Altın Masanın Simgeleri
Michael Maier, Atalanta fugiens, hoc est, emblemata nova de secretis naturae chymica, accommodata partim oculis & intellectui, figuris cupro incisis, adiectisque sententiis, epigrammatis & notis, partim auribus & recreationi animi plus minus 50 fugis musicalibus trium vocum, quarum duae ad unam simplicem melodiam distichis canendis peraptam, correspondeant, non absque singulari iucunditate videnda, legenda, meditanda, intelligenda, diiudicanda, canenda & audienda (1617). ‘Emblema I’ başlığını taşıyan bu gravür, ‘Rüzgar onu karnında taşıdı’ (Portavit eum ventus in ventre suo) simyasal aksiyomunu canlandırmaktadır.

Altın Masanın Simgeleri

Michael Maier· 1617· Özgün: İngilizce· taranmış nüsha · ~825 dk okuma

Michael Maier, hekim ve Rosicrusyen düşüncenin en zarif kalemlerinden biri olarak, 1617 yılında Frankfurt'ta bastırdığı bu eserde simya sanatını on iki milletin on iki bilgesine adar. Eserin adını taşıyan "Altın Masa" imgesi, kadim çağların şölen geleneğinden ödünç alınmıştır. Maier okuruna seslenirken, yalnızca en yüksek erdeme erişmiş olanların bu altın sofraya oturmaya layık görüldüğü bir kadim adeti hatırlatır. Aşağıdaki pasaj, eserin okura hitap eden önsözünün açılışıdır ve bütün yapıtın taşıdığı sembolizmin kaynağını gözler önüne serer.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

HERMETİK ŞÖLEN YA DA MERKÜR BAYRAMLARI

On iki seçkin kahraman tarafından, kimya sanatının tatbiki, bilgelik ve yetkede denk kimselerce icra edilen, bunca yıldır boş sözlerle böbürlenen ve o mukaddes bâkire Kimyaya haksızlığı pek kusurlu gerekçelerle ve çirkefçe hakaretlerle reva gören o Pyrgopolinikes yahut Hasmı şaşkına çevirip silahsızlandırmak, bu sanata en büyük hizmeti geçmiş sanatkârların ise şeref ve şöhretlerini kendilerine iade etmek gayesiyle tertiplenmiştir.

Burada hem sanatın sürekliliği hem de yenilmez hakikati, on sekiz kanıtla, tecrübeyle ve üç yüzden fazla yetkin müellifin kitaplarıyla ortaya konmaktadır.

Bu eser, yalnızca kimya ile ilgilenenler için değil, antikitenin ve bilinmeye en çok layık şeylerin tüm meraklıları için de fevkalade faydalı olup, on iki kitapta izah ve tebliğ edilmiş, her tarafına bakır oyma resimler ilave edilmiştir.

Yazarı, İmparatorluk Meclisi Kontu, Soylu, Muaf, Felsefe ve Tıp Doktoru, Şair-i Azam ve sabık Saray Mensubu Michael Maier. Frankfurt, Antonius Hummius’un basımevinde, Lucas Jennis’in masraflarıyla, 1617.

İthaf Mektubu

Mukaddes Roma İmparatorluğu'nun pek parlak ve pek asil Kontu ve Efendisi, Holstein, Schaumburg ve Sternberg Kontu, Gemen Efendisi vd. Efendimiz Saygıdeğer Ernst’e.

Kayserlik Saray Kontu, Soylu, Muaf, Felsefe ve Tıp Doktoru, Şair-i Azam Michael Maier takdim ve ithaf eder.

Filozof Sokrates, pek parlak Kontum, Delphoi kâhininin hükmüyle bütün Yunanistan’ın en bilgesi sayılmışken, bildiği tek şeyin hiçbir şey bilmediği olduğunu ikrar ederdi. Herakleitos ise hakikatin yer altındaki dehlizlerde gömülü tutulduğunu, oradan gün yüzüne çıkmasının pek müşkül olduğunu, ancak ve ancak pederi olan Zaman tarafından nihayet ifşa edilip çekip çıkarılabileceğini söylerdi. Bu iki fevkalade zihin, diğer bütün doktrin önermelerinde pek az uyuşsalar da, şu hususta farklı sözlerle fakat aynı fikirde derin bir ittifak içindedirler, insan zihninin acziyeti öylesine büyüktür ki, hakiki varlıklara (entia), oldukları halleriyle ancak pek nadiren nüfuz edebilir, çoğu zaman ise Aisopos’un köpeği misali, somut gövde yerine gölgeleri yakalamaya çalışır ve onları yanında gezdirir.

İşte aynı mesele karşısında zihinlerin ve kanaatlerin bunca muhtelif oluşu bundandır. Bütün disiplinlerde, yeniden sonsuz fikre bölünen ve birbirinden ayrılarak hakikatin birliğinden uzaklaşan bunca ekolün türemesi bundandır. Uyanıkların gördüğü bunca rüya ve yazma heveslilerinin bunca kuruntusu bundandır. Birinin kesin addedip vazettiğini diğerinin çürütmesi ve tersinin vuku bulması bundandır. Birine hakikatin apaçık ve çırılçıplak kendisi gibi görünen şey, diğerine neredeyse hakikatin bir izi, hatta çehresi gibi dahi görünmez. Bu durumların en başat sebebini mezkûr filozoflardan biri ne kadar güzel ifade ettiyse, ilki de onun neticesini kendi nefsinde o denli samimiyetle ikrar etmiştir.

Eşyanın kendi karanlığına ve hakikati örten kasvetli örtüye, bir de zihin gözlerindeki perde ve lisanların farklılığı eklenir. Zira bu ikisi, tüm yeryüzünde toprağın ve kutbun alçalması veya yükselmesine göre birbirinden pek derin farklılıklar arz ettiğinden, gözleri ya pek kaba olan yahut koyu bir renge bürünen kimseler karanlıkta saklanan hakikati göremezler, fakat gördüklerini sanırlar, tıpkı bu illetten mustarip birtakım ihtiyarların bir şeyi diğeriyle karıştırması gibi. Yahut yabancı bir lisanın bilinmemesi sebebiyle, bir kimse diğerini onun kastettiğinden bambaşka anlar. Bu yüzden tıpkı sık fundalıklarda gizlenen bir yaban hayvanının varlığını bilip de tam hangi noktada olduğunu kestiremeyen okçuların, her cenahtan ok fırlatmalarına rağmen pek azının isabet kaydetmesi yahut onu yaralaması gibi bir hal zuhur eder.

Fakat ay altı âlemdeki bunca şey arasında bir tek husus kendini gösterir ki, her çağın ve her beldenin tüm felsefe yapanlarına son derece kapalı, adeta yok hükmünde ve araştırmaya değmez gibi görünse de, hakkıyla tetkik edilecek olursa, meseleyi yüzeyde bırakmayıp derinliğine nüfuz eden sayısız kimse tarafından, adeta hareketsiz bir nokta gibi gözlerle görülmüş, zihinle idrak edilmiş ve pek muhtelif lisanların şivesiyle, her ne kadar mecazlar ve suretler altında olsa da, bin defadan fazla dile getirilmiştir, bu da Kimyanın konusudur.

Zira diğer bütün cahiller bir yana bırakılacak olursa, bunda her devrin, hatta en kadim devirlerin filozofları, en başta gelen alegorilerinde ve kurgularında ilk şairler, mizaçları, lisanları, adetleri, dinleri, kanunları ve hayat tarzları farklı bütün kavimlerin halkları, dahası yalnızca bunca Avrupa krallığının değil, Afrika ve Asya'nın da bütün beldelerinin bilgeleri müttefiktir.

Bunu enine boyuna düşünüp de kimyadaki hakikatin etrafında, mevcut tüm ilimlerin taliplisi, ehli veya cahili olan herkesin iki ayrı fırkaya bölündüğünü fark ettiğimde, bir cenahta el altında bulunan başlıca on iki milletin kimyaya bağlı ve dost olanları adeta bir Apollon gibi, diğer cenahta ise sayıca çok daha kalabalık ve kuru bir kalabalıktan ibaret muhalifleri adeta bir Pan gibi yer alıyordu. Mademki Pan, Apollon’u böylesine defalarca şarkı yarışına davet etmiştir, yani Kimya ve ona bağlı olanlar, cahil ve ahmak Pan sürüsü tarafından, vahşi ayaklarına ve boynuzlu kafalarına hiç de yakışmayacak küstahlık ve istihzalarla taciz edilmiştir, nihayetinde her iki cenahı karşı karşıya getirmekten ve yalnızca nağmelerin tatlılığı için değil, hakikatin ifade edilmesi uğruna zafer için çarpıştırmaktan geri duramadım.

Giriştiğim bu niyetin gayesi hiçbir soylu zihin tarafından yerilemeyeceğinden, zira "Sokrates dosttur, Platon dosttur, fakat hakikat daha büyük dosttur" denilegelmiştir, bunu bunca milleti ve onların hükümlerini sırayla öne sürmeye en ziyade muvafık düşecek bir kalıba döktüm, yani filozofların vakarı hatırına Altın Sanat olarak tesmiye edilen adese konulsunlar ve her biri kendi soydaşlarıyla birleşip Hasmı, yani mezkûr güruhun vekili kılınan o Pyrgopolinikes’i bekleyip dövüşe dahil etsinler ve sarsılmaz delillerle alt etsinler.

İmdi pek parlak Kontum, her çağın ve milletin filozoflarının böylesine görkemli ve şimdiye dek işitilmemiş meclisinde ve çekişmesinde, soyunun haşmetiyle, adaletiyle, hükmüyle ve Musalara yabancı olmayan dehasıyla mümtaz, her iki tarafın da çekinmeyip bilakis seve seve tanıyacağı ve hükmüne boyun eğeceği seçkin bir Hakemin tayin edilmesi elzem olduğundan, bu niyetle, Cenaplarınızdan daha layık, daha parlak ve zihnin, bedenin ve talihin tüm fazilet ve meziyetleriyle daha ziyade donanmış bir kimse bulamadım. Nitekim Zatıaliniz, Mukaddes Roma İmparatorluğu'nun en kadim hanedanları arasında pek geniş bir mülke ve hâkimiyete sahiptir. Kaldı ki birkaç yıl evvel Cenaplarınızın memleketinde bulunduğum sırada...

İthaf

Hizmetlerimi her ne surette olursa olsun, fırsat buldukça, sanki bir geçiş anındaymışçasına, pek uyanık Boekelburg Şansölyeleri ve Hekimi huzurunda Yüce Şahsınıza takdim ettiğimde, bunların Zat-ı Âlinizce hoşnutsuzlukla karşılanmadığını anladım. Bu sebeple, gerçi elimden dermansız bir halde çıkmış olsa da birçok kimseye pek faydalı ve makbul olacağını umduğum On İki Milletin Altın Masası Simgeleri (Symbola aurea Mensae duodecim nationum) adlı bu eseri, her şeyden ziyade en ince işlenmiş ve en kıymetli şeylerden zevk alan Yüce Şahsınıza ithaf etmekten, göndermekten ve sunmaktan geri duramazdım; keşke Zat-ı Âlinizin nazarına kâfi derecede süslü ve incelikli görünebilseydi.

Bundan başka, Yüce Şahsınızın ilim ehline ve edebiyata meyli öyle büyüktür ki kimya ilminin savunucusu olan filozofların, haksızlığa uğramaksızın, kendilerine her türlü taarruza karşı arka çıkacak böylesi ve bu denli ulu bir Hami bahşedildiği için sevinç duymaları pek yerindedir.

Bu emeğimi, böylesine yüce bir Kont’a liyakatle sunulmaya layıkmışçasına yüksek addettiğimden değil, bilakis Yüce Şahsınızın fıtratındaki o âlicenaplık ve ilmi çalışmalara gösterdiği lütufkâr teveccüh sebebiyle, ilim erbabının daha mütevazı karalamalarını dahi hakir görmeyip lütufkâr bir çehre ve kabul edici bir el ile karşılaması, gözleriyle ve meraklı zihniyle inceden inceye tetkik edip sayfalarını çevirmesi hasebiyledir ki bu cüretle Yüce Şahsınızın namını sayfalarımın başına nakşettim. Bunu merhametli bir gönülle kabul buyurmanız için muktedir olduğum en büyük dualarla yalvarırım. Yüce Şahsınız, beni daima hizmetine amade bulacaktır; Zat-ı Âlinizi En Yüce ve En İyi Olan Tanrı’ya emanet ederim. Frankfurt am Main’dan verilmiştir, Aralık ayı, 1616 yılı.

Üç okul, üç unvan verdi Sezar; bana kalan ise şunlardır, Mesih ile layıkıyla yaşayabilmek, layıkıyla ölebilmek. Michael Maier, İmparatorluk Meclisi Kontu, Felsefe ve Tıp Doktoru, İmparatorluk Muhafızı Soylu Şövalye, Saray Hekimi vb.

Muhteşem ve Pek Soylu Efendi, Saray Kontu, Muaf Şövalye, Felsefe ve Tıp Doktoru, Taçlı Şair ve Eski İmparatorluk Tabibi Michael Maier’in Arması ve Unvanları Üzerine

Doğa sana en gizli köşelerini açtığında Maier, Ve dipsiz anaforunda neyi varsa sunduğunda, İlham perileri seni kayırdığında, şifa sanatını Ve sair hünerlerini Deloslu bizzat bahşettiğinde, Kutsal Rudolph’un himayesinde olmana şaşılır mı, Düklerin sevgilisi olasın, Aonidlerin kutsal önderi? Yürü öyleyse, ulu Jüpiter’in silahdarı kanatlısı gibi, Zafere ulaşıp kaldır uyuşuk kurbağayı soğuk topraktan. Böylece kalkanı süsleyen, açık miğfere basan Alın, sonsuz bir çiçekle bâki kalacaktır. Petrus Finxius, Tıp Doktoru.

Aynı Zâtın Arması Üzerine

Bu ne kuştur ey Maier, gök kubbede (firmamentum) süzülen? Zihninle böyle mi ün saldın, dehanla mı nam kazandın? Engin dünyada uçan Kartal, rüzgârların Şahıdır, Sen de zihninle böyle mi ün saldın, böyle mi dehanla? Yerde sürünen boynu halkalı kurbağa neyi imler? Bedeni ve dehanı zihne göre şekillendirirsin, Hünerle güçlenirsin, hünerle donatılırsın üçüncü mertebede, Bundandır bu Üçlü Defne, bundandır bu çifte Taç. Ödü yoktur, gagasını yaralamaz ısırıkla, Gözleminden nasibini aldığın o kumru. İşte Maier’in övgüye değer arması bunlardır, Diri kalan erdem ve iyi şöhret yüceltir insanı. M. Petrus Ailberus Olsnitio-Variscus, İmparatorluk Taçlı Şairi.

Aynı Arma Üzerine Başka Bir Şiir

Ne anlama gelir bu Kartal ve Kurbağa? Biri yükseklere uçar, Diğeri ise yerde sürünür, erdemin Tanrılara yönelmesini İster kanatlı olan, insani ağırlıkları geride bırakıp. Kurbağa benzer o vahşi hayvana, toprağa yapışıp kalan, Akıldan yoksun olup aşağılık şeyleri göğün fevkine koyan, Lakin Jüpiter’in kuşu kanatlanmazsa altın semaya doğru. Erdemin seni göksel olan her şeyin ötesine taşır Maier, Tanrılar sana kumru masumiyetinde bir göğüs bağışlar. Adın da yeryüzünde yeşerir parlak bir defne gibi, O defne göğün yüce tavanlarına erişene dek. Bundandır parıldaman miğferlerin cevahirleriyle, Tanrıların ve insanların Silahlarıyla, Tanrıların ve insanların gönlünü fethedersin. M. Samuel Rulingius, İmparatorluk Taçlı Şairi.

Aynı Arma Üzerine

Ey Maier, Kontlar arasında bir ad kazandın, Laterano Sarayı seni Palatinus diye çağırır. Zira eşsiz bir erdemle parıldamaktasın, Sana denk birini bulmak neredeyse imkânsızdır, İşte Sezar sana bahşetti bu parlak nişanları, İçlerinde gizemli ne varsa layıkıyla barındıran. Nasıl ki seğirtir Jüpiter’in tez kanatlı kuşu Güneş’e doğru, Ve diker gözlerini ışığın şualarına keskin bakışlarla, Sen de zihninin keskinliğiyle ararsın öylece, Tabiatın uzun zamandır gizli kalmış sırlarını. Toprağı seven kurbağada gördüğün gibi hani, Kaldırılmazsa yerden, eskisi gibi sürünür toprakta, Erdemin yüceltmediği kişi de fani şeylere dalar, Tıpkı kurbağanın dünyevi şeyleri aramaya alışık olduğu gibi. Şanlı erdemlerden doğan bu çifte Miğfer neyi gösterir? Elbette çifte soylulukla parıldadığını. Artık bu simgeleri saadetle kullanmak kalır sana, Defneler kuşanmış olarak taşı soyluluk unvanını. Johannes Cnorrius Mittenwaldensis, İmparatorluk Taçlı Şairi.

Müellifin Manzumesi

Denir ki vaktiyle tek bir dili konuşan kavimleri, Zulüm dolu tek bir iş ayırdı muhtelif seslere, Babil Kulesi’nin tepesi, Semavi kutuplarla bir tutulmak istendiğinde oldu bu. Cinnet getiren aklın cezası olarak diller lâl olsun diye, Ah, ne türlü türlü haller peydah oldu o vakit! Burada bir kavim hiç işitilmemiş lisanlar döktü ortaya, Kardeş kardeşe anlaşılmaz sözler sarf etti. Burada taş artık bildik taş değildi, aynı nesne görülse bile, İkircikli manalar taşımaya başladı her şey. Halkların ne zihninde ne de dilinde bir uyuşma kaldı, Kimse gönlünden geçeni layıkıyla söyleyemez oldu.

Vaktiyle bir tek yapıtın, tek bir yüreğe sahip ulusları Çeşitli seslere bölüştürdüğü söylenir, Nitekim bu durum, Babil kulesinin tepesinde, Gök kubbenin kutuplarıyla bir tutulacakken yaşanmıştı. Aklın işlediği suçun cezasını şaşkın dil ödesin diye, Yazık bana, o dil nice farklı yollara saptı! Burada halk, feryat edenlerin lehçelerini işitmez oldu, Kardeş burada kardeşine yabancı sözler sundu.

Bu taş, o taş değildir, tek bir şey gibi görünse de, Kuşkulu gecikmelere tutuldu. Halklar arasında zihin ve ağız uyumu kalmadı, Kimse aklından geçeni dile getiremedi.

Zira birinin istemediğini öteki anladı ve biri İstediğini söylerken, öteki onun öyle olduğunu inkâr etti.

İşte eski çağlardan bu vakte dek tek bir yapıt, Birbirine uzak kavimlere tek bir ağızdan çıkan uyumlu sesler verdi. Şüphesiz bu, yıldızlara dek pişirilen, Çeşitli kurnazlıklarla yükseltilen Kimiya (Chemia) idi, Aklın kıvrak diliyle o alevi kavrayabilmesi için, Her ne kadar bu durum karşılıklı sınırlarla değişse de. Burada halklar konuşarak birbirini anlamaya başlar, Sözlerini tek bir tarzda sunmasalar bile.

Bu taş onun için taştır, isterse böylesi bir şey taşınmasın, İşlerde tek bir yüreğe, sevgide ise eşitliğe sahiptirler.

Bütün uyum bu sayede tüm dünyaya geri döndü, Öyle ki herkes ötekinin zihnini kavrayabilsin. Gerçekten de tek bir şeydir o, binlerce adla Anılsa da, çeşitli ocaklarda pişirilmesi gerekse de. Bu tek şeyde Yunanlar, Morolar ve İbraniler Bir araya gelir, düğümleri ve mecazları birleştirirler.

O denli ulu Başak (Virgo), zengin Mısır Kimiyası, Zenginliklerinin eserini yüksek bir dorukta gizledi.

O ki, bilgelerin beyninden doğduğu söylenir, Tıpkı Pallas’ın Jüpiter’den meydana geldiğine inanıldığı gibi, Sağ elinde esenliğin kesin ilaçlarını tutar, Sonsuz sayılardaki zenginlikleri taşır. Böylesi bir Bakire Kraliçe uğruna, zengin bir orduyla Korkunç savaşlara girişmek kimin sevdası olmaz, Böylesine büyük bir çeyizle geride kalacak olanı severse, Ata topraklarında can vermek kime tatlı gelmez?

İnan bana, bir erkek değildir o, bilakis en aciz kimsedir, Kadınlar alayı uğruna savaşlara girmeyen kişi. Öyleyse cesaret edin ey kahramanlar topluluğu, güçlü yüreklerle, Aşk sizin için savaşır ve o lekesiz erden kız sizin içindir.

Aynı Yazarın Bir Başka Şiiri

Satürn devri altında altın çağların yaşandığı aktarılır, Eğer kadim masala güvenmek gerekirse. O vakitler bütün dünyada barış kutlanırdı ve Mars’a Hiçbir saygı duyulmazdı, kurt ise koyunların arasında yaşardı, Ne kılıçlara ne de eğri saban demirlerine ihtiyaç vardı, Yeryüzü her türlü tohumu cömertçe sunduğunda. Dahası her bir tarla madenlerle parıldadı, Oyuk yerlerde çokça külçe bulundu. O vakitler dindarlıklarıyla ünlü yaşlılar heyeti yaşardı, Bilge adamların peşinden ise bilgili bir okul topluluğu giderdi.

Hepsinin Tanrısal Güce hürmeti birdi, lakin Dilleri bir değildi, tek bir toprağın yerlisi de değillerdi, Yeryüzünün ötesinde bilinen sanatlarıyla ve yazılarıyla dünya üzerinde, Şüphesiz ebedi bir şerefe hak kazandılar, Hiçbir çağ onların adlarını unutturup silmesin, Her şeyi yiyip bitiren ölüm olmaksızın yeşersinler. Bundan ötürü tarafımdan kutsal bir hürmetle anılsınlar, Ve benim kâğıtlarımda lekesizce yaşasınlar. Selam sizlere ey Hermetik yürekler, üç kez kutlu, Pallas’ın sanatıyla meşhur kocamış bilgeler, esen kalın.

Okura Önsöz

Ey temiz kalpli okur, o pek keskin tabiat araştırmacısı Mayorkalı Filozof’un, Teorika Vasiyetnamesi’nin (Theorica Testamenti) sonucunda şu şekilde aktardığı hükmünü her ne vakit düşünsem,

BÖYLE BİR MİZACA ULAŞAN KİMSE, ON İKİ EŞİN SOFRASINA OTURTULMAYA LAYIK OLACAKTIR,

Mars’a özgü erdemleri ve savaş zaferleriyle seçkinleşen kişilerin, adeta birbirine eş olarak Altın Sofra’ya, yani altın kaplar, kadehler ve tabaklarla son derece görkemli şekilde donatılmış bir sofraya kuruldukları kadim âdeti hatırlarım, nitekim eskiden Romalılarda Lucius Verus Suriye’den Roma’ya döndüğünde, yalnızca on iki davetlinin kabul edildiği ve masrafı yüz elli bin kuron tutan bir ziyafet vermişti, akşam yemeğine hizmet eden bütün köleleri, altın ve gümüş kapları, sedirleri, örtüleri ve ziyafetin geri kalan donatımını davetlilere bağışlamıştı, bizim çağımızdan önce benzer bir şeyin (diğer milletleri bir kenara bırakırsam) Almanların turnuvalarında ve atalarımızın hatırasında Prusya’nın en uç sınırlarında Töton tarikatının bir üstadı tarafından pek onurlu bir surette yapıldığını görmekteyiz. Zira bu, erdemin bir ödülü ve Mars’a özgü şerefin bir pelerini gibi, her çağda daima övgüye değer görüldüğü üzere, özellikle bu ulus için pek faydalı bir icat olmuştur, nitekim silahlara adanmış soyluluğu erdemli işler ve parlak başarılar için öylesine cesaretlendirmiştir ki, pek çok kişi, eğer büyük işler başarmaksızın her türlü tehlikeye göğüs gerip sonunda erdemin böylesi bir sofrasına, en yüksek haysiyet makamına ulaşmak için çaba göstermezlerse, hayatı kendilerine çekilmez sayarlardı. Aynı gayenin Yunanların çeşitli oyunlarında, yani Olimpiya, Pythia, Isthmia ve Nemea oyunlarında da gözetildiği anlaşılmaktadır, vaktiyle Yunan gençliği bu oyunlara öylesine büyük bir şevkle akın etmiştir ki, Kserkses meşe yahut kavak yapraklarından bir çelenk uğruna harcanan bunca emeğe ve zahmete, belki de altından bir taç için harcanandan daha fazla hayret etmekte haksız değildi. Bir Olimpiya fatihi için kapılar onu içeri alacak denli geniş değildi, nitekim yıkılan surların arasından memleketine herkes tarafından en onurlu şekilde kabul edilerek girerdi. Romalıların Zafer, Sur, Donanma, Yurttaşlık ve benzeri çelenklerini burada geçelim, onlar erdeme mükâfat, kötülüğe ise ceza tayin ederek İmparatorluğun bu denli yüksek bir doruğuna ulaşmışlardır, çünkü övgüye layık olanlarca övülen her ne ise o büyür, hor görülen ise eksilmeye mahkûm olur. Böylece erdem her geçen gün serpilsin diye kendi övgüsünü talep eder, kötülükler ise kökünden kazınsın diye utancı hak etmiştir, fakat şayet bunun tersi gerçekleşirse, o vakit neredeyse tüm erdemin sönüp gitmesi ve kötülüğün palazlanması kaçınılmazdır.

Bunun benzerinin kendi çağımızda yalnızca askerlikte ve ordugahlarda değil, aynı zamanda Pallas’a ait daha insani sanatlarda da cereyan etmesi son derece keder vericidir. Bunlar arasında Kimiya’dan daha gizemli, daha yüce ve daha övgüye değer bir şey yoktur, nitekim dünyevi şeylerden bahsedecek olursak, sanatların sanatı ve bilimlerin bilimidir, bu durum, harflerini dahi anlamayan aldatılmış adi simyacılardan değil, her yüzyılın en âlim ve diğer bilimlerde de son derece meşhur kişilerinin uzun silsilesinden bellidir, onlar bu sanatı uzun bir vakit boyunca araştırmış, nihayetinde elde etmiş, elde ettiklerini ise kısmen yazılarıyla, kısmen ellerinin emeğiyle gelecek nesillere birer şahit olarak bırakmışlardır. Buna rağmen pek çok kimse ortaya çıkmıştır ki, sanatın kendisini ve uygulayıcılarını pek hafifmeşrep, boş ve hilekâr insanlar olarak ilan ederler, bunun tek sebebi ise, kendileri bu sanatın nasıl doğru olduğunu, yani tabiatın eserini sanat aracılığıyla yahut yapay eseri tabiat aracılığıyla nasıl ileri götürebileceğini görmemeleri ve anlamamalarıdır.

Fakat Tanrı’nın lütuflarını böylesine vakitsizce tartan bu kimselerin elinden, fazlasıyla erken verilmiş yargıların o sansürcü asasının alınmasını dilerdim. Zira gizli sanatlar, sanat erbabının üzerine yığılan hakaretlerle, taşlarla ve iftiralarla değil, gece gündüz sürdürülen emeklerle, masraflarla ve çalışmalarla elde edilir, bunlara en yüce bağışlayıcının karşılıksız lütfu eşlik etmedikçe, ne güçle ne cüretle ne de zekânın kurnazlığıyla zahmete değecek herhangi bir şey elde edilebilir.

Şayet gerçekten devlete yahut edebiyata layık olduğu üzere bir mükâfat alması gerekirse, Kimiya adına bunca ve böylesi büyük adamlar iftiralarla yahut çekişmelerle değil, övgülerle ve onur verici unvanlarla anılmalıdır, zira onlar zahmetle bulup işledikleri şeylerin, layık olmayan, cahil ve dik kafalı kimselere olmasa da, bilgeliğin zeki ve öğrenmeye açık evlatlarına meçhul kalmamasını istemişlerdir.

Önsöz

ve sanatkârların üzerine yığılan iftiralarla değil, gece gündüz kesintisiz sürdürülen emekler, masraflar ve gayretlerle elde edilir, bunlara en yüce bağışlayıcının karşılıksız lütfu eşlik etmedikçe, ne zorla, ne cüretle, ne de zekânın kurnazlığıyla kayda değer hiçbir şeye ulaşılamaz,

Şayet bir kimse devlete yahut edebiyata olan liyakati nispetinde mükâfatlandırılacaksa, kendileri için bulup işledikleri şeyleri büsbütün meçhul bırakmak istemeyen, gerçi layık olmayanlara, cahillere ve dik kafalılara değil, lakin anlayış sahiplerine, [sanatın] evlatlarına ve öğrenmeye açık olanlara açan o kadar meşhur ve ulu zatlar yergi ve iftiralarla değil, bilakis övgüler ve hürmet dolu unvanlarla anılmalıdır.

Şayet onların birçoğu, bunların yazılarını lafzı lafzına veya doğaya yabancı bir anlama bükerek aldanıyorlarsa, kendi yanılgılarının müsebbibi bizzat kendileridir, zira sanatkârların, felsefe sofrasının şölenine yalnızca en âlimlerin, keskin zekâlıların, üstün kavrayışlıların, sebatkâr iradelilerin, zahmetlere, uykusuzluklara ve tahsillere göğüs geren hakiki filozofların çağrıldığını, avamın yahut sıradan tahsillilerin, sırf zenginlerin veya son derece yoksulların ise davetli olmadığını durmaksızın yinelediklerini işitirler, bunların haricinde biri içeri süzülür ve önünde olmayan şeylerin tadına bakmaya kalkarsa, bu onun kendi pervasızlığına atfedilmelidir. Bu arada, ne kadar âlim veya cahil, ne kadar ehil veya ehliyetsiz olursa olsun, sayısız kimseyle birlikte kendimden hiç şüphe duymaksızın genel yanılgıların yoluna girmiş biri olarak, inanmaktaki saflığımı mazur gösteremem, ne de bu nadide meseledeki tecrübemi ispata kalkışırım, yalnızca ele aldığım diğer meşgaleler arasında bana öyle bir tecrübe nasip oldu ki, bu risalenin ihtiva ettiği türden, Kimya Sarayı'nın haricinde kalan meseleler hakkında daha serbestçe hüküm vermeye cüret edebiliyorum. Bu sarayın surları dahilinde cereyan edenlere gelince, onlar hakkında ölü danışmanlar dinlensin, zira onlar her türlü itirazın fevkinde, son derece sadık ve görgü şahitleridir ki, Komedya Şairinin dediği gibi, bunlardan bir tanesi kulaktan duyan on kişiden daha kıymetlidir.

Bunlar her ne kadar kendi masumiyetlerine ve hayatlarının saflığına güvenerek, yaşayanları çoğunlukla kahreden şöhret ve ufak kazanç hevesini çoktan bir kenara bırakmış, bütün ölümlülerin müşterek makamına göçmüş olsalar da, başkalarının yergileriyle alçaltılamaz ve övgüleriyle yükseltilemezler, öyle ki lekeleyicilerin tehditlerine ve iftiralarına zerre kıymet vermezler, bizim metiyemize ve adeta itibarlarını iade etmemize de pek muhtaç değillerdir.

Okura

Yine de, kendisini emziren hikmet anasını çifte atarak yaralayan ya da başkalarının hırpalamasına göz yuman nankör katırlar gibi olmamak adına, gördüğümüz talimin bedeli olarak bu şükranı onlara sunuyor, elimizden geldiğince onların ruhlarını köpeklerin havlamalarından, engereklerin dillerinden ve en alçak adamların ellerinden kurtarıp müdafaa ediyoruz, zira yanılmıyorsam, birlikte kurguladığım dört faydalı neticeyi bu yazı türüyle elde edeceğimizi umuyoruz,

İlk olarak, hasımların, şayet her türlü sağduyudan büsbütün mahrum değillerse, kolayca zayıflatılıp ikna edilebilecekleri yahut en azından yumuşatılarak Kimya sanatına ve onun müelliflerine dair belki de daha ılımlı, ölümcül olmayan bir hüküm vermelerini sağlayacak şekilde, hakiki Kimyanın kadimliğini, otoritesini, kesintisiz silsilesini ve asırlar, milletler, kavimler ve diller boyunca yayılışını burada ortaya koyacağız.

İkinci olarak, Kimyanın gerek kadim gerekse daha muahhar meşru ve hakiki müelliflerini müttefikleriyle birlikte, kem sözlülerin iftiralarından ve hasetçilerin karalamalarından çekip alacak, onları hak ettikleri şöhret, şan ve şerefe yeniden kavuşturacağız, ki öncelikle yapılması gereken budur.

Üçüncü olarak, hasımların kurşundan ve fazlasıyla körelmiş hançerlerini kendi boyunlarına çevireceğiz, yani akıl yürütmedeki safsatalarını ve gayrimeşru mugalatalarını kendi kapılarına göndereceğiz.

Dördüncü olarak, sanki onlar tarafından beyhude yere kışkırtılmış gibi görünmeyelim diye, çelikten veya en azından tehditkâr bir savaş hattı kurarak, Kimya hakikati lehine olan savı, caiz ve kâfi olduğu ölçüde savunmayı üstleneceğiz.

Bunlardan anlaşılacaktır ki, savaştan evvel zafer, düşmanı görmeden önce zafer şarkıları söyleyen o emekliye ayrılmış kıdemlilere, yahut daha ziyade hilekârlara ve beygirlere göre, o saf ve masum, en muhkem kalesinde gizlenen Kimya bakiresi henüz yere serilmiş, helak edilmiş yahut büsbütün ortadan kaldırılmış değildir, öyle ki iddia ettikleri gibi gücünü asla toparlayamayacak durumda da değildir, bilakis Kimya cenginden kaçan ve kaçarken düşmanı yere serdiklerini böbürlenerek anlatan o bunakların çılgınlığı, herkesin alayına layık bir maskaralıktan ibarettir, buna mukabil boş...

[...]* onun tarafından en hakiki, değersiz göründüğü yerde en asil, avamın bir fahişesi sayıldığı yerde en iffetli, bir kenara atıldığı yerde ise gerçekte bütün sanatların Kraliçesi olarak kabul edildiğini, sarayının methalinde on iki Eşit Paydaş için hazırlanan bu Altın Masa’nın önünde, Plautus’un komedyasından bilinen o Pyrgopolinikes ile (ki o, Plautus’un komedyasında açıkça görüldüğü üzere, Avrupa, Asya ve Afrika’da bugüne dek yaşamış, yüz ayrı eyalete dağılmış, birbirlerinden böylesine muazzam zaman ve mekân aralıklarıyla ayrılmış üç bin yıl önceki tüm kimya ustalarının tek bir vuruşta, şayet tanrılar dilerse, başını gövdesinden ayırmıştır) bir çatışmanın başlatıldığını varsayıyoruz, zira düşmanın da bir yabancı gibi Kimya’nın eşiğinden içeri girmesine müsaade edilmez.

Nitekim en yetkin kimse olan Ferrara’lı Bonus, kimya sanatının ne akıl yürütmelerle gereğince ispatlanabileceğini ne de münazaralar yoluyla serbestçe savunulabileceğini belirtir, ayrıca ona karşı ileri sürülen delillerin neredeyse tamamının, sanatta icra edilen şeylerin bilinmemesinden başka bir kaynaktan doğmadığını söyler.

Hasmı onun bir bakire olduğunu inkâr eder, bunlar ise öyle olduğunu gösterir, o, onun tabiatın ve ahlakın bütün kusurlarıyla lekelendiğini söyler, bunlar ise onun saf ve iffetli olduğunu iddia eder.

O, onun yoksul olduğunu beyan eder, bunlar ise zengin olduğunu, o, silahsız, iktidarsız ve aldatıcı olduğunu öne sürer, bunlar ise aksini savunur, daha fazla söze ne hacet?

Dava iki taraf arasında da şüpheli ve değişken biçimde sürdürülür, kılıçlarla değil lisanlarla, hançerle değil akılla, uyuşmazlığı çözecek hiçbir hakem de araya girmez, hasım ise gözle görülür bir ispata çağrıda bulunur, öyle ki Kimya’nın ne olduğunu, nasıl ve ne büyüklükte bir mertebeye sahip olduğunu alenen göstersin, herkesin dokunması için çırılçıplak sunulsun, kudretini, zenginliklerini ve diğer meziyetlerini apaçık bildirsin, bunları hangi usulle elde ettiğini ve elinde tuttuğunu gizlemeyip bütün hayırlarını ve ihsanlarını birer birer açıklasın. Ve şayet Kimya denen bakirenin avama kendini teşhir etmesini ve bir fahişe gibi sunmasını meneden pek ağır sebepler bulunmasaydı, el emeğiyle icra edilen tecrübenin defalarca yinelenmesi ve bu denli berrak işlemlerin sarih gerekçelerinin eklenmesiyle Pyrgopolinikes’in ağzını tıkamak için (vakfı vaktiyle Arnoldus tarafından Lullius’un başına geldiği gibi) en münasip yol muhakkak bu olurdu.

Zira evvelemirde onun cinsiyetinin zayıflığı gözetilmelidir, [...] İkincisi, Kraliçe’nin yüksek sarayından çıkıp hasmın kucağına kendini çırılçıplak bırakması güvenli olmazdı, zira bu hususlarda son derece ihtiyatlı davranılsa bile bunun sıklıkla vuku bulduğu gözlemlenmiştir. Hangi rehineler karşılığında? Böylesi büyük bir Kraliçe’ye hangi rehineler denk düşebilir?

Üçüncüsü, seyircilerin ve asalakların öylesine büyük bir izdihamı meydana gelirdi ki, bundan bakirenin hayatına bir tehlike terettüp etmese bile, yine de pek çok zararın baş göstereceği muhakkaktı, aklı başında olan herkes bunu kendi zihninde kolayca kavrar. Bundan ötürü, böylesine ulu bir Kraliçe’nin kendi varlıklarından soyulup itimadının suiistimal edilmesindense, Pyrgopolinikes gibi tek bir hasmın ve inançsızın kendi cehaleti yahut hasedi içinde kalması daha güvenli addedilmiştir. Zira geometrik bir meseleyi ispatlamak (mesela doğru bir çizgi üzerindeki her dar açının komşu geniş açısıyla birlikte iki dik açıya eşit olduğunu göstermek) ne kadar kolaysa, bütün gizleri aşikâr kılındığında Kimya’nın Hakikatini onun düşmanlarına ve nefret edenlerine karşı ispatlamak da o denli basittir, lakin bunları herkese açmak günahtır ve kutsala saygısızlıktır, meğerki denizcilerin bazen rüzgâra karşı yelken açıp arzuladıkları menzile çapraz hamlelerle yanaşmaları misali, dolaylı yollar, girintili çıkıntılı kavisler vasıtasıyla yapılsın, işte bu sebeple lekesiz bakire Kimya bugüne dek bekaretini korumuştur.

Eski zamanların ziyafetlerinde, ziyafet esnasında dövüşen gladyatörlerin Romalılarda Satürnalya şenliklerinde, ilk kuruluşunda Merkür şenliklerinde ve Atinalılarda çeşitli silah oyunları ve mızraklarla cenk edilen Minerva bayramlarında sıklıkla karşı karşıya getirildiğini düşünen bir kimse, bizim ziyafetlerin arasına, tıpkı matemde musiki çalınması gibi, silahları katmamıza şaşmayacaktır. Üstelik bizim ciritlerimiz kanlı değildir ki sofradakilere ziyafetten tiksinti versin, bilakis bunlar Platonik aklın ve hitabetin ikramlarıdır, kime yara açarlarsa, tıpkı Akhilleus’un Pelion mızrağı gibi, aynı kişiye şifa verirler, dün geri çevirdiklerini bugün doyururlar, ister bir ziyafet yemeği ister bir cirit olsun, herkes bu Bakireye karşı nasıl bir niyet besliyorsa (zira o, alnında dostluğu ve düşmanlığı apaçık taşır), bu şölenin yahut bu cengin hakemleri olan herkesi davet eder ve üzerlerine bunları salarız, yani bu genç kızın iyiniyetli taliplerine ikramları, kötü niyetli hasımlarına ise okları göndeririz, ta ki her iki taraf da Her Şeye Kadir Tanrı’nın şanını yüceltmek, kamunun menfaatini gözetmek ve hemcinsinin iyiliğini ilerletmek için tek bir yürekte birleşsin, zira bütün iyi ve kusursuz ihsanlar, Işıkların Babası olan O’ndan aşağıya iner.

On İki Ulusun Altın Masası Sembolleri

Birinci Kitap

Pyrgopolinikes’in, tek bir Bakireye, yetim ve herkes tarafından terk edilmiş o kıza karşı vaktiyle savurduğu o korkunç tehditlerin ve en ağır hakaretlerin ardından (onun piç, fahişe, zani, çirkin, aciz, iktidarsız, yalancı, dilenci, şerefsiz, hatta cümle mahlukatın en alçağı, melun, sürgün edilmesi yahut en feci ölümle yok edilmesi gereken biri olduğunu ilan ediyordu), kızcağız duyduğu derin kederin sabırsızlığıyla, kendisini Hanımefendi olarak tanıyanların hepsine, bilhassa da böylesine dizginsiz bir küstahlığı defetmeye söz veren ve onu ellerinden geldiğince iffetli ve dokunulmamış kılmak için savunacak olan İhtiyarlara bir meclis çağrısında bulundu. Böylece Dünyamızın en seçkin uluslarından bir heyet toplandı, her biri kendi kabilesine ayrılmış on iki ulus bilhassa hazır bulundu.

Bütün bu kabilelerin adeta Kralı ve sancaktarı, kendi tebaası ve komşularıyla birlikte o Mısırlı Hermes idi.

Ondan sonra İbraniler, hemen ardından Grekler, sonra Romalılar, beşinci sırada Araplar, altıncı sırada Almanlar, yedinci sırada Fransızlar, sekizinci sırada İtalyanlar, dokuzuncu sırada İspanyollar, onuncu sırada İngilizler, on birinci sırada Macarlar ve nihayet Sarmatlar sırayla yürüdüler.

Bu milletlerin her biri kendi aralarından bir önder seçti, tıpkı böylesi büyük konsillerde yahut kurullarda çoğunluğun iradesinin ve oylarının seçilen birkaç kişinin reyine indirgendiği gibi, bu kişi de kendi kabilesi adına tek başına rey verecekti. Bu komutanların yahut kabile önderlerinin isimleri şunlardı, Mısırlı diye anılan Hermes’in ardından, İbrani Maria, Grek Demokritos, Romalı Morienus, Arap İbn-i Sina, Alman Albertus Magnus, Fransız Arnoldus de Villanova, İtalyan Thomas Aquinas, İspanyol Raymondus Lullius, İngiliz Roger Bacon, Macar Melchior Cibinensis ve Sarmat Anonim.

Bütün bunlar kendi erleriyle birleşerek Kimya Kalesi’nin etrafındaki açık alanda küçümsenmeyecek bir ihtiyat birliği safı oluşturdular.

Hermes, Kraliçe’nin buyruğu üzerine hazır bulunanları görüp her birinin teftişini dikkatle tamamlayınca şöyle dedi, işte bu gün, Kraliçe’nin hasmıyla hep birlikte kıyasıya vuruşmamız gereken o gündür, o şimdiye kadar nasıl haksız ve küfürbaz olduysa, bizim tarafımızdan öylece yontulmalı ve kendisini böylesine kibirle kabartan zırhlardan soyulmalıdır.

Lakin her bir ferdin düşmana indireceği darbeleri daha da güçlendirebilmesi için, Kraliçe tarafından bizim onurumuza donatılan Altın Masa’ya oturarak, aramızda Hermaia diye anılan bu bayramı usulünce kutlayacağımız simgelerimizi (symbola) ortaya koyacağız.

Bu sözler üzerine, herkes kendi sırasına ve yerine göre oturdu, hepsi de bir Krala bakar gibi Hermes’e dikkat kesilerek çehrelerini ve zihinlerini en yüksek hürmetle ona çevirdiler, Bu masa ise Felek (orbis) misali yuvarlak olup iki yarım daireden meydana getirilmişti, bunlardan biri pek kızıl, diğeri ise kar gibi beyaz renkte görünmekteydi, Bunun yegâne sebebi, çevresinde oturan davetlilere bu adeta hiyeroglif niteliğindeki işaretle, bu renklerin her şeyden önce hakiki ve sahih olduğunu, Ay ve Güneş’e mahsus bulunduğunu, dönek bukalemunun bunları hiçbir surette taklit edemeyeceğini yahut yansıtamayacağını hatırlatmaktı, Zira yalın hakikat bu renklerle imlenir, bundan ötürü sahtekârlar diğer bütün renklere bürünürken bu ikisine bürünemezler.

Fakat Hermes’in ve diğerlerinin simgelerini (symbolum), yani düşmana karşı Simya uğruna ileri sürülen kanıtları sayıp dökerken ve bir araya getirirken bir düzen gözetmek gayesiyle, ilkin her bir önderin soyunu, vatanını, hayatını, başarılarını, eserlerini ve bu meseleye dair bilgimize ulaşan diğer hususlarını nakledeceğiz, Ardından, her birine kendi hemşehrilerinden yine Simyaya gönül vermiş olanları ekleyeceğiz, Sonra hasmın Simyaya hücum eden delillerini ve fırlattığı mızrakları tartacağız, Nihayetinde bunların karşısına metin kalkanlar misali yanıtlar koyacağız, Ağır silahlı en sağlam birlikleri düşmanın üzerine süreceğiz, yani kıyaslamalı kılıçları ve kargıları boynuna dayayacağız, Düşman bunlarla büsbütün helak edilmese bile (zira bu mecliste kan dökmek adet değildir), yine de (dili bunu inkâr etse dahi) içinden yenildiğini, köşeye sıkıştığını ve alt edildiğini itiraf edecektir.

Mısır Kralı ve Öncüsü Hermes’in Simgesi

Güneş onun babasıdır, ve Ay anasıdır, üçüncü olarak ateş ise onun besleyicisi gibidir.

Daha önce de zikrettiğimiz üzere, Melike bakire Simya, Altın Masa nezdindeki birinci makamı vekili ve naibi sıfatıyla Mısırlı Hermes’e tayin ve tahsis etti, O da Pyrgopolynices gibi böbürlenen düşmana savaş ilan etmek üzere derhal ulaklarını gönderdi.

Lakin düşman bu sırada tesadüfen Almanya’da, Lothringen’de yahut Fransa’da veya İtalya’da, belki de başka yerlerde başıboş dolaştığından, onunla karşılaşılıncaya dek hayli zaman geçti.

O hazır bulunana değin biz, Hermes ve onun takipçileri hakkında dikkate değer bazı hususları öne süreceğiz, Zira Hermes uydurma bir şahsiyet değildir, birtakım kimselerin yanılgıyla zannettiği üzere, birkaç asır önce İspanya’da ikamet etmiş olan o Arapların soyundan gelen, menşei ve namı belirsiz, başkaları tarafından aldatıldığı gibi sırayla başkalarını aldatmak isteyen biri hiç değildir, bazılarının iftira ettiği gibi de olmayıp, sayısız işaret ve delilden anlaşılacağı üzere Mısırlıların en kadim filozofudur ve Yunanlar tarafından Trismegistus olarak adlandırılmıştır, Nitekim Yunanların kitaplarında, Müslümanların İspanya’yı ele geçirmesinden çok önce, hatta Muhammed’in doğumundan da evvel ondan pek sık bahsedilmektedir, Bu durum Augustinus’un Tanrı Devleti kitaplarının muhtelif yerlerinde, Madauralı filozof Apuleius’ta, Iamblikhos’ta (ki her ikisi de putperest olup biri Pisagorcu, diğeri Platoncuydu), Suidas’ta, Fulgosius’ta ve pek çok diğer müellifte açıkça görülür.

Lakin Hermes’in Mısırlılar arasında ne zaman yaşadığı kesin olarak tayin edilemez, zira tarihyazarlarının bildirdiği her türlü zaman sınırını aşmaktadır, Yunanlar kendisinden çok uzun bir müddet sonra yaşadıklarından, onların bıraktığı miras haricinde bize ona dair hiçbir şey ulaşmamıştır, Bununla beraber, en doğru görüş sahiplerinin ortak kanaatine göre, onun Firavunlardan, yani Mısır krallarından önceki devirlerde, yaklaşık olarak Dünya Yılı 1956’da, yani tufandan 300 yıl sonra, Mesih’in doğumundan ise 1997 yıl evvel yaşadığı anlaşılmaktadır.

Bu hesaba göre, (Mısır’da bir Firavunun huzuruna çıkmış olan) İbrahim’in Mezopotamya’nın Harran şehrinden çağrılışından neredeyse 44 yıl önceye denk gelir, Bu devir ise Mısır’ın ilk tanrıları sayılan Okeanos, Osiris ve İsis’in (masalsı bir biçimde de olsa) hüküm sürdüğünün varsayıldığı çağa rastlar, Yani Eusebios’un nakline göre Dünya Yılı 2139’da başlayan, Çoban kralların idareyi ele aldığı Mısır Hanedanlığından önceki döneme aittir.

Hermes’in ebeveyni hakkında da benzer biçimde müphem rivayetler yaygındır, ancak kendisi babasının adının bir diğer Hermes olduğunu zikreder ki her şeyden evvel buna itibar edilmelidir, Dolayısıyla, C. Agrippa’nın bir mektubunda naklettiği, Hermes’in İbrahim’in İsmail’den veya cariyelerinden olan diğer oğullarından doğma bir torunu olduğu iddiası hiçbir surette doğru görünmemektedir, Bu oğullar hakkında daha sonra Hint filozofları Brahmanlar bahsinde duracağız.

İbrahim şüphesiz Kildanilerden ataların aktarımı yoluyla insanlığa en faydalı muhtelif ilimleri almıştı, bunların arasında tabiat ilimleri ve astroloji öğretisi de vardı, huzuruna çıktığında Mısır Kralı Firavun’a bu öğretinin sıradan olmayan sırlarını tereddütsüz öğretti, Mısırlıların daha sonraları fevkalade şöhret kazandıkları bunca sanatı kendi kendilerine ilk keşfedenler olduğuna inanmak makul değildir, aksine ya Hermes yahut selefleri bunları Kildanilerden ve Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan gelen o ulu ihtiyarlardan bizzat elden ele teslim alırcasına devralmışlardır.

Zira Babilliler ve Kildaniler, tabii şeyleri kullanan, bunların kuvvetinden, bileşiminden ve mizacından hayret verici tesirler meydana getiren (ki Pratik Fizikten başka bir şey olmayan) tabii büyü (magia naturalis) alanında temayüz etmişlerdi, Aristoteles’in Felsefe Üzerine adlı eserinin birinci kitabında belirttiği üzere Magiler, Mısırlı bilgelerden daha kadimdi, Başrahip Serenus, Cassianus’un Derlemeler’inin sekizinci kitabının yirmi birinci bölümünde, Tanrı tarafından semavi ve ay-altı âleme dair nakledilen öğretileri Âdem’in oğlu Şit’e aktardığını söyler (bu öğreti hakiki Teoloji, Astronomi, Fizik ile tüm varlıkların mizaç ve tabiatlarının bilgisinden ibaretti), Şit ise Tanrı’nın oğulları (Kutsal Yazı’nın belirttiği üzere) insanların kızlarıyla, yani Kabil’in soyuyla karışıncaya dek bu bilgiyi bozulmadan muhafaza etti, O vakit bunlardan Tanrı’dan büsbütün yüz çevirmiş lanetli bir soy türedi, bu soy cinlerin teşvikiyle mezkûr şifalı öğretiyi büyü hurafelerine ve zararlı sanatlara dönüştürdü, zamanla durum öylesine kötüye gitti ki bu sanatın (yani tabii büyünün) yegâne gayesi ilahi ibadetten fersah fersah uzaklaştı, Lakin (Baktriyalıların kralı Zerdüşt olduğuna inanılan) Ham, babası Nuh ve kardeşleriyle birlikte tufandan kurtulunca, tufandan evvel vuku bulacağını önceden gördüğü biri suyla, diğeri ateşle gelecek iki cihan felaketine karşı büyü sanatını ve diğer yedi serbest sanatı yedi tunç ve yedi tuğla olmak üzere on dört sütuna nakşetti, böylece kötü ilimlerin olduğu kadar iyi ilimlerin de tohumlarını sonraki nesillere aktarmış oldu.

Scholastica Tarihi müellifinin aktardığına göre, aynı Zerdüşt üzerine Hermippos’un şerhler yazdığı yirmi yüz bin beyit kaleme almıştı, fakat Ninus bunların büyük kısmını gayrimeşru büyüye dair yazıldıkları gerekçesiyle yaktırmıştır.

Nitekim Başrahip Serenus mezkûr yerde, büyü sanatlarının hem meşru hem gayrimeşru halleriyle tufandan evvel de hüküm sürdüğüne şahadet eder.

Buradan anlaşılmaktadır ki, yirmi bin yıldır astronomi bilgisine sahip olmakla övünen Mısırlılar kendi vehimleriyle fena halde yanılmaktadırlar, zira bu ilmi ilk olarak İbrahim’den yahut Nuh’un torunlarından, tıpkı Tabii Büyü veya fizik kapsamında yer alan diğer sanatların çoğunu devraldıkları gibi almışlardır.

Ağırbaşlı bir zat olan Kont Bernhard, başkalarının tahminlerine dayanarak Hermes’i Musa ve Harun ile çağdaş kılar ve şöyle der, Yasadan evvel ve yasa devrinde pek çok bilge kişinin yaşadığı rivayet edilir, Lakin biz Hermes’i bunlardan çok daha kadim kabul ediyoruz, Zira Musa’nın çağında Mısır, Piramitleri inşa eden bu sanatlar sayesinde uzun süredir mamurdu, Mısır-Yunan Hiyeroglifleri adlı eserimizin birinci kitabında zikrettiğimiz üzere bu binaları çok önceden dikmişlerdi, Kutsal tarihten de malum olduğu üzere benzeri muazzam yapıları hayret verici bir zenginlik ve ihtişamla donatmışlardı, Üstelik Apis’e, Osiris’e, İsis’e ve diğer ilahlara o vakitten nice asırlar evvel tapmaktaydılar.

Nitekim İsrailoğulları çölde yaşarlarken Musa’nın yokluğunda, Mısır’da görüp belledikleri bu Apis tapınma ayinine Harun’un rızasıyla geri dönmüşler, altından bir buzağı yahut Apis putu yapmışlardı (zira Apis Mısır dilinde öküz manasına gelir), Daha sonra Sina Dağı’ndan dönen Musa bu putu paramparça etmiş, yakıp kül eylemiş ve bu külleri içecekleri suya katarak İsrail kavmine içirmiştir.

Zikredilen Hiyeroglifler adlı eserimizde gösterdiğimiz üzere, Mısırlıların kutsal ayinleri, (içinde Apis’in altın odalarda beslendiği) Vulcanus tapınağında icra edilen Kimya sanatıyla daima iç içe geçmişti, hatta bu sanatın en gizli sırları hürmetine başlatılmıştı, Buradan da anlaşılmaktadır ki neden, yani Kimya muamelesi ve bundan doğan en gizli Tıp, kendi sonucundan yahut neticesinden, yani bunlara dayanan Mısır Dininden ve amellerinden çok daha öncedir, Palaiphatos ikinci kitabında.

Mercurius’a, namıdiğer Hermes’e baba olarak Philo yakıştırılır, bu zat, hamamda gördüğü kızı Proserpina’dan bu oğlu peydahlamış, ensestin getirdiği utanç yüzünden çocuğu sokağa terk etmek istediğinde, o dönemde astrolojik tahminleri ve kehanetleri sebebiyle büyük bir şöhrete sahip olan bir matematikçiye danışmıştı, bu zat Philo’ya, kızından doğan bu çocuğun ilahi meselelerin en büyük ve en bilgili müfessiri olacağını, insanlar arasında büyük bir nüfuz ve kudret elde edeceğini, bunun yıldızlar tarafından mutlak bir kesinlikle vadedildiğini bildirdi.

Kahinin bu cevabıyla sarsılan baba, çocuğu koruyup büyüttü, ilim ve serbest sanatların tüm disiplinleriyle eğitilmesini sağladı, öyle ki çocuk, zamanla ilmi ve zekasının keskinliği sebebiyle herkesin gözünde bir mucizeye dönüştü. Ne var ki bunların masaldan ibaret olduğunu ve Muhammed örneğinde olduğu gibi Hermes’e de yakıştırıldığını görmeyen yoktur. Zaten daha önce zikredildiği üzere bizzat kendisi Philo’yu değil, Hermes’i babası olarak tanıdığına göre, ona başka bir baba aramaya da lüzum yoktur.

Iamblikhos, Gizemler Üzerine adlı kitabında, Hermes’in pek çok kitap yazdığını kaydeder ve Mercurius’un sütunlarından şu sözlerle bahseder, bütün kainatın ilk ilkelerini, Seleukos’un aktardığına ve Mercurius’un bizzat bildirdiğine göre yirmi bin ciltte, yahut Manetho’nun saydığı gibi otuz altı bin beş yüz yirmi beş ciltte aktarmış ve bunlarda her şeyi eksiksizce izah etmiştir.

Aynı müellif, Mercurius’un eterik, ampirik ve semavi tanrılar hakkında yazdığını, ampirik olanlar hakkında yüz, eterik olanlar hakkında bir o kadar, semavi olanlar hakkında ise bin kitap telif ettiğini söyler, bunlardan pek çoğunun Grekçeye çevrildiğini şu sözlerle aktarır,

Zira Mercurius adı altında dolaşan kitaplar, Mercurial görüşleri ihtiva eder, çoğunlukla Grek filozoflarının üslubuyla konuşurlar, nitekim felsefede mahir kimseler tarafından Mısır dilinden Grekçeye tercüme edilmişlerdir.

Tek bir insanın, felsefi konularda tek başına bütün dünyaya yetecek kadar böylesine çok sayıda eser vermiş olması akıl almaz ve her türlü inancın ötesinde görülebilir,

Lakin kemale ermiş olan bu zatın, bunları ağzının kurbanları misali, sayısız ilahi övgü ve ilahilerle bezeyerek Yaratıcı Tanrı’ya vakfettiği, şüphe yok ki kainatın sahifeleri gibi yaratılmış her bir varlık hakkında ayrı bir kitap telif ettiği dikkate alınmalıdır.

Bu kitaplardan günümüze ve çağımıza pek azı ulaşabilmiştir, bunlar Pimander, Asklepios, Yedi Bölümlük İnceleme ve Zümrüt Levha diye anılan metindir. Asklepios’u bin beş yüz yılı aşkın bir zaman önce Apuleius, Pimander’i ise Marsilio Ficino Latinceye çevirmiştir. İnsanlar arasında Tanrı’nın bir nevi sözcüsü gibi hareket ettiği için Grekler ona Hermes demiştir, hem filozof, hem rahip, hem de en büyük kral olduğu, Mısır kanunlarının ilk mucidi ve kurucusu sayıldığı için Trismegistus unvanını almıştır, bu sebeple Hindistan seferine çıkmak üzere olan Osiris tarafından İsis’in danışmanı olarak tayin edildiği söylenir. Fakat aralarında Suidas’ın da bulunduğu başkaları, En İyi ve En Büyük Tanrı’nın vahyiyle İlahi Teslis sırrını müşrikler arasında ilk defa, başka hiçbir yerde bundan daha açığı bulunamayacak bir berraklıkla vazettiği için ona Trismegistus dendiğini kabul ederler. O, Tanrı’nın bir ve tek Baba olduğunu öğretir, Tek ve yalnız olduğu için, başkalarından ayırt edilmek adına bir isme ihtiyacı yoktur. Yalnız olan ve İlahlığına başka hiçbir varlığı ortak kabul etmeyen bu Tanrı’nın insanın yaratıcısı olduğunu ikrar eder.

Bu Yüce Tanrı’nın Oğluna *Demiurgos* [Yunanca] der, zira bu dünyada yaratılmış olan her şey onun vasıtasıyla var edilmiştir.

Bu Oğlun isminin bütün insanlara, hatta Tanrı’nın huzurunda duran ve O’nun iradesini takdire şayan bir süratle yerine getiren meleklere dahi meçhul olduğunu söyler, buna rağmen ağızla ifade edilemeyen bir ada sahip bu Oğlun doğuşunun sırrına hayran kalıp tazim gösterirler.

Lactantius’un Hakiki Hikmet Üzerine adlı dördüncü kitabında aktardığı üzere, bu aynı Trismegistus, Yüce Tanrı’nın Oğlunun beden alarak geleceğini itiraf eder, nitekim bu husus ilgili kitapta okunmaktadır. Hermes, Tanrı’nın bu oğlunun ahir zamanda dindarların kurtuluşu ve selameti için geleceğine de şahadet eder.

Suidas’ın kendisinden aktardığı üzere Hermes, Teslis hakkında konuşurken onda tek bir İlahlık olduğunu şu sözlerle bildirir,

İdrak eden Işıktan önce idrak eden Işık vardı, ve daima Aklın ışık saçan Aklı mevcuttu, Bunun Hakikati ise her şeyi kuşatan Ruhtan başka bir şey değildi, Bunun dışında ne bir Tanrı, ne bir melek, ne de başka bir cevher vardır, Zira her şeyin Efendisi, Babası ve Tanrısı Odur, her şey O’nun tahtında ve O’nun içindedir.

Yalvarırım sana ey Gök, Ulu Tanrı’nın hikmetli eseri, Yalvarırım sana Baba’nın Sözü, her şeyi var ederken ilk söylediği, Yalvarırım sana her şeyi kuşatan Baba ve Biricik Söz hürmetine, bana merhamet eyle, lütfunu esirgeme.

Hermes’in bu dindarlık kokan ilahilerini bu risalenin sonuna doğru işiteceğiz. Bunlardan anlaşıldığı üzere, Hermes’e Trismegistus adı sebepsiz yere verilmemiştir, gerek müşrik filozofların tümünü geride bıraktığı ilahi ve insani meselelerdeki engin bilgisi sebebiyle, gerekse Tanrı’nın müstesna ilhamıyla Üçlü Birliğin sırlarını herkesin önünde ilk kez açıklayan kişi olması hasebiyle bu adı almıştır.

Onun ilahi meselelerdeki bu derin hikmeti, şüphe yok ki evvelemirde Zümrüt Levha’da ve yedi bölümlük o kitapta açıklanan sanatın gayesinden neşet etmiştir, nitekim bu sanat yeryüzüne ait olanlardan semavi olanlara doğru tedricen yükselir, idraki açar, metafizik yahut matematik gibi, duyulur neticeleri bu denli fark edilmeyen diğer teorik ilimlerin hepsinden daha fazla avamın hayranlığını celbeder. Trismegistus’un hayatını yahut metinlerini tetkik edenlerin çoğu kimyadan (simyadan) neredeyse hiç bahsetmese ve her şeyi başka bir amaca tevil etse de, onun ilk olmasa bile hakiki bir kimyacı olduğu kafi derecede aşikardır.

##

İnsanın bilgi vasıtasıyla tanrılara bağlanması hasebiyle, onları dindarlıkla ve temiz bir zihinle tazim ettiği, tanrıların da insani muhabbete mukabil her şeyi ıslah edip muhafaza ettiği fani varlıklardır, lakin bu söz temiz bir zihne sahip az sayıda insan hakkında söylenmiştir, fasıklar hakkındaysa hiçbir şey söylenmemelidir, ta ki bu pek mukaddes kelam onların bahsiyle kirletilmesin.

Müteakip bölümde yeryüzü tanrılarını şu şekilde ele alır,

Mademki, der, insanların ve tanrıların hısımlığı ve müşterekliği üzerine konuşmamız emredildi, insanın kudretini ve gücünü gör ey Asklepios, Efendi ve Baba, yahut en yücesi olan Tanrı, semavi tanrıların yaratıcısı olduğu gibi, insan da mabetlerde bulunan ve insana yakın olmakla yetinen tanrıların yapıcısıdır, onlar yalnızca aydınlanmakla kalmaz, aynı zamanda aydınlatırlar da, insan onları yalnızca var etmekle kalmaz, aynı zamanda bu tanrıları takviye de eder. Hayret mi ediyorsun ey Asklepios, yoksa pek çokları gibi şüpheye mi düşüyorsun? Asklepios,

Hayretler içindeyim ey Trismegistus, lakin senin sözlerini canıgönülden tasdik ediyor, böylesi büyük bir saadete erişmiş olan insanı pek bahtiyar addediyorum.

Ardından heykelleri kastettiğini ve bu dinin zeval bulacağını gösterdikten sonra şunları ekler,

Ey Mısır, Mısır, dinlerinden geriye yalnızca masallar ve evlatlarının dahi inanamayacağı şeyler kalacak, geriye sadece taşlara kazınmış, senin dindarane amellerini anlatan sözler kalacak.

Daha sonra on üçüncü bölümde şöyle der,

İnsanın ilahi tabiatı keşfedebilmiş ve onu inşa edebilmiş olması, bütün mucizelerin ötesinde bir hayranlık uyandırır, mademki atalarımız tanrıların mahiyeti konusunda çokça yanılmış, inançsız kalmış ve ibadete, ilahi dine dikkat kesilmemişlerdi, tanrılar yapabilecekleri bir sanat icat ettiler, bu icada kainatın tabiatından uygun bir kudret ekleyip onu harmanladılar,

Ve ruh yapamadıkları için, cinlerin yahut meleklerin ruhlarını çağırıp bunları mukaddes tasvirlere ve ilahi gizemlere yerleştirdiler, putlar yalnızca bunlar vasıtasıyla hayır yahut şer işleme kudretine malik olabilsinler diye.

Ve biraz sonra, "Fakat Osiris’in karısı İsis’in lütufkâr olması ne çok iyilik getirir, öfkelendiğinde ise ne büyük zararlar verir, biliriz."

Zira dünyevi ve yersel tanrılar kolayca öfkelenir, nitekim onlar insanlar tarafından, doğanın dışında var edilmiş ve bir araya getirilmişlerdir. Buradan hareketle Mısırlılar tarafından bunlara kutsal hayvanlar denmesi, yaşarken bunları takdis edenlerin ruhlarına her bir şehirde tapınılması, şehirlerin onların kanunlarıyla yönetilmesi ve onların adlarıyla anılması bundandır. Ve biraz sonra,

Asklepios, "Peki, ey Trismegistos, yersel kabul edilen bu tanrıların mahiyeti nasıldır?" Trismegistos,

"Ey Asklepios, bunlar otlardan, taşlardan ve baharatlardan meydana gelir, zira bunların kendi içlerinde doğal bir tanrısallık gücü bulunur." Ve ardından, "Böylece insan tanrıların yapıcısıdır, sakın yersel tanrıların tesadüfen meydana geldiğini sanma ey Asklepios, göksel tanrılar en yüce göklerde ikamet eder, her biri kendine verilen düzeni tamamlar ve muhafaza eder." Hermes’in sözleri buraya kadardır,

Aziz Augustinus ve diğerleri, bu sözleri ilk duyuldukları manayla anlayarak, haklı bir biçimde korkunç bir putperestlik olarak lanetler ve reddederler, bu hususta biz de onlara katılırız, zira Mısır’ın putlarla dolu olduğu kesindir. Nitekim Tanrı, Hezekiel Peygamber aracılığıyla kavmine şöyle buyurur, "Mısır’ın putlarıyla kendinizi kirletmeyin. Ben sizin Tanrınız Rab’bim."

Aynı yerde putların son bulması ve kovulması hakkında da, "Tasvirleri yok edeceğim ve Memfis’ten putları kaldıracağım, Mısır topraklarından bir daha önder çıkmayacaktır" der.

Fakat bazılarının Hermes’in sözlerini mecazi olarak ele aldığını gördüğümüzden, nitekim Lazzarelli konusunda bu durum kesindir (o, putları havariler, yapıcı insanı Mesih, bahşedilen gücü Kutsal Ruh olarak kabul eder), biz de benzer şekilde o sözleri aynı manada, fakat teolojiden ziyade felsefeye, yani kimyaya yönelik olarak yorumlayacağız, bu da benim kanaatime göre çok daha doğrudur.

Zira Hermes’in bu sözlerle Mesih’i ve havarileri kastetmiş olması hiçbir surette muhtemel değildir, her ne kadar biz sonradan böyle anlayabilsek de. Fakat bu yolla şairlerin ve diğer pagan yazarların pek çok sözünü ve kurgusunu Mesih’e yormak zor olmazdı, oysa bu, hakikate aykırı biçimde asla yapılmamalıdır.

Hermes’in bir pagan olduğunu ve Mısırlı olarak kavimlerin karanlığında yetiştiğini inkâr etmeyiz, yine de onun yazılarından, Tanrı tarafından müstesna bir biçimde aydınlatıldığı açıkça anlaşılmaktadır, öyle ki peygamberlik ruhuyla yahut ilahi ilhamla tek bir Tanrı’dan, insanların,

meleklerin ve her şeyin yaratıcısından, Baba’dan, Kelam’dan ve ebedi Ruh’tan ve açıkça Tanrı’nın Oğlu’ndan söz etmiştir.

Bu sebeple Mısır’da bulunan Sokrates ve Platon da Tanrı hakkındaki bu öğretileri kitaplarının muhtelif yerlerine eklemişlerdir, bunlar Hristiyan inancıyla bu bakımdan büyük bir uyum içindedir.

Zira o büyük kralın, rahibin ve filozofun, zihninde her şeye kadir ve ezeli Tanrı’nın cevheri hakkında pek çok şeyi sezdiği kesindir, O ki kendi tanrısallığına hiçbir ortak ve eş kabul etmez, çünkü her şeyin tek yaratıcısı O’dur ve ilahi azametle kıyaslandığında bütün yaratılmışlar yoktan da azdır.

Bu nedenle, antik filozofların itibarını, onlara her türlü dindarlıktan uzak birtakım dünyevi erdemlerden başka hiçbir şey bırakmayacak derecede azaltan katı tenkitçilere kulak asılmamalıdır.

Elbette hakikatle bağdaştığı sürece bu büyük adamlardan böylesi bir şan esirgenmemelidir. Kurtarıcı Mesih’in gelişinden habersiz olduklarını kabul ederim, zira dünya için kurtuluş yalnızca O’nun aracılığıyla sağlanmıştır, fakat yine de onların, yalnızca kendisine ibadet edilmesi gereken ve bunu hak eden tek bir Tanrı’yı zihinlerinde kavradıklarından şüphe duymam.

Paganların diğer tanrılarının ise cinler, yani o en yüce tanrısallığın yardımcıları olduğuna inanırlardı. Bu cinler, aralarındaki bir bağ vasıtasıyla, insanlara ihtiyaç anında yardım edebilmek, hastalıklara deva olmak, gıda sağlamak, toprağın bereketini artırmak ve buna benzer düzen ve ihtiyaç için gerekli diğer şeyleri temin edebilmek üzere insan yaratıkları üzerinde büyük bir kudret alırlardı, dolayısıyla o en yüce Tanrı böylesine üstün erdemleri onlar vasıtasıyla icra ettiği ölçüde, o cinlere ikincil bir paye verirlerdi.

Fakat felsefe, beşerî zanlar üzerine kurulduğundan ve bu yüzden içinde büyük hatalar barındırdığından, sonraları putlara ve ölülere tapınmaya zemin hazırladı. Bu adet bir kez yerleştikten sonra,

en yüce Tanrı’ya gösterilmesi gereken bütün hürmeti yavaş yavaş kökünden kazıdı. Zihinlerde yer etmiş olan bu çoktanrıcılık fikrini insanların aklından söküp atmak sonraki nesillerin elinde değildi, zira avam buna inatla sarıldı ve batıl inançlı hükümdarlar da en sert fermanlarla bunun muhafaza edilmesini emretti.

Nitekim bu yüzden Sokrates’in, her şeyin yaratıcısı olan tek bir Tanrı’ya tapınılması gerektiğini öğrettiği için baldıran zehrini içerek ölüme bizzat gittiğini, Platon’un, Theophrastos’un ve diğer pek çok kimsenin, Hermes’in ve en bilgili Mısırlıların öğretisine uyarak benimsedikleri bu görüş yüzünden canlarını tehlikeye attıklarını görürüz.

Eğer onlar Tanrı hakkındaki görüşlerini yayacak uygun yazarlara sahip olsalardı, belki de onların dindarlıklarının seçkin şahitliklerini okuyor olurduk. Zihinlerinde hissettiklerini açığa vurmaya cüret edemesinler diye korku onları zapt etti.

Bu yüzden Hermes için daha ılımlı bir yorumu benimseyeceğiz ve onun, içine ruhların hapsedildiği heykeller derken, mermer ve heykellere dönüştürülmüş taşlardan çok başka bir şeyi, yani kimyevi özneyi kastettiğini söyleyeceğiz.

Zira bu, tıpkı taş bir heykel gibidir, içine ruhani tabiatındaki kendi canı akıtılır ve böylece o heykeller canlanmış olarak görülür ve pek çok mucizeler meydana getirir.

En yüce Tanrı’yı göksel tanrıların yaratıcısı, insanı ise yersel tanrıların yapıcısı olarak adlandırır. Bu yersel tanrıların nasıl şeyler olduğunu bizzat kendisi açıklar, nitekim bunların kendi içlerinde doğal bir güce sahip otlardan, taşlardan ve baharatlardan meydana geldiğini söyler. Buradan Hermes’in eserinin tamamen doğal olduğu, büyüye dayanmadığı, gayrimeşru olmadığı, şeytani ise hiç olmadığı anlaşılır, zira bütün yazılarında şeytandan nefretle kaçınır. Ve eğer hakikati teslim etmek istersek, tapınaklara yerleştirilen ve yapıcısı insan olan tanrılar derken, som altından yapılmış altın tanrıları yahut Osiris ve İsis putlarını kasteder. Mısırlıların bütün dini bunların üzerine kurulduğu için, geriye yalnızca bunların masallarının kalacağını, bunların da sonraki nesillere inanılmaz geleceğini ekler,

fakat taşlara kazınmış sözlerin Mısır’da kalacağını belirtir. Ve böylece, bu tür yersel tanrıların yapılabildiği kimya sanatının ardından gelen kaybından yakınır. Bunun hakikatle nasıl bağdaştığını ise

tecrübe göstermiştir. Bütün din, merasim ibadetleri, kanunlar, tarlaların taksimatı Merkür tarafından tesis edilmişti. Merkür ise Mısır’ın en büyük tapınaklarının adandığı Vulcanus tarafından eğitilmiş ve yetiştirilmişti. Bununla, Mısır hiyeroglifleri kitabındaki yüzlerce diğer karinenin de teyit ettiği üzere, Vulcanus tarafından hakkıyla icra edilen ve Merkür’ün ellerine teslim edilen kimya sanatının Mısırlılara riayet edilecek pek çok kural koyduğundan başka bir şey ima edilmez. Şüphesiz bu, bilgisizlerden gizlensin, avamdan hiç kimse tabiatta böyle bir şeyin var olduğunu, hele ki Mısırlı rahipler veya krallar arasında icra edildiğini bilmesin diye yapılmıştır. Bu sanatın eski kâşifleri ve yayıcıları iki usul kullanmışlardır, piramitlerde ve taşlarda hayvanların hiyeroglif yazısı ve uydurma tanrılar ile onların akıl almaz işleri hakkındaki alegorik yahut masalsı anlatım. Zamanın akışı içinde Mısır yabancıların hücumuna uğrayıp Keldani, Pers ve Grek kralları tarafından buraya defalarca seferler düzenlendiğinde, bu bilimin hakikatini bilen rahipler peyderpey öldüler, öyle ki harfi harfine anlaşıldığında akıl almaz görünen masallar ve uydurma tanrı tasavvurları haricinde bu bilimin ışığı pek az kişide kaldı. Tıpkı Typhon’un Osiris’i öldürüp pek çok parçaya ayırması, bu parçaların Osiris’in anası, aynı zamanda eşi ve kız kardeşi olan İsis tarafından, erkeklik uzvu hariç, toplanıp bir araya getirilmesi ve ilahi hürmetle tazim edilmesi gibi.

Tanrılar hakkındaki bu ve benzeri kurgular, bilgisizler tarafından duyulduğu gibi kabul edilerek pagan tanrılarının her türlü batıllığını, yanılgılarını ve zanlarını her yerde çoğalttı, öyle ki binlerce kişi arasından,

bu tür bir ibadetin sebeplerini ve kökenini en doğru biçimde kavrayabilen neredeyse tek bir kişi bile kalmadı.

İsis'i, Osiris'in zevcesini de insanlar tarafından yapılmış putlar arasında sayar, çünkü onun yeryüzüne ait ve dünyevi tanrılardan olduğunu bizzat kendisi itiraf eder, ki bu tanrılar kolayca öfkelenirler ve insan eliyle yapılmışlardır.

Bunlarla Hermes, burada göksel tanrıları kastetmediğini, Pagan yazarların sonradan zannettiği ve şairlerin de onları takip ettiği gibi İsis yahut Osiris'in öyle tanrılar olmadığını, aksine insan eliyle yapılmış dünyevi putlar olduğunu yeterince gösterir. Bizim bu yorumumuz zorlama değildir, bilakis Hermes tarafından bildirilen koşulların kendisiyle tam bir uyum içindedir.

Gerçi bu dünyada pek çok kimse sözleriyle altını dünyevi bir Tanrı olarak anmasa da, fiiliyatta onu öyle kabul eder ve ona tapınır, zihinlerinde ve gözlerinde onu taşırlar, onun tek bir işaretiyle konuşur, susar, koşar, durur ve yapmadık hiçbir şey bırakmazlar, hatta pek çoğunun dilinde göğün Tanrısı varken, göğsünde, arzusunda ve iç çekişinde yerin tanrısı saklıdır,

Bu dünyevi iyiliği, altını elde etmek uğruna insanların ne büyük zahmetlere, uykusuzluklara, hayat tehlikelerine, helal ve haram yollara, sulara, karalara, dahası rezilliğe, sürgüne, ölüm cezasına ve çarmıha katlandıkları ve göğüs gerdikleri herkesçe bilinir, Nitekim Şair şöyle der, Yoksulluktan kaçan tüccar ta Hindistan'a kadar koşar,

Ve, Ey yurttaşlar, yurttaşlar, ilkin para aranmalı, Erdem ise paradan sonra gelir,

Fakat Hermes'in heykellerden bahsettiği, bunların ise kimya ile hiçbir şekilde bağdaştırılamayacağı söylenecek olursa, zira kimyada heykellerin ne adı geçer ne de kullanımı vardır, heykellerin kendiliğinden kimyaya bir faydası olmadığını kabul ederim, ancak Hermes'in dediği gibi otlardan, taşlardan ve baharatlardan meydana geldiklerinde, bilhassa bu sanata bakar ve kimyaya has kılınırlar. Nitekim sonraki yazarlardan bazıları bunu anladıklarında, bu heykelleri farklı yerlerde defalarca anmışlardır, Senior, Aslan Avı alegorisi yahut timsalinde şöyle der,

Sonra başı, der, elleri ve ayakları toplarım ve beyaz ile sarı taşlardan yapılmış heykellerin yüreklerinden çıkarılan suyla ısıtırım, ki bu su yağmur vakti gökten düşer ve biz onu toplar, bu Aslanın başını, ellerini ve ayaklarını kaynatmak için saklarız,

Aynı yazar, bilge kılığındaki bir heykelden bahsederken şöyle der, O evde heykeli yapan o bilgenin gizlediği şeyleri sana açıkça bildireceğim, ki o heykelde bütün o ilmi sanki kendi suretindeymiş gibi tasvir etmiş, bilgeliğini kendi taşında öğretmiş ve onu anlayış sahiplerine aşikar kılmıştır, Bil ki bu heykel bir bilge suretindedir vs.

Zira bu, yüreğinden su çıkarılan heykelin ta kendisidir, ki Raymundus Lullius da Codicillus'un 47. bölümünde bunu anarak şöyle der,

Ve bu nedenle, der, suyun yıkayışı ve ateşin kurutuşu ile heykellerin yüreklerinden Tanrı'yı daima çıkarırsın,

Yukarıda zikredilen ve sayısız diğer meziyetleri sebebiyle rivayet edilir ki Hermes, yalnızca yaşarken Mısırlılar tarafından en yüksek hürmetle tazim görüp, Merkür'ün adeta ilahi ismi olan Theut adıyla anılmakla kalmamış, aynı zamanda ölümünün ardından onun şerefine Hermopolis şehri kurulmuş ve Mısırlılarda Eylül ayına denk gelen yılın ilk ayına onun adı verilmiştir,

Buna ek olarak, yalnızca Mısır'da değil bütün yeryüzünde vefatından sonra kendisine ilahi payeler bahşedilmiş, adına tapınaklar, sunaklar ve kurbanlar adanmıştır, Ve diğer heykelleri arasında, Akhaia'daki Pharai'de bulunan taştan bir heykeli vardı ki kehanetlerde bulunurdu,

Zira akşam vakti yaklaşırken onun sunağında akgünlük yakılır, kandiller yağla doldurulur, suretin sağ elinin yanına tunç bir sikke bırakılır ve Tanrı'nın kulaklarına dualar fısıldanırdı, bu usuller layıkıyla yerine getirildikten sonra danışanlar kulaklarını tıkayarak tapınaktan ayrılıp evlerine doğru giderlerdi ve meydana çıktıklarında kulaklarını açıp işittikleri ilk sözü, sanki Merkür'den sadır olmuş gibi kehanetin cevabı yerine kabul ederlerdi.

Fakat bunlar insanların batıl inançlarına yorulmalıdır ki bu pek muhterem zatın ölümünden sonraki hatırasını bu şekilde suistimal etmişlerdir, Aynı şekilde, bu kadar büyük, bu denli vakur ve dindar bir zata yakışmayan ve Hermes'e atfedilen büyüye dair hezeyanların da birer masaldan ibaret olduğuna kaniyiz,

Nitekim Aziz Thomas, Varlık ve Öz Üzerine adıyla neşrettiği kitapta, Adem'in oğlu Habil'in gezegenlerin kuvvetleri ve hassaları hakkında bazı metinler kaleme aldığını aktarır, dünyanın umumi bir tufanla yok olacağını bildiğinden, bunu belirli işaretlerle kaydetmiş ve bu gizli işareti bir taşa kapatmıştır ki Tufan'ın sularından yazılar hiçbir zarar görmesin, Tufandan nice asırlar sonra bu yazılar Hermes Trismegistus'un eline geçmiş, onlardan pek çok şey öğrenmiş ve hepsini kendi yararına çevirmiştir, bilhassa takdis usullerini ve tabii büyüye dair pek çok sırrı, Bu yazılar o kadim çağlardan elden ele aktarılarak nihayet Aziz Thomas'a kadar ulaşmıştır, o da bunlardan birtakım küçük suretlerin yapımını öğrenmiştir ki bunlar gezegenlerin belirli tesirlerine ve göğün konumuna göre takdis edildiğinde, zararlı hayvanların saldırısını savuşturur ve çeşmelere konulduğunda testilerin suyla temas eder etmez kırılmasına yol açar.

Bunlar, diledikleri gibi olsun, Ata Habil'e atfedilmeleri akıldan bütünüyle uzaktır.

Zira bu tür büyü saçmalıklarıyla değil, bilakis hakiki dindarlık ve ilahi ibadetle, yani Tanrı'ya durmaksızın dökülen yakarışlarla, nail olunan lütuflar için sıklıkla yerine getirilen şükranlarla, Adem'e düşüşün ardından verilen İncil vaadi uyarınca, "Kadının zürriyeti yılanın başını ezecektir" sözü mucibince bedene bürünecek Tanrı'nın oğluna duyulan itimatla ve bunlara benzer dini vecibelerle Tanrı'nın rızasını kazanmış, Kabil'in hasedine uğrayıp katledilmiş ve kanını toprağa içiren, ruhunu ise neşet ettiği göğe sunan ilk kişi olmuş bir kimseye bunların ne faydası dokunabilirdi,

Habil'in herhangi bir yazı türünü bildiğini ve bununla bir şeyi hafızaya emanet edebilmiş olduğunu kim kesinlikle iddia edebilir, gerçi başkaları bunu Şit hakkında, bunlar ise Habil hakkında rivayet ederler.

Benzer şekilde, kimya sanatının ve bundan elde edilen o pek şanlı tıbbın başlangıcını ve tatbikini, tufandan önce yaşamış Adem'e yahut diğer Atalara dayandıranlar da beyhude bir işle itham edilmelidir, sanki onlar Tanrı'nın bu vergisi sayesinde uzun bir ömür sürmüşler gibi ve Tanrı'nın bu vasıta olmaksızın onların ömrünü sekiz yüz veya dokuz yüz yıla uzatması, öyle ki yüzlerce yıl geçtikten sonra dahi oğullar ve kızlar dünyaya getirmeleri imkansızmış gibi davranırlar, Zira beşeri tıptaki hiçbir sebep ömrü bu denli uzatmaya kafi gelmez ve uygun da değildir, çünkü Tanrı'nın iradesi olmaksızın insanın ömrünü ne bir yıl, ne bir gün ne de bir saat uzatabilir, zira bu yalnızca Tanrı'nın elindedir, Tufandan önceki Ataların uzun ömürlülüğünün tabii sebebi ise şöyle izah edilir, onlar daima sade bir beslenme tarzı sürdürmüşler, sefahate yahut oburluğa kapılmamışlar, aşırı rehavete yüz vermedikleri gibi ölçüsüz emeğe, uykusuzluğa veya hadsiz servetler, kıymetli giysiler, makam yahut iktidar hırsı, debdebeli ziyafetler yüzünden kederlere düşmemişlerdir, zira bunlara ve benzerlerine kıymet vermezlerdi, oğullarına miras bırakacakları araziler ve mülkler için de kaygılanmazlardı, çünkü bu topraklar işleyebileceklerinden çok daha genişti.

Fakat başlıca tabii sebep, insan tohumuna en yüksek kudret ve tesirinde bahşedilmiş olan fıtri kuvvetti, nitekim güçlü ve uzun ömürlü ana babalardan böyle evlatlar dünyaya gelmiştir, Bütün bunların ötesinde, ilahi bereket de mevcuttu ki o eşsiz inayetiyle ilk atalara, insan neslini çoğaltmak, henüz boş olan dünyayı sakinlerle donatmak ve tebaasını yaymak için böylesi uzun bir ömür ve üreme kudreti bağışlamıştı, Bu sebeplerin karşıtı olan haller ise zıt neticeler doğurmuş, yani tufandan sonra günümüze dek ömrün tedricen kısalmasına yol açmıştır, Zira sefahat, oburluk, beyhude kaygılar ve diğer kusurlar galebe çalmaya başladıkça, marazi ana babalardan hastalıklı döller peydahlanmış, eskisi gibi ne o denli gürbüz ne de o denli uzun ömürlü nesiller dünyaya gelmiştir.

Gittikçe çoğalan suçlarla birlikte cezalar da arttı, Tanrı’nın adil hükmüyle insan ömrünün yılları kısaldı, Nitekim o Atalar, şifa tertip etmek için kimya sanatının (ars Chymica) tatbikine muhtaç olmadılarsa, zenginlik için buna çok daha az ihtiyaç duydular,

Zira altın onların nezdinde şimdiki gibi büyük bir itibara sahip değildi, hatta neredeyse hiçbir kıymet görmezdi, tıpkı bizim asırlarımızda Etiyopyalılar, Hintliler ve pek çok Doğulu adalı arasında olduğu gibi, onlar için altının hiçbir değeri yoktu ve pek çoğu, silahlara ve bıçaklara yarasın diye demiri altına yeğlerdi,

Bazı Etiyopyalılar arasında altının, suçluları ve tutsakları bağlamak için vurulan zincirler haricinde hiçbir işte kullanılmadığı rivayet edilir, Şayet Âdem ve onun en yakın soyu, altını son derece arzulanır kılan hakiki tabiatını ve kurucu üstünlüğünü kavramış olsalardı, o devirlerde de altın taşıyan nehirlerden bolca altın elde edebilirlerdi, Böylece Vulcanus’un yardımına ve sanatına sığınmaya yahut nihayetsiz çabalar ve tecrübelerle yeni ve tastamam hakiki bir kimya hüneri icat etmeye hacet kalmazdı, Bu esnada Tubalkain hakkında, kutsal metinlerin şahitliğiyle, madenlere dair ya da madenleri işleyen her türlü sanatı icat edip icra ettiği inkâr edilemez, eğer kimyanın ilk tatbiki pek çoklarının yaptığı gibi ona atfedilirse, bu belki de dayanaksız görülmeyecektir,

Şunu kesin addediyorum ki, bu zattan önceki Atalar, Tanrı’nın bir lütfu olarak kimyayı nazari cihetten bilmiş olsalar dahi, onun ameliyesini icra etmediler, Marsilio Ficino’nun kanaatine uyarak, bu Hermes Trismegistus’un kadir-i mutlak, âlim ve rahim olan Tanrı tarafından yaratılan âlemin kökenine dair kitaplar yazdığını ve Musa’nın da Yaratılış (Genesis) kitabının mühim bir kısmını buradan iktibas ettiğini, zira Hermes’in ilk yaratılışta kullandığı şu sözleri aynen zikrettiğini iddia edenlerin yersiz merakını da burada görmezden gelemem, “Ve Tanrı’nın ruhu suların üzerinde hareket ediyordu,” Zira bu kanaatin ne denli tutarsız ve batıl olduğu kolayca anlaşılır, Zira Hermes âlemin yaratılışını Ham ve Sam’ın soyundan gelen atalardan öğrendiyse, Musa bunu Hermes’in devrinden pek uzak olmayan ve atalarından rivayet yoluyla pek çok sırrı öğrenmiş bulunan İbrahim’in soy kütüğü vasıtasıyla haydi haydi elde edemez miydi?

Hatta çok daha kesin ve kusursuz bir biçimde elde edebilirdi, zira İbrahim, Tanrı’nın sevgili kulu idi ve bütün Keldaniler arasından seçilmişti, nitekim Tanrı âlemin tarihini onun neslinden gelen Musa’nın kaleme almasını murat etmişti, Şayet Hermes o evvelce zikredilenleri peygamberane bir ilhamla yazmışsa,

Peki aynı ilahi ruh, bir peygamber ve İsrailoğullarının koruyucusu olarak harekete geçen, can bulan, büyü gücüyle değil, kadir-i mutlak Tanrı’nın buyruğu ve kudretiyle bütün Mısır büyücülerini utandırmak üzere Firavun’un huzurunda böylesi mucizeler gösteren Musa’da mevcut değil miydi?

Üçüncü olarak Musa, yalnızca Mısırlı ve henüz putperest olan Hermes’e karşı değil, bütün insanlara, ne kadar peygamber ve aziz varsa hepsine karşı şu imtiyaza sahipti,

Çünkü O, diri ve hakiki Tanrı ile yüz yüze konuştu,

Bu sebeple, her nevi ilimde ne denli üstün olurlarsa olsunlar insanların şahitliğine muhtaç değildi, kendi tarihinin sıhhatine hizmet edecek her şeyi Nurların ve her türlü Hikmetin Menbaı’ndan doğrudan çekip alabilirdi,

Şayet Hermes ve diğer bazıları kutsal sahifelerde bulunanlarla uyuşan pek çok şeyi neşretmişlerse, bunları Keldanilerden yahut ilk atalardan elden ele aktarılmışçasına o öğretiyi devralıp uzun süre saflığını muhafaza eden İsrailoğullarından ve Mısırlılardan öğrendiklerine şüphe yoktur, lakin zamanın akışıyla,

İblislerin hilesi ve bâtıl itikatlar ile putperestliğe meyilli kavimlerin taşkınlığı yüzünden bu öğreti insanların zihinlerinde giderek soğumuş, kararmış ve sönüp gitmiştir,

Kimi yazarların, Yuhanna İncili’nin başlangıç kısmının mühim bir bölümünü Platon’un eserlerinde bulduklarını, sanki Aziz Yuhanna kendi İncili’nin sırlarını bu putperest Platon’dan ödünç almış gibi öne sürmeleri de bu hatadan farksızdır, Böyle hüküm verenler putperestliğe pek yakındır ve feci surette aldanmaktadırlar, Platon’un bir müddet Mısırlılarla birlikte yaşadığı ve onlardan pek çok gizli öğretiyi tahsil ettiği evvelce ispat edilmiştir, Onun Mısır’da, bizim zikrettiğimiz Hermes’e ait kitapları ve bugün artık kaybolmuş bulunan diğer pek çok eseri okuduğu, oradan devşirdiği bunca sırrı kendi yazılarına uyarladığı akla gayet uygundur,

Şimdi bizim zamanımızda, âlemin yaratılışını, Mesih’in doğumunu, çilesini, ölümünü, dirilişini ve göğe yükselişini, hatta neredeyse imanın bütün esaslarını kutsala saygısızca ve son derece dinsizce kimya sanatına teşmil etmeye cüret edenler hakkında ne diyeceğiz?

Bunlar, kendi icatları arasından ortaya hiç değilse yeni bir şey koyabilmek adına fütursuzca hezeyan savurmuyorlar mı? Böylesileri evvelce anılan putperestlerle asla bir tutulamaz, zira onlar ilahi olanla insani olanı, semavi olanla arzi olanı birbirine karıştırmaz, daima birbirinden tefrik ederlerdi, bunlar ise sözümona Hristiyan geçinerek dindarlığın bütün sınırlarını aşmakta, hayâ perdesini yırtmakta, hakikat ile bâtılı harmanlamaya kalkışmaktadırlar, ki bunlardan başka bir yerde bahsedilecektir,

Şimdi Hermes’in kimyevi kitaplarına nazar edelim, bunların arasında Zümrüt Levha (Tabula Smaragdina) namıyla maruf, gayet muhtasar bir metin mevcuttur ve bizim çağımıza kadar ulaşmıştır, Albertus Magnus kimyevi sırlara dair kitabında aktarır ki, Büyük İskender seyahatleri esnasında bütün filozofların atası olan Hermes’in kabrini bulmuştur, bu kabir madenlerle değil, başka bir adla Zümrüt denen levha üzerine altın harflerle yazılmış bütün hazinelerle doluydu,

Şayet bu doğruysa, hadise Hindistan seferinde değil, Mısır’da, Hammon kâhininin tapınağına giderken vuku bulmuştur, gerçi bildiğim kadarıyla Curtius ve Büyük İskender’in icraatlarını yazan diğer müellifler bundan bahsetmezler, Fakat bu Levha’nın yahut üzerindeki yazının, avam tarafından okunup anlaşılmasın diye hiyeroglif harfleriyle kaydedilmiş olsa da, İskender’in devrinden çok önce Mısırlı rahiplerce bilindiğine şüphe yoktur,

Nitekim Büyük İskender, Rahip Leon ile yaptığı mülakattan kimseye ifşa edilmeyecek bir sır olarak şunu öğrendi, o vakitler şüphesiz tanrı kabul edilen ve bilinen dünyanın büyük kısmında tapınılan Jüpiter, Mars, Juno, Osiris, İsis ve diğer tüm tanrılar aslında tanrı değillerdi ve hiçbir zaman da olmamışlardı, bilakis birer insandılar, İskender bunu validesi Olympias’a mektubunda bildirmiş ve mektup okunduktan sonra ateşe atılmasını tembihlemiştir, Ya onlar insan dahi değillerdiyse, ki hakikatte öyle değillerdi, o halde neydiler?

Elbette büsbütün bir hiç değillerdi, bilakis en eski kavimler tarafından icat edilip ihdas edilen kimyevi ve hiyeroglif tanrılardı, bunları, başkaları o suretleri gördüklerinde okuyamasınlar, okuyanlar ise zerrece anlayamasınlar diye, kendi aralarında zihinlerindeki manaları beyan etmek üzere birer edebi unsur yahut apaçık düstur gibi kullanırlardı, nitekim biz bu hususu hiyerogliflere dair eserimizde etraflıca gösterdik, Zümrüt Levha, daha önce söylendiği üzere, bulunup yahut bir şekilde ilan edilince, onun kısalığını ve beraberindeki kapalılığı gören pek çok kimse, haklı olarak onda büyük bir sırrın gizlendiğini tahayyül etti,

Hatta bunun, Hermes’in bizzat banisi olduğu felsefi üstatlık yahut kimya hüneri üzerinden şerh edilmesi gerektiğine dair hiçbir şüphe yoktu,

Hermes’in ilahi zihninin felsefenin bütün cüzlerini kamilen kuşattığını söyleyen Morienus, Hermes’in irtihalinden sonra talebelerinin bu kitabın kaideleri üzerinde uzun zaman çalıştıklarını, nihayet matlup neticeye eriştiklerini aktarır, bundan sonra ise kıskançlıklarından ötürü, metnin kapalılığı ve güçlüğü sebebiyle kendilerinden sonra başkaları bu sanata vasıl olamasın diye sayısız kaideler uydurmuşlardır,

Trevisolu Bernardus, bütün ameliye bu risalede toplanmıştır der ve risalenin özünü şöyle hülasa eder,

Haktır, muhakkaktır ve en hakikidir, Aşağıda olan ne ise yukarıda olan gibidir, Ve yükselen, inenin tabiatına maliktir, Tek bir yol ve tek bir tertip ile meczet, Güneş’tir bu vuslatın babası, ak Ay’dır anası, Üçüncüsü gelir peşi sıra bir hâkim gibi, ateştir o, Kaba olanı latif kıl, sonra onu yeniden kesif eyle, İşte o vakit erişirsin bu aşağı âlemin şanına,

Bu pek muhtasar risalenin başına bilhassa şairin şu terennümü gelmiştir, “Kısa olmaya gayret ederken muğlaklaşırım,” Zira pek çok kimsenin eserinden anlaşılacağı üzere, bu sözleri bambaşka maksatlara yoranlar olmuştur, nitekim kimileri bunu sanki devridaim makinesiymiş gibi kendi mekanik düzeneklerine, kimileri tıbbi gayelere, bazıları tabii yahut astronomik meselelere hamletmiştir, pek çokları ise kimya hünerine yormuştur, bütün kimya müellifleri ve meselenin bizzat kendisi de ittifakla gösterir ki, bu metin en doğru biçimde ancak bu sonuncusuna irca edilmelidir,

Yabancıları bir yana bırakacak olursak, daha yakın dönem yazarlarından Johannes Pontanus da bu Zümrüt Levha'yı zikreder, kendisinin aralıksız üç yıl boyunca filozofların kitapları üzerinde çalıştığını (kuşkusuz daha evvelki uzun yılların yanılgılarından sonra) ve yalnızca Hermes'in az sayıdaki, kısa ve öz sözlerinin Taş'ın tamamını kapsadığını bildirir, her ne kadar o yukarıdaki ve aşağıdaki hakkında, gök ve yer hakkında kapalı bir dille konuşsa da.

Böylece o Zümrüt Levha (Tabula Smaragdina), gerek yazarının pek yüce üstünlüğü ve şöhreti sebebiyle, gerekse içinde barındırdığı şeylerin kıymeti dolayısıyla bütün çağlarda en bilgili kişilerin haklı hayranlığını kazanmıştır, zira pek çoklarına hakikatin yolunu açmıştır.

Bundan başka, hakiki Hermesçi ve kimyevi olan, bütün çağların kimyacıları tarafından bugüne dek aynı şekilde sahih kabul edilip benimsenmiş yedi bölümlük bir risale bulunmaktadır, bunda, daha önce zikredilen Levha'da pek kapalı ve kısa biçimde aktarılmış olan hususlar daha açık ve geniş şekilde açıklanır.

Bu risalenin kimi kimseler tarafından adı bilinmeyen bir Araba ait olduğu zannedilir, zira Arapçadan Latinceye çevrilmiştir, bu durum tercümeden açıkça anlaşılmaktadır.

Ne var ki burada Mısırlıların kitaplarının kısmen komşu Grekler, kısmen de Mısırlılara komşu olan ve vaktiyle onlara boyun eğdirmiş bulunan Araplar tarafından kendi dillerine tercüme edildiği, bu geniş çapta kullanılan dillerden de nihayet Latinceye aktarıldığı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu yüzden Asclepius ile Pimander Grek yazarlara ait görünür, bu yedi bölümlük risale ise bir Araba veya Müslümana ait sanılır, zira bu kavimler bize komşu diğer kavimlerden çok daha evvel kimya eserleriyle şöhret bulmuşlardır, nitekim bu husus daha sonra açıkça görülecektir.

Şayet bir kimse zihninin bilgisizliği yahut anlayışının kıtlığı yüzünden, şimdiye kadar söylenenlerden ve felsefi metinlerden hakikatin ışığını henüz kavrayamıyor, Hermes'in Mısırlılarda ve umumiyetle kimya sanatında kurucu ve öncü olduğunu, bu sanatın Mısır'da nice asırlardan beri icra edilip adeta oranın yerli sanatı haline geldiğini fark edemiyorsa, dilediğine inansın, hoşuna giden şeye kendini ikna etsin, yine de hakikate hiçbir halel getiremeyecek ve kendine ait zıt kanaatle hakiki özleri sarsamayacaktır. İnsanların anlayışları hür olmalıdır, lakin ilahi bir kökene sahip olan aklın, hayvanlarla ortak olan muhayyile yahut kuruntu tarafından boyunduruk altına alınmasına veya tutsak edilmesine meydan verilmemelidir.

Hakiki kimyanın aşığı olan diğer kimselere ise, evvelce zikredilenlerin ötesinde, Mısır'ın altın yapma sanatına dair en kesin ve çürütülemez tarihi, şüphe götürmez bir şehadetle ve bizzat müelliflerin kendi sözleriyle sunacağız.

Paulus Diaconus, Kayser Diocletianus'un Hayatı'nda şöyle der, Diocletianus, Mısırlıların önderi Akhilleus'u İskenderiye'de sekiz ay kuşattıktan sonra bozguna uğratınca, yeniden servet toplayıp Romalılara karşı koymasınlar diye, özenli bir gayretle arattığı kimya sanatına dair bütün kitapları ateşe verdi. Aynı şeye Orosius da 7. kitap 16. fasılda tanıklık eder.

Suidas da "Chemeia" kelimesi altında şöyle der, Chemeia, der, altın ve gümüşün imalatıdır, Mısırlılar Diocletianus'a karşı ayaklandıkları için Diocletianus bunların kitaplarını aratıp yaktırmış, onlara pek sert ve kanlı muamele etmiştir. O vakitler eskiler tarafından kaleme alınmış altın ve gümüş kimyasına dair kitapları da aratıp yaktırmıştır, ta ki Mısırlılar bundan böyle bu sanat sayesinde zenginleşmesinler ve para bolluğuna güvenerek ileride Romalılara başkaldırmasınlar. Yazar bunları söyler. Bunun Mesih'in yaklaşık iki yüz doksan altıncı senesinde vuku bulduğu rivayet edilir.

Morienus'un hocası olan o İskenderiyeli Mısırlı da bu tarihten pek uzak değildi. Pek çok başka yazar da bir defa vuku bulmuş bir hadise olarak bu tarihi kaydetmiştir, mademki olmuş bir şey olmamış kılınamaz, kimyanın hakikatine pek çokları inanmasa bile, bu hadise bizzat o sanat ve akıldan yoksun kimselere karşı tanıklık edecektir.

Şayet bu sözleri tarihçilerin metinlerinden silip atabiliyorlarsa, bizce hiçbir sakıncası yoktur.

Tarihlerin bu gayet açık şahitliklerini görmezden gelip ahmakça bir yana bırakan, bunları hafife alıp hiçe sayanlar vardır, nitekim kendi vehimlerine dayanarak kimyanın bundan altı yüz yıl evvel ilk defa Müslüman Arapların mektebinden çıktığını, bu tarihten önce, kendi iddialarına göre, bu aldatıcı sanat hakkında hiçbir şey yazılmadığını ve bilinmediğini kanıtlamaya çalışırlar. Bunlar, kendi kuruntularına aykırı bir şey ileri sürmeye, kimyanın kadimliğini ve hakikatini herhangi bir surette pekiştirip doğrulamaya cüret ettikleri için zikredilen müelliflere karşı öfkeden kudururlar.

Eğer kimyacıları tek gözlü görseler, kendileri bir gözlerini kaybetmeye dünden razı olurlardı. Paulus Diaconus'un, Orosius'un ve Suidas'ın kimyacılarla ne ilgisi olabilir?

Yoksa onlar, birer tarihçi olarak, hakikati nakletmiyorlar mı, eğer bu kadar yüz yıl sonra birtakım kimselerin inanmazlığının ortaya çıkacağını kesin olarak bilselerdi, belki de bunu sükûtla geçiştirmeleri daha münasip olurdu.

Dalkavuk olmayan, herhangi bir millete düşmanlık beslemeyen muteber adamlarca kaleme alınmış ve başkalarının şehadetiyle doğrulanmış tarihlerden dileyen dilediğini silip atabilecekse, geriye hakikatten ne kalır, bilemiyorum.

Bir millet başka bir milletin hatırı yahut nefreti için, başkasına ait bir övgü payını kendine mal etmek gayesiyle bir şeyler yazabilir, nitekim İtalyanların ve diğer komşularının, kendi övgülerini değersiz sayıp başkalarınca yöneltilen yergileri ise korkak köpeklerin havlaması gibi hiçe sayan Germen milletine karşı kendi lehlerine sıklıkla böyle yaptıklarını görmekteyiz, fakat başka hususlarda son derece güvenilir olan kişilerin, bilmedikleri ve belki de tabiatta bulunmadığını düşündükleri şeyler, yani kimya ve onun altın yapımı uğruna, gerçeğe aykırı ve yalan şeyler aktararak kendilerini şüpheli duruma düşürmeleri için hiçbir sebep yoktur.

Yukarıda anılan tarihçilerin bu hadiseyi başka yazarlardan aktardıklarına ve ilk olarak kendilerinden uydurmadıklarına hiç şüphe yoktur, lakin Diocletianus zamanında yaşamış olan o müelliflerin kimler olduğu bilinememektedir, zira aradan geçen bunca uzun zaman zarfında ya bütünüyle yok olmuşlar yahut bugüne dek el yazmalarında gizli kalmışlardır.

Şayet bir kimse aynı hususta daha az sarih olmayan, fakat bir alegori altında gizlenmiş bir tanıklığı okumak isterse, otoritesinden şüphe edilmeyen bir yazar olan Cornelius Tacitus'un Annales eserinin 6. kitabını tetkik etsin, yazar orada Tiberius'un hükümdarlığı altında, saltanatının yaklaşık onuncu yılında, şehrin kuruluşunun 787. senesinde, Mesih'in doğumundan takriben 27 yıl sonra,

Anka kuşunun (Phoenix) Mısır'a geldiğini, Mısırlıların ve Greklerin en bilginlerine bu mucize hakkında pek çok münakaşa yapma fırsatı sunduğunu nakleder,

ve hemen ardından şöyle der, ilkin Kral Sesostris, sonra Amasis hüküm sürerken, daha sonra da Makedonyalılardan üçüncü Ptolemaios devrinde, adı Heliopolis olan (ki Mısır Tebai'sidir) kente, daha önceki kuşların yaptığından farklı olarak, diğer pek çok kuşun refakatinde uçup geldiğini söyler.

Bundan başka bu kuşun nasıl bir şey olduğunu, ne sıklıkla ve ne zaman geri döndüğünü ve Güneş kentinde ne yaptığını da ilave eder. Şekline dair, bu hayvanın Güneş'e vakfedildiğini, gaga yapısı ve tüylerinin rengi bakımından diğer kuşlardan farklı olduğunu, onun biçimini tarif edenlerin ittifakla bildirdiğini söyler. Yılların sayısına gelince, muhtelif rivayetler aktarılır, en yaygın olanı beş yüz yıllık süredir, araya 1461 yıl girdiğini ve daha evvelki kuşların uçtuğunu iddia edenler de vardır.

Lakin zamanın bu uzaklığı ve yılların fasılası (Sesostris, Amasis, 3. Ptolemaios ve Tiberius arasında geçen süre) birbirine uymadığından, bu yüzden kimileri, der, bu Anka'nın sahte olduğuna ve Arap topraklarından gelmediğine, eski hatıranın pekiştirdiği hususlardan hiçbirini yerine getirmediğine inanmışlardır. Ne yaptığına gelince, şöyle anlatır,

Yılların sayısı tamamlanıp da ölüm yaklaştığında, kendi topraklarında bir yuva kurduğu ve ona bir üreme gücü aşıladığı, bundan bir yavrunun doğduğu ve erişkin hale gelen yavrunun ilk işinin babasını gömmek olduğu nakledilir, bunu da rastgele yapmaz, önce bir mürrüsafi yükü kaldırıp uzun bir yol boyunca dener, yüke denk ve uçuşa muktedir hale geldiğinde, atasının bedenini yüklenip Güneş sunağına taşır ve orada yakar. Bunlar şüpheli ve masallarla süslenmiş şeylerdir, fakat o kuşun vaktiyle Mısır'da görüldüğünden kuşku duyulmaz.

Tacitus böyle söyler. Mısırlıların Anka kuşu ile altın tentürü kastettiklerini ve Tacitus devrinde... bundan daha kesin bir şey olamaz,

Ne daha önce ne de daha sonra, Hristiyanlığın başlangıcında Morienus çağı müstesna, hiçbir kavme, hatta en bilgililerine dahi yazıyla yahut açık bir rivayetle bildirilmiş ya da zihinlerine böylesine büyük tesire sahip bir sanatın, yani altın yapımının hakiki sebebi gelmiş değildir. Mısırlıların bunca alegorisi ve Yunanların bunların vuku bulduğu şahıslar, nesneler, yerler ve zamanlar hakkındaki uydurmaları bundandır, zira her şey, bunca tanrının adıyla anılan tek bir nesneye yorulmalıdır. Belirli bir yıl sayısının ardından Mısır’ın Güneş adı verilen kentine dönen ve orada Güneş’in kuşu olarak kendini yakan, külünden de yeni bir Anka’nın doğduğu kuş olan Anka Kuşu da aynı şeydir.

Eskiler, şöhretin sürekliliği ve bu hususta bir şeyler sezen bilgili insanların alegorik yazılardaki uyuşması sebebiyle, bunun nasıl mümkün olabileceğini ya da olamayacağını başka bir yol veya akıl yürütmeyle kavrayamadıklarından, ister istemez inanmak zorunda kalmış gibidirler. Fakat bize böyle şeyleri kabul ettirmeye kalkışmak, Zenci’yi beyazlatmaya çalışmak gibidir, nitekim tanrılar, tanrıçalar, kahramanlar, hayvanlar, bayramlar, oyunlar ve kurumlar hakkında yazılan ve terennüm edilen eskilerin masalsı anlatılarının çoğunun, Güneş’in ışığını ancak gölgeler arasından görsünler diye basiretsizlerin gözleri önüne çekilmiş en gizli Simya perdeleri olduğunu sayısız delilden bilmekteyiz. Daha basiretli olanlara ise, orada gizlenen bu sırların ne menent şeyler olduğunu diğer bilenlerin nezdinde araştırma ve soruşturma fırsatı verilmiştir. Yunanlardan ve diğer kavimlerden bunca keskin zekâlı zatın Mısır’ı ve en uzak yerleri dolaşmasının sebebi buydu, ta ki Güneş’i gölgeler olmaksızın, yani hakikatin ta kendisini alegorilerden arınmış olarak görsünler. Hatta hiçbir yabancının, hakarete uğrayıp uzaklaştırılmayı ve ülke sınırları dışına sürülmeyi göze almadıkça Mısır’a girmesine izin verilmemesinin sebebi de buydu, zira belki de babasını Güneş Sunağı’na gömmüştü ve onun küllerinin yabancılara dağılmasını istemiyordu, nitekim daha sonraki zamanlarda, daha yumuşak huylu krallar hüküm sürdüğünde böyle de oldu.

Bu yüzden Yunanlar, meşhur yazılarında onun gaddarlığından nefretle bahsetmişler, sanki o yabancıları Jüpiter’e kurban ediyormuş gibi göstermişlerdir, oysa hakikatte o, bu sırlarda ziyadesiyle mahir, seçkin bir kral ve filozoftu, yine de Mısırlıların yabancıların ne mallarına ne de mülklerine ihtiyacı olmadığından, belirli sebeplerle yabancıları ülkesine kabul etmemişti.

Bütün bunlar ve buraya taalluk eden diğer hususlar hakkında, Simya sanatının alegorilerde gizlenen hakikati en açık şekilde gösterilsin diye bu niyet ve gayeyle yazılıp neşredilen Mısır-Yunan Hiyerogliflerimize bakılsın.

Şimdi Hermes’in ardıllarına ve etrafını sarıp izinden giden cemaatine yönelelim, bunlar üç sınıftır,

HERMES’İN SOYDAŞLARI

Mısır Kralı Menas, büyük hayırlara vesile olacağı gerekçesiyle Merkür’ün buyruğuyla bazı kanunlar vazetmiştir.

Heliopolis’i, yani Güneş kentini veya Mısır Tebai’sini kuran Busiris, buranın ne denli büyük ve ne kadar muazzam olduğunu anlamak için Diodoros Sikolos’a bakılsın, Busiris kentini ve orada büyük İsis tapınağını da inşa etmiştir.

Mezar yazıtı şöyle olan Simandius, Krallar kralı Simandius’um ben, kim olduğumu ve nerede yattığımı bilmek isteyen varsa, eserlerimden birini aşsın, Hiyerogliflerimize bakınız, 1. kitap, sayfa 23.

Sesostris, bu hükümdar Memphis’teki Vulcanus tapınağına son derece masraflı heykeller dikmiştir, kendisinin ve karısının tek bir taştan oyulmuş, 30 arşın boyunda heykellerini, oğullarının ise 20 arşınlık heykellerini koydurmuştur. Anlatıldığına göre, Sesostris’in doğumundan sonra Vulcanus babasının rüyasına girerek, doğan çocuğun tüm dünyaya hükmedeceğini önceden bildirmiştir.

Burada dikkat edilmelidir ki, herkesçe hor görülen ve aşağılanan Vulcanus, burada Mısır’da en büyük tanrıdır, yani Simyacıların tanrısıdır, kehanetlerde bulunur, hayranlık uyandıran bir sanat tapınağına sahiptir.

Fakat bunun sebebi yiyecek pişirmek için değil, insan bedeni için onlar kadar gerekli olan ilaçları hazırlamak içindir.

En büyük bayramlarda Vulcanus tapınağına giderken at yerine arabasına koşulmuş dört kralı kullandığı rivayet edilir.

Labirent’i inşa eden Uchoreus.

Piramitlerin en büyüğünü inşa eden Chemnis.

İkincisini inşa eden Amasis, onun döneminde Anka Kuşu Mısır’a dönmüştür.

Aynı zamanda hem kral hem de Vulcanus rahibi olan Sethon, bu yüce vazifelerin nasıl uyuştuğuna başkaları hükmetsin.

Şüphesiz Sethon, Vulcanus’a tanrıların en sonuncusu olarak değil, bilakis en başta geleni olarak kurban sunmuştur, nitekim İsis’in buyruğuyla halka kanunlar koysun diye Merkür’ü eğiten oydu.

Morienus’a sanatı öğreten İskenderiyeli Adfar.

Morienus’tan ders alan Mısır’ın Sarazen Kralı Halid.

Bunların gerçekten Simya ilminde ehil oldukları, başka yerlerde aktarıldığı üzere, arkalarında bıraktıkları akıllara durgunluk veren eserlerden ve hiyeroglif yazıtlarından öğle güneşinin ışığından daha berrak biçimde anlaşılmaktadır, kısmen de kendileri hakkında veya bizzat kendileri tarafından yazılmış kitaplardan bellidir, gerçi bu kitaplardan pek azı hatıramıza ulaşabilmiştir, zira yaşadıkları dönemde kendi yurttaşlarına dahi bilinmez kalmayı tercih ettiklerinden böyle olmuştur, zaman ve mekân bakımından onlardan bu denli uzak olan bizler için bu durum hayli hayli böyledir.

MISIRLILARIN SÖMÜRGELERİ, SİMYEVİ

Milletler tarafından yeryüzünün muhtelif yerlerine, herkesçe malum olan siyasi ve muayyen sebeplerle sıklıkla sömürgeler gönderilmiştir.

Fakat biz bunlardan başka, bazı Mısırlıların sanki kendi başlarına buyruk kimselermiş gibi vatanlarını terk edip uzak diyarlara göç ettiklerini, orada kendi masraflarıyla bir şehir veya bir krallık kurduklarını ve bunların çoğunun, tanrıların veya kendilerinin şerefine diktikleri hiyeroglif eserlerden anlaşıldığı üzere, rahipler zümresinden neşet ettiğini, Memphis’teki Vulcanus tapınağında itibar gören ve aktarılan Simya sanatından nasipsiz olmadıklarını tahmin etmekteyiz.

Fenikelilerin yahut onların bazı önderlerinin bunlardan en başta gelenleri olduğunu daha önce başka bir yerde göstermiştik. Cadmus’un kardeşi Phoenix, kız kardeşi Europa, babası Agenor ve büyükbabası Belus olduğunu rivayet ederler. Cadmus’un ise babası tarafından, bir boğa suretinde olan Jüpiter’in yeryüzünün bundan böyle Europa diye anılacak parçasına kaçırdığı kız kardeşini aramak üzere gönderildiğini ve Boiotia’daki bir kaynağın başında, yoldaşlarının korkunç bir Ejderha tarafından birbiri ardına katledildiği yerde Tebai’yi kurduğunu anlatırlar.

Fakat Typhon ile Echidna’nın oğlu olan bu Ejderha Cadmus tarafından öldürülmüş, onun tohum niyetine toprağa saçılan dişleri ise az sonra silahlı Toprak-doğumluları meydana getirmiş, bunlar Cadmus’un üzerine çullanmış, Cadmus içlerinden birine taşla vurunca, diğerleri kendi aralarında iç savaş başlatıp birbirlerine el kaldırmış, hepsi tek bir ferdine varıncaya dek kılıçtan geçirilip yok edilmiştir.

Bunun bir tarih değil, alegori olduğunu görmeyen yoktur, Cadmus’un altın ve maden dökme sanatında mahir bir zat olduğunu açıkça rivayet ederler, bu da Cadmus’un fevkalade temayüz ettiği ve memleketinin delaletiyle nihayetsiz zenginlikler elde ettiği Simya’nın tarifinden başka bir şey değildir, yoldaşlarını çoktan yitirmiş, yani onlar Ejderha tarafından yutulmuşken, Boiotia’daki Tebai’yi adeta bir ineğin yol göstermesiyle kurmuştur, bütün bunlar vakıf olduğu sanatın usulünü göstermektedir. Typhon ile Echidna’nın oğlu olan bu Ejderha’nın kim olduğunu, ondan sökülen ve ekilen dişlerle ve oradan aniden boy veren silahlı erler ekininden ne anlaşılması gerektiğini Altın Post alegorisinin izahı altında Hiyerogliflerimizde yeterince açıkladık. Kız kardeşi Europa’nın Boğa’ya dönüşen Jüpiter tarafından kaçırılması da aynı türden bir uydurmadır, nitekim aynı yerde açıktır.

Onun kızı Semele’nin Jüpiter’den Dionysos’u doğurduğu uydurulur, Orpheus’a göre, anne Jüpiter’in yıldırımıyla yanıp kül olunca, Jüpiter vaktinden önce doğan bu dölü olgunlaşana dek kendi baldırına yerleştirmiş, bu çocuk sonradan Dionysos diye anılmıştır, nitekim bunu Bacchus yahut Dionysos masalı altında aktarmıştık. Cadmus’un Mars ile Venüs’ün kızı Harmonia ile kutlanan, bütün tanrıların hediyelerini sunduğu düğünü hakkında haklı olarak pek çok şey yazarlar. Fakat sonunda karısıyla birlikte yılana dönüştürülmesini Cadmus’un talihsizliğine bağlarlar, oysa biz aklın gerektirdiği üzere, hakiki bir evlilikle birleşen ikiliden tek bir türün, yani [okunamadı] ve ateşte yılan gibi kayıp giden bir nesnenin hâsıl olduğunu bilmekteyiz.

Rodos Adası’nda mukaddesatın başında bulunacak rahipler tayin etmiş olması ve Lindos Minervası’nı hediyelerle tezyin etmesi son derece kayda değerdir, bu hediyeler arasında eski işçilik ürünü pirinç bir kazan da vardır ki üzerine Fenike harfleriyle şu kazınmıştır, Toprak [okunamadı].

RODOS YILANLAR TARAFINDAN TALAN EDİLECEKTİR

Tarihe hiç de yabancı olmamakla birlikte, bu sözler tamamen kimyevidir (chymica). Cadmus'un kardeşi Phoenix'in, kendi adıyla anılan Fenikelilere krallık ettiği rivayet edilir, tarihin tanıklığından anlaşılacağı üzere, yerlilerce henüz bilinmeyen ya da kıymeti takdir edilmeyen altın madenlerini arayıp toplamak amacıyla İspanya'nın ve diğer bölgelerin uzak kıyılarına gemilerle ilk ulaşanlar da bu Fenikeliler olmuştur.

Daha sonra Tyros prensleri kimya sanatında son derece meşhur olmuşlardır, Hezekiel peygamberin Tanrı'nın ağzından onlara seslenirken yönelttiği şu en ağır kınama buna delildir, Onların gümüşünü çoğalttım, onlar ise putlarına altın yaptılar.

Yahudiler arasındaki hahamlar bu peygamberin izahında, Tyros prensinin kimya uyguladığını ve sanatına duyduğu güvenden ötürü Tanrı'ya eşdeğer görünmeye cüret etmesi sebebiyle peygamberin onu azarladığını tanıklık ederler. Zira hahamların dediğine göre peygamber, hazinelerindeki altın ve gümüşü topraktan çıkarmadığını, tebaasından haraç olarak toplamadığını, düşmanlarından zorla almadığını, bilakis bu sanata dayanarak kendi kendine var ettiğini, bu yüzden Daniel'den daha bilge olduğunu ve doğanın bütün sırlarına vakıf bulunduğunu anlatmaktadır.

Belus'un kızı Dido'nun da Fenike'den Libya'ya, diğer bir deyişle Afrika'nın deniz kıyısına yelken açtığı, orada Kartaca şehrini kurduğu ve şairlerin türlü masallarla bezediği yeni bir krallık tesis ettiği aktarılır.

Ammianus 22. kitabında, Kolhislilerin eski bir Mısır nesli olduğunu anlatır, Diodoros ise Pontos'ta meskun bulunan ve maden damarlarını takip eden bu kavmi Mısırlıların kolonileri olarak adlandırır.

İşte Altın Post hakkındaki o meşhur altın alegori de Kolhis'e bu sebeple atfedilmiştir, çünkü o bölge, kimya sanatı için gerekli olan metaller ve maden cevherleri bakımından oldukça zengindi. Mars koruluğunda Kralın oğlu, koyun postunu cıva ile yaldızlayıp türlü zanaatkârların önüne serdi, nihayetinde bir hekim olan İason, Medea'nın, yani Nazari Akıl'ın öğüdü sayesinde ince bir hile ile onu elde etti. Evvelemirde Ejderha'nın Üç Dişi sökülmeliydi, ki bunlar sanatın arındırılmış maddesidir, bu da uyku getirici bir lokma ile yapılmalıydı, bu ot ise Güneş Oğlak burcuna girdiğinde toplanmasıyla gayet iyi bilinir, zira o vakit kökünün tesiri en üst seviyededir. İkinci olarak bu dişler, Kova burcuna tabi olan, yani sulak yahut bol nemli kendi toprağına saçılmalıdır. Üçüncü olarak toprak boğalarla altüst edilmeli ve tohumun üzerine serpilmelidir. Buradan derhal boy veren ve kendi kendilerini yok eden savaşçıların kavgası doğar, nitekim altın postu elde etmenin gayesi de budur.

Eğer birileri meselenin tabiatı ve şartların elverdiği bu izahı başka yönlere çekerse, onların sazlıkta boğum aramalarına ve apaçık hakikatten kendilerince birtakım masallar uydurmalarına izin veririz. Frigya'nın da madenler taşıdığı ve şairlerin dizelerinde övüldüğü, Troya'nın yıkımından bellidir, Hiyerogliflerin 6. kitabının tamamında bundan bahsettiğimiz için buraya fazlaca bir şey eklemeyeceğiz, lakin Ganymedes'in kaçırılması ve Midas'ın dileği, ki her ikisi de Frigyalıydı, kimya sanatının bilgisinin bu diyarlarda büsbütün meçhul olmadığını ispatlar.

Nitekim Jüpiter'in Ganymedes'i bir kartal suretinde gökyüzüne taşıdığı, Midas'ın ise misafir ettiği kimya tanrısı Bacchus'un lütfu sayesinde, dokunduğu her şeyin altına dönüşmesi dileğini elde ettiği kurgulanır.

Diodoros Sikolos, kızlarıyla birlikte Hellas'a göç edip en kadim şehir olan Argos'u kuran Danaos'un da Mısırlı olduğunu aktarır, aynı şekilde Belus'un Babil'e koloniler götürdüğünü, Babillilerin Keldani dediği, Mısırlıların adetince yıldızları gözlemleyen, tabiat bilimi ve astrolojiye vakıf rahipler tayin ettiğini rivayet eder. Bu ikisinin kimyacı olduğu ise Danaidler ve diğer alegorilerden, dahası onların onuruna dikilen anıtlardan bellidir, bunlar kendi yerinde ele alınacaktır.

Mnetheus'un babası Atinalı Dipetes de aslen Mısırlıydı, Atinalıların yurttaşı ve bilahare kralları oldu, zenginlikleri ona güç ve itibar, bunlar da krallığı sağladı. Benzer şekilde Erihtheus da Mısır soyundandı, umumun inandığına göre, Mısır'dan Atinalılara buğday getirdiği için onlar nezdinde krallığı elde etti.

Kral olduktan sonra, Mısırlılardan aktarılan Eleusis Demeteri'nin gizemlerini tesis etti, bunlardan daha sonra bahsedeceğiz. Diodoros'un dediğine göre Eumolpidai de Mısırlı rahiplerden neşet etmiştir ve gizli ayinlerin başında durmuşlardır.

Bundan ötürü, Yunanlar arasında yalnızca Atinalıların İsis adına ant içtiği, suret ve ahlakça Mısırlılara benzedikleri ve yine aynı yazarın tanıklığıyla onların pek çok adetini benimsedikleri söylenir, ancak bunlar Yunan kabilesi bahsinde daha etraflıca açılacaktır.

MISIRLILARIN KOMŞULARI

Kimya sanatının devamlılığına dair hakiki iddiamızı işiten pek çok kişi şöyle diyecektir, Şayet bu sanat bir vakitler insanların kullanımına ve tatbikatına mazhar olduysa, neden herhangi bir kavme, krala yahut şehre miras kalmadı da ebediyen sürmedi, neden her defasında bunca masraf, zaman ve emek sarfıyla onu yeniden araştırmak icap etmektedir? Lakin bilsinler ki, bu hayatta hiç kimse Tanrı tarafından eceli gelip de er ya da geç ölünceye dek kendi haline bırakılmaz ve ihmal edilmez, aynı şekilde bu fevkalade lütuf da Tanrı'nın haberi olmaksızın, bilakis O'nun iradesi, görmesi ve rızası olmadan kimsenin eline geçmez. Eğer bu doğruysa, Tanrı'nın layık gördüğü kimseden başkası bunu asla ilahi elden almamıştır. Hak etmeyen biri haklı yahut haksız yollarla bu ilacın bir parçasını ele geçirse dahi, onun ilmine katiyen sahip olamaz. Bu Tanrı vergisinin tadına varanların, ister krallar ve devlet ricali olsun isterse avamdan kimseler, bizzat sanatı gizlemelerinin, kendilerini örtülü sözlerin gölgesine bürümelerinin ve bu tür alegorilerin, kurguların, masalların yahut hayvan simgeleri ile işaretlerinin hangi konudan bahsettiğinin halk tarafından bilinmemesinin sebebi budur.

Bu yüzden sanat erbabı, sırlarından hiçbir şeyi bir başkasına sözle, yazıyla, işaretle yahut başka herhangi bir yolla açmamak üzere kendi aralarında en katı yeminlerle bağlanmış ve kenetlenmişlerdir.

Yine bu sebeple, rahipler İsis ayinlerini icra ettikleri vakit, ki bu ayinler taçlı, başları ve bedenlerinin her yeri tıraş edilmiş, beyaz ve ayak bileklerine kadar uzanan keten elbiseler kuşanmış rahiplerce yapılırdı, onların gizemlerinin ifşa edilmesine ve halk tarafından bilinmesine sözlerle müsaade etmemiş, kutsal bir sessizlikle gizlemişlerdir. Bu yüzden sunağın başına Sigalion denen Sessizlik heykeli dikilir, hazır bulunanların dillerini tutmaları ve gözlerini o surete çevirmeleri emredilirdi.

Yine bu yüzden sunağın köşelerine, örtülü mukaddes şeylerin saklı ve derin bilgisini gösteren Sfenks heykelleri eklerlerdi. Zira Sfenks'in Thebai ahalisine neredeyse hiç kimsenin çözemediği bilmeceler sorduğu rivayet edildiği gibi, bu makamda da kutsal addedilen kimya sanatının gizli bilgisini simgeler.

Bütün bunlara rağmen, çeşitli milletler arasında, tabiatın kapısı bir kez açılıp aydınlandığında onun her yanıyla etrafa saçılmasına izin vermeyen, bilakis pek az sayıdaki en bilge kişilerle fikir teatisinde bulunarak bir Felsefe Cemiyeti (Collegium Philosophicum) kuran bilge kimyacılar zuhur etmiştir.

Titiz bir araştırma neticesinde hafızamıza kadar ulaşan ve Mısır'a komşu olan bu zatları burada zikredeceğiz.

ETİYOPYALILARDAKİ GİMNOSOFİSTLER CEMİYETİ

Miladi 60 yılı civarında, Neron'un hükümdarlığı döneminde, hayret verici bir yaşama ve öğretiye sahip filozof Tyanalı Apollonios, Hindistan seyahatinden döndükten sonra Etiyopya'daki Gimnosofistlerin yanına geçti, Mısır'dan yola çıkıp Memnon bölgesine vardı, Memnon tapınağını ziyaret ettikten sonra develer sırtında Etiyopya'nın içlerine kadar ilerledi. Gimnosofistler arasında Nilos adında ağırbaşlı ve basiretli bir zat vardı, Euphrates'in hasedi yüzünden Apollonios'a daha önceden şüpheyle yaklaşan diğer bilgeler, onun tavsiyesi ve teşvikiyle Apollonios'u kabul ettiler. Böylece Apollonios, yaşça kıdemli Gimnosofist Thespion'un bir karaağacın altında oturarak riyaset ettiği yüksekçe bir tepeye geldi, bu ağaç ince ve anlaşılır bir sesle konuşarak Apollonios'u kendi adıyla selamladı. Ardından birkaç gün boyunca aralarında karşılıklı sohbetler yapıldı, eşyanın tabiatı, ilahi ayinler ve büyü üzerine her iki tarafça pek çok münazara gerçekleştirildi, Nilos aynı kanaate vardı ve Gimnosofistler cemiyetini terk ederek daha sonra onun peşinden gitti.

Philostratos ve Fulgosus 8. kitabın 11. bölümünde, Apollonios'un Etiyopya'da ağaçların eğilmesini ve konuşmasını sağlayan Gimnosofistler gördüğünü ikrar ettiğini naklederler. Aynı şekilde Volaterranus da 13. kitabında Thespion'un ağaca Apollonios'u selamlamasını emrettiğini, ağacın da tepesini eğerek, tane tane ama tiz ve kadınsı bir sesle bu buyruğu yerine getirdiğini aktarır.

Kimya ile birlikte tabiat ilmini yahut tabii büyüyü icra eden Gimnosofistler hakkında bu kadar söz kafidir.

Doğaüstü şeylere de yönelip, şeytanın işi olan ağaçları [okunamadı] kılmaları ise şaşılacak bir durum değildir, zira onlar putperesttiler, hakiki Tanrı'ya dair eksiksiz bir bilgiye de sahip değildiler.

Perslerdeki Mecusi Koleji

Büyü (magia) adı öylesine hor görülür hale gelmiştir ki, bizim zamanımızda ancak yasak bir sanat, yani birtakım şeyleri gerçekleştirmek adına kötü cinlere yalvarıp yakaran nekromansi (necromantia) akla gelmektedir, oysa eski zamanlarda Persler nezdinde hikmet ve doğal şeylerin en kusursuz bilgisi olarak kabul görmüştü. Bir vakitler öylesine büyük bir itibara sahipti ki, Cicero'nun Kehanet Üzerine (de Divinatione) adlı eserinde tanıklık ettiği üzere, Perslerde büyü sanatını öğrenmemiş hiç kimse krallığın yönetimine kabul edilmezdi. Poseidonios da Strabon'dan aktararak, onlarda iki meclis bulunduğunu, birinin soylular, diğerinin ise Mecusiler olduğunu ve kralların ekseriyetle her iki zümreden de seçildiğini bildirir. Caelius Rhodiginus, 19. kitap, 13. bölüm. Plinius, 30. kitap.

Rivayet edilir ki, Kserkses'e Yunanlara karşı savaşında refakat eden Hosthanes, büyü bilgisini Yunanistan'a ilk getiren kişidir, nitekim şöyle der, "Bunu [Yunanca] açıkça ilan etti, bunu gizemler arasında sakladılar." Ve biraz sonra, "I. Aleksandros'un zamanında, onun maiyetinde bulunmakla onurlanan ikinci Hosthanes de bu mesleğe azımsanmayacak bir itibar kazandırdı." Persler nezdindeki Hosthanes'in kimya (chymica) üzerine de yazdığını anarlar.

Doğal şeyleri kullanan, bunların erdeminden, bileşiminden ve mizacından hayranlık uyandırıcı tesirlerin hasıl olduğu doğal büyü (magia naturalis) hakkında Aristoteles Harikulade Şeyler Üzerine (de admirandis auditis) kitabında, Plinius 30. kitap 1, 2 ve 3. bölümlerde, Proklos Kurban ve Büyü Üzerine (de sacrificio et magia) kitabında, Augustinus Tanrı Devleti (de civitate Dei) 4. bölümde, Albertus Magnus Mineraller (mineralium) kitabı, 1. risale, 17. bölümde, Fracastoro Sempati Üzerine (de sympathia) kitabında, Ficino Platon Teolojisi (Theologia Platonis) 4. kitap, 1. bölümde, Cardano İncelik Üzerine (de subtilitate) kitabında, Battista Porta ve diğerleri malumat verir.

Bu doğal büyüye matematiksel bilimler, fizik ve tıp dahil edilir.

Fizik, tıp ile birlikte övülmeye değer olan kimyayı (chemia) ihtiva eder, zira doğal şeylerin gizemlerini öğretir ve onlardan ölümlülerin hayatının muhafazasına taalluk eden sayısız devalar çıkarır ki bunlar Tanrı'nın hor görülmemesi gereken lütuflarıdır.

Şayet suistimalden uzak olsaydı, bu doğal büyü erdemli ve dindar bütün büyük adamlarca kınanmazdı.

Fakat doğanın bu sırlarının, insanlara bunları öğreten ve kötü oldukları cihetle kurtuluşumuza kasteden cinlerle ve semavi ifritlerle irtibat kurulmaksızın ele alınması pek nadir vuku bulduğundan, bu meçhul şeylerin lüzumsuz ve meraklı araştırmasıyla aldatılmış insanları adım adım kötü şeylerin tecessüsüne, geleceğe dair kehanetler ve cevaplar vermeye, cinlerce fısıldanan efsunlar, bağlar, tılsımlı işaretler ve garip lafızlar marifetiyle hastalıkların tedavisine sevk ettiğinden, bu büyü insan soyu için ne lüzumlu ne de faydalıdır, bilakis Hristiyanlarca kaçınılması ve lanetlenmesi gereken bir şeydir. Bunu Philo da tasdik ederek şöyle der,

Hakiki büyü bozulmuş ve yozlaşmıştır, onun bu tefessühünden, kendi adıyla kötü sanatlar dediğimiz şeyler, hokkabazların, falcıların uğraşları, kadınların ve pek sefil kölelerin arınma ve temizlenme törenleri, aşkı nefrete yahut tam aksine birtakım aşk iksirleri ve münasip efsunlar vasıtasıyla nefreti aşka dönüştürme gayretleri türemiştir.

İşte bu hilelerle insanları aldatırlar, sadece münferit insanlara yahut ailelere değil, şehirlere, krallıklara ve eyaletlere dahi musallat olan muazzam kötülüklerin ve yıkımların müsebbibidirler. Bu sebeptendir ki, bu kabil sanatlar Musa'nın kanunuyla, en ağır cezalar vaz edilerek haklı surette yasaklanmıştır. Yazar böyle der. Plinius 30. kitap, 1. bölümde,

Büyünün ilk önce tıptan doğduğunu, tıptan daha yüce ve daha kutsalmışçasına kurtarıcı bir kisveyle sinsi adımlarla sokulduğunu ileri sürer, böylece insan soyunun hâlâ en çok karanlıkta kaldığı dinin kudretini bu en tatlı ve en çok arzulanan vaatlere eklemiştir.

Buna ilaveten, geleceğini bilmeye can atmayan ve bunun göklerden en doğru biçimde talep edildiğine inanmayan hiç kimse bulunmadığından, matematik sanatlarını da buna karıştırdı. Böylece insanların idrakini üçlü bir bağla zapt ederek öylesine bir zirveye ulaştı ki, bugün dahi milletlerin büyük bir kısmında hüküm sürmekte ve Doğu'da kralların krallarına buyurmaktadır.

Lakin bir şey hakiki kullanımında ne denli kıymetli ve faydalıysa, suistimalinde de o denli helak edici ve nafiledir,

Biz bu doğal şeylerin tetkiki dahilinde kimyanın en başta geldiğinden, o olmaksızın bu ilmin kâmil olamayacağından, hatta bir hiç sayılacağından şüphe duymuyoruz.

Çünkü kimya, hikmete otorite ve kuvvet bahşeder, onsuz ise bu ilim neticesiz, laftan ibaret bir böbürlenme gibi görünür ve başkalarına yardım edebilmek bir yana, bilakis başkalarının masraflı yardımlarına muhtaç kalır.

Bu kabil cemiyetlerde kimyanın icra edildiğinin halk arasında bilinmeyişinin sebebi daha önce gösterilmişti. Dolayısıyla Mecusilerin, tıpkı evvelce zikredilen Çıplak Bilgeler (Gymnosophistae) gibi, adlarının bütün yeryüzüne yayılmasının sebebinin, Mısırlılar gibi kimya sanatını büyük bir gizlilikle icra etmiş olmaları ve bu sayede ne pek faydası ne de kimse için arzulanır bir tarafı olan birtakım büyü oyunları sebebiyle değil, kralların teveccühünü ve herkesin hayranlığını kazanmış olmaları olduğuna inanıyoruz. Bu husus onların talebelerinden de anlaşılmaktadır, nitekim Apollonios, Pythagoras, Demokritos ve daha pek çoklarının kâmil birer kimyacı oldukları ispat edilecektir.

Hintlilerdeki Brahman Koleji

Evvelce zikredilen Tyanalı Apollonios'un Mesih'in doğumundan hemen hemen aynı dönemde Hindistan'a yaptığı seyahatten anlaşıldığı üzere, Hindistan'daki Hyphasis nehrinin ötesinde, dört günlük mesafede Bilge Brahmanların Şehri bulunmaktaydı, onlar Apollonios'a sağ elinde çapa tutan genç bir ulak göndererek, refakatçileri olmaksızın yalnız başına, sayıları on sekiz olan bilgelerin meskûn bulunduğu yüksekçe bir tepeye gelmesini istediler. Bunlara, tunçtan mamul yüksek bir tahtta oturan ihtiyar İarkhas riyaset etmekteydi, çevresinde ise benzer madenden yapılmış sıralarda oturan diğer on sekiz kişi vardı.

Bu mahalde Apollonios, Hintlilerin adına bozulmaz bir yeminle ant içtikleri, dört kulaç genişliğinde bir kuyu müşahede etti. Kuyunun yanında, ateşle dolu, geniş hacimli bir kap (krater) yükseltilmişti, kurşun rengindeki dumansız alevi kabın kenarlarını aşmıyordu. Her iki yanda iki fıçı durmaktaydı, biri rüzgârların, diğeri ise yağmurların fıçısıydı.

İlkinden, kuraklık bölgeye kısırlık getirdiği zamanlarda, açıldığında sisler yayılır, havayı nemlendirerek toprağı sulamak üzere yağmurları harekete geçirirdi.

Fıçı kapatıldığında ise göğe berraklık geri dönerdi. Şayet bir veba yahut fena bir hava hali etrafı sarmışsa, diğer fıçı açıldığında büyük bir şiddetle esen rüzgârlar boşalır, dört bir yanı doldurarak her türlü zararlı şeyi savurur ve temizlerdi, aynı esintiler esmesinler diye fıçı kapatılarak zapt edilirdi.

İarkhas, adıyla selamladığı Apollonios'un elinden tutarak yanına oturmasını buyurdu ve ona çıktığı yolculuğun sebebini, hangi ana babadan doğduğunu, yolda neler yaptığını, başına neler geldiğini, sanki her daim seyahatinde ona yoldaş olmuşçasına sırasıyla sözleriyle beyan etti. Brahmanlar ruhgöçüne (metempsychosis) inanırlardı ki Pythagoras da bunu onlardan öğrenmiştir. Bu hususta aralarında münakaşa ederlerken, kapı önünden büyük bir gürültü işitildi. Zira mücevherler ve altınlarla donatılmış, kalabalık bir bendeler ve saraylılar topluluğunun eşlik ettiği Medlerin Kralı çıkagelmişti, bu zat krallığın idaresine dair İarkhas ile pek çok hususu istişare etti. Onun ayrılmasından sonra Apollonios bilge Brahmanlarla birçok meseleyi, bilhassa bilgelerin beş unsurdan, yani Esir, Ateş, hava, su ve topraktan meydana geldiğini iddia ettikleri âlemin yaratılışını müzakere etti.

Son dört unsurdan fani mahlukatın, Esirden ise ilahi kudretlerin ve semavi ruhların yaratıldığını öne sürmüşlerdi.

Âlemin hem erkek hem dişi bir canlı olduğunu, kendi kendine karışarak her şeyi doğurup meydana getirdiğini söylerler,

Bilgeler Apollonius’un huzurunda pek çok mucize de sergilediler, bir genci ele geçirmiş olan kovulmuş bir ifrit, topal bir adamın iyileştirilmesi, kör bir adam ve düşük yapan bir kadın hakkında olduğu gibi.

Apollonius ayrıca İarkhas’tan meseller, kurban törenleri ve ifritlerin çağrılması üzerine çok şey öğrendi, yine ondan yedi gezegenin işaretleriyle bezenmiş yedi yüzük aldı ki bunların tılsımlı şekilleri hayranlık uyandırıcı şeylerin tesirlerini öğretiyordu.

Brahmanlar Apollonius ile başka pek çok husus hakkında da görüştüler, hem büyü sırları ve kurbanlar, hem insan başlı, gövdesinin geri kalanı ise aslan gibi olan Mantikhor [Martikhora] adlı bir canavar, hem Altın Suyu, hem mıknatısı taklit eden ve "Pantauros" adı verilen taş, hem Zümrüdüanka kuşu, hem tabiat ilmi ve Doğanın diğer sırları hakkında,

Bütün bunlar Brahmanların başlıca sırlarının simyaya dair olduğunu en açık şekilde kanıtlar, zira az önce zikredilenler simyadan ve felsefi tentürden başka hiçbir konuya hamledilemez,

O Mantikhor denen canavar, farklı tabiatlarla donatılmış, nitekim insan başıyla temsil edilen daha pişmiş ve olgun, canavarın aslan gövdesiyle temsil edilen daha ham bir felsefi madde değil midir? Altın Suyunun ne anlama geldiğini ise bizzat adı göstermektedir. Boş simyacılardan başka kim altın suyuyla bu denli ilgilenmiştir? Zira bu su bilindiğinde ve elde edildiğinde, sanatın başlıca gereği yerine getirilmiş sayılır. Manyetik güce sahip olan ve "Pantauros" denilen taş bütünüyle altın yahut Altın Tentür değil midir?

Aynı şekilde Zümrüdüanka kuşu ile neyin kastedilmesi gerektiğini, yani felsefi tentürden başka bir şey olmadığını yukarıda göstermiştik.

Bunlardan anlaşılmaktadır ki simya sanatı, birtakım tabii ve doğaüstü yahut büyüsel işlemlerle örtülüp adeta giydirilmiş, kimseye açıklanamayacak sırlar olarak saklanmıştır, şayet bilgelerden biri çok ve uzun araştırmalar neticesinde böyle bir maharetin o diyarlarda var olduğunu fark edip seyahatini oraya kadar sürdürürse, Brahmanlar gizli ilimlerinden pek çoğunu ona kıskançlık duymaksızın aktarırlardı. Brahmanların meclisinde dört arşın boyunda, elli yaşlarında görünen, Argolis tarzında giyinmiş, Tesalyalılarınki gibi omuzdan sarkıtılmış bir harmaniyesi olan dikili bir Tantalos heykeli de vardı, bu heykel, dudağına kadar dolu olan ve susamış birine fazlasıyla yetecek içeceği sunan bir kadeh tutar vaziyetteydi.

Ondan tükenmez bir şerbetin bozulmaz nemi damlardı, lâkin kadehin ölçüsünü asla aşmazdı. Apollonius’un bu Tantalos kadehinden içtiği söylenir.

Hintli bilge Brahmanlar dostluğu pekiştirmek için birbirlerine ve meclislerine kabul ettikleri yabancılara bu kadehten içki sunmayı âdet edinmişlerdi, cahiller bunu Tantalos kadehinden içmenin hitabet nehrini elde etmekle aynı şey olduğu şeklinde yorumlarlar ve bu yüzden Tantalos’un fevkalade beliğ bir zat olduğunu söylerler. Oysa böyle hüküm verenler, şeyleri ve kişileri yalnızca yüzeysel olarak değerlendirirler. Tantalos’un sadece beliğ bir kimse değil, aynı zamanda simyada son derece mahir biri olduğuna hükmediyorum, bu durum yalnızca onu bir heykelle onurlandırmayı layık gören bu Brahmanların nizamından değil, pek çok başka delilden de anlaşılmaktadır,

Frigya kralı olduğunu anlattıkları bu zat, tanrıları ziyafete davet ettiğinde, oğlu Pelops’u uzuvlarına ayırıp pişirerek yemeleri için önlerine koymuştu,

Diğer tanrılar bundan dehşetle kaçınırken, kızı Proserpina’yı kaybetmenin kederiyle ezilen Ceres tek başına onun omzunu yedi. Tanrılar ise uzuvları bir araya getirerek çocuğu eski haline döndürdüler ve Merkür vasıtasıyla ruhunu geri çağırıp ona can verdiler, yenilen yerin eksik kalan omzunun yerine fildişinden bir omuz yaptılar. Şairlerin uydurduğu üzere, Tantalos’un yerin dibine atılarak ebedi açlık ve susuzlukla cezalandırılmasını istediler, bu işkence türünün ona, tanrıların sırlarını fanilere ifşa ettiği için verildiğini rivayet ederler. Bütün bunları putperest metinlerinde okudukları gibi bir tarih olarak kabul edenler, eski zamanlarda bunca tanrının yaşadığını ve kelimelerin zahirine göre gerçekten böylesi büyük mucizeler gösterdiğini varsayanlar, akıllarını hayvanlardan daha fazla kullanamamaktadırlar, sözün kısası,

Tantalos’un şahsında tasvir edilen şey bütünüyle simyevi bir alegoridir ki bunu Hieroglyphica’nın altıncı kitabının 173. sayfasında Pelops bahsi altında yeterince izah etmiştik. Tantalos’un torunları olan Pelopidlere dair aynı yerde aktarılanları ise daha sonra Greklerin sülalesi bahsinde tekrar ele alacağız. Mısır’a komşu olan meclis hakkında bu kadar yeter,

Bütün bunlar etrafını sarmışken Hermes, uzun zamandır beklenen düşmanın yaklaştığını fark etti. Düşman, tedbirsiz kimselere saldırmak üzere pusuya yatmışken Hermes ona seslendi, "Neden açığa çıkıp hileden uzak durmuyorsun? Karşında mirmillonlar ile dövüşen bir ağcı (retiarius) değil, bu tür silahlarda ve bu meydanda talimli pancratium güreşçileri bulacaksın. İki tarafça da gözetilecek dövüş kuralı şu olsun,

Herkes mertçe ve açık yüreklilikle vuruşsun, bizim tarafımızdan her biri, sırayla senin saldırılarını püskürtecek ve onlara karşı aynı sayıda cevap yöneltecektir. Ardından aynı kişiler, kısas kanunu uyarınca sana o kadar sual oku fırlatacaktır."

Hermes’in sunduğu bu şartlar her iki tarafça da kabul edilince Hermes şöyle dedi, "Bu esnada ziyafet çekerken ve masada otururken savaşı sürdürdüğümüz için kimsenin bizi ayıplamasını istemem, nitekim Romalılar ve diğer kavimler arasında, cümbüş sırasında gladyatörlerin kanlı yaralarını seyretmek alışılmadık bir şey değildir,

Lâkin bizim bu çekişmelerimiz onlar gibi kanlı olmayacaktır, zira birinin diğeri tarafından yere serilmesi kâfidir, yaralanmasına asla lüzum yoktur."

Simyacıların Hasımı Pyrgopolinices

Ve düşman meydanın ortasında durdu, safrası kabarmış, aklının kibriyle şişinip böbürlenerek orada bulunan herkesi hor gördü, tek başına o altı yüz kişiyi hafif bir nefesiyle darmadağın edeceğini ve yere sereceğini haykırdı. Ve hemen ardından şöyle dedi, "Ey benim için her bakımdan nefret edilesi ve lanetli olan o simya denen kızcağızı yoldaşlarıyla birlikte savunmaya ve müdafaa etmeye kalkışanların başı, kudretimin bir misalini ortaya koyayım ki o da şöyledir,

Simyanın hakikatini inkâr edenlerin delili,

Hiçbir tür başka bir türe dönüşemez. Fakat kurşun, bakır ve benzeri metaller kendinde birer türdür ve altın da kendinde bir türdür. Demek ki kurşun, bakır ve benzeri metaller altına dönüşemez."

Hermes’in Cevabı

"Büyük önerme, nasıl anlaşılırsa anlaşılsın yanlıştır, zira bazı türler bütünüyle başka farklı türlere geçer yahut bazı türlerin fertleri başka türlerin fertlerine göç eder, nitekim yumurtalar, baklagiller, tohumlar kendi cinslerinde birer türdür, palamut bir meşe değildir, ceviz de bir ağaç değildir,

Yine de bunlar onlardan meydana gelir, aynı şekilde ipekböceğinin tohumları kışın kalır, oysa hayvancığın türü helak olmuştur, ardından hemen tohumdan farklı olan tırtıl doğar, tırtıldan ise ipekböceği yahut türce tırtıldan farklı olan beyaz kelebek meydana gelir. Hatta bütün bu doğa, her gün kendinde gerçekleşen tabii yahut yapay değişimle bu büyük önermenin yanlışlığından başka bir şey göstermez, öyle ki başka özel misallere hacet yoktur,

Yine de bu kıyasın temeli olan bu önermeyi bir koçbaşı gibi yerle bir edeceğim. Şayet bir tür başka bir türe, bir türün ferdi de başka bir türün ferdine dönüşmeseydi, o vakit kurşundan tabii olarak gümüş, gümüşten de altın hâsıl olmazdı. Fakat bunun gerçekleştiğini (tavuk yumurtalarından civciv çıkması ve piliçlere dönüşmesi kadar çabuk olmasa da) madencilerden ve gündelik tecrübeden öğrenmek mümkündür.

Demek ki vesair. Küçük önermeye cevabım şudur ki, kurşun, bakır ve benzeri metaller, altın gibi kendi içlerinde birer türdürler, lâkin yumurtadan sonra tavuğun gelmesi gibi biri diğerinden sonradır yahut her biri kendi yetkinliği içinde müstakildir,"

Nitekim yumurta, bakla, buğday ve benzeri diğer şeyler daha yetkin kılınırlar, yahut yeni bir türe doğru çoğaldıklarında birincisi, insanların kullanımına dönüştürüldüklerinde ise ikincisi gerçekleşir.

Kimyaya Karşı Çıkanların Kanıtı

Biçimden yoksun kalıştan (privatio) melekeye (habitus) geri dönüş mümkün değildir. Oysa kurşundan, bakırdan ve benzerlerinden altın yapılacak olsaydı, bunların önceki biçimlerinden yoksun kalmaları, ardından da altın biçimine geri dönülmesi gerekirdi. Demek ki kurşundan, bakırdan ve benzerlerinden altın yapılamaz.

Büyük önerme, kabul görmüş şu ilkeden ötürü açıktır, Yoksunluktan melekeye geri dönüş verilmemiştir, yahut ölümle silinip giden şey, ne sanatla ne de doğayla yeniden yaşama döndürülebilir.

Hermes'in Yanıtı

Bu ilke aynı türün biçimi için doğrudur, bir başkası için değil. Zira bir şeyin biçiminde yoksunluk meydana gelmişse, doğa tarafından yeniden aynı biçim getirilmez, fakat bütün başkalaşımlarda görüldüğü üzere, ya daha soylu ya da daha bayağı bir başkası getirilir.

Nitekim hemen aynı biçim getirilseydi, bu bir başkalaşım olmazdı, biçimin kalıcılığı olurdu, tıpkı aynı biçimin birbiri ardınca gelmesiyle sürüp giden ateşte gördüğümüz gibi. Kimyacılardan hiçbiri de altına dönüştürülecek bir madenin, altın biçimini almadan evvel hiçbir biçimi kalmayacak surette yok edilmesi gerektiğini söylemiş değildir. Zira bu durum başkalaşabilen diğer şeylerde de vuku bulmaz, nitekim insanda da açıkça müşahede edilir ki o, ana rahmindeki bir ceninken önce bitkisel yaşamı sürer, ardından hayvani nefisle, en sonunda da akli nefisle donatılır. Bu nefis öteki biçimlerin ardınca öyle bir gelir ki, tıpkı beşgenin dörtgeni, dörtgenin de üçgeni takip etmesi gibidir, bunlardan daha yetkin olanı daha yetkinsiz olanı, sonraki de öncekini kapsar. Fakat biçimlerin yoksunlukları arasında ayrım yapmak gerekir,

Kimi biçimler bozulma (corruptio) ve kendi unsurlarına ayrışma yoluyla bütünüyle yok olup giderler, nitekim gübreye atılan bir yumurta, orada kendisini oluşturan unsurlarına ayrışarak bozulur, çünkü onun bozulmuş biçimi, sanat veya doğa eliyle aynı şeye yeniden zerk edilemez. Kimi biçimler ise bozulma ve unsurlarına ayrışma yoluyla büsbütün ortadan kalkmaz, ardışık bir soylulaşma yahut başkalaşım yoluyla yetkinleşir, nitekim yumurtanın biçimi kendi içinde civcivin daha yetkin biçimini kabul ettiğinde, üçgenin dörtgeni kabul etmesi gibi olur. Büyük önerme o ilk bozulmadan söz etmektedir, küçük önermenin kastettiği ikinci bozulmadan değil.

Küçük önermeye gelince, kurşun yahut bakır biçiminin yoksunluğundan altına bir geri dönüş yapıldığının yanlış olduğunu söylerim, zira yumurta hakkında söylendiği gibi, burada daha az yetkin olandan daha çok yetkin olana doğru tek bir ilerleyiş vardır. Biçimlerin ardışıklığında büyük bir fark bulunur, unsurlara yahut ilk maddeye (prima materia) doğru gerçekleşen bozulmada, onların yerine basit bir unsuri biçim geçer, oysa olgunlaşmada yahut soylulaşmada, bileşiğin (compositum) yeni biçimi, her türlü biçimden soyunmuş olan ilk maddenin değil, daha kaba bir biçimin yerine geçer ve onu bir anda yetkinleştirir.

Bu kanıtın küçük önermesini yerle bir etmek üzere, karşısına şu mancınığı dikerim, Bir şeyi yetkinleştiren biçim, yetkinleştirilecek şeyin biçimini bütünüyle ortadan kaldırmaz, bilakis onu daha da yetkinleştirir, üstelik bunu bir anda yapar. Fakat madenlerin, kurşunun, bakırın ve benzerlerinin üzerine gelen altın biçimi, onları yetkinleştiren bir biçimdir. Demek ki altın biçimi, yetkinleştirilecek madenlerin biçimlerini bütünüyle ortadan kaldırmaz, bilakis onları bir anda yetkinleştirir.

Bu tasımın büyük önermesi, ne doğal ne de yapay şeylerde hiçbir karşıt örnekle çürütülemez. Karşıtlarımızın kendileri de itiraf ederler ki, karınca kanatlandığında yahut kurttan sinek hâsıl olduğunda, orada bir soylulaşma meydana gelir, önceki biçim büsbütün kaybolmaz, daha iyiye doğru başkalaşır, yine de orada bir türden ötekine geçiş vardır, yani sürüngenden uçucu bir varlık olmuştur, oysa bunu inkâr ederler.

Bir aedilis'ten praetor, bir praetor'dan consul, yahut bir asilzadeden baron, bir barondan kont, bir konttan prens olduğunda, bu önceki biçimin yok oluşu mudur, yoksa bir soylulaşma mıdır?

Büyük bir ışık küçük olanı ortadan kaldırmayıp sadece gölgede bıraktığı gibi, daha soylu bir biçim de daha bayağı olanı öylece yetkinleştirir, bu durum deneyimden yahut hakiki varsayımdan doğar.

Kimyayı Reddedenlerin Kanıtı

Şayet bozulmuş bir madenden maden türeyecek olsaydı, döngüsel bir oluş (generatio circularis) kabul edilirdi, oysa böyle bir şey yoktur. Demek ki bozulmuş bir madenden maden türemez.

Hermes'in Yanıtı

Büyük önermenin bağlamı hükümsüzdür, Zira kimyacılar bozulmuş madenden maden olduğunu söylemezler, daha az yetkin bir madenin, üzerine eklenen daha soylu bir biçimle daha yetkin ve daha soylu bir hale dönüştüğünü söylerler. Bu durum, bozulmuş madenden bir başkasının meydana gelmesi demek değildir. Şayet kurşunun, bakırın ve benzerlerinin biçimlerinin bozulması ilk maddeye yahut dört unsura kadar varmak zorunda olsaydı, ancak o vakit kanıtın ilk kısmı geçerli olurdu.

Fakat o zaman da bu bağlam zorunlu olmazdı, çünkü bundan ötürü tam bir döngüsel oluş meydana gelmezdi, nitekim köpekten kurtçuk, aynı kurtçuktan sinek olur, bu sinek ete konarsa kurtçuklar aşılar ve bunlardan da büyüdüklerinde yeniden sinekler peydah olur. Böylece bir hayvancığın diğerine başkalaşımı söz konusudur, yine de bundan ötürü tam anlamıyla döngüsel bir oluş denemez.

Zira birinden ötekine, yani daha yetkinsiz olandan daha yetkin olana doğru gidişte bir çember oluşmaz, çünkü burada daha yetkin olan, yeniden daha yetkinsiz olana gerilemez.

Küçük önermeye gelince, bize tam manasıyla malum olduğu kadarıyla döngüsel bir oluşun bulunmadığını, fakat yine de doğada benzer başkalaşımların kabul edildiğini söylerim, tıpkı az önce kurttan çıkan sinek ve köpekten çıkan kurt için söylediğimiz gibi.

Cıva kurşuna, kurşun gümüşe, gümüş altına, altın gerisin geri gümüşe, gümüş de bakıra yahut kurşuna dönüşecek olsa, doğada döngüsel bir oluş mükemmel bir surette bulunmaz mıydı? Nitekim madenlerin artışı ve eksilişi üzerinden bunun böyle olduğu, bu hususlarda son derece mahir bir usta olan [okunamadı] tarafından gösterildiği üzere kabul edilmektedir.

Fakat doğayı yetkinleştirmek, yetkinliğe ulaşması için ona yardım etmek olan kimya sanatında buna ihtiyaç yoktur, zira onun işi yetkinlikten yetkinsizliğe geri döndürmek değildir. Her ne kadar bilfiil sabit olsa da, bütün madenler ve altının kendisi dahi, kökenlerini aldıkları akıcı cıvaya geri döndürülebilirler. Ne var ki bu, pişmiş olanın çiğ olana doğru bir gerilemesiyle değil, daha ziyade doğaların bir nevi ayrıştırılmasıyla, daha çok pişmiş ve boyanmış olanın, çiğ olandan ve boyanmamış olandan ayrılmasıyla gerçekleşir. Şayet aranacak olursa, başka döngüsel oluşlar da bulunabilir,

Nitekim sudan hava, havadan su ve yine sudan hava her gün kesintisiz bir döngüsel hareketle türemez mi?

Fakat şimdi kimyayı doğrulayan üç gerekçeyi, vaat edildiği üzere, onların karşıt çabalarına karşı öne sürmekteyiz.

Hermes'in Kimyayı Doğrulayan Birinci Gerekçesi

Şayet doğal olarak kurşundan gümüş, gümüşten de altın ürüyor ise, sanat eliyle de (aynı yol yahut usulle olmasa bile, imkân ve kudret bakımından) bundan türetilmesini engelleyecek hiçbir şey yoktur. Oysa birinci önerme doğrudur. Demek ki ikincisi de doğrudur.

Bu tasımın ikinci önermesi gayet doğrudur, başka yerlerde bizim tarafımızdan ve başkalarınca gözler önüne serilerek yeterince kanıtlanmıştır. Diğerlerinin yanı sıra, bu olumlu önerme Johann Mathesius tarafından pek açık bir biçimde gösterilmiştir.

Büyük önermenin bağıntısı hiçbir ayrımla birbirinden koparılamaz, her ne kadar zorunluluğun tarzını göstermese de. Bu madenler arasında, tıpkı yumurtanın tavuğa yahut daha yetkinsiz olanın daha yetkin olana geçmesi gibi, birinin diğerine dönüşmesini sağlayan doğal bir kudretin bulunduğunun anlaşılması kâfidir.

Hermes'in İkinci Doğrulayıcı Gerekçesi

Biçimin yetkinleşme hareketinde olan her şey, doğayla olduğu kadar sanatla da yetkinleştirilebilir. Oysa madenler, yani bu sebeple yetkinsiz dediğimiz kurşun, bakır ve benzerleri, biçimin yetkinleşme hareketindedirler. Demek ki bunlar doğayla olduğu kadar sanatla da yetkinleştirilebilirler.

Büyük önerme nebatat ve hayvanat cinsinde sabittir, nitekim farklı ağaçların birbirine aşılanmasında, kış mevsiminde sıcak odalarda sürgünlerden çiçeklerin ve yaprakların çıkarılmasında, yumurtalardan yapay usulle civciv çıkarılmasında ve benzerlerinde bu durum görülür.

Madenler aleminde dahi çelik demirden meydana gelir ve saire. Her ne kadar hasma öyle görünmese de, tecrübe etmiş kimselere göre her kusurlu olanın içinde mükemmel bir şey gizlidir, bilhassa maden cevheri bakımından zengin olan aynı dağda bile, bir yer öğle vaktinde Güneş ışınlarına daha fazla maruz kalmışsa bu durum daha da geçerlidir. Şayet zaman bu denli uzun olmasaydı ve kusurlu madenler yüz yılda aldıkları yetkinlik biçimine bir günde yönelebilselerdi, yumurtanın civcive dönüşmesi gibi çabucak altına dönüşürlerdi, böylece yumurtadan yavru çıkışını gördükleri gibi, herkes madenlerin yetkinleşmesini de gözleriyle müşahede ederdi.

Fakat bu durum gerçekleşmediğinden, bir insanın bütün ömrü boyunca madenlerde duyularla fark edilebilir hiçbir değişim gözlemlenmez. Büyük Albertus’un ve ondan nakille başkalarının aktardığı şu hadise de buna işaret eder, kendi zamanında Slavonya’da madenciler henüz olgunlaşmamış bir maden damarına rastladıklarında, daha ileri bir olgunlaşma meydana gelsin diye maden ocağını otuz veya daha fazla yıl boyunca kapalı tutmuşlardır. Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki kusurlu madenler, önce gümüş, ardından altın olan daha asil bir biçime bürünmek üzere kesintisiz bir hareketle ilerlerler, bu mertebeye eriştiklerinde ise, başlarına kötü bir hal gelmedikçe sükûnete kavuşurlar. Nitekim daha önce zikredilen Mathesius da bunu doğrular, madenler doruk noktalarına, yani yetkinliklerine ulaştıklarında, arızi bir sebeple yeniden tükenip adeta yanabilirler, bu yüzden madenciler çok geç kaldıklarını söylerler, Andreas Solea da madenlerin artışı ve azalışı üzerine yazdığı risalesinde aynı hususu teyit eder.

Kimya Lehine Hermes’in 3. Delili

Şayet çimenden, unlucadan, kasımpatından ve çürüyen diğer nebatattan, keza Mısır’daki farelerden, yılanbalıklarından, pirelerden ve çürüyüp atomlarına ayrışmış diğer hayvanlardan yine aynıları ürüyor ise, şayet zaçlı suda bozulan demirden bakır ve diğer madenlerden cıva (argentum vivum) meydana geliyorsa, bozuluma uğrayan bir madenden başka bir maden neden türemesin ve böylelikle döngüsel bir oluş gerçekleşmesin? Oysa önceki önermelerin hepsi doğrudur. Dolayısıyla sonraki de doğrudur. Öncülün rabıtası buradan açıktır, zira bu durum her üç cinste de vuku buluyorsa, bunlardan birinde de aynı tarzda gerçekleşmesi pekala mümkündür.

Kaldı ki muhtelif uzuvlara sahip bir hayvancığın yahut bir nebatın kendi çürümesinden ve bozulmasından yeniden doğması, türdeş bir madenin yeniden teşekkül etmesinden çok daha hayret vericidir. Varsayımın doğruluğu ise tecrübe ile sabittir.

Zira çürüyüp gübreye dönen veya yanıp kül olan çimen, çimeni tamamen soyulmuş bir tarlaya veya toprağa saçılsa, çok geçmeden yeniden biter.

Aynı şekilde kasımpatı da, çiftçilerin tanıklık ettiği üzere, öküzler tarafından çiğnenip gübreye dönüştürülse dahi, bu gübrenin döküldüğü tarlalara, ekinleri boğduğu ve daima çoğaldığı için son derece zararlı olan yeni döller verir, Mısır’da doğrudan balçıktan türeyen fareler hususunda ise başta Diodorus Siculus olmak üzere tarihçilere bakılsın. Demirin bakıra dönüşmesi hususunda Szepes, Goslar, Kutná Hora maden ocaklarına, Ercker’e ve diğer müelliflerle birlikte gündelik tecrübeye müracaat edilsin.

Simyacılar da bütün madenleri akıcı cıvaya indirgeyebileceklerine ve bunu pek çok yolla yapabileceklerine şehadet ederler ki bu hususta onlara hak vermek icap eder.

Fakat daha önce söylendiği gibi, bizim gayemiz başka bir maden türesin diye bir madeni ifsat etmek değildir, bu vuku bulsa dahi tam bir döngüsel oluş sayılmazdı. Dolayısıyla iddia ettiğimizden fazlasını ispatlamış olduk,

Zira bir madenin diğerine, atomlarına yahut ilk unsurlarına kadar ayrışmayı gerektiren bir bozulma veya çürüme araya girmese dahi, hem hakiki hem tabii hem de sanatsal olarak dönüşebileceğini göstermek kafidir. Bu delillerle senin tarafımızdan yeterince ikna edildiğini açıkça beyan ederiz.

İbrani Maria’nın Sembolü. İkinci Kitap.

Mısırlı Hermes usulünce akıl yürütmesini nihayete erdirdiğinde, devasa gücünü defalarca böbürlenerek sergileyen Pyrgopolynices, bu cüretini unutmuşçasına, yüzü kızarmış halde ve karşı koyacak hiçbir sözü kalmadığından Harpocrates gibi susup kalmıştı.

Sıra Hermes’in hemen ardında duran İbrani Maria’ya geldi, gerçi o daha zayıf cinsten olduğundan ve bir bakire olarak amansız bir düşmanla cenge tutuşmaya elverişsiz göründüğünden, narinliğin ve hayanın tanıdığı ayrıcalıktan haklı olarak istifade edebilirdi, fakat Bakire Kimya uğruna mücadele edilmesi gerektiğinden, adeta Amazonlara yaraşır ve büsbütün mert bir ruhla donanmış olarak, hasmından asla çekinmediğini ilan etti, hasmı ise güç toplamak gayesiyle düşüncelere dalarak bir süre savaşa ara verdi. Biz ise bu sırada bu cesur kadının hayatını, yazılarını, kavmine ve çevresine dair diğer hususları tetkik edelim,

Duman dumanı kuşatır, Ve küçük bir tepede yetişen beyaz ot her ikisini de kaplar.

Bu Maria hakkında, onun tamamen uydurma yahut sahte bir şahsiyet mi olduğu, şayet öyle değilse Musa’nın kız kardeşi mi yoksa Yahudi kavminden başka bir kadın mı olduğu hususunda büyük bir ihtilaf vardır. Uydurma olmadığını, bütün çağların simyacılarının ve onlardan gayrı en mümtaz alimlerin müşterek kanaati açıkça kanıtlamaktadır.

Buna ilaveten, kendisine izafe edilen kitap da adını boşa çıkarır görünmemekte, bilakis tüm karinelerle bunu doğrulamaktadır, nitekim müellifler bu eserin İbraniceden Latinceye tercüme edildiğini teyit etmekte ve Latincede korunan İbrani üslubu da buna işaret etmektedir,

Bununla birlikte İbranice nüshaların elimizde neredeyse hiç bulunmayışının sebebi, milletimizin bu lisan konusundaki bilgisizliğidir, her ne kadar bazılarının bu dilde alelade olmayan bir vukufiyeti bulunsa da, sadece ilahiyat meselelerine yöneldiklerinden, tabii olarak dünyevi olanı ihmal etmektedirler.

Ayrıca çağdaş Yahudiler arasında kimya yazmalarına rastlanabileceğine de ihtimal verilmez, meğerki hükümdarların veya şehirlerin büyük kütüphanelerinde bulunsun, çünkü bu tür çalışmalar kölelere veya daimi bir esarete tabi kılınmış Yahudilere değil, yalnızca hür soylu ve serbestçe terbiye edilmiş kimselere yaraşır ve onları tezyin eder. Bu sebeple Talmudcu hahamlar tarafından onlara yasaklanmış görünmektedir.

Onun Musa ve Harun’un kız kardeşi olduğunu kesin bir dille tasdik edemesem de, şayet tahminlere yer verilecekse, öyle görünmektedir.

Musa’nın kız kardeşi Maria’nın, Tanrı tarafından tayin edilen başkâhin kardeşi Harun’a karşı geldiği için cüzzamla vurulduğuna kutsal metinler şehadet eder, peygamberlik ruhuyla herhangi bir kehanette bulunup bulunmadığı ise malum değildir.

Yine de bu iddiayı büsbütün reddetmek istemem, zira eski putperest kavimlerde birçok kadına peygamber veya kâhin (sibylla) unvanı verildiğini bilirim, nitekim geleceğe dair ilahi bir ruhla dolarak pek çok şeyi haber vermişler ve bunlar şaşmaz bir katiyetle vuku bulmuştur, Boissard muhtelif eserlerinde bunları zikreder ve pek çok müellifin tanıklığıyla ortaya koyar.

Kardeşlerinden biri en büyük peygamber, diğeri ise başkâhin iken, bu kadının Tanrı tarafından peygamberlik ruhuyla donatılmış olması da şaşılacak bir şey değildir, zira peygamber oğulları, kimi zaman da Elyesa örneğinde görüldüğü gibi hizmetkârları, babalarının mazhar olduğu lütuflardan sıklıkla pay almışlardır.

Ne var ki kimi kimseler Maria’nın peygamberliğini kabul etseler de, onun kimya bildiğini asla duymak istemezler, şöyle derler, dindar adamların kız kardeşi olan bir kadının bu saçmalıklarla, imbiklerle ve eziyetlerle ne işi olabilirdi? Kimya henüz ismiyle dahi bilinmiyorken, o kadının cinsine ve çağına daha münasip başka bir meşgale yok muydu?

Fakat bilsinler ki her ne kadar kimya o devirde adıyla bilinmese de, Mısırlılar ve diğer kavimler arasında bin yılı aşkın bir süredir fiilen tatbik edilmekte ve icra edilmekteydi. Ve şayet bu sanat hakiki ise, ki öyledir, sadece tükenmez bir zenginlik ümidi sebebiyle değil, şifalı kudreti ve neticesinde İlahi mutlak kudretin tefekkür edilmesini sağlaması bakımından dünyadaki her şeyden daha kıymetlidir. Öyleyse Maria’nın kendisini bu sanata hasretmesi ve onun işleyişine vakit ayırması neden kabil olmasın?

Bu bilginin bir kadının zihnine nereden ulaştığını başkaları soracaktır, onlara üç yolla yanıt veririm, ya bu sanattan habersiz olmayan Mısırlılarla temas yoluyla, ya bizzat Tanrı'nın ilhamıyla, nitekim pek çok usta yalnızca ilahi ilhamdan ve doğal şeylerin derin tefekküründen aldıklarını, kitapların okunmasından daha fazla öne sürerler, ya da nihayet Musa'nın öğretisiyle,

Bu sanatın elde edilmesinin ilk iki yolu hakkında burada kesin bir şey belirlemeyecek veya hüküm vermeyeceğim, aksine herkesin kendi kanaatini serbestçe korumasına izin vereceğim, fakat sonuncusu hakkında azımsanmayacak sayıda delilin verilebileceği görülmektedir, nitekim Musa kimya (chemia) konusunda bilgisiz değil, son derece mahirdi.

Bu kanaat, bu tür şüpheli meselelerde daha aşikâr olanı benimsemeyi tercih eden benim tarafımdan sahiplenilmese bile, yine de başkalarına ve hatta bazı daha bilgili kimselere makul göründüğünden, üzerinde hiç düşünülmeden bütünüyle reddedilmesi doğru görünmemektedir.

Musa'nın, İsrailoğullarını Mısır esaretinden kurtarmak için Tanrı tarafından seçilmiş bir peygamber, yasa koyucu ve önder olduğu şüphesizdir, şayet buna onun aynı zamanda bir kimyacı olduğunu eklersek, eğer bu doğruysa, onun kutsallığından veya saygınlığından ne eksiltir?

Bütün çağların daha bilge kralları ve imparatorları, Mısır'ın bunca kralının utanmadığı, hatta Vulkanus'un rahipleri olarak anılmaktan çekinmediği bu unvanı gerçekten elde etmeyi arzu etmemişler midir?

Zira bu sanat Musa için bilinmesi güzel ve hoş, bizzat uygulaması ise daha da gerekli ve yararlı olurdu, gerçi Tanrı halkın çıkarılmasında doğal bir sanata asgari düzeyde bile ihtiyaç duyulmayacak şekilde aynı mucizeleri ve her şeye gücü yeten elini gösterebilirdi, kimyacılardan bazıları, Rabbin ahit sandığını altınla tezyin etmek amacıyla bu sanatın Tanrı tarafından bazı İsrailoğullarına vahyedildiğini ileri sürerler.

Herkes tarafından kavranacak biçimde kutsal metinlerde bulunmasa da, bundan dolayı asılsızlıkla itham edilemeyecektir, çünkü tüm bilgelerin en yoğun örtülerle gizlediği bu hususları telkin etmek kutsal yazının gayesi değildi.

Musa'nın, sanatının bir örneği olarak bir defasında sergilediği zanaat ustalığı öyledir ki, pençelerinden aslan tanınabilir, yani Musa'nın, bu kadar kolay yaktığı ve tozunu İsrailoğullarına içecekle içmelerini emrettiği altını işleme konusunda son derece deneyimli olduğu anlaşılır. Altını ateşte bunca kez yakan, çimentolayan, arındıran, eriten ve yumuşatan altın ustaları buna ne diyecektir?

Peki, cam bir kap içinde altını birkaç ay boyunca erimiş halde dumanlar arasında bırakan ve maddesinde kayda değer bir azalma veya değişim olmaksızın çıkardıktan sonra bulan diğerleri ne diyecektir?

Şüphesiz bütün bunlara göre bu önemsiz bir ustalık olarak görünmeyecektir, zira altın yeterince güçlü olmayan ateşte kütle halinde kalır ve kurşun ya da su gibi akmaz, böylece bir yıl ve daha fazla süre toza dönüştürülmeksizin kavrulabilir. Şiddetli ateşte ise akarken homojen ve neredeyse ebedi süreklilikte bir sıvı olarak kalır, o halde Musa hangi vasıtalarla altını toza dönüştürdü?

Keskin sularla değil, başka katkılarla da değil, bilakis ateşle, der kutsal yazı,

Öyleyse bizim altın ustalarımız bu sanatı bilmezler, yalnızca bu konularda deneyimli kimyacılar bilir, bu kanıtlayıcı delille Musa'nın gerçek bir kimyacı olduğu kabul edilmeli ya da kimya bilgisi olmaksızın altını bu kadar ani bir şekilde nasıl yakabildiğinin apaçık bir izahı verilmelidir. Şayet biri, Tanrı'nın ilhamı veya göstermesiyle diye yanıt verirse, kabul ederim, fakat neden buradan bütün kimya bilimini elde etmiş olmasın?

Tanrı'nın bağışları eksiksiz, mükemmel ve her bakımdan kusursuz olduğuna, altının bu şekilde yakılması ise kimyanın olsa olsa daha kusurlu bir parçası olduğuna göre, doğrusu inanılır gibi olan şudur ki, eğer insan tohumundan doğmuş birine Işıkların Babası'ndan kusursuz armağanlar nasip olduysa, bunların başında Tanrı'yı görmüş ve O'nunla yüz yüze konuşmuş olan Musa'ya bahşedilmiş olmasıdır, böylesine asi ve dik başlı bir halkı yönetmek için onun eşsiz bir basirete ve ilahi hikmete ihtiyacı vardı, fakat Musa'nın kimya sanatının bilgisini doğrudan doğruya Tanrı'dan almadığını kabul edelim, kendisi pek çok diğerleri gibi sürekli incelemeler ve tefekkürlerle onu elde edemez miydi? Veya daha da ötesi, firavunun kızı tarafından Mısırlıların bütün ilimleriyle eğitilip yetiştirildiğine göre, Mısır öğretisi sayesinde buna ulaşamaz mıydı?

Hiç kimse burada onun Mısır büyülerinde eğitildiğini söylemesin, zira bu tür sanatlar, o zaman da kuşkusuz şimdiki gibi aşağılık ve yasak kabul edilirdi, doğa felsefesinin (physica) en gizli uygulaması olan ve en parlak, en mükemmel parçası kimya olan doğal büyü (magia naturalis) müstesnadır.

Musa'nın ve dolayısıyla kız kardeşi Meryem'in, bu sanatı Yusuf veya İbrahim gibi (ki bunlardan birini Hermes sayarlar) seleflerinin geleneklerinden aldığını ileri süren başkaları da vardır. Hermes'in her ikisinin de çağından önce geldiği daha önce gösterilmiştir. Yusuf'un ise zenginlik veya altınla değil, yalnızca ilahi olarak kendisine bağışlanan basiretle Mısırlılar katında bu denli büyük bir saygınlığın zirvesine yükseltildiği sabittir, böyle büyük bir krallık makamına yerleştirildiğinde rahiplerden bir şey öğrenip öğrenmediği araştırılmamış olarak kalmıştır. Bütün krallık işlerini yürütmek zorunda olup başka bir şeye en ufak vakit ayıramayan birinin kimya ile meşgul olmuş olması bana pek olası görünmüyor. İbrahim'e gelince, onun Mısır kralına yıldız gözlemini öğrettiğini daha önce söylemiştik, bunu Kildanilerin memleketinden beraberinde getirdiğine göre, soyundan gelen torunlarına uzun bir dizi halinde bıraktığı bu türden pek çok sanatı bildiğinden şüphe yoktur, bir savaşta dört kralı alt ettiği yazılan, dönüşünde Melkisedek'in ekmek ve şarap sunduğu ve en güçlü Mısır kralıyla bir antlaşma yapmaya cüret eden İbrahim'in güçlü ve zengin olması gerekirdi.

Tanrı'nın onu diğerlerine nispeten bereketlendirdiğini kabul ediyoruz, fakat bunu belki de Kildanilerin Ur şehrinden getirdiği doğal sanat vasıtasıyla da yapıp yapmadığını kim kesin olarak öne sürebilir?

Fakat İbrahim, Yusuf veya Musa kimya sanatına dair bir şey bilmemiş olsalar, Musa'nın kız kardeşi olan peygamber kadın da bilmemiş olsa bile, Yahudi kavminden Meryem adlı bir kadının (adı geçen kitap tedavüldedir) kimya hakkında pek eksiksiz bir bilgiye sahip olmuş olması bizim için bu bağlamda yeterli olsun, ta ki başkalarına karşı çıkma veya tartışma fırsatı vermeyelim,

Saygı gereği kabul ediyoruz ki, Filozof Aros, Musa'nın ve Harun'un kız kardeşi peygamber Meryem ile buluştu vb. diye başlayan o kitapçıkta, Musa ve Harun'un kız kardeşi peygamber Meryem'den söz edilmiştir ve bu kitapçık başka bir çok eski yazara ait olsa da, İbrani düzenine ve simgesine ait olduğu önceden söylenenlerden yeterince açıktır,

Hatta cinsiyet bakımından bir kadına aittir, zira bir erkek durup dururken bir kadının ismini takınmazdı. İbrani peygamber kadın Meryem'i çeşitli kimya yazarları anmışlardır, çünkü Morienus onun kitabından çok yararlanmıştır,

Zira şüphesiz Hermes'ten sonra, tanrılar, tanrıçalar ve kahramanlar hakkındaki tüm hiyeroglifleri, alegorileri, masalları ve şairane uydurmaları bir yana bırakarak, meseleyi başka bir ifade tarzıyla, yani ne putperestçe ne de haddinden fazla açık biçimde dile getiren ilk kişi bu kadın olmuştur, ta ki putperestlerin uydurma tanrılarını anarak halka karşı bir fitneye ve Tanrı'ya karşı bir günaha düşmesin veya layık olmayanlara bütün sırları ifşa etmesin, ki bu akıldan yoksun ve daha az olmayan bir zararla birleşmiş olurdu,

Bundan ötürü simgeler beyaz ve kırmızı iki sakız ile bunların evliliğine, keza iki dumana, tepecikler üzerinde biten beyaz ve berrak ota dairdir.

Fakat bütün gizemin Hermes’in Kabı (vas Hermetis) bilgisinde olduğunu söyler, zira o ilahidir ve Rabbin hikmetinden ötürü kavimlerden gizlenmiştir, onu bilmeyenler ise Hermes’in Kabı’nı bilmediklerinden hakikatin rejimini de bilemezler. Bu sözler her ne kadar bilgisiz kimselere pek karanlık gelse de, uzun tecrübeyle yetişmiş ve dünyanın yedi dağı boyunca gece gündüz liyakatle dönüp durmuş olanlara daha berrak görünür. Bu kap, filozofların, yani Brahmanların yaz kuraklıklarını ılımlı kılmak için kullandıkları Hint kabıdır ya da başlangıçta Hermes’ten alınmış olup ona benzeyen bir kaptır.

Maria der ki, Stoacıların gizlediği o kap bir büyü kabı değildir, bilakis ateşinin ölçüsüdür.

Bu sebeple alevi kurşun renginde olan ateş kraterinde, kendisine zıt olan unsur itidale kavuşturulurdu ve asla kraterin kenarlarını aşmazdı. Şayet bir kimse bunları usulünce anlarsa, Maria’nın hakiki zihnini açıkça görecek ve onun, hemen herkesin gölgeli bir sessizliğe bürüdüğü kimya sırlarını açığa vurduğunu fark edecektir. Maria’nın kitapçığı ve öğretisi hakkında bu kadarı kâfidir, şimdi onun maiyetini ele alalım, bu maiyet hayli küçüktür, kısmen kadınlardan kısmen erkeklerden müteşekkildir. Büyük bir otoriteye sahip bir yazar olan lakin kimyacı olmayan Hermolaus Barbarus, Dioskorides üzerine yazdığı zeyilde üç kadının Filozof Taşı’nı hazırladığını nakleder, bunlar Kleopatra, Taphuntia ve kitabı elden ele dolaşan Yahudi soyundan Maria’dır. Bunlara dördüncü bir kadın olarak Medera da eklenmelidir, Kont Bernhard, Aros’un bu sanatı kardeşi Nephandus’a, Satürn’ün Luncabur’a ve onun kız kardeşi Medera’ya öğrettiğini söylerken onu anar.

Bu kadınlar her ne kadar belki başka bir millete mensup olsalar da, İbrani Maria yalnız kalmasın diye müellifler tarafından onun haremliğine yazılmışlardır, zira iffetli kadınların ya da bakirelerin bunca erkeğin nazarında tek başlarına görünmeleri yakışık almaz.

Fakat onun diğer yoldaşlarını sayıp dökmeden evvel, burada beliren suali elimizden geldiğince açıklığa kavuşturalım.

Pek çok kimse İsrail Kralı Davud’un oğlu Süleyman’ın yetkin bir kimya bilgisine sahip olduğunu iddia eder, çoğunluk ise bunu bütünüyle reddeder.

Bunu tasdik edenler şu delillere dayanıyor görünürler, ilkin Tanrı’dan hikmet talep etmiş ve bunu elde etmiştir, bu yüzden bütün insanların en bilgesi olmuştur.

Oysa onun hikmeti, sanatların kraliçesi olan kimyanın bilgisi olmaksızın, onu da katmış olduğu haldeki kadar yetkin olamazdı, mademki Süleyman’a diğer kimya ustalarının kendi ameliyatlarıyla aşamayacakları yetkin bir hikmet verilmiştir, bundan onun da en az diğerleri kadar kimyada mahir olduğu anlaşılır, ikincisi yalnızca en bilge değil, bütün kralların en zengini olarak da anılır, zira zenginlik yerine hikmeti seçtiğinden, bilge kılındığı gibi zengin de edildiği açıktır, sanki zenginlik hikmetten doğmuş gibidir ki bu en doğru ilkedir. Şayet zenginliği dilek olarak seçmiş olsaydı, zengin görünürdü lakin peşin hükmün zaafı yüzünden, yabani ve yontulmamış baldıran borusunun gürültüsünü, bütün musikinin kurucusu Apollon’a üstün tutarak zaferi ona veren Midas gibi görülürdü.

Fakat Filozoflar Gül Bahçesi’nin (Rosarium Philosophorum) aktardığı üzere, Süleyman bu bilgiyi ışığa, her türlü güzelliğe ve esenliğe yeğ tutmayı kararlaştırmıştır.

O değerli taşla kıyaslandığında başka hiçbir şeyi onunla denk tutmadı, Zira onun nazarında bütün altın bir avuç kum gibidir, Ve gümüş onun katında çamur gibi sayılacaktır.

Zira onun kazanımı gümüşün ve en saf altının ticaretinden daha hayırlıdır, Onun meyvesi bu dünyanın bütün zenginliklerinden daha kıymetlidir, Ve dünyada arzulanan hiçbir şey onunla kıyaslanamaz.

Günlerin uzunluğu ve sağlık onun sağ elindedir, Sol elinde ise sonsuz izzet ve zenginlik vardır.

Onun ameliyatları güzel ve övgüye değerdir, hor görülmez, Yolları ölçülüdür, aceleci değildir, ilahi gayretin sebatıyla yürünür.

Ona sarılanlar için o bir hayat ağacıdır ve sönmeyen bir ışıktır, Ne mutludur onu elinde tutanlara, zira Tanrı’nın ilmi asla yok olmaz, Alphidius’un şehadet ettiği üzere, bu bilgiyi bulanın azığı meşru ve ebedi olacaktır.

Bütün tarihler Süleyman’ın hikmet sayesinde sonsuz zenginlikler kazandığına şehadet eder, lakin bu nasıl olmuştur?

Acaba tebaadan alınan harçlarla, vergilerle, kişi başına yahut mallara konulan yüklerle mi, yoksa tarlaların mahsulüyle mi?

Şüphesiz bütün bunlar onun krallığını altın ve gümüşle doldurmaz, bilakis boşaltırdı, zira bu yolla hükümdarın hazinesi ne kadar büyür ve zenginleşirse, tebaa da o kadar küçülür ve fakirleşir, nitekim bir kimse pek de haksız sayılmayarak maliye hazinesini insan bedenindeki dalağa benzetmiştir, zira dalak şiştikçe bütün beden eriyip solar.

Hatta bu zenginleşme yolu mutat dışıdır ve Süleyman’ın nail olduğu Tanrı’nın hakiki hikmetinden neşet etmişe benzemez.

Zorbalık etmek bilge yahut akıl sahibi bir krala yakışmaz, nerede kaldı ki en bilge olana yakışsın, çünkü Homer’in krala verdiği adla o, sürüyü yüzmek yerine kırkması gereken halkın çobanı değil, kurdu olurdu.

Demek ki Süleyman’a zenginlikler hikmet yoluyla bu suretle gelmemiştir. Başkaları ise onun babası Davud’dan miras olarak büyük bir altın meblağı aldığını, sonra böylesi bir krallığın gelirlerini belki iki katına çıkardığını, buna ilaveten yabancı krallardan büyük hediyeler aldığını söylerler. Nihayetinde her üç yılda bir Hindistan’a gemilerini gönderdiğini, bunların oradan bol miktarda altın ve gümüş getirdiğini ifade ederler.

Fakat bu iddiaların cevabı kolayca verilir, babasından devraldığı altın ve gümüş meblağını Rabbin mabedinin ve kendi pek kıymetli krallık sarayının inşasına kolaylıkla harcamıştır, keza kendisini babasından çok daha haşmetli bir kral olarak gösterdiği krallığın yıllık gelirlerini de buralara sarf etmiştir, dışarıdan kabul edilen hediyelere ise denk hediyelerle karşılık verilmiştir.

Bu Hindistan gemilerine gelince, her ne kadar çokça altın ve gümüş getirmiş olsalar da, yolculuk uzun sürmüş, pek çok masrafla ve kimi zaman gemilerin, insanların ve malların kaybıyla sürdürülmüştür, bundan ötürü bu deniz seferinin sanıldığı kadar kârlı olduğu düşünülmemelidir.

Sonra bu sefer Sur Kralı Hiram ile müşterekti, Hiram Süleyman ile ortak bir talih birliği kurmuştu ve belki de bu deniz yolculuğunun ilk kâşifiydi, mademki Fenikeliler ve bilhassa Surlular bütün insanların ilkleri olarak dünyanın her tarafına gemilerle ulaşmış ve oraları dolaşmışlardır, nitekim Süleyman ile bir süre sürdürdükleri ortaklık ticaretini bıraktıktan sonra da daha önce olduğu gibi tek başlarına aynı yere yelken açmışlardır. Eğer bu Hint seferinden muazzam zenginlikler elde edildiyse, bunlar Sur Kralı ile müşterekti, hatta belki de Sur Kralı’nın payı daha büyüktü, zira Sur Kralı gemiler ve bunların donatılması için gereken her şey bakımından zengindi, oysa Kral Süleyman bunlara bolca sahip olmak şöyle dursun büyük ölçüde muhtaçtı, öyle ki bu amaç doğrultusunda Sur’dan pek çok şey almıştı, limanın elverişliliği, denizcilikteki maharet ve sayısız diğer husus Süleyman’a değil, krallığı daha ziyade karada olan Hiram’a hizmet ediyordu.

Kitap II

yalnızca dar bir kıyı şeridi müstesna, denizden ziyade bir iç kara ülkesiydi.

Şayet bu deniz seferi de Süleyman’ın bilgeliğinin bir neticesi idiyse ve zenginliğini bu yolla elde etmişse, o vakit Hiram ondan çok daha bilge sayılırdı, kendi menfaatlerini artırmak gayesiyle uzak diyarlara başka mallar ihraç eden ve büyük kârlarla altın yahut sair kıymetler getiren diğer milletlerin tüccarları da bu bilgeliğe ortak olurlardı, oysa buna inanmak akla büsbütün uzaktır. Zira her ne kadar halk dilinde, mülkünü herhangi bir yolla, hileli vaatler, yalanlar, aldatmaca, hilekârlık, tefecilik ve benzeri meşru olmayan ve övgüye değer bulunmayan kazanç yollarıyla artırmak üzere aile servetini iyi yöneten kimseye bilge dense de, böylesi bir hal burada bahsi geçen hakiki bilgelikten pek uzaktır, zira onun bilgeliğine başka bir şerefli isim vermektense, kurnazlık, hilebazlık ve açgözlülük demek daha evladır.

Bunlardan anlaşılmaktadır ki Süleyman, insanların en bilgesi sıfatıyla Tanrı tarafından bambaşka bir bilgelikle donatılmıştı ve kendisi bu bilgelik sayesinde öylesine büyük servetler elde etmişti ki mukaddes tarih iki ayrı yerde Süleyman’ın Kudüs’te damlardaki kiremitler kadar çok altın ve sokaklardaki gübre kadar bol gümüş bulunmasını sağladığını tasdik eder. Bu durum ise, insanların doğal büyü (magia naturalis) dedikleri insan bilgeliğinin en mühim cüzü olan kimyadan başka bir menbadan neşet etmiş olamaz.

Böylece Süleyman kimyada son derece mahir kabul edilir, zira fevkalade bilge ve zengin olup Kudüs’te altın ve gümüş miktarının olağanüstü derecede taşmasını sağlamıştı. Bu görüşü, Hikmet Kitabı yedinci babında zikredilen ve hakiki bilgeliği sağ elinde şifa, sol elinde zenginlik taşır halde tasvir eden mezkûr dördüncü delil de teyit etmektedir, nitekim bu tasvir bütün kimyacılar tarafından kimyaya tatbik edildiği gibi, hakikate inatla karşı duranlar müstesna, hakiki âlimlerden hiçbiri tarafından başka bir şeye hamledilemez. Bundan maada, Süleyman ile Sur Kralı Hiram arasındaki meseleler ve muammalar şüphesiz tabiatın en gizli hazinelerine, yani tabiatta bulunan ve avam arasına yayılması münasip olmayan büyük kıymete haiz şeylere dairdi. Bu sebepledir ki Süleyman ile Hiram arasında karşılıklı olarak ortaya atılan yahut çözülen muammaların hiçbiri, tıpkı Şimşon’un muammasının gizli kalması gibi, yazıya geçirilebilecek surette avamca bilinmemiştir. Mukaddes metin ayrıca Süleyman’ın, Lübnan sedirinden duvarlarda biten sedef otuna varıncaya dek yeryüzünün bütün nebatatı üzerine münazara ettiğine şehadet eder.

Böylelikle onun fevkalade tecrübeli bir botanikçi olduğu ispatlanmış olur, şayet o bu bilgisine hayvanların ve yer altı varlıklarının tabiatını, gök hadiseleriyle birlikte eklememiş olsaydı, Tanrı’nın yarattığı şeylere dair mükemmel değil, noksan ve kusurlu bir bilgiye sahip olurdu ki bunu iddia etmek her türlü akıldan pek uzaktır.

Aynı Kral Süleyman hakkında Boissard 347. sayfada şöyle yazmaktadır, rivayet olunur ki Süleyman doğal büyüde pek kâmil imiş, nitekim Krallar Birinci Kitabı’nda onun tabii şeylerin ilmiyle fevkalade donatıldığı yazılıdır.

Onun hakkında Josephus, Yahudi Eski Eserleri sekizinci kitabında şöyle der, Süleyman hastalıkları defeden efsunlar tertip etmiş, cinleri bir daha asla geri dönmeye cesaret edemeyecekleri surette kovan şifa usullerini yazılı olarak bırakmıştır. Josephus bu türden bir şifa usulünün kendi devrinde dahi Yahudiler arasında tatbik edildiğine şehadet eder.

Vespasianus ile diğer hükümdarların huzurunda Eleazar adında bir zatın cinlerin musallat olduğu pek çok kimseyi bu usulle azat ettiğini bizzat gördüğünü söyler. Şifa usulü şöyleydi, mühürünün altına Süleyman tarafından işaret edilmiş muayyen bir kök cinsinin yerleştirildiği yüzük cin çarpmış kimsenin burnuna yaklaştırılırdı. Bunun kokusunu burun yoluyla çeken cin dışarı çekilir ve insan hemen oracıkta yere yığılınca, Süleyman’ın adı anılarak ve onun efsunları okunarak cine bir daha geri dönmemesi emredilirdi.

Cinin insandan ayrıldığının alameti ise, Eleazar’ın emriyle çıkarken oraya konulmuş su dolu bir kabı görünmez bir biçimde devirmesiydi.

Aynı yerde Josephus, Süleyman’ın insan bedenlerini kuşatan ve onlara muhtelif hastalıklarla eziyet veren cinleri kovduğunu, bu illetleri savuşturmak için Tanrı’nın kendisine kudret ihsan ettiğini söyler. Niketas dördüncü kitabında Süleyman’ın Anahtarı’ndan bahseder ve buna Süleyman’ın Kitabı der.

Bizans İmparatoru Manuel Komnenos devrinde büyücü Aaron bu kitabı okuyarak cin lejyonlarını çağırır, cinler de niçin davet edildiklerini sorarak buyrukları şevkle yerine getirmeye amade olduklarını gösterirlerdi.

Bu son zikredilen hususlar insan bilgeliğinin sınırlarını aşıyor gibi görünmektedir ve bir Hristiyan tarafından son derece lanetlenmelidir.

Binlerce metresin aşkıyla büyülenmiş, tek bir meşru zevceyle yetinmemiş ve hepsinden beteri böylesi şeytani büyülerle daima iç içe olan korkunç putperestlikle kirlenmiş bir zata bunların yakışıp yakışmadığına hükmetmek bana düşmez.

Başkaları da Süleyman tarafından benzer biçimde nefret ve muhabbet yüzüklerinin yapıldığını yazarlar. Adı geçen Süleyman’ın Anahtarı’nda, insanların gönüllerine muhabbet salmak gayesiyle mıknatıs taşı dine mugayir bir surette vaftiz edilir ve Yahudi Aaron’un kullandığı rivayet edilen tılsımlarla birlikte tatbik olunur. Lakin biz bu büyünün kimyadan fersah fersah uzak olduğunu ikrar ederiz, zira kimyayı bağrımıza basarken mezkûr büyüyü insanların arasından kaldırır ve müellifleriyle birlikte sürgüne yollarız.

Süleyman gayrimeşru büyüyü icra ettiği nispette onun yüce bilgeliğine hayranlık duymayız, ancak meşru olanı ve onunla birlikte kimyayı icra ettiği nispette onu haklı olarak takdir eder ve hürmetle anarız. Süleyman’ın bilgeliğinin birtakım gözbağcılık zırvaları sebebiyle yazılarda böylesine yüceltildiği zannedilmemelidir, bilakis bu, büyücülerin yahut avamdan kimselerin bilmediği, tabiatın gizli bağrında metallere ve onların teşekkülüne dair saklı bulunan derin tefekkür sırları sebebiyledir. Nitekim Sur beylerinin, yukarıda zikredildiği üzere ve Hezekiel Peygamber’in onları kınadığı veçhile, putları için altın yaptıkları sabittir. Keza Sur Kralı Hiram’ın, bu işlerde tecrübeli Suriyeli bir gencin yardımı olmaksızın Süleyman’ın sorduğu suallerin hiçbirini çözemediği bilinmektedir.

İşte bu sebeple, Saba Melikesi olarak da anılan Güney Kraliçesi, onun bilgeliğini işitmek gayesiyle uzun yolculuklara katlanarak Süleyman’a gelmiştir. Bu Saba hakkında Glykas Vekayinamesi’nin birinci cüzünde şöyle yazar:

Kaldı ki Sabalılar bir Etiyopya kavmidir, onların kraliçesi ise o hayranlık uyandıran Sibylla idi.

Zira o şeriatı bilmediği ve peygamberleri işitmediği halde, bilgeliğin bahşedicisi olan Süleyman vasıtasıyla Tanrı’yı ikrar etmiştir.

Şöyle demiştir, seni İsrailoğullarının tahtına kral kılacak kadar seni lütfeden Tanrın Rabbe hamdolsun. Onun bu kıssası Krallar Birinci Kitabı’nın onuncu babında zikredilir.

Keza Tarihler İkinci Kitabı’nın dokuzuncu babında, kraliçenin altın, kıymetli taşlar ve pek değerli baharatlar taşıyan büyük bir maiyet ve deve katarıyla, Süleyman’ın bilgeliğinin bütün dünyaya yayılan şöhretine muvafık olup olmadığını bizzat öğrenmek ve tahkik etmek üzere Kudüs’e, İsrailoğullarının kralına nasıl geldiği etraflıca anlatılır.

Kraliçe türlü sualler ve muammalarla kralı sınadıktan ve kral tarafından başka hususlarda sorgulandıktan sonra, böylesi bir bilgeliğin hayranlığına kapılıp Süleyman’ın ihtişamını, saray ziynetini, hizmetkârlarını, libaslarını, taamlarını ve günlük kurbanlarını müşahede ederek şöyle haykırdı, Ne mutlu sana ey Kral, ne mutlu senin huzurunda daim duran hizmetkârlarına ve halkına, seni bu krallık tahtına oturtan Tanrın Rab mübarek olsun.

Ve Süleyman’a yüz yirmi talant altın, pek çok kıymetli taş ve son derece değerli baharatlar hediye ettikten sonra kendi memleketine avdet etti.

Georgios Kedrenos da onun Sibylla diye tesmiye edildiğine şehadet eder, Yunanlarca Sibylla tesmiye edilen Saba Melikesi, Süleyman’ın şöhretini işitince, sualler tevcih ederek onun bilgeliğini sınamak maksadıyla Kudüs’e geldi, der.

Nitekim Sibylla dahi zihninin çevikliği, bilgeliği ve pek çok şeydeki mahareti sebebiyle büyük bir şöhrete sahipti.

Onun hakkında Rab dahi, Süleyman'ın bilgeliğini görmek için yeryüzünün en uzak sınırlarından güneyin Melikesinin geldiğini söylemiştir. Yazarın dedikleri bunlardır.

Şayet Süleyman'ın kimyager olmadığını öne sürerek inkâr tarafını tutanlar çıkarsa, onlara pek de karşı durmam, zira buraya kadar söylenenleri en azından başkalarının akla aykırı görünmeyen kanaatlerinden hareketle ortaya koymuş bulunmaktayım.

Aynı Kandan Olanlar, İbraniler

Yezid'in oğlu Halid, kusursuz bir kimya üstadıydı, onun Simyanın Sırları adlı kitabı İbraniceden Arapçaya, Arapçadan da Latinceye çevrilmiş olup hâlen mevcuttur ve elden ele dolaşmaktadır. Bu yazarın söz konusu risalede ne denli dindarca ve ihtiyatla hareket ettiğine herkes kendisi hükmetsin, "Ey kardeşim, bilesin ki" der, "gizli taşa dair bu üstatlığımız ve bu şerefli vazife, Tanrı'nın kendi kavminden gizlediği, oğulları gibi sadakatle hak edenler ile O'nun iyiliğini ve büyüklüğünü tanıyanlar müstesna hiç kimseye açmak istemediği en gizli sırrıdır. Zira Tanrı'nın sırrına sahip olan kimsenin, bu sanatın sırrına her şeyden fazla sahip olması zaruridir." Ve on dördüncü bapta,

Bir bilge şöyle demiştir, "Sana Tanrı tarafından bahşedilen bu sanat, yalnızca senin cüretin, metanetin ve kurnazlığınla, hiçbir zahmet çekilmeksizin elde edilmiş değildir.

Zira insanlar zahmet çeker, Tanrı ise insanlara talih ihsan eder. Öyleyse sana böylesi büyük bir lütfu, kutlu ve dindar amellerle bahşetmeyi murat eden Yaratıcı Tanrı'ya ibadet et."

Halid'in bütün talebeleri arasında en muteberi olan Musa, filozofların kitaplarını uzun müddet inceleyip onların ameliyeleriyle meşakkat çektiği hâlde meseleyi kavrayamamıştı, amelin nihayetine eremeyince tazarru ile Halid'e geri döndü, fakat filozofların metinlerini okumaya havale edilerek yüzü aşkın kitap okudu ve yine hiçbir şey bulamadı, bu sebeple dehşete düşüp bir yıl boyunca adeta aklını yitirmiş bir hâlde kaldı, ta ki hocasının rızasını kazanıp sanatın kemalini amel ile ispat edene dek.

İbrani Hamech'in de sanatı İbranice aktardığı rivayet edilir. Moiris oğlu İshak, Yahudi Yakup,

Bu ikisi İbn-i Sina tarafından üstatlar arasında sayılır. İncilci Yuhanna dahi yine İbn-i Sina tarafından Hristiyanlar arasında kimyada mahir olanların ilki olarak zikredilir, Ruh Üzerine, 1. Makale, 7. babın sonuna doğru. Hatta keşiş Vincentius tarafından da Doğal Ayna (Speculum Naturale) adlı eserde zikredilmiştir.

Eski kilisenin 27 Aralık gününde Aziz İncilci Yuhanna adına terennüm etmeyi adet edindiği Düzyazı İlahiyi (Prosa) kaleme alanlar da bunlara muvafakat eder görünmektedir, o ilahi şöyledir,

Başlangıç şöyledir, Kutlamaya sevinçle katılalım, vesaire. Mücevher parçalarını birleştirdiğinde, Bunları satıp yoksullara dağıttı, Tükenmez bir hazine taşır, Çubuklardan altın yaptı, Taşlardan da mücevherler.

Bu durum pek çok kimseye yalnızca inanılmaz değil, belki de dine aykırı görünebilir, lakin zikredilen müelliflerin şehadetleri karşısında aksini iddia edecek delil bulmakta zorlanıyoruz, Tanrı'nın bağışlarına dine aykırı denemez, ancak dinsizliğe sevk eden şeytanın amellerine öyle denir. Hakiki insan olduğu kadar kadir-i mutlak Tanrı da olan Mesih, teyzezadesi, validesinin hamisi, diğerlerinden ziyade sevdiği, son akşam yemeğinde İlahi Hikmetin kucağında bağrına bastığı ve şehit olarak helak olmayıp uzun bir ömür sürmesini dilediği İncilci Yuhanna'ya, henüz başlangıç evresindeki kilisenin sürgün ve türlü felaketlerle muzdarip düşmüş olan yeni Hristiyanlarına, muhtaçlara ve yoksullara en büyük darlık anında yardım edebilsin diye böylesi bir rızık tayin etmeyi murat etmiş idiyse, bu eşsiz ve yerinde bir ihsan, en güzel şekilde sarf edilmiş bir sadaka olmaz mıydı? Fakat herkesi tatmin etmek adına daha ziyade şunu kabul edelim, Aziz İncilci Yuhanna şayet çubuklardan yahut taşlardan böylesi bir şey yaptıysa (ki bu maddeler felsefi tentürü kabul etmeye kesinlikle elverişsizdir), bunu sanatsal yahut doğal bir yoldan ziyade mucizevi bir surette icra etmiştir, nitekim bizzat Mesih, vergi ödemek için Petrus'a bir balık tutmasını ve tutulan balığın karnını açmasını buyurmuş, oradan vergiye yetecek miktarda para çıkarılmıştır.

Vahiy kitabında, göksel Yeni Kudüs'ün şeffaf bir cam misali en saf altından farksız olacağını söylediği yerde, onun açıkça felsefi tentürden söz ettiğini iddia edenler vardır, nitekim aynı kimseler, eşyanın tabiatında böylesi bir altının bulunmadığını, lakin felsefi tentürün bu nitelikte olduğunu kabul ederler.

Aziz Yuhanna benzetmeyi var olmayan bir şeyden değil, bilakis var olan bir şeyden aldığına göre, bu ifadelerin felsefi tentürden mecazen aktarıldığını ve dolayısıyla Aziz Yuhanna'nın buna dair vukufiyeti bulunduğunu öne sürerler. Başkaları ise tentürden söz etmenin, ona sahip olmak yahut onu tatbik etmek anlamına gelmeyeceğini söyleyerek cevap verecektir.

Ayrıca o, yalnızca saf altından ve şeffaf camdan bahsetmektedir ki bu ikisi tentür değildir, tıpkı Mesih'in, bizim güvercinler gibi saf ve yılanlar gibi basiretli olmamızı buyururken, töz veya öz bakımından aynı anda hem yılan hem güvercin olmamızı kastetmeyip, her birinde baskın olan saflık ve basiret arazları bakımından öyle olmamızı murat ettiği gibi, Kudüs de bizzat altının kendisi değil, altın gibi saf, bizzat camın kendisi değil, cam gibi şeffaf olacaktır.

Keldanice kimya üzerine yazdıkları rivayet edilir, Haly, Keldani. Thebit, Keldani. İbranilerin komşusu olan Suriyeliler.

Her ne kadar bize muayyen üstatlar sunmasalar da, dinlerinin menşeini kimyevi alegorilerden ve müphem kıssalardan aldığı gerçeğe uygundur, o Suriyeliler ki,

Eski zamanlardan beri yaban domuzu tarafından katledilen Adonis için yas tutmuşlar, hayata veda etmişçesine onun ardından feryat ve figanla matem ayinleri icra etmişler, ertesi gün ise onun yaşadığını söyleyerek göğe yükseltmişlerdir.

Nitekim Mısırlılar da sularda boğulan Apis'leri için, bir yenisini bulana dek gözyaşları ve dehşetli bir matemle feryat ederlerdi, onu bulduklarında ise neşe ve rakslar eşliğinde gösterişli bir gemiyle evine, yani Memfis'e getirir, altın yataklarının ve odalarının bulunduğu Vulcanus Tapınağı'na yerleştirir, önceki gibi ona da ilahi ihtiram gösterirlerdi.

Başka yerde etraflıca ispat edildiği üzere, Mısırlılar Apis ile felsefi konuyu (subiectum) nasıl anladılarsa, Suriyeliler de Adonis ile aynı şeyin Felsefi Güneşini kastetmişlerdir, o ki Venüs tarafından, yani felsefi Ay tarafından sevilir, bu ikisi tıpkı Osiris ve İsis gibi karı koca, erkek kardeş ve kız kardeş, oğul ve anadırlar, daha nice sayısız isimle anılırlar.

Yaban domuzu Adonis'i katleder, Venüs koşup gelir, Typhon Osiris'i katleder, İsis koşup gelir, İsis onun uzuvlarını toplar, Venüs ise yaralı olanı marulların arasına yatırır, Venüs gül bahçesinin dikenleriyle ayağını yaralayarak bembeyaz gülleri al kanıyla kızıla boyar. Bunların kimyevi kaplar içinde vuku bulduğu son derece hakikattir.

Bunların ya tarihsel olarak böyle gerçekleştiğini ya da hiçbir kıymeti olmayan yahut büsbütün var olmayan bir nesneden mülhem olduğunu zanneden kimse, kocakarı masallarına inanan çocuklarla birlikte yanılmaktadır, bu yüzden putperestlerin alegorileriyle iştigal eden pek çok âlim zatın bunları hakikat gibi telakki etmesine, ardından bu sözde hakiki (lakin aslında batıl) kıssalardan nice başka hükümler çıkarmasına ve bunlardan da temeli, vasatı ve nihayeti masaldan ibaret olan, neticede masaldan, yani hezeyandan başka bir şeye varmayan nice neticeler türetmesine hayret etmekteyim, pek çoklarının kitapları böylesi misallerle tıka basa doldurulmuştur.

Şimdi olduğu gibi ezelden beri tek bir hakiki Tanrı vardır, geri kalan tanrılar, tanrıçalar ve tanrılardan türeyen kahramanlar ise Memfis'teki Vulcanus Tapınağı'nda imal edilmiş, yapılmış ve uydurulmuş kimyevi tanrılardan başka bir şey değildir, onların ateşli kıvılcımları evvela civar beldelere, ardından peyderpey diğerlerine saçılmış, nihayetinde Vulcanus alevleriyle neredeyse bütün cihanı aydınlatmış, daha doğrusu yakıp kavurmuştur.

Eğer şimdi bu gereksiz şeyler pek çok kimsenin yazılarından yahut daha ziyade derme çatma metinlerinden ayıklanacak olursa, ki bunlarda tanrıların, tanrıçaların ve onlardan doğan kahramanların çağı, ana babası, işleri, yurtları ve benzeri koşulları haricinde kayda değer hemen hiçbir şey bulamazsın, en ehemmiyetsiz meseleler üzerine pek çok lakırdı edildiğine hükmedeceksin.

Şayet putperestlerin (ethnici) yazdığı ve tahayyül ettiği gibi tanrılar var idiyse, bunlara tapılsın ve bütün işleri yüceltilip yayılsın. Oysa bunlar ne tanrıydı ne de insan, ki bu hakikati putperestlerden birinin ölüm cezası korkusu olmaksızın dile getirmesi veya yazması asla mümkün değildi, bu yüzden daha basiretli kimseler bu hususta sükût etmeye yahut en azından aynı teraneyi okumaya mecbur kalmışlardır, nitekim hiyerogliflerimize sıkça serpiştirilen sonsuz koşullardan ve aklı başında herkes için kendiliğinden açık olan şeylerden bu durum anlaşılmaktadır.

Öyleyse, bir sivrisineğin yağı ne kadarsa o kadar hakikat payı taşıyan bütün bu cürümleri, sözleri ve diğer kayda değer görünen şeyleri yığıp dururken, ne diye nafile yere gölgelerin ışığını yahut sünger taşından suyu ararız? Nitekim Caelius Rhodiginus’un 15. kitap 44. bölümde kaydettiği üzere, doğa bilgini Ksenofanes, Mısırlıların ayinleri gereği dövünerek yas tuttuklarını gördüğünde, onları şayet tanrılara inanıyorlarsa yas tutmaya devam etmemeleri, yok eğer insan oldukları kesin ise kurban kesmemeleri hususunda nezaketle uyarmıştır.

Fakat Suriyelilerin kadim dinini savunan biri, rivayet edildiği üzere Kıbrıs Kralı Kinyras’ın öz kızı Myrrha’dan doğan oğlu Adonis’in pek güzel olması hasebiyle Kıbrıslı olan Venüs tarafından tutkuyla sevildiğini, ancak Mars’ın kıskançlığı yüzünden avlanırken üzerine salınan bir yaban domuzu marifetiyle ortadan kaldırıldığını öne sürebilir. Fakat bu anlatılanların müelliften müellife aktarıldığını görüp bundan ötürü hakikat olduğunu zannedenler, evvelemirde Mars ile Venüs’ün o devirde tanrı olduğunu ispatlasınlar, bunu da yapamazlar, meğerki Kıbrıs’ın eskiden beri en iyi bakırı vermesi sebebiyle bu madene cuprum dendiğini ve aynı zamanda zaç (vitriol) sunduğunu kabul etsinler.

Zira bakıra kadim zamanlardan beri Venüs denmiştir. Kızı Myrrha ile cinsel münasebeti hususunda bu Kinyras hakkında şairlerin uydurmaları haricinde hiçbir hakiki tarih şahitlik etmeyecektir.

Oysa kimya felsefesinde, tarafımızdan defalarca ispatlandığı üzere, babadan ve kızdan bir oğul yahut anadan ve oğuldan bir evlat doğar.

Kıbrıs’ta bu neviden bir ensest günahın işlendiğini kabul etsek dahi, bütün cihanın ensestten doğan birinin ölümüne ağlaması yahut aslı astarı olmayan bir Venüs’ün yerine kederlenmesi için bir sebep var mıdır? Ölmüşse nasıl dirilecektir? Kızıyla ve torun oğluyla birlikte o baba lanetlenmeye layık değil midir? Beşeri kanunların en ağır suç sayarak yasakladığı bir fiil, ilahi kanunlara yahut ilahiyata nasıl zemin teşkil edebilir? Kimi kimseler Adonis’e dair bu hadiseyi yahut rivayeti bambaşka bir manaya bükerler, şöyle ki, Venüs’ü şehvet ve cinsel arzu, Adonis’i ise semavi Güneş makamında görürler, yani Güneş’in kudreti olmaksızın Venüs’ün var olamayacağını söylerler, Adonis’in altı ay Proserpina’nın yanında, diğer altı ay ise Venüs’ün yanında kalmasını da Güneş’in başucumuzdan uzaklaşması ve ona yaklaşması olarak anlarlar, yaban domuzunu ise kıllı ve haşin bir yaban hayvanı misali Adonis’e saldıran, yani Güneş’i batırıp kuvvetinden mahrum bırakan kış mevsimi olarak kabul ederler. Lakin bunlar da boş laftan ibarettir, tıpkı Adonis’i buğday tohumu sayıp onun altı ay boyunca toprak altında Proserpina’nın yanında, altı ay da Venüs’ün yanında ılıman havada kaldığını düşünenler gibi, bu görüşten yola çıkan daha basiretli kimseler hakkında Mitolog Natalis şu sözlerle katılır, böylece bu masal uydurmalarının örtüsü altında tabiatın neredeyse bütün işlerini, Platoncular veya Meşşailerden daha az bilgece olmayarak beyan etmişlerdir. Fakat doğrusu, şayet bu harikulade örtülerin altında köylülere mahsus, çocukların ve en cahil avamın bile gayet iyi bildiği böylesi bayağı bir şeyden gayrısı bulunmuyor idiyse, bu masalları dokuyanlar muhakkak ki ahmaktı yahut kestanenin özünün, o harikulade kabuğu olmaksızın kendi içine dikildiğini zannederek bu sırrı açığa çıkarmak isteyenler ahmaktı, sanki bu teşbihlerin altında, büyük milletlerin tanrılara yeni merasimler ve din tesis etmelerine sebep olan köylü işlerinden gayrı hiçbir gizli sır gömülü değilmiş gibi, ki buna inanmak hiçbir şekilde mümkün değildir, bilakis kâfiyen gösterdiğimiz üzere, bütün bunların maksadı halka göründüğünden büsbütün farklıydı.

Nitekim Hieronymus’un bildirdiği üzere, Suriyeliler ve Filistinliler meseller kullanmayı daima adet edindiklerinden, onların bilgeleri Adonis teşbihini cahillerden çok daha farklı yorumlamışlardır, şüphesiz bu yorum, belki de bazılarının nasipdar olduğu simyanın gizli hakikatine matuftur.

Ve hasım, hararetle beklediği mücadele için şimdiden hazırlanmıştı, şu suretle söze başladı.

Simyaya Karşı Dördüncü Argüman

Şayet metaller tabii bir arzu ile kendi nevilerinin en mükemmel haline yöneliyor, ona ulaştıklarında sükûnete eriyor ve muhafaza edilmekten haz duyuyorlarsa, bu durumda bayağı metallerin altına dönüşümü mümkün olamaz. Fakat birinci önerme doğrudur. Dolayısıyla ikincisi de doğrudur.

İbrani Maria’nın Dördüncü Argümana Cevabı

Bu argümanın manası şudur, şayet kusurlu metaller tabiat marifetiyle mükemmel metallere dönüşmüyor, bilakis kendi hallerinde kalıyorlarsa, sanat marifetiyle de dönüşemezler. Fakat birinci önerme doğrudur, dolayısıyla ve saire.

Lakin öncül ile varılan sonuç arasında hiçbir bağ yoktur.

Tabiat marifetiyle gerçekleşmeyen bir şey sanat marifetiyle de vücuda gelemez hükmü geçersizdir. Zira tabiatın tek başına yapamadığı, sanat marifetiyle yapılan nice şey görürüz, meselâ, tabiat çıkıkları yerine oturtamaz, bunu yalnızca sanat yapar. Tabiat şarap ruhunu damıtmaz, sanat damıtır. Tabiat peynir, ekmek, cam yapmaz, sanat yapar.

Aynı şekilde tabiat, edilgen maddeden soyutlanmış etkin tentürler yapmaz, gerçi madde ile birleşmiş olanları meydana getirir ve tentürlerin yapılacağı maddeleri hazırlar.

Sanat marifetiyle tabiata sağlanan ağaç aşılama ve benzeri yardımlardan söz etmiyoruz bile. Fakat ikinci önermeye gelince, bunu külliyen reddediyorum.

Zira tabiat nezdinde kusurlu metaller kendi hallerinde kalmazlar, bilakis maden ocaklarında bulundukları müddetçe, şayet kâfi ısının verilmemesi yahut gereken başka bir şartın eksikliğiyle engellenmezlerse, daima kemale ermeye meylederler. Nitekim Erastus’un gösterdiği üzere, içinde zerre kadar gümüş barındırmayacak surette bütün gümüşten arınmış ve tertemiz kılınmış bir altının neredeyse hiç bulunmayışının sebebi de budur, çünkü anadan daima bir miktar evlada baki kalır. Gümüş ile kurşun hakkında da aynı hükmü verir.

Zira bunlar birbirine tabii bir bağ ile öyle bağlanmıştır ki, şayet mutat usullerle tahlile tabi tutulacak olurlarsa duyulara kâfi derecede arınmış görünseler dahi, birbirlerinden büsbütün ayrılmaya müsaade etmezler.

Hasmın Simyaya Karşı Beşinci Argümanı

Mükemmel olana hiçbir şey eklenemez. Bayağı metaller, yani kurşun, bakır, demir ve kalay mükemmeldir. Dolayısıyla onlara hiçbir şey eklenemez. Birinci önermeyi ispat ediyorum, zira mükemmel olana bir şey eklenebilseydi, o kendi en yüksek varlık mertebesinde bulunmazdı. İkinci önermeyi ispat ediyorum, 1. Çünkü bunlar nevidir, her nevi ise mükemmeldir. 2. En mükemmel olan, en mükemmeli yaratmıştır, kusurlu yaratmış olsaydı en mükemmeli yapmış olmazdı. 3. Şayet mükemmel olmasaydı, durmaksızın daha mükemmel bir neve ulaşmaya can atar, değersiz olanda sükûnet bulmaz ve daima daha öteye yönelirse, nihayetinde tek bir nevi kalırdı.

Maria’nın Hasmın Beşinci Argümanına Cevabı

Birinci önermeye cevap veriyorum, kendi tabii varlık mertebesinin zirvesinde olan şeye hiçbir şey eklenemez, şayet burada sanatı kastediyorsan yanılıyorsun, zira sanat, ekmek yapımında gördüğümüz üzere, nihai gayesine erişip kemale ersin diye tabiata sıklıkla bir şeyler katar. Tabiat buğdayı insanların onunla beslenmesi için yaratmıştır, lakin bu gayeye tabiat değil sanat eriştirir. Tıpkı bunun gibi, muşmula sanat ile olgunlaşır, ağaçların aşılanmasıyla yabanıl meyveler tatlılaşır ve daha asil hale gelir, bunların hepsi tabiatın ürettiklerine sanat marifetiyle eklenir. Kadim devirlerde de altının biri diğerinden çok daha asil sayılırdı, meselâ Arap, obrizum ve Hint altını Macar ve Ren altınından üstün tutulurdu. Zira sanat altını gümüşten ayırmanın usulünü henüz bilmiyordu, bu usulü keşfettiğinde ise gümüşü ayırarak bütün altınları eşit kılmış ve tek bir kemale eriştirmiştir.

Eğer altın her yerde aynı kıymette, renkte yahut derecede meydana gelmiyorsa, bilakis ayrıştırma sanatıyla o mertebeye ulaştırılması zorunluysa, buradan açıkça anlaşılır ki onun tabii mükemmelliğine bir şey katılmaktadır, yani sert armutlarda ve muşmulalarda olduğu gibi, henüz olgunlaşmamış kısımlar taştığında, pişmemiş cüzler hava yoluyla dağıtıldığında, bunlar sanat sayesinde kemale erer. Nitekim her pişirme, hamlığın dağıtılması ve hararetin bir araya toplanmasıdır.

Altın nasıl ele alınırsa alınsın, ona doğa yahut sanat tarafından, pişirme, ham olanın ayrıştırılması ve hararetin artırılması yoluyla daima bir yetkinlik katılır.

Öncüle ve onun delillerine dönüyorum. Söz konusu madenlerin nihai gayeye göre değil, muhtelif olabilecek bir ara gayeye göre yetkin oldukları kabul edilmiştir, nitekim ham üzümlerden sirke yaparız, ham cevizleri terbiye ederek mideyi kuvvetlendirici ilaçlar hazırlarız, ham zeytinlerden koruk yağı (oleum omphacinum) çıkarır ve bunları aynı şekilde kendi kullanımına göre terbiye ederiz, ham güllerden gül reçeli yapar, keza olgunlaşmamış hıyarları da salamuraya koyarız,

Bütün bunlar ve benzerleri iki türlü kullanıma sahiptir, biri bahsettiğimiz üzere ara kullanımdır, diğeri ise her biri olgunlaştığında ulaşılan nihai kullanımdır, tıpkı portakalların körpe meyvelerinin, keza her türlü hayvanın, nebatın ve madenin tam olgunluklarına erişmeden önce de kullanılması gibi.

Yoksa kusursuz kemale ermeden önce dana, kuzu, oğlak, piliç, güvercin yavrusu ve benzerlerinin etini yemek caiz değil midir?

Yahut bütün kusurlu madenlerde, tıpkı ana rahminde gizlenen bir cenin gibi saklı duran o gümüş zerresini, bu kusurlu madenler büsbütün olgunlaşmadan önce oradan çıkarmak caiz olmasaydı, son iki yüz yılda Almanya'da yer altı ocaklarından elbette bu kadar çok gümüş çıkarılamazdı, aynısı gümüşün içinde gizlenen altın için de söylenmelidir, her daim olgun tavuklar bulunmadığında yumurta yemek caiz değil midir? Demek ki her ne kadar en yüce yetkinliğe henüz ulaşmamış olsalar da, bunların her biri ayrı birer türdür ve yine de kendilerine has kullanımları mevcuttur. Bu sebeple en yüce nizam koyucu, her şeyi en iyiye yahut nihai gayeye yöneltmiştir, fakat bunu hep birlikte ve bir kerede yapmamıştır,

İnsanların nesnelerin ara gayelerinden de istifade etmesini murat etmiştir, bu durum bilhassa kusurlu, daha değersiz madenlerde açıkça görülür, zira bunların bazı fertleri gümüşe ve altına erişemese dahi sayısız faydaları vardır,

Kurşunu çatılar ve su saklamaya elverişli diğer kaplar için, kalayı çanaklar ve muhtelif küçük kaplar için, demiri savaşta olduğu gibi her türlü kuvvet ve şiddeti göğüslemek ve uygulamak için, bakırı ise gündelik muhtelif işler için kullanırız, bu değersiz madenlerden her ne ki yerin altında doğa vasıtasıyla yahut yerin üstünde sanat vasıtasıyla gümüşe ve altına dönüştürülmüşse,

o, daha başka ve daha kıymetli kullanımlar için ayrılır ve daha ihtimamla muhafaza edilir, nitekim köleden efendi, çömlekçiden kral olur, Agathokles'te ve daha pek çok kimsede vuku bulduğu gibi. Kusurlu olanlar altına dönüşürse tek bir maden türü kalacağından ve sonunda her şeyin altına tehavvül edeceğinden endişe etmene mahal yoktur, madenlerin muhtelif suretleri olduğunu görürüz ve bunları farklı kullanımlarından tanırız,

Bir kez yerin altından insan kullanımı için çıkarılan şeyler, yeniden gümüşe ve altına dönüşmek üzere toprağa ve maden ocaklarına geri dönmeyecektir, işte endişe etmemen gereken ilk sebep budur, ikinci sebep şudur, bazılarında yabancı maddelerin karışımı öylesine fazladır ki yer altında on bin yıl kalsalar dahi en yüce yetkinliğe erişemezler, bakır ve demir böyledir, üçüncü sebep ise kurşun, kalay, cıva ve bizzat gümüş gibi ham madenlerin, bu daha soğuk mıntıkalarda, Hindistan'da, Arabistan'da ve diğer ziyadesiyle sıcak memleketlerde olduğu gibi yetkinliğe doğru hızla ilerleyememesidir, zira arızi bir sebeple soğukluk buna mani olur,

Bu yüzden bizde, daha olgun oldukları için altın ve gümüşten ziyade bu ham madenler bulunur ve bunlar daha ham madenlerin pek çok cüzüyle karışmış vaziyettedir,

Onlarda ise altın ve gümüş daha bol miktarda, ham olanlar ise daha nadirdir, bu sebeple Hintliler gümüşe ve kurşuna pek rağbet ederler, çünkü bu madenler orada daha nadirdir, biz bunları onlara götürür, Süleyman'ın zamanından beri onların altınını oradan naklederiz,

Bu üç sebepten ötürü, madenlerin farklı suretleri dünyanın başlangıcından sonuna kadar hep olduğu gibi baki kalır, Yaratan tarafından da bu şekilde tertip edilmişlerdir, her ne kadar doğa ve sanat yoluyla biri diğerine dönüşebilse de, tıpkı bütün insanların hep birlikte ve bir kerede ölüp dünyanın boş kalacağından ve geride hiçbir insan neslinin sürmeyeceğinden korkulmaması gerektiği gibi, gerçi her bir insanın ölmesi zaruridir, çünkü hepsi aynı anda doğmaz ve aynı anda ölmez, biri diğerinden önce veya sonra gelir,

Aynı hüküm, doğa vasıtasıyla altına dönüştürülecek kusurlu madenler için de geçerlidir, bunların ancak pek az bir kısmı bu mertebeye erişir, hem de hep birlikte ve bir kerede değil, araya giren uzun bir zaman zarfında. Şayet insanlardan biri Lynkeus'un gözlerine ve Metuşelah'ın ömrüne sahip olsaydı, madeni buharların ilk birleşmesini görmek için (tıpkı Lynkeus'un yaptığı rivayet edildiği gibi) bakışlarıyla yerin en derin katmanlarına nüfuz edebilseydi ve bunca yüz yıl boyunca oturup bunu seyretseydi, o kimse madenlerin en fazla, tabiri caizse, çocukluk ve büluğ çağına şahit olabilirdi, kemal noktasına yahut erginlik kuvvetine değil, madenlerin çocukluğu kurşun ise, erginlik çağı da altındır,

Fakat bu kabil bir müşahede mümkün olamayacağına göre, hiç kimse duyuları vasıtasıyla yerin altına gömülmüş bu gizli ihsanlar hakkında hüküm veremez.

Senin ve senin gibi maden işlerinden bihaber Kimya hasımlarının, daha mütekamil mütehassıslara, yani madencilere ve bu işe emek verenlere itimat etmemesi şaşılacak şeydir,

Gök bilimi öğretilerinde gezegenlerin hareketleri ve yıldızların titreşimi, keza eksenlerin yahut yeröte noktalarının ilerlemeleri müşahede edilmiştir, bütün bunlar son derece uzun bir zaman zarfında vuku bulur, öyle ki tek bir insan kendi ömrü boyunca yahut bütün hayatını bu işe hasretse dahi en ufak bir şeyi dahi gözlemleyemezdi, lakin muhtelif sanatkarlar emeklerini ve müşahedelerini birbiri ardınca birleştirdikleri için, semavi cisimlerin hakiki yerel hareketlerini tam olarak kavramışlardır, yer altındakilerde de aynısı yapılmıştır, lakin kendine has bir tarzda, zira yukarıdakiler daima görünür ve fertler olarak baki kalır,

Aşağıdakiler ise gizlenir, görünür olduklarında da yerlerini ve tabiatlarını değiştirirler, müşahede edilen fertler baki kalmayıp bozulur, bu yüzden bunların tabii hareketi yahut meydana gelişi hakkındaki hüküm, semavi olanlara dair hükümden katbekat daha zordur.

Buna rağmen insanların gayretiyle anlaşılmıştır ki bu kusurlu madenler kendi mekanlarında kalmakta, gereken hararet ulaştığında ve mekanın kirliliği engel teşkil etmediğinde yavaş yavaş yetkinleşmektedir.

6. Kimyaya Karşı Altıncı Delil Şayet doğa kendiliğinden yahut sanatın yardımıyla nesnelerin cevherlerinde değil, yalnızca arazlarında tebeddül meydana getirebiliyorsa, buradan madenlerin dönüşümünün hakiki olmadığı neticesi çıkar. Oysa birinci öncül doğrudur. Demek ki ikincisi de doğrudur.

6. Delile Verilen Cevap Öncüller arasındaki bağ reddedilir, zira doğa hiçbir dönüşüm yapmasa bile, sırf bu sebepten ötürü hiç kimse, pek çok misalde defalarca gösterildiği üzere, çıkıkların yerine oturtulmasında, ekmek yapımında ve benzerlerinde olduğu gibi, doğayı yalnızca ıslah edip yetkinleştirmekle kalmayıp çoğu zaman onu aşan ve geride bırakan sanattan bunu nefyedemez. Fakat ikinci öncülün açıkça batıl olduğunu beyan ederiz, zira bozulan ve meydana gelen nesnelerin tebeddülünü görmekten daha mutad ne vardır alemde? Lakin sen, doğanın değiştirdiği şeyin cevher değil, sadece arazlar olduğunu söylersin, bana kalırsa bu şekilde konuşmak hezeyandır, zira böyle olursa bütün alemde tek bir cisim ve ferdin, yani parçalarına göre muhtelif arazları ve arizi suretleri kabul eden ilk maddenin (prima materia) varlığı kabul edilmiş olur. Fakat boş laf ediyorsun, eşeğe dönüşen Apuleius hakkında yahut kurt uzuvlarına ve kudurganlığına bürünen kurt adamlar hakkında ne diyeceksin? Burada, onlarda en azından görünür ve dokunulur arazların değiştiğini söyleyeceksin,

Hem bunların şeytani işler olduğunu, burada ise doğanın eserlerinden söz edildiğini dile getireceksin, bunu kabul ederim, lakin bu arada doğanın gözler önündeki sayısız tebeddüllerini inkar edemezsin, evvela sürünen bir kurtçuk iken sonradan beden suretini değiştiren tek bir sinek bile seni ikna etmeye yeter, nitekim et yahut balık üzerine saçılan kurtçuklar vasıtasıyla üreyen yeşilimsi sinek böyledir,

Burada yalnızca arazların değişimi (accidentium mutatio) söz konusu değildir, bilakis birinin bütün tabiatı diğerine dönüşür, öyle ki binde bir kişi bile, akıl yoluyla bunu çıkarmadıkça ve ardından tecrübeyle gözlemlemedikçe, bu sineğin vaktiyle böylesi bir kurtçuk olduğunu kabul etmez. Diğer örnekleri burada geçiyoruz.

Acaba peynirin gövdesi, sürünen kurtçuklar ve uçuşan sinekler tek bir cevhere mi sahiptir? Öyleyse neden bu türden uçan bir sineğe "peynir parçası" ya da köpeğe "sinek gördüm" demiyorum? Acaba yumurta horozdan yalnızca arazlarıyla mı ayrılır? İnsanın, hayvanın yahut herhangi bir bitkinin tohumu, bunlar birbirine dönüştüğü halde, kendi türünden bir insandan, hayvandan veya bitkiden sadece arazları bakımından mı farklıdır? Nitekim biz de kurşunun, bakırın ve diğer bayağı metallerin altından ve gümüşten yalnızca arazlarıyla ayrıldığını söylemiyoruz, tıpkı yumurtanın, üzerine civciv sûretinin geleceği kendine has tâli bir sûrete sahip olması gibi, her birinin kendi cevherî sûretlerine (formae essentiales) sahip olduğunu söylüyoruz; ve kurtçuğun da, kemâle ermek için sinek sûretinin eklendiği kendine has bir sûreti vardır.

Fakat şunu belirtmek gerekir, doğadaki bu örnekler var olmasaydı bile, metallerdeki dönüşümler bu yüzden çürütülemezdi, şimdi bunlar mevcut olduğuna göre, her ne kadar o dönüşümlerin nasıl gerçekleştiğini kanıtlamasalar da, tabiatta böyle bir şeyin uygunsuz veya alışılmadık olmadığını gösterirler.

Simya Lehine Gerekçeler

Şimdi Simya lehine kendi gerekçelerimi öne süreceğim, bunlardan ilki, genel sıralamada ise dördüncüsü şöyledir.

Eğer daha aşağı yahut daha kusurlu metaller, doğal bir yönelimle madenî yetkinliğin zirvesi olan altına doğru meylediyorsa, o halde ince bir sanat vasıtasıyla da altına dönüştürülebilmeleri mümkündür. Fakat birinci önerme doğrudur. Demek ki ikincisi de doğrudur.

Öncül önermenin bağıntısı şunda yatar, eğer tabiatta kusurlu ve kusursuz metaller arasında bu hısımlık ve yakınlık bulunmasaydı, o vakit bu dönüştürme gücü doğaldan ziyade zoraki görünürdü, yine de bu yüzden imkânsız olmazdı, zira tabiatta birbiriyle uyuşmayan şeyler bile, örneğin odunlar, deriler ve benzeri diğer şeyler kimi sular vasıtasıyla taşa dönüşmektedir. Oysa metaller kendi aralarında benzeşiktir (homogenea), anılanlar gibi ayrışık (heterogenea) değildir; ve tabiat bunların dönüşümünü dostane bir arzuyla, yani niteliklerin bir tür devridaimi ve dengelenmesi yoluyla, uzun bir zaman zarfında en yüksek yetkinliği elde edene dek tamamlar.

İkinci önermenin doğruluğu, doğal şeylerin en iyi muallimi olan bizzat tecrübeden ve daha önce gösterdiğimiz üzere maden ustalarının aktarımlarından aşikârdır.

Yalnızca bu kanıt bile hasımları ikna etmeye ve karşıt fikre döndürmeye yetmelidir.

Fakat onlar doğada yumurtaların civcivlere dönüşmesi kabilinden bu başkalaşımı bizzat görmedikleri ve başkalarının bu husustaki hakikatli kitaplarını okumak yahut madencilerden bizzat işitip canlı deneyleri gözleriyle görmek üzere o yerlere gitme zahmetine katlanmadıkları için, tıpkı çocuklar gibi, cehalet ve tecrübesizlik yüzünden bunu inkâr ederler. Şayet yalnızca kendi bilgisizlikleriyle avunsalardı bu bağışlanabilirdi, lâkin bilmedikleri şeyi "bu imkânsızdır" diyerek reddetmeleri ve başkalarının tanıklıklarını hile ve yalan saymaları fazlasıyla gülünçtür ve köteklerle mektebe geri gönderilmeleri gerekir; orada gerçi birtakım sanatları ve lisanları öğrenmiş, adeta en yüksek mertebeyi elde etmiş olabilirler, lâkin tabiatın o yeraltı mekteplerinde ilk üç harfi bile henüz bilmemektedirler, biz de onları oraya havale ediyoruz.

Simya Lehine Beşinci Müspet Gerekçe

Her kime tabiatça kusurlu ve daha ham olan bir metal verilirse, yeterli bir ısıyla pişirme ve olgunlaştırma eklendiğinde, o metal nihayetinde altına dönüşür. Fakat o dört metalin, yani kurşunun, kalayın ve diğerlerinin tümüne tabiat tarafından kâfi bir ısıyla pişirme eklenmektedir. Demek ki bunlar altına dönüşür.

İkinci önerme açıktır, zira metaller ısıyla yetkinleşir ve maden ocaklarında büyümeye devam eder, nitekim bütün madenciler buna şahittir ve Mathesius Sarepta adlı eserinde bunu birçok delille göstermektedir; bir kimsenin yanlışlıkla zannedebileceği gibi, her şey dünyanın başlangıcında şimdi oldukları haliyle, hep birlikte ve bir kerede yaratılmış değildir. Eğer biri böyle düşünüyorsa zannında yanılmaktadır, gerçi kutsal yazıların şehadetiyle altının o vakit Cennet'in ırmaklarında ve belki dağlarda da bulunduğunu inkâr etmeyiz, tıpkı insanın ve diğer bütün mahlûkatın tabiat vasıtasıyla değil, ilahi el ile başlamış olması gibi; Tanrı tarafından her bir mahlûka bereket ihsan edildikten sonra, her biri kendi tarzında çoğalmaya başlamıştır, kimi tohumdan, kimi başka türlü.

O vakit metaller de buharlardan meydana gelmiştir, bunların tufandan önceki ilk kâşifi Tubalkain idi, dünyanın başlangıcından onun çağına kadar birkaç asır geçmiştir; bu ara zaman zarfında tunç ve demir gibi metaller zuhur etmiştir.

Fakat madenlerden çıkarılan altın hakkında henüz bir şey okunmamaktadır. Belki de bunun meydana gelmesi için daha uzun bir zamana yahut bulunması için daha büyük bir gayrete ihtiyaç vardı.

Şayet metaller maden ocaklarında büyüyorsa, ya bir anda dört unsurdan içinde bulundukları sûretlere ulaşırlar ya da tedricen; bir anda değil, zira altının dört unsurdan derhal yetkin bir halde belirmesi mucizevi olurdu, diğerleri için de durum böyledir.

Demek ki tedricen olmaktadır. O tedrici zaman ise pişmede yahut olgunlaşmada yatar, yani kusurlunun kusursuza, ham olanın olguna dönüşmesinde.

O dört metal kusurlu yahut hamdır; altın ile gümüş ise biri diğerinden daha fazla olmak üzere yetkin ve olgundur. Bunlardan ve daha önce öne sürülenlerden ötürü, ikinci önermenin ispatı gayet açıktır, öyle ki daha fazla kanıtlamaya hacet yoktur.

Simya Lehine Altıncı Müspet Gerekçe

Eğer tabiat kendi başına her türlü dönüşümü yapıyorsa, sanatın yardımıyla bunu çok daha fazla yapar. Fakat birinci önerme doğrudur. Demek ki ikincisi de doğrudur.

Önermenin bağıntısı hakikattir.

Zira sanat, sayısız örnekle ikna olunabileceği üzere, tabiatı ıslah eder ve yetkinleştirir.

Tabiat bir yuvada, kuluçkaya yatan tavukla on veya yirmi yumurtayı çatlatır ve onlardan civcivler çıkarır, oysa sanat aynı miktarda binlercesini, tek bir dumanla, aynı zamanda çıkarır ve bu hususta tabiatı bin kat aşar. Tabiat odundan kül yapar, sanat ise külden cam yapar.

Aynı durum ekmek, şarap ruhu, elma ve armuttan yapılan şıra, şarabın kendisi, arpa suyu, sirke, tereyağı ve benzerleri için de geçerlidir; bunların tümü doğal eserlerden sanat vasıtasıyla meydana gelir, sırf tabiatla değil.

Tabiat gerçi bütün bunları kendi maddesinde hazırlar, lâkin sanat müdahale etmedikçe ve bu dönüşümlere sebebiyet vermedikçe, sûreti oradan fiile çıkaramaz.

Bu kabul, tabiatın eserlerine karşı kör olmayan biri için ispata muhtaç değildir; sen de bunlarla iktifa edebilirsin.

Yunan Demokritos'un Sembolü. Üçüncü Kitap.

Şeref Sofrası'nda sırada üçüncü olarak oturan Demokritos, hasmın safının düzensizce yöneldiğini, cüretkârlıkla birleşmiş cehaletini, yani o beyhude kendini beğenmişliğini (philautia) görünce, henüz ortaya bir şey konulmadan evvel, bunu mutat kahkahasıyla savuşturdu ve henüz aralıktan bile selamlamadığı, göz ucuyla bakmaya dahi lâyık görülmediği el değmemiş bakire Simya'yı hakaretle karşılamaya, incitmeye ve her türlü sövgüyle yüklenmeye cüret eden o beyinsiz kafayı bu işaretle peşinen teşhir etti; o ciğerlerini gülmekle meşgul ederken, biz onun hayatına, öğretisine ve kavmine dair bazı hususları gözden geçirelim.

Ateşli ilâçla soyulmalıdır yoğun bedenin gölgesi.

Bu filozofta öğrenme ve tabiatın sırlarını araştırma şevkinin ne denli büyük olduğu şuradan bellidir ki, yalnızca kendi yurdunun veya bütün Yunanistan'ın bilgelerinin öğretileriyle yetinmeyip yabancı diyarlara doğru yola çıkmıştır.

Zira sadece bu sebeple bütün ilimlerin anası ve dadısı olan Mısır'a değil, aynı zamanda uzun ve tehlikeli yolculuklarla Doğu'ya yönelmiş, orada bilgelerden, Hintlilerden pek çok şey öğrenmiştir. Bundan ötürü onun hayranlık uyandıran öğretisi hakkında Gianfrancesco'nun belirttiği gibi...

Mirandola, Altın Üzerine adlı eserinin birinci kitabının onuncu bölümünde kaydeder, Hippokrates ona en bilge bir adammışçasına hürmet etmiş, Theophrastos tarafından övülmüş, Platon onun seviyesine çıkmaya cesaret edememiş, Celsus ise onu büyük nam sahibi bir filozof olarak adlandırmıştır. Eskiler arasında, hem yaşarken hem de ölümünden sonra böylesine çok sayıda büyük ve muteber zat tarafından büyük olarak anılmayı ve övülmeyi hak edecek bir otoriteyi hemen hemen hiç kimse elde edememiştir. Bunun sebebi, harfi harfine okunduğunda karanlık görünse de, yazılarında herkesin şiddetle arzulayacağı ilahi ve gizli bir şeyleri dile getirmiş ve öne sürmüş olmasıdır. Babası öylesine zengindi ki, Kserkses'in ordusuna, yani yedi yüz seksen bin adama ziyafet verebilmişti. Hatta Kral Darios'a o pek meşhur altın asmayı hediye eden, Kserkses'e de beş oğlundan en az birinin yaşlılığında yanında kalmasına izin verilmesi şartıyla askerlerin beş aylık masrafını ve zahiresini karşılamayı vaat eden Bithynialı Pythios'un da benzer bir güçte olduğu söylenir, ne var ki gaddar ve merhametsiz Kral, onun seçtiği oğlunu öldürtmüştür, Plinius otuz üçüncü kitabın onuncu bölümünde zikreder. İşte bu talih nimetleriyle cömertçe desteklendiğinden, zihnini geliştirmeye çok daha elverişli imkanlar bulmuştur.

Mısır'a vardığında, orada beş yıl kalarak kimi rahiplerle son derece samimi bir yakınlık kurduğu, en gizli sırları da onlardan öğrendiği rivayet edilir.

Hatta kimileri ekler, Dardanos adında bir rahibin mezarını açmış ve oradan, kendisine sanatın kusursuz bilgisine erişmede büyük faydası dokunan, felsefi sırrı içeren bir kitabı çıkarmıştır.

Böylesine herkesin hayranlığını kazanmış bu zatın kimyevi (chymica) eserler yazdığını ve bu sanatla uğraştığını kimse inkara cüret edemez, zira günümüze dek onun kitaplarından derlenmiş pek çok metin ulaşmıştır. Aristoteles'in yorumcuları arasında Michael Psellos onun yalnızca adını anmakla kalmaz, aynı zamanda sırlarının kendisi tarafından ifşa edildiğini yazar.

Demokritos'tan, Abderitika olarak da anılan Demokritosçu ekol doğmuştur.

Dahası, ondan sonra kimya bahsini ele alan ne kadar yeni Grek varsa, öğretilerini Demokritos'un kitaplarından devşirmişlerdir.

Fakat Demokritos, maddenin nadirliği ve soyluluğu sebebiyle nesnelere daima yeni isimler vermeye, mecazlı ifadeler kullanmaya mecbur kaldığından ve bunlar da harfi harfine lafzıyla anlayanlara ekseriyetle imkansız ve apaçık yanlış göründüğünden, sırf kelimelerin zahirine takılıp kalan, yazarın zihnine nüfuz edemeyen Cicero ve diğer bazı kimseler tarafından yalancılık ve boş lakırdı etmekle suçlanmıştır. Aynı Mirandola onun hakkında şöyle yazar,

Yüz yıldan fazla yaşadı, edebiyat ehli avamın kavrayamadığı pek çok şeyi keşfetti. Fakat kaidelerini üstü kapalı bir tarzda yazıyordu, bunu kimya ilmini bilmiyormuş gibi görünmek için değil, bilakis bu kaideler yalnızca takipçileri ve dostları tarafından bilinsin, avamdan ise saklı kalsın diye yapıyordu, nitekim meseleyi başka türlü anlayamayacak olanların kavraması maksadıyla isimleri değiştiriyordu. İşte bu yüzden, diğer hususlarda ilim dünyasına büyük hizmetleri geçmiş bir zat olan Hermolaus Barbarus'un, bu tarz yazımı yalnızca Demokritosçu mektebe hasredip bunu ya kötü niyete ya da kibre bağlamasına şaşmamak elde değildir. Oysa çok eski zamanlardan, ta Homeros'tan beri aynı nesnelere farklı isimler verildiğini, göktekilerin başka, yerdekilerin başka ifadeler kullanmaya alıştığını, kavimlerin rahiplerinin avamın kullandığı kelimeleri kullanmadığını hatırlayabilirdi, ayrıca bütün felsefe ekolleri arasında öğretilerini gizlemek hususunda en ziyade öne çıkanların, hususiyle Pythagorasçılar ile Herakleitosçuların olduğunu hatırlamak onun gibi bir müellif için hiç de zor olmamalıydı, zira bunları okuduğundan zerre kadar şüphe etmem. Nitekim onlar sükutu ve sembolleri kullanırlardı, berikiler ise Platon'un yazdığı üzere bilmecelere başvurur, bu bilmecelerin açıklamasını isteyenlere yine başka bilmecelerle karşılık verirlerdi. İşte o zat Demokritos'u bu sözlerle müdafaa eder.

Kimyacılarda başlangıçtan beri iki tür yazar sınıfı bulunduğu sabittir, biri en eski olan şairane tür, diğeri ise ondan biraz daha yeni olan felsefi türdür.

Şairane olanı masallar ve alegorilerle örülmüştür, kelimeleri değil manayı, yani sözün bütün idrakini değiştirmiştir, Grekler arasındaki ilk şairler ve ilahiyatçılar bunu kullanmıştır.

Felsefi olanı ise, müşterek manasından başka bir manaya aktarılmış ve mecazlaştırılmış, sıklıkla yenilenmiş veya başkalarıyla değiştirilmiş ifadelerden oluşur. Filozoflar, en başta da Demokritos bu yolu tutmuştur, tam da bu sebeple, hakiki sebebi bilmeyenler tarafından aşırı derecede müphemlikle suçlanmıştır.

Cicero bir yerde onun hakkında, daha büyük bir otoriteye sahip bir adamın böylesine büyük hezeyanlar savurduğunu hiç duymadığını iddia eder.

Muhtemelen şu rivayet ona böyle görünmüştür, Demokritos'un aktardığına göre birtakım kuşlar varmış, bunların kanları karıştırıldığında bir tür yılan meydana gelirmiş, bu yılan yendiğinde ise kişi kuşların seslerini anlar hale gelirmiş.

Bu mecazi ifade tarzından başkaları şu neticeyi çıkarmıştır, Demokritos bazı kuşların kanıyla içkisini sulandırmış, buna diğer bitki özlerini katmış, böylece gizli bir duyu vasıtasıyla kuşların ötüşünü fark edip anlamış ve onlarla irtibata geçmiştir.

Gerçi bu meleke Melampous ve Tyana'lı Apollonios gibi pek çok başkasına da atfedilir, yine de Demokritos'un bu sözlerinin zahiri manasıyla anlaşılması gerektiğine güçbela inanırım, zira o, yılan ve kuşlar ile çok daha başka bir şeyi, yani kimyacıların yüzlerce kez yılan adı altında haykırdıkları hakikati kastetmiştir.

Nitekim kimyevi bir alegori neredeyse yoktur ki, orada asli bir gereklilik olarak yılandan söz edilmesin. Bu sebeple Hermes'in (Mercurius) asasına (caduceus), Asklepios'a, İason'un maceralarına, aynı şekilde Herakles'e, Kadmos'a ve sayısız diğerlerine çifte yılan resmedilir. Kuşlar veya uçucular ise kimyacıların uçucu adını verdikleri şeylerle aynıdır, yani sabit olmayan cisimler veya ruhlardır, bunlar o yılanın yakalanması ve olgunlaştırılması yoluyla kavranır, yani insanın tutabileceği hale gelir veya kaçamaz olurlar.

Onun yazılarından derlenen veya dağınık halde kalan parçaların ne nitelikte olduğu Flamel'in eserlerinde görülebilir, bunlar tamamen kimyevidir. Psellos onun pek çok yazısını okumuş ve bunların kati surette altın yapıcı (aurifera) olduğunu beyan etmiştir. İlahiyatı ve astrolojiyi rahiplerden ve Kildanilerden öğrendiği söylenir.

Ayrıca Etiyopya'da Gymnosophistlerle bir araya gelmiş, onlardan da pek çok gizli bilgi edinmiştir. Bu sayede her türlü felsefe dalında öylesine ilerlemiştir ki, bütün ilimler dairesini (encyclopaedia) tamamlamış ve haklı olarak bir Pentathlos, yani her sahada mahir bir pehlivan gibi görülmüştür. Zira tabii ilimleri, ahlakı, matematiği, hür sanatları ve bütün zanaatların inceliklerini bilirdi.

Bu yüzden Plinius onu son derece ferasetli ve hayat için fevkalade faydalı bir adam olarak anar, ne var ki fanilere yardım etme arzusunun fazlalığı yüzünden hataya düştüğünü söyler.

Demokritos bu uzun seyahatinden memleketine geri döndüğünde, miras kalan mülkünün büyük kısmını Abderalı hemşehrilerine dağıtmış, kendisi ise şehir dışındaki bir bahçeye çekilerek tabiatın temaşasına gayretle emek vermiştir. Zira onun derdi yalnızca madenleri ve nebatları tanımak, onların hususiyetlerini araştırmak değil, aynı zamanda hayvanların anatomisini de incelemekti.

Bu maksatla her türden hayvanın kendisine getirilmesini sağlamış, bunları bizzat kesip parçalamış, iç organlarını, damarlarını ve liflerini tetkik etmiştir. Kendisini pek seven Abdera ahalisi bu durum karşısında onun yanına üşüşmüş, duyulmamış ve alışılmadık bu davranışı bir delinin işi zannederek, dönemin en meşhur hekimi olan Hippokrates'e haber göndermişler, Demokritos'un deliliğini ilahi ilaçlarıyla tedavi etmek üzere derhal yanlarına gelmesi için ona yalvarmışlardır. Hippokrates yaklaştığında, kendisini karşılayan ağlayıp sızlayan yurttaşlardan meseleyi öğrenince,

Demokritos ile meselenin ne minvalde olduğunu bizzat öğrenmek üzere onun huzuruna çıkarıldı. Fakat bu ilahi filozof, Hippokrates'in geliş gayesini anladığında, onunla öyle bir tarzda ve akıl yürüterek konuştu ki, Hippokrates hayretler içinde kalarak Abderalıları çok ağır bir dille azarladı, zira kendisini, delilik yahut cinnetten arındırmak bahanesiyle, bilgelerin en bilgesi olan ve hakikatte asıl kendisinin hakiki bilgelik hususunda talebesi olması icap eden o zata göndermişlerdi. Hippokrates hayvanları niçin bu suretle teşrih ettiğini sorduğunda Demokritos şu cevabı verdi, insanların ahmaklığının, muhtelif ve zıt ihtiraslarının, boş ve nafile şeylere meyledip faziletten ve hakiki iyiliklerden yüz çevirmelerinin sebebini aramaktaydı, bu illet damarlarda veya iç organlarda bulunan hıltlardan yahut başka bir yerden neşet ettiğinden, insanlar üzerinde teşrih caiz olmadığından ötürü bu sebebi dilsiz hayvanların anatomisinde araştırmaktaydı.

İnsanların bu boş heveslerini ve talihin cilvesi olan değişken hallerini ne vakit işitse yahut tefekkür etse, kahkahalara boğulurdu (tıpkı Herakleitos'un aynı sebepten ötürü gözyaşlarına boğulması gibi), bu yüzden kendisine Gelasinos (gülen) adı verilmişti. Hippokrates bu kıssayı müstakil bir kitapta yahut mektupta etraflıca kayda geçirmiştir ki, bu metin onun eserleri arasında tetkik edilebilir.

Bazılarının, onun kendi şehrinin surları yanındaki küçük bir bostanda son derece yoksul bir halde yaşadığını söylemeleri, izafi olarak anlaşılmalıdır. Zira dileseydi yaşayabileceği bolluk yahut nezahet içinde yaşamadı, aksi halde kendisi son derece muhtaç kalacak surette mallarını Abderalılara bağışlamazdı, nitekim bu bir bilgeye yakışır hareket de değildir. Şüphesiz ki mirasından değil fakat gayretinden, hayvan tefekkürlerini ve teşrihlerini ikmal etmek ve rivayet edildiği üzere yüz dokuz yaşına kadar sürdürdüğü ömrünün kalan kısmında ihtiyaç duyacağı kafi miktarda malı kendisi için muhafaza etmiştir.

Demokritos beyhude şeylerden, ahmaklık ve fenalık alametlerinden ötürü dünyadan el çekti, bu sebeple hakiki bir filozof gibi tenhada yaşadı.

Alemin atomlardan meydana geldiğini, yani alemin unsurlarının bölünemez cevherlerden teşekkül ettiğini öğretti, bu fikir Aristoteles ve Peripatetikler tarafından pek saçma ilan edilmemiş olsaydı, belki de daha fazla taraftar ve bağlı bulabilirdi, Fernelius, De abditis rerum causis adlı eserinin mukaddimesinde bu fikri ziyadesiyle müdafaa eder ve pek çok şeyin tecrübesine fevkalade uygun düştüğünü mütalaa eder.

Birçok alemlerin var olduğunu, bunların bozulmaya tabi bulunduğunu ve gelecekte de böyle olacağını söylemesi ise, onun dehasının büyüklüğüne ve hürriyetine bağışlanmalıdır. Zira biz Hristiyanlar, insan olan Küçük Evren (Microcosmus) yahut bu fani hayattan sonra herkesin intikal edeceği idrak edilebilir alem müstesna, bu alemden gayrısını tanımayız. Cicero, Tusculanae Disputationes adlı eserinin beşinci kitabında Demokritos'un, tabiatın sırlarını daha derinden araştırabilmek gayesiyle kendi gözlerini kör ettiğini nakleder. Bu gerekçenin kafi ve bir filozofa yaraşır olup olmadığını anlayamıyorum, Güneşe, göğe ve yere bakmak istemedi mi? Tanrı'dan sonra her türlü nimeti bunlardan elde etmemiş miydi?

Başkaları ise biraz daha makul bir sebep zikrederler, güya Demokritos, fevkalade cilalanmış altın bir aynayı Güneş ışınlarına tutarak gözlerinin nurunu köreltmiştir. Lakin muhtemelen uzun ömrü ve aralıksız okuması, umumiyetle vaki olduğu üzere, her şeyden evvel gözün hissini alıp götürmüştü.

Nitekim Prusya'da, Gdansk'ta (Mişna'da doğmuş fakat Livonya'da yaşamış) takriben yüz otuz yaşında bir koca karı gördük. Bu kadın, gözleri tedricen körleştiğinden otuz yıldan fazla bir süredir ışığı görmemişti, nitekim göz çukurları, üzerlerini örten sert ve düz deri sebebiyle güçbela fark edilebiliyordu. Bir o kadar yahut daha fazla yıldır ayaklarını da kullanamamıştı, bu ayaklar da, söylenmesi dahi hayret verici bir erimeye maruz kalarak neredeyse insan ayağına benzemez hale gelmişti, buna rağmen kadının aklı fevkalade yerindeydi ve kırk yaşındaymışçasına rahat konuşuyordu. İki kadın tarafından taşınarak kapı kapı sadaka toplayan bu kadının böylesine uzun bir ömür sürdüğü hususunda şüphe hasıl olduğunda, kendisinin orada ikamet ettiği vakitlerde, yani yüz yıl evvel Livonya'da Haçlı Şövalyeleri tarafından vuku bulduğunu bildiğim birtakım hadiseleri sordum, o da bütün teferruatıyla bunları sırasıyla hikaye etti. Binaenaleyh böylesine ileri bir yaşta gözü haricen kör etmeye hacet olmadığı aşikardır, zira ihtiyarlık gözleri ya zayıflatır yahut büsbütün ortadan kaldırır.

Bundan gayrı, bu zatta hayranlık uyandıran bir diğer husus şudur ki, bu hayattan sanki doymuşçasına bıkkınlık getirdiğinde ve açlık yoluyla kendisini ölüme terk etmeye karar verdiğinde, kızını pek yakında evlendirecek olan kız kardeşinin, ölümüyle düğün sevincini cenaze ağıtlarına çevirmemesi ve bütün akraba taallukatını kedere boğmaması için ettiği yalvarmalara riayet ederek, burnuna taze ekmek kokusu tutmak suretiyle hayati ruhlarını bir müddet tazelemiş, düğün vakti geçene kadar hiçbir yiyecek yahut içecek almamış, vakit tamam olup ekmek kokusu uzaklaştırılınca da derhal ruhunu teslim etmiştir.

Bu güzide zatın vefatında ve hayatında, bu hayattan sanki bir sahneden yahut ziyafetten ayrılır gibi ayrılmak gerektiğine dair o sözün pek hakiki olduğu tasdik edilmektedir.

Nitekim kralları, delileri, kadınları, iblisleri, hükümdarlıkları, savaşları, neşeleri, latifeleri, şarkıları ve bunlar gibi sayısız şeyleri sahneye koyan tiyatrocuları temaşa ettiğimizde, birkaç saat sonra bu yapmacık maskelerden ve uydurma hadiselerden öylesine usanır ve doyarız ki, tiyatrodan çıkıp gitmek ferahlık verir.

Aynı surette bir ziyafette nefis yemeklerle doymuş ve kafi miktarda içmiş isek, yemeklerin bütün lezzeti kaybolur, iştah zail olur ve nihayet herkesin içine kalkıp gitme arzusu düşer.

Şu halde böylesine düşkün bir yaşa erişenlerin, şüphesiz dünyaya veda etmek ve ondan el çekmek arzusu içinde olmaları tabiidir.

Nitekim Cicero'nun eserinde Yaşlı Cato şöyle der, "Eğer ölümsüz tanrılar bana yeniden çocuklaşma ve beşikte ağlama imkanı bahşetseydi, bunu şiddetle reddederdim, nitekim koşulan mesafe nihayete ermişken, bitiş çizgisinden yarışın başına dönmeyi asla istemem." Abderalılar katında, rivayet olunduğu üzere Altın Postu yurduna getiren kahraman İason'a adanmış bir mabedin bulunması, akil ve zengin kimselerin Altın Postun ne manaya geldiğini, yani Demokritosçu öğretiye yabancı olmadığını pek iyi anladıklarını gösterir.

Bu mabedin banisinin Demokritos mu yoksa bir başkası mı olduğunu ise katiyetle teyit edemeyiz.

YUNAN KABİLESİ

Trakya menşeli Abderalı Yunan önderi Demokritos'un hemen yanına, yine bir Trakyalı olan Orpheus eklenmelidir, bu sadece ortak vatanları hasebiyle değil, fakat bu zatın, bütün Yunan milletinin adeta ilk piri, rahibi, teoloğu, kahini, kanun koyucusu ve muallimi sıfatıyla kimya (chymica) ilmini diğer pek çok ilimle beraber Mısır'dan Yunanistan'a getiren ilk kişi olması sebebiyledir. Onun Mısır'a, daha mülayim hükümdarların yabancılara hakaretamiz muamele etmeyi yahut onları memleket hudutlarından sürmeyi bıraktıkları bir devirde, takriben Alemin Yaratılışının (A.M.) 3178. yılında, yani Psammetikhos'un hükümranlığa başladığı vakitte yahut daha muhtemel olduğu üzere Keops devrinde, takriben Alemin Yaratılışının 3040. yılında intikal ettiği aklen neticelendirilebilir. Zira Pythagoras'tan (ki Amasis ve Samoslu tiran Polykrates devrinde, takriben A.M. 3390 senesinde Mısır'dan dönmüştür) ve Olimpiyatların başlangıcından (ki A.M. 3189 senesine rastlar) çok evvel Orpheus'un Mısır'a gittiği sabittir, şu sebeple ki Yunanlar ne bayramları ne de...

Altın Sofra, Üçüncü Kitap

ne de onun tesis ettiği Dionysos şenliklerinden önce herhangi bir oyun görmüşlerdi, vakit bakımından bir miktar ihtilaf bulunsa da, Yunanlar nezdinde birbirini izleyen yılların sayılmasında henüz kesinleşmiş bir devir hesabı mevcut değilken, kahramanlar çağında vuku bulduğu pek kesindir.

Onun Mısır’da öğrendiği ve beraberinde Yunanistan’a getirdiği şeyleri ise, Hieroglyphica adlı eserimizde birçok yerde etraflıca gösterdik, bu sebeple oradan yalnızca en mühim ve konuya taalluk eden kısımları buraya aktaracağız. Diodoros Sikolos birinci kitabın altıncı bölümünde şöyle der,

Şimdi, der, bilgelik ve ilimle yetişmiş hangi Yunanların, onların kanunlarını ve öğretilerini kavramak üzere eski zamanlarda Mısır’a geçtiklerini zikredeceğiz,

Rahipleri mukaddes kitaplarında, Mısırlılara ilk evvel Orpheus’un, Mousaios’un, Melampus’un, Daidalos’un, Şair Homeros’un ve Spartalı Lykurgos’un geçtiğini kaydederler, ardından Atinalı Solon’un, Filozof Platon’un ve Sisamlı Pythagoras’ın, ayrıca geometrici Eudoksos’un, Abderalı Demokritos’un ve Sakızlı Oinopides’in.

Nitekim hepsinin izleri, bazılarının suretleri, kimilerinin de gerek kendilerinden gerekse takip ettikleri ilimden ötürü adlandırılmış mekanları gösterilmektedir.

Onları Yunanlar nezdinde hayranlık uyandırıcı kılan her şeyi şüphesiz Mısır’da tahsil ettiler.

Zira Orpheus’un tanrıların pek çok ilahisini, gizemli ayinleri (orgia) ve yeraltı dünyasına dair tasavvurları getirdiğini, İsis törenleri ile Dionysos törenlerinin büsbütün aynı olduğunu, İsis ile Ceres’in birbirine benzediğini, yalnızca adlarıyla ayrıldıklarını rivayet ederler.

Kötülerin cezalarını, Elyseion çayırlarını ve heykellerin kullanımını ise Mısırlıların mezarlarından alıp dahil etti.

Merkür’ü de kadim tasavvura uygun biçimde ölülerin ruhlarını sevk eden olarak tasvir etti. Cesedi geri getirenin, hemen yanı başında duran Kerberos’a koparılmış bir parça uzatması Mısırlıların adeti idi. Bunlar Orpheus tarafından Yunanlara nakledilince, Homeros da Orpheus’a öykünerek kendi manzumesinde aynı şeyi yazıp, Kyllene’li Merkür’ün, elinde asasıyla kahramanların ruhlarını çağırdığını söyler. İsa’nın doğumundan takriben kırk dört yıl evvel Mısır’ı baştan başa dolaşan Diodoros bunları anlatır. Orpheus’un ebeveynine gelince,

ihtilaf vardır, bazıları onu Kalliope ile Apollon’un, ki felsefi muhayyile haricinde tabiatta asla var olmamışlardır, oğlu sayarken, diğerleri Oiagros’un oğlu kabul eder.

Lakin teganni yahut muhtelif şeylerin ilmi ve manzumelerin tatlılığı sebebiyle sonraki şairler ona bu ebeveyni layık gördüler, nitekim liri ona Merkür’ün sunduğunu, bazıları ise babası Apollon’un verdiğini söylerler, onunla vahşi hayvanları, kayaları, ağaçları, kuşları celbetmiş, ırmakları akışında durdurmuş, zevcesi Eurydike’yi oradan geri getirmek üzere yeraltına inmiş ve geri dönmüştür.

Altın Post üzerine en güzel kinayeyi ilk tasvir eden bizzat kendisidir, nitekim Argonautika’da şöyle der,

Gördüklerimi anlattım, gerisini değil, Taenarum’un geçitlerini, Gölgeli Dis’in konutlarını ve o hüzünlü krallığı, Zevcemin sevgisiyle mecbur kalıp, güvendiğimde çalgıma.

Altın Post ile neyin kastedilmek istendiği ise, Hieroglyphica’nın ikinci kitabından ve yukarıda söylenenlerden herkesçe malumdur. Bacchus ayinlerini yahut Dionysos şenliklerini ve kendisinden mülhem Orfik diye anılan merasimleri, bir nevi dini ibadet olarak Thebai’de ilk tesis eden odur, bu hususta bütün yazarlar tanıklık eder, yabancılar arasında da,

Lukianos Astroloji Üzerine Diyalog’unda şöyle der, Kalliope ile Oiagros’un oğlu olan Orpheus, henüz bir çocukken Bacchus ayinlerini Yunanistan’a soktu ve Thebai’de Helikon dağında Orfik diye adlandırılan o ayinleri ilk kuran kişi oldu.

Bu ayinlerde kadınlar tarafından parçalandığı ve uzuvlarının köpeklere yem olsun diye tarlalara saçıldığı rivayeti, ona düşman bir şairin uydurduğu bir masaldan ibarettir, zira birazdan belirteceğimiz üzere, başkaları onun ölümüne başka bir sebep isnat ederler. Dionysos şenliklerinin büsbütün simyevi nitelikte olduğunu Hieroglyphica’nın dördüncü kitabında fazlasıyla gösterdik.

Pausanias, Boiotika’da Orpheus hakkında, onun beşeri ve siyasi hayata çok faydalar sağladığına şahitlik eder,

Zira Tanrıların doğuşunu ve tüm teolojiyi ilk o açıkladı, ve meşum cürümlerin kefaretlerini tasarladı, hem de pek çok hastalığın devalarını buldu, nitekim bizzat kendisi Argonautika’da kendi hakkında şu sözlerle yazar,

Zihnim hiçbir zaman akıp gitmeyen suları söylemeye meyleder.

Bu mısralarla, fanilere hastalıklarda imdat eden Apollonvari bir ilaca sahip olduğunu üstü kapalı biçimde ima eder, zira gerçekte Apollon, simya tıbbının banisidir. Bundan başka, kendisinin simyevi ve tabii meselelerde pek malumatlı olduğunu, Argonautika’nın başında andığı, bizzat yazdığı fiziki kitaplarla beyan eder, nitekim elementlerin kendi aralarında birbirini doğurması, tabii nesnelerde sevginin kuvveti, taşlar üzerine yazdıkları gibi, diğerlerini geçelim, Taşlar kitabında, diğer bütün kinayeli yazıları ve tesis ettiği bayramlar hesaba katılmasa dahi, cıvaya dair muradının ne olduğunu kafi derecede açıklar. Zira insanları ilme teşvik ederken, onları şu mısralarla her türlü hayır ve faydayla dolu olan cıvanın mağarasına gönderir,

[Yunanca] Eğer kalbinin basireti bir adama yol gösterirse, Girer cıvanın mağarasına, pek çok hayır Yığmıştır oraya o, devasa bir küme halinde dururlar, İki eliyle birden alıp evine taşımaya muktedirdir bunları, ve her türlü musibetten sakınmaya muktedirdir.

Dediğim gibi, Bacchus’ün, Kral Apollon’un dürtüsüyle Doldum taştım, korkunç okları anlatmak için, ve göksel varlıkların ölümlülerle olan ahitlerini ve şifalarını.

Bu mısralar, Orpheus’un Altın Post üzerine niçin Argonautika eserini kaleme aldığını ve diğer bütün derin işleri başardığını yeterince ihtiva eder. Zira kim pek çok hayra ortak olmak isterse, cıvanın mağarasına varsın, yani Taenarum’a, yeraltına, Plüton’un krallığına, çünkü alemin taksiminde Neptün denizi, Jüpiter göğü sahiplendiği gibi yeraltını ve madenlerin zenginliğini de Plüton kendine almıştır, ve oradan iki eliyle birden getireceği şey, simya ameliyesinin ilk maddesi (prima materia) olacaktır, o hazırlandığında hem hastalıkları iyileştirmeye hem de talihin diğer musibetlerinden sakınmaya güç yetirecektir. Orpheus’un bu pek vazıh sözünü daha açık izah etmeye hacet yoktur, zira kendi başına yeterince parıldamakta, en hakiki ve en kadim olduğu üzere simyaya her tarafta ışık saçmaktadır. Orpheus’un vefatına gelince, yukarıda zikredilen kanaat haricinde, onun yıldırım çarpmasıyla yere serildiğini rivayet edenler de vardır, fakat Pausanias Boiotika’da ve Caelius Rhodiginus on sekizinci kitabın on birinci bölümünde onun ölümü hakkında bambaşka yazarlar, yani şu minvalde,

Orpheus’un mezarı, Libethra şehri yakınlarında, Makedonya’daki Olympos dağında idi.

Vaktiyle Libethralılara Trakya’daki Liber Baba’nın kehanet ocağından bir cevap verilmişti, Orpheus’un kemikleri güneşi gördüğü vakit, şehirlerinin bir domuz tarafından yerle bir edileceği bildirilmişti.

Zira Orpheus’un bakiyeleri, Stephanos’un şahitliği üzere Lebedos ile Kolophon arasında İonia kasabası olan Dios Hieron’dan Olympos’a çıkan yola bakan bir sütunun içine yerleştirilmişti.

Bir gün vuku buldu ki, bir çoban Orpheus’un kabri başında uzanmış uyurken, uykusunda pek tatlı mısralar terennüm etti.

Onun sesinin letafetine ve ahengine kapılan civar arazilerde çalışan köylüler, koruları ve tarla işlerini bırakıp büyük bir gayretle şarkıcıya doğru koştular, çobana kimin daha fazla yaklaşacağı hususunda kendi aralarında yarışırken, birbirlerini itip kakarlarken o sütun sık darbelerle sarsılıp yıkıldı ve üzerine konmuş olan, Orpheus’un kemiklerini muhafaza eden vazo kırıldı. Defnedilenin bakiyeleri yere saçıldı, açığa çıktı ve Güneş’e maruz kaldı. Ertesi gece, Olympos’tan akan azgın bir dere

suların böylesi bir taşkınlığıyla dolup taştı ve dağdan aşağıya doğru öyle bir şiddetle boşaldı ki, Libethralıların surlarını yıktı, evlerini yerle bir etti ve bütün ahalisini sular altında bıraktı.

Makedonlar, yerle bir olan Libethra'dan Orpheus'un kemiklerini özenle arayıp bularak Dion'a naklettiler ve orada şerefli bir mezara defnettiler.

Linus, bazılarının aktardığına göre Orpheus'un, keza Thamyris ile Herakles'in hocasıydı, Apollon ile Terpsikhore'nin oğlu olarak tasvir edilmiştir, başkalarının dediğine göre ise Merkür ile Urania'nın oğlu olup lirik şiirde son derece mahirdi. Vergilius dördüncü Ekloga'da hem onu hem de Orpheus'u şöyle anar,

Beni ne Thrakialı Orpheus aşabilir ezgileriyle, Ne de Linus, anası birinin, babası ötekinin yanında olsa bile, Orpheus'un Calliopeia, Linus'un ise güzel Apollon',

Fakat bu ebeveynler, Orpheus'a olduğu gibi Linus'a da daha sonraki şairler tarafından aynı ve mezkûr sebepten ötürü atfedilmiştir. Oysa Linus pek kadim bir şairdi, Fenike'den Yunanlara harfleri ilk getiren kişi olduğu rivayet edilir.

Başkaları ise onun Thebai'de doğduğunu, dünyanın yaratılışı, Güneş'in ve Ay'ın hareketi, hayvanların ve meyvelerin türeyişi üzerine yazdığını ve başlangıçta her şeyin aynı anda doğduğunu söylediğini aktarırlar.

Onun da doğal şeylerin kusursuz bilgisine sahip olduğunu bütün bu delillerden çıkarıyoruz, yani hocası olarak methedildiği Orpheus ile sanatta denk idi.

Mousaios da pek kadim bir şairdi, başkalarının uydurduğu gibi Argonautlara gerçekten eşlik etmiş değildi, bilakis bizzat Orpheus gibi mecazi manada anlaşılmalıdır,

Zira o, ilim uğruna Mısır'a göç etmiş ve Orpheus'un beraberinde getirdiği aynı sırları oradan getirmiş olanlardan biriydi,

Bizim bahsimiz Orpheus zamanında yaşamış olan kimse hakkındadır, aynı adı taşıyan diğer şairler hakkında değil,

Bu zat, bazıları tarafından Eumolpos'un oğlu ve Atina asıllı olarak, başkaları tarafından ise babası olarak aktarılır, onun ve Eumolpidlerin soy kütüğüne az sonra değineceğiz,

Burada onun Mısır'dan kimya (chemia) ile birlikte edindiği her türlü ilimle donanmış bir zat olduğunu, Orpheus'un peşi sıra giden Yunanistan'ın ilk kahramanları arasında sayılmayı hak ettiğini zikretmemiz kâfidir.

Şairlerin en kabiliyetlisi olan Homeros, iki ciltlik eseri İlyada ve Odysseia ile kendisinden önceki bütün şairlerin kurgularını ve alegorilerini fersah fersah aşmıştır. Zira daha önce söylendiği gibi bir vakitler Mısırlıların yanında yaşamış olduğundan, Mısırlıların hiyeroglifsel tanrıları, kahramanları, kanunları ve adetleri hakkında pek çok şeyi ödünç alıp eserine dahil etmiştir, biz bunu Hieroglyphica adlı eserimizin altıncı kitabında kimyevi hakikate irca ettiğimizden, dürüst okuyucuyu oraya havale etmek isteyerek, burada onun hayatı yahut emekleri hakkında hiçbir şey aktarmayacağız.

Kimyevi Müelliflerce Nakledildiği Üzere Yunanlarda Tanrı'nın Şerefine ve Kimyanın Hatırasına Tesis Edilen Törenlerin Şerhi

Eleusis Törenleri (Eleusinia Sacra), bunların arasında en dikkat çekici olanlarıdır, bunlar Atina hâkimiyetindeki Eleusis kasabasında, Atina'dan pek uzak olmayan bir yerde kurulmuştur, Herodotos, Ceres ve Proserpina onuruna Thesmophoria olarak da adlandırılan bu bayramların kökeninin Yunanlardan değil, Mısırlılardan geldiğini yazar,

Diodoros da, Eleusis'te o vakit kabul edilen onun (Ceres'in) gizemlerinin Mısırlılarda kutlananlarla aynı olduğunu bildirir,

Bu törenin ilk banileri ve sebepleri hususunda yazarlar hemfikir değildir, yaygın kanaat odur ki Ceres, büyük bir kıtlık vaktinde, Erekhtheus'un krallığı devrinde Atinalılara tahılla yardım etmiş, bu tanrıçaya bu hürmet ondan ötürü gösterilmiştir,

Başkalarının görüşü ise şudur, Eleusis diyarında Eleusis krallık ederken, Ceres onun tarafından konukseverlikle karşılanmış, armağan olarak ona her türlü tarımı göstermiş ve yeni doğmuş Triptolemos'u kimi zaman tanrısal sütle beslemiş, geceleri ateş altında ısıtmış, bu sayede çocuk mükemmelen serpilmiştir, fakat Eleusis'in gece vakti araya girmesiyle tanrıça kaçmış ve Triptolemos'a kanatlı yılanların çektiği bir araba vermiştir ki onunla bütün yeryüzünü dolaşarak insanlara tahılların kullanımını göstersin. Herodotos bu bayramların Danaos'un kızları tarafından Yunanistan'a aktarılmış olduğunu ileri sürer. Bütün bunlar hakikatte alegorik olduklarından birlikte doğru olabilirler, şayet tarihi olsalardı asla mümkün olmazdı.

Rahiplerin bizzat kendileri ve merasimler, kurumun ilk banilerini ve sebeplerini yeterince kanıtlamaktadır.

Bu kutsal törenleri idare eden bütün rahipler, tek bir soydan gelen Eumolpidler idi. Androtion Kurbanlar Üzerine ikinci kitabında şöyle der,

Zira Eumolpos'un başta olduğunu söyler, ondan Musaios'un babası doğmuştur, ondan Antiphemos, ondan (daha önce andığımız) şair Mousaios doğmuştur, ondan ise kutsal âyinleri gösteren ve rahiplik makamını icra eden Eumolpos doğmuştur. Yazar böyle der,

Aiskhines, Ktesiphon'a Karşı söylevinde bu kutsal törenlerin koruyucuları olan Eumolpos soyunu anar ve Diodoros'un bildirdiği üzere onların Mısır soyundan olduklarını söyler, nitekim yukarıda biz de bunu ima etmiştik.

Ceres'in kutsal sırlarına yalnızca Eumolpidlerin kabul edilmesi ve bu törenlerin rahiplerinin onlar olması adetinin varlığı hususunda, Kolonos'ta Oidipus tragedyasında Sofokles'in şu sözleri delil getirilsin,

[Yunanca]

Yani,

Ve altın anahtar Eumolpid rahiplerinin dilindedir.

Eusebios, Klemens'ten naklen, Eleusis'in en gizli sırlarında nelerin muhafaza edildiğini üstü kapalı bir biçimde öğretir.

Bazıları der ki, diye aktarır, Amythaon oğlu Melampous, Ceres'in kutlanan törensel yasını Mısır'dan Yunanistan'a getirmiştir. Ceres doğurur, bir kız çocuğu yetiştirilir,

Bazıları ona Perephatte der, onu doğuran babası Jüpiter, onunla yılan suretinde birleşir. Ve az sonra, Perephatte de boğa suretinde bir varlık doğurdu,

Bundan ötürü bazı şairler Boğa'yı Yılan'ın babası, Yılan'ı da tekrar Boğa'nın babası olarak methederler ve bu gizli âyinleri dağa taşıyarak çoban değneğini kutlarlardı, vesaire. Strabon onuncu kitabında ve Servius Aeneis dördüncü kitaptaki şerhinde, neredeyse bütün kutsal törenlere Yunanlar tarafından Orgia dendiğini ifade ederler. Bu törenlerde tanrıların şu imgeleri bulunurdu, Başrahip Hierophantes'in taşıdığı Yaratıcı imgesi, Meşale taşıyıcısının (Dadukhos) taşıdığı Güneş imgesi, Sunak hizmetkârının taşıdığı Ay imgesi, Kutsal törenlerin habercisinin (Keryks) taşıdığı Merkür imgesi.

Aklı başında herkes buradan kolayca çıkaracaktır ki, Eleusis sırları kimyevi ilkeler doğrultusunda tesis edilmiş ve daha sonra birbirini izleyen uzun bir silsileyle asırlar boyu bedenin en yüksek iffeti ve ruhun saflığı ile bilinen, hiçbir büyük kusurla lekelenmemiş kimselerce icra edilmiştir, tarihin gösterdiği ve Hieroglyphica dördüncü kitapta ziyadesiyle açıkça görüldüğü üzere.

Semadirek Törenleri'nin de kimyevi bir kurum olması muhtemeldir, bunlara inisiye olan bir kimsenin en çalkantılı fırtınalarda dahi mutlak surette kurtulacağına inanılırdı. Kutsal törene kabul ediliş Kabirolar adına yapılırdı ve anılması günah olan tanrıların isimleri şunlardı, Axioersus, Axiocersa, Axiocersus.

Axioersus Ceres idi, Axiocersa Proserpina idi, Axiocersus Pluto idi, bunlara Dionisodoros'un yazdığı gibi Merkür olan Casmilus dördüncü olarak eklenirdi. Diğer tanrılar arasında Büyük İskender de Hindistan'da Hyphasis nehri kıyısında Semadirek Kabiroları için mermer üzerine bir yazıt bırakmıştır ki bu, Tyana'lı Apollonius'un çağına kadar orada kalmıştır.

Aktarıldığına göre Cabeira, Proteus'un kızıydı, Vulcanus'tan üç Cabirus ve bir o kadar da Cabirid nemfi doğurmuştu, Strabon onuncu kitabında bütün bunlara tapınaklar adanmış olduğunu yazar.

Bütün bu tanrı ve tanrıçaların kadim kimyacıların sanatının gerekleri olduğu, gerek daha önce söylenenlerden gerekse başka yerlerdeki izahlardan yeterince anlaşılmıştır. Dolayısıyla, Eleusis törenlerinin ve Mısırlıların sırlarının ebedi bir sessizlikle örtülmesi gerektiği gibi, bu dört tanrının adını anmanın yahut birine bildirmenin günah sayılmasının sebebi de aynıydı. Vulcanus'un, sıradan insanların adlarını anmasının günah sayılacağı kadar hürmete layık evlatlar meydana getirmiş olmasına şaşmamalıdır. Acaba Vulcanus'un oğulları, bir kimse onlara gereken duaları ve törenleri yerine getirdiğinde, insanları en şiddetli fırtınalarda korumaya muktedir olabilirler miydi?

Şüphesiz aynı hürmet, bütün Mısır'ın en kıymetli ve en muteber tapınağını ve dahi rahip krallarını kendisine adayan Mısırlılar tarafından Vulcanus'a gösterilmiştir.

Atina'da Akademeia'da, Vulcanus'un, Prometheus ve Pallas ile müşterek bir sunağı vardı, bunlar hakiki bilgeliğin tanrıları sayılırdı, bunun da mistik bir sebebi olduğu aktarılır.

Bu üç tanrının, yani Vulcanus, Minerva ve Prometheus'un şerefine Lampadophoria şenliklerinin Atina'da bir kimyacı usta tarafından tesis edilmiş olduğu, kesin olan bir şey kadar kesindir.

Vulcanus'un kim olduğu, müelliflerin eserlerini yüzeysel dahi olsa okuyan herkesçe malumdur, Pallas da böyledir, zira onun Jüpiter'in beyninden, Vulcanus'un baltasının ebelik etmesiyle doğduğu anlatılır,

O, çirkin ve topal olmasına rağmen, Jüpiter ile Juno ana babasından meydana gelmiştir. Pallas hikmete ve zekânın inceliğine riyaset eder, Vulcanus ise demircilik zanaatlarına ve bizzat yerine konup anlaşıldığı ateşin kendisine bakar,

Prometheus ise zihnin bir nevi önceden tefekkürü gibidir, o da ince zanaatlara ve ateşe karışan bir tanrıdır, Zira ateşin icadı bazen ona, bazen de Vulcanus'a atfedilir, Aeschylus onun hakkında şöyle der, Prometheus der ki, "Ne fayda sağladım, yerin altında gizlenen nice nimeti benim sayemde çıkardılar,

Demir veya gümüş ya da altın yahut tunç, benden önce bulduğunu söyleyip kim yalanlayabilir, Yalan söylemek istemedikçe elbette hiç kimse, Bulunan zanaatlar hep Prometheus'un eseridir." Meşale yarışlarının (Lampadophoria) ne olduğu ve hangi ayinle icra edildiği, şu meşhur tek darbımeselden dahi anlaşılır, "Koşuda meşaleyi sana devrediyorum."

Olimpiyat Oyunları'nın hangi müsabaka türleriyle, hangi zamanlarda, hangi hakemler, pankrasçılar ve galiplerle veya vaktiyle Olimpos Dağı'ndan pek uzakta olmayan, Elis bölgesindeki Pisa kenti civarında hangi kamusal fayda için kutlandığı hususunda burada tarafımızdan hiçbir bahis açılmayacaktır, nitekim bu meselenin başka kaynaklardan tahkik edilmesi gerekir.

Fakat bunların, simya ilminde fevkalade mahir olan kadim filozoflar tarafından, Yaratıcı'nın ve O'nun ihsan ettiği sanatın şerefine, adeta mütevazı bir başlangıç kabilinden ihdas ve tanzim edildiğine, her ne kadar başka bir yerde, yani hiyeroglifler hakkındaki dördüncü kitapta etraflıca ele almış olsak da, burada kısaca serdedeceğimiz muhtelif karineler sebebiyle kaniyiz.

Bu oyunların tesisi hususunda dört görüş mevcuttur, bunlardan hiçbir temele dayanmayan ikisini, yani İda Dağı Daktilleri yahut İphiklos tarafından başlatıldıklarını reddediyoruz, zira bunları başka bir yerde zaten çürütmüştük,

Lakin diğerlerinin dediği gibi, Jüpiter'in Titanları mağlup ettikten sonra bu müsabakaları bizzat tesis ettiği, burada Apollo'nun koşuda Merkür'ü geçtiği ve Mars'ın yumruk dövüşünde galip geldiği rivayeti, mecazi olarak anlaşıldığı takdirde hakikate daha muvafık görünmektedir, Yahut Alkmena'nın oğlu Herakles'in, Güneş ve İphiboe'nin oğlu olduğu söylenen Elis kralı Augeas'ı dize getirdikten sonra, sığır gübrelerinin temizlenmesi karşılığında kendisine vaat edilen ücreti alamaması üzerine, Elis'in yağmalanmasından ve ganimetten hareketle Olimposlu Jüpiter şerefine bu müsabakayı tesis ettiği, bu yüzden de Olimpiyat adını aldığı ihtimal dahlindedir. Fakat Jüpiter'in Titanlarla mücadelesi, Dionisos'un parçalandığı ve Pallas'ın onun çarpan kalbini Jüpiter'e götürdüğü vaka, bir araya getirilmiş maddelerin karşılıklı tesiri ve hareketinden başka bir şey olmadığından, biz bunu yalnızca kimyevi özne bakımından kabul etmekteyiz, Apollo ve Merkür'ün ne tür tanrılar olduğu, şüphesiz simyacılara has bulundukları, tarafımızdan ve başkalarınca usanç verecek derecede gösterilmiştir,

Şayet Apollo koşuda Merkür'ü yenerse, eserin çözünmesi gerçekleşmiş demektir, Titanlar Jüpiter ile çarpışacaktır, böylece Titanların hezimete uğramasıyla hem cengin hem de eserin nihayeti tez zamanda tecelli edecektir, Benzer şekilde diğer gayeye nazar kılacak olursak, o da simyaya hastır,

Zira Herakles, bedenen ve ruhen zinde olan bizzat Sanatkâr'dır (onun muhtelif muallimleri vardı, astronomide Kheiron, müzikte Kastor, Autolykos, Harpalikos, Eumolpos, edebiyatta Linos, Rhadamanthos ve Amphitryon), aynı şekilde onun türlü zahmetleri, Herakles ile birlikte nihayet mutlu bir netice hatırına gürzünü cıvaya adamak ve sunmak, yani eserin arzulanan sonuna nail olmak isteyen kimsenin yakasını bırakmayan ve onu saran sayısız teşebbüsleri ve hadsiz badireleridir. Fazla uzatmamak adına diğerlerini geçecek olursam, Augeas'ın üç bin sığırlık ahırının bir gün zarfında gübreden arındırılması işinin sebepsiz yere Herakles'e yüklenmediği aşikârdır, zira böylesi bir zahmet Herakles'in kuvvetinden gayrısına layık değildir.

Güneş'in oğlu olan Augeas sığırları mirasen almıştı, Zira Güneş'in Augeas ve Aietes adında oğulları olduğu rivayet edilir, Bunlardan biri tehlikeleri aştıktan sonra ele geçirmesi için İason'un önüne Altın Post'u koymuş, diğeri ise zahmet tamamlandığında sığırları yahut onların onda birini, yani üç yüz tanesini Herakles'e vadetmiştir, Böylece Güneş'in oğullarının Kheiron'un talebeleriyle, koyunlar ve sığırlar sebebiyle daima görülecek bir işleri vardır,

Biri meşakkatli sanatkâr, diğeri hekimdir (zira İason hekimden başka bir şey değildir), her ikisi de simyacıdır,

Fakat paganlar dinlerine muvafık olan bütün bu rivayetleri tereddütsüz kabul etmiş olsalar da, aklı başında hiç kimsenin zikredilenlerin en ufak bir kısmının dahi tarihi bir hakikate dayandığına inanacağını sanmam.

Güneş hakikatte simyanın öznesinden başka bir şey değildir, nitekim kendisine Apollo da denmiştir ve koşuda cıvadan üstün gelerek muzaffer olmuştur, Orada koçun altın postuyla ne kastediliyorsa, burada da gübreden, yani yabancı unsurlardan temizlenecek olan sığırlarla aynı şey zımnen anlaşılmaktadır,

Bizim maddemiz bu çöplükte aranır, İşte gübremiz budur, onu yabana atmadan evvel iyice tanımaya bak, yani Herakles'in bu zahmetini tefekkür etmeden evvel ahırlardaki sığırları güzelce besle.

Python'dan yahut Typhon'dan tesmiye kılınan, Apollo'nun oklarıyla çürüyüp yok olsun diye katledilen Pythia Oyunları, kendi zatında neyi murat ettiğini yahut kim tarafından ve ne maksatla tesis edildiğini kâfi derecede beyan etmektedir, Lakin kimse Python'un o bölge için devasa ve muzır bir ejderha yahut korkunç bir haydut olduğunu zannetmesin, Zira bunlar böylesi bir zahmet veya şeref payesine layık değildir,

O yılan, simyacı Apollo'nun kokuşma yaratan bir hararet işletmek suretiyle oklarıyla sabitlemesi, katletmesi ve siyah renkte tecelli eden çürümeye kadar indirgemesi gereken muazzam bir yılan yahut ejderhadır,

Bir sanatkâr bu oyunları Olimpiyatların misali üzere tesis ettiğinde, daha sonra gelenler tarafından muayyen vakitlerde ve mekanlarda aralıksız bir silsile halinde kutlanmıştır, İsthmia ve Nemea gibi diğer oyunlar ise bu minval üzere geçilmiştir.

Pelops'un oğulları olan Pelopidalar, Atreus ve Thyestes, tarihlerde ve şairlerin eserlerinde gerek kendi fiilleri gerekse babaları ve dedeleri sebebiyle sıkça anılırlar,

Her ne kadar onlara dair pek çok masalsı unsur uydurulmuş olsa da (ana babaları ve ölümleri hususunda Orpheus ve diğerlerinde olduğu gibi), birçok delilden hareketle bunların altında tarihi bir hakikatin yattığını anlıyoruz, Pelops'un babası olan Tantalus, şairlerin muhayyilesine göre Jüpiter'in Ploto adlı nympha'dan doğma oğlu kabul edilir,

Tantalus'un hakiki babası meçhul kalsa dahi, bu durum hadisenin ve şahsın kıymetinden hiçbir şey eksiltmez, Yukarıda birinci kitapta, Hintli Brahmanların meclisi bahsinde Tantalus'tan ve onun kadehinden söz edilmişti,

Bu sebeple onu simyada mahir, fevkalade bilge bir zat addettik. Şimdi ise Pelopidaların, yani onun oğlunun ve torunlarının aynı ilmi bir kuzunun postuna nakşedilmiş vaziyette adeta mirasen devraldıklarını sezmekteyiz.

Şayet bir kimse, bizzat Tantalus'un tanrıları ziyafette ağırlamasını ve oğlu Pelops'un uzuvlarını kesip başka bir et yerine sunmasını anlatan mecazi hikâyeyi tefekkür edecek olursa, ilk bakışta bunun altında kimyevi sırların yattığını görecektir, zira simyevi olduğunu gösterdiğimiz kadim eserlerde böylesi hallere defalarca tesadüf edilir, nitekim Osiris'in İsis tarafından, Bacchus yahut Dionisos'un Nympha'lar tarafından, İason'un Bacchus'un sütanneleri tarafından, Aeson'un Medea tarafından kaynatıldığı ve yeniden genç kılındığı rivayet edilir,

Fakat bunlar başka yerlerde etraflıca aktarıldığından, yalnızca Francesco Pico della Mirandola'nın Pelops ve Pelopidalar hakkında altın üzerine yazdığı ikinci kitabın birinci bölümündeki şu sözlerini nakledeceğiz, "Nitekim bazıları, Atreus'a atfedilen kuzu yahut koçun, altın yapma kudretinin tasvirini sonraki nesillere telkin etmek üzere zikredildiğini tefsir ederler, Zira Aristoteles'in hem talebesi hem de akrabası olan Olynthoslu Kallisthenes, Atreus ve Pelops'un servetinin madenlerden neşet ettiğini yazılı olarak kaydetmiştir."

Tantalos'un zenginliğini de, bir kuzunun derisine yazılmış kimyevi terkibe borçlu olduğunu öne sürenler eksik olmamıştır. Buradan hareketle Pelops'un oğullarının ve Pelopidlerin krallığının engin topraklara yayıldığı kabul edilir, öyle ki daha küçük olan Thyestes'in Pelops'un kuzusunu, yani bir kuzu derisine kazınmış altın yapma terkibini arayıp bulması hiç de anlamsız görülmez. Yaşça büyük olan Atreus bunu bir sır olarak saklamış, Thyestes ise kardeşinin karısıyla zina edip onu ayartarak bu sırrı zorla koparmıştır, bundan dolayı da o meşhur düşmanlıklar ve en kanlı ziyafet trajedisi doğmuştur.

En eski şairler, Cicero, Seneca ve Papirius Fabianus da bu meseleyi, her ne kadar karanlık bir örtü altında olsa da zikretmişlerdir. Tantalos'tan torunları Atreus ve Thyestes'e intikal eden bu kıssaların alegorik olarak aktarılmış olması, bunların nedensiz yere uydurulmadığını açıkça göstermektedir.

Bundan sonra gelen, Thyestes'in kızı Pelopeia'dan doğan oğlu Aigisthos'un, amcası Atreus'u ve onun oğlu Agamemnon'u nasıl katlettiği, Agamemnon'un karısı Klytaimnestra ile evlendiği ve daha sonra Klytaimnestra ile birlikte bizzat Orestes tarafından öldürüldüğü rivayetleri şairlerin serbestliğine atfedilmelidir. Bizim için Pelopidlerin sanatın bilgisini Tantalos'tan aldıklarını göstermek yeterlidir, nitekim Tantalos'un da tanrıların sırlarını ifşa ettiği için cezalandırıldığı, yeraltı dünyasında ebedi bir açlık ve susuzluk azabıyla kıvrandığı ve onun neslinden gelenlerin birbirlerini katletmeye ve boğazlamaya sürüklendiği, nihayet kısa sürede bütün Tantalos soyunun yok olduğu söylenir.

Zira halk arasında dendiği gibi, haksız kazanılmış mal üçüncü kuşağa yâr olmaz.

Nitekim Tantalos sırrı oğlu Pelops ile paylaştı, Pelops krallığa yükseldi, fakat torunları buna uzun süre sahip olamadı.

Buradan çıkarılmalıdır ki, kadim Brahmanlar, sanat ortaklığına ve dostluğuna kabul ettikleri kimselere, sanki bir yemin verilmişçesine, ebedi bir sessizliğin simgesi olarak Tantalos'un kadehinden tükenmez bir sıvı içirirlerdi, eğer bu sırrı saf ve sadık bir şekilde korumazlarsa, o vakit geveze bir dile Tantalos'un cezasının musallat olması gerekirdi.

Mısırlılar da İsis ve Serapis ayinlerinde Harpokrates heykeli vasıtasıyla aynı şeyi ifade etmek istemişlerdir, zira heykel dudaklarına bastırdığı parmağıyla sessiz olunmasını ihtar eder gibi görünürdü.

Yunanistan filozofları arasında Pythagoras, öğrenmeye ve yılmaz bir gayrete düşkün olduğundan, Sisamlı Polykrates tarafından Kral Amasis'e tavsiye edilerek Mısır'a geçen ilk kişiydi. Orada pek çok şey, Mısırlıların adetlerini, ayinlerini ve kendisiyle iç içe geçmiş olan kimyayı (chemia) en ince ayrıntısına kadar araştırarak teolojilerini öğrendi. Buradan Babilonya'ya geçti, oradaki Kildanileri ziyaret etti, onlardan yıldızların hareketlerini ve bunların insanların doğum haritalarındaki (genitura) etkilerini öğrendi. Tarladaki ekinleri telef eden [okunamadı] durdurup gitmeye zorlayan ilk kişi oydu.

Aristoteles, Pythagoras'ın İtalya'da zehirli ısırığıyla ağır zararlar veren bir yılanı yalnızca sözleriyle etkisiz hale getirdiğine şahitlik eder.

Pythagoras'ın bizzat "Pithagoras", yani aynayla gün ışığı oyunları yapan kişi olduğunu, arzu ettiği şeyleri bir aynaya kanla yazdığını ve ardından harfleri dolunaya çevirerek arkasında duranlara bunların Ay'ın diskine kazınmış gibi gösterdiğini söylerler. Bu hususu Suidas "[Yunanca]" kelimesinde ve Caelius Rhodiginus Kitap 9, Bölüm 13'te aktarır.

Hatta geleceğe dair öyle kesin kehanetlerde bulunmuştur ki, Pythios Apollon kadar kesin yanıtlar vermesi sebebiyle pek çok kişi ona Pythagoras adının verildiğini iddia etmiştir. Timon, "Silloi" adlı eserinde Pythagoras'ın büyü sanatıyla öne çıktığını söyler.

Nitekim astronomi hesapları ve kehanetleriyle fazlasıyla meşgul olan Kildanilerle sıkça vakit geçirmişti, ancak bu gerekçe pek ikna edici görünmemektedir.

Plinius da Demokritos gibi onun da büyü sanatlarını icra ettiğini ileri sürer. Nitekim her ikisi de bazı büyülü bitkilerin isimlerini sayar. Örneğin Pythagoras, Corcesia, Calicia, Quenaida, Corinthas ve [okunamadı] bitkilerini zikreder. İlk ikisiyle suyun ansızın donup katılaştığı rivayet edilir.

Corinthas'ın suda kaynatılmasıyla elde edilen suyla yıkanırsa, zehirli yılan ısırıklarının derhal iyileştiği söylenir. Aynı özsu otların üzerine döküldüğünde, biri yanlışlıkla üzerine basarsa ya da bu sıvı üzerine sıçrarsa, çaresizce ölüp gidecektir.

Demokritos ise büyücülüğe uygun şu bitkileri sayar, Chiroaneta, Aglaophotis, Marmaritis, Achemenis, Hippophaes ve Adamantis. Büyücülerin tanrıları, havanın cinlerini ve iblislerini çağırmak ve onları gaipten haberler vermeye ikna etmek istediklerinde Marmaritis kullandıklarını iddia eder.

Achemenis kökleri hap haline getirilip suçlular ve sanıklar gündüz vakti bunu şarapla içerlerse, işkenceyle dahi sökülüp alınamayan bütün cürümlerini geceleyin azaplar içinde itiraf ederler. Fakat bir kimsenin kısmen tıbbi, kısmen büyücülere özgü bitkileri kullanması veya metinlerinde bunların isimlerini zikretmesi sebebiyle büyücü sayılabileceğini düşünmüyorum, nitekim tek bir şeyi bir benzerlikten ötürü sayısız isimle, bu suretle Achemenis ve Marmaritis adlarıyla anan Demokritos'un da böyle yaptığı bilinmektedir. Pythagoras'ın hayvanlara uyguladığı büyülere gelince, bunların büyü kaynaklı ve şeytani olup olmadığına başkaları hükmetsin.

Bu incelemeye asıl ait olan diğer meseleye geçiyorum,

Pythagoras'ın tıp ilkelerinde ve hastalıkların tedavisinde son derece mahir olduğunu, doğa üzerine bir kitap yazdığını kaydederler. Ammianus, onun bir vakitler Olympia'dayken yanında duranlara altından olan kalçasını gösterdiğini aktarır. Her ne kadar dış görünüşte ve süs eşyalarında altını yasaklamış olsa da, bir defasında başına altın bir taç takarak yürüdüğü okunur. Müritlerine bir yaşam kuralı olarak sunduğu "Altın Dizeler"i de günümüze kadar ulaşmıştır, bu dizelerde ruh ve tinin bedenlerle birleşmesinden bahseder ki, bunun gizli felsefede (philosophia occulta) gerçekleştiği aşikardır. Buna ilaveten Pythagoras Kroton'da ders verirken orada altın bir hasat olduğunu rivayet ederler. Dahası, Pythagoras'ın Mısır'da, Gimnosofistler ve Kildaniler nezdinde tahsil görmüş olması, daha önce zikredilen diğerlerinin oradan getirdiği kimya sanatına en büyük delildir.

Buna şu iki husus da delalet eder, müritlerine Mısırlıların ve Brahmanların usulünce beş yıllık sıkı bir sessizlik dayatmış olması ve yine onlarla birlikte ruhun başka bedenlere göçünü öğretmiş olmasıdır.

Nitekim altının ruhu, yani sureti ve tentürü (tinctura) kusurlu madeni bedenlere aktarıldığında, bu durum ruhun gerçek bir göçüdür (metempsychosis). Kimyacılar arasında Pythagoras'ın gizlice kimyaya bağlandığını iddia edenler de vardır. Nitekim "Turba Philosophorum" kitabı, üçüncü Pythagoras meclisindeki bilgelerin görüşlerini aktarır.

Gündüz beslediğini, gece ise ateşin altında ısıttığını, bu sayede en iyi şekilde büyüdüğünü, fakat Eleusis'in gece vakti araya girmesiyle kadının kaçtığını ve kanatlı yılanların çektiği bir arabayı Triptolemos'a verdiğini, onun da bu arabayla bütün yeryüzünü dolaşarak insanlara tahılın kullanımını öğrettiğini anlatırlar. Herodotos bu bayramların Danaos'un kızları tarafından Yunanistan'a taşındığını ileri sürer. Bütün bunlar hakikatte alegorik olduğundan, aynı zamanda doğru olabilirler, şayet tarihi olsalardı hiçbir surette doğru olamazlardı. Rahiplerin ve törenlerin kendileri, ilk kurucuları ve kurumun nedenlerini yeterince kanıtlamaktadır. Bu ayinleri yöneten tüm rahipler, tek bir soydan gelen Eumolpidlerdi. Androtion Kurbanlar Üzerine ikinci kitabında şöyle der,

Zira Eumolpos'un bir haberci olduğunu söyler, ondan Eumolpos doğar, ondan Antiphemos, ondan daha önce zikrettiğimiz ilahi esinli şair Musaios, ondan da kutsal ayinlerin usulünü gösteren Eumolpos doğar, rahiplik görevi de bu şekilde intikal etmiştir.

Yazar böyle der. Bu kutsal ayinlerin yöneticileri olan Eumolpidleri Aiskhines Ktesiphon'a Karşı söylevinde zikreder, Diodoros ise yukarıda da ima ettiğimiz üzere onların Mısır soyundan geldiğini aktarır.

Demeter ayinlerine yalnızca Eumolpidlerin kabul edilmesi ve bu ayinlerin rahipleri olmaları adetine Sophokles Kolonos'ta Oidipus tragedyasında şu sözlerle tanıklık eder,

[Yunanca]

Yani,

Ve Eumolpid rahiplerinin Diline altın bir anahtar yerleşti.

Eusebios, Clemens'ten naklen Eleusis'in en derin sırlarında nelerin bulunduğunu üstü kapalı bir şekilde öğretir.

Bazıları ise Amythaon'un oğlu Melampous'un Demeter'in görkemle kutlanan koruluğunu Mısır'dan Yunanistan'a getirdiğini söylerler, Demeter doğurdu ve kız çocuğu büyütüldü.

Kimi kimseler ona Perephatte der, kendisini meydana getiren Jüpiter, ejderha kılığına girerek onunla birleşmiştir. Derken Perephatte boğa suretinde bir oğul doğurdu. Bu sebeple bir şair, Boğa’yı ejderhanın babası, ejderhayı da tekrar Boğa’nın babası olarak över, bu gizli ayinleri dağa taşıyarak çoban üvendiresini kutlarlardı. Strabon 10. kitapta ve Servius Aeneis şerhinde, Greklerce neredeyse tüm kutsal ayinlere Orgia dendiğini aktarırlar.

O kutsal ayinlerde tanrıların şu tasvirleri bulunurdu, Başrahip Hierophantes’in taşıdığı Yaratan tasviri, Meşale taşıyıcısının (Dadukhos) taşıdığı Güneş tasviri, Mihrap hizmetkârının taşıdığı Ay tasviri, Kutsal ayinler çavuşunun taşıdığı Merkür tasviri. Bunlar simyevi mahiyettedir.

Aklı başında her kimse buradan kolayca çıkaracaktır ki, Eleusis gizemleri başlangıçta simyacılar tarafından tesis edilmiş, ardından uzun bir silsileyle asırlar boyu, bedenin en yüksek iffeti ve ruhun arılığı ile tanınan, hiçbir büyük kusurla lekelenmemiş kimselerce sürdürülmüştür, nitekim tarihler bunu göstermekte, Hieroglyphica’nın 4. kitabında da pek açık şekilde belirmektedir.

Semadirek ayinlerinin de simyevi bir kökene dayandığı pek muhtemeldir, zira bu sırlara eren kimsenin, en azgın fırtınalarda dahi mutlak surette selamete ereceğine inanılırdı. İnisiyasyon adeti Kabirlere (Kabeiroi) yönelikti ve anılması günah sayılan tanrıların adları şunlardı, Axioerus, Axiocersa, Axiocersus. Dionisodoros’un yazdığı üzere, Axioerus Ceres, Axiocersa Proserpina, Axiocersus ise Pluto idi, bunlara dördüncü olarak cıva demek olan Casmilus eklenirdi. Büyük İskender, Hindistan’daki Hyphasis Nehri kıyısında, diğer tanrıların yanı sıra Semadirekli Kabirlere de mermer üzerine bir kitabe bırakmıştı ki, bu kitabe Tyana’lı Apollonios’un çağına dek orada muhafaza edilmiştir.

Söylendiğine göre Camoera, Proteus’un kızıydı, bu kadın Vulcanus’tan üç Kabir ile bir o kadar da Kabir nemfi doğurmuştu, Strabon 10. kitapta bunların hepsine tapınaklar adandığını bildirir. Kadim simyacıların tüm bu tanrı ve tanrıçalarının, mezkûr sanatın gereklilikleri olduğu daha önce ve başka yerlerde zikredilenlerden kâfi derecede anlaşılmıştır. İşte Eleusis törenlerinde ve Mısır sırlarında daima derin bir sessizlikle perdelenmesi gereken bu dört tanrının adını anmanın yahut birine bildirmenin günah sayılmasının ardındaki sebep de aynıydı. Vulcanus’un, nâmahrem kimselerce adlarının anılması günah sayılacak kadar hürmete layık evlatlar edinmiş olmasına şaşmamalıdır.

Acaba Vulcanus’un oğulları, bir kimse onlara gereken duaları ve törenleri yerine getirdiğinde, insanları en şiddetli fırtınalarda dahi muhafaza edebilirler miydi?

Şüphesiz Mısırlılar tarafından Vulcanus’a da aynı hürmet gösterilmiş, tüm Mısır’ın en kıymetli ve en müstesna tapınağını ona adamışlar, krallarını da rahip kılmışlardır.

Vulcanus, Atina’daki Akademia’da, şüphesiz hikmet tanrıları sayılan Prometheus ve Pallas ile müşterek bir sunağa sahipti, bunun mistik sebebini şöyle aktarırlar, Bu üç tanrının, yani Vulcanus, Pallas ve Prometheus’un şerefine düzenlenen meşale yarışlarının (Lampadophoria) Atina’da bir simya ustası tarafından ihdas edildiği su götürmez bir hakikattir.

Vulcanus’un kim olduğu, eserlerin yüzeysel bir kıraatiyle dahi herkesçe bilinir, keza Pallas da öyledir, Pallas’ın, Vulcanus’un baltasının ebelik etmesiyle Jüpiter’in beyninden doğduğu rivayet edilir.

Vulcanus ise her ne kadar çirkin ve topal olsa da, ana babası Jüpiter ve Juno olan bir soydan gelmiştir. Pallas hikmete ve zihnin inceliğine riyaset eder, beriki ise demircilik zanaatlarına ve bizzat ateşin kendisine hükmeder ki ekseriyetle ateş manasında anlaşılır ve kabul görür. Prometheus ise adeta aklın önceden düşünmesi, tedbiridir, zanaatlara ve ateşe de müdahil olan bir tanrıdır. Zira ateşin icadı bazen ona, bazen de Vulcanus’a atfedilir. Aeschylus Prometheus’un ağzından şöyle der,

Toprağın altında gizlenen onca nimeti kim gün yüzüne çıkardı benim sayemde, Demiri, parlak gümüşü yahut altını, yahut tuncu, kim yalan söylemeden, Benden evvel bulduğunu iddia edebilir?

Yalan söylemek istemeyen hiç kimse bunu öne süremez, Prometheus’un bulduğu zanaatlar da bunlardır.

Lampadophoria şenliklerinin ne olduğu ve hangi usulle icra edildiği şu tek atasözünden dahi anlaşılır, koşuda meşaleyi sana devrediyorum.

Olimpiyat Oyunları’nın ne tür müsabakalarla, hangi vakitlerde, hangi hakemlerle, pankrasçılarla, galiplerle yahut vaktiyle hangi kamusal fayda uğruna, Olimpos Dağı’nın pek uzağında olmayan, Elis bölgesindeki Pisa kenti yakınlarında kutlandığı hususunda burada bir tartışmaya girmeyeceğiz, nitekim bu konu başka kaynaklardan araştırılmalıdır.

Fakat felsefi ve simyada son derece mahir müelliflerce, mütevazı bir başlangıç kabilinden, Yaratan’ın ve onun bahşettiği sanatın şerefine anılmak üzere başlatılıp tertip edildiği kanaatine, Hieroglyphica’nın 4. kitabında etraflıca ele almış olsak da burada kısaca serdedeceğimiz muhtelif karinelerden ötürü varmış bulunuyoruz. Bu oyunların kurucularının kim olduğuna dair dört görüş mevcuttur, bunlardan ikisini hiçbir temele dayanmadığı için reddediyoruz, nitekim İda Dağı Daktilleri yahut İphiklos tarafından başlatıldıkları iddiasını başka bir yerde çürütmüştük.

Fakat diğerlerinin söylediği üzere, bizzat Jüpiter’in Titanları bozguna uğrattıktan sonra bu müsabakaları ihdas ettiği, bu oyunlarda Apollon’un Merkür’ü koşuda geride bıraktığı ve Mars’ın yumruk dövüşünde galip geldiği rivayeti, alegorik olarak anlaşıldığı müddetçe gerçeğe daha uygun görünmektedir. Yahut Güneş ile İphiboa’nın oğlu olduğu söylenen Elis Kralı Augeias’ı, sığır gübrelerinin temizlenmesi karşılığında kendisine vaat edilen ücreti alamadığı için dize getiren Alkmene’nin oğlu Herakles’in, Elis’in yağmalanmasından ve ganimetten hareketle Olimposlu Jüpiter şerefine bu müsabakayı başlattığı, bu yüzden de Olimpiyat adını aldığı ihtimal dâhilindedir. Fakat Jüpiter’in Titanlarla olan savaşı, Dionysos’un paramparça edildiği ve Pallas’ın onun çarpan kalbini Jüpiter’e götürdüğü hadise, birleşmiş maddelerin birbirleriyle olan karşılıklı tesir ve çalkantısından başka bir şey olmadığından, bunu yalnızca simyanın konusu olarak kabul ederiz. Apollon ile Merkür’ün ne biçim tanrılar olduğu, yani simyacılara has mahiyetleri, bizim tarafımızdan ve başkalarınca bıkkınlık verecek derecede gösterilmiştir. Şayet Apollon koşuda Merkür’ü yendiyse, büyük eserin çözünmesi (solutio) usulünce gerçekleşmiş demektir, Titanlar Jüpiter ile çarpışacak ve Titanların hezimete uğramasıyla eserin nihayeti tez zamanda tecelli edecektir.

Aynı şekilde diğer gayeye nazar kılacak olursak, o da simyaya mahsustur.

Zira Herakles beden ve ruhça zinde olan Ustanın bizzat kendisi olduğu gibi (ki onun muhtelif muallimleri olmuştur, astronomide Kheiron, dövüşte Kastor, Autolykos, Harpalikos, musikide Eumolpos, edebiyatta Linos, Rhadamanthys ve Amphitryon), onun türlü meşakkatleri de, Herakles ile birlikte nihayetinde talihin yaver gitmesi şerefine gürzünü Merkür’e adamak ve sunmak, yani eserin arzulanan gayesine erişmek isteyen kimsenin içine düştüğü ve sarmaş dolaş olduğu çok yönlü çabalar ve sayısız tecrübelerdir. Sözü fazla uzatmamak adına diğerlerini geçersem, üç bin sığırın gübresiyle dolu Augeias’ın ahırını bir günlük mühlet içinde temizleme vazifesinin Herakles’e verilmesi sebepsiz değildir, zira böylesi bir meşakkat Herakles’in kuvvetinden gayrısına layık gelmezdi.

Güneş’in oğlu Augeias sığırları miras olarak almıştı, zira Güneş’in Augeias ve Aietes adında oğulları olduğu rivayet edilir.

Bunlardan biri, tehlikeleri aştıktan sonra ele geçirilmesi için Altın Post’u İason’un önüne koymuş, diğeri ise iş tamamlandığında sığırları yahut onların onda birini, yani 300 sığırı Herakles’e vaat etmiştir.

Böylece Güneş’in oğulları, koyunlar ve sığırlar yüzünden Kheiron’un talebeleriyle daima meşgul olacak bir işe maliktir, biri zahmetkeş sanatatkâr, diğeri hekimdir (zira İason bir hekimden başka bir şey değildir), her ikisi de simyacıdır.

Fakat putperestler kendi dinlerine uygun olan tüm bu anlatıları şüphe götürmez hakikatler olarak seve seve kabul etmiş olsalar da, aklı başında hiç kimsenin söylenenlerin en ufak bir cüzünün dahi tarihi hakikate dayandığına inanacağını sanmıyorum.

Güneş hakikatte simyanın konusundan başka bir şey değildir, nitekim koşuda Merkür’e üstün gelen Apollon olarak da tesmiye edilmiştir, orada koçun altın postu ile ne kastediliyorsa, burada da gübreden, yani yabancı unsurlardan arındırılması gereken sığırlar ile aynı şey murat edilmektedir.

...anlaşılır, bizim maddemiz bu çöplükten aranıp çıkarılır, işte bizim gübremiz budur, onu yabana atmadan önce iyice tanıyesin diye dikkatle bak, yani Herakles'in bu zahmetini düşünmeden önce ahırlardaki sığırları güzelce besleyesin.

Pythia Oyunları, Apollon'un oklarıyla katledilen Python yahut Typhon'un çürüyüp yok olmasından adını almıştır, bu oyunlar kendi gayelerini, kimin tarafından ve hangi maksatla kurulduklarını açıkça beyan ederler, kimse Python'un o havaliye musallat devasa ve zararlı bir ejder ya da korkunç bir haydut olduğunu zannetmesin, zira bunlar ne bu denli bir emeğe ne de böylesi bir şerefe layıktır.

O yılan, Kimyacı Apollon'un çürütücü ısının tesiriyle oklarıyla saplaması, öldürmesi ve siyah renkte beliren çürüme (putrefactio) haline kadar indirmesi gereken devasa yılan yahut Ejderdir, bir sanatkâr bu oyunları Olimpiyatların örneğine göre tesis ettiğinde, daha sonra birbirini takip eden muayyen zamanlarda ve yerlerde ardı ardına kutlanmıştır.

İsthmia ve Nemea gibi diğer oyunları bir kenara bırakırsak, Pelopidalar, Pelops, oğlu Atreus ve Thyestes, gerek kendi fiilleri gerekse babaları ve dedeleri sebebiyle tarihlerde ve şairlerin eserlerinde sıkça anılırlar.

Her ne kadar bunlara (ana babaları ve ölümleri hususunda Orpheus'a ve diğerlerine yapıldığı gibi) pek çok masal yakıştırılmışsa da, birçok delilden hareketle bunların altında tarihi bir hakikatin yattığını anlıyoruz, Pelops'un babası olan Tantalos, şairlerin uydurmasıyla, Nymphe Plote'den doğma Jüpiter'in oğlu kabul edilir, Tantalos'un hakiki babası meçhul kalsa dahi, bu durum ne meselenin özüne ne de şahsına halel getirir, yukarıda birinci kitapta, Hintli Brahmanlar cemiyeti bahsinde Tantalos'un ve kadehinin zikri geçmişti.

Bu sebeple biz onu hikmet sahibi, kimya ilminde pek mahir bir zat olarak kabul ettik, şimdi ise Pelopidaların, yani oğlunun ve torunlarının, bir koyun postuna hakkedilmiş olan aynı ilmi ondan adeta bir miras gibi devraldıklarını sezinlemekteyiz.

Şayet bir kimse, Tantalos'un tanrıları ziyafette ağırlamasını ve oğlu Pelops'u uzuv uzuv doğrayıp başka bir et niyetine sunmasını anlatan alegorik hikâyeyi incelerse, kimyevi sırların bunun altında yattığını ilk bakışta görecektir, nitekim kimyevi mahiyette olduğunu gösterdiğimiz antik devir yadigârlarında bu kabil hadiseler sıkça zuhur eder, tıpkı Osiris'in İsis tarafından, Bacchus yahut Dionysos'un Nympheler tarafından, İason'un Bacchus'un dadıları ve Aison'un Medea tarafından pişirildiği ve yeniden gençleştirildiği rivayetleri gibi.

Bu hususlar başka yerlerde etraflıca aktarıldığından, en azından Gianfrancesco Pico della Mirandola'nın altın hakkındaki eserinin ikinci kitabının ikinci bölümünde Pelops ve Pelopidalar hakkında zikrettiği şu sözleri nakledelim, "Nitekim bazıları, Atreus'un bahsettiği koyunun ya da koçun, okuyuculara altın yapma kabiliyetinin bir tasviri olarak ima edildiğini tefsir ederler, zira Aristoteles'in öğrencisi ve akrabası olan Olynthoslu Kallisthenes, Atreus ile Pelops'un zenginliğinin madenlerden neşet ettiğini yazılı olarak kaydetmiştir."

Ve üçüncü kitabın birinci bölümünde şöyle der, "Tantalos'un zenginliğini de, bir koyun postuna kaydedilmiş olan kimya tertibine borçlu olduğunu kabul edenler eksik olmamıştır, Pelops'un ve Pelopidalar krallığının gücünün uzaklara ve enginlere yayılması bundan ileri gelmiştir, nitekim yaşça küçük olan Thyestes'in Pelops'un kuzusunu, yani bir koyun postuna hakkedilmiş altın yapma tertibini arzulamasında yadırganacak bir cihet görülmemiştir, bunu büyük kardeş Atreus gizli tutmaktaydı ve Thyestes bu sırrı kardeşinin karısını iğfal ederek zorla elde etmiştir, işte o soygun ve en kanlı ziyafetin trajedisi buradan doğmuştur, En eski şairler, Cicero, Seneca ve Papirius, üstü kapalı bir örtü altında kalsa da bu hadiseyi zikretmişlerdir."

Yazar böyle der. Tantalos'tan torunları Atreus ve Thyestes'e intikal eden bu alegorilerin sebepsiz yere uydurulmadığı buradan aşikârdır, lakin bundan sonra gelen, Thyestes'in kızı Pelopeia'dan doğma oğlu Aigisthos'un, amcası Atreus'u ve onun oğlu Agamemnon'u nasıl katlettiğine, Agamemnon'un karısı Klytaimnestra ile evlendiğine ve daha sonra Klytaimnestra'nın kendi oğlu Orestes tarafından annesiyle birlikte nasıl öldürüldüğüne dair rivayetler şairlerin muhayyilesine atfedilmelidir.

Bizim açımızdan, Pelopidaların sanatın ilmini Tantalos'tan aldıklarını göstermek kâfidir, bu yüzden Tantalos'un tanrıların sırlarını ifşa ettiği için cezalandırıldığı, yeraltı dünyasında ebedi bir açlık ve susuzluk azabıyla kıvrandığı söylenir, onun torunları da kısa süre zarfında bütün Tantalosoğulları helak olana dek birbirlerini boğazlamaya ve katletmeye sürüklenmişlerdir, zira halk arasında dendiği gibi, "Haksız kazanılan mal üçüncü kuşağa yâr olmaz."

Zira Tantalos bu sırrı oğlu Pelops'a devrettiğinde o hükümdarlığa yükselmiş, fakat torunları buna uzun müddet sahip olamamışlardır.

Buradan anlaşılmalıdır ki, eski Brahmanlar sanat meclisine ve dostluğuna kabul ettikleri kimselere, ebedi bir sessizlik yemini kabilinden, bir nişane olarak Tantalos'un kadehinden tükenmez bir içki sunarlardı, şayet buna safiyetle ve sadakatle riayet etmezlerse, Tantalos'un geveze dile biçtiği ceza başlarına gelecektir.

Mısırlılar da İsis ve Serapis'in Mısır ayinlerinde Harpokrates heykeli vasıtasıyla aynı şeyi ifade etmek istemişlerdir, parmağını dudaklarına bastırmış haliyle sessiz olunmasını ihtar eder gibi görünmektedir.

Yunanistan'ın filozofları arasında ilim tahsiline ve çetin gayretlere düşkünlüğüyle tanınan Pythagoras, Polykrates tarafından Amasis'e takdim edilerek Mısır'a geçen ilk kişi oldu, orada kimyayı da ihtiva eden Mısırlıların adetlerini, ayinlerini ve teolojisini büyük bir dikkatle tetkik ederek pek çok şey öğrendi, oradan Keldanileri ziyaret etmek üzere Babil'e geçti, yıldızların hareketlerini ve bunların insanların doğum haritaları (genitura) üzerindeki tesirlerini onlardan öğrendi.

Ruhların başka bedenlere intikal ve hicret edişinin ilk müellifi oldu, yahut en azından bu kanaati öğretisiyle yaydı, bu sebeple evvela Aithalides, sonra Euphorbos, daha sonra Hermotimos, ardından Pyrrhos ve en nihayetinde Pythagoras olduğunu iddia ederdi, bu kanaati Pythagorasçılardan ziyade Hintli Brahmanlardan devralmış olması muhtemeldir.

Nitekim Apollonios'un aktardığından anlaşıldığı üzere, o bilge Hintliler ve Etiyopyalı Gymnosophistler de bu hususta benzer düşüncelere sahiptiler, hepsi Pythagorasçılar ile aynı beslenme ve giyim tarzını tatbik ederlerdi.

Zira bugün dahi o bilge Hint Brahmanları doğulu kralların nezdinde pek büyük bir hürmet görmekte, tanrıların dinine fevkalade bağlı bulunmaktadırlar, ancak eski çağlarda meşhur oldukları o hikmetten uzaklaştıklarından, artık yalnızca cinlere ve batıl ayinlere tabi olmaktadırlar.

Hindistan'ın en ücra mıntıkalarına seyahat edip onlar hakkında tespit ettiği her bir hususu büyük bir dikkatle kaydeden Jan Huyghen van Linschoten, bunların tarihini, kisvelerini ve şekillerini şöyle nakleder, Brahmanlar, Hindistan'ın en muteber putu olan Pagode'nin rahipliğini icra ederler ve kralları en mühim vazifelere tayin etme iktidarına sahiptirler.

Bütün din onların iradesi ve öğretisi mucibince vazolunur, onlar bütün âlemin yaratıcısı ve muhafızı olan, ebedi ve kadir-i mutlak tek bir yüce Tanrı'nın varlığına inanır ve bunu öğretirler, ancak salih kimselerin ruhlarının ölümden sonra göğe çıkarak yüce Zat'ın huzurunda durduğuna, Tanrı ile fani nesil arasında insanların şefaatçisi olduklarına, yakaranları işittiklerine ve Tanrı'dan aldıkları kudretle darlık anında imdada yetiştiklerine inanırlar, bu sebeple tazim ve hürmet görmeleri icap eder, ancak halkın korkup onlara itaatsizlik etmekten çekinmesi için onları tasvir edebildikleri en korkunç surette resmederler, zira onlar dilediklerine zarar verebilecekleri gibi fayda da sağlayabilirler.

Ölenlerin daha az temiz olan diğer ruhlarının ise, faziletlerine ve günahlarının azlığına göre, ister akıl sahibi ister dilsiz olsun, başka hayvanlara intikal ettiğine inanırlar.

III

günahlarla kirlenmiş ve arınana kadar başka bedenlerde cezalandırılıp çalkalanan ruhların, kötülüklerden temizlendiklerinde yeniden insan bedenlerine dönmeyi hak ettiklerini savunurdu. İblis, bu öğretinin kisvesi altında o korkunç suretiyle kendine yer edindi.

Pythagoras, yetmişinci Olimpiyat döneminde İtalya’daki Kroton’da yaşadı, orada ahaliye kanunlar yazdı ve geceleri kendisini dinlemek üzere toplanan, aralarında Tarentumlu Arkhytas, Zaleukos, Kharondas, Krotonlu Alkmaion, Metapontumlu Hippasos ve Krotonlu Philolaos gibi meşhur kimselerin de bulunduğu, seçkin kişilerden oluşan yaklaşık üç yüz müridiyle parladı, mektebi de on dokuzuncu nesle kadar varlığını sürdürdü.

Pythagoras’ın müritleri, her şey herkesin ortak malı olsun diye bütün varlıklarını bir araya getirirlerdi, hocalarının huzuruna kabul edilmeden önce tam beş yıl boyunca susarlardı. Terbiye üzerine, yurttaşlık üzerine ve Doğa üzerine üç kitap yazdı, Platon bunları bin altın sikkeye tekabül eden yüz mina karşılığında satın aldı. Onun öğretisinin muhtelif kuralları ve ilkeleriyle burada meşgul olmayacağız, yalnızca onun hakkında iki meseleyi tartışacağız, bunlardan ilki, Pythagoras’ın bir büyücü olup olmadığı ve şeytani büyüye başvurup başvurmadığı, diğeri ise altın yapma sanatının bilgisine vakıf olup olmadığıdır.

İlkine gelince, tepesinde uçan bir kartalı büyü sözleriyle öyle efsunladığı söylenir ki kuş uysalca yanına gelmiştir.

Onun aynı gün ve saatte hem Kroton’da hem de Metapontum’da yakın dostlarıyla birlikte görüldüğü ve konuştuğu rivayet edilir. Bir keresinde vahşetiyle dehşet saçan bir ayı gördüğünde, yalnızca sesiyle onu yanına çağırmış, elleriyle okşamış ve evine götürerek uysallaştırmıştır. Az sonra onu salıverirken, gelecekte hiçbir canlıya zarar vermeyeceğine dair resmî bir yeminle onu bağlamış, ayının da buna daha sonra riayet ettiği görülmüştür, aynı şekilde bir öküzün kulaklarına bir şeyler fısıldayarak, tarlada zarar verdiği baklalardan uzak durmasını ve oradan çekip gitmesini sağlamıştır.

Aristoteles, Pythagoras’ın Etruria’da ısırığı zehirli olan ve ağır zararlar veren bir yılanı yalnızca sözleriyle helak ettiğine tanıklık eder. Pythagoras’ın bizzat kendisine "Pythagum", yani ayna oyunu yapan da derlerdi, zira canının istediği şeyi kanla bir aynaya yazar, ardından dolunay halindeki Ay’a doğru harfleri çevirerek arkasında duran kimseye, bunların Ay’ın kursuna kazınmış gibi göründüğünü gösterirdi. Bunu Suidas `[Yunanca]` maddesinde ve Caelius Rhodiginus nakleder.

Hatta geleceğe dair öyle kesin kehanetlerde bulunur ve kendisine danışanlara bunları önceden haber verirdi ki pek çok kimse, bizzat Pythialı Apollon kadar kesin cevaplar verdiği için ona Pythagoras adının verildiğini iddia eder. Timon, Silloi adlı eserinde Pythagoras’ın büyü sanatında pek mahir olduğunu söyler.

Nitekim gök bilimi hesapları ve kehanetlerle pek çok meşgul olan Kildanilerle sıkça düşüp kalkmıştır, ancak bu delil pek yetersiz görünmektedir.

Plinius da onun, tıpkı Demokritos gibi büyü sanatlarını icra ettiğini ileri sürer ve her ikisinin de andığı bazı büyülü bitkilerin isimlerini sayar.

Pythagoras’ın andıkları arasında Coracesia, Calixtis, Minyas, Corinthas ve Aproxis bulunur. İlk ikisiyle suyun ansızın buz tutup donduğu rivayet edilir, Corinthas’ın suyuyla zehirli yılan ısırıklarının, şayet onunla sarılırlarsa derhal iyileştiği söylenir. Aynı su bir bitkinin üzerine döküldüğünde, biri ayağıyla onu ezerse yahut üzerine kazara sıçrarsa, dermansız kalarak can verir.

Demokritos ise büyüye uygun şu bitkileri sayar, Chirocneta, Aglaophotis, Marmaritis, Achaemenis, Hippophaestum ve Adamantis. Marmaritis’i büyücülerin, tanrıları, hava cinlerini ve demonları çağırmak ve onları gaybı bildiren yanıtlar vermeye ikna etmek istediklerinde kullandıklarını iddia eder. Achaemenis’in kökleri hap haline getirildiğinde, suçlular ve sanıklar bunu gündüz şarapla içerlerse, işkencelerle söyletilemeyen bütün cürümlerini gece azaplar içinde itiraf ederler. Ancak bir kimsenin kısmen tıbbi, kısmen büyücülerin kullandığı bitkileri tatbik etmesi yahut bunların adlarını yazılarında anması sebebiyle büyücü ilan edilebileceğini düşünmüyorum, zira bir şeyi bir benzerliğinden ötürü sayısız adla, nitekim Achaemenis ve Marmaritis sözleriyle de anmış olan Demokritos’un böyle yaptığı sabittir. Pythagoras’ın hayvanlar üzerinde uyguladığı efsunların büyülü ve şeytani olup olmadığını başkaları takdir etsin. Bu incelemenin asıl konusu olan diğer meseleye geliyorum.

Yazarlar, Pythagoras’ın tıp kurallarında ve hastalıkların tedavisinde son derece mahir olduğunu ve Doğa üzerine bir kitap yazdığını naklederler. Ammianus, onun bir vakitler Olympia’dayken yanındakilere altından olan kalçasını gösterdiğini aktarır, dış görünüşte ve ziynette altın kullanımını yasaklamış olmasına rağmen, bizzat kendisinin başına altın bir taç takarak yürüdüğü okunur. Müritlerine bir nevi hayat kaidesi olarak yazılmış olan Altın Dizeleri de günümüze kadar ulaşmıştır, bu dizelerde gizli felsefede (philosophia occulta) vuku bulduğu aşikâr olan, ruh ve tinin bedenlerle birleşmesinden bahseder. Buna ek olarak, Pythagoras Kroton’da ders verirken orada "altın bir hasat" bulunduğunu naklederler. Dahası, Pythagoras’ın Mısır’da, Gimnosofistler ve Kildaniler nezdinde tahsil görmüş olması, yukarıda anılan diğerlerinin de oradan getirdiği kimya sanatına (ars chymica) bizzat vâkıf olduğuna en büyük delildir.

Müritlerine Mısırlıların ve Brahmanların usulünce beş yıllık bir sessizlik süresi dayatmış olması ve yine onlarla birlikte ruhun başka bedenlere göçünü öğretmiş olması da bu görüşü pekiştirir. Zira altının ruhu, yani sureti ve tentürü (tinctura), kusurlu madeni bedenlerin içine salındığında, bu gerçek bir ruh göçüdür. Kimyacılar arasında Pythagoras’ın gizli kimyaya kendini adamış olduğunu iddia edenler de vardır. Nitekim Turba Philosophorum kitabı, bilgelerin görüşlerini aktarırken onların üçüncü Pythagoras meclisinde bir araya geldiklerini belirtir ve bir filozof ve usta olarak takdim edilen Pythagoras’ın meclis başkanı sıfatıyla orada sarf ettiği şu sözleri nakleder,

"Doğaların tarifleri pek güzel uyuştu, zira Tanrı her şeyi bunlardan yarattı, öyleyse devam ediniz."

Aynı şekilde o kitabın tamamında Pythagoras, bu sanatın üstadı sıfatıyla baş mevkidedir, diğer filozoflar ise onun talebeleridir. Dolayısıyla şüphe yoktur ki,

Pythagoras bu ilim sahasında son derece tecrübeli ve hakiki bir üstattı, nitekim onun yazılarını ve hayatını belki de başka delillerden etraflıca tahkik etmiş olan kadim kimyacılar bu hususta müttefiktirler. Hatta kimya muhiplerinden bazı yeniler, aralarında Johannes Chrysippus Fanianus’un da bulunduğu kimseler, Pythagoras’ın baklası hakkında şu şekilde yazarlar,

"Aristoteles," der, "Sırların Sırrı kitabında (şayet bu kitap hakikaten Aristoteles’in ise) hayvani, nebati ve madeni taşa yumurta adını verir ve Pythagoras da, şayet Marcellus’a inanırsak, buna bakla demiştir." Yazar böyle söyler.

Eğer Pythagoras felsefi yumurtayı bakla sözüyle kastettiyse, "bakla yemeyiniz" diye buyurmasının ardında bir sebep bulunduğu anlaşılır. Mısır baklasından uzak durulması gerektiğini düşünmüştür, zira bunun ruhun makamı olduğuna inanırdı, bu baklaya Colocasia da denir, dışı siyah, içi kırmızıdır ve sanki rahminde bir cenin taşıyormuş gibi görünür. Çamurla karıştırılıp suya atılır ve böylece pek çok şeye son derece faydalı bir nebat halinde büyür, bunlarla Pythagoras’ın bir büyücüden ziyade bir kimyacı olduğunu yeterince gösterdiğimiz kanaatindeyiz. Pythagoras’ın yolculuğunda bir yoldaşı vardı, o da aynı hocalardan ders almış, aynı öğretileri beraberinde memleketi Samothrake’ye götürmüştür.

Bu sebeple vatanında büyük ve ilahi bir filozof unvanını kazanmış, mukaddes Vesta’dan (ateşlerin başındaki tanrıça) aldığını iddia etmekten ziyade mecazi olarak bildirdiği yeni bir dini ve kanunları bilgisiz halka öğretmiş, hayat için faydalı pek çok nizamla onları eğitmiştir. Onun akidelerinin altından daha kıymetli olduğunu aktaranlar, bizzat kendisini en adil kimse olarak anıp ona Altın, Yarı Tanrı ve Kahraman diyenler vardır.

Klazomenaili Anaksagoras da Mısır’a giderek oradan gizli ilimleri getirmiştir. Gizli felsefeyi büyük bir gayretle araştırmış, Ay’ı ilk gözlemleyen olmuş, onun ve Güneş’in tutulmalarını o tanrıların bir illetine değil, iki ışık saçan cismin kavuşumuna bağlamıştır. Zira Ay’ı ve Güneş’i tanrı saymamış, Güneş’i kızıl, alev alev yanan, dönüp duran bir taş olarak kabul etmiştir, bu yüzden hayatı tehlikeye girmiştir. Herkül tarafından öldürülen Aslan’ın Ay’dan düştüğünü ileri sürmüştür. Esirden (Aether) muazzam büyüklükte bir taşın düşeceğini önceden haber vermiş ve bu hakikaten vuku bulmuştur.

Yalnızca Turba Philosophorum'da değil, Bonus Ferrariensis ve Zacharias gibi başkaları tarafından da şu sözlerle sıklıkla bir simyacı olarak anılır,

Anaksagoras bunun doğru olduğuna tanıklık ederek şöyle der, Güneşimiz kızıl ve yakıcıdır, zira o beyaz ve tabiatı gereği saf olanla birleşmiştir, ortadaki ruh vasıtasıyla, her ne kadar bütün bunlar felsefi cıvadan başka bir şey olmasa da.

Maddi cevherleri benzer parçacıklardan türetmiş olması, şüphesiz onun gizli felsefeyi (philosophia occulta) açığa vurduğunu gösterir, Aristoteles tarafından diğer herkes gibi yerildiği ve kınandığı avam felsefesini değil. Filozof Herakleitos, yazılarında başvurduğu kapalılık sebebiyle meşhur kabul edilir, Demokritos'un gülmeye meyletmesi gibi, o da benzer sebeplerle ağlamaya yönelmiştir, hakikatin kuytu bir mağarada gizli ve ihmal edilmiş halde yatmasına yanıp yakılmıştır.

Bir mezhep yahut ekol de kurmuş, burada diğer öğretilerin yanı sıra ateşi her şeyin ilkesi saymıştır. Onun kitaplarını ve Vergilius'un Aetna'da madenlerden bahsederken andığı şu dizeleri hatırlar,

Düşünsün Herakleitos'un karanlık kitabının en hakiki sözlerini, Ve orada aşılamaz hiçbir şeyin doğmadığını.

Onun da altın değerinde bir filozof olduğu şuradan bellidir ki, tıpkı Demokritos'un yaptığı gibi, madenlere ve onların tabiatına dair yazdığı halde daha kapalı olmayı, herkes tarafından anlaşılmamayı istemiştir. Tyanalı Apollonius, Kapadokya'nın Tyana kentinde doğduğu için bu adla anılmıştır.

Babası soylu bir zat olan Apollonius idi. Onun hayatını, seyahatlerini ve bütün işlerini burada sayıp dökmek pek uzun sürerdi.

Bu sebeple, onun simya bilgisine dair olan hususları gözden geçireceğiz, ardından gösterdiği mucizeleri, bunların şeylerin tabii kuvvetinden ve hassasından mı, yoksa iblislerin marifetiyle mi meydana geldiğini, ve nihayet kurtarıcı Mesih ile hiçbir surette kıyaslanmaması gerektiğini yahut kıyaslanamayacağını ele alacağız. Birinci hususa gelince, onun bir simyacı olduğunu, simyanın en çok tatbik edildiği en uzak diyarlara, yani Mecusilere ve Kildanilere, Hindistan Brahmanlarına, Mısırlı Gymnosophistlere ve Etiyopyalılara kadar giriştiği bütün seyahatleri kanıtlamaktadır.

Bilhassa Hint Brahmanları nezdinde hangi meseleleri tartıştığı yukarıda aktarılmıştı, yani altın suyu yahut altından taş, mıknatısı taklit eden taş ve benzeri hususlar, bunların simyaya ait olduğu ve bütün simyanın özünü teşkil ettiği herkesçe malumdur.

Bu sebeple, onlardan öğrendiği sırları hiç kimseye açmasın diye Tantolos'un kadehinden içtiği rivayet edilir, zira o, Hindistan'ın bilgeleri arasında tam dört ay boyunca samimiyetle bulunmuş, onlar tarafından her türlü bilgelikte, büyü ve tabiatın gizli sırlarına dair öğretide eğitilmiştir.

Daha sonra onların yanından ayrılarak, artık simyada ve bütün felsefenin sırlarında yetkinleşmiş halde diğer bölgelere yönelmiş, hem daha fazlasını öğrenmek hem de onların ahlakını ve yaşayış tarzını bizzat görmek istemiştir.

Bu meyanda onun hakkında anlatılan şu hadise hayret vericidir, Zenginleşmesini sağlayacak bir defineyi nasıl bulabileceğini kendisine danışan bir kimse varken, Apollonius iki bin drahmiye şehir surları dışında küçük bir tarla satın almış, bunu danışan kişiye hediye etmiş ve tarlayı özenle işlemesini öğütlemiştir. O kimse toprağı kazarken üç bin altın Darikos ile dolu bir testi bulmuştur,

Bu servetle zenginleşen adam, bir tanrıya şükredercesine Apollonius'a hürmetle teşekkür etmiş ve ona her türlü tazimde bulunmuştur. İkinci hususa gelince, Efes'te bulunduğu sırada vebayı şu şekilde defetmiştir, Efesli dostlarına sefil, kirli, yırtık pırtık giysilere bürünmüş ve korkunç çehreli bir dilenci ihtiyar göstermiştir.

Bunu, demiştir, taşlayıp ezin, böylece veba illeti dinecektir. Kısa bir süre sonra taş yığını kaldırıldığında bir köpek leşi bulunmuş, Apollonius bunun bir iblis olduğunu, bu felaketin faili olduğunu teyit etmiş, kurbanlar sunarak Efeslileri arındırmış ve onları Yüce Tanrı ile uzlaştırmıştır.

Atina'da, Epidauros ayinlerini icra eden başrahibe (hierophantes), büyücü ve cinli olduğu gerekçesiyle kendisinin kutsal sırlara kabul edilmesini yasaklaması sebebiyle, dört yıl sonraki ölümünü önceden haber vermiş, aynı yerde zevk düşkünü ve kadınsı bir gençten iblisi kovup uzaklaştırmıştır.

Korint'te Menippos'u, eşsiz güzellikteki bu gençle evlenmek isteyen bir Lamia yahut Empusa'dan kurtarmıştır.

Düğün gününde ölen bir kızı, tanrısal gücü çağırarak hayata döndürmüştür. İskenderiye'de kendisine sığınan bir aslanın Amasis'in ruhunu taşıdığını söylemiş, bu yüzden Leontopolis'e gönderilmesini ve orada bir tapınakta beslenmesini emretmiştir.

Etiyopya'da kadınlara musallat olan bir Satyros'u şarap içirip uyuttuktan sonra bağlamış ve bundan böyle o bölgeye zarar vermesini engellemiştir, Çanakkale Boğazı (Hellespontos) kentlerini, tesis ettiği ayinlerle deprem sarsıntılarından kurtarmıştır. Tarsus'ta kuduz bir köpek tarafından ısırılan bir genci, köpeği çağırtarak iyileştirmiştir. Roma'da ise,

Efes'te vebaya dair kehanette bulunduğu, kendisinin tanrı sayılmasına rıza gösterdiği,

olayların neticelerini önceden haber verdiği, İmparator aleyhinde alenen ve gizlice pek çok söz sarf ettiği, büyü ayininde Arkadyalı bir çocuğu kurban ettiği, Domitianus'a karşı Nerva ile komplo kurduğu ve bir büyücü, sahtekar, gözbağcı ve cin çağıran biri olduğu ithamıyla, Euphrates'in suçlaması üzerine Domitianus tarafından zindana atılmıştır. Yargıç Aelianus'un himmetiyle Domitianus daha yumuşak davranmış ve Apollonius yöneltilen suçlamaları çürütmek üzere huzura kabul edilmiştir, nitekim o, Tanrı'nın bir kulu olduğunu, habis büyüye meyletmediğini, efsun ve gözbağcılıktan nefret ettiğini, tapınaklarda durmaksızın dualarla vakit geçirdiğini, büyücü tanrıları kabul etmediğini, hiçbir zaman dine aykırı ayinler yapmadığını, diğer erdemli kimseler gibi Nerva'ya da muhabbet beslediğini, hayatının masumiyetine güvenerek Roma'ya geldiğini dile getirmiştir, böylece prangalarından azat edilmiştir (ki bu prangaları kendi rızasıyla taşımıştı, zira dilediği vakit bukağıları çıkarıp atmış ve tekrar takmıştı), praetoriumda gözlerini kendisine dikmiş olan kalabalık bir insan güruhuyla kuşatılmışken, oradakilerin hepsinin gözü önünden kaybolup gitmiştir, kısa bir süre sonra ise daha önce Dikaiarkhia'ya, Roma sürgünü filozof Demetrios'un yanına gönderdiği Damis (ki daima ona yol arkadaşı olmuştu) ve Demetrios kentin yakınındaki deniz kenarında bulunan Nympha tapınağında otururlarken, ansızın ve hiç beklenmedik şekilde yanlarında belirivermiştir,

Bizans'ta atların hırçınlığını mırıldandığı birtakım sözlerle dindirmiş, Kedrenos'un yazdığına göre hayvanlar hiç olmadıkları kadar uysallaşmıştır, Konstantinopolis'te de hastalıkları ve zararlı hayvanların musallat olmasını savuşturmak üzere halkın ricasıyla bazı tılsımlar dikip takdis etmiş, bunlar günümüze kadar varlığını sürdürmüştür,

Nitekim bunlardan biri, o şehirde sıklıkla kol gezen vebaya karşı dikilmiş bir heykeldi.

Murad'ın oğlu Mehmed, 29 Mayıs 1453 kurtuluş yılında Konstantinopolis'i ele geçirdiğinde bu heykeli yıktırmış, o yıl şehri öylesine amansız bir veba sarmıştır ki, nice binlerce insan bu yüzden helak olmuştur, Yine orada yılanlara karşı bir tılsım dikmiş, üzerine tunçtan dökülmüş ve birbirine düğümlerle bağlanmış üç başlı yılanlar yerleştirilmiştir,

Bu sütunun da bugün aynı kentin Atmeydanı denen Hipodromu'nda varlığını sürdürdüğü başkalarının rivayetiyle aktarılmaktadır,

Antakyalıları sivrisineklerden ve akreplerden şu usulle kurtarmıştır, Antakya halkına kamışlar taşımalarını, kamışları sallayarak etrafta dönmelerini ve "şehir sivrisineklerden kurtulsun, şehir akreplerden kurtulsun" diye haykırmalarını emretmiştir, bu yapıldığında akrepler ve sivrisinekler aniden yok olmuştur, Mısır'da Nil kenarında timsahlara karşı bir tılsım dikmiştir, Cardanus De subtilitate'nin 18. kitabında, timsahların bugün Kahire olarak adlandırılan Memfis'in yukarısında zararlı olduğunu, aşağısında ise daha uysal kaldığını yazar,

Bunun sebebini şöyle açıklar, Yedi yüz yıl önce Muhammed'in tabileri Mısır'ı ele geçirmiş ve bir tapınağın yıkımı sırasında kutsal ve gizli bir yere saklanmış kurşundan bir timsah heykeli bulmuşlardır, bunu çıkarıp parçaladıklarında, Nil'de ve Mısır'ın diğer bataklıklarında bulunan timsahlar insanlara karşı zararlı ve saldırgan olmaya başlamıştır,

Bu takdisin Apollonius tarafından yapılmış olduğuna şüphe yoktur, tıpkı diğerlerinin de öyle olduğu gibi, Vuku bulan pek çok şeyi önceden bildirmiştir, Domitianus'un ölümünü önceden görmüş, çok uzakta bulunduğu halde gününü, saatini ve anını haber vermiştir. Nitekim, Apollonius Efes'te Xystos koruluğunda öğle vakti tartışırken, sanki ansızın gelen bir dehşete kapılmış gibi aniden sesini alçaltmış, ardından alışılageldiğinden daha kesik sözler sarf etmeye başlamış, nihayet ne söylediğini unutmuşçasına susmuştur, biraz ilerleyip şöyle haykırmıştır, vur zorbaya, vur! Dion, Domitianus'un Hayatı'nda bu hususta şöyle yazar,

Apollonius daha yüksekçe bir taşın üzerine çıkarak halkı topladı ve şöyle haykırdı, [Yunanca] Aferin Stephanos, yaşa Stephanos, vur o katile ve zorbaya, vurdun, yaraladın, öldürdün,

Onun bu sözleri karşısında bütün Efesliler donup kaldığında, "Müsterih olunuz" dedi, "Zorba, benim sustuğumu gördüğünüz tam şu anda öldürüldü."

Gerçekten de hadise aynen böyle vuku bulmuştu. Ölümüne dair muhtelif rivayetler nakledilir (bunların masaldan ibaret olduğunu düşünürüz), nitekim Rodos Lindos’taki tapınakta geceleyin bekçiler kapıları açtığında Apollonius’un içeri girdiği ve kapıların kendiliğinden kapandığı söylenir,

Bunun üzerine kapı aralıklarına kulak kabartan bazı kimseler, ortalıkta bir ışık parıldarken adeta tatlı nağmelerle terennüm eden bakirelerin sesini işitmişler ve şunu görmüşlerdir, yayılan ses "Yeryüzünden ayrıl, göğe yüksel, nitekim yeryüzüne de yukarılardan inmiştin" demekteydi.

Bu sözler söylendikten sonra ansızın kapılar açılmış ve Apollonius orada bulunanların gözleri önünden bir anda çekilip kayboluvermiştir. Fakat bu kabil büyük filozoflar, Pythagoras’ta, Empedokles’te ve bu Apollonius’ta görüldüğü üzere, ölümlerinden sonra tanrılar gibi anılmaya heves etmişlerdir, nitekim bu sebeple onun şu sözü daima dilinden düşürmediği rivayet edilir,

Yaşadığın müddetçe gizlen, bunu başaramazsan bari hayattan ayrılırken gizlen.

Oysa Apollonius hayattayken gizlenmemiş, bilakis kendisini herkesin hürmetine mazhar kılmıştır.

Lakin ölümünde hakikaten gizlenmiştir, bu yüzden ölümüne şahitlik etmesin diye (öte yandan ayrılmaz bir yoldaşı olan) Damis’i kasten yanından uzaklaştırdığı söylenir. Ölümünden sonra Tyanalılar tarafından kavmi bir tanrı gibi tazim görmüştür, ancak cesedi sonradan hiçbir yerde görülmediği yahut bulunamadığı için ona hiçbir mezar yapmamışlar, bunun yerine heykeller ve kutsal ayinlerle ona hürmet göstermişlerdir. Apollonius’un mucizeleri hakkında başkalarının verdiği hükümlere gelince, Theopolis Piskoposu Anastasius şöyle der,

Bazı yerlerde, der, bugüne kadar Apollonius’un yaptığı tılsımlar mevcudiyetini korumakta ve tesirlerini sürdürmektedir, bunlardan bazıları zararlı dört ayaklıları ve kuşları defetmeye, bazıları ruhun taşkın hezeyanlarını dizginlemeye, bazıları da insanlara zarar getirecek diğer şeyleri savuşturmaya yarar. Şeytanlar yalnızca o hayattayken onun vasıtasıyla bu denli büyük işler görmekle kalmamış, o öldükten sonra da mezarının başında bu amelleri sürdürmüşlerdir. İblisin bu kabil şeylerle kendilerini kolayca hileye düşürmesine göz yuman zavallı insanları aldatmak maksadıyla, onun namına birtakım mucizeler vücuda getirmişlerdir.

Manetho’nun büyücülük ameliyatları hakkında ne demeli, o öylesine büyük bir düzenbazdı ki Apollonius ile daima açıkça alay eder, onun eksiksiz bir ilim öğretisinden yoksun olduğunu söylerdi.

Zira şöyle derdi, "Onun, tıpkı benim sustuğum gibi, sadece sözleriyle arzu ettiği şeyleri gerçekleştirmesi gerekirdi, amellerin husule gelmesi için nesnelerin tabiatına böylesine muhtaç olmamalıydı." Iustinus, "Ortodokslara Sorular" adlı eserinin on dördüncü bahsinde onun hakkında şu surette bahseder, Apollonius, tabii kuvvetlerin, gerek uyuşmazlık gerekse uyuşumların son derece mahir bir bilicisi olarak, bu bilgisi sayesinde harikalar yaratmaktaydı, yoksa ilahi bir kudret ile değil,

Bu sebeple, meydana getirilecek neticeyi kemale erdirmesine yardımcı olacak uygun maddeleri devşirmeye ihtiyaç duyardı. Ve Apollonius’un amelleri, insanların cismani eylemlerine yönelik olarak tabii şeylerin bilgisinden neşet ettiği cihetle, Cenab-ı Hak bunları yok etmemiştir. Suidas ise büyünün nevilerini açıklarken şöyle der,

Büyü, bir hayrı temin etmek maksadıyla iyicil cinlerin yardıma çağrılmasıdır, nitekim Tyanalı Apollonius’un kehanetleri de bu kabildendi.

Philippus Beroaldus Apollonius’tan söz ederken şöyle der, Apollonius çıktığı pek çok seyahat sayesinde, zihnini şekillendirmeye ve hayatını tanzim etmeye fevkalade muvafık nice malumat devşirmiştir, Kafkasları aşmış, Hindistan’a yönelip en iç bölgelerine kadar nüfuz etmiştir,

Felsefede son derece yetkin Brahmanlara varmış ve onlarla birlikte Tantalos’un kadehinden içmiştir, Memfisli kâhinlere müracaat etmiş, Etiyopyalı çıplak bilgeleri (Gymnosophistae) tetkik etmiş ve kumlar üzerindeki Güneş sofrasını görmüştür, Herkül misali, yeryüzünün seyyahı, ruhların arındırıcısı, kötülüklerin dizginleyicisi, ilmin susamışı, paranın hakiri ve tanrıların dostu olmuştur,

Öylesine üstün bir dirayetle teçhiz edildiği nakledilir ki bir tanrı gibi hürmet görmüştür. Kendisine ölüleri dirilttiği, Domitianus’un divanından birdenbire sırrolup kaybolduğu ve Tanrı’dan geri kalmayan mucizeler gösterdiği isnat edilen kişi işte bu Tyanalıdır, Ve az sonra şöyle devam eder, Eski çağlar onu, sarhoşlar arasında kendisini tutan, erguvan libaslılar içinde ketenlere bürünen, güzel kokular sürünenlerin yanında sade kalan, sefahet düşkünleri arasında kanaatkâr olan, sarıklılar, kırmızılara bürünenler ve ponza taşıyla pürüzsüzleşenler ortasında hürmete layık bir tecerrüt ve sadelik içinde yaşayan biri olarak bilmiştir.

Kelimelerin anlamına bakılacak olursa, Apollonius’u büyücülük şüphesinden büsbütün beri kılmak mümkün olmasa da, onun insan faydasına matuf çoğu amelinin, nesnelerin derununda gizlenen tabii hassaların bilinmesinden kaynaklandığı hususunda, evvelce zikredilen Iustinus ile hemfikiriz,

Zira onun nesnelerin meylini ve zıddiyetini bildiği şüphe götürmez. Bunun yanı sıra kendisi seçkin bir gök bilimciydi, nitekim diğer eserleri arasında konik şekiller üzerine yazdığı muteber bir kitap sayılır ki Raphael Maffeus Volaterranus, Antropoloji adlı eserinin on üçüncü kitabının üçüncü faslında bu eserin Roma’da Vatikan Kütüphanesi’nde halen muhafaza edildiğini yazar,

Apollonius’un hayatını kaleme alan (ve bu bilgilerin iktibas edildiği) Philostratus da onun astrolojik kehanet üzerine dört ciltlik bir eser telif ettiğini tasdik eder. Dolayısıyla astrolojide son derece mahir biri olarak, Kildanilerin ve Mısırlıların usulünce, buradan hareketle pek çok hadiseyi önceden haber verebilmiş ve muayyen takımyıldızların tesirleri altında bunları gerçekleştirebilmiştir,

Fakat pek çok batıl itikadında mazur görülmelidir, zira o bir putperestti. Cenab-ı Hakk’ın vaktiyle putperestlere mucizelerle temayüz etmiş ilahi bir zatı, adeta bir peygamberi gönderip göndermediği, yahut kötü bir cinnin insanları hayrete düşürmek ve aynı zamanda onları mukaddeslik perdesi altında aldatmak gayesiyle bu kabil birini sahaya sürüp sürmediği meselesini ise askıda bırakıyoruz. Netice itibarıyla üçüncü husus olarak deriz ki, âlemin Kurtarıcısı olan Mesih katiyen Apollonius ile mukayese edilemez, zira Mesih’in vücuda getirdiği harikalar, nesnelerin tabii hassasından, yıldızların astrolojik konumlarından, bir meleğin veya cinnin yabancı kudretinden yahut büyü kuvvetinden neşet etmemiş, bilakis kendi ilahi kudretinin eseri olmuştur ki bu kudretle hastaları sıhhate kavuşturmuş, körlerin gözlerini açmış, kötürümleri yürütmüş, sağırları işitir kılmış, ölüleri diriltmiş ve hepsinden mühimi kendisini ölümün pençesinden çekip almıştır, üstelik göğe çekildiğine kanaat getirilsin diye gizlice bir yerlere de saklanmamış, sayısız insanın gözleri önünde alenen göğe yükselmiştir,

Kısacası Apollonius böylesi suretler yerleştirerek ne tür harikalar husule getirmişse getirsin, bunu ya muayyen bir neticeye varmak üzere gözetlenen muayyen takımyıldızlar sayesinde yapmıştır...

belirli bir vakitte, bu tasvirler yapıldığında veya işbirliği yapan cinlerin yardımı ve kudretiyle vuku bulmuştur, Aynı şey onun kehanetleri veya önceden bildirdikleri hakkında da söylenmelidir, Zira doğal ve meşru büyü ile gerçekleştirdiği şeyler kınanmamalıdır, Düğün gününde ölen genç bir kızı hayata döndürdüğü meselesine gelince, bu belki de onun övgüsünü borazan gibi çalanlar tarafından haktan veya hakikatin elverdiğinden daha fazla abartılmaktadır, Zira bu türden kızlar, bilhassa ergin ve evlilik çağında olanlar, rahim boğulması ya da tıkanması sebebiyle, hiçbir hissedilir nabız yahut nefes hareketi olmaksızın, adeta ölmüş gibi yığılıp kalırlar, nitekim bu şekilde boğulanların, kalpleri dölyatağından buharlaşan zehirli dumanlarla kuşatıldığından, ölü sanılarak mezara taşındıkları ve sonradan kendiliğinden dirildikleri yahut daha doğrusu kendilerine geldikleri çok defa bilinmektedir, Dolayısıyla Apollonius'un böylesi bir bâkireyi, sanki ölmüş gibi iken (çünkü bütünüyle bir ölüye benziyordu), elinin altında bulunan bazı iyi ilaçları tatbik ederek, Tanrı'ya yakarışlar da dökerek, harekete ve konuşmaya kavuşturmuş olması muhtemeldir, Şayet gerçekten ölmüş bir erkeği yahut genci diriltmiş olsaydı, o vakit onun bunu büyü gücüyle değil, bizzat kendisinin değil de Tanrı'nın ona bahşettiği ilahi kudretle yaptığını düşünürdük, Gerçekten de bu adamın şeytani büyüye fazlaca kapılmış olmadığını, her zaman insanların faydasına yaptığı, asla zararına yapmadığı iyi işleri ve yardımları göstermektedir,

İkinci olarak, hayatta faziletin, riyazetin ve iffetin gözetleyicisi ve öğütçüsü, bütün günahların ve dinsizliğin ise kökünü kazıyıcısı olarak varlık göstermiştir, Üçüncü olarak, akıbeti veya ölümü, onun iyi bir adam olduğunu başka türlü göstermez, zira suçlanmış olmasına rağmen yasak büyüden ötürü cezalandırıldığı görülmemiştir, çünkü daima masum biri gibi kurtulmuştur, Mikhail Psellos, daha sonraki dönem Yunanlarından idi, sadece Demokritosçu ilme, yani simyaya bağlı bir filozof değil, aynı zamanda felsefenin diğer kısımlarında da pek ziyade mahir, son derece seçkin bir Aristotelesçi idi,

Nitekim yalnızca retorik, tarih, matematik değil, aynı zamanda fizik, tıp ve kimya üzerine de yazmıştır, Flamel'in derlemelerinden ve kendi eserlerinden anlaşıldığı üzere, orada Konstantinopolis Patriği Ksifilinos ile diğer hususlar arasında bir konuşma yaparak, eğer o da karşılığında kendisine semavi şeyleri öğretirse, ona kendisine emanet edilmiş olan yeraltı şeylerini göstereceğini söyler, onun sözleri şunlardır,

Sana Demokritos'un bütün ilmini kısaca ifşa edelim de tapınakların iç odalarında hiçbir şey bırakmayalım mı? Ve hemen ardından,

Sana zira daha üstün şeyler emanet edilmiştir, sen Tanrı'dan aşağı indirirsin ve maddede bulunan ruhu ve aklı yukarı çıkarırsın ve maddeden münezzeh olan şeye tatbik edersin,

Ben ise yerde yatarım ve doğanın temaşacısıyım, henüz kendimi görülemeyen şeylerin seyrine vermedim, Çünkü bana henüz daha keskin bir ışık bahşedilmedi,

Bilirsin öyleyse ne yapacağımızı, der, bana yerin iç odaları emanet edildi, Sen ise o semavi şeylere eriştin, Öyleyse sahip olduğumuz şeyleri birbirimize aktaralım,

Sen bana eşsiz manzaralar, ben ise sana doğal tesirler, Fakat görür müsün sana ne yaptığımı,

Zira altın kaynaklarını açtığım vakit, ne Kithairon'u sarstım, ne Pangaion'u kımıldattım, ne de bazı yeraltı damarlarını açtım, fakat taşları birbirine sürterek ve bazı otları karıştırarak, senin için dürüstçe ve faydalı bir biçimde pek kıymetli altın işledim, vesaire,

Aynı Psellos hakkında Mirandolalı Pico ikinci kitabın sekizinci bölümünde şöyle nakleder,

Aynı zat, daha önce felsefenin terazisinde tartılmak üzere ele aldığı sanatı birkaç sahifede yazarken, Strabon tarafından aktarılan bir kaynağın dönüştürücü doğal gücünün kabul edilip de, sanatın yardımıyla metallerin birbirine dönüşen ve kendisinin pek çoğunu zikrettiği biçimlerinin kabul edilmemesine şaşar, Adı geçenlerin haricinde Yunan simyacılar şunlardır, Olympiodoros, İskenderiyeli Platoncu ve Aristoteles yorumcusu olup kimya üzerine de yazmıştır, Heliodoros, İmparator Theodosius'a kimya üzerine yazmıştır, Stephanos, İmparator Herakleios'a büyük ve kutsal ilim, yani simya üzerine bir kitap neşretmiştir, Zosimos, gizli sanat ve suların bileşimi üzerine Theosebeia'ya [Yunanca] yazmıştır, İshak, keşiş olup [Yunanca] yazmıştır, Blemmyides, [Yunanca] yazmıştır, ki bu son üç müellifin Fransa Kraliyet Kütüphanesi'nde mevcut olduğu söylenir, Bundan başka Pelagius, Africanus, Synesios, Theophilos, Ptolemaios, Lucindes, Dardanus, Demetrios, Ebu Maşer, Platon'un hocası, Genç Platon, Hamech, Seneca vardır, Şimdiye kadar Demokritos'a dikkat kesilen, onun acı alayını sanki kayda değer bir sataşmaymış gibi görerek öfkelenen Pyrgopolinikes, artık savaşa kuşanır ve derhal ona şöyle bir mızrak fırlatır, Muhalifin kimyaya karşı yedinci argümanı, Yedinci menfi argüman,

Yedinci Argümana Demokritos'un Cevabı

Eğer adi metallerden sanat yoluyla altın yapılsaydı, farklı türler birbirine karışırdı, Oysa türler birbirine karışmaz, Demek ki adi metallerden sanat yoluyla altın yapılamaz, Öncül şöyle ispat edilir,

Çünkü Aristoteles'in Metafizik'in son bölümünde tanıklık ettiği üzere, birçok türden tek bir tür meydana gelemez,

Cevap veriyorum, önermenin rabıtası eşyanın hakikatine uygun düşmez, Zira türlerin karışmasından çekindiğin ve ardından ikinci öncülde türlerin karışmadığını söylediğin vakit, bu husus dikkate alınmalıdır, Eğer türlerden kasıt, bir türün bütün fertlerinin diğer bir türün fertleriyle karışması ise, bu önermede açıkça yanlıştır,

Eğer aynı türlerden kasıt, bir türün tek bir ferdinin diğerinin ferdiyle karışmaması ve bir tek şey meydana getirmemesi ise, o vakit ikinci öncül açıkça yanlıştır, şayet her iki durumda da biri yahut diğeri kastediliyorsa, o zaman akıl yürütme yanlıştır, çünkü hepsi değil, fakat bazı fertler birbirleriyle karışır ve fiilen tek bir şey olurlar,

Acaba doğa şarap ruhundan, sulu nemden ve tartarın topraksı tözünden şarabı meydana getirmedi mi, ki bunlar eğer sanat yoluyla ayrıştırılabilseler, fiilen farklı tözler olmazlar mı? Buna rağmen doğa tarafından birleştirilmiş tek bir töz idiler,

Hatta şarabın kendisini yahut şırayı ve kendisinden sıkıldığı üzümleri düşün, onlar bir değil miydi?

Aynı şekilde, içinde üç farklı töz bulunan süt hakkında da düşünülmelidir, peynirsi, peynir altı suyuna ait ve yağımsı tözler ki bunlar birbirinden ayrılır ve her biri birer tür olarak ele alınır, Fakat sen bunların bir olduğunu söylersin, biliyorum, lakin ayrışmadan sonra öyle değillerdir,

Demek ki görürsün ki, ayrışmadan önce birleşiktirler ve doğa onlardan tek bir cisim meydana getirmiştir, Aynı şey kan kütlesindeki dört hılt hakkında da söylenmelidir, bunlar doğa tarafından kaynaştırılmıştır ve yine doğa tarafından böbrekler, dalak ve safra kesesi vasıtasıyla ayrıştırılırlar, Eğer daha başka bir şey istersen, işte iki hayvanın tohumları elindedir, eşek ile kısrağın katıra, pars ile dişi aslanın leopara, tavuk ile sülünün melez bir cinse dönüşmesi gibi,

Fakat bunların tohum olduğunu söylersin, lakin tohumlar da kendi cinslerinde türlerdir, bunlar farklı türlerden tek bir töze dönüştüklerinde, oradan doğanın başlangıçta yaratmadığı yeni bir tür meydana gelir,

Aynı durum bitkilerde de geçerlidir, orada bir ağacın filizinin başka bir türün gövdesiyle kaynaştığını ve tek bir şey olduğunu görürsün.

Böylece elinde yeterince örnek oldu, yine de bütün bunlar kurşunun altına nasıl dönüştüğünü henüz yeterince açıklamadı, Zira kurşun ile altın, bu ikisi tek bir türde (species) birleşmemelidir, kurşun da tam anlamıyla söylenecek olursa altın haline gelmez, yani sol elimde tuttuğum bu kurşun, hokkabazların halihazırda var olan bir şeyin yine daha önceden var olan başka bir şeye özce dönüşmesi (transsubstantiatio) gerektiğini vaat ettikleri gibi, sağ elimde tuttuğum şu altına dönüşmeyecektir.

Şayet bu yüzden bize bu türlerini böylesine sık öne sürüyor ve bir türün, yani sol eldeki kurşunun, diğer türe, yani sağ eldeki altına dönüşmesinin imkansız olduğunu iddia ediyorsan, o vakit ya böyle düşündükleri için kimyacıların en aşağılığı olduğunu söyle ya da böyle yorumluyorsan şüphesiz kendini insanların en akılsızı ve en ahmakı ilan et, oysa kimyacılar hiçbir zaman böyle düşünmediler,

Fakat onların kanaatini kısaca anlayasın diye şöyle kabul et, bu kurşunda çifte bir cevher olduğunu söylerler, biri cıva (argentum vivum) cevheridir ve kurşunun büyük kısmını oluşturur, diğeri ise onun pek az bir kısmını oluşturan yanıcı kükürt (sulphur) cevheridir, şayet şimdi cıvadan kırmızı, son derece saf, her ateşe dayanaklı, karışabilen bir cevher elde edilirse (ki buna tentür (tinctura) denir ve kendisi de öyledir) ve bu bahsedilen kurşun ile karıştırılırsa, o vakit ateşin etkisiyle kurşundan o yanıcı kükürt cevherini ayıracak ve onun yerine geçecektir, böylece bu iki cıva cevherinden tek bir cıva meydana gelecektir ki buna Altın denir, bu ise ateşte en saf, sarı ve son derece sabittir,

Bunlardan anlaşılmaktadır ki, farklı oldukları için kurşun ile altın gibi türler karışmaz, bilakis iki su gibi iki cıva karışır ve bu ikisinden altın olan tek bir cıva meydana gelir.

Fakat cıva cıva ile veya su su ile karıştığında, orada farklı türlerin birbirine karışması söz konusu olmaz, bilakis o karışma bir ayniliktir, iki cinsiyetin tohumca birleşmesi (complexio) gibidir ya da buna daha yakın ne olabilecekse öyledir.

İnsanda, akıl sahibi ruh ile cismani beden arasında, içinde hiçbir tür karışımının bulunmadığı hayranlık uyandırıcı bir terkip yok mudur?

Kurşun üzerine atılan (proiecta) altın tentürü ile kurşundan ayrılan ve onunla birleşen cıva arasındaki terkip de işte böyledir.

Hasmın Kimyaya Karşı Sekizinci Kanıtı Kendi başına var olan iki varlıktan (ens per se), kendi başına var olan tek bir varlık meydana gelemez. Oysa madenlerin dönüşümü iddia edildiğinde, tentürden ve altına dönüşen kurşundan, kendi başına var olan iki varlıktan bir terkip meydana gelmiş olacaktır, Dolayısıyla bu imkansızdır.

Demokritos’un Sekizinci Kanıta Cevabı Öncül son derece yanlıştır, zira sanat ve tabiat vasıtasıyla kendi başına var olan iki varlıktan her gün tek bir şey meydana gelmektedir, nitekim mayadan ve mayalanacak hamurdan, peynir mayasından ve sütten, şarap ruhundan ve onun sulu cevherinden, hayvanların iki tohumundan, yumurta akı ile sarısından bu böyledir.

Evin kısımları, duvarları, çatısı ve temeli hakkında ne diyeyim, bunların her biri kendi başına bir şey gibi görünse de, kendi başına var olan bu varlıklardan sayıca tek bir ev meydana gelmez mi?

Diğer sanatlı yapıtları saymıyorum bile. Lakin varsağıya (assumptum) gelince, madenlerin dönüşümünde kendi başına var olan iki varlıktan tek bir şeyin meydana gelmesinde tabiat düzeni bakımından hiçbir sakınca olmadığını söyleriz, zira tentürün pişirilmiş bir cıva olduğunu tahayyül edesin, bu tentür kurşunun cıvasına, ister kurşundan ayrılmış olsun ister cıvayı oradan ayırmak için kurşuna katılmış olsun, atıldığında (proiiciatur), o vakit bu durum erkeğin tohumunun dişininkiyle karışması veya peynir mayasının süte karışması ile aynıdır. Mümkünse kendi başına var olan bu iki varlıktan tek bir şeyin meydana gelmesi caiz değil midir, yahut caizse bu mümkün olmaz mı?

Bunu yasaklayacak hiçbir güçlük yoktur, ne senin inançsızlığın ne de cehaletin bunun gerçekleşmesine engel olabilecektir.

Pyrgopolinikes’in Kimyaya Karşı Dokuzuncu Kanıtı Şayet tırtılın ipek böceğine ve ipek böceğinin kelebeğe dönüşümü, kimyacıların iddia ettiği gibi bir türden diğerine geçiş değil de yalnızca arazların dönüşümüyse, o halde bir madenin diğerine dönüşümünü hiçbir akıl yürütmeyle kanıtlayamayacaklardır ve sonuç olarak bu sanat sahtedir. Oysa birinci öncül doğrudur, öyleyse ikincisi de doğrudur.

Demokritos’un Dokuzuncu Kanıta Cevabı Bununla anlıyorum ki hasım hiçbir merhamete sahip değildir, zira kimyacıların nereye kaçacaklarını bilememeleri için onların bütün bahanelerini böylece engellemeye çabalamaktadır.

Gökyüzünde inşa edilen altın sarayın dayandığı bu sütun böylesine vahşice sarsılıp yıkılırsa, kimyacılara ne umut ne de mal mülk kalacaktır.

Bu yüzden hepsine ölümcül olan bu yıkımın önüne geçmek için ihtiyatlı ve tedbirli olmaları gerekir, Öncülün kuruluşu gerçekten de ustacadır, bir çürütmeye ihtiyaç duyar. Zira tırtıl, ipek böceği ve kelebek üzerine kurulmuştur, bunlar isimce üç, fakat sayıca iki veya birdir, çünkü tırtıl ile ipek böceği tek bir kökene sahiptir, kelebek de öyledir.

Tırtıl dut ağacının yapraklarıyla beslenir ve etrafına bir koza örer, oradan bir keseden çıkar gibi, tırtıl değil, dört kanatla donanmış, iki cinsiyetli bir kelebek sürünerek çıkar, Bu erkek kelebek dişiyle çiftleşir ve dişi ardından tohum döker, ertesi yıl yahut birkaç günlük ılık bir sıcaklık erişir erişmez bundan adeta döngüsel bir üreme ile yeniden küçük tırtıllar doğar,

Fakat hey sen, kimyanın iftiracısı, biraz dikkat kesil, bütün meseleyi sana açayım. Tırtıldan kelebek olur, kurşun ile tentürden altın olur.

Tırtıl kelebeğe dönüşür, kurşun ile tentür altına dönüşür, tırtıl sürüngendir, kelebek ise uçucudur, dolayısıyla biri havada diğeri yerde yaşayanlar olarak birbirlerinden ayrılırlar, Kurşundan yanıcı kükürt ayrılacak olursa, kurşun ve tentür altından farklı değildir, o vakit bu ikisi cıvadır ve başka hiçbir şey değildir. Altın da cıvadır ve başka hiçbir şey değildir.

Hatta karışım ve azıcık bir pişirme haricinde bu ikisinin altından hiçbir farkı yoktur, Şimdi tırtılın kelebeğe dönüşmesi tözce (in essentia) değil de yalnızca arazlar bakımından değişiyor dense bunun konumuzla ne alakası vardır, zira o ikisi altına daha kolayca ve hiçbir güçlük olmaksızın birleşir, hatta ateşte bir karışma gerçekleştiği takdirde zaten altındırlar,

O halde hasmın keyfine ve anlayışına göre böylesi hayvancıkların kimi zaman öne sürülmesi haricinde, kimyacıların tırtıl ve kelebekle ne işi olur?

Fakat tentürden altının ve tırtıldan kelebeğin, etkileri son derece saygıdeğer olsa da avam için inanılmaz olan böylesine mucizevi ve benzer varoluşlara sahip olmaları sebepsiz değildir. Bu ikisini dünyadan çekip almak isteyen kimse, yalnızca kimyacıları değil, erguvan giyenleri, ipek bürünenleri, altın takınanları da yerinden etmeye kalkışacaktır, hem de beyhude yere, zira bunlar altın bir zincir gibi birbirine bağlanmış ve dünyaya raptedilmiştir. Sen ki Pyrgopolinikes kadar azametlisin, bu böcekleri saf dışı bıraksan bile kimyacıların elinde hâlâ çeşitli böcek cinsleri kalmaz mı, nitekim yaşlandıklarında kanatlanan karıncalar, yer altında gizlenen ve ağaçların meyvelerini ve yapraklarını yiyip bitiren uçucu kurtçuklara dönüşen beyaz kurtlar (ki bunlara Enger denir), su altında yaşayan ve dört kanatlı irice nimfalara dönüşen çok ayaklı kurtçuklar, her renkten kelebeklere dönüşen adi tırtıllar vardır, köpek leşlerinin kurtlarından sinekler, at leşlerinden kınkanatlılar, eşek leşlerinden eşek arıları, boğa leşlerinden türeyen bal arıları da mevcuttur, yedek askerler (triarii) gibi pireleri, bitleri, akrepleri, kurbağaları ve yılanları zikretmeyelim bile,

Bütün bunlarla savaş ve gücün yetiyorsa galebe çal, yine de kimya sanatını yerle bir edemezsin, yoksa bunların her birinde bir türden diğerine dönüşürken tözlerin değil de yalnızca arazların mı dönüştüğünü düşünüyorsun?

Bunu asla yapmayacak olsak da, bu hayvanları kimyacılar uğruna savaşmaya hazır tutmak adına bunu kabul etseydik bile, bundan ötürü madenlerin dönüşümünde yalnızca arazların değil de tözlerin dönüştüğü reddedilebilir miydi?

Buna zorlanmadan, sırf hakikatten ne denli uzaklaştığını göresin diye serbestçe bir adım daha atsak ve kimya ameliyatlarında ister tözlerin ister arazların dönüştüğü kabul edilsin fark etmez desek ne olur?

Şu husus sabittir ki kimyasal cisimler yabancı renklere muhtaç değildir, farklı şeylerin kendine has bir tarzda etki edip edilgiye uğradığına, bir araya gelip tek bir şey hâline geldiğine inanılması yeterlidir.

Sana daha da inanılmaz şeyleri anlatsaydım, nitekim Orkney Adaları’nda kazların babasız, annesiz yahut önceden var olan bir erkek tohumu olmaksızın ağaçlarda veya kütüklerde doğduğunu söyleseydim, bu kuşu çürütmek için Aristoteles’ten akla gelebilecek her kanıtı getirmeyecek miydin? Fakat bunlar uzun uzadıya akıl yürütmelerle kanıtlanmaktan ziyade, senin bilgisizliğine bağışlanmalıdır.

Demokritos’un Kimya Lehine Akıl Yürütmeleri

7. Demokritos’un Kimya Lehine Olumlayıcı Kanıtı

Eğer sıvı bal ile katılaşana dek kaynatılmış bal, zift, reçine, sakız, süt ve benzeri diğer şeyler, bir araya getirildiklerinde sayıca tek ve bölünmez bir şey meydana getirdikleri hâlde kendi türlerinden ayrılmıyorlarsa, o vakit kaynatılmış cıva olan felsefi tentür de metallerde bulunan diğer ham cıvadan tür bakımından ayrılmaz, bilakis onunla birleştiğinde türce tek bir şeydir. Fakat birinci önerme doğrudur. O hâlde ikincisi de doğrudur.

Önermedeki bağın sebebi açıktır, zira kaynatılmış bal ile ham bal türce ayrılmaz, kaynatılmış cıva ile ham cıva da türce ayrılmaz.

Bundan ötürü kaynatılmış cıva ham olanla birleştirilirse, oradan altın olan vasıtalı töz meydana gelecektir. Varsayım şeylerin doğasından aşikârdır ve daha fazla ispata ihtiyaç duymaz.

Bu kanıt zorunluluk doğuran cinsten olmasa da hakikate son derece benzeyen ve ona en yakın olanlardandır, nitekim felsefi tentürün imkânı ve ona karşı yöneltilen sığ gerekçelerin tutarsızlığı buradan açıkça görülür.

8. Kimyanın Hakikati Lehine Olumlayıcı Kanıt

Eğer kendi başlarına türdeş ve birbiriyle karışabilir olan, biri diğerinden yalnızca olgunlaşma bakımından ayrılan iki varlıktan kendi başına tek bir şey meydana gelebiliyorsa, o vakit tentür ile kurşundan da altın olan tek bir şey meydana gelebilir. Fakat birinci önerme doğrudur. Dolayısıyla ikincisi de doğrudur. Önermenin bağı da varsayım gibi buradan bellidir.

Zira kendi aralarında türdeş ve karışabilir olan, birbirinden yalnızca olgunlaşma bakımından ayrılan bu iki varlık, etki ve edilgi bakımından farklı olsalar da tıpkı tentür ve kurşun gibi doğaca adeta birdirler. Kurşun onunla birleşmeden önce tentürden yanıcı kükürt ve siyahlık bakımından ayrılsa da bu türdeş olmayan unsurlar birleşmeden sonra ayrılır, etken olan edilgen olana tek bir türdeşlik içinde ayrılmaz biçimde bağlanır.

Demokritos’un Kimya Lehine Olumlayıcı Kanıtı

Eğer eşyanın tabiatında benzersiz bir kökene ve gizli niteliklere sahip olan, sebeplerini doğanın bilinen işleyişine bağlamaya izin verilmeyen pek çok şey varsa, altın tentürünün atımıyla (projeksiyon) altın üretilmesi, sebepleri halkça bilinmese dahi, neden mümkün olmasın? Fakat birinci önerme doğrudur.

Dolayısıyla ikincisi de doğrudur. Önermenin bağı şuna dayanır, herkes yapay altın üretiminin şayet olsaydı nasıl olacağını kendisinin talep edebileceğini varsayar, oysa gerçekte olmadığını bilmediği hâlde bunu başkalarına telkin etmek ister.

Fakat o kimse dikkat etsin ki her gün gözlerimizin önünde duran, bugüne kadar hiç kimsenin gerçek sebebini açıklayamadığı yahut bir şekilde zihninde canlandırsa bile gerçekte ne olduğunu ifade edemediği sayısız şey vardır, nitekim görmenin nasıl gerçekleştiği, görme suretinin aydınlatılmış hava yoluyla nasıl yayılıp göze ulaştığı, işitmenin ve zihnin nasıl meydana geldiği, kutba yönelen ve demiri çeken mıknatısın gücünün nereden geldiği ve bunlara benzer sonsuz şey gibi.

Gerçekten de doğanın harikaları öylesine çoktur ki en ferasetli kimseyi bile tek tek şeyleri açıklamaktan ziyade şaşkınlığa ve hayranlığa sürükler, en cüretkâr kimseyi ise saf dışı bırakıp yanıltır. Bundan ötürü altın üretimi hususunda da aynı şeyin yaşanması şaşırtıcı değildir, öyle ki kendi aklıyla bunun nasıl olduğunu yahut olmadığını araştırmaya girişen kimse, bunu anladıklarını, yaptıklarını, gördüklerini ve akılla, sanatla, gözlerle ve ellerle dokunduklarını beyan eden diğer kişilerden ziyade kolaylıkla kendisinin yanıldığını fark eder. Benim adıma bunlar kâfidir.

Romalı Morienus’un Sembolü, Dördüncü Kitap

Yaşı ve ilmiyle pek hürmete layık olan şu Romalı filozofa, neredeyse hiçbir Roma maiyeti eşlik etmeksizin tek başına gelse dahi, burada layıkıyla yer verilmelidir, zira onun otoritesi, daha önemsiz sınıftan meçhul pek çok kimseden daha ağır basar.

Hasmı onun böylesine yaşlı olduğunu görünce, onu aklın ilk darbesiyle dermansız bırakıp yere sereceğini sandı. Oysa hatırlamalıdır ki gerek kamusal gerek özel işler, gençlerin mızraklarla, yaşlıların ise öğütlerle üstün geldiği yerde layıkıyla yürütülür. Bizler, hasmın öfkesi biraz yatışsın diye, Merkür’den ziyade Mars’a, gizli bilgelikten ziyade hitabete adanmış olan bu yaşlı zatın hayatını, öğretisini, görkemli vatanını ve

kadim Roma’nın Yunanlardan aldığı, kimya ile ortak olan din abidelerini, zenginliğine ve lüksüne dair diğer hususları, hangi şeylerin veya şahısların kimyanın izlerini belli ettiğini tasvir edip etraflıca ele alana dek onu bekletmek isteriz.

Kendi çöplüklerinde çiğnenen şu şeyi al, yoksa baş aşağı düşersin merdivensiz çıkmaya kalktığında.

Zira hakiki bir Hristiyan filozofun hayatı, onun dinine ve sanatına şöyle karşılık verdi,

nitelim Hristiyanlığın başladığı o dönemde yürekten adanmış ve dindar pek çok insan, bu dünyevi sahnenin faniliğine veda ederek adeta dünyanın dışında, yani çölde yaşamayı arzuladılar, zenginlerin günlerini harcadıkları yemeklerin lezzetlerine ve diğer çeşitli şeylere aldırış etmediler, kölelik vazifelerini terk ettiler ve sırf bu işler için doğmuşçasına kendilerini bütünüyle adadılar ve vakfettiler.

Zira bunlardan pek çoğu için yaşamak içmekten ibarettir, oysa yaşamak için içip yiyor görünürüz, tersi için değil. Aynı şekilde, dünyayı tecrübeyle savaş gibi çetin tanıyan Morienus da kendini dindarlığa, ibadete ve dualara vakfetti. Bu adanmışlık vazifesini yerine getirmek için kutsal toprakları ve orada, Kudüs’ten pek uzak olmayan bir çölü seçti, şüphesiz şu niyetle ki gözlerin duyusu zihni kışkırttığında, şayet etrafına bakacak olursa düşüncelerini Kurtarıcı’nın mucizelerine, amellerine, doğumuna, çilesine ve kutsal tarihin geri kalan tüm gizemlerine daha bir şevkle yöneltebilsin. Bu suretle hem Hristiyan dininin ikrarını hem de günahlara ve bedenin sefahatine harcanmaması gereken en asil sanatı yerine getirmiş oldu. Onun bu ilme dair sözleri açıktır, kitabının başında şöyle yer alır,

Zira bu şey (sanatı soran Mısır kralı Kalid’e hitaben söyler), bunca zamandır aradığın şey, zorla yahut öfkeyle elde edilmez ve tamamlanmaz, bilakis sabırla, alçakgönüllülükle ve sarsılmaz, kusursuz bir sevgiyle elde edilir.

Zira Tanrı bu ilahi ve saf ilmi kendi sadık kullarına ve hizmetkârlarına bağışlar, yani eşyanın ilk doğasından itibaren harikulade kudretiyle bunu kendilerine bağışlamayı takdir ettiği kimselere, kullarından birine bahşedildiğinde, o kimseye yaraşır ki

kendi hizmetkârlarına ve sadık kullarına bunu emanet etsin ve göstersin.

O hâlde her hususta Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’ya karşı alçakgönüllü ve bütünüyle boyun eğmiş olmak yaraşır. Ve biraz sonra,

Her Şeye Gücü Yeten Rab her şeyin Yaratıcısıdır, her şeye yeten kudretiyle insanları yaratmıştır. Onlar O’nun düzenini değiştiremezler, yani O’nun öne aldıklarını geriye bırakamazlar yahut O’nun geriye bıraktıklarını öne alamazlar. O’nun göstermesi olmaksızın onların bir şey bilmesi mümkün değildir, O onların bir şeye ulaşmasını önceden takdir etmedikçe bir şeye ulaşmaları da mümkün olmayacaktır.

Yüce Tanrı tarafından kendilerine bahşedilen kudret olmaksızın hiçbir şeyi muhafaza etmeye de güçleri yetmeyecektir.

Üstelik (ki daha da hayranlık vericidir) kendi canlarını dahi, Tanrı tarafından kendileri için takdir edilmiş olan sınıra kadar olmasından daha uzun süre idare edemezler.

Zira Rab, kulları arasından dilediklerini öne çıkarıp seçer, ta ki insanoğlundan gizlenen bu ilahi ilmi arayıp bulsunlar ve kendi içlerinde muhafaza etsinler.

Zira bu ilim, sahibini bu dünyanın sefaletinden çekip alan ve gelecekteki hayırların bilgisine eriştiren ilimdir.

İnsaniden ziyade ilahi, yahut filozoftan ziyade bir ilahiyatçı olan ihtiyar Morienus buraya kadar böyle söyler, her şeye kadir Tanrı’nın inayetini göstermek adına bundan daha uygun bir söz söylenemez veya düşünülemez.

Nitekim iyi bir aile reisi, darlık anında, acil bir ihtiyaç baş gösterdiğinde en sevdiğine yardım ulaştırabilsin ve imdadına yetişebilsin diye, evlatlarına dağıtacağı mallardan bir kısmını kendi nezdinde alıkoymayı adet edinmiştir, tıpkı bunun gibi, cömert eli hiçbir vakit tükenmeyen semavi Peder de, yoktan var ettiği ve her gün tabiat vasıtasıyla göğün ve yerin tükenmez hazinesinden çıkarıp geri döndürdüğü sayısız diğer ihsanlarının yanı sıra, kendi seçtiği ve sınayıp beğendiği kimselere bağışladığı şu hususi lütufta bulunur, bunu da kötülük işlesinler veya her türlü günaha dalsınlar diye vermez (yoksa kalpleri ve böbrekleri yoklayan Tanrı bu nimeti onlara bahşetmezdi), bilakis en büyük dindarlık gayretiyle Tanrı’ya hizmet etsinler, yoksullara, acınası insanlara ve diğer herkese hayırlı ameller sunsunlar diye ihsan eder.

Bundan ötürü Morienus, bu ilmin insanı bu dünyanın felaketinden çekip aldığını ve zihnini bu hayattan sonra umulması gereken öte dünyadaki hayırların bilgisine yönelttiğini söyler. Bunun nasıl vuku bulduğunu mütalaa etmek elbette zahmete değer, zira ilkin Tanrı tarafından bu sırlara dahil edilen kimse, yiyecek ve giyeceğe dair bütün o nafile kaygıları bir kenara atar, böylelikle adeta yeniden doğmuş gibi hisseder, bu ilim sayesinde göklerin sırlarına erer, bütün dünyaya imkansız görünen şeyin nasıl meydana getirildiğini idrak eder.

Binaenaleyh Morienus, bu sanatın insanı gelecekteki hayırların bilgisine ulaştırdığını ve dünyanın boş heveslerinden çekip aldığını söylerken hakikati dile getirmiştir, bu büyük filozofun dindar ve hakikaten Tanrı’ya adanmış ömrü de bu sözleriyle bütünüyle uyuşmaktadır. Kimya ilmindeki öğretisi sebatkar ve vakurdur, şairane uydurmalarla, mecazlarla yahut bilinmeyen kelimelerle dolu olmayıp, kimya sanatına yakışan bir üsluptadır, ne herkese ifşa edilecek ne de bütünüyle gizlenecektir.

Kral Halid ile olan mülakatında onun faziletlerinin ne denli parıldadığını, mezkur kitabın müellifi Galip şu sözlerle ikrar eder, Bu sebeple Kral, bu zatın basireti, alçakgönüllülüğü, sabrı, hayası ve letafeti karşısında ziyadesiyle hoşnut oldu.

Zira o, diliyle lafazanlık eden yahut kibriyle böbürlenen biri değildi, bilakis böylesi bir zata yakışacağı üzere alçakgönüllü, basiretli ve hayırhah idi. Kralın, Tanrı’ya dua eden cemaatlerin bulunduğu mescitler dururken niçin dağlarda ve tenhalarda yaşadığına dair sualine ise şöyle cevap verdi, Şu anda sahip olduğum ve gelecekte umduğum hayır Tanrı’dandır ve O’nun kudret elindedir, O ise dilediğini yapar. Şüphesiz bilirim ki topluluklar ve meclisler arasında bana daha büyük bir huzur, tenhalarda ve dağlarda ise zahmet vardır, lakin eken biçer ancak ve ne ekerse onu biçer.

Umarım ki ilahi merhamet bu dünya hayatında beni terk etmez, zira huzura giden yol pek dardır ve nefsin çilesi haricinde hiç kimse oraya vasıl olamaz.

Morienus’un sebatı ve vakarı hususunda, hemen ardından gelen şu sözler şahadet eder, Ey kral, her şeye kadir Tanrı seni daha hayırlı olana yöneltsin. Zira ben pek hayret etmen gereken biri değilim, Adem’in oğullarından biriyim sadece. Hepimiz bir olandan geldik ve her ne kadar yollarımız farklı olsa da yine bir olana döneceğiz.

Zamanın uzun değişimi, zamana tabi kılınmış insanı şaşırtır ve değiştirir. Benden evvel gelen birçok kimse daha fazla değişmemişken, ben henüz sükunete ermiş değilim. Nihai değişimin ardında ise korkunç bir azap gelecektir ki, bundan daha beter bir ceza bilinemez. Zira bedenlerin kavuşumundan evvel ve dağılmasından sonra, her türlü ölümden daha acımasız bir ceza ruhu bekler. Lakin her şeyi yaratan ve muhkem kılan her şeye kadir Yaratan daima yardımcımız olsun. Ve hemen ardından der ki,

Az evvel bahsettiğim o korkudan korkmuyorum, senden de henüz ümidimi kesmiş değilim.

Zira her kim korkarsa, hakikatte kamil değildir ve bilhassa bilge bir kişiye herhangi bir şeyden korkmak yakışmaz.

Zira korkarsa çabucak ümitsizliğe kapılır, şayet ümitsizliğe düşerse zihni bocalayacaktır ve niyetinin semeresine hiçbir surette ulaşamayacaktır.

Bu sanatı aktarırken samimi ve dürüst olduğu görülür, müelliflerin muğlaklığının sebebini şu sözlerle açıklar, Bizden evvelkiler, bu ustalığın isimlerini çoğaltmış ve onları pek ağır safsatalarla örtmüşlerdir, lakin hepsi haktır ve defalarca tecrübe edilmiştir. Bütün bunları akılsızların cehaleti yüzünden yaptıklarını düşünürlerdi, ta ki böylesi yüce bir ustalığa layık görülenler haricinde kimse onların sözlerini anlamasın. Eğer biri onların sözlerine rastlarsa, onları doğru şekilde anlayana dek dikkatle üzerinde çalışsın. Zira hiç kimsenin bu ustalıktan geri durması yakışık almaz, bilakis imanını ve ümidini en yüce Tanrı’ya sımsıkı bağlamalı ve bu ilahi ve hayranlık uyandırıcı eseri tamamlayabilmek için O’na durmaksızın niyazda bulunmalıdır. Ustalığın tek bir şeyle başlayıp bittiğini ikrar ederek şöyle der,

Bu şeyin ilk ve asıl cevheri ile maddesi tektir ve ondan meydana gelen tek bir şeydir, onunla hasıl olur, ona ne bir şey eklenir ne de ondan bir şey eksiltilir.

Ve ardından, Kökünün isimleri gerçi çoktur, lakin yukarıda söylenenleri doğru bir tertiple tetkik edersen, onun tek bir kökünü, tek bir cevherini ve tek bir maddesini bulursun.

Az sonra, Madde tek bir terkip yahut tür ile böyle değişir, lakin ateş onun rengini ne kadar yenilerse, ona o denli çok isim verilir.

Nitekim Filozof Datin, Entius’a şöyle der, Ben sana göstereceğim ki, bu ustalığın bilgeleri, bilgeleri bu sanatta eğitmek ve cahilleri büsbütün körleştirmek haricinde başka hiçbir sebeple bu ustalığın hallerini yahut terkiplerini çoğaltmamışlardır.

Zira bu ustalığın tek bir ismi vardır ve bu isim ona hasredilmiştir, aynı şekilde tek bir hali ve tek bir doğrusal yolu vardır, bilgeler her ne kadar onun isimlerini ve kendi sözlerini değiştirmiş olsalar da, tek bir şeyden ve tek bir halden başkasını kastetmemişlerdir.

Zira bizden evvelki bilgeler birçok terkip, birçok ağırlık ve birçok renk zikretmiş ve böylece sözlerini avamın fevkinde remizlerle ifade etmişlerdir, yine de yalan söylememişler, kendilerine doğru göründüğü gibi ve birbirlerini anlayacakları, fakat diğerlerinden gizli kalacak surette konuşmuşlardır.

Taşın renkleri hakkında Filozof Datin’in şahadeti şöyledir, Bizim Latomuz başlangıçta kırmızı olsa da faydasızdır, lakin şayet kırmızılıktan sonra sarıya dönerse pek kıymetli olacaktır. Bundan sonra,

Aynı şekilde bilge ve filozof Idarmath der ki, Bu şeylerin bütün isimleri ve benzerlikleri, kadimler tarafından bu işin başlangıcının sonuna, sonunun da başlangıcına şahadet ettiğini anlayasınız diye bu şekilde adlandırılmış ve çeşitlendirilmiştir, başka bir sebebi yoktur.

Ve bilesiniz ki, bütün bunlar tek bir şeyden ibarettir, onun da bir babası ve bir anası vardır, babası ve anası onu besler ve büyütür, oysa kendisi ne babasından ne de anasından hiçbir surette farklı olamaz.

Görünüşünün dokunuşuna gelince, der ki, yumuşaktır ve bedenindekinden daha büyük bir yumuşaklık vardır onda, ağırlığı bakımından ise ziyadesiyle ağır olduğu söylenir, tadı bakımından ise pek tatlıdır,

Kokusuna gelince, hazırlanışından evvel fazlasıyla ağır ve kokuşmuştur, hazırlanışından sonra ise kokusu güzeldir, nitekim bilgenin de dediği gibi, doğrusu bu su, ölü ve artık canı çekilmiş bedenden kokuyu giderir. Zira onun kokusu kötüdür ve mezarların kokusuna benzer.

Şimdiye kadar nakledilen bütün bu hususlar, Morienus’un zikredilen sanattaki en yüksek tecrübesini göstermekle kalmaz, aynı zamanda bu gizli bilimin başlıca noktalarını öyle bir açıklıkla beyan eden pek ender bilgeliğini ve saf niyetini de ortaya koyar ki, onun tek bir yazısından, diğer pek çok karanlık ve örtülü eserden elde edilebilecek olandan çok daha fazla fayda ve öğreti devşirilebilir. Morienus’un hangi yılda veya yaşta yaşadığı tarihlerden kesin olarak çıkarılamaz, ancak kendisi genç bir adamken Roma’da bulunup hem Latin edebiyatına hem de Hristiyanlığa intisap ettiğini anlatır, bunun da Mesih’in Doğumu’ndan yaklaşık dört yüz yıl sonra veya az sonrasına, yahut İkinci Theodosius devrine rastladığı kabul edilebilir. Fakat kendisi, Mısır kralı Herakleios’un ölümünden sonraki dördüncü yılda çöle girdiğini ve çölde uzun yıllar kaldıktan sonra Mısır’da Macoyas adında bir kralın zuhur ettiğini, onun da Gezid adında bir oğul dünyaya getirdiğini ve babasının ölümünden sonra Mısır’da hüküm sürdüğünü bildirir,

Gezid ise Galid adında bir oğul dünyaya getirmiş, o da babasının ölümünden sonra Mısır’da uzun süre hüküm sürmüştür. Bu hükümdar, artık yaşlanmış olan Morienus tarafından sanatta eğitilmiştir, lakin bunun hangi vakitte vuku bulduğu pek açık değildir,

Şu Galid’in Hristiyan olmayıp bir Sarazen olduğu ise pek kesindir. Dolayısıyla bu hadise, Hristiyan dininin Mısır’dan çoktan kovulduğu ve oranın Sarazenler tarafından işgal edildiği bir vakitte cereyan etmiştir.

Şurası malumdur ki, Sarazen halifesi Mısır’ı Mesih’ten sonra yaklaşık 703 yılında zapt etmiş ve birbirini takip eden halifeler kesintisiz bir silsile halinde, Sarazen Sultanı tarafından bu krallıktan mahrum bırakıldıkları Miladi 1171 senesine kadar hüküm sürmüşlerdir.

Sarazenler ise Muhammed ile birlikte ilk kez, Miladi 611’den 641’e kadar hüküm süren İmparator Herakleios zamanında hükümranlık sürmeye başlamışlardır. Bütün bunlardan çıkan neticeye göre, Morienus’un Galid ile olan bu mülakatı, Şarlman henüz Roma İmparatoru olmadan evvel, yaklaşık 700 yılında yahut biraz öncesinde gerçekleşmiştir. Zira Hristiyanlar, Mesih’in Doğumu’na göre tarihleme usulünü ancak pek geç bir vakitte, yani adı geçen İmparator Herakleios devrinde, altı yüz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra kullanmaya başlamışlardır, bu sebeple Roma’da, Kudüs’te yahut Mısır’da vakitleri bu şekilde kaydetme tarzı o vakitler henüz carî değildi,

Bu yüzden Morienus’un tarihini Mısır krallarından başka bir kıstasla kaydetmemiş olması mazur görülmelidir. Şüphe yok ki, 781’den 803’e kadar hüküm süren İmparatoriçe İrene Doğu İmparatorluğu’nun başındaydı, kendisinden önce kocası Dördüncü Leon beş yıl, Konstantinos Kopronymos ise otuz beş yıl imparatorluk etmişlerdi, Şarlman ise Miladi 801 yılında Roma İmparatoru ilan edilmişti. Morienus’un ilminin ve bilhassa bu gizli öğretisinin ne denli derin olduğunu hadisenin kendisi de gösterir, zira kimya kitapları neşretmiş olan İskenderiyeli Mısırlı filozof Adfar’ı sorup araştırmaktan geri durmamış, nihayet onu Mısır’da kimya işinde pek mahir bir ihtiyar olarak bulmuş ve sonunda onun tarafından sanatın mirasına evlat edinilmiştir. Artık kendisi de bir ihtiyar olduğunda, sanatın aktarılması hususunda kıskançlıktan uzak olduğunu şu hadise açıkça ortaya koyar, Hermes’in ustalığı için pek büyük bir endişe duyan Kral Galid’in yanına ilk defa kendi rızasıyla, hiçbir zorlama olmadan gitmiş, bütün eseri fırında tamamlamış ve ayrılırken geride kabın üzerine şu sözleri yazarak bırakmıştır, KENDİLERİYLE BİRLİKTE HER ŞEYE MALİK OLANLAR, BAŞKASININ YARDIMINA ASLA MUHTAÇ DEĞİLDİRLER,

Ve nihayet ikinci kez aynı hükümdarın yanına dönerek sanatın tam bilgisiyle Kral’ı bahtiyar kılmıştır. Morienus’un vatanının, kadim zamanların o milletlere ve krallıklara hükmeden şehri Roma olduğunu daha önce söylemiştik, onun şerefine, Morienus’a sanki ulu bir millet adına Roma nişanları izafe edildiğinden, Roma’nın parıldadığı bunca asır boyunca mevcudiyeti neredeyse hesapsız bir sayıya ulaşan Roma vatandaşları arasından, bu felsefi sırra niyet etmiş ve ona ortak kılınmış başka kimselerin de bulunup bulunamayacağını araştırmamız icap edecektir.

Fakat Romalıların işlerini ta başlangıçtan itibaren, yani Lucretia’ya tecavüz eden Sextus’un babası ve Romalıların yedinci kralı olan Gururlu Tarquinius’un, orada bulunan bir insan veya at kafasından mülhem bu adı alan Capitolium kalesini kurduğu ve Etrüsk Haruspiki Olenus Calenus’tan, bu başın, bütün yeryüzünü boyunduruğu altına alacak olan şehre en yüce monarşiyi ve imparatorluğu vadettiği cevabını aldığı zamandan itibaren tetkik edersek, Romalıların, kahinin yalanla itham edildiği görülmesin diye kendilerini bu tek gayeye vakfettiklerini fark ederiz,

Bundan ötürü (Tanrı böyle takdir ettiğinden) Romalılarda savaşların başlangıcı gelmiş, bununla şehrin neredeyse ufak ilerleyişlerinden yola çıkarak krallıklarını şehrin kuruluşunun yedi yüzüncü yılına yahut yaklaşık 706 senesine, yani Roma imparatorluğunun kudret ve zenginliğinin en yüksek kemalinde olduğu söylenen Iulius Caesar ile Cn. Pompeius devrine kadar gitgide genişletmişlerdir. Zira o devirde Romalılar, Appianos’un şehadetiyle, Afrika’da Herakles Sütunları ile Cadiz Okyanusu arasında ne varsa oradan Doğu Etiyopya’ya kadar olan yerleri, Asya’da Fırat’tan ve Kafkas Dağı’ndan itibaren Büyük Ermenistan’ın başlangıcını ve Karadeniz civarındaki Kolhis’i, öyle ki Fırat ile Phasis arasındaki toprakların tamamı Roma imparatorluğuna ait olacak şekilde ellerinde tutuyorlardı, Avrupa’da ise Ren ve Tuna’ya kadar hükmediyorlardı, Nitekim Romalılar, ilk üç monarşinin toplamının yarısından fazlasına maliktiler. Romalıların serveti hakkında aynı Appianos iç savaşlar kitabının önsözünde şöyle bahseder, Bizim zamanımızda (yani İmparator Hadrianus devrinde, Miladi yaklaşık 130 senesinde) Romalıların hem barışta hem savaşta kamu maaşlarıyla ayakta tutulan kuvvetleri hayranlık vericidir. Zira iki yüz bin piyadeleri ve kırk bin süvarileri vardır. Üç yüz filleri ve iki bin zırhlı arabaları bulunur, bunlara ek olarak, üç yüz bin askeri silahlandıracak her türlü silahın muhafaza edildiği gayet mükemmel donatılmış umumi cephanelikleri mevcuttur,

Deniz donanması iki bin yük gemisi ve daha küçük tekneler barındırır. Bin beş yüz triremi ve quinqueremi ile iki kat daha fazla gemiyi donatmaya yetecek sair teçhizatı vardır,

Mahmuzlu burunları yaldızlı pirinçten yapılmış, kıç tarafları ise imparatorlarımızın azametini ve haşmetini göstermek üzere altın ve erguvani yelkenlerle bezenmiş seksen büyük gemi bulunur, bundan başka devlet hazinelerinde yetmiş dört bin Mısır talenti taşınır (ki bu miktar bugün seksen sekiz milyon sekiz yüz bin duka eder). Zira Festus ve Pollux’un tanıklığına göre bir Mısır veya İskenderiye talenti, iki Attika talenti ağırlığındaydı, bu da bin iki yüz duka demektir. Dolayısıyla çocukluklarından itibaren Mars’a ait bu emele boyun eğmiş olduklarından, kendilerini her şeyden evvel savaşa ve silah talimine vermişlerdir, Ve gerçi o asırlarda da pek çok şöhretli şair ve hatip yetişmişse de, bunlar daha ziyade kazanç, mevki ve servet yığmak maksadıyla, diğerleri ise uydurma masallarıyla Roma adını eğlendirmek ve yüceltmek için bu türden meşgalelere sarılmışlardır,

Gramer bilginleri müstesna, pek az filozof vardı, Zira Mısır ve sair vilayetler Roma silahlarıyla çoktan ezilmiş olduğundan, Romalılardan hiçbiri serbest sanatları yahut o devirde adı sanı bilinmeyen diğer sanatları, yani gizli felsefeyi veya kimyayı öğrenmek maksadıyla, Atina hariç yabancı diyarlara seyahat edemezdi, O vakitler Atina’da hangi ilimlerin revaçta olduğu ise kadimlerin yazılarından bellidir, Bundan ötürü Atina’da, Roma’da yahut başka bir yerde, Epikurosçu, Stoacı, Peripatetik, Platoncu veya Akademia öğretisinden gayrı hiçbir doktrinin şöhreti duyulmamış ve yayılmamıştır.

Hatta doğanın kudretinde ve sanat erbabının uygulamasında böyle bir şeyin var olabileceğini uykusunda dahi düşünebilen bir kimse neredeyse hiç çıkmamıştır, ancak pek azı müstesnadır ki bunları daha sonra sayıp dökeceğiz. Tacitus'un Arabistan kuşu Phoenix hakkında yazdıklarını, Tiberius zamanında birçok kuşun refakatinde, Güneş'in şehrinde kendini yakmak ve böylece küllerinden yeni bir Phoenix olarak yeniden canlanmak üzere Mısır'a nasıl geldiğini yukarıda ve başka yerlerde etraflıca aktarmıştık, daha basiretli kimseler için kimya sanatının (ars Chemica)Suretine akıl erdirmek adına yegâne yol buydu, ta ki bir kuşun Arabistan çöllerinden kalkıp belirli bir vakitte kendi rızasıyla şehre dönmesinin aklen ve inanç bakımından kabil olup olmadığını araştırsınlar.

Nitekim bunlardan çoğunun yaşaması, içmekten başka bir şey değildir, zira onların içmek ve yemek için yaşadıkları görülür, bunun tersi değil. Aynı şekilde, tecrübesiyle dünyanın ne olduğunu, harp gibi bir savaş olduğunu çoktan anlamış bulunan Morienus, kendini dindarlığa, ibadete ve dualara vakfetti. Bu adanmışlık vazifesini ifa etmek için ise Kutsal Toprakları ve orada, Kudüs'ten pek uzak olmayan bir çölü seçti, bunu şu niyetle yaptı ki, gözlerinin duyusu zihnini harekete geçirdiğinde, etrafına her baktığında düşüncelerini Kurtarıcı'nın mucizelerine, amellerine, doğumuna, çilesine ve kutsal tarihin diğer tüm sırlarına daha hararetle yöneltsin, bu yolla hem Hristiyan dininin ikrarına hem de günahlara ve bedenin zevklerine harcanmaması gereken en asil sanata bihakkın riayet etmiş oldu.

Kendisine sanat hakkında sual eden Mısır kralı Halid'e hitaben kitabının başında yer alan, bu ilme dair sözleri gayet açıktır, zira şöyle der, "Uzun zamandır aradığın bu şey, ne zorbalıkla ne de öfkeyle elde edilir, ne de bu yolla tamamına erdirilir.

Zira sabırla, tevazuyla, muhakkak ve en kusursuz muhabbetle elde edilir. Çünkü Tanrı bu ilahi ve saf ilmi kendi sadık kullarına, yani şeylerin ilk doğasından (primaeva rerum natura) itibaren harikulade kudretiyle kendilerine bahşetmeyi takdir ettiği kimselere ihsan eder, bu ilim sadık kullarından birine bahşedildiğinde, onun bunu bilahare kime emanet edip açıklayacağını önceden basiretle tartması gerekir.

Zira bu şey, dilediği gibi ve hatta kullarından ve sadık olanlardan dilediğine bunu emanet eden ve gösteren Yüce Tanrı'nın bir sırrından başka bir şey olamaz. Binaenaleyh Kadir-i Mutlak Tanrı'ya her hususta mütevazı ve bütünüyle boyun eğmiş olmak gerekir."

Ve biraz sonra, "Kadir-i Mutlak Rab ve her şeyin Yaratıcısı, sonsuz kudretiyle insanları yaratmıştır. Çünkü onlar O'nun nizamını değiştiremezler, yani O'nun öne aldığını geriye bırakamazlar yahut geriye bıraktığını öne alamazlar. O'nun bildirmesi olmaksızın onlar için herhangi bir şeyi bilmek mümkün değildir, keza O, onların bir şeye erişmesini önceden takdir etmedikçe bir şey elde etmeleri de kabil değildir.

En Yüce Tanrı tarafından kendilerine ilahi olarak bahşedilen kudret olmaksızın hiçbir şeyi muhafaza etmeye güçleri yetmez, lakin ve bu daha da hayret vericidir, Tanrı'nın onlar üzerine takdir ettiği sınıra kadar olmadıkça, kendi zihinlerini dahi bizzat daha uzun süre idare edemezler.

Zira Rab, kulları arasından dilediklerini seçip öne çıkarır ki gayet iyi gizlenmiş olan bu ilahi ilmi arasınlar ve bulduklarında da yanlarında muhafaza etsinler.

Çünkü bu ilim, sahibini bu dünyanın sefaletinden çekip alan ve gelecekteki hayırların bilgisine eriştiren ilimdir."

İhtiyar Morienus, insandan ziyade ilahi bir zat, yahut filozoftan ziyade bir ilahiyatçı olarak buraya kadar böyle söyler. Bu sözlerle Kadir-i Mutlak Tanrı'nın inayetini göstermek adına bundan daha münasip bir şey söylenemez yahut düşünülemez.

Nitekim iyi bir aile babası, evlatlarına dağıtacağı mallardan bir kısmını, olağanüstü bir durumda, zaruret baş gösterdiğinde en sevgili evladına vakti geldiğinde yardım edebilmek ve imdadına yetişebilmek için nasıl kendine saklarsa, o cömert eli hiçbir vakit tükenmeyen Semavi Peder de, yoktan var ettiği ve göğün ve yerin o en bereketli hazinesinden doğa vasıtasıyla günden güne vücuda getirip geri aldığı sayısız diğer ihsanlarının yanı sıra, kötülük işlesinler yahut her türlü günaha dalsınlar diye değil, aksi takdirde kalpleri ve böbrekleri sınayan Tanrı bunları onlara vermezdi, bilakis en büyük dindarlık gayretiyle Tanrı'ya hizmet etsinler ve yoksullara, düşkün insanlara ve diğer muhtaçlara hayırlı ameller işlesinler diye seçtiği ve sınayıp beğendiği kullarına bahşettiği bu hususi ihsana sahiptir.

Bu sebeple Morienus, bu ilmin insanı bu dünyanın felaketinden çekip aldığını ve zihnini, bu hayattan sonra umulması gereken yüce hayırların idrakine eriştirdiğini söyler.

Bunun nasıl vuku bulduğunu mülahaza etmek gayret sarf etmeye değer bir iştir. Zira her kim bu kutsal sırlara Tanrı tarafından kabul edilmişse, ilk olarak yiyecek ve giyeceğe dair bütün o beyhude endişeleri bir kenara atar ve böylece sanki yeniden doğmuş gibi olur, bu fani şeylerin nasıl meydana geldiğini anlar ve bütün dünyaya imkânsız görünen o şeyin sanat ile nasıl meydana getirildiğini idrak eder.

Binaenaleyh Morienus, bu sanatın insanı gelecekteki hayırların bilgisine eriştirdiğini ve dünyanın beyhudeliklerinden çekip aldığını haklı olarak söylemiştir, nitekim bu büyük filozofun dindar ve Tanrı'ya adanmış hayatı her hususta bu sözlere mutabık düşmüştür.

Onun kimyaya dair öğretisi sebatkâr ve vakurdur, şairane uydurmalarla yahut mecazlar ve bilinmeyen tabirlerle dolu değildir, bilakis kimya sanatına yakışan, ne herkese ifşa edilecek ne de bütünüyle gizlenecek türdendir.

Kral Halid ile olan mülakatında ne denli büyük faziletlerin tecelli ettiğine, o kitabın yazarı Galip şu sözlerle şehadet eder, "Böylece Kral, bu zatın basiretinden, tevazusundan, sabrından, hayâsından ve zarafetinden ötürü ziyadesiyle hoşnut oldu.

Zira o, ne lafı uzatan ne de kibriyle böbürlenen biriydi, bilakis böyle bir kimseye yakışacağı üzere mütevazı, basiretli ve hüsnüniyetliydi." Kral tarafından, kiliselerde Tanrı'ya yakaran cemaatlerin arasında bulunmak yerine neden dağlarda ve tenhalarda yaşadığı sual edildiğinde Morienus şöyle cevap verdi, "Şimdi sahip olduğum ve gelecekte umduğum hayır Tanrı'dandır ve O'nun elindedir, O ise dilediğini yapsın.

Şüphesiz bilirim ki, cemaatler ve kalabalıklar arasında bana daha büyük bir huzur, dağlarda ve tenhalarda ise meşakkat vardır, lâkin eken kimse dışında kimse biçemez ve ne ektiyse onu biçecektir.

Bu sebeple uluhiyetin lütfunun bu dünya hayatında beni terk etmeyeceğini umarım, zira huzura giden kapı pek dardır ve oraya nefsin terbiyesinden geçmedikçe kimse dâhil olamaz."

Onun sebatına ve vakar kârlığına, biraz sonra gelen şu sözleri tanıklık eder, "Ey Kral, Kadir-i Mutlak Tanrı seni daha hayırlı olana döndürsün.

Zira ben, hakkında pek hayrete düşmen gereken biri değilim, Âdem'in evlatlarından biriyim sadece. Hepimiz tek bir asıldan geldik ve her ne kadar farklı yollardan olsa da yine O tek asıla döneceğiz. Zamanın uzun seyri, zamanın hükmü altında olan insanı şaşırtır ve değiştirir, benden önce gelip geçmiş diğer pek çok kimsenin değiştiğinden daha fazla değişmedim ben henüz.

Lakin en son bir değişim vardır ki ardı sıra korkunç bir azap gelir, nitekim bundan daha beter bir ceza bilinmez. Zira bedenlerin bir araya gelişinden önce ve onların dağılmasından sonra, her türlü ölümden daha gaddar bir ceza ruhu bekler. Fakat her şeyi kendi zatından yaratan ve şekillendiren Kadir-i Mutlak Yaratıcı daima bizim yardımcımız olsun." Ve hemen ardından, "Lakin az önce bahsettiğin o korkudan ben korkmam, senden yana da şimdiye dek ümidimi kesmedim.

Zira korkan kimse hakikatte kemale ermiş değildir, bahusus bir hakîme herhangi bir şeyden korkmak asla yakışmaz. Çünkü korkarsa, çabucak ümitsizliğe düşer.

Şayet ümitsizliğe düşerse zihni bocalayacaktır ve niyetinin semeresine hiçbir surette erişemeyecektir." Bizzat sanatın talim edilmesinde onun samimi ve doğru sözlü olduğu görülür, kadim müelliflerin muğlaklığının sebebini ise şu sözlerle açıklar,

Bizden önceki üstatlarımız, bu sanatın (magisterium) adlarını, pek çetrefil mugalatalarla örtülü, çoğaltılmış ve çeşitlendirilmiş olarak aktarmışlarsa da, bunların hepsi hakikati dile getiren ve defalarca sınanmış sözlerdir. Bütün bunları ahmakların bilgisizliği yüzünden böyle yaptıklarını düşünürlerdi, öyle ki bu denli büyük bir sanata lâyık görülenler haricindekiler sözlerini anlayamasın. Eğer biri onların bu sözlerine rastlarsa, onları doğru bir biçimde anlayana dek üzerlerinde gayretle çalışmalıdır. Zira hiç kimsenin kendini bu sanattan geri çekmesi yakışık almaz, bilakis inancını ve umudunu en yüce Tanrı'ya sımsıkı bağlamalı, bu ilahî ve hayranlık verici eseri tamamlayabilsin diye O'na durmaksızın niyazda bulunmalıdır.

Sanatın tek bir şeyle ele alınıp tamamlanacağına işaret ederek şöyle der, Bu şeyin ilk ve esas tözü (substantia) yahut maddesi tektir, ondandır ve onun iledir, ona ne bir şey eklenir ne de ondan bir şey eksiltilir.

Ve ardından, Gerçi onun kökünün adları pek çoktur, fakat yukarıda zikredilenleri doğru bir sıraya dizersen, onun tek bir kökünü, tözünü ve maddesini bulursun. Az sonra da şöyle der,

Madde tek bir karışımla yahut türle değişir, lâkin ateş onun rengini ne kadar yenilerse, ona o kadar çok ad verilir.

Nitekim filozof Datin, Eutices'e şöyle der, Sana göstereyim ki, bu sanatın bilgeleri, düzenlemeleri yahut karışımları bilgeleri bu sanatta eğitmek ve bilgisizleri bütünüyle körleştirmekten başka bir sebeple çoğaltmamışlardır.

Çünkü bu sanatın tek bir adı vardır ve ona yalnızca bu ad yaraşır, aynı şekilde tek bir düzenlenişi ve tek bir doğrusal yolu bulunur, bilgeler onun adlarını ve sözlerini değiştirmiş olsalar da, tek bir şeyi ve tek bir düzenlenişi kastetmekten başka bir niyet gütmemişlerdir.

Zira bizden önce gelen bilgeler, pek çok karışım, pek çok ağırlık ve pek çok renk zikretmiş, sözlerini halktan gizlemek için teşbihlerle örtmüşlerdir, yine de yalan söylememişler, kendilerine doğru göründüğü gibi ve başkalarından gizli kalsın diye kendi aralarında anladıkları biçimde konuşmuşlardır.

Filozof Datin'in tanıklığıyla Taşın (lapis) renkleri hakkında şöyle denir, Bizim Latomuz başlangıçta kırmızı olsa da faydasızdır, fakat kırmızılıktan sonra beyaza dönerse çok kıymetli olacaktır.

Bundan sonra benzer şekilde bilge ve filozof Sidarmath şöyle der, Bu şeylerin bütün adlarının ve benzerliklerinin eskilerce farklı biçimlerde anılmasının ve çeşitlendirilmesinin tek sebebi, bu şeyin başlangıcının sonuna, sonunun da başlangıcına tanıklık ettiğini anlamanız içindir.

Ve bilesiniz ki, bütün bunlar tek bir şeyden ibarettir, onun bir babası ve anası vardır, babası ve anası onu besler ve büyütür, lâkin kendisi babasından yahut anasından hiçbir surette farklı değildir.

Taşın dokusu hakkında şöyle der, Yumuşaktır ve onda kendi bedenindekinden daha büyük bir yumuşaklık vardır, ağırlıkça pek ağırdır, tadı ise gayet tatlıdır.

Kokusu karışımdan önce ziyadesiyle ağır ve kokuşmuştur, karışımdan sonra ise kokusu güzeldir, nitekim bilgenin dediği gibi, Bu su, ölü ve artık cansız bedenden kokuyu giderir. Zira onun kokusu kötüdür ve kabirlerin kokusuna benzer.

Şimdiye kadar aktarılan bütün bu hususlar, Morienus'un anılan sanattaki engin tecrübesini göstermekle kalmaz, aynı zamanda bilgeler arasında pek ender rastlanan bir açık yüreklilikle, bu gizli ilmin başlıca noktalarını öyle bir izah eder ki, onun tek bir yazısından, diğer pek çok karanlık ve anlaşılmaz metinden elde edilebilecek olandan daha fazla fayda ve öğreti devşirilebilir.

Morienus'un yaşadığı yıl yahut çağ tarihlerden kesin olarak çıkarılamaz, yalnızca kendisi gençliğinde Roma'da bulunup bütün Latin ilmini en mükemmel surette tahsil ettiğini nakleder, bunun da İsa'nın doğumundan (Nativitas Christi) yaklaşık dört yüz yıl sonra yahut hemen ardından, II. Theodosius zamanında vuku bulduğu kabul edilebilir, zira kendisi Mısır kralı Herakleios'un ölümünden dört yıl sonra çöle girdiğini ve uzun yıllar çölde kaldıktan sonra Mısır'da Mervân adında bir kralın zuhur ettiğini, onun da Yezid adında bir oğul sahibi olduğunu ve babasının vefatından sonra Mısır'da hüküm sürdüğünü tanıklık eder.

Yezid'in ise Halid adında bir oğlu olmuş, o da babasının ölümünden sonra Mısır'da uzun süre tahtta kalmıştır. Halid, artık yaşlanmış olan Morienus tarafından bu sanatta eğitilmiştir, lâkin bunun hangi vakitte olduğu pek sarih değildir. Bu Halid'in Hristiyan olmayıp bir Sarazen olduğu ise gayet kesindir. Dolayısıyla bu hadise, Mısır'da Hristiyan dininin bertaraf edilip oranın Sarazenlerce zaptedilmesinden çok sonra cereyan etmiştir.

Malumdur ki, Sarazen Halife Mısır'ı yaklaşık Miladi 703 yılında ve takip eden senelerde elinde tutmuş, Halifeler aralıksız bir silsileyle Miladi 1171 yılına kadar hüküm sürmüş, o yıl ise bu krallıktan Selahaddin Eyyubi tarafından mahrum bırakılmışlardır.

Muhammedî Sarazenler ilk kez Miladi 611'den 641'e kadar hüküm süren İmparator Herakleios devrinde hükmetmeye başlamışlardır. Buradan da Morienus'un Halid ile bu mülakatı, Şarlman henüz Roma İmparatoru ilan edilmemişken, yaklaşık 800 yılında yahut biraz öncesinde gerçekleştirdiği sonucu çıkar. Hristiyanlar ise İsa'nın doğumunu tarih başlangıcı olarak kullanmaya pek geç, yani İmparator Herakleios devrinde, aradan altı yüz yıldan fazla zaman geçtikten sonra başlamışlardır. Bu sebeple Roma'da, Kudüs'te yahut Mısır'da vakti bu usulle tayin etmek o vakitler henüz tedavülde değildi.

Bu yüzden Morienus'un tarihini Mısır krallarından başka bir biçimde kaydetmemiş olması mazur görülmelidir. Şüphesiz Miladi 781'den 803'e kadar Doğu İmparatorluğu'nu İmparatoriçe İrene idare etmiştir, ondan önce beş yıl IV. Leon ve otuz beş yıl imparatorluk yapan Konstantinos Kopronimos hüküm sürmüştür, Şarlman ise Miladi 801 yılında Roma İmparatoru ilan edilmiştir.

Morienus gençliğinde ilme, bilhassa bu gizli ilme ne denli düşkün olduğunu bizzat kendisi beyan eder, zira Mısır'da kimya kitapları neşretmiş olan İskenderiyeli bir filozofu, nihayetinde Mısır'da kimya ilminde son derece mahir bir ihtiyar olarak bulana dek durmaksızın sorup araştırmış, sonunda onun tarafından bu sanatın mirasçısı olarak evlat edinilmiştir. İhtiyarlığında da bu sanatı paylaşma hususunda hasetten uzak olduğu şuradan anlaşılır ki, Hermes'in sanatı hususunda büyük bir kaygı duyan Kral Halid'in huzuruna hiçbir zorlama olmaksızın, kendi rızasıyla ilk kez çıkmış, fırında bütün eseri tamamlamış ve kabın üzerine şu sözleri yazıp, KENDİSİNDE HER ŞEY BULUNANLAR, BAŞKASININ YARDIMINA ASLA MUHTAÇ DEĞİLDİR, oradan gizlice ayrılıp gitmiştir. Nihayet ikinci kez aynı krala dönerek, sanatın eksiksiz bilgisiyle onu mesut kılmıştır. Morienus'un vatanının, milletlerin ve krallıkların o eski hâkimi Roma olduğunu daha önce söylemiştik, onun şerefine, büyük bir ulusun namına yaraşır şekilde Morienus'a Roma nişanları atfedildiğinden, Roma'nın parıldadığı bunca asır boyunca sayıları neredeyse hesapsız olan Romalı yurttaşlar arasından, bu felsefi sırra yönelmiş ve ona hissedar olmuş başka kimselerin bulunup bulunamayacağını araştırmamız icap eder.

Fakat Romalıların işlerini ta başlangıçtan, Lucumo'nun oğlu, Romalıların yedinci kralı ve Lucretia'ya tecavüz eden Sextus'un babası Tarquinius Superbus'un, orada bulunan bir insan yahut at başından mülhemle anılan Capitolinus kalesini inşa ettiği ve Etrüsk Haruspis'ten, [okunamadı] bu başın, bütün yeryüzünün boyun eğeceği şehre en yüksek hâkimiyeti ve imparatorluğu vaat ettiği cevabını aldığı zamandan itibaren ele alırsak, kâhinin boşa çıkmadığı anlaşılmasın diye Romalıların bütün güçleriyle bu gayeye odaklandıklarını görürüz,

Bundan ötürü, Tanrı öyle takdir ettiğinden, Roma'da savaşların başlangıcı beslendi, ki Romalılar kentin küçük çaptaki büyümesinden itibaren neredeyse kesintisiz ilerleyerek egemenliklerini gittikçe genişlettiler, kentin kuruluşundan sonraki yedi yüzüncü yıla yahut yaklaşık 706 yılına, yani Iulius Caesar ile Gnaeus Pompeius zamanına kadar vardılar, o vakit Roma İmparatorluğu'nun kudret ve servetinin en parlak çağında bulunduğu rivayet edilir. Zira o devirde Romalılar, Appianos'un tanıklığına göre, Afrika'da Herakles Sütunları ile Gades Okyanusu arasında ne varsa Doğu Etiyopya'ya kadar, Asya'da ise Fırat'tan ve Kafkas Dağı'ndan, Büyük Ermenistan sınırlarından ve Karadeniz civarındaki Kolhis'ten itibaren ellerinde tutuyorlardı, öyle ki Fırat ile Phasis arasındaki bütün topraklar Roma İmparatorluğu'na aitti, Avrupa'da ise Ren ve Tuna nehirlerine kadar uzanıyorlardı.

Nitekim Romalılar, ilk üç imparatorluğun toplamından yarıdan fazla paya sahip oldular. Romalıların zenginlikleri hususunda aynı Appianos, İç Savaşlar kitabının önsözünde şöyle aktarır, "Bizim zamanımızda (yani İmparator Hadrianus devrinde, takriben Milattan Sonra 130 civarında) kamu gelirleriyle hem barışta hem savaşta beslenen Roma kuvvetleri hayranlık vericidir, nitekim iki yüz bin piyadeleri ve kırk bin süvarileri vardır,

Üç yüz filleri ve iki bin zırhlı arabaları bulunur, üç yüz bin askeri silahlandırmak amacıyla her türden silahın muhafaza edildiği fevkalade donanımlı kamu cephaneliği de cabasıdır, donanmaları iki bin yük gemisini ve daha küçük tekneleri ihtiva eder,

Bin beş yüz üç kürekli ve beş kürekli gemileri diğer teçhizatlarıyla mevcuttur ki bunlar tek başlarına iki kat daha fazla gemiye mukavemet edebilirler, seksen büyük gemilerinin burunları yaldızlı pirinç ile mahmuzlanmıştır, imparatorlarımızın debdebe ve azametini göstermek maksadıyla erguvani tentelerle örtülmüşlerdir, ayrıca

burada kamu hazinelerinde yetmiş dört bin Mısır talanti saklanmaktadır", bu da seksen milyon sekiz yüz bin duka altınına tekabül eder.

Zira Festus ve Pollux'un tanıklığına göre Mısır yahut İskenderiye talanti, iki Attika talantine, yani bin iki yüz duka altınına denk gelirdi. Çocukluklarından itibaren bu tür bir Marsî gayeye adanmış olduklarından, kendilerini her şeyden önce savaş ve silah talimine verdiler, gerçi o asırlarda dahi pek çok seçkin şair ve hatip bulunmaktaydı, fakat hatipler daha ziyade kazanç, makam ve servet yığmak için, şairler ise masalsı icatlarıyla Roma adını hoşnut etmek ve yüceltmek için bu tür ilimlerle iştigal ettiler, dilbilgiciler müstesna, filozoflar büsbütün azdı. Çünkü Mısır ve diğer eyaletler Roma silahları altında çoktan ezildiğinden, hiçbir Romalı Atina haricinde başka diyarlara serbest sanatları yahut o vakit adı dahi bilinmeyen gizli felsefeyi, yani kimyayı (chemia) öğrenmek üzere gidemedi. O dönemde Atina'da hangi çalışmaların revaçta olduğu ise kadimlerin yazılarından malumdur, bu yüzden Atina'da, Roma'da yahut başka bir yerde Epikurosçu, Stoacı, Peripatetik, Platoncu veya Akademik doktrinden gayrı hiçbir öğretiye dair şöhret duyulmadı yahut yayılmadı.

Hatta uykusunda dahi olsa doğanın kudretinde ve zanaatkarların tatbikatında böylesi bir şeyin var olabileceğini düşünen biri neredeyse hiç çıkmadı, ancak daha sonra sayacağımız pek az kimse müstesnadır. Tacitus'un Arabistan kuşu hakkında yazdıklarını, Tiberius zamanında pek çok kuşun refakatinde Mısır'a, Güneş Şehri'nde kendini yakmak ve küllerinden yeni bir Anka kuşu olarak yeniden dirilmek üzere nasıl uçup geldiğini yukarıda ve başka yerlerde etraflıca zikretmiştik, daha zeki olanlar için bu, kimya sanatının anlamına derinlemesine nüfuz etmek, acaba Arabistan çöllerinden belli bir zamanda kendi rızasıyla kente dönen böyle bir kuşun varlığının aklen mümkün olup olmadığını araştırmak bakımından yegane yol idi.

Ve kendilerini buna vakfetmişlerdir, zira bunlardan pek çoğu için yaşamak içmekten ibarettir, öyle görünür ki içmek ve yemek için yaşarlar, yaşamak için yiyip içmezler. Dünyayı tecrübesiyle fani bir dünya, savaşı da savaş olarak tanıyan ihtiyar Morienus da aynı şekilde kendini takvaya, dine ve dualara adadı. Bu ibadet vazifesini yerine getirmek maksadıyla Kutsal Toprakları ve orada, Kudüs'ten pek uzak olmayan bir çölü seçti, bunu şu niyetle yaptı ki etrafına baktığında göz duyusunun zihni harekete geçirmesiyle düşüncelerini Kurtarıcı'nın mucizelerine, amellerine, doğumuna, çilesine ve kutsal tarihin diğer bütün sırlarına daha büyük bir vecd ile yöneltebilsin.

Bu suretle hem Hristiyan dininin ikrarını yerine getirdi hem de günahlara ve bedenin zevklerine harcanmaması gereken en asil sanata hakkını verdi, kendisinin bu ilme dair açık sözleri kitabının başında mevcuttur,

"Zira bu şey (kendisine sanatı soran Mısır kralı Halid'e böyle der), uzun zamandır aradığın şey, ne zorbalıkla ne de öfkeyle elde edilir, ne de bu yollarla meydana getirilir,

Sabırla, alçakgönüllülükle ve sarsılmaz, kusursuz bir muhabbetle kabul olunur,

Çünkü Tanrı bu ilahi ve saf ilmi kendi sadık kullarına bahşeder, yani eşyanın ilk doğasından itibaren harikulade kudretiyle kime bahşetmeyi takdir etmişse onlara, bu ilim sadık kullarından birine ihsan edildiğinde, o kimsenin bunu daha sonra kime emanet edip açıklayacağını önceden bilmesi gerekir,

Zira bu şey Yüce Tanrı'nın bağışından başka bir şey olamaz, O nasıl dilerse, bildiği ve istediği sadık kullarına bunu emanet eder ve gösterir, binaenaleyh Kadir-i Mutlak olan Tanrı'ya her hususta alçakgönüllü ve bütünüyle teslim olmak icap eder", ve biraz sonra,

"Kadir-i Mutlak Rab ve her şeyin Yaratıcısı, insanları mutlak kudretinden yarattı, mademki onlar O'nun düzenini değiştiremezler, yani O'nun öne aldığını geriye bırakamazlar yahut O'nun geriye bıraktığını öne alamazlar, O'nun göstermesi olmaksızın bir şey bilmeleri mümkün değildir, O kendilerine nasip kılmadıkça bir şeye nail de olamazlar,

Ve Yüce Tanrı tarafından kendilerine ilahi yoldan bahşedilen metanet olmaksızın hiçbir şeyi muhafaza edemezler,

Üstelik (ki bu daha da hayret vericidir) kendi nefislerini dahi, Tanrı'nın kendileri için tayin ettiği sürenin ötesinde idare edemezler,

Zira Rab, insandan gizlenmiş olan bu ilahi ilmi aramaları ve arayıp bulduklarında yanlarında muhafaza etmeleri için kullarından dilediğini ve seçtiğini öne çıkarır,

Çünkü bu ilim, sahibini bu dünyanın sefaletinden çekip alan ve gelecekteki hayırların bilgisine eriştiren ilimdir."

İhtiyar Morienus buraya kadar bir insandan ziyade ilahi bir zat, yahut bir filozoftan ziyade bir ilahiyatçı gibi konuşmuştur,

Şüphesiz bu sözlerle, Kadir-i Mutlak Tanrı'nın inayetini göstermek adına bundan daha münasip bir şey söylenemez yahut düşünülemez.

Nitekim iyi bir aile reisi, mallarını oğulları arasında paylaştırırken, beklenmedik, acil bir zaruret baş gösterdiğinde en sevdiği evladına imdat eyleyip yardım edebilsin diye kendine bir miktar pay ayırmayı adet edindiği gibi, tükenmez eliyle yoktan yarattığı ve doğa vasıtasıyla göğün ve yerin bereketli hazinesinden her gün çıkarıp geri aldığı sayısız diğer ihsanlarının yanı sıra Semavi Peder de, seçtiği ve sınayıp beğendiği kullarına bağışladığı bu hususi nimete sahiptir, bunu kötülük işlesinler yahut her türlü günaha dalsınlar diye vermez (yoksa kalpleri ve böbrekleri yoklayan Tanrı bunu onlara bahşetmezdi), bilakis Tanrı'ya en büyük takva gayretiyle hizmet etsinler, yoksul ve biçare insanlara ve diğer muhtaçlara hayırlı amellerde bulunsunlar diye verir.

Bu sebeple Morienus, bu ilmin insanı bu dünyanın felaketinden çekip aldığını ve zihnini bu hayattan sonra umulacak diğer hayırların idrakine yönelttiğini söyler.

Bunun nasıl vuku bulduğunu mütalaa etmek pek faydalı olacaktır. Zira Tanrı tarafından bu sırlara erdirilen kimse, yiyecek ve giyeceğe dair bütün o nafile kaygıları bir kenara bırakır ve böylece sanki yeniden doğmuş gibi olur, bu sayede zihne gelen şeyleri idrak eder ve bütün dünyaya imkansız görünen o şeyin sanat yoluyla nasıl vücuda getirildiğini anlar.

Gerçekten de Morienus, bu sanatın insanı gelecekteki hayırların ilmine ulaştırdığını ve dünyanın boş heveslerinden uzaklaştırdığını doğru söylemiştir, zira kadim filozofların görüşü, her hususta Tanrı'ya adanmış olan ile uyuşmaktadır. Simyadaki (Chymica) öğretisi sebatkâr ve tavizsizdir, şairane uydurmalarla yahut eğretilemelerle ve bilinmeyen sözcüklerle tıkabasa doldurulmamış, bilakis simya sanatına yaraşır biçimde, ne herkese açılacak ne de büsbütün gizlenecek niteliktedir.

Kral Halid ile olan mülakatında faziletlerinin ne denli parıldadığını o kitabın yazarı Galip şu sözlerle ikrar eder, Hükümdar, bu adamın basireti, alçakgönüllülüğü, sabrı, hayâsı ve letafeti karşısında ziyadesiyle hoşnut oldu.

Zira o, ne diliyle lafazanlık eden ne de kibriyle böbürlenen biriydi, aksine böylesi birine yakışacağı üzere alçakgönüllü, basiretli ve hüsnüniyet sahibiydi. Kiliselerde Tanrı'ya yakaran cemaatlerin içinde bulunmak yerine neden dağlarda ve tenhalarda yaşadığı hükümdar tarafından sorulduğunda şöyle cevap verdi, Şu an sahip olduğum ve gelecekte umduğum hayırlar Tanrı'dandır ve O'nun elindedir, O ise dilediğini eylesin.

Şüphesiz benim için de cemaatler ve kalabalıklar arasında daha büyük bir huzur, tenhalarda ve dağlarda ise meşakkat vardır, lâkin eken kişi dışında kimse biçemez ve insan ne ekerse onu biçer.

Bu sebeple uluhiyetin lütfunun bu dünya hayatında beni terk etmeyeceğini umarım, zira huzura giden yol fazlasıyla dardır ve nefsin çilesi olmaksızın oraya hiç kimse giremez.

Sebatkârlığı ve ciddiyeti hususunda hemen ardından gelen şu sözler tanıktır, Ey kral, her şeye kadir olan Tanrı seni daha hayırlı olana yöneltsin.

Zira ben öyle pek hayret etmen gereken biri değilim, Âdem'in oğullarından yalnızca biriyim. Kuşkusuz hepimiz bir olandan geldik ve farklı yollardan olsa da yine o bir olana döneceğiz.

Zamanın uzun değişimi, zamana tabi kılınmış insanı şaşkına çevirir ve değiştirir, ben de benden önce yaşamış pek çok kimsenin daha fazla değiştiğinden gayrı bir surette değişmiş değilim henüz. Fakat bu değişimi dehşetli bir akıbet takip eder ki, ondan daha beter bir ceza bilinmez. Zira bedenlerin birleşiminden önce ve ayrışmasından sonra, her türlü ölümden daha acımasız bir ceza canı bekler. Ancak her şeyi kendi zatından yaratan ve biçimlendiren her şeye kadir Yaratıcı daima imdadımıza yetişsin. Ve hemen ardından,

Az önce sözünü ettiğin korkuya gelince, korkmuyorum, senin bilgin hususunda da yeise düşmüyorum.

Zira hakikat yolunda korkuya kapılan hiç kimse kemale ermiş değildir.

Bilhassa bir bilgeye hiçbir şeyden korkmak yakışmaz, zira korkarsa tez vakitte ümitsizliğe düşer, ümitsizliğe düştüğünde ise zihni bocalayacak ve hiçbir surette murat ettiği neticeye ulaşamayacaktır.

Söz konusu sanatı aktarırken açık sözlü ve samimi olduğu görülür, nitekim müelliflerin anlaşılmazlığının sebebini şu sözlerle açıklar, Bizden önceki üstatlar bu sanatın adlarını çoğaltıp çeşitlendirerek, en ağır safsatalarla örterek aktardılar, fakat yine de her şey hakikate uygundur ve hakkıyla kanıtlanmıştır. Bütün bunları ise ahmakların cehaleti yüzünden, böylesi ve bu derece yüce bir sanata layık görülenlerden gayrısının sözlerini anlamaması için yaptıklarını düşündüler. Şu halde bir kimse onların sözlerine rastlarsa, onları doğru biçimde anlayana dek üzerinde gayretle çalışsın. Zira hiç kimseye bu sanattan bu şekilde el çekmek yakışmaz, bilakis inancını ve umudunu en yüce Tanrı'ya sarsılmaz biçimde bağlamalı ve bu ilahi ve hayranlık uyandırıcı eseri tamamlayabilmek için O'na durmaksızın yakarmalıdır.

Sanatın tek bir şeyden alınıp kabul edildiğini ileri sürerek şöyle der, Bu şeyin ilk ve esas cevheri ile maddesi birdir, ondan olan da birdir ve onunla meydana gelir, kendisine hiçbir şey eklenmez ve eksiltilmez.

Ve akabinde, Bu kökün isimleri gerçi pek çoktur, lâkin yukarıda söylenenlere doğru bir nizamla bakacak olursan, onun tek bir kökünü, tek bir cevherini ve tek bir maddesini bulursun. Az sonra ise,

Madde yalnızca tek bir terkip yahut tür ile bu şekilde değişir, fakat ateş onun rengini ne kadar yenilerse, ona o kadar çok isim verilir. Nitekim Filozof Datin, Entices'e şöyle der, Ben sana göstereceğim ki, bu sanatın bilgeleri başka bir nedenden ötürü değil, yalnızca bu sanatta bilgeleri eğitmek ve cahilleri büsbütün körleştirmek gayesiyle durumları yahut terkipleri çoğalttılar. Mademki bu sanatın tek bir ismi vardır ve bu isim ona has kılınmıştır, öyleyse onun tek bir durumu ve tek bir doğrusal yolu vardır, bu suretle bilgeler onun isimlerini ve kendi sözlerini değiştirmiş olsalar dahi, yine de akıllı olanın tek bir nizamı ve tek bir durumu anlamasını istemişlerdir.

Zira bizden önce gelen bilgeler pek çok terkip, pek çok tartı ve pek çok renk zikretmişler ve böylece sözlerini halka karşı sembollerle örtmüşlerdir, yine de yalan söylememişler, kendilerine doğru göründüğü ve başkalarından gizli kalsın diye kendi aralarında anlaştıkları biçimde konuşmuşlardır.

Taşın (lapis) renkleri hakkında Filozof Datin'in tanıklığıyla şöyle der, Başlangıçta kırmızı dahi olsa faydasızdır, lâkin kırmızılıktan sonra beyaza dönerse büyük bir kudrete sahip olacaktır. Bunlardan sonra ise,

Aynı şekilde bilge ve filozof Adarmath da şöyle der, Bütün bu şeylerin isimleri ve benzerlikleri kadimlerce başka bir sebeple zikredilip çeşitlendirilmemiştir, ancak siz bu şeyin başlangıcının kendi sonuna, sonunun da kendi başlangıcına şahadet ettiğini anlayasınız diye yapılmıştır.

Ve bilesiniz ki, bütün bunlar yalnızca tek bir şeyden ibarettir, nitekim anası ve babası vardır, anası ve babası onu besler ve doyurur, lâkin bu onun kendi babasından yahut anasından herhangi bir şekilde farklı olabileceği anlamına gelmez. Taşın dokusuna gelince, yumuşaktır ve onda bedenindekinden daha büyük bir yumuşaklık vardır, ağırlığına gelince, pek ağırdır ve tadı son derece tatlıdır, kokusu ise terkip edilmeden evvel gayet ağır ve kokuşmuştur, terkip edildikten sonra ise kokusu güzelleşir, nitekim bilgenin dediği gibi, Şu su, ölü ve artık canı çıkmış bedenden kokuyu giderir, zira onun kokusu kötüdür ve mezarların kokusuna benzer.

Şimdiye kadar nakledilen bütün bu hususlar yalnızca Morienus'un mezkûr sanattaki engin tecrübesini göstermekle kalmaz, aynı zamanda bilgelerin saflıkla yoğrulmuş o nadide basiretini de gözler önüne serer ki, bu kapalı ilmin başlıca noktalarını öylesine açıklar ki, onun tek bir risalesinden, diğer pek çok karanlık eserden elde edilebilecek olandan çok daha fazla fayda ve öğreti devşirilebilir.

Morienus ve Roma'nın Kadim Gizemi

Morienus'un yaşadığı yıl veya çağ, tarihlerden kesin olarak çıkarılamaz, ancak kendisi gençliğinde Roma'da bulunup Latin terbiyesi aldığını ve ardından Hristiyanlığa intisap ettiğini nakleder, ki bu durumun İsa'nın Doğumu'ndan yaklaşık dört yüz yıl sonra veya biraz daha geç, İkinci Theodosius zamanına rastladığı kabul edilebilir. Fakat kendisi, Mısır kralı Hermes'in vefatından dört yıl sonra çöle çekildiğini ve çölde uzun yıllar geçirdikten sonra Mısır'da Macoyas adında bir kralın tahta çıktığını, onun da kendi ardından Mısır'da hüküm sürecek olan Gezid adında bir oğul dünyaya getirdiğini rivayet eder.

Gezid ise, babasının ölümünden sonra Mısır'da uzun süre hüküm süren Halid adında bir oğul sahibi olmuştur. İşte bu kişi, artık yaşlanmış olan Morienus tarafından bu sanatta eğitilmiştir, lakin bunun hangi vakitte vuku bulduğu pek açık değildir.

Halid'in Hristiyan olmayıp bilakis bir Sarasen olduğu kesindir. Nitekim bu hadise, Mısır'dan Hristiyan dininin sürülüp oranın Sarasenlerce zapt edilmesinden çok sonra gerçekleşmiştir. Aşikârdır ki Sarasen halifeler Mısır'ı İsa'dan sonra yaklaşık 703 yılında ellerinde tutmuşlar ve halifeler birbirini takiben, Sarasen Sultanı tarafından o krallıktan mahrum edildikleri miladi 1153 senesine dek bu mülkü tasarruf etmişlerdir. Müslüman Sarasenler ise ilk olarak, miladi 611'den 641'e dek hüküm sürmüş olan İmparator Herakleios devrinde hâkimiyet kurmaya başlamışlardır. Bütün bunlardan varılan neticeye göre, Morienus bu mülakatı Halid ile 800 yılı civarında veya bundan biraz evvel, henüz Şarlman Roma İmparatoru kılınmamışken gerçekleştirmiştir. Hristiyanlar ise tarihleri İsa'nın Doğumu'ndan itibaren başlatmayı pek geç devirlerde, yani mezkûr İmparator Herakleios'un asrında, altı yüz yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra kabul etmişlerdir. Bu sebeple Roma'da, Kudüs'te yahut Mısır'da zamanı bu tarzda belirleme usulü o vakitler henüz yürürlükte değildi.

Bu yüzden Morienus, tarihini Mısır krallarından başka bir yolla kaydetmediği için mazur görülmelidir. Şüphesiz Doğu İmparatorluğu'na, selefleri olan ve beş yıl hüküm süren Dördüncü Leon ile otuz beş yıl imparatorluk eden Konstantinos Kopronimos'tan sonra, miladi 782'den 802'ye dek on yıl hükmeden İmparatoriçe İrene riyaset etmekteydi. Şarlman ise miladi 801 yılında Roma İmparatoru ilan edilmiştir.

Morienus'un seyahatleri esnasında öğretiye ve bilhassa bu gizli ilme ne denli susamış olduğunu hadisenin kendisi beyan eder, zira kimya kitapları neşretmiş olan İskenderiyeli Mısırlı filozofu soruşturup araştırmaktan geri durmamış, nihayetinde onu Mısır'da bulmuştur, ki bu zat kimya ilminde son derece mahir bir ihtiyar olup Morienus'u nihayetinde sanatının mirasına evlat edinmiştir. Kendisi de artık bir ihtiyar haline gelen Morienus'un, sanatın aktarılması hususunda hiçbir haset beslemediği şuradan bellidir, Hermes'in büyük eserine (magisterium) ziyadesiyle iştiyak duyan Kral Halid'e hiçbir zorlama olmaksızın, kendi rızasıyla ilk kez gitmiş, fırında bütün eseri onun için tamamlamış ve kabın üzerine şu sözleri yazarak gizlice oradan ayrılmıştır, "Yanlarında her şeyi bulunduranların, hiçbir surette başkasının yardımına ihtiyacı olmaz." Nihayet ikinci kez aynı hükümdarın yanına dönmüş ve kralı sanatın eksiksiz bilgisiyle bahtiyar kılmıştır.

Morienus'un vatanının, halkların ve krallıkların kadim hâkimi olan o eski Roma olduğunu daha evvel ifade etmiştik. Onun şerefine, sanki koca bir milletin namına Morienus'a Romalıların nişanları atfedildiğinden, Roma'nın parıldadığı onca asır boyunca mevcudiyeti neredeyse hesapsız olan Roma vatandaşları arasından, bu felsefi sırra yönelmiş ve ona hissedar kılınmış daha pek çok kimsenin bulunup bulunamayacağını araştırmak icap eder.

Fakat Romalıların icraatlarını ta başlangıçtan itibaren mütalaa edersek, Lucumo'nun oğlu, Romalıların yedinci kralı ve Lucretia'ya tecavüz eden Sextus'un babası Tarquinius Superbus'un, orada bulunan bir insan yahut at kafasından mülhem bu adı alan Capitolium kalesini inşa ettirdiği ve Etrüsk kâhini tarafından...

...şehrin kamu hazinesinde yetmiş dört bin altın talent saklanmaktadır, ki bunlar bugün seksen milyon sekiz yüz bin duka altınından fazlasına tekabül eder.

Zira Festus ve Pollux'un şahadetiyle, Mısır yahut İskenderiye talenti iki Attika talentine, yani bin iki yüz duka altınına denk gelmektedir. Dolayısıyla ta çocukluktan itibaren Mars'a özgü bu gayeye bağlanmış olarak, evvelemirde kendilerini savaş ve silah talimine hasretmişlerdir. Ve her ne kadar o asırlarda da pek çok seçkin şair ve hatip zuhur etmişse de, bunlar bu nevi çalışmaları daha ziyade kazanç, payeler ve servet yığmak maksadıyla, diğerleri ise zevk vermek ve masalsı icatlarıyla Roma adını yüceltmek için yürütmüşlerdir.

Gramer âlimleri müstesna tutulursa, filozoflar son derece azdı. Nitekim Mısır ve diğer vilayetler çoktan Roma silahlarıyla ezilmiş olduğundan, Romalılardan hiçbiri serbest sanatları yahut o vakitler adı dahi bilinmeyen diğer sanatları, yani gizli felsefeyi yahut kimyayı öğrenmek üzere Atina haricinde yabancı diyarlara gidememiştir. O devirde Atina'da hangi tahsillerin revaçta olduğu ise kadim müelliflerin yazılarından malumdur. Bu yüzden Atina'da, Roma'da yahut başka bir yerde duyulan ve yayılan bütün şöhret, Epikürosçu, Stoacı, Peripatetik, Platoncu yahut Akademik öğretiden başkasına ait değildi.

Hatta, doğanın kudretinde ve sanatçıların pratiğinde böyle bir şeyin bulunabileceğini rüyasında dahi düşünen bir kimse neredeyse hiç çıkmamıştır, ancak pek azı müstesnadır ki onları daha sonra zikredeceğiz. Tacitus'un Arabistan kuşu Anka (Phoenix) hakkında yazdıklarını, Tiberius zamanında pek çok kuşun refakatinde Mısır'a, Güneş şehrindeki sunağa kendini yakmak için nasıl uçtuğunu, küllerinden yeni bir Anka kuşu dirilsin diye oraya vardığını yukarıda başka bir yerde zikretmiştik. Daha basiretli olanlar için kimya sanatını bir imgeyle dahi olsa zihinde canlandırmanın yegâne yolu buydu, ta ki bir kuşun Arabistan çöllerinden muayyen bir vakitte kendi rızasıyla kalabalık bir şehre dönmesinin, orada sunakta durup aynı türden yeni bir kuşun küllerinden dirilmesi için bizzat kendisini yakmaktan sevinç duymasının akıl ve mantık dairesinde mümkün olup olmadığını tahkik edebilsinler. Zira aklı başında olan ve tabiat ilimleriyle az buçuk meşgul olmuş her kimse, bütün bunların akla tamamen aykırı olduğuna hükmeder, buna ilaveten şayet tecrübe yoluyla meselenin hakikatini araştırırsa, bunun bir tarih değil, bir alegori olduğunu idrak edecektir.

Tacitus'tan anlaşıldığı üzere, daha sonraki müelliflerin de tam olarak bu mesele üzerine tefekküre daldıkları görülmektedir, zira o, bu Anka kuşuna dair koşullar hususunda pek çok masalsı ve şüpheli unsurun karıştığını görmüş ve bu yüzden meselenin tamamından haklı olarak şüpheye düşebilecekken, yine de bu kuşun Mısır'da zuhur ettiğinin kesin olduğu neticesine varmıştır, zira âlimlerin yazılarıyla, telmihlerle ve halkın dedikodularıyla ikna olmuş, onlar da bu kanaatte ısrarla sebat etmişlerdir.

Şairin, her ne kadar kendisi idrakinde olmasa da terennüm ettiği şu mısralar,

Vulcanus'un tuzağına düşen Mars ve Venüs'ün hilesi,

Vulcanus ile evli olan Venüs'ün Mars ile zinasına dair bütün o masalı ihtiva eder, alegorinin kendisi ise kimyayı anlatır. Zira bütün ameliyede, Venüs ile Mars'ın çiftleşmesinden, yani beyaz kadın ile kırmızı erkeğin birleşmesinden başka bir şey yapılmamalıdır, hem de Vulcanus'un bağlarıyla.

Bu mana, Jüpiter ve Juno, Jüpiter ve Leda, Danae, Europa, Semele ve benzeri cariyeler yahut Osiris ve İsis gibi sayısız diğer kıssalarla tamamen aynıdır. Ancak Mars savaş tanrısı olarak (çünkü o kırmızı ve hararetli bir erkektir) ve Venüs aşk tanrıçası olarak (çünkü o beyaz ve latif bir kadındır) Mısırlılar ve bundan mülhem Grekler nezdinde avam tabakasınca müştereken kabul gördüğünden (nitelim ehil olmayanların bu sırlar hakkında başka türlü hüküm vermesi imkânsızdı, zira hiç kimse kendi idrak seviyesinin ötesinde bir hikmete eremez), Romalılar tarafından da aynı uluhiyet ve isimle hürmetle kabul edilmişlerdir, erkekler bilhassa Mars'a, kadınlar ise Venüs'e muhabbet beslemişlerdir. Fakat bu Vulcanus birleşmesinin daha derinlemesine araştırılması gerekirdi, zira böylesi büyük bir şayia nereden peydahlanmıştı, tamamen uydurma mıydı, yoksa başka bir kisve altında mı gizlenmekteydi?

Fakat Romalılar arasında, daha basiretli olsalar dahi pek az kimse...

...bu birleşmenin bölünmez kalması ve gelecekte böylesine muazzam, bütün diyarların kraliçesi olacak Roma'nın başlangıcını teşkil etmesi için, şairler ve vakanüvisler şehrin ilk kurucusu olan Romulus'un soyunu hem Venüs'e hem de Mars'a dayandırırlar. Şöyle ki, annesi Rhea Silvia'yı (kendi ifadelerine göre) Venüs ile Anchises'in oğlu Aeneas'ın soyuna, babasını ise (şayet onlara itibar edilecek olursa) bizzat Mars'a bağlarlar. Pek çoklarına, bilhassa Hristiyanlara bunlar masal gibi görünür, fakat Roma kurucusunun idaresinde bütün dünyaya galebe çaldığında ve bunca pagan müellif bizi buna ikna etmeye çabaladığında, kim buna karşı tek bir söz söylemeye cüret edebilir?

Fakat kim, kendisi bizzat bir Pagan (Ethnicus) olmadıkça, buna inanmaya cüret edebilir, Büyük krallara ya da büyüklere dair uydurulan o azametli ve tatlı yalanlar muazzam bir güç kazanır ve yazıldıkları cihan duvarlarından kolayca silinmezler. Nitekim Mars ve Venüs, Romalı Paganların evcil tanrıları (Dii familiares) idi; her iki cinse de her ikisi tarafından bolca kurbanlar sunulurdu. Mars’ın orada son derece görkemli mabetleri vardı, tıpkı Venüs gibi. Yalnızca bizzat Mars ile Venüs’e lütufkâr ve kendilerine bilhassa arka çıkan tanrılar olarak tapınmakla kalmadılar, aynı zamanda her ikisinden türeyen bir diğer Koruyucu Tanrıyı (Deus Tutelaris) kendilerine uydurdular; onun adı kasten gizlenirdi ve bunun açık bir sebebi vardı. Verrius Flaccus, şehirlerin kuşatılması sırasında Romalı kâhinlerce, beldenin himayesinde bulunduğu tanrıların çağrıldığını (evocatio), onlara Romalılar nezdinde aynı yahut daha geniş bir makam veya tapınç vaat edildiğini gösterir; bu mukaddes usul, Plinius devrinde dahi başrahiplerin nizamında sürmekteydi ve bu sebeple, Roma’nın himayesinde olduğu Tanrının adı, düşman yurttaşlar benzer şekilde davranmasınlar diye gizlenirdi. O Tanrının adı ise Romanus idi; Roma ve Romulus’tan adını alan bu zat, kendilerinin zannettiğine göre, adeta Mars ile Venüs’ten doğma bir yarı tanrıydı.

Mars ile Venüs’ün ve onların soyundan gelen Romanus’un yanı sıra, Roma’da bilhassa ateş tanrıçası Vesta’ya tapınılırdı; bu tanrıça Vulcanus ile aynı gayeyi taşır ve diğer yabancı Tanrılarla birlikte Mısır’dan Yunanistan’a, oradan da Roma’ya taşınmıştır. Nitekim Mısırlıların başlıca on iki tanrısı vardı; hiyeroglif yazılarında ve kendi alegorilerinde diğer şeylerin yanı sıra bunları kullanırlardı, yani, Jüpiter, Neptün, Mars, Merkür, Vulcanus, Apollon, Juno, Vesta, Ceres, Venüs, Diana ve Minerva. Bunların altısı erkek, bir o kadarı da dişidir; Osiris ve İsis zikredilenlerin şümulündedir.

Zira Osiris bazen Apollon’dur, bazen Jüpiter, bazen Mars; Juno, Ceres, Venüs yahut Diana ise İsis’tir. O tanrılar, yavaş yavaş Yunanlar ve ardından Romalılar tarafından kabul edildikten sonra, en yüce hürmetle tazim görürlerdi ve büyük kavimlerin ulu Tanrıları (Dii magni) diye anılırlardı. Zira diğerleri için, avamdan imişçesine, eski devirlerde ahşaptan ve her türlü alelade maddeden heykeller yapılırdı; ulu Tanrılar haricindekiler altından, gümüşten yahut fildişinden yontulmazdı. Böylece Vesta da tıpkı Vulcanus gibi Mısır Tanrıları arasındaydı; ona adanmış olan, Vestal bakireleri denen ve sönmez ateşin bekçileri kılınan kızların menşei son derece kadimdir.

Rivayet ederler ki bu rahiplik Aeneas’tan Albanlara intikal etmiştir; bunu nasıl kanıtlayacaklarını kendileri bilirler. Numa daha sonra bunu yeni şehirde kabul etti ve sayıları dört olan bakireler için bir mabet inşa ettirdi; fakat her geçen gün kendilerine emanet edilen mukaddes vazifelerin çokluğu sebebiyle, onlara iki kişi daha eklendi. İç odalarda korunan kutsal ateşin sönmemesi için bunların azami dikkati göstermesi gerekirdi.

Otuz yıl boyunca evlilikten uzak, bakire kalırlardı; ilk on yılda dine ait hususlarda talim görürler, ikinci on yılda rahiplik vazifesini ifa ederlerdi. Üçüncü on yılda daha genç olanlara öğretirlerdi; diledikleri takdirde daha sonra evlenmelerine izin verilirdi, fakat bu pek azına nasip olurdu ve evlilikleri büyük uğursuzluklarla sonuçlanırdı. Bu müddet zarfında iffetini yitirmiş halde yakalananlar, surların dışındaki Collina kapısına bir tabut içinde taşınır ve Lanetli yer (Campus Sceleratus) denen mahalde diri diri gömülürlerdi. En ufak bir kabahati sabit görülen kimse ise Başrahip (Pontifex) tarafından kırbaç cezasına çarptırılırdı; bunun haricinde, gerek hususi gerekse umumi olarak bütün Romalılar tarafından onlara en yüce paye ve hürmet gösterilirdi.

Bu mukaddes ayinlerin hakiki sebebini ve menşeini şimdiye değin kimse açıklayamamıştır, yalnızca bir yazar diğerinden nakletmiş ve bunların Frigyalı Aeneas’a borçlu olunduğunu söylemiştir; fakat bunlar şüpheli ve pek çok müşkülle sarılmış hususlardır. Numa (ki vazettiği kanunları tanrıça Vesta’dan aldığını uydurmuştur) yahut Aeneas bunların İtalyanlar veya Romalılar arasındaki ilk kurucusu yahut getireni olsa bile, bu müessesenin sevk edici sebebi hakkında, her şeyden evvel Mısırlılardan alındığı dışında kesin hiçbir şey teyit edilemez. Fakat bu da kâfi değildir, Mısırlılar bunlara niçin başvurmuştu?

Burada cevabı Vulcanus ile Merkür versin; zira ikincisi birincisinden talim görmüş ve Mısırlılara kanunlar vermiştir, ilki ise son derece geniş bir mabede ve kral olan pek çok rahibe sahipti. Yunanlar arasındaki Meşale Taşıyanlar bayramı (Lampadophoria), daha evvel zikredildiği üzere, Romalıların bu Vestal ayinleri ile aynı gayededir. Romalılar Vesta’yı bazen yeryüzü, ekseriyetle ise ateş ve ateşin İlahı olarak tefsir etmişlerdir; Ovidius, Fasti’nin 6. kitabında, diğer ilahların aksine Vesta’nın Romalılar nezdinde hiçbir sureti yahut heykeli bulunmadığını yazar, zira ateş kendi içinde bihakkın tasvir edilemez. Her ne suretle olursa olsun, Romalılarda böylesine ihtimamla tazim gören Vesta’yı, eski devirlerin en dikkatli araştırmacısı, tıpkı Vulcanus gibi ateşe adanmış, Hiyeroglif kılığına bürünmüş bir Mısır Tanrıçasından başka bir şey olarak bulamayacaktır.

Efendilerin kölelere hizmet ettiği Saturnalia bayramının Romalılarda nereden tesis edildiğini kim söyleyebilir? Şüphesiz Yunanlardaki Mercurialia ve Hermaea bayramlarının bunlarla bir olduğu rivayet edilir; her ne kadar her ikisinin varsayılan şeceresine, yaşlarına, ahlakına, vazifelerine ve diğer ahvaline bakacak olursak Satürn Merkür’den pek çok cihetten ayrılsa da. Zira Merkür’ün Jüpiter’in oğlu, Jüpiter’in de Satürn’ün oğlu olduğu uydurulur. Böylece o dede, bu ise torun olur; Coelus ise Satürn’ün babası ve Merkür’ün büyük dedesi sayılır. Hermes Trismegistus kendi zamanında üç bilgenin birden parladığına şehadet eder, bunlar şüphesiz Coelus, Satürn ve Merkür’dür; bu üç şahsiyetin Kimyaya (Chymia) mahsus olduğuna dair hiçbir şüphe yoktur. Saturnalia bayramlarında kölelerin dili serbestti; bu yüzden efendilik hâkimiyetine aldırmaksızın latifeler, taşlamalar, iğneleyici nükteler ve hatta cüretkâr, hayasız sözler havada uçuşurdu. Zira şüphesiz, Satürn devrinde geçtiği söylenen, hiçbir köleliğin bulunmadığı ve herkesin ormanlarda tasadan ve meşakkatten azade yaşadığı altın çağı temaşa ederlerdi. Bu cihetten bakıldığında, ilk ebeveynlerimizi düşünecek olursak bir hakikat payı barındırır; fakat sırasıyla hüküm süren Satürn, Jüpiter, Venüs ve Mars tanrılarına, yahut ilk çağın altın, ikincisinin gümüş, üçüncüsünün bakır ve nihayet demir çağı olmasına nispet edilirse, bütün bu alegori ahlaki olduğu kadar kimyasaldır da. Zira ahlaken izah edildiğinde, insanların seciyesinin başlangıçtan itibaren daha iyiye doğru değil, bilakis daha kötüye ve rezilliklere daha meyilli bir hale dönüştüğü kabul edildiği gibi, kimyasal bakımdan da böyledir, evvela karalıkta (nigredo) Satürn hüküm sürer, ardından beyazlıkta (albedo) Jüpiter, sarılıkta yahut noksan kırmızılıkta Venüs, nihayet en kusursuz Sur alı renginde Mars hüküm sürer. Fakat kölenin efendilik taslamasının sebebi daha gizli görünmektedir; zira Kimya filozoflarının şehadet ettiğine göre, ilk giysisiyle baskın gelen köleler veya eyleyen ve maruz kalan şey, pasif nitelikleri ve kuvvetleri sebebiyle zapt edilir; bu durum, ilk çözülmede eylemi kendine aktarır yahut Satürn’ün karalığı zuhur edene dek hâkimiyeti eline alır. Bu hadisenin hatırasına, meselenin farkında olan sanatkârlar tarafından evvelemirde Saturnalia kutlanmıştır; Romalılar sonradan bu ayini adeta siyasi bir kuralmışçasına benimseyip gayet sıkı bir biçimde tatbik etmişlerdir. Zira senede bir kez delirme hakkı tanınan köle, sair vakitlerde köleliğe daha uysal boyun eğmez mi? Bizim zihnimize yabancı olan ve insanların batıl itikatlarıyla çoğaltılan diğer Roma ayinlerini burada birer birer saymayacağız, Agonalia, Armilustrium, Lupercalia, Novendialia, Ambarvalia, Vinalia, Latiaria, Gocytia, Lenitralia, Forticalia, Ordicalia, Laurentalia, Opalia, Quirinalia, Vertumnalia, Palilia, Quinquatria, Janualia, Lucalia, Hyacinthia, Nyctiluca, Pastillaria, Palatialia, Popularia, Protervia, Suovetaurilia, Robigalia, Stata, Fontinalia, Ornia, Parentalia, Consualia, Lampteria, Amburbia, Papalualia, Floralia, Mithriaca, Halogygia, Farreatio, Daps, Hostia, Hekatomb, Inferiae ve bunlara benzerleri böyledir. Fakat Ceres ile Dionisos’un Bacchanalia, Liberalia ve Trieterica denen bayramlarının, İsis, Apis, Anubis ve diğer Mısır Tanrılarının şenliklerinin Romalılar tarafından da icra edildiğini başka bir yerde izah etmiştik; Lucanus 8. kitabında İsis hakkında şöyle der, tapınaklarımıza senin Mısırlı İsis’ini kabul ettik; bunlar pek çok şey ima eder, zira

Romalı Morienus pek çok soydaş tanımaz, her yandan dikenlerle çevrili ve berkitilmiş olduğunu gösterir, bununla birlikte kadim Roma’nın Mısırlılar yahut Greklerce uygulanan ve onlardan ödünç alınmış pek çok ilaha, kutsal törene ve bayrama sahip olduğu, bunların da kimyevi öğretiye (institutio chymica) ait bulunduğu inkâr edilemez. Şimdi Roma şehrinin azametini, masraflarını yahut gelirlerini kısaca gözden geçireceğiz, sanatın değil de Mars’ın gücüyle en yüksek zenginlik bolluğuna ve nihayetinde hayranlık uyandırıcı bir debdebeye nasıl ulaştığını sebepsiz yere göstermeyerek, zira bu yalnızca Romalı Morienus’un şerefine anılması zorunlu görünen bir husus değil, aynı zamanda okuyucunun hatırı için de gayet hoştur. Julius Caesar’ın suikastçılar, Brutus, Cassius ve diğerlerince katledilmesinin ardından, pek çetin bir savaş baş gösterdi, M. Antonius ve Octavius Augustus hainlerden intikam alırken, Cassius ile Brutus da kendilerini ve cumhuriyeti savunmaktaydı. Bunların 80.000 piyadeye ve 20.000 süvariye sahip oldukları söylenir, karşı taraf da bundan daha az olmayan kuvvetler çıkardı ki Cassius ile Brutus nihayetinde bunlar tarafından hezimete uğratıldı. Daha sonra Antonius Octavius’a karşı ihtilafa düştüğünde, 100.000 süvariye ve 500 gemiye sahipti, Octavius ise 80.000 piyadeye, bir o kadar da süvariye ve 1.000 gemiye sahipti, bu çarpışmadan Octavius galip çıktı. Böylesine hayranlık uyandırıcı bir insan kalabalığı, sonsuz masraflar yapılmadan toplanamaz, beslenemez, askerlerin maaşları ödenemez ve orduya dair geri kalan hususlarda onların ihtiyaçları karşılanamazdı. Buradan da, kudretinin yanı sıra, bütün dünyanın büyük bir bölümünden haraç toplayan Roma İmparatorluğu’nun o dönemdeki servetinin ne denli muazzam olduğu anlaşılmaktadır.

Yalnızca Afrika’dan her gün yetmiş beş bin modius buğday toplanırdı ki bu da her gün neredeyse yedi bin kron eder, böylece Afrika her yıl 1.400.000 kron öderdi. Mısır’ın İskenderiye’si ise, buğday bakımından pek velut olduğundan, bu meblağın yarısını verirdi. Strabon’un tanıklığına göre, o devirde Mısır yetmiş beş milyon insan barındırıyordu, bunların her biri haraç olarak yılda beş drahmi ödeseydi, yukarıda yazılan meblağ tamamlanmış olurdu.

Buradan, yalnızca Mısır altı milyon öderken, geri kalan vilayetlerden ne kadar para toplanabileceği anlaşılabilir. Kleopatra’nın babası Ptolemaios Auletes de bundan kısa bir süre önce kendi tebaasından aynı meblağı tahsil etmekteydi. Kimi meraklı ve âlim zatlar, Hristiyan âleminin krallık ve hükümdarlarının hususi gelir hesaplamalarından ve Türk’ün idaresindeki vilayetlerden toplananlardan şu sonuca varmaktadırlar, Türk İmparatoru’nun yıllık gelirine, ki bu yirmi milyon altın tutar, Hristiyan krallar ve hükümdarlarca sahip olunan diğer yirmi milyon da eklenirse, toplam meblağ kırk milyon olacaktır ki bu da vaktiyle Roma İmparatorluğu’na tabi olan vilayetlerden her yıl toplanmaktadır.

Kadim Romalılara gelince, diğerleri pek kesin olarak hükmederler ki, onlar tabi kıldıkları kavimlerden çok daha büyük bir meblağı gasp etmişlerdir. Zira ellerine geçen her fırsatta, gerek zorbalıkla, haraçlarla, yağmalarla, gerekse vasiyetlerle ellerinden gelen her şeyi almışlardır, öyle ki haklı yahut haksız yere zenginleşebilsinler, lakin Romalı hükümdarlar sefahat ve şehvet içinde erimeye başladıktan sonra iş bu noktaya vardı. Şehrin kuruluşunun 690. senesinde, Pompeius’un hayatında Plutarkhos’un tanıklığına göre, Roma İmparatorluğu’nun geliri beş milyon altını aşmıyordu. Lakin Julius Caesar idaresinde Galya dize getirildikten, Mısır ve Suriye vilayet haline getirildikten sonra, Augustus döneminde yıllık gelir on beş milyona ulaştı.

Appianos, İç Savaşlar’ın ikinci kitabında, Caesar’ın Pompeius taraftarlarını dize getirdikten sonra zafer alaylarında altmış beş bin talent taşıttığını yazar ki buna otuz dokuz milyon altın değer biçilir. Bundan başka, iki bin sekiz yüz altın taç vardı ki bunların ağırlığı üç bin altın marka, yani iki milyon altına denk gelmekteydi.

Bu kırk bir milyondan yurttaşların her birine dörtyüz sikke yahut küçük sestertius dağıttı ki bunlar 10 kron eder, öyle ki bu ihsan iki milyon altına yaklaşıyordu, zira Appianos iç savaşlardan sonra Roma’da iki yüz otuz bin yurttaş bulunduğunu yazar. Caesar’ın zafer alaylarında tertip ettiği şölenler için bir milyon harcandı. Bundan başka gazi askerlere, her birine beş yüz kron bağışladı ki bunlar on milyona yaklaşıyordu, zira o dönemde yirmi binden fazla gazi sayılıyordu. Aynı şekilde kendi safında yer almış olan komutanlara, tribünlere ve yüzbaşılara iki milyon dağıttı, nitekim Suetonius Caesar’ın Hayatı’nın 38. bölümünde böyle aktarır. Beş zafer alayının masrafları, oyunlara, tragedyalara, mimuslara, atletlere, aslan ve diğer yırtıcı hayvanların avlarına yapılan harcamalar ve hususi dostlarına bağışladığı hediyeler, bütün bunların hepsi beş milyon altına takdir edilmiştir.

Augustus Caesar da Roma’yı kamu binaları ve hususi yapılarla büyütüp süslemiş, bu yüzden "Tuğladan bir şehir teslim aldım, mermerden bırakıyorum" demeyi adet edinmişti. Capitolinus Jüpiter’i tapınağına on altı yüz bin kron değerinde sikke basılmamış altın sundu. Ve on iki yüz bin değerinde inci, zümrüt ve diğer mücevherleri bağışladı.

Bununla birlikte vasiyetnamesiyle Roma halkına bir milyon bıraktı, her bir kabileye de iki bin beş yüz kron, zira otuz beş kabile vardı, bu bahşişin toplamı sekiz yüz yedi bin beş yüz kron idi.

Praetor muhafız kıtalarına, piyadelerin her birine 250, süvarilere ise bunun üç katını verdi ki bunlar üç yüz seksen bin eder, şehrin gece bekçisi taburlarına yirmi bin. Aynı şekilde imparatorluğun sınırlarını koruyan kırk dört lejyona, her bir piyadeye 75, yüzbaşılara iki katı, süvarilere üç katı verildi. Lejyonların her biri beş bin kişi barındırıyordu, hepsi birlikte iki yüz yirmi bin kişiydi.

Vasiyetnameden çıkan bu bahşiş bir milyon altı yüz elli bin altın tutuyordu, her bir lejyonda on tabur vardı, tabur ise beş yüz kişiydi. Böylece her lejyonda 50 yüzbaşı vardı, kırk dört lejyonda ise iki bin iki yüz yüzbaşı bulunuyordu. Bunların her birine 150 altın vasiyet edilmişti, toplam meblağ üç yüz otuz bin idi.

Süvarilerin her birine 225 kron verildi, (zira her bir lejyonun kanatlarında altı yüz süvari vardı) dolayısıyla bahşişin toplamı yaklaşık altı yüz bin altını buluyordu. Bunlardan başka, dostlarına ve ev halkına sayısız para vasiyet etti. Kendi cenazesinin kaldırılması için bir milyon altın, mirasçılarına ise üç milyon yedi yüz elli bin altın bıraktı.

Bütün bunlar kendi hususi servetindendi. Bu vasiyetnamenin toplamı sekiz milyon altı yüz on yedi bin beş yüz krona yaklaşmaktadır.

Plinius 36. kitap, 15. bölümde Curtius ve Caeruleus pınarlarının su kemerine beş yüz elli beş bin sestertius, yani on üç milyon sekiz yüz yetmiş beş bin kron harcandığını aktarır. Yine aynı Claudius tarafından, (Alba civarındaki Marsi kavimlerinin yakınında bulunan) Fucinus Gölü’nün suyunu boşaltmak için bir dağ delinmiş, bu işte, Suetonius’un tanıklığına göre, 20. bölümde, dağın üç bin ayak boyunca kazılıp yarılması gerektiğinden, on bir yıl boyunca kesintisiz olarak otuz bin insan çalıştırılmıştır.

Masraflar on milyon altını aşmıştır. Claudius daha pek çok şey yapmaktan ve dostlarına muazzam bahşişler dağıtmaktan geri durmamıştır, bunların arasında imparatorluk sarayının kâhyası Pallas da vardı ki ona, Tacitus’un 12. kitapta yazdığı üzere, yedi milyon elli bin kron bağışlamıştı. Mektuplardan sorumlu Narcissus’u da çok daha fazla servetle donattı. Lakin en çok da, Plinius’un 36. kitap, 7. bölümde Claudius’un azatlılarının en kudretlisi olduğunu söylediği Callistus’u zenginleştirdi. O Romalı hükümdarların böylesine büyük masraflar yapmış olması şaşırtıcı görülmemelidir, zira her şeyden kazanç sağlarlardı.

Dion Cassius, Julius Caesar’ın senato kararıyla, malların bir kısmı hükümdara ve onun hazinesine bırakılmadıkça hiç kimsenin vasiyetnamesinin geçerli olmamasını temin ettiğini aktarır.

Nero daha sonra hükümdara karşı nankörlük edenlerin vasiyetnamelerinin hazineye devredilmesini emretti, hükümdara hiçbir şey vasiyet etmeyenleri nankör diye adlandırırdı, nitekim Suetonius 31. bölümde buna tanıklık eder.

Aynı Suetonius Augustus’un Hayatı’nda şöyle der, gerçi, der, son yirmi yılda dostlarının vasiyetnamelerinden on dört bin kere yüz bin, yani yüz milyon altın elde etmişti. Lakin Capitolinus’ta belirtildiği üzere, Pertinax bu sertliği yumuşattı ve bir kanun çıkardı, buna göre önceki vasiyetnameler, diğerleri usulünce tamamlanmadıkça hükümsüz sayılmayacak ve bu sebeple hazine asla müdahale etmeyecekti. Kendisi de, bir kimsenin dalkavukluğuyla devredilmiş, yahut ihtilafla karışmış veya meşru ve zaruri mirasçıların mahrum bırakıldığı hiçbir mirası kabul etmeyeceğini açıkça ilan etti. Domitianus’un Hayatı’nda ise, tamamen yabancı miraslar müsadere ediliyordu, velev ki merhumun hayattayken Caesar’ı kendisine mirasçı kıldığını duyduğunu söyleyen tek bir kişi bulunsun.

Devlet hazinesi, bazı cürümler sebebiyle mahkûm edilen hükümdarlar ve asiler vasıtasıyla da büyütülürdü. Plutarkhos M. Antonius’un Hayatı’nda şöyle yazar, Julius Caesar katledilip Brutus ile Cassius Philippi’de mağlup edildikten sonra, Antonius düşman safını tutmuş olanlardan para toplamak maksadıyla Asya’ya geçmiş ve bir yıl içinde iki yüz bin talent, yani yüz yirmi milyon altın toplamıştı.

Bu muazzam meblağı Appianos İç Savaşlar’ın 5. kitabında bir nebze ılımlı hale getirir. Zira Antonius’un, Cassius ve Brutus fırkasına uymuş olan kavimleri on yıllık haraç ödemeye mahkûm ettiğini söyler ki bu da iki yüz bin talent tutuyordu. Bundan başka, düşmanlara meylettiğini, yahut kendi imkânlarıyla yardım sağladığını, yahut da servet içinde yüzdüğünü tespit edebildiği krallardan, hükümdarlardan ve hususi şahıslardan her taraftan tahsil ettiği nihayetsiz miktardaki para da cabasıydı. Zira tiranlar, en hafif bir vesile yahut bahane zuhur ettiğinde, gasplarına hiçbir sınır koymazlar. Nitekim Suriye valisi Gabinius, Ptolemaios’u Mısır tahtına iade etmesi için Memmius tarafından suçlandığında, ondan altı milyon altın talep etmişti, Cicero’nun Rabirius Postumus Savunması adlı nutkunda tanıklık ettiği üzere.

Ve Verres, üç yıllık bir sürede Sicilya’dan sekiz yüz bin taç (coronatus) topladı. Altın, gümüş madenlerinden ve diğer madencilik işlerinden Romalıların her yıl hayranlık uyandırıcı miktarda para meblağları topladığı sabittir. Strabon üçüncü kitabında aktarır ki, Scipio’nun altın madenleri İspanya’da, Yeni Kartaca (günümüzde Endülüs olan yer) yakınlarındaydı, buralardan Romalılara her gün iki bin beş yüz taç değerinde saf altın geliri ulaşırdı. Ve Plinius otuz üçüncü kitap, dördüncü bölümde İspanya’daki altın madenleri hakkında şöyle der, Bazıları, Asturya, Galiçya ve Lusitanya’nın her yıl bu usulle yirmi bin libre maden verdiğini aktarmıştır, bu meblağ iki milyona denktir, üstelik bu gelir yalnızca tek bir İspanya’dandır.

Diğer eyaletlerde çok daha fazla kazanç elde edildiğine şüphe yoktur. Zira aynı Plinius anılan bölümde şöyle der, Senatörlerin eski bir kararnamesiyle İtalya esirgenmiştir, yoksa madenler bakımından hiçbir toprak ondan daha bereketli olmamıştır.

Vercellae arazisinde kazılan Ictimuli altın madeninde mültezimlerin (publicani) işte beş binden fazla adam çalıştırmamasını emreden Censorluk kanununu bir yana koy.

Bütün yeryüzü halkları arasında altına en çok susamış olanlar Romalılar idi, nitekim israflarını ve zevklerini tatmin edebilecekleri servetleri her taraftan toplamak için hiçbir çabayı esirgemediler.

Nitekim Romalılar tarafından Antiochos’a barışın dokuz milyon altına satıldığını okuyoruz. Clodius ise, kendisini esir almış olan korsanlara ödemesi gereken bir miktar parayı göndermeyi kısa bir süre geciktirdiği için Kıbrıs’ın Ptolemaios’un elinden alınmasını sağladı. Fakat Romalılarda şahısların zenginliğinin ne denli büyük olduğunu düşünmek gerekir. Bütün Romalıların en zengini Crassus olarak kabul edilse de, Cicero son Paradoks’unda böyle der, Caecilius Isidorus, Plinius’un otuz üçüncü kitap, onuncu bölümünde yazdığı gibi, Gaius Asinius Gallus ve Censorinus’un konsüllüğü sırasında, Şubat ayının ilk gününden altı gün önce yaptığı vasiyetnamesinde ilan etmiştir ki, iç savaşta pek çok şey kaybetmiş olmasına rağmen yine de geriye dört bin yüz on altı köle bırakmaktadır.

Üç bin altı yüz çift öküz, diğer küçükbaş ve büyükbaş hayvanlardan ise iki yüz elli yedi bin baş, nakit para olarak altı yüz bin sestertius, yani altı yüz bin libre bıraktı. Cenazesine ise iki yüz altmış beş bin sestertius, yani cenazesine iki yüz altmış beş bin taç harcanmasını vasiyet etti. Vigenère burada her birinin kıymetini hesaplayarak, bu Caecilius’un mal varlığının toplamının altı milyona ulaşabileceği sonucuna varır. Zira kölelerin her biri yirmi taçtan satılmış olsaydı toplam meblağ seksen bine ulaşırdı, çift öküzlerinin her biri kırk taçtan satılsa meblağ yetmiş bin olurdu, diğer hayvanlar birer taçtan, Festus’un dediği gibi öküzlerin koyunlara oranı on kat idi, öküzler yüzer, koyunlar onar assise takdir edilirdi, yüz yirmi bin ederdi, geri kalanı daha büyük hayvanlardan oluşurdu ki bunlar da üçer veya dörder taçtan satılsaydı yaklaşık dört yüz bin ederdi. Buna altı yüz bin libre gümüşü de ekle, bu da dokuz yüz bin marka eder. Libresi on taçtan hesaplandığında bu meblağların toplamı altı milyon altın ederdi. Şahıs için muazzam bir servet, üstelik Plinius’un tanıklığına göre Marcus Crassus’tan daha zengindi, gerçi Crassus yıllık geliriyle bir lejyonu besleyemeyen kimsenin zengin olduğunu kabul etmezdi.

Lucullus’un mal varlığı yazarlar tarafından tamı tamına belirtilmemiş olsa da, nasıl bir servet olduğu şuradan anlaşılabilir, Pompeius ve Cicero akşam vakti ona rastlayıp kendilerine bir akşam yemeği vermesini rica ettiler, ancak tek bir şart koştular, Lucullus’un o gün kendisi için hazırlattığından başka hiçbir şey sofraya konmayacaktı. O da memnuniyetle kabul etti. Fakat bana şu kadarına izin verin, dedi, kahyaya Apollon yemek salonunda yemek yiyeceğimi söyleyeyim. Bu yapıldıktan sonra, Plutarkhos’un onun hayat hikayesinde tanıklık ettiği gibi, beş bin altın değerinde bir ziyafet hazırlandı. Zira onun evinde kural böyle konmuştu, her bir yemek salonu için yapılacak harcamanın bedeli önceden belirlenmişti. Yine aynı Lucullus’un giysi odalarında, birtakım tiyatro oyuncuları ondan ödünç elbise almak istediklerinde, beş bin erguvani toga bulunmuştu. Seneca, İyilikler Üzerine adlı eserinde, Gnaeus Lentulus’un Augustus’un cömertliği sayesinde on milyon altına sahip olduğunu ve Tiberius’un, kendisinden başka kimse mirasçı olmasın diye onun bütün bu servetini hayatıyla birlikte elinden aldığını yazar. Suetonius kırk altıncı bölümde onun hakkında der ki, adamı öylesine taciz etti ki kendi canına kıymak zorunda kaldı.

Plinius’un dokuzuncu kitap, otuz beşinci bölümde yazdığı gibi, İmparator Caligula’nın eşi olan Lollia Paulina’yı, sıradan bir nişan yemeğinde, baştan aşağı inciler ve zümrütlerle kaplı olarak gördüm, bunların toplamı kırk milyon sestertius tutuyordu. Bunlar savurgan bir hükümdarın hediyeleri de değildi, bilakis eyaletlerin, yani gasp edilmiş ganimetlerin servetiydi. Başına taktığı masraflı süs, on yüz bin altın bedeline denkti.

Seneca, annesi Albina’ya Teselli Üzerine adlı kitabında Caligula’nın tek bir ziyafete iki yüz elli bin taç harcadığını söyler. Plinius otuz yedinci kitap, sekizinci bölümde, Metellus Scipio’nun sekiz yüz bin sestertiusa satılan Babil işi yemek odası örtülerini Capito’ya yöneltilen suçlamalar arasına koyduğunu, bunların sonraları İmparator Nero’ya kırk yüz bin sestertiusa mal olduğunu yazar. Tek bir işlemeli örtünün bir milyon altına satılmasına kim şaşmaz? Plinius on sekizinci kitap, altıncı bölümde şöyle der, Alulius Rufus, doğumunun mütevazı olmasına rağmen, askeri gayretiyle konsüllüğü hak etmiş, diğer açılardan eski tutumluluğu korumuşken, Tanrısal Augustus’un cömertliğiyle biriken yaklaşık beş yüz bin sestertiusu mirasçısının hakkını azaltacak derecede tüketmiştir, bu meblağ iki milyon beş yüz bin altına denk sayılır. Nero bir dostu tarafından akşam yemeğine davet edilmişti, Suetonius’un Nero bahsi yirmi yedinci bölümde yazdığı gibi, sırf tatlılar yüz bin taç bedelindeydi.

Gaius Iulius Caesar henüz şahıs iken yedi yüz seksen bin taç borç içindeydi, Galya’yı aldıktan sonra yalnızca bunu ödemekle kalmadı, ordusunun maaşlarının büyük kısmını da kendi cebinden karşıladı. Konsül Paulus’a, kendisine muhalif olmasın diye dokuz yüz bin altın bağışladı, halk tribünü Curio’ya ise kendi tarafına geçmesi için beş yüz bin verdi.

Nitekim Brutus’un annesi olan ve sevdiği Servilia’ya yüz elli bin taç değerinde bir inci hediye etti. Plinius’un otuz altıncı kitap, on beşinci bölümde anlattığı gibi, Caesar’ın öldürdüğü Publius Clodius, yüz kırk sekiz yüz bin sestertiusa, yani üç yüz yetmiş bin taca satın alınan bir evde oturdu.

Aynı Plinius onuncu kitap, elli birinci bölümde şöyle der, Bu konuda trajediler oynayan aktör Aesopus’un altı yüz bin sestertius değerindeki tepsisi özellikle dikkat çekicidir, bu tepsiye ötüşüyle veya insan konuşmasını taklit etmesiyle bilinen ve her biri altı bin sestertiusa satın alınmış kuşlar konmuştu. Bu meblağ on beş yüz bin taç eder. Ve bu Mısırlının oğlu Clodius, babasının ölümünden sonra...

O hükümdarlar silahlanmıştı, nitekim sabittir ki o putperest imparatorlardan pek azı ileri yaşta ve eceliyle ölmüştür. Diğerleri ise, hükümdarlar bir yana, valilik görevlerini öyle icra ettiler ki tebaalarını aralıksız vergilerle ezdiler.

...harekete geçirilmesi gerektiğini veya seçkin kütüphanelere hangi gelirlerin harcandığını, zira Mars ile Sanat (Ars), yalnızca kelimede tek bir harfle değil, birçok yönden birbirinden ayrılır, o düşmanlık, ayrılık, nefret, dava ve savaş arar, bu ise dostluk, uyum, dinginlik ve barış talep eder, her ikisi de bunlarla beslenir. Fakat bakalım bu Mars erbabı arasında, son derece gizli de olsa, kadim zamanlarda cıvaya (Mercurius) da adanmış olanlar bulunmuş mudur, yahut ölümlerinden sonra mı anlaşılmıştır, ve bazı Latin şairleri Mısır felsefesine dair karanlık söylentilerin kokusunu almışlar mıdır.

Gözlemlenebildiği kadarıyla, İtalya’da bulunan iki seçkin anıt anlatılır ki bunlar, anıt mezarlarından ve kabirlerinden anlaşıldığı üzere, o eski putperestler arasında kimya sanatında (ars Chymica) mahir kimselerin bulunduğuna fazlasıyla tanıklık edebilir. İlki... diğeri Bologna arazisinde bulunmuştur, mermer üzerinde bulunan şu yazıtı taşır,

Aelia Laelia Crispis, ne erkek, ne kadın, ne çift cinsiyetli, ne kız çocuğu, ne genç, ne koca karı, ne iffetsiz, ne iffetli, fakat hepsi birden, ne açlıkla, ne demirle, ne zehirle, fakat hepsiyle birden yok edildi.

Lucius Agatho Priscius, ne koca, ne âşık, ne hısım, ne kederli, Ne neşeli, ne ağlayan, bu ne Kütleyi, ne piramidi, ne mezarı, Fakat hepsini birden, Bilir ve bilmez, neyi kime diktiğini. Bu bir mezardır, içinde ceset Bulunmayan, Bu bir cesettir, dışında mezar Bulunmayan. Fakat cesedin ta kendisidir mezar da kendine.

Kimya (chymia) sanatıyla meşgul olan pek çok kimse, bu anıt mezarın (cenotaphium) ardındaki manayı sezinlemiş, bu sebeple onun üzerine kendi şerhlerini neşretmişlerdir, Brugeli Turitus, Richardus Vitus ve Nicolaus Barnaudus gibi. Bu bilgili zatların görüşlerinden hiçbir şey eksiltmeksizin, aynı meseleyi biz de kısaca gözden geçireceğiz, felsefi tentür (tinctura philosophica) hakkında hiçbir şey okumamış, işitmemiş yahut inanmamış ya da kimya meselelerinde son derece kaba ve tecrübesiz olanlar müstesna, hiç kimse ilk bakışta bu anıtın kadim bir üstat tarafından Tanrı'nın şerefine ve kimya sanatının övgüsüne dikildiğini inkâr edemez. Başkalarının da tahmin ettiği üzere, bu mermerin gizli köşelerinde kusursuz esere dair saklanmış ve gizlenmiş bir miktar cevher bulunması muhtemeldir, bu miktar belki de bir drahmi yahut daha azı kadar pek cüzi bir ölçüdedir, zira oraya büyük bir ağırlık koymanın ne gereği olabilirdi?

Bunun için mezar yazıtını kazımak ve bazılarının kışkırttığı üzere yeri temeline kadar altüst edip araştırmak zahmete değmez. Burada iki şahıs zikredilmektedir, Aelia ve Laelia, tek bir öznede birleşmişlerdir, buna Crispis denir, adeta kıvırcık saçlı gibidir.

Cumhuriyeti müdafaa edenlere gelince, bunların seksen bin piyadeye ve yirmi bin süvariye malik oldukları rivayet edilir, karşı taraf da daha az olmayan kuvvetler çıkarmıştı, nihayetinde Cassius ve Brutus mağlup edildiler. Daha sonra Antonius ile Octavius arasında ihtilaf çıktığında, Antonius yüz bin süvariye ve beş yüz gemiye malikti, Octavius ise seksen bin piyadeye, bir o kadar süvariye ve bin gemiye sahipti. Bu çatışmada Octavius muzaffer çıktı.

Bu denli hayranlık uyandırıcı insan kalabalığı, muazzam harcamalar yapılmaksızın, askerlere ulufe ödenmeksizin ve orduya dair diğer lüzumlu hususlar temin edilmeksizin bir araya getirilemez ve beslenemezdi. Buradan, Roma İmparatorluğu'nun kudretinin yanı sıra, bütün cihanın ekseri kısmından haraç topladığı o devirdeki zenginliğinin ne boyutta olduğu anlaşılmaktadır. Yalnızca Afrika'dan her gün yetmiş beş bin ölçek buğday toplanırdı, bu da neredeyse her gün için yedi bin altına (coronatus) tekabül eder, böylece Afrika her yıl bir milyon dört yüz bin altın sağlardı. Mısır'daki İskenderiye ise, buğday bakımından fevkalade bereketli olduğundan, bu meblağın yarısını verirdi. O devirde, Strabon'un şehadetiyle, Mısır yetmiş beş milyon insan barındırmaktaydı, bunların her biri haraç olarak yılda beşer solidus ödese, yukarıda yazılan meblağ tamamlanırdı. Buradan, tek başına Mısır altı milyon öderken, diğer eyaletlerden ne kadar para toplanabileceği anlaşılabilir. Kleopatra'nın babası Ptolemaios Auletes de bundan kısa bir süre önce tebaasından aynı meblağı tahsil etmekteydi.

Bazı meraklı ve âlim zatlar, Hristiyan âleminin krallık ve prenslik gelirlerinin hususi hesaplamalarından ve Türk idaresine tabi eyaletlerden yapılan tahsilatlardan yola çıkarak şu neticeye varırlar, eğer Türk İmparatoru'nun yıllık yirmi milyon altına varan gelirine, Hristiyan krallar ve prenslerin elinde bulunan diğer yirmi milyon da eklenirse, vaktiyle Roma İmparatorluğu'na tabi olan eyaletlerden her yıl toplanan meblağın tamamı kırk milyon eder. Kadim Romalılar hakkında ise başkaları kesinlikle şu hükme varırlar ki, onlar tabi kıldıkları kavimlerden bundan çok daha büyük bir yekûn devşirmişlerdir.

Ele geçen her fırsatta, gerek zorbalıkla, gerek haraçlarla yahut cezalarla, gerekse vasiyetnameler yoluyla ellerinden gelen her şeyi zorla almışlardır, meşru yahut gayrimeşru yoldan zenginleşebilmek için ne mümkünse yapmışlardır, nitekim bu durum, Roma önderlerinin sefahat ve şehvet içinde erimeye başlamasından sonra vuku bulmuştur. Şehrin kuruluşunun 690. senesinde,

Plutarkhos'un Pompeius'un Hayatı'ndaki tanıklığına göre, Roma İmparatorluğu'nun geliri beş milyon altını aşmıyordu.

Fakat Julius Caesar zamanında Gallia fethedilip Mısır ile Suriye eyalet haline getirildikten sonra, Augustus devrinde yıllık gelir on beş milyona ulaştı.

Appianos, İç Savaşlar'ın birinci kitabında, Caesar'ın Pompeius yandaşlarını mağlup ettikten sonra zafer alaylarında altmış beş bin talent taşıttığını yazar, bunun değeri otuz dokuz milyon altın olarak takdir edilir. Bundan başka iki bin sekiz yüz altın taç taşınmıştır ki, bunların ağırlığı üç bin altın markaya, yani iki milyon altına denk gelmekteydi.

Bu kırk bir milyondan her bir vatandaşa dörder yüz sikke yahut küçük sestertius dağıttı, bu da on altına tekabül eder, öyle ki bu ihsan (congiarium) iki milyon altına yaklaşıyordu, zira Appianos, iç savaşlardan sonra Roma'da iki yüz otuz bin vatandaş bulunduğunu yazar. Caesar, zafer kutlamalarında verdiği ziyafetlere bir milyon harcadı. Bundan başka gazi askerlere, her birine beş yüzer altın bağışladı, bu da on milyona ulaşıyordu, zira o vakit yirmi binden fazla gazi sayılmaktaydı. Keza kendi safında yer almış olan kumandanlara, tribünlere ve yüzbaşılara iki milyon dağıttı, Suetonius'un onun hayatını anlattığı eserin 38. bölümünde aktardığı üzere.

Beş zafer kutlamasının masrafları ve oyunlara, trajedilere, mimlere, atletlere, aslan ve boğa avlarına yapılan harcamalar ile hususi dostlarına verdiği hediyelerin tamamı beş milyon altın olarak tahmin edilmektedir. Roma'yı büyüten, kamu binaları ve hususi yapılarla tezyin eden Caesar Augustus, bu sebeple şöyle demeyi âdet edinmişti, tuğla olarak aldım, mermer olarak bırakıyorum. Capitolinus'taki Jüpiter Tapınağı'na darp edilmemiş, külçe halinde on altı milyon altın sundu. İnci, zümrüt ve diğer mücevherler cinsinden ise bir milyon iki yüz bin değerinde bağışta bulundu.

Bununla birlikte, vasiyetnamesinde Roma halkına bir milyon bıraktı, kabilelerin her birine de iki bin beş yüzer altın bıraktı, zira otuz beş kabile vardı. Dağıtılan bu bahşişin yekûnu sekiz yüz yedi bin beş yüz altındı.

Praetor muhafız kıtalarındaki her bir piyadere onar altın, süvarilere ise bunun üç katını verdi, bunlar üç yüz seksen bin altın eder.

Şehir muhafız kıtalarına yirmi bin altın verdi. Keza imparatorluğun sınırlarını koruyan kırk dört lejyondaki her bir askere iki buçuk altın, yüzbaşılara bunun iki katını, süvarilere ise üç katını verdi. Lejyonların her biri beşer bin kişi barındırmaktaydı, hepsi birlikte iki yüz yirmi bin kişi ederdi.

Vasiyetname gereği verilen bu ihsan, bir milyon altı yüz elli bin altın tutmaktaydı. Her bir lejyonun on kohortu, her kohortun beş yüz eri vardı. Böylece her bir lejyonda elli yüzbaşı bulunmaktaydı ve kırk dört lejyonda iki bin iki yüz yüzbaşı vardı.

Bunların her birine beşer altın vasiyet edilmişti, yekûn üç yüz otuz bin etmekteydi.

Süvarilerin her birine yedi buçuk altın verildi, zira lejyonların her birinin kanatlarında altı yüzer süvari vardı, bu ihsanın yekûnu takriben altı yüz bin altın tutuyordu. Bunlardan maada, dostlarına ve kendi hane halkına sayısız para vasiyet etti. Kendi cenaze merasimi için bir milyon altın tahsis etti.

Varislerine ise üç milyon yedi yüz elli bin altın bıraktı. Bütün bunlar kendi şahsi ve hususi servetindendi. Bu vasiyetnamenin yekûnu sekiz milyon altı yüz on yedi bin beş yüz altına ulaşmaktadır. Plinius 36. kitap 15. bölümde aktarır ki, Curtius ve Caeruleus pınarlarının su kemerine beş yüz elli beş bin sestertius harcanmıştır, bu da on üç milyon sekiz yüz yetmiş beş bin altın eder. Ve aynı Claudius tarafından, Marsi halkının yaşadığı topraklara yakın olan Fucinus Gölü'nün sularını boşaltmak maksadıyla bir dağ delinmiştir, bu işte, Suetonius'un 20. bölümdeki tanıklığına göre, üç bin ayaklık bir mesafenin kazılması ve yarılması icap ettiğinden, on bir yıl boyunca kesintisiz olarak otuz bin kişi çalıştırılmıştır.

Masraflar on milyon altını aşmıştır. Claudius başka pek çok işi tamamlamaktan ve dostlarına muazzam bahşişler dağıtmaktan geri durmadı, bu dostlar arasında imparatorluk sarayının kethüdası Pallas da vardı, Tacitus'un 11. kitapta yazdığı üzere ona yedi milyon elli bin altın bağışladı. Mektuplardan mesul kâtibi Narcissus'u da çok daha fazla servetle donattı. Fakat hepsinden ziyade, Plinius'un 36. kitap 7. bölümde Claudius'un azatlılarının en kudretlisi olduğunu söylediği Callistus'u zenginleştirdi. Roma hükümdarları tarafından bu denli büyük harcamaların yapılmış olması şaşırtıcı görülmemelidir, zira onlar akla gelebilecek her şeyden kazanç sağlamaktaydılar.

Dion Cassius, Julius Caesar'ın bir Senato kararıyla, hükümdara ve onun hazinesine malların bir kısmı bırakılmadıkça hiç kimsenin vasiyetnamesinin muteber sayılmamasını temin ettiğini aktarır.

Nero daha sonra, hükümdara karşı nankörlük edenlerin vasiyetnamelerinin hazineye devredilmesini kanunlaştırdı, Suetonius'un 32. bölümde şehadet ettiği üzere, hükümdara hiçbir şey vasiyet etmeyenleri nankör diye adlandırırdı. Aynı Suetonius, Augustus'un Hayatı'nda şöyle der, her ne kadar son yirmi yılda dostlarının vasiyetnamelerinden on dört bin defa yüz bin, yani yüz milyon altın tahsil etmiş olsa da.

Lakin Capitolinus'ta belirtildiği üzere, Pertinax bu sertliği yumuşattı ve önceki vasiyetnamelerin, usulüne uygun yenileri yapılmadıkça hükümsüz sayılmaması ve bu sebeple hazinenin mirasa el koymaması yönünde kanun çıkardı, kendisi de bir kimsenin dalkavukluğuyla intikal eden yahut ihtilaflı davalarla karışmış olan ya da meşru ve zaruri varislerin mahrum bırakıldığı hiçbir mirasa el uzatmayacağını ilan etti. Domitianus'un Hayatı'nda ise şöyle geçer, en alakasız kimselerin mirasları dahi, ölen kişinin yaşarken Caesar'ı kendine varis kıldığını duyduğunu söyleyen tek bir kimse çıksa bile müsadere edilirdi.

Hükümdarların hazinesi isyancılar ve muhtelif suçlardan mahkûm olanlar sayesinde de büyürdü. Plutarkhos, Marcus Antonius'un Hayatı'nda, Julius Caesar'ın katlinden ve Brutus ile Cassius'un yenilgiye uğratılmasından sonra, düşman tarafına tabi olanlardan para toplamak maksadıyla Antonius'un Asya'ya geçtiğini ve bir yıl zarfında iki yüz bin talent, yani yüz yirmi milyon altın devşirdiğini yazar.

Bu muazzam meblağı, Appianus İç Savaşlar'ın (Bella Civilia) dördüncü kitabında bir nebze hafifletir. Zira Antonius'un, Cassius ve Brutus'un tarafını tutmuş halkları on yıllık haraç ödemeye mahkûm ettiğini, bunun da iki yüz bin talente ulaştığını söyler, düşmanları kayırdığını, yahut kendi imkânlarıyla onlara yardım sağladığını, yahut da servetçe zengin olduğunu tespit edebildiği krallardan, önderlerden ve sıradan kimselerden her taraftan tahsil ettiği nihayetsiz para meblağı ise cabasıdır. Zira tiranlar yağmalarına sınır koymazlar, en hafif fırsatı yahut önlerine çıkan bahaneyi kullanırlar. Nitekim Suriye valisi Gabinius, Mısır krallığına Ptolemaios'u geri getirmek maksadıyla ondan altı milyon altın talep ettiği gerekçesiyle Memmius tarafından suçlanmıştır, nitekim Cicero, Rabirius Postumus Savunması'nda (Pro Rabirio Postumo) buna tanıklık eder. Verres ise üç yıl içinde Sicilya'dan sekiz yüz bin taç (coronatus) toplamıştır. Altın, gümüş madenlerinden ve diğer madencilik işlerinden her yıl hayret verici bir para meblağı toplandığı sabittir. Strabon, Scipio'nun altın madenlerinin Hispania'da, Yeni Kartaca (Nova Carthago) yakınlarında (ki bugün Endülüs'tür) bulunduğunu, buralardan Romalılara her gün iki bin beş yüz taç değerinde saf altın meblağının geri döndüğünü nakleder. Plinius da otuz üçüncü kitabın altıncı bölümünde Hispania altın madenleri hakkında şöyle der,

Kimi yazarlar, bu usulle her yıl Asturia, Gallaecia ve Lusitania'nın yirmi bin libre maden sağladığını nakletmişlerdir ki bu miktar iki milyon altına denktir, üstelik bu gelir yalnızca Hispania'dandır. Başka vilayetlerde çok daha fazla kazanç sağlandığına şüphe yoktur. Zira aynı Plinius zikredilen bölümde şöyle der, Bu durum ataların eski bir yasağı ile menedilmiştir, aksi takdirde hiçbir toprak madenler bakımından daha bereketli olamazdı.

Vercellae arazisinde kazılan altın madenlerinde, kamu hizmetinde beş binden fazla adam bulundurmamalarına dair Censor yasası mevcuttur.

Tüm yeryüzü halkları arasında altına en ziyade susamış kimseler olduklarından, kendi sefahat ve zevklerini tatmin edebilecekleri servetleri her taraftan yığmak için her taşı yerinden oynattılar.

Nitekim Romalılar tarafından Antiokhos'a barışın dokuz milyon altına satıldığını okuyoruz. Cato ise, esir düştüğü korsanlara ödemesi gereken bir miktar parayı göndermeyi kısa bir süre geciktirdi diye Kıbrıs'ın Ptolemaios'un elinden alınmasını sağladı. Fakat Romalılardaki sıradan şahısların zenginliğinin ne boyutta olduğunu tefekkür etmek gerekir.

Cicero'nun son Paradokslar'ında (Paradoxa) dediği gibi Crassus, tüm Romalıların en zengini addedilmişken, Plinius'un otuz üçüncü kitabının onuncu bölümünde yazdığı üzere, Caecilius Isidorus, C. Asinius Gallus ve C. Marcius Censorinus'un konsüllüğü döneminde, Şubat ayının altıncı gününden önceki takvim gününde (Kalendae) vasiyetnamesiyle bildirmiştir ki, iç savaşta çok şey kaybetmiş olmasına rağmen yine de geride dört bin yüz on altı köle bırakmıştır.

Üç bin altı yüz çift öküz, diğer hayvanlardan iki yüz elli yedi bin baş, Nakit olarak altı yüz bin sestertius (HS), yani altı yüz bin libre ağırlık.

Cenazesine on bir yüz bin sestertius (HS), yani cenazesine iki yüz altmış beş bin taç harcanmasını emretmiştir. Burada Vigenère her birinin değerini tartarak, bu Caecilius'un mal varlığının yekununun milyonlara ulaştığı sonucuna varır, zira kölelerin her biri on taçtan satılmış olsa, meblağ seksen bine yaklaşırdı,

Öküzlerin her bir çifti yirmi taçtan olsa, meblağ yetmiş bin ederdi, Diğer hayvanların her biri bir taçtan (çünkü Festus'un dediği gibi, öküzlerin koyunlara oranı on kattı, öküzler yüzer, koyunlar onar as olarak değerlendirilir) yüz yirmi bin ederdi, geriye kalanlar daha büyük baş hayvanlardan oluşsaydı ve her biri üç yahut dört taçtan satılsaydı, yaklaşık dört yüz bin ederdi. Buna, dokuz yüz bin marka eden altı yüz bin libre ağırlığındaki gümüşü de ekle, libresi on taçtan hesap edilirse bu meblağların toplamı altı milyon altın ederdi. Sıradan bir adam için muazzam bir servet, üstelik Plinius'un tanıklığına göre bu zat Marcus Crassus'tan da daha zengindi, gerçi Crassus, yıllık geliriyle bir lejyonu besleyemeyen kimsenin zengin olduğunu inkâr ederdi. Lucullus'un mal varlığı müellifler tarafından tastamam ifade edilmemiş olsa da, ne boyutta olduğu şuradan anlaşılabilir.

Pompeius ve Cicero akşama doğru ona rastladıklarında, sofrasında kendilerine bir akşam yemeği vermesini rica ettiler, ancak bir şartla ki, Lucullus'un kendisi için önceden hazırlattığı şey dışında önlerine hiçbir şey konmayacaktı. O da seve seve kabul etti, yine de bana şu kadarına müsaade edin, kâhyama Apollon yemek odasında yemek istediğimi söyleyeyim dedi. Bu yapıldıktan sonra, Plutarkhos'un onun biyografisinde tanıklık ettiği üzere, beş bin altın değerinde bir ziyafet hazırlandı. Zira evinde her bir yemek odası için masraf bedeli önceden belirlenmişti. Yine aynı Lucullus'un gardıroplarında, birtakım tiyatro oyuncuları ödünç elbise almaya geldiklerinde, beş bin erguvani toga bulundu. Seneca İyilikler Üzerine'nin (De Beneficiis) ikinci kitabının yirmi yedinci bölümünde, Cn. Lentulus'un Augustus'un cömertliği sayesinde on milyon altına sahip olduğunu yazar, üstelik tüm bunları Tiberius, yalnızca kendisini mirasçı bırakarak ölsün diye hayatıyla birlikte elinden almıştır. Tacitus onun hakkında şöyle der, bu adamı öylesine hırpaladı ki kendi canına kıymak zorunda kaldı.

Plinius'un dokuzuncu kitabının otuz beşinci bölümünde yazdığı üzere, Caligula'nın zevcesi olan Lollia Paulina'yı, pek de gösterişli olmayan bir nişan yemeğinde inciler ve zümrütlerle kaplı gördüm, bu mücevherat kırk milyon sestertius (HS) tutuyordu. Bunlar savurgan bir hükümdarın hediyeleri de değildi, bilakis vilayetlerin yağmalanmasıyla elde edilmiş saray servetiydi, başındaki masraflı süslemenin bedeli on yüz bin altına denkti.

Seneca, Annesi Helvia'ya Teselli Üzerine'nin (De Consolatione ad Helviam) dokuzuncu bölümünde, Caligula'nın tek bir ziyafette iki yüz elli bin taç harcadığını söyler.

Plinius sekizinci kitabın kırk sekizinci bölümünde şöyle der, Metellus Scipio'nun Babil işi triclinium örtüleri o zamanlar bile Capito'nun suçlamalarında sekiz yüz bin sestertiusa satılmıştı, bunlar son zamanlarda İmparator Neron'a kırk milyon sestertiusa mal oldu. Tek bir balık tablasının bir milyon altına satılmasına kim şaşmaz? Plinius'un otuz üçüncü kitabının kırk yedinci bölümünde dediği gibi, L. Tarius Rufus en aşağı tabakadan doğmuş, askeri gayretiyle konsüllüğü hak etmiş, diğer hususlarda eski tasarruf sahibi bir kimseydi.

İlahi Augustus'un cömertliğiyle toplanan yaklaşık yüz milyon sestertiusu mirasçısının elinden çıkana kadar tüketti, bu meblağ iki milyon beş yüz bin altına denk sayılır. Neron bir dostu tarafından akşam yemeğine davet edilmişti, Suetonius'un Neron biyografisinin yirmi yedinci bölümünde yazdığı üzere yalnızca tatlılar yüz bin taç değerindeydi.

Caius Iulius Caesar henüz sıradan bir kimseyken yedi yüz seksen bin taç borç içindeydi, bu borcu sadece Gallia fethedildikten sonra tamamen ödemekle kalmadı, ordusunun maaşlarının büyük bir kısmını da kendi cebinden karşıladı. Kendisine muhalif olmasın diye Konsül Paulus'a dokuz yüz bin altın bağışladı, kendi tarafına geçsin diye Halk Tribünü Curio'ya beş yüz bin altın verdi,

Nitekim Brutus'un âşık olduğu annesi Servilia'ya yüz elli bin taç değerinde tek bir inci bağışlamıştı.

Cicero'nun öldürdüğü Publius Clodius, Plinius'un otuz altıncı kitabının on beşinci bölümünde anlattığı üzere, yüz kırk sekiz yüz bin sestertiusa satın alınan bir evde ikamet etti, bu da üç yüz yetmiş bin taç demektir.

Aynı Plinius otuz beşinci kitabın elli birinci bölümünde şöyle der, Bu konuda en dikkat çekici olanı, aktör Clodius Aesopus'un altı yüz bin sestertius değerindeki tabağıdır, bu tabakta ötüşüyle yahut insan konuşmasıyla ses çıkaran ve her biri altı bin paraya satın alınmış kuşlar servis edilmişti. Bu meblağ on beş yüz bin taç eder.

Bu zatın oğlu Clodius ise, babası gibi,

Ne gökte, ne sularda, ne karada, fakat her yerde yatar. Lucius Agatho Priscus, ne kocası, ne aşığı, ne hısımı, ne kederli, Ne sevinçli, ne ağlayan, bu ne bir yığın, ne bir piramit, ne bir mezardır, Fakat hepsidir, Bilir ve bilmez, kime neyi diktiğini. Bu bir mezardır, içinde ceset olmayan, Bu bir cesettir, dışında mezar olmayan. Fakat ceset kendisi için mezarın ta kendisidir.

Kimya ile meşgul olan pek çok kimse bu anıt mezarın (kenotaphion) gizli manasını önceden sezmiş, bundan ötürü üzerine şerhler neşretmişlerdir, Brugge'lü Iohannes Turius, Richardus Titus ve Nicolaus Barnaudus gibi, bu bilgili zatların görüşlerine hiçbir halel getirmeksizin, biz de aynı meseleyi muhtasar bir şekilde tetkik edeceğiz, Zira felsefi tentür (tinctura philosophica) hakkında hiçbir şey okumamış, işitmemiş yahut inanmamış ya da kimya meselelerinde fazlasıyla toy ve tecrübesiz olanlar müstesna, hiç kimse ilk bakışta bu anıtın kadim bir usta tarafından Tanrı'nın şerefine ve kimya sanatının övgüsüne dikildiğini inkâr edemez. Başkalarının da tahmin ettiği gibi, bu mermerin gizli yerlerine kapatılmış ve saklanmış, belki de dirhem veya daha az miktarda pek az tamamlanmış eser (opus perfectum) barındırdığını, zira oraya büyük bir ağırlık koymanın ne gereği olacağını düşünebiliriz, bu sebeple kimilerinin kışkırttığı gibi bu kitabenin yıkılması ve yerin temeline kadar altüst edilip araştırılması zahmete değecek bir iş değildir. Burada iki şahıs zikredilmektedir, Aelia ve Laelia, tek bir öznede birleşmişlerdir ki buna Crispis denir, sanki kıvırcık saçlar taşır gibi en ince toza irca edilmiştir,

Tek bir bedenden parıldayan bu üç şahsiyete erkek dersen, yanlış söylemiş olursun, zira erkek, erildir ve kadına nispetle etken olarak anlaşılır. Oysa burada, tentürün hazırlanmasına hizmet eden bu ayrım ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla erkek değildir, fakat öyleydi. Benzer şekilde kadın da değildir, fakat öyleydi, zira burada erkeğe karşı edilgin olma gücü kalmamıştır. Ne de bakiredir, başlangıçta, birleştirilecek olan erkek ve kadına nispetle öyleydi gerçi, fakat artık daha fazla öyle değildir, ne de kız çocuğudur, zira bu durum bozulmuştur. Felsefi eserde ise bakire doğum yapmış ve yavrusunu kendi sütüyle emzirmiştir, bu sebeple bakire kalmış olsa da kendisine kız çocuğu değil, anne denir, yine de bu sözler mecazidir ve benzerlik yoluyla bakılması dışında, dünyanın kurtarıcısının doğduğu bakire doğumla bir ilgisi yoktur. Ne genç ne de delikanlıdır, zira evlilik içinde yaşayarak kendi yetkinliği sayesinde kemale ya da erillik çağına erişmiştir.

Ne de çökmüş bir kocakarıdır, zira ne dermansızdır ne de takatsizdir. Ne de fahişedir, zira halkın düşkün kadınlarının ve fahişelerin yapageldiği gibi, para yahut kazanç uğruna kendini bir başkasına peşkeş çekmemiştir. Ne de iffetlidir, zira ebedi iffeti, [okunamadı] bakirelerin dilediği gibi isteseydi, bir vakitler bir erkekle birleşmiş bulunmazdı. Fakat HEPSİDİR, yani belli bir bakımdan öyle söylenmiştir.

Zira erkektir, çünkü erkeğin eylemini tamamlamıştır, kadındır, çünkü kadınınkini de yapmıştır. Androjendir, çünkü bu ikisi, iki varlıktan oluşan tek bir hermafrodit gibi birleşmiştir. Kız çocuğudur, çünkü gençlik çağına henüz yeni adım atmıştır. Delikanlıdır, çünkü gençlik ya da delikanlılık çağının meyvesini, yani kanın bolluğu ile niteliğini ve dolayısıyla bedenin en kusursuz mizacını henüz yitirmemiştir. Yaşlı kadındır, çünkü artık her çağ boyunca varlığını sürdürür ve çok uzun süre hayatta kalmıştır. Fahişedir, çünkü Gabricius'a, beyazlıkta vuku bulan hakiki evlilikten önce bile kendini sunan şehvetli Beya'dır. Dolayısıyla kararma süresince ve bundan önce kendisine fahişe denebilir. İffetlidir, çünkü ardından gelen evlilikle bu kusur her ne ise onu örter ve gizler. Bu sözleri bir kimse, aralarında uyuşma sağlandığı müddetçe, iki zıt ad arasındaki bir aracıyla açıklayabilecek olursa, Platon'un şu bilmecesindeki tarza benzer, hani der ya, Erkek olmayan bir erkek, ağaç olmayan bir ağaçta tünemiş olan kuş olmayan kuşu, taş olmayan bir taşla gördü görmedi, vurdu vurmadı, sanki tek gözlü ve şaşı bir hadım, alçak bir çalıdaki yarasayı süngertaşıyla sıyırıp geçti der gibi. Fakat burada şöyle denebilirdi, şayet ne erkek, ne kadın, ne de androjen ise, o halde eril cinsiyete meyleden bir hermafrodittir, ne kız çocuğu, ne delikanlı, ne de koca karıdır, eğer orta yaşta olduğunu söylersen bu sözler kurtarılır, fakat bunların çelişkileri olan hem kız çocuğu, hem delikanlı, hem koca karı sözleri güçbela kurtarılır, meğerki bir kimse olumlu anlamda her iki uç için tek bir vasatı kabul etmek istesin, ne fahişe ne iffetlidir, hem fahişe hem iffetlidir sözü ise, iffet ile iffetsizlik arasında bulunan itidalde yer alır. Ki bu açıklama hem fazlasıyla zorlamadır hem meselenin özüne uygun ve açık değildir.

Bu sebeple bunları başkalarına bırakıyoruz. Ne açlıkla, ne kılıçla, ne zehirle, bilakis hepsiyle yok edildi. Açlık, daha katı bir besine duyulan arzudur ki bu besin, kendi bağırsaklarına musallat olmak istemedikçe ona gerçekten verilmez, bu yüzden açlıktan ölür, kılıçla da ölür, çünkü eksiltilir, katı kısımları yumuşatılır ve inceltilir, zehirle de, yani Typhon yahut Python ejderhasının zehriyle ki ikisi aynı şeydir, zira Python'un Apollon tarafından, Osiris'in ise Typhon tarafından öldürüldüğü söylenir, felsefi madde de bu varlığın kokuşmuş zehrine boyun eğmiştir, yani ölüme kadar çürütülmüştür. Demek ki tek bir ölüm türüyle değil, üç ölüm türüyle birden ortadan kaldırılmıştır. Takip eden sözler de bu şekilde anlaşılmalıdır, ne gökte, yani görünür havanın göğe kadar uzanan kısmında, ne sularda, yani su elementinde, ne de karalarda, yani toprak elementinde tek tek bulunur, bilakis hepsinde birden, yani her yerde yatar. Zira ayaltı alemdeki her varlık, görünür biçimde bu üç elementten birinde bulunur, şayet bunların hiçbirinde değilse hiçbir yerdedir, eğer hepsindeyse her yerde olduğu kabul edilir. Ateş görünür olmadığından, nitekim hava bölgesinin üzerine yerleştirilen ateş ile buradaki alt ateş saf elementel ateş olmadığından, ateşi hava ve gök altında kavramıştır. Nitekim eskiler dünyayı, Satürn'ün oğullarının sayısına göre üç kısma ayırmışlardır, Jüpiter'e düşen gök, Neptün'e düşen Okyanus ve Plüton'un payına düşen toprak. Buna ek olarak, filozoflar arasında taşın her yerde bulunduğu, çünkü tek bir elementte değil, bütün elementlere dağılmış olduğu tarzında konuşmak yaygındır.

Delius, yani en iyi ışıldayan, Agatho, yani iyi tabiatlı, Phileros, yani sanki daha yumuşak olan, sanatın yetkinliğine ulaşmak için gereken başlıca unsuru, filozofların sıkça andığı Lucius adındaki birini dolaylı olarak belirtir. Aynı Lucius, Aelia'nın aşığıdır, çünkü mıknatısın demiri çekmesi gibi bu da Lucius'u kendine çeker ve onu ilk başta kendi doğasına uydurur ki bu doğa sisli ve saftır. Aynı zamanda onun kocasıdır, çünkü erkeğin dişiye etki etmesi gibi ona etki eder, fakat sonradan ejderha dikkatle gözleyeceği yarıklardan kaçar. Zorunludur, çünkü zorunlu olarak gereklidir ve o olmaksızın hiçbir şey meydana gelmez.

Kederli, sevinçli ve ağlayan, kederliyken kararma çehresine bürünür, sevinçliyken beyazlığa, ağlayandır, çünkü gözyaşları, çiğ, inciler ve balık gözleri olmaksızın eser tamamlanmaz. Bütün bunlar Lucius hakkında gerçekten ve aynı anda olumlu olarak söylenebilir, olumsuz olarak değil. Bu kütleyi, piramidi ve mezarı dikti. Burada mermerden bir kütleyi yahut görünür bir mezar taşını değil, bilakis bizzat bu kütle olan Aelia Laelia'yı kasteder, zira sağlam nesnelerin kalıcı olması ve hareketsiz kalması gerektiğinde bu dikilir. Piramit, ebedi bir hatıra için dikilen, ateş alevi şeklinde yükselen bir anıttır, o da kendisi için böyle bir piramittir, Lucius da ona bir mezar yapmıştır. Bu son derece doğrudur, çünkü Lucius her ihtiyaç anında Aelia Laelia'nın elinin altındadır ve yapması gereken her şeyi onun adına yerine getirir. Bu yüzden, o olmaksızın kadının kayda değer hiçbir şeyi tamamlayamayacağı nedendir, Lucius başlangıçta bunu açıkça bilir, fakat sonradan sanki bilmez gibi olur, zira tanınmaz hale gelir ve bir kenara atılır, bu yüzden sunduğu hizmet karşılığında kendisine neredeyse hiçbir şükran duyulmaz, bundan ötürü kime ne diktiğini bilmediği söylenir, yani içinde ceset bulunmayan mezardır. Bu sözler de dışsal mermer bir lahde değil, Aelia Laelia'ya yöneltilmelidir. Zira içine alanı kendi içine dönüştüren bizzat kendisidir ve böylece mezardır, yani içine alandır, fakat içinde bir ceset, yani içine alınan şey yoktur. Nitekim Lethaea'nın kocasının da cesetsiz bir mezar ve mezarsız bir ceset olduğu söylenir. Mezardır, çünkü taşa dönüşmüştür, cesettir, çünkü insan suretini koruduğu halde gömülmemiştir. Yani dışında mezarı olmayan bir cesettir, çünkü içine alan yani mezar, içine alınana yani cesede dönüşmüş, böylece bu ikisi tek bir şey olmuştur, fakat ceset aynı zamanda kendisinin mezarıdır. Bu sözler bütün meseleyi yeterince açıklamaktadır. Zira içine alan ve mezar olan uçucu madde, içine alınan ve ceset olan sabit madde ile bölünme olmaksızın tek bir nesne haline gelmiştir, tıpkı suların sulara karışması gibi, çünkü aynı cinsten ve kökenden idiler, bu kadarı bu bahis için yeterlidir. Padua arazisinde bizim asrımızda bulunan bir diğer anıt yahut pişmiş topraktan vazo ise şu altı dizelik yazıtı taşımaktadır,

Hırsızlar, dokunmayın Plüton’un bu gizli armağanına, Bilinmez sizce bu vazonun içinde yatan şey zira. Çünkü kapattı buraya elementleri ağır bir emekle işleyip, Bu ufacık kabın altına Maximus Olibius hepsini derleyip. Bereket boynuzuyla bekçilik etsin ona feyizli bolluk, Ziyan olmasın sakın değeri bu denli yüce olan duruluk.

Bu vazonun içinde şu dizelerin yazılı olduğu bir başka küçük kap bulunmaktaydı,

Çekilin buradan, ey hırsızların en alçağı, Ne istersiniz gözlerinizin bu sinsi gözetlemesinden gayrı? Yıkılın gidin buradan kurnaz Merkür ve onun kadüse asasıyla, Maximus bu adağı sundu en ulu Plüton'un huzuruna.

Yine küçük bir vazonun içinde, biri altından diğeri gümüşten iki şişe arasında hâlâ yanmakta olan bir kandil bulundu. Bu şişeler son derece saf bir sıvı ile doluydu ki, bu sıvının erdemi sayesinde kandilin pek çok yıl boyunca yanmış olduğuna inanılır. Nitekim antik yazıtlar derlemesinde Ferrarius, Bartholomaeus Amantini ve Caelius Rhodiginus bunu kaydetmişlerdir. Hermolaus Barbarus da Dioscorides üzerine yazdığı zeyilde bu meseleyi anar ve ortaklaşa eyleyen şeyden bahisle şöyle der, "Kimyacıların [Chymistae] bahsettiği göksel su da mevcuttur. Dahası Demokritos ve Hermes Trismegistus da ona bazen ilahi su, bazen İskit suyu, bazen pneuma, yani esîr tabiatından ve şeylerin beşinci özünden [quinta essentia] neşet eden ruh demektedirler."

İçilebilir altın ve o soluk oradan gelir, Filozof Taşı ve kum da şüphesiz bundan mürekkeptir. Bu sanata Pfammurgice, Mystice, Ammophita, Kutsal ve İlahi denilerek isim verilmesi de bundandır; yahut profane avamın uzak tutulmasının uygun düşeceği, sır kabilinden saklı bazı engelleri ihtiva ettiğindendir.

Kanaatimce bu tür bir sıvıyı, çok yakın zamanda Padova arazisinde, Este kasabası yakınlarında bulunan bir epigram işaret etmektedir. Orada toprağı yaran bir köylünün dikkatsiz eliyle tahrip edilen tuğladan, dolayısıyla kırılgan bir yapıtın içinden çıkmıştır; anısını korumak adına evvelce zikrettiğimiz şu sözlerle başlar, "Plüton'a vakfedilmiştir" ve evvelce aktarıldığı gibi devam eder.

Havanın temasıyla derhal sönen bu kabil ebedî alev eserlerinin başka yerlerde, bilhassa Almanya'da da bulunduğu ve bugün bile kimi yerlerde muhafaza edildiği kesin bir dille rivayet edilir.

Bu hususta, bunların kimyevi, yani kimya maharetiyle meydana getirilmiş olup olmadıkları ve hakikaten felsefi tentüre [tinctura] taalluk edip etmedikleri sorusu doğar.

Buna mezkûr misal üzerinden cevap verilmelidir, Eski şairler Plüton'u kurgulamış, paganlar ise onu tereddütsüzce, topraktan ve madenlerden hasıl olan bütün zenginliklerin tanrısı ve bahşedicisi olarak kabul etmişlerdir. Şayet bir kimse kimyadan, madenlerden veya madencilikten bir fayda elde etmişse, başlangıçta adandığı gibi sonradan da şükranlarını ona sunarlardı. İşte bu niyetle Maximus Olibius, emeğinin ilk mahsullerini, alevi hiçbir bozulma olmaksızın sönmeden besleyen bir sıvıyla dolu altın ve gümüş birer şişe şeklinde, lütufkâr bir tanrıya karşılık olarak sunmaktadır.

O iki şişenin kimyevi eserler ve neticeler olduğu kolayca tahmin edilebilir.

Zira bunların içinde, ağır bir emekle sindirilmiş [digere edilmiş] unsurlar hapsedilmiştir; kendi sabitlemesini [fixatio] yahut ebediyetini tesis etmek maksadıyla on yıl boyunca damıtılmış ve tekrar damıtılmış olsa dahi havaya kolayca karışıp tükenen bir suda değil, ancak altın rengi ve bu suretle kalıcı bir sıvıya indirgendiği takdirde böyledir. Bunun mümkün olup olmadığını suyun tabiatı ve bunun gerçekleştirilmesi gereken vasıtaların kabiliyeti gösterir. Şayet cıva tabiatlı [mercurialis] olursa bu mertebeye yükseltilebilir, başka türlüsü asla mümkün değildir. O halde bozulmaz su ve ilahi sıvı hakkında konuşanlar, sabitlenmiş cıva [mercurius] haricinde neyi kastettiklerine kendileri baksınlar, zira bu bana pek muhtemel görünmemektedir. Bu sudan beslendiği sanılan ateş alevi hakkında da benzer şekilde düşünülmelidir.

Ateş, şarap ruhu olmadıkça hiçbir su ile beslenemez; daima yağlı, semiz ve kükürtlü maddelerle beslenir. Bundan ötürü yanabilir bütün şeyler, ne kadar yağlı cevhere sahiplerse, orantılı olarak ateşe o denli alev verirler ve bunun aksi de geçerlidir. Keza alelade ateşin tabiatı, şayet devam edecekse, hem toprağa hem havaya muhtaç olması ve en büyük düşmanı olan suyun ona yaklaşmamasıdır. Toprak cevheri, bir dayanak ve ocak gibidir; onun içinde, daha sağlam ve katı bir unsurda olduğu gibi, en latif ve en uçucu olan tutunur. Bunun yerini kavlar, fitiller, keten bez parçaları ve diğer cismani maddeler tutar; bunlar, söylendiği üzere, yağlı olup besin vazifesi görür.

Fakat etrafı saran hava, bir havalandırma ve serinlik kabilindedir; o olmaksızın, ister meşale ister başka bir alev olsun, hiçbir ateş bolca yağa ve kava sahip olsa bile baki kalamaz, hemen söner. Nitekim serbest havanın nüfuz edemediği yer altındaki derin mahzenlerde ve dehlizlerde bu durum açıktır; buna yönelik deneyimler ve sair şeylerin tecrübesi varken burada bunu kanıtlamaya hacet yoktur. O halde sıkıca kapatılmış kaplardaki ve bunların da bir başka vazoya, onun da yine bir başkasına konulduğu bir kandilde alev nasıl sönmez? Ve içeri giren hava ile neden söner, neden kendisini besleyen unsurların zıddıyla beslenir? Doğrusu, ateş alevine ve bozulmaz suya dair bu hususlar bende şüphe uyandırmaktadır.

Ayrıca, bu kabil iki şişe yer altında birkaç yüzyıl boyunca yan yana kalsa, mekân sıkıca kapatılmış olsa bile, yer altı dumanları bütün yarıklardan sızar ve şişelerin içine sokulur; şişelerin soğukluğuyla yoğunlaşan bu dumanlar berrak bir suya dönüşür, öyle ki bu tür kaplarda daima son derece berrak bir miktar suyun bulunması mümkündür. Altın ve gümüşten hazinelerin saklandığı yerlerde biriktiği ve oralarda yerin yüzeyi civarında kükürtlü bir alevin görüldüğü rivayet edilen kükürtlü buharlar hakkında da aynı şey söylenmelidir; nitekim bu durum tecrübe ile gayet iyi bilinir. Ya anıtı açan o köylülerin gördüğü şey de bu nevi kükürtlü bir alev idiyse?

Fakat Olibius'un mısraları incelenmelidir, İlk heksametrede bu adağı Plüton'a adadığını açıkça ikrar eder. İkincisinde, yani pentametrede, diğer mezar vazolarında olduğu gibi bu vazoya bir insan bedeninin gömülmediğini, bilakis Plüton'a vakfedilen böyle bir eserin avam tarafından bilinmediğini gösterir. Üçüncü mısra eserin mahiyetini ve müellifinin kim olduğunu beyan eder, Zira unsurların oradaki sindirilmesi Maximus Olibius tarafından yapılmıştır; bu da tamamen kimyevidir ve tentürü ikmal etmekten başka bir gaye taşımaz. Devamında, "Bereket muhafızı bereket boynuzuyla hazır bulunsun" der; bu sözler, böylesi kıymetli bir sıvının heba olmaması için ihtimam gösteren zenginlik ve mülkün daima hazır bulunmasından başka bir anlama gelmez. Filozoflar bizzat tentürü ve onun için lüzumlu olan cevherleri ekseriyetle sular, dalgalar, berrak sular ve pınarlar, yani cıva tabiatlılar olarak adlandırırlar.

Demek ki tükenmez sıvı ile Hermes ve Demokritos'un pek iyi bildiği o suyu kastetmiştir; onlar da bundan tentürü anlamışlardır. Zira kimyada su, yılan, şarap yahut sirke adını işitip de bunların alelade manada kastedildiğini zanneden kimse yanılır. "Filozoflar", der Rosinus, "arasına yalan karıştırmaksızın tek bir doğru söz söylemişlerdir, o da şudur, Tentür, bizim kırmızı taşımızdan başkasıyla vücut bulmaz." Olibius daha sonra bir kimyacı olduğunu gösterir; zira başlığı ve habercilik asası olan, yani uçucu cıvayı kullanan herkesi küçümser ve onları kovar.

Bu yazı ve anıt, konuşma tarzından anlaşıldığı üzere oldukça eski görünmektedir; zira voltis, voleris, vostro, Maxumo, quoi gibi Plautus'a has kelimeler kullanmaktadır.

Fakat bunlar onun eskiliğini kanıtlamaz, ancak varsayar; bununla birlikte müellifin bin beş yüz yıldan daha evvel yaşamış bir pagan olduğunu yeterince gösterir. Bundan sonra, filozofların gizeminden sofralarına kabul edilmemiş olsalar bile en azından bir miktar tatmış olan, eski Roma'da yaşamış diğerleri gelir.

Bunların arasında en müstesna olanı, Platoncu bir filozof olan Madauralı Apuleius'tur; vatanı itibarıyla Romalı değil Afrikalı olmasına rağmen Roma'da yaşamış ve fevkalade zarif bir Roma üslubuyla Altın Eşek'ini, yani baştan sona mecazlar ve istiarelerle bezeli olmasının yanı sıra içine türlü hoş alegoriler serpiştirdiği, hakikaten altından bir kitap olan Metamorfozlar'ı yazmıştır.

Orada, diğer incelikle kurgulanmış anlatıların yanı sıra, Psyche'yi tasvir eder. Psyche, en yüksek bir dağda oturan, her türlü zevk, altın ve gümüş bakımından ziyadesiyle zengin, korkunç bir ejderha ile nişanlanmıştır. Yalnızca gece vaktinde kendisiyle yatağa giren kocasının yüzünü, onun koyduğu emir ve yasaya aykırı olarak, kız kardeşlerinin kışkırtmasıyla görmek ve yakından temaşa etmek ister; gecenin sessiz vaktinde, korkunç ve insani hiçbir yönü bulunmayan bir ejderha sandığı kocası derin uykudayken, elinde bir ustura ve yakılmış bir kandille ona yaklaşır; gayesi, şayet bir ejderha görürse onu hemen öldürmektir. Fakat umduğunun aksine fevkalade güzel bir delikanlıyı, yani Cupido denen tanrıyı bulduğunda ve hayranlıkla onun güzelliğini seyrederken, kandilden bir damla yağın onun narin omuzlarına damlamasıyla onu uykusundan uyandırır. Kendisine gece vakti elinde ustura ve alevle, koyduğu yasaya aykırı olarak yaklaşan Psyche'yi gören tanrı, birçok şikâyet ve feryat döktükten sonra derhal uçup giderek karısını terk eder. Kadın ise pek çok yıl boyunca neredeyse bütün dünyayı arayarak onun peşinden gider; nihayet tükenmez keder ve meşakkatleri göğüsledikten sonra onu bulduğunda, çözülmez bir bağ ile onunla tekrar birleşir ve bütünleşir.

Her ne kadar Pluton ve diğerleri bu çağın adetlerini açıklayabilseler de, aşkın, yani Cupido’nun insan ruhuna nasıl bağlandığını gösterseler de, bunun böylesine büyük ve altın mecazlara ihtiyacı yoktur, ne de Cupido’nun kaçışının ve dönüşünün herhangi bir hesabı vardır. Kimyada (Chemia) Venüs Psyche ve Cupido’dur, Venüs ve Adonis’tir, aynı şekilde Psyche ve Cupido da olur, zira Psyche dişi, Cupido ise erkektir.

Önce bir ejderha sanılmış, oysa Adonis, Narkissos, Aleksis, Daphnis ve Hyakinthos gibi son derece güzel bir gençtir. Neden gizlendiğini filozoflar her yerde söylerler,

Bu odur ki, parmaklıklı pencerelerden yahut gece gölgelerinden başka türlü görünmek ya da ele verilmek istemez. Zira nasıl ki Diana çıplak görülmeye izin vermezse, felsefi Cupido da öyledir, nitekim gerçekten görülürse, ne denli güzel ve hayranlık verici olduğu anlaşılırsa, sevimli eşi Psyche’yi terk etmesi kaçınılmaz olur, şayet ateşin şiddeti ona dokunursa, gerçi yine de aynı kurbağayla birleşmesi mümkündür. Hermes Trismegistos’un kitabını Yunancadan Latinceye çeviren meşhur Apuleius’un en hakiki düşüncesi budur.

Kimi yazarlar bir büyücünün bir iblise şu soruyu yönelttiğini aktarırlar, Vergilius Taşa dair bilgiye sahip miydi? İblis bunu doğrulamıştır. Fakat biz yalanların mucidinin şahitliğiyle yetinmeyip, bizzat Vergilius’un yazılarını ve eserlerini tetkik edeceğiz ve bunlardan bize doğru görünen neticeyi çıkaracağız.

Vergilius’u yeren, yakın dönemde yaşamış İtalyan bir müellif, kendi anadilinde kaleme aldığı altının madeni hakkındaki risalede şu sözlere yer verir, Mantovalı şair altının arzusunun ve açlığının kutsal, yahut lanetli ve meşum olduğunu söylesin, çünkü bu arzu insanı çoğu kez yapılmaması gerekeni yapmaya sevk eder, fakat kendisi Andes’te, bugünkü adıyla Pietole’de yoksul doğduğu ve mısralarla sadaka aradığı için Napoli’ye dönmek zorunda kaldı, orada daha az masrafla yaşayabildi, kuru ekmek yiyip Formello’nun soğuk suyunu içti, ki parasızlıktan Roma’da bunu dahi yapamazdı. Lakin bunlar, adeta ikinci bir Latin Homeros olan Vergilius’a karşı yöneltilmiş iftira dolu ve son derece asılsız sözlerdir, zira bu iki şairden hiçbiri dilenci olmamış, aksine büyük bir itibar görmüş kimselerdir.

Aeneis’in altıncı kitabına eklenen birkaç mısra sebebiyle Marcellus’un annesi tarafından altı bin altınla ödüllendirilen, Augustus Caesar ve Maecenas’ın en yakın dostu mertebesine erişen bir kimse hiç dilenci olur mu? Zira Augustus Caesar bir keresinde Vergilius ve Horatius’u yanına almış, ikisinin arasına oturmuştu, ne yaptığı sorulduğunda ise şöyle cevap vermişti, Burada iç çekişler (çünkü Vergilius nefes darlığı çekerdi) ve gözyaşları (çünkü Horatius’un gözleri çapaklıydı) arasında oturuyorum. Koca cihanın fatihi, yaşayacak hiçbir şeyi olmayan böylesine sefil ve yoksul bir dilenciyle bu denli yakınlık kurar mıydı? Buna inanmak mümkün değildir.

Bizzat Vergilius pek çok yerde doğanın sırlarına dair bir şeyler işittiğini göstermiştir. Nitekim altıncı Egloga’da Hesperides’in elmalarını anar, Aeneis’in altıncı kitabında ise şöyle der, Kara koyunları kurban et, ilk kefaret bunlar olsun.

Ve biraz sonra, Önce yapılması gerekeni dinle, koyu gölgeli bir ağaçta saklıdır Hem yaprakları hem bükülgen dalı altından olan budak, Yeraltı Iuno’suna adanmıştır bu kutsal dal, onu örter bütün bir Koru ve kuşatır karanlık vadilerdeki gölgeler. Fakat yeraltının gizli yerlerine inmeye izin verilmez, Ağaçtan altın saçlı sürgünü koparmadıkça bir kimse, Zira güzel Proserpina emretmiştir bu armağanın kendisine sunulmasını, İlki koparıldığında eksilmez bir başkası, Yine altındandır ve aynı madenden yaprak verir sürgünü. Öyleyse gözlerinle yüksekleri ara ve usulünce bulduğun vakit Kopar elinle, zira kendiliğinden ve kolayca gelecektir o, Şayet kader seni çağırıyorsa, aksi takdirde hiçbir kuvvetle Onu yenemez, ne de sert çelikle kesip koparabilirsin.

Eski şairler, başka bir yerde de gösterdiğimiz üzere, Pluton ve Proserpina’ya adanmış yeraltı mekanlarına iniş ile madenlerin kendi gizli yataklarında araştırılmasından ve incelenmesinden başka bir şeyi kastetmemişlerdir, bu durum Orpheus, Herakles, Theseus, Peirithoos ve diğerlerinde açıkça görülür. İşte Vergilius da burada Aeneas’ın yeraltına inişini tasvir ederken bunu taklit eder ve ona madeni bir mecaz iliştirir, nitekim koyu gölgeli ağaçta, yani yerin altında ağaçların dalları ve kökleri gibi dağılmış maden yataklarında (bu sebeple kimileri maden damarlarını yeraltı ağacı olarak adlandırır, zira yeryüzüne bir ağaç gibi yayılırlar) yaprakları ve bükülgen filizi altından olan bir altın dal gizlidir.

Gizlendiği için herkes tarafından görülmez, o maden ağacının bu dalı bizzat kendinde ve yapraklarında altındandır ve bükülgen bir daldan oluştuğu için esnektir, kırılmaz.

Bütün koru onu örter vesaire, zira gölgeli korular, kesilmedikleri takdirde, maden bakımından bereketli yerleri her zaman çevreler.

Yahut ormanların gölgeleri gibi saklandığını anlatmak ister, yerin altında da gizlendiğinden ötürü kolayca bulunamasın diye. Fakat izin verilmez vesaire, der ki, Proserpina’ya bir hediye olarak sunulması gereken bu altın dalı koparmadıkça hiç kimse yeraltının en derin yerlerine ulaşamaz. İlki koparıldığında vesaire.

Burada Kimya sanatıyla son derece yakından ilişkili olan sonsuz çoğalma ima edilir. Öyleyse gözlerinle yüksekleri ara vesaire, der ki, ağacın yüksek bir yerinde aranmalıdır ve bu pek doğrudur, zira dağların doruklarında bulunur. Ve usulünce bulduğun vakit elinle kopar, koparırken de belirli bir usule riayet edilmelidir, kolayca gelecektir, yani zahmetsizce bulacaksın.

Bulacaksın, şayet kader seni çağırıyorsa yahut Tanrı lütfuyla sana rıza gösterirse, aksi halde asla. Aynı şair Aetna hakkındaki kitabında şöyle der, En yoğun cisimler dahi, der, Ve katı halleriyle ateşi dizginlemeye yakın olanlar, Görürsün ki tunç alevlerin gücüne boyun eğer, Kurşun bırakmaz yavaşlığını, demirin kendisi de öyle. O pek sert madde yine de ateşte altüst olur, Körüklenen fırınlardaki yoğun altın taşlar Akıtır cevherini, belki de derinde yatan bazıları Henüz keşfedilmemiştir, benzer bir talihe tabidir, Zekanın burada yeri yoktur, gözlerin sana kılavuzluk edip üstün gelecektir. Bu mısralarda madenlere ilişkin bir sırrı ima eder görünmektedir, lakin bu hususta çok şey söylemekten kaçınır.

Başkaları da vardır ki, özellikle Pharmaceutria eglogasından ve başka yerlerden işaretler toplayarak Vergilius’u bütünüyle bir nekromant (necromanticus) kabul ederler. Fakat bunlar kafi değildir, zira o eglogayı ve benzeri diğer metinleri, fiilen kara büyü uygulamak veya öğretmek niyetiyle değil, bir oyun, gönül eğlencesi ve dehasını göstermek amacıyla kaleme almıştır.

Alanus, Merlin’in Kehanetleri Şerhi’nin dördüncü kitabında, Vergilius tarafından Augustus Caesar devrinde Campania bölgesindeki Napoli şehrinde mekanik sanat yoluyla inşa edilmiş, fanilerin pek çok hastalığına şifa olan hamamların bulunduğunu zikreder, ki bunların, der, çoktan soğuduğunu onları gören ve tanıyanlar teyit etmektedir.

Aynı müellif, böylesi şeylerin yeraltına konulan ve serilen kükürdün gizli kuvvetiyle meydana geldiğini ekler, bunun sanat yoluyla mümkün olup olmadığını başka bir yerde araştıracağız. Keza Ovidius da, tanrı ve tanrıçaların tüm o başkalaşımlarını tek bir ciltte topladığında, doğanın seyrinde gizlenen böylesi bir sırrın tadına varmış görünmektedir, nitekim bunu hakikatte açıkça ifade etmemiş olsa dahi, masalların böylesi örtüleri altında saklandığını kolayca fark edebilmiştir. Diğerlerini isteyerek geçiyoruz.

Şimdi hasmın delilleri incelensin, 10.

Pyrgopolynices tarafından Morienus'a karşı ileri sürülen, kimyayı çürüten kanıt, Canlı olmayan, durağanlaşmış ve belirlenen sona ulaşmış olan şeylerde, karşılıklı bir başkalaşım veya dönüşüm kabul edilemez, Oysa metaller canlı değildir, durağandır ve belirlenen sona ulaşmışlardır, Demek ki metallerde birinin diğerine dönüşümü kabul edilemez. Öncül böylece açıktır,

Bundan ötürü, yumurtadan tırtıl ve ipekböceği yoluyla kelebeğin meydana gelmesi şaşırtıcı değildir, zira bunlar canlıdır ve belirlenen sona henüz ulaşmamışlardır. Morienus'un cevabı, Şüphesiz bu ayrım artırılmıştır, yeter ki henüz böylesine aşırı geniş ve başıboş olmasın, Türden türe geçilemeyeceğine dair bu istisnayı kurnazca fakat kendi keyfine göre uydurdun, hakikate tuzaklar kurduğunu gördüğümüzden sana güçbela inanırız, Ya burada da sana pek çok karşıt örnek gösterirsek?

Bitkiler cinsinde de aynı ve belki de daha fazla değişim yok mudur? Çavdarın delice otuna ve bazen buğdaya, buğdayın ise çavdara dönüştüğü en muteber müellifler tarafından nakledilir,

Papatyaların, güllerin, zambakların ve sümbüllerin pek çok türü sanat yoluyla birbirine karıştırılmıyor, renklendirilmiyor, yetiştirilmiyor ve çoğaltılmıyor mu? Ağaçların tek bir aşılanması dahi seni boşunalık ve bilgisizlikle suçlamaya yetecektir,

Eğer bitkilere de his sahibi olmasalar bile canlı dersen, o vakit onların ayrımı hiç değilse topraktan çıkarılan madenlerle veya meteorlarla sınırlanacaktır,

Fakat burada da daha önce düştüğün güçlüklerin aynısına düşersin, zira meteorlar da çok kere kendi aralarında dönüşürler, yağmurun kara veya doluya, bulutların donmasının taşa, şimşeklerin havaya dönüşmesi gibi,

Eğer konu mineraller ise, burada birinin diğerine dönüşümünde büyük bir çeşitlilik vardır, Demirin çeliğe, demirin veya çeliğin bakıra dönüşmesine, pek çoklarının ısrarla belirttiği gibi her ikisinin, yani hem demirin hem bakırın zaç (vitriol) haline gelmesine ne demeli? Mümkün olan tek bir şeyi imkânsız göstermek uğruna bütün bunlar sana imkânsız mı gelir?

Bunlar içinden neredeyse hiçbir zaman sıyrılamayacağın uzun dolambaçlardır, Kendi kanaatini böylesi yıkıntı halindeki şüpheli molozlarla desteklemeyi istemektense, akıl yürütme olmaksızın ortaya koymuş olmak daha evla olurdu, Bir defacık şöyle demiş olmak daha iyiydi, Böyle istiyorum, böyle emrediyorum, aklın yerine iradem geçsin, Aklı bu kadar çok defa iradeye doğru bükmekten ve en kötü, hakikate de açıkça aykırı bir kanaati pekiştirmek için bunca saçmalığı ve çapraşıklığı bir araya yığmaktan daha iyiydi. Hasım tarafın Morienus'a karşı olumsuzlayıcı kanıtı.

Eğer metallerin dönüşümü mümkün olsaydı, tabiatın mutad işleyişine uygun olarak hem yerin altında hem de yerin üstünde gerçekleşirdi, Fakat sonuncusu gerçekleşmez, Demek ki ilki de geçerli değildir. Morienus'un cevabı.

Bu öncül, sanata ait olan her şey aynı tarzda tabiat tarafından da icra edildiği takdirde doğrudur, Fakat bu durum, tabiata değil yalnızca sanata özgü olan sayısız eserde yanıltıcıdır, Şayet sanat yoluyla tabiatın tarzında ifade edilecek veya meydana getirilecek tabii eserler hakkında doğru anlaşılırsa, yani bir metalin sanat uyarınca diğerine dönüşmesi bunun tabiat tarafından da içerilmesine bağlıysa, o vakit bu öncül bir dereceye kadar önem taşır gibi görünür. Zira şayet dönüşüm sanat nezdinde mümkünse, metallerin her birinin kendi içinde barındırdığı, daha kusurlu olanların daha yetkin olanlara doğru birbirine geçebildiği tabii kuvveye bağlı olacaktır, gerçi daha değersiz bir metalin daha kıymetli başka bir metale dönüştürülmesinde, bir türe ait ferdin diğer bir türün ferdine dönüşmesinin vuku bulmadığını, fakat hiç değilse kusurlu metallerde bulunan cıvanın sanat yoluyla meydana getirilen başka bir cıva ile birleşip karışması durumunda, bu ikisinin karışımından, daha önce kendi başlarına altın olmayan iki şeyden altın meydana geldiğini daha evvel göstermiştik, nitekim eşek ile kısrağın tohumundan her iki tohumdan da farklı olan katırın doğması gibidir. Fakat ikinci öncül açıkça yanlış olduğundan reddedilmelidir,

Zira sanat, tabiatın metallerin teşekkülünde kullandığı dönüşüm tarzının aynısını taklit etmese de, metallerin yer altında dönüşümü de pek çok defa gösterildiği üzere vuku bulmaktadır. İnkârcıların kimyaya karşı olumsuzlayıcı üçüncü kanıtı.

İlk müellifleri masalsı olan şeyin kendisi de masalsıdır, Altın yapımının (chrysopoeia) ilk müellifleri masalsıdır, Demek ki onun kendisi de masalsıdır. İkinci öncül şöyle kanıtlanır, Zira Hermes'in Musa olduğu söylenir, ki bu yanlıştır, Şayet o Musa olsaydı ve Hermes'e mal edilen o sanat ona ait bulunsaydı, Musa'nın Kutsal Topraklara göç etmemiş olması gerekirdi, Oysa o oraya göç etmiştir, Demek ki Hermes Musa değildir.

Morienus'un cevabı. Büyük öncüle cevabım şudur ki, masalsı kelimesinde bir lafız kargaşası vardır, Zira masalsı müelliflerden ya gerçekte eşyanın tabiatında var olmayıp sırf masaldan ibaret olanlar anlaşılır, ya da gerçekten yaşamış fakat hayatları masallarla ve muammalarla karartıldığı için aklımızın acziyeti sebebiyle bize masalsı görünenler anlaşılır,

Şayet büyük öncülde masalsı kelimesi ilk anlamıyla kabul edilirse, büyük öncül doğrudur, Şayet ikinci anlamıyla kabul edilirse, yanlıştır. Büyük öncül için derim ki, orada müellifler birinci anlamda değil, ikinci anlamda masalsı diye anılmaktadır, Zira kimyanın kendi müellifleri vardır, fakat isimlerine çokça kapalılık yakıştırılmıştır, bu durum onların bütünüyle yok oldukları yahut sırf masal oldukları anlamına gelmez. İkinci öncülün ispatı sadedinde söylenen şey ise kimyanın müelliflerinin masalsı olduğunu kanıtlamaz,

Zira Hermes ister Musa olsun ister olmasın, bundan kimya hakikatine hiçbir halel gelmez, bu durum kurucuları bilinmeyen yahut o şehirlerin masalsı mı yoksa eşyanın tabiatında mevcut mu olduğu şüphe götüren şehir ve kasabalarda açıktır, Deli olanlar müstesna kim böyle akıl yürütür?

Kimyanın müelliflerini bilmeyişimiz kimyaya değil, onun kadimliğine atfedilmelidir ve bu durum onun utancına değil bilakis şerefine vesile olur,

Fakat biz kimyanın müelliflerinin bütünüyle meçhul olduğunu söylemiyoruz, bilakis Hermes Trismegistus'un onun başlıca ihya edicisi olduğunu haykırıyoruz, onun Musa olup olmadığı senin meçhulün olsa da, bundan kimyanın belirsizliğine varmak ne haddedir? Şayet bizim cehaletimiz yüzünden Hermes'in kim olduğu konusunda bizler şüphedeysek, bu durum kendi içinde kesin olan sanata zeval vermez,

Hermes'in Musa olmadığı, bilakis Musa'dan çok önce yaşadığı tahmin edilebilir, bu sebepleri ve delilleri yukarıda, Hermes'in kendisini yeterince beyan ettiği ve kim olup kim olmadığının açıklandığı yerde etraflıca tartışmıştık,

O halde birinci kitaba dönülmelidir. Kimya hakikati lehine Morienus'un olumlayıcı delilleri. 10. Delil.

Olumlayıcıların delili. Her ne şey ki unsurlarına ayrıştırılır, o şey aynı unsurlardan birleşmiştir, Altın bazılarınca cıvaya ve tentüre, diğer kusurlu madenler ise cıvaya ayrıştırılır, Demek ki altın cıva ile tentürden, diğerleri ise cıvadan birleşmiştir. Ve netice itibarıyla, şayet bunlardan birleşmişlerse, aynı maddelerden birleştirilebilirler ve birleştirilmelidirler, Zira tabiatın eserlerini ifade etmek isteyen sanat, fail illet değişebilse de, maddede, surette ve gayede tabiatı elinden geldiğince taklit etmekle yükümlüdür, nitekim yumurtaların suni yolla kuluçkalanmasında açıkça görüldüğü üzere, burada fail illet farklı görünür, zira fırında uyandırılan ısı, kuluçkaya yatan tavuğun ısısından farklıdır. Büyük öncül şüpheli olamaz, Zira her öğretide en hakiki temel ilkedir (aksiyomdur),

Süt üç cevhere ayrışır, şarap da aynı şekilde üçe ayrılır, insan kendi uzuvlarına, iç organlarına ve hıltlarına ayrışır, Ev kendi asli kısımlarına, yani temele, duvarlara ve çatıya ayrışır, İkinci öncül çeşitli sanatkârların pek çok deneyiyle doğrulanmaktadır, bunları görmek istemeyenin kendi inançsızlığına mazeret bulması ve başkalarının anlatısını suçlaması yersizdir, Cıva suları kitabının önsözünde Arnoldus'a ve Bologna Mezar Yazıtı İzahı'nda Nicolaus Barnaudus'a bakılsın. 11. Delil.

Morienus'un olumlayıcı delili. Şayet tabii herhangi bir şeyin bütün has illetleri, bilhassa içsel olanları sanat yoluyla uygun şekilde bir araya getirilebilirse, tabiat tarafından meydana getirilen şeyin aynısı sanatla da üretilir, Oysa tabii altını üretmenin bütün has illetleri, bilhassa içsel olanları sanat yoluyla uygun şekilde bir araya getirilebilir, Demek ki tabii altının sanatla üretilmesi de mümkündür. Öncül gayet hakikidir, zira her ne nesne ise ne ise odur, kendi illetlerindendir, onlar tarafından meydana getirilir, muhafaza edilir ve bilinir,

Dört sebep vardır, ikisi dâhili olan Madde ve Form, ikisi de harici olan fail ve nihai sebep. Bu dâhili sebepler nesnenin kendine aittir ve nesne var oldukça onunla birlikte kalır. Diğer harici sebepler ise nesnenin dışındadır. Bunlar değişebilir, fakat dâhili olanlar değişmez. Nihai sebep, ilkeleri vasıtalar aracılığıyla amaca doğru düzenleyen sebeptir.

İlkeler ve nihayet, doğa ile aynı olmalıdır. İlkeler ve nihayet arasında uzanan vasıtalar değişebilir. Fail sebep ise vasıtaların çeşitliliğine göre de değişen ısıdır.

Madde ve Form, her iki durumda da, yani doğada ve sanatta aynı olmalıdır.

Varsayım açıktır. Zira doğanın hangi maddeden hoşnut olduğu meçhul değildir, a priori [önsel] olmasa bile a posteriori [sonsal] olarak malumdur, nitekim bu, metallerin gövdelerinde dondurulmuş ya da dışarıda dondurulmamış halde bulunan herhangi bir cıvadır.

Aynı şekilde daha büyük bir emeğin bedeli olan Form hakkında da filozoflar, onun soyutta mı yoksa somutta mı barındığını ya da olgunlaşması için hangi nesneye, sanki bir rahme emanet edilir gibi tevdi edilmesi gerektiğini sezmişlerdir.

Madde ve Form elde edildikten sonra fail ısı, tıpkı doğadaki gibi iş görür, böylece yabancı kükürdü maddeden dışarı atar ve ona türdeş olanı dâhil eder, doğa bunu bin yılda güçlükle tamamlarken, sanat bunu bir saatte gerçekleştirir.

Nihai sebep durmaksızın işler.

Fakat bütün emek, o olmaksızın, madde alabildiğine bol olsa dahi hiçbir şeyin hâsıl olmadığı Formu meydana getirmektedir. Bu Formu doğa somutta işler, sanat ise soyutta meydana getirir ve bunda kimyacılar, yine soyut olarak ele alınan Platoncu ideleri veya matematiksel şekilleri taklit ederler.

Doğa, Formu maddenin bağrından hayranlık uyandırıcı bir tarzda, uzun bir zamanda çıkarır.

Sanat ise o kadim Kaos'tan arta kalan, kuvve halinde diğer her şeyden daha fazla Forma sahip olan, hatta yakın kuvve ile bütünüyle Form olan maddeyi kendine seçer.

Bundan, yalnızca filozoflarca bilinen bir usulle, fakat Hermetik kap ve onun mührü olmaksızın değil, kendine Form imal eder.

12. Akıl Yürütme. Morienus’un Tasdiki.

Eğer Musa Mısır’ın bütün sanatlarına vâkıf idiyse, şüphesiz o dönemde Mısır’da pek revaçta olan Kimyayı da biliyordu. Fakat birinci öncül doğrudur, O halde ikincisi de doğrudur.

Fakat Musa’nın bilinmeye değer bulduğu bir sanatın nafile değil, bilakis mümkün olduğu kabul edilmelidir. Oysa o, Kimyayı bilinmeye değer bulmuştur, O halde Kimyanın nafile veya imkânsız olduğunu düşünmemeliyiz.

Bu kanıtı buraya eklemeyi arzu ettim, çünkü Kimyadan daha önce söz edilmişti.

Ön kıyasta Musa’nın zamanında Kimyanın Mısır’da mevcut olduğunu ispat etmek gerekecekti, bu da yukarıda birinci ve ikinci kitapta etraflıca yapılmıştır ve oraya havale ettiğimiz Grek-Mısır Hiyeroglifleri kitabında mevcuttur. Nitekim Mısır’da Kimyada filozoflar, rahipler ve krallar arasında daima takipçiler ve talebeler bırakan Osiris, Musa’dan, Yusuf’tan ve İbrahim’den çok önce yaşamış ve daha önce nakledildiği üzere Mısırlılara Vulcanus’un nizâmına uygun kanunlar vermiştir. Zira İsis, Osiris’in şerefine bütün Mısır’ın arazilerini paylaştırmış, öyle ki rahipler krallardan bile önce tüm gelirlerin üçte birini almışlardır. Bu da Vulcanus’un müridi olan Hermes’in tavsiyesiyle gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bütün nizamlar, içinde Apis’in beslendiği mabedi neredeyse tamamen yaldızlanmış olan Vulcanus’tan neşet etmiştir. Buraya taalluk eden diğer hususlar yukarıda zikredilenlerden elde edilsin, pişmiş aşı tekrar kaynatmayayım.

Ön kıyasın varsayımını ispatlamak için, Musa’nın kralın kızı tarafından büyütüldüğünü ve Mısırlıların bütün hikmetiyle eğitildiğini bildiren kutsal metinlerin şahadeti kâfi gelecektir.

Aynı husus Resullerin İşleri 7. bâbında da mevcuttur.

Bu sebeple sonraki kıyasta diyoruz ki, Musa, Hayy olan En Yüce ve En Büyük Tanrı’nın cemalini görmüş, O’nun sevgili kulu, vakur, âlicenap, doğaya ve Tanrı’ya zıt olan boş sanatlara kapılmamış, bilakis bütün erdemler ve ilimlerle kemale ermiş bir zattı.

Bunun küçük öncülüne dair şunu ileri sürerim ki, bunu önceki kıyas ispatlamıştır.

Buna ek olarak, birinci kitapta yukarıda bahsi geçen o kimyevi hüner, tek başına ele alındığında dahi Musa’nın pek mümtaz bir kimyacı olduğunu açıkça göstermeye yeterlidir. Şayet Musa kimyacıların zümresinden çıkarılacak olsa, bu yüzden sanat ve ehli zerre kadar zarar görmez. Zira tabii nesnelerin Tanrı tarafından ilahi bir surette doğaya nakşedilen hassaları, insanların pek çoğu bunların ilmini hiçbir zaman elde edememiş olsa bile, kendiliğinden baki kalır.

V. Arap İbn Sînâ’nın Sembolü. Beşinci Kitap.

Arap kavminin önderi İbn Sînâ, beşinci sırada yer almaktadır, o düşmanıyla vuruşmaya başlamadan önce, biz onun hayatına, yazılarına ve onunla irtibatlı kimselere dair bazı hususları kısaca gözden geçireceğiz.

Havada Uçan Kartal ve Yerde Sürünen Kurbağa, Üstatlıktır (Magisterium).

İbn Sînâ’nın bir Arap ya da Morolu olduğu, Endülüs, Gırnata ve bazı diğer vilayetler gibi Hispania’nın yukarı kısmını ellerinde tutan kavimlerden neşet ettiği kesindir. Fakat Arabistan, Hispania ve Moritanya’dan fevkalade uzak bir mesafede bulunduğu halde Moroluların neden Arap olarak adlandırıldıklarının sebebi şu görünmektedir, zira Müslüman Araplar kolonilerini, dillerini ve dinlerini beraberlerinde taşıdıkları seferleriyle oralara kadar nüfuz etmişlerdir. Bu sebeple aynı dili ve dini paylaşan Moro kavmi, Araplarla bir sayılır.

Fakat Müslümanlar her daim vahşi ve gaddar olduklarından, beşeri ilimlerle ve sanatların tedrisiyle meşgul olmaktan ziyade insan kanı dökmeye, mülkler zapt etmeye ve halkları boyunduruk altına almaya meyilli olduklarından, İbn Sînâ’nın ve diğer Müslümanların birtakım felsefi ilimlerle donanmış olmaları, hele hele bu gizli ve pek örtük sanatla temayüz etmiş bulunmaları ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Buna şöyle cevap verilmelidir, her şeyde bir deveran vardır ve krallıklar, günahlar sebebiyle Yüce Hâkim tarafından bir kavimden diğerine aktarılır, sanatlar, ilimler ve diğer bütün hayırlar da böyledir. Eskiden, süt ve balın bolca aktığı, böylesine kalabalık bir halkı beslediği Filistin diyarından daha mamur ve daha mümbit bir yer yoktu.

Şimdiyse oradan daha çorak ve daha kısır bir yer yoktur. Aynı şekilde Hellas, Mısır’dan sonra sanatları, ilimleri, dehayı ve bütün dünyada meşhur sayısız insanı bağrında büyütmüştür, oysa şimdi sefalete düşmüş ve bütünüyle barbarlaşmıştır.

Buna mukabil Sarazenler de denilen Müslümanlar, küçük bir başlangıçtan o denli bir yüceliğe eriştiler ki, cihanın pek çok kavmine üstün geldiler ve ellerinden çekip aldıkları hâkimiyeti kendilerine naklettiler. Nitekim ilk önderleri Muhammed, yanındaki Arap birliğiyle sınırdaş kavimleri boyunduruğu altına aldı ve kısa bir zaman zarfında muhtelif krallıkları kendine bağladı. Bundan sonra,

Halifeler Mısır’ı istila ettiler ve orayı kendilerine yurt edindiler, ilk hükümdarları Halife ya da Halid tesmiye edilenlerdi, bunlar Miladın takriben 703. senesinde hüküm sürmeye başladılar. Bu Sarazenler Mısır’da tamamen yok olmamış, bilakis bazılarının mülkiyetinde ve pek çoklarının kitaplarında mevcudiyetini koruyan o sanatı nihayet araştırıp buldular, ayrıca Mısır ve Grek dillerinden Arapçaya tercüme edilen diğer ilimleri de hakkıyla öğrendiler, daha önce Mısır’ı zapt etmek için silahlara nasıl sarılmışlarsa, sonrasında zapt edilen topraklarda kendilerini sanatlara öyle vakfettiler. Ardından güçleri ve devletleri büyüyen Mısır ve komşu bölgelerdeki Sarazenler, Afrika’nın deniz kıyılarına hücum etmeye başladılar, art arda gelen seferlerle Cadiz Boğazı’na ve yeryüzünün nihai sınırlarına kadar buraları fethettiler. Bu vesileyle Mısır ve Hellas’ta serpilip gelişen neredeyse bütün ilim ve sanatlar Arap diline aktarılmış ve Moritanya’ya kadar yayılmıştır.

Harekete geçen Morolular ise denizi aşıp Hispania’ya geçtiler ve orada, Aziz Fernando tarafından nihayet oradan sürülünceye dek asırlar boyu süren pek kudretli bir krallık kurdular.

O Araplar yalnızca Astronomi, Fizik ve bütün Matematik ilimlerine hakkıyla vâkıf olmakla kalmadılar, aynı zamanda Hipokrat ve Galen tıbbını da pek iyi bildiler. Bu sayede İbn Sînâ ve diğer pek çokları tıp ilminde fevkalade mahir üstatlar haline geldiler, öyle ki bazı hususlarda...

Yunanlardan ayrılarak tıbbın sayısız ve son derece faydalı kurallarını, bugün dahi neredeyse bütün dünyada kullanılmakta olan çeşitli ilaç formlarıyla birlikte vermişlerdir. İbn Sînâ'nın tıp ilmindeki vukufunun ve tecrübesinin ne denli büyük olduğunu, bütün sanatı en uygun yöntemle kuşatan, tıp alanındaki mükemmel yazıları fazlasıyla açıklar, bu sebeple kendisine mutlak surette Reis denmesi ve hâlâ böyle anılması haksız değildir. Birçoklarının iddia ettiği gibi gerçekten de bir reislik unvanına sahip olup olmadığı meselesi ise konumuzla ilgili görünmemektedir.

Kendi vatanında büyük ve saygın bir adam olduğu, hekimliğiyle başkalarına yardım etmiş olsa da hastaları iyileştirmek için emeğini ücret karşılığı satmaya muhtaç olmadığı akla uygundur. Kralların dahi hekimlik icra ettikleri ve bu hususta yazılar kaleme aldıkları hatırlandığında bu durum şaşırtıcı değildir. Ne var ki İbn Sînâ'nın ve diğer Müslümanların bu denli çok sanat ve ilme, bilhassa o kendine has lütuf olan kimyaya dair bilgiye sahip olduğunu işiten Hristiyanlar, gerçek dinin biçimini yahut ilahi iradeye, yani şeriata ve incile dair öğretiyi tanımayan bu kavimlere Tanrı'nın böylesine büyük bir inayeti asla bahşetmeyeceğini, zira Muhammed'e tabi olan bu toplulukların böylesi lütuflara layık olmadığını düşünebilirler.

Fakat böyle hüküm verenler, her şeye kadir Tanrı'nın inayetini ve lütfunu belirli bir yere yahut kavme hasretmekte gibi görünmektedirler ki bunda yanılmaktadırlar.

Kendi vatanlarından çıkıp dünyaya, Müslümanlara yahut başkalarına, sözgelimi Türklere, Babür Şahı'na, Büyük Kağan'a, Çinlilere ve Hindistan'ın diğer krallarına doğru bir baksınlar, onların zenginlikler ve Tanrı'nın her türlü lütfuyla öylesine dolup taştığını göreceklerdir ki Hristiyan kralların serveti onların bu bolluğuyla hiçbir şekilde kıyaslanamaz. Acaba Tanrı bu durumda nimetleri adaletsizce dağıtan biri midir?

Böyle düşünmekten sakınalım, O, son derece hürdür ve yeryüzünün meskûn her bir köşesindeki kavimlerin Rabbi, babası, Yaratıcısı ve koruyucusudur, tıpkı Avrupalı Hristiyanların olduğu gibi. Tanrı'nın pek çok lütfu vardır, bunlar ebedi ve manevi olanlar ile fani ve dünyevi olanlar diye ayrılır. Ebedi olanlar, yalnızca Mesih aracılığıyla kazanılan ve Hristiyanlara has olan nimetlerdir, fani olanlar ise bu hayatla birlikte gelip geçen şeylerdir ki bunlar Hristiyan olmayanlar ile Hristiyanlar arasında müşterektir, hatta bazen Mesih'in hakiki kullarından ziyade diğerlerinde daha bol bulunur. Bunun iki sebebi vardır, birincisi, ebedi hayata giriş kapısı kendilerine kapalı görünen Müslümanlar ve gayrimüslimler bu hayatta dünyevi nimetlerin tadını çıkarsınlar, hem kendileri için hem de gerektiğinde sefahate dalan Hristiyanlara bir gem vursunlar diyedir, ikincisi ise Hristiyanların aşırı zenginlik bolluğuyla kibirlenip Tanrı'nın emirlerini ve hakiki ibadeti ihmal etmektense çarmıh ve kederle terbiye edilmeleri, pişirilmeleri ve sınanmaları içindir.

Bizler ilahi Teslis'i inkâr ettikleri ve peygamberlerin en büyüğü dedikleri Muhammed'i Tanrı'nın yanında duran biri olarak ilan ettikleri için Müslümanlardan nefret ederiz. Onlar da buna karşılık, bilhassa Hristiyan mabetlerinin ve şapellerinin azizlere ait pek çok tasvirle dolup taştığını ve süslendiğini gördüklerinde, sanki birden çok tanrıya ve azize tapıyormuşuz gibi bizi putperest diye adlandırırlar. Hristiyanlığı ise Ariusçular gibi Tanrı'nın Ruhu olarak kabul ederler, zira onların ilk kanun koyucusu ve din öğreticisi olan Muhammed, din ve ilimler hususunda Nesturi bir keşiş olan Sergius tarafından ve aynı şekilde astrolojide son derece mahir bir Yahudi tarafından eğitilmiştir. Muhammed bu kimselerin fikirlerinden, avamın aklının ve hislerinin geri çevirmeyeceği, bilakis her hususta onaylayacağı ve halkları sanki İslam dinini yaymak gayesiyleymiş gibi komşu krallıkları zapt etmeye silahlandıracak karma bir öğreti türü meydana getirmiştir.

Fakat burada bizzat Muhammed hakkında bir soru ortaya çıkmaktadır, acaba o, Arapların ve diğer pek çok kimsenin kabul ettiği gibi, kimyayı bilip icra etmiş midir?

Babasının onun için muhtelif hocalar tuttuğu bilindiğinden, çocukluğunda pek çok ilimle donatıldığı sabittir. Daha sonra ticarete atıldığını ve son derece zengin bir dul kadınla evlendiğini, Arapların İmparator Herakleios'a isyan etmesi fırsat doğurunca kadının serveti sayesinde böylesine büyük bir hâkimiyete başladığını anlatırlar. Nitekim o, Hristiyanlara karşı fevkalade muzaffer bir komutan olarak ortaya çıkmış, onların krallarını, krallıklarını ve halklarını, büyük bir Ejderhanın diğer yılanları yutması gibi yutmuştur. Kimya sanatına gelince, Araplar arasında bir Reis ve Kral olarak selamlanacak kadar büyük bir otorite ve şöhrete ulaşmasını sağlayan mükemmel bir bilgiye sahip olduğuna kolaylıkla ikna olabilirim.

Zira ticarete adanmış ve savaş konusunda tecrübesiz biri, büyük zenginlikler olmaksızın böylesi bir üstünlük zirvesine başka nasıl yükselebilirdi?

Üstelik dul kadından, bir orduyu beslemeye yetecek kadar büyük bir servet edinmiş olması da mümkün değildir. Yine de bu hususlarda Araplarla birlikte kesin bir hüküm vermeyeceğim, zira şehirleri yağmalayarak ve talan ederek de zenginliğe, dolayısıyla artan güçlerle krallığa ulaşmış olabilir. Kimya alanındaki tecrübeleri yazarların metinleriyle ve halkın şöhretiyle az çok bilinen Araplara gelince, nitekim Arap altınının saf ve en temiz altın olarak bu denli övülmesi sebepsiz değildir, gerçi bu durum sırf o bölgelerin tabiatının bir vergisi olarak da meydana gelmiş olabilir. Bundan başka, felsefi bilmecelerle Süleyman'ın bilgeliğini sınamaya gelen ve Saba Melikesi denen kraliçenin bu sanatta mahir olduğuna şüphe yoktur ki bundan daha önce ikinci kitapta da bahsetmiştik. Zümrüdüanka kuşunun da Arabistan ormanlarından Mısır'a geldiği rivayet edilir ki bunun nasıl bir şey olduğu önceki kısımlardan anlaşılmaktadır. Aynı şekilde Mısırlılar Dionysos'un Arabistan şehri Nysa'da büyütüldüğünü anlatırlar, orada eskiden dikildiğine inanılan Osiris ve İsis sütunları da bütün kimya sanatının özünü (başka bir yerde tarafımızca açıklanacağı üzere) ihtiva eder. Zira Arabistan vaktiyle Mısır'a tabi olmuş ve adeta onunla bütünleşmişti, bu yüzden eski Arapların birçoğu hiç şüphesiz Mısır sanatlarıyla donatılmış ve eğitilmişti. Bundan başka, son zamanlarda yayılan yeni bir şöhretten de sabittir ki iki yüz yıl önce ve çok daha evveliyatında Arabistan'da ve onun sınırlarında, Şam'da, bu sanat pek çok diğer ilimle birlikte son derece gelişmişti, orada bilgeler Brahmanlar ve çıplak filozoflar (Gymnosophistae) örneğine uygun bir meclis kurmuşlardı, bunlar her türlü disiplinde son derece yetkin kimselerdi. Bunların, Afrika'nın en uç kısmında ikamet eden diğer Araplarla, yani Morolarla, Faslılarla, aralarında çok büyük mesafeler olmasına rağmen öylesine bir yakınlık kurdukları ve mektuplar vasıtasıyla öyle bir irtibata geçtikleri söylenir ki zihinlerin birbirine duyduğu hayranlık uyandırıcı bir bağ ile her iki tarafta matematik, fizik ve büyü alanında yeni bir şey bulunup bulunmadığını her yıl birbirlerine danışırlardı. Tıbbın ve diğer ilimlerin İbn Sînâ'nın, İbn Rüşd'ün ve diğer Moroların usulüne göre parladığı Fas'taki bir okul hakkında müphem de olsa bir fısıltı hâlâ bize kadar ulaşmaktadır, pek çok delilden anlaşıldığı üzere orada bilhassa tabii büyü icra edilmektedir.

Yeniden İbn Sînâ'ya dönecek olursak, onun yüce dehası ve hem tıp hem de kimya meselelerindeki nihai mükemmelliği eserlerinden yeterince parıldar, bu eserler öylesine işlenmiş, ağırbaşlı bir muhakemeyle tertip edilmiş ve sırayla aktarılmıştır ki daha iyisi ortaya konulamazdı.

Lakin tıbbi hususları burada bir kenara bırakıp kimyacıların (Chymici) bahsine geçeceğiz, bunlardan üçü elimize ulaşmıştır, biri İbn Sînâ’nın (Avicenna) Kimya Risaleciği adını taşır, diğeri filozof Assem’e aittir. Üçüncüsü ise Sanatın Ruhu Üzerine (Liber de anima artis) adlı kitaptır, içinde konumuzla ilgisi bulunmayan pek çok öğretinin yanı sıra, son derece yararlı ve bir kimyacının bilmesi elzem olan azımsanmayacak bilgiler de barındırır, eserin giriş kapısında kimya teorisi için bilhassa gerekli olan unsurları yerleştirir, kimyanın gizli mahallerine girmeyi aklından geçiren her kimsenin bu kapıdan geçmesi gerektiğini belirtir, aksi takdirde o kimsenin, uzun süre ter dökse bile, kayda değer bir iş ortaya koyamayacağını ifade eder. Sanatın Ruhu Üzerine adlı eserin sekizinci bölümünde üç tür kanıta başvurur, biri safsataya dayalı, diğeri akli yahut diyalektik, üçüncüsü ise müşahedeye dayalıdır, bunlardan sonuncusu, yani gözlerin tanıklığı olan kanıt şu şekildedir,

Eğer der, altını ve gümüşü görmeseydim, sanat (magisterium) yoktur derdim, fakat gördüğüm vakit, sanatın hakiki olduğunu bilirim.

Nitekim bu akıl yürütme sebepten sonuca ve sonuçtan sebebe doğru götürülür, her ne kadar zihnin bir muhakemesi olmaksızın vuku bulmasa da, bu usul aslen bir müşahededir. Aynı yerde dile getirdiği şu söz de aynı doğrultudadır,

Bir başka filozofa, taşın sanatı hakkında ne düşündüğünü sormuşlardı, o da şöyle dedi, Tanrı hakkı için, size bunu açıklayacağım ve inkâr etmeyeceğim,

Alması gerekeni alan, karıştırması gerektiği gibi karıştıran ve işlemesi gerektiği gibi işleyen kimseden, ortaya çıkması gereken çıkacaktır. Ve gereken ilacı ekşiye gerektiği gibi ve gerektiği miktarda veren kimseden, çıkması gereken zahir olacaktır.

Zira hakikaten bilge olup da sanatı inkâr eden hiçbir filozof çıkmamıştır. Unsurlar kapısında bilhassa üzerinde durulmaya layık iki amblematik simge öne sürer,

Birincisi, Başı kırmızı, gözleri siyah ve ayakları beyaz olan şey, sanattır.

Böyle bir şeyi tanımak yolunda sayısız kimya heveslisi gayret sarf etmiştir, şayet zihinlerinde tasarladıkları amellerle körü körüne engellenmiş olmasalardı, muhakkak ki bu kutlu sona ulaşmakta daha emin adımlarla ilerlerlerdi. Başın kırmızı oluşunu diğer filozofların görüşleri beyan eder, orada kırmızı uşaktan ve latondan (laton) bahsederler, bu madde kırmızı olsa da işe yaramaz, lakin beyaza dönerse büyük bir kudret kazanacaktır.

Siyah gözleri yalnızca arızi bir nitelik olarak kabul ederiz, nitekim siyahlaşmadıkça beyazlaşamaz ve siyahlığın bittiği yer, beyazlığın başlangıcıdır. Beyaz ayakları ise, onlar olmaksızın ameliyenin tamamlanamayacağı ayrılmaz parçalar olarak anlarız,

Nasıl ki bir canlı ayakları olmadan bir yerden diğerine hareket edemezse, felsefi özne de kendisine has kılınmış bu ayaklar olmaksızın hiçbir başkalaşım yahut tabii hareket icra edemez. İbn Sînâ’nın diğer amblemi ise şöyledir, Havada uçan kartal ile karada yürüyen kurbağa, sanattır. İşaretlerimizin en mühim kısmını teşkil eden bu tasvir, Hermetik felsefenin kısa bir özetini sunar, zira havada uçan kartal, Ay’dan yahut İuno’dan, Venüs’ten, Beya’dan başkasını imlemez, o muhakkak ki tıpkı bulutlara kadar uçup Güneş’in ışınlarını gözlerine alan bir kartal misali uçucu ve dönektir, nitekim bu madde, nereden alınırsa alınsın, Güneş’e bağlanır ve onun ışığını sever. Sebebi ise, Güneş’in kendisinin de cıvadan (argentum vivum) neşet etmesidir ki felsefi kartal da bundan pay alır, binaenaleyh her ikisinin de ortak anası odur ve doğru değerlendirecek olursan, rivayet edildiği üzere yalnız kartalın tüyleri yaldızlanır yahut diğerlerine nazaran daha kolay yaldızlanır ve uzun süre temas ettikleri diğer tüyleri eritip tüketir, işte bu felsefi madde de yalnız başına Güneş’in tabiatına geçer yahut diğer her şeyden daha kolay intibak eder. Ve şayet az kimsenin bildiği, lakin sağlam yapılı, kolay sürülen ve kıymeti değersiz bir bedenden çıkarılırsa, diğer tüm cıvalardan daha kuvvetli ve daha kararlı olur (zira hemen hemen bütün filozoflar onun süfli yerlerde aranması gerektiğini haykırırlar), nitekim tecrübenin kendisi de bunu gösterir. Morienus onun değerinin yararı hakkında şöyle aktarmıştır, Bilgeler tanzim etmiş ve şöyle demişlerdir,

Şayet aradığın bu şeyi bir gübrelikte bulursan, onu al, lakin gübrelikte bulamazsan elini kesenden uzak tut.

Zira bu sanatta büyük bedeller ödenerek satın alınan her şeyin sahte ve faydasız olduğu görülür. Fakat hemen ardından filozof kendini açıklar ve şöyle der, Zira bu, yollara atılır ve gübreliklerde ayaklar altında çiğnenir, pek çok kimse ise onu oradan çıkarmak için gübrelikleri kazmış ve bunda yanılmıştır.

Kurbağa hakkındaki hüküm de aynıdır, o havaya zıttır ve zıddı olan unsuru, yani toprağı sever, yavaş adımlarla yalnızca onun üzerinde durur ve asla başka bir unsura kendini emanet etmez, başı son derece ağırdır ve toprağa bakar, işte bu sebeple uçamayan, sabit ve muhkem olan felsefi toprağı temsil eder, altın evin temeli ve kaidesi gibi üzerine bina edileceği zemin odur, şayet ameliyede bu toprak bulunmasaydı, hava uçar giderdi, ateş yakıt bulamazdı ve suyun da toplanacak bir kabı olmazdı. Bu, karnında diğer unsurları toplayan ve birbirlerinden ayrılmasınlar diye onları en sağlam bağ ile tutan bir kap gibidir.

Fakat kimse bu toprağın katıksız bir saf toprak olduğunu sanmasın, bilinsin ki bu toprakta ateş vardır, ateş havasız olamaz, hava da susuz bulunmaz, nitekim bu, yeraltındaki kuyularda yahut gizli mahallerde saklanan, toprağımsı surette bir kargaşadır (kaos), oradan alınıp amele sevk edilmelidir. Bazı kimseler (pek ahmakça), deniz kıyılarında uzanan çakıl taşlarının felsefi kükürt barındırdığını düşünürler. Halbuki deniz kıyılarını bırakıp filozofların bildiği kuyuları araştırsalardı (ki buralarda sıklıkla bol miktarda cıva bulunduğu söylenir), emekleri heba olmazdı,

Zira bu kuyularda sık sık, hakiki olup uydurma olmadığı takdirde pek çok derde deva olan kurbağa taşını başlarında taşıyan devasa kurbağalara rastlanır,

Bunu aramak yolunda pek çok kişi boş yere zahmet çekmiştir, bu durum filozofların kusurundan değil, arayanların cehaletinden ileri gelmiştir. Kurutulmuş ve sirkeyle yoğrulmuş kurbağadan vebaya karşı eşsiz bir panzehir elde edilir ki vaktiyle tatbik edildiğinde kalpteki bütün zehri kendine çeker ve söker alır. Tıpkı bunun gibi, filozofların kurbağasından, uygun bir sirke ile yoğrulup kurutulduğunda, vebaya, zehirlere ve diğer türlü hastalıklara karşı son derece muteber ve pek faydalı felsefi bir ilaç hâsıl olur.

İbn Sînâ’nın Soydaşı Olan Araplar Yahut Câbir

Bazıları tarafından hürmeten hükümdar unvanı bahşedilen Câbir bin Hayyân, hayranlık uyandırıcı bir dehaya ve engin bir ilme sahip bir Arap filozofuydu, elimize ulaşan ciltleri, onun fevkalade ağırbaşlı muhakemesini ve kimyadaki tecrübesinin tarzı ile suretini, Apelles’in renkleriyle bizzat kendisini resmetmesinden çok daha açık bir biçimde tasvir etmiş, onun zihnine ve malumatına tanıklık etmiştir. Bütün yazılarında tabiata muvafık düşen ve zarafetiyle okuyucuya nahoş gelmeyen bir yöntem izlemiştir, üslubu ve anlatım tarzı, Arapçadan Latinceye tercüme edilmiş olmasına rağmen, içinde bir canlılık ve keskinlik barındıran, pürüzsüz ve tesirli bir mahiyette tezahür eder. Bütün kimya sanatını muhtelif kitaplar ve fasıllar halinde aktarmayı vazife bilmiş ve böyle vadetmiştir, ne var ki liyakatsiz olanlara ve emek vermek istemeyenlere duyduğu kıskançlıktan ötürü, zahiren berrak öğretme usulüyle sanatı, kadim yahut muahhar diğer tüm müelliflerden çok daha fazla dağıtmış ve karartmıştır.

Nitekim ciltlerinin muhtelif kısımlarına sanatın sırlarını gizlediğini, açık ve seçik konuştuğu yerlerde hiçbir şey söylemediğini, mecazlara başvurduğu yerlerde ise mühim şeyler fısıldadığını bizzat kendisi ikrar ettiğinden, bu samimi itirafı onu okuyucuların ve ameliye erbabının iftiralarından beri kılacaktır, üstelik sanatı başkaları için değil, kendi zihninden devşirip toparlamak üzere yalnızca kendisi için yazdığını, cahiller için yazmadığını da teyit etmiştir,

Yine de kişinin sanatın nihai gayesine ulaşabilmesi için muhtelif vesileler ve talimatlar sunmuştur. Bu sakındırma ihtarıyla hareket etmiş göründüğünden, onun bunca suhuletle ve görünüşe göre açık bir vaziyette aktarılmış ciltlerini okuyanların ekseriyeti büyük bir şevkle sayfaları çevirir ve aralarında, onun yazılarındaki örtük manayı kavrayamayacağını, buğdayı samandan ayıramayacağını, hatta Câbir’in bütün zihnine bütünüyle vakıf olamayacağını düşünecek denli aciz yaratılışta hiç kimse bulunmaz.

Bu kanaatle hevese kapılan herkes, her türlü damıtma tarzını ve mineral olsun veya olmasın bütün maddeleri dener, bunları fırınların gereken ateşlerinde bizzat el emeğiyle tatbik eder, bir o yola, bir bu yola başvurur. Nihayet birkaç yıl sonra anlar ki, Câbir’in daha açık görünen sözleri aldatıcıdır ve daha karanlık olanları ise Deloslu bir yüzücüye yahut Câbir’in Sfenks’inin bilmecelerini derinden aydınlığa çıkaracak, düğümlerini çözüp izah edecek bir Oidipus’a muhtaçtır. Kont, Câbir’in, her ne kadar hakikati gizlese de, işi anlayan kimsenin bunu teşhis edebileceğini, ancak özü vaat edip kabuğu sunan aldatıcı yahut kılık değiştiren bir kimse gibi olduğunu belirtir.

Felsefecilerin böylesi bir karanlığa yönelip gafil avlananları sayısız hataya sürüklemelerinin nedenleri ise, onlar tarafından ve Câbir tarafından da muhtelif yerlerde serdedilmiştir ki biz de burada bunlara kısaca temas edeceğiz. Bu sanatın ilk tatbikçileri olan Mısırlılarda iki tür yazı vardı, biri kutsal yahut Hiyeroglif denilen, bilhassa hayvanlardan ve ayrıca bitkilerden ya da sanatla yapılmış nesnelerden alınan tasvirlerden ibaretti. Bu yazı, felsefecilerin kendi kimya ameliyelerinin kısımlarına tatbik ettikleri her bir hayvanın yahut nesnenin gizli tabiatlarına baktığından, kendisine öğretim yahut başkalarından gelen bir ifşaat (ki bu, yeminlerle ve Harpokrates yahut Sigalion’un simgesiyle korunurdu) ulaşmamış hiç kimse tarafından okunamaz ve anlaşılamazdı. Felsefeciler sanat hakkında ne dilerlerse bu yazı türüyle kaleme alırlardı, sanatkârların kendilerinden başka yazılanları kavrayabilen kimse yoktu.

Felsefecilerin oğulları şüphesiz bu harflerin hangi sanata dair olduğunu kavramışlardı, fakat babalarından başkasına herhangi bir şeyi açığa vurmaları haramdı.

Geri kalan avam ise hiçbir şekilde anlamadı, onları kutsal hayvanlar niyetine tazim ettiler ve bütün şehirleri adeta tanrılarla doldurdular. Bu sebeple, bu sanatın tapınaklara ve (İsis ve Osiris rahipleri denen) rahiplere sahip olduğu bizzat Mısır’da dahi avamdan gizli kaldı, öyle ki Hiyerogliflerin yorumcusu olan Mısırlı Horapollo dahi onların hakiki manasına nüfuz edemedi yahut onların içinden kimya sanatının kokusunu alamadı. Diğer yazı türü ise, her milletin harfleri gibi, yirmi dört şekillik bir diziye göre herkesçe tanınıp okunabilen belirli harf ve işaretlerle resmedilmişti. Bunu diğer her türlü meseleyi kaydetmek ve hafızaya emanet etmek için kullanırlardı.

İlk yazı türünün beraberinde getirdiği mahzur şuydu ki, avam bu hayvanların bütün eserlere, piramitlere, duvarlara ve kitaplara resmedildiğini ve rahipler tarafından gizli ve saklı tutulduğunu görünce, hayvanlara tanrısal bir tapınma göstermeye yöneldi.

Bu yüzden Mısır hayvani putlarla doldu, bu durum sanattan habersiz rahipleri hiç sarsmadı, zira her zaman bir hurafe uydurulurdu, sanattan haberdar olanlar ise durumdan hoşnuttu, nitekim başka hiçbir din tanınmıyor yahut tatbik edilmiyordu. Şayet Mısırlılar bu sırları ikinci tür yazıya emanet etmiş olsalardı, o vakit herkes tarafından okunup anlaşılmış olurlardı.

Aynı şekilde, sanat Mısırlılardan Hiyeroglif yazı kullanmayan diğer kavimlere geçtiğinde, şayet gelecek nesillere bu sanata dair bir şey bırakılacaksa, bunu okuyan herkesin eşit derecede kavramaması şartıyla, alelade harflere emanet edilmesi icap etti. Müelliflerin, terimlerin ve mecazi kelimelerin icadıyla, bunların yenilenmesi ve yer değiştirmesiyle birlikte alegorik, mecazi, istiareli ve teşbihli yazım tarzından neşet eden o karanlığı işte buradan kaynaklanır.

Bu sebeple, diğer sanatlarda yahut ilimlerde kimyanın bir şeyler ödünç almadığı neredeyse hiçbir husus yoktur.

Hatta gökte veya havada parıldayan hangi cisim varsa, yeryüzünün neresinde yürüyen yahut sürünen hangi hayvan varsa, uçanlardan ve yüzenlerden ne hareket ediyorsa, bitkilerden ve topraktan çıkarılan madenlerden ne mevcutsa, hepsi hem anlayanlara (Hiyeroglifler usulünce) sanatı izah etmek hem de cahil ve kabiliyetsiz olanlara sanatı karartmak maksadıyla kullanılır.

Bundan dolayı bunca hata, kanaat, heba olan emek, kötüye sarf edilen masraf, inilti, tasa, keder ve gözyaşı doğar. Suç hangisinde, yazan felsefecilerde mi, yoksa sanatı araştıranlarda mı?

Elbette birincilerde değil, zira bu sırların herkese ifşa edilmesi ve en aşağı tabakadan avama pespaye kılınması istenmiyorsa, başka türlü aktarılması imkânsızdır, dolayısıyla suç, felsefecilerin sırlarını kendi zihinleriyle kavrayabileceklerini vehmeden, oysa buna ehil olmayan ve Tanrı katında layık görülmeyenlerdedir.

Fakat bazılarının layık, bazılarının layık görülmeyişinin nedenini sormak yersiz bir sualdir, Tanrı dünyevi nimetlerini dilediği gibi taksim eder.

Kimine pek çok imparatorluk ve krallık verir, kimine ise ne bir krallık ne bir dükalık, hatta ne bir toprak parçası ne de bir metelik bahşeder, bunların arasında farklı halde, mertebede ve baht açıklığında sayısız insan vardır ki hepsi o ulu Efendilerin Efendisi’nin mutemetleri ve bendeleri kılınmıştır.

Kendi nimetlerini niçin gayrimüsavi taksim ettiğini merakla araştırmak insanoğlunun haddi değildir.

Câbir de der ki, O bu ihsanı dilediğine verebilir ve dilediğinden, dilediği vakit geri alabilir. Ancak felsefeciler herkesin niyetine, layık olup olmadığına pek bakmaksızın öyle yazarlar ki, sanki ortaya bir mükâfat konulmuştur ve o ulu Hakem ve Müsabaka Düzenleyici dilemedikçe onu hiç kimse kapamaz. Şayet her şey sırasıyla ve açık bir üslupla yazılsaydı, doğacak taşkınlıklar ve suistimaller şu şekilde kaydedilmiştir, birincisi, hiç kimse başkası tarafından büyük bir zahmetle elde edilmiş bir sanata zahmetsizce ulaşmamalıdır. İkincisi, bilgisiz olan kimse bilgiliye, tecrübesiz olan tecrübeliyse, her türlü akla aykırı olarak eşit tutulmasın. Üçüncüsü, efendiler ile köleler, ince zekâ ile donatılmış olanlar ile avam arasındaki fark baki kalsın. Dördüncüsü, insan hayatının muhtaç olduğu ormanlar, sabanlar ve diğer zanaat işleri terk edilerek herkes birden bu sanata hücum etmesin. Beşincisi, kötüler bu sırları (artık sır olmaktan çıkınca) elde edip bu vasıtalarla nice cürümler işlemesin ve dünyadaki her türlü nizamı yıkmasın, nitekim pek çok kimse o tiranın şu sözünü beğenir, ya Sezar yahut hiç, ki sonuncusu hakikaten onun başına gelmiştir. Altıncısı, Turba’nın sonuna doğru denildiği gibi, şayet isimler çoğaltılmasaydı, çocuklar onların bilgeliğine gülerdi. Yedincisi, tiranlar felsefecilerin sanatın madenine erişmelerine asla mani olmasınlar, geri kalan hususlar bunlardan anlaşılır. Câbir, Mağribi olmasına rağmen yazılarında pek dindar ve inançlı görünür, Yetkinliğin Zirvesi (Summa Perfectionis) adlı eserinin üçüncü kitabının yetmiş dokuzuncu babında sanatın nihayetine eriştiğini şükranla şu şekilde ikrar eder,

Şimdi artık, der, tabiatların yüce, mübarek ve şanlı Tanrısı’na hamdolsun ki, O bize bütün ilaçların tertibini ve bunun tecrübesini vahyetti, biz de O’nun ilhamının lütfuyla ve emeğimizin sebatıyla bunu araştırdık, gözümüzle gördük ve elimizle dokunduk, sanatımızın (magisterium) gereksindiği bu kemali tamamladık.

Câbir’in Yetkinliğin Zirvesi’ni, Hakikatin Araştırılması üzerine olan kitabını ve Hakikatin İcadı üzerine olan diğer kitabını, ayrıca hepsi bize kadar ulaşmış olan Fırınlar Kitabı’nı yazmış olması gerekirdi, fakat henüz görmediğimiz vasiyetnamesi de dahil olmak üzere başka eserleri de vardır, Kont Bernhard ve pek çok kimse Câbir’i inceleyerek birkaç yıl harcamışlardır. Zira Câbir’in yazıları bir ayna gibidir, onda herkesin sureti, hatta zihnindeki peşin fikir kusursuzca akseder. Şayet biri ameliye için metalleri seçecek olursa, bu metallerin her birine muhtelif yerlerde üstünlük atfeder, mineraller ve cıva söz konusu olduğunda ise ilk sırayı bunlara bahşeder.

Her kim damıtma, kalsinasyon, çözme, pıhtılaşma ve sabitleme ile eğlenirse, Geber'in her türlü fırın ve kap ile derhal rıza gösterdiğini görecektir. Bu yüzden onun emirlerini itaatkâr bir şekilde fiiliyata dökmeye çalışan nice aşçısı bulunur ki, mallarının ve vakitlerinin büyük bir kısmını Vulcanus'a adarlar da bu uzun ve çetin emeklerden geriye, cam veya kül ya da Styx ve Lethe suyundan başka bir şey elde edemezler. Geber'in kendisine fazlasıyla boyun eğenleri mükâfatlandırdığı ücret işte budur, soylu kimselerin bu hususta önceden uyarılması gerekirdi.

Geber gerçi kendi başına iyi bir müellif ve kimyanın en hakiki savunucusudur, lâkin sanatı tarif ederken bir hileye başvurmuş gibidir. Tıpkı Dido'nun Libyalılardan bir öküz derisinin kaplayabileceği kadar toprak isteyip bütün deriyi kesintisiz ve incecik şeritler halinde keserek böylece geniş bir toprak parçasını kuşattığı gibi, Geber de kendi başına pek küçük olan kimya sanatının özünü gayet geniş tariflere yaymış ve bizzat ikrar ettiği üzere, bütün kitaplarının kısımlarına öyle dağıtmıştır ki, miktar ve sayı bakımından bin kat daha bol olan safsatalar arasından bunu ancak bir Lynkeus zorlukla tanıyıp ayırt edebilir.

Bu kurnazlıkla o kadın Libyalılarda, bu adam ise [okunamadı] bir krallık elde etti. Fakat Geber'i fayda sağlayarak okumak ve ele almak isteyen kimse, onun bütün kurallarını ve ilkelerini, bizzat vazettiği ölçüye göre aklın eleğinden geçirmelidir, öyle ki, en açık şekilde aktardığı yerlerde sanata ait olmayan boş ve sahte şeylerden başka bir şey bulunmadığını, kinaye ve mecaz yoluyla konuştuğu yerlerde ise gerçekten bir şeyler söylediğini kabul etmelidir.

Böylece akıl sahibi başlar, bir tür eleme ile, upuzun boynuzlarla donatılmış, beyni ve aklı pek az olan kaba mahluklardan ayırt edilecektir.

Fakat bu, her tecrübesizin ve aceminin kârı değildir, bu sebeple nasıl bir usta ve uygulayıcı aradığını eserinin başında bizzat tasvir eder, ta ki bir kimse böyle biri değilse veya öyle olmadığı halde kendisine öyle görünür de yanılgılara düşerse, kabahati kitapların doğru sözlü müelliflerine değil, bizzat kendisine ve kendi zihninin hamlığına yüklesin.

Geber ciltlerinde birçok yerde çok sayıda ve muhtelif ihtarlar sunar, bunlarla herkes, sırf arzusuyla ters yöne koşmadığı müddetçe, sanatın daha doğru patikasına sokulup sınırlandırılabilir ve böylece kolayca yoldan sapmazdı.

Lâkin şairin dediği gibi, yasaklanmış olanın peşinden koşarız daima ve esirgeneni arzularız. Her şeyi tecrübe etmek isteriz, zararlı ve tehlikeli olanları dahi, ta ki çocuklar gibi parmaklarımızı dağlayıp hemen ardından daha temkinli olana dek. Yahut gerçekten de şu kadının tabiatından bir pay taşırız, kadın pek oynak ve şehvetli olduğundan, gurbete çıkmak üzere olan kocası henüz evden yeni ayrılmışken, uşağını geri gönderip rahibi akşam yemeğine çağırmamasını emretmişti. Kadının yasak olana meyleden tabiatını bilen uşak, efendisinin bir çoban köpeğine binmemesini emrettiğini söyledi.

Kadın bunu bir hakaret mi yoksa bir şaka mı sayacağını bilemeyip uşağı azarlayarak kovdu. Lâkin uşak henüz sırtını dönmüştü ki, bu yasakta hoş ve gizemli bir şeylerin saklı olduğunu sanan kadın çoban köpeğinin sırtına bindi, köpeğin onu derhal üzerinden attığı ve fena halde ısırdığı söylenir.

Buna benzer bir şey vuku bulmuş olabilir, zira ilk atalarımızın adetince hepimiz yasak olanı arzularız, nitekim Geber'in sakınılmasını öğütlediği şeyleri başkaları hüsranla tecrübe etmeye kalkışmıyor mu?

Kabahat kimdedir, uşakta mı yoksa kadında mı? Geber'de mi yoksa tecrübe edende mi? İlkinden ziyade ikincisindedir.

Arap olduğu rivayet edilen Artephius'un kitabı da birçoklarının elinde dolaşmaktadır ve kimyadan başka hiçbir husustan bahsetmez.

Gerçi Gezegenlerin ruhlarının çağrılması ve bağlanmasından açıkça söz etse de, bunun yalnızca bir temsil ve izah kabilinden zikredildiğine hükmetmek gerekir. Zira orada büyücülükten değil, kimyadan bahsetmektedir, nitekim kimyacıların da ebedi ve çözülmez bir bağ ile birleştirilmesi ve bağlanması gereken cisimleri ve ruhları vardır.

Bu sebeple Artephius söz konusu kitapta şöyle der, bu dünyanın bütün bilgeliği şu üç şey etrafında döner, yani, cismani ruhun cismani ruh ile bağlanması etrafında,

Ve ruhani ruhun cismani ruh ile ve ruhani olanın ruhani olan ile bağlanması etrafında.

Fakat cismani ruhun cismani ruh ile bağlanması, ruhani olanın ruhani olan ile bağlanmasından daha yakın ve daha kolaydır. Zira bu üçüncüsü hakkında kadim bilgeler pek az yazmak istemişlerdir. Nitekim yaratılışı ilahi ve doğumu ruhani olmadıkça hiç kimsenin onun bilgisine erişemeyeceğini söylemişlerdir.

Nitekim daha sonra bütün kadim bilgeler söz birliğiyle şöyle demişlerdir, yukarıda olan, aşağıda olan gibidir ve bunun tersi de geçerlidir, her ince olan kabadan ve kaba olan inceden meydana gelir.

İşte onun sözleri bunlardır. Bunlar bütünüyle kimyevi ve gerçekten ince bir buluşun ürünü sayılır. Filozofların ilk kaygısı ise, Prometheus misali bir kamış içinde ateşi kavramaktır, yani ruhani ruhu ruhani ruh ile bağlamaktır ki bundan cismani bir ruh hasıl olsun, bu da tekrar her iki ruhani olan ile birleşir ve böylece eser tamamlanmış olmaktan da öte bir hale gelir. Bizzat filozofun kendisi, ruhun ruh ile olduğunu gösteren şu sözü zikreder, ışığını berrak bir cam kap içine koy, der.

Filozof Pontanus mektubunda ikrar eder ki, şayet Artephius'u okumamış ve bu şekilde kavramamış olsaydı, felsefi ateş hakkında ve bütün eser hakkında hiçbir vakit bir şey anlamamış olacaktı, gerçi müellif kendi üslubunca konuşur, der.

Zira diğerlerinden farklı bir öğretme yöntemi vardır, nitekim bazı bilinmeyen şekiller kullanır ki bunlar şüphesiz onun zihnine göre bir şeyleri ifade eder. Diyalogunda hocası filozof Bolemus'u tanıtır, o da bir Arap olarak bilinir.

Arapların zümresine Alphidius da dahil edilir ki diğerleri gibi o da bize yalnızca Latince lisanıyla malumdur, çokça alıntılanan ve pek kıymet verilen bir müelliftir, birçok müphemlikle doludur, lakin bazı hususlarda hayli açıktır.

Özetinde pek çok ihtarı gözeterek eserin en mühim gayesini ifade eder, diğer hususların yanında bilesin ki ey oğul, der, zihnini Tanrı'ya arındırmadıkça ve Tanrı senin kararlı ve doğru bir ruha sahip olduğunu bilmedikçe bu ilme nail olamazsın, ancak o vakit seni dünyaya hâkim kılacaktır.

Aynı müellif şöyle der, bu sırra konu olan bu taşı Tanrı büyük bir bedelle satın alınacak şekilde kılmamıştır, çünkü o yol kenarında atılmış bulunur, öyle ki hem yoksul hem zengin ona sahip olabilsin ve herkes akıl ve ilim vasıtasıyla ona kolayca erişebilsin.

Gilgil Mağribi, madenlerin oluşumuna dair kendine has bir görüşe sahip olan ve bunu henüz görmediğimiz kitabında aktaran bir usta olarak Geber tarafından anılır.

Zira madenlerin gizlendiği yer altı kovuklarında, cıvadan, tıpkı camcı fırınlarında görüldüğü gibi pek şiddetli bir sıcaklıkla, her türlü aleve dayanıklı topraksı bir nesnenin hâsıl olduğunu ileri sürmüştür. Bunun, maden suyunun kesintisiz akışıyla yıkandığını ve içine işlendiğini, ta ki ikisinin birleşmesi gerçekleşene kadar, yani tek ve aynı işlemle sulu töz topraksı olan vasıtasıyla pıhtılaşana ve topraksı olan sulu olan vasıtasıyla çözülene kadar sürdüğünü belirtir. Onun bu görüşünün öğretilmek üzere işlenmiş olmaktan ziyade bir varsayıma dayandığına inanılır.

Zira tabiat tentürü ve altını bu şekilde meydana getirmez, çünkü irade ve akıldan yoksundur. Nitekim bir şeyi önce ateşte kızartmak, sonra da haşlamak isteyen bir kimse, farklı bir niyete sahip olduğu gibi, akılla ayırt edilen ve bulunan farklı aletlere de ihtiyaç duyar,

doğarlar, iradeyle ise şu ya da bu zamanda hırsızlama bir surette türlü türlü tatbik edilirler. Fakat tabiat, iradeden yoksun olarak, yavaşça ve adım adım ilerler, soğuk ve nemli olan canlı gümüş (argentum vivum) üzerinde, ateş misali ona karışmış olan kendi iliştirilmiş ve yabancı kükürdüyle iş görerek, onu soğuk ve nemliden büsbütün sıcak ve kuru değil, dengeli kılar, yani kendi içinde çokça tabii nem ve çokça hararet barındıran bir hale getirir ki altının cevheri budur.

Bütün bu sanatı akli bir biçimde gözler önüne seren Hamuel, herkes tarafından zikredilen ve muteber kabul edilen, fevkalade tecrübeli bir Arap kimyagerdir. Ondan daha az muteber olmayan bir müellif, bu Levha üzerine şerh yazmıştır, ona Kıdemli (Senior) adını atfederler, fakat ben bu adın, levhayı kucağında tutan Yaşlı Adam’dan (Pleniore) türetildiğini, böylece şerhçinin meçhul bir kimse olduğunu sanıyorum. Yaşlı adam iki parçalı bir levhayı kavramaktadır, bunlardan birinci kısım, alt tarafta kanatsız bir kuşu, üst tarafta ise kanatlı başka bir kuşu ihtiva eder, bunlardan biri diğerinin kuyruğunu gagasıyla yakalamıştır.

Biri uçmaya pek heveslidir, lakin uçamasın diye diğeri tarafından alıkonulur. Bu ise felsefi amelin her türlü karışımdan uzak olan birinci kısmıdır, bu kısım layıkıyla anlaşılıp hazırlandığında diğerine geçilmelidir.

Bu, amelin kaidesi ve temelidir, o en mükemmel şekilde atılmadıkça, üzerine sağlam yahut payidar hiçbir şey bina edilemez. Levhanın diğer kısmı üç Güneş’i ihtiva eder, ikisi üst kısımdadır ki bunlardan biri tek bir ışınla, diğeri iki ışınla görünür, üçüncüsü ise alttadır ve üç renkle ayırt edilmiştir.

İki Güneş, evvelce zikredilen iki kuştur ve aşağıdaki Güneş, sonradan meydana gelen dönüşümlere sahiptir.

Adı geçen Hamuel’in tasvirlerine gayet mufassal bir şerh getiren, Senior yahut başka hangi isimle anılırsa anılsın mezkûr müellif, aynı kavim ve zürriyettendir. O meseleyi yalnız sarih sözlerle izah etmekle kalmamış, aynı zamanda güzel mesellerle de aydınlatmıştır. Diğerlerinin yanı sıra onun şu sözü vardır,

Eğer ebeveynler asmamın meyvesinden tadar, benim sütümle beslenir, benim beyazımla sarhoş olur ve yatağımda gerdeğe girerlerse, bütün hısımlarına üstün gelecek bir Ay oğlu doğuracaklardır.

Ve eğer sevgilim kırmızı Taş’ın deresinden içer, annesinin pınarının tadına bakar, oradan birleşir ve kırmızı şarabımla benimle sarhoş olur, yatağımda benimle dostça yatarsa ve aşkımın içinde onun tohumu hücreme nüfuz ederse, gebe kalıp hamile olacağım, vakti geldiğinde pek kudretli bir oğul doğuracağım, yeryüzünün cümle krallarına ve hükümdarlarına hükmedip saltanat süren, muzafferiyetin altın tacıyla taçlanmış olan.

Bu müelliften nakledilebilecek diğer şeyleri, muhtasar olmak adına geçiyoruz.

Arap hekimleri arasında sonuncu gelmeyen Razi,

Kimya hususunda da mükemmel bir vukufa sahipti, nitekim haset sebebiyle safsataya dayalı terimlerle dolu olsa da, bu sanat üzerine neşrettiği Işıklar Işığı (Lumen luminum) adlı kitabından ve bilhassa şu sözlerle başlayan mektubundan bu durum anlaşılır,

İlmimizin timsali, dağın üzerindeki bir yaşlı adamdır, onda tabiatlar kemale ermiş olarak birleşmiştir, onun toprağı, suyu, ateşi ve havası. Ve bütün bunlar Satürn’dedir, onunla ilimlerin kapıları açılır, Hermes’in ve onun ilk seleflerinin dediği gibi.

Bu sözler layıkıyla anlaşılırsa, amelin büyük bir kısmını izah eder.

Az sonra der ki, Bununla, Arapların gevşeklik gösterdiği ilme nail olacaksın.

Bizim sakızımız sütümüzü pıhtılaştırır ve sütümüz sakızımızı çözer, bundan sonra şark kırmızılığı ve kan kırmızılığı zuhur eder. Onun Muhammedi olduğu şu sözlerinden bellidir, Hakikati Muhammed’in hanedanı hakkı için söyledim. Ve hemen akabinde, Bu ameli evvela gümüşe, nihayetinde altına tebdil edesin, eskisin, böylece Arapların gevşeklik gösterdiği ilme nail olacaksın. Muhakkak ki bu mektup, gayet muhtasar olmasına rağmen, talim ve vuzuh bakımından birçok kimsenin hacimli ciltlerini fersah fersah geride bırakır. Zira sanatın kemaline taalluk ettiği görülen her şeyi kendi içinde barındırır.

Aynı müellif büyük öğütler kitabında şöyle der, Her kim ölçüleri (ağırlıkları) bilmezse, kitaplarımız üzerinde beyhude zahmet çekmesin, zira filozoflar nesnelerinden hiçbir şeyi gizlememişler, ancak bunları örtülü bırakmışlardır.

Rosinus

Rozini yahut Rosinus da Araplara mensup sayılmalıdır, gerçi Başpiskopos Sarratanta’ya hitaben bazı şeyler yazmıştır.

Zira bir Arap olan İbn Sina dahi birçok piskoposla öylesine ünsiyet kurmuştu ki, rivayet edildiği üzere, onlardan bazı şeyler öğrenmişti. Rosinus muhtelif risaleler neşretmiştir, biri Euthicia’ya, ikisi Sarratanta’ya hitabendir, lakin bunların ilki bir başkasına (şüphesiz Arnoldus’a) aittir, diğerleri ise ilahi tefsirler, tarifler ve bu kabildendir ki hepsi de kimya öğretileriyle dopdoludur. Başlangıçta, sadece isimden ibaret pek çok filozofun toplandığı bir yere geldiğini, Rosinus sanata dair bazı hususları sorduğunda ise hiçbir surette anlaşılmadığını anlatır. Zira der ki, Ellerinde, kendilerine el-kibrit ve el-akakir’i tarif eden kitaplar vardı, bu ise onların bildiği, meşgul oldukları türler yahut batıl şeylerdir, bunlar onları meşgul olup ürküten şeylerdir, kendileri de kendi suallerine dalar ve cehaletle körleşmiş olarak hakikatten saparlar.

Aynı yerde bilgelerin sözlerini şerh etmek istediğini vadeder, bunu yapmadığı takdirde kitaplarının da onlarınki gibi, yani karanlık ve anlaşılması son derece güç olacağını, bunun ise münasebetsiz bir şey olduğunu ve böyle yapan kimse için bir ayıp teşkil ettiğini söyler.

Ve az sonra, Şayet bunu yapmazsam, hünerimizi aşikâr etmemiş oluruz, sözlerim de hiçbir tatbik ve fayda olmaksızın kalır, der. Bu vaatlerini ise haddizatında sayısız veçhile yerine getirir.

Buna bir veya iki misal kâfi gelecektir, Taş, der, bilgelerin sanatın taşına benzettiği, Kartal taşıdır.

Zira Kartal taşı malum bir taştır ve onun karnındaki taştır.

Bu taşın nasıl bir şey olduğunu muhtelif şekillerde açıklar ve ardından bazı şayanı hayret hususlar söyler.

Cahil kimse, der, cehaletinden ötürü acı hıyar eker ve ondan bal yemeyi umar, fakat umduğunu göremeyince, kendi fikrine döner, onu derinleştirir ve şöyle der, Bu talihsizliktendir.

Ona, koyun insan mı doğurdu, yahut buğday taneleri kasnı sakızı mı verdi, yahut hurma ağacı nar mı taşıdı, yahut kuşlar balık mı peydahladı denseydi, yalan söylüyorsun, şeyler ancak benzerlerini tevlit eder ve ağaçlar kendi meyvelerinden başkasını vermez, diye karşı çıkardı. Aynı müellif tarifler kitabında şöyle der,

Muhammed şöyle dedi, Bu amelde zaruri olan Taş, canlı şeydendir. Onu her yerde, ovada, dağlarda ve bütün sularda bulursun, hem zenginler hem fukara ona maliktir, o aynı zamanda gayet hakir, pek kıymetli, etten ve kandandır, onu tanıyan herkes için ise paha biçilmezdir.

Bu Muhammed’in Ebu Ali olması akla yatkındır, zira bu mezhebin ilk kurucusu değildir, filozoflar arasında dahi bu ismi taşıyan pek çok kimsenin bulunduğu şüphesizdir. Sarratanta’ya hitaben yazdığı kitapta şu tarifi verir, Bu Taş vadilere ve dağlara atılmıştır, havada yaşar, ırmakta beslenir, dağların zirvesinde dinlenir, onun anası bakiredir ve babası onunla yatmamıştır. Aynı Taş gübreliklerde ayaklar altında çiğnenir ve ahmaklar onu çıkarmak için sıklıkla kazar ama bulamazlar.

Rosinus, yazılarından iktibaslar yaptığı diğer filozofları da zikreder, nitekim şunlar gibi,

Euthicia, Rosinus kitaplarından ikisini bu kadına göndermiştir, bunların başlangıcında ona şöyle der, Yüzünü orada gördüğümde, ve saire, yüzümü sana çevirdim ve ilmimin sadrımda kilitlediği şeyleri sana izah ettim, ta ki ilmin ruhunu ve sırrın makamını bilesin, benimle hatalara ve batıllara dalmış insanlar arasını ayırasın. İkinci kitapta ise şöyle başlar, Bu, Rosinus’un Euthicia’ya yabancı isimlerin şerhine dair ikinci mektubudur ve sualler tarzındadır. Zira der ki, Yanmaz kükürt nedir? Cevap verir, Ateşe karşı savaşan, ateşe tahammül eden ve canlı gümüşün kammar’ını, yani nemini kabul eden şeydir.

Massarai, Rosinus tarafından şu sözlerle zikredilir,

Bu taşta bir murdarlık vardır ki, insanlar bundan ötürü onu hor görürler ve onu ayıramayacaklarını sanırlar.

Filozof Mitigo, Bizim taşımız insanların ayakları altında çiğnense de, yine de Geber adlı insanın üstün gayreti sebebiyle bilgelerce sevilir, der. Gayret der, zira bu Geber adlı insanın gayretidir.

Filozof Malus şöyle der,

Bu taş itaat bakımından senin altındadır, Hükümranlık bakımından senin üzerindedir, İlim bakımından sana yöneliktir, Eşitlik bakımından senin çevrendedir.

Dantius şöyle der, Bedenleri hazırlayın ve eritin, yıkanmış ruhları o suyla doyurun; o vakit ruhlar bedenlerde, bedenler de ruhlarda batar ve böylece ruh en sebatlı sabitlemeyle sabitlenir.

Galenus şöyle der, Bedenleri hazırlayın ve bozulmanın bulunduğu karalıktan, beyaz ve kırmızı olana dek arındırın; sonra her ikisini, yani ruhu ve bedeni su içinde eritin ve pıhtılaştırın, böylece yıkanmış bedenin üzerine atın.

Muhammed de bir filozoftur, onun sözünü daha önce Rosinus başlığı altında zikretmiştik ve şöyledir,

Bu işte gerekli olan taş, canlı bir nesnedir, ve saire.

Romalı Morienus’un aktardığına göre, bilge bir kral ve filozof olan Herakles, adamlarından bazılarının sorusu üzerine şöyle demiştir, Bu üstatlık sanatı (magisterium) ilkin tek bir kökten neşet eder, sonradan pek çok şeye yayılır ve tekrar bire döner; bu yüzden havayı almak zaruridir. Orada, az sonra, aynı Herakles müritlerinden bazılarına şöyle demiştir,

Küçük taş hurma ağacından beslenir, hurma ağacı da kendi taşından; onun kökünden dahi, onun sayesinde sayılarını katlayıp çoğaltan pek çok dal filizlenir.

Filozof Arsicanus der ki, Dört unsur, yani sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluk tek bir kaynaktan doğar ve bunların bazıları diğerlerinden meydana getirilir. Bu dördünden bazıları kökler gibidir, bazıları da bunlardan birleşmiş gibidir, toprak ve hava gibi.

Aynı şekilde Arsicanus, Marianus’a şöyle der, Suyumuz toprağımızı kaplar; o su ki büyük, parlak ve saftır. Zira suyun kesafetinden toprak da birlikte yaratılır.

Filozof Datin, Bizim latonumuz ilkin kırmızı olsa da değersizdir, lâkin kırmızılıktan sonra beyaza dönerse çok kıymetli olacaktır, der.

Bundan ötürü aynı Datin, Euthices’e şöyle der, Ey Euthices, bunlar burada sarsılmaz ve bütünüyle sağlam kabul edilsin; nitekim bilgeler bu hususta şöyle dediler, Karalığı giderdik ve mizacı soğuk ile kuru olan natron tuzuyla, yani kaya tuzuyla ve nişadırla beyazlığı sabitledik; bu sebeple ona, Arapçada tinkar denilen boraks adını verdik. Ve hemen ardından,

Filozof Datin der ki, Şayet Laton kükürtle yakılırsa ve üzerine sıkça yumuşatıcı maddeler dökülürse, tabiatı Tanrı’nın yardımıyla iyiden daha iyiye dönecektir.

Yine onun sözüdür, Hiçbir şey yoktur ki ondan ve onunla olmasın, her tentür kendi benzerinden neşet eder.

Ve az sonra, Ondan çıkan şey şüphesiz yine ona dönecektir, der.

Sözü edilen Datin tarafından, felsefi meseleleri Datin’e havale etmiş olan filozof Euthices anılır; bu meseleleri geçiyoruz.

Bilge ve filozof Adarmatus der ki, Bu nesnelerin bütün adları ve benzerlikleri, eskiler tarafından yalnızca şu sebeple söylenmiş ve çeşitlendirilmiştir ki, siz yaşayanlar bu nesnenin başlangıcının sonuna, sonunun da başlangıcına tanıklık ettiğini anlayasınız.

Filozof Azinabam, Oziambes tarafından felsefi maddenin nasıl adlandırıldığı sorulduğunda, Tabiatı gereği buna vulphi denir, yani hayvan diye tesmiye edilir, cevabını vermiştir.

Katil Elbo der ki, Latonu beyazlatın ve kitapları yırtın ki yürekleriniz bozulmasın.

Rosarius yazarının bildirdiğine göre Geber üzerine şerh yazmış olan Ademarus der ki, Bir taş süblimasyon yoluyla ne kadar temizlenirse temizlensin, yanıcılığı yağının çekilmesiyle ne kadar giderilirse giderilsin ve uçuculuğu sabitlemeyle ne kadar yok edilirse edilsin, Geber’in birinci kitabının ortalarında belirtildiği üzere, yine de erimez, nüfuz etmez, karışmaz, bilakis camlaşır.

Filozof Belinus’un Güneş üzerine Rosarius yazarında geçen pek güzel mecazı şöyledir,

Bilesiniz ki, babam Güneş bana bütün kudretlerin üzerinde bir kudret verdi, beni celal libasıyla giydirdi ve bütün cihan beni arar, ardımdan koşar. Zira ben en büyüğüm, kudretimi ve yüceliğimi bildiler. Zira ben tekim ve bana bu kudreti kendi lütfundan bağışlayan tek olan babama benzerim; insanlar benden aranan şeyi hizmetkârlarımdan boşuna isterler ve yeryüzü bütün kuvvetleriyle beni alçaltmaya muktedir olmadıkça ona ulaşamazlar.

Bilakis ben onun ve hizmetkârlarımın üzerindeyim; ta ki onları alçaltıncaya, kudretlerinden ve tabiatlarından çekip çıkarıncaya, babamın bana bağışladığı güzel parlaklığım ve ışığımla onları bütün amellerinde donatıncaya dek.

Zira ben her şeyi yükselten ve alçaltan yüceyim; hizmetkârlarımdan hiçbiri üzerimde hak sahibi olamaz, yalnızca bana zıt kılınan müstesna; o beni yok eder, lâkin tabiatımı yok edemez; bütün uzuvlarımı birbirinden ayıran bizzat Satürn’dür.

Sonra, dağılmış ve ayrılmış bütün uzuvlarımı bir araya toplayan anneme giderim, ve saire.

Bernhardus, Albygazal’ın Platon’un hocası olduğunu söyler ve ondan bir filozof olarak bahseder.

Bolzain de aynı müellifçe seçkin bir filozof sayılır.

Bendecid de benzer şekildedir; sözlerini aktarmaktan sarfınazar edeceğiz.

Halid olarak da anılan Haly, Arap dilinde pek çokları tarafından zikredilmiştir; bundan ötürü kitabının Arapçaya tercüme edildiği anlaşılmaktadır.

İbn Sina, De Anima adlı eserinde simya ustalarını sayarken Farabi’yi bunların arasına dahil eder; hepsi Arap olan şu sonrakileri de öyle,

Abi, Abimezer, İbn Abendinon, Pizagros.

Eserleri bize ulaşmamış olan, lâkin İbn Sina tarafından hakiki ustalar olarak sayılan Arap filozoflar,

Abuzalem, Batlanus, Kusta bin Luka, Nitafor, Ebu’l, Karadisse, Yakub el-Mumin, Ebu Ma’şer, Battani, Alaya, Corahiva, Higer, Geber.

Morienus’un aktardığına göre filozof Herisartes şöyle der, Hakikati söylüyorum ki, bu sanatın ustalarını yanılgıya düşüren şey, isimlerin çeşitliliği ve çokluğundan başka bir şey değildir.

Lâkin bir kimse bu isimlerin kavuşum esnasında beliren renklerden ibaret olduğunu doğru kavrarsa, bu sanatın yolundan sapmayacaktır. Zikredilenlerin haricinde, bize en azından isimleriyle ve başkalarının nakilleriyle malum olan diğer Arap filozoflar şunlardır,

Xebilogar, Bebaziria, Ömer Ebu’l-Hata, Efiula, İbn Sina’nın De Anima adlı eserinin yedinci bölümünde tartıştığı Ebubekir, Adros, Choro, Kalfis, Herodi, Iasioin Maldee, Habebacar, Ebu Ma’şer, İdris, Halid’in andığı Mezelem, Mirtiganus Horfoicus’a, Kral Artus, Aurora yazarı onu anar, Atabui, Lullius bunlardan sıkça bahseder, Kefit, Marobh, Zeler, Abrachoh.

Simyacı Platon ne Latin ne de Grektir, bilakis Arap olduğu anlaşılmaktadır; zira Greklerin bu kabil isimleri onların ilimleriyle birlikte yaygınlaşmıştır.

Hemeck, aforizmalar üzerine şerhler yahut risaleler yazmıştır; eserlerini İbranice neşretmiş, lâkin Arapçayı fevkalade bilirdi, zira Doğu’da Arap dili pek ziyade kullanılmaktaydı. Aynı Platon tarafından kaleme alınmış Semita errantium adlı eser mevcuttur.

Müellifler ona şu sözleri atfeder, Bizim taşımız (Büyük Rosarius’un aktardığına göre) ateşin dokunmadığı nesnedir ki felsefi cıvamız ondan yükselir. Ve başka bir yerde,

Şunu bil ki, bozulma olmaksızın oluş vuku bulamaz; bu yüzden çürüme üzerinde çalış, der. Ve az sonra,

Yumurtada bir misalimiz vardır, zira önce çürür ve ardından yavru doğar, o ki tamamen bozulduktan sonra canlı bir hayvan olur. Aynı şekilde, Satürn'ün ilk rejimi çürütmek (putrefactio) ve Güneş'e maruz bırakmaktır, bileşim ise dört geceden meydana gelir. Yine Platon özetinde şöyle der,

Bedenlerin çözünmesinde emek verdiğin şeye muhtaçsın, Bu sebeple onun üzerinde yavaş bir ateşi sürdürmek gerekir, ta ki çözülünceye dek ve eser onun vasıtasıyla tamamlanır.

Calid de sekizinci bölümde onun hakkında şu kelimelerle bahseder,

Bundan ötürü Platon kendi nutuklarında, kendi kitabında şöyle demiştir, Ateş, yetkin olana fayda yahut ilerleme katar ve bozulmuş olana zarar değil, bozulma getirir.

Bundan ötürü onun miktarı iyi ve uygun olduğunda fayda sağlayacaktır ve nesnelerdeki niteliği ölçüyü aşacak derecede çoğaldığında, her ikisini de, yani yetkin olanı da bozulmuş olanı da ifsat edecektir.

Konstantinopolisli Rhasis Araplar arasında sayılır, nitekim soyadı tek başına onu yalnızca Yunan yapmaz, Kont Bernhard ve burada zikretmediğimiz diğerleri tarafından alıntılanır. Almazar, Zaragoza Başpiskoposu Galid'e yazmıştır, Babil Kralı. Squillario, Leo, Carab, Holcot, Hermes, Mirneris, Regor, Sedacerius. Arisleus, eseri günümüze ulaştığına göre, isminin uydurma olmadığı aşikârdır. Seneca, Arabistan Kralı Adros'a.

Sayılmış olan bu Araplar yahut Mağribîler arasında, şayet vatanı bakımından onların zümresine ait olmayan bir ya da iki kişi dahil edilmiş yahut kaydedilmişse de, Arapça yazdıkları ve kitaplarında Araplar tarafından zikredildikleri için, onları haksız yere buraya dahil etmiş sayılmayız. Nitekim Arabistan'da yahut Moritanya'da doğup büyümüş bir Yahudi yahut Hristiyan, doğduğu toprak bakımından Arap sayılabilirse de, din bakımından asla öyle sayılamaz. Mağribîler yahut Sarazenler hakkında şu da rivayet edilir, Alelade bir kıyafetle gezen bir zat, yanında bir Hristiyan ile birlikte bir altın madencisine gitmiş ve ateşe konulmuş bir pota yahut kap içerisindeki cıvaya (argentum vivum) gayet kırmızı renkli bir toz ile atım (projeksiyon) yapmıştır, bunun üzerine cıvanın yahut kusurlu metalin en kıymetli altına dönüşümü hasıl olmuştur.

Fakat bunlar herkesçe bilinen, körler ile berberlerin dahi işitmediği şeyler değildir, zira Avrupa'da babalarımızın yahut bizim devrimizin hatırasında böyle bir hadisenin vuku bulmadığı kayda değer pek az şehir mevcuttur. Şüphesiz o mükemmel tentürden (tinctura) bir miktar nasiplenenler, kendilerini adeta hakiki sanatkârlar ve onun mucitleri gibi gösterip oradan oraya koşarak atımlar yapmışlar, yalnızca bunu gören yahut işiten herkesin hayranlığını kazanmakla kalmamış, aynı zamanda pek çok kimseyi aldatmak üzere kendi ağlarına çekip tuzağa düşürmüşlerdir. Ardından Aurora Consurgens'te sona doğru şu hususlar kaydedilir,

Eski İmparatorlar Vekayinamesi'nde okunur ki, bir imparator zafer kazanan Sultan ile büyük bir muharebeye girişti, bu sebeple imparatorluk ordusunun pek çok soylusu esarete sürüklendi. Bunların arasında İmparatorun Protonoteri olan gayet bilgili bir adam vardı, kendi diyarında pek büyük bir filozof olan bir Sarazene uşak olarak tayin edildi ve uzun süre onun yanında alıkonuldu. Günlerden bir gün merhamete gelen o Sarazen, Protonoteri huzuruna çağırıp ona dedi, "Doğduğun diyara dönmek ister misin?" O da cevap verdi, "Keşke efendim, kulun senin gözünde lütuf bulsaydı."

Filozof ona dedi, "Eğer istediğimi yaparsan sana merhamet edeceğim." O da dedi, "Efendim, her şeye hazırım." Bunun üzerine filozof, "Kendi memleketine vardığında, yeryüzündeki tanrınız olan en yüce Efendine şu sözleri söyleyeceksin, 'Vaktiyle mülkü olduğum Efendim ve Hocam size selam eder, onun hakimiyetini ve ustalığını size bilahare açıklayacağım.' Bundan sonra metallerin bütün eriyiklerini getirtesin, onları eriteceksin ve sana verdiğim bu tozu içine katacaksın, zira hakiki altına dönüşeceklerdir. Bu yapıldıktan sonra, billuru daha önce bahsedilen şekilde eriteceksin ve toza batırıldığında yakuta dönüşecektir. Daha sonra camı eriteceksin ve mezkur toza batırıldığında dövülebilir hale gelecektir. Bütün bunlar görülüp tamamlandığında diyeceksin ki, 'Bu, sevgili Efendimin azametidir.' Bundan sonra benim ustalığımı ilan edeceksin. Gayet kirli cüzzamlılara bu tozu ılık içecekle vereceksin, hemen yatmaya gidecekler ve bir ter beziyle örtülecekler. Pek süratli bir biçimde tamamen şifa bulacaklar, öyle ki yeryüzünde değil, sanki rüzgarların kanatları üzerinde yürüyor gibi görüneceklerdir. Şimdi selametle git ve arzumu yerine getir." Bunun üzerine Protonoter sevinç ve neşeyle gitti, her şeyi mezkur Efendisinden işittiği vechile hakikat üzere buldu, Başrahibe ve İmparatora gösterdi ve böylece filozofların ilacı, o devirlerde hüküm süren en yüce Başrahibin ve İmparatorun huzurunda ispat edilmiş oldu vesaire.

Bunun masal olmadığı koşullardan anlaşılmaktadır, nitekim Sarazen Sultanı Selahaddin, Hristiyanları Kutsal Topraklardan sürmüş ve İmparatorun ordularını defalarca mağlup etmiş, bu sebeple sayısız insanı esarete götürmüş ve adet olduğu üzere başkalarına köle olarak satmıştır. Bu hadise takriben Milattan Sonra 1100 civarında vuku bulmuştur. Zira Sultan Şirkuh, 1153 yılında Halifeleri Mısır'dan mahrum bıraktı. Buradan daha kudretli hale gelen Selahaddin, sonradan Kutsal Topraklara hücum etmiş, Hristiyanların nifakı ve sefahatinin galebe çalmasıyla orayı silah zoruyla ele geçirmiştir.

Pyrgopolynices buraya kadar hazır kıta durarak İbn Sina'ya karşı şu şekilde karşı çıktı, Hasmın Kimyaya Karşı 13. Argümanı,

Hangi sanatın deneyleri gözbağcılık büyüsü ve sair hileler yoluyla yapılıyorsa, o sanat gözbağcı ve menfurdur. Fakat altın yapma sanatının (chrysopoeia) deneyleri bu şekilde yapılmaktadır. Şu halde altın yapma sanatı gözbağcı ve menfurdur.

İbn Sina'nın Menfi Argümana Cevabı,

Büyük öncülü, şayet bu nevi deneyler sanatın ve onun kaidelerinin mahiyeti gereği her daim böyle ise kabul ederiz, şayet arızi olarak ve sanatkârların tabiatından ötürü ise, mutlak surette doğru kabul etmeyiz. Zira kendi içinde iyi olan bir sanat, kötü sanatkârlar yüzünden bazen kötü bir şöhrete maruz kalabilir. Fakat sanatta vazolunan kaideler Tanrı'ya karşı ise, meselenin şeytanlara tapınmaya adanmış büyü olması gibi, o sanat müellifleriyle birlikte lanetlenmelidir.

Küçük öncüle ise, onun açıkça yanlış olduğunu söyleyerek cevap veririz, Zira altın yapma sanatında büyüye dair, Tanrı'nın emirlerine zıt düşen yahut gözbağcılığı andıran hiçbir şey bulunmaz. Bazen en fena insanlar, nail olamadıkları en yüce sanatlara kendilerini adayabilirler, bu esnada sanat onlar yüzünden bir nebze hakarete maruz kalır ki bunun olmaması icap eder ve bu durum yalnızca o sanatı kötüye kullanan yahut onun hakkında yanlış hüküm veren insanlardan neşet eder.

Nasıl ki Afrika'da en şiddetli sıcakta ejderhalar ve muhtelif türden zehirli vahşi hayvanlar kendi menfaatleri uğruna en şifalı ve en soğuk pınarlara akın ederse, tabiatı gereği gayet şifalı ve masum olan kimyaya da, o meşum altın hırsı yüzünden en muhteris ve en aşağılık kimseler sığınır.

Fakat burada her dürüst ve iyi niyetli kimse, kimyaya (chemia) has olanı taklit etmelidir, o kimse ki rivayet edildiği üzere içmeden önce boynuzunu sulara daldırır, şifalı, arı ve her türlü zehirden masum suları yudumlar, yani zihninin keskinliğiyle hangi müelliflerin iyi ve okunmaya layık olduğunu, hangilerinin ise öyle olmadığını tefrik eder. Zira meşru kullanımında daha kıymetli olan bir şey, suistimal edildiğinde o nispetle daha yıkıcı olur, en yüce tiryaklar (alexipharmaca), iyi kullanıldıklarında devadır, fena kullanılırsa zararlı ve zehirlidir. Hatta zehirler dahi yerinde ve vaktinde tatbik edilirse şifa olurlar, herhangi bir nesnenin kullanımı ile suistimali arasındaki fark işte bu denli büyüktür. Peki kimya sanatını bir gözbağcılık addedip kim mahkûm edebilir?

Belki de onun açık ve yalın sözler yerine kinayeler ve mecazlar kullanması mıdır buna sebep?

Oysa Kraliçe nasıl debdebesiz, Diana ise örtüsüz görünmezse, bu sanat da bu veçhile daha vakur ve daha asildir, zira avamın önüne serilen şeyler değersizleşir. Mukaddes olan köpeklere verilmesin, inciler de domuzların önüne atılmasın.

Papağana şeker pek yaraşır, Kulağa altın takılmaz, Ağustos böceğine tane çekirdek denk gelmez.

Kutsal Yazıların neredeyse tamamı, gerek peygamberlerin, gerek bizzat Mesih’in ve Havarilerin öğretisi, mecazlarla dolu değil midir? Bu sebeple, neden bu surette vahyedildiğine dair en kesin sebeplere malik olan ve başka bir tarzda öğretilmesinin mümkün ya da caiz olmadığı bilinen bu kelama hilelerle dolu mu denmelidir, nitekim bu sebepler daha önce Geber bahsinde kaydedilmiştir ve orada mülahaza edilmelidir. Sanata meyledenlerin çoğunun yanılgıya düşmesi bundandır, öyle ki on bin kişiden ancak biri filozofların örtülü yazılarının ve hakikatin kendisinin hakiki anlamına erişebilir.

Bu yüzden bunca miras tükenmekte, ömürler heba olmakta, dille tarif edilemeyecek kadar büyük zahmetlere girilmektedir. Hakikat yoluyla zenginleşemeyince hileye ve beyhudeliğe sapan, birçoklarına çok şeyler vaat edip zarardan gayrı az bir şey sunan veya hiçbir şey sunamayan bunca sahte sanatkâr işte buradan türer. Bunların pek çoğu gözbağcılık sanatlarına meyleder, lakin bütün bunlar, canlarını ve bedenlerini şeytana peşkeş çeken bunca sapkın ve dinden dönmüş kimse onun etrafında dolanıyor diye hakiki teolojiye kabahat bulunamayacağı gibi, hakiki kimyaya da mal edilemez.

Kötü niyetlilerce fena halde suistimal edilen diğer muteber sanatları anmıyoruz bile, hakiki kimya ise kimseyi aldatmaz, hiç kimseye hile ve desise kastetmez, şayet böyle bir şey vuku bulursa bu, onun eşiğinden içeri asla adım atamayacak olan ve böylesi şölenlere layık görülmeyen misafirler misali onun tarafından hakir görülen fena niyetli kimselerin marifetidir.

Hasmın Kimyaya Karşı 14. Argümanı

Muteber, hakiki ve sahih bir ürün vermeyip safsatalı, sahte ve aldatıcı bir iş geride bırakan bir sanat, sözümona sanat, sanatkârlarıyla birlikte her iyi nizam edilmiş cumhuriyetten sürülmelidir. Fakat altın yapımı (chrysopoeia) böyledir, zira o, hakiki ve tek anlamlı (univocum) altını değil, çok anlamlı ve safsatalı olanı husule getirir. Şu halde sanatkârlarıyla birlikte cumhuriyetin sınırları dışına sürülmelidir.

İbn Sînâ'nın (Avicenna) Cevabı,

Büyük önermeyi kabul ediyorum. Küçük önermeyi ise kesinlikle reddediyorum, simya örtüsü ve adı altında gümüşü, altını, sikkeleri tağşiş etmeyi ve bu nevi meşum cürümleri işlemeyi öğreten sanatlar, daha doğrusu sanat değil hileler vardır, itiraf ederim, kendilerine lekesiz kimyanın adını yakıştırsalar dahi, ondan katiyetle ayırt edilmelidirler. Şayet bir kimse bunları kimya ile bir tutarsa, bunu muhakeme yetisinden ziyade zihninin marazından ötürü yapar, bir şehirde gayet fena fahişeler, pek şehvetli fesatçılar ve ziyadesiyle sefih ayartıcılar bulunsa, sırf bu yüzden hiçbir kusuru bulunmayan en iffetli bir bakirenin onlar namına alenen lekelenmesi ve onlarla bir tutulması reva mıdır?

Böyle hüküm veren bir kimsenin, dilini dişlerinin ardındaki siperde tutmasını sağlayacak bir gem takılması arzu edilirdi. Hilekâr sanatlar ile hakiki kimya hakkında da böyle hüküm verilmelidir, hile cezasını bulmalı, hakikat ise övgüye layık görülmelidir. Kimya marifetiyle hasıl edilen altının tek anlamlı, hakiki ve meşru altın olduğu şuradan sabittir, evvela, tecrübe etmiş sayısız şahidin beyanıyla, altının tabi tutulduğu bütün miyar ve imtihanlara, yüz defa tabi tutulsa dahi dayanır. İkincisi, tabii altının bütün hassalarına, tesirine, kudretine, rengine, ağırlığına ve diğer arazlarına maliktir. Üçüncüsü, sanatın tanzimiyle de olsa, tabii olanın türediği aynı ilkelerden, tabiat tarafından husule getirilir, şu halde onun hakiki altın olduğu ve yapay olmaktan ziyade tabii sayılması gerektiği pekala ortadadır. Mısır'da fırınlardaki yumurtalardan sanat marifetiyle çıkarılan civcivlerin hakiki mi yoksa sahte mi olduğundan kim şüphe eder? Şüphesiz sahte ve yapay bir münekkit hariç hiç kimse. Zira sanatla beslense ve tavuktan gelmese de kendisi tabii olan hararet müstesna, oradaki bütün illetler tabiidir. Aynı veçhile tabii illetlerden, maddeden ve suretten, tabii ilkelerden, yine tabiatın bir eseri olan sanat hararetinin en azından yardımıyla hasıl edilen bu altın hakkında da aynı şey söylenmelidir.

Zira ateşi yakmanın tek bir yolu olmayıp muhtelif yolları olduğu gibi, her ateş hakikatte tabii olsa da, ateşten neşet eden hararetin dahi tek bir tarzı yahut derecesi yoktur, bilakis muhteliftir, sanat marifetiyle itidale getirilip beslenseler dahi bunların hepsi tabiidir. Arnoldus'un ve diğerlerinin hakiki altın vücuda getirdikleri, başkaları tarafından defalarca, bizim tarafımızdan da aşağıda ispat edilecektir.

Hasmın Kimyaya Karşı 15. Argümanı

Şayet altın yapımı hakikat olsaydı, altın diğer metallerin nihai gayesi olurdu ve böylece metallerin suretleri kadar gaye bulunmazdı. Lakin altın, diğer metallerin gayesi değildir. Şu halde altın yapımı hakikat değildir.

İbn Sînâ'nın Cevabı,

Gayeler pek çok ve muhteliftir, bazıları nihai ve en yücedir, bazıları ise vasıta yahut tali derecededir. Bütün müşahede edilen ve cismani şeyler, bir gaye olarak insan için yaratılmıştır, insan ise Tanrı için yaratılmıştır, O ki zatı gereği, zatında ve zatı için tek başına mevcuttur.

İmdi feleğin de bunlardan başka kendi gayeleri vardır, nurların ve yıldızların da keza öyledir. Aynı şey hava, su ve toprak ile bunların ihtiva ettiği mahlukat için de söylenmelidir. At, koşmak, yük taşımak, cenk etmek için hem çevik ve kavi bedeniyle hem de cesaretiyle insana hizmet eder. Bu esnada onun etini yiyenler de vardır, nitekim bizim sığır eti yiyip onun sütüyle beslendiğimiz gibi Tatarlar da at eti yer, onun sütü ve kanıyla beslenirler. Bazı atlar İspanyolların yaptığı gibi oyunlar için, bazıları ise kuşları avlamak için talim edilir, diğerlerini bir yana bırakırsak, bunlardan hangisi atın asıl gayesidir? Elbette hepsini şamil olan insana hizmet etmesidir, aynı şekilde ister nakıs ister kamil olsun metallerin de pek çok ve muhtelif gayeleri vardır, lakin nihai gaye, insanların menfaatine tahsis edilmeleridir. Binaenaleyh Hindistan'da yerin altında kurşundan tabii olarak altın hasıl olsa yahut yerin üstünde herhangi bir mahalde sanat yoluyla meydana gelse, kurşun suretinde insana nasıl hizmet ediyorsa, altın suretinde de öylece hizmet edecektir. Fakat bu kullanımların farklı olduğunu söyleyeceksin, buna cevabım şudur, bunun meseleyle bir alakası yoktur.

Zira insan her nesnenin faydasını kendine göre tayin eder. Şimdilerde Avrupa'dan denizciler vasıtasıyla Hindistan'a getirilen o levha kurşun, orada hayretle karşılanır ve neredeyse karabiberle denk ağırlıkta mübadele edilir, bizde ise kıymeti çok daha düşüktür. Zira onlara göre daha nadir ve bu sebeple daha kıymetli olduğundan, belki de bizdekinden farklı maksatlarla kullanılmaktadır.

İnsanların arzusuna göre bazen bu, bazen şu maksatlar için kullanıldıkları halde, altının ve diğer kıymetsiz metallerin muayyen gayeleri hakkında nasıl kesin bir hüküm verilebilir? Bazılarının altın zincirlere, hatta yaldızlı darağaçlarına asıldığı, bazılarının camdan içip altını haysiyetsizce kullandığı işitilmiştir. Martialis'in şu latifesi bundandır,

Karnının yükünü dökerken utanmazsın, altın lazımlık kullanırsın, Cam kadehten içersin Bassus, porselene sıçarsın.

Marcus Antonius için de aynı şeyi naklederler ve bu nevi sefihler hakkında da benzer şeyler söylenir. Buna mukabil demir, kimi kavimler nezdinde altından daha muteber olmuştur, kimileri nezdinde ise gümüş böyledir.

İnsanlar böylece metallerin çeşitli gayelerini, onların kendi yararlarına hizmet etmesi, gerek hekimlikte gerekse diğer hizmetlerde kullanılması şeklindeki o tek gaye altında bulurlar, Buradan açıktır ki, önceki önermenin bağlamı gereğince çözülmüştür, eğer bazı metaller altına dönüştürülürse, dönüştürülmeyen diğerleri yine de kendi gayelerinden mahrum kalmayacaktır, dönüştürülenler de öyle, çünkü her birinin kendi suretleri, dolayısıyla gayeleri ve kullanımları olacaktır, Bundan insana dair hiçbir şey eksilmez, bilakis kanaatimce, yararına pek çok şey eklenir.

Küçük önerme yahut varsayımda diyorum ki, dış metallerin nihai gayesi altın değildir, zira bu gaye, daha önce söylediğimiz gibi, insanlara tıpkı altın gibi hizmet etmeleridir. Lakin bu ikincil bir gayedir, bütün kusurlu metaller buna ulaşamasa da, nihai gayeye daha yakın başka gayelere erişirler, nitekim bunlardan insan ihtiyacının gerektirdiği çeşitli kaplar yahut aletler imal edilir.

Tıpkı tavuk yumurtalarının, kendileri için tayin edilen gayeye, yani içlerinden civcivlerin çıkarılmasına varmadan önce insanlar tarafından yenilmesi halinde, bizzat civcivler ve tavuklar da insanların gıdası olma gayesine tabi kılındığından, yumurtaların kendi gayelerinden tamamen mahrum kaldıklarının söylenemeyeceği gibi.

Buradan anlaşılmaktadır ki, altının dış metallerin gayesi olmadığı inkarından hareketle krizopoyanın (chrysopoeia) da hakiki olmadığı sonucunu çıkaranlar yanılmaktadırlar.

Zira ilk önermede tâbi gayeden, varsayımda ise nihai gayeden söz edilmektedir. O vakit hiçbir neticeye varılamaz, şüphesiz dört terimden ötürü, şayet başka türlü kabul edilirse, her ikisi de yanlıştır.

LAKİN ŞİMDİ KİMYANIN HAKİKATİNE DAİR AKIL YÜRÜTMELERİMİZE GEÇELİM.

13. İbn Sînâ'nın (Avicenna) müspet akıl yürütmesi,

Şayet krizopoya hayalî bir varlık ve kuru bir kurmaca olsaydı, bütün çağların ve dillerin kavimleri arasında onun ilkelerinde, vasıtalarında ve nihayetinde bir uyuşma bulunmazdı, bunların örtülü biçimde aktarılıp açıkça verilmemesinin bir sebebi olmazdı ve sanatın hakikatine dair hiçbir tecrübe mevcut bulunmazdı. Lakin bütün bu hususlar bambaşka bir haldedir. O halde krizopoya hayalî bir varlık değil, gerçek ve hakikidir.

Büyük önerme doğanın ışığından bellidir, zira yalancının hafızasının kuvvetli olması gerektiği söylenegelmiştir.

Çünkü şayet öne sürdüğü her şeyi, sonradan söyledikleri öncekilerle ve tersine birbiriyle tutarlı olacak, neticeler sebeplere ve arazlar mevzulara tekabül edecek, vakitler vakitlerle, mekânlar mekânlarla ve şahıslar şahıslarla, ister aritmetik ister geometrik orantıyla tartılsın, denk gelecek biçimde tanzim etmezse, kolayca kendi kendini çürütecek ve herkesin alayına maruz kalacaktır. Zeki ve hafızası kuvvetli bir kimse böylesi ince yalanlardan ve hilelerden sıyrılabilirdi belki, fakat nihayetinde bizzat kendisi kendi diliyle bunu açıkça ele vermese dahi, hadiselerin akışı onu yalancılıkla itham ederdi. Lakin daha önce hiç karşılaşmamış, ne sözle ne de işaretle konuşmuş olan birçok kimsenin böyle bir şeyi uydurması ve diğerlerinden gizleyip tıpkı Eleusis sırları gibi aralarında saklamaları, birbirlerine ise göstermeleri, mümkün olmadığı gibi inanılır da değildir.

Biri diğerini çoktan çürütmüş olurdu yahut diğerinin gizli niyetini anlamayarak başkalarının bulduklarından son derece farklı şeyler öne sürerdi ve böylece masalın ne başı ne sonu olurdu, en keskin zekalara, başkalarını aldatmak ve şaşırtmak gayesiyle örümceklerin ağlarını örmesi gibi her birinin kendi içinden çıkardığı ve havada, yani herkesin ortasında asılı bıraktığı bu derece düzmece ve ince dokumalarla zihinlerini yorma vesilesi vermezdi.

Şimdi bu varsayımın en hakiki olduğunu göstereceğiz,

İlkelerde, vasıtalarda ve nihayette bütün kavimler arasında bir uyuşma bulunduğu şuradan bellidir ki, sanatkârların bir kısmı madenlerin sebepleri hakkında örtüsüz ve açıkça dahi pek keskin biçimde mütalaa yürütürler, lakin hemen ardından ifşa edilmemesi gereken sırlara döner ve onları amblemlerle, mecazlarla ve muammalarla karartırlar, ta ki niyet eden kolayca kavramasın ve okuyan hemen anlamasın.

İlkelerde hepsi hemfikirdir ki, bütün metaller yerin altında doğa tarafından dumanlardan ve buharlardan birleştirilmiştir, bu dumanlar sıcak ve kurudur, buharlar ise nemli ve soğuktur, Her ikisi de yapışkan ve akışkan nemden çözülmüştür yahut kısmen yağlı ve yapışkan nemden meydana gelmiştir, Bunların birincisinden daha yetkin metaller, ikincisinden ise kusurlu metaller vücut bulur. Yapışkan nem ise toprağın sudan ayrılmadığı, bilakis birinin diğerinin yukarı yahut aşağı hareketini takip ettiği nemdir, öyle ki ateşin ısısıyla suyun göğe yükselmesi zorlanırsa, tıpkı havadar bir duman gibi, o vakit toprak da onunla birlikte çözülür ve yükselir, yahut şayet toprak aynı ısıyla alıkonup kalırsa, o vakit su da onunla birlikte kalır ve havaya doğru çözülmez, Bütün çağların kavimleri bu ilkeleri pek mükemmel şekilde izah ederler ve böylece bu hususlarda hem kendi aralarında hem de meselenin hakikatiyle uyuşurlar. Aynı şekilde tek ve aynı gayeye yöneltilen hususlarda, sözlerde farklılıklar görülse dahi, meselelerin özünde bir ihtilaf yoktur, bu gaye de altının üretilmesi yahut meydana getirilmesidir,

ve bu da, tıpkı bir evin kendi asli cüzlerinden birleşmesi yahut insanın akleden can ile bedenden veya herhangi bir başka şeyin madde ile suretten meydana gelmesi gibidir.

Bütün bayağı metallerde ortak olan maddeye dair bir araştırma yoktur, yalnızca surete dairdir ki bu da altının tentürü, kükürdü ve ruhudur. Bunu işleyip olgunlaştırmak için bu sanatın bütün vasıtaları seferber edilir. Vasıtalar ise bütün sanatın kendisinde düğümlendiği kaidelerdir, bu sebeple sanat herkese malum olmasın diye bunlar pek karanlık tarzda aktarılmıştır. Câbir ameliyelerin usullerini sayar, Philosophia Scalası, Basilius ve Ripley gibi diğerleri daha fazlasını zikreder, Bazıları ise daha azını sayar, nitekim kimileri çözünme ve pıhtılaşma olmak üzere iki ameliyeyi, bazıları da sürekli pişirme olmak üzere yalnızca birini kabul eder.

Şayet bu vasıtalardan hiçbir şeyi gizlemeselerdi, o vakit sanatı olduğu gibi verirlerdi ki bunun hiçbir surette yapılmaması gerekirdi. Bu sebeple derler ki, beyaz kurşun bilindikten sonra geriye kalan şey kadınların işinden ve çocukların oyunundan başka bir şey değildir.

Bütün müelliflerin sözleri buraya varır, Bundan ötürü, kendi gayretiyle tahkik edemediği yahut doğanın en gizli işlerinde nasıl iş gördüğünü veya ilerlediğini anlamadığı için üstatlığı (magisterium) inkar eden kimse en aşağılık ve pek ahmaktır.

Şayet bütün bunlar yalan olsaydı, hiçbir uyuşma, hiçbir mutabakat bulunmazdı, bu sırları örtmeleri ve mecazlara başvurmaları için hiçbir sebep kalmazdı, Şayet bunları uydursalar bile, aralarında fevkalade ayrılığa düşerlerdi, bu ayrılık sebebiyle de, tıpkı Babil'deki dil karışıklığında olduğu gibi, bütün gayret ve eser sonsuz yollara ve anlayış adedince fırkalara bölünür, nihayetinde ise maskaralığa yahut hiçe irca edilirdi.

Ahtapotun aç kaldığında kendi kollarını kemirdiği söylenir, tıpkı bunun gibi onlar da hiçbir hakikat temeline dayanmayan kendi icatlarını bizzat kendileri aşındırır ve yok ederlerdi. Oysa bunlar, herkesçe anlaşılmasa bile pâyidar kalmakta, mevcudiyetini korumakta ve hem kendileriyle hem de hakikatle uyuşmaktadır.

Bunun yanı sıra varsayımın hakikati şuradan da aşikardır ki, sanatın hakikatine dair pek çok tecrübe mevcuttur ve bunlardan başka yerlerde etraflıca bahsedilmiştir. Şayet ölümden sonra dirilen hiç kimse olmasaydı bile, mucizelerle yeterince teyit edildiğinden ve kutsal metinlerde aktarıldığından imanımız sarsılmaz kalırdı. Fakat Hanok (Enoch), İlyas ve Musa halihazırda hayatta olduklarından ve başkaları da ölümden diriltilip hayata döndüğünden, nitekim Mesih kendi ilahi kudretiyle, diğerleri ise başkasının kudretiyle dönmüştür, buradan hareketle dirilişin tecrübelerine artık bilfiil ve şaşmaz misallerle, delillerle sahibiz. Benzer şekilde, kusurlu metallere bizzat yaptıkları yahut başkası tarafından imal edilen tentürü atım (projeksiyon) ile tatbik edip bunları altına dönüştüren kimseler hiç var olmamış olsaydı, bu hususta yazılmış bunca kitap şehadet etse dahi buna inanmak güç olurdu.

Oysa hafızamızın yettiği devirde Avrupa'nın başlıca krallıklarında ve ticaret merkezlerinde, gerek atımı yapıp o dönüşümleri gerçekleştirenler sanatın ehli olsun gerek olmasın, yahut o tentür ister dillerden düşmeyen hakiki tentür olsun ister altından çekilip çıkarılmış bulunsun, pek çok göz şahidinin huzurunda buna dair bunca tecrübe vuku bulmuşken, (zira burada mesele şu veya bu sanatkârın kusuru yahut meziyeti değil, yalnızca sanatın imkânı meselesidir) inat yüzünden inanmayanlar müstesna, hiç kimse bundan şüphe edemez.

14. Kimyaya dair bir diğer akıl yürütme,

Bütün hususlarda saf, türdeş ve denk olan her şey, bütün hususlarda saf olmayan, ayrışık ve denk olmayana nazaran daha kolay inşa edilir. Altın bütün hususlarda saf, türdeş ve denktir, diğer kusurlu olanlar ise bu vasıfların zıddıdır, O halde altın, onlara nazaran daha kolay inşa edilir.

Hasım kusurlu olanların inşa edilebileceğini kabul etsin yahut etmesin, bunun üzerinde pek durmayız,

Bu arada başkalarından sorup öğrenebilirsin, Saksonya Goslar’da, Erdel Smolnitz’de ve başka yerlerde demirden bakır elde edilmez mi, demir çeliğe, kurşun cıvaya dönüştürülmüş değil midir, Alexander von Suchten’in kendi antimonu hakkında yazdıklarını ve ondan ne meydana getirdiğini oku.

Bu kusurlu olanların meydana gelişindeki güçlüğün ve altının kolaylığının sebebi şurada yatar, arı olanlar, arı olmayanlara kıyasla daha kolay ayırt edilir.

Damıtılmış ve böylece arınmış olan sudan bir örnek verilsin, onun tabiatı neyi gerektiriyorsa, bir niteliğin diğerinden daha fazla veya daha az bulunması onda kabil değildir, arı olmayan ya da karışmış olan ise, arı olmama halleri kaç türlü ise o kadar sonsuz çeşitlilikte olabilir. Benzer şekilde benzeşik (homogeneum) olan her ne ise, kendisinden farklı olan her şeyi reddeder, nitekim cıva (argentum vivum) kendi türünden olmayanı asla içine almaz, oysa yanıcı kükürt (sulfur) karışmış olursa, o cıva benzeşik kalamaz, ayrışık (heterogeneum) hale gelir. Benzeşik olan, tözce birdir, ayrışık olan ise çeşitlilik gösterir. Keza, denk olan her ne ise, eşit şekilde yayılmış niteliklerinde tek biçimli görünür, nitekim bütün şekiller arasında daire, kendisine en çok denk olandır, cisimler arasında ise eşkenar dörtgen yahut eşkenar küp böyledir, denk kılınmamış diğer şekiller ise sonsuz türdedir.

Buradan açıkça anlaşılır ki, arı, benzeşik ve denk olan daha kolay meydana gelir, zira bunlar etrafındaki işlemde kesinlik vardır, karşıtlarında ise belirsizlik hüküm sürer.

Bu sebeptendir ki kesin olan, belirsiz olanın daimi ölçüsüdür, nitekim yuvarlaklar arasında daire, açılar arasında dik açı, çizgiler arasında cetvel yahut doğru çizgi, dik duranlar arasında çekül çizgisi böyledir.

Bundan ötürü her ilimde ve sanatta, her bakımdan denk ve kesin olan ne varsa, denk olmayanın ölçüsü olarak varlık bulur, nitekim gök bilimi meselelerinde, ilk hareket ettiricinin (primum mobile) denk hareketi bütün zamanları ölçer ve gezegenlerin ortalama hareketi, yine kendilerinin değişken hareketlerini ölçer, aritmetikte oranlar kuralı diğer kuralların temelidir, zira o diğerlerinden daha denktir, müzikte ise diapason, ditonusun, semiditonusun, diatesaronun, diapentenin ve diğer tonların, küçük ve büyük sekstil aralıklarının kuralıdır, çünkü teksesliliğe en yakın ve en denk olan odur, benzer durumlar için de bu böyledir. Altının ise arı ve benzeşik olduğunu herkes kolayca kabul edecektir, zira gözler buna şahittir ve onun tamamen cıvadan başka bir şey olmadığı bütün müelliflerce teyit edilir, diğer metallerin kimi az kimi çok barındırdığı gibi kendi içinde hiçbir yanıcı kükürt barındırmaz. Üstelik sanat erbabının birçoğu onun bütün niteliklerinde denk kılınmış olduğunu kanıtlamaktadır, yani onda en yüksek derecelerde ne kadar sıcaklık varsa, o kadar soğukluk, nemlilik ve kuruluk bulunur, öyle ki bir nitelik kendi karşıtı tarafından sarılıp tutulur, ne üstün gelebilir ne de alt edilebilir. Ateşte, havada, suda ve toprakta onun sebatı ve adeta bozulmazlığı buradan ileri gelir.

Mademki altın böyledir ve kusurlu olan diğerleri bu arılıktan, benzeşiklikten ve denklikten uzaktır, düzenli olması hasebiyle altının kıvamını bulmak kolaydır, kuralsız olmaları hasebiyle diğerlerininkini bulmak ise güçtür.

Hatta, yeter ki uzun bir emekle, adeta Güneş'in ortalama hareketi gibi olan altın sureti ortaya çıkarılsın, o vakit yarım saat içinde, ona katılan maddeden (tıpkı düzensiz bir hareketin eklenmesi veya eksiltilmesi gibi) altının denkliği (adeta Güneş'in aranan hakiki hareketi gibi) hasıl olur, kusurlu diğer metallerde ve keza gezegenlerde ise amel çok daha güç ilerler.

Kimya Lehine On Beşinci Müspet Akıl Yürütme

Şerefte, bekada ve kendi içine dönüşümde diğerlerinden üstün olan her ne ise, hangi ifade tarzı kullanılırsa kullanılsın, haklı olarak onların gayesi addedilecektir.

Oysa altın hem şerefte hem bekada hem de kendi içine dönüşümde diğer metallerden üstündür.

Şu halde onların gayesi olarak adlandırılması haksız sayılmaz.

Şayet bu doğruysa, altın yapma sanatı (chrysopoeia) dahi buradan hakiki görünür, doğru değilse bile yine de çürütülmüş olmaz.

Bu neticenin gerekçesi, hasmın on beşinci delilinin rabıtasından alınmıştır.

Zira (senin bir önceki delilde öne sürdüğün üzere) eğer altın diğer metallerin gayesi ise, o halde bunlar doğa tarafından altına dönüştürülmek, yani kendi nihai gayelerine vardırılmak üzere meydana getirilmiş gibi görünürler, tıpkı gelinin güveye götürülmesi ve onunla birleşmesi halinde, gelin olarak adlandırılmasının gayesine erişmiş olması gibi. Sen bunu teslim ettin lakin öncülü reddettin, biz ise bu tasım vasıtasıyla onu kanıtlamayı üstleniyoruz.

Bu tasımın öncülünün hakikati şu şekilde aşikardır.

İnsan cismani yaratılmışların tümünün gayesidir, zira onlardan daha şereflidir, nitekim her bir şeyin gayesi daha şerefli olana bakar.

Benzer biçimde altın da diğer metallerden daha şerefli, daha kıymetli ve daha asil olduğu için onların gayesi kılınabilir, öyle ki bütün bunların gayesi insanın istifadesi, kainatın nihai gayesi ise Tanrı'yı bilmek ve övmektir. Altının diğerlerine nazaran daha uzun süre dayanması ve adeta bozulmaz bir tabiatta olması hasebiyle onların gayesi gibi görünmesi, ya onların çürümesini beklemesindendir, insan müstesnadır (o ölse bile ebediyen yaşayacaktır ve onun başına gelen şey, heterojen unsurlarından ateşle arındırılan altının durumundan farksızdır), yahut ateşe maruz kalan diğer unsurları yenilmez bir kudretle alt etmesindendir.

Nitekim Aristoteles'in talebesi olan meşhur Theophrastus, eceli yaklaştığında, insanın hayvanların efendisi ve gayesi olduğunu teslim ederek, tabiata bir üvey anne gibi sitem etmişti, zira insana böylesine kısa bir ömür bahşetmişken, kimi hayvanlara (mesela kargalara) böylesine uzun bir ömür vermişti.

V.

o denli uzun değildir, zira bu ölümden sonra dindar bir insanın beklemesi gereken o ebedi hayatın hiçbir sonu yoktur, nitekim her şeyin sonunun, sonu olduğu şeyden daha uzun sürmesi akla uygundur. Üçüncüsü, altın da diğer metallerin sonudur, çünkü yer altındaki bütün metaller altına doğru yönelir, fakat kısmen mekanın soğukluğu, kısmen saflık eksikliği ve aynı zamanda yeterli sürenin kesintiye uğraması nedeniyle engellenirler.

Yer altında olan şey, yer üstünde de doğa tarafından meydana getirilmiştir, bunu gösterir, kendi zamanında belki iki bin yıllık çok eski bir çatıdan çıkarılan kurşunun, güneşin sürekli sıcağı ve yağmurun yıkamasıyla adeta serüzite (cerussa) dönüştüğü, bunun denemesi yapıldığında ise neredeyse tamamının gümüş olduğu görülmüştür.

Aynı şekilde sanat yoluyla da böyledir, bunun örnekleri kendi yerinde aranmalıdır. Demek ki altın, haklı olarak diğer bütün metallerin sonudur.

VI. BÜYÜK ALBERT, ALMAN

ALTINCI KİTAP

Sıra şimdi Araplardan Almanlara gelmişti, bu durum o kavimlerin, sanki kan bağı ya da mekan yakınlığı bakımından diğerlerinden daha çok uyuştuğundan değil, zira bu mecliste bu hususlar hiç gözetilmez, fakat Almanların önderi Büyük Albert (Albertus Magnus), Araplardan veya Mağribilerden sonra kimya sanatını en kusursuz biçimde araştıran ve Almanlara aktaran ilk kişi olduğundandır, nitekim diğer komşu ulusların ne kadar meşhur sanatkârı varsa, onun ya yönlendirmesiyle ya da öğretisiyle fazlasıyla yardım gördüklerini itiraf ederler.

Bu bakımdan, sanatı bulmada önceliği olana düzen içinde de öncelikli yer verilmelidir, nitekim Altın Sofra'nın altıncı sırasına Albert'i bu sebeple yerleştiren Hermes'in bizzat kendisi tarafından da bunun gözetildiğini fark ediyoruz.

Bu zat, daha iyi bir davanın umuduna kapılarak, düşmanla çatışmayı çoktandır öğretide olduğu kadar cesarette de arzulamıştı, fakat onlar karşı karşıya gelmeden önce, biz onun hayatını, işlerini, yazılarını ve aynı soydan gelen Alman sanatkârların durumunu gerektiği ölçüde gözden geçirecek ve ele alacağız.

HEPSİ BİR OLANDA UZLAŞIR

Albert, kendi kendisi tarafından değil (ki bu çekilmez bir kibrin göstergesi olurdu), hayatını, ahlakını, yaptıklarını ve yazılarını inceleyen bütün bilginlerin ortak rızasıyla onur unvanı olarak "Büyük" diye anıldı. Bu ad, kayıtlarımızda hatırası çok ünlü olan yalnızca iki kişiyle, yani Büyük İskender ve Şarlman ile ortak olmuştur. Nitekim onlar nasıl gerçekleştirdikleri işlerin büyüklüğüyle diğer herkesi aştılarsa, savaşçı erdemleri ve zafer sevinçleriyle parıldadılarsa, Albert de benzer şekilde engin bilgisiyle, inanılmaz bir bilim birikimiyle diğerlerinin önünde temayüz ederek, Pallas'a özgü ve insani sanatlarla bezenmiş olarak akranlarına üstün geldi.

İsa'dan sonra 1193 yılında Svabya'daki Lauingen'de, yahut başkalarının iddia ettiği gibi Bavyera'da, Bollstädt'ın soylu soyundan, pek saygın ebeveynlerden doğdu, onlar kendisini edebiyat çalışmalarına verdiklerinde, kısa sürede bütün okul arkadaşlarını geride bıraktı.

Nihayet zekasının kudreti öyle bir boyuta ulaştı ki, kendi çağında en yüce filozoflar olan Aristoteles ve Platon ile kıyaslanmayı hak etti. Zira ilahi ve beşeri bilimlerde mahir olarak bütün ansiklopediyi en kusursuz biçimde tamamladı, bu yüzden herkesin hayranlığını kazandı.

Diyalektik, matematik, fizik, etik, metafizik, tıp, kimya, büyü ve teoloji üzerine yazdı, nitekim bütün bu kitaplar Trithemius tarafından sayılır, her birini öyle bir titizlik ve keskinlikle ele aldı ki, sanki yalnızca bunları işlemiş, diğerlerine hiç el sürmemiş gibiydi. Latin yazarları arasında Aristoteles, Öklid, Petrus Lombardus ve benzerlerinin kitaplarına şerh yazan ilk kişi oldu.

Bu sebeple, yüce öğretisi ve zekasının enginliği dolayısıyla Paris Akademisi'nde pek geniş onurlar ve büyük bir nam kazandı. Doğanın sırlarını pek berrak biçimde araştırıp Paris'te alenen fizik öğretti. Burada bazı hayalperestler, ya kıskançlıktan ya da cehaletten ötürü, öğretisinin bu taklit edilemez zenginliğinden dolayı onu büyücü ilan ettiler. Ancak o yalnızca felsefi konuları değil, çağın gereklerine göre teolojik meseleleri de pek sadık biçimde açıkladı, bu alanda sonradan aziz mertebesine kabul edilen Thomas Aquinas onun öğrencisi oldu.

Buradan Albert, Köln'e göç etti, orada Vaizler Tarikatı keşişlerine katılarak akademi profesörü oldu. O dönemde adının şöhreti her yerde öyle yayıldı ki, Papa 4. Alexander tarafından 1260 yılında Regensburg Piskoposu olarak atandı, anlaşıldığına göre yaşı altmış yedi idi. Zira o, kendisiyle birlikte aynı hocalar altında uzun yıllar öğrenim görmüştü.

Piskopos olduğunda da her zamanki çalışmalarına sürekli devam etti, çoğunlukla Stauffenberg kalesinde, adeta dünyadan tecrit edilmiş olarak yaşadı, orada birtakım kitaplar yazdı, bunların arasında Luka İncili'nin şerhi de vardı, bu eser sonradan Regensburg'daki Vaizler manastırında saklandı. Diğer hayranlık uyandıran işlerinin yanı sıra, en iyi bir iktisatçı olduğunu kanıtladı.

Bu sayede, kısa bir süre içinde piskoposluğu büyük borç yükünden kurtardı, böylece Cicero'nun Thales hakkında ve Plinius'un Demokritos hakkında yazdığı şey onun için de söylenebilir, yani bir filozofun, eğer işine gelirse kolayca kazanç sağlayabileceği veya zenginleşebileceği açıktır. Bu pek geniş piskoposluk makamında da herkese karşı daima mütevazı ve insani davrandı.

Nitekim piskoposluk yetkisi dahilinde bir emir çıkaracağı veya başka mektuplar yazacağı vakit, söze şu şekilden başka türlü başlamazdı, Tanrı'nın inayetiyle Regensburg Kilisesi Piskoposu Birader Albert.

Birkaç yıl boyunca piskoposluğu en iyi şekilde yönettikten sonra, diğer meşgaleler yüzünden felsefeye vakit ayıramayınca, bir tür bezginliğe kapılarak kendi rızasıyla bu makamdan feragat etti ve alışılageldik çalışmalarına dönmek üzere yeniden Köln'e çekildi.

Ardından yazılarını baştan sona okudu ve bazı yeni eserler yayımladı, nihayet okumaktan, yazmaktan ve öğretmekten takati tükenip yaşlılıktan gücü bitene dek çalıştı, aynı yerde 1280 yılında seksen yedi yaşında vefat etti. Naaşı, Köln'de kendi manastırının korosunun ortasına pek saygın bir biçimde defnedildi, iç organları ise Regensburg'a nakledildi.

Bilgili kişiler Albert'in onuruna her yerde pek çok kitabe kaleme aldılar, bunlar Paulus Iovius'ta ve diğerlerinde halen dağınık halde bulunmaktadır. Albert hakkında buraya kadar aktarılanlar, pek meşhur bir zat olan Basel'li tıp doktoru Heinrich Pantaleon'un Alman Kahramanları adlı eserinin ikinci cildinden kelimesi kelimesine alınmıştır, o da aynı sebeple Aventinus'un yedinci kitabını ve Volaterranus'u kaynak gösterir.

Bu durum, hiç kimsenin bizim keyfi olarak bunları öne sürdüğümüzü düşünmemesi için yapılmıştır. Ancak adı geçen müellifte şu noktaya dikkat edilmelidir ki, diğer hususlarda bilgili olmakla birlikte, kimya hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Bu yüzden, onun bir karşıtı olarak, haklı biçimde kimyaya atfetmesi gereken her şeyi cehaletinden ötürü başka bir şeye bağlamak istemiştir. Zira o sanat, özellikle şu sebeple herkesin nefretini kazanmıştır, kim olursa olsun zihniyle nasıl yapıldığı ya da nasıl mümkün olabildiği kavranamaz ve ayırt edilemez, bir de bir kimse, dedikleri gibi, yıkanmamış ayakla onun tatbikatına yönelirse, diğer sanat ve bilimlerdeki gibi yalnızca tefekkürün yetmediğini, spekülasyonun ardından gözle görülür ve elle tutulur kusursuz bir amel yahut eserin gelmesi gerektiğini görür, bu gerçekleşmediğinde ise bütün muhakeme ve çalışma boş ve yararsız görünür. Dolayısıyla Büyük Albert kimyaya çok fazla emek ve gayret sarf etmiştir, Pantaleon ise ondan tiksindiği için bundan tek kelimeyle dahi söz etmez, fakat bu durum hakikatten hiçbir şey eksiltmemelidir.

Bu alanda birçok kitap yayımlamıştır, bunlardan biri Simya Üzerine başlığını taşır, bu eser başkalarının birçok eklemesi ve safsatasıyla büyütülmüş ve tıka basa doldurulmuştur.

Filozofların, yani Simyacıların uyuşumu üzerine bir başkası, Ki on terkip halinde tertip edilmiştir, bunların ve mineraller hakkındaki kitabın haricinde, henüz yayımlamadığımız daha pek çok eser bulunmaktadır. Albertus Magnus'un ne denli büyük ve kusursuz bir Simyacı olduğunu bilhassa o son üç yetkin risalesi yeterince açıklar, bunların bazıları derleyiciler tarafından başlangıçta onun toplu eserlerine dahil edilmemiş olsa da, başlığın ve Simyacıların ittifakının ötesinde, üslubun kendisi dahi bu eserlerin bir başkasına değil, bizzat Albertus'a ait olduğunu açık ve şüphesiz kılar. Bu risalelerin ilkinde bizzat kendisi hakkında şöyle itiraf eder,

"Simya (Alchymia) diye anılan bilimin uğruna, nice bölgeleri, pek çok eyaleti, şehirleri ve kaleleri büyük bir zahmetle dolaştım, bu sanatı daha eksiksiz araştırmak gayesiyle bilgili ve hikmet sahibi kimselere danıştım. Yazılmış her şeyi baştan sona kaydettiğimde ve onların çalışmalarında sıklıkla ter döktüğümde dahi, kitaplarının iddia ettiği şeylerde hakikati bulamadım. Bunun üzerine karşı çıkanların ve savunanların kitaplarını inceledim, onların kendi mesleklerinden yoksun ve her türlü hayırdan uzak olduklarını gördüm.

Nitekim bu sanat uğruna büyük masraflar ve zahmetler yapan, nihayetinde sanatı araştırmaya güç yetiremedikleri için pes eden pek çok saygın rahip, hekim ve cahil kimse buldum.

Ben ise her daim tefekkür ederek, uyanık kalarak, bir yerden bir yere göç ederek, İbn Sînâ'nın 'Eğer bu şey varsa, nasıldır? Ve eğer yoksa, nasıl yoktur?' dediği gibi, sonsuz zahmetlere ve masraflara katlanmaktan vazgeçmedim. Nihayet aradığımı bulana dek aynı eserler üzerinde çalışarak, tefekkür ederek, emek vererek sebat ettim, bunu kendi bilgimle değil, Kutsal Ruh'un inayetiyle buldum. Bundan ötürü, gizli olanın doğayı aştığını bilip anladığımda, Simya'nın kaynatmalarında, süblimasyonlarında (sublimatio), eritmelerinde, damıtmalarında, mumu andırır kıvama getirmelerinde, kalsinasyonlarında (calcinatio), pıhtılaşmalarında (coagulatio) ve daha nice zahmetli işlerinde daha bir gayretle uyanık durmaya başladım, ta ki Güneş'e ve Ay'a dönüşümün mümkün olduğunu bulana dek, ki bu, her türlü sınama ve çekiçle dövülmede her doğal olandan çok daha üstündür." Albertus kendisi hakkında bunları söyler.

Eğer biri bu sözleri inkâr ederse, aynı kolaylıkla hoşuna gitmeyen yahut inanmak istemediği her şeyi de inkâr edecektir.

Yine de kimi köksüz ve haris kimseler ortaya çıkmakta, zerre kadar anlamadıkları Simya'ya karşı iki elleriyle kılıç kuşanıp savaşmaktadırlar, bir yandan Simya'ya karşı sözüm ona aleyhte zayıf akıl yürütmeler ileri sürerken, diğer yandan sanat erbabının şahsına iftiralarla, haksızlıklarla ve hakaretlerle saldırmaktadırlar.

Bu hususta bir ayrım gözetirler, Hristiyan olmayan kimi sanat erbabını, Hermes'i, İbn Sînâ'yı, Câbir'i ve diğerlerini, hatta kimi keşişler ve benzerleri gibi büyük bir şöhrete sahip olmayan Hristiyanları büsbütün değersizleştirirler, sahtelik, boşboğazlık ve aldatıcılıkla açıkça itham edip mahkûm ederler, sanki onlar aldatıcı, son derece havai ve belki de başkalarınca aldatılmış kimselermiş gibi, bu niyetle beyhude yazılarını yayımlayarak her kimi olursa olsun aldatmak istemişlercesine davranırlar. Hristiyanlar arasında daha büyük bir itibara sahip olan kimi kimseleri ise, kendilerini eleştirenlerin kınamasına uğramamak adına, Albertus Magnus, Akinolu Thomas ve diğerleri gibi, kurnaz bir zekâyla, hilekârlık demeyeyim, mazur görür, temize çıkarır ve bu sanatın icrasından yahut aktarımından muaf tutarlar, öyle ki Albertus'un gençliğinde bu hezeyanlara ve sair boş işlere kapıldığını, lakin yaşlılığında pişmanlık duyarak hepsini terk edip lanetlediğini iddia ederler.

Fakat onlar şu cevabı alsınlar, bilinmeyen, pek kıymetli şeyler hakkında, sırf kendilerine açık olmadığı ve henüz yargı aşamasında bulunduğu için saçmalamaya cüret edenler asıl beyhude kimselerdir.

Eğer idrak etmediğimiz yahut anlamadığımız şeye saçmalık demek caiz olsaydı, hem ilahi hem beşeri pek çok gizem ve derin hakikat bu şekilde adlandırılmak zorunda kalırdı.

Bilsinler ki, bildikleri her ne varsa, var olan ve kendilerinin bilmediği şeylerin yanında gerçekten birer saçmalıktan ibarettir, sırf bu yüzden yok sayılamazlar. Bu kurnazların ayrımını kabul etmiyoruz, bilakis Simyacıları Simyacı, muhalifleri de Muhalif olarak tanırız. Simyacılar zümresinin en seçkinlerini bizden koparıp kendilerine bağlamaları için hiçbir sebep yoktur, bu dönekler bunu denemiş olsalar dahi, Albertus ve diğerleri isteyerek her hususta kendilerini Kraliçe Simya'ya teslim edecek ve adayacaklardır.

Bu durum yalnızca Simya başlığı altında yayımlanan kitaplardan değil, yeri geldiğinde göstereceğimiz üzere, diğer tüm eserlerinden de anlaşılmaktadır.

Gitsin o halde Andabateler, gölgelerle ve silahsız insanlarla dövüşsünler. Gitsin körler, kendileri için meçhul ve ayırt edilemez olan renkler hakkında değil, dokunulabilir şeyler hakkında hüküm versinler. Gitsin sağır yargıçlar, aklı ve duyuları tam olanlara değil, dilsizlere ve sağırlara hüküm versinler.

Zira Simya'yı yerin dibine batırma hususunda, kendi kötü niyetli zihinlerini, pek fena iradelerinin arzusunu ve bunlardan doğan beyhude neticeyi göstermekten başka bir şey yapamamışlardır. Çünkü defalarca ölüme adanmış ve kurban edilmiş olan Simya hâlâ yaşıyor, yaşıyor ve hiç olmadığı kadar iyi yaşıyor. Macer adında bir hekim, vaktinde hastalanan Simya'nın yanına çağrıldığında, onun iyileşmek için arzuladığı iki otu beraberinde getirdi, bunlar kokulu misk ve delicedir (lolium).

Miski hastalığın tedavisinde kullandı, deliceyi ise ona zarar veren her şeyin bertaraf edilmesinde ve uzaklaştırılmasında. Simya'ya pusu kuran muhalifler, bu delice ile öylesine sersemletilmiş ve ahmaklaştırılmıştır ki, öfkelerinden ne gördüklerini ne de ne konuştuklarını bilirler.

Zira bu ot Simya'yı her taraftan kuşatmasaydı, o kendi hisarından çıktığı vakit herkes tarafından görülür ve herkesin kendi arzusunu yerine getirmeye zorlanırdı.

Lakin asla dışarı çıkmadığı için bakire kalır, bu delice ise kötü niyetlilerin gözlerini onları göremeyecek kadar körleştirir. Lakin konumuza dönelim, Albertus Magnus'un kusursuz bir Simya ustası olduğunu ve ona atfedilen kitapların bir başkasına ait olmadığını o imansızlara kanıtlayacağız.

İlk olarak, onun ustalığına ve Simya kitaplarına dair, onun çağından bugüne dek yaşamış olan ve benzer konularda eserler veren, Simya'ya bağlı olan veya olmayan tüm âlimler tanıklık etmektedir.

Çocuklar babalarının yüzünü, Albertus'un yazdıkları ise onun dehasını yansıtır. Albertus'tan sonra kim onun zekâsıyla yarışmaya yahut onun adını taklit etmeye cüret edebildi? Ve bundan ne kazanç umabilirdi? Kendi adına şan kazanmak için mi? Hayır, zira o şan yalan söyleyene değil, eğer varsa yine Albertus'a dönecekti. Yoksa bir fayda yahut kazanç için mi?

Asla, başkalarını aldatmak amacıyla gerçek filozofların risalelerini kendilerine mal edip sanat bilgisini böbürlenerek yayanlar yahut filozofların zihninden ve yazılarından tamamen uzak uydurma düğümler ve yamalarla aynı cürmü işleyenler sahtekârlardır. Fakat Albertus'un meşhur kitapları hususunda böyle bir şey vaki olamazdı. Vaki olmuş olsaydı dahi, artık mesele bu değildir, zira ne Albertus başkalarının kitaplarını kendine mal etmiştir ne de daha önce aktarılanlardan anlaşılacağı üzere, başkaları onun kitaplarını. Bu hususta hakemler Simyacılardır, Simya düşmanları (misochymici) değil, kitapların ona ait olup olmadığına onlar karar verir. Zira demircilik işleri hakkında bir şüphe doğsa, fırıncılara veya terzilere gidilmez, demircilere gidilir ki onlar hüküm versin, hekimler arasında tıbba dair bir mesele olsa, hekimlere başvurulur, nitekim 'Demirciler demircilik işini icra etsin, hekimler de hekimlere yaraşanı yapsın' denmiştir.

Aynı şekilde burada simya maddesi üzerine bir tahkikat yapıldığında, Simyacılar neden kabul edilmesin? Yoksa Simya ordugâhından kaçıp muhaliflerin safına geçen o küçük burunlu ihtiyarlar tarafından mı engellenecekler?

Aralarından hiçbiri bunu kabul etmeyecektir, bir Fransisken (Minorita) olsa dahi, ki bu tarikattan ilimde öylesine büyük kimseler çıkmıştır ki, o hakemler onların yanında bütünüyle önemsiz sayılmalıdır. Zira hocaları gibi hürmet edip onurlandırmaları gereken bu Fransiskenleri bir saman çöpünden daha değersiz görürler, oysa tarikatın adı onların ilmine yahut şahsiyetlerine bir halel getiremez. O halde Simyacıların ittifakıyla, muhalifler ne derse desin, Albertus Magnus Simya'nın üstadı ve sanatkârıdır.

Simyacıların yanı sıra, her türlü şüphenin fevkinde olan başka kimseler de aynı şeyi teyit eder, bunların başında Mirandola Kontu gelir, ki kendisi 2. kitap, 3. bölümde şöyle der,

Büyük Albertus ise, metallerin dönüştürülmesi hakkında çokça yazmış ve bu sanatı kabul etmiş olsa da, birçok gerekçe arasından üç başlıca husus ileri sürer. İlki, metallerin türlerinin değiştirilemeyeceğini düşünenlerin yanıldığı, onların İbn Rüşd'e verilmesi gerekeni Aristoteles'e atfettiğidir.

Ardından yine onun tarafından, başkalaşımın metallerin ilk maddesine (prima materia) irca edilmesi gerektiği, bu maddenin sanatın yardımıyla farklı bir türe dönüştürülebileceği ima edilmiştir.

Nihayet Albertus, hekimler misali metaller sahasında hayli yol almış sanat erbabının izlediği şu yolun daha muhtemel olduğu sonucuna varır, bu yolun kılavuzluğunda kükürt ve cıva temizlenir, bunların tam kıvamında karışımı hazırlanır, bunların erdemleriyle her bir maden türü meydana getirilir ve nihayet cıvayı sertliğe, ardından metallerin muhtelif suretlerine ulaştırmanın ne denli çetin olduğunu yazar. Albertus'un yazdıklarından nakledilenler bunlardır. Bundan başka, mineraller hakkındaki kitabında ve diğer eserlerinde Albertus metallerin doğası, niteliği, meydana gelişi ve diğer arazları üzerine, hakikate ve kimyacıların öğretisine uygun biçimde gayet ince ve fevkalade âlimane yazmıştır. Nitekim diğer hususlar meyanında üçüncü kitap birinci bölümde şöyle der,

Bu madeni cisimlerin başkalaşımı ve birinin diğerine dönüşmesi hususunu karara bağlamak doğa bilgininin (physicus) değil, simya olan kimya sanatının işidir.

Bu tür bir araştırmanın en mükemmel tarzı ise nedenler aracılığıyla olandır, zira o vakit her bir şeyin kendine has sebebi vasıtasıyla şey bilinir, arazlarından asla şüphe edilmez ve bunu bilmek güç değildir. Yine aynı kitabın birinci bölümünde der ki,

Metallerin ilk maddesi, ince ve topraksı olanla kuvvetle yoğrulup bedenleşmiş ince, yağlı bir nemdir, öyle ki her ikisinin en fazlası yalnızca birbiriyle değil, aynı zamanda her birinin en derininde birleşmiştir. Albertus bunları söyler.

Kimyacıların zihniyetiyle söylenen bu sözlerin tümü, diğer taraflar bir yana, ancak bir sanat erbabına uyar. Zira Albertus maden tabiatının diğer bütün kimyacılardan çok daha gayretli bir araştırmacısı olmuştur. Dionysius Zacharias ve adı geçen Mirandola Kontu da altından bahsettiği birinci kitap yedinci bölümde bunu teyit eder, Albertus nehir kumları arasında saf altın, damar misali karışık taşlardan hasıl olan saf olmayan altın gördüğünü ve işittiğini yazarak, az sonra kumlar arasında doğan altının daha üstün olduğunu ekler. Bu hususta iki neden ileri sürer, biri, sıcak ve kuru kumlar arasında devinen, nehrin sık yıkanmasıyla yıkanmış olan kükürdün daha büyük saflığı ile cıvada bulunan ve suyun akıntısıyla sıkça yıkanarak hem arınan hem daha ince ve saf kılınan o topraksı kısımdır. Diğer nedenin ise mecraların tıkanması olduğunu kabul eder, zira dipte ve kayalıklarda hapsolup kıvrıldığında, daha asil bir altın cevheri çıkarmak için bir kerede kaynatılır.

Metallerin hasıl olduğu yerlerin zikredilmesinde Albertus'un bizzat bu mahallere gittiği açıkça anlaşılır, zira bu veya şu maden ocaklarında kendi çağında neyin bulunduğunu anlatır. Altının tabiatını tartıştığı yerde, ağırlığı yüz markı aşan, birçok librelik bir kütleden söz eder. Mirandola Kontu da kırk yedinci bölümde şöyle der, bu adın işaret ettiği şey öyle bir şöhrettir ki, bu kütlenin yüz onsluk olduğunu ayaklarıyla sınayanlar olmuştur. Kendi zamanında Almanya dağlarında çıkarılan bir altından da bahseder, bu altın eritilirken çok fazla bakır tüketilmiş, lakin bu bakırın saflığı yüzünden daha değersiz sayılmıştır.

Yine insan kafatasının dikiş yerlerinde saç gibi ve dişler arasında çokça altın bulunduğunu aktarır. Bu halin sanatla mı yoksa bir mucizeyle mi ortaya çıktığı hususunda şüphe edilebilir, lakin katiyen tabii değildir. Nitekim bir çocuğun altın dişi hakkında aldatıcı bir tertip uydurulduğunu, asmanın ve onun sürgünlerinin arasından saç misali biten altını ve bu kabilden altının nice mucizevi türeyişlerini sıklıkla okuruz. Zira altın etten, kemikten, kıldan yahut ottan değil, yalnızca kendi yakın maddesinden, münasip yerlerde tabii olarak hasıl olur. Yakın maddesi ise kendi kükürdü tarafından pıhtılaştırılmış cıvadır. Şayet dişler arasında sadece altın bulunmuş olsaydı, birçoklarının batıl itikadı yüzünden bunun bir insan müdahalesiyle yerleştirildiği öne sürülebilirdi. Nitekim Romalılar arasında ölmekte olanların ağzına, cehennem kayıkçısı Kharon'un geçiş ücreti olarak bir nevi madeni para koyma âdeti olduğu görülür. Yaşayanların açgözlülüğü yüzünden mezarların aranmaya başlanması ve bunun yaygınlaşması üzerine, ölülerin cesetleri odun yığınlarında yakılmıştır ki bu âdet Hristiyanlığa değin sürmüştür. Sözün özü, Albertus yalnız kendisi kitaplarında bir kimyacı olduğunu göstermekle kalmaz, bunu inkâr etse dahi, yazılarında öylesine âlimane ve açık seçik izah etmiştir ki, onun bir kimyacı olduğu kabul edilmezse, bıraktığı eserlerden hangi öğretiye yahut mesleğe mensup olduğu asla kestirilemez.

Kendisinden başka kim olursa olsun, kimyanın hakikaten ortaya koyduğu semereleri ve amelleri tüm dünyaca övülmüştür. Bu sanatı piskoposluk makamına geçmeden önce mükemmelen bilip bilmediği tartışılabilir, bana kalırsa bilmemekteydi, lakin gençliğinden kocamışlık çağına dek arayışını sürdürmüş, nihayet Tanrı piskopos ilan edilmiş olan bu zata bu gizli ilmi vahyetmeyi murat etmiştir. Bu yüzden o, sürekli çalışmalar içinde olmuş ve fırınlarını gizli bir yerde kurduğundan orada kalmıştır.

Bunu başkalarının, kim olurlarsa olsunlar, bilmesi zaruri değildi. Demek ki avamın tanıdığı şey kimyanın şöhreti değil, hasıl ettiği semereleridir ve bu semere, yalnızca kitaplardan doğan o şöhretten çok daha evvel ortaya çıkmıştır, nitekim böyle de olmalıdır.

Bu sebeple kendisi, kimyaya intisap eden kişinin riayet etmesi gereken kaideler arasına şunu koyar, kim olursa olsun başkalarına bu sanatla meşgul olduğunu açmasın, aksi halde onlar, bilhassa ileri gelen kimselerse, çalışan sanat erbabına hemen her gün sorarlar, "Usta, işler nasıl gidiyor?" Şayet kötü cevap verirse alay ve istihzaya uğrayacaktır, iyi cevap verirse oradan ayrılmasın diye yolu kesilecektir.

Bu yüzden Mısırlılara, Pisagorculara, Brahmanlara, Çıplak Bilgelere (Gymnosophistae) ve gizli öğretinin diğer tüm araştırmacılarına ve bilen üstatlarına bir yeminle ebedi bir sükût vazedilmiştir. Başkalarını eğitmeye ve yetiştirmeye kendi cakasını satmaktan daha çok gayret eden bu zat, piskoposun veya prenslerin huzurunda bu sanatta mahir olduğunu göstermekten hoşlanmamıştır. Bu sebeple filozofların uzlaşması üzerine ilk kez o gayet ince bir metin kaleme almıştır, ta ki herkes filozofların hangi hususlarda uyuştuğunu, hangilerinde uyuşmadığını görsün. Bu kitap kimyacılar nezdinde pek büyük bir faydaya sahip addedilmelidir, zira sanatı henüz araştıran biri tarafından değil, kâmil bir üstat eliyle neşredilmiştir. Oysa tüm filozofların yazılarındaki uygunlukları toplayıp mülahaza etmeksizin, hiç kimse umulan gayeye erişemez. Üçüncü husus, neden akrabalarına parasıyla yardım etmediğidir.

Şayet bu idaresi altındaki yerlerin gelirlerinden idiyse, bunu yapamazdı, şayet kimyadan idiyse, hem gücü yeterdi hem hiç şüphesiz bunu isterdi.

Piskoposluğu bırakmasının sebebi ne yaşlılık ne de meşakkatlerdi. Zira hiçbir piskopos, ne kadar yaşlı olursa olsun, daha aşağı bir makamda değil, kendi makamında ölmeyi istemeyecek kadar bezmiş değildir. Bizim buralardaki piskoposların (ki prenslik payesine sahiptirler) meşakkatleri de öyle dayanılmaz değildir, en çökmüş yaştaki biri bile bunlara tahammül edebilir.

Demek ki, Tanrı huzurunda tevazuya adanmış biri olarak, ruhani işlerdeki bu sahiden dünyevi debdebeden iğrenmiştir, bu yüzden zihninin en doğru kanaatine ters düşerek onu muhafaza etmektense, bu makamı terk etmeyi yeğlemiştir.

Kimse bunu onun zihin sadeliğinden yahut gailesiz bir hayat umudundan ötürü yaptığını sanmasın. Zira o çağının en âlimiydi, yalnız Almanya'da değil (nitekim Münsterus kozmografya eserinde Lauingen'in aynı dönemde hem en âlim insanı, yani Büyük Albertus'u, hem en güzel kadını, hem de en cüsseli atı barındırdığını aktarır) tüm dünyada öyleydi, bu sayede bir piskoposluğu kolaylıkla sevk ve idare etmeyi pekâlâ biliyordu.

Beşinci olarak, gailesiz bir hayat arzulamadığı şuradan bellidir ki, çok daha ağır bir yükü, yani öğretme vazifesini üstlenmiştir, nitekim denildiği gibi, "eyerden inip sabana koşulmuştur."

Fakat bu vazifenin kendisine piskoposluk makamından neden daha sevimli göründüğü belki pek bilinmez, çünkü atasözünde dendiği gibi, "Makamlar ahlakı değiştirir, lakin nadiren daha iyiye doğru." Bu piskoposta ise durumun tam tersi vuku buldu, zira bir keşiş ve akademi hocası iken piskopos seçildiğinde bunu geri çevirmedi, zaten bu mertebede ve bu denli muteber biri olarak teyit edildiğinde, ahlakını ve yaşantısını bir tür alçakgönüllülükle terbiye etti ve piskoposluk yüceliğinden büsbütün daha alt bir dereceye rücu etti. Kimilerinin takdir ettiği üzere, sırf bu cihetle bile Büyük unvanına ziyadesiyle layık oldu. Zira asil ve samimi bir erkeğin harcı, bizzat okumakla, tecrübe etmekle ve başkalarının tedrisatından geçmekle öğrendiği şeyleri başkalarına da açıklıkla öğretmektir, talebelere düşen de hocalara karşı her türlü irade atikliğini ve zihin hüsnüniyetini sergilemektir.

Zira filozoflar arasında pek çok yazar, hocalara ve ebeveynlere denk bir şükran bedelinin asla ödenemeyeceğini kaydetmiştir. Bu bakımdan okullarda gençliği sadakatle eğiten muallimlerin vazifesi pek yücedir, zira bu, Tanrı katında son derece makbul, insanlar indinde ise şerefli ve erdemli bir iştir. Albertus her şeyden evvel buna nazar etti ve nihayetinde iyi temellendirilmiş bir öğretiden hasıl olan gönül ferahlığını da ikinci plana atmadı.

Zira dinleyen hevesi uyandırır, övülen meziyet ise Büyür, nitekim şanın hudutsuz bir mahmuzu vardır.

Cumaeli şairin dediği ve halk arasında söylenegeldiği gibi, Senin bilgin hiçbir şeydir, bilmediğinde bir başkası senin bildiğini.

Belki de bizim piskoposlarımızda bulunan ve ahaliye öğretme ile İncil'i vaaz etme yöntemini ve uygulamasını dışlayan hususlar dikkatini çekmiştir, ki bu asrın piskoposlarını Havarilerle veya onlar tarafından tayin edilmiş piskoposlarla kıyaslayıp hangilerinde uyuşup hangilerinde ayrıştıklarını tartan herkes bunu kendi kendine de mülahaza edebilir. Fakat Albertus'un kendisini en yüksek mertebeden en aşağıya indirmesinin en mühim sebebi olarak, bu makama muktedir olabildiğinin görülmüş olması kafi sayılarak, her ne kadar bu yetenekle donatılmış olsa da dünyevi debdebeye kıymet vermemesi gösterilir,

Buna malik olan kişi, der şair, Dilediği yerde layıkıyla ikamet edebilir.

Dolayısıyla bunlar, Albertus'un kamil bir simyacı olduğunu ispatlamak için öylesine aşikardır ki, gün ortasında ışığı sezemeyen, buna rağmen madenlerin derinliklerini araştırırken kendini Lynkeus gibi keskin gözlü gösteren bir köstebekten daha kör biri değilse, hiç kimse bundan daha zahirini bulamaz ve arzulayamaz.

Fakat o mürekkep balıkları, suları kendi pislikleriyle bulandırıp kaçmak için, Albertus'un gençliğinde her türden hezeyanı benimsediğini, yaşlılığında ise bunları pişmanlıkla terk ettiğini söylerler. Bu cevap, Albertus'un şahsına ve o hezeyancılar tarafından hezeyanlar meyanında sayılan simya sanatına karşı açık bir iftiradır. Kötü niyetliler, zekasının fevkalade inceliği ve ilminin enginliği sebebiyle hasetlerinden ötürü Büyük Albertus'u büyücü diye tesmiye etmişlerdir, sanki kendi gayretiyle bu denli ilahi ve insani hikmet eserlerini yazmaya muktedir olamazmış da, bir büyücü olarak İblis'in yardımıyla bunu başarmış gibi.

Uzaklaşın bu küfürlerinizle. Bu, Kurtarıcı Tanrı ve insan olan Efendimiz'in şeytanları iblisin yardımıyla kovduğunu söyleyerek küfreden ayak takımının veya çok başlı canavarın şeytani ve iftiracı zannıdır. En alim kimseler dahi aynı hükme boyun eğmek mecburiyetinde bırakılır. Ey kaba dimağlar, ne hakla cehaletinizin örtüsünü alimlerin tahkiriyle dokursunuz? Ey akılsız yürekler, ne cüretle dehşetinizi meşhur adamların lekelenmesine doğru uzatırsınız?

Sizin aklınızın ermediği şeye, onların da aklının ermediğini sanırsınız, hani fil meseli misali. Lakin aldanıyorsunuz, bu ahenksiz ninnilerinizle, bayağı hileleriniz ve kıymetsiz süprüntülerinizle cinnetiniz kendi hanenize iade edilecektir. Alimler güruhunun fevkinde olan ve hikmet sahibi kimse derhal büyücü sayılmaz, bilakis o, beşeri tortulardan uzaklaştığı ve kendini yücelttiği nispette meleksi ve ilahi tabiata daha çok yaklaşır.

Bununla birlikte nekromansicileri müdafaa etmeyiz, aksine iblisin köleleri oldukları cihetle onları her surette telin ederiz, nitekim Albertus'un katiyen böyle biri olmadığı pek kesindir. Şayet gençliğinde tabii büyü alanında en üstün mertebede tahkikatta bulunduysa, bu kınanmaya layık değildir, zira bundan anladığım, Tanrı tarafından nesnelere bahşedilen tabii tesirleri bilmek ve Tanrı'ya zıt olmayan, bilakis insana fayda sağlayan tabii bir tesir vücuda getirmek üzere faal olanları edilgin olanlarla birleştirmektir. Simyayı hezeyanlar arasında sayan kişi, önce bunu iddia etmeden evvel ispatlasın.

Zira bu, her türlü akıldan uzak, fazlasıyla münasebetsiz bir safsatadır (petitio principii). Gençliğinde seyahatlerle, okumalarla ve muhtelif tecrübelerle simyayı araştırdı, ihtiyar haline geldiğinde ise, bu kadar çok şey görüp, işitip, okuyup dinleyerek muhakemesini teyit ettikten sonra hakikati buldu.

Öyleyse simyayı hiçbir surette terk etmedi, bilakis ona malik olduktan sonra piskoposluğu bıraktı. Onu saygıdeğer ve layık bir hürmete mazhar bir piskopos iken o yüksek makamdan uzaklaştıran ve daha sakin bir yere iade eden, yalnızca hikmetin kızı idi.

Kulağını çeken ve diğerleriyle birlikte atlar, köpekler, askerler maiyetiyle, komutan harmanisiyle ve zafer arabasıyla yürümemesini, bilakis derin bir tevazuyla Tanrı'ya hizmet etmesini ihtar eden işte bu Apollon'dur (Cynthius). Zira halk tarafından büyük addedilen dünyevi büyüklükleri hor gören kimse hakikaten büyüktür.

Büyük Albertus'un Soydaşları Germenler.

Germanya, arazisinin genişliği ve lisan birliği cihetiyle pek çok kavmi, vaktiyle elli iken şimdi sınırları her tarafa fazlasıyla genişlemiş olup şüphesiz çok daha fazlasını ihata eder, lakin bunların hepsi tek bir millettir ve lisanları da, muhtelif lehçelerle aralarında ayrışmakla birlikte, tek bir lisandır, zorlama ile değil de kendi rızalarıyla vaktiyle kendilerini başkalarının ellerine bırakanlar veya hürriyetlerini muhafaza edenler müstesna, tek bir yüce hükümdarın idaresi altındadırlar.

Evvelemirde, Trevisolu Kont Bernhard, herhangi bir başkasından ziyade Germen milletine dahil edilir. Zira ne İtalyandır ne de kendisini öyle yazar, bildiğimiz kadarıyla İtalyanca hiçbir şey neşretmemiştir.

Fakat fevkalade alimane simya kitabı Almanca, Fransızca ve Latince dillerinde mevcuttur, şimdilerde İtalyancada olup olmadığı meçhuldür, lakin bu dillerin hiçbirine yabancı olmadığından, hangi lisanda yazdığı hususunda tereddüt edilir. Almancadan Latinceye Michael Toxites tarafından tercüme edildiğini biliriz. Kitabını hem Almanca hem de Fransızca olarak bizzat kendisinin neşrettiği akla yatkındır. Germen olduğuna dair pek çok delil mevcuttur, nitekim pek iyi tanındığı İmparator sarayını, kendi Hükümdarı ve Efendisi sıfatıyla ayrıca zikreder.

İmparatorluk idaresi altındaki Germen paralarını, kendi mallarını ve mülklerini anar.

Başkaları onun Trierli bir Germen olduğundan ve Trier elektörlüğü ile başpiskoposluğu aynı adı taşıyan idari bölge ve şehre ait olduğundan, Trier Kontu yapıldığından şüphe duymazlar. Bazıları ise onun Ren Palatin Kontu olduğunu düşünür ki, bu kanaat tamamen hatalıdır ve çürütülmeye dahi muhtaç değildir.

Zira o pek muazzam Prenslerin soy kütüğü ve ailesi malumdur ve bizzat yaşadığı o asırda Bernhard adında birini tanımaz.

Lakin nasıl biri olduğunu bizzat isminin delaleti gösterir. Zira ekseriyetle Trevisanus yahut Trevisinus Kontu olarak tesmiye edilir. Treviso ise Adriyatik denizi körfezine mücavir, Padua'dan pek uzak olmayan bir kasabadır ve bugün Venediklilerin hakimiyeti altındadır, oysa Bernhard'ın zamanında, 150 yıl evvel henüz İmparatorluğa tabi idi.

Dolayısıyla Bernhard'ın ve ecdadının bu bölgede Kont olduklarına şüphe yoktur. Mirasının büyük bir kısmını sattığını ve Rodos'ta iken akrabalarını çok iyi tanıyan birinden sonradan bir başka miktar para aldığını bizzat kendisi ikrar eder.

Ve Bernhard'ın ailesiyle birlikte İmparatorluk kazası altındaki bu kontluk orada nihayete ermiştir, öyle ki hatırası dahi kalmamıştır. Şayet bir kimse başka bir millet ve memleketten Bernhard'ın Kontluğunu daha açık delillerle gösterebilirse, başkasına öfkelenmem için bir sebep yoktur. Biz onu kani olarak Germen kabul ederiz, nitekim hekim Thomas de Bononia'ya yazdığı mektubunda Fransız Kralı ile bağını büsbütün koparmıştır, orada şöyle der, "Zira bu hususun farkını, Kral'a gönderilen toz hakkındaki tecrübesinde bizzat müşahede etmiştir." Bu zatın sanatı araştırırken ne kadar büyük meşakkatler, masraflar, tecrübeler, yanılgılar ve müşkülatlar içinde dolaştığını kendisi yeterince tafsilatıyla tasvir eder, burada tekrar etmeye lüzum yoktur. Fransa Kralı VIII. Charles'ın hekimi Thomas de Bononia'ya mektubundan anlaşılabileceği üzere, takriben Miladi 1484 senesinde, Charles'ın saltanata başladığı yılda hayatta idi.

ALTIN SOFRA KİTAP VI

Ve bu dönemde Bernhard, belki de ömrünün yetmişinci yılını geride bırakmıştı, sanata tam anlamıyla vakıf olmuş bir halde, Fransız bir hekim tarafından kışkırtılıp bir taş hediyesiyle onurlandırılmaktan ziyade yük altına sokulmuştu, gerçi böylesi büyük bir adama yakışır biçimde bu hediyeyi en nazik şekilde kabul etmişti, nitekim kendi sözleri buna şu şekilde tanıklık eder,

Fakat senin eserini ve böylesine büyük bir sırrın hediyesini bana gönderildiğinde aldığımda, bana karşı duyduğun gayreti tek bir gönülle benimsedim ve bana olan layık olmadığım itimadını anladım.

Bu sebeple, dostluğunun hatırına bu taşı kendim için saklıyorum, en makbul bir hediye gibi özenle muhafaza ediyorum, vesaire. Bu iyi ihtiyarın, tüketilmiş gerçekten Herkülvari gayret ve zahmetlerin ardından ne denli bir muhakemeye ve kimya maharetine sahip olduğu, kimya âşıklarının tümünün elinde bir meşale gibi parlayan ve Aristoteles felsefesi ile Galen tıbbını bihakkın haiz olduğunu gösteren bu tek mektubuyla dahi aşikârdır, metallerin yer altındaki yeniden doğumunu ve birbirleri arasındaki farklılığı kusursuzca açıklar,

Sanatın ameliyelerinde cıvayı kükürt ile birleştirir, şüphesiz edilgeni etken ile, ve böylece eriten ile eriyenin ayrılmaz bir biçimde birleşip baki kaldığını ileri sürer,

Zira şöyle der, Bu erime, muhakkak ki hem akıcı hem de erimiş olan baki unsurların bir arada bulunmasını gerektirir, ta ki her ikisinden, yani eril ve dişil tohumdan yeni bir tür hasıl olsun. Lakin sana derim ki, hiçbir su madeni bir türü doğal bir indirgeme ile eritemez, meğerki madde ve suret bakımından onların içinde kalıcı olsun ve erimiş metallerin kendileri onu yeniden dondurabilsin,

Kezzaplarda vuku bulmayan şey de budur, bilakis bu, bileşimin, yani erimesi gereken cismin bozulmasıdır. Erimelerde cisimlere, dondurmalarda içlerinde baki kalmayan su ait olamaz, nihayetinde cıva böyledir, berrak ve saydam bir cıva suyu zannettikleri gibi kezzaplar değildir.

Fakat bu hususlarda Bernhard son derece açık görünse de, bir o kadar derinde gizlenir,

Onun Hermetik Felsefe kitabı herkesin elindedir ve hayranlık uyandırır,

Ve doğrusu, bu türde okunmaya fazlasıyla layıktır, öyle ki herkes pratiğe doğru acele etse de, oradan daha ziyade ameliye teorisi devşirilmelidir, onun pratiği açıklayan alegorisi, ilk bakışta göründüğü kadar kolay değildir,

Hikâyenin letafetiyle, vaktiyle Orpheus'un meşeleri ve yabani hayvanları büyülediği gibi, hem âlimleri hem de cahilleri kendine çeker, lakin kulakları okşayan çekicilikten ve vehimlerden gayrı oradan nadiren bir şey elde ederler,

Haset etmesine sebep, bizzat kendisinin yaşlanmış olmasıdır; bu yaş hasede kolayca kapılır, sanatı gizlemiştir ki gençlerden biri henüz ak düşmemiş saçlarıyla ona erişip kendisiyle alay etmesin,

İşte bu yüzden isimler çoğaltılır, der kalabalık içindeki ihtiyarlar, muhterem ihtiyarlık çocukların parmaklarıyla gösterilmesin diye.

Kral hakikaten çeşmede oturur, yıkanır, tıpkı çıplak Diana gibi, her ikisi de giysisiz görülmeyi reddeder. Kim böylesine cüretkârdır ki, tatlı nimetlerden uzak durmamaktansa Actaeon'un rolünü oynamayı yeğlesin?

Kovanın (Aquarius) çeşmesini ve ateşini pek güzel tasvir eder, fakat dikkat edilmelidir ki Vulcanus havayı aşırı kuru ve sıcak kılıp fazlaca ısıtmasın. Zira ulu dağlardan aşağı süzülen Notus rüzgârı eserken ameliyeye başlamak daha tedbirlice olurdu, o vakit o ateşli İlahın harareti bir parça yatışır ve esen Etesia rüzgârları soğuğun ve sıcağın, kurunun ve nemin itidalini beraberinde getirirdi.

Bu yüzden kimileri Güneş Boğa'ya girdiğinde, kimileri ise Kova'ya girdiğinde ameliyeye başlanması gerektiğine hükmeder (çünkü bu iki burç ekvatordan aynı sapma derecesinde görülür), bunların tümü harareti dizginlemek için söylenmiştir,

Zira eğer hakiki madde, etkeniyle birlikte gerektiği gibi tanzim edilmiş olarak elde bulunursa, ateş ve Hermes'in kabı, yani birde iki ve ikide bir, ateşte ateş, kapta kap ve her ikisi bir diğerinde, yeterlidir, lakin hakiki felsefe yapanların tümüne göre dört ateş ve eğer doğru sayarsak dört kap ile idare ederiz, aynı şekilde onları çevreleyen kaplarla da,

Ateşlere gelince, doğal olan, doğal olmayan ve doğaya aykırı olan ateş usulünce yakılmalıdır, ta ki biri diğerini boğmasın, dördüncüsü ise bir hizmetkâr gibi bunların hepsine ateş ve hava unsurundan mutedil kılınmış olarak eklenir. Kaplara gelince, her ne kadar pek çokları tek bir kabın kâfi olduğunu söylese de, bir kapta üç kabın zımnen anlaşıldığı sabittir,

Zira ilki mat, ikincisi daha az mat, üçüncüsü ise daha da az sayılır. İşte doğması gereken varlık bunun içinde oturur, tıpkı bir ceninin anasının rahminde üç katlı bir muhafaza içinde korunması ve doğuma hazır oluncaya dek orada beslenmesi gibi, ilki kadının bizzat rahmidir, ikincisi kuzu derisi yahut göbek çevresindeki kuşaktır, üçüncüsü ise bütün cenini çevreleyen son plasentadır.

Benedikten Tarikatı keşişi, kusursuz Alman filozofu Basilius Valentinus'un Alsace kökenli olduğu söylenir, orada yahut diğerlerinin dediği gibi Thüringen'in merkezinde yaşadığı ve nihayet şimdi kamuya mal olan eserlerini kaleme aldığı rivayet edilir. Büyük atalarımızın çağında parladığı anlatılır, zira kitaplarında zamana, mekâna yahut şahıslara dair koşullardan hiç söz etmemiştir ki hayatı, eylemleri ve kuralları hakkında kesin bir bilgi çıkarılabilsin, tanınmaktansa herkes için meçhul kalmayı yeğlemiştir,

Zira parmakla gösterilip, işte simyacılar arasında beyaz ve kırmızı taşçığı tek başına meydana getiren adam budur, denilmesindense böylesi ona daha güvenli görünmüştür, nitekim vaktiyle Demosthenes için olduğu gibi, hakiki sanatkârlar için halkın alkışının tatlılığı, kendilerini bir kısım insanın hayranlığına, bir kısım insanın ise lanetine maruz bırakacak kadar değerli değildir. Zira meselenin yeniliğinden ileri gelen hayranlık, iyi niyetlilerde nasıl hasıl olursa, kem niyetlilerde de haset öyle doğar. Fakat belki de Basilius, şayet varsa henüz görmediğimiz diğer yazılarında kendini yeterince izah etmiştir. Nitekim onun On İki Anahtar adlı eseri, başındaki Teori ve Pratik ile birlikte mevcuttur, bir diğeri yedi gezegenin harikulade doğuşu üzerinedir, üçüncüsü doğal ve doğaüstü şeyler hakkındadır, dördüncüsü Antimonun Zafer Arabası'dır. Anahtarlara eklenmiş Mikrokosmos ve diğer zeyiller de vardır,

Bütün bu eserlerde kendini hem bir Alman hatibi yahut şairi, hem de neredeyse hiç kimseden geri kalmayan bir kimya sanatkârı olarak gösterir,

Fakat bunları övmek benim vazifem değildir, zira her gün hem âlimlerin hem de cahillerin ellerinde yıpranmaktadırlar,

Lakin birçok diğer müellifte olduğu gibi bu müellifte de bir miktar emek, zahmet, tatbikat ve masraf sarf etmiş olduğumdan, onun kimi muammalarını kendi içinde ve diğerleriyle karşılaştırmayı burada faydalı gördüm, Teorisi açık ve sadedir, hülasası şudur ki madeni tentür için başka maddeler değil, yalnızca madeni cevherler gereklidir,

Zira sanatın yardımıyla nihayetinde meydana getirilmek istenen şey mükemmel bir metal olduğuna göre, bu nasıl olur da soyunu bir hayvandan yahut bitkiden alabilir? Bu sebeple altının babası tentürdür ve anası canlı gümüştür, dedesi sabit cıvadır, ninesi de aynı şekilde cıvaya ait fakat uçucudur, dolayısıyla böylesi bir neslin tamamı cıvadan başlar ve onda son bulur. Zira altın bütünüyle cıvadır ve kimileri tarafından onun içine çözülür, ve tentürün kendisi de mükemmeldir, nitekim şu söz pek doğru söylenmiştir, Bilgelerin aradığı her ne varsa cıvanın içindedir,

Pratikte iki cıvanın izdivacı kutlanır, lakin Vulcanus onları çok geçmeden zindana kapatır,

Başlangıçta uğursuz bir birleşme gibi görünen, zifaf yatağına değil de prangalara doğru ilk adımı atan bu bağdan, yine de vakti geldiğinde, atalarının hepsini geride bırakacak bir oğul doğacaktır.

Satürn, döllenmenin vuku bulduğunu haber verir, zira eşin yüzünde lekeler belirmiş, rengi solmuştur.

Bundan sonra, doğumdan evvel beyaz su salınır; bunu da Ay, toprağa düşen gözyaşlarıyla imler. Nihayetinde filozofların al etli, pek parlak oğulcuğu dünyaya gelir.

Basilius'unkine bütünüyle koşut olan bu alegoriden daha açık ne ortaya konabilir? Basilius on iki anahtar bırakmıştır; Felsefi Kale'nin en mahrem geçitlerini açmak ve hiçbir kapı kapalı kalmasın diye, cömert bir kilerci gibi bunları ortaya sermiştir. O kale ki, içinde Bakire Kimya (Chymia Virgo), bugüne dek avama yahut layık olmayana faş edilmemiş tüm gizemleri ve sırlarıyla (arcana) ikamet eder.

Bu kapıların her biri kendi adıyla anılır; birine Madde (Materia), diğerine Biçim (Forma) denir. Üçüncüsü Mizaç yahut Kavuşum (Coniunctio), dördüncüsü Pişirme (Coctio), bir başkası Vulkanik Ateş, bir diğeri ise Yağmurlu Ateş'tir. Bir kapı vardır ki Hermetik Kap (Vas Hermetis), bir diğeri ise Tavus Kuşu Kuyruğu diye adlandırılır. Birine Çözünme (Solutio), ötekine Pıhtılaşma (Coagulatio) denildiği işitilir.

Bunların ardından Sabitleme (Fixatio) ve nihayet Atım (Proiectio) övgüyle zikredilir.

Tüm bu kapılar, Ripley gibi başkalarınca, sanki her biri bağımsız birer işlemmişçesine farklı isimlerle anılsa da, bu hususta gereksiz bir laf kalabalığı yapılmış gibi görünmektedir; zira en azından altısı işlemi bildirirken, bir o kadarı da aletleri gizlemektedir.

Basilius'un anahtarlarının şüphesiz bu kapılara uydurulması gerekir; bunları herkes kendi basiretiyle kolayca bulacaktır. Zira maddeyi biçimle birleştirmeyi bilmeyen kimse, henüz işe dahi başlamamıştır. Madde, dişil tabiatıyla daima edilgen ve çokluk arz eden yapıdadır; biçim ise eril tabiatıyla etken ve yalındır.

Öyleyse kızıl uşağı, kokulu kız kardeşiyle birleştir ki, bu ikisi sanatın oğlunu meydana getirsin.

Bundan sonra pişirme gerekir, zira onsuz hiçbir şey olgunlaşamaz. Lakin pişirme, sıcak ve kuru bir ateş ister ki bu kavurmadır; diğeri ise nemli ve buhar saçan bir ateştir ki bu da haşlamadır. Bunlar ise kabın yardımı olmaksızın icra edilemez.

Ardından, aralıksız sürdürülen işlemle çözünme, pıhtılaşma ve sabitleme meydana gelir; bu merhalede çocuk kızarır ve nihayet onun faaliyeti yahut atımı gerçekleşir.

Adı altında yayımlanan pek seçkin kimya risalesi dolayısıyla, Flandreli Alain de Lille (Alanus de Insulis), kimya sanatının üstadı olarak anılır.

Onun memleketi üzerine ihtilaf yaratmayacağız; zira Flamanları da komşu halklar gibi, ana dilleri kabilinden Germen dilini kullandıkları için büyük Cermen kavimlerine dahil etmekteyiz.

Bu zatın, ilimler dairesinin her sahasında fevkalade yetkin olduğu söylenir. Saksonyalı tarihçi Albert Krantz, onu İoannes Duns Scotus ile çağdaş kılar. Çoğunlukla Fransa'da, XI. Louis devrinde, takriben Milattan Sonra 1430 civarında yaşamıştır.

Fevkalade bir dehaya, pek yüce bir muhakemeye ve her yönüyle kusursuz bir ilme sahip bu adam hakkında anlatılır ki; bir vakit Kraliçe Marguerite, mezkûr kralın zevcesi, onu bir sandığın üzerinde uyurken uzun uzun seyretmiş ve pek çirkin bir yüze sahip olmasına rağmen, onu nezaketle öpmüştür.

Orada hazır bulunanların hepsi buna hayret edip sebebini sorduklarında, pek basiretli hanımefendi onlara şu cevabı vermiştir,

Dış görünüşüyle bu denli biçimsiz ve pörsümüş olan bu ihtiyarın, iç dünyasında öyle yüce ve ilahi bir ruh gizlediğini, dünyada onunla kıyaslanabilecek hiçbir kıymetli ve güzel nesnenin bulunmadığını; bizzat kendisi böylesi bir ruhun ulviyetine dokunmaya muktedir olamadığından, sanki tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yaparak, bu seçkin zatın ruhunda pek ziyade hayran kaldığı vasıflara duyduğu muhabbeti beyan etmek üzere dış suretini öpmeyi ve bu fırsattan istifade etmeyi arzu ettiğini belirtmiştir.

Ruhuna böylesine mühim bir şahsiyet tarafından kondurulan bu buse, Alain'in o sarayda ne denli büyük bir itibara sahip olduğunu kolayca gösterir. Bir tarihçi edasıyla, İngiltere'de vuku bulan hadiselerin zikri üzerinden, İngiliz kâhini Merlin'in kehanetlerinin şerhini de yazmıştır. Fakat o krallığın tarihlerine vakıf, daha basiretli kimseler katidirler ki bu kehanetler uydurmadır ve I. Henry devrinde birtakım keşişler tarafından, kralın rızasını kazanmak maksadıyla tertip edilmiş, Sakson Germenlerinin Britanya'ya gelişinden önce bir İncubus'tan yahut Şeytan'dan doğduğu rivayet edilen Merlin'in adı altında avam arasına yayılmıştır. Krantz, Alain'in Cîteaux'daki mezar taşında şu mısraların yer aldığını yazar,

Burada yatar Alain, mezara koydu onu dar bir zemin, İkiyi ve yediyi, bilinebilecek her şeyi bilirdi bu hekim.

Bu keşişlerin iki ve yedi ile neyi kastettikleri kolayca anlaşılamaz; eğer cehalet bu dizeleri yedi serbest sanat ve bunlara ilaveten iki tane daha olmak üzere dokuzu gösterecek biçimde kurmadıysa, sözlerde bir gizem var gibi görünmektedir.

Ne var ki onları bu türden bir laf tekrarı ile itham etmemek gerekir; zira avam arasında serbest sanatların sayısı fazlası değil, yalnızca yedi olarak kabul edilir.

Öyleyse bunun altında bir sır gizlidir ve bu da kimyaya dairdir. Zira "Turba Philosophorum" adlı eserde filozoflar, emdirme işlemlerinin yediye iki yahut üçe bir oranında yapılması gerektiğini zikretmişlerdir; nitekim bu ölçüler kimyacılar tarafından da sıkça vurgulanır.

Bu iki ve yediyi bilen Alain, hakikaten kusursuz bir kimyacı olarak tebarüz etmiştir. Nitekim onun Chemia adlı kitabı da buna fazlasıyla şehadet eder; bu eserde felsefi usule uygun olarak teoriyi pratikle harmanlar, ihtiyarı yıkansın diye hamama sokar.

Felsefi ameliyeler için gerekli iki tür ateş belirler; biri sıcak ve kuru, diğeri ise at gübresi olan nemli ateştir. Bunu diğer bütün ateş türlerinin üstünde tutar ki pek haklıdır; zira bu gübrelikte, avam kimyacıların anladığından çok daha fazla sır ve gizem mevcuttur. Çürümenin başlangıcı ve onsuz hiçbir şeyin değişemeyeceği yahut doğamayacağı sebep işte budur; atların karnı en büyük sırdır.

Bizim istiskalı hastamız, Güneş karşısında her türlü sudan kurtulup sıhhate kavuşmak için bu gizliliğe sığınır. Gübre ısısının nelere muktedir olduğu, Mısır fırınlarında açıkça görülür; orada kuluçka mevsimlerinde, fırınların içine serilen at gübresinin mayalanan ısısıyla binlerce tavuk yumurtasından aynı anda canlı, diri ve koşuşan civcivler çıkarılır.

Bu gübreyi neredeyse bütün filozoflar şükranla anarlar, en başta da Sırlar Kitabı’nda (Liber secretorum) koyun gübresini seçen Halid, at gübresi ile sönmemiş kireci eşit parçalarda alan Lullius ve diğer pek çokları. Felsefi gübrenin (fimus philosophicus) kıymeti ve faydası üzerine hakikaten müstakil bir risale yazılmalıdır. Kimyacılar da her yerde at gübresini kendilerine salık verirler, nitekim Beşinci Öz Üzerine (De Quinta essentia) adlı kitabında Raimundus’a uyarak felsefi gübreyi gemilerinin her birinde saklarlar, sıkıca mühürlenmiş kaplarını bunun içine yerleştirirler ve kırk gün kadar, az veya çok, orada bırakırlar, böylece maddeyi çözülmeye elverişli kılarlar. Fakat felsefi eserler kaleme alacaklarsa, bütün bu kimselerin kulağına, daha doğrusu zihnine şu birkaç kelimeyi fısıldamak isterim, baksınlar da bütün gübreler arasından en iyisini seçsinler ve gerçekten felsefi olana sahip olsunlar, aksi takdirde gübreden pis kokudan başka bir şey elde edemezler. Peki felsefi gübrenin alametleri nelerdir diye sorarsan, dağlarda otlayan hayvanlardan temin edilenidir.

Zira dağlarda yetişen otlar nasıl daha gür ve daha şifalı ise, onları yiyen hayvanlar da öyledir. Eski dönemde hekimlerin, orta İtalya’daki eriyip tükenenleri yahut iyileşmez veremlileri Tabidus Dağı’na sürmeleri boşuna değildi, öyle ki orada en şifalı otlarla beslenen hayvanların, bilhassa dişi eşek ve keçilerin sütünden faydalansınlar ve kuru, daha doğrusu ılıman havanın tadını çıkararak orada daha uzun bir ömür sürsünler. İşte dağ hayvanlarının gübrelerinde de kendine has böyle bir çürüme (putrefactio) gücü vardır ki bu belki birine şaşırtıcı gelebilir. Ancak gübreleri ilaç niyetine tatbik eden yahut içiren kimseler onların bu farklılığını tecrübe etmişlerdir, nitekim Galenos’un altın yakısında, ak gübrede (albus graecus), güvercin, kaz, koyun ve sığır gübrelerinde olduğu gibi, bunların hepsi kendi tesirleriyle kuvvet bulur ve böylece türlü hastalıkları defetmek için tatbik edilir. Başka bir alamet de Lullius tarafından Beşinci Öz Üzerine kitabında zikredilir, buna göre bu felsefi gübreye konulan beşinci öz (quinta essentia) son derece tatlı bir renk ve koku kazanır. Bazıları bunu denemiş ve durumun böyle olmadığını iddia etmiştir.

Fakat onlar bilmeleri gerektiği halde ne hakiki beşinci özü ne de gübreyi tanırlar, bu hususta bu kadarı kâfidir. Baba Isaac Hollandus, aynı ismi taşıyan oğlunu bu sanatta yetiştirmiş yetkin bir kimyacıydı, nitekim oğlu, babasının zamanından evvel hiç kimsenin filozofların yağı ve tuzu (sal) hakkında hiçbir şey yazmadığını yahut gün ışığına çıkarmadığını tasdik eder, fakat baba, oğul vasıtasıyla daha kolay tanınacaktır. Sanatta babasından geri kalmayan Oğul Isaac Hollandus, anadilinde muhtelif kimyevi eserler yazmıştır, bunlardan mineraller üzerine olan iki kitabı basılmış ve Latinceye çevrilmiştir, bitkiler üzerine olanı ise Almanca el yazması halinde her yerde bulunmaktadır.

Bu zatın mineral kitapları, Geber’in kitaplarına, muhtelif pişirme ve damıtmalarına hiç de benzemez değildir, zira burada neyi pişirip yeniden pişirmez, kalsine etmez (calcinatio), çözmez, dondurmaz, amalgam yapmaz, karıştırmaz, sabitlemez (fixatio), süblimleştirmez (sublimatio) ve daha sayısız yollarla işlemez ki. Böylesine ağır bir yüke neredeyse bir fil bile dayanamazdı. Yine de zihninde hakikat kıvılcımını tutuşturur ve sahte bir kurnazlığın üstün gelmemesi, yani hidranın başlarının yeniden büyümemesi için bu kıvılcımın büsbütün ihmal edilmesine izin vermez. Biri diğerinin ardı sıra eserler verir, bunlarda ince bir ustalık sergiler, ta ki temyizi kıt ve aceleci olanları ayıklasın ve onları bu sıradan kimyevi meşakkatlerle oyalasın, nihayet muhakeme ve tecrübeyle yetkinleşenler kimyanın özü yerine kabuklarını kabul etmemeleri gerektiğini anlasınlar. Zahmetsizce hiçbir ganimet elde edilmez, zira bütün cihanın nizamında yüce olandan ötürü böyle takdir edilmiştir.

Geride öyle şeyler bıraktı ki, can kulağıyla dikkat kesilenlere hiçbir yanıltmaca gölgesi barındırmayan pek çok hakiki talimat sağlar. Onun memleketinden kim şüphe edebilir ve onu bilhassa şu İtalyan Johannes Jovianus Pontanus zannedebilir, nitekim ben de bir vakitler bu kanaatteydim. Fakat o İtalyan ne ismiyle ne de konuları ele alışıyla buna uymamaktadır, dolayısıyla aynı kişi değildir.

O kimse, Napoli Kralı Alfonso’nun sır kâtibi mertebesinde iyi bir hatip ve şairdi, gelgelelim bütün yazılarında kimyadan tek bir kelime dahi bahsetmez.

Bu sebeple onun Alman olduğundan şüphe etmeyiz, zira bu isim o millette pek yaygın ve mutat bir isimdir. Öyleyse Fransız, İtalyan yahut başka bir milletten olduğu apaçık ispat edilene dek Alman olarak kalsın. Maddenin bulunması ve işlenmesi hususundaki sayısız yanılgılarını samimiyetle itiraf eder ve evinde oturup kitaplar okumakla yetinmeyip bilhassa seyahatlerde ter döktüğünü şöyle yazar, "Ben Johannes Pontanus, Filozof Taşı (lapis philosophorum) hakkında kesin bir şey öğreneyim diye pek çok memleketi baştan başa dolaştım ve neredeyse bütün dünyayı gezip dolaşarak sahte aldatıcılar buldum, filozoflar değil, lakin daima tahsil ederek ve türlü şekillerde şüpheye düşerek hakikati buldum, fakat maddeyi bildiğim halde, hakiki maddeyi, işlemi ve tatbikatı bulana dek iki yüz defa yanıldım."

O böyle söyler, sanata dair gayet faydalı ve lüzumlu pek çok şeyi samimiyetle aktardıktan sonra, nihayet kendisi olmaksızın hiçbir şeyin meydana getirilemeyeceği mucizevi bir ateşi tarif eder. Bulunması son derece müşkül olan bu ateş, diğer şeylerin bilinmesinden sonra dahi neredeyse herkesi bu sanattan kaçırır ve uzak tutar.

Fakat bu ateş alevsizdir, yine de ışıksız değildir ve sönmeksizin çok uzun süre dayanan dört unsurun vasıflarını taşır. Bazıları bütün rüzgârlardan ari olan yüksek dağların doruklarında, küller altında gizlenmiş bir ateşin bir senelik zaman boyunca muhafaza edildiğini aktarır. Fakat bu küller alelade bir maddeden değil, ardıç odunundan hasıl olmuştur, nitekim Filozofların Gül Bahçesi (Rosarium philosophorum) de bundan en uzun süre dayanan ateş olarak bahseder.

Doğrusu, filozofların ateşinin tamamen bu minvalde olduğunu iddia etmem, her ne kadar bundan büsbütün farklı olmasa da. Zira her ikisi de alevsizdir, her ikisi de en yüksek dağlarda gizlenerek sönmeden kalır, her ikisi de kükürtsü bir yağ barındırır. Bütün kimyacıların asli gayesi bu ateşi aramak olmalıdır, zira sanatın asıl mühim kısmı ateşin idaresinde yatar.

Merkür (Mercurius) ve Vulcanus bütün kural ve kanunları Mısırlılara nasıl vazettiyse, aynı şekilde felsefi cıva (mercurius philosophorum) ve ateş de kimyacılara öylesine çok ve öylesine büyük ciltler bahşetmiştir ki, her ikisi de oradan tanınabilsin. Bu yüzden her yerde şu sözler tekrar edilir, "Eğer ateşi biliyorsan, cıva sana kâfidir."

Kezalik, "Eğer hazırlık usulünce yapılmışsa, Azot ve ateş sanatı tamamlar." Cıva bazen su ve Mısır Tanrısı, ateş ise tamamlayıcı olarak adlandırılır. Bunlardan hangisi daha kudretli yahut daha faydalıdır? Şüphesiz ateş suyu tüketir ve birbirleriyle doğrudan temas etmedikleri müddetçe onu başka bir unsura, yani havaya dönüştürür, nitekim su da ateşi söndürür.

Bu iki unsur arasında daimi bir düşmanlık vardır, bu düşmanlık uzlaştırılmalı ve yatıştırılmalıdır ki Persler ve Mısırlılar savaştan el çeksin, ebedi dostluk antlaşmaları yapıp bunu muhafaza etsinler. Madde su gibi olduğundan en değersizi, ateş gibi olduğundan ise en kıymetlisidir.

Burada bahsi geçen ateşe şairler, felsefi Apollon tarafından oklarla katledilen Python (çünkü o çürümedir) derler, harfleri yer değiştirerek Mısırlılar ise Osiris’i öldürüp ufak parçalara ayıran Typhon adını verirler. Typhon ile Echidna’dan (ki o su yılanıdır) sayısız ve canavarca bir dölün türediği söylenir, yani Kerberos, Kimera, Sfenks, Hidra, Hekate, Geryon ve benzerleri, bunlardan başka yerlerde bahsetmiştik. İşte kimyanın alet hükmündeki ateşi budur, onunla maddelerini işlenebilir kılarlar, tıpkı marangozların ateşi kullanarak ahşap maddeyi eğip büktüklerini ve diledikleri şekle soktuklarını gördüğümüz gibi, lakin bu işlem yüzeyden ve hafif bir çıradan yakılan yavaş bir ateşle yapılır. Bu, gizli felsefenin çekici, baltası ve ne gariptir ki suyu, yağmuru ve olmazsa olmaz sebebidir.

Zira çekiç ve balta ile maddeye nasıl biçim verilirse ve her türlü kir bilhassa yağmur suyu ile nasıl yıkanıp temizlenirse, felsefi ateş ile de aynı durum hâsıl olur, nitekim filozoflar, Gül Bahçesi (Rosarium) adlı eserde belirtildiği üzere, su ile yakarlar ve ateş ile yıkarlar, lakin başka bir maksatla. Alman yazar Johannes de Padua bu sanat hakkında büyük bir şerh yayımlamış ve orada kıskançlıktan uzak kalmayarak kendisinin usta bir sanatçı olduğunu göstermiştir,

Zira her şeyi tırnağına varıncaya dek pek titizlikle incelemiş, öyle ki cam kapların nasıl yerleştirileceği, tıkanacağı, mühürleneceği ve el mahareti gerektiren diğer tüm işlerin nasıl yürütüleceği gibi en ince ayrıntılarla, sanki sanat bunlardan ibaretmişçesine, ziyadesiyle meşgul olmuştur,

Fakat bunca saman yığınının içine, sanatın sırrına hakkıyla vakıf olanlardan başkasının güçbela fark edebileceği bir miktar buğday gizlemiştir, Kralın ele geçirilmesi, öldürülmesi ve parçalanması gerektiğini söyler, onun iç organları dışkısıyla birlikte çıkarılmalı, bunlar iyice yıkanmalı ve yeniden bir araya getirilmelidir, o vakit o kral, her bakımdan daha genç ve daha güçlü olarak yeniden dirilecektir, Ne var ki onun zorbalıkla ya da aşikâr bir kuvvetle yok edilmesi yahut katledilmesi kolay değildir, bu yüzden bir banyoya sokulmalıdır, şayet orada bir müddet kalırsa, en tatlı bir uykuya dalar, bu uykuyla kuşatıldığında ise nihayet alt edilebilir,

Bu banyoda kralın uzuvları öyle yumuşar ve erir ki, birbirinden ayrılabilir hale gelirler,

Suların meziyetleri hayranlık vericidir ve sayıya gelmez, lakin hiçbir su bu banyonun suyundan daha şaşırtıcı değildir, Garamantlar diyarında, Afrika'da Kyrene'nin ötesinde, kuru ve güneşin sıcağından kavrulmuş çöllerde bulunan Hammon Jüpiteri'nin pınarından bahsederlerken, gündüzleri dondurucu derecede soğuk, geceleri ise sıcak sular fışkırttığını yazarlar, Ovidius da bu sular hakkında şöyle demiştir,

Günün ortasında ey boynuzlu Hammon, Soğuktur dalgan, gün doğarken ve batarken ısınır.

Felsefi sular da bu sulardan farklı değildir, zira Güneş kendilerine yaklaştıkça yahut uzaklaştıkça sıcak veya soğuk olurlar,

Bu banyo, Plutarkhos'un Lysandros'un Hayatı adlı eserinde aktardığına göre, ebelerin kundaktaki Bacchus'u yıkadıkları Kiffusa Pınarı'dır,

Troizenliler katındaki Khrysorrhoas Pınarı da budur, Bu, Karya'daki, erkekleri kadınsılaştıran ve yumuşatan Salmakis Pınarı'dır, Zira Kral bu pınara adım atar atmaz, onun tarafından başkalaştırılır ve başka bir mizaç şekline dönüştürülür,

Çeşitli ılıcaların bulunduğu Macaristan'da, Strigonium surları civarında, üzeri kâgir bir kemerle örtülü ılık bir su vardır, içeri girip yıkananlar için pek hoştur (nitekim bizzat ben oraya defalarca girmişimdir), fakat yalnız olan bir yabancı orada yıkanmak isterse, elbiselerini girişten önce kuru bir yere bırakması gerekir, çünkü içeride, suların bulunduğu mahalde bunu yapamaz,

Bundan ötürü, şayet hırsızlar oraya gelir ve elbiseleri gizlice çalarsa, o kişi banyoda çırılçıplak gecelemek zorunda kalır, bunu yaptığı takdirde ise üzerine bir uyku çöker, o uyku içinde can verir ve asla kurtulamaz, Şimdiye kadar anlattığımız Kralın Banyosu işte en çok buna benzer.

Rahip Jodocus Greverus da Latince gayet âlimane bir risale kaleme almış, böylece sanatın hakikatini kendi yeteneği nispetinde sanki elden ele aktarır gibi başkalarına devretmiştir,

Çalışmasının varsayımsal taslağı için Güneş'e, Ay'a ve cıvaya (fakat bunların hepsi doğaldır) ve kendisine büyük övgüler düzdüğü antimon çiçeğine ihtiyaç duyar,

Şayet felsefi manada anlaşılırlarsa, bunlar şüphesiz gayet doğrudur, Bütün filozoflar bu üçünü överler, gerekirse pek çok şahitle bu durum gösterilebilir, Yukarıda üçüncü kitapta andığımız Eleusis gizemlerinde bu üç unsur, adeta gözle görülür anıtlar gibi taşınırdı, Gökyüzünde Merkür gezegeni Güneş'in yanından asla ayrılmaz, nadiren sekiz derecenin ötesine geçer, kimya sanatında da Güneş, cıvayı daima kendisine yoldaş edinir,

Ay ise bütün parlaklığını ve erdemini Güneş'ten alır, Buccina Çalgısının Haykırışı (Clangor buccinae) adlı eserin yazarı, felsefi Ay hakkında şu minvalde güzel bilmeceler sunar,

Ptolemaios Almagest'te der ki, Güneş yeryüzünü ısıtmaz ve gücünü yeryüzüne işletmez, meğerki Güneş ile Yeryüzü arasında bir aracı gibi duran ve diğer yıldızlar arasında Güneş'in ışığını ve sıcaklığını en ziyade kabul eden Ay vasıtasıyla olsun, Bu sebeple, felsefecilerin dediği üzere, bir şeyin gücünü bir başkasına işletmesine mani olan iki engel vardır, yani uzak mesafe ve araya giren aracı ortam, Güneş ile Yeryüzü arasında durum böyledir, zira Güneş yeryüzünden çok uzaktadır ve Ay orada aracıdır, bunun gibi kimya sanatımızda da Güneş, Ay aracı olmadıkça tentürü tek başına kemale erdiremez, zira ondan uzaktadır, henüz boyayacak derecede o inceliğe ulaşmamıştır, hem aradaki ortamlar, yani kesafet ve kaba maddilik sebebiyle de böyledir,

Bu yüzden Ay'ın orada bulunması zaruridir, ta ki Güneş'i inceltsin, onu seyrek ve uçucu kılsın ve onun kirliliğini ayıklasın,

Çünkü Ay diğer gezegenlere, yani metallere nazaran onun ışığına ve tabiatına daha muhtaçtır, Bundan ötürü Hermes ve Aristoteles gezegenler hakkında şöyle der, Güneş onun babasıdır, Ay ise anasıdır, Demek ki Ay anadır ve içine Güneş tohumunun ekilmesi gereken tarladır, böylece Taşımızın ve simyamızın meydana gelmesi için Güneş ile Ay'dan başkasına ihtiyacımız yoktur, Zikredilen yazardan nakledilenler bunlardır, Filozofların bütün yazıları da bu gayeye yöneliktir. Greverus diğer hususların yanı sıra, felsefi ağacı da tabiat tarafından nasıl meydana getiriliyorsa öyle tasvir eder,

Onun kökü cıva, gövdesi ve dalları Satürn, Jüpiter, Venüs ve Mars'tır, çiçekleri ise adeta meyveleri mesabesindeki Ay ve Güneş'tir, Ağaçların aşılanmasında nasıl bir yol izlenirse, bu sanatta da öyle yapılır,

Dediğine göre altın elmalar taşıyan bu ağaç, Typhon ile Ekhidna'nın oğlu korkunç bir Ejderha tarafından Hesperides bahçelerinde korunmaktadır, ejderha öldürüldüğünde kim onun meyvesine erişebilirse, dileklerine kavuşacaktır, Ateşin de dört katlı değişimini koyar ortaya,

Şöyle ki, ilki banyoların yahut çürümenin, diğerleri ise sırasıyla külün, kumun ve alevin ateşidir, Gerçi bu yazar diğer hususlarda samimi ve açık sözlüdür, lakin sanatı kendisinden öğrendiği Kıdemli bir başka rahibe yeminle bağlanarak hiç kimseye açmayacağına söz verdiği iki şeyi gizlediğini bizzat itiraf eder, İlahi kudretin ilhamıyla herkesin bizzat araştırması ve bulması gereken bu iki şey, hiçbir yazı yahut sözle bir başkasına ifşa edilmesin diye bütün filozoflar tarafından lanet korkusu altında yasaklanmıştır, nitekim İshak'ta, Filozofların Gül Bahçesi'nde (Rosarium philosophorum) ve pek çok diğer kaynakta, bu iki gizemi avama açan kimselere yönelik bu tür beddualar, tehditler ve ilahi cezalar pek sık zikredilir, Bizim için mümkün ve caiz olduğu ölçüde, bu ikisi hakkında birkaç söz ekleyeceğiz, İlki, başka bir taşı kendine çeken manyetik güce sahip bir tür taştır ve Pantaura diye adlandırılır, birinci kitapta Brahman filozofları bahsinde bundan söz etmiştik,

Bu taş, karnında başka bir küçük taş barındıran Kartal Taşı (Aetites) ile ismiyle olmasa bile mahiyetiyle yahut kesinlikle tesiriyle birdir, Bu taşın hakikisinin değil de sahtesinin pek çok kişi tarafından cüzi bir fiyata satıldığı, hakikisinin ise ancak pek az kimse tarafından tanındığı bilinmektedir, Lakin diyeceksin ki, bu taşın altın sanatıyla ne ilgisi vardır?

Cevap veririm, altın en sert taşlardan meydana gelmez mi, nitekim piritte, kalaminde, granatlarda ve lapis lazulide bu durum açıktır,

Bunların her birinden daha sert ne vardır, yine de altın bakımından verimlidirler, Tıpkı bunun gibi, hakiki Pantaura da altının tohum gücünü kendi içinde barındırır, ki bu güç yapıtın babasıdır ve hakiki felsefi Güneş'tir,

Biri bu taşı arayacak olursa, maden ocağına gitmesine ve dağları araştırmasına lüzum yoktur, zira filozofların tabiriyle uçucular onu bize getirir, lakin burada uçucular derken küçük kuşları değil, bilakis daha büyük olanlarını, belki de yelkenli gemileri kastederler, Diğeri ise altın suyudur, ki evvelce zikredilen aynı yerde beyan edilmiştir, Bu su daha ziyade...

Altın Sofra, Altıncı Kitap

Bu su, altını Hindistan'ın Hidaspes'inden, Lidya'nın Paktolos'undan, İspanya'nın Tagus'undan yahut Ganj, Arimaspi, Hermos ve Po nehirlerinden daha ziyade taşır, gerçi fiilen değil, bilkuvve taşır, bundan ötürüdür ki, diğer sular gibi altınla en küçük zerrelerine dek karışmaz, bilakis ona yalnızca yüzeyinden yapışır. Bu altın suyu kuyularda yahut derin yerlerde bulunmaz, daha yüksek bir mahalde bulunur.

Bahtiyar Adaları'ndan birinde, tüm topraklarında tatlı suyun tek bir damlası dahi bulunmadığı halde, adeta bir mucize eseri olarak insanlar yaşar.

Zira orada pek çok ağaç vardır ki, yapraklarından muayyen bir vakitte berrak, tatlı ve bol su damlar, ada sakinleri de bu suyu kullanır.

İşte onların suyu nasıl ağaçlarda hasıl oluyorsa, filozofların suyu da âlemin daha yüksek kısımlarında öyle hasıl olur. Âlemin kısımlarının neler ve nasıl olduğunu, hangilerinin daha yüksek, hangilerinin daha alçak bulunduğunu bilmiş olan kimse, orada yağmur suyuyla karışmayan, bilakis kendi tözünde bozulmadan kalan o suyu kolaylıkla bulacaktır.

Nitekim bazen nehirlerin kavuştuğu yerlerde kimi suların, birbirlerinden renkleriyle ayırt edilebilecek surette, uzun bir akış boyunca kendi hususiyetlerini muhafaza ettiklerini görürüz. Bu su, her ne kadar altının suyu diye anılsa da, yine de onun renginde yahut özünde değildir, bilakis üç nehrin kuvvetlerini dışa vurur, nitekim içen sürüleri, şayet beyaz iseler, siyaha çeviren Bizaltes nehri (tıpkı Kratis nehri gibi), siyah olanları beyaza döndüren Kefissos nehri (tıpkı Sybaris gibi) ve hayvanlara kızıl rengi bahşeden Frigya'daki Ksanthos nehri bunlardandır.

Stiks suyuna dair de anlatırlar ki, diğer bütün kapları delip geçtiği ve tükettiği halde, yalnızca bir katır tırnağında muhafaza edilebilirmiş, tıpkı bunun gibi, bu su da madeni olandan gayrı hiçbir kapta saklanamaz ve maden ne denli sıkı dokulu olursa, o kadar evladır. İki gizli sırra dair, büsbütün açılmaması ve büsbütün örtülmemesi icap eden bu kadar söz kâfi gelsin.

Asil bir aileden neşet etmiş olan Lambsprinck, kendisi hakkında ikrar ettiği üzere, Alman lisanında gayet ince nükteyle yazılmış birtakım manzumeler kaleme almış, bunlarla tıpkı amblematik tasvirlerde olduğu gibi bütün sanatı, muhtasar da olsa, resmetmiştir ki, herkes hem gözleriyle hem zihniyle telezzüz edebileceği şeyi bulabilsin.

Felsefeyi bildiğini ve kavradığını, üstatların taliminin temeline vasıl olduğunu itiraf eder, bunda da hakikati söyler. Zira burada iddia ettiği husus, peşi sıra gelen tasvirlerde bilfiil teyit olunmaktadır, o tasvirlerde tek bir denizde iki balığın, ormanda siyah bir canavarın, korulukta bir geyik ile tekboynuzun gizlendiğini, bunların yakalanması, ağa düşürülmesi ve birleştirilmesi gerektiğini söyler, keza ormanda her iki cinsten iki aslanın, bir kurt ile bir köpeğin ve iki kuşun bulunduğunu nakleder ki, bu amansız düşmanların dostluğa döndürülmesi ve ebedi bir ahenk bağıyla birbirine bağlanması iktiza eder.

Onun diğer amblemleri kendi yerinde tetkik edilsin, lakin biri doğudan, diğeri batıdan gelen bu iki şey ile neyin kastedildiği herkesçe kendiliğinden aşikârdır. Zira iki kuş, Jüpiter'in yeryüzü feleğini zıt hareketle fırdolayı uçsunlar diye Delphi'den salıverdiği iki kartaldır, nitekim Güneş ile Ay'ın İzdivacı Meclisi yazarı, bu meselenin izahını Aristoteles'in mektubundan şu suretle nakleder,

Bu sanatın iki ana taşı vardır, beyaz ve kızıl, bunlar tabiatları itibarıyla harikuladedir, Beyaz olan, güneşin batışında suların yüzü üzerinde belirmeye başlar, gece yarısına dek kendini gizler ve akabinde derinliğe meyleder, Kızıl olan ise tam zıddı üzere iş görür, zira Güneş'in doğuşunda suların üzerine yükselmeye başlar, öğle vaktine dek durur ve akabinde derinliğe iner. Filozoflar muhtelif yerlerde şehadet ederler ki, Tanrı biri beyaza, diğeri kızıla hizmet eden iki taşı bedelsizce ihsan etmiştir, bunlar herhangi bir paha ödenmeksizin, kişinin dilediği miktarda elde edilebilir ve Arnoldus da ekler ki, bundan ötürü hiç kimseye ricacı olunmamalıdır. Maria ise der ki, biri tedarik edilir, diğeri ise dağ sakinleri arasında bulunur.

İşte bizim yakalamamız icap eden canavarlar bunlardır, uzlaştırılması gereken balıklar bunlardır. Peki hangi hakem yahut arabulucu vasıtasıyla, Şüphesiz sıkça zikredilen ikisi vardır, cıva vesaire.

Merkür, boş yere bir erkek ve bir dişi, farklı ve zıt kuvvetteki çifte yılanla çevrilmiş olan kadüseyi taşımaz, zira o, sadece bir dokunuşla uyanıkları derin uykuya sevk etmiş, uykuluları uyanıklığa eriştirmiştir, dahası ihtilaf içindekileri ahenge, ölülerin ruhlarını bedenlere döndürmüş, onları oradan çekip de çıkarmıştır. Nitekim onun en mühim vazifesi budur, bu sebeple semavi olanlardan ziyade arzi yahut yeraltı ilahlarının hizmetkârı ve elçisi denmiştir ki, aracı olarak koşup durur. İşte o, diyorum, o mucizevi asasıyla amansız düşmanlar arasında sarsılmaz bir barış tesis edecek ve bunu pekiştirecektir. Diğeri ise, yani fırıncı, arzu edenleri kızgınlıkla birleştirecek ve gerekirse zorla bağlayacaktır. Zira biliriz ki, tek bir kimsenin intihabında ittifak edemeyen muhalifler, daha dar bir mahalle kapatıldıklarında birliğe icbar edilir ve sevk olunurlar, işte ateş de kendi kabına kapatılmış olanları öyle sıkıştırır ve yakar ki, nihayet fiil ve semere bakımından bir olan bir şeyi müşahede eder.

Bunlara üç meçhul Alman müellifi de dâhil edeceğiz ki, isimden mahrum oldukları gibi, kendilerine layık bir senadan da mahrum kalıp sükûtla geçiştirilmesinler, bunların birincisi, Filozofların Büyük Gül Bahçesi'nin müellifidir ki, yer yer araya serpiştirilen Alman manzumelerinden onun bir Alman olduğu pek vazıh surette sabittir. Bu zat, en iyi müelliflerden derlemeler toplamış, bunları öyle bir intizamla tanzim etmiştir ki, kesintisiz bir nutuk gibi görünür. Çok sayıdaki kinayeli ve mecazi sözlerin meyanında sanatın özüne taalluk eden, yabana atılmayacak hususlar da vardır ki, şayet bir kimse dikenler arasından gülleri derercesine bunları ihtiyatla devşirmeyi bilirse, kokusuyla her dimağın harikulade bir surette aydınlanacağı çiçekçikler elde edecektir. Bütün sanatın hülasasını, Alman manzumeleri ve erkek ile dişi suretine sahip, sağ elinde üç, sol elinde tek bir yılan tutan bir tasvir vasıtasıyla kinayeli bir tarifle ifade etmiştir. Bu manzumeler Latincede mevcut bulunmadığından ve gayet latif olup hakikate fevkalade yakın durduklarından, şu şekildedir,

Burada doğdu pek zengin bir İmparatoriçe, Üstatlar ona kızımız diye seslenir, Pek çok evlat ile donatılır, Evlatları ölümsüzdür ve lekelerden arınmıştır. Bu melike nefret besler ölüme, Yoksulluğu da savar yardımıyla, Üstündür altından, gümüşten ve mücevherlerden, Ve dahi bütün şifalı ilaçlardan. Yeryüzünde hiçbir şey denk tutulamaz ona, Bundan ötürü şükürler sunarız göklerin Tanrısına. Ben, soyulmuş bir kadın olarak, heyhat, zorlanırım cebr ile, Uğursuzdu evvelki bedenim bendenize. Kendime anne denk tutulmadım asla, İkinci defa gün ışığına çıkmadıkça. O vakit bütün otlara eşdeğer kudretler edindim, Ve hastalıklardan esenlikle deva buldum. Oğlumu temaşa eyledim büyük bir iştiyak ile, Onunla birleştik aynı yerde. Ondan gebe kaldıktan sonra, Ve ikinci defa bir doğurganlıkla çocuk verdiğimde, Bakire kalarak evvelki gibi, anne kılındım, Bundan ötürü icraatlarımda alay konusu olayım, Zira bir oğul babalık eyledi bana, Bunu bizzat Tanrı basiretle takdir buyurmuştu, Beni rahminde taşımış olan anne, Benim vasıtamla doğurulmuştur dünyaya.

Altın Sofra, Altıncı Kitap

Şunu iyi bilmek gerekir, dağlarla doğal biçimde birleşmiş olan, büsbütün gizli kalır, Ondan dördü bir araya getirilir bir olanda, Taşın tamamlanmış maharetinde, Ve üç katlı düşünülen altısı, Öz bakımından bir araya indirgenir. Biri zihnini bu yolda sonuna dek sebatla yürütürse, Ona Tanrı tarafından verilmiştir o kudret, Türlü cinslerin hastalıklarını defedecek güç, madenlerin ve insanların talihinde, bunu Tanrı'nın izni olmaksızın kimse başaramaz, Ve ancak kendini layıkıyla tanıyan yapabilir, Benim toprağımdan küçük bir pınar fışkırır, oradan iki kol halinde akar ırmak, Karanlık suların biri Doğuya doğru akar, diğeri akıntısıyla Batıya seğirtir, Buradan salınan iki kartal yakar kanatlarını, Ve hemen öylece çıplak düşerler toprağa, Bundan sonra tüy bağışlanır onlara ikinci kez, Güneş ve Ay itaat ederler o yeryüzüne.

Altın ile Taş arasındaki Almanca Diyaloğun yazarı, gerçeği dile getirdiğine ve çıplak sözlerle sunduğuna yeminle şehadet eder. Onun gayesi, sıradan altının felsefi altın olmadığını, aksine bunun bambaşka bir şey olarak tanınması gerektiğini türlü yollar ve akıl yürütmelerle kanıtlamaktır.

Taş, altın tarafından zehirli bir kurtçuk diye adlandırılır, sıradan cıva ise altının şahidi olarak öne sürülür, zira güya bütün yapıt Altın ve Cıvadan meydana gelirmiş, lakin Taş tarafından uçucu ve faydasız görülerek bir kenara atılır.

Taş, felsefi altının başka bir şeyde değil, bizzat kendi içinde olduğunu, filozoflarca hakiki biçimde Tentürün Efendisi (Dominus Tincturae) diye anıldığını, altının ise onunla uğraşan herkesi aldattığını ileri sürer. Sözlerden Taşa şiddet uygulamaya kalkışmak üzere diğer ikisi uzlaştığında, Taş tarafından yutulup tüketilirler.

Bu filozof gerçekten okunmaya ve derinlemesine tefekküre pek layıktır, zira üslubu zahirde çocukça dursa da, fikri merkezde gizlidir. Taşın bir ejderha, yılan, engerek olduğu ve zehirden pay aldığı hususunda filozoflar müttefiktir, lakin hazırlama işleminden sonra kimsenin onun zehriyle zehirlenmediğini, bilakis zehirlenmiş olan herkesin ondan yapılan tiryak ile şifa bulduğunu söylerler. Sıradan altın hususunda da aynı şekilde şehadet ederler ki, o kendi altınları değildir. Aurora'nın yazarı bunu başkalarından yola çıkarak gösterir, 16. bölümde şöyle der, Felsefi altın benzer diye anılır, nitekim Filozof şöyle diyerek tanıklık eder, "Şimdikiler ve geçmiştekiler, Altından altın ve gümüşten gümüş yapmaktan başka bir şey yapmadılar." Fakat bu altın ya da gümüş halkın altını değildi.

Oysa felsefi altın, Alphidius'un dediği gibi, büyük bir pahaya satın alınmayan şeydir, "Bilesiniz ki, hakkında bu gizemin döndüğü bu taşı Tanrı büyük bir fiyata satın alınsın diye koymadı, zira o yola atılmış halde bulunur, öyle ki hem yoksul hem zengin ona sahip olabilsin, yeter ki akıl ve ilimle herkes ona kolayca ulaşabilsin." Morienus da der ki, "Büyük pahaya satın alınan her şey sahtedir, zira biz bu zamkın az bir miktarını ve azıcık altını çokça satın alırız." Ve Senior der ki, "Bizim sarımız (citrum) halkın altını değildir, çünkü ardından beyazlatma gelir, nitekim orada 'Altını beyazlatınız' denmiştir."

O halde bu altın, kendi siyahlığından sonra beyazlatıldığında tentür olur. Yine, "Altını altınla karıştırınız, yani külü su ile ya da yapraklanmış beyaz toprağa altını ekiniz, bu üçüncü topraktır, altının toprağıdır, İksiri boyar." Bu ise kızıl değil, kamil beyaz magnezyadır.

Bundan ötürü felsefi altından altın değil gümüş hâsıl olur, nitekim Turba Philosophorum şöyle diyerek tanıklık eder, "Bilesiniz ki, bizim altınımızı beyazlatmadıkça kızıla çeviremezsiniz, çünkü onların iki tabiatı beyaz ve kızıldan başka bir şey değildir." Ve az sonra, "Bundan açıkça anlaşılır ki, Felsefi Altın ne halkın altınıdır ne de bakırdır [okunamadı], bu sebeple onun insanın yüreğini ferahlatmadığı söylenir, gümüş de böyledir, lakin onlardan çıkarılan şey, beyaz ve kızıl hakiki sabit tentürdür, kusurlara galebe çalan, renklendiren, kalıcı kılan, dâhil olan, derine işleyen ve yetkinleştiren bu cevher, bütün madenlerle kaynaşır. Bu tentür insanı ferahlatır ve Senior'un dediği gibi insanın kalbine şifa verir, insanı neşelendirir, diri kılar ve bedeni zinde tutar."

İşte bu böyledir. Rosarius da şöyle der, "Saf altın, ateşin sınavından geçirilerek muhkem ve sabit bir cisme dönüştürülmüştür ve madenlerin ilk maddesi (prima materia) elde edilmedikçe, altının ilk maddeye ve karışabilir unsurlara çözündürülmesi filozoflar nezdinde artık onunla mayalanması büsbütün imkânsızdır. Öyleyse altının kendisinden doğacağı o maddeyi alalım, o sanatın aracılığıyla filozofların hakiki mayasına dönüştürülür." Ve hemen ardından, "Kâmil olandan hiçbir şey yapılamaz, zira eşyanın kâmil türleri kendi tabiatlarında başkalaşmaz, aksine bozulurlar, vesaire." Bunları her kim olursa olsun keskin bir muhakemeyle tartsın ve tefrik etsin.

Manzumelerin yazarı da sıradan biri değildir, eklenen şekli adeta şu tarzda şerh eder, yedi maden kendi işaretleriyle iki yandaki ellerle birlikte yukarıya yerleştirilmiştir, aşağıda ise birbirine zincirlerle bağlanmış bir Aslan, Kartal ve bir yıldız ile yanına konmuş bir yer küresi işareti vardır. Kuşatan çemberde ise şu sözler yer alır, "Yerin derinliklerini ziyaret ediniz, vesaire." Bu zata hakkı olan övgü çok görülmemelidir, zira meçhul de olsa hakiki bir müelliftir.

Lakin Almanların en yenisi olan, hem bilgisizlerin hem bilginlerin dilinde, yazılarında, övgüsünde ve taklidinde yer bulan o zatı da ihmal etmeyelim, o şöyle tanınır ve çağrılır, Philippus Theophrastus Paracelsus. Onun adı asrımızda öylesine yayılmıştır ki, yalnızca körler ile berberlerin değil, tabir caizse ampiriklerin, şarlatanların, hilekâr simyacıların, kunduracıların, demircilerin ve pek çok zanaatkârın, hekim ve eczacıları saymıyorum bile, bilhassa Almanya'da malumu olmuştur. Bir arının ağzına bal bıraktığı bu adam, pek tatlı ve ilahi bir belagate sahip olacağı kehanetiyle anılmış, nitekim öyle de olmuş ve bizzat Theophrastus, yani ilahi söz söyleyen adını Aristoteles'in öğrencisi gibi halk arasında hak etmiştir. O öğrenci ki üstadı Aristoteles'in dizginlenmesi gereken atı andıran öteki talebelerine kıyasla mahmuzlanmaya muhtaç olduğunu söylediği, Aristoteles'in vasiyetle kendisine bıraktığı Meşşai mektebini yayan, nebatatın ve yer altı fosillerinin son derece kayda değer bir tarihini neşreden zattır. Bizim Bombastus'un onunla aynı talihi mi paylaştığı, yoksa sadece ismini mi benimsediği tarafımca meçhuldür.

Kabul edelim ki bu zat ilahi söz söyleyendir, lakin bunu ne Latin ne de Grek lisanında yapmıştır. Kendi ana lisanında, İsviçre şivesinde konuşmuştur ki bu dil pek çoklarına pek kaba görünür. Lakin Theophrastus adına derim ki, lisana değil meselelerin özüne bakılmalıdır. Bahsettiği meseleler ilahi ise, bunları ilahi bir üslupla dile getirmemiş olması neyi eksiltir? Kendisini Aureolus diye de addetmiştir, belki bu sanatın ilmine vakıf olduğundan yahut ilahi öğretisinden ötürüdür, zira ilahi olan ile altından olan en yüksek mertebededir, ilki semavi olanların, ikincisi ise dünyevi olanların zirvesidir. Demek ki o, insanın müşterek tabiatını ve kavrayışını aşan şeylerden ötürü yaldızlanmış ve ilahi kelam eden biri olmuştur, bu sebeple o adın kıvancını taşıması sebepsiz değildir.

Ve şüphesiz, başkasına bir haksızlık getirmeksizin yapılmışsa, bilhassa da onun hayrına yahut şerefine vesile oluyorsa, bir kimseye adını değiştirmek caizdir, diğerleri bu fiilin sebebini kibre değil, bizzat kendisinin ortaya koyacağı yeni öğretinin övgüsüne bağlayabilirler. İkincisine gelince, Almanca yazdı, zira kendisi bir Almandı, muhtemelen bu muazzam ışığın şerefini ve diğer milletlerin gıpta ettiği bu irfan hazinesini kendi milletine hasretmek arzusundaydı.

Halkın teveccühüne mi susamıştı, bilemem, lakin kibirli olmadığı muhakkaktı, zira bu kadar büyük bir hekimin cübbesini giymektense, İsviçreli bir askerin kılığını tercih ederdi.

Tabipleri bu İsviçreli Theophrastus’a, tıpta son derece tecrübeli ve tedavilerinde fevkalade muvaffak olan bu zata karşı kışkırtan sebepler vardı. İkincisi, tarlayı yahut talebelerin zihnini otlardan ve deliceden arındırmak için önce sürüp, altüst edip, tırmıklayıp, çöplerini ayıklayıp adeta yenileyerek hazırlamadıkça, daha hayırlı bir tıbbın tohumunu ekemezdi. Dolayısıyla Theophrastus’un hekimlere yönelttiği paylamalar, ithamlar ve tehditler, yeni tıbbı serpmek istediği o kaskatı kulakları ve inatçı iradeleri sürmekten, altüst etmekten, tırmıklamaktan ve tapanlamaktan başka bir şey değildir.

Şayet bir kimse ahşap bir evin yerine mermerden bir ev inşa etmek isterse, evvela ahşap olanı temeline kadar yıkıp, ardından mermer olanı dikmesi gerekmez mi? Meşhur çenk çalgıcısı Stratonikos, bu sanatta daha önce başkalarından yanlış bir biçimde eğitim almış olan talebelerden iki kat ücret talep ederdi, yani bir payı fena öğrendiklerini unutturmak, diğer payı ise daha iyi talimleri öğretmek için isterdi. Nitekim Theophrastus’un da uygunsuz olanı yıkmakta ve unutturmakta harcadığı emeğin, daha münasip tıbbi esasları inşa etmekte ve öğretmekte harcadığından daha az olmadığı anlaşılmaktadır. Fakat biz burada onun tıbbi hususiyetleri hakkında hiçbir hüküm vermeyecek, bunları serbestçe tartması için herkesin kendi muhakemesine bırakacağız.

Lakin hakikatin tecelli etmesi için, kıdemli bir ihtiyar olan Bernardus Penotus’un, belki de bu ileri yaşında ihtiyatsız ve pek hararetli sayılmayacak hükmüne kulak verilsin. Kendisi tıp üzerine kaleme aldığı onluk risalesinde Paracelsus’u pek büyük bir intihal ile suçlar, der ki, "cıva, kükürt ve tuzun o meşhur ilkelerini kelimesi kelimesine İshak Hollandus’un bitkisel eserinden iktibas etmiştir, dört unsurun ayrıştırılmasına dair öğretiyi de keza öyle.

İlaçların derecelendirilmesini Arnoldus’tan, *Archidoxa* adlı eserini Raymundus Lullius’un ameli sanatından,

gizli ilimleri (arcana) de Rupescissa’dan almıştır. Kusurları ve sövgüleri haricinde, kendisinden kattığı hiçbir şey yoktur. Kullandığı eşanlamlı kelimeleri pek mahir bir İngiliz olan efendi Garlandus’tan devralmıştır, Trithemius’tan çeşitli [okunamadı]

Şayet bir kimse dikkatle Arnoldus’u ve ameli sanatı üzerine Raymundus’u okursa, Paracelsus’un bu zatların yazılarını kırpıp kendine mal ettiğini fark edecektir. Lanfrancus’u okuyunuz, Paracelsus’un cerrahisini ondan aldığını göreceksiniz. Neden felç babında, Galbanum merhemi hakkında ve Tartar hastalıkları üzerine yazdığı kitapta Arnoldus’u zikretmemektedir?

Alimlerin tahkikine bıraktığım daha pek çok husus vardır. Onun bu hayatı vesilesiyle siz talebelere daha iyi ve daha kolay olana ulaşabileceğiniz yolu açtım, İshak Hollandus’un eserleri haricinde gökten inecek bir İlyas Sanatkar beklemeyiniz."

Penotus buraya kadar böyle söyler. Bunların hakikat olup olmadığını herkes bizzat tetkik ve tahkik etsin.

Diğerleri ise, eğer vaziyet böyleyse, bu teşebbüsü takbih edecekler ve Paracelsus’u, uzun zamandır tasarrufunda bulundurduğu o yetke makamından, köprüden itilen aciz ihtiyarlar gibi alaşağı edeceklerdir.

Biz ise bu fiilin, şayet şüpheli değilse ve ona haksız yere isnat edilmemişse, böylesine büyük bir zatın şerefi adına mazur görülebileceği kanaatindeyiz.

Sokrates’in talebesi Hippias, onu bir müddet dinledikten sonra birkaç yıl seyahat etmiş, geri döndüğünde Sokrates’in yine aynı şeyleri okutup müzakere ettiğini görerek hayret etmişti, bunun üzerine o bilge ihtiyar, "Ben," dedi, "aynı meseleler hakkında hep aynı şeyleri düşünür ve söylerim", adeta tabiatın nizamında hakikatin tek olduğunu, yenilik yahut başkalık kabul etmeyeceğini ima eder gibiydi, bu da son derece doğrudur.

Şu halde, şayet Paracelsus hakikat dairesinde kâh bir meselede biriyle, kâh başka bir meselede diğeriyle hemfikir olup bunu kendine tatbik etmişse, zira hakikat ortaya dikilmiş bir zafer mükafatı gibidir, muktedir olan onu alıp götürsün, doğru bir iş yaptığı kabul edilmez mi?

Zira şüphe götürmez bir hakikattir ki, Tanrı her şeyi tek bir kişiye bahşetmemiştir ve hakikat, altında güçlükle nefes alabildiği ve ışığa kavuşamadığı o kesif zan ve batıl örtüleri ardında gizlenmiştir. Durum böyle olunca, hayırlı olan nerede bulunursa aranmalı ve hakikat her köşede tahkik edilmelidir. Zira değirmencinin bile vakitli konuştuğu az vaki değildir. Hakikat araştırıcısı, balı tek bir yerde beyhude aramayarak binlerce çiçekten tek bir petekte toplayıp bal ve balmumu vücuda getiren gayretli arıyı örnek almalıdır, bu da herkes için haklı bir övgü vesilesi sayılır. Öyleyse, kendisinden sonra gelen pek çok kimseye fayda sağlayabilmek adına başkalarından ödünç aldığı şeyler Theophrastus için niçin bir zül sayılsın? Üçüncüsüne gelince,

Kimi kimseler tıp alanında, bilhassa cerrahide ona büyük bir kıymet atfederler, nitekim bunu hakikaten hak ettiği söylenir, fakat hakiki simyada ona zerre kadar pay vermezler ve şu gerekçeleri öne sürerler, evvela, kendisi yazılarının pek çok yerinde simyayı tahkir eder ve o meftun simyacıların boş samanı dövdüğünü söyler. İkincisi, en mühim talebelerinden hiçbiri simya sahasında muvaffak olamamıştır. İkiden fazla örnek vermeyelim, biri Basel’de bulunduğu esnada daima yanı başında olan, mesleği ilahiyatçılık bulunan lakin simyaya da bir o kadar düşkün, A. B. C. D. adında, yani dört harfli bir adamdı, bu zat Paracelsus’un vefatından sonra Inn Vadisi’ndeki ağaç kovuklarında kitaplar aramış ve bulduğunu iddia ederek bunları evine getirmişti, bunları büyük bir meblağ karşılığında sattı, lakin muhtemelen sahte ve düzmece olduklarından, netice vaat edilenlere uymayınca, para satıcıdan geri alındı ve o saçma kitap kendisine iade edildi.

Tamamen Paracelsus’un öğretisine bel bağlamış olan diğeri ise, antimon üzerine iki ciltlik bir risale yazdı, nihayet birkaç yıllık nafile yanılgılardan sonra itiraf etti ki, simya altın yapmaktan çok daha farklı bir maksatla yazılmıştır, aynı zamanda Lullius ve diğerlerine hücum ederek hocası Paracelsus’tan pek çok şehadet getirdi, onun altın yapan simyacıları tabiata ve Tanrı’ya aykırı birer hayalperest sayarak alaya aldığını zikretti. Hal böyleyken, hocasının ruhunu, üslubunu ve kavrayış kabiliyetini tahrif etmeyip maharetle aksettiren böylesine mühim bir talebe dahi simyayı inkar ederek ondan yüz çevirmiş ve buna Paracelsus’un yetkesini alet etmişse, diğer talebelerden hangisi Paracelsus’un bu sanata dair hakiki bir vukufiyeti olduğunu ispat edebilir? Üçüncüsü, simyanın faydalı neticelerini hissettiyse bile, bu hususta fevkalade ketum davranmıştır.

Ona hizmet edenlerden biri, adı Johannes idi, şehadet etmiştir ki, kendi huzurunda birkaç lod ağırlığındaki cıvaya bir atım (projeksiyon) yapılmış, bu cıva bir toz vasıtasıyla altına dönüşmüş ve bu altın bir kuyumcuya satılmıştır. Veba zamanında Alplerdeki Sterzing kasabasında bu hususta küçük bir risale neşretmiş ve oranın meclisine ithaf etmiştir, bunu da muhtemelen kazançtan ziyade merhamet gayesiyle yapmıştır.

Antimonunun regulusu hakkında övünçle bahseder, ne Kral Charles’ın ne de Roma Papası Leo’nun buna denk bir kıymet biçebileceğini söyler.

Mal varlığına gelince, bunların Salzburg’daki fukaraya dağıtılacak kadar çok olduğuna dair kayda değer hiçbir şey işitilmemiştir. Dördüncüsü, her ne kadar altın yapımı üzerine, talebeleri yahut taraftarlarınca hararetle okunan kitaplar yazmış olsa da, öyle ki pek çokları başka filozofların yazılarına itimat etmeyip ömürlerini ve servetlerini yalnızca bu kitaplar uğruna heba ederler, yine de uzun müddet üzerinde çalıştığı mevcut bunca simya kitabı sayesinde, bu ilimde de bir şeyler biliyormuş intibaı uyandırmayı kolaylıkla başarabilirdi. Lakin biz Paracelsus adına bu gerekçelerin her birine tek tek cevap vereceğiz.

Evvela, simyayı yerine ve zamanına göre yerer, aynı şartlar gözetildiğinde ise onu göklere çıkarır.

Güzel bir kızı gizlice ve karşılıklı olarak sevenler, onunla ilgili her şeyi, belki ileride kıskanç yahut hasım olacak başkalarına, ancak deliyseler olduğu gibi açarlar, zira aşkta hiçbir şey emniyette değildir, kimyada (chemia) da öyle.

Bu durum, vaktiyle bir kimyacının sanatkârları atlattığı yahut bizatihi sanatı şüpheye düşürdüğü izlenimini vermesine yeter bir sebeptir, rica ederim, şayet o hakiki bir filozof idiyse, talebelerini bir mecburiyet sebebiyle kabul etmiş değildir, lütfundan ötürü kabul ettiyse, bunca zahmetle elde edilen bir sanatı bir başkasına niçin olduğu gibi açsın ki? Antimon (antimonium) hakkındaki kitabın yazarının arzusuna erişememiş olmasına ancak gülünür, zira kendisi tek bir maddeyi işlemek için tek bir yol seçmiş, onda muvaffak olamayınca, aynı maddede başka yolları ihmal etmekle kalmamış, başka hiçbir maddede de denemeye girişmemiştir. Oysa işlenebilecek maddeler neredeyse yüz tanedir, bir tanesi arzusuna cevap vermedi diye diğerlerinin tamamını bir kenara bırakmış olması şaşılacak şeydir. Nafile yere uğraşanların sayısı sayılamayacak kadar çoktur, şayet o da bunların arasında yer alıyorsa, başına yeni bir şey gelmiş değildir.

Üçüncüsü, şayet kimyanın tesirleri açıkça sergilenmediyse bunun bir ehemmiyeti yoktur.

Zira bunu diğer sanatkârlar da yapmamıştır, hem insanın içinden bir daha neredeyse hiç sıyrılamayacağı pek çok gaileye bulaşmasından başka neye yarar ki? Söylendiğine göre Paracelsus, Froben’in gözleri önünde bir atım (projeksiyon) numunesi sergilemiştir.

Filozofların antimonunun regulus’unu (regulus antimonii philosophici) pek kıymetli addetmiştir, ki bu herkesçe malum değildir. Onun regulus’u altından çok daha üstündür. Onun gizli kabiliyetlerini kim takdir edebilir, yine de mezar taşına yazılmayı hak edecek bir kıymette olması akla yatkın mıdır? Dördüncüsü, kimya sahasında yazdığı kitapları pek çok kimse bağrına basmakta ve onların içinde çıplak hakikatin gömülü yattığını,

Vulcanus’un yardımıyla gün yüzüne çıkarılması gerektiğini düşünmektedir, nitekim diğer tıbbi meselelerde de pek çok seçkin ve gayet doğru şeyin aktarıldığı söylenir.

Zira şöyle akıl yürütürler, şayet ilaçlar hususunda sözünün eri idiyse, bu sanatta da yalancı çıkmayacaktır.

Fakat onların konunun, amacın ve hâsıl olan tesirlerin çeşitliliğini göz önünde bulundurmaları gerekirdi, o vakit onun felsefi bir üslupla, bir mecburiyetten ötürü böyle yazdığını anlarlardı. Hayatının bekâr ve göçebe geçtiği malumdur, kusursuz olmasa da büyük cürümlerden uzaktı. Bizzat pek bilge ve itidaliyle nam salmış Sokrates bile akşamdan şafağa kadar içip vur patlasın çal oynasın eğlenmekten zaman zaman geri durmamış, buna rağmen zihninin keskinliğini ve dirayetini sınamak maksadıyla sabahın ilk ışıklarında bir geometri meselesini çözüp izah etmiştir. Bu kusur hiçbir surette örtbas edilemez, kadehleri susuzluk için doldurup bir de sağlık adına, sonra neşe adına, sonra dostluk adına ve nihayet sarhoşluk adına karşılıklı kadeh kaldıran Almanların hiçbir itirazıyla mazur gösterilemez.

Keşke kadeh tokuşturmanın bir nihayeti olsaydı. Başkasının sağlığı için yapılan o taşkınlıklar, pek çoğu zaman insanın kendi bağırsaklarını harap etmiştir.

Ne var ki milletin hâkim âdeti bir müstebittir, kınansa da ondan kaçınılamaz.

Medea’nın dediği gibi, daha iyi olanı görüyor ve onaylıyorum, fakat daha kötü olanın ardınca gidiyorum. Nitekim Theophrastus da insana yahut vatanına dair hiçbir şeyi kendine yabancı saymayarak dünyaya ayak uydurmuş ve giyim kuşamdaki gösterişe hiç kıymet vermediği rivayet edildiğinden, benzer kılıktaki yoldaşlarıyla meyhanelere, batakhanelere girmiş, nefsinin heveslerine boyun eğmiş, keyif çatıp karnını doyasıya Ceres ve Lyaeus ile şenlendirmiştir.

Böyle bir hayat nizamı sürdürmüş olsa da, başkalarınca dermansız görülen marazları, yani kanseri, cüzzamı, istiskayı, felci, gut hastalığını ve o kabilden diğer dertleri fevkalade bir muvaffakiyetle, pek münasip ve pek tesirli ilaçlarla sağaltıp ortadan kaldırmıştır, bunlardan birçoğunu yazılarında bırakmıştır, lâkin talebelerinden hiçbiri, bildiğimiz kadarıyla, hekimlikteki bu mertebeye erişememiştir.

Buradan hareketle, onun o büyük ilacın yardımı olmaksızın böylesine çetin bir işin üstesinden gelemediğini tahmin etmek gerekir, bu ilaç ardıllarına pek nadiren nasip olduğundan, tıbbi yardım da onlarda noksandır, oysa kendisinde fazlasıyla mevcuttu.

Onun kitapları, tıpkı iyi ve velut tarlaların devedikenlerinden arındırılması gibi iftiralardan temizlenseydi, şüphesiz hekimlerin ve cerrahların yabana atmaması gereken pek çok şeyi ihtiva eden, okunmaya değer bir eser teşkil ederdi.

Düşmanlıklar fani, dostluklar baki olmalıdır. İlki boğulmalı, ikincisi korunmalı ve insan hayatının salahiyeti için muhafaza edilmelidir. Eski devirlerde arabaların üzerinden birbirlerine hakaretler yağdırırlardı, fakat bunlar boş bir heves gibi çoktan yok olup gitti. Kitapların sayfalarından halkın arasına saçılanlar ise, kitaplar insanlarla birlikte kaldıkça baki kalır. Onun tıbbi bal ile tatlandırılmış, yani hoşa giden ve tecrübe edilmiş ilaçlarla bezenmiş yergilerini okuyan herkes, bunları cankulağıyla ve zihniyleMasseder. Hastaların ehil hekimlere duyduğu nefret, halk nezdinde itibarın sarsılması, hekimlerin kendi arasındaki koca karı kavgaları, tefrikalar ve açık husumetler hep bundandır. Kanaatimce, o Eris’in nifak elması oradan uzaklaştırılmalı ve Vulcanus’a kurban edilmelidir. Dogmatik hekimler arasında, bir başı kesildikten sonra çoğalan başlarıyla büyüyen bu hydra’yı ezmek için şimdiden bütün cephaneliklerini seferber eden pek âlim zatlar vardır, oysa zehrinden arındırılsa ve daha uysal olsaydı katlanılabilir bir hal alırdı.

Diğer tarafta ise hem âlim zatlar bulunur (ki bunlar Galenus’a biat etmemiştir) hem de cahilce bir nobranlığın büyük bir kısmı yer alır.

Âlimler kendi liyakatlerince pek layık görüldükleri üzere övülmeli, geri kalanlar ise aksi şekilde değerlendirilmelidir.

Bunlardan biri, sırf Paracelsusçuların itibarını tahkim etmek uğruna, asılsız şahitlikler ve pek açık yalanlar öne sürerek Theophrastus hakkında okunmaya ve işitilmeye değmeyecek uzun bir hezeyan uydurmuştur.

Bahsettiğim bu mektup, İtalyanca bir isim altında Latinceye çevrilerek Johannes de Pyna’nın kimya üzerine yazdıklarına ve daha evvel tek başına yayımlanmış olan Trissmosus’un kimya mektuplarına zeyl edilmiştir. Üstelik eserlerin mütercimlerinin de Paracelsus’un adı altına, kendisi hayattayken asla sahiplenmeyeceği birtakım şeyler ekledikleri anlaşılmaktadır, nitekim tirsos taşıyanlar çoktur fakat Dionysos’a erenler azdır. Köpeklerin kokusu başkadır, domuzlarınki başka.

Bir başkasının kitaplarını çalmak, çocuklarını çalmaktan farksız bir intihaldir, bir başkasının adına sahte eser yakıştırmak ise açık bir hiledir. Ne var ki sansür değneğini daha fazla sallamak benim vazifem değildir.

Bunu menfi işaretlerle ve hak ettikleri ölüm damgasıyla fişleyecek başkaları olsun. Theophrastus Paracelsus’u, iftiralardan uzak durduğu müddetçe, cerrahi ve tıbbi meselelerde pek çok şeyi tecrübe etmiş âlim bir zat olarak takdir ederim, şayet bunlarla birlikte tiranlıkla donanmışsa, ona kulak asılmaması gerektiği kanaatindeyim. Zira yeni ilaçlar yeni bir tıp yahut sanat meydana getirmez, tıpkı kuyumcuların yeni aletlerinin, onların sanatını evvelce olduğundan başka bir hale sokamayacağı gibi. İster başkalarından ödünç almış olsun ister kendisi bulmuş bulunsun, bazı ilaçları tıp sanatının pek çok cüzünden yalnızca biri olan eczacılığın kucağına yığsın yeter.

Şayet göksel bir şifa usulünü en kesin biçimde bilmişse, bunun yıldızlara ve göğe dayandığından şüphe etmediğimiz nesnelerin gizli niteliklerinden neşet ettiğini yahut çıkarıldığını, herhangi bir fenalık şüphesinden uzak ve hınç beslemeksizin ortaya koymuşsa, bunu memnuniyetle kabul eder ve bağrımıza basarız. Lakin bu Paracelsus’a, şimdiye değin bilinmeyen kimselerce her türlü beklentinin ötesinde bir şahitlik sunulduğunu, yani kimya sanatında (ars Chymica) son derece mahir, bütün ilimler dairesiyle (encyclopaedia) ve anlattıklarına göre insan için en faydalı ve hayranlık verici şeylerin hakiki tatbikatıyla fevkalade donanmış kimselerin, gizli ve yıldızsal niteliklerin tıbbını (ki bunlara dördüncüler deriz) meslek edindiklerini, ilahi takdir gereği ölümcül olmayan ve karşılaştıkları her türlü hastalığı meccanen iyileştirdiklerini, tabii, lakin mucizevi ve ziyadesiyle sınanmış vasıtalarla en kısa zamanda defedip yok ettiklerini müşahede ettiğimizde, kimyevi ve tıbbi sırlarda kendisine daha da fazla itimat ve yetki tanırız.

Fakat daha evvel, kimya sanatına vakıf kimselerce kadim zamanlarda tesis edilmiş muhtelif felsefi meclisleri ve merasimleri hatırladığımızda, böylesi bir durumun bir vakitler alabildiğine kalabalık, bunca kabile ve bölgeye ayrılmış Alman ulusunda bugüne dek vuku bulmuş olmasına ne diye şaşmalı? Zira kendi icatları yahut bir başkasının bildirmesiyle sanatın nihayetine ermiş hakiki sanatkârlar, Tanrı’ya dindarlık adağını, insanlara ise insanlık ve merhamet vazifesini adayıp ifa ettikleri gibi, layık olmayanlara karşı sükût ve haset muhafaza etseler de, bu sanattan neşet edecek sayısız faydayı, iyi amelleri ve sadakaları gözeterek, haleflerin silsilesiyle en gizli şekilde muhafaza edilmiş bu sanatı kesintisiz sürdürmüş kimseler bulunmuştur, nitekim bu keder vadisinde insanın, tabiatın sevkiyle, ana babalarının bizzat tecrübe ettiği aynı talihsizlikleri yaşayacak ve işledikleri fahiş cürümler sebebiyle ekseriyetle sefil sonlara mahkûm edilecek evlatlar bırakmayı arzulaması makul olduğuna göre, her çağın bunca çok sayıdaki filozofları arasında, sanatın en gizli biçimde yayılmasını kendi ulusunda Tanrı’nın övgüsüne ve sayısız kimsenin menfaatine olmak üzere üzerine alacak ve bunda sebat edecek bir kimse ne diye bulunmasın? Bunun çoktan beri vuku bulduğu öylesine yaygındır ki, daha yaygın bir şey olamaz.

Bu sebeple bizler de, başlangıçtan sonra pek uzun müddet inançsız kalmayalım diye, yaşayanlar arasında her ne kadar ve nerede gizlenseler de, o övgüye layık Alman Cemiyeti’ni, yaldızlı konukları sebebiyle Altın Meclis tesmiye edilen bu soframıza davet etmeye, çağırmaya ve getirmeye karar verdik, yeter ki alelade yemeklerle yetinsinler, zira aşçı şüphesiz bu hazırlıkla baştan sona meşgulken, kâh soğuk kâh sıcak nefes üfleyen dört günlük nöbet düşmanıyla sarsıldığından, sizlere burada sunduğumuz yegâne taamlardan daha mükellef ziyafetler kuramamaktadır.

Zamane R. C. Hakkındaki Alman Filozoflar Meclisi

Mezkûr kardeşliğin, burada pek çok kimsenin kulağında ve ağzında uzun zamandır yankılanan, etraftaki yabancı kıyılara varıp en geniş memleketleri aşan o meşhur şöhreti, o vakitler İngiltere’de bulunan ve yalnızca kimya işleriyle meşgul olan bana dahi birtakım karanlık, akıl almaz ve hakikatin kendisinden çok daha mübalağalı söylentilerle ulaştı, getirenin itimadına göre buna ilk başta şüpheyle yaklaştım. Aynı vakitte Berberistan’dan harikulade bazı yenilikler aktarılmaktaydı, Fas ve Fez yakınlarında bilgeler zümresinden Mulley Om Humet Ben Abdelu adında bir peygamberin zuhur ettiği, kendi üzerinde pek çok gizli alamet göstererek o bölgenin kralı büyük bir orduyla teçhiz edilmiş Mulley Sidan’ı, neredeyse silahsız, pek küçük bir müfreze ile hücum ederek bozguna uğratıp mağlup ettiği ve krallık tahtını ele geçirdiği söyleniyordu. Bu kardeşlerin de değişken bir rivayete göre Berberistan’dan bir İspanyol vasıtasıyla geldikleri söylendiğinden, bunların ve o Berberi peygamberin aynı sanata ve usule mensup oldukları zannedildi.

Lakin bizzat neşredilmiş olan şöhret ve ikrar (Fama et Confessio) risalesi tesadüfen tetkik edildiğinde, onlar hakkında bambaşka bir hüküm vermem gerektiği kanaatine vardım. Şüphesiz onlar tarafından ele alınan mesele pek mühimdir ve neredeyse akıl almazdır, şayet netice bunu ortaya koyar ve bizzat hadisenin kendisi bunu tastamam doğrularsa, ömrümüz boyunca hayranlık duyacağımız, birlikte öveceğimiz ve her türlü gayretle teşvik edeceğimiz bir şeye sahip olacağız.

Bu esnada, her akli muhakemeye ve meselenin imkânına cevap verdiklerinden, hakiki dindarlığa, tabiata, her dereceden insana ve nihayet ne fazilete ne de adalete mugayir hiçbir şey vazetmeyip bilakis her bir şeyi Yaratan’ın hamdine, tabiatın ifşasına ve yaratılmışların menfaatine hasrettiklerinden, vuku bulacak şeyi dindarane ve hak edilmiş temennilerimizle bu muhterem tarikattan bekleyeceğiz.

Onlarla birlikte itiraf ederiz ki, yüksek bir duvarın tehditleri mevcuttur, bunların yıkılışından ötürü sanatkârlar onları dikmek için toplanacaktır, lakin öyle dikeceklerdir ki Tanrı’nın iradesiyle tehdit olmaktan çıkacaktır.

Zira hakikat âşıkları nezdinde hiçbir korku yahut tehdit yer bulamaz.

Lakin pek çok kimse, Alman Cemiyeti’nin bizzat basılmış ve tekrar tabedilmiş risalelerini, yani R. C.’nin Fama ve Confessio’sunu okurken, içlerine dercedilmiş, ya tamamen şüpheli yahut pek şaşırtıcı bazı hususlar bulmakta ve işin içinden çıkamamaktadır, bunlar bilinen yahut bilinmeyen herhangi bir kimseye hakaret kastedilerek değil, bilakis, eser ne kadar büyük olursa meraklılar arasında o kadar çok şüphe uyandırabileceğinden, insanların arzusunu tatmin etmek maksadıyla ileri sürülmektedir. Evvela başkalarının şüphe ve mülahazalarını, ardından gücümüz yettiğince kendi cevabımızı getireceğiz, nihayet gayretlerimizi ve aklımıza, elimize geldiği şekliyle Minerva bilmecelerini, Satürn bayramlarındaki kadeh sunumu misali mezkûr Alman Meclisi’ne şevkle takdim edeceğiz, yani vaktin icabına göre sofradakilere hizmet edeceğiz.

Asrımızın Pek Meşhur Hermetik Meclisi Hakkında Bazılarınca Beslenen Şüpheler

Fama ve Confessio risalelerini işiten yahut okuyanların ekseriyetini teşkil eden, meselenin kendisini tamamen inkâr edip alaya alanlardan, bunlar kimyaya düşmandır, yahut din gayretiyle bunu reddedip ıslık çalan diğerlerinden bahsetmiyorum, burada sadece kimyacıların, hekimlerin ve samimiyetle düşünen, inançsız olmayan sair kimselerin ileri sürdüğü itirazları, elde edilebildiği kadarıyla, zira ne kadar baş varsa o kadar fikir vardır, serdedeceğiz.

1. Confessio’da denilmektedir ki, R. C. Birader Kudüs’e niyet etmişken, yol arkadaşının vefatı üzerine bundan vazgeçip Şam’a yönelmiş, orada hasta iken Sarazenleri bedelsiz tedavi etmekle hem onların lütfunu hem kendi sıhhatini kazanmış, Şam’daki Arap filozoflardan Arapların ilmi ve felsefesi hakkında çok şey işitince, bir ücret karşılığında Şam’a götürülmeyi Araplarla kararlaştırmıştır. Burada evvela R. C. Birader’in Şam’a vardığı, orada hastalandığı ve Şam hakkında Araplardan bilgi aldığı, oraya Araplar tarafından götürüldüğü söylenmektedir ki bunlar birbiriyle uyuşmamaktadır. Zira Şam’da hasta idiyse, sonradan Araplar tarafından oraya nasıl nakledilmiştir?

2. R. C. Birader’in M. kitabını Latinceye tercüme ettiği ve beraberinde götürdüğü, bu kitap hakkında sonradan, Theophrastus Paracelsus’un onu pek iyi okuduğu ve tamamını anladığı anlatılmaktadır, halbuki dünya bu zattan nefret etmiştir vesaire, ve sonradan eklenmektedir, tıpkı onun da, yani Paracelsus’un, serbest ve uygunsuz yaşama tarzıyla ömrünü kısalttığı, dünyaya ahmakça zevklerini bıraktığı vesaire. Acaba Theophrastus, dünyevi yaşama tarzıyla ömrünü kısaltarak dünyaya ahmakça zevkler bıraktığı söylendiğinde, tamamen dünyevi bir usulde yaşamamış mıdır? Bunlar tutarlı olmadığı gibi, Paracelsus’un R. C. Birader’in M. başlıklı kitabını okumuş olması da tutarlı değildir.

3. R. C. Birader’in Fez’e gelerek orada bilginlerle, sanatlarımızın hangi hususlarda noksan olduğunu, kilisedeki ve ahlak felsefesindeki kusurla birlikte bunların nasıl düzeltilebileceğini münakaşa ettiği söylenmektedir. Onlara kadim felsefeye uymayan yeni nebatlar, yeni meyveler ve hayvanlar göstermiş, bunların açıklanabileceği yeni temel kurallar vermiştir, peki yeni hayvanlar kadim fiziğe nasıl uymaz, ne bitkiler ne de meyveler? Belki suret ve tabiat bakımından bizimkilerden farklı olduklarından, bizimkiler hakkında yapılan tanım yanlıştır yahut cins, kendi bütün türlerini kapsamamaktadır, lakin bunların fizikle bir alakası yoktur, yahut fizikle alakalı olsa bile, külli fizik bundan etkilenmez.

4.

Birader R.C. zihninde genel bir reform tasarısına yer verdikten sonra, önce üç kişiden, ardından kendilerine gizli bir yeminle ve kanunlarla bağlı dört kişiden oluşan bir heyet kurdu, bunların çoğu keşiş, bekâr ve genç kimselerdi, hepsi birlikte bir insanın arzulayabileceği ya da umabileceği her şeyi içeren bir cilt derlediler. Doğrusu insan pek çok şey arzular ve büyük şeyler umar, onun arzusunu kim doyurabilir ki? İnsan değil, hemen şöyle derler, İlkelerimiz dünyanın son gününe ve nihayetine kadar sarsılmaz kalacaktır, vesaire.

Zira Çarklarımız başlangıcını Tanrı’nın "Olsun" dediği o günden alır ve O’nun "Yok olsun" diyeceği güne kadar sürecektir, bununla birlikte Tanrı’nın Saati her bir dakikayı vururken, bizimki neredeyse tam saatleri bile güçlükle vurur, bunlar Tanrı’ya karşı fazlasıyla cüretkâr sözler gibi görünmektedir. 5.

En büyük şüphe ise şu görünmektedir, Birader C.R.’nin ölümünden sonra yüz yirmi yıl boyunca açılmayan o mezar odası açıldığında, o vakitler henüz doğmamış olan Theophrastus Hohenheim’ın sözlüğünün bulunmuş olmasıdır. 6.

Bazıları bu heyetin, Ganj’ın berisinde ve ötesindeki Hindistan dahil her yerde olup biten her şeyi bildiğini iddia ettiğini ve bunun da kibirli, asılsız ve dinsizce göründüğünü rivayet etmiştir.

Bunun nerede geçtiğini ısrarla sorduğumda ve onlar da Fama’yı ileri sürdüklerinde, kitap getirildiğinde bunu bulamadılar, orada şu sözler yer almaktadır, Her ne kadar bütün dünyanın suretini ve örneğini gözlerimizin önünde bulundursak da.

Confessio’da ise buna benzer ifadeler mevcuttur. 7.

Başkaları ise, altın yapımının (aurificium) dinsizce ve lanetlenesi olarak adlandırıldığı, buna karşı sertçe çıkışıldığı ve gerçek filozoflar için altın yapımının önemsiz bir şey ve bir yan uğraş (parergon) olduğu, bundan bin kat daha iyi başka meziyetlerin bulunduğu yönündeki sözlerden incinmektedir. 8.

Son olarak mekân hakkında, o yerin araştırılamaz, dokunulamaz, yok edilemez olduğu ve yüz binlerce insan tarafından yakından görülmüş olsa dahi bulunamayacağı eklenmektedir.

Yukarıda Zikredilen Şüphelere Yazarın Yanıtı. Kardeşliğin İtirafı (Confessio), her ne kadar herkesin itirazlarını ve şüphelerini giderecek kadar ince işlenmiş ve kusursuz bir şekilde yayımlanmış olsa da, hakikatin yanında yer almak ve onun ordugâhında diğerlerine karşı savaşmak herkesin vazifesi olduğundan, gücüm yettiğince bu küçük ısırıkları yatıştırmaya, gidermeye ve ortadan kaldırmaya kendiliğimden cüret edip gayret göstereceğim.

Gerek cehaletten gerekse inatçılıktan ileri gelsin, inanmayanları burada bir kenara bırakıyoruz, bu hususta onların tüm bu meseleye dair yargılarına aldırış etmiyoruz. Birinci şüpheye yanıt, Bu meselenin özüne dokunmaz, arızi durumlardandır, Dımaşk, Birader R.C.’nin vardığı, hastalandığı ve Arap filozoflarına dair çeşitli rivayetler işittiği ilk şehir gibi görünmektedir, Dımaşk Suriye’dedir ve Aziz Pavlus’un memleketidir. Fakat o dindar filozofların bulunduğu diğer kasabanın adı Fama’da geçmez, ancak Confessio’nun beşinci bölümünde ima edilir, orada şöyle denir, Tıpkı Damcar şehrinde yaşayanlar gibi, diğer Araplardan tamamen farklı bir nizam içinde yaşarlar, zira burayı bilgeler yönetir ve kral vasıtasıyla kendilerine başka kanunlar koymalarına izin verilmiştir. Dolayısıyla burada iftiraya yer yoktur.

İkinciye yanıt. M kitabından, dünya kitabını veya dünyada var olan şeylerin ve onların niteliklerinin kitabını ya da doğal büyüyü (magia naturalis) anlıyorum, Araplar böyle bir kitaba sahiptiler ve bu kitap kopyalandığında Almanya’ya getirildi, dolayısıyla Paracelsus’un bizzat bunu mu yoksa buna benzer bir şeyi mi okuduğu farksızdır, yine de onun bu kitapta son derece mahir olduğu herkesçe bilinmektedir. Ne var ki bu tür bir öğretiyi açıkça ikrar ettiğinde herkes tarafından nefretle karşılanmış, bu yüzden ne kendine ne de başkalarına özen göstermiş, dünyada dünyayla birlikte öylece, rastgele yaşamıştır.

3. Birader R.C.’nin doğa bilginleri, hekimler ve diğer bilginlerle sanatların reformu üzerine tartışmış olması, onun büyük zekâsının ve övgüye değer gayesinin bir işaretidir, zira hakikat derinliklerde gizlenmiş yatar ve sanatlarda her zaman kurallara yahut ilkelere uymaz, öyleyse her bakımdan hakikate uyan bu tür kurallar ya da ilkeler konulmalıdır, öncelikle bunlara sarılınmalı ve sanatlar bunlara göre düzenlenmelidir, yeni hayvanlar ve bitkiler bahsinde ise, bizim bilgimize göre bunların eylemlerinin, edilgilerinin, kısımlarının işlevinin ve diğer fiziksel hareketlerinin yaygın fizik ilkeleriyle bağdaşmadığı anlaşılmalıdır.

Dördüncüye yanıt. O genç keşişler, yalnızca Birader R.C.’nin daha önce yazılı olarak yanında getirdiği sırları bir düzene koymuş görünmektedirler.

İnsanın arzulayabileceği şeylerin cildi, semavi ve dünyevi hayırları içerir, semavi olanlar Tanrı’nın lütfuyla bilinir, dünyevi olanlar ise çeşitlidir, bunların arasında sağlık, zenginlik, bilgelik ve diğerleri yer alır, bunların her biri hakkında yazmışlar ve nasıl elde edilebileceklerini açıklamışlardır. İlkelerin ebedi kalması, yani doğru olmaları ve hakikatin ebedi ve değişmez olması şüphesizdir. Tanrı’nın Saati her bir dakikayı çalar, bizimki ise tam saatleri bile güçlükle çalar, bu da demektir ki, Tanrı’nın tüm tabiata koyarak göstermek istediği şeyler, bizim tabiattan çıkarıp gösterebildiğimiz şeylerden pek farklıdır.

Orada Theophrastus’un sözlüğünün o sandıkta bulunduğu söyleniyor gibi görünmemektedir, bilakis bizzat biraderlerin Theophrastus’un sözlüğüyle birlikte bütün o kitaplara da sahip oldukları kastedilmektedir, nitekim sözler böyle tınlamakta ve anlam bu minvalde olmaktadır.

Altıncıya yanıt. Şayet Fama yahut Confessio böyle bir şey içeriyorsa, bunun büyü gücüyle gerçekleştiği düşünülmemelidir, ne de fazla mübalağalı bir söz sayılmalıdır. Zira onlar sürekli bir seyahat halindedirler, bu seyahat sırasında karşılaşılan her yeni ya da nadir şey herkesçe bilinir hale gelir. Ayrıca bugün Ganj’ın ötesindeki ve berisindeki Hindistan’a her yıl deniz seferleri yapılmaktadır, bu sebeple bu durum birine saçma görünmemelidir.

Yedinciye yanıt. Altın yapımının bu denli küçümsenmesi sebepsiz değildir, diğer yandan bunun Tanrı’nın dünyevi bağışlarının neredeyse en büyüğü olduğu yeterince bilinmektedir.

İnsanların aldatıldığı ve simyacılar arasında yaygın olarak kullanılan o türü dinsiz ve lanetlenesi olarak adlandırırlar.

Sekizinciye yanıt. Biraderlerin ikametgâhının, bizzat kendilerinin ileri sürdüğü gibi, araştırılamaz olması muhtemeldir, öyleyse kim onu aramakla kendini yorsun? Avamdan ve kötü niyetlilerden her daim gizli kalmaları temenni edilmelidir, yeter ki şimdiye dek olduğu gibi, onların hazinelerinden ve sırlarından yoksullara, hastalara ve dertlilere bir miktar hayır ulaşsın.

Gereğinden fazla meraklı görünmek istemem, yine de bu son husustaki fikrimi beyan etmek için çaba göstereceğim,

Bu maksatla, bir zamanlar aşina olduğum Musalar ile Apollon’a danıştım, onların sizlere yönelik sunduğu tüm o bilmeceleri burada aktaracağım.

Alman Filozofları R.C. Heyeti ve Onların Mekânı Hakkında Dokuz Musa ve Apollon’un Bilmeceleri, Bizzat Onlar Tarafından Tartışılmak Üzere Hürmet Nişanesi Olarak Sunulmuştur

### 1. Kalliope’nin Bilmecesi Batı denizinde uzanır gider geniş bir boğaz, yedi iklimi seyreder, Ortasında şimdi bir kara parçası yatar, adı Adelpha diye anılır, Büyük erdem sahibi erkeklerin beşiği olan bir yerdir burası, Pek dar bir alandır, güçlükle bin adımda dolaşılır, Uçsuz bucaksız denizin dalgaları arasında bir adadır, duruşu pek güvenli değildir, Kıyılarına yakın giden birine Proteus görünür, O Tanrı ki bedenini türlü kılıklara sokar, Güneş berrak ışınlarını yayarken gündüz vakti sıkça görülür, Pek çok zahmetten sonra sanat ve maharetle yakalanan bu Tanrı, Sorulanlara adil yanıtlar vermeye hazır olduğunu, Asla yalan söylemek istemediğini bildirir, Neler olduğunu, neler bittiğini, gelecekte nelerin kalacağını, Hepsini bildiğini ama bunları herkese önceden haber vermek istemediğini söyler, O vakit ben seve seve derim ki, göğün doğurduğu o zatın, Tanrıça Kypris’in ve Latona’nın doğurduğu o kızın hangi sahil kıyısında bir araya geldiklerini Bana söylemeni dilerim, bunu bildirmekten kaçınmayasın. Ona havale ettiğim meselenin özü işte budur, O da başıyla onaylar ve ağzından şu sözleri döker, Okyanusun sularıyla çevrili, kayalıklarla bezeli engin bir koy vardır, Buradan pek az bir mesafe ötede, Tanrılar alışılagelmiş bir ahit ile Buluşup otururlar, herkesin hoşuna giden o yeri sıkça ziyaret ederler, Satürn yaşça diğerlerinden daha büyüktür ve Latona’nın evladından Daha olgun olan Venüs, yaşça onu geride bırakır. Böylece konuşup bu büyük meselelere yeterince yanıt verdiğinde, Rica ettiğim şeyleri aktarıyorum, şimdi bağlarından kurtulup serbest gideceksin. Öyleyse ey bilgelerin mucizevi sanatıyla saygıdeğer topluluğu, Söyleyin, Kalliope bir şey mi sezdi, sizin o yeriniz nerededir, Zira denizin ta ortasındaki o dalgalı yerde, Üç Tanrının ikamet ettiği o mahalde, sizler pek güvenle gizlendiniz.

### 2. Klio’nun Bilmecesi Yeryüzünün sınırlarını ve uçsuz bucaksız alanlarını tasvir etmektir gayretim, Benim vazifem budur, bu sanat şüphe götürmez apaçık işaretler sunar.

Kardeşleri tarafından gizlice gömüldü, öyle ki haleflerinden hiçbiri bunu bilmesin, nitekim takriben Mesih’in 1484 yılında vuku buldu. Bu kardeşlerin silsilesiyle, o dindarlık ve hastaların sağaltımı şeklindeki ilahi meşgale içinde bulunarak çağımıza dek gelindiğinde, halefiyet yoluyla makamını devraldığı Kardeş A.’nın ardından gelen Kardeş N. N., bu cemiyetin artık uzun süre gizli kalmayacağını anladı. Duvardaki hatıra levhasını daha sağlam bir çiviyle birlikte yerinden sökmek isterken, kemerli bir yerin deliğini açtı, orası açıldığında, diğer harikulade şeyler arasında meclisin ilk kurucusunun, yani R. C.’nin kabrini şu yazıtla buldular, kapının üzerinde, Yüz yirmi yıl sonra açığa çıkacağım. Kabrin üzerinde, A. C. R. C. Yaşarken kendime bu evrenin bir özeti olan kabri yaptım.

Kenarda, İsa benim her şeyimdir. Ortada, şu çepeçevre yazılarla bir daire içine alınmış dört şekil, 1. Hiçbir surette boşluk yoktur. 2. Yasanın boyunduruğu. 3. İncil’in hürriyeti. 4. Tanrı’nın lekesiz celali.

Ellerinde hareketsiz bedeni, cemiyet için Kutsal Kitap’tan sonra halen en yüksek kıymette olan, parşömen üzerine altın harflerle yazılmış bir kitabı tutmaktaydı, bunun sonunda şu methiye yer almaktadır,

Almanya’nın soylu ve parlak R. C. ailesinden gelen, çağının ilahi vahiyleri, en ince tahayyülleri, tükenmez emekleri sayesinde semavi ve insani gizemlerin sırlarına kabul edilmiş, Arap ve Afrika seyahatleriyle topladığı, krallara yahut imparatorlara yaraşır hazineden fazlasını, henüz kendi çağına uygun düşmediğinden gelecekte gün yüzüne çıkarılmak üzere korumuş, hem sanatlarının hem de isminin sadık ve pek yakın mirasçılarını tayin etmiş, tüm hareketleriyle o büyük âleme uyan küçük bir âlem inşa etmiş ve nihayet geçmiş, şimdiki ve gelecek şeylerin bu derlemesini meydana getirmiş olan R. C., yüz yaşını aşmışken, ne kendisinin bedenen tattığı ne de başkalarını rahatsız etmesine izin verdiği bir hastalığın zorlamasıyla değil, Tanrı’nın Ruhunun nurlanmış canı çağırmasıyla (kardeşlerinin kucaklaşmaları ve son öpücükleri arasında) onu Yaratan Tanrı’ya teslim etti, en sevgili peder, en tatlı kardeş, en sadık muallim, en dürüst dost, kendi adamları tarafından yüz yirmi yıl boyunca burada saklandı.

Aşağıya şunlar imza atmıştı, 1. Kardeş I. A. Kardeş C. H. kardeşliğin intihap edilmiş başı, 2. Kardeş G. V. M. P. C., 3. Kardeş R. C. genç olan, Kutsal Ruh’un varisi, 4. Kardeş F. B. M. P. A. ressam ve mimar, 5. Kardeş G. G. M. P. I. Kabalacı. İkinci halkadan, 1. Kardeş P. A., Kardeş I. O.’nun halefi, matematikçi. 2. Kardeş A., Kardeş P. D.’nin halefi. 3. Kardeş R., Mesih ile muzaffer olan Peder C. R. C.’nin halefi.

Sona doğru şu kelimeler vardı, Tanrı’dan doğarız, İsa’da ölürüz, Kutsal Ruh ile yeniden diriliriz.

Bu kabrin açılması ve bulunması, hiç şüphesiz takriben Mesih’in 1604 yılında vuku buldu, zira kehanetin vadesine uymaktadır, bundan şüphe yoktur.

Günümüz insanlarına dek birbirini izleyen üç zümre yahut çağ sayılmaktadır, bundan ötürü her birinin pek uzun ömürlü olduğu anlaşılır, baş harflerinin işaretine göre bunların silsilesi şöyledir,

Birinci zümre ve çağınkiler, 1. Kardeş C. R. kurucu ve başlatıcı, hayatını daha önce anlattık. 2. Kardeş G. V. 3. Kardeş I. A. 4. Zümreden ilk vefat eden Kardeş I. O., İngiltere’de genç Norfolk Kontu’nu cüzzamdan kurtardı. 5. Kardeş R. C. amcasının oğlu. 6. Kardeş B. 7. Kardeş G. G. 8. Kardeş P. D.

İkinci zümre ve çağınkiler, 1. Kardeş C. H. cemiyetin seçilmiş başı. 2. Kardeş R. C. genç olan, Kutsal Ruh’un varisi (Mesih ile muzaffer olan Kardeş C. R.’nin halefi). 3. Kardeş M. P. 4. Kardeş P. A. ressam, mimar, matematikçi. 5. Kardeş B. M. 6. Kardeş P. I. Kabalacı. 7. Kardeş O. 8. Kardeş A., Kardeş P. D.’nin halefi, böylece üçüncü zümrenin birçok üyesiyle birlikte yaşadı. Bunun vefatından sonra, sonraki zümrenin kardeşleri kurucu C. R. ve onun seçilmiş yoldaşları hakkında hiçbir şey bilmediler, halefi N. N. onun anlatımından o cemiyetin uzun süre gizli kalmayacağını bildi.

Üçüncü zümrenin ve çağın günümüz üyeleri, 3. Zümrede üçüncü olan, 1615 yılında Wetzlar’da kardeş olduğunu ağzıyla ikrar etti ve birçok yolla gösterdi. 5. B. M. T. ki Haguenau’da 12 Eylül 1614’te basılmış bazı şeyler yazdı. 8. N. N. usta bir mimar, tesadüfen kabrin tonozunu açtı.

16. Hasım Tarafın Kimyaya Karşı Delili, Albertus Magnus’un Müdafaasıyla

Eğer altın yapma sanatı (chrysopoeia) cıvadan ve kusurlu maddelerden altın yapabilseydi, bunlar daha yetkin olana meylederdi. Fakat durum böyle değildir, o halde diğeri de mümkün değildir. Öncül şöyle ispatlanır, zira bunların her biri kendi içinde tamdır, O halde hem yetkindir hem de son bulmuştur, Eğer son bulmuşsa, daha öteye ve daha yetkin olana doğru bir hareket kuvvesine sahip değildir.

Albertus Magnus’un 16. Menfi Delile Cevabı

Şayet bu önerme, maddenin ayartıcı kuvvesi üzerinden, sanki daima yeni bir suret arzuluyor ve elde ettiğiyle yetinmiyormuş gibi anlaşılacaksa, tıpkı Platon’un kadını bir erkeğe doymayan bir varlık olarak nitelemesi gibi, bu kabul edilemez. Zira madenlerde ne duyum ne iştah vardır, ne hayvanlarınkine ne de bitkilerinkine benzer, yalnızca hafiflikten ve ağırlıktan neşet eden tabii bir hareket bulunur.

Fakat madenlerin yeraltında filizler içinde bulunmaları ile yer üstüne insan kullanımına nakledilmiş halleri arasında, daha yetkin madene duydukları iştah bakımından ne gibi bir fark olduğu sorulur, madenler ocaklarda canlı sayılıp kendilerine has biçimde büyüdükleri veya soylulaştıkları, maden ocaklarının dışında ise ölü olup artık büyümedikleri halde, her iki durumda da aynı kuvvet mi geçerlidir? Suale şöyle cevap verilir.

Doğa, ya olağan ya da olağanüstü farklı işlemler kullanır, olağan olanlar, kusurlu maddelerin yalnızca hafif bir ısının pıhtılaşmasıyla en alttan en üste doğru derece derece ve pek uzun bir zamanda yükseldiği işlemlerdir, bunlarda, bizim daha soğuk bölgelerimizde doğa sıklıkla engellenir, çünkü cevherler ocaklardan henüz hamken çıkarılır ve kusurlu olan, yetkin tohumdan ayrılır.

Olağanüstü olanlar ise, maden ocaklarının dışında kurşun, bakır veya gümüş çatılarda, kumlarda yahut nehirlerde Güneş’in ısısıyla pişirildiğinde ve çok berrak sularla yıkandığında gerçekleşir. Bu işlemler tek bir gayeye yönelir, yani yanıcı kükürdün soyulup alınması ve yanıcı olmayanın cıvanın madeni maddesine dahil edilmesi, buradan yavaş yavaş gümüşe ve altına dönüşür. Bu maddelerde bulunan kuvve sırf edilgendir, hiçbir surette etken değildir.

Bundan ötürü bu kuvvet ne yıldızlara veya onların konumuna (Güneş’in ısısı müstesna) bağlıdır ne de tohumdaki etken ilkeye, zira hayvanların ve bitkilerin tohumlarında semavi kuvvet, maddenin kabiliyetiyle birlikte gizlidir ve uygun kaplarda münasip şekilde birleştiğinde ısıyla fiile dökülür.

Fakat maden ocaklarında veya açık havada bulunan bu madeni yahut cıvai madde, içine bir miktar sıcaklık ve kuruluk işleten ısının kuvvetini pek uzun süre hisseder, buradan bir denge meydana gelir, dengelenmiş cevher evvela gümüş, ardından altındır.

Bütün madeni maddelerden, yani kurşun, kalay, bakır ve demirden, yalnızca tek bir has tohumdan değil de gümüş ve altının türemesinin sebebi budur, çünkü şüphesiz hepsinde, ısının uzun ve kesintisiz bir işlemle niteliklerin dengelenmesi yoluyla gümüşü ve altını ortaya çıkarabileceği o cıvai madde mevcuttur. Kusurlu olanlardan yetkin olanları var etmek doğanın umumi usulüdür. Bundan başka,

Doğanın pek nadir ve gizli bir başka tarzı vardır, öyle ki cıva maddesinden gümüş yahut altını, ona kendi içinde beyaz veya kızıl tentür barındıran ruhani bir suretin erişmesiyle meydana getirir, bu iki cevheri pıhtılaştırır ve gümüş ile altına dönüştürür. Şimdi sorulur, sanat bu yollardan hangisine dayanmalıdır, o ilk ikisine mi, yoksa bu sonuncusuna mı?

Cevap veririm ki, bu ikisinden birine tikel olarak değil, büyük bir fark olmaksızın şuna yönelirim, buradan anlaşılır ki, doğanın bin veya daha fazla yılda vücuda getirdiğini, sanat, maddeler ve formlar denk kılındığında bir saatte meydana getirir. Dolayısıyla hiçbir madde kendi formunu kabul etmeye daha hevesli değildir, ne maden ocaklarındakiler ne de ocakların dışındakiler, bilakis her ikisi de sırf edilgindir, şu farkla ki, ocaklardan çıkarılan ve ateşle işlenen metaller, şayet yeniden yerin maden çukurlarına konsalar ve orada bin yıl bırakılsalar, bir gelişme göstermektense pas veya kirle tükenirler, bunun tersine, karışık ve saf olmayan halleriyle topraktan çıkarılsalar, herhangi bir arıtma olmaksızın, tentür ilavesiyle yeryüzünde altına dönüştürülmeleri, saf ve arınmış oldukları zamanki gibi mümkün olmaz.

Albertus Magnus’a Karşı Hasmın 17. Olumsuz Kanıtı

Şayet metallerin bir türü diğerine dönüşseydi, dünya yetkin olmazdı. Oysa dünya yetkindir. Demek ki bir tür diğerine dönüşmez. Alt öncül şöyle kanıtlanır,

Çünkü madenler ne kadar ise metallerin türleri de o kadardır, geriye yalnız altın kalıp diğer türler yok olsaydı alem eksilirdi.

17. Olumsuz Kanıta Cevap

Böyle akıl yürütenler fazlasıyla temkinli ve vehimlidir, gök kubbe üzerlerine çökecek diye korkarlar,

Diğer metaller dönüştüğünde geriye yalnızca altının kalacağından çekinmeleri gülünçtür.

Bunu şair Augurellus’tan almış gibi görünmektedirler, o ki bu abartıyı kendi muhakemesinden çıkararak, bütün deniz cıva olsa dahi altına dönüştürülebileceğini ileri sürer. Fakat bundan ötürü hiç kimse, geriye yalnız altın kalıp metal türlerinin yok olacağını hayal etmeyecektir, dönüşümün neden mümkün olduğunu, gizli bir nitelikten ötürü değil, lakin doğa vasıtasıyla kendi içinden formu çıkarmaya yatkın olan maddenin mahiyeti gereği daha önce yeterince izah ettik, öyle ki form başka bir yerden çıkarıldığında yetkinleşir.

Fakat önermeler arasında hiçbir bağ yoktur, zira metallerin birbirine dönüşmesi dünyanın yetkinliğinden hiçbir şey eksiltmez. Nitekim bu dönüşüm şimdikinden bin kat daha sık gerçekleşse bile, ne demirin ne de kurşunun faydası yahut türü dünyadan silinecektir. Şayet Tanrı metallere birbirine dönüşebilme kabiliyetini vermişse, bu vuku bulmadığı takdirde dünya sevk edildiği o yetkinliğe erişemezdi. Kırlangıçların, örümceklerin, sineklerin, leyleklerin ve kurbağaların kışın aramızda bulunmayışı, ipek böceklerinin yalnızca tohum halinde kalışı, dünyayı daha az yetkin kılmaz, çünkü bu ilahi bir nizmdır. Bu hayvanların muayyen bir vakitte var olması yahut gizlenmesi sebebiyle dünyadan büsbütün yok oldukları neticesi çıkmayacağı gibi, doğanın ve sanatın kusurlu metallerden pek azını hastalıklarından ve tortularından arındırması ve onlara başka bir libas, yani erguvani bir kaftan giydirmesiyle, o metallerin kendi türleri içinde yok olup gideceği neticesi de çıkmaz.

Nasıl ki bir hamaldan bir keresinde Sicilya kralı veya bir sığırtmaçtan Doğu imparatoru çıkmışsa, bundan ötürü bütün hamalların ve sığırtmaçların krallara yahut imparatorlara dönüşeceği sonucu çıkmaz. Dolayısıyla bireylerden nice on binlercesi dönüşse bile dünya yine de yetkin kalacaktır, nitekim tufan zamanında olduğu gibi, tür bazen pek az sayıda fertte baki kalır. Fakat bundan korkmaya mahal yoktur.

Aşağılık olanların ve kusurların bolluğu daima sürecektir, Tanrı’dan uzaklaştıran o aşırı altın arzusu bir yana bırakılırsa, bu hayatta bize altın bir çağ nasip olacak değildir.

Albertus Magnus’a Karşı Hasmın 18. Olumsuz Kanıtı

Şayet altın diğer metallerin nihai gayesi olsaydı, kurşunun maddesi kendi formu altında, altının kendi formu altında olduğu kadar iyi bir halde bulunamazdı. Oysa kurşunun maddesi, kendi formu altında en az altın kadar iyi bir haldedir. Demek ki altın diğer metallerin gayesi değildir ve netice itibarıyla krizopoyea (chrysopoeia) imkânsızdır. Varsayım şöyle kanıtlanır, çünkü hem kurşunun hem de altının maddesi kendine göre itidale kavuşmuştur ve kendine has işleri yerine getirmeye uygundur. Şayet kurşun tamamlanmış olmasaydı, doğa onda durup kalmazdı, nitekim midede işlediği kimus (chylus) üzerinde durup kalmayıp, kana dönüşmesi için onu karaciğere iletir.

Albertus Magnus’un 18. Olumsuz Kanıta Cevabı

Şayet "iyi bir halde olmak" ifadesinden bir haz duygusu anlaşılıyorsa, bu saçma görünür ve hem kurşuna hem altına yabancıdır. Yok eğer sıhhatte veya bozulmaz bir durumda kalmak anlaşılıyorsa, kanaatimce, o vakit önermenin hiçbir mantıki bağı yoktur ve alt öncül doğru değildir.

Zira kurşun madensel hastalıklara bunca maruz kalırken, ortak bir düşman olan ateş tarafından kolayca topraksı tozlara, mürdesenge ve nihayet camsı tortulara dönüştürülürken, kurşunun hali nasıl altın kadar iyi olabilir?

Altın ise bu esnada hastalıklardan azade, saf, sebatkar kalır, ateşten ve diğer zararlardan müteessir olmaz. Kezzaplardan, sirkeden ve kurşunu tıpkı ateş gibi tüketen benzeri aşındırıcı sıvılardan bahsetmiyorum bile, oysa bunlar altına hiçbir zarar veremez.

O halde kurşunun da altın kadar iyi bir durumda olduğunu söyleyen bu yeni tabirle ne kastediyorsun? Kurşunun elbette kendine mahsus bir formu vardır, lakin bu altının formu değildir. Bir dilencinin, en zengin bir kralla aynı insan formuna sahip olduğunu söyleyebiliriz, fakat kurşunun altınla aynı yetkin forma sahip olduğunu bu şekilde söyleyemeyiz.

Varsayımın kanıtı tutarlı değildir, yani kurşunun maddesinin kendine göre dengelenmiş olması hasebiyle altın kadar iyi bir halde bulunduğu iddiası yersizdir. Maddesi dengelenmiştir gerçi, lakin ılımsızlık ve safsızlıkla karışık haldedir, bu yüzden kolayca bozulur. Altının maddesi ise hiçbir safsızlık barındırmayan, kemale ermiş pek mutedil bir itidale sahiptir, bu sebeple bozulmazlığa en yakın olandır.

Şayet bu akıl yürütme kafi gelseydi, bokböceği ile kartal, kurbağa ile aslan, hatta kara kurbağası ile insan hakkında da aynı şeyi söyler, şunun hali bununki kadar iyidir, zira şunun mizacı da bununkine denktir derdik.

Fakat bunun ortaya konan meseleyle hiçbir ilgisi yoktur. Kimus hakkında öne sürülen misal benzerlik taşır, lakin metallerle bağdaşmaz. Zira metaller kendi pişmelerini hayvanlar kadar çabuk tamamlayamazlar. Hayvanın ağzında gerçekleşen çiğnemenin, cıvanın kurşuna pıhtılaşmasını, midedekinin kurşunun gümüşe, karaciğerdekinin ise gümüşün altına dönüşmesini temsil ettiğini söyleseydik, eşyanın tabiatından çok mu uzaklaşmış olurduk?

Ne var ki bu pişmeler Hindistan’da belki bin yılda kemale ermiştir, burada Almanya’da ise kimus yemek borusunda daha uzun süre takılıp kalır, böylece mide soğukluğu sebebiyle, orada iki veya üç bin yıl kalsa dahi layıkıyla pişirilip olgunlaşamaz.

Alman Albertus Magnus’un Kimyanın Hakikatine Dair 16. Müspet Akıl Yürütmesi

Metallerin ateşte işlenmesi tecrübe edildiğinde, sebebi gizli olan ve en zeki kimse tarafından dahi hakiki izahı verilemeyen böylesi bir araz vuku buluyorsa,

Neden aynı metallerin ateşte usulünce işlenmesiyle, münasip maddeden, vasat zekaya sahip birinin bile izah edebileceği sabit ve nüfuz edici bir tentür meydana getirilmesin?

İlki haktır, yani madenin kupel vasıtasıyla yapılan tahlilinde ve muayenesinde, kupel ile birlikte içine konan her şey önce tartılırsa ve ameliyeden sonra tartıldığında öncekinden daha ağır gelirse, bu durum her türlü akla aykırıdır, zira ateş daima nemi ve kükürt cevherini tüketir, dolayısıyla o cismin içindekilerle birlikte hafiflemesi icap ederdi.

Demek ki metallerin ateşte usulünce işlenmesiyle kendi maddelerinden sabit ve nüfuz edici bir tentür meydana gelebilir, zira cıvada ne sabitlik ne akışkanlık ne de renk eksiktir, nitekim renk altında tezahür eder, hatta sabitlik, akışkanlık ve diğer her şey de böyledir. Mademki bir yerde mevcuttur, öyleyse neden oradan sanat yoluyla çekilip çıkarılmasın yahut başka bir surette izhar edilmesin?

Şayet sıhhatte veya bozulmaz bir durumda kalmak anlaşılıyorsa, kanaatimce, o vakit önermenin hiçbir mantıki bağı yoktur ve alt öncül doğru değildir.

Zira kurşun madensel hastalıklara bunca maruz kalırken, ortak bir düşman olan ateş tarafından kolayca topraksı tozlara, mürdesenge ve nihayet camsı tortulara dönüştürülürken, kurşunun hali nasıl altın kadar iyi olabilir?

Altın ise bu esnada hastalıklardan azade, saf, sebatkar kalır, ateşten ve diğer zararlardan müteessir olmaz. Kezzaplardan, sirkeden ve kurşunu tıpkı ateş gibi tüketen benzeri aşındırıcı sıvılardan bahsetmiyorum bile, oysa bunlar altına hiçbir zarar veremez.

O halde, kurşunun da altın kadar iyi durumda olduğunu söyleyen bu yeni ifadeyle ne demek istiyorsun, Elbette kendi suretine (forma) sahiptir, fakat altının suretine değil, bir dilencinin, en zengin bir Kral kadar insan suretine sahip olduğunu söyleyebiliriz, lakin kurşun hakkında, altın kadar mükemmel bir surete sahip olduğu bu şekilde söylenemez.

Öne sürülen öncülün kanıtı uyuşmamaktadır, kurşunun maddesi kendi tarzında dengelenmiş olduğu için kurşunun altın kadar iyi durumda olduğu iddiası geçerli değildir. Gerçi dengelenmiştir, fakat bu denge kurşunun bünyesinde bozukluk ve kirlilikle karışmıştır, bu yüzden de kolayca bozulabilir. Oysa altının maddesi, her türlü kirlilikten arınmış, tam bir dengeyle son derece itidalli kılınmıştır, bu sebeple de bozulmazlığa en yakın olandır.

Eğer bu akıl yürütme kafi geliyorsa, aynı şeyi bokböceği ile kartal, kurbağa ile aslan, hatta kara kurbağası ile insan hakkında da söyleyeceğiz, birinin durumu diğeri kadar iyidir, zira birindeki itidal, tıpkı diğerindeki gibidir,

Fakat bunun ele alınan meseleyle hiçbir alakası yoktur. Besin maddesinin sindirilmesi (chylus) hakkında öne sürülen şey bir benzerlik taşır, lakin metallere uymaz,

Zira metaller kendi pişmelerini (concoctio) hayvanlar kadar çabuk tamamlamazlar. Hayvanın ağzında gerçekleşen çiğnemenin, cıvanın kurşuna dönüşerek pıhtılaşmasını, midede kurşunun gümüşe, karaciğerde ise gümüşün altına dönüşmesini temsil ettiğini söyleseydik, eşyanın tabiatından çok mu uzaklaşmış olurduk,

Fakat bu pişmeler Hindistan'da belki bin yılda kemale ermiştir, burada, Almanya'da ise besin özü yemek borusunda daha uzun süre takılıp kalır ve midenin soğukluğu sebebiyle, orada iki ya da üç bin yıl kalsa dahi layıkıyla pişirilip sindirilemez.

Simya Hakikati Lehine 16. Müspet Akıl Yürütme, Alman Albertus Magnus

Eğer ateşte metallerin işlenmesi denendiğinde, sebebi gizli olan ve en zeki kimse tarafından bile hakiki nedeni açıklanamayan böylesi bir araz (accidens) meydana geliyorsa, aynı metallerin ateşte usulünce işlenmesiyle, uygun maddeden, vasat zekaya sahip birinin bile sebebini açıklayabileceği sabit ve nüfuz edici (ingrediens) bir tentür neden meydana getirilmesin,

İlki doğrudur, yani küpel (cupella) vasıtasıyla altın ve gümüşün sınanması yapıldığında, eğer her şey küpelle birlikte konulup önce tartılırsa ve işlemden sonra öncekinden daha ağır gelirse, bu durum her türlü akla aykırıdır, zira ateş her daim nemi ve kükürt cevherini tüketir, bundan ötürü o cismin içindekilerle birlikte daha hafif hale gelmesi gerekirdi.

Dolayısıyla metallerin ateşte usulünce işlenmesiyle kendi maddelerinden sabit ve nüfuz edici bir tentür meydana gelebilir, çünkü cıvada ne sabitlik ne akışkanlık ne de renk eksiktir, altındaki renk de oradan zahir olur, hatta sabitlik, akışkanlık ve diğer her şey de öyledir, O halde eğer bu bir yerde mevcutsa, sanat yoluyla oradan çıkarılmasını veya başka bir surette açığa vurulmasını ne engelleyebilir,

Bu tasımdaki (syllogismus) önermenin unsurları birbirine gayet güzel bağlanmıştır, zira bulunma ihtimali daha az olan şey vuku bulup mevcut olabiliyorsa, bulunma ihtimali daha yüksek olan şey de pekala vuku bulacaktır,

Ağırlık ise, alelade simya işlemleriyle kolayca elde edilemeyen en güç arazlardan biridir. Nitekim doğal gümüşe altının rengini, hatta çimentolama işlemine dayanacak ve kezzap tarafından aşındırılmayacak derecede sabitlik kazandırabilenler vardır, öyle ki hakiki altın sanılır, lakin ona altının ağırlığını veremedikleri için o altın değildir, sadece renklendirilmiş gümüştür. Zira altın, aynı hacimde gümüşten neredeyse iki kat daha ağırdır.

Demek ki, eğer ateşin ameliyle, cevher aynı kalıp ne eksilerek ne de bir ilaveyle artarak ağırlığın çoğalması mümkün oluyorsa, öyle ki madde yalnızca kendi içine çekilip büzülmekle kalmayıp aynı zamanda bizatihi ağırlık bakımından da artıyorsa, bu şartın yerine gelmesi bir şeyi sabit, boyanmış ve akıcı kılmaktan çok daha hayranlık vericidir. Sözgelimi, 1 ons ağırlığında bir küpel alırım, içine 3 drahmi ağırlığında metalik cevherler koyarım, başka hiçbir şey eklemem, işlem tamamlanana dek iki veya üç saat dursunlar diye ateşe koyarım, Ateş bu esnada içindekilerden pek çok şeyi tüketir ve duman hissedilir biçimde uçar gider, öyle ki eğer bu su ya da bir bitki özsuyu olsaydı, yarısı yahut en büyük kısmı tükenmiş olurdu,

Lakin işlemden sonra hiçbir şeyin eksilmediğini, bilakis ağırlığın arttığını görürüm, zira hepsini tarttığımda, daha önce olduğu gibi 3 drahmi değil, 4 drahmi bulurum.

Fakat bu büyüsel bir kuvvet değil, doğaldır. Ateşin bunu artırdığına ne diyeceksin, Her şeyin en hafifi olanın, böylesine daracık bir yerde bir onsu artırabilmiş olması ne kadar da hayranlık vericidir, Sebebi her ne olursa olsun, buradan akıl yürütmemizin gidişatına aykırı düşen mucizevi bir şeyin vuku bulduğu açıktır.

O halde muarız burada dursun ve İmparatorluk Baş Madencisi fevkalade tecrübeli Ercker'in bulamadığını samimiyetle itiraf ettiği bu şeyin hakiki sebeplerini önce araştırsın, bunu yapmadan, tam olarak anlamadığı diğer simya meseleleri hakkında gelişigüzel hüküm vermesin, kendi akıl yürütmesinin inceliğiyle bunları keşfettiğinde, Simyanın neden mümkün olduğuna dair gizli sebepleri de kolayca görecektir.

Zira daha yükseğe sıçrayabilmek için ayaklarına kurşun yahut bakırdan ağırlıklar bağlayarak kendilerini bir müddet yere bastıran kimseler nasıl akıllıca hareket ediyorlarsa, bu ağırlığı bir müddet taşıdıktan ve sonra bir kenara bıraktıktan sonra, bizzat kendileri o en yüce sırlara zekalarıyla kolayca uçup yükseleceklerdir.

Simya Hakikati Lehine 17. Müspet Akıl Yürütme, Alman Albertus Magnus

Eğer beyaz tutya (tutia) ile kırmızı bakır ateşte karıştırıldığında, her iki bileşenin payından ötürü bozulabilir olan, karışık renkli, yani sarı tek bir cevher meydana geliyorsa, kırmızı tentür ile metalik cıvadan veya alelade beyaz cıvadan, her iki bileşenin payı bakımından bozulmaz olan altın renginde bir ara cevher neden meydana gelmesin,

Oysa ilki vuku bulur ve sanat yoluyla gerçekleştirilebilir.

Demek ki ikincisi de öyledir, bilhassa filozofların *Rosarius* adlı eseri, başkalarının öğretisine dayanarak, tentürün metallerle olan münasebetinin, tutyanın bakırla olan münasebeti gibi olduğunu söylerken.

Önermenin bağı apaçıktır, zira şu tek husus müstesna olmak üzere sebep her iki tarafta da aynıdır, zira bizatihi bozulabilir olan tutya bakıra büyük bir ağırlıkta eklenir ve onu neredeyse dörtte bir miktarında artırır, ne onu bozulabilir kükürtten soyup temizler, bilakis bozulmaya daha yatkın hale getirir, bu yüzden yeşillik bakırda kalır, ne cevheri daha ağır olsun diye dar bir hacme sıkıştırılır, ne daha sabit ne de daha saf olur, bilakis nasıl idiyse öyle kalır, meğerki daha da tortulu bir hale gelmiş olmasın.

Buna mukabil felsefi tentür, pek az miktarda, bizatihi bozulmamış, sabit, boyayıcı ve nüfuz edici olarak, erimiş bakırın derinliğine yönelir, onu cıvanın türdeşliğinden olmayan yanıcı kükürtlüğünden temizleyip arındırır, iki cevherden ve iki renkten tek bir altın cevheri meydana gelene dek yabancı unsurları ateşe maruz bırakır, bu esnada tentürden ona pek az bir ağırlık katılır, buna rağmen ağırlık dar bir hacimde gayet ağır hale gelir.

Bakırdan tutya ile pirinç yapıldığına dair o tecrübe herkesçe malumdur ve başka bir ispata muhtaç değildir.

Albertus Magnus'un Simya Lehine 18. Müspet Akıl Yürütme

Eğer yeraltındaki çürüme ısısıyla, belirli bir süre boyunca devam ettirilerek, henüz olgunlaşmamış bazı nebatlardan bile onların derinliklerinde gizlenen tohumları doğanın en büyük sırrıyla çekip çıkarmak ve olgunlaştırmak mümkün oluyorsa, belirli minerallerden, onlara layık olan ısı vasıtasıyla, boyama gücüne sahip altın tohumlarını çekip çıkarmak ve olgunlaştırmak neden mümkün olmasın, mademki her iki tarafta da aynı sebep mevcuttur.

Oysa ilki vuku bulabilir.

Demek ki ikincisi de mümkündür.

Önermedeki unsurların birbiriyle irtibatı şüphe götürmez, nebatiden minerale bir geçiş yapılmış olsa dahi, o nebatlarda tohum ne ise, altında yahut altının türediği maddede kükürt veya tentür de odur,

O halde tohumlar, doğa tarafından sadece bitki, sözgelimi lahana kemale erdiğinde, yani çiçek açtığında, henüz yeşil halde toprağa dikili ve güneş ışınlarına maruzken değil, aynı zamanda kururken, yer altına gömülmüşken, kesilmişken, güneşin görmediği yerlerde dahi olgunlaştırılabiliyorsa, metalik cevherler ve mineraller için de benzer bir durumdan kim şüphe edebilir, Zira ne tam anlamıyla büyüyüp gelişen ne hayatı ne de uzvi kısımları bulunan minerallere kıyasla, uzvi kısımlardan meydana gelen ve nebati bir hayata sahip olan canlı bir bitkinin bunu gerçekleştirebilmesi hakikate daha aykırı görünmektedir.

Yine de bu durum, tohumların yer altında meydana gelmesi ve olgunlaşması suretiyle vuku bulur, açık havada gövdeler üzerinde yetişen diğer tohumlardan çok daha saf ve çok daha şifalıdırlar, nitekim tecrübe etmiş olanların hakikati naklettiği üzere, tırtıllar bunların bitkilerine musallat olmaz. Fakat sen görmediğin için büyücü diye feryat edeceksin, bunun meseleyle hiçbir ilgisi yoktur, cehalet çocukları mazur gösterebilir, lâkin kimyada böylesine gayretli savaşçılar olan erleri asla.

Bu suali çözmek için bir müddet emek sarf edesin, şüphesiz metallerin kendi ilk maddelerine (prima materia) irca edilmesinin sebeplerini göreceksin.

Yedinci Kitap, Fransız Arnoldus de Villa Nova Hakkında

Albertus'tan sonraki makam, halefiyet sırasıyla Arnoldus de Villa Nova'ya aittir, zira hem yaşça ona pek yaklaşmıştır, hem de ilmi ve çok yönlü vukufu ile hemen hemen aynı devirde pek meşhur olmuştur. Diğerlerinin fevkinde ona husumet besleyen hasmı, kendi zehrini onun üzerine akıtmak için fırsat kollamaktadır, bizim araya girmemizle bu niyetinin biraz tehir edilmesine katlanacaktır.

Filozof Taşı, Kimyevi Birleşmeden Elde Edilir

Narbonne bölgesindeki küçük bir kasabadan neşet eden Arnoldus de Villa Nova, İmparator Bavyeralı Ludwig zamanında (ki kendisi Milattan Sonra 1314 yılından 1347 yılına dek hüküm sürmüştür) parlamıştır, her türlü fazilet, takva, ahlak temizliği ve ilimle donanmış bir zat olduğundan, övgülerin en yücesine layıktır, bilhassa tıp, kimya ve astrolojide temayüz etmiştir.

Tıpta ne denli kusursuz ve muhtelif ilimlerle mücehhez bulunduğu, neredeyse ilahi olan tıbbi eserlerinden anlaşılır, bunlar kendi başlarına yetkin bir hekim yetiştirmeye kâfidir. Zira genel ilkeleri ve aforizmaları, son derece dakik ihtiyat tedbirlerini ve pek nadir tecrübeleri tek başına o kadar çok ortaya koymuştur ki, bu cihetle kadim ve muahhar hekimlerin birçoğundan haklı olarak üstün tutulmalıdır.

Eski hekimlerin muhtelif yazılarına şerhler yazarak zekâsının hayranlık uyandırıcı kudretini gözler önüne sermiş ve bunu cihana tasdik ettirmiştir.

Kimyada bilhassa mümtaz bir üstat olarak öne çıkmıştır, bizzat itiraf ettiği üzere, bir muallimin talimiyle Filozof Taşını vücuda getirmiş, bunu ekseriyetle tıpta ve hastalıkların tedavisinde kullanmıştır. Böylece Galenus ve onun usulüyle, keza Hermetik usul ile fevkalade donanmış olarak, hastaları iyileştirmekle daima meşgul olmuş, bu suretle Tanrı'ya ve insanlara makbul bir vazife ifa ettiğini düşünmüştür, bunda da yanılmamıştır. Zira dertlilere yardım etmekten ve hastaları ferahlatmaktan daha fazla Tanrı'nın tabiatına yaklaşan hiçbir şey yoktur, hastalara şifa bahşetmekten ve tabiatın ezilmiş kuvvetlerini hafifletmekten daha uygun bir sadaka Tanrı adına insanlara sunulamaz, bu da gerek umumi gerekse Hermetik olan her iki hekimlik vasıtasıyla gerçekleşir, Hermetik olanla diğer hekimlerin ümitsiz gördüğü dertlerde dahi bu netice alınır. Kimya sanatında ne mertebede olduğu, evvela kendi yazdığı muhtelif kitaplardan bellidir, nitekim *Rosarium*, *Lumen luminum*, *Napoli Kralına Mektup*, *Flos florum* ve diğerleri bunlardandır. Bütün bu eserlerde kendisini kimyanın en yüce üstadı olarak ilan etmiştir, her ne kadar kimya üzerine yazdığı ve sayısız insanı içinden çıkılmaz hatalara sürüklediği kitaplar neşrettiği gerekçesiyle bazıları tarafından itham edilse de, bunun ne Arnoldus'a ne de sanata isnat edilemeyeceği aşikârdır, bilakis kısmen hadiselerin kaçınılmaz zaruretine, kısmen de okuyucuların ve kendi zihinlerinin vehmine göre çalışanların fevri, cüretkâr hüküm ve teşebbüslerine hamledilmelidir.

Arnoldus vaktiyle kimya sanatına dair umumi bir şehadette bulunduğunda, kendi tecrübesine layık, her türlü şüphenin fevkinde umumi şahitler de kazanmış ve bulmuştur. Nitekim kanun şerhçisi Johannes Andreas, (ki kendisinden daha övgüye layık bir kimse pek az çıkmıştır, Romanus Ludovicus onu insanların en mümtazı tesmiye etmiştir) Arnoldus hakkında şöyle demiştir, "Bizim zamanımızda, Roma Sarayında büyük bir hekim ve teolog olan Üstat Arnoldus de Villa Nova vardı, oruçların riayeti hususunda ondan meşveret alınırdı. O aynı zamanda öyle büyük bir simyacıydı ki, imal ettiği altın çubukların her türlü imtihana tabi tutulmasına rıza gösterirdi." Bu sözlerin aynısını *Rosarium philosophorum*'un müellifi de risalesinin başında zikreder, gerek kimyacılardan gerekse hukukçulardan pek çok kimse, sanatın imkânını inkâr edenlere karşı bunları nakletmektedir.

Başkaları aynı Andreas'tan nakille şunu da eklerler, Arnoldus tarafından işlenen altın levhalar, maden ocaklarından çıkarılan veya tabiattan elde edilen altından nefasette geri kalmazdı.

Bu şehadet hakkında Gianfrancesco Pico della Mirandola, altından bahsettiği eserinin üçüncü kitabının birinci faslında şöyle der, "Nitekim, Speculator lakabını almış olan Guglielmo'nun hukuki vesikalarında ve zeyillerinde, asil filozof ve hekim Arnoldus'un tahrir edilmiş şehadeti ve tecrübesi mevcuttur. Zira orada fevkalade övgülerle göklere çıkarılan Arnoldus'un, Roma'da imal ettiği altın çubukları her türlü imtihana tabi tuttuğunu yazar, bu husus sahtecilik cürmü başlığı altında nakledilir, o devirde kullanılıyor idiyse şayet, altını gümüşten ayıran, altını sınamanın en kesin yolu ve her cihetten muteber delili olan suyun ihmal edilmiş olması muhtemel değildir, lâkin ateşle yapılan sınama muhakkak eksik olmamıştır, nitekim sahte altın ateşte yedi defa yakılırsa yok olup gider, bu husus Arnoldus'tan bir hayli evvel yaşamış olan Albertus tarafından bildirilmiştir." Mirandola böyle der.

Binaenaleyh Arnoldus, hekim olduğu kadar mükemmel bir kimyacıydı, bu çifte vasfından ötürü hem Papa hem de Napoli Kralı Fredericus nezdinde pek makbul idi, Fransa'dan ve hatta berideki Hispania'dan davet edilerek her ikisini de başka türlü devası olmayan hastalıklardan kurtarmıştır. Zira hem külli hem cüzi olmak üzere iki türlü tıp bilgisiyle teçhiz edilmiş olarak, diğer hekimlerin iyileştirmesi imkânsız olan marazları süratle ve emniyetle defetmiştir. Bundan ötürü o ulu zatlar katında kendisine ne kadar nam, itibar ve şeref kazandırdıysa, hekimler ve necip bir ruha sahip olmayan diğer herkes nezdinde de o kadar haset ve zemme maruz kalmıştır.

Zira gölge bedene nasıl refakat ederse haset de şerefe öyle refakat eder, haset edenlerle karşılaşmamış olan kimse, henüz övgüye layık bir iş ortaya koymamış demektir. Müfteriler ve hasetçiler, övgüye layık her türlü hadiseden bir iftira sebebi çıkarmaya çalıştıkları gibi, haksız yere Arnoldus'un da peşine düşerler ve muteber zatlar katında ona büyük itibar kazandıran şeyden iftira çıkarma vesilesi devşirirler. Nitekim hastalıkları sağaltmak gayesiyle şehirden şehre, diyardan diyara göç etmesini, kötü niyetli bir kimse onun tamahkârlığına hamleder. Her şey nankörcedir, iyilikle yapılmış hiçbir şey yok gibidir. Acaba bu en faziletli zatın, Tanrı'nın lütfunu ve insanların rızasını kazanmayı umduğu ameli onun aleyhine bir kınama vesilesi midir?

Hastalara, hatta çaresiz olanlara şifa vermek maksadıyla kasaba ve köyleri dolaşmaktan daha çok Tanrı'ya makbul ve insana faydalı ne olabilir? Bu iş meccanen yapıldığında ise daha da makbuldür.

Kurtarıcımız da ilahi kudretiyle beden ve ruh hekimliğini ilan ederek aynı şeyi aynı surette ikmal etmedi mi? Acaba o yalnızca Kudüs'te mi kaldı, Sur ve Sayda sınırlarına kadar varmadı mı? Şu halde bu göç hali, bir bedel mukabilinde bazı kimseleri tedavi etmiş olsa dahi Arnoldus'un tamahkârlığına atfedilemez. Zira yoksullardan yahut orta halli insanlardan hiçbir zaman bir karşılık kabul etmemiştir. Şayet pek zengin olanlardan bir şey kabul ettiyse, ki bu muhtemeldir, bunun üç sebepten ötürü yapıldığı teslim edilmelidir, evvela onların hediyelerini reddediyor ve böylece sanki o zenginliklere denk veya daha üstünmüş gibi onlara ehemmiyet vermiyor görünmemek için, ikincisi herkeste kendisinin altın yaptığı zannını uyandırmamak ve bundan dolayı hakarete zemin hazırlamamak için, üçüncüsü de fakirleri bu ihsandan mahrum bırakmamak için. En yalancı müfteriler şunu da eklerler, Arnoldus hiçbir kimya sanatıyla nefsinin arzularını ve tamahını dindirememiş, bilakis haris, fakir ve sebatsız biri imiş, üstelik bir hastalığı tedavi etmeden evvel tamahkârlığı yüzünden hasta ile büyük bir meblağ üzerinden pazarlık yapmayı adet edinmişmiş, Roma'da bulunduğu sırada cürümleri henüz ifşa olmamışmış, bilahare bu cürümler sebebiyle sapkınlıkla mücadele eden bir engizitör tarafından suçlu ilan edildiği ve Napoli Kralı Fredericus'a sığınmasaydı tevkif edileceği söylenirmiş. Papa tarafından kendisine neden böyle tuzak kurulduğunu Bavyeralı müellif Aventinus daha vazıh bir surette izah ediyor görünmektedir, nitekim Vekayinamesinde Arnoldus hakkında şöyle der, "Dördüncü Ludwig'in bu devrinde..."

İmparator [okunamadı] devrinde Fransa'da, Paris'te en bilgin hekim Villanova'lı Arnoldus yaşadı, yalnızca tıpta değil, bütün doğa sanatlarında, bilhassa kimyada ve astrolojide en yüce, en şöhretli üstattı.

Ne var ki Arnoldus, Deccal, Papa ve Roma kilisesi hakkında çokça kehanette bulunup bu kilisenin Tanrı tarafından cezalandırılacağını ve yıkılacağını bildirerek bir kâhin ve peygamber olmak istediğinde, Paris'ten Sicilya kralı Friedrich'in yanına kaçmak zorunda kaldı, oradan kendini savunması için Papa'ya gönderildiğinde ise yolda öldü. Yazar bunları zikreder, lakin ne iftiraların daha önce anılan sebepleri, ne de Cimmerius tarafından başlatılan bu kovuşturma haklı sebeplere dayanmaktaydı. Zikredilen bu seyahatlerden onun yakışıksız arzular ve ihtiraslar beslediğini kanıtlayamadılar, aksine biz bunun tam zıddını gösteririz.

Arnoldus'un kimya ilmine sahip olduğunu inkâr etmek istemeleriyle kendi bilgisizliklerini açığa vurmakta ve kendilerini bütün ilim sahiplerinin alayına maruz bırakmaktadırlar, saçmalıklarıyla, asılsız ve uydurma küçük iftiralarıyla Arnoldus'un kusursuz bir kimyacı olarak görülmesine asla engel olamayacaklardır, şayet bu doğruysa, kimyanın ihtirasları dindiremediği, onun açgözlü ve yoksul olduğu yönündeki bu iftiralar son bulmalıdır, zira bunlar, gerçek kimya tıbbına sahip olmakla öyle çelişir ki, siyah beyaza bundan daha zıt olamaz.

Zira her şeyi tek bir şeyde elinde bulunduran kimse, başkalarının parasına yahut servetine muhtaç olmaz, açgözlülükten bütünüyle azade ve yoksulluktan muaftır.

Bu arada sanatkârlar yalnızca kendileri için yaşamasınlar, başkalarına da faydalı olsunlar diye hastalıkları ekseriyetle tedavi ederler, yalnızca tek bir yerde değil, zira oraya bağlı değillerdir ve bağlı kalmak da istemezler, bilakis muhtelif yerlerde bulunurlar, bundan ötürü yer değiştirmek ve seyahat etmek onlara hem bir zorunluluk olarak yüklenir, hem de nahoş gelmez.

Dolayısıyla bundan yola çıkarak gerçek bir sanatkârın zenginliği ve mülkü hakkında hüküm veren kimse, fevkalade yanılır.

Başkalarını kendi zihniyetlerine göre tartar ve takdir ederler, zira böylesi bir bağışa mazhar olan kimsenin, en azından evinde, hizmetkâr orduları arasında debdebeli bir biçimde yaşaması gerektiğini zannederler.

Gerçi bu Tanrı'nın şanını yüceltmek için yapılabilirdi, fakat sanatkârların çoğu bu zihniyette olmadı, aylaklık etmek yerine emek ve çalışmaya vakit ayırmayı daha dürüst, daha faydalı ve daha sıhhatli buldular, nitekim bu Tanrı'ya, hemcinsine ve kendi bedenine makbul ve uygundur.

Arnoldus'un tedaviden evvel ücret konusunda açgözlülükle pazarlık ettiği iddiası, onun tedavideki muvaffakiyetini görüp bunu böylesi bir karalamayla lekelemeye yeltenen hasetçi ve kötü niyetli kimselerin uydurduğu bir iftiradır.

Zira hastanın parasına katiyen muhtaç olmayan Arnoldus'ta, başkalarında ancak meşru sebeplerle başvurulan bu durum nasıl yer bulabilir?

Arnoldus Roma'dan ayrıldığı vakitten bu yana ortaya atılan suçlamalar henüz malum olmamıştı.

O engizisyoncu, Papa'ya muhtemelen hoş gelmeyen bir kitap neşretmiş olan Pietro d'Abano'nun başına geldiği gibi, itham için kâfi gelmeyen başka bir gizli sebep mevcutken, en bilgin kimseleri büyücülük نامıyla suçlayabilirdi.

Böylece bu Cimmerius, İmparator'a meyleden herkesin peşine düştü ve aralarında Arnoldus'un da bulunduğu pek çoğunu sapkın ilan etti, ki Arnoldus bu cihetle yalnızca bir peygamber gibi görünmekle kalmadı, bilfiil öyleydi.

Nitekim birkaç yıl sonra Bohemya'da Deccal'i açıkça zikreden Husçuların galebe çalmasıyla vuku bulanlar ve ardından bir asır geçtikten bugüne kadar meydana gelenler, Arnoldus'un bu hususlarda boş yahut yalancı değil, hakikati söyleyen bir kâhin olduğunu gösterecek mahiyette olup herkesin karşısına çıkabilir. Dolayısıyla Arnoldus'un ne hayatı yahut ahlakı, ne de öğretisi veya sanatları haklı bir şekilde suçlanabilir ya da kınanabilirdi, meğerki bu, hakikatin ve adaletin hilafına iftiralarla yapılmış olsun. Hayatında dürüst, dindar, faziletli, sebatkâr, çalışkan ve herkese faydalıydı, öğretisinde ise büyük bir teolog, eksiksiz bir hekim, kusursuz bir kimyacı ve astrologdu. Kimyayı açıkça ve muhtelif veçhelerle öğrettiği, bu tıbbın tesirini beyan ettiği evvelce zikredilen kimya kitaplarının yanı sıra, diğer tıp kitaplarında da Hermetik tıptan söz eder. Gül Bahçesi (Rosarium) adlı eserinin ikinci kitabının otuz birinci faslında şöyle der, hekimlerin diğer bütün ilaçlarının fevkinde tesirli bir kudrete sahiptir, hem sıcak hem soğuk marazlarda bütün hastalıkları iyileştirir, zira gizli ve latif bir tabiatı vardır, sıhhati muhafaza eder, metaneti ve dirayeti pekiştirir, ihtiyardan genç yapar, her türlü marazı kovar, zehri kalpten uzaklaştırır, atardamarları nemlendirir, akciğerde birikenleri çözer ve yaralanmış olanı iyileştirir, kanı temizler, ruhani uzuvları arındırır ve onları temiz tutar.

Ve hastalık bir aylık ise bir günde iyileştirir, şayet bir yıllık ise on iki günde iyileştirir.

Eğer kadim bir zamandan kalma ise bir ayda şifaya kavuşturur, hemen olmasa da. Bu ilaç bütün diğer ilaçların ve dünya zenginliklerinin fevkinde bihakkın aranmalıdır, zira ona malik olan, eşsiz bir hazineye maliktir. İhtiyarlığın Geciktirilmesi ve Yeniden Gençleşmenin Elde Edilmesi Üzerine adlı kitabının birinci faslında ise şöyle der,

Ve bilinmelidir ki, der, derinin yenilenmesi ve kuvvetlenmesi, hakiki içilebilir altın şerbetiyle gerçekleşir. Nitekim o cüzzamı ve kellik marazını (tyria) tedavi eder, insan bedenini dönüştürür, arındırır ve yeniler, pek çok şeyin tesiri bu ameliyeye yaklaşır.

Lakin bu mucizeyi gerçekleştiren, bozulmayan, insan mizacına muvafık olan, ne ısıtan, ne soğutan, ne nemlendiren ne de kurutan bizzat kendisidir, bilakis her itidalle itidale kavuşmuştur, sahip olduğu itidal ve bekada her şeyi aşar.

Ve soğuk mideye imdat eder, korkakları cesur kılar, kalp hastalarını takviye eder.

Melankoliye ve saç dökülmesine (alopecia) iyi gelir, fıtri harareti güçlendirir ve dengeler, onun yerini tutabilecek hiçbir şey yoktur. Kudreti kendi cevherinde zahirdir, zira yakıcılıktan uzak bir sıcaklıktır, bu sebeple berraklaştırır. Ve onda büyük bir itidal vardır, bu yüzden her şeyin fevkinde muazzam bir denge husule getirir ve onda beka bulunduğu için insan bedenini korur. İnsan mizacına benzeyişi vardır, layıkıyla hazırlanırsa bedene dahil olur ve hekimlerin hasetlerinden ötürü gizledikleri bütün sır onun hazırlanmasındadır.

Kalbin cevherini pekiştirir ve arındırır, kendi saflığının tesiriyle her türlü pisliği ondan defeder, onu muhafaza eder ve ruhların cevherini berraklaştırır [okunamadı]

yıllar bakımından değil lakin kuvvet bakımından, öyle ki yetmiş yaşındaki altmışına, altmış yaşındaki kırkına dönmüş gibi olur, hayati ruhların çoğalması ve kanın tasfiye edilmesiyle kuvvetleri tazelenir.

Böylece korkakları, yani melankolik dengesizlikten ötürü nedensiz yere korkanları cesur kılar, yani onları ıslah eder ve dengeler. Geri kalanlar şüphesiz en mutlak hakikattir.

O halde ey köpekçe bir belagate sahip adamlar, en seçkin hekim ve filozof Arnoldus'un şöhretini kemirmekten, hayatına iftira etmekten, yazılarını küçümsemekten, ilimlerini ve sanatlarını inkâr edip tanımamaktan vazgeçin.

Sizin küfürleriniz ona asla zarar vermeyecektir, hasedin okları da ona dokunmayacaktır. O, sizin hıncınızla hedef alınamayacak kadar yücedir, sizin cüretinizin erişemeyeceği kadar büyüktür.

Yaşarken katlanmak mecburiyetinde kaldığınız kimsenin cenazesine, küllerine ve ruhuna karşı şimdi ne diye taşkınlık edersiniz?

Ateş ya da kılıçtan başka bir şey solumayan bir tek kişinin peşin hükmü, bunca şöhretli erin şüphe götürmez tanıklıklarına üstün mü gelmelidir, Kendi davasında tanık ve yargıç olamayacağına göre, suçlamaya, mahkûm etmeye ve ölüme mahkûm kılmaya ahdettiği Arnoldus hakkında da, ancak pek hayasızca değilse, onun şanına halel getirecek hiçbir şeyi nakledemez. Şayet Arnoldus suçlardan mahkûm edilmiş ve cezalandırılmış olsaydı, o vakit onun hakkında böylesine serbestçe konuşabilirdi, oysa böyle bir şey vuku bulmadığından, bu Kimmerli yalancı, yalanlarını Kimmer karanlıklarına vakfetsin ki, asla hakikat kisvesi altında aydınlığa çıkmasınlar. Hatta Arnoldus mahkûm edilmiş olsaydı bile, şimdi suçlanan cürümleri öyle şeyler olurdu ki, daha bilge kişilerce diğerlerinin suçları yerine erdemler olarak anılırdı.

Tüm diğer kimya düşmanları, canavarların en kurnazıymışçasına bu tek Kimmerlinin ardına düşmüşlerdir, hekim ve kimyacı Arnoldus aleyhinde böyle bir şey bulduklarında, fasulyelerin içinde bir şey bulan çocuklar misali sevinçle haykırırlar, Ey oburlar, Kyklops'un Odysseus'un yoldaşlarını yutması misali, her bakımdan mükemmel bir adamın erdemini yutmaya ve kendi kursağınıza gömmeye mi çabalarsınız?

Yoksa sizler birer Lykaon yahut kurt adam mısınız, ya da vahşi bir kavimden çıkma yamyamlar mısınız ki, masum bir adamı kötülüğün dişleriyle böylesine parçalar ve iftiranın pençeleriyle didiklersiniz? Bilakis, çoktan ölüp gömülmüş olan Arnoldus'un mezarına ve kadavrasına sırtlan kuduzluğuyla saldırıp delirmekle, gerçekte sırtlan olduğunuzu kendiniz kanıtlarsınız. Bu canavarın tabiatı iftiracıya pek benzer, çobanların ağılları arasında insan sesini taklit eder, birinin adını ezberler, dışarı çağırdığı o kişiyi parçalar, bedenleri aramak için mezarları kazar.

Uyuşturucu bir gücü vardır, gölgesinin değmesiyle köpekler dilsizleşir, hangi hayvan onun ayak izine bassa mıhlanıp kalır. Şayet uyuyan bir insan bulursa, yatan kişinin boyu boyunca uzanarak kendini ölçer, eğer insanın kendisinden daha uzun olduğunu fark ederse, olanca hızıyla kaçar, şayet daha kısaysa, onu parçalar ve yutar. İftiracı da tıpkı böyledir, sonradan iftiralarla taciz edeceği kişinin adını ilkin pek iyi beller, onun şanını, övgüsünü ve şöhretini sıklıkla kıskançlıkla tartar, insanların mezarlarına bile acımaz.

Kendisine uzatılan kulakları, başka bir şey işitmek istemesinler yahut işitemesinler diye uyuşturan narkotik bir kudreti de vardır, böylece kim onun sohbetinin izlerine rastlarsa aynı hale bürünür. Zira diliyle bir defada üç yarayı birden açan, yani kendi vicdanını, dinleyenin kulaklarını ve çekiştirilen masumu yaralayan bir iftiracıdan ötürü herkes hissizleşip sersemler, öyle ki onun haksız rivayetinden, zihinde bir kez yer ettikten sonra, bir daha ayrılamazlar. Dahası iftiracı, en yüksek mevkideki ve kendisinden fersah fersah üstün kişilere saldırmaya cüret edemez, bilakis kendine denk yahut pek de farklı olmayan orta tabakaya yönelir, o üstün kişilerden sırtlanlardan kaçar gibi kaçar, berikileri ise parçalar ve diliyle öldürür.

Ey ahmaklar, başkasına yapılan haksızlıktan onur, zarardan fayda ve lekelenmiş bir addan ebedi bir ad şerefi ummak size neden tat verir?

Oysa bu çılgınlıktan vazgeçmez ve bu kudurganlığınızı dizginlemezseniz, Herostratos'un şöhreti, Phalaris ile Perillos'un karşılıklı hediyesi ve Busiris'in misafirperverliği size kalacak ve size yakışacaktır. Arnoldus'un bilmediği bir şeyi mi biliyorsunuz? Arnoldus, tek bir harfini bile umamayacağınız, yahut katiyen bir noktasını dahi elde edemeyeceğiniz pek çok şeyi bilmedi mi? Eğer o ilim bakımından sizden daha büyük idiyse, onu incitmekten niçin kaçınmadınız? Fakat "Biz onu işte bu yüzden incitiyoruz" diye karşılık verirsiniz, oysa bilge der ki, "Büyüğe boyun eğilmeli, küçüğe müsamaha gösterilmelidir", velakin sizler bilgenin sözlerini, kurdun koyun sürüsünü umursadığı kadar umursarsınız, şairin şu kafiyeli mısraları tam da sizlere göredir, Sizlersiniz, sizler, en rezil veba,

Nitekim salgın bir illet bulaşmış tek bir yerden çevreye nasıl yayılırsa, sizin iftira dolu sözleriniz de tek bir yerde söylenip yazılsa dahi nihayetsiz bir şekilde saçılır. Zira, Şöhret ki, ondan daha hızlısı yoktur hiçbir kötülüğün, sizin hizmetçiniz ve ulakınızdır, iftiralarınızı meraklı ve yeni şeylere açık kulaklara taşır.

İftiracılar, Arnoldus'un denizleri ve karaları aşarak yahut bir seyahat esnasında bir gemide öldüğünü ve Cenova'da yahut Sicilya Denizi'nden pek uzak olmayan bir yerde gömüldüğünü de eklerler, bunun onun itibarına, sanatlarına ve öğretilerine çokça halel getirebileceğini zannederler, sanki hayatta avareymiş de ölümünün ve mezarının yeri de belirsiz kalmış gibi. Bu akıl yürütme o denli büyüktür ki, neredeyse cevabı bile kabul etmez.

İlahi hakikatin bir düsturudur bu, "İyi yaşamış olan, kötü ölemez."

Fakat burada "kötü ölmek", vatanın yahut akrabaların uzağında bir ölüm olarak anlaşılmaz (yoksa hiç kimse gurbete çıkmaya cüret edemezdi), bilakis Mesih'e hakiki imandan yoksun ve korkunç bir surette vuku bulan ölüm kastedilir. O halde bu burnu büyükler için, baba ocağının dumanını tüterken görebildiklerine her daim sevinmek üzere evde kalmak daha selametli olurdu. Fakat bilsinler ki, hakiki bilge için vatan yeryüzünün her yeridir ve o, Bias Prieneus'un vaktiyle dediği gibi, gerçekten kendisine ait olan her şeyi beraberinde taşır, zira göğe yahut yeraltına giden yol her yerden aynıdır ve hepimiz doğanın kanunu gereği ölümlüyüzdür. Nitekim ölüm, asaları çapalarla bir kılar, Solgun ölüm, farksız bir ayakla çalar yoksulların kulübelerini Ve kralların kulelerini.

Şayet vatanda, kendi insanlarımızın yanında ölürsek bu daha hoştur, başka bir yerde ölürsek de bundan kaçınılmamalıdır, zira o yüce Hakem bizi ne vakit çağırırsa, her an hazır bulunmakla yükümlüyüz. Bu yüzden, ölümün kendisinden daha kesin bir şey olmadığı gibi, onun vaktinden daha belirsiz bir şey de yoktur. Dolayısıyla Arnoldus yolda ölmüş olmakla hiçbir ayıba maruz kalmayacaktır, zira vazifesi başındayken göçüp gitmiştir, şüphesiz ilahi irade sayesinde, o vakitler Hristiyan namına sahip tüm imparatorlara ve krallara hükmeden ve Müslümanların tarafına geçmedikçe iktidarından kaçılamayacak olan kimsenin eline düşmemiştir. Şayet Arnoldus daha talihli bir çağda yaşamış olsaydı, erdem ve zihin hürriyeti bakımından daha da büyük bir zat olurdu. O asırlarda, daha serbest bir nefes alma imkânının yokluğundan ötürü ne kadar çok vicdan boğulmuştur, Vulcanus zapt olunmaz bir dilden ateş çıkarmasın diye, tıpkı Mısırlılardaki gibi sükût tanrısına tapınmak icap ediyordu. Arnoldus'un, her ne kadar şerefli ve Hristiyanca olsa da, ölümü üzerine böylesine zafer naraları atanlar, Bilge Solon'un şu sözünü hatırlamalıdırlar, "Akşamın ne getireceğini bilemezsin, hiç kimse ölümünden ve son cenazesinden önce mutlu addedilmemelidir", ve ölülerin dirilere seslenişini, "Biz neysek, siz de o olacaksınız, siz neyseniz, biz de vaktiyle oyduk."

Arnoldus'un kimya sanatında mahir bir kardeşinin, yani Petrus de Villanova'nın bulunduğu nakledilir, vatanları ise Provence'ta, Montpellier'den pek uzak olmayan, aynı adı taşıyan ve bu sakinlerinin şöhretiyle pek meşhur olan küçük bir köydür. Orada doğan ve oradan adını alan Arnoldus'un anısına yazılan kısa bir methiyeyi buraya ekleyeyim.

Provence'ın Bir Köyü Olan Villanova'ya, Arnoldus'un Vatanına

Villanova, vatanına eşsiz yeni bir şan verdin, Öyle ki adın bütün dünyada yankılansın. Her ne kadar az sayıda çiftçinin yaşadığı küçük bir toprak Densin sana, Arnoldus sayesinde hepsinden daha büyüksün, O en meşhur hekim, tıp sanatında şifa dağıtırdı, O arif zat, zihninde kimyevi zenginlikleri saklardı. Sevin, böylesi yüce bir evladın dadısı olarak anıldığına, Dünyada kitaplar var oldukça anılacaksın sen de.

Sicilya Denizi kıyısında, Cenova'da bulunan, Arnoldus'un mezarına, yahut küllerini ve kemiklerini saklayan kabrine, Selam ey Arnoldus'un külleri, siz ey Cenova toprağının Bağrında sakladığı kemikler, huzur bulun. Selam sana geriye kalan ilahi nefes parçası, Esenlik dolsun bu faziletli erin ruhuna. Sicilya kıyılarının sahillerine bakan Cenova, Kavrın örttüğü böylesi bir cevherin bekçisi olasın.

Minnettarlıkla Arnoldus'a Mezar Yazıtı

Yedi ayaklık bir sandukanın daracık mekanına bıraktım, Topraktan olan parçamı, öteki parçam ise göklerce kabul gördü, Sanatta hekim olan Villanovalı Arnoldus idim ben, Fakat bilgiden ziyade hünerli tatbikatla parıldadım.

Arnoldus'un kimya sanatındaki üstadının kim olduğu kesin değildir, Albertus Magnus mu, Vincentius adında bir keşiş mi, yoksa bir başkası mı olduğu bilinmez, zira Arnoldus'un bir süre keşişlik tarikatı nizamı altında yaşadığı da Novum Lumen'in mukaddimesinde yer alan şu sözlerinden anlaşılabilir, orada der ki,

Serbest sanatları (artes liberales) bilmeyen, gayretli bir talebe olmayan ve ruhban kibrine kapılmamış bir kimse olsam da, sanatkârlar arasından biri onu kınayarak bu sanatı kendi kendine bulmadığını, hadsiz bir emeğin araya girmesiyle, sayısız yanılgıyla, önceden gelen nazariyelerden ve sebeplerin kendi neticeleriyle kıyaslanmasından değil, tıpkı elden ele aktarılmışçasına bir başkasından devraldığını öne sürebilir, nitekim Kont Bernhard bir hekimin hatırına yazdığı mektubunda şöyle der, Arnoldus her ne kadar diğer ilimlerde müracaat edilecek derecede hünerli bir bilgin idiyse de, bu sanatta belki de sebeplerin bilgisinden mahrum deneylerle meşgul olmuştur. Bernhard mezkûr Arnoldus’u hemen ardından şu sözlerle mazur gösterir, zira açıkça görüldüğü üzere, sadece kelimelerin zahirine bakacak olursan Arnoldus, kurutulmuş cıvanın içine atıldığı kaynar su vasıtasıyla yeniden diriltildiğini öğretir ve onun sıcak ve nemli olduğunu söyler, oysa ilk süblimasyona tabi tutulduğunda sıcak ve kuruydu. Lakin hangi hakiki filozof, cıvanın yahut diğer madenlerin, ne kadar sıcak ve kaynar olursa olsun sade bir su ile deruni niteliğinde veya tabiatında değiştiğini yahut kendine tabii olan nemi iktisap edip böylece yeniden dirildiğini söyleyebilir?

Zira cıva, süblimasyonlar yoluyla toz haline getirilip öldürüldüğünde nasıl bir tabiatı muhafaza ettiyse, su vasıtasıyla yeniden diriltildiğinde de tastamam öyle bir tabiatı koruyacaktır. Bununla birlikte, mezkûr Arnoldus’a hürmet ve tazim göstermek isterim, ancak tabiatın hakikatini ve tecrübeyi temaşa eder ve savunurum. İşte onun sözleri bunlardır.

Arnoldus’un Fransız Hemşehrileri

Arnoldus’un kardeşi Petrus de Villanova’nın kimya üzerine bir şey yazdığı görülmese de, diğerleri tarafından hakiki kimyacılar arasında sayılır, bu sanatın bilgisine çok daha kolay erişebilmiş olması muhtemeldir, zira kardeşi haset etmeyip kendisiyle kan bağı olmayan başkalarını dahi bu ilimle donatmış ve bahtiyar kılmıştır.

Burgonyalı keşiş Vincentius Bellovacensis, dönemin en âlim zâtı ve kimya ilminde mahir sayılan ilk kişidir. Rosarius philosophorum ondan hakiki bir kimyacı olarak bahseder, ilmî meselelere kendi emekleriyle hizmet etmek için ne büyük bir iştiyakla yandığını eserin kendisi dile getirmektedir, nitekim ve Albertus Magnus ikinci kitabın dördüncü faslında ondan hürmetle bahseder, tabiat üzerine yazılmış kitapların tamamını inceledikten sonra, sadece altının ayrıştırıldığı hakiki sanatı bildiğini iddia etmekle kalmaz, aynı zamanda bunun yapılabileceğini de kabul eder, muhtemelen bizzat tecrübenin tesiriyle hareket etmiştir, zira altının diğer madenlerde gizlendiğini fark etmiştir.

Aynı müellif Speculum naturale adlı eserinde kimya yazarlarını ve onların arasında Evangelist Yuhanna’yı sayar, madeni cisimlerde, der, tabiatın işleyişi misali, simyacılar tabiatın bin yılda vücuda getirdiğini kısa bir zamanda yapmaya gayret etmişlerdir, bu sebeple, üzerine atıldığı (projeksiyon) cisimleri dönüştüren bir nesne yapmayı öğretmişlerdir.

Bu nesne onlar tarafından İksir (Elixir) olarak adlandırılır ve Taş denir, öğütülebildiği için Taş’tır, ateşte buharlaşmaksızın altın gibi eriyip aktığı için Taş değildir, bu vasfın uyduğu başka bir nesne de yoktur.

Vincentius’un bu sözleri, onun kimya hakkında alelade değil, bilakis derin bir bilgiye sahip olduğunu kâfi derecede ispatlar.

Altını diğer madenlerden ayırma sanatına vakıf olduğunu bizzat teyit etmesi, onun zengin tecrübesini ortaya koyar.

Buradan da anlaşılmaktadır ki, altının gümüşten kezzap (aqua fortis) vasıtasıyla ayrılması onun zamanında henüz son derece gizliydi ve şimdiki gibi yayılmış değildi.

Fransız Nicolaus Flamellus, kimya kemalatına sahip olduğu gibi, arkasında bu sanatın en hakiki yadigârlarını da bırakmıştır.

Zira son derece ilim dolu kimyevi şerhler ve Psellos ile Demokritos’tan derlenmiş gayet nadide eserler neşretmiş, bunlarda kendi muhakemesini ve tecrübesini fazlasıyla ispat etmiştir. Bıraktığı eserlere gelince, bazı kiliseleri tesis ettiği ve yıllık gelirler bağışladığı söylenir.

Sanatın sırlarını imleyen hiyeroglif işaretlerinin her yerde hâlâ mevcut olduğu rivayet edilir, nitekim bunlar, tepesinde dikili bir haç bulunan yuvarlak bir cihan tasviri ile biri kanatlı diğeri kanatsız, birbirine sarılmış iki yılan yahut ejderhadır, bunlar bugün, Robertus Vallensis’in dediği gibi, Paris’teki Masumlar Mezarlığı’nda üzerlerine 1393 senesi kazınmış halde temaşa edilmektedir. Benzer şekilde birçok yerde bu cihan mührü işaretinin bulunduğu kesindir, bütün bu mekânların, ister kamusal ister hususi olsun, ilk başta onun tarafından inşa edilen yapılarla bezendiği yahut ihya edildiği sabittir, aksi takdirde işaretlerini başkalarının mülklerine nakşetmeye hiçbir hakkı olamazdı.

Paris sokaklarına dağıtılmış olan cömertliği hakkında, her ne kadar bir kimse tarafından en kesin bir hakikat olarak teyit edilmiş olsa da, söyleyecek kesin bir bilgim yoktur. Arnoldus ve Vincentius’tan çok daha sonra yaşadığı aşikâr olan bir Paris kâtibi olduğu söylenir.

Yazılarıyla tanınan kimya talebelerinin en sonuncusu olan Fransız Dionysius Zachaire, bizzat yazdığı üzere, eserine miladi 1547 senesinde başlamış ve ertesi yılın aynı gününde tamamlamıştır. Maddelerde ve uygunsuz muamele usullerinde çeşitli yanılgılara katlandıktan sonra hakikati bir dereceye kadar idrak edip amel etmek üzere evine çekildiğinde dahi ne büyük meşakkatler ve zorluklar çektiğini kendisi gizlemez, doğrusunu söylemek gerekirse, kimya sanatının tahkikinde sebat eden herkes, nerede yaşarsa yaşasın, bilhassa akrabaları ve dostları arasında bunları tecrübe etmek zorundadır. Zira sıradan kimselerin, bir kimsenin kimyaya bulaşmaması yahut oradan bir menfaat ummaması için umumiyetle vazgeçirmek ve caydırmak maksadıyla öne sürdükleri bazı gerekçeleri vardır, bunların ilki, simyacıların hilekâr, serseri, ciddiyetsiz, yoksul ve hiçbir kıymeti yahut faydası olmayan insanlar olduğudur. İkincisi, o pek zengin hükümdar, kont yahut asilzade, kimyada bunca zaman çalıştığı halde hiçbir şey vücuda getiremediyse, bir başkası ne umabilir? Üçüncüsü, altının insan eliyle yapılmayıp fıtraten doğduğudur. Dördüncüsü, bu kuyumculuk sanatını hakikaten bilmiş yahut icra etmiş hiç kimsenin ne görüldüğü ne de işitildiğidir, binaenaleyh bu sanata harcanan bütün vaktin, gayretin, emeğin ve masrafın heba olduğudur.

Bu esnada daha iyi imkânların ihmal edildiği, elde avuçta ne varsa tüketildiği, hiçbir şey elde edilemediği, kömürler (kömürcü çırakları misali) ve fırınlar arasında gizlenerek sefalete düşüldüğüdür.

Bütün bunların ekseriyetle doğru olduğunu inkâr etmeyiz, zira kimyaya heves eden yahut muhtelif tecrübelerle onu araştıran bin kişiden ancak bir tanesi nihayet arzulanan gayeye vasıl olur.

Dolayısıyla diğerlerinin hepsi hüsrana uğrar ve bu sanata harcadıkları her şeyi kaybederler, o muvaffak olan tek kişi de sayısız sebepten ötürü kendini avama açmadığı yahut tecrübesinin delillerini sunmadığı ve ümidi ile malı zayi olan diğer kimseler de bunu yapamadığı için, buradan hareketle bunun hiç kimse tarafından yapılamayacağı kanaati hâsıl olur.

Lakin zikredilen hususlar kendi başlarına mütalaa edilecek olursa, kimya ile meşgul olanlara karşı ileri sürülen bu sözlerin hiçbir kıymeti yoktur. Zira kimya sanatı hakiki ise, alelade biri tarafından değil, Kraliçe Kimya’nın cariyeleri mesabesindeki diğer serbest sanatları tahsil etmiş ve onların dairesini adeta ikmal etmiş kimseler tarafından tahkik edilmeye layıktır, kendi malumatını başkalarının takdir edebileceğinden üstün gören bütün sıradan kimseler ve yarım âlimler buradan menedilir.

Nitekim Rosarius philosophorum’un başlangıcında şöyle denir, Arnoldus der ki, her kim bir filozof olmadığı halde bu ilme erişmek isterse ahmaktır, zira bu ilim ancak filozofların gizemlerinden ibarettir.

Senior der ki, bu sanat Allah’ın kudretinde saklıdır ve avama düşmandır, bundan ötürü Geber şöyle der, bu ilim fakire ve muhtaca uygun değildir, bilakis onlara hasımdır.

Filozof, Politika’nın ikinci kitabında, yoksul bir kimsenin felsefe yapmasının imkânsız olduğunu söyler. Şu halde simya (chemia), bunca akıl yürütme ve deneyle kanıtlanmış en hakiki ilim sıfatıyla araştırılmaya layık ise, farklı eğilimlere sahip olup her biri kendini başka sanatlara veren zihinler arasında, ondan umulacak faydadan ziyade sırlarının derinliğini kavramak gayesiyle bu ilme meyledenler de bulunur, yalnızca faydaya ve bundan doğacak debdebeye göz dikenler ise tersine düşünürler, böylece dileklerine pek nadir kavuşurlar.

Yaratılıştan hafifmeşrep, kötü niyetli, yeteneksiz, cahil ve adeta yarım yamalak okumuş kimselerin bu en seçkin sanata üşüşmesi, doğalarının ve alışkanlıklarının gereği olarak onda hile ve desiseden başka bir şeye yeltenmemesi sanatın değil, bunu beraberinde getiren kişinin kusuru sayılmalıdır, fakat kendilerini bu sanata vakfetmiş kimseler onlardan farklıdır, tek bir İlham Perisi’ne (Musa) öykündükleri için birbirlerine karıştırılmamalıdırlar. İkinci olarak, büyük ve zengin kimselerin simyada hiçbir şey başaramadığı iddiası genel geçer değildir, zira İbn Sina’nın da tanıklık ettiği üzere, eski devirlerde bu neviden pek çok kişi sanatı keşfetmiştir. Çağımızda bunun pek nadir vuku bulması ise, onların mutedil bir hayat süren diğer insanlara kıyasla dikkatlerini dağıtan sayısız meşgaleden ileri gelir. Simya uzun yılların tefekkürünü, sürekli okumaları ve aralıksız ameliyeleri talep eder, öyle ki zihnin ilk başta layıkıyla kavrayamadığını, elin ve ateşin rehberliğinde tekrar tekrar deneyerek idrak edebilsin, üstelik bunların tek ve aynı kimsede toplanması gerekir.

Bundan ötürü, başkasının aklı ve ücretli eliyle amel eden kimse, hakikatten uzak eserler görecektir, bunun aksine, bir başkasına sanatta adeta bir köle gibi hizmet eden kimse de Kraliçe’nin sırlarına asla kabul edilmeyecektir. Üçüncü olarak, altının insan eliyle meydana gelmediğini teslim ederiz, lakin hakiki manada doğmadığını da iddia ederiz.

Zira her yöne doğru büyüyen şey doğar, oysa altın bu şekilde meydana gelmez, kendine has bir tarzda, validesi olan cıvadan (argentum vivum) hasıl olur, buna yakan ve yanıcı olan alelade kükürt değil, cıvanın en seçkin kısmından neşet eden sabit ve yanmaz peder kükürt iştirak eder. Bu valide, adi cıvada ve bütün kusurlu metallerde mevcut olduğuna göre, pederin kendi ilkelerinde, her nerede gizlenmişse orada aranması icap edecektir. Hakiki filozoflar uzun araştırmalardan sonra onu bulup metallerin validesine, yani zevcesine kattıklarında, bundan tabii bir surette altın meydana gelmez mi, nitekim bu cildin tamamında bu mesele ele alınmaktadır. Dördüncü olarak, hakiki sanatkârların kendilerini halka ifşa etmemelerinin ve sanatlarını gizlemelerinin, buna mukabil görünürde olanların ya da görünmek isteyenlerin neden sanatkâr değil de birer aldatıcı olduklarının sebebi daha önce zikredilmişti. Sıradan kimseler bu tür zayıf delillere kanarak başkalarını simyadan vazgeçirmeye cüret ederler, bunu kötü bir niyetle değil, bilakis hüsnüniyetle yaparlar.

Aslında kendi cehaletlerine başkalarının ilminden daha çok kıymet veren, beyhude ve boş bir gayede inatla direten pek çok kimse bu neviden ikazlara kulak asmalıdır, sanatın asılsız yahut sahte olmasından ötürü değil, bizzat kendileri için müelliflerin okunmasıyla ya da ateş ve el ile yapılan ameliyelerin gösterilmesiyle araştırılamaz bir mahiyet arz etmesindendir. Zira her insana Korint’e gitmek nasip olmaz, simyanın hakikatine erişmek ise çok daha az nasip olur.

Bu bağışın Tanrı tarafından ihsan edildiği kimseler pek azdır, bu sır yalnızca insanın gayretine, tahsiline veya diğer zahiri şartlara bağlı olmayıp, arayanın zihnini bileyen yahut körelten, her şeyde her şeyi, dilemeyi ve yapabilmeyi bahşeden Tanrı’nın elinde saklıdır. Artık kim bunu tehditlerle, cüretkârlıkla yahut zorbalıkla söküp alabilir? Devler bile,

göğe savaş açıp Pelion Dağı’nı Ossa’nın üzerine yığsalar da,

bunu elde edemezler. Bu işlerde dua, okuma şevki, tefekkür, ameliye ve bunların durmaksızın yinelenmesi haricinde hiçbir şeye ulaşılamaz. Zachaire, henüz hayattayken ve eserini tamamlayalı çok olmamışken simyaya dair Fransız dilinde fevkalade mükemmel bir kitap neşretti, onda Kont Bernhardus usulünce boşa çıkan çabalarını samimiyetle itiraf etti ki başkaları daha temkinli davranıp zikredilen maddelerden ve ameliyelerden uzak dursun. Bu tarz bir öğretim yöntemi bu tür ilimlerde şüphesiz en iyisidir, zira tabiatın uygunsuzluğu hasebiyle sanatın hangi şeylerde bulunamayacağını gösteren bu menfi aktarım, simya araştırmacılarına müspet ve kinayeli, son derece dolambaçlı bir öğreti sunan diğer pek çok kitaptan daha fazla rehberlik eder. Zachaire, kendi yazdığı üzere, hayattayken kitabını okuyanlarca tanınmamak için vatanı Fransa’da kalmak istemedi, bu yüzden yerini değiştirip Lozan üzerinden Almanya’ya geçti, baba mirası mallarını satıp parasını kısmen akrabalarına kısmen de yoksullara dağıttıktan sonra, hısımlarından bazılarının belirli bir zamanda oraya gelmesini kararlaştırmıştı.

Bu sebeple, deniz aşırı diyarlardan gelen pek habis bir iftiracı, simyaya adanmış soylu bir başka zata karşı yazdığı koca bir hezeyan mecmuasında yer alan ithamlarında Kont Bernhardus’u bağışlamadığı gibi, Zachaire’i de bağışlamaz ve onu şu sözlerle haksız yere Parisli diye anar, "Parisliler gibi olmasın diye Zachaire, mallarını mülklerini çarçur edip Fransa’dan Lozan’a sürgün edildi." İftiracı bir şeyi ima eder, bunu Yunanca, şunu Latince söyler, bu adamın tabiatı açıkça görülmektedir, zira Şeytan’ın Kutsal Kitap şahadetlerini çarpıtması gibi, kendi gayesine uyan kırpılmış cümleleri ortaya serer, aleyhine olan diğer devamını ise atlar. Lozan’a sürgüne gittiğini söyler, bu doğru değildir, zira Zachaire’in kitabından da anlaşılacağı üzere orada yalnızca gelecek dostlarını beklemiştir, bu iftiracı o kitapta bunu okumuşken geri kalan satırları okumamış olması şaşırtıcıdır, `[Yunanca]` [okunamadı] Zachaire Filozof Taşı’nı hazırlamıştı, bu doğruyken, herhangi bir yere sürgün edilmiş olabilir mi?

Kaldı ki her bilgeye vatan sayılan bu koca dünya kâfi derecede geniş değil midir, bilhassa böyle bir azıkla donatılmışsa? Lozan’da kalmadı, Almanya’da meşhur bir şehre çekildi, tahmin edilebileceği üzere burası muhtemelen Ren Nehri’ne pek yakındı, Fransa sınırlarının dışında yaşamış olsa bile orada sürgün hayatı sürmedi. Fakat bir adada, adeta bir geminin içindeymişçesine yetişen bu iftiracı, vatanının sınırlarını ve tatlı tarlalarını hiç terk etmediğinden, kendi yurdunun haricinde Güneş’in bu kadar parlak parıldamadığını, insanların kendi akranları gibi zekâ, bedeni kudret yahut talih bağışlarıyla yaşamadığını zanneder, hatta başka yerlerde, kendi memleketinde bulunan şeylerin hiçbirinin var olmadığını sanır, bu yüzden o kendi toprağının dışına adım atacak olsa buna sürgün denmesi gerektiğini düşünür, oysa bu toy herif bütün bu hususlarda yanılmaktadır.

Kendini beğenmişlikle fazlaca malul olup körleşmediği müddetçe, başkalarında hayran kalacağı, şaşıracağı ve haset duyacağı şeyler görecek, başkalarının aynasında kendi meziyet ve erdemlerinin farkına varacaktır. Öyleyse bu geveze, övgüye fazlasıyla layık olan zatlara böylesi iftiralar yönelttiği için utanç duysun.

Amiensli Jean Fernel, hem doktrininin safiyeti hem de fesahatinin zarafeti sebebiyle çağımızın hekimleri arasında ilk sırada yer alır, bu meziyetleri sayesinde Fransa Kralı’nın başhekimliği makamına erişmiştir. Kralın emriyle tıp sanatının tamamını iki cilt halinde, ağırbaşlı bir üslup ve berrak bir yöntemle kaleme almış, bu eserler öylesine büyük bir itibar ve güven kazanmıştır ki neredeyse bütün üniversitelerde Hippokrates ve Galenos’un yazılarından hemen sonra kabul görür olmuştur. Orada Fernel’in otoritesi Galenos’unki gibi muteber sayılır.

Bu tıbbi yazılarının yanı sıra, şeylerin gizli sebeplerine dair başka bir risale yayımlamıştır, bu risalenin önsözünde bizzat kendisi, Hippokrates’in eserlerini okurken hastalıklarda ilahi (divinum) bir şeylerin bulunduğunu fark ettiğini ve bu yüzden onu araştırmaktan geri durmadığını itiraf eder. Bu sebeple pek çok kitapta ve memlekette, âlimlerin nezdinde, büyük zahmetler ve masraflar pahasına bunu aramış, nihayet Tanrı’nın lütfuyla bir dereceye kadar vakıf olabilmiştir.

Fakat kendisi emekleriyle nasıl şan kazandıysa, bu şan da başkalarının hasedini aynı şekilde üzerine çekmiştir.

Zira erdemde olduğu gibi malumatta da kusursuz ve övgü mükâfatına fazlasıyla layık olan bu zat, müfterilerin ısırmalarından veya gammazların yermelerinden muaf kalmamıştır. Diğer hususlarda bir Lynkeus gibi haddinden fazla keskin görüşlü görünmek istemem, lakin onun şeylerin gizli sebeplerini ve hastalıklarda saklı bulunduğu söylenen o ilahi unsuru [Yunanca] aktarmayı vadettiği son risalesine dair birkaç şey ekleyeceğim. Daha bilgili kimselerden her kim bunu okuduysa, güzel bir bedendeki bir yara lekesi, diğer eserlerinin yanına konulmaya layık olmayan bir yazı saydı. Diğer hususlarda ağırbaşlı ve vazıh olan böylesine büyük bir zatın, bu bahiste hafifmeşrep, muğlak ve kendini dünyaya hayranlık verici göstermek hevesinde olduğunu, kendisinin dahi anlamadığı şeyleri yazdığını ve asla öğrenmediği şeyleri sanki bilinmekteymiş gibi ortaya sürdüğünü iddia ettiler, Erastus, Riolan, Guillemeau ve daha pek çokları bu iddiada direttiler.

Onlardan bazıları şunu da ekler, Fernelius aklını yitirmişti ve bunları yazarken neyi ele aldığını bilmiyordu, şöhretine bu damgayı vurmak istediğinde hiçbir muhakemeye sahip değildi. İşte bilgili geçinenlerin anlamadıkları şeyler hakkındaki hükümleri böyledir.

Şayet Fernelius o gizli şeye dair hiçbir bilgiye sahip olmasaydı, bu konuda böylesine bir risale yazmak istemesi yahut bunu başarabilmesi akla yatkın görünmezdi. Zira tabiatı gereği havai olmayan, bilakis hakikat aşığı ve pek keskin bir muhakemeye sahip olan bir zat, bilinmeyen bir şeyin şanını sanki bilinmekteymiş gibi kendine mal etmeye nasıl yeltenirdi, anlaşılmayan şeyleri neşretmek için üzerine böylesine büyük bir zahmeti nasıl alırdı? Bu eser alelade bir buluşun yahut zekânın ürünü değildir, okuyucusundan olduğu kadar yazarından da derin bir basiret talep eder.

Bu sebeple, adı geçenlerden biri bu eseri okuduğunda, Fernelius’un ne demek istediğine yahut nereye varmaya çalıştığına şaşırıp kaldı, zira onun gayesini göremiyordu. Diğerleri de tıpkı bunun gibi, anlamadıkları bu ciheti hakir gördüler. Oysa adı geçen kitabı üslubu ve tertibi gayet ahenkli yazılmış halde okuyanların tümü, zihinlerinde peşin bir hükme kapıldılar, Fernelius’un hastalıklarda bulunan o ilahi unsuru araştıracağını, akabinde bunu tıp mektebince bilinen belirli bir nesneye, uzun sözlerin dolambaçları ve tahkikatla aranmış bir kraliçe tacı gibi atfedeceğini sandılar. Fakat o zat, nihayetinde bir hakem gibi, cümle şeyleri hakir görüp bir kenara bırakarak bunu pek ihmal edilmiş ve hor görülmüş o küçük Taşa mal edip atfedince, işte o vakit Fernelius’un muhakemeden yoksun olduğunu haykırdılar.

Bu hususta bizzat kendileri yanılmaktadır. Zira Fernelius maksadını kusursuzca ispat eder ve nihayete erdirir, öyle ki, âdetleri ve tabiatları kötülük olan kimseler müstesna, iftira edecek hiçbir mahal kalmaz. Bırakalım bu kimseler kendi huylarıyla avunsunlar ve diledikleri müddetçe kelbi fesahatlerini sergilesinler. Yabayı zorlukla savuran onların bu cibilliyetini düzeltmek bizim harcımız değildir. Lakin o düşüncesiz münekkitler, Fernelius’a göre bu Taşın, Hippokrates’in hastalıklardaki hissi altına yerleştirdiği o ilahi unsur unvanına layık olmadığını iddia etmektelerse de, biz onun hem bizatihi kendisi bakımından hem de hastalıklara nispetle böyle adlandırılması gerektiğini tasdik ederiz. Bizatihi kendisi bakımından böyledir, zira o yalnızca Tanrı’nın bir ihsanıdır ve onunla tezyin edilen kimseye Tanrı’dan gelir, sonra alelade veya ahmakça bir zekâyla değil, ancak ilahi bir zihni kabiliyetle araştırılır. Hastalıklara nispetle ise, onları sağaltırken onda ilahi bir cihet bulunmaz mı?

Bunun, Tanrı’nın suretini ve İlahi Teslis’in taslağını yeryüzündeki diğer her şeyden daha ziyade sunduğunu da sözlerimize eklemeyelim.

Oysa Hippokrates kitaplarında, hastalıklardaki ilahi unsuru, fıtri ve mutad cereyan dahilinde vuku buluyor görünmeyen şeyler olarak vazetmiştir, misal olarak pek şiddetli hastalıklarda kriz günleri dördüncü gündür, sonra yedinci, on dördüncü, yirminci ve diğer bazı ara günler gelir, bunlar kusursuz günler kadar kâmil değildir. Kâmil kriz günlerinde hastalıklar iyiye alametlerle çabucak çözülür, kâmil olmayanlarda da aynı şekilde fakat hemen değil, hüküm günü olmayan diğer günlerde ise ölüm getirirler. Şayet bir hastalıkta buna zıt bir şey vuku bulursa, umumi tabiattan ayrıldığı ve bizzat tabiatın idarecisi olan Tanrı’dan neşet ettiği için buna ilahi denir. Sara illetinde, rahim boğulmasında ve diğer türlü marazlarda ilahi bir şeyin karıştığı görülür. Lakin Fernelius kitaplarında bunları ele almaz, bilakis her bir şeyin maddeden ve formdan müteşekkil olduğunu ispat eder.

Formun ise ilahi bir ciheti haiz bulunduğunu, yıldızlardan gök yoluyla indiğini ve hariçten kendisine bir form ilka edilmeyen hiçbir neşvünema bulmuş mevcudatın olmadığını serdeder.

Buna ek olarak, maddeden ve formdan mürekkep olan her şeyin çifte kudret ve hususiyetlere malik olduğunu, maddeden neşet edenlerin ikinci ve üçüncü nitelikler, formdan neşet edenlerin ise dördüncü nitelikler, yani gizli hassalar olduğunu bildirir.

Böylece hem maddede hem de formda hastalığın vuku bulabileceğini söyler ki, bu kanaat hekimler indinde işitilmemiştir ve formun hastalığa tutulabileceği fikri saçmadır.

Fakat ben bu hususta Fernelius’u şu sebeple tefsir etme cüretini göstereceğim, zira o, hastalıkların tüm o tahkikatında ve tasnifinde insanların değil, madenlerin hastalıklarını kastetmiştir.

Zira kusurlu madenler denilen şeyler, hem madde hem form cihetinden hastalığa maruz kalırlar. Form cihetinden maruz kalırlar, zira altın formuna sahip değillerdir, oysa bunu şifa yahut atım (projeksiyon) vasıtasıyla kabul edeceklerdir. Madde cihetinden maruz kalırlar, zira bunlar lüzumsuz hıltlar kabilinden gayrimütecanis maddelerle tıkanmış olup, kendi yollarında uzvi bir hastalığı tecrübe ederler. Nitekim bir eserin nihayeti gayesini beyan ettiği gibi, bizzat kendisi de ikinci kitabın nihayetinde, yani sondan bir önceki ve sonuncu faslında açıkça gösterir ki, daha evvelki kısımlarda insandan değil, bilhassa madenlerden ve madenlerin hem oğlu hem babası olan Filozof Taşından bahsetmiştir ve öyle anlaşılmasını murat etmiştir.

Şayet bu hakikat ise, ki aksinin vuku bulması kabil değildir, o halde o insafsız münekkitler bu risalede işin tabiatına uymayan şeyin ne olduğunu ortaya koysunlar.

Lakin bir kimse cevap olarak diyebilir ki, evvela o hekimlerin yazılarından yüzlerce ve daha fazla şahadet getirmiştir, bunlar insandan gayrı şeyler hakkında anlaşılamaz ve anlaşılmamalıdır. Saniyen, şayet Taş hakkında yazdıysa, tabiatta yahut sanatta var olmayan bir şey hakkında nafile yere ve semeresizce yazmıştır. Şayet bunun var olduğu kabul edilirse, insandan devşirdiği şahadetleri kendi Taşına nasıl tatbik edecektir? Cevap veririm, bu kitabın serlevhası muhteviyatına, muhteviyatı da serlevhasına mutabıktır.

Zira eser şeylerin gizli sebepleri hakkındadır ve gizli bir surette yazılmıştır. Bu sebeple hem tıbbın hem de ispat etmeyi üstlendiği şeyin ortak tabiatına tekabül eden umumi deliller kullanmıştır ki bunlarda hiçbir muğlaklık yahut hilaf-ı hakikat vaki değildir. Daha hususi meselelerde ise, başkalarını kullanamayacağından değil, bilakis istemediğinden ötürü o delilleri dilediği gibi sevk etmiştir, ta ki bunlar hakkında daha derin düşünmeye vesile olsun. Nitekim evvelce zikredilenlerden birinin şöyle yazmasının sebebi budur, Fernelius formun hastalığından bahsettiği yerde hiçbir kıymeti olmayan ve bizzat tahrif ettiği yere asla taalluk etmeyen şahadetler serdetmiştir.

Guillaume de Paris şüphesiz hakiki bir Fransız filozofu idi, nitekim Trevisolu Kont kendi Hermetik felsefesinde ondan pek tecrübeli bir usta olarak bir defadan fazla bahseder, binaenaleyh bu hususta şüphe etmemize mahal bırakacak hiçbir sebep kalmamıştır.

Christophe de Paris’nin Guillaume’un kardeşi olup olmadığı meçhuldür, fakat her halükarda bir filozof olduğunu, neşrettiği, baştan sona sayılar ve bulutlarla perdelenmiş simya kitabında bizzat kâfi derecede şahit bırakmıştır. Onda Lullius’tan ve onun krala mükemmel bir altın yapma işiyle yardım etmek istediğinden bahseder. Ancak Lullius’u, Tanrı’nın kendisine bahşettiği ihsanı, Barbaria’nın ve İspanya’nın büyük bir kısmını işgal eden Sarazenleri yani Muhammedi Mağribileri kılıçla zapt etmek ve dize getirmek için kullanarak Tanrı’nın kilisesine ve dünyaya yardım edebileceğini zannettiği için ayıplar. Zira Tanrı’nın, kilisesinin düşmanları olan Türkleri hidayete erdirmek yahut bastırmak için, dilediği takdirde elinin altında bulunan bambaşka vasıtaları kullanabileceğini, dolayısıyla Taşa yahut onun altın yapımına muhtaç olmadığını söyler. Bu husus gayet doğru olmakla birlikte, yine de Lullius’un niyetinde olduğu gibi, iyi bir kasıttan doğan hayır işleme arzusunu büsbütün ortadan kaldırmayı yahut engellemeyi kimse arzu etmemelidir.

O ihsanı veren kimsede dine karşı gayret ve her hususta samimiyet vardı, kabul edende ise cürüm demeyeyim lakin riya ve hıyanet mevcuttu.

Tabiatın feryatlarına dair bir kitap telif eden Jean de Meun, aralarında Bernhard’ın da bulunduğu filozoflar tarafından pek sık iktibas edilir ve hakiki bir filozof olarak tanınır. Fransız lisanında ve başka bir dilde olmaksızın yazısı çoktan beri mevcut olduğundan, onun Fransız olduğunu peşinen kabul ederiz.

Dauphinéli meçhul filozof, En Büyük Sır risalesinde, [okunamadı]

Kısa bir eser vermiş olsa da öğreti bakımından son derece yetkin bir müellif ve başka biri olduysa şayet, gerçek bir filozoftu. Bu zat risalesinin başında, Rabbimiz ve Kurtarıcımızı muhtelif diyarlardan tek bir mekânda tazim etmek üzere gelen üç kralın yortusunun arife gününde, Miladi 1447 senesinde, Kral VII. Charles’ın saltanatının yirmi dördüncü yılına rastlayan Veliaht Prens [Dauphin] Louis devrinde bu eseri kaleme aldığını ve yayımladığını ikrar eder.

Felsefe yasasının kendisine müsaade ettiği nispette hakikati açığa vurmuştur, nitekim tabiatın zarureti gereği oğul ile birleşmesi icap eden anadan pek sarih surette bahseder, zira şayet dünyada bir erkek ve bir de dişi, yani onun anası kalmış olsaydı, insan soyu buradan çoğalsın diye bu ikisinin birleşmesi gerekmez miydi? Dünya böylesine çok insanla dolup taşmış olsa da akıl bunu vazeder, aynı surette, kimya sanatında [marte Chymica] aralarından birinin diğerinin anası olduğu en az iki cevher [subiectum] bulunduğuna göre, bunlar vuslata erdirilmelidir, nitekim onlar olmaksızın hiçbir üreme meydana gelmez, bu erkek kardeştir ve o da kız kardeştir, bu koca ve o da karıdır, bu oğul ve o da anadır, şüphesiz Osiris ile İsis’tir. Dedelerini ve büyük dedelerini gösterebilsinler diye onların soy ağacını buraya dercediyorum,

A. Bu neslin ilk başlatıcısıdır, ağzından püskürttüğü alevi kendine simge edinmiştir,

B. Daha sonra gelen evlatların ilk anasıdır, ayaklarındaki kanatları kendine simge edinmiştir,

Bunların birleşmesinden, tek bir doğumda dünyaya gelmiş ikizler olan kız evlat C. ile oğul D. doğar, bunun boynuzları vardır, ötekinin ise gözleri morlukla şişmiştir,

İşbu C. ile D.’nin izdivacından yine ikizler, kız evlat E. ile küçük oğul F. doğar, bunlar kemale erip evlilik bağıyla birleşince, kan rengi çehreye yahut daha ziyade sıcak ve kuru bir mizaca sahip oğul G.’yi meydana getirirler, F. vefat edince dul kalan E., kendi oğlu G. ile evlenir, yani bu beslemedir [Cibatio], nihayetinde bunlardan hepsinin en soylusu olan H. dünyaya gelir.

Buradan anlaşılmaktadır ki G. olan Osiris ile E. olan İsis hem karı koca, hem oğul ile ana olup daha pek çok hısımlık bağıyla birbirine bağlanmıştır, bu durum sıradaki muammadan daha iyi anlaşılacaktır.

Metallerin Hısımlığına Dair Muamma

Bir araya gelmişti metaller bir mekânda, çehreleri birbirine benzediği için orada duranlar tarafından aralarında ne derece bir yakınlık bağıyla birbirlerine bağlı oldukları sorulduğunda, E. adındaki biri şöyle cevap verdi, benim burada bir erkek kardeşim, iki oğlum, kocam, oğlumdan torunum ve erkek kardeşimden torunum vardır, böylece yalnızca dört kişi görünsek de sayımız yedidir.

F. tesmiye olunan ikincisi dedi ki, bilakis benim burada bir kız kardeşim ve karım, bir oğlum ve oğlumdan torunum, kız kardeşimin de iki oğlu vardır, dört sayılsak da biz yedi kişiyiz.

Adı G. olan üçüncüsü cevap verdi, Benim de burada babam ve anam, sevgilim ve dayım, karım ve oğlum vardır, dört görünsek de sayımız yedidir.

H. adındaki dördüncüsü söze girdi, benim de burada babam ve anam, dedem ve ninem, büyük dayım ve büyük halam vardır, böylece yalnız dört sayılsak bile yedi kişiyiz.

Bu şahısların tümü, yani dört kere yedi, hesaba vurulursa burada hazır bulunanların hepsi yirmi sekiz eder, bundan ötürü orada duranlar derin bir hayrete düşüp bu kabil sözlerin uydurma ve asılsız mı olduğunu, yoksa nasıl tevil edilmesi gerektiğini bilemediler,

Ne var ki ayaklarında kanatlar bulunan B. adında başka bir şahıs araya girdi, bu şaşkınlığın ve sükûtun sebebini sorduktan sonra şöyle dedi, bakın, burada zikredilen ve şu an hazır bulunan şahısların tümü beni ninesi bilir, zira hepsi benden türemiştir ve bunlardan gayrı pek çoğu, yani bunların ebeveynleri de bendendir, nitekim torunum F., kendi kız kardeşi E.’yi zevce olarak almıştır, bunlardan G. doğmuştur, bilahare koca F. ölünce dul kalan E., kendi öz oğlu G. ile evlenmiş, bunlardan da H. doğmuştur, böylelikle muammanın izahı aşikâr olur.

Daha evvel zikredilen Kelt müelliflerin haricinde, isimleri bize meçhul kalmış yahut el yazmalarında gizlenip yitmiş pek çok başkasının bulunduğuna şüphe yoktur, lakin vatanı, soyu ve kavmi yeterince bilinmeyenlerin sayısı hayli kabarık olduğundan, bir ocaktan ve aileden mahrum kalmasınlar diye, tıpkı ziyafet ehlini takip eden gölgeler misali, onları sonraki şu altı halka taksim edeceğiz, zira beden gölgesini beraberinde nasıl sürüklerse, bir davetlinin de yanına başka bir davetliyi katması caizdir, onları evvelkilere değil de bilhassa bu milletlere bağlamamın sebebi ise, bunların kadim devirlerde muhtelif kavimlerce mağlup edilip birbirine karışmış olmasıdır, nitekim İtalyanlar Lombardlar tarafından, İspanyollar Gotlar tarafından, Galler Fransızlar tarafından, İngilizler yahut Britonlar Anglo-Saksonlar tarafından fethedilmiştir, Transilvanya Macarları ise Saksonlar tarafından ezilmiş demeyeyim lakin kısmen çoğaltılmıştır, eski dillerinin değişmesi buna delildir ve tarihler de şehadet ederek bizzat bu hakikati ikrar eder,

Sarmatlar gibi ihmal edilip dokunulmadan kalanlar ise, bizdeki meçhul isimlerin tümünü kendilerine kabul edeceklerdir, bir karışıklık vuku bulmasın yahut pek çok kimse sükûtla geçiştirilmesin diye, bu hususu burada hatırlatmak münasip görülmüştür.

Guido de Montanor gerçek bir filozoftu, şüphesiz bir Fransızdı, Ripley onun adını bilhassa dördüncü kapıda birkaç kez anar ve dördüncü kavuşum nevisini şu kelimelerle aktarır,

Dördüncü ve aynı zamanda nihai kavuşum nevisi, bir arada kalsınlar diye dört unsuru birleştirir, filozoflar haklı olarak buna dörtlü derler, namı dört bir yana yayılan Guido de Montanor ise ruhani der. Keza beşinci kapıda bu başlangıç hakkında hikmet sahibi Guido şöyle konuşur, cismani bileşik çürüme yoluyla öldüğünde, o vakit Morienus ve diğer pek çoklarına göre, yeni bir bitip serpilme [vegetatio] ile basit ve ruhani bir cisim halinde yeniden dirilir. Tahmin olunur ki işbu Guido, Ripley’in gerek bu kısımları gerekse pek çok diğer bahsi iktibas ettiği Filozofların Merdiveni [Scala philosophorum] risalesinin müellifidir,

Philippe de Rouillac bir Fransızdır, hangi mevkide bulunduğu onun risalesini dikkatle okuyanlarca aşikârdır,

Gratianus’un da Fransız ve hakiki bir filozof olduğu kabul edilir, Güneş ve Ay’ın İzdivacı Meclisi [consilium coniugii Solis et Lunae] adlı eserin müellifi tarafından sıklıkla zikredilir, Rosarius da bu filozoftan şu sözlerle bahseder, Gratianus der ki,

Her şeyden kül meydana gelebilir ve o külden tuz meydana gelebilir ve o tuzdan su hasıl olur ve o sudan cıva hasıl olur ve o cıvadan muhtelif ameller vasıtasıyla Güneş meydana gelir,

Raymundus Massiliensis de lakabından ötürü Fransız görünmektedir,

Filozof Johannes Austin, Ludus adlı eserinde şöyle der, bizim madenimiz [aes] evvela ne kadar çok pişirilirse o kadar çözülür ve kararır, böylece daha latif ve ruhani hale gelir, saniyen ne kadar çok pişirilirse o denli koyulaşır, kurur ve daha büyük bir beyazlığa kavuşur, salisen ne kadar çok pişirilirse o kadar renklenir, kızarır ve daha kesif bir kırmızılıkta tentür halini alır. Aynı müellif, aynı şahsın iktibasıyla şöyle der,

Her cisim ya unsurdur yahut unsurlardan mürekkeptir, zira her bileşim ve oluşum dört yalın unsurdan neşet eder,

Filozof Stephanus, Rosarius’un iktibasıyla şöyle der, gözlerini ve kalbini aç, işit ve anla, anlayanlardan olursan kavrayabileceğin idrak edilesi kelimeleri sana gösterecek ve söyleyeceğim, bilesin ki insandan yalnız insan çıkar ve her bir canlıdan kendine benzeyen doğar, yine de köklerine benzemeyen kimi şeylerin doğduğunu görürüz, nitekim kanatsızlardan kanatlı şeylerin türediğini görmekteyiz,

İnsanların bilmediği, içinden bildiğimiz tabiatın fışkırdığı birtakım şeyleri de görür ve biliriz ki bu bize yeter, derin şeyler olduklarından onlar meçhuldür, haklarında sual edecek olursan, belki de yerin altındadırlar, bilesin ki sanat başka şeyden değil, işte bu madeni tabiattan meydana gelir.

Kont Bernhard ve daha pek çok müellif bunlardan bahseder, Üstat Daustin, Evnualdus’un Mektubu, Pandectae’de Aniphanes, Geri Dönüşler’de Daniel, Marthonus, Valerandus de Bosco, Merneris, Johannes de Sacrobosco, Constantinus, Malserula, Ioannitius, Ephestus, Florus, Merculinus.

FRANSIZLARIN ŞEREFİNE

Zenginliklerin bahşettiği maden, toprakların bereketiyle sunduğu zengin tarlayı, Bronz, silah ve hasat bakımından geride bıraksın şerefiyle, sunacağım.

Eski ve yeni Fransız kimya ustalarını saymış olmak kafi gelsin, şimdi bütün Fransızların şerefine, ki bunların ekserisi Cermen menşelidir ve hadiselerden habersiz olmayanlar bunu inkâr edemez, bu pek zengin krallığın haşmetini, servetini, kilise gelirlerini ve buraya taalluk eden diğer her şeyi, Fransız müelliflerden iktibas ettiğimiz şekliyle ilave edeceğiz, nitekim dünyevi zenginlikler olan bu hususlar, hanımefendileri hükmündeki tentürün tasarrufuna tabi kılındığından ve hür zihinlerce idrak edilmesi hoş ve faydalı olduğundan, gayemize mugayir görünmeyecektir.

Fransa, yirmi yaşındaki bir kimse gibi, her yıl Kralına dört milyon altın öder, fakat bu gelirler krallığın prensleri ve soylularıyla da paylaşılır; nitekim onlar da tebaalarından en az üç milyon toplarlar.

Buna, ruhban sınıfının (ordo Ecclesiasticus) da bir o kadarını aldığını ekleyiniz; gerçi bazıları, Fransız Kiliselerinin gelirlerinin yirmi milyon libreye ulaştığını söylerler ki bu da yaklaşık yedi milyon altın kron eder. La Noue, anlatılarında Fransa'da on iki başpiskoposluk, doksan altı piskoposluk, son derece zengin vakıflara sahip altı yüz başrahiplik, bin adet de öncelik hakkı bulunan manastır olduğunu söyler,

ve bütün bu makam sahiplerinin yıllık on kere yüz bin libre gelire sahip olduklarını belirtir, fakat başkaları, yukarıda söylendiği gibi, çok daha fazlasını, yani on milyon libre olduğunu ileri sürerler ki bu gerçeğe daha yakındır.

Nitekim İtalya'daki bütün piskoposlukların, rahipliklerin ve manastırların, kilise dirliklerinden her yıl elde ettikleri gelirlerin toplamının, Fransız Kilisesinin yalnızca dörtte birine ancak denk geldiği sabittir.

Bodin, De Republica adlı eserinde, 1444 yılında, Fransa Kralı Altıncı Charles zamanında bütün krallığın her yıl yalnızca on üç kere yüz bin libre ödediğini söyler.

Dokuzuncu Charles zamanında, öldüğü yıl olan 1574'te, krallığın gelirleri on dört milyon libreyi aşmıştı.

Şimdiki asrın Dördüncü Henri'si zamanında ise beş milyon altın ve beş yüz bin kron ödemektedir.

Tarihler aktarır ki Caesar Augustus Fransa'da bulunduğu sırada, Narbonnelileri, Akitanyalıları, Keltleri ve Belçikalıları kapsayan bütün eyaletleri sayıma tabi tutmuş, tarlaların, kölelerin ve her türlü servetin dökümünü yaptıktan sonra onlara yıllık on milyon altın vergi koymuştur.

Ve Johannes Botero, Üçüncü Henri'nin de kendi Fransasından on milyon kron topladığını yazar, her ne kadar bunun her yıl mutat olarak yapılmadığı ve şimdiye dek gerçekleşmediği bilinse de, zira hem toprağının bereketi hem de

halkının çalışkanlığı ve her türlü buluşa son derece yatkın zekâsı sayesinde bütün krallıkların en zenginidir.

Fransa Krallığı meselelerini pek dikkatle incelemiş olan ve "Fransa Kralının Konklavı" adını taşıyan risalenin yazarı, Fransa Krallığının eşkenar dörtgen (rhomboides) biçiminde olduğunu, Belçika Bononia'sından Marsilya'ya kadar iki yüz fersah (leuca) ve Aziz Bernhard Alpleri'nden Pirene dağlarında bulunan Saint-Jean-de-Luz kasabasına kadar da bir o kadar fersah tuttuğunu yazar. Bu hesaba göre Fransa krallığı yahut daha doğrusu Fransız Kilisesine bağlı eyaletler, alan hesabında kırk bin fersaha sahip olacaktır, ve her bir fersah beş bin iugerum arazi tutar ki bunların hepsi birlikte iki yüz milyon iugerum eder.

Zira bir fersah, Fransızların portée dedikleri elli ölçüyü ihtiva eder, her bir ölçü on iki iptir, bir ip on iki arşındır, bir arşın iki buçuk ayaktır.

Bir ayak on iki parmaktır, böylece bir fersah boyuna on sekiz bin ayak, kare ölçüsünde ise beş bin iugerum tutacaktır; ekili arazinin bir iugerum'u üç yüz altmış pertica içerir, bir pertica ise yirmi iki buçuk ayaktır. Bir bağ iugerum'u ile bir çayır iugerum'u da aynı şekilde ölçülebilir, fakat bir orman iugerum'u dört yüz kırk pertica tutar.

Aynı yazar Fransız Krallığının üç zümresini tasvir eder, Kilise, Soylular ve Avam. Avamı idaresi altında tutan Siyasi zümrenin (yani Kral ve soyluların) gelirinin otuz dokuz milyon beş yüz bin Tours libresine ulaştığını söyler ki bu da on üç milyon kronu aşar,

Ruhban sınıfının gelirlerini ise çok daha geniş biçimde tasvir eder; başkalarına inandırıcı gelmeyebileceğinden, bunlar yazarın kendi metninde görülebilir.

Boissard, Fransız Kilisesinin sınırlarını yalnızca bütün Fransa krallığı boyunca değil,

İngiltere, İspanya kıyıları, Provence, Piyemonte, Savoy, İsviçre, Burgonya, Lorraine, Lüksemburg boyunca, Ren nehrine kadar uzanan bütün bölgeler ve bütün Belçika boyunca genişlettiğini, bunların hepsinin bir arada on altı başpiskoposluk, yüz altmış piskoposluk yahut piskoposluk bölgesi (dioecesis) teşkil ettiğini belirtir; bunlardan Fransa krallığında yalnızca on iki başpiskoposluk sayılır, Lyon, Reims, Sens, Rouen, Bellovacus [okunamadı], Tours, Bourges, Bordeaux, Toulouse, Narbonne, Arles ve Vienne, ve bunlar da kendi idareleri altında doksan altı piskoposluk yahut piskoposluk bölgesini, beş yüz kırk başrahiplik ihtiva eden yüz otuz bir bin cemaati barındırır; bunların arasında zengin vakıflarla donatılmış altı yüz başrahiplik, Malta Şövalyeleri tarikatına ait yüz elli öncelikli manastır ve yüz elli bin şapel sayılır.

Bütün Fransız Kilisesi, içlerinde en yüksek siyasi yargı hakkına sahip oldukları seksen bin şatoya yahut hâkimiyet alanına maliktir.

Bunların haricinde, sayısız büyükbaş ve küçükbaş hayvan sürülerinin beslendiği yüz kırk bin çiftlik köyü mevcuttur.

Kendi kâhyaları vasıtasıyla işledikleri on yedi bin iugerum bağa sahiptir, bundan başka ondalık aldıkları kırk bin iugerum diğer bağlar ile ya bizzat kendi kâhyaları vasıtasıyla sürdükleri ya da kendilerinden yıllık gelir almak suretiyle başka çiftçilere işlemeleri için bıraktıkları altmış bin kere bin iugerum ekili araziye sahiptir.

Aynı yazara göre, hem büyük hem küçük yüz otuz beş bin göl ve gölet ile balık havuzu denen balık barınaklarına sahiptirler, bunlara doksan bin iugerum çayır, altmış bin iugerum işlenmemiş toprak ve otlak, değirmenlere, fırınlara, silah dövmeye ve kâğıt imaline hizmet eden kırk üç bin döner çark eklenmelidir. Bunlara metal ve diğer cevher ocaklarından, tuzlalardan, cam fırınlarından ve diğer yer altı madenlerinden elde edilen sayısız gelirler de ilave edilir.

Fakat bütün bunlar Fransız Kilisesinin tamamına aittir, Fransa krallığı sınırları içinde bulunan ruhban zümreleri ise yukarıdaki gelirlerden kendi paylarına düşeni hisseleri nispetinde alırlar.

Ruhban sınıfına geçimlik olarak her yıl intikal eden gelirler ise şunlardır,

Dört milyon beş yüz bin setier temiz buğday, bir setier ise Paris ağırlığıyla altı yüz libre tutar.

İki milyon beş yüz bin setier kızıl buğday.

Yedi yüz elli bin yulaf, yedi yüz elli bin arpa, sekiz yüz altmış bin bakliyat.

Yüz seksen bin kapon, beş yüz altmış bin tavuk, dört yüz elli bin sülün çil kekliği, on bir bin beş yüz semirtilmiş öküz, yüz on bin semirtilmiş koç, yedi milyon yumurta.

İki yüz elli bin kental tereyağı, bir kental ise yüz libre tutar.

On iki bin tulum zeytinyağı, bir tulum elli libredir.

Beş yüz bin kental peynir, [okunamadı] semirtilmiş domuz,

Üç yüz kırk bin süt domuzu ve oğlak.

Altmış bin kental donyağı ve içyağı.

Üç bin yüz altmış fıçı şarap.

Bir fıçı beş kado içerir, bir kado kırk ölçüdür, bir ölçü ise altı kadeh yahut kupa eder.

Mutfak için iki milyon elli bin büyük kömür sepeti (Fransızların Benne dedikleri ve her biri dört koşumlu bir arabayla çekilen sepetler), mutfak ve odalar için gerekli olan iki milyon araba yakacak odun.

Yük hayvanlarını, atları ve sığırları beslemek için altı yüz bin araba ot.

Seksen bin araba saman,

Kumaş imal etmek için bin kere bin libre yün.

Bez dokumak için bin kere bin altı yüz libre kenevir ve keten.

Bunların dışında, bütün Fransa boyunca dindarlığa vakfedilmiş kimselere sunulan, but, kuru et, seçme peynir ve benzeri, boğaza matuf sayılamayacak kadar çok başka şey sayılabilir.

Bu kilise servetinden Roma Papası, günümüzde dahi piskoposlukların tevcihi, başrahiplerin, kanoniklerin ve diğer ruhban makamlarının tayin ve tasdiki yoluyla her yıl bir milyon altından fazla para toplamaktadır.

Ve kesindir ki din değişikliğinden önce ona çok daha dolgun gelirler ve pek bereketli mahsuller intikal etmekteydi.

Bütün bunlar niçin bu kadar ince ayrıntısıyla anlatıldı? Yukarıda anılan sebeplerden ötürü ve bir de okuyucu, Fransa'nın eski Kralları ile Prenslerinin engin cömertliğine hayret etsin diye, zira onlar önceki asırlarda, şüphesiz dindarlık gayretinin ateşiyle ve Kiliselerin dindar Önderlerine ve Öğretmenlerine duydukları müstesna bir muhabbetle hareket ederek ruhban zümresini böylesine zenginleştirmişlerdi; o zatlar ki kendilerini kutsal işlere ve dini tefekküre adayarak halkı eğitmek ve yetiştirmekle sadakatle ve sebatla meşgul olmaktaydılar.

Bu sebeple onları sevdiler, saydılar ve hürmet ettiler, zira onlar en yüce Tanrı'nın elçileri gibi idiler, onların vasıtasıyla kurtuluş öğretisini ve dürüst yaşama tarzını öğreniyorlardı. Bu kimselerin geçimi için miraslarını ve tüm imkânlarını canla başla ve seve seve harcıyorlardı, ta ki onların ilimle meşgul oldukları sükûnet sağlansın ve tüm dünyevi kaygılar ile ev telâşlarını bir yana bırakarak yalnızca kutsal meşgalelere ve dindarlık vazifelerine vakit ayırabilsinler. Yiyecek ve giyecek için gerekenden çok daha geniş gelirleri olduğundan, son derece gayretle yoksulların, dulların, yetimlerin ve gariplerin, bilhassa ilim peşinde koşan ve yoksulluk yüzünden tahsillerinde ilerleyemeyen kimselerin ihtiyaçlarını en cömert biçimde karşılamaya çalışıyorlardı. İşte bu yüzden, o Fransız kralları ile piskoposlar arasında sıklıkla dindarane çekişmeler ve münakaşalar doğardı, krallar, kıtlık zamanında aç halka kendi zahire ambarlarını ve tahıl depolarını açarak kralların muhtaçlara yardım etme vazifesini ellerinden aldıkları gerekçesiyle piskoposlardan yakınırlardı. Keşke bu dindarlık ateşi bizim çağımıza kadar sürseydi de bunca gelir lüks, sefahat, eğlence ve boş işlerle tüketilmeseydi.

Muhalif bundan sonra Arnoldus ile şu şekilde bir münakaşaya girişir,

Kimyaya Karşı Arnoldus Villanovanus'a Yöneltilen 19. Olumsuz Kıyas

Doğa kurşundan altın yapamıyorsa, Sanat da bunu asla yapamaz. Oysa doğa buna muktedir değildir. Şu halde sanat da muktedir olamaz.

Arnoldus'un 19. Olumsuz Kıyasa Cevabı

Sanatın pek çok hususta doğadan daha muktedir olduğu daha önce ispatlanmıştı, bu sebeple şu akıl yürütme geçerli değildir, Doğanın başaramadığı hiçbir şeyi, doğal nesnelerde olsa bile sanat da başaramaz. Buna mukabil, daha önce defalarca ispatlandığı üzere, bu kabul geçerli değildir. Her iki hususa dair de usanç verecek derecede örnek sunduk, bunlar oradan tekrar edilmelidir.

Kimyaya Karşı 20. Olumsuz Kıyas

Karıştırılacak herhangi bir şeyin, sureti (forma) ve yetkinliği olan nispeti bilinmiyorsa, onun karışımı ve terkibi bilinemez. Oysa gümüşün ve altının unsurlarının nispeti bilinmemektedir. Şu halde gümüş ve altının karışımı ile terkibi de bilinemez. Bu sebeplerden ötürü, bu cisimlerin terkibini konu edinen sanatın faydasız ve imkânsız olduğu sonucuna varırlar.

Büyük önermeyi şöyle ispatlarlar, Zira nesnelerin türleri ve çeşitlilikleri ayrıdır, çünkü unsurların birbiriyle olan nispetleri farklı ve ayrıdır. Nitekim eşek insan ile tür bakımından farklıdır, zira kendi bileşiminde unsurların çok farklı bir nispetine sahiptir, diğer nesnelerin çeşitliliklerinde de tümevarım bu şekildedir. Şu halde madenlerde de böyledir.

Arnoldus'un 20. Olumsuz Kıyasa Cevabı

Büyük önerme ancak ilk unsurlardan bir karışım yapılacağı zaman doğrudur, böylesi bir doğal nesne karışımının meydana getirilmesini sanat hiçbir zaman üstlenmez, bilakis doğa tarafından zaten karıştırılmış olanları ve içlerine unsurların o gerekli nispetinin yerleştiği şeyleri kabul eder, öyle ki ayrı unsurların yeni bir tartımına ihtiyaç kalmaz.

Zira sanat bir şey terkip etmeye giriştiğinde, bu şey ya doğa tarafından başka bir yerde yapılmıştır ya da hiçbir yerde mevcut değildir, eğer hiçbir yerde mevcut değilse, o vakit insanın hayal gücü yahut gayretiyle sanatın yardımıyla da meydana getirilemez, şayet doğa tarafından başka bir yerde yapılmış halde bulunuyorsa, bu ya yetkinleşmiştir ya da henüz başlamıştır. Yetkinleşmiş olan, yeni bir terkibe yahut bozulmaya ihtiyaç duymaz, ancak belki bir tashih yahut arınmaya muhtaçtır.

Başlamış olan ise, doğa vasıtasıyla doğacak olan şeyin bir nevi tohumu, embriyosu, yumurtası gibidir, eğer sanat bu tohumu alır ve gereken şekilde düzenlerse, o vakit doğanın kendiliğinden üretebileceği şeyin aynısını oradan çıkarabilir, lakin belki doğa bunu sanat kadar çabuk yahut yetkin yapamaz.

Bunun sebebi şudur, çünkü sanat sıcaklık ve diğer yardımcı vasıtalar gibi doğanın aletlerini kullanır, böylece doğal olanın üzerine kendine mahsus hiç de azımsanmayacak bir ameliyat ekler.

Şu halde büyük önerme doğru değildir.

Küçük önermeye gelince, gümüş ve altının nispeti genel olarak sanatkâr için meçhul değildir, özel olarak ise buna lüzum yoktur, yani sanatkâr tohumu, yumurtayı yahut doğa tarafından belirlenmiş bir sureti içine yerleştirmek istediği başka bir doğal maddeyi aldığında, o maddede üretmeye niyetlendiği şeylerin hakiki nispetinin bulunduğunu genel hatlarıyla bilir. Hususi olarak ise, orada buharların yahut unsurların hangi ağırlıkta karıştığını bilmez ve bunu bilmesi de kendisine fayda sağlamaz.

Kimyaya Karşı 21. Olumsuz Kıyas

Altın, sanat yoluyla doğal ilkelerden ve maddelerden meydana getirilebiliyorsa, o vakit bunu amaçlayan sanatkâr bütünüyle ya doğanın usulünü ya da buna yabancı bir usulü kullanacaktır. Oysa her ikisini de kullanamaz. Şu halde altın, sanat yoluyla doğal ilkelerden ve maddelerden meydana getirilemez.

Küçük önerme şöyle ispatlanır, zira doğanın usulünü kullansaydı, doğanın yerin altında çalıştığı gibi her hususta doğayı taklit etmesi gerekirdi, yani madenleri toprakta bırakması, yataklarından gün ışığına çıkarmaması yahut çıkarılanları aynı yere geri götürüp yetkinleşme vakitlerini beklemesi icap ederdi ki buna teşebbüs etmek imkânsız ve ahmakçadır. Yok eğer sanata özgü ve doğaya yabancı bir usul kullanırsa, o vakit meydana gelen semere de doğal olandan farklı olacaktır ve böylece ortaya çıkan doğal altın olmayacaktır.

Arnoldus'un 21. Olumsuz Kıyasa Cevabı

Küçük önermeye cevaben derim ki, sanat ilkelerden başlayıp sona kadar doğal usulü kullanmaz, doğanın bıraktığı yerden başlamak ve böylece gayeye ulaşmak mümkünken buna ihtiyacı da yoktur, zira doğa nezdinde altın, maddeden ve suretten teşekkül etmiştir, öyle ki suret maddeden türetilmiştir.

Bu sebeple bu usul, bileşiğin nihai gayesi, maddesi ve sureti bakımından doğayla uyuştuğundan, doğaya yabancı değildir. Sanat doğal ilkeleri tek başına değil, karışmış halde alır, onlarla surete yönelir, sonra bunları alır ve onlarla maddeye yönelir. Bu işler sanat ameliyatlarının vasıtasıyla gerçekleşir, o sureti madde ile birleştirir ve böylece cüzlerden bir bütün, yani altın meydana gelir, ilkelerden ve araçlardan ise nihai gaye hasıl olur, bu hususları yukarıda etraflıca ele almıştık.

Arnoldus Villanovanus'un Kimyanın Hakikatine Dair 19. Müspet Akıl Yürütmesi

Eğer kurşuna cüzzamlı altın deniyorsa ve Roma'da kurşundan altın toplayan kimsenin kitabesi hâlen alenen duruyorsa, ayrıca her kurşuna yapılacak tahlil denemesinden önce kendi orantılı gümüş payı ayrılıyorsa, o vakit gümüş ve altın kurşundan hem doğal olarak doğmuş hem de yapay olarak meydana getirilmiştir, nitekim dün de böyle olabilmekteydi. Oysa önceki önermeler bütünüyle doğrudur, Şu halde sonuncusu da doğrudur.

Burada aynı maksada matuf ve bu sebeple daha sıkı bağlanmış üç husus vardır, Kurşuna cüzzamlı altın denir. Şu halde onun cüzzamı iyileştirilirse, altın olacaktır. İmdi, bu cüzzamı ilk kim adlandırdıysa, o iyileştirsin diye itiraz edilir. Cevap veririm, Kimya sanatkârı bunu, insan bedenlerinin cüzzamının da iyileştirildiği söylenen aynı ilaçla iyileştirir.

İkisine de inanmıyor musun?

Bu arada bilmelisin ki, sen görmedikçe bunların iyileşebileceğine ister inan ister inanma, bu cisimlere şifa aradıkları ve talep ettikleri cihetle cüzzamlı denir. Kurşundan altın toplayan kimse hakkında ne düşünüyorsun?

Bu da mı uydurmadır, hiç sanmam, zira onun mezar yazıtı üzerindeki kitabe ile halen orada durmaktadır. Şu halde ister kurşuna doğal yoldan karışmış altın olsun, isterse ondan yapay yoldan çekilip çıkarılanı toplamış bulunsun, netice aynı kapıya çıkar ve ister doğanın, ister sanatın, yahut her ikisinin birden kurşundan altın meydana getirdiğini gösterir. Ancak daha önce söylediklerimizi bir sonuç önermesi kabilinden eklemiştik, şimdi ardından gelen ise kafi bir delil kuvvetine sahiptir, zira kupelasyon yoluyla sınanmak üzere kullanılacak her kurşundan, evvelemirde orantılı bir miktar gümüş tanesi çıkarılmalıdır, aksi halde deneme yanıltıcı olacaktır.

Bunun sebebi nedir, yoksa gümüş tesadüf eseri mi daima kurşun damarlarına rast gelir, bilakis, tıpkı bir dölütün (embriyo) içinde neşvünema bulduğu rahmin damarlarına her daim rast gelmesi gibidir, lakin bu mesele üzerinde daha önce yeterince durulmuştu.

Kimyanın Hakikati Adına Yirminci Delil, Arnoldus de Villa Nova

Şayet doğal bir eser ortaya koymaya çabalayan sanatkar, tabiatın kendisinden belirli tohumları yahut unsurların ve bunların karışımının münasip nispetinin dahil edildiği maddeyi alabiliyorsa, nizami vasıtalar yoluyla herhangi bir doğal eseri meydana getirmesi kendisi için imkansız olmayacaktır. Oysa gümüş ve altının doğal eserlerini meydana getirmeyi amaçlayan kimyacı, bunların tohumlarını yahut tabiat tarafından orantılanmış maddesini alabilir.

Şu halde bu doğal eserleri nizami vasıtalarla meydana getirmek kendisi için imkansız olmayacaktır.

Büyük önerme, yumurtalardan civciv çıkması, ekinlerin hasıl olması, toprağa emanet edilen tohumlardan ağaçların ve bilcümle nebatatın çoğalması gibi sayısız misalle kendiliğinden pek sarih biçimde sabittir. Nitekim Almanya'da guayako çalılarının, tohumlarından yaz mevsiminde boy vermesi temin edilebilir, ne var ki ardından gelen kış soğuğu bunları soldurur, keza atlar ve diğer hayvanlar, insan ihtimamının da dahil olmasıyla, kendi hususi tabiatları ve tohumları vasıtasıyla ürer ve yetişirler, nitekim katırlar da insanın iradesiyle meydana getirilir, diğerlerinden söz etmeye hacet dahi yoktur.

Küçük önermeye gelince, kimyacının gümüş ve altın tohumlarını elde edebileceğinden asla şüphe duyulamaz, her ne kadar tabiatın bunları hasıl ettiği bizzat o ilkeleri, yani buharları ve dumanları almasa dahi, zira bu hususta tabiatı taklit edemez ve etmemelidir de. Bunların ne türden şeyler olduğunu tayin etmek ise bu makamın işi değildir, zira başka bir suale aittir. Şunu da ekleyelim, yabancı kükürtün değersiz bir karışımı olmaksızın, en iyi cıva (argentum vivum) cevherinden kükürt (sulphur) hasıl etmek sanatın hususi marifetidir, bu kükürt, bir nevi sureti muhafaza eden bir kap gibi elde edildiğinde, dilediğinde kendi madeni cıvasıyla karıştırılabilir ve böylece tabii bir karışımla altın hasıl edilebilir.

Kimyanın Hakikati Adına Yirmi Birinci Delil, Arnoldus

İnsan hayatının altından daha ziyade muhtaç olduğu o doğal eser, sanat tarafından aynı derecede, hatta tabiattakinden çok daha iyi ve saf biçimde üretilebiliyorsa, doğal altının da sanat yoluyla üretilmesine ne mani olabilir.

Oysa birinci önerme doğrudur, nitekim tuz, gerek Polonya'daki toprak altı ocaklarından, gerek İspanya'da ve başka yerlerdeki deniz suyu ocaklarından güneş hararetiyle, gerekse Halle'de, Lüneburg'da ve Avrupa'nın daha nice yerlerinde tabii tuzlu sudan ateş hararetiyle elde edilir.

Şu halde ikinci önerme de kabildir.

Önermenin teyidi için, tabii olan ve bir yerlerde kendiliğinden neşet eden bir şeyin sanat yoluyla da yapılabileceği gerçeği kafidir, şayet bu doğruysa, bunu inkar eden o tümel önerme hükmünü yitirecektir. Terimlerinin birbiriyle bağı da buradan aşikardır, zira her iki tarafta da ameliyat neredeyse aynıdır, fakat Polonyalılarda tuz, tıpkı kaya parçaları gibi büyük kütleler halinde kazılıp çıkarılır ve bu kütle karamsı renktedir, tıpkı diğer tuzların saf su dökülmesi ve defalarca kaynatılması suretiyle beyazlatılması gibi, bu da sanat vasıtasıyla saflaştırılabilir, deniz tuzu da sanat marifetiyle arındırılır, zira dalgalarla karışmasın diye tecrit edilen tuzlu deniz suyundan, bol yağmur suyu akmadığı takdirde güneş ışınlarıyla pıhtılaşma (coagulatio) hasıl olur, bu kabil bir pıhtılaşma tabii tuzlu sudan Polonya'da yerin altında tabiat marifetiyle vaki olmuştur, Saksonya'da ve diğer mahallerde ise aynı tabii tuzlu sudan yerin üstünde sanat marifetiyle vaki olur, nitekim güneş ışınlarının o kadar kuvvetli olmadığı ve odun bolluğunun bulunduğu yerlerde deniz suyunu ateşte kaynatarak tuza dönüştürenler dahi mevcuttur,

çakmak taşlarından ve sair nebatattan, hatta hayvanların yakılmış gübrelerinden kimya sanatı marifetiyle çıkarılan ve bir kısmı şifalı, bir kısmı ise şifasız addedilen tuzlardan bahsetmiyorum bile.

Bu husus yalnızca tuz hakkında anlaşılmamalı, sanat marifetiyle yapılan ve tabiatça hasıl edilen daha nice madenler hakkında da geçerli sayılmalıdır. Şu halde şayet bunlardan biri herkesin gözü önündeyse, öyle ki herkes açık bir duyumsama ile bunu müşahede edebiliyorsa, diğeri ise gizlenmek istediği ve gizlenmesi icap ettiği için görünmüyorsa, birinde gördüklerimizi, gizli kalanı idrak etmek maksadıyla bir kıyas vasıtasıyla diğerine aktarmaktan bizi alıkoyan nedir.

İtalyan Thomas Aquinas'ın Alameti, Sekizinci Kitap

Sıralamada sekizinci olan İtalyan milletine, hasma karşı cenk etme yetkisi devrolunmuştur, kadim erdemini hatırlayan ve durmaksızın Augustus asrının rüyasını gören bu millet, belki de daha hemen önceden gelen kavimlerden önce bu makamın kendilerine ait olduğunu iddia ediyordu ve davanın tohumlarını eşikte sergiliyordu, fakat biz deriz ki, Romalılara diğer Hristiyanlardan daha şerefli bir makam verilmiş olması, evvelce Morienus Romanus'un kadimliği, ilmi ve nüfuzu sebebiyledir, nitekim onlar diğer mağlup kavimlere hükmettikleri gibi İtalyanlara da hükmetmişlerdi, makamların tertibi ise imparatorluktan değil, kimya ilminin daha kadim üstünlüğünden kaynaklandığı cihetle, artık öfkelenmeleri için geriye hiçbir sebep kalmamıştır, İtalyanların birincisi Aziz Thomas Aquinas, ki sair zamanlarda münazara etmeye ve hasımlarını en ince ve en tesirli hüccetlerle ikna etmeye ziyadesiyle hazırdı, şimdi hasmın oklarını ve delil ciritlerini karşılamaya hazırlanmıştı, bunca defa püskürtülen ve mağlup edilen Pygopolinices gözlerini ona dikti, silahsız bir keşiş olması hasebiyle ondan bir zafer elde edeceğini umuyordu, lakin kendi hükmünde fena halde yanılmıştı, zira bu keşiş şayet zekasının keskinliğini Hasıma bütünüyle hissettirmek isteseydi, onun hakikaten zırhlı ve bu tür silahlarda son derece mahir bir cengaver olduğu bizzat tecrübe ile fark edilirdi,

fakat Hasım kuvvetlerini yeniden toparlamadan önce cenge tutuşmasınlar, kendisine haksız muamele edildiği söylenmesin diye, evvelemirde Aziz Thomas'ın hayatını, yazılarını ve kimyaya dair kanaatini, soydaşı olan İtalyanlarla birlikte tetkik edeceğiz,

Tabiatın yaptığı gibi sanat da metalleri kükürt ve cıvadan hasıl eder.

Thomas Aquinas müstesna takvası ve dindarlığı sebebiyle azizler zümresine dahil edilmiş, ilim ve fenlerde bütün Hristiyan alemine öylesine hayranlık verici görünmüştür ki, sanki insan zekasının kudret ve idrakinin fevkine çıkarak ruhi bir tabiata yükselmişçesine kendisine Meleksi Doktor unvanı verilmiştir, bu unvan şayet herhangi bir insana layıksa, bilhassa ondan esirgenmemelidir. Zira o ilahi ve insani meselelerde en ince suallerle dopdolu öyle eserler kaleme almış ve ilahi zekasının keskinliğiyle işleyip umuma neşretmiştir ki, herhangi bir alim için taklit edilmekten, hele ki ona denk olunmaktan yahut onu aşmaktan ziyade hayranlık duyulacak bir mertebededir.

Fakat onun fevkalade ilmine ve dindarlık gayretine dair kimsede şüphe bulunmadığı gibi, Aziz Thomas'ın kimyacılar zümresine dahil edilmesi de Kimya aleyhtarlarının çoğuna pek muhtemel görünmez, bu durum onların gözüne batan bir tırnak gibidir ve taşan safranın çokluğundan midelerini bulandırır. Bu iddiayı çürütmek ve inkar etmek adına yeri göğe katar, helal ile haramı birbirine karıştırırlar. Bu kimseler pek yüzsüzdürler ve hakikatin dillerinde mukim olduğunu zannederler, öyle ki yumurtladıkları her lakırdının hakikat sayılması gerektiğini düşünürler, Aziz Thomas'ın Kimyaya intisap ettiğini yahut onun lehinde tek bir söz söylediğini açıkça inkar ederler, oysa biz her iki iddiayı da apaçık cerhedeceğiz. Bu madrabazların daha önce zikredilen kurnazlığı burada da kendini gösterir, zira Aziz Thomas'a, o pek mübarek zata, bizzat küfre düşmüş görünmemek için, gençliğinde yahut başka bir vakitte Kimya ile iştigal etmesi hususunda herhangi bir hafifmeşreplik isnat etmeye cüret edemezler, lakin diğer herkesi hafif, sefih, kıymetsiz, itibarsız ve namdan mahrum sayarlar. Ey meselelerin en insafsız hakimleri, dilediğiniz vakit sivrisinekten fil yaparsınız ve bunun aksini de icra edersiniz, ihtiyatlı görünmek uğruna yalancı çıkmaktan hicap duymazsınız, ey çıngıraklar, geveze tencereler, beyinsiz kafalar, zihninizin o hakikaten vehimden ibaret tasavvuru teyit edilsin diye, bazen yanlışı tasdik edip bazen doğruyu inkar ederek hakikate neden böylesi bir hile katmaya yeltenirsiniz?

Altın Sofra, Sekizinci Kitap

Vaktiyle Mısırlı yargıcın boynunda, kendisine daima hakikati hatırlatsın diye asılı duran Hakikat heykelciği gibi, dünyada var olan yahut meydana gelen şeyler hakkında dürüstçe hüküm verecek herkesin zihninde de hakikat asılı durmalı, onda öyle kök salmalıdır ki bir kimsenin lütfu yahut nefreti uğruna ondan sapılmasın. Simyanın hasımları bunu gözetmiş olsalardı, Aziz Thomas’ın hatırı veya simyaya duydukları nefret yüzünden her türlü hakikate aykırı iddialar öne sürmezlerdi.

Fakat Aziz Thomas’ın bir simyacı olduğunu, kendi yazılarından, yaygın şöhretin mutabakatından, simya ustalarının ittifakından ve başka yetkin kişilerin tanıklığından daha iyi ne kanıtlayabilir, buna başka hangi deliller denk düşebilir? Hasımlar, bu metinlerin Aziz Thomas’a ait olmadığını, gizlice sokuşturulup ona sahtekarlıkla atfedildiğini ileri sürerek simya yazılarına derhal bir şüphe düşürürler.

Fakat bu kanaatlerinin gerekçelerini ortaya koymazlar. Dolayısıyla bunu, o saçma sapan buyruklarıyla birlikte diledikleri yere savursunlar, zira sanata karşı inkar veya iddia edilen her şeyin kendilerine ispatlanmasını isteyen simyacılara bunu dinletemezler. Böylece "O hafifmeşrep bir adamdır, gençliğinde boş işlerle uğraşmıştır, şu kimse simyacı değildir ve ona atfedilen kitaplar onun değildir" demek kabilse, sanat ve bilimlerde hiçbir kanıt ve ispat olmaksızın neleri inkar edip neleri iddia etmeyiz ki? Şayet ben, "Hasımlarımız, ağızlarına her geleni geveleyip dururken akılları başlarında değildir" desem, bir gerekçeyle desteklenen bu önerme, simya kitaplarının Aziz Thomas’a ait olmayıp uydurulduğu iddiasından daha muteber olmaz mı? Neden uydurma olsun, Aziz Thomas’ın eserleriyle tek bir külliyatta toplanmadıkları için mi?

Oysa bu cılız akıl yürütme, "Vergilius Mantova’da değil, Roma’da ve Napoli’de yaşadı, şu halde Mantovalı değildi" demek kadar geçerlidir.

Zira doğduğu toprağı terk edip başka yerde yaşamak nasıl insanın kendi iradesine bağlıysa, simyaya dair bir veya birden fazla kitabın onun ciltlerine eklenmemiş ya da dahil edilmemiş olması da bizzat Aziz Thomas’ın yahut eserlerini toplayıp yayımlayanın iradesinden ileri gelmiştir. Aziz Thomas’ın adıyla elden ele dolaşan simya kitaplarının ona ait olduğunu, kılı kırk yaran ve öğle vakti Güneş’i karartmaya cüret eden kimseler dışında kim inkar edebilir? Zira bu doğru kabul edilmezse, her kitabın yazarı, hatta her çocuğun babası hakkında daima bir şüphe baki kalır.

Kuşkusuz bazen bilgisiz sahtekarların kendi ürünlerini bilginlerin sırtına yüklediği vuku bulur, lakin bunlar velilerinden kolayca ayırt edilir, üstelik burada hedeflenen yalnızca kazançtır, ne hakikat ne de ismin itibarıdır. Aziz Thomas’a atfedilen kitaplar, üslup, yöntem, muhteva ve sair hususlarda ona yakışmayan türden olsaydı, yazarın adı ne şekilde uydurulmuş olursa olsun ondan tecrit edilmeleri gerekirdi.

Oysa bütün bu hususlarda onunla uyuştuklarına göre, hiç kimse onları ondan koparamaz. Bilginlerden hangisi, nihayetinde ne kazanç, ne şan, ne fayda, ne de itibar umulabilecekken kendi zihninin mahsulünü bir başkasına mal eder? Dolayısıyla bir tırmığa nasıl tırmık deniyorsa ve tırmık olduğu için başka bir adla anılmıyorsa, Aziz Thomas’ın simya kitapları da Aziz Thomas’ındır ve bir başkasının adıyla etiketlenemez.

Nitekim Mirandola Kontu, Altın Üzerine adlı eserinin birinci kitabının üçüncü bölümünde şöyle der, "Bunun yanı sıra, başlığı yazarı konusunda yanıltmıyorsa, Aziz Thomas’ın bizzat metal sanatı üzerine yazdığı kitabı da zikredilmelidir, nitekim bu eserin meşruiyeti, içinde Albertus’tan hocası olarak söz edilmesiyle ve Thomas’ın başka metinler de gönderdiği açıkça bilinen Reginaldus’a ithaf edilmiş olmasıyla da doğrulanmaktadır." Yazar böyle der ve ardından ekler, "Thomas’ın altın ve gümüş yapımı hakkındaki görüşlerine dair şerhleri de okudum. Fakat simya adını yeterince bilmeyen pek çok kişi, bana öyle geliyor ki, aleme yabancı bir şeyi tevil etmeye kalkışmış yahut avam tabakasının yakıştırmaya alışkın olduğu simya (alchymia) adından kaçınmak ve bu mesele hakkında yazanların hakarete uğramasını önlemek amacıyla, bilmiyorum kafi derecede donanımlı mıdır, kendi kilerlerinden bir şeyler çıkarmışlardır."

Eserlerinin yanı sıra kamuoyu da onun simyacı olduğuna şehadet etmektedir, nitekim şayet bu şöhret, kitapları günümüze kalmamış olsa bile filozofların kendi disiplin ve sanatlarındaki yerini kanıtlıyorsa, örneğin Thales’i gökbilimci, Herakleitos’u doğa filozofu, Arkhimedes’i matematikçi kılıyorsa, bu sanat üzerine kitapları mevcut olan Thomas’ı niçin simyacı ilan etmesin?

Buna karşı çıkmak isteyen kimsenin, işin aslının umumiyetle kabul edilenden farklı olduğunu herkesin anlayacağı kesin kanıtlar öne sürmesi gerekir, aksi halde binlerce ağzı ve dili olan kamuoyuna karşı söz söyleyip aykırı fikirler üretmek yersiz ve nafile görünmektedir. Simya ustaları da oybirliğiyle Thomas’ı zikreder, kendilerinden sayar ve simyanın gerçek ve meşru bir müellifi olarak ona hürmet ederler. Nitekim filozof Rosinus şöyle der, "Thomas Aquinas der ki, taşın maddesi koyu bir sudur, faili ise o suyu donduran sıcaklık veya soğukluktur."

Aynı şekilde, "Hayvanlardan elde edilen taşların diğerlerinden daha kıymetli olduğuna inanmalısın."

Ludus da şöyle der, "Bu sebeple aziz Thomas Aquinas, aynı gövdede birleşmiş elementlerin sureti hakkında şöyle der, Doğanın işbirliğiyle, sanat marifetiyle gördüm ve yaptım, zira ateşli tabiatta olan bir tür kükürt aldım ve onu saf suya dönüştürdüm, sanat vasıtasıyla onu tekrar havaya ve toprağın daha saf hale gelmesi arzusuyla suya ve ardından toprağa dönüştürmek istediğimde, kızıl, son derece berrak, şeffaf ve parlak bir taş buldum, onda bütün elementlerin suretlerini ve dahası o taş maddesi içindeki zıtlıklarını temaşa ettim, bunun hangi kudretten ileri geldiğini bilmem, meğerki bir meyilden olsun, nitekim kızıllığından ateşin suretini, şeffaflığından havanın suretini ve parlaklığından suyun suretini gördüm." Yazar Aziz Thomas’tan bunları aktarır ki bu sözler alelade değil, son derece derinlikli bir filozofa aittir, Aziz Thomas’tan başkasının izini taşımazlar.

Zira bütün bir taşın doğasını ve suretini felsefi olarak tarif ederler, her bir elementin onda bulunan hakiki niteliklerini gözler önüne sererler, dahası bütün sanatın özeti mahiyetindeki maddeyi ve ameliyat tarzını ihtiva ederler.

Pek çok yetkin kimse tarafından defalarca teyit edilen, şöhret ve simyacılar tarafından savunulup şüphesiz kabul edilen bu hakikati inkar edenler, peşinen simyanın hakiki olmadığını, aldatıcı bir sanat olduğunu, hafifmeşrep ayakkabıcılara layık görüldüğünü ve altın yapımının hayali, hiçbir zaman var olmamış, var olmayan ve var olmayacak bir şeyden ibaret bulunduğunu varsayar ve buna kendilerini inandırırlar. Bunun sebebi, simyayı hakkıyla icra eden canlı bir kimseyi görmemiş olmaları ve bunun nasıl meydana gelebileceğini kavrayamamalarıdır. Bu cehalet ırmağının bütün kolları işte bu kaynaktan akar, onunla boyanmış hasımlar ise kendi zihinlerine uygun düşenden başkasını asla onaylamazlar. Simyanın boş, sahte yahut yok hükmünde bir şey olmadığı şöyle ispat edilir, onun o simyacı taklidi ameliye ve aldatma yönteminden fersah fersah uzak olduğu apaçıktır ve başka yerlerde etraflıca ele alınmıştır.

O başıboş simyacıların da sahte simyacılar olduğunu, hakiki simyacılardan tamamen ayrıldıklarını, hatta huysuzluk, kötü ahlak çıbanı ve kanser gibi olduklarını aynı yerde kanıtladık.

Şu halde meşru ve hakiki olanlar gayrimeşru ve sahte olanlarla karıştırılmamalı, erdemler kusur veya kusurlar erdem sayılmamalı, suistimal yüzünden meşru kullanım terk edilmemelidir. Zira,

Her şeyin bir ölçüsü vardır, kesin sınırları vardır nihayetinde, Ne onların ötesinde ne de berisinde tutunamaz erdem.

Aziz Thomas, Fransa Kralı Philippe de Valois devrinde, takriben 1330 yılında yaşamış ve hocası olarak Büyük Albertus’tan feyz almıştır, nitekim her ikisi de Vaizler Tarikatı’na, yani Dominikenlere mensuptur. Bu tarikatın ilk kurucusu ise, İbn Sina’nın Hıristiyanlar arasında simya sanatının önde gelenleri arasında saydığı ve cıvanın sertleştirilmesi ile mumlaştırılması tarzlarını, ki bunlar genel hatlarıyla bütün sanatı kapsar, kendisinden öğrendiğini ikrar ettiği o meşhur Dominicus’tur.

Sekizinci Kitap

Bu Dominicus tarafından kendi tarikatına ait pek çok manastırın kurulduğu yazılır, ki bu durum, deneyimine sahip olduğu simya sanatının yardımı olmaksızın gerçekleşemezdi. Zira Orpheus yahut Amphion misali, lir çalındığında ya da şarkı söylendiğinde taşlar inşaat için kendiliğinden bir araya gelip dizilmedi, nitekim Troia surlarının da Apollon'un liriyle yükseldiği rivayet edilir, bilakis o kadar çok yapı büyük masraflarla dikildi ki, bunlar mütevazı bir servete değil, ancak pek zengin kimselere uygun düşerdi. Ne var ki bunu yalnızca kendi mal varlığı için kullanmadı, Tanrı'nın en yüce hayrına vakfedip O'nun onuruna, İncil'in vaaz edilmesi gayesiyle kurulan yeni bir tarikat düzenine dönüştürmeye gayret etti. Zira Tanrı'ya hizmet etmenin ve O'nu daimi ilahilerle yüceltmenin, manastır topluluklarında belirli kurallara riayet etmekten başka bir yolu yahut usulü bilinmiyordu.

Böylece bu sanat ondan ve takipçilerinden Albertus Magnus'a, ondan da şüphesiz bir muallim sıfatıyla, Thomas Aquinas'a intikal etti. Albertus, Thomas'ın zihninin müstesna kabiliyetleri sebebiyle, onu diğerlerinin fevkinde bu en derin ve en gizli ilme yatkın ve ehil bulmuştu.

Zira Thomas'ın, her şeyden daha tanrısal olan bu sanata bağlanmaktansa, bir muallim olarak Albertus'a diğer ilimlerde bağlandığı düşünülmemelidir. Nitekim diğer ilimler bununla kıyaslandığında nedir ki?

Şüphesiz, hanımının yanındaki cariyeler gibidir. Bu sanat doğanın mucizelerini sergiler ve temaşaya dayalı bütün fizik ilmini ameli neticelerle en hakiki biçimde ispat eder. Aziz Thomas'ın her ne surette ele alınırsa alınsın bir simyacı olduğu açıktır, gerçi simya üzerine bizzat neşrettiği kitapların şahitliği tek başına kafi gelecektir.

Lakin şimdi bizzat Thomas'ın simya kitaplarında değil, genel kabul görmüş eserlerinde rastlanan diğer şahitliklerine geçelim. Meteorologica üzerine yazdığı üçüncü kitabın sonuna doğru şöyle der, "Metallerin yakın maddesi, simyacıların dediği gibi kükürt ve cıvadır, öyle ki taşlık yerlerde yeryüzü, madensel kuvvet vasıtasıyla kükürt ve cıvayı meydana getirir. Akabinde bunların muhtelif karışımına göre farklı metaller hasıl olur. Bundan ötürü bizzat simyacılar hakiki simya sanatıyla, lakin madensel denen semavi kuvvetin gizli işleyişleri sebebiyle güçlükle, ki gizli olduklarından ötürü bunlar taklit edilebilir, zikredilen ilkeler yahut bu ilkelerden türeyenler vasıtasıyla bazen metallerin hakiki oluşumunu gerçekleştirirler." Aziz Thomas'ın bu sözleri hem doğayı hem sanatı birlikte ihtiva eder ve her ikisinin işleyiş tarzını gayet açık bir şekilde gösterir, nitekim metaller bir baba ve ana misali kükürt ve cıvadan neşet eder. Kükürt ve cıva, toprağın taşlık oyuklarında yükselen muhtelif buharlardan donar ve madensel kuvvet sayesinde metalik bir cevhere dönüşüp sertleşir. Buradan hareketle simyacılar da kükürt ve cıvadan yola çıkarak aynı doğal eseri, yani altın ve gümüşü husule getirirler. Zira geriye kalanlar hususunda kaygı duymazlar, zira akıl en mükemmel olana yönelmeyi buyurur.

Cıvayı buharlardan bizzat terkip etmelerine lüzum yoktur, zira başlangıçta bu onlar için imkansızdır ve doğa tarafından birleştirilmiş cıvanın miktarı, kusurlu metallerin ve saf cıvanınki kadar boldur.

Adi kükürt ise onlara faydasız görünmüştür, bu nedenle uzun bir araştırma, büyük bir emek ve masrafla başka bir kükürt aramışlardır. Onu bulduklarında, çakmaktaşı ile çelikten ateş çıkarır gibi bu ikisinden altını çekip çıkarmışlar, yani bunların ateşteki layıkıyla karışımından pek az bir vakitte, neredeyse yarım saatlik bir sürede altın meydana getirmişlerdir.

Aziz Thomas, kendi ifadesiyle semavi kuvvetin gizli işleyişleri sebebiyle, bu işlemin kemale erdirilmesinden ziyade keşfedilmesinin güç olduğunu ikrar eder ve bu doğrudur, zira gökten taşa zerk edilen bu kuvvet olmasaydı hiçbir sanatkar nihayete eremezdi yahut erememiş olurdu. Lullus'un Theorica testamenti adlı eserinde zikrettiği o üç babalı, yani semavi Güneş'in, zeki sanatkârın ve Vulcanus'un oğlu, Güneş tarafından yaratılmış, sanatkâr tarafından idare edilmiş ve Vulcanus tarafından terbiye edilmiştir. İşte aynı müellifin bahsettiği o biçim budur, o olmaksızın bu sanatta ilerleyen herhangi bir sanatkâr, hiç görmediği, suretini bilmediği ve bir başkasından tasvirini işitmediği bir kimsenin çehresini canlıymışçasına resmetmeye çalışan bir ressama benzer. Aziz Thomas, semavi kuvvetin işleyişleri gizli olsa da bizim tarafımızdan taklit edilebileceğini söyler, burada geçen "bizim" kelimesiyle sanatkârı dışarıda bırakmaz, hatta belki de çoğul kipi tekil yerine kullanarak yalnızca kendisini kastediyordur.

Sanatkârın ilkelerden ziyade ilkelere bağlı unsurlar vasıtasıyla ilerlediği sabittir, zira ilk ilkeler sanata fazlasıyla uzaktır. Kendisi ayrıca onların bazen hakiki metal oluşumu gerçekleştirdiklerini söyler, yani kemale ermiş pek nadir hakiki sanatkârların bunu yapabildiğini, kemale ermemiş olanların ise deneseler dahi hiçbir surette muvaffak olamayacaklarını belirtir.

Böylece Aziz Thomas, kendisini sanattan soyutlamaksızın onun bütün genel sürecini mükemmelen resmeder, ancak bunu sahte simyacılarla ortak olan simyacı adıyla alenen anılmayacak, lakin hakiki sanatkârlar nezdinde bir sanatkâr olarak tanınabilecek bir tarzda yapar ki bu onun basiretine verilmelidir. Zira sanat özünde fevkalade ve pek nadir kimseye bahşedilmiş ilahi bir lütuf olsa da baba mirasını yiyip bitiren, har vurup harman savuran, obur ve borca batmış pek çok serseri, sanki doğum tanrıçası Lucina imdada yetişecekmiş yahut altın bir çıpaymışçasına akın akın ona koşmakta, kendi anlayışlarına göre aldatıcı ve beyhude sahtelikler üretmektedir. Bu sebeple Kraliçemiz Simya kötü bir şöhrete bürünür, sanki bu sanatı yalnızca kendileri sahiplenip iddia ediyormuş gibi görünen ve dış yüzünü dahi görmemiş, tek bir harfinden anlamayan bu sahte simyacılar yüzünden, avam tabakası hakiki simyacıları ve filozofları onlarla aynı kefeye koyar ve kamuya zarar veren tek bir sahtekarlık ameliyesi sebebiyle herkesi mahkum eder.

İyi olan hiçbir kimse yoktur ki bundan tiksinmesin, işte bu sebeple pek çok isimsiz metin yazılmış, memleketler değiştirilmiş, yalnızca madde ve muhteva bakımından değil, avam nazarında kimse simyacı olarak yaftalanmasın diye gaye bakımından da pek çok alegorik risale kaleme alınmıştır. Aziz Thomas'ın bizzat manevi babası olduğu halde simya kitaplarını gayrimeşru addedip diğer eserlerinin arasına katmamasının, diğer kitaplarında ise, yukarıda zikredilen yerde olduğu gibi, simyadan üstü kapalı ve temkinli bir şekilde söz etmesinin sebebi budur. Yine de fikrini gayet zekice ortaya koyar, bunu mesleği simyacılık olan biri gibi değil, gerektiğinde simya hakkında hüküm verebilecek bir doğa bilgini sıfatıyla yapar. Benzer bir tutumu eserlerinin bir diğer kısmında, yani Secunda Secundae, 77. mesele, birinci maddede sergiler. Orada şöyle der, "Eğer simya yoluyla altın yapılsaydı, bunu hakiki altın olarak satmak gayrimeşru olmazdı, zira sanatın hakiki ve doğal neticeler hasıl etmek için bazı doğal sebepleri kullanmasına hiçbir engel yoktur, nitekim Augustinus da De Trinitate adlı eserinin üçüncü kitabının sekizinci bölümünde, iblislerin sanatıyla yapılan şeyler hakkında böyle söyler." Bu varsayımsal akıl yürütmede öncül ima edilmiş, öncülün ispatı ise sanki apaçıkmış gibi eklenmiştir. Bu öncül şu şekildedir,

Simya yoluyla altın yapılır, bunun ispatı ise sanatın vesaireyi kullanmasına hiçbir engelin bulunmayışıdır. Çıkarılan netice zımnen anlaşılmaktadır, dolayısıyla bu altını hakiki altın olarak satmak gayrimeşru değildir. Aziz Thomas bu kıyasın yahut muhakemenin unsurlarını sebepsiz yere bu kadar ustaca ve varsayımsal biçimde düzenlememiştir, maksadı daha evvel belirtildiği üzere cahil avam tarafından hakiki hüviyetiyle bilinmemektir.

Lakin bütün mantıkçılar itiraf etmek mecburiyetindedir ki, onun dağınık ve ayrık haldeki bu varsayımsal önermeleri şu kıyas nizamına sokulmalı ve bilerek eksik bıraktığı her ne varsa bu surette tam olarak anlaşılmalıdır,

Eğer simya yoluyla altın yapılıyorsa, onu hakiki altın olarak satmak caizdir. Fakat simya yoluyla altın yapılmaktadır. O halde onu hakiki altın olarak satmak caizdir.

Öncül şöyle ispatlanır,

Eğer simya altın meydana getirmek için tabii sebepleri kullanabiliyorsa, simya vasıtasıyla doğal bir netice, yani altın da hasıl olacaktır. Lakin sanatın (yani simyanın) hakiki ve doğal neticeler üretmek için bazı doğal sebepleri kullanmasına hiçbir mani yoktur, ki bunu yukarıda zikredildiği gibi Augustinus ile ispatlar. O halde simya yoluyla da altın yapılması mümkündür.

Aziz Thomas'ın bu sözlerinden...

[okunamadı] simyayla üretilecek olursa, bunun kanıtı şudur, Çünkü hiçbir şey sanatın kullanılmasına engel teşkil etmez vesaire. Varılan sonuç zımnen anlaşılır,

Şu halde bu altını hakiki altın niyetine satmak gayrimeşru değildir. Aziz Thomas bu tasımlama (syllogismus) yahut akıl yürütmenin uzuvlarını, daha önce de söylediğim gibi, bilgisiz avam tarafından kendi dönemimizde tutulduğu gibi tanınmasın diye, boş yere böylesine ustalıkla ve varsayımsal olarak tertip etmemiştir.

Bütün mantıkçılar ise onun dağınık ve ayrık duran varsayımsal önermelerinin bu tasım sırasına sokulması gerektiğini ve kasten eksik bıraktığı her ne varsa bu suretle eksiksiz kavranacağını kabul etmek zorundadır,

Eğer simya ile üretilecek olursa, bunu hakiki niyetine satmak caizdir, Fakat simya ile üretilecektir, Şu halde bunu hakiki niyetine satmak caizdir. İkinci önerme şöyle kanıtlanır,

Eğer simya bu altını meydana getirmek için tabii sebepleri kullanabiliyorsa, simya yoluyla da tabii bir netice, yani altın hâsıl olacaktır, Oysa hakiki ve tabii neticeler üretmek için sanatın, yani simyanın birtakım tabii sebepleri kullanmasına hiçbir engel yoktur, bunu da yukarıda geçtiği üzere Augustinus ile kanıtlar, Şu halde simya yoluyla da altın yapılabilir.

Aziz Thomas’ın, meslekten bir kimyacı olarak tanınmamak gayesiyle bazı uzuvlarını gizlediği bu tasımdan ötürü hasımları, şayet alelade diyalektikte azıcık talim etmişlerse, onun makul bir kanıtlamayla kimya yoluyla altının yapılabileceğini savunduğunu açıkça görür ve anlarlar, nitekim daha önce de Nebis kelimesinde zımnen simyacı olduğunu belli etmiştir. Okur dikkat etsin ki Aziz Thomas bu çifte tasımda kendisini kimyacı olarak ele verecek önermeleri, yani ilk tasımın küçük önermesi ile sonucunu, ardından ikinci tasımın büyük önermesi ile sonucunu daima atlamaktadır. Kendisi tarafından ise daha az şüphe çeken önermeler, yani ilk tasımın büyük önermesi ile ikincinin küçük önermesi konulmaktadır ki bu da onun inceliğindendir, Nitekim bunu kanıtlamak üzere aynı kitap ve kısmın doksan altıncı sorusunun ikinci maddesinde şöyle der,

Eğer tabii nesneler, der, tabii bir kuvvete sahip oldukları düşünülen birtakım neticeleri meydana getirmek üzere sırf bu maksatla tatbik edilecek olurlarsa, bu nesneleri yahut neticeleri kullanmak batıl inanç veya gayrimeşru değildir.

Bu sözlerle tabii büyüye bütünüyle onay verir ve onun asla batıl veya gayrimeşru olmadığını ilan eder, Meteoroloji kitabının başlangıcında da şöyle der,

Simyacıların başlıca gayesi madenleri, yani kusurlu olanları, safsata ile değil hakikat dairesinde dönüştürmektir. Aynı yerde, Madenler tabii oldukları ve maddeleri bir olduğu için birbirine dönüştürülebilirler.

Dolayısıyla Aziz Thomas’ın bir kimyacı olduğundan ve kimyanın lehine konuştuğundan, gerek kimyaya dair kitaplarında açıkça, gerekse diğerlerinde örtük biçimde yazdığından hiç kimse şüphe etmemiştir, öyle ki bunun daha ileri bir kanıtlamaya ihtiyacı yoktur.

Fakat yorumcuları arasında ihtilaf bulunduğundan ve bunların çoğu kimyadan bihaber olup onun kimyanın hakikati lehine hiçbir şey vazetmediğini ileri sürdüklerinden, bundan ötürü Mirandola Kontu’ndan bunların görüşlerini aktaracağız ve her akıl sahibinin muhakemesine sunacağız,

Mirandola Kontu altından bahsettiği ikinci kitabın üçüncü bölümünde der ki, Aziz Thomas İlahiyat Külliyatı’nın ikinci cildinin ikinci kısmında, ilahiyat üzerine Hükümler şerhinin ikinci kitabında ileri sürmediği kimya hakikatini ikrar eder,

Bu sebeple bu hususta pek çoklarına değişken görünmüştür, nitekim kendi yerinde, onun kanaatini açıkça tefsir ettiğimizde daha sarih biçimde görülecektir. Şimdiki bahse gelince, Thomas’ın takipçisi Sylvester da sanat yoluyla altının yapılabileceği kanaatindedir, ki Johannes bu kanaatte sebat etmemiştir. Thomas Cajetanus ise küçük risalesinde hileden uzak yapıldığı müddetçe sanatın kendisinin bizatihi gayrimeşru görülmemesi ve sanatla vücuda getirilen nesnenin, hakikatte ne ise ona göre satılması halinde, bu satışın günahlar arasında sayılmaması gerektiği hükmüne varır. Aziz Thomas’ın İlahiyat Külliyatı üzerine yazdığı şerhlerde ise, bilgeler danıştıktan sonra bunun bir sanat eseri olarak mümkün olduğunu, fakat insan eliyle değil hükümdar eliyle olabileceğini yazar, Sanatın kudreti bahsinde ise hiçbir ihtilafa düşmez, diğer meselelerde incelikle yaptığı gibi,

Bu hususta bazıları şuna hayret ederler ki, sanatın hakikatini, otoritesini ve Aziz Thomas’ın akıl yürütmesini teyit ettiği yerde, onun derhal insan için mümkün olduğuna hükmetmiştir,

Buna bizzat Thomas’ın kendi aklı kani kılmaktadır, madem kabul ediyor, neden insan için mümkün olmasın? Eğer hükümdarlar ve onların danıştığı bilgeler bunu icra edebiliyorlarsa, neden insanın fevkinde olsun, sanki hükümdarlar ve bilgeler insanlar arasında sayılmazmış gibi? Yine Mirandolalı ikinci kitabın birinci bölümünde Thomas Aquinas’ın altın yapmaya dair yorumcuları tarafından çarpıtılan kanaatini beyan eder ve şöyle der,

Ben şahsen, altının soyluluğu uğruna onun suretini sanatın dışına iten ve bu sebeple altın yapma sanatının kapılarını kapatan Liguryalı Johannes'e katılmıyorum.

Zira daha önce de söylediğimiz gibi Thomas, daha yetkin bir sureti, yani duyulur canı kabul eder, ki bunların [okunamadı] doğal şeylerin icracıları aletlerin başında bulunmuştur.

Sanatkârların, neyin bizzat etki ettiğini, neyin bizzat etkilendiğini bulmayı bilmedikleri iddiası da beni sarsmaz.

Çünkü doğanın metalleri dönüştürmek için kullanageldiği ısıya, neme ve çokça buhara ihtiyaç olduğunu bilmez değillerdir. Buna ek olarak Thomas, gençliğinde inkâr eder göründüğü şeyleri, uzun bir zaman sonra, yani kendi kanaatlerinin son vasiyeti kabilinden olan Summa Theologiae'yi kaleme alırken kararlılıkla onaylamıştır. Petrus Garcias ile aynı görüşü paylaşarak Liguryalı Sylvester'in kapıldığı o zanna da kapılmayacağım.

Onlar, Thomas'ın yetkin olmayan sanatkârlardan bahsettiği ikinci şerhinde yetkiyi reddettiğini, Summa Theologiae'de ise yetkin olanlardan bahsederek buna izin verdiğini öne sürmüşlerdir.

Zira orada söz konusu olan sanatkârlar değil, yapma sanatının kendisiydi, ki bu sanat doğanın hizmetini ve aletlerini kullandığından, ister cisimsiz ruhlar, ister insanlar olsunlar, ister doğal yoldan ister doğaüstü kabiliyetle donatılsınlar, onu icra edebilen herkes tarafından yetkinliğe ulaştırılabilir. Nitekim hizmetkârların çeşitliliği, kendi gücüne dayanan, fakat kendisine ne ölçüde yardım edilirse o ölçüde üstün gelen sanatı kendiliğinden ortadan kaldırmaz yahut eksiltmez. Mirandola'nın Thomas hakkında söyledikleri bu kadardır. Dolayısıyla İtalyanların baş kimyacısı olarak Aziz Thomas'ın kabul edilmesi haksız değildir.

O Thomas ki, Meleksi zekâsıyla en gizemli meselelere nüfuz edip onları aydınlatmışken, bütün dünyanın arzuladığı Tanrı'nın o ulu işlerini araştırmazsa hayatı kendine zehir sayardı, bilhassa bir kimyacı olduğu herkesçe bilinen o hocanın idaresi altındayken.

Onun bahsi geçen kimya kitabında bilhassa iki husus dikkate değer görünmektedir, ilki, içbükey aynalar vasıtasıyla Güneş ışınlarının, önlerine çıkan yanıcı her şeyi tutuşturacak derecede yoğunlaştığı o güzel optik örneğiyle önsözde çıkardığı neticedir, buna göre yıldızlardan, sözgelimi Güneş'ten inen göksel güçler aşağı aktarılır ve aşağıdaki unsurlarla bir ve aynı olur, zira bu şekilde tutuşturulan ateş ile diğer alelade ateş arasında hiçbir fark yoktur.

Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, göksel öz bu aşağıdaki unsurlarda korunabilir, tıpkı bütün metallerle karışabilen ve onlardaki kusurlu olanları altına dönüştüren o altın sureti gibi. Zira bu suret, az önce söylendiği gibi, gökten yersel tözün içine nakşedilmiş olarak yıldızlardan iner, adeta insanlara getirilmiş bir Prometheus kıvılcımı gibidir ki, yeryüzünde Güneş'in bir oğluna sahip olsunlar, o oğul ki, sanatkârın dehasıyla iyi yönetilip Vulcanus'un maharetiyle usulünce yetiştirildiğinde, burada babasının vekilliğini yürütecek ve onun bin yılda tamamlayamadığını kendisi bir saatin birkaç dakikasında yerine getirecektir.

Nitekim göksel Güneş'in ışınları zikredilen aynalarda nasıl çoğalır ve ateş gibi adeta cismani ve dokunulur hale gelirse, yersel Güneş'in ışınları da bir araya gelip kendi üzerlerine yansıdıklarında, başlangıçta adeta ruhani ve dokunulmaz olan şey cismani ve dokunulur hale gelir, onun Güneş ve gök tarafından meydana getirilen ilk noktası, bizim ateşimiz yahut Vulcanus tarafından tamamlanır ve devam ettirilir. Gök ışığının doğuşudur bu, yeryüzünde de bir ışın vardır ki, kendi içine toplanmış bir lal taşı gibi karanlıkta parlar. Hermes'in tembihlediği üzere, bu bizim ışınımız alınmalı ve onun gölgesi silinmelidir, bu da Güneş Yengeç burcuna girmedikçe gerçekleşemez, o vakit Mısır'ın bir adası olan Delta'da, Syene civarında yaşayanlar için Güneş tam tepededir ve gölgesizdir.

Yengeç ise Ay'ın evidir ve Ay nemlerin hâkimidir, o nemler ki bizim taşımızda egemendir, bundan ötürü o evvela beyaz ve yaşlı bir adamdır, bunlar kurutulduktan sonra ise Razi'nin mektubunda geçtiği gibi, kızıl ve kan rengi bir delikanlı olur.

Bu ışın yahut kıvılcım toprakta yaşar ve suyla sönmez, zira göksel bir güce sahiptir, rahimdeki ceninin aybaşı kanıyla beslenmesi gibi, en değersiz besinle beslenir. Zira en kıymetli unsur olan ateş, her türlü yağlı maddeyle beslenebildiği gibi (nitekim ateşi beslemek için hayvan gübresi kullananlar da vardır), Güneş tarafından sanatkârın hizmetine sunulan felsefi ateş de yok olup gitmesin diye bu türden bir yakıtla ayakta tutulur.

Yağlı, yanmaz bir tözün içindedir ki bu töz, bütünüyle yapışkan olduğundan, kolayca yok olmaz veya havaya karışıp dağılmaz. İşte bu, birbiriyle dostça birleşmiş olan doğal ısı ve kök neme aittir, biri alevdir, diğeri zeytinyağı.

Biri attır, diğeri yem, biri köpektir, diğeri tavşan, biri etki eden, diğeri her şeyi kuşatan etki altında kalandır.

İkinci olarak Aziz Thomas, Kimya Risalesi'nde maddeyi, kendisinin İspanyol antimonu (antimonium) dediği, nihayet Llarneo'daki antik metinde Demokritos'un İtalyan stimmisi ve daha pek çok adla andığı kara, gözlü bir toprak olarak kabul eder, bunlara Basilius'un ve daha sayısız kimsenin arseniği de eklenebilir. Şüphe yoktur ki, doğru anlaşıldığı takdirde bu hususta filozofların fikri birdir ve son derece doğrudur. Antimonu gayretle araştıran bir kimsenin ondan neler meydana getirdiğini bizzat kendisi sandıklar dolusu risalelerinde bırakmıştır, bunlar cıva, kurşun, bakır, demir, kalay, karaciğer, gümüş ve altındır. Başkaları ise ondan regulus, beyaz, sarı ve kırmızı çiçekler, yağ, cam, tuz ve sayısız başka ilaçlar yapmışlardır, bu yüzdendir ki fani Valentinus, antimonun hastalıkların muzafferi ve fatihi, hatta hastalıkları katleden bir Herakles olduğunu ima edercesine boş yere ona bir zafer atfetmemiştir. Bundan dolayı daha kavrayışlı pek çok kimse şu hükme varmıştır, antimonda diğer bütün yalın maddelerde olandan daha fazla şifalı güç ve dolayısıyla daha fazla boyama gücü yahut tentür (tinctura) gizlidir. Kolay bir usulle hazırlanmış olan kül suyuna batırılan gümüş bir kaşığın altınla kaplandığını ve aynı şeyin imbikten çekilen yağıyla da gerçekleştiğini tecrübe etmişlerdir, fakat o altının uçucu olduğu söylenir. Bu yüzden pek çok kimse büyük bir ümide kapılır, onları bu iyi niyetlerinden vazgeçirecek değilim, yine de sırf bu ümide kapılmaları için onları kışkırtacak da değilim.

Aziz Thomas İspanyol antimonundan, Demokritos İtalyan stimmisinden, başkaları ise Macar antimonundan bahseder.

Matthiolus, Siena'da pek çok antimon madeni ocağı bulunduğunu, en iyisinin ise denize yakın yerlerde, Messina ve Sovana'da, ayrıca Santa Fiora kontluğundaki Selvena kasabası yakınlarında bulunduğunu aktarır, Venedik'e ise Almanya'dan çömleklerde eritilmiş halde getirilir.

Plinius da otuz üçüncü kitabın altıncı bölümünde, gümüş madenlerinde bulunan, beyaz, parlak fakat saydam olmayan, kimilerince stimmi, bazılarınca stibium, kimilerince alabastron ve larbason denen taşı tarif ederken antimondan söz eder, bunun erkek ve dişi olmak üzere iki cinsi vardır, dişi olanı daha üstün bir güçte kabul edilir. Macaristan'da, Schemnitz'de bulunur, Macaristan hakkında Basilius şöyle der:

Macaristan doğurdu beni, gök ve yıldızlar besler beni, ve toprak [okunamadı] beni, vb.

Oradaki altın madenlerinde pek bol miktarda bulunduğuna şahitlik edenler vardır.

Almanya'da Freiberg, Zellerfeld ve Altenberg madenleri ile daha pek çok ocak antimon verir. Fakat bunlardan hangi cinsin seçilmesi gerektiği sorulur.

Felsefi olanı, diye cevap veririm, nereden getirilirse getirilsin erdemleri bakımından o maddeden çok daha etkilidir. Bunun yeri konusunda filozoflar, onun her yerde bulunduğunu, değersiz bir fiyata sahip olduğunu, gübrelikte gizlendiğini söylemek dışında birleşmezler,

Âdem onu Cennet'ten beraberinde getirmiştir ve kuşlar onu bize taşımıştır, o bedelsiz verilmiş bir taştır, ondan dileyen dilediği kadar alabilir,

ve ne de bir kimseden bağışlanma dilenmelidir, siyahın siyahtan daha siyah olduğu söylenir, onların daha fazla hicvini sayıp dökmeyeyim, zira hakikisini ararken ve seçerken yanıldıkları, gayrimeşru olanı meşru sayıp krallara layık bir taçla taçlandırdıkları sırada pek çok serveti tüketip tüketen şey antimondur (antimonium), ne var ki bu lütuf tüyden bile hafiftir. Tarihten hatırlarız, üç kuzey krallığının kraliçesinin oğlu bir deniz savaşında kaybolmuş ya da boğulmuştu, birkaç yıl sonra ise simaca ona son derece benzeyen, kaybolanın söylediği ve yaptığı her şeyi baştan sona anlatmayı bilen biri onun yerine kabul edilmiş ve bir sahil kentinden donatılmış gemilerin büyük debdebesiyle oraya, annesine götürülmüştü, fakat kadın insandaki tüm işaretleri gözlemledikten sonra, nihayetinde onun bir sahtekâr ve düzmece olduğunu anlayıp geldiği gemilere pek az bir ihsanla geri göndermişti. Birçoklarının başına buna benzer bir şey geldiğini biliriz, onlar antimonu bulduklarında bunun filozofların hakiki ve asil oğlu olduğunu zannederek, çeşitli ameliyat usulleriyle muazzam masraflar ve zahmetlerle onu işlemeye giriştiler, her ne kadar o, krallara layık bir zürriyetin alametleriymişçesine birtakım uçucu tentürler (tinctura) sergilemiş olsa da, nihayetinde küle dönüştürüldü ve faydasız görülerek bir kenara atıldı.

Fakat bu kimselerin antimonu engin denizin derinliklerinde, sanki batmış gibi gizlenip yatar, her ne kadar filozofların zihnine göre hiçbir surette kral görünmese de, yine de yaşar ve derinden feryat eder, "Kim beni sulardan kurtarır ve kuruya çıkarırsa, onu ebedi zenginliklerle bahtiyar edeceğim."

Bu feryat pek çokları tarafından işitilse de, hiç kimse ona merhamet duyup kralı aramaya koyulmaz, zira derler ki, "Gönüllü olarak denize kim dalar? Kendi basiretiyle göze aldığı tehlikeyle başkasının tehlikesini kim hafifletir?" Onun feryadına inanan pek azdır.

Kralın sesini işittiklerini sanırlar ama bu ses Skylla ve Kharybdis’in yankılanan çatırtıları ve kükremeleridir, bu yüzden evlerinde kayıtsızca otururlar, ne krallığın hazinesini ne de kurtuluşunu umursarlar.

##

Şu halde antimon sanattan dışlanmamalı, bilakis büyük bir itina ve basiretle seçilmelidir, nitekim Morienus, Kral Halid’e şöyle der, "Aynı şekilde bilesin ki," der, "işin asıl kökü, bu üstatlık (magisterium) için daha iyi olan madenlerin araştırılmasındadır, zira tek bir maden pek çok cinstendir." Dolayısıyla Thomas da İspanyol antimonunu seçmiştir, zira saydığımız diğer bütün madenlerden daha üstündür, yine de Greverus’un dediği gibi, alelade şeylerden felsefi olanlar yapılacağı cihetle, onu benzersiz bir hazırlık ameliyatından geçirmeden kullanmamıştır.

Zira felsefi yapıta giren her ne varsa, saf, homojen, her türlü yabancılığından ve gereksiz toprağından arındırılmış, felsefi yapıta uygun berrak bir töz halinde olmalıdır, bu töz, ameliyatın farklılığına göre ya bütünüyle uçmalı ya da bütünüyle dipte kalmalıdır.

Aquinolu Aziz Thomas’ın Hemşehrileri, İtalyanlar

Petrus Bonus Ferrarensis, ismine tastamam uyan bir zattır, zira ister ahlakında ister öğretilerinde olsun, hangi yönden ele alınırsa alınsın iyidir (bonus), Pola’da, İstriya’da bundan iki yüz küsur yıl önce yaşamıştır. Hakikaten "Margarita Pretiosa Novella" adını taşıyan bir kimya risalesi kaleme almıştır, bu eserde kimya sanatının mümkün olup olmadığı meselesini öylesine sağlam, bilgili ve etraflıca ele alır ve bunun müspet cevabını doğadan ve eşyanın tabiatından devşirilen öylesine açık ve berrak kanıtlarla ispat eder ki, ondan sonra hiç kimsenin bunu denemesine lüzum kalmamıştır. Ne var ki sözün bolluğu meseleyi vuzuha kavuştursa da kıyasın keskinliğini azalttığından, tıpkı yeni düşmanlar yahut ağ atan gladyatörler karşısına dikilen yeni rakipler ya da güreşçiler gibi, ondan sonra başkaları da ortaya çıkmış ve kimyayı meşru ve sahih görerek güçleri yettiğince müdafaa etmişlerdir.

Yalnızca âlimlerin okuması ve hayran kalması gereken böylesine kıymetli bir inciyi (margarita) domuzların önüne atmak yakışıksız olurdu. Her şeyi yutan zamanın israfı yahut oburluğundan bize intikal eden bu eser (zira benzer bir meseleye dair iyi bir yorumcuya ait böyle bir yapıt yok olup gitmiştir), köşelerde küf ve duman içinde unutulup saklanmaktansa, Venüs’ün kulaklarına takılmaya daha layıktır, Venüs’e takılması ise, en yüksek hürmeti görmesi ve herkesin gözü önünde taşınması demektir. Kendisi felsefi kükürdü diğer vasıfları arasında gayet açık bir biçimde tarif etmiş, onu ruh (spiritus) ve can (anima) ile birlik içindeki beden (corpus) olarak adlandırmıştır, kükürt, cıvaya (argentum vivum) kıyasla böyledir, bu görüş genel kanaatten farklı görünse de, bana göre en hakiki görüş olarak kabul edilmelidir. İnsanda ve hayvanlarda ise durum bunun tersidir, insanın formu (forma) akli ruhtur.

Felsefi bileşiğin formu da candır, fakat onda mecazi anlam dışında hakiki manada bir hayat bulunmadığından, buna daha ziyade cismani töz denmelidir, zira bu töz, daha muhkem ve sabit (fixa) olduğundan uçucu kısımları taşır ve bedenin canı kucakladığı gibi onları kucaklar, beden, canın yardımı olmaksızın yürümez, konuşmaz, hareket etmez ve diğer vazifeleri yerine getirmez, aynı şekilde can da beden olmaksızın bunları ifa edemez, başlangıç ve ilk hareket candan kaynaklanır, hatta bedende icra edilen her şey candandır, felsefi bileşikte ise tüm arazlar ve nitelikler cismani töze bağlıdır, yine de bu ruhun ve canın yardımı olmadan gerçekleşmez. Şayet bir kimse aksini söyleyip bedene madde, cana da form derse yanılmış olmaz, zira Bernhardus’un Thomas de Bononia’ya mektubunda ihtar ettiği üzere, Taş’ta (lapis) beden, can ve ruh yalnızca bir benzerlikten (similitudo) ibarettir.

Petrus de Zalento, sıradan olmayan bir kimya ustası, nadir bir öğretiyi havi bir kitap neşretmiştir, bu eserde sanatın tüm gereklerini felsefi bir üslupla, yani metallerin teşekkülü, madde, ağırlıklar ve diğer hususlar üzerine gayet ince bir tarzda tartışmıştır.

Metallerin teşekkülü hakkında der ki, kükürt dumanları ve cıvanın gücü yerin derinliklerinden buharlaşır, birbirlerine sarılırlar ve bu karşılıklı birleşmede, sürekli bir ısının tesiriyle devamlı surette yağlı bir nem hasıl olur, buna Brumazar denir. İşte bu, madenlerde görülse bile tanınmayan şeydir, zira miktarı pek azdır ve bütün yapıtın mayasıdır (fermentum), o olmaksızın hiçbir mayalanma meydana gelemez. Bu sebeple "Clangor Buccinae", "Rosarius" ve Petrus de Zalento derler ki, "Maya, birleştiren vasıtadır, şayet başlangıçta ya da ortada konulursa, yapıt daha çabuk kemale erer ve tekrara ihtiyaç duymaz." Lakin bunu olumsuzlama yoluyla söylemezler. O mayanın ne menent bir şey olduğunu "Clangor" şöyle açıklar, der ki, "Bilinmelidir ki, tıpkı bu madde veya sanatın kemale erdirdiği gibi mükemmel olmadıkça hiçbir şey maya olamaz. Mayalanmış ve pişmiş ekmek örneğimiz vardır, kendi halinde yahut varlığında yetkindir ve nihai sınırına ulaşmıştır, artık onu daha fazla mayalayamazsın. Altında da durum böyledir, saf altın eriyerek sağlam ve sabit bir bedene kavuşmuştur ve filozoflara göre, metallerin ilk maddesi (prima materia) elde edilip altın bu ilk maddeye ve bu madde de altına dönüştürülmedikçe, onu daha fazla mayalamak imkânsızdır. Şu halde altının kendisinden neşet edeceği o maddeyi alalım, sanatın vasıtasıyla o filozofların hakiki mayasına dönüştürülsün ve bu maya maharetle yetkinleştirilmiş maddeye ya da daha mükemmel bedenlerin türüne tebdil edilsin, ancak o vakit ameliyata başlayalım." Brumazar hakkında bu kadarı kâfidir.

Maddeye Bianca (Beyaz) der, çünkü biraz parlaklık gösterir, bilhassa hazırlandığında ve mayayla karıştırıldığında. Bu aynı zamanda bir kadının adıdır, zira Bianca sabırlıca durur, erkeğin yani etkenin, yani kükürdün eylemini kendi içine kabul eder. Zira madde başlangıçta kükürdü çözse de, ki bu çürüme (putrefactio) esnasında buharlı bir ateş vasıtasıyla etki ediyor gibi görünür, yine de önce çeker, az sonra çekilir ve bu haslet erkeğe yahut kükürde mahsustur. Kendi başına ele alındığında bu Bianca değersiz bir kökene sahiptir, çünkü belki de herhangi bir mevkiye yükseltilmeden önce ağıllarda, ahırlarda yahut mutfaklarda, hiçbir kıymet ve itibar görmeksizin uzun süre alıkonulmuştur, fakat hazırlandıktan ve kıymetli libaslara büründükten sonra, üzerindeki bütün pasak ve pisliği atmış ve güzel bir kadın suretinde ortaya çıkmıştır, şayet kocasıyla evlilik bağıyla birleşecek olursa, dengi güç bela bulunacak pek güzel bir hatun sayılması haktır. Sanatın ağırlıklarını bu müellif bir yandan karanlıkla gizlerken diğer yandan belli bir aydınlıkla aktarır, açıklanmaması gereken bu hususlarda, kimya sanatının asıl maharetinin saklı olduğunu ikrar eder.

Şayet bunlar gizlenmeseydi, der, belki de ilim kardeşleriyle birlikte yok olup giderdi. Ve,

Kısa kuyruklu hayvan kıçını güçbela örter, Ahmak kimse geveze diliyle içini güçbela gizler.

Öğütlerin büyük kitabında şöyle diyen Rhasis’ten aktarılmıştır, Kim ağırlıkları bilmezse, kitaplarımızda kör gibi dolanmasın, zira filozoflar eşyanın ağırlıklarını açıkça belirtmemiş, bundan başkasını da gizlememişlerdir, su, der, bilgelerin ağırlıklarıdır, bu sebeple bütün eser için sana su ve ateş kâfidir, bizim suyumuz ateşten daha güçlüdür, zira altının cisminden saf bir ruh meydana getirir ki bunu ateş yapamaz. Ve ateş onun karşısında, avamın ateşi karşısındaki su gibidir, bu yüzden filozoflar şöyle der,

Bizim tunçumuzu en şiddetli ateşle yakınız. Ve aynı yerde, Filozofların suyuna Hermes’in kabı denir, filozoflar bu hususta şöyle yazmışlardır, Bizim suyumuzda bütün usuller, yani süblimasyon (sublimatio), damıtma, yıkama, kalsinasyon (calcinatio) ve sabitleme (fixatio) gerçekleşir, adı geçen suda bunlar, tıpkı yapay bir kapta olduğu gibi vuku bulur ki bu en büyük sırdır.

Gerçek ağırlığı ise aynı Rosinus’un tasviri gösterir ve Petrus de Zalento da aynı şeyi ima eder.

İtalyan, Rimini doğumlu Iohannes Aurelius Augurellus, tatlı dilli bir şair olduğu kadar mükemmel bir simyacı idi, kahramanlık vezniyle yazılmış şiirinde bu sanatı öylesine bir mısra ustalığıyla ele almıştır ki Maro’nun ağzıyla konuşur gibi görünür. Zikredilen kitaplarında hem şairlik hem simyacılık sanatının zirvesini sergilemiştir, öyle ki vezinde mi yoksa sanatta mı daha üstün olduğu hususunda haklı olarak tereddüt edilebilir, lakin şiirin tertibini, yöntemini ve ele aldığı meseleleri mülahaza edersek, her iki sahada da bir dengi olmadığı kanaatindeyiz. Onun hakkında Horatius’un şu sözü yerinde söylenmiş olur,

Şairler hem faydalı olmak hem de hoşça vakit geçirtmek isterler.

Büyük ekseriyetle Venedik’te, İtalya’nın Birinci Sezar Maximilianus tarafından savaşla tazyik edildiği devirde, takriben 1508 ve 1511 yıllarında yaşadı.

Nitekim eserin sonunda şöyle yazar,

O vakitler, her tarafta azgın bir öfke kudururken, Adriyatik körfezi beni emniyet içinde bağrında tutuyordu.

Eserini bizzat Yüce Papa Onuncu Leo’ya ithaf ve takdim etti, rivayet doğruysa, Papa tarafından kendisine karşılık olarak pek kıymetli boş bir kese hediye edildiği söylenir, zira paraya ve altına ihtiyacı olmayan bir kimsedir.

Şayet bu doğruysa, büyük adamlarda büyük kusurların da bulunduğunu gösterir. Venedikli bir patricius olan Petrus Lipomanus’u, bu sırlara bir şiirle inisiye edilmiş olarak takdim eder, sanki onu bu sanatın vârisi kılmak ister gibidir. Kitaplarında bir sanatkârı fevkalade güzel resmeder, evinde ve dışarıda kendini nasıl gizli tutması gerektiğini, halk arasında bir simyacı olarak tanınmaması icap ettiğini anlatır, zira leşe üşüşen kargalar misali bu pek soylu sanata akın eden ayaktakımının çokluğu yüzünden, onlarla birlikte adı kötüye çıkmak mecburiyetinde kalır.

Sanatın sırlarını aktarmada son derece ketum ve kıskançtır, gerçi esere taalluk eden en küçük bir hususu dahi ihmal etmiyor görünür, fakat her şeyi tasvir ettikten sonra, son dört dizede okuyucuyla şakacı bir edayla şöyle alay eder,

Şimdi derin bir uykudan uyanmış gibi oynadım, Uykuların beklediği o ikiz kapıların aralandığı yerden, Bize ne boynuzdan olan açıldı, ne de bütünüyle fildişi olan, Salıverilip yalan sözlerle düşleri terennüm ettim.

Aleyhtarları bu sözleri, sanki bütün eserini yalan ve bir oyundan ibaret beyan ediyormuş gibi tefsir ederler. Fakat bu hususta yanılmaktadırlar, zira Aeneis’in altıncı kitabında Vergilius’u taklit ederek, haset ve kem gözlülere karşı kendisine bir sığınak kurmuştur, icap ederse kaçabilsin diye, sanatı bir oyunmuşçasına, ciddiyetten uzak, düşler kabilinden yalan sözlerle tasvir ettiği için kimseye hesap vermek zorunda kalmasın. Bunda fevkalade bir basiret göstermiş ve gerçek sanatı açıkça ortaya koymuş olsaydı kendisine yönelebilecek pek çok kimsenin pususundan kendini korumuştur.

Yine de yazdıkları, her ne kadar alegori kisvesi altında olsa da gerçektir. Ve şayet bunlar böyle olmayıp da diğer şairlerin yaptığı gibi birer kurgudan ibaret bulunsaydı dahi, aktardıklarının yalan olduğunu eserin sonunda ikrar etmezdi.

Nitekim eski ve yeni şairlerden hiçbiri, en asılsız ve akıldan bütünüyle uzak eserler meydana getirmiş olsalar bile, bunların sonunda kendi kendilerini tekzip edecek bir şey yapmamış, bilakis her şeyi hakikatin renkleriyle öyle tasvir etmişlerdir ki haklarında hiçbir şüphe kalmasın, nitekim Homeros’un Troya seferinde, Hesiodos’un Tanrıların Soykütüğü’nde, Vergilius’un Aeneas’ında ve sayısız diğerlerinde bu durum aşikârdır.

Ahlakçı bir şair ve rahip olan Marcellus Palingenius, tıpkı az önce bahsi geçen doğa bilgini Augurellus gibi, akıcı bir kahramanlık vezniyle insan hayatını tasvir etmiş ve onda türlü kusurları ve uygunsuzlukları sert bir dille yermiştir, ne sıradan bir kimseyi esirgemiş, ne Papa’yı, ne de piskoposları es geçmiş, bilakis hepsini tarafsız bir hak terazisiyle sorguya çekmiştir. Eserini on iki göksel burca ve bir o kadar kitaba taksim etmiş, bunların her birinde kendine has meseleleri ele almıştır.

Onuncu kitaba, yani Oğlak burcuna geldiğinde, Filozof Taşı’nı, âlimlerin dünyayı boydan boya dolaşabilmelerine yarayan münasip bir azık kabilinden şu dizelerle tasvir eder,

O vakit insanlar, zihinlerinde ilahi kehanetleri körce, Tereddütlü bir ruhla evirip çevirerek, uzun bir zamanda, Pek çok şeyi tecrübe edip, hiç de az olmayan masraflarla, O sanatı buldular ki ondan daha yüce bir sanat yoktur, Semavi Taşı şekillendirme sanatıdır bu, nitekim avamın Bunu bilmesi asla caiz değildir ve kem güruh beyhude yere arar, Ona sahip olan kimse, dilediği yerde vakarla yaşayabilir, Ne talihin gazabından korkar, ne de hırsızların elinden, Fakat Tanrılar ancak pek az kimseyi böylesi bir lütufla şereflendirir.

Ve biraz sonra,

Bu Arkadyalı genci, o pek hilekâr ve ziyadesiyle kaçak olanı, Yakalayınız ve Styx’in sularına batırarak öldürünüz, vesaire.

Geri kalanı zikredilen yerde bizzat müelliften görülebilir. Bütün bunlardan, onun kimya ilmine yalnızca intisap etmiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda kâmil bir üstat mertebesine eriştiği anlaşılmaktadır. Bu sebeple cehalet ehli diğer kardeşlerin hasedine maruz kalmış, onlar sağlığında kendisine zarar veremeyince, ölümünden sonra ona karşı pek gaddarca davranmışlardır. Nitekim Palingenius’un vefatına dair güvenilir bir zattan şöyle bir hadise dinlediğimi hatırlıyorum, bunun her bakımdan hakikate uygun olup olmadığı bilinemez. Palingenius, kız ya da erkek kardeşinden olma henüz çocuk yaştaki bir yeğenini yanında tutmaktaydı, ölüm döşeğindeyken mallarının ve bizzat sanatının vârisi olarak onu tayin etmeyi düşündü. Bu maksatla onun için meçhul harfler ya da şekillerle yazılmış bir kitap hazırlamıştı, bunu sımsıkı mühürleyip, kitabın yazıldığı alfabeyi eksiksiz ihtiva eden ve anahtar diye tesmiye olunan bir kâğıtla birlikte çocuğa verdi, şu tembih ve ihtarla ki, çocuk o kitabı ve kâğıdı asla yabancı ellere teslim etmeyecek ve yirminci yaşından ya da bundan daha ileri bir yaştan evvel bizzat kendisi de açmayacaktı. Çocuk buna dair söz verince rahip eceliyle vefat etti.

Bunun üzerine onun hasetçileri ve iftiracıları, ölümünden sonra dahi ona herhangi bir rezillik lekesi sürebilmek için bir fırsat kollayabileceklerini zannettiler. Bu esnada o defnedilmişken, aynı kimseler tarafından büyücü ve kutsal mezar yerine layık olmayan biri ilan edildi, Palingenius’un yeğeni olan çocuk huzura çağrılarak amcasının hayatı ve ona dair pek çok başka husus hakkında, ayrıca onun yanında muhtelif tılsımlı işaretler görüp görmediği soruldu. Çocuk bu sorgulamadan dehşete düşerek kendisine bırakılan kitaptan bahsetti, kitap getirilip açıldığında, içinde çeşitli sembollerle resmedilmiş meçhul bir yazıdan başka bir şey bulamadılar. Bu sebeple çocuğu kitabın büyülü olduğuna ve müellifiyle birlikte yakılmaya layık bulunduğuna ikna ettiler, bunun üzerine çocuk, kâğıt üzerine çizilmiş olan anahtarı, şayet büyülü bir şey olduğunu zannettiyse, ateşe atıp yaktı. Az sonra kitabı her cihetten tetkik ettiklerinde, bir köşesinde alelade harflerle düşülmüş, bütün bunların ayrıyeten çocuğa teslim edilen alfabe anahtarı vasıtasıyla okunması gerektiğine dair bir kayıttan başka hiçbir şey okuyamadılar ve izah edemediler. Buradan hareketle mezkûr çocuktan o anahtarı istediklerinde, çocuk onu ateşe attığını söyledi. Ve böylece kitap hiçbir sanatla okunamadı.

Ondan hiçbir fayda sağlayamayınca ve içinde ihtiva edilen şeylerden hiçbir şey anlayamayınca, onu müellifiyle birlikte büyü kabilinden saydılar, Palingenius’un cesedinin mezardan çıkarılarak anlaşılamayan kitapla birlikte yakılmasını sağladılar.

Haset ve iftira nelere kadirdir. Fransisken (ordo minorum) tarikatından bir keşiş olan Johannes de Rupescissa, her ne kadar pek çok sofistçe çapraşıklıkla dolu olsa da, bilginler tarafından muteber kabul edilip tanınan bir kimya kitabı bırakmıştır. Bundan başka, zincire vurulmuş otururken aralıksız tefekkür ve dualarla doğanın gizlerini ilahi bir vahiyle öğrendiğini söylediği beşinci öz (quinta essentia) üzerine olan gibi başka risaleler de yazmıştır. Bu müellif, Fransisken tarikatına mensup olduğundan, "Fransiskenlerdendir, öyleyse daha az yetkili bir sanatkârdır" şeklindeki gülünç bir akıl yürütmeyle hasmı tarafından daha az kıymetli sayılmaktadır. Fakat bu bir netice teşkil etmez, nitekim bu dilenci tarikatında şan ve şerefleriyle temayüz etmiş son derece bilgili kişilere az rastlanmamıştır. Zira yoksulluk bütün sanatları öğretir ve zekâyı cömertçe bağışlayan karındır.

Venedikli bir rahip olan Augustinus Pantheus, "Voarchadumia", yani "Hakiki Kimya" üzerine, bu sanata gerekli olan ve herhangi bir surette onunla ilgili bulunan her şeyle fevkalade donatılmış bir risale bırakmıştır. Venedikliler nezdinde kanunla yasaklanmış olduğundan, simya üzerine yazmış yahut bu konuyu ele almış görünmemek için, kimya sanatının adını bilinmeyen İbranice bir kelimeyle değiştirmiştir. Kırmızı altının arıtılması manasına gelen Voarchadumia'yı alelade simyadan ayırır, bunu aldatıcı, ötekini ise en hakiki, bunu gayrimeşru, ötekini ise meşru diye adlandırır. Bu müellif, sanatın aktarılmasında herkes tarafından anlaşılabilsin diye onu mecazi yahut kinayeli değil, yalın bir dille tasvir eden kendine has bir yöntem izler. Bununla birlikte sanatın sırlarını, olması gerektiği gibi, gizler ve avamın eline düşmemesine ihtimam gösterir.

Aegidius de Vadis, Altın Post tasviri altında kimya sanatını aydınlatmıştır, Orpheus'tan neşet ettiği için son derece kadim olan bu alegoriden daha latifi ve bu sanata daha münasip olanı neredeyse mevcut değildir. Fakat biz bunu daha evvel "Hieroglyphica"mızın birinci kitabında ve burada yer yer, meselenin tabiatına muvafık şekilde açıklamış bulunuyoruz, bu sebeple bu defalık onu zikretmekten sarfınazar edeceğiz.

Janus Lacinius, çeşitli kimyacıların derlemelerini tek bir ciltte toplamıştır, kimi çevrelerce bu sanatın kemaline eriştiği inkâr edilse de, kendisinin de sanattan habersiz olmadığını göstermiştir.

Nasıl olursa olsun, İtalyan kimyacıları arasında liyakatiyle yer edinen bu müellif hakir görülmemelidir.

Johannes Chrysippus Fanianus da kimya ameliyesine dair reddedilmemesi, bilakis şerefine kaydedilmesi gereken bir eser neşretmiştir.

Johannes Thebanus, kimya sanatını son derece ahenkli ve mutantan Latince vezinlerle aktarmıştır, kendisini İtalyanlar arasına dahil etmemiz belki de haksızlık sayılmaz.

Ludovicus Lazarellus.

Güneş ile Ay kütlesinin izdivacının müellifi, hünerli bir sanatkâr.

"Dikenler Arasından Koparılmış Zambak"ın müellifi, pek kamil bir risale neşretmiştir.

Romalıların Sanatları Üzerine Kitap.

Floransa Meclisi'nin müellifi.

Keşiş Efferarius da her yerde elden ele dolaşan bir kimya kitabı yazmıştır.

Clemens, doğanın sırları üzerine.

Toscana Dükalığı, Vignario'ya göre Floransa Dükü'ne on beş yüz bin verir, Hieronymus'a göre ise [okunamadı]. Milano Dükalığı, Vignario'ya göre on iki yüz bin. Mantova Dükalığı ve Monferrato Markiliği, Vignario'nun dediği gibi üç yüz bin yahut 849.000 öder. Parma, Vignario'ya göre seksen bin. Urbino Dükalığı, Vignario'ya göre elli bin, Hieronymus 10.000 ekler. Lucca Cumhuriyeti, otuz bin. Cenova Cumhuriyeti, yüz bin. Ferrara Dükalığı, 317.000.

Hesaplar yapıldığında, Vignario'ya göre yıllık gelir yaklaşık dokuz milyon altına baliğ olur. Zira evvelce zikredilenlere, Venedik Cumhuriyeti'nin kendi hâkimiyeti altındaki bütün şehirlerden on beş yüz bin topladığını da ekler. Fakat Venediklilerin gelirlerini en ince ayrıntısına kadar tetkik eden Simon Hieronymus, cüzlerden şu meblağı çıkarır, nitekim hazine müfettişlerinin hesaplarına göre miladi 1583 senesinde bu tutar tam olarak dört milyon yüz altmış beş bin dükadır.

Bu meblağ, tuz satışından, şarap gelirlerinden, ithal ve ihraç edilen muhtelif türdeki emtiadan, değirmenlerden, mezbahalardan, ölçülerden, tartılardan, imtiyaz ve beratnamelerden, öşürlerden, gümrük vergilerinden, darphanelerden, hâkimlerin, makamların ve mekanik zanaatların aidatlarından, ormanlardan, nehirlerden, denizden, otlaklardan ve Venediklilerin nihayetsiz bir para devşirdiği diğer şeylerden toplanmıştır. Zira sadece Venedik idaresindeki bütün şehirlere dağıtılan tuzdan, yukarıda zikredilen 1583 senesinde tespit edildiği üzere, her yıl yedi yüz iki bin on altı düka toplamaktadırlar.

[okunamadı] 1914, Vicenza 47.337, Castelli Vicentini 1064, Longino 1618, Verona 75.170, Castelli Veronesi 11.106, Cologna 10.420, Castelbaldo 248, Bassano 4976, Treviso 25.165, Castel Trevisano 981, Oderzo 1161, Portobuffolé 793, Sacile 11.490, Caneva 718, Conegliano 6411, Serravalle 1136, Cadore 1555, Rovigo 8547, Lendinara 1446, Badia 7515, Udine 5716, Cividale 1838, Portogruaro 1476, Legnago 3630, Peschiera 11.700, Soave [okunamadı], Brescia 89.958, Asola ve Riviera 11.417, Romano 1168, Martinengo 1466, Palazzolo 1471, Iseo 2136, Orzinuovi 1336, Bergamo 34.697, Crema 77.610, Monfalcone 1111, Chiusa 750, Pordenone 4577, Feltre 4620, Belluno 5398.

İsturya'dan ve İsturya şehirlerinden toplanan gelir, Capodistria 1612, Piran 1011, Rovigno 633, Parenzo 1116, Cittanova 881, [okunamadı] 200, Dignano 1384, Albona ve Fianona 1143, Valle 878, Montona 1810, Grisignana 1584, San Lorenzo 1456, Pinguente 2956, Umago 390, Sipar 79, Buie 541, Portole 270.

Müsadereleri ve mahkûmiyetlerden doğan bütün para cezaları özel bir imtiyaz gereğince Venedik hazinesine aktarılmayıp Dalmaçya cemaatine tahsis edilen Dalmaçya şehirleri, Cherso ve Osero 6101, Veglia 4735, Arbe 2780, Zara 1347, Nona 640, Sebenico 6246, Traù 4980, Brazza 8730, Lesina 15.367, Curzola 1070, Pago 640, Cattaro 8507, Budua 1240, [okunamadı] 1140, Salo 3000.

Novigrad ahalisi her türlü vergiden muaftır, fakat kaleyi koruyan muhafız askerlerin her birine her gün yirmi beş para saymakla mükelleftirler.

Yunanistan'a bakan adalar, Korfu 6059, Zante 7184, Kefalonya 13.877, [okunamadı] 2340, Girit ve şehirleri olan Kandiye 16.810, Resmo 4510, Hanya 4107, Sitia 2930.

Venedik Cumhuriyeti'nin tüm gelirlerinin genel toplamı yaklaşık 4 milyon 16.548 dükadır.

Artık her ikisi de savaşa hazırdır, Pyrgopolinices saldırmaya, Aziz Thomas ise bu hücum darbelerini karşılamaya durmuştur, nitekim hasım şu şekilde delil getirmiştir,

Hasmın Aziz Thomas Aquinas'a Karşı Kimya Aleyhindeki Dokuzuncu Menfi Delili

Elementlerin oranının sanat için zaruri olmadığı kabul edilse dahi, yine de iki yahut daha fazla şeyin karışımı şarttır ki altın onsuz meydana getirilemez. Oysa bu karışım, tıpkı elementlerin oranı gibi, sanatkârın meçhulüdür. Dolayısıyla altın sanat yoluyla üretilemez.

Aziz Thomas Aquinas'ın Dokuzuncu Menfi Delile Cevabı

Tabiatın ilk ilkelerinde meydana gelen o karışımın sanatkâr tarafından bilinmesi zaruri olmadığı gibi, bilinmesi de mümkün değildir. Fakat tabiatça meczedilmiş cevherlerde vuku bulan diğer karışım sanat için zaruridir ve ağırlıklar (pondera) adıyla anılır, Sanatkâr buna malik olabilir, hissedilir ve elle tutulur cinsten olduğundan bunu ya tecrübeyle yahut akılla araştırıp bulabilir. Bu türden bir karışımın elde edilip edilemeyeceği hususunda ise tasa etmeyesin, zira burada sana ne bir şey ekilmekte ne de biçilmektedir. Şu halde küçük önerme büsbütün yanlış sayılarak reddedilmelidir, zira hakiki sanatkâr bu karışımı bilmezlik edemez, şayet henüz bilmiyorsa bile, der, ta ki onu bulana dek.

Karışım da zorunlu değilmişçesine kabul edilse bile, doğanın doğal şeyleri, bilhassa doğal altını üretmek için kullandığı etkin ısıya her zaman ihtiyaç vardır. Oysa bu ısı, gerek miktar gerekse nitelik bakımından insana meçhuldür, bilinse dahi ne taklit edilebilir ne de ölçülebilir. Dolayısıyla doğal bir şey olan altın da insan tarafından üretilemez.

Cevap, eğer doğal bir eser ilk doğal ilkelerden meydana getirilecekse, o vakit doğanın kullandığı aynı ısı derecesi ve türünün kullanılması gerektiği yönündedir. Bu durumda büyük önerme doğrudur,

Fakat şayet sanat aynı ilkeleri ve aynı ısıyı kullanmıyorsa, o takdirde büyük önerme yanlıştır, Zira bu sonuncu usulün sanata, ilkinin ise doğaya özgü olduğunu defalarca gösterdik. Küçük önermeye gelince, şöyle derim,

İster niceliğine ister niteliğine bakalım, doğanın ısısı insana meçhul değildir, lakin taklit edilmemelidir.

Nitekim madenleri yetkinleştirmek için takip edeceği tek bir düzenli patikaya sahip olan doğa, maden yataklarını çepeçevre saran yeraltı ısısının meydana getirdiği tekbiçimli ve eşit bir pişirmeye dayanarak, cıvaya (mercurius) o üçüncü içsel ısıyı, ki doğanın ateşidir, zerk etmek yahut kusurlu olanlarda altının suretini ve tentürünü (tinctura) yavaş yavaş var etmek için iki tür ısıya muhtaç olmuştur,

İlki, zikredildiği üzere maden yataklarını dışarıdan besleyen yeraltı ısısıdır, tıpkı unsuri ateşin aşlarımızı pişirmesi gibi. İkinci tür ısı ise maden yataklarının bizzat içine hapsolmuş ve pişirilecek maddeyle buharlaşabilir biçimde karışmış haldedir, ki bu madde canlı gümüştür (argentum vivum), yani yakıcı ve yanıcı olan o kükürttür (sulphur). Bu kükürt, az ya da çok miktarına veya farklı niteliğine göre kusurlu madenlerin canlı gümüşünü ayırır, öyle ki biri demir, diğeri bakır, üçüncüsü kalay, dördüncüsü kurşun olur, burada yarı-madenler gibi diğerlerinden söz etmeyelim bile. Bu kükürt, çepeçevre saran yeraltı ısısıyla harekete geçirilip kışkırtılarak, kendisine karışmış olduğu canlı gümüşe kesintisiz bir tesirle etki eder ve böylece nitelikleri denk kılınmış madeni bir cenin olan üçüncü ısıyı meydana getirir, gümüşü ve altını var eder. Biz sanatta ilk türdeki ısı vasıtasıyla bu üçüncü ısıyı, yani altın yapıcı yahut gümüş yapıcı sureti üretmeye çabalarız,

Lakin ikinci türdeki ısıya, doğanın ihtiyaç duyduğu şekilde muhtaç değiliz, bilakis onun yerine başka bir dışsal vasıta koyarız, ki o da Hermes’in kabı ve onun mührüdür. Bunlardan da hangi ısının sanata lüzumlu olduğu, hangisinin olmadığı ve mezkûr kanıtlamanın sanatın sınırları dışında kaldığı, hiçbir neticeye varmadığı açıkça anlaşılır.

Simyaya karşı hasmın on dördüncü olumsuz kanıtlaması,

Şayet bu ilim hakiki olsaydı, başka herhangi bir kimseden ziyade, maiyetlerinde bu sanatta mahir pek çok âlim ve işçi barındıran krallar ve hükümdarlar tarafından keşfedilmiş olurdu, Fakat bunlardan hiçbirinin bu sanatı keşfetmediği sabittir, Dolayısıyla başka biri tarafından da keşfedilemez, netice itibarıyla bu ilim mevcut değildir ve sahtedir.

Aquinolu Tommaso’nun on dördüncü kanıtlamasına cevaptır,

Yalnızca emek, masraf ve harcama ile keşfedilecek ya da kemale erdirilecek bir şeyin, o şeyin keşfi yahut kemale ermesi için gereken her şeyi tedarik edebilecek güçte olan bir kral, hükümdar veya herhangi bir zengin kimse tarafından, tebaadan yahut o denli zengin olmayan bir kimseden daha kolay keşfedilip kemale erdirilebileceği kabul edilirdi,

Ne var ki pek azının bu sanata nail olmasının, gerçi bazıları ona sahip olmuştur, pek çok sebebi vardır ve bundan ötürü kıyasın küçük önermesi yanlıştır. Zira işlerin çeşitliliği öylesine büyüktür ki on bin kişiden ancak biri hakiki maddeyi ve onu işlemenin sahih usulünü elde edip nihayete erdirebilir. O tek kişinin bir başkasına hizmet etmesi ise akla pek uygun değildir. Hem tek bir kimsenin ve her birinin tek tek meseleler hakkında hüküm verebilmesi için, pek çoklarının az sayıda deney yapması değil, tek ve aynı kimsenin çok sayıda tecrübede bulunmuş olması zaruridir. Zira kim bir başkasının öğretisi yahut tecrübesi üzerine bir hüküm bina edebilir ki?

Fakat bu mazhariyetin asıl müsebbibi, dilediği kimsenin zihnini dilediği vakit aydınlatan, başkasına ise bunu bahşetmeyen Tanrı’nın bizzat kendisidir. Bu sebepledir ki damıtma ameliyesinde en bilgili ve en tecrübeli olan herkes, bu ilmin hakikatine zorunlu olarak eremez, zira bu, dilediğine veren ve dilediğinden esirgeyen Cenab-ı Hakk’ın bir lütfudur. Yine de daha önce tek tek sayıldığı üzere, en kadim krallardan pek çoğunun bu sanata sahip olduğunu ve onu icra ettiğini bilmekteyiz.

Aquinolu Tommaso’nun Simyanın Hakikatine Dair Kanıtlamaları.

Olumlu Kanıtlama, Eğer alelade canlı gümüşü basit bir ustalıkla, meselâ kurşundan çıkan kükürt dumanıyla adeta bir anda pıhtılaştırmak (coagulatio) mümkünse, ki bu duman canlı gümüşe aslında yabancıdır, daha büyük bir ustalıkla canlı gümüşten dumanlı, sabit (fixus), sıcak ve kuru, tentürlü ve nüfuz edici bir cevher çıkarmak da yersiz olmayacaktır, zira bu cevher kendi kudreti nispetinde gerek bu canlı gümüşü gerekse diğer bütün madeni canlı gümüşleri başkalaştıracak, pıhtılaştıracak ve böylece altına dönüştürecektir. Oysa ilki, gündelik tecrübeyle sabittir. Demek ki ikincisi de mümkündür.

Bu kanıtlama büsbütün boş değildir, bilakis kısmen eşyanın tabiatından çıkarılmıştır ve doğanın pek çok gizini ifşa eder. Zira her iki tarafta da aynı nispette cereyan vardır, şayet ham kurşunun dumanı bunca şey başarıyorsa, ya bu duman kurşuni değil de altuni olursa, ham değil de pişmiş olursa, beyaz değil de kızıl olursa, uçucu değil de sabit olursa, kükürtlü değil de cıva kaynaklı olursa, canlı gümüşü bu farklara göre başkalaştırmaz mı? Elbette başkalaştırır, demek ki bütün bu vasıfları haiz olan altın vücut bulacaktır. Şayet başkalaştırmazsa, o vakit hedeflenen şey hasıl oluncaya dek eksik kalan her ne ise o araştırılmalı ve eklenmelidir. Böylece pıhtılaştırılan canlı gümüş vasıtasıyla, canlı gümüşün kurşuna dönüştürülmesinin, gerçi bu ziyana yol açsa da sonsuza dek artırılarak peyderpey yapılabileceğini söyleyenler vardır,

Fakat dileyen bunu tecrübe etsin, ben onlara pek hak vermem, hakikati ifade edenle birebir aynı olmasa dahi, aklı duyulardan alıp tefekküre sevk eden bir temsil vasıtasıyla meselenin imkânını göstermiş olmak kâfidir.

Simya Lehine On Beşinci Olumlu Kanıtlama,

Şayet altının özünde hakikaten sarı olan rengi, geride canlı gümüşün beyaz cevheri kalacak veçhede birtakım suların hüneriyle çekilip alınabiliyorsa, o vakit aşındırıcılarla bozulmamış, tastamam o kızıl renk elde edildiğinde, canlı gümüş üzerine atım (proiectio) yapılabilir ve her ikisinden altının terkibi meydana getirilebilir. Oysa ilkinin vuku bulması mümkündür, Demek ki ikincisi de mümkündür.

Önermenin tutarlılığı şuradan aşikârdır, kızıl, sarı, gök mavisi, yeşil ve benzeri mürekkep bir renge sahip olan o bileşik şeylerde, bu renkler taşıyıcısı olmayan bir araz gibi büsbütün değil, o renge bürünmüş pek latif bir cevherle birlikte ayrıştırılabilir, öyle ki somutlaşmış yahut cevheri bir renk olarak adlandırılabilsin, Misal kabilinden, kırmızı güllerden, kırmızı sandal ağacından ve kızılağaçtan sıcak veya sirkeli sular vasıtasıyla kızıl renk çekilip çıkarılır, bu renk pıhtılaştırılıp sular uzaklaştırıldıktan sonra kendi içinde yoğunlaştırıldığında nebatî bir tentür olur, lakin kendisinden çıkarıldığı nebatın ömründen daha uzun süre kalıcı olmaz,

Nitekim kimi yeşil otlardan yeşil, gök mavisi yahut sarı çiçeklerden gök mavisi veya sarı renk elde edilir, safran çiçeklerinden safran tentürünün elde edilmesinde görüldüğü gibi. Nebatlar hakkında söylenenler madenler için de geçerlidir,

Âdi kükürtten, demirden, lâcivert taşından, bizmuttan yahut kobalt markazitinden kendi renkleri çıkarılır, kiminden kızıl, kiminden gök mavisi, diğerlerinden ise söz etmeyelim bile. Varsayımı ispatlamak için, altından tentür çıkarmayı bilen ve bunu tekrar canlı gümüş ile diğer madenlerin üzerine atıp onlardan altın yapan birçok kimsenin tecrübesi kâfidir, gerçi bunu başkalarını aldatmak maksadıyla ve kendi zararlarına denemiş olsalar bile. Bundan başka, şayet bir kimse bunun bir tentür vazifesi gördüğüne inanmayacak olursa, kalsine edilmiş (calcinatio) ve kendine has bir su içinde çözünmüş altından yapılan içilebilir altın (aurum potabile) hakkında ne diyecektir, ki ondan gayet kızıl bir renk neşet eder?

Simya Lehine Yirmi Dördüncü Olumlu Kanıtlama,

Ravendin safrayı söktüğünü inkâr edenler ve bilmeyenler duyulara ve tecrübeye havale edilmelidir, zira bu husus ince birtakım akıl yürütmelerle değil, yalnızca duyu ile teyit edilir, Simyanın hakikatini inkâr edenler de böyledir, Oysa ilki doğrudur, Demek ki ikincisi de doğrudur.

Binaenaleyh, bu durum duyu ile gösterilmesi gereken bir husus olduğundan, mesele kendilerine bizzat duyuları vasıtasıyla ispat edilene yahut duyusal tecrübeleri bizzat tatmış olan diğer kimselere itimat edene dek, ki ikisi aynı kapıya çıkar, beklemeli ve hükümlerini askıya almalıdırlar. İbn Sînâ *Kitâbu’n-Nefs* adlı eserinin birinci makalesinde bu kanıtlamayı daha evvel beşinci kitapta andığımız “görüşün tedavisi” diye adlandırır. Lullus bu kanıtlamanın tesirini öylesine kabul etmiştir ki sanatın hakikatini sözlerle veya akıl yürütmelerle müdafaa etmek istememiş, yalnızca gözle yapılan tecrübeyle müşahede edilen şeyin ispata muhtaç olmadığını söylemiştir. İşte bundan ötürü ben de, Tommaso...

Kardeş Reinaldus'a der ki, Bu ilim hakkında ihtilafa düşen modern ve kadim filozofların sözlerine aldırış etmeyesin, zira simya (alchemia) tahtını zihnin idrakinde ve deneysel kanıtta kurmuştur.

Fakat bu sanatı inkâr edenlerden bazıları, hakiki deneyleri görseler dahi, bunların ya büyü gücüyle ya da hilelerle yapıldığını söylerlerdi. Şayet onların bu şekilde hezeyan savurmalarına izin verilirse, duyularla bilinen her şeyden şüphe duyulması gerekmez mi, öyle ki eşyaya dair kesin hiçbir şey ikrar ya da inkâr edilemesin? Bu hususlar hakkında Mirandola Dükü [okunamadı] üçüncü kitap, üçüncü bölümde şöyle der,

Şayet iblisin kudreti ve hilesi öne sürülecek olursa, şüpheye düşürülmeyecek ne kalır ki, kimya sanatının deneylerinde mahir, yüce ilimlerden de bihaber olmayan biri, bu tür kınayıcıları öyle bir susturur ki, bizzat doğdukları analarının doğumu dahi şüpheye düşer, zira melun iblis, Amphitryon'un değil, kocanın yahut herhangi bir başkasının kılığına girerek, istekle mukabele eden bir erkeği koynuna aldığını zanneden anayla birleşebilirdi.

Makedonyalı İskender'in ve Kral Seleukos'un ve çok zaman sonra da Merlin'in ana rahmine düşüşü ile vuslatı hakkındaki kıssa malumdur, nitekim gerek kadim gerek yeni ilahiyatçılarımız nezdinde de succubus ve incubus iblislerinin bu tür işlerdeki fenalığı ve hilesi yazıya dökülmüştür.

Yoksa tıp sanatından hâsıl olan şifa da mı iftiraya uğrayacaktır, mademki iblis araya girip hastalıklara yahut yaralara görünmez çareler getirebilir, ki bundan başkaları da bahsetmiştir, biz dahi Strix yahut İblislerin Aldatmacası Üzerine başlıklı diyaloglarımızda zikrettik.

Hekimlerin piri Hippokrates'in hükümlerini saymıyorum bile, o hükümler ki kadim zamanlarda iblislerin kehanetleriyle türlü veçhile aldatılmış kavimlerin sahte tanrısı Apollon bunların müellifi sayılmıştır, bu hükümleri Hippokrates'in Asklepios'un yanmış tapınağından aldığı hafızalara nakledilmiştir. Ne var ki doğru kabul edildikleri ölçüde bu hükümlerin bizler katında tatbiki vardır. İşte o böyle der.

IX. İspanyol Raymundus Lullius'un Sembolü

DOKUZUNCU KİTAP Kendi milleti ve lisanıyla İspanyol olan Mayorkalı Raymundus Lullius, şimdi On İki Emsal Masası'na, ki kendisi Teftiş Meclisi'nin 72. bölümünde bunu şu sözlerle zikreder,

Ve böylesi bir dengeye ulaşan kimse, On İki Emsal Masası'na konulmaya layık olacaktır,

yerleştirilmek ve Bakire Kimya uğruna girişilecek müsabakaya kabul edilmek üzere gelmektedir, şayet zekâ inceliği, muhakeme keskinliği ve fesahat süsü bu mecliste bir mevki dağıtıp bağışlasaydı, Hermes'e en yakın olan makamı elde ederdi.

Fakat kendisi, nail olduğu kendi payıyla yetinerek, bu sanatta kendi üstatları olan öncülerine haklı olarak nizam ve makamca yol verir.

Namı çok önceden kendisine malum olan bu zata Pyrgopolinikes, gözlerini ve zihnini dikip dik dik baktı, şayet kendine gelmesi için bir miktar zaman tanınmazsa neredeyse kendi kuvvetinden şüpheye düşecekti, biz de aralarındaki bu karşılaşmadan hakikatin daha bir parıldaması ve ikisinden hangisinin muzaffer çıkacağının görülmesi için bu mühleti ondan esirgemiyoruz.

Biz ise bu arada, vaktin elverdiği ölçüde, Lullius'un ahlakını, hayatını ve öğretilerini tetkik edeceğiz.

Çocuğun bedeni erkekten ve kadından neşet ederek yücelir.

İtalya'nın Apenin Dağları'ndan, Hannibal'in geçit verdiği Alpler'den ve dahi Pirene Dağları'ndan aşarak uzun bir yolculukla İspanya'ya vardık, orada, şimdi ilimden ziyade silaha meyyal olan o kavmin hamisi sayılan Raymundus Lullius'u, muhtelif meziyetleri sebebiyle hayranlık uyandıran bir şahsiyet olarak tetkik edeceğiz.

Bu zat, zekâsıyla bir nevi Proteus, hüneriyle Daidalos, muhakeme ölçüsüyle ise Polykleitos idi, Balear adalarının en büyüğünde doğmuş olup gençliğinde zihnini serbest ilimlerle donatmıştı.

Fakat bunca zekâ abidesini ardında bırakmasında, sanattan ziyade tabiatın kendisine yardım ettiği anlaşılmaktadır. Kendisini kimyevi ilaçları araştırmaya vakfetmesine vesile olan hadise şöyle rivayet edilir,

Rivayet olunur ki henüz gençken, yüzü pek dilber bir kadına delicesine sevdalanmış, onun aşkının meyvesine nail olmak için bütün gayretiyle çabalarken, kadın onu bu niyetinden vazgeçirmek için nice yollara başvurmuş, lâkin sözlerle hiçbir netice alamadığını görünce, nihayet iffetini muhafaza etmek maksadıyla göğsünü açmış, habis bir irin akıtan kangrenli bir kanserin istila ettiği memesini Lullius'a göstermiştir, bunun üzerine Lullius, kısmen merhamet kısmen de kadına duyduğu aşkın sevkiyle, başka türlü devası olmayan bu illete başka diyarlarda muhakkak bir çare aramak üzere seyyahlığa soyunmuş, nihayet bu devayı bulduğunda, mezkûr hastalığı iyileştirerek kadını eski sıhhatine kavuşturduğu söylenir. Bunlar harfiyen vaki midir, yoksa tıpkı Basilius'un bir keşiş biraderi mesane taşından kurtarması gibi mecazi midir, orası birdir. Şurası şüphesiz görünmektedir ki Lullius, kimyayı ve bütün muteber sanatları öğrenmeye fevkalade haristi, bu sebeple pek çok kimsenin muhakemesini ve öğretisini tecrübe etmek maksadıyla diyardan diyara göç etti. Zira ilimler dairesini ikmal etmeye taalluk eden yahut felsefi üstatlığın kemali için gereken şeyler, nadiren tek bir kimseden yahut tek bir yerde öğrenilebilir. Bu sebeple ilimde ve siyasette sağlam bir vukufiyet kazanmayı arzulayan hemen bütün filozofların örneğine uyarak vatanına veda etti ve talihi yaver giderek Arnoldus Villanovanus'a tesadüf etti, kimyada ilk talimini ondan aldı, kendisi kimyanın ve altın yapımının imkânını inkâr ederken, mezkûr Arnoldus tarafından cerh edilerek gözleriyle gördüğü şahitlikle ikna edildi, bunu Lullius'un kendisi Lapidarius adlı risalesinde nakleder, orada maksadı, sanata düşman olan kimselerin münazarayla elinden hakikati çekip almasına kimsenin meydan vermemesini ihtar etmektir ve bunu kendi şahsi misaliyle açıklar, Arnoldus tarafından münazara yoluyla sanatın sırlarına nasıl davet edildiğini anlatır, onun sözleri şunlardır,

Ey insanlar, size bir misal verelim ki kör olmayasınız, zira simya (alkhymia) sanatının herhangi biri tarafından baştan sona sofistçe bir aldatmacayla yapılmamış olabileceğine, bunun maddenin bizzat kendisinde bulunan zatî hassadan ileri gelebileceğine bir türlü inanamıyorduk. Bakın, dünyaya nam salmış olanlar arasından birini (yani Arnoldus'u) muhalif cihetten nice delillerle reddettik, fakat bizim delillerimizin, tabiatın talep ettiği kökün hakiki hassasına temas etmediğini hemencecik sezen o zat, derhal karşı koydu, nitekim bizler, mezkûr tabiatın hudutları dâhilinde bulunan şeylerin haricindeydik, öyle ki asla dinmeyen o şiddetli susuzluğu dindirmek için çekip çıkaracakları bir damlacık suyu arıyorlardı, fakat bize söylediği şu söze inanarak, onun emrettiği şeyi çekip çıkarmaya koyulduk, zira biz bunu sadece meselenin hakikatini tecrübe etmek için yapıyorduk,

Bu sebeple onun sözüne karşı, tabiatın eseri olan sebeplerin delilleriyle sana bunu göstermemek için, bütün iktidarıyla yahut daha azıyla kabil değildir.

O vakit kendisi, söz konusu tabiatın dairesine girmeye başlayıp, mezkûr kısmın sınırında ve genişliğinde bulunan yetkinleştirici dairelere derinlemesine temas eden gerekçeler öne sürdü. Bunun üzerine biz, onun tasarrufunun parlaklığını gördüğümüzde, beşerî akıl yürütmelerle yalnızca bir karanlığa dönüştürdüğümüz o şeye karşı durmak üzere derhal silahlara sarıldık. Zira kendisi, apaçık ilmi hakkında ne söyleyeceğini bilmez haldeydi, ta ki tecrübe yoluyla, hakkıyla altın unvanına liyakat kazanan bu zıt ilim marifetiyle, kurşundan, madeninden tüm kudretiyle çıktığından daha iyi bir altın meydana getirerek tek bir söz dahi etmeksizin ağzımızı kapatana dek, nitekim bunu daha sonra Coren dağının yedi fersah boyunca uzanan çölünde de bizzat tecrübe ettik.

Bu sebeple, eğer ilmin bu hususiyetini hiçbir safsata olmaksızın kavramak istersen, onun yeniden biçimlendirildiği aletlerini, bunların nereden çıkabileceğini ve birinin diğerinden ne ölçüde şekillendiğini anla. Böyle der Lullius. Kendisi bu sanatın hakikatini bizzat tecrübe ile öğrenip, Arnoldus’un öne sürdüğü delillerden ve tartışırken ustalıkla ortaya çıkardığı harikulade esaslardan sanatın temelini yahut kökünü kavrayınca, Milano’ya gitti. Orada, aralarında zengin bir tüccarın da bulunduğu üç kişinin ortaklığında tam üç yıl boyunca yaşadı, damıtma yaparak ve altına taalluk eden muhtelif tecrübeler üzerinde çalışarak vakit geçirdi. Nitekim kendisi Cıvalar Kitabı’nın (Liber Mercuriorum) kırkıncı babında dünyayı dolaşırken rastladığı bir yoldaştan bahseder, bu yoldaş bize gerçekten de pek çok büyük ve harikulade şeyi bildirmiştir, fakat daha sonra sanatında öyle bir engelle karşılaşılmıştır ki, bize bildirdiğinden yahut sanat vasıtasıyla idrak ettiğinden daha fazlasını hislerimizle bilmekteyiz. Bundan ötürü daha sonra onu, tecrübelerden doyuma ulaşıncaya ve kudretli taşı yetkinleştirinceye değin, hisse tesir eden ve büyük meziyetleri olan başka pek çok şeyle yeniden ıslah ettik, üç yıl boyunca büyük bir sadakatle bir arada bulunduk, nihayet Milano’da üçüncü yıl tamamlandığında, yani 1333 yılında, üçümüzün sanatını bildiği bu eser tamamlandı. Herkes kendi payını aldı ve kaplar, daha evvel olduğu gibi yeniden üreterek kendi ateşinde kalan dördüncü kişiye bırakıldı. Bu sebeple dünyada pek çok makbul şeyi bilen pek çok kimse dolaşır, şayet onlara rastlarsan, onlardan bir fayda elde edip edemeyeceğine bak ve onlara güler yüz göster, akla uygun düşecek şekilde kendi varlığından da onlara vererek daha da iyi muamele et, küçük bir pratikle onlardan bir şey çekip alabilmek için üzerlerinde bir tecessüs ve ihtimamın olsun.

Ve bu sana bizim vasiyetimiz olarak kâfi gelsin. Yine de herkese, pratiği başkalarına ifşa etmekten sakınmasını tembihleriz.

Zira kişi bunu ifşa etmekte haddi aşarsa, kendi lezzetinin içinde ahmakça helak olacaktır. Fakat buna sahip olmayan sen, şayet o sana vermek isterse, bunu sözle talep etmekle mükellefsin, veren kimse de ne yaptığına dikkat etsin, zira bunu haddinden fazla ilan ederse feci bir ölümle can verir, çünkü bu sanat yaratan tabiata ve başka hiçbir şeye değil, yalnızca Tanrı’ya bahşedilmelidir, bu sebeple tabiat, Tanrı’nın hoşuna giden her şeyi minnetle kabul eder. Şayet Tanrı bunu sana bir şekilde bahşederse, onu sev ve gizli tut ki dünya bundan hiçbir şey bilmesin, nitekim canlı yazı da tabiatın akışıyla meydana gelebilecek bu eserin başkasına gösterilmemesi gerektiğini sana ihtar eder. Öyle bir sır olarak kalmalıdır ki, eğer onu sır olarak saklamazsan seni perişan eder. Ve şayet bu sana verilmezse, sırf bu yüzden onu talep ettiğin kimseye kötü muamele etme, zira o kendi müdafaasının gayesine riayet ederek vazifesini yerine getirmektedir. Buraya kadar aktarılanlar böyledir.

Fakat Lullius hileli yollara başvurmuş olsa da, Arnoldus’tan bu sanatı yalnızca münazara yoluyla öğrenememiştir. Bu sebeple bunca yıl Milano’da ikamet etmiştir, Augurellus da Altın Yapma Sanatı (Chrysopoeia) adlı eserinin birinci kitabında onun buradaki ikametini zikrederek şöyle yazar,

Hakikati ilk dile getiren kimse (yani Lullius) dahi başka türlü düşünmedi, Ne de köpüren şarapları birbirine karıştırıyordu o vakitler, Huzur içinde Insubria’nın o muazzam şehrinde oturup, Üç uğurlu yıl boyunca mesken tuttuğunda orada, Tükenmek bilmez bir ağırlıkta zengin bir altın meydana getirdi, Kendisine bağladığı yoldaşları arasında, adil bir şekilde Taksim etti ilahi tozun o narin kütlesini, Ki onun ufacık bir parçası bile, vaktiyle hangi adi metal olursa olsun, Hepsini hadsiz hesapsız bir altına dönüştürürdü.

Milano’da yoldaşlarıyla birlikte gerçekleştirdiği bu tecrübeleri hususi bir Tecrübeler Kitabı’nda toplamıştır, bunlar öylesine karmaşık ve zahmetli işlemlerdir ki, zorlukları, emekleri ve masrafları sebebiyle bir insanın altından kalkabilmesi neredeyse imkânsız görünür. Yine de bu tecrübelerin çoğunun başkalarınca daha önceden denenmiş usuller olduğuna ve büyük bir kısmının mecazi anlamda yazıldığına şüphe duymuyoruz, zira Arnoldus tarafından daha evvel böylesine aydınlatılmış olan kendisi, tentürü (tinctura) bitkilerde, şarapta, kırlangıçotunda, balda ve benzeri şeylerde arayamazdı. Yoldaşlarıyla birlikte bu zahmetlerle neredeyse üç yıl boyunca nefsini tükettikten sonra, sanatın kimi sırlarında hâlâ eksik, ham ve tecrübesiz olduğunu görerek Milano’dan ayrılıp o sırada İspanya’da bulunan Arnoldus’un yanına gitti ve maddenin karalığa nasıl ulaştığını kendisine açıklamasını en derin yakarışlarla ondan temin etti, nitekim Codicillus adlı eserinin iki yerinde Arnoldus’u hürmetle zikrederek buna şehadet eder, kendi sözlerinden de anlaşılacağı üzere, bunları aynen naklediyoruz, Codicillus’un ilgili babında şöyle der,

Ve biz, der, Milano’da tecrübe edilen o ilk karalık hakkında, [okunamadı] ateşin cengini mağlup eden (ve yenilmeyen) o lütufkâr ruhu bir araya getirmeyi, hislerimizle bedenin ıstırabını defalarca tatmış ve kendi gözlerimizle görmüş olsak da, böylesi bir çekip çıkarmanın bilgisine henüz sahip olmadığımızdan, ilimlerin veya sanatın ne kadarına vakıf olursak olalım, kendimizde hâlâ bir toyluk hissederek, bunu hiçbir şekilde tam olarak kavrayamadık, ta ki Işıklar Babası’ndan neşet eden ve peygamberlere üflenen o yüce ruh aşağı inene dek, O ki kendine yönelenleri asla yüzüstü bırakmaz ve kendisinden dilekte bulunanlara karşı lütfunu esirgemez. O ruh, en uyanık anlarımızda zihnimizin gözüne öylesine bir aydınlık bahşetti ki, suret perdesini kaldırarak onu içte ve dışta karşılıksız olarak vahyetmeyi tensip buyurdu, bizi doyulmaz iyiliğiyle besleyip gösterdi ki, bunu ikmal etmek için bedeni, tabiî ve gizli bir pişirme yoluna hazırlamalıyız, öyle ki tersine bir tertip ve delici bir mızrak darbesiyle onun bütün tabiatı derhal gözle görülür halis bir karalığa çözülsün. Bunun tarzını, kadimlerin adet edindiği ve bizim de devraldığımız usul üzere, elinizdeki ciltte özetler halinde sarih bir şekilde aktardık, bu şeyleri kaydettiğimiz yerlerde örtülü bırakmaya mecbur kaldık. Biz kutsal sırları, Tanrı’nın sırlarını layıkıyla koruyarak hürmet edenlere açarız, zira ifşa etmek yalnızca Tanrı’ya aittir ve bir kimse böylesi şeyleri beşerî nutkun veya harflerin ruhuyla alelade bir şekilde yaydığında, Tanrı’nın kaderine ait olanı Tanrı’dan çekip almaya kalkışmış olur. Bundan ötürüdür ki

Önce ruhani olarak Tanrısal lütuflarla sınanıp onaylanmadıkça o ameliye elde edilemez. Ve hemen ardından, "Zira bu sır, dilediği yerde esen o Ruh tarafından kendisine ilham edilmedikçe, hiçbir fani insana bildirilemez." der. Aynı eserin 63. bölümünde kendisinin döngüler konusundaki bilgisizlik yüzünden ölümcül şekilde yaralandığını belirtir ve açıkça Arnaldus’un adını anarak onun tarafından eğitildiğini şu sözlerle ifade eder, "Filozoflar pek zarif bir şekilde ifade etmişlerdir ki, Büyük Eser (magnum opus), çözme ve dondurmadan başka bir şey değildir, fakat bunlar döngüler yoluyla cereyan eder, bu döngülerin bilinmeyişi yüzünden ilim ehli birçok ileri gelen ustatlıkta (magisterium) aldanmış, filozofların bu sözlerini ve döngülerin tarzını anlama imkânı olduğunu kibirle sanmışlardır, ki bunlardan birinin ölümcül şekilde yaralandığını teslim ederiz, bunu saklamayı da düşünmeyiz, zira yalnız bir cüret ve küstahlıkla başka bir tabiatın daha sağlam olduğunu varsayıp derin bir anlayışa sahip olduğumuzu sanıyorduk, oysa bunu hiçbir surette anlamamıştık, ta ki o vakit gelene dek, o vakitte ki Ruh, doğrudan değil, aracılı olarak Villanova'lı Efendi Arnaldus vasıtasıyla, kendi nihayetsiz cömertliğiyle içimize hayat vererek üflemiştir."

"Nitekim türlü türlü yollarla döngülerin tekerleklerini döndürdük, bitkisel numuneyi tekrar ele alarak döngüye soktuk, zira madeni eser hiçbir yerde mutlak surette açıkça görülmüyordu, ta ki kendi idarecileri vasıtasıyla yeniden filizlenene dek, onlarla ustatlık içinde hakiki [okunamadı], erdemlerin korunması ve ardışık olarak güçlendirilmesi altında birleşir. Şu an bağlarla bağlı olduğumdan ötürü, bu meselede her zaman yapageldiğim gibi kendi lisanımla konuşmaya cesaret edemiyorum, her ne kadar sırrı ifşa etme iznini almış olsak da, bu ihsan yabancılaşmış bir lisanla örtülmüştür."

Lullius, son vasiyetnamesinde (Testamentum novissimum) yoldaşlarını da şu şekilde anar, "Nitekim," der, "dünyayı dolaşırken bir zatın eseri ve yoldaşlığı sayesinde gördük ve bulduk ki, kendisi bize birçok güzel ve hayranlık verici şey bildirdi, fakat sonradan kendi sanatında çelişkiye düştü, zira biz duyular yoluyla daha fazlasını biliyorduk, o ise bunu ne bildi ne de sanat yoluyla anladı. Bundan sonra pek çok başka şeyde onun izinden gittik, ta ki tesirlerin ve büyük erdemlerin gözetimiyle hünerli taşta ortak olana dek, üç yıl boyunca büyük bir sadakatle birlikte bulunduk."

"Böylece Milano’da eserin tamamlanması bütün bir yıl sürdü, 1330 yılında eser kemale erdi. Bundan sonra sanat bilinen üç kişiden çekildi ve kaplar, eskisi gibi kendi mülkünde yeniden üreterek kalan dördüncüye bırakıldı."

"Ve eğer Tanrı sana herhangi bir şekilde ihsanda bulunmuşsa, bunu gizli tut ki dünya hiçbir şey bilmesin." Buraya kadar metinden nakledilmiştir.

Burada dikkat edilmelidir ki, müellif tamamlanan eserin yılını 1330 olarak zikretmektedir, oysa yukarıda, Cıvalar Kitabı'nda (Liber Mercuriorum), aynı eseri andığı yerde 1333 yılını kaydeder.

Cıvalar Kitabı'ndaki bir hatadır, zira 1331 yılında müellif Milano'da değil, bilakis daha sonra söyleyeceğimiz üzere İngiltere'de, Londra'daydı. Eserin kemale ermesi hususunda bizzat Lullius, son deneyinde (experimentum) sona doğru, yoldaşların birbirlerinden nasıl ayrıldıklarını şu sözlerle aktarır,

"Ben ve yoldaşlarım bir müddet yere kapanarak, kaynayan bir vecd içinde Tanrı’ya dua ettik, hemen ardından hep birlikte ayağa kalkıp sevinçli bir sesle ilahiler okuyarak 'Tanrım, Seni överiz' (Te Deum laudamus) demeye başladık, bu pek cömert ihsanı bize bahşettiği için Cenab-ı Hakk’a şükrettik. Sizler ise kardeşlerim (diye devam etti), ey benimle birlikte bu ameliye boyunca bunca zahmete katlanan pek aziz evlatlarım ve yoldaşlarım, Tanrı’yı her yerde bütün kalbinizle anın ve O’nun tarifsiz ismini her yerde ilan edin, zira Tabiatın bu gizli sırlarını bize açtı. Bedenen ayrılsanız da ruhen her yerde birleşmeniz ve tabiatın bu sırrının hakikati tamamlandığına göre, her birinizin kendi evine dönmesi, amel ettiğimiz ve not ettiğimiz üzere her bir deneyin birer nüshasını yanına alması artık münasiptir, fakat aramızdan evinde başkalarını besleyen birine, ilacın payı ve deneylerin nüshasının yanı sıra kaplar ve bu sanatın diğer aletleri de kalmalıdır."

"Bizler ise Mukaddes Teslis’in adına güvenerek buradan ayrılırken, her birimiz cemiyet yeminiyle bağlanmış olarak aramızda şu niyetle bulunalım, bu cemiyeti hiç kimseye asla ifşa etmeyelim ve bahsi geçen deneylerin nüshasını kimseye vermeyelim, nitekim herkes bu yemini tam, mukaddes ve lekesiz tutmaya gayret etsin. Ve bu en yüce ve nihai deneyi diğer deneylerin fevkinde her birinize emanet ediyorum ki, Rabb'in Meleği zihinlerinizi tabiatın sırlarını ve böylesine hayranlık verici bir gizemi gizlemeye yöneltsin. Onu bilhassa kutsal kiliseye ve yoksulların ihtiyaçlarına hasrederek muhafaza ediniz, ayrıca Şeytan’ın sizi ahdinizin doğru yolundan saptırmamasına bilhassa dikkat ediniz. Zira o, kükreyen bir aslan gibi etrafınızda dolanmaktadır, bu yüzden yoldan çıkarıcı sizi çıkmaz yollara saptırmasın diye yılanlar gibi zeki olunuz, böylece Tanrı’nın biricik Oğlu İsa Mesih üzerimizde daim olsun ve bizi korusun, O’nun adına bu eser arzulanan sona ulaştırılmıştır, Yıl 1330, En Yüce ve En Büyük Tanrı’ya daima hamd ve şan olsun."

Lullius’un sözleri buraya kadardır, ki bunlar hakikaten müstesna bir dindarlık sergilemektedir. Zira bu sanat fasık ya da Tanrı’dan ve O’nun hakiki dininden uzaklaşmış bir insana nasip olmaz, bilakis her zaman dindar ve takva sahibi birini bulur yahut onu öyle kılar ve öyle bırakır. Nitekim böylesine büyük bir ihsanı kabul ettiği Tanrı’nın huzurundan yüz çevirip dünyevi şeylere hükmetmek isteyen biri nasıl olur da bunu yapabilir? Oysa bunun Tanrı’ya nankörlük olacağını anlayan kimse, yine de bu hazineyi kendi emanetine ve basiretine tevdi etmiş olan Zat’a haklı olarak sadakat gösterir ve insana mümkün olduğu ölçüde hayatının bütün amellerini O’nun iradesine göre yönlendirir. Diğer taraftan Tanrısal tehditleri, gazabı ve şayet sefahatin ve şehvetin dizginlerini serbest bırakırsa kolayca içine düşeceği ömrün kısalmasını görür, nitekim bazılarında bu durum tecrübeyle sabit olmuştur.

Fakat bunlarda, gizli meşveretiyle her şeyi başlangıca, ortaya ve sona doğru sevk eden İlahi Takdir galip gelir, öyle ki herkesin mukadder olan doğum ve ölüm saati tayin edilmiştir.

Lullius’un buradan, yani Milano’dan yahut İtalya’dan İngiltere’ye götürüldüğü pek çok karineden anlaşılmaktadır. Zira onu takip eden birkaç yıl boyunca aralıksız İngiltere’de yaşamıştır.

Oraya hangi vesileyle geldiğini ise, Cremer diye anılan İngiliz bir Westminster Başrahibi, şöyle başlayan Latince bir risalede nakleder,

"Simya, açık seçik bir akıl yürütmeyle izah edilen bu yetkinlik ve hakikattir vesaire, ne kadar çok okuduysam o kadar çok yanıldım, ta ki İlahi Takdir beni İtalya’ya götürene dek, orada Cenab-ı Hakk..."

Dokuzuncu Kitap

[okunamadı] hem mertebesi hem de her türlü ilmiyle temayüz etmiş Raymundus adında bir zatın meclisine kabul edilmem münasip görüldü, onun maiyetinde uzun süre kaldım ve bu erdemli zatın nezdinde öyle bir teveccühe mazhar oldum ki, bana bu ulu sırrın mühim bir cüzünü ifşa etti, bu sebeple kendisine pek çok rica ile yaklaştım ve benimle birlikte bu adaya gelmesini, iki yıl boyunca yanımda ikamet etmesini sağladım, bu zaman zarfında eserin tamamını ikmal edip nihayete erdirdim, bilahare bu müstesna zatı şanı yüce Kral Edward’ın huzuruna çıkardım, kral onu layık olduğu hürmetle kabul edip her türlü insaniyetle ağırladı, orada kral tarafından öne sürülen birçok şart ve taahhüt mukabilinde bir muahedeye varıldı, zira o, kralın bizzat kendi şahsıyla Tanrı’nın düşmanları olan Türklere karşı cenk etmesi ve bu ihsanı asla kibre kapılmadan yahut Hristiyanlara karşı harp açmakta kullanmaması şartıyla, ilahi vaat uyarınca kralı kendi sanatıyla zengin kılmaya razı olmuştu.

Lakin ne yazık ki bu vaat hükümsüz kaldı, kral tarafından çiğnendi.

Oraya yöneldiğinde, şayet kendisine toparlanması için bir mühlet verilmezse kuvvetine pek güvenemiyordu, biz de aralarındaki bu karşılaşmadan hakikatin daha berrak biçimde parıldaması ve hangisinin muzaffer çıkacağının görülmesi gayesiyle bu mühleti esirgemedik, bizler ise bu arada, vaktin elverdiği ölçüde Lullius’un ahlakını, hayatını ve kurallarını tetkik edeceğiz.

ERKEK VE DİŞİDEN MEYDANA GELEN ÇOCUĞUN BEDENİ BİR EYLEME DÖNÜŞÜR.

İtalya’nın Apeninlerinden geçerek Hannibal’in aştığı Alpler ve dahi Pirene Dağları üzerinden uzun bir seyahatle İspanya’ya ulaştık, burada, artık ilimden ziyade silaha meyleden bu kavmin hamisi olan, türlü meziyetleriyle hayranlık uyandıran Raymundus Lullius’u ele alacağız, bu zat fıtratı bakımından adeta bir Proteus, sanatında bir Daedalus ve muhakeme kıstasında bir Polykleitos idi, Balear adalarının en büyüğünde doğmuş olup gençliğinde zihnini serbest ilimlerle teçhiz etmişti, öyle anlaşılıyor ki bu denli muazzam eserleri arkasında bırakırken sanattan ziyade tabiatın füsunundan medet ummuştu, kendisini kimyevi ilaçları araştırmaya sevk eden hadise ise şöyle rivayet edilir.

Rivayet odur ki, henüz genç bir adamken cemiyette güzelliğiyle meşhur bir kadına şiddetle meftun olmuş, kadının aşkına nail olabilmek için var gücüyle çabalamış, kadın ise onu bu niyetinden vazgeçirmek için türlü yollara başvurup sözlerin kar etmediğini görünce, nihayetinde iffetini muhafaza etmek gayesiyle göğsünü açmış ve fena bir cerahat akıtan, kanserle yaralanmış memesini Lullius’un nazarına sunmuş, Lullius ise kısmen merhamet kısmen de kadına duyduğu muhabbetin tesiriyle, başka diyarlarda bu tedavisi gayrikabil derde kati bir şifa aramak üzere seyahate çıkmış, nihayetinde bu devayı bularak kadını bu illetten kurtarıp eski sıhhatine kavuşturduğu söylenir, bu anlatılanlar harfiyen vaki midir, yoksa Basilius’un rahip kardeşini mesane taşından kurtarması kabilinden mecazi midir, orası birdir, lakin şu husus şüphe götürmez görünmektedir, Lullius kimyayı ve cümle faydalı ilimleri tahsil etmeye pek ziyade arzulu idi, bu sebeple pek çok kimsenin hükmünü ve öğretisini tecrübe etmek maksadıyla diyardan diyara göçmüştü.

Zira ilimler dairesini ikmal etmeye taalluk eden veya tek bir felsefi ustalığın tekamülü için iktiza eden malumat, tek bir kimseden yahut tek bir mekanda pek nadir öğrenilebilir, bu minvalde, ilimde ve siyasette sağlam bir vukufiyet elde etmek isteyen cümle filozofların adetine uyarak vatanına veda etmiş ve talihi yaver giderek Arnoldus de Villanova’ya tesadüf etmiş, kimyadaki ilk talimini ondan almıştır, kendisi evvelemirde kimyanın ve altın yapmanın imkanını inkar ederken, mezkur Arnoldus tarafından cerhedilmiş ve gözüyle müşahede ettiği delillerle ikna edilmiştir, nitekim Lullius bizzat kendisi bir risalesinde bunu nakleder, orada maksadı, sanata muhalif kimselerin münazara yoluyla hakikati ellerinden alıp saptırmasına kimsenin meydan vermemesini ihtar etmektir, bunu da bizzat kendi misaliyle, Arnoldus ile münazara ederken sanatın sırlarından pek çoğunu nasıl çekip çıkardığını beyan ederek izah eder, onun kelamı şöyledir,

Bize vaki olan bir misal verelim, Simya sanatını kimseden işitip de belleyemezdik, zira her şeyin hile ile yapıldığını, maddenin fıtratındaki hassaların kudretiyle husule gelmediğini zannederdik, bakınız, muhalif hüccetlerle pek çok delil serdederek dünyayı dolaşan bir zatı (yani Arnoldus’u) cerhettik, lakin o, getirdiğimiz delillerin tabiatın iktiza ettiği hakiki köke temas etmediğini hemencecik idrak edip derhal karşı çıktı, zira bizler mezkur tabiatın vüsatı haricindeki şeylerle meşguldük, öyle ki hiç durmaksızın alevlenen susuzluğu dindirmek maksadıyla yalnızca bir damla su çekip çıkarmayı araştırır gibiydik, fakat bize söylediği şey şuydu, kendi bildiğini çekip çıkarmamız için çabaladığımızı zannediyordu, halbuki biz hakikati bütünüyle ortaya koymaktan gayrı bir şey yapmıyorduk,

Bu sebeple onun sözüne karşı, tabiatın eseri olan delil ve sebeplerle, az yahut tüm kudretimizle sana göstermemek kabil değildi,

Bunun üzerine o zat, mezkur tabiat dairesine dahil olmaya başladı ve mezkur dairenin hududunda ve vüsatında bulunan mükemmeliyet çemberlerine yahut derinliklerine nüfuz eden deliller serdetti,

Bunun üzerine biz, beşeri akıl yürütmelerle yalnızca zulmete tahvil ettiğimiz hakikatin berraklığını görünce, ona karşı durmak için derhal silahlarımızı kuşandık, zira kendisi o vazıh ilmi hakkında ne söyleyeceğini bilemez haldeydi, ta ki tecrübe vasıtasıyla, karşıt ilme dair tek bir kelam dahi etmeksizin ağzımızı kapatana dek, ki bu ilim kendi hassasıyla madenden çıktığında, kurşundan altını, tabiatındaki cümle kudretle maden filizinden hasıl olandan çok daha mükemmel kıldı, nitekim bilahare bunu yedi fersah boyu uzanan Coreif dağının çölünde de tecrübe ettik.

Bu minvalde ey Lullius, şayet ilmin hassasını hiçbir aldatmaca olmaksızın kavramak murat edersen, onun ıslah edildiği aletleri ve bunların nereden zuhur ettiğini idrak et, zira biri diğerinden teşekkül eder, Lullius böyle der, kendisi sanatın hakikatini bizzat tecrübeyle öğrenip, bunun temelini ve kökünü Arnoldus’un getirdiği delillerden ve münazara esnasında gösterdiği hayret verici maharetle devşirdikten sonra Milano’ya gitmiş, orada aralarında zengin bir tüccarın da bulunduğu diğer üç kişiyle bir cemiyet halinde tam üç sene boyunca damıtma yaparak ve sanata taalluk eden muhtelif tecrübelerle meşgul olarak yaşamıştır, nitekim kendisi Cıvalar Kitabı’nın kırkıncı babında dünyayı dolaşırken tesadüf ettiği bir yoldaşından bahisle şöyle der, bu zat bize pek çok muazzam ve harikulade şey bildirdi, lakin bilahare kendi sanatında onunla karşılaşıldı, öyle ki onun bize ikrar ettiğinden yahut sanat vasıtasıyla anladığından daha fazlasını bildiğimizi ve hissettiğimizi gördük, bundan ötürü bilahare onu akıcı şeylerin hissi ve azametli kudretleri vasıtasıyla sair pek çok hususta ıslah ettik, ta ki tecrübelerden doymuş hale gelene ve erdemli taşı nihayete erdirene dek, tam üç yıl boyunca büyük bir sadakatle bir arada bulunduk, nihayet Milano’da üçüncü yıl ikmal edildiğinde, yani 1333 senesinde eser nihayete erdirildi, sanatı bilen biz üç kişiden her biri kendi payını aldı ve geriye kalanlar dördüncü kapta muhafaza edildi, o kap da eskisi gibi yenilenerek kendi ateşinde kaldı, bu minvalde dünyada pek çok kimse dolaşır, hoşa giden pek çok iyi şey bilirler, şayet onlara rastlarsan, bak bakalım onlardan bir fayda devşirebilecek misin, onlara güler yüz göster, iyi bir nizam uyarınca kendi malından vererek hallerini ıslah et ve üzerlerinde bir ihtimam göster ki, ufak bir ameliyeyle bir netice elde edebilesin.

Ve bu, bizim vasiyetimiz niyetine sana kâfi gelsin, yine de herkese tembih ederiz ki, onu açığa vurmaktan sakınsın, zira onu göstermekte kusur ederse, kendi yanılgısı içinde şaşkınlığa düşecektir. Fakat ona sahip olmayan sen, sözle talep etmekle yükümlüsün, şayet onu sana vermek isterse, bu yüzden ne yaptığına dikkat etsin, çünkü onu gereğinden fazla ifşa ederse feci bir ölümle can verir, zira o, tabiatı yaratan Tanrı tarafından bağışlanmalıdır, bir başkası tarafından değil, bu sebeple tabiat, Tanrı'yı hoşnut eden her şeyi şükranla ve yalnızca kabul eder. Ve bu nedenle, bir şekilde sana bahşedilmiş olandan sana pay düşerse, onu sev ve gizli tut ki dünya bundan hiçbir şey bilmesin, nitekim canlı yazılar da seni uyarır ki, tabiatın akışıyla meydana gelebilecek olan yapıt bir başkasına gösterilmemelidir. Öyle gizli kalmak ister ki, şayet onu sır kılmazsan, seni perişan edecektir. Ve eğer sana verilmezse, bundan ötürü onu kendisinden talep ettiğin kimseye kötü muamele etme, zira o kendi müdafaasının gayesini gözetirken borcunu yerine getirmektedir. Oradaki sözler böyledir, ancak Lullius kurnazca çevirdiği dolapları kullanmışsa da, Arnoldus'tan sadece tartışma yoluyla sanatı koparıp alamamıştır, bundan ötürü bunca yıl boyunca orada ikamet etmiştir, nitekim Augurellus da *Chrysopoeia* adlı eserinin birinci kitabında onun buradaki ikametini zikrederek şöyle yazar,

O kimse gerçi ilk bakışta görünen şeyleri kastetmemişti, (yani Lullius) nitekim damıtılmış şarapları henüz karıştırmıyordu, İnsubrlar şehrinde erdemiyle temayüz etmiş halde ağır ağır, Üç yıl boyunca kutlu bir şekilde ikamet ettiğinde, Tükenmek bilmez bir ağırlıkta pek zengin altın meydana getirdi,

Bu deneyleri ortaklarıyla birlikte icra etmiş, bunları öylesine girift ve zahmetli bir ameliye ihtiva eden hususi bir deneyler kitabında toplamıştır ki, bir insanın bunları ele alması güçlük, meşakkat ve masraflar sebebiyle neredeyse imkânsız görünür, yine de bu deneylerin, çok daha evvel başkaları tarafından tecrübe edilmiş ve büyük kısmı mecazi anlamda kaleme alınmış usuller olduğundan şüphe duymayız, zira Lullius'un bizzat kendisi, daha evvel Arnoldus tarafından bu denli talim edilmişken, tentürü (tinctura) nebatatta, şarapta, kırlangıçotunda, balda ve diğer şeylerde aramamış olamaz.

Neredeyse üç yıl boyunca ortaklarıyla birlikte bu meşakkatlerle nefsini hırpaladıktan sonra, sanatın kimi sırlarında hâlâ noksan, ham ve tecrübesiz olduğunu görerek, buradan, Milano'dan o vakitler İspanya'da bulunan Arnoldus'un yanına gitmiş ve maddenin karalığa erişmesi tarzını kendisine beyan etmesini ondan en hararetli ricalarla elde etmiştir ki bunu *Codicillus* adlı eserinde iki yerde hürmet dolu bir zikirle ikrar eder, nitekim kendi kelimelerinden de anlaşılacağı üzere bunları buraya dercediyoruz, zira *Codicillus*'un "bilgilenmenin ne olduğu" başlıklı babında şöyle der, "Ve biz," der, "pek az kimse tarafından bilinen o ilk karalıktan,

Kendisine bağladığı bu dostlar meclisine, âdil bir biçimde, İlahi tozun ince bir parçasını paylaştırdı, Ki bunun sonsuzluk içindeki bir zerresi dahi altına dönüştürürdü, O vakte dek kusurlu madenler her ne idiyse.

Lullius bu meclisi Milano'da damıttı,

pek az kimse tarafından bilinen o ilk karalıktan latif ruhu toplamaya meylettiğimizde, ateşin galip gelen savaşıyla alt edilmiş olan bedene pek çok kereler dokunmuş ve kendi gözlerimizle görmüş olsak da, herhangi bir ilim yahut sanat vasıtasıyla onun bilgisine sahip olmadığımızdan, kendimizi hâlâ bir parça kabalıkla malul hissederek, nurların babasından esen peygamberlik ruhu imdada yetişene dek onu hiçbir surette tam manasıyla kavrayamadık, sanki kendi has kullarını asla terk etmeyen yahut kendisinden talep edilen şeylerde yüzüstü bırakmayan bir yardımcı gibi, öyle ki en derin teyakkuz halindeyken zihnimizin gözlerine öyle bir aydınlık akıttı ki, şekli bertaraf ederek onu içten ve dıştan karşılıksızca ifşa etmeyi lütfetti ve doyulmaz iyiliğiyle bizi ferahlatıp gösterdi ki, onu ikmal etmek için bedeni gizli, tek bir tabii pişirmeye hazırlamalıyız, öyle ki tersine bir tertip ve delici bir mızrak ile onun bütün tabiatı derhal gözle görülür bir biçimde katıksız bir karalığa çözülsün, bunun usulünü kadimlerin âdeti üzere aldığımız hülasalar vasıtasıyla elinizdeki ciltte sarih bir şekilde aktardık, zira bunları dercetmiş olduğumuz yerlerde gizlemeye mecbur kaldık.

Biz mukaddes şeyleri, Tanrı'nın sırlarını layıkıyla muhafaza eden ve hürmet gösterenlere açarız, Zira ilahi sırlar yalnızca Tanrı'ya aittir ve Tanrı'nın izniyle ifşa edilirler, Ey ulu insan.

Bu sırları Tanrı için sakın, zira bu gibi şeyler yalnızca Tanrı'ya aittir, onları insanların kibirli ruhuna yahut kazanç hırsına alet ederek zayi etme.

Bu sebeple, ilahiyatın faziletleriyle önceden sınanıp kabul edilmedikçe o ameliyeye malik olamazsın. Ve az sonra, şüphesiz bu sır, dilediği yerde esen o kutlu ruh tarafından ilham edilmedikçe hiçbir fani tarafından ifşa edilemez."

Aynı hususu mezkûr kitabın 63. babında ikrar eder ve bütün sanat hususundaki cehaleti sebebiyle ölümcül bir şekilde yaralandığını belirtip bizzat Arnoldus'un adını anarak onun tarafından eğitilmiş olduğunu şu sözlerle ifade eder, "Filozoflar ne zarif söylemişlerdir ki, büyük yapıt çözülme ve donmadan başka bir şey değildir, lâkin bunlar çemberler yoluyla vuku bulur, bunların bilinmeyişi sebebiyle ilim sahibi pek çok ulu kişi sanatta aldanmış, çemberlerin akış tarzını ve tertibini kendi ilimlerinin getirdiği bir güvenle kavrayabileceklerini zannetmişlerdir, biz de onlardan biri olarak ölümcül derecede yaralanmıştık ve başka bir tabiatın ilmine dair peşin hüküm ve cüretkârlıkla kaskatı kesilmişken bundan kurtulacağımızı ummuyorduk, zira vaktin eriştiği ana dek hiçbir surette idrak edememiştik,

o vakit eriştiğinde ise ruh doğrudan değil, engin cömertliğiyle bizi derhal ferahlatarak içimize üfleyen Üstat Arnoldus de Villanova vasıtasıyla içimize doğdu,

nitekim madenî yapıt hiçbir yerde mutlak surette aşikâr olmadığından, nebatî numuneyi yeniden ele alarak çok çeşitli ve türlü usullerle döndürülmüş dairelerle devrettik, ta ki sanattaki o kuvvetlerin muhafazası ve peş peşe kuvvetlenmesi altında gerçek tabiat, tarafımızca bilinen kendi yöneticileri tarafından zapt edilene dek. Şimdi bunun ardı sıra, asmaların filizlerine tutunmuş olarak, her ne kadar ifşa etme iznini mutat olandan daha kısıtlı bir lütufla, yani yabancılaşmış bir dille kabul etmiş olsak da, bu bahiste adet olduğu üzere lütufkâr bir tavırla ve kendi lisanımla konuşmayacağım."

Lullius, *En Yeni Vasiyet (Testamentum novissimum)* adlı eserinde ortaklığını şu şekilde zikreder,

"Dünyayı gezerken rastladığımız bir ortağın ameli vasıtasıyla gördüğümüz üzere," der, "kendisi pek çok güzel ve hayret verici şeyi bildirdi, lâkin bilahare kendi sanatında çelişkiye düştü, zira biz, onun bilmediği ve sanat yoluyla idrak edemediği hissi tecrübe sayesinde daha fazlasını biliyorduk, bundan ötürü onun ardından, erdemli taşta felekten bir araya getirilene dek pek çok başka hususta tesir ve büyük kuvvetlerin suretiyle bilgi sahibi olduk ve üç yıl boyunca büyük bir sadakatle bir arada bulunduk.

Bundan ötürü Milano'da yapıtın ikmali bütün bir yıl sürdü, 1330 yılında yapıt nihayete erdirildi, ardından bu sanat bilinen üç kişiden çekildi ve kaplar, kendi hükümranlığında evvelce olduğu gibi yeniden üreterek kalan dördüncüye kaldı.

Ve şayet Tanrı bunu sana bir şekilde bahşettiyse, onu gizli tut ki dünya hiçbir şey bilmesin." Oradaki sözler böyledir, burada tamamlanan yapıtın yılının 1330 olarak zikredildiğine, yukarıda ise *Cıvalar Kitabı*'nda aynı hadiseyi 1333 yılı olarak kaydettiğine dikkat edilmelidir.

Ve cıva (mercurius) kitabındaki bir hatadır, zira 1332 yılında bizzat yazar Milano’da değil, daha sonra söyleyeceğimiz üzere İngiltere’de, Londra’daydı. Yapıtın tamamlanmasına dair Lullius’un kendisi son deneyinde (in ultimo experimento) sonlara doğru, yoldaşların birbirinden ne şekilde ayrıldığını aktarır, şöyle der,

Ben ve diğer yoldaşlarım bir süre yere kapanarak zihnen yükselip Tanrı’ya dua ettik, hemen ardından hep birlikte neşeli bir sesle ilahiler söylemeye başladık, Tanrı’ya hamdederiz (Te Deum laudamus), bu en yüce ihsanı bahşettiği için Yüce ve Ulu Tanrı’ya şükranlarımızı sunduk,

anlasın ki, yine de bu hazineyi onun itimadına ve basiretine emanet eden kimse, haklı olarak kendisine güvenene sadık kalır ve insanın elinden geldiğince hayatının bütün fiillerini O’nun iradesine yöneltir. Diğer taraftan ilahi tehditleri, gazabı ve ömrün kısalmasını hesaba katar; zira sefahatin dizginlerini salıverir ve dilsiz şehvete boyun eğerse, bazılarında tecrübeyle sabit olduğu üzere, bu akıbete kolayca uğrayacaktır.

Fakat bunlarda, gizli takdiriyle her şeyi başlangıca, ortaya ve sona yönelten ilahi Takdir üstün gelir, öyle ki herkes için hem doğumun hem de ölümün mukadder saati tayin edilmiştir, buradan, yani Milano’dan veya İtalya’dan İngiltere’ye götürüldüğü pek çok karineden anlaşılmaktadır. Zira bunu takip eden birkaç yıl boyunca kesintisiz olarak İngiltere’de yaşamıştır.

Oraya hangi vesileyle geldiğini ise, Westminsterlı bir İngiliz olan ve kendisine Cremerus denilen zat, Latince bir risalesinde şöyle anlatmaya başlar,

Oğul, bu Simya harikadır ve hakikat açık bir muhakemeyle izah eder, ve saire. Ne kadar çok okuduysam o kadar çok yanıldım, ta ki ilahi Takdir beni İtalya’ya götürene dek; orada Yüce ve Ulu Tanrı, beni hem makamı hem de her türden ilmiyle mümtaz, Raymundus adında bir zatın dostluğuna dahil etmeyi uygun gördü. Onun maiyetinde uzun süre kaldım ve bu iyi zatın nezdinde öyle bir teveccüh kazandım ki, bana bu muazzam sırrın bir kısmını açtı, bu sebeple kendisine çok yalvarıp yakardım, nihayetinde benimle bu adaya gelmeye ve iki yıl boyunca benimle kalmaya ikna oldu, bu süre zarfında yapıtın tamamını eksiksiz olarak başardım.

Daha sonra bu seçkin zatı, kendisini layık olduğu hürmetle kabul eden ve her türlü insaniyetle ağırlayan pek şanlı Kral Edward’ın huzuruna çıkardım. Orada birçok vaat ve antlaşmanın ardından kralın sunduğu şartlara boyun eğerek, kralın bizzat kendi şahsıyla Tanrı’nın düşmanları olan Türklere karşı savaşması ve Rabbin evi uğruna mücadele etmesi, asla kibirle hareket etmemesi yahut Hristiyanlara karşı savaş açmaması tek şartıyla, kralı ilahi vaat mucibince kendi sanatıyla zengin etmeye razı oldu.

Fakat ne yazık ki bu vaat boşa çıktı, kral tarafından çiğnendi.

O vakit o dindar zat, ruhunda ve kalbinin derinliklerinde keder içinde, buradan deniz aşırı bir yere acıklı ve feryat dolu bir halde kaçtı, öyle ki kalbim onunla birlikte gitmediği için her gün bedenimden ayrılmayı dilerim.

Zira onun gündelik hayatının manzarası ve ahlakının kemali, dik başlı günahkarları dahi kolayca tövbeye sevk edebilirdi. Ey kutlu Raymundus, ben ve aynı şekilde kardeşlerim, senin için Yüce ve Ulu Tanrı’ya dualar edeceğiz.

Başlangıçta son derece samimi bir dindarlık sezilse de, şayet o metinde başka bir niyet gizli değilse, bu zat bunları söyler. Lullius’un kendisi de, Kıymetli Taşlar Özeti’nde (compendio lapidum pretiosorum) adı geçen krala doğru kendi rızasıyla yönelip gerçekleştirdiği İngiltere seyahatini anar ve şöyle der, Bütün bunları, İngiltere’nin pek şanlı Kralı Edward’ın aracılığıyla İngiltere’ye geçtiğimiz sırada gördük. Bu hükümdar ise, Lullius’un bazı eserlerini, örneğin Vasiyetname’yi (Codicillus) veya El Kitabı’nı (Vade mecum) ve diğerlerini ithaf ettiği III. Edward idi, ayrıca (Parizyen Christophorus ve diğerlerinin aktardığı gibi) kralın, o sırada İspanya’nın büyük bir kısmına hükmeden Mağribilere karşı savaş açması şartıyla ona yardım edeceğini vadettiği söylenir; kralın bunu üstlendiği ve Lullius’tan büyük miktarda altın aldığı rivayet edilir. Fakat kral Berberistan’a gideceğini iddia edip, bu esnada Lullius’u Londra Kulesi’nde muhafaza altında tutarken; erkek vâris bırakmadan ölen kralın ardından anne tarafından hakkı olduğunu düşündüğü Fransa’nın kıyı kentlerini ordusuyla düşmanca işgal etti, üstelik birkaç bin Hristiyanın kanının dökülmesi pahasına, böylece Lullius’a verilen söz tutulmadı. Durumun böyle olduğunu Lullius’un kendisi Deneyler Kitabı’nda (libro experimentorum) teyit eder ve şöyle der, Türk’e karşı savaşacağını ileri sürüp sonradan Fransa kralına karşı savaşan ve bizi hapsedip nihayetinde zincire vuran İngiliz kralı için dua ettik. Bu yüzden bunlardan sakın. Bunlar bizzat kendisinin sözleridir.

Edward’ın Fransa’ya ilk seferi ise 1337 yılındaydı. Demek ki Lullius en az 5 veya 6 yıl İngiltere’de bulunmuş olabilir, ki bu akla aykırı değildir. Bunlarla uyumlu olan hususları Lullius’un yazılarından aktaracağız, İlkin Vasiyetname’nin birinci bölümünde Lullius’un bu kitabı Edward’a ithaf ettiği ve kralın da putperestlere karşı savaşa gitmeyi vadettiği kaydedilir, şöyle der, Şanlı kral Edward huzurunda, böylesi bir felsefenin hatırası yahut bilgisi kötülere bağışlanmasın diye ilahi himaye ve koruma altına alınmış olan bu yapıtlar yapıtını, putperestlerin hidayete ermesi ve inananların esenliğinin muhafazası uğruna sıkı bir bağ ile emanet ettiler; zira onların esenliği buna bağlıdır ve bunun yalnızca beden için değil, zihin ve ruh için de ebedi bir fayda sağlayacak şekilde hüküm sürmesi layıktır.

Ve az sonra, Bu mülahazayla krallık tacının yüceliği azımsanmayacak derecede yükselir, zira bu sayede inananların anasına bereketli bir hasat sağlanır; bu en yüce hayrı meydana getirmek için kralın kendisi, benim gücüm yettiğince, kendi beyan ettiği üzere riyasız ve zorlama olmaksızın, bilakis kendi hür iradesiyle bize bağlanmıştır. Aynı şekilde Cıva Yolu (Via ad Mercurium), sayfa 83,

Çoktan beri, pek haşmetli kral, bütün metallerin dönüşümü (transmutatio) üzerine konuştuk ve kutsal zatınıza tarafımızdan birçok cilt ulaştırıldı. Şimdi ise söz konusu ciltleri haşmetinizin tam olarak anlayabilmesi ve vaktiyle ve şimdi bize vadettiğiniz üzere, inançsızlara ve putperestlere karşı niyetinizi gerçekleştirebilmeniz için, ve saire. Aynı yerde, sonda,

Haşmetli kral, Hristiyan inancının yücelmesi ve inançsız kavimlerin senin sayende dize getirilip dağıtılması amacıyla, halk diliyle zatınıza ulaştırdığımız bu kısa yapıt sana yeterlidir. O halde haşmetiniz vaktiyle bize vadettiklerini yerine getirmekten ve Hristiyan dinini savunmaktan geri durmasın. Aynı şekilde Vasiyetname,

Sanatı yapma gerekçemiz, Kral Edward’ın putperest kavimlere karşı iyi niyetle kalbini doldurmasıdır, ve saire. Ve aynı kitapta, sayfa 165.

Dokuzuncu Kitap

Şöyle der, İngiltere adasında, Londra yakınındaki Azize Katherina Kilisesi'nde, Tanrı’nın inayetiyle hüküm süren Kral Edward zamanında, kalenin yan tarafına doğru, Tanrı'nın iradesiyle vasiyetimizi tamamladık, işbu vasiyeti Tanrı'nın iradesiyle onun ellerine emanet ediyoruz.

Rabbin tecessümünden sonraki 1331 yılında, işbu Vasiyet'te zikredilen bütün ciltleriyle ve şimdiki metne eklenen şu ilahi ile birlikte, İsa Mesih ezelden ebede mübarek kılınsın, âmin.

Bu En Yeni Vasiyet'te (Testamentum novissimum), İngiltere'de yazıldığı kuvvetle muhtemel olan şu eserlerini zikreder,

Lullius bizzat bu kitapların tümü hakkında itiraf eder ki, liyakat sahibi olanlar aklın mucizesiyle felsefi tepenin zirvesine çıksınlar, liyakatsiz olanlar ise çalılıklar ve dikenlikler arasında takılıp kalsın ve oradan asla kurtulamasınlar. Zira hakikate ulaşan filozoflar, aynı zamanda akıldan istifade etmeyi bilmeyen ehliyetsiz kimselere karşı da bir kıskançlık kalkanı bulurlar,

En Yeni Vasiyet (Testamentum novissimum), Cıvalar Kitabı (Liber Mercuriorum), Raymundus’un Krala Mektubu (Epistola Raymundi ad Regem), Mürekkepler Kitabı (Liber atramentorum), Işığın Küçük Kitabı, Örtü (Liber lucis Codicillus, opertorium), Deneyimler Kitabı (Liber experimentorum), Evlilik Sanatı Kitabı (Liber artis matrimonialis), Nebati Diricıvalarımızın Büyük Kökeni (Origo nostrorum argentorum vivorum vegetabilium magna), Sanatın Işığı (Lumen artis), Raymundus’un Vasiyeti Büyüsü (Magica Raymundi Testamentum), Beşinci Öz Üzerine (De quinta essentia), Madencelerin Ruhu Üzerine (De anima metallorum), Sanatın Ruhu (Anima artis), Vasiyet Üzerine Açıklık (Lucidarium super testamentum), Küçük Eserin Vaaz Pratiği, İnciler Eseri (Practica sermocinalis operis minoris, Opus margaritarum), Güneşin Işığı (Lumen solis), Vasiyetin Teorisi (Theorica Testamenti), İnsan Hayatının Korunması Kitabı (Liber de conservatione vitae humanae), Kısaltmalar Kitabı (Liber abbreviationum), Simyacıların Gayesi Kitabı (Liber de intentione Alchymistarum), Doğanın İlkeleri Kitabı (Liber principiorum naturae), Taşın Tortusu Kitabı El Kitabı (Liber limus lapidis Vademecum), Kısaltma Mektubu (Epistola abbreviationis), Mülkiyetler Kitabı (Liber proprietatum), Zeyiller Kitabı (Liber additionum), Büyü Sanatının Gayesi Kitabı (Liber de intentione artis magicae), Uygulama Tarzı Kitabı (Liber de modo practicandi), Taşlar Kitabı Denilen Eser (Liber lapidarius dictus), Terbiye Edici Sular Kitabı, Mücevherlerin Bileşimi Üzerine (Liber aquarum condimentalium, De gemmarum compositione).

Böylece o kimseler, kuğular arasındaki kazlar misali, gerçek filozoflarla birlikte Altın Sofra’ya oturmasınlar ve davet edilmedikleri ziyafetlerin tadını çıkarmasınlar.

Lullius’un Türk’e karşı savaş yürütmesi için İngiltere Kralı’na bir miktar altın temin ettiğini inkâr edenler, evvela onun hangi Edward döneminde yaşadığından şüphe ederler, birinci mi, üçüncü mü, yoksa dördüncü mü? İkinci olarak, eğer üçüncü kastediliyorsa, onun o vakitler Brabant’a ihraç edilen yün üzerine yıllık bir vergi koyduğunu, bunun da her yıl üç yüz bin sterlin tuttuğunu, bu sebeple kendi başına fazlasıyla zengin olduğunu söylerler. Zira bu yıllık meblağ yaklaşık altı bin libre altın etmektedir.

Fakat bu itirazlara şöyle cevap verilmelidir, ilk olarak, bunu bilmeyenler tarihlerdeki sayıları denk getirsinler ve göreceklerdir ki, Lullius’un kitaplarının pek çok yerinde İngiltere’de yaşadığını gösterdiği 1331 yılında, orada henüz genç olan 3. Edward hüküm sürmekteydi.

İkinci olarak, Edward’ın vergilerden her gün harcayacak bin libre parası olacak kadar çok servet topladığı doğrudur, lakin bu miktar dahi son derece kudretli bir krallığa savaş açmak için kâfi gelmemiştir. Şayet Lullius bu meblağı iki katına çıkardıysa, bunu altı libre tentür (tinctura) ile başarmış olabilir. Kaldı ki 3. Edward bu savaşı tek başına kendi ve tebaası adına üstlenmemiş, Almanya, İmparatorluk ve Felemenk prenslerinin neredeyse tamamının desteğine sahip olduğundan onların yardımından faydalanmıştır. Dolayısıyla yalnızca yünden elde edemeyeceği muazzam bir para meblağına ihtiyaç duymuştur.

Diğerleri ise bunun vakayinamelerde kayıtlı bulunmadığını, hiçbir yazarın böylesi bir altından, Barbarlara karşı açılacak bir savaştan yahut Lullius’un esaretinden söz etmediğini ileri sürerler. Cevap veriyorum, itiraf ederim ki hakikat bu gibi hususlarda ya kasten gizlenir ya da bilinmez.

Zira bu meselelerin Kral ile Lullius arasında, üçüncü bir kişinin dahi güçbela haberdar olabileceği derecede gizli yürütülmüş olması muhtemeldir. Biri bilseydi bile, bunu yaymaya ya da yazmaya kim cüret edebilirdi? Çünkü bu hile ve riyakârlık, her ne kadar sıradan bir kimseye karşı yapılmış olsa da, hileden ve ahde vefasızlıktan ari görünmemektedir, zira sonradan işlediği fiillerden bambaşka şeyler için ona yeminle bağlanmıştı. Bu adam Hristiyan kanının müdafaası için vermiş, o ise bunu Hristiyan kanının, üstelik masum kanının dökülmesi için kullanmıştır. Tebaa için kutsala saygısızlık sayılan şey, hükümdar için bir başarı addedilir, insanların, bilhassa da ona dalkavukluk edenlerin kanaati böyledir.

Lakin, ey kötü hizmetkâr, sana çok güvendim, bana çok borcun var, diyen Yüce Hâkim katında vaziyet bunun tam zıddıdır. Robertus Constantinus, Paris’te 1555 yılında basılan Nomenclator adlı eserinde Lullius hakkında şöyle yazar, Raymundus Lullius, diğer pek çok şeyin yanı sıra, doğanın sırları ve Beşinci Öz (quinta essentia) üzerine yazmıştır.

Ben araştırmalarım neticesinde, onun kitaplarında vadettiği şeyi İngilizler nezdinde hakikaten ifa ettiğini ve Kralın emriyle Londra Kalesi'nde en safi altını ürettiğini tespit ettim, bana orada hâlâ Raymundus Asili (Nobile Raymundi) dedikleri bir sikke türü gösterildi, anlaşılan bu en saf ve arı altındandır ve üzerinde bir gemi resmi bulunur. Constantinus böyle der. Kimya sahasındaki bazı nasipsizler buna karşı çıkmaya yeltenmekte ve sahte delillerle bunu çürütmeye çalışmaktadırlar, bunlardan biri kendi maksadını kanıtlamak için, Raymundus Asili’nin İngiltere’de Lullius tarafından yapılan bir altın olmadığını, adını İngiltere Kralı Raymundus’tan aldığını söyler. Bir diğeri ise yamalı risalesinin kırk birinci sayfasında Lullius’u safsatanın ve sahtekârlığın elebaşısı, üç yüz yıl evvel İngilizlerin Kralı Rupertus’a bir Vasiyet yahut küçük kitap gönderen Mayorkalı sahte keşiş olarak adlandırır. Lullius’a kara çalanların bu iddialarından açıkça görmekteyiz ki,

bunlar yalnızca kendi keyiflerini ve maksatlarını tatmin etmek adına ağızlarına geleni kusmakta, bunun hakikatle uyuşup uyuşmadığına değil, sırf kendi hezeyanlarına uyup uymadığına bakmaktadırlar. İlki, Raymundus Lullius’a atfedilen Raymundus Asili sikkesini çürütmek için Raymundus adında bir İngiltere Kralı uydurur, diğeri ise Lullius’un kitaplar gönderdiği Rupertus adında bir kral icat eder.

Lakin bu krallar İngilizlerin başında ne vakit hüküm sürmüştür? Cevap veriyorum, asla. Zira hiçbir İngiliz kralı bu isimleri taşımamıştır. Dolayısıyla bu fareler kendi izleriyle kendilerini ele vermekte, hakikat âşığı değil, birer müfteri olduklarını bizzat kanıtlamaktadırlar. Bu yalancılar iftiralarıyla birlikte kendi efendilerine defolup gitsinler. İlk yazarın basiretsiz fikrine karşı derim ki, şayet saf altına Raymundus Asili denmişse, bu isim var olmayan bir kraldan değil, şüphe yok ki Raymundus Lullius’tan neşet etmiştir. Nitekim akıl yürütme de bu hususta bir ipucu sunmaktadır, zira maden ocaklarına asla sahip olmamış o krallıkta, eski zamanlarda saf altından darbedilmiş, bir yüzünde gemi, bizim devrimizde ise diğer yüzünde gül bulunan, Asil tabir edilen bu denli büyük sikkelerin böylesine bol miktarda bulunmasının sebebi nedir? Son kralların bastırdığı paralar hakkında bir şey söylemek istemem. Diğerinin düşüncesiz hükmüne gelince, derim ki, o ya krallarını tanımadığı bir memlekette yaşamaktadır yahut kendi keyfine göre yeni krallar peydahlamaktadır, o yamalı risalesini tıkabasa doldururken, böylesine bariz bir yalanı söylemek mecburiyetinde kalmamak için niçin evvela tarihlerden ya da başka bir kaynaktan İngiltere krallarının silsilesine bakmamıştır? Bu iki misalden, diğer iftiracıların da başka hususlarda ne mal oldukları anlaşılmalıdır. Lullius safsatanın ve sahtekârlığın elebaşısı olarak adlandırılmaktadır.

Fakat istirham ederim, bu ne cüret, niçin böyle söylenir? Lullius sanatını yazdığı için mi? Şayet buna safsata denilecekse, mantık ilminin büyük bir kısmının da aynı adla anılması icap eder.

Başkaları bu öğretinin Papa tarafından yasaklandığını eklerler, bunun meseleyle alakası yoktur, zira pek çok başka kitap da aynı makam tarafından yasaklanmıştır, özünde kötü oldukları için değil, belli cihetlerden ötürü menedilmişlerdir. Zihinlerin bu sanatla sarıldığı ve sapkınlığa sürüklendiği söylenir, asıl mesele bu olsa gerektir. Peki, Lullius’a ne hakla sahtekârların elebaşısı denir, bilmek isterim, hangi sahtekârlığı irtikâp etmiştir? Asla var olmamış Kral Rupertus’un huzurunda mı? Yoksa Kral Raymundus’un huzurunda mı? Hiçbiri hiçbir zaman kanıtlanamamış, ancak müfteriler tarafından uydurulmuştur.

Şayet suçlamak kâfi gelecekse, kime dava açılamaz ki? Fakat o sefiller engerek dilleriyle masum insanları lekeleyip sokarken, aslında kendi cehaletlerini, hasetlerini ve iftiracı tabiatlarını ikrar etmektedirler.

Aynı müellif onu Mayorkalı değersiz keşiş diye anmaktadır, peki ama neden değersiz keşiş? Yoksa onun bir keşiş olduğunu mu zannetmektedir?

Fakat bunda yine yanılmaktadır, bir keşiş ise, başka bir müfteri onun bir eşi ve çocukları olduğunu söyler, ayrıca onun avamdan, eğitimsiz ve ahmak olduğunu, yalnızca Katalanca halk dilinde yazdığını iddia eder.

Oysa Lullius hakkında bu şekilde hüküm verenlerin kendileri, şüphesiz onun karşısında avamdan, eğitimsiz ve ahmak sayılmalıdır. Anadilinde yazmış olsa bile, Lullius’tan daha bilgilisi kimdir, ondan daha ince kavrayışlısı kimdir, bizzat kendi kitapları bu müfteriyi utandırmaktadır, zira o ahmaklığı yüzünden o kitapların birkaç satırını bile güçlükle anlayabilmektedir.

Şu halde hangisi daha ahmak, hangisi daha keskin zekalıdır, eserlerini Katalanca yayımlamış olsun, şayet isteseydi pekala Latince de yazabilirdi.

Bir Yunan Grekçe, bir Romalı da Latince yazmışsa, bunu barbar bir dilde yapmış birinden daha az bilgili sayılmaz, nitekim bilgili bir kimse, bilhassa o dil Latince terimleri kabul ediyorsa, tıpkı yarı-Latince olan Katalanca gibi, anadilinde de pekala bilgece yazabilir.

İngiliz Thomas Norton, Manzumesinin (Ordinal) birinci bölümünde, Katalonya’nın muayyen bir şehrinde Raimundus Lullius’un (kesinlikle kabul edildiği üzere) kimya sanatının (ars Chymica) hakikatini yedi tasvir ile gösterdiğini anlatır. Bunlardan üçü gümüşten olup kadın suretinde yahut kılığında, bir o kadarı da altından olup erkek libasında imiş, yedincisi ise kurşundanmış. Bunların her birinin giysisinde şu anlama gelen harfler görünmekteymiş, ilki der ki, "At nalı demiriydim, şimdi ise parlak ve saf gümüşüm", ikincisi der ki, "Cevherden çıkarılmış demirdim, fakat şimdi mükemmel altınım", üçüncüsü, kadın suretindeki der ki, "Bir vakitler eski bir fıçıdan bakırdım, fakat şimdi gümüşüm", dördüncüsü der ki, "Aşağı bir yerde meydana gelmiş bakırdım, şimdi ise som ve saf altından parıldamaktayım", beşincisi der ki, "Eskiden gümüştüm, şimdi ise baştan aşağı altın gibi görünmekteyim", altıncısı der ki, "Neredeyse iki yüz yıl boyunca kurşun boru idim, şimdi ise herkese gümüş olarak görünmekteyim", yedincisi der ki, "Ben, altından dönüştürülmüş bir ucube misali kurşunum." Bundan başka Munster’in Kozmografya eserinde, Mayorka’da günümüze dek Lullius’un öğretisini daima tetkik eden birtakım talebelerin muayyen tahsisatlarla beslendiğini ve bunun bizzat Lullius tarafından tesis edilmiş olduğunu yazılı bulmaktayım. Ölümüne dair ise şöyle rivayet ederler, (Foxe’un kaydettiği gibi) ömrünün yüz kırkıncı yılını aştığında, dindarlığın müstesna bir gayretiyle Mağriplilere Hristiyan inancını vaaz etmeye girişmiş ve onlar tarafından şehit edilmiştir.

Yukarıda zikredilen müfteriler bunu onun aleyhine yorumlarlar, onu bir Protesilaos diye anarlar, güya Truva’da Greklerden öldürülen ilk kişi o imiş gibi Lullius’u da öyle görürler, fakat o ilk değildir, zira ondan önce on binlerce şehit gelip geçmiştir, şayet Mesih’in adı uğruna ölüme gitmek onlar için bir utanç idiyse, o halde Lullius için de öyle olsun, oysa şehitlerin Tanrı tarafından solmaz bir taç ile taçlandırıldıkları ve uğruna şehit edildikleri Mesih’in huzurunda gökte durdukları söylenir. Uzun ömründen doymuş olan Demokritos’un bu hayattan ayrılışını yukarıda zikretmiştik, açlıkla hayat nefesini tüketmiş ve ölümü aceleye getirmişti, oysa bu ne övgüye değerdir ne de bir Hristiyana yakışır.

Fakat yaşı kemale ermiş Lullius’un Hristiyan inancının düşmanlarının yanına gitmesi, gözünün önünde hazır bir ölüm gördüğü halde onlara Mesih’i vaaz etmesi, ziyadesiyle övgüye layık ve bir Hristiyan için asla yakışıksız sayılmayacak bir davranıştır. Lullius’u bu yegane karara sevk eden sebep, şüphesiz şudur, İngiltere Kralı tarafından icra edilen ve Lullius’un adeta zemin hazırlamış olduğu Fransa’daki katliamdan duyduğu pişmanlıkla, Mağriplileri Hristiyan inancını kabule zorlamak için silahın yahut kılıcın değil, bilakis İncil’in lütfuyla davet edilip yumuşatılmaları gerektiğini gördüğünde, hayatı tehlikede olsa bile kendisini onlara sunmak istemiştir. Hasımları tarafından onun eşini ve çocuklarını terk edip Mağriplilerin tarafına geçtiği söylenir.

Lakin ben onun bir eşi ve çocukları olup olmadığından şüphe etmekteyim, öyle olmuş olsa bile, pek sevgili olsalar dahi Mesih’in adı uğruna onları terk etmekte yeni bir şey yoktur, fakat o yaşa erişmişse, şayet vardıysa eşinin çoktan ölmüş olması ve çocuklarının da sabi değil, neredeyse ihtiyar olmaları akla daha yakındır. Lullius’un simya kitapları aklı başında ve sanatlarda mahir her kimsenin anlayışına hitap edecek şekilde yazılmıştır, fakat şüphesiz bunlar bizzat Lulliusçu sanatın özel bir örneğidir. Şayet bütün bir sanat, kendi içinde yalın olduğu veçhile, yalın kelimelerle ortaya konulacak olsaydı, Lullius her bir kelimeden müstakil ciltler vücuda getirirdi. Zira ele aldığı meseleyi öylesine taksimat ve tafsilatla işler ki, basiret sahiplerinin nazarında pek güzel ve makul bir şekilde münakaşa ettiği zannedilir, lakin o tatlı üslubuyla, kendisini takip edenlerin nihai gayeden mahrum kalmalarına ve zihinlerinde çok şey bulunsa da ellerinde hiçbir şey kalmamasına yol açar.

Yine de, şayet bir kimse onları sathî olanlardan ayırt etmeyi bilirse, risalelerine pek çok parlak öğreti serpiştirmiştir. Nitekim gizlice bir şeyler yazmanın ve bir başkasına bunu hissettirmenin muayyen bir usulü vardır, hiçbir kıymeti olmayan kelimeler arasına bir anlam taşıyan bir kelime yerleştirilir, öyle ki nesnelerin ve kelimelerin kesintisiz bir dizilişi muhafaza edilir, bunu yazıldığı gibi okuyan bilgisiz kimse, akla aykırı hiçbir tarafı olmadığı için zahirine göre yorumlar, fakat bir başkası bu metni hülasalar vasıtasıyla gözden geçirirse, meseleyle alakası olmayanları bir kenara bırakarak asıl manayı anlar.

Bizzat Lullius da Codicillus’un birinci bölümünde, "Şöhretin mahiyeti nedir?" bahsinde şöyle diyerek yazılarını aynı tarzda tertip ettiğini ima eder, "Bunun usulünü işbu ciltte hülasalar yoluyla sarih bir surette aktardık, zira kadimlerin adetini benimsediğimizden, onları yerleştirdiğimiz mevkileri gizlemeye mecbur kaldık." Biz de Lullius’un bizzat en mükemmel saydığı tek bir kitabının hülasasını kısaca toplayacak ve okuyucunun zihnine sunacağız, nitekim Codicillus’un üçüncü bölümünde dört pratik ilke vazeder, ikisi tabii, diğer ikisi tabiata aykırıdır. Tabii olanlar, der, kükürt ve cıvadır, bunlardan madensel bir muhabbet doğar, bunun vasıtasıyla, kendi fertleri tabii bir bağ ile birbirine bağlandığında talep edilen şeyin husule gelişi gerçekleşir. Altıncı bölümde dört ana rengi öne sürer, bunlar karalık, aklık, sarılık ve kızıllıktır. Yedinci bölümde tabii, tabiat dışı ve tabiata aykırı olmak üzere ateşleri açıklar, ayrıca yapay olanların tabii, tabiat dışı ve tabiata aykırı olanlar arasında vasıtalar olduğunu belirtir. Zikredilen bu ateşlerde ve vasıtalarda bütün sanat mündemiçtir.

Zira tabii ateş sureti, tabiat dışı ateş maddeyi, tabiata aykırı ateş ise kaptaki ateşi gösterir, bunların hepsinin bir araya gelmesi zaruridir. Zira suret madde olmadan nasıl tesir edebilir ve madde suret olmadan nasıl şekillenebilir, bu ikisi fail yahut olmazsa olmaz illet olmadan fiile nasıl dökülecektir, burada fazlalık yahut eksiklik yoktur. Bunun misali, erkeğin ve kadının tohumunun bir araya geldiği beşeri üremedir, ilki kendi içinde suret bahşeden kudreti taşır, ikincisi maddidir ve eğer bu ikisini harekete geçiren ve fiile sevk eden üçüncü bir unsur, yani mutedil ve hafif nemli bir hararet katılmazsa hiçbir şey hasıl edemez. Şu halde her tabii fiil için bu üçünün bir araya gelmesi icap eder. Zahir olan dört renkte hiçbir müphemlik yoktur, bunlar cıva heykelleri gibi kemale giden yolu gösterir. Zira deruni olarak başkalaşan her şey, harici olarak onun alametini görünür kılar yahut başka bir duyuyla idrak edilir hale getirir. Renkler hakkında gözler saydam kaplar vasıtasıyla da hüküm verir. Diğer duyular bu ameliyede altta yatan nesneler hakkında hüküm veremezler, bu sebeple ihmal edilirler. Dokuzuncu bölümde şöyle der,

"Bu sebepten ötürü, diğerlerinden daha fazla arındırılmış iki nesne bulunur, yani altın ve gümüş, bunlar olmadan işbu sanat kemale eremez, zira onlarda kükürdün en saf maddesi, tabiatın dehası tarafından mükemmelen tasfiye edilmiştir, onun bu arındırması karşısında sanat tabiattan daha acizdir ve üzerinde ne kadar emek sarf etse de tabiatın mertebesine erişemez. Bu yüzden sanatta denilir ki, onun Babası Güneş, Annesi ise Ay’dır, çünkü hazırlanmış kendi kükürtleri ve arsenikleriyle birlikte bu iki cisimden bizim ilacımız elde edilebilir ve bunlar olmadan elde edilmesi kabil değildir." Yine aynı yerde şöyle der,

"Ve nasıl ki İsa Mesih, günaha esir düşmüş insan neslinin kurtuluşu ve azadı için Davud’un soyundan, Adem’in günahı sebebiyle insan tabiatını üzerine aldıysa, tıpkı bunun gibi bizim sanatımızda da, bir şey vasıtasıyla fenalıkla lekelenmiş olan, kendi zıddı olan başka bir şey vasıtasıyla o kirliliğin çirkinliğinden arındırılır, yıkanır ve çözülür."

Bütün filozoflar tek bir sesle haykırırlar ki, Güneş, Ay ve cıva birleşmeli, yani tohumlar kendi toprağına emanet edilmeli, sevindirilmeli ve neşelendirilmelidir. Bunların avama mahsus olanlar olup olmadığı ise bunu inkâr edenlerin sözlerinden açıkça anlaşılır. Ne var ki bunlar, hazırlıktan sonra saf ve homojendirler, öyle ki saf olmayan ve heterojen karışık cisimlere daha önce sahip olmadıkları yetkinliği kazandırabilsinler, tıpkı Tanrı ve insanın günah lekelerinden ari doğup bütün hayatı boyunca böyle kalarak kendi ölümüyle günahkâr insanlara hayatı ve günahlardan arınmayı getirmesi gibi. Bölüm 10.

Şu halde usta, Filozof Taşlarının doğal kudretlerini ve güçlerini düşünsün, ki bunlar doğal ateşin ve doğaya karşıt olanın güçleridir, doğanın bütün akışı içinde ne ve nasıl olduklarını, hangisinin hangisine dost veya düşman olduğunu mülahaza etsin ki, doğalarının kesinliği vasıtasıyla bürhani ve hatasız bir sanatla, onun maddesini basiretle düzenlemeyi bilsin.

Bölüm 11. Ve madenlerdeki sulu cıva ne kadar ince, daha saf ve kesif olursa, o kadar daha parlak, daha ışıldayan ve daha görkemli olacaktır, nitekim doğa bunu altında herkese apaçık göstermekten geri durmaz. Bölüm 31.

Ve bundan ötürü Ahitnamemizde (Testamentum), hiçbir cıvanın, çözünme vasıtasıyla içine kükürdün ve kükürdün niteliklerinin yeterince dâhil edildiği cıvadan daha süratle kükürt cevherine dönüşmediğini söylediğimizi hatırlarız, ne de hiçbir kükürt, cıvayı, sanatın maharetiyle bizzat cıvanın dönüştürülmüş olarak doğasında ve cevherinde bulunduğu kükürtten daha çabuk dondurur. Zira o vakit doğa kendi doğasını kucaklar ve yabancı olandan ziyade onda daha dostane bir sevinç bulur. İkinci fiilin gerçekleşmesi için, birincinin yahut en yakın bilkuvve hâlin önceden gelmesi gerekir, nitekim kan yapım atölyesi olan karaciğerde görürüz ki, besin özü (chylus) oraya varmadan evvel, mezenterik damarlarda çoktan kanın ilk hâlini almıştır, aynı şekilde, sanatın pişirmesiyle suretin yahut kükürdün meydana gelmesi için, doğadan doğal bir kuvvet ve bir kabiliyet almış olması gerekir, nitekim bu durum nebatat ve hayvanat tohumlarında, yumurtalarda, başka bir gövdeye aşılanacak ağaç dallarında yahut filizlerinde ve neredeyse bütün doğada görülür.

Bütün ihtimam ve emek şunun üzerinedir, madenlerin yetkinliğini meydana getirmek için doğanın ne ile sevinç bulduğunu varlıklar âleminden ve toprağın derinliğinden seçip çıkarmak. Üçgül (Trifolium) denen otun tohumlarını toprakta köklerinin etrafında bulundurduğunu rivayet ederler, bu tedbirli doğa tarafından öyle yapılmış ve nizam edilmiştir ki, eğer tohum dökülmeden evvel âdet olduğu üzere biçilirse, yeniden filizlenebileceği bir yere sahip olsun.

Madenler de tohumlarını şüphesiz köklerinin etrafında bulundururlar ve bunlar oradan aranıp getirilmelidir, yani toprağın derin sinesinden, nerede ki yeraltı ısısıyla durmaksızın kışkırtılan dumanlar ve buharlar tutulur. Kükürt ile cıvanın karışımına dair ise ileride şöyle der. Aynı Bölüm, Dönüştüren cıvanın ruhu, bütünüyle dönüştürülen kükürdün cüzlerini zapt etsin, öyle ki kendi dönüşümünden evvel onda cüzleri zerrelerine kadar yakıcı olmayan beyaz yahut kızıl kendi kükürdüne karışsın, işte o cıva kendi maddesine sahip olacaktır. Ve Bölüm 33.

Çünkü kükürt unsurları, cıvanın sulu unsurlarıyla zerrelerine kadar karışıp dönüştüklerinden, birlikte başkalaşır ve karşılıklı olarak çürürler, bizim cıvamızın böylesi bir çürümesi, her şeyin anası olan çürümeden sonra olmadıkça elde edilemeyen muteber bir tevellüttür. Ve az sonra, Şu halde bu sanatın bütün ustaları bilsin ki, yetkin türler dönüştürülemez ve usta, cisimleri önce onların ilk maddesine (prima materia) indirgemedikçe dönüşümü gerçekleştiremez, eğer usta bunları dönüştürmeyi bilirse, o vakit onların fertlerini felsefi ameliyatla, daha önce sahip olmadıkları başka bir surete kolaylıkla dönüştürmeyi bilecektir.

Filozoflar bu dönüşümden sıkça bahsetmişlerdir ve bu son derece zaruridir. Zira bu, Aristotelesçilerdeki yoksunluk (privatio) gibidir, çünkü önceki yok edilmedikçe yahut bozulmadıkça maddeye yeni bir suret dâhil edilemez, tıpkı bu tabii sanatta da cisimlerin ilk maddelerine indirgenmesiyle önceki suret ortadan kaldırılmadıkça, şeyin hiçbir yeni tevellüdü hâsıl olamayacağı gibi. Lakin ilk maddenin ne olduğu sorulur. Filozoflar cevap verir, cıvadır. Zira nasıl ki çözünen buz suya, yani kendi ilk maddesine çözünürse, aynı şekilde her cıvalı yahut madeni şey de kendisinden türediği cıvaya, yani ilk varlık ve maddeye indirgenir. Bundan ötürü aynı bölümde der ki,

Bununla birlikte, madeni cisimlerdeki o çoğalma yahut artışın ortaya çıkarılması, hayvanların ve bitkilerin cisimlerinde olduğu gibi, cisimler evvelemirde katı ve bütünüyle homojen olan durumdan, sanatın ilk usulleriyle evrensel fail tarafından sınırlandırılmış gayet latif bir maddeye şeklen dönüştürülmedikçe gerçekleşemez, çünkü o vakit doğanın yoluyla oluşabilen ve bozunabilen basit bir cisim hâsıl olacaktır.

Katı cisimden farklı olduğunu belirtmek için basit cisim deriz, zira katı cisimde suret bozulmadan evvel mevcuttu, lakin hiçbir surette bozulmuş değildir, zira bir tür maddi suret altında kalır. Ve bundan ötürü cismin ilk sureti çözülüp su unsuru olan cıvaya dönüştürüldüğünde ve sureti bozulduğunda, derhal kükürtte başka bir yeni suret dâhil edilir, ki cıvadaki bu bozulmuş suret siyahımsı renktedir, kokusu pistir, dokunuşta latif ve kesintilidir. İşte bu, ham bırakılmış bakire kanı, beyazlatılmış kurşun, çocukların besini, yüreğin gıdası, yüzenlerin suyu, yaşayanların zehri, ölülerin dirilişi ve felsefi cıvanın topraksı tortusundan süblimasyon ile arındırılmış hâlidir, bu sözlerle yazar, gayritabii denen ateşi mükemmel şekilde tarif eder. Ve az sonra, Pagan filozof şöyle der, Cisimlerden çıkarılan cıvayı bu şekilde karıştırmayı ve cisimlerle dost kılmayı bilen kimse için, sırların en büyüğü ve yetkinliğin başlıca yolu hâsıl olacaktır, oysa bu sanatın bilgisi olmaksızın hiç kimse onu cisimlerle karıştıramaz. Bundan ötürü filozoflar derler ki, İlim sahibi olmayan hiç kimse onu kullanamaz vesaire.

Buradan açıkça anlaşılır ki, bizim cıvamız avamın cıvası değildir, ne de alelade süblimasyonla hazırlanmıştır, bilakis tek bir şarapsı cevherden ve adi olandan, yalnızca tek bir doğal yolla, yani bizim sanatımızla vücuda getirilmiştir.

Bununla birlikte, hiç kimse sırf ondan herhangi bir ameliyatla bu eseri meydana getirebileceğini zannetmesin, zira o kendi başına asla yetkinliğin nihai mertebesine ulaşamaz. Bundan ötürü aynı Pagan ve biz de benzer şekilde apaçık tecrübelerimizle kesin olarak şehadet ederiz ki, kükürtlü toprağı yahut cismiyle karıştırıldığında iş nihayete erer, o olmaksızın ise ameliyat ümitsizlik derecesine varıncaya dek uzayıp gider. Ve biraz sonra,

Bu doğuştan gelen eksiklik, kükürtlü toprağın denkliği ve erdemiyle ikmal edilmiştir, ki onun ilk ve başlıca kâşifi Simyacıların babası Hermes Trismegistus'tur vesaire, nitekim o açıkça şöyle demiştir, Onun besleyicisi topraktır, mademki taşın erdemi onda bütünüyle bilfiil mevcuttur, fakat cıva onun içine indirgenmedikçe ikmal bulmayacaktır. Ve bundan ötürü ekler ki, topraktan göğe yükselip yeniden yeryüzüne indiğinde, o vakit yukarıdakilerin ve aşağıdakilerin gücünü alacaktır vesaire.

Başkaları bu toprağa savaşta güçlü Yeşil Aslan adını verdiler, başkaları kendi kuyruğunu, yani kendi cıvasını yiyen, donduran yahut öldüren ejderha dediler, başkaları ona ıssız yer dediler çünkü kendi sakinlerinden arındırılmıştır, başkaları öldürücü olduğu için zehir dediler, başkaları ağaç dediler çünkü meyvesi ateştir.

Diğerleri ise ona gizli ilk madde (Hyle) der, zira bütün tabiatın temeli ve cümle unsurların taşıyıcısıdır. Lullius'un buraya aktardığımız sözleri buraya kadardır, zira bunlar bütün sanatın en gizli tohumlarını ihtiva eder. Nitekim bütün sanat, felsefi manada anlaşıldığı üzere, su ve toprak üzerine kuruludur, birinde toprağı çözündürmek, diğerinde ise suyu pıhtılaştırmak için.

Bir kimse bu ana unsurları bilmedikçe, sanatın başlangıcından henüz pek uzaktır. Zikredilen bu işaretlerden bunların ne türlü şeyler olduğu ve nasıl hazırlanmaları gerektiği araştırılıp bilinebilir. Lullius'un bereketli metinlerinden yapılan bu alıntılardan hareketle, daha fazlasını yığmaya hacet kalmaksızın, geri kalanlar hakkında kolayca hüküm verilecektir. Yalnızca sırra erenlerin anlayacağı şekilde yazmak büyük bir inceliktir, fakat yazılanlardan ne anlaşılması gerektiğini akıl yürüterek kendi kendine araştırıp çıkarmak daha büyük bir zekanın işidir. Lakonia usulü şifreli değnek (Skytale Laconica) malumdur, Lakonialıların savaş vaktinde dostlarına mektup gönderecekleri vakit başvurdukları gizli bir yazı tarzıdır. Diğer kitaplarından bahsetmesem bile Lullius'un Codicillus'u da bu kabildendir. Zira sanatın dostları ve bilenler yazılanları kavrar, düşmanlar ve cahiller ise asla.

RAYMUNDUS LULLIUS'UN ANISINA EPİGRAM

İşte Lullius, Mesih adına can veriyorsun Morolara, Göklerin yolunu onların gönlüne sokmak isterken. Senin gayen ebedi hayatın ışığıyla onları kendiliğinden kutsamaktı, Onlar ise seni ölümün karanlığına gömdüler. Fakat sen ebediyen yaşıyorsun, Muhammed'in murdar akidelerine uyanları ise Karanlık Styx'in alevleri yutarken. Dehanın hayret verici kudretinin kitaplarında baki kaldığı görülür, Ve aklının nasıl yüce olduğunu gösterir.

Şüphesiz derin toprağa gömülü madenleri bilerek, Ah bana oradan ne ince yollar kurarsın. Bir el sanatın kapılarını açar, diğeri kapar, Yine de herkesin dışarıda kalmasını istemezsin. Eşit sofraya bilgeleri ve [okunamadı] dahil edersin, Onlara ambrosia ve nektardan aşı sunarsın. Mesih yolunda yürüyenler arasında sen her daim kutlu sayılmalısın, Mesih yol gösterirken şehadete erip göçen sen.

Düşmanların haset bağları çözülsün artık, öfkeleri de yatışsın, Göklerde senin için muhakkak bir huzur vardır.

RAYMUNDUS LULLIUS'UN İSPANYOL HEMŞEHRİLERİ

Rosarium abbreviatum'un müellifi, ki "Desiderium desiderabile" diye başlar, memleketi Toledo olan hakiki bir filozoftu. Bu zat felsefecilerin bahçelerinden sahiden türlü güller derlemiş ve bunları layık bir çelenk haline getirmiştir, bu çelengi başlarına koyanlar, lüzumsuz olanları bir kenara atıp oradan beşinci özü (quinta essentia) nasıl çıkaracaklarını bilenlerdir. Şayet kendi adını koysaydı, en başta gelenler arasında sayılacaktı.

Yalnız kalmasın diye, İbn Sina'nın zikrettiği Hristiyanları da ona dahil edeceğiz, bunların hepsinin olmasa da çoğunun İspanyol olduğunu tahmin ediyoruz, zira İbn Sina ile düşüp kalkmışlar ve onunla Arapça yahut İspanyolca konuşabilmişlerdir, nitekim şunlardır, İskenderiye Başrahibi, Kardinal Carita, Apostolik veya evrensel Başpiskopos Hugo, Keşiş Petrus, Keşiş Durandus, Virgilius, Almortid, Dominicus, Kudüs Şövalyeleri Hastanesi Üstadı Aegidius, ki yedi taş üzerine bir kitap yazmıştır, Piskopos Kastroicus, Ağırlıklar üzerine yazan Efendi Piskopos, ki İbn Sina onun hakkında şöyle der, "Ve bu piskopos bana Afrika'da büyük üstatlığı (magisterium) öğretti ve dedi ki, 'Canlı altın al ve iki defa süblime et, onu canlı kılmak için tuza dök ve insan dışkısına koy, orada iki gün kalsın ve çömlek demirden olsun.' Ve bu üstatlıkta büyük bir mana vardır." İbn Sina'ya, kendi dediği gibi, iki şeyi, birini sertleştirmek, diğerini yumuşatmak için öğreten Apostolik Dominicus ve diğerleri. Yahudi Demoshteles'in Mektubu, Chroma Metanopia.

Lullius'un yanında duran İspanyollardan daha fazlasını derlemek mümkün olmadı, onlar ya Aspendoslular misali kendi kendilerine çalıp söylerler ve kaplumbağalar gibi evlerine çekilirler, yahut Morolar tarafından işlenmiş ve yazılarla aydınlatılmış bu sanatı araştırmaktan kesinlikle kaçınırlar.

Zira bu kavim (yeter ki atalarını tanımaya tenezzül etsin) Gotik tabiatından ne gibi bir iz taşır bilmem, bu yüzden kaleme değil kılıca, sanata değil savaşa daha yatkındırlar. Pek bilgin Kral Alfonsus zamanında okumuş adamların sayısı hayli artmıştı, o kral, asil bir adama ilimle meşgul olmanın yakışmayacağını söyleyen birini işittiğinde, bu sözün ancak öküzlere layık olduğunu söylemişti.

Gök cisimlerinin hareketlerinin hesaplanmasıyla ortaya konan astronomi cetvelleri (Tabulae Alphonsinae) de adı ebediyen anılacak olan aynı Alfonsus'tan neşet etmiştir ve bugün dahi kullanılmaktadır.

Fakat İspanya'da, simya heveslisi hususi şahısların nezdinde gizlenen yahut basılmış olup da bize kadar ulaşmayan pek çok simya yazarının bulunduğundan şüphe etmiyoruz, oysa aksine onlar bizim eserlerimizden istifade etmektedir, yabancıların kitaplarının açığa vurulmasından, onlarla birlikte bir sapkınlık gelir korkusuyla çekinirler.

Oysa haksız bir davaya sarılanlar ve hakikat yerine sahteliği koyanlar korkmalıdır, gerçeğe dosdoğru dayananlar ve her türlü batılı oradan ayırt edenler değil.

Hristiyanların gemiden karaya çıkıp orada ikamet etmelerine bugüne kadar izin verilmemiştir, zira Şeytan'ın kışkırtmasıyla dinlerinin değişmesinden korkarlar, sebebi şudur, onların batıl ve dayanıksız dini Hristiyanlarca kolayca çürütülüp değiştirilebilir.

Acaba bu adet, dinlerine güvenmeyip suçu kitaplara atan bazı Hristiyanlar arasında da mı vardır, onlar ne iddia ederlerse etsinler, bu durum şüpheden uzak değildir.

Oysa simya kitapları, felsefedeki bazı meseleler müstesna, hiçbir sapkınlık tohumu ekmez, bu da din adamlarını alakadar etmez. Hristiyan inancının kılıçla pek nadir yayıldığını yahut yayılması gerektiğini yukarıda ima etmiştik, zira Tanrı işleri her zaman insanın tasarladığı gibi düzenlemez.

Yine de İspanyollar Hristiyan inancının tohumlarını Doğu'ya ve Batı'ya silahla saçtılar, bilhassa Batı Hint Adaları'nda, orada ne kadar hayır işlediklerini ve bulduklarını tarihler açıkça anlatır.

Kendilerini kabul ettirmek istedikleri kadar iyi Hristiyanlar olsalardı, o barbar halklar arasında merhameti, insanlığı ve siyasi ahde vefayı, bulduğumuz vakıalardan daha çok korumuş ve tatbik etmiş olmaları temenni edilirdi.

Bizler iyi Hristiyanlar olarak yalnızca ağızla, diz çöküp ayin dinlemekle ve göğse haçlar çıkarmakla değil, amellerle, işlerle, alçakgönüllülük ve merhametle tanınırız.

Nitekim "Religio" (din) deyip "Regio" (bölge) anlayanlar fiiliyatta bir hece düşmesi (syncope) yapıyor gibi görünürler, zira bunu söylemek diğerinden daha kısa, meyvesi ise daha kârlıdır, ağız ve dil araya bir "li" hecesi sokarak dört heceli yapar, el ise üç heceyle yetinir.

Burada baştan bahsetmiyorum, ellerden ve ayaklardan, yani kendilerine tevdi edilen iktidarı sınırsız bir taşkınlığa vardıranlardan bahsediyorum. İspanyollar tarafından esir alınan barbarların bir kralı veya beyi, tebaası kendisini muayyen bir fidye karşılığında serbest bırakmayı vadettiğinde, kralın kendi boyundaki büyük bir yığının içine sığabileceği kadar altını toplamaya mecbur edilmiş olması gayriinsani ve Hristiyan adına yakışmaz değil midir, bundan dolayı

Uyruklar ellerindeki her şeyi altından derleyip topladıklarında, krallarını azat edilmiş olarak geri alacaklarını ve Hristiyanların zorbalığından kurtulacaklarını umarak bir altın dağını yığmışlardı bile, buna rağmen adı geçen kral İspanyollar tarafından boğduruldu, bu Hristiyanlar için utanç verici bir suç ve duyulmamış bir hıyanettir. Yıllıklarda buna benzer başka bir vakanın İtalya'da, Como Gölü yakınında kurulu Como şehrinde vuku bulduğu ve farklı bir neticeye vardığı okunur, bir adam cinayet işlemiş, bu sebeple şehrin İspanyol olan valisi tarafından muhafazaya alınmıştı. Mahpusun zevcesi valiye varmış ve suçun bağışlanmasını dilemişti, vali ise kocayı salıvermenin onun, yani kadının rızasına bağlı olduğunu söyleyerek onunla cima etmeyi ima etmişti, kadın bunu kocasına bildirdiğinde, bahtsız adam buna kolayca muvafakat etti.

Bunun icrasından sonra vali paraya, yani bin krona daha ihtiyaç olduğunu söyledi, bu kadın için pek müşkil olsa da dostlarının yardımıyla parayı denkleştirip valiye götürdü, artık kocasını cezadan muaf olarak sağ salim geri alacağını umuyordu.

Fakat o zalim, başı kesilmiş adamı kadına teslim etti ve onu diri teslim edeceğini söylemediğini beyan etti.

Bunun üzerine kederli ve feryat eden kadın Milano'ya, şehrin baş valisine gitti, dostlarının refakatinde bütün hadiseyi ona anlattı, vali derhal o Comolu valinin huzuruna gelmesini emretti, bu fiil hakkında onu sorguya çekti, vali bunu inkâr edemeyince, o adil yargıç hükmünü verdi, ilk olarak kabul ettiği parayı, yani bin kronu kadına iade etmesini buyurdu, zira bunu ondan haksız yere tahsil etmişti, bunu yerine getirince, lekelediği kadına bir mehir vermesini emretti, kadın kocasına mehir olarak iki bin kron getirmiş olduğundan, aynı miktarı derhal ona vermeye mecbur edildi. Üçüncüsü, kadının namusunu haksız yere çiğnediği ve onu aldattığı için onunla evlenmesi icap ettiğini bildirdi, bu dahi bir rahip çağrılarak ve mutad merasimle nikâh kıyılarak yerine getirildi, lakin yeni zevcesiyle gerdeğe girmeye hazırlandığında, diz çökmeye mecbur bırakıldı ve oracıkta başı kesildi. Bu en yüksek adaletin, en adil ve en şerefli bir misalidir, ilkin o İspanyol adamda, yani aşağı tabakadan bir yüzbaşıda görülen şey nasıl nefretlik, gayriinsani, gaddar ve adaletsiz sayıldıysa, aynı milletin valisi olan, daha asil bir tabiat ve mizaç taşıyan bu kimsede görülen şey de o derece övgüye değer ve hakkaniyet methiyesine ziyadesiyle layık kabul edilir.

Bu anlatılanlar büsbütün kaçınmamız gerektiğine inandığımız İspanyolların tahkiri gayesiyle değil, bilakis onların medhi için nakledilmiştir. Zira bu hükümden ötürü o Milanolu valinin kazandığı şeref, diğerinin başı kesilirken tattığı ayıptan çok daha büyüktü.

Bizim açımızdan vuku bulan şey ise, o muhteris ve gayriinsani askeri tribüne atfedilmelidir, şayet bu mesele olduğu gibi Kral'a intikal ettirilmiş olsaydı, şüphesiz onun nezdinde pek az teveccüh bulurdu. Zira bir kez verilmiş olan siyasi ahit çiğnenmemelidir, bilhassa bir tutsaktan fidye olarak böylesine muazzam ve inanılmaz bir altın yekûnu kabul edildikten sonra, o kişi bir zorbalıkla imana mecbur edilememiş olsa dahi bu böyledir.

Çünkü bu fiiller ve doymak bilmez silahlar, orada ilk tesis edilen kiliseyi kılıcın inşa ettiğinden çok daha fazla tahrip etmiştir.

Bir İtalyan darbımeseli vardır, "Tatlı sözler ve kötü fiiller aldatır akıllıyı ve deliyi", yılanlar gibi basiretli ve aynı zamanda güvercinler gibi saf olmalıyız, ayı ve pars gibi vahşi değil, pars postunun yaydığı hoş kokuyla küçük hayvanları kendine çeker, onları avlayarak yakalar ve tüketir.

Zalimler de katletmeyi düşündükleri kimseleri tatlı sözlerle kendilerine böyle davet ederler.

Orada koku yağmayla uyuşmaz, burada ise sözler fiillerle bağdaşmaz.

Eski devirlerde Keltiberya denilen İspanya, pek zengin altın, gümüş, çelik ve cıva (argentum vivum) madenleriyle gayet meşhurdu, bu sebeple Plüton'un krallığına dahil edilmişti, zira o yer altı ihsanlarının tanrısı, zenginliklerin hakemi ve bahşedicisi sayılırdı. Bundan dolayı Herakles, Geryoneus'un al sığırlarını Pirene dağları üzerinden oradan sürüp götürdü, bundan Hieroglyphica'nın birinci kitabında Herakles'in zahmetleri arasında bahsettik. Hesperides bahçelerinin dahi Batı'ya ve İspanya sahillerine doğru uzandığı kurgulanır, orada uykusuz bir ejderha tarafından muhafaza edilen altın elmalar taşıyan ağaçlar vardı, İspanyollara altını tanımayı ve madenleri araştırmayı ilk Fenikeliler öğretti.

Nitekim Ludovicus Vives, Augustinus'un De civitate Dei eserine düştüğü şerhlerde kaydettiği üzere, en eski İspanyollar gayet sade insanlardı, evlerinde barış içinde, savaştan uzak yaşarlardı, o parıldayan topraktan habersizdiler ve şayet bir kısmı görmüş olsa bile kullanımını idrak edememişti. Fakat Fenikeliler her yıl gemilerle oraya vararak, dağlık yerlerde ve nehirlerden toplayıp yığabildikleri altını yerlilerin müsaadesiyle alıp memleketlerine taşıdılar.

Bundan heveslenen diğer Fenikeliler bütün aileleriyle İspanya'ya göçtüler ve orada maden ocakları açarak maden aramaya başladılar, birbiri ardınca geldiklerinden orada pek büyük bir kalabalık halinde yerleştiler ve İspanyollarla akrabalık bağları kurdular.

Böylece Fenikelilerin kusurları, yani tamahkârlık, sefahat, oburluk ve buna benzer illetler ticaret yoluyla İspanyollara bulaştı, bunlar zamanla öylesine büyüdü ki çoktan doruk noktasına ulaşmış gibi görünmektedir. İspanyol Vives bizzat böyle yazıp bırakmıştır. İspanyolların gelişiyle Amerikalıların başına gelenin de bu minvalde olması muhtemeldir.

Zira onlar evvelce saf ve her biri kendi payıyla yetinen kimselerdi, şimdi ise Viracocha dedikleri kimselerin ahlakını hiç şüphesiz benimsediler. O Batı dünyasının bir kısmında [okunamadı]

pek düşmanca, öyle ki biri diğerini ele geçirdiğinde katleder ve etini kızartıp yer, büyük bir vakar tavrıyla, yerlilerden biri bizim memleketlilerden birine o tarihlerde yazıldığı üzere şu şekilde hitap etmiştir, Seni gönderdiği söylenen efendin gayet zengin olmalı, hani şu pek çok bıçağı, pek çok çıngırağı ve pek çok başka şeyi olduğu söylenen kimse.

Peki, neden o da bizim yaptığımız gibi kendi toprağınızda kalmıyor? Babam burada yaşadı ve toprağın onu besleyen bu parçasını elinde tuttu, bu aynı toprak beni ve oğlumu besliyor, bizim için fazlasına hacet yoktur ve hayatımızı bunca tehlikeye atarak sizin yanınıza gelecek, orada altın toplayacak kadar divane değiliz. Zira burada yaşamımı sürdürmeye yetecek kadarım varken altın benim neyime gerek? İhtiyacınız olmayan şeyleri böylesine uzun seferlerle, ekseriya altında ezildiğiniz bunca zahmetle arayan sizler muhakkak pek ahmak olmalısınız. Sizleri zavallı ve dingin yaşamanın ne olduğunu bilmeyen kimseler sayıyorum, mademki kendinizi kaygılarla [okunamadı].

İspanya hakikaten ilk altın, gümüş ve diğer maden ocaklarına sahipti, Britanya da, şimdi Cornwall'da bulunan kalay madenlerine tarihçi Halikarnaslı Dionysios ve Sicilyalı Diodoros (ki Mesih'in doğumundan altmış yıl önce yaşamıştır) devrinde bugüne dek pek bereketli şekilde sahipti.

Zira bazılarının tecrübesiyle doğru oldukları kanıtlanabilen şeyler bile, zaman zaman deneylerle pekiştirilmezlerse kendiliklerinden yıkılıp giderler, bu sanat da yalnızca zihnin inancıyla değil, el ile de kavranan böylesi bir şeydir. Anka kuşu hakkında kadim ve daha yeni yazarların neler aktardıkları evvelki kısımlardan bilinmektedir, şayet bu kuşun kisvesi altında doğru bir şey bulunmayıp da tamamen uydurma ve masaldan ibaret olsaydı, Plinius’un, Tacitus’un ve bizim devrimize dek ulaşacak surette kadim Mısırlı yazarlar eliyle kuşaktan kuşağa aktarılmış olmazdı.

Plinius’un vaktiyle bu kuşun diri olarak Roma’ya getirildiğini yazması ise, kulaktan dolma öğrendiği pek çok başka hususta olduğu gibi, bir yanılgıdan ibarettir. Dolayısıyla böylesi bir şöhret sebepsiz yere yayılmış değildir, bilhassa felsefi sanat üzerine yazanlar, ağırbaşlı kimseler olarak boş bir şan arzusuyla sürüklenmemiş, bilakis kendi ölümlerinden sonra gelecek nesillerin istifadesini gözeterek ardıllarına, tabiatın ve sanatın en gizli sırlarına dair adeta kamusal abideler ve eserler bırakmışlardır, bu sırlara giden yol ise ancak inisiye olanlara, yani erdem, ilim, emek, masraf ve uzun bir zaman ile yetkinliği ziyadesiyle sınanmış kimselere açıktır.

İkincil önerme son derece doğrudur ve isimleri ile eserleri büyük ölçüde burada toplanıp muhafaza edilen müelliflerin okunup karşılaştırılması dışında başka bir ispata muhtaç değildir. 16. Raymundus Lullius’un kimyanın hakikatine dair olumlu akıl yürütmesi.

Eğer güvenilirliği kanıtlanmış iki veya üç şahidin beyanıyla herhangi bir kimsenin hayatı, şöhreti ve mal varlığı hakkında her türlü hukuki hükmü vermek caiz ise, ve şayet bir vasiyetçi son arzusunu içeren vasiyetnamesini birkaç şahidin huzurunda tanzim ettiğinde bu meşru ve şüphe götürmez kabul edilmek mecburiyetindeyse, o halde kimya sanatında yazmış bunca sadık şahidin hakikati ve bu vasiyetçilerin ölümlerinden sonra bizlere bıraktıkları vasiyetnameleri yahut eserleri hakkında neden aynı şekilde hüküm verilmesin?

Oysa birinci önerme doğrudur, Demek ki ikincisi de doğrudur, ve binaenaleyh kimya sanatı hiç kimse tarafından şüpheye düşürülmemelidir. Bu akıl yürütmenin önermesi ve mantıksal bağı son derece sağlamdır.

Zira ilahi ve insani meselelerde tek bir yazarın şehadetine dahi itimat etmek gerekiyorsa, kimyacıların sözlerine niçin güvenilmesin? Almanlar ve diğer milletler nezdinde noterlerin (notarii publici) itibarının ne denli büyük olduğu malumdur, nitekim muteber bir insanın ne sözlerine ne de yazılarına inanılmayacak olsaydı, beşeri işler daima bir belirsizlik içinde çalkalanır ve kendisine itiraz edilemeyecek hiçbir kesinlik ortaya konulamazdı. Şimdi kimya yazarları hakkında ne demeli? Yalnızca onlar mı her türlü güvenden mahrum bırakılacak? Kimya ile meşgul olanlar arasında bir tefrik yapılması gerektiğini biliyoruz.

Bunlardan bir kısmı son derece hafifmeşrep kimselerdir, cahil oldukları için, nihai yetkinliğe ulaşmaktan tamamen ümitlerini kesene dek bu meseleleri muhakemesizce aktarırlar, buradan hareketle de kendi yoksulluklarına bir çare aramak adına safsataya ve aldatmacaya başvururlar.

Nitekim bu asalakların sayısı, diğer âlim ve dürüst kimselerden çok daha fazladır.

Her iki zümre de risaleler neşredebilir, zira bu tür eserlere rastlanmaktadır, ancak her iki tarafın eseri de kendi müelliflerini kolayca ele verir ve kimyadaki tecrübeleri onların öğretisini açığa vurur, okuyucunun, bunların okunmaya ve tatbik edilmeye layık bir güvenilirlikte olup olmadığını dikkatle ve basiretle tartması gerekir.

İlk zümrenin sözde usulleri ekseriyetle safsatadan ibaret artırmalardan, beyazlatmalardan, kızartmalardan ve bu güruhun kullandığı diğer terimlerden bahseder, diğerlerininki ise bambaşka bir niyet ve üsluba sahiptir. Bunların haricinde, her devirde, ya yaşarken kendilerine atfedilmesi gereken tüm hallerden yahut ölümlerinden sonra kitaplarından tanınan, hakikaten kusursuz sanat erbabı olanlar pek azdır. Bu kimselerde ilim, erdem, dindarlık, dürüstlük ve pek çok şeyin tecrübesi mevcut olduğuna göre, yazılarındaki itimat da inkâr edilmemelidir, zira onlar resmi bir noterden çok daha fazla yetkiye sahiptirler.

Nitekim bir notere, yemininden ötürü inanmak icap ediyorsa, her ne kadar parayla ayartılıp vicdanına aykırı olarak hakikatten uzak bir şey yazabilmesi yahut yeterince bilgi sahibi olmayıp hilelerle yanıltılarak başka şahitliklerle çürütülebilecek bir şeyi kayda geçirmesi mümkün olsa da, her bakımdan kusursuz olan, ya açıkça yemin eden yahut gizli bir yeminin gücünü haiz vicdanının sevkiyle bu ilmin hakikatin ta kendisi olduğunu, onun altın meyvelerini bizzat gördüğünü ve onlara dokunduğunu ikrar eden bir sanatkara niçin itibar edilmesin?

Bundan dolayı kimya muhiplerinden biri hemen hemen şu şekilde aynı akıl yürütmeyi kullanır, mahkemelerde, der, sanıkların canı, malı yahut şöhreti ile itibarı mevzubahis olduğunda, hem ilahi kanun hem de medeni hukuk uyarınca iki veya üç şahide inanılması gerekiyorsa, akıl yürütmelerle, benzetmelerle, misallerle ve üç ya da dört değil, neredeyse sayısız şahitle hakiki olduğu ispatlanan kimya sanatında bunun geçerli olması çok daha hakkaniyetli olacaktır.

Zira elimizde en âlim ve en dürüst kimselerin, her türlü itirazın fevkinde olan Hermes Trismegistus’un ve diğerlerinin yazıları vardır, onlar bu sanatın hakikatin ta kendisi olduğunu ve doğuran tabiat ile yarışabileceğini tasdik ederler. Böyle muteber kimselerden güveni esirgeyip de, çarpık bir muhakemeyle bu sanatın beyhude ve sahte olduğunu, sırf aylak insanların zihinleri oyalanıp meşgul edilsin diye bilmeceli ve karanlık bir tarzda aktarıldığını iddia eden lafazanlara inanmayı neden tercih edelim? İşte o zat böyle der.

27. Akıl Yürütme

Bizzat Raymundus Lullius’un Beşinci Öz (De Quinta essentia) kitabının üçüncü ayrımında, suallerle ilgili son kısımda serdettiği olumlu akıl yürütmesi, Birinci sual.

Simya gerçek bir varlık mıdır, yoksa bir kurmaca mıdır? Cevap veriyorum, simyanın gayesi altın kılmak, gümüş kılmak, neşvünema ettirmek yahut dönüştürmektir. İkincisi, onun şartı gereğince simyanın gerçek bir varlık olduğu ve kurmaca olmadığı gösterilir, zira o altın, gümüş ve nebati menstrüümden meydana gelen bir bileşimdir.

Nitekim ilkenin tanımı bunu icbar eder, Zira ateş nasıl ısıtmanın ilkesi ise, altın da altın kılma nizamında ilkedir, gümüş gümüş kılmanın ve nebati olan da büyüme nizamında büyümenin ilkesidir. Mademki gaye altın kılmaktır, o halde simyada altın, gümüş ve nebati olanın bulunması zaruridir.

Simyada nebati olanların neşet ettiği cevheri zemin işte budur. Şayet simya altın kılıp dönüştürseydi, fakat kendi içinde altın, gümüş ve nebati olan bulunmasaydı, ilkenin tanımı yanlış olurdu, çünkü yalın bir ilke ondan evvel bir tür öncelik nizamında bulunurdu ve her şey tek bir özelliğe sahip olurdu, böylece bir olan sayıca çok olurdu ki bu imkânsızdır. Eğer simyada altın, gümüş ve nebati cevher varsa, fakat altın ve gümüş kılmıyorsa ve ilk mahiyeti ilk mekan tutumu aracılığıyla dönüştürmüyorsa, ilim sahte olurdu, zira altın, gümüş ve nebati olan bir şeyde fiilen mevcut olurdu, ancak onlara altın kılmak, gümüş kılmak ve dönüştürmek hakkıyla yaraşmazdı, bu ise tabiatın akışına aykırıdır. Zira buradan, tabiatta doğal ilkelerin tabiattaki varlıklarının öylesine boş kalabileceği bir yerin bulunabileceği neticesi çıkardı ki tabiat buna tahammül edemezdi, çünkü bu kendi tanımına aykırı olurdu, mademki tabiat, her doğal şeyin kendisi vasıtasıyla dolu kılındığı şeydir.

Bundan açıkça anlaşılır ki, herhangi bir ilkenin gayesinin boş kalmasının doğal olarak takip edebileceği hiçbir şey yoktur, buradan şu neticeye varılır, Mademki simya, gerçek ve hakiki varlıklar olan altın, gümüş ve nebati olandan mürekkeptir, o halde simyanın kendisi de gerçek ve hakiki bir varlıktır, ve mademki gerçek bir varlıktır, kurmaca değildir. Lullius’un kendi kitabından aktarılanlar buraya kadardır.

Bunun karşısında Pyrgopolinices büsbütün dilsizleşti, böylesine ince bir muhakemenin kuvvetine daha fazla dayanamayıp kaçışta kurtuluş aramak istedi, fakat diğerleri tarafından durduruldu, böylece kendisinden önceki her bir hasım tarafından, bilhassa son hücumunu hepsinden daha ezici bulduğu pek keskin zekâlı Lullius tarafından mağlup edilip alt edildiğini tek başına ikrar etmiş oldu.

Bizzat Raymundus Lullius’un Beşinci Öz kitabının üçüncü ayrımında, suallerle ilgili son kısımda serdettiği olumlu akıl yürütmesi, Birinci sual. Simya gerçek bir varlık mıdır, yoksa bir kurmaca mıdır?

Cevap veririm, simyanın gayesi altın kılmak, gümüş kılmak, nebatî kılmak yahut dönüştürmektir. Şu şarta göre ki açıkça gösterilir, simya gerçek bir varlıktır (ens reale) ve bir uydurma değildir, zira altın, gümüş ve nebatî menstrüumdan (menstruum vegetabile) meydana gelen bir varlığa sahiptir,

Nitekim ilkenin tanımı bunu zorunlu kılar, Zira ateş nasıl ısıtmanın ilkesi ise, altın da altın kılma nispetinde, gümüş gümüş kılma ve nebatî olanlar da nebatî kılma nispetinde ilkedir. Mademki gaye altın kılmaktır, simyada altının, gümüşün ve nebatî olanların bulunması gerekir,

Ve simyada nebatî olanların içine dikildiği tözsel zemin (substantivum) budur. Şayet simya altın kılsaydı ve dönüştürseydi de kendi içinde altın, gümüş ve nebatî olanlar bulunmasaydı, ilkenin tanımı yanlış olurdu, çünkü ondan önce hiçbir ilke herhangi bir öncelik nispetine sahip olmazdı ve her şey tek bir hassaya sahip olurdu, böylece bir olan şey sayıca çok olurdu ki bu imkânsızdır.

Ve şayet simyada altın, gümüş ve nebatî töz bulunsa da altın kılmazsa, gümüş kılmazsa ve ilmin ilk mevkii gereğince ilk mahiyeti (prima quidditas) dönüştürmezse, ilim yanlış olurdu, çünkü altın, gümüş ve nebatî olanlar, kendilerine altın kılmanın, gümüş kılmanın ve dönüştürmenin hakikatte layık olmadığı bir şeyin içinde bilfiil bulunurlardı, bu ise tabiatın akışına aykırıdır, şayet böyle olsaydı, tabiatta ilkelerin tabiî olarak bu şekilde tabiatça boş bulunabileceği bir yerin var olabileceği neticesi çıkardı, buna ise tabiat tahammül edemezdi, zira kendi tanımına aykırı düşerdi, çünkü tabiat, tabiî olan her şeyin kendisiyle dolduğu şeydir.

Bundan açıktır ki ilkenin ve gayenin böylesi bir boşluğunun tabiî olarak ardından gelebileceği bir hâl mevcut değildir, buradan şu neticeye varılır, Simya altın, gümüş ve nebatî olanlara dairdir, bunlar ise gerçek ve hakiki varlıklardır,

Şu halde simyanın kendisi de gerçek ve hakiki bir varlıktır ve gerçek bir varlık olduğundan ötürü bir uydurma değildir. Lullius kendi kitabından buraya kadar nakletti. Bunlar karşısında Pyrgopolinikes büsbütün dilsizleşti, böylesine keskin bir muhakemenin kuvvetine daha fazla dayanamadı, kaçarak kurtulmak istedi, fakat diğerleri tarafından alıkonularak, daha önceki her bir hasım ve bilhassa son hücumunu hepsinin en ağırı saydığı keskin zekâlı Lullius karşısında yenilip alt edildiğini yalnızca bu hâliyle ikrar etti.

X. İNGİLİZ ROGER BACON'IN SİMGESİ

ONUNCU KİTAP

Bu mecliste onuncu yeri İngilizler aldı, onların adına da Oxford Üniversitesi müderrisi, Minorit tarikatı mensubu Roger Bacon vekâlet etti, kendisi bugüne dek bilginler, dahası bir kısım sahne oyunları ve tuluat temsilleri sebebiyle avam halk arasında da şöhretiyle tanınmıştır,

Bu zat, keşişlik mertebesinde daha aşağıda ve mevkice daha geride olsa da, Terminus gibi, her kim olursa olsun hiçbir hasma boyun eğmez. Lullius'un silahlarıyla neredeyse cansız kalan hasım, cüretinden çok şey kaybetmiş ve en ateşli halinden ılık bir hâle gelmişti, öyle ki Bacon, sanki son safta bekleyen bir ihtiyat askeri (triarius) ve kıdemli bir nefer gibi ona gayret ve kuvvetle yüklenecek olursa, tez vakitte büsbütün soğuyup ruhsuz kalacaktı, o adanın daha bilgilisini neredeyse hiç yetiştirmediği bizzat Bacon'ın, İngiltere'de pek meşhur olan o pek asil adı zafere ulaştırmak için kendisini Troilos'a karşı bir Akhilleus yahut Kentaura karşı bir Herakles gibi göstereceğinden şüphe yoktur,

Zira Baconlara karşı savaşmak pek tekin değildir, onlar, sırf isim benzerliğinden ötürü kendilerine ruhun tuz niyetine verildiği söylenen domuzları saymasalar bile, tek bir aileyle koca bir orduyu nizama sokabilirler.

Küçük biraderler tarikatına mensup bir İngiliz keşişi olan Roger Bacon, malumatı ve muhtelif sanatlara dair vukufuyla öyle bir şöhret zirvesine çıktı ki, yalnızca herkesin dilinde olmakla kalmadı, hasetçiler arasında da doğaüstü bir tarzda, yani sihir yoluyla bilgi sahibi olduğuna dair bir şüpheye yahut daha doğrusu iftiraya maruz kaldı, nitekim haset, sarmaşığın ağaçları hedef alması gibi, en yüce dehaları hedefler, sarmaşık kırılgan ve sebatsız olduğundan kendi başına yukarı tırmanamaz, her daim bir desteğe muhtaçtır, yani yeşeren ve gür yapraklı bir ağaca muhtaçtır, yükseğe çıkarılmanın bir şükranı olarak o ağacın bütün özsuyunu kesip kurutarak onu helak eder, aynı şekilde haset de yerde sürünerek, kendi başına hiçbir çetin işe kalkışmayarak, en âlim zatlara musallat olur, onları çekiştirip lekeleyerek şöhretin, şerefin ve iyi namın bütün özsuyunu emer ve çalar,

Bir filozofa ehil hayvanların en kötüsünün hangisi olduğu sorulduğunda dalkavuk, vahşi hayvanlardan ise iftiracı cevabını vermiştir. Bacon, İngiltere Kralı IV. Henry zamanında yaşamıştır, bu kral yaklaşık 1399 yılından 1414 yılına kadar hüküm sürmüştür, onun Oxford Kütüphanesinde pek çok el yazması bulunmaktadır, bunlar tabiatın işleyişlerinden neşet etmekle birlikte büyük ve harikulade şeyler vadeder, nitekim Sanatın ve Tabiatın Kudretine Dair mektubu da onun dehâsını hayret verici bir şekilde tasvir eder, orada tabiî büyüye (magia naturalis) vakıf olduğunu lâkin şeytani büyüden uzak durduğunu şu sözlerle gösterir, bütün bunlarda ne fizikî akıl ne sanat ne de tabiatın kudreti geçerlidir, bu sebeple bir insan felsefe kanunlarını hor görüp her türlü aklın hilafına kendi iradesini onlar vasıtasıyla gerçekleştirmek üzere lanetli ruhları çağırdığında bu meşgale daha da alçakçadır.

Ve bu husustaki yanılgı şudur ki, ruhların kendilerine boyun eğdiğine ve ruhların insan iradesiyle zorlandığına inanırlar, zira bu imkânsızdır, çünkü insanın kuvveti ruhlarınkinden fersah fersah aşağıdadır, Yahut şunda daha fazla sapkınlığa düşerler ki, kullandıkları bazı tabiî şeyler vasıtasıyla kötü ruhların ya çağrıldığına ya da kovulduğuna inanırlar, dahası yakarışlar, dualar ve kurbanlar vasıtasıyla bu insanların menfaati uğruna onları yatıştırmaya ve defetmeye yeltendiklerinde büsbütün yanılırlar,

Zira insanın faydalı sayması gereken her ne varsa, kıyas kabul etmez derecede daha kolay bir şekilde Tanrı'dan yahut iyi ruhlardan niyaz edilirdi, fakat onlar bundan alabildiğine uzaktır. Ve az sonra şöyle der, Lâkin büyücülerin kitaplarında bulunan her şey, her ne kadar içlerinde hakikatten bir cüz barındırsalar da menedilmelidir, zira o kadar çok bâtılla suiistimal edilmişlerdir ki doğru ile yanlışı tefrik etmek kabil değildir, bu minvalde her ne kadar bu tür şeyleri Süleyman'ın yahut diğer bilgelerin tertip ettiğini söyleseler de, bu tür kitapların Kilise'nin otoritesiyle yahut akıl sahiplerince kabul görmediğini inkâr etmemek gerekir, aksine sadece zahirî lafza itibar edenlerce aldatıcı kabul edilirler.

Aynı müellif bunları söyler ve onların başkalarınca tefrik edilip ayrılmasını tembihler, nitekim aynı yerde şöyle der, Bundan ötürü canlı sesin büyük bir kudrete sahip olduğu boşuna söylenmemiştir, büyücülerin uydurduğu o kudrete sahip olduğu için değil, ne de zannettikleri gibi amel etmek ve başkalaştırmak için böyledir, ancak tabiatın tertip ettiği nispette böyledir.

##

Bu hususlara son derece ihtiyatla yönelmek gerekir, zira insan kolaylıkla yanılabilir ve nitekim pek çokları her iki yöne doğru da yanılmaktadır, çünkü kimileri her türlü tesiri inkâr eder, diğerleri ise haddi aşıp büyüye meyleder.

Dolayısıyla dünyada tılsımlar, muskalar, dualar, efsunlar, kurbanlar ve benzeri şeylerle dolu pek çok kitap vardır ki bunlar katıksız büyüye dairdir, tıpkı ruhların tesirleri üzerine olan kitap, ruhun ölümü üzerine olan kitap, ars notoria [malum sanat] kitabı ve ne sanatın ne de doğanın kudretini içeren, yalnızca büyücülerin uydurmalarından ibaret olan bu kabilden sayısız diğerleri gibi.

Yine de düşünmek gerekir ki, büyülü sayılan pek çok kitap vardır ki aslında öyle değildirler, bilakis felsefenin haysiyetini içerirler, öyleyse hangilerinin meşru, hangilerinin gayrimeşru olduğunu her birinin tecrübesi öğretecektir. Zira bir kimse bunlardan herhangi birinde doğanın yahut sanatın bir eserini bulursa onu kabul etsin, bulamazsa onu şüpheli ve hileli addederek terk etsin. Bundan başka Bacon, mekanik eserlere dair pek çok hayranlık uyandırıcı şey toplamıştır ki bunlardan bazıları çoktan kullanıma girmiş ve sınanmıştır, ağırlıkları kaldırmak ve indirmek için kullanılan alet gibi, bir şeyin çok görünmesi için aynaların tertip edilmesi gibi.

Aynalar vasıtasıyla öyle bir tertip yapılabilir ki, son derece uzakta bulunan şeyler pek yakında ve tersine [yakındakiler uzakta] görünebilir, öyle ki inanılmaz bir mesafeden en küçük harfleri okuyabilir, ne kadar küçük olursa olsun eşyayı görebilir, yıldızları dilediğimiz gibi baştan başa tetkik edebilirdik. Nitekim Julius Caesar’ın Galya’daki deniz kıyısından devasa aynalar vasıtasıyla küçük Britanya’nın ordugâhlarının ve şehirlerinin tertibini ve konumunu önceden gördüğünü düşünürler, bundan başka bu türden pek çok eseri sayar ki bunların tamamı doğaldır yahut sanat vasıtasıyla meydana getirilebilir. Buradan anlaşılmaktadır ki Bacon şeytani büyüye karşı çıkmış ve onun hiçbir unsurunu icra etmemiştir, oysa avam, hasetçilerin naklettiklerine dayanarak ona iftira etmektedir. Zira Bacon’ı sanki bütün büyücülerin öncüsüymüş, şeytanlara hükmedermiş ve büyünün diğer herkesten çok daha büyük işlerini sergileyermiş gibi takdim ederler, halk arasında, Bacon’ın rahip Bungy ile birlikte yedi yıl boyunca tunçtan mamul bir başın büyülü bir kuvvet vasıtasıyla kehanette bulunmasını sağlamak için çalıştığına dair dedikodular dolanır, fakat tam konuşmaya başlayacağı o zaman noktasında dikkatli olmadıklarından bütün emeklerinin ve yağlarının heba olduğu söylenir. Bundan doğacak neticenin yahut faydanın ise bütün İngiltere’yi deniz kıyıları boyunca bir duvarla çevirebilme imkânı olduğu zannedilir. Fakat bunlar halka açık komedilerde insanlara sunuluyor olsa bile masalsı ve uydurma şeylerdir.

Zira metal bir başın şeytanın tesiriyle konuşması için yedi yıl çalışılması gerektiği, oysa bir büyücünün bunu ilk saatte dahi başarabileceği nasıl birbirini tutar? Sonra eğer konuşsaydı İngiltere’nin bir duvarla çevrileceği iddiası, acaba o baş mı duvarı inşa edecekti ki buna inanılmaz, yoksa oradan, tutulan işçilerle inşa edilebilsin diye o kadar büyük bir kazanç yahut servet mi doğacaktı?

Sonuncusu daha inanılırdır, fakat başka bir anlamda. Zira biz Bacon’ın kimyevi işlemlerde yedi yıl çalıştığını, bu arada metal başa dair böyle bir masalın yayıldığını tahmin ediyoruz. Eserinin mükemmeliyetini gördüklerinde halkın bu kadar yılın neticesine dair hiçbir şey öğrenemediğini ve bu yüzden o masalın onun ağzında kaldığını düşünüyoruz. Çünkü o bütün fiillerinde ve sanatların bilgisinde diğerlerinden üstün ve hayranlık uyandırıcı idi, bu yüzden hasetçiler nezdinde büyücü adını aldı.

Fakat çok başlı bir canavar olan avam, hayalinde bir şeyi bir kez kurdu mu, bunu ne bir akıl yürütme ne de zamanın geçişi onun zihninden silebilir.

Zira hakikat olmasalar bile kulağa hoş geldikleri müddetçe şeylerin yeniliğinden haz duyar, gerisi mühim değildir.

Bizim böylesine büyük bir adam hakkında onun yazılarından hareketle hüküm vermemiz haktır ki, şayet onların tamamı neşredilmiş olsaydı, onun son derece keskin zekâsının inceliğini bütün dünyaya aşikâr ederlerdi, teoloji, felsefe ve kimya alanlarında yazdı. Bir önsözünde bizzat ikrar ettiği üzere, bütün doğaya dair büyük bir kitap meydana getirdi ki onda alelade olmayan şeyleri ortaya koyduğu muhtemeldir, kimya alanında da bazı risaleler neşretti, bilhassa bir özet ve toparlama olan [okunamadı],

Kimya üzerine derin bir kitap, aynı kitabın aynası ve filozofun sırlarıyla dolu birkaç mektup, bütün bunlarda kendini kâmil bir sanatçı olarak gösterdi. Onun bütün maksadı, bütün unsurların dengelenmesinin (aequatio) sağlanmasıdır ki bunu bir Grek’in kitabından çıkardığını söyler, aynı şeyden İbn Sina da unsurlar kapısında bahseder. Bu öğreti her ne kadar çetrefilli görünse de akla pek ziyade uygun düşer ve şeyin bizzat kendi doğasını beyan eder. Zira her bir unsurun niteliklerinin tetkik edilmesi ve kendi aralarında dengelenmesi gerekir, öyle ki toprağın niteliğinden, yani kuruluğundan 16 derece varsa diğerlerinden de o kadar olsun, lakin toprak yalnızca kuruluğa değil soğukluğa da sahip olduğundan, ateş de yalnızca sıcaklığa değil kuruluğa da sahip olduğundan ve diğerleri de böyle olduğundan, niteliklerdeki o dengeleme daha güç hâsıl olur. Misal kabilinden, eğer ateş 16 derece sıcaklığa ve 8 derece kuruluğa sahipse, toprak diğer yandan 16 derece kuruluğa ve 8 derece soğukluğa, su 16 derece soğukluğa ve 8 derece nemliliğe, hava 16 derece nemliliğe ve 8 derece sıcaklığa sahipse, şayet yalnızca her bir unsurun birincil niteliklerine bakılacak olursa buradan en büyük eşitsizlik doğar. Bu sebeple unsurların hem ikincil hem de birincil bütün niteliklerini dengelemek gerekir ki asıl çaba buradadır. Zira eğer bir cüz, yani ateş niteliğinin yahut sıcaklığının on altıncı derecesi alınırsa ve geri kalan birincillerden de o kadarı alınırsa, yirmi iki derece sıcaklık, yirmi iki soğukluk, yirmi sekiz nemlilik, yirmi dört kuruluk meydana gelir. Ve bu dengelemenin tentürden (tinctura) ziyade altının bizzat kendisinde gerçekleştiği varsayılır. Zira şayet bunda, yani [tentürde], büyük yahut bin kat miktardaki nemli ve soğuk cıva (argentum vivum) ile karışmış olsaydı, oradan altında en yüksek derecede mizaç bozukluğu doğardı, bundan ötürü de onun ateşte ve diğer unsurlarda yok oluşu vuku bulurdu. Zira altında böylesine büyük bir eşitsiz nitelikler çatışması ve dâhili bir nizaa bulunsaydı, oradan zayıf olan cüzün ölümünden gayrı ne neşet ederdi?

Bacon bilhassa o mektuplarda, yazdığı kimselere, hakikati bir örtü altında gizleyerek bütün sözlerini ve yazılarını doğanın imkânına göre yöneltmelerini öğütler, ta ki işitenler ellerinde hiçbir şey kalmadığında dahi bir şey kavradıklarını zannetsinler.

Zira zekâlarının miskinliği ve ahmaklığı yüzünden şeyleri ne işlemek ne de tefekkür etmek isteyen pek çok kimse liyakatsizdir. Bunların, Tembel Hayvan adı verilen mahluka benzediğini söyler ki bu hayvan, meyvesiyle doyabileceği bir ağacın altında yatarken büyük bir açlık çektiği halde, tırmanmaya uygun pençelere sahip olmasına rağmen, zahmetle tekrar inmek zorunda kalmasın diye yukarı çıkmaya yeltenmez.

Zira kömürlere dokunmanın günah sayıldığı yahut Vulcanus’un hizmetinde geceler boyu nöbet tutmanın çekilmez bir kölelik gibi göründüğü kimselerin ağzına önceden çiğnenmiş lokmayı koymak yakışık almazdı. Doğruyu söylediğimde, der Bacon, yalan bil, yalan söylediğimde ise doğru, Cabir’in ve İbn Sina’nın yöntemi ve yazma usulü böyledir. O halde bu yalanları toplamak ve oradan derin hakikati çekip çıkarmak gerekir, zira zahirde olan hakikat ihmal edilmiştir.

Bu sözler Bacon'ın itirafıyla uyuşmaktadır, zira o, apaçık şekilde yalan söylediği yerde aslında hiçbir şey söylemediğini, hakikati ise bir alegorinin ardına gizlediğini ikrar eder. İbn Sînâ (Avicenna) da hakikate dair bir şey sunacağı vakit büyük bir yalan söyleyeceğini beyan eder. Bunlar birer paradokstur ve Meşşai felsefesinin yöntemine yabancıdır, fakat meseleyi etraflıca tartacak olursak, kimya sanatçılarının o gizli ve örtülü zihnine nüfuz etmeyi sağlayan Kimya Anahtarı (Clavis Chemiae) işte budur, onsuz içeriye kimse adım atamaz.

Zira kimyacılar ya hakikati açık ve yalın bir şekilde yazarlar ya da bâtılı. İlki olmadığına göre, geriye ikincisi kalır. Fakat bâtılı zahirde, meseleyi mecazlar, istiareler, alegoriler ve teşbihlerle sundukları vakit dile getirirler, hakikati ise bâtında saklarlar. O halde sert birer kabuk misali olan bu örtüleri yarıp, öz niteliğindeki hakikate ulaşmak için gayret göstermek gerekir.

Bacon'ın İngiliz Yurttaşları

Diğer adıyla Garlandus olarak da anılan Hortulanus, Hristiyanlar arasında Morienus'tan sonra kimyayı ilk araştıran ve bu uğurda kendi vatanından yabancı diyarlara seyahat eden ilk kişi olmuştur. Bu nedenle, isimlerinin ve öğretilerinin şöhreti sebebiyle diğerlerine boyun eğmek zorunda kalmasaydı, pek çok kimseden önce anılması gerekirdi.

Nitekim bu zat Bacon'a, Hortulanus ise kendisinden öncekilere haklı olarak daha üstün bir makam bırakmıştır. İngiltere'nin Sakson soyundan gelen bu zat, mezkûr krallıkta henüz Danimarka Kralları hüküm sürerken, Milattan Sonra 1066 civarında oradan başka topraklara, şüphesiz Mağribîlerin bulunduğu İspanya'ya göç etti. Orada Câbir (Geber) ve İbn Sînâ'nın sanatı ile öğretisi pek çok kimse arasında çiçek açmış ve tatbik edilmekteydi. Bu kaynaktan bir miktar semere elde ettikten sonra, birkaç yıl geçmişken, Fatih William devrinde, takriben 1090 senesinde İngiltere'ye döndü, burada üstlendiği bir skolastik vazifeyi geri çevirmediği söylenir. Bazı manzumeler ve başka küçük risaleler kaleme aldı. Bunların yanı sıra, Hermes'in Zümrüt Levha'sına ilk şerhi o yazdı, gerçi muhtasardır, lakin öylesine keskin bir vukufiyetle kaleme alınmıştır ki diğer tüm sanatkârlar tarafından sıklıkla muteber bir kaynak olarak zikredilir.

Filozoflar Gül Bahçesi'nin (Rosarium philosophorum) müellifi onun öğretisini benimser ve şu sözlerle aktarır, Kadim bir kitaptan nakledildiğine göre, Hortulanus, Hermes'in Risalesi üzerine şöyle der,

Yalnızca Filozof Taşı'nı yapmayı bilen kişi, onların Taş hakkındaki sözlerini fehmedebilir. Zira filozoflar bu sanatı layık olanlara apaçık açmaya, layık olmayanlardan ise gizlemeye gayret etmişlerdir. Böylece niyetlerinin kuvveti bakımından daima doğruyu söylemişler, fakat lafzın zahiri kuvveti bakımından doğruyu söylememişlerdir. Nitekim Taş'ın yumurtadan meydana geldiğini söylerler, zira yumurtada bulunan üç şey, Taşı teşkil eden üç şeye benzer. Hermes der ki, Babası Güneş'tir, Annesi ise Ay.

Böylece Taş'ın terkibine iki şeyin girdiğini ima eder ve Hortulanus bunu şöyle kanıtlar, Zira Güneş'in suyu uçucudur ve bedeni sabittir, Ay'da ise durum tam tersidir. İşte o vakit Câbir ve diğer filozoflar tarafından serdedilen şu sözler vuzuha kavuşur,

Sabiti uçucu kıl, uçucuyu sabit ve sabiti uçucu. Zira onlar çok katmanlı bir çözünmeyi öğütlerler, çünkü bütün amel çözünme içinde vuku bulur. Keza o, yukarıda olan ne ise, aşağıdaki de odur, dediğinde,

Burada yukarıda olandan daha şerefli olan, aşağıda olandan ise daha değersiz olan anlaşılır, ta ki bu üçünden biri meydana gelsin ya da Güneş ile Ay'dan, cüzleri birbirine eşit tek bir şey hasıl olsun. Bu kavuşuma (coniunctio), filozofların süblimasyonu denir, buna süblimasyon, yücelme (exaltatio) yahut şereflendirme denmesinin sebebi ise Ay'ın ve cıvanın şereflendirilmesidir.

Zira birlik hasıl olduğunda, Ay tıpkı Güneş ve cıva gibi yüce bir mertebeye erişir. Aynı şekilde, ölü beden tesmiye edilen sabitleme vuku bulduğunda, Güneş de cıva kadar değersiz hale gelir, o hiyerarşi bunu murat eder, filozofların yükselmesi ve alçalması işte budur. Hortulanus'tan nakledilen bu sözler hakikaten bütün sanatı ihtiva etmekte ve onun sırlarını berrak bir biçimde izah etmektedir. Kimya ilham perilerini deniz aşırı diyarlardan bu adaya ilk kez getiren ve metrik yahut şiirsel tacını (İngilizcede garland anlamına gelir) kendi soydaşlarına taşıyan bu sanatkârdan sonra, bu krallıkta pek çok kimse bu sanatın hissedarı oldu, bunların bir kısmı sessizlik ve karanlık içinde gizlendi, bazıları ise yazdıklarıyla isimlerini gelecek nesillere emanet etmeyi arzuladı. Bunlardan biri,

Geride küçümsenmeyecek bir öğretiyi havi bir kimya risalesi bırakan Johannes Dastinus idi, Janus Lacinius onun en mühim kısımlarını kendi derlemelerine dahil etmiştir.

Bir diğeri, Ahmakların Düzelticisi (Correctorium fatuorum) adlı son derece âlimane risalenin müellifi olan Richardus Anglicus'tur. O bu eserde iki yönlü bir öğreti sunar, ilki, kimya çömezinin talimine ve madde seçimi ile amel yöntemlerindeki ahmaklığını tashih etmeye matuftur, ikincisi ise tüm amelin sırlarını ve gereklerini beyan eder. Her ikisinden de misaller vereceğiz,

Çömezin talimine dair bahiste, her şeyden evvel onun bu sanata taalluk eden hakikat ehli kitapları etüt etmesini ister. Zira tahsil, der, cehaleti izale eder ve insan aklını hakiki idrake ve her bir şeyin ilmine ulaştırır vesaire.

Fakat tahsilden imtina edip yine de amel etmek isteyenler baksınlar, acaba sanat, doğanın bir taklidi midir ki bizzat sanat onu ıslah etmek mecburiyetinde kalsın.

Zira filozofların sırlarını mükemmel bir nihayete erdirmesi onun için imkânsızdır. Âlimler bu gibiler hakkında şöyle der, Onlar amele, yulafa koşan eşek misali atılırlar, duyuların akıl olmaksızın görme ve tatma yoluyla yeme yönelmesi müstesna, burunlarını neye doğru uzattıklarını dahi bilmezler.

İşte bu eşekler, sahih ve hakiki esaslar, semereli tahsiller ve doğaların bilgisi olmaksızın, doğanın amelini, bütün felsefenin sırrını ve insanı ahlakla donatan, iyiliklere vesile kılan, yoksullara el uzatan, insan bedenini afiyette tutan ve ona sıhhat kazandıran o en yüce ameli tamamına erdirmeye yeltenirler vesaire. Bu sebeple, bu sanatın zirvesine meyleden herkes, tahsile sarılmalı ve hakikati uydurma ve asılsız masallardan değil, muteber kitaplardan devşirmelidir. Zira bu sanat, ancak daimi bir tahsil, filozofların kelamını bilmek ve ilim sahibi bir kimsenin sadıkane rehberliği ile keşfedilebilir. Nitekim kitapları mütalaa etmekte tembel olan bir kimse, maddeleri hazırlamakta mahir olamaz. Keza, zihni teorik tahsiller uğruna ter dökmekten kaçınan bir kimse ameli tatbikata kolayca intibak edemez.

Aynı müellif on birinci bâbda şöyle der, Bazıları, der, o bozuk ve çekişmeli kitaplarında şöyle yazarlar, Onun kokusundan sakın, sakın seni öldürmesin.

İşte bakınız, şifa vermesi icap ederken ölüme sebebiyet veren ne menfur bir deva ve ne tezat bir hal. Zehirlerden mürekkep olan öldürücü maddelerin bunu yapabilmesine şaşmamak gerekir. Ey ahmaklar, amellerinizin doğanın amelinden nasıl da farklı olduğuna bir bakın. Neden böyle yüksek şeylerle kendinizi tüketirsiniz ki, böyle ameller işleyerek o makama asla erişemezsiniz, meğerki çalı çırpıdan altın yapan Aziz Johannes'in başına geldiği gibi mucizevi bir tecelli vuku bulsun. Size derim ki, devası nasıl ise, altını da öyle olur.

Murdar şeyler ektiğinizde, biçeceğiniz şey pislikten ibaret olur. Kendi iyiliğiniz için hakikat yoluna rücu edin. Size öğüdüm odur ki, tahsil ediniz, bilgelerin kelamını tefekkür edip hakikati onlardan çıkarınız, amele rastgele girişmeyiniz. Al, şunu ve şunu şu kadar al, ne olduğunu bilmediğim bir şeyden ve şöylece amel et, nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde, türünden sözlere iltifat etmeyiniz. Bana şunu öğret, ben de sana bunu öğreteyim derken, aldatılan kişi bir başkasını aldatır ve bütün âlem bu gibiler yüzünden hüsrana uğrar.

Kör köre kılavuzluk ederse, ikisi birden çukura düşer, zira nerede "al" [recipe] sözünü görürsen, "r" harfini "d" ile değiştirip "aldat" [decipe] anlamına geldiğini düşün. Sanatın beyanına gelince, Richardus hiçbir mecaza başvurmaksızın gayet açık konuşur, zira der ki, doğa kendi başına doğal yoldan yetkinleştirebileceği mertebesine ulaşır ve bunu aşıp öteye geçemez, meğerki zıddı tarafından engellenmiş olsun, gerçi sanat yalın bir çaba ile yeni bir doğa var ederek doğayı aşamaz. Bu sebeple sanatın doğayı taklit ettiği söylenir, yeni bir şey bina ettiğinden değil, bilakis o doğanın kudretini incelttiğinden, bu yüzden sanat, doğanın yetersiz kaldığı yerde yetkinleştirmeye, yani şeyin içinde saklı duran latif doğayı açığa çıkarmaya ve onu aşikâr kılmaya başlar.

Maden filizi metalleri türettiği halde, tentürü (tinctura) türetemez, gerçi filozofların dediği gibi, kendi içinde gizlice kâmil bir tentürü barındırır,

Doğa muhtaç olduğu ve kendisiyle yetkinleştiği şeyleri kendi içinde barındırır, yeter ki sanat ve ameliyat ile harekete geçirilsin.

Bölüm 6. Avamın kükürdünü sanattan kovar ve filozofların kükürdünü şöyle tarif eder, bu, diğer ölü cisimleri dirilten ve onları olgunlaştıran yalın, canlı bir ateştir, öyle ki doğanın eksiğini tamamlar, zira kendi doğasında yetkinleştiği ve hünerle daha da fazla arındırıldığı nispette ziyadesiyle olgunlaşmıştır. Nitekim İbn Sînâ şöyle der,

Böyle bir kükürt yeryüzünde bulunmaz, ancak bu iki cisimde, Güneş (Sol) ve Ay'da (Luna) mevcuttur, bir de o şeyde vardır ki, kuluna Tanrı katından vahyedilmedikçe kimseye söylenmez,

Güneşteki ise daha yetkindir, zira daha ziyade sindirilmiş ve kaynatılmıştır. O filozof bunları söyler.

Filozofların kükürdünün sanatın başlıca sırlarından olduğu aşikârdır, onu aramak uğruna sayısız kimse, neredeyse herkes yorgun düşer, der ki, bu kükürt altın ve gümüşte gizlidir, başka hiçbir cisimde bulunmaz, o cisim ise pek gizlidir, ancak filozoflarca kâfi derecede ima edilmiştir. Aynı kükürt hakkında Bölüm 8'de şöyle der,

Filozoflar ince bir anlayışla tasavvur ettiler, bu cisimlerden o kükürtleri nasıl çekip çıkarabileceklerini ve onların niteliklerini sanat vasıtasıyla nasıl arındıracaklarını düşündüler, ta ki doğanın aracılığıyla sanatta, önceden içlerinde kâmilen ve gizlice bulunmasına rağmen daha önce görünmeyen şeye nail olsunlar, bunun ise cismin eriyişi ve başlangıçta kendisinden meydana geldikleri ilk maddeye (prima materia), yani cıvaya (argentum vivum) dönüştürülmesi olmaksızın ve yabancı şeylerin hiçbir karışımı olmadan asla gerçekleşmeyeceğini kabul ederler, zira yabancı tabiatlar taşımızı ıslah etmez, çünkü bir şeye, kendisine en yakın olandan başkası denk gelmez, zira bu, içinde altın ve gümüşün önceden eritildiği cıva suyundan hasıl edilmiş, yalın ve fiili kudrete sahip bir ilaçtır.

Misal olarak, eğer buz sade suya konursa, sıcaklığın etkisiyle içinde erir ve ilk su cevherine döner, böylece su, buzun içinde saklı olan ve türler cihetiyle daha önce onda donmuş bulunan gizli kudret ile boyanır,

Fakat buz sıcaklıkla suyun içinde erimezse, içinde durduğu suyla birleşmez, daha önce içinde donmuş olan kudretiyle o suyu boyamaz,

Aynı şekilde eğer cismi cıva ile birlikte cıvaya dönüştürmezsen, ondan gizli kudreti elde edemezsin, yani madende doğanın ameliyle sindirilmiş ve kaynatılmış kükürdü alamazsın. Zira Taş tektir, filozoflara göre ikilikten türeyen Rebis denen tek bir ilaçtır, yani beyaz veya kırmızı bir cisim ve ruhtan ibarettir, bunda nice ahmaklar yanılmıştır.

Yine kendisi Bölüm 9'da şöyle der, Bu sebeple onda kırmızı kükürt vardır, yani bu beyazı daha fazla sindiren o cevherdir. Böylece Güneş'te hem beyaz hem kırmızı kükürt iki taraflı mevcuttur, bu yüzden ateş onun yetkinliğidir ve ateşte doğmuştur, bundan ötürü onun doğası kendi ateşli doğasından dostane bir sevinç duyar,

Bu yüzden yabancı hiçbir şey bunu cisimlerde meydana getiremez, zira sanat, doğanın vasıtasıyla o doğanın yalın bir emekle kaynatılmasından ve sindirilmesinden başka bir şey değildir.

Misal olarak, sabah kalktığımda idrarımı beyaz görürsem, az uyuduğuma hükmederim, sonra tekrar uyumaya yatarım ve uykumu alınca idrar sararır, bu da içimdeki tabii ısının daha fazla sindirmesinden ileri gelir,

Sen de sanatta doğayı böyle takip et, aynı şekilde kaynat, sindir, cevheri gereği olgunlaştır, zira doğa, kendisiyle olgunlaşacağı tabii ateşi fiilen kendi içinde barındırır. Başka şeyler buna sahip değildir, bu yüzden onu veremezler,

Ay'da yalın beyaz kükürtten başkası yoktur, fakat kırmızı gibi sindirilmemiştir, kendi içinde tabii olarak barındırdığı ısının faaliyetiyle karalıktan arındırılmamıştır,

Fakat ateşin mahiyeti örtülüdür ve gizlidir, doğadan ziyade sanat yoluyla etki eder,

Bu yüzden sanatın, doğanın aracılığıyla bunu daha fazla sindirmesi ve yetkinleştirmesi imkânsız değildir, zira doğası gereği yetkinleşmeyi arzular, fakat sanat ve ameliyat ile harekete geçirilmedikçe kendi başına bunu yapamaz.

Fakat inanıyorum ki bu emekler, dik kafalı kimsenin harcı değildir,

Bu yüzden daha iyi olanın daha kötüyü iyileştirebilmesi için o denli sindirilip kaynatılmadıkça hakiki altın hasıl olmaz,

Zira bütün filozofların gayesi daha iyi olanla daha kötüyü yetkinleştirmektir, ahmaklar ise bunu tersine anlar, zira daha kötü olanla daha iyiyi yetkinleştirmeye çabalarlar ve nesnede asla onda bulunmamış olan şeyi ararlar, yani yanıcı maddelerin içinde altın ve gümüşü ararlar vesair.

Ve onuncu bölümde haklı olarak sorulabilir, cıvayı boyamak için bu beyaz ve kırmızı kükürt diğer hasta cisimlerden çekip çıkarılabilir mi?

Hayır, derim, zira daha önce belirtildiği üzere, renklendirici ışınları barındıran bu iki cisimde bulunandan daha büyük bir itidale sahip hiçbir şey bulunamaz, nitekim daha önce de hastalıklı cisimlerin kendi içlerinde kokuşmuş ve yanıcı kükürt barındırdığı, bunların ise bu iki cisimdeki gibi kuvve halinde bir tabiata sahip olmadığı söylenmişti.

Hiçbir sanat, tabi olacağı tabiat önceden mevcut bulunmadıkça bir hüküm ifade etmediğine göre, madenleri ikincil mineraller vasıtasıyla arındırabilirsin, lakin bunlar arındırılsa dahi kendi içlerinde altın ve gümüş tabiatına henüz sahip olamazlar, çünkü bunlarda tabiattaki gibi bir altın sindirimi ve kaynatılması vuku bulmamış, kükürt de onlar gibi olgunlaşmamıştır, bundan ötürü bu ham olanların olgunlaşabilmesi için olgun olanlarla imdatlarına yetişilmelidir. Dolayısıyla bunlar boyanmaz, bilakis renklendirilir, zira altının ve gümüşün tentürü (tinctura), cıvadan neşet etmiş olmaları hasebiyle bu ham yahut kusurlu olanlarla orantılı bir tabiat taşır.

Bütün bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, ikincil mineraller renklendirme yapamaz, zira olgunluk bakımından altın ve gümüş ile uyuşmayan kusurlu madeni cisimler renklendiremez ve altın yahut gümüş tabiatını aşılayamaz. Bu sebeple, renklendirme kudretine sahip olanlardan gayrısıyla renklendirme yapılmamalıdır. Öyleyse altın ve gümüş ile renklendir, zira altın, altın rengini ve tabiatını bahşeder. Bu yüzden, renklendirme kudretini bilfiil yahut bilkuvve barındırmayan diğer bütün şeyleri hakir gör, zira bunlarda hiçbir semere yoktur, yalnız eşyanın heba olması ve diş gıcırtısı vardır. Richardus’tan buraya kadar aktarılanlar sanatın mühim bir kısmını tamamlar, gelgelelim bunlar asla lafzıyla kabul edilmemelidir.

Nitekim Rosarius Philosophorum şöyle der, Tanrı hakkı için bilesin ki, filozofların tarzı her daim öyle olagelmiştir ki, en emin adımda topallarlar, söylenmiş gibi duran şeyi bazen simgeler ve suretler vasıtasıyla, bazen mecazi kelimelerle, bazen de sahte ve yabancı bir vaaz ile gizlerler, hakikati söylediklerini hissettikleri yerde ise yalnızca teşbih yoluyla konuştuklarını söylerlerdi. Nitekim Câbir şöyle der, nerede açıkça konuştuysak orada hiçbir şey söylemedik, fakat nerede bir bilmece ve suretler ardına bir şey koyduysak, hakikati orada gizledik.

Bu müellifin bütün bu sözlerini, risalesinin bir özü olarak ortaya koymamız elbette sebepsiz değildir, ta ki basiretli okur, filozoflar adeta tek bir ağızdan bu ameliyeye alınacak maddenin değersiz olduğunu, avamın altınının ise filozofların altını olmayıp katı, yetkin ve kilitli olduğunu, tıpkı ekmek gibi onunla da hiçbir şeyin mayalanamayacağını haykırdıklarında bu sözleri onlarla mukayese edebilsin.

Bu müellife ahmakların terbiyecisi denmesi haksız değildir, zira zaman zaman onlara şiddetle hücum eder, lakin tashih babında hakikat doktrinini de geride bırakır ki, onda bilhassa övülmesi gereken husus budur.

Kendisini Bridlingtonlu Düzenli Rahip olarak tesmiye eden George Ripley, İngiliz filozoflarının en küçüğü sayılmaz, bilakis en büyüklerle kıdem hususunda, açıkça söylemek gerekirse, haklı olarak yarışır. Kimya üzerine kısmen İngilizce mükemmel kitaplar yazmıştır.

Fakat ateşin sureti örtülü ve gizlidir, onda sanat vasıtasıyla, tabiat vasıtasıyla olandan daha fazlasını arzu eder. Bu sebeple, tabiatın aracılığıyla sanatın bunu daha fazla sindirmesi ve yetkinleştirmesi imkansız değildir, zira tabiat kendi kendine yetkinleşmeyi kasteder, fakat sanat ve ameliyat ile harekete geçirilmedikçe bunu kendi başına başaramaz.

Lakin bu emekler, öyle inanıyorum ki, dik kafalı adama tesir etmez.

Ve bu yüzden, daha iyi olanın daha kötü olanı ıslah edebilmesi adına gerektiği gibi sindirilip kaynatılmadıkça hakiki altın husule gelmez.

Zira bütün filozofların gayesi, daha iyi olanla daha kötü olanı ikmal etmektir, ahmaklar ise bunu tersine anlar, zira daha kötü olanla daha iyi olanı yetkinleştirmeye çabalarlar ve bir nesnede asla var olmamış bir şeyi, yani yanıcı nesnelerde altın ve gümüşü ararlar.

Ve Kükürt faslında haklı olarak sorulabilir, cıvayı renklendirmek için bu beyaz ve kırmızı kükürt diğer hastalıklı cisimlerden çıkarılabilir mi?

Hayır, derim, zira daha önce belirtildiği üzere, renklendirici ışınları barındıran bu iki cisimde bulunandan daha büyük bir itidale sahip hiçbir şey bulunamaz, nitekim daha önce de hastalıklı cisimlerin kendi içlerinde kokuşmuş ve son derece yanıcı kükürt barındırdığı, bunların ise bu iki cisimdeki gibi kuvve halinde bir tabiata sahip olmadığı söylenmişti. Hiçbir sanat, tabi olacağı tabiat önceden mevcut bulunmadıkça bir hüküm ifade etmediğine göre, madenleri ikincil mineraller vasıtasıyla arındırabilirsin, lakin bunlar arındırılsa dahi kendi içlerinde altın ve gümüş tabiatına henüz sahip olamazlar, çünkü bunlarda tabiattaki gibi bir altın sindirimi ve kaynatılması vuku bulmamış, kükürt de onlar gibi olgunlaşmamıştır, bundan ötürü bu ham olanların olgunlaşabilmesi için olgun olanlarla imdatlarına yetişilmelidir. Dolayısıyla bunlar boyanmaz, bilakis renklendirilir, zira altının ve gümüşün tentürü, cıvadan neşet etmiş olmaları hasebiyle bu ham yahut kusurlu olanlarla orantılı bir tabiat taşır.

Bütün bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, ikincil mineraller renklendirme yapamaz, zira olgunluk bakımından altın ve gümüş ile uyuşmayan kusurlu madeni cisimler renklendiremez ve altın yahut gümüş tabiatını aşılayamaz. Bu sebeple, renklendirme kudretine sahip olanlardan gayrısıyla renklendirme yapılmamalıdır. Öyleyse altın ve gümüş ile renklendir, zira altın, altın rengini ve tabiatını bahşeder. Bu yüzden, renklendirme kudretini bilfiil yahut bilkuvve barındırmayan diğer bütün şeyleri hakir gör, zira bunlarda hiçbir semere yoktur, yalnız eşyanın heba olması ve diş gıcırtısı vardır. Richardus’tan buraya kadar aktarılanlar sanatın mühim bir kısmını tamamlar, lakin bunlar asla lafzıyla kabul edilmemelidir. Nitekim Rosarius Philosophorum şöyle der, Tanrı hakkı için bilesin ki, filozofların tarzı her daim öyle olagelmiştir ki, en emin adımda topallarlar, söylenmiş gibi duran şeyi bazen simgeler ve suretler vasıtasıyla, bazen mecazi kelimelerle, bazen de sahte ve yabancı bir vaaz ile gizlerler, hakikati söylediklerini hissettikleri yerde ise yalnızca teşbih yoluyla konuştuklarını söylerlerdi. Nitekim Câbir şöyle der, nerede açıkça konuştuysak orada hiçbir şey söylemedik, fakat nerede bir bilmece ve suretler ardına bir şey koyduysak, hakikati orada gizledik.

Ve rahimler [okunamadı]. Lakin bütün bunları, mezkûr müelliften, sanki bütün risalesinin özü imişçesine sebepsiz yere ortaya koymadık, nitekim basiretli okur, filozoflar adeta bir ağızdan bu iş için bayağı bir şeyin alınması gerektiğini, alelade altının ise filozofların altını olmayıp bilakis sıkı, yetkin ve kilitli olduğunu, onunla ekmek mayalanmadığı gibi hiçbir şeyin mayalanamayacağını haykırırken, bu hususları diğerleriyle karşılaştırsın diyedir.

Bu müellife, haklı olarak ahmakların ıslah edicisi denmiştir, zira kimi zaman onlara şiddetle hücum eder fakat yine de hakikatin öğretisini bir ıslah vesilesi olarak ardında bırakır ki, onda bilhassa övülmesi gereken de budur.

Kendisine Britanyalı Bridlingtonlu Düzenli Rahip diyen George Ripley, İngiliz filozoflarının en küçüğü değildir, tabiri caizse, en yücelerle öncelik hususunda haklı olarak yarışır. Kimyada kusursuz kitaplar yazmıştır, kısmen İngilizce kısmen de Latince dilde, bilhassa On İki Kapı Risalesi, Kimyasal İlik, Cıva ve Filozof Taşı Üzerine ve Şarkı adlı eserleri kaleme almıştır.

Eğer başka el yazmaları varsa da bize malum olmamıştır. Şarkı Latince dildedir, diğerleri ise anadilde ve manzum olarak yazılmıştır.

Ripley, sanata dair gerekli olan her şeyi, her birinin anahtarını yukarıda zikrettiğimiz on iki kapıda dikkatle ve özenle tasvir ediyor görünmektedir. Gerçi kendisi kapıları göstermiştir, girebilen girsin, peki ya demir parmaklıklarla ve sürgüyle pekiştirilmişlerse?

Şüphesiz, haneden olmayan kimseye giriş izni verilmeyecektir. Lakin meseleyi buraya kadar getirip de her bakımdan yüzüstü bırakmaz, bilakis anahtarların elde edilmesine dair her yerde pek çok nasihat sunar.

Bu sebeple başlangıçta der ki, "Şüphesiz sana öğreteceğim, bilesin ki, ilmin anahtarları olan üç cıva vardır ve Raymundus bunlara kendi menstrüumu (menstruum) der, onlar olmaksızın hiçbir şey doğru dürüst yapılamaz, fakat bunların ikisi kaderin fevkindedir, üçüncüsü ise Güneş ve Ay'ın özsel cıvasıdır."

"Yetkin cisimleri ilkiyle doğal olarak kalsine ederiz, lakin içine hiçbir murdar cisim girmez, filozoflarca alelade şekilde Yeşil Aslan (leo viridis) tesmiye edilen müstesna tek cıva hariçtir ki bu, Geber'in bizzat şehadet ettiği üzere, Güneş ile Ay arasındaki tentürleri yetkinlikle birleştirme vasıtasıdır."

"Önceden ölü olanı dirilten nebati rutubet olan ikincisiyle, her iki ilke çözülmeli ve biçimsel hale gelmelidir, aksi takdirde pek az ehemmiyetleri olurdu, kendi tabiatında gayet kalıcı, yanmaz ve yağlı olan rutubet demek olan üçüncüsüyle ise Hermes'in ağacı küllere döner."

"Bu bizim en kesin doğal ateşimizdir, bizim Güneşimiz ve Merkürümüz, kükürdümüz, pak tentürümüz, ruhumuz, rüzgârla yükselen, yerde doğan taşımızdır. Bunları zihnine iyice yerleştir."

"Sana söylemeye cüret ederim ki bu taş, madenin gizil buharıdır, bunu nasıl elde edeceğin hususunda ihtiyatlı olmalısın, zira bu menstrüum şüphesiz görünmezdir, gerçi unsurların ayrıştırılması yoluyla felsefi ikinci su ile berrak bir su suretinde göze görünebilir. Emekle taşkın hale getirilen bu menstrüumdan ve onunla birlikte tabiat kükürdü husule gelebilir." Ve biraz sonra, "Kök rutubetini (humidum radicale) artır, azaltma, ta ki kütlen sık süblimasyon ile tıpkı maden üzerindeki balmumu gibi hafifçe akana dek, sonra onu nebati menstrüumun ile akıt, ta ki oradan parlak renkli bir yağ elde edinceye kadar, o vakit bu menstrüum göze görünür olur. Oradan altın renginde ya da buna benzer bir yağ elde edilir ki bu, Raymundus'un ihtiyar iken altından çok daha kıymetli olduğunu söylediği latif kırmızı kurşunumuzdandır."

"Zira ihtiyarlığı sebebiyle ölüme yakın olduğunda, ondan içilebilir altın yapmış ve bu onu diriltmişti, çünkü onlar böylece birlikte deveran edebilirler, işte bu yağ ve nebati menstrüumdur ve sanat ile emekle böyle taşkın hale gelir ve göksel taşın sanatıyla üretilir, öyle bir tabiat ateşi taşır ki, bu yüzden biz ona Basiliskimiz deriz ve büyük değeri haiz ulu bir iksirdir. Zira Basilisk'in bakışı nesnesini derhal nasıl öldürürse, bu da ham cıvanın üzerine bir göz kırpması anında atıldığında onu öylece öldürür, öyle ki o cıva, bütün cisimleri kalıcı bir tentür ile kusursuzca Güneşe ve Aya boyar." Bunları o söylemiştir.

Sanatın temeli mezkûr menstrüumlarda yatar, bu müelliften onları aktarmamızın sebebi budur, zira üç ateş olduğu gibi, bir o kadar da su yahut menstrüum vardır, nitekim tabiata zıt ateşe birinci, gayritabii ateşe ikinci, tabii ateşe ise üçüncü menstrüum tekabül eder. Lullius, Beşinci Öz kitabında menstrüumu iki katlı kılar, biri nebati ve çözücü, diğeri madeni yahut madenlerden hâsıl olan ve çözülecek olandır.

Zira menstrüum, onunla beslenen cenine nispetle bu adla anılır, lakin burada mecazi olarak üçüncü menstrüum sayılır. Ripley, ikinci ve üçüncüden, Basilisk'in tabiatına irca olunan bir yağ hâsıl olduğunu söyler ve bu da doğrudur.

Nitekim Basilisk'in canlı bir yumurtadan çıktığı, gözlerinden saçtığı zehirli ışınlarla canlıları derhal öldürdüğü rivayet edildiği gibi, felsefi yumurtadan da öyle bir tentür çıkarılır ki, içinde cıvadan bir cüz barındıran madenleri en hafif bir temasla pıhtılaştırır, donuk kılar ve kükürtlü ateşinden mahrum bırakır.

Başka bir yerde aynı sebeple Ejderha denir, yahut semavi Güneş ve Ay ne zaman kavuşsa, bunun ejderhanın başında veya kuyruğunda vuku bulması zaruri olduğundan böyle tesmiye edilir, bunda Güneş ve Ay'ın kavuşumu ve birleşmesi tutulma vuku bularak gerçekleşmiştir.

Dördüncü Kapı.

Der ki, her ruh kendi cinsinden olan kireçlere kaçar, bunu iyi kavrarsan semeresini devşirirsin. Nitekim kuşlar benzerleriyle bir araya gelir ve aynı tuzaklarla yakalanırlar, bu felsefede de durum böyledir. Zira tabiat, cins ve tür bakımından şeylerin benzerliği doğrultusunda iş görür ve asla bir hippokentavros vücuda getirmez, buna karşın sanatçının muhayyilesi çoğu zaman pek zıt şeyleri bir araya getirir ve bunlardan, son ateşten evvel asla gerçekleşmeyecek bir birleşme umar. Bu yüzden daha sonra şunu ekler,

Eğer Güneş ve Ay'ı felsefi sanatla birleştirmeye gayret ediyorsan, bunun için ne yumurta ne de kan almalısın, bilakis elle değil, tabii ve basiretli bir şekilde kalsine edilmiş, yeni bir nesil ortaya çıkaran, kendi cinsini ve cümle tabii şeyleri derhal çoğaltan Güneş ve Ay'ı almalısın.

Kapı I

Burada kız kardeş ile erkek kardeşten, yani eğer yorumlarsan, etken ve edilgenden, kükürt (sulphur) ile cıvadan (mercurius) başka bir şey yoktur, bunlar gayemiz için özdeştir.

Nitelikçe karşıt olan bu ikisi arasında, son derece hayranlık uyandırıcı bir aracı doğar; bu da bizim cıvamız ve yağlı menstrüumumuzdur, bizim gizli kükürdümüzdür, yanmaksızın iş görür, madenler eriyip madeni suya dönüşünceye dek onları ateşten daha şiddetli yakar, karanlık ve kuzey sebebiyle biz buna Gece deriz.

Ve az sonra, Şuna dikkat et, buz nasıl suya çözünür, hem de haklı olarak, Zira daha önce suydu, aynı şekilde toprağımız da yeniden suya dönüştürülür ve su, bunun aracılığıyla ebediyen donar. Ve ardından,

Zira kutsal metin tanıklık eder ki, yeryüzü sarsıldığında dağlar denizin derinliklerine atılacaktır, nitekim bizim cisimlerimiz de sonunda suya dönüşecektir,

Gezegenlerden adını alan cisimlerimiz, dağlara pek de yersiz benzetilmemiştir, bu yüzden bir zarara uğramayasın diye bunları cıvanın derinliğine fırlat, o vakit pek güzel bir temaşa göreceksin, zira hepsi, mayamızın sütü doğal olarak pıhtılaştırması gibi, elle tutulamaz bir toza dönüşecektir.

Dikenler arasından zambakları devşirerek büyük kısmını öne çıkardığımız ve pek çok hususta gayet açık olan bu müellif buraya kadar böyle der, bu yazar, diğer kitaplarına değinmeyelim, Kapılar’ın önsözünde mesleğiyle birlikte dindarlığını da açıkça gösterir, onun hakkında anlatırlar ki, nihayet bu hayattan ve dünyanın beyhudeliğinden usanarak, kendi arzusuyla bir kiliseye bitişik bir hücreye yahut şapele kapanmış, oradan asla çıkmamış, bilakis orada, adeta kendi mezarı üzerindeymişçesine, ömrünün kalanını birkaç yıl boyunca geçirmiş, ta ki günde azıcık bir taamla yetinerek can verene, bedenini toprağa verdiği gibi ruhunu da göklere gönderene dek.

Bu kabil adakların ve amellerin Tanrı’ya hoş gelip gelmediğini tartışmanın yeri burası değildir, bunların en temiz bir niyetten ve dünyevi nimetlerden ziyade semavi olanlara meyleden bir arzudan kaynaklandığına şüphe yoktur. Bristol’lü Thomas Norton, kimya sanatında mükemmel bir üstat olarak bilinir, bu sanat üzerine telif ettiği kitabın bölümlerinin ilk hecelerinde de böyle geçer, gayet keskin İngiliz vezinleriyle yazmıştır, henüz basılmamış olup, Tanrı kısmet ederse, yakında tarafımızdan yayımlanacaktır, bu müellifin okunması, aktardığı çeşitli hususlar sebebiyle gayet hoştur, burada daha mühim olanlarını gözden geçirecek ve kendi istifademize sunacağız.

Hangi devirde yaşadığını ve kitabını ne vakit tamamladığını bizzat metnin sonuna ekler, yani İngiltere’de Dördüncü Edward hüküm sürerken, bundan yüz kırk yıl önce, 1477 senesinde.

Bizzat Latinceye çevirdiği kitabının önsözünde krallara dair kayda değer bazı hususları şu şekilde nakleder,

Bu ilme pek çokları çağrıldı, Soylular ve yoksullar, bilgisizler, tahsilliler, Fakat ne zahmete katlanmak isterler, ne zamana sabretmek, Bu yüzden başaramazlar, zira nankördürler. Bu kitap, sanatın evlatlarına kâfi derecede öğretir, Onlara Tanrı bunları karşılıksız anlamayı bahşetmiştir, Şu dört kehanet beytine inanasınız, İlahi takvanın pınarı her şeyi karşılıksız verir. Bu soylu ilim yalnızca onlara verilmiştir, Ki onlar adaleti mübarek bir gönülle severler, Hilekârlara ve gasıp olanlara ise menedilmiştir. Günahlar yüzünden gecikir makbul bağışlar. Çoğu kez bu ilim İngiltere krallarını süslerdi, Eğer Rabbe olan umutları sarsılmaz olsaydı. Fakat bu iş vesilesiyle şerefe nail olacak kişi, Eski adetleri daha iyileriyle değiştirecektir. O kişi geldiğinde, krallığı ıslah edecek, Faziletleri ve ahlakıyla da bir örnek teşkil edecektir, O vakit halk krallar için ebediyen sevinç çığlıkları atacak, Ve birbirini severek Tanrı’ya hamtlar sunacaktır. Ey bu işleri yapacak olan Kral, Tanrı’ya huşu ile dua et, Ve bu iş uğruna O’nun yardımına sığın, O vakit doğru ve temiz bir zihne sahip adil Krala, Umulmadık o hoş saat çıkagelecektir.

Ardından ikinci bölümde, henüz bulmadan önce bu sanat hakkında hayaller kurarak böbürlenen iki kişinin ibretlik hallerini sunar, başkalarının kendi vehimlerine ve bir ya da iki kitabın okumasına pek çabuk güvenmemeleri için bir uyarı olsun diye bunları aktaracağız, Bristol’de, der, yakın zamanda her sınıftan pek çok insanı aldatmış bir keşiş yaşadı, bu kişi zihninde bu ilmi mükemmelen bildiğini tasavvur ettikten sonra, öyle bir sevince boğuldu ki neredeyse delirecekti, onun bu temelsiz sevinci hakkında, uzun sürmemiş olsa da, ibret olsun diye şu kıssayı anlatacağım,

Bu keşiş, dinden dönmüş biri olarak kendi heveslerine uyup Fransa’yı baştan başa dolaşmıştı, Ardından bu krallığa geldi, bir tarifler kitabında bulduğu üzere, bütün simyanın temelini bütünüyle kavradığına herkesi inandırmak istiyordu, bu sebeple, ardından adının, şerefinin ve övgülerinin daima baki kalacağı birtakım muazzam işler ve soylu eserler bırakmayı aklına koymuştu,

Ve bu yüzden sık sık, pek yakında sahip olacağı bu denli büyük bir serveti nasıl tüketeceğini ya da hangi işlere yatıracağını tasarlar ve kendi kendine düşünürdü, İşte, bunu biliyorum, bana sadık kalacak kimseleri nereden bulacağım, ya da arzumu yerine getirmemde bana öğütleriyle kimler yardımcı olacak, o vakit Salisbury ovasında son derece kısa bir süre zarfında, her biri birbirinden birer mil mesafede bulunacak şekilde, pek azametli on beş manastır inşa ederdim,

Bu sebeple yanıma gelip, doğruluğum hakkında başkalarından teminat aldığını, bu yüzden zihnindeki tasavvuru bana anlatacağını söyledi ve kendisine akıl hocalığı yapmamı rica etti, Aziz James’in tasviri üzerine, onun adını ifşa etmeyeceğime söz verdim,

Fakat onun böylesine boş hevesini ayıpsızca yazmam caizdir, İlmini bana açtığında, kralın menfaatine çalışmak için bir fırsat ve usul bulmaktan, söz konusu manastırlar için tarla ve araziler satın almak üzere kraldan ve bütün meclisten izin koparmaktan başka hiçbir eksiği olmadığını ekledi, zira masrafları fazlasıyla karşılayacaktı, gelgelelim arazilerin nasıl, kimlerden ve nereden satın alınacağı hususunda zihninde hâlâ pek çok şüphe vardı,

Böylesine büyük işinden haberdar olunca, ilim ehli arasında ne derece mahir olduğunu sınamak istedim, fakat bu konularda ahmak olduğu anlaşıldı, yine de durumu belli etmeyip temkini elden bırakmadım, bu meselenin Krala açılmayacak kadar ehemmiyetsiz olduğunu söyledim, zira eğer hakiki değilse yakışık almaz, kendisini bir ahmağın masalı gibi karşılarlar, buna karşılık keşiş, ateşte arzusunu yerine getirebilecek bir madde tuttuğunu, bunun hakikatini kırk gün geçmeden kesinlikle öğreneceğimi söyledi, o vakit ben de bu hususta daha fazla ısrar etmeyeceğimi, kırk günü sabırla bekleyeceğimi belirttim,

Bu vakit geçip gittiğinde, keşişin ilminin bir hiçten ibaret olduğu ortaya çıktı.

O vakit manastırın ve onun tüm kuruntuları yerle bir oldu, nasıl geldiyse öylece, gönlünde bir utançla çekip gitti.

Kısa bir süre sonra pek çok kimseyi aldatmaya başladı ve yeniden Fransa’ya döndü, manastırların bu suretle nasıl şaşkına çevrilip yıkıma uğratılması gerektiğine acınası bir misal oldu, vesaire. Ve hemen ardından,

Raymundus Lullius yahut Rahip Bacon kadar kısa sürede bu işi kavradığını zanneden, hatta kendisine Aziz Petrus adını takan bir kimseye dair bir diğer ibretlik misal de anılmaya değerdir. Kendisi Londra’dan pek uzak olmayan küçük bir kasabanın vaiziydi, buna rağmen vaaz verme hususunda ya pek az mahareti vardı ya da hiç yoktu. Bütün civar bölgeye fevkalade makbul bir hayır işlemek, şehre girip çıkanların rahatı için zihninde önceden tasarladığı Thames üzerindeki bir köprü vesilesiyle adının insanların hafızasında ebediyen kalması maksadıyla, bu sanatı hiç çekinmeden araştırmayı aklına koydu.

Fakat böyle bir eseri tamamlamaya arzusundan başka hiçbir şeyi yetmiyordu. Bu sebeple, temaşa edenlere pek muhteşem görünsün diye, yaldızlı kuleleriyle herkesin hayran kalacağı gayet yüksek bir köprü inşa etmeye karar verdi.

Sonra, geceleyin orayı aydınlattığı takdirde, bunun hiç yıkılmadan durmaksızın böyle sürmesi durumunda ne büyük bir şöhretin peşi sıra geleceğini sık sık zikreder dururdu, zira böylece adı bütün ülkede yüceltilecekti.

Fakat bunu nasıl fiiliyata dökeceğine dair türlü şüpheler zihnini kurcalıyordu, kandillerin bu işi göreceğini tahmin ederek yeteri kadar kandil yerleştirmeyi düşündü. Ne var ki ardından içine bir şüphe düştü, zira kendisinin vefatından sonra başkaları bu ışıkları yakmayı reddedebilirdi yahut bu gelirleri başka maksatlara tahsis edebilirlerdi, kime güveneceğini bilen kimseye ne mutlu.

Nihayet, herkesi hayran bırakacak surette, hem yukarıdan hem aşağıdan çifte yansımalı yakutlardan [karbunkul] o ışığı meydana getirmek fikri zihnine geldi. Fakat bu defa da bu yakutların nasıl bulunabileceği ve kendi bu maksadı uğruna yakut yığınları toplamak için bütün yeryüzünü köşe bucak dolaşacak basiretli adamların nerede bir araya getirilebileceği hususundaki başka düşünceler onu tüketiyordu, bu yüzden öylesine eriyip bitti ki, semiz biriyken bir deri bir kemik kaldı.

Bu ilme sahip olacağını umduğu için, bir yıl bittiğinde bütün masraflarını heba etmişti. Zira cam kabı çıkardığında, orada ne altından ne de tunçtan bir madde görünüyordu. O vakit öfkesinden neredeyse aklını yitirdi, çünkü tüm varını yoğunu tüketmişti.

Az sonra,

İtiraf ederim ey En Yüce Olan, kimse kavrayamaz bunları, Evvelce öğrenmiş olsa da, sensiz hiçbir şeyi bilmez canı, Zira katındadır Tanrım, daima bu ulu inayet, Kavramak gibi tamamına erdirmek de, zira sensin başlangıç ve nihayet.

Daha sonra aynı fasılda, gerçek bir tentür (tinctura) sahibinin bu nesneden nasıl mahrum bırakıldığını ve bir başkası tarafından nasıl sefalete sürüklendiğini şu sözlerle nakleder,

Kızıl İlaç’tan pek bol miktarda malik olan Thomas Daulton, gece gündüz Tanrı’ya hizmet eden iyi bir adamdı, İngilizler arasında neredeyse başka hiç kimse bundan fazlasına erişememişti.

Kral Edward’ın hizmetinde bulunan Thomas Harbard adında bir muhafız, Daulton’ı Gloucestershire Kontluğu’ndaki bir manastırdan zorla çekip çıkardı ve Deluis’in de hazır bulunduğu yerde Kral’ın huzuruna çıkardı.

Zira Daulton bir vakitler bizzat William Deluis’in kâtibi olmuştu, Kral Edward’ın yaveri olan bu Deluis de, Daulton’ın kısa bir saat zarfında kendisi için Kraliyet sikkeleri ayarında, en makbul değerde altından bin sterlin yaptığını sık sık Kral’ın huzurunda iddia etmekteydi.

Bunu tasdik etmek üzere Deluis, Kutsal Kitap üzerine yemin etti. O vakit Daulton ona dönüp şöyle dedi,

Deluis, hakkımda öyle bir yemin ettin ki, bundan ötürü nedamet duymalısın. Deluis ise, az evvel zikrettiğim şey hariç hiçbir şey için pişman değilim, dedi, zira bunu Yahuda’nın sattığı O’nun adına zikrettim. En azından bir defasında, kitaplarındaki sırrı benden ötürü ifşa etmeyeceğine dair sana yemin etmiştim, bundan ise (anladığım kadarıyla) azadeyim, çünkü bu iş Kral’ın ve devletin hayrına vesile olmaktadır. O vakit Daulton basiretle cevap verdi,

Bu cevap yalancı şahitliği ortadan kaldırmaz, bizzat kendi sadakatsizliğini onun huzurunda itiraf etmişken Kral sana nasıl güvensin.

Fakat Daulton, Kraliyet Haşmetmeaplarına yönelerek, bu ilaç yüzünden zihnimde sık sık ıstırap çektim, dedi, ve bana artık sıkıntı vermemesi gerektiğini düşündüm. Bu sebeple, yakalandığım manastırda onu denizin med ve cezriyle hareket eden ırmağa karışan umumi kanala fırlatıp attım, orada, Kutsal Topraklar’ı geri almak için yirmi bin kişilik bir orduya yetecek kadar muazzam bir servet heba oldu.

Bunu oraya sefer etmeye niyetlenen bir krala yardım ulaştırmak gayesiyle, Tanrı’nın adının şerefi adına uzun müddet saklamıştım. Kral, vah bana Daulton, dedi, böylesine büyük bir şeyi ziyan etmekle ahmaklık etmişsin, ve Daulton’ın onu yeniden yapmasını istedi. Daulton, bunun kendisi tarafından yapılmasının imkânsız olduğunu söyledi.

Kral, sebebi nedir ve onu nasıl elde ettin, dedi.

O da bunu Lichfield’li bir rahipten aldığını, onun ateşini rahibin eceli gelinceye kadar uzun yıllar boyunca büyük bir ihtimamla koruduğunu, sonra sadık hizmeti karşılığında rahibin sahip olduğu her şeyi cömertçe kendisine bağışladığını söyledi.

Kral, Daulton’a dört mark verdi ve dilediği yere gitmesi için serbest bırakılmasını emretti. Kral içten içe, Daulton’ı daha evvel tanımadığı için öfkeyle dolup taşıyordu.

Ve sıkça vaki olduğu üzere, zalimler krala en yakın olanlardır. Nitekim Harbard, Daulton’ı gözetleyerek Stepney’e kadar takip etti, orada Harbard’ın uşakları Kral’ın kendisine verdiği parayı elinden aldılar. Ardından Harbard, Daulton’ı oradan uzağa, Gloucestershire Kalesi’ne naklettirdi, hapsedilen Daulton orada uzun süre kaldı ve Harbard’dan nice hakaretler gördü. Buradan onu bir başka zindana, Londra Kalesi’ne [Troia] gönderdi, orada dört yıl yattı, nihayetinde onu ölüme mahkûm etti. Daulton buna rıza göstererek hazırlandı ve şöyle dedi, Ey mübarek Rab İsa, bana öyle geldi ki senden uzun zamandır uzaktaydım, bana büyük kıymette bir ilim verdin, ben de onu kibre kapılmadan muhafaza ettim.

Vefatımdan sonra bana varis olsun diye bu ilme ehil hiç kimseyi bulamadım.

Bu yüzden ey en tatlı Rabbim, şimdi gönülden sevinç duyuyorum ve senin hediyeni sana tekrar sunuyorum. Ardından pek huşu dolu dualar etti, hafifçe tebessüm ederek, şimdi arzunu yerine getir, dedi. Harbard onun ölüme böylesine neşeyle ve hazır olduğunu görünce, gözyaşı dökmekten kendini alamadı. Zira ne zindan ne de ölüm bu sanatı elde etmeye kâfi gelmemişti, bu hususta kendi kurnazlığına aldanmıştı.

O vakit Harbard, bırakın gitsin, dedi, zira bundan böyle ne birine zararı dokunur ne de bir faydası.

Fakat Daulton bulunduğu yerden kalktığında kederli bir nazarla etrafına bakındı, ve bir yıl daha hayatta kalmayı arzu etmeyerek, gam ve kederle dolu halde öylece çekip gitti.

Cehennemden korkmayan adamlar tarafından ona reva görülen ceza, anlatıldığı üzere böyle oldu. Harbard az bir zaman sonra yatağında can verdi, Deluis’in ise Tewkesbury’de boynu vuruldu.

Bu minval üzere, gördüğünüz gibi, her mertebede bu sanata büyük bir ihtimam bağlanmıştır. Burada Kral niyetinden mahrum kalır, nitekim Harbardus öylesine gaddar ve kibirliydi ki, bu denli faziletli bir adamı eziyet altına alıp bir büyücü gibi muamele etti, şayet ona insaniyet ve sabırla yaklaşmış olsaydı, bundan hem Kral hem de bütün bu memleket ve devlet için büyük bir teselli hasıl olurdu.

Lakin bu lütfun bahşedilmemesine şaşmamak gerekir, zira bu krallıkta günahlar galebe çalmaktadır, oysa tüm memleketin vergi ve harçlarını sona erdirecek olan şey, işte burada hazır ve el altındaydı.

Norton buraya kadar böyle der, bu kıssa, şayet sanatkâr kendini temkinli ve basiretli kılmazsa, bu sanatın pek çok müşkülata ve tehlikeye maruz kaldığını gösterir.

Şimdi onun üçüncü bölümde yer verdiği, bir deneyci ile yaptığı o latif muhavereyi takdim edeceğiz.

Kendisinin aktardığına göre Tonfllsus, arzusunu tamamına erdirmek için altmış yıl boyunca kimyagerlik (chymia) etmişti, batı tarafında ise Bryanus ile Houltonus adında iki kişi daha vardı ki, daima bu meşakkatlerle meşgul olurlardı, lakin bu necip ilmi bulmaya muktedir olamadılar, zira sanatın ne maddesini ne de kökünü biliyorlardı.

Böylece türlü şeyleri birbirine karıştırarak, sanatı ne kadar çok aradılarsa, mallarını ve ömürlerini de o kadar tükettiler. Tatbik ettikleri reçetelere çok masraf, ziyan ve endişe karıştı.

Derken Tonfllsus sızlanarak ve ağlayarak yanıma geldi, zihninin kederle dolu olduğunu söyledi, çünkü gençliğinin en güzel kısmını otların, zamkların, köklerin ve çimenlerin batıl usullerine harcamıştı, ki bunlar kargayağı (Coronopus), kırlangıçotu (Selandina), mezeryon (Mezereum), herdemtaze (sempervivum), ayotu (Lunaria) ve dağ lalesi (Mortagon), saçlar, yumurtalar, dışkılar ve idrarlar, antimon (antimonium), arsenik, bal, balmumu ve şarap, sönmemiş kireç, cam köpüğü (sandiver) ve zaç (vitriol), markazit, tutya ve her türlü madenler olmak üzere, onun tarafından türlü usullerle tecrübe edilmişti.

Malgamalar, beyazlatmalar, sarartmalar denendi, lakin amellerde her şey bir hiçliğe dönüştü.

Zira ne yaptığını mülahaza etmiyor, nispetlere dikkat etmiyordu, bütün bunlardan sonra insan kanından üstün hiçbir şey görmedi. Ona kanın şiddetli ateşte kolayca tükeneceğini ve dumana dönüşeceğini söyledim. Bunun üzerine, Mesih'in aşkına, dedi, taşımızın maddesinin ne olduğunu bana öğret. Tonfllsus, diye cevap verdim, bu kadar ilerlemiş bir yaşta bu sana ne fayda sağlar, bu sebeple niyetinden vazgeç ve vaktin gerektirdiği üzere kendini dualara ada.

Zira taşımızın maddesini bilsen dahi, onu tamamına erdirmenden evvel ölüm seni yakalayacaktır.

Bunu dert etme ey aziz üstat, dedi, bunca zamandır aradığım o taşın en azından hakiki maddesini bilmek bana kafi derecede teselli olurdu. Tonfllsus, diye mukabele ettim, bilmek istediğin şey ehemmiyetsiz bir mesele değildir, zira pek çok müellif bu hususta yazar, lakin hiçbiri açıkça zikretmez.

Nitekim bu sanatı ele alanlar, Demokritos'un şahadetiyle, bu hususta kitap neşretmeye niyetlenen kimseyi Tanrı'nın ansızın bu dünyadan çekip alması için dua etmişlerdir.

Zira her biri bu ilmi haddinden fazla ifşa etmekten imtina ederdi.

Onlardan her biri, yabancılar tarafından kendilerinin bu yolun bir yoldaşı olduğunun anlaşılabilmesi için en azından bir veya iki hususu beyan etmiştir.

Zira biri diğerini kolayca anlar, bundan ötürü herkesi talim etmek için değil, gizli lisan ile kendilerini birbirlerine aşikar etmek için yazdılar.

Şu halde tek bir kitabın kıraatine itimat etme, pek çok kimsenin eserine müracaat etmen icap eder, pek âlim bir zat olan Arnoldus, kitap kitabı açar der, Anaxagoras da bu amel hususunda aynı şeyi söyler, nitekim kitapları okumada tembel olan kimse, maddeleri hazırlamada mahir olamaz.

Fakat Tonfllsus, bu meseleyi bir sadaka imişçesine aşikar edemem, zira bu asla yapılmış bir şey değildir, ancak şayet basiretle sual edebilirsen, senin ferahlaman namına bir muhavere suretinde bunu yapabilirim.

Ey aziz üstat, dedi o, öyleyse maddemizin Güneş ve cıva mı, yoksa Güneş ve Ay mı olduğunu, yahut bu üçünü birden mi almam gerektiğini, veyahut Güneş'in tek başına mı yoksa yalnızca cıva mı olduğunu bana dosdoğru talim et.

Acaba kükürt bunlarla birlikte taşın maddesi midir, yoksa taşı hasıl etmek için nişadır (sal ammoniacum) yahut başka bir maden midir?

Ey Tonfllsus, dedim, burada hikmetle ve kurnazca ileri sürülmüş muhtelif sualler mevcut, lakin meseleyi henüz cinsi haricinde tesmiye etmedin.

Zira bunlardan bazıları senin tarafınca istimal edilmeli, bazıları ise yüceltilerek bu sanata hadim kılınmalıdır. Taşa muavenet eden pek çok şey vardır, lakin sadece iki madde mevcuttur, bununla birlikte taş tek bir şeydir, bu ikisi arasında oğul ile ana arasında görülen türden bir yakınlık vardır. Bunlarda diğer bir yakınlık daha mevcuttur, nitekim erkek ile dişi arasındaki gibidir. Bu iki cins, muhtaç olduğun her şeyi temin edecektir, nitekim şayet akil isen beyaz amele de hizmet edecektir, zira bunlardan taşı tecrübe edeceksin, çünkü taşlar misali ateşe mukavemet eder. Dokunmada yahut görmede bir taş değildir, bilakis latif, erguvani, kırmızı ve şeffaf olmayan bir topraktır, ayrıştırılıp hazırlandığında ise ona mürdesenk (lithargyrium) adını veririz, ilkin erguvani, kırmızı ve bir nebze beyazdır, o vakit bizim markazitimiz diye tesmiye olunmuştur. Bir onsu elli sterlin değerindedir ve Hristiyan aleminde satılık bulunmaz, şayet biri bunu elde edip terkip etmek isterse bu zaruridir. Lakin bu amelde şöyle bir inayet tecelli eder ki, bir defa layıkıyla yaparsan, tekrar etmeye hacet kalmaz. Kadimler ona kıymetsiz şey adını verdiler, zira satılıkta hiçbir kıymeti yoktur. Her kim onu bulursa, emeğe ve ücrete layık görmeyerek neredeyse dönüp bakmaz bile. İnsanlar onun büyük kıymet taşıdığına ikna olmak istemezler, bu sebeple diğerlerinden daha ziyade irfan sahibi olan kimseden gayrısı onu tanımaz.

İşte burada, şimdiye dek hiç kimse tarafından ifşa edilmemiş en büyük sırrı açtım. Bunlara ilaveten ey Tonfllsus, şayet başat maddeyi zayi etmek istemiyorsan, son derece parlak ve güzel, satın alırken bir taş ve görünüşte bir taş, berrak, şeffaf ve hayret verici derecede saydam olan diğer bir taşa muhtaçsın. Bir onsunun kıymeti ekseriyetle yirmi şilin yahut biraz daha azdır, tam adı magnezyadır (magnesia), ki avamdan pek az kimse onu bilir.

En derin ve en yüksek yerlerde bulunur, Platon onun hususiyetinden bihaber olmayıp onu kendi adıyla anar; bu da Dytanus’un kuralları arasında zikredilen ve bilinmeyenin ancak daha bilinmeyen bir şeyle beyan edildiğinin söylendiği yere denk düşer ve saire.

Aynı Müellifin Beşinci Bölümünden, Londra’da Aynı Zamanda On Gün Boyunca Bir Araya Gelen Diğer Sanatkârlar Hakkında

O vakitler, der, paralara hükmeden bir İngiliz zamanında, bu ilmi ilgilendiren hayret verici bir hadise vuku buldu, şöyle ki, bu sanatın üç üstadı, kurşun çatılı saraydan, yani Leadenhall’den pek uzakta olmayan bir yerde, aynı yatakta yatmaktaydılar; beyaz ve kırmızı iksire (elixir) sahiptiler, böyle üç kişinin bir döşekte istirahat etmesi ve bunun on günlük bir süre boyunca sürmesi şaşılacak şeydir, zira bir milyon insan arasında böylesi ancak bir tane bulunur.

Biri Lotharingia Dükalığı’ndan gelmeydi, ikincisi İngiltere’nin merkezine yakın bir yerde, üç vilayetin sınırındaki Haç’ın altında doğmuştu, üçüncüsü ise yaşça diğerlerinden daha gençti; âlimler tarafından çıkarılan doğum haritası (genitura) uyarınca, bütün İngiliz diyarını tezyin etmesi mukadder kılınmıştı.

İnsan bütün dünyayı arşınlasa bile, bu sanatta bu kadar çok ve bu denli büyük üstatlarla bir arada bulunamazdı.

Onlardan ikisi göçüp gidecek, lakin yaşça küçük olanı burada kalacak ve şayet hükümdarların günahları onun vaktiyle sağlayacağı hayırları engellemezse, bu memlekete pek çok fayda sunacaktır, üstatların yaşlı olanı bir ilahiyle onun dostlarından çok cefa çekeceğini önceden bildirdi, vaktinden bu yana vuku bulan ve bir kısmı da vuku bulacak olan başka birçok şey anlattı, bunlardan birinin mutlak hakikat olacağını söyleyerek, büyük sıkıntıların ardından bu krallığın her bir bölgesinde büyük bir sevincin hâsıl olacağını dile getirdi.

Yaşça küçük olanı bunun ne vakit vuku bulacağını sordu, o vakit beriki, insanlar kutsal Haç’ın gece ve gündüz Tanrı’nın ve nurun diyarında hürmet gördüğünü müşahede ettiklerinde, dedi, bu tez zamanda gerçekleşebilir, lakin terk edilirse muvafık olmaz.

Bu hakikat tatbikatta kendini kanıtladığında, bu ilim krala tebliğ edilecek, ona şimdi bizim anlatabileceğimizden çok daha fazla inayetler nasip olacaktır.

Eski adetleri daha hayırlı olanlarla ıslah edecek o kralı inayet kucaklayacaktır, o zat bu sanatı gizlilik içinde bilgelerin kelamında arayacak ve inzivaya çekilmiş keşişler arasında mutemet bir ulak edinecektir.

Norton’un sözleri buraya kadardır, bu son söylenenin filhakika vuku bulduğu, İngiltere’de Şövalye (Knight) namıyla bilinen muteber bir zat tarafından bana nakledilmiştir, yani Aziz Benedictus tarikatı keşişlerinin cemaatinin bulunduğu Westminster’da, kralın kendilerini krala değil de, belki bu hususta yeminli olan keşişlerden birine ifşa eden o gizli sanatkârlardan yıllık gelir olarak ne kadar aldığının kaydedildiği bazı fihristlerin hâlâ muhafaza edildiği bildirilmiştir.

Şimdi geriye, Norton’un bu sanatı başka bir sanatkârdan, onun Ripley olup olmadığı bilinmez, adeta elden ele teslim edilircesine nasıl devraldığını ilave etmek kalmaktadır.

Aynı beşinci bölümün sonuna doğru, bütün bunlardan sonra, der, günlerden bir gün üstadımın şöyle dediğini işittim, pek çok sabırlı ve âlim kimse, bunca emek ve meşakkatle beyaz taşı bulmaktadır, lakin pek azı, on beş memlekette belki ancak bir tanesi kırmızı taşa maliktir, bunları söylerken gözlerini üzerime dikti ve kararlılıkla bana baktı; nitekim endişelendiğimi fark etti, dedim ki, vah bana, ne eyleyeyim?

Bütün beşeri şeylerin fevkinde seviyorum bu ilmi, bir de hayatımın en ali muhafızı olan o kırmızı ilacı.

Kırmızı taş, dedim, bana bütün cihanın altınından daha kıymetli görünür, buna karşılık benim yaşça pek genç olduğumu, bedenen narin ve aşırılığa meyilli bulunduğumu, henüz on sekiz yaşlarında olup filozofların böylesi akranları bulunmadığını söyledi.

Benim için kederle dolu bu cevabı bana verdiğinde, yaşın daha kemale ermeden bu iş vaki olamaz, diyordu, heyhat, diye cevap verdim, ey muhterem üstat, cismen her ne kadar böyle olsam da, beni sına ve aklımda bir olgunluk bulacaksın, bunun ardından uzun bir müddet sükût etti ve bu esnada beni felsefi bir maharetle, burada anlatması pek uzun sürecek nice hayret verici yollarla sınadı ve saire.

Lakin ikinci bölümde şöyle der, benimki gibi bir üstat bulan kişi, kimseden şüphe etmesin, o ki hakikaten asil ve övgüye pek layıktı, diğerleri söz sahibiyken o ketumdu, bu hususta bir şey bildiğinin anlaşılmasını arzu etmezdi, diğerleri gülün rengi hakkında münakaşa ederken, o hiçbir şey eklemez, kâmilen sükût ederdi, onun teveccühünü kazanmak maksadıyla uzun müddet yanından ayrılmadım.

Fakat o, tabiatımı ve ruhumun ahvalini tetkik edip tanımak gayesiyle, beni her türlü vasıtayla sınamak için daha müsamahasız göründü.

Ona olan büyük itimadımla sadakatimi tecrübe ettikten sonra, nihayet ilahi lütuf sayesinde onun sevgisine nail oldum.

Bu sebeple, muayyen bir vakitten sonra benim daha fazla beklememe lüzum kalmadığını düşündü.

Türlü mektuplarım ve hüzün dolu hissiyatım onun kalbini yumuşattı, bunun üzerine kalemi eline alarak bana şu minval üzere cevap yazdı,

En sadık ve pek sevgili kardeşim, Norton, sana bir cevap olsun ki, senden başkası olamaz, Ruhunun tesellisi uğruna bu inayeti benden kabul edeceğin vakit erişti, Büyük bir itimada sahip şahsın, hikmetle sınanmış faziletin, Doğruluğun, sevgin ve sebatın, kararlı azmin muradına erecektir, Bu yüzden birkaç gün içinde bir araya gelmemiz zaruridir, Şayet yazmam icap etseydi, verdiğim sözü çiğnemiş olurdum, bu sebeple yüz yüze görüşeceğiz, Geldiğin vakit seni sanatın varisi kılacağım ve bu topraklardan göçeceğim, Âlimlerin dahi ümit kestiği bu pek büyük sırrın hem kardeşi hem varisi olacaksın, Bundan ötürü, taçlardan dahi daha hayırlı olan bu büyük lütufları bahşeden Tanrı’ya şükret, Tanrı, bu sanata kendi şerefi uğruna nail olanları, mukaddes zatlarının hemen ardından tebcil eder.

"Hiç beklemeyesin, derhal at sırtında bana gelesin." Bu mektubu alınca, takriben yüz mil (ve belki daha da fazla) mesafedeki ustama doğru var gücümle seğirttim. Onun yanında aralıksız kırk gün boyunca simyanın (alchymia) bütün sırlarını öğrendim, gerçi felsefe tarafımdan daha önce bu krallıktaki herhangi bir kimseden çok daha iyi bilinmekteydi.

Bununla birlikte bu sanatı araştıran ahmaklar, eserin kırk günde tamamlanabileceğini sanırlar.

Oysa kırk günlük talim ile kırk günlük ameliyat arasında pek büyük bir fark vardır.

Doğanın bağlarının çözüldüğünü gördüğümde, karanlık şüpheler bana apaydın göründü.

Bu hayranlık verici eserin sebepleri bana öylesine güzel ve hakikate öylesine uygun göründü ki, onun üzerine yemin etmekten kendimi alamadım.

Westminster Başkeşişi Cremerus (Benedikten Tarikatı'ndan), kendi adı yazılı olmaksızın, kâfi derecede niyaz ve lanetlerle donatılmış bir risale bırakmıştır, içinde felsefi esere dair bir şey olup olmadığına herkes kendisi hükmetsin. Hatta simyadan anladığını iddia edenler arasında onun lafzi manasını benimseyenler de çıkmıştır, lakin ben onlara inanmam. Dileyen tecrübe etsin. Eser bir kez usulünce başlatıldı mı zahmetsiz ve masrafsızdır gerçi, lakin keşke umulan semere ve kazanç da hasıl olsa.

Raimundus Lullus'u İngiltere'ye getirdiğini ve bu sanatı ondan öğrendiğini rivayet eden kimse işte budur.

Bir keşiş hakkında anlatırlar ki, Elizabeth'in saltanatının başlangıcında, din değişip de keşişlere manastırlarından ayrılıp başka bir yere gitme serbestisi tanındığında, deniz boğazını gemiyle aşmak için fırsat bulana dek birkaç gün umumi bir handa konaklamış. Orada tesadüfen hazır bulunan bir kuyumcu ile (zira onun tedbirli ve neşeli bir adam olduğunu işitmişti) kendisi için birkaç büyük altın zincir yapıp yapmayacağı, yanında kalıp onunla birlikte başka bir diyara göç edip etmeyeceği hususunda bir musahabede bulunmuş. Kuyumcu bunun sebebini sorduğunda, kendisinde altın yapıcı bir ilaç bulunduğunu açıklamış, kuyumcu bu işten şüpheye düşünce,

"Ne o," demiş, "bunu inkâr mı edeceksin? Bana iyi tanıdığın kendi bıçağını ver." Bıçak ateşe konup akkor hale getirilince, kor halindeki orta kısmına bir miktar toz serpmiş, orası derhal en halis altına dönüşmüş. Böylece altın haline gelen bıçağı kuyumcuya geri vermiş. Bunu gören kuyumcu her şeye hazır olduğunu, ancak karısı ve çocuklarıyla ne yapılması gerektiğini söylemiş. Keşiş onun bekâr olduğunu sandığından bunu işitince bu hususta tek kelime dahi etmemiş ve gizlice başka bir yere giderek pek yakında ortadan kaybolmuş.

Burada ve başka yerlerde bu kabil pek çok kimsenin görülüp işitildiği gayet kesindir, onların üzerinde burada uzun uzadıya durmak vazifemiz değildir. Zira aralarında halka pek hayranlık verici surette sundukları o tentürü (tinctura) hazırlama sanatının tek bir harfini dahi bilmeyen pek çok kimse zuhur etmiştir, nitekim hikayesi ve acıklı sonu herkesin taze hafızasında olan Edward Kelley böyledir.

Keza atımları (proiectio) ile İtalya'yı, Fransa'yı ve Almanya'yı hayran bırakan, adı sıkça değişen ve Willoughby olduğu söylenen o İskoç da böyledir.

Lakin başka bir fırkaya ait olduklarından bunları geçerek, İngiliz olmasalar ve belki de yetkin simyacılar sayılmasalar da şu kimseleri burada zikredeceğiz,

Doğa ile sanatkar arasında gayet alimane bir diyalog yazan Aegidius de Vadis.

Pek çokları tarafından simyacı sayılan ve öylece iktibas edilen, başka bakımlardan pek ince bir zekaya sahip olduğundan ötürü kendisine İnce Doktor da (Doctor Subtilis) denen Johannes Duns Scotus.

Michael Scotus'un da kendi vatanında bu sanatta meşhur olduğu rivayet edilir.

Minnettarlığın Nişanesi Olarak Bırakılan İngiltere Hediyesi (Xenium)

Kavimler arasında hiçbir kanun misafire gösterilen hürmet kadar mukaddes sayılmamıştır, Bu inançla bir kez pekişen dostluk lekesiz kalmış, karşılıklı uzatılan eller sadakati muhkem kılmıştır. Hypsipyle İason'a, Ariadne Theseus'a misafirperverce kucak açtı, Euandros Aeneas'a yardım elini uzattı. Kutlu şairlerin nağmeleri bu yüzden ebediyen yankılanır, zira misafirperverliğin kutsal haklarına sahip çıktılar. Oysa zalim ayılardan daha acımasız olan Busiris'in, öküzlerini insan etiyle beslediği söylenir. Korkunç İskitler ve Trakyalıların merhametsiz yürekleri, vahşetlerine yaraşır adlar taşırlar. Ey İngiltere, yabancı kim olursa olsun nankör tarlalara geldiğinde, hak ettiğin minnet sana fazlasıyla kalır. Beni bunca yıl güvenli bir misafirhanede ağırladığın için, senin methini terennüm etmek boynumun borcudur. Pek güzel bir perisin sen, koca denizde sana kıyasla daha güzeli görülemez, haset dahi buna şahittir. Lakin pek çok tanrıçayı güzel suret kutlu kılar, hepsine tek bir meziyet verilmemiştir, birinde olan belki sende yoktur. Hakim olan Tanrı bütün ihsanları tek bir toprağa bahşetmemiştir, senin talihin pek çok cihetten ferahtır, Verimli toprağınla sevin, Hindistan sana gemiler gönderir, Antipodlar senin kucağına hediyeler döker. Sakson sınırından göçen Anglus kavimlerini, ey Britanya toprağı, bereketli koynunda kucaklamadın mı? Bu yüzden kavimler arasında dil hısımlığı baki kalır, Almanya ile hemfikir bir zihin ve sevgi sinede yaşar. Neden bu kadar büyük sevgi bağlarını koparmaya, sahte ve cüretkar şakalarla incitmeye yeltenirsin?

Bir vakitler Almanların ayyaş olduğunu söylediler, bunu ikrar ederiz, lakin İtalyanlarda da marazi bir şehvet vardır, Buna şunu da ekle, o sahillerde suikastçılar da pek sıktır, Teutonların kusuru bu kötülüklerden daha ehvendir. Ah, böylesi büyük bir cürmün kabahatinden İngiliz, İspanyol, Livonyalı, İsveçli, Polonyalı ve Got kavmi de masum değildir, Bunların hepsi uzun geceler boyu kadehleri dikerler ve ertesi gün aynı kadehleri yeniden doldururlar. Öyleyse bunlardan her kim Teutonların içki düşkünlüğünü kınayacak olursa, rica ederim evvela kendi milletine baksın. Topal olanı ancak yürüyüşü düzgün olan ayıplasın, zenciyi beyaz olan kınasın, kör adam tek gözlüyle alay ederse bu ahmaklıktır.

Cevap, Bizde sarhoşluk nasıl yaşarsa, sizde de hayasız Venüs öyle yaşar, Karın için Julia kanunu vardır, şarap içinse hiçbiri yoktur.

Bu söz İngiltere'de bir müddet yaşamış kimseler için sebepsiz yere söylenmiş sayılamaz. Zira orada soytarılar, komedyenler ve aktörler her gün dört yahut beş yerde verdikleri umumi temaşalarında bütün milletleri kendilerine kıyasla hakir görür ve maskaraya çevirirler. Almanları sarhoş, kekeme, araya bir iki Teutonca kelime karıştıran kimseler olarak, neredeyse yabani kadınlar gibi, İmparator'u ise sanki küçük bir bey, hatta bazen bir yaban hayvanı tarafından emzirilmiş ve dilsiz gibi sahnelerler.

Bu son derece yalancı maskaralıklarla avamın zihnini kabartırlar ve bu sahte hadiseleri fazlasıyla safdillere gerçekmiş gibi zerk ederler. Ey halkın ahlakını ifsat edenler, gençliğin felaketi ve bunca idamın sebebi olanlar, böylesine ıslah edilmiş Hristiyan bir krallıkta hala nasıl hoş görülürsünüz? Siz ki o en saçma gevezeliklerinizle delikanlıların, bakirelerin, kadınların ve her zümreden insanın zihninden dindarlığı, terbiyeyi ve güzel ahlakı silip atarsınız, her gün yeni bir aldatmaca ile yalan meydanlarına dökülürsünüz, oysa ilahi kelamın hadimleri vaazlarıyla fazileti aşılarlar. Şayet şairler, hatipler, hekimler vaktiyle muayyen sebeplerden ötürü şehirlerden kovulmuşlarsa, siz bunlardan daha faydalı yahut daha namuslu musunuz?

Sizler bunlarla, aslana karşı fare yahut kartala karşı serçe misali kıyaslanabilirsiniz, ey aşağılık adamlar, sizin kendi dilinizde yazan o kafiyecilerinizi kastetmiyorum, bilakis kadimlerin olduğu gibi ve onların izinden giden modernlerin de yetiştiği üzere, her türlü edebiyatla yoğrulmuş âlim zatları kastediyorum. Bunların arasına Matthew Gwinne adında birinin de dâhil edilmesi gerektiğini düşünüyorum, kendisi aklından ziyade dili, muhakemesinden ziyade zehirli dişi olan bir adamdır.

Bu adam, nesnelere, sanatlara, ilimlere, şahıslara, milletlere ve bütün dilbilgisi kurallarına saldırdığı o meşum yergilerinde, diğer şeylerin yanı sıra, Saksonya düklerinin kimyevi damıtmalar yüzünden yoksullaştığını anlatır. Muhtelif yerlerde de "Alman yudumu", "Alman kadehi" gibi hakaretamiz sözlerle, bugüne kadar silahlarda diğerlerine üstün gelen (zira Almanların tek bir köyü dahi başka bir kavim tarafından zorla işgal edilmemiştir, aksine kadim Almanya'yı, komşu kavimleri boyunduruk altına alıp kendilerine katarak, sınırlarını genişletip civardaki daha kudretli krallıklara koloniler göndererek, tarihin de şahitlik ettiği üzere, neredeyse iki kat büyütmüşlerdir) ve hiç kimseye boyun eğmeyen bir millete dil uzatır.

Ey ağzı bozuk tanrıtanımaz, gönülleri nifakla ayıran herif, kendine bir bak, Tanrı aşkına, sansürü olduğun ve kendini pek güzel bir Roma sansörü sandığın o hekim dükkânlarından ziyade, tütüncü ve meyhaneleri arşınlamıyor musun? Saksonya prensleri hakkında söylediklerini ispat et, lâkin edemezsin.

Saksonya, Almanya'nın neredeyse yarısı kadardır ve bu çağda pek çok milleti ve prensi sinesinde barındırır.

Bir taraftan (Saksonca konuşulan yerden başlayarak) Kimbriya Yarımadası'nda yer alan Haderslev'den Pomeranya sınırındaki Lauenburg'a kadar yaklaşık 96 Alman mili vardır ki bu da 384 İngiliz mili eder. Aynı kasabadan Wittenberg'e doğru gidilirse 69 Alman mili tutar. Ardından aynı yerden Emden'e doğru 57 mil vardır. Bu sahada pek çok Saksonya halkı yer alır, prensler kadar, tıpkı Alman prensleri gibi kendi yargı yetkisine, kasabalarına ve tebaasına sahip birçok piskopos da sayılmaktadır, bunların tamamı arasından kimya yüzünden yoksul düşmüş tek bir kişi dahi gösteremezsin.

Bu sebeple, bir sülüğün kandan, Kıbrıs öküzünün ve bokböceğinin pislikten zevk alması gibi senin de haz duyduğun bu iddia, kuyruklu bir yalandır. Almanların ayyaşlığı İngilizler tarafından dillerine dolanmaktadır, fakat körün şaşıyı ayıplamaması için, İngilizler bunu yapmamalıydı. Alman şehirleri şarap ya da arpa suyu satan meyhanelerle dolup taşmış değildir, oralarda sokak ortasında kadınlık hayâsını hiçe sayan utanç verici işemeler görülmez ve sarhoşları hapsetmek için hususi mekânlar bulunmaz, neticeden sebebe ve ağaçtan meyvesine göre hüküm verilmelidir.

Nüfusu kalabalık ve büyük öyle şehirler biliyorum ki, şarap alenen yalnızca iki ya da üç yerde satılır. Bununla beraber Almanlar bu kusurdan büsbütün beri değildir, diğer milletler de ellerinden geliyorsa kendilerini temize çıkarsınlar. Lâkin bu oburu bir kenara bırakıp diğer bahislere geçelim.

Şu koca ciltte (yeni basılmış olan o tarih kitabında), İngilizlerin büyük bir kibirle Almanların başına kaktığı üzere, o ulu İmparator I. Maximilian'ın İngiltere Kralı'nın yanında yevmiye karşılığı askerlik yaptığı, kendi şahsı için günde bir gül altını (rose noble) kazandığı yazılıdır. Doğrusu, Hristiyan âlemindeki bütün krallıklardan katbekat daha büyük ve daha şerefli olan Roma İmparatorluğu'na haksızlık ve iftira teşkil etmemesi için, bu son derece kokuşmuş yalanların o asılsız rivayetler kitabından çıkarılması icap ederdi.

Bu İmparator bütün bir İmparatorluğa sahipti, tebaası arasında diğer krallardan aşağı kalmayan Bohemya Kralı, hiçbir krala boyun eğmeyen elektör prensler, gayet geniş topraklara hükmeden diğer prensler, prenslerden farksız başpiskoposlar ve piskoposlar, 60'tan fazla hür imparatorluk şehri ve 600'ü aşkın sair şehir vardı. Botero, Alman İmparatorluğu'nun yedi milyonluk bir gelire mâlik olduğunu yazar, ama Vigenère'e göre, Ren'in bu tarafında kalan Almanlar yalnızca iki milyon ödemektedir.

Yalnızca Basel'den itibaren Ren boyu kendi prenslerine sekiz yüz bin taç altın öder, oysa bunlar sadece Almanya'nın sınırlarıdır.

Ne Botero ne de Vigenère, her ikisi de İtalyan olup Almanya'nın kudretinden ve zenginliklerinden tamamen bihaber olduklarından, onun gelirleri hakkında kesin bir şey tespit edebilmişlerdir. Şayet her bir prensin, kontun ve dahi şehirlerin gelirleri sayılacak olsa, akıl almaz bir meblağa ulaşırdı. İngiltere hakkında ise aynı müellifler, meselâ Vigenère, bir buçuk milyona sahip olduğunu yazar.

Bodin ise on üç yüz bin sterlin olduğunu, dinin tebdil edilmesinden evvel yalnız beş yüz bin dükalık ödendiğini, şimdilerde ise bir milyon olduğunu kaydeder. Şayet Boissard'ın mezkûr müelliflerden aktardığı bu hususlar doğruysa, Almanya İngiltere'den yedi kat daha zengindir.

Bundan maada Maximilian, günümüzde 17 vilayeti sayacak olursan zenginlikte İngiltere'den geri kalmayan, hatta onu aşan bütün Felemenk'e de mâlikti.

Vigenère, o devirde oranın bir milyon altı yüz bin taç altın ödediğini aktarır, Bodin ise V. Karl devrinde 13 yüz bin sterlin ödediğini söyler. Keza Vigenère'e göre on iki yüz bin ödeyen Milano Dükalığı'na da sahipti.

İmdi, İngiltere Kralı'nı hükümranlıkta ve zenginlikte defalarca geride bırakmış olan böylesine azametli bir İmparator, günde bir gül altını uğruna ona hizmet etmeye muhtaç kalır mıydı? Ey kokuşmuş yalancılar, başkalarını lekeleyerek ne diye itibar devşirmeye kalkıyorsunuz?

Halkınızı neye inandırıyorsunuz, sanki sadece siz bütün yeryüzünden, oradaki bütün imparatorluk ve krallıklardan üstünmüşsünüz gibi. Öyle değildir, aldanıyorsunuz, sizin krallığınız İskoç krallığına zenginlikte üstün gelen bir krallıktır, lâkin diğer hususlarda pek değil, 800 yıldan uzun süredir payidar olan İmparatorlukla ise en ufak bir kıyasa dahi gelmez.

Şayet mesele sözlerle ve maskaralıklarla halledilecek olsaydı, cümlenize hükmederdiniz, lâkin iş kılıçlara ve silahlara kalınca öyle olmaz. Eğer bunun Maximilian imparator olmadan evvel vuku bulduğunu söylüyorsanız, cevabım şudur, 18 yaşında bir delikanlının, askerliğin ilk talimini İngiliz kralının maiyetinde Fransızlara karşı yapmak istemiş olması mümkündür, lâkin bunun İmparator ile yahut İmparatorluk ile hiçbir alakası yoktur. Öyleyse neden bu sahtekârlar İmparator'un bunu bizzat yaptığını yazarlar?

Aynı şekilde İngiltere'de, William of Newburgh denen, o Richard'ın Kutsal Topraklar'daki cürmünü mazur göstermek için kör bir adamın bile duvarda el yordamıyla bulabileceği tuhaf masallar uyduran boşboğaz bir keşiş yazar bulunur. Sonra, bu kral Viyana'da kılık değiştirmiş halde saklanırken tanınıp düşmanı olan Avusturya Dükü tarafından yakalanıp İmparator'a teslim edildiğinde, bu geveze yazar Sezar'ın açgözlülüğüne akıl almaz bir surette veriştirir, lâkin o, bir manastırda yetişmiş, kendi adamlarının anlattığı bühtanlardan gayrı hiçbir şey bilmeyen bir keşişti. Aynı adam, topraktan çıkan yeşil çocuklara, taş ocağından çıkan iki köpeğe ve oradan çıkan altın zincirli kurbağaya dair akıl almaz masallar anlatır, tarihçiler arasında değil, masalcılar arasında sayılmaya pek layıktır.

Hâlâ hayatta olan, İngiltere tarihini pek nefis bir üslupla ve büyük bir muhakeme maharetiyle kaleme almış pek bilgili ve her bakımdan basiretli bir tarihçi olan Camden vardır.

Bu zat, başkalarının yanlış rivayetlerine dayanarak, İngiltere kontlarından bahsettiği bahiste, İngiltere'deki kont ve baronların Fransa ve Almanya'dakiler gibi olmadığını, bilakis müsavi olduklarını yazar. Bu sözler, böylesine büyük bir zatın kötü niyetinden ziyade cehaletinden sâdır olmuştur, zira apaçık yanlıştır.

Bir İngiliz kontu veya baronu nihayetinde birkaç tarlaya ve bir unvana mâliktir, ötesine değil.

Almanya kontu ise kaza yetkisi, nüfuz ve itibar bakımından krala denktir, zira bünyesinde şehirler, pek çok köy, keza soylular, şehirliler ve köylüler bulunan gayet geniş bir bölgeye sahiptir, bunlara bir kral gibi hükmeder, kral gibi kendi şansölyesine, mareşaline, kâtibine, hazinedarına ve bütün memurlarına sahiptir. Bütün tebaası üzerinde ölüm ve kalım hakkına (iurisdictio necis et vitae) ve bundan maada son derece geniş diğer hükümdarlık haklarına (regalia) sahiptir, bir krala öylesine benzer ki, bundan fazlası kabil değildir.

Soylu mahkemelerinin ve şehirlerin davalarında temyiz ona ulaşır. Bizim kontlarımızın bir mertebe altında, aynı salahiyetlere sahip olan lâkin daha dar bir çerçevede hüküm süren baronlar yer alır.

Altın Sofra, 10. Kitap

Bundan sonra, aynı imtiyaza daha da dar bir çerçevede sahip olan fermanlı soylular (Nobiles edicti) gelir, ardından kentlerde bu hakkı haiz olan fakat çok daha sınırlı şekilde elinde tutan fermanlılar (Firmani) gelir, onların ardında ise tüccar ve zanaatkâr yurttaşlar yer alır.

Daha sonra Marsi topraklarında yaşayan, son derece varlıklı olan ve kimi zaman İngiltere’nin ileri gelenlerinden biri kadar toprağa sahip çiftçiler gelir, ancak bunların unvanı eksiktir, şayet bu unvana sahip olsalardı, ki bu kendilerine İmparator tarafından kolayca verilebilirdi, tebaasız ve kendilerine ait bir yargı yetkisi bulunmayan, yalnızca unvandan ibaret baronlar olurlardı.

Nihayetinde, bütünüyle soyluların kulu durumunda olan, yine de miras hakkıyla tasarruf ettikleri toprakları işleyen ücretli köylüler gelir, şu halde bir İngiliz baronu bunlardan hangisine daha çok benzer?

Kuşkusuz yargı yetkisi olmaksızın topraklara sahip olanlara benzer, zira pek çok derebeyi, tebaası üzerinde yargı salahiyetine, hatta ölüm ve yaşam hakkına sahiptir, nitekim her türlü akrabalık ve hısımlık bağı bakımından hakikaten soylu olan ve bu vasfı yalnızca giyim kuşamdan ibaret kalmayan soylularda bu durum çok daha belirgindir. İngiltere’de ise, gerçeği söylemek gerekirse, zanaatkârlarla ve en alt tabakadan insanlarla hısımlık yahut akrabalık yoluyla temas etmemiş hiçbir kont, baron yahut şövalye veya serf yoktur, oysa bizim soylularımız sekiz göbekten bu vasfa sahiptir. Burada insanı soylu kılan zenginlik değil, askeri yahut ilmi erdemdir. Dolayısıyla Camdenus bu meselelerde yanılmaktadır, sanıyorum ki başkalarının hak ettiği onurları gasbetmeye çalıştığından değil, seyahat etmediği için hakikati başka türlü bilmediğinden yanılgıya düşmektedir.

İngiltere’de bir kontun oğulları derecelerine göre ayrılır, ilk doğan babasının unvanını ve mallarının çoğunu alır, ikincisi daha alt bir tabakadandır, üçüncüsü daha da aşağıdadır, dördüncüsü nihayetinde yalnızca bir beyefendidir (gentleman), yani belirli bir geliri olan yahut iyi bir soydan gelen kimsedir, beşincisi ise muhtemelen bir zanaatkâr yahut tüccar olacaktır. Almanya’da ise beş oğlu olan bir kont bulunsa, ilki kontluğun idaresinde halef olur, diğer dördü de onunla eşit şekilde konttur, zira her ne kadar hakimiyet alanına sahip olmasalar da aynı unvanı taşırlar, bu da ilki erkek mirasçı bırakmadan öldüğünde diğerinin onun yerine geçebilmesi içindir, geri kalanlar için de durum böyledir. Demek ki bu unvan mirasa aittir, her zaman hakimiyet alanına bakmaz, fakat geriye kalan bu dört oğul muhtelif makamlara çağrılır, biri ordunun büyük komutanı olur, diğeri o büyük metropolit kiliselerinde kanonik yahut başrahip olur, üçüncüsü belki piskopos olur, diğerleri hakkında da aynı hüküm verilmelidir. Böylelikle hepsi makam ve zenginlik içinde kalır. Burada kontlar için söylenenler, prensler, yani dükler, Almanya’nın uç beyleri (marcgravii) ve eyalet beyleri (landgravii) gibi daha üst makamlar için, keza baronlar ve soylular için de geçerlidir. Almanya’da herhangi bir yargı salahiyetine sahip prenslerin sayısı ellinin üzerindedir, kontlar yaklaşık yüz on kadardır, baronlar bunların iki katıdır, yargı salahiyeti olup Almanca konuşan soylular ise yirmi bini aşmaktadır.

Camdenus belki de bir Alman kontunun yahut baronunun kalabalık bir maiyet olmaksızın yürüdüğünü görmüş ve bu yüzden hükmü yanlış olmuştur, oysa seyahat edenlerin büyük bir maiyetten hoşlanmadığını yahut onların gösterişli dış debdebeden ziyade oğullarının mirasını denkleştirmeyi gözettiklerini ayırt etmesi gerekirdi.

Almanya’da öyle bir yer yahut bölge biliyorum ki, şayet soylular, baronlardan yahut kontlardan söz etmiyorum bile, gelirlerini her yıl, tıpkı İngiltere’de olduğu gibi, tüketmek isteseler ve asıl mirası yalnızca ilk doğana bıraksalar, giyim ve maiyet debdebesi bakımından İngiltere kontlarını fersah fersah aşarlardı.

Fakat akıl bunun böyle yapılmamasını telkin eder, zira şayet İngiltere’de de mirasın çocuklar arasında eşit bölünmesi usulü bulunsaydı, orada da gösterişli libaslarla salınan yahut diğerinden daha fazla toprağa sahip olan kimse kalmazdı. Tek bir babanın ve annenin çocuklarına reva görülen bu haksızlık, tabiri caizse, adeta Yahudi krallığında olduğu gibi tatbik edilmektedir, fakat orada sebep Mesih İsa’nın ilk doğan olması gerektiğiydi, buradaki sebep ise giyimde gözleri, yargı salahiyetinden yoksun unvanlarda kulakları doyurmak maksadıyla sürdürülen zahiri debdebeden başka bir şey değildir.

Fırsat zuhur etmişken, Camdenus’un bu iftiralarına müdafaa yoluyla yanıt vermem icap etti.

Bu müfterilere Alman ulusuna, İmparatoruna ve makamlarına saldırmak yetmezmiş gibi, bir de dine el uzatmaya cüret etmektedirler. Başkalarından derlediği, Yahudilerin Mesih’inin Geldiğine Dair adlı risaleyi neşreden bir cahil, Nassau’lu Maurits’e ithaf ettiği önsözde, Hristiyanlar arasında bazılarının kendilerini Aryusçular, Ermeniler, Lutherciler ve benzeri isimlerle anmasına şaşırdığına dair laflar sarf etmektedir. Bu çocuk Hristiyan aleminde yaşamakta fakat dinin kimin vasıtasıyla tebdil edildiğini ve papalığın ve imparatorluğun bütün taarruzlarını tek başına kimin göğüslediğini bilmemektedir. Bu ahmağa, bir gemide büyüdüğünü ve onun dışında ne olup bittiğinden habersiz olduğunu söyleyerek cevap veririm. Kendilerine hangi adın verildiğini sorarım, "Protestan" diye cevap verir. Bunun hakikate aykırı olduğunu beyan ederim, bunu herhangi bir delille ispatlayabilirse göreceğim.

Seksen yıl evvel, İmparator Almanya’da Luther tarafından papacılara karşı arındırılan dini uzlaştırmak istediğinde, Almanya’da vadedilen Konsil toplanana kadar Alman prenslerinin ve kentlerinin imzalaması gereken, Interim adı verilen kitap neşredilmişti. Bu Interim kitabına papacılar kadar reforme edilmiş İncil ehlinin de, ki başkaları Luther’den ötürü onlara Lutherci der, eşit derecede riayet etmesi gerekiyordu.

Oysa kitap, papacıların pek çok dogmasını ve ayinini barındırmaktaydı. Bu nedenle Alman prensleri ve kentleri bu kitapla kandırıldıklarını görerek, vicdanları gereği bu papacı kitaba imza atamayacaklarını hukuken protesto ettiler. Bu yüzden söz konusu prensler ve kentler papacılar ve diğerleri tarafından Protestanlar olarak, yani bu kitabı protesto edenler şeklinde anıldılar. Bu adı uzun bir süre boyunca ve bugüne kadar muhafaza ettiler. Bundan ötürü Protestanlar, İncil ehli, Lutherciler ve Reforme olanlar tek ve aynıdır. Bu prensler ve kentler daha sonra yirmi yıldan fazla süren bir ittifak kurdular ve buna Schmalkalden kasabasında akdedildiği için Schmalkalden İttifakı dendi. Luther’den sonra Zwingli, efkaristiya sakramentinde ve suretlerin devrilmesinde yeni bir ıslahat başlattı. Calvin onun öğretisini takip etti. Nitekim İngiltere Beşinci Edward devrinde dinin tebdil edilmesini arzuladığında, Almanya’ya heyet gönderildi ve papacı dini ve ayinleri değiştirmek üzere oradan İngiltere’ye iki alim getirildi. Bunlar ise Zwinglici, diğer bir deyişle Calvinci kimselerdi, ki ikisi aynı şeydir.

İşte bu yüzden Calvinci yahut Zwinglici din bu Krallıkta baki kaldı. Fakat fırkacı görünmemek adına bir kimsenin şahsıyla anılmak istemediler, bu sebeple Protestan adını benimsediler, lakin haksız ve asılsız yere benimsediler. Zira İngilizler o dönemde İmparatoru protesto etmiş değillerdi, bilakis dinin ilk ve biricik reformcusu olan Luther’e karşı papacıların yanında kitaplar yayımladılar, Oxford ve Cambridge üniversitelerinde Luther’in kitaplarını sapkın addolarak alenen yaktılar, bu işin müsebbibi ise Luther’e karşı bizzat papacıların safında kalem oynatan Sekizinci Henry idi.

Şu halde İngilizler Protestan değil, Calvincidir, şayet o çocuk bunu bilmiyorsa ve İngiltere’de öğrenemiyorsa, bari etraftaki komşu milletlere sorsun, Sleidanus’u okursa bu çocukça zandan kolaylıkla kurtulacaktır.

Öyleyse neden Luthercileri Aryusçular ve Ermenilerle bir tutmaktadır?

Şayet Lutherciler yahut Protestanlar olmasaydı, Zwingliciler ve Calvinciler nereden zuhur edecekti?

Kuşkusuz papalık, tıpkı eskiden olduğu gibi Belçika'yı ve Almanya'yı hâlâ pençesinde tutmaktadır. Bu tür toy kimseler, bir mesele hakkında yazıp avamın zihnine asılsız kanaatler ekmeden evvel, işin hakikatini öğrenmelidirler.

Eğer bu şüphelerden bazılarını dinlemek isterlerse, sayılamayacak kadar çok olan bu hususlardan yalnızca birkaçını zikredeceğim, Kutsal Metinlerde "the Rich man" [zengin adam] denmesi gereken kişiye neden İngilizce Dives denmektedir?

Oysa avam Dives sözcüğünü onun özel adı zanneder, halbuki bu Latince bir kelimedir ve İngilizler için "a Rich man" anlamına gelir. Bunu kutsal metinlere tercüme eden kimse, zenginlere yaltaklanmış ve "a Rich man" ifadesini koymak istememiştir, bu sebeple bunun yerine İngilizlerin anlamadığı Dives adını yerleştirmiştir, bu kurnazlık işaretlenip ayıplanmalıdır, İngiltere'deki bunca âlimin bunu fark etmemesi yahut fark ediyorlarsa da mazur göstermeye çabalaması şaşılacak şeydir.

İkinci olarak, İngilizler Georgius yortusunu neden böylesine büyük bir harici debdebe ile kutlamakta ve onu İngiltere'nin koruyucusu addetmektedirler, zira bakireleri ve koyunları yutan ejderhayı öldürmüş hiçbir Georgius'un asla var olmadığı, hele hele İngiltere'de doğup büyümediği gayet açıktır. Nitekim bu, Diocletianus ve diğer tiranların devrinde duvarlara resmedilmiş bir simgedir, orada ejderha tiranı, bakire ve koyun kiliseyi, Georgius ise Mesih'i simgeler. Dolayısıyla İngiltere'nin hamisi falan yoktur, Georgius yortusuysa dünyevi bir gösteriştir. Bundan başka, bir kadının çorap bağının böylesine büyük merasimlere vesile olabilmiş olması da hayret vericidir, bunun banisi ve mucidi III. Eduard'dır ki kendisi sikke basmış, Fransa krallığı unvanıyla birlikte sıraca hastalığını sağaltma imtiyazını kendine atfederek ilk adımı atmıştır, bunlar böylesine büyük bir krala yakışmayacak üç icraattır.

Kiliselerde bir insanın, Mesih'in suretine, gerek çarmıhta asılıyken, gerek yeni doğmuşken, gerekse göğe yükselirken tahammül edilemeyip de birçok yerde şeytanların ve ejderhaların korkunç kafalarının, hatta aslan ve tek boynuzlu atın görülmesine izin verilmesinin sebebi nedir? "Kendine yontma put yapmayacaksın" cevabı burada geçerli değildir, zira metne "onlara tapmayacaksın" hükmü de eklenmiştir. Bu durum gerçekten de başkalarında da görülen ve kaynağını ilkin başkalarından alan bir sapıklıktır.

Felemenk'te bazılarının, Türklerle bir ittifak kurulduğu ve Felemenklilerin Türklerin nezdinde Amsterdam'daki kadar hür oldukları, bunun da Papacılara karşı büyük bir dayanak teşkil edeceği hususunda böbürlendiklerini duydum.

Fakat bu sevinç şeytancadır ve bir Hristiyan'a yakışmaz, yoksa Türklerle tek bir yürek olacak kadar ileri gitmeyi mi tasarlıyorlar?

Papacılardan ne kadar uzaklaşırlarsa o kadar mesut olacaklarını mı zannediyorlar? Bu hususta aldanıyorlar. İngiltere'deki kiliselerin hepsi beyaza boyanmıştır, tek bir siyah çizgi bile çizilmemiştir, Aşağı Almanya'daki Nijmegen'de kiliseler Kutsal Kitap sözleriyle süslenmiş levhalarla doldurulmuştur. Reforme edilmiş dinin hâkim olduğu, Kalvinizmin bulunmadığı Almanya'nın geri kalanında ise kiliseler havarilerin, bizzat Mesih'in suretleriyle yahut Eski ve Yeni Ahit'in kutsal kıssalarıyla donatılmıştır, kimse bunlara put gibi tapmaz, bilakis her bakan neyin vuku bulduğunu ve iyi bir Hristiyan tarafından ne yapılması gerektiğini hatırlar.

Bohemya'da ve başka yerlerde, papacı kadınların sunağın arkasına çekilip orada, pencerelere resmedilmiş Meryem'e yahut diğer azizlere kimsenin göremeyeceği yerlerde taptıklarını gördüm. Niyet olduktan sonra onlar için vesile asla tükenmez.

Londra'da, Altın Haç dedikleri yerde bunca yaldızlı surete tahammül gösterip onları yıkmamaları da şaşırtıcıdır.

Buna nasıl bir mazeret uydurulabilir, "Kimse bunlara tapmıyor, bunlar şehrin süsüdür." Fakat "Kendine yontma put yapmayacaksın" kaidesi bu tür istisnalara cevaz vermez. Şayet bunlara müsaade ediliyorsa, aynı şekilde şehrin süsü sayılan ve kimsenin tapmadığı kiliselerdeki heykellere neden izin verilmesin?

Tanrı'nın şanına ve insanların huşusuna vesile olmak üzere kiliselerde uygulanan çok sesli musiki burada neden sürgündür? Müzik aletleri, orglar neden yasaktır? Eğer bunlar fenaysa, kraliyet şapellerinde neden ikisi de icra edilmektedir? Şayet iyiyse, diğer kiliselerde neden olmasın?

Orada cübbeli rahiplerin şarkı söylediği görülür, başka yerlerdeyse böyle değildir. Eğer orada iyiyse, neden başka yerde olmasın, şayet fenaysa, neden orada yapılsın?

Sıraca illetini sağaltma usulü eskiden Fransa krallarında vardı, lakin artık son buldu. Bunun, Fransa krallarının tahta çıkışında meshedildikleri, gökten gönderilmiş kutsal yağ ile gerçekleştiğine inanılırdı, yahut başkalarının dediğine göre, bir kimse araya hiç kız çocuk girmeksizin bir anne ve babadan doğan yedinci erkek evlat olursa, tabiatın bir imtiyazı olarak bu kudrete sahip olurdu.

Her nasıl olursa olsun, şayet Fransa kralından gayrı bir kral buna yeltenirse, netice verirse bu cidden hayret verici olur. Biliriz ki bu tür sıracalar, genellikle kurşun kaplarda saklanan sulardan yahut cıva ile karışmış sulardan ileri gelen hıltların boğaza akmasıyla hasıl olur.

Mademki cıva altın tarafından çekilir, sıracadan muzdarip olanların boynuna altın sikke asılması akla uygundur. Şayet bu altın sikkeye hüsnükuruntu da eşlik ederse, sikkenin bir yüzünde melek resmi de bulunduğundan, marazın kısa sürede defolacağından şüphe yoktur.

Eğer o müfteriler daha fazlasını bilmek isterlerse, derim ki, onların nizam kanunları akla, hakkaniyete ve tabiata tamamen zıttır, zira herhangi bir kimse keyfi olarak, davası işitilmeden yakalanıp hapse atılabilmekte ve infaz edilebilmektedir. Bütün askeri, siyasi ve diğer payeler yalnızca zenginlikten neşet etmektedir ve mezkûr kanunlar da bu zenginliğe boyun eğer, orada insanlar sözleriyle değil, yalnızca ayaklarından bağlanırlar.

Almanya'da çok geniş bir prenslik bilirim ki, şayet bir kimse diğerine yüz bin florin borçlu olsa, yalnızca şeref sözüyle bir yurttaşın evine götürülür, alacaklının hakkı verilinceye dek oradan dışarı çıkamaz, bu evde son derece hür yaşar, lakin dışarı çıkamaz ve şayet borcunu ödeyemezse orada vefat eder.

Orada insanları hâlâ sözler bağlar. İngiltere'de ise hiçbir şey ayıp sayılmaz, nitekim at ve sığır leşlerinin çocuklar tarafından sürüklenmesine göz yumulur ki bu başka hiçbir yerde caiz değildir, orada cellat seçilir, hatta bazen bu makam parayla satın alınır, asılanların yanında avamdan kimseler bulunur, ayakları aşağı çekerek ve göğüslere vurarak cellada yardım ederler, bu maktullerin üzerinden çıkarılan elbiseleri satın alırlar ki buna İngiltere haricinde hiçbir yerde müsaade edilmez. Bu müfteriler kendi harflerine ve telaffuzlarına da baksınlar, bu hususta o kadar kusurludurlar ki, Latince konuştuklarında çevrelerindeki diğer milletler onları güçbela anlar. Mesela "propino tibi" [sağlığına kadeh kaldırıyorum] demek istediklerinde "propeino ceibei" derler, hatta bozulmamış ve yozlaşmamış tek bir ünlü yahut ünsüz dahi yoktur, diğer kavimler "u" derken onlar "oo" der, diğerleri "i" derken onlar "ey" der, başkaları "charitas" derken onlar üç heceli "Tsuritus" der, başkaları "Schönheit" derken onlar "Tschünheit" der ve diğerleri de böyledir. Harflerin bu minvalde bozulması yüzünden, başka milletlerce telaffuz edilen nice bin kelimeyi sonradan aynı şekilde telaffuz edebilecek tarzda yazamazlar, misal "Church" kelimesini tek heceli olarak "Tschurts" diye telaffuz ederler, bizim "Church" deyişimizi ise yazamazlar, diğerleri de böyledir.

Bunları zikretmemin sebebi, kendi memleketlerinde kendileri gibi telaffuz etmeyenleri barbar saymaları ve Latince dilinin hakiki telaffuzuna kendilerinin malik olduğunu zannetmeleridir ki bu hususta fena halde yanılmaktadırlar.

Vatanlarından bir kez çıkıp Fransızların yahut Almanların arasına girenler ise Latincedeki telaffuzlarını derhal düzeltirler.

İngiliz müfterilere karşı bu kısa müdafaa için şimdilik bunlar kâfidir, bununla birlikte bu meselelerde çok daha farklı düşünen devlet ricalini ve asilzadeleri tenzih ederim, kastettiğim ancak derin cehaleti sebebiyle diğer milletlere haksızlık eden avam tabakasıdır.

On Sekizinci Olumsuz Kanıt, Pyrgopolinices’in Roger Bacon’a ve Kimyaya Karşı İleri Sürdüğü Kanıt

Kusurlu metaller şayet doğa tarafından kusursuz olanlara dönüştürülüyorsa ve sanat bu hususta doğayı taklit ediyorsa, o halde sanatkar da doğanın kullandığı süreyi kullanacaktır, bu süre ise bin yıldan fazladır. Oysa bütün ömrü boyunca ancak yüz yıla güçbela erişebilen bir sanatkar, bu kadar uzun bir süreyi kullanamaz. Demek ki kusurlu olanları kusursuza dönüştürme hususunda doğayı taklit edemez.

Bacon’ın İkinci Olumsuz Kanıta Cevabı

Şayet sanat doğayı her hususta taklit edebilseydi, o vakit onun dengi olurdu, fakat her hususta doğanın izinden gitmesi ne gerekir ne de mümkündür, zira doğadan ödünç alınan aynı ilkelerden hareketle, aynı amaca varmak için daha kısa bir ara yol seçer. Bundan ötürü de doğa gibi uzun bir zamana muhtaç olmayıp, çok daha kısa bir zamana ihtiyaç duyar, nitekim doğanın zamanı pek uzundur, pişirme tarzı tekdüze, ateşi ise son derece yavaştır. Sanatın zamanı ise aksine kısadır, pişirme işlemi sanatkarın dehasıyla dizginlenmelidir, nitekim ateş de icabına göre harlanmalı veya kısılmalıdır. Buna ek olarak sanat, doğanın farklı yerlerde peyda ettiği ve yer değiştirme, ayrıştırma ve ayırt etme kudretinden yoksun olduğu için asla bir araya getiremeyeceği iki veya daha fazla şeyi sanatkarın elleri vasıtasıyla birbiriyle karıştırır, bütün bunlar ise farklı maden ocaklarından birtakım cevherleri bir araya getiren, türdeş olanları karıştıran, türdeş olmayanları ayıran, ateşleri, kapları, renkleri, zamanı, olgunlaşmayı ve diğer bütün şartları arzu edilen amaca ulaşıncaya dek tartar ve ayırt eden sanatkara aittir. İşte bu sebeptendir ki doğa, soyut halde kusursuz tentürler (tinctura) meydana getiremez, onları yalnızca somut varlıkta üretir, nitekim şarabın en saf ruhunu da soyut halde değil, ancak somut olarak, içinden sanat vasıtasıyla ayrıştırıldığı şarapta meydana getirir. Küçük önermeye cevaben derim ki, sanatkarın sanatın kemale ermesi için yüz yıla, hele bin yıla hiç ihtiyacı yoktur, zira sanat bir kez tam manasıyla bilinip keşfedildikten sonra, tam bir yıl dahi etmeyen birkaç gün ona kafi gelebilir. Lakin bu keşif bir başkasından öğrenilmediği takdirde, keşfedilmesi için nice yıllar gerekir ve pek çok kimsenin bütün ömrü dahi onun kemaline erişmeye yetmemiştir. Ulysses, Troya’dan eve dönmek için türlü denizlerde on yıl tüketmiştir, oysa kader izin verseydi oraya yirmi gün içinde varabilirdi, nitekim bazıları Macellan’dan evvel yüz yıl boyunca hiçbir insanın bütün ömrü boyunca baştan başa katetmediği bütün yerküreyi birkaç yılda dolaşmışlardır. Bunun sebebi, keşfedilmiş bir yolu takip etmenin, keşfedilmemiş olanı bulmaktan daha kolay olmasıdır, nitekim sanatta da Ulysses, arzu edilen hedefe ulaşmadan evvel türlü şekillerde yanılan bir sanatkardır, hedefe bir kez yönelindiğinde ise böylesine muazzam bir işi birkaç günde tamamlamak zor değildir.

19. Kimyaya Karşı Olumsuz Kanıt

Şayet metaller kurucu ilkeler olarak dumanlardan meydana geliyorsa ve bu dumanlar, pek latif olduklarından ötürü daha kuvvetli bir ateşin hararetiyle kaçıp gitmesinler, kendi içlerinde koyulaşıp dengeye erişsinler diye mutedil bir kaynatmaya muhtaç iseler, o halde bilhassa kusursuz metalleri terkip etmek isteyen sanat da birkaç yüz yıla yayılan mutedil bir kaynatmaya muhtaçtır. Fakat birinci önerme doğrudur. O halde ikincisi de doğrudur. Bunun neticesinde de sanatkar bu işte bu kadar uzun süre sebat edemeyeceğinden veya ateşi artırdığı takdirde bu dumanları neminden mahrum bırakacağından yahut onları firara mecbur edeceğinden, sanatının bu gayreti boştur ve nafiledir. Öncül kanıtlansın, zira sanatın vasıtasıyla maden ve metal kütlelerindeki doğanın kaynatma süresini kısaltmak istersen, bunu hararetin fazlalığıyla yapman gerekecektir, bu hararet ise denge sağlamayacak, bilakis nemi çözerek onların cisimlerinden dağıtıp yok edecektir. Zira nemi koyulaştıran ve karışımı kemale erdiren yalnızca mutedil hararettir, haddi aşan ateş değildir.

19. Olumsuz Kanıta Cevap

Metalleri kendi ilkelerinden çıkaran doğa ile o kusurlu metalleri cıvadan türeyen İlaç vasıtasıyla kemale erdiren sanat arasındaki farkın ne olduğu yukarıda fazlasıyla gösterilmiştir. Sanat binaenaleyh ilkeleri değil, ilkelerden terkip edilmiş olanları alır ve bundan altının maddesini ve suretini terkip eder, ardından da altını vücuda getirir. Doğanın o dumanları pıhtılaştırmak (coagulatio) ve dengeye kavuşturmak için uzun bir sindirme (digestio) süresi kullandığını kabul ederiz, lâkin doğanın kusursuz metalleri üretmek için kullandığı başka bir yol daha vardır ki, bu ilkine nazaran daha hızlıdır. Sanat da ameliyelerini buna göre tanzim eder ve hedeflenen gayeye doğadan çok daha süratli ulaşır. Önerme kendi unsurları içinde tutarlı değildir, küçük önerme de hakikat namına bir şey ihtiva etmez. Bundan ötürü ardından gelen kıyasın neticesi de doğru değildir, zira sanat birçok hususta doğadan farklıdır ki bu farklılıklar gayenin veya neticenin başkalığına yol açamaz. Nitekim doğada süre daha uzundur, dumanların da kendi kendilerine, dışarıdan pıhtılaşmış bir yardım olmaksızın pıhtılaştırılması ve dengelenmesi gerekir ve sindirme tarzı basittir. Sanatta ise süre daha kısadır ve kısmen pıhtılaşmış, kısmen tasfiye edilmiş dumanlar karşılıklı bir muavenet ile dengelenir, zira sabit olan uçucuya sabitleme (fixatio), uçucu olan da sabite uçuculuk bahşeder, böylece ameliye tarzı da başkalaşır.

30. Hasmın Bacon’a ve Kimyaya Karşı Otuzuncu Olumsuz Kanıtı

Şayet Kimya sanatı hakiki olsaydı, o vakit kusursuz bir metal husule gelsin diye sanatkar, doğacak şeylerin içine nüfuz eden bütün yıldızların kudretini kendi elinde bulundururdu. Fakat bu sonuncusu akla aykırı ve münasebetsizdir. O halde ilki de öyledir ve sanat hakiki değildir. Büyük önerme kanıtlanır, zira varlık ve kemalat, türlerin varlığı ve yokluğu hususunda oluş ve bozuluş doğasını kemale erdiren ve harekete geçiren ilk failler sıfatıyla yıldızlar tarafından verilir. Bu ise, bir veya birkaç yıldızın hareketleri neticesinde gök kubbede (firmamentum) belirlenmiş bir konuma varmasıyla birdenbire ve bir anda vaki olur, kemalatın varlığı işte bu konumdan verilir, zira her bir şey yıldızların muayyen bir konumundan kendisine bir anda varlık edinir. Üstelik tek bir konum değil, bilakis tesirleri birbirine benzemediği gibi çok sayıda ve birbirinden farklı konumlar vardır. Bunların birbirine olan zıtlığını ve farkını ise idrak edemeyiz, zira bunlar bizim için meçhuldür ve nihayetsizdir. O halde yıldızların hareketinden doğan konum farklılıklarını bilmemekten ileri gelen eksikliği amelinde nasıl telafi edeceksin?

Olumsuz Kanıta Cevap

Cevap veririm ki, bu konumu bilmemiz icap etmez, zira oluş ve bozuluşa tabi olan türler içinde hiçbir tür yoktur ki, onun fertlerinden birinin her gün oluşu ve bozuluşu gerçekleşmesin, bu durum dahi yıldızların her gün, oluş ve bozuluşa tabi her bir türün fertlerini kemale erdirici olduğunu ispata kafidir. Şu halde yıldızların konumunu beklemek zaruri değildir. Binaenaleyh önermenin irtibatı hükümsüzdür. Netice veren diğer sanatlarda da yıldızların konumunu gözetmek şart değildir, zira yıldızlar sanata tabi olan ve ne nebatî ne de hayvanî nefse malik bulunmayan bu maddelere pek umumi bir tesir icra ederler. Diğerlerine ise şüphe yok ki nüfuz edici tesirleriyle, muayyen bir nebata veya hayvana meyyal tohumlara yahut maddeye nefs bahşederler, bunların nefislerinin sırf unsurlardan ibaret olduğunu inkar edenler vardır ve bu da akla uygundur. Doğal tuzlu sudan tuz (sal) yapanlar, bütün yıl boyunca gece gündüz çalışırlar, bu esnada yıldızların tayin edilmiş bir konumu ve tesiri olmaksızın doğal bir amel, yani tuz husule gelir. Nebatları ve hayvanları çoğaltmak isteyenler ise, tohumlar veya elverişli maddeler kaplarında saklansa dahi bunu her gün başaramazlar, bilakis doğanın arzusuna, yani Güneş ve Ay’ın devirlerine ve münferit hayvanların kabiliyetine bakmak icap eder. Kimyada da durum böyledir, tentür mevcut olduğu takdirde bir metalin diğerine dönüşümü her gün vaki olabilir, tentür de kendi maddelerinden her vakit işlenebilir.

İngiliz Roger Bacon’ın Kimyanın Hakikatine Dair Müspet Delilleri

28. Müspet Delil

Cıvanın maddesini soyan her ne ise...

metallerde bulunanı bozulabilir kükürtten [temizler] ve onları nitelikler bakımından eşitlerse, o şey her tür metalden kusursuz altın meydana getirir. Bunu ise sabitlenmiş, boyanmış ve nüfuz edici canlı gümüş [cıva] temin eder ki bu, felsefi tentürdür ve sanat eliyle mükemmelleştirilir. Demek ki sanatla mükemmelleştirilen bu tentür, her tür metalden kusursuz altın meydana getirir.

Büyük önerme açıktır, zira her ne ki bütün parçaları birleştirir veya bir araya getirir, bütünü de o meydana getirir. Altının bütün parçaları ve bütünü ise bozulabilir kükürtten arınmış ve nitelikleri eşitlenmiş canlı gümüşten ibarettir.

Bu sebeple altın, alelade cıvayla pek kolay birleşir, çünkü altının tamamı cıva haline gelir; bu durum ağırlığından, parıltısından ve diğer bütün arazlarından bellidir. Küçük önerme ise sanatın temel kabullerinden ve tentürün tanımından neşet eder, ki bu tanım böylesi bir canlı gümüşten başka bir şey değildir. Şayet biri buna sahip olabilirse onu kullanır ve yanıcı kükürdü ayrıştırılmış her türlü metalden altın meydana getirir. Şayet sahip değilse dahi, bunun elde edilmesinin mümkün olduğunu kabul edecektir, zira bu mutlak manada imkânsız olanlardan değildir, akla ve canlı gümüşün tabiatına aykırı olmadığından, bu vasıflar tek bir öznede bir arada bulunabilir ve neticede tentürün kendisi hasıl olur. Gökyüzünden rengi çekip alamayız, zira bu, tabiatın mutlak imkânsızlıklarındandır ve sanat tarafından tecrübe edilmemelidir. Aynı sebeple bir insanın yeryüzü küresini tek bir günde dolaşması da mümkün değildir.

Fakat altından rengi çekip çıkaranlar mevcuttur, tıpkı gemilerle iki yıl yahut biraz daha fazla bir müddette doğuya yönelip batıdan dönerek yeryüzü küresinin büyük dairesini tamamlayanların bulunduğu gibi, sabitlenmiş, boyanmış ve nüfuz edici canlı gümüşü yapanlar da mevcuttur, gerçi hepsi değil, hatta bunu deneyenlerin binde biri bile bunu ikmal edebilmiş değildir.

İngiliz Roger Bacon'ın Kimya Lehine Olumlu Akıl Yürütmesi,

Şayet bunca tasdik edene karşı Kimyanın hakikatini inkâr edenler her şeyi bilen kimseler değilse, bilakis alelalenin dahi bildiği birçok sanat ve ilimde bilgisiz ve cahil iseler, bundan ötürü Kimya, onlar cahil kalsa, bilmese ve onda hiçbir şey görmese dahi hakikat olabilir. Fakat birinci önerme doğrudur. O halde ikincisi de doğrudur.

Önermeyi pekiştirmek için nazar-ı dikkate alınmalıdır ki, bir şeyi yahut önermeyi inkâr eden kimse, onu tasdik edebilecek her şeyi en iyi şekilde kavramış olmalıdır. Bu durum alelade bir misalle vuzuha erer, şayet biri ahırda at bulunup bulunmadığını görmek üzere gönderilse, geri döndüğünde orada atın olmadığını olumsuz ve doğru bir surette cevaplayabilir, zira orada bulunsaydı görürdü, lakin orada herhangi bir farenin bulunup bulunmadığı sorulacak olsa, orada olmadığını olumsuz şekilde cevaplasa bile, kendisi görmeksizin fare gizlenmiş olabilir.

Nitekim Kimyaya karşı onun var olmadığını ileri süren başıboş kimseler, sanki böylesine küçük bir farenin gizlendiği bütün girintileri ve oyukları bizzat görüp nüfuz edebilirlermiş gibi tamamen her şeyi bildiklerini iddia ederler. Fakat bizler, böyle gizlenen bir fare hakkında dahi (ki bir başkası onu daha önce görmüş olabilir) inkârda bulunanlara, bu inkârcılar bin kişi olsa ve tasdik edenler belki tek bir kişi kalsa bile inanmayız.

Öyleyse onlar bize kendilerini Lynkeus kadar keskin gözlü kanıtlasınlar ki, en küçük ve gizli şeyleri, büyük ve açık olanlar kadar iyi kavramış olsunlar. O halde o bilgili zatlar, Erasmus, Scaliger, Lipsius, Erastus, Guibertus ve benzerleri sussunlar yahut daha ziyade denetleyici asalarını başka yere assınlar. Kimyacılardan, "çizmeci pabucunu aşmasın" sözünü işitmesinler ve bizzat anlamadıkları şeyleri derin kavrayıştan yoksunlukları sebebiyle başkalarının da anlamadığını, anlamadıklarını yahut asla anlamayacaklarını zannettiklerinde çocukların bile maskarası durumuna düşmesinler.

Küçük önermeyi ispatlamak için nazar-ı itibara alınmalıdır ki, ne üzerinde taşıdığı her şeyi, kumaşları, elbiseleri, pabuçları, yüzükleri ve diğerlerini bizzat kendi eliyle imal ettiğiyle övünerek her şeyi bildiğini iddia eden Sokrates'in o talebesi Hippias gerçekten her şeyi bilendi, zira bugün bizim bildiğimiz sayısız şeyi ve bunların arasında altın yapma sanatını da bilmiyordu. Asrımızın pek bilgili diğer zatları hakkında da aynı şey söylenmelidir, evvelâ Hippias'ın bilmediği sanatları öğrensinler, sonra da bilinmeyenleri bilip her şeyi bildiklerini ispat etsinler ki bizler gerçekten inanalım, aksi takdirde böylesine çok bilge tarafından ikrar edilen üstatlığı [magisterium], nasıl olup bittiğini anlamadıkları için inkâr eden bu kimselerin daha ziyade cahil olduklarını söyleyeceğiz. Bu yüzden filozoflar, Geber, İbn Sînâ ve diğerleri bunları, doğdukları günden beri bir evin içine kapatılmış olan ve dünyanın genişliğinin kapatıldıkları evin yahut gözleriyle görebildiklerinin ötesine uzandığını düşünmeyen çocuklara benzetirler. Bunlar sığ bir bilgelikle ve lafzen alimlik tasladıklarında, bizzat Filozoflar tarafından ahmak addedilirler, İbn Sînâ ise hiçbir bilgenin bu üstatlığı asla inkâr etmediğini tasdik eder. Şayet kendilerini mezkûr atın orada bulunup bulunmadığına dair yemin altında sorgulasaydım, yeminle inkâr edebilirlerdi, lakin yemin altında orada fare bulunmadığını inkâr etselerdi, hafifmeşrep ve yalancı şahitler olarak anılırlardı. Kimyanın hakikati hakkında da aynı şekilde hüküm verilmelidir, şayet akıl yürütmeler ve deneylerle alenen bilinmesi icap etseydi, onu görürlerdi, lakin vaziyet böyle olmadığından ve onlar göremediklerinden, sırf bu yüzden inkâr eder ve başkalarını da onun mevcut olmadığına yeminle ikna etmek isterlerse, bunu başaramayacaklar, bilakis Kimyayı bütünüyle hileli göstermek yerine kendilerini sahtekâr ve yalancı şahit olarak teşhir edeceklerdir. Zira Komedya yazarının dediği gibi, gözüyle gören tek bir şahide, kulaktan duyan on şahitten daha fazla itibar edilmelidir. Zira görenler hazırda bulunan şeyin şehadetini getirebilirler, görmeyenler ise bunu yapamaz, çünkü bir şey pek çok kimse görmese dahi var olabilir, lakin tek bir kimse dahi onu görse yok sayılamaz.

30.

Kimya Lehine Olumlu Akıl Yürütme, Şayet Kimya sanatı hakiki olmayıp yalnızca uydurma olsaydı, akla uygun ve metalik tabiatın kendisine muvafık kesin kurallara malik olmazdı ve renkte, sabitlikte ve nüfuzda çoğalan bitkisel altın bulunmazdı. Fakat şu sonuncusu şüphe götürmezdir ki, aklın kendisine ve tabiata muvafık kaideleri ve renkte, sabitlikte ve nüfuzda artırılabilecek maddesi mevcuttur. O halde birincisi de doğrudur.

Önermenin bağı açıktır, zira sanat olmayan şey, ne vasıtalarında ne ilkelerinde ne de gayesinde kendisiyle bağdaşır, ne de bunlara muvafık kaidelere maliktir. Kehanet sanatı bir sanat değildir, bu da tabiata ve akla uygun kaideleri bulunmayışıyla ispat edilir.

Sütten peynir yapma ve tereyağını ayırma sanatı mümkündür, zira tabiat, içinde yağlı ve peynirli cevherin gizlendiği maddeyi bahşetmiştir.

Aynı şekilde tentürün meydana gelmesi için tabiat, sabitlenebilen, boyanabilen ve nüfuz edebilen maddeyi bahşetmiştir, binaenaleyh bu sanat uydurma değildir. Şayet bu maddeyi sütü bildiğin kadar, onun işlenme usulünü de sütünki kadar iyi bilseydin, münakaşaya mahal kalmaz, yalnızca amel edilirdi, bu esnada her ikisini de tanıyanlar buna şehadet etmektedir, her odundan yapılmaz,

Merkür heykeli alelade bir heykeldir, gelgelelim odundandır, uygun olanı bilen kimse bu sanatın imkânından şüphe etmeyecektir. Her gün herkesin gözü önünde icra edilen ve varlığını sürdüren nice sanatlar vardır ki, bunlar bilindiğinde icra edilebilen, bilinmediğinde ise meçhul kalan maddelerden neşet eder. Biri, suları eriten tek bir menstrüumu gizleyip geri kalan her şeyi aleme ifşa ederek içilebilir altın yapar.

Bir başkası, eritilmiş metallere, bilhassa bakıra, az miktarda eklenen bir madde vasıtasıyla öyle bir yapışkanlık kazandırır ki, harp toplarında daha az miktarla dayanabilsinler. Sanatkârların gizlediği elverişli madde sayesinde vücut bulan binlerce başka icat vardır. O halde bu maddeyi bilmeyenler sanatı inkâr mı edecekler? Yoksa bilenler onun imkânını daha ziyade görmeyecekler mi?

Binaenaleyh madde, hakiki tentürün özelliklerini kabul edebilecek surette hazırlanmış olarak bilindiğinde, felsefi tentürün imkânı da aşikâr olur.

XI. Melchior Cibinensis

İşte son yeri işgal eden, Hermes'ten geriye doğru sayıldığında üçüncü, ileriye doğru ise on birinci olan Macar Melchior Cibinensis, amansız ve pek kudretli bir düşman olan Türk'e karşı aralıksız sürdürülen milli savaşta adeta tek başına hazır bulundu.

Bu zatın da Mars'tan ziyade Musalara kurban sunmuş olması, devletin zarureti bunu gerektirirken ordugâha harflerden daha fazla meyletmemiş olması şaşılacak şeydir.

Zira vatanın ortak düşmanına karşı her bir fert bütün gücü ve gayretiyle direnmeli, ömür yettikçe ve hürriyet talep ettikçe mukaddesat ve ocak uğruna savaşmalıdır.

Fakat kendisi rahip olduğundan ve Tanrı'nın hizmetine vakfedildiğinden bu sivil mükellefiyetten muaf tutulur.

...nasıl ki düşmanlara karşı savaşmak onun vazifesi idiyse, Harun’un ellerini Tanrı’ya kaldırıp dua etmesi de öyleydi, bunlardan ikincisi rahibe, ilki ise onun hemşehrilerine uygundur. Bu tarafa da fazlaca yaklaşan hasım, savaşı yeniden başlatmaktan geri durmadı, lakin Macarların hayatındaki elverişli haller ve sıkıntılar ile bizzat Sibiu’lu Melchior’un vaziyetinin kendisinden anlaşıldığı hususlar tartılsın diye, bu noktada biraz olsun yavaşlatılması ve dizginlenmesi gerekecektir.

TAŞ, BİR BEBEK GİBİ SÜTLE BESLENMELİDİR, BAŞLIĞIN SAHİBİDİR.

Eğer halkın soyuna genel olarak bakarsak, Sibiu’lu Macar Melchior bir diğer Transilvanyalı sayılır, dindar ve rahiplik mertebesine kabul edilmiş bir kimsedir, hakiki bir usta olarak bu en gizli ilmin sırlarını kutsal bir suret altında, yani Ayin [Missa] suretinde kavramış ve tasvir etmiştir. Zira bu bilgili zat, Filozof Taşı’na adeta bir Doğum, hayat, süblimasyon (sublimatio) yahut acı çekme, bundan ötürü siyah ve karanlık renkte bir ölüm, nihayetinde kırmızı ve en kusursuz renkte bir diriliş ve hayat atfedildiğini görmüştür. Buradan hareketle, onun ile insanların Kurtuluş eseri, yani hepsi de Ayin’de anılan Mesih’in Doğumu, hayatı, çilesi, ölümü ve dirilişi arasında bir kıyas kurmuştur.

Zira yeryüzüne ait şeylerden hiçbiri, o yüce semavi esere, tentürün (tinctura) meydana getirilmesi kadar benzemez (şayet en alttakileri en üsttekilerle, fani olanı ebedi olanla bir şekilde kıyaslamak caiz ise), nasıl ki o ilahi şeylerde en yüce kabul edilirse, bu da insani işlerde en büyük ve en kıymetli olandır. Lakin bazı kimselerin, bu (başka durumlarda caiz olan) kıyası suistimal ettiklerini bildiğimizden ve

Yeryüzüne ait yahut altın yapan Taşa (ki hakkında en ufak bir bilgiye dahi sahip değillerdi) Hristiyan İnancının bütün temel esaslarını büsbütün şeytani bir dürtüyle tatbik ettiklerini ve Kurtuluşumuzun sırrını karanlıklara boğduklarını gördüğümüzden, bu sebeple Ayin suretini ve onun taşa uyarlanacak kinayesini bir kenara bırakarak, tentürün husule gelişini, bu meselede Mesih’i hiç anmaksızın, insanın doğumuna, eylemine, hayatına, ölümüne ve dirilişine yakıştırmamız yersiz olmayacaktır, bu ise herhangi bir günahtan azade biçimde yerine getirilebilir ve caizdir.

Böylece Taş, bir insan gibi, eril ve dişil iki tohumun karışmasından peyda olur, döllenme yoluyla cenine dönüşür, gün ışığına doğar, sütle beslenir, serpilir, kemale erer, evlilikle (farklı bir bakış açısından da olsa) birleşir, eşinden zürriyet verir, çarmıhla yahut dertlerin hararetiyle eza çeker, ölür, defnedilir, kabirde bir müddet kalır, oradan dirilir ve bozulmaz yeni bir hayata kavuşur, artık bir daha ölmesi mümkün değildir. Bütün bunları kendi sırasıyla göstereceğiz ve ardından gayemizin gerektirdiği ölçüde, bu kavmin avantajlı ve dezavantajlı cihetlerini beyan etmeye girişeceğiz. Bu hususta filozofların az sayıda şahitliğini zikredeceğiz, zira her biri kendi başına aşikardır ve herkesçe malumdur. Filozofların Gül Bahçesi [Rosarius philosophorum] der ki, Morienus şöyle buyurur, Taşımız bu sanatın [magisterium] bir terkibidir ve düzen bakımından insanın yaratılışına benzer,

Zira birincisi cinsel birleşmedir, ikincisi gebe kalmadır, üçüncüsü hamileliktir, dördüncüsü doğumdur, beşincisi ise onu takip eden beslenmedir. Ey pek sevgili dostum, Morienus’un bu sözlerini anla, hakikatten sapmayacaksın, öyleyse gözlerini aç ve gör ki, filozofların tohumu canlı sudur. Toprak ise kusurlu cisimdir, bu toprağa haklı olarak ana denir, zira bütün unsurların anasıdır, bu yüzden tohum, kusurlu cismin toprağıyla birleştiğinde, buna cinsel birleşme adı verilir, zira o vakit cismin toprağı tohumun suyunda erir ve bölünmez tek bir su haline gelir. Ve az sonra,

İkincisi gebe kalmadır, bu hal, toprak siyah bir toza dönüştüğünde ve kendinde bir miktar cıva (mercurius) tutmaya başladığında gerçekleşir, Zira o vakit eril olan dişil üzerinde etki eder, yani azoth toprağa tesir eder, bu yüzden Aristoteles şöyle der,

Eriller birbirleri arasında döl veremezler, ne de kadınlar kendi başlarına gebe kalabilir, zira üreme erillerden ve dişillerden, bilhassa da bileşimden hasıl olur. Çünkü dişileri alan erillerden tabiat hoşnut olur ve hakiki bir üreme gerçekleşir, yabancı bir tabiatla münasebetsizce birleşen tabiat ise tohumun hakikatinden hiçbir şey doğurmaz. Aynı yerde,

Gebe kalma ve nişanlanma kabın dibinde, çürüme (putrefactio) içinde gerçekleşir, doğanların doğumu ise havada, şayet caizse kabın tepesinde, yani imbikte (alembicus) meydana gelir.

Rosinus, Sarratantam’a (yahut daha doğrusu Arnoldus), Ve Morienus der ki, sanatımızın ilmi insanın yaratılış nizamına benzer. Zira orada önce cinsel birleşme vardır. İkincisi gebe kalmadır. Üçüncüsü hamileliktir. Dördüncüsü doğumdur. Beşincisi besleyip büyütmedir. Sana bunu idrak ettireyim, zira tohumumuz canlı gümüştür [argentum vivum], toprak kusurlu cisimle birleştiğinde, buna bizim toprağımız denir, çünkü toprak bütün unsurların anasıdır, buna cinsel birleşme derler, toprak kendinde arsenikten bir miktar tutmaya başladığı vakit gebe kalma denir, o zaman eril olan dişil üzerinde etki eder, filozofların, bizim sanatımız eril ile dişilin ve onların birleşmesinin haricinde bir şey değildir, dedikleri de işte budur.

Su gelip çattığında, yani arsenik toprakta ziyadesiyle büyüyüp çoğaldığında ve toprak beyazlatıldığında hamilelik tesmiye edilir, zira hamiledir. Sonra maya, önceden söylendiği gibi, beden, suret ve görünüş bakımından bir oluncaya dek, hazırlanmış olan kusurlu cisimle birleşir ve o zaman doğum denir, zira o vakit filozoflar tarafından Kral diye tesmiye edilen Taşımız doğmuştur, nitekim Turba’da şöyle denir, Ateşten gelen, taçla taçlandırılmış kralımıza hürmet ediniz ve onu kemal çağına dek terbiye ediniz, onun babası Güneş, anası ise kusurlu cisim yerine geçen Ay’dır. Güneş ise kusurlu olmayan cisim yerine geçer. Ardından beslenme gelir, ta ki sütle ve bolca teşekkül ettikleri tohumla beslendikçe daha ziyade büyüsün. Arsenikle iki cüz içinceye dek tekrar tekrar ve yedi defa sulanacaktır ve bu kafi gelecektir.

Morienus ise, ki şimdiye kadar aktarılan sözler ondan alınmadır, şöyle demektedir, Bu düzenin parçalarından ilki cinsel birleşmedir, ikincisi gebe kalmadır, üçüncüsü hamileliktir, dördüncüsü doğumdur, beşincisi beslenmedir. Şayet cinsel birleşme olmazsa, gebe kalma da olmayacaktır, gebe kalma olmazsa, hamilelik olmayacaktır. Hamilelik olmazsa, doğum hiçbir şekilde peşinden gelmeyecektir, Zira insanın yaratılışına benzetilen bu düzenin gidişatı böyledir.

O zat bunları söyler. Lakin bir cinsel birleşme varsa, bunun kimler arasında olduğu sorulabilir. Cevap verilmelidir, Güneş ile Ay arasındadır, Zira bu evlilikte, gerdek yatağında yahut izdivaç odasında birleştiklerinde, yalnız bu ikisi eş sayılır. Bunların birleşen tohumlarından, binlerce binlercesi tarafından aranan ve pek nadir bulunan o varlık doğar. Sebebi ise, onun ana babasını bilmemeleri ve onları meşru yataklarında birleştirmenin usulünden habersiz olmalarıdır. Lakin onlar nereden temin edilebilir?

Onlardan biri doğudan, diğeri ise batıdan, türlü çiçeklerle bezenmiş, göz alıcı ve Elysium çayırlarından farksız tek bir diyara gelir. Zira insanın hevesinin arzu edebileceği ne varsa, burada eksik değildir, Şayet kaderin bir lütfuyla bu yere biri gelirse, bu ikisinin, güvey ile gelin misali burada yürüdüklerini görecektir. Lakin usulünce bir evlilikle bir araya getirilmedikçe, onlardan hiçbir şey doğmaz. Eşler...

Artık hazır kılınmış olanlar, batı rüzgârlarının yahut güney esintilerinin içeriye doğru hissedilebileceği bir yerde birlikte yatarlar, buradan onlara bir parça serinlik ulaşır. Zira birleşme yeri mutedil olmasaydı, tohumlar ya aşırı hararetle kurur ya da soğuk yüzünden engellenirdi. Bu sebeple açık havadaki yatak çimenliktir ve bu durum yeni evlilerin hazzına çokça hizmet eder. Buradan, gebeliğin vakti tamamlandığında, filozofların neşesi ve arzusu, özsuyla dolu ve pek güzel olan meşru evlat doğar, ona burada bir Doğum Şiiri eklememiz pek yerindedir.

Felsefi Evladın Doğumuna Okunan Doğum Şiiri

Küçük çocuk, annenin rahminden uğurla ayrıl, Doğuşunla bizi de mesut etmeyi dile. Doğ ve hemen ortaya çıkıp semavi esintileri yakala, Filozoflar korosuna hem kaygı hem umut olasın diye. Onlar seni evlat edinirler bir oğul gibi adetlerince, Nitekim seni baba yerine koyarlar içlerinde. Güneş senin tabii ebeveynindir lakin Sanatkârın tedbiri olmasa güç doğardın gereğince. O belirledi senin annene ve babana öyle bir nizam, Doğacak olan zürriyet tam sana uygun olsun heman. Vulcanus dahi ılık ateşiyle hazır bulundu orada, Annenin kucağını ısıtıp beslemekti onun tek kaygısı zira. Bu tür erdemlerin için bize aitsin, sen daha Hayat bahşişiyle ışığın tadına varamadan evvel hatta. Yaşın ilerledikçe bereketli altın nesiller yetiştir, Ve senin için edilen dualar olsun kabul ile nihayet, Ey Altın Olan, eğer layık görürsen dokunmayı her nereye, Böylece kara, saf olmayan madenler hemen altına dönebile. Küçük çocuk, neşvünema bularak ulu bir suret edin, Ve kuvvetler devşirip soylu bir kuvvete erişesin. Tıpkı bir Basilisk gibi, karşıt olanları boyayarak böyle, Kendine benzetesin muktedir bir kudret ile.

Filozoflar benzer şekilde evlilikten sayısız yerde bahsetmişlerdir, bu yüzden onların tanıklıklarını buraya yığmaya lüzum yoktur. Zira bir zürriyet doğacaksa, piç olmaması icap ettiğine göre, ki bu makbul değildir, daha önce de ima ettiğimiz üzere, iki birleşenin evliliğinden doğması zaruridir. Dahası, her ne kadar ensest gibi görünse de, bizzat oğul evliliği arzu eder, fakat yukarıda etraflıca ele aldığımız gibi, kendi annesiyle birleşip ondan kendine çocuklar türettiğinde, Doğanın bahşettiği bir ayrıcalıkla bu ona mubahtır.

Bunların düğünleri kutlandığında, Apollon ve Diana ile birlikte bütün Musalar ve Kharitler, büyük kavimlerin hazır bulunan tanrılarıyla beraber çıkıp geldiler, yeni evlilere her biri kendi hediyelerini sundular. Musalar aynı sayıda erguvani çiçekten bir taç, Kharitler güzellik ve bundan hâsıl olan letafeti, Apollon bizzat kendi kitharasını, Diana beyaz elbiseleri, Satürn siyah bir cübbeyi, Jüpiter beyazımsı bir iç gömleğini, Merkür bir peplumu, Mars bir patagiumu, yani altın bir pelerini, Venüs ise Regilla’yı, yani altın ve erguvanla süslenmiş bir krallık kaftanını verdi. Tanrıların her birinden bu hediyeler alındıktan sonra, düğün herkesin büyük neşesi içinde merasimle yapıldı. Bu şölene, biz de eli boş görünmeyelim diye, hayırlı bir alamet olsun maksadıyla, anneyle birleşen oğulu tebrik mahiyetinde kendi mütevazı armağanımızı, yani bu Düğün Şiirini ekleyeceğiz.

Anne Beia ile Oğlu Gabricus’un Uğurlu Alametlerle Evlilik Bağıyla Birleşecek Düğünlerinin Şerefine İthaf Edilmiş Düğün Şiiri

Anne, oğluna nikâh ahdiyle bağlanırken bizzat, Ensest bir amel gibi görünmesin bu sakın ha. Böyle buyurur zira Doğa, böyle ister Kaderin latif yasası, Ve Tanrı katında da hoşnutsuzluk yaratmaz bu esası. Bütün yeryüzünde tek bir tohum kalsaydı eğer, Onun kendi toprağına ekilmesi icap eder. Böylece tek bir oğuldan başka erkek kalmasa, Ve bir tek anne olsa, aşkın tadını çıkarmaları yeğdir zira. İnsan soyundan yoksun kalırsa dünya bundan sonra, Ussal bir varlık olmadan boş kalır toprak zira. Bu kutlu çiftleşme evlilere saadet bahşetsin, Öyle ki oradan hayırlı meyvelerle çoğalan bir soy neşet etsin. Aranızdan pek yakında doğacak olan o fert, Liyakatli hediyeleriyle herkesin sevgisini çekecektir elbet. Kralın al tacıyla taçlanmış olarak yürüyen o zat, Türlü zenginlikleri cömertçe sunacaktır kat be kat. Ey böylesi büyük bir teminatla sevinen bahtiyar anne, Ey bu denli denk bir eşe sahip olan mesut zevce. Sen de ey koca, fındıklar saç etrafa, zevcen bağlandı sana, Kıbrıslı’nın bağlarıyla bağlandı, tam senin ahlakına göre zira. Akraba arzusuyla tutuşan sana denk bu gelin, Tıpkı senin gibi bir evlat doğuracaktır kucağından emin.

Bu annenin aynı zamanda Gabricus’un kız kardeşi olduğunu da yukarıda göstermiştik, her ne kadar tabiata aykırı görünse de, gizli felsefede bu hakikattir. Bundan dolayı filozoflar, kızıl kulumuzun kendi kokulu kız kardeşiyle birleştirilmesini defalarca tembih ederler, bu ikisi birleştiğinde ebeveynlerinden çok daha kudretli bir oğul doğuracaklardır. Nitekim,

Arisleus’un rüyasından aktaran Rosarius şöyle der, Öyleyse bütün oğulların arasında sana en sevgili olan oğlun Gabricus’u, parlak, tatlı ve narin bir kız olan kız kardeşi Beia ile evlendir. Gabricus erkektir ve Beia da ona kendisinden olan her şeyi veren dişidir. Ve hemen ardından,

Öyleyse kulumuzu kokulu kız kardeşine ezdirin, kendi aralarında ebeveynlerine benzemeyecek bir oğul meydana getireceklerdir, ve her ne kadar Gabricus Beia’ya daha sevgili olsa da, Gabricus olmaksızın üreme gerçekleşmez. Zira Gabricus’un Beia ile yatması hemen bir ölümdür. Zira Beia, Gabricus’un üzerine çıkar ve onu kendi rahmine hapseder, öyle ki ondan geriye hiçbir şey görünmez, Gabricus’u öyle büyük bir aşkla kucaklamıştır ki, onu bütünüyle kendi tabiatı içine almış ve bölünemez parçalara ayırmıştır. Ve biraz sonra,

Senior der ki, Kızıl kul beyaz bir zevce aldı ve onların birleşmesinden zevce gebe kalarak bir oğul doğurdu, bu oğul her hususta ebeveynlerini muhafaza etti, üstelik daha parlak ve daha aydınlıktır.

Hermes de ikinci risalesinde şöyle diyerek bu evlilikten bahseder, Ey oğul, bilmelisin ki bir kimse türleri evlendirmeyi, gebe bırakmayı ve türetmeyi bilmezse hiçbir şey olmaz ve hiçbir amel tamamlanmaz. Şayet bunu yaparsa, en büyük mertebeye erişecektir.

Aynı minvalde Maria da şöyle der, Sakızı sakızla hakiki bir evlilikle birleştir ve onları akarsu gibi kıl.

Fakat büyük bir sevinç gösterisiyle başlayan bu evlilik, kederin acılığını da beraberinde taşır, öyle ki onun hakkında şu söz haklı olarak söylenebilir, Çiçeklerin ta içinde dahi insanı boğan bir şey vardır. Ve nerede bal varsa orada zehir, nerede bereket varsa orada ur vardır.

Zira oğul annesiyle yattığı anda, kadın engerek misali bir hamleyle onu katleder. Gabricus’un yatışının bir ölüm olduğu ve kadının onu bölünemez parçalara ayırdığı sözünün sebebi budur. Filozoflar bu ölüştürmeden her yerde bahsetmişlerdir, Rosarius şöyle der, Ölüştürme, beden ile ruhun ayrılmasıdır, zira o vakit ruh ölmüştür, beden ise sıcaklığın ve özsuyun varlığı sebebiyle canlıdır. Zira hararete sahip olan her şey canlılığa sahiptir. Ve bu sebeple simyasal kirecin bir canı olduğu söylenir, çünkü filozoflar onların kusurlu hayatını katletmeye ve onlara ebedi bir hayat bahşetmeye gayret etmişlerdir. Aynı hususta Aurora consurgens’in son faslında Küçük Calid şöyle der, Onu bilgelikle katletmemiz, yani yakmamız icap eder, zira ölüm onu aşikâr kılacaktır. Ve bundan dolayıdır ki,

İlk ölümünün (mortificatio) ardından onu, kendisini öldüren şeyle, yani yakıcı yahut nüfuz edici maddelerle ve tuz (sal), şap, mürekkep zaçı (atramentum), kireç ve ateşe benzer diğer kurutucu şeylerle birlikte ezelim, bu yüzden ölünceye ve değişime uğrayıncaya dek onu defalarca ateşe atalım.

Bu ölümün ne nitelikte olduğunu ve nasıl vuku bulduğunu Rosarius açıklar ve şöyle der, Cıva (argentum vivum) kendi başına hiçbir şeye yaramaz, lâkin gizli bedeniyle birlikte öldürüldüğünde, işte o vakit bozulmaz bir hayatla hayat bulur ve değer kazanır, bu beden Güneş'in tabiatındandır, bundan ötürü bütün cıvayı Güneş'in tabiatına dönüştürmesi zaruridir, tıpkı mayanın bütün hamuru mayanın tabiatına dönüştürmesi gibi, bunun tersi ise vuku bulmaz, zira hâkimiyet daima hâkim olana devredilir.

Satürn ona siyah bir kaftan bahşettiğinde öldürülmüş olur, ki bu karanlık renk ölmekte olanlara has görünür. Ne var ki, annenin, yani İsis'in, Osiris'in ölümünün asli sebebi olmadığı, aksine azgın bir fırtına misali onu katleden ve muhtelif parçalara ayıranın Typhon olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır.

Nitekim daha evvel ilgili yerlerde aktardığımız üzere Mısırlılar onun ölümünü, Suriyelilerin Adonis'in ölümünün ardından yürüdüğü gibi feryat ve figanla takip etmişlerdir. Zira Osiris ile Adonis bir ve aynıdır, yani ahlakçıların bilmeyerek zannettikleri gibi gökteki Güneş değil, felsefi Güneş'tir. Bizler ise onun ölümünde gözyaşları yerine sevinçleri, matem yerine de neşe gösterilerini kutlayacağız, zira onun hayata döneceğine dair şüphemiz yoktur, bu sebeple onun için bir keder abidesi değil, aksine gelecekteki hayata dair önceden beslenen umudun bir anıtı olarak bu ağıtı (epicedion) tertip edeceğiz.

Yeni Kutlanan Düğünün Ardından Ölen Gabricus İçin, Pek Yakında Yeniden Canlanışının Bir Anıtı Olarak Söylenen Ağıt

Demek ki yaşayabilesin diye böyle ölüyorsun, Ölüm denmeyecek buna, yaşamın eşiğidir bu. Sana hayat veren sebep ne idiyse, ölümün sebebi de o oldu, Demek ki ölümün senin üzerinde hiçbir hükmü olamaz. Ölümden hiçbir ziyan görmeyeceksin, faydalar bahşedecektir o sana, Tadını çıkarasın diye yepyeni bir diğer hayatın. Cenazene sebebiyet vermiş görünebilecek üç kişi vardır, Typhon, anne ve ateş tanrısı Mulciber. Typhon bedeninin bütün uzuvlarını sağa sola saçar, İster kardeşi ol buna, ister aynı anda anne. Fakat anne masum gösterir kendini, ateşiyle kavuran O Lemnoslu Vulcanus ise acele ettirir helakini. Şayet canlanmış olarak ışığı yeniden görmek nasip olursa sana, Ölüm çekip gittiğinde ebedi olacaktır hayatın. O vakit ölümüne neyin sebep olduğunu bilenlerin Cümlesinin çehresi yeni sevinçlerle aydınlanacaktır. Korkunç bir cenazenin karanlıklarından sonra senin Pek çok semere verebileceğin umudu güçlendirir ruhu. Ölümün gezegeni olduğu söylenen Satürn, Bunu önceden bilerek, işte sundu sana kara bir kaftan. Bembeyaz Jüpiter o temiz içliği getirene dek, Bu kaftana bürünmüş olarak kalasın bütün bu vakit boyunca.

Satürn hakkında Rosarius şöyle der,

Platon der ki, Satürn'ün ilk rejimi çürütmek (putrefactio) ve Güneş'e tabi kılmaktır, terkip ise bilinen dörtten teşekkül eder.

Yeniden canlanmanın (revivificatio) ne olduğunu ise filozoflar bildirir, Aynı Rosarius şöyle söyler, Yeniden canlanma, beslenme gereğince, yani kendi yetkin neminin ve doğru kılan rutubetinin, noksan nemin uzaklaştırılması yoluyla ihya edilmesidir. Hermes de der ki, Ölü olan dirilmeyi, hasta olan ise şifa bulmayı diler. Keza Aurora'nın son faslında da şöyle denir, Metalik nemin veya beslenmenin gereğince buna dirilme de denir. Zira beslenen her şey, eksilme sebebiyle beslenir ve diriltilen her şey, iki sebepten ötürü diriltilir.

Filozoflar ise tohumu, canlanıp kendi özünde barındırdığı meyveyi verene dek kendi doğasına uygun bir nemle beslemek ve metalik formdan ölmüş olan şeyi, yetkin bir metalik erime sunana dek diriltmek isterler, bazı filozoflar bu tür bir dirilmeye yahut beslenmeye dâhil oluş (ingressus) adını verir.

Hermes, birinci risalesinde bu kıyamı ve dirilmeyi en güzel şekilde tasvir ederek şöyle buyurur, Gelin ey hikmet evlatları, bundan böyle birlikte sevinip neşelenelim, zira ölüm tüketildi ve oğlumuz artık hüküm sürüyor, bizim delilimize ve etimize büründü.

Artık doğmuş olan oğlumuz Kral tentürü (tinctura) ateften alır, ölüm, deniz ve karanlıklar ondan kaçar, deliği gözetleyen Ejderha ise Güneş'in ışınlarını sabitler, ölmüş olan oğlumuz yaşar, kral ateşten gelir ve kavuşumdan (coniunctio) sevinç duyar, gizli olanlar aşikâr olur, diriltilen oğlumuz artık ateşle bir savaşçı ve tentürleri fersah fersah aşan biri haline gelir. Hermes böyle der. Buradan anlaşılmaktadır ki, Venüs tarafından bağışlanan krallık örtüsüyle görünür, bu da kırmızı süsü temsil eder.

Vulcanus'un da onun babası olduğu burada pek açık bir şekilde gösterilmektedir, nitekim doğmuş olan Kral'ın tentürü ateşten aldığı söylenmektedir, zira Mısırlıların rivayetine göre Merkür'ün hocası ve onunla birlikte kanunların kurucusu olan Vulcanus, ateşte beslenen bu Kral oğlun da eğiticisi ve vasisidir.

Nitekim Arnoldus Rosarius'un ikinci kitabının yedinci faslında şöyle der, Bu ilacın ateş üzerinde uzun süre pişirilmesi ve bir çocuğun anne sütüyle beslendiği gibi beslenmesi gerekir. Ölüm ise karanlıklarla, yani bedenin çözünmesinde ortaya çıkan siyahlıkla birlikte kaçar, onun yerini beyazlık ve kırmızılık gibi daha neşeli renkler aldığında bu siyahlık yok olur, önceleri cıva tarafından çekilen ve maruz kalan kükürt, artık karşı koymaya ve üstün gelen güçlerini sergilemeye başlar, bileşimde daha evvel bir deniz gibi bolca bulunan ve şimdi kurutulan fazlalık nem, yani deniz de kaçar. Buna ek olarak, korkunç Typhon olan ve Osiris'in uzuvlarını en ufak parçalara bölen ejderha da kaçar, bu sebeple karanlıklarda gizlenircesine kovukları gözettiği söylenir, bu yaratık tabiatı icabı soğuk olduğundan Güneş'in Aslan burcundaki yakıcı ateşini, yani Güneş ışınlarını kaldıramaz. Kral, başında altın bir taçla ateşten gelir, çünkü ölmüş olan oğlumuz dirilmiştir, nihayetinde çoğalmada veya atımda (proiectio) vuku bulacak evlilikten haz duyacaktır. Gizli olanlar, yani metallerin başkalaşımındaki muktedirliğini gösteren o sağlamlığı, kuvveti ve kudreti aşikâr olacaktır, ateş vasıtasıyla bir cengâvere dönüşecektir, nitekim bir asker düşmanını yere serip yağmaladığı gibi, o da kusurlu metalleri yok eder ve onları bozulabilir kükürtten arındırır. Ateş ise onun kılıcıdır. Zira silahsız bir savaşçı gibi, ateş olmaksızın hiçbir şey vücuda gelemez. O, tentürleri fersah fersah aşandır, yani nereden temin edilirse edilsin, hakiki olmayan yahut hakiki olsa bile evrensel nitelik taşımayan diğer bütün şeylerden üstündür. Lâkin Hermes'i örnek alarak biz de onun hayata dönüşünü tebrik edecek, Galip gelen sıfatıyla ölümü yendiğine ve karanlıklardan ışığa döndüğüne sevineceğiz.

Kara Ölümün Ardından Mor Bir Giysi Bahşedilen Felsefi Kahramana, Neşe Vesilesiyle İthaf Edilmiş Destansı Tebrik Şiiri

İşte o tatlı dönüşler, ölümün boyunduruğunda yatan kişi, Eski haklarına kavuşarak yukarıdaki havalara çıktı şimdi, Ve yeniden talep etti o cana yakın hayat libasını.

İlk doğuşunda hayranlık uyandıran o yüce gönüllü kahraman, Kendi evliliğinde hem baba hem de aynı evlattır kendisi, Ölümün muzaffer fatihidir o ilkin, oradan Kızıl bir savaşla çıkardı o asil zafer anıtını, Şimdi temiz bir zihinle kutlayalım güzel sevinçleri, Ve göklere doğru ellerimizi kaldırıp alkış tutalım. Zira döndü artık Arabistan diyarlarından gelen Anka kuşu, Ve alevlerin ortasından sıçradı soğuk Semender, Hani sanatın yanmaz dediği, her şeyi dize getiren Alevlerin hiçbir gücünün boyun eğdiremediği o varlık.

İşte parıldıyor altın harmanisiyle ve altından Büsbütün parlak görünüyor, yeryüzünün Güneş'i sayılan o zat.

Gözlenen en güzel varlık olarak geldin, bilgelerin büyük umudu, Ki bütün bir cihan onun arzusuyla tutuşur, Saçacağız Venüs'ün kanına boyanmış çiçekleri, Ve sunacağız horozibiğinin sürgünleriyle dolu sepetleri, Eksik olmasın senden hürmet, payına düşen şan eksilmesin diye. Dizelerimize yepyeni dizeler ekleyecek, Sonsuz bir ilahiyle terennüm edeceğiz senin övgülerini.

Böylece, Cibinensis'in resmi ayinlerinde zikrettiği hayatın her bir safhasını yerine getirerek onun maksadını hâsıl etmiş görüneceğiz.

Altın Sofra, Kitap XI

Hayat ve ölüm eylemlerini sırasıyla andık, eserimizi bunlarla bezedik, şimdi onun meclisine geçilmesi gerekirdi, fakat zikredildiği üzere bunlar bize malum olmadığından yahut o millet tüy ve kamış kalemlerden ziyade savaşlarla, kâğıtlardan ziyade mızraklarla meşgul olduğundan, bu zümrenin haricinde kalmış, ancak ismiyle bilinen kimseleri, her ne kadarsalar, bu fasla dâhil edeceğiz.

Cibiniumlu (Sibiu) Macar Melchior’a zeyl,

Halid’in Sırlar Kitabı’nın 14. babında andığı filozof Daura. Karmelit tarikatı keşişi Birader Albertus Bnerus, bir ruhun davetiyle 1560 yılında taşın yapılma usulüne vakıf olduğunu beyan eder, Santa Maria Magdalena della Stella Nova manastırından kaçarak, eserini tamamlayıp 1571 yılında kılık değiştirmiş halde Almanya’ya gelmiş, orada I. T. ve M. W. adlı iki kişi tarafından fena halde aldatıldığı söylenir. Rachaidibi’nin Kelamlarının Üçüncü Kitabı’nın müellifi filozof Rhodianus. Aristo’nun talebesi Kimyacı Aristo. İskender’in Mektubu. Serapion. Satürn Kitabı. Dukhbelcku. Bernhardus de Grutzia. Brixen Piskoposu Kardinal Melchior, Sarı ve Kırmızı Adam üzerine bir risale kaleme aldı. Filozof Rosinus’un zikrettiği Umalthamech. Theodorus. Ponticus. Filozof Rosinus’un bahsettiği Zanaat Sandığı. Annus Medianus. Zucrat. Sucos. Platon. Claron. Plinius. Zaio. Zubaibar. Palmarius, Palmorius Theosophus’un müellifi.

İbn Sina bunlardan yabancılar olarak bahseder, ki o, Adem, Nuh, Tariz ve Aram’ın da kimyacı, yahut daha ziyade madenlerin tabiatından haberdar kimseler olduğunu kabul eder.

Eski zamanlarda Macaristan’da, her şeyi barbarlığa ve ıssızlığa sürükleyen, yerle bir eden Türklerin o acıklı istilasında hatıraları kitaplarıyla birlikte yok olup gitmiş pek çok sanatkârın yaşadığından şüphe yoktur, Mathesius, Sarepta adlı eserinde, bundan çok da fazla olmayan yıllar evvel bu duruma dair bir delilin zahir olduğunu nakleder, şöyle ki, bir köylü tesadüfen toprak yığınları altında gizlenmiş bir mahzeni açmış, orada akıl almaz miktarda altın dükaya rastlamıştır, bunların bir yüzünde "Theodoron", yani Tanrının hediyesi ibaresi, diğer yüzünde ise küllerinden bir yavrunun doğduğu, kendini yakan Zümrüdüanka kuşu tasvir edilmiştir.

Bu nevi bir sikkenin hiçbir krala yahut prense ait olmayıp kimya sanatkârına ait olduğu kolayca tahmin edilebilir, bundan başka, Bohemya’da servetlerini kesin olarak kimya sanatından elde ettikleri söylenen baronlar bugüne değin mevcuttur, nitekim onların ceddinin, bu yolla zenginleşip savaşların kargaşasına karışmamak için Bohemya’ya göçmüş Macarlar olduğu rivayet edilir, lakin şimdi bu milletin menfaatleri ve meşakkatleri hakkında birkaç şey ekleyelim.

Macaristan’ın altın bakımından zengin olduğunu ve kısmen hâlâ öyle kaldığını, velud maden damarlarına yahut yataklarına sahip bulunduğunu "Macar altını" tabiri zahiren göstermektedir, zira kıymet ve itibar derecesi bakımından bu, Macar dükalarının altını kabul edilir.

Orada böylesi tabii altının bulunması muhakkaktır, tıpkı Ren civarında çok daha düşük kıymette olan Ren altını gibi, çünkü kezzap (aqua fortis) yahut antimonun (antimonium) keşfi ve kullanımından evvel, tüm altın bulunduğu haliyle gümüşle karışık kalmak mecburiyetindeydi, zira birini diğerinden ayırabilecek hiçbir vasıta yoktu, ateş yahut küldesteleme fırını bunları birbirinden ayıramıyordu, bundan ötürü Saksonya’nın bir şehrinde tabii Macar altınından yapılmış bir levhanın bulunduğu bir ev vardır, bundan bir parça kesilip yerine Ren altını misali soluk renkte başka bir altın konulmuştur, şayet o vakit altından gümüşü ayırma sanatı bilinseydi, levhanın tamamı saf altından, en alasından, en yüksek kıymetten mamul olurdu veya olabilirdi, onu muhtelif renklerde parçalarla yamamak icap etmezdi, fakat bu durumun daha iyi anlaşılması ve altının tabiatının daha mükemmel kavranması için, onun içsel mahiyeti, yani kare haline getirilmiş fiziksel daire hakkında neşrettiğimiz risalenin haricinde, altın maden yataklarından ham olarak çıkarıldığında onu saflaştıran ve en yüksek, en denk dereceye ulaştıran bazı harici arazları burada sırası gelmişken zikredeceğiz, ta ki vaktiyle ve halen altın ocaklarıyla meşhur olan Macarları bu altın sofraya boş yere davet etmiş görünmeyelim, bu madenleri Transilvanya’da bizzat görmek maksadıyla Macaristan içlerine kadar bir seyahate niyetlendik, lakin o vakit hüküm süren savaş sebebiyle, yani İmparator Hazretleri Rudolf ile Türkler arasındaki harp yüzünden dağlık mevkileri aşmak mümkün olmadı, zira haydutlar karşılarına çıkan herkesi paralıyordu, Zips bölgesinde Schemnitz pek meşhurdur, zira maden ocakları altın taşır, ayrıca bakır, antimon ve zaç (vitriol), bunun yanı sıra başka madenler ve mineraller de verir, burada dağların kovuklarında toplanan tabii zaçlı sular vasıtasıyla demir hakikaten bakıra dönüşür, bu sular kalın demir çubukları veya değnekleri birkaç gün içinde, belki Saksonya’daki Goslar’da olduğu gibi üç günde kızılca bir çamura çevirir, bu çamur şiddetli ateşlerde eritildiğinde en ala bakırı verir, bu da atılan demir miktarına göre muayyen bir nispet üzeredir.

Burada altın dahi kazılıp çıkarılır ve muhtelif amellerle saflaştırılır, altın yatağı bakımından ise muhtelif şekillerde zuhur eder, evvela saf veya safa yakın olarak gayet sert taşlardan, pirit, lal taşı, lâcivert taşı (lapis lazuli) ve benzerlerinden meydana gelir, ikincisi, altın taşıyan dağlardan büyük bir şiddetle akan bazı çaylarda tane taneler halinde bu derece saf bulunur, üçüncüsü, nehirlerin çamurunda ve bizatihi suyunda görünmez halde bulunur ve onun anası olan avamın cıvası ile yakalanır, gerçi bu iki tarz altının madende teşekkülüne pek dâhil sayılmaz, zira oraya teşekkül etmekten ziyade başka bir yerden yuvarlanarak gelmiştir, dördüncüsü, çıkarılan altın balçıklı, taşlar gibi pek sert olmayan, aksine elde ufalanabilir bir toprakta bulunur, beşincisi, kadmiya, arsenik ve diğerlerinin zehirli buharlarıyla karışık bulunur ki şayet sanatla işlenmezse, bunlar altını duman halinde yanlarına alıp uçucu kılarlar, altıncısı, bazen kusurlu metallerle, bilhassa bakırla karışık görülür, yedincisi, kendi has anası olan ve ekseriyetle kendisine bitişik duran gümüşle bulunur, şayet birincisiyle, yani sert taşla birlikte doğmuşsa, oradan ateş ve demir gibi muhtelif amellerle ayrılır, ateşe dayanıklı kütüklerden dağın yamacına ateş verilir ki taş daha yumuşak ve işlenebilir hale gelsin, akabinde keskin demirle kesilip çıkarılır, sonra kırıntıların öğütülebilmesi amacıyla akkor haline getirilmesi için icap ettikçe ateş tekrarlanır, bundan sonra bu iş için tanzim edilmiş değirmenlerde ezilme icra olunur, toz yahut çamur yıkanır, ta ki sırf toprak akıp gitsin ve madeni kısım çöksün, atkı ipliği ile çözgü ipliği arasında eşitsizlik bulunan, kaba iplikten dokunmuş keten bezleri vardır, bunlara desenli derler, bunları meyilli tahtalardan yapılmış bir döşemenin altına sererler, sonra konulan çamurun üzerine su salınır, bu su toprağın daha hafif kısımlarını yıkayıp sürükler, madeni kısımlar ise ketenlerin gözeneklerine yahut pürüzlü ipliklerine tutunur, sonra ketenler yapışan madeni cevherden sularla arındırılır, madeni çamur bu sularda kalır, 8 veya 9 yaşlarında yahut daha büyük oğlan ve kız çocukları tarafından böylece toplanan bu tortu eritmeye saklanır, Almanya’da taşlara ve toprağa karışmış gümüşü elde etmek için kullanılan usul budur, bu usul altın için dahi müşterek kabul edilir, lâcivert taşı ateşte akkorlaşmaya mukavemet eder, yine de nihayetinde ateşle alt edilir.

Almanya'da, Marienberg'den pek uzak olmayan bir yerde bulunan lal taşlarında (granatus) altının hissedilmez bir biçimde gizlendiğini anlatırlar, lakin bunların sertliği sebebiyle oradan çıkarılması mümkün değildir, üstelik miktarı pek azdır ve lal taşları öylesine kıymetlidir ki, bu ufak taşları o uğurda heba etmeye değmez. Parçalar ya da taneler halinde bulunan som altın ise kendiliğinden tanınır ve eritme yoluyla, vaktiyle ona zayıfça yapışmış bulunan buhar ve diğer maddelerin kimi yabancı kısımları ayrıştırılarak kolayca işlenebilir ve dövülebilir hale gelir.

Pek çok kimse, ateşi hiç hissetmemiş olan bu altın hakkında, sanki kendisinde altın yapıcı ve nebatî bir ruhu hâlâ muhafaza ediyormuş gibi hülyalı bir ümide kapılır, zira bu ruh, avamın altınından ateşin yakması ve eritmesiyle ayrılmıştır ve eserde çok şeyi, hatta her şeyi gerçekleştirmesi gerekir. Her şeyin içinde, kendisiyle beslendiği ve büyüdüğü fıtrî bir ruhu vardır, bunun altında bulunup bulunmadığını doğa araştırmacıları soruştursun, ben bu hususlarda aksi bir tecrübe bilmekteyim.

Üçüncüsü, altının zerreleri akarsuların suyuna yahut miline dağıldığında, bu mil büyük bir tekneye toplandıktan sonra, içinde altın namına ne varsa cıva (argentum vivum) ile oradan çekilip alınır. Zira dibe çöken bu mile birkaç libre ağırlığında cıva dökülür ve o, mıknatısın demiri çekmesi gibi altının zerrelerini adeta kucağına çeker, bundan sonra cıva meşinden süzüldüğünde altın geride kalır ve ateşin münasip baskısıyla eritilmesi icap eder. Macaristan'da, Slavonya'da, Almanya'da ve Bohemya'da bu hususların bilgisine sahip kimi kimseler altın taşıyan ırmakların başına gizlice yerleşirler veya arsa sahibine bedelini öderler ve her gün kendilerine iyi bir hayat temin edecek kadar altın kazanır yahut avlarlar. Mathesius'un bildirdiğine göre, Slavonya'da bir köylü dahi bu yolla her gün bir veya daha fazla düka altını kazanabilmiştir.

Aynı hadise Silezya tarafındaki Bohemya dağlarında ve Bohemya'da Eule adlı kasabanın pek uzağında olmayan bir yerde vuku bulmuştur, nitekim birkaç yıl evvel pek çok kimse bu yıkama işinden zengin olmuştur. Burada, madenci bir kimse olan Rodlewius ya da Kızıl Aslan (Ruber Leo), Dördüncü Karl zamanında öylesine büyük bir servet edinmiştir ki, Bohemya Kralı'na birkaç yüz bin düka borç vermiş ve bilahare bunu bağışlamıştır.

Fakir ve avamdan biriyken karısıyla birlikte son derece zengin kılınmış, nihayetinde Tanrı'nın kendilerini yeniden fakir düşürmesinin imkânsız olduğunu geveleyecek kadar akıl tutulmasına uğramışlardır, fakat akıbet başka türlü cereyan etmiştir. Zira kendisinin zindana atılarak neredeyse açlıktan öldüğü, kadının ise bütün mallarına el konulduktan sonra en koyu sefalet içinde pek feci şekilde can verdiği nakledilir. Benzer bir hâl Prusya'da cereyan etmiştir, burada bir adada yaşayan bir köylü, hayvan otlatıcılığından öylesine çok para biriktirmiştir ki, Almanya'da tereyağı veya ringa balığı saklamak için tahsis edilen fıçılardan tam on bir buçuk fıçı dolusuna sahip olmuştur. Tarikat Üstadı (Magister ordinis) yabancı prenslere bu meseleden bahsettiğinde, öğle yemeğinin ardından, sırf eğlence olsun diye, kılık ve kıyafet bakımından pek yoksul görünen (meyhanelerde tek bir metelik dahi harcamayıp herkese daima ufak peynirlerle ödeme yapan) bu köylüyü görmeye gitmişlerdir, onlar avdan dönünceye değin köylüye bir ziyafet hazırlaması emredilmiştir. Parasının tuzağa düşürüleceğini sezen köylü, parayla dolu bütün fıçıları odanın geniş bir yerine çıkarmış ve sırayla dizmiş, üzerlerine ise sofra niyetine uzun bir tahta yerleştirmiş ve kendi usulünce mükellef bir akşam yemeği hazırlamıştır. O vakit yabancı prenslerle birlikte dönen Tarikat Üstadı sofraya oturmuş ve hazırlanmış yemeklerle karnını doyurmuştur.

Yemek bittiğinde köylüye şöyle demiştir, "Baksana sen, senin on bir fıçı dolusu ve hatta daha fazla paraya sahip olacak kadar zengin olduğun bana bildirildi, doğru mudur?" Köylü ihtiyatla cevap vermiştir, "Efendim, inkâr edilen malların üstteki Efendi'ye intikal ettiğini bilirim, bu sebeple o kadar param olduğunu serbestçe ikrar ederim." Töton Üstadı (Magister Teutonicus), "Neredeler?" diye sormuştur. Köylü, "Huzurunuzdadırlar," diye cevap vermiştir. Bunun üzerine sofra kaldırılmış, bütün fıçılar bulunup açılmış ve zikredildiği kadar para ele geçmiştir. O vakit Üstat, on ikinci kabın en azından yarıya kadar dolu olduğunu görünce, on iki fıçı paraya malik böylesine zengin bir köylüye sahip olduğunu söyleyebilmek gayesiyle, kabı dolduracak miktarda parayı derhal getirtmiştir. Lakin getirilen para, kendi ehlilikleriyle diğer güvercinleri aldatan, cezbeden ve yakalanıp ekseriya öldürüldükleri kendi evlerine götüren evcil güvercinlerin tabiatına bürünmüştür.

Zira bu köylünün başına gelen de böyle olmuştur, nitekim Töton Üstadı denen o prens, evvela köylüden bir ya da iki fıçı ödünç almış, sonra daha fazlasını almış, nihayetinde bu on iki fıçı sayısını tamamen kendi zimmetine geçirmiştir, zira buna can korkusu olmaksızın karşı çıkmak kabil değildir. Bundan ötürü bu zengin köylü öylesine fakir düşmüştür ki, pislik içinde açlıktan öldüğü söylenir. İşte bunlar, bazen nankörlükten, bazen de sair günahlardan ötürü icra olunduğunu müşahede ettiğimiz ilahî hükümlerdir, herkes için ibretle kaydedilmeye layıktır. Altın ufalanabilir toprakta oluşmuş halde bulunduğunda, yalnızca yıkamaya ve çamur ayrıştırıldıktan sonra metalik mile dönüştürülmeye ihtiyaç vardır.

Beşincisi, zehirli maddelere karışmışsa, orada ustaların maharetiyle, altın yutan o ejdere küçük parçalar halinde demir fırlatılır, bunu yutan ejder altını bırakır, onun birleşmesine ve katı bir cevhere dönüşmesine müsaade eder. Bu iş hakikaten İason'un, Kadmos'un ve Herakles'in zahmetine pek benzer, zira uykusuz ejderleri uyutarak ilki altın postu, ikincisi Boiotia pınarını, üçüncüsü Hesperidlerin bahçelerinde altın elmaları bekleyen ejderi alt ederek muratlarına ermişlerdir. Bu zehirli Kadmia (kadmiya) yahut arsenik buharlaşması ejderin zehrine benzetilebilir, zira onun gibi öldürür, binaenaleyh tıpkı bir ejder gibi bundan sakınılmalı ve münasip bir çareyle ortadan kaldırılmalıdır. Bu çarenin demir olduğu bizzat tecrübe ile bilinmektedir.

Nitekim zikredilen kahramanların eliyle yöneltilen keskin demir ejderi nasıl öldürdüyse, burada da iş demirle tamamlanır. Zira demir, kendisinde yakıcı ve pek sıcak bir kükürt barındırır, ateş vasıtasıyla tutuşturulan bu ejder onunla tuzağa düşürülür ve katledilir, bu ikisi karşılıklı bağlarla birbirini tutarken, altın daha evvel olduğu gibi kanatlı ejderle birlikte uçup gitmeye mecbur kalmasın diye, firar yahut erime yoluyla kurtarılır. Çeşitli ustaların türlü yollar ve usuller bulduğu gibi, bu ceninin yahut daha doğrusu embriyonun düşmesini, heba olup yokluğa karışmasını önleyen başka vasıtalar da mevcuttur. Burada dikkat edilmelidir ki, eriticilerin (fluxus metallici) ateşteki farklılıkları ve tatbikleri sebebiyle, bu nevi maddelerden geriye en küçük deneme kabında yahut kupelde (cupella), büyük küllü fırına nazaran daha fazla altın veya gümüş kalması adettendir.

Zira ufak kupeldeki ateş o kadar kuvvetli değildir, dolayısıyla o kadar telef etmez, eritici de daha kıymetli ve faydalıdır, bu sebeple burada diğerine nazaran daha fazlası muhafaza edilecektir. Bu ziyanın, bilhassa gümüş ziyanının önüne geçmek için, Saksonya'daki Goslar'da ve başka yerlerde "ham tabaka" (Roheschicht) usulüyle çalışırlar, yani bu zehirli ruhlarla dolu madenlerin (bakır, kurşun ve gümüş gibi) eritilmesinde fırının tabanında bir delik açılır, oradan eriyen kısım derhal kurtarılır ve kendi kendine soğumaya bırakılır, ta ki gümüşten, aksi halde vuku bulması mutat olan hiçbir ziyan meydana gelmesin.

Altıncısı, altın nakıs metallerle karıştığında, evvelce söylendiği veçhile, topraklardan ve diğer yabancı unsurlardan ateş, ezme, yıkama ve bu kabil ameliyelerle eritmeye elverişli metalik bir mile dönüştürülür. Burada bilhassa bakır kastedilmektedir, zira demir, kalay ve kurşun hissedilir bir altını neredeyse hiçbir zaman gizlemezler.

Mansfeld bakırının, masaların yapıldığı ve evlerin çatılarının kaplandığı killi şistten (lapis scissilis) çıkarılan altını sıklıkla ihtiva ettiği söylenir. Diğer durumlarda altın, bir ananın rahmindeymişçesine düzenli olarak gümüşün içinde kalır. Bu gümüş, anasını henüz kendi nezdinde bulundurduğundan ve ondan henüz azat edilmediğinden, tıpkı kusurlu olanlardan çıkarıldığı gibi ya da balçığa dönüşünceye değin işlenir. Zira bu gümüş, kendi bünyesinde bolca bakır yahut kurşun ya da her ikisini birden bulundurur, ancak yine de kurşun veya bakır madeni olarak değil, bilakis gümüş madeni olarak adlandırılır. Ağırlık bakımından bunlar gümüşten çok daha üstün gelseler bile, gümüş değerce onlardan üstün olduğundan, adlandırma daha üstün olana göre yapılır.

Sözgelimi, bünyesinde bir veya iki ons gümüş barındıran bir kental (centenarius) kurşun cevheri, kurşunun baskın gelmesi sebebiyle kurşun cevheri olarak adlandırılır, şayet 11, 16 veya daha fazla ons gümüş ihtiva ederse, gümüş cevheri olarak anılır.

Böylece eritilebilir ve metale dönüştürülebilir balçık halinde açığa çıkarılan bu yedi altın cevheri türüne, onun eritilme, ayrıştırılma ve tahlil edilme tarzını ekleyeceğiz. Bu metalik balçık, kendisine başka bir metal ile yabancı ve topraksı bir cevher karışmamış olacak kadar hiçbir zaman saf değildir.

Bu sebeple onu üç farklı dereceye ayıracağız, öyle ki ilki bolca altın ile az miktarda diğer metali yahut cevheri ihtiva eder, ikincisi karışımlardan daha fazlasını barındırır, üçüncüsü ise çok daha fazlasını.

Böylelikle birincisinin yalnızca ateşin eritmesiyle altına dönebileceğini söyleriz, ikincisi yalnızca bununla değil, metalik akışkanlaştırıcı (fluxus) ilavesiyle, üçüncüsü ise ayrıca akışkanlaştırıcıya kurşun eklenmesiyle altına döner. Zira akışkanlaştırıcı erimeye yardım eder ve onu kolaylaştırır, nitekim bu harç güherçile ve eşit miktarda zaçtan (vitriol) yapılır, geniş bir kapta kömürle tutuşturulur ve daha sonra kullanılmak üzere saklanır, eritilecek balçığın tamamına karşılık bu akışkanlaştırıcıdan yarım ölçü alınır. Ardından kurşun, şiddetli ateşte, ateşin dışında altını toplayan diricıvanın gördüğü işi görerek balçıktaki bütün metalik özü kendi içine toplar, nitekim o herkesin babası Satürn'dür.

Bundan ötürü Vulcanus sıkıştırdığında, bütün metalik öz kurşunla birlikte kabın dibine regülüs (regulus) halinde dökülür, ya kendi başına yahut yalnızca akışkanlaştırıcı ile. Bu regülüs henüz saflaşmamıştır, zira altına karışmış ve ayrıştırılması gereken başka metalleri ihtiva eder. Ayrıştırma ise büyük çaplı işte külleme (cineritium), küçük çaplı işte ise kupel (cupella) vasıtasıyla icra edilmelidir.

Bunlar birbirinden ancak biçimin niteliğiyle değil, maddenin niceliğiyle, azlık ve çokluk bakımından ayrılır. Külleme bahsini Geber ele almıştır, dileyen bunu tahliller kitabının dokuzuncu ve otuz üçüncü bölümlerinde görebilir.

Fakat bizler, bizzat görüp sıklıkla tatbik ettiğimiz şeyleri, külleme yoluyla yapılan mezkûr tahlilin yahut ayrıştırmanın sebepleriyle birlikte kısaca izah edeceğiz. Aristotelesçi filozoflara göre külün seyrek bir cisim olduğu gösterilir, zira cisimlerin iç içe geçmesi mümkün olmadığı gibi boşluk da vaki değildir, külle ağzına kadar doldurulmuş bir kaba, kabın hacmine göre yarısı kadar veya daha fazla bolca su dökülür. Demek ki külde su ile dolan gözenekler vardır, ufalanabilir bir toz haline gelene dek yakılmış kemikler için de aynı şey söylenmelidir. Bunları göz önüne alan tahlilciler (docimastae), tuzu ayrıştırılmış, elenerek son derece inceltilmiş ve ayrılmış odun külünü alırlar, çok ince toz edilmiş yakılmış kemiklerin yarım payı ile karıştırırlar ve kuruturlar. Bu kurumuş karışıma, yalnızca nemlenmesi ve elde sıkıldığında şeklini muhafaza etmesi için damla damla bir miktar koyu bira serperler. Sonra bunu sırlanmamış, ateşe dayanıklı büyük veya küçük çanaklara (testa) basarlar, cilalı bir mermer küre alıp üst kısmında oraya buraya çevirerek orta büyüklükte bir çukur açarlar, ancak öncesinde dana kafatası yahut herhangi bir balığın yakılmış ve ressam boyaları gibi bir taş üzerinde uzun süre ezilmiş en ince tozları yüzeye serpilir. Ardından külleme çanakları yahut kapları kurutulur.

Taraf veya fırında büyük bir külleme yapıldığında, çanakta ve kupelde olduğu kadar her şeyi zahmetle hazırlamazlar. Zira iş ne kadar küçükse o kadar büyük bir itina gerekir, bu sebeple küçük olan, tahlilde büyük olandan daha güvenilirdir.

Kuruyan külleme çanakları kullanıma alınır. Kupellerin maddesi ve temizliği de aynıdır, ancak onlar pirinçten yapılmış havaneli ve kılavuz (monacha) dedikleri kalıpla hazırlanır. Bu usulle hazırlanmış ve kurutulmuş olanların içine tahlil kentali kısım kısım konur, ayrıştırma ocağına yerleştirilir, ateş yukarıdan tutuşturulur ve üzeri delikli kemerli bir kiremitle örtülü kupelde, altın ve gümüşten müteşekkil sabit dane parıldayıp kupelin yüzeyinde akkor halde duruncaya değin tahlil sürdürülür, ardından kupel dışarı çıkarılırken sönmesi için damla damla su serpilir. Çanaklardaki külleme başka bir fırında, elbette daha büyük olanında yapılır.

Açık ocak ise daha da büyük bir fırındadır, nitekim ocağa tek seferde birkaç kental konurken, külleme çanağına birkaç libre konur. Ateşin ise, dönüp hareket edebilmesi için erimiş metalin üzerine aksettirilen bir alev gibi olması icap eder.

Bu yüzden o büyük fırınlarda, başka hiçbir kömür ateşi olmaksızın, yukarıdan bu alevi hasıl etmek ve bütün işlemi ikmal etmek için dallarından soyulmuş büyük, reçineli ve düz bir ağaç kullanılır. Külleme yoluyla ayrıştırma hakkında bu kadarı kâfidir. Yüzeyde kalan kütlede, azlık yahut çokluk derecesine göre karışmış iki kusursuz metal bulunur, kütlenin rengi de bunu gösterir.

Buradan çeyrekleme (quartatio) işlemini icra etmeye geçilmelidir, bu da gümüşün altından kezzap aşındırması yoluyla ayrıştırılmasıdır. Zira gümüş, daha az yoğun ve daha seyrek bir cisim olduğundan bu su tarafından delinip geçilir ve altın dipte toz halinde kalırken, o adeta sulu bir kıvama çözünür. Suyun etki edebilmesi için en azından üç kısım gümüşe karşılık bir kısım altın bulunması gerektiğinden buna çeyrekleme denir.

Şayet altını çok, gümüşü az ise, kütlede bulunan altını bu oranda yahut daha fazla aşıncaya değin saf gümüş ilave etmek zaruridir, bu işlem ise ılık kum içine yerleştirilmiş bir cam kapta birkaç saat zarfında gerçekleştirilir. Çözünme tamamlandığında, suyla birlikte mavi renkli gümüş, dibinde bakır levha bulunan yoğun bir taş kaba dökülür ve üzerine bir miktar pınar suyu eklenir, o vakit gümüş dibe çöker ve yeniden cismani bir hal alarak o levhada toplanır. Buradan birkaç kez yıkanır, eritilir ve saf gümüş olarak kabul edilir.

Böylece camda kalan sarı altın cevheri yıkanır, eritilir ve bu da saf altın olarak tanınır.

Fakat daha kusursuz olanın daha az kusursuz olanla bölünmez biçimde bağlandığı bir tabiat bağı ve bir tabiatın diğerine geçiş kapısı olması sebebiyle, altının bünyesinde kezzap ile bütünüyle ayrıştırılamayacak bir miktar gümüş daima bir ana gibi kalır. Bundan ötürü sanatkârlar altını daha da arındırmak için iki yol daha bulmuşlardır, yaldızlama veya varak yapımı için tek bir duka yahut daha fazlası gibi az miktarda altın gümüşten ayrıştırılacaksa, önceden çeyrekleme yapılmasa dahi bu yollara başvururlar. Bunlar da çimentolama (cementatio) ve antimon ile ergitmedir. Çimentolama türlü usullerle yapılır, en yaygını, ezilmiş tuğlaların insan idrarıyla ıslatılmasıdır, öyle ki levha haline getirilmiş altın toprak bir kaba konur, üstüne ve altına mezkûr tozlar yerleştirilir ve ateş yakılarak birkaç saat boyunca pişirilir. Böylece gümüş altından ayrılır ve kendini tuğla tozlarına gizler, oradan başka bir usulle geri kazanılır. Şayet tek bir çimentolama kâfi gelmezse, ikincisi yahut üçüncüsü tekrarlanır.

Başkaları tuzlar, demir cürufu ve tuğla tozlarına benzer pek çok şey eklerler, fakat başka maksatlarla. Zira antimon ile ergitme de çimentolama gibi altına mahsus tahlillerdir, tıpkı kezzapta çözünmemesi, yanan kükürtle değişmemesi, yanmaması, sirke buharı yahut sıcak buharla renginin bozulmaması gibi. Ancak hepsinin en güçlüsü ve en kusursuzunun antimon ile yapılanı olduğu söylenir, o da şu usulle icra edilir,

Altı kısım antimon (antimonium) veya yaklaşık o kadar miktar, cam olmayan, ateşe dayanıklı bir potaya ya da sağlam bir kaba konur, üst kısmı daha dar tutulur ve eritilir, ardından bir kısım altın içine atılarak eritilir, kap ateşten alındığında, altının ağırlığıyla dibe daha iyi çökmesi için durduğu yerin etrafına vurulur. Kap soğuyunca kırılır, antimonun dibinde veya tepesinde altın bir regulus bulunur, ancak rengi beyazdır, daha sonra bu regulus açık bir kaba konarak ateşe yahut körük alevine tutulur, antimondan arındırılır ve her bakımdan kusursuz, en saf, kıpkırmızı bir altın haline gelir.

Fakat altının buraya kadar anlatılan ayrıştırma ve deneme yahut arıtma usulleri sıradan maden işçileri, dökümcüler ve kuyumcular tarafından da bilinmektedir, kimya araştırmacıları olan filozofların, el ile yapılan uygulamalarla olmasa bile en azından kimyevi tefekkürle bilmeleri gereken işlerin büyük bir kısmını teşkil eder, zira bu onların amacına yabancı görünmez, bilakis son derece lüzumludur. Bu sebeple biz bunları, burada adeta sırası gelmişken şu gaye ile dercettik ki, bu hususları kavrayanlar Ercker, Trocksius veya diğerleri gibi bu kabilden müelliflerin daha mühim eserlerini okumaya şevk duysunlar, mümkünse bizzat görerek yahut el ile tecrübe ederek hakikati kavrasınlar. Ancak bu bilinen şeylerde, sebepler üzerine tefekkür etmeksizin takılıp kalmayalım diye, bir filozofa yaraşır şekilde bunları inceden inceye tartıp tetkik edeceğiz, zira maden ustalarının avamı bunlardan hiçbir şey veya pek az şey anlar, onlar sadece başkalarından öğrendikleri gibi, adet ve usul mucibince icra ettikleri işi yürütürler.

Binaenaleyh küldürme veya kupel vasıtasıyla ayrıştırma beş sebepten ötürü vuku bulur, birincisi, hararet benzer cinsleri (homogenea) bir araya getirici ve farklı cinsleri (heterogenea) dağıtıcıdır. Bu yüzden o, altında ve gümüşte bulunan saf cıva (argentum vivum) cevherini bir araya getirir, diğer metallerde bulunan gayrisafi ve farklı cinsten cevheri ise, bol miktardaki yanıcı ve topraksı kükürt (sulphur) sebebiyle ayırır. Bu hararet, yeryüzünün derinliklerindeki kemale ermemiş maden filizlerinde de aynı tarzda iş görür, nitekim ham olanı uzun bir müddet içinde pişirir, sıvı haldeki cıvayı pıhtılaştırır, ondan yanıcı ve yakıcı kükürdü tefrik eder, bu kükürtten cıvaya kükürtlü, yani sıcak ve kuru bir suret nakşolunur, bu hararet sebebiyle onun birtakım zerreleri uçup gider, böylece yalnızca bir misafir olup efendisi olmadığı meskenini terk eder. İkincisi, yukarıdan gelen bu aynı hararet, ateşin ulaşamadığı dip kısımdakinden katbekat daha şiddetli olduğundan, ayırdığı bu maddeyi, farklı cinsi benzer cinsten ayırır gibi kendisinden uzaklaştırıp geri püskürtür, böylece nizami hararetin bu şekilde birleşen çifte tesiri, birinin diğerinden, nakıs olanın kamil olandan ayrılmasını kolaylaştırır.

Nakıs olanın kaçması ve kamil olanın sebat etmesinin sebebi ise çiftedir. Biri, zikredildiği üzere, yanıcı ve farklı cinsten kükürttür.

Diğeri ise, onun ham olması ve ateşin hararetine daha az alışkın bulunmasıdır. Bundan ötürü ateşten, fıtri bir sevk-i tabii ile kendi zıddıymış gibi kaçar, tıpkı sulu, nemli ve soğuk olan her şeyin yaptığını gördüğümüz gibi, nitekim nakıs metallerin cıvası da böyledir.

Misal olarak, iki kamil metal altın ile gümüş, iki nakıs metal de bakır ile kurşun kupelde bulunsun, kurşun miktarının diğerlerinin hepsinden üç kat fazla olması icap eder, nitekim bir ons altın, bir ons gümüş ve bir ons bakır varsa, dokuz ons veya biraz daha fazla kurşun ilave etmek zaruridir, aksi takdirde bakır kamil metallerden tamamen ayrılamaz.

Bu nispet dahilinde bunların hepsinin erimesi kolaylaşır. Bunlar arasından, ateşin şiddetiyle kupelin dibine doğru ilk firar eden kurşundur, zira suludur ve pek süratle erir. Bu madde, topraksı ve pis kükürdü ile kamil derecede olgunlaşmamış cıvası bakımından bakırla olan yakınlığı sebebiyle, bakırdan bir miktarını da yanına katar, sürükleyerek kupelin dibine indirir, ta ki hepsini alıp götürene kadar bunu sürdürür, kendisiyle hiçbir müşterekliği bulunmayan gümüşü ve altını ise geride bırakır. Beşincisi, yukarıda tarif edildiği şekilde yapılan kupel, ateşin eziyetine ve azabına maruz kalan nakıs metalleri küle dönüşmesinler diye içine almaya müsaittir, zira gözeneklidir, lakin bu gözeneklilik, altında diğerlerine nazaran daha fazla olan ağırlık sebebiyle kamil metallerin de aşağı inmesine yahut emilmesine yol açacak kadar değildir.

Zira onlar ateşten hiçbir cebir hissetmezler. Dolayısıyla kaçmaya da yeltenmezler, bilakis hararet içinde doğup onunla hemhal olduklarından, onda neşe bulurlar.

Bundan maada, onların yapışkanlığı öylesine büyüktür ki, aşağı inecek parçalara öyle kolayca ayrışmazlar. Binaenaleyh kupel, iç kısmını, dibini ve hacmini nazara alırsak, sağlam metallerin değil, hasta metallerin hakiki bir sığınağıdır, üst yüzeyini nazara alırsak, kamil pehlivanların sınandığı, nakıs olanların ise diğerlerinden tefrik edilip mağlup edildiği bir er meydanı yahut talimgah gibidir.

Gümüşün altından kezzap (aqua fortis) vasıtasıyla ayrılması şu sebepten ileri gelir, zira güherçile ve zaç (vitriol) gibi tuzlardan yahut başka maddelerden yapılan kezzap, her madenin en derin gözeneklerine nüfuz edecek derecede son derece keskin bir kudrete maliktir, ayrıca aşındırıcı ve yakıcı bir keskinliği vardır.

Bu suretle, harici hararetin tesiriyle, altından daha gözenekli bir cisme sahip olan gümüşe etki eder, onu aşındırır ve adeta su gibi görünecek tarzda, akıcı bir sıvıya dönüştürerek kendine benzetir. Halbuki zaçta yalnızca açıcı değil, aynı zamanda büzücü bir kuvvet de mevcuttur.

Bundan dolayı gümüşün kendi ağırlığıyla suya çökmesi engellenir ve böylece altının yanında kalması önlenir. Altın ise gayet ağır, ziyadesiyle sıkışık, gözeneksiz ve katı olduğundan, zaç veya şap sebebiyle büzücü olan bu suyu içine kabul etmez, bilakis tamamen dışarıda bırakır, bu yüzden gümüşten en ince zerrelerine kadar ayrılmış olarak bozulmadan kalır. Şayet kezzaba, her bir libresi için bir ons nişadır (sal ammoniacum) ilave ederek altın suyu (aqua regis) denen maddeyi elde edersen, bu tuz sayesinde nüfuz kabiliyeti o derece artar ve zaçın büzücü kuvveti öylesine kırılır ki, altın da aynı şekilde aşınır ve suya dönüştürülür.

Gümüşün geri çökeltilmesi adi su ilavesiyle gerçekleşir, zira kuvvetli sıvının gücü ve kudreti böylece zayıflar, bu yüzden gümüşü serbest bırakır, nitekim adi suyun imbikten çekilerek ayrılmasıyla kezzap yeniden evvelki gibi müessir hale gelir. Bakır tarafından tutulması ise tabiatların yakınlığı sebebiyledir. Zira bakırda bulunan kükürt yüzünden, artık zayıflamış olan su ona doğru iner, bakırın cıvası sebebiyle de gümüş çöker.

Nitekim kezzabın gümüş içinde bıraktığı pek çok tortu bulunduğu gözle ve tecrübeyle sabittir, bunlar ergitme yoluyla ayrılmalıdır. Çimentolama ameliyesinin sebebi de hemen hemen aynıdır, ancak bunda aşınma vuku bulmaz, altının kesafeti ve hararete daha ziyade alışık olması altının baki kalmasını temin eder, gümüşün cevherinin seyrekleşmesi ve olgunluğunun daha az olması ise onun ayrılıp gitmesine yol açar. Geber, İmtihan Kitabı'nın otuz dördüncü babında bu sebebi zikreder ve şöyle der,

Daha evvel demiştik ki, bazı cisimler kalsinasyon (calcinatio) yoluyla ateş vasıtasıyla daha çok, bazıları ise daha az yakılır, nitekim içlerinde daha çok yanıcı kükürt miktarı barındıranlar daha fazla, daha az barındıranlar ise daha az yanar.

Mademki Güneş, diğer cisimler arasında en az yanıcı kükürt barındıranıdır, o halde diğer bütün madeni cisimler arasında ateşin alevlenmesiyle en az yanan odur.

Ay ise Güneş'ten sonra diğer bütün cisimler arasında kükürt miktarından en az pay alandır, ancak Güneş'ten daha fazlasına sahiptir.

Ve az sonra şöyle der, Mademki çimento harcı parlayıcı şeylerden mürekkeptir, bu usulün bulunmasının zaruri sebebi aşikardır, ta ki bütün yanıcı olanlar yakılabilsin.

Demek ki bir tek yanmaz gövde mevcut olduğundan, yalnızca o yahut onun tabiatına göre hazırlanmış olan çimentoda (cemento) korunur. Yine de bazıları çimentoda daha çok, bazıları ise daha az dayanır, hangisinin daha çok, hangisinin daha az dayandığı ise bilinen bir husustur. Nitekim Ay (Luna) daha çok, Mars daha az, Jüpiter daha da az, Venüs ise henüz daha az, Satürn ise en az dayanır. Herhangi bir madenin ayrışma sebeplerini 35. Bölümde şöyle ifade eder, bu iki sınamada, yani külleme (cineritium) ve çimento türlerinde gövdelerin birbirinden ayrışması, yalnızca tözlerinin bileşimindeki başkalıktan ileri gelir, zira bundan erimenin başkalığı, yoğunluk ve seyreklik hasıl olur, nitekim bu ayrışmanın sebebi şudur ki, onların kuvvetli bileşimi yüzünden yabancı gövdelerin tözü onların tözünü bozmaz, zira bunların en küçük cüzlerine kadar bir karışımı vaki olmaz, bundan ötürü de tözleri bütünüyle bozulmaksızın, bu karışmış şeyden birbirlerinden ayrılmaları zaruridir.

Bunlar Geber'in sözleridir. Geber'in hiç bahsetmediği, tıpkı dörtleme (quartatio) ameliyesinden de bahsetmediği gibi, antimon (antimonium) ile ergitme, daha önce zikredilen sebeplerden ötürü, yani yoğunluğu, olgunluğu ve kükürdün (sulphur) pek az miktarda bulunması sebebiyle altının gümüşten ayrılmasını sağlar.

Bunlara altının en ağır olan tartısı da eklenir ki, bu sayede kolayca dibe çöker, bu esnada gümüş yolda alıkonulur ve olgunluk bakımından sınanır, zira malumdur ki antimon, bol miktarda yanıcı kükürt ve arsenikten, pek az miktarda da gayet latif ve uçucu tabiatta olan cıvadan (argentum vivum) meydana gelir. Bu yüzden eğer erimiş haldeki altın bunun içine akıtılacak olursa, bu kükürdün içinden geçerken, tıpkı bir süngerle silinircesine onun vasıtasıyla temizlenir ve arınır, yine de köşeleri olmayan yuvarlak bir gövde, gözeneksiz katı bir cisim olduğundan ve kendi başına tortusuz saf kabul edildiğinden orada tutulamaz, bundan ötürü kabın dibine pek süratle iner. Gümüş ise bilakis, altından iki kat hafif, ham, daha gözenekli ve bir parça kükürt içerdiğinden, antimonun bütün tözüne dağılır.

Burada dikkat edilmelidir ki, bakır, kurşun, demir, kalay gibi madenlerin hepsi ve aynı şekilde gümüş de antimon vasıtasıyla eritildiğinde kral (regulus) verir yahut dibe çöker, fakat bu kadar süratle ve bütün tözüyle değil, bu sebeple sanatkarın bu ameliyede çevik davranması icap eder, aksi halde eğer gümüş miktarı daha fazla olursa ve ameliyye uzun sürerse, gümüş de altınla birlikte dibe çökebilir. Gümüşten sonra antimondan, uygun bir eritici ilavesiyle büyük bir ateş ergitmesi vasıtasıyla [cevher] çekilip çıkarılır. Altının kükürtle yakılması ve sirke buharı üzerine konulması ve buna benzer diğer şeyler Geber'in anılan yerinde görülebilir. Altının, Macaristan'daki yahut Zips'teki Schemnitz'de yapıldığı ve başka yerlerde de tatbik edildiği üzere arındırılma usulleri izah edildikten sonra, en zengin maden ocaklarının bulunduğu Macaristan'ın büyük bir kısmı ile Slavonya, Erdel ve Zips idaresi bugün Türk tiranının hakimiyeti altında olduğundan, daha önce pek çok başka millette ve krallıkta yaptığımız gibi, bir ilave kabilinden onun yıllık gelirlerini de buraya ekleyeceğiz, şüphesiz Macaristan hukuken Türk'e ait olduğundan ötürü değil, zira geriye ne kaldıysa Avusturya hanedanına ve kendi meşru kralına itaat etmektedir, bilakis zorba ve zalimce bir tasarruf ile onu büyük ölçüde elinde tutup gasbettiği içindir.

Türk imparatorunun gelirleri çeşitli yazarlar tarafından farklı şekillerde aktarılır ve hepsi tek bir hususta uyuşmaz, zira bunlar hırsları doyurulamayan hükümdarların değişmesine göre devirden devire değişir, bu yüzden kimileri diğerlerinin iki katı vergi toplar. İstanbullu patrisyen Theodorus Spandugino, Kanuni Süleyman zamanında bütün imparatorluğun her yıl on milyon doksan kırk sekiz bin beş yüz duka ödediğini yazar ve bunu kısım kısım şöyle izah eder, Hristiyanların her yıl ödediği haraç (Carazzi) vergisinden bir milyon elli bin sarraf altını (Seraphus) alır. Maden ocaklarından, tuzdan, şaptan, boyalardan, Ermeni kilinden, mühürlü topraktan ve benzerlerinden dokuz yüz bin. Halk arasında dendiği üzere resimlerden ve gümrük vergilerinden altı yüz bin. İmtiyazlar ve berat belgelerinden yüz bin. Sahipsiz mülklerden (bonis cadutis) üç yüz bin. Tuzlalardan yüz bin. Varisi yahut hamisi bulunmayan müteveffaların mallarından yüz bin. Krallıklardan çıkış için ödenen navlunlardan elli bin. Darphanelerden yüz bin. Balıkçılardan elli bin. Karşılıksız hediyelerden üç yüz bin. Kendilerine padişah tarafından her yıl maaş ödenen ve vefatlarından sonra her yıl hazineye geri dönen müteveffa paşaların ve diğerlerinin gelirlerinden altı yüz binden fazla. Kıbrıs bugün yedi bin öder. Boğdan altı bin. Eflak on bir bin. Augustum on bir bin beş yüz, Sakız on bin. Kahire, yani Memfis ve bütün Mısır on kere yüz bin sultanî. İmparatorluğunun bütün şehirlerinin öşründen iki milyon toplar. Diğer krallıkların öşründen yedi milyon üç yüz kırk sekiz bin. Böylece toplam on milyon doksan dört bin beş yüz duka eder. Giovanni Botero ise Türk imparatoruna yalnızca sekiz milyon altın ayırır ve Mısır'ın vaktiyle yedi milyon ödediğini söyler. Francesco Sansovino raporlarında, onun yılda on beş milyon altına sahip olduğunu, bunlardan yalnızca beşinin hazine (Chasna) adı verilen yere konulduğunu, kalan on milyonun ise bütün imparatorlukta beslenen askerlerin ulufelerine sarf edildiğini bildirir. Paolo Giovio, Selim'in hayatında, önceki gelirleriyle birlikte Sultanlık krallığının gelirleri de sayıldığında, her yıl altmış kere yüz bin altın aldığını, bunlardan kırk beş kere yüz binini harcadığını söyler. Venedik'in İstanbul İmparatoru nezdindeki elçisi Bernardo Navagero, miladi 1549 yılında raporlarında şu kelimelerle yazar, Türk imparatorunun kendi hakimiyetine tabi bütün eyaletlerden yıllık ne kadar gelir elde ettiğini bilmek gayet güçtür, zira bu hususta pek çok kimsenin farklı fikirleri vardır.

Kimileri ona on beş milyon altın atfeder, diğerleri ise günde otuz bin sultanî aldığını teyit eder ki, bu da yılda yalnızca on milyon doksan beş bin duka eder.

Fakat ben derim ki, hazine denilen muhasebe kayıtlarından anladığıma göre, her yıl sekiz milyon yüz yetmiş iki bin duka tahsil olunur, bu yekûn şu münferit kalemlerden toplanır, Hristiyanlardan, Rumlardan ve Anadolu'dan, yani Küçük Asya'dan toplanan ve haraç denilen vergi on kere yüz bin dukayı aşar. Resimlerden, beratlardan ve imtiyazlardan her yıl yüz bin duka toplanır. Varissiz ölenlerin mallarından üç yüz bin. Haraç vergisinden muaf tutulan Hersek dükalığı ahalisi, hane başına yılda bir duka öder ki, bu da iki yüz bin yekûnuna varır. Kahire, Memfis ve Arabistan bir milyon sekiz yüz bin altın sarraf altını öder, bunlardan hükümdarın hazinesine dokuz yüz bin aktarılır. Bütün Suriye altı yüz bin harcar, bunlardan üç yüz bini hazineye döner, kalanı eyaletlerin muhafazasına sarf edilir. Mezopotamya iki yüz bin verir, bundan hazineye yüz elli bin intikal eder. Maden ocaklarından, tuzdan ve şaptan on beş kere yüz bin. Resimlerden ve ticaretten on iki kere yüz bin. Tahıl ve diğer mahsullerin öşründen sekiz yüz bin. Eflak vergisinden on altı bin. Boğdan'dan on bir bin. Erdel'den on bin. Ragusa vergisinden on bin. Ege adalarından altı bin. Sakız'dan on bin. Kıbrıs'tan sekiz bin. Bütün bunlar sekiz milyon yüz yetmiş iki bin duka eder. Vigenère Türk'ün yıllık gelirini şöyle tasvir eder,

Osmanlı Türklerinin hükümdarı Süleyman devrinde yıllık geliri şöyle takdir ediliyordu, haraç adı verilen ve Doğu Yunanistan ile Asya'nın Hristiyanları tarafından her yıl ödenen senelik vergi, yani kelle başına bir buçuk duka, on beş kere yüz bin sarraf altını tutar. Gümrüklerden, navlunlardan, beratlardan, imtiyazlardan ve divanın diğer muamelelerinden gelen vergiler yüz bine yaklaşır. Sahipsiz mülkler denilen şeylerden üç yüz bin. Haraç vergisinden muaf tutulan Hersek dükalığı iki yüz bin öder. Kahire ve Arabistan on sekiz kere yüz bin. Suriye altı kere yüz bin, Mezopotamya iki yüz bin.

Altın, gümüş, bakır, kalay, kurşun, tuz, şap, kükürt, mühürlü toprak (terra sigillata), Ermeni kili (bolus armenus), boyalar ve diğer maden ocaklarından, on beş yüz bin. İthal ve ihraç edilen satılık malların vergilerinden, on iki yüz bin. Buğday ve diğer mahsullerin öşürlerinden, sekiz yüz bin. Hristiyanlardan yakın zamanda alınan Kıbrıs’tan, altı yüz bin. Bu Türk gelirinin bugün on bir milyon altına ulaştığı tahmin edilmektedir ki bunlar her yıl padişahın hazinesi denilen yere girmektedir. Bunlara ek olarak, bütün Türk İmparatorluğu'nun tarlalarından, ormanlarından, nehirlerinden, bahçelerinden ve otlaklarından gelen ve timar denilen diğer gelirler de en yüksek meblağa ulaşmaktadır. Bu gelirlerden, hükümdarın düşmana karşı bir sefere çıkması gerektiğinde atlılarına dağıttığı üç yüz bin savaş atını beslemek için masraflar karşılanmaktadır.

Zira hükümdarın canı ne zaman isterse, hazineden ulufelerini, silahlarını, atlarını ve zahirelerini alan herkes savaşa mecbur tutulur. Nitekim son yüz yılda Türkler tarafından hırpalanan ve neredeyse barbarlığa sürüklenen Macaristan'ın uğradığı sürekli savaş akınlarına ve yıkımlara tarihler şahittir. Türkler her türlü insani disiplinden, sanattan ve bilimden nefret ettiklerinden, felsefi sırları ve insanlara faydalı ilaçları araştırmaktansa, vergi toplamaktan ve insan kırımından zevk almalarına şaşmamak gerekir. Boğdan her yıl on altı bin öder. Rodos, Sakız ve Takımadalar'ın diğer adaları yüz bin öder. Karşıt tarafın simgeleri. Savaşa hazır olan hasım, bu kanıtı öne sürdü. 31.

Hasmın Macar Melchior Cibinensis aleyhine Kimya karşıtı olumsuz kanıtı. Eğer her yetkinlik ve suretin girişi bir anda gerçekleşiyorsa, o halde Kimya'nın bir anda gerçekleşmeyen işlemi ve hazırlığı beyhudedir ve sanatın kendisi boştur. Fakat birinci önerme doğrudur, O halde ikincisi de doğrudur. Öncül açıktır, zira bir şeye varlığını veren surettir. Bir şeyin özü ise azı ya da çoğu kabul etmez, fizikte de görüldüğü üzere daha önce var olmayan şey bir anda var olur. Aksi takdirde ya iki suret aynı anda ve birlikte tek bir maddede bulunurdu ya da suretler genişleme ve eksilmeye maruz kalırdı ki buna cevaz verilemez. Zira bir saatlik bir bebek, insanın sureti bakımından, elli yaşındaki bir adamdan daha az insan değildir. Oysa kimyacı metallere sureti bu şekilde vermez, bilakis onları uzun bir zaman boyunca hazırlar. Cibinensis'in 31. olumsuz kanıta cevabı.

Suretin girişinin bir anda gerçekleştiği, Kimya'nın işlem ve hazırlığının ise bir anda gerçekleşmediği doğrudur, fakat buradan sanatın boş olduğu sonucu çıkmaz. Zira suretin girişi ile hazırlık, hem doğaya hem de sanata göre birbirinden farklıdır. Sözgelimi masa yapan bir marangoz, tahtaları rendelerken masanın suretini henüz koymamıştır, tahtaları tutkalla birleştirdiğinde de koymamıştır, ayakları eklediğinde ise yetkin suret verilmiş olur. Aynı şey ev için de söylenmelidir, temeller atılırken, duvarlar yükseltilirken henüz bir ev suretine sahip değildir, çatı çatıldığında da suret henüz tamam değildir, tamamlandığında ise artık yetkin bir evdir.

Doğaya göre de durum böyledir, erkeğin ve dişinin tohumları ayrı tutuldukça insan henüz var olmamıştır, birleştiklerinde de henüz insan değildir. Ve böylece embriyo, Yaratıcı'nın uygun gördüğü bir anda ona akli ruhu üflemesine kadar, bitkisel ve duyusal ruhun idaresinde rahimde büyür ve işte o anda insan haline gelir. Bu durum, hem doğal hem de yapay olan Kimya eserine de aktarılsın, bu eserde altın sureti yetkinleşene dek hazırlık sürer, kendi maddesine atım (projeksiyon) yoluyla zerk edildiğinde ise o anda, yanıcı kükürdün maddeden ve kusurlu metallerden ayrılmasıyla altının meydana gelişi gerçekleşir. Dolayısıyla bu kanıt Kimya aleyhine hiçbir şey ispat etmez, bilakis onun lehinedir. Geber, bu şekilde akıl yürütenlere pek sert bir biçimde şöyle cevap verir, derler ki yetkinlik bir anda verilir ve bizim hazırlığımız bir anda gerçekleşmez, buradan hareketle hüner yoluyla bir yetkinliğe ulaşılamayacağı sonucunu çıkarırlar, o halde sanat da yoktur. Deriz ki, onların kafaları insan aklından yoksundur ve kendileri insanlardan ziyade hayvanlara benzerler. Zira çıkarılan neticeyle hiçbir bağı olmayan öncüllerden sonuç üretmektedirler. Dolayısıyla bu akıl yürütme, "Eşek koşuyor, o halde sen bir keçisin" demekle eşdeğerdir. Bunun sebebi şudur, hazırlık bir anda gerçekleşmese bile, bu durum hazırlanmış olana suretin veya yetkinliğin bir anda verilemeyeceği anlamına gelmez. Zira hazırlık yetkinliğin kendisi değil, sureti kabul etme kabiliyetidir.

Kimya Aleyhine Olumsuz Kanıt

Eğer kimya sanatı altını yok edemiyorsa, onu inşa etmeye hiç muktedir olamaz. Önermenin gerekçesi açıktır, Zira her şeyin yıkımı inşasından daha kolaydır, nitekim bir günde yıkabildiğimiz binaları yüz günde güçbela inşa edebiliriz. Doğan bütün şeyleri bizzat doğa yine bozar ve yok eder, altın hariç; zira altın, doğa tarafından dört elementin öylesine güçlü bir sağlamlığına ve bağına kavuşturulmuştur ki, bu elementlerin çözünmesi olmaksızın olduğu gibi kalır. Fakat ilkini yapamaz, o halde ikincisini de yapamaz.

32. Olumsuz Kanıta Cevap

Genel olarak doğrudur ki doğanın yardımı olmaksızın sırf sanat yoluyla meydana getirilen şeylerin yok edilmesi inşasından daha kolaydır, tıpkı ev, masa, yatak, elbise ve benzerlerinde görüldüğü gibi. Fakat bazı şeyler vardır ki sanat ve doğa tarafından birlikte meydana getirilir ve kolayca yok edilemezler, yine de nihayetinde bozulabilecekleri akla uygundur, altın ve cam böyledir. Küllerden ve kumlardan ateşte doğan camı kim yok edebilir? Altını kim yok edebilir?

Musa onu yok etti ve birçok usta onu yaktı, diğerleri kalsinasyon (calcinatio) sonrasında tuz ile onu çözdü ve yok etti yahut içilebilir altına (aurum potabile) dönüştürdü. Dolayısıyla küçük önerme mutlak surette doğru değildir, Zira elementlerden birleşmiş olan her şey eninde sonunda kendi ilkelerine çözünür ve bozulur, kimi daha çabuk, kimi daha geç. Altın, diğer her şeyin kolayca dönüştüğü cama dönüşmeksizin, yeryüzündeki maddeler arasında en uzun süre dayananıdır. Nitekim camın kendisinin de uzun süren yakılmalardan sonra artık cam olmayan şekilsiz bir kütleye geri döndüğü söylenir.

Hasmın Kimya Aleyhine Olumsuz Kanıtı

Eğer doğa altın yapıcı tentürler (tinctura) üretmediyse, sanat yoluyla yapılan bütün tentürler doğanın kendisine yabancıdır ve kabul görmez, dolayısıyla altın yapıcı da değildir. Fakat doğa hiçbir yerde böylesi altın yapıcı tentürler üretmemiştir. O halde sanat yoluyla yapılanlar doğanın kendisine yabancıdır ve kabul görmez.

Öncülün gerekçesi açıktır, zira sanat doğaya zorla bir şey sokabilecek ve ona hükmedebilecek bir efendi değil, sadece bir hizmetçi ve taklitçidir. Dolayısıyla doğada bulunmayan bir eser, sanat tarafından da taklit edilemez. Küçük önerme ise açıktır, eğer doğa tentürler üretmiş olsaydı, madenleri araştıran maden işçileri yerin bağrında şüphesiz buna rastlarlardı. Fakat bu durum asla vuku bulmamıştır.

33. Olumsuz Kanıta Cevap

Bütün filozoflar doğada tentürlerin bulunduğunu ve doğa tarafından meydana getirildiğini kabul ederler, Rosarium tarafından aktarıldığı üzere Raymundus şöyle der, her ne kadar bu Taş doğası gereği tentürü barındırsa da, zira manyezya gövdesinde mükemmel bir şekilde yaratılmıştır, yine de sanat ve ameliyat yoluyla kışkırtılmadıkça kendiliğinden bir harekete sahip değildir.

Filozoflar derler ki, güç halinde bir tentür (tinctura) yahut doğadaki kükürt (sulphur) mevcuttur, bu da Tanrı’nın vahiy yoluyla bildirdiği kimseler müstesna, hiç kimseye söylenmez. Nitekim Alphidius, Rosinus’un tanıklığıyla şöyle der, Biliniz ki bu sırra konu olan Taşı Tanrı yüksek bir bedelle satın alınsın diye koymamıştır, çünkü o yolda ve balçıkta bulunur, öyle ki akıl ve ilimle ona kolayca erişebilsin diye, zengin kadar yoksul da ona sahip olabilsin. Bundan başka, doğanın başladığı fakat sonuca ulaştırmadığı pek çok şey vardır, nitekim doğuştan, ısının yahut maddenin eksikliği sebebiyle bazı uzuvları noksan kalanlarda bu durum açıkça görülür, bunlar doğanın mutlak işlerinden sayılmasa da, yine onun eserleridir, zira bir engelle karşılaşmasaydı, diğerlerinde olduğu gibi bunları da yetkin biçimde meydana getirirdi. Aynı şekilde, filozoflarca böyle gizlenen o madde dahi tentür haline gelme gücünü haizdir ve filozofların altını diye adlandırılır, ne var ki ısının ve kendi benzeriyle karışımın eksikliğini çeker. Şu halde doğanın, her ne kadar yetkinleştirmemiş olsa da, ona ilk kudreti ve gücü bahşetmiş olması kâfidir.

Macar Melchior Cibinensis’in Kimya Lehine Gerekçeleri.

31.

Kimya Lehine Müspet Gerekçe.

Şayet Kimya sanatı hakiki olmasaydı, onun hakikatine yazılarıyla, yeminleriyle ve sırrı açığa vuran beyanlarıyla tanıklık eden o eski bilge kişiler, kesin ve sarsılmaz bir temele dayanan şeylerden değil, boş lakırdılardan ve temelsiz yalanlardan şöhret avlayarak, şeref yerine leke, hayır dua yerine lanet hak etmiş olurlardı. Oysa o zatlara, boş lakırdılardan paye, hilelerden şan devşirdikleri asla isnat edilemez, zira başka hakiki şeylerden ve sanatlardan aynı ve çok daha saygın bir nam elde etmeleri pekala mümkündü. Şu halde Kimya sanatı hakikidir.

Büyük önermenin bağını sağlamlaştırmak adına deriz ki, en bilgeler daima hakikatin de en büyük talipleri olmuşlardır, zira erdem nasıl iyiyi gaye edinirse, bilgelik de hakikat hakkında öyle kaygılanır. Eğer o kişiler hem bilge hem erdemli idilerse, bu sebeple hem hakikati hem iyiyi arzu etmişlerdir.

Oysa yanlış olanı öğretmek ve aldatıcı şeyleri hakikatmiş gibi başkalarına aşılamak, ne hakikate ne de iyiliğe sığar.

Buradan anlaşılmaktadır ki onlar, erdeme ve hakikate zıt düştüğü için yalanlardan ve hilelerden kaçınmışlar, oradan kendilerine bir nam ummamışlardır. Nitekim Geber, şayet doğruyu söylememiş olsaydı, bizzat kendine ebedi lanet dilemiş olurdu, zira Summa’sının dokuzuncu bölümünde şöyle yazar,

Lanetlensin öyleyse ebediyen onlar ki, felsefeyle uğraşanların üzerine Kendi yanılgılarından doğan lanetleri ve bedduaları boca ettiler, Ölümlerinin ardında hakikati değil, Daha ziyade şeytani bir aldatmacayı bıraktılar.

Ve ben dahi lanetleneyim, şayet bu hakiki sanatın daha iyi gerektirdiği üzere, Onların hatalarını düzeltip bu ilimdeki hakikati aktarmazsam.

Ve daha yakın dönemden bir diğeri şöyle der, Hakikati araştırmaya her daim en büyük gayreti sarf eden, geleceğe bırakacakları şöhreti boş sözlerden ve kuruntulardan değil, çetin, yüce ve hakiki bir temele dayalı şeylerden arayan o muhterem kadim çağ filozoflarının, kasten hafızaya yanlış bir şey emanet etmek istediklerini düşünmeyelim. Yazar böyle der. Gerçi kimi zaman yalandan paye çıkaranlar olmuşsa da, sonraki çağlar onların sahteliğini ortaya çıkarmış ve hilelerini çürütmüştür, bilhassa da neyin doğru göründüğü konusunda herkesin serbestçe fikir beyan edebildiği dünyevi hususlarda.

32. Kimya Lehine Müspet Gerekçe.

Altın Posta, Atalanta’nın önüne atılan Hesperides bahçesinin altın elmaları, koşarak yorulması ve yakalanması gereken altın boynuzlu ve tunç ayaklı geyik hakkındaki o en kadim kıssalar şayet Kimya sanatıyla ve onun öğretisiyle bütünüyle uyuşuyorsa, bunca kadim çağlardan günümüze kadar ulaşmış olan bu sanat da şüphe götürmez bir hakikate sahip olacaktır. Oysa birinci önerme kuşkusuzdur. Şu halde ikincisi de öyledir.

Büyük önermenin bağı açıktır, çünkü hakikat şeylerin ahengidir, sahtelik ise uyuşmazlıktır. Şeyler, bilhassa da tözler, en kadim oldukları gibi, onların ahengi olan hakikat de öyledir. Buna mukabil uyuşmazlık uzun süre ayakta kalamaz ve başlangıcını kadim olandan alamaz. Şu halde bu pek zarif alegoriler, ağaçlarda elmanın yetişmesi yahut koçun yün taşıması ne denli doğalsa altın yapımının da o denli hakiki ve doğal olduğu hususunda birleştiğine göre, her ikisine de altın niteliği atfederek bunu ima etmek istemişlerdir.

Eğer bir kimse bu konuşan tasvirlerden şüpheye düşer ve onları ahlak yahut buna benzer bambaşka şeylere yormak isterse, kendi mizacına göre hareket etsin. Bu esnada hakikati bilene bunu asla kabul ettiremeyecektir, nitekim Hieroglyphica’mızda öne sürülen muhtelif delillerden bu durum aşikardır, bunları çürütmek için daha kuvvetli delillere muhtaçtır, aksi takdirde bizzat onlar tarafından çürütüldüğünü ikrar etmelidir.

33.

Kimya Hakikati Lehine Müspet Gerekçe.

Altını yok etmeye muktedir olanların, onu yapmaya da muktedir oldukları varsayılır. Oysa altın yalnızca kimyacılar tarafından yok edilir. Şu halde altın onlar tarafından yapılır.

Bu tasımdaki büyük önerme, filozofların ortak görüşüdür ve avamın kanaati de buna katılmaktadır. Nitekim Rosarius, Aquinolu Ioannes gibi diğer müellifleri zikrederek şöyle der, Altının yok edilişini bilmeyen, doğanın akışı gereği onun inşasını da zorunlu olarak bilemez,

Zira altını inşa etmek, yok etmekten daha kolaydır.

Ve az sonra, Filozof, altını parçalamayı bilen kimse, pek zahmetsizce en büyük sırra ulaşmıştır, der. Başka bir filozof ise şöyle söyler,

Altının yok edilmesi zordur, inşası ise pek kolaydır, dışarıdan yok etmek arazidir, esastan yok etmektir. Zira doğanın oluşturduğu o gayet sağlam ve en katı bileşimi açmaya muktedir olan herkesin, onun parçalarını birleştirmeye de muktedir olduğu kabul edilir, her ne kadar filozoflar, hiçbir şey kendi yıkımından meydana getirilemez deseler de.

Yöntemin iki ayrı türü vardır, biri Analitik, diğeri Sentetik diye adlandırılır, Analitik yöntem doğaca sonrakinden başlar ve doğaca öncekilere doğru ilerler, Sentetik ise bunun aksinedir, nitekim Roma’dan Napoli’ye giden yol ile Napoli’den Roma’ya giden yol aynıdır. Buradan hareketle pek çok kimse, altının çözünmesinden yahut bozulmasından onun bileşimine ulaşılabileceğini düşünür.

Şayet bunu inkâr edenler olursa, birinin mümkün olup diğerinin neden mümkün olmadığını gerekçesiyle göstersinler. Eğer bir eşeği öldürmenin mümkün olduğunu fakat onu yeniden inşa etmenin mümkün olmadığını söylerlerse, buna daha evvel cevap verilmiştir, duyu sahibi bir ruha sahip olan bir eşeğin inşası ve yok edilmesindeki durum başka, böyle bir ruha sahip olmayıp yalnızca elementlerin iyi oranlanmış ve dengelenmiş bir karışımından ibaret olan altındaki durum başkadır.

XII. Anonim Sarmat’ın Sembolü. On İkinci Kitap.

Kürsü sırasının en sonunda, diğer taraftan ise Hermes’e en yakın konumda bir Sarmat vardı, yani Leh, Kaşup, Bohemyalı, Moravyalı, Rus, Moskovalı ve daha pek çok halk gibi, kendi içinde farklı fakat tek bir Slav dilinde birleşen halkları barındıran Sarmatya diyarından neşet etmişti.

Gerçi adı geçen Sarmat kendini anonim kılmışsa da, şayet araştırmaya değer görülseydi, nükteli sözünden hareketle adı kolayca bulunabilirdi.

Fakat nüktesinin manasını bizzat kendisi daha açık kılana dek sükût içinde kalması daha evladır. Meclisin bu en son üyesine, karşı koyan yahut muhalif olan bunca kişinin fırlattığı mızraklardan bitkin ve mecalsiz düşen Hasmı yöneldi, bu darbelerin kimisinin ona kan akıtmayan cinsten olsa da şifasız yaralar açtığına şüphe yoktur, çoktan ümidini kestiği zaferin akıbeti hususunda umut ile korku arasında bocalıyordu.

Fakat biz, bu mecliste yalnızca o peçeli olarak boy göstermesin diye, evvela diğer Anonimleri de buna dahil edeceğiz ve ardından ikinci sofrayı kuracağız.

Satürn, Güneş ve Ay’ın Çiçeği Olan Toprağı Nemlendirir.

Gerek kendisi gerek risaleleri elde mevcut olup pek çokları tarafından hem zihinle hem gözlerle incelendiğinden, kimilerinin, kendisinin Hezekiel yahut Boreel olduğuna, çeşitli metaller üzerine atılan (projeksiyon yapılan) tentürünün hayranlık verici gücünü ve bunların en âlâ altına dönüştüğünü kendi gözleriyle gördüğüne tanıklık ettiği bu adsız Sarmat’ın ne hayatını ve ahlakını ne de yazılarını burada serimlemeyi gerekli görmüyoruz, herkesin yerine geçenler hakkında ise,

direnen hasımların bunca kargısıyla zayıf düşmüş atların, kan damlatmasa da devasız yaralar açtığına şüphe yoktur, çoktandır mahrum kaldığı zaferin akıbeti hususunda umut ile korku arasında bocalayarak.

Fakat biz, bu mecliste yalnızca kılık değiştirmiş biri gibi görünmesin diye, evvela diğer adsız yazarları (anonymi) buna dahil edeceğiz ve ardından ikinci sofrayı donatacağız.

Satürn, Güneş'in deliklerini ve balçığı sulayarak toprağı nemlendirir. Kendisine bir kimsenin şu şehadeti getirdiği pek meşhur Anselmus Boëtius de Boodt,

ki kendisi, muhtelif metallere atım (projeksiyon) yapıldığında tentürün hayranlık verici kudretini, bunların en has altına dönüştüğünü kendi gözleriyle görmüştür, gerek onun hayatını ve ahlakını gerekse yazılarını burada ele almayı, hem kendisi hem de risaleleri el altında bulunduğundan ve pek çok kimse tarafından zihnen olduğu kadar gözlerle de tetkik edildiğinden, bizim için lüzumlu görmüyoruz, bütün faniler için ortak olan o makama göçüp gitmiş kimseler hakkındaki kanaatimiz ise başkadır, zira hakikat baki kalmak kaydıyla onların nihai eserlerine hiçbir şey eklenemez yahut onlardan hiçbir şey eksiltilemez, oysa yaşayanlarda durumun ekseriyetle tersine işlediği görülür.

Dolayısıyla, aynı milletten olmasalar da, küçümsenmeyecek bir şöhrete sahip ustalar ve kimyacıların benimseyip hürmet gösterdiği kimi yetim kitapların yazarları olan adsız müellifleri ona ekleyeceğiz.

Sarmatya'ya Kayıtlı Adsız Kitap Müellifleri

Artis nostrae una tantum est res diye başlayan Altın Çan'ın adsız yazarı.

Nicolas Barnaud kimya şerhlerinde zikreder ki, taşlar hakkında son derece ilmi bir risale yayımlamış olan ihtiyar hekim, birkaç yıl önce ev eşyalarını Prag'a naklettirdiği sırada, babasının risaleleri arasında bu yazarın kaba bir tarzda ciltlenmiş ve eskimiş küçük bir risalesini bulmuştur, cildini araştırdığında bir oyuğa rastladığı, içine küçük bir parşömen parçasının yerleştirildiği ve üzerinde, şeylerin gizli sebeplerine dair kitaplarının son kısmında bulunan içeriğe pek benzeyen kısa bir kimyevi usulün tarif edildiği söylenir, bulunan tentür tarifinin sonunda şu mealde sözler yer almaktaydı, işbu toz, bir buğday tanesi miktarında olup hakikatte tesirli olduğunu ispatlamıştır, bunun yarısı iki dirhem cıvaya atılsın ve altına dönüşecektir. Adı geçen De Boodt, sair zamanlarda kimyadan imtina ettiği halde, bunu görüp okuduktan sonra evvelce anlatılanları tecrübe etmek üzere bir kuyumcuya gitmiştir, bunu tatbik ettiğinde en has altını bulmuştur, bundan ötürü hayrete düşen kuyumcu, bunun altında bir hile yahut aldatmaca olduğuna kani olmaktan kendini alamamıştır, binaenaleyh tozu istemiştir,

ateşe her şeyi bizzat koymak ve tozu bizzat atmak üzere, bu işlem kendisi tarafından tekrarlandığında, meselenin en hakiki surette ve hilesiz cereyan ettiğini kesin olarak görmüştür. O kısa usulün yazarı her kim idiyse, onu parşömen üzerine yazmış ve bir zerre tentür ile birlikte bu risalenin oyulmuş cildine yerleştirmiştir, aynı kimse hiç şüphesiz daha önce hiç basılmamış olan bu el yazması Altın Çan'ın da yazarıdır, onun hakkında ne neşretmişse bununla anlaşılmasını murat etmiştir, nitekim o kısa usul pek çok fuzuli ve mugalatacı sözle doluyken, bu nispeten uzun olan metin yalnızca zaruri olanları ihtiva etmekteydi, ilk kısmın sonunda şu sarih sözler yer alır, beyazlıkta eserini soğut, zira Ay'ı soğutarak Güneş'in hararetini bulacaksın.

Kabın yakınında bekle ve mucizeleri temaşa et, zira günün üç saatinden daha kısa bir sürede beyazlaşır ve sararır,

fakat bu şeyin filizlenmesi yeşildir. Bunu aniden gördüğünde hayret, korku ve şaşkınlık seni bulacaktır, zira nihayetinde cihanın bütün beyazlıklarını geride bırakan bir beyazlıkta zuhur edecektir.

Kendisi bir adsız yazar olup, gerçi kim olduğu artık kafi derecede bilinmektedir, birkaç yıl önce, birtakım sebeplerden ötürü adını anmayacağım oldukça meşhur bir şehre gelmiş ve orada kimyaya pek meraklı bir eczacının yanına misafir olmuştur. O yabancı pek yaşlı değildi, giyimi ve kuşamı kıymetli olmayıp aleladeydi, sözlerinde pek idareliydi, kendisine sual edildiğinde ise kimyevi meselelerde ve sair hususlarda oldukça mahir görünürdü, her gün dışarı çıkar ve mabetlerde pek sık bulunur, tavırlarında, amelinde ve kelamında dindar bir hal sergilerdi, onun yanında iki haftadan fazla kaldı. Fakat kış gayet çetin geçtiğinden ve bu iyi adam, kürklerle ve o mevsimin yolculuğuna elverişli libaslarla donanmadığı için kışın şiddetinden endişe ettiğinden, ayrılacağı vakit ev sahibine kendisine bir kürk cübbe ödünç vermesi için ricada bulunmuştur, ev sahibi alelade, belki de on florin değerinde bir cübbeyi ona ödünç verdiğinde, kendisi için kiraladığı arabaya binmek üzereyken eczacı ev sahibine teşekkür etmiş, ki cömert bir kimse olan ev sahibi gösterdiği misafirperverlik mukabilinde hiçbir para kabul etmek istememiştir, mükafat kabilinden ona az miktarda kırmızı toz vererek demiştir ki, bunu hor görmesin, bir libre kurşun alsın, bunu ateşe koyup içine bu tozu atsın, bundan pek çok renk ve nihayetinde tek bir renk, yani altın rengi hasıl olacaktır.

Bunu söyleyerek gitmiş ve hakikaten yukarıda vazettiğimiz muammalarımızın işaret ettiği yere yönelmiştir, eczacı ise kürk cübbeyi arabacıdan geri alamadığını anlatır. Kısa bir süre sonra, sanki eğlenircesine bu tozu tecrübe etmek istemiş ve tarif edilen usule ve miktara göre kurşunu ateşe koymuş, eriyen kurşuna tozu atmıştır, görünen ve kaybolan pek çok rengin ardından, yarım saatlik bir mühlet zarfında altın rengi belirmiştir, bunu görünce hayret ve korkuya kapılmış, döküldüğünde en has altını bulmuştur. Bu altından darphaneciye kendisi için yüz duka bastırmıştır, zira miktar tam olarak buydu, ne eksik ne fazla. Güvenilir bir zat olan bu kimse, yemin etmeksizin bunun hakikat olduğuna yemin etmiş ve halen hayatta olan darphaneciyi şahit göstermiştir. Birkaç günlük misafirperverlik mukabilinde böylesine büyük bir bedel, yani yaklaşık yüz otuz taler ödeyen bu yabancı, başkasının malını sahiplenip alıkoymaya muhtaç kalmamak için kendisine on florine bir kürk ceket satın alabilirdi, lakin onu geri getirmesi icap eden arabacıyı bu hususta mazur görmem mümkün değildir.

Küçük Gül Bahçesi'nin (Rosarium minus) yazarı şöyle der, nerede saf ve sabit cıva bulursan, onu ulu taş say.

Muhtelif tuzlardan mamul, bütün metalleri çözücü bir su vazeder ki, bunun bir metalin diğerine geçebilmesi için metalik kapıların ardına kadar açılmasını sağlayan anahtar olduğunu söyler,

fakat herkes bu hususta ihtiyatlı olsun ve hazırlık aşaması müstesna, tuzlardan sakınsın.

Hakikat Mecmuası (Codex veritatis). Doğru Sözlü (Veridicus). En Yüksek Metinlerin Özeti (Summa Summi textualis). Boru Sesi (Clangor buccinae). Filozoflar Merdiveni (Scala philosophorum). Çocuk Oyunu (Ludus puerorum). Doğan Şafak (Aurora consurgens).

Bu risaleler neşredilmiş kitaplardan kafi derecede bilinmektedir. Pisagor'un Vasiyeti (Testamentum Pythagorae). Filozoflar Meclisi (Turba philosophorum), birkaç biçimi yahut nüshası mevcuttur. Meçhul Yazar, ki Kimya Külliyatı'nda bulunur. Belirsiz Yazar. Küçük Gül Bahçesi'nin muhtasar yazarı. Cıva içildiğinde kaçar risalesinin yazarı. Kimya Aynası'nın yazarı, ki bunun 1475 senesinde vefat eden Ulricus Poyselius olduğu söylenir. Evrensel Yol'un yazarı, Şarabın Beşinci Özü risalesinin yazarı. Karanlıkta Parlayan Işık'ın yazarı. Işıklar Işığı'nın yazarı. Kısa Usul'ün yazarı. Filozof Taşı risalesinin yazarı. Sanatın hakiki konusu hakkında sekiz yahut daha fazla muteber kimya müellifinden uyuşumları derleyen adsız yazar. Muhtelif renklerin Aurelia'sı hakkında risale neşreden yazar. Güneşin İhtişamı'nın (Splendor solis) yazarı. Senior'un tablosunu şerh eden daha kadim yazar. Merlin'e atfedilen alegori. Arisleus'a atfedilen alegori. Kimya Muammaları'nın yazarı. Almanca neşredilen bunca Altın Post cildinde yer alan yazarlar, bunlara hafızamızdan yahut belki de okumalarımızdan kaçan sayısız başkaları da eklenmelidir, zira bu seyahatte, biri yahut diğeri müstesna, kimya kitaplarından ve diğerlerinden tamamen mahrum kaldığımızdan, daha ziyade sadık bir hatırlamaya ve tecrübenin dikkatine dayanmak mecburiyetinde kaldık. Kullanmak zorunda olduğumuz böylesi bir sürat içinde yeniden yazmak da mümkün olmadı.

Şimdiye değin bu eserde karşımıza çıkan kimya ustalarını, hem kimyanın müdafaası hem de kadimliğinin beyanı gayesiyle isim isim zikrettik,

Bu meçhul yazarlarımız, kendileri hakkında yazmamız veya hayatları ile metinlerini daha derinlemesine inceleyip sergilememiz için bize hiçbir fırsat bırakmadıklarından, öne sürülen kanıtlar ve gerekçelerden sonra bu esere burada bir son vermemiz gerekirdi, şayet bu komedyaya adeta neşeli bir nihayet ve Altın Sofra'ya (Aurea Mensa) ikinci bir ikram kabilinden, okuyucunun bulantılı midesini tazeleyecek ve şimdiye kadar ortaya konan meselelerin özünü tatmaya teşvik edecek tatlı meyveler yahut nefis ziyafetler eklemek bize uygun görünmeseydi, Başka bir deyişle, kimyasal hakikatin uzun bir araştırma tecrübesiyle, ayrıca seyahatin, ameliyenin, yazmanın, masrafın, emeğin, uykusuz gecelerin, tefekkürün, uzlaştırılması gerekenlerin karşılaştırılmasının, deneylerin, hataların, tekrarların ve inanılmaz meşakkatlerin sürüp gitmesiyle sınanmış bir alegoriyi, özetleyici bir netice yahut genel bir toparlama yerine burada ortaya koyacağım.

Bütün Eserin Özeti Yahut Kapsamlı Neticesi Yerine Konulmuş, Zihni Besleyecek Ve Okuyucunun Derin Tefekkürüne Sunulacak Pek Çok Ve Açık Meseleyi İhtiva Eden Hoş Alegori

Ömrümün daha kıymetli olan kısmını beşeri ilimler ve serbest sanatlar (artes liberales) tahsiliyle, ayrıca avamdan daha fazlasını bildiği düşünülen her türlü bilgili kimseyle sohbet ederek geçirdikten, böylece kısmen aralıksız okumalarla kısmen de bizzat eşyanın tecrübesiyle daha sağlam bir muhakeme kabiliyeti kazandığımı düşündükten sonra, insanların türlü eylemlerini kendi içimde daha keskin bir nazarla tartmaya başladım, Bunların ekseriyeti ya gösterişe, başkalarına hükmetme ve makamlarda öne geçme şehvetine ya da boğaz düşkünlüğünü ve beden sefahatini körüklemeye yahut bu kabil başka aşırı kusurlara meylediyordu, Üstelik insanların çoğu, mubah ya da gayrimeşru demeden, yalnızca servet yığmakla meşguldü, her türlü vicdan kaygısını bir yana bırakmış, takvaya ve erdeme duyulan gayreti hiçe saymıştı, Bu yüzden uzun süre tereddüt içinde ve kararsız kaldım, acaba Demokritosvari bir kahkahayla mı yoksa Herakleitosvari bir kederle mi bu umumi hezeyana eşlik etmeliydim, yoksa Vaiz ile birlikte, her şey fanidir, fanilikler faniliğidir mi demeliydim, Fakat her şeyi inceden inceye tarttıktan sonra nihayet kendi içime döndüm, En Yüce Tanrı’nın, İsrail pınarlarından fışkıran Kutsal Kitap’tan edinilen bilgisinden sonra, doğada saklı bulunan ve insana azami fayda sağlayan şeylerin araştırılmasından daha hayırlı, daha öncelikli yahut daha kadim bir şey bulamadım, İster evde başkalarının bıraktığı kitaplar vasıtasıyla, önceden yapılan tefekkür ve ona eşlik eden el emeği tecrübeyle olsun, ister dışarıda dünyanın o muazzam kitabını baştan sona inceleyerek olsun, ne şekilde icra edilirse edilsin, Bilgiyi araştırmanın bu yollarının hiçbirinden geri durmadım, bilakis gah birine gah diğerine dalarak, ne kadar çok içersem, Tantalos misali, o kadar çok susadım,

Diğer rivayetlerin yanı sıra, bütün yeryüzünde eşi benzeri bulunmayan, Zümrüdüanka (Phoenix) adında bir kuşun var olduğunu işitmiştim, rivayete göre onun bedeninin artıkları, yani tüyleri yahut eti, hekimliklerin en üstünü kabul edilirmiş, zira bu, öfkenin ve kederin ilacı yahut kadim metinlerde hakkında okunan o Nepenthes imiş, hani şu Helena’nın kaçırılmasından sonra Telemakhos’a sunduğu, onun da geçmişteki bütün zahmetlerini, kaygılarını ve kederlerini unutup benzersiz bir sevinçle neşelendiği deva,

Bu sebeple, her nerede gizleniyorsa bu kuşu arayıp bulmak üzere, fıtratımın ve zihnimin bir tür sevk edişiyle sürüklendim ve adeta gönüllü bir mecburiyet altına girdim, Bu kanatlı varlığın tamamına sahip olmayı umduğumdan değil, zira bunun benim için imkânsız olduğunu önceden görmüştüm, fakat en azından ne zahmete, masrafa ve seyahate mal olursa olsun onun küçücük bir tüyünü dahi elde edebilmek için, Gerçi bu kuşun bir yerlerde gerçekten var olup olmadığı hususunda pek çok kimse şüpheye düşer, fakat sözü edilen deva hakkında şüphe edenlerin sayısı çok daha fazladır, Kuş hakkında şüpheye kapılanları Tacitus’a, Plinius’a ve dünyevi meseleleri yazan diğer müelliflere havale etmek isterim, deva hakkında şüphe duyanların merakı ise bu satırlarda giderilecektir, Bu kimseler arasında ben kendim de uzun süre yer aldım, zira zihnimi böylesi bir devanın mutlak surette mümkün olabileceğine bir türlü inandıramamıştım,

Her ne kadar son derece güvenilir bazı kimselerden bunun bahsinin geçtiğini işitmişsem de, zihnimin çarpık bir dikbaşlılığı yüzünden, kadim zamanlardan yahut uzak diyarlardan aktarılan, doğanın veya alışkanlıkların mutlak düzenine aykırı görünen şeylerin ekseriyetle karşılandığı gibi, bunun ya uydurma ya da bütünüyle masaldan ibaret olduğunu düşündüm, Zira kim, dedim, tabii devalarla değil de kuru sözle öfkenin çaresini vadetmiştir? Tıpta az buçuk tecrübesi olan kimse hariç, uyuşturucular, afyonlular ve laudanumlar gibi acıyı hafifleten maddelerle kederi dindirmeyi kim bilmez?

Dolayısıyla birinci mesele hekim için nasıl lüzumsuzsa, ikincisi de o denli alışılmadık değildir, bilakis hekimlik uygulamasında pek sık görülür, öyle ki her iki dert için de yeni bir deva arzu etmeye yahut talep etmeye hacet yoktur, hele bunu araştırmaya emek yahut masraf harcamaya hiç gerek yoktur, Dahası, kadimlerin şerhlerinde bir filozofun, Caesar Augustus’un aceleci öfkesini nasıl dizginlemeye çalıştığını okuruz, nitekim ona öfkeye kapıldığında, yirmi dört harfi içinden sessizce saymadan hiçbir şey yapmamasını tembihlemiştir, eğer bunlar gerçek çarelerse, herkesin elinin altındadır, başka masraflara veya öğretilere muhtaç değildir, Ahlakçıların, hekimin bedeni hastalıklardan kurtarması ve onun en iyi mizacını koruması gibi, zihni idare etmeyi ve duyguları dizginlemeyi kendilerine has bir vazife bilerek, hem ruh acısına hem de öfkeye karşı vaat ettikleri vecizelerden hiç bahsetmiyorum bile, Fakat böylesi bir devanın araştırmaya değer olmadığını ima eden bütün bu hususlar göz önüne alındıktan sonra, aksi yönde, onun varlığını teyit eden delilleri de şu şekilde ortaya koydum, Ahlak felsefecisi yahut bir ilahiyatçı bir kimseye öfkesini dizginlemesi için kurallar vazeder, fakat bedenin mizacı buna karşı koyuyorsa, yani sıcak ve kuru olup, safralı ve kavrulmuş hıltlarla kaynıyorsa, nitekim bu durum parafrenitisi olanlarda, frenitislilerde, delilerde ve şeytanın musallat olduğu kimselerde açıkça görülür, zira bunlarda sarı safra yahut kara safra esas nedendir yahut olmazsa olmaz şarttır,

Böyle durumlarda hekimlik sanatı aşırı hıltları dengeler veya arındırırsa, öfkenin azgınlığı dinecektir, tıpkı ateşin suyla söndürülmesinden sonra her türlü yanmanın son bulması gibi, Hekimlerin öncüsü Galenos da müstakil bir kitabında gayet veciz bir şekilde şu tanıklığı bırakmıştır, Ruhun huyları bedenin mizacına tabidir, Zira başka şartlarda pek yiğit ve yenilmez olan bir asker, uzun süren sefil bir zindan hayatıyla öylesine güçten düşürülüp ezilebilir ki kendini güçlükle ayakta tutabilir, tıpkı bunun gibi, normalde ne öfkeye ne de azgın duygulara esir olan bir insanın zihni de, yalnızca safralı yahut diğer hıltlarla bozulmuş bedenin kusuru yüzünden pek çok kez zehirlenir ve mağlup düşer, Şayet bu meseleyi ispatlamak için muteber bir hekimin ve filozofun otoritesine ihtiyaç duyulursa, pek çokları arasından tek başına Arnaldus de Villanova’nın tanıklığını zikredeceğim, Villanova, Basit İlaçlar Üzerine adlı kitabında, bütün devaların sırlarının kapısını birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü nitelikler cetveliyle açtığı yerde şöyle yazar, Ve eğer sen arazlar yoluyla yahut buna benzer gizli bir yolla amel eden şeylerin bir cetvelini yapmak istersen, zikredilenlerden bunu elde edebilirsin, sözgelimi, iyi bir hafıza, iyi bir idrak, iyi bir görme yetisi sağlayan ve tabii yolla yahut gizli yolla muhabbet uyandıran şeyleri bilmek istersen, zira hekimlik sanatının her şeye aklı erer, Zira idrakin iyiliği, hissetme yetisinin iyiliğine bağlıdır,

O halde iyi bir idrak sağlayanlar, iyi bir hazım yaptıran, beyni ve hayati organları kuvvetlendiren, fazlalıkları defeden, buharların yükselmesini engelleyen, kanı berraklaştıran, başa ve beyne bakan ve idrakin iyiliğine yönelik hassaları bulunan nesnelerdir, Yukarıda söylenenleri anladığında bütün bunları bulacaksın ve dilersen oradan kendine her türlü ameliye için bir cetvel hazırlayacaksın, Ve buna göre pek çok müellifin kendi terkipleri hakkında, bunların iyi bir idrak sağladığını söylediğini göreceksin, zira bunlar bol miktarda fazlalıkların çoğalmasını engeller yahut buharları bastırır yahut beyni genel olarak kuvvetlendirir, kanı ve ruhu ıslah eder ve kendisinden bütün zihin berraklığının neşet ettiği hissetme yetisini hafifletir,

İşitmişsinizdir ki, bir ilaca "latifastina" denir, zira başlıca uzuvları kuvvetlendiren, kanı arındıran ve iyi bir kan ile ruh (spiritus) hasıl eden ne varsa hepsini kendinde toplar. Buna binaen, bir ilacın cennete ilettiğini dahi söyleyebilirsin, çünkü kanı merhamete, takvaya, yumuşak huyluluğa ve iyiliğe meyleder kılan unsurlardan terekküp etmiştir, bunların vasıtasıyla da hayırlı amellere yönelik iyi bir meyil hasıl olur.

Bir diğer ilaç ise muhabbeti celbeder, zira makbul ve berrak kanı hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından artırır, onu ülfeti, uysallığı ve muhabbeti meneden kederin sebebi olan sevdadan ve balgamdan arındırır.

Bol ve berrak kan ise bunun tam zıddını yapar, Zührevi arzuyu tahrik eder, bundan ötürü zaruri olarak severler, medeni sohbetler kurarlar, neşelenirler ve cömertlik gösterirler, bunun neticesinde de insan hem sever hem herkes tarafından sevilir ve arzulanır.

Bir başkası ise insanı iffetli ve dindar kılar, zira kanı soğukluğa ve azlığa sevk eder, bu vuku bulduğunda insan artık ne cinsi münasebet ne kadınları ne oyunu ne şarkıları ne de benzeri şeyleri arzular.

Umumi bir ifadeyle söylemek gerekirse, hekim ilaçlar vasıtasıyla kanın her türlü keyfiyete olan meylini idare etmeyi bilir, zira insanın ahlakındaki bütün tefavüt sıcak, soğuk, nemli ve kuru kandan neşet eder, hekim mezkur ilaçlarla insan üzerinde dilediğini yapmayı da bilir. Müelliflerden de işitmişsindir ki, bir ilaç insanı ahmak eder, bir diğeri cinnet getirir, eğer bu sırlara vakıf olmak ve kanaat getirmek istersen, etrafımızdaki insanlara nazar eyle, zira pek çok insan ne selim bir akla ne de parlak bir zekaya sahiptir, yabancı bir ilaç sayılmayan şarabı çokça içtiklerinde ise ya sersemleşir ya hiddetlenir ya da ayık hallerinden gayet farklı hallere bürünürler.

Kanı aşırı sıcağa veya soğuğa sevk ederek değiştiren her şey, ahlakı ve idraki de akıldan uzaklaştırıp başkalaştırır.

Görmüşsündür ki, insan çok kere bir taam yer ve bu yemeğin ardından neşeli, şakacı, şarkılar söyleyen ve yemeden önceki halinden büsbütün farklı bir hale gelir.

Bazen de bunun aksi olur, zira kan, ruh ve mizaç (complexio) birincisinde ıslah olup güzelleşirken, diğerinde bozulur.

Böylece hekim cimriden müsrif, iffetliden şehvet düşkünü, korkaktan cesur yaratır, umumi manada kanın mizacını nasıl değiştiriyorsa, onu takip eden temayülleri ve mizaçları da öylece değiştirmesi zaruridir. İşte bunlar, tıp sanatının nihai sırlarıdır, gerçi hekim bunu bazen doğrudan değil, neticeleri vasıtasıyla kuvvetle husule getirir.

Akılsız kimseler, tıbbın bu derece mühim bir sırrı olduğunu bilen basiretli hekimlerin ve pirlerin kitaplarını okuduklarında, onların insanı selim akıllı, sadık ve talihli kıldığını görünce kendileriyle ziyadesiyle alay ederler, alay ettikleri için de tıbbın sırlarından pek uzak düşmüşlerdir, baş ağrısını, çıbanı veya hummayı iyileştirmekten gayrı şeylerin tıbbın sahasına girdiğini işitmek istemezler, buna inanmazlar da, halbuki bu sırları keşfedenleri ayıplayan bu gibiler yüzünden kendi zihinlerinin kabalığını tedavi etmelidirler ki bunları idrak edebilsinler, nitekim Hipokrat’ın talim ettiği hekimlere bu sırları ifşa etmemelerini emrettiğini işitmişsindir, zira bu durum bilgelerin ayıplanmasına ve adlarının lekelenmesine yol açar, oysa insan arif ve hakikati araştıran biri olursa, bunlara bihakkın vasıl olacak ve Felsefenin Soylu Bağışı’ndan payını alacaktır. Ve biraz sonra şöyle der,

Filozofların tecrübeler kitabında, nefsin halleri hakkında gayet güzel ve hayret verici şeyler zikrettiklerini görmüşsündür. Zira öfkeden daha fazla ısıtan hangi ilaç vardır?

Muhabbetten daha çok mahrum eden ve nifak tohumu eken, korkudan daha çok soğutan, neşeden daha çok kuvvet veren hangi şey vardır? Hüsnüzandan daha çok doyuran ve besleyen nedir? Yeisten daha çok helak eden nedir? Zira filozoflar bunlarla pek güzel işler başarmışlardır. Metin buraya kadardır.

Bunlardan açıkça anlaşılmaktadır ki, tıbbın kudreti ruha ve onun bedenle müşterek olan yahut bedenden ruha ve ruhtan bedene intikal eden hallerine de imdat eyler, dolayısıyla öfkeye dahi şifa vadeder.

Safravi hıltın fazlası defedildiğinde öfkenin teskin edilebileceğini, daha doğrusu hiddetin dizginlenebileceğini kabul etsek bile, neredeyse hiç kimse bu kabilden bir şifayı arzu etmediğinden, böylesi bir çare bütünüyle faydasız ve fuzuli görünebilir,

Buna şöyle cevap verilebilir, nefse ait halleri itidale kavuşturan bir ilacın tabiatta mevcut bulunması kafidir, başkaları bunu ister tanımasın ister kıymetini bilmesin, zira bu durum onun faydasından yahut lüzumundan hiçbir şey eksiltmez.

Zira her ne kadar bu devirde muteber sayılmasa da, bir vakitler olduğu gibi, ileride başka bir yerde daha büyük bir kıymet bulabilir.

Nitekim zikri geçen Galen de kendi devrinde, bütün kavimlerin en vahşisi oldukları gerekçesiyle tıp kaidelerini kendilerine emanet etmeyeceği Cermenlerin tıptan bütünüyle bihaber olduklarını beyan etmişti, oysa şimdilerde Cermenler tıbbı bağırlarına basıp inkişaf ettirmekte, buna mukabil Grekler yeniden bir nevi barbarlığa sürüklenmiş ve Türk boyunduruğu altında beşeri edebiyattan neredeyse bütünüyle mahrum kalmışlardır.

Fakat zıtların mukayesesi hakikati ziyadesiyle aydınlattığından, şayet bu nevi bir ilacın bir fayda sağlayıp sağlamayacağı hususunda şüpheye düşülürse, hem hükümdarlarda hem de halk tabakasında ifrat derecedeki öfkeden yahut hiddetten ne felaketlerin doğduğu tefekkür edilsin, bütün devirlerin tarihlerine ait vesikalar bu felaketlerin hadsiz hesapsız olduğuna şahittir, binaenaleyh onu ortadan kaldıran yahut bertaraf eden ilaç da pek büyük bir faydaya sahiptir.

Öfke hakkında söylenenler, acı için de aynı şekilde idrak edilmelidir. Zira öfke nefsin halleri içinde en aşikarı ve en şiddetlisi olarak göründüğü gibi, bedenin arazları içinde de en çok hissedileni ve en belirgini acıdır, öyle ki hekimin ihtimamını, henüz hastalık alt edilmeden yahut illetin sebebi kovulmadan evvel, kaçınılmaz bir zaruretle ekseriya üzerine çeker.

Bu sebeple, acıyı bedenden, öfkeyi de ruhtan aynı anda söküp atan böylesi bir himayeyi kucaklamak akıldışı görünmemiştir. İşte bu ilaç, diyorum, kendisinden hasıl olduğu Zümrüdüanka bulunabildiği müddetçe altından katbekat üstündür, lakin onu nerede arayayım?

Nerede araştırayım, kime sual edeyim? Bilmeyen kimse onu neredeyse hiç gösteremez, anlatamaz da, bu esnada zar atılmalı ve yola koyulmalıdır, zira evde pinekleyenler gizli sırlardan pek bir şey öğrenemezler, talih ise cesurlara yaver gider. Bu yüzden zihnimde en kat’i kararı verdim, ya bu seyahatte ömrümü tüketeceğim yahut özlemini duyduğum ilacı nihayetimde sevinçle evime getireceğim diye, bana aziz olan vatanımı terk edip yabancı diyarlara göçmeye ahdettim.

İtiraf ederim ki, pek çok kimsenin henüz mevcudiyeti dahi münakaşa konusu olduğunu söylediği, zihinde tasarlanmış bir ilacın şüpheli ümidi uğruna yurdu ve göğü değiştirmek, tanıdıklardan yabancılara, yerlilerden barbarlara, hısımlardan yerkürenin öbür ucundakilere göçmek çetin bir iştir.

Bunlara verecek başka bir cevabım yoktur, meğerki Tullius’un vaktiyle Roma dışında bulunan Trebatius’una dediği şu söz ola, Birçok kimse kendi işini de devlet işini de vatandan uzakta başarıyla yürütmüştür. Her başlangıç çetindir, hiç kederlenmemiş olan sendelemeyecektir de, hiç sapmamış olan doğru yola da eriştirilmeyecektir.

Nitekim kimyacıların (Chymici) dediği gibi, Kimyada (Chemia) efendiden efendiye intikal eden soylu bir cisim vardır, onun başlangıcında sirkeyle keder, nihayetinde ise sevinçle saflık bulunur, benim başıma gelecek olanın da böyle olacağını peşinen kabul ettim, ilkin pek çok sert, acı, kederli ve usandırıcı şeyi tadacak, sineye çekecek ve tecrübe edecektim ki, sonunda her şeyi daha sevinçli ve daha kolay görebileyim.

O İlacın (Medicina) yahut Anka Kuşunun (Phoenix) var olup olmadığından şüphe etmedim, zira şüphe etseydim, nasıl arardım? Şayet aramasaydım, onu bulma ümidini nasıl taşırdım? Güneşin gölgesini yahut ışınlarını görmüş olmak bana yetsin, Güneşin kendisine parmaklarımla dokunmamış olsam bile.

Belki de bu dünyevi tortuyla çevrelenmiş olan bizlerin, böylesine soylu ve berrak bir semavi cisme kavuşması ve doğrudan temas etmesi beyhude olurdu.

İnsan işlerinde, başlangıcında dar ve sıkıntılı olmayan ne kadar yüce bir şey vardır? İnsanın kendisi de topraktan (humus) gelme değil midir?

Hal böyleyken, aradığım o İlacın yetkin bilgisine, onu görmeden yahut ona dokunmadan nasıl sahip olabilirim, derim. Talebe olmadan evvel nasıl usta olabilirdim? Şu halde dünyanın muhtelif diyarlarını gezmek gerekir, zira her toprak her şeyi vermez.

Belki de bir yerde, başka bir yerde rüyamda dahi düşünemediğim şeyi göreceğim. Seyahat bana zarar verebilir mi? Asla böyle düşünmem, zira hepimiz bu dünyada, hatta kendi öz memleketimizde, yani bu yeryüzü vatanında birer yolcuyuz. Nihayetinde, bizden önce gitmiş olan Kurtarıcımızın bizi çağırdığı ve kendine çektiği o pek parlak semavi menzillere göçeceğiz. Baharın müjdecisi olan kırlangıca, turnaya, leyleğe ve daha pek çok kuşa bakayım, her yıl yaz mevsimlerinde, tabiatın sevki ve öğretisiyle meçhul diyarlara hava yoluyla nasıl göç ettiklerini, insanın ocak dumanı ve gübresi içinde yaşlanıp gitmemesi için yeryüzünün muhtelif kısımlarına yapacağı yolculuklara nasıl bir numune ve misal teşkil ettiklerini göreyim. Ay-altı havanın tamamı kuşlara açıktır, yeryüzü ise insana. Göğün kendisine ve onun ulu seyyahı Güneşe bakayım, nasıl durmaksızın hareket etmekten sevinç duyduğunu, yeryüzünün ve gök kutbunun bütün mahluklarını nasıl aydınlattığını, ısıttığını ve yönettiğini göreyim. Hatta zihnimi kendi göğsümün derinliklerine, kalbin ta kendisine yönelteyim, hayat sürdüğü müddetçe kalbin bu daimi hareketle nasıl çarptığını, zira hayatı bu zedelenmemiş hareketiyle nasıl ölçüyorsa, bu hareket ortadan kalktığında yahut engellendiğinde hayatı öylece sona erdirdiğini düşüneyim. Demek ki insan için, içine, yukarısına ve etrafına baktığı müddetçe, mekândan mekâna, diyardan diyara hareket etmek fıtridir.

Ne var ki her hareket bir gayeye doğru vuku bulur, bilhassa his ve akıl sahibi varlıkların hareketi, muhayyile yahut akıl tarafından muayyen bir gayeye yöneltilen arzu veya irade iledir, nitekim tüccar kazanç sağlamak gayesiyle, yoksulluktan kaçarak denizleri aşar, karaları geçer ve Hindistan’a kadar varır. Başkaları da başka sebeplerle harekete geçer, öyleyse bizler de zihnin metası, tabiatın sırları, Tanrı’nın lütufları için, ilimleri ve sanatları aramak ve tahkik etmek uğruna neden daha uzak diyarlara gitmeyelim?

Zira evinde pinekleyen kimse, hikmetini de evinde gömecektir, dünyada olup bitenlerden hiçbirini bilmeyecek, başkaları tarafından da tanınmayacaktır, bir çocuk olarak kalacaktır.

Bütün hepimizin ana ve baba tarafından ulu atası olan Âdem’den türeyen, ondan kendilerine miras kalan mülkü son derece eşitsiz parçalara bölünmüş halde tasarruf eden bunca ve böylesine çeşitli kavimleri görmek de pek tatlı ve hayranlık vericidir.

Semavi Güneşin bir günlük seyrinin önüne geçmekten, yani doğudan batıya bütün yeryüzünü baştan başa dolaşıp daireyi tamamlayarak vatana dönmekten, onun yolculuğunu önceden tamamlamaktan yahut ona yoldaşlık etmekten daha şerefli ne olabilir? Zira yer küresini doğudan batıya doğru dolaşan herkes için bir gün eksilir, batıdan doğuya dolaşan içinse bir gün artar, bu durumun sebebi önceleri karanlıktı, fakat şimdi yeterince malumdur. Hatta bir şey manevi cevhere ne kadar yaklaşırsa, dünyevi ağırlıktan arınıp durulursa, harekete o derece süratli ve elverişli hale gelir. Tembel toprak hareketsiz durur ve haklı olarak öyledir, çünkü o cihanın hareketsiz merkezidir. Oysa su hareket eder ve koca Okyanus yirmi dört saatlik zaman zarfında dört kez kabarır ve çekilir, tıpkı bunun gibi pınarlar ve ırmaklar da onun muazzam neslinin ebeveynleri gibi kendi nizamı içinde akar ve denizin tuzunu yatıştırmak için adeta tatlı lezzetler taşıyarak Okyanusa doğru koşarlar. Rüzgarlar, kasırgalar ve onları kuşatan bulutlar, ayrıca koca gemi kitleleri ve bizzat değirmenler, havanın ne büyük bir şiddetle sevk edildiğini gösterir. Ateşimiz ise durmaksızın akıp gider, öyle ki tutuşabilir maddelerden sürekli olarak yenisi üretilmedikçe zapt edilemez.

Göğün kendisi bunca iri gövdeli yıldızlarıyla ne muazzam mesafeler katetmektedir. Hatta yıldızların ve göğün çekilişi öylesine büyüktür ki, insan bu sürati tasavvur dahi edemez.

Top barutunun kuvvetiyle fırlatılan bir demir gülle, hep aynı sürati muhafaza ederek bütün yeryüzünü dolaşacak olsa, fırlatıldığı noktaya geri dönüp 5400 Alman milini, yani yerin büyük dairesini tamamlamadan evvel belki de tam sekiz güne ihtiyaç duyardı, oysa Güneş, yeryüzünden bunca uzak mesafede, bir saat içinde bu kadar milden daha fazla yol alır. Hatta belki de çeyrek saatte bu yolu kateder ki, bu sürati hiçbir insan fikriyle ölçemez, kaldı ki Güneşten çok daha yukarıda bulunan Satürn’ün fevkindeki gökten yahut ilk hareket ettiriciden (primum mobile) bahsetmiyorum bile. İnsanın düşüncelerinden daha süratli ne vardır? İnsani şeyler arasında hiçbir şey yoktur. Fakat ruhi cevherlerin bu sürate denk olduğu ve bölünemez olanın bölünemez bir noktada, zamanda değil, bizzat “Şimdi”de yahut anda hareket ettiği rivayet edilir.

Her türlü hareketten münezzeh olan Tanrı ise her yerdedir, zaten bulunduğu yere hareket etmeye ihtiyacı yoktur.

Şu halde aynı anda ve bir defada pek çok yerde bulunmak insan için imkânsız olduğundan, ki bu yalnızca Tanrı’ya mahsustur, insan için ilahi olana en yakın hal, mümkün mertebe farklı zamanlarda o yerlere varmaktır.

Öyleyse bu dünyanın pek çok diyarını baştan başa dolaşmış olmak benim için usandırıcı değil, bilakis son derece zevkli olsun, şerefsizce değil, pek çok bakımdan son derece şerefli olsun, faydasız değil, en yüksek faydayla birleşmiş olsun, yabancı diyarlardaki taşları ve ormanları görmek için değil, dünyadaki en bilge insanlara danışarak, cahil avamın hürmet etmekten ziyade hor gördüğü meseleler hakkında onlarla müzakere ederek Anka Kuşunu ve İlacı aramak gayesiyle olsun.

Böylece, burada sayılması gerekmeyen, lüzumlu görünen her şeyi tedarik edip bu uzak yolculuk için kuşandım. İlkin Avrupa’nın krallıklarını ve sınırlarını dolaşmaya karar verdim, ardından gerekirse Asya’ya, oradan Amerika’ya ve nihayet Afrika’ya geçmeyi zihnimde tasarladım.

Zira o şifalı kuşun, yeryüzünün bu devasa kısımlarından birinde gizlendiğinden şüphe etmedim, onun şanına dair ufak bir esinti dahi hissedecek olsam, zamanla onun kâmil bilgisine erişeceğime itimat ettim.

Fakat yeryüzünün bütün bu kıtalarını gezip dolaştıktan sonra Tanrı’nın bu ulu Bağışına dair hiçbir şey işitmezsem, ona nail olma ümidinden bütünüyle mahrum kalacağımı düşündüm.

Bir kısımdan diğerine geçerek bu yolculuk tertibini benimsemeyi zihnimde tasarlamamın sebebi bana kâfi görünmüştür, zira unsurların kesif olandan latif olana, ağır olandan hafif olana göç ettiği tabii silsilesini taklit etmem icap eder. Zira Avrupa toprağın, Amerika suyun, Asya havanın ve Afrika ateşin suretini ve kuvvetlerini en iyi şekilde temsil eder. Topraktan ise araya su girmedikçe hava meydana gelmez, sudan da araya hava girmedikçe ateş hasıl olmaz.

Yeryüzünün bu kısımlarının mezkûr unsurlara nasıl tahsis edildiğini, her birinin bahsinde açıkça beyan edeceğiz.

Burada, söz konusu nizamın gerekçesini ne şekilde olursa olsun belirtmiş olmak kâfidir, zira meselenin kendisi kendi adına daha bol söz söyleyecektir ve anlayan kimseye bu muhtasar sözler gereğinden fazla uzun bile görünebilir.

AVRUPA, TOPRAK

Böylece vatan toprağına dönüp, ilkbahar ılım noktası (aequinoctium) gününde, Ay, gökbilimcilerin adlandırdığı üzere Ejderha Başı civarında, Koç burcunda Güneş ile birlikte iken, Anka kuşunun bizzat kendisinin orada bulunup bulunmadığını yahut onun namının başka bir yerde işitilip işitilmediğini kesin olarak öğrenmek maksadıyla evvela Avrupa'yı baştan başa dolaşmaya karar verdim. Avrupa ise, meskûn feleğin bir kaidesi ve temeli kabilinden sabit bir topraktır, bunun sebepleri şunlardır, Yeryüzü, yerkürede görüleceği üzere, yüzey civarında sulardan hayli aşağıda kalır, gerçi suyu taşır ve kendisi, kendi zatı veya Tanrı'nın her şeye kādir eli müstesna, başka hiçbir unsur tarafından taşınmaz. Bu sebeple Avrupa, yeryüzünün diğer kısımlarından çok daha küçüktür, ancak kudret, nüfus, metanet ve cesaret bakımından onları fersah fersah geride bırakır.

Değişken unsurların tabiat zincirinin şu sırayı takip ettiğini söyleyenler vardır, bir avuç toprak on avuç suya, yüz avuç havaya ve bin avuç ateşe denktir. Bunlar şayet doğru ise, toprağın diğer unsurlara nazaran üstünlüğünü, yoğunluğunu, ağırlığını ve sebatını kolayca ima ederler.

Aynı şekilde Avrupa, dünyanın diğer kısımlarının hoşgörüsüne sığınarak söyleyeyim, hepsinin en güçlüsüdür, silahlarda pek mahirdir ve direnmeye daha ziyade hazırdır.

Hatta evlat ahlakta anasını takip ettiğinden, bu yüzden Avrupalı savaşçılar, kendileri başkalarına boyun eğmezken, daima diğer kavimlerin hâkimleri ve fatihleri olmuşlardır.

Bunun tecrübe ile ispat edilmesi için, Danyal peygamberin kutsal kehanetlerinde zikredilen dünyanın en büyük dört imparatorluğuna bakalım.

Asya, ilk yaratılışından itibaren mesut olduğu gibi, birinci krallığı ve dahi ikincisini elde etti, fakat belki pek azı müstesna, Avrupa üzerinde neredeyse hiçbir hâkimiyet kuramadı. Lakin Avrupa, Makedonyalı bir genç olan Büyük İskender vasıtasıyla, diğer kıtalarda Hindistan'a kadar uzanan muazzam bir sahayı kendine bağladı, keza Roma İmparatoru Jül Sezar ile de Asya ve Afrika'nın büyük bir kısmının hâkimi oldu. Avrupa'nın bu iki meşalesi, kendi topraklarının ve kavminin kuvvetini ve kudretini çevre kavimlere kâfi derecede şahit kılmıştır, öyle ki daha fazla delil getirmeye hacet yoktur. Bundan ötürü Avrupa, bedeninin suretinde bir Bakire'yi andırır, lakin kalbinin cesaretinde hakikaten bir Aslan'ı yansıtır. İşte bu Bakire Aslan, bizim seyahatimizin başlangıcıdır, onun tanınması için tarif edilmesi, girişilecek meşakkatin ilk hedefi olarak tayin edilmiştir.

Bakiredir, yalnızca çehresi ve beden hatlarıyla değil, aynı zamanda ahlakı ve nizamıyla da, çünkü kimseden leke kabul etmez ve hiçbir güce boyun eğmez. Kaç kral beslerse, bağrında o kadar aslan saklar, tıpkı onların kalkanlarında her yerde görüldüğü gibi. Gezegenler arasında Güneş'e, madenler arasında ise altına tekabül eder, yani kendi cinsinde her bakımdan en yetkin olana. Zira Güneş, Avrupa topraklarında nadiren aslan meydana getirse de ve altını daha sıcak olan diğer diyarlardaki kadar bol bahşetmese de, yine de her ikisinden de mahrum olmadığını biliriz, her ne kadar altın nadir olsa da. Bizim devrimizde Elbe Nehri'nde ve başka sayısız yerlerde altının gayet bol bulunduğunu da biliriz, ta ki Avrupa bu lütuflar bakımından diğerlerinden daha talihsiz addedilmesin. İşte tazim ettiğim toprak budur, her daim bakire bilinen o ana budur. Kendi icat ettiği pek çok hüneri pek ince bir maharetle tedarik eden, halkların en zeki mürebbiyesi budur. İmparatorluk haysiyetinin temeli kendisine bağlı olduğu gibi, sanki Amaltheia'nın en bereketli boynuzundan fışkırırcasına pek çok fennin doğduğu hareketsiz bir merkez misali Alman göbeği onda yer alır.

Avrupa'da, ele aldığımız toprak unsuru ile uyuşmadıkça burada zikredilmesi münasip düşmeyen, mucizevi nitelikte türlü meziyetler mevcuttur.

Pannonia'nın kimi mevkilerinde insanların suların altında ikamet ettiği yazılır, çünkü katılaşan sulardan tüf taşları teşekkül etmiştir. Karlovy Vary'nin dağlık kısımlarında kaynar sular benzer şekilde taşlaşır.

Başka yerlerde, Kastilya'da olduğu gibi, şayet çakmak taşları hararetiyle ateşi muhafaza ediyorsa, fanilerin ateş içinde diri olarak yaşadığı rivayet edilir.

Yeraltı sularından hasıl olan ve Sudovya'da ve Prusya kıyısının en uç kısımlarında olduğu gibi denizin dalgalarıyla kıyılara vuran, kehribar adlı şeffaf ve kokulu taşa kim hayret etmez?

Sicilya denizinin mercanlarından, suyun dışında kırmızı yahut beyaz taşlaşmış bir çalıya dönüşen o bitkisel çalıdan bahsetmeyeyim bile. Alman veya Silezya mühürlü toprağını ve aynı yerde topraktan çıkarılan sayısız fosil suretlerini bir yana bırakarak, sözlerimizi yalnızca kulaklarıyla değil, zihinleriyle kavrayan ariflere aslan toprağını işaret etmiş ve ima etmiş olmak bize kâfidir.

Ayrıca toprak, tıpkı ateşte sebat ettiği ve alev gayet şiddetli olsa dahi havaya dönüşmediği, bilakis kıymetli bir şey gibi her türlü zarara direndiği misillü, bizim Avrupa'mız da kendi güçleriyle donatılmış ve tahkim edilmiş olarak, tanrıların en kadimi Terminus gibi kimseye boyun eğmez, onun medhini şayet şanına layık bir şekilde söyleyemediysek de, ele aldığımız mevzunun hakikati adına, elimizden geldiğince aydınlattık. Meşhur yerlerin pek çoğunu dolaştıktan sonra, bana Anka kuşu ve onun devası hakkında kesin malumat verecek kimseye tesadüf edemedim. Bilakis, sözleriyle yardım etmek şöyle dursun, bir kenara dursun işleriyle fayda sağlamayı, nafile emek harcayıp yağ döktüğümü ima ederek beni eğlenceye alan pek çok kimseye rastladım.

Aradığın şeyi, diyorlardı, hiçbir yerde bulamayacaksın ve bulacağın şey de aradığın şey değildir.

Olmayan bir şeyi araştırmaya seni sevk eden başkaları tarafından aldatıldın. Zahmete, masrafa ve kendi dehasının hayranı olan bir yankı misali peşinden gelen, çağrılan her şeye görünüşte münasip cevaplar veren, fakat soruşturduğun hakikate nispetle gayet yersiz kalan o boş gürültünün peşine düşmeye son ver.

Onlardan bazıları, bu mesele sana ve senin meşgalelerine uygun düşmeyecek kadar pek gizli ve çetrefillidir, dediler. Zira böyle bir devanın Anka kuşundan aranması gerektiğini ve kendi başına hayli kısa olan insan ömrünün, bu husus aydınlatılmadan evvel tükenip gittiğini kabul edelim. Bu esnada daha pek çok faydalı meşgale ve meslek ihmal edilir, masraflar erir, vakit heba olur ve nihayetinde elde avuçta hiçbir şey kalmaz. Belirsiz şeylere belirli paraları ve ömrün kıymetli vaktini sarf etmek, kararsız ve beyhude insanın kârıdır.

Bir başkası ise şunu telkin ediyordu, ben bu devaya, onu öylesine aramak ve bana kazanç sağlayacak başka işleri en hakiki mesai ile yürütmek haricinde hiçbir şey vakfetmek istemem, şayet sen de aynı şekilde hareket edersen hiçbir vakit zarara uğramazsın. İlki grubun katı ikazlarına kulaklarımı tıkayarak, diğerlerine şöyle mukabele ettim, bu ilacı aramak, gayet gayretli, çalışkan, deha ve eşyanın vukufiyeti bakımından kudretli olan insanın harcıdır, şayet bir kimse bu işe sırf öylesine bir tırpan vuracak olursa, hiçbir şey yapmamış gibidir. Zira işin dış kabuğuna bile asla vasıl olamaz.

Sebebi aşikârdır, zira bu pek gizli bir şeydir, derin bir tefekkür ve buna benzeyen pek çok şeyin tatbikiyle, aynı mevzu etrafındaki muhtelif hatalardan sonra nihayet farkına varılır, bilgisiz ampirikler (Emphyrici) tarafından hiçbir vakit tesadüfen bulunamaz. Bu yüzden bir kimsenin ya kendini tamamen buna vakfetmesi ya da bundan bütünüyle uzak durması iktiza eder. Gerçi ben kendimde bu nevi ve bu derece büyük lütufların varlığını ikrar etmesem de, bilmediğim bir sevk veya işaretle (şüphesiz ilahi olduğuna kani olduğum), aradığım ilacı nihayetinde Tanrı'nın lütfuyla bulacağıma dair zihnime yerleşmiş şüphesiz bir ümitle, istesem de istemesem de bu müşküllerin içine sürükleniyorum.

Her krala kendi kraliçesi yahut damada kendi gelini nasıl güzel görünürse, bu deva da bana dünyanın bütün nimetlerinden daha sevimli görünür ve zihnimi mıknatısî bir meziyetle kendine öyle bağlar ve büyüler ki, şayet ondan mahrum kalacaksam hayattan, dostlardan ve akrabalardan dahi vazgeçmek isterim.

Hipokrat'ın hekimlik hakkında bir vakitler söylediği, sanatın uzun, ömrün kısa, hüküm vermenin çetin ve tecrübenin aldatıcı olduğu sözü, en hakiki manasıyla bu husus hakkında anlaşılabilir. Ne var ki ona pek çok kimse vasıl olurken, buna ancak pek azı erişebilir.

Gerekçe şudur ki, güzel şeyler güçtür ve erdem ile şerefin önüne ter konulmuştur, zira emek toprağından geçilerek huzura varılır, cevabımın özü bu oldu.

Avrupa'nın büyük bir kısmını baştan başa dolaşmıştım ki, kadim yazarlarda gizli sırlardan (arcana) söz edildiğinde Hesperia ve Hiberia'nın adının pek sık geçtiği hatırıma geldi. Bu sebeple oraya yönelmekten geri durmadım, nitekim nice gün süren bir yolculuğun ardından oraya vardığımda, vaktiyle burada bazı Arap ailelerinin ve bu hekimliğin paydaşlarının uzun yıllar önce yaşamış olduğunu öğrendim. Bundan başka, üç gövdeli Geryon, onu katledip alaca sığırlarını sürüp götüren Herakles ve Hesperidlerin bahçelerinde dallarında altın elmalar taşıyan, yine aynı Herakles'in alıp götürdüğü ağaçlar hakkında burada daha bilgili kimselere danışmayı ihmal etmedim. Onlardan öğrendim ki, Khrysaor'un oğlu olan ve üç gövdeden meydana gelen Geryon, filozofların hakkında şöyle yazdığı kimsedir:

Tek bir atada üç çehre gördüm, ve sığırlar da aynı maksada matuftur, Herakles ise zahmetkeş bir sanatkar yahut bu hekimliğin araştırıcısıdır, sığırlara doğru gideceği sırada Güneş ışınlarıyla fazlaca ısınıp öfkeyle alevlenmiş ve yayını bizzat Güneş'e doğrultmuştur, bu yüce gönüllülüğü sebebiyle Güneş tarafından altın bir kadehle ödüllendirildiği okunur, o kadehi bir gemi gibi kullanarak okyanus üzerinden sığırlara doğru yol almıştır, o kadehin içinde, biçim bakımından olmasa da madde bakımından, Herakles'in öfkesini dindirecek türden bir ilaç şüphesiz bulunmaktaydı.

Böylece Herakles, Güneş'ten öfke ve kederin ilacını aldı ve onu beraberinde götürdü, nitekim bütün basiret sahipleri, o kadehin içinde Anka'nın tüylerinden küçük bir parçanın da yer aldığına hükmetmişlerdir.

Ne var ki İspanya krallıklarına bağlı pek çok ada sayıldığından ve bunların arasında Talihli Adalar yahut Kanarya Adaları denilenler de bulunduğundan, onları da baştan başa görmeden Avrupa'dan ayrılmak istemedim. Bunlar yedi tanedir, yani Lanzarote, Fuerteventura, Gran Canaria, Tenerife, Gomera, El Hierro ve La Palma, bunlardan üçü, yani Lanzarote, Gomera ve El Hierro kendi krallarına tabidir. Ayak bastığım bu sonuncu ada olan El Hierro hakkında, ağaçlarından su çıkan harikulade bir tabiat vasfı ve ayrıcalığı anlatırlar, nitekim bu ada tatlı sudan tamamen yoksun olduğundan, başka bir yerden getirilmedikçe insanların ve hayvanların burada yaşaması mümkün değildir. Fakat tabiat bu eksikliği geniş yapraklı birtakım ağaçlarla gidermiştir, bu ağaçlardan muayyen zamanlarda bütün adaya yetecek bollukta tatlı su damlar.

Adaya gelen yabancılar yahut korsanlar bunu bilmediklerinden, içme suyu kıtlığı yüzünden orada uzun süre barınamazlar. Tarih anlatılarından bunun doğru olduğunu herkes görecektir.

Aynı dönemde vuku buldu ki, Gomera hükümdarı erkek bir mirasçı bırakmaksızın vefat etti, geride Blanca adında pek güzel tek bir kız evlat kaldı, her ne kadar babasının krallığında tahta geçmek için meşru bir hakka sahip idiyse de, tebaası bir kral ile evlenmedikçe bir kadının idaresine boyun eğmeyeceklerini bildirdi. Zira erkeklerin kadın cinsine tabi kılınmasının tabiatın düzenine aykırı olduğunu, bundan erkeklerin bir nevi kadınlaşmasının ve kadınların onlar üzerinde tahakküm kurmasının doğacağını ileri sürüyorlardı, nitekim kadınların bir süre hüküm sürdüğü halkların tecrübesiyle bu sabittir. Zira orada kadınlar adeta erkeklerin, erkekler de kadınların rolünü üstlenir, zinalar öylesine sıktır ve kadın tellallarının işaretiyle gizli genelevlerde kendilerini başkalarına peşkeş çeken evli kadınların çokluğu cezasız kalır ki, işitilmesi akıl almaz bir hal alır. Bu gibi şehirlerde çocuklar, neredeyse karılar da ortak sayıldığından, Platoncu bir cumhuriyetteymişçesine ortak veya daha doğrusu piç kabul edilir.

Buna ek olarak, yaratılıştan gelen zayıflığı ve zihninin kararsızlığı sebebiyle edilgin olmaya yaratılmış olan o cinsin, herkesin eylemlerini çekip çevirmesini ve yönetmesini yakışıksız buluyorlardı. Bu sebeple prenses, bir eş seçmeyi düşünmeye ikna edildi. El Hierro adasında Brumazar adında soylu bir genç vardı, prenses gönlünü ona kaptırdı, bu arada o genç de karşılığında bu asil bakireye sırılsıklam aşık oldu, öyle ki aralarında bir izdivaç akdetmek gayesiyle derhal ona elçiler göndermekten geri duramadı. Bakire tarafı rıza gösterdi ve her iki tarafça onaylanan şu şartlar altında düğün derhal icra edildi, evvela, kızın çeyiz olarak yanında sonsuz kıymette ve büyüklükte beyaz bir inci getirmesi, erkeğin de hediye olarak ona parlak ışıltısıyla bilinen ve çok daha yüksek değerde olan bir yakut vermesi kararlaştırıldı, bu karşılıklı hediyeler bir milyondan fazla, yani on yüz bin altın duka değerindeydi. İkinci olarak, bir koca ve kral sıfatıyla erkeğin, fıtraten zayıf olan bu kadını savunması, gözetmesi ve buralarda sıkça görülen haydutlardan zarar görmesin diye krallık kudretiyle koruması şart koşuldu. Karşılığında kadın da hiçbir kaçış yahut tereddüt göstermeksizin daima onun hakimiyeti ve idaresi altında kalacağına söz verdi. Bu hususlarda mutabık kalınıp karara varıldıktan ve düğün usulünce yapıldıktan sonra, umulduğu üzere, bu iki eşin huzur içinde yaşadığı ve halen yaşamakta olduğu bozulmaz bir evlilik tesis edildi. Nitekim onlara, kendilerinden doğacak ve adaların en kudretli hükümdarı olacak bir evlat görecekleri önceden haber verilmiştir, bu hükümdar bütün düşmanlarına karşı zafer kazanacak ve zafer anıtını Dionysos'un sütunlarına, Hindistan'ın en uç sınırlarına kadar taşıyıp ebedi bir hatıra olarak oraya dikecektir. Bunları, burada ne derece araştırma yapılabildiğini göstermek için anlattım, zira bütün Avrupa'da yahut ona bağlı Talihli Adalarda ve diğer yerlerde Anka'ya veya onun hekimliğine dair hiçbir iz bulamadım.

Bundan sonra, şayet Anka o karanlık kasırgayla oralara sürüklenmişse böylesine kıymetli bir hekimliği barbarlar arasında da aramak maksadıyla, elverişli bir rüzgarla Amerika'ya yelken açmaya karar verdim, nitekim şairin şu öğüdünde dediği gibi,

Oltan daima salınsın elverişli sularda, Balık çıkar ummadığın en derin girdapta.

Amerika

Yeni Dünya denilen Amerika'ya yahut zaten bilinen Batı Hindistan'a gemilerle varmak, alışkanlık ve daimi tecrübe mıknatısın kılavuzluğunda Okyanus üzerinde adeta bir anayol açtığından, artık pek güç bir iş gibi görünmemektedir. Fakat onu ilk kez keşfetmek ve başkalarının bilgisine sunmak, asıl iş ve asıl zahmet buydu.

Talihli Adaları geride bırakıp oraya varmak üzere, kıçında siyah bir kartal bulunan gemiye bindim. Geceleri korkunç biçimde kararan Okyanus dalgalarını aşıp deniz canavarlarının ve aksi kasırgaların, fırtınaların getirdiği nice tehlikeleri göğüsledikten sonra nihayet neşeyle Brezilya kıyılarına yanaştık, burası uçsuz bucaksız ormanlarla kaplı, Amerika'nın büyük bir eyaletidir. Yerleşimcilerin kulübeleri seyrek, kasabaları pek nadirdir ve insanlar serbest sanatların (artes liberales) öğretilerine tamamen yabancıdır. Burada yerlilerin kısa süre öncesine kadar İspanyolların birbirlerine yazdıkları ve gönderdikleri bir mektubun okunmasını bir mucize saydığı, kağıdın sırları ifşa eden geveze bir nesne olduğunu düşündüğü bir yerde, doğanın en gizli sırlarını kime danışayım, kuşların en nadidesi olan Anka'yı kime sorayım.

Şurası muhakkaktır ki, bu topraklarda yahut dünyanın bu kısımlarında görülmeyen, türlü cins ve renkte kuşlar orada bulunmaktadır, fakat Anka bambaşka bir tabiata ve özelliğe sahip olduğundan, onu alelade kuşlar arasında aramamıza lüzum yoktur. Buralarda kokulu ve rengarenk ağaçlardan meydana gelen sık ormanlar vardır, derin düşüncelere dalarak bazen buralarda dolaşırdım, kısmen ağaçların ve çiçeklerin o neşeli görünümüyle gözlerimi tazelemek, kısmen de cıvıldayan kuşların doğal musikisiyle zihnimi kaygılardan arındırmak için.

...dinlenirken, talih eseri alışılmadık ve hayranlık uyandırıcı güzellikte bir elmaya rastladım, onu her yanıyla seyrederken şu mealde bir yazıt buldum,

İçindedir ninenin, oradan dirilip sunacağı şey zambağı, sarılabilir anasının bağrına hakikaten. Oradan yeniden doğacaktır az sonra soylu bir ağaç, ki çiftçiye verecektir altın saçlı meyvelerini.

Bunları uzun uzadıya düşündükten sonra, nihayet anladım ki, içeride gizlenen çekirdeğin nineye, yani toprağa emanet edilmesi gerekmektedir, zira o elmanın anası ağaç, ağacın anası ise toprak olarak görülmüştür. Bu yüzden bunu, Tanrı’nın sunduğu bir armağan gibi kabul ettim, ta ki onu tecrübe etme ve yazıtın öğrettiği şekilde sınama fırsatı bulana dek.

İzlenecek yöntemin ise şöyle olması gerektiği kanaatindeyim, Hesperidlerin bahçesinden belki de oraya sürüklenmiş olan bu elmanın tohumlarını alıp toprağa koymalı, ardından kısa sürede, elmanın ait olduğu ağacın filizleri boy verecektir. Sonra aynı cinsten ya da öncekine en yakın başka bir ağaç aranmalı, bu ağacın gövdesine kadar tepesi kesilmeli veya budanmalı ve kesilen daldan alınan sürgün, bir aşı kalemi gibi aşılanmalıdır. Bu ikisi kaynaşıp tek bir ağaç olduğunda, o gövde, aşılanan sürgün sayesinde eskisinden çok daha soylu bir hale gelecektir, çünkü bütünüyle aşılanan sürgünün tabiatına dönecektir ve ondan doğacak meyve, sürgünün ya da daha önce bulunan elmanın tabiatını yansıtacaktır.

Bunun, hem tabiatın hem de sanatın yardımıyla kemale eren tabii bir hüner olduğunu inkâr edebilecek hiç kimse yoktur. İspanyolların gelişinden önce aynı bölgede hiçbir atın bulunmadığı, at üzerindeki bir adamın o insanlara ilk başta mucizevi bir hayvan gibi göründüğü bilinmektedir, fakat daha sonra bunlar eşeklerle birlikte getirilip, bu binek hayvanlarının emeğinden daha zengin şekilde istifade edilince, her ikisinden doğan ama ikisinden de farklı, katır denen üçüncü bir hayvanın var olduğunu işittiler. Bu nedenle onu üretmek için bütün güçlerini sarf ettiler.

Bilhassa yüksek mevkiden doğma biri vardı ki bu işe ihtimam gösterdi ve kendine şimdiden en asil atları temin etti, değirmenlerin zahmetine koşulmuş pek çok eşeği de besledi. Kısraklardan at üretmenin usulü çok iyi biliniyordu, tıpkı kendi cinsinden merkeplerin üretilmesi gibi, fakat katırlarınki öyle değildi, bu yüzden bu meselenin tecrübe edilmesi gerekti. Oysa bilinen bir şeyin önceden mevcut bir örneği olmaksızın ya da akıl yoluyla en doğru şekilde araştırılmadan yapılan her tecrübe tehlikeli ve hatalarla doludur.

Ata büyük bir özen ve bol miktarda yem verildi, fakat onun dişi eşeğe aşmasından hiçbir şey doğmadı, şüphesiz ki her iki tohum arasında hiçbir denklik yoktu. Bu durum defalarca boş yere denendiğinde, katır üretmeye dair tüm umutlar tükendi.

Nihayet, eşyanın ve hayvanların tabiatını bu sıradan insanlardan daha derinlemesine araştıran bilginlerden biri o mahalle geldiğinde ve adı geçen efendinin bu husustaki mükerrer şikâyetini fark ettiğinde, şöyle dedi, gerçi ben katır hekimi ya da baytar değilim, bir feylesofum, yine de beyhude kalan katır gebeliğinin sebebinin ne olduğunu biliyor gibiyim.

Efendi bunu açıklamasını rica ettiğinde, aldığım ve gücümün yettiği kadarıyla söyleyeyim dedi ve şöyle başladı,

Katır doğsun istersen, babasına benzeyen istekte, ağır işlerle ve yavaş adımlarla yürüt onu, öyle yap, Verilsin her ikisine tabiatının ağırlığınca adımı, ki sormak istersen şayet, bu ne kadardır? Failinkini yarıya indir ve kat kat ekle ötekininkine, İşte o vakit eşekten bir katır doğuracaktır kısrak.

Pek az kapalılık içeren bu sözlere itimat eden o zat, çok sayıda tecrübe yaptıktan sonra nihayet katırı, yani babasına anasından daha çok benzeyen, yine de her ikisinden de farklı olan hayvanı elde etti. İki şeyden, tür bakımından ikisine de uymayan, bilakis onlardan ayrı bir surete sahip üçüncü bir şeyin doğmasının tabiatın ayrıcalıklarından olduğunu kim görmez? Bu hususlarda bir kimse tabiatı taklit ederse, şüphesiz hayvanların, bitkilerin ve madenlerin daha pek çok türünü üretecektir, nitekim tabiatı en derinlemesine araştıran birçok kimsenin bunu bizzat tatbikatla ispatladığı kesin olarak doğrulanmaktadır. Zira pars ile dişi aslandan leopar, kurt ile dişi köpekten lüküs [Yunanca], at ile dişi eşekten bardo yahut katırdan farklı bir melez doğduğunu söyleyenler vardır. Bir ağacın sürgünü veya dalı ile diğerinin gövdesinden, buna değil ötekine benzeyen bir ağaç, belirli renklerdeki çiçeklerin karışımından başka renkli çiçekler, tentür (tinctura) yahut son derece kırmızı madeni tozun cıva (mercurius) ile ateşte karışmasından, ne şuna ne de buna bütünüyle benzeyen altın meydana gelir ve diğerleri hakkında da böyle hükmedilmelidir. Madenler hususunda, bilhassa altın konusunda, bu Amerika halklarının diğerlerine kıyasla müstesna bir hüner bildiğini anlatırlar, nitekim altının belirli bir su vasıtasıyla, balmumu misali parmaklarla işlenebilecek, üzerine çukurlar açılabilecek, kenarları ve ağızları her yandan pekiştirilerek mücevherler kakılabilecek derecede yumuşatılabildiğini söylerler, ki Peru’da daha yaygın olan bu hüner, tabiatta ve sanatta küçümsenmeyecek bir sırdır. Doğrusu o su aşındırıcılardan (corrosiva) görünmemektedir, aksi halde parmaklarla işlenemezdi ya da öyle olsaydı, altının camdan bir mil ile şekillendirilmesi gerekirdi. Nasıl olursa olsun, bunun kimyanın (chemia) bir buluşu olduğundan kimse şüphe etmeyecektir, zira bu tür sular tabiatta pek bulunmaz, damıtma sanatı vasıtasıyla üretilir. Bütün bunları gördükten sonra, aranan altın ilacına dair burada hiçbir umut kalmadığından, ilk fırsatta bu diyarları terk edip Asya’ya geçmeyi düşündüm. Burada Brezilya’da gördüğüm en kıymetli şey, Brezilya ağacı denilen o kırmızı olanı bir yana bırakırsak, büyük bir ağırlığa ve diriliğe sahip, simsiyah bir odundu. Hatıra olsun diye, bilhassa hayran kaldığım ve değer verdiğim siyah renginden ötürü bundan bir miktar yanımda getirdim.

Zira bu renk, esmer halkları ve çeşitli renklere bürünmüş toprağı sebebiyle Amerika’ya özgü görünmektedir. Bu hususta bilgili hekim Monardes, Batı Hint Adaları’ndan Getirilen İlaçlar Hakkında adlı kitabında şöyle yazar, Peru toprağının renk çeşitliliği hayranlık verici ve dikkate değer bir şeydir.

Zira uzaktan bakıldığında, toprağın pek çok kısmının farklı renklere boyandığı, öyle ki kurutulmak üzere güneşe serilmiş alacalı kumaşlar gibi göründüğü fark edilecektir, zira toprağın bir kısmı yeşil, diğeri gök mavisi, başkası sarı, beyaz, siyah, kırmızı veya daha başka bir renktedir, bunların hepsi toprağın farklı madenleridir. Bana bir parçasını gönderdikleri siyah hakkında teyit edebilirim ki, su veya şarapla karıştırıldığında yazı yazmaya son derece elverişli, harika bir mürekkep meydana getirmektedir, içinde biraz da gök mavisi vardır, bu yüzden daha iyi görünür.

Kırmızı toprağın ise, Yerlilerin kendilerini boyadıkları cıva madeni olduğunu söyler.

Ağacı beyaz bir tek boynuz renginde olan bir gemi temin edilince, Amerika topraklarını terk edip Asya’ya doğru yöneldim, Ümit Burnu’nu sol tarafta seyrederek oradan Basra Körfezi’ne vardım.

ASYA, HAVA

Asya’nın adını, Lydia kralı Manes’in oğlu Asius’tan aldığını söylerler, tıpkı Fenike kralı Agenor’un kızı olan, Jüpiter tarafından kaçırılıp Girit’e götürülen Europa’dan Avrupa’nın, onun kâşifi Amerigo Vespucci’den Amerika’nın ve İbrahim’in Ketura’dan olma soyundan gelen, Libya’ya ordu sevk ettiği ve oraya yerleştiği rivayet edilen Afer’den ötürü (Greklerin Libya dediği) Afrika’nın adlandırılması gibi. İsimlerin gerekçesi her ne olursa olsun, bunun konumuzla bir ilgisi yoktur. Ancak Asya, dünyanın üçüncü kıtasıdır, yani havanın toprağıdır ve diğer kısımlardan daha ılıman bir tabiata sahiptir.

Zira Avrupa bazı sahillerinde soğuktan, Afrika ise sıcaktan muzdaripken, Asya ne en şiddetli soğuğa ne de en şiddetli sıcağa maruz kalır, bu yüzden bize sıcak ve nemli olan hava unsurunu en mükemmel şekilde temsil eder, zira sıcaklık soğuğu, nemlilik ise kuruluğu dengeler.

Nitekim deniz kıyısında yer alan bölgeler, oldukça sıcak olsalar bile suların nemi sayesinde sıcaktan, soğuk olsalar bile yine aynı sebeple soğuktan korunur ve ılımanlaşır.

Zira sıcak ve nemli havanın doğasını iyice tartar, onun soy kütüğünü nedenleri üzerinden araştırırsak, ateşli sıcaklığın ona baba, sulu nemin ise anne olduğunu görürüz, Hava, adeta bir oğul gibi, bu ebeveynlerinin daha etkin niteliklerini, yani sıcaklık ile nemi bir arada bünyesinde tutar.

Buradan hareketle, anılan karşıt unsurlar arasında arabulucudur ve her ikisiyle de kan bağı bulunduğundan, bütün cisimsel karışımlarda onları dost kılar ve birleştirir. Yeryüzü feleğinin pek kudretli kısmı olan Asya, benzer bir tarzda, Afrika ile Avrupa’yı aradaki bir bağ gibi birbirine bağlar, tıpkı havanın ateşi ve toprağı, yani en kaba ve en latif unsuru bağladığı gibi.

Aksi takdirde her ikisi arasında hiçbir kaynaşma olamazdı ve karışım içinde biri diğeri olmaksızın kendi doğal erdemlerini ortaya koyamazdı.

Ateş gerçi toprağa, bir kav ve ocak gibi istekle yapışır, fakat nefes alacağı havayı çekip alırsan, hemencecik yok olup gider.

Dolayısıyla Asya’nın ayrıcalığı, yeryüzü feleğinin ortasında yer alması, havanın ılımanlığını hissetmesi ve hurma, pelesenk, her türlü ıtırlı nebatat ve altının kendisi gibi havi meyveleri bize sunması kabul edilir.

Rabb’in huzurunda bir avcı olan Nemrut’tan itibaren ilk krallıklar nasıl burada başladıysa, ilk insan da burada yaratılmıştır ve her şeyin en üstünü olan Kurtarıcımız, bir insan olarak ilk ışığı burada solumuş, fani bir ömür sürmüş, ölüme boyun eğerek ölümü ortadan kaldırmış, O’na inanan bizleri iman yoluyla esenliğe kavuşturmuş, ölümden dirilerek canlanmış ve göğe yükselerek aynı yere giden yolu hazırlamıştır.

Böylece Basra Körfezi’nden yola çıkarak uçsuz bucaksız memleketler aştım, nihayet Küçük Asya’nın bana ait bu kısmına vardım, burada İason’un Kolhis’e varmış olduğunu ve Altın Post’u elde ettiğini kadimlerin kitaplarında okumuş ve yöre halkından işitmiştim. Bu nedenle, kadim devirlerin bilgisine, bilhassa da onun tarihine pek hevesli olduğumdan, günün birinde kıra, Mars korusunun ve Güneş’in oğlu Kral Aietes’in sarayının vaktiyle bulunduğu rivayet edilen yere çıktığımda, saygıdeğer simalı ve vakar sahibi bir ihtiyar ile karşılaştım, muhtemelen kılığımdan yabancı olduğumu anlayarak gözlerini üzerime dikti ve, esen kal yabancı, dedi. Bu denli dostane selamına teşekkür ettikten sonra, ey pek müşfik ihtiyar, dedim, zahmet olmazsa bana bilmediklerimi öğret, zira kocalık tecrübesiyle yahut yaşın verdiği birikimle donanmış biri olarak bunlara vakıfsın ve eşsiz bir insanlıkla bezendiğin göründüğünden beni geri çevirmezsin. O da dostça bir tavırla, benden istediğin nedir iyi adam, diye karşılık verdi.

Şayet buna muktedirsem, sana iyilik etme arzumdan şüphe duyma. Ben de, her ikisinin de sende bulunduğu şüphesizdir, diye yanıtladım.

Fakat İason hakkında, onun altın koyun postu ve seferi hakkında nakledilen bunca şairane ve tarihi anlatının sahiden aslı var mıdır, yoksa insanları oyalamak gayesiyle ortaya atılmış ve günümüze dek yayılmış boş ve asılsız şeyler midir, bunu bilmek isterdim.

Zira pek çok kimse, bunları yaşanmış hadiseler saymayarak itibar etmez, olsa olsa uydurma birer kıssa kabilinden ahlaki birer tefsir getirirler.

Bunun üzerine o zat hafifçe tebessüm ederek, işte, dedi, hakkında soru sorduğun İason bizzat benim, bana kendim hakkında soru soran sana, mümkün olan en yetkin cevabı vereceğimi vaat ederim. Bu sözler üzerine hafifçe ürperdiğimde, korkmana mahal yok, dedi.

Zira ben hayattayken kimseye zarar vermedim, bilakis iyi bir tabip gibi herkese fayda sağladım, ömrüm tükendiğinde de öyle oldum, gerçi hakikatte ölmüş değilim, şanımla her zamanki gibi dipdiri ve hayattayım.

Kayınpederim Aietes’in krallık makamı burasıydı, onun babası Güneş’ti, gökteki Güneş değil elbet, buna inanmak akıldan uzak olurdu, lakin bambaşka biriydi, yine de adı, siması ve itibarıyla ona pek denkti. Merkür tarafından altınla kaplanmış olan Koç’un postunu Mars’ın koruluğuna o asmıştı, belki senin de bildiğin üzere, büyük tehlikeleri göze almadan onu elde etmem mümkün değildi. Ona cevaben, okumalarımdan bilebildiğim kadarıyla bu bana meçhul değildir, fakat bu neticeye hangi vasıtalarla ulaştığını bizzat sen anlat, dedim. O da, elimden geldiğince ve söz verdiğim üzere anlatayım, dedi, fakat öyle dinle ki kulaklarından ziyade zihnini veresin, sözlerden ziyade anlama dikkat edesin, böylece yanımdan rivayetlerin ağırlığıyla değil, hakikatlerin marifetiyle ayrılasın.

Medea bana nasıl yol gösterici olduysa, ben de sana öyle arka çıkacağım.

Zehirleriyle, alevleriyle ve dişleriyle son derece ölümcül bunca canavara karşı zafer kazanırken başvurulacak hileleri bana o sağladı, şayet sözlerime kulak verirsen, aynı şeyleri sanki elden ele geçirircesine sana emanet edeceğim.

Uyumak bilmez ejderha, boğazına fırlattığım uyuşturucu bir lokmayla tarafımdan uyutuldu, bunun üzerine hemen uyuşarak başını yavaşça yere bıraktı, yarı ölü bir hale geldi. Böylece hareketsiz yattığı sırada, vakit kaybetmeden dişlerinin sökülmesi gerekiyordu. Bunlar derhal, daha evvel alev kusan öküzlerle sürülmüş olan kendi toprağına gömülmeliydi.

Fakat bu azgın öküzlerin evvela boyunduruğa koşulması icap ediyordu, bu da büyük bir gayret ve zahmet gerektiriyordu. Bu yüzden onları ehlileştirmek için, alevlerini söndürmek üzere boğazlarına serpilecek gayet berrak, damıtık bir su verdi, bundan maada Ay ve Güneş tasvirleri bahşetti, bunlar olmaksızın hiçbir şeyi başaramayacağımı söyledi.

Peki ben bütün bunları nereden bulabilirim, diye sordum. Sana kafi derecede anlattım, diye karşılık verdi, zira onları bende bulamazsın, bunları vaktiyle Medea’dan nasıl aldıysam, o da aynı şekilde yanında alıp götürdü. Öyleyse Medea’yı nerede arayayım, dedim? Bu benim için de meçhuldür, diye cevap verdi.

Benden çılgına dönmüş halde kaçtıktan sonra, yaşlı Aigeus ile evlendi, ondan Medus adında bir oğul doğurdu ve onunla birlikte, oğlu sebebiyle Medya adı verilen Asya bölgesine gitti. Bunları işittikten sonra ondan daha pek çok şey öğrenmek istedim, lakin o, yoruldum, dedi, bu arada beni hatırında tutasın, bu sözleri söyledikten sonra gözden kayboldu.

Ben ise bu hadise üzerine uzun süre düşüncelere daldım, bu anlatının ne manaya geldiğini zihnimde tarttım ve her şeyi birbiriyle karşılaştırdıktan sonra, kastedilenin aradığım Tıptan başkası olmadığını anladım, bu Tıp hakikatte Anka’dan devşirilir ve altın post ile remzedilir. Zira altın canlının yünleri ile Anka kuşunun tüyleri aynı amaca yöneliktir.

Ayrıca bu mesele hakkında fikrine başvurabileceğim pek az alim buldum burada, fakat bu beni pek sarsmadı, zira o kutlu, havi toprağı tanımış olmak bana kafi geldi. Nitekim dünyanın bu kısmında, dedim, Suriye ve Kutsal Toprak bulunur, bunların birinde pek meşhur Şeria Nehri, diğerinde ise Adonis Irmağı akar. Şeria’da yıkanan Suriyeli Naaman, ilahi iradeyle cüzzamdan kurtulup tertemiz olmuştur.

Musa da İsrail kavmini buradan geçirmiştir. Suriye’de Adonis’in, Mars’ın kışkırtmasıyla bir yaban domuzu tarafından katledildiği rivayet edilir, Adonis’in nasıl biri olduğu, yukarıda ikinci kitapta yeterince anlatılmıştı. İnsan bedenlerini çürümeden muhafaza eden ve onları en uzun bekaya vakfeden o pek methedilen pelesenk burada yetişir.

Gök ile yer arasında günahkar bizler için kendi kanını ve canını, yeterli bir fidye ve yakmalık sunu olarak Baba Tanrı’ya arz ettiği vakit, o en ulu Başrahip’in adım attığı Kutsalların Kutsalı burasıydı,

Her zaman olduğu gibi, şimdi de yüreğimizin en hararetli dualarını O’na şu minvalde yöneltiyoruz, Ey alemin en yüce ve merhametli Kurtarıcısı, İsa

Ey ezelden Tanrı olan, vakti gelince insan suretine bürünen Mesih, Tanrı ile insanları birleştiren Aracı sıfatıyla, yani insanın ebedi lanet gazabına uğrattığı Tanrısal gücün ebedi ve sonsuz adaletini, dolayısıyla bizzat Sana, Peder’e ve Kutsal Ruh’a, Yaratan’a, en saf Bakire’den hiçbir günah olmaksızın doğmuş bir insan yaratığı haline gelerek kendi erdeminle tatmin etmek üzere, bu toprağı doğumunla, hayatındaki sohbetlerinle, mucizelerinle, çilenle, ölümünle, dirilişinle ve göklere yükselişinle kutsal kıldın. Zihnimin en derin teslimiyetiyle, dilimin ve göğsümün dökebileceği en içten dualarla Sana yalvarırım, Sen ki insan soyuna faydalı Tıbbı olağan vasıtalarla kurup bağışladın, bu yeryüzünde bulunurken devasız hastalıkları Tanrısal kudretinle ortadan kaldırıp iyileştirdin ve Hekimlik sanatını bu unvanla diğer tüm sanatların ve bilimlerin üzerine, adeta kutsanmış bir paye gibi yükselttin, lütfunu benden esirgemeyesin, ta ki uğruna seyahatlerde ve araştırmalarda, bildiğin üzere bunca zahmete, emeğe, masrafa ve tehlikeye katlandığım, bugüne dek sabırla göğüs gerdiğim mezkûr Tıbbı arayabileyim, aradığımı elde edebileyim, elde ettiğimi de Senin adının yüceliği ve ona muhtaç pek çok kişinin ferahlığı için kullanabileyim.

Zira kalpleri araştıran Sen, niyetimi, düşüncelerimi ve hayat gayemi bilirsin, şüphesiz bu dünyevi şeyleri beyhude ve rüyalara son derece benzer sayarım, zihnen Sana adanmayı dilerim, yeter ki Sen hem İstemeyi hem Yapabilmeyi, yani her şeyi ihsan eyle. Yegâne arzum olan merhamet işlerini sayısız defa icra edebilmeyi, yani bu tababet ile insanların gerek ruhani gerek bedeni acılarını dindirebilmeyi, ister öfke ve sabırsızlık olsun, ister başka bir taşkınlık olsun, insanoğlunun elverdiği ölçüde yatıştırabilmeyi bana lütfetmeni niyaz ederim. Vicdan huzurunun ve yalnızca Senin sayende kazandığımız semavi hayatın saadetinin hemen ardından tüm beşeri nimetlerin önünde sayılması gereken en müstesna armağanın olan Tıbbı bereketlendir, öyle ki hastalıklarda ve diğer çetin dertlerde bizzat Senin bahşettiğin kuvvetleri açığa çıkarıp yaysın, böylece Senin, Peder Tanrı’nın ve Kutsal Ruh’un Adı bu dünyada da, ebediyet boyunca da bu vesileyle yüceltilsin.

Âmin.

Her türlü iyiliğin ve bağışın kaynağı olan O’na bu dualar edildikten sonra, hatırıma Asya’da, eskiden süt ve balın bolca aktığı rivayet edilen, şimdilerde ise barbar Türklerin boyunduruğu altında gayet çoraklaşmış olan bu kutsal toprağın ötesinde, insanın ilk yaratılışındaki yetkinliğini ve düşüşünü barındıran Cennet’in bulunduğu geldi. Bu yüzden oraya daha yakından varmaktan geri duramadım.

Malumdur ki burası Babil’den pek uzak olmayan bir yerdi, aralıksız bir yolculukla oraya vardığımda, orada birtakım ırmakların kavuşmasından başka geriye hiçbir şey kalmadığını fark ettim.

Buradan Hindistan’ın kıyılarına doğru yöneldim, orada Hürmüz (Ormus) denen gayet mamur bir şehre rastladım, ahalisi bu şehir hakkında şöyle bir darbımesel söyler, Şayet bütün Cihan bir yüzük olsaydı, Hürmüz onun kaşı sayılırdı. Bu şehirde bir müddet ikamet ettikten sonra, her gün muhtelif kapılardan büyük bir telaş ve iştiyakla pek çok kimsenin akın ettiğini gördüm, tesadüfen onlardan birine bu denli aceleyle nereye gitmek niyetinde olduğunu sorduğumda, Yeryüzü Cenneti’ne, diye cevap verdi. Dedim ki, Nasıl olur, ben o kadim Cennet’in neredeyse hiçbir izini bulamamışken, burada hâlâ bir Cennet mi var?

Fakat o beni geride bırakıp var gücüyle koştu. Ben ise şehre dönüp kendi kendime ne yapmak gerektiğini, mezkûr Cennet’i aramak isteyip istemediğimi, şayet arayacaksam hangi yoldan, az önce zikredilen kapıdan gideni mi izleyeceğimi, yoksa başka kapılardan aynı istikamete yönelenlerin ardına mı düşeceğimi etraflıca düşündüm. Ancak olgun bir muhakeme olmaksızın hiçbir işe girişmemek adına, yeryüzünün ilk kâşifi ve fatihi olan Kolomb’un kullandığı söylenen hileye başvurmam gerektiği aklıma geldi. Böylece bütün Şehri dolaştım, her bir kapıda bir müddet durarak burun deliklerimle esen rüzgârları yokladım, nasıl koktuklarına, hoş, tatlı ve ıtri mi, yoksa başka türlü mü yahut kokusuz mu olduklarına baktım, nihayetinde bu usulle kapılardan birinde tatlı ve kokulu Meltemlerin (Etesiae) estiğini hissettim, bunların başka bir yerden ziyade o Yeryüzü Cenneti’nden geldiğini düşündüm.

Böylece bu kapıdan çıkarak pek az kimsenin yürüdüğü doğru yolda hızla ilerlemeye başladım.

Buradan geçtikten sonra bir denizi aşmak icap etti, nitekim Hürmüz bir ada üzerinde bulunmaktadır, burada en beyaz ve en ala incilerin avlandığını kaydettim. Rica ve bedel mukabilinde bunlardan birkaç tane elde ederek Tıbba taalluk eden hiç de azımsanmayacak bir tabiat bağışı aldığımdan şüphe duymadım, zira incilerin beyazlığı son derece göz alıcı ve güzeldir, bu olmaksızın onların tüm kıymeti zayi olur.

Bitişikteki ana karaya ayak basınca, gayet dar bir patikadan hayli mesafe katettim, nihayet üç yol ağzına vardım, orada başı yaldızlı, gövdesi ise tamamen gümüş kaplı Merkür heykeli (Mercurialis statua) görünüyordu. Bu heykel sağ elinin işaret parmağıyla, Yeryüzü Cenneti’ne giden doğru bir çizgiyi işaret ediyordu, bu yolu takip ettiğimde, bir süre ve mesafe aştıktan sonra, gemi olmaksızın geçilmesi asla mümkün olmayan gayet geniş ve derin bir nehre vardım. Ne var ki bütün o sahilde hiçbir gemi bulunamıyordu. Karşı kıyıların Yeryüzü Cenneti’ne fevkalade benzediğini, dahası gemi eksikliği yüzünden meyvelerinden şu an faydalanamasam da aradığım yerin ta kendisi olduğunu oradan temaşa edebiliyordum. Sahile yakın tepeden seçebildiğim kadarıyla nakledeyim, orada altın, portakal, turunç, erguvan ve kıpkırmızı muhtelif çiçekler açmış ağaçlar görünüyordu. Daima yeşil kalan defneler, şimşirler, ardıçlar ve benzerleri de eksik değildi.

Orada her renkten ve tatlı kokulu pek bol çiçekler vardı, yani günçiçekleri, horozibikleri, zambaklar, güller, papatyalar, sümbüller, nergisler ve diğerleri. Kulaklar bülbül, guguk kuşu, papağan, tarla kuşu, saka kuşu ve bir kısmı bilinen, bir kısmı bilinmeyen sayısız diğer kuşun ahenkli cıvıltısıyla şenleniyordu. Çarkın kendi tırnaklarıyla orgun tuşlarına basması ve böylece insan parmakları gibi dört, üç veya altı sesli muhtelif nağmeler meydana getirmesi suretiyle tertip edilmiş enstrümantal musiki sanatı da eksik değildi, körükler rüzgâr üflüyor, mezkûr çark ise akarsudan gelen daimi su ile dönüp hareket ediyordu, tıpkı vaktiyle İtalya’da, Floransa yakınlarındaki Pratolino’da gördüğümüz ve işittiğimiz gibi.

Tat alma duyusu da burada kendisini en ziyade cezbedecek şeye sahipti, her bir iştahı tatmin edecek ve cezbedecek derecede zengin çeşitlilikte ağaç meyvelerinden ve sair nimetlerden her türlü lezzet mevcuttu. Kokular ise dört bir yana öyle bir tesir ve tatlılıkla yayılıyordu ki, etrafta yaşayan tüm kavimleri rüzgârların taşıdığı esintilerle haklı olarak kendine çekiyordu, ancak bu kokuların sebebinden bihaber olan o kavimlerin burunları bunca kokuyu ayırt etmekte nasırlaşmıştı, nitekim Nil’in çağlayanları yahut Çavlanları (Catadupae) civarında ikamet edenlerin de kulaklarına durmaksızın çarpan gümbürtü ve azametli uğultu yüzünden sağırlaştıkları rivayet edilir. Fakat bu denli muazzam ve harika şeyleri uzaktan temaşa etmek şimdiye dek hiçbir fayda sağlamadı, zira orada saklı duran ve duyularla idrak edilemeyen bağışlardan, yukarıda zikredildiği üzere tek bir kayığın yokluğu sebebiyle mahrum kalmak kaçınılmazdı. Bu yüzden, nehri geçmeyi denemek üzere elime fırsat geçtiğinde daha donanımlı yahut daha talihli olarak dönmek itimadıyla bu mekânı terk edip yolculuğumun asıl gayesine, yani Zümrüdüanka’nın (Phoenix) ve ona bağlı olan Tıbbın araştırılmasına geri döndüm. Havai unsurları nazarımda kâfi derecede gördüğüme kanaat getirince, dünyanın son kıtası olan Afrika’ya doğru adeta kestirme bir yoldan iştiyakla yöneldim, şayet gönlümün arzusunu orada da dindiremezsem, bu maksattan büsbütün mahrum kalacağımı peşinen sezmiştim.

Böylece oradan bir gemiyle Afrika kıtasına geçmek üzere, Kızıldeniz’in körfezine yahut en uç kıyısına doğru yolumu çevirdim.

ATEŞÎ AFRİKA

Başı kızıl, gözleri kara, ayakları ak olan bir canlının zuhuru,

Tam bir yıl ve hatta daha fazlası geçip nihayet oraya ayak bastığımda, Güneş yeniden Aslan burcuna girmişti, Ay ise kendi hanesinin zirvesi olan Yengeç burcunu tutmaktaydı, bu durum bende en hayırlı alametlere dair büyük bir ümit uyandırdı, Zira bu Asya kıtası öğle Güneşine doğru uzanır, bu yüzden yılın mevsimleri orada başka yerlere kıyasla çok daha sıcaktır, bilhassa da orada ziyadesiyle şiddetli hissedilen yaz mevsimi, En büyük kısmının işlenmemiş, kavruk, susuz, çorak ve tenha kalmasının başlıca sebebi de işte budur, Burada nehirler pek nadir görüldüğünden, vahşi hayvanlar tatlı suların bulunduğu her yere daha sık üşüşür, her yerde farklı türler dahi birbiriyle çiftleşir, bu yüzden yeni döller, yeni simalı hayvanlar doğar ve Afrika'nın her daim yeni bir şey getirdiğinin söylenmesi nedensiz değildir,

Burada sayısız canavar türünün yanı sıra Panların, Satirlerin, Köpek Başlıların [Cynocephali] ve yarı insanların yaşadığı rivayet edilir,

Burada susuz kalmış ceylanın (oryx), kavurucu sıcakta adeta gözyaşları dökerek ve peş peşe inleyerek Güneşin hararetine lanet ettiği aktarılır,

Burada göğü omuzlarında taşıyan Ay Dağları, madenler bakımından olduğu gibi yılanlar bakımından da pek zengindir,

Ejderhanın filden emdiği ejderha kanı da yine orada toplanır, fil cansız yere yıkıldığında ejderha da ezilir ve içtiği kanı geri vermeye mecbur kalır,

Yine orada, Kızıldeniz [Erythraeum mare] yakınlarında, Oryx adında bir canavar görülmüştür, başı enseye kadar uzanan altın çizgilerle kızıl, gözleri kara ve ayakları, bilhassa ön ayakları ak, arka ayakları daha kara, ağzı ise yanaklarına kadar bembeyaz idi, Bu canavarın dış suretini temaşa etmeye dalmışken, filozof İbn Sîna'nın [Avicenna], benzer bir hayvan hakkında söylenmiş gibi görünen şu sözü hatırıma geldi, Başı kızıl, ayakları ak ve gözleri kara olan şey nedir, Bu büyük sanattır (magisterium),

Kendisi bununla benim de peşinde olduğum aynı İlacı kastettiğinden, bu sözde bir sırrın gizlendiğinden hiç şüphe etmedim, yine de her şeyin Zümrüdüanka'ya (phoenix) yorulması gerektiğini kesinlikle bilmekteydim,

Bu esnada halk arasındaki fısıltılardan öğrendim ki, buradan pek uzak olmayan bir yerde, gelecek Mesih'e ve pek mühim diğer meselelere dair pek çok kehaneti bulunan, Erythraia Sibylla'sı namındaki gaipten haber veren kadın oyuk bir kayada yaşamaktadır, Zümrüdüanka hakkında kesin bir bilgi edinmek gayesiyle evvelemirde onun yanına gitmem gerektiğini düşündüm, Bu kadının, Kutsal Ruh'un ilhamıyla, ilk harfleri şu şekilde olan Mesih'e dair bir manzume vücuda getirdiği rivayet edilir, Iesous Christos Theou yios soter stauros [Yunanca], Burada Mesih'in beden alarak gelişini, Tanrı iken nasıl insan olacağını, Hüküm Günü için gelişini ve daha pek çok şeyi tasvir eder, Eusebios kendi tarihi anlatısında Sibylla hakkında şöyle yazar, Bu bakire açıkça kehanette bulunabilmiştir, Kurtarıcımızın bize yönelik inayet ve takdiriyle peygamber seçtiği bu kadını ben pek kutlu addederim, Ne var ki onun bunları kehanet ettiğine inanmayan pek çok kişi vardır,

Her ne kadar Erythraia Sibylla'sının bir peygamber olduğunu ikrar etseler de, bizim dinimizden olan ve şiir sanatına yabancı bulunmayan bir kimsenin bu manzumeleri düzdüğünden ve bunların sahte olup yalandan Sibylla kehaneti diye anıldığından şüphelenirler, zira bu dizeler pek çok faydalı fikir taşımakta, şehvet taşkınlığını budamakta, ölçülü ve erdemli bir hayat sürmeye sevk etmektedir, Oysa hakikat aşikardır, nitekim dinimizin ileri gelenleri vakitleri dikkatle ve tastamam bir araya getirmişlerdir, bu şiirin Mesih'in inişinden ve hükmünden sonra herhangi biri tarafından uydurulmuş olabileceği zannı geçerli olamaz,

Zira Cicero'nun bu şiiri okuduğu, onu Latin diline tercüme ettiği ve şerhlerine dahil ettiği herkesçe malumdur, Nitekim Cicero, Antonius'un devrinde katledilmiştir, Antonius ise kırk dört yıl hüküm süren Augustus tarafından mağlup edilmiştir, onun ardındansa Tiberius gelmiştir ki onun devrinde Mesih'in gelişi parıldamış ve yeni kavmin ardıllığı vücut bulmuştur, İtalyan şairinin şu dizesinde bundan gayet açıkça bahsettiği kabul edilir,

İşte o vakit insanlığın yeni nesli zuhur etti

Ve yine Bukolikler'in bir başka yerinde şöyle ekler,

Geldi artık Cumae şarkısının son çağı,

Eusebios böyle der, Eusebios'un zikrettiği Cicero pasajı ise Kehanet Üzerine [De Divinatione] adlı eserin ikinci kitabındadır, Sibylla'nın vecd içinde söylediği dizeleri tetkik ederiz,

Zira geçenlerde insanlar arasında yayılan sahte bir şayia üzerine, senatoda söz alacak bir kimsenin, şayet selamet bulmak istiyorsak hakikatte kralımız olan kimsenin kral diye de tesmiye edilmesi gerektiğini söyleyeceği zannedilmişti,

Bu dizeler ne belirli bir insana ne de belirli bir zamana aittir, Zira bu şiiri düzen kimse kurnazca davranmış, insanların ve zamanların tayinini ortadan kaldırarak ne vuku bulursa bulunsun önceden bildirilmiş gibi görünmesini temin etmiştir,

Ayrıca kapalılığın ardına gizlenmiştir, öyle ki aynı dizelerin birbiri ardınca farklı meselelere uyarlanabileceği zannedilsin,

Lakin bu şiirin vecd halindeki birinin eseri olmadığı bizzat şiirin kendisinden anlaşılmaktadır, zira bu, heyecan ve coşkudan ziyade sanat ve dikkatin ürünüdür, nitekim akrostiş [Yunanca, akrostichis] denilen ve ilk dizenin harflerinin sırayla birbiri ardına bağlandığı bu usul, Ennius'un bazı dizelerinde gördüğümüz gibi, kendimizin yazdığı Ennius'vari dizelerde olduğu gibi, vecd halinden ziyade dikkatli bir zihnin harcıdır, Sibylla manzumelerinde de her bir fikrin ilk dizesinden, o fikrin ilk harfleriyle bütün şiir örülmüştür, bu ise hezeyan içinde olan değil, itina gösteren, divane olmayan bir yazarın işidir,

Cicero böyle söyler, lakin Cicero'nun dayandığı bu kaziyenin, yani bu şiirin Sibylla'ya ait olamayacağı, zira onun şiirlerini vecd içinde söylediği iddiasının çürütülmesi gayet kolay ve haklı bir iştir, Sibylla'nın bu şiiri söylerken çılgınlık krizine tutulmadığını kabul edelim, bu durum meselenin hakikatinden ne eksiltir ki, Zira biz onun şeytanın coşkusuyla değil, Kutsal Ruh'un üflemesiyle harekete geçirildiğini söyleriz, Bu kadının yanına vardığımda, onu ağaç dalları ve yeşil çimlerle çevrili bir mağarada otururken buldum ve hürmetle selamladım, Her ne kadar ilk bakışta biraz ürküp geriye, mağaranın iç kısımlarına doğru adım attıysa da, yakarışlarıma kulak vererek, Burada kimi ararsın yabancı, dedi, Bir erkeğin bir bakireye yaklaşması caiz değildir, Hiçbir cüretkarlık ve düşüncesizlikle değil, bilakis olgun bir tefekkür neticesinde sana geldim, ta ki zihnime takılan bazı şüpheleri izale edesin ve beni lütufkar rehberliğinin öğretileriyle donatasın, şayet dileklerime sırt çevirmediğini görürsem, ben de buna karşılık insaniyetin ve vazifenin gerektirdiği her türlü hizmeti sana taahhüt eder ve boynuma borç bilirim, diye cevap verdim, Bu sözler üzerine yüzü yumuşayıp daha munis bir çehreye bürünerek, Benden ne dilersin, dedi, Öğrenmeye bu denli iştiyak duyan sana ve senin gibilere hiçbir şeyi esirgeyemem, İki husus vardır ey ilahi bakire, dedim, hiçbir kaçamak ve dolambaçlı söze sapmadan bana açıkça öğretmenizi rica ettiğim hususlar şunlardır, birincisi, vaktinde buralarda ya da Arabistan sınırlarında Zümrüdüanka denen cihan harikası o kuşun bulunup bulunmadığı ve halen bulunup bulunamayacağı (zira etrafta böyle şayialar yayılmaktadır) ve neşe ile keder İlacının bir vakitler ondan elde edilip edilmediği yahut edilecek olup olmadığıdır, Şayet öyleyse, hem bu kuş hem de bu ilaç nerede aranmalıdır, Pek güzel şüphe ediyorsun, dedi o, beyhude yahut kıymetsiz şeylerden değil, pek kıymetli şeylerden şüphe etmektesin, zira şüphe ilmin ilk basamağıdır, Gücüm yettiğince seni bu hususta aydınlatacağıma söz veririm, Pek çok kimse aynı şeyleri aradı lakin neticeye hiçbir faydası dokunmayan vasıtalarla aradı, Sen ise ne mekanda ne de arayışında yanıldın,

Zira şu an bulunduğun bölge, Zümrüt Arabistan'dır (Arabia felix), Anka'nın yegâne vatanı kabul edilen Mısır ile sınırdaştır, sual ettiğin bu şahsın ise bu husustan habersiz olduğunu sanmayasın, her ikisine de kaderini emanet ettiğinde, aradığın şeyin hakikatini senden esirgemeyecektir.

Ben seni öğretiyle, bu bölge ise konumuyla ve bizzat Mısır gözle görülür bir kanıtla kutlu kılacaktır, bu yüzden söylediklerime kulak ver, zihnini bu meselelere ada, bu meseleyi gayretle tahkik ettiğinde, tefekkürde ne denli yalın ve eşsiz olduğunu tecrübe edeceksin.

Tabiatta Anka'nın var olduğu kabul edilirse, Organga denen o şifanın mevcudiyeti de inkâr edilemez, nitekim bunun aksi de geçerlidir, zira biri sabit olduğunda diğeri de doğrulanmış olur.

Anka'yı daha iyi kavrayasın diye onu sana kendi renkleriyle tasvir edeyim, Zümrüt Arabistan ve ona komşu kadim Mısır bu kuşla övünürdü, boynu altın bir parıltıyla parlar, bedeninin geri kalanı kanatlarındaki erguvani renkle tezyin edilmiştir, başında taç misali bir sorguç görülür. Güneş'i taşıyan bu kuş altı yüz altmış yıl yaşar, yaşlanıp bu ömre eriştiğinde, tarçın ve akgünlük dallarından bir yuva kurar, içini güzel kokularla doldurur, ardından Güneş ışınlarına karşı kanat çırparak alev çıkarır ve bu alevle yanıp küle döner.

Bu külden önce küçük bir kurtçuk peydahlanır, ardından bir yavru kuş çıkar, bu yavru kuş, sanki babasına karşı son vazifesini yerine getirircesine, bütün yuvayı Mısır'ın Güneş'e vakfedilmiş Heliopolis kentine, diğer adıyla Thebai'ye taşır ve oradaki sunağın üzerine bırakır.

Bunu büsbütün masal sayanlar, çocuksu ve meseleleri hakkaniyetle tartamayan kimseler gibi görünür, lafzen vuku bulmuş bir tarih gibi kabul edenler ise kendi hükümlerinde yanılırlar, zira bunlar hiyerogliftir, kulaklardan ziyade zihne hitap ederler, kutsal harfler denilen belirli şekiller ve resimlerle gözlerden ziyade ruha nakşedilirler.

Bu hususta yalnızca bana itimat etmiyorsan, yabancı müellifler arasında Mısırlı Horus Apollon'a müracaat et, Hiyeroglifler şerhinde avamdan işittiği gibi aktarır ki, Anka beş yüzüncü yılından sonra, ölüm yaklaştığında Mısır'a döner, eceli gelmeden önce Mısırlılar tarafından gizemli bir surette (mystice) tedavi edilir, diğer vahşi hayvanlara reva görülen ne varsa, bunların hepsinin Anka'ya da borçlu olunduğunu bildirir.

Zira Anka Güneş'ten pek hoşnuttur, bilhassa da Güneş'in pek şiddetli olduğu Mısır'da.

Horus'un bu sözleri, Mısırlıların Anka'yı gizemli bir veçheyle tedavi ettikleri gibi, onu gizemli bir manada ele aldıklarını sana kafi derecede öğretir, binaenaleyh gizemli metinlerde tarih ile masalı birbirinden büsbütün ayrı saymaya lüzum yoktur, zira ikisi de tek başına tam manasıyla uymaz, lakin bunu masalsı bir tarih yahut bir alegori olan tarihi bir masal olarak bir arada değerlendirirsen hedeften sapmazsın. Bu, der, tüm dünyanın tek ve benzersiz kuşudur, boynundaki altın sarısı tüylerinden ve bedeninin diğer kısımlarından, insan tabiatına aykırı düşen tüm illetleri arzulanan sıhhat itidaline kavuşturmak için son derece faydalı bir ilaç elde edilir, bu ilaç, kadim Mısırlılar tarafından Heliopolis'te (Diodoros Sikolos'tan okuyabileceğin üzere) her şeyden evvel bulunup tatbik edilmiştir, böylece acının ve kederin devası olarak kabul görmüştür. Bunları işittiğimde haddinden fazla sevinerek derhal sordum, mezkûr kuşa ve bu ilaca ulaşmak için bana bir yol yahut vesile gösterip gösteremeyeceğini rica ettim.

Zira, dedim, bütün seyahatimin gayesi budur, bu hususta bana yardım edersen, benim için en makbul iyiliği yapmış olursun.

Elimden geldiğince bu muhtaçlığında seni terk etmeyeceğim, diye cevap verdi, lakin her ikisini de kendi emeğinle arayıp bulman gerekir.

Onları bulabileceğin kesin bir yeri sana işaret edemem, yine de seni büsbütün eli boş, her türlü nasihatten ve ümitten mahrum gönderecek değilim, bilakis bu meselenin nerede tahkik edilmesi gerektiğini sana açıkça bildireceğim.

Gördüğün üzere Mısır, zahiresinin tüm bereketini nehirlerin en meşhuruna borçludur, her ne kadar kaynakları meçhul ve erişilmez olsa da (zira Ay dağlarında olup olmadığı belirsizliğini korur), denize döküldüğü ağızlar cihan tarafından kafi derecede bilinir.

İşte bu nehir (eğer Tullius'a itimat edilecekse), bilmen icap eder ki, kendi adını taşıyan dördüncü cıvayı doğurmuştur, zira Baba, Anka'yı ve ondan elde edilecek ilacı sana gösterme kudretini Oğul'a bahşetmiştir.

Bu sebeple evvela cıvaya danışmalısın, onu bulmak için de buradan Nil'in yedi ağzına gitmelisin, her birini tek tek dolaşman gerektiğinden değil, nerede rast geleceğinin senin için meçhul olmasından ötürü.

Çünkü onun hiçbir yerde sabit bir makamı yoktur, gah birincisinde, gah ikincisinde, üçüncüsünde yahut bir başkasında eğleşir, bu sana en çok arzuladığın şeyleri öğretecek ve eğer pek bahtsız değilsen, seni Tanrı'nın ve tabiatın sırlarının yüksek bir temaşacısı kılacaktır. Bunları işitince, gösterilen bunca lütuf ve talim için sonsuz şükranlarımı sunarak veda ettim, artık nihayet doğru yola döneceğimi ümit ederek, Nil'in ağızlarına doğru adımlarımı sıklaştırdım, bunlar sırasıyla yedi tanedir, Kanopos, Bolbitine, Sebennytos, Pelusion, Tanis, Phatnis ve Mendes ağızları.

İlk olarak Kanopos ağzına yöneldim, bu yolda vaktiyle barbarlar tarafından katledilen Hristiyanların meşhur mezarlığının yanından geçtim, bu makamın her yıl vuku bulan ve anlatılmaya pek layık olan mucizelerini burada zikretmeden geçemem, zira mayıs ayının muayyen bir gününde, defnedilenlerin cesetleri yahut kemikleri, Güneş'in doğuşundan öğle vaktine kadar kabrin yüzeyine doğru kendiliğinden azar azar yükselir, öyle ki oraya akın eden insanların nazarına vasıl olurlar, kimi yerde daha fazla, kimi yerde daha az görünürler, öğleden sonra Güneş'in batışına doğru ise aynı şekilde batarlar ve her şey eski haline rücu eder. Şayet bir kimse bunların ilahi kudretle değil de büsbütün şeytani bir tesirle vuku bulduğunu iddia ederse, bâtıl inançtan fazlaca kaçayım derken inançsızlığa yahut günaha meyletmesin, Tanrı'nın mutlak kudretinden ve gayet serbest iradesinden bu ve benzeri mucizevi fiilleri esirgeyerek tenzih etmeye kalkışmasın. Bunlar, bizzat müşahede eden pek çok kişinin neşredilmiş yazılarında şehadet ettiği üzere hakikat ise, tıpkı Anka'nın ölü küllerinden yeniden dirilişi gibi, insan bedenlerinin yeniden dirilişine (kıyamete) en sarih misali teşkil eder.

Kanopos adasına ve Nil'in onun karşısındaki ağzına vardığımda, cıvanın orada bir makamı olup olmadığını sual ettim.

Lakin o diyarın ahalisi verecek bir cevap bulamadı, aralarından daha mürekkep yalamış olanları, Mısır, dediler, bize Hermes'in göğün yansıması olduğunu, Nil'in yedi ağzının da göğün yedi gezegenine tekabül ettiğini nakleder, bunlardan Kanopos en yücesidir ve daha genç olan oğula tabidir. Menelaos'un gemisinin dümencisi burada vefat edip gömüldüğünden adaya ve limana adını verdiği gibi, gezegenlerin bu en yüce, lütufkâr ihtiyar gözlemcisi de, fesahat ve belagatin mucidi olduğundan, vaktiyle bu ebedi menzile göçmüş olması şaşılacak şey değildir, lakin artık cıvanın burada bulunmadığını, Nil'in bir diğer ağzında daimi olarak ikamet ettiğini bildirdiler.

Bu cevap karşısında hayrete düşüp, hayli vakit kaybedip yanılgıya düştükten sonra, cıvanın daha ziyade ülfet ettiği bir başka mahalle gitmem gerektiğini idrak ettim.

Bunun üzerine vakit kaybetmeksizin Bolbitine denilen ikinci ağıza doğru yöneldim, lakin oradan karşıma çıkan birkaç kişiye Nil'in oğlu cıvayı görüp görmediklerini, onunla mülaki olmam gerektiğini sorduğumda, o mahalde cıvaya dair hiçbir şey bilmediklerini söylediler, boş yere vakit ve masraf harcamayayım diye daha ileri gitmek istemedim.

Böylece Nil'in iki ağzı hakkında malumat sahibi olunca acele adımlarla üçüncüsüne seğirttim.

Sebennytos denilmesine vesile olan Sebennytos kenti buraya yakındır, pek kalabalık olmayan bir ahali ikamet eder, bu ahalinin adetlerinin öylesine yabanıl ve sert olduğunu, her türlü insaniyetten büsbütün uzak bulunduklarını görünce, orada daha fazla oyalanmak istemedim, cıvanın makamına dair de başka bir şey sormadım.

Zira dedim, beşeri edebiyatın ve irfanın banisi olan cıva böylesine vahşi kavimlerin arasında nasıl barınsın, zira ya onlar uzun süren beraberlik ve komşuluk neticesinde onu kendileri gibi vahşi, yabanıl ve nobran kılarlardı yahut o onları yumuşatıp insaniyete kavuştururdu.

Böylece kasabadan ayrılıp dışarı çıktıktan sonra, o yerin bir çiftçisine, Merkür’ün burada bir sarayı olup olmadığını sordum.

O da cevap verdi, gerçi burada gayet muhkem bir sarayı vardır, lâkin içinde asla ikamet etmez.

Bunun üzerine, göğün durumuna binaen Merkür’e ait olduğunu düşündüğüm Nil’in altıncı ağzı olan Phaniticum’a doğru yola çıktım, artık bunca zahmetin nihayete ereceğine dair zihnimde kat’i bir ümitle ilerliyordum,

Lâkin daha önce defalarca olduğu gibi, bu itimat da beni yanılttı. Zira oranın ahalisinden, Merkür’ün vaktiyle burada ikamet ettiği, fakat çoktan yerini değiştirip başka bir yere göçtüğü cevabını aldım, burada pek çok kimseye onu defalarca sordum, fakat evinde asla bulunamadı.

Bundan sonra Mendesium’a doğru son bir yolculuğa giriştim, oraya vardığımda Merkür’ü aradım, lâkin burada da bulunamadı, nitekim pek çok kimse Merkür’ü tanımadığını söyledi.

Böylece Nil’in yedi ağzını sırasıyla baştan başa dolaşıp da aradığımı bulamayınca, belki de yabancılara beslenen peşin bir haset yahut nefret sebebiyle, zihnimi sahte bir ümitle oyalamak için beni bu labirentlerin içine atan Sibylla tarafından aldatıldığımı düşündüm.

Fakat yolculukta başıma gelen her bir hadiseyi zihnimde tarttığımda, fıtri bir vahşetle bütün yabancılardan tiksinip nefret ettikleri cihetle, her bir yerin ahalisi tarafından belki de son derece hilekâr bir cevapla aldatılmış olabileceğimi tahmin ettim,

Bu sebeple, birinci, ikinci, üçüncü ve diğer ağızlar hakkında onlar tarafından verilen cevapları etraflıca düşündüm, bunların arasından, önceden zihnimde uyanan şüpheyi gidermekten ziyade artıran pek çok husus karşıma çıktı. Bundan ötürü, sonuncusundan ilkine doğru adımlarımı gerisin geri takip ederek geri döndüm, nihayet birinciye varmadan önce, ahalinin daha önce orada bulunmadığını iddia ettiği ağızlardan birinde Merkür’ü buldum. Yanına varıp karşılıklı uzun sohbetler ettikten sonra, bilmediğim pek çok şeyi ondan dinledim, bilhassa Anka’yı (Phoenix), nerede bulunması gerektiğini gösterdi, daha önce aklıma dahi gelmeyen bir yerde saklandığını açıkça anlattı, oraya vardığımda, ne büyük talihsizliktir ki, belki de piç kuş ile ona saldıran diğer kuşlar arasında hakem kılındığından dışarı çıkmıştı, ki bundan başka bir yerde bahsetmiştik, fakat birkaç gün yahut birkaç hafta sonra dönecekti,

Fakat yabancı diyarlarda uzun süre beklemenin benim için münasip olmayacağı, bilhassa Anka’nın dönüşünün pek meçhul olduğu cihetle, aranan ilacın babası ve etkin sebebi olan Anka’yı ve onun ikamet ettiği yerde Merkür’ü tanımış olmanın şimdilik bana kâfi geleceğini düşünerek, elime geçen ilk fırsatta geri dönmeyi aklımda kararlaştırıp bir an evvel eve doğru yola koyulmaya karar verdim.

Böylece Pelusium ağzından bir gemiye binerek yeniden Avrupa’ya doğru yol aldım, dört bir yandaki bunca adayı ve krallığı baştan başa aşıp nihayet ilk çıktığım yer olan Alman toprağına ayak bastım. Lakin bu yolculukta şahsıma lütfedilen herhangi bir inayeti gördüğüm kimseye nankörlük etmiş gibi görünmemek adına, evvela Sibylla’ya, ardından Merkür’e, nihayetinde Anka’ya ve bizzat hekime, her birine ithaf edilmiş epigramlarla hak ettikleri hürmeti ve methiyeleri takdim edeceğim.

Erythraea Sibyllası, Namıdiğer Herophile’nin Şerefine Epigram

Ey ulu rahibe, bir cinle değil, Tanrı ile coşan, Sana döner şimdi Kharitlerin hak edilmiş şükranı, Onlar sırt çevirmez sana, lütufkâr yüzleriyle, Cömert elleriyle bol ihsanlar vaat ederler, Zira Nil’in sularından doğan bir kılavuza yolladın beni, Bana o Anka kuşunu gösterecek bir yol ile. Mukaddes bir ilhamla dolu kâhin, kehanetler verdin, İnsan suretinde gelecek Tanrı’yı terennüm ederken, O ki en yüce mahkemenin adil hükümlerini getiren, Bütün cihanın kadir-i mutlak hakemi olacaktır. O senin kalbindeydi, her ne kadar pagan bir bakire olsan da, Tanrı’ya adanmış olandan gayrısı tat vermedi sana. Erythraea’nın mağaraları kâfi gelmez senin şanına, Zira ümidin Mesih’tedir, ve sen bizzat göğe yerleşeceksin.

Felsefi Cıvaya (Mercurius Philosophicus) İthaf Edilmiş Epigram

Latinler uygun bir sözle Merkür derler sana, Çünkü bizzat tanrılar arasında orta yolda koşarsın. Greklerin tercümanı ve en yüce Hermes sayılırsın, Mısır toprağında ise Theuth olduğun söylenir. Baban Nil’dir, zengin sularının kudretiyle tarlaları şenlendiren, Ve sana geride büyük servetler bırakan. Mısır kavimlerine kanunlar bahşettin, O kanunlar ki Vulcanus sanatıyla dövüp sana verdi. Bütün yeryüzündeki cümle milletlere hoş görünürsün, Lakin pek azı tarafından bilinmek istersin. Ah, tabiatın emanet ettiği ne çok gizli bağışlar, Senin hazinelerinle korunur ve açığa vurulur. Kızıldır bizzat senin çehren ve sarıdır ensen, Göğsün ise parıldar belki de beyaz renkten. Ayaklarına uydurulmuştur kara kanatlı sandaletler, Ve çift yılanlı asa eline asla ağırlık vermez. Budur senin kisven, herkesin seni tanıdığı ey Hermes, Dört katlı o renk gayet münasiptir sana. Sen bana bir tercüman diliyle Anka’yı gösterdin, Bu yüzden bir borçlu olarak, elimden gelen şükranı sunarım. Bu arada geveze kâğıda yazılmış şu küçük armağanı kabul eyle, Daha büyük bir şey verirsen, karşılığını bizzat alacaksın.

İlacın Şanına

Çifte bir tesir uyandırdığın görülür, lakin dikkatli bir tefekkür uygulandığında, bunun yalın ve tek olduğunu tecrübe edersin.

Zira Anka kuşunun tabiatta var olduğu kabul edilirse, o aletsel İlacın (Medicina organica), diğer adıyla Organon’un varlığı da inkâr edilemez, bunun aksine, bu İlaç kabul edildiğinde, Anka da ikrar edilmiş olur. Anka’yı daha iyi kavrayasın diye, onu sana kendi renkleriyle tasvir edeyim.

Talihli Arabistan ve ona komşu bölgeler, vaktiyle boynunu altın bir ışıltının, tüylerle kaplı gövdesinin geri kalanını ise erguvani bir rengin kuşattığı bu kuş ile sevinç bulurdu, başında ise bir taç misali sorguç görünürdü.

Güneş’e adanmış bu kuş altı yüz altmış yıl yaşar, yaşlanıp da bu yaşa eriştiğinde, tarçın ve akgünlük dallarından bir yuva kurar, bu yuvayı kokulu otlarla doldurur ve kanatlarını Güneş ışınlarına doğru çırparak bir alev uyandırır, böylece küle dönerler.

Bunun ardından oradan küçük bir kurtçuk, ondan da evvelkine, yani atasına cenaze vazifesini ifa eden bir yavru çıkar, bu yavru bütün yuvayı Mısır’ın Güneş’e adanmış, diğer adıyla Teb denilen Heliopolis kentine taşır ve orada sunağın üzerine bırakır.

Bunu büsbütün bir masal sayanlar, çocuksu ve meseleleri hakkaniyetsizce tartan kimseler gibi görünür, zira lafzın duyurduğu şeyi lafzen vuku bulmuş bir tarih sanarak kendi muhakemelerinde yanılırlar, çünkü bunlar hiyerogliflerdir (hieroglyphica) ve kulaklardan ziyade zihne hitap ederler, gözlerden ziyade, mukaddes addettikleri birer harf misali belirli suretler ve resimler vasıtasıyla zihne nakşolunurlar. Bu hususta yalnızca bana itimat etmiyorsan, diğer müelliflerin yanı sıra Mısırlı Horapollo’ya da danışabilirsin, nitekim o, Hiyeroglifler şerhinde, halktan işittiği şekliyle, Anka’nın beş yüzüncü yılından sonra ölüme yaklaştığında Mısır’a geri döndüğünü ve eceli gelmeden önce Mısırlılar tarafından gizemli bir surette (mystice) ihtimam gördüğünü, diğer mukaddes hayvanlara gösterdikleri her türlü hürmeti Anka’ya da borçlu olduklarını anlatır, zira o, özellikle Mısır’da pek şiddetli olan Güneş’ten ziyadesiyle hoşnutluk duyar.

Horapollo’nun bu sözleri, Anka’nın Mısırlılarca gizemli bir surette telakki edildiğini ve ona o veçhile ihtimam gösterildiğini sana kâfi derecede öğretir. Binaenaleyh, gizemli meselelerde tarihi veya masalı birbirinden büsbütün ayrı addetmeye hacet yoktur, zira her ikisi de tek başına amaca uygun düşmez, lakin kinaye (allegoria) kabilinden olan masalsı bir tarih yahut tarihi bir masal olarak ikisini bir arada ele alırsan, hedeften sapmazsın. İşte bu kuş, dedi, bütün dünyanın o yegâne kuşu olan Anka’dır, boynunun etrafındaki altın sarısı tüylerinden ve bedeninin diğer kısımlarından, insan tabiatına mugayir bütün illetleri arzulanan sıhhat itidaline kavuşturmada fevkalade faydalı bir İlaç elde edilir, bu İlaç eski Mısırlılar tarafından Heliopolis’te (Diodoros Sikolos’tan okuyabileceğin üzere) her şeyden evvel keşfedilmiş, tatbik edilmiş, Öfke ve Istırap devası sayılmıştır. Bunları işittiğimde hadsiz bir sevince gark oldum ve hemen, mezkûr kuşa ve İlaç’a ulaşmak için herhangi bir yol yahut vesile gösterip gösteremeyeceğini sordum.

Zira bütün bu seyahatimin gayesi budur, dedim, şayet bu hususta bana yardım edersen, her şeyden daha makbul bir iyilik bahşetmiş olursun.

Gücüm yettiğince, diye cevap verdi, ihtiyaç duyduğun anlarda seni terk etmeyeceğim, fakat her ikisini de kendi emeğinle araştırıp bulman icap eder.

Onu bulabileceğin muayyen bir yeri sana gösteremem, yine de seni tamamen eli boş, her türlü nasihatten yahut ümitten mahrum salıverecek değilim, bilakis onun aranması gereken yeri bütün açıklığıyla bildireceğim.

Mısır, gördüğün üzere, mahsulünün bütün bereketini nehirlerin en meşhuru olan Nil’e borçludur, her ne kadar onun membaları meçhul ve erişilmez olsa da (zira Ay dağlarında olup olmadıkları belirsizliğini korumaktadır), denize döküldüğü ağızlar dünyaya kâfi derecede malum olmuştur.

Burası (şayet Cicero’ya itimat edilecekse), bilmen icap ettiği üzere, bu adı taşıyan dördüncü Merkür’ü doğurmuştur.

Zira Baba, oğluna sana Anka’yı ve ondan elde edilecek İlaç’ı gösterme kudretini bahşetmiştir.

Bu sebeple evvela Merkür’e danışmalısın, onu bulabilmek için buradan Nil’in yedi ağzına doğru gitmelisin, her birine tek tek uğramak zorunda olduğun için değil, onu nerede bulacağın meçhul olduğu için.

Zira onun hiçbir yerde sabit bir makamı yoktur, bazen birinci, bazen ikinci, üçüncü yahut başka bir ağızda ikamet eder. O sana en çok arzuladığın şeyleri öğretecek ve şayet fazlaca bahtsız değilsen, seni tabiatın azametine ve sırlarına şahit kılacaktır. Bunları işittikten sonra, bu denli büyük lütuf ve talim için sonsuz teşekkürlerimi sunup vedalaştım ve nihayet doğru yola döneceğimi ümit ederek adımlarımı Nil’in şu şekilde sayılan yedi ağzına doğru hızlandırdım, Kanopos, Bolbitin, Sebennytos, Pelusion, Tanis, Phatnis ve Mendes.

Evvela Kanopos ağzına yöneldim, bu yolda vaktiyle barbarlarca katledilen Hristiyanların mezarlarının bulunduğu tepe boyunca ilerledim, oranın anlatılmaya değer yıllık mucizelerini burada zikretmeden geçemem. Zira mayıs ayının muayyen bir gününde, defnedilenlerin cesetleri yahut kemikleri, Güneş’in doğuşundan öğle vaktine kadar kabirlerin yüzeyine doğru yavaş yavaş yükselir ve oraya akın eden insanların nazarları önüne serilir, kimi yerde daha fazla, kimi yerde daha az, derken öğleden Güneş’in batışına doğru aynı minvalde aşağı iner, nihayet her şey eski haline döner. Şayet bir kimse bunların ilahi bir kudretle değil de büsbütün şeytani bir tesirle vuku bulduğunu iddia ederse, batıl inançtan fazlaca kaçınayım derken inançsızlığa yahut günaha meyledip meylemediğine dikkat etsin, Tanrı’nın her şeye kadir kudretinden ve mutlak iradesinden bu ve buna benzer mucizevi işleri esirgemesin yahut nefyetmesin. Bunlar doğruysa, gören pek çok kimsenin neşrettikleri yazılarında şehadet ettiği üzere, ölü küllerinden yeniden dirilen yeni Anka misali, insan bedenlerinin kıyametine (resurrectio) dair en aşikâr numuneyi teşkil ederler.

Kanopos adasına ve Nil’in karşısındaki ağzına vardığımda, Merkür’ün orada bir makamı olup olmadığını sordum, fakat o bölgenin ahalisi ne cevap vereceğini güçbela bilebildi. İçlerinden daha mürekkep yalamış olanları, Mısır’ın Hermes’e ait olduğunu söylüyor ve Nil’in yedi ağzını onun yedi gezegenine benzetiyorlardı, bunlardan en üstünü Kanopos idi ve daha genç olana tabi kılınmıştı. Menelaos’un dümencisi Kanopos burada defnedilmiş, adaya ve limana adını vermiştir, en yüce gezegen adeta müfettiş bir ihtiyar gibi lütufkârdır, aradığın ihtiyar onun atası olduğuna göre, zaman zaman ata yurduna uğramasına şaşmamak gerekir.

Fakat Merkür’ün artık burada kalmadığını, Nil’in bir başka ağzında daimi olarak ikamet ettiğini bildirdi.

Bu cevaptan ötürü şaşkına dönmüş vaziyette, hayli vakit kaybedip yanılgıya düştükten sonra, Merkür’ün daha aşina olduğu başka bir yere gitmem gerektiğini fark ettim.

Böylece hiç tereddüt etmeden doğruca Bolbitin denilen ikinci ağza vardım, fakat oradan karşıma çıkan birkaç kişiye Nil’in oğlu Merkür’ü orada görüp görmediklerini ve kendisiyle görüşmem gerektiğini sorduğumda, o yerin Merkür’ü hakkında hiçbir şey bilmediklerini söylediler, beyhude yere hem vakit hem masraf harcamamak adına daha ileri gitmek istemedim.

Böylece Nil’in iki ağzı hakkında malumat sahibi olduktan sonra, acele adımlarla üçüncüsüne koştum.

Burası, adını aldığı Sebennytos kentine pek yakındır, ahalisi oldukça kalabalıktır, onların adetlerini öylesine kaba ve katı buldum ki, her türlü insanlıktan uzak olduklarına kanaat getirdim, bu yüzden orada daha fazla oyalanmak istemedim, Merkür’ün mezhebi hakkında da başka bir şey sormadım.

Zira bütün beşeri ilimlerin ve öğretinin banisi olan Merkür, dedim, böylesine vahşi bir kavmin arasında nasıl ikamet edebilir? Ya onlar uzun süreli bir birliktelik ve komşulukla onu vahşi, kaba ve kendilerine benzer kılarlardı ya da o onları uysal ve medeni hale getirirdi.

Bu sebeple kasabadan ayrılıp dışarı çıktığımda, o yerin bir çiftçisine, Merkür’ün burada bir sarayı olup olmadığını sordum.

O da, burada pek muhkem bir sarayı vardır lakin içinde asla oturmaz, diye cevap verdi.

Bunun üzerine, gökyüzünün tertibi icabı Merkür’e ait olması gerektiğini düşündüğüm altıncı ağız olan Phatnis’e doğru yöneldim, bunca meşakkatin artık nihayet bulacağına dair muhkem bir ümitle doluydum, fakat bu itimadım da daha evvel defalarca olduğu gibi beni yanılttı. Zira o yerin ahalisinden, Merkür’ün vaktiyle burada ikamet ettiğini, lakin çoktan makamını değiştirip başka bir yere göçtüğünü ve pek çok kereler burada hevesle soruşturulduğunu, fakat asla evde bulunamadığını öğrendim.

Buradan son yolculuğumu Mendes ağzına kadar sürdürdüm, oraya vardığımda Merkür’ü sordum, fakat burada da bulunamadı, nitekim pek çok kimse Merkür’ü tanımadığını söyledi.

Böylece Nil’in yedi ağzını sırasıyla dolaşıp da aradığım zatı bulamayınca, belki yabancılara beslediği bir hasetten yahut kinden ötürü zihnimi sahte bir ümitle avutup beni bu dolambaçlı yollara sevk eden kâhine kadın (Sibylla) tarafından aldatıldığımı zannettim.

Lakin yolculuk esnasında başıma gelen her şeyi tek tek tarttığımda, fıtri bir vahşilik sebebiyle bütün yabancılardan tiksinip nefret ettikleri cihetle, belki de her yerin yerli ahalisinin son derece yanıltıcı cevaplarıyla aldatılmış olabileceğimi düşündüm.

Bu yüzden birinci, ikinci, üçüncü ve diğer kapılarda onlar tarafından ne cevap verildiğini iyice düşündüm, bunlardan karşıma pek çok şey çıktı ki, önceden zihinde beliren şüpheyi gidermekten ziyade büsbütün artırmaktaydı. Buradan geriye doğru adımlarımı tekrar ederek sondan birinciye doğru yöneldim, nihayet birinciye dönmeden önce kapılardan birinde, daha önce yerlilerin değersiz olduğunu inkâr ettiği felsefi cıvayı buldum. Yanına yaklaşıp karşılıklı birçok konuşma yaptıktan sonra, ondan bilmediğim şeyleri öğrendim, bilhassa Zümrüdüanka'nın nerede bulunması gerektiğini, daha önce varlığını dahi aklımdan geçirmediğim bir yerde gösterdi.

Bu arada açıkça anlattı ki, oraya vardığımda, benim talihsizliğime, dışarı çıkmıştı (belki de sen aramızda hakem tayin edildin).

Felsefi Cıvaya İthaf Edilmiş Epigram

Lâtinler sana uygun bir seslenişle Merkür derler, Çünkü bizzat tanrıların arasında koşan aracısın sen. Yunanlar nezdinde en büyük tercüman Hermes sayılırsın, Mısır toprağında ise Thoth adıyla anıldığın söylenir. Geniş sularıyla tarlaları bereketlendirip şenlendiren, Sana büyük zenginlikler bırakan Nil senin babandır. Sen Mısır halklarına usulünce yasalar getirdin, O yasaları sana bir araya getiren ve veren Vulcanus idi.

Bütün yeryüzünde cümle uluslara sevimli görünürsün, Lakin pek az kişi tarafından bilinmeyi dilersin. Ah, tabiat sana ne çok emanet bağışını kapamıştır, Ki bunlar kendi hazineleriyle açılmış bulunmaktadır. Kendi yüzün kırmızıdır ve boynun sarıdır, Göğsün ise belki beyaz renkle ışıldar. Ve kara kanatlı pabuçlar ayaklarına uydurulmuştur, Çifte yılanlı asa ise eline hiç de ağırlık vermez.

Bütün insanların seni tanıdığı libasın işte budur Hermes, Sana yakışan o renk dört kattır. Bana tercüman ağzıyla Zümrüdüanka'yı gösterdin, Bu borçla elimden gelen minnettar karşılığı sunuyorum.

Bu arada geveze kâğıda yazılmış küçük hediyeyi kabul et, Eğer daha büyük bir şey verirsen, kendin taşıyacaksın.

Zümrüdüanka'ya Övgü (Epigram Olarak İfade Edilmiştir)

Ey dünyanın mucizesi, kusursuz harika, eşsiz Zümrüdüanka, Ateşlerde bilge hekimlere özgü kılınan, Erguvani saçlara ve altın boyna bürünmüş halinle, Bütün kuşlar ve zenginlikler arasında üstünsün, Zira sana yuva tarçından ve Saba buhurundan kurulur, Bu yüzden her zengin kuştan daha varsılsın. Tabiatın verdiği ve seninle yenileneceğin kaderin bilincinde, Birkaç asır sonra ortaya çıkarsın. Oradan isteyerek Tebai'deki adak sunağına kendini dikersin, Vulcanus sanatıyla sana yeni bir suret bağışlasın diye. Kanatlarının altın süsü sağlığın ilacı olarak anılır, Ve insanların dertlerine deva getirdiği söylenir. Çaresiz hastalığın yegâne umudu sende saklıdır, Ve sen yaşlıları gençlerin tarzında yürütürsün. Diğer o pek ilahi bağışlarını saymayayım, Pers hazinesi senin servetine pek denk düşmez. Ey kutsanmış kuş, seni bütün zenginliklerin üstünde tutarım, Çünkü güçlü bir yardımın ilacını sunarsın. Bu zevkleri uzun yıllardır kendime diledim, Sen olmaksızın dünyevi bir şeyin kaygısı bende yoktur. Kimseye av olmayasın diye gizli kuytuluklarda saklanırsın, Ve sessizce dışarı çıkmayı adet edinirsin. Plinius senin eski çağlarda Roma'da görüldüğünü yazar, Fakat ne yazık, o şaşılacak yollarla yanılmaktadır. Yuvandan seni çıkaracak kadar cüretkâr kim olabilir, Yahut ahmak zihinli bir çocuktan gayrısı seni kim açığa vurabilir? Bundan sonra da güvende olacaksın, şimdiye değin güvende olduğun gibi, Yeter ki tüylerini vereceğin kimse bilge olsun.

Fenike Tıbbı Yahut Hermetik Övgü

Dağlar çeşitli servetlerle ve altınla yığılsa dahi, Az sonra ölecek olan insana ne faydası dokunur? Meğerki kutlu inayetiyle makbul sıhhatin geri dönmesi için, Ona daha ilahi kaynaklardan bir yardım erişsin. Demek ki bütün dünyada, sanatıyla insanların derdini hafifleten, Tıptan daha kıymetli hiçbir şey olamaz. Zenginlikler ve servetler buna boyun eğsin, altın da buna boyun eğsin, Aklı buna ermeyenin zihni insan değil, ancak hayvandır.

Hasım, güçlerinin bütünüyle kırıldığını hissedince, şimdiye kadar kullandığı kendi zekâsının silahlarıyla bir şey elde edeceğine artık güvenmedi, bu sebeple başkalarının otoritelerine sığındı ve onlardan en son şu delilleri çıkardı.

Pyrgopolinices'in Kimliği Meçhul Bir Sarmat Olan Simyacıya Karşı 34. Argümanı

Aristoteles felsefesinde pek büyük bir zat olan, hükmünden daha incelmiş ve daha keskin nazar bulunmayan Iulius Caesar Scaliger, manzum hendekasillabik mısralarıyla simyayı lanetler, bunların manası şudur ki, madenleri altına dönüştürmek isteyen simyacılar, onları dönüştürmekten ziyade kendilerini dönüştürürler ve fırınlarını başkalarının, yani daha zengin insanların altınını avlamak için gece baykuşları niyetine kullanırlar, kendileri de kuşu aldatmak için düdüğü tatlı çalan kuşbazlar gibidirler.

Buradan şöyle bir argüman çıkarıyorum, Eğer simyacılar fırınlarını başkalarının, daha zengin kimselerin altınını avlamak için gece baykuşu niyetine kullanıyorlarsa, bu sanatın kendisi aldatıcıdır ve lanetlenmelidir. Fakat birinci önerme doğrudur. Dolayısıyla ikincisi de doğrudur.

Küçük önerme Scaliger'in zikredilen otoritesiyle ve bizzat tecrübeyle kanıtlanmaktadır, uzun bir ispata da muhtaç değildir.

Nitekim simyacı unvanını ve adını kendilerine layık görenlerin, laboratuvar dedikleri yerlerini nasıl donattıklarını görmekteyiz, Çeşitli biçimlerdeki fırınlarını, aletlerini, cam kaplarını ve benzerlerini, dış görünüşe aldanıp bu donanımın altında büyük ve hakiki bir şeyin gizlendiğini sanan bilgisizleri yemlemekten başka hiçbir sebep olmaksızın herkesin göreceği yere koyarlar.

Oysa onlar bilmezler ki, bunlar yalnızca birer ağdır, yakalanmış gece baykuşları ve yaşlı kadınlar gibi diğerlerini kendi görünüşlerine çekerler.

34. Menfi Argümana Cevap

Eğer başkalarının otoritesiyle tartışılacaksa, simyanın hakikatine şehadet eden iki hakiki filozofa karşı tek bir Scaliger hiçbir şeydir, nitekim şimdiye kadar zikrettiğimiz ve öne sürdüğümüz yüz veya daha fazla filozofa karşı da bir hiçtir, dolayısıyla kendisiyle çelişen bunca kişiye karşı bir tek kişinin otoritesi düşer. Fakat üstün ve müstesna bir ilme sahip bir zat olan Scaliger'i kendi kastında haklı çıkarmak için deriz ki, o neredeyse her yerde sayısız miktarda bulunan kömür ziyan edicisi, sahtekâr bir simyacıdan bahsetmektedir ve bu bakımdan gayet doğru söylemiştir.

Zira bu insan cinsi, bütün söz ve fiillerini başkalarını aldatmak üzere kurar, bu onların tabiatı olduğundan, kendilerinden asla ayrılamaz. Bunlar hakikaten fırınları gece baykuşu, dillerini düdük, altından yahut diğer sırlardan güya damıtılmış saçma sapan işlerini yem, şatafatla donatılmış laboratuvarlarını ise ağ olarak kullanırlar. Scaliger onlar hakkında söylenmesi gerekenden fazlasını dahi söylememiştir.

Biz de bu kimseleri, Dronların Yahut Sahte Simyacıların İmtihanı (Examen fucorum seu Pseudochymicorum) adını taşıyan müstakil risalede elimizden geldiğince kendi renkleriyle tasvir ettik, onu okuyabilirsin.

Fakat bu sahte hekimler, simyanın hakikatinden göğün yerden uzak olduğu kadar uzaktırlar, ancak sineklerin pislikleriyle kirletmek için ona üşüşmesi gibi yaklaşırlar.

Peki, bu kadar küçük bir hayvana, yani sineğe kim engel olabilir ve karşı koyabilir ki kalaydan veya pirinçten, hatta gümüş ve altından yapılmış parlak ve cilalı kapların üzerine konmasın, onları kendi necasetiyle lekelemesin?

Kendi işlerinden yahut zanaatlarından kaçan bu insanların, bulanlara zenginlikler, servet, şeref ve sıhhat vaat eden simyaya, her şeyin en kıymetlisi ve en parlağı imişçesine koşuşmalarına, onu kirletmelerine, bulaştırmalarına ve adını kötüye çıkarmalarına kim mani olabilir? Kendileri bu işin zerresine sahip değilken adını gasp ederler, ki onlar için bu affedilebilir bir durumdur, lakin isimlerle şeyleri, hakiki sanatkârlar ile sahteleri, aldatıcı simyacılık ile kimseye zarar vermeyen veya ziyan getirmeyen, ancak uzun zamanda, büyük emek ve masrafla araştırılan ve mükemmelliğinden ötürü binde bir kimseye nasip olan hakiki simyayı birbirine karıştıranlar bağışlanamaz.

Hasmın Simyaya Karşı 35. Menfi Argümanı

Kanonik Hukukun yetkisi öylesine büyüktür ki, mahkûm ettiğinin mahkûm edilmesi, hafiflettiğinin ise hafifletilmesi pek haklı görülür, Ne var ki o, Simyacıları sahtekârlar ve yalancılar olarak yargılamakta, Extravagante derlemesindeki "Spondent" faslında şu sözleri kaydetmektedir, Yoksul Simyacılar, sunamayacakları zenginlikleri vaat ederler. Şu halde Simyacılar mahkûm edilmeli ve yalancı sayılmalıdır.

35. Olumsuz Argümana Yanıt

Kanonik Hukukun yetkisini, kendi sınırları içinde kaldığı müddetçe sarsmıyoruz, fakat dünyevi işlere, doğanın sırlarına ve bu türden diğer şeylere kendi yetkisini dâhil etmek isterse, bunu şüpheli sayarak kabul etsek bile, inanmakla yükümlü değiliz, Bu sebeple büyük önermeyi en azından yalnızca kilise işlerine bağlıyoruz, başka şeylere değil. Küçük önermeye gelince, derim ki, o Extravagantes başlıkları Kanonik Hukukun dışındadır, onun bir yorumcusu tarafından zeyil kabilinden eklenmiştir, binaenaleyh ya kabul edilmeli ya da edilmemelidir. Kaldı ki burada sahte, aldatıcı ve yalancı Simyacılardan söz edilmektedir, hani başkalarından para alıp onlara altın dağlar vadeden, oysa kendileri yoksul, avare ve her şeyden yoksun iken bunların en küçüğünü dahi yerine getiremeyenlerden. Bunlar hakkında yorumcu hakikati söylemiştir, fakat o gerçek Sanatkârlar hakkında değildir, onlar nasıl ki o sahtekârlarca tanınmamışlarsa, ne de bir şey karşılığında bir şey vadederek başkasından ödünç alırlar, zira başkalarının malına muhtaç veya yoksul değillerdir, bilakis kendi nasipleri ve bağışlarıyla hoşnut yaşarlar.

36. Kimyaya ve Anonim Sarmat'a Karşı Olumsuz Argüman

Mythologia yazarı Natalis Comes dahi kendi hükmüyle Kimya sanatını boş ilan etmiş ve şu sözleri sarf etmiştir, Kimya sanatını beyhude saydığımızı ve o sanat hakkında ne düşündüğümüzü, vaktiyle Kimyacıların dumanlı hilelerine karşı kaleme aldığımız bir Mektupta beyan etmiştik, ki oradan bazı kısımları buraya kaydetmeyi uygun bulduk,

Uğursuz bir Siren gibi, tatlı şeylerin hazzıyla Ruhları okşayarak yoldan çıkaran sahte umut, Doğayı ateşle aşabileceğini mi sanırsın? Ahmakça ne deliresin? O seni fersahlarca öteden Terk eder, ve nihayet hiçbir şey başaramazsın, renklerin Hilesi seni aldatır, binbir suretle seninle eğlenir. Tıpkı Proteus'un binbir şekle büründüğü rivayeti gibi, Kâh korkunç bir yılan, kâh su veya ateş olduğunda, Aceleyle tüketirsin dumanın göğe savurduğu servetini. Derken yakıcı bir zehir kıvrandırır zavallıların yüreğini, Altına duyulan o ölümcül aşk yahut kederler, Sanatın çılgın aldatmacasına bir kez kapılanları. Hiçbir zavallının aklını böylesi bir delilik sarmaz, İnsanların günahlarına karşılık tanrıların yaratıcısı Korkunç cezalar ve büyük azaplar hazırlamış olmasın. Dilenci olurlar, sakalları daima karanlıkla Kirlenir ve pelerinleri aşırı dumandan murdarlaşır, Ve durmaksızın yeni yalanlar arayarak böbürlenirler, Cıvayı altına dönüştürecek hiçbir yol bulunamadığında, Kendi güçlerinin tükendiğini söylerler, Fakat bu bulaşıcı illet tanıdık insanlara sirayet eder, Aptalca kulak kabartan birini yakaladı mı bir kez, Aynı kaderi paylaşmadan ve gemisini Aynı kayalıkta parçalamadan kurtulamaz elinden.

Natalis'in bu sözleri, her ne kadar bunlardan pek çok delil çıkarılabilse de, benim nazarımda tek bir argüman mesabesindedir.

36. Argümana Yanıt

En Yüce Kimyaya Yönelik İğneleyici Argümana yahut Manzûmeye Bir Müdafaa Manzûmesiyle Verilen Yanıt.

Kimya hakiki ise ve kesin bir gayeye erişiyorsa, Söyle bana, insan işleri arasında bundan daha az yanıltıcı, Daha tanrısal veya daha hayranlık verici bir şey var mıdır? Fakat hakikattir o, zira aklı kötü bir vehimle sapan, Doğanın bütün sırlarını bizzat görebileceğini sanan kişi Müstesna, bunu kim inkâr edebilir, ama o kişi Tıpkı bir köstebek gibi aldanır, ışıktan yoksun kalıp Zihninin karanlıklarında sersemce yaşarken hiçbir şey anlamaz. Masrafla, akılla ve emekle kim araştırmaz ki Tanrı'nın bu denli parlak Büyük Eserlerini, her ne kadar bunlar Avamın tamamınca bilinmese de, (ki onlar, eşek misali, kaba ağzını Neye uzattığını bilmeksizin yeme doğru atılırlar) Yine de hakikattirler, kesin tecrübenin Doğruladığı şeylerdir, binaenaleyh o uğursuz bir Siren değildir, Doğayı aşmayı da kurmaz, bilakis doğanın gizli köşelerine Kaderce yerleştirilmiş olanı fiile döker. Bu sebeple bu ahmakça değil, bilakis bilgece bir takiptir, Doğanın izlerini gözeten, zira bizzat güçleri itiraf edilmelidir, Amelin tamamı doğaldır, sanata ait hiçbir şey yoktur. Şayet bir kimse hakikate zıt yolda çabalamaya kalkarsa, Oradan hasıl olan binlerce yalan dolu renkli suret, Hakiki sanata asla halel getirmez, Kendini buna adayan iki tür insan vardır, biri Doğanın gizlenmiş sırlarını harika usullerle araştırmaktan zevk alır, Hiçbir hakka tecavüz etmez, tuzak kurmaz, bunlar ekseriyetle Sanatlarda mahir sanatkârlardır, diğeri ise O karanlık kitaplarda hakikati görebileceğini vehmeder, Buradan zihnini, geçinmek uğruna gayrimeşru kazanca çevirir, Yalan yere yeminlerden çekinmeyerek başkalarını aldatır,

Bunlara buğdaya karışmış delice otu, dikenler ve yaban yulafı denir, Kimyanın kazanç hırsıyla suistimal edilmesidir bu, Onların derdi hakikati araştırmaktan ziyade budur. Simya meselelerine karşı söylenebilecek her şeyin Sahtekârlar hakkında doğru olduğunu kabul ederiz, Fakat bunlar sanatkârların lekesiz şöhretine dokunmaz, Şu halde Natalis'in alayları hiçbir hüküm ifade etmez, zira onlar Yalnızca sahte Kimyanın düzenbazları hakkında anlaşılmalıdır.

Sarmat Anonim'in Kimya Lehine İleri Sürdüğü Müspet Gerekçeler

34. Başkalarının Otoritesinden ve Öncelikle Tecrübeden Çıkarılan Gerekçe

Binlerce örneğin tecrübesiyle sabit olan her ne ise, her türlü şüpheden uzaktır ve daha fazla kanıtlanmasına hacet yoktur, Oysa tecrübe, pek çok kimse tarafından hakiki altın yapıldığına tanıklık etmektedir. Şu halde bu, her türlü şüpheden uzaktır ve daha fazla kanıtlanmasına hacet yoktur.

Büyük önerme kendiliğinden doğrudur, zira böyle olmasaydı tecrübeden hiçbir hakikat hasıl olmazdı. Küçük önerme ise muhtelif yerlerde icra edilmiş binlerce atım (projeksiyon) tecrübesiyle kanıtlanır, bunlar kısmen yukarıda dağınık halde zikredilenlerden, kısmen de bu hususta başkalarınca neşredilmiş kitaplardan, mesela Theobald von Hohenheim'ın biraderine yazdığı mektuptan ve diğerlerinden edinilebilir.

İşte bu suretle, tentürün atımıyla meşru ve hakiki olarak yapılan bu altının, gerçek ve her bakımdan doğaldakine benzer olduğu şöyle ispatlanır, Aristoteles'in Meteorologica dördüncü kitaptaki hükmü şöyledir,

Bir bileşik ile aynı işlevi gören her ne ise, her bakımdan onun benzeriyle aynıdır, tıpkı gözün işlevine sahip olan her şeyin göz olması gibi. Aynı şekilde, der Zacharias, sanatımızla terkip edilen altınımız her bakımdan madeni altına benzediğine göre (ki bütün ihtilaf ve münakaşa, tarafımızdan terkip edilen altının hakiki altın olup olmadığı etrafında dönmektedir), filozofun hükmünden hareketle sanatımızın hakiki ve son derece kesin olduğunu kâfi derecede gösterdiğimiz kanaatindeyiz, onun tecrübesini bizzat görmüş olanlar bunu ikna edici bulacak, görmemiş olanlar ise ikna olmayacaktır.

35. Kimyanın ve Hakikatinin Lehine Müspet Gerekçe

Her türlü itirazın fevkinde, otoritesi ve güvenilirliğiyle muteber, insanların en seçkini olan Kanonik Hukuk yorumcusu Johannes Andreae, Lodovico Romano tarafından böyle anılır. Keza en kâmil filozof ve teolog olan Thomas Aquinas da Kimyadan yana tavır almış ve onun hakikatine dair müspet hükmünü bildirmiştir, nitekim yukarıda yedinci kitapta Arnoldus ve sekizinci kitapta Thomas başlığı altında bunu gösterdik,

Bunlardan maşada, diğer ilimlerde son derece yetkin, sayısız başka güzide zat, Filozoflar, hekimler, Teologlar ve Hukukçular kendi şehadetleri ve delilleriyle bu sanatı tasdik etmişlerdir. Sanatı destekleyen Hukukçuların sayısı, burada görüşleri tek tek serdedilemeyecek kadar çoktur, en azından birinden bahsedelim, Hukuk bilgini Oldradus, istişareler kitabında yetmiş dördüncü meselede Kimyadan müspet bir dille bahsederken şöyle der, Zira görmekteyiz ki, der, bazen ölü bir şeyden canlı bir şey hasıl olur, nitekim ipeğin kendisinden meydana geldiği tırtıllarda ve daha pek çok şeyde bunu görürüz, yine ottan cam üretilir. Aralarındaki uygunluk ve benzerliğin çok daha büyük olduğu metallerde ise bu haydi haydi vuku bulur.

Nitekim (kendilerinin de aktardığı ve Şeylerin Nitelikleri Üzerine [De proprietatibus rerum] adlı kitabın Simya bölümünde yer aldığı üzere) bütün madenler aynı ilkeden, yani kükürt ve cıvadan meydana gelir,

Mademki sanat doğayı taklit eder (ff. de adopt. l. si adoptio), öyleyse bu simyacıların günah işlediği söylenemez.

Zira mademki aynı ilkeden çıkmış benzer şeyler gibidirler, simgesi [symbolum] ortak olanlar arasında geçiş daha kolaydır. Çünkü Augustinus'un Tanrı Devleti [De civitate Dei] adlı eserinde dediği gibi, bedensel şeylere, bütün unsurlar boyunca birtakım gizli tohumsal nedenler [seminales rationes] serpilmiştir, bunlar zamansal ve tesadüfi bir imkan verildiğinde kendi tarzları ve sınırları uyarınca türlere dönüşürler. Oldradus ve Iohannes Andreae böyle der, Kimya sanatkarları lehine olumlayıcı gerekçe.

Kimya aleyhine ileri sürülen bütün otoritelere karşı, soyluluğu, öğretisi, muhakemesinin keskinliği ve tecrübesi bakımından en seçkin zat olan Mirandola Kontu Iohannes Franciscus'un otoritesini sebepsiz yere öne sürmüyoruz, ki kendisi şöyle der,

Franciscus, Simya sanatını icra eden altın zanaatkarları üzerine üçüncü kitabın birinci bölümünde, Şunu bilirlerdi, der, Tanrı ve doğa hiçbir şeyi boşuna yapmamıştır.

İnsanın, aşağı doğanın önderi olarak tayin edildiğini kesinlikle bilmekteydiler, onun buluşu sayesinde doğa eliyle, şayet insan dehasından mahrum kalsaydı doğanın kendi kendine asla yapamayacağı bir şey meydana gelebilirdi, bu durum ağaçların aşılanmasında, resimde, tıpta, neredeyse hayatın her vazifesinde apaçık ortadayken, madenlerde neden karanlıkta kalsın ki, üstelik aralarında öyle büyük bir ortaklık bağı vardır ki, biri sıklıkla diğerinin içinde gizlenir,

Yaratılıştan mahir zihinlerin şu amaca yönelmesi gerektiğini bilirlerdi, doğanın şeylerini yalnızca genel hatlarıyla ve müştereken bilmekle yetinmeyip, cüretkar bir şevkle, kısımlar halinde içeri süzülen ve duyulara sunulan o bilgiye kendi istekleriyle yönelsinler,

Dönemsel tartışmaların belirsizlik içinde savrulduğunu ve bunlara haddinden fazla teslim olanların kendi hayallerini hakikat diye kucaklamaya alışkın olduklarını, oysa duyulara açık olan ve insanların müşterek rızasıyla pekişen Kimya sanatından, insan toplumu nezdinde büyük ve eşsiz bir faydanın doğabileceğini, bununla ölümlülerin çok yönlü muhtaçlığına yardım edilebileceğini bilirlerdi, zira halk arasında yaygın şekilde Simyacıların söylediği gibi, sanatla bir araya getirilen çeşitli yağ türlerinden yaralar ve hastalıklar için pek çok çare bulunmuştur. Ve az sonra, takip eden üçüncü bölümde,

Felsefi dinleme üzerine bazı kitapları görmüş, fakat otların, meyvelerin, madenlerin, taşların ve bunların kuvvelerinin kullanımından, karışımından ve dönüşümünden tamamen habersiz olan bir kimseye neden filozof adını yakıştırayım, Doğanın şeylerini evvela genel olarak bilmiş, ardından ay altı ve yer altı filizlerin kuvvetlerini kısımlar halinde layıkıyla kavramış olan kimseye filozof unvanı daha haklı olarak yakışır, öyle ki buradan aşağı şeylerin uyumunu anlasın, art arda oluşu ve yok oluşu zihniyle kavrasın ve insana yalnızca gizli ve yerin bağrında saklı şeyleri tanıma yetisi vermekle kalmayıp, kendi lütfu ve doğanın yardımıyla bunları evinde de inşa edebilme imkanı bağışlayan, böylelikle ölümlülere hem beden hem de dışsal nimetler hususunda birçok bakımdan kolayca yardım edebilmesini sağlayan İlahi İhtişamın hayranlığına yükselsin. Acaba bu mertebeye erişmiş olan kimse, o geveze ve iddiacı kimselerden, bir bedenin kendi gölgesinden üstün olduğu kadar, hakikatin durmaksızın değişen ve güvenilmez ameliyelerden üstün olduğu kadar üstün değil midir, Zira fiiller sözlerden üstünse ve büyük işler başarmak konuşmaktan evlaysa, bu tür bir zata filozof adı daha ziyade ve layıkıyla yakışacaktır. Yoksa hakkaniyetli bir takdir edici, hakiki bir şeyi gözler önüne serip kanıtlayan kimseyi, yalnızca kendi hayallerine dayanarak veya Diyalektik sanatının müşterek mekanları yahut metafizik kavramlar vasıtasıyla kendisini bir şey biliyor sanan, hiçbir zaman emin olamayan, daima tereddütte kalan, daima ödünç alınmış kanıtlarla meşgul olan kimsenin önüne mi koyar,

Eski çağlar, öğretileri duyulara dayanan ve kanıtlarını oradan çıkarmaya gayret eden peripatetiklerin itirazı olmaksızın, böyle birine kesinlikle sofist, diğerine ise Bilge adını verirdi, nitekim Kimya sanatında mahir olanlar aynı duyuları küçümseyen hasımlarına karşı ileri sürer ve bu yolla ona karşı zafer elde ederler. Buradan hareketle aynı kitabın dördüncü bölümünde şöyle der,

Kuşkusuz der, Alman ve Pannonialı prenslerin binlerce insanla aylarca dağlardan, derin mağaralardan çıkardığı ve İspanya krallarının Baetica ve Lusitania limanlarından demir alarak, altın bakımından bereketli meçhul diyarları ziyaret etmek üzere Atlantik ve Hint dalgalarını aştıkları büyük donanmayla güçlükle üç yılda elde ettikleri şeyi, altın sanatına vakıf olan kimse daha az masrafla, daha büyük bir kazançla, birkaç gün içinde, evinde yahut küçük bir handa oturarak, hatta çoğunlukla az sayıda hizmetkarın yardımıyla tedarik eder, daha önce andığımız altın ve gümüş bilmecelerde bu hususun şiirle ifade edilmesi uygun görülmüştür.

Tarlası zengin, süslü giysisi zengin, sarayı Yüce ve krallığı olan, benim nazarımda asla zengin değildir, Asla zengin değildir İber gemisine güvenen, Atlantik denizinde poyraza ve lodosa meydan okuyarak Uzaklardaki esmer Hintlilerden hazineler taşıyan kişi de. Asıl zengin odur ki, yüce Olympos’tan Ebedi peder gönderir ona, uğurlu dileklerle istemeyi Ölümlülerin dileyebileceği her şeyi, hakiki inancın Işığıyla donanmış olarak.

Söylenenler buraya kadardır, susulmalı ve bu tartışmaya şu şekilde son verilmelidir.

Hermes'in Şükran Duası

Mükemmel zatlar, hangi niyet ve maksatla bir araya getirildiğimiz malumunuzdur, şüphesiz Altın Sofra'da oturarak bu Merkür bayramlarını kutlamak ve Kimya'nın hasmı olan o Pyrgopolinikes'i akli silahlarımızla mağlup etmek içindi, mademki her birinizce bu fazlasıyla yerine getirilmiş, hasmın kendisi de, her ne kadar inatçılığından pek bir şey kaybetmemiş olsa da, beli bükülmüş, aklı başından gitmiş ve ümitsiz bir halde ortalıkta dolaşmaktadır, artık Güneş'in güne son verdiği gibi bizim de bu meclise son vermemiz icap eder,

Alıkonulduğumuz bu denli uzun gecikmeden ötürü kimse hayıflanmamalıdır, zira düşmanın üzerine bir kez bütün güçle varıp onu alt etmek, sayısız hücumlarla onu yenmekten ziyade kışkırtmaktan daha evladır,

Bu sebeple, tarafımdan dualar okunur okunmaz her birinizin kendi yurduna, evine dönmesi ferasetinize ve iradenize kalmıştır, Bakire Kraliçe

Kimya, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da cümlenize ve her birinize lütufkar, merhametli olacağını, dileklerinize icabet edeceğini vaat eder ve kendi adına benim vasıtamla elinden gelen en büyük şükranları sunmak ister.

Poimandres'in 13. Bölümünden Hermes'in Yeniden Doğuş İlahisi

Bütün dünya doğası işitsin bu ilahiyi, İşit ey yer, işitin sağanak fırtınaları, ormanlar sessiz kalsın, zira her şeyin yaratıcısını, bütünü ve biri terennüm edeceğim. Yarılsın gökler, dinginleşin rüzgarlar, ölümsüz Tanrı'nın feleği bu yakarışı işitsin. Terennüm ediyorum her şeyin Yaratıcısını, toprakların paylaştırıcısını, göğü dengede tutanı, insanların beslenmesi için Okyanus'tan her yana tatlı suyun akmasını buyuranı, insanların ve tanrıların amelleri için ateşin yukarıda parıldamasını buyuranı,

Gökleri aşıp geçen ve tabiatı yaratan O’na hep birlikte tek bir sesle şükredelim. Bu, zihnin gözüdür, güçlerin hayır duasını seve seve kabul edecektir. Ey güçlerim, O Tek ve Bütün olanı övün. Bütün zihin güçleri, sevincime eşlik edin. Kutsal idrak, senin eşiğinde parıldayan ve kendi başına anlaşılır bir ışık olan bu nuru terennüm ederek, zihnin sevinciyle coş. Bütün güçler, benimle birlikte ahenkle şakıyın. Metanet, benimle birlikte şakı. Adaletim, benim vasıtamla adil olanı şakısın. Birliğim, o Bütün’ü övsün, hakikat benim vasıtamla hakikati şakısın. İyiliğimiz, nihayet iyiyi şakısın, Ey hayat, ey ışık, sizden bize doğru akar hayır duası. Şükranlarımı sunarım sana, ey bütün güçlerin atası, Şükrederim sana Tanrım, bütün fiillerin kudreti. Senin Kelamın benim vasıtamla seni över, kelimeler alemi bu kurbanı benim vasıtamla kabul eder, güçlerim haykırır, Bütün’ü şakır, senin iradeni kemale erdirir. Senin iradendir senden gelen, Bütün’e yönelen kelimelerin kurbanını herkesten kabul buyur. Ey hayat, içimdeki her şeyi selamete erdir. Ey ışık, her şeyi aydınlat, Ruh olan Tanrı. Senin Kelamın yönetir beni, ey Ruh bahşeden Sanatkar. Yalnızca sensin Tanrı.

Senin kulun ateşle, havayla, suyla, toprakla, ruhla ve yaratılmış her şeyle bunları haykırır. Ebediyetten gelen hayır duanı buldum, senin iradende huzura ereyim. Avrea Mensa’nın arzusu doğrultusunda kendi [özümü] buldum. Kitap XII.

Ve Asklepios’un sonuna doğru, Tanrı’dan buhur ve benzeri şeylerle tütsülenmesini istemek kutsala saygısızlıktır. Zira kendisi her şey olan yahut her şeyin kendisinde bulunduğu varlığın hiçbir eksiği yoktur, bilakis bizler şükrederek O’na tapınalım, Zira ölümlülerce sunulan şükranlar, Tanrı’ya yükselen en yüce buhurlardır. Sana şükrederiz, ey En Yüce ve Eşsiz Olan. Zira senin lütfunla ancak senin yakınlığının nuruna erdik, yalnızca Baba’ya mahsus bir dindarlıkla hayırla anılması gereken o mukaddes ve hürmete layık ismini tanıdık, çünkü bize duyu, akıl ve anlayış bahşettiğinde, herkese pederane şefkatini, dindarlığını, sevgisini ve ne kadar tatlı tesir varsa hepsini sunmayı uygun gördün, duyu ki seni bilelim, akıl ki seni sezgilerle araştıralım, anlayış ki seni bilmekle sevinelim ve senin ulu kudretinle selamete erip sevinelim, kendini bize bütünüyle gösterdiğin için sevinelim ve biz ölümlüleri ebediyete vakfetmeye tenezzül ettiğin için sevinelim. Zira insanın yegane şükranı, senin Yüceliğini bilmesidir, Seni bildik ve yalnızca akılla kavranabilen en büyük Nur olarak seni anladık, Ey hayatın hakiki yolu, Ey bütün tabiatların velut doğurganlığı, seni bildik, bütün tabiatının idrakiyle dopdolu olarak seni bildik, ey ebedi sebat. Zira bütün bu duada senin iyiliğinin hayrına tapınarak yalnızca şunu diliyoruz, senin yakınlığının sevgisinde sebat eden bizleri muhafaza buyurmak isteyesin ve bizi bu hayat tarzından asla ayırmayasın.

Bu metin neden önemli

Michael Maier (1568-1622), II. Rudolf'un saray hekimliğini de yapmış Alman bir hekim ve Rosicrusyen çevrenin önde gelen simyacılarındandır. "Symbola aureae mensae duodecim nationum" (On İki Milletin Altın Masasının Simgeleri), Hermes'ten Aziz Büyük Albert'e uzanan on iki büyük simyacıyı, on iki milletin temsilcisi olarak bir "altın masa" çevresinde toplar ve her birinin öğretisini savunur. Buradaki pasaj, eserin adını veren "Altın Masa" istiaresinin kaynağını açıklar: yalnızca ruhen ve bedenen kemale ermiş olanın oturabileceği simgesel bir sofra. Kadehler ve altın kaplarla donanmış bu masa, aynı zamanda simyanın nihai gayesi olan mükemmelleşmenin bir alegorisidir.

Bu eser Simya Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Symbola Aureae Mensae Duodecim Nationum (Michael Maier) — Latince aslından, tam metin
Neşir
Michael Maier, Symbola aureae mensae duodecim nationum (Frankfurt: Antonius Hummius, Lucas Jennis için, 1617), Latince
Konum
Eserin tamamı
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Archive.org
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Altın Masanın Simgeleri. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/michael-maier-altin-masanin-simgeleri
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön