Filozofların Şafağı
Paracelsus'un (Theophrastus von Hohenheim) 1566 tarihli ahşap baskı portresi.

Filozofların Şafağı

Paracelsus'a atfedilen (çev. A. E. Waite)· 1894 (İngilizce çeviri); özgün metin 16. yüzyıl· Özgün: İngilizce· Source Library· ~43 dk okuma
Sayfaları gör ↓

Paracelsus'a atfedilen Filozofların Şafağı (Aurora Philosophorum) iki yüzü olan bir risaledir. İlk on bölümde sanatın soyağacı çıkarılır: Âdem'den Nuh'a, Mısır ve Keldani rahiplerinden Hermes'e, oradan Arap ve Latin hekimlere uzanan bir aktarım zinciri kurulur ve ardından Taş'ı bitkilerde, hayvanlarda yahut madenlerde arayanların yanılgıları tek tek sayılıp reddedilir. Son on bölümde ise metin birdenbire ameliyata döner: arsenik, zaç, antimon; kalsinasyon, çözme, pıhtılaştırma; kara—ak—kızıl renk sırası; felsefi fırın, gizli ateş ve maya. Sitede bugüne dek yalnızca açılış bölümü önizleme olarak duruyordu. Aşağıda risalenin tamamı yer alıyor.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

BÖLÜM I

Filozof Taşı'nın Kökeni Hakkında

Âdem sanatların ilk mucidiydi; zira Düşüş'ten sonra da, tıpkı ondan evvel olduğu gibi, bütün şeylerin bilgisine sahipti. Dünyanın su ile helâk olacağını bu sebeple önceden haber verdi. Yine bu yüzdendir ki ardılları taştan iki levha diktiler ve bütün tabii sanatları hiyeroglif harflerle bu levhalara kazıdılar; tâ ki nesilleri de bu kehanetten haberdar olsun, ona kulak versin ve tehlike vaktinde tedbirini alsın. Sonradan Nuh, Tufan'ın ardından bu levhalardan birini Ararat Dağı'nın altında buldu. O levhada yukarı feleğin, aşağı kürenin ve gezegenlerin devirleri tasvir edilmişti.

Nihayet bu külli bilgi birçok parçaya bölündü ve kuvveti ile kudreti eksildi. Bu ayrışma yüzünden biri müneccim, öteki sihirbaz, bir başkası kabalacı, dördüncüsü ise simyacı oldu. O Vulkan tabiatlı Tubal-kayin olan İbrahim, kemale ermiş bir müneccim ve hesap üstadı olarak, Sanatı Kenan diyarından Mısır'a taşıdı; bunun üzerine Mısırlılar öyle bir yüksekliğe ve şerefe erdiler ki başka milletler bu hikmeti onlardan devşirdi. (Paracelsus burada İbrahim ile Tubal-kayin'i bir tutar; Tekvin'de Tubal-kayin madenciliğin ve demirciliğin atasıdır. Bu özdeşleştirme kaynağın kendi soyağacı kurgusudur, çeviri hatası değildir.)

Ata Yakup, koyunları sanki çeşitli renklerle boyadı; bu iş sihir yoluyla oldu. Zira Keldanilerin, İbranilerin, Perslerin ve Mısırlıların ilahiyatında bu sanatlar en yüce felsefe sayılır ve ancak baş soylularla rahipler tarafından öğrenilirdi. Musa'nın zamanında da böyleydi; hem rahipler hem de hekimler Mecusiler arasından seçilirdi — rahipler ise sağlığa dair meselelerde, bilhassa cüzam bilgisinde hüküm vermek üzere. Musa da Firavun kızının himmetiyle ve masrafıyla Mısır mekteplerinde yetiştirildi; öyle ki o kavmin bütün hikmetinde ve iliminde temayüz etti.

Daniel için de durum böyleydi: gençlik günlerinde Keldanilerin ilmini içine sindirdi ve bir kabalacı oldu. İlahî kehanetleri ile şu sözlere getirdiği açıklama buna şahittir: «Mene, Mene, Tekel-Fares.» Bu sözler ancak nebevî ve kabalacı Sanat ile anlaşılabilir. (Danyal kitabında Babil kralının duvarında beliren yazı; yerleşik biçimi «Mene, mene, tekel, ufarsin»dur. Metindeki imlâ Waite'in bastığı Latince aslından gelir.) Bu kabalacı Sanat Musa ile Peygamberlere tastamam aşinaydı ve onlarca durmadan kullanılırdı. Peygamber İlyas kabalacı sayılarıyla nice şeyi önceden bildirdi. Kadimlerin Bilge Kişileri de bu tabii ve gizemli Sanat sayesinde Tanrı'yı gereğince tanımayı öğrendiler. O'nun kanunlarında durdular ve büyük bir metanetle O'nun hükümlerinde yürüdüler.

Samuel Kitabı'ndan da bellidir ki Berelistler şeytanın tarafını tutmadılar; bilakis İlahî izinle görümlere ve hakiki zuhurlara ortak oldular. Bunu Semavî Şeyler Kitabı'nda daha geniş ele alacağız. («Berelist» Paracelsus'a mahsus, kaynağı belirsiz bir addır; Beril taşıyla bakıp görüm gören kâhinleri kastettiği düşünülür. Adı geçen kitap da Paracelsus külliyatında bu adla mevcut değildir.) Bu ihsan, Rab Tanrı tarafından İlahî buyruklarda yürüyen rahiplere bağışlanır.

Persler arasında, hakikatte olduğu kadar adında da temayüz etmiş bir Bilge Kişi olmadıkça kimseyi kral kabul etmemek âdetti. Bu, krallarının alışılmış unvanından bellidir; zira onlara Bilge Kişiler denirdi. Doğu'dan gelip Rab İsa'yı arayan ve tabii rahipler diye anılan Bilge Kişiler ile Pers Mecusileri işte böyleydiler. Mısırlılar da bu sihri ve felsefeyi Keldanilerle Perslerden alınca, rahiplerinin aynı hikmeti öğrenmesini istediler; bunda öyle bereketli ve muvaffak oldular ki bütün komşu ülkeler onlara hayran kaldı. Hermes'e Trismegistos adının bunca yerinde verilmesinin sebebi budur: zira o hem kral, hem rahip, hem peygamber, hem sihirbaz, hem de tabii şeylerin bir sofistiydi. Zerdüşt de bir başka böyle kimseydi.

BÖLÜM II

Yunanlıların Öğrenimlerinin Büyük Kısmını Mısırlılardan Aldıklarının ve Bunun Onlardan Bize Nasıl Geçtiğinin Beyanı

Tufan'dan sonra Nuh'un oğullarından biri dünyanın üçte birine sahip olduğunda, bu Sanat Keldanistan ile Pers diyarına girdi ve oradan Mısır'a yayıldı. Sanat, hurafeci ve putperest Yunanlılarca keşfedilince, içlerinden ötekilerden daha bilge olan kimileri Keldanilere ve Mısırlılara vardılar; tâ ki aynı hikmeti onların mekteplerinden devşirsinler. Ne var ki Musa şeriatının ilahiyat tahsili onları doyurmadığından, kendi hususi dehalarına güvendiler ve o tabii sırlar ile sanatların hakiki temelinden düştüler. Bu, onların masalsı tasavvurlarından ve Musa'nın öğretisi hakkındaki yanılgılarından bellidir.

Mısırlıların âdeti, o eşsiz hikmetin geleneklerini yalnızca bilmeceli suretlerle, kapalı hikâyelerle ve terimlerle ortaya koymaktı. Homeros da sonradan hayret verici şiir hüneriyle bu yolu tuttu; Pythagoras da bunu bilirdi, zira yazılarında Musa şeriatından ve Eski Ahit'ten nice şeyi derlemiştir. Aynı şekilde Hippokrates, Miletli Thales, Anaksagoras, Demokritos ve başkaları da zihinlerini aynı mevzuya vermekten çekinmediler.

Yine de hiçbiri hakiki Astroloji'de, Geometri'de, Aritmetik'te yahut Tıp'ta yetkin değildi; çünkü kibirleri buna engel oldu, zira kendi milletlerinden başkasına mensup talebeyi kabul etmezlerdi. Keldanilerden ve Mısırlılardan bir parça basiret edindiklerinde bile, tabiatları gereği evvelce olduklarından daha da mağrur kesildiler ve hiç çekinmeden mevzuu esasında doğru, lâkin ince uydurmalar yahut yalanlarla karışık biçimde ortaya koydular. Sonra da bir çeşit felsefe kurmaya giriştiler ki bu, onlardan Latinlere indi. Latinler de bununla yetişince onu kendi öğretileriyle bezediler ve felsefe bunlar eliyle Avrupa'ya yayıldı. Gençler yetiştirilsin diye, kendi akidelerini ve kaidelerini yaymak üzere birçok akademi kuruldu; bu düzen Almanlar ve başka milletler arasında ta bugüne dek revaçtadır.

BÖLÜM III

Mısırlıların Mekteplerinde Ne Öğretilirdi

Keldaniler, Persler ve Mısırlılar — hepsi Tabiatın sırları hakkında aynı bilgiye, aynı zamanda aynı dine sahipti. Farklı olan yalnızca adlardı. Keldanilerle Persler kendi öğretilerine Sophia ve Sihir derlerdi; Mısırlılar ise kurban sebebiyle kendi hikmetlerine rahiplik sanatı adını verdiler. Perslerin sihri ile Mısırlıların ilahiyatı, kadim mekteplerde birlikte okutulurdu. Arabistan'da, Afrika'da ve Yunanistan'da nice mektep ve nice âlim bulunmasına rağmen — Araplar arasında Albumasar, Abenzagel, Câbir, Râzî ve İbn Sînâ; Yunanlılar arasında Makhaon, Podaleirios, Pythagoras, Anaksagoras, Demokritos, Platon, Aristoteles ve Rhodianus gibi — Mısırlının hikmeti hususunda aralarında farklı görüşler vardı; kendi aralarında ayrıldıkları noktalarda o hikmetle de uyuşmadılar.

Bu sebeple Pythagoras'a bilge kişi denemezdi; zira Mısır rahiplik sanatı ile hikmeti ona eksiksiz öğretilmemişti, gerçi oradan birçok sır ve arkanum almıştı. Anaksagoras'ın da bir hayli şey aldığı, ölümünden sonra geride bıraktığı Güneş ve onun Taşı hakkındaki tartışmalarından bellidir. Yine de o, birçok bakımdan Mısırlılardan ayrılıyordu. Onlara bilge kişiler yahut Mecusiler denmesini bile istemediler; bilakis Pythagoras'ın izinden giderek felsefe adını benimsediler; oysa Perslerin ve Mısırlıların sihrinden gölgeler gibi birkaç ışıltıdan fazlasını devşirmiş değillerdi. Lâkin Musa, İbrahim, Süleyman, Âdem ve Mesih'e Doğu'dan gelen bilge kişiler hakiki Mecusiler, ilahî sofistler ve kabalacılardı. Bu sanattan ve hikmetten Yunanlılar pek az şey biliyordu, yahut hiçbir şey bilmiyordu; bu yüzden Yunanlıların bu felsefi hikmetini, sair hakiki sanat ve ilimlerden büsbütün ayrı ve başka, salt bir kuruntu sayarak bir yana bırakacağız.

