söyledi diye bunu hor görme, Belki de gölgeli bir örtü altında hakikatleri gizlemektedir.
Westminster Başrahibi, Benedikten Tarikatından İngiliz Cremer'in Vasiyeti
Simyanın kemalatı ve hakikati budur, açık bir mantıkla izah edilmiş olup, bu sanatın bütün tumturaklı lafızlarını bir kenara bırakır, ki bu durum bu disiplinin bütün ikrar edicileri için azımsanmayacak bir engel teşkil etmiştir.
Ve ben, bu sanatın ve marifetin gayretli bir takipçisi olarak, pek çok ve muhtelif yazmalarda bana karanlık bir surette izah edilen mesele yüzünden hayret verici bir tarzda geciktirildim, ki onları otuz yıllık bir zaman boyunca talimatları dairesinde okudum ve tatbik ettim, büyük masrafıma ve emeğimin ziyanına mal oldu.
Ve ne kadar çok okuduysam, o kadar çok yoldan saptım, ta ki ilahi takdir ile İtalya'ya varıncaya dek, orada Yüce ve Ulu Tanrı'ya hoş göründü ki beni hem haysiyet hem de her türlü irfan ile donanmış, adı Raymundus olan bir zatın meclisine sevk etti, onun meclisinde uzun süre ikamet ettim, ve bu iyi zatın nezdinde öyle bir lütuf kazandım ki, bu ulu sırrın bir cüzünü bana açtı, bu sebeple ona pek çok niyazla öyle yalvardım ki, benimle bu adaya geldi ve benimle iki yıl kaldı. Bu zaman zarfında eserin tamamına bihakkın nail oldum. Ve daha sonra bu seçkin zatı haşmetli Kral Edward'ın huzuruna çıkardım, kendisi hak ettiği vekarla kabul buyruldu ve her türlü insaniyetle ağırlandı, ve orada kral tarafından pek çok vaat, ahit ve şartlarla ikna edilerek, ilahi vaat mukabilinde kralı kendi sanatıyla zengin kılmaya razı oldu.
Yalnızca şu şartla ki, kral bizzat kendi şahsıyla Tanrı'nın düşmanları olan Türklere karşı cenk edecek ve bu serveti Rabbin evi uğruna sarf edecekti, asla gurur içinde yahut Hristiyanlara karşı cenk etmek için değil, lakin, ne acıdır ki, bu vaat kral tarafından bozuldu ve hükümsüz kılındı, o vakit o dindar zat ruhunda ve kalbinin derinliklerinde muzdarip olarak buradan denizaşırı yerlere acınası ve perişan bir halde firar etti, bu durum kalbimi azımsanmayacak derecede dağlar, ve onunla her gün bedenen birlikte olmayı arzularım, zira onun gündelik hayatı, cemali ve ahlakının kemali, inatçı günahkarları dahi kolaylıkla tevbeye sevk edebilirdi. Ben, ey pek kutlu Raymundus, senin için Yüce ve Ulu Tanrı'ya dualar edeceğim, benzer şekilde biraderlerim de. Bütün hikmet Tanrı'dandır, ve daima onunla birliktedir, ve ezelden öncedir. Her kim hikmeti severse, onu O'nun katında arasın ve O'ndan istesin, zira O bolca verecektir ve başa kakmayacaktır.
Zira bütün ilmin yüksekliği ve derinliği ile hikmetin hazinesi insanlara vaktiyle Tanrı tarafından bahşedilmiştir, çünkü her şey O'ndandır, O'nun vasıtasıyladır ve O'ndadır, ve O'nun iradesi olmaksızın hiçbir şey vaki olamaz.
Kelamımın ilk gününde, her türlü hayrın menbaı ve mebdei olan O'nun inayetini niyaz ederim, ta ki O lütfuyla, hakikat vasıtasıyla ilmimi ziyadeleştirmeyi tensip buyursun, Ruhülkudüs'ün inayetiyle karanlıkta kalmış olan talimimin nurunu aşikar kılmayı murat etsin, ve yoldan sapanları hakikat patikasına sevk etsin, yücelerde oturan, her şeyi takdir eden ve çağlar boyunca hüküm süren O Zat bunu ikame buyursun, Amin.
Başlangıçta Kelam vardı ve saire, lütuf ve hakikatle dolu olarak.
Dua Ey Mukaddes Rab, Kadir-i Mutlak Peder, Ebedi Tanrı, biz layık olmayanların biricik Oğlun Rabbimiz İsa Mesih'in adını anarak takdis etmeye cüret ettiğimiz bu ateşi takdis ve tebcil eylemeyi tensip buyur, Sen en merhametli Tanrı, kendi hayır duanla onu mukaddes kıl, ve Rabbimiz tek İsa Mesih vasıtasıyla insan cinsinin salahına erişmesine cevaz ver.
Ey parlak ışığın merhametli rehberi ve yaratıcısı, Zamanları belirli yollarla paylaştıran, Güneş battı, korkunç kaos bastırıyor, Mesih, sadık kullarına nurunu iade eyle. Her ne kadar göğü sayısız yıldızla örmüş olsan da, Ve yeryüzünü Ay'ın meşalesiyle donatsan da, Çakmaktaşının darbesiyle yine de bizlere, Işıkları taş menşeli tohumda aramayı öğretirsin. Gözler için hakiki ışık, hisler için de ışıksın, İçeride bir aynasın, dışarıda bir ayna, Hizmetkarın olarak sunduğum bu nuru kabul eyle, Barışçı bakirenin kutsal yağıyla mesh edilmiş olarak. Ey Yüce Peder, Mesih vasıtasıyla vücut bulan Oğlu'nla, O'nda Sana olan celal aşikar kılınsın, O ki Rabbimizdir, Senin biricik Oğlu'ndur, Pederin kalbinden nefes alan Tesellici'dir. O'nun vasıtasıyla ihtişam, hürmet, ışık, hikmet, Haşmet, iyilik ve dindarlık, Üçlü kudretle devam eden saltanatını, Ebedi çağlar boyunca dokumaktadır, Amin.
Bütün Sanatımızın Ameliyesine Hayat Veren Diri Su Denilen Şey
Üç ons iyi, kuvvetli ve saf kleret şarabı tortusu al, buna beş ons petrol, iki ons canlı kükürt, yarım drahmi sarı zırnık, üç drahmi rasbuien, iki buçuk drahmi söğüt kömürü ekle, bütün bunları Neptün banyosunda, boğazı iyice tıkanmış olması gereken bir cam kap içinde karıştır ve damıt, hazne kabı...
Toplayıcı kap bir arşın yüksekliğinde olacak, ruh veya duman uçup gitmesin diye iyice tıkanacaktır, onun soluk bir renkle damıttığını gördüğünde, artık daha fazlasını alma, imbik soğuyana dek üst kısmını kaldırma, bu işlem dört günde tamamlanır. Onun kokusundan sakın, zira tehlikelidir.
Bu su, güçlü ve kalın bir cam kapta özenle kapalı tutulmalı ve aşağıda bildirildiği veçhile kullanılmalıdır.
Diğer su, kirlenmemiş on sekiz yaşında bir delikanlının idrarından iki kez damıtılmalıdır, şayet kirlenmiş olursa, eserin hayatı olmayacaktır.
İkinci Bölüm
Kirlenmemiş delikanlının suyunu ilk uykudan sonra üç veya dört gece yahut daha uzun süre topla, öyle ki üç sextarius miktarında olsun, böylece her gece her tarafı sıkıca kapatılmış taş bir kaba dök, ardından oradaki tortuları ayır, sonra onun en saf ve en ince kısmından bir sextarius ölçüsünde al, iki urna en sert şarap sirkesi, iki [okunamadı] sönmemiş kireç, birinci bölümde andığımız gibi yarım ons canlı su ekle, toprak bir çömleğe dök, üzerine balçıkla iyice sıvanmış imbiği koy, ateşi alttan yakmadan önce bir gün bir gece beklesin, aşırı ısıyla zarar vermekten sakın, böylece beş veya altı gün, bir o kadar da gece kesintisiz damıtarak sürdür, böylece damla damla kalır, ruh veya dumanı dışarı çıkmasın diye cam toplayıcı kabınızı özenle balçık maddesiyle sıvayıp kapatın, damıtılan sıvı mavi veya soluk aktığında, artık ondan çekilmemelidir.
Üçüncü Bölüm
Pek berrak, sert ve gözeneksiz demir cürufundan sekiz ons al, bunu üç veya dört parçaya ayırıp odun kömürü ateşinde şiddetle ısıt, ikinci bölümde tasvir edilen bakire suyunda söndür, suyun hepsinde değil ancak yetecek miktarda söndür. Keza üç ons kalay anasından al, ateşte biraz ısıt, yukarıda anılan suda lüzumlu görülecek miktarda söndür.
Sonra cürufu ve kalayı mermer bir taş üzerinde öğüt ve ez, soğuduğunda büyük bir emek ve dikkatle dövüp terbiye et, ikinci bölümde anlatılan suyla onu besle, dar boyunlu bir cam kaba dök, öyle ki adete uygun olarak kızgın kıskaçlarla mühürlensin, bu mühürlü cam kap Ekim ayında, hiçbir nemin ulaşamayacağı şekilde bir arşın derinliğindeki bir çukura gizlensin, onun ortasına, tahtaları veya ahşap malzemesi her yönden iki arşın genişliğinde olan bir sandık koy, sandığın içine taze at gübresi koy, bu mühürlü cam kap bunun ortasına yerleştirilsin, cam kabın hemen bitişiğinde henüz su serpilmemiş sönmemiş kireç tabakası bulunsun. Sandığın bir kapağı olsun, kimi zaman kapağın üzerindeki toprağı ve kapağı kaldırabilesin, kapağın yeşil olup olmadığına bakmak için dolunay haricinde hiçbir vakit ona bakma, o vakitte türlü renklerde olacaktır.
Ta ki sabitlenip sertleşene dek, o vakit aşağı inecek, camın alt kısmına yahut dibine yönelecek, fazlasıyla siyah olacaktır, çukurda on iki hafta kalsın, sonra Mart ayının yirminci gününde çıkarıp muhafaza edebilirsin, ardından daha sonra tarif edildiği gibi onu yeniden döv.
Mart ayının yaklaşık on beşinci gününde üç [okunamadı] cıva al, ona yarım ons canlı su ekle, cıvayı kül tozuyla hazırlanmış kül suyuyla temizlenmiş başlıktan yahut filtreden beş kez geçir, bu esnada başlık yahut filtre kurutulmuş olsun, iki ağırlık kurşunu erit, eridiğinde onu bir çömleğe dök, dibine doğru yuvarlak, ince ve narin bir tahta daldır, kurşun sıcak (ve yine de sabit) olduğunda tahtayı çıkar, onun yerine cıvayı koy, soğuduğunda delikten çıkar, sabit olduğunda mermer üzerine koy, fazla ısınmamak kaydıyla bol yağ ile yoğur, sürt, ez, sonra koy ve onu üç parçaya ayır, her bir parça tek başına, kendinde ve dumandan hasıl olan, insanların kanı dindirmek için kullandığı topraktan yapılma havanda ayrılsın.
Havanda sekiz gün kaldığında, mühürlü cam kaptakileri çıkaracaksın, sonra onları da aynı şekilde ez, sirke ve bakire idrarından yapılmış su ile besle, böylece yumuşak hamur kıvamına gelene dek değirmentaşıyla ez, bu yapıldığında uzun bir cam kaba dök, üst kısmını balçıkla sıva, sertleşene dek deri yahut parşömen veya zar ile bağla, sonra cam kabı içinde ardıç közü bulunması gereken ahşap bir sandığa koy.
Dördüncü Bölüm
Yirminci kısım demir talaşı ve diğer meşe palamutları gereklidir, fakat bunlar pek az olacaktır, ateşin ısısını anlamak için kuru bir kâğıt parçası sok, tutuşsa bile yine de aşırı sıcak olmamalıdır, ancak beyaz odundan düşen ince talaşları yakarsa, eser için fazla sıcaktır, o halde beyaz talaşları yakamayacak ılıklığa veya mutedil sıcaklığa ulaşana dek ağzı açık bekleyecektir, sonra cam kabı közlerin ortasına yerleştir, birinci bölümde tarif edilen canlı sudan bir kaşık yüzeye hafifçe serp, kapağı dolunayda büyük bir süratle kaldırıp eserin nasıl ilerlediğini görebilesin diye cam kabın dörtte biri tepeye kadar açıkta kalsın.
Her açtığında bir kaşık canlı su serp, bazen siyah, bazen beyaz renkte olduğunu göreceksin, başka zamanlarda ise türlü renklerde olacaktır, ta ki birleşip sabitlenene dek, o vakit koyu kırmızı renkte, oldukça tuzlu ve ağır olmak ister, artık cam kabın üst kısmına doğru köpürmez yahut akmaz, Mart ayının yirmi beşinci gününden kırk haftanın tamamlanmasına kadar böyle muamele gördüğünde, cam kap o vakitlerde sertlikten ötürü parçalanır ve bütün evi pek tatlı, pek hoş kokularla doldurur, o vakit onun doğum günleri, içteki sandıktan hava kovulsun diye biri diğerinin içine yerleştirilmiş çifte sandıkta ilk günden itibaren muhafaza edilmek üzere tamamlanmış olacaktır.
Beşinci Bölüm
[okunamadı] libre en saf ve en yumuşak kurşun, iki libre saf kalay, daha önce yazıldığı gibi iyice sıvanmış kilden bir kapta erit, sonra onu odun ateşine koy, hafif bir rüzgârla üç saat boyunca üfle, ardından saf ve berrak olana dek metalin köpüğünü, cürufunu al, sonra safça dövülmüş hakiki kırmızı taştan tozun dörtte bir ons kadarını içine at, metaller kırmızı akana dek demir bir çubukla aynı şekilde özenle karıştır, sonra kabı kapat, yetmiş iki saat kalsın, son üç saatte hafifçe tekrar üfle, sıvı ve sabit olmadığında dilediğin herhangi bir şekle dönüştürebilirsin, böylece bütün eserin tamamlanışı gözlerinin önüne açıkça serilmiştir.
Öyleyse bütün iyi bağışların kendisinden geldiği Tanrı'ya bütün yüceliği ve onuru sun, Âmin.
ATEŞE DAYANABİLMESİ İÇİN İÇİNDE METALİN ERİTİLECEĞİ KİLDEN KABIN YAPILIŞ USULÜ
Çömlekçilerin kendi killerini hazırladıkları gibi işlenmiş ve terbiye edilmiş olan kili al, on iki kısım at gübresi karıştır, kap yapılıp yarı yarıya kuruduğunda, kili, ince eğelenmiş kırmızı bakır veya kazan talaşını, kırmızı ve limon rengi arsenik tozunu birleştir, kap tamamen kuruduğunda, kabın bütün alt kısmını, birinci bölümde tarif edilen suda on iki saat çözündürülmüş köpüklü nitron ile çift kapta sıva.
Ne kadar aradıysam o kadar çok buldum. Zira bir dere daima bir başkasına açılıyordu.
Bu metin neden önemli
Tripus Aureus, Rosicrucian hareketinin önde gelen isimlerinden hekim Michael Maier'in 1618'de Frankfurt'ta yayımladığı bir derlemedir. Thomas Norton, Westminster başrahibi Cremer ve Basilius Valentinus'a atfedilen üç risaleyi bir araya getirir. Eserin savı nettir: başarılı bir dönüşüm hem bedensel emeği hem de uygulayıcının ahlaki arınmasını gerektirir. Buradaki bölüm, Basilius Valentinus'un manastırında yaşadığı arayışı ve şifayı bitkilerde değil minerallerde buluşunu anlatan içsel bir tanıklıktır.
Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Tripus Aureus (Michael Maier, der.) — Latince aslından, tam metin
- Neşir
- Michael Maier, Tripus aureus, hoc est, Tres tractatus chymici selectissimi (Frankfurt: Paul Jacobi, Lucas Jennis için, 1618), Latince
- Konum
- Eserin tamamı, üç risale
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Archive.org
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Altın Ayaklı Kazan. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/michael-maier-tripus-aureus-altin-ayakli-kazan@misc{kk_michael_maier,
author = {Uysal, Şira Nur},
title = {{Altın Ayaklı Kazan}},
year = {2026},
publisher = {Kadim Kütüphane},
url = {https://kadimkutuphane.com/michael-maier-tripus-aureus-altin-ayakli-kazan},
note = {Türkçe çeviri, özgün eser: Michael Maier},
}Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