BÖLÜM IV

Keldanilerin, Perslerin ve Mısırlıların Mecusileri Kimlerdi

Nice kimse bu bilge kişilerin gizli sihrini araştırmaya ve kullanmaya çalıştı; lâkin bu iş henüz başarılmış değildir. Bizim çağımızda bile kimileri Trithemius'u, kimileri Bacon ile Agrippa'yı sihir ve kabala için yüceltir — görünüşte apayrı iki şey — hem de bunu niçin yaptıklarını bilmeden. Sihir, gerçekten de, unsurlardan mürekkep cisimlerin, onların semerelerinin, hassalarının, faziletlerinin ve gizli işleyişlerinin kavrandığı bir sanat ve bir melekedir. Kabala ise Kutsal Yazıların ince bir anlayışıyla, insanlara Tanrı'ya giden yolu göstermeye, O'nunla nasıl davranacaklarını ve O'ndan nasıl kehanette bulunacaklarını öğretmeye yönelir; zira Sihir tabii sırlarla dolu olduğu gibi, kabala da ilahî sırlarla doludur.

O, gelecek şeylerin tabiatından olduğu kadar hazır şeylerin tabiatından da ders verir ve haber verir; çünkü işleyişi, gerek semavî gerek yersel bütün mahlûkatın iç bünyesini bilmekte yatar: onlarda gizli olan nedir, örtük faziletleri nelerdir, aslında ne için tasarlanmışlardır ve hangi hassalarla donatılmışlardır. Bunlar ve benzeri mevzular, semavî şeylerin yersel şeylerle bağlandığı bağlardır; bu bağ kimi vakit onların işleyişinde bedenin gözleriyle bile görülebilir. Semavî faziletlerin aşağı cisimler üzerinde tesir ettiği böyle bir semavî tesirler kavuşumuna, Mecusiler eskiden Gamahea derlerdi; yani semavî kudretlerle hassaların, unsurlardan mürekkep cisimlerle evlenmesi. (Gamahea/Gamaheus: üzerine insan yahut hayvan sureti tabiat eliyle işlenmiş taşlara verilen ad; Paracelsus bunları göğün yeryüzüne bıraktığı mühür sayar.) Bundan da bütün cisimlerin — yani güneşin ve gezegenlerin, keza bitkilerin, madenlerin ve hayvanların — o mükemmel karışımları doğdu.

Şeytan bütün kuvvetiyle ve gayretiyle bu ışığı karartmaya kalkıştı; umduğundan büsbütün de mahrum kalmadı, zira bütün Yunanistan'ı ondan yoksun bıraktı ve onun yerine o kavmin arasına beşerî kuruntularla, Tanrı'ya ve O'nun Oğlu'na karşı düpedüz küfürler soktu. Doğrudur ki Sihir, kökenini İlahî Üçlemede bulur ve Tanrı'nın Üçlüğünden doğmuştur. Zira Tanrı bütün mahlûkatını bu Üçleme ile damgalamış ve onun hiyeroglifini kendi parmağıyla üzerlerine kazımıştır. Şeylerin tabiatında, İlahî Üçlemenin bu üstatlığından yoksun olan yahut onu göz önünde bile ispat etmeyen hiçbir şey belirlenemez ve meydana getirilemez. Aziz Pavlus'un Romalılara şahitlik ettiği üzere, mahlûk bize Yaratıcı'nın kendisini anlamayı ve görmeyi öğretir.

Şeylerin bütün cevherine yayılmış olan bu İlahî Üçleme ahdi çözülmezdir. Bunun sayesinde bütün Tabiatın sırlarını dört unsurdan elde ederiz. Zira Üçleme, sihirli Dörtleme ile birleşince, nice arkanumla donanmış ve bilinen şeylerle ispatlanmış kâmil bir Yedileme meydana getirir. Dörtleme Üçlemede karar kıldığında, ebediyetin ufkunda Dünyanın Işığı doğar ve Tanrı'nın yardımıyla bize bağın tamamını verir. (Üçleme-Dörtleme-Yedileme-Onlama: 3 ilahî ilkeleri, 4 unsurları, 3+4=7 kâmil düzeni, 1+2+3+4=10 ise her şeyin birliğe dönüşünü simgeler. Bu sayı örgüsü Pythagorasçı tetraktys geleneğindendir.) Burada söz, bütün mahlûkatın faziletlerine, işleyişlerine ve kullanımlarına da varır; zira onlar kendi arkanumlarıyla, işaretleriyle, harfleriyle ve suretleriyle damgalanmış ve mühürlenmişlerdir; öyle ki içlerinde, incelendiğinde açığa çıkmayacak en küçük gizli nokta bile kalmaz. Sonra Dörtleme ile Üçleme Onlamaya yükseldiğinde, onların birliğe geri dönüşü yahut indirgenişi tamamlanır. Şeylerin bütün örtük hikmeti bunda toplanmıştır — Tanrı'nın, insanlar onları hakkıyla bilsinler diye hem Sözüyle hem de elinin mahlûkatıyla apaçık meydana çıkardığı hikmet. Bu, başka bir yerde daha açık kılınacaktır.

BÖLÜM V

Şeylerin Baş ve Yüce Özü Hakkında

Mecusiler hikmetlerinde şunu ileri sürdüler: bütün mahlûkat bir tek birleşmiş cevhere getirilebilir; bu cevher de arıtmalar ve tasfiyelerle öyle yüksek bir letafet derecesine, öyle ilahî bir tabiata ve örtük bir hassaya erişebilir ki hayret verici neticeler doğurur. Zira kanaatlerince, toprağa geri dönmekle ve yüce bir sihirli ayrıştırmayla belli bir kâmil cevher meydana gelir; bu cevher, sabırlı ve uzun süren birçok hazırlıkla, bitkisel cevherlerin mertebesinin üstüne madenî olana, madenînin üstüne madensel olana, kâmil madensel cevherlerin üstüne de daimî ve ilahî bir Beşinci Öz'e yükseltilir ve kaldırılır — ki bu Öz, bütün semavî ve yersel mahlûkatın özünü kendinde toplar.

Araplar ile Yunanlılar, Perslerin ve Mısırlıların örtük harfleri ve hiyeroglif tasvirleri sayesinde gizli ve kapalı sırlara eriştiler. Bunlar ele geçirilip kısmen anlaşıldığında, deneme sırasında kendi gözleriyle nice hayret verici ve garip tesir gördüler. Lâkin semavî üstü işleyişler onların idrakinin nüfuz edebileceğinden daha derinde yattığından, buna Mecusilerin koyduğu ad üzere semavî üstü bir arkanum demediler; Pythagoras'ın öğüdü ve hükmü üzere Filozof Taşı'nın arkanumu dediler. Bu Taşa kim eriştiyse, maddesi örtük kalsın diye onu çeşitli bilmeceli suretlerle, aldatıcı benzetmelerle, kıyaslarla ve uydurma adlarla gölgeledi. Bu yüzden onlardan bu hususta pek az bilgi edinilebilir, yahut hiç edinilemez.

BÖLÜM VI

Onun Keşfi ve Bilgisi Konusundaki Muhtelif Yanılgılar Hakkında

Filozoflar, Taşın bu maddesine sırf benzerliklere dayanan son derece örtük adlar takmışlardır. Arnold bunu müşahede ederek «Gül Bahçesi»nde der ki, en büyük güçlük bu Taşın maddesini bulup çıkarmaktır; zira ona nebatî, hayvanî ve madenî demişlerdir, lâkin lafzî manada değil — ki o mana, ilahî sırları ve aynı Taşın mucizelerini tecrübe etmiş bilge kişilerce pekâlâ bilinir. Söz gelimi Raymond Lully'nin «Lunaria»sı anılabilir. Bu eser, filozofların kendilerine aşina, hayret verici hassalara sahip çiçekler verir; ne var ki o filozofların muradı, senin bununla madenler üzerine bir izdüşüm kastettiklerini yahut böyle hazırlıkların yapılması gerektiğini sanman değildi; filozofların derin zihni bambaşka bir şey murat ediyordu. Aynı şekilde maddelerine Martagon adını verdiler ve buna örtük bir simya ameliyesi bağladılar; hâlbuki o ad, adı ne olursa olsun, gizli bir benzerlikten başka hiçbir şeye delalet etmez.

Bundan başka, nebatların suyunda hiç de küçümsenmeyecek bir yanılgı baş göstermiştir. Bir hayli kimse bu sularla Cıvayı pıhtılaştırmaya, ardından da sabitleyici sularla onu Ay'a çevirmeye çalışmıştır; zira madenlerin yardımı olmaksızın Cıvayı bu yolla pıhtılaştırabilen kişinin baş üstat mertebesine erişeceğini sanıyorlardı. Şimdi, kimi nebatların suları bunu gerçekten yapar; ne var ki netice sırf o sularda bol bulunan reçineden, yağdan ve topraksı Kükürtten ileri gelir. Bu, pıhtılaşma sırasında maddeyle birlikte yükselen Cıvanın rutubetini kendine çeker, lâkin bundan hiçbir fayda hâsıl olmaz. Şuna kesinlikle eminim ki nebatlarda bulunan hiçbir kalın ve dıştan Kükürt, Simyada kâmil bir izdüşüme elverişli değildir; nitekim kimileri bunu kendi zararlarıyla öğrenmiştir.

Doğrudur, kimi kimseler içindeki şiddetli sıcaklık sebebiyle Cıvayı sütleğenin ak ve süt gibi özsuyuyla pıhtılaştırmış ve o sıvıya «Bakire Sütü» adını vermişlerdir; lâkin bu yanlış bir temeldir. («Lac Virginis» — Bakire Sütü, simya risalelerinde ak ve süt kıvamındaki bir çözelti için kullanılan örtük bir addır. Yazar burada adın kendisini değil, onun bu bayağı ve lafzî kullanımını reddediyor.) Aynı şey kırlangıçotunun suyu için de söylenebilir, gerçi o su sanki altınla donatılmış gibi renk verir. İnsanlar bundan boş bir fikre kapıldılar. Belli bir vakitte bu nebatı kökünden söküyor, ondan bir ruh yahut Beşinci Öz arıyor, bununla da pıhtılaştırıcı ve dönüştürücü bir tentür yapmayı umuyorlardı. Lâkin bundan akılsızca bir yanılgıdan başka hiçbir şey doğmadı.

BÖLÜM VII

Taş'ı Bitkilerde Arayanların Yanılgıları Hakkında

Kimi simyacılar kırlangıçotundan bir su sıkmış, onu koyulaşana dek kaynatmış ve sert bir kütle hâlinde pıhtılaşsın diye güneşe koymuştur; sonra bu kütle ince ve kara bir toz hâline dövülecek, izdüşümle Cıvayı Güneş'e çevirecekmiş. Bunun da beyhude olduğunu gördüler. Başkaları bu toza nişadır kattı; başkaları zaç kolkotarı, böylelikle diledikleri neticeye varacaklarını sandılar. Çözeltileriyle onu sarı bir suya getirdiler, ta ki nişadır, tentürün Cıvanın cevherine girmesine izin versin. Yine de hiçbir şey başarılamadı.

Kimileri de yukarıda anılan maddeler yerine kurtpençesi, bufonaria, yılanyastığı, söğüt yaprağı, sütleğen, cataputia, flammula ve benzerlerinin sularını alır, bunları Cıvayla birlikte cam bir kapta birkaç gün kapalı tutar, külde bekletir. Böylece Cıva küle döner, lâkin aldatıcı biçimde ve hiçbir netice vermeksizin. Bu kimseleri, madenler olmaksızın Cıvayı pıhtılaştırabilenin bütün Üstatlığı elde edeceğini yayan avamın boş söylentileri yoldan çıkarmıştı; nitekim bunu daha evvel söylemiştik. Çokları da nebatlardan sanatkârane biçimde tuzlar, yağlar ve kükürtler çıkardı, lâkin büsbütün boşuna. Böyle tuzlardan, yağlardan ve kükürtlerden ne Cıvanın pıhtılaşması, ne kâmil bir izdüşüm, ne de bir tentür elde edilebilir.

Lâkin filozoflar maddelerini yedi dallı altın bir ağaca benzettiklerinde kastettikleri şudur: o madde yedi madenin hepsini kendi tohumunda barındırır ve bunlar onun içinde gizli yatar. Maddelerine nebatî demeleri bu yüzdendir; zira tabii ağaçlarda olduğu gibi onlar da vakti gelince çeşitli çiçekler verir. Nitekim Taşın maddesi de çiçeklerini verirken en güzel renkleri gösterir. Benzetme şu bakımdan da yerindedir: felsefi topraktan, sanki dallardan ve filizlerden bir çalılıkmış gibi, toprakta biten bir sünger gibi bir madde yükselir. Bu yüzden ağaçlarının meyvesinin göğe yöneldiğini söylerler. Böylece her şeyin tabii nebatlara bağlı olduğunu ortaya koydular, ama maddesi bakımından değil; zira onların taşı, tıpkı nebatların yaptığı gibi, kendi içinde bir beden, bir ruh ve bir tin barındırır.

BÖLÜM VIII

Taş'ı Hayvanlarda Arayanlar Hakkında

Yalnızca benzerliklere dayanan bir adla bu maddeye Bakire Sütü ve Gül Renkli Mübarek Kan da demişlerdir; hâlbuki bu ad ancak peygamberlere ve Tanrı'nın oğullarına yakışır. Safsatacılar bundan, bu felsefi maddenin hayvanların yahut insanın kanında bulunduğu neticesini çıkardılar. Bazen de, hayvanlar nebatlarla beslendiği için, kimileri onu kıllarda, sidik tuzunda, rebiste aradı; kimileri tavuk yumurtasında, sütte ve yumurta kabuğunun kirecinde — bütün bunlarla Cıvayı sabitleyebileceklerini sandılar. (Rebis, «çifte şey» demektir; burada insan bedeninden çıkan maddeler kastediliyor. Kan, kıl, sidik ve yumurtayla yapılan bu tarifler kaynağın kendisine aittir: on altıncı yüzyıl simyasında insan bedeni de tabiatın bir ocağı sayıldığı için böyle reçeteler yaygındı. Yazar bunları anlatıyor ki tek tek çürütsün.)

Kimileri kokuşmuş sidikten tuz çıkarıp bunun Taşın maddesi olduğunu sandı. Kimileri de rebiste bulunan küçük taşları madde saydı. Başkaları yumurta zarlarını keskin bir külsuyunda ıslattı, buna kar gibi ak, kalsine edilmiş yumurta kabukları da kattılar. Bunlara, Cıvanın dönüşümü için sabitleme arkanumunu isnat ettiler.

Başkaları yumurtanın akını gümüşe, sarısını altına benzeterek onu kendilerine madde seçtiler; buna alelâde tuz, nişadır ve yanmış tartar karıştırdılar. Bunları cam bir kapta kapatıp, ak madde kan gibi kızıllaşana dek Balneum Maris'te arıttılar. (Balneum Maris: kabın doğrudan ateşe değil, kaynayan su dolu bir kabın içine oturtulduğu yumuşak ısıtma usulü; bugünkü benmari.) Bunu yine damıtıp son derece iğrenç bir sıvı elde ettiler ki gözettikleri gaye bakımından büsbütün faydasızdı. Başkaları yumurtanın akıyla sarısını arıttı ve bundan bir basilisk türedi. Bunu koyu kızıl bir toz olana dek yaktılar ve Kardinal Gilbert'in risalesinden öğrendikleri üzere onunla boyamaya çalıştılar.

Çokları da öküz safrasını alelâde tuzla karıştırıp ıslatmış, bunu bir sıvı hâlinde damıtmış ve o sıvıyla çimento tozlarını nemlendirmiştir; bu Üstatlık sayesinde madenlerini boyayacaklarını sanıyorlardı. Buna «bir kısmı bir kısımla» adını verdiler ve bundan — tam olarak hiçbir şey çıktı. («Bir kısmı bir kısımla» — asıl metinde «a part with a part» — eşit ağırlıkta iki maddeyi karıştırma usulüne verilen addır; risale onu safsatacıların sığındığı boş bir formül sayarak alaya alır.)

Başkaları ejderha kanı ve sair maddeler katarak tutyayı dönüştürmeye, ayrıca bakırla elektrumu altına çevirmeye kalkıştı. Başkaları da, kendi deyimleriyle Venedik Sanatına göre, aşağı yukarı yirmi kertenkele benzeri hayvanı alıp bir kaba kapatır ve açlıktan çıldırtır, ta ki içlerinden yalnız biri sağ kalana dek birbirlerini yiyip bitirsinler. Sağ kalan, bakır yahut elektrum talaşıyla beslenir. Bu hayvanın, sırf midesinin hazmıyla dilenen dönüşümü meydana getireceğini sanırlar. En sonunda bu hayvanı yakıp kızıl bir toz elde ederler ki bunun altın olması gerektiğini düşünmüşlerdi; lâkin aldandılar.

Başkaları truitas denen balıkları yaktıklarında, eritirken bazen içlerinde bir miktar altın bulmuşlardır; ne var ki bunun tek sebebi şudur: o balıklar ırmaklarda ve derelerde bazen küçük altın pulcuklarıyla kıvılcımlarına rastlar ve onları yer. Böyle düzenbazlara seyrek rastlanır, o da başlıca hükümdar saraylarında. Filozofların maddesi hayvanlarda aranmamalıdır: bunu herkese ilan ediyorum.

Bununla birlikte, filozofların Taşlarına hayvanî demeleri şundan bellidir: son ameliyelerinde, bu pek yüce ateşli sırrın kudreti, kaplarındaki maddeden damla damla karanlık bir sıvının sızmasına yol açıyordu. Bundan ötürü, son zamanlarda yeryüzüne pek saf bir insanın geleceğini, dünyanın kurtuluşunun onun eliyle vuku bulacağını ve bu insanın kızıl renkte kanlı damlalar dökerek dünyayı günahtan kurtaracağını haber verdiler. Aynı şekilde, kendi cinsine göre, Taşlarının kanı da cüzamlı madenleri illetlerinden ve bulaşıklarından kurtarıyordu. Şu hâlde Taşlarına hayvanî demekte haklı olduklarını bu sebeplerle düşündüler. (Buradaki Mesih benzetmesi kaynağın kendisine aittir: simya işlemi ile kurtuluş akidesi arasındaki koşutluk, dönemin Hıristiyan simyasında alışılmış bir düşünme biçimidir. Madenlerin «cüzamı» da noksanlıklarının kadim adıdır.)

Mercurius bu sır hakkında Kral Calid'e şöyle söyler:
«Bu sırrı bilmeye ancak Tanrı'nın peygamberleri izinlidir. Bu Taşa hayvanî denmesi bundandır; zira kanında bir ruh gizli yatar. Aynı şekilde o, bedenden, tinden ve ruhtan mürekkeptir. Aynı sebeple ona kendi küçük âlemleri dediler; çünkü dünyadaki her şeyin benzerliğini taşır; ve bundan ötürü ona hayvanî dediler, tıpkı Platon'un büyük âleme hayvan demesi gibi.»

BÖLÜM IX

Taş'ı Madenlerde Arayanlar Hakkında

Buna bir de, taşın üç katlı olduğunu ve üçlü bir cinste — yani nebatîde, hayvanîde ve madenîde — gizlendiğini sanan bilgisiz kimselerin çokluğu eklenir. Onu madensi cisimlerde aramaları bundandır. Oysa bu, filozofların kanaatinden pek uzaktır. Onlar taşlarının bir ve aynı anda nebatî, hayvanî ve madenî olduğunu bildirirler.

Şimdi şuna dikkat et: Tabiat, madenî tohumunu çeşitli cinslere dağıtmıştır; söz gelimi kükürtlere, tuzlara, borakslara, güherçilelere, nişadırlara, şaplara, arseniklere, atramentlere, zaçlara, tutyalara, hematitlere, zırnıklara, realgarlara, magnezyalara, zencefreye, antimona, talka, cachymia'ya, markazitlere ve saireye. Bunların hiçbirinde Tabiat henüz bizim maddemize erişmemiştir; gerçi anılan türlerin bazılarında, kemale erdirilmesi gereken nakıs madenlerin dönüşümü için kendini hayret verici bir surette gösterir. (Kaynakta iki ayrı ulam vardır: ham madensi cisimler — kükürt, tuz, şap, zaç, arsenik gibi — ile asıl madenler, yani altın, gümüş, bakır, kurşun. Türkçede ikisi de «maden» kökünden geldiği için, karışmasın diye birincisine «madensi cisim», ikincisine «maden» denmiştir.)

Doğrusu, uzun tecrübe ve ateşle icra edilen amel, madensi cisimlerin maddesinde çok sayıda ve çeşitli değişimler gösterir; yalnızca bir renkten ötekine değil, bir özden ötekine ve noksanlıktan kemale doğru da. Ve Tabiat, hazırlanmış madensi cisimler vasıtasıyla bir dereceye kadar kemale erişmiş olsa da, filozoflar felsefi taşın maddesinin bunların herhangi birinden çıktığını kabul etmez; gerçi taşlarının küllî olduğunu söylerler.

Safsatacılar bundan fırsat bularak Cıvanın kendisine çeşitli işkenceler etmeye koyulurlar: süblimasyonlarla, pıhtılaştırmalarla, cıvaî sularla, kezzapla ve benzerleriyle. Bütün bu hatalı yollardan, madensi cisimlere dair öteki safsatalı hazırlıklardan, tinlerin ve madenlerin arıtılıp sabitlenmesinden kaçınılmalıdır. Bu yüzden Geber'in, Albertus Magnus'un ve ötekilerin taşa dair bütün hazırlıkları safsatadır. Onların arıtmaları, çimentolamaları, süblimasyonları, damıtmaları, tashihleri, devirleri, çürütmeleri, birleştirmeleri, çözmeleri, yükseltmeleri, pıhtılaştırmaları, kalsinasyonları ve küle çevirmeleri büsbütün faydasızdır; ister sacayağında, ister atanorda, ister aksettirici fırında, ister eritme fırınında, ister accidioneum'da, ister gübrede, külde, kumda yahut her neyse; keza kabak imbikte, pelikanda, retortta, şişede, sabitleme kabında ve ötekilerde.

Aynı hüküm, ak ve kızıl için Cıvanın madensi tinlerle — zaçla, güherçileyle, şapla, safranlarla ve benzerleriyle — süblime edilmesi hakkında da verilmelidir; ki bütün bu mevzularda o safsataca John de Rupescissa, Ak ve Kızıl Felsefi Taş üzerine risalesinde masal anlatır. Toptan bakıldığında bunların hepsi aldatıcı rüyalardan ibarettir. Geber'in hususi safsatasından da sakın; söz gelimi yedi kat süblimasyonlarından yahut öldürmelerinden, keza Cıvanın diriltilmelerinden, sidik tuzlarıyla yahut mezar tuzuyla yapılan hazırlıklarından — bütün bunlar güvenilmezdir. Kimileri de Cıvayı madensi cisimlerin ve madenlerin kükürtleriyle sabitlemeye çalışmış, lâkin fena hâlde aldanmıştır. Doğrudur, bu Sanatla ve böyle sabitlemelerle Cıvanın her bakımdan iyi gümüşe benzeyen ve onu taklit eden madenî bir bedene getirildiğini gördüm; lâkin mihenge vurulunca sahte olduğunu gösterdi.

BÖLÜM X

Taş'ı ve Ayrıca Hususi Şeyleri Madenlerde Arayanlar Hakkında

Kimi safsatacılar, yedi kez süblime edilmiş ve o kadar kez kezzapla çözülmüş Cıvadan sabit bir yağ sıkıp çıkarmayı denemiştir. Nakıs madenleri bu yolla kemale erdirmeye kalkışırlar; lâkin bu beyhude çabayı bırakmak zorunda kalmışlardır.

Kimileri zacı, iki pay nişadır ekleyerek, kalsinasyonla, çözmeyle ve pıhtılaştırmayla yedi kez arıtmış; sonra süblimasyonla onu ak bir suya çözmüş, buna üçte bir pay cıva katmıştır ki suyla pıhtılaşsın. Ardından Cıvayı zaçtan ve nişadırdan birkaç kez süblime etmişler, ta ki bir taş hâline gelsin. Zaçtan hâsıl olan bu taşın filozofların Kızıl Kükürdü olduğunu bildirmiş ve çözmelerle pıhtılaştırmalarla taşa erişme yolunda bir hayli ilerlemişlerdir; lâkin izdüşümde her şey hiçe çıkmıştır.

Başkaları Cıvayı şap suyuyla, şapın kendisi gibi sert bir kütle hâlinde pıhtılaştırmış, sonra bunu sabitleyici sularla beyhude yere sabitlemeye çalışmıştır. Safsatacılar Cıvayı sabitlemek için kendilerine pek çok yol önerir, lâkin hepsi boşunadır; zira bunda kâmil yahut sebatlı hiçbir şey elde edilemez. Şu hâlde safsatalı işlemlerle ona madensi cisimler katmak beyhudedir; çünkü bunların hepsiyle o daha büyük bir kine kışkırtılır, daha oynak kılınır ve herhangi bir kemale değil, daha büyük bir kirliliğe getirilir. Öyleyse filozofların maddesi oradan aranmamalıdır. Cıva bir parça nakıstır; onu kemale erdirmek pek güç, hatta hiçbir safsataca için imkânsız olacaktır. Onda kemale kışkırtılabilecek yahut zorlanabilecek hiçbir şey yoktur.

Kimileri birkaç kez süblime edilmiş, tartar yağıyla sıkça çözülmüş ve pıhtılaştırılmış arsenik almıştır. Bunu sabitlediklerini ve onunla bakırı gümüşe çevirdiklerini iddia ederler. Hâlbuki bu sırf safsataca bir ağartmadır; zira işi yapan bir Sanatkâr olmadıkça ve onun boyayıcı tinini iyi bilmedikçe arsenik sabitlenemez. Doğrusu bu hususta bütün filozoflar uyuyakalmış, onunla bir şey başarmaya beyhude yere çabalamıştır. Şu hâlde bu tini bilmeyen kimse ne onu sabitlemeyi umabilir, ne de ona dönüşüm hassasını taşıyacak kudreti vermeyi. Öyleyse herkese ilan ediyorum: az evvel söz ettiğim ağartma yanlış bir temele dayanır; onunla bakır aldatıcı biçimde ağartılır, lâkin değiştirilmez.

Şimdi safsatacılar bu sahte Venüs'ü kendi ağırlığının iki katı Ay'la karıştırıp kuyumculara ve darphane ustalarına satmıştır; ta ki en sonunda yalnız satanlar değil satın alanlar da kendilerini kalpazana dönüştürene dek. Kimi safsatacılar ak arsenik yerine kızılını alır; bu da sahte bir sanat çıkmıştır, zira nasıl hazırlanırsa hazırlansın aklıktan başka hiçbir şey vermez.

Kimileri daha da ileri gidip alelâde kükürtle uğraşmıştır: o kadar sarı olan bu kükürdü sirkede, külsuyunda yahut en keskin şaraplarda bir gün bir gece kaynatarak ağarana dek pişirdiler. Sonra onu alelâde tuzdan ve yumurta kirecinden süblime ettiler, bu işlemi birkaç kez tekrarladılar; yine de, ak olmakla birlikte, hep yanıcı kaldı. Buna rağmen bununla Cıvayı sabitlemeye ve altına çevirmeye çabaladılar; lâkin boşuna. Ne var ki bundan, gördüğüm en mükemmel ve en güzel zencefre hâsıl olur. Bunu kükürt yağıyla, çimentolama ve sabitleme yoluyla sabitlemeyi teklif ederler. Gerçekten de bir görüntü verir, lâkin yine de dilenen gayeden uzak kalır.

Başkaları alelâde kükürdü, sirkede keten tohumu yağı, laterin yağı yahut zeytinyağı katıp kaynatmak suretiyle bir hepar hâline indirmiştir. Sonra bunu mermer bir havana dökerler ve hepar biçimine getirirler; ki bunu evvela hafif ateşle limon sarısı bir yağa damıtmışlardır. Lâkin sandıkları gibi Ay'ı Güneş'e dönüştürme yolunda hiçbir şey yapamadıklarını kendi zararlarıyla görmüşlerdir.

Madenlerin sayısı sonsuz olduğu gibi, onların hazırlanışında da çok çeşitlilik vardır. Bunlardan burada daha fazla söz etmeyeceğim; zira her biri ayrı bir risale isterdi. Safsatalı zaç ve antimon yağlarından da sakın. Keza, kâmil olsun nakıs olsun, Güneş ve Ay gibi madenlerin yağlarına karşı da tetikte ol; zira bunların işleyişi eşyanın tabiatında en kudretli işleyiş olsa bile hakiki usulü bugün dahi pek az kimsece bilinir.

Alelâde cıvanın, arseniğin, kükürdün ve benzerlerinin safsatalı hazırlıklarından — safsatacıların kitaplarında yazılı formüllere göre süblimasyonla, indirmeyle, sirkeyle, güherçileyle, tartarla, zaçla, nişadırla sabitlenmelerinden — uzak dur. Keza markazitlerden ve Mars safranından alınan safsatalı tentürlerden, «bir kısmı bir kısımla» adı verilen o safsatadan, sabitlenmiş Ay'dan ve benzeri beyhudeliklerden kaçın. Gerçi bunların hakikatten yüzeysel bir görüntüsü vardır — söz gelimi az bir emekle ve gayretle Ay'ın sabitlenmesi — yine de hazırlığın gidişatı değersiz ve zayıftır.

Şu hâlde, bu sanattaki iyi niyetli işçilere karşı merhamete gelerek, felsefenin bütün temelini üç ayrı arkanumda açmaya karar verdim: birincisi arsenikle, ikincisi zaçla, üçüncüsü antimonla açıklanan arkanumlarda; ki bunlar vasıtasıyla Cıva ve nakıs madenler üzerine hakiki izdüşümü öğreteceğim.

BÖLÜM XI

Arseniğin, Ak Tentür için hakiki ve kâmil hususi arkanumu hakkında.

Kimi kimseler arseniğin Cıva ile Kükürtten bileştiğini yazmıştır, kimileri de topraktan ve sudan; lâkin yazarların çoğu onun Kükürt tabiatında olduğunu söyler. Her ne olursa olsun, tabiatı öyledir ki kızıl bakırı ak olana dönüştürür. Boyayabilecek denli kâmil bir hazırlık hâline de getirilebilir. (Simya işleminin klasik evreleri renkle adlandırılır: önce kara — çürüme, sonra ak — arınma, en sonda kızıl — kemal. Bu yüzden risale boyunca «Ak Tentür» gümüşe, «Kızıl Tentür» ise altına götüren işi anlatır.) Ne var ki bu iş, Geber'in «Kemalin Toplamı»nda, Albertus Magnus'un, kimyager Aristoteles'in «Kâmil Üstatlık Kitabı»nda, Rhasis'in ve Polydorus'un yaptığı gibi kötü safsatacıların gösterdiği yolla görülmez; zira bu yazarlar, sayıları ne kadar çok olursa olsun, ya kendileri yanılgı içindedir, yahut sırf hasetten ötürü yalan yazar ve hakikatten habersiz olmadıkları hâlde uydurma reçeteler ortaya koyarlar.

Arsenik kendi içinde üç tabii ruh barındırır. Birincisi uçucu, yanıcı ve aşındırıcı olup bütün madenlere nüfuz eder. Bu ruh Venüs'ü ağartır ve birkaç gün sonra onu süngerimsi kılar. (Venüs burada bakırdır. Simyada gezegen adları aynı zamanda maden adlarıdır: Güneş altın, Ay gümüş, Mars demir, Satürn kurşun, Venüs bakır.) Lâkin bu hüner yalnızca dağlayıcı sanatı icra edenleri ilgilendirir. İkinci ruh billûrî ve tatlıdır. Üçüncüsü ise yukarıda anılan ötekilerden ayrılmış boyayıcı bir ruhtur. Hakiki filozoflar arsenikte bu üç tabii hassayı, bilge kişilerin kâmil izdüşümü gayesiyle ararlar. Cerrahlık yapan şu berberler ise o tatlı ve billûrî tabiatı, boyayıcı ruhtan ayrılmış hâlde, yaraların, hıyarcıkların, çıbanların, şarbonun ve ancak yumuşak vasıtalarla iyileşebilen benzeri ülserlerin tedavisinde kullanmak üzere ararlar.

O boyayıcı ruha gelince: içindeki saf olan saf olmayandan, sabit olan uçucudan, gizli tentür de yanıcı olandan ayrılmadıkça, Cıva, Venüs yahut herhangi bir nakıs maden üzerine yapacağın izdüşümde dileğine hiçbir surette erişemezsin. Bütün filozoflar bu arkanumu en yüce sır sayarak gizlemişlerdir. (Metnin bu türden yerleri kasten örtüktür: yazar tarifin bir halkasını bilerek söylemez; ilerideki «bu husustaki söz yeterlidir» gibi kesişler de aynı tutumdandır. Buradaki kapalılık çeviriden değil, kaynağın kendisinden gelir.) Yukarıda anlatıldığı üzere öteki ikisinden ayrılan bu boyayıcı ruhu Ay'ın ruhuna katmalı ve otuz iki gün boyunca, yahut yeni bir beden edinene dek, birlikte hazmettirmelisin. Kırkıncı tabii günde güneşin ısısıyla alevlendirildikten sonra ruh parlak bir aklık içinde görünür ve kâmil bir boyayıcı arkanumla donanır. İşte ancak o vakit izdüşüme elverişli olur; şöyle ki, hazırlığın keskinliğine göre onun bir kısmı nakıs bir bedenin on altı kısmı üzerine atılır. Oradan, sanki yerin bağrından kazılıp çıkarılmış gibi parlak ve pek mükemmel bir Ay belirir.

BÖLÜM XII

Zacın arkanumu ve ondan çıkarılacak Kızıl Tentür hakkında umumi talimat.

Zaç (vitriol) sair madenler arasında pek asil bir madendir ve filozoflarca daima en yüksek itibarda tutulmuştur, zira Yüce Tanrı onu harikulâde armağanlarla bezemiştir. Onun arkanumunu şunun gibi muammalı suretlerle örtmüşlerdir: «Yerin iç kısımlarına gideceksin ve tashih ile gizli taşı, hakiki devayı bulacaksın.» (Bu cümlenin Latincesi — Visita Interiora Terrae Rectificando Invenies Occultum Lapidem — baş harfleriyle VITRIOL sözcüğünü verir. Şifre, sözün kendi içindedir.) Yerden zacın kendisini anlıyorlardı; yerin iç kısımlarından ise onun tatlılığını ve kızıllığını, çünkü zacın gizli kısmında latif, asil ve pek hoş kokulu bir usare ile saf bir yağ gizlidir. Onun üretim usulüne ne kalsinasyonla ne de damıtmayla yaklaşılır. Zira hiçbir sebeple yeşil renginden yoksun bırakılmamalıdır. Bırakılacak olsa, arkanumunu da kudretini de aynı anda yitirirdi.

Doğrusu şurası gözden kaçırılmamalı: dışarıdan yeşillik gösteren madenler, aynı şekilde bitkiler ve benzeri şeyler, kendi içlerinde kan gibi kızıl bir yağ taşırlar ve bu yağ onların arkanumudur. Bundan açıkça anlaşılır ki aktarların damıtmaları faydasız, boş, ahmakça ve değersizdir; çünkü bu kimseler bitkilerden kana benzeyen kızıllığı çıkarmayı bilmezler. Tabiat kendisi bilgedir; bitkilerin bütün sularını önce limon rengine, ardından kan gibi pek kızıl bir yağa çevirir. Bunun böylesine ağır gerçekleşmesinin sebebi, damıtan cahil işçilerin aşırı aceleciliğidir; yeşilliğin tükenmesine yol açan da budur. Tabiatı kendi güçleriyle takviye etmeyi öğrenmemişlerdir; oysa o asil yeşil rengin kendiliğinden kızıllığa tashih edilmesinin yolu budur. Buna bir misal, beyaz şarabın kendi kendini limon rengine hazmetmesidir; nitekim zamanla üzümün yeşil rengi de kendiliğinden, gök mavisinin altında yatan kızıla döner. Şu hâlde bitkilerin ve madenlerin yeşilliği işçilerin ehliyetsizliği yüzünden yitirilirse, arkanumlar arasında en asil olan yağın ve pelesengin özü ile ruhu da helâk olur.

BÖLÜM XIII

Kızıl Tentür için Zaç işlemi hakkında hususi talimat.

Zaç kendi içinde birçok bulanık ve yapışkan kusur barındırır. Bu yüzden yeşilliği su ile sık sık çekilmeli ve bütün toprak kirliliklerini üzerinden atana dek tashih edilmelidir. Bütün bu tashihler bitince, her şeyden önce maddenin güneşe maruz kalmamasına dikkat et; zira güneş onun yeşilliğini soldurur ve aynı anda arkanumu da emer. Üzeri örtülü hâlde ılık bir sobada tutulsun ki hiçbir toz onu kirletmesin. Sonra kapalı bir cam kapta, birkaç ay boyunca, yahut muhtelif renkler ve derin bir kızıllık kendini gösterene dek hazmettirilsin. Yine de bu işlemle kızıllığın yeterince sabitlendiğini sanmamalısın. Bunun üstüne, toprağın iç ve ârızî kirliliklerinden de şu suretle temizlenmesi gerekir: toprak kiri büsbütün giderilene ve tortular alınana dek asetumla tashih edilmelidir. İşte bu, onun tentürünün hakiki ve en iyi tashihidir; kutlu yağ da bundan çıkarılacaktır. Bir cam kaba itinayla kapatılan bu tentürün üstüne sonradan bir imbik yerleştirilip hiçbir ruh kaçmayacak biçimde sıvanır ve bu yağın ruhu, yumuşak ve yavaş bir ateş üzerinde damıtmayla çekilir. Bu yağ, ilaç satıcılarının herhangi bir kokulu pelesenginden çok daha hoş ve tatlıdır, zira her türlü keskinlikten büsbütün beridir. Kabın dibinde, kar gibi parlayıp ışıldayan pek beyaz bir toprak çökecektir. Bunu sakla ve her türlü tozdan koru. Bu toprak kızıllığından tamamen ayrılmış olandır.

Bunun ardından en büyük arkanum gelir; yani Ruhun Semavî‑Üstü Evliliği: kuzunun kanıyla kusursuzca hazırlanıp yıkanmış ruhun, kendi görkemli, parlak ve arınmış bedeniyle birleşmesi. (Bu evlilik imgesi mecazdır: ayrıştırılan «ruh» yani uçucu yağ ile «beden» yani geride kalan sabit toprak yeniden birleştirilir. Kaynak, kimyevi işlemi bilerek dinî bir dille anlatır.) Ömrün en son ve mukadder güne dek uzatıldığı hakiki semavî‑üstü evlilik budur. Böylece Zacın kanı olan ruhu ve tini, arınmış bedeniyle, ebediyen ayrılmaz olsunlar diye birleştirilir. Şu hâlde bu yapraklanmış toprağımızı bir cam şişeye al. İçine kendi yağını yavaş yavaş dök. Beden ruhunu kabul edip kucaklayacaktır; zira beden ruh için aşırı bir arzuyla tutuşmuştur ve ruh da bedenin kucaklamasından en kâmil surette haz duyar. Bu birleşmeyi arkanumlar fırınına koy ve kırk gün orada tut. Bu günler dolduğunda elinde, harikulâde kemalde, mutlak bir yağ olacaktır; öyle bir yağ ki Cıva ve sair nakıs madenlerden herhangi biri onunla altına döner.

Şimdi de dikkatimizi onun çoğaltılmasına çevirelim. Cismanî Cıvadan iki kısım al; bunu, yukarıda anılan yağın ağırlıkça eşit üç kısmı üzerine dök ve kırk gün birlikte bırak. Bu ağırlık nispeti ve bu tertip sayesinde çoğaltma sonsuz hâle gelir.

BÖLÜM XIV

Antimonun sırları ve arkanumları hakkında; Kızıl Tentür için, dönüşüm gayesiyle.

Antimon altının hakiki banyosudur. Filozoflar ona sınayıcı ve terazi derler. Şairler, Vulcan'ın Phoebus'u bu banyoda yıkadığını ve onu bütün kirden ve noksandan arıttığını söylerler. En saf ve en asil Cıva ile Kükürtten, zaç cinsi altında, madenî bir suret ve parlaklıkla hâsıl olur. Kimi filozoflar ona Bilgelerin Ak Kurşunu, yahut kısaca Kurşun der. Şu hâlde, Antimondan, kendi cinsinin en iyisinden, dilediğin kadar al. Bunu kendi kezzabında çöz ve soğuk suya at; içine biraz Mars safranı ekle ki kabın dibine tortu olarak çöksün, yoksa posasını atmaz. Bu suretle çözüldükten sonra üstün bir güzellik kazanmış olacaktır. Her yanı pek kalın bir sıvayla sımsıkı kapatılmış bir cam kaba, yahut taştan bir bociaya konsun ve içine, kâmil ateş derecesine dek süblimleştirilmiş bir miktar kalsine tutya karıştırılsın. Erimekten itinayla korunmalıdır, çünkü aşırı ısıda camı kırar. Bu Antimonun bir libresinden, iki günlük bir süre boyunca kemale erdirilen bir süblimasyon yapılır. Bu süblimleşmiş maddeyi, üçte biriyle suya değecek şekilde bir şişeye koy; kap sıvanmış olsun ki ruh kaçmasın. Arkanumlar sacayağı üzerine asılsın ve iş, başlangıçta yaz ortasındaki güneş ısısına denk yavaş bir ateşle sürülsün. Ancak onuncu günde ateş tedricen artırılsın. Zira aşırı ısıyla cam kaplar kırılır, hatta bazen fırının kendisi bile parçalanır. Buhar yükselirken muhtelif renkler belirir. Kızıl bir madde görünene dek ateş ölçülü tutulsun. Ardından pek keskin bir Asetumda çöz ve tortuyu at. Asetum çekilsin ve madde yeniden alelâde damıtılmış suda çözülsün.

Bu da yine çekilmeli ve çöken tortu, sımsıkı kapatılmış bir cam kapta pek kuvvetli bir ateşle damıtılmalıdır. Antimonun bütün bedeni, yakut rengi gibi pek kızıl bir yağ hâlinde yükselecek ve pek hoş bir koku ile pek tatlı bir tatta, damla damla toplayıcı kaba akacaktır. Filozofların Antimondaki en yüce arkanumu budur; onu yağların arkanumları arasında en yükseğe koyarlar. En sonda ise Güneş'in yağı şu suretle yapılsın: En saf Güneş'ten dilediğin kadar al ve tashih edilmiş şarap ruhunda çöz. Ruh birkaç kez çekilsin ve o kadar kez yeniden çözülsün. Son çözelti şarap ruhuyla birlikte saklansın ve bir ay boyunca devrettirilsin. Ardından uçucu altın ile şarap ruhu, bir imbik vasıtasıyla üç dört kez damıtılsın ki toplayıcı kaba aksın ve en yüce özüne getirilsin. Bu çözülmüş altının yarım onsuna bir ons Antimon Yağı eklensin. Bu yağ onu banyonun ısısında öyle kucaklar ki şarap ruhu çekilse dahi kolay kolay bırakmaz. Böylece elinde, tabiatta neredeyse bir eşi bulunmayan yüce sır ve Tabiatın arkanumu olacaktır. Bu iki yağ birleşmiş hâlde, anlatılan usulle bir şişede kapatılsın, felsefi bir ay boyunca sacayağına asılsın ve pek nazik bir ateşle ısıtılsın; gerçi ateş gereken nispette ayarlanırsa bu ameliye otuz bir günde tamamlanır ve kemale erer. Bununla Cıva ve sair nakıs madenler altının kemalini kazanır.

BÖLÜM XV

Antimonun sırrı ve arkanumu ile yapılacak izdüşüm hakkında. (İzdüşüm — projeksiyon — hazırlanmış tentürün erimiş nakıs maden üzerine atılıp onu altına yahut gümüşe çevirdiği son işlemdir; risalenin bütün tarifleri bu ana hazırlıktır.)

Bu izdüşüm işinde kesin bir ağırlık tayin edilemez; her ne kadar tentürün kendisi muayyen bir konudan, belirli bir nispetle ve uygun aletlerle çıkarılabilirse de. Meselâ o Deva, nakıs madenin bazen otuz, bazen kırk, kimi vakit altmış, seksen, hatta yüz kısmını boyar. Şu hâlde bütün mesele öncelikle Devanın arıtılmasına ve amel edenin gayretine, sonra da ele alınan nakıs bedenin az yahut çok temiz ve saf oluşuna bağlıdır. Meselâ bir Venüs diğerinden daha saftır; izdüşümde tek bir sabit ağırlığın belirtilememesi de bundandır. Yalnızca şu kaydedilmeye değer: amel eden tentürden fazla almışsa, bu hatasını nakıs madenden daha çok ekleyerek düzeltebilir. Lâkin konudan fazla varsa ve tentürün güçleri bu yüzden zayıflamışsa, bu hata ham Antimonda bir kül kabı ile, yahut çimentolamalarla, yahut yıkamalarla kolayca giderilir. Bu aşamada amel edeni oyalayacak bir şey yoktur; yalnız filozofların atladığı, kimilerininse özenle örttüğü şu vakıayı önüne koysun: izdüşümlerde bir diriltme, yani nakıs bedenlerin canlandırılması gerekir — hatta deyim yerindeyse bir ruhlandırma. Kimileri bu hususta, madenlerinin alelâde madenler olmadığını, zira yaşadıklarını ve bir ruhları olduğunu söylemiştir.

Canlandırma şu suretle hâsıl olur.

Venüs'ten, ince levhalar hâline getirilmiş olarak, dilediğin kadar al: on, yirmi yahut kırk libre. Bunlar arsenik ve kalsine tartardan yapılmış bir lapayla kaplansın ve kendi kaplarında yirmi dört saat kalsine edilsin. Ardından Venüs toz hâline getirilsin, yıkansın ve iyice arıtılsın. Yıkamalı kalsinasyon üç dört kez tekrarlansın. Bu suretle kalın yeşilliğinden ve kendi saf olmayan kükürdünden temizlenip arınır. Alelâde kükürtle yapılan kalsinasyonlara karşı tetikte olman gerekecek. Zira madende iyi olan ne varsa bununla bozulur, kötü olansa daha da kötüleşir. Bu arıtılmış Venüs'ün on markına bir mark saf Ay ekle. Lâkin Devanın işi izdüşümle hızlansın, nakıs bedene daha kolay nüfuz etsin ve Ay'ın tabiatına aykırı bütün kısımları dışarı sürsün diye, bu iş kâmil bir maya vasıtasıyla başarılır. Zira iş, saf olmayan bir Kükürt yüzünden kirlenir; öyle ki dönüştürülmüş maddenin yüzeyine bir bulut serilir, yahut maden Kükürdün budaklarıyla karışır ve onlarla birlikte atılabilir. Fakat kızıl bir taşın izdüşümü, kızıl bir dönüşüm gayesiyle yapılacaksa, bunun önce altına, ardından gümüşe yahut yukarıda talimat verdiğimiz üzere iyice arıtılmış başka bir madene düşmesi gerekir. Oradan en kâmil altın doğar.

BÖLÜM XVI

Filozof Taşı'nın küllî maddesi hakkında.

Bitkiler öldürüldükten sonra, Kükürt ve Tuz gibi iki madenin bir araya gelmesiyle madenî bir tabiata dönüştürülürler; öyle ki nihayetinde kendileri kâmil maden olurlar. İşte bu yüzden yerin madenî oyuklarında ve mağaralarında öyle bitkiler bulunur ki uzun bir zaman içinde ve kükürdün sürekli ısısıyla bitki tabiatını üzerlerinden atıp madenin tabiatını üstlenmişlerdir. Bu, çoğunlukla, bu türden bitkilerin uygun gıdasının ellerinden alındığı yerlerde olur; öyle ki bundan böyle beslenmelerini yerin kükürdünden ve tuzlarından sağlamaya zorlanırlar, ta ki evvelce bitki olan kâmil bir madene geçene dek. Bu madenî hâlden de bazen kâmil bir madenî öz doğar; bu da bir derecenin öbürüne ilerlemesiyle olur.

Lâkin Filozof Taşı'na dönelim. Bunun maddesi, kimi yazarların andığı üzere, keşfi her şeyden güç ve idraki her şeyden çetin olandır. Bunu — diğer konularda da neyi kuşattıklarını yahut neyi yapabildiklerini — bulmanın usulü ve en kesin kaidesi, bilgimize onlarla ulaştığımız kökü ve tohumu itinayla incelemektir. Bunun için her şeyden önce ilkelerin gözden geçirilmesi mutlak surette gereklidir; bir de Tabiatın noksandan kemalin sonuna nasıl ilerlediğinin. Şimdi, bu inceleme için baştan şunun iyice anlaşılması yerinde olur: Tabiatın yarattığı bütün şeyler üç asli unsurdan, yani tabii Cıva, Kükürt ve Tuzun birleşiminden ibarettir; öyle ki bunlar kimi maddelerde uçucu, kimilerinde sabittir. Cismanî Tuz nerede ruhanî Cıva ve canlandırılmış Kükürtle tek bir bedende karışırsa, Tabiat orada, kendisine kap vazifesi gören yeraltı mekânlarında, ayırıcı bir ateş vasıtasıyla işlemeye başlar. Bununla kalın ve saf olmayan Kükürt safından ayrılır, toprak Tuzdan ayrıştırılır, bulutlar da Cıvadan; bu arada daha saf kısımlar korunur ve Tabiat onları yeniden saf, yerden doğma bir bedende kaynaştırır. Bu ameliye Magi tarafından, üç unsurun — beden, ruh ve tin — birleşmesiyle olan bir karışım ve bitişme sayılır. Bu birlik tamamlandığında ondan saf bir Cıva hâsıl olur. Şimdi bu Cıva, yeraltı geçitlerinden ve damarlarından akarken kaotik bir Kükürtle karşılaşırsa, Kükürdün hâline göre onun tarafından pıhtılaştırılır. Yine de hâlâ uçucudur; öyle ki güçbelâ yüz yılda bir madene dönüşür. Cıva ile Kükürdün madenlerin maddesi olduğu yolundaki avam kanaati buradan doğmuştur; madenciler de bunu kesinlikle böyle bildirir. Ne var ki madenlerin maddesi alelâde Cıva ve alelâde Kükürt değildir; filozofların Cıvası ile Kükürdü kâmil madenlerin içine ve suretlerine cisimlenmiş ve doğuştan yerleşmiştir; öyle ki ne ateşten kaçarlar ne de unsurların yol açtığı bozulmanın kuvvetiyle çürürler. Doğrudur ki bu tabii karışımın çözülmesiyle bizim Cıvamız zapt edilir; bütün filozofların dediği gibi. Bu söz kalıbı altında bizim Cıvamız kâmil bedenlerden ve yersel gezegenlerin güçlerinden çekilir hâle gelir. Hermes'in şu terimlerle bildirdiği de budur: «Güneş ile Ay bu Sanatın kökleridir.» Hamuel'in Oğlu, filozofların Taşı'nın pıhtılaşmış su olduğunu, yani Güneş ile Ay'da pıhtılaştığını söyler. Bundan, Taşın maddesinin Güneş ile Ay'dan başka bir şey olmadığı güneşten daha açıktır. Bunu, benzerin benzeri doğurduğu vakıası da teyit eder. Biliyoruz ki yalnızca iki Taş vardır: ak olan ve kızıl olan. Taşın iki maddesi de vardır: hem tabii hem sınaî olan uygun bir evlilikle birleştirilmiş Güneş ile Ay. Şimdi, nasıl ki erkek yahut kadın her ikisinin tohumu olmadan doğuramaz, aynı şekilde bizim erkeğimiz Güneş ile karısı Ay da her ikisinin tohumu ve nutfesi olmadan ne gebe kalabilir ne de doğurma yolunda bir şey yapabilir. Filozoflar buradan üçüncü bir şeyin gerektiği sonucunu çıkardılar: erkeğin ve kadının canlandırılmış tohumu; ki onsuz bütün işlerinin verimsiz ve boş olduğuna hükmettiler. Böyle bir nutfe Cıvadır;

ki Güneş ile Ay'ın, yani her iki bedenin tabii birleşmesiyle onların tabiatını birlik içinde kendine alır. İşte ancak o vakit, daha evvel değil, iş; erkeksi ve dişil kudretle ve fazilet ile buluşmaya, girmeye ve doğurmaya elverişli olur. Filozofların, aynı Cıvanın bedenden, tinden ve ruhtan mürekkep olduğunu ve bütün unsurların tabiatını ve hassasını üstlendiğini söylemeleri bundandır. Bu yüzden, en güçlü dehaları ve akıllarıyla, Taşlarının hayvanî olduğunu ileri sürdüler. Hatta ona kendi Âdem'leri dediler: bütün yaratıkların Yaratıcısı Yüce Tanrı'nın kudretiyle birleştirildikleri andan itibaren kendi görünmez Havvasını bedeninde gizli taşıyan Âdem. Bu sebeple denebilir ki Filozofların Cıvası, onların en çetin, en mürekkep Cıvasından başkası değildir; alelâde Cıva hiç değildir. Nitekim bilgelere bilgece şunu söylemişlerdir: bilge kişilerin aradığı ne varsa Cıvadadır. Filozof Almadir der ki: «Bizim Cıvamızı, birbirine cisimlenmiş tek bir kâmil bedenden ve iki kâmil tabii hâlden çıkarırız; ki bu, kemalini dışarıya doğru ortaya koyar, böylece ateşe direnebilir ve içteki noksanı dıştaki kemallerle korunabilir.» Bu ferasetli filozofun sözünden Âdemî madde, mikrokozmosun limbusu ve filozofların türdeş, biricik maddesi anlaşılır. Evvelce andığımız bu kimselerin sözleri düpedüz altındır ve daima en yüksek itibarda tutulmalıdır, çünkü içlerinde fazladan yahut kuvvetten yoksun hiçbir şey yoktur. Kısacası, Filozof Taşı'nın maddesi, Tabiat ve Sanat eliyle çıkarılmış ateşli ve kâmil bir Cıvadan başkası değildir; yani sanatla hazırlanmış hakiki hermafrodit Âdem ve mikrokozmostur. Filozofların en bilgesi olan Mercurius da aynı şeyi söylerken Taşa öksüz demiştir. Şu hâlde bizim Cıvamız, Güneş'in bütün kemallerini, kuvvetini ve faziletlerini kendinde toplayan, bütün gezegenlerin bütün sokaklarından ve evlerinden geçen ve kendi yeniden doğuşunda yukarıdaki ve aşağıdaki şeylerin kuvvetini edinen aynı Cıvadır; ki bir evliliğe benzetilmesi gerekir, nitekim onda birleşmiş aklık ve kızıllıktan bu açıkça bellidir.

BÖLÜM XVII

Felsefi Taş için maddenin hazırlanması hakkında.

Tabiatın başlıca istediği şey, kendi felsefi insanının cıvaî bir maddeye getirilmesidir; ta ki felsefi Taş olarak doğsun. Bundan başka şu da kaydedilmeli: Geber'in, Albertus Magnus'un, Thomas Aquinas'ın, Rupescissa'nın, Polydorus'un ve bu gibi kimselerin şu alelâde hazırlıkları, birtakım hususi çözmelerden, süblimasyonlardan ve kalsinasyonlardan ibarettir ve bizim küllî maddemizle hiçbir alâkaları yoktur; o madde ise yalnızca filozofların en gizli ateşine muhtaçtır. Şu hâlde ateş ile Azoth sana yetsin. Filozofların çürüme, damıtma, süblimasyon, kalsinasyon, pıhtılaştırma, ağartma, kızıllaştırma, mumlama, sabitleme ve benzeri birtakım hazırlıklardan söz etmesinden şunu anlamalısın: onların küllî maddesinde, anılan madde üzerindeki bütün ameliyeleri Tabiatın kendisi yerine getirir, amel eden değil; yeter ki felsefi bir kapta ve buna uygun bir ateşle olsun, alelâde ateşle değil. Ak ile kızıl, hiçbir aracı olmaksızın tek bir kökten çıkar. Kendi kendine çözülür, kendi kendine çiftleşir, ağarır, kızarır, kendi kendine safran rengine ve karaya döner, kendiyle evlenir ve kendinde gebe kalır. Şu hâlde kaynatılacak, pişirilecek, eritilecektir; yükselir ve iner. Bütün bu ameliyeler tek bir ameliyedir ve yalnız ateşin eseridir. Yine de kimi filozoflar, pek yüksek dereceye çıkarılmış bir şarap özüyle Güneş'in bedenini çözüp uçucu kılmış ve imbikten yükselmesini sağlamışlar, bunun filozofların hakiki uçucu maddesi olduğunu sanmışlardır; oysa öyle değildir. Bu kâmil madenî bedeni uçucu, ruhanî bir maddeye indirgemek küçümsenecek bir arkanum olmasa da, unsurları ayırmakta yanılırlar. Lullyus, İngiltereli Richard, Rupescissa ve öbürleri gibi rahiplerin bu işlemi hatalıdır. Bu işlemle altını latif, ruhanî ve unsurî bir kuvvete, her birini ayrı ayrı, böylece ayırıp sonra devrettirme ve tashihle yeniden bir araya getireceklerini sandılar; boşuna. Zira her ne kadar bir unsur bir bakıma diğerinden ayrılabilirse de, bu suretle ayrılan her unsur yine başka bir unsura ayrılabilir; ne var ki bu unsurlar sonradan ne pelikanda devrettirmeyle ne de damıtmayla yeniden bire indirilebilirler; daima birtakım uçucu madde ve kendi deyişleriyle aurum potabile olarak kalırlar. Muratlarına erememelerinin sebebi, Tabiatın bu suretle insanın ayrımlarıyla, yani yersel camlar ve aletlerle parçalanıp ayrılmayı reddetmesidir. Kendi ameliyelerini ve unsurların ağırlıklarını yalnız o bilir; ayırmalarını, tashihlerini ve çiftleştirmelerini hiçbir amel edenin yahut el hünerinin yardımı olmadan gerçekleştirir; yeter ki madde gizli ateşte ve kendine mahsus örtük kapta tutulsun. Şu hâlde unsurların insan eliyle ayrılması imkânsızdır. Olup bitiyor gibi görünebilir, lâkin hakiki değildir; Raymond Lullyus ne derse desin, ve onun başardığı yalan yere sanılan şu meşhur İngiliz altın işi ne olursa olsun. Tabiat kendi ayırıcısını kendi içinde taşır; o da ayırdığını insanın yardımı olmadan yeniden birleştirir. Her unsurun nispetini en iyi o bilir; insan bilmez, yanıltıcı yazarlar bu uçucu altın hakkında değersiz ve yalan reçetelerinde ne masal anlatırsa anlatsın.

Filozofların kanaati şudur: maddelerini daha gizli ateşe koyduklarında ve ölçülü bir felsefi ısıyla her yandan beslendiğinde, madde bozulmaya geçmeye başlar ve kararır. Bu ameliyeye çürüme derler ve karalığı Karga Başı adıyla anarlar. Onun yükselişine ve inişine damıtma, çıkma ve inme derler. Kurutmaya pıhtılaştırma derler; ağartmaya kalsinasyon; ısıda akışkan ve yumuşak hâle geldiği için de mumlamadan söz ederler. Yükselmeyi bıraktığında ve dipte sıvı kaldığında, sabitlemenin hâsıl olduğunu söylerler.

Felsefi ameliyelerin terimleri işte bu suretle anlaşılmalıdır, başka türlü değil.

BÖLÜM XVIII

Aletler ve felsefi kap hakkında.

Sahte filozoflar örtük ve gizli felsefi kabı yanlış anlamışlardır; daha kötüsü, Simyacı Aristoteles'in (meşhur Yunan Akademik filozofu değil) maddenin üç katlı bir kapta kaynatılması gerektiğini ileri sürerek söylediğidir. Hepsinin en kötüsü ise bir başkasının şu sözüdür: maddenin ilk ayrılışında ve ilk derecesinde madenî bir kap gerekir; ikinci derecede, yani pıhtılaşma ve toprağının ağartılması için cam bir kap; üçüncü derecede, sabitleme için topraktan bir kap. Oysa filozoflar bununla, kızıl taşın kemaline dek bütün ameliyelerde tek bir kabı anlarlar. Şu hâlde maddemiz ak ve kızıl için kökümüz olduğuna göre, kabımız da zorunlu olarak öyle yapılmalıdır ki içindeki madde semavî cisimlerce yönetilebilsin. Zira görünmez göksel tesirler ve yıldızların izleri iş için daha en birinci derecede gereklidir. Yoksa Doğulu, Kaldeli ve Mısırlı taşın gerçekleşmesi imkânsız olurdu. Anaxagoras bununla bütün feleğin güçlerini bildi ve gökten yere büyük bir taşın ineceğini önceden haber verdi; ki bu, onun ölümünden sonra hakikaten vuku buldu. Kabalacılara bizim kabımız gayet iyi bilinir, çünkü o gerçekten geometrik bir nispet ve ölçüye göre ve dairenin belirli bir kareleştirmesinden yapılmalıdır; ta ki maddemizin bedeninden ayrılmış tini ve ruhu bu kabı, göğün yüksekliğine nispetle kendileriyle birlikte yükseltebilsin. Kap, gerekenden ve hükmeden amel edici tinin ve ruhun istediğinden daha geniş, daha dar, daha yüksek yahut daha alçak olursa, gizli felsefi ateşimizin (ki hakikaten pek şiddetlidir) ısısı maddeyi zorla tahrik eder ve onu aşırı bir ameliyeye sürer; öyle ki kap bin parçaya ayrılır ve amel edenin bedeni, hatta canı için yakın bir tehlike doğar. Öte yandan, ısının madde üzerinde etkili olması için gereken nispetten daha büyük hacimde olursa, iş boşa gider ve heba olur.

Şu hâlde felsefi kabımız en büyük itinayla yapılmalıdır. Kabın maddesinin ne olması gerektiğini, ancak sabitlenmiş ve kemale erdirilmiş maddemizin ilk çözülüşünde o maddeyi kendi asli beşinci özüne getirmiş olanlar anlar. Bu husustaki söz yeterlidir.

Amel eden ayrıca, ilk çözülüşünde maddenin kendinden ne çıkardığını ve neyi attığını pek dikkatle kaydetmelidir.

Kabın suretini tarif etmenin usulü güçtür. Kap Tabiatın gerektirdiği gibi olmalı ve mümkün olan her kaynaktan aranıp araştırılmalıdır; ta ki felsefi toprağın üstüne yükselen felsefi göğün yüksekliğinden, kendi yersel bedeninin meyvesi üzerinde amel edebilsin. Bu surette olmalıdır ki, ateş biri diğerinden sürdüğünde unsurların ayrılması ve arınması gerçekleşebilsin ve her biri yapıştığı yeri tutmaya güç yetirebilsin; ayrıca güneş ve öbür gezegenler ameliyelerini unsurî toprağın çevresinde icra edebilsin, dönüşleri sırasındaki seyirleri ne engellensin ne de fazla hızlı bir hareketle çalkalansın. Anılan bütün bu hususlarda kabın yuvarlaklık ve yükseklik bakımından uygun bir nispeti olmalıdır.

Madenî bedenlerin ilk arıtılması için gereken aletler şunlardır: eritme kapları, körükler, maşalar, potalar, kupeller, sınama kapları, çimentolama kapları, kül kapları, kabak imbikler, kezzap ve altın suyu için bociyalar; bir de işin doruğunda izdüşüm için gereken teçhizat.

BÖLÜM XIX

Filozofların gizli ateşi hakkında.

Filozofların şu meşhur özdeyişi vardır: «Ateş ile Azoc sana yetsin.» Ateş, işin tamamı ve sanatın bütünüdür. Üstelik ateşlerini kurup kaplarını o ısıda tutanlar yanılgı içindedir. Kimileri boşuna at gübresinin ısısıyla denedi. Kömür ateşiyle, aracısız olarak, maddelerini süblimleştirdiler, lâkin çözemediler. Başkaları ısılarını kandillerden aldı ve bunun filozofların Taşlarını yapmak için kullandığı gizli ateş olduğunu ileri sürdü. Kimileri onu bir banyoya koydu, hepsinden önce karınca yumurtası yığınlarına; kimileri ardıç külüne. Kimileri ateşi sönmemiş kireçte, tartarda, zaçta, güherçilede ve benzerlerinde aradı. Kimileri de kaynar suda. Thomas Aquinas bu ateş hakkında yalan söyler; Tanrı'nın ve meleklerin bu ateş olmadan edemeyeceğini, onu her gün kullandıklarını söyler. Bu ne küfürdür! Tanrı'nın kaynar suyun unsurî sıcaklığı olmadan edemeyeceği apaçık bir yalan değil midir? Anılan bu vasıtalarla uyandırılan ısıların hepsi bizim işimiz için büsbütün faydasızdır. Kömür ateşi mevzuunda yazmış olan Arnold de Villa Nova tarafından yanıltılmamaya dikkat et; zira bu hususta seni aldatacaktır.

Almadir, ateşimizin görünmez ışınlarının kendiliğinden yeterli olduğunu söyler.

Bir başkası misal olarak şunu zikreder: göksel ısı, yansımalarıyla Cıvanın pıhtılaşmasına ve kemaline yönelir; nasıl ki sürekli hareketiyle madenlerin doğuşuna yöneliyorsa. Yine aynı otorite der ki: «Bir ateş yap: buğulu, hazmettirici, pişirmeye uygun, sürekli, lâkin uçucu yahut kaynayan değil; kapalı, havadan yalıtılmış, yakıcı değil, dönüştürücü ve nüfuz edici. İşte hakikaten ateşin ve ısı uyandırmanın her kipini andım. Hakiki bir filozofsan anlayacaksın.» Onun söylediği budur.

Salmanazar şunu kaydeder: «Bizimki aşındırıcı bir ateştir; kabımızın üstüne bulut gibi bir hava getirir ve bu ateşin ışınları o bulutta gizlidir. Kaosun bu çiği ve bulutun bu rutubeti eksik kalırsa, bir hata işlenmiş demektir.» Almadir yine der ki: ateş, dağın ifrazıyla, ölçülü bir yükselişle güneşimizi rutubetiyle ısıtmadıkça, ne Kızıl ne de Ak Taştan pay alırız.

Bütün bu hususlar bilge kişilerin örtük ateşini bize gayet açık gösterir. En sonda, ateşimizin maddesi şudur: duyulur ateşin sakin tini tarafından tutuşturulmalı, ki o tin ısınmış kaosu karşı yandan âdeta yukarı, felsefi maddemizin üstüne sürer. Kabımızın üzerinde kor gibi duran bu ısı, onu kâmil bir doğuşun hareketine ölçülü fakat ara vermeksizin sürekli olarak zorlamalıdır.

BÖLÜM XX

Filozofların mayası ve tartı hakkında.

Filozoflar, hepsinden önemli görünen maya ve mayalanma sanatında büyük emek harcamışlardır. Bu hususta kimileri Tanrı'ya ve filozoflara, onun arkanumunu ne benzetmelerle ne de mesellerle asla ifşa etmeyeceklerine dair adak adamıştır.

Yine de bütün filozofların babası Hermes, «Yedi Risale Kitabı»nda mayaların sırrını en açık şekilde ifşa eder ve mayaların yalnızca kendi hamurlarından ibaret olduğunu söyler; daha da uzunca şunu söyler: maya mahlûtu ağartır, yanmayı engeller, tentürün akışını büsbütün geciktirir, bedenleri teselli eder ve birlikleri genişletir. Ayrıca der ki bu, işin anahtarı ve sonudur; ve şu hükme varır: maya hamurdan başka bir şey değildir, nitekim güneşin mayası güneşten, ayınki de aydan başka bir şey değildir. Başkaları mayanın ruh olduğunu ileri sürer; ve bu, üstatlıktan doğru dürüst hazırlanmazsa hiçbir şey yapmaz. Bu Sanatın kimi hevesli talipleri Sanatı alelâde kükürtte, arsenikte, tutyada, zırnıkta, zaçta ve benzerlerinde arar; lâkin boşuna, zira aranan cevher, kendisinden çekilip çıkarılacak olanla aynıdır. Şu hâlde kaydedilmeli ki bu türden mayalanmalar heveslilerin dilediği gibi murada ermez; yukarıda söylenenlerden açık olduğu üzere yalnızca tabii başarıların yolunda erer.

Nihayet tartıya gelelim; bu iki suretle kaydedilmeli. Birincisi tabii, ikincisi sınaîdir. Tabii olan neticesine yerde, Tabiat ve uyum vasıtasıyla erişir. Bu hususta Arnold der ki: Tabiatın gerektirdiğinden az yahut çok toprak eklenirse, ruh boğulur ve ne bir netice ne de bir sabitleme görülür. Su için de aynıdır. Bundan az yahut çok alınırsa buna denk bir kayıp getirir. Fazlası maddeyi gereğinden nemli kılar, azlığı ise onu fazla kuru ve fazla sert eder. Fazla hava varsa tentür üzerinde fazla güçlü bir iz bırakır; az varsa beden solgun çıkar. Aynı şekilde ateş fazla güçlüyse madde yanar; fazla gevşekse ne kurutmaya ne öbür unsurları çözmeye yahut ısıtmaya gücü yeter. Unsurî ısı bu şeylerden ibarettir.

Sınaî tartı büsbütün örtüktür. Tartma sanatının sihrî hüneri içinde toplanmıştır. Filozofların dediğine göre tin, ruh ve beden arasında tartı, işin yöneticisi olarak Kükürtten ibarettir; zira ruh Kükürdü şiddetle arzular ve ağırlığı sebebiyle onu zorunlu olarak gözetir.

Bunu şöyle anlayabilirsin: Maddemiz sabit kızıl bir Kükürde birleştirilmiştir; ki idarenin üçte biri, en son dereceye varana dek ona emanet edilmiştir; ta ki Taşın ameliyesini sonsuza dek kemale erdirsin, kendi ateşiyle birlikte onunla kalsın ve maddenin kendisiyle eşit bir tartıda, her şeyde ve her şey boyunca, hiçbir derece değişmeksizin bulunsun. Şu hâlde madde uyarlanıp kendi nispetli tartısında karıştırıldıktan sonra, filozofların kabında kendi mührüyle sımsıkı kapatılmalı ve gizli ateşe teslim edilmelidir. Bunda Felsefi Güneş doğacak ve yükselecek, kendi ışığını bekleyen, onu en yüksek ümitle uman her şeyi aydınlatacaktır.

Bu birkaç sözle Taşın arkanumunu hitama erdiriyoruz; öyle bir arkanum ki hiçbir surette sakat yahut eksik değildir; bunun için Tanrı'ya sonsuz şükranlarımızı sunarız. Şimdi size hazinemizi açtık; bütün dünyanın zenginlikleriyle bedeli ödenemeyecek bir hazineyi.

Filozofların Şafağı burada sona erer.

Özgün metin (İngilizce)
The Hermetic and Alchemical Writings of Paracelsus, Cilt I (çev. ve ed. Arthur Edward Waite, Londra: James Elliott and Co., 1894) içinde «The Aurora of the Philosophers». Tam İngilizce metin kamu malıdır ve Internet Archive'de mevcuttur.

Bu metin neden önemli

Bu risale, simya edebiyatının en çok okunan ve en çok tartışılan metinlerinden biridir. Değeri, iki ayrı damarı tek bir metinde birleştirmesinden gelir: bir yanda hikmetin nereden geldiğini anlatan bir tarih anlatısı, öte yanda tartıları ve gün sayılarıyla verilmiş somut bir ameliyat tarifi. Metnin en sert bölümleri olumsuzlamadır — yazar, Taş'ı yanlış yerde arayanları (bitki sularından iksir çıkarmaya çalışanları, insan kanıyla uğraşanları, bayağı altını çözmeye kalkanları) tek tek ele alır; sahte simyacılara ve Aristotelesçi hekimlere karşı yürüttüğü polemik metnin dokusunun ayrılmaz parçasıdır ve çeviride yumuşatılmamıştır. Aidiyet meselesi ise açıktır: derlemeyi hazırlayan A. E. Waite'in kendisi bile risalenin bu hâliyle Paracelsus'a ait olduğundan şüphe eder, metnin sonradan genişletilmiş olabileceğini söyler; eser bu yüzden kütüphanede «Paracelsus'a atfedilen» kaydıyla sunulmaktadır. Çeviri, A. E. Waite'in The Hermetic and Alchemical Writings of Paracelsus (Cilt I, 1894, kamu malı) eserindeki İngilizce çeviriden yapılmıştır.

Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
The Hermetic and Alchemical Writings of Paracelsus, Cilt I, "The Aurora of the Philosophers" (çev. ve ed. Arthur Edward Waite, Londra, 1894)
Neşir
James Elliott and Co., Londra, 1894 (A. E. Waite çevirisi); kamu malı
Konum
Risalenin tamamı (yirmi bölüm) — Hermetic and Alchemical Writings of Paracelsus, Cilt I, s. 48-72
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Internet Archive · Source Library (sayfa görüntüleri)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Filozofların Şafağı. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/paracelsus-filozoflarin-safagi-bilge-krallar
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön