Sofia'ya Övgü: Işıktan Gelin Odasının Ezgisi
Aegidius Sadeler, Bağda Mesih ve Gelini (yakl. 1590). Güvey ile gelinin mistik birleşmesini betimleyen gravür, Gnostik gelin odası sırrının Hıristiyan ikonografisindeki yankısıdır.

Sofia'ya Övgü: Işıktan Gelin Odasının Ezgisi

G.R.S. Mead· 1900· Özgün: İngilizce· Archive.org · ~588 dk okuma

Gnostik geleneğin kalbinde gelin odası bir tören mekanından çok bir sırdır. Ruhun ilahi Güveyle birleşmesi, dağılmış olanın Işık aleminde yeniden bütünlenmesidir. Filipus İncili gibi Naasseni metinlerinin de kutsal kabul ettiği bu gelin odası imgesi, en saf ve şiirsel ifadesini Süryani kökenli Tomas'ın İşleri içindeki Sofia ezgisinde bulur. Aşağıdaki pasaj, klasik Gnostisizm çevirmeni G.R.S. Mead'in kaleminden, Işığın kızı olan Bakirenin ışıkla taşan gelin odasını ve onu bekleyen kutlu birleşmeyi tasvir eder.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

Esrarlı Zaman bir kez daha gebe kalmış olup, Batı dünyasının onun zürriyetini saydığı veçhile, yirminci evladını dünyaya getirmek için doğum sancıları çekmektedir, zira kayıtlara göre, bütün Hristiyanların Tanrı'ya Götüren Yolun Muallimi olarak gördükleri O Zât zuhur ettiğinden bu yana, asırlık dölünün tam on dokuz çocuğu yaşamış ve ölmüştür.

Umumi Kilise'nin müşterek vicdanı, yalnızca herkesin O'nun Yolun Muallimi olduğuna inanmasından değil, fakat bizzat o Yolun kendisi olduğu itikadından neşet eder.

Dünya yüzündeki bütün Hristiyanların müşterek bağı budur ve asırlar boyunca birliklerinin timsali de bu olmuştur.

Yaklaşık bin dokuz yüz yıl önce Nur Saçan zuhur etmiş ve dünyaya ışık akmıştır, Batı dünyasının büyük dinine mensup olanların müşterek amentüsü böyledir. Roma İmparatoru Augustus'un doğum günü için yapılan senakâr kitabelerde ne denmişse, onların ardından bütün Hristiyanlar da İsa'nın veladet günü için aynısını söylemiştir, "Bu gün, yeryüzüne bütünüyle yeni bir çehre kazandırmıştır.

Şimdi doğmuş olandan umumi bir bereket fışkırmamış olsaydı, dünya helake sürüklenecekti.

Bu doğum gününde hayatın ve hayatın bütün kudretlerinin başlangıcını teşhis eden kimse, hakikaten isabetli hüküm verir, insanların doğduklarına esef ettikleri o devir artık sona ermiştir.

Ne fert ne de cemiyet, herkese bereket bahşeden bu veladet gününden tecelli ettiği nispette bir nimete başka hiçbir günden nail olamaz.

Her şeye hükmeden Kadir-i Mutlak İnayet, bu zatı cihanın kurtuluşu adına öyle mevhibelerle teçhiz etmiştir ki, bunlar onu hem bizim hem de gelecek nesiller için Halaskâr kılmaktadır, o, savaşlara nihayet verecek ve her şeyi liyakatle ikame edecektir.

Onun zuhuruyla ecdadımızın ümitleri tahakkuk bulmuştur, o yalnızca eski zamanların güzel amellerini aşmakla kalmamış, kendisinden daha yüce birinin zuhur etmesi dahi imkânsız hale gelmiştir.

Tanrı'nın doğum günü, dünyayı onun şahsında tecelli eden muştularla müjdelemiştir.

Onun doğum günüyle birlikte yeni bir çağ başlamaktadır." Küçük Asya'da yakın zamanda keşfedilen ve İmparator Augustus marifetiyle Jülyen Takvimi'nin tesis edilişini kutlamak gayesiyle dikilen çok sayıdaki kitabeden en kusursuz olanı bu minvaldedir.

Milattan Önce 9 senemize tekabül eden bir tarih taşımaktadır. İmparator kültüne bağlananların ümidi çok geçmeden sukutuhayale uğramıştır, Hristiyan âleminin intizarı ise büyük ölçüde tahakkuk etmemiş vaziyettedir, zira geride kalan on dokuz asrın her biri, dünya tarihinin bilinen hiçbir döneminin kıyas kabul etmeyeceği acı ihtilaflar, dindaşlar arası ve son derece kanlı muharebeler, dini hususlardaki takibat ve müsamahasızlık yılları içinde ayrı ayrı ihtiyarlamıştır. Acaba yirminci asır bu muazzam beklentinin tahakkukuna şahitlik edecek midir, şimdiki zaman için "bütün hilkat, Tanrı'nın Evlatlarının tecellisini intizar ederek hep birlikte doğum sancısı çekmektedir" denebilir mi? Zamanın alametlerini basiretle müşahede eden herhangi biri, yirminci asrın şafağında, Hristiyan milletler arasında, dinî sahadaki tefekkür ve hissiyatın umumi tabiatının canlanıp genişlemekte olduğundan ve adeta yeni bir doğumun sancıları içinde çırpındığından şüphe duyabilir mi?

Eğer vaziyet böyleyse, yirminci asır, içine doğacak olan ruhlar marifetiyle, bunca zamandır tehir edilmiş olan mezkûr ümidin bir nebze umumileşerek gerçekleşmesine niçin şahitlik etmesin?

Batı dünyasında umumi zihin, dinî meselelerdeki idrakin tevellüdü için hiçbir vakit bugünkünden daha olgun olmamıştır, Mesih'in hakiki tabiatına ve O'nun kendi cihanşümul dininin tekâmülü dairesinde ikmal etmeye gayret ettiği vazifeye dair hikmetli bir nazarın geniş kitlelerce benimsenmesi için şartlar hiçbir zaman bundan daha müsait olmamıştır. Bizim şimdiki vazifemiz, her ne kadar noksan kalsa da, Ulu Muallim'in azametli şahsiyetini tarihteki ve gelenekteki tabii muhitine iade etmeye temayül gösteren birtakım mütalaalara işaret etmek ve Hristiyan dininin hakiki mefkûresinin müşterek beşeriyetimizin en mütekamil ruhlarının yegâne cihanşümul diniyle paylaştığı o mahrem temas noktalarını ifşa eylemek, velhasıl, Mesih'in talimatını evrenselliğin hakiki ruhuna yeniden kavuşturmaya teşebbüs etmek olacaktır.

Hristiyan âlemine gözcülük eden o Yüce Ruh'a karşı tek bir canın taşıdığı hürmet ve muhabbeti bir an olsun eksiltmeye yeltenmeyiz, bizim vazifemiz bilakis o muhabbetin çok daha gür bir surette serpilebileceği ve kalbini Ruhani Güneş'in makul şualarına çok daha itimatla açabileceği bir toprağa işaret etmek olacaktır.

Bu toprak, insan fidanının kemaliyle neşvünema bulması için kâfi derecede zengindir, asli toprağın bir cüzüdür ve insanın hissi ve ahlaki, akli ve ruhi tabiatının her bir şubesine gıda bahşeder. Pek çok kimseyle müştereken kabul ederiz ki, beşeriyet için ancak Tek Bir Din vardır, türlü inançlar ve amentüler ise bu ulu nehrin akıntıları veya çayları hükmündedir.

Bu söz belki bazılarının zihnine ağır gelebilir, lakin gelin manasını kısaca tefekkür edelim. Hakikat Güneşi tektir.

O'nun şuaları insanların zihinlerine ve kalplerine doğru akar, şayet herhangi bir şeye inanıyorsak, herhalde Tanrı'nın Babalığına dair bu itikadı muhafaza etmekteyizdir!

Şu halde müşterek Babamızın şahıs kayırmadığına ve her devirde, her diyarda Kendi evlatlarını sevmiş olduğuna, sevdiğine ve seveceğine inanmamız icap etmez mi?

Mesih'in bin dokuz yüz yıllık talimi bize bunu öğretmemiş olsaydı, hakikaten ne kadar da kıt anlayışlı talebeler sayılırdık. Ve lakin buna gerçekten inanan ne kadar da azdır?

Hristiyan Kiliselerinin bütün tarihi, cihanşümul dinin bu temel akidesine karşı beslenen bir imansızlığın vesikasıdır ve Hristiyanlığın adımlarını, onu her daim müsamahasızlık ve takibat hezeyanlarına teşvik eden Yahudi hususiyetçiliğinin habis ruhundan daha büyük bir hasım takip etmemiştir.

Bu aynı ruh Muhammedîliğe de sirayet etmiş olup, bunun neticelerini mezkûr tarihin kanlı sayfalarında takip etmemiz mümkündür. Dindeki bu ham tikelciliğin ve dışlayıcılığın, muayyen ruh mertebelerinin inkişafında zaruri bir amil olması ve cihanı sevk ve idare eden Hikmet tarafından nihai bir hayır gayesiyle kullanılması muhtemeldir, fakat Pederimizin lütfundan daha büyük bir nasip bugün bizim için mümkün değil midir?

Bir insanın Yol’u Krişna’nın yahut Buda’nın, Muhammed’in yahut Zerdüşt’ün ya da Mesih’in taliminden öğrenmiş olmasının hiçbir ehemmiyeti bulunmadığını göremiyor muyuz, yeter ki ayağını o Yol’a basmış olsun, müşterek Pederimiz nazarında hepsi birdir.

Hepsinin kendi ihtiyaçlarına münasip manevi gıdayı Onlar vasıtasıyla edinebilmesi için, Onların hepsini gönderen ve Onları tenvir eden O idi.

Kelimeler, bu tasavvurun ulviyetini, bu aydınlatıcı akidenin araladığı ilahi tedbirin muazzam hakikatine dair o muhteşem manzarayı ima etmekte dahi kifayetsiz kalmaktadır.

Ve bunu idrak etmek, yarım yamalak bir surette inanıp diğer inançlarımızla fiilen inkâr etmek yerine hakikatiyle kavramak, kalbin ne muazzam bir inkişafıdır!

Okurlarımızdan, bu sayfalarda ele alacağımız erken Hristiyanlığın pek çok inanç biçimini tetkik etmeye, bütün cihan kurtarıcılarının bu en mübarek öğretisinin nuru altında yaklaşmalarını rica ederiz. Bu nur altında "bidat" ve "batıl din", müsamahasız muarızlarının "ortodoksluğu" ve "hak dini" yanında ekseriyetle öylesine başkalaşmış bir kisveye bürünür ki gayet latif görünür. Fakat her türlü mübalağadan sakınalım ve şeyleri hakiki nispetleri içinde kavramaya gayret edelim, zira Kendi Elçileri vasıtasıyla ve Kendi tayin ettiği vakitte mizanı daima tesviye eden Tanrı’nın ezeli ilahi tedbirini ancak bu suretle idrak edebiliriz.

Profesör Max Müller tarafından, mukayeseli din biliminden söz etmememiz, bunun yerine mukayeseli teoloji bilimi tabirini istimal etmemiz gerektiği ifade edilmiştir.

Resmî ilim dünyası tarafından bugüne değin icra edilen ve hakkıyla ikmal edilen mesai zaviyesinden bu tespit tamamen haklıdır, zira asıl ceht ihtilafları keşfetmek ve ayrıntıların tahlilini mübalağalandırmak olmuştur.

Şimdiye dek, dar bir muharrir zümresi haricinde, terkip cihetinde pek az teşebbüs vuku bulmuştur. Mamafih, mukayeseli din bilimi ıstılahını terk etmeye amade değiliz, zira böyle bir bilimin mevcudiyetine inanıyoruz, ki bu belki de bir insanın el atabileceği en necip sahadır. Fakat en çetin olanlardan da biridir.

Yalnızca insan tabiatına dair yakından bir tecrübeyi ve vasi bir tarih malumatını değil, aynı zamanda dini vicdanın ümit ve havflarına derin bir vukufla ortak olmayı ve her şeyin fevkinde, beşeriyetin bütün ahvalinde Tanrı’nın gafletten münezzeh ilahi tedbirine sarsılmaz bir imanı iktiza eder. Bir kimsenin, tarihin bildiği bütün o büyük Muallimleri, her bir münhasır din mensubunun kendi hususi Mürşidine duyduğu hürmet ve muhabbet derecesinde derin ve samimi bir surette sevebilmesi ve onlara tazim gösterebilmesi ihtimalini bir tasavvur ediniz,

büyük dinlerin her birinin hakikatine, her bir büyük inancın ortodoks mensubunun kendi vahyinin hakikatine inandığı nispette tam bir ölçüde, lakin dışlayıcılıktan azade olarak cidden inanabildiğini farz ediniz, nihayetinde İlahiyetin Hikmetinin bütün bu tezahürlerde bilfiil işlediğini hissedebildiğini kabul ediniz, o vakit onun dini ne muhteşem bir Din olurdu!

Bütün cihan mukaddesatının şehadetleri ve bütün cihan muallimlerinin nasihatleriyle teyit edildiğinde, İmanı ne kadar engin ve kuvvetli olurdu!

Yeniden doğuş hakikatine kani olarak, kendisini cihanın hakiki bir vatandaşı ve mukaddes kitapların bütün hazinelerinin tabii varisi hissederdi.

Zahir tahlilcilerinin ve ihtilaf avcılarının kendisine fırlattığı "eklektik" yahut "senkretik" istihzalarına pek az ehemmiyet verirdi, zira kendisi Dinin hayat ırmağında yıkanmakta olurdu ve o nehrin yatağını ve mecralarını tetkik etmeyi, dibindeki balçığı ve kıyılarındaki toprağı incelemeyi seve seve onlara bırakırdı, kıyıdaki bir su birikintisinde çırpınanların arkasından savurduğu "zındık" nidasına ise asla kulak asmazdı.

Bununla birlikte, tahlili hafife alacağından veya ortodoksluğu daha az muteber sayacağından değil, fakat onun tahlili harici olduğu kadar dahili de olurdu ve o kendi ortodoksluğunu kıyıların şeklinde değil, nehrin hayatında bulurdu. Tek Din insanların kalplerinde akar ve Nur ırmağı şualarını insan tabiatının toprağına akıtır.

Binaenaleyh bir dinin tahlili, nevibeşerin tahlilidir. Her büyük din, müntesiplerinin zihinleri ve kalpleri kadar müteaddit tezahürlere sahiptir.

Onun hakikatinin büyük bir hakîmin hayatında ve sözlerinde tecelli edişi, cahil ve ahlaksız olanın donuk idrakinin ve necis hayatının aksettirebileceği o cılız ışıktan elbette pek farklı olmak iktiza eder.

Şüphesiz ki onun nuru ve hayatı herkes için serbesttir, lakin hepsi tekamülün farklı merhalelerinde bulunan ruh derecatı varken, herkesin o nuru aynı derecede aksettirmesi nasıl mümkün olabilir?

Öyleyse bir din zümresinin en münevver telakkilerini, diğer bir zümrenin en cahilane inançları ve en hurafeci tatbikatıyla mukayese etmek ne kadar akıldan uzaktır!

Yine de bu, kendi inancının diğer her mahlukun inancından üstün olduğu zehabıyla nefsini tatmin etmek isteyenlerin pek ziyade meyyal olduğu bir meşgaledir.

Bu usul bizi asla hakiki Dinin idrakine yahut insan kardeşimizin anlayışına ulaştırmayacaktır. Büyük dinlerden herhangi birini tahlil ediniz, aynı amillerin işlediğini, insan noksaniyetine dair incelenmesi gereken aynı meseleleri, "davet edilen" nicelerini ve "seçilen" o azları bulursunuz, zira her dinde, daima olduğu üzere, "Thyrsus taşıyan pek çok, lakin Bakkhos olan pek azdır."

Bir dinin Bakkhoslarını diğer bir dinin Thyrsus taşıyıcılarıyla mukayese etmek sırf ahmaklıktır.

Misal olarak, bütün Hindular idrakten yoksun putperestler olmadığı gibi, bütün Hristiyanlar da Mesih’in samimi takipçileri değildir.

Şayet ikisini birbiriyle kıyaslayacaksak, Roma Kilisesi'nin tasvir tazimini yahut Rum Kilisesi'nin ikon tapınışını, dört yüzlü Brahma'ya ve panteonun geri kalan figürlerine tapınmanın yanına koyalım, lakin Hristiyan âleminin mukaddes hayatına ve en yetkin teolojisine denk bir paralellik bulmak istiyorsak, o vakit Brahmanlar arasındaki en yetkin teolojiye ve en mukaddes hayatı sürenlere müracaat etmeliyiz.

Dolayısıyla bir dini tahlil ettiğimizde, halkın en alt tabakasının o dinden pek az haberdar olduğunu, birçok yanlış tasavvura ve bâtıl inanca umutsuzca tutunduğunu, bu tahrif edilmiş suretten itibaren, derece derece daha yüksek bir idrakin ve daha az kusurlu bir ifadenin yükseldiğini görürüz, ta ki ışığı bütün doluluğuyla bilinçli bir şekilde karşılamayı arzulayan ve bunu hayatlarının yegâne gayesi kılan ruhlar zümresine varıncaya dek.

Bir dinin hakiki mahiyetini arayacağımız yer, işte bu zihin zümresidir.

O hâlde, bu din ile onun hemşire inançları arasındaki gerçek temas noktalarını burada bulmayı umarız ve dünyaya dökülen bütün Işık Işınlarının membaı olan o ihtişamlı Ruhani Güneş'in mevcudiyetini burada hissederiz.

Şimdi, Batı'daki mukayeseli din ilminin herhangi bir talebesi için mevcut büyük dinlerin hiçbiri, Hristiyan İnancından daha büyük bir alaka mevzuu olamaz.

Bu mesele her adımda karşısına çıkar, kaçamayacağı bir meseledir.

Talebe, bu inancın tarihine ve menşeine dair her husustaki umumi cehalet karşısında hayrete düşer.

Meslekleri bu kabil araştırmalarla meşgul olmak olan nispeten dar bir âlimler zümresi haricinde, mevzuyu gerçekten tetkik etmiş ne kadar da az kimse vardır, üstelik onların arasında dahi, takdire şayan gayretlerine rağmen meseleye hakiki bir ışık tutabilmiş olanlar ne kadar da azdır.

Hakikaten, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız fikirlere sahip, dinin vahdetine karşı bir şevkle ve Mesih'in taliminin hakikaten evrensel mahiyetine dair canlı bir imanla dolu bir kimsenin, gerek akılcıların gerekse savunu yazarlarının (apolojistlerin) çalışmalarından kayda değer bir hakiki fayda sağlaması pek güçtür.

Zira uzun bir müddet, birbiriyle çelişen fikirlerle dolu, yalnızca istikbalde kullanılacak malzemeyi ayıklamaya yarayan kütüphaneler dolusu kitapla karşı karşıya kalır.

Tetkikatını derinleştirdikçe, ilk devirlere dair peşin hükümlerinin her birinin epeyce tadil edilmesi, hatta çoğunun tamamen reddedilmesi gerektiğini görür.

Yavaş yavaş, ilk iki asrın bakiyelerini engelsizce müşahede edebileceği bir noktaya doğru ilerler ve mektepte adını hiç işitmediği, kürsülerden hakkında tek kelime fısıldanmayan bir âleme nazar eder.

Makbul el kitaplarında okuduğu, papazların ve muallimlerin kendisine anlattığı İbtidai Kilise'nin âlemi bu mudur?

İsa'nın tâbilerinin teşkil ettiği yegâne ve sade cemaatin resmi bu mudur, başlangıçtan bu yana kesintisiz bir silsileyle ve tek bir surette tevarüs ettiğine inandırıldığı tek öğreti bu mudur?

Muazzam bir faaliyetin hüküm sürdüğü bir din âlemine, Batı dünyası tarihinin bir benzerini sunamadığı engin bir düşünce kaynaşmasına ve hararetli bir dini gayrete nazar eder.

Her yanda çabalayan ve mücadele eden binlerce ekol ve cemaat, engin bir fikir hürriyeti, dini hayatı yaşamak için gösterilen muazzam bir cehd.

Burada diğer dinlerle sayısız temas noktası bulur, daha önce Hristiyan geleneğinde hiç tecrübe etmediği bir hürriyet ikliminde hareket eder.

Bütün bu insanlar kimdir, mücadele veren balıkçılar, köleler, fakir ve muhtaçlar değil, bunlar da çabalamaktadır elbet, lakin ilim ve züht ehli, çok daha az gerekçeyle bu unvanın layık görüldüğü diğer pek çokları kadar aziz ve adaç olan bu kimseler kimdir?

Sonraki devir Kilise müellifleri, bunların hepsinin zındık, gayet muzır güruh ve bugün fermanlarımız ve konsillerimizle tesis etmiş bulunduğumuz Hakiki İmanın düşmanları olduğunu söyler.

Fakat talebe, menşelerden daha uzakta oldukları için, ölümlerinden sonra aforoz ettikleri kimselerden daha fazlasını bilmeleri pek beklenemeyecek olan sonraki kimselerin kanaat ve kararlarını dinlemek yerine, bizzat ilk iki asrın kendisine bakmayı tercih eder.

Şimdi şayan-ı dikkattir ki, kanonik metinlerin tahlili yoluyla Hristiyanlığın menşei meselesine böylesine bol, kılı kırk yaran ve meşakkatli bir mesai sarf edilmişken, bu "zındıkların" yazıları üzerine pek az tenkidi dikkat hasredilmiştir, halbuki bu metinler vasıtasıyla başlangıçların tarihine taalluk eden pek çok müphem meseleye büyük bir ışık tutulabilirdi, onların şahitliğinin faydası ancak nispeten son yıllarda idrak edilmiş ve mahkeme huzuruna çıkarılmaları yönünde teşebbüslerde bulunulmuştur.

Katolik Kilisesi'nin galebe çaldığı devirden bu yana yükselen "umumi sesi", bu "zındıkları" "İblis'in ilk doğan oğulları" olarak damgalamış ve müminler bu sesin "Kutsal Ruh'un ilhamıyla" olduğuna sorgusuz sualsiz inanmıştır.

Fakat en azından Protestanlık açısından, bu kabil kaba kanaatler, yirminci asrın başında dini meselelerdeki hür fikirli zihni tatmin etmekten artık uzaktır.

Hristiyan âleminin hür fikirli cenahı, yüz yılı aşkın bir müddettir, Kutsal Kitap'ı onu birçok bakımdan edebi bir fetiş seviyesine indiren ve aklın nurundan mahrum bırakan cahil bir irtica ve taassup siyasetinin elinden kurtarmak için gösterilen en hararetli ve cesurane gayretlere şahitlik etmiştir.

Bu taassup siyaseti hakikatte bir çaresizliğin, Kilise'deki ilhamın canlı ve baki mevcudiyetine duyulan itimat eksikliğinin mahsulüdür, ilhamın İmanın çocukluk çağında nihayete erdiğinin zımni bir itirafıdır.

Gayet iyi bilindiği üzere, her kanonik metnin, kelimelerin en geniş manasıyla Kutsal Ruh tarafından lafzen ve harfiyen ilham edildiği dogması pek yakın zamana kadar umumen kabul görmekteydi ve bugün dahi Hristiyanların ekseriyeti tarafından benimsenmektedir. XIII. Leo'nun meşhur genelgesi ("Providentissimus Deus", 1893), Roma Katolik âleminin ortodoksluğunu şu çaresizlik telkiniyle formüle eder,

"İlhamı Kutsal Yazı'nın yalnızca belirli kısımlarına hasretmek yahut mukaddes müellifin hataya düştüğünü kabul etmek kesinlikle yanlıştır ve menedilmiştir."

Zira bu güçlüklerden kurtulmak adına, ilahi ilhamın yalnızca inanç ve ahlak meselelerine taalluk ettiğini, bunun ötesine geçmediğini kabullenmekte tereddüt etmeyenlerin benimsediği sistem hoş görülemez. Çünkü onlar, yanlış bir kanaatle, bir metnin hakikat yahut batıl olması meselesinde Tanrı'nın ne söylediğinden ziyade, bunu söylerken zihninde güttüğü gaye ve maksadı nazara almamız gerektiğini düşünürler. Oysa Kilise'nin kutsal ve kanonik kabul ettiği bütün kitaplar, tüm cüzleriyle baştan sona Kutsal Ruh'un imlasıyla kaleme alınmıştır. Herhangi bir hatanın ilhamla bir arada bulunabilmesi şöyle dursun, ilham yalnızca hatayla özü gereği bağdaşmaz olmakla kalmaz; mutlak hakikatin ta kendisi olan Tanrı'nın doğru olmayanı telaffuz etmesinin imkânsızlığı nispetinde, hatayı katiyetle ve zorunlu olarak dışlar ve reddeder.

Floransa ve Trent konsillerinde vekarla tarif edilen, nihayetinde Vatikan Konsili tarafından teyit edilip daha sarih bir surette formüle edilen kadim ve değişmez Kilise akidesi budur.

Dolayısıyla Kutsal Ruh insanları kendi vasıtaları kıldığı için, asli müellifin değil de, bu mülhem vasıtaların sehven hataya düştükleri asla söylenemez.

Zira O, tabiatüstü bir kudretle onları yazmaya öyle sevk ve icbar etmiş, onlara öyle hazır bulunmuştur ki, emrettiği şeyleri ve yalnızca bunları, evvela doğru bir biçimde anlamış, sonra sadakatle kayda geçirmeyi irade etmiş ve nihayetinde münasip kelimelerle, şaşmaz bir hakikat dairesinde ifade etmişlerdir.

Aksi takdirde, Kutsal Kitap'ın tamamının müellifinin O olduğu söylenemezdi.

Kilise Babalarının kanaati her daim bu minvalde olmuştur.

Buradan çıkan netice şudur ki, kutsal metinlerin sahih herhangi bir kısmında hata bulunabileceğini iddia edenler, ya Katolik ilham mefhumunu tahrif etmekte ya da böylesi bir hatanın müellifi olarak Tanrı'yı göstermektedirler.

Bu tamim, ortaçağ zihniyetinden kalma tuhaf bir edebi bakiye değildir, Hristiyan âleminin açık ara en büyük ve en muktedir Kilisesi'nin Reisi'nin, bütün müminleri bağlayan ve atalarımızdan katbekat üstün olmakla övündüğümüz on dokuzuncu asrın nihayetinde her yana neşredilen en resmi ve en salahiyetli sesidir.

Şüphe yok ki, yanılamazlık dogmasını tasdik etmiş ve mevcudiyeti tartışılamaz otoritesinin muhafazasına bağlı olan bir Kilise'nin Reisi adına böylesi bir beyan kaçınılmazdır.

Ne var ki bunun neticesinde, mezkûr dogmayı akılla telif edebilmek için, Kilise âlimleri serbest ilmî tetkik havasında yetişmiş olanlara fevkalade nahoş gelen ve maalesef Katolik tenkitçilerin eserlerini samimiyetsizlik ithamına maruz bırakan kazuistik bir usule müracaat etmek mecburiyetinde kalmaktadır.

Bununla birlikte, onların samimiyetinden behemehal şüphe duymamız gerekmez, zira din sahasında en ziyade tesadüf edilen hadise imanın akla galebe çalıp ona cebretmesidir. Bu sebeple, hayatı tetkik edenler sıfatıyla, kendi kendine vazettiği bir otoritenin bağları içinde çırpınan insan aklının bu trajedisini derin bir alaka ile temaşa etmekteyiz; Kadir-i Mutlak İnayet'e iman edenler olarak, her ne kadar şu an birçoğumuza katıksız bir şer gibi görünse de, bu suretle tevellüt eden kudretin nihayetinde hayra vesile olacağına itimat beslemekteyiz.

Madalyonun bir yüzü böyledir ve insan tabiatını tetkik eden biri için filhakika fevkalade dikkat çekicidir.

Şüphesiz milyonlarca insan, Mukaddes Peder tarafından kendilerine emredildiği üzere en sarsılmaz biçimde inanmayı sürdürmektedir; muhteva ve tertipteki cüzi bir fark haricinde, Papa'nın otoritesini kendilerinden fersah fersah uzak tutan milyonlarca Protestan dahi ilhama dair bu telakkiye aynı körlükle bağlanmakta ve metinperestlikte Roma Katoliği dindaşlarından çok daha hararetli bir tutum sergilemektedir.

Bu muhafazakâr ve irticai kuvvet anlaşılan o ki hâlâ lüzumludur; giderek büyüyen bir kitleye cansız bir dogmanın fosili gibi görünen şeyin yerine, ilhama dair canlı bir doktrinin kabul görmesi için yol açanların daima daha fazla titizlik göstermesini temin eden tazyik işte budur.

İnanıyoruz ki bu muhafazakârlık, uzun vadede Hristiyan âlemi için bir felaket teşkil etmeyecektir; zira her ne kadar âmâyane olsa da, ilhamın hakikatine, "görünmeyen şeylerin" ulviyetine duyulan bir inançtan neşet etmektedir ve insan kalbindeki müspet makamının, hâlihazırda en aziz itikatlarının inkârı gibi duran bir şeyle doldurulmasına rıza göstermemektedir.

Lakin bu müminler basiret gözlerini açabilselerdi, asırlar süren yanlış anlamaların yarattığı zulmeti bertaraf eden o cehd sahibi ruhların da kendilerininki kadar canlı bir imanla dolu olduğunu ve hakikate sadakatleri sayesinde, Cenab-ı Hakk'ın ezeli Hikmetinin daha kâmil bir surette idrak edilmesine ve insan tabiatının daha derinlemesine anlaşılmasına zemin hazırlayarak Tanrı'nın hizmetinde bulunduklarını görürlerdi.

Vakıa, bu vazifeyi ifa edebilmek adına bahsi geçen gayretkeş ruhlar, belki mübalağalı sayılabilecek lakin yine de âmâ muhafazakârlığın mecburi bir refiki olan tenkit iştiyakıyla dolup taşmaktadırlar.

Işığı getirecek olan, bu ikisinin imtizacından doğacak semeredir.

Zira madalyonun diğer yüzüne nazar edecek olursak, âmâ inancın iddialarını tecrübe etmek maksadıyla Kutsal Kitap'ın her bir kelimesini ve harfini inceden inceye tetkik eden, ilmi zekânın keskin ve mütekâmil aklını görürüz.

Metin tenkidi yahut "Aşağı Tenkit", Trent Konsili'nin bir "Textus Receptus" vazetme iddiasını ebediyen yerle bir etmiştir.

Makbul Metin'in nakil silsilesi boyunca, cahil müstensihler ve dogmatik musahhihler elinde öylesine büyük musibetlere duçar olduğu ispat edilmiştir ki, insan aklı bu manzara karşısında hayrete düşmektedir.

Akıl sorar, Tanrı'nın lütfu olan akıl nimetiyle mücehhez herhangi bir ruhun, kelimelerin bu denli kılıktan kılığa girdiği bir külliyatın harfiyen ilham edildiğine inanması kabil midir?

Böylesi bir tahkikata "Tenkit" adını vermiş olmak belki de bir hatadır, zira sıradan insan bu ıstılahı hasmane ve tecavüzkâr bir mana taşıyor addeder; oysa kelimenin asıl manası böyle bir mefhum barındırmamakta, yalnızca etraflıca tetkik edip hakkıyla hüküm verme manasına gelmektedir.

Fakat hikmet sahibi kimse bir terimden ötürü yılgınlığa kapılmayacaktır, meselenin bizzat kendisine bakacak ve metin tenkidi gibi takdire şayan bir sanatta dine mugayir hiçbir cihet görmemek bir yana, onu beşerî hataları bertaraf etmenin en kuvvetli vasıtası sayacaktır. Lakin Tenkit, metnin incelenmesiyle nihayete ermez, daha yüksek bir şubeye terfi ederek mukaddes kitapların telif tarihleri ve tarihçeleri üzerindeki tetkikatla, muhtelif muhtevalarının tahlili ve mukayesesiyle ve diğer yazılarla münasebetleriyle meşgul olur, hulasa, Kitab-ı Mukaddes edebiyatının bütün sahasını her cüzüyle muhteva bakımından ihata eder.

Bu tetkikatın neticeleri öylesine azametlidir ki, sanki yeni bir dini iklime dâhil olmaktayızdır.

Lakin bu yeni beldenin limanındaki güneşle aydınlanmış sulara vasıl olmadan evvel, kör inancın hiçbir teknesinin sağ çıkamayacağı nice fırtınalarla cenk etmiş olmamız icap eder, bu fırtınalara göğüs gerebilecek yegane sefine, aklî bir imanın gemisidir. Velhasıl, tenkidin usulü aklîdir, şahsi muhakemeye dayanır, mamafih Hristiyan aleminin büyük Münekkitlerinden daha samimi bir surette vazifelerinde inayet ve hidayet arayan başka bir zümre bulunup bulunmadığından cidden şüphe duyarım.

İşte bu hakikat, Münekkitlerimizin yüksek ahlaki kıymeti ve onların derin dini hissiyatı, mesailerini bu denli kıymetli kılmaktadır.

Bu, Hristiyan aleminin en seçkin unsurlarının kendi kendini tenkit etmesidir, hariçten onu hezimete uğratmaya çabalayan bir düşman güruhu değildir.

Müntesipleri bunu yapabilen bir din canlıdır ve bu ruh mevcudiyetini muhafaza ettiği müddetçe ölemez.

Bu ruh, Roma ananesinin lafzî ilham anlayışındaki "credo quia absurdum" (saçma olduğu için inanıyorum) düsturuna duyulan kör inancın kanaati kadar Kutsal Ruh'un ilhamıdır. Lakin Tenkidin bizatihi bir gaye olduğunu zannetmemeliyiz, o yalnızca dinin ezeli meselelerinin yeni bir tarifine doğru uzanan bir vasıtadır, hakikaten de son derece kudretli bir vasıtadır, zira bu meseleler artık onların cazibesini nihayetsizce artıran ve hallerini her zamankinden daha mübrem kılan bir zeka ve insan tabiatı vukufuyla tarif edilebilmektedir, lakin Tenkit bunları halledemez, bunların halli daha da yüce bir melekeden, görünen şeylerin ilminden görünmeyen şeylerin Gnosis'ine geçecek bir melekeden neşet eder.

İşte bu, bahsini ettiğimiz terakki ve irtica şeklindeki iki muazzam kuvvetin izdivacından dünyaya gelecek olan çocuktur. Zira, Kitab-ı Mukaddes'in ekseriyeti itibarıyla başka vesikaların kırıntılarından teşekkül etmiş, pek muhtelif tarihlerde tanzim ve tekrar tanzim edilmiş bir kütüphane olduğunu, Yahudi kısmının en eski tabakalarının diğer milletlerin mitolojisinden büyük ölçüde beslendiğini ve tarihi akıl almaz bir derecede tahrif ettiğini, en kadim tabakalarında ahlak dışı akideler ve aşikar saçmalıklarla dolu olduğunu ve düşünen her zihni infiale sevk eden bir Tanrı tasviri çizdiğini, İbrani Kutsal Yazıları'nın daha yakın tarihli tabakalarının, çok daha ulvi bir ruh taşısa da, yine de pek çok itiraza maruz bulunduğunu ve Hristiyan kısmındaki kitapların da keza sayısız noktada şüpheyle karşılandığını kabul etsek dahi, Kitab-ı Mukaddes'in taliminde öylesine büyük bir güzellik ve ulvi bir mefhum mevcuttur ve asırlar boyunca Tanrı'nın insana vahyinin bir vasıtası kabul edilmiştir ki, ilham meselesi bu hakikatlerle hafiflemek şöyle dursun, halli çok daha mübrem bir hale gelmektedir. Aklı aşan bu daha yüce melekenin mahiyeti nedir ve aklın bu denli vazıh bir surette teşhis edebildiği nakisalar ve saçmalıklar, mezkur melekenin tezahür kayıtlarına nasıl olup da sirayet etmiştir? Bunu bir ilim adamı yalnızca bir ilim adamı olarak, bir mütebahhir yalnızca bir mütebahhir olarak asla tam manasıyla izah edemez.

Aynı şekilde mistik de yalnızca bir mistik olarak bu meseleye tam bir vukufla ışık tutamaz.

Matlup olan şey, bu ikisinin imtizacından doğan bir tabiyattır, öyle bir tabiyattır ki bulunması pek müşkül olduğundan adeta gayrimevcut olduğu söylenebilir.

Mistik kimse kendini ilmin disiplinine ve terbiyesine teslim etmeyecektir, mütebahhir ise mistiğin usullerine herhangi bir muteberlik atfetmeyi reddeder.

Halbuki bu ikisinin imtizacı vuku bulmadan, idrak çocuğu dünyaya gelemez. Takriben üç yüz yıldır Garb alemi fıtri tetkikat için harikulade bir alet, ilmi metot dediğimiz şeyle terbiye edilmiş ince bir zihin mertebesi inkişaf ettirmektedir, bu alet dahilinde pek çok yeni idrak melekesi ve bilhassa bunların başında tarih şuurunu geliştirmektedir.

Fütuhatı öylesine parlaktır ki, insanlar evvelce böylesi şeylerin asla vaki olmadığına inanmaya temayül göstermektedir, maziye karşı tahkirkarız, onun usullerine tahammülsüzüz, fikirlerine karşı bihisiz ve onun verebileceği derslerden istifade etmeye pek az meylediyoruz.

Kudretlerinin zirvesindeki milletlerde daima vaki olduğu üzere, "hakiki kavim biziz ve hikmet bizimle son bulacak" zannına kapılıyoruz.

Bütün bunlar gayet tabiidir ve hatta hepimizin pek iftihar ettiği bu keskin fikri aletin, bu zihin mertebesinin layıkıyla inkişafı için zaruridir.

Lakin insan tabiatının talibi ve hayat ilminin mütebahhiri, istikbali daha iyi kestirebilmek maksadıyla gözünü maziye dikmeyi sürdürür, onun tarih şuuru "Yüksek Tenkit" sahasının ötesine uzanır ve basirete erişmeye gayret eder. Üç yüz yıldır veya buna yakın bir zamandır, bütün sahalarda son derece parlak fiziki araştırmaların, tasnif ve tenkidin, tahlil ve şüpheciliğin içindeyiz, dindarlar dinin inkıraza uğramasından korkmuş, pozitivistler ise batıl itikadın çöküşünü arzu etmiştir.

Bütün bunlar ne manaya gelmekteydi, bu eleme ameliyesi hangi hayırlı gayeye matuftur, bu mücadele Tanrı'nın hikmetli ilahi tedbirine nasıl misal teşkil eder? Belki de bu suallerin cevaplarının bir dereceye kadar önceden sezilebileceği istikamete işaret etmek, ilk bakışta göründüğü kadar müşkül olmayabilir.

Benzer hadiselerin tabiat aleminde tekerrür ettiği, beşeriyetin değişmez tecrübesidir, zamanın ebediyetin daima hareket eden bir sureti olduğu ve tekvin çarkının durmaksızın döndüğü, beşeriyetin daha hikmetli zihinlerince şehadetle teyit edilmiştir.

Öyleyse, insan ahvalinin tarihinde, bu son üç yüz yılın vukuatına benzer hadiseleri nerede aramalıyız?

Mesih dininin doğuşuna tanıklık eden çağın tarihinden daha kesin bir biçimde nereye yönelebiliriz ki?

O buhranlı dönemin medeniyeti ile kendi çağımızın toplumsal ve dinî veçheleri arasındaki pek çok çarpıcı paralellik, birkaç yazar tarafından daha evvel ana hatlarıyla ortaya konmuştu, fakat onların bu gayretleri genel bir teveccüh görmediği gibi, geçmişin bu tecrübesinin incelenmesinden en ufak bir amelî ders dahi çıkarılmamıştır.

Zira idrak edecek kâfi ferasete sahipsek, insanlığın tecrübesi bizim kendi tecrübemizdir. Umumi dinin büyük doktrinlerinden birine göre, insanın Ruhu bu muazzam cihan mektebinde hayat derslerini öğrenmek üzere tekrar tekrar geri döner.

Şayet bu böyleyse, benzer şartlar tekerrür ettiğinde, tecrübe derslerine devam etmek üzere benzer bir ruh zümresinin geri döneceği neticesi ortaya çıkar.

Hatta Hristiyanlığın ilk asırlarında tecessüm etmiş olan aynı ruhların birçoğunun, bugün bizim aramızda tecrübelerini sürdürmekte olması dahi pekâlâ mümkündür.

Zira öyle olmasaydı aynı fikirler neden tekerrür etsin, aynı meseleler, eşyaya dair aynı bakış tarzları neden zuhur etsin ki? Bunlar ortalığa "Ewigkeit"ten (ebediyetten) düşmüş olamazlar, daha evvel kendilerine aşina oldukları zihinler tarafından geri getirilmiş olmaları gerekmez mi?

Şüphesiz paralelliklerimizden tek bir tanesini dahi tam bir ayniyete vardırmak son derece basiretsizce bir hareket olur, zira şartların birçoğu çarpıcı biçimde benzeşse de, Greko-Romen dünyasının medeniyetinde son derece belirgin olan bazı unsurların günümüz medeniyetinde yalnızca çok silik hatlarla belirdiğini, buna mukabil çağımızın kuvvetle temayüz etmiş kimi vasıflarının o devirde ancak noksan bir biçimde izlenebildiğini hatırda tutmalıyız.

Ayrıca unutmamalıyız ki o dönemin kayıtları ekseriyetle pek noksandır, kendi çağımızın tarihi ise meşakkatli bir teferruatla kaydedilmektedir, medeniyetin o safhasının bütününü ana hatlarıyla gözden geçirebilsek de, kendi medeniyetimizin ancak bir cüzünü tetkik edebiliriz, zira onun devresi henüz hitam bulmamıştır ve geleceğin kayıtları idrakimize henüz açılmış değildir.

Nihayet, çağımızın hayat ve zihin dokusunun genel vasfının, bin dokuz yüz yıl öncesine kıyasla umumen çok daha latif olduğunu hatırda tutmalıyız, zira insanlık tekâmül etmektedir. Geçmişin tarihini tetkik ederek geleceği sezinlemek niyetindeysek, bütün bu mülahazalar zihinde tutulmalıdır.

Lakin hakikatte, tarihin en yüzeysel talebesi dahi, Hristiyanlığın doğuşundan önceki parlak fikrî inkişaf devresini niteleyen umumi huzursuzluk ve yeni bir mefkûre arayışı ile on dokuzuncu asrın son yıllarında âmmenin zihnindeki belirsizlik ve iştiyaklı merak arasındaki bariz benzerliği görmek için muhayyilesini pek de zorlamak mecburiyetinde değildir.

Temayül derece bakımından olmasa da mahiyet itibarıyla aynıdır, Hristiyanlık devrinden önceki üç yüz yıl boyunca (en bariz misali ele alacak olursak) İskenderiye'nin âlim ve fen adamlarının elde ettiği muvaffakiyetler, kendi çağımızdaki haleflerinin fetihleri tarafından fersah fersah aşılmıştır.

Bugün hayat daha hummalı, tefekkür daha faal, tecrübe daha vasi ve meselenin halline duyulan ihtiyaç daha acildir.

Modern zihin yaklaşık iki bin beş yüz yıl evvel Yunan'da doğmuş, İskender'in "cihan fethi" ve akabinde Roma'nın teşkilatçı dehasıyla maddeten kabil kılınan kadim Doğu ile olan samimi temas vasıtasıyla inkişaf etmiştir. Fakat bugün milletler arasındaki irtibat yollarını inşa eden şey bir İskender'in fetihleri veya Roma'nın kudreti değildir, yeryüzünün nihayetlerini hakikatte birleştiren ve müşterek validemiz için evvelce asla sahip olmadığı bir atardamar ve sinir sistemi kuran şey, müsbet ilimlerin fütuhatıdır.

Artık bir araya gelenler Yunan'ın mütefekkir zihni ile Roma'nın pratik dehası değildir, hatta o dönemin mahdut Garp zihninin o dönemin Şark'ının vecd ve tasavvufuyla karşılaşması dahi değildir, bu karşılaşma ulu suların kavuşmasıdır, günümüz bütün Batı dünyasının inkişaf etmiş tefekkürü ile sebatkâr müşahedesinin, kadim ve modern Şark'ın eski ve sakin nehriyle buluşmasıdır.

Doğu dillerine ve çoktan ölmüş lisanlara dair tetkiklerin son yüz yıl zarfında kazandığı muazzam ivme, kadim edebiyatın, dünya kutsal metinlerinin ve dinin mukayeseli bir ilminin vücut bulmasına yol açmış, bu ilim bütün peşin hükümlerimizi yavaş fakat muhakkak bir surette tadil etmektedir.

Bugün Daniel Kitabı'nın sıhhatini çürüten bir Porphyrios veya sonradan Yeni Ahit kanonu haline gelecek metinleri hallaç pamuğu gibi atan bir Markion değil, bilakis akıl dışı metinperestliğe öldürücü darbeyi indiren bizzat "Yüksek Tenkit"tir.

Din (yahut arzu edilirse teoloji) ile ilim arasındaki çatışma, bir uzlaşmanın hasretini çeken ve onu arayan bir nesil intaç etmiştir.

O uzlaşma gelecektir, Gök ve Yer bir kez daha birbiriyle kucaklaşacaktır.

Bu hal geçmişte onu arayan ruhlar için tecelli etmişti, bugün onu arayanlar için de tecelli edecektir.

Şayet insan kalbi Nuru ararsa, Nur onun içine akacaktır. Bin dokuz yüz yıl evvel de böyleydi, insanlar Nuru aradılar ve Nur onların dualarına icabet ederek geldi.

Mesih'in gelişinden önceki ahvali katıksız bir tefessüh hali olarak telakki etmesi öğretilmiş olanlara bu bakış açısı evvelemirde garip görünebilecek olsa da, bu sahifelerin mütalaası, insanlığa muavenet etmek üzere böylesine muazzam bir Ruhun gelişini iktiza eden şartlara dair onları belki de daha makul bir nazariyeye sevk edebilir. Nur, insanlar tarafından onu idrak kabiliyetleri nispetinde kabul edilmiş, Hayat ise fıtratlarının inbisat edebildiği derecede içlerine akıtılmıştır.

Ve eğer Hristiyan âleminin üzerine cehalet ve hoşgörüsüzlüğün karanlık bulutunun nice asırlar boyunca çöktüğü dönemlerin müteakip tarihi, sanki o Hayat nafile yere dökülmüş ve o Işık gayesizce saçılmış gibi bir intiba uyandırıyorsa, bunların bedenlere değil ruhlara bahşedildiğini, tekil ruhların yolunun ırkî bedenlerin tekâmülünde aranamayacağını hatırda tutmalıyız.

Yunan ve Roma medeniyeti dairesinde enkarne olup Işığı kabule muktedir olan ruhlar, o medeniyeti yerle bir eden ve içlerinden yeni ırkların neşet edeceği yarı barbar güruhlar içinde enkarne olmuş ruhlardan pek farklıydı.

Daha ileri seviyedeki ruhların tecrübesine elverişli şartları temin eden eski ırklar tedricen ortadan kalkacaktı, çocukluk evrelerinde böylesi incelmiş akılların enkarne olması için lüzumlu şartları sağlayamayacak olan, lakin olgunluk çağlarında belki de kendilerine daha yüce ruhları celbedecek yeni ırklar inkişaf edecekti.

Bu durum elbette ani bir surette vuku bulmadı, her şey gayet tedricîydi, eski unsurlar ve atomlar yerlerini yavaşça yenilerine bırakırken ırkların birbiri içine geçmesi söz konusuydu. Fakat bir Vandal yahut Got kavminin, Yunan ve Roma'nın filozofları ile mistiklerinin zihinlerini vecd içinde bırakan o muazzam meseleleri anlaması nasıl beklenebilirdi?

Kaldı ki bütün bunların, beşerî işleri gözeten Hikmet tarafından önceden görülmüş ve ilahi tedbir dairesinde takdir edilmiş olması gerekmez mi? İnsanların doğup öldüğü gibi ırklar ve milletler de doğar ve ölür, ömürleri uzun yahut kısa olabilir, iyi, kötü ya da farksız olabilirler.

Fakat diğer ırklarla kıyaslandığında seciyeleri ve hususiyetleri her ne olursa olsun, erken devreleri çocukluk, orta devreleri olgunluk ve sonraki devreleri de yaşlılık çağıdır. Buradan hareketle, genel bir kaide olarak, onların çocukluk çağında tecrübe arayan ruhlar sınıfı ile orta yaşlarında veya ihtiyarlıklarında enkarne olan ruhların derecesi aynı değildir.

Kuşkusuz pek çok ferdî istisna mevcuttur, zira yukarıda serdedilenler meselenin unsurlarının kaba bir taslağından ibarettir, tafsilat öylesine karmaşık, permütasyonlar ve terkipler öylesine sayısızdır ki hiçbir zihin bunları bütünüyle kavrayamaz. Üstelik ırklar ve milletler öylesine iç içe geçer ve kaynaşır, menşeleri ve zeval bulmaları diğer millet ve ırkların içinde öylesine belirsizleşir ki, onların ömürleri ile insanların ömürleri arasındaki teşbih haddinden fazla zorlanmamalıdır.

Bir ırk mevzubahis olduğunda doğum ve ölüm anını tespit etmek pek zordur, cenin dönemi ve dağılma safhaları vazıh bir biçimde tayin olunamaz.

Buna mukabil, onların tekâmülündeki başlıca dönüm noktalarını izleyebilir ve temel yaş devreleri arasındaki farkları idrak edebiliriz. Modern zihnin taşıyıcısı olan Batı dünyamız kendi çocukluk devresini yaşamıştır, Yunan ve Roma medeniyetinin rahminden doğmuştur ve onun gürbüz çocukluğu, tabii bir cehalet ve ihtiras dönemiydi.

Bu kabîl mülahazalar, Avrupa'daki karanlık ve orta çağların aksi takdirde hazin görünecek manzarasını daha iyi kavramamızı sağlayacaktır, bunlar çocukluğun tabii refakatçileriydi ve ardından gençliğin ve erken ergenliğin fikrî inkişafı geldi.

Görünüşe göre Batı dünyası reşit olma çağına henüz adım atmaktadır ve ileride bir yetişkin gibi düşünüp davranacağını, çocukça şeyleri bir kenara bırakacağını ümit edebiliriz. Gelişmiş idrakini istikbalde meşgul edecek olan meseleler, ebeveyninin rahmindeyken önceden sezdirilmişti, bizim ivedi vazifemiz ise bu sezdirmelerin bazı ana hatlarını ele almak olacaktır.

GNOSİS'İN ARKA PLANININ BAZI KABA HATLARI

ÖN MÜLAHAZALAR

Âdeta ana sütümüzle birlikte emmiş olduğumuz Hristiyanlığın menşeine dair o aşina hikâyenin, neredeyse Batı dünyasının şuurunun bir cüzü haline geldiği söylenebilir.

Bu hikâye en erken hatıralarımızla örülmüştür, çocukluk şuurumuza her türlü sorgulamayı bastıran bir vekar ile nakşedilmiştir, "alışageldiğimiz şey" mertebesine erişmiştir.

Yanında, pek az kişinin mücadele etmeye takat bulabildiği o muazzam atalet kuvvetini, yani teamülün kudretini barındırır.

Fakat sıradan bir insan, bütün anlatıcılarının iddia ettiği veçhile, dünyanın bu en büyük hikâyesi hakkında bir kere daha fazlasını bilmek istediğinde, bu mücadeleye girişmek mecburiyetindedir.

Önceleri ona bu hikâyenin yalnızca büsbütün nevi şahsına münhasır olduğu değil, aynı zamanda tamamen doğaüstü bulunduğu telkin edilmiştir.

Hülasa, eğer kişi hikâyeye dair kendi anlayışını tahlil edecek olursa, onu her türlü tarihî muhitten cebren koparılmış, başlı başına duran, gayritabii bir tecrit hali içinde tek başına kalmış bir şey olarak bulur.

Levhasının arka planı yoktur. Dahası, ne kadar gayretle çalışırsa çalışsın, bu arka planı doldurmanın pek müşkül olduğunu görecektir. O,

"Rabbimizin Hayatı ve Dönemi" gibi eserlere başvurup çevrenin çoğunlukla anlatıya uyacak şekilde uyarlandığını ve temel hususiyetlerinin de bu anlatıdan devşirildiğini görür, kısacası aramakta olduğu tabii muhitle temas kuramadığını hisseder. Kuşkusuz bu mahiyette olmayan birkaç çalışma mevcuttur, ne var ki ekseriyetle "tehlikeli" ve "huzursuzluk verici" addedildiklerinden, umumi okuyucunun bunlardan haberdar olması pek nadirdir. Fakat meseleyi daha da derinlemesine ele alsak, emrimize amade en zengin kütüphanelerle kökenlerin tarihine dair hususi bir tetkikte bulunsak dahi, hiçbir yazarın bize henüz o muhitin layıkıyla yeterli bir taslağını sunmadığını görürüz, oysa bu olmaksızın ilk Hristiyanlığın tabiatını ve aydınlanmasının tam vüsatini hakikatiyle kavramak imkansızdır, bu olmaksızın onun hakiki tabiiliğini ve mezkur muhite intibak kabiliyetindeki engin kudreti asla anlayamayız. Zira vaziyetin hakiki ahvalini idrak etmek maksadıyla çağımızın ilk iki asrına ait şahadetlere baktığımızda (ve bize göre, kökenlere dair bu devirden sonraki hiçbir şahadetin kıymeti yoktur), tek bir Kilise ve tek bir itikat şekli yerine, sayısız cemaat ve hadsiz hesapsız ifade tarzı buluruz, bunlar bir Hayatı yaşamak üzere birleşmiş cemaatler ve bir Nuru aksettirmek gayesiyle cehdeden sistemlerdir.

Bu cemaatlerin ve bu ifadelerin pek çoğunda, evrensel dinin en yetkin unsurlarının hayatı ve inancıyla kurulan samimi temas noktaları ve kökenlerin arka planındaki hatları evvelce mümkün gördüğümüzden çok daha büyük bir itimat hissiyle doldurmamıza yardım edecek bir vasıta buluruz. Hristiyanlık çağının daha sonraki tüm dönemlerine ve günümüze dek damgasını vuran bilim (yahut felsefe) ile din (yahut teoloji) arasındaki o keskin ayrılığın aksine, bu cemaatlerin birçoğu tam da dinin bir bilim olduğunu iddia etmekteydi, bedene ait şeylerin bilinebildiği derecede kesinlikle ruha ait şeylerin de bilinebileceğini cesaretle savunuyorlardı, mazhar oldukları aydınlanmayı en zayıf zihnin anlayışıyla sınırlandırmaktan yahut onu kör inancın sahasına hapsetmekten fersah fersah uzak durarak, bunun kendilerine en müşkülpesent zihni dahi tatmin edebilecek bir alem felsefesi tanzim etme imkanı sağladığını öne sürüyorlardı.

Belki de alem meselesine bir hal çaresi bulma yolunda, bu mistik filozofların ve din-bilimcilerin teşebbüs ettiklerinden daha cüretkar gayretlere dünya hiçbir vakit şahit olmamıştır.

Teşebbüslerinin modern zihin tarafından ekseriyetle anlaşılamaz oluşu, kısmen bunlara dair elimizdeki kayıtların fevkalade nakıs olmasından, kısmen de iştiyak duydukları muazzam hakikatleri beşeri dille ifade etmenin tabii imkansızlığından ileri gelmektedir, bununla birlikte onların "göğe hücumları", mahiyetini kavrayabildiğimiz takdirde, hayranlığımızı celbedecek ve (şayet tüm peşin hükümleri bir kenara bırakırsak) cehitlerine ilham veren Kudret karşısında başımızı eğdirecek bir manzaradır.

Onlar Tanrı bilgisine, hakikatlerin ilmine, mevcudatın Gnosis’ine ulaşmak için gayret sarf ettiler, hedefleri bilgelik, meşgaleleri hayatın mukaddesatı idi.

Daha sonra onları gizlendikleri halvethanelerden çıkarıp gayretlerini tezyif eden ve doktrinlerini aforoz edenler tarafından birçok isimle anıldılar, kendileri için kullandıkları isimlerden birini ise teamül, bugün onların umumi unvanı olarak seçmiştir.

Kilise tarihinde artık umumiyetle Gnostikler, yani gayesi Gnosis olanlar olarak anılırlar, şayet doğru mana hakikaten bu ise, zira ellerindeki mevcut en eski metinlerden biri, Gnosis’in nihayet değil, bilakis yolun başlangıcı olduğunu, nihayetin ise Tanrı olduğunu sarih bir surette beyan eder, binaenaleyh Gnostikler, Tanrı’ya giden Yola adım atmak için Gnosis’i bir vesile kılan kimselerdir.

Tarih talebesinin zihnini derhal kurcalayan sual şudur, Bu insanlar nereden geldiler? Bu gibi şeyleri umursamayan bir alemin ortasında birdenbire mi zuhur ettiler, geçmişle irtibatları bütünüyle kopuk muydu, selefleri yok muydu?

Katiyen hayır, onlara böylesine şiddetle muhalefet eden, Mesih’in aydınlanmasının yegane meşru varisleri olmakla övünüp en hiddetli anlarında Gnostikleri "Şeytan’ın ilk doğanı" olarak yaftalayan kimseler, bir cevaba mesnet teşkil edecek bazı malzemeleri bulabileceğimiz istikamete adım atmamıza pekala yardımcı olabilirler.

Kilise Babaları, daha mutedil oldukları anlarda bize Gnosis doktrinlerinin Platon ve Pythagoras’tan, Aristoteles ve Herakleitos’tan, milletlerin Misterlerinden ve İnisiyasyonlarından neşet ettiğini, Mesih’ten gelmediğini söylerler.

Öyleyse kısa bir an için bu izi takip etmeye ve Gnosis’in arka planının kaba hatlarını doldurmaya gayret edelim, o vakit sapkınlık avcılarının yaygarasına sesimizi katıp katmayacağımızı daha iyi tayin edebiliriz.

Aşağıda zikredilenlerde, tohumun ekildiği toprağın tabiatını hakikaten takdir edebilmesinden evvel, Hristiyanlığın kökenlerini inceleyen araştırmacının emek vermesi icap eden o muazzam tetkik sahasına dair yalnızca en müphem işaretleri vermeye çalışacağız.

Dönemin siyasi tarihi ve içtimai şartları dikkatle tetkik edilmeli ve daima hatırda tutulmalıdır, fakat incelenmesi gereken en mühim saha, bilhassa miladımızdan önceki üç asır boyunca dini alemin haiz olduğu tabiattır.

Bu asırlarda mebzul miktarda bulunan kült kaynaşmalarına, teogoni ve kozmogonilerin bağdaştırmacılığına ve inanç karışımlarına bakarken, bunları asli unsurlarına ayrıştırmanın nasıl mümkün olabileceğini kendi kendimize sorarız.

Mesele, bu kült ve din kaynaşmalarının maddi vasıtası olan ırkların ve alt-ırkların, milletlerin ve ailelerin karışımının izini sürme cehdi kadar ümitsiz görünmektedir. Nereden başlayabiliriz?

Zira bilinen tarihin kifayetsiz kaldığı yerden başlar (ki ekseriya vaki olan budur) ve burada elimizde olduğunu vehmedersek

ilkel bir duruma ulaştığımızda, her yeni arkeolojik ve etnolojik keşifle varsayımlarımızı durmaksızın gözden geçirmek zorunda kalırız.

İlkel vahşiler olarak gördüğümüz kabilelerin vaktiyle büyük olan ulusların çürüyen kalıntıları olduğu ortaya çıkmakta, batıl inançları ve barbarca uygulamaları, hiçbir vahşetin doğuramayacağı yüce fikirlerin bakiyeleriyle harmanlanmış halde bulunmaktadır, böylesi durmaksızın şekil değiştiren bir mevcudiyet içinde bir başlangıcı nerede yakalayabiliriz?

Bunu yalnızca maddi tekamülün hatları üzerinden takip edemeyeceğimiz muhakkak değil midir?

Hesaba katılması gereken bir "halkın ruhu"nun da varlığı söz konusu olamaz mı? İnsanların bedenleri başka bedenlerden doğduğu gibi, uluslar da uluslardan doğar.

Fakat bir insanın fiziki tevarüsünü takip etmek güç ise (zira geriye doğru itildikçe daha da dallanıp budaklanır), bir ulusun tevarüsünü takip etmek çok daha güçtür, çünkü bir insanın yalnızca iki ebeveyni varken bir ulusun pek çok ebeveyni olabilir ve bir insanın ebeveynlerinin bedenleri ölümle birlikte toprakta çürümek üzere gözlerden saklanırken, ulusların bedenleri herkesin gözü önünde çürür ve çocuklarıyla, torunlarıyla ve diğer uluslarla paylaştıkları tüm soy kütüğüyle iç içe geçmiş halde varlığını sürdürür.

Uluslar birtakım ayırt edici vasıflara sahip olabilir, ancak bir insanın bireyselleştiği minvalde bireyselleşmezler, onların batıni tevarüs muammasını çözmek ise hayvan ruhunun mahiyetini çözmekten dahi zordur, zira bu çok daha engin bir mikyastadır. Umumi dini bilincin fiziki vasıtasının mahiyeti böyle olduğuna göre, dini fikirlerin tekamül tarihinin en müşkil tetkik sahalarından biri olduğunu görmek şaşırtıcı değildir. Bütün bu önkabulleri hatırda tuttuğumuzda, herhangi bir genelleme teşebbüsüne cüret etmek muazzam bir cesaret gerektirir, her ifadenin öylesine çok başka mülahazayla kayıt altına alınması icap ettiğini hissederiz ki hamlığı karşısında adeta teessüre kapılırız ve iskeletlere et giydirip onları hayatla titretmemiz gerekirken yalnızca kemiklerin izini sürdüğümüzü fark ederiz. Fakat gözettiğimiz muayyen devrin ve hareketin evveliyatına dönecek olursak. Bu buhranlı asırlarda diyarın içinden çağlayarak akan coşkun seylapta üç ana ırmak sularını birbirine katar. Miladi ilk asırların kaynayan potasında üç ana unsur cevherlerini birleştirmekte ve mahiyetlerini tebdil etmektedir. Yunan, Mısır ve Yahudilik çocuğu kollarına alır, yeni doğan sabinin bedenini emzirir ve beşiğinin başında nöbet tutar.

Onun gayriakli ruhu mürebbiyelerinin hayvan ruhlarına benzer, akli ruhu onların zihinleriyle aynı tevarüse maliktir, lakin içindeki tin Mesih tarafından aydınlatılmıştır.

Bununla birlikte, en büyük dikkati hasredeceğimiz husus, onun akli ve ruhi tevarüsüdür, zira Yahudilik, Mısır ve Yunan dinlerinin batıni ciheti burada bulunmaktadır. O halde bunun bulunabileceği istikamette pek büyük bir ihtimamla arayışa girişmeliyiz, bunu halkın ayin ve tatbikatında değil, feylesof ile hakimin, peygamber ile rahibin dininde ve terbiyesinde bulabiliriz.

Eskiçağ için, insan tabiatında ne kadar mertebe varsa dinde de o kadar derece mevcuttu, batıni derecelerdeki talim yalnızca bunu idrak etmeye liyakati olanlara hasredilmişti, her dereceden gizem müesseseleri ve inisiyasyon mektepleri bütün büyük uluslarda mevcuttu ve dinlerinin en müstesna unsurlarını bulmak için onlara bakmamız icap eder, ne yazık ki ekseriyetle en fena unsurlarını da, zira en fena olan, en iyinin bozulmuş halidir, lakin bundan başka bir yerde bahsedeceğiz. Öyleyse evvela dikkatimizi Yunan'ın zeka dinine tevcih edelim.

YUNAN Milattan önceki altıncı asrın Yunanistan'ına bakacak olursak, Batı dünyasında yeni bir tinin doğuşunun, büyük bir fikri faaliyetin başlangıcının işaretlerini müşahede edebiliriz, bu tabir caizse Yunan dehasının bülug çağıdır, yeni düşünce melekeleri harekete geçmektedir ve kadim mitler ile eski kehanet hikmeti, tecrübi fiziğin çocukluk evresindeki ilminde ve felsefenin doğuşunda yeni bir ifadeye kavuşmaktadır. Bu faaliyet, başka diyarlarda da izi sürülebilecek olan muazzam bir uyanışın, kudretin dışa akışının ayrılmaz bir cüzüdür, ulusların dini şuurunun bir kesifleşmesidir ve Yunan'ın dini temayülünü fevkalade bir surette kuvvetlendirmiştir. En bariz vasfı, insandaki bu melekenin ivmelenen tekamülü hasebiyle aklın dini meselelere tatbik edilmesidir. Bu faaliyetin en büyük öncüleri, isimleri şan mabedinde halen yaşayan kimselerdi.

Uzak Doğu'da Konfüçyüs ve Laozi, Hindistan'da Gautama Buddha, İran'da Zerdüştlerin sonuncusu, Yunanistan'da ise Pythagoras vardı, şüphesiz başka yerlerde de Işığın elçileri olarak vazife gören başkaları mevcuttu, lakin elimizdeki kayıtlar onların yollarını takip etmemize imkan vermeyecek kadar nakıstır. İnsani ahvalde Hikmet'in ilahi tedbirine inanan herhangi biri, bunun insanın terakkisine matuf ulu bir planın cüzü olduğundan şüphe edebilir mi?

Eğer akıbetimizi şekillendiren bir Kadir-i Mutlak İnayet varsa, O'nun elini böylesi azametli hadiselerden daha açık nerede görebiliriz? Fakat kendimizi Yunan ile sınırlandıracak olursak, Pythagoras'ın seleflerinden mahrum olduğunu zannetmemeliyiz, zira sonraki takipçileri bütün felsefenin ondan neşet ettiğini düşünmemizi isteseler de, felsefenin böylesine ani zuhuruna kani olamayız ve Pythagoras'ın da kendisini kadim hakikatlerin bir tebliğcisi ve bir öğreti silsilesinin yalnızca muallimlerinden biri olarak gördüğünden şüphe duymayız.

Anadolu'da ondan evvel Pherekydes, Anaksimandros ve Thales vardı, Mısır'da, Keldani diyarında ve başka yerlerde de başka muallimleri bulunmaktaydı.

Filhakika bu erken devirlerde felsefeyi mitolojiden ve onunla irtibatlı bütün o kadim fikirlerden tefrik etmek neredeyse gayrikabildir.

Yunan dünyasında felsefenin ilk unsurlarının müjdecisi sayılan ve Pythagoras'tan bir asır önce yaşamış olan Thales'in dönemine bakacak olursak, takriben şöyle bir ahval ile karşılaşırız, o devrin eğitim görmüş ve seyahat etmiş Yunanları, Mısır'ı bütün ilim ve irfanın merkezi, kendi ecdatlarını ise bu kabil hususlarda ehemmiyetsiz addederlerdi.

Homeros destanlarının ozanları, kadim kahramanlarının yiğitliklerini terennüm ederek onların gururlarını okşuyor, lakin basiret sahibi kimselere din namına hiçbir şey anlatamıyorlardı, Hesiodos'a, onun teogonisine ve sair eserlerine gelince, bunlardan da pek az şey çıkarabiliyorlardı.

Hesiodos, Hellas'ın dini ananesinin en kadim unsurlarını muhafaza eden Orfeusçu şiirlerin arkaik parçalarına kıyasla şüphesiz daha anlaşılırdı, fakat Mısır'ın hikmetinin fersah fersah gerisinde kalıyordu.

Orfeusçu parçalara gelince, bunlar barbar atalarının kalıntılarıydı ve batıl inançlılar ile cahillerden gayrısı bunlara itibar etmezdi. Lakin kendi başına bir kıymet ifade edecek olan, başkalarının kuru bir mukallidi olmakla yetinmeyecek bir millet, geçmişinin ananelerine itimat duymalıdır, nitekim tam da bu devirde mezkûr eski parçalara karşı giderek artan bir alakanın uyandığını, bunun da nihayetinde söz konusu metinlerin derlenmesine ve dönemin Yunancasına tercüme edilmesine vesile olduğunu görmekteyiz.

Bu faaliyet altıncı asrın nihayetinde vuku buldu ve eski ananenin parçalarını yeniden ihya etmeye matuf bu gayretle en ziyade anılan isim Onomakritos oldu. Bu teşebbüsün, Yunanistan'ın Serhas'ın istilacı ordularını Avrupa sahillerinden geri püskürttüğü devrin hemen arifesinde gerçekleşmiş olduğunu müşahede etmek calib-i dikkattir.

Bütün bu gayretin gayesi, Yunanistan'da kadim ilham mecrasını yeniden bularak mazisinin hatırasını canlandırmak ve aynı zamanda, taze dimağı vasıtasıyla eski kehânet hikmetini tefekkür edip kendine mahsus dehasının kudretini idrak etmesini sağlamak gibi görünmektedir, ta ki böylelikle Doğu'nun istilacı kuvvetlerini defedecek cesareti kendinde bulabilsin ve Büyük İskender devrinde yine aynı Doğu'yu fethedeceği günlerin zeminini hazırlayabilsin. O halde bu devirde, felsefenin zuhuruna ve Orfeusçu ananenin yeniden ihyasına şahit olmaktayız. Fakat hepsi bundan ibaret değildir, maya hem içeride hem dışarıda işlemekte, Yunan dinî hayatının en mukaddes müesseseleri olan Gizemlerde fevkalade bir canlanma müşahede edilmektedir.

Lakin belki de bunların en mühimi olan bu hususu kısaca tetkik etmeye geçmeden evvel, Orfeusçu anane silsilesi boyunca maziye şöylesine bir nazar atalım, zira sonraki devir Yunanistan'ında bu mevzuları diğerlerinden daha derinlemesine tetkik edenler, kendi silsilelerinin Orfeus'tan neşet edip Pythagoras ve Platon vasıtasıyla intikal ettiğini müttefikan beyan ederler. Tarihin bildiği Yunanlar, büyük Ârî ırkının Avrupa'ya yönelik göç dalgalarından birinin cüzünü teşkil etmiş görünmektedir.

Esas dalganın şüphesiz pek çok tali dalgası mevcuttu. Şayet Sais rahiplerinin Solon'a naklettiği ve Platon'un Kritias ile Timaios diyaloglarında bize muhafaza ettiği kayıtlarda tarihin bir nebze hakikat tohumu bulunduğuna inanmaya cüret edecek olursak, onlara nazaran miladımızdan tam on bin sene evvel Attika, Helenlerin çoktan unutulmuş ecdadı tarafından meskûn idi.

Derken Atlas Adası'nın helak olduğu büyük tufan vuku buldu ve büyük felaketin yalnızca biri, rivayete göre "Deukalion Tufanı"ndan evvelki üçüncüsü olduğu sismik sarsıntılar neticesinde Akdeniz sahilleri gayrimeskûn hale geldi.

Bu devir, Manetho'nun yazılarında bahsi geçen Mısır'ın "tufandan önceki" devriydi. Şayet bu rivayet doğruysa, o vakitler Hellas'ı işgal etmiş olan ve devrin "yerlilerinin" efendisi mevkiinde bulunan muzaffer Ârî ırkının tali dalgasının nasıl geri püskürtüldüğünü ve memleketin, Herodotos'un "Pelasglar" diye tesmiye ettiği aynı "yerlilerin" işgaline nasıl uzun müddet terk edildiğini tasavvur edebiliriz.

Dravidîler, Hint-Ârîleri için ne idiyse ve hâlâ ne ise, onlar da Yunanlar için öyleydi, arzu edilirse "yerli" denebilir, lakin şayet kayıtlarını bulup çıkarabilseydik kendilerine mahsus köklü bir tarihe malik oldukları görülürdü. Solon'un notlarına nazaran Attika'nın kadim Yunan ahalisinin nizamı, Hindistan'daki kadim Ârîlerin nizamı ile şayan-ı hayret bir benzerlik arz etmektedir ve iptidai dinî ananeleri şüphesiz müşterek bir menşeden gelmektedir. "Pelasglar"a gelince, onların bakiyeleri tefrik edilemez bir kütle halinde tasnif edilmeden evvel, ananelerini yahut vuku bulmuş ırk karışımlarını kim bilebilir?

Bize nakledildiğine göre onlar, fütuhatını Büyük Deniz'in (Akdeniz) en uzak sahillerine kadar hararetle genişleten Atlas Adası menşeli reisler tarafından idare edilmekteydi ve kadim Helenler bu hâkim ırkla üstünlük mücadelesine girişmişti.

Burada ayin imtizaçları, mitlerin kaynaşması ve teokrasi (ilahların mezcedilmesi) namına ne muazzam ihtimaller mevcuttur!

Babalarını helak etmiş olan denizin ve yeraltı ateşinin muazzam kudretleri Poseidon ve Hephaistos (Vulcanus) kültlerini vazedenler işte bu Atlantisliler idi. Ârî Helen ırkı için ise Cümle-Âlemin Babası Zeus ve cengâver bir ırka yaraşır veçhile aynı zamanda bir savaşçı tanrıça olan Hikmet Tanrıçası Pallas Athene vardı.

Bu devirde Yunan dininin ne merkezde olduğunu kim katiyetle söyleyebilir?

Fakat bunun ozanlara has bir mahiyet arz ettiğini, Druid ve Ozan efsanelerinde, Keltlerin bütün o kadim ananelerinde, Töton ve İskandinav mitolojisinde, hatta kadim Slavların muhafaza ettiği menkıbelerde bakiyelerine tesadüf ettiğimiz savaşçılara layık coşkulu ilahilerden ibaret olduğunu farz etmek pek de temelsiz bir tahmin sayılmaz. Bu erken devirlerde, Ârî tufanının gürül gürül akan cereyanı onları ileriye doğru sürüklerken, tali dalgaların nasıl birbiri üzerine bindiğini, boyların nasıl birbiriyle cenk ettiğini ve Hellas'ın tebessüm eden topraklarının en kuvvetliler için nasıl zengin bir ganimet teşkil ettiğini tahayyül edebiliriz.

"Tufanların" tesirleri dindikten ve uzun yıllar zarfında sismik sarsıntılar hafifledikten sonra, Helen ırkının yalnızca Yunanistan'ın kendisinde değil, Küçük Asya sahillerinde de bu toprakları nasıl yeniden mesken tuttuğunu tasavvur edebiliriz.

Fakat Homeros devirlerine gelinceye değin göçlerin kaç dalgacık halinde aktığını kim söyleyebilir? Belki bir gün efsanelerden tarihin tortusunu ayıklamak ve Kekrops, Erekhteus ile İon gibi şahsiyetlerin birbirini süratle takip etmediklerini, bilakis aralarında uzun zaman dilimleri bulunan krallıklar kurmuş muazzam önderler olduklarını idrak etmek kabil olacaktır. Dahası, bu fatih krallarla birlikte, kendilerine öğüt verip cesaret aşılayan ve onlar için münasip görülen dini temin eden ozanların gelmiş olması da ihtimal dahilinde değil midir?

Orpheus’un ilk örneğini burada arayamaz mıyız, en kadim dini şiirlerin arkaik kırıntılarını bu sonraki dalgacıklardan birine bağlayamaz mıyız?

O devrin dini alaylarından birinin, Yunanistan’ın daima en mukaddes mevkii olan Eleusis’e doğru Kutsal Yol boyunca ilerleyişini neredeyse görür gibi oluruz, devrin Orpheus’u andıran bir ozanı, elinde liri, ak saçları rüzgârda dalgalanarak ezgileriyle savaşçıları vecd haline sevk ederken, savaşçıların nizamî yürüyüşü bu nağmeye ayak uydurmakta ve kalkanlarının ahenkli çarpışmalarıyla ona vurgu katmaktadır. Bu doğrultuda dinin herhangi bir fikrî takdimini aramak beyhude olur, o her ne idiyse, ilhama, peygamberliğe ve kehanete müteallik olmalıdır, nitekim Orpheusçu geleneğin mümeyyiz vasfı da tam olarak budur. Ne var ki bu erken devirlerde dahi mezkûr gelenek saf ve katışıksız mıydı?

Pek sayılamaz, muhtelif kavimler Hellas’a vasıl olmadan evvel diğer ırkların arasından cenk ederek geçmiş ve bir müddet onların arasında ikamet etmiş olmalıdır, yürüyüşlerinin ana hattı da Karadeniz’in güney sahilleri boyunca ve Trakya üzerinden geçmiş gibi görünmektedir. Trakya’da Dionysos kültüyle karşılaşmış ve bu kültün bazı geleneklerini massetmiş olmalıdırlar, gerçi Trakya bu kültün menşei değildi, zira kökleri doğuya ve zamanın derinliklerine uzanıyor gibi görünmektedir, kökleri arkaik bir Sami dünyasının toprağında bulunan, izlerini bugün elimizde kalan müphem ve parçalı vesikalarda keşfetmenin hayli güç olduğu, geniş sahaya yayılmış bir külttü bu. Üstelik Orpheusçu çizgiye bir miktar Keldani geleneği de karışmıştır, fakat bunun mezkûr devirde mi mevcut bulunduğu yoksa sonradan mı eklendiğini kestirmek zordur. Birbiri ardınca gelen bu dalgaların daha erken olanlarının, Yunanistan’ın velut topraklarına yerleşip daha medeni bir hale geldiklerinde benimsedikleri dinin tam olarak neye benzediğini artık söyleyemeyiz, çünkü elimizde hiçbir vesika yoktur, lâkin şüphe yok ki onlar gözetilmiş ve kendilerine ihtiyaçlarına kifayet edecek kadar ilham bahşedilmiştir.

Şimdi Homeros’un Yunanistan’ına dönüp Orpheus’un izlerini bulmaya teşebbüs edersek, hüsrana uğramaya mahkûm oluruz, lâkin bu büsbütün izahsız bir keyfiyet değildir.

Homeros, adeta kadim ozanlarını bütünüyle unutmuş görünen bir Yunanistan’dan, dinlerini sanki evlerinde geride bırakmış kahramanlardan bahseder.

İon devrinden sonra hâkimiyeti ele geçiren sarı saçlı Grekler, dine pek az ehemmiyet veren bir zümreydi, Hesiodos tarafından muhafaza edilen rivayete bakarak hüküm verecek olursak, kendilerinden öncekilerin iştigal ettiği ziraat meşgalelerine pek az kıymet veren bir nevi Viking savaşçıları intibaı uyandırmaktadırlar.

Grek ülkesinin pek çok vadisini zaptetmiş, artan nüfusu doyurmanın yolunu akın ve fetihlerde gören birtakım müstakil reisler müşahede ederiz. Ortada sebatsız bir Helene ile ev sahiplerinin misafirperverliğini çiğneyen pek cüretkâr bir Paris bulunmuş olabilir, fakat Troya Savaşı, büyük ihtimalle bu savaşçıların yeni topraklar elde etmek gayesiyle giriştikleri bir akındı, yabancı bir ırka karşı değil, umumiyetle kendi soydaşlarına karşı bir akındı, zira Troyalılar da Grek idi, belki Asya milletleriyle temas halinde yerleştikleri için adetleri bakımından bir miktar şarklılaşmışlardı, lâkin her şeye rağmen Grek idiler, sarışınlarınkine benzer bir külte sahip olan ve belki de ekseriyetle o kült hakkında onlar kadar az malumatı bulunan esmer Greklerdi.

Bununla birlikte, tam da kâhinin yokluğu veya işgal ettiği pek tâli mevki, sonradan inkişaf eden Grek zihninin bariz vasfı olan ve mukadder kılındığı cihanşümul gaye uğruna tekamül edebilmesi için tarihteki Yunanistan’ın itina ile gözetilen hususi bir emanetçisi haline geldiği düşünce istiklalinin nüvesine delalet eder.

İnsanların tanrıların yüzüne mertçe bakabilmesi ve icap ettiğinde onlarla cenk edebilmesi onlar için hayırlıydı.

Homeros bu Viking kahramanlarının ozanıydı, lâkin kendilerinden öncekilerin (ki onlar da aynı derecede Grek idiler), boyunduruk altına aldıkları Helen zümresinin ozanı ise Orpheus idi. Troya kahramanlarının ahfadı, tabii olarak Homeros’a atalarının cenklerini terennüm eden, adetlerini ve kültlerini kaydeden bir şahsiyet nazarıyla baktılar, mağlupların ozanları olan Orpheus’u ve eski ilahiyatçıları dinlemeyecek kadar mağrurdular, böylece bu ozan silsilesinin eski ezgileri ve destanları, bu daha eski Yunanistan’ın türküleri ve efsaneleri halka terk edildi, neticede ihmale ve idraksizliğe maruz kaldı.

Yedinci asırda felsefe zuhur ettiğinde ahval bu merkezdeydi, o vakit pek az kimse tarafından Homeros’un düşünen insanların dini ihtiyaçlarına kafi gelemeyeceği anlaşıldı, Homeros’ta Mısır ve Keldani’nin dini gelenekleriyle mukayese edilebilecek hiçbir şey yoktu, görünüşe göre Greklerin elinde dinden yana bir şey kalmamıştı ve ataları da barbardı.

Derken bazılarının hatırına, halkın kadim kehanetlerini ve dini mitoslarını, yani Orpheusçu neşidelerin kırıntılarını toplayıp mukayese etmek geldi ve bunların içinde, Mısır ile Keldani’nin kendilerine anlatabileceği pek çok şeyle müsait surette tartılabilecek, gayb alemine müteallik kadim bir Grek geleneğinin delillerini buldular.

Yunanistan bir dini geleneğe sahipti, ataları barbar değildi.

Bu buhranlı devirde böylesi meselelerle iştigal edenlerin rehbersiz bırakılmadığına inanabiliriz, nitekim şairlere ve mütefekkirlere kabul edebilecekleri nisbette inayet olunmuştur.

Orpheusçu şiiriyat sahasındaki bu faaliyetin günümüze kadar ulaşan parçaları, mezkûr ilhamın alametlerini sergilemektedir, burada kastettiğimiz sonraki devirlere ait

Taylor'ın tercümesinde İngilizce olarak da okunabilecek, sayıları seksen civarındaki "Orfeusçu İlahiler"e değil, klasik ve patristik yazarların eserlerine dağılmış kadim fragmanlara müracaat edilmelidir. Bunların birçoğu, Homeros öncesi çağların arkaik fragmanlarına dayanmakta ve temel olarak bu arkaik geleneğe bakmaktaydı.

Fakat bu şiirlerin mistik ve mitolojik çerçevesi, coşkulu ve kehanet dolu tabiatı pek çokları için kâfi gelse de, Yunanistan'ın kendisini böylesine bir kudretle hissettiren, yeni doğmakta olan entelektüalizmine uygun düşmüyordu.

Bu sebeple, mezkûr düşüncenin en büyük önderleri, mitte ve şiirde saklı duran fikirleri devrin münevverlerine daha münasip kalıplara büründürmenin yollarını aradılar, nitekim karşımıza bir Pythagoras'ın ve bilahare bir Platon'un felsefesi çıkmaktadır.

Lakin aleni kültlerin ve halk geleneklerinin yanı sıra, dinin deruni bir uzviyeti ve Gizem kurumları içine gizlenmiş sır geleneklerinin kanalları da mevcuttu.

Yunanistan'daki popüler dini fikirlerin tekâmülüne dair dakik bir mefhum oluşturmak müşkülse, azami bir hürmetle yaklaşılan ve yeminin en ufak bir ihlali ölümle cezalandırılacak surette en katı gizlilikle muhafaza edilen Gizem geleneklerinin muhtelif hatlarını takip etmek çok daha müşküldür. Yunanistan'daki Gizem geleneğinin temelini teşkil eden fikir, antikitedeki tüm benzer müesseselerin temelinde yatan fikirle birdi ve bu batıni cepheye sahip olmayan ehemmiyetli bir kült bulmak imkânsız gibidir.

Bu kurumlarda, mabedin deruni türbelerinde, külte daha mahrem bir iştirakin ve akidelere dair talimin vasıtaları bulunurdu. Gizemler kurumu, din tetkiklerindeki en ziyade ilgi celbeden tezahürdür.

Antikitenin anlayışına göre dinde bilinecek bir hakikat, inisiyasyon yoluyla vakıf olunabilecek sırlar veya gizemler bulunmaktaydı, dini hususlarda tedrici bir inkişaf süreci mevcuttu, hasılı, bir ruh ilmi, gaybiyatın bir bilgisi vardı. Bütün büyük Gizem kurumlarıyla alakalı köklü bir rivayete nazaran, bu kurumların kurucuları medeniyetin bütün sanatlarını getiren kimselerdi, bunlar ya bizzat tanrılardı ya da bu sanatları tanrılardan öğrenmişlerdi,

hulasaten, kendilerinden sonra gelen herkesten çok daha engin bilgiye sahip kimselerdi, beşeriyetin çocukluk çağının muallimleriydiler.

Üstelik bu kavimlere yalnızca sanatları öğretmekle kalmamışlar, tanrıların, insan ruhunun ve gayb âleminin tabiatını da talim etmişler, âlemin nasıl vücuda geldiğini ve daha pek çok şeyi izah etmişlerdir. Kadim dünyanın bir baştan bir başa bu müesseselerle örüldüğünü görmekteyiz.

En saf ve en asil olanından en tefessüh etmiş olanına kadar her türlüsü mevcuttu, içlerinde beşeriyetin dinine ve batıl itikadına dair en hayırlı ve en şerli unsurları barındırmaktaydılar.

Buna şaşmamak icap eder, zira insan tabiatı şiddetlendiğinde, yalnız içindeki iyi olan tahrik edilmekle kalmaz, fena olan da daha geniş bir saha bulur. Bilgi verildiğinde kudret iktisap edilir ve bunu hayra mı yoksa şerre mi kullanacakları muhatapların iradesine kalmıştır.

İnsanlığın muallimleri, fıtri bencillik kuvvetlerinin muhalefetiyle her daim karşılaşmışlardır, zira tekâmül yavaş, beşeriyet ise serkeştir, üstelik insanlar icbar edilemez, kendi hüsnürızalarıyla gelmelidirler, "çünkü sevgi şeriatın ikmalidir", nitekim yine "çağrılanlar çok, lakin seçilenler azdır." Beşeriyetin çocukluk safhasına daha yüce hakikatlerin taliminde en müessir vasıta olarak Gizem kurumlarını tesis eden bu ilk muallimlerin, bizimkinden daha ileri derecede tekâmül etmiş bir insanlığa mensup ruhlar olduğu rivayet edilir.

Bizim çocuk beşeriyetimizin insanları, zihinleri pek az inkişaf etmiş ve yalnızca

vuzuhla gördüklerini ve hissettiklerini kavrayabilen çocuklardı.

Bu görüşe nazaran en eski devirlerde Gizemler, behemehal dünyevi menşeli olması icap etmeyen, daha evvel tekemmül etmiş bir insanlığın kesbi olan tabiat kuvvetleri bilgisine malik kimselerce idare edilmekteydi ve orada sergilenen harikalar, bizim insanlığımızın kendi kendine vücuda getiremeyeceği mahiyetteydi.

Zaman ilerledikçe ve insanlığımız akıl melekelerini daha ziyade inkişaf ettirip kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar kudretli addedildikçe, muallimler tedricen geri çekildiler ve Gizemler, evvelce daha yüce vasıtalarla ifşa edilmiş olan şeylerin yerine nihayetinde sembolleri ve tertipleri, dramaları ve sahne temsillerini ikame etmek mecburiyetinde kalan, bu beşeriyetin en ileri talebelerinin ihtimamına terk edildi.

İşte o vakit tefessüh baş gösterdi ve insan, kendi nefsine galebe çalarak ve tabiatındaki süfli unsurlarla sebatla mücadele ederek kendi uluhiyetini kazanmaya terk edildi.

Muallimler, yardıma her daim amade vaziyette, görünmez kaldılar, fakat artık insanların arasında zahiren dolaşıp onların hürmet ve ibadetini celbetmediler.

Rivayet böyledir. Görüldüğü üzere, şayet Yunanistan'ın popüler kültlerinin menşei ve tekâmülünü tespit etmek müşkülse, Yunan Gizem kültünün ibtidasını ve inkişafını tayin etmek çok daha güçtür. Gizemlerin başlıca hususiyeti, geleneklerinin saklandığı derin ketumiyetti, binaenaleyh üzerinde çalışabileceğimiz kâfi malzeme bulunmamaktadır, ekseriyetle remizlere ve üstü kapalı kinayelere istinat etmek mecburiyetindeyiz. Bununla birlikte şu kadarı

kesindir ki, dinin Gizem cephesi, onun daha yüce kültüne ve doktrinine inisiyasyondan ibaretti, Yunanların en büyük mütefekkirleri Gizemleri en ali sitayişlerle anmış, bunların tabiatı tezkiye ettiğini, insanları bu dünyada daha hayırlı bir ömür sürmeye sevk etmekle kalmayıp istikbale dair daha parlak ümitlerle hayata veda etmelerini temin ettiğini beyan etmişlerdir. İptidai Gizem kültü geleneklerinin Orfeusçu, Dionysosçu ve Eleusis silsileleri boyunca ne mahiyette olabileceğine dair bu kaba taslak hülasada tahmin yürütmeye lüzum yoktur, fakat Platon devrine gelindiğinde, kabaca siyasi, hususi ve felsefi olarak tavsif edilebilecek mevcut Gizem kurumlarına rastlarız. Siyasi Gizemler, diğer bir deyişle Devlet Gizemleri, muhteşem harici alayları ve debdebeli deruni ayinleriyle meşhur Eleusis Gizemleri idi.

Bu devirde Atina'nın mutena hemen her vatandaşı inisiye edilmiş bulunuyordu, her yıl bu kadar çok kimse kabul edildiğine göre, imtihanların pek de çetin olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz.

Aslında, doğru yaşama ve hayatı doğru kavrama yolunda bir ya da birkaç ilerleme derecesi temin etmelerine rağmen bu Devlet Gizemleri, bir devlet dininin bütün kısımlarının zamanla kaçınılmaz olarak uğradığı akıbete uğrayarak bir nebze baştan savma bir hâl almıştı.

Eleusis Gizemleri’nin yanı sıra, devlet tarafından tanınmayan birtakım özel Gizemler de mevcuttu, bunların sayısı bilahare muazzam ölçüde arttı, öyle ki Şark Gizem kültlerinin hemen her çeşidi Yunanistan’da kendine taraftar buldu, nitekim bu durum Thiasoi, Eranoi ve Orgeones adıyla bilinen Yunan dinî cemaatlerinin incelenmesinden de anlaşılabilir, bu nevi özel cemaatler ve cemiyetler arasında tabiatıyla pek çok arzu edilmeyen unsur mevcuttu, fakat aynı zamanda bunlar, devlet dininden hiçbir manevi gıda alamayan birçok kimsenin ihtiyaçlarını karşılamaktaydı.

Bu özel kuruluşlar arasında, kendilerini bütünüyle mukaddes bir yaşama vakfetmiş katı zahitlerden, erkek ve kadınlardan oluşan cemaatler vardı, bu kimselerin "Orfeusçu bir hayat" sürdükleri söylenir ve umumiyetle Orfeusçular olarak bilinirlerdi.

Elbette onların taklidini yapan, saflık ve bilgi iddiasında bulunan şarlatanlar mevcuttu, ancak biz şu anda amelleri ikrarlarıyla örtüşenlerin izlerini takip etmekteyiz.

Bu Orfeusçu cemaatlerin, dinî hayatın iştiyakını çekenlerin sığınakları olduğu anlaşılmaktadır ve Pythagorasçı okullar da bunların arasındaydı.

Pythagoras, Kroton’daki meşhur okulunu kurduğunda Yunanistan’da tamamen yeni bir şey ihdas etmiş değildi, zaten var olan bir şeyi geliştirdi ve asıl okulu dağıtılıp mensupları kaçmak zorunda kaldığında Orfeusçuların arasına sığındılar.

Pythagorasçı okullar, Orfeusçu cemaatler içinde eriyip kaybolur.

Felsefi Gizemler olarak adlandırdığım şeyin işaretlerini gördüğümüz yer, Pythagorasçı gelenektir, dolayısıyla hakiki Gizemlerin mahiyetine dair delilleri, siyasi Eleusis Gizemleri’nde veya Şark kültlerinin intizamsız unsurlarında değil, Orfeusçu ve Pythagorasçı geleneklerin en yetkin olanlarında aramak icap eder.

Esasen Orfeusçular, Eleusis Gizemleri’nin ıslah edilmesi için çok çaba sarf etmişler ve bunu, sıradan insanı daha yüksek bir hayatı kavramaya doğru eğitmek için gayet lüzumlu bir vasıta addederek desteklemişlerdir.

Bununla birlikte, Orfeusçuların ve Pythagorasçıların emellerine cevap veren Gizemlerin, sıradan yurttaşın Devlet Gizemleri’nden bir derece daha yüksek olduğu aşikârdır.

Bu Pythagorasçılar, bütün antik çağ boyunca hayatlarının saflığı ve gayelerinin ulviliği ile nam salmışlardı, böylesine derin bir hürmetle yaklaştıkları Gizemler ise Eleusis Gizemleri’nin ötesinde, Eleusis’in yalnızca haricî giriş kapılarından biri olduğu bir hakikat olmalıydı.

O hâlde Yunanistan’ın en deruni dinî hayatını bu istikamette aramalı ve bu hayatın batıni tecrübelerinin derin bir sır olarak saklandığını, damlarda ifşa edilmediğini hatırda tutmalıyız.

Pythagoras’ın Mısır, Keldani, Orfeus ve Eleusis Gizemleri’ne inisiye edildiği rivayet edilir, aynı zamanda kendisi Yunan felsefesinin başlıca kurucularından biriydi.

Fakat onun felsefesi başlı başına müstakil bir şey olmayıp, aklının, bilhassa riyazi dehasının, bu Gizem geleneklerinin en yetkin unsurlarına tatbik edilmesinden ibaretti, Yunanistan’ın hızla gelişen entelektüel hayatını, eşyanın batıni tabiatının tefekkürüne doğru kendi mecracında sevk etmeye teşebbüs etmenin zaruretini görmüştü, aksi takdirde hürriyetin sarhoşluğu içinde büsbütün kontrolden çıkacak ve kadim hikmetin hakikatlerini reddedecekti.

Platon, biraz farklı bir mecrada da olsa bu vazifeyi sürdürdü, Pythagoras’a nazaran dünyanın içinde daha fazla faaliyet gösterdi ve asıl gayreti, aklın tasfiye edilerek "var-olan-şeyleri" tefekküre elverişli bir hâle getirilebilmesi maksadıyla zemini yanlış tasavvurlardan temizlemek oldu.

Ömrünü bir bilgi sistemi inşa etmekten ziyade, Pythagoras’ın tesmiye ettiği şekliyle "var-olan-şeylerin" Gnosis’inin büyük hakikatlerinin kendiliğinden aşikâr olabilmesi için yolu açarak, bu vazife uğruna harcadı.

Platon’un büsbütün yeni bir felsefe sistemi vazettiğini zannetmek bir hatadır, onun temel tasavvurları, Gizemlerin basiret ehli tarafından tevarüs ettirilen kadim hikmetin ayrılmaz birer cüzüdür, ancak o bunları bir dizgeye bağlamaktan ziyade diyalektik yöntemiyle zemini temizler, böylece zihin bunları kabule şayan bir kıvama getirilir.

Bu sebepledir ki diyaloglarının neticeleri hemen her zaman menfidir ve ancak uzun ömrünün nihayetinde, muhtemelen kendi aklıselimine mugayir olarak ve talebelerinin ısrarlarına icabeten, Timaeos’ta, Pythagorasçıların ve diğerlerinin neşredilmemiş yazılarından arda kalan kırıntılardan müteşekkil müspet bir metin ortaya koymuştur.

Ne yazık ki onun hemen ardından gelenlerin ekseriyeti, bu diyalektik yöntemi bizatihi bir gaye zannetmiş, böylece felsefi hayatı yaşamak ve hakiki inisiyasyonun berrak müşahedesini aramak yerine, kısır münakaşalara saplanıp nihayetinde inkâra sürüklenmişlerdir.

Aristoteles, hayranlık uyandırıcı tahlil yöntemi ve hadiselerin dakik müşahedesi ile onu takip etti, batından ziyade zahir ile meşgul olduğundan, bir zaviyeden bakıldığında Platon’dan daha iyi anlaşıldı, lâkin diğer bir zaviyeden bakıldığında daha ziyade yanlış anlaşıldı, zira onun yöntemi de yalnızca bir vasıta olarak kalmayıp bizatihi bir gaye telakki edildi.

Böylelikle, Yunanistan’ın fikrî hayatının İskenderiye’de temerküz ettiği, miladımızdan önceki üç asra gelmiş bulunmaktayız.

Bu, Platon’un Hellas’ından çok daha geniş bir Yunanistan’dı, maddi kudretiyle Şark’ı fethetmiş olan ve fikrî celadetiyle cihanı fethedeceğini tefahürle iddia eden bir Yunanistan’dı.

Her sahada dinç aklını kadim Doğu’ya karşı sınamış ve bir süreliğine zaferin kendisinde olduğunu vehmetmişti. Düşüncedeki bağımsızlığı, birbiriyle çatışan sayısız ekolün doğmasına yol açmıştı ve bize sunduğu manzara, son üç yüz yılın modern Avrupası’nın sunduğu manzaraya ziyadesiyle benzemektedir. Orada, daha küçük bir ölçekte de olsa, adeta tohum halinde, modern bilimsel yöntemin yükselişini niteleyen aynı fikrî faaliyeti ve bununla birlikte eski telakkilerin aynı şekilde yıkılışını, aynı huzursuzluğu, aynı şüphecilik ruhunu iş başında görmekteyiz. Şayet yalnızca hadiselerin zahirine bakacak olursak, Yunanistan’ın Gizem geleneğini tamamen unuttuğunu ve yalnızca aklının tek başına kalan kudretiyle övündüğünü neredeyse söyleyebiliriz.

Lakin daha derine nazar edersek, vaziyetin böyle olmadığını görürüz. Platon’un devrinde Şark ve Mısır tabir caizse Yunanistan’a getirilmişti, daha sonraları ise Yunanistan Mısır’a ve Doğu’ya gitti. Kadim hikmetin vatanı Mısır, Keldani ülkesi ve umumiyetle Şark idi, öyle ki Platon devrinin Orfeusçu ve Pisagorcu toplulukları, kendi kadim hikmet gelenekleri doğrultusunda Yunan dehasına uyarladıkları tadil edilmiş bir Şarkiyatçılığı Yunanistan’a sokmuş olsalar da, Yunanlar binlercesiyle Doğu’ya akın ettiğinde, bu ekollerle temas sayesinde hazırlanmış olanları, Doğu’nun kadim hikmetiyle daha yakın bir ünsiyet kurdular ve onu hevesle massettiler. Avama gelince, Şarkiyatçılığın halk arasına girmesi, dini hayatı kuvvetlendirip dini hissiyatı daha fazla tatmin ederken aynı zamanda suistimalleri ve arzu edilmeyen taşkın ayinleri beraberinde getirdiği gibi, Doğu’nun Yunanlar tarafından fethi de fikrî melekeleri bilerken bir yandan da şüphecilik ve inançsızlık ruhunu etrafa yaymıştır. Ne var ki bütün bunlar pek tedrici bir seyir izlemiş ve şüphecilik arttıkça, fikirlerin birbiriyle savaşan çatışmasından el etek çekip kendilerine hakiki bilgiyi vadeden tefekkür hayatına sığınma arzusu duyanların sayısı da o nispetle çoğalmıştır.

Şarklı düşünürler ve mistikler, Pisagorcu ve Platoncu felsefe doğrultusunda Helenleşmiş, Yunan filozoflar ise yalnızca Mısır’ı ve Yunanistan’a tabi diğer "barbar" milletleri değil, aynı zamanda Küçük Asya’yı ve hatta Hellas’ın bizzat kendisini bir ağ gibi saran pek çok topluluğun mensuplarıyla kurdukları temas vasıtasıyla Şarklılaşmışlardır.

Bu toplulukların miladi birinci asırda ne denli kesret üzere olduğu, İskenderiyeli Philon’un yazılarının ve Tyanalı Apollonios’un hayatının tetkikinden, Plutarkhos’un ahlaki ve teozofik risalelerinden tebarüz ettirilebilecek mistik Yunanistan tasvirinden ve Yunanistan’daki sayısız Dini Cemiyete dair yakın zamanda keşfedilen pek çok kitabeden anlaşılabilir. İskender’in Haleflerinin kurduğu Yunan krallıkları sırası gelip de Roma’nın fatih kudreti karşısında dize getirildiğinde, teşkilatçı İtalik deha, İngilizlerin bugünkü Hindistan işgaline benzer bir tarzda dünyaya nizam vermiştir.

Roma’nın kanunşinas zihni ve pratik dehası, Yunan felsefesinin metafizik inceliklerinde yahut Doğu’nun mistisizminde hiçbir vakit hakikaten kendi evinde gibi olamamıştır. Edebiyat ve sanatta Yunanistan’ı yalnızca taklit edebilmiş, felsefede ise bir bilgi nizamından ziyade bir amel düsturu aramıştır, bu sebepledir ki onu, en seçkin simalarının şahsında, ahlak kanununu "honestas" mefkûresinde hülasa eden Stoacı natüralizmin bir takipçisi olarak buluruz. Buna rağmen Roma, Doğu ile dini temastan Yunanistan’dan daha fazla kaçınamamış ve çok daha tadil edilmiş bir surette de olsa Yunanistan ile aynı tecrübelerden geçerken karşımıza çıkmıştır.

Roma İmparatorluğu’nun muhtelif dinleri arasındaki başlıca temas noktası, Güneş’e müştereken tapınmada bulunuyordu ve bu pek rağbet gören kültün deruni özü, milattan evvel takriben 70 senesinden itibaren Mithras Gizemleri’nde aranmalıdır. "Mithras’a yahut güneş tanrısına tapınma, pagan kültlerinin en revaçta olanı ve dönemimizin ilk dört asrı boyunca hakikatin başlıca hasmı idi."

Hıristiyan bir din adamının zaviyesinden hadiseye bakan birinin ifadesi böyledir ve filhakika Şehit Justinus devrinden itibaren Kilise Babaları, İblis’in Mithras Gizemleri’nde kendilerinin en mukaddes ayinlerini evvelden taklit edip aşırdığını ilan etmişlerdir. Mithras Gizemleri, birçok kavmin Greko-Romen dünyada birleşmesinin mümkün kıldığı, Yunan ve Roma’nın Şark düşüncesiyle temasından neşet eden büyük ve milletlerarası bir dini hareketin ezoterik cephesini temsil etmekteydi. Milli ve mahalli kültler, tadil edilmiş Keldani-Fars geleneğinin istimal ettiği sembolizm biçiminden tedricen müteessir olmuş, bütün büyük kültlerde şu ya da bu surette müşterek olan gündüzün haşmetli küresinin tabii sembolü ile Ruhani Güneş’e, Logos’a ibadet ve güneş sembolizminin sair unsurları, halkın yerli din biçimlerine yavaş yavaş sirayet etmiştir.

Zamanla, Plutarkhos’un bize bildirdiği üzere, cahiller için zahiri güneş, irfan sahipleri için ise Ruhani Güneş, Nur ile Zulmet arasındaki Vasat olan Mithra, şualarını Roma İmparatorluğu’nun en ücra köşelerine kadar ulaştırmıştır. Ve onun zahiri kültü, mahalli ibadetlerin dar kalıplarına nasıl galebe çaldıysa, Gizemlerinin geleneği de kadim Batı dünyasının Gizem ibadetini aynı şekilde başkalaştırmıştır.

MISIR

Şimdi nazarımızı Mısır’a çevirelim ve Gnosis’in bu zeminine ait hatların ikmal edilebilmesi için tetkik edilmesi icap eden manzaraya bir göz atalım. Kendini ağırdan satmasına ve sonradan görme Yunan dehasına duyduğu nihayetsiz tahkire rağmen Mısır, daha en erken Ptolemaioslar devrinde dahi hikmetinden Yunanistan’a pay vermiştir. Menetho’nun ismiyle irtibatlandırılan, kayıtlara ve vesikalara dair muazzam bir tercüme faaliyeti vuku bulmuştur.

Plutarkhos'un İsis Gizemleri hakkındaki risalesinde yer alan bilgilerin büyük kısmını Manetho'dan almış olması son derece muhtemeldir ve burada Mısır'ın kadim hikmeti olarak öne sürülen öğretilerin, Yunan Trismegistik külliyatıyla sayısız temas noktası taşıdığı pek açıktır. Bu külliyat, bâtıni Hermetik mekteplerde tedrisat el kitabı işlevi gören mistik ve teozofik risalelerden, Hikmet Tanrısı Thoth yahut Tehuti'nin hikmet geleneğini aktaran mistik cemaatlerden meydana gelmiştir. Iamblikhos'un bize bildirdiğine göre Tehuti'nin adı "bütün rahipler için müşterekti", bir diğer deyişle, hikmet geleneğinin tüm kollarındaki ilham kaynağıydı. Yunanlar, kendi Hermes'lerinde Tehuti'nin vasıflarıyla benzerlik gösteren birtakım noktalar görerek, ona sahip olduğu muazzam hikmet sebebiyle Trismegistos, yani Üç Kez En Büyük unvanını da ekleyip aynı ismi vermişlerdir.

Bu Trismegistik külliyatın en eski risalelerinin şeklen olmasa da muhteva bakımından büyük ölçüde Mısır menşeli olduğu, Iamblikhos tarafından Mısırlıların ve Keldanilerin Gizemleri üzerine yazdığı risalede de teyit edilmektedir. Mısır ile Yunanistan arasındaki bu temas hatları üzerinden hareketle, Mısır hikmetini kendi vatanında tetkik edebilir ve bu araştırma olmaksızın sırf Hristiyan toprağına has kabul edeceğimiz birçok öğretinin orada eksiksiz biçimde inkişaf etmiş olduğunu görebiliriz.

Nitekim Trismegistik külliyatta Gnostik Hristiyanlığın kendine has öğretilerinin birçoğuna, ancak tarihsel Mesih olmaksızın rastlamaktayız, ve bütün bu öğretilerin binlerce yıl öncesinde doğrudan doğruya Mısır geleneğinde mevcut olduğu anlaşılmaktadır, bilhassa Logos, Kurtarıcı ve Bakire Anne, ikinci doğum ve nihayet Tanrı ile birleşme öğretileri. Fakat Yunanistan örneğinde olduğu gibi Mısır örneğinde de, bizzat Mısır geleneğinin kendi dahilinde, yalnız harici halk kültlerinde değil, aynı zamanda bâtıni geleneklerde de her türlü öğreti telifi, senkretizm ve kaynaşmalar söz konusudur. Tek bir misal vermek gerekirse, Hyksoslar silsilesine (MÖ 2000-1500) dayanan kuvvetli bir Sami karışımı mevcuttu.

O devirde, muhtemelen Sami fatihlerin lisanındaki Yüce Olan'ın unvanıyla bir tutulan Seth, pek muhterem bir addı.

Mısır'ın, yani Siriad Ülkesi'nin muhafız yıldızı olan Sothis, yani Sirius ile bir sayılmıştı, ve Seth Gizemleri şüphesiz bir biçimde Osiris'inkilerle harmanlanmıştı.

Nefret edilen Hyksoslar kovulduktan sonra Seth yahut Set'in giderek Osiris'in, yani Logos'un muhalifi olan Typhon ile özdeşleştirildiği doğrudur, fakat bu hal Seth Gizemleri'nin asıl öğretilerini, İranlı Aryanların şerli varlıkları adlandırmak üzere Daeva ismini kullanmış olmasının Hint-Aryanların Devalarının hayırhah tabiatını bozmadığından daha fazla etkilemez, bu durum yalnızca kült ve ırk rekabetini kaydeder ve ırklar ile onların dinleri arasında sıkı bir temasın bulunduğu daha önceki bir devreye işaret eder.

Aynı şekilde Hristiyanların Demon tabirini kullanmaları, Yunanların Daimonlarının hayırhah varlıklar olduğu hakikatini ortadan kaldırmaz, nitekim Sokrates'in Daimon'u "doğru olmayan bir şey yapmaya yeltendiğinde ona mâni olurdu." Arkeolojik araştırmaların açığa çıkardığı Keldani ile Mısır arasındaki kadim ve yakın siyasi münasebetler ile Mısır'ın daha sonraki Pers fethi de din sahasında, bilhassa Gizem geleneklerinde temas noktaları ortaya çıkarmış olmalıdır, ve Mısırbilimin bugüne değin işlenmemiş pek çok sahasında yapılacak müstakbel tetkikler, şüphesiz Mısır'daki, belki de Yunan kültlerindekinden dahi daha karmaşık olan dinin bu melez mirasına taze bir ışık tutacaktır. Her halükarda, şu an bunları tatminkar bir surette tasnif etmekten aciz bulunsak da, Mısır'ın bâtıni dinindeki pek çok tasavvurun yüceliğini hissetmemek elde değildir.

Mısır kültlerinin engin ve esrarlı arka planı, mit ve sembollerin bugünkü anlaşılmazlığı arasından ayıklayıp çıkardığımız debdebeli ifadeler ve azametli unvanlar, derinde muazzam bir şeyin işlediğine bizi ikna eder, ve mistiklerin en deruni gayretlerinin, tüm gizemlerin en büyüğünün, insanın Tanrı ve Peder'in evladı haline geldiği manevi doğumunun bir remzi olan "Horus'un Doğumu"na hasredildiğini görürüz. Yunan müelliflere nazaran Mısırlıların bizzat kendileri, inisiye rahipler sınıfının sonraki devirlere kıyasla daha büyük bir hikmete mâlik olduğu bir maziye hasretle bakmaktaydılar, bu yüksek seviyeden sukut ettiklerini ve bilgilerinin çoğunun anahtarını kaybettiklerini itiraf etmektedirler.

Bununla birlikte hikmet arzusu kavmin pek çok ferdinde hâlâ kuvvetliydi ve Mısır daima dünyanın en mütedeyyin ülkelerinden biri olmuştu.

Nitekim Yahudi Philon'un, MS 25 civarında hikmet aşıkları hakkında yazarken şöyle ilan ettiğini görürüz, "bu tabii insan sınıfına, meskun dünyanın hem Grek hem Grek olmayan pek çok yerinde, mükemmel hayırdan pay alırken rastlanır. Mısır'da ise her vilayette, yahut onların tabiriyle nomda, bilhassa İskenderiye civarında bu kimselerden kalabalık cemaatler vardır."

Philon bu hikmet aşıklarını Terapötler müşterek ismiyle anar, zira ya alelade uygulamadan üstün bir şifa sanatı icra ettiklerini iddia etmekteydiler, zira onlar bedenler kadar ruhları da iyileştirirlerdi, yahut da Tanrı'nın hizmetkarları oldukları için bu şekilde adlandırılmışlardı. Müellif, apaçık şekilde mistik Yahudilik muhitine ait olan bu cemaatlerden birini tasvir eder, lakin zikrettiği diğer pek çok cemaat de aynı gayelere hasrolunmuştu, azaları hikmetin cehit dolu arayıcıları ve mukaddes hayatın sadık tatbikçileriydi.

Bu gizli kardeşlikler ardında hiçbir yazılı vesika bırakmadı, dünyadan kendilerini tecrit ettiler ve dünya onları tanımadı.

Fakat Gnosis'in intikal zincirindeki doğrudan halkalar, tam da bu cemaatlerdir. Bu sebeple, Philon'un bu Şifacılar hakkında bize aktardıklarından azami derecede istifade etmeliyiz, bunu layıkıyla yapabilmek için ise şüphesiz onun hacimli eserlerinin tamamını taramak ve böylece derlenen malzemeyi tenkidi bir tetkike tabi tutmak icap edecektir, ki bu vazife işbu kısa taslakların sınırlarını aşmaktadır.

Lakin meselenin hayati bir ehemmiyeti haiz olması hasebiyle, malumatımızı devşirdiğimiz Philon'un metinlerindeki asli kaynağın tercümesini okuyucuya sunmaktan geri duramayız.

Fakat bu tercümeyi sunmadan önce, bir giriş mahiyetinde birkaç kelam etmek elzemdir. Philo’nun meşhur eseri Tefekkür Hayatı Üzerine’nin metnine dair Conybeare’ın 1895 yılında neşrettiği takdire şayan edisyon, nihayetinde menşelere dair ustalıkla ters yüz edilmiş piramitlerden birini yeniden sağlam bir surette kaidesi üzerine oturtmuştur. Bu mühim eserin tam başlığı şöyledir,

Tefekkür Hayatı Üzerine Philo yahut Faziletlere Dair Risalenin Dördüncü Kitabı, — Fred C. Conybeare, M.A. tarafından sıhhatinin bir müdafaasıyla birlikte tenkitli neşri (Oxford, 1895).

Bu kitap, mevzuya dair eserlerin son derece mükemmel bir bibliyografyasını muhtevidir. Philo’nun hacimli külliyatının Karanlık ve Orta Çağların ihmal ve tahribatından kurtulup günümüze ulaşması, Eusebius’un elinde malzeme olmaksızın tarih inşa etme gayreti içinde, Philo’nun Terapöt tarikatının zahirî ahvaline dair tasvirine hevesle sarılması ve bunu pervasızca İskenderiye’nin en eski Hristiyan Kilisesi ilan etmesi sayesindedir. Bu kanaat, Protestanlığın zuhuruna dek hiçbir itiraza uğramadan varlığını sürdürmüş, ancak o vakit, Papalık tarafının Hristiyan keşişliğinin kadimliğine dair müdafaasını bu meşhur risaleye dayandırması sebebiyle sorgulanır olmuştur. Üç asır boyunca Protestan ilminin bütün bataryaları, Roma ve Grek Kiliselerinin bu asli mevzisine çevrilmiştir.

Zira şayet risale sahici idiyse, bu takdirde en eski Kilise, kadın ve erkeklerden müteşekkil katı zahitlerin bir cemaati demekti, Protestanlığın baş belası addettiği keşişlik ise menşelerle yaşıttı. Üç asır süren bu hücumlar nihayetinde bir nazariye doğurmuş, bu nazariye Gratz, Nicolas ve Lucius tarafından kemale erdirilmesinin ardından hemen hemen bütün muteber Protestan âlimlerimizce kabul görmüş ve sakıncalı addedilen metni ebediyen hükümsüz kıldığı iddia edilmiştir.

Bu nazariyeye göre, "Terapötler, tıpkı Eusebius nezdinde olduğu gibi hâlâ Hristiyandır, fakat artık ilkel bir mahiyette değillerdir.

Zira eserin Philo’ya isnat edilmesi sahte ilan edilmekte ve orada tasvir edilen zahitlerin hakikatte takriben miladi 300 senesinin keşişleri olduğu, risalenin de bu tarihten birkaç yıl sonra uydurulduğu varsayılmaktadır". Netice itibarıyla, son devir Protestan Kilise tarihlerinin, lügatlerinin ve ansiklopedilerinin tamamı Terapötleri ele alırken, "Sahte-Philo" namı verilen bu mahirane uydurmaya dair atıflarla bolca bezenmiştir.

Menşelere dair bu piramit, Conybeare’ın eserinin neşredildiği ve altındaki bütün payandaların yıkıldığı 1895 senesine kadar sivri tepesi üzerinde tutulmuştur.

Tuhaftır ki, böylesine şiddetli hücumlara maruz kalmış bu risalenin tenkitli bir metni, ancak ve ancak o vakit elimize geçebilmiştir. Nihayet bütün el yazmaları ve nüshalar karşılaştırılmıştır.

Conybeare yılmak bilmez bir sebatla tanıklıklarını sıraya dizmiş ve hayranlık uyandıran bir sabırla, her bir hususi tabir ile ıstılahi ifadeyi, Philo’nun hakkında son derece "yaygın ve esef verici bir cehaletin" hüküm sürdüğü sair eserlerinden derlediği hacimli iktibaslarla karşılaştırmıştır.

Buna ek olarak, risalenin Philo’ya aidiyetine dair kapsamlı bir zeyl ilave etmiştir.

Şayet Tefekkür Hayatı Üzerine’yi Philo yazmadıysa, edebi tenkidin bütün kaideleri bir vehimden ibarettir, University College’ın bu eski üyesinin risalenin sıhhati lehine serdettiği deliller karşı konulamaz mahiyettedir.

Böylelikle Philo araştırmalarında yeni bir merhaleye ulaşmış bulunmaktayız. Philo’nun sair eserlerinin etraflıca tetkik edilmesinin kimi ortodoks kabullere yönelteceği tehlike, Conybeare’ın önsözünün şu satırları yazdığı hatime bendinde açıkça görülmektedir,

"Dördüncü asırda Eusebius ve Ambrosius’tan modern devirlerde Bull ve Dollinger’e uzanan uzun bir Katolik muallimler silsilesinin zımni yahut sarih kabulüyle, bu müelliflerin en maneviyatlısının yalnızca Hristiyan tefsirinin değil, aynı zamanda büyük ölçüde Hristiyan dogmatiğinin de babası olmasına rağmen, İlahiyat Şeref Mektebimizdeki talebelere Philo’dan tek bir satırın dahi, yahut bilhassa onun üzerine odaklanan herhangi bir eserin okunmasının tavsiye edilmemesi güçbela inanılır bir durumdur ve bir ilim merkezi olarak Oxford adına bir nevi ayıptır".

Böylece Tefekkür Hayatı Üzerine’nin Philo’ya ait sahih bir risale olduğu sabit kılınmıştır. Tarihlendirilmesine gelince, birtakım müşküllerle karşılaşmaktayız, lâkin Conybeare’ın ehil kanaati bize teminat vermektedir ki, "Philo’nun eserlerini her yeniden okuyuşum, Tefekkür Hayatı Üzerine’nin onun en erken eserlerinden biri olduğu hissimi pekiştirmektedir".

Philo takriben milattan önce 30 senesinde doğduğuna göre, risalenin tarihi kabataslak birinci asrın ilk çeyreğine tarihlendirilebilir. ("Takriben 22 yahut 23 senesi"). Haliyle şu sual zihinlerde uyanmaktadır,

Böylesi bir tarihte, Philo’nun Terapötleri İskenderiye’nin en eski Hristiyan Kilisesi ile bir tutulabilir mi?

Şayet menşelere dair kabul görmüş tarihler doğruysa, bu sualin cevabı katiyen hayır olmalıdır.

Aksine, şayet kabul gören tarihler gayrisahih ise, bu takdirde Hristiyan itikadının menşeleri açısından birinci derecede ehemmiyeti haiz muazzam bir mesele vuku bulmaktadır.

Her ne surette olursa olsun, Tefekkür Hayatı Üzerine’nin muhteviyatı, Hristiyanların asırlar boyunca kendi seleflerini teşhis ettikleri o esrarlı cemaatlere bir nazar kılmamıza imkân tanıması bakımından fevkalade ehemmiyet ve alakaya şayandır.

Terapötler Hristiyan değildi, Philo bu kelimenin bugün kullanıldığı muhtemel manaların hiçbirinde Hristiyanlığa dair katiyen hiçbir şey bilmemektedir. O halde bunlar kimlerdi? Bu sualin cevabı, menşelere dair kabul edilmiş tarihin baştan aşağı yeniden tanzim edilmesini iktiza eder.

Risale kimi el yazmalarında şu serlevhayı taşımaktadır, "Tazarruda Bulunanlar, yahut Faziletlere Dair, IV. Kitap, yahut Tazarruda Bulunanların Faziletine Dair, IV. Kitap". Philo, "Tazarruda Bulunan" tabiriyle, "Tanrı’ya firar edip O’na iltica eden kimseyi" kastettiğini bize bildirmektedir.

Bizdeki risalenin, Philo’nun günümüze yalnızca fragmanları ulaşabilmiş olan Elçilik Üzerine adlı hacimli eserinin dördüncü kitabının bir cüzünü teşkil etmesi kuvvetle muhtemeldir.

"Zaman ve Hristiyan musahhihler, Elçilik Üzerine’yi üç cihetten budamışlardır.

Evvelemirde, ikinci kitabın mühim bir kısmı, belki de Pontius Pilatus’a dair Hristiyan rivayetiyle tezat teşkil etmesi sebebiyle çıkarılmıştır.

İkinci olarak, dördüncü kitabın tamamı kendi başına bir bütün teşkil ettiği gerekçesiyle çıkarılmıştır, Eusebios’un Praeparatio Evangelica’da bizlere muhafaza ettiği Essenîler hakkındaki küçük parça müstesna, ilk kısmı bütünüyle kaybolmuştur, Therapeutae hakkındaki bahis ise kendi başına konulmuş ve ayrı bir kitap olarak muhafaza edilmiştir. . .

Üçüncü olarak, beşinci kitabı teşkil eden palinodia (rücu manzumesi) kaybolmuştur. Fakat risalenin kendisine dönelim.

PHILO TEFEKKÜR YAŞAMI ÜZERİNE

"Amelî [dini] hayatı gayretle tatbik eden, bunu bütün derecelerinde yahut haddini bilmezce konuşmuş olmamak için derecelerinin çoğunda yerine getiren Essenîleri daha evvel ele almış olduğumdan, mevzuumun tertibini takip ederek, tefekkür [hayatını] benimseyenler hakkında layık olanı söylemeye derhal girişeceğim, üstelik bunu, iyi malzemenin kıtlığında bütün şairlerin ve tarih yazıcılarının yapmayı adet edindiği gibi, meseleyi güzelleştirmek maksadıyla kendimden bir şey katmaksızın, bilakis sanat kaygısı gütmeden bizzat hakikate bağlı kalarak yapacağım, zira en mahir [yazarın] dahi onun hakkını vererek konuşamayacağını bilmekteyim.

Yine de bu gayret gösterilmeli ve sonuna kadar mücadele edilmelidir, çünkü bu zatların faziletinin büyüklüğü, hiçbir iyi şeyin sükûtla geçiştirilmemesi gerektiğine hükmedenler için bir suskunluk sebebi teşkil etmemelidir.

Hikmet âşıklarımızın gayesi, isimlerinden hemen anlaşılmaktadır. Onlara kelimenin asıl manasıyla Therapeut ve Therapeutrides [erkekler ve kadınlar] denir, ya şehirlerde tatbik edilen hekimlikten üstün bir şifa sanatını meslek edindikleri için (zira o sanat yalnızca bedenlere şifa verir, oysa bu sanat, haz ve arzunun, keder ve korkunun, hodkâmlık ve ahmaklığın, adaletsizliğin, ihtiras ve rezilliklerin bitmek bilmeyen çokluğunun ruhlara musallat ettiği meşakkatli ve devası güç hastalıklara yakalanmış ruhlarımıza da şifa bahşeder), yahut fıtrat ve mukaddes kanunlar tarafından İyi’den daha üstün, Bir’den daha saf ve Monad’dan daha kadim Olan’a hizmet etmek üzere talim edildikleri içindir."

Philo burada konudan ayrılarak bir istidrâda yer verir, bütün dinlerde yanlış eğitilmiş kimselerin dış suretlere körü körüne ibadeti ile tefekkür yaşamını takip edenlerin hakiki İlah’a ibadetini mukayese eder.

Dış suretlere ibadet etmekle iktifa edenler kördür, öyleyse görmekten mahrum kalsınlar.

Ve manidar bir şekilde ekler, kendisinin kastettiği bedenin görme yetisi değil, hakikat ile bâtılın yalnızca onun vasıtasıyla tefrik edildiği ruhun görme yetisidir.

"Fakat görmeleri her daim daha da ziyade öğretilen adanmışlar zümresine [Therapeutlara] gelince, onlar Var Olan’ın sezgisine ermek için cehdetsinler, insanların idrak ettiği güneşi aşıp [ötedeki Nura nazar kılsınlar], kâmil saadete ulaştıran bu mertebeyi [düzeni, fezayı yahut düzlemi] asla terk etmesinler.

[İlahi] hizmete yönelenler, bunu herhangi bir teamülden ötürü veya bir kimsenin tavsiyesi yahut çağrısıyla yapmazlar, Bakkhos ve Korybant Gizemlerine kabul edilenler misali semavi bir sevdaya kapılarak yaparlar, sevdiklerinin cemalini müşahede edene dek Tanrı ateşiyle yanıp tutuşurlar.

İşte o vakit, o ölümsüz ve kutlu Hayata duydukları iştiyak sebebiyle, fani ömürlerinin nihayete erdiğini düşünerek mülklerini oğullarına ve kızlarına yahut belki diğer akrabalarına devreder, vakti gelmeden evvel kendi rızalarıyla onları mirasçı tayin ederler, akrabası bulunmayanlar ise [mallarını] yoldaşlarına ve dostlarına bırakırlar."

Philo bir istidrât ile, methini yaptığı felsefi hayatı takip etmek üzere mülkün aklıselimle ve intizam içinde terk edilmesi ile hikmet sevdasına tutulan Anaksagoras ile Demokritos’un bütün arazilerinin davarlar tarafından talan edilmesine müsaade ettiğini anlatan halk efsanelerindeki çılgınca mübalağalar arasındaki farka işaret eder.

"Öyleyse [hikmet âşıklarımız] mallarından el çekme adımını attıklarında, artık hiçbir kimse tarafından kandırılıp yollarından döndürülemezler, bir kez olsun arkalarına bakmadan aceleyle uzaklaşır, kardeşlerini, evlatlarını, zevcelerini, ana babalarını, sayısız akrabalık bağlarını ve dostluk rabıtalarını, doğup büyüdükleri vatanlarını geride bırakırlar, zira alışılmış olan bir yüktür ve son derece kuvvetli bir ayartıcıdır.

Başka bir şehre de göç etmezler (sahiplerinden kendilerini satmasını talep ederken yalnızca efendi değiştiren ve hürriyete kavuşamayan hırpalanmış yahut işe yaramaz köleler gibi), zira en mükemmel idare edilen şehir dahi, hikmeti bir kez rehber edinmiş bir kimse için tahammül edilmez olacak sayısız kargaşa, helak şekli ve intizamsızlıkla doludur.

Yalnızlığın peşinde, surların haricindeki [mahfuz] korularda yahut etrafı çevrili arazilerde mesken tutarlar, [bunu da] hemdertlerine karşı nobran bir hoşnutsuzluk hissine kapıldıklarından değil, kendi mizaçlarına benzemeyenlerle daimi temasın faydasız ve zararlı olduğunu bildiklerinden yaparlar.

İmdi, fıtratı böyle olan insan sınıfına [harfiyen, zümreye] meskûn dünyanın pek çok yerinde tesadüf edilir, zira kâmil iyiden hem Grek dünyası hem de Grek olmayan dünya nasibini almaktadır.

Mısır’da her vilayette, yahut onların tabiriyle her nomos’ta, bilhassa da İskenderiye civarında bu kimselerden çok sayıda mevcuttur. Zira her bakımdan [yahut her nomos’ta] en ileri derecede bulunanlar, adeta Therapeut vatanına doğru göçmenler gibi gelirler, İskenderiye’nin hemen güneyinde Marea yahut Mareotis Gölü’ne nazır, nispeten yüksek bir seki [küçük plato yahut küçük tepeler grubu] üzerine kurulmuş, gerek asayiş gerekse mutedil hava şartları bakımından son derece elverişli bir mahalde toplanırlar.

Asayiş [yani haramilerden korunma], [sekiyi çevreleyen] çiftlik ve köylerden müteşekkil bir kuşak ile temin edilmektedir, havanın letafeti ise denize açılan gölün gönderdiği kesintisiz esintilerden ve açık denizin bizzat kendi yakınlığından neşet etmektedir."

Denizden gelen meltemler hafif, gölden gelenler ise ağırdır ve bunların birleşimi son derece sıhhatli bir atmosfer meydana getirir.

Cemaatin meskenleri pek sadedir, yalnızca en büyük iki ihtiyaca, güneşin kavurucu sıcağına ve havanın dondurucu soğuğuna karşı bir barınak vazifesi görür.

Meskenler şehirlerdeki gibi birbirine bitişik değildir, zira yalnızlık arayışında olanlar için komşuluk zahmetli ve nahoştur, öte yandan kendileri için pek kıymetli olan münasebeti sürdürebilmek ve haydutların saldırısı halinde birbirlerine yardım edebilmek gayesiyle birbirlerinden çok uzak da kurulmamışlardır.

Her meskende mâbed yahut manastır tesmiye edilen mukaddes bir mahal bulunur, burada inziva halinde kutsal hayatın sırlarını ifa ederler, bedenî ihtiyaçlar için lüzumlu olan yiyecek, içecek yahut başka hiçbir şeyi oraya sokmazlar, yalnızca kanunları, peygamberlerin ilham dolu sözlerini, ilahileri ve marifet ile takvanın birlikte neşvünema bulup kemale ermesini sağlayan sair metinleri alırlar.

Böylece Tanrı'yı fasılasız bir hatırda tutuşla muhafaza ederler, öyle ki rüya hallerinde dahi zihinlerine ilahi faziletlerin ve kudretlerin haşmetinden gayrı hiçbir şey arz olunmaz.

Bu sebeple içlerinden birçoğu, rüya hayatının rüyetlerinde iktisap ettikleri mukaddes hikmetin ahenkli taallümatını tebliğ eder.

Günde iki kez, şafak vaktinde ve akşamleyin dua etmeyi adet edinmişlerdir, güneş doğarken zihinleri semavi Işık ile dolsun diye hakiki gün ışığı için dua ederler, batarken ise duyuların ve duyumların heveslerinden bütünüyle arınan ruhlarının hakikatin izini sürmek üzere kendi meclisine ve müşaveresine çekilmesi için niyazda bulunurlar.

Şafaktan gün batımına kadar geçen bütün vakti riyazetlerine hasrederler.

Mukaddes metinleri ellerine alarak tetebbu ile vakit geçirir, atalarının kaidelerini remzi olarak tefsir ederler, zira zahirî manayı teşkil eden lafızların, ancak batınî mana vasıtasıyla tecelli eden gizli bir tabiatın remizleri olduğuna inanırlar.

Ellerinde vaktiyle ekollerinin reisi olmuş kadim müelliflerin eserleri de mevcuttur, bu zevat remzi teliflerinde takip ettikleri usule dair geride pek çok abidevi eser bırakmıştır, onları adeta birer numune addederek seleflerinin tatbikatını iktibas ederler.

Binaenaleyh vakitlerini yalnızca temaşa ile geçirmezler, daha vakur vezinlerin zemininde tanzim edilmesi icap eden muhtelif aruz ve nağmelerle Tanrı'ya kasideler ve ilahiler inşad ederler.

Her biri 'manastır' tabir edilen hücresinde altı gün boyunca yapayalnız kalır, tetebbu ile meşgul olur, ne kapıdan dışarı bir adım atar ne de pencereden dışarı bakar.

Lakin her yedinci gün adeta bir umumi mecliste toplanır gibi bir araya gelirler ve meclisteki kıdemlerine göre, ellerinin ayası aşağı bakar vaziyette, sağ el göğüs ile çene arasında, sol el ise yanda olmak üzere nizamla yerlerine otururlar.

Derken taallümat hususunda en ziyade behredar olan kıdemli zat öne çıkar ve günümüzün hatip ve sofistleri gibi lafız cambazlığına meyletmeksizin, sabit nazarlarla ve metin bir sesle, akıl ve basiretle hitap eder, fikirlerdeki dakik manayı derinlemesine tetkik ve tefsir eder, öyle bir mana ki bu, kulakların ucuna dokunup geçmez, bilakis kulağı delip ruha nüfuz eder ve orada sebatla baki kalır.

Kalanlar ise tam bir sükunet içinde dinler, rızalarını yalnızca bir nazar yahut baş işaretiyle beyan ederler.

Her yedinci gün toplandıkları bu umumi mâbed iki ayrı bölmeden teşekküldür, biri erkeklere, diğeri ise kadınlara tahsis edilmiştir.

Zira kadınlar da erkeklerle aynı iştiyakı taşıyarak ve aynı şuurlu tercihte bulunarak mutad surette cemaatin bir cüzünü teşkil ederler.

Lakin iki salon arasındaki fasıla yerden takriben üç yahut dört arşın kadar, bir siper gibi kısmen örülmüştür, tavana kadar olan mütebaki kısım ise açık bırakılmıştır, bunun iki gayesi vardır, evvela kadının tabiatına pek yakışan o hayanın muhafazası, saniyen hatibin sesine mani olacak hiçbir rabıta bulunmadığından işitme mesafesinde oturanların hitabı kolaylıkla dinleyebilmesidir.

Nefis tezkiyesini adeta ruhun temeli kılan bu zevat, mütebaki faziletleri bu temel üzerine bina ederler.

Buna muvazi olarak, hiçbiri güneş batmadan evvel bir lokma yemeyi yahut bir yudum içmeyi hatırından dahi geçirmez, zira felsefe meşgalesinin aydınlığa layık olduğunu, bedenin zaruri ihtiyaçlarının ise karanlıkla iktifa edebileceğini düşünürler, bu sebeple gündüzü felsefeye, gecenin cüz'i bir kısmını ise bedene tahsis ederler.

İçlerinden hikmet iştiyakı daha ziyade kök salmış olanlar, yiyeceklerini ancak üç günde bir hatırlar.

Hatta pek azı hikmetin kendilerine böylesine zengin ve cömertçe sunduğu taallümat ziyafetinde öylesine neşelenir ve öylesine mükellef doyar ki, bu müddetin iki misline tahammül edebilirler ve altı günün nihayetinde dahi en zaruri gıdadan ancak bir lokma alırlar, tıpkı ağustosböceklerinin yaptığı rivayet olunduğu üzere hava ile beslenmeye alışmışlardır, zannımca nağmeleri ihtiyaçlarını hafifletmektedir.

Yedinci günü bütünüyle mukaddes ve ulu bir bayram addettiklerinden, ona hususi bir hürmet gösterirler ve bu günde, ruha gereken ihtimamı gösterdikten sonra bedenlerini meshederler, nitekim davarlarına yaptıkları gibi, bedenlerine de aralıksız meşakkatten bir istirahat bahşederler.

Yine de nefis taamlar yemezler, yalnızca tuzla tatlandırılmış sade ekmek tüketirler, boğazına düşkün olanlar buna bir parça zufaotu ilave eder, içecek olarak ise memba suyunu tercih ederler.

Böylece tabiatın fani ırkın başına musallat ettiği o müstebitleri, yani açlık ve susuzluğu teskin ederken, onların gururunu okşayacak hiçbir şey sunmaz, yalnızca hayatı idame ettirmeye yetecek asgari zaruretlerle iktifa ederler.

Buna binaen, yalnızca açlıktan kurtulmak için yerler ve yalnızca susuzluktan kurtulmak için içerler; tokluktan ise hem ruhun hem de bedenin bir düşmanı ve ona karşı hile kuran bir hasım olarak kaçınırlar. "Şimdi, örtünmenin iki türü vardır, giysi ve ev.

Meskenlerine gelince, bunun seyreylemesi güzel bir şey olmaktan alabildiğine uzak bulunduğunu, gelişi-güzel inşa edildiğini ve yalnızca mutlak surette zaruri olan gayesine cevap verecek şekilde yapıldığını yukarıda zaten belirtmiştim; giyim kuşamlarına gelince, bu da aynı ölçüde en sade cinstendir, sırf onları soğuktan ve sıcaktan korumak içindir; kışın yünlü bir post yerine kalın bir harmani, yazın ise ince ketenden kolsuz bir cübbe giyerler.

Zira her hususta sadeliği tatbik ederler; kibrin menşeinin yalan, sadeliğin menşeinin ise hakikat olduğunu ve her ikisinin de kendi menbaının fıtri kudretini barındırdığını bilirler; nitekim yalandan kötülüğün binbir çeşidi fışkırırken, hakikatten hem beşeri hem de ilahi iyiliğin bol nimetleri neşet eder. Diğerlerinin şölenleriyle tezat oluşturacak biçimde, bir arada ziyafet vererek her zamankinden daha büyük bir şenlikle vakit geçirdikleri umumi toplantılara da değinmek isterim." Philo burada, Terapötlerin kutsal ziyafetleriyle kabil olduğunca büyük bir tezat teşkil etmesi gayesiyle, zevk düşkünlerinin şölenlerindeki sefahati ve israfı en koyu renklerle tasvir ettiği uzun bir istitrada dalar.

"Evvelemirde, her yedinci haftanın nihayetinde hepsi bir araya gelir; zira onlar yalnızca yedi günlük yalın devreyi değil, aynı zamanda yedinin karesinin temsil ettiği devreyi de taziz ederler, çünkü 'yedi' sayısının saf ve ezeli bakire olduğunu bilirler.

Şu halde onların yedinci gün bayramı, kozmik unsurların sudurunun menşei olarak tayin edilmiş olan [mükemmel] dik açılı üçgenin [karelerinin toplamı] olan, sayıların en mukaddesi ve tabiatına en uygunu bulunan ellinci güne tahsis edilmiş en büyük ziyafetlerinin sadece bir mukaddimesidir. Beyaz cübbelerine bürünmüş, neşeli bakışlar ve azami bir vekarla bir araya geldiklerinde, o günün Efemereutlarından birinin (zira bu tür vazifelerle meşgul olanlara adet olduğu üzere bu ad verilir) işaretiyle ve henüz sofraya oturmadan evvel, belirli bir nizam içinde saflar halinde yan yana durarak, gözlerini ve ellerini göğe kaldırırlar, gözlerini, zira tefekküre layık şeyleri temaşa etmeye alıştırılmışlardır; ellerini, zira kazanç hırsından arınmış, para kazanma meşgalelerinin hiçbir lekesiyle kirlenmemiştir; ziyafetlerinin makbul ve rızaya muvafık olması için Tanrı'ya dua ederler.

Duadan sonra kıdemliler, intihap sıralarına riayet ederek sofraya otururlar. Zira onlar yalnızca yaşça ilerlemiş ve ihtiyarlık çağına ermiş olanları kıdemli saymazlar (bilakis, eğer daha yüce bir hayata henüz yakın zamanda meftun olmuşlarsa, böylesilerini pek taze çocuklar addederler); fakat felsefenin şüphesiz en güzel ve en ilahi cüzü olan tefekküri kısmında serpilip kemale ermiş kimseleri kıdemli kabul ederler. Ziyafete kadınlar da iştirak eder; bunların ekserisi bekaret içinde yaşlanmış olup iffetlerini bir mecburiyet sebebiyle değil (Yunanlılar arasındaki kimi rahibeler gibi), kendi hür iradeleriyle, hikmete duydukları hararetli muhabbet vesilesiyle muhafaza etmişlerdir; zira ömürlerini onunla geçirmeyi öylesine şiddetle arzularlar ki bedenin hazlarına hiç iltifat etmezler.

Onların iştiyakı fani evlatlara değil, lakin Baba'nın hikmetin kanunlarını temaşa etmesi için kendisine ilahi nur şualarını ilka ettiği zaman, Tanrı'ya meftun olan ruhun ancak kendi başına tevlid edebileceği ölümsüz bir zürriyetedir. Mamafih, sofradaki yerlerinde aralarında bir taksimat yapılmıştır, erkekler ayrı olarak sağ tarafta, kadınlar ise ayrı olarak sol taraftadır." (Grek-Romen aleminde sofrada kolun altına bir yastık koyarak sol dirseğe dayanıp uzanmanın adet olduğu hatırda tutulmalıdır. Bir başkasının sağına uzanan kimsenin, berikinin göğsünde yattığı söylenirdi (anakeisthai en tô kolpô); İncil'deki meşhur "yemekte O'nun bağrına yaslanan şakirt" ibaresiyle karşılaştırınız.)

"Asil, terbiyeli ve felsefe talibi kimseler için, şatafatlı olmasa bile en azından tahammül edilebilir yumuşaklıkta yastıklar tedarik edildiğini zannedebilirsiniz, oysa onların el altında daha kolay temin edilebilen malzemeden (memleketin sazından) yapılma şiltelerden başka bir şeyleri yoktur; bunların üzerine, dirseklerini dayayabilmeleri için hafifçe yükseltilmiş, kabil olan en sade örtüler serilmiştir. Zira onlar bir yandan [bu kabil vesilelerle] mutat Spartalı hayat sertliklerini bir nebze yumuşatırken, diğer yandan [ziyafetlerde dahi] her hususta en cömert itidali gözetir, zevkin cazibesini var güçleriyle reddederler.

Kendilerine köleler de hizmet etmez, zira umumi manada hizmetkar sahibi olmayı fıtrata aykırı telakki ederler. Zira tabiat bütün insanları hür yaratmıştır; fakat gayrimüsavat peşinde koşanların adaletsizliği ve bencilliği (ki bütün kötülüklerin köküdür), iktidar boyunduruğunu daha zayıfların boynuna geçirmiş ve onları daha güçlülerin arabasına koşmuştur.

Dolayısıyla, dediğim gibi, bu mukaddes ziyafette hiçbir köle bulunmaz; fakat ziyafet, ikrahla yahut emir bekleyerek değil, kendi hür iradeleriyle, hazırcevaplık ve şevk içinde misafirlerin taleplerini önceden sezen hür insanların gördüğü zaruri hizmetle icra edilir. Zira bu hizmete tayin edilenler alelade hür kimseler değildir; liyakat sırasına göre mümkün olan her türlü ihtimamla seçilmiş, (erdemlerin zirvesine erişmeye teşne o asil ve necip kimselere yakışacağı üzere) hakiki evlatlarıymışçasına, kendi müşterek ebeveynleri saydıkları bu babalarına ve annelerine muhabbet dolu bir yarışla hizmet eden cemaatin genç mensuplarıdır; onlara soybağından olan ana babalarından daha muhkem bağlarla bağlıdırlar, zira idrak sahipleri için fazilet ve iyilikten daha muhkem bir bağ yoktur. Ve hizmet etmek üzere belleri kuşaksız, cübbeleri salınmış halde içeri girerler; ta ki bir kölenin libasını andıran hiçbir benzerlik zuhur etmesin."

Okurlarımdan bazılarının böyle bir şölene güleceğini biliyorum, fakat bu tür bir kahkaha onlara ağlama ve keder getirecektir.

Bu meclislerde şarap da sunulmaz, yalnızca en berrak su verilir, bu su çoğunluk için soğuk, yaşlılardan mizacı narin olanlar için ise ılıtılmıştır.

Dahası sofrada kan içeren hiçbir şey bulunmaz, zira taam, çeşni niyetine tuz katılmış ekmektir ve oburlar için buna fazladan bir lezzet unsuru olarak zufa otu eklenir.

Çünkü doğru akıl, kâhinlere nasıl şaraptan ve kandan arınmış takdimelerde bulunmalarını emrediyorsa, bu ariflere de öyle yaşamalarını emreder. Zira şarap delilik getiren bir zehirdir, pahalı çeşniler ise canavarların en doyma bilmezi olan arzuyu kışkırtır.

Şölenin başlangıcına dair bu kadar söz kâfidir. Misafirler tarif ettiğim tertip üzere yerlerini aldıktan ve hizmet edenler sıraya girip hizmete hazır vaziyette durduktan sonra, tam bir sükûnet hâsıl olduğunda, ne zaman sükûnet yoktur ki diyebilirsiniz, fakat o vakit evvelkinden daha derin bir sessizlik olur, öyle ki hiç kimse bir ses çıkarmaya yahut derin bir nefes almaya dahi cüret edemez, reis, kutsal metinlerden bir pasajı tetkik eder yahut cemaat mensuplarından birinin öne sürdüğü bir müşkülatı çözer. Bunu gösterişe kapılmaksızın yapar, zira lafızda maharet şöhretine talip değildir, yalnızca itikadın kimi hususlarına dair daha berrak bir vukuufiyet elde etmeyi arzular ve bunu başardığında, kendi basiretine sahip olmasalar da öğrenme iştiyakı kendisininki kadar büyük olan kimselerle cömertçe paylaşır.

Reis, kendi adına tedrisi biraz aheste bir usulle yürütür, aralıklarla duraklar, sık sık hülasalar yaparak fikirleri dinleyenlerin ruhlarına nakşeder. Çünkü tefsir esnasında kişi soluklanmadan süratle konuşmaya devam ederse, dinleyenlerin zihni bu hıza yetişemeyip geride kalır ve söylenenleri idrak edemez. Dinleyenler ise bütün dikkatlerini ona hasrederek aynı vaziyette pürdikkat dinlemeyi sürdürür, reislerinin sözlerini anladıklarını ve kavradıklarını bir baş eğişi ve bakışla, hatibe duydukları takdiri hoşnut bir ifadeyle ve yüzlerini tefekküre dalarak ona dönmekle, tereddütlerini ise başlarını hafifçe iki yana sallayarak ve sağ ellerinin işaret parmağını oynatarak gösterirler.

Hizmette duran gençler de sofradaki yaşlılar kadar dikkat kesilmiştir.

Kutsal metinlerin tefsiri, mecazi kıssalardaki batınî manalara dayanır, zira bu kimseler şeriat kanunlarının tamamına canlı bir varlık nazarıyla bakarlar, lafzi emirler onun bedeni, kelimelerin içine gizlenmiş gayri kabili rüyet düşünceler ise ruhudur, ki talebenin nâtık ruhu, kendi tabiatına has hakikatleri tefekküre en çok bu düşüncede başlar, tefsir, adeta isimlerin aynasında onların ihtiva ettiği fikirlerin fevkalade güzelliklerini müşahede eder, sembollerin örtüsünü ve libasını kaldırarak, küçük bir işaretle zahiri manadan gizli mananın sezgisine ulaşabilen kimseler için çıplak batınî manaları gün yüzüne çıkarır.

Reis yeterince hitap etmiş göründüğünde ve nutuk kendi seyrinde hem hedeflediği gayeleri layıkıyla vurmuş hem de cemaatte gereken dikkati bulmuş olduğunda, tebriklerini sunmak istercesine meclisten bir alkış kopar, fakat bu el çırpma yalnızca üç defayla sınırlıdır.

Ardından reis ayağa kalkarak Tanrı’nın şerefine yakılmış bir ilahiyi terennüm eder, bu ilahi ya kendisinin bestelediği yeni bir eserdir yahut kadim şairlerin eski bir şiiridir.

Zira onlar arkalarında üç vezinli destanlar, alay ilahileri, adak kasideleri, sunak terennümleri, durağan korolar ve dans şarkıları halinde, hepsi birbirinden farklı nağmelerle mükemmelen ölçülmüş pek çok vezin ve makam bırakmışlardır.

Onun ardından diğerleri de bölükler halinde, münasip bir intizamla terennüme başlarlar, geri kalanlar ise nakaratlara ve müşterek kısımlara iştirak etmeleri gereken anlar müstesna, derin bir sessizlik içinde dinler, zira o kısımlara kadın erkek hepsi birden katılır.

İlahiler nihayete erdiğinde, gençler az evvel bahsi geçen, mabedin mukaddes mahallinde bulunan mukaddes masaya hürmeten üzerinde tertemiz taamlar, mayalı ekmek ve zufa otuyla karıştırılmış tuz çeşnisi bulunan sofrayı içeri taşırlar.

Çünkü o masanın üzerinde çeşnisiz ekmekler ve tuz bulunur, ekmekler mayasızdır ve tuz başka hiçbir şeyle karıştırılmamıştır, zira en sade ve en saf olan şeylerin kâhinlerin en faziletli zümresine, hizmetlerinin bir mükâfatı olarak tahsis edilmesi, geri kalanların ise benzer bir saflık için cehd etmeleri fakat daha faziletli olanların bu imtiyaza sahip olması maksadıyla kâhinlerle aynı gıdadan imtina etmeleri icap ederdi.

Şölenden sonra bütün gece süren mukaddes bir bayram idrak ederler. Bu bayram şöyle icra olunur,

Hepsi birden ayağa kalkar ve meclisin takriben ortasında evvela iki bölüğe ayrılırlar, bir yanda erkekler, diğer yanda kadınlar toplanır. Her iki bölük için şöhreti en ziyade olan ve bu makama en münasip görülen birer idareci rehber seçilir.

Daha sonra Tanrı’nın şerefine türlü vezin ve ezgilerle bestelenmiş ilahiler terennüm ederler, kimi zaman koro halinde söylerler, kimi zaman bir bölük diğerinin karşıt terennümüne tempo tutar, kâh müziğin ahengine uyup dans eder kâh ona şevk verirler, bir vakit alay ilahileriyle, başka bir vakit durarak söylenen şarkılarla, sema ederek ve raksın içinde dönüp durarak meclisi sürdürürler.

Nihayetinde her bölük kendi başına zevk edip, Bakhus ayinlerinde insanların katıksız şarap içmesi misali, Tanrı’yı hoşnut eden kadehten içtikten sonra bir araya gelirler, orada vuku bulan mucizevi işler sebebiyle Kızıldeniz kıyısında kurulan birleşik koronun taklidi olarak iki bölükten tek bir koro meydana getirirler.

Zira Tanrı'nın emriyle deniz, bir taraf için bir selamet vesilesi, diğer taraf içinse bir helak sebebi haline gelmişti." (Philo burada, Firavun ve ordusunun yok edilişi üzerine İsrailoğullarının yaptığı rivayet edilen zafer dansına atıfta bulunur, ki o vakit Musa erkeklere, Miriam ise kadınlara müşterek bir dansta önderlik etmiştir, lâkin dünyanın dört bir yanındaki Terapötlerin bu âdeti mezkûr mite dayandırmış olmaları mümkün değildir.) "

Böylece, bu numune üzerine elden geldiğince sadakatle teşekkül eden kadın ve erkek Terapötler korosu, partili ezgiler ve ahenk vasıtasıyla, kadınların tiz perdeleri erkeklerin bas sedalarına mukabele ederek, ahenkli ve son derece musikiye layık bir senfoni meydana getirir.

Fikirler en güzelinden, ifadeler en güzelindendir ve dansçılar hürmetkârdır, fikirlerin, ifadelerin ve dansçıların nihai gayesi ise takvadır.

Sabah Duası

"Böylece sabahın nuruna dek bu latif sarhoşlukla mest olmuş bir halde, başta ne bir ağırlık ne de bir rehavet duyarak, bilakis gözleri ve bedenleri ziyafete ilk geldikleri andan dahi daha zinde olarak, seher vaktinde yerlerini alırlar, doğan güneşi gördüklerinde ellerini semaya kaldırarak gün ışığı, hakikat ve manevi basiretin keskinliği için dua ederler.

Bu duadan sonra her biri kendi halvetgâhına, felsefe ile olan mutat meşgalesine ve onun tarlalarındaki mesaisine geri döner. "Tabiatın temaşasına vakfolunmuş, sadece onda ve ruhta yaşayan, göğün ve âlemin vatandaşı olan, kendilerine O'nun muhabbetini kazandıran faziletleriyle Âlemin Pederi ve Yaratıcısına layıkıyla tavsiye edilmiş Terapötler hakkında şimdilik bu kadar, zira bu fazilet, kendi mükâfatı olarak nebevi asalet ve iyiliğin en münasip karşılığını önüne koyar, talihin her türlü ihsanını geride bırakır ve saadet gayesine varma yarışında daima ipi ilk göğüsleyen olur."

Sayılar Üzerine Bir Not

Yukarıdaki metinde bahsi geçen 7 ve 50 mistik sayılarına dair, Philo'nun başka bir yerde Pisagorcuların 7 sayısını ezeli-bakire olarak tesmiye ettiklerini aktardığını belirtmek calib-i dikkat olabilir, zira "bu sayı ne onluk içerisindeki [yani 1'den 10'a kadar olan] sayılardan herhangi birini hasıl eder, ne de onlardan herhangi biri tarafından hasıl edilir."

7'nin kuvveti yahut karesi 49'dur ve binnetice büyük bayram her ellinci günde bir vuku bulurdu.

50 sayısı, "mükemmel" dik üçgenin, yani Platon tarafından pek sık zikredilen meşhur Pisagor üçgeninin kenar nispetlerine dayanır. Bu üçgenin kenarları 3, 4 ve 5 nispetlerini haizdir ve 3² + 4² = 5², yahut 9 + 16 = 25'tir, 9 + 16 + 25 ise 50 eder.

Bir başka risalede 50 sayısına dair biraz daha merak uyandırıcı malumata rastlarız.

Philo, üçgenler ve kareler olarak adlandırdığı iki diziden söz eder, bunlar sırasıyla 1, 3, 6, 10 ve 1, 4, 9, 16'dır.

İlk bakışta Philo'nun ilk sayı dizisini neden üçgen olarak tesmiye ettiğini keşfetmek müşkül görünür, fakat zihninde buna benzer bir tertibin bulunduğu hatıra gelmektedir.

Bu noktaların, monadların yahut atomların zahiren basit olan bu tertibinin tetkikinden pek çok mühim tekabüliyet çıkarılabilir, lakin şu an yalnızca 50 sayısının mütalaasıyla meşgulüz. Üçgen serisine, yani 1, 3, 6, 10 dizisine gelince, dikkat edilmelidir ki, 1 = 1, 3 = 1 + 2, 6 = 1 + 2 + 3 ve 10 = 1 + 2 + 3 + 4'tür. Kare serisine, yani 1, 4, 9, 16 dizisine gelince, derhal müşahede ederiz ki, 1 = 1², 4 = 2², 9 = 3² ve 16 = 4²'dir.

Dahası 1 + 3 + 6 + 10 = 20, 1 + 4 + 9 + 16 = 30 ve nihayetinde 20 + 30 = 50 eder.

Philo'nun Terapötlerle Olan Münasebeti

Daha pek çok şey söylenebilirdi, lâkin yerimiz mahduttur ve meseleye alaka duyanlar tafsilatı kendi kendilerine de kolayca tahlil edebilirler. Bu risale ve Philo'nun yazılarının muhtelif yerlerine dağılmış Terapötler hakkındaki diğer atıflar okunurken, zihinde tabii olarak beliren başlıca sualler şunlardır,

Philo'nun onlarla rabıtası neydi ve onun anlattıklarına ne dereceye kadar itimat edebiliriz?

Eserlerinde, bir cevap ararken bize can alıcı bir hareket noktası bahşeden mühim bir pasaj mevcuttur. Philo şöyle yazar, "

Ben de çoğu kez akrabalarımı, dostlarımı ve memleketimi terk edip temaşa edilmeye değer şeyleri idrak etmek maksadıyla çöle [yahut uzlete] çekildim, gelgelelim hiçbir faide elde edemedim, bilakis ruhum darmadağın oldu yahut ihtirasla yaralandı ve tam zıddı bir cereyana kapılıp gitti." Bu ilgi çekici otobiyografik teferruattan öğrenmekteyiz ki, Philo temaşa ehlinin hayatında bizzat muvaffakiyet elde edememiştir.

"Temaşa edilmeye değer" şeyleri idrak etmeye muvaffak olmuş zatlara karşı duyduğu o büyük tazim ve yüksek hürmet de buradan neşet eder.

İmdi, Philo mülkünü asla terk etmediğine göre, bu kardeşlik cemiyetlerinden birinin tam manasıyla kabul görmüş bir azası olamazdı. Büyük bir ihtimalle onların harici halkalarından birine mensuptu.

Pisagorcularda ve Essenilerde olduğu gibi, Terapötlerin de dünyada yaşayan, muhtemelen zaman zaman muayyen bir "inziva" devresi için cemaate sığınan ve ardından yeniden dünyaya dönen harici talebeleri mevcuttu. Bu harici müntesiplerin büyük bir kabiliyet ve basiret sahibi kimseler oldukları, bizzat Philo'nun kendi eserleriyle fazlasıyla sabittir, lâkin Philo'nun muallimleri hakkında zikrettiklerinden de sarihtir ki, çok daha yüce ve ilham dolu bir mahiyet arz eden geniş bir külliyat dahi mevcuttur.

Bütün bu eserlere, şerhlere, tefsirlere, ilahilere, vaazlara, izahlara ve vahiylere, Philo gibi mümtaz bir müellifin dahi takdirini celbeden bu eserlere ne oldu?

Bana öyle geliyor ki, günümüze ulaşan Yahudi Sahte-Yazmaları (Psödepigrafları) içine serpiştirilmiş bazı kırıntılarına rastlasak dahi, bunların birçoğu günümüze kalabilmiş Gnostik literatür parçalarının artık kaybolmuş öncüllerine aitti. Fakat Philon’un o kavim için yazdığı müdafaanamede bizi inandırmak istediği üzere, Terapoytlar gerçekten Yahudi miydi?

Kendi ifadelerinden de anlaşılmaktadır ki, tasvir ettiği ve muhtemelen haricî bir talebe sıfatıyla bağlı bulunduğu cemaat, dünyanın dört bir yanına dağılmış engin sayıdaki topluluklardan yalnızca biriydi.

Philon, şüphesiz kendi cemaati, ortodoks tarzda olmasa da, zira onlar "güneşe tapanlar" idi, esasen Yahudilerden oluştuğu için, onun hepsinin başı olduğuna bizi inandırmak ister. Bu bakımdan, o dönemde mukaddes hayata ve kutsal ilme vakfolunmuş, dünyanın dört bir yanına yayılmış pek çok mistik ve zâhid cemaatinin mevcut olduğu, Philon’un Mareotik cemaatinin de bunlardan biri sayıldığı neticesine varmak akla uygundur.

İskenderiye’nin güneyindeki topluluk nasıl Yahudilikle yoğrulmuşsa, diğerleri de Mısır, Keldani, Zerdüşt veya Orfik unsurlarla aynı derecede güçlü biçimde yoğrulmuş olabilir. Dahası, aralarında doktriner bakımdan daha dışlayıcı cemaatlerin aktardığı çeşitli gelenekleri ve inisiyasyonları birleştiren ve sentezleyen hakiki manada eklektik cemaatlerin bulunmuş olması da ihtimal dışı değildir, dolayısıyla Gnosis’in kökenlerine ve Hristiyanlığın okült arka planına dair ışık arayacağımız mecra tam da bu istikamettir.

Bu cemaatler o devirde doğrudan propaganda yapmazlardı, gerçi Philon örneğinde görüldüğü üzere, en büyük tebliğ gayretlerinden bazılarının dolaylı olarak arkasında yer almış olabilirler.

Aynı şekilde, sonraki Gnostik cemaatlerin de doğrudan propaganda yapmadıkları, haricî talebeler için yahut onlar vasıtasıyla ortaya koydukları her ne eser varsa, bunların kendi literatürlerinin yalnızca küçük bir cüzünü teşkil ettiği kanaatindeyim.

Halk için Şeriat, Peygamberler ve İncil vardı, haricî talebeler için ara literatür mevcuttu, içeridekiler içinse ancak talimli mistiklerin anlayabileceği yahut anlamalarının beklenebileceği o en üst derecede tasavvufi ve anlaşılması güç risaleler bulunmaktaydı.

YAHUDİLİK

Hristiyanlığın kökenlerinin rahmine dökülen üçüncü ırmak, Yahudilikti.

Daha Sürgün’den evvel dahi, bu nevi şahsına münhasır kavmi meydana getiren intizamsız kabileler, kendi "Peygamber Mektepleri"ne, yani kendilerini tecrit eden, kâhinler ve rüya tabircileriyle ikmal edilen küçük cemaatlere sahiptiler. O zamana değin Yahudilerin gelenekleri ve din tasavvurları, filizlenmekte olan dışlayıcı bir tektanrıcılığın hususiyeti ve putperestlikten giderek daha fazla nefret etmeleriyle temayüz etmiş olsalar da, kendilerini çevreleyen daha yüksek medeniyete mensup milletlerinkine kıyasla ekseriyetle pek kaba bir mahiyetteydi.

Bununla birlikte Babil’de muazzam ve çok kadim bir medeniyetle yakın temasa geldiler, bu temasın üzerlerinde bıraktığı intiba, sonraki dini inkişaflarının tarihinde açıkça takip edilebilmektedir.

Kavmin büyük kısmı Babil’de hoşnutlukla kalırken, geri dönenlerin önderleri, özümsedikleri daha geniş ufukların ışığında eski geleneklerini yeniden yazmaya ve dini tasavvurlarını yeniden formüle etmeye koyuldular, bütün bunlar milli kutsal metinlerinin muhtelif tekâmül evrelerinde bariz bir şekilde izlenebilir, söz konusu metin katmanları, ilmi Kitab-ı Mukaddes araştırmacılarının sabırlı tetkikleri ve arkeolojinin bitmek bilmeyen yeni keşifleriyle önümüze serilmektedir.

Yahudi müellifler, büyük Sâmî ırkının, Keldani ve Babil milletlerinin geleneklerini kendilerine mal etmişler, bunların hepsinin Tanrı’nın "seçilmiş kavmi" sıfatıyla kendileri için geçerli olduğuna dair garip bir kanaatle, kendi kökenlerini ve tarihlerini yüceltmek gayesiyle kullanmışlardır.

Pers Zerdüşt geleneğinin üzerinde pek ısrarla durduğu ayrıntılı taharet doktrini, onların ruhanî sınıfı tarafından hararetle benimsenmiş, dini metinler kütüphanelerinde kaba Uluhiyet fikirlerinin giderek tasfiye edilişine ve kimi zaman fevkalade harikulade şiirsel feveranlar içinde çok daha yüce tasavvurların adım adım inkişafına şahit olmaktayız.

Ne var ki, eski gelenekleri yeniden yazanların ve tahrir edenlerin, kelimenin alelade manasında sahtekâr veya tahrifatçı oldukları zannedilmemelidir.

Genel olarak İlk Çağ, modern manadaki edebi ahlak mefhumuna sahip değildi, dini mahiyetteki her yazı içsel bir sevk-i tabii neticesinde doğmaktaydı.

Modern Kitab-ı Mukaddes tenkitçilerinin bu kadim yazarlara ve onların usullerine bahşettiği ıstılah zenginliği, araştırmacıyı neredeyse gayriihtiyari olarak o devirlerde hiç var olmamış fikirleri ve ölçütleri o çağlara atfetmeye mecbur bırakmaktadır.

Yine yaygın bir kusur, Yahudilerin bu kadim büyüklerine, yalnızca Hristiyan âleminin en seçkinlerine ait olan amel saikleri ve itikadî incelikler izafe etmektir, bu suretle sadece onların hatırasına haksızlık etmekle kalmaz, tarihlerine de o dönemin hakiki Yahudisinin içinde yaşamış olamayacağı derecede ince bir hava atfederiz.

Şu da hatırda tutulmalıdır ki, tarihin efsaneleştirilmesi ve mitolojinin tarihselleştirilmesi yalnızca Yahudilere has bir keyfiyet değil, dönemin umumi vasfıydı, onlara has olan cihet ise İlahi iltimasa duydukları mutaassıp inanç ve Tanrı’nın ilahi tedbirini tekellerine alma yolundaki fahiş iddialarıydı.

İşte Yahudiler, tüm çöl evlatları gibi, fıtratlarına işlemiş mağlup edilmez bir hürriyet iştiyakına sahiptiler, aynı zamanda tabiatla hemhâl yaşayan herkesin haiz olduğu fıtri şiirsel tahayyüle maliktiler.

Daima kendi aralarında ve komşularıyla cenk eden iki "krallık", yani "İsrail" ve "Yahuda", daimi bir kargaşa merkezini ortadan kaldırmak gayesiyle, Asur idaresi tarafından art arda sürgün edildi.

İlk sürülen ve Yahudalılara nispetle çevrelerine daha kolay intibak eden unsurlardan müteşekkil olan "on kabile", Babil ülkesine yerleşerek yeni çevrelerine tedricen intibak etti, kadim Keldani hikmetiyle temas halindeki peygamber mekteplerinde ne gibi bir inkişaf vuku bulduğunu ve bunun sonraki tarihini bilmek pek ziyade merak celbedici olurdu.

İsrail yalnızca Babil'e bu şekilde yerleşmekle kalmamış, orada kalmaya da devam etmiştir. Daha sonra daha hırçın olan Yahuda kabileleri de sırayla sürüldüğünde, içlerinden bazıları soydaşlarının izinden gitmiştir, fakat Yahudaların ekseriyeti yeni şartlara uyum sağlamayı reddetmiş, hürriyetlerinin hasretini çekmiş ve büyük bir medeniyetin abidevi eserleriyle çevrili olmalarına rağmen, Kudüs'teki yoksul yerleşimlerine sanki bir Cennet diyarıymış, oradaki derme çatma evlerine de kralların saraylarıymış gibi geriye dönüp bakmışlardır.

Babalar, çocuklarına yurtlarının güzelliğini ve zenginliğini, saraylarının ihtişamını ve eski şeyhlerinin büyük işlerini anlatan hikâyeler dokumuşlardır, her şeyden önce de kendilerine tüm düşmanlara karşı zafer vaat eden bir Tanrı ile ahit yapmış kimseler olarak kendilerine has kaderleri üzerinde ısrarla durmuşlardır.

Zamanla kendi hikâyelerine inanır hale gelen bu babalar, fatih Kiros'un, Asur gücüne karşı sağladıkları yardıma bir şükran nişanesi olarak Yahuda kavminin geri dönüşüne izin vermesinden önce ölüp gitmişlerdir.

Geri dönenler bir sonraki nesildendi ve Kudüs'ün harabelerini, hakiki tarihten ziyade atalarının şiirsel muhayyilesinde ve hürriyet sevgisinde yaşayan bir geçmiş büyüklük fikriyle yeniden yurt edinmişlerdir. Geçmişe duydukları büyük bir şevkle dolarak, babalarının kendilerine anlattıklarını kaleme almışlar, eski kayıtları genişleterek görkemli bir "tarih" haline getirmişler ve Babilliler ve Persler ile giriştikleri münakaşalar sayesinde dinde geliştirdikleri her şeyi bu tarihe dahil etmişlerdir, ki bu münakaşa, kendi dinlerinin hasımlarınınkinden daha üstün olduğunu ısrarla savunmaktan, hasımlarının mevkiinde veya geleneğinde bulunan en iyi unsurları kendilerininmiş gibi sahiplenmekten ve daima bundan daha da yüce bir şeye sahip olduklarını iddia etmekten ibaretti.

Yahudi, Tanrı'nın Seçilmiş Kulu olduğuna öylesine kuvvetle inanmıştı ki, muhtemelen tüm bu iddialarına samimiyetle kani olmuştu, ne de olsa o devirlerde tarih şuuru mevcut değildi ve bu ilk kâtiplerin şevkini denetleyecek hiç kimse yoktu. Muhtemelen şu şekilde akıl yürütüyorlardı,

Bizler Tanrı'nın seçilmiş kavmiyiz, bizim dinimiz diğer bütün dinlerden üstündür, esasen diğer bütün dinler batıl, diğer bütün Tanrılar sahtedir, dinimizin en parlak devri Babil Sürgünü'nden evvelki devirdi, o vakitler diğer kavimlerin en parlak dönemlerinden daha muazzam olmalıydı, mabedimiz dünyadaki diğer bütün mabetlerden daha görkemli, kurbanlarımız daha ulu olmalıydı, bunu babalarımız söyledi ve bizler de hakikat olduğunu hissediyoruz.

Zihinlerindeki bu haletiruhiye ve fıtratlarındaki o doğuştan gelen şiirsel coşku ile yazma mecburiyeti hissetmişler ve yazdıklarıyla eski kayıtları hiçbir tarihi tanınabilirliği kalmayacak surette dönüştürmüşlerdir, işte böylesi başlangıçlardan hareketle, gelecek nesillerin yalnızca vakıaların mutlak bir kaydı olarak değil, aynı zamanda lafzı ilham edilmiş ilahi bir metin sıfatıyla da sorgulamaksızın kabul edeceği bir edebiyatı tedricen ortaya çıkarmışlardır. Bu edebiyatın inkişafı tabii bir büyüme süreciydi, gerçi bu süreçte rol oynayan muhtelif amilleri birbirinden tefrik etmek bir nebze güçtür, yine de daha kaba tasavvurların mükerreren tadil edildiğine ve milletin, durmaksızın inkişaf eden manevi bir kudretle mayalandığına dair bariz işaretler mevcuttur.

Eski tasavvurların bu şekilde kesintisiz olarak manevileştirilmesi nereden neşet etmekteydi? Bu suale bir cevap ararken hareket noktası, milletin çoğunluğunun geri dönmediği, üstelik bununla da kalmayıp Yahudilerin çoğunun zaman içerisinde Yahudi olmayan halkların (Gentiles) arasında yaşamayı tercih ettiği gerçeğinde bulunabilir.

Esasen bu milletin mensupları tedricen kadim dünyanın büyük tüccarları haline gelmişlerdir, öyle ki tüm büyük merkezlere dağılmış kolonilerine tesadüf ederiz, mesela İskenderiye'nin tesis edilmesinden kısa bir süre sonra, orada iskân edilmiş en az 40.000 kişilik bir Yahudi kolonisinin mevcudiyetini öğrenmekteyiz.

Diaspora, yani Sürgün Yahudileri, bir taraftan Filistin'deki dindaşlarıyla daimi bir irtibat halindeyken, diğer taraftan da kendilerine yurt edindikleri büyük medeniyetlerle pek yakın bir temas içindeydiler. Yahudilerin Zerdüştlükten massettiği ırkın kurtuluşu ve bir Kurtarıcı beklentisi, kendi ihtiyaçlarına ve İsrail'in Tanrı'nın Seçilmiş Kulu olduğu inancına uyarlanmıştır.

Bu beklenti uzun bir süre boyunca tamamen maddi bir mahiyette kalmıştır, kendilerini yeniden hürriyete kavuşturacak, dünya milletlerini ayakları altına alacak ve ardından Kudüs'te bin yıl hüküm sürecek bir kral beklemişlerdir.

Tüm bunlar, Tanrıları Yehova'nın doğrudan müdahalesiyle tahakkuk edecekti.

Titus tarafından Kudüs'ün nihai tahribine kadar geçen yaklaşık dört yüz yıl boyunca, hürriyet uğruna verilmiş son derece kararlı bir mücadelenin manzarasına şahit oluruz, zira Yahudilerin ümitleri daima hüsranla neticelenmiş ve peşi sıra Yunan ve Roma hâkimiyetine boyun eğmek mecburiyetinde kalmışlardır.

Fakat her yeni hüsranın ardından ümit daima yeniden filizlenmiş ve onların edebiyatında, fatihlere karşı gösterilen ve dünya tarihinde benzeri bulunmayan sahte-peygamberane bir tabiatın ateşli ihtarları ve telinleriyle körüklenerek hararetli bir galeyana dönüşen kararlı bir muhalefetin kaydına tesadüf ederiz.

Şayet Yunan dehasında aklın hürriyeti mücadelesi temerküz etmiş idiyse, Yahudi kavminde de şahsi hürriyet mücadelesi temerküz etmişti ve Kudüs'ün harap edilmesinden sonra Roma İmparatorluğu'nda Yahudilik, nihayetinde bütün hoşnutsuzlukların ve ihtilalci fikirlerin merkezi haline gelmiştir. Tüm bunların gerisinde, Yahudi'nin geliştirdiği ve Roma zaviyesinden onu "insanlığın düşmanı" kılan o nevzuhur dışlayıcı inanç yatmaktaydı.

Fakat bu mutaassıp bağnazlık (Zealotism), her ne kadar doğrudan doğruya dini muharrirlerin ve peygamberlerin ölçüsüz beyanatlarıyla beslenmiş olsa da, milletin arasındaki daha sağduyulu unsurlar nazarında gittikçe daha sevimsiz bir hal almıştır.

Bu daha sağduyulu unsurların, tedricen mukaddes edebiyata nüfuz eden daha manevi görüşlerle temsil edildiğini görürüz ve millet, kılı kırk yaran merasimlerin ve en teferruatlı zahiri temizlik kaidelerinin ifratına varsa da dini ufkun genişlemesinde son derece müessir bir amil olan Ferisilik vasıtasıyla yavaş yavaş mayalanmıştır.

Ferisiliğin dış veçhesi tarafımızca gayet iyi bilinmektedir, lâkin Yahudilerin en âlimlerinin dâhil olduğu bu muazzam hareketin iç veçhesi pek az anlaşılmıştır. Ferisilik zaman içinde sayısız ekole ayrılmış, bunların en katı olanları ise tavizsiz bir içsel saflık hayatı sürmüştür.

Böylesi bir hayat sürdüklerinden, fikirlerinin daha ruhani bir mahiyet kazanması kaçınılmazdı, nitekim Ferisilik kökenini Babil'den almış olup Kildani ve Fars etkisinin Yahudilik üzerindeki ana mecrasını teşkil etmekteydi. Bu gelenek çizgisi boyunca, Mesih öğretisine dair çok daha ruhani bir kavrayışın tedricen geliştiğini görmekteyiz, İsrail, Yahudilerin maddî ulusu değil, bilakis bütün kavimler arasından cımbızlanmış Tanrı'nın Seçilmişleri idi, Tanrı'nın kulları, O'na dudaklarıyla değil kalpleriyle hizmet eden kimselerdi, bu İsrail'in Tanrısı, onların kanlı kurbanlarından nefret etmekteydi. Ne var ki, her ne kadar ulusun kamusal metinlerini dolaylı yoldan etkilemiş olsalar da bu kabil görüşlerin, peygamberlerini daima taşlamış ve kanlı kurbandan haz duymuş bir kavim arasında pervasızca ilan edilmesi mümkün değildi.

Bu tür görüşler ancak gizlilik içinde emniyetle tartışılabilirdi; nitekim aralarında Yahudilerin en saf ve en âlim simalarının, yani ayrı ve inzivada yaşayan "Güney Hahamları"nın da yer aldığı Hasidim ekollerinin ve Josephus'un Esseniler dediği zümrelerin mevcudiyetine dair sayısız kayda rastlamaktayız. Bu ekol ve cemaatler, bir yandan Peygamberler Ekolleri'nin sert cismani disiplinine bakıyor, diğer yandan ise Babil hikmet disiplininin ruhani fikirleriyle irtibat hâlinde bulunuyor görünmektedir. Babil'de, ulusun kâhinlerinden birinin Kildani hikmet geleneğinin bir cüzüyle nasıl temas kurduğunu görürüz; meşhur "Hezekiel'in Rüyeti", yüzlerce yıl sonra Orta Çağ kabalizminde yeniden ihya edilmiş olarak bulacağımız bütün o fikirler manzumesi için bilahare kanonik bir merci addedilerek öne sürülmüştür.

Lâkin bu mistik Hasidim ekollerinin ve onların takipçilerinin meşgalelerinin ve içsel tecrübelerinin mahiyetini idrak edebilmek için, kanon dışı Yahudi yazınıyla, bilhassa hikmet külliyatıyla, sayısız apokrifayla, apokalipslerle ve gerçekleşmemiş kehanet müdafaalarıyla, yani çağımızdan önceki son asırlarda ve bu çağın ilk yüzyıllarında pek hararetle üretilmiş olan o muazzam psödepigrafik metin yığınıyla tenkidi bir vukufiyete sahip olmak icap eder.

Bir zamanların bu muazzam külliyatından elimizde yalnızca dağınık kalıntıların, büyük ihtimalle de sadece umumi tedavil için ve bilhassa bu cemaatlerin zihinleri hâlâ Gayretkeş (Zealot) İsrail tasavvuruyla meşgul olan mensuplarınca kaleme alınmış eserlerin kaldığı doğrudur, lâkin Gnosis'in arka planının pek lüzumlu kimi ana hatlarını doldurmaya ve o erken devirlerde insanların daha saf bir hayat ve daha yüce bir Tanrı marifeti uğruna ne denli büyük bir gayret sarf ettiklerini kavramamızı sağlamaya yetecek kadarı baki kalmıştır. Yahudi teozofisinin bu mistik ekolleri, neşet etmekte olan Hristiyanlık üzerinde muazzam bir tesir bırakmıştır, en içteki ekoller Hristiyan âleminin bâtıni mekteplerine tesir etmiş, ara dairelerin umumi edebiyatı ise umumi Hristiyanlıkta derin bir iz bırakmıştır. İster Grek, ister Mısır, ister Yahudi menşeli olsun, bu mistik ekol ve cemaatlerin ekserisi, birbirleriyle temas ettiklerinde karşılıklı alışverişte bulunmuşlardır.

Kuşkusuz bazılarının şahsen yahut doktrin düzeyinde birbirine karışmayı reddettiği ve her üç kökenden de katı muhafazakâr mistik ekollerin mevcut olduğu bir gerçektir, bununla birlikte diğerleri, tüzel kimlikleriyle olmasa bile en azından münferit mensupları vasıtasıyla alışverişe girmiş, böylelikle peşin hükümlerini tadil ederek ufuklarını genişletmişlerdir.

Filhakika, milattan önceki son iki asır ile miladın ilk iki asrında, mezkûr ekollerin mensupları arasında bağdaştırmacılık (senkretizm) ve sentezcilik yönünde muazzam bir iştiyak hüküm sürmüştür, bunun tesirleri ise daha sonraki ortodoksinin heresiologları tarafından polemik maksadıyla yapılmış iktibaslar sayesinde bize kadar ulaşan Gnosis kırıntılarında bariz bir surette izlenebilmektedir.

İSKENDERİYE

Gnosis'in arka planına dair çizmeye gayret ettiğimiz kaba hatlar, kaçınılmaz olarak son derece müphemdir, zira temas edilen pek çok mevzunun her biri bir veya birkaç cildi hak etmektedir.

Gayemiz, yalnızca onun girift irtibatlarının izinin sürülebileceği muhtelif doğrultulara dair umumi bir fikir vermekten ibaretti.

Lâkin taslağımız öylesine müphemdir ki, daha ileri gitmeden evvel, Hristiyan Gnosis'inin içinde yaşadığı ve öldü demeyelim ama gözden kaybolduğu daha dolaysız dış şartlar hakkında okura bir nebze fikir vermek belki de en doğrusu olacaktır.

Evvelce değinilmiş hususlardan bazıları üzerinde ısrar etmek ve birkaç teferruat daha eklemek meselenin vuzuha kavuşmasına hizmet edebilir, rasat yapmak için en münasip mevki İskenderiye, geriye dönük bir bakış için en münasip devir ise Umumi Hristiyanlığın kesin bir zafer kazanarak Gnosis'i sahadan bütünüyle sürdüğü çağdır.

Unutulmamalıdır ki, aşağıdaki taslakta eşyanın yalnızca zahiri görünüşlerini tasvir etmeye tevessül edeceğiz, içeride ise evvelce ima ettiğimiz ve ileride göstereceğimiz üzere, fevkalade hareketli ve gizli bir hayat mevcuttu.

İskenderiye'de muazzam bir umumi kütüphane var idiyse, bâtıni ekollerin gayb âleminin mukaddes ilmini konu edinen birçok hususi kütüphanesi de mevcuttu.

Tüm mistik yazılar tastamam bu hususi mahfillerden neşet etmekteydi ve bize kadar ulaşan Gnostik ve benzeri mahiyetteki eserlerin tabiatından müşahede edebileceğimiz üzere, bunların müellifleri ve musannifleri mistik marifet içeren geniş kütüphanelere erişim imkânına sahipti.

O hâlde zihnimizi, mevcut çağın dördüncü asrının son çeyreğine, İskenderiye'nin bir kuşbakışı manzarasına çevirelim, Hypatia'nın henüz bir genç kız olduğu, soy kütüğünü Platon ve Pythagoras vasıtasıyla Orfeus'a dayandıran Ekol'ün ümitlerinin, filozof-imparator Julianus'un vakitsiz vefatıyla fevkalade sarsıcı bir darbe aldığı, Yahudi Gayretkeşliğinin doğrudan dölü olan ve Mesih'in talimine bütünüyle yabancı bulunan bir taassubun putkırıcı elleriyle henüz tecavüz edilmemiş Serapis Tapınağı'nın (Serapeum) hâlâ ayakta durduğu zamana yetişelim.

Anakaradan uzakta yer alan adadaki dört yüz ayak yüksekliğindeki muazzam deniz fenerine, dünyaca meşhur Pharos’a çıkalım ve antik Batı dünyasının fikir merkezine kuşbakışı bakalım. Şehir, deniz kıyısı ile güneydeki büyük göl, yani Mareotis Gölü arasındaki dar ve uzun bir kara şeridi veya berzah üzerinde önümüze serilmektedir.

Sol tarafta, çok uzaklarda, Nil’in Kanopos adı verilen en batıdaki ağzı uzanır ve büyük bir kanal, Serapis’in mukaddes mabedinin bulunduğu Kanopos’a doğru kıvrılarak oraya varır.

Şayet bir bayram zamanı olsaydı, o kanal boyunca, son dönem Platoncu Okul’un o devirdeki mümtaz bir azasını da aralarında barındıran kimi bilge kâhinlere hürmetlerini sunmak üzere şenlikli tezyin edilmiş mavnalarla aceleyle giden hacı kafilelerini görürdünüz. Kaynayan ahalisiyle bu ulu şehir, dört yahut beş millik bir sahil şeridi boyunca önümüzde uzanır, biçim bakımından dikdörtgendir, zira Büyük İskender yüzlerce yıl evvel, M.Ö. 331’de, şehrin asıl surlarını Makedonyalı kıdemli askerlerinin taşıdığı unla, belki de millî bir ayin mucibince belirlediğinde, onu eni boyunun iki katı olan bir şal, yani bir khlamys biçiminde çizmişti. Haç biçimindeki iki büyük cadde yahut ana damar, şehri dört mahalleye ayırır.

Bu anayollar bizim modern sokaklarımızın hepsinden çok daha geniştir ve sahile paralel uzanıp dış varoşlara kadar sokulan daha uzun olanının boyu üç fersahtır, öyle ki İskenderiyeliler şehirlerini baştan başa geçmeyi başlı başına bir seyahat addederler. Bu caddelerin kesiştiği yerde, etrafı zarif binalarla çevrili, çeşmeler, heykeller ve ağaçlarla donatılmış büyük bir meydan bulunur.

Başka pek çok meydan ve forum da mevcuttur, fakat hiçbiri bu ulu meydan kadar geniş değildir.

Şehri pek çok sütun ve dikilitaş süsler, bunların en dikkat çekeni, sahile yakın bir tepedeki kırmızı taştan yassı tepeli sütun ile bizzat sahilin üzerindeki iki dikilitaştır, bunlardan biri günümüzdeki Kleopatra’nın İğnesi’dir. Üzerinde durduğumuz ada, anakaraya neredeyse bir mil uzunluğunda devasa bir mendirekle bağlıdır, bu mendirek üzerinden geçen iki su yolu köprülerle birleşir ve kulelerle müdafaa edilir.

Bu mendirek, sağımızdaki büyük limanın ve solumuzdaki daha küçük, daha emniyetsiz limanın teşekkülüne yardım eder.

Şehrin kuzeybatı mahallesinde, yine bir köprüyle kapatılmış üçüncü bir muazzam tersane yahut havuz da vardır. İki ana cadde İskenderiye’yi dört mahalleye böler, bu mahalleler şehrin ilk varoşuyla birlikte evvelemirde alfabenin ilk beş harfiyle adlandırılmıştı.

Lakin solumuzdaki büyük mahalle daha ziyade Bruchion adıyla bilinir, bu isim belki de Ptolemaios Soter’in büyük kütüphanenin nüvesini teşkil etmek üzere tahsis ettiği saraydan ileri gelmektedir.

Burası Yunan mahallesi olup en mutena ve mimari açıdan fevkalade görkemli olanıdır. Cihan fatihi kahramanın cesedinin yüzlerce yıldır muhafaza edildiği altın lahdi barındıran Büyük İskender’in ulu anıtmezarını orada görürsünüz.

İskender’in imparatorluğunun taksiminden Romalıların krallığı Kleopatra’dan zorla aldığı M.Ö. birinci yüzyılın sonlarına kadar Mısır’a hükmeden Ptolemaiosların debdebeli mezarları da oradadır.

Hemen yanında, denizci ahalinin pek muteber bir ilahı olan deniz tanrısı Poseidon’un büyük mabedine dikkat ediniz.

Üniversitenin merkezi olan Müze de, tüm derslikleri ve salonlarıyla oradadır, Ptolemaiosların asıl Müzesi değil, daha geç devirde yapılmış bir binadır.

Her yerde, lüks düşkünü İskenderiyelilerin vakitlerinin çoğunu geçirdikleri binlerce muhteşem bina, yani hamamlar da görürsünüz. Sağ tarafta, kuzeybatıda, İskenderiye’nin henüz mevcut olmadığı ve yerinde Ragadouah adlı eski bir Mısır kasabasının bulunduğu bir zamandan kalma son derece kadim bir isimle anılan Rhakotis, yani Mısır mahallesi yer alır.

Mimari tarzındaki tezat derhal dikkatinizi çeker, zira burası ekseriyetle daha kasvetli Mısır üslubundadır, mahallenin doğu tarafında gördüğünüz o ulu bina ise cihanşümul şöhrete sahip Serapeum’dur, burası tek bir binadan ziyade bir binalar manzumesidir, şüphesiz bunların başlıcası mabettir.

Yunan binalarından daha eski, düz ve ağır duvarlara sahip, kasvetli, sert ve Mısır seciyesine uygun, kale benzeri bir mekândır, “Putperest” mekteplerinin, yani Barbar yahut gayriyunan ders salonlarının merkezidir.

Serapeum’u, büyük kapısının hem dairesinde hem haricinde uzanan ve sayısız sfenksin sıralandığı o engin basamaklarıyla daima hatırlayacaksınız. Binaların altını görebilseydiniz, bütün şehrin üzerine kurulmuş gibi göründüğü dehlizler ve mahzenler şebekesi sizi hayrete düşürürdü, bu tonozlu mahzenler çoğunlukla su depolamak için yeraltı sarnıçları olarak kullanılır, ki bu, Mısır gibi yağmuru kıt bir memlekette fevkalade zaruri bir tedbirdir.

Bruchion’un ardındaki güneydoğu mahallesi, İskender’in bizzat kendi devrine kadar uzanan ve İbrani nüfusu hiçbir vakit kırk binin altına düşmemiş olan Yahudi cemaatinin merkezidir.

Bruchion’un solundaki geniş açık alan Hipodrom, yani koşu meydanıdır ve sahil boyunca daha doğuda, ihtimal ki Hypatia’nın ikamet ettiği mutena varoş Nikopolis uzanır.

Şehrin öteki tarafında, Rhakotis’in ötesinde, sayısız heykel ve sütunla tezyin edilmiş ve Nekropolis olarak bilinen devasa bir mezarlık vardır. Fakat türlü mimari üsluplar ve mahallelerin belirgin hususiyetleri, Avrupa, Asya ve Afrika’nın birleştiği bu noktada toplanmış olan karışık ve mütecanis olmayan ahali hakkında pek az bir fikir verebilir.

Evvela daha yüksek zümreden Mısırlılar ve Yunanlar gelir, bunlar çoğunlukla fevkalade zarif, mağrur ve efeminedir, Romalılar ise pek azdır, idareciler, askerler, şehirde devriye gezen ve dinî ihtilaflardan kaynaklanan sık ayaklanmaları bastıran muhafız lejyonerleri, ki bunların Yahudi yahut Hristiyan, Gnostik yahut Putperest olsun hepsine karşı dobra ve tarafsız bir istihfafı vardı. Daha adi hizmetlerde, alt tabakadan karışık Mısırlıları, belki de yerli ahalinin ahfadını, kalabalıklar halinde görürsünüz.

Olabildiğince parlak renkler kuşanmış binlerce Etiyopyalı ve zenci de oradadır. Orada, büyük gölün ötesinde, güneye doğru çöle yapılan iki veya üç günlük bir mesafede bulunan Nitria Vadisi'nden, Thebaid'den gelen keşiş kafilelerini de görürsünüz, birbirine karışmış bakımsız saçları ve tek giysileri olan hayvan postlarıyla kolayca ayırt edilirler, bu dönemde çoğunlukla şiddete meyilli, cahil ve zapt olunamaz bir bağnazlar güruhudur bunlar.

Aralarına siyahlar giyinmiş kimseler, din adamları, diyakozlar ve Hristiyan kiliselerinin görevlileri karışmıştır. Limanlara doğru indiğimizde ise, birbirine karışma ve melezleşme sebebiyle çoğunu ayırt etmenin güç olduğu pek çok farklı tiple karşılaşırız.

Limanları donanmalar halinde dolduran küçük gemilerle bunların binlercesi gelir ve gider.

Pek çoğu, vaktiyle büyük bir kavim olan sözde "Hititler" ile akrabadır, çok sayıda Fenikeli ve Kartacalı denizci ve çok daha uzak limanlardan gelen tüccarlar bulunur. Tüm ticaret mahallerinde her yerde Yahudiler ve Yahudilerle akraba olanlar vardır, bazıları Afganları andırır, ayrıca temizliğe büyük ehemmiyet veren, belki Essenîlerin yahut Therapeutae'nin soyundan gelen Suriyeli çileciler de mevcuttur.

Ayrıca, kadınsı bir kalabalık olarak gördükleri diğer insanları son derece hor gören, belki Gotlar ve Tötonlardan birkaç uzun boylu, altın sarısı saçlı kimse vardır, iri yarı, uzun boylu, güçlü, kaba adamlardır bunlar.

Birkaç Fars ve daha uzak Doğulular da bulunur. Bununla birlikte, belki de hem zahiren hem bâtınen son derece karışık bir topluluk olan Hristiyan halk ilginizi daha çok çekmektedir.

Şehrin din adamları dinden ziyade siyasetle meşguldür, inananların geri kalanı ise Hristiyanlığın birbirinden hayli farklı görünümlerini sunan iki sınıfa ayrılabilir. Bir yanda, her türlü tahsili hakir gören, şehitlerin kültüne bağlı, Yahudilerin kanına susamış, her heykeli devirmek ve her mabedi yerle bir etmek için vahşileşen, en alt sınıflar ve keşişlerin birçoğu gibi mutaassıp ve cahil bir kesim vardır.

Diğer yanda ise durmaksızın münazara eden, Pagan filozoflarla er meydanına çıkmaya hevesli, ömürlerini aleni tartışmalarla tüketen incelikli münazaracılar, felsefî ilahiyatçılar yer alır, onları dinlemeye gelen kalabalıklar ise meselenin doğruluğuna yahut yanlışlığına ekseriyetle kayıtsızdır, her münazara hamlesini kibirli bir tarafsızlıkla alkışlar ve bu çekişmeden incelmiş bir şüpheciliğin zaviyesinden zevk alırlar. Fakat vazifemize hız vermeli ve iki meşhur müesseseye, Kütüphane ve Müze'ye kısaca temas ederek şehir tasvirimizi tamamlamalıyız.

Çoğumuz İskenderiye'nin topografyasına evvelden aşina olmasak ve mekteplerinin tarihinden tamamen habersiz bulunsak dahi, hiç şüphesiz hepimiz onun cihanşümul şöhrete sahip Kütüphanesi'ni işitmişizdir. İskender'in krallığı generalleri arasında taksim edildiğinde, zengin Mısır krallığı, Soter yani Kurtarıcı namıyla anılan I. Ptolemaios'un hissesine düştü.

Yunan kültürünün bilinen dünyadaki en medenileştirici unsur, Yunan usullerinin ise en aydınlatıcı yol olduğuna inanan Soter, yalnızca Mısır'da küçük bir Yunanistan vücuda getirmeye değil, İskenderiye'deki sarayını da Yunan dünyasının tüm ilmî birikiminin sığınağı kılmaya azmetti.

Bu asil gaye ile yanıp tutuşarak, sanat ve ilimlere vakfedilmiş bir Müze yahut Üniversite ile bir Kütüphane tesis etti.

Filozof Aristoteles, büyük komutanı İskender'e hükümet etme sanatını talim etmemiş miydi, bu halde generallerinin önde geleni de böylesine faydalı bir ilmi ele alan bütün eserleri bir araya getirmemeli miydi? Ne var ki, tamamen siyasî bir kütüphane kurmaya yönelik bu ilk tasarı çok geçmeden terk edildi ve daha cihanşümul görüşler galebe çaldı.

Mamafih, bir Mısır hükümdarı sıfatıyla Ptolemaios'un, bu kadim diyarda hâlihazırda mevcut olan pek çok kütüphaneye öykünerek başkenti için yeni bir kütüphane kurmuş olması da ihtimal dahilindedir.

Bu hakikate kani olmak için, Thebai'deki Osymandyas'ın muazzam koleksiyonunu, "Ruhun Devası"nı hatırlamak kâfidir.

Binaenaleyh, İskenderiye Kütüphanesi ilk büyük umumi Yunan kütüphanesi olsa da, Mısır'daki ilk kütüphane katiyen değildi.

Hatta Yunanistan'daki ilk kütüphane bile sayılmazdı, zira Sisamlı Polykrates, Atinalı Peisistratos ve Eukleides, Kıbrıslı Nikokrates, şair Euripides ve bizzat Aristoteles büyük kitap koleksiyonlarına sahiptiler. Hülasa, ilk koleksiyon, kraliyet saraylarının Kanopos Kapısı'na yakın olan kısmına yerleştirildi, bu sarayların başlıcası Müze'nin bitişiğindeki Brouchion olarak adlandırılıyordu.

Bir kütüphaneci ile bir heyet tayin edildi, bu heyet bir müstensih ve hattat ordusuydu. Metinleri gözden geçirip tashih edecek âlimler, sahih ve en muteber nüshaları seçecek horizontes (χωρίζοντες) zümresi, ayrıca katalog, ulam ve tahlil cetvelleri hazırlayanlar mevcuttu. İlk Ptolemaioslar devrinde kitap toplamak tam bir iptilaya dönüştü.

Ptolemaios Soter, hüküm süren bütün hükümdarlara mektuplar göndererek, memleketlerinde bulunan şairlerin, vakanüvislerin yahut mukaddes kelam yazarlarının, hatiplerin, sofistlerin, hekimlerin, tıbbî felsefecilerin, tarihçilerin ve benzerlerinin kaleme aldığı her eserin birer nüshasını rica etti.

II. Ptolemaios (Philadelphos), her gemi kaptanını kendisine el yazmaları getirmekle vazifelendirdi ve bunlar için öyle cömertçe ödemeler yaptı ki, kısa zamanda piyasaya pek çok sahte nüsha sürüldü.

Kuzeybatı Küçük Asya'daki Pergamon kralları Attalos ile Eumenes, başkentlerinde rakip bir kütüphane kurdular ve kitap arayışını öyle bir gayretle sürdürdüler ki, Theophrastos'a miras bırakılıp Skepsisli Neleus'a devredilen Aristoteles'in kütüphanesi, onların muhteris toplayıcılarının elinden kurtulmak için toprağa gömülmek zorunda kaldı, fakat en nihayetinde yine de İskenderiye'nin yolunu tuttu.

Bunun üzerine Philadelphos, Mısır'dan papirüs ihracını meneden bir ferman neşretti ve böylece Pergamon'un rakip toplayıcıları parşömen ile iktifa etmek mecburiyetinde kaldılar, nitekim kimileri pergamene, parchemin ve parşömen kelimelerinin buradan geldiğini söyler.

El yazması ticareti bütün Yunanistan sathında yürütülmekteydi, Rodos ile Atina ise başlıca pazarlardı. Böylelikle İskenderiye, Homeros ile Hesiodos'un ve Epik Siklus şairlerinin, Platon ile Aristoteles'in, Aiskhylos, Sofokles ve Euripides'in en eski el yazmalarına ve daha nice hazineye sahip oldu. Üstelik, diğer milletlerin kitaplarını Yunancaya tercüme etmek üzere çok sayıda mütercim istihdam edildi.

Milletlerin kutsal kitapları tercüme edilmiş, İbrani Kutsal Kitabı'nın Septuaginta nüshası da, Josephus'un naklettiği efsaneye inanacak olursak, bir mucize kabilinden bu yekûna dahil edilmişti. Daha III. Ptolemaios (Euergetes) zamanında dahi Brukhion mevcuttaki bütün kitapları alamaz olmuş, şehrin diğer tarafındaki Serapeum binalarında yeni bir merkez tesis edilmişti, lakin bu merkez, içlerinden günümüze yalnızca Pompeius Sütunu'nun ulaştığı dört yüz sütunlu mabedin bizzat içinde değildi. Böylesine kısa bir zamanda ne muazzam bir kitap serveti!

Daha ilk üç Ptolemaios devrinde dahi, 400.000 tomar yahut ciltten söz edildiğini okuruz. O halde sonraki yıllarda bu sayı kim bilir ne mertebeye varmıştı? Bazıları bunların bir milyon tomarı ve papirüsü aştığını rivayet eder.

Bununla birlikte, bir "kitap" yahut "tomar"ın ekseriyetle bizdeki gibi müstakil bir cilt değil, daha ziyade bir eserin faslı olduğunu hatırda tutalım. "Altı bin kitap" yazan adamlardan söz edildiğini okumaktayız!

Tomarların, kullanım kolaylığı icabı, nispeten küçük olması icap ederdi ve bir eser, ekseriya ihtiva ettiği kitap sayısı kadar tomara malik bulunurdu.

Binaenaleyh, bu hususu göz önünde bulundurarak, muazzam Kütüphane'nin cesametini mübalağa etmekten sakınmalıyız. Bununla beraber Serapeum, kısa zaman zarfında Brukhion kadar kitap ihtiva eder hale geldi ve M.Ö. 47 senesinde Caesar'ın donanmasını mahveden büyük yangının Brukhion'u yerle bir etmesine dek her şey yolunda gitti.

Hayalperest bir manzumeci olan Lucianus, yangının kızıllığının Roma'dan dahi görülebildiğini iddia eder! Bunun üzerine Brukhion'u yeniden inşa etmek ve yeni binaya, Bergama şehrinin Senato'ya vasiyet ettiği ve meftun Mark Antony'nin Ptolemaiosların sonuncusu Kleopatra'ya takdim eylediği meşhur Bergama kütüphanesini yerleştirmek icap etti. İskenderiye'nin ihtişamı zeval bulmaya yüz tuttuğunda, kütüphanesi de bu akıbeti paylaşmaya başladı.

İmparator Julianus (360-363), kendi kütüphanesini zenginleştirmek maksadıyla pek çok cildi alıp götürdü, 387 senesinde "Hristiyan" mutaassıplar Serapeum'u bastıklarında, mabedi temellerine kadar yıktılar ve kütüphaneden geriye boş raflardan gayrı bir şey kalmadı.

Nihayet 641 senesinde, Peygamber'in ikinci halifesi Ömer'in kumandanı Amr, İskenderiye'nin 4000 hamamının külhanlarını tam altı ay boyunca Brukhion'un paha biçilmez hazineleriyle besledi.

Tomarların ihtiva ettiği şeyler şayet Kur'an'da mevcut idiyse fuzuliydiler, şayet öğrettikleri Kur'an'da yok idiyse muzırdılar, her iki halde de yakılmaları iktiza ederdi!

Kimi Muhammedî müdafiler son vakitlerde Ömer'i tebrie etmeye ve bütün bu rivayeti inkâra yeltendiler, fakat belki de kendisi, Serapeum'un raflarını tarumar eden "Hristiyan" barbarlar kadar dahi mazur görülemez. İskenderiye'nin âlimlerinin, fen erbabının ve filozoflarının üzerinde mesai sarf etmek mecburiyetinde kaldıkları yazılı malzeme işte bundan ibaretti.

Üstelik orada yalnızca bir kütüphane değil, aynı zamanda Müze denen, fenlere ve sanatlara vakfedilmiş, diğer müştemilatı meyanında bir rasathane, bir teşrih amfisi, geniş bir nebatat bahçesi, muazzam bir hayvanat bahçesi ve fiki tetkikat için faydalı olan daha nice şeylerin derlemesini havi bir nevi üniversite de mevcuttu. Bu, son derece hürriyetperver bir tasavvurla tesis edilmiş bir müessese, bir sarayda ikamet eden, hükümdarların cömert ihsanlarıyla donatılmış, amme mükellefiyetlerinden muaf bir dâhiler meclisiydi.

Irk yahut inanç tefriki gözetilmeksizin, hiçbir mecburi nizamat, hiçbir muayyen tedrisat planı yahut ders cetveli olmaksızın, bu mümtaz meclisin azaları, tahkikat ve tetkikatlarını kayıtsız ve engelsizce sürdürmekte serbest bırakılmışlardı.

Safları arasında sayısız şair, müverrih, hendeseşinas, riyaziyeci, müneccim, mütercim, münekkit, şârih, tabip, tabiat ilimleri müderrisi, filolog, nahivci, arkeolog yer almaktaydı, hulasaten, aradan asırlar geçtikten sonra çağımızda cihanın nazar-ı dikkatini bir kez daha celbeden bu araştırmaların ilk temellerini atan her meşrepten allame mevcuttu.

Doğrudur, İskenderiye Müzesi, bugün bizim büyük bir itimatla adım attığımız sahalarda ancak tereddütlü adımlar atabilmişti, fakat ruh ve usul aynıydı, bizim kudretimizle kıyaslandığında cılızdı, lakin tenasüh ile artık kuvvet bulmuş olan aynı ruhtu. Miladi devirden önceki son üç asırdaki mizaç, günümüzün son üç asrına damgasını vuran mizaca pek ziyade benzemekteydi.

Din, tahsilli zümre üzerindeki tesirini kaybetmişti, şüphecilik, "bilim" ve yanlış anlaşılmış Aristoteles felsefesi dâhi bir insana layık yegane meşgalelerdi.

Yunanistan'ın o ahir devirlerinde gayet mutad olduğu üzere "hürriyetine kavuşmuş kadınlar", "diyalektikçi kızlar" da türemişti. Bu medrese erbabı, büyük kurucuları İskender'in, hocası Aristoteles'in tavsiyelerine imtisal ederek siyasi cihana boyun eğdirdiğini düşünmezler miydi? Onlar da semavatı, arzı ve içindeki cümle eşyayı haritalandıran meşhur Stagirialı'nın talimine iktida edecekler ve pek yakında cihanın fethedecek nesi kalmışsa, gerek tabii gerekse fikri sahasını, teshir edeceklerdi. O vakitler bu pek muhtemel, pek sade ve mantıki görünmekteydi.

Bazı zihinlere göre, halen dahi muhtemel görünmektedir! Böylece şerhleri ve tenkitleriyle, filolojileri, sarf-nahivleri ve vurgu kaideleriyle, tasnif ve tanzimleriyle işe koyuldular.

Eşyayı ölçmeye koyuldular, Öklid'in şakirtleri olarak, Güneş'in Arz'a olan mesafesini ölçmeye teşebbüs ettiler, ve Eratosthenes, bakır armiller, yani ılımı tayin eden çemberler vasıtasıyla ekliptiğin meylini hesapladı, müteakip tetkikatıyla Arz'ın muhitini tayin eyledi, ayrıca muazzam Kütüphane'deki bütün seyahatnamelerden ve coğrafya kitaplarından istifadeyle cihanın haritasını çıkardı.

Mekanik sahasında Arkhimedes, modern statiğimizin ve hidrostatik ilmimizin esasını teşkil eden kaldıraç ve hidrostatik basınç muammalarını halletti.

Hipparkhos da semavata dair bir nazariye geliştirdi, vakıa tersyüz edilmiş bir nazariyeydi lakin husuf ve küsufları ve sair ahvali hesaplamaya yetecek kadar sıhhatliydi, ve bu nazariye, üç yüz sene sonra, Antoninler devrinde, mucit değil yalnızca bir şârih olan ve beratı bugün kendi namına kayıtlı bulunan muayyen bir Ptolemaios tarafından elden geçirilip allanıp pullandı.

Hipparkhos aynı zamanda müstevi ve kürevi müsellesatın pederiydi. Fakat devrin mizacına dair bize bir fikir vermesi bakımından bu kadar söz kâfidir ve meşhur isimlerin uzun listesi üzerinde durmak pek ziyade vakit alacaktır

İSKENDERİYE

diğer sahalar, Kallimakhos ve Aristophanes gibi ansiklopedistler ile dilbilgiciler, Theokritos gibi şairler. Böylece Sezar’ın donanmasının yangınında binanın tahrip olmasıyla ve Roma fethiyle birlikte ilk Müze nihayete erdi.

Claudius’un saltanatında (M.S. 41-50) yeni bir Müze’nin kurulduğu doğrudur, lakin bu yapı eski halinin kuru bir gölgesinden ibaretti, Musaların hakiki bir yuvası olmaktan ziyade, müsveddeci bir imparatorun usanç verici yazılarının resmi dinleme salonuydu.

Claudius, Suetonius’un da belirttiği üzere, zarafetten ziyade ahmakça bir üslupla sekiz ciltlik bir Kartaca tarihi ve yirmi ciltlik bir Etrurya tarihini Yunanca kaleme almıştı.

Bu sebeple bir Müze kuracak ve o kıymetli yazılarını yılda en az bir kez dalkavuk profesörler güruhuna okutacaktı.

Böylece ilim ve fennin o tecessüm etmiş halinin şanı zeval buldu, en nihayetinde ruhsuz bir şeydi, bir inançsızlık ve şüphecilik devrini işaret ediyordu ve insan bir ruh olduğunu yeniden idrak ettiğinde yok olup gitmeye mahkûmdu. Peki o devirde sözde felsefenin harici ekolleri ne durumdaydı? Onlar da pek kısırdı. Yunan’ın kadim bilgeleri artık birer sofistti, fazlası değil.

Pythagoras, Sokrates, Platon ve Aristoteles fanilerin nazarından kaybolup gitmişti.

Onların ardılları ise ekseriyetle kelime avcıları ve lafazanlardı.

Megara ekolünün diyalektik münazaracıları, eristikler yahut laf ebeleri, Pyrrhoncular yahut şüpheciler, bilginin yegâne mecrası olarak yalnızca duyulara itibar eden Kyreneliler, karamsarlar ve yokoluşçular, müteakip Şüphecilerden, Kiniklerden, Epikürcülerden, Akademeia mensuplarından, Peripatetiklerden (Aristotelesçilerden) ve Stoacılardan müteşekkil bir kalabalık, rahat bir hayat sürmenin peşinde koşan Epikürcüler, Platon’un içtimai faziletler doktrinine muhalefetle insan ferdiyetçiliğinin münzevi vakarını müdafaa eden Stoacılar. İlk Ptolemaiosların üç büyük saltanat devrinden sonra İskenderiye, idarecileriyle birlikte ahlaken sukut etti, yüz seksen sene boyunca "sofistler münakaşa etti, bilgiçler hakiki bir dilbilgisi husumetiyle vurgular ve kıraatler üzerine cenk etti", nihayet Kleopatra tıpkı Helena gibi memleketini Romalılara peşkeş çekince Mısır haraca bağlanan bir vilayet halini aldı.

Şu ana değin kelimenin hakiki manasıyla bir felsefe vücut bulmamıştı, felsefe Müze’nin tedrisatına dahil değildi. Şimdiye dek İskenderiye kendine has bir felsefeye malik değildi, fakat artık her türden felsefi düşüncenin bir arada eritileceği bir pota olmaya namzettir, üstelik yalnızca felsefe değil, daha da mühimi, her nevi dini felsefe ve teozofi de bu erime kazanına akıtılacak ve bu kaynayan potaya atılan maddeden nice garip sistemler ile takdire şayan derecede hayırlı ve hakiki kimi mefhumlar yoğrulacaktır.

Şu ana kadar Yunan dehası, Doğu’nun karşısında yalnızca kendi usullerini ve nazariyelerini sergilemeyi düşündü.

Mısır’a, Suriye’ye, İran’a, hatta Hindistan’a kadar kanat çırpıp parıldadı.

Dünya dehası devrinin bir yanda Homeros, diğer yanda Aristoteles ile hudutlu olmadığı hususunda Yunan kibrini ikna etmek hayli uzun seneler aldı.

Hellen zekâsına, dünyada kendi yanında bir türediden ibaret kaldığı kadim bir mazinin mevcut olduğu hakikati yavaş fakat amansızca nüfuz etmektedir.

Yunan, Attika lisanına yabancı oldukları için Doğuluları hakir görebilir ve onlara salt "barbar" diyebilir, lakin barbar nihayetinde son gülen ve en iyi gülen olacaktır, zira barbarın henüz bütünüyle unutmadığı, itinayla muhafaza edilmiş bir hikmet mirası vardır.

Yunanlar da bu ananeye sahiptiler, hatta onu ihya bile etmişlerdi, fakat şimdi yeniden unuttular, şüpheciler Orpheus’un yerine Homeros’u, Pythagoras ile hakiki Platon’un yerine ise Aristoteles’i ikame ettiler.

Onların Misterleri artık masonik bir mahiyet almıştır ve çok ama pek az kişi müstesna, hakiki hüviyetini yitirmiştir. Yunan barbarı hakir gördüyse, barbar da mukabilinde Yunan’a pek az kıymet vermiştir. Attikalı kanun koyucuya, "Siz Yunanlar henüz birer çocuksunuz ey Solon," demiştir Sais’in bilge rahibi.

Siz Yunanlar iktibas ettiğiniz mukaddes mitleri yanlış anlıyor ve tahrif ediyorsunuz, dini meselelerde sebatsız, kayıtsız ve sathisiniz.

İşte kadim barbarın o genç ve teceddüt meraklısı Yunan’a tevcih ettiği tenkit böyleydi. Mısırlıların, Babillilerin ve Kildanilerin hikmeti ve bunun kimi Yahudi âlimlerindeki akisleri, hakeza İran’ın ve belki Hindistan’ın da hikmeti, yavaş fakat kati bir surette Yunan tefekkürünün merkezine tesir etmeye başlar, din ve insan ruhunun bütün o azametli meseleleri salt skolastisizmi, güzel sanatları ve edebiyatı mekteplerden kovmaya koyulur, İskenderiye artık salt edebi bir şehir değil, mefhumun kadim manasıyla bir felsefe şehri olacaktır, hikmetperver bir hüviyet kazanacaktır, neticede bunda muvaffak olacağından değil, fakat muvaffak olmayı deneyecektir.

Yeni bir usul de teşekkül edecektir.

Asırlar boyu gizli ve örtük kalmış olanlar münakaşa edilecek ve tahlil edilecektir, eklektisizm, yani ayıklayıp bir terkibe varma gayreti vücut bulacaktır, senkretizm ve en mütenevvi unsurların bir nevi yamalı bohça halinde birbirine karışması görülecektir, analojizm yahut kıyas ve tekabüliyet tatbiki doğacaktır, bir cihan dini keşfetme, uzlaşmaz olanı telif etme, fenni, felsefeyi ve dini aynı şekilde mezcetme, bir teozofi inşa etme teşebbüsleri baş gösterecektir.

Zahiren akamete uğrayacaktır, zira nesil nihayetine yaklaşmaktadır, bu durum uzun bir ömrün hitamesinde, kökleşmiş sayısız temayül ve taassubun izalesi kabil olmayan ihtiyar bir dimağla hakikati aramak gibidir.

Nesil zeval bulacak ve ona can veren ruhlar tecessüm sahasından çekilecektir, çark dönüp vakti merhunu geldiğinde yeniden zuhur etmek üzere.

Eski neslin yerini taze bir kan ve yeni bir cismani kuvvet alacaktır, lakin bu yeni neslin zihni seleflerinin meselelerini kavrayacak kudrette değildir,

Gotlar, Tötonlar, Vandallar, Hunlar, Keltler, Britonlar ve Araplar, ruhen çok daha az tekamül etmiş bir kitleye mahsus bedenlerdir.

Hakikaten yeni nesil de serpilecek, inkişaf edecek ve nihayetinde kendi kemalatına ve ihtiyarlığına vasıl olup selefini her bakımdan fersah fersah geride bırakacaktır, fakat bir çocukken bir çocuk gibi, bir adamken bir adam gibi, ihtiyarladığında ise bir ihtiyar gibi düşünecektir.

Barbar Hunlar, Gotlar ve Araplar, son derece medeni İskenderiyelilerin karşı karşıya kaldığı o muazzam meselelerden ne anlayabilirdi, Bu sebeple yeni ırk için, onun ihtiyaçlarına uygun, belki de dehasına uygun, çağına uygun yeni bir din gerekiyordu.

Gerçek tarihi kökenlerinin ne olduğu bugüne kadar nüfuz edilemez bir karanlığa bürünmüştür, Kurucusunun gerçek tarihinin ne olduğunu keşfetmek ise imkânsızdır. Ne var ki, yeni çalgının akordu için yeni bir anahtar sesin verildiği kesindir.

Aşırı derecede serbest genellemeler yapmak ve geçmişi fazlaca çarpıcı renk lekeleriyle resmetmek her zaman tehlikelidir, zira beşerî işlerde hiçbir şeyi katışıksız bulamayız, eski yöntemde iyilik kötülükle karışmıştı, yenisinde ise kötülük iyilikle karışmıştır.

Yeni yöntem, kutsal Gizemlerin ve azınlığa ait gizli öğretilerin bir kısmını herkes için açık alana zorla çıkarmaktan ibaretti.

Yeni dinin mensupları bizzat "her şeyi" alenen ortaya döktüklerini iddia ediyorlardı, nitekim pek çokları da ifşa edilebilecek her şeyin ifşa edildiğine inanmıştı. Bu durum, henüz çocuk olmalarından ileri geliyordu.

Işık onlar için o denli parlaktı ki, ister istemez bütün tanrıların Tanrısından, daha doğrusu yalnızca tek Tanrıdan geldiğine inandılar, zira artık başka tanrılar istemiyorlardı, tanrılar derhal şeytanlara dönüştürülmüştü.

"Çoğunluk", Gizemlerden serbest bırakılan psişik ve ruhsal kuvvetlerle oynamaya başlamıştı ve "çoğunluk" bir süreliğine çıldırdı, aklıselimini de henüz geri kazanabilmiş değildir.

Bu son derece dikkat çekici hadisenin üzerinde birkaç an duralım. "Dünyayı" kendi hâkimiyeti altına almış ve böylece kadim medeniyetin ve barbarlığın sayısız ırmağını siyaseten tek bir okyanusta birleştirmiş olan Roma İmparatorluğu'nda, işlerin ahlaki ve içtimai bakımdan fevkalade vahim bir durumda olduğu doğrudur. Kadim nizam sona ermeye yüz tutmuştu. Siyasi hürriyet ve istiklal geçmişte kalmıştı, fakat fikrî ve dinî hoşgörü hâlâ teminat altındaydı, zira o zamana dek kadim dünya hoşgörüsüzlüğün ne manaya geldiğini bilmezdi. Devletler siyaseten Sezarların kontrolüne tabi kılınmıştı, fakat bu devletlerin içtimai hayatlarının ve millî varoluşlarının dayandığı dinî kurumları mutlak bir serbestlik içinde bırakılmıştı.

Buna rağmen hakikat ruhu kadim kurumları çoktan terk etmişti, devlet idaresinin ayrılmaz bir parçası olarak ve tıpkı şimdiki gibi o zaman da bir kült, bayramlar ve dinî merasimler talep eden ahali için zaruri görüldüğünden bu kurumlar hâlâ ayakta tutuluyordu, lakin meseleyi hakikaten ciddiye alan pek azdı.

Eğitimli zümre için felsefe ve kadim Gizemlerin gölgesi mevcuttu. Fakat bu şeyler halk için, eğitimsiz kitleler için değildi, ruhban sınıfları vazifelerini unutmuştu ve bilgilerini kendi nüfuzlarını artırmak için kullanarak, bir zamanlar bildikleri şeyleri artık neredeyse tamamen unutmuşlardı. Bu çok, pek çok eski bir hikâyedir. Kadim kilise yozlaşmış, kadim devlet köleleşmişti.

Bir itirazın, kısmen haklı, kısmen haksız bir protestonun yükselmesi mukadderdi, her zamanki gibi kötülük ve iyiliğe karşı çıkan iyilik ve kötülük mevcuttu. Gizemlerin, layık olan herkese hür ve açık olduğu doğrudur. Ahlakın ve erdemlerin kesinlikle elzem olan ön şartlar olduğu doğrudur, fakat yalnız bunlar kâfi değildir. Bir olan Tanrı'nın bulunduğu doğrudur, fakat Yahveh o İlah değildir. Yüce Varlık ile insan arasında varlık ve zekâ mertebelerinin bulunduğu doğrudur, fakat tanrılar insanların ellerinin yahut şeytanların eseri olmadığı gibi, melekler de yalnızca ışıktan mahluklar değildir. Yalnızca felsefenin bu meseleyi çözemeyeceği doğrudur, fakat felsefe de ihmal edilmemelidir. Bütün insanların "kurtulacağı" doğrudur, fakat zenginlerden ziyade yoksulların, âlimlerden ziyade cahillerin kurtulacağı doğru değildir. Dinî meselelerdeki protest tavırda, bilgisizler arasında bir orta yol bulunmaz. Onlar doğrudan karşı kutba savrulurlar.

Bu yüzden, yeni hamle halkı yakaladığında, eski engellerin yıkılışına ve yeni bir nizam arayışına şahit oluruz, fakat aynı zamanda vahşi bir hoşgörüsüzlüğe, cehaletin yüceltilmesine, toptan bir mahkûmiyete, neticede siyasi bir zaferle taçlanan içtimai bir kargaşaya tanıklık ederiz.

Bununla birlikte, kesin olarak kazanılan bir şey vardır, o da inancın yeniden hayat bulmasıdır. Onca inançsızlıktan sonra ahalinin bütün kalbiyle inanması iyiydi, Tanrı bilgisine giden vazgeçilmez ilk adım olarak erdemi en üstün mertebeye koymaları iyiydi.

Bedenin şeylerini bir kenara bırakıp ruhun şeylerini sevmek iyiydi, insan kalbine hayatın hakikatini bir kez daha getirmek iyiydi. Daha mutedil nasihatler galebe çalsaydı ne olurdu, bunu kim söyleyebilir, Esas vakıa, bir ırkın ölmekte, bir diğerinin ise doğmakta oluşuydu.

Geçmişin hatıraları yaşlı zihne yığılıyordu, fakat yeni zihin bunları ancak en kaba biçimleriyle kaydedebilmekteydi.

Nihayetinde yeni zihne kendini en bariz şekilde nakşetmeyi başaran hatıra, belki de Roma İmparatorluğu'nun eski ırklarının yerini alacak olan o dinç ve cengâver ırklara en uygun olanıydı, bu hatıra Yahudi'nin geleneğiydi. Biz elbette burada kadim dünyanın umumi dinî şuurunu dönüştüren o muazzam hareketin yalnızca avama hitap eden ve dışarıda kalan tarafına bakmaktayız.

İçeride ise fevkalade bir mükemmellik saklıydı, yeni ırkın körpe zihni bunun yalnızca bir kısmını kavrayabilirdi.

Fakat ırk artık kemale erdiğine göre, bunun daha fazlasını hatırlayacaktır, bilim ve felsefe hafızasını şimdiden geri kazanmıştır ve şüphesiz çok geçmeden din hafızasını da yeniden canlandıracaktır. Yine de biz hâlâ Gnosis'in içinde faaliyet gösterdiği haricî ahvale bakmaktayız.

İskenderiye'de, kuruluşundan itibaren Yahudiler kentin hayatında mühim bir unsur teşkil etmiştir.

İbrani kutsal metinlerinin sözde "Yetmişler" tarafından tercümesine II. Ptolemaios Philadelphos devrinde başlanmış olmasına rağmen, bu durum resmi Yunan bilginlerinin dikkatini çekmiş gibi görünmemektedir.

İskenderiye’deki Yahudi fikirleri o dönemde yalnızca Yahudilerle sınırlıydı, bu da son derece tabiîydi, zira başlangıçta bu son derece dışlayıcı ve müsamahasız din mensupları fikirlerini kendilerine saklar, onları Beyhude (Gentile) kavimlerden kıskançlıkla korurlardı.

Daha sonraları İskenderiye’deki Yahudi ekolleri, Doğu’daki ırkdaşları nezdinde öylesine büyük bir itibar kazandı ki, İskenderiyeli hahamlar "İsrail’in Nuru" olarak anılmaya başlandı ve birkaç yüzyıl boyunca Yahudi düşüncesinin ve ilminin merkezi olmayı sürdürdü.

Yahudiler din nazariyelerini işte bu muhitlerde yetkinleştirdiler, Keldanilerden ve Babillilerden, keza Mısır’ın hikmet geleneklerinden derledikleri "kabalist" irfanı burada işlediler. Dahası, İbrani bilginlerinin birçoğu Yunan düşüncesi ve edebiyatının gayretli talebeleriydi, bundan ötürü de Helenistler olarak tanındılar.

Bunların bazıları Yunanca yazdı, Yunan dünyası Yahudi meselelerine dair malumatını bilhassa bu eserler vasıtasıyla edindi. Yaşadığı devir kesin olarak bilinmemekle birlikte tahminî olarak M.Ö. 150 civarına tarihlenen Aristobulus, Peripatetik (Aristotelesçi) felsefenin Musa’dan neşet ettiğini öne sürmeye gayret etmişti, bu ham hayal sonradan gülünç derecede geliştirilip genişletildi ve (Aristoteles’in yerine Platon ikame edilerek) İskenderiyeli Clement ve Origenes gibi münevver Kilise Babaları arasında dahi pek büyük bir rağbet gördü.

Aristobulus’un bu nazariyesi, Justinus Martyr tarafından ortaya atılan çok daha akıl almaz bir fikrin habercisiydi, bu fikre göre kadim devirlerin hikmeti, nerede bulunursa bulunsun, yeni dini hiçe saymak gayesiyle Şeytan’ın yaptığı bir "erken intihal" idi, bu acınası varsayım ise Hristiyan savunucuları tarafından neredeyse günümüze dek sadakatle tekrarlandı. Bununla birlikte Helenistlerin en şöhretlisi Philo’dur (yaklaşık M.Ö. 25, M.S. 45).

Kendisi Platon’un büyük bir hayranıydı ve eserleri, Hahamî dinî tefekkür ile Yunan felsefesi arasındaki birçok benzerliği gözler önüne sermektedir. Philo’nun, İsrail efsanelerinin ham anlatılarına yüksek felsefi mefhumlar yüklediği alegorik tefsir usulünün artık muteber sayılmadığı doğrudur, lâkin metinleri buna rağmen pek büyük bir değer taşır.

Philo yalnızca Eski Ahit metinlerinin her bir cüzünün ilham edilmiş olduğuna değil, aynı zamanda oradaki her bir ismin azamî ehemmiyeti haiz gizli bir mana ihtiva ettiğine de inanıyordu.

Böylelikle lafzî anlatının kabalıklarını tevil etmeye gayret gösterdi. Mukaddes Kitap metinleri tarihî ve filolojik tenkidin tahkikatına tabi tutulduğunda, Philo’nun kendi ekolünün fikirleri lehine "Musa"nın otoritesine sığınmasını sağlayan usulü ilmî açıdan kabul edilemez olsa da, telif ettiği sayısız risale, Philo’nun münasebette bulunduğu muhitlerde yahut ekollerde cari olan fikirlerin bir kaydını sunması bakımından büyük bir ehemmiyete sahiptir.

Bunlar, Philo gibi düşünen cemaatlerin mevcudiyetine dair kıymetli bir delil ve propaganda kılığındaki Yahudi Gnosis’inin vüsatini tanımak adına değerli bir vasıtadır. Meşhur tarihçi Josephus da (M.S. 37, 100) Yunanca yazmış ve böylece milletini Greko-Romen dünyasında dört bir yana tanıtmıştır. Dolayısıyla burada, Yunan düşüncesi ile propagandist Yahudi düşüncesi arasındaki doğrudan temas noktalarının emareleri bulunmaktadır.

Ne var ki Hristiyanlık, avamî kökenleri itibarıyla, her türlü felsefeden veya kabalist mistisizmden bîhaber olan avamî Yahudi din geleneğine baştan ayağa dolanmış durumdaydı. Yeni dine kabul edilen Beyhude kavimler ise, ilk tebliğcilerin dayattığı sünnet kaidesinden ötürü tez zamanda huzursuzlaştılar, böylece ilk "bidat" ortaya çıktı ve her hususta esasen Yahudi kalan "Kudüs Kilisesi", Yahudiliği yeni dinin yegâne müjdecisi addedenler için dahi süratle dar bir fırkaya dönüştü.

Zaman ilerledikçe, gerek saflarına daha yüksek tahsilli kimselerin katılması, gerekse tebliğ esnasında tahsilli muhaliflerin itirazlarını bertaraf etmek gayesiyle bizzat çalışmak mecburiyetinde kalmaları sebebiyle, Hristiyanların bir kısmı arasında daha geniş ve daha müsamahakâr görüşler kabul gördü, diğer büyük dinî gelenekler ile felsefeler de bu avamî cereyanla temas etti.

Lâkin bütün bu tür görüşler, "ortodoks" çevreler, daha doğrusu bilahare ortodoks hâline gelecek olan zümre tarafından derin bir şüpheyle karşılandı.

Böylece vakit geçtikçe, Clement ve Origenes’in gayet mutedil liberalizmi dahi vahim bir tehlike olarak görüldü, dar ortodoksinin galebe çalması ve ilmin mahkûm edilmesiyle birlikte nihayetinde bizzat Origenes lanetlendi. Genel Hristiyan teolojisinin ilk temellerini atan, en meşhur müderrisleri mezkûr Clement ile Origenes olan İskenderiye Hristiyan felsefesi ekolüydü, bu ekol tekâmülünü Yunan düşüncesiyle temasına borçluydu.

Bu ekolün ilk başlangıçlarına dair kısaca temas edebileceğimiz latif bir rivayet vardır.

Birinci yüzyılın sonlarına doğru Hristiyanlar, ekoller beldesi İskenderiye’de bir mektep tesis ettiler. Bu, Didascaleion tesmiye olunan, çocuklara mahsus bir pazar mektebiydi. Cesurane bir inançla, umumî Hristiyanların sanat, fen ve felsefedeki cehaletleri sebebiyle kürsülerinden menedildikleri dünyaca meşhur Müze’nin yanı başında kurulmuştu.

Fakat Katolik teolojisinin muazzam binası işte bu pazar mektebinden neşet etti, zira Didascaleion muallimleri mevkilerini muhafaza etmek mecburiyetinde kaldılar ve pek geçmeden Yunan düşünce ve talim ekollerinde evvelce tahsil görmüş kimseleri saflarına kattılar.

İskenderiye ve ekollerinin muhtasar tasviri böyledir, Gnostik müderrislerin en büyüklerinden bazıları, işte böylesine kaynaşan bir fikir ve tefekkür dünyasıyla zahirî temas hâlinde yaşadılar.

Şüphesiz dünyanın başka yerlerinde de mevcuttular, Suriye’de, Küçük Asya’da, İtalya’da, Galya’da ve İspanya’da, fakat zahirî temas hâlinde bulundukları kadim dünyanın en yetkin tasviri, Mısır ile Afrika’nın, Roma ile Yunan’ın, Suriye ile Arabistan’ın buluştuğu bu şehirde çizilebilir.

UMUMÎ VE GNOSTİK HRİSTİYANLIK ## KATOLİK HRİSTİYANLIĞIN TEKÂMÜLÜ

Hristiyanlığın tarihî menşei, nüfuz edilemez bir karanlığın içinde gizlidir.

Birinci yüzyılın ilk yarısının fiilî tarihine dair hiçbir malumatımız yoktur.

Müteakip yüz yılın tarihine dair de ekseriyetle tahminlere dayanmak mecburiyetindeyiz.

Bugün evrensel kabul gören kanonik anlatı, muazzam bir gelenek ve efsane yığınından yapılmış bir seçkiydi, Yeni Ahit Kanonu fikri ancak ikinci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış, Roma Kilisesi ve Batılı Kilise Babaları tarafından tedricen geliştirilmiştir.

Klemens gibi ilk dönem İskenderiyeli ilahiyatçılar dahi sarih bir Kanon’dan hâlâ habersizdir.

Hristiyanlığa dair hususi bir görüşün Iustinus gibi en erken savunucularının izinden giden, gelişmekte olan bu Kanon’u yegâne ortodoksluk miyarı kılan Irenaeus, Tertullianus ve Hippolytos, Roma Kilisesi’nin desteğiyle "katolikliğin" temellerini atmış, bugün Mesih’in Kilisesi’nin yegâne sahih veçhesi sayılan o muazzam dogma binasının ilk taşlarını örmeye başlamışlardır. Ne var ki ilk iki yüzyıl, sonraki dönem ortodokslarının "her zaman ve her yerde tek kilise, tek iman" şeklindeki övüncünü doğrulamak şöyle dursun, bilakis inanç, amel ve teşkilatlanmada pek çok tekâmül çizgisinin var olduğu bir manzara sunar.

Hayat mücadelesi şiddetle sürüyordu ve her ne kadar neticede mutat olduğu üzere "en güçlünün hayatta kalması" vuku bulduysa da, nihai "en güçlünün" güçlükle ayırt edilebildiği ve zaman zaman gözden kaybolduğu sık krizler yaşanmaktaydı. Nihayetinde ortodoks geleneğe dönüşen Hristiyanlığın kökenlerine dair görüş, esasen büyük bir ihtimalle Hadrianus devrinde (M.S. 117-138) telif edilmiş İncil metinlerine dayanmaktaydı.

Bu İncillerden üçünün iskeletini, muhtemelen batıni cemaatlerin "Resullerinden" biri tarafından kaleme alınmış ve umuma dağıtılmak üzere tasarlanmış, ideal bir hayat suretinde tertiplenmiş Kelamlar derlemesi ile Ameller anlatısı teşkil ediyordu.

Bu üç metnin derleyicileri, bahse konu nüvenin etrafına engin bir mit, efsane ve gelenek yığınından seçtikleri başka unsurları da ördüler, bunların derin bir takva sahibi kimseler oldukları aşikârdır ve yaptıkları malzeme seçimi fevkalade vakur anlatılar meydana getirmiş, dolaşımda olan akıldışı ve fantastik birçok unsuru dışarıda bırakmıştır, bunların bakiyeleri apokrif İncillerin bazılarında hâlen muhafaza edilmektedir.

Dördüncü metnin yazarı ise fıtraten bir mistikti ve anlatısını, en yüce ilhamı yansıtan bir mefhum güzelliği ve duygu letafetiyle tezyin etmişti. Aynı zamanda kanonik seçki, son derece talihli bir biçimde bizim için çok daha büyük tarihi kıymete haiz vesikaları da muhafaza etmiştir. Ekseriyetinin temelde sahih olduğuna inandığım Pavlus’un Mektupları’nda, Hristiyanlığa dair elimizde bulunan en erken tarihi kayıtlar mevcuttur.

Pavlus Mektupları birinci yüzyılın ortalarına kadar uzanır ve kökenlere dair gerçekten tarihi mahiyetteki her türlü araştırmanın hakiki hareket noktasıdır.

Bu Mektuplar okunduğunda, Pavlus’un dört kanonik İncil’in sonradan tarihsellik kisvesine büründürülmüş anlatısındaki ifadelerden haberdar olduğuna kendimizi ikna etmemiz neredeyse imkânsızdır, onun tüm mefhumları bambaşka bir atmosferi teneffüs eder. Pavlus, tarihsellik kisvesine büründürülmüş İncillerin İsa’sını vazetmek yerine, mistik Mesih doktrinini vazeder.

Pavlus yalnızca Amellerden değil, bizim bildiğimiz herhangi bir biçimiyle Kelamlardan dahi habersiz görünür, buna rağmen onun devrinde umumi öğretinin takipçileri tarafından kullanılan bir Kelamlar derlemesinin mevcut bulunması neredeyse kesindir.

Yazılarında, nasihatlerinin tesirini fevkalade artıracak şekilde kanonik Kelamlara ve Amellere atıfta bulunabileceği sayısız fırsat zuhur ettiği hâlde, hiçbirine başvurmaktan imtina eder.

Diğer taraftan Mektuplarının, Genel Hristiyanlık geleneklerinde hiçbir izaha kavuşturulmayan, fakat Gnosis aktarıcıları nezdinde esasi mahiyette olan mefhumlar ve teknik ıstılahlarla dolu olduğunu görürüz.

Pavlus’un mektuplarının bize birinci yüzyılın ortalarındaki fiili duruma dair sunduğu manzara, bir yanda batıni bir ekolün fikirleriyle, diğer yanda muhtelif türden zahiri cemaatlerle temas hâlinde bulunan, kendi aydınlanmasına sahip müstakil bir tebliğci manzarasıdır.

Batıni ekoller ne idiyse olsun, Pavlus’un aralarında mesai sarf ettiği zahiri cemaatler Yahudi cemaatlerdi, bunlar ortodoks Yahudilerin sinagogları, Essenilerin zahiri cemaatlerinin sinagogları ve İsa’nın umumi öğretisinden bir kısım geleneği de tevarüs etmiş olup bunu duruma göre doğru ya da yanlış anlamış cemaatlerdi. Pavlus’un vazifesi, Yahudi münhasırlığını kırmak ve Hristiyanlığın Yahudi-olmayanlara (Gentile) mal edilmesine öncülük etmekti.

Harnack’a göre Pavlus’un bu tebliğini takip eden asır (50-150), şu hususiyetlerle temayüz eder, (i) Yahudi (yani iptidai ve asli) halk Hristiyanlığının hızla ortadan kaybolması. (ii) Cemaatin her bir ferdinin "Tanrı’nın Ruhu’nu" aldığı kabul edilirdi, öğreti "karizmatikti", yani "ruhani lütuflar" tabiatındaydı. (iii) Zamanın sonunun yaklaşmakta olduğu ve Mesih’in yeryüzünde bin yıl hüküm süreceği beklentisi, yani "kilyazm", umumi bir teveccühe mazhardı. (iv) Hristiyanlık bir dogma değil, bir hayat tarzıydı. (v) Sabit doktrinel formlar yoktu ve buna bağlı olarak Hristiyan vaazında azami bir serbesti mevcuttu. (vi) Rabbin Kelamları ve Eski Ahit henüz mutlak otoriteler değildi, "Ruh" bunları hükümsüz kılabilirdi. (vii) Kiliselerin sabit bir siyasi birliği yoktu, her cemaat müstakildi. (viii) Bu dönem, "geçmiş ve gelecek için hadiselerin imal edildiği, mutat edebi kural ve formlara boyun eğmeyen, lakin en yüce iddialarla ortaya çıkan bütünüyle nev-i şahsına münhasır bir edebiyat" doğurdu. (ix) "Resuli Muallimler" olduğu varsayılan kimselerin hususi kelam ve argümanları, büyük bir otoriteye haiz kılınarak öne sürüldü. Aynı zamanda, "sünnet" kayıtlarını tamamen üzerinden attığı vehmiyle kendini avutan fakat gerçekte daima Yahudi asli saikine tabi kalmış bu gayriyayılmacı eğilimin yanı sıra, arka planda işleyen hakikaten evrenselleştirici bir temayül de mevcuttu, inceleyeceğimiz Gnostik gayretlerin en hayırlılarının altında yatan o muazzam ilham, işte Hristiyanlığı evrenselleştirme yönündeki bu cehttir.

Fakat bu evrenselleştirme, Genel Hristiyanlığın bilahare kendi seyrini dayandırdığı kökenler çizgisine ait değildir.

EBİONİTLER

Epiphanios, Hristiyanlara ilk başta Iessaei dendiğini ileri sürer ve Philon'un yazılarında da bu adla anıldıklarını belirtir.

İsa'nın ilk mühtedilerinin takipçilerine de Nazoraei dendiği söylenir.

Dördüncü yüzyılın sonlarına doğru dahi Nazoraenlerin Koile-Suriye, Dekapolis, Kudüs'ün yıkılışı sırasında sığındıkları Pella, Şeria Nehri'nin ötesindeki bölge ve ta Mezopotamya'ya kadar dağılmış vaziyette varlıklarını sürdürdükleri görülmekteydi.

Onların logoi derlemesi İbranilere Göre İncil olarak adlandırılmaktaydı ve Kanon'un sinoptik anlatılarından büyük ölçüde farklıydı.

Günümüzde dahi Nazoraenlerden geriye kalan bir zümrenin, Güney Babil'in bataklıklarında yaşayan tuhaf bir fırka olan Mandenler arasında varlığını koruduğu kimi çevrelerce öne sürülür, fakat Codex Nasaraeus içinde muhafaza edilen tuhaf metinleri Âdem Kitabı, her ne kadar bazı ayinleri mezkûr garip Yahudi psödepigrafı Sibylla Kehanetleri'nde bahsi geçen kimi "Salihler" cemaatlerinin ayinleriyle büyük benzerlik gösterse de, İbranilere Göre İncil'in bilinen parçalarıyla hiçbir benzerlik taşımamaktadır.

İlk Iessaeilerin yahut Nazoraenlerin kimler olduğu konusu derin bir meçhuliyet perdesiyle örtülüdür, gelgelelim onların bir diğer unvanı olan Ebionitler yani "Yoksullar" adı altında daha fazla bilgiye ulaşmamız mümkündür.

İsa'nın bu ilk zahirî takipçileri, nihayetinde ortodoks dairenin dışına itilmiş, kökenleri ve tarihleri sonraki sapkınlık avcılarının gayretiyle öylesine karartılmıştır ki, neticede dördüncü yüzyıl heresiologlarının ve "tarihçilerinin" cehaleti ile taassubunun icadı olan Epiphanes, Kolarbasos ve Elkesai gibi mevcut bulunmayan diğer bazı mülhidler misali, hayalî bir Ebion'a nispet edilmişlerdir.

Epiphanes, adı zikredilmeyen "seçkin" (epiphanes) bir muallimin sonradan şahsileştirilmiş hâlidir, Kolarbasos "kutsal dörtlü"nün (kol-arba), Elkesai ise "gizli kudret"in (elkesai) şahıslaştırılmış şeklidir.

Sonraki devirlerin reddiyecileri, mülhidler listesini kabartmaya öylesine teşneydiler ki, sıfatlardan ve doktrinlerden şahıs isimleri uydurmuşlardır.

Ebion meselesi de böyledir.

Ebionitler, başlangıçta "yoksul" oldukları için bu adla anılmışlardı, sonraki ortodoks zümre ise bu nitelemeye "akılca fakir" yahut "Mesih hakkındaki fikirleri zayıf" ifadelerini eklemiştir.

Durum pekâlâ böyle de gelişmiş olabilir ve şüphesiz pek çok kimse İsa'nın halka açık öğretisini fahiş biçimde yanlış anlamıştı, zira yeni dinin sonradan kaydettiği süratli inkişaf incelenirken göz önünde bulundurulması gereken başlıca unsurlardan birinin de toplumsal devrim olduğu unutulmamalıdır.

Halka açık öğretinin ilk takipçileri arasındaki en cahil kimselerin zihninde uyanan en büyük umut, muhtemelen "yoksulların" "zenginlerin" üzerine çıkarılacağı günün pek yaklaştığı inancıydı.

Lakin bu, sayıları şüphesiz hayli kabarık olsa da, yalnızca en cahillerin görüşüydü.

Bununla birlikte, halka açık öğretinin ilk mühtedilerinin geleneğini muhafaza eden Ebionitlik olmuştur ve Ebionit cemaatleri hiç şüphesiz bu aleni Kelam'ın bir derlemesine sahipti, hayatlarını da bu sözler üzerine bina etmişlerdi.

Pavlus'un Hristiyanlığı paganlar arasında yayma çabalarında mücadele ettiği kimseler, İsa'nın halka açık öğretisinin işte bu ilk takipçileriydi.

Bu Petrus-Pavlus ihtilafı uzun yıllar boyunca büyük bir şiddetle sürdürülmüştür, hatta Yeni Ahit Kanonu'nun, gelecekteki bir uzlaşmanın zeminini oluşturmak maksadıyla benimsenmiş bir vasıta olduğu kimi müelliflerce düşünülmektedir, Petrus ve Pavlus'a ait metinler dikkatle tahrir edilmiş, İncil kısmı ile Pavlus'un mektupları arasına, efsanevi Resullerin İşleri külliyatından özenle derlenip tek bir rivayet hâlinde kaynaştırılmış ve Thukydides üslubunca nutuklarla bezenmiş yeni döküm bir halka, yani Resullerin İşleri yerleştirilmiştir.

O hâlde ilk Ebionitler İsa'nın şahsını ve öğretisini nasıl telakki etmekteydiler?

Önderlerini bilge bir zat, bir peygamber, bir Yunus, hatta bir Süleyman olarak görmekteydiler.

Dahası o, geleceği vaat edilen Mesih'in, yani Mesh Edilmiş Olan'ın bir tecellisiydi, fakat henüz Mesih suretinde zuhur etmemişti, bu ancak onun ikinci gelişinde vuku bulacaktı. İsa olarak doğuşunda ise yalnızca bir peygamberdi.

Yeni Ahit, Eski Kanun'un bir devamından ibaretti, her şey özü itibarıyla Yahudi kalmaktaydı.

Bu sebeple, kadim atalarının harfi harfine tebliğ ettiği üzere Mesih'in gelişini beklemekteydiler.

O, bir kral olarak gelecek, ardından bütün milletler Seçilmiş Halk'ın iktidarına boyun eğecek ve yeryüzünde bin yıl boyunca barış, refah ve bolluk hüküm sürecekti.

İsa, tıpkı bütün insanlar gibi doğmuş bir insandı, Yusuf ile Meryem'in beşerî oğluydu.

Ruh onun üzerine ancak otuz yaşında vaftiz edildiği sırada inmiş ve o zaman bir peygamber olmuştur.

Bu yüzden onun Kelam'ını kıymetli bir emanet sayıp korumuşlar, şifahi yoldan nesilden nesle aktarmışlardır.

Ebionitler, hürmet ettikleri peygamberlerinin ezeliyetinden yahut ilahlığından tamamen habersizdiler.

İsa'nın "meshedilmiş" olduğu bir hakikatti, fakat Kanun'u yerine getiren herkes de aynı mertebeye erişecekti.

Haliyle Pavlus'u ve onun yeni doktrinini bütünüyle reddettiler, onların nazarında Pavlus bir hilekâr ve Kanun'dan dönmüş bir mürteddi, hatta onun Yahudi olduğunu dahi inkâr etmekteydiler.

Hieronymus'un aktardığına göre On İki Resulün İncili ve Nazarenlerin, yani Nazoraenlerin İncili ile aynı metin olan İbranilere Göre İncil'i kullanmaları ancak daha sonraki bir devirde vuku bulmuştur.

Unutulmamalıdır ki bu Nazoraenler, daha sonraları "kehanet yerine gelsin diye" düsturunu benimseyen tarihselleştirici ekol tarafından geliştirilen Nasıra efsanesinden bihaberdiler.

İmparator m.s. 138 yılında yeni Aelia Capitolina kolonisinin kurulmasına izin verdiğinde Ebionitler Kudüs'e geri dönmediler, zira hiçbir Yahudinin kente dönmesine müsaade edilmemişti. Yeni kurulan kent paganlara aitti.

Binaenaleyh, Kilise tarihçilerinde Aelia Colonia'daki "ana kilisenin yeniden tesisi"ne dair okuduğumuz iddialara pek itibar edilemez.

Halka açık öğretiye dayanan "ana kilise" Ebionit idi ve Ebionit olarak kaldı, Aelia Colonia'daki cemaat ise pagandı ve dolayısıyla Pavlusçu bir mahiyet taşımaktaydı,

Ebiyonitlerin anladığı şekliyle Hristiyanlık özünde milli bir öğreti olduğundan, evrenselliğe yönelik aleni herhangi bir girişimde bulunulacaksa Pavlusçuluk bir zaruretti, bu sebeple halk Hristiyanlığının hakiki tarihi veçhesi (asli Ebiyonit geleneği) giderek daha fazla belirsizleşti ve nihayetinde bu tür bir geleneğin sahasından öylesine bütünüyle silindi ki, Pavlus tarafından başlatılan dogmatik tekâmüle uyacak yeni bir "tarih" güvenle geliştirilebildi.

Bununla birlikte, birkaç yüzyıl boyunca varlığını sürdüren Ebiyonitliğin sonraki biçimleri Gnostik bir mahiyetteydi ve umumi öğretiye dayanan ilkel Hristiyanlığın bu dış cemaatlerinin, Pavlus ile çağdaş olduğu aşikâr bulunan ve çok daha evveliyatı olabilecek bir batıni Yahudi geleneğiyle temasını açığa vurmaktadır.

ESSENİLER

Kanonik İncillerde muhafaza edilen Kelam'a ve Resullerin İşleri'nde verilen cemaat tasvirlerine dayanan pek çok kimse, İsa'nın Esseni cemaatlerinin bir mensubu olduğunu veya bunların öğreti ve disiplinlerine yakından aşina bulunduğunu varsaymıştır.

Öyleyse bu Esseniler ya da Şifacılar kimlerdi?

Hristiyanlık çağından yüzyıllar evvel Esseni cemaatleri Ölü Deniz kıyılarında ikamet etmekteydi.

Philo ve Josephus devrinde bu Esseniler veya Essealılar, Musa'ya ve Şeriat'a yönelik en derin hürmetle dolup taşmaktaydılar.

Yaratıcı Tanrı'ya, ruhun ölümsüzlüğüne ve gelecekteki bir ceza ve mükâfat haline inanırlardı.

Arınma kanunlarının ince teferruatlı kaidelerini alelade hayatta tatbik etmeyi imkânsız gördüklerinden, zühde dayalı bir komünizm hayatını benimsemişlerdi.

En belirgin vasıfları sevgi öğretisiydi; Tanrı sevgisi, erdem sevgisi ve insanlık sevgisi; ve bu kaideleri hayata geçirişlerindeki ameli tarz herkesin takdirini celbetmekteydi.

Levililer teşkilatınca emredilen tasfiye edici disipline harfiyen riayet etmeleri, onları kendi kendine yeten bir cemaat olmaya mecbur kıldı, hepsi bir zanaatta çalışır, kendi tarlalarını eker, kullandıkları her türlü yiyecek ve giyeceği imal eder ve böylece aynı kurallara uymayanlarla temastan her bakımdan sakınırlardı.

Ayrıca batıni halkalarında mutlak bir bekârlık hayatı sürdükleri anlaşılmaktadır.

Yaşam tarzları şöyleydi, güneş doğmadan uyanırlardı ve bir araya gelip yüzleri şafağa dönük olarak ışığın yenilenmesi için dualar edene dek tek bir kelime dahi fısıldanmazdı.

Ardından her biri, umumi oyla seçilen kâhyaların veya gözetmenlerin ("piskoposların") nezareti altında kendilerine tayin edilen vazifenin başına geçerdi.

Saat on birde yeniden toplanır ve iş elbiselerini çıkararak soğuk suda günlük vaftiz ayinini icra ederlerdi, sonra beyaz keten cübbelerini giyip, bir sakrament addedilen ortak yemeğe geçerlerdi, yemekhane "mukaddes bir mabet" hükmündeydi.

Sessizlik içinde yerlerdi ve yiyecekler en sade türdendi, ekmek ve sebze.

Yemekten evvel bereket dilenir, sonunda ise şükredilirdi. Cemaat mensupları kıdemlerine göre yerlerini alırlardı.

Daha sonra akşamleyin ortak yemek için tekrar toplanana kadar yeniden çalışmaya giderlerdi.

Günün muayyen saatleri ise, semavi hiyerarşilerin kudretleri, meleklerin isimleri ve benzeri hususların yanı sıra tabiatın ve vahyin sırlarını tetkik etmeye hasredilirdi, zira son derece gizlilikle muhafaza edilen bir batıni öğretiye sahiptiler.

Hafta içi günlerin nizamı bu minvaldeydi, Sebt günü ise fevkalade bir rikkâtle tutulurdu.

Bununla beraber ruhbanları yoktu ve içi bu yönde "harekete geçen" kimse Şeriat'ı okumaya, Tetragrammaton yani Yaratıcı Kudret'in dört harfli gizemli ismi ve melekler âlemleriyle irtibatlı sırları şerh etmeye koyulurdu.

Dolayısıyla Essenilerin, Keldani "kabalizmi" ve Zerdüştîliğin arınma disiplini geleneğiyle bariz bir temas halinde oldukları görülmektedir, lakin mantık ve metafizik, zühd hayatına muzır addedilerek bertaraf edilmiştir.

Cemaatte dört derece mevcuttu, (i.) çömezler, (ii.) yaklaşanlar, (iii.) yeni asil üyeler veya ortaklar, (iv.) eski üyeler veya ihtiyarlar.

(i.) İlk yılın ardından çömez, bütün mal varlığını ortak hazineye teslim eder ve nizamnamenin bir nüshasını, bir kürek (Musa'nın ordugâh nizamnamesinde tarif edilen maksat için) ve saffetin timsali olan beyaz bir cübbe alırdı, ancak çömez arınma ayinlerinden ve ortak yemekten hâlâ menedilmiş durumdaydı.

(ii.) İki yıl daha geçtikten sonra çömez, arınma ayinlerine iştirak eder, fakat ortak yemekten yine uzak tutulurdu.

(iii.) Ortaklar en mukaddes taahhütlerle bağlıydılar ve herhangi bir kabahat vukuunda yalnızca yüz üyeden müteşekkil "meclis" tarafından muhakeme edilebilirlerdi.

Esseniliğin, Ferisiliğin mübalağalı bir biçimi olduğu bazılarınca iddia edilmektedir, Ferisiler hakkındaki yegâne bilgisi kanonik metinlerden ibaret olanlar için, Yahudiliğin bu aydınlanmış ekolünün en yüce gayesinin mucizevi şifalar bahşedebilecek ve kehanette bulunabilecek bir kudsiyet mertebesine erişmek olduğunu öğrenmek şaşırtıcı olabilir.

Ferisilerce tatbik edilen "kudsiyet derecelerinin" şunlar olduğu rivayet edilir, (i.) Şeriat tetkiki ve basiret, (ii.) önlüğün saffet timsali olduğu çömezlik devresi, (iii.) arınmalar veya vaftizler vasıtasıyla zahiri saffet, (iv.) bekârlık, (v.) batıni saffet, fikir saffeti, (vi.) daha tafsilatlı tarif edilmemiş olan daha yüksek bir merhale, (vii.) hilm ve kudsiyet, (viii.) her günahtan dehşetle sakınma, (ix.) kudsiyetin en ali merhalesi, (x.) ehil kimsenin hastaları iyileştirmesini ve ölüleri diriltmesini mümkün kılan merhale.

Yine de Şifacıların, Mabed ibadetindeki kanlı kurbanlarla herhangi bir ilişiği bulunmayı katiyetle reddettiklerini ve diğer Ferisilerin temel bir akide olarak benimsediği cismani bedenin kıyamına inanmaktan imtina ettiklerini hatırda tutmak iktiza eder.

Bu muhtasar taslakta, Essenilerin disiplini ile Mısır'daki Terapötler ve Orfik ile Pisagorcu mekteplerin disiplini arasındaki çarpıcı benzerliklere işaret etmek elbette imkânsızdır.

Bu denemelerde bahsi geçen her bir konu, hakkıyla ele alınabilmek için bir veya birkaç cilde muhtaçtır, bizler yalnızca birkaç işaret levhası dikmekle ve okuru kendi tetkikatını yapmaya sevk etmekle yetinebiliriz.

Lakin bu fevkalade cazip mevzuyu terk etmeden evvel, Essenilerin birçok kaidesi ile İncil öğretileri ve gelenekleri arasındaki ayniyete işaret etmek zaruridir.

İhtida edenlerin mülklerini satıp yoksullara vermeleri talep edilirdi, zira dünyalık biriktirmek manevi hayata muzır telakki olunurdu.

Esseniler yalnızca zenginliği hor görmekle kalmaz, bizzat ihtiyar ettikleri bir fakirlik içinde yaşarlardı.

Kardeşlik ve komşu sevgisi Esseni hayatının ruhu ve her türlü eylemin temeliydi, terbiyelerinin bu vasfı umumun takdirini celp etmekteydi.

Cemaat azaları bir aile gibi bir arada yaşar, her şeyi müştereken paylaşır ve ortak keseyi idare etmek üzere bir vekilharç tayin ederlerdi.

Seyahate çıktıklarında daha önce hiç görmedikleri din kardeşlerinin yanına, sanki en kadim ve en samimi dostlarıymışçasına misafir olurlardı, binaenaleyh yola çıktıklarında yanlarına hiçbir şey almazlardı.

Bütün azalar aynı mevkide tutulur, birinin diğeri üzerinde tahakküm kurması menedilirdi, buna rağmen karşılıklı hizmet katiyetle emrolunurdu.

Aynı zamanda barışın büyük muhibbi idiler, bu sebeple silah kuşanmayı veya cenk aletleri imal etmeyi reddederlerdi, üstelik köleliği de ilga etmişlerdi.

Nihayetinde Essenilerin gayesi ruhen mütevazı ve mahviyetkâr olmak, bütün günahkâr şehvetleri itlaf etmek, kalben pak kalmak, kötülükten nefret edip kötülük işleyeni ıslah eylemek ve cümle insana merhamet göstermekti.

Dahası, onların eveti evet, hayırı da hayır olmalıydı.

Kendilerini hastaları iyi etmeye, hem bedeni hem de ruhu şifaya kavuşturmaya vakfetmişlerdi, mucizevi şifalar gösterme ve habis ruhları kovma iktidarını terbiyelerinin en yüksek mertebesi sayarlardı.

Hulasa, Kutsal Ruh’un mabetleri ve böylelikle basiret ehli ile nebiler mertebesine erişecek derecede safiyet kazanmaya cehdederlerdi.

Bu deruni cemaatlere, dünyanın içinde yaşayan ve Diaspora’nın bütün mühim merkezlerinde tesadüf edilen taliplerden müteşekkil harici halkalar merbuttu.

Philon, Essenileri Terapötlerden ayırırken, evvelkilerin kendilerini "ameli" hayata vakfettiklerini, ahirdekilerin ise "tefekküri" hayatın daha yüksek mertebesine vasıl olarak din ve felsefenin daha da yüce meselelerine hasr-ı nefs ettiklerini belirtir, nitekim Gnostisizm’in en mutena cevherini arayacağımız cihet de burasıdır.

GNOSTİSİZM’İN MEYİLLERİ

Lakin burada da dakik tarihi verilerden bahsetmek kabil değildir ve bizler ekseriyetle Almanların "Tendenz" tesmiye ettikleri mefhumla meşgul olmak mecburiyetindeyiz.

Harnack, köklü bir teamülle umumiyetle Gnostik olarak anılan meyli, "Hristiyanlığın keskin dünyevileşmesi" şeklinde tavsif eder. O halde bu ibarenin delaleti nedir?

Katolik akidesinin, umumi Hristiyanlığın tedricen Helenleşmesinin, yani avam geleneğinin felsefi ve teolojik metotla tadil edilmesinin bir neticesi olduğu söylenir.

Avam itikatlarının tekamülü vakit alır ve umumun zihninin ancak asırlar sonra varabildiği neticeler, daha ziyade malumat sahibi zihinler tarafından nesiller öncesinden muhakkak öngörülür. Dünyanın Galileoları, muasırları tarafından her daim mahkûm edilmişlerdir.

Gnostik zihin bir taraftan Katoliklerin ancak nesiller boyu süren tereddütlerden sonra tedricen benimsedikleri birçok neticeye süratle vasıl olmuş, diğer taraftan ise bizzat bizim neslimize dahi pek erken görünen bir dizi hükme varmıştır.

Bütün teozofi talipleri, din hususunda asırlarca çağlarının ilerisindedir, bunun yegane sebebi, ellerindeki her türlü vasıtayla tabii tekamül müddetini kısaltmaya ve her an derunda pek yakın duran, lakin ekseriyet için harici tekamülün mutat patikasında gayet uzak kalan mistik gayeye erişmeye cehdetmeleridir.

Şu halde "Hristiyanlığın keskin dünyevileşmesi" tabiri, Hristiyanlığın süratle teolojileştirilmesini ve sistemleştirilmesini ifade eder, lakin bunun hadiseleri bütünüyle izah edip etmediği şüphelidir.

Gnosis, Hristiyanlık öncesine aittir, Mesih onun geleneğini tenvir etmiş ve aleni talimi vasıtasıyla evvelce "dünyanın yaratılışından beri gizli tutulanı", daha dakik bir tabirle Gizemlerin ara derecelerini, fiilen cümlenin istifadesine açmıştır.

Maya tutmuş ve vaktiyle yalnızca "ehil olanlar" için saklanan şeylerin pek çoğu zamanla aleniyete dökülmüş, umumun malı haline gelmiştir.

Bu durum, Pavlus’un tebliğiyle başlayan ve bilahare gelişen bidatbilimsel (heresiological) münakaşalarla şiddetlenen ahvalin tazyiki neticesinde zuhur etmiştir.

Gnostikler iki rivayet silsilesi olduğunu iddia etmekteydiler, aleni kelamlar ve dünyadaki insanların idrak edemeyeceği meseleleri ele alan batıni öğretiler.

Talimlerinin bu cephesini başlangıçta bütünüyle kendilerine saklamışlar, cüzi bir kısmını tedricen ifşa etmişler, bakiyesini ise anlaşılmasının asla kabil olmadığını bildiklerinden en sıkı ketumiyetle muhafaza eylemişlerdir.

Şu halde Gnostikler ilk Hristiyan teologları idiler ve şayet cihanşümul olmaya meyleden bir dinin icaplarına uydurmak maksadıyla yeni hareketin hakiki tarihi cephesinin tahrif edilmesi bir kınama vesilesi ise, bu cürmün başlıca failleri Gnostiklerdir.

Nihayetinde Katoliklik, Eski Ahit Kanonu’nu lafzi tefsiriyle kabul ederek avam Yahudiliğinin ve Yahveh kültünün itikatlarını benimsemiştir, oysa ilk yıllarda mecazi bir tefsir arayışına temayül göstermişti.

Gnostisizm ise bilakis, Eski Ahit metinlerini bütünüyle reddetmediği hallerde, istisnasız surette yalnızca mecazi usulü tatbik etmekle kalmamış, aynı zamanda "vahyi" kılı kırk yararcasına tasnif eden ve böylelikle Yahudi Kanonu’ndaki sakıncalı pasajların çoğunu ayıklayan bir tenkit usulünü de benimsemiştir.

Böylelikle, cihanşümul bir mefkûrenin peşinde, kabilevi Tanrı, yahut daha ziyade tahsilsiz Yahudi avamının Yahveh hakkındaki ham tasavvurları, bütünüyle reddedilmediği takdirde, gayet ikincil bir mevkide tutulmuştur.

Kısacası, Elohim’in Yahveh’si İsa’nın Babası değildi, Demiurgos ya da dünyanın yaratıcı gücü, her şeyin üzerindeki Sır Tanrısı değildi.

Batınî Öğreti

Hakiki Tanrı fikrinin avamın uluhiyet tasavvurlarını aşması gibi, hakiki Gnosis öğretisi de muammalı sözleri yahut meselleri aydınlatmaktaydı. Ahlaki öğretiler ya da "Rabbin Sözleri" ile meseller tevil gerektirmekteydi, lafzi mana halk için kafiydi, lakin hakikaten ruhani zihniyete sahip olanlar için, hakiki Gnostik’in nazarına ifşa edilebilecek sonsuz bir batınî mana ufku mevcuttu.

Böylece açık ahlaki öğreti ve anlaşılması güç, karanlık sözler eğitilmemiş olanlar içindi, fakat bir de yalnızca layık olanlara bahşedilen daha ileri bir talim, ezoterik ya da batınî bir doktrin vardı. İddia edildiği üzere pek çok incil ve vahiy kitabı "Ruh"un ilhamıyla bu minvalde derlenmişti, bunların hepsi, İsa’nın "ölümden diriliş" sonrasında şakirtlerine lütfettiği talim olduğunu öne sürmekteydi; Gnostikler bu mistik ifadeyi ekseriyetle yeniden doğuş veya Gnostik aydınlanma, yani ruhun önceki ölü halinden hayata kavuşması manasında yorumluyorlardı.

Lakin bu Gnostik risaleler dahi meselenin tamamını ifşa etmiyordu, gerçi pek çok şeyi dahilî haller ve ruhani süreçler zaviyesinden izah ediyorlardı, yine de geride açıklanmamış pek çok husus bırakmaktaydılar ve nihai vahyedilme yalnızca bedendeyken şifahi olarak, beden dışındayken ise rüyet vasıtasıyla aktarılmaktaydı.

Ruhların Muhtelif Mertebeleri

Bu sebeple insanlığı üç sınıfa ayırmak onların adetindendi, (a) en alttakiler, yani "hylikler", ruhani meselelere öylesine bütünüyle ölüydüler ki, tıpkı maddenin kendisi (hyle) yahut dünyanın idraksiz maddesi gibiydiler, (b) ara sınıfa "psişikler" denilirdi, zira ruhani şeylere inansalar da yalnızca kuru bir inanca sahiptiler ve imanlarını kuvvetlendirmek için mucizelere ve ayetlere muhtaçtılar, (c) buna mukabil en yüksek sınıf olan "pnevmatikler" ya da ruhaniler ise ruhani meselelerin bilgisine muktedir, Gnosis’i kabule ehil olanlardı.

Zamanımızda aşırı çevrelerde bütün insanların "eşit" olduğunu iddia etmek adeta bir teamüldür. Modern ilahiyatçı bu iddiayı basiretle "ahlaken" zarfıyla kayıt altına alır.

Bu şekilde ifade edildiğinde mezkur fikir katiyen Hristiyanlığa has bir görüş değildir, zira bu doktrin bütün büyük dinlerde müşterektir, nitekim büyük adalet prensibini Uluhiyetin tecellilerinden biri olarak ikrar etmekten ibarettir.

Bununla birlikte Gnostik görüş çok daha vazıhtır ve tekamülün hakikatleriyle daha ziyade uyuşur, o "ahlaken eşitliği" kabul eder, fakat ahlakı nispetli kılmak ve böylece yetenekler meselinin batınî manasını tahakkuk ettirmek gayesiyle, yalnızca bedende ve canda değil, aynı zamanda ruhta da mertebe farkı bulunduğunu ileri sürer.

Bu sınıflandırma yalnızca insanlar arasında değil, kudretler arasında da cariydi, Ahd-i Atik peygamberleri de bu tür kudretlerin vasıtaları sıfatıyla, yukarıda zikredildiği üzere, bir itibar sırasına göre tasnif edilmişlerdi.

İsa'nın Şahsiyeti

Fakat yeni tebliğin peygamberi olan İsa’nın şahsiyeti, Gnostik üstatlar için fevkalade müşkil bir mesele teşkil etti ve aralarında her türlü kanaatin numunelerine tesadüf etmek mümkündür, onun yalnızca iyi ve mukaddes bir insan olduğunu savunan ilk Ebiyonit görüşten, inancın tam zıddı olan kutbuna kadar, yani onun yalnızca Tanrı’nın Logos’unun bir nüzulü olmadığını (ki bu Kadim Şark’a gayet aşina bir fikirdi), fiiliyatta ve bizzat kendi şahsında Hak Tanrı’dan neşet eden Hak Tanrı olduğunu öne süren, mevcut her dinin iddialarını aşmaya yeltenen coşkulu bir hissiyatın mağrur ruhunun imana dayattığı bir zarurete kadar uzanıyordu.

Böylece İsa’nın şahsiyetine gizli alemin her bir ihtimalinin ve insan tabiatının her bir saklı kudretinin yükü yüklendi.

Izdırap çeken bir insan ile kainatın (hem cismani hem akledilir olanın) muzaffer inisiyatörü ve hükümdarı fikirlerini telif etme gayretlerinde, ideallerinin ilahi ve insani tabiatlarının keskin tezatlı birlikteliğindeki her bir çelişki safhasını örtbas edebilecek bir nazariye olan Doketizm çaresine müracaat ettiler. Doketik teori, "zahiri görünüş" teorisidir.

İlahi Eon yahut kemale ermiş "insan" olan Mesih ile bir şahsiyet olan İsa arasında kati bir tefrik yapıldı. Mesih’teki Tanrı, daha doğrusu Uluhiyet ızdırap çekmemiş, yalnızca çekiyor gibi görünmüştü, sadece aşağı mertebedeki insan, yani İsa ızdırap çekmişti.

Yahut diğer bir ifadeyle, Mesih bir insan olan İsa’da hakikaten tecessüt etmemiş, İsa adı verilen vehmi bir bedeni bürünmüştü.

Fakat bunlar, birtakım batınî hakikatlerin zemininde gelişen daha sonraki doktrinel inkişaflardı, (a) vehmi bir bedenin "kamiller" tarafından kullanılabileceği, iradeye bağlı olarak zahir ve gayb kılınabileceği, cismani olarak hissedilecek surette kesifleşip maddileşebileceği, (b) bir başkasının, umumiyetle bir talebenin cismani bedeninin, bir hikmet üstadı tarafından talim için bir vasıta olarak kullanılabileceği hususları bunlardandır.

Bu kabil temelde yatan fikirler Gnostik risalelerde yer alır ve bilhassa "diriliş" sonrasındaki talim dönemi bakımından onların kristolojisinin mühim bir cüzünü teşkil eder.

Esas Mesele

Hakikatte Gnostik filozofun sezgisine hiçbir mesele haddinden fazla yüce görünmemiştir, eşyanın nereden geldiği, nereye gittiği, niçini ve nasılı hayret verici bir cüretle tahkik edilmiştir.

Kozmogonileri yalnızca en ulvi ve en girift mahiyette olmakla kalmamış, cismani alemin hudutları onu ihtiva edemeyecek derecede dar geldiğinden, onun kökenlerini uluhiyetin mündemiç aklının zihni ve ruhani sahalarında aramışlar, burada ilahi tefekkürün faaliyetlerini tasvir eden müteâl bir eonlar silsilesi vazetmişlerdir.

Onların antropogonisi de aynı derecede girift, insan ruhu ve canı için öngördükleri potansiyeller de aynı mertebede ulviydi.

Onların soteryolojisine, yani insanlığın kurtuluşu veya yeniden doğuşu kuramına gelince, bu fikri tek bir bireyin maruz kaldığı fiziksel ızdırap şeklindeki ham ve dar kavrayışla sınırlandırmamış, bilakis Logos'un kendi tabiatındaki iradesiyle vücuda getirdiği muazzam bir kozmik sürece teşmil etmişlerdir.

Eskatolojileri veya "son şeyler" öğretisi ise, dünya döngüsünün nihayetinde insanlık için "ruhsal" (pnomatik) olana "nirvana"yı, "nefsani" (psişik) olana eonî saadeti bağışlayan, "maddi" (hilik) olanın ise "Büyük Huzur"un sonuna dek maddenin karanlığında kaldığı bir istikbal tasvir etmiştir, bu tasvir, Harnack'ın ıstılahî olarak "hissî ve ödemonist eskatoloji" diye andığı "Yoksullar"ın dünyada iyi bir şölen vakti geçirmeye dair ham beklentilerinden oldukça farklı bir manzaradır.

Nihayetinde öğretilerinin bütünü, hem evrensel hem de ferdî Ruh için geçerli olan devrî kanun mefhumu etrafında dönmekteydi.

Böylelikle Gnostiklerin, insan ruhlarının yalnızca ezelî mevcudiyeti öğretisini değil, aynı zamanda yeniden doğuşu öğretisini de istisnasız vazettiklerini görmekteyiz, doktrinlerinin mühim bir vasfı günahların bağışlanması ana öğretisi olmasına rağmen, büyük sebep-sonuç kanununun kusursuz işleyişine yine de sımsıkı bağlı kalmışlardır.

Gnostisizmde pek çok hususu izah eden ve nice karanlık noktaya ışık tutan bu iki temel öğretinin ya bütünüyle görmezden gelinmiş ya da şuursuzca geçiştirilmediği takdirde, tenkitçinin meselenin anahtarı mahiyetindeki bu esasları vuzuha kavuşturmaktan ziyade "tenasüh" ve "kader" gibi gülünç batıl inançlara değindiği için adeta özür dileme telaşına düştüğü alelacele serdedilmiş birkaç mülahazayla savuşturulmuş olması hayli garip bir durumdur.

Gnostisizmin Edebiyatı ve Kaynakları

Gnostisizm tetkiki şimdiye kadar neredeyse tamamen, eserleri halk tabakası tarafından anlaşılamayacak uzmanların inhisarında kalmıştır, sıradan okuyucu ayrıntıların çokluğundan, teknik ıstılahların güçlüğünden, teolojik üslubun müphemliğinden ve adını dahi hiç işitmediği pek çok şeyi bilmesinin beklendiği hissiyatından ötürü geri durmaktadır.

Yakın zamanda, berrak bir genelleştirme kabiliyetiyle mücehhez liyakatli bir İngiliz müellifin, Kilise tarihi ve dogmatiği sahasında teknik bir eğitimin imtiyazından mahrum kalmış düşünen erkek ve kadınların bu konunun ehemmiyetini ve celbedici cazibesini kavrayabilmeleri maksadıyla, mevzuya dair popüler bir hülasa kaleme almaya teşvik edileceğini ummak gerekir.

Bu esnada mevcud denememiz, şüphesiz bir Meymûnî'nin (İbn Meymûn) tasarımı yahut iktidarıyla vücuda getirilmiş olmasa da, genel okuyucuyu yazarın pek çok kitabı taramakla harcadığı senelerin meşakkatinden kurtarabilecek birkaç not ve işaretin salt kaydı mahiyetinde, bir nebze de olsa "şaşırmışlara kılavuz" hizmeti görebilir.

Evvelemirde kitaplara değinirsek, Gnostisizm üzerine en yetkin eserler hangileridir, istisnasız en iyi literatür, Alman bilginlerine aittir.

Böylelikle karşımıza ilk müşkülat çıkmaktadır, zira genel okuyucu ekseriyetle yalnızca tek dil bilen bir kimsedir.

Sıradan İngiliz okuru için binaenaleyh bu nevî eserler kapalı birer kutudur ve şayet mevcutsa, tercümelere müracaat etmek mecburiyetindedir.

Ne hazindir ki, bu kabil eserlerden sadece ikisi İngilizce kisvede temin edilebilmektedir.

Neander'in Kilise Tarihi (1825 ve sonrası) adlı eserinin tercümesinin ikinci cildi (Bohn, yeni baskı, 1890) Gnostikleri ele alır, gelgelelim büyük Alman ilahiyatçısının bu eseri artık güncelliğini yitirmiştir.

Gnostisizmin en son araştırmaların ışığında yapılan en iyi genel tahlili, Harnack'ın takdire şayan Dogma Tarihi eserinde, 1894 senesinde tercüme edilen birinci ciltte yer almaktadır.

Daha tafsilatlı bir malumat için, Smith ve Wace'in Hristiyan Biyografisi Sözlüğü (1877-1887) mutlak surette vazgeçilmezdir.

Bu faydalı çalışmanın tertibinde genel bir makalenin yanı sıra, her Gnostik muallim üzerine mufassal makaleler ve Gnosis'in bir dizi teknik ıstılahı hakkında daha kısa maddeler yer almaktadır.

Çalışmanın mesuliyeti Lipsius, Salmon ve Hort'a aittir ve bu isimler teferruatlı bir yetkinliğin teminatı için kafidir.

Zikredilen son iki eser, konunun ilk elden kavranması için kafi olan yegane kaynaklardır ve derin bir vukufiyet ile hayranlık uyandırıcı eleştirel ferasetin mahsulüdür.

Her ne kadar bu seçkin bilginlerin benimsediği bakış açısı, şeylerin batınî hakikatini formüle etmeye matuf her samimi gayretin ilhamının hakikatte yukarıdan geldiğine derinden kani olan bir kimse için kafi derecede geniş ufuklu olmasa da, böylesi bir mesaiye hürmet ve takdirlerimizi sunmak bir borçtur.

Diğer İngilizce eserler meyanında, genel okuyucuya hitap eden bir çalışma olan King'in Gnostikler ve Kalıntıları (2. baskı, 1887) adlı kitabı zikredilebilir, King, Gnostisizmde bariz bir Hint tesiri bulunduğu hususunda kuvvetle ısrar eder ve bir dizi şayan-ı dikkat noktayı ele alır, fakat eseri bir uzmanın vukufiyetinden yoksundur.

Bununla birlikte kendisi "ortodoksluk"tan fersah fersah uzaktır ve Gnostiklere karşı fevkalade büyük bir sempati besler.

King'in çalışmasının en zayıf ciheti, en çok öne çıkardığı taraftır, King'in bir nümismat sıfatıyla bilhassa alaka duyduğu, Gnostiklerin sözde "kalıntıları" olan muskalar, tılsımlar ve sairenin, en muteber otoriteler tarafından filozoflarımızla kuvvetle muhtemel hiçbir rabıtası bulunmadığı artık ifade edilmektedir.

Buna mukabil King'in kitabı okunmaya pekala layıktır.

Mansel'in vefatından sonra neşredilen Birinci ve İkinci Yüzyılların Gnostik Sapkınlıkları (1875) adlı eseri, yalnızca sempatiden mahrum olmakla kalmaz, aynı zamanda bizzat felsefe kürsüsünde bulunmuş olan Muhterem Başrahibin, onların ana fikirlerini modern Alman felsefi usullerinin ölçütleriyle yargılanacak bir metafizik olarak telakki etme ısrarı yüzünden ekseriyetle Gnostiklere büyük bir haksızlık yapar.

Norton, İncillerin Sahihliğinin Delilleri (1847) adlı eserinin ikinci cildini Gnostiklere tahsis etmiştir, lakin eserinin kıymeti cüzidir.

Burton'ın Resuller Devrinin Sapkınlıkları Üzerine Tahkikat (1829) adlı eseri ise sanki erken dönem Kilise Babalarından biri tarafından yazılmış gibidir.

Bampton vaizinin bu cehdi ile Norton'ınki artık miadını doldurmuştur, üstelik onların kitapları ile Mansel'in eseri yalnızca sahaf piyasasından tedarik edilebilmektedir.

Doğrudan Gnostisizm ile alakadar olan İngilizce eserler hakkında söylenecekler şimdilik bunlardan ibarettir.

Araştırmacı, Harnack’ın eserinde her bölümün ardında, bilhassa Alman bilginlerinkiler başta olmak üzere en yetkin çalışmaların zikredildiği kısa fakat ayırt edici kaynakçalar bulacaktır, keza Smith ve Wace’in Sözlüğü’nde de her bir maddenin peşi sıra doyurucu bir kaynakça yer almaktadır.

Gnostisizm konusunda elimizde bulunan yegâne doğrudan belgelere dair yapılmış en yeni çalışmaların neredeyse tamamını içeren bir listenin yanı sıra kısa ve genel bir kaynakça, Gnostik risale Pistis Sophia (1896) çevirime yazdığım Giriş kısmında mevcuttur, ayrıca en mühim eserlerin tamamını ihtiva eden tasnif edilmiş bir kaynakça da bu denemenin sonuna eklenmiştir.

Araştırmacı, İngilizcedeki malumat kıtlığının Almancadaki muazzam ansiklopedik külliyat karşısında ne denli zayıf kaldığını ve Kilise tarihi ile ilahiyat araştırmalarının bu sahasında Fransa’nın da İngiltere’yi nasıl yakından takip ettiğini hayretle müşahede edecektir.

Ne var ki bu eserlerin tetkiki, elinizdeki kısa denemenin sınırlarını aşmaktadır. İngilizcede dolaylı konuya dair mevcut genel literatür hakkında bu kadarı kâfidir, şimdi Gnostisizmin dolaylı ve doğrudan belgelerini kısaca ele almamız gerekmektedir.

"Dolaylı" belgeler tabiriyle, sonradan kendisini ortodoks Katolik Kilisesi olarak tesis eden yapının Kilise Babaları tarafından kaleme alınmış cedel yazılarını kastediyorum.

Bu dolaylı belgeler, 1853 senesinde Schwartze’nin Pistis Sophia çevirisi yayımlanıncaya dek, fiilen yegâne malumat kaynağı durumundaydı.

"Doğrudan" belgeler tabiriyle ise Kıptîce tercümeler vasıtasıyla günümüze ulaşabilmiş az sayıdaki Gnostik risaleyi kastediyorum. Dolaylı bilgi kaynaklarımız, netice itibarıyla,

Gnostisizmin Literatürü ve Kaynakları

Gnosis’in en amansız hasımlarının elinden çıkmıştır, her devirde ve bilhassa Kilise’nin ilk asırlarında dinî ihtilafların taşıdığı şiddetli husumeti hatırlamak dahi, bu nevi bilgi kaynaklarının güvenilirliğine fevkalade şüpheyle yaklaşmamız için kâfidir.

Dahası, nispeten daha muteber sayılabilecek erken dönem ve çağdaş kaynaklar, ekseriyetle Doğu cemaatlerini meşgul eden felsefi ve mistik meseleleri kavramaktan hayli uzak olan Batı Kilisesi Babalarının metinlerinde yer almaktadır.

Roma ve Garp zihniyeti, Grek ve Şark tefekkürünü hiçbir zaman hakkıyla idrak edememiştir ve Batılı Babalar daima "ortodoksluğun" başlıca müdafileri olmuşlardır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki elimizde birinci yüzyıla, şayet vaktiyle yazılmış idiyse, yahut ikinci yüzyılın ilk üç çeyreğine ait günümüze ulaşmış çağdaş bir "reddiye" bulunmamaktadır.

"Gnostisizmin muazzam mahzeni", hadiselerin asıl cereyan ettiği muhitten pek uzakta, Galya’daki Lyon’da, yaklaşık olarak ikinci asrın sondan bir önceki on yılında yazan Irenaeus’un Reddiye’sidir.

Müteakip bütün reddiye yazarları az çok Irenaeus’un risalesine dayanır ve ekseriyetle bu Galyalı piskoposun eserini iktibas ederler.

Şayet Irenaeus’un güvenilmez olduğu gösterilebilirse, temelin çürüklüğü sebebiyle bütün reddiye binası tehlikeye girer.

Bu mühim mesele ileride etraflıca ele alınacaktır. Irenaeus’tan evvel, Hadrianus saltanatının sonlarına doğru, miladi 135 civarında yaşamış muayyen bir Agrippa Castor’un,

Eusebius tarafından heretiklere karşı ilk kalem oynatan zat olduğu zikredilir.

Ne yazık ki bu zatın eseri kayıptır. Hristiyan müdafii Justin Martyr de heretiklere karşı bir eser kaleme almıştır, bu Syntagma yahut Muhtasar da maalesef zayi olmuştur.

Justin’in günümüze intikal eden eserlerindeki İncil anlatısına bakılacak olursa, mütemadiyen atıfta bulunduğu "Havarisel Hatırat"ın bizim dört kanonik İncil’imizle örtüşmediği anlaşılmaktadır, gerçi mezkûr İncillerin bu devirde şimdiki hallerini almaya başladığı pekâlâ kabul edilebilir.

Dolayısıyla onun heretikler üzerine kaleme aldığı çalışmasının, kanon öncesi devrin ihtilaflarına, metnin istifadesinin devamını sakıncalı kılacak derecede kuvvetli bir ışık tuttuğu zannedilebilir.

Agrippa Castor’un eserinin ortadan kaybolmasının sebebi de bu olabilir.

Justin, miladi 140 ile 160 yılları arasında faaliyet göstermiştir. En velut edebi devresi miladi 190 ile 203 yılları arasına rastlayan İskenderiyeli Clement, Gnostik faaliyetlerin en yoğun merkezinde yaşamış ve Gnosis’in büyük üstatlarından bazılarını şahsen tanımıştır.

Onun metinleri, sonraki yıllarda Kilise Babalarının ekseriyetinin ilk iki asrın Gnostiklerinin seciyesine sürmekten pek hoşlandığı toptancı ahlaksızlık ithamlarından büyük ölçüde uzaktır.

Büyük ekoller ve muallimleri bahse konu olduğunda, bunların ekseriyetinin tavizsiz riyazet ehli kimseler olduğu nazara alınırsa, mezkûr ithamların mesnetsiz iftiralardan ibaret bulunduğu hususunda bugünkü bütün münekkitler müttefiktir.

Fakat bu cihet ileride daha vazıh biçimde tebarüz edecektir. Clement’in, Hristiyan öğretisinin eksiksiz bir nizamını kurmaya gayret ettiği ve kayıp eseri olan Anahatlar’da,

Gnostisizmin daha yüksek meselelerini ele aldığı kabul edilir, zira bu eserin ilk üç kitabı Platoncuların üç merhalesi olan, (i) Arınma, (ii) İnisiyasyon, (iii) Doğrudan Müşahede safhalarıyla kuvvetli bir benzerlik arz etmekteydi. Bu eser de maalesef kayıptır.

Bu metin, Hristiyan filozofun bizzat hakiki bir Gnostik olduğunu ispata gayret ettiği meşhur Miscellanies adlı eserinin devamı mahiyetindeydi.

Müsamahasızlığı, "ateşli gayreti" ve son derece tezyifkâr üslubuyla maruf Kartacalı Tertullianus (m. 200-220 civarı), ekseriyetle Irenaeus’u iktibas ederek heretiklere karşı eserler yazmıştır. Bununla birlikte Markioncular bahsinde müstakil bir merci hükmündedir.

Tertullianus’a atfedilen heretiklere karşı risalenin bir kısmı meçhul bir reddiyeci tarafından kaleme alınmıştır, binaenaleyh hesaba katılması gereken bir de Sahte Tertullianus mevcuttur.

Tiber nehrinin mansabındaki Portus Piskoposu Hippolytus, Irenaeus’un talebesiydi.

Bütün heretiklere karşı, hemen tamamen Irenaeus’a istinat eden ve bugün kayıp olan bir Muhtasar kaleme almıştı, fakat aynı Peder’in çok daha kapsamlı bir eseri 1842 senesinde Aynoroz’da gün ışığına çıkarıldı.

Bütün Heretiklerin Reddiyesi adını taşıyan bu metin, dolaylı kaynaklardan elde ettiğimiz malumata fevkalade mühim katkılar sunmaktadır, zira eser Irenaeus’un alelade bir kopyası olmayıp Hippolytus’un eline geçmiş birtakım Gnostik el yazmalarından yapılan iktibaslarla geniş bir yeni malzeme yığını getirmektedir.

Bu eserin telif tarihi takriben miladi 222 senesine tarihlenebilir.

Yine bu devirde (225-250), büyük İskenderiyeli Peder Origenes, filozoflar arasında Hristiyanlığın ilk hasmı sayılan ve Origenes’in devrinden takriben yetmiş beş yıl evvel yaşamış olan

muayyen bir Celsus’a karşı bir reddiye kaleme almıştır. Bu eserin içinde bazı Gnostiklere temas eden kısımlar mevcuttur.

Buna göre Origenes'in Kelsos'un Hakiki Kelamı'na karşı kaleme aldığı eserini de dahil edersek, ilk iki yüzyıldaki Gnostisizm'in dolaylı kaynakları bakımından gerçek bir kıymete haiz Kilise Babalarının tamamını zikretmiş oluruz. İtalya'da Brescia piskoposu Philaster, Kıbrıs'ta Salamis piskoposu Epiphanios ve Hieronymus, dördüncü yüzyılın son çeyreğine tarihlenirler ve bu sebeple (elbette daha önceki yazarlardan iktibas yapmadıkları müddetçe), ilk iki yüzyılın hadiselerine dair doğruluk arz etmek bakımından fazlasıyla geç bir döneme aittirler.

Üstelik Philaster, aşırı saflığı ve her şeye inanma meyli sebebiyle ekseriyetle dikkate alınmaz, Epiphanios'un güvenilirliği ise skandallar ve her türlü çirkinliği uydurma yahut yayma hususundaki büyük mahareti yüzünden sık sık vahim şüphelere maruz kalır. Eusebios elli yıl daha öncedir, fakat bu mesele hakkında ondan derlenebilecek pek az şey bulunur ve doğruluğu hususundaki şöhreti birçok bağımsız tarih tenkitçisi tarafından sorgulanmıştır. Theodoretos'un seleflerine dayanan ve beşinci yüzyılın ortalarına tarihlenen Özeti ise, ilk iki yüzyıla dair malumatımıza katkıda bulunamayacak kadar geçtir. Bu dolaylı vesikaların tetkiki, tenkitçilerin dirayetini işletmiş ve ortaya fevkalade mahirane bir ilmi muvaffakiyet çıkarmıştır. Lipsius, Epiphanios, Philaster ve Sahte Tertullianus'un müşterek bir kaynaktan beslendiğini ispat etmiştir, bu kaynak da büyük ölçüde Eirenaios'un ders notlarından, diğer bir deyişle, kuvvetle muhtemeldir ki piskoposun cemaatine okuduğu ve daha hacimli eserine temel kıldığı polemik risalelerinden meydana gelen, Hippolytos'un kayıp Syntagma'sı yahut Özeti'dir.

Böylece kayıp vesikayı yeniden inşa ederek onu Eirenaios ile mukayese eder ve her ikisi için de müşterek bir merciye, muhtemelen Iustinus'un kayıp Syntagma'sına istidlalde bulunur. Böylelikle ana kaynağımızın Eirenaios olduğunu görmekteyiz.

Eirenaios'un Reddiye'si, ilk iki yüzyıl için, Babalara göre, "Gnostisizm'in ambarı" mesabesindedir.

Eirenaios Galya'nın yabanında, pek uzakta yaşamıştır, verdiği şehadet güvenilir midir?

Böylesi bir devirde hiçbir kilise yazarının, tabiatı icabı, kaçınılmaz olarak bütün melanetlerin hükümdarının doğrudan mahsulü saydığı muhaliflerinin görüşlerine karşı adil olamayacağı yönündeki umumi karineyi bir kenara koysak bile, kaderin nihayet, daha birkaç yıl evvel, bu karinenin nihai delilini elimize verdiğini pek yakında göreceğiz. Fakat bu esnada dikkatimizi doğrudan malumat kaynaklarımıza çevirelim.

Bugün elimizde, orijinal Grekçe Gnostik eserlerin Kıptice tercümelerini ihtiva eden en az üç Kodeks bulunmaktadır. (i.) Askew Kodeksi, parşömen, British Museum, Londra, Pistis Sophia risalesini ve Kurtarıcının Kitapları'ndan parçaları ihtiva eder. (ii.) Bruce Kodeksi (iki ayrı el yazmasından müteşekkildir), papirüs, Bodleian Kütüphanesi, Oxford, Gizeme Göre Büyük Logos'un Kitabı umumi başlığı altında bir dizi uzun fragmanı, son derece ulvi fakat başlıksız bir başka risaleyi ve bir diğer risalenin bir yahut birkaç fragmanını ihtiva eder. (iii.) Ahmim Kodeksi, papirüs, Mısır Müzesi, Berlin, Meryem İncili (yahut Yuhanna'nın Apokrifon'u), İsa Mesih'in Hikmeti ve Petrus'un İşleri'ni ihtiva eder. Ahmim Kodeksi henüz 1896'da keşfedilmiştir.

Askew Kodeksi'nin Latinceye tercüme edildiği 1853 yılından evvel, muhteviyatına dair pratik mahiyette hiçbir şey bilinmiyordu, Bruce Kodeksi'nin muhteviyatı ise Fransızca ve Almanca tercümelerin neşredildiği 1891-1892 yıllarına dek meçhuldü.

Bu mühim vesikaların bir vakada (Askew Kod.) seksen yıl, diğerinde ise (Bruce Kod.) yüz yirmi yıl boyunca tercüme edilmeksizin kalmasına müsaade eden kayıtsızlık üzerinde tefekkür etmeliyiz.

İngilizcedeki ilk tercüme teşebbüsü ancak 1896'da, benim Pistis Sophia versiyonum ile vücut buldu. Böylece Gnostisizm'in doğrudan kaynaklardan tetkikinin oldukça yeni olduğu ve en son araştırmalar haricindekilerin tamamının geçerliliğini yitirdiği görülecektir.

Bu yeni bakış açısı, mezhep tenkitçilerinin dayanak noktası olan Eirenaios'un sıhhatini sınama vasıtalarını Ahmim el yazmasında elimize veren en son keşif ile kendini bize çok daha kuvvetle kabul ettirmektedir.

Meryem İncili, Eirenaios'un istifade ettiği orijinal kaynaklardan biridir.

Artık bir vakada Kilise Babasını madde madde denetleme imkanına sahibiz, ve görmekteyiz ki, aslını öylesine özetlemiş ve tefsir yoluyla aktarmıştır ki, çürütmeye gayret ettiği Gnostisizm ekolünün o tutarlı sistemi, anlaşılmaz bir kargaşa gibi tezahür etmektedir.

Gnostik araştırmalar sahasındaki mütehassıslar arasındaki bu son devir hareketliliğinin, teozofik tetkiklerin ihyasına yönelik yaygın bir ilginin Gnostisizm'i salt tenkit yahut cerh zaviyesinden bütünüyle farklı bir noktadan yeniden değerlendirmeye zemin hazırladığı bir zamana tesadüf etmesi, dikkate değer bir tevafuktur.

Yukarıdaki mülahazalardan aşikardır ki, muhaliflerinin pek hararetle arzuladığı ve temin etmek için pek gayret sarf ettiği unutuluşa gömülmek şöyle dursun, Gnostikler ve onların fikirleri, Kitab-ı Mukaddes tenkidinin adeta bedenleşmiş bir Markion enerjisi ve bağımsızlığıyla çalıştığı yirminci yüzyılın başlarında, Hristiyanlığı evrenselleştiren bu zevatın hatırası bir kez daha tebarüz etmekte ve hakiki din taliplerinin dikkatini celbetmektedir.

Bu dolaylı ve doğrudan menbalara ilaveten, münevver bir tenkidin tetkikine tabi tutulduğunda bize kıymetli malumatlar bahşedebilecek bir başka menba daha mevcuttur.

Gnostik Resullerin İşleri metinlerinde muhafaza edilen efsaneler ve rivayetler, şimdiye dek gördüklerinden çok daha yakın bir alakayı hak etmektedir, nitekim bunların birçoğundan yapacağımız iktibaslarla bunu ileride göstermeyi ümit ediyoruz.

HASIMLARINA GÖRE GNOSİS

Keşke hasmım bir kitap yazmış olsaydı! Eyüp (Mutedil İngilizce Tercümeye göre).

KİLİSE BABALARININ POLEMİK YAZILARINDAN KURTARILAN BAZI GNOSTİK FRAGMANLAR

Şimdi okuyucuyu, Kilise Babalarının polemik yazılarından bize malum olduğu kadarıyla, Gnostisizm'in başlıca muallimleri ve ekolleriyle tanıştırmaya geçeceğiz.

Ne yazık ki talebeye tatminkar bir Gnostik ekoller tasnifi sunabilecek vaziyette değiliz, daha evvel teşebbüs edilen her tasnif bütünüyle iflas etmiştir ve malumatımızın mevcut halinde, farklı inkişaf merhalelerini bu yığının içinden elimizden geldiğince ayıklamakla iktifa etmek mecburiyetindeyiz.

İskenderiyeli Clement, ikinci yüzyılın sonunda Hristiyan âleminin bu ekollerini zahit ve sefih mezhepler şeklinde ikiye ayırarak kaba bir çareye başvurdu, Neander ise mevcut yüzyılın başında onları Yahudilikle olan dostane yahut hasmane münasebetlerine göre sınıflandırmaya gayret etti, Baur da yalnızca Yahudiliğe nasıl baktıklarını değil, aynı zamanda Putperestliğe karşı takındıkları tavrı da hesaba katan bir girişimle onu takip etti, Matter, Suriye, Küçük Asya ve Mısır ekolleri şeklinde coğrafi bir taksimatı benimsedi, Lipsius ise Suriye ve İskenderiye Gnostisizmi şeklinde daha umumi bir ayrıma gitti. Bütün bu tasnifler pek çok mühim noktada iflas etmektedir, dolayısıyla Gnostisizmin kökenini muğlak ve tenkitten uzak bir biçimde "Simon Magus"a bağlayan en eski Kilise Babası sapkınlık yazarlarının kusurlu işaretlerini takip etmeye mecbur kalmaktayız.

Bununla birlikte, Gnostik fikirlerin menşeinin basit olmaktan ve tek bir ferde indirgenebilmekten fersah fersah uzak, son derece karmaşık bir tabiatta olduğu muhakkaktır, kimi müellifler bu menşein, sapkınlık yazarlarının muayyen bir muallime atfedemedikleri hemen her şey için kullandıkları umumi bir tabir olan sözde "Ofitlik" çizgisinde aranması gerektiğini düşünmüştür.

Lakin Kilise Babalarının tefrik etmeksizin Ofit diyerek birbirine kattığı ekoller ve temayüller kargaşası, iyisiyle kötüsüyle en mütecanis olmayan unsurları ihtiva eder.

Ofit yahut "yılana tapan" ismi, yalnızca reddiye yazarlarınca istimal edilen alelade bir tahkir ifadesinden ibarettir, oysa bu ekollerin mensupları kendilerine ekseriyetle "Gnostikler" demekteydi ve anlaşıldığı kadarıyla bu terimi ilk kullananlar da onlardı. Bu sebeple evvelemirde ikinci yüzyılın ilk çeyreğine kadar sözde "Simonyan" silsilesini takip edeceğiz, ardından "Gnostikler"in o belirsiz kaosuna dalacağız, sonra Ebiyonit geleneğinin Gnostik bir safhası boyunca adımlarımızı geriye doğru takip edeceğiz ve nihayetinde bizim tarafımızdan bilinen Gnostisizmin en parlak devrini ele alacağız, bu devir Basilides, Valentinus ve Bardesanes'in yaşadığı, eser verdiği ve tefekkür ettiği, Marcion'un ise cesareti bakımından kendi çağımızda dahi belki henüz dengi görülmemiş bir "yüksek tenkit" ile bidayet halindeki ortodoksluğu hayrete düşürdüğü bir devirdi.

Bu devir öyle müstesna eserler vermiştir ki, Dr. Carl Schmidt'in (Codex Brucianus neşrine yazdığı Mukaddime'deki) ifadeleriyle, "ortaya atılan nazariyelerin cüreti karşısında hayretler içinde kalır, tefekkürün zenginliğiyle büyülenir, müellifin ruhundaki derinlik karşısında mütehassis oluruz", "Gnostik dehanın azametli bir kartal misali dünyayı ardında bıraktığı, saf nura, vecd içinde kendini kaybettiği saf bilgiye doğru genişleyen ve gitgide daha da genişleyen daireler çizerek süzüldüğü bir dönemdir bu." Bununla birlikte, bu Gnostiklerin hayatlarını ve öğretilerini tetkik ederken, şimdiye dek yegâne malumat menbaımızın sapkınlık yazarlarının karikatürlerinden ibaret olduğunu daima akılda tutmalı, yalnızca reddiyecilere fantastik görünen noktaların seçilip bilahare hasmane tenkidin her türlü marifetiyle mübalağa edildiğini, bu kabil noktalar sunmayan ahlaki ve umumi talimlerin ise neredeyse istisnasız tevil edilmeden geçildiğini hatırdan çıkarmamalıyız.

Bu itibarla, en büyük günahları çağlarının asırlarca fersah fersah ilerisinde olmak olan bu insanların en ziyade tahrif edilmiş bir portresinden gayrısını elde etmek imkânsızdır.

Ayrıca unutulmamalıdır ki, ilk iki asırda "sapkınlık" tabiri, bilahare kendisine yüklenen dar manayı ekseriyetle tazammun etmemekteydi. Bu, sadece bir felsefe ekolü için kullanılan mutat bir tabirdi, nitekim Platon'un, Zenon'un, Aristoteles'in mezhebinden veya mektebinden söz edildiğini okuruz. Dolayısıyla Gnostikler ve Hristiyan âleminin geri kalanı da o ilk devirlerde az çok müsavî bir haysiyete ve sahihliğe sahip bir dizi ekole yahut "fırkaya" bölünmüştü.

"SİMONYANLAR" Kilise Babalarının "Simonyanlar" olarak adlandırdığı Gnostiklerin bu ismi bizzat kabulleneceklerini veya muhaliflerinin kendileri için tahayyül ettiği silsilenin hakikatte herhangi bir temele dayandığını tasdik edeceklerini farz etmek için hiçbir sebep yoktur. Ta Justin Martyr devrinde (yaklaşık MS 150), "Simon" tarihteki mevkisiyle hiçbir surette bağdaşmayan bir ehemmiyet kazanmıştı.

Justin'in ona karşı büyük bir nefret beslediği ve Roma'daki bir heykelin üzerindeki kitabeye dayanarak Romalıları ona bir tanrı gibi tapmakla itham ettiği aşikârdır. Justin kitabeyi "Simoni Deo Sancto", yani "Kuddis Tanrı Simon'a" şeklinde aktarır.

Fakat (cedelleşmeye giriştiğinde Justin'in sıhhatine dair şöhretine ne yazık) arkeoloji heykeli keşfetmiş ve onun bir Sabin ilahı olan "Semo Sancus"a ithaf edildiğini ortaya çıkarmıştır.

Bununla birlikte Justin'in bu iddiası, o tenkitten uzak çağdaki bütün benzer iddialar gibi, sonraki sapkınlık yazarlarınca hiçbir suale tabi tutulmaksızın kabul görmüştür. Şimdi, Justin'in Hristiyanlığa dair kendi hususi görüşünü müdafaa ederken giriştiği sayısız münazarada, Simon'un misal olarak zikredildiği bir delille karşılaşmış olması gayet muhtemeldir. İhtimal ki Justin, İsa'nın mucizelerinin O'nun namına ileri sürdüğü her şeyi ispatladığını iddia etmiş, buna mukabil Simon'un da büyük bir keramet ehli olduğu ve büyük iddialarda bulunduğu, binaenaleyh mucizelerin Justin'in iddialarını ispatlamaya yetmeyeceği karşı argümanıyla karşılaşmıştır.

Böylelikle Justin'in Simon'un hatırasından nefret eder hale gelmiş olması ve onu ve taraftarlarını her yerde, hatta Roma'da bir Sabin ilahçığına dikilen bir heykelde dahi görmüş olması muhtemeldir.

Simon adında bir kerametbazın Samiriye'deki insanları psikolojik hileleriyle hayrete düşürmüş olması ve Justin'in zamanında halk arasında onun hakkında hâlâ rivayetlerin anlatılıyor olması pekâlâ mümkündür.

Lakin Simon'un ilk sapkın olduğu efsanesini kalıplaştırmakta en büyük rolü oynayan şey, isminin sonradan kanonikleşen Resullerin İşleri kitabındaki kıssalardan birine dâhil edilmesi olmuştur.

Bu hadise Justin'den daha sonra vuku bulmuştur ve böylelikle bidatin (ve dolayısıyla Babalara göre Gnostisizmin) menşeine dair efsanenin tekâmülündeki ilk safhalara şahit oluruz. O halde "Simon" ve "Simonyanlar" hakkında bize anlatılanlar, yalnızca daha sonraları Katolikleşen zümrenin çürütmeye gayret ettiği bazı fikirleri yeniden gün yüzüne çıkarmak bakımından bir alaka teşkil eder, bunun tarih olarak hiçbir kıymeti yoktur.

DOSITHEUS

Sahte-Klementin polemiğinin efsanevi arka planı, "Simon Magus"un öncüsünün Dositheus adında biri olduğunu bize bildirmektedir.

Kendisinden en eski sapkınlıkbilimcilerin (heresiyologların) listelerinde, bir Samiriye Vekayinamesi'nde ve Ebu'l-Feth'in Vekayinamesi'nde (on dördüncü yüzyıl) bahsedilmektedir, gelgelelim bu kayıtların tamamı efsanevi niteliktedir ve bu şahıs hakkında gerçekten güvenilir sayılabilecek hiçbir şey iddia edilemez.

Bununla birlikte, Dositheusçu fırkasının varlığını altıncı yüzyıla dek sürdürmesi, onun önemsiz bir şahsiyet olmadığını kanıtlamaktadır, hatta Ebu'l-Feth bu sürenin on dördüncü yüzyıla kadar vardığını söyler. Rivayete göre hem Dositheus hem de "Simon Magus", Vaftizci Yahya'nın takipçileriydi, ancak İsa'ya düşman oldukları rivayet edilirdi.

Dositheus'un "Musa gibi" vaat edilen peygamber olduğunu iddia ettiği, "Simon"un ise bundan daha da yüce bir iddiada bulunduğu söylenir.

Esasen, o günlerdeki pek çok kimse gibi, her ikisi de Mesihlik iddiasındaydı.

Dositheusçular, Essenîlerinkine pek benzeyen bir yaşam tarzı sürdürmekteydiler, ayrıca kendilerine mahsus gizli ciltleri ve anlaşıldığı kadarıyla hiç de azımsanmayacak bir külliyatları vardı.

Dositheus (Dousis, Dusis yahut Dosthai) görünüşe göre bir Araptı ve Arabistan'da, Essenîler ve Terapötlerin topluluklarıyla akraba pek çok mistik cemaatin bulunduğuna inanmak için elimizde her türlü sebep mevcuttur.

Justinus'un "Havarisel Hatırat" genel başlığı altında istifade ettiği İncillerden biri, "müneccimlerin" (hikmet ehli adamların) Arabistan'dan geldiğini ifade eder.

Hatta bir efsane, Dositheus'un Sadukiler fırkasının kurucusu olduğunu ileri sürer!

Sonraki rivayetler ona otuz müritten, yahut daha kesin bir ifadeyle, biri kadın olmak üzere yirmi dokuz buçuk müritten (bir aydaki günlerin sayısı) müteşekkil bir zümre atfetmiştir.

Demek oluyor ki, Dositheus'un sistemi ay esasına dayanmaktaydı, tıpkı sonradan İsa'ya atfedilen sistemlerin güneş esasına dayanması gibi; buradaki on iki havari, güneş aylarını yahut burçlar kuşağını, daha doğrusu bu sembolizmin temelinde yatan hikmet geleneğinin belirli hakikatlerini temsil etmekteydi.

Dositheus'un, "Simonianlar"ın da en yüce ilkesine izafe edilen bir tesmiye olan "Ayakta Duran"ın yahut değişmez ilkenin bir zuhuru olduğunu iddia ettiği söylenir.

Aralarındaki yegâne kadın mürit Helena'ydı (Yunancada ay veya kameri ay anlamına gelen Selene ismi), nitekim kendisi Simon efsanesinde de zuhur eder.

Böylelikle Dositheusçu geleneğin loş perdesinde, Hristiyanlık öncesi bir Gnosis'in kaynaklarına ait gölgelerin, yani Arap, Fenike, Suriye ve Babil gölgelerinin geçip gittiğini görebiliriz.

Daha da enteresanı, belki de bu suretle, başka bir silsile hattı boyunca Valentinusçu Pleroma (Doluluk) yahut ideal âlemin sonraki otuz Eon'unun ve bunların bölünen otuzuncusu olan, alt veçhesi Dünya Ruhu'nu yahut bir âlem nizamının ezeli cevherini teşkil eden (içeride ve dışarıda, yukarıda ve aşağıda bulunan) Sophia'nın dayandırılabileceği bir kaynağa işaret edebiliriz.

Ayrıca Ebu'l-Feth'in Dositheus'u Milattan Önce 100 yılına yerleştirdiği de gözden kaçırılmamalıdır.

Kuşkusuz bu geç dönem vakanüvisine ancak son derece ihtiyatlı bir itimat gösterilebilir, fakat yine de artık bizim erişimimize açık olmayan kaynaklardan beslenmiş olması ihtimal dahilindedir.

Bu beyan, vakanüvisin Hristiyanlık öncesi bir Gnosis vakıasını kabul ettiğini göstermesi bakımından dikkate şayandır, gerçi bu Vaftizci Yahya tarihini ortodoks kronolojiyle nasıl telif ettiği bir muammadır.

Acaba İsa'nın tarihini miladımızdan bir asır evvele yerleştiren Talmudik rivayetin tesirinde kalmış olabilir mi? Dositheus ve "Simon" ile birlikte Hegesippos (Eusebios'un aktardığına göre), iptidai Hristiyan ekollerinin mümtaz önderleri meyanında Cleobius, Gorthaeus ve Masbotheus'u da zikreder.

"SIMON MAGUS"

Evvelce de belirttiğimiz üzere, "SIMON MAGUS", Yeni Ahit mecmuasının bir vesikası olan ve Milattan Sonra 177 yılından önce iktibas edilmediği söylenen Resullerin İşleri'nde zikredilmektedir. Irenaeus ve halefleri, Resullerin İşleri'ndeki efsaneyi tekrar ederler.

Şehit Justinus (yaklaşık 150), neredeyse bütün Samiriyelilerin en büyük tazimle hürmet ettiği Gittalı bir Simon'dan bahseder, bu Simon'un "Büyük Kudret"in bir tecessüdü olduğunu iddia ettiğini ve pek çok takipçisi bulunduğunu ifade eder.

Bununla beraber Justinus, Resullerin İşleri'ndeki kıssaya hiçbir atıfta bulunmaz, bu sebeple kimi müellifler iki ayrı Simon olduğunu varsaymıştır, gelgelelim bu pek lüzumlu görünmemektedir.

Justinus'un anlatısı, esasen üçüncü yüzyılın Sahte-Klementin edebiyat dairesi tarafından ikinci yüzyıla ait Petrus'un Seyahatleri'ne dayanılarak inkişaf ettirilen o muazzam Simonian efsanesinin çekirdeğidir.

Üçüncü yüzyılın başlarında yalnızca Hippolytos, "Simonianlar"ın vasi edebiyatından birkaç kırıntıyı muhafaza edebilmiştir, Portus piskoposu, Büyük Tebliğ başlıklı bir eserden iktibaslarda bulunur ve böylece bu Gnostiklerin sistemlerinden biri hakkında bir fikir edinmemiz mümkün olur.

Bu vesikada mündemiç olan Gnosis şeması, Gnostik doktrinin iptidai bir suretini yahut sırf bir rüşeymini sunmaktan fersah fersah uzak olup, Valentinusçu sistem kadar tafsilatlı olmasa da, Irenaeus'un yalnızca üstünkörü temas ettiği ve şimdilerde yeni keşfedilen Meryem İncili'nde kısmen iktibas edilen Barbelo şeması kadar olgun, Gnostik geleneğin fevkalade inkişaf etmiş bir safhasını bize intikal ettirir.

Katolik Hristiyanların bilahare ananelerinin menşeini dayandırdıkları en erken devirlerde, muhtelif kaynaklardan bildiğimiz üzere, Filistin'de ve civarında peygamberane ve ıslahatçı mahiyette sayısız cereyan, ahlaki, mistik, dini-felsefi ve Gnostik doktrinleri vazeden pek çok peygamber ve muallim mevcuttu.

Ebyonit cemaatleri, birçok noktada bu muallimlerin takipçileriyle ihtilaf halinde kaldı ve Ebyonit ananesi bu itikadi mücadelelerin tahrif edilmiş bir rivayetini aktardı.

Her şeyden evvel Ebyonitler, Pavlusçu kiliselerle son derece şiddetli bir niza içindeydiler.

Sonraları Umumi Hristiyanlık, bilhassa Resullerin İşleri vesikası vasıtasıyla, Petrus ve Pavlus mektepleri arasındaki ihtilafları telif etme gayretine girişti, zamanla Ebyonit rivayeti de bu yeni zaviyenin ışığında tahrir edilerek, Ebyonitlerin vaktiyle mücadele ettiği o büyük "zındık"ın yerine Simon'un ismi ikame edildi. Böylelikle, muhtemelen ilk defa Petrus'un Seyahatleri'nde yazıya dökülmüş olan tadil edilmiş Ebyonit rivayeti, Ebyonit Petrus ile Büyücü Simon arasındaki çatışmaların canlı levhalarla tasvir edildiği, Samiriyelinin büyü sanatlarının boşa çıkarıldığı ve batıl itikadının bu "Fakirler"in cesur müdafii tarafından teşhir edildiği bir romana tedricen evrildi.

Bu romanslar dizisinin en son gözden geçirilmiş nüshası, bütün anlatıya Romalı bir arka plan kazandırmıştı, böylece Simon'un nihayetinde Roma'da Petrus tarafından hezimete uğratıldığını görürüz (bu durum Roma Kilisesi'nin Petrus'un Roma'ya geldiği yönündeki efsanesine uydurulmuştur), oysa daha önceki nüshalarda Petrus Doğu'nun ötesine geçmez ve Simon nihai olarak Antakya'da hezimete uğratılır. Sahte-Klementin (Pseudo-Clementine) literatürünün dikkatli bir tetkiki, biri son derece dikkate değer mahiyette olan birtakım edebi tortuları yahut efsane katmanlarını açığa çıkarır.

Buna ilk işaret eden Baur olmuştu ve Tübingen ekolündeki takipçileri onun görüşlerini işleyerek Simon Magus'un yalnızca Pavlus'un efsanevi bir simgesi olduğu teorisine dönüştürdüler.

Gerek Petrus-Simon gerekse Petrus-Pavlus ihtilaflarında tartışılan doktriner hususların dikkat çekici benzerliği inkâr edilemez ve Tübingen ekolünün ilmî itibarı, salt a priori imkânsızlık iddialarını hükümsüz kılar.

Her ne kadar Simon Magus'un her zikredildiği yerde Pavlus'un kastedildiği yönündeki aşırı görüşü benimsemek elbette temkinli bir tutum sayılmasa da, efsanenin katmanlarından en az birinde bu özdeşliği gayet açık bir biçimde ayırt edebiliriz.

Kilise Babalarınca tarif edildiği şekliyle "Simoncu" sistemler, Gnosis'in başlıca hususiyetlerini ortaya koyar, her şeyin üzerindeki Baba, Logos fikri, Eon alemi yahut ideal evren, onun suduru, çiftler veya sizigiler (syzygies) olarak temsil edilen müspet ve menfi cepheleri, Logos'un düşüncesi veya dişil cephesi olarak temsil edilen dünya ruhu, ruhun nüzulü, duyulur alemin mimarlar tarafından yaratılışı, tenasüh ve kurtuluş doktrinleri ve benzerleri.

"Simoncular"ın başlıca vasfının, "Simon"un Mısır'da öğrendiği rivayet edilen ve hasımları tarafından uydurulan fantastik hikâyelerin çoğuna kaynaklık eden "büyü" tatbikatı olduğu söylenir.

Fakat Magus unvanının, Samiriyeli mucizecinin hikâyesinden çok daha fazlasını ihtiva etmesi ve bizi Pers ülkesi ve Magiler ile kurulan Gnostik bir irtibata ulaştırması kuvvetle muhtemeldir, nitekim Hippolytus'un iktibas ettiği el yazmasında kullanılan ateş sembolizmi de bu varsayımı fazlasıyla teyit etmektedir.

Diğer açılardan "Simoncu" Gnosis, Barbelo-Gnostik ve Basilides-Valentinusçu gelişmelerle benzer çizgideydi, bu durum Hippolytus tarafından muhafaza edilen Büyük Bildiri fragmanlarında açıkça görülebilir.

"Simoncu" literatürün geri kalanı yok olmuştur, bununla birlikte onların başlıca metinlerinden biri Dünyanın Dört Bucağı adını taşıyan bir kitaptı ve bir diğer meşhur risale ise, "Simon"a atfedilen ve Eski Ahit'in Tanrı fikrini, bilhassa Tekvin'deki yılan efsanesini ele alarak derinlemesine bir tenkide tabi tutan birtakım tartışmalı meseleleri (Refutatorii Sermones) barındırmaktaydı.

Simon efsanesini geliştirenlerin Simon ve Helen miti haline getirerek parodileştirdiği ana sembolizm, görünüşe göre göksel (sidereal) mahiyetteydi, böylelikle Logos ve onun Düşüncesi olan Dünya Ruhu, Güneş (Simon) ve Ay (Selene, Helen) olarak sembolleştirilmişti, mikrokozmosta da durum aynıydı, Helen maddeye düşmüş insan ruhu, Simon ise onun kurtuluşunu sağlayan akıldı.

Dahası, bu sistemlerden birinin Truva efsanesini ve Helen mitini ruhani ve psikolojik bir tarzda yorumlamaya giriştiği anlaşılmaktadır.

Bu durum, Gnostik fikirleri desteklemek gayesiyle, popüler Grek "Kitab-ı Mukaddes"i olan Homeros efsaneleri dizisinin otoritesine başvurma teşebbüsünü göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Bu, Yahudi alegoristlerin tatbik ettiği usulün Grek mitolojisi sahasına teşmil edilmesinden ibaretti.

Ne var ki Kilise Babaları arasındaki "Simoncu" muarızları, Helen'in Simon tarafından Sur şehrinde bulunmuş bir fahişe olduğu efsanesini türettiler.

Bu şehrin adı, muhtemelen Baur'u, Simon (Güneş) ve Helen (Ay) terminolojisinin mezkûr kadim şehirde hâlâ tatbik edilmekte olan Fenike güneş ve ay ilahları kültüyle irtibatlı olduğunu ileri sürmeye sevk etmiştir.

Şüphesiz kadim Fenike ve Suriye kozmogoni fikirleri o dönemde birçok din araştırmacısına yabancı değildi, fakat bu denli karanlık meselelerde aşırı kesin hükümlere varmak icap etmez.

Irenaeus, "Simoncular"a atfettiği sistemin şu ana hatlarını sunar, bu, Logos ile Dünya Ruhu'nun, yani Sophia veya Hikmet'in dramatik mitidir.

Fakat Irenaeus, bunun Simon'un Helen'e dair şahsi iddiası olduğunu öne sürmek ister, besbelli ki Mesih'in Logos sıfatıyla birinci şahıs ağzından konuşturulduğu bir el yazmasına dayanmaktadır, bu sebeple biz de metni kısmen asıl şekline döndürmeye gayret edeceğiz.

" 'Hikmet, Zihnimin ilk Tasavvuru (yahut Düşüncesi), Her Şeyin Anası idi, başlangıçta Melekleri ve Başmelekleri yaratmayı Zihnimde O'nun vasıtasıyla tasavvur ettim.

Benden fışkıran ve Babasının iradesinin ne olduğunu bilen bu Düşünce, alt alemlere indi ve Melekler ile Kudretleri meydana getirdi, nitekim alem de onlar tarafından yapıldı.

Ve onları meydana getirdikten sonra, onlar tarafından hasetle alıkonuldu, zira onlar başka herhangi birinin zürriyeti sayılmak istemiyorlardı.

Bana gelince, Ben onlar tarafından katiyen bilinmemekteyim.' "

Irenaeus, el yazmasından özetleyerek devam eder, "Ve Düşünce, bizzat kendisinden sudur etmiş olan Kudretler ve Melekler tarafından esir edildi.

Ve Babasına tekrar yükselmesini engellemek için O'na akla gelebilecek her türlü hakareti reva gördüler, hatta O'nu bir insan bedenine hapsettiler ve bir kaptan diğerine aktarılır gibi başka kadın [?] bedenlerine tenasüh ettirdiler. ...

Böylece O, bedenden bedene geçerek ve bu suretle durmaksızın tahkire maruz kalarak, nihayetinde bir genelevde para karşılığı satılır hale geldi, ve O 'kayıp koyun' idi.

'İşte bu yüzden, O'nu ilk kez çekip almak ve bağlarından azat etmek, Kendi Gnosis'imle insanlara kurtuluşu temin etmek üzere Ben de geldim.'

Zira Melekler," diye yazar Kilise Babası, "dünyayı kötü yönetmekteydiler, çünkü her biri hakimiyeti arzuluyordu, O ise işleri düzeltmek üzere gelmişti, ve Kendisini tebdil ederek, Kudretlere, Hakimiyetlere ve Meleklere benzeyerek aşağı inmişti, öyle ki bir insan olmadığı halde insanlara bir insan gibi göründü, ve gerçekte acı çekmediği halde Yahudiye'de acı çekmiş zannedildi."

Peygamberler de kehanetlerini dünyayı yaratan Meleklerin ilhamı altında dile getirmişlerdi." Tüm bu öğretiler mistik Mesih’e inanan çevrelerden neşet etmiştir ve diğer pek çok sistemle müşterektir, şayet Eirenaios özetleyip şerh ettiği belgenin tarihçesini bize aktarmış olsaydı, şayet onu kelimesi kelimesine iktibas etseydi, gelecek kuşakları ne büyük bir zahmetten kurtarmış olurdu!

Gerçi kendisi de Iustinus’un cedel yazılarından iktibas yapıyor olabilirdi ve Iustinus da halihazırda birtakım özetleme ve yorumlama işlerine girişmişti, fakat her halükarda özgün metnin tek bir paragrafı dahi, Gnostiklerden böylesine içtenlikle nefret eden bu iki kadim şahsiyetin tüm o açımlamalarından ve belagatinden çok daha sağlam bir muhakeme zemini sağlardı bizlere. Neyse ki daha sonra gelen Hippolytos iktibaslarında daha doğrudur ve eline geçen elyazmalarının bazı kısımlarını zaman zaman kelimesi kelimesine aktarır. Bunlardan birini, muhtemelen elindeki en eski Gnostik elyazması olarak gördüğünden, hatalı bir biçimde bizzat "Simon"a atfeder, ne var ki eleştirmenlerin çoğu bunu Eirenaios’un özetlediği sistemden daha geç dönem bir Gnosis formu olarak değerlendirir, oysa bu varsayımı haklı çıkaracak hiçbir delil yoktur. Bu dönemde "Simon"un ilk heretik olduğu efsanesi mezhep tarihçileri nazarında artık "tarih" halini almıştı ve Hippolytos da elyazmasının muhteviyatını Gnosis’in en eski önderi olduğunu varsaydığı bir zata atfetmekte şüphesiz kendini bütünüyle haklı görmekteydi. Elyazmasının başlığı Büyük Bildiri idi, bu muhtemelen Basilidesçi anlamıyla İncil ile eşanlamlı bir tabirdi ve şu sözlerle başlıyordu,

"Bu, Düşünce’den, Büyük Güç’ten, Sınırsız Olan’dan neşet eden Ses ve İsim Vahyinin Yazısıdır.

Bu nedenle mühürlenecek, saklanacak, gizlenecek ve Evrensel Kök’ün Temelini oluşturduğu Mesken’e konacaktır." Mesken’in, Kutsal Ruh’un tapınağı olan insan olduğu söylenir.

Sınırsız Güç’ün ve Evrensel Kök’ün simgesi Ateş idi.

Ateş, gizli ve tezahür etmiş olmak üzere iki yönlü bir tabiata sahip olarak tasavvur edilirdi, Ateş’in gizli kısımları tezahür etmiş olanda saklıdır ve tezahür etmiş olan da gizli olan tarafından meydana getirilir.

Ateş’in tezahür etmiş cephesi, bir insanın görünür şeylerden idrak edebileceği ya da farkında olmaksızın idrak edemediği her şeyi kendinde barındırır, buna karşılık gizli cephesi ise, duyuların ötesine geçse dahi kavranabilir olarak düşünülebilecek ya da insanın kavramaktan aciz kaldığı her şeydir. Fakat doğrudan iktibasa geçmeden evvel Hippolytos, önündeki Gnostik izahatın uzun bir özetini sunar bizlere, bundan yola çıkarak elyazması yazarının düşüncesini diğer kısımlara nazaran daha az hatayla temsil ettiğini kabul edebileceğimiz şu satırları aktarabiliriz, "Gizli ve tezahür etmiş olan her şeyin hazinesi, göklerin fevkindeki Ateş’tir, adeta tüm bedenin kendisinden beslendiği ulu bir Ağaç gibidir.

Ateş’in tezahür etmiş cephesi gövde, dallar, yapraklar ve dış kabuktur.

Ulu Ağacın tüm bu cüzleri Ateş’in her şeyi yutan alevinden tutuşur ve yok olur.

Fakat Ağacın meyvesi, şayet sureti yetkinliğe erdirilmişse ve kendiliğinden biçim alırsa, ambarın (veya hazinenin) içine konur, Ateş’e atılmaz.

Zira meyve ambara konmak için meydana getirilir, kabuk ise Ateş’e verilmek içindir, yani kendi hatırına değil, meyvenin hatırına vücuda gelen gövde." Bu sembolizm, Kıpti Gnostik metinlerden gün yüzüne çıkarılabilen o girift sistemlerdeki "Ağaçlar" ve "Hazineler" ile, ayrıca geç dönem Platoncu ekolün pek çoğunun en gözde çalışma alanı olan Kildani ve Zerdüşti Kehanetler geleneğinin silsilesiyle temas noktaları ortaya koyması bakımından fevkalade ilgi çekicidir. Ateş ağacının meyvesi ve "Ateş Çiçeği", diğer şeylerin yanı sıra, ölümsüz insanın, insan bitkisinin devşirilmiş ruhani bilincinin simgeleridir, fakat bu canlı sembolizmin tam bir tefsiri, hem evrenin tekvinini hem de insanın tanrısallaşmasını ihtiva edecektir. İnsan (Hippolytos’tan yeniden elde etmeye çalıştığımız Gnosis’in öğrettiğine göre), bilkuvve kaldığı müddetçe tekvine ve ıstıraba tabidir, lâkin "suret bulması" bir kez tamamlandığında, Tanrı misali olur ve ıstırap ile doğumun bağlarından kurtularak yetkinliğe erişir. Fakat biz, risalenin görünüşe göre hemen başından, serlevhanın derhal ardından alınan Büyük Bildiri iktibasımıza dönelim,

"Bu yüzden sizlere ne söylüyorsam onu söyler, ne yazıyorsam onu yazarım. Ve yazı şudur,

Evrensel Eonların, görünmez ve kavranamaz olan Sessizlik Gücü Kök’ünden fışkıran, başlangıcı ve sonu olmayan iki sürgünü vardır.

Bunlardan biri yukarıdan tezahür eder, her şeyi düzene koyan Büyük Güç, Evrensel Akıl (Nous), erildir, diğeri ise aşağıdan tezahür eder, her şeyi meydana getiren Büyük Düşünce (veya Tasavvur), dişildir.

Böylece birbirleriyle eşleşerek birleşirler ve başlangıcı yahut sonu olmayan, idrak edilemez Hava’yı [Ruh’u], yani Orta Mekân’ı aşikâr kılarlar.

Bu [Hava] içinde, başlangıcı ve sonu olan her şeyi ayakta tutan ve besleyen [ikinci] Baba bulunur.

Bu [Baba], birlik içinde var olan, başlangıcı ve sonu bulunmayan, önceden var olmuş Sınırsız Güç misali, durmuş olan, duran ve duracak olan eril dişil bir güçtür.

Daha evvel birlik içinde gizlenmiş olan Düşünce, ilk kez bu Sınırsız Güç’ten sudur etmiş ve iki olmuştur.

O [Sınırsız Olan] bir idi, onu Kendinde barındırarak yalnızdı.

Yine de 'önceden var olan' olmasına rağmen 'birinci' değildi, zira ancak Kendisinden Kendisine tezahür ettiğindedir ki bir 'ikinci' var oldu. Ne de [Düşünce] Kendisine Baba demeden evvel O’na Baba denirdi.

Dolayısıyla, Kendini Kendisi vasıtasıyla var ederek Kendi Düşüncesini Kendisine tezahür ettirdiği gibi, tezahür eden Düşüncesi de [tezahür etmiş olan, ikinci] Baba’yı yaratmamış, fakat O’nu temaşa ederek O’nu, yani gücünü, kendi içinde gizlemiştir ve eril dişildir, Güç ve Düşünce’dir.

Bu yüzden birbirleriyle eşleşirler, tek bir varlıktırlar, zira Güç ile Düşünce arasında hiçbir fark yoktur."

Yukarıdaki şeylerden Kudret, aşağıdakilerden ise Düşünce keşfolunur. "Böylelikle onlardan zahir olan şey, tek olmasına rağmen, dişili kendisinde barındıran eril-dişil olarak iki bulunur.

Benzer şekilde Nous (Akıl) da Düşünce'dedir, onlar hakikatte birdir, lâkin birbirinden ayrıldıklarında iki görünürler." "Simon"un Büyük Bildirisi hakkında bu kadarı kâfidir.

Konuya yeni bir ışık tutacak bir belgenin ileride keşfedilmesi imkânsız değildir, bu esnada hükmümüzü saklı tutabilir ve "Simon"un "Şeytan'ın ilk doğan oğlu" olduğuna dair tüm kesin iddiaları meselenin haricinde görebiliriz.

Menander

Justin'in bizzat kendi döneminde Markion muazzam bir cemaat toplarken, "pek çok kimseyi" yoldan çıkarmış olması sebebiyle Justin tarafından hususi olarak zikredilen "Simonyan" Gnosis muallimlerinden biri, rivayete göre bir Samiriye kasabası olan Kapparatea yerlisi Menander'dir.

Justin'in kaydı bize Menander'in geçmiş bir nesle mensup olduğunu ve bilhassa etrafındaki kalabalık cemaat vesilesiyle şöhret bulduğunu göstermektedir.

Biliyoruz ki bu devrin tarihleri, en eski merciimiz olan Justin için dahi fevkalade karanlıktır.

Sözgelimi, milattan sonra takriben 150 yılında yazarken, İsa'nın kendi devrinden 150 yıl önce yaşadığını ifade eder. Onun "Simon" ve Menander için verdiği tarihler de aynı ölçüde müphemdir, Menander, Justin'in çağından bir nesil yahut dört nesil evvel veya çok daha eski bir devirde yaşamış olabilir. Menander'in faaliyet merkezinin, Doğu ile Batı arasındaki irtibat güzergâhında bulunan, Greko-Romen dünyasının en mühim ticaret ve edebiyat merkezlerinden biri olan Antakya olduğu rivayet edilir.

Gnosis'in umumi hatlarını tevarüs ettirmiş gibi görünmektedir, bilhassa her şeyin fevkindeki Tanrı ile yaratıcı kudret yahut kudretler, yani "tabiat kuvvetleri" arasındaki ayrım üzerinde durmuştur.

Hikmete, aşkın "büyü"nün ameli disipliniyle erişilebileceğini talim etmiştir, bir başka ifadeyle Gnosis'e yalnızca imanla değil, kozmolojik ve psikolojik ilimler yolundaki muayyen bir cehd ve şuurlu bir gayretle ulaşılabilirdi. Menander tabiat kuvvetlerinin bilgisini ve bu kuvvetlerin saflaştırılmış insan iradesine nasıl tabi kılınabileceğini öğrettiğini öne sürmüştür, ayrıca insanların kendilerini daha alt düzeydeki Meleklerin hâkimiyetinden kurtarabilecekleri mukaddes bilgiyi onlara öğretmek üzere, ruhani âlemin yüksek Kudretleri tarafından aşağıya gönderilen Kurtarıcı olduğunu iddia ettiği de rivayet edilir.

Bununla birlikte, Menander'in (terimin Katolik manasındaki) Kurtarıcı olduğuna dair "Simon"dan daha fazla bir iddiada bulunmadığı neredeyse kesindir. Kurtarıcı, yukarıda gördüğümüz üzere, Logos idi.

Gnostiklerin iddiası, insanın kendini öyle bir kemale erdirebileceği ve böylelikle Logos ile şuurlu bir iş birliği içine girebileceği yönündeydi, bunu başaranların hepsi "Mesihler" haline gelir ve bu sıfatla Kurtarıcı olurlardı, lâkin bizzat Logos olma manasında değil. Müptedinin "vaftiz" olması, yani dâhili bir tasfiye yahut aydınlanma mertebesine erişmesi halinde "ölümden dirildiği" söylenirdi, bundan böyle o kimse "asla yaşlanmaz ve ölümsüzleşirdi", yani ruhani benliğinin kesintisiz şuuruna malik olurdu.

Menander bilhassa bedenin dirilişine dair maddeci akideye muhalifti ve bu husus, sonraki asırların Kilise Babaları tarafından ona karşı hususi bir itham vesilesi yapılmıştır. Menander'in tâbilerine Menandristler denirdi, kendilerine ve telif ettikleri eserlere dair hiçbir kaydın kalmamış olması esef vericidir.

Antakya'da temerküz etmiş göründükleri için, geleneğin Antakya Kilisesi'nin kuruluşunu Pavlus'a ve ilk piskoposluğunu Petrus'a atfettiği, Resullerin İşleri geleneğindeki "yüzüne karşı direnme" hadisesinin de aynı şehirde cereyan ettiği nazara alınırsa, Menandristlerin yazılarının bu karanlık geleneklere bir nebze ışık tutmuş olabileceği düşünülebilir.

Bununla beraber, Menandros'un "Simon"dan çok daha erken bir döneme yerleştirilmesi ve onda Gnostisizm ile Mecusi geleneği arasındaki en eski halkalardan birinin görülmesi gerektiği kanaatindeyim.

Hatta Gnostiklerin eon bilgisini bu Mecusi talebesine dayandırmış olmaları dahi muhtemeldir, zira Mills ve diğerlerinin gösterdiği üzere onların eonolojisinin kökü Zerdüştî Emşaspendlerde, Ahuramazda'nın şahsi sudurlarında yatmaktadır, gerçi bendeniz eon doktrininin menşeini Mısır'da aramayı tercih ederim.

Saturninus

Saturninus yahut daha doğru imlasıyla Satornilos, umumiyetle Suriye Gnosis'inin kurucusu kabul edilir, lâkin Gnostisizmin onun devrinden evvel Suriye'de yaygın olduğuna inanmak için her türlü sebep mevcuttur.

150 ile 160 yılları arasında yazan Şehit Justin (Trypho, xxxv.), Satornilyanlardan gayet mühim bir fırka olarak bahseder, zira onları kendi devrinin en mühim Gnosis mektepleri olan Marcianlar (muhtemelen Markioncular), Basilidesçiler ve Valentinusçular ile bir tutar.

Saturninus, Basilides ve Valentinus birbirlerinden en az birer nesille ayrılmışlardır ve bu sebeple Saturninus birinci asrın sonları ile ikinci asrın başları civarına yerleştirilebilir, lâkin bu tarihlendirme tamamen Kilise Babalarının Menander'in Saturninus'un, Saturninus'un Basilides'in, Basilides'in ise Valentinus'un muallimi olduğuna dair beyanlarına dayanmaktadır.

Ne var ki, ilk ikisi bakımından, bidat yazarlarının Saturninus'un sisteminin kökenini bizzat Menander'e isnat etmeleri için yalnızca umumi bir doktrin benzerliğinin kâfi bir sebep teşkil etmiş olması ihtimal dışı değildir, zira hakikatte aralarından bir veya iki nesil geçmiş olabilir ve fiiliyatta hiçbir vakit yüz yüze gelmemiş bulunabilirler. Saturninus'un Antakya'da talim verdiği rivayet edilir, lâkin (Gnostik üstatlarda hemen her zaman vaki olduğu üzere) milliyeti yahut hayatının tafsilatı hakkında elimizde hiçbir malumat yoktur. Bilhassa tavizsiz zühd hayatı, yani enkratizm ile temayüz etmiştir.

Tâbileri evlilikten ve her türlü hayvani gıdadan ictinap etmişlerdir, hayat tarzlarındaki bu riyazet pek çok gayretkeş mensup celbetmiştir.

Salmon, Saturninus'un "kendilerini Hristiyan olarak tesmiye edenler arasına" enkratizmi dâhil eden ilk kişi olduğunu belirtmektedir.

Protestan teologlar bilhassa enkratizmi sapkın bir tatbikat olarak addetmektedir, lakin dinî hayatın bu denli müşterek bir vasfının muayyen bir muallime dayandırılabileceğini varsaymak için kâfi bir sebep görünmemektedir.

SATURNİNUS'UN ÖĞRETİLERİ

Saturninus sistemi hakkındaki malumatımız maalesef fevkalade noksandır, Irenaeus'un kısa özeti muhtemelen Iustinus'un kayıp Mecmua'sına dayanmakta veya onun bir nüshası niteliğini taşımaktadır. Daha etraflı malumat edinilebilseydi, bu durum muhtemelen sistemin "Ofit" ve "Barbelo" inkişaflarıyla olan irtibatını tayin etmemizi, her üçünün Basilides ve Valentinus Gnostisizmi ile münasebetlerini tespit etmemizi mümkün kılacağı cihetle, mevcut noksanlık çok daha esef vericidir.

Esas vasıflar, "Simoncu" ve Menandrosçu Gnosis'in vasıflarıyla aynı mahiyettedir, yine de hatırda tutulmalıdır ki bu erken devir sistemleri rüşeym halinde yahut basit ifadelerden ibaret olmak yerine kâfi derecede işlenmiş bulunabilir.

Irenaeus'un nispeten basit hususiyetler arz eden bir hülasa sunmuş olması vakıası dahi, sistemlerin bizatihi etraflıca ve ihtimamla işlenmiş izahatlar olamayacağına delil teşkil etmez.

Lyon piskoposunun hülasasını, doktrin başlıklarının kaba bir işareti, muhtevasından tecrit edilmiş mevzular fihristi olarak değerlendirmemiz selametli bir yol olacaktır.

Böylelikle Saturninus'un Bilinmeyen Baba'yı, başmelekler, melekler ve kudretler gibi büyük vasıta hiyerarşileri, yedi yaratıcı feleği ve onların hâkimlerini, evrenin kurucularını ve insanın şekillendiricilerini talim ettiğini öğrenmekteyiz.

Çok sayıda hasım hiyerarşi ve bunların hükümdarları ile hakikatte bir insan olmamakla birlikte zahiren insan suretinde beliren bir Âlem Kurtarıcısı'nın vasıtasıyla vuku bulan bir necat nizamı mevcuttu, bu nizam yalnızca şer kudretlerinin hezimetini temin etmekle kalmaz, dâhilinde ışık kıvılcımı barındıran herkesi, aralarında Yahudilerin Yehova'sının da bulunduğu yaratıcı hiyerarşilerin iktidarından halas ederdi.

Yahudi kutsal metinleri nakıs ve hatalıydı, bazı peygamberlikler yaratıcı melekler tarafından ilham edilmişken, diğerleri ise şer odaklı kudretler tarafından telkin edilmişti.

Irenaeus'un bizim için muhafaza ettiği sistemin en celbedici vasfı, insanın melekler eliyle yaratılışına yahut daha sarih bir tabirle insanın haricî kisvesinin kurucu hiyerarşilerce inşa edilmesine dair mittir.

İnsanın teşekkülü şu vechile vuku bulmuştur,

Işıldayan bir suret yahut nümune Logos tarafından demiurgik meleklere gösterilmiş, lâkin melekler derhal geri çekilen bu sureti zapt edemeyince birbirlerine, "[Bu] surete ve benzeyişe göre insan yapalım" demişlerdir.

Binaenaleyh bunu yapmaya gayret etmişler, lakin tabiat kudretleri ancak dik duramayan, yerde acizce yatan ve bir solucan misali sürünen bir kılıf yahut plazma vücuda getirebilmiştir.

Bunun üzerine Yücedeki Kudret merhamet ederek hayat kıvılcımını göndermiş, plazma ayağa kalkmış, uzuvlar inkişaf edip birbirine kenetlenmiş, yani ırklar birbirini takip ettikçe sertleşmiş yahut kesafet kazanmıştır, böylece insanın bedeni tekâmül etmiş ve nur kıvılcımı, yahut hakiki insan, onun içine hulul etmiştir.

Bu nur kıvılcımı ölümün akabinde kendi mahiyetindekilere kavuşmak üzere süratle geri döner, bedenin geri kalan unsurları ise inhilal eder.

Burada, ilk devir ırklarının bedenlerinin tekâmülüne dair, tamamen farklı menbalardan ve bambaşka bir zaviyeden teozofik doktrinler üzerine yazan birtakım modern müelliflerce de ileri sürülen nazariyenin kaba hatlarıyla mevcudiyeti müşahede edilmektedir, dolayısıyla Irenaeus'un yahut muhbirinin ortodoks taassuplarının Saturninus'u ve onun "sapkınlığını" bu denli az tezkire mazhar kılmış olması esefimizi katbekat artırmaktadır.

"OFİTLER"

Mevzunun Müphemiyeti

Şimdi deruhte edeceğimiz vazife, Patristik Gnostisizm araştırmacısının üstlenebileceği en müşkil vazifedir.

Rehberlik edecek münferit bir muallim ismi mevcut olduğunda, muayyen fikirlerin ve mütalaaların etrafında tanzim edilebileceği bir mihver bulunur, fakat bu nevi deliller bulunmayıp yalnızca parça pörçük malumat yahut Irenaeus'taki gibi "bazıları der ki" ve "başkaları iddia eder ki" kabilinden hülasalar yahut Hippolytus'taki gibi muhtelif devirlerin yaygın mekteplerine dair müphem tavsifler mevcut olduğunda, üstelik böylesi bir muhitte inkişaf eden Gnostisizm'in ana cereyanlarından biriyle yüz yüze geldiğimizi ve her şeyin dikkatle tetkik edilmesi icap eden yerde vazıh işaretlerin bütünüyle noksan olduğunu idrak ettiğimizde, en şevkli tetkikçiyi dahi neredeyse bir yeis hissi kaplar.

Irenaeus devrine kadar Gnostik metinlerin serbestçe tedavülde bulunduğu, fakat Hippolytus devrine gelindiğinde (yani bir nesil yahut daha fazla bir müddet geçtikten sonra) ortodoksluğun öylesine mesafe katettiği, bu sebeple Gnostik vesikaların tedavülden çekilerek gizlendiği zannedilmiştir, nitekim ellerindeki bazı gizli elyazmalarına malik olmakla Gnostiklere tarizde bulunan Hippolytus'un duyduğu sürurun da buna hamledildiği düşünülmüştür.

Bununla birlikte, kanaatimce Gnostiklerin en müphem ve teknik risaleleri katiyen umuma arz edilmemiştir, zira Gnosis mensupları "gizli doktrin" ve inisiyasyon dereceleri fikrine, batınî akidelerini damlardan haykırmayacak derecede merbut idiler.

Ayrıca, iç içe geçmiş bu mekteplerin ve doktrin merhalelerinin birbirinden son derece kati bir surette ayrıldığından yahut Basilidesçilerin, Valentinusçuların ve diğerlerinin kendilerini bu nevi unvanlarla temyiz ettiklerinden fevkalade şüphe duymaktayım.

Gnostisizm canlı bir mevcudiyetti, donuklaşmış bir nizam yahut ölü bir ortodoksluk değildi, yetkin her talip Gnosis'in ana unsurlarını kendi meşrebince tefekkür etmiş ve ekseriyetle kendi ıstılahlarıyla ifade etmiştir.

İncelememizin bu kısmını ele alırken diğer bir müşkülat daha tezahür etmektedir, mevzudan muhtemelen pek az haberdar olan ve teferruat yığını karşısında kafası karışabilecek kimseler için yazmaktayız.

Halbuki ehemmiyet ve alaka arz eden husus bilhassa bu teferruatlardır, binaenaleyh yapılacak bir hülasa en iyi ihtimalle fevkalade nakıs kalacak ve yanlış anlamalara mahal verecektir.

Bu bakımdan yol gösterici işaretlerimizi elimizden geldiğince dikmek mecburiyetindeyiz. Yukarıda belirtildiği üzere, "Ofit" tabiri son derece hatalıdır, ele aldığımız ekolleri genel olarak nitelemekten uzaktır, ekollerin bizzat kendi mensuplarınca kullanılmamış olup bu kimseler çoğunlukla Gnostik adını yeğlemişlerdir, hatta yılan sembolizminin sistemlerinin izahına dahil olduğu durumlarda dahi bu hiçbir surette belirleyici vasıf teşkil etmez.

Kısacası, cüzü küllün yerine koyma yanılgısından neşet eden bu tabir, ki tali bir ayrıntıyı temel bir vasfa dönüştürerek abartmayı başlıca silah edinen sapkınlık tetkikçilerinin pek sevdiği bir hiledir, muayyen bir muallime atfedilemeyen bütün Gnostik öğreti izahları için muğlak bir adlandırma vazifesi görmüştür.

Gnostiklerin geri kalanı gibi genel geleneği kendilerine has üslupla tadil eden Basilides ve Valentinus'un öğretilerinin dahi zeminini teşkil eden umumi hatları, tabir caizse, bu kimsesizler yurdunda aramak icap eder. Philaster, bu "Ofit" Gnostisizminin Hristiyanlık öncesine dayandığını söyler, Irenaeus ise Theodoret'in kendisinden naklederken "Ofit" diye andığı bir sistemi etraflıca anlattıktan sonra, bunun Valentinus ekolünden geldiğini ifade eder.

Müşrik filozof Celsus, ikinci yüzyılın yaklaşık üçüncü çeyreğinde kaleme aldığı Hakiki Söz adlı eserinde, Hristiyan aleminin geri kalanı ile Origenes'in takriben bir asır sonra Celsus'a yazdığı reddiyede "Ophiani" tesmiye ettiği zümre arasında hiçbir tefrikte bulunmaz. En son tenkitler Philaster'ın yanıldığı kanaatindedir, fakat söz konusu ifade, Hristiyanlık öncesine ait bir Gnosis mecmuasının mevcudiyetine, ilk iki asır boyunca bu ırmağın kesintisiz ve giderek artan bir debiyle aktığına ve hatalı "Ofit" adlandırmasının halen bu ana yataklardan birini işaret ettiğine kafi delildir.

Yılan sembolü kadimlerin Gizemlerinde, bilhassa Yunanistan, Mısır ve Fenike'de mühim bir mevki işgal etmiştir, oradan izini geriye doğru sürerek Suriye'ye, Babil'e ve daha doğuya, günümüzde halen varlığını sürdürdüğü ve hakkıyla izah edildiği Hindistan'a kadar takip edebiliriz.

Bu sembol, alemin ve insanın tevellüdünün, hakeza mistik doğumun en mahrem süreçlerini remzetmekteydi. Yaratıcı kudretin hiyeroglifiydi ve en süfli suretinde alçalarak fallik bir alamete dönüştürülmüştü.

Cismani tenasül ve döl tutma süreçleri, ulu yaratıcı iradenin ve tekamül eden alem sürecinin faaliyete geçişinin daha süfli tecellileridir.

Fakat biri diğerinden, insanın bedeni alemin bedeninden, insanın hayvani arzusu uluhiyetin ilahi iradesinden ne denli ıraksa o derece uzaktır. Cinsiyetin sırları kadim mabetlerin adytonlarında izah olunurdu, tabii olarak beşeriyetin bu büyük ihtirasının ardındaki hakikate vasıl olma teşebbüsü son derece büyük tehlikelerle doluydu.

Bu sırra vakıf olmak pek çoklarını riyazete sevk etmiştir, meseleyi sırf tecessüsle kurcalamak ise istismara müncer olmuştur.

Ten ve zihin cihetiyle pak olanların mükafatı aydınlanma, keşif ve manevi idraktir, liyakatsizlerin fuzuli merakını ise cinsi ifrat ve sefahat cezalandırmıştır.

Bu durum, dinler tarihindeki en acayip hadiselerden birini izah eder, aydınlık ve karanlık vecheler hemen daima bir arada bulunur, alemin ve insanın sırrına bir nebze ışık tutmaya her yeltenildiğinde bütün tabiat harekete geçer ve şayet hayvani yan daha baskınsa, bu hareketlenme neticesinde büsbütün gemi azıya alır.

Nitekim gizem geleneğine heves eden kimi müphem zümrelerin sadece nazariyatta değil tatbikatta da vahim hatalara düştüklerini, sonraki asırların Kilise Babaları müelliflerinin ise bu cüzi hali "dalalet" karşısında umumi bir ithama dönüştürmek maksadıyla her türlü vasıtaya başvurduklarını görmekteyiz, halbuki işin aslına bakılırsa, bu neviden suistimalleri en şiddetle takbih eden beyanlar bizzat Gnostiklerin kendi metinlerinde yer almaktadır.

İnsan rahimde nasıl bir "yılan" ile bir "yumurtadan" husule geldiyse, alem de öyle vücut bulmuştur, fakat alemin yılanı Ulu Kudret, Heybetli Kasırga, Muazzam Girdaptı, yumurta ise cihan manzumesinin Külli Zarfı, ezeli "ateş sisi" idi.

Böylece yılan İlahi İradenin, İlahi Aklın, Uluhiyet Zihninin, Logos'un remzi oldu. Yumurta ise Fikir, Tasavvur, Küllün Annesi idi.

Tohum halindeki alem, dairesel sahası boyunca çaprazlama uzanan veya çevresine muayyen sayıda sarılmış bir yılanla temsil edilirdi. Bu yılansı kuvvet cihanı şekillendirdi ve insanı biçimlendirdi.

Onu halk etti, gelgelelim insan da nesil türetmeyi terk ettiği takdirde, sırası geldiğinde bu kuvveti yaratma gayesiyle kullanabilirdi.

Ruhu hayattan ölüme, ölümden hayata sevk eden Hermes'in Asası yahut Kadüse ile Yunan Gizemlerindeki Tirsos, insandaki yılansı kudreti ve şayet "Şeria'nın Sularını" "yukarıya doğru akıtabilirse", "insanı" yücelere taşıyacağı tariki remzetmekteydi.

Tekvin'deki yılan, Musa'nın yılana dönüşen asası ve çölde tunç yılanın havaya kaldırılışı, Yahudi Gnostiklerce derhal Gizemlerin mitlerine muadil mitolojik mefhumlar sayılarak benimsendi.

Batıni bir ruhiyat ilmine nazar eden bu mistik tevil usulleri hakkında kariyeye bir fikir vermek üzere, "Huruc Miti" tesmiye edilebilecek anlatıya getirdikleri izahı buraya dercedebiliriz.

Bu Mit pek çok ekolde müşterekti, lakin Hippolytus bunu, aşkıncılar yahut Gnosis vasıtasıyla "öteye geçmiş" veya "karşıya geçmiş" manasına geldiği zannedilen ve başka türlü bilinmeyen Peratae adlı bir ekole atfeder. Huruc mitini işte bu suretle izah ederlerdi.

Mısır bedendir, kendilerini bedenle bir tutanların cümlesi cahillerdir, yani Mısırlılardır.

Mısır'dan "çıkmak" bedeni terk etmektir, Kızıldeniz'den geçmek ise kanda mündemiç bulunan hayvani ve nefsani tabiatı, tenasül deryasını aşmaktır.

Yine de henüz emniyette değillerdir, Kızıldeniz'i aşmakla, şüpheci süfli zihnin berzah hali olan Sahraya kadem basarlar.

Orada, Musa'nın "çölün yılanları" olarak adlandırdığı ve "tenasül tanrılarından" kaçmaya çalışanların başına bela olan "yıkım tanrılarının" saldırısına uğrarlar.

Muallim Musa onlara maddenin çarmıhına gerilmiş hakiki yılanı gösterir ve onun vasıtasıyla Çöl'den kaçarak Ruh-ı Âlem olan Semavi Erden'in (Şeria Nehri) bulunduğu Vaat Edilmiş Topraklar'a, yani ruhani aklın alemine girerler.

Erden'in Suları aşağıya doğru aktığında insanların tenasülü vuku bulur, lakin yukarıya doğru aktıklarında tanrıların yaratılışı gerçekleşir.

İsa (Yeşu), Erden'in Sularını yukarıya doğru akıtmış olan kimsedir. Kadim mitlerin birçoğu tarihi-efsanevi bir arka plana sahipti, fakat bunların mit yahut dini ve mistik menkıbeler olarak kullanılması, tarihin izlerini tedricen silip süpürmüştü.

Gizemlere (Misterler) inisiye edilmiş olanlar mitoloji ilminde maharet sahibiydiler ve bu sayede malumatlı Gnostikler, Mısır'dan Çıkış'ın (Exodus) mitolojik tabiatını ve mistik bir tefsire ne denli yatkın olduğunu derhal fark etmişlerdi.

Yukarıdaki misal, bu tefsir usulünün gayet güzel bir örneğidir, ne var ki bu kabil yorumların büyük bir kısmı, düpedüz ahmakça olmadığı vakitlerde dahi son derece zorlamaydı.

O devirlerin dini zihniyeti, dehasını böylesi yorumlar üzerinde sergilemekten hoşlanırdı, Gnostik tefsir ile sonraki Ortodoks tefsir arasındaki fark ise ilkinin kutsal metinlerin mitlerinde ve mesellerinde ruhi süreçleri keşfetmeye çalışması, Ortodoksların ise yalnızca teolojik ve dogmatik bir yorumu meşru kabul etmesiydi.

Mevcut dil bilgimizle tartıldığında, böylesi dindarca meşgalelerin içine sızan en "ahmakça" unsur, Babillilerin, Mısırlıların, Hintlilerin, Yahudilerin ve Greklerin yazılarında her yerde rastlanan kelime oyunları usulü, yani sahte-filolojiydi.

Bu sebeple Gnostik ve Patristik müellifler arasında, teolojik doktrinleri desteklemek adına ileri sürülen, lakin en iptidai filolojik sıhhatten dahi mahrum olan son derece fantastik isim iştikaklarına rastlamaktayız.

Platon gibi pek çok başka hususta zeka devleri olan şahsiyetler dahi bu kabil usullere başvurmakla iktifa etmişlerdi.

Yine de böylesi kadim "filologlar" için asıl alaka mevzuunun "kökleri" deşelemek değil, ruhun tabiatı ve ruhani hayatın hakikatleri olduğunu müşahede etmek memnuniyet vericidir, mamafih, bu zihinlerin muayyen cihetlerdeki mahdutluğunu tespit ederken, kadim insanların pek çok hayırlı iş ortaya koyduğu sahalarda kendi modern usullerimizin sınırlarına gözlerimizi kapama hatasına düşmekten sakınmalıyız.

Şimdi, İrenaeus tarafından muhafaza edilmiş olan umumi Gnostik fikirlerin sunumlarından birinin ana hatlarına dair muhtasar bir taslak sunmaya geçeceğiz.

İRENAEUS'TAN ANONİM BİR SİSTEM

Dile Gelmez Derinlik'te iki Büyük Nur mevcuttu, Birinci İnsan yahut Baba ve O'nun Oğlu olan İkinci İnsan, ayrıca Kutsal Ruh, yani Birinci Kadın yahut bütün yaşayanların Anası.

Bu teslisin altında Su, Karanlık, Gayya ve Kaos olarak adlandırılan dört büyük "unsurdan" müteşekkil atıl bir kütle bulunmaktaydı.

Evrensel Ana, Suların üzerinde kuluçkaya yattı, O'nun güzelliğine meftun olan Birinci ve İkinci İnsan, O'ndan üçüncü Büyük Nur'u, yani Mesih'i hasıl ettiler, O da yukarıya uruç ederek Birinci ve İkinci İnsan ile birlikte Mukaddes Kilise'yi teşkil etti. Bu, Büyük Ana'nın sağ elinden vuku bulan doğumdu.

Lakin bir Işık Damlası sol tarafa, kaotik maddenin içine doğru aşağıya düştü, buna Sophia yahut Hikmet dendi, yani Nur-Ana.

Esirin Suları böylece harekete geçti ve Sophia (Işık-Eon'u) için bir beden, yani Felek-Seması'nı vücuda getirdi.

Ve o, kendini azat ederek bedenini geride bıraktı ve İdeal Evren'in sınırını teşkil eden Anasının (Evrensel Ana) altındaki Orta Bölge'ye yükseldi.

Mekan-Suları ile yalnızca temas etmesi sayesinde, Nur-akışkanının bir kısmını muhafaza eden ve Mahsus (Duyulur) Alem'in başlıca Yaratıcı Kudreti olan bir oğul intaç etmişti bile, bu oğul İaldabaoth idi (bazıları bunun Kaos'un Çocuğu manasına geldiğini söyler), o da sırasıyla bir oğul hasıl etti ve beriki bir başkasını, nihayetinde Mahsus Evren'in büyük Şekil Verici Kudretleri olan toplam yedi kudret meydana geldi. Bunlar "kavgacıydılar" ve babalarıyla durmaksızın nizalaşırlardı.

Kuvvetlerin madde üzerindeki bu karşılıklı tesiri vasıtasıyla "yılan biçimli" olan "akıl", "ruh", "can" ve dünyadaki her şey ortaya çıktı.

İaldabaoth kibirli ve mağrurdu, şöyle haykırdı, "Baba ve Tanrı benim ve benden gayrısı yoktur." Lakin bunu işiten Sophia oğluna seslendi, "Yalan söyleme İaldabaoth, zira senin fevkinde Küll'ün Babası olan Birinci İnsan ve İnsanoğlu olan İnsan vardır."

Bütün Kudretler bu kelam karşısında hayrete düştüler, fakat İaldabaoth onların dikkatini dağıtmak için haykırdı, "Suretimize göre 'insan' yapalım."

Böylece "insanı" yaptılar ve o, kendisine Sophia'dan almış olduğu Nur-akışkanını, yani "hayat nefesini" üfleyerek kendi Nurunu tüketen İaldabaoth'a götürülünceye dek yerde bir solucan gibi yattı.

Ve "insan" bunu alır almaz derhal Birinci İnsan'a şükranlarını sundu ve kendi yapıclarını (Elohim) hiçe saydı.

Bunun üzerine İaldabaoth (Yehova) haset etti ve "kadını" şekillendirerek Nur-kıvılcımını Adem'den çekip almayı tasarladı.

Altı yaratıcı kudret Havva'ya meftun oldu ve ondan melekler tesmiye edilen oğullar türettiler.

Böylece Adem yeniden İaldabaoth'un ve Elohim'in iktidarı altına girdi, bunun üzerine Sophia yahut Hikmet, İaldabaoth'un Cenneti'ne "yılanı" ("akıl") gönderdi, Adem ile Havva onun hikmetli nasihatlerine kulak verdiler, böylelikle "insan" Yaratıcı Kudret'in tahakkümünden bir kez daha azat oldu ve İaldabaoth tarafından vazolunan, kendisinden daha yüce bir kudretten habersiz olma buyruğunu çiğnedi.

Bunun üzerine İaldabaoth onları ve onlarla birlikte "yılanı" yahut "aklı" Cennetinden kovdu, lakin Sophia Nur-kıvılcımının aşağıya inmesine müsaade etmedi ve hürmetsizlikten sakınmak gayesiyle onu geri çekti.

Ve yılan suretindeki "akıl" (aşağı akıl), İaldabaoth'un ilk mahsulü olarak altı oğul meydana getirdi; bunlar da babaları kendi yüzlerinden aşağı atıldığı için insanlara musallat olan "demonik" güçlerdir.

Âdem ile Havva ise düşüşten önce, bu Havva'dan doğan "melekler" gibi ruhani bedenlere sahiptiler, fakat İaldabaoth'un Cenneti'nden aşağıya düşüşlerinin ardından bedenleri giderek daha kesif, daha dermansız bir hâl aldı ve nihayetinde Sophia merhamet gösterip Işığın o tatlı kokusunu onlara yeniden bahşedene kadar "deriden kaftanlara" dönüştü; böylece bedenlerinde ölümü taşıdıklarını anladılar.

Ve böylelikle önceki hâllerinin hatırası kendilerine geri geldi, bedenin yalnızca muvakkat bir süre için kuşanıldığını bilerek sabrettiler.

Sistem bundan sonra Tekvin'in Kabil ve Nuh gibi şahsiyetlere dair efsaneleriyle ve genel olarak Eski Ahit kayıtlarıyla, vasat bir muvaffakiyetle meşgul olmayı sürdürür, buradaki ana fikir, peygamberlerin yedi Elohim'den biri yahut diğeri tarafından esinlendiği, ancak Sophia'nın kimi zaman yukarıdaki İlk İnsan ve Mesih hakkında bölük pörçük vahiyleri onların zihnine işlemeyi başardığıdır.

Sistemin geri kalanı, yeniden doğuş düzeni meselesine ve Gizem mitlerinin tefsirine hasredilmiştir.

Göklerde yahut yeryüzünde hiçbir huzur bulamayan Sophia, yani Hikmet, Büyük Anne'nin yardımına sığındı; o da merhamete gelerek Mesih'in Sophia'ya yardıma gönderilmesini İlk İnsan'dan niyaz etti.

Ve böylece Hikmet, kardeşi ve eşinin imdadına gelmekte olduğunu bilerek, onun gelişini Yahya vasıtasıyla müjdeledi ve "tövbe vaftizi" sayesinde İsa, pak bir kap misali onu kabul etmeye hazır kılındı.

Böylece Mesih, kendini Hükümranlara benzeterek ve onların kudretini tüketerek yedi felekten aşağı indi, onların ellerinde tuttukları bütün Işık yeniden ona doğru aktı.

Ve Mesih, her şeyden evvel hemşiresi Sophia'yı Işık libasıyla giydirdi, birlikte sevinç buldular; "güvey ile gelinin" mistik "izdivacı" işte budur.

İsa Tanrı'nın tasarrufuyla bir "bakireden" doğduktan sonra (başka bir deyişle, zahit İsa tarafından manevi "ikinci doğum" kemale erdirildikten sonra), Mesih ile Sophia, biri diğerini sarmalamış hâlde onun üzerine indiler ve o, İsa Mesih oldu.

İşte o vakit mucizeler göstermeye, şifa dağıtmaya, Bilinmeyen Baba'yı ilan etmeye ve İlk İnsan'ın Oğlu olduğunu açıkça ikrar etmeye başladı.

Bunun üzerine Güçler ve bilhassa İaldabaoth onu katletmek için tedbirler aldılar; neticede bir insan olan İsa onlar tarafından "çarmıha gerildi", fakat Mesih ve Sophia yukarıya, Bozulmaz Eon'a uruç etti.

Lakin Mesih, içinde mesken tuttuğu zatı unutmadı ve onun bedenini dirilten bir kudret gönderdi; bu dirilen, elbette onun kaba maddi kılıfı değil, nefsani ve ruhani bir bedendi.

Havarilerinden bu bedeni görenler, onun maddi kalıbıyla dirildiğini zannettiler, fakat bunu idrak kabiliyetine sahip olan bazılarına bu sırrı izah etti ve onlara manevi hayatın diğer pek çok gizemini talim etti.

Ve İsa şimdi babası İaldabaoth'un sağında oturmakta, bu gizemleri kabul etmiş olan ruhları karşılamaktadır.

O, kendini ruhlarla zenginleştirdiği nispette İaldabaoth kudretinden mahrum kalır, öyle ki İaldabaoth artık kutlu ruhları yeniden doğum dünyasına geri gönderemez, yalnızca kendi cevherinden olanları gönderebilir, bütün mevcudatın nihayeti ise bütün Işığın bir kez daha toplanıp Bozulmaz Eon'un hazinelerinde muhafaza edildiği vakit vuku bulacaktır.

Irenaeus'un hülasasının barbarca Latince tercümesiyle günümüze kadar muhafaza edilen Gnosis'e ait bu hiç de akıldışı olmayan nizamın izahatı böyledir.

Irenaeus'un tenkit ettiği akideleri pek muhtasar bir şekilde özetleme usulü artık bilindiğinden, asıl sistemin çok daha tafsilatlı olduğunu varsayabiliriz.

Sistemin kristolojik ve soteryolojik kısmının başlıca vasıfları, Pistis Sophia sisteminin ve Bruce Kodeksi'ndeki risalelerden birinin ana hatlarıyla bütünüyle aynıdır.

Bu husus fevkalade mühimdir ve mezkûr risalelerin tarihlerinin behemehal Lyon piskoposunun devrinden sonraya ait olmasının icap etmediğine delalet eder, fakat bu ehemmiyetli meselenin tetkiki sonraya bırakılmalıdır. Kozmolojik kısımda Orfeusçu, Pisagorcu, Platoncu ve Hermetik geleneğin tesirine dikkat çekmek ve gerek Grek gerekse Yahudi mitlerinin Keldani geleneğinde nasıl müşterek bir unsur bulduğunu müşahede etmek de bir o kadar celb-i dikkattir.

ERKEN DÖNEM BİR "OFİT" SİSTEMİ

Hippolytus, Refütasyon adlı eserinin beşinci kitabını "Ofitler"e tahsis eder; oysa yukarıda izah edildiği üzere onların hepsi kendilerini "Ofit" değil, Gnosis tâbileri olarak tesmiye etmektedir; yazar onları Gnosis'in en kadim kolu addediyor gibidir.

Daha sonra temas edeceğimiz üç büyük ekolü ele aldıktan sonra, diğer hiçbir bidat tetkikçisi tarafından zikredilmeyen Justinus adındaki muayyen bir şahsı bilhassa nazara verir.

Hippolytus'un bu aktarımı, Justinus'un ismiyle irtibatlandırılan sistemin kayıtlara geçmiş en eski Gnosis biçimlerinden birini temsil ettiği bariz olduğundan, katbekat ehemmiyet kazanmaktadır.

Bu husus Salmon tarafından münakaşa edilmiştir, fakat kanaatimce onun delilleri ikna edici olmaktan uzaktır, Justinus ekolünün, Eski Ahit'ten serbestçe iktibaslar yapmasına rağmen mistik tefsirinde Yeni Ahit mecmuasının metinlerine hiçbir atıfta bulunmaması keyfiyeti, bu meseleyi katiyete kavuşturmalıdır.

İsa'ya kısa bir söz atfedilir, fakat bu söz kanonik metinlerin hiçbirinde yer almaz.

Bu muhitin geniş bir edebiyatı vardı, Hippolytus sistemin en kâmil şeklini sunduğu gerekçesiyle bunlar arasından tek bir cildi, Baruh Kitabı'nı seçer. Mensuplar, ekolün akidelerini ifşa etmemek üzere bir ketumiyet yeminiyle bağlıydılar ve yeminin metni de verilmiştir.

Kozmogoni, Herodot tarafından (iv. 8-10) bir varyantı muhafaza edilmiş olan, Herakles'in (Güneş tanrısı) başrolü oynadığı ve bir tabakasına Tekvin'de de tesadüf edilen Suriye menşeli bir yaratılış mitine dayanır.

Bu mitin Keldani ve kadim Sami gelenekleriyle gayet sıkı irtibat noktaları bulunmaktadır.

Sistemin ana hatları şöyledir, Evrenin üç ilkesi mevcuttur, (i.) Hayır Kitabı yahut her şeyi bilen Tanrı, (ii.) Elohim tesmiye olunan yaratıcı kudret, yani Baba yahut Ruh ve (iii.) belden yukarısı kadın, belden aşağısı yılan suretinde remzedilen ve Aden tesmiye olunan Âlem Ruhu.

Elohim (topluluk bildiren bir çoğul isimdir) ve Aden’den yirmi dört kozmik kudret yahut melek zuhur eder, bunlardan on ikisi Baba-Ruh’un iradesine, on ikisi ise Ana-Ruh’un tabiatına tâbi olur. Aşağıdaki on iki kudret, Aden Bahçesi’ndeki Âlem Ağaçlarıdır.

Ağaçlar, Aden’in dört Nehrini temsil etmek üzere, üçerli dört zümreye ayrılmıştır.

Bu Ağaçlar, kökleri yahut kaynakları yukarıda, dalları yahut nehirleri ise aşağıda tasvir edilen ve Hinduların temsil ettiği kozmik kuvvetlerle şüphesiz aynı tabiattadır.

Aden ismi Zevk yahut Arzu manasına gelir. Böylece bütün hilkat vücut bulur ve nihayetinde Ana-Ruh’un hayvani kısmından hayvanlar, insani kısmından ise insanlar hasıl olur.

Bahçenin yukarı kısmına "en güzel Yeryüzü", diğer bir deyişle Kozmik Yeryüzü denir ve insanın bedeni bunun en latif cüzünden teşekkül eder. İnsan bu suretle şekillendikten sonra, Aden ve Elohim kudretlerini ona tevdi ederler, Âlem Ruhu insana nefs bahşeder, Âlem Ruhu ise ona ruh nefheder.

Erkek ve kadınlar bu minval üzere vücuda getirilmiştir. Ve bütün hilkat, dairesel bir raks misali deveran eden Âlem Ruhu’nun on iki kudretinin dört zümresine, kendi devirlerine göre tâbi kılınmıştır. Fakat âlem seyrinin dönüm noktası olan insan merhalesine erişildiğinde, Ruh olan Elohim, kendi on iki kudretini de yanına alarak semavi feleklere urûç etmiştir.

Ve semanın en yüce katında, Hayır’ın Nur-âlemine açılan Kapı’dan (? cismani güneş) parıldayan Büyük Nur’u müşahede etmiştir.

O vakte değin kendisini Hilkatin Rabbi zanneden zat, fevkinde bir başkasının bulunduğunu idrak etmiş ve yüksek sesle feryat eylemiştir, "[Hakiki] Rabb’i ikrar edebilmem için kapıları bana açın, zira kendimi Rab zannetmekteydim." Ve bir seda gelip şöyle demiştir,

"Bu, Rabb’in Kapısı’dır, salih olanlar buradan dâhil olur."

Ve Âlem-Babası meleklerini semavatın en yüce katında bırakarak içeri girmiş, Hayır Sahibi’nin sağ yanına cülus etmiştir. Ve Elohim, insana rabtedilmiş olan ruhunu daha fazla zillete duçar olmaktan zorla kurtarmak istemiştir, lâkin Hayır Tanrısı ona mâni olmuştur, zira artık Nur-mülküne urûç ettiğinden hiçbir tedmire muktedir değildir. Ve Ruh (Aden) Elohim tarafından terk edildiğini anlayınca, onu tekrar cezbetmek gayesiyle süslenip püslenmiştir, fakat Ruh, Tabiat Ana’nın kollarına dönmeye muvafakat etmemiştir (zira tekâmülün orta noktası aşılmıştır).

Bunun üzerine insanda geride kalan ruh, nefs tarafından tazip edilmiştir, zira ruh yahut zihin, semadaki Babası’nın ardınca gitmeyi arzulamakta, fakat Ana-Ruh’un kudretlerince ve bilhassa şehvete ve ifrata hükmeden birinci zümre tarafından kışkırtılan nefs, zinalara ve hatta daha feci rezilliklere boyun eğmekteydi, insandaki ruh ise bu sebeple azap çekmekteydi. İnsan nefsini bu kabil seyyiata bilhassa sevk eden melek yahut Âlem Ruhu kudreti, birinci zümrenin üçüncüsü olup, hayvani şehvetin remzi olan yılan, yani Naas (İbranca Nahas) tesmiye olunmaktaydı.

Ve Elohim bu hali görünce, insandaki ruha muavenet etmesi için kendi meleklerinin üçüncüsü olan Baruh’u göndermiştir.

Baruh gelip Ağaçların (Âlem Ruhu’nun kudretleri) ortasında durmuş ve insana, Aden Bahçesi’ndeki bütün Ağaçların meyvesinden yiyebileceğini, fakat Naas Ağacı’ndan yiyemeyeceğini bildirmiştir, zira Naas kanuna tecavüz etmiş, zinaya ve gayritabii münasebete sebebiyet vermiştir. Baruh, kavmin Hayır Sahibi’ne rücu etmesi gayesiyle insandaki ruh vasıtasıyla Musa’ya ve nebilere dahi tecelli etmiştir, lâkin Naas, insandaki nefs vasıtasıyla onun tebliğatını her daim teşviş eylemiştir.

Baruh yalnızca İbranilerin nebilerine değil, sünnetsizlerin nebilerine de talim vermiştir.

Ezcümle Süryaniler arasındaki Herakles’e talim verilmiştir ve onun on iki zahmeti, Âlem Ruhu’nun on iki kudretiyle giriştiği mücadelelerden ibarettir. Ne var ki Herakles dahi nihayetinde mağlup olmuştur, zira zahmetlerini ikmal etmiş görünse de, Omfale yahut Venüs tarafından hezimete uğratılmış, o da kendi kisvesini, yani aşağıdaki Aden’in kudretini giydirerek Herakles’i iktidarından tecrit etmiştir. En nihayetinde Baruh, Yusuf ile Meryem’in oğlu, on iki yaşında bir çoban çocuk olan İsa’ya tecelli eylemiştir.

Ve İsa, Naas’ın türlü iğvalarına rağmen Baruh’un talimatına sadık kalmıştır.

Ve Naas gazaba gelerek onun "haça gerilmesine" sebebiyet vermiştir, lâkin o, Aden’in bedenini, yani psişik bedeni yahut nefsi ve kesif cismani bedeni "ağaç" üzerinde terk ederek ve ruhunu yahut zihnini Babası’nın (Elohim) ellerine tevdi ederek Hayır Sahibi’ne urûç etmiştir.

Ve orada "gözün görmediği, kulağın işitmediği ve insan kalbine hulûl etmemiş şeyleri" müşahede eder, cismani ve psişik bedenlerin yıkandığı kubbe altındaki sularda, yani tevellüt deryasında değil, hayat bahşeden suyun ummanında yıkanır.

Bu tevellüt deryası, şüphesiz Brahmanik ve Budist samsara, yani tenasüh ummanı ile birdir. Hippolytus, ruhani hayatın önündeki başlıca engellerden birini ve hayvani sehvetin vehametini pervasızca teşhir ettiği için Justinus’u gayet habis bir şahıs gibi göstermeye gayret eder, oysa Justinus vazıh bir surette katı bir zühd doktrini vaaz etmiş ve İsa’nın muvaffakiyetini onun muzafferane bekâretine hamletmiştir.

NAASSENÎLER Hippolytus, Justinus’a dair bahisten evvel, Naassenîler, Peratlar ve Sethiyenler yahut Sithiyenler tesmiye olunan üç fırkayı tetkik etmektedir.

Her üç ekolün de aynı daireye mensup olduğu anlaşılmaktadır ve ilk ikisi öylesine özdeş nitelikler sergiler ki, Naassen metni ile Hippolytos'un iktibas ettiği iki Peratik risalenin aynı Gnostik çevreye ait olması kuvvetle muhtemeldir.

Naassen adı İbranice yılan anlamına gelen *Nahaş* (Nachash) kelimesinden türemiş olsa da, Hippolytos Naassenleri Ofitler olarak değil, Gnostikler olarak adlandırır, nitekim Ofit ismini, kendilerine Kainitler ve Nohaitler (?Nahaş'tan mülhem Nahaitler) adını da verdiği küçük bir zümreye hasreder ve onları daha fazla zikredilmeye değer bulmaz.

Naassenler pek çok kitaba sahiptiler ve şu kutsal metinleri de muteber kabul ederlerdi, *Kusursuzluk İncili*, *Havva'nın İncili*, *Meryem'in Sualleri*, *Meryem'in Zürriyeti Hakkında*, *Filip İncili*, *Tomas'a Göre İncil* ve *Mısırlılara Göre İncil*.

Bu zümrenin el yazmalarından biri Hippolytos'un eline geçmişti.

Bu eser, kozmolojik bir izahattan ziyade mistik, psikolojik, taabbüdî ve tefsirî mahiyette bir risaleydi, bu sebeple sistemi Hippolytos'un iktibaslarından bütünüyle kavramak bir nebze güçtür.

Hakikaten Naassen Belgesi, kaynaklarına ayrıştırıldığında, bir Pagan Gizem İlahisi şerhinin Yahudi muhitince yeniden işlenişinin, Hristiyan bir müellif tarafından bir kez daha tahrir edilmiş hâli olarak karşımıza çıkar.

Hristiyan muharririn tarihi yaklaşık olarak ikinci yüzyılın ortalarına yerleştirilebilir, vesika bilhassa Gnostik Hristiyanlığın deruni talimlerinin Frigya, Eleusis, Dionysos, Semadirek, Mısır, Asur ve benzeri Gizemlerinin akideleriyle özdeşliğini göstermesi bakımından fevkalade kıymetlidir.

Hristiyan yazar, kendi ananesinin Yakub'dan Mariamne adındaki bir kadına intikal ettiğini iddia etmekteydi.

Bu Meryem, yahut Miryam, ilim âlemi için bir muammadır, yine de risalenin, *Pistis Sophia* risalesinin de çerçevesini teşkil eden *Meryem'in Büyük ve Küçük Sualleri*, *Meryem İncili* ve benzeri anane dairesine ait olması muhtemel görünmektedir.

Sistemin başlıca hususiyetleri şunlardır, evren ruhanî (veya makul), nefsanî ve maddî olmak üzere üç tabiatlı, dişi-erkek (Semavî) İnsan olarak remzedilir, bu üç tabiat yetkinliğini İsa'da bulmuştur, binaenaleyh o, hakiki manada İnsanoğlu'dur.

İnsanlık, bu tabiatlardan hangisinin galebe çaldığına bağlı olarak üç sınıfa, cemaate yahut kiliseye ayrılır, seçilmişler, çağrılmışlar ve bağlılar (başka bir ifadeyle ruhanî veya melekî olanlar, nefsanî olanlar ve topraktan olan yahut maddî olanlar).

Hippolytos, bu muhtasar hulasadan sonra, yazarın ve metni yeniden işleyenlerin (ki onları tabiatiyle tek bir şahıs addetmektedir) mistik tefsirine ve Gizemleri yorumlama tarzlarına dalmaya koyulur, bu yorumlar yukarıda da kaydedildiği üzere, Platon'un *Kratylos*'unun pek düşkün olduğu sahte-filolojik kelime oyunlarının numuneleriyle yer yer karışmıştır.

Sistemin Pagan, Yahudi ve Hristiyan bütün mitolojilerin zemininde yattığı varsayılır.

Bu, makrokozmos ve mikrokozmos ile her şeyin kalbinde gizlenen Öz-Benliğe dair o kadim öğretidir.

Bu tefsirin ıstılahi karakteri ve incelememizin mahiyeti, bizi esas fikirlerin yalnızca kısa bir özetini vermekle iktifa etmeye mecbur kılmaktadır, lakin mevzu kendi başına müstakil bir tedkiki iktiza edecek kadar mühimdir.

İnsanın ruhu yahut Nous (Akıl), onun hayvani tabiatı olan nefsinde, nefsi ise bedeninde mahbustur.

Bu nefsin mahiyeti ve tekâmülü, ne yazık ki zayi olmuş bir eser olan *Mısırlılara Göre İncil*'de serdedilmişti.

İmdi, Asurlular (Mısırlılarla birlikte kadim çağlarca en müstesna mukaddes kavim addedilen Keldanileri takip ederek) insanın üç veçheli lakin yine de bir vahdet olduğunu ilk vazedenler olmuştur. Nefis arzu prensibidir ve her şeyin, taşların dahi nefsi vardır, zira onlar da büyür ve küçülürler.

Hakiki "insan" dişi-erkektir, cinsiyetten münezzehtir, bu sebeple hayvani tabiatı terk etmeye ve ne erkeğin ne de dişinin bulunduğu, ancak yeni bir hilkatin mevcut olduğu yukarıdaki ebedî cevhere dönmeye cehdeder.

Vaftiz, cismani su ile yapılan alelade sembolik bir yıkanma değil, ruhun yahut aklın oluş ve yok oluş ummanının ötesindeki ebedî âlemde, "yukarıdaki diri suda" yıkanmasıydı, yağ ile meshedilmek ise talibin solmayan saadete duhûlü, böylece bir Mesih hâline gelmesi demekti.

Göklerin melekûtu insanın kendi derununda aranmalıdır, o, Frigya Gizemlerinde bahsedilen, "geçmişte var olan, hâlihazırda var olan ve gelecekte var olacak her şeyin mübarek tabiatıdır".

O, ruhun yahut aklın tabiatındandır, zira *Tomas'a Göre İncil*'de şöyle yazılmıştır, "Beni arayan, yedi yaşından itibaren çocuklarda bulacaktır", ve bu, insandaki Logos'un mümessilidir.

Mısırlılar nezdinde Osiris Hayat Suyu'dur, Ruh yahut Akıldır, İsis ise kelimelere sığmaz, tasavvur edilemez, idrak olunamaz ana-cevheri başkalaştıran, durmaksızın değişen kevnin küreleri olan "yedi esîrî hırkaya bürünmüş ve bunlarla kuşatılmış, yedi kaftanlı tabiat"tır, öte yandan Nous (Akıl), yani Öz-Benlik, şu kelama muvafık olarak her şeyi var eder lakin kendisi tagayyür etmeksizin kalır, "Dilediğim şey olurum ve ne isem oyum, bundan ötürü derim ki, her şeyi hareket ettiren hareketsizdir. Zira O ne ise o olarak kalır, her şeyi var eder ve var olan şeylerin hiçbiri değildir." Buna İyilik de denir, nitekim şu kelam bundandır, "Bana niçin İyi diyorsun? Yalnızca Biri İyidir, göklerdeki Babam."

Grekler nezdinde Hermes Logos'tur. O, nefisleri sevk ve idare eden (psikagog ve psikopomp) ve onların menşei olandır.

Nefisler yukarıdaki Semavî İnsan'dan çamur balçığına, yani bedene indirilir ve böylece dünyanın demiurgosuna, yaratılışın ateşin ve ihtiraslı tanrısına kul edilirler.

Bundan ötürüdür ki Hermes, "elinde dilediği insanların gözlerini büyülediği ve onları uykudan tekrar uyandırdığı güzel, altın bir asa tutar." Nitekim şu söz bu sebeple söylenmiştir, "Uyan ey uyuyan, ayağa kalk, Mesih sana nurunu bahşedecektir."

Bu, doğan herkesin içindeki Mesih, İnsanoğlu'dur, ve bu hakikat Eleusis ayinlerinde izhar edilmiştir.

Bu aynı zamanda Okeanos, "tanrıların nesli ve insanların nesli", yukarıda verilen Çıkış Miti'nde açıklandığı üzere Büyük Ürdün'dür. Samothraki sakinleri de aynı hakikati öğretmişlerdi, nitekim onların Gizemler tapınağında, Göksel İnsan'ı ve o İnsan ile her bakımdan aynı cevherden olan, yeniden doğmuş ya da ruhani insanı temsil eden iki heykel bulunmaktaydı.

Mesih böyle biriydi, fakat havarileri henüz kemale ermemişlerdi.

Bundan ötürü şöyle denmiştir, "Kanımı içmez ve bedenimi yemezseniz, Göklerin Melekûtuna katiyen giremezsiniz, fakat benim içtiğim kaseden içseniz dahi, benim gittiğim yere siz gelemezsiniz." Ve Gnostik yazar şunu ekler,

"Zira O, havarilerinin her birinin nasıl bir tabiata sahip olduğunu ve her birinin kendi tabiatına rücu etmesinin zaruri bulunduğunu biliyordu.

Çünkü O, on iki 'kabileden' on iki havari seçti ve onlar vasıtasıyla her bir 'kabileye' seslendi. Bu sebepledir ki, ne bütün insanlar on iki havarinin vaazına kulak vermişlerdir, ne de kulak verseler dahi onu idrak edebilirler."

Ardından Trakyalıların ve Frigyalıların gizemlerine değinilir ve aynı fikirler Eski Ahit metinleri üzerinden daha da ayrıntılandırılır.

Yakup'un rüyeti, ruhun tekamül merdiveninden aşağıya, maddeye inişine, Logos Akıntısı'nın Rabbin Kapısı'ndan önce aşağıya, sonra tekrar yukarıya akışına işaret edilerek açıklanır. Bu sebeple "Hakiki kapı benim" denmiştir. Frigyalılar insandaki ruha "ölü" de derlerdi, çünkü o, bedenin kabrine ve mezarına gömülmüştü. Bu sebeple şöyle denmiştir,

"Sizler, içleri ölü kemikleriyle dolu badanalı kabirlersiniz", "zira yaşayan insan içinizde değildir."

Ve yine, "Ölüler kabirlerinden fırlayacaklar", yani "maddi bedenlerinden, cismani değil, yeniden doğmuş ruhani insanlar olarak çıkacaklardır."

Zira "bu, göklerin kapısından vuku bulan diriliştir ve oradan geçmeyenlerin hepsi ölü kalır."

Benzer mahiyette daha pek çok tevil getirilir ve Küçük Gizemler'in "cismani üreme" ile, Büyük Gizemler'in ise yeni doğum ile ilgili olduğu gösterilir.

"Zira burası Göklerin Kapısı'dır ve burası, İyi Tanrı'nın tek başına ikamet ettiği, hiçbir murdar insanın, hiçbir nefsi (psişik), hiçbir cismani insanın giremeyeceği Tanrı'nın Evi'dir, lakin orası yalnızca ruhaniler için gözetim altında tutulur, onların oraya gelmesi ve libaslarını çıkarıp atarak, Bakir Ruh tarafından bakir kılınmış birer güvey olmaları gerekir.

Çünkü böyle bir insan, ne nefsi, ne hayvani, ne de cismani olan, bilakis eonların mübarek bir Eonu olan bir oğula gebe kalan ve onu doğuran gebe bakiredir."

Göklerin Melekûtu, "hardal tanesi, bedendeki ezeli kıvılcım olan ve ruhanilerden gayrısının bilmediği bölünmez nokta" işte budur.

Naasseni ekolüne mensup olanların hepsinin Büyük Anne'nin Gizemleri'ne inisiye oldukları söylenir, çünkü onlar yeniden doğumun bütün gizeminin bu ayinlerde öğretildiğini görmüşlerdi, ayrıca kendileri tavizsiz çilekeşlerdi. Onlara Naasseni adı verilmişti, zira evrenin "Nemli Cevheri"ni, onsuz var olan hiçbir şeyin, "ister ölümsüz ister ölümlü, ister canlı ister cansız olsun, bir arada tutunamayacağı" bu cevheri bir yılan sembolüyle temsil ediyorlardı.

Bu, Upanişadlar'ın kozmik Akaşa'sı ve insandaki Kundalini, yani hayvani dürtüyü takip ettiğinde üreme kuvveti olan, fakat ruhani meselelere tatbik edildiğinde insanı bir tanrı kılan yılanı kuvvettir.

Aşağıya (insanların nesli) ve yukarıya (tanrıların nesli) doğru akan Büyük Ürdün'ün Suları, Puranalar'ın Akaşa-ganga'sı yahut Göksel Ganj'ı, mistik Mısır'ın Göksel Nil'i işte budur.

"O, tıpkı 'Aden'den çıkıp dört kola ayrılan [ırmak]' gibi, var olan her şeye güzellik ve letafet dağıtır."

Onlara göre insanda Aden, "gökler gibi etrafını saran örtülerle sıkıştırılmış" beyindir ve Cennet ise insanın yalnızca baş kısmına kadar olan yerdir. Bu dört ırmak görme, işitme, koklama ve tatmadır.

Irmak, "[bedenin] kubbesinin üzerindeki su"dur.

Böylece, başka bir sembolik terimler mecmuası kullanılacak olursa, "ruhaniler, Babil'in [kesif âlem ya da beden] ortasından akan Fırat'ın [latif âlem] diri sularından kendilerine layık olanı seçerler ve mübarek İsa olan hakikat kapısından geçerler", yani kozmik manada "göklerin kapısından" veya güneşten, mikrokosmik manada ise Hindu mistiklerinin Brahmarandhra dedikleri, baştaki en yüksek merkez vasıtasıyla bedenden bilinçli olarak çıkıştan geçerler.

Böylece bu Gnostikler, aydınlanmanın ruhani gücünün bir başka sembolü olan ve yılanı "bereket boynuzundan" dökülen "kelimelere sığmaz meshedilme yağı" ile meshedildikleri için hakiki Hristiyanlar olduklarını iddia etmekteydiler.

Bu son derece dikkat çekici mistiklere dair bu muhtasar taslağı, onların ilahilerinden birini iktibas ederek nihayete erdireceğiz.

Metin ne yazık ki kısımlarının ümitsiz derecede bozulduğu ölçüde tahrif edilmiştir, buna rağmen fikri "sezmeye" yetecek kadarı baki kalmıştır. İlahi Âlem-Aklı'ndan, yani Baba'dan, Kaos'tan, yani Kozmik Anne'den ve ezeli teslisin üçüncü unsuru olan Âlem-Ruhu'ndan bahseder. Buradan ferdi ruha, yani yolcuya, onun kederlerine ve yeniden doğumuna geçer.

Nihayetinde Kurtarıcı'nın, Yüce Akıl'ın ilk doğanının nüzulü ve her şeyin ihyası gelir.

Her şeyin ardında Kelimelere Sığmaz Olan vardır, sonra ilk olarak İlk Doğan, yani Logos gelir,

"Akıl ilkti, her şeyin tenasül kanunu, İkinci yayılan Kaos'tu, ilk doğanın [zevcesi], Üçüncü olarak, zahmet çeken Ruh kanunu aldı, Bu sebeple sarılmış halde sulu bir suretle Yorgun düşer, ölüme boyun eğerek...

Şimdi hüküm sürerek görür ışığı, Az sonra, acınası bir hale düşüp ağlar.

Ağlarken bir yandan sevinir, Şimdi feryat eder ve yargılanır, Ve şimdi yargılanır ve ölür. Ve artık geçemez... Sürüklenmiştir [yeniden doğumun] labirentine. [İsa] dedi, Baba! Yeryüzünde kötülüğün aranışı"

İnsanı senin Ruhundan saptırır, O acı Kaos’tan kaçınmak ister, Fakat nasıl kaçacağını bilmez. Bu yüzden beni gönder, ey Baba! Mühürler ellerimde, aşağı ineceğim, Her bir Eon boyunca yol alacağım, Bütün sırları ifşa edeceğim, Ve tanrıların suretlerini göstereceğim, Kutsal Yol’un gizli sırları Gnosis adını alacak, Ve ben onları aktaracağım.”

PERATLAR

Hippolytus, yılanla simgelenen sırların tüm Gnostisizmin temelinde yer aldığını söyler, her ne kadar Kilise Babası’nın kendisi, tüm mülahazalarının fazlasıyla kanıtladığı üzere, bu sırların gerçekte ne olduğuna dair en ufak bir fikre sahip olmasa da, yukarıda göstermeye çalıştığımız gibi, onunla hemfikiriz.

Daha sonra, daha önce bahsettiğimiz ve Gizemleri (Hippolytus bunları onların "Mesih’e karşı küfrü" olarak adlandırır) "uzun yıllar boyunca" gizli tutulmuş olan Peratların sistemini ele almaya geçer.

Diğer kaynaklardan bu ekolün İskenderiyeli Clement’ten daha eski olduğunu biliyoruz.

Peratların sistemi, göksel mülahazalarla kurulan bir analojiye dayanmaktaydı ve kadim Keldani yıldız kültü geleneğine bağlıydı.

Dördüncü Kitap’ta Hippolytus, Keldanilerin yıldız küreleri sistemini çürütmeye çoktan girişmiştir, ancak dönemin kaba astrolojisine karşı bazı isabetli noktalara değinmiş olsa da, ampirik yıldız falcılarının sırrını çoktan kaybettiği ve yerine maddi gezegenleri ikame ettiği yedilere dair kürelerin esrarengiz doktrinine halel getiremez.

Hippolytus, astroloji ve matematik ustalarının sanatını çürütme girişiminde bilhassa Peratik ekolü aklında tutmuştur, bununla birlikte kendisinin bu konuda pratik bir bilgisi olmadığını itiraf eder, fakat yer darlığı, öğrencileri Kilise Babası’nın sunduğu astroloji taslağı için Philosophumena’nın dördüncü kitabına havale etmemizi zorunlu kılmaktadır.

Peratik ekole göre evren, bir üçgeni çevreleyen bir çember ile simgelenirdi.

Üçgen, üç dünyaya, yani meydana gelmemiş, kendi kendine meydana gelen ve meydana gelmiş olan dünyalara yönelik asli üçlü bölünmeyi (trikotomi) ifade ediyordu.

Böylece onlar için Logos’un üç veçhesi veya başka bir bakış açısıyla üç Tanrı, üç Logoi, üç Akıl ya da üç İnsan vardı.

Dünya süreci inişinin nihayetine ulaştığında, Kurtarıcı meydana gelmemiş dünyadan veya Eon’dan aşağı inmiştir, Kurtarıcı’nın tipi, "üçlü bir tabiata, üçlü bir bedene ve üçlü bir kudrete sahip, evrenin üç bölünmesinden gelen tüm katılaşma [türlerini] ve potansiyelleri kendisinde barındıran" kemale ermiş bir insanın tipidir. Pavlus’un şu ifadesine göre, "Bütün doluluğun (pleroma) bedenen onda bulunması O’nu hoşnut etti."

Bu meydana gelmiş veya suret kazanmış dünyaya her türlü potansiyelin tohumlarının gönderildiği yer, daha yüksekteki iki dünyadır, yani meydana gelmemiş ve kendi kendine meydana gelen dünyalardır.

Hippolytus burada sözünü keser ve ekolün kurucularının belirli bir Euphrates (Celsus’un yaklaşık M.S. 175’te bahsettiği Ofitlerin kurucusu olduğunu Origenes söyler) ile başka bir yerde Acembes ve Ademes olarak andığı Celbes olduğunu bildirdikten sonra, Keldani sanatı hakkında biraz daha malumat vermeye geçer.

Daha sonra, fikirlerinin Keldanilerinkine benzediğini göstermek için bir dizi Peratik risaleden alıntı yapacağını belirtir.

Kurtarıcı yalnızca insani değil, kozmik bir görevi de yerine getirmek zorundadır, kozmik görev, göksel güçler ve tesirler arasındaki iyiyi kötüden ayırmaktır, kurtuluş biliminin bu aynı hususiyeti, daha sonra değineceğimiz Pistis Sophia risalesinde de öne çıkarılmaktadır.

Yeryüzündeki iyi ile kötünün çatışmasından önce "gökteki savaşlar" gelir.

Hippolytus’un doğrudan alıntı yapmaya başladığı risale, yorumcunun Yunan mitolojik terimleriyle açıklamaya gayret ettiği, eski bir Babil veya Suriye kozmogoni metni üzerine yazılmış Gnostik bir şerhtir.

Bu esrarengiz risalenin başlangıcı şu şekildedir, "Ben, gece eonunda (dünyasında) uykudan uyandıran sesim. Bundan böyle Kaos’tan neşet eden gücü soymaya başlıyorum. Bu güç, dipsiz balçığın gücüdür, yok olmaz muazzam nemli [ilkenin] kilini yükselten, su rengindeki sarsıntının bütün kudretidir, daima hareket eden, sabit olanı destekleyen, sendeleyeni zapt eden, ... Esirlerin (eterlerin) izinin sadık vekili, Yasa’nın on iki pınarından fışkıran şeyle neşelenen, gücünü yukarıdaki görünmez suların gücünün tesirinden alan kuvvettir."

Bu güce Thalassa denir, bu açıkça Babillilerin Thalatth’ı (Tiamat) veya Dünya Anası’dır.

On iki kaynak, aynı zamanda içinden dünya güçlerinin tıslayarak aktığı on iki ağız veya boru olarak da adlandırılır.

Bu, on ikigen bir piramit ya da onikiyüzlü (dodekahedron) ile çevrelenmiş bir güçtür, bu ipucu, astrologları "zodyak burçları"nı yeniden düşünmeye sevk etmelidir.

Hippolytus’un buradaki alıntıları ve özeti fazlasıyla muğlaklaşır ve henüz kendilerine gösterilmemiş olan eleştirel bir muameleyi gerektirir, nihayetinde bize bu meselenin suret kazanmış ya da meydana gelmiş dünyayı ele alan bir risaleden alındığı söylenir, zira bu risale Esire Kadar Olan Proasteioi olarak adlandırılmıştır, yani esire kadar uzanan güçler hiyerarşisi kastedilmektedir, bunlar muhtemelen bir dizi eşmerkezli çember ile şematik olarak temsil ediliyordu, "proasteion" ise bir kentin surlarının etrafındaki alandır.

Hippolytus burada astrolojik sembolizm ile Gnostisizmin bu ekolünün öğretisi arasındaki tekabüliyete bir kez daha işaret eder, onun ifadesiyle bu, yalnızca alegorileştirilmiş astrolojidir, yahut daha ziyade teolojileştirilmiş kozmogonidir demeliyiz.

Bu Peratlar veya Transandantalistler, isimlerini şu mülahazalardan alırlar.

Meydana gelme yoluyla var olan hiçbir şeyin yıkımdan sağ çıkamayacağına inanıyorlardı, dolayısıyla meydana gelme küresi aynı zamanda kader küresidir.

Bundan ötesini bilmeyen kişi, kader çarkına bağlıdır, fakat "meydana gelmenin [samsara] zorunluluğuna ve insanın [meydana gelmiş] dünyaya girdiği yollara aşina olan kişi", yıkımın içinden geçip ötesine geçebilir (aşkınlaşabilir). Bu yıkım, "insanların meydana gelişi" olan "Su"dur ve bu, meydana geliş hiyerarşilerinin hüküm sürdüğü ve varlık bulduğu unsurdur.

Ona su denir, çünkü bu renktedir, yani süfli esîr rengindedir. Hippolytos'un alıntı yaptığı risale bir kez daha mitolojinin derinliklerine dalar ve diğer hususların yanı sıra Hurûç (Dışarı Çıkış) Miti ile onun mistik tefsirini öne sürer, nihayetinde Gnostik şârih, dördüncü kanonik İncil'in mukaddimesinin ilk ayetlerini açıklar.

Ne var ki Hippolytos, bizzat ikrar ettiği üzere, sistemin hayret verici giriftliği karşısında şaşkınlığa düşmeye başlar ve bu sebeple sözünü kesip, anlaşıldığı kadarıyla alıntı yapmak üzere bir başka risaleyi eline alır.

Yeni risale son derece mistik bir mahiyet taşır ve görünüşe göre mektebin psikolojik fizyolojisini ele alır. Evren, her biri nihayetsiz kuvvelere sahip Baba, Oğul ve Madde (Hyle) olmak üzere üçlü bir surette tasvir edilir. Şekil veren Logos olan Oğul, hareketsiz Baba ile hareket halindeki Madde'nin tam ortasında durur.

O, kimi zaman Baba'ya yönelir ve diskinde (yüzünde yahut "şahsında") mevcut kudretleri kabul eder, ardından dönerek bunları suretten mahrum olan Madde'ye fırlatır, böylece Madde biçimlendirilir ve suretler dünyası vücuda gelir. Burada, Platoncu numuneler ve ideler doktriniyle aynı mahiyetteki daha yüksek bir talimin, tam manasıyla müşahede edilememiş tabii hadiselerin iptidai sembolizmine aşılanması teşebbüsünü müşahede etmekteyiz.

Güneş Baba'dır, ay Oğul'dur ve yeryüzü Madde'dir.

Ay, yılankavi yörüngesi sebebiyle bir yılan suretinde tasavvur edilir ve safhaları, yüzünü evvela güneşe, ardından tekrar yeryüzüne çevirmesi olarak tahayyül olunur.

Fakat şayet bu doğruysa, güneşin hareketsizliği ve yeryüzünün hareketi, Keldanilerin astronomiyi çok daha sonraki Hipparkhos ve Ptolemaios'un yer merkezli telakkisinin takipçilerinden daha iyi bildiklerine inanmamız için bize haklı bir sebep sunar.

Gnostik yazar, garip bir üslupla serdettiği manyetik ve sair tesirler hakkında da doğru bir nazariyeye sahiptir.

Bunun da ötesinde, üç tefsir tabakası tefrik edebiliriz, (i.) metafizik ve ruhani tabaka, yani ideal âlem, berzah âlemi ve müşahede edilen evren, (ii.) güneş, ay ve yer kuvvetleriyle kevn ve fesat âlemi ve (iii.) insandaki kıyasi psiko-fizyolojik süreç. Bu sonuncusu şu şekilde izah edilir.

Beyin Baba'dır, beyincik Oğul'dur ve omurilik soğanı Madde yahut Hyle'dir.

Beyincik, tarif edilemez ve akıl sır ermez bir ameliye vasıtasıyla, kubbeli odacıktan [üçüncü karıncık?] kozalaksı bez aracılığıyla ruhani ve hayat bahşeden cevheri cezp eder.

Ve beyincik bunu aldığında, tıpkı Oğul'un yaptığı gibi, tarif olunamaz bir surette "ideleri" Madde'ye aktarır, diğer bir deyişle, cisme göre hasıl olan şeylerin tohumları ve cinsleri omuriliğe doğru akar.

Ve Hippolytos'un ilave ettiğine göre mektebin başlıca sırları bu tekabüliyetlerin bilinmesine dayanır, ancak bu hususta daha fazla bir şey söylemek kendisi adına hürmetsizlik olacaktır; bu, bir Kilise Babasında ve bilhassa İbtal adlı eserinin ikinci ve üçüncü kitaplarını Misterlerin teşhirine hasretmiş olan Hippolytos'ta tesadüf edilmesi hayret celbeden bir çekincedir.

Bu iki kitabın elyazmasından toptan çıkarılmış olması ise calib-i dikkat bir vakıadır. Acaba Hippolytos, Kilise'nin ayinleri ve doktrinlerinin "önceden intihali" hususunda fazlaca ifşaatta mı bulunmuştu ve ondan sonra gelenler böylesi bir delili kayıtlarda muhafaza etmeyi basiretsizlik mi addediyordu?

Zira insan, her şeyden evvel, ortodoks Babaların böylesi malumata sahip olmayı putperestlerin ve mülhidlerin karşısında iftiharla sergilemekten haz duyacaklarını ve bilhassa bu iki kitabı zevalden koruyacaklarını düşünürdü.

Fakat filhakika, elimizde mevcut bütün heresyolojik metinler içinde en ehemmiyetlisi olan bu İbtal'den, Hippolytos'un haleflerince hiçbir surette istifade edilmemiş olması baştan sona gariptir.

Batı dünyasınca bilinen yegane elyazması 1842 senesinde Aynoroz'dan getirilmiştir ve muhteviyatı, doğrudan iktibasların çokluğu sebebiyle, Gnostisizm hakkındaki fikirlerimizi pek çok noktada kökten değiştirmiştir.

Şayet Misterler üzerine olan bu iki kitap muhafaza edilebilmiş olsaydı, muhtemelen fikirlerimiz çok daha ileri derecede inkılaba uğramış bulunacaktı.

SETHÇİLER

Yukarıda tavsif edilen Gnostiklerle yakından irtibatlı olanlar, Hippolytos'un bundan sonra dikkatini hasrettiği Sethçilerdir.

Müellif, onların "sayısız tefsirlerinden" bahseder ve doktrinlerinin bir hülasası için okuyucularını bilhassa Seth'in Tefsiri tesmiye olunan muayyen bir risaleye havale eder.

Lakin Hippolytos'un bizzat bu metinden mi, yoksa başka bir risale yahut risalelerden mi iktibas yaptığı aşikar değildir.

Seth'in Tefsiri serlevhası fevkalade muammalıdır, "paraphrasis" tabirinin tam manasının ne olduğunu tayin etmek müşküldür ve Hippolytos tarafından serdedilen doktrinlerin Seth efsanesiyle hiçbir irtibatı bulunmamaktadır.

Sethçiler tabiri, Hippolytos'un istimal ettiği şekliyle yalnızca bu sebepten ötürü değil, aynı zamanda onun hülasasının, kayıp Syntagma'sında zikredildiği farz edilen ve muhtasarlar tarafından Nikolausçuların doktriniyle rabtlandırılan Sethîler sistemine dair kırıntı kabilinden malumattan kamilen farklı olması dolayısıyla da muammalıdır.

Bu son zikredilen fragmanlarda kahraman Seth, iyi ve kamil insanın numunesi, Mesih'in prototipi olarak intihap edilmiştir.

"Seth" ismi ile Codex Brucianus'taki esrarlı "Setheus" arasında bir münasebet bulunması kabil midir?

Ve dahası, Sethçilerin menşeini, Sami arka planı Seth'i bir Mister Tanrısı kılan Hiksos kültünün Mısır geleneği hattı boyunca mı aramalıyız?

Ele aldığımız Sethçiler bir teslis ile başlar, Işık, Ruh ve Karanlık.

Fakat Ruh, bir nefes yahut rüzgar olarak değil, adeta her yana yayılan latif bir rayiha kabilinden mütalaa edilmelidir. O halde her üç ilke de birbiriyle kaynaşmış haldedir.

Ve Karanlık, Işığı ve Ruhu zapt etmeye, ışık kıvılcımlarını maddeye hapsetmeye gayret eder, Işık ve Ruh ise kendi cihetlerinden kudretlerini yukarıya kaldırmaya ve onları Karanlıktan tahlis etmeye cehdeder.

Bütün cinsler, neviler ve fertler, hatta sema ve arzın bizzat kendisi dahi "mühürlerin" suretleridir, muayyen kablî tiplere göre vücuda getirilmişlerdir.

İlk büyük suret, büyük mührün tabı, yani sema ve arz, üç asli ilkenin yahut kudretin ilk içtimaından hasıl olmuştur.

Bu durum, kâinatın rahmindeki dünya yumurtası ile simgelenir ve yaratılışın geri kalanı da aynı kıyas üzerinden işlenir.

Yumurta, yaratıcı kudret tarafından dalgalandırılan suların içindedir ve muhtelif mahlûkatın ne olacağı, bu dalgaların tabiatına bağlıdır.

Burada titreşimler nazariyesinin bütünü ile tohum-hücre fikrinin tam bir faaliyet hâlinde olduğunu görürüz. Suların dalgaları (latif maddenin vasıtaları) tarafından bu suretle varlık sahasına çıkarılan bedenlerin içine ışık kıvılcımı ile Ruh’un kokusu nüzul eder ve böylelikle "akıl veya insan", "muhtelif neviler hâlinde şekillendirilir."

Ve bu [ışık kıvılcımı], yukarıdaki nâ-mütevellid Işık’tan ve Ruh’tan neşet edip tabiatın akıntısı ve rüzgârın [dalgalara yol açan yaratıcı kudretin] hareketiyle, bir mabede girercesine tabii insanın içine taşınan kâmil bir ilahtır.

Böylece yukarıdan gelen küçük bir kıvılcım, bir yıldızın şuaı gibi ayrılmış bir zerre, pek çok (varlığın) çokça terkip edilmiş sularına [muhtelif latif madde nevilerinden müteşekkil bedenlerine] karışmıştır.

O hâlde yukarıdaki Işık’ı harekete geçiren her düşünce ve ihtimam, aklın ölümden, yani şerir ve karanlık bedenden, dalgaları çalkantı ve velveleyle kabartan ve [nihayetinde] kendi oğlu olan fakat zatı itibarıyla kendisinden olmayan kâmil bir akıl vücuda getiren aşağıdaki ‘baba’dan, [üreme dürtüsü olan] rüzgârdan nasıl ve ne suretle azat edilebileceğine matuftur.

Zira o [akıl], karanlık, korkunç, acı ve kana bulanmış suyun içinde mağlup düşmüş, o kâmil Işık’tan, yukarıdan gelen bir şuaydı, o aynı zamanda suyun üzerinde yüzen bir ışık-ruhtur. Üretici kudrete yalnızca "rüzgâr" değil, aynı zamanda "canavar" ve tıpkı fırıldak gibi dönen rüzgâr misali çıkardığı ıslık sesinden ötürü "yılan" da denir.

İmdi, nâ-pak rahim yahut tevellüt feleği yalnızca ölümlü insanları vücuda getirebilir, oysa bakire veya pak rahim, yani Işık Feleği, ölümsüz insanları yahut ilahları var edebilir.

Cismani insanın doğum sancılarını dindirebilecek yegâne şey, Kâmil İnsan’ın yahut Logos’un pak insana nüzul etmesidir. Bu tabii ve ruhani süreç Misterlerde temsil edilir, tevellüt devranına taalluk eden Küçük Misterlerden geçtikten sonra talip yıkanır yahut vaftiz edilir, hizmetkâr libasını soyunarak semavi bir kisveye bürünür ve hayat bahşeden suyun kadehinden içer.

Yani tevellüt zaruretine tabi kılındığı için köle vaziyetinde olan bedenini, bu kulluk suretini terk eder ve ruhani bedeninde ölümsüzlük ummanının bulunduğu mertebeye urûc eder. Sethian ekolü, teozofik akidelerini tabii felsefeden devşirilen kıyaslarla ve Ahd-i Atik’in mecazi tefsiriyle müdafaa etmiştir, fakat Hippolytus’un naklettiğine göre onların sistemi, Eleusis Misterlerinden çok önce Achaea’daki Phlium’da icra edilen Orfeus Misterlerinin akidelerinden başka bir şey değildir.

Sethianların nazariyelerini Mister kültünün bir veya birkaç geleneğine dayandırdıkları şüphesizdir, ancak Hippolytus’u yalnızca tek bir geleneği, üstelik onun kaba fallisizmin en pespaye ve en cahilane safhasını teşkil eden şeklini seçişinde takip etmek mecburiyetinde değiliz. Ekolün aynı zamanda Hermetik gelenekle de yakınlıkları olduğu görülmektedir ve ruhani meselelerin izahında tabii ve "simyevi" süreçlerin kıyasından istifade etmiştir.

Mesela kitaplarından biri, mıknatıs misalini zikrettikten sonra şöyle devam eder,

"Böylece su ile [hayvani ruh] karışmış olan ışık şuaı [insani ruh], terbiye ve talim yoluyla kendine has mekânı elde edince, yukarıdan köle suretinde [beden] inen Logos’a [ilahi ruh] doğru seğirtir, Logos’la birlikte, Logos’un varlığının bulunduğu yerde, demirin mıknatısa [koşmasından] daha süratli bir şekilde Logos hâline gelir."

DOKETLER

Daha önce de ifade edildiği üzere, tetkik etmeye gayret ettiğimiz Gnosis nehrinin kadim yatağından geriye kalanlar öylesine parça parçadır ki, son derece noksan bir taslaktan, yahut ileride vuku bulacak yeni keşiflerin bir harita suretine dönüştürmemize imkân tanıyacağı muayyen kısımların kaba eskizlerinden gayrı hiçbir şeye teşebbüs edilemez.

Kronolojik işaretler neredeyse tamamen mefkuttur ve bu umumi Gnostik ekollerin doğru silsilesine dair henüz bir fikir edinebilmiş değiliz.

Bu sebeple bir dereceye kadar tesadüfi hareket etmek mecburiyetindeyiz ve şimdi dikkatimizi, az evvel ele aldığımız üç ekolün akidelerine fevkalade benzer akideleri haiz olması hasebiyle, Hippolytus’un (VIII. Kitap) Doketler tesmiye ettiği bir ekole çevireceğiz.

Bununla birlikte, bu Gnostiklerin "erişilmez ve idrak edilmez madde" üzerine nazariye geliştirme teşebbüslerinden neşet ettiği yolundaki muğlak sebep haricinde, bu ismin bilhassa niçin intihap edildiğini gösteren hiçbir karine yoktur.

Dolayısıyla, maddenin hakikatsizliği doktrinine inanmış olmaları ve Doketler ("Hayalciler / İllüzyonistler") tesmiyesinin Hinduların Maya-vadinleri ile benzer bir iştikaka dayanması muhtemeldir.

Bu Gnostik muhitin sistemi, Basilides ve Valentinus ekollerinin doktrinleriyle kuvvetli bir akrabalık benzerliği taşır, fakat alelade Doketizmin umumi vasfı olan Mesih’in bedeninin gayr-i cismani mahiyeti doktrini, onlarda diğer pek çok ekolde olduğundan daha mümtaz bir mevkide değildir.

Akidelerinin Hippolytus tarafından verilen hülasası şu şekildedir. İlk Varlık bir incir ağacı tohumuyla, yani her yerde bulunan, küçükten daha küçük, lakin büyükten daha büyük olan, nihayetsiz kabiliyetleri kendi içinde barındıran riyazi nokta ile sembolize edilir.

O, Kutsal Metinlerde mecazi olarak beyan edildiği üzere, "dehşete kapılanların melcei, çıplakların örtüsü" ve daha pek çok şeydir.

Eşyanın nihayetsiz tevellüdünün tarzı da incir ağacıyla tasvir edilir, zira tohumdan gövde, sonra dallar, ardından yapraklar ve nihayet meyve gelir, meyve de kendi içinde tohumları barındırır ve oradan başka gövdeler neşet eder ve bu nihayetsiz surette devam eder, bütün eşya işte böyle meydana gelir.

Bu minvalde, henüz mahsus âlem teşekkül etmeden evvel dahi, her biri kendi içinde eril-dişil birçok tali eondan müteşekkil üç kök eonun teşkil ettiği ilahi yahut idrak edilir bir âlemin suduru vuku bulmuştu, yani kendi kendini tevlid eden kudretlerin âlemleri, varlıkları yahut mertebeleri zahir olmuştu.

Ve bu Işığın Eon-dünyası, evrenin doğurulmamış olan yegane ideal tohumundan yahut kökünden meydana geldi.

Ardından, kendi kendini meydana getiren Eonlar topluluğu bir araya gelerek Tek Bakire'den (ideal kozmik töz), Biricik-doğurulmuş olanı, evrenin Kurtarıcısını, yetkin Eon'u var etti, O ki Eonların ideal dünyasının bütün kudretlerini Kendinde barındırır, her hususta evrenin asli tohumu olan doğurulmamış Olan ile kudrette eşittir.

İdeal evrenin Kurtarıcısı, yetkin Eon böylece var edildi.

Ve böylelikle o ruhani âlemdeki her şey yetkinleşti, her şey aklı aşan O'nun tabiatına büründü, her türlü eksiklikten berî kılındı. Eonların fezalarında ezeli ve ideal dünya süreci böylelikle tamamlandı. Sırada, ideal dünyanın hissedilir evrene doğru suduru vardır.

Üçüncü kök-Eon da kendi payına, semavi kuvvelerin tamamını kendinde ihtiva ederek üçlü bir mahiyet kazandı.

Böylece O'nun Işığı, ilk kaotik tözün üzerine vurdu ve canlı varlıkların tüm cins ve türlerinin ruhları bu töze zerk edildi.

Ve üçüncü Eon, yahut Logos, kendi fikirlerinin, izlerinin ve damgalarının (karakterlerinin), yani ruhların, karanlık tarafından zaptedildiğini fark ettiğinde, ışığı karanlıktan ayırdı ve aralarına bir kubbe yerleştirdi, lakin bu işlem ancak üçüncü Eon'un sonsuz türlerinin tamamı karanlıkta kıstırıldıktan sonra yapılabildi.

En nihayetinde, bizzat üçüncü Eon'un sureti aşağıdaki evrene nakşedildi ve bu suret, "ışıktan hasıl olmuş, hayat bahşeden bir ateştir."

İşte bu ateş, tıpkı Musa'nın anlatısındaki gibi, dünyayı şekillendiren yaratıcı tanrıdır.

Kendine mahsus bir tözü bulunmayan bu yapıcı ilah, töz niyetine karanlığı (kesif maddeyi) kullanır, bedenleri bundan inşa eder ve böylelikle karanlıkta hapsolmuş ışığın ezeli vasıflarını durmaksızın tahkir eder.

Bu yüzden Kurtarıcı'nın gelişine dek ruhlar muazzam bir gaflet içinde kaldı, zira bu "fikirler", yukarıdaki Eonlardan dışarıya üflendikleri için ruhlar (psykhe'ler) olarak adlandırılır.

Bu ruhlar, yaratıcı kudretin yahut dünya yapısının muhafazası altındaki bedenlerin birinden diğerine geçerek hayatlarını karanlıkta tüketirler.

Gnostik müellif bu görüşü desteklemek üzere şu kelama atıfta bulunur, "Ve eğer kabul etmek isterseniz, gelecek olan İlyas budur, işitecek kulağı olan işitsin", bir de Eyüp 2, 9'a müracaat eder, "Ve ben bir seyyahım, mekândan mekâna, evden eve göçüp duran."

Bu son pasaj Yetmişler nüshasında (Septuaginta) yer almakta, lakin İngilizce tercümede bulunmamaktadır. Ruhların yeniden bedenlenme (metensomatosis) cenderesinden kurtulması ve günahlarının bağışlanacağına dair insanlarda imanın uyanması Kurtarıcı vasıtasıyla vuku bulur.

Böylece, ruhların uğradığı bu felaketi, yani yüce Eonların "suretlerinin" durmaksızın karanlığın bir bedeninden ötekine geçişini seyreden Biricik-doğurulmuş Oğul, onları kurtarmak için aşağıya inmeyi murat etti. Oysa yukarıdaki münferit Eonlar, ilahi âlemin, yani Oğul'un doluluğunun (Pleroma) tamamına tahammül edebilecek halde değillerdi, şayet O'nu müşahede etmiş olsalardı, azametinden ve kudretinin celalinden dehşete düşer, kendi mevcudiyetleri namına korkuya kapılırlardı.

Bu sebeple Kurtarıcı, celalini, şimşeklerin en azametlisinin en zerre miskal bedene sığması gibi yahut göz kapakları kapandığında ışığın ansızın kesilivermesi misali kendi içine çekti ve böylece semavi kubbeye indi, oradaki yıldız kuşağına ulaştığında celalini bir kez daha içine çekti, zira feleğin görünüşte en ufak ışık kaynağı dahi tüm fezayı aydınlatan bir güneştir, nihayetinde Kurtarıcı celalini tekrar geri çekerek üçüncü Eon'un üçüncü küresinin sahasına dahil oldu.

Ve böylelikle bizzat karanlığın içine girdi, yani bir bedende tecessüm etti. O'nun vaftizi de şu minval üzere gerçekleşti,

Kendisini Şeria Nehri'nde (Logos'un akıntısında) yıkadı ve sudaki bu arınmanın ardından, bakireden hasıl olmuş cismani bedeninin bir sureti yahut damgası olan ruhani bir bedene malik kılındı, öyle ki, âlemin hâkimi (tenasül tanrısı) kendi şekillendirdiği varlığı (cismani bedeni) ölüme, yani çarmıha mahkûm ettiğinde, bakire cismani bedenin içinde beslenen ruhani beden, bu cismani bedeni üzerinden çıkarıp "ağaca" çivileyebilsin, böylece Mesih, âlemin hâkiminin kudretlerine ve hâkimiyetlerine karşı galebe çalsın ve çıplak kalmasın, zira O, yeni bir etten beden kuşanmak yerine kemalin yeni ruhani bedenini kuşanacaktı. Şu kelamda buyrulduğu gibi, "Bir kimse sudan ve ruhtan doğmadıkça göklerin melekûtuna giremez, bedenden doğan bedendir."

Gnostik yazar, İsa Mesih hususunda, bu mefkûrenin pek çok cihetten görülebileceğini, her ekolün kendine has bir nazarı bulunduğunu, kimi nazarın süfli, kimi nazarın ulvi olduğunu ve eşyanın tabiatının zaten bunu iktiza ettiğini hikmetle belirtir.

Nihayetinde, hakiki Gnostiklerden, yani İsa'nınkine benzer inisiyasyonlardan geçmiş olanlardan gayrısı bu sırrı bihakkın fehmedemez.

Gnostisizm talebesine, bu sistemin ana hatları ile Bruce ve Askew Kodeksleri muhteviyatının temel fikirleri arasındaki çarpıcı benzerliğe işaret etmek pek lüzumsuz görünür, ne var ki şimdiye dek kimse bu benzerliklere dikkat çekmemiştir.

MONOIMUS

Hippolytos bir sonraki faslını, mezhep tarihçilerinden yalnızca Theodoretos'un kısa bir paragrafta zikrettiği Monoimos adlı zata hasreder.

Monoimos bir Arap idi ve miladi ikinci asrın ikinci yarısında bir yerlerde yaşadı.

Onun sistemi, Semavi İnsan, yani evren fikri ve bu İnsanın Oğlu olan yetkin insan mefhumu üzerine kuruludur, diğer bütün insanlar bu yegane ideal numunenin gayrimükemmel akislerinden ibarettir.

Umumi fikirleri, burada ele aldığımız Gnostik literatür dairesine merbuttur, Pisagorcu ve Platoncu geleneklerden tevarüs eden birçok riyazi ve hendesi mülahaza ile etraflıca işlenmiştir.

Sayılar teorisi ile evrenin beş Platonik cisim, yani dörtyüzlü, küp, sekizyüzlü, onikiyüzlü ve yirmiyüzlü ile simgelenen unsurlardan meydana gelen geometrik terkibi geliştirilmektedir.

Bütün bu geometrik simgeler, onun iota, yod ve "tek boynuz" olarak adlandırdığı monad tarafından meydana getirilir.

Bu, bizim kadim dostumuz yılansı güç, bereket boynuzu, Musa'nın ve Hermes'in asasıdır, başka bir deyişle, durugörü sahiplerince kuvvetlerin "konik" bir girdabı olduğu söylenen atomdur.

Bu monad sayılarda dekat, yani yetkin sayı ve ilk sayılar dizisinin tamamlanışıdır, zira bundan sonra bütün süreç yeniden başlar. Mite göre Mısır belalarını başlatan Musa'nın asasıydı. Bu "belalar", fiziksel bedenin maddesinin başkalaşımlarından, örneğin suyun kana dönüşmesinden ve benzerlerinden başka bir şey değildir, bunların tamamı yazar tarafından garip bir ustalıkla işlenmiştir. Hakikaten bu sistemin bütünü, bizi elinizdeki metnin sınırlarının çok ötesine taşıyacak bir dizi mühim mülahazaya kapı aralar.

Monoimos, Valentinos'un bir talebesi değilse bile, şüphesiz Valentinosçu ekolün bir muasırıydı ve sisteminin Hippolytos tarafından muhafaza edilen tahrif edilmiş nüshasından, Gnostik üstatların "teolojik aritmetiğine" ışık tutacak pek çok mühim nokta çıkarılabilir.

Bunun, günün birinde hakiki matematiksel bilgi ağacına dönüşebilecek bir tohumu hâlâ barındırdığı ispatlanabilir. Monoimos'un öğretilerine dair taslağımızı, Tanrı'yı arama yoluna dair fikrini aktararak nihayete erdireceğiz. Theophrastos adlı bir zata yazdığı mektupta şöyle demektedir, "Tanrı'yı (sanki senin dışındaymış gibi), evreni ve bunlara benzer şeyleri aramaktan vazgeç, O'nu kendi içinden ara ve senin içindeki her şeyi ebediyen Kendisine mal edip 'Benim tanrım, benim aklım, benim muhakemem, benim ruhum, benim bedenim' diyenin kim olduğunu öğren. Ve keder ile neşenin, sevgi ile nefretin, istemeden uyanmanın ve istemeden uyumanın, istemeden öfkelenmenin ve istemeden âşık olmanın nereden geldiğini öğren. Ve şayet bu hususları yakından tetkik edersen, O'nu tıpkı atom gibi hem bir hem de çok olarak kendi içinde bulacaksın, böylece kendinden hareketle yine kendi dışına bir çıkış yolu keşfedeceksin." Bütün bunlar, daha erken dönem Trismegistos literatürünün öğretisini pek vazıh bir biçimde aksettirmektedir.

SÖZDE KAİNLER

Kökenlerin karanlığına doğru, hâlâ bir veya iki müphem işaretin, yani Karpokrates-Kerinthos izinin baki kaldığı bir başka gelenek çizgisi boyunca yeniden dönmeden evvel, "Kainci" terimi ve türevleri altında bir arada sınıflandırılan eğilimlerin karanlık kaosuna kısaca temas edeceğiz.

Malumat kaynaklarımız kısıtlıdır ve (yalnızca ismin zikredilmesini bir kenara bırakırsak) Irenaeus ve Epiphanios ile sınırlıdır, üstelik ikincisi, Irenaeus'tan iktibas etmekte olup kendi mülahazaları ve gece yarıları ürettiği meşakkatli yorumları müstesna tutulursa, ekleyecek yalnızca bir iki kırıntı taze bilgiye sahiptir. Bu gelenek çizgisi de ekseriyetle "Ofit" olarak sınıflandırılır ve her zamanki gibi bu fırkanın mensuplarının kendilerine yalnızca Gnostikler dediklerini görürüz.

Kendilerini Kain'e ve Yahuda'ya gösterdikleri hürmetle temayüz ettirmişlerdi, tek başına bu olgu dahi, onları her türlü melanetin faili sayan ortodoks zümrenin lanetlerine gark olmalarına yetmişti. Nitekim Irenaeus'tan iki yüz yıl sonra yazan Epiphanios'un, diğer hususlarda selefinden kopyalamakla yetindiği yerlerde bile Lyon Piskoposu'nun anlatısını bir hayli süslediğini görürüz.

Şimdi bu Gnostiklerin zahiren böylesine garip bir inancı benimsemelerinin sebebini anlamaya geçeceğiz. Şayet okuyucu, Iustinus'un ve Setçilerin sistemlerini hatırında tutarsa, sonraki kısımları kavramak için daha elverişli bir konumda olacaktır. O halde bu Gnostiklerin sisteminin ana hatları şöyledir.

Dünyanın yaratıcısı, her şeyin üzerindeki Tanrı değildi, yukarıdan gelen mutlak kudret, göğü ve yeri, yani duyulur dünyayı içinde barındıran saf olmayan dünya rahminin gücü olarak simgelenen, üremenin o daha zayıf (hystera) gücünden daha kuvvetliydi.

Lakin bu duyulur dünya, bakire ruhani rahimden, yani yukarıdaki Eonların ideal dünyasından doğan hakiki doğumla kıyaslandığında, adeta bir son doğum, bir eş (hystera) mesabesindeydi.

Epiphanios sistemin bu kısmını fena halde karıştırmıştır, bu durum apaçık gösteriyor ki mezkûr düşünce, Valentinosçuların "noksanlığı" (hysterema) veya "düşüğü" ile, yani ideal doluluğun ya da yetkinliğin (Pleroma), yahut Eonlar dünyasının dışında kalan duyulur dünya ile aynı soydandır.

Binaenaleyh, aşağı mertebedeki güç üremenin Tanrısı, üst mertebedeki güç ise aydınlanmanın ve hikmetin Tanrısıydı.

Eski Ahit'in Tanrı tasavvuru, aşağı mertebedeki gücün emirlerine itaatten öteye geçmiyordu.

Onun buyruklarına itaat edenler, Zahiri Kanun'un takipçileri tarafından geçmişin muteber şahsiyetleri olarak kabul edilmişti, zira daha ötesini göremeyen bu takipçiler, geleneklerinde bu kanunu, yani üremenin aşağı gücünün emirlerini takip etmeyi reddeden herkesi tezyif etmişlerdi.

Böylece Habil, Yakub, Lut ve Musa, üreme kanununun takipçileri tarafından övülmüştü, oysa hakikatte övülmesi gerekenler, üreme güçlerinin kanunlarını hiçe sayan ve bu suretle Hikmet tarafından korunup onun nezdine, yukarıdaki Eon'a alınan Yüce Kanun'un takipçileri olarak bunların muhalifleriydi.

Bu sebeple Kain'in, Esav'ın, Ova Şehirleri ahalisinin, Karun'un, Datan'ın ve Abiram'ın daha yüce bir kanunu takip eden ve anlaşılan o ki Yahve'nin takipçileri tarafından iftiraya uğrayan şahısların yahut kavimlerin timsalleri olduğunu iddia etmişlerdi.

Iustinus tarafından işlenen aynı zıtlıkların izlerini burada çok açık bir biçimde görebiliriz, nefsi güçlerin ya da meleklerin tesiri Habil'in soy çizgisi boyunca, ruhani güçlerin tesiri ise Kain'in çizgisi boyunca takip edilebilmektedir.

Habil kanlı kurbanlar takdim eden kişiydi, Kain ise tarlanın meyvelerini sunmuştu.

Bu antitetik yöntem, şu ya da bu biçimde gayet yaygındı; nitekim daha sonraki Ebiyonitlerin üstün ve aşağı insan antitezleri (İshak-İsmail, Yakup-Esav, Musa-Harun) veya Markionistlerin özgürlük Tanrısı ile yasa Tanrısı, Mesih’in Tanrısı ile Eski Ahit’in Yehova’sı arasındaki antitezleri buna misaldir, lakin öğretilerini tasvir ettiğimiz ekol, Yehova’ya duydukları nefret neticesinde teorilerini muhtemelen en aşırı ve cüretkâr neticeye vardıran zümre gibi görünmektedir.

Bu durum bilhassa Yeni Ahit tarihine dair fikirlerinde tezahür eder; söz konusu fikirler, garipliklerine rağmen, İsa’nın ölüm sebebine ilişkin hakiki geleneğin küçük bir izini yine de muhafaza ediyor olabilir. Bu Gnostik muhitin muhtelif metinleri mevcuttu; bunların en mühimleri iki küçük talimat özetiydi; biri Yahuda İncili, diğeri ise Pavlus’un Miraçnamesi olarak adlandırılmaktaydı. Evvela ikincisini ele alırsak, Pavlus’un Miraçnamesi’nin, Pavlus’un üçüncü semaya yükseldiğinde gördüğü rivayet edilen telaffuz edilemez şeylerin kaydını ihtiva ettiği iddia edilmekteydi.

Bunun Augustinus’un bahsettiği Pavlus’un Kıyametnamesi ile aynı metin olup olmadığı belirsizdir, her halükârda bu metin zayidir.

Aynı muhitin vesikalarından birinin daha ortodoks bir nüshası Pavlus’un Rüyeti başlığıyla günümüze ulaşmıştır; bunun bir tercümesi Ante-Nicene Christian Library’nin (1897) son cildinde okunabilir.

Yalnızca Epiphanios’un sorumlu olduğu bu başlığa itimat edecek olursak, Kayiniler ekolü netice itibarıyla Pavlus sonrası bir devire aittir. Lakin teorilerinin en tuhaf ve bir bakıma en merak celbeden inkişafı, Yahuda’ya dair takındıkları tavırdı. “Yoksullar” (Ebiyonit) geleneği, Yahuda’yı mütemadiyen umumi bir lanetlenmeye terk etmişti, mamafih görünüşe göre, muhtemelen evvelemirde Essenî menşeli olan ve meseleye farklı bir zaviyeden yaklaşan bir başka gelenek daha vardı.

Bunun muğlak izleri, İrenaios ile Epiphanios’un Kayini doktrinlerine dair kavrayıştan yoksun anlatılarında mahfuz görünmektedir. Bu talebe muhiti, Yahuda’yı Gnosis disiplininde pek ileri gitmiş, tenasül ve tekvin Tanrısı’ndan tefrik edilen hakiki Tanrı’ya dair gayet vazıh bir idrake sahip bir kimse olarak görmekteydi, dolayısıyla Yahuda, dünyanın nesnelerinden ve böylelikle semayı, dünyayı ve cismaniyeti inşa eden aşağı kudretten tamamıyla tecerrüt etmeyi vaaz etmekteydi.

İnsan, Mesih’in çarmıha gerilmesi vasıtasıyla en yüce makama uruc edecekti.

Mesih, ruhani âlemin daha kudretli kuvveti insanda kemale ersin diye yücelerden nüzul eden ruhtu, böylece İsa, tenasül Tanrısı’nın tezahürlerinden biri olan ölüme teslim ettiği bedeninin zevali pahasına, bu daha zayıf tekvin kudretine galebe çalmıştı.

Bu, ekolün kristolojik doktriniydi ve Epiphanios’un “der ki” ifadesinden anlaşıldığı üzere, muhtemelen Yahuda İncili’nden iktibas edilmişti. Lakin bu umumi tasavvufi öğretiye ilaveten, bir de tarihi anane bulunmaktaydı, buna göre İsa, Mesih mertebesine eriştikten ve yüce doktrini tebliğ ettikten sonra, onların kanaatince davasından dönmüş, şeriatı ilga etmeye ve mukaddes doktrini ifsata yeltenmişti; Yahuda bu sebeple onu erkâna teslim etmişti.

Yani İsa’nın en başta yüce doktrini talim ettiği kimseler, onun avama yönelik fevkalade açık tebliğini Gizemlerin ifşa edilmesi addedip en nihayetinde ortodoks Yahudi otoritelerince küfür sebebiyle mahkûm edilmesine zemin hazırlamışlardı.

Metinlerinden birinde mahfuz olan bir diğer, daha tasavvufi gelenek ise bilakis Mesih’in bir hata yapmadığını, her şeyin semavi hikmete mutabık cereyan ettiğini beyan etmekteydi. Zira âlemin hâkimleri bilmekteydi ki, eğer Mesih çarmıha teslim edilir, yani tecessüm ederse, aşağı kudret onlardan çekilip alınacak ve onlar ruhani Eon katına yükselecekti.

İşte Yahuda bunu biliyordu ve büyük imanıyla, O’nun ele verilmesini, bu minvalde de âlemin necatını temin etmek maksadıyla her vasıtaya tevessül etti.

Bu Gnostikler, netice itibarıyla Yahuda’yı necat tasarısının başlıca amillerinden biri addederek sitayişle andılar, o olmasaydı ne çarmıhın tasavvufi necatı ne de akabinde vuku bulan yüce âlemlerin keşfi nihayete ererdi.

Dolayısıyla Kayini muhiti, doktrinleri zaviyesinden bakıldığında katı riyazet erbabı gibi görünmektedir.

Fakat İrenaios’un aktardıklarına kendi hayal gücünü katan Epiphanios, onların dehşetengiz kimseler olduğunu ve tıpkı Karpokrates gibi, bir insanın her türlü tecrübeden geçmeksizin kurtuluşa eremeyeceğini vaaz ettiklerini ileri sürer.

Bu sebeple şimdi Karpokratesçilerin fikirlerine muhtasar bir nazar atacağız.

KARPOKRATESÇİLER

Başlıca malumat menbaımız İrenaios’tur, Tertullianus, Hippolytos ve Epiphanios yalnızca seleflerini istinsah etmişlerdir.

Karpokrates yahut Karpokras (Eusebios’a göre), Hadrianus devrinde (M.S. 117-138) İskenderiye’de ders veren Platoncu bir filozoftu, aynı zamanda Kilise babalarının Karpokratesçiler diye tesmiye ettiği, lakin kendilerine yalnızca Gnostikler diyen bir Gnostik dairenin reisiydi.

Epiphanios’un iki yüz elli sene sonra onlara yönelttiği ithama gelince, bu itham taammüden bir suiniyete dayanmıyorsa bile, İrenaios’un karmakarışık anlatısının tamamen yanlış anlaşılmasından neşet etmiştir, nitekim Lyon Piskoposu, öğretilerini tutarlı bir biçimde tatbik etmiş olsalardı yapmaları gerektiğini düşündüğü şeyleri onların fiilen yaptıklarına katiyen inanmadığını açıkça ifade etmektedir. Aslına bakılırsa, bütün bu kargaşa mezkûr Kilise Babası’nın yeniden doğuş doktrininin esaslarını idrak etmekteki acziyetinden ileri gelmektedir.

Ekolün başlıca umdeleri şu minvaldeydi, Hissedilir âlem, meçhul ve gayrimeful Peder’in telaffuz edilemez kudretinden fersah fersah aşağıda bulunan fail kudretler, yani mimarlar tarafından inşa edilmiştir.

İsa, Yusuf ile Meryem’in oğluydu ve diğer bütün insanlar gibi tevellüt etmişti, diğerlerinden farkı ise ruhunun kavi ve pak olması sebebiyle, telaffuz edilemez Peder’in etrafındaki yörüngesinde, yahut O’nunla muhaveresinde gördüklerini hatırlamasıydı.

Bu aynı zamanda, ruhun kendi tabiatında bulunduğu vakit Hakikat Ovası’nda, Ruhani Güneş’in etrafındaki ahenkli devrinde intizamlı seyrine dair Pisagorcu, Platoncu ve Hermetik geleneklerin ardında yatan fikirdir.

Tüm bilgelik ve erdemin kaynağı olan bu hatırlamanın neticesinde Baba, dünya yöneticilerinin hâkimiyetinden kaçabilmesi, onların bütün feleklerinden geçip her birinden azat olarak nihayetinde Baba'ya yükselebilmesi için onu kudretlerle donattı.

Benzer şekilde, benzer bir tabiata sahip olup aynı gayreti gösteren tüm ruhlar da Baba'ya yükselecektir.

İsa'nın ruhu alelade Yahudi telakkileri içinde yetişmiş olsa da, bunların fevkine yükseldi ve böylece yukarıdan aldığı kudretler sayesinde beşerî ihtiraslara galebe çaldı. Dünyayı inşa eden yöneticilerin baskılarının üstüne çıkan bütün ruhların benzer kudretler elde edeceğine ve benzer mucizeler göstereceğine inanan bu Gnostikler, kendi aralarından bazılarının İsa ile aynı yetkinlik derecesine, hatta daha yüksek bir mertebeye fiilen ulaştığını, Petrus, Pavlus ve benzer kudretlere erişmiş diğer Havarilerden daha güçlü olduklarını dahi iddia ettiler. Hatta insanların İsa'dan daha yüksek aydınlanma derecelerine erişebileceğini cüretle vazettiler, gelgelelim İsa ile Mesih arasında mutat ayrımı gözetip gözetmedikleri açık değildir.

Bu kudretler "büyüsel" bir mahiyete sahipti ve İrenaeus'un bir sonraki paragrafı bize kuvvetle "Simonyan" mektebinin akidelerini hatırlatmaktadır.

Bu tür fikirler o denli yaygındı ki, İrenaeus haricîlerin bu görüşleri Hristiyanlığın müşterek inancı zannetmelerinden yakınmaktadır. Bir sonraki paragraf evrende asli bir kötülüğün bulunmadığı, şeylerin yalnızca insanın zannına göre iyi ve kötü olduğu öğretisini ele alır.

Şu halde İrenaeus'un, onların yeniden doğuş öğretisine dair yaptığı özetten bu genellemeye nasıl vardığını görelim. Ruh, yeniden doğuş çemberinde her türlü varoluş ve faaliyetten geçmek mecburiyetindedir.

İrenaeus malumatını anlaşılan o ki, bunun tek bir hayatta başarılabileceğini, yani o dönemde dünyada var olan bazı ruhların karmik borçlarını tek bir ömürde ödeyebileceğini ileri süren bir el yazmasından almaktadır. Zira el yazması şu kelamı nakleder,

"Yolda onunla beraberken hasmınla çabucak anlaş, yoksa hasmın seni hâkime teslim eder, hâkim de seni muhafıza verir ve zindana atılırsın.

Doğrusu sana derim ki, son meteliğine kadar ödemedikçe oradan asla çıkamazsın."

Burada hasım, itham edendir (diabolus), yani insanın kendi tabiatındaki karmik kayıttır, hâkim, dünyayı inşa eden güçlerin reisidir, muhafız, yeni bedeni inşa edendir, zindan ise bedendir.

El yazması metni bu şekilde izah eder, tıpkı her şeyi yeniden doğuş ve Hint filozoflarının karma dediği mefhum doğrultusunda eksiksiz biçimde şerh eden Pistis Sophia risalesinde yapılan tefsirin aynısıdır bu. Fakat İrenaeus meseleyi bu şekilde kabul etmek istemez.

O, bu öğretinin ruhun iyi ve kötü bütün tecrübelerden geçmesi gerektiği ve her bir tecrübe idrak edilene kadar hiç kimsenin azat olamayacağı manasına geldiğini iddia eder. Hatta bazı ruhların bütün bunları tek bir hayatta yapabileceğini!

Dolayısıyla Karpokratianların iyi ve kötü bütün tecrübelerin kaydını tamamlamak ve böylece tecrübe zaruretine bir son vermek istedikleri için telaffuz dahi edilemeyecek en fena cürümleri irtikâp etmiş olmaları gerektiğini öne sürer. Bununla birlikte İrenaeus, hemen akabinde, her ne kadar kitaplarından mantıken böyle bir netice çıkarmak mecburiyetinde kalsa da, Karpokratianların fiilen bu tür şeyler yaptıklarına inanmadığını ilave eder.

Ne var ki, bu gayritabii neticenin tamamıyla Lyon Piskoposu'nun idraksizliğinden neşet ettiği aşikârdır; zira piskopos, yeniden doğuş öğretisinin en temel hakikatlerini dahi kavrayamadığından, Gnostisizm yoluna yeni giren biri için gün gibi aşikâr olan bir meselede tamamen hatalı öncüllerle yola çıkmıştır. Karpokratianlar meclisinin 150 senesi civarında Roma'da, Marcellina adında bir kadının riyasetinde bir şube teşkil ettiği rivayet edilir.

Mekteplerinde hürmet gören Pisagor, Platon ve Aristoteles gibi pek çok büyük muallimin resim ve heykellerine ve ayrıca İsa'nın bir tasvirine sahiptiler. Origenes'in naklettiğine göre (c. 62) Kelsos'un, bu Marcellianlardan bahsederken akidelerini Salome'den alan Harpokratianları da zikretmesi dikkat çekicidir.

İsmin doğru şeklinin Karpokratianlar değil de bu olması kabil midir?

Harpokrates, Mısırlıların Gizem Tanrısı Horus'un Grekçeleşmiş hâliydi ve Salome'nin, Mısırlılara Göre İncil adlı kayıp metinde mühim bir şahsiyet olduğunu biliyoruz.

EPIPHANES

Şimdi Patristik yazarların, Karpokratian zümresinin en çok bilinen ikinci ismi etrafında ördükleri çelişkili ve bariz şekilde saçma efsanelere geçiyoruz.

Epiphanios'un, İrenaeus'ta yalnızca "seçkin bir muallime" (muhtemelen Valentinian Marcus) atfedilmiş hâlde bulduğu koca bir Gnosis sistemini bu Epiphanes'e isnat etmek gibi fevkalade bir yanılgıya düştüğünden evvelce bahsetmiştik, zira Grekçede "seçkin" kelimesi de "epiphanes"tir. Epiphanios'un dördüncü yüzyılın nihayetinde (hakiki Epiphanes'in devrinden en az 250 sene sonra), bir mülhidi itibarsızlaştırmak için her vasıtanın mubah görüldüğü bir devirde yazdığı göz önüne alınırsa bu durum bir dereceye kadar mazur görülebilir, fakat umumiyetle insaflı olan ve Epiphanes ile aynı asırda yaşamış bulunan İskenderiyeli Clement için ne demeli? Onun hatası çok daha hayret vericidir. İşte onun naklettiği efsane şöyledir.

Epiphanes, Karpokrates ile Kefalonya'lı bir hanım olan Alexandria'nın oğluydu.

Henüz on yedi yaşında gençliğinin baharında vefat etmiş ve Same'deki büyük mabette, yeni ay gününde, Kefalonyalılar tarafından gayet şaşaalı ve müstehcen ayinlerle bir tanrı gibi tazim görmüştür. Böylesine garip bir efsane çağdaş ilmin nüfuz edici tenkidinden uzun süre kaçamazdı ve henüz Mosheim zamanında bu muammanın anahtarı bulundu.

Volkmar bu meseleyi etraflıca tetkik etmiş ve Same'deki bayramın ay tanrısı şerefine icra edildiğini ve sefihane ayinlerin buna eşlik ettiğini göstermiştir.

Bu bayrama, "yeni görünen", yani hilal manasında Epiphanes (ho Epiphanes) onuruna Epifani (ta Epiphania) tesmiye edilmişti. Bu hilal devresi takriben on yedi gün sürerdi.

Böylelikle İskenderiyeli Clement, hem isimlerin benzerliği hem de sefih ayinlere dair anlatılarla aldanarak, gelecek nesillere skandal niteliğinde bir iftira miras bırakmıştır. Epiphanes diye birinin gerçekten yaşayıp yaşamadığı dahi şüphelidir.

Clement ayrıca, Karpokratianlar arasında en çok elden ele dolaşan eserlerden birinin, bizzat bir nüshasını gördüğü Adalet Üzerine başlıklı bir risale olduğunu öne sürer.

Bu risaleyi Epiphanes’e atfeder, fakat on yedi yaşında yahut daha küçük bir çocuğun adalet üzerine böylesine soyut bir inceleme kaleme almış olabileceğine inanmak pek mümkün değildir.

Böylece şu sonuca varıyoruz, Karpokratianlar yahut Harpokratianlar, ikinci yüzyılın başlarında İskenderiye’de teşekkül etmiş Gnostik bir zümreydi ve fikirlerinin bir kısmı, bir nüshası Clement’in eline geçmiş bulunan adalet konulu bir kitapta serdedilmişti.

Bu Gnostik topluluk, erken dönem Hristiyan çevrelerince tatbik edilen komünizm fikriyle fazlasıyla meşgul olmuştu, aynı zamanda Platon’un talebeleri olduklarından, bu fikri felsefi bir ilke mertebesine indirgemek ve mantıki neticesine vardırmak istemişlerdi.

Benim ve senin şeklindeki batıl fikirler artık var olmayacaktı, zira mülkiyet, bütün insani ıstırapların menbaı ve ilk zamanlardaki o mesut hürriyet günlerinden kopuşun sebebiydi.

Dolayısıyla, kadınlar ve erkekler de dahil olmak üzere her şeyin ortak olması icap ediyordu, böylece Platon’un Devlet’inde serdettiği o son derece tuhaf fikir bir bakıma tatbik sahasına konuyordu.

Bununla birlikte, bizim Gnostiklerin bu fikirleri bilfiil tatbik ettiklerine dair elimizde muteber bir delil bulunmamaktadır, Pisagorcu ve Platoncu terbiyenin yanı sıra İsa’nın talimatı vasıtasıyla bu tür görüşlere ulaşmış, ekseriyeti tahsilli ve nezih kimseler olan Gnostiklerin, böylesi ideal cemiyetlerin olmazsa olmaz şartı bunların "gnostiklerden" müteşekkil olması ve "filozoflar" tarafından idare edilmesi iken, kendi içtimalarını şehvani cümbüşlere çevirmiş olmaları akıldan hayli uzaktır. Ne var ki Clement’in onlara yönelttiği itham tam da budur.

Bu itham, yukarıda serdedilenlerle kısmen çürütülmüştür, ancak İskenderiye’de ve başka yerlerde, kendilerine Hristiyan adını veren birtakım fırkaların, erken dönemlerin Agape’lerini yahut Muhabbet Ziyafetlerini cahil halk tabakasının cümbüşleri ve şölenleriyle karıştırdıkları ihtimal dışı değildir. Putperestler bu tür ithamları ayrım gözetmeksizin Hristiyanlara, Hristiyan mezhepleri de birbirlerine yöneltmekteydi, bu nevi suistimallerin cahil ve ahlaksız kimseler arasına sızmış olması gayet akla yatkındır.

Karpokratian mektebinin, kanaatimce haksız bir surette, Monadik Gnosis olarak tesmiye edilen anlayışın müessisi olduğu ileri sürülmüştür. Bu fikir Neander tarafından etraflıca işlenmiştir.

Bununla birlikte Salmon’un aşağıda yer alan hülasası, umumi okuyucunun bu nazariye hakkında bir fikir edinmesine kifayet edecektir.

Bütün varlık tek bir ebedi Monaddan sudur etmiştir ve yine ona avdet etmeye gayret eder.

Fakat dünyanın muhtelif kısımlarına hükmeden mütenahi ruhlar, birliğe matuf bu umumi gayreti akamete uğratır.

Farklı halk dinleri ve bilhassa Yahudilik bunlardan neşet etmiştir.

Kemalat, önceki hallerinin hatıralarıyla sevk olunarak, her türlü sınırlamanın ve kesretin fevkine yükselip ulvi birliğin temaşasına varan ruhlar tarafından tahakkuk ettirilir.

Bu ruhlar, dünyevi ruhların vazettiği tahditleri hakir görür, zahiri unsurlara hiçbir ehemmiyet atfetmez ve yegane elzem olanın iman ve sevgi olduğuna inanırlar, imandan kasıtları ise zihnin asli birlik içinde müstağrak olduğu mistik tefekkürdür.

Bu suretle mütenahi dünyevi ruhların tahakkümünden kurtulurlar, ruhları maddenin hapsinden azat olur ve görünüşler aleminin tamamen fevkine yükseldiklerinde, Budist Nirvanasına tekabül eden mutlak bir sükun mertebesine vasıl olurlar.

KERİNTHOS

Bu izin izini sürerek kökenler dönemine doğru geri çekilmeye devam ettiğimizde, karşımıza Kerinthosçuların (yahut Epiphanios’un varyantına göre Merinthosçuların) çevresi çıkar.

İsimlerini, "resuller dönemi" olarak adlandırılan devreye, yani birinci yüzyılın ikinci yarısına yerleştirilen Kerinthos adındaki muayyen bir şahıstan aldıkları rivayet edilir.

Epiphanios kendisini Kerinthos meselesiyle fazlasıyla meşgul etmiş ve onu maharetle "direk-resullerin" Pavlus’a yönelik muhalefetinin günah keçisi haline getirmiştir.

Müelliflerin ekseriyeti onun izinden gitmiş, Resullerin İşleri ve Pavlus’un Mektupları’ndaki birtakım sakıncalı ifadeleri bu vasıtayla tevil ederek izale etmiştir.

Bununla birlikte tarafsız tenkit, daha sonraki bir devirde yaşayan Epiphanios’un mesnetsiz mütalaalarını reddetmek ve sonraki tüm müelliflerin iktibas ettiği İrenaeus’un kısa anlatımına müracaat etmek mecburiyetindedir.

Kerinthos’tan tam bir asır sonra yaşamış olan İrenaeus, bu mevzuda yalnızca muhtasar bir paragrafa yer verir.

Kerinthos, Ebiyonitlik yahut Pavlus harici asli zahiri gelenek ile ikinci yüzyılın başı arasındaki en kuvvetli irtibat halkasıdır.

Dördüncü İncil’in muharriri olduğu kabul edilen Yuhanna ile şahsen temas kurduğu zannedilir, ancak aynı kıssa menkıbevi Ebiyon için de nakledilir, bu sebeple her türlü tarihi kıymetten mahrum sayılarak bir kenara bırakılmalıdır.

Kerinthos’un "Mısır disiplini" dahilinde terbiye gördüğü ve Küçük Asya’da talimde bulunduğu rivayet edilir. Mısır disiplininden kastın Philon mektebi olduğu zannedilmektedir, fakat bu sırf bir varsayımdan ibarettir.

Her halükarda, bazı Gnostiklerin ortodoks telakkide Yuhanna’ya atfedilen Vahiy kitabının muharriri olduğunu iddia ettikleri Kerinthos’un haiz olduğu ehemmiyet, isminin Hristiyan geleneğinin en erken biçimlerinden birini muhafaza etmiş olmasından ileri gelir.

Onun kozmogonisi, tabi konumdaki kudretin, yani Dünyayı Biçimlendirenin ötesinde, her şeyin fevkindeki Tanrı’nın azametli üstünlüğünü ikrar etmekteydi.

Hristolojisi ise İsa’nın Yusuf ile Meryem’in oğlu olduğunu, "vaftizi" esnasında Mesih’in, yani "güvercin suretindeki Baba’nın" onun üzerine indiğini ve ancak bundan sonra peygamberlikte bulunmaya, büyük mucizeler göstermeye ve o vakte kadar bilinmeyen Babayı, Yahudilerce bilinmeyen o her şeyin fevkindeki Tanrı’yı tebliğ etmeye başladığını bildirirdi.

Akabinde Mesih onu terk etmiş, bunun üzerine İsa ıstırap çekmiş ve yeniden dirilmiştir, yani vefatından sonra takipçilerine görünmüştür.

İrenaeus’un naklettiği rivayet bundan ibarettir, bu rivayet ulaştığı yere kadar kafi derecede sarih ve itimada şayan görünmektedir.

Kerinthosçuların kutsal metni, "Matta"ya atfedilen Kelamların tashih edilmiş bir nüshası değil, İbranice kaleme alınmış daha da eski bir mecmuaydı. Diğer bütün mecmualar ve tashihler tamamen apokrif sayılarak reddedilmişti.

Dördüncü kanonik İncil’in Grek yazarının kendi anlatısını Kerinthos ekolüne muhalefet maksadıyla kaleme aldığı söylenir, ne var ki bu varsayım herhangi bir delille desteklenmemektedir.

NIKOLAOS

Artık tarihin en cılız parıltısının dahi bizi yüzüstü bıraktığı kadar erken dönemlere varmış bulunuyoruz, efsanenin ve spekülasyonun o kasvetli sahasının derinliklerindeyiz.

Bu sebeple, kökenlerin o karanlık mağarasının derinliklerine daha fazla dalmayacak, gün ışığının en azından kesik kesik sızabildiği mağara ağzına doğru adımlarımızı bir kez daha geriye çevireceğiz.

Fakat bunu yapmadan evvel, okuyucunun dikkatini erken dönem Gnosis’in ancak seçilebilen bir gölgesine, Nikolaosçular çevresine çekmeliyiz.

Bu Gnostikler ortodokslar nazarında hususi bir ehemmiyet taşır, zira Vahiy kitabının muharriri onların fiillerinden nefret ettiğini belirtmek için iki defa bahsi kasten uzatmıştır.

Bu ifadeden cesaret alan İrenaios, Nikolaosçuları, yazarın Bergama kilisesinin zahiren "putlara kurban edilen şeyleri yiyen ve zina eden" kimi mensuplarını mahkûm edişine dâhil eder.

Sonraki sapkınlık bilimciler (heresiologlar) de İrenaios’tan aldıkları cesaretle yeni süslemeler eklemiş ve nihayetinde Epiphanios, Nikolaos’u Gnostiklere karşı derlediği ya da uydurduğu her türlü melanetin babası ilan etmiştir.

Ve ardından Epiphanios, onun kötülüğüne dair önünde duran bunca "delil" ile, bedbaht Gnostik’in ruhuna hitap ederek tumturaklı bir edayla şöyle seslenir,

"Öyleyse sana ne diyeyim ey Nikolaos?"

Kendi adımıza, Salamis Piskoposu gibi muhayyilesi geniş bir dehânın böylesine tumturaklı bir suali sormak için bile nefes tüketmiş olmasına şaşırıyoruz.

Rivayet Nikolaos’un bir münzevi olduğunu iddia eder ve onun nefsani arzulardan azat oluşuna dair abartılı bir vaka nakleder.

Kurban edilmiş adak etlerinin yenmesinin ölümcül bir günah olmadığını öğrettiği kabul edilse dahi, günümüzde bizlerin, Mesih’in öğretisine dair kendi hususi görüşleri haricindeki her şeyi mahkûm eden bu Kilise Babalarını takip etmemiz için hiçbir sebep görünmemektedir.

KERDON

Şimdi ikinci yüzyılın tarihsel alacakaranlığına geri dönelim ve dikkatimizi büyük Basilidesçi ve Valentinusçu inkişaflara çevirelim.

Fakat bunu yapmadan evvel, bir vakitler bütün Hristiyan âlemini yutma tehlikesi gösteren o muazzam ve eşzamanlı Markioncu hareketin kısa bir taslağını sunmak yerinde olacaktır.

Bu ekolün tatbik ettiği usul, modern eleştiri usulünün doğrudan doğruya ilk örneği mahiyetindeydi.

Bununla birlikte vardığı neticeler çok daha radikaldi, zira yalnızca Eski Ahit’i bütünüyle reddetmekle kalmamış, aynı zamanda İncil derlemelerindeki "ta ki vaki olsun diye" ekolüne ait metinlerin tamamını da geri çevirmişti.

Markion’un selefinin, Miladi 135 civarında Roma’da parlamış olan Suriye asıllı Kerdon adında biri olduğu söylenir.

Lakin Markion’un şöhreti mualliminin namını öylesine gölgede bırakmıştır ki, Patristik yazarlar sıklıkla yalnızca onların öğretilerini değil, bu şahısların kendilerini dahi birbirine karıştırmaktadır.

Kerdon’un Roma Kilisesi ile olan münasebeti muallakta kalmış olsa da, aleyhinde sarih bir aforoz hükmünün kaydedilmemiş olması dikkate şayandır, dolayısıyla katı bir ortodoksi kanonu fikrinin, Roma ruhaniler heyetinin o dışlayıcı zihninde dahi henüz teşekkül etmediği anlaşılmaktadır.

Müteakip ortodoksinin öncüsü olan Roma kilisesinin zihninde kanon fikrinin formüle edilmesini hızlandıran amil, şüphe yok ki Markion’un kazandığı muvaffakiyetti.

MARKİON

Markion, Karadeniz’in güney sahilinde yer alan Pontus’un başlıca limanı Sinop’tan zengin bir gemi armatörüydü, aynı zamanda bir piskopostu ve bir piskoposun oğluydu.

Roma’daki başlıca faaliyetleri takriben 150 ile 160 yılları arasına tarihlenebilir.

Başlangıçta Roma’daki kiliseyle cemaat birliği içerisindeydi ve onun fonlarına cömertçe katkıda bulunmuştu, fakat ruhaniler onun zihnindeki müşkülleri izah edemeyip önlerine koyduğu mühim meselelerle yüzleşmekten kaçınınca, kilisede bir hizip yaratmakla tehdit ettiği söylenir ve nihayetinde aforoz edildiği anlaşılmaktadır.

Ne var ki hakikatte Markionculuğun menşei bütünüyle karanlığa gömülüdür, gerek Kerdon’un gerekse Markion’un hayatına dair güvenilir mahiyette hiçbir malumata sahip değiliz.

Bizim açımızdan en muteber kaynaklar sayılan ikinci yüzyılın sonundaki Kilise yazarları, hareketin başlangıç hikâyesini herhangi bir kesinlikle aktaramamaktadır.

Bilebildiğimiz kadarıyla Markion, teorilerini Roma’ya gelmeden çok önce geliştirmiş ve bunları uzun seyahatlerinde derlediği malumata ve işittiği fikirlere dayandırmış olabilir.

Greko-Romen hâkimiyet sahası için mutad Patristik ifadeyi kullanacak olursak, Markion’un görüşlerinin süratle "bütün dünyaya" yayıldığını biliyoruz, nitekim beşinci yüzyıl gibi geç bir tarihte dahi Theodoretos’un binden fazla Markioncuyu dininden döndürdüğünü işitmekteyiz.

İtalya, Mısır, Filistin, Arabistan, Suriye, Küçük Asya ve İran’da, kendi piskoposları ve diğer dini teşkilatlarıyla mükemmelen teşkilatlanmış, sonradan Katolik Kilisesi haline gelecek olan yapınınkine benzer bir ibadet ve ayin nizamına malik Markioncu kiliseler türemiştir.

Ortodoksi henüz herhangi bir fırka lehine kesin hüküm vermiş değildi ve Markioncu görüş o devirde evrensel hale gelme noktasında diğer görüşlerle eşit bir şansa sahipti. Öyleyse Markion’un muvaffakiyetinin sırrı neydi?

Daha evvel işaret edildiği üzere bu sır, Eski Ahit meselesine tatbik edilen modern eleştirinin elde ettiği muvaffakiyet ile aynı mahiyetteydi.

Markion’un nazariyesi kimi açılardan modern düşünürlerimizden bazılarının vardığı hükümlerden dahi daha mutidildi, o, Eski Ahit’in Yehova’sının âdil olduğunu kabule hazırdı.

Eski Ahit derlemesinin muhtelif kitaplarının yazarları, müstensipleri ve editörleri tarafından Yehova’ya atfedilen sözleri ve fiilleri büyük bir basiretle, deyim yerindeyse Mesih’in sözleri ve öğretileriyle paralel sütunlar halinde tanzim etti, bunu da, ilk gruptakilerin en iyisi dahi Âdil bir Tanrı fikrine hamledilebilse de Mesih’in tebliğ ettiği İhsan Sahibi Tanrı idealine tamamen yabancı olduğu gerçeğini çarpıcı bir surette ortaya koyan bir antitezler dizisi vasıtasıyla yaptı.

Son dönemlerde Kilise bünyesindeki en yetkin zihinlerin, Eski Ahit metinlerinin bazılarında Tanrı’ya atfedilen korkunç söz ve fiilleri nasıl reddettiğini biliyoruz, böylelikle Markion’un, Hristiyan adını taşıyan daha aydınlanmış binlerce kişinin kalbinde zaten baş göstermiş olması gereken bir itirazı nasıl dile döktüğünü de anlıyoruz. Yeni Ahit’e gelince, Markion’un yaşadığı dönemde bir kanon fikri henüz mevcut değildi yahut henüz yeni düşünülmekteydi.

Markion’un da bir kanon fikri vardı, ancak bu fikir, sonradan ortodoks kanonun temelini teşkil eden görüşlerin tam zıddıydı. Mesih evrensel bir öğreti, her şeyin üzerindeki Baba olan İyi Tanrı’nın yeni bir vahyini vazetmişti.

Bunu küçük bir kavmin kusurlu inancı olan Yahudiliğe aşılamaya kalkanlar vahim bir yanılgı içindeydiler ve Mesih’in öğretisini büsbütün yanlış anlamışlardı. Mesih, Yahudilere vaat edilen Mesih değildi.

O Mesih dünyevi bir kral olacaktı, yalnızca Yahudiler için tayin edilmişti ve henüz gelmemişti.

Bu sebeple, sahte-tarihsel "yerine gelsin diye" ekolü, öğreti derlemelerinin içine kattıkları basiretsiz ve hatalı şerhlerle Rab’bin asli Sözlerini, o evrensel müjdeyi tahrif edip bozmuştu.

Bu, Yeni Ahit "tarihi" dairesine karşı şimdiye dek öne sürülmüş en dehşetli ithamdı.

İnsanlar, İsa’nın şahsına dair rivayetlerin sayısız ve birbiriyle çelişen varyantlarının içerdiği bütün o tezatlardan ve muğlaklıklardan bıkıp usanmıştı.

"Tarih", Yahudilikten dönenlerin yeni Mesih teorisine uydurulmak maksadıyla böylesine değiştirilmişken, artık hiç kimse hakikatin ne olduğunu söyleyemezdi.

O halde hakiki tarihe dair olarak Markion, Pavlus’un İncili ile yola çıktı, Mesih’in vazifesini gerçekten anlayan ve öğretiyi Yahudi mezhepçiliğinin gericiliğinden kurtaran ilk kişi oydu.

İncil’in pek çok rivayeti arasından yalnızca Pavlusçu olanı kabul ederdi.

Günümüzde Matta, Markos ve Yuhanna’ya atfedilenler de dahil olmak üzere diğer bütün metinleri reddetti.

"Pavlus’un takipçisi" olan Luka’ya Göre İncil’i de Yahudileştirici fırkanın görüşlerine uygun bir metin sayarak kabul etmedi.

Onun İncili, muhtemelen kendi dönemindeki Pavlusçu cemaatler arasında kullanılan Sözler derlemesiydi.

Elbette Kilise Babaları, Markion’un Luka metnini tahrif ettiğini söylerler, fakat bunu yaptığı takdirde Markion gibi keskin bir münekkidin, kendi koyu Yahudilik karşıtı görüşlerine ters düşen kimi ayetleri muhafaza etmiş olabileceğine inanmak neredeyse imkânsızdır.

Buna mukabil Markioncular, kendi İncillerinin doğrudan rivayete dayanarak Pavlus tarafından yazıldığını ve Luka’nın bu işle hiçbir ilgisi bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

Fakat bu da ayrı bir müşküldür, zira Pavlus’un herhangi bir İncil yazmış olması son derece zayıf bir ihtimaldir.

Markion’un vefatından sonra o kadar çok ortodoks müdafi onun aleyhinde yazmıştır ki, İncilinin neredeyse tamamını yeniden inşa etmek mümkündür.

Metin, Mesih’in Kefernahum’daki aleni tebliği ile başlar, günümüzdeki Luka metninden daha kısadır ve bazı kudretli müellifler bunun Luka rivayetinin aslı olduğunu savunmuşlarsa da, bu pek akla yatkın değildir.

Mevcut Yeni Ahit külliyatına dahil edilen diğer metinlere gelince, Markion, Pavlus’un on Mektubu haricindekilerin hiçbiriyle ilgilenmemiştir, üstelik bu mektupların bazı kısımlarını da Petrus-Pavlus ihtilafını uzlaştırmaya çalışanların sonradan yaptığı ilaveler olarak görüp reddetmiştir.

Bu on Mektup, Resul olarak adlandırılırdı.

Markion’un görüşlerine dair en kapsamlı tenkit, Tertullianus’un 207 ve müteakip yıllarda kaleme aldığı Markion’a Karşı adlı hicviyesinde bulunur.

Bu metin ortodokslar tarafından daima pek parlak bir eser olarak telakki edilmiştir, lâkin modern tenkidin gayretleriyle ulaşılan neticelerin ışığında ve sağduyu zaviyesinden bakıldığında, öfkeli bir hitabetin zavallı bir numunesinden ibaret görünmektedir.

Tertullianus, Markion’un Âdil ve İyi olmak üzere iki Tanrı vazettiğini göstermeye çalışır.

Oysa Markion, Yahudilerin Eski Ahit’te sergilenen Tanrı tasavvurunun, Mesih tarafından vahyedilen İyi Tanrı idealinden aşağı ve ona zıt olduğunu öğretmiştir. Bunu da mutat Gnostik usulle ortaya koymuştur.

Fakat Hristiyan âleminde ancak son birkaç yılda tatmin edici bir çözüme kavuşabilmiş vahim bir meseleye dair tarafsız bir yaklaşımı, Markionculara hitaben sarf ettiği öfkeli sözlerinden mizacı anlaşılabilecek olan hiddetli Tertullianus’tan bekleyemeyiz, "İmdi ey resulün dışarı attığı ve hakikat Tanrısına havlayan köpekler, gelelim muhtelif suallerinize! İşte durmaksızın kemirdiğiniz nifak kemikleri bunlardır!"

Buraya kadar söylenenler, okuyucuya Markioncu mevki hakkında genel bir fikir vermeye kâfidir, kabul etmek gerekir ki bu, hem sadeliği sebebiyle hem de dış cemaatlerde uzun süredir mayalanan hoşnutsuzluğun itirazını dillendirmesi bakımından son derece kuvvetli bir mevkiydi.

Bununla birlikte, en meşhur sapkınlık yazarlarının Markioncu doktrinlere yönelik hücumlarından vazıh bir kozmogoni yahut kristoloji sistemi çıkarmak zordur.

Hatta Markion’un bir Gnostik sayılıp sayılamayacağı dahi tartışılmıştır, fakat bu mesele, miladi 450 civarında yaşamış Ermeni piskopos Eznik’in (Eznig yahut Esnig) eseriyle açıklığa kavuşmuştur.

Eznik, Bâtıl Mezheplerin Reddi adlı risalesinin dördüncü ve son kitabını, o geç tarihte bile son derece gelişkin bir zümre olduğu anlaşılan Markionculara hasretmiştir.

Burada tasvir edilen fikirlerin Markion’un asli sistemiyle birebir aynı olup olmadığı şüpheli olsa da, Markioncu geleneğin bariz bir Gnostik temayüle sahip olduğu ve Markion’un, Eznik’in risalesinin 1833’teki ilk (Fransızca) tercümesinden önce zannedildiğinden çok daha fazla Gnostisizmdeki seleflerine borçlu bulunduğu aşikârdır.

Burada Salmon’un bu tuhaf Markioncu mite dair özetini kısaltmak, yapısının kimi kısımlarının Iustinos’un sistemine benzerliğine okuyucunun dikkatini çekmek kâfi gelecektir.

Üç Semâ vardı, en yücesinde İyi Tanrı, ortadakinde Şeriatın Tanrısı, en aşağısındaysa onun Melekleri bulunmaktaydı. Aşağıda ise Hyle yahut kök-madde uzanıyordu.

Âlem, Şeriatın Tanrısı ile Hyle’nin müşterek mahsulüydü.

Yaratıcı Güç, dünyanın pek iyi olduğunu görerek, içinde ikamet etmesi için insanı var etmeyi arzuladı.

Böylece Hyle (Madde) ona bedenini, Yaratıcı Güç ise hayat nefesini, yani ruhunu verdi.

Ve Âdem ile Havva, Cennet’te masumiyet içinde yaşadılar ve çocuk sahibi olmadılar. Şeriat’ın Tanrısı ise Âdem’i Hyle’nin elinden almayı ve yalnızca kendisine kulluk etmesini sağlamayı istedi. Bu maksatla onu bir kenara çekerek şöyle dedi,

"Âdem, Tanrı benim ve benden gayrısı yoktur, şayet başka bir Tanrı’ya taparsan muhakkak ölürsün."

Ve Âdem ölümü işitince korktu ve kendisini Hyle’den geri çekti.

Oysa Hyle Âdem’e hizmet etmeyi itiyat edinmişti, lakin onun kendisinden yüz çevirdiğini görünce, intikam hırsıyla dünyayı putperestlikle doldurdu, öyle ki insanlar Yaratılış’ın Rabbi’ne tazim etmeyi terk ettiler.

Bunun üzerine Yaratıcı gazaba geldi ve Âdem’den itibaren insanlar öldükçe, onları Cehennem’e (Hades, Görünmeyen Âlem) fırlattı.

Nihayet İyi Tanrı Semâ’dan aşağı baktı ve insanın Hyle ile Yaratıcı’nın elinden çektiği ızdırapları gördü.

Onlara merhamet eyledi ve onları kurtarmak üzere Oğlunu indirip şöyle dedi,

"Aşağı in, bir kul suretine bürün [belki de bir beden] ve Kendini Şeriat’ın oğullarına benzet.

Onların yaralarını sar, körlerinin gözünü aç, ölülerini dirilt, karşılık beklemeksizin en büyük şifa mucizelerini göster, o vakit Şeriat’ın Tanrısı kıskançlığa kapılacak ve kullarını Seni çarmıha germeleri için kışkırtacaktır.

Sonra Seni ölülerden biri sanarak yutmak için ağzını açacak olan Cehennem’e in.

Ardından orada bulacağın tutsakları azat eyle ve onları Bana çıkar."

Ve böylece ruhlar Cehennem’den kurtarıldı ve Baba’ya yükseltildi.

Bunun üzerine Şeriat’ın Tanrısı hiddete kapıldı, esvabını yırttı, sarayının perdesini parçaladı, güneşi kararttı ve dünyayı karanlığa boğdu.

Derken Mesih, bu defa uluhiyetinin ihtişamı içinde, Şeriat’ın Tanrısı ile muhakeme olmak üzere ikinci kez nüzul etti.

Ve Şeriat’ın Tanrısı, kendisinden daha yüce bir kudret bulunmadığını sanmakla hata ettiğini ikrar etmek mecburiyetinde kaldı. Mesih ona şöyle dedi,

"Seninle bir davam var, lakin aramızda senin kendi şeriatından başka bir hakem tayin etmeyeceğim.

Senin şeriatında, her kim bir başkasını öldürürse kendisinin de öldürüleceği, her kim masum kanı dökerse kendi kanının da döküleceği yazılı değil midir?

Öyleyse bırak seni öldüreyim ve kanını dökeyim, zira Ben masumum ve sen Benim kanımı döktün."

Ve ardından Yaratıcı’nın evlatlarına bahşettiği ihsanları ve buna mukabil nasıl çarmıha gerildiğini sayıp dökmeye devam etti, Şeriat’ın Tanrısı ise hiçbir müdafaa bulamadı, itirafta bulunup şöyle dedi,

"Cahildim, Seni yalnızca bir insan sandım ve bir tanrı olduğunu bilemedim, hakkın olan intikamı al."

Ve bunun üzerine Mesih onu terk etti, Pavlus’a yöneldi ve hakikat yolunu vahiy yoluyla bildirdi.

Markioncular, evlilikten, etten ve şaraptan imtina eden en katı zahitlerdendi, nitekim şarap onların Efkaristiya ayininden de menedilmişti. Ayrıca şehitlerinin çokluğu bakımından diğer bütün fırkalardan daha fazla iftihar ederlerdi.

Tarihi bilinen en eski Hristiyan kitabesini de bize Markioncular kazandırmıştır.

Bu kitabe bir Suriye köyündeki bir evin kapı lentosu üzerinde keşfedilmiş olup, vaktiyle bir Markioncu toplanma yerinin yahut kilisesinin yerini işaret etmekteydi, ki bu mekân garip bir şekilde havra (sinagog) olarak adlandırılmıştı.

Tarih MS 1 Ekim 318’dir ve kitabenin en dikkat çekici ciheti, kilisenin "İyi olan Rab ve Kurtarıcı İsa"ya vakfedilmiş olmasıdır, yani Hristos’a değil Hrestos’a.

İlk devirlerde bu iki unvan arasında epey bir karışıklık olduğu anlaşılmaktadır.

Hristos, İbranice Mesih, yani "Meshedilmiş" kelimesinin Yunancasıdır ve İsa’nın Yahudilerin Mesihi olduğuna inananlarca kullanılan unvandı.

Bu kabul yalnızca Markioncular tarafından değil, onlardan önceki ve sonraki pek çok Gnostik selefi ile halefi tarafından da reddedilmiştir.

Hrestos unvanı ise kamil olan, mukaddes kişi, aziz için kullanılırdı, şüphe yok ki sonraki devirlerde metinleri tahrir etme tekelini ellerinde bulunduran ortodokslar, sırf cehalet yüzünden, geçtiği her yerde Hrestos kelimesini Hristos olarak değiştirdiler, böylece kemale erme vaadini bütün milletlerin dini tarihinde bulmak yerine, onu yalnızca Yahudi geleneği ile sınırlandırdılar ve tarihin ile akidenin evrenselliğine ölümcül bir darbe vurdular.

Doğal olarak Markion ekolünün bünyesinde birtakım tali ekoller teşekkül etmişti ve saflarında pek çok seçkin muallim yer almaktaydı, fakat burada sadece Apelles’e değinecek kadar yerimiz bulunmaktadır.

APELLES

Bu Gnostik hakkındaki en muteber bilgileri, Commodus’un hükümdarlığı sırasında (MS 180-193) onun fikirlerine karşı çıkan Rhodon adında birine borçluyuz, kaybolmuş bu "reddiye"den bir iktibas, ne mutlu ki Eusebios tarafından muhafaza edilerek günümüze ulaştırılmıştır.

Bu sıralarda pek yaşlanmış olan Apelles, teolojileri her ne olursa olsun bütün samimi müminlerin nihayetinde kurtuluşa ereceğini beyan ederek münazarayı reddetmiştir, ki bu, Gnostisizm’in en mümtaz vasıflarına layık, son derece aydınlanmış bir akidedir. Hort’un ifade ettiği üzere,

"Rhodon’un farkında olmaksızın onun [Apelles’in] ihtiyarlığına dair çizdiği levhayı seyretmek pek hoştur.

Hakikat arayışından usanmayan, mahviyet sahibi ve müsamahakar, telif edemediği inançlar içinde sükûnet bulan, fakat teolojinin ahlaki mahiyetini muhafaza etmeye ihtimam gösteren bir adam görürüz."

Apelles, her ne kadar Musa teolojisine karşı kaleme aldığı Akıl Yürütmeler adlı eseri kafi derecede sert görünse de, Markion’a kıyasla daha az dışlayıcı bir mevkide durmuş gibidir, üstelik Eusebios’un naklettiğine göre aynı mahiyette "pek çok kitap" telif etmiştir.

Bununla birlikte, bilhassa ihtiyarlık demlerinde tesadüf ettiği Philumene adındaki bir kadının durugörü kabiliyetine itikat etmesi sebebiyle şiddetle muaheze edilmiştir.

Bu kadının rüyetleri, Apelles’in pek büyük kıymet atfettiği Tezahirler adlı bir kitapta kaydedilmişti.

Ne garip ki, buna istinaden onun başına en ağır hakaretleri yağdıran zat, beraberinde

APELLES

...mutat ahlaksızlık suçlamalarını yönelten kişi, kendi cemaatindeki bir kadın kâhinin peygamberlik gücüne inancını, Montanist kanaatlerinin peşinden giderek *Ruh Üzerine* adlı kendi risalesinde son derece eğlendirici ve safiyane bir üslupla ikrar eden Tertullianus’tur!

Buna mukabil, İskenderiye’de Apelles’i şahsen tanıyan Rhodon, bu yaşlı zatın yaşından ve herkesçe bilinen seciyesinden ötürü kendisini bu tür iftira mahiyetindeki imalardan masun saydığını belirtir. Philumene’nin birtakım psişik melekelere sahip olduğu ve modern bir ispiritizmacının tabiriyle, fiziksel tezahürler için bir "medyum" vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır.

Kendisi, en ileri Gnostik muhitler müstesna tutulursa, aralarında talimli kadın kâhinlerin bulunup bulunmadığı gayet şüpheli olan ve erken Kilise’de sayıca hayli fazla bulunan mukaddes kadınlar yahut "bakireler" zümresine mensuptu. Augustinus’un *Sapkınlıklar Üzerine* adlı eserinin erken baskılarında, Severianlara hasredilen kısımda yer alan ve meçhul bir müellife ait olan dikkate değer bir fragmanda Philumene hakkında eğlendirici bir anlatı mevcuttur. Hort’un bu pasajdan yaptığı tercüme şöyledir,

"O [Apelles], Philumene adındaki bir kızın gelecekteki hadiseleri haber vermek üzere ilahi bir ilhama mazhar olduğunu söylerdi.

Rüyalarını, zihnindeki çalkantıları ona açar, onun kehânetleri veya önsezileri vasıtasıyla kendisini gizlice önceden sakındırırdı." [Burada bazı kelimelerin eksik olduğu görülmektedir.]

"Aynı hayaletin, mezkûr Philumene’ye bir oğlan çocuğu suretinde göründüğünü ifade ederdi. Çocuk suretindeki bu varlık bazen Mesih, bazen de Pavlus olduğunu beyan etmekteydi.

Philumene bu hayalete sualler yönelterek, dinleyicilerine aktardığı cevapları devşirirdi.

Apelles, kadının bazı harikulade işler yapmayı itiyat haline getirdiğini, bunların başında da şu hadisenin geldiğini ilave ederdi, Kadın, büyük bir somunu gayet dar ağızlı bir cam vazonun içine sokar, sonra da parmak uçlarıyla zerre kadar zarar vermeksizin dışarı çıkarırdı, sanki kendisine yukarıdan bahşedilmişçesine yalnızca bu gıdayla iktifa ederdi."

Bütün bunlar son derece keşişane, ziyadesiyle ispiritik ve fenomenalizm kayıtlarına tamamen mutabık hususlardır. Mamafih, bu rivayetin Gnostiklerin tarafından değil, hasmane bir menbadan neşet ettiğini hatırda tutmamız icap eder.

Apelles’in şahit olduğu bu tezahürlerin menşeine dair bir malumata sahip olup olmadığını, yoksa o devrin, hatta her devrin ezici ekseriyeti gibi, psişik güçlerin mevcudiyetinin teolojik doktrinlerin doğruluğuna delil teşkil ettiğini cehaletle mi varsaydığını belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

BASİLİDESÇİ GNOSİS

Şimdi ikinci yüzyılın ilk yıllarına dönelim ve Patristik polemiklerin bize bıraktığı tahrif edilmiş fragmanlardan ana hatları açıkça tespit edilebilen, Gnosis’in en girift ve tutarlı dizgelerinden birini inşa etmiş olan Basilides ve takipçilerine ("Basilidesçiler") dikkatimizi verelim.

Gnosis’in bu büyük mualliminin hayatı hakkında, İskenderiye’de ders vermiş olduğu gerçeği haricinde hiçbir şey bilmiyoruz.

Hangi tarihte yaşadığı bütünüyle tahmine dayalıdır, bununla birlikte, ekseriyetle Valentinus’un hemen selefi olduğu kabul edilir.

Dolayısıyla, m.s. 120-180 civarında faal olduğunu söyleyecek olursak, her iki yöne doğru yaklaşık on yıllık bir payın bırakılması gerektiği anlaşılmalıdır. Milliyeti hakkında da yine hiçbir malumatımız yoktur.

Fakat ister Grek, ister Mısırlı, isterse Suriyeli olsun, Helen kültürüne derinden vâkıftı ve Mısırlıların hikmetinde derinleşmişti.

Ayrıca Yetmişler’in Grekçe tercümesinde ortaya konan İbrani kutsal metinlerine de fevkalade hâkimdi.

İncil talimi onun neşesiydi ve sonradan kanonikleşen nüshaları kullanmış görünmese de, bu öğreti üzerine yirmi dört ciltten az olmayan şerhler kaleme almıştı.

Ayrıca Pavlus’un muhtelif Mektuplarından da iktibaslarda bulunur.

Basilides’in telifâtı arasında en mühimleri evvelce zikredilen şerhlerdi, bunlar Hristiyan bir filozof tarafından İncil öğretileri üzerine yazılmış ilk şerhler olma vasfını taşır, nitekim teolojinin diğer bütün sahalarında olduğu gibi bu hususta da Gnostikler öncülük etmiştir.

Basilides’in ayrıca bizzat bir İncil yazdığı ve "Petrus’un mütercimi" olan Glaucias adındaki bir şahsın talebesi olduğunu iddia ettiği rivayet edilir.

Mezhep nezdinde büyük bir hürmet gördüğü anlaşılan bazı Matthias Geleneklerinden de bahsedilmektedir.

Bunların, "kıyam" sonrasında İsa tarafından Matthias’a gizlice vahyedilen talimatlar olduğu öne sürülmüştü.

Bu bakımdan, Basilides’in İncil’inin Rabbin Kelâmı’na getirilmiş yeni bir tarihsel çerçeve olmayıp, İncil’e verdiği tarif uyarınca o "dünya-ötesi hakikatlerin bilgisi"nin bir izahı olduğu farz edilebilir.

Basilides, muhtelif tarihsel çerçevelerle veya bu çerçevelerden bağımsız biçimde birçok rivayette müştereken dolaşan Rabbin Kelâmı ve İşleri üzerine bir şerh yazmış, bunun yanı sıra gizli bir gelenekle intikal ettirilen bazı bâtıni talimatları da kendi zaviyesinden tafsil etmiş görünmektedir.

Bu bâtıni İncil’in, onun yirmi dört ciltten oluşan *Exegetica* adlı eserinin bir cüzünü teşkil edip etmediği şüphelidir, mamafih münekkitlerin ekseriyeti bu kanaati benimsemektedir.

Her hâlükârda, şerhlerinin gayesinin, alenî Kelâmı ve Meselleri bu gizli İncil’in ışığında şerh etmek olduğu varsayılmalıdır.

Fakat doğru olması hâlinde fevkalade ehemmiyet arz edecek bir başka varsayım daha mevcuttur.

Sinoptik rivayetlerimizin temelini teşkil eden Kelâm ve İşlerin asıl taslağını kaleme alanın, bâtıni ekollerin reislerinden biri olan Matthias olduğu ve bu rivayetlerin Mısır’daki zahiri kiliselerin muhtelif presbiterleri tarafından yapılan tevsiat mahiyetinde bulunduğu ileri sürülmektedir. Asıl taslağın muhafaza...

BASİLİDESÇİ GNOSİS

muhtemelen kamuya açık dolaşım için tasarlanmış ve Gnosis’in bâtınî ilkelerine göre yoruma müsait kılınmış bir Hayat idi. Basilides’in ayrıca bazı Kasideler yazdığı da söylenir, fakat bunlardan hiçbir parça günümüze ulaşmamıştır. Basilidesçi Gnosis’in ana hatlarını yeniden inşa edebilmemiz için başlıca bilgi kaynaklarımız üç tanedir ve bunlar son derece parçalı alıntılardan ibarettir, (i.) Hippolytos’un daha geç tarihli eseri Philosophumena’dakiler, (ii.) İskenderiyeli Clement’in Miscellanies adlı eserindekiler ve (iii.) muhtemelen ilk olarak (ya Justinus’un kayıp Syntagma’sından yahut) Eusebios’un Hadrianus döneminde (yaklaşık İ.S. 133) Basilides’in görüşlerine karşı bir reddiye yazdığını söylediği Agrippa Castor’un kayıp eserinden gelen ve Irenaeus ile Hippolytos’un daha erken, daha küçük ve bugün kayıp olan eserinin özetleyicileri tarafından kopyalanmış olan oldukça yetersiz ve kusurlu veriler. Hippolytos’un büyük eserine yöneldiğimizde, bu son derece metafizik sistemin yeniden inşası için elde bulunan en kıymetli bilgilere rastlarız.

Kilise Babası’nın önünde şüphesiz Basilides’e ait bir risale bulunmaktaydı, fakat bunun Exegetica olup olmadığı hiçbir surette açık değildir, kesin olan şu ki, bu metin İncil’i yahut Basilides’in anladığı şekliyle "dünya-ötesi şeylerin bilgisini" ortaya koymaktaydı, Kilise Babası’nın son derece kışkırtıcı bir yöntem izleyen Reddiye metninin fazlasıyla kusurlu bir nüshası yerine, Gnostik üstadın bizzat kendi metnine sahip olamayışımız esef vericidir. Hippolytos kendi şerhlerini ve eleştirilerini tahrif edilmiş alıntılarla birbirine katmakta,

dilin en yüksek incelik ve nüansını talep eden mefhumları ele alan önemli pasajları kusurlu biçimde özetlemekte ve sair açılardan, Hristiyanlığa imanı öylesine büyük olan ve onu dogmatik bir teolojinin dar sınırlarına hapsetmek şöyle dursun, İncil’in aynı zamanda bütün dünya dramını açıklayan evrensel bir felsefe olduğunu kabul eden bir düşünüre pek az hakkaniyet göstermektedir. Öyleyse zihinlerimizi, Müjde’nin evrensel imkânlarına duyulan imanın gerçekten canlı olduğu bunca asır evvel Basilides’in dehasının yükseldiği o yüce doruklara kaldıralım.

Ve evvelemirde, Varlık’ı dahi aşan ve yeryüzünün dar zihinlerine bütün doluluğu hükümsüz kılan bir şey olmak yerine katıksız bir hiçlik gibi görünen o muazzam Ulûhiyet sezgisine yükselmeliyiz. Zamanın ötesinde, mekânın ötesinde, bilincin ötesinde, Varlık’ın dahi ötesinde,

"Hiçbir şeyin olmadığı bir an vardı, hayır, o 'hiçlik' dahi [gerçeklik dünyasında dahi] var olan şeylerden herhangi biri değildi.

Fakat açıkça, tahmin ve zihinsel laf cambazlığı bir yana, mutlak surette Bir [gerçeklik dünyasının Logos'u] dahi yoktu.

Ve 'vardı' terimini kullandığımda, onun var olduğunu [yani herhangi bir varlık hâlinde bulunduğunu] söylemek istemiyorum, yalnızca işaret etmek istediğim şeyi bir nebze hissettirebilmek adına 'mutlak surette hiçbir şey yoktu' ifadesini kullanıyorum. Zira o 'hiçlik', sırf Meçhul diye adlandırılan şey değildir, onun da ötesindedir.

Çünkü gerçekten meçhul olan, Meçhul olarak adlandırılmaz, kullanılan her ismin fevkindedir.

Kullandığımız isimler, [gerçek varlık dünyasının dışındaki tezahür etmiş] evren için dahi kâfi gelmez, öyle çeşitlidir ki, yetersiz kalırlar," O hâlde, gerçeklik dünyasının varlıkları ve onların faaliyetleri için uygun isimler bulmamız çok daha zordur diyerek muhakemesini sürdürür, binaenaleyh gerçekliği dahi aşan O Şey’e isimler vermek büsbütün imkânsızdır.

Böylece Basilides’in Platon’un ideal dünyasını dahi aştığını ve Şark’ın aşılamaz sezgisine, yalnızca sükût içinde ibadet edilmesi gereken o İsimlendirilemez Olan’a yükseldiğini görürüz. Bundan sonra, varlığın ötesindeki bu hâlde, tezahür etmemiş yahut numenal dünyanın dahi ötesinde, tabiri caizse ayrık bir merhale olan Evrensellik Tohumu’nun başlangıcına geliriz. Hippolytos, tüm varlığı aşan bu gayr-ı vücud hâlini asıl risaleden şu şekilde özetler,

"Hiçbir şey yoktu, ne madde, ne töz, ne cevherin yokluğu, ne basitlik, ne bileşimsizlik, ne tasavvur edilmezlik, ne de idrak edilemezlik, ne insan, ne melek, ne de tanrı, velhasıl ne insanın şimdiye dek bir isim bulduğu herhangi bir şey, ne de onun idrak veya tasavvur sahasına giren herhangi bir faaliyet.

Varlığın ötesindeki Ulûhiyet, düşünmeksizin veya hissetmeksizin, tayin etmeksizin veya seçmeksizin,

zorlanmaksızın veya arzulamaksızın evrenselliği var etmeyi murat ettiğinde [zaman ve mekânın ötesindeki bir hâlde 'ne zaman'dan söz edilebilirse], gayr-ı vücud hâli böyle yahut daha ziyade insanın kavrayış kudretinden çok daha uzaktı. 'Murat etti' terimini kullandığımda," der Basilides, "

bunu yalnızca her türlü iradeyi, düşünceyi veya duyulur fiili aşan bir ameliyye fikrini hissettirmek gayesiyle yapıyorum.

Ve bu evrensellik dahi, sonradan varlığa gelen ve [diğer evrenlerden] ayrılan boyutsal ve farklılaşmış evrenimiz değil, bütün evrenlerin Tohumu idi." Bu, açıkça Hint felsefesindeki Mulaprakriti ile aynı mefhumdur ve "yoktan yaratılış" dogmasının herhangi bir Hristiyan filozof tarafından ortaya konmuş en hayranlık verici ifadesidir.

"Bu evrensel Tohum, hardal tohumunun en ufak noktasında kökleri, gövdeyi, dalları, yaprakları ve bitkinin tohumlarından çıkan, sıra sıra başka başka bitkiler meydana getiren sayısız tohumcukları aynı anda bir bütün hâlinde ihtiva etmesine benzer bir surette, her şeyi bilkuvve kendi içinde barındırıyordu. Böylece varlığın ötesindeki Ulûhiyet, varlığın ötesindeki unsurlardan varlığın ötesindeki evrenselliği yarattı, tek bir şeyi vazetti ve varlıkta kıldı", dilin yetersizliği bizi buna bir Tohum demeye mecbur bırakmaktadır, oysa bu gerçekten bilkuvveliklerin bilkuvveliği idi, zira "evrenin tüm-tohum-kudretini bütünüyle kendi içinde barındırmaktaydı."

Her yerde ve hiçbir yerde olan, geçmişte olmuş, şimdi olan veya gelecekte olacak her şeyi bağrında saklayan böylesi bir "Tohum"dan, her şeyin her şeyin ötesindeki Ulûhiyet’in iradesiyle kendi "has tabiatları, devreleri" ve vakitleri dâhilinde

tezahür sahasına çıkması icap eder. Bunun ne şekilde husule geldiği ise hiçbir surette açık değildir.

Basilides, tanımlanması kabil olmayan bir "ek gelişim" (kata prosthēkēn auxanomena) fikrine sahip görünmektedir, ne var ki bir husus gayet açıktır, sudur, yansıma ya da fışkırma (probolē) nevinden her fikri bütünüyle reddetmiştir.

"Zira Tanrı’nın evreni yaratması için, tıpkı bir örümceğin ağını kendisinden ördüğü yahut ölümlü bir insanın bir şey yapmak üzere pirinç, kereste veya başka bir maddeyi aldığı gibi, ne tür bir sudura ihtiyaç vardır ya da ne tür bir madde varsayımında bulunulmalıdır?

Fakat 'O buyurdu ve oldu', nitekim Musa’nın 'Işık olsun ve ışık oldu' sözünün manası da budur. O hâlde ışık nereden hasıl oldu? Hiçlikten.

Zira nereden olduğu yazılı değildir, yalnızca sözü Söyleyen’in sedasından çıktığı bildirilmiştir.

Ve sözü söyleyen O zat, varlık sahasında değildi, var olan da henüz var değildi.

Çünkü evrenin Tohumu, yani dile getirilmiş olan 'Işık olsun' sözü, varlığın ötesindeki durumdan sudur etmeksizin gelmiştir.

İncil’de 'Dünyaya gelen her insanı aydınlatan gerçek ışık oydu' diye zikredilen de işte buydu. İnsan hem kendi ilkelerini o Tohum’dan alır hem de onun vasıtasıyla nurlanır."

Bu ezeli Işık ve Hayat, her şeyin menbaıdır. Bir sonraki merhale, Basilides’in Oğulluk olarak adlandırdığı, evrensel kuvvenin neticesini, ilk meyvelerini, en yüce mahsulünü yahut en ali kemalini ele alır.

"Mutlak Tohum’un derununda, her bakımdan varlığın ötesindeki Tanrı ile aynı cevherden olan, varlığın ötesindeki merhaleden varoluşa gelen üçlü bir Oğulluk mevcuttu.

Üçe ayrılmış olan bu Oğulluğun bir veçhesi latiflerin en latifiydi, biri daha az latifti, diğeri ise hâlâ arınmaya muhtaç bulunmaktaydı. Oğulluğun en latif tabiatı, varlığın ötesindeki Tanrı tarafından evrensellik Tohumu’nun konulmasıyla derhal ve o anda parıldayarak ileri fırladı, yükseklere süzüldü ve Homeros’un terennüm ettiği veçhile 'kanat yahut fikir gibi' aşağıdan yukarıya doğru seğirterek varlığın ötesinde O’nun nezdinde yerini aldı [pros ton ouk onta, dördüncü kanonik İncil’in başına eklenmiş olan Giriş kısmındaki mezkûr esrarlı edatla tamamen aynı kelimedir, 'ile' / 'nezdinde'].

Zira her tabiat, O’nun bütün güzellik ve letafetleri aşan yüceliğinden ötürü O’na doğru can atar, lâkin kimi bir veçhile, kimi başka bir veçhile.

Buna mukabil, Oğulluğun daha az latif olan tabiatı, evrensel Tohum’un içinde kalmaya devam etti, zira her ne kadar daha yüksektekini taklit edip yukarı çıkmak istediyse de, içinden yükselip geçmiş olan ilk Oğulluğun letafet derecesine erişemediği için bunu başaramadı ve böylece geride kaldı.

Bu sebeple, daha az latif olan Oğulluk, süzülüp yükselebilmek için adeta kendine kanatlar bulmak mecburiyetindeydi... ve bu kanatlar Kutsal Ruh’tur."

Tıpkı bir kuşun kanatları olmaksızın uçamaması ve kanatların da kuş olmaksızın yükselememesi gibi, ikinci Oğulluk ile Kutsal Ruh da birbirinin mütemmimidir ve birbirlerine karşılıklı fayda sağlarlar.

Burada Basilides’in Logos’un ikinci veçhesini, yani müspet-menfi durumu ele aldığını görürüz, ayrıca nesiller sonra ortaya çıkacak olan Ariusçuluk ve "Filioque" gibi büyük ihtilafların zeminine dair önsezileri de fark ederiz.

Lâkin Kutsal Ruh’un nereden kaynaklandığını sual edecek olursak, Basilides bize onun, her şeyin Ulûhiyet’in iradesi tahtında kendisinden neşet ettiği evrensel Tohum’dan geldiğini söyleyecektir.

"O hâlde, bir kanat misali Ruh tarafından yukarılara taşınan ikinci Oğulluk, kanadı, yani Kutsal Ruh’u da beraberinde yukarı taşır, fakat ilk Oğulluğa ve varlığın ötesindeki durumdan yaratan varlığın ötesindeki Tanrı’ya yaklaştığında, Ruh’u artık yanında tutamaz oldu, zira Ruh onunla aynı cevherden değildi ve Oğulluğun tabiatına benzer bir tabiata da sahip bulunmuyordu.

Saf ve kuru bir havanın balıklar için gayritabii ve muzır olması gibi, varlığın ötesindeki Tanrı ile bir arada bulunan Oğulluğun o merhalesi de, her tür kelamın ötesinde ve her ismi aşan o durum da Kutsal Ruh için öyleydi.

Bundan ötürü Oğulluk onu, ne zihinde tasavvur edilebilen ne de herhangi bir kelimeyle vasfedilebilen o Mübarek Mekân’ın yakınında geride bıraktı, yine de tamamen terk edilmiş yahut Oğulluktan büsbütün ayrılmış değildi.

Tıpkı bir kaba boşaltılan en hoş kokulu merhem gibi, her ne kadar kap azami dikkatle boşaltılsa dahi merhemin bir kokusu yine de kapta kalır ve geriye siner, kap merhemin kendisini artık muhafaza etmese de kokusunu saklar, işte Kutsal Ruh da Oğulluktan boşalmış ve ayrılmış olarak kaldı, lâkin aynı zamanda Oğulluğun lezzetini, adeta merhemin kudretini kendi içinde muhafaza etti.

'Harun’un sakalına kadar inen baştaki merhem gibi' sözü de bunu anlatmaktadır, yani Kutsal Ruh’un kokusu yukarıdan ve aşağıdan şekilsizliğe [ham maddeye] ve bizim varlık durumumuza kadar sinmiştir, nitekim geride kalan Oğulluk da adeta bir kartalın kanatlarında semaya yükselircesine yukarı çıkmaya yönelik ilk hamlesini buradan almıştır.

Zira her şey aşağıdan yukarıya, kötü olandan iyi olana doğru aceleyle yönelir, daha iyi durumda olan hiçbir varlık da aşağıya dalacak kadar idrakten yoksun değildir.

Ne var ki bu üçüncü Oğulluk, bilahare izah edilecek bir surette 'faydalar bahşederek ve faydalar görerek' tohum karışımının o muazzam kümelenmesi içinde şimdilik kalmaya devam etmektedir."

Hakikatte her şeye sirayet eden, fakat tezahür planında duyulur evreni akledilir olandan ayıran Kutsal Ruh, Basilides’in kozmik olan ile kozmos-ötesi şeyler arasında yer alan Had Koyucu Ruh olarak adlandırdığı mefhumu teşkil eder.

Bu Gök Kubbe, mevkii ayın yörüngesi olan görünür gök kubbenin fersah fersah ötesindedir.

"Bundan sonra, evrensel Tohum’dan ve tohum karışımının kümelenmesinden, duyulur evrenin başı olan, hiçbir şeyin yok edemeyeceği bir güzelliğe, azamete ve kudrete sahip Yüce Hükümdar fışkırıp varlık sahasına çıktı."

Bu varlık Demiurgos’tur, fakat hiçbir fani böylesine azim bir varlığı ihata edebileceğini zannetmesin, "zira o kelama gelmezlerin en kelama gelmezi, kudretlilerin en kudretlisidir,

Basilidesçi Gnosis

bilgelerden daha bilge, zikredilebilecek her türlü mükemmellikten daha üstün.

Varlığa büründüğünde kendini yukarılara kaldırdı, yükseklere süzüldü ve tüm benliğiyle Büyük Kubbe'ye kadar yukarı taşındı.

Orada kaldı, zira üzerinde hiç kimsenin olmadığını düşündü ve böylece tohum karışımında henüz kalmış olan üçüncü Oğulluk müstesna, evrenin en kudretli gücü haline geldi.

Bu sebeple onun sınırı, bilgeliği kozmik alemlerdeki her şeyden daha büyük olmasına rağmen, evren ötesi mekanlara dair kendi cehaletiydi.

"Böylece kendini efendi, hükümdar ve bilge bir baş mimar sanarak, evrendeki yaratılmışların hilkatine girişti."

Bu, fiziksel karşılığı ayın ötesindeki mekanlarda bulunan gökler ötesi yahut eterik yaratılıştır, ayın altında ise dünyamız ve onun "atmosferi" bulunmaktaydı.

Bu atmosfer (ay altı bölgeler), ayın yörüngesiyle belirlenen çeperinde, görünen gökte yahut alt kubbede son buluyordu.

Güneş mekanında, anlaşılan hiçbir faninin gözünün görmediği, ancak sakinleri olan yıldızların ay altı alemdeki uzay sularının yüzeyindeki yansıması görülebilen eterik alemler uzanıyordu.

Büyük Hükümdar'ın eterik yaratılışı benzerlik ve kıyas teorisi üzerine ilerler.

"Her şeyden önce Büyük Hükümdar, yalnız kalmasının doğru olmadığını düşünerek, evrensel Tohum'dan kendisi için kendisinden çok daha üstün ve bilge bir Oğul var etti ve meydana getirdi. Zira tüm bunlar, evrensel Tohum'u bıraktığında varlığın ötesindeki Tanrı tarafından önceden takdir edilmişti.

Ve Büyük Hükümdar, Oğlunu gördüğünde, onun fevkalade büyük güzelliği karşısında hayranlık, sevgi ve şaşkınlığa kapıldı ve onu sağ yanına oturttu."

Büyük Hükümdar'ın tahtının bulunduğu bu mekana Ogdoad adını verdiler.

"Ve bilge olan Büyük Demiurgos, tüm eterik yaratılışı kendi eliyle imal etti, fakat ona enerji aşılayan ve ona fikirleri ilham eden, kendisinden de bilge olan Oğlu idi."

Yani Büyük Hükümdar eterik mekanların yaratılmışlarını yaptı ve bunlar ruhlar geliştirdi, daha doğrusu ruh sahibi kılındı.

Oğlun adeta babadan daha büyük olması ve onun sağında yahut üzerinde oturması bundandır, Gnostik sembolizmde sağ el daha yüce bir mertebeye delalet eder.

Ayrıca karşılıklı olarak birbirlerine ihsanda bulunurlar, biri eterik varlıklara bedeni verirken diğeri aklı yahut ruhu verir.

O halde aya kadar uzanan tüm eterik mekanlar, Büyük Hükümdar'ın tekamülünün yahut yaratılışının kemali ve mükemmelliği olan Oğlu tarafından gözetilir ve idare edilir.

"Ardından, evrensel Tohum'dan, ilkinden çok daha aşağıda, fakat Tohum'da hala kalmakta olan Oğulluk hariç altındaki her şeyden daha büyük olan ikinci bir Hükümdar zuhur etti."

Bu, aydan yeryüzüne kadar uzanan ay altı mekanların Hükümdarı idi.

Bu Hükümdara telaffuz edilebilir denir, zira insanlar onu idrak ile dile getirebilirler ve hükmettiği mekana Hebdomad adı verilir. Ve ikinci Hükümdar da, "tıpkı birincisi gibi, evrensel Tohum'dan kendisinden çok daha büyük bir Oğul vücuda getirdi" ve alt yaratılış da üst yaratılış ile aynı tarzda tanzim edildi.

Bu alt yaratılış da anlaşılan hala latif maddeden ibarettir.

Yeryüzüne gelince, tohum karışımının kümelenmesi hala bizim kendi merhalemizde yahut mekanımızda bulunmaktadır ve bu varoluş mertebesinde meydana gelen şeyler, "telaffuz edilecek şeylerin telaffuz edilme vaktini, suretini ve tarzını tayin etmiş Olan tarafından önceden beyan edildiği üzere, tabiata muvafık şekilde meydana gelir.

O halde burada, yeryüzündeki şeyler için hususi bir reis, idareci yahut yaratıcı yoktur, zira varlığın ötesindeki Tanrı'nın evrensel Tohum'u bıraktığında koyduğu o nizam onlar için kafidir."

Yani yeryüzü safhası geçmiş ile gelecek arasındaki andır, her türlü tercihin dönüm noktası, yeni karmanın sahasıdır, burada her şey hakikaten ve en yüce manada yalnızca Tanrı'nın elindedir.

Basilides, hem kaderin hem de mutlak cüzi iradenin güçlüklerinden bu suretle kaçınır.

Bundan sonra Basilides'in soteryolojisine, her şeyin kurtuluşuna ve aslına rücu edişine geliyoruz.

"O halde evren ötesi alemler ve bütün evren [eterik, ay altı ve yeryüzü] tamamlanıp da hiçbir noksan kalmadığında," yani yaratıcı enerjinin tekamül akışı kendi üzerine geri dönmeye başladığında, "ihsan eden ve ihsan kabul eden üçüncü Oğulluk, evrensel Tohum'da geride kalmayı sürdürdü.

Fakat bu Oğulluğun da tezahür etmesi ve kozmosun Sınır Koyucu Ruhu olan en yüksek Kubbe'nin ötesindeki o yüce makamına, en latif Oğulluk ile, yoldaşının misalini takip eden ikinci Oğulluk ve varlığın ötesindeki Tanrı'nın yanına iade edilmesi zaruridir, nitekim şöyle yazılmıştır, 'Ve yaratılışın kendisi de Tanrı'nın Oğullarının' (üçüncü Oğulluğun) 'tezahürünü bekleyerek hep birlikte inlemekte ve sancı çekmektedir'."

Tanrı'nın Oğulları ilahi kıvılcımlardır, "bu varoluş mertebesinde kalmaya yönelik fıtri bir meyli bulunan ruhlarımızı tanzim etmek, biçimlendirmek, ıslah etmek ve yetkinleştirmek üzere" burada tohum karışımında terk edilmiş olan içteki hakiki manevi insanlardır.

İncil tebliğ edilmeden ve Gnosis gelmeden evvel, Ogdoad'ın Büyük Hükümdarı insanlar arasındaki en maneviyat ehli kimseler tarafından dahi yegane Tanrı olarak kabul edilirdi, yine de telaffuz edilemez olduğundan ona hiçbir isim verilmemişti.

Oysa Musa'nın ilhamı yalnızca Hebdomad'dan gelmişti, nitekim şu sözlerden bu anlaşılabilir, "Ben İbrahim'in, İshak'ın ve Yakub'un Tanrısıyım, fakat Tanrı'nın ismini onlara bildir шарım."

Musa'nın ve Peygamberlerin isimler verdikleri bu Tanrı, telaffuz edilebilir olan Hebdomad'a aitti ve onların ilhamı bu kaynaktan neşet etmekteydi.

Fakat İncil, yalnızca milletler için değil, Hebdomad ve Ogdoad meclisindekiler ve hatta onların Hükümdarları için dahi ezelden beri meçhul kalmış olan o Sır idi.

"Vakit tamam olduğunda," der

BASILİDES'İN GNOSİS'İ

Gnostik muallim, "Bütün yaratılışın intizar içinde inleyip doğum sancısı çektiği Tanrı çocuklarının (ki bunlar bizleriz) zuhuru için İncil [Müjde, Gnosis] evrene dahil oldu, her riyasetin, kudretin, hâkimiyetin ve insanın telaffuz edebileceği her unvanın içinden geçti," der.

O, hakikaten "geldi", lâkin bu yukarıdan bir şeyin "aşağı inmesi" yahut mübarek Oğulluğun her türlü düşünceyi aşan, varlığın ötesindeki o Mübarek Tanrı'dan "ayrılması" suretiyle vuku bulmadı.

Aksine, nasıl ki neft buharı kendisinden pek uzaktaki bir alevden dahi ateş alabilirse, insanın ruhunun kudretleri de aşağıdan, yığının şekilsizliğinden Oğulluğa doğru öylece yükselir.

Ogdoad'ın Büyük Hükümdarı'nın Oğlu, adeta tutuşarak, Sınırlayıcı Ruh'un ötesindeki mübarek Oğulluktan gelen ideleri kavrar ve benimser.

Zira Sınır Âlemi'nde, Kutsal Ruh'un ortasında bulunan Oğulluğun kudreti, [yüce] Oğulluğun akıp coşan fikirlerini Büyük Hükümdar'ın Oğlu ile paylaşır.

Böylece İncil, ilkin Oğulluktan, Büyük Hükümdar'ın yanında oturan Oğul vasıtasıyla o Hükümdar'a ulaştı, Hükümdar da her şeyin üzerindeki Tanrı olmadığını, bilakis yaratılmış bir uluhiyet olduğunu ve kendi fevkinde varlığın ötesindeki o tarif ve tesmiye olunamaz Olan'ın ve Oğulluğun Hazinesi'nin bulunduğunu idrak etti.

Nasıl bir cehalet içinde bulunmuş olduğunu anlayınca tövbe etti ve korkuya kapıldı.

"Rab korkusu hikmetin başlangıcıdır" sözünün manası işte budur. Zira yanında oturan Mesih'in talimi sayesinde hikmet sahibi olmaya başladı, varlığın ötesindeki Olan'ın ne olduğunu, Oğulluğun ne olduğunu, Kutsal Ruh'un ne olduğunu, evrenin tertibatını ve onun ihyasının ne suretle gerçekleşeceğini öğrendi.

Mukaddes Metin'de "İnsani hikmetin öğrettiği sözlerle değil, Ruh'un öğrettiği sözlerle" ifadesiyle zikredilen "bir sır halinde beyan olunan hikmet" işte budur.

Böylece Büyük Hükümdar talim görüp, hakikati öğrenip korkuya düçar olunca, kendisini yüceltmekle işlediği günahı itiraf etti.

"Günahımı bildim, isyanımın farkındayım ve onu ebediyen itiraf edeceğim" sözü buna delalet eder.

Büyük Hükümdar'ın taliminin ardından, Ogdoad'ın bütün mekânı bilgilendirilip aydınlatıldı ve Sır, göklerin üzerindeki kudretlerce malum kılındı.

Ardından İncil'in Hebdomad'a ulaşması icap etti, ta ki onun Hükümdarı da aynı minval üzere talim görsün ve tebşir edilsin.

Bunun üzerine Büyük Hükümdar'ın Oğlu, yukarıdan, Oğulluktan kendi içinde tutuşturulmuş olan Nuru, alt makamın Hükümdarı'nın Oğlu'nda yaktı, böylelikle Hebdomad Hükümdarı'nın Oğlu tenvir oldu ve İncil'i Hükümdar'a vaaz etti, o da tıpkı kendisinden önceki Büyük Hükümdar gibi korktu ve [günahını] itiraf etti.

Bunun akabinde ay-altı âlemlerdeki her şey nurlandı ve kendilerine İncil vaaz edildi.

Bu suretle kendi dünyamızın şekilsizliğinin tenvir edilmesi ve Sır'ın, vaktinden evvel doğmuş birine (bir düşüğe) açılır gibi şekilsizlik içinde geride bırakılmış olan Oğulluğa ifşa edilmesi için vakit kemale erdi, "önceki nesillere bildirilmemiş olan sır", nitekim yazıldığı üzere, "Sır bana vahiy yoluyla bildirildi" ve "İnsanın telaffuz etmesine izin verilmeyen tarif olunamaz sözler işittim."

Böylece Nur, daha evvel Ogdoad'dan yukarıdan Hebdomad'ın Oğlu'na inmiş olduğu gibi, Hebdomad'dan Meryem oğlu İsa'nın üzerine indi ve o, içine süzülen Nur ile ahenk içinde tutuşarak nurlandı.

"Kutsal Ruh senin üzerine gelecek", yani Oğulluktan Sınırlayıcı Ruh vasıtasıyla Ogdoad'a ve Hebdomad'a, oradan da Meryem'e [bedene] kadar ulaşan şey, ve "Yüceler Yücesi'nin kudreti senin üzerine gölge salacak", yani yukarıdaki [esiri] yüceliklerden Demiurgos vasıtasıyla gelen ilahi yaratıcı kudret ki bu kudret Oğul'a aittir, sözlerinin manası budur.

Hippolytos'un metni burada fevkalade karmaşıktır ve Basilides'in fikrini layıkıyla kavrayamadığı aşikârdır. "Oğul" tabiri anlaşılan o ki ruh manasına gelmektedir.

Kudret Meryem'e, yani bedene değil, ruha aittir, ilahi yaratıcı kudret insanı bir tanrı kılar, oysa beden yalnızca cismani tenasül kudretini icra edebilir.

Dahası İsa, Oğulluğun her bir ferdinin, her bir Tanrı Oğlu'nun timsali olarak duruyor görünmektedir.

Zira şekilsizlik halindeki ruhlara fayda sağlamak ve onlara suretler inkişaf ettirerek menfaat bulmak [ruh bu âlemle bilinçli temas kurabilmek için nefsani bir vasıtaya muhtaçtır] gayesiyle geride bırakılmış olan bütün Oğulluk, İsa'yı takip edip ona iktifa etmedikçe, yukarıya doğru seğirtip arınmış olarak zuhur etmedikçe dünya bir arada duracak ve dağılmayacaktır. [Zira arınma vesilesiyle] tıpkı ilk Oğulluk gibi kendi kudretiyle yükseklere süratle çıkabilecek mertebede fevkalade latif hale gelir, çünkü bütün kudreti, tabiatı icabı yukarıdan aşağıya doğru parıldayan Nur ile aynı cevherdendir.

Bütün Oğulluk yükselip Büyük Sınır'ı, yani Ruh'u aştığında, bütün yaratılış Büyük Merhamet'in mazharı olacaktır, zira yaratılış şimdiye dek inlemekte, elem çekmekte ve Tanrı Oğulları'nın tezahürünü, yani Oğulluğa mensup bütün insanların kendi [yaratılışın] ötesine yükselmesini beklemektedir.

BASİLİDİES GNOSİSİ

Ve bu gerçekleştiğinde Tanrı, bütün şeylerin kendi doğal durumlarında kalması ve hiçbir şeyin kendi tabiatına aykırı olana meyil etmemesi için tüm evrenin üzerine Büyük Bilgisizliği [Maha-pralaya] getirecektir.

"Böylece, tabiatları gereği yalnızca bu varoluş mertebesinde ölümsüz kalacak olan bu mertebedeki bütün ruhlar, bu durumdan farklı ya da bundan daha üstün herhangi bir şeye dair bilgiden mahrum kalır, daha alt derecedeki ruhların imkânsız gayeler peşinde koşarak ıstırap çekmemesi adına daha yüksek mertebelerdeki üstün şeylere dair hiçbir şayia veya bilgi bulunmaz, tıpkı balıkların dağlarda koyunlarla birlikte otlamayı arzulaması gibi, zira böylesi bir arzu onların yok oluşuyla neticelenirdi.

Her şey kendi uygun durumunda kaldığı müddetçe yok edilemezdir, fakat kendi doğal sınırlarını aşmayı ve çiğnemeyi arzuladıklarında yok olmaya mahkûmdurlar.

Böylece Yedili Âlemin (Hebdomad) Hükümdarı da kendi üzerindeki şeylere dair hiçbir bilgiye sahip olmayacaktır, zira Büyük Bilgisizlik onu da kuşatacak, öyle ki keder, acı ve feryat ondan uzaklaşacaktır.

Ulaşması imkânsız olan şeylerden hiçbirini arzu etmeyecek ve böylelikle hiçbir elem çekmeyecektir.

Ve aynı şekilde Büyük Bilgisizlik, Sekizli Âlemin (Ogdoad) Büyük Hükümdarını ve benzer biçimde ona tabi olan bütün [esîrî] yaratılışları da zapt edecektir, öyle ki hiç kimse tabiatına aykırı bir şeyi arzulayıp bu sebeple acı çekmesin.

Ve başlangıçta evrenin Tohumu içine tabiata uygun olarak temelleri atılmış olan ve tayin edilmiş devirlerinde bütünüyle [asli tabiatlarına] kavuşacak olan her şeyin iadesi işte böyle vuku bulacaktır.

Ve her şeyin kendine mahsus bir devri ve vakti olduğuna, Kurtarıcı’nın 'Benim vaktim henüz gelmedi' sözü ve keza Müneccimlerin (Magi) O'nun yıldızını müşahede etmeleri kâfi birer şahittir.

Zira O dahi Tohum içinde, yıldızların doğum anına ve zaman dönemlerinin başlangıç noktalarına geri dönüşüne tabi kılınmak üzere takdir edilmiştir."

Basilidies Gnosisine göre Kurtarıcı, nefsani ve hayvani insanın veya ruhun dâhilinde bulunan, tekâmül etmiş manevi "insan" idi.

Ve bir insan bu kemal derecesine ulaştığında, içindeki Oğulluk mertebesi ruhu burada geride bırakır, "tıpkı ilk Oğulluğun Kutsal Ruh'u, yani Büyük Sınır'ı kendi uygun mekânında veya bölgesinde geride bıraktığı gibi, ruh artık ölümlü olmayıp kendi doğal durumunda kalır [yani ölümsüz kılınmıştır]", zira hakiki "insanın" "kendine mahsus [ve cidden ölümsüz] bir ruh ile giydirilmesi" ancak bu kemale erişildiğinde mümkündür.

Yaratılışın her bir cüzü bir derece yukarı çıkar, ve İsa. Bütün kurtuluş düzeni, muhtelif ilkelerin yığılma hâllerinden ayrılarak kendi uygun durumlarına kavuşturulmasıyla vücut bulur, ve İsa bu sürecin ilk semeresi yahut yüce nümunesi idi.

"Böylece onun buradaki fiziki kısmı, ki şekilsiz maddeye aittir, yalnızca o ıstırap çekmiş ve şekilsiz duruma iade edilmiştir.

Yedili Âleme ait olan nefsani kisvesi veya vasıtası yükselmiş ve Yedili Âleme iade edilmiştir.

Büyük Hükümdarın yüceliğinin tabiatından olan içindeki o vasıtayı yukarı kaldırmış ve o vasıta Büyük Hükümdarın katında kalmıştır.

Bundan maada, Büyük Sınır’ın tabiatından olanı daha da yükseğe çıkarmış ve o, Sınırlayıcı Ruh içinde kalmıştır.

Ve üçüncü Oğulluk, yani yardım etmek ve yardım görmek gayesiyle karışım [yahut gayrisafilik] hâlinde geride bırakılan Oğulluk, onun vasıtasıyla arındırılmış ve bütün bu saflaştırılmış ilkelerin içinden geçerek yukarıdaki mübarek Oğulluğa yükselmiştir."

Bu sistemin temelindeki ana fikir, menşeindeki âlem tohumunda yahut evrensel plazmada birbirine karışmış olan muhtelif unsurların veya ilkelerin, insanlara Gnosis'i yani şuurun kemalini bahşeden bir arınma süreci vasıtasıyla tefrik edilmesi, tasnif olunması veya kendi öz tabiatlarına iadesidir.

İnsan âlem sürecinin tacıydı, kemale ermiş insan, yani Mesih, Kurtarıcı ise insanlığın tacı ve binnetice Ulûhiyetin zuhuru, yani Oğulluk idi.

Büyük ihtimalle bize hakiki Basilidies sisteminin ana hatlarını aktaran Hippolytus’un bildirdikleri buraya kadardır.

1842'de Aynoroz Dağı'ndaki kütüphanelerin birinde bulunan el yazmasının ardından, Philosophumena'nın dünyaya neşredilmesi ancak 1851 yılında mümkün olabilmiştir, bundan önce bu yüce Gnostik'in yüksek tefekkürüne dair Irenaeus ve Muhtasarcıların (Epitomator) kısa ve tahrif edilmiş tasvirlerinden gayrısı bilinmemekteydi.

Philosophumena'daki izahat evvelki bütün görüşleri temelinden sarsmış ve tüm araştırmanın yönünü değiştirmiştir, öyle ki Irenaeus’un veya onun dayandığı önceki kaynağın yanlış aktarımları artık "sahte Basilidies sistemi" olarak anılmaktadır. Bu hususa bilahare değineceğiz.

Şimdilik dikkatimizi, Basilidies Gnosisinin sırf ahlaki cihetiyle meşgul olan ve binaenaleyh "metafizik" kısma temas etmeyen İskenderiyeli Clement'e çevirelim, buradaki "metafizik" tabiri Aristotelesçi manada, yani Yedili Âlemin ötesindeki şeyler için kullanılmaktadır, zira Yedili Âleme yahut ay-altı feleğe ait şeyler "fizik" yahut physis yani tabiat sahası olarak adlandırılır.

Evlilik hususunda Basilidies ve oğlu Isidorus, bunun fıtri olduğunu fakat zaruri olmadığını öğretmişler, ve bazı ekollerin mecburi riyazeti ile "karısı olmayan adam tam insan sayılmaz" diyen Yahudilerin nesli devam ettirmeyi yüceltmesi arasında mutedil bir zemin tutmuş görünmektedirler.

Şehitlerin görünüşte haksız yere çektikleri ıstıraplara gelince, tenasüh ve karma akidelerine dayanan Basilidies, Exegetica adlı eserinin 23. Kitabında şöyle yazmaktadır,

"Derim ki, bu sözde meşakkatlere duçar olanların tümü, ancak başka hususlarda ifşa olmadan günah işledikten sonra, ilahi tedbirin lütfuyla bu hayırlı akıbete [şehadete] eriştirilmiş kimselerdir, öyle ki itham edildikleri cürümler gizlice işlediklerinden büsbütün farklı olduğundan, zina veya katillikle telin edilen ve cürümleri sabit görülmüş mücrimler gibi ceza çekmezler, sırf Hristiyan oldukları için cefa çekerler, bu hakikat dahi kendilerine öyle bir teselli verir ki ıstırap çekiyor gibi bile görünmezler."

Ve her ne kadar bir kimsenin, daha önce zahiri hiçbir kabahat işlemeksizin ızdırap çekmesi vuku bulsa da, ki bu pek nadir bir durumdur, o kimse herhangi bir [şer] kudretin hilesi yahut tuzağı sebebiyle değil, tıpkı görünürde hiçbir kötülük işlememiş olan bir süt çocuğu gibi ızdırap çekecektir.

Zira bir süt çocuğu, daha önce hiçbir haksızlık yapmamış yahut fiilen hiçbir günah işlememiş olsa da, içinde [önceki hayatlarından gelen] günah işleme kabiliyetini barındırdığından, ızdırap çektiğinde bundan fayda görür ve aksi takdirde elde edilmesi güç olan pek çok menfaat devşirir, fiilen asla günah işlememiş olan kamilen faziletli bir insanın durumu da tastamam böyledir, zira onun da içinde günah işleme temayülü henüz mevcuttur, [bu hayatında] fiili bir günah işlememiş olması, henüz kendisini buna sevk edecek zaruri şartlar dairesine girmemiş bulunmasındandır.

Böylesi bir insanın dahi günahtan büsbütün berî olduğunu varsaymak doğru olmaz.

Zira bilfiil zina etme fırsatı bulamasa bile zina etme iradesi kişiyi nasıl zani kılarsa ve maksadını fiilen tahakkuk ettiremeyecek olsa dahi katletme iradesi kişiyi nasıl katil yaparsa, tam da bu sebeple, şayet böylesi "günahsız" bir adamın [şehadet azabı içinde] ızdırap çektiğini görürsem, fiilen hiçbir günah işlememiş olsa bile, günah işleme iradesini hâlâ muhafaza ettiği ölçüde onun kötü olduğunu söylerim. Zira ilahi tedbirin kötü olduğunu söylemektense her şeyi söylemeyi yeğlerim.

Dahası, mucizeyi kanuna üstün tutanlar tarafından İsa’nın misali yüzüne vurulacak olsa dahi, Gnosis’in bu metin savunucusu şöyle cevap vermesi gerektiğini belirtir, "Müsaade ederseniz, O günah işlememiştir, lakin acı çeken bir süt çocuğu gibiydi, derim."

Şayet daha da sıkıştırılacak olursa, Eyyub’un dediği gibi, "Zikrettiğiniz kişi bir insandır, oysa [yalnızca] Tanrı adildir, zira 'hiç kimse kirden pak değildir,'" diyecektir.

Basilides, insanların önceki hayatlarındaki fiillerinden ötürü acı çektiğini söyler, "seçilmiş" ruh şehadet yoluyla "şerefle" ızdırap çekerken, başka fıtrattaki ruhlar ise kendilerine münasip diğer cezalarla azap görür.

"Seçilmiş" ruh, apaçık ki bir mefkûre uğruna ızdırap çekecek ruhtur, başka bir deyişle o, "duyuları harekete geçirmeyen şeylerin herhangi birine ruhun muvafakati" olan imana maliktir, böylesi bir ruh, o halde, "doktrinleri akli bir idrak vasıtasıyla, ispata muhtaç olmaksızın keşfeder."

Tenasühün avamî hurafesi, yani bir insan ruhunun bir hayvan bedenine geçmesi fikri, ki bu ihtimali reddeden reenkarnasyon doktriniyle malumatsız kimselerce pek sık karıştırılır, Basilides ekolünün elinde makul bir izaha kavuşmuştur.

Bu telakki, insandaki hayvani tabiatın, yani hayvani ruhun yahut tutkuların mahalli olan arzu bedeninin mütalaasından neşet etmiştir, doktrin Clemens tarafından şu şekilde hülasa edilmektedir,

"Basilidesçiler, tutkulara eklentiler [yahut zevaid] adını vermeyi adet edinmişlerdir. Onlar, bu cevherlerin muayyen bir cismani mevcudiyete sahip olduğunu ve belirli bir kargaşa ile ilksel teşevvüş neticesinde akli ruha iliştiklerini söylerler."

Cevherler olarak tercüme edilen kelime lafzen "ruhlar" demektir, ne gariptir ki hayvani ruhun tamamına Pistis Sophia risalesinde "sahte ruh" denilmektedir ve Platon’un Timaios’unda aynı fikir, Proklos’un tefsirinde de görülebileceği üzere, "kargaşa" olarak tesmiye edilir.

İlksel teşevvüş, şüphesiz evrensel tohum karışımının kaotik yığılması ve bazı modern teozofi yazarlarının tabiriyle "elemental cevherin" farklılaşmasıdır.

"Bu çekirdeğin üzerine, kurt, maymun, aslan, keçi ve benzerlerinin tabiatı gibi o cevherin diğer gayrimeşru ve yabancı tabiatları eklemlenir. Bu tür tabiatların kendine has vasıfları ruhun etrafında belirdiğinde, ruhun arzularını bu hayvanların hususi fıtratlarına benzetirler, zira vasıflarını taşıdıkları mahlukların fiillerini taklit ederler.

İnsan ruhları yalnızca akıldan yoksun hayvanların sevk-i tabiileri ve intibalarıyla böylesine derinden rabıta kurmakla kalmaz, aynı zamanda kendilerine eklemlenmiş olan bitkilerin de hususiyetlerini taşıdıklarından, onların hareketlerini ve güzelliklerini dahi taklit ederler. Hatta elmasın sertliği gibi, itiyatlar marifetiyle tezahür eden kimi [madeni] vasıflar dahi mevcuttur."

Fakat buradan, insanın birden fazla ruhtan teşekkül ettiği ve insanın hayvani tabiatına boyun eğmesinin meşru olduğu, kendisine ilişen yabancı unsurların kendisini günaha icbar ettiğini söyleyerek kabahatlerine mazeret arayabileceği zannedilmemelidir, bilakis, ihtiyar onundur, mesuliyet onundur, yani akli ruhundur.

Nitekim Basilides’in oğlu İsidoros, Eklenen Ruh Üzerine adlı kitabında şöyle yazar,

"Hakiki ruhun bir vahdet teşkil etmediğine, bilakis facirlerin tutkularına eklemlenmiş tabiatların cebrinin sebebiyet verdiğine birini ikna edecek olsaydım, insanlığın sefilleri 'İcbar edildim, sürüklendim, istemeden yaptım, iradem hilafına hareket ettim' demek için alelade bir bahaneye sahip olmazlardı, halbuki arzusunu kötülüğe sevk eden ve eklentilerin tazyikatıyla mücadele etmeyi reddeden bizzat insanın kendisiydi.

Vazifemiz, akli prensibimiz marifetiyle galebe çalarak, içimizdeki süfli hilkat üzerinde hükümran olduğumuzu göstermektir."

Başka bir deyişle insan, hangi bedende yahut hangi kisvede olursa olsun aynı insandır, kisveler insanın kendisi değildir.

Bu ekolün en mühim yortularından biri, İsa’nın Vaftizinin Mısır ayı Tobe yahut Tybi’nin on beşinci gününde tesit edilmesiydi. Clemens, "Basilides cemaatinden olanlar, O’nun Vaftizini geceden icra edilen kıraat ayiniyle kutlarlar ve 'Tiberius Sezar’ın on beşinci yılı' ibaresinin Tybi ayının on beşinci günü manasına geldiğini söylerler," der.

Baba, onların Hizmetkâr ya da Kutsal Ruh manasına geldiğini açıkladıkları "bir güvercin suretinde", işte o vakit O’nun üzerine indi.

Böylelikle, "Tiberius’un on beşinci [yılında]" ifadesiyle, muhtemelen "tarihselleştiricilerin" tezgâhına merak uyandırıcı bir bakış elde etmiş olmaktayız.

Dolayısıyla, Hippolytos’un iddia ettiğinin aksine, Basilidesçilerin kanonik incil anlatılarını lafzen kabul etmedikleri aşikârdır, bilakis onlar bu kabil hadiseleri inisiyasyonun tarihselleştirilmiş efsaneleri olarak izah etmişlerdir; bu sürecin mükemmel bir tahlili ise Pistis Sophia risalesinde sergilenmektedir ki daha fazla malumat için okuyucuyu oraya havale etmek icap eder.

Eusebios tarafından muhafaza edilen metninde Agrippa Kastor’dan öğrendiğimize göre Basilides, Pythagoras ekolündeki teamüle uyarak talebelerine beş yıllık bir sükût vazetmiş, keza kendisi ve ekolü, Barcabbas ve Barcoph adlı bir zatın yazılarına ve Doğuluların diğer kitaplarına büyük kıymet vermiştir.

Mütehassıslar, Barcabbas ve Barcoph adları ile bunların varyantlarının, bugün kayıp olmakla birlikte vaktiyle pek çok Gnostik cemaat nezdinde pek revaçta bulunan Zerdüştî edebiyat çevrimine işaret ettiği re’yindedirler.

Babil dönüşünün akabinde tahsilli Yahudiler ve Essenîler arasında, aynı zamanda devrin teozofik temayüllü zevatı meyanında, Mecusilerin ve o muazzam İran inancının ananelerinin, eklektik ve senkretik dinin mühim bir cüzünü teşkil etmiş olması muhakkaktır.

Bize kadar ulaşan Avesta literatürünün, Parsi ananesinin zikrettiği üzere, "melun İskender" tarafından tahrip edilen büyük Persepolis kütüphanesinin pek cüz’i bir kısmının hafızalardan ihyası suretiyle vücuda getirildiği rivayet edilir.

Ve Cumont’un bu hususta henüz neşredilen abidevi eserinde ortaya koyduğu veçhile, Mithras gizem ananesinin de Parsi silsilesi kadar sahih bir ananeyi muhtevi olması ve Gnostisizmin temas halinde bulunduğu Zerdüştîliğe parlak bir ışık tutması kuvvetle muhtemel görünmektedir.

İşte, Hippolytos ve İskenderiyeli Clemens’in, kendi açılarından yalnızca çürütebileceklerine kani oldukları hususları, diğer bir ifadeyle, sistemin en hatalı addettikleri taraflarını seçerek kaleme aldıkları yazılarından hakiki Basilidesçi sisteme dair çıkarılabilecek malumatın tamamı bundan ibarettir.

Dinler tarihi talebesi için aşikârdır ki, her iki Kilise Babası da iktibas ettikleri akideleri yanlış anlamışlardır, zira hasmane saiklerle seçilmiş bu kabil pasajlar dahi, Patristik reddiye bağlamından koparılıp kendi kıymetleri muvacehesinde değerlendirildiklerinde, evrensel teozofinin umumi şeması içerisine kolaylıkla yerleşiverir.

Binaenaleyh mezkûr ekolün yazılarının kaybolmuş ya da imha edilmiş olması derin bir teessür vesilesidir, zira bunlar şüphesiz ki yalnızca Hristiyan teozofisine değil, aynı zamanda menşelerin karanlıkta kalmış tarihine de vüsatli bir ışık tutacaktı.

Şimdi bize, "düzmece" Basilidesçi sisteme kısaca değinmek kalmaktadır.

Müteakip hususlar Eirenaios ile muhtasarcılardan iktibas edilmiştir ve ortodoks heresyolojinin istinatgâhı olan Eirenaios’un ne denli gayrımuteber olduğunun bir başka delilidir.

İşaret ettiğimiz yazar ve müstensih zümresinin Basilides’in talimine dair ilk elden hiçbir malumata sahip olmadığı, yalnızca amiyane rivayetlerin ve kulaktan dolma lakırdıların ekole atfettiği fantezi mahsulü fikirleri nakletmekle iktifa ettiği besbellidir.

Böylelikle tezgâhlanan terkibin başlıca vasıfları şu şekildedir,

Onların ifadesine göre Basilidesçilerin Tanrısı, sayıları 365’i bulan göklerinin birincisinin hükümdarı olan Abraxas yahut Abrasax adında biriydi.

Bu kuvvete mezkûr ismin verilmesinin sebebi, Abrasax ismindeki Grek harflerinin sayısal değerleri yekûnunun 365’e, yani bir yıldaki günlerin adedine tekabül etmesiydi.

Mamafih, Hippolytos’tan (II.) öğrenmekteyiz ki, sistemin bu cüzü her şeyin fevkindeki Tanrı’dan ziyade hilkatin çok daha aşağı bir mertebesiyle alakadardır.

Bununla birlikte Abrasax fikrinin, Ogdoad’ın Büyük Hükümdarı ile mi, yoksa Hebdomad’ın ve "esire kadar uzanan banliyölerin (proasteioi)" Hükümdarı ile mi tevil edilmesi gerektiği sarih değildir.

Her halükârda 365 "gök", Mısır ve Keldani gizli ilimlerinin astrolojik ve tekvini mülahazalarına taalluk etmekteydi ve bir zaviyeden bakıldığında, semavi ecramın (yıl boyunca) aya kadar uzanan arzın "atmosferi" yahut zarfı sathına akseden 365 "veçhesini" temsil ediyordu.

İşte bu noktada, Pistis Sophia risalesinde embriyoloji sırlarının, karmik kanunun emirlerine imtisal eden ve geçmiş ameller mucibince yeni bedene suret veren, 365 adetten müteşekkil anasır kuvvetleri yahut baniler hiyerarşisi vasıtasıyla kemale erdirildiğini müşahede etmek dikkat çekicidir.

Bütün bunlar gayet mufassal bir surette vazolunduğu gibi, her biri sırasıyla doksan kuvvete hükmeden dördün tek bir hükümdarına dair astrolojik şema da serdedilmiştir ki bu da yekûnda 365 kuvvet teşkil eder.

Schwartze’nin mezkûr risaleyi Kıptîceden tercüme ettiği 1853 senesine kadar Abrasax fikri üzerine kati bir ışık tutulamamıştı; bu hadise de Miller’ın 1851’de Philosophumena neşrini yapmasının ve böylelikle o vakte değin umumi bir kabul gören "Abrasax"ın Basilidesçilerce her şeyin fevkindeki Tanrı’ya verilen isim olduğu zehabının, cehalete ya da kasıtlı tahrifata dayalı fahiş bir yanılgı teşkil ettiğini ispatlayacak vesikaları temin etmesinin hemen iki yıl akabinde vuku bulmuştu.

Keza, Bruce Kodeksi’nin (Codex Brucianus) üstün nüshasını dolduran kadim anonim risalenin, nihayetsiz hiyerarşileri meyanında 365 adedine hayli yer vermesine mukabil, hiçbir yerde Abrasax ismini zikretmediği de nazarıitibara alınmalıdır.

Bedene suret veren anasır kuvvetleri, karmik kanunun en süfli hadimleridir.

Muhtemelen avamın Abrasax’ını teşkil edenler de bu en süfli kuvvetlerdi.

Her şeyin fevkindeki Tanrı ise, tamamı mezkûr 365’in fevkinde bulunan hükümdarlar, tanrılar, başmelekler, hâkimiyetler ve kudretlerden mürekkep nihayetsiz bir galaksinin yegâne fâik hükümdarıdır.

Hakikatte gayb âleminin sırları teferruatta öylesine girift idi ki, ömürlerini bıkıp usanmaz bir sebatla bu yola vakfedenler dahi, umumi fikir kâfi derecede sarih olmasına rağmen, bazı süfli süreçleri güçbela idrak edebilmekteydi; nitekim Basilides talebelerine beş yıllık sükûtu bu yüzden vazetmiş ve pek çok hayat boyu süren cehdin semeresi olan Gnosis’e, hakiki manada "ancak 1.000 kişiden birinin ve 10.000 kişiden ikisinin" mazhar olabileceğini beyan eylemiştir.

Ne tuhaftır ki bu ifadenin aynısı Pistis Sophia risalesinde de yer almaktadır. Abrasax terimi, üzerinde bu ismin bulunduğu ve Basilides’in takipçilerine atfedilen çok sayıdaki mühür taşı sebebiyle Gnosis araştırmacıları tarafından iyi bilinir, meseleyi ele alan büyük Kıta Avrupası bilginlerine ek olarak, bu ülkede de King, risalesinin mühim bir kısmını bu konuya hasretmiştir.

Bununla birlikte, en yetkin ve en son otoriteler, "bilinen herhangi bir mühür taşını Basilidesçiliğe veya Gnostisizmin herhangi bir başka biçimine atfetmek için somut bir kanıt bulunmadığı" görüşündedir. Esasen, her hususta olduğu gibi Abrasax meselesinde de Gnostisizm, avamî bir tabirle, her türlü inanç veya hatta batıl inancın "bir adım ötesine geçme" yönündeki tabii temayülünü takip etmiştir.

Şüphesiz ki cahil halk, astrolojik kabullere binaen doğumu ve gündelik işleri idare eden büyük bir kudret olarak Abrasax’a çok önceden beri inanmaktaydı, tılsımların, duaların ve kaba zihnin her daim şu ya da bu şekilde talep ettiği diğer tüm vasıtaların üzerine bu tesirli "kudret ismi" kazınmıştı. Fakat bu batıl inancın ardında,

BASİLİDESÇİ GNOSİS

avamî astrologların ve tılsımcıların tabii olarak bihaber oldukları bazı gizli (okült) hakikatler yatmaktaydı.

Ne var ki bu hakikatler Gnosis üstatları tarafından bilinir görünmektedir ve onlar da evrensel sistemlerinde bunlara münasip yeri tayin etmişlerdir.

Böylece, cahillerin Büyük Tanrısı olan Abrasax, Gnosis’in daha alt hiyerarşileri arasına yerleştirilmiş ve ona dair halk muhayyilesi de maddi bedenin en alt düzeydeki inşa edici güçlerine tahsis edilmiştir. Bu "sahte sistem"in geri kalanına dair kaydedilmeye değer bir şey yoktur, yine de Basilidesçilere karşı anlatılan en ahmakça masalı zikretmeden geçemeyiz, ki bu rivayet şöyleydi.

Söylendiğine göre onlar, çarmıha gerilme esnasında İsa’nın Kireneli Simun ile bedenlerini değiştirdiğine, ardından kendi vekili ızdırap içinde asılı dururken kenara çekilip aldattığı kimselerle alay ettiğine inanırlarmış, işte bu uydurma masalla birlikte, nefes alacak bir alan bulmak ümidiyle İrenaios’un "Gnostisizm ambarı"ndan dışarı çıkabiliriz. Mezhebin tarihine gelince, dördüncü yüzyılın sonunda Epiphanios’un, Memfis’ten denize kadar uzanan Delta’nın batısındaki vilayetlerde Basilidesçi Gnosis talebeleriyle hâlâ karşılaştığı gerçeği dışında hiçbir şey bilmemekteyiz.

Bununla birlikte, mezkûr mektebin ikinci yüzyılın ikinci yarısındaki ana akım Gnostisizm içinde varlığını sürdürmüş olması ve bundan sonra ele alacağımız büyük Valentinusçu hareketin gerisinde yer alması daha muhtemel görünmektedir.

Hakikaten de Gnosis’in bu ana akımına mensup olanların, "Basilidesçiler" yahut "Valentinusçular" şeklinde sınıflandırılmaktan şiddetle imtina etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir, onlar bu muallimleri, yeni doktrinlerin her biri ayrı ayrı vahiy almış tebliğcileri olarak değil, yaşayan bir geleneği her biri kendi tarzında aktaran kimseler olarak görmekteydiler.

VALENTİNUSÇU HAREKET

Tüm Valentinusçu hareketin ardında, Gnostiklerin en büyüğü olduğu herkesçe kabul edilen Valentinus’un bizzat kendisinin o heybetli ve esrarengiz şahsiyeti durmaktadır.

Onun ilmi ve fesahati, en amansız muhalifleri tarafından dahi fevkalade bir mahiyette kabul edilmektedir ve ahlakî karakterine dair asla tek bir laf dahi edilmemiştir.

Yine de Kilise Babalarının sözde Valentinusçuluk mevzusunda bize bıraktığı "malumat" keşmekeşini tahlil etmeye kalktığımızda, Gnosis’in bu büyük üstadının esrarengiz şahsiyetinin, hürmetkâr merakımızın önünden durmaksızın geri çekildiğini görürüz, bütün yapının yeniden tanzim edilmesine adı verilmiş olan bu zat, Gnostisizmin "büyük meçhulü" olmaya devam etmektedir.

Sapkınlıkları yeren polemik yazılarının bize bahşettiği birkaç tahrif edilmiş kırıntı haricinde, bir insan olarak onun hakkında hiçbir kesin bilgiye, bir yazar olarak da hiçbir sarih malumata sahip değiliz. (Askew ve Bruce Kodekslerindeki risalelerin yazarlığı demeyeceğim ama derlenmesi meselesini elbette tamamen bir kenara bırakıyorum.

Kendi kanaatim odur ki bu ayrıntılı metinlerin büyük bir kısmını Valentinus’a borçluyuz, gerçi elimizin altındaki mevcut kıt malumat kaynaklarıyla bunun tatmin edici bir surette ispatlanabileceğini de düşünüyor değilim.

Fakat bunun aksinin nasıl çürütülebileceğini de göremiyorum.

Valentinus’un herkesçe teslim edilen üstünlüğüne rağmen eserlerinden hiçbirinin günümüze kadar muhafaza edilememiş olması pek gariptir.

Bu eserlerin son derece girift ve müşkül olduğu söylenir, dahası bunların Gnosis’in daha önceki formülasyonlarının adeta birer terkibi ve ahenkli bir birleşimi olduğu rivayet edilir.

Oysa Kilise Babaları tarafından "Valentinusçular"a atfedilen en meşhur sistemin ana hatlarında bu durum kesinlikle görülmez. Buna mukabil Kıptîce tercümelerdeki risalelerde durumun bariz bir şekilde böyle olduğu ortadadır, bunlar Gnostikler arasında ancak en dirayetli zihinler tarafından meydana getirilmiş olabilir ve hepsinin içindeki en mükemmel zihnin de Valentinus’a ait olduğu rivayet edilir.) Bu şahıs ve onun öğretileri hakkındaki böylesi ürkütücü cehalete rağmen sözde Valentinusçu Gnosis, hemen her sapkınlık aleyhtarı risalenin ana gövdesini teşkil eder.

Bu sebeple, Valentinusçuluğun Kilise Babaları olan muhaliflerinin gözünden görünen labirentinde birkaç işaret direği dikerken, okuyucunun sabrına kısa bir müddet sığınmak mecburiyetinde kalacağız. Kaldı ki "Valentinusçuluk" nitelemesinin, Gnosis’in münferit ve müstakil bir formülasyonu olmaktan ziyade, yalnızca en büyük önderinin adıyla yeniden tesmiye edilmiş ana akım Gnostisizm olduğunu daima hatırda tutmalıyız.

Bahsettiğimiz birkaç parça müstesna olmak üzere, Kilise Babaları tarafından kaleme alınmış olan her şey "Valentinusçular"ın öğretilerine temas etmektedir ve o zaman dahi onların herhangi bir yazılı eserinden tahrif edilmemiş bir iktibasa tesadüf etmek son derece nadirdir, zira ekseriyeti bağlamından koparılmış parçalardan yahut salt kulaktan dolma laflardan ibarettir.

Oysa Valentinus’un takipçileri, "üstadın sözleri"ni papağan gibi tekrarlamaktan başka bir şey yapamayan köle ruhlu çömezler değildi, körü körüne bir bağlılık zihniyeti onların müstakil dehasından fersah fersah uzaktı.

Onların her biri, evrensel felsefe nizamının teferruatını kendi meşrebine göre tefekkür etmiştir.

Bu döneme gelindiğinde Gnosis'in sergilenişinin, son derece muhtelif bir mahiyette olmaktan çıkıp ana hatları itibarıyla daha yerleşik bir hal aldığı doğrudur, her ne kadar bu birleştirici temayülü bizzat geliştirip yetkinleştirmiş olması çok daha muhtemel görünse de, söz konusu eğilimi belki de Valentinus başlatmıştır, yine de bu sergileniş, son derece geniş kapsamlı sayılamayacak kadar çok ayrıntıda alabildiğine serbest ve bağımsız kalmayı sürdürmüştür ve bağlıları, manevi ve fikri bir hayat evresini her daim niteleyen o araştırma, keşif ve intibak ruhuyla donanmış durumdaydılar. Böylelikle, birbiriyle uzlaşan iki Valentinusçuyu hiçbir vakit bulamadığından dert yanan Irenaeus'un şikayetini anlamış oluyoruz.

Şayet durum böyleyse, artık bir "Valentinus sistemi"nden söz etmenin kime ne faydası vardır?

Kilise Babalarının aktardıklarından, bizzat Valentinus'un kendi "sistemi"ne dair neredeyse hiçbir şey bilmemekteyiz, ardıllarına gelince, her biri yeni değişiklikler getirmiştir ki bunları, onları yalnızca birbiriyle değil kendi kendileriyle de açıkça çelişir vaziyette gösteren Kilise Babalarının karmaşık anlatımları içinden artık takip etmemiz mümkün değildir.

Valentinusçu Hareket

1851'de yayımlanan *Philosophumena* vasıtasıyla Valentinus ekolünün Doğu ve Batı (Anadolu ve İtalya) kollarına ayrıldığını ilk kez işitmiş olduk, böylelikle İskenderiyeli Clement'in *Miscellanies* adlı eserine elimizde bulunan yegâne el yazmasında eklenmiş olan *Theodotos'tan Seçmeler*in başlığındaki ibare de izah edilmiş olmaktadır.

Bu mesele pek fazla büyütülmüştür, Hippolytus'un işaret ettiği, Valentinusçuluğun Anadolu ve İtalya ekolleri arasındaki cılız doktrin farklarına eleştiri tarafından dört elle sarılınmış ve üzerlerine yığılan argümanların ağırlığı altında bu ayrımların beli kırılmıştır.

Fakat Lipsius, başlığında Doğu ekolüne ait olduğu iddia edilen *Theodotos'tan Seçmeler*in, Hippolytus'un işaretleri takip edildiğinde yarı yarıya Doğulu ve yarı yarıya Batılı olduğunu ispat ettiğinde, sıradan bir araştırmacı başını iki elinin arasına almak ve mevcut bilgisizliğimiz muvacehesinde Valentinusçuluğun Anadolu ve İtalya ekollerine ayrılmasından medet ummayı bütünüyle terk etmek mecburiyetinde kalır, meğerki bunların başlangıçta sırf coğrafi adlandırmalar olduğunu, daha sonraki devirlerde ise bunlara başarısız bir biçimde doktriner bir mana yüklenmeye çalışıldığını kabul edelim. Bizzat Valentinus'un yaşadığı tarihlere dair elimizde kesin bir işaret bulunmamakla birlikte, ileride görüleceği üzere, bunun milattan sonra takriben 100 ila 180 yılları arasına uzandığı tahmin edilebilir. Hareketin isimlerini bildiğimiz diğer en eski önderleri Secundus ile Marcus'tur. Marcus'un kendisi daha 150 yılında geniş bir kitleye sahipti, takipçilerine Valentinusçular değil Markosçular veya Markiyanlar denmekteydi ve onun sistemine dair bildiklerimiz, "Valentinus zümresinden olanların" geri kalanından muazzam derecede farklılaşmaktadır.

Marcus'un bazen Irenaeus ile çağdaş olduğu varsayılır, lakin bu durum yalnızca, Irenaeus'un vaaz ve ihtarlarında ikinci tekil şahsı kullanırken yaşayan bir muhataba seslendiği ve tıpkı Tertullianus'un Markion'a yaptığı gibi "sen" hitabını salt retorik bir tesir gayesiyle kullanmadığı varsayımına dayanır. Daha sonra, yıllar geçtikten sonra, yine milattan sonra takriben 180 sularında Irenaeus ile çağdaş olduğu varsayılan Ptolemaios ile karşılaşırız. Irenaeus'un Ptolemaios'u şahsen tanımadığı kesindir ve çoğunlukla, öğretmenlerinden büyük ölçüde farklılaştıkları söylenen talebeleriyle meşgul olmuştur. Daha da sonraki bir tarihte, Clement'in (takriben 193) Valentinus'un talebelerinin en seçkini olarak andığı Herakleon gelir.

Ne var ki gerek Herakleon gerekse Ptolemaios, bir sistem vazetmekten ziyade, kutsal metinleri kendi devirlerinin Gnosis'i zaviyesinden tefsir edici yaklaşımlarıyla tanınırlar. Daha da sonraları, takriben 220 sularında, ilki Antakya'da, ikincisi ise daha da doğuda öğretmenlik yapmış olan Axionicus ve Bardesanes parlamıştır.

Bu sebeple bazıları tarafından Anadolu yahut Doğu ekolünün reisleri olarak adlandırılırlar. Clement'in *Miscellanies*ine derç edilen metin parçalarının alındığı Theodotos ise elbette tarihen çok daha eskidir, fakat onun hakkında hiçbir şey bilmemekteyiz.

Ayrıca 220'den daha eski olan Theotimus ve Alexander adında kimseleri de işitmekteyiz. Hulasa, Valentinus'un tesiri Mısır'dan doğuda Suriye, Küçük Asya ve Mezopotamya'ya, batıda ise Roma, Galya ve hatta İspanya'ya kadar geniş bir sahaya yayılmıştır. Gnosis'in bu üstatlarına atfedilen öğretilerin kısa bir tetkiki, ilk iki asrın dolaylı Gnostisizm kaynakları söz konusu olduğu nispette vazifemizi nihayete erdirecektir.

Fakat üzerinde bir kez daha durmak istediğimiz husus, tek bir sistemle değil, muazzam bir hareketle karşı karşıya olduğumuz hakikatidir.

Bir yanda, Yahudiliğe fevkalade muhalif kalmış olan Gnosis'in daha eski biçimleri, Hristiyanlığı bütünüyle Yahudilikten koparıp ayıran büyük Markioncu harekette mantıki bir netice bulmuştur, diğer yanda ise artık Valentinus'un riyaset ettiği hareketin daha ılımlı ve mistik görüşleri vasıtasıyla bir uzlaşma zemini aranmıştır ki bu hareket, her şeyi kuşatan evrenselliği içerisinde her görüşe yer bulmuş ve bizzat Kurtarıcı'nın kendisinden geldiği iddia edilen o batıni gizli öğreti vasıtasıyla çelişkileri izale etmiştir. En içteki mahfillerin muhtemelen daima benimsemiş olduğu uzlaşma hareketinin ana hatları, günümüzde belki de en berrak biçimde Basilides'in sisteminde görülmektedir, ne var ki Basilides'in doldurmadan bıraktığı yahut Hippolytus'un iktibaslarında zikretmeyi ihmal ettiği o nihayetsiz fezalar da, evrensel bilimlerinin takririnde hiçbir noksanlığa tahammül edemeyen Gnostiklerin dehası eliyle yaratılışların ve yaratılmışların sonsuzluğuyla donatılmıştır.

Bu umumi çerçeveye yahut buna fevkalade benzeyen bir kalıba kadim Gnosis'in muhtelif cephelerini, eski din ve felsefelerin kabullerini yerleştirmişler, bu asırlık fikirleri benimseyip yeni vahyin ışığında intibak ettirmişler, bazen eski isimleri muhafaza edip ekseriyetle yenilerini vazetmişlerdir. Gnosis'in bu birleştirici terkibi, esasen Valentinus'un dehasının teşebbüsü sayesinde gerçekleşmiştir.

Teknik mahiyetteki eserlerinin, yukarıda da müşahede ettiğimiz üzere, son derece kapalı ve anlaşılması güç olduğu söylenmektedir ki giriştiği vazifenin mahiyeti icabı öyle olmaları da pek tabiidir. Bu yazılara ne olmuştur?

Kilise Babalarından hiçbirinin onun teknik risalelerinden tek birine dahi aşina olmadığı anlaşılmaktadır, elimizde en iyi ihtimalle mektuplardan ve vaazlardan kalma birkaç ahlaki fragman bulunmaktadır.

Peki ya Kilise Babalarının ve tenkitçilerin son derece kaotik nitelikteki muayyen bir Valentinusçu sistemden sorumlu tuttukları kendi takipçileri hakkında ne denebilir?

Acaba onlar Valentinus’un el yazmalarına sahip miydiler, yoksa onun derslerinden devşirilen umumi mefhumlara mı bel bağlıyorlardı?

Valentinus tutarlı bir Gnosis şeması mı ortaya koymuştu, yoksa meselenin çetinliği ve ele alınabileceği sayısız zaviyeden ötürü birçok muhtelif seçenek mi vazetmişti?

Şayet Pistis Sophia vesikası ile diğer iki Kodeks bu meseleye bir nebze olsun ışık tutabilirse, bu son derece mühim döneme dair malumatımız adına kıymetli bir kazanım olacaktır, aksi halde taze bir vesika keşfedilene dek karanlıkta kalmaya rıza göstermemiz gerekir.

Bu esnada dikkatimizi Valentinus’un kesin izlerine ve genel harekete hasretmeliyiz, fakat bunu yapmadan evvel, Babalar arasındaki muteber kaynaklarımızı kısaca gözden geçirmeliyiz.

Bu incelemede çoğunlukla Lipsius’u takip edeceğim; zira kendisi mezkûr mevzuda en yetkin otoritelerden biri olmakla kalmayıp, Epiphanios’un Panarion’u üzerine yaptığı tahlille Gnostik malumat membalarımıza dair o hayranlık uyandırıcı tenkidi tetkikleri çok evvelden başlatmış bir isimdir.

Tertullianus, kendisinden evvel en az dört ortodoks müdafiin Valentinusçuları çürütme işine giriştiğini bize bildirmektedir, bunlar Justinus Martyr, Miltiades, Irenaeus ve Montanist Proculus’tur.

Irenaeus’un beş kitabı müstesna olmak üzere, bu cedelî yazıların geri kalanı kayıptır.

Irenaeus risalesini yaklaşık olarak M.S. 185 ilâ 195 yılları arasında kaleme almıştır.

İlk kitabının büyük bir kısmını münhasıran Valentinusçulara ayırmıştır ve kalan dört kitapta da münferit kayıtlara rastlanmaktadır.

Irenaeus, Valentinusçulara ait birtakım Muhtıralara denk geldiğini ve onların zümresinden bazı kimselerle mülakatlar gerçekleştirdiğini iddia etmektedir.

Ne var ki bu Notlar yalnızca Ptolemaios’un takipçilerine aitti ve sadece kısa bir fragman bizzat Ptolemaios’un bir yazısına atfedilmektedir.

Şahsi mülakatlar da muhtemelen Rhone havzasında, mezkûr muallimin takipçileriyle yapılmıştı; "Lyon şehitleri"ne rağmen, Gnosis’in muğlak akidelerini neşretmek adına pek de velut bir zemin sayılmazdı.

Marcus meselesini ele alırken Irenaeus, malumatını ekseriyetle yine aynı güvenilmez şifahi nakillerden devşirmiştir, fakat Marcus’un bizzat kendisinin yıllar evvel uzaklarda, Küçük Asya’da yaşayıp faaliyet gösterdiği düşünülürse, Irenaeus’un bir Marcosçuya ait bir Hatırat’a da vakıf olduğu anlaşılmaktadır.

On birinci bapta Irenaeus, bizzat Valentinus’un öğretisini aktardığını iddia eder, lakin burada sadece daha önceki bir reddiyecinin eserinden istinsah yapmaktadır.

Lipsius ayrıca Irenaeus’un mukaddime mahiyetindeki bazı beyanlarını, Clemens’in Theodotos’tan Seçmeler’inde başvurduğu aynı kaynaktan iktibas ettiğine işaret eder.

Bütün bunlardan çıkan neticeye göre, son derece can sıkıcı bir yamalı bohça ile karşı karşıyayız ve Valentinus’un kendi sistemi Lyon Piskoposu’nun Reddiye’sinde mevcut değildir.

Bir sonraki malumat kaynağımız, hakkında başka bilgi bulunmayan Theodotos’tan Seçmeler’de yer almaktadır; Lipsius’a göre bunlar muhtemelen Clemens’in kayıp eseri Ana Hatlar’ın ilk cüzünü teşkil etmekteydi.

Bu iktibaslar öylesine hoyratça yerinden edilmiş, asıl irtibatları öylesine koparılmış ve bizzat Clemens’in karşı mülahazaları ile müstakil münakaşaları arasına öylesine serpiştirilmiştir ki, haklarında sıhhatli bir hükme varmak fevkalade müşkildir.

Dahası Lipsius bu parçaların bir kısmını Şark, bir kısmını da Garp ekolüne isnat ettiğinde, zımnen bizden bu metinlerle daima irtibatlandırılmış olan serlevhayı, yani Theodotos’un (Kitaplarından) ve sözde Anadolu Ekolü’nden Seçmeler ibaresini kazıyıp atmamızı talep etmektedir.

Her halükarda, bir kez daha başka bir yamalı bohça ile karşı karşıya bulunmaktayız.

I. Hippolytos, muhtasarları tertip eden Sahte-Tertullianus, Philaster ve Epiphanios vasıtasıyla yeniden ihya edilebilen kayıp Syntagma’sında, Irenaeus’un ilk yedi babını başka bir rivayetle meczetmiş görünmektedir ve bu durum mezkûr keşmekeşi daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

II. Hippolytos ise cerh ve cerh-i mezhep edebiyatına dair o en kıymetli vesika olan Philosophumena’da büsbütün müstakil bir vukuat nakletmektedir, filhakika Babalar tarikiyle bize intikal etmiş olan Valentinus dairesine ait Gnosis merhalelerinden herhangi birinin en yeknesak ve en veciz icmalini sunmaktadır.

Tertullianus ise doğrudan doğruya Irenaeus’tan nakletmektedir, Epiphanios da ekseriyetle aynı yolu tutmuştur.

Bununla birlikte Epiphanios, Ptolemaios’un Flora’ya Mektubu’nu ve başka hiçbir yerde tesadüf edilmeyen, Eonlara ait "barbarca isimler" fihristini muhafaza etmiştir.

Theodoretus ise şüphesiz sadece Irenaeus ile Epiphanios’u kopyalamaktadır.

Şu halde Valentinus hareketini idrak etmeye matuf dolaylı kaynaklarımız bu denli çok ve böylesi bir mahiyettedir, itiraf etmek gerekir ki, her şeyin azami bir ihtimam ve temyiz kabiliyeti iktiza ettiği bir yerde, karşımızda acınası bir kör kılavuzlar kafilesi bulunmaktadır.

Şimdi bizzat Valentinus’a dönelim ve geriye kalan kırıntılardan, Gnostikler arasında en büyüğü olduğu umumiyetle ikrar edilen bu şahsiyete dair hayal meyal de olsa bir siluet derlemeye gayret edelim.

VALENTINUS

Tercüme-i haline dair hemen hiçbir şey bilmemekteyiz.

Valentinus, Mısır ile Yunanistan’ın kendisine öğretebileceği her sahada İskenderiye’de tahsil görmüş bir Mısırlıydı.

Kadim Mısır’ın (Khem) esrarlı ilmi, Pythagoras’ın "mathesis"i ve Platon’un hikmeti, hepsi onun seciyesini şekillendirmeye yardım etmiştir.

Lakin en büyük ilhamı, her hakiki filozofun hikmetinin neşet ettiği aynı menbaın son feyzinde bulmuştur, o da gürül gürül çağıldayarak akmakta olan Hristiyanlık nehriydi. Peki Valentinus İskenderiye’de nasıl bir Hristiyanlıkla karşılaşmıştı? O henüz bir çocukken Kateşizm Mektebi mevcut değildi. Pantaenus ve Clemens henüz zuhur etmemişti.

Ortada Logoi, yani Rabbin Sözleri ve birbirini nakzeden pek çok rivayet bulunmaktaydı, ayrıca muhtemelen Küçük Asya’dan gelen bir mübeşşir tarafından tesis edilmiş Pavlusçu bir cemaat ve İsa’nın fehmedebilecek olanlara gizlice talim ettiği esrarlı Gnosis’e dair sayısız menkıbe mevcuttu.

Fakat her şeyden evvel, arka planda hikmet geleneklerinin ve Gnosis’in batıni ekolleri ile cemaatleri yer almaktaydı.

Valentinus, Basilides ile son derece yakın bir münasebette bulunmuş olmalıdır, gerçi Gnosis geleneğinin doğrudan şahidi olarak Theodas adında "havarilere yaraşır bir zatı" zikrettiği rivayet edilir.

Bu Theodas veya Theudas hakkında hiçbir şey bilinmemektedir, hatta Ussher bunun Theodotus adının bir kısaltması olduğunu varsaymış, Zahn da bu tahmininde onu takip etmiştir. Bu nazariye, Clement’ın *Seçmeler*’indeki Theodotus’u bizzat Valentinus’tan daha eski bir merci haline getirecektir ki bu durum, Doğu ve Batı ekolü meselesini daha da çetrefilleştirecek ve esasen Valentinusçu menşeler meselesinin bütün mahiyetini değiştirecektir.

Burada söyleyebileceğimiz tek şey, bu görüşün büsbütün ihtimal dışı olmadığı ve bazı mühim hususlarda zemini aydınlatabileceğidir. Üstelik İskenderiye’de, büyük kütüphanede ve mistiklerin şahsi kütüphanelerinde tüm o muhtelif malumat kaynakları mevcuttu, şehrin fikri ve dini muhitinde ise evrensel bir din nizamının teşekkülüne hizmet eden bütün o terkipçi ve teozofik temayüller bulunmaktaydı.

Nitekim Valentinus’un kendisine gaye olarak belirlediği vazifenin de bu olduğunu bilmekteyiz.

O, her safhası zaten bir nevi terkip mahiyetinde olan Gnosis’i bütünüyle terkip etmeye azmetmişti.

Fakat Valentinus bunu yaparken umumi itikada hücum etmeyi yahut onu terk etmeyi, ya da Hristiyanlığın sonradan Katolik Kilisesi olarak tesmiye edilen avam nezdindeki inkişafına yabancılaşmayı tasarlamamıştı.

Büyük ihtimalle ömrünün sonuna kadar bir Katolik Hristiyan olarak kalmıştı.

Tertullianus’ta onun aforoz edildiği bilgisine rastladığımız ve bunun, meşhur sapkınlara yöneltilen o pek rağbet gören suçlamayla, yani piskoposluk makamı için adaylığı reddedildiğinden Kilise’den irtidat ettiği iddiasıyla birlikte zikredildiği doğrudur.

Tertullianus bunun Roma’da vuku bulduğunu tahayyül etmiştir, lâkin öyle olsa dahi, o erken devirlerde Roma Katolik Kilisesi adına mı konuşmaktaydı? Felsefi İskenderiye, intizamperver Roma’nın hükmünü tanır mıydı? Yoksa Roma, Valentinus’u vefatından sonra mı aforoz etmişti ki bu, sonraki devirlerde bir ihtilafı neticelendirmek için Roma’nın en ziyade başvurduğu yoldu?

Yahut Tertullianus, kendisinde pek de nadir görülmeyen bir şekilde, burada yine hayal mahsulü şeyler mi anlatmaktadır?

Epiphanius, Valentinus’un Roma’da bulunduğu müddetçe muteber ve müstakim bir itikada sahip (ortodoks) sayıldığını açıkça ifade eder, bizzat Tertullianus da bir başka yerde onun Roma’dan ayrılış tarihine on beş senelik bir meşru itikat devresi ilave eder.

Valentinus hayatının ekseriyetini Mısır’da geçirmiş görünmektedir, bununla beraber, şayet kaynaklarımıza itimat edecek olursak, 138 ile 160 seneleri arasında bir vakitte, hayli uzun bir müddet Roma’da ikamet etmiştir. Bir mehaz da onun Kıbrıs’ta bulunduğunu nakleder.

Vefat tarihi kat’i surette meçhuldür, münekkitler umumiyetle 161 civarını kabul ederler, lâkin bu neticeye varmak için Tertullianus’un, Valentinus’un Eleutherus devrine (takriben 175) kadar hâlâ Kilise’nin muteber bir azası olduğuna dair sarih ifadesini ve Origenes’in Valentinus’u bizzat tanıdığı yönündeki aynı derecede açık beyanını reddederler.

Bu durum, Origenes’in kendi doğum tarihini geriye çekecek ve Valentinus’un ölüm tarihini ileriye atacaktır, lâkin her ikisi de şüpheli olduğundan, birini geriye çekip diğerini on yıl kadar ileri almaktan çekinmemizi gerektirecek bir sebep yoktur.

Umumi manada Valentinus’un tarihini ikinci asrın ilk seksen yılına hamletme temayülündeyim.

Bu uzun ömrü teyit sadedinde, okuyucuyu şu fevkalade hakikat üzerinde düşünmeye davet etmek isterim, o devirde herkesin dilinde Valentinus’un ismi olmasına ve onun şöhreti, bu son derece mühim Gnostik dairenin diğer bütün isimlerini tamamen gölgede bırakmasına rağmen, Gnostisizm’in bu büyük rehberinin sözleri ve fiilleri neredeyse tamamen kayıtsız kalmıştır ve her şeyden daha garibi, en azından ömrünün büyük bir kısmında muteber bir itikada sahip kabul edilmiştir.

Bu garip hadise bir izahı iktiza eder ve ben bu izahın büyük ölçüde bu zatın fevkalade temkini ve sır saklama meylinde aranabileceğini ileri sürme cüretini göstereceğim.

O, yalnızca avam için değil, kendisini bir muallim addedenler için dahi bir muammaydı.

Onun elinde Gnosis, "ortodoksluğu" önceden kucaklamaya, her şeyi, hatta Efendi’nin rivayetlerinin en dogmatik surette ifade edilişini dahi ihata etmeye gayret etmektedir.

Büyük kitle hareketi ve onun anlaşılmaz yönleri, Valentinus tarafından bu muazzam feyzin ayrılmaz bir cüzü olarak kabul edilmiştir, o, zahiri olan ile batıni olanı yekpare bir kumaş halinde dokumak için cehd etmiş, ömrünü bu vazifeye vakfetmiş ve şüphesiz ancak ölümü esnasında o asır için imkânsızı denediğini idrak edebilmiştir.

Pek azı müstesna, hiç kimse bu zatın mefkûresinin kıymetini takdir edememiş, onu bihakkın anlamak ise çok daha azına nasip olmuştur.

Istılahi risalelerinin hiçbiri neşredilmemiştir, yalnızca mektupları ve vaazları elden ele dolaşmıştır.

Roma’dan ayrıldıktan sonra, Garplı sapkınlık tarihçilerinin nazarlarından adeta kaybolur.

Nereye gittiği, ne yaptığı ve bundan sonra ne kadar yaşadığı neredeyse tamamen tahminlere kalmıştır.

Fakat şayet *Pistis Sophia* gibi vesikaların onun mensup olduğu mahfilin mahsulleri olduğu bir gün ispat edilirse, en azından tahminen onun İskenderiye’ye döndüğünü ve hayatını, böylesine girift edebi mesailerin icap ettirdiği inziva içinde hitama erdirdiğini söyleyebiliriz.

Eserlerinin adedinin pek çok olduğu, ıstılahi risalelerinin ise fevkalade müşkil ve girift bulunduğu hakikati bir yana, telifatı hakkında pek az şey bilmekteyiz. Çok sayıda Mektup, Vaaz ve Mezmurlar kaleme almıştır.

Ayrıca bir İncil telif ettiği de rivayet edilir, lâkin bunun asılsız bir kabul olduğu zannedilmektedir, yani şayet İncil ile Rabb’in Kelamlarını ihtiva eden bir metin kastediliyorsa asılsızdır.

Fakat buradaki İncil tabiri, Basilidesçi manada Gnosis’in, yani zahiri âlemin ötesindeki şeylerin bilgisinin bir izahı kastedilerek kullanılmış olamaz mı?

Tertullianus ayrıca Valentinus’un *Sophia* yahut *Hikmet* serlevhalı bir risale kaleme aldığını nakleder. Bazı münekkitler Tertullianus’un bu sözlerinin bir kitaba değil, Valentinus’un talim ettiğini iddia ettiği Hikmet’e taalluk ettiğini ileri sürmüşlerdir, lâkin şayet böyle olsaydı, Tertullianus’un Valentinus’un Hikmeti ile Süleyman’ın Hikmeti arasında kurduğu tezat bütün manasını kaybederdi.

Süleyman'ın Hikmeti bir kitaptır, Valentinus'un Hikmeti de bir kitap olmalıdır; şayet bununla yalnızca Valentinus'un öğrettiği Gnosis kastedilmiş olsaydı, o vakit onun asıl karşıtı Süleyman'ın değil, Tanrı'nın Hikmeti olurdu.

Şimdi bu velut yazarın, Kilise Babalarının yazıları vasıtasıyla günümüze kadar ulaşabilmiş az sayıdaki fragmanını ele almak durumundayız.

Bunların en son derlemesi Hilgenfeld (1884) tarafından yapılmıştır, ancak biz onun "metin düzeltmelerini" her zaman takip etmeyeceğiz.

Fragmanlar, İskenderiyeli Clement tarafından muhafaza edilmiş birkaç mektup ve vaaz parçasından ve Philosophumena'da yer alan iki metinden, yani bir rüya anlatısı ile bir mezmur parçasından ibarettir.

I. Bir Mektuptan

"Ve tıpkı o yaratığa [kelimesi kelimesine, plazmaya] duyulan dehşetin, biçimlendirilişinde kullanılandan daha yüce şeyleri dile getirmesi üzerine melekleri [inşa edici kudretleri] sarması gibi; zira onlara [kudretlere] görünmeyen, ona semavi özün [benliğin] tohumunu bahşeden ve hakikatleri yüz yüze söyleyen O [Logos], onun içinde mevcuttu; aynı şekilde insan ırkları arasında da insanların eserleri, onları yapanlar için bir dehşet kaynağı haline gelir, heykeller, tasvirler ve [insan] ellerinin Tanrı'nın adını taşımak üzere biçimlendirdiği her şey böyledir.

Zira Âdem, [Semavi] İnsanın [Logos'un] adını taşımak üzere biçimlendirildiğinden, evvelce mevcut olan o İnsanın dehşetini etrafa yaydı, zira hakikatte O'nun varlığına kendi içinde sahipti.

Ve onlar [kudretler] dehşete kapıldılar ve [bu dehşet içinde] alelacele [kendi ellerinin] eserini bozdular."

Burada, Gnosis'in umumi geleneğinden zaten aşina olduğumuz insanın yaradılışına dair Gnostik mit ile karşılaşıyoruz.

Ne ayakta durabilen ne de yürüyebilen o plazma, yani insanın ilksel formu, Platon'un Timaios'undaki embriyonik küre, tekamülün bir neticesi olarak tabiatın kudretleri tarafından geliştirilir; İlahiyat onun içine zihni üfler ve insan derhal yaratılışın geri kalanının ve onun kudretlerinin fevkine yükselir.

Bununla birlikte bedeni hâlâ zayıftır ve tabiat kudretleri, içindeki zihnin, Semavi İnsanın "adının" korkusuyla ona savaş açar; insanın zihni ancak yavaş yavaş onların üstesinden gelmeyi öğrenir.

Semavi İnsan, bütün İnsanlıkların kamil örneğidir ve "ad" ise bir ad değil, her bir yaratığın tabiatını, sınıfını ve varlığını belirleyen o esrarlı şeydir.

Aşağıda, bu ilahi "ada" yahut tabiata kendi içinde canlı olarak yalnızca insan sahiptir.

Mısır'ın doğrudan geleneksel temas halinde bulunduğu "tarih öncesi" dünya, bu "ada" büyük ehemmiyet atfetmiştir; heykellerin, tılsımların ve muskaların, şayet muayyen bir usulle yapılırlarsa, gerek insanlığın gerekse tabiat organizmasının kamil örneğine daha yakın bir yaklaşım teşkil ettiği varsayılır ve insan elinin bu mamullerine şu veya bu semavi kudretin "adının", "Yüz yüze konuşan O" tarafından bahşedildiğine inanılırdı.

Burada, antik çağın inisiye rahiplerince "putperestliğe" getirilen izahın bir işaretini görmekteyiz; bu fikir böylelikle Valentinus tarafından evrensel Gnosis nizamı içine işlenmiştir.

II. Bir Mektuptan

"Yalnızca Bir [Olan] İyidir, O'nun serbest hitabı Oğlu vasıtasıyla tecelli edişidir; kalbin saf hale gelebilmesi yalnızca O'nun sayesindedir, [o da ancak] her kötü öz ondan kovulduğu vakit mümkündür.

Şimdi, kalbin saflığına, onda mesken tutan pek çok öz mani olmaktadır, zira her biri kendi işlerini görmekte ve uygunsuz şehvetlerle onu muhtelif suretlerde rencide etmektedir.

Görebildiğim kadarıyla kalp, duvarlarında delikler ve yarıklar açılmış, sık sık gübreyle dolan, insanların içinde pis bir şekilde yaşadığı ve başkasının mülkü olduğu için hiç özen göstermediği bir han [yahut kervansaray] ile hemen hemen aynı muameleyi görüyor gibidir.

Kendisine ihtimam gösterilmediği müddetçe kalbin hali de böyledir, daima kirlidir ve pek çok demonun [unsuri özün] barınağıdır.

Fakat Yalnızca İyi Olan Baba ona nazar eylediğinde, takdis edilir ve ışıkla parıldar; böyle bir kalbe sahip olan kimse ise 'Tanrı'yı görecek' kadar mübarektir."

Burada, Basilides ve İsidoros tarafından ruhun "eklentileri" hususunda serdedilen ve nitekim Clement tarafından da işaret edilen doktrinin tamamen aynısını bulmaktayız. Bu doktrin Mısır'da fevkalade kadimdi.

Sözde Ölüler Kitabı'nda, "kalbin" insanın içinde müstakil bir şahsiyet (Upanishadlar'daki "kalbin eterindeki puruşa [yahut insan]") olduğunu okuruz; sadece bu da değil, atıfta bulunulan formül ve onun açıklayıcı metinleri bize "günah işleyenin kalp değil, yalnızca onun etten zarfı olduğunu" öğretir.

İsidoros, daha evvel gördüğümüz üzere, "eklentileri" günah keçisi yapmaktan kaçınmış ve mesuliyeti asıl "kalbe", "bedenlerimin muhafızı" olan "ata yadigârı kalbe", yani yeniden bedenlenen varlığa yüklemiştir.

Bununla birlikte ihtirasların kanla ve dolayısıyla "etten zarfla", yani hakiki "kalbin" içinde saklandığı söylenen maddi kalple rabıtalı olduğu tamamen doğrudur.

III. Agathopus'a Mektuptan

Yalnızca İyi Olan'ın "serbest hitabı" yahut kamil ifadesi, ancak kamil kılınmış insan vasıtasıyla tecelli edebilir. İsa böyle bir insandı.

Nitekim Valentinus'un Agathopus'a şöyle yazdığını görmekteyiz,

"İsa, her husustaki kesintisiz nefis terbiyesi vasıtasıyla tanrılığa erişti; hiçbir ifrazat olmaksızın, kendine has bir surette yiyip içti."

İçindeki nefsine hâkim olma kudreti öyle büyüktü ki, yediği gıdalar onda bozulup çürümezdi, zira kendisi de bozulmadan ve çürümeden münezzehti.” Fiziksel bedenin tedricen daha az besine alıştırılabileceği söylenir, nitekim Şark’ta hayatlarını inanılmayacak kadar az miktarda yiyecekle idame ettirebilen mukaddes zahitlere dair sayısız vaka kayda geçirilmiştir.

Valentinus tarafından yukarıda tarif edilen bu “kudret”, Hindistan’daki her yoga risalesinde bahsi geçen siddhi’lerden biridir ve Upanişadlar’da “pek az atık” çıkarmanın “yogada muvaffakiyetin” ilk işaretlerinden biri olduğunu okuruz.

Ayrıca bize bildirildiğine göre, en yüksek mertebelerde, bedenin cüzleri bütünüyle tasfiye edilip zahidin ulvi iradesine tabi kılındıktan sonra, tedricen maddenin daha da yüksek derecesine ait bir beden bunun yerini alabilir, anlaşılan o ki Gnosis’in ayrılmaz bir cüzü olan doketizm doktrininin ardında da (diğer tasavvurlarla birlikte) buna benzer bazı fikirler yatmaktaydı.

Clemens’in kendisi de benzer görüşleri paylaşıyordu, diğer bazı Kilise Babaları da öyleydi.

iv. Bir Vaazdan.

“En başından beri ölümsüzdünüz ve hayatın çocuklarıydınız, Eonların nail olduğu böylesi bir hayatın, sizler Tanrı’nın Oğullarısınız, lakin ölümü kendi içinizde ve ellerinizle öldürebilmek adına, onu harcayıp tüketmek üzere aranızda taksim etmeyi istediniz, zira dünyayı feshettiğiniz ve kendiniz fesholunmadığınız ölçüde, bütün yaratılışın ve yok oluşun efendilerisiniz.” Burada Codex Brucianus risalelerinden birindeki öğretinin ağırlık merkezini buluyoruz, dünyayı çarmıha germek ve dünyanın bizi çarmıha germesine izin vermemek, aynı şekilde Pistis Sophia risalesindeki şu sözü de, “Hepinizin birer tanrı ve efendi olduğunu bilmez misiniz?”

Kalbin içindeki Öz (Benlik), ilahi olanın tohumu, pneuma kaynaklı ışık kıvılcımı, nurun sakini, içsel insan, madde içinde tecessüm etmiş ezeli seyyah idi, bunu kendi içlerinde canlı ve bilinçli kılanlar ruhani ya da pneuma ehli kimselerdi. Valentinus işte bunlara hitap etmektedir.

v. Yukarıdaki Alıntıyı Takip Eden ve Muhtemelen Valentinus’un Bir Metninden Alınmış Olan, Clemens’in İhtilaflı Maddelerinde Muhafaza Edilmiş Birkaç Cümle.

“Seçilmiş ırk”, Basilides’in üçüncü Oğulluğu, “ölümü”, yani zahiri âlemin Hâkiminin hükümranlığını, Budist ve Hint filozoflarının samsarasını, Platon’un “daimi-oluş” sahasını ortadan kaldırmak üzere burada tecessüm etmiştir. Bu Hâkim, Ahd-i Atik’in Tanrısıdır. “Hiçbir insan Tanrı’nın yüzünü görüp yaşayamaz.”

Bu ölümün yüzüdür, lakin bir de hayatın yüzü vardır ki Valentinus buna dair şöyle yazar,

“Ölü suret yaşayan yüzden ne kadar uzaksa, zahiri âlem de yaşayan Eondan, numenal olandan, o kadar uzaktır. Öyleyse suretin sebebi nedir?

Ressama kâinatın numunesini arz eden yaşayan yüzün, ya da şahsın, haşmetidir, ta ki kâinat onun ismiyle, uluhiyet haşmetinin ismi veya hakiki varlığıyla, şereflensin.

Zira surette bulunan şey, onun hakiki ya da mutlak tabiatı değildir, terkipteki eksikliği ikmal eden isimdir.

Uluhiyetin gayrimaddi tabiatı, şekil verilmiş olana iman celbedecek tarzda müştereken tesir eder.” Burada Fragman i’deki fikrin aynısıyla karşılaşmaktayız, muhtemelen bu da aynı Mektup’tan alınmıştır.

“Ressam” şüphesiz zahiri âlemin yaratıcı kuvvetlerini kullanan, hakikatin numenal âlemindeki numunelerden yahut idelerden kopyalayan kişidir.

Yahudilerin Tanrı ve Baba dedikleri varlık, Valentinus tarafından “hakiki Tanrı’nın sureti ve peygamberi” olarak adlandırılmıştır, peygamber kelimesi birinin adına konuşan ve tevil eden manasına gelir.

“Suret”, numen sahalarındaki numuneleri zahiri âlemin tuvaline nakleden “ressam” olan Sophia’nın yahut Hikmet’in eseridir, “hakiki Tanrı” ya da “hakikat Tanrısı” ise her şeyin numunelerini ihtiva eden numenal âlemin halikıdır.

O hayatın tanrısıdır, “suret” ise ölümün tanrısıdır.

“Bir çiftten, yani sizigiden, neşet eden her şey doluluktur, pleromadır, lakin tek bir Eondan sudur eden her şey birer surettir.” Bu husus daha sonra izah edilecektir, Sophia’nın Eon âleminden “düşüşüne” ve böylelikle zahiri kâinatın vücuda gelişine telmihte bulunmaktadır. Clemens’in hemen ardından gelen mülahazaları neredeyse anlaşılmazdır, bunlar “mümtaz” ruhun gelişini, ışık kıvılcımının insana nefhini ele alır.

vi. Dostlar Cemaati Üzerine Mektup’tan.

“Halka açık sahifelerde yazılı olan bu şeylerin birçoğu, Tanrı’nın Kilisesi’nde de yazılı bulunmaktadır. Zira müşterek olan bu öğretiler, Maşuk’un Kavmi’ne dairdir, kalpten neşet eden kelimelerdir, kalbe yazılmış kanundur.

Bu, Maşuk tarafından sevilen ve O’nu seven Maşuk’un Kavmi’dir.” Clemens, Valentinus’un “halka açık sahifeler” ile Yahudi metinlerini ve filozofların kitaplarını kastettiğini varsayar. Bununla birlikte, Valentinus nazarında “halka açık sahifeler” sadece filozofların eserlerini ve Yahudilerin kutsal metinlerini değil, diğer tüm dinlerin mukaddes kitaplarını ve genel tedavüldeki Hristiyan metinlerini de ihtiva ediyordu.

O yalnızca, yegâne “müşterek” yahut umumi hakikatlerin, Tanrı’nın Kilisesi’ni, yani Maşuk’un Kavmi’ni teşkil eden Dostlar ya da Azizler Cemaati’ne ait hakikatler olduğunu beyan etmektedir.

Bu hakikatler kalpten gelir, o hakikati yalnızca tek bir mukaddes metinler mecmuasında bulabileceğini zanneden dar görüşlülüğe itiraz eder, lafza değil de ruha bakıldığı takdirde hakikatin bütün mukaddes metinlerde ve felsefelerde mevcut olduğunu ilan eder.

vii.

Altıncı Yüzyılın sonunda yazan İskenderiyeli Eulogios’tan kalan, son derece şüpheli bir fragman. Bu fragmanın sahih olduğu kabul edilebilirse, Valentinus’un "Mesih zamanının Celilelileri" diye andığı ilk Hristiyanların iki tabiat doktrinine inandıklarını, Valentinusçuların ise yalnızca tek bir tabiat bulunduğunu ileri sürdüklerini öğrenmiş oluruz.

Ruhun birlik bilincine ve sorumluluğuna dair İsidoros’un yürüttüğü akıl yürütme çizgisi ile Valentinus’un İsa’nın kendi ilahiliğini "işleyerek var ettiği" yönündeki öğretisi izlendiğinde, bu durum hayli akla yatkındır.

viii. Valentinus’un Kurduğu Mitos

Hippolytos (II.), Eirenaios’tan kopyaladığı Markos sistemine dair uzun tasvirin tam ortasına şu küçük malumat kırıntısını iliştirir,

"Valentinus vaktiyle henüz yeni doğmuş bir çocuk gördüğünü ve kim olduğunu anlamak maksadıyla ona sualler yöneltmeye koyulduğunu anlatır. Bebek ise cevap verip kendisinin Logos olduğunu söyler."

Hippolytos’un aktardığına göre Valentinus, öğretisinin temelini teşkil eden "trajik bir mitosu" bu hadiseye raptetmiştir.

Acaba burada Valentinus’un risalelerinden birinin mukaddimesinde yer alan bir hadiseyle mi karşı karşıyayız ve bahsi geçen "trajik mitos", kozmogonik kurgusunun bir cüzünde deus ex machina vazifesi gören o büyük Sophia mitosunun bizzat Valentinus eliyle tadil edilmiş biçimi midir?

ix. Bir Mezmûrdan

Nihayet aynı kaynaktan, Philosophumena’dan şu dizeleri gün yüzüne çıkarıyoruz, Hippolytos’un bu dizeleri yukarıdaki bilgiyi devraldığı risaleden iktibas etmiş olması ve bu Mezmûrun, yeni doğan bebeğin niçin Logos olduğunu, Upanişadların ifadesiyle "bu"nun niçin "O" olduğunu ve her şeyin nasıl bir olduğunu izaha gayret etmesi muhtemeldir.

"Her şeyin ruha bağlı olduğunu görüyorum, Her şeyin ruhla taşındığını müşahede ediyorum, Beden ruhtan asılı, Ruh hava ile taşınmakta, Hava esirden sarkmakta, Derinlikten hasıl olan meyveler, Rahimden doğan bebek."

Fevkalade mistik bu Mezmûrun yukarıda teklif ettiğimiz manada anlaşılıp anlaşılmadığı meselesi salt bir ihtimalden ibarettir.

Böylesi mistik ifadelerin hem mikrokozmik hem de makrokozmik zaviyeden tefsir edilebileceği aşikardır, nitekim Hippolytos da bize mezkûr ikinci zaviyeden hareketle Valentinusçu olduğunu iddia ettiği bir tefsir sunar. "Beden", Hyle’dir (Basileides’in Yedili’si, Hebdomad); "ruh", Demiurgos’un ruhudur (esirî feleklerin "maddi" kuvveti, Basileides’in Sekizli’si, Ogdoad); Demiurgos ise Ruhtan asılıdır ki bu Ruh, bir bakıma Pleroma’yı (Doluluk) yahut hakikat alemini Kenoma’dan veya zahiri kainattan ayıran Büyük Hadd yahut Sınır’dır, başka bir zaviyeden bakıldığında ise Ortadaki Alem’de bulunan Sophia’dır, yani Hikmet’tir.

Böylece Demiurgos Sophia’dan asılı durur, Sophia ise Büyük Sınır’dan yahut Horos’tan asılıdır (ki bu, Basileides’in vazettiği o sade Büyük Felek fikrinin daha da tefrik edilmiş halidir), Horos, Eonların Kutlu Hazinesi olan Pleroma’dan asılıdır, bu idealar alemi yahut Yaşayan Eon ise Uçurum’dan yahut Büyük Derinlik’ten, yani Peder’den, varlığın ötesindeki Tanrı’dan neşet eder.

İşte tali teferruatı öylesine çapraşık ve müphem olan Valentinusçu varlık zinciri budur, öyle ki bugüne dek hiç kimse Kilise Babalarının metinlerindeki bu kaotik ve birbiriyle çelişen tasvirlerden tutarlı bir nizam çıkarmayı başaramamıştır.

Philosophumena’nın el yazmasında yukarıdaki fragmanın başına, metinle bağı kurulamayan "Hasat" kelimesi dercedilmiştir.

Hilgenfeld buna dayanarak Valentinus’un "Büyük Hasat’a İlahiler Yaktığından" söz eder, bu pek azametli bir tasavvur olmakla birlikte, iktibas edilen dizelerle irtibatlandırılması müşkül bir fikirdir.

Valentinus’un bizzat ne öğrettiğine dair elimizde bulunan malumatın acınası yekûnu bundan ibarettir, topu topu dokuz, hatta daha ziyade sekiz fragman kırıntısı.

Buna rağmen, reddiyecilerin tumturaklı belagatinin donukluğu ortasında, hayatla dolup taşan ne kadar kuvvetli ve neşeli kelimelerdir bunlar.

Eirenaios’un (11. fasıl) daha evvelki bir heresioloji yazarından istinsah ettiği malumatı bu fragmanlara zeyl olarak eklemek yerinde görünebilir.

Bu daha kadim merciin ekseriyetle Şehit Justinus olduğu kabul edilir, lakin mezkûr zat her kim olursa olsun, sırf bir hülasacıdan ibaretti ve heresiolojinin henüz pek erken bir devrinde dahi (yaklaşık 150 yılları), "Valentinusçu" Gnosis hakkında işittiği birbiriyle tezat teşkil eden rivayetlerle boğuşmaktaydı.

Binaenaleyh bu kaynağın, Babaların risalelerinde rastlanan ve Valentinusçu addedilen umumi doktrine dair diğer hülasalardan daha fazla hususi bir ehemmiyete layık olmadığı kanaatindeyim.

Bu metinden Valentinus’un bizzat kendi öğretisine dair kesin bir şey öğrenmemiz kabil değildir, oysa bizim halihazırdaki yegane gayemiz de tam olarak budur.

Böylelikle, ismi cümle isimler arasında en çok bilinmesine, tesiri en geniş sahalara yayılmasına ve doktrinleri donuk lakırdılardan ibaret basmakalıp bir nizam teşkil etmek yerine hayatla öylesine dolup taşmasına rağmen Gnostisizmin bu "büyük meçhulüne" veda ediyoruz, öyle bir hayat ki ibtida tabilerinin onun fikirlerine dair sundukları rengarenk tasvirler, intihan ise Babaların bu değişken suretlere dair zihin karıştıran ve kendileri de mütereddit olan hülasaları, akademik tetkikler için daimi bir yeis menbaı olmuştur.

Bunun başlıca sebebi, bu keşmekeşe bir intizam verme gayreti içinde fikirlerin değil, kelimelerin ve terimlerin birer ipucu addedilerek takip edilmiş olmasıdır.

Yalnızca Valentinusçu fikir dairesinde değil, Gnosis’in sair her safhasında da bu aldatıcı kılavuzlar umumiyetle labirentten çıkış rehberi zannedilmiştir.

Halbuki bizi bu dolambaçtan çekip çıkaracak Ariadne’nin ipi, isimlerden değil fikirlerden dokunmuştur.

Gnostikler ıstılahlarını durmaksızın tebdil ederlerdi, bir nizamın tanrısı bir diğerinin iblisi dahi olabilirdi.

Gnostisizmde yalnızca isimler arasında bir mutabakat cetveli kurmaya kalkan kimse, tımarhaneye düşmekten kurtulduğuna şükretmelidir, bilakis ismin ardındaki fikri arayan kişi, ekseriyetle kendini emsalsiz bir güzelliğe ve tefekkür ahengine malik bir alemde bulacaktır.

Gnostikler misali insanlar, hakiki bir varoluş haline, sarih ve muayyen bilinç mertebelerine dair her daim sezgilere malik olmuşlardır, gelgelelim bir beden içinde mahpus kaldıkları müddetçe cümle insanların mukadderatı olduğu veçhile, her biri bu hakikate ancak bir nebze nazar edebilmiştir.

Eğer Gnostikler, gördüklerini sandıkları çıplak hakikate münasip bir kisve bulma gayretiyle dönemlerinin felsefe ve dinini son damlasına kadar tükettilerse, onları kim ayıplayabilir?

Lafız avcısının nazarında birbirleriyle çelişseler de, fikirlerin izini süren kimse için kendi içlerinde asla çelişmezler.

Fikir, Gnosis'in gizemlerini açan anahtardır, bu canlı anahtarı kullanmayı reddedenler ise hazinenin yüzlerine kapanmasına rıza göstermek mecburiyetindedir. Şimdi, Valentinus'un takipçilerini ele almadan evvel, bu özetler kargaşasından Gnosis'in Valentinusçu dairesine ait başlıca fikirlerden bazılarını ayıklamaya çalışacağız.

Bütün bu birbiriyle çelişen anlatıları bir araya getirip tenkidi bir tahlile tabi tutacak olsaydık, korkulur ki bu taslakların kendisi için kaleme alındığı umumi okur ya çaresizlik içinde sayfalarımızı kapatırdı yahut ayrıntıları ve ihtimallerin tartılmasını takip etmeye kalkışsaydı, zihni öyle bir karışıklığa sürüklenirdi ki daha önce geçen her şeyi unutup ardından gelecek olanları kavramaktan büsbütün aciz kalırdı.

Böylesi teknik bir mesai başka bir yerde ele alınmak üzere saklanmalıdır, şimdilik biz, şayet gerçekten tek ve muayyen bir sistemleri olduysa bile, "Valentinus zümresinin" sisteminin tam bir serimlemesini sunmaya değil, yalnızca onların eonolojiye dair fikirlerinin bazı ana hatlarını çizmeye gayret edeceğiz.

Eonolojinin Bazı Ana Hatları

Zihnimizi, bu Gnostiklerin fikirlerinin yöneldiği o müteal meselelerin tefekkürüne yükseltebilmek için, hafızamızı yukarıda takdim edilen Basilidesçi sistemin taslağıyla tazelemeliyiz.

İnsanların dünyasından, yani yeryüzümüzden, zihnen ay-altı fezaya, görünen ve görünmeyen alemlere geçmeliyiz, oradan da ay-feleğini, yani semayı aşarak esîrî fezaya, yıldız alemlerine ve onların sonsuz sakinlerine, mekanlarına ve bölgelerine, mertebelerine ve hiyerarşilerine varmalıyız; bunlar uzay ve zamanın nihai hudutlarında, fenomenal evreni uzay ve zamanın dışındaki hakikat evreninden ayıran Büyük Felek, yani "Geçilmez" Halka ile kuşatılmıştır.

O, her yerde olan ve "hiçbir yerde" bulunmayan bir Sınırdır. Burada zamana ve mekana veda eder, paradoks bölgesine ulaşırız, zira fani insan oradan bahsederken yine fenomenal şeylerin terimlerini kullanmak mecburiyetindedir; orası bir bölge olmadığı halde ona bölge der, bütün hayatı aştığı halde onu Canlı Eon diye anar, göz kamaştırıcı parlaklığının fazlalığından ötürü ışığı fani gözlere karanlık gelse de onu Işık Alemi olarak terennüm eder.

Burası Pleroma (Doluluk), yani mükemmeliyetin, kamil suretlerin ve kusursuz ahengin alemidir.

Zihin onu kavramaktan aciz kalarak geri çekilir, buna rağmen insanın içindeki ruh, reddedilmeye tahammülü olmayan bir sesle haykırır, "Daha ileri, daha öteye, daima öteye!"

İşte o vakit bir Sükut hasıl olur, artık hiçbir kelime, hiçbir sembol, hiçbir düşünce fayda vermez.

Zihin dilsizdir, ruh huzur içindedir, tefekkürün, İlahi Olan ile birliğin, Büyük Derinliğin, yani her şeye sirayet eden ve her şeyin içinden geçen Büyüklüğün, şeylerin derunundaki o Yüce Sükutun içinde sükuna ermiştir.

Bizim Gnostiklerimizin bu Bythos, yani Gayr-ı Mütenahi Varlık Derinliği mefhumu ile "başladıkları" söylenir, lakin bu bir yanılgıdır.

Basilides, her şeyin ötesindeki Tanrı'yı adlandırmanın ne kadar imkansız olduğunu zaten göstermişti, Valentinusçuların bu kadar aşikar bir hakikatin gerisinde kaldığını mı düşüneceğiz?

Katiyen öyle değil, nitekim bazısı Derinliğin Ötesi'nden, bir Derinlikler hiyerarşisinden bahsetmişti; ne tuhaftır ki Bruce Kodeksi'nde böylesi hiyerarşilerle karşılaşırız ve bunların Pistis Sophia risalesinde de zımnen kabul edildiğini görürüz. Öyleyse sonsuzlukta bir "başlangıç" aramak ne büyük bir abesle iştigaldir!

Başlangıç gibi bir mefhum, varlık mertebelerinin pek aşağısında kalır, muayyen bir fenomenal evrenin "başlangıcından" söz edebiliriz, fakat bu evrenlerden nihayetsiz sayıda vardır ve sonsuzluğun başlangıcı olmaz.

Bütün evrenlerin ideal sureti olan Pleroma'nın ötesinde ne vardı?

Sükuttan dahi daha tarif edilemez Sükutlar ve Derinlikten daha derin Derinlikler!

Varlığın ötesinde uzanan şeye dair sezgilerine monist yahut düalist bir nazariye atfedilmesine ve bunun onları bir Doğu ve Batı mektebine ayırmanın esası yapılması fikrine Valentinusçular kim bilir ne kadar gülerlerdi!

Ne var ki Hippolytos ve pek çok modern münekkit tam olarak bunu yapmıştır.

O halde bu sırrı Varlık ötesi Derinliğin Sükutunda bırakalım, bu öyle bir Sükuttur ki, Pleroma'yı Varlık ötesi Derinlikten, Büyük Felekten dahi daha yüksek bir Sınır ile ayırmıştır.

Bu en yüksek Sınır, tıpkı Büyük Sınırın harici fenomenal alemin derinliklerinin ötesinde bulunması gibi, bizatihi Pleroma'nın, yani batıni alemin en deruni derinliklerinde idi.

"Derinlik" teriminin ihtiva ettiği fikir, düşünceyi bildiğimiz manadaki üç boyutlu madde tasavvurlarından uzaklaştırır ve onu hem içte hem dışta, aynı anda her istikamete doğru uzanan bir "geçiş" mefhumuna sevk eder.

Bundan sonra eonların Pleroma'sının "varlığını" ele almalıyız. Bu "Varlık Doluluğu" (Pleroma) içindeki her bir "varlık", sırasıyla aynı zamanda bir "doluluk" veya yetkinlikti ve bu "varlıkların" hayatının tabiatı isimlerinde aşikar kılınmıştı.

Onlara eonlar yahut "ebediyetler" denirdi, zira zaman ve mekanın dışındaydılar.

Aksine, Pleroma'nın haricindeki her şey, yani fenomenal evrendeki her şey bir "suret" yahut noksanlıktı.

Bu sebeple fenomenal alem, Kenoma yahut "Boşluk", Suret ve benzeri isimlerle anılırdı.

Bununla birlikte, fenomenal aleme varıncaya değin, kozmogonik ameliyeleri aşan varlık tarzlarını ifade etmeye hiçbir beşeri lisanın kafi gelmeyeceği bedihidir. Yine de Gnostik dehanın cesareti, varsayım gereği zaman ve mekanın dışında olan eonların varlık tarzını bir nebze olsun hissettirebileceği bir usul bulmak mecburiyetindeydi.

Öyleyse dikkatimizi, bunun teşebbüs edildiği yöntemlerden birine çevirelim.

Gnostikler aşağıdan yukarıya doğru çalışmış değillerdir, onlar yukarıdan almış ve bunu maddenin içine indirmişlerdir, kısacası onların izahatları, kendilerine rüyet halinde gösterildiği söylenen canlı bir sembolü tarif etme gayretleriydi. Pythagoras, Platon ve Gizemlerin muallimleri, fiziki maddenin nihayetinde hendesi bir tabiata sahip olduğunu, her şeyde "Tanrı'nın geometri yaptığını" beyan etmişlerdir.

Böylece beş düzgün katı cisim, Platoncu ekolün hendesi bilgisinin zirvesini teşkil etmiştir.

Sonraki nesillerin bu beşi Platonik Cisimler olarak adlandırması, mezkûr ekolün bu katı cisimlere gösterdiği ihtimam sebebiyledir.

Proklos, Öklid'in Elemanlar'ının tamamının, kusursuz katı cisimler ilmine yalnızca bir mukaddime olduğunu söyler.

Bu çokyüzlülerin yalnızca yeryüzünün teşekkülünün değil, maddi evrendeki her cinsin, türün ve ferdin de gerisinde yattığına inanılırdı.

Matematikte hiçbir konunun düzgün katı cisimler kadar ihmal edilmemiş olması gariptir, fakat durum böyledir ve modernler kadimlerin böylesi "çocukça heveslerine" gülerler. Bu ilmin bir cüzünün son altı yıl zarfında yeniden keşfi ve işlenmesi hususunda "kadirşinas okuyucu"yu genç bir İspanyol âlimi olan Senyor Soria y Mata'nın eserlerine havale etmek mecburiyetindeyim. Mevzuya tamamen bigâne olan hiç kimse elbette aşağıdaki umumi işaretleri tam manasıyla kavrayamayacaktır, fakat yol levhalarının tabiatı yolda yolcuya refakat etmek değil, muayyen istikametleri göstermektir, böylesi şahsi bir rehberliğe muhtaç olan "müsamahakâr okuyucu" ise bunu Senyor Soria'nın takdire şayan risalelerinde aramalıdır.

Şimdilik bizim vazifemiz sadece işaret levhaları dikmektir, bu sebeple işimize geri dönelim. Fakat bir kimse, bu beş katı cismin (ki hepsi bir olanın kendi kendisiyle muhtelif terkiplerinden doğan çeşitlemeleridir) fiziki maddenin görünmez moleküler yapısını inşa eden tipik unsurlarla bir irtibatı olduğu farz edilse dahi, bunun Valentinusçu Gnostiklerle ne alakası var, diyebilir. Buna cevaben, çok büyük bir alakası vardır, diyebiliriz.

Valentinus'un ilk takipçilerinden olan Marcus'a kabalist bir sayı sistemi atfedilir ve bununla irtibatlı olarak Hippolytos, Valentinusçuluğun bütününün Pythagoras ve Platon'un sayıları ile geometrisi üzerine bina edildiğini beyan eder. Ne var ki, bu toptancı genellemeye dair başkaca bir delil ileri sürülmemiştir ve şimdiye kadar hiçbir araştırmacı bu kayıp halkayı tamamlayamamıştır.

Bununla birlikte, Valentinusçu Ekolün eonolojisinin kısmen bu tür mülahazalara dayanmış olması bütünüyle akla yatkındır.

Öyleyse bu mevzuda, Marcus'a atfedilen sayılardan değil, Pythagoras ve Platon matematiğinin yaşayan cihetinden, bizzat Pythagoras tarafından dahi "var olan şeylerin gnosisi" olarak tesmiye edildiği söylenen ve "gnosis" ile bir olan "mathesis"ten hareketle birkaç mülahazada bulunmaya gayret edelim. Gnostik mütefekkirlerin bazılarının, eonların varlık tarzını bir surette hissettirecek canlı bir sembolizm arayışına girmeleri, belki de bu tefekkür çizgisi boyunca vuku bulmuştur.

Gözle görülmese de zihinde tasavvur edilebilen muayyen çokyüzlü madde sahasından itibaren bu sembolizm, günümüz tabiriyle ifade edecek olursak moleküler olandan atomik olana doğru, bir merhale daha geriye itilebilirdi.

Düzgün katı cisimler, böylelikle uzaydaki "noktaların" kusursuz muvazenesine dayanan muayyen nizamların fiziki maddede tecelli etmesiydi.

Bu noktalar saf riyazi soyutlamalar değil, kutbiyet yahut sizigi (çiftleşme) kanunuyla muvazenelenmiş, birbirleriyle muayyen münasebetler taşıyan hakiki kuvvet merkezleriydi. Burası atomun sahasıydı.

Atom, canlı bir kuvvet mevcudiyeti, bir küre olarak düşünülmüştü, bazıları bunun kürevi ("konik") bir girdap, en kusursuz şekil olduğunu, durmaksızın büzülüp genişlediğini, kendisi bizatihi kendi kendine hareket ederken bütün hareketleri tevlit ettiğini ve fakat bir başka zaviyeden bakıldığında, "yeryüzünün temellerine" taalluk etmesi hasebiyle "hareketsiz" olduğunu söylemiştir.

O, madde olarak küçüğün küçüğüdür, fakat enerji olarak büyüğün büyüğüdür.

Şu halde, Valentinusçu Gnosis'in eonolojisinde tasavvur ettiği şey, günümüz tabiriyle söyleyecek olursak atom ve onun terkipleriydi.

Bununla beraber, herhangi bir Gnostik filozofun atomu modern bir fizikçi gibi düşündüğünü bir an bile iddia etmiyorum, bilakis, en ileri seviyedeki Gnostiklere dünya teşekkülünün bu canlı sembolünün rüyet halinde gösterildiğine ve muhtelif sistemlerin bu tür rüyetleri izah etme gayretleri olduğuna inanıyorum. Elbette her sembol hakikatten fersah fersah uzaktır, fakat fiziki madde teşekkülünün en yalın tiplerinin ötesinde yatan canlı tipi tasavvur etme gayreti yahut bunun kendisine gösterilmesi mazhariyeti, her halükârda ölü herhangi bir fiziki şekle nazaran hakikate daha yakındır.

Böylece atom ve onun farklılaşmış varlığının en yalın tezahürleri, eon âleminin, Pleroma'nın (Doluluk), zaman ve mekânın ötesindeki hayat ve ışık âleminin, ebediyetlerin zeval bulmaz kalbinin sembolleri olarak kabul edilebilir. Dikkatlerini ekseriyetle sadece düzlem şekillere hasreden ve böylece adeta "ölülerin gölgeleriyle" meşgul olan sembolizm talebeleri için aşağıdaki mülahaza alakaya değer olabilir.

Zira bir düzlem şekil, tabir caizse, yalnızca ölü bir katı cismin gölgesidir, dizideki ilk hayat kıvılcımı olan ise mezkûr cismin gerisindeki yahut derûnundaki canlı kuvvet nizamıdır.

Bunu daha sarih görebilmek adına, aşina olunan bir sembolü, iç içe geçmiş üçgenleri yahut "Süleyman'ın Mührü"nü ele alalım.

Katı cisimlerde bu sembol, birbirine geçmiş iki dörtyüzlü (tetrahedron) ile temsil edilir, bu birleşmeden küp ve sekizyüzlü (oktahedron) neşet eder.

Onikiyüzlü (dodekahedron) ve yirmiyüzlü (ikosahedron), beş dörtyüzlünün karşılıklı irtibatından, beş katlı bir çoğalmadan husule gelir. Böylece elimizde beş düzgün katı cismimiz olur.

Esas tip dörtyüzlüdür ve onun gerisindeki kuvvet nizamı, iki çift atomdan yahut kusursuz muvazene içindeki çifte bir sizigiden, yani bir çiftten ibarettir.

Bu atomların yahut kürelerin birbirleriyle olan münasebetlerinin tabiatı ve hareketlerinin karşılıklı tesiri, sembolün hayat yahut varlık tarzıdır, bu öğrenildiğinde ise sembol canlanır ve böylece kuvvetler

"Ölü" cismin "gölgesinin" sembolize ettiği şeyler, "gizem"i çözenin elindedir.

Özellikle Mısır'da tatbik edilen kadim büyünün bir biçimi, bu fikrin geometrik sembollerin sınırlarının çok ötesine taşan, son derece karmaşık bir uzantısından ibaretti.

Söz konusu sanatı icra edenlerin büyük çoğunluğunun, ameliyelerinin "sebepleri" hakkında en ufak bir fikre dahi sahip olmadığını söylemeye lüzum yoktur. Halka mahsus büyü hiçbir vakit akli bir mahiyet taşımamıştır.

Sayısız "el yordamı kuraldan" ibaretti ve binnetice, günümüzün akli tahkik çağı tarafından bu yönüyle bir hurafe olarak telakki edilmesi son derece haklıdır. Sembolizmin dirayetli talibi, böylelikle zihnini üç boyutlu mekânın kayıtlarından kurtarmaya gayret edecek ve "dördüncü boyut" denen hâlin dahilinde tefekküre dalacaktır.

Zira Eonlara mahsus varlığa dair en soluk bir fikrin edinilmesine matuf tek ümit, ancak bu tefekkür zemininde mevcuttur.

Mesele, bir Gnosis talibi açısından hem birinci derecede mühim hem de fevkalade müşkül olduğundan, bir mukaddime mahiyetinde şu tefekkür silsilesi teklif edilebilir.

Bir atomu yahut monadı, bir noktadan kendi kendini var eden veya şişerek genişleyen ve sonra tekrar mezkûr noktaya rücu eden bir küre olarak tahayyül ediniz. Bu bize en yalın hâliyle konum fikrini verir.

Aynı genişleme anındaki bu nevi iki küreyi, yani iki eşit küreyi ele alınız ve birbirine temas edecek biçimde yerleştiriniz.

Bu işlem, birbirlerine nazaran her türlü istikamette bulunabilecekleri sonsuz sayıda tarzda icra edilebilir. Zihinde bu küreleri hendesi noktalara irca ediniz, karşımıza en yalın şekliyle uzam fikri, tek boyut çıkar.

İki nokta, bir doğrunun uçları yahut hudutlarıdır. Müteakiben, birbirine benzeyen üç küreyi alınız ve karşılıklı temas ettiriniz.

Bunlar birbirlerine nazaran her istikamette tanzim edilebilir.

Zihinde bunları noktalara irca ediniz, tek bir doğru üzerinde bulunmayan, düz bir satıhta yahut iki boyutlu bir yüzeyde yer alan üç nokta elde ederiz. Ardından bu nevi dört küreyi alınız ve birbirine temas ettiriniz.

Sırasıyla bunları da noktalara irca ediniz, konumları üç boyutlu bir mekânı iktiza eder.

Nihayetinde, beş benzer küreyi alınız ve bunların birbirleriyle nasıl temas ettirilebileceğini, yani her birinin diğerlerinin tamamına nasıl dokunabileceğini tahayyül etmeye çalışınız.

Bu, üç boyutta tahayyül olunamaz ve kürelerin muhteviyatıyla alakalı bir keyfiyeti, "içinden geçme" fikrini, yani bir başka "boyut" mefhumunu gerektirir.

Bu durum, bir "dördüncü boyut"tan ziyade idrakin bir içe bükülmesi, şimdiye dek takip ettiğimiz yolun tersine katedilmesi gibi görünmektedir. Mesela üç boyutlu mekân, normal nazar için yüzeylerle sınırlıdır, batıni rüyete ("dört boyutlu" müşahedeye) mazhar olanlar ise bir nesnenin, meselâ bir saatin muhteviyatının akıl sır ermez bir surette, sanki bir yüzey üzerindeymişçesine önlerine serildiğini söylerler.

Şayet bu doğruysa, zincirimizin dördüncü halkası olan üç boyutlu mekân bir dönüm noktasıdır ve dolayısıyla şuur, ulaşıldığında şuurun hudutsuz muhiti yahut Pleroma'sı (Doluluk), tabiri caizse nirvanik "atomu" hâline gelecek olan noktaya doğru yeniden içe döner.

Eon Bilgisine Dair Bazı Ana Hatlar

Şimdi Gnosis'in, bütün âlemlerin timsali olan ideal âlemi, yani ezeli atom veya monadı, onun hareketlerini ve kendi dahilinde kendi kendini farklılaştırma ile kendinden sudur etme tarzlarını nasıl sembolleştirdiğini tahayyül etmeye gayret edelim.

Müşahedelerinin mevzusu, Platon'un idealar âlemi veya noetik âlemiyle, kadim İran'ın nur âlemiyle, kadim Khem'in (Mısır) bütün âlemlerin neşet ettiği "ezeli yumurtası" yahut numunesiyle, Upanişadlar'ın "nur saçan tohumu" veya hiranya-garbhasıyla birebir aynıydı, ki bunların tamamı Leibniz tarafından Monadoloji'sinde felsefi ıstılahlarla sezgisel olarak ortaya konmuştur. Evvela zihnimizde, en parlak güneşin haşmetini, o güneşin haşmetinin bir hasır kandilin alevini aştığı nispetle aşan bir Işığın, tefekkürün ötesindeki bir Işığın sonsuz küresi mefhumu teessüs eder.

Henüz sonsuz Işıktan gayrısı yoktur, yine de bu Işığın içinden, her yerde ve hiçbir yerde olan merkezine doğru ve bu merkezden dışarıya doğru kesintisiz bir akış, daimi bir nefh ve teneffüs, beşeri hiçbir idrakin kavrayamayacağı yahut bilemeyeceği nihayetsiz bir kudret mevcuttur.

Bazı teozofi taliplerinin aşina olduğu tabirleri kullanacak olursak bu, varlığın sıfır noktasındaki kâinatın Hayat Nefesidir. Bundan sonra, bir hâl tebeddülü olarak tesmiye etmek mecburiyetinde kaldığımız safhaya geçeriz, lakin bu suretle sembolleştirmeye gayret ettiğimiz bütün bu hâllerin hakikatte aynı anda mevcut olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız, zihnen bir nevi sudur yahut tekâmülü takip etsek de bu hakikatte zaman ve mekânın haricinde, ezeli ve ebedi bir sonsuz şuur hâlidir. Evrensel kudretin (her yerde ve hiçbir yerde olan) bu daimi nabız gibi atan sahasında

aşkın Işıktan bir nebze daha az parlak bir şey, adeta başka bir hareket tarzı zuhur eder, biz bunu mütemadiyen genişleyen ve içe çekilen beyzi yahut yumurta misali bir girdap olarak sembolleştirebiliriz.

Bu girdap nabız gibi atıp genişledikçe, dahilinde tedricen iki "odak" teşekkül eder.

Yumurta zarının iç çeperi, muvazenenin, müspet ve menfinin sembolleri olan bu iki odağın tesiriyle, sizigi yahut çiftleşme kanunu mucibince ortadan sıkışır. İkisi birbirinden ayrılır.

Derinlik ve Tefekkür, yani Bythos ve Ennoia, artık iki küre olarak sembolize edilen Eonların ilk sizigisidir.

Birbirinden ayrılmış olmakla, esrarengiz bir biçimde o ulu nefh ve teneffüsten farklı şekillerde müteessir olurlar, lakin her biri diğerinin vasıflarını izhar eder.

Biri adeta müspet, diğeri menfidir ve bu vasıflar derhal ulu Işık küresinin bütününe sirayet eder, zira onlar aynı anda hem her yerdedir hem de hiçbir yerdedir.

Böylelikle kutbiyetin, Pleroma'nın bir varoluş tarzı olduğu beyan edilir, sizigi kanunu teyit olunur. Fakat ikilik zuhur edince çokluk kaçınılmaz olur, hem de sadece çokluk değil, bilumum külliyat.

Zira Pleroma (Doluluk), eşzamanlı olarak Bir’in, Çok’un ve Bütün’ün timsali olmalıdır, tektanrıcılık, çoktanrıcılık ve panteizm de kaynaklarını onda bulmalıdır. Ne var ki, sembolik tasavvurumuzu takip ederken bütünü bir anda düşünemeyiz.

Sembollerimiz vasıtasıyla sezgisine vardığımız her bir sürecin her yerde, her zaman ve diğer her süreçle ve varoluş tarzıyla eşzamanlı olarak vuku bulduğunu kavramaya çalışırız, ancak buna dair zihnî bir imge elde edemeyiz.

Bir süreçten diğerine, ancak canlı sembollerimizin tek bir çiftinin sergilediği hâlleri takip ederek geçebiliriz.

O hâlde devam edelim. Böylelikle, her biri kendi içinde müspet-menfi olan, fakat diğeriyle ilişkisinde müspet yahut menfi kalan, tekâmül eden küreler elde ederiz.

Düşüncede bunlardan birini müspet, diğerini menfi kabul edecek ve böylece veçhe değişikliklerini tahayyül etmeye çalışacağız.

İkiz küreler sırasıyla genişleyip daraldıkça, birbirlerine temas ettikleri anda menfi olandan bir "örtü" yahut "sis" yayılır ve adeta büyük Işık-küresini "astarlar". Kesifleşme ve daimi farklılaşma kanunu beyan olunur.

Her bir daralmada menfi küre adeta daha az aydınlık ve daha edilgin hâle gelir, gerçi hakikatte "en alttaki" Eon dahi evrendeki en parlak ışıltıyı katbekat aşar.

Menfi ışık-küresi zürriyete doğru inkişaf eder, müspet ışık-küresince aşılanarak kendi cevherini farklılaştırır.

Yani Işık-dünyası, varlığın "mertebelerine" doğru farklılaşır, ortada "örtüler" ve "felekler" belirir.

Fakat bunlardan kaç tane vardır ve ne türdendirler? Okuyucu bu gayet celbedici meseleyi daha etraflıca tetkik etmek ve bahsi bizzat tahlil etmek isterse, eşit çaptaki kürelerin, ikiden başlayarak yukarıya doğru, mükemmel muvazenesine dair mümkün yegâne fizikî sistemler dizisi için kendisini bir kez daha Señor Soria'nın türlerin çokyüzlü menşeine dair makalelerine havale etmek mecburiyetindeyim.

Şimdilik, Valentinusçu Pleroma'nın (Doluluk) ilk eonik hiyerarşisinin bir ogdoad, yani sekizli bir grup olduğu, bunun da kimi zaman ikili bir tetrad, canlı sembollerle ifade edilirse, birbirine eşit surette geçmiş iki dörtyüzlünün gerisindeki muvazene sistemi olarak mütalaa edildiğini belirtmek kifayettir. Bununla birlikte, Pleroma'nın (Doluluk) ogdoadik veçhesinin tetkikinden neşet eden ve gözden kaçırılmaması icap eden mühim bir husus mevcuttur.

Bythos ve Ennoia artık tek bir çift olarak telakki edilmez, menfi küre olan Ennoia zürriyet peydahlamıştır. O artık "yedi örtülü" Tabiat'ın, İsis'in timsalidir, Bythos ise Büyük Derinlik yahut "Su Girdabı", Osiris, yani esirdir.

Menfi küre artık yedi küredir (kendisi ile kendisine ve müspet küreye benzeyen diğer altısı), yani üç çift Eon.

Burada, Pythagorasçı ve Platoncu Dünya Ruhu'nun aynı olan bir küresinin ve farklı olan yedi küresinin timsalini buluruz.

Basileides'in Ogdoad ve Hebdomad'ı da timsallerini burada bulur. Böylece ikilik, yani sizigiye kanunu beyan olunduktan sonra, menfi kürenin farklılaştığı sizigiyeler üçlüsünde üçlük kanununun teyit edildiğini görürüz.

Bunlar Pleroma'nın (Doluluk) üç büyük merhalesi yahut fezasıdır, bu safhaların sizigiyelerine yahut kutbiyet tarzlarına, şimdilik hayli müphem olan ve daha sonra tekrar döneceğimiz sebeplerle, Akıl-Hakikat, Kelam-Hayat ve İnsan-Kilise tesmiye edilmiştir.

Daha sonra bize, varlıklarını ogdoadın şu veya bu sizigiyesine borçlu olan bir onikili (dodekad) ile onlu (dekad) Eon grubundan bahsedilir.

Bunların zuhuruna dair rivayetler bütünüyle çelişkilidir, kimi zaman onlu grup onikiliden evvel zikredilir ve tenkitçiler, on sayısının tabiatıyla on ikiden önce geldiğini görerek, istisnasız surette bu tertibi tercih etmişlerdir.

Böylesi bir keşmekeş içinde mesele nihayetinde tamamen tahmine dayalıdır, fakat tecrübe bizi daha az muhtemel görüneni daha doğru bir rivayet olarak seçmeye sevk etmektedir.

Valentinusçulardan bazılarının, sembolizmleri böylesi bir tertibi iktiza etmemiş olsaydı, on ikiyi ondan evvele koymalarına dünyada ne sebep olabilirdi?

Bu sebeple Pleroma'nın (Doluluk) başlıca safhalarını sırasıyla ogdoad, dodekad ve dekad ile remzedilenler olarak kabul edeceğiz, bu durum hakikatte birinin diğerinden neşet etmesinden ötürü değil (zira hepsi ezeli olarak birlikte mevcuttu), canlı sembollerin dramatik bir mit dâhilinde tavsif edilmesinden ileri gelir, ki bu mitin varyantlarından birini pek yakında okuyucuya takdim edeceğiz.

Ogdoad, birbirine geçmiş iki dörtyüzlü sembolünün gerisindeki canlı süreçlerin işleyişini tazammun eden bir terimdir ve binaenaleyh bunların mütemmim zürriyetinin (küp ve sekizyüzlü) bütün permütasyonlarını ihtiva eder.

Böylelikle ogdoad, yukarıda izah edildiği üzere, bir üst ve bir alt tetrada ve bir ile yedi de dâhil olmak üzere muhtelif diğer suretlere taksim edilmiştir, bir ile yedi, şayet yedi eşit daire alınır ve altısı merkezdekini çevreleyecek surette dizilirse, her bir çevrenin sırasıyla yanındaki iki daireye ve ortadakine tam olarak temas edeceği, daha büyük dairenin ise bu yedi dairenin tamamını kuşatacak şekilde çizilebileceği yönündeki garip hendesî hakikatle temsil edilebilir.

Bu elbette bir sembolün gölgesinden ibarettir ve yalnızca bir hafıza yardımcısı vazifesi görmesi murad edilmiştir, fakat mezkûr hakikat gariptir ve bu tür tabii hakikatler, bilhassa mükemmeliyetlerin yahut pleromaların tabii sembolleri olan en mükemmel şekillerle, yani daireler ve kürelerle alakalı olduklarında, Platoncular tarafından modernlerin yaklaştığı kadar hafife alınmamıştır.

Şimdi ilk basitliğin farklılaşmasının on ikili gruplarla temsil edileceği bir merhaleye gelmiş bulunuyoruz, Pleroma'nın (Doluluk) varoluş tarzı artık dodekaddır.

Uzayın, hepsi eşit çapta ve birbirine temas eden kürelerle dolu olduğunu tasavvur etseydik, her bir kürenin tamı tamına on iki başka küreyle kuşatılmış olduğunu görürdük, bu dikkate değer bir hakikattir. Dahası, bu kürelerin esnek olduğunu ve bu on ikili sistemlerden birine her yönden aynı anda basınç uygulandığını varsayarsak, merkezdeki veya on üçüncü küre on iki yüzlü bir biçim, doğrusu bir rombik dodekahedron halini alırdı.

Eğer şimdiye kadar tüm şarihlerin zihnini bulandıran bir "on üçüncü Eon"dan sıkça bahsedildiğini, Pisagorcuların, Platoncuların ve Hint filozoflarının dodekahedronun maddi evrenin sembolü olduğunu ileri sürdüklerini, günümüzde basiret veya durugörü sahibi bazı kimselerce atomun faaliyet alanının bir rombik dodekahedron tarafından kuşatıldığının temin edildiğini ve zodyakın "on iki" burcunun bugüne dek sırf akıldışı bir varsayım olarak kaldığını hatırlarsak, on ikilinin Eon varoluşunun mühim bir merhalesi olarak kabul edilmesinde haklı bir gerekçe bulunduğunu düşünmeye meyledebiliriz.

Ayrıca, Pleroma'nın (Doluluk) her bir merhalesinin, kendisinden sonra gelen merhaleye nispetle müspet olduğu varsayılır.

Böylece bir bütün olarak Pleroma (Doluluk), ikili aşamaya nispetle müsbettir, ikili aşamada ise Bythos, muhtelif ve yedi katlı hale gelen Ennoia'ya nispetle müsbettir.

Yedi katlı olan, on üç küreden müteşekkil on ikili aşamaya nispetle müsbettir.

On ikiliyi bir dodekahedron olarak düşünürsek, tezahürler evreniyle iştigal etmiş ve binaenaleyh Pleroma'nın (Doluluk) haricinde kalmış oluruz, burada ise gerideki canlı asıl ile, yani Eon âleminde fiziksel dünyadaki dodekahedronu neticelendiren on üç küre sistemiyle meşgulüz.

Bu on üç kürenin her biri, bir önceki merhalenin yedi varoluş tarzını kendi içinde barındırır ve böylece, her on üçlü sistemde hakikatte sayısız bir zürriyet mevcuttur.

Bunlar, ayniyetin çokluğu, yani birbirine bitişik benzer kürelerin atomik ummanı olarak adlandırabileceğimiz varlık merhalesinin evlatlarıdır, nihayetinde onlar da ahenkli bir tertip yahut kemalatla neticelenecek ve en sonunda yetkin on sayısı, yani onlu ile gösterilecek bir tehavvüle maruz kalırlar.

Onlu

Öyleyse, on ikiliden onluya, atomik maddeden yetkin surete nasıl intikal ederiz? Muhtemelen şu minvalde.

Her bir küre canlıdır, tabir caizse aynı anda her yöne hareket eder ve yine de başka bir manada hareketsizdir.

Harici hareketin nevileri yukarı, aşağı, sağa, sola, geriye, ileriye ve daireseldir, toplamda yedi adettir, bunlara içe ve dışa hareketi ve tasavvur edebileceğimiz hiçbir harekete benzemeyen bir hareketi eklememiz icap eder.

Böylelikle, daha yüksek bir düzlemde başka bir hareketler dizisini (1, 2, 3 vb. ve akabinde 11, 12, 13 vb.) adeta başlatan onlu yahut on vasıtasıyla yeni bir varoluş merhalesine vasıl oluruz.

Her on üç küre sistemindeki yedi hareket yahut hayat tarzı, on üçü kuşatan büyük kürede, yani sistemin on dördüncüsünde yahut hududunda basittir, lakin tâbi olan on üç kürede hareket tarzları birbirine tesir eder ve aksülamel gösterir (zira tâbi her küre pek çok diğeriyle temas halindedir) ve tâbi mahiyette bir dizi başka tarz husule getirir, bunlar (7 x 13 yani) 91 adettir.

Şayet bunlara hâkim unsurlar olarak yedi basit hareket nispetini ilave edersek, yekûnda 98 (91 + 7) farklı tarza sahip oluruz.

Bunlara iki yüce tarzı, yani nefes alış ve verişi eklediğimizde, toplamda 100 sayısına ulaşırız.

Yüz sayısı, yetkin sayının (10) kemalatıdır (10 x 10).

Gnostiklerin, sistemlerinden birinde, Pleroma'yı (Doluluk) kemale erdirirken kendilerini iki Eon eklemek mecburiyetinde hissettiklerini ve böylelikle Mesih'i ve Kutsal Ruh'u Pleroma draması mitine nasıl dahil ettiklerini ileride göreceğiz.

Böylece, sekizli ve on ikilinin inkişaf hattı boyunca iki yeni amilin eklenmesi yahut yeni bir çiftin (syzygy) tesiriyle elde edilen yüz sayısı, başka bir tecrit yoluyla hitam sayısı olan ona ulaştırmıştır.

Pleroma'daki (Doluluk) kök Eonların sayısının otuz (8 + 12 + 10) olduğu söylenirdi, bunlara Pleroma'nın (Doluluk) ötesindeki Bythos ve Sige'nin (Sükût) mümessilleri olan Mesih ve Kutsal Ruh'u ve nihayet her şeyin ötesindeki O'nu ilave edebiliriz, böylece otuz üçe, yani başlarında yüce bir Rudra ile Gök ve Yer'in bulunduğu 8 Vasu, 12 Aditya ve 10 Rudra'dan müteşekkil otuz üç ilahlık Vedik panteonun sayısına erişiriz.

100 sayısı, Hippolytus tarafından Doketistlere atfedilen ve "otuz kat, altmış kat ve yüz kat" ifadelerinin geçtiği sistemde görüldüğü üzere, Pleroma'nın (Doluluk) tâbi merhalelerinin tertibini izah etmeye yarayan bir ipucu da temin eder.

Bu spekülasyonların Gnostik Eon ilminin temelini teşkil ettiğini bir an dahi iddia etmiyorum, kani olduğum üzere Gnostiklere Eon öğretileri rüyet halinde gösterilmişti ve onlar kendilerine gösterilenlerin benzerliklerini tabiatta ve devrin ilminde bulmuşlardı.

Aynı hakikatlerin Pisagor'a da gösterildiğine ve onun bunları riyazi sembollerle işlediğine inanıyorum.

Gnostikler onun takipçilerinin sistemine, ne yazık ki bize ancak en cüzi kırıntıları intikal etmiş bulunan bir sisteme aşinaydılar ve izahatlarına yardımcı olması gayesiyle onun teolojik aritmetik ve geometrisini hiç şüphesiz istihdam etmişlerdi, lakin bu, aynı maksatla başvurdukları pek çok vasıtadan yalnızca biriydi.

Fakat biz Eon ilmimize devam edelim.

Kaos

Lakin Pleroma'nın (Doluluk) kemalatından (zira her bir Eon sırasıyla bir kemalat yahut Pleroma idi), evrenin "suretleri" yahut "mahlukatı"nın teşekkül edeceği cevher vazifesi görecek olan kozmik maddenin noksanlığı yahut kusuru nasıl husule gelecekti?

Şimdiye değin Pleroma'nın (Doluluk) canlı sembolü, tamamı çiftler halinde, biri aydınlık ve diğeri daha az aydınlık yahut "daha karanlık" bir küre olmak üzere yetkin küreler meydana getirmiştir, nitekim on iki ve on, tıpkı sekiz gibi çiftlerden mürekkeptir.

Muhtelif safhalar, ışık kürelerinin "daha karanlık" olanlar üzerindeki tesiriyle meydana getirilmiştir. Fakat şimdi yeni bir değişim vuku bulur.

"Karanlık" kürelerin karşılıklı bir etkileşimi söz konusudur, netice ise artık kendinden hareketli kusursuz bir küre değil, Pleroma'dan (Doluluk) daha aşağıda bulunması yahut onun tabiatından olmaması hasebiyle, bir bakıma onun haricinde kalan şekilsiz bir kütledir.

Bu hal vuku bulduğunda, tıpkı insan bedeninde bir aksaklık baş gösterdiğinde uzuvların ve cisimcıklerin vaziyeti düzeltmeye gayret etmesi gibi, bütün nizam da adeta kendini doğrultmaya çabalar, zira Pleroma (Doluluk), Semavi İnsan'ın manevi bedenidir.

Lakin muhtelif Eonlar kendi başlarına gayelerini tahakkuk ettiremezler, "biçimsizlik" üzerinde ancak bir araya geldiklerinde tesir icra edebilirler.

Otuz Eonun her birinden adeta birer ışın fışkırır ve bütün bu ışınlar öyle ya da böyle yeni bir Eon yahut ışık küresi teşkil eder, bu küre şekilsiz kütleyi, yahut "düşüğü" yuvarlayıp tesviye eder, yakarak ona biçim verir, içine nüfuz eder ve nihayetinde onu geriye, kalanların yanına taşır. Bu, cihan dramının canlı remzidir ve Gnostikler tarafından pek çok mitolojik teferruatla işlenmiştir.

Pleroma'nın (Doluluk) aşağısında kalan her şey için Pleroma (Doluluk) birdir, bütün Eonların kudretlerini havi tek bir şeydir, "yaşayan Eon"dur ve şekilsiz olan kozmik maddeye tesir ederek ona biçim bahşeder ve evreni yaratır.

Ne var ki bu, yalnızca "cevhere göre biçimlendirme"dir, dramın necatla (kurtuluşla) alakalı kısmına taalluk eden bir de "marifete göre biçimlendirme" yahut şuur vardır. Hâkim telakkiye göre "düşük" yahut kaos, hayat buracından ya da anaforundan mahrum bulunmaktaydı.

Anafor, müspet safhalarındaki ışık Eonları tarafından fışkırtılan ateşten bir parmak, yahut ışık kıvılcımı gibidir, menfi küreler düşüğe şekil veya biçim veremez, onu yalnızca kesifleştirebilir yahut maddileştirebilir, ana nefes evrenin plazmasını soğutur, baba nefes ise ısıtır.

Bu plazma artık tabir caizse ideal âlemden kozmik düzleme, daha doğrusu kozmik düzlemden bir yıldız sistemi düzlemine fırlatılmıştır, zira insan aklı ideal âlemin azametini kavrayamaz ve elimizden gelen tek şey, mekânın sonsuzlukları arasından sonlu bir misali tecrit etmektir.

Büyük kozmik hamleden ve Eonların hayatından dışarı fırlatılan her şey, adeta "mekânda çarmıha gerilmiştir", yahut daha ziyade, onun içine tecessüt eden şey, Baba ile bir olduğu sonsuzluk düzlemini terk eder ve "çarmıha gerilir". Logos bir beden alır ve O'nun bedeni kozmostur. Semavi İnsan mekânda çarmıha gerilmiştir.

Fakat bu çarmıha geriliş ne bir utanç ne de bir zillet vesilesidir, haç, Semavi İnsan'ın bedeni, yani evrendir, ariflerin bu sır için intihap ettikleri remiz ise, kollarını açmış, mahlukatına hayatını, muhabbetini ve nurunu akıtan Semavi İnsan suretidir.

O, evren için bütün hayrın membaıdır, daimi nefs fadasıdır. Varlık mertebelerinin çok daha aşağılarında, ruhun erillik ve dişilliğin bulunduğu düzleme tecessüt ettiği ve böylece Pleroma'nın (Doluluk) muazzam hayatından ve hareketinden koptuğu başka bir çarmıha geriliş daha mevcuttur.

İnsandaki ruh, artık şuurlu bir surette Büyük Nefes'in, yani Hayatın Nirvanik Ummanı'nın azametli cereyanı içinde değildir. Lakin biz kozmik cevhere ve onun biçimlendirilişine avdet etmeliyiz. Bu cevher öyle latif, öyle nadide ve incedir ki, bildiğimiz bütün cevherleri aşar, nitekim kozmosun ana cevheri öylesine hayret verici bir tabiata sahiptir ki, Gnostikler ona bizzat Hikmet adını vermişlerdir, bu, ruhun bürünebileceği en ulvi libastır.

Hikmet'e ilk biçimini veren şey, Pleroma'nın (Doluluk) Müşterek Semeresi tesmiye edilen, bütün Eonların kudretidir. Bu evrensel felsefe şemasına göre, artık kozmosun tekâmülünün bidayetine vasıl olmuş bulunuyoruz.

Şayet muhayyilemiz bu yüke tahammül edecekse, daha mütevazı davranmalı ve dikkatimizi kozmosun menşei yerine bir güneş sisteminin bidayetiyle sınırlandırmalıyız. Müstakbel sisteme mesken olması mukadder kılınan esîrî feza boş ve biçimsizdir.

Kuvve halindeki enerjinin doluluğundan, yani Pleroma'dan (Doluluk), kudret akıntısı, helezoni anafor, Orfeus'un Magna Vorago'su yahut Muazzam Girdabı zuhur eder.

Bu, nârî yaratıcı kudrettir, adeta fezaların ateşle tathir edilmesidir.

O, biçimsizliğin içine nüfuz eder ve onun mahrum olduğu şeye, helezoni hayat kuvvetine yahut ezeli atoma dönüşür, onu haricen de biçimlendirir.

Ana cevher, hayatla ziya saçan bir küreye, dönen bir yıldız tozu kütlesine inkılap eder.

"Atom", yeni doğmuş sistemin, yani ana cevherin üzerinde adeta evvelemirde süzülen "uçan ejderhaya", kuyrukluyıldıza dönüşür.

Bu, güneş cenininin spermi ve yumurtası olan "ejderha" ile "yumurta"nın tekerrürüdür. Artık bu nebulanın İlahi Akıl'daki, diğer bir deyişle Pleroma'daki (Doluluk) örneklere göre farklılaşması meselesini ele alacağımız bir merhaleye ulaşmış bulunuyoruz.

Kadim devirlerin sezgileri ile modern ilmin en son keşiflerinin karşı karşıya gelmesi icap eden nokta tam da burasıdır.

Mazi ile halin bu gayet şayan-ı arzu imtizacı, zannımca zannedilebileceği kadar uzak bir hadise değildir, fakat elinizdeki makale bu hususta birkaç ima dahi serdetmemize elverecek vüsatte değildir.

Mesele fevkalade tekniktir ve biz halihazırda böyle bir mesaiyle meşgul olmayıp, yalnızca umumi kârinin Gnostikler arasında bir iki saat hoşça vakit geçirmesine vesile olmaktayız.

Binaenaleyh, Valentinusçu Gnostisizm muhitinin Eon nazariyesi ile kozmogonisi arasındaki sınır boyunda burada tevakkufta bulunacak ve daha ileri gitmeden evvel, onların Eon sürecini mitolojik olarak ele alışlarına dair bir numune sunacağız.

Daha evvel defaatle kaydettiğimiz üzere, Kilise Babaları'nın nakilleri birbiriyle tutarsız olup pek çok teferruatta tenakuz arz etmektedir.

Bununla birlikte, fikirlerin seyrine dair yukarıda sunduğumuz ana hatların tüm anlatılara bir nebze ışık tutacağını umuyoruz, fakat hepsine yer verecek alanımız bulunmadığından, numune kabilinden birini seçmek mecburiyetindeyiz, Hippolytos'un (II.) önünde bir Gnostik el yazması bulundurmuş olması ihtimali de, seleflerinin hepsinden daha ziyade yazılı kaynaklarına daima sıkı sıkıya bağlı kaldığı göz önüne alınırsa, seçimimizde bize rehberlik edecektir.

Hippolytos, Philosophumena adlı eserinde, sözgelimi Theodotos'tan Fragmanlar ile kıyaslandığında geç dönem bir metinden iktibaslar yapıyor olabilir, ne var ki onun anlatısı, Fragmanlar son derece acınası bir biçimde tahrif edilmiş ve yanlış tertip edilmişken, bir Gnostiğin meseleye bakış tarzının az çok bir aksettirilişidir. Eirenaios'un hülasasına gelince, en iyi ihtimalle hazin bir yamalı bohçadan ibarettir.

Lakin bu durum, Hippolytos'un anlatısının da bir yamalı bohça olmadığı manasına gelmez.

Aşikâr surette parça parça bir araya getirilmiştir, yine de ana doku Valentinus ekolünün hususi kütüphanesinde tedavülde olan bir risaleden alınmıştır. Mamafih Hippolytos'un anlatısını ele almadan evvel, şahsileştirilmiş Hikmet'in Gnostik mitolojide oynadığı mühim role dair kâriye genel bir fikir vermek faydalı olabilir.

Hikmet, Gnosis'in nihai gayesi olduğu gibi, sözde Sophia Miti de bütün Gnostik mitolojik dramın mihveriydi.

Zira ister onların mecazlarını makrokozmik zaviyeden, ister mikrokozmik zaviyeden tefsir edelim, kadim inisiyelerin bize öğretmeye gayret ettikleri şey daima aklın tekamülüdür. Evrenin teşekkülünde evrensel aklın, insanın teşekkülünde ise insan aklının suduru ve tekamülü, gizli ilmin her vakit başlıca alaka sahası olmuştur.

Bizim Gnostiklere göre Dünya Ruhu sıfatıyla Sophia'nın meskeni, yukarıdaki safi ruhani alemler ile aşağıdaki psişik ve maddi alemler arasındaki Ortada, yani Ogdoad'da (Sekizlik) idi.

Ogdoad'ın altında Hebdomad, yani psişik cevherin Yedi Küresi yer almaktaydı. Yahudi geleneğindeki Hikmet'in ifadesiyle, hakikaten de "Hikmet kendine bir ev yaptı ve onu Yedi Direk üzerine oturttu" (Sül. Mes. ix. 1), keza, "O yüksek mevkilerdedir, Yolların Ortasında durur, zira Kudretlilerin Kapıları yanında taht kurar, [Işık Dünyasının] Girişlerinde bekler" (aynı eser, viii. 2).

Bunun da ötesinde Sophia, yukarıdaki ve aşağıdaki mekanlar arasında Vasıta idi ve aynı zamanda Pleroma'nın (Doluluk) Tiplerini veya İdealarını kozmosa aksettirmekteydi.

Fakat aslen pnömatik yahut ruhani bir cevhere sahip olan Hikmet, ne diye hakiki Meskeninden sürgün edilip Orta Mekanda bulunacaktı? Gnosis'in çözmeye cehdettiği büyük sır işte buydu. Ruhun asli saffetinden bu "Düşüşü"nün, ister kozmik ister ferdi olsun, onu ızdırap ve sefalete sevk ettiği bir kez daha görüldüğünden, Gnostik filozofların daima önlerinde duran gaye, Gautama Şakyamuni'nin çözmeyi vazife edindiği "keder" meselesiyle aynıydı.

Dahası, "kederin sebebi"ni Cehalete bağlamaları ve bunun izalesi için Kendini Bilme Yoluna işaret etmeleri bakımından her iki sistemin sunduğu hal çaresi farksızdı.

Akıl (Nous), aklı talim edecekti, "kendini tahlil eden tefekkür" ise bu Yol olacaktı.

Maddi akıl tasfiye edilecek ve böylece ruhani akıl ile bir kılınacaktı. Gnosis ıstılahında bu durum, Sophia'nın, kendisini cehaletinden ve ızdıraplarından azat eden Hristos tarafından kurtarılışı şeklinde sahnelenmiştir.

Şu halde Sophia'nın muhtelif vecheleri dahilinde pek çok isme mazhar olduğunu görmek şaşırtıcı değildir.

Bunlar meyanında şunlar zikredilebilir, Anne veya Külli Anne, Yaşayanların Annesi yahut Nurlu Anne, Yukarıdaki Kudret, Kutsal Ruh, yine Sağdakinin, yani Hristos'un zıddı olarak Soldaki, Erdişi, Prouneikos yani Şehvetli Olan, Rahm-i Mader (Matriks), Cennet, Aden, Ahamot, Bakire, Barbelo, Nurun Kızı, Merhametli Anne, Eril Olanın Zevcesi, Kusursuz Esrarı Vahyeden, Kusursuz Merhamet, Külli Azametin Esrarını Vahyeden, Gizli Anne, Seçilmişlerin Esrarına Vakıf Olan, İkizleri Doğuran Kutsal Güvercin, Ennoia, Hükümran ve Kayıp yahut Avare Koyun, Helena ve daha nice isimler.

Bu terimler, ister en mükemmel saffetiyle yukarıda bulunsun, ister vasıta olarak ortada yer alsın, ister maddeye düşmüş olarak aşağıda bulunsun, Sophia'ya veya en genel manasıyla "Ruh"a, onun kozmik yahut ferdi vecheleri dahilinde delalet eder. Fakat sadede dönelim,

HİPPOLYTOS'UN SOPHİA MİTİNİN VARYANTLARINDAN BİRİNE DAİR ANLATISI

"VALENTİNUS, Herakleon, Ptolemaios ve bütün bu [Gnostikler] mektebi, Pythagoras ile Platon'un çömezleri sıfatıyla ve onların rehberliğini takip ederek, 'aritmetik ilmini' doktrinlerinin esası kılmışlardır.

Zira onlara göre her şeyin mebdei, tevellüt etmemiş, zeval bulmaz, idrak olunmaz, tasavvura sığmaz, husule gelmiş her şeyin sanii ve müsebbibi olan Monad'dır. Bu monad, onlar tarafından Baba tesmiye edilir.

Şimdi onun mahiyetine gelince, aralarında bir re'y ihtilafı mevcuttur.

Zira kimileri.... Baba'nın dişilikten münezzeh, bir syzygy'den (eşten) mahrum ve münferit olduğunu beyan eder, oysa diğerleri her şeyin hilkatinin tek bir eril ilkeden neşet etmesini gayrikabil addeder ve böylece her şeyin Babası'na, sırf bir Baba olabilsin diye, Sukût (Sessizlik) syzygy'sini ilave etmeye mecbur kalırlar.

Fakat Sukût'un bir syzygy olup olmadığı meselesini kendi aralarında halletsinler...."

Hippolytos her zamanki gibi nükteyi kaçırmıştır, zira her mertebe için Babalar, yani monadlar yahut varlığın monadik hali, ayrıca Baba-Anneler, yani dyadlar yahut varlığın dyadik hali vesaire mevcuttu.

"Başlangıçta, der [Hippolytos'un önünde el yazması bulunan Gnostik], yaratılmış hiçbir nesne yok idi.

Baba tek başınaydı, gayrimehlûktu, mekândan, zamandan, yahut kendisiyle müşavere edeceği herhangi bir kimseden, veyahut herhangi bir surette tasavvuru kabil cevheri bir mahiyetten münezzehti.

O tek başınaydı, dedikleri gibi münferitti ve sükûn halindeydi, Kendi Kendisinde, yalnız başınaydı."

Fakat O yaratıcı olduğundan, nihayet Kendi içindeki en güzel ve en yetkin olanı yaratmak ve meydana getirmek O'na iyi göründü. Zira O artık yalnızlık aşığı değildi.

Çünkü O bütünüyle sevgiydi, der yazma eserin müellifi, fakat sevilecek bir şey bulunmadıkça sevgi, sevgi olamaz.

Bundan ötürü Baba, Kendi başına olduğu halde, Akıl (Nous) ve Hakikat’i, yani Pleroma (Doluluk) içinde saydıkları tüm Eonların Hanımı, Başlangıcı ve Anası olan ikiliği sudur ettirdi ve vücuda getirdi.

Ve Baba’dan sudur eden Akıl ve Hakikat, tıpkı yaratıcı ebeveyni gibi yaratma kudretine malik olduğundan, Baba’ya öykünerek bizzat Kelâm (Logos) ve Hayat’ı sudur ettirdi. Kelâm ve Hayat ise İnsan ve Kilise’yi sudur ettirir.

Ve Akıl ve Hakikat, kendi yarattığının da sırası gelince yaratıcı olduğunu görünce, her şeyin Babasına şükretti ve yetkin sayı olan on Eonu O’na bir adak olarak sundu.

Zira müellifin dediğine göre, Akıl ve Hakikat Baba’ya bundan daha yetkin bir sayı takdim edemezdi.

Çünkü yetkin olan Baba’nın, yetkin bir sayı ile yüceltilmesi icap ederdi, nitekim 'on' sayısı yetkindir, zira çokluk dizisinin ilk sayısı yetkindir. Tabanı on olan sayma sisteminde 10 sayısı çokluk dizisini başlatır. Ne var ki Baba çok daha yetkindi, zira Kendi yaratılmamış olduğu halde, tek başına, ilk tek syzygy olan Akıl ve Hakikat vasıtasıyla yaratılmış şeylerin tüm köklerini sudur ettirmeyi başardı.

Ve Kelâm ile Hayat da Akıl ile Hakikat’in her şeyin Babasını yetkin bir sayı ile yücelttiğini görünce, Kelâm ile Hayat da kendi ebeveyni olan Akıl ve Hakikat’i yüceltmeyi arzuladı.

Fakat Akıl ve Hakikat yaratılmış olduğundan ve yetkin babalığa yahut doğrulmamışlık niteliğine malik bulunmadığından, Kelâm ile Hayat kendi babası Akıl’ı yetkin bir sayıyla değil, noksan bir sayıyla yüceltir.

Böylece Kelâm ile Hayat, Akıl ve Hakikat’e on iki Eon sunar.

Mitin bu varyantına dair özetin, On ve On İki’nin orijinal sırası olduğunu varsaydığımız düzeni karıştırdığını okuyucuya hatırlatmaya pek hacet yoktur, bu durum Hippolytos’un bir sonraki paragrafından sonraki kısımda da görülebilir.

Böylece Eonların ilk yaratılan kökleri şu şekildedir,

Akıl ve Hakikat, Kelâm ve Hayat, İnsan ve Kilise, Akıl ve Hakikat’ten on ve Kelâm ile Hayat’tan on iki, toplamda yirmi sekiz. Beş syzygyden meydana gelen bu onluk, şu isimlerle anılır,

Derinlik benzeri ve Karışım, Yaşlanmaz ve Birlik, Kendi Kendini Üreten ve Saadet, Sarsılmaz ve Kaynaşma, Yalnız Doğurulmuş ve Mutluluk.

Bu adlandırmada, androgin ve kendi kendini doğuran yaratıcı aklın ebeveynliğinin, yani kutupsallığının müspet ve menfi yönlerini gölgeleme, yani aksettirme gayreti görülür. Hippolytos ardından şöyle devam eder,

Bazılarının Akıl ve Hakikat’ten, bazılarının ise Kelâm ve Hayat’tan türettiği on Eon bunlardır.

Bazıları ise bu on ikiyi İnsan ve Kilise’den, bazıları da Kelâm ve Hayat’tan türetir, bu altı syzygyye verdikleri isimler ise şunlardır,

Teselli Edici ve İman, Baba benzeri ve Umut, Anne benzeri ve Sevgi, Ebedî ve Fehim, Kilise benzeri ve Mutluluk, Özlenen ve Hikmet (Sophia).

Bu listenin müstensihlerin elinde tahrifata uğradığı aşikârdır, bununla birlikte Pavlus’un Galatyalılara Mektubu’ndaki (v. 22, 23) "ruhun semereleri" listesine olan benzerliği fark edebiliriz, "sevgi, sevinç, esenlik, sabır, şefkat, iyilik, sadakat, yumuşak huyluluk, özdenetim."

"Mutluluk" olarak tercüme edilen kelime, dekaddaki "Mutluluk" kelimesinden farklı bir formdadır, fakat her ikisi de aynı kökten gelir.

Elimizdeki mevcut İngilizcede bu farkı göstermek imkânsızdır. Ayrıca araştırmacının dikkatini, birinci ve altıncı syzygynin dişil cephesine verilen terime çekmek isteriz, İman-Hikmet (Pistis-Sophia).

Epiphanios, Eonlar için tamamen farklı bir isim dizisi sunar, bugüne kadar her filologu çaresizliğe sürükleyen bir dizi "nomina barbara", dolayısıyla genel okuyucuyu bunlarla meşgul etmemize lüzum yoktur.

Bununla birlikte, altı syzygynin müspet yönlerine ait Yunanca terimler, muhtemelen kısmen daha üst Eon üçlüsünün hususiyetlerinin akisleri, kısmen de Kutsal Ruh’un vasıflarının ilk örnekleridir.

Akıl ve Hakikat, Kelâm ve Hayat, İnsan ve Kilise, Baba benzeri ve Anne benzeri, Teselli Edici ve Özlenen, Ebedî ve Kilise benzeri terimlerinde tecelli ediyor görünmektedir, üst üçlünün dişil yönleri, altılıkta eril yönler halini almıştır.

Eon isimlerinin muhtemelen Zerdüştî terimlerin, Hürmüz ile Amşaspandların ve diğer Işık varlıklarının doktriner varyantları yahut tercüme teşebbüsleri olduğuna, "barbara nomina"nın da bu terimlerin birer kalıntısı olduğuna inanıyorum, ne var ki Eonların fikirleri ve şematolojisi, ispata mahal bırakmayacak şekilde Mısır menşelidir. Fakat Hippolytos’umuzla devam edecek olursak,

İşte bu on ikinin on ikincisi ve yirmi sekiz Eonun sonuncusu olan, tabiatı itibarıyla dişil ve Hikmet (Sophia) olarak adlandırılan Eon, yaratıcı Eonların sayısına ve kudretine baktı, Baba’nın derinliğine yükseldi yahut geri döndü ve diğer bütün Eonlar bizzat yaratılmış olduklarından bir syzygy vasıtasıyla yaratırken, yalnızca Baba’nın bir syzygy olmaksızın yarattığını idrak etti. Bundan ötürü Baba’ya öykünmeyi ve kendi eşi, yani syzygysi olmaksızın kendi başına yaratmayı, böylelikle Baba’dan hiçbir surette aşağı kalmayan bir eser meydana getirmeyi arzuladı, bunu yaparken Kendi Başına yaratma kudretine yalnızca yaratılmamış olanın, mutlak illetin, evrensel yaratılışların kökünün, genişliğinin ve derinliğinin malik olduğunu, Hikmet’in ise yaratılmış olması ve diğer pek çoğundan sonra vücut bulması hasebiyle yaratılmamış olanın kudretine malik olamayacağını bilmiyordu.

Zira yazarın dediğine göre, yaratılmamış olanda her şey bir aradadır, yaratılmış olanda ise dişilik cevheri yahut tözü sudur ettirme gücüne, erillik ise dişil tarafından sudur ettirilen cevhere suret verme kudretine maliktir.

Bu sebeple Hikmet sudur ettirebileceği yegâne şeyi, yani suretten yoksun, kolayca soğuyup şekil alabilen bir cevheri sudur ettirdi.

Yazara göre Musa’nın şu sözlerinin manası da işte budur, Yetmişler Çevirisine göre, 'Yeryüzü görünmez ve işlenmemişti.'

İşte bu, der yazar, Tanrı’nın 'Sizi süt ve bal akan iyi bir diyara götüreceğim' diyerek İsrailoğullarını eriştirmeyi vadettiği İyi [Diyar], Semavi Kudüs’tür. "

Böylece Hikmet yüzünden Pleroma (Doluluk) içinde cehalet baş gösterdiğinden ve Hikmet’in yarattığı varlık sebebiyle biçimsizlik ortaya çıktığından, Eonların yarattıklarının da benzer biçimde şekilsiz ve kusurlu kalacağı, çok geçmeden bizzat Eonları da yıkımın saracağı [korkusuyla] Pleroma (Doluluk) içinde bir kargaşa uyandı.

Bunun üzerine hepsi, Hikmet’in kederine bir son vermesi için Baba’ya yakarmaya koyuldular, zira Hikmet, kendi başına meydana getirdiği 'düşük' yüzünden feryat edip inlemekteydi, çünkü ona bu adı verirler.

Böylece Baba, Hikmet’in gözyaşlarına acıyıp Eonların dualarına kulak vererek ek bir sudur buyurdu.

Zira yazarın aktardığına göre bizzat Kendisi sudur etmemiş, bilakis Akıl-ve-Hakikat, düşüğe biçim verip onu bertaraf etmek, Hikmet’in şikâyetlerini dindirip yatıştırmak üzere Mesih-ve-Kutsal-Ruh’u sudur ettirmiştir.

Böylece Mesih-ve-Kutsal-Ruh ile birlikte otuz Eon tamamlanır." Burada ikili âlem kurucusu ve kurtarıcı tipolojisini buluruz, kendisi vasıtasıyla her şeyin yaratıldığı Logos olan Mesih ile Tesellici olan Kutsal Ruh. "

Nasıl olursa olsun, bazısı otuzlu Eon grubunun bu suretle teşekkül ettiğini düşünürken, diğerleri Sükût’u Baba ile birleştirip [Pleroma’nın Eonlarını] onlara ilave eder. "O halde Akıl-ve-Hakikat tarafından ek olarak sudur ettirilen Mesih-ve-Kutsal-Ruh, kâmil Eonlar onun biçimsizliğini görüp dehşete düşmesin diye, Hikmet’in kendi başına doğurduğu ve bir eş olmaksızın vücuda getirdiği bu şekilsiz düşüğü evrensel Eonların arasından çıkarıp uzaklaştırır." Bu kısımlar "biricik-doğmuş" (monogenēs) tabirine büyük bir vukufla ışık tutmaktadır.

Geleneksel kabule göre "biricik-doğmuş oğul" ibaresi, Mesih’in Baba’nın yegâne oğlu olduğu anlamına gelecek şekilde anlaşılır.

Dahası savunmacı filoloji, bunun "türünün tek örneği" manasına geldiğini ileri sürmüştür.

Yukarıda zikredilen onlu Eon listesinde, son birleşikliğin (syzygy) eril cephesi bu adla anılmış olup ben onu "yalnız-doğmuş" olarak tercüme etmiştim. Yukarıdaki parçada ise,

Hikmet’in "düşüğü" de aynı tabirle anılmaktadır ve ben bunu "kendi başına doğurduğu" şeklinde çevirdim, zira ekseriyetle "biricik-doğmuş" diye aktarılan kelimenin asla bu anlama gelmeyip "tek başına yaratılmış", yani bir birleşiklik yahut çiftten değil, tek bir ilkeden vücut bulmuş manasını taşıdığına şüphe yoktur.

Sözcüğün bu manada kullanımına yalnızca Gnostikler arasında değil, Orfeusçu ve Mısır geleneklerinin silsilesinde de pek çok defa rastlanır. Hippolytos şöyle devam eder, "

Dahası, bu düşüğün biçimsizliğinin kâmil Eonlarca bir daha katiyen görülmemesi adına Baba bizzat, tek bir Eonun daha, yani Çarmıhın [yahut kazığın] ek sudurunu meydana getirdi, bu Eon ulu ve yetkin Baba’nın [eseri] sıfatıyla ulu kılınmış olup Eonların muhafızı ve koruma kalkanı [harfiyen, çit veya parmaklık] olmak üzere sudur ettirilmişti ve otuz Eonu kendi içinde bir arada tutarak Pleroma’nın (Doluluk) Sınırını teşkil ediyordu.

Zira [ilahi] yaratımı oluşturanlar bu [otuz] Eondur." Yeni Ahit’te "haç/çarmıh" olarak tercüme edilen kelime, umumiyetle bir kütük veya kazık manasına gelir.

Gratz’dan öğrendiğimiz kadarıyla, taşlananların bedenlerini ibret olsun diye bir kazık üzerinde teşhir etmek Yahudilerin bir âdetiydi, Musa şeriatının bu zalimane cezası sonraki devirlerde zufaotu ve diğer maddelerden mürekkep uyuşturucu bir içkiyle hafifletilmişti.

"Ağaca asılma" ibaresi de bu sayede vuzuh kazanmaktadır.

Fakat daha evvel belirtildiği üzere, Pleroma (Doluluk) bahsinde ölü değil diri sembollerle muhatabızdır ve çarmıh fikri böylece,

canlı Monad’ın "sınırlandığı" ulu bir sur (yani küre) tasavvuruna dönüşür, şayet sonsuz olan sonlu bir şeyle sınırlandırılabiliyorsa, bedenin ağacına raptedilmiş yahut onun içinde sınırlanmış mistik Mesih’in öncül örneğidir bu. Fikir basitti, lâkin kelimelerle ifadesi son derece çapraşıktı. Nitekim Hippolytos şöyle yazar, "

Şimdi ona Sınır denir, zira noksanlığı (hysterema) yetkinlikten (pleroma) ayırır, keza ona Hissedar denir, zira noksanlıktan pay alır, ayrıca Çarmıh [kazık veya kütük] adı verilir, zira sarsılmaz ve değişmez [harfiyen, nedametsiz veya fikir değiştirmeksizin] kılınmıştır, öyle ki noksanlıktan hiçbir şey Pleroma (Doluluk) içindeki Eonlara yaklaşamasın." Hippolytos tarafından zikredilen bu ulu sınırın muhtelif vasıflarını birbiriyle telif etmek güçtür.

Şüphesiz bu, Basilides’in Ulu Kubbesi yahut Sınırlayıcı Ruhu ve Pistis Sophia risalesinin Son Sınırıdır.

Yazmanın açılış sahifelerinde azametle beyan edildiği üzere Kurtarıcı, Pleroma (Doluluk) haricindeki kozmosun ihyası için aşağı indiğinde o şanlı "kudret kaftanını" geride bırakmış ve vazifesini kemale erdirdikten sonra son inisiyasyonunda bu kaftana yeniden bürünmüştü.

Bu Sınır, sözde Ölüler Kitabı ile Askew Kodeksi’nde geçen 'Bizimle-Ol' Gününe, 'Bize-Gel' Gününe dek "hiçbir şeyin galebe çalamayacağı" Sınırdır, tanrı yahut mesih olmaya layık hale gelmiş müstesna fertler için son inisiyasyon yahut tekemmül günüdür (ve dolayısıyla daimi bir gündür), fakat

insanlığın vasat yığınları için Hint felsefesinin pralaya tesmiye ettiği, her şeyin çözülüşe geçtiği kozmik devrin hitamıdır (ve dolayısıyla mevcut evrenin nihai sonudur). Bu "kudret kaftanı" muhtemelen, ilahi ve insani tabiatlardan pay alan, yani insana ilahi âlemin kapılarını açarak onu ezeli varlığın hissedarı kılan en yüce ruhi beden, yahut teferrüd ilkesidir (principium individuitatis).

Böylece onun diri sembolü bir dairedir, cinsiyetsiz Semavi İnsanın, Logos’un bedeninin yahut kendi kendini sınırlamasının bir aksetmesidir, ki O, insanlığın hayrı uğruna Kendini bu suretle sınırlar ve çarmıha gerer.

Varlık basamaklarının daha aşağılarında bu, ortodoks haçın (+) ölü simgesine, cinsiyet sahibi insana dönüşür. Fark edilmelidir ki bu Sınır, yalnızca Baba’nın eseridir ve O, bunun vasıtasıyla ilahi eonlar âleminin tamamını kemale erdirir ve yetkin kılar, böylece bu âlem Pleroma’nın (Doluluk) dışındaki her yaratılış için tek bir varlık, Yaşayan Eon hâline gelir. Fakat Hippolytos’un özetine devam edecek olursak,

"Dolayısıyla, bu Sınır’ın, Haç’ın yahut Hissedar’ın haricinde kalan, onların Sekizlik (Ogdoad) dedikleri şeydir, bu da Akıl (Nous) ve Hakikat tarafından sonradan sudur ettirilmiş olan Mesih ile Kutsal Ruh’un şekil verip yetkin bir eon olarak işlediği Pleroma Dışındaki Hikmet’tir; öyle ki o nihayetinde Pleroma içindekilerin hiçbirinden asla aşağı kalmasın.

Pleroma Dışındaki Hikmet’e biçim verildiğinde, Mesih ile Kutsal Ruh’un Akıl ve Hakikat’ten sudur etmiş olmaları hasebiyle onunla birlikte Pleroma’nın dışında kalmaları imkânsız olduğundan, Mesih ile Kutsal Ruh, diğer eonlara katılıp Baba’yı yüceltmek üzere Sınır’ın dâhilindeki Akıl ve Hakikat’e yükseldiler.

Ve nihayet Pleroma içindeki bütün eonlar arasında adeta bir barış ve ahenk birliği hâsıl olduğundan, Baba’yı artık kendi münferit çiftleriyle (sizigileriyle) yüceltmekle yetinmeyip O’nun şanına Baba’ya yaraşır meyvelerden müteşekkil bir tek sunuyla da ilahiler söylemek onlara hoş göründü.

Buna binaen otuz eonun tamamı, birliklerinin, ittifaklarının ve barışlarının bir nişanesi olarak Pleroma’nın ortak meyvesi olan tek bir eon sudur ettirmek hususunda mutabık kaldı.

Ve bütün eonların Baba’ya doğru bir suduru olduğundan, ona Pleroma’nın Ortak Meyvesi derler. Pleroma’nın içindeki şeyler işte böyle tanzim edildi.

Ve nihayet Pleroma’nın Ortak Meyvesi, yani büyük Başkâhin İsa (zira O’nun adı budur) sudur etmişti; tam o sırada Pleroma Dışındaki Hikmet, kendisine biçim vermiş olan Mesih’i ve Kutsal Ruh’u ararken, kendisini biçimlendirip sebatkâr kılan Zât’ın geri çekilmiş olması yüzünden helak olacağı korkusuyla büyük bir dehşete kapıldı."

Hikmet’e, yahut kozmik cevhere biçim verme ameliyesi, benzerlik kanununu takip ederek sırasıyla Sekizlik için (esirî feza) bir sınır çekmek ve ardından ayrıştırılmış cevheri eonların suretlerine göre şekillendirmekten ibaret görünmektedir. Bu durum dramatik bir üslupla şöyle sergilenir,

"O yas tuttu ve büyük bir şüpheye düşerek kendisini biçimlendirenin [Mesih] kim olduğunu, Kutsal Ruh’un kim olduğunu, nereye çekilip gittiklerini, kendisiyle birlikte olmalarına kimin mani olduğunu, o güzel ve mübarek rüyeti kendisinden kimin esirgediğini derin derin düşündü.

Böylesi ıstıraplara gark olmuş vaziyette, kendisini terk edene dua edip yalvarmaya koyuldu.

Bunun üzerine Pleroma içindeki Mesih ve diğer eonlar onun yakarışlarına merhamet ettiler ve Pleroma Dışındaki Hikmet’in Eşi olsun ve Mesih’i ararken çektiği tutkuları düzeltsin diye Pleroma’dan Ortak Meyve’yi gönderdiler.

Ve böylece Pleroma’dan çıkıp gelen Ortak Meyve, onu dört asli tutkunun, yani korku, keder, şüphe ve yalvarışın pençesinde kıvranır bulunca ıstıraplarını ıslah etti; bunu yaparken bir yandan böylesi tutkuların bir eonun tabiatından neşet etmesi ve Hikmet’e has olması hasebiyle yok edilmesinin uygun olmadığını, diğer yandan da Hikmet’in korku, keder, yalvarış ve şüphe gibi eziyetler içinde kalmaması gerektiğini idrak etti.

Binaenaleyh, böylesine yüce bir eon ve bütün bir Pleroma’nın evladı olması sıfatıyla, tutkuları ondan uzaklaştırdı ve onları somut cevherlere dönüştürdü; korkuyu nefsi (psişik) cevhere, kederi latif maddeye [maddi/hilik cevher], şüpheyi unsuri [daimonik] cevhere tahvil etti; yönelişi, yani dua ve yakarışı ise yukarıya doğru bir yola, diğer bir deyişle tövbeye ve nefsi cevherin 'sağ' olarak tesmiye edilen kudretine dönüştürdü."

İnsandaki tutkuların maddi bir tabiata sahip görülmesi gibi, kozmik ruhun tutkuları da bu evrensel felsefe manzumesinde dünya sürecini dramatize edenlerce somut cevherler olarak tasavvur edilmiştir.

Hikmet Mitosu

Şimdi Hikmet dramasının, Platoncu tabirleri kullanacak olursak, "akledilir" olandan ayırt edilen "hissedilir" dünyanın teşekkülünü temsil eden merhalesine gelmiş bulunuyoruz.

Fakat Hippolytos’un özetine devam etmeden evvel, talibin Gnostik ıstılahlar labirentinde yolunu bulabilmesi için birkaç izahat cümlesi eklenebilir.

Aşağıdaki yahut düşmüş Hikmet, dört büyük temayülün, yani asli "ıstıraplarının" yahut "tutkularının" kaotik bir biçimde harekete geçirdiği ilk cevher, yahut Âlem-ana’dır.

O, bu kaotik hâlinden, akledilir yahut noetik evrenin kudretlerinin terkibi olan yukarıdaki İlahi Kudret marifetiyle kurtarılır. Kaos kozmosa, intizamsızlık intizama dönüşür.

"Tutkular" (korku, keder, şüphe ve yakarış) ondan tefrik edilir; o arınarak yukarıda kalır, tutkular ise hissedilir evreni meydana getiren cevherin daha kesif merhalelerine doğru büzülür.

Üzerlerinde, en yüksek üç âlemin (akledilir evren yahut Pleroma) ve ötedeki Bir’in, Yüce Ulûhiyet’in mümessili olan Kudret kanat germektedir.

Bu İlahi Kudret’e Ortak Meyve adı verilir.

Dört "tutku" Sophia’dan ayrıştırılır ve kendisi alt âlemlerin en yücesinin cevheri olarak baki kalır.

Korku ve keder, sırasıyla nefsi ve hilik (yahut cismani) âlemlerin cevherleri hâline gelir.

Şüphe aşağıya doğru bir temayül, cismaniden dahi daha kesif ve kaba varoluş hâllerine doğru inen bir yol olarak kabul edilir; yakarış (dua, tövbe yahut vuslat arzusu) ise Semavi âleme doğru uzanan bir yol addedilir.

Ruhun "sağ" olarak tesmiye edilen kudreti budur; maddeye doğru aşağı yönlü temayül ise "sol" olarak adlandırılır. Şimdi metnimizi tetkik etmeye geri dönebiliriz,

"İnşa edici kudret 'korku'dan [neşet eder]. Yazar, kutsal metindeki 'Rabbin korkusu Hikmet’in başlangıcıdır' sözünün manası budur der, zira bu, Hikmet’in ıstıraplarının başlangıcıydı.

O [evvela] korktu, sonra kederlendi, ardından şüpheye düştü ve bilahare dua ile yakarışa sığındı."

Dahası, nefsi cevherin ateş tabiatında olduğunu söyler, onlar bu cevhere [Orta] Mekân, Hebdomad (Yedili) ve Kadîm-i Eyyâm derler.

Bu [mekân] hakkında yaptıkları diğer tüm benzer beyanlar, [gerçekte] [maddi] âlemin yapıcı kudreti olduğunu bildirdikleri [kozmik] nefsi cevhere taalluk eder. Ve bu cevher ateş tabiatındadır.

Yazarın belirttiğine göre Musa da, "Rabbin, Tanrın, yakıp yok eden bir ateştir" diye bildirir, zira onun bu şekilde yazılmış olmasını istemiştir. Korku hissinin tesirinin, insanın aurasını yahut latif örtüsünü büzüştürüp yoğunlaştırdığı söylenir.

Nefsi seviye, zihni olanın bir büzüşmesi veya yoğunlaşmasıdır, maddi olan ise yine nefsi olanın bir yoğunlaşmasıdır.

Ateşin kudreti, der yazar, iki türlüdür, zira her şeyi yiyip bitiren ve söndürülemeyen bir ateş vardır ve... Burada ne yazık ki bir metin boşluğu (lakuna) mevcuttur, muhtemelen "ve bir diğeri de söndürülebilirdir" kelimeleriyle ikmal edilmelidir.

Buna göre ruh [yani nefsi cevher], adeta bir nevi vasat olmak hasebiyle, kısmen fani [ve kısmen gayrifani]dir. (O [hem] Hebdomad'dır [ay altı felek] [hem de] Hebdomad'ı nihayete erdirmenin vasıtasıdır.) Zira o, Hikmet'in, kâmil suretler gününün [yani güneş-mekânının] ve Pleroma'nın (Doluluk) Müşterek Semeresi'nin bulunduğu Ogdoad'ın [zihin veya ruh-cevheri] altında, fakat şekillendiricisi [yahut demiurgik kudreti] olduğu heyûlâni maddenin [yeryüzü-mekânı] fevkindedir.

Şayet ruh yukarıdaki şeylere benzetilirse ölümsüzleşir ve yazarın ifadesiyle göklerin üzerindeki Kudüs olan Ogdoad'a dahil olur, buna mukabil maddeye, yani maddi ihtiraslara benzer kılınırsa, bu takdirde bozunabilir hale gelir ve helak olur. Bundan sonraki cümlede geniş bir metin boşluğu yer almaktadır, ben de bu boşluğu şu şekilde telafi etmeye gayret ettim, "Dolayısıyla, nefsi cevherden sudur etmesi hasebiyle, [ve bir eondan yahut pleromadan değil], [Hissedilir Âlem'in] ilk ve en büyük kudreti bir suretti, [ve bir pleroma değildi, yani Usta (Demiurgos) idi, maddi cevherden yahut 'keder'den sudur eden kudret ise] bu âlemin hâkimi olan İftiracı (Diabolus) idi. [Dahası, unsuri [veya şeytani] cevherden, yani 'şüphe'den sudur eden kudret] Baalzebul'dur. [Ve] Hikmet bizzat yukarıdan, Ogdoad'dan Hebdomad'a kadar tesir icra eder. [Zira] Usta'nın hiçbir şey bilmediğini, aksine onlara göre akılsız ve ahmak olduğunu, hakikatte ne yaptığını yahut ne işlediğini bilmediğini söylerler.

Cehaleti sebebiyle Hikmet onun yaptığı her şeyi onun namına kuvvetlendirip harekete geçirmiştir, bunu yapan bizzat o olduğu halde Usta, kâinatın imalini kendi kendine başardığını zannetmiş ve böylece, 'Ben Tanrı'yım ve benden başka kimse yoktur' demeye başlamıştır.

İşte burada Valentinus'a göre Tetraktys'imiz, yani 'kökleri bulunan ve daima akan tabiatın menbaı' ve hem nefsi hem de maddi olan bütün hilkatin kendisinden teşekkül ettiği Hikmet'imiz karşımıza çıkar. Bu ifade Hippolytos tarafından hem Pythagoras'a hem de Valentinus'a yönelik bir istihza ve tariz gayesiyle serdedilmiştir.

Dört "ihtiras" elbette asıl Tetraktys'ten fevkalade uzaktır, onlar yalnızca Tetraktys'in daha alt tabakalardaki birer yansımasından ibarettir.

Hikmet'e 'Ruh' ve Usta'ya 'Nefis' denir, İftiracı (Diabolus) ise 'Bu Âlemin Hâkimi' [Beden] ve Baalzebul 'Cinlerin Hâkimi'dir [Kaos].

Bize anlattıkları bundan ibarettir. "Dahası, evvelce belirttiğim gibi tüm öğretilerini riyazi mülahazalara dayandırarak, Pleroma'nın (Doluluk) nihayetinde kâmil bir adede göre tanzim edilmesi maksadıyla, Pleroma dahilindeki eonların müşabehet kanunu uyarınca otuz diğer eondan müteşekkil yeni bir silsile sudur ettirdiğini beyan ederler.

Zira tıpkı Pythagorasçıların on ikiye [? ona], otuza ve altmışa taksim etmeleri ve gösterildiği üzere incelik üstüne incelik sergilemeleri gibi, bu (Gnostikler) de Pleroma dahilindeki yaratımları aynı şekilde alt kısımlara ayırırlar.

Ogdoad'ın muhteviyatı da alt kısımlara taksim edilmiştir, Hikmet (ki onlara göre tüm yaşayanların anasıdır [kozmik Havva]) ile Pleroma'nın Müşterek Semeresi (Logos), semavi Melekler, yukarıdaki, göklerdeki Kudüs'ün Ahalisi olan 'Kelamlar' yahut başkalarını sudur ettirmiştir.

Zira bu Kudüs harici Hikmet'tir ve onun zevci Pleroma'nın Müşterek Semeresi'dir. Bazı münekkitler Hikmet ile Müşterek Semere'nin "yetmiş kelam" sudur ettirdiğini ileri süren bir nüshayı tercih etmişlerdir, lakin İsrail'in on iki sıbtına tezat teşkil edecek surette Yahudiler nezdindeki milletlerin adedi bu olmakla ve bu sebepten tarihselleştirici rivayetlere göre "on iki"den sonra "yetmiş" (yetmiş ikiyi temsil eden) resul seçilmiş olmakla birlikte, ben her hususta yaptığım gibi Kodeks'in metnini takip etmeyi yeğliyorum. "Usta dahi ruhları sudur ettirmiştir, zira o, ruhların cevheridir.

Onlara göre ilki İbrahim, ikincisi ise İbrahim'in evlatlarıdır." (Aksi halde fevkalade abes kaçacak olan "İbrahim'in kucağı" tabirini izah edecek bir tesmiye.)

"Dahası, Usta ruhlar için bedenleri maddi ve unsuri cevherden inşa etmiştir.

Ve şu kelamın manası da budur, 'Ve Tanrı topraktan balçık alarak insanı şekillendirdi ve onun şahsına [harfiyen, yüzüne] hayat nefesini üfledi, böylece insan yaşayan bir can haline geldi.'

Onlara göre heyûlâni madde bedeninde ikamet ettiğinde nefsi olarak tesmiye edilen, fakat [vasıtası] unsuri cevherden teşekkül ettiğinde maddi, zeval bulucu ve nakıs olan 'içsel insan' işte bu [ruh]dur."

Hippolytos burada Valentinusçuların son derece girift olan kozmogonilerini ve tefsirlerini birkaç muhtasar paragrafa sığdırarak özetliyor gibi görünmektedir ve okuyucu bu hülasanın hasmane bir kalemden çıktığını asla hatırdan çıkarmamalıdır.

Bununla birlikte, Kilise Babası'nın dahi Gnostik müellifin ifade ettiği mananın tamamını yok edemediğini talebenin bizzat müşahede etmesini muvafık buldum.

Onlara göre bu maddî insan, kimi zaman yalnızca ruhun, kimi zaman ruh ile daimonesk varlıkların [elementallerin], kimi zaman da ruh ile yukarıdan, Pleroma (Doluluk) ve Hikmet’in Ortak Meyvesi’nden bu dünyaya ekilmiş 'kelimeler' [yahut melekler] olan ve demonlar onunla birlikte yaşamayı bıraktığında balçık bedende ruhla beraber ikamet eden 'kelimelerin' bir nevi hanı yahut meskenidir.

Ve Gnostik yazarın aktardığına göre kutsal yazılarda [Pavlus’un Efeslilere Mektubu’nda] şöyle yazılmıştır, 'Bu sebeple Rabbimiz İsa Mesih’in Tanrısı, Babası ve Rabbi huzurunda diz çökerim ki Tanrı, Mesih’in sizin içsel insanınızda' yani bedensel değil, nefsani insanda 'mesken tutmasını sizlere ihsan eylesin; ta ki Derinliğin' yani külliyatın Babasının 'ne olduğunu, Genişliğin' yani Haçın, Pleroma’nın Sınırının 'ne olduğunu ve Yüceliğin' yani Eonların Pleromasının 'ne olduğunu kavrayacak kudrete erişesiniz.'

Bundan ötürü Pavlus’un Korintlilere Birinci Mektubu’nun başka bir yerinde belirttiği üzere, 'Nefsani insan, Tanrı’nın Ruhuna ait şeyleri kabul etmez, zira bunlar ona göre akılsızlıktır', Gnostik yazar da Zanaatkârın [Demiurgos] gücünün [yani Zanaatkâr tarafından neşredilen gücün yahut ruhun] akılsızca olduğunu söyler, zira kendisi de akılsız ve nâdandı, evrenin teşekkülü için ona haberi olmaksızın kuvvet aşılayanın Hikmet, yani Anne, yani Ogdoad olduğunu bilmeyip dünyayı tek başına var ettiğini sanıyordu.

Yazara göre, bütün Peygamberler ve Yasa bu yüzden Zanaatkâr namına konuşmuşlardır, akılsız bir Tanrı’nın hiçbir şeyden habersiz akılsızlarıdırlar.

Yazar, Kurtarıcı’nın 'Benden önce gelenlerin hepsi hırsız ve hayduttur' ve Resul’ün 'Önceki nesillerce bilinmeyen gizem' sözlerini buna dayandırır. Zira yazara göre Peygamberlerin hiçbiri bizim bahsettiğimiz hususların tek birinden dahi söz etmemiştir, o dönemde bunlar bilinmemekteydi.

Bu nedenle, dünya nizamı tamamlandığında gelecekteki tekâmül, Tanrı’nın Oğullarının, yani Zanaatkârın Oğullarının şimdiye dek gizli kalmış olan tecellisinden [keşfinden] ibaret olacaktı, yazara göre nefsani insan kalbinde bir örtüyle bu tecellinin içinde gizlenmişti.

Bu örtünün kalkması ve bahsi geçen gizemlerin aşikâr kılınması gerektiğinde İsa, yeni tekâmülün ilk timsali olarak bakire Meryem vasıtasıyla doğdu; nitekim şöyle buyrulmuştur, 'Kutsal Ruh senin üzerine gelecek' Ruh Hikmet’tir 've Yüceler Yücesinin Kudreti senin üzerine gölge salacak' Yüceler Yücesi Zanaatkârdır 'çünkü senden doğacak olan mukaddes addedilecektir.' Zira o, Âdem suretinde şekillendirilip kökenlerini yalnızca Yüceler Yücesine, yani Zanaatkâra borçlu olan insanlar gibi sırf Yüceler Yücesinden doğmamıştı.

Yeni insan olan İsa, Kutsal Ruh’tan, yani Hikmet’ten gelmekteydi, fakat aynı zamanda Zanaatkârdan da neşet etmişti; öyle ki Zanaatkâr onun bedeninin şeklini ve terkibini temin ederken, Kutsal Ruh onun cevherini [özünü] bağışlasın ve böylelikle o, Meryem vasıtasıyla Ogdoad’dan doğmuş semavî bir kelime olabilsin. Yani İsa, yeniden doğuş mecburiyetini, tenasül dairesini aşmış kâmil insanın timsaliydi.

O, hep birlikte İlahi Oğulluğu teşkil eden Tanrı’nın Oğullarından birinin zuhuruydu.

Bu terminolojiye göre bu oğulların hepsi birer 'kelime' yahut logostur.

Böyle bir insanın bütün tabiatının bir mertebe ileri taşındığı söylenirdi.

Böylece onun bedeni diğer insanların ruhlarını var eden kudret tarafından şekillendirilmişti, ruhu diğer insanların tinsel varlıklarıyla aynı tabiata sahipti ve onun tinsel özü doğrudan eonların zürriyeti, Pleroma’nın (Doluluk) bir hissedarı olan bir 'kelime' idi.

Bu mevzu üzerinde onlar tarafından derinlemesine tetkikat yapılmıştır ve mezkûr ayrışma ile ihtilafın menşei de burasıdır.

Dolayısıyla onların doktrini ikiye bölünmüştür ve kendi ifadeleriyle bir öğretiye Doğu (Anatolia), diğerine ise İtalya öğretisi denir. Öğretilerini İtalya’dan alan ve aralarında Herakleon ile Ptolemaios’un da bulunduğu zümre, İsa’nın bedeninin başlangıçta nefsani bir terkibe sahip olduğunu söyler; bu sebeple vaftizi esnasında Ruh, bir güvercin suretinde onun üzerine inmiştir, yani yukarıdaki Anneden, Hikmet’ten gelen 'kelime' inerek onun nefsani bedeniyle birleşmiş ve onu ölümden diriltmiştir.

Yazara göre 'Mesih’i ölümden dirilten, sizin fâni bedenlerinizi de canlandıracaktır' sözü işte bunu, yani nefsani bedenleri kasteder. Zira lânete uğrayan balçıktı. Nitekim Musa, 'Çünkü topraksın ve yine toprağa döneceksin' demiştir. Öğretilerini Doğu’dan devralan ve aralarında Aksionikos ile Ardesianes’in [?Bardesanes] bulunduğu kimseler ise Kurtarıcı’nın bedeninin ruhanî olduğunu öne sürerler.

Zira Meryem’e bahşedilen cevher şekillendirilebilsin diye Kutsal Ruh, yani Hikmet, Meryem’in üzerine gelmiş ve onunla birlikte Yüceler Yücesinin kudreti, Zanaatkârın sanatı da hazır bulunmuştur.

O hâlde onları bu meseleleri kendi aralarında tahkik etmeye bırakabiliriz, bu tür araştırmaları sürdürmek isteyen diğer kimseleri de öyle.

Yazar ayrıca, tıpkı içerideki eonlar mertebesindeki nakısaların tashih edilmesi gibi, Ogdoad yani Dış-Hikmet mertebesindekilerin de ıslah edildiğini ve dahası Hebdomad mertebesindekilerin de düzeltildiğini ifade eder. Zira Zanaatkâr, sandığı gibi tek başına bir Tanrı olmadığını ve kendisinden başka bir kudret bulunmadığını bizzat Hikmet’ten öğrenmiş, Hikmet vasıtasıyla Daha Üstün Olanı [İlahı] idrak etmiştir.

Bununla birlikte, ondan yalnızca temel talimatı aldı, bir katekümen oldu ve ilk inisiyasyonu görerek Baba'nın ve Eon'ların yüce gizemi kendisine böylece öğretildi, ve bu sebeple bunu bir başkasına ifşa edemezdi.)" Kullanılan terimler, Demiurgos'un talimat aldığını, ancak sırası geldiğinde bir muallim veya inisiye edici olmasını sağlayacak daha yüksek kudretin yahut inisiyasyonun kendisine verilmediğini gösterir, o "müesis"i almış, fakat "epopteia"ya nail olamamıştır.

"(Yazara göre, Musa'ya söylediği şu sözlerin manası budur, 'Ben İbrahim'in Tanrısı, İshak'ın Tanrısı ve Yakub'un Tanrısıyım ve Tanrı'nın ismini onlara bildirmiş değilim', yani Gizem'i beyan etmedim, Tanrı'nın kim olduğunu açıklamadım, lakin Hikmet'ten işittiğim Gizem'i kendime saklayıp gizli tuttum.) O vakitten beri yukarıdaki şeyler [Pleroma (Doluluk), Ogdoad ve Hebdomad'dakiler] ıslah edildiğinden, aynı tevarüs kanunu uyarınca buradaki [yeryüzündeki] şeylerin de lâyıkıyla nizama kavuşması gerekiyordu.

Bu sebeple Kurtarıcı İsa, buradaki şeylerin düzeltilmesi gayesiyle Meryem vasıtasıyla doğdu.

Tıpkı Mesih'in, dışarıdaki Hikmet'in, yani 'düşük'ün ıstıraplarını ıslah etmek üzere Akıl-ve-Hakikat tarafından bilhassa sudur ettirilmesi gibi, Meryem vasıtasıyla doğan Kurtarıcı da yine ruhun ıstıraplarını ıslah etmek için geldi." Yukarıdakiler, okuyucuya bu Gnostiklerin içinde hareket ettiği fikirler dairesine dair genel bir fikir verecektir.

Gnostik yazarın serimlemesi, maruz kaldığı özetleme ameliyesi esnasında şüphesiz hayli zarar görmüştür, yine de bütünüyle aktarılmış olsaydı dahi, bunun Basilides veya Valentinus gibi bir Gnosis üstadına değil, bir talebeye atfedilmesi icap ederdi.

Valentinusçu fikirler dairesinin daha tutarlı ve ayrıntılı bir serimlemesini elde etmek için, evvelemirde (1) yukarıdaki rivayeti, (2) Theodotos'tan Alıntılar'ın muhtevasını ve (3) İrenaios'un açılış fasıllarında aktardığı Ptolemaios takipçilerinin akidelerinin hülasasını tahlil etmek, akabinde bütün bunları yeniden formüle etmek gerekirdi.

Bununla birlikte Hippolytos'un rivayeti, okuyucuyu genel hatlarla tanıştırmak için gayet kâfidir ve daha tafsilatlı bir serimleme bu kısa tetkiklerde yersiz olurdu. Şimdi bu devrin Gnostik düşüncesinin daha mümtaz reislerinin öğretilerinin muhtasar bir taslağını vereceğiz ve böylece "Valentinus cemaatine" geri dönüyoruz. Theodotos ve İskender hakkında hiçbir malumatımız yoktur, Sekundos hakkındaysa yalnızca Pleroma (Doluluk) dâhilindeki en yüce Ogdoad'ı Sağ ve Sol olmak üzere iki Tetrad'a böldüğünü bilmekteyiz, gerçi böylesi esaslı bir mefhumu onun ihdas ettiğini elbette vehmetmemeliyiz. Bu minvalde dikkatimizi Marcus, Ptolemaios, Herakleon ve Bardesanes ile sınırlayacağız, zira onlara dair muhtasar kayıtlar, dolaylı kaynaklardan, yani Patristik metinlerden temin ettiğimiz malumatı nihayete erdirecektir. Öyleyse "Valentinus cemaatine" dönelim ve evvela Marcus ile onun sayı sembolizmini ele alalım.

MARCUS'UN SAYI SEMBOLİZMİ

İrenaios'taki uzun bir bahis, Marcus ve takipçilerine dair malumatımız için neredeyse yegâne kaynaktır.

Hippolytos ve Epiphanios yalnızca İrenaios'u iktibas eder ve yeni telin ifadelerinden gayrı bir şey eklemezler, diğer menbalardan gelen malumatımız ise paragrafların değil, satırların meselesidir.

Gnostik görüşlerin bir vakanüvisi sıfatıyla İrenaios'un güvenilmezliği okuyucularımızın malumudur, Marcus ve Marcoscular hususunda ise bu hal her zamankinden daha ıstırap verici derecede aşikârdır.

Görünüşe göre ekolün kimi mensuplarına Rhone vadisinin kaba ahalisi arasında dahi rastlanıyordu ve saygıdeğer Lyon Rahibi, bilhassa onların tesirini kırma gayreti içindeydi.

Hücumuna, ömründe hiç görmediği ve Lyon'un koyun ağılına Küçük Asya'dan veya nihayet Mısır'dan daha fazla yaklaşmamış bir zat olan Marcus hakkında toplayabildiği bütün skandal rivayetleri naklederek başlar. İrenaios evvela Marcoscuların inisiyasyon merasimlerinde ve gizli ayinlerinde nelerin cereyan ettiğini tasvir etme iddiasındadır ve bizzat kendi memnuniyeti adına canlı bir şarlatanlık ve sefahat tablosu çizer.

Bununla birlikte, Marcoscular bütün bu rivayet ve tasvirlere kati bir lisanla itiraz etmişlerdir, bu sebeple Lyon Rahibi'nin bu meseledeki beyanlarıyla okuyucuyu şimdilik meşgul etmeyeceğiz, yalnızca kendisinin de bütünüyle şifahî rivayetlere istinat ettiğini ikrar ettiğini zikretmekle ve tetkik ehline bu rivayetin, ritüeli Askew Kodeksi'nde ve Codex Brucianus yazmalarından birinde kısmen doğrudan muhafaza edilmiş merasimlerin hayli tahrif edilmiş bir karikatürü gibi göründüğüne işaret etmekle iktifa edeceğiz. İrenaios müteakiben eline geçmiş olan bir Marcoscu yazmanın hülasasını vermeye girişir.

Görünüşe göre bazı kısımları aynen iktibas eder, lâkin ekseriyetle bir hülâsa ile yetinir, öyle ki metnin yazarının hakikatte ne söylediğinden hiçbir surette emin olamayız.

İrenaios belgenin aslını bizzat Marcus'a atfeder ve bütün fasıl boyunca ona sanki kendi çağdaşıymışçasına hitap eder, yine de bunun sırf belagat icabı olması muhtemeldir, nitekim otuz veya kırk sene sonra Hippolytos da açılış paragrafında, Marcus'u teşhir etmesinin neticesinde Gnostik muallimin naaşı çoktan mezara konmuş olmasına rağmen "artık [düzenbazlığından] vazgeçeceğini" iddia eder. Marcus'un bizzat kendisi hakkında, Valentinus'un ilk talebelerinden biri olduğu veya en azından Valentinusçu fikirlerin erken muhitine mensup bulunduğu gerikalanında hiçbir şey bilmiyoruz.

Tarihi takriben ikinci asrın ortalarına muğlak bir surette yerleştirilir, Küçük Asya'da talim verdiği söylenir ve Jerome, iki yüz sene sonra, onun bir Mısırlı olduğunu beyan eder. Gnostik muallimleri, Hristiyanlığı cihanşümul bir felsefe, yahut daha ziyade bir din felsefesi zemininden neşet eden ilahi bir ilim olarak vazetmek namına cesur bir gayret sarf etmiş münevver kimseler addeden Gnostisizm tetkikçisi için, Marcus'un "kabalist"

hahamların yöntemini Yunan alfabesine tatbik ederek Gnosis'in ziyadesiyle müphem eon-yaratılışı ve âlem süreci için bir sayı sembolizmi geliştirmesi son derece dikkat çekici bir meseledir.

Bununla birlikte, İbranilerin bunu Yunanlardan iktibas etmiş olması veya her iki kavmin de bu yöntemi Mısır'dan almış bulunması muhtemeldir. Herkesin teslim edeceği üzere, Gnostiklerin sembolizm usulleri pek çoktu, yalnızca fizikötesi varoluş tarzlarına dair değil, kat'i surette akıl-ötesi varlık olduğu belirtilen şeye dair birtakım mefhumları da cismani idrake aktarmak için sayısız teşebbüste bulunulmuştu.

Umumi kavrayış söz konusu olduğu müddetçe bu teşebbüslerin baştan akim kalmaya mahkûm bulunması, sarf edilen gayretleri istihfaf etmemiz için bir sebep teşkil etmez, bugün dahi bütün o girift riyazi formüllerimizle kâfi bir sembolizm geliştirememiş oluşumuz, gelecek devirlerde muayyen sınırlar dahilinde böyle bir başarının elde edilmesi ihtimalini inkâr etmemizi haklı çıkarmaz. Marcus'un bu devasa vazifeye yetersiz vasıtalarla giriştiği bir hakikattir, üstelik bu vasıtalar bugünün tekdüze zihinlerine fantastik ve hatta kıymetsiz görünmektedir, ne var ki bu teşebbüsünü bir dereceye kadar mazur gösteren bir gelenekten de mahrum değildi. Kadim Keldani dini

astronomik ve riyazi idi, kozmogenez ve tekâmül, sayıların sembolizmi dahilinde işlenmişti.

Mukaddes lisanın her bir harfinin muayyen bir sayısal karşılığı bulunmaktaydı, böylelikle sayısal olarak tefsir edilebilen ve nihayetinde tabii ve semavi hadiseler ile süreçleri izah edici kılınabilen kelimeler ve cümleler inşa edilebiliyordu. "Riyaziyeciler"in mukaddes metinlerinin bu sarih gaye gözetilerek kaleme alındığı rivayet edildiğinden, Keldani'nin kadim yıldız ilmine inisiye olan zata bahşedilen riyazi anahtar, o kadim medeniyetin kâhinlerince malum olan mukaddes tabiat ve insan ilminin kapısını aralayabilirdi. Yahudi hahamları, esaretten avdetlerinde, muhtemelen bu ebcedvari sayı-harf usulüne dair bazı fikirleri beraberlerinde getirmiş, bilahare bunu hem kadim rivayetlerinde münevver zihne nahoş gelen pek çok hususu tevil yoluyla izale etmenin, hem de eski kozmogoni ve ataerkil kıssalarına, esaret senelerinde ve sonrasında Şark fikirleriyle kurdukları temaslardan büyük ölçüde neşet eden yeni ve manevi manalar atfetmenin bir vasıtası olarak istihdam etme cihetine gitmişlerdir.

Sayı-harfler vasıtasıyla yapılan bu tasavvufi tevil usulü, Diaspora'daki münevver hahamların Helenleşme temayülleri sayesinde hayret verici bir vüsate erişmişti, Mısır ve bilhassa İskenderiye bu nevzuhur irfanın başlıca merkezlerinden biriydi.

Bu sayı sisteminin bir bakiyesi, Kabala geleneği ile günümüze kadar intikal etmiştir.

Bununla birlikte dikkat edilmelidir ki hahamlar, bu usulü muhtelif tarihlerde vücuda getirilmiş ve pek çok kez tashih edilmiş, aslında bu gaye ile telif olunmamış mütenevvi bir eserler mecmuasına tatbik etmişlerdir. Şeriat'ın her kelimesinin ve harfinin bizzat Tanrı tarafından ilham edildiğine ve binaenaleyh mucizevi bir büyü kudreti ihtiva ettiğine inandıkları doğrudur, fakat modern Kitab-ı Mukaddes tetkikatının amansız mantığı bu hüsnükuruntuyu büyük ölçüde sarsmıştır, onların dindarca sayı ameliyeleri artık ekseriyetle müdafaacı hahamlığın bir inkişafı olarak görülmeli ve ancak bahsi geçen metinlerin Babil'de, Keldani usulüne zaten vakıf kâtiplerce kaleme alınmış olabilecek cüzi kısımları için meşru kabul edilmelidir.

Valentinus ile talebelerinin, MS 70 senesinde ikinci mabedin harap edilmesinden sonra Yahudilerin ümitlerinin her zamankinden daha fazla raptolduğu haham teviline dair İskenderiye'de öğrenilecek ne varsa hepsine vakıf olduklarına şüphe yoktur. Sembolizmi şüphesiz kadim Keldanilerin sayı metinleriyle pek çok benzerlik taşıyan Pisagorcu sayı felsefesine de tamamıyla aşinaydılar.

Dolayısıyla içlerinden birinin, bu kadim sembolizm usulünü (şayet esasen Yunan ananesine has değil idiyse) yeni inancın ve katiyetle inandıkları üzere yeni âlem-ilminin metinlerinin artık neredeyse münhasıran kendisiyle kaleme alındığı Yunan alfabesine tatbik etmeye koyulması pek az şaşırtıcıdır.

Söylemeye hacet yoktur ki Yunan alfabesi bu tazyike dayanamazdı, yine de bu gayret Gnosis'in bir talebesi için iyi bir temrin teşkil etmiş ve büyük bir maharet sergilemek için geniş bir saha sunmuştu. Tekabüliyetler üzerindeki bu temrin tabiatıyla bilgiye bir katkı sağlamıyordu, sadece başka yollarla iktisap edilmiş bilgiyi aktarmanın bir vasıtasıydı.

Bununla birlikte, Irenaeus'un cedeliyatında Marcosçu yazmanın tahfifkâr hülasasından kurtarılması mümkün olduğu kadarıyla, Marcus'un bazı fikirlerinin muhtasar bir taslağını okuyucuya sunmak faydadan hâli olmayacaktır. Bu fikirler, sıklıkla atıfta bulunduğumuz Kıpti risaleleriyle olan müşterek temas noktalarını göstermeleri bakımından da ayrıca calib-i dikkattir.

Yazmanın ilham menbaı, Pleroma'nın (Doluluk) en yüksek hiyerarşisi olan Semavi Dörtlü'ye atfedilir, ne var ki âlem onun "eril" azametinin kudret ve haşmetine takat getiremeyeceğinden, ölümlülere yalnızca "dişil" suretinde ifşa olur. Aynı fikir Hindistan'da da cari bulunmaktadır. Tanrı (Deva), kudretini, yani Tanrıça'yı (Şakti, Devi), fanilerle irtibat vasıtası olarak kullanır, zira hiçbir fani O'nun hakiki suretini görüp de hayatta kalamaz.

Aşağıda zikredilenlerin tamamı, Hippolytus (Duncker ve Schneidewin) ile Irenaeus'un zayi olmuş Grekçe metninden nakilde bulunan Epiphanius'un (Dindorf) Grekçe nüshalarına ve Irenaeus'un Grekçe aslından yapılan, ekseriyetle gayriidraki ve hoyratça olan Latince tercümeye (Stieren) istinad etmektedir.

Yazma, anlaşıldığı kadarıyla, Semavi Baba'nın Kelam'ının telaffuz edilişini tavsif eden şu pasajla açılmaktaydı,

"Evvelemirde, her türlü tefekkür ve varlık imkânının fevkinde bulunan, ne eril ne de dişil olan, Bir dahi olmayan Baba, kendi tarif edilemezliğinin vücut bulmasını ve kendi görünmezliğinin surete bürünmesini dilediğinde, ağzını açtı ve Kendisine benzeyen bir Kelam terennüm etti, bu Kelam O'nun huzuruna çıkarak, bizzat ne olduğunu görmesinin vasıtası oldu, yani Kendisi, kendi görünmezliğinin suretinde tecelli etmişti."

Büyük İsim'in telaffuzu ise şu veçhile vaki oldu,

Baba, Kelam'ı söyledi, İsm'inin ilk perdesi dört unsurdan müteşekkil bir sesti, ikinci ses de dört unsurdan müteşekkildi, üçüncüsü on, dördüncüsü ve sonuncusu ise on iki unsurdan ibaretti.

Böylece bütün İsmin telaffuzu, otuz unsur ile dört sesten veya kümeden ibaretti.

"İsminin ilk perdesi, dört unsurdan müteşekkil bir sesti" sözlerinin ardından,

Irenaeus, sapkınlık avı esnasında muhtemelen başka bir yerde dördüncü İncil’in Mukaddimesine dair rastladığı sayısal bir tefsirden mülhem kendi şahsi fikrini özetine sokuşturmuştur.

Böylelikle, araya sıkıştırdığı "yani arche", Mukaddime’nin "Başlangıç"ı notuyla özetin akışını açıkça kesintiye uğratmaktadır.

Dahası, bu otuz unsurun her biri kendine has bir telaffuza, karaktere, harflere, biçimlenmelere ve tasvirlere sahiptir.

Fakat hiçbir unsur, bir parçası olduğu sesin suretine vakıf değildir, nitekim kendi ana sesini bilmek bir yana, kendi ses hiyerarşisindeki ortak unsurların telaffuzuna dahi dikkat etmez, yalnızca kendi telaffuzuna bakar.

Böylece bildiği her şeyi dile getirerek, bütün İsmi tınlattığını zanneder.

Zira bütün İsmin birer parçası olan unsurların her biri, kendine has sesi sanki Kelam’ın tamamıymış gibi seslendirir ve kendi hususi lisanındaki son alt unsurun en son harfine varıncaya dek bu sesi çıkarmaktan geri durmaz.

Her şeyin ikmali veya eski haline iadesi,

tüm bu asli unsurların tek ve aynı harfe veya perdeye varıp tek ve aynı nidayı çıkarmasıyla vuku bulur, bunun sembolü ise mukaddes "Amin" kelimesinin hep bir ağızdan terennüm edilmesiydi.

Her türlü cevher ve tevellüt fikrini aşan Hayy olan Eon’a şekil veren vasıta, Ezeli Ahenk makamının işte bu perdeleriydi.

Rab, "Peder’in cemalini daima temaşa eden meleklerden" bahsederken bu nevi suretlere atıfta bulunuyordu.

Bu unsurların alelade telaffuz edilen isimleri şunlardır, eonlar, kelamlar, kökler, tohumlar, doluluklar (pleromata), semereler.

"Telaffuz edilen" isimler, "sahici" isimlerden yahut mysticae voces’ten tefrik edilir ki bunların şifreli muadillerinin pek çok örneği Kıpti Kodekslerinde bulunmaktadır.

İmdi, her ilahi unsur, bütün tali sesleri, perdeleri veya harfleriyle birlikte, İlahi Varlığın kendisine Kilise remzi verilmiş olan merhalesinde mündemiçti. "Kilise" (Ecclesia) tabiri, "Dışarı Çağrılma", yani Seçilmişlerin Mirası manasına gelir ve mektebin yalnızca inisiye edilmiş azalarına ifşa olunan "sahici" bir ismin bedelidir.

Kilise, Pleroma’nın (Doluluk) Rableri olan Dörtlük’ün, yani Mukaddes Dört’ün dördüncü ve son sizijisinin, yani çiftinin dişil veçhesiydi.

Bu semavi unsurların son alt unsurunun en son perdesi kendine has sesini çıkarınca, bunun aksi seda bulup bütün bu unsurların ve alt unsurların suretinde tecelli ederek bir başka silsileyi intaç etti, işte yalnızca bildiğimiz âlemin unsurlarının değil, aynı zamanda bizim âlemimizinkilerden evvel mevcut olan unsurların da müsebbibi bu silsiledir.

Aşağıya doğru akis üstüne akis uyandıran en son ilahi perdenin bizzat kendisi, bütün İsmi ikmal ve itmam etmek üzere kendi ana sesi tarafından yukarıya yükseltildi, aksi seda ise aşağıdaki kısımlara inip sanki Pleroma’dan (Doluluk) tardedilmişçesine orada kaldı.

Ana sesin telaffuzunu bilkuvve havi olan bu son perdenin aşağıya nüzul ettiği mezkûr ana ses yahut unsur, otuz harften veya unsurdan teşekkül etmekteydi ve bunlardan her biri, her bir kök unsurun isminin hecelenmesine vesile olan başka harfleri yahut unsurları ihtiva etmekteydi ve bu böylece sonsuza kadar sürmekteydi.

Yani alt unsurlar bir bakıma ana unsurun ismini hecelemekte veya kudretini izhar etmektedir, her bir alt unsurun kudreti yahut ismi ise sırasıyla diğer cüzi unsurlarca izhar edilmekte veya hecelenmektedir ve bu minval üzere nihayetsiz devam etmektedir.

Marcus, Yunan alfabesindeki bir kıyasa dikkat çekerek bu muazzam fikri şakirtlerinin zihnine yerleştirmiştir.

Mesela tek bir harfi, diyelim ki delta’yı ele alınız, adını telaffuz ettiğiniz anda beş harfe sahip olursunuz, yani delta, epsilon, lambda, tau, alpha.

Kezalik epsilon harfi de epsilon, psi, iota, lambda, omicron, nu olarak çözülür ve bu sonsuza dek böyle sürer.

Bu temsil şüphesiz gayet vazıhtır.

Gnostik el yazması bundan sonra Hakikat’in Semavi İnsanı’nın Azametli Bedenini sembolize etme usulünü tarif etmeye girişti, buna göre Yunan alfabesinin yirmi dört harfi çifter çifter on iki "uzva" taksim edilmekteydi.

Semavi İnsanın Bedeni, kâinatın, onun mıntıkalarının, mertebelerinin, hiyerarşilerinin ve kuvvetlerinin ideal nizamının, idaresinin veya tertibinin müşahhas bir timsaliydi.

Bu sembolik tasvire, tek unsurun şeması veya biçimlenmesi (to schema tou stoicheiou) ve aynı zamanda Hakikat İnsanı’nın figürünün (veya diyagramının) glifi (yahut karakteri) denirdi, bu zat muhtemelen Kodeks Brucianus’taki Hakikat Tanrısı’dır ki bu kodeksteki risalelerden biri, mezkûr isim altındaki yaratıcı ilahın muhtelif sudur lahzalarına ait koca bir diyagramlar silsilesini ihtiva eder.

"Figürün glifi" (ho charakter tou grammatos) terkibinde gramma kelimesi ya alfabenin bir harfi, ya bir musiki perdesi, yahut da riyazi bir şekil veya diyagram manasına gelir.

Karakter, glif veya biçimlenme, böylelikle ya dört harfli Büyük İsm’in son harfi, ya da Semavi Logos yahut Kelam tarafından terennüm edilen İlahi Ahenk’in son perdesi olarak telakki edilen ruhaniyet-fevki Pleroma’nın (Doluluk) bir remzi veya inikası olacaktır.

Karışıklığa ve sembollerin sembollerine mahal vermemek adına gramma kelimesini üçüncü manasında aldık ki bu manasıyla, Hindistan’da tantra ("sistemleştirme", "nizama koyma") olarak bilinen tabiat unsurlarını ve kuvvetlerini sistemleştirme büyük sanatıyla olan hısımlığını ikrar eder. Tantrika günümüzde ak ve kara olmak üzere iki çehreli bir sanattır ve başlıca vasfı, ameliyeyi icra edenin kullanmak istediği kuvvetlerin ve unsurların biçimlenmesini temsil etmek üzere büyü diyagramları (yantralar) resmetmektir.

Marcus’un diyagramına dair bütün zikri burada atlıyorum,

Semavi İnsan’ın bedenine dair bu mülahazalar, bu kısa tetkiklerde fazlasıyla yer kaplayacağından burada ele alınmamıştır. Teslisin (Nous [Akıl]-Hakikat, Kelam-Hayat, İnsan-Kilise) orta çiftinin yahut sizigisinin eril kudreti ve altılının mecmuu olan Kelam, Hakikat’in ağzından sudur etmiştir.

Bu Kelam, her şeye babalık vasfı (patrodotōr logos) bahşeden, evrenin bizzat kendi kendini var edicisi, her şeyin Logos’u veya Yüce İlkesidir.

Yeryüzünde bu Kelam, bütün Hristiyanlarca umumen bilinen isme, yani İsa Mesih’e dönüşür.

Fakat İsa, burada yalnızca ismin sedasıdır, ismin hakiki kudreti değildir.

İsa ismi, hakikatte pek kadim bir ismin bedelidir ve onun kudreti Hristiyanların yalnızca "seçilmiş" zümresince malumdur. Bu, altı harfli isimdir.

Lakin bu dahi yalnızca bir remizdir, Pleroma’nın (Doluluk) Eonları arasında ise çok katmanlı olup bambaşka bir suret ve mahiyettedir, bu da yalnızca kalplerinde Logos ile hısım olanlara, melekleri yahut azametleri ebediyen O’nun nezdinde bulunanlara malumdur. Çizimdeki Semavi İnsan’ın Bedeninin muhtelif uzuvlarına iliştirilmiş alfabenin yirmi dört harfi, yukarıdaki eonik unsurların mecmuunu yahut Pleroma’sını (Doluluk) havi üç kudretin sudurunun remizleri, diğer bir deyişle suretleridir.

Alfabede bunların tabiatına dair bir başka teşbih daha mevcuttur.

Zira dokuz sessiz harf (yahut sadasız harfler), sekiz akıcı harf (yahut yarı sadalar) ve yedi sesli harf (yahut sadalar) bulunmaktadır. Sessizler, Nous (Akıl) ve Hakikat’in kelimelere sığmaz yahut sadasız unsurlarını remzeder, sadasız harfler ile sadaların tam ortasında yer alan akıcılar, yukarıdaki tezahür etmemiş olandan suduru kabul eden ve aşağıdaki tezahür etmiş olandan vuku bulan urucu geri alan Kelam ve Hayat unsurlarını temsil eder, sesliler ise İnsan ve Kilise unsurlarını temsil eder, zira İnsan vasıtasıyla zuhur eden seda bütün eşyaya suret kazandırmıştır.

Çünkü O’nun sesinin aksi, eşyayı suret libasıyla donatmıştır. Bu durum bize, Platoncu idealar aleminin üç sahaya (1) noetik, (2) hem noetik hem noerik, (3) noerik olarak tafsilatlı taksimatını hatırlatmaktadır. (Orpheus üzerine kaleme aldığım makaleme bakınız). Böylece elimizde 9, 8, 7 serisi teşekkül eder, şayet 9’dan 1 eksiltip bunu 7’ye ilave edersek, 8, 8, 8’i, yani harflerinin sayısal değerleri 888’e baliğ olan altı harfli isim İsa’yı (Iēsous) elde ederiz.

Yani, makamı Baba (Nous [Akıl]) nezdinde bulunan Zat, makamını terk edip nüzul etmiş, ilahi hilkati yeniden muvazene hâline kavuşturmak gayesiyle, kendisinden ayrıldığı kişiye (Kilise’ye) gönderilmiştir, ta ki Pleroma’ların (Doluluk) yahut ideal kozmosun veya Pleroma’nın (Doluluk) üç merhalesinin vahdetleri eşitliğe irca olunduğunda, hepsinin içinde hepsinden hasıl olan tek bir kudretin müşterek bir semeresi teşekkül edebilsin.

Böylelikle 7, 8’in kudretini iktisap etmiş ve üç saha sayıca birbirine eşit hâle gelmiştir, yani 3 sekiz, bunların mecmuu ise 24’tür. İmdi, bu üç saha yahut unsurun her biri çifttir (müsbet ve menfi), cem’an 6 eder, bunlar da keza dörtlüdür, cem’an 24 eder, bu da İsimlendirilemeyen’in unsurlarının ikililer, üçlüler ve dörtlüler hâlindeki inikasıdır. Üstelik, hakiki unsurların yalnızca suretleri olan alfabenin 24 harfi arasında 6’yı bulmak isterseniz, onu B (ks?), Ψ (ps?), Z (ds?) gibi çift harflerin içinde gizlenmiş hâlde bulursunuz.

Bu 6’yı 24’e ilave ettiğimizde, Pleroma’nın (Doluluk) 30 Eonunun bir başka remzini elde ederiz. Gnostiklerimiz büyük bir maharetle bu İncil sayılarını ve amiyelerini Tekvin’in mukaddimesinde ve Eski Ahit külliyatının muhtelif yerlerinde bulmuşlardır, mamafih onları bu harf hesabı vadisinde takip etmemize lüzum yoktur.

Ne var ki, onların İncil rivayetlerini de tarih olarak değil, birer mecaz ve yalnızca mecaz olarak da değil, inisiyasyon dramasının remizleri olarak telakki ettiklerini gördüğümüzde, mesele teozofi talebesi için derin bir ehemmiyet kesbetmektedir. Nitekim onlar, tecelli (transfigürasyon) kıssasının, tekamül arayışındaki insanda tezahür ettiği şekliyle ilahi tedbirin remzi (en homoiōmati eikonos), diğer bir ifadeyle, inisiyasyonun muayyen bir merhalesi olduğunu beyan etmişlerdir. Bu hususu daha vazıh kılmak adına, bazı okuyucularımızın zaten aşina olduğu ıstılahları kullanacağız. "Altı gün" mürurundan sonra, yani salikin yola ilk kadem bastığı andan itibaren yedinci merhalede, salik "dağa", yani yüksek şuur hâllerini tasvir eden veciz bir remze uruc etmiştir. Dördüncü olarak uruc etmiş ve altıncı olmuştur.

Yani, bilinen İncil kıssasındaki Petrus, Yakub ve Yuhanna ile Musa ve İlyas misali, üç kişiyle beraber uruc etmiş ve kendisine iki kişi daha iltihak etmiştir. "Üçler", onun kesif, latif ve zihni alemlerde bihakkın iktisap ettiği kudretlerdir, bunlar muhtemelen Budist ananesindeki srotapanna, sakadagamin ve anagamin mertebeleridir. "İkiler" ise kendisini muhabbetle karşılayıp destekleyen ruhi ve ilahi kudretlerin mümessilleridir, böylece henüz bedendeyken altıncı, yani ruhi şuura malik hâle gelir, bu da arahat mertebesidir.

Markosçulara göre bu nüzul eden ve Hebdomad’da, yani yedi ihtilaf küresi sahasında tevkif edilen, işte bu "altı" idi, zira bu "altı", hakikatte bu yedi kürenin fevkinde yahut ötesinde bulunan, ayniyetin sekizinci muhit küresi olan Alem-Anası ile aynı cevherdendir. Alem-Anası (Hikmet) ile aynı cevherden olan altı (arahat), esasen bütün unsurların yahut kudretlerin tam adedini bizzat nefsinde barındırır, bu hakikat, vaftiz menkıbesinde güvercinin nüzulü ile remzedilen merhalede zaten temsil edilmiştir.

Güvercin, çizelgenin Alfa ve Omega’sıdır (1 ve 800), başı temsil eden sayıların ilki ve sonuncusudur.

Bununla birlikte, Grekçede "güvercin" kelimesi *peristera*dır (περιστερά), ve 80 (π) + 5 (ε) + 100 (ρ) + 10 (ι) + 200 (σ) + 300 (τ) + 5 (ε) + 100 (ρ) + 1 (α) = 801 eder. Yine, ilahi tedbir veya şeylerin nizamı, "ilk insan"ın yahut "topraktan olan insan"ın yeni doğumu veya yeniden doğuşu için "son insan"ı, "gökten gelen insan"ı "altıncı günde", yani "hazırlık gününde" izhar etmiştir, dahası, inisiye haça gerildiğinde çile altıncı saatte başlamış ve altıncı saatte sona ermiştir.

Bütün bunlar, Markosçu yazar tarafından "Işığın Oğulları" yahut "İnsanın Oğulları" olarak adlandırılan (zira Grekçe metin her iki anlama da gelebilir) inisiyasyon gizemlerine kabul edilmiş kimselere, 6 sayısıyla simgelenen yaratılış (başlangıç) ile yeniden doğuş yahut diriliş (ikmal) kudretini göstermek amacıyla tasarlanmıştı. Çünkü yaratılış veya iniş 2 sayısıyla, yani ikiliklerle, yeniden doğuş veya yükseliş ise 3 sayısıyla, yani üçlüklerle temsil edilir, ve 2x3 = 6 eder. Şimdi duyulur evrenin yaratılışına gelirsek,

Logos, yaratıcı sıfatıyla, bizzat tefekkür ettiği tefekkürünün meyvesi izhar olabilsin diye, yedi sayılı "azameti" (yani ideal evrenin, yedi sesli harfle sembolize edilen Pleroma (Doluluk) veya Logos'un Zihni'nin yedilere dayalı hiyerarşisini) kendi hizmetkârı yahut memuru olarak kullanır. Gelgelelim, bizim hususi evrenimizin (veya güneş sistemimizin) yaratılışı, İlahi Zihin'deki bir örneğe göre yapılmış bir imalat veya inşa olarak kabul edilir.

Yaratıcı imalatçı veya mimar, adeta evrensel Logos'un bir yansımasıdır, O'nun tarafından biçimlendirilmiştir, fakat adeta ayrılmış veya koparılmış olup böylece Pleroma (Doluluk)'nın dışında veya ondan ayrı kalır.

Demiurgosçu kudretin, kendi suduru veya hayatı (Pleroma Hayatı'nın yansıması) vasıtasıyla, yukarıdaki yedili kudretin benzerliğine göre yedi kudretli kozmosa can vermesi ve böylece görünen bütünün, yani bizim kozmosumuzun ruhunun teşekkül etmesi, İlahi Logos'un kudreti ve muradı iledir.

Demiurgos bu eseri, sanki yalnızca kendi iradesiyle vücut bulmuşçasına kullanır, fakat dünya ruhunun (kozmik hayatın) yedi küresi, ki hiçbir kozmik kürenin hakikaten temsil edemeyeceği eonsal kürelerin kopyalarıdır, hakikatte İlahi Hayat'ın, semavi Anne'nin iradesinin hizmetçileridir.

Şimdi, bu yedi kürenin veya göğün ilki A sesini veya ünlüsünü, ikincisi E'yi, üçüncüsü H'yi (eta), dördüncüsü ve en ortadaki I'yı (iota), beşincisi O'yu (omikron), altıncısı Y'yi (üpsilon) ve yedincisi ile ortadan dördüncüsü olanı da Ω'yı (omega) tınlatır.

Ve hepsi ahenk içinde birleşerek bir ses çıkarır ve kendilerini sudur ettireni (sistem-logosunu veya âlem mimarını) yüceltirler, bu sesin ihtişamı Pleroma (Doluluk)'nın Ceddi'ne (İlahi Logos'a) yükselirken, onların hamt ilahisinin yankısı yeryüzüne taşınır ve yeryüzündekilerin, yani insan ruhlarının şekillendiricisi ve vücuda getiricisi olur. İreneus'un artık bu el yazmasının sonuna geldiği anlaşılmaktadır, bu sebeple mektup yazdığı dostuna, alıntı kırıntılarından veya kulaktan dolma bilgilerden edindiği Markosçu fikirlere dair diğer ayrıntıları, "*quae ad nos pervenerunt ex iis*" (xv. fasıl) aktarmaya girişir.

Pleroma (Doluluk)'nın ezeli nizamını ve başka bir münasebetle (xi. 3) zaten bir parçasını aktarmış olduğu şu açıklamayı yeniden ele alır,

"Bütün evrenlerden evvel, ilk kaynaktan da önce bir kaynak (yahut başlangıç) vardır, hatta idrak edilemez, dile getirilemez, adlandırılamaz olan o durumdan dahi öncedir ki, ben buna Yokluk sayısını veririm.

Bu Sayısızlık ile birlikte, Birlik adını verdiğim bir kudret mevcuttur.

Hakikatte bir olan bu Yokluk ile Birlik, gerçekte sudur etmemiş olsalar da, kelamın Monad (yahut Yok) adını verdiği, doğurulmamış ve görünmez olan, her şeyin makul (yahut ideal) kaynağını sudur ettirmişlerdir.

Bu Monad ile birlikte, onunla aynı tözden (homoousios) olan ve Bir dediğim bir kudret mevcuttur.

Yokluk, Birlik, Yok ve Bir olan bu kudretler, eonların geri kalan sudurlarını neşrederler."

"Yokluk" (harfiyen "monadlık"), monadın köküdür, bütün sayıları ihtiva eden O veya dairedir, sayısızlıktır. Bu pasaj Basilides'in bariz tesirini göstermektedir, fakat bunun Markos'a mı yoksa Herakleon'a mı atfedilmesi gerektiği hususunda muteber tenkitçilerin kanaatleri muhteliftir. Bununla birlikte, bu en yüksek dörtlüğün veya tetraktyk'in adları, beşeri kelam ile temsil edilmekten hakikatte acizdir, bunlar "kudser kurdusu"dur, yalnızca Oğul tarafından bilinen adlardır, kaldı ki O dahi bu Dördün gerçekte ne olduğunu bilmez, tek hakikate dair bu nihai bilgi yalnızca Baba'ya aittir. Bu adlar, *Pistis Sophia* metnine eklenmiş olan Kurtarıcının Kitapları'ndan parçalarda ve Bruce Kodeksi'ndeki iki risalede örnekleri bulunan "mukaddes lisan"a aittir. Bu adların bedelleri şunlardır,

Dile Getirilemez (*Arrhêtos*) ve Sükût (*Sigê*), Baba (*Patêr*) ve Hakikat (*Alêtheia*), bunların Grekçe kelimeleri sırasıyla 7 ve 5 ile 5 ve 7 harften, yani iki defa 7 ve iki defa 5'ten, Pleroma (Doluluk)'nın 24 unsurundan müteşekkildir. İkinci dörtlüğün adlarının bedelleri de böyledir,

Kelam (*Logos*) ve Hayat (*Zôê*), İnsan (*Anthrôpos*) ve Kilise (*Ekklêsia*), Grekçe adlar sırasıyla 5 ve 3 ile 8 ve 8 harften, yekûnda 24 harften ibarettir.

Yine Kurtarıcı'nın telaffuz edilen veya dile getirilebilen adı olan İsa (*Iêsous*) 6 harften teşekkül ederken, O'nun dile getirilemez adı 24 harften müteşekkildir.

Yukarıda zikredildiği üzere bu ad = 888'dir ve böylece, başka bir permütasyonla = 24 eder. Benzer sayı permütasyonları Mesih kelimesinin harflerinde de bulunur. Fakat belki de okur, isteksiz bir alfabeyi bir sayı sembolizminin kucağına böylesine zorla itmenin artık kâfi geldiğini söyleyecektir.

Bununla birlikte Markosçular, ilk olarak, yalnızca Eski Ahit’in İbranice metninin harfi harfine vahyedildiğine değil, aynı zamanda Yetmişler Çevirisi olarak anılan Grekçe nüshanın da Tanrı’nın parmağıyla yazıldığına inanan Philon’un ve İskenderiye Yahudiliğinin emsalini mazeret olarak ileri sürebilirlerdi, ikinci olarak da muhtemelen şöyle diyebilirlerdi,

Eonların Grekçe isimleri, bu sayısal karşılıklara sahip olan ve inisiyasyonumuzun sırlarına taalluk eden diğer isimlerin yalnızca ikamelerinden ibarettir. Sistemin hakikaten ilmî olan kısmı, ezeli tekâmülün tabii bir sembolizmi sıfatıyla sayı sürecidir, bunu Pisagorculuk olarak yaftalayıp bir tebessümle bir kenara itmek kâfi değildir, zira modern müspet ilmimizin tamamı tamı tamına aynı ölçü ve sayı mülahazalarına dayanmaktadır. Şimdi, Bir, üç idrak olunamazı, yani Hiçliği, Birliği ve Sıfırı bilkuvve kendi içinde barındırır. Böylece Bir, ulvi tetradın mümessilidir.

Bütün sayılar Bir’den neşet ettiği cihetle, bu tetrada Külli-Valide yahut Yukarıdaki Hikmet tesmiye olunur.

Aşağıdaki tetrad, yani idrak olunabilir sayılar olan 1, 2, 3 ve 4, bir kız evlat misali ondan sudur eder, bu da Aşağıdaki Hikmet’tir ve bilkuvve 8 olarak mütalaa edilmelidir, zira 1 sayısı, tezahür ettirilemez tetradın mümessili olan tezahür ettirilemez Bir’i tezahür ettirir. Aşağıdaki Hikmet böylece 8 yahut ogdoad olarak telakki edilir.

Fakat bu ogdoad, dekadı da muhtevidir, zira 1 + 2 + 3 + 4 = 10 eder.

Bu dekad ise 8 ile birleşerek 80’i, 8 ve kendisiyle birleşerek 800’ü meydana getirir, öyle ki 8, yani âlem-validesi, 8, 80 ve 800 olmak üzere üç fezaya ayrılır, yekûnu 888 eder, bu da onun şekil verici kudretinin yahut eşi olan İsa’nın, yukarıdan gelen yaratıcı Logos’un, 1 + 2 + 3’ün, yani aşağıdaki tetradın 4’ünün yahut son sayısının eşi olan 6’nın sayısıdır. Âlem cevherinin dekad vasıtasıyla, yani yaratıcı 888 yahut "İsa" vasıtasıyla bu şekilde suret bulması, "cevhere göre suret bulma" idi, lakin "Mesih" vasıtasıyla daha ali bir nevi suret bulma daha vardı ki o da "marifete göre suret bulma" idi. Bu, dodekad vasıtasıyla vuku bulan yeniden doğuş idi.

Şimdi 6 x 2 = 12’dir, (1 + 2 + 3) x 2 = 12’dir, 8 + 4, ilk tetradın kendisine ilave edildiği ogdoaddır, 10 + 2, ulvi ve süfli tetradların ikiz kudretlerinin kendisine ilave edildiği dekaddır, (1 + 2 + 3) x 2 yahut 6 x 2 ise şekil verici kudretin ikiye katlanması yahut kendi içine urucudur. Bu ezeli tipler ve süreçler tabiatta ve tarihte müşahede edilmekteydi.

Nitekim büyük Üstat bahsinde, âlem ruhu tanzim edilip yeniden doğurulmadan evvel nasıl cehalet içindeyse, insanlar da Büyük Olan’ın, İsa’nın gelişinden evvel cehalet ve dalalet içindeydiler. Yeryüzündeki insanların idrakine nüzul edebilmek gayesiyle İsa olarak tecessüd etti.

O’nu tanıyanlar Cehalet’ten teberri ettiler ve Ölüm’den Hayat’a uruc ettiler, O’nun "İsm"i yahut Kudreti onları Hakikat’in Babası’na sevk etti.

Zira Cehalet’e nihayet vermek ve Ölüm’ü izale etmek Külli-Baba’nın iradesiydi.

Cehalet’in nihayete ermesi ise O’nun (Mesih’in) Marifeti’dir (epignosis).

Bu sebeple, O’nun iradesiyle, fıtratı yukarıdaki kudretin (aşağıdaki tetradın) suretinde olan, yani münasip bir vasıta vazifesi görecek derecede tekâmül etmiş bir insan intihap edildi. Aşağıdaki tetrad Kelam ve Hayat, İnsan ve Kilise olarak zikredilir.

Bu dört Mukaddes Olan’dan sudur eden kudretler, yeryüzündeki İsa’nın doğumuna nezaret eder ve süfli vasıtalarını tezyin eder.

Bunun, remizli metinlerde sarih surette gösterildiği rivayet edilirdi. "Cebrail", Kelam’ın (Akıl yahut Logos), "Ruhü’l-Kudüs" Hayat’ın, "En Yüce Olan’ın Kudreti" İnsan’ın ve "Bakire" Kilise’nin makamını ihraz eder.

Kezalik vaftiz esnasında, böylece mükemmelen teşekkül etmiş (yahut cevhere göre suret bulmuş) olan İsa’nın üzerine güvercin nüzul etti, bu güvercin semaya tekrar suud eder, yukarı doğru seyri İsa’yı (yahut 6’yı) ikmal ederek onu Mesih’e (yahut 12’ye), yani marifete göre suret bulmaya yahut kâmil aydınlanmaya tebdil eder.

Kendisiyle birlikte nüzul ve uruc edenlerin tohumu Mesih’te mevcuttur.

Nüzul eden Mesih kudreti ise Pleroma’nın (Doluluk) tohumudur, hem Baba’yı hem Oğul’u, hem de Sükût’un, yani Valide’nin (ki yalnızca onlar vasıtasıyla bilinir) zikredilemez kudretini ve eonların mütebakisini kendi içinde barındırır.

İşte bu Sükût kudreti, bu Selamet ve Teselli, Ruhü’l-Kudüs’tür.

İncil anlatılarında İsa’nın lisanından tekelüm eden, kendisini İnsanoğlu ilan eden ve İsa’nın üzerine nüzul edip onunla birleşerek Baba’yı ifşa eden bu Ruh idi.

Cehaleti izale ederek ölüme nihayet veren bu Kurtarıcı idi ve İsa O’nu kendi Babası, yani Mesih olarak bildirdi.

İsa, hakikatte süfli tabiatında kemale erdirilmiş olan insanın (yani inisiyenin) ismidir, lakin istidadı ve teşekkülü sebebiyle bu isim, onun içine nüzul edecek olan İnsan’a (diğer bir ifadeyle Üstat’a) verilmiştir.

Bu Büyük Olan’ın vasıtası olan kimse, böylece kendi içinde hem İnsan’ı hem Kelam’ı, hem Baba’yı hem Tarif Edilemez Olan’ı, hem de Sükût’u, Hakikat’i, Hayat’ı ve Kilise’yi barındırmaktaydı (zira Üstat, bunlarla tevhid etmiş kimsedir).

Irenaeus, üç fasıl süren tarizlerin ardından, 16. babda Markosçu sayı tekabüliyetleri konusuna avdet eder, lakin dodekadın noksanlıklarını ve buna bağlı olarak kozmik ruh ile münferit ruhların maruz kaldığı "elem"i ele alan anahtar pasajın okunuşu öylesine kusurludur ki, şimdiye dek ondan hiçbir mana istihraç edemedim.

Mamafih 17. bab ile birlikte eonik tipler kâinat nizamında takip edilir. İki tetrad, dört unsur olan ateş, su, toprak ve hava ile bunların dört vasfı olan sıcak, soğuk, kuru ve yaşta gösterilir.

Onluk, yedi kürede, onları kuşatan sekizincide ve bunlara ilaveten güneşte ve ayda gösterilir. Bu durum, "yedi küre"nin astrolojinin yahut astronominin "gezegenleri" olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Nihayet on ikilik, zodyak dairesi olarak adlandırılan dairede tezahür eder. Bu yedi kürenin hareketi fevkalade hızlıdır, oysa birbirinin içine geçmiş bu yedi kürenin hareketine kıyasla sekizinci küre yahut gök çok daha yavaştır ve çevreleri üzerine uyguladığı basınçla onların aksi takdirde fazlasıyla süratli olacak hareketini adeta dengeler veya dizginler, bunun neticesinde bütün kütlenin zodyak kuşağının bir burcunu, yani on ikide birlik bir cüzünü katetmesi yaklaşık otuz yıl alır.

Bu geciktirici küre, böylelikle "Otuz İsimli Anne"yi yahut Pleroma'yı (Doluluk) çevreleyen Büyük Sınır'ın bir sureti olarak kabul edilirdi.

Yine ay, kendi "göğünü", yani alt sınırı otuz günde devreder ve güneş çevrimsel dönüşünü on iki ayda tamamlar.

Dahası her günde on iki saat vardır ve her saat, her biri yine otuz alt bölüme ayrılan zodyakın on iki büyük taksimatına göre otuz cüze bölünür ki toplamda üç yüz altmış eder, yeryüzünün de yine on iki iklimi mevcuttur.

Bütün bunların şüphesiz kadim Keldani ve Mısır dinlerinin müşterek kaynağının geleneğine dayandırılması gerekir. Zira dünya imalatçısı yahut zaman ruhu, Ebediyetin sonsuz, eonsal, görünmez ve zamansız tabiatını taklit etmeyi arzuladığında, onun baki ve ezeli tabiatının bir modelini meydana getirmeye muktedir olamamıştı, çünkü kendisi de bu ezeli tabiat içindeki bir noksanlığın mahsulüydü, bu sebeple sonsuzluğunu çoğul zamanlarla taklit etmeyi düşünerek Ebediyeti zamanlar, mevsimler ve nice yılların sayılarıyla tasvir etti. Hakikatin onu terk etmesi ve kendisinin bir yalanın peşinden gitmesi işte bundandı, bu yüzdendir ki zamanlar kemale erdiğinde onun eseri nihayete erecektir.

Irenaeus, sonraki üç bölümünü (xviii. ile xx. arası) Kutsal Yazıların Markosçu tefsirine dair duyduklarına ayırır.

Bu pek az ilgi celbetmektedir, fakat xxi. bölümde Lyon Piskoposu mektebin kullandığı kimi formülleri bize aktarır ve Markosçular bunların sıhhatini inkar etmiş olsa da bunlar çok daha büyük bir merak uyandırmaktadır.

Nitekim vaftiz takdisinin kelimelerinin şöyle olduğunu ifade eder, "[Seni] tümellerin meçhul Babasının İsmine, her şeyin Annesi olan Hakikate, İsa'nın üzerine nüzul Edene, kudretlerinin birliğine, kefaretine ve müşterekliğine [vaftiz ediyorum]."

Ardından Mesih'e yönelik İbranice bir yakarışın tercümesi olduğu iddia edilen metin gelir, Irenaeus İbranice aslını nakleder, fakat öylesine feci şekilde tahrif edilmiş bir surettedir ki en mahir alimlerin dahi zekasını aciz bırakmıştır.

"Sana yakarıyorum ey Baba'nın her gücünün fevkinde olan Işık, ey Işık, Ruh ve Hayat diye çağrılan Sen, zira bedende hüküm sürdün."

Bunun ardından, Gnostik inisiyasyonunun yüksek derecelerinden biri olan meleksi kurtuluş ayininin (adayın yukarıdaki "meleği" ile bir olmasını temin eden vesile "meleksi kurtuluş" idi) formülü verilir, "[Yakarıyorum] her uluhiyetten ve hakimiyetten gizlenmiş İsme, Nasıralı İsa'nın Işık kuşaklarına (yahut zünnarlarına) büründüğü Hakikatin İsmine, Mesih'in, Diri Olan Mesih'in [İsmine], Kutsal Ruh vasıtasıyla, meleksi kurtuluş uğruna."

Sonrasında iade yahut eski haline getirme formülü, yani nihai takdis gelir. Ayini icra edenler şöyle ikrar ederler,

"Ruhum, kalbim ve Semavat-fevki Güç arasında hiçbir ayrılık yoktur.

Senin İsmine nail olayım, ey Hakikatin Kurtarıcısı!"

Ve sonra aday cevap verir,

"Tasdik olundum ve kurtarıldım, ruhumu bu eondan (dünyadan) ve ondan neşet eden her şeyden azat ediyorum, Diri Olan Mesih'teki kurtuluşa dek, onun ruhunu kurtarmış olan IAO'nun adıyla."

Bunun üzerine hazır bulunanlar mukabele eder,

"Bu İsmin üzerinde karar kıldığı herkese selam olsun!"

Ayrıca ölüler için dualar ve ruhun yedi araf küresinin yedi kapısından geçerken okuyacağı formüller de vardı; bunlardan aşağıdaki numuneler Irenaeus tarafından verilmiştir,

"Ben Baba'nın oğluyum, tüm mevcudiyetin [yani tevellüdün yahut yeniden doğum alanı olan samsaranın] ötesinde olan Baba'nın oğluyum, halbuki O'nun oğlu olan ben mevcudiyet içindeyim.

Kendime ait olanları ve bana ait olmayan şeyleri görmek üzere [varlığa] geldim, yine de bütünüyle bana ait olmayan şeyler değildir bunlar, zira [benim] dişil [nitelikli eşim] olan ve onları kendisi için yaratan Hikmet'indir.

Lakin ben doğuşumu mevcudiyetin ötesinde Olandan almaktayım ve neşet ettiğim yere, kendi menbaıma dönüyorum."

Ve sonra araf alemlerinin muhtelif tabakalarından geçerler ve o diyarların kuvvetleri önlerinde yol açar.

Dünya imalatçısını, yani Demiurgos'u çevreleyen güçlere yönelik nihai "müdafaa" yapılır ve şöyle sürer,

"Ben, sizi yaratan dişil güçten [aşağı Hikmet'ten] daha kıymetli bir kabım. Anneniz neşet ettiği kökü bilmez, oysa ben kendimi bilirim ve nereden olduğumu bilirim, Baba'da bulunan o bozulmaz [yüce] Hikmet'e yakarırım.

O, sizin annenizin Annesidir, hiçbir annesi ve hiçbir eril eşi olmayan Annedir.

Halbuki sizi yaratan, bir dişiden doğmuş dişiydi, Annesini bilmeyen, kendisini yalnız [kendi kendine türemiş] zanneden biriydi.

Fakat ben onun Annesini imdadıma çağırıyorum."

Böylece o, zincirlerini, yani ruhu yahut aşağı tabiatı üzerinden atarak kendi makamına vasıl olur.

Yukarıdakilerde, Pistis Sophia ve Bruce Kodeksi risalelerinde böylesine etraflıca işlenmiş bulduğumuz fikir sahasının bir işaretine sahip olduğumuz bedihidir, Efendi'nin, Diri Olan'ın nur libası, yakarışlar, müdafaalar, ölüler için dualar, vaftiz ve mesh yağı, hepsi bariz şekilde tefrik edilebilmektedir, bunların tümü malum Valentinusçu çevrelerdeki Gnostik inisiyasyonlarının muazzam çevriminin birer cüzünü teşkil etmekteydi.

Bu inisiyasyonun dereceleri hakikat kazandıkça daha da gizli hale gelmekteydi.

Irenaios alt derecelerin formüllerinden bazılarını işitmiş olabilir, ancak yüksek dereceler yalnızca bu fevkalade entelektüel ve son derece mistik ekollerin seçkin müritlerince anlaşılabilirdi.

Yüksek derecelere ait metinler, Kilise Babalarının eline hiçbir vakit geçmiş gibi görünmemektedir.

PTOLEMAİOS

Valentinos’un en eski talebelerinden biri olan Ptolemaios’un hayatı hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmemekteyiz.

Irenaios, bu gelenek zincirinin gelişmiş Gnostisizmine ait kimi fikirlerin kaba bir taslağını esasen Ptolemaios’un bazı talebeleri vasıtasıyla öğrenmiştir, fakat Lyon Ruhbanı Reddiye’sinin giriş bölümlerini yaklaşık M.S. 185-195 civarında kaleme alırken Ptolemaios’un hayatta olup olmadığını söylemek imkânsızdır.

Ptolemaios’un yazılarından yalnızca iki fragman günümüze ulaşmıştır, dördüncü kanonik İncil’in Giriş kısmında hâlen mevcut olan Başlangıçların muhteşem Proem’inin bir tefsiri ve Epiphanios tarafından iktibas edilen, Flora adında bir hanıma yazılmış mektup. Ptolemaios’un öğretisinin hocası Valentinos’unkinden herhangi bir esaslı farklılık taşıyıp taşımadığına bugün için karar vermek mümkün değildir, nitekim Tertullianus’un iktibas ettiği ifade, yani Ptolemaios’ta eonların isimlerinin ve sayılarının Tanrılık haricinde şahsi cevherlere ayrıldığı, oysa Valentinos’ta bu cevherlerin duyumlar, tesirler ve duygular olarak Tanrılığın mecmuuna dâhil edilmiş olduğu iddiası, Gnostisizm araştırmacısı için bütünüyle anlaşılmazdır. İlk olarak Flora’ya Mektup’u, ardından Logos doktrinine dair Proem’in tefsirini ele alacağız.

Flora’ya Mektup, Valentinos geleneğinin dünya süreci, Eski Ahit teolojisi ve Yahudi kanununun metinlerine dair benimsediği görüşü sunar. Ptolemaios’un belirttiğine göre görüşler bölünmüştür, kimileri bir aşırı ucu tutarak Yahudilerin Kanunu’nun doğrudan doğruya Tanrı’dan ve Baba’dan (Logos) geldiğini iddia etmekte, diğerleri ise bunun tam zıddını savunarak mezkûr kanunun karşıt güçten, yok ediciden, bu dünyanın tanrısından (İthamcı yahut Diabolos) sudur ettiğini ileri sürmektedir. Bu aşırı görüşlerin her ikisi de basiretsizcedir.

Bir yandan Kanun açıkça kusurludur, zira metinlerin bazılarında Tanrı’ya atfedilen ham fikirlerden de bu durum görülebilir; bu fikirler, Mesih’in Tanrısı’nın tabiatına ve hükümlerine yabancıdır, diğer yandan ise dünya süreci adaletsiz bir gücün eseri olamaz, zira Kurtarıcı’nın kendisi, kendi içinde bölünen bir evin ayakta kalamayacağını beyan etmiştir ve “Resul”, böylesi yalancıların “temelsiz hikmetini” (asypostaton sophian) uzun zaman evvel, “her şey O’nunla vücut buldu”, yani yıkım tanrısıyla değil Logos ile var oldu sözleriyle tesirsiz kılmıştır.

Ptolemaios, tıpkı diğer Valentinosçular gibi, böylesi sahte gnosisi, daha sonra Irenaios önderliğindeki günümüzde “ortodoks” addedilen Babaların tüm gnosisi mahkûm ettiği kadar şiddetle mahkûm eder. Fakat bu devirde “yalan yere bu adı taşıyan bilgi” tabiri bütün gnosisi içine alan bir mahkûmiyet değildi, zira İskenderiyeli Klemens ve diğerlerinin pek güzel gösterdiği üzere, henüz bir “ortodoks” Hristiyan gnosisi mevcuttu.

Binaenaleyh böylesi kanaatler, yalnızca nedensellik kanunundan bihaber olanlarca taşınır, aşırılık yanlılarının bir kısmı Adalet Tanrısı’ndan (karmik kanunun kurucusu), diğer kısmı ise Kurtarıcı’nın ilk defa tanıyıp Yahudilere tebliğ ettiği Külli Peder’den habersizdir. Gnostikler bu aşırılıklar arasında yegâne mümkün olan orta yolu tutmuşlardır.

Ptolemaios böylece Flora’nın şüphelerini bütünüyle günümüzde “Yüksek Eleştiri” tesmiye edilen anlayışın ruhuyla cevaplandırmaya girişir, eğitimli Gnostik dehası için derhal aşikâr olan, İsa’nın sözlerine dayandığı ifade edilen, lâkin modern ilim dünyasınca ancak asırlar süren koyu bir taassup döneminden sonra yeniden keşfedilebilen bir zemin vazeder.

Musa’ya atfedilen Beş Kitap’ta serdedilen kanun tek bir kaynaktan, yani yalnızca Tanrı’dan neşet etmemiştir. Esasen üç menba ayırt edilebilir, (1) Musa’ya vahiy yoluyla verilen kanunlar, (2) bizzat Musa tarafından ihdas edilen kanunlar, (3) ileri gelen ihtiyarlarca ilave edilen kanunlar.

Bu taksimat “Kurtarıcı’nın Sözleri” ile de teyit edilir, zira boşanma hususunda O, bunun Musa tarafından yalnızca Yahudilerin katı yürekliliği sebebiyle caiz kılındığını, oysa başlangıçtan beri Tanrı Kanunu’nun karı ile kocanın birbirinden ayrılmaması gerektiğini vazettiğini öğretmiştir. Musa’nın kanunu sadece bir maslahat icabıydı, esas Kanun değildi. Üstelik ihtiyarların rivayetleri de aynı şekilde Kanun sayılmazdı. Zira vahiy mahsulü olan Kanun ana babaya hürmet gösterilmesini emretmekteydi ve İsa, evlat tarafından ana babaya verilen herhangi bir şeyin hediye olduğunu öğreten ihtiyarların cahilane ananesine karşı karmik vazifeye dair bu kadim hakikati savunmuştu; Ptolemaios bu ifadeyi, mezkûr sözü muhafaza eden sinoptik metinlerdeki okunuşlardan farklı biçimde, yani “benden elde ettiğin her menfaat, Tanrı’ya sunulmuş bir hediyedir” şeklinde iktibas eder.

Böylelikle üç ayrı menba ayırt edilmelidir ki bunlardan yalnızca biri herhangi bir anlamda vahiy olarak isimlendirilebilecek olanla irtibatlandırılabilir.

Yine, birinci kısma gelince, bu da kendi içinde üç unsura ayrılabilir, (1) Mesih’in öğretisiyle teyit ve ikmal edilen iyi bir unsur (On Emir), (2) O’nun hükümsüz kıldığı kötü bir unsur, “göze göz” kısas kanunu ve (3) sünnet, sebt ve oruç gibi Mesih’in somut ve zahiri suretlerinden manevi ve batıni manalarına intikal ettirdiği sembolik ayinler.

Bu husus, yeni keşfedilen Kelamlar’dan birinde fevkalade bir surette doğrulanmaktadır, “

İsa şöyle buyurur, "Dünyaya karşı oruç tutmadıkça Tanrı'nın Melekûtunu hiçbir şekilde bulamayacaksınız, Şabat'ı hakkıyla tutmadıkça da Baba'yı göremeyeceksiniz."

Böylece üçüncü unsura dair Mesih, Tanrı'ya sunulan "takdimelerin" buhurdan ve akıldan yoksun hayvanların boğazlanmasından değil, manevi şükran ile hemcinslerimize yönelik iyi niyet ve hayırlı amellerden ibaret olması gerektiğini; sünnetin bedensel bir şey değil, manevi kalbin sünneti olduğunu; Şabat'ı tutmanın şer amellerden el çekmek anlamına geldiğini ve benzer şekilde orucun da cismani gıdadan değil, süfli şeylerden uzak durmak olduğunu öğretmiştir.

Öyleyse, Musa'nın böylesi dini vecibeleri tesis etmesindeki "ilhamın" kaynağı neydi? İnsanlar dünyası ile her şeyin üzerindeki Tanrı'nın tam ortasında yer alan bir kaynaktı, yani ara âlemlerden yahut bu maddi dünyanın yapıcı gücü olan dünya ruhundan gelmekteydi.

Musa'nın ilham kaynağı Mesih'in Mükemmel İlahlığı değil, daha alt dereceden bir kaynaktı, iyi değildi (zira yalnızca Tanrı hakikaten iyidir), kötü de değildi (çünkü yalnızca iyiye karşı duran güç kötüdür), bilakis kusurluydu, düzene sokucunun yahut hakemin gücüydü.

Bu kaynak Mükemmel İlahlıktan daha aşağıdadır, yalnızca şartlı olarak doğru veya adildir, dolayısıyla Tanrı'nın kusursuz doğruluğundan ve adaletinden geridedir.

Dünyamızın yapıcısı yahut ruhu türeyişe tabidir, ilahi yaratılışın yaratıcısı ise türeyişsizdir.

Fakat dünya yapıcısı; özü yıkım ve karanlık olan, maddesi cismani ve çok yönlü biçimde bölünmüş bulunan hasımdan, yani dünyadan üstündür.

Buna mukabil türeyişsiz Baba'nın kozmik mekânlarının ("dünyaya" yahut yeryüzümüze zıt anlamda kozmik mekânların veya "tümellerin", yersel olandan tefrik edilen kozmik mertebelerin) özü, bozulmazlık ve bizatihi var olan, yalın ve bir olan Nur'dur.

Bu kozmik mekânların özü, idrak edilemez bir surette iki güce yahut veçheye ayrışır, ruhun bedeni biçimlendirmesi misali, yani "gezegensel ruhun" "yeryüzünü" biçimlendirmesi gibi.

Bu ruh, ideal kozmosun bir suretidir ve Musa ilhamını onun güçlerinden birinden almıştır.

Ptolemaios'un Flora'ya yazdığı makul mektup buraya kadardır, bu mektupta Gnostik hekim, gayb âlemine dair vukufiyeti ve Mesih'in öğretisini kavrayışı sayesinde, Tevrat'ın muhtevasına sezgisel olarak öyle bir eleştiri ölçütü tatbik etmektedir ki, çağımızın en yetkin ilim erbabı bunu zihnen tesis edebilmek için yüz yıla ihtiyaç duymuştur.

Şimdi Ptolemaios'un, dördüncü İncil'in başında yer alan o muazzam Mukaddime'ye getirdiği tefsiri ele almaya geçeceğiz.

Başlangıç, Tanrı tarafından varlığa getirilen ilk ilkedir ve Baba her şeyi onda tohum halinde, yani bilkuvve olarak sudur ettirmiştir.

Bu Başlangıç; Akıl (Nous), Oğul ve Biricik Doğan (yani sadece Baba tarafından meydana getirilmiş olan) olarak adlandırılır.

Varlığın bir sonraki merhalesi, ilk ilkede, yani Başlangıç yahut Akıl'da (Nous) Logos'un sudur etmesiydi.

Kendi payına bu Logos, Eonların bütün özünü kendi içinde barındırmaktaydı ki Logos bu özü biçimlendirmiştir.

İskenderiyeli Hesyhios'un Lugatı'na göre, Logos teriminin felsefi manası "eylemin sebebi"dir. Dolayısıyla açılış kelimeleri ilahi uknumları ele almaktadır.

"Başlangıçta Logos vardı ve Logos Tanrı ile (bir) idi ve Logos Tanrı idi. O, Başlangıçta Tanrı ile (bir) idi."

Ptolemaios'un yetkesine dayanarak *pros ton Theon* ibaresini bilinen ve yalın haliyle "Tanrı ile" şeklinde değil, "Tanrı ile bir" kelimeleriyle çeviriyorum, zira İngilizcedeki yalın "with" edatı Grekçenin manasını tam olarak vermemektedir.

Öncelikle Tanrı, Başlangıç ve Logos olmak üzere üçü arasında bir ayrım yapılır, ardından bunlar tevhid edilir veya aynı kılınır, böylece ilkin ikinin bir olandan sudur ettiği gösterilsin, yani Oğul'un (veya Başlangıç yahut Aklın) ve Logos'un Baba'dan sudur ettiği, ardından da bu ikisinin hem birbirleriyle hem de Baba ile özdeşleşmesi yahut tevhid edilişi belirtilebilsin.

Zira Başlangıç Baba'dadır ve Baba'dandır, Logos ise Başlangıç'tadır ve Başlangıç'tandır. O halde "Başlangıçta Logos vardı" denmesi pek yerindedir, zira O, Oğul'da (veya Akıl'da) idi.

"Ve Logos Tanrı ile (bir) idi."

Çünkü Başlangıç Tanrı ile birdir ve dolayısıyla Logos da birdir. Zira Tanrı'dan olan ne ise, Tanrı'dır.

"Her şey O'nun aracılığıyla var oldu ve O'nsuz hiçbir şey var olmadı."

Yani Logos, ilahi yahut eonik yaratılışın sebebiydi.

Fakat "O'nda varlığa sahip olan Hayat'tır", yani Logos'un eşi yahut refikasıdır.

Eonlar O'nun aracılığıyla varlığa gelmiştir, fakat Hayat O'nun içindeydi.

Ve O'nun içinde olan dişil ilke, O'nun aracılığıyla varlığa gelenlerden ziyade O'na daha yakındır.

Zira o, O'na raptedilmiştir ve O'nun aracılığıyla semere verir.

"Ve Hayat insanların Nuru idi", burada "insanlar" en başta yüce İnsan'ı ve onun zevcesi olan Kilise'yi ifade eder, zira onlar Hayat vasıtasıyla aydınlanmış, yani nura kavuşturulmuştur.

Pleroma (Doluluk) yahut ilahi âleme dair kısım buraya kadardır.

"Nur Karanlıkta parlar ve Karanlık onu idrak edemedi" mealindeki bir sonraki ayet, duyulur âleme işaret eder.

Zira duyulur âlemin kaosu, İlahi Eon'un ıstırabıyla nizama kavuşturulup bir kozmos haline getirilmiş olsa da, duyulur âlem O'nu bilemedi. Ve bu Eon böylece kozmik süreçte Hakikat, Hayat ve "beden almış Kelam" haline gelir.

Yalnızca aydınlanmış olanlar "O'nun izzetini müşahede etmiştir", bu izzet, Baba tarafından Kendisine bahşedilen, Lütuf (Sükût ve Sulh'un bir diğer adı) ve Hakikat ile dolu Biricik-Doğmuş Oğul'un, İlahi Eon yahut Pleroma'nın (Doluluk) izzetidir. Ve böylece demiştir Ptolemaios, Giriş Kısmı'nda iki tetraktyse, yani Baba ve Sükût, Akıl ve Hakikat, Kelam ve Hayat, İnsan ve Kilise'ye açık bir atıf bulunmaktadır.

Ptolemaios'un Logos doktrininin Giriş Kısmı'na dair tefsirinin mahiyeti böyleydi ve burada kendisinden istemeyerek de olsa ayrılmak mecburiyetindeyiz, zira elimizde daha fazla malumat bulunmamaktadır. İrenaeus'un açılış baplarında "Ptolemaios taraftarlarının" akidelerine dair derleyebildiklerine ilişkin yaptığı hulasanın, Hippolytos'un rivayetinden okurlarımızın zaten aşina olduğu eon süreci ve Sophia mitusu dramasının ana hatlarından farkı pek azdır.

HERAKLEON

İskenderiyeli Clement'in "Valentinus ekolünün en muteberi" olarak tesmiye ettiği Herakleon'un hayatına dair, dördüncü İncil üzerine bir tefsir ihtiva eden kimi Hatıratlar kaleme almış olduğu haricinde yine hiçbir şey bilmemekteyiz.

Yeni Ahit külliyatının herhangi bir kitabı üzerine yapılmış ilk tefsir olan bu eserin telif tarihi, ekseriyetle Milattan Sonra 170-180 aralığındaki on yıla atfedilmektedir.

Gnostik Herakleon böylelikle kanonik Hristiyanlığın ilk müfessiri olmaktadır ve eserinin mühim kısımları Origenes tarafından Yuhanna İncili olarak bilinen metin üzerine yazdığı kendi Şerh'inde muhafaza edilmiştir.

Bu fragmanlar ilk defa Grabe tarafından Spicilegium adlı eserinde toplanmış, Massuet ve Stieren'in İrenaeus neşirlerinde ve Hilgenfeld'in Ketzergeschichte (1884) adlı çalışmasında yeniden basılmış, nihayet 1891 senesinde Texts and Studies (c. I, 4) dahilinde Brooke tarafından bilinen sekiz el yazmasının tamamının (daha evvel yalnızca üçü karşılaştırılmıştı) yeni bir tensiki üzerinden tekrar neşredilmiştir.

Bu fragmanlarda Herakleon "Valentinian" sistemi bir temel olarak kabul eder, ancak bu arka planda tutulur ve onun tefsiri ekseriyetle Origenes tarafından da tasvip görür. Gnostikler henüz Hristiyan saflarındaydı, henüz Umumi Hristiyan gövdesinin azalarıydılar ve aza olarak kalmayı arzu etmekteydiler, fakat taassup nihayetinde onları dışarı itti, çünkü onlar Mesih'in öğretisinin ekseriyetin idrakini aşan bir hikmet ihtiva ettiğini söyleme cüretini göstermişlerdi.

Mamafih Herakleon'un tefsiri üzerinde fazla durmamıza lüzum yoktur, zira tabiri caizse bariz Gnostik tefsir dairesinin haricindedir, bu daire ile Umumi Hristiyanlık arasında ortada bir yerde durur ve neredeyse Clement ile Origenes'in görüşleriyle aynı mevkidedir.

BARDESANES

Şimdi Hilgenfeld'in "Gnostiklerin sonuncusu" dediği Bardesanes'i ele alacağız ve Patristik edebiyatta muhafaza edilmiş asıllarının tahrif olmuş kırıntılarından yeniden inşa etmeye gayret gösterdiğimiz Hristiyan teozoflarına dair bu kaba taslakları böylelikle nihayete erdireceğiz.

Bardesanes, üzerinde durduğumuz Gnosis merhalesinin Umumi Hristiyanlık safları arasında propagandasını yapmaya tevessül eden son kişi olması hasebiyle "Gnostiklerin sonuncusu" idi, zira Gnosis yüzyıllar boyunca gizlice tetkik edilmeyi sürdürmüş ve tarih sahifelerinde sıklıkla başka kisveler altında, mesela Manici hareket olarak adlandırılan cereyanda yeniden tezahür etmiştir, nitekim tabiatı yaba ile kovsanız dahi o yine evine dönmenin bir yolunu bulur.

Bardesanes yahut Bar-Daysan (doğduğu nehir olan Daysan'dan [Sıçrayan] mülhem bu isim verilmiştir), 11 Temmuz 155 tarihinde Urfa'da (Edessa) doğmuş ve kuvvetle muhtemel yine aynı şehirde, 233 senesinde 78 yaşında vefat etmiştir. Ebeveyni Nuhama ve Nahasiram zengin ve asil kimselerdi, genç Bardaisan yalnızca temin edilebilecek en iyi edep ve ilim tahsilini görmekle kalmamış, aynı zamanda bilahare Abgarlardan biri olarak tahta çıkacak bir prensle birlikte büyümüştü, genç prensin askeri talimlerine iştirak etmekle kalmayıp gençliğinde okçuluktaki maharetiyle de büyük nam kazanmıştı.

Evlendi ve Harmonius adında bir oğlu oldu.

Gnostik Hristiyanlığı hangi yaşta benimsediği kati değildir, ancak iştiyak dolu ruhu yalnızca hükümdar dostunu ve hamisini süratle ihtida ettirmekle kalmamış, aynı zamanda Abgar'ı bunu devlet dini yapmaya sevk etmiştir ve böylece rivayet olunur ki ilk Hristiyan devletini dolaylı yoldan kurma şerefi Bardesanes'e ait olmalıdır.

Caracalla 216 senesinde Abgar Bar-Manu'yu tahttan indirdiğinde Bardesanes, Roma İmparatorunun mümessili huzurunda Hristiyan itikadını mertçe müdafaa etmiştir, öyle ki Epiphanius dahi onu "neredeyse bir ikrarcı (confessor)" olarak tesmiye etmek mecburiyetinde kalmıştır.

Müteakiben bir müddet için Ermenistan'a gitmiş, burada Ani kalesinde bulduğu mabet vakayinamelerine dayanan bir tarih kaleme almış ve bunu Süryaniceye tercüme etmiştir.

Bardaisan'ın bu Ermeni tarihi, Choreneli Moses'in daha sonraki tarihine temel teşkil etmiştir.

Bardaisan aynı zamanda Hint dininin de büyük bir tetkikçisiydi ve bu mevzuda Platoncu Porphyrios'un bilahare iktibaslarda bulunduğu bir kitap yazmıştı.

Lakin Bardaisan'ın bu derece geniş bir şöhrete kavuşması bir şair, Hristiyan teolojisi ve teozofisi üzerine bir müellif sıfatıyla vaki olmuştur, Süryanice ve ayrıca bihakkın vakıf olduğu söylenen Grekçe lisanında pek çok kitap kaleme almıştır, fakat bunların çoğunun bugün isimleri dahi kayıptır.

En meşhur eseri, Eski Ahit vesikalarında halen muhafaza edildiği şekliyle ikinci mabedin Mezmurlar derlemesi numune alınarak vücuda getirilmiş 150 İlahiden yahut Mezmurlardan müteşekkil bir mecmuaydı.

Süryani lisanını vezinli şekillere tatbik eden ve kelimeleri musiki ile birleştiren ilk kişi oydu, bu ilahiler yalnızca Urfa krallığında değil, Süryanice konuşulan her yerde fevkalade rağbet gördü.

Diğer eserlerinden Markionculara Karşı Diyaloglar, Işık ve Karanlık, Hakikatin Ruhani Mahiyeti, Sabit Olan ve Olmayan ve Kadere Dair gibi başlıklar işitilmektedir.

1843 senesinde Nitria el yazmaları meyanında British Museum'a intikal eden Süryanice bir risale haricinde bunlardan hiçbiri günümüze ulaşmamıştır.

Bu el yazması Memleketlerin Kanunları Kitabı adını taşımakta olup talebelerinden biri tarafından serdedildiği şekliyle Bardaisan'ın kader yahut karman hakkındaki görüşlerinin bir hülasası olduğunu iddia etmektedir.

Süryanice metin ve İngilizce tercümesi 1855 yılında Cureton tarafından neşredildi, Philosophumena el yazmasının ve Basilides’in keşfinde olduğu gibi, neredeyse birinci elden bir kaynağa erişilmiş olması, genel olarak Kilise Babalarının kulaktan dolma bilgilerine ve bilhassa da Efraim’in polemiğine dayanan eski görüşü bir kez daha kökünden sarstı.

Doğrusu, en son görüş (Hort’un görüşü) Bardesanes’i Gnostisizm’den koparmaya ve onu ortodoksluğun saflarına çekmeye çalışmaktadır.

Gnostikler hakkında daha fazla şey öğrenilip anlaşıldıkça, hiç şüphesiz diğer vakalarda da aynı siyaset benimsenecektir, oysa Ortodoksluk çağlar boyunca Bardesanes’i lanetlediğine göre, en azından üstadı Valentinus’un bilgeliğini devraldığı kimselerden tevarüs ettiği unvanı ona bırakabilir ve onun yine bir Gnostik olarak kalmasına müsaade edebilir. Lakin Bardaisan’ın "kader" hakkındaki görüşlerini tetkik etmeden evvel, dolaylı kaynaklardan kıymete değer bir şey çıkarıp çıkaramayacağımıza bir bakalım.

Bildiğimiz şeyleri esasen, Gnostik düşünürümüzden takriben 120 yıl sonra yazmış olan Urfalı Efraim’e borçluyuz.

Kendisine hiçbir zararı dokunmamış, üstelik kendisini tanıyan herkes tarafından pek sevilip takdir edilmiş olan ölü bir adamla mücadele ederken bu azizin takındığı ruh hâlini, Bardesanes için kullandığı sıfatlardan anlayabiliriz, zira onun iddiasına göre Bardesanes, "ağzında Rab, kalbinde ise iblislerle" ölmüştür.

Böylece Bardaisan’a lafazan bir sofist, dolambaçlı ve ikiyüzlü bir zihin, zahiren ortodoks, batınen bir sapkın, kurtlarla iş birliği yapan açgözlü bir çoban köpeği, sadakatsiz bir hizmetkâr, şarkılarıyla hilekârlık eden kurnaz bir riyakâr diyerek hitap eder. Ne var ki Efraim, bu gayretkeş hiddeti içinde Bardesanitleri, Markiyonitleri ve Maniheistleri birbirine karıştırır, oysa Bardesanes ilk grubun fikirlerine şiddetle karşı çıkmıştı ve ikincisinin dini ise bu Gnostik muallim yazdığı sırada henüz doğmamıştı.

Mesela veznini ve musikisini Gnostik şairimizden iktibas ettiği, Efraim’in Sapkınlıklara Karşı elli altı ilahisi, yalnızca Markiyon, Bardaisan ve Mani’ye karşı değil, aynı zamanda onların müritlerine de yöneltilmiş gelişigüzel bir polemiktir, hem muallimlerin hem de talebelerin birbirinden son derece farklı görüşleri içinden çıkılmaz biçimde birbirine harmanlanmıştır. Bardaisan’a dair yegâne sarih izler, Efraim’in son iki ilahisinde iktibas edilen, onun İlahiler’inden kalma dört kırıntıdır.

İlk üçü, Hort’un tercümesinde şu şekildedir,

(1) "Ey sevinç pınarı Emirle kapısı Anneye ardına kadar açılan, Ki onu ilahi Varlıklar Ölçüp biçti ve kurdu, Ki onu Baba ile Anne Birliklerinde ekti, Adımlarıyla bereketlendirdi."

(2) "Ardından gelen Bana bir kız evlat, Sana bir kız kardeş olsun."

(3) "Ne vakit nasip olacak bizlere Senin ziyafetine bakmak, O genç bakireyi, Dizine oturtup okşadığın Kız evladını görmek?"

İlk parça umumiyetle, çoğunlukla yedi göğün üçüncüsünün üzerinde yahut yedi kürenin ortasında yer aldığı kabul edilen Cennet fikrine hamledilir, bununla birlikte, psişik cevherin yedi evresinin üzerindeki mekana, Valentinusçuların Yukarıdaki Yeruşalim’i olan Ogdoad’a işaret ediyor gibi görünmektedir. İkinci parçanın, İlahi Anne’nin iki kızından büyük olanına, yani Pleroma (Doluluk) içindeki yukarıdaki Hikmet’e ve ruhani Semavi âlemin bulunduğu Ogdoad’daki aşağıdaki Hikmet’e bir hitabı olduğu anlaşılmaktadır. Üçüncü parça ise kuvvetle muhtemel, her şeyin İlahi Annesi olan Kutsal Ruh’a yönelik bir hitaptır ve dünya sürecinin nihayete erişine, ruhani canların Ogdoad’dan Pleroma (Doluluk) içine alınacağı ve Işık bakiresinin, yani yukarıdaki Hikmet’in Mekanındaki Büyük Düğün Şöleninde ilahi eşleriyle bir kılınacağı zamana işaret eder.

Geriye kalan parça yalnızca iki mısradan ibarettir ve şöyledir,

(4) "Tanrım ve Başım, Beni yalnız mı bıraktın?"

Bu feryat, Valentinian ekol tarafından hem dünya dramasında, yani dünya cevherinin kendi eşi olan eonsal dünya-biçimlendiriciye feryat edip yardım dilediği anda, hem de tıpkı Pistis Sophia risalesinde olduğu gibi, maddenin içine düşmüş olan ruhun can trajedisinde, kederli Sophia’ya atfedilmiştir.

Efraim’in polemik yazılarından kesin mahiyette başkaca hiçbir netice çıkarılamaz, diğer müelliflerden derleyebileceğimiz yegâne dikkate değer kırıntı ise, Menbiçli Süryani yazar Philoxenus (takriben MS 500) tarafından muhafaza edilen şu latif ifadedir, "Ebediyetin Kadimi bir çocuktur", diğer bir deyişle, daima gençtir.

Şimdi Bardaisan’ın "astroloji" ve "kader" hakkındaki görüşlerine, başka bir ifadeyle onun karman tasavvuruna dönelim ve Cureton’un Ülkelerin Kanunları Kitabı adlı eserden yaptığı kısmen anlaşılması güç tercümeden birkaç pasaj iktibas edelim.

Bu diyalog, Gnostik düşünürümüzün bir talebesi tarafından kaleme alınmıştır ve Bardaisan ana hatip olarak takdim edilir, esasen talebeler sadece edebi bir tesir yaratmak maksadıyla şurada burada kısa bir sualle söze dahil olurlar.

Dolayısıyla bu risalede, yalnızca Bardaisan’ın kader yahut karman hakkındaki görüşlerinin değil, kendi mektebine mensup Gnostiklerin de görüşlerinin sadık bir tasvirine malik olduğumuz hususunda hayli emin olabiliriz. Bardaisan’ın hitaplarından alınan aşağıdaki iktibaslar, Pistis Sophia’daki astrolojik fikirlere de fazlasıyla ışık tutacaktır.

"Ben de [...] Keldaniler diye tesmiye olunan adamlar ve tıpkı bir vakitler benim de bu sanata meyil ettiğim gibi [Valentinus’un öğretisiyle karşılaşmadan evvel], bu sanatın bilgisini seven başkaları olduğunu bilirim, nitekim başka bir yerde benim tarafımdan ifade edilmiştir ki, insan canı pek çok kimsenin bilmediğini ve aynı kimselerin yapmayı tasarladığını bilmeye muktedirdir, onların gerek fenalık gerekse iyilik namına işledikleri her şey ve zenginlikte, fakirlikte, hastalıkta, sıhhatte ve beden kusurlarında başlarına gelen bütün haller, Yedililer diye tesmiye olunan o Yıldızların tesirindendir, onların başına bu Yıldızlardan gelir ve onlar bu Yıldızlar tarafından idare olunur."

Fakat bunların tam aksini söyleyen başkaları da vardır, bu sanatın Keldanilerin bir yalanı olduğunu ya da Talihin hiçbir surette var olmadığını, yalnızca boş bir isimden ibaret bulunduğunu ileri sürerler, büyük küçük her şey insanın eline bırakılmıştır ve bedensel kusurlar ile noksanlar ona tesadüfen isabet edip başına gelir. Başkaları ise insanın her ne yaparsa kendi iradesiyle, kendisine bahşedilmiş olan Özgür İrade ile yaptığını söyler, başına gelen kusurları, noksanları ve kötülükleri ise Tanrı’dan bir ceza olarak kabul eder.

Bana gelince, naçizane kanaatimce, bu üç fırka da kısmen haklı, kısmen haksız görünmektedir.

Haklıdırlar, zira insanlar gördükleri veçheye göre konuşurlar ve keza insanlar başlarına gelen şeyleri görür fakat yanılırlar, çünkü âlemleri kuran, insanı yaratan, Hükümranları tayin eden ve her birine münasip düşen kudreti bütün varlıklara bahşeden Tanrı’nın hikmeti onlardan çok daha zengindir.

Fakat ben derim ki, Tanrı, Melekler, Kudretler, Hükümranlar, Unsurlar, insanlar ve hayvanlar bu kudrete sahiptir, lakin bahsettiğim bu mertebelerin hepsine her hususta kudret verilmemiştir.

Zira her şeyde kudret sahibi olan Bir’dir, fakat onlar daha önce söylediğim gibi kimi şeylerde kudret sahibidir, kimi şeylerde ise hiçbir iktidarları yoktur, öyle ki kudret sahibi oldukları hususlarda Tanrı’nın inayeti görülsün, kudretlerinin bulunmadığı hususlarda ise bir Rableri olduğunu bilsinler.

Demek ki, Keldanilerin dediği gibi, Talih mevcuttur. Ve her şeyin kendi Özgür İrademize bağlı olmadığı, yani Özgür İradenin mutlak bulunmadığı, gündelik tecrübelerde açıkça müşahede edilmektedir.

Talih de kendi rolünü oynar, lakin mutlak değildir, Tabiat da öyle.

Böylece, "biz insanlar Tabiat tarafından eşit surette, Talih tarafından farklı surette ve Özgür İrademiz tarafından her birimiz dilediğince idare olunuruz."

Talih olarak adlandırılan şey, Kudretlere ve Unsurlara Tanrı tarafından verilmiş bir zuhur nizamıdır, bu zuhur ve nizam uyarınca akıllar ruha katılmak üzere aşağı inmeleriyle tebeddül eder, ruhlar ise bedene katılmak üzere aşağı inmeleriyle tebeddül eder, bu başkalaşımın kendisine ise elenmekte ve arınmakta olan bu terkibin Talihi ve Doğumu denir, ta ki her şeyin nihayete ermesine kadar Tanrı’nın lütfu ve inayetiyle yardım görmüş ve yardım görmekte olan şeye medet olsun. Beden bu sebeple Tabiat tarafından idare edilir, ruh da onunla birlikte elem duyar ve idrak eder, beden müstakilen eylediği her şeyde Talih tarafından ne mecbur edilir ne de desteklenir, zira bir erkek on beş yaşından evvel baba, bir kadın ise on üç yaşından evvel anne olamaz.

Aynı surette ihtiyarlık için de bir kanun vardır, çünkü kadınlar doğurmaktan kesilir ve fıtri üreme kudretinden mahrum kalırlar, yine kendi Tabiatları tarafından idare olunan diğer hayvanlar ise belirlediğim bu yaşlardan evvel yalnızca yavru vermekle kalmaz, insan bedenlerinin yaşlandıklarında üreyememeleri gibi onlar da yavrulayamayacak kadar kocar, bedenin vermeye müsait bir Tabiatı bulunmadığı o vakitte Talih dahi onlara evlat bağışlamaya muktedir değildir.

Yine aynı şekilde Talih, yemeden ve içmeden insan bedenini hayatta tutmaya muktedir olmadığı gibi, yiyecek ve içecek bulunduğu halde onun ölmesine mani olmaya da kadir değildir, zira bunlar ve daha pek çok şey bizzat Tabiatın kendisine aittir, fakat Tabiatın vakitleri ve usulleri tamamlandığında, Talih bunların arasında zahir olur ve birbirinden ayrı neticeler meydana getirir, kimi vakit Tabiata yardım edip onu çoğaltır, kimi vakit de ona mani olup zarar verir, bedenin büyümesi ve kemale ermesi Tabiattan gelir, fakat bedendeki hastalık ve noksanlar Tabiattan gayrı olarak ve Talih sebebiyle zuhur eder.

Zira Tabiat, erkekler ile dişilerin birleşmesi ve her iki tarafın lezzetidir, fakat Talih’ten iğrençlik, birleşmenin bambaşka bir sureti ve insanların şehvetleri yüzünden münasebet maksadıyla irtikâp ettikleri her türlü murdarlık ve edepsizlik sadır olur.

Zira Tabiat, doğum ve evlattır, Talih sebebiyle ise kimi zaman çocuklar hilkat garibesi doğar, kimi zaman sokağa atılır, kimi zaman da vakitsiz ölür.

Tabiattan ötürü bütün bedenler için kâfi gelecek ölçüde bir itidal vardır, Talih’ten ise gıda noksanlığı ve bedenlerin azabı doğar, yine aynı şekilde lüzumsuz olan oburluk ve israf da aynı Talih’tendir.

Tabiat ihtiyarların gençler üzerinde, bilgelerin ise ahmaklar üzerinde hâkim olmasını emreder, metanet sahiplerinin zayıflara, cesurların da korkaklara reis olmasını iktiza eder.

Lakin Talih çocukların yaşlılara, ahmakların ise bilgilere baş olmasına yol açar, harp zamanında zayıfların metanet sahiplerini, korkakların da cesurları idare etmesine sebebiyet verir.

Açıkça biliniz ki, Tabiat doğru yolundan her saptığında, bu sapma Talih yüzündendir, zira Doğum olarak adlandırılan o tebeddülün üzerinde cereyan ettiği Reisler ve Hükümranlar birbirine muhaliftir.

Onlardan Sağ olarak adlandırılanlar, devran kendilerine yardım ettiği ve felekteki kendi menzillerinde yüce makamlarda durdukları müddetçe Tabiata yardım eder ve onun meziyetini artırırlar, Sol olarak adlandırılanlar ise şerirdir ve onlar da o yüce makamları işgal ettiklerinde Tabiata muhalefet ederler, yalnızca insanlara değil, muhtelif zamanlarda hayvanlara, ağaçlara, meyvelere, senenin mahsulüne, su pınarlarına ve kendi tasarrufları altındaki Tabiatta bulunan her şeye zarar verirler.

Ve Kudretler arasındaki bu bölünmeler ve fırkalar sebebiyle bazı insanlar, dünyanın herhangi bir ilahi tedbir olmaksızın idare edildiğini zannetmişlerdir, zira bu fırkaların, bölünmelerin, aklanmanın ve mahkûmiyetin, Tanrı tarafından İrade-i Cüz'iyyeye bahşedilen o tesirden neşet ettiğini bilmezler, öyle ki bu fiiller de kendi kudretleriyle ya aklanabilir ya da mahkûm edilebilir, nitekim Talihin Tabiatı ezdiğini gördüğümüz gibi, insanın İrade-i Cüz'iyyesinin de bizatihi Talihi püskürttüğünü ve ezdiğini görebiliriz, lakin her hususta değil, nasıl ki Talih de her hususta Tabiatı defedemez, zira bu üç unsurun, yani Tabiat, Talih ve İrade-i Cüz'iyyenin, alay nihayete erene, ölçü ve sayı tamamlanana dek varlıklarını sürdürmeleri münasiptir, bütün mahlukatın hayatının ve kemalinin, bütün Varlıkların ve Tabiatların ahvalinin nasıl olması gerektiğini takdir buyuran Zatın katında uygun görüldüğü veçhile."

Bardaisan böylelikle İrade-i Cüz'iyyeyi, Kaderi ve Tabiatı karmik kanunun üç büyük amili kılar, nihayetinde bu üçü de Tanrı'nın elindedir. Her biri diğerine tesir eder, hiçbiri mutlak değildir.

Tabiat bedenle, Kader yahut Talih Ruhla, İrade-i Cüz'iyye ise tinle alakadardır.

Hiçbiri mutlak değildir, mutlak olan yalnızca Tanrı'dadır.

Ne var ki garip bir tesadüf eseri, Gnostisizmin bu büyük şairinin ilahilerinden biri günümüze kadar bütünüyle muhafaza edilmiştir, British Museum kodeksinde korunan, apokrif Havari Tomas'ın İşleri'nin Süryanice nüshasında yer alan ve adlandırıldığı şekliyle o pek güzel "Ruhun İlahisi"nin, neredeyse şüpheye yer bırakmayacak surette Bardaisan'ın kaleminden çıktığı bugün umumiyetle kabul edilmektedir.

Bu hakikate dikkat çeken ilk âlimler Nöldeke ve Macke olmuştur.

Bu metin inisiyasyona dair güzel bir efsanedir ve ilk defa Wright tarafından tercüme edilmiştir, pek yakın bir zamanda ise (1898), Wright'ın metni esas alınarak Bevan tarafından yeniden tercüme edilmiştir.

Wright'ın devrinden bu yana, Cambridge Arapça Okutmanının haklı olarak "dini şiirin şaheseri" diye tesmiye ettiği bu eser üzerinde öylesine çok çalışma yapılmıştır ki talebenin tercümesi hocanınkine müreccah kılınmalıdır ve Profesör Bevan'ın mesaisi artık yalnızca Wright'ınkini aşmakla kalmayıp bu sahadaki en mükemmel çalışma addedilmelidir.

Şiirin Bardaisan menşeli olma ihtimalinin yüksekliği şu mülahazalara dayanmaktadır,

Ortodoks Kilise Babası Efrem'in, Yedi Cevher (Ithye) bulunduğunu vazettiğini söylediği Bardaisan'a yönelttiği üç mühim itham şunlardır, "(1) Cismani dirilişi inkâr etmesi ve ruhun bedenden ayrılmasını bir lütuf telakki etmesi, (2) 'Hayatın Babası' ile müştereken 'Yaşayanın Oğlu' tesmiye edilen varlığı doğuran ilahi bir 'Anne' nazariyesini benimsemesi, (3) birtakım tali 'tanrılara', yani en yüce Tanrı'ya tabi ezeli varlıklara inanması."

"Şimdi, pek manidardır ki," der Profesör Bevan, "bu üç 'sapkınlık' da önümüzdeki Şiirde sarih bir biçimde tecelli etmektedir.

Prens'in bir kılık değiştirme kabilinden giyindiği ve vazifesi ikmal edilir edilmez fırlatıp attığı Mısır libasının insan bedenini temsil ettiğine dair hiçbir şüphe bulunamaz.

O 'murdar ve necis libasın' kendi 'memleketlerinde bırakıldığına' dair o vurgulu beyan, su götürmez bir mana taşımaktadır, temsili bir eserde, cismani dirilişi bundan daha mutlak bir biçimde inkâr etmek pek müşküldür."

Bardaisan, bütün büyük Gnostikler gibi tenasühe inandığından, aynı maddi bedenin dirileceği şeklindeki bir tasavvuru, avamın kaba bir hurafesi telakki etmiş olmalıdır.

Burada öne sürülen bu nevi bir öğreti ayniyeti "delili", yeniden doğuş öğretisinin manasını idrak etmiş bir kimsenin zihninde güçlükle tebellür edebilir.

"Şaire göre ruhun hakiki libası, semada geride bıraktığı ve ölümden sonra yeniden kuşanacağı kemal kalıbıdır. [Yalnızca 'günaha karşı ölümden' sonra, zira Işık-libası herkes için değildir.] Hayatın Babası, Anne ve Yaşayanın Oğlu'na gelince, bunlar burada Baba, yani 'Kralların Kralı', Anne, yani 'Şarkın Melikesi' ve Kardeş, yani 'mertebece bir sonraki' suretinde tecessüm eder. Nihayetinde 'tali tanrılar' da Kralların Kralı'nın emrine itaat eden 'krallar' olarak zuhur eder."

Eğer talip, Gnostik şiirin bu şaheserini okurken, üçüncü Sinoptik İncil'de muhafaza edilen o pek güzel Müsrif Oğul Meseli'ni hatırında tutarsa, zahiri ve batıni gelenekler arasındaki fikri benzerliğin izini sürebilecek ve batıni olanın zahiri olanı nasıl genişletip şerh ettiğini müşahede edecektir.

Bu güzel manzumenin hangi salahiyetle Ruhun İlahisi diye tesmiye edildiğini bilmiyorum, metinde bu serlevhaya mesnet olacak bir delil yoktur ve Gnostik şairin zihninde çok daha muayyen bir mevzu vardı.

O, Gnostik hayatın ikmalini, Yolun nihayetindeki zafer tacını terennüm etmekteydi, birtakım müphem umumiyetleri değil, koşarak yöneldiği pek muayyen bir gayeyi terennüm etmekteydi.

O, Pistis Sophia'nın ilk sayfalarında fevkalade güzel bir surette tavsif edilen "düğün libasını", "inisiyasyon hırkasını" teganni etmekteydi.

Böylelikle, en yeni tercümesinde, benim şu şekilde tesmiye etmeye cüret edeceğim metin şöyle akmaktadır,

İHTİŞAM LİBASININ İLAHİSİ

Ben henüz küçük bir çocukken, Ve krallığımda, Babamın evinde ikamet ederken, Ve beni besleyip büyütenlerin zenginliği ve ihtişamıyla mesrurken, Yurdumuz olan Şark'tan, Ebeveynim beni techiz edip yola çıkardı.

Ve hazinemizin zenginliğinden, Benim için bir yük bağladılar.

Büyüktü, lakin hafifti, Öyle ki tek başıma taşıyabileyim, ... altını, Ve ulu Gazzak'ın gümüşü, Ve Hindistan'ın yakutları, Ve Kuşan (?) diyarının akik (?) taşı, Ve beni demiri dahi ezebilen, Elmas ile kuşattılar.

Ve üzerimden o parlak libası çıkardılar,

Kimi Bevan tarafından fazlasıyla şüpheli görülerek dışarıda bırakılmış olan tüm ülke ve şehir adlarının, daha yüksek âlemlerin hâlleri veya bölgeleri yerine kullanılmış olması kuvvetle muhtemeldir, bunlardan bazılarının tespiti bilginleri büsbütün çaresiz bırakmış, geri kalanların tespiti ise ekseriyetle tatmin edici olmaktan uzak kalmıştır.

Hiç şüphe yok ki Bardaisan, oğlu Hannonius yahut bu şiiri kaleme alan her kim Bardaisan takipçisi idiyse, Hindistan'dan Mısır'a uzanan büyük kervan yoluna aşinaydı ve bu malumatı bir altyapı olarak kullandı, ne var ki eserin bütünü alegoriktir.

YÜCELİK KİSVESİ İLAHİSİ

Sevgileriyle benim için dokudukları, Ve boyuma göre biçilip dokunmuş olan Erguvani harmanimi. Ve benimle bir ahit yaptılar, Unutulmasın diye onu kalbime kazıdılar,

"Eğer Mısır'a inersen, Ve denizin ortasında, Soluğu gürültülü ejderhanın yanı başındaki O tek inciyi getirirsen, O vakit parlak kisveni Ve üzerine serilmiş olan harmanini giyeceksin, Ve rütbece bir sonrakimiz olan Kardeşinle birlikte, Mülkümüzde mirasçı olacaksın."

Doğu'yu terk edip aşağı indim, Yanımda iki ulak vardı, Zira yol tehlikeli ve çetindi, Ve ben onu adımlamak için pek gençtim.

Maishan sınırlarını geçtim, Doğu tüccarlarının buluşma yerini, Ve Babel diyarına vardım, Ve surlarından içeri girdim [okunamadı]

Mısır'a indim, Ve yoldaşlarım benden ayrıldı. Doğruca ejderhaya yöneldim, Kaldığı yerin yanı başında ikamet ettim, Uykuya ve rehavete dalmasını, Ve incimi ondan alabilmeyi bekleyerek. Ve ben tek başıma ve yalnızken, Aralarında yaşadığım kimselere bir yabancıyken, Kendi kavmimden, hür doğmuş bir adam, Doğululardan birini gördüm orada, Güzel ve hoş simalı bir genç, Ve gelip bana bağlandı.

Ve onu sırdaşım eyledim, Emtiamı paylaştığım bir yoldaş.

Onu Mısırlılara karşı Ve murdar olanlarla düşüp kalkmaması için uyardım, Ve incimi almaya Uzaklardan geldiğim için beni tahkir etmesinler Ve ejderhayı bana karşı kışkırtmasınlar diye Onlarınkine benzer bir kılığa büründüm. Fakat öyle ya da böyle Kendi memleketlerinden olmadığımı anladılar, Böylece bana hileyle muamele ettiler. Üstelik bana yemem için kendi yiyeceklerinden verdiler.

Bir krallar oğlu olduğumu unuttum, Ve onların kralına hizmet ettim,

Ve ebeveynimin beni uğruna gönderdiği İnciyi unuttum, Ve onların [okunamadı] ağırlığı sebebiyle Derin bir uykuya daldım. Fakat başıma gelen bütün bu şeyleri Ebeveynim fark etti ve benim için kederlendi, Ve mülkümüzde bir ferman yayımlandı, Herkesin kapımıza koşması için, Part kralları ve prensleri Ve Doğu'nun bütün soyluları. Böylece Mısır'da terk edilip kalmayayım diye Benim adıma bir çare dokudular, Ve bana bir mektup yazdılar, Ve her bir soylu altına adını mühürledi,

"Krallar Kralı olan Babandan, Ve Doğu'nun Hanımı olan Annenden, Ve rütbece bir sonrakimiz olan Kardeşinden, Mısır'da bulunan oğlumuz sana selam olsun! Kalk ve uykundan uyan, Ve mektubumuzun kelimelerine kulak ver!

Krallar oğlu olduğunu hatırla! Düştüğün esareti, kime hizmet ettiğini gör! Uğruna Mısır'a seğirttiğin İnciyi hatırla! Parlak kisveni düşün, Ve görkemli harmanini hatırla, Adın yiğitler divanında okunduğunda Ziynetin olarak kuşanacağın, Ve rütbece bir sonrakimiz olan Kardeşinle birlikte, Mülkümüzde hükümran olacaksın."

Ve mektubum, Kral'ın sağ eliyle mühürlediği Bir mektuptu, Kötülerden, Babel'in çocuklarından Ve vahşi iblislerinden [okunamadı] korunsun diye. Bütün kuşların şahı olan Bir kartal suretinde uçtu, Uçtu ve yanıma kondu, Ve baştan aşağı kelama dönüştü.

Onun sesinden ve kanat çırpıntısından, Ürperdim ve uykumdan doğruldum. Onu elime alıp öptüm, Mührünü çözüp okudum, Ve mektubumun kelimeleri Tam da kalbime nakşedilmiş olana göre yazılmıştı.

İhtişam Kaftanı İlahisi

Kralların oğlu olduğumu hatırladım, Ve hür ruhum doğal hâlini arzuladı. İncimi hatırladım, Ki onun uğruna Mısır’a gönderilmiştim, Ve başladım onu efsunlamaya, O korkunç, soluğu gürültülü ejderhayı. Onu uyutup derin bir uykuya daldırdım, Zira onun üzerinde Babamın adını andım, Ve mertebede bir sonrakinin adını, Ve Annemin, Şark Melikesi’nin adını, Ve incimi kapıp aldım, Babamın evine dönmek üzere geri yöneldim.

Ve üzerimdeki pis, murdar kisveyi Soyup çıkardım ve onların memleketinde bıraktım, Ve dosdoğru yoluma koyuldum, Yuvamızın ışığına, Şark’a varmak için.

Ve bana ulaştıran mektubumu, beni uyandıranı, Yolda önümde buldum, Ve sesiyle beni uyandırdığı gibi, Işığıyla da bana rehberlik ediyordu, Suretiyle önümde parıldıyordu, Ve sesiyle, kılavuzluğuyla, Beni hızlanmaya teşvik ediyordu, Ve sevgisiyle beni kendine çekiyordu. İleri atıldım, geçip gittim...

Babil’i solumda bıraktım, Ve büyük Meyşan’a ulaştım, Tüccarların limanına, Deniz kıyısında kurulu olan yere.

Ve soyunup çıkardığım o parlak kaftanımı, Ve sarıldığı harmaniyeyi, Hyrkania’nın yücelerinden Ebeveynim oraya gönderdi, Hazinedarlarının eliyle, Sadakatleriyle bu emaneti taşıyabilecek kimselerle. Ve onun biçimini hatırlayamadığım için, Çünkü çocukluğumda onu Babamın evinde bırakmıştım, Ansızın onunla yüz yüze geldiğimde, Kaftan bana kendimin bir aynası gibi göründü. Onu bütünüyle kendi özümde gördüm, Dahası, onunla yüzleşirken kendi tüm varlığımla yüzleştim.

Zira ayrı oluşumuzda iki idik, Lakin tek bir benzerlik içinde yine birdik.

Ve onu bana getiren hazinedarları da Aynı surette gördüm, İki idiler, fakat tek bir benzerlik taşıyorlardı. Zira üzerlerine tek bir krallık mührü kazınmıştı, Bana hazinemi ve zenginliğimi onların vasıtasıyla Geri bahşedenin ellerinden çıkan mühür.

Görkemli renklerle bezenmiş, Altınla, berillerle, Ve yakutlarla, akiklerle, Ve türlü renklerdeki damarlı akiklerle donanmış O parlak, işlemeli kaftanım, O da yukarıdaki yuvasında hazırlanmıştı, Ve elmas taşlarla Tüm dikişleri tutturulmuştu, Ve Krallar Kralı’nın sureti her bir yanına nakşedilmişti, Ve safir taşı gibiydi onun türlü renkleri de. Yine gördüm ki her bir yanında Gnosis kımıldanışları titreşmekteydi, Ve sanki söz söyleyecekmiş gibi Kendini hazırladığını da gördüm. Çıkardığı nağmelerin sesini işittim, Onu aşağı getirenlere fısıldadığı sözleri, Diyordu ki, "Ben... Babalarımın huzurunda onun için büyüttükleri kimseyim, Ve ben de kendi içimde idrak ettim ki Benim boyum onun gayretlerine göre serpilmekteydi. Ve şahane devinimleri içinde Bana doğru uzanıp yayılıyordu, Ve onu getirenlerin ellerinde Almam için acele ediyordu. Ve beni de sevgim gayrete getirdi, Onu karşılamaya koşayım ve kabul edeyim diye, Ve uzanıp onu teslim aldım, Renklerinin güzelliğiyle kendimi tezyin ettim. Ve göz alıcı renklerdeki harmaniyemi Tüm genişliğiyle üzerime aldım. Onunla örtündüm ve yükseldim Selamlama ve tazim kapısına, Başımı eğdim ve tazim ettim Onu bana göndermiş olan Babamın Haşmetine, Zira O’nun emirlerini yerine getirmiştim, O da vaat ettiğini yapmıştı, Ve şehzadelerinin kapısında asilzadelerine karıştım, Çünkü benimle sevinç duydu ve beni kabul etti, Ve O’nun krallığında O’nunla beraberdim. Ve nida ile... Tüm bendeleri O’nu yüceltir.

Ve vaat etti ki, Krallar Kralı’nın kapısına da O’nunla birlikte seğirtecektim, Ve hediyemi, incimi sunarak O’nunla beraber Kralımızın huzuruna çıkacaktım.

Profesör Bevan bu muazzam ilahiyi haklı olarak "dini şiirin bir şaheseri" diye nitelemektedir, zira bu metin yalnızca şiir olarak muhteşem olmakla kalmaz, aynı zamanda okült bir vakıanın kaydı olarak da paha biçilmezdir.

O hâlde, Bardaisan İlahileri’nin barbarca yok edilmesiyle neler kaybetmedik ki?

Kanonik Olmayan Resullerin İşleri Metinlerinde Gnosis’in Bazı İzleri

Önsöz

Nasıl ki kanonik İncillerden önce ve onların yanı sıra Rab’bin Sözleri ve İşleri’ne dair pek çok başka tertip mevcut idiyse, seçilmiş yahut kanonik Resullerin İşleri’nden önce ve onların yanı sıra Rab’bin Resullerinin ve Havarilerinin işlerini ve sözlerini kaydettiğini öne süren pek çok başka anlatı da mevcuttu.

Bunların çoğu günümüzde heretik olarak adlandırılan çevrelerde ortaya çıkmış, fakat bilahare ortodoks musahhihler tarafından doktriner taassuplara uydurulmak üzere yeniden işlenmiş ve Katolik Kilisesi tarafından hararetle benimsenmiştir. Bu sahadaki en büyük otorite olan Lipsius’un belirttiği üzere, "

Bu tür anlatıları yeniden yayımlayan hemen her müellif, tüm antik çağın edebi eserlere muamele ederken kendine tanımaya alışık olduğu serbestiyi kullanarak, elinin altındaki malzemeyi kendi teolojik zaviyesine uymayan kısımları, örneğin dogmatik ifadeleri, nutukları, duaları ve benzerlerini ayıklayıp bunların yerine kendi kaleminden çıkma başka formüller ikame ederek baştan tanzim eder, dahası kendi arzusuna ya da güttüğü dolaysız gayenin icaplarına göre metni genişletir yahut kısaltırdı.

Bizim açımızdan asıl ehemmiyet arz eden husus, tekrar tekrar elden geçirilen bu metinlerin bazılarının Gnostik kökenlerine dair izleri hâlâ muhafaza ediyor olmasıdır, nitekim Lipsius, bu metinlerdeki Gnostisizmin bazılarının iddia ettiği gibi üçüncü yüzyıl Maniheizmine değil, ikinci yüzyılın umumi Gnosis anlayışına atfedilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

İkinci yüzyılda bu tür dini anlatılar fevkalade geniş bir sahada tedavüldeydi, zira bunlar Gnostiklerin umumi tebliğ faaliyetlerinin başlıca vasıtası niteliğindeydi.

Kilise Babaları, daha evvel gördüğümüz üzere, Gnostisizmin batıni doktrinlerine tahriflerle hücum etmiş ve onları alaya boğmuştur, Gnostikler ise bu taarruzlara muhtemelen bir yandan ketumiyet yeminleriyle bağlı olduklarından, diğer yandan da batıni hayatın akidelerinin alelade münazaralarla tayin edilemeyeceğini gayet iyi bildiklerinden hiçbir karşılık vermemişlerdir.

İncillerinin batıni öğretileri içeridekiler içindi, dışarıdakiler içinse bunlar birer divaneliktendi.

Lakin çoğunlukla batıni hayatın hakiki tecrübelerine dayandığında şüphe bulunmayan Resullerin İşleri kabilinden bu anlatılar, bu denli çetin bir mahiyet taşımıyordu.

Modern tenkit zaviyesinden bakıldığında son derece fantastik görünebilirler, fakat o erken devirlerde Hristiyanlığın her meşrebi için bütünüyle muteber idiler.

Bunlar, Umumi Kilise ile Gnostisizmin batıni öğretileri arasındaki vasıtayı teşkil ediyordu ve öyle istihza ile bir kenara atılmaları kabil değildi.

Başka bir usul tatbik edilmeliydi. Lipsius’un ifade ettiği veçhile,

Katolik piskoposlar ve muallimler, bu Gnostik risaleler seylinin ve bunların inananlar üzerindeki nüfuzunun önünü kesmek için, sapkın kitaplardaki en muteber kıssaları cesaretle iktibas etmekten ve batıl akidenin zehrini itinayla ayıkladıktan sonra bu tasfiye edilmiş haliyle yeniden halkın eline tevdi etmekten daha münasip bir yol bulamadılar.

Neyse ki bu tasfiye ameliyesi tamama erdirilememiştir ve devamında okuyucularımıza göstermeyi umduğumuz üzere, bahsi geçen zehrin kimi kalıntılarına rastlamak hâlen mümkündür.

Bu muhtasar tetkiklerde söz konusu İşler metinlerini tafsilen tavsif etmeye kalkışmak ya da kaynaklarına dair erken bir tenkide girişmek yersiz olur, yegane gayemiz, bu muazzam külliyatın içinden kadim Gnostik öğretilerin izlerini hâlâ barındıran birkaç parçayı çekip kurtarmaktır.

Bu öğretilerin ilk kez tanzim edildiği asıl metinler zayi olmuştur, nakil silsilesi pek çok nâşir ve müstensih tarafından fena halde hırpalanmıştır.

Acaba yeni bulunan Kıpti Petrus’un İşleri metni, tahrifata uğramamış bir asıl nüshanın tercümesini bize sunuyor olabilir mi?

Gnostik İşler metinlerinin en erken mecmuasının, Yuhanna’nın talebesi olduğu rivayet edilen belirli bir Leukios (ismin en az on sekiz farklı varyantı mevcuttur) veya Leukios Kharinos tarafından tertip edildiği söylenir, ancak Yuhanna ismi asıl On İkilerden birine değil de Dördüncü İncil’in müellifine hamledilmediği müddetçe bu son iddiaya elbette itimat olunamaz.

Her halükarda, Leukios’a atfedilen bu İşler metinleri hayli erkendir, Zahn’ın kanaatine göre bu mecmua, Gnostiklerin henüz sapkın addedilmediği bir devirde, yani milattan sonra 150 senesinden evvel vücuda getirilmiştir.

Her nasıl olursa olsun, Leukios’un İşleri ikinci yüzyıla ait bir derlemedir, zira İskenderiyeli Klement bu metinlerden haberdardı, üstelik bunların İskenderiye’de derlenmiş olması da muhtemeldir.

Gnostik İşler metinlerini erken dönemde toplayan bir diğer şahıs da hakkında kesin bir malumat bulunmayan Linus’tur. Muhtemelen Roma’da yaşamış olabilir.

Abdias mecmuası ise bu mecrada zikredilmeyecek kadar geç bir döneme aittir.

Bütün bu meselelerin etraflıca münakaşası ile Apokrif İşler metinlerinde muhafaza edilen tüm Gnostik kırıntıların ve atıfların tahlili hususunda, tahkikatçıyı Lipsius’un bu mevzudaki abidevi eserine havale etmek icap eder.

Şimdi okuyucuya, mahiyetleri hakkında bizzat hüküm verebilmesi gayesiyle bu kırıntıların en mühimlerini takdim edeceğiz.

Bu İşler metinlerinin bir kısmı henüz İngilizceye tercüme edilmemiştir, metinler için Zahn, Bonnet ve Lipsius’un en son neşirlerini esas almaktayım.

THOMAS’IN İŞLERİ METNİNDEN

Thomas’ın yahut Yehuda Thomas’ın İşleri metninde muhafaza edilmiş en mühim parçayı, kuvvetle muhtemel Bardesanes tarafından nazmedilmiş olan o güzel Ruh Kasidesi’ni okuyucuya evvelce sunmuştuk.

Thomas’ın İşleri bize bu azametli Gnostik İhtişam Kaftanı Kasidesi’nden başka bir şey bahşetmemiş olsaydı dahi, günümüze intikal edişi beyhude sayılmazdı. Mamafih, talihimize ki bu metinlerden devşirilecek daha pek çok şey mevcuttur.

Aşağıdaki metin, Sofya’ya Kaside olarak tesmiye edilen latif manzumenin tercümesidir.

Bakire, Işığın kızıdır, onda Kral’ın haşmeti saklıdır. Duruşu heybetli ve sefa bahşedicidir, nurlu bir güzellikle parıldar.

Bahis libasları bahar çiçeklerini andırır, üzerlerinden hoş rayihalar yayılır.

Başının fevkindeki tahtında Kral oturur, sofrasında onları ölümden azade taamlarla doyurur.

Hakikat taçlandırır başını, Sevinç raks eder ayaklarının dibinde.

Açar ağzını şanına yaraşır veçhile, süzülür durur bütün methiyeler.

Övgüler terennüm edenler otuz iki kişidir, [okunamadı]

Dili, yalnızca içeri dahil olanların araladığı methal perdesi gibidir.

Boynu basamak basamak yükselir, onu ilk cihan mimarı bina eylemiştir.

Elleri, kutlu Eonlar zümresine delalet eder, onları ilan eyler, parmakları Şehrin Kapılarını işaret eder.

Gelin odası nurlarla çalkanır, kudas ağacının ve latif otların, nefis mürrüsafinin ve hoş kokulu nebatların ıtırlarını saçar, içerisi mersin çelenkleri ve yığınla latif çiçekle döşenmiştir.

Gelin döşeği kamışlarla tezyin edilmiştir.

Nedimeleri çevresinde toplanmıştır, sayıları yedidir, onları kendi eliyle seçmiştir.

Önünde dans eden nedimeleri de yedidir. "Ona hizmet ve refakat edenler on ikidir, gözleri daima Güvey'i arar, ta ki O kendilerini nurla doldursun.

Ebediyen O'nunla sonsuz bir sevinç içinde olacaklar, Ulu Olanlar'ın toplandığı o şölende yerlerini alacaklar ve yalnızca Ebedi Olanlar'ın (aionioi) layık görüldüğü o ziyafette kalacaklar.

Krallara layık giysiler kuşanacaklar ve nurdan kaftanlar giyecekler, her ikisi de saadet ve vecd içinde sevinip Baba'ya hamtlar terennüm edecekler.

Zira O'nun izzetli ziyasından nasiplerini almışlardır, Rableri olan O'nu görmekle nur ile dolmuşlardır.

O'ndan zeval bilmez, ölümsüz bir gıda almışlardır.

İnsana bir daha susuzluk hissettirmeyen, tenin heveslerine boyun eğdirmeyen o şaraptan içmişlerdir.

Böylece Yaşayan Ruh ile Hakikat'in Babası'nı yüceltirler ve Hikmet'in Anası'na hamtlarını sunarlar." Keşke bu güzel ilahinin aslı elimizde olsaydı, zira günümüze kalan kusurlu ve tahrif edilmiş nüshası dahi pek güzeldir.

Acaba burada Bardaisan'ın İlahileri'nden bir başkasıyla mı karşı karşıyayız?

Her hâlükârda ilahi, Sophia'nın Güveyi olan Mesih ile mukaddes izdivacına işaret etmektedir ki bu hususa Basilidesçi Gnosis tasvirimizde daha evvel değinilmişti. Bu izdivaçta kozmik Sophia yeniden Işık alemine kabul edilmiş ve semavi eşiyle birleşmiştir.

Bu vuslat Büyük Kemalat anında gerçekleşecekti, lakin tasavvufi manada, kendilerini Yüksek Benlikleri ile bir kılanlar için her an vuku bulmaktaydı. Evrenin kemalatında Dünya Ruhu'nun Dünya Aklı ile yeniden birleşmesi gibi, ferdin kemale ermesinde de ruh, derundaki Benlik ile bir kılınmaktaydı. Bakire, Işığın Pleroma'sının (Doluluk) kızıdır, Işık aleminin Hükümdarları olan Kralların ihtişamını aksettirir.

Işık aleminde onun fevkinde İzzet Kralı, Ziyafete çağrılmaya layık olan Ruhani Canlara (Pnömatikler) ölümsüzlük gıdasını bahşeden Hristos tahtında oturmaktadır. Bu yüce inisiasyonda bütün Pleroma (otuz iki Eon), zaferin kazanılmış olmasının sevinciyle terennümde bulunur.

Yalnızca böylesi kemale ermiş ruhlar Hikmet'in lisanını Tanrı'ya hamt için harekete geçirebilir, böylesi yüce mertebelerin latif cevherini hamt nağmeleriyle titreştirebilecek olanlar yalnızca onlardır. Gelen dizeyi kavramak müşkildir ve şüphesiz aslını muhafaza edememiştir. "Şehir" Pleroma'dır, gelin odası ise inisiasyonun bahşedildiği Pastes, yani türbe, mukaddes makamdır, Codex Brucianus'un üstün el yazmasında okuduğumuz Şehir ile muhtemelen aynı olan Semavi Kudüs'tür.

Arınmış ruh oraya yedi çift, yani kudretlerin sizigileri (eşleri) marifetiyle ulaştırılır.

Yücelere yükselirken, arzu bağlarıyla zincirlendiği aşağı alemdeki gibi artık kendi yöneticileri değil, hizmetkarları olan on ikiyi de beraberinde götürür.

Bu on iki, artık Hristos'un Nuru'nun vasıtasıyla aksettiği, kendine ait arınmış kuvvetleridir.

Sondan üçüncü dizede geçen "her ikisi de saadet ve vecd içinde sevinip" ifadesindeki "her ikisi", yeniden vuslata eren ruh ile onun "Meleği"ne, yani daima Baba'nın Yüzü'ne temaşa eden o Meleklere atıfta bulunur. İlahi, Gnosis'i sevenlere bunu ve daha pek çok şeyi ifşa eder, zira sayfalar dolusu izahat dahi onun tam manasını tüketmeye yetmez. Lakin Thomas'ın İşleri metninde kalan diğer parçalara süratle geçmeli ve böylece okuyucularımıza ilahi formundaki iki dikkat çekici sakramental niyazın yahut yakarışın tercümesini sunmalıyız. İlki şöyledir,

"Gel ey Mesih'in Mukaddes İsmi, her ismin fevkindeki İsim, gel ey Yücelerden gelen Kudret, gel ey Kamil Merhamet, gel ey en yüce lütuf!

Ey şefkat Anası, gel, gel ey İnsan olan O'nun Eşi, gel ey gizlenmiş sırları Faş Eden, sekizincide huzurunu bulmuş olan yedi konağın Anası, gel!

Gel ey beş mukaddes Uzuvdan, Akıl, Fikir, Tefekkür, Düşünce ve Muhakemeden çok daha kadim olan, sonra doğanlarla hemhâl ol!

Gel ey Kutsal Ruh, onların yüreklerini ve batınlarını pâk eyle!" İkincisi ise şu şekilde devam eder,

"Gel ey en yüce Lütuf, ey Kamil Merhamet, gel, ey Seçilmişlerin sırlarına vakıf olan, in aşağı, ey necip mücahidin cümle cehdine iştirak eden, gel!

Gel ey Sükut, ey cemi Azamet'in ulu hakikatlerini Faş Eden, gel ey gizliyi zahir kılan ve sırrı aşikar eyleyen!

Gel ey iki ikiz yavrunun validesi Kutsal Güvercin, gel ey yalnızca amellerle zahir olan Gizli Ana!

Gel ey Seninle bir olan cümle canlara neşe bahşeden, gel ve Senin adına ifa ettiğimiz bu şükranda (evharistiya), Senin davetinle toplandığımız bu muhabbet ziyafetinde (agape) bizimle hemhâl ol!" Bu sakramental yakarışlar, daha evvel aktardığımız Marcosyen Gnosis'in formülleriyle aynı fikir dairesine havale edilmelidir. İsim, "Hristos" ismi değil, Mesih'in İsmi yahut Kudreti, yani O'nun şaktisi (Hint teozofisinin bir tabirini kullanırsak) yahut sizigisidir. "Beş uzuvdan daha kadim olan", İnsan'dır, yani Sophia'nın yahut Kutsal Ruh'un eşi olan Hristos'tur.

Beş uzuv, muhtemelen yeni bulunan Gnostik Meryem İncili'nde zikredilen Eonların Beşlisi'dir (Pentad) ve bunların tesmiyeleri "Simonyen" nizamda zikredilenlere pek benzer.

Bruce ve Askew Kodekslerinde hakkında pek çok şey okuduğumuz Semavi İnsan'ın uzuvlarının yahut azalarının en âli tertiplerinden biridir. "Sonra doğanlar", "kemalat mührü" inisiasyonunu bekleyen neofitlerdir (yeni intisap edenler). "Cemi Azamet'in ulu hakikatleri", Pleroma'nın sırlarıdır. Kutsal Güvercin ise yine Sophia, yani Dünya Ruhu'dur, Bardaisan'ın Gnosis'ine nazaran iki kızı bulunmaktadır.

Bardesanes yanlılarının amansız muhalifi olan Ephraim, onların Kurunun Utancı ve Suyun Sureti olarak adlandırıldıklarını söyler, bunların gerçekten onların adları olup olmadığı meçhul kalsa da, muhtemelen maddi alemin kurucuları olan velut Alem-toprağı ve tenasül edici Alem-suyudurlar, bir başka deyişle, ay-altı ve arzi alemlerdir.

Tomas’ın İşleri’ni geride bırakmadan önce, bu tür dini romansların içini dolduran kıssalardan bir numuneyi okuyucuya sunmak faydalı olabilir.

Havari Yahuda Tomas’ın, namıdiğer İsa’nın İkizi’nin, havarilik vazife sahası olarak kurada payına Hindistan’ın düştüğü rivayet edilir.

Tomas başlangıçta gitmek istemez, fakat efendisi İsa tarafından Doğulu bir tüccara "dülgerlikte mahir" bir köle olarak satılır.

Kıssanın aşağıdaki hülasasını Salmon’un Yeni Ahit’e Giriş adlı eserinden (8. baskı, 1897, s. 337, 338) iktibas ediyoruz,

Tomas Hindistan’a vardığında Kralın huzuruna çıkarılır, duvarcılık yahut dülgerlik işlerindeki vukufuna dair suallere muhatap olunca her iki sahada da büyük bir maharet sahibi olduğunu beyan eder. Kral ona kendisi için bir saray inşa edip edemeyeceğini sorar.

Bunu yapabileceğini söyler ve kabul gören bir plan çizer.

Bunun üzerine sarayı inşa etmekle vazifelendirilir, bu iş için kendisine bolca akçe verilir, lakin o bu işe kış aylarına kadar başlayamayacağını bildirir. Kral bunu garip bulsa da, maharetine kani olduğundan rıza gösterir.

Fakat Kral uzaklaştığında Tomas, inşaatla meşgul olmak yerine kendini İncil’i vaaz etmeye verir ve bütün parayı fukaraya sarf eder.

Bir müddet sonra Kral işin nasıl gittiğini öğrenmek üzere adam gönderir.

Tomas, çatısı müstesna sarayın tamamlandığını, bunun için daha fazla paraya ihtiyacı olduğunu bildirir, bu meblağ da kendisine gereğince ulaştırılır ve Tomas tarafından evvelce olduğu gibi dullara ve yetimlere harcanır.

Nihayet Kral şehre döner, sarayı soruşturduğunda ise Tomas’ın etrafta vaaz vermekten, fukaraya sadaka dağıtmaktan ve marazları iyi etmekten başka bir şey yapmadığını öğrenir.

O bir büyücüye benziyordu, yine de şifa verdiklerinden asla para almazdı, tuzlu ekmek ve suyla yaşar, sırtında tek bir hırkadan gayrısını bulundurmazdı.

Kral büyük bir hiddetle Tomas’ı huzuruna çağırttı. 'Bana bir saray inşa ettin mi?' 'Evet.' 'Göster bana öyleyse.' 'Ah, onu şimdi göremezsin, lakin bu dünyadan göçtüğünde göreceksin.' Bu suretle tezyif edilmekten ötürü gazaba gelen Kral, hakkında dehşetengiz bir ölüm tertip edene kadar Tomas’ı zindana attırdı.

Lakin tam o gece Kralın kardeşi vefat etti ve ruhu semavi meskenlerin tamamını temasa etmesi için melekler tarafından yukarı alındı. Ona hangisinde ikamet etmek istediğini sordular.

Fakat Tomas’ın inşa ettiği sarayı gördüğünde, ondan başkasında ikamet etmek istemedi.

Onun biraderine ait olduğunu öğrendiğinde, onu kendisinden satın alabilmek gayesiyle hayata dönmeyi niyaz etti ve buna nail oldu.

Nitekim naaşa kefen giydirilirken beden dirildi. Kendisine olan muhabbetini bildiği Kralı çağırtarak sarayı kendisine satması için yalvardı.

Fakat Kral işin hakikatini öğrenince, bizzat ikamet etmeyi umduğu köşkü satmayı reddetti, ancak henüz hayatta olan Tomas’ın kendisine daha iyisini inşa edeceği vaadiyle kardeşini teselli etti. İki kardeş bunun üzerine talim gördüler ve vaftiz edildiler.

Yuhanna’nın İşleri’nden

Pek kıymetli Metinler ve İncelemeler dizisinin yakın tarihli bir cildinde (M. R. James tarafından hazırlanan Apocrypha Anecdota II., 1897), Yuhanna’nın İşleri’ne ait uzun bir parça yer almaktadır ki bunun büyük kısmı daha önce hiç neşredilmemiştir.

Bu metin, Viyana’da muhafaza edilen on dördüncü yüzyıla ait bir yazmadan gün yüzüne çıkarılmıştır.

Bu İşler’in aslı eskidir, nitekim Levkios derlemesine aittirler.

İskenderiyeli Clement’in bunlardan iktibaslar yaptığı göz önüne alınırsa, metnin terminus ad quem’i olarak ikinci yüzyılın üçüncü çeyreğini tayin etmek icap eder.

Dolayısıyla karşımızda kadim bir vesika bulunmaktadır, bu vesikaya duyduğumuz alaka ise onun bariz Gnostik tabiatıyla daha da artmaktadır.

Parçanın hemen hemen tamamı Yuhanna’nın ağzından aktarılan bir monologdan mürekkeptir, bu monologda İsa’nın gizli hayatına dair son derece dikkate şayan bir gelenek bizim için muhafaza edilmiştir.

Kristolojinin bütün kurgusu dosetiktir, dolayısıyla bu parça Gnostik geleneğin bu calib-i dikkat noktasına dair malumatımıza pek kıymetli bir katkıdır. Dosetizm, Gnostik filozofların pek çok kristolojik ve soteryolojik nazariyesine zerk edilmiş olan ve "kamil insan"a atfedilen birtakım gizli kudretlere dair menkıbelerin fütursuzca neşvünema bulmuş haliydi, aynı zamanda kani olduğum üzere, menşelere dair hadiseleri tarihselliğe büründüren sayısız anlatı sebebiyle tanınmaz derecede müphemleşmiş hakiki bir tarihi vakıaydı.

Mesih, vefatından sonra geri dönmüş ve batıni cemaatler arasındaki takipçilerine talim vermiştir, nitekim batıni talime dair o şekilden şekle giren Gnostik geleneğin kısmi menşei de buydu.

O, dönebileceği yegane surette, yani "psişik" yahut "ruhani" bir bedenle döndü, bu beden arzu edildiğinde görünür kılınabiliyor, hatta dokunulduğunda hissedilebiliyordu, fakat mutad cismani bedenle kıyaslandığında bir "vehim" bedeniydi, "dosetik" tabiri de buradan neşet etmiştir.

Fakat tıpkı "Fukaralar"ın zahiri geleneğinin tedricen istihale geçirip nihayetinde İsa’yı bir nebi mertebesinden Uluhiyetin bizzat tam kudret ve ihtişamına yükseltmesi gibi, batıni gelenek de asli dosetik mefhumu Gnostik dehanın inşa ettiği o muazzam soteryolojik yapının her bir şubesine teşmil etti.

Yuhanna’nın İşleri bu son temayüller dairesine aittir ve "Yuhanna", menşeini gizli bir vakıadan alan o şekilden şekle giren dosetizmin ve sonradan tarihsellik kisvesine bürünen o harikulade inisiyasyon talimlerinin gelenek kollarından birinin tecessüm etmiş halidir, nitekim Yuhanna bunu şu sözlerle hülasa eder,

"Kendi içimde şu tek hakikate sımsıkı sarıldım, Rab bütün her şeyi remizlerle ve insanların tebdili ve kurtuluşu uğruna, onlara yönelik bir inayet tedbiri ile tertip etmiştir."

Mesih'in pek yüksek dereceden manevi kudretlere sahip olduğuna inanmak, tabiatın gizli veçhelerini araştıran her araştırmacı için gayet kolaydır.

Hindistan'da tesmiye edildiği üzere bir mayavi-rupa suretinde başkalarına görünebildiği ve bu sureti dilediğince değiştirebildiği de bütünüyle kabule şayandır.

Fakat bu ve benzeri hadiselerin aktarımının hiçbir mübalağa ve hayali tezyinat olmaksızın nesilden nesle intikal ettirilmiş olması, bu kabil hususlarda beşeri tecrübeye büsbütün aykırı düşerdi.

Nitekim bizlere nakledildiğine göre, Yakup ile Yuhanna'nın çağrılışı esnasında, her şeyden evvel Yakup İsa'yı bir çocuk suretinde görmüş, Yuhanna ise O'nu ilkin "güzel, sevimli ve mütebessim çehreli" bir adam olarak müşahede etmiştir, bilahare O'nu "başı bir hayli dazlak, lakin gür ve dalgalı sakallı" biri suretinde görmüş, Yakup ise O'nun "sakalları henüz yeni çıkmış bir delikanlı gibi" göründüğünü iddia etmiştir.

Dahası, Yuhanna'nın dikkatini çeken diğer bir hususiyet de O'nun gözlerinin asla kapanmamasıydı.

Ne gariptir ki bu vasıf, Hint kutsal metinlerinde bir "tanrı"ya atfedilen alametlerden biridir.

Yuhanna O'nun suretinde pek çok tebeddülata şahit olmuştur, bazen "ufak tefek ve biçimsiz bir adam gibi, bazen de göğe yükselen biri gibi", ki bu hal, bir Üstadın o kudretli "huzur"u veya "ihtişam"ı ile ahenkli bir temas içinde bulunan bir talebe hakkında nakledildiğinde gayet makuldür.

Lakin daha da garibi, Yuhanna O'nun göğsüne yaslandığında, "bazen dokunuşu bana pürüzsüz ve yumuşak, bazen de taşlar gibi sert gelirdi."

Üstelik İsa dua ve tefekkür halindeyken, kendisinde "fani sözler kullanan bir insanın neye benzediğini tarif etmesine imkan bulunmayan öyle bir nur" zahir olurdu.

Yuhanna'nın İşleri'nden

Aşağıdaki safiyane kıssa, nihayetinde okuyucunun yüzünde bir tebessüm uyandıracaktır, fakat aynı zamanda, şayet Hindistan'da muayyen vecd hallerindeki yogilerin dokunuşuna dair cari olan pek çok benzer rivayete zerre kadar itibar edilecek olursa, gizli tabiatı tetkik eden kimseye bu menkıbenin bütünüyle muhayyileye dayanmadığını, bilakis okült hakikat sahasına ait bulunduğunu gösteren bir delil teşkil edecektir.

"Yine benzer şekilde, 'Bana gelin' diyerek biz üçümüzü dağa çıkardı. Bizler de yine gittik, ve uzaktan O'nu dua ederken gördük.

İmdi ben, beni sevdiğinden ötürü, görmesin diye usulca yanına sokuldum ve sırtına bakarak öylece durdum.

Ve gördüm ki üzerinde katiyen hiçbir libas yoktu, bizlere çıplak görünmekteydi ve hiçbir surette bir insana benzemiyordu, ayakları her türlü kardan daha beyazdı, öyle ki oradaki zemin ayaklarının nuruyla aydınlanıyordu, başı ise göğe erişiyordu, öyle ki korkup feryat ettim, O ise dönüp ufak tefek cüsseli bir adam suretinde göründü, sakalımdan tutup çekerek bana şöyle dedi, 'Yuhanna, imansız olma ve burnunu her işe sokma.' Ben de O'na, 'Lakin ne yaptım ki Rab?' dedim. Ve sizlere derim ki ey kardeşler, sakalımdan tuttuğu o mahalde otuz gün boyunca büyük bir ızdırap çektim."

"Fakat Petrus ve Yakup, ben Rab ile konuştum diye hiddetlendiler ve yanlarına gelmem, Rabbi de yalnız bırakmam için bana işaret ettiler. Ve yanlarına gittim, ikisi birden bana dediler ki, 'Dağın tepesindeyken Rab ile konuşan O zat kimdi? Zira ikisinin de konuştuğunu işittik.' Ben ise, O'nun o muazzam lütfunu, çok çehreli birliğini ve aralıksız üzerimize nazar eden hikmetini tefekkür ederek dedim ki, 'Eğer O'na sual ederseniz bunu öğrenirsiniz.'"

"Yine bir vakit, biz müritlerinin cümlesi Gennesaret'te bir evde uyurken, sadece ben örtünüp libasımın altından O'nun ne yaptığını temaşa etmekteydim, evvela O'nun 'Yuhanna, sen uyu' dediğini işittim, bunun üzerine uyur gibi yaptım, derken O'na benzeyen bir başkasının aşağı indiğini gördüm, O zatın da Rabbime şöyle dediğini işittim, 'İsa, seçtiklerin sana hala inanmıyorlar mı?' Ve Rabbim O'na, 'Doğru söylersin, zira onlar insandır' dedi."

Bana kalırsa burada, Gnostik Hristiyanlıkta bilahare İsa ile Mesih arasında teşekkül eden o büyük itikadi tefrike yol açan batıni bir hadisenin doğrudan rivayeti mevcuttur.

Mesih, Büyük Üstat idi, İsa ise O'nun risaleti boyunca kendisi vasıtasıyla talim ettiği insandı.

Yine, İsa ve müritlerinin her birine hali vakti yerinde bir hane sahibi tarafından birer somun ekmek verildiğinde, İsa'nın ekmeği takdis edip aralarında taksim ettiğini ve herkesin kendi payından ziyadesiyle hoşnut kaldığını, böylelikle "somunlarımızın eksilmeden bütün kaldığını" anlatan o sade kıssa da pek celbidikkattir, bu hadise, okültizmle meşgul olan her araştırmacı için gayet akla yatkındır ve zamanla o debdebeli şark muhayyilesinin beş bin kişinin doyurulması efsanesini kolaylıkla inşa edebileceği bir zemin temin etmiştir.

Bu tür hadiseler, müellifin inisiyasyondan geçmemiş olanlara nakletmeyi münasip gördüğü şeylerden ibaretti, zira dış halkalara ifşa edilemeyecek kadar mukaddes yahut akıl sır ermez mahiyette daha pek çok hadise mevcuttu.

"İmdi ey kardeşler, bunları O'na olan imanınız kuvvet bulsun diye sizlere söylemekteyim, zira O'nun kudretli ve harikulade işlerine dair şu vakitte sükut etmemiz icap eder, zira bunlar sırdır ve belki de hiçbir surette ne dile getirilebilir ne de işitilebilir."

Bundan sonra, "kanun tanımaz Yahudiler" tarafından tevkif edilmeden evvel terennüm edilen "İlahi" gelmektedir.

Müritler, ortalarında duran İsa'nın etrafında bir halka teşkil edecek surette el ele tutuşmuş olarak tasvir edilir ve İsa'nın terennüm ettiği her mısraya, koro halinde "Amin" mukaddes kelimesini terennüm ederek mukabelede bulunurlar.

Bunun bariz bir şekilde Misterlerin bir akis olduğu aşikardır ve icra edilen merasim, inisiyasyona mahsus mukaddes bir danstır.

İlahi, günümüzde oldukça karışık ve tahrif edilmiş bir halde bulunmaktadır ve başlık talimatları neredeyse tamamen kaybolmuştur.

Bu sebeple kendime birkaç tahminde bulunma izni verdim, fakat bazı pasajlarda karışıklık öylesine büyüktür ki bir teklifte bulunmak dahi imkânsızdır.

Aşağıdaki metinde A. adayı, M. mürşidi (Mesih'i) ve H. hazır bulunan cemaati temsil etmektedir, A. "Kurtulmak isterim." M. "Ve ben kurtarmak isterim." H. "Âmin." A. "Çözülmek isterim." M. "Ve ben çözmek isterim." H. "Âmin." A. "Delinmek isterim." M. "Ve ben delmek isterim." H. "Âmin." A. "Doğmak isterim." M. "Ve ben doğurtmak isterim." H. "Âmin." A. "Yemek isterim." M. "Ve ben yenmek isterim." H. "Âmin." A. "İşitmek isterim." M. "Ve ben işitilmek isterim." H. "Âmin." "Tümüyle anlayış olarak, anlaşılmak isterim." H. "Âmin." A. "Yıkanmak isterim." M. "Ve ben yıkamak isterim." H. "Âmin." "(İnayet [yani Sophia] raks eder.)" "Kaval çalmak isterim, hepiniz raks edin." H. "Âmin." "Ogdoad raksımıza eşlik eder. Âmin." "Dodekad üzerimizde raks eder. Âmin." [Bu satırın okunması imkânsızdır.] "Raks etmeyen, ne yapılmakta olduğunu bilmez." A. "Kaçmak isterim." M. "Kalmanı isterim." H. "Âmin." A. "Kuşanmak isterim [yeni libaslar]." M. "Ve ben seni kuşatmak isterim." H. "Âmin." A. "Bütünleşmek isterim." M. "Ve ben bütünleştirmek isterim." H. "Âmin." "Evim yoktur ve evlerim vardır. Âmin." "Mekânım yoktur ve mekânlarım vardır. Âmin." "Tapınağım yoktur ve tapınaklarım vardır. Âmin." M. "Bana bakan sana bir kandilim ben." H. "Âmin." M. "Beni idrak eden sana bir aynayım ben." H. "Âmin." M. "Bana vuran sana bir kapıyım ben." H. "Âmin." M. "Yolcu olan sana bir yolum ben." H. "Âmin." M. "Şimdi sen de raksıma karşılık ver." "Konuşan Bende kendini gör, ve ne yaptığımı gördüğünde, sırlarım hakkında sükût eyle." "(Raks ederek.) Ne yaptığıma bak, zira çekeceğim (icra edeceğim) İnsanın bu çilesi (ıstırabı) senindir." [Burada muhtemelen çarmıha gerilme ve mızrakla delinmeye dair bir mister tiyatrosu yer almaktaydı.] "Çektiğim çileyi [tek başına] asla anlayamazdın. Ben senin Kelâmınım (Logos, En Yüce Benlik). Baba tarafından gönderildim." "Çileme baktığında, Beni ıstırap çekerken gördün, metanetle durmadın, büsbütün sarsıldın. "Ben senin döşeğinim, üzerimde dinlen." "Ben kimim? Bunu göçüp gittiğimde bileceksin." "Şimdi ne görünüyorsam, o değilim ben, lâkin ne olduğumu geldiğinde göreceksin." "Nasıl çile çekileceğini bilseydin, çile çekmeme kudretine malik olurdun." "Öyleyse çileyi bil ki, çile çekmeme kudretine eresin." "Bilmediğin şeyi sana bizzat ben öğreteceğim." "Ben senin Tanrınım, sana ihanet edenin değil." A. "Kutsal ruhlarla ahenk içine girmek isterim." M. "Bende hikmet Kelâmını tanı."

Gnostik bâtıni ayininin bu son derece mühim kalıntısının tahrif olmuş parçaları bu minvaldedir, iktibasta bulunduğumuz Yuhanna’nın İşleri nüshasında, İlahi olarak adlandırılan bu metin aşağıdaki tespih duası ile başlayıp biter, "bir halka teşkil ederek dönen" havarilerin bu duanın her bir mısrasına "Âmin" diyerek mukabelede bulunduğu rivayet edilir, "Şan sana ey Baba. Âmin! "Şan sana ey Kelâm, şan sana ey İnayet. Âmin! "Şan sana ey Ruh, şan sana ey Kutsal Olan, şan Senin celaline. Âmin! "Seni tespih ederiz ey Baba, Sana şükrederiz ey içinde hiçbir karanlık barınmayan Işık. Âmin!"

Bu son derece talim edici merasimde "söylenen sözler" kadar "icra edilen tiyatroya", yani "yapılan işlere" dair bir tasvire malik olsaydık, Mesih'in "çilesinin" aslen anlaşıldığı manaya dair pek çok husus aydınlanabilirdi. Dahası, en erken Hristiyanlığın bu gizli kısmına ait pek kıymetli parçaların neredeyse her yıl gün yüzüne çıkarıldığı düşünüldüğünde, yıpranmış bir sahifenin bize daha fazla ışık tutacağını ummak pek de ham bir hayal sayılmaz.

Bununla birlikte, "haç misterinin", yani mistik çarmıha gerilişin Gnostiklerce lafzi ve tarihi anlatıdan çok farklı bir surette anlaşıldığı, yine bu Yuhanna İşleri ile mebzul miktarda ispat olunmaktadır. Rab, "çarmıh çalısına" asıldığında, "Zeytin Dağı'na" kaçmış olan Yuhanna'ya görünmüştür. "Rabbimiz mağaranın ortasında durup orayı nurla doldurdu ve şöyle dedi, 'Aşağıdaki kalabalık için, Kudüs'te [? Aşağı Kudüs, maddi âlem], çarmıha gerilmekteyim, kargılar ve kamışlarla delinmekteyim, Bana içmem için öd ve sirke verilmektedir, şimdiyse seninle konuşuyorum, sözlerime kulak ver.

Bu dağa çıkmayı senin kalbine koyan Bendim, ta ki şakirdin Mürşitten, insanın Tanrı'dan öğrenmesi gerekeni işitesin.'

Ve böyle söyledikten sonra, dikilmiş nurdan bir haç ve haçın etrafında büyük bir kalabalık gösterdi, orada tek bir suret ve tek bir benzerlik vardı, haçın üzerinde ise tek bir sureti olmayan başka bir kalabalık mevcuttu, haçın fevkinde Rabbin Kendisini gördüm, herhangi bir şekli yoktu, yalnızca bir sesti, bize aşina olan bir ses de değildi, tatlı, müşfik ve hakikaten Tanrı'ya ait bir ses bana şöyle diyordu, 'Yuhanna, birinin bunları Benden işitmesi iktiza eder, zira işitecek birine ihtiyacım var.

Bu nurdan haç, sizin hatırınız için tarafımdan bazen Kelâm, bazen Akıl (Nous), bazen İsa, bazen Mesih olarak adlandırılır,

bazen Kapı, bazen Yol, bazen Ekmek, bazen Tohum, bazen Diriliş, bazen Oğul, bazen Baba, bazen Ruh, bazen Hayat, bazen Hakikat, bazen İman, bazen İnayet olarak anılır.

" 'İmdi, insanlara nispetle O bu adlarla çağrılır, lakin hakikatte ne olduğuna gelince, kendi içinde kavrandığı ve sana bildirildiği veçhile, her şeyin sınırlarının çizilişi (tahdidi), kararsız olan ve sabit kılınan şeylerin sarsılmaz zarureti, Hikmet’in ahengidir.

Ve mademki o ahenk içindeki (yahut yerli yerince düzenlenmiş) Hikmet’tir, onun Sağında ve Solunda Kudretler, Hükümranlıklar, Kaynaklar ve Demonlar, Tesirler, Tehditler, Gazap, Suçlayıcılar, Şeytan ve [Aşağıda], kevn (oluş) alemindeki şeylerin tabiatının neşet ettiği Aşağı Kök bulunur.

" 'İşte her şeyi Akıl (Logos) vasıtasıyla ayrı ayrı sabitleyen, kevn aleminden gelen şeyleri, onun altındakileri sınırlandıran ve sonra hepsini tek bir bütün halinde birleştiren çarmıh budur.

" 'Aşağı indiğinde göreceğin tahtadan çarmıh bu değildir, ne de çarmıh üzerindeki O kişi Benim; hani şimdi göremediğin, yalnızca sesini işittiğin O kişi.

" 'Diğerleri, yani çoğunluk tarafından, artık eskiden olduğum şey olmadığım halde, olmadığım bir şey zannedildim.

Ve Benim hakkımda aşağılık ve Şanıma yakışmayan şeyler söylemeyi [hâlâ] sürdürecekler.

" 'Bu sebeple, Huzur Yeri nasıl ne görülür ne de dile getirilirse, o Yerin Rabbi olan Ben dahi haydi haydi ne görülebilirim ne de dile getirilebilirim.

" 'İmdi, çarmıhın etrafındaki tek vechesi olan o kalabalık aşağı tabiyattır, çarmıhta gördüklerinin şayet tek bir sureti yoksa, bunun sebebi aşağı inmiş Olan’ın her bir Uzvunun henüz bir araya getirilmemiş olmasıdır.

Lakin yukarı tabiat yukarı alındığında ve sesime itaat ederek Bana yönelen o zümre geldiğinde, işte o vakit [henüz] Beni işitmeyen dahi senin gibi olacak ve artık şimdiki hali üzere kalmayıp, tıpkı şimdi Benim olduğum gibi, onların [dünyadakilerin] fevkine yükselecektir.

Zira sen kendine Benimsin demedikçe, Ben de olduğum şey değilimdir.

Fakat kulak verir ve Beni dinlersen, o vakit Ben nasıl isem sen de öyle olacaksın, Ben de seni Kendimle bir eylediğimde eskiden ne idiysem o olacağım. Zira sen bundan ötürüsün.

O halde çoğunluğa ehemmiyet verme ve sırrın dışındakileri hiçe say, çünkü bil ki Ben bütünüyle Baba ile beraberim ve Baba da Benimledir.

" 'Dolayısıyla hakkımda söyleyecekleri şeylerin hiçbirini çekmiş değilim, bilakis sana ve diğerlerine dansta gösterdiğim o ıstırabın dahi bir sır olarak adlandırılmasını dilerim.

Zira gördüğün ne idiyse sana onu gösterdim, fakat ne olduğumu yalnızca Ben bilirim, başkası değil.

Bırak da Benim olan Bana kalsın, sen ise senin olanı Benim vasıtamla müşahede et, hakikatte olduğum Beni gör, söylediklerimi değil, bilmeye muktedir olduğun şeyi gör, zira sen Benimle hısımsın.

" 'Istırap çektiğimi işitiyorsun, oysa ıstırap çekmedim, ıstırap çekmediğimi işitiyorsun, oysa çektim, bedenimin delindiğini işitiyorsun, oysa vurulmadım, asıldığımı işitiyorsun, oysa asılmadım, Benden kan aktığını işitiyorsun, oysa akmadı. Velhasıl, hakkımda söyledikleri o haller Bende vuku bulmadı, söylemediklerini ise Ben bizzat çektim.

İmdi, bunların ne olduğunu sana remizlerle (muamma ile) bildireceğim, zira anlayacağını biliyorum.

O halde Bende bir Kelam’ın (Logos) katledilişini, bir Kelam’ın delinişini, bir Kelam’ın kanını, bir Kelam’ın yaralanışını, bir Kelam’ın asılışını, bir Kelam’ın çilesini, bir Kelam’ın çivilenişini [sabitlenişini veya raptedilişini], bir Kelam’ın ölümünü gör. Kelam ile kastettiğim ise İnsan’dır.

Öyleyse evvela Kelam’ı anla, sonra Rabb’i anlayacaksın ve üçüncü olarak da İnsan’ı ve O’nun çilesinin ne olduğunu anlayacaksın.' "

Burada, Çarmıh tesmiye edilen inisiyasyonun ulu sırrına dair batıni ekollerin ananesine tesadüf ettiğimiz aşikardır.

Görünüşe göre Çarmıh, Mısır tau haçı gibi sağ, sol ve bir de aşağı kolu bulunan üç uzuvludur.

Muhtemelen adayın bedeni bunun üzerine bağlanmakta ve vecde kapılan ruhu inisiyasyon dağına, içteki o "yüceliğe" uruc etmekteydi.

Burada Üstat ile karşılaşır, lakin yalnızca O’nun sesini işitir, O’nu henüz olduğu gibi göremez, zira bütün uzuvları henüz bir araya getirilmemiştir, kamil Osiris onda henüz teşekkül etmemiştir, ancak daha yüksek bir merhalede, Mesih ile bir kılındığında teşekkül edecektir.

Kadim talimden gelen bu akisler ne kadar da güzeldir ve başka türlü katiyen idrak olunamayacak şeylere ne büyük bir ışık tutmaktadır.

Gnosis’e hayat ve kudret bahşeden, ruhun işte bu deruni tecrübeleriydi, "et ve kemikten dilin" bunca zahmetle telaffuz etmeye çabaladığı o girift nazariyeler, Üç Kere Ulu Hermes’in Poimandres risalesinde ifade edildiği veçhile, "tatlı, neşeli bir ışık" ile aydınlığına ve nuruna ancak bu tecrübelerle kavuşuyordu.

Gizli yolun bu tür talebeleri arasındaki şu selamın manasını şimdi ne kadar iyi tahayyül edebiliyoruz, "Gök ile yer arasında asılı duranın sırrı sizinle olsun."

Bu nevi inisiyasyon muhitlerindeki Küçük ve Büyük İnsan, yani süfli ve ulvi benlikler fikrini, Dağ’daki bu rüyetlerden birini tasvir eden Havva İncili’nden (Epiphanius, xxvi. 3) de işitmekteyiz.

Yüksek bir dağın üzerinde durup heybetli bir İnsan ve bir başkasını, bir cüceyi gördüm, gök gürültüsünü andıran bir ses işitip dinlemek üzere yaklaştım, ses bana yönelip şöyle dedi, "Ben senim ve sen bensin, sen neredeysen ben oradayım ve ben her şeye ekildim (yahut saçıldım), dilediğin her yerden beni toplarsın ve beni toplarken kendini toplarsın."

"Cüce", muhtemelen Upanişadlar'ın "kalbin esirindeki başparmak büyüklüğündeki insan"ına tekabül etmektedir, şimdilik küçükten daha küçüktür, lâkin ruhani tabiat geliştikçe büyükten daha büyük olacak ve Semavi İnsan'ın, yani Yüce Benliğin boyuna erişecektir.

Uzuvların dağıtılması ve toplanmasına dair, Epiphanios tarafından Filip İncili'nden iktibas edilen bir pasaj mevcuttur ki meseleye daha da ışık tutmaktadır.

Bu, ruhun orta feleklerden geçerken Semavi âleme yükselişinde kullanacağı bir müdafaa yahut itizardır ve şu şekilde cereyan eder,

"Kendimi bildim ve her bir yandan kendimi topladım. Hükümran'a [bu dünyanın efendisine] hiçbir evlat ekmedim, aksine onun köklerini söktüm, etrafa saçılmış uzuvlarımı bir araya topladım ve senin kim olduğunu bilirim."

Bu fevkalade talim edici Resullerin İşleri metninin son yayımlanan cüzünden çıkarabileceklerimiz bunlardan ibarettir, evvelce bilinen metinler arasında da dikkat çekici başka cüzler bulunmaktadır.

Aşağıdaki, Yuhanna'nın bu hayattan irtihalinden evvelki mukaddes ziyafette dilinden dökülen bir hamt duasıdır. Mesih'e hitap etmektedir,

"Ekmek bölerken Sen'den gayrı hangi hamdı, hangi takdimeyi, hangi şükrü zikrederiz? Baba tarafından söylenmiş olan İsmine [yani Kudretine] tazim ederiz, Oğul vasıtasıyla söylenmiş olan İsmine tazim ederiz, Senin vasıtanla bize gösterilen Diriliş'e tazim ederiz, Senin Tohumuna, Kelâmına, Lütfuna, İmanına, Tuzuna, dile gelmez Hakiki İncine, Hazinene, Sabanına, Yüceliğine, Ağına ve Tacına, bizim hatırımıza İnsanoğlu, Hakikat, Sükûn ve Gnosis, Kudret, Kanun, Dobralık, Ümit, Muhabbet, Hürriyet ve Sana Sığınış tesmiye kılınan Zata tazim ederiz.

Zira biricik Rab, Ölümsüzlüğün Kökü, Bozulmazlığın Menbaı, Eonların Makamı yalnızca Sensin.

Tüm bu isimlerle bizim için anıldın ki bunlarla Sana niyaz ederek, olduğumuz hâlimizle Senin Büyüklüğünü asla kavrayamayacağımızı bilelim, bu büyüklük ki yalnızca Pak olanlarca temaşa edilebilir, zira sadece Senin insanında tecelli bulur."

Aynı "Senin insanın" tabiri, Hermes Trismegistos'un Dağdaki Gizli Vaaz olarak bilinen latif risalesinde de mevcuttur,

"Sen Tanrı'sın, Senin insanın ateş, hava ve toprak vasıtasıyla, su ve ruh vasıtasıyla, yarattığın bu mahlukat vasıtasıyla Sana feryat eder."

Esasen, Trismegistik edebiyatın Poimandres külliyatı olarak adlandırılan kısmının tamamı, Gnosis ile aynı menbadan neşet etmektedir.

Gnostik hayatın ulvi ideali ve günahsızlık hâline erişmek için çabalayan bu mücahitlerin arzuladığı yüksek mertebe, Resullerin İşleri'ni telif yahut tedvin eden Gnostik müellif tarafından Yuhanna'nın diline yerleştirilen talebelerine veda hitabında açıkça sergilenmektedir,

"Kardeşler ve hizmet yoldaşları, Rabbin melekûtunun müşterek vârisleri ve ortakları, Rabbin benim vasıtamla sizlere ne kadar çok kudret bahşettiğini bilirsiniz, nice mucizeler, nice şifalar, nice alametler, ne bağışlar [Ruhun bağışları], talimler, rehberlikler, inayetler, hizmetler, celaller, lütuflar, ihsanlar, iman bahşedişleri, müşterek paylaşımlar, nice nimetleri gözlerinizle bizzat sizlere verilmiş görürsünüz, niceleri de vardır ki ne şu gözleriniz görebilir ne de bu kulaklarınız işitebilir!

İmdi, O'nda sebat ediniz, her amelde O'nu hatırda tutarak, insanlara yönelik tedbirin sırrının ne maksatla işletildiğini idrak ediniz.

Bizzat Rab benim vasıtamla sizlere vazeder, 'Ey kardeşler, [sizin adınıza] kederden, şiddetten, desiselerden, cezalardan berî olmak isterim.'

Zira O, sizden neşet eden şiddeti bilir, hürmetsizliği bilir, hileyi bilir, emirlerine itaat etmeyenlerin marifetiyle gelen cezayı bilir.

O hâlde Hayırhah Tanrımız incinmesin, O şefkatli, merhametli ve mukaddes olan, pak ve lekesiz olan, biricik ve yegâne olan, tebeddül etmez, kusursuz bir saflığa malik, hile yahut gazap bilmeyen, ismini anabileceğimiz yahut tahayyül edebileceğimiz her türlü sıfattan daha ali ve daha yüce olan Tanrımız İsa.

İyi idare edilen bir sitenin ahalisi olmamız hasebiyle bizden hoşnut olsun, saflık içinde yaşamamızla ferahlasın, hürmetkâr tavırlarımızla sükûnet bulsun, nefsimize hâkimiyetimiz sayesinde endişeden azade olsun, uhuvvet içinde ikamet etmemizle lezzet bulsun, basiretimizle sevinç içinde gülsün, O'na olan muhabbetimizle sevinç duysun.

Rab tarafından benim için nihayete erdirilmiş olan vazifemin sonuna aceleyle yaklaşırken, bunları sizlere söylerim. Zira sizlere başka ne diyebilirim?

Tanrımızın teminatlarına sahipsiniz, O'nun inayetinin kefaletlerine sahipsiniz, O'nun sizi asla terk etmeyecek huzuruna sahipsiniz.

Şayet bundan böyle günah işlemezseniz, cehalet içinde işlediğiniz her şeyi sizlere bağışlar, lâkin O'nu bir kez bilip merhametine nail olduktan sonra yine böyle yollara rücu ederseniz, geçmiş günahlarınız aleyhinize yazılacak, O'nun nezdinde ne bir hisseniz ne de merhametiniz kalacaktır."

Bunun hemen akabinde Yuhanna'nın kardeşleri namına Mesih'e ettiği son dua gelmektedir,

"Bu çelengi Kendi dokuyuşuyla ören Sen İsa, bu nice goncaları kokusu asla zeval bulmayacak o tatlı çiçeğinde birleştiren Sen, bu Kelâmları eken Sen, Kendine ait olanların muhafızı, karşılıksız şifa dağıtan tabip, daima iyilik eden yegâne Zat, kibre yabancı, biricik merhametli, insanın dostu, yegâne kurtarıcı,"

YUHANNA’NIN İŞLERİ’NDEN

adil olan, her şeyi daima gören, her şeyin içinde bulunan ve her an hazır ve nazır olan Tanrı, İsa, Hristos, Rabb, lütuflarınla ve merhametinle Sana umut bağlayanları koruyan, bize kötülük eden ve Senin kutsal Adına küfreden herkesi pek iyi bilen, ey tek Rabb, kullarını gözet ve onları koru, evet Rabb, bunu eyle!”

Duanın geri kalanı da belirgin bir Gnostik renk taşımaktadır, lâkin ilk dönemin bu tür cemaatlerini harekete geçiren ulvi düşünceler hakkında okuyucuya bir fikir vermek adına şimdiye kadar aktarılanlar kâfidir.

Fakat Yuhanna’nın İşleri metninden ayrılmadan evvel, bu derlemenin içine sızmış en meşhur hikâyeyi okuyucuya sunmaktan kendimizi alamıyoruz.

Böylesi bir güzelliğin ortasında, özellikle bu hikâyenin en sık alıntılanan parça olarak seçilmiş olması ve birçok ilahiyat talebesinin bu öğretici belgelerin muhtevasından “Yuhanna ve Tahtakuruları Hikâyesi” haricinde hiçbir şey bilmemesi tuhaftır.

Lâkin durum böyledir ve biz de hem halk arasında revaçta olan pek çok efsanenin bir numunesi olarak, hem de dindarların muhitinde ender rastlanan bir meta olan mizahtan yoksun olmadığı için bu kıssayı aktarıyoruz.

Bu anlatıyı Salmon’un özetinden alıyoruz,

Bir vakitler Yuhanna ve yoldaşları, havarilik vazifesi maksadıyla seyahat etmekteydiler.

Yolculukları esnasında kafile, kimsenin yaşamadığı bir kervansarayda konakladı.

Orada sadece çıplak bir sedir buldular ve üzerine elbiseler sererek Havari’yi oraya yatırdılar, kafilenin geri kalanı ise uyumak üzere yere uzandı.

Fakat Yuhanna, pek çok tahtakurusunun istilasıyla huzursuz oldu, gecenin yarısını uykusuz ve bir o yana bir bu yana dönerek geçirdikten sonra, herkesin işiteceği bir sesle onlara şöyle dedi, ‘Ey tahtakuruları, size derim ki, nezaket gösterin, bu gecelik yuvanızı terk edin ve Tanrı’nın kulundan uzak bir yerde istirahate çekilin.’ Bunun üzerine havariler güldüler, Havari ise uykuya daldı ve onu rahatsız etmemek için usulca konuştular.

Sabahleyin, ilk uyananlar kapıya yöneldiklerinde, tahtakurularının büyük bir cemaat hâlinde orada durduğunu gördüler. Geri kalanlar da seyretmek için toplandı ve nihayet Aziz Yuhanna uyanıp aynı manzaraya şahit oldu.

Bunun üzerine (kendisinden sonra gelecek yolcunun rahatından ziyade, tahtakurularına olan minnet borcunu gözeterek) şöyle dedi, ‘Ey tahtakuruları, mademki nezaket gösterip tembihime uydunuz, yerinize dönün.’ O bunu söyler söylemez ve sedirden kalkar kalkmaz, tahtakuruları koşar adım kapıdan sedire hücum etti, ayaklarına tırmandı ve tahta aralıklarında gözden kayboldu.

Ve Yuhanna dedi, ‘Görün işte, bu mahlukat bir insanın sesini işitip nasıl da itaat etti, fakat bizler Tanrı’nın sesini işittiğimiz hâlde yüz çevirip itaatsizlik ediyoruz, peki bu ne vakte kadar sürecek?’

ANDREAS’IN İŞLERİ’NDEN

Andreas’ın İşleri’nden alınan aşağıdaki Çarmıha Hitap, Yuhanna’nın İşleri’nden evvelce iktibas edilenlerle ve meselenin diğer Gnostik fikirleriyle mukayese edildiğinde büyük bir ehemmiyet taşımaktadır.

Gnostikler için Çarmıh, ruhun maddedeki çarmıha gerilişinin ve yeniden doğumunun yanı sıra kozmik süreçlerin de bir remziydi ve malumatımızın bu denli parça parça olması esef vericidir.

Andreas’ın ağzından aktarılan aşağıdaki Hitap, Katolik kâtiplerce tahrif edilip işlenmiştir, lâkin altta yatan malzemenin Gnostik fikir muhitinden neşet ettiği aşikârdır.

“Sevinçle sana geliyorum ey Çarmıh, ey hayat bahşeden, artık benim olduğunu bildiğim Çarmıh, senin sırrını biliyorum, zira sen kararsız olan şeyleri raptetmek için dünyada dikildin.

Başın göğe doğru uzanır, ta ki her şeyin başı olan semavi Logos’u remzedesin.

Orta kısımların, kötünün haset ve düşman kudretini hezimete uğratmak, dört bir yana dağılmış olanları [yani uzuvları] tek bir vücutta toplamak için sağa ve sola uzatılmış eller gibidir.

Ayağın yeryüzüne dikilmiş, derinliklere batırılmıştır, ta ki yerin altında yatan ve onun altındaki bölgelerde mahsur kalanları yukarı çekesin ve onları semadakilerle birleştiresin.

Ey Çarmıh, Yüceler Yücesi tarafından insanlara bağışlanan, en mahirane surette tasarlanmış kurtuluş vasıtası, ey Çarmıh, Mesih’in düşmanlarına galebe çalışının mağlup edilemez zafer nişanesi, ey Çarmıh, kökleri yeryüzüne dikilmiş, meyvesi göklerde saklanan hayat verici ağaç, ey pek muhterem Çarmıh, ey tatlı varlık ve tatlı isim, ey hakiki asma olan Efendi’yi bir üzüm salkımı gibi taşıyan, ikrar yoluyla imanın semeresi olan Hırsız’ı da meyvesi kılan, layık olanları Gnosis vasıtasıyla Tanrı’ya ulaştıran ve günahkârları tövbe ile sılaya çağıran, hürmete pek layık Çarmıh!”

PETRUS’UN SEYAHATLERİ’NDEN

Yukarıdakilere, Petrus’un Seyahatleri yahut Devirleri (Gezileri) adlı romanda onun ağzından verilen nihai hitap da eklenebilir.

Bu parça, Linus koleksiyonunun Petrus’un Şehadeti adlı fragmanında yer almaktadır.

Efsaneye göre Petrus, baş aşağı çarmıha gerilmek için ısrar etmiştir ve bu garip tercihin gerekçeleri, kusurlu Latince tercümede şu şekilde zikredilmektedir,

“Tüm dünyayı günahtan kurtarmış olan Sen ey Rabb, başın yukarıda olarak yalnızca Senin çarmıha gerilmen pek yerindeydi.

Ben de çektiğin eziyette Sana benzemek istedim, lâkin dimdik asılmayı kendime layık göremedim.

Zira bizler, saf insanlar ve günahkârlar, Âdem’den doğmayız, fakat Sen Tanrı’dan Tanrı, hakiki Işık’tan Işık’sın, bütün Eonlardan evvel ve onlardan sonrasın, insanlar uğruna insaniyet lekesi taşımayan bir İnsan olmaya layık görülerek, insanın şanlı Kurtarıcısı olarak ortaya çıktın. Sen ki daima dik, daima yukarılara yükseltilmiş, ebediyen yücelerdesin!

Bizler ise, bedene tabi insanlar olarak, mevcudiyetini toprağa batıran ve düşüşü insan neslinde tecelli eden ilk insanın (Âdem’in) oğullarıyız.

Zira öyle bir biçimde dünyaya getirildik ki, toprağa dökülmüş gibi görünürüz, öyle ki sağ sol olur, sol da sağa döner, çünkü bu hayatın müsebbipleri olan varlıklarda hâlimiz tebdil edilmiştir.

Zira aşağıdaki bu dünya, sol olanı sağ zanneder, Rab, Ninovalılar gibi bulduğun ve mukaddes tebliğinle ölüme yüz tutmuş olanları kurtardığın bu dünya."

"Bu hayatın müsebbipleri" ifadesi, muhtemelen insanı dünyaya getiren kudretlere işaret etmektedir.

Yunus efsanesi, "Şeol'ün karnında" yahut Hades'te üç gün üç gece kaldıktan sonra Ninova'dakilere, yani Aşağıdaki Kudüs'e, başka bir deyişle bu dünyaya vaaz veren inisiye tipinin bir timsaliydi. Fakat kardeşler için Mistik Haç'ın anlamına dair daha ileri bir talim dahi vardı.

"Fakat sizler, işitme hakkına sahip olan kardeşlerim, kalbinizin kulaklarını bana verin ve şimdi size ifşa edilmesi gerekeni, her tabiatın saklı sırrını ve mürekkep olan her şeyin gizli menbaını idrak edin.

Zira mevkisinden ötürü neslini temsil ettiğim ilk insan, baş aşağı duruşuyla helake doğuşunu simgeler, çünkü onun doğumu ölümdü ve hayat pınarından mahrumdu.

Lakin Yukarıdaki Kudret, kendi merhametiyle, cismani cevher vasıtasıyla, adil bir hükümle yeryüzüne atılmış ve Haç'a gerilmiş olanın yanına, dünyaya indi ve bu en mukaddes çağrı [Haç] vasıtasıyla bizi ihya etti ve (o vakte dek insanların gayrimeşru hatası yüzünden değişmeden kalmış olan) bu şimdiki şeyleri Sol kıldı, insanların Sol sandıklarını ise ebedi şeylere dönüştürdü.

Sağ'ın yüceltilmesi uğruna bütün işaretleri asıl tabiatlarına tebdil etti, iyi sayılmayanları iyi addedip, insanların meşum telakki ettiklerini ise ziyadesiyle müşfik kıldı.

Nitekim Rab bir sır halinde şöyle buyurmuştur, 'Sağ'ı Sol gibi, Sol'u Sağ gibi, Yukarı'yı Aşağı gibi, Ön'ü Arka gibi kılmadıkça, Tanrı'nın melekutunu bilemezsiniz.' Kardeşlerim, bu kelamı kendimde zahir kıldım, etten gözlerinizin beni asılı gördüğü vechile böyledir bu. İlk insanın yolunu tasvir etmektedir.

Fakat sizler, ey sevgililer, bu kelamı işitip tabiatınızı dönüştürerek ve hayatınızı tebdil ederek kemale erdirirken, tıpkı adımladığınız o dalalet yolundan en emin iman hâline rücu ettiğiniz gibi, mukaddes hayatı yaşayarak koşmaya devam edin ve sizi yukarıdan çağıranın selametine doğru cehdedin. Zira oraya varmak üzere üzerinde yürüdüğünüz yol Mesih'tir.

Binaenaleyh İsa ile, Mesih ile, hakiki Tanrı ile Haç'a uruç edin, O bizim için yegane Kelam kılınmıştır.

Nitekim Ruh dahi şöyle der, 'Mesih, Tanrı'nın Kelamı ve Sesi'dir.' Kelam hakikatte, üzerinde asılı durduğum o doğru hat ile simgelenir. [Sese gelince,] o ses etten bir nesne olduğundan ve Tanrı'nın tabiatına atfedilemeyecek vasıflar taşıdığından, haçın yatay tahtasının, ilk insanda tebeddül kusuruna uğrayan, fakat İlah-ve-insanın inayetiyle yeniden hakiki aklına kavuşan o beşeri tabiatı tasvir ettiği düşünülür.

Tam merkezde, ikisini bir kılacak surette, terbiye, tebeddül ve tövbe çivisi yer alır."

Latince tercüme fazlasıyla kusurludur ve ekseriya Grekçe aslı gölgelemektedir, lakin düşüncenin umumi seyrini gösterecek kadar mana muhafaza edilmiştir.

İlk iktibas, Mısırlılara Göre İncil'deki kelamlardan biridir, ikincisinin kaynağı ise bilinmemektedir.

Sağ ve Sol'un tebeddülünü, Pistis Sophia risalesinin açılış sayfalarındaki feleklerin tahavvülü ile de mukayese ediniz.

Gnosis'in izlerini halen muhafaza eden başka hitabeler ve sayısız müstakil ibare, kanonik olmayan Resullerin İşleri metinlerinin mevcut kalıntılarından iktibas edilebilir, fakat okuyucuya ilk devirlerde Gnostik muhitlerden neşet eden bu kabil geniş halk edebiyatı hakkında bir fikir vermek ve içsel gelenekle temas halinde olanlar arasında, nihayetinde üstün gelen o münhasıran tarihsel görüşten çok farklı fikirlerin hakim olduğunu göstermek adına kafi derecede yazılmıştır.

Bu fikirlerin Mesih'in öğretisine ışık tutup tutmadığına herkes bizzat karar vermelidir.

Bununla birlikte, mezkur fikirlerin menşe devrine bizden çok daha yakın insanlar tarafından, bütün hayatlarını Mesih'e vakfetmiş, her vasıtayla kendilerini tasfiye etmeye, gayb aleminin hakikatlerini bizzat tecrübe edip Üstat'ın talimini idrak etmeye cehdeden insanlar tarafından öne sürüldüğü gayet aşikardır.

DOSTLARININ GÖZÜNDEN GNOSIS

Sempiterna Lux!

Nee divitias nee honor es peto; me modo Divince Lucis radio illumines!

An Essay of Transmigration in Defence of Pythagoras'tan (Londra, 1692).

KIPTİCE TERCÜMESİNDE BAZI GREKÇE ASIL ESERLER ## ASKEW VE BRUCE KODEKSLERİ

Buraya kadar, Gnosis'in en amansız hasımları olan ortodoks Kilise Babalarının eliyle meydana getirilen o acıklı enkazından bazı batık ve süprüntü kırıntılarını kurtarmaya gayret ettik, şimdi ise okuyucuya, dostlarının eliyle Kıptice tercüme halinde bize kadar muhafaza edilmiş bazı Gnostik risalelerin muhteviyatı hakkında kaba bir fikir vermeye çalışacağız.

Askew, Bruce ve sonuncusu henüz 1896'da keşfedilmiş olan Ahmim Kodeksleri olarak bilinen üç kıymetli vesikanın muhtevasını tetkik etmek durumundayız.

Hakkında şimdiye dek pek az şey bilindiğinden Ahmim Kodeksi'ni daha sonra ele almak üzere ayıracak ve derhal dikkatimizi Askew ve Bruce Kodekslerine vereceğiz.

Askew Kodeksi, British Museum tarafından geçen asrın nihayetinde (muhtemelen 1785'ten hemen evvel) Dr. Askew'in varislerinden satın alınmıştır. Yazma, parşömen üzerine Grek unsiyalleriyle, Yukarı Mısır lehçesinde yazılmıştır ve rulo halinde değil, kitap formundadır.

Eser 346 kuarto sayfadan müteşekkildir ve büyük kısmı itibarıyla mükemmel bir muhafaza durumundadır, yalnızca birkaç yaprağı eksiktir.

Kodeks bir nüshadır, asıl metin değildir ve aslı da Yunancadan yapılmış bir tercümedir.

Umumi muhteva, genel anlatının ortasında başka bir el tarafından eklenmiş bir serlevha sebebiyle teamülün Pistis Sophia adını verdiği bir risaleden ibarettir.

Risalenin ne bir üst başlığı ne de bir hatimesi vardır, her ne kadar içinde Sophia'nın ıstırabını ve kurtuluşunu ele alan uzun bir vaka yer alsa da, Harnack'ın ve ondan çok evvel Matter'in ileri sürdüğü üzere, eşit uzunluktaki diğer kısımlar pekâlâ Meryem'in Sualleri olarak da adlandırılabilir.

Kodeks ayrıca kısa bir derkenar ile Kurtarıcının Kitaplarından Parçalar başlıklı uzun bir zeyil ihtiva etmektedir.

Daha tafsilatlı bir tavsif için okuyucuyu tercümeme yazdığım Giriş kısmına havale etmek durumundayım.

Bruce Kodeksi, 1769 senesinde meşhur İskoç seyyah Bruce tarafından Yukarı Mısır'dan İngiltere'ye getirilmiş ve Oxford'daki Bodleian Kütüphanesi'nin muhafazasına vasiyet edilmiştir.

Papirüs üzerine, Grek el yazısı karakterleriyle, Yukarı Mısır lehçesinde kaleme alınmıştır ve kitap formunda yetmiş sekiz yapraktan ibarettir.

Yaprakları son derece vahim bir intizamsızlık ve yıpranmışlık halindedir, birçoğu da kayıptır.

Kodeksin ilmi bir tetkiki, onun en az iki farklı Gnostik eserin bakiyesini ve bazı kırıntıları ihtiva eden, birbirinden ayrı iki müstakil yazmadan meydana geldiği hakikatini ortaya koymaktadır.

Daha iyi bir malzemeden mamul ve daha zarif bir yazıya sahip olan üstün vasıflı yazma, fevkalade ulviyeti haiz fakat başlıksız bir risale ihtiva eder, ilk ve son sayfaları zayi olmuştur.

Diğer yazma ise en az iki ayrı kitaba ait parçaları barındırmakta ve Sırra Göre Büyük Logos'un Kitabı başlığını muhafaza etmektedir.

Bu başlık, Schmidt tarafından umumi unvan olarak kabul edilmekte ve sırasıyla Ieou'nun Birinci ve İkinci Kitabı adını verdiği iki kısmı şamil olduğu varsayılmaktadır.

Bu risalelerin muhteviyatı öylesine hayret verici ve girift bir mahiyettedir ki, genel okuyucuya bunlar hakkında kafi bir fikir verebilme hususunda yeise düşmekteyim.

Bununla birlikte araştırmacı, Pistis Sophia risalesi ile Kurtarıcının Kitaplarından Parçalar tercümelerimi okuyarak bu mesai hakkında bir fikir edinebilir, lâkin bu dahi maalesef henüz İngilizce bir tercümesi bulunmayan Codex Brucianus'un muhteva giriftliğine dair kafi bir tasavvur sunamayacaktır.

1891 senesinde Amélineau, muhtasar bir mukaddime ile birlikte Bruce Kodeksi'nin metnini ve Fransızca tercümesini neşretmiştir, ancak metni, Kodeksin Woide tarafından bir asır evvel çıkarılmış kopyasına dayanmaktaydı ve Fransız mütehassıs, yaprakları içinden çıkılmaz bir keşmekeş içinde birbirine karışmış iki ayrı yazma ile karşı karşıya olduğunun farkında değildi.

1892 senesinde Dr. Carl Schmidt, Kodeksin Schwartze ve Woide tarafından çıkarılan istinsahlarını Oxford'daki asıl nüsha ile takdire şayan bir sabırla karşılaştırdıktan ve daha da büyük bir dirayet ve gayretle iki yazmayı birbirinden tefrik edip yapraklarını sıraya koyduktan sonra, Almanca bir tercüme ve hacimli bir şerh ihtiva eden tenkitli bir metin neşretti.

Müteakip hulasada, Codex Brucianus'a dair hususlarda Amélineau'nun değil, Schmidt'in tercümesini takip edeceğim.

Schmidt bu sahada açık ara en salahiyetli otoritedir ve yorulmak bilmez sabrından ötürü bu pek mümtaz Kıpti dili âlimine ne kadar sitayişle bahsedilse azdır.

Önümde Schmidt'in bu hacimli eserinin tamamının kaba bir tercümesi bulunmaktadır ve onun mesaisine aşina olmak için hiçbir cehtten kaçınmadım, fakat onun inayetiyle dahi, bu risalelerde serdedilen Gnosis karşısında kendimi henüz tam bir acemi gibi hissetmekteyim.

Zira Schmidt pek çok noktaya ışık tutsa da, sayısız meseleye hiç temas edilmemiştir, esasen o fevkalade malumatı ve nihayetsiz tahkikatına rağmen, tam da bu Gnostik vesikaları telif veya tedvin edenlerin en ziyade alakadar olduğu anlaşılan hususlarda tamamen çaresiz kalmaktadır.

1896'da Pistis Sophia'nın bir tercümesini neşrettiğim vakit, bunu bir şerh ile takip etmeyi tasarlamıştım, lâkin Gnostisizm sahasına vakfetmiş olduğum senelere rağmen, bu vazifeyi hakikaten tatminkar bir surette ifa etmeye salahiyetim olduğuna kani olabilmem için önümde daha nice senelerce mesai bulunduğunu derhal idrak ettim, bu sebeple söz konusu vazifeyi istikbale talik ettim.

Bu esnada, eldeki muhtasar taslaklarda, genel okuyucunun Kıptice Gnostik risalelerimizin muhtevasına dair bir fikir edinebilmesi gayesiyle gayet mütereddit bir hulasa sunmaktan ötesine cüret edilmemiştir, sükutumu bozmamın yegane mazereti ise Bruce Kodeksi'nin muhteviyatına dair İngilizcede henüz katiyen hiçbir şeyin bulunmayışıdır.

O halde, evvelemirde sözde Pistis Sophia risalesinin muhteviyatının bir hulasasına teşebbüs edeceğiz, ardından da Askew Kodeksi'nde bu risalenin içine dercedilmiş ve onu takip eden Kurtarıcının Kitaplarından Parçalar'ın bir hulasasını ele alacağız.

Bunu, Bruce Kodeksi'nin vasat yazmasında yer alan parçaların hulasası takip edecektir.

Bununla beraber, Schmidt'in ana tertibini tersine çevirmeye ve onun Ieou'nun İkinci Kitabı dediği metni, Birinci dediğinin önüne koymaya cüret edeceğim, zira onun ilk parça grubunun umumi mevzuları, bana aksinden ziyade, ikinci grubunun mevzularını takip ediyormuş gibi görünmektedir.

İkinci kısmının başlangıcının, diğerinin nihayetini ihtiva eden papirüs yaprağının arka yüzünde (verso) yer aldığı tamamen doğrudur, ancak bu durum bize yalnızca birbirine mücavir iki parçanın sıhhatli tertibini temin eder.

Geri kalan çok sayıdaki parçanın her daim kendi layık oldukları intizam dahilinde tanzim edildiği katiyen muhakkak değildir, gerçi bu keşmekeş için kendimin de şimdilik daha tatminkar bir tertip göremediğimi açık yüreklilikle itiraf ederim.

Bu parçalar meyanında, Pistis Sophia'da zikredilen Ieou'nun Kitapları'nın asıl muhteviyatından bir cüzün elimizde bulunduğu kuvvetle muhtemel görünmektedir, lakin bu parçaları katiyetle I. ve II. Kitaplara hamletmemiz o kadar da muhakkak değildir.

Bu sebeple, özetimizde bütün metin, hem giriş mahiyetindeki kısmı hem de Schmidt'in bir zeyil olarak eklediği kenarlıklı yaprakları ihtiva edecek şekilde, başka bir ayrıma gidilmeksizin, Gizem Uyarınca Yüce Logos'un Kitabı genel başlığı altında yer alacaktır, fakat bunun muvakkat bir düzenleme olduğu bilinmelidir.

Aksini gösteren bir delil bulunmadığı müddetçe, Bruce Kodeksi'nin daha alt seviyedeki el yazmasına ait parçaların atfedilmesi gereken muhtelif risaleler bulunabilir. Bunu, daha üstün olan el yazmasında yer alan ve başlığı bulunmayan risalenin parçaları takip edecektir. Bu umumi tanzimde bana rehberlik eden gaye, kabil olduğunca, bu Kıpti tercümelerin muhtevasını, okuyucunun Gnosis'in alt derecelerinden üst derecelerine doğru yönlendirilebileceği bir tertibe kabaca yerleştirmektir.

Pistis Sophia risalesinde, metnin geri kalanına nazaran daha yüksek gizemlerden (Mirasın üç Mekânı) bahsedildiğinin ve bunların izah edildiğinin tamamen farkındayım, lâkin bunlar ifşa edilmiş değildir.

Yüce Logos'un Kitabı'nda ve Kurtarıcı'nın Kitaplarından Parçalar'da bu gizemlerin bir kısmı verilmekte ve şakirtlerin yüz yüze görmeleri sağlanmaktadır.

Bu sebeple, muhtemelen en son telif edilmiş olmasına rağmen, Pistis'in özetini ilk sıraya koyuyorum.

SÖZDE PİSTİS SOPHİA RİSALESİ İÇERİĞİNİN ÖZETİ

Risale, İsa'nın ölümden dirildikten sonra şakirtleriyle on bir yıl geçirerek onlara talim verdiğini bildirmekle başlar.

Fakat o vakte kadar onlara iç âlemin gizemlerini yalnızca muayyen bir noktaya kadar, anlaşıldığı kadarıyla sadece Işık âleminin en dış katmanlarına kadar öğretmişti, üstelik bu kadarı dahi, henüz idrak etmekten âciz oldukları pek çok husus atlanarak verilmişti.

Ancak bahşedilen talim öylesine harikulâdeydi ki, şakirtler her şeyin kendilerine ifşa edildiğini, güvercin suretindeki Baba olan İlk Gizem'in bütün gayelerin nihayeti ve bütün gnosislerin gnosis'i olduğunu zannetmişlerdi.

Bu İlk Gizem'in, çok daha yüce gizemlerden müteşekkil muazzam bir silsilenin en alt basamağı olduğunu bilmiyorlardı. On ikinci yılda vuku buldu ki, şakirtler, zihinlerince bütün doluluğu aldıklarına sevinerek, Zeytin Dağı'nda Efendi ile bir araya geldiler. Tybi ayının on beşinci günüydü, dolunay vaktiydi.

İsa ayrı bir yerde oturmaktayken, gün doğumunda, üzerine dökülen büyük bir ışık seli gördüler, öyle ki Efendi, yerden göğe kadar uzanan o tarif edilemez parlaklığın içinde gözden kayboldu. Işık tek bir parıltıdan ibaret değildi, ışınları her neviden ve her surettendi, Efendi bu ışık içinde göğe yükseldi, arkasından sessizce bakan şakirtleri ise büyük bir korku ve şaşkınlık içinde bıraktı.

On beşinci günün üçüncü saatinden ertesi günün dokuzuncu saatine kadar (otuz saat boyunca) Efendi aralarında değildi, bu müddet zarfında bütün bölgelerde bir sarsıntı, büyük bir kargaşa ve korku hüküm sürerken, batınların batınından hamt nağmeleri yükseliyordu. Ertesi günün dokuzuncu saatinde İsa'nın, göğe yükseldiği andakinden çok daha parlak, nihayetsiz bir nur içinde indiğini gördüler, nur artık üç dereceden ibaretti ve her bir ihtişam diğerini aşıyordu.

Şakirtler dehşete düşmüş ve büyük bir korkuya kapılmışlardı, fakat şefkatli ve merhametli olan İsa onlara hitap edip şöyle dedi, "Cesur olun, benim, korkmayın."

Onların niyazı üzerine İsa azametli nurunu Kendi içine çeker ve bir kez daha alışılageldik suretinde tezahür eder, şakirtler ise secdeye varıp O'na sual ederek şöyle derler,

"Efendi, nereye gittin, yahut hangi vazife ile yola çıktın, ya da bütün bu kargaşaların ve sarsıntıların sebebi nedir?" Şimdi celâllenmiş Mesih olarak kelâm eden Efendi, onlara sevinmelerini buyurur, zira artık onlara "hakikatin başından sonuna kadar" her şeyi, mesel kullanmaksızın, yüz yüze anlatacaktır, zira İlk Gizem tarafından bu şeyleri onlara ifşa etme salahiyeti artık Kendisine verilmiştir.

Yüce Işık âleminin en alt mekânlarında, İlk Gizem'in nezdinde bırakmış olduğu nur kisvesine, ihtişam kaftanına yeniden bürünmüş olmasının sebebi de budur.

Bunu beşeriyete hitap edebilmek ve bütün gizemleri ifşa edebilmek için almıştır, lâkin her şeyden evvel On İkiler'e.

Zira On İkiler, dünyaya gelmeden evvel, ta başlangıçtan beri seçmiş olduğu kendi cemaatidir.

Işık hazinesinin on iki Kurtarıcısı'nın elinden teslim alarak on iki kudret seçmiş ve dünyaya indiğinde, onlar vasıtasıyla bütün âlem kurtulsun diye, bu kudretleri birer ışık kıvılcımı suretinde analarının rahmine bırakmıştır.

Dünyadan olmamaları bu kudretler sebebiyledir, zira içlerindeki kudret O'ndandır, O'nun Kendi cüzüdür. Günahların bağışlanması için su ile vaftiz eden Yahya'nın içinde bulunan da O'nun kudretlerinden bir diğeriydi, yalnızca bu kadar da değil, Yahya'nın ruhu, İlyas'ın onda yeniden tevellüt eden ruhuydu. Bu hususları evvelce şu sözlerle izah etmişti,

"Eğer kabul ederseniz, geleceğini söylediğim İlyas, Vaftizci Yahya'dır", fakat onlar fehmedememişlerdi. Validesi Meryem'in içine de hepsinden daha üstün bir kudreti, "yücelerde taşıdığım bedenimi" ve ruhun yerine başka bir kudreti daha yerleştirmişti, İsa böylece dünyaya gelmişti.

Şakirtlerin doğumuna bizzat nezaret etmişti ki, içlerinde dünya hâkimlerine ait hiçbir ruh bulunmasın, aksine daha ulvi bir fıtrata sahip bir ruh bulunsun. Ve Efendi kelâmına devam ederek onlara şöyle dedi, "

İşte, libasımı kuşandım ve Birinci Gizem tarafından Bana bütün kudret bahşedildi.

Biraz daha vakit var ve size Pleroma'nın (Doluluk) gizemini ve Pleroma'nın Pleroma'sını anlatacağım, şu andan itibaren sizden hiçbir şeyi gizlemeyeceğim, bilakis yetkinlik içinde sizi bütün Pleroma'da, tüm yetkinlikte ve her bir gizemde yetkin kılacağım, ki bunlar hakikatte libasımda bulunan bütün yetkinliklerin yetkinliği, bütün Pleromaların Pleroma'sı ve bütün Gnosislerin Gnosis'idir.

Size dışların en dışından içlerin en içine kadar bütün gizemleri bildireceğim.

Kulak verin, Başıma gelen her şeyi size anlatacağım.

Güneş doğu semalarında yükseldiğinde vuku buldu ki, içinde libasımın yer aldığı muazzam bir ışık seli indi, bu libas size daha evvel söylemiş olduğum üzere yirmi dördüncü gizeme tevdi etmiş olduğum libasın ta kendisiydi.

Ve libasımın üzerinde, yücelere ait şu beş kelimeyle yazılmış bir gizem buldum, Zama, Zama, Ozza, Rachama, Ozai. Ve bunun tefsiri şudur,

Dünyanın ötesinde bulunan ve her şeyin kendisi vasıtasıyla var olduğu Gizem,

Bütün tekâmül ve bütün tekâsuf O'dur, bütün sudurları ve bunların içindeki her şeyi O fışkırtmıştır.

Bütün gizemler ve onların bütün menzilleri O'nun sebebiyle mevcuttur.

Bunun üzerine Üstat, Kendi uzuvlarının bir araya geldiği bu en yüce inisiyasyon gününde, yani "Bize gel" adlı Büyük Gün'de, libasını kuşanışı esnasında kudretler tarafından terennüm edilen medih ve istikbal ilahisini okur,

Bize gel, zira biz Senin yoldaş uzuvlarınız. Hepimiz Seninle biriz.

Biz bir ve aynıyız ve Sen bir ve aynısın.

Bu, zuhur etmeden evvel, Tarif Edilemez Olan'da başlangıçtan beri var olan Birinci Gizem'dir ve O'nun İsmi hepimizdir.

İşte bu sebeple, şimdi hep birlikte Senin için son sınırda yaşamaktayız, ki burası aynı zamanda içlerin en son gizemidir. Bu da bizden bir cüzdür. İşte bu yüzden, başlangıçtan beri hakikatte Senin olan ve Birinci Gizem'in buyruğu uyarınca vakti tamamlanıncaya değin son sınırda, yani içlerin son gizeminde bıraktığın libasını Sana gönderdik. İşte, vakti tamam olduğundan, onu Sana veriyorum.

Bize gel, zira Birinci Gizem'in buyruğuyla Seni Birinci Gizem ve O'nun tüm haşmetiyle donatmak üzere hepimiz hazır beklemekteyiz, nitekim Birinci Gizem, Sana gönderdiğimizin haricinde, Seni giydirmemiz için bize iki libas daha vermiştir, çünkü Sen bunlara layıksın, bizden öncesin ve bizden evvel var oldun.

İşte bu sebepten ötürü, Birinci Gizem Kendi haşmetinin gizemini, iki libası, bizim vasıtamızla Sana göndermiştir.

İlahi daha sonra, ilk libasın içinde Tarif Edilemez Olan'ın mekanlarının bütün nizamlarının bütün gizemlerinin tüm isimlerinin bütün haşmetinin bulunduğunu, ikinci libasın Birinci Gizem'in ikiz mekanlarının nizamlarının bütün gizemlerinin veya sudurlarının tüm isimlerinin veya kudretlerinin bütün haşmetini ihtiva ettiğini, üçüncü libasın ise bu semavi alemlerin altında yeryüzüne kadar uzanan bütün mekanların ve tali mekanların sudurlarının kudretlerinin bütün haşmetini barındırdığını izah ederek devam eder.

İlahi ardından şöyle sürer,

İşte bu sebeple, Birinci Kanun'dan aşağıya doğru hiçbir kudret bilmeksizin bu üçüncü libası Sana gönderdik, zira ışığının haşmeti onda, yani Birinci Kanun'da gizlenmişti ve Birinci Kanun'dan aşağıya doğru bütün menzilleriyle felekler bunu bilmemekteydi. Bu yüzden acele et, bu libası kuşan.

Bize gel, zira Tarif Edilemez Olan tarafından tayin edilen vakit tamamlanıncaya dek, Birinci Gizem'in emriyle Seni kalan iki libasla donatmak için daima Sana muhtaç olduk. İşte, nihayet vakit doldu.

Bu yüzden bize çabuk gel, ta ki Seni donatalım ve Sen Birinci Gizem'in yetkinliklerinin tam hizmetini, Tarif Edilemez Olan tarafından Sana tayin edilen hizmeti ikmal edesin.

Bu yüzden bize çabuk gel ki, Birinci Gizem'in buyruğu mucibince Seni giydirelim, zira az bir vakit, pek az bir vakit kaldı ve Sen bize geleceksin ve dünyayı terk edeceksin.

Bu yüzden çabuk gel ki, bütün haşmeti, Birinci Gizem'in haşmetini kabul edesin.

Bunun üzerine kudretlerin ilahisini işiten Üstat, haşmetin en alt kaftanını giyindiğini ve saf ışığa dönüşerek yukarı doğru süzülüp alt gök kubbesine vardığını söyledi.

Ve o gök kubbesinin bütün kudretleri, bu fevkalade ışık sebebiyle büyük bir şaşkınlığa düştüler, üzerindeki kendi isimlerinin veya kudretlerinin yazılı gizemini gördüklerinde saflarını terk edip secdeye vardılar ve tazimle şöyle dediler,

Pleroma'nın Rabbi, biz farkına varmadan bizi nasıl da tebdil eyledi!

Ve hepsi birlikte içlerin içine ahenk içinde bir medih ilahisi terennüm ettiler.

Böylece gök kubbesinin üzerindeki Birinci Felek'e doğru yukarı ve içeri geçti, evvelkinden kırk dokuz kat daha büyük bir parlaklıkla ışıldıyordu, kapılar açıldı ve Felek'in konaklarına dahil oldu, kudretler tebdil edilip tazimde bulundular ve evvelki gibi sevinç ilahileri terennüm ettiler.

Oradan da yukarı ve içeri doğru, kırk dokuz kat daha şiddetlenmiş bir ışıkla parıldayarak İkinci Felek'e geçti, o feleğin kudretleri de altlarındakiler gibi davrandılar, eğilip tazim ettiler ve içlerin içine ilahiler söylediler.

Muzafferane uçuşuna devam ederek daha da içerilere, On İki Eon Mekanı'na doğru süzüldü, kırk dokuz kat daha ziyadeleşmiş bir parlaklıkla ışıldıyordu.

Ve Eonik Mekan'ın bütün nizamları ve hükümdarları hayretler içinde kaldılar.

Aralarından Zorbalar diye anılanlar, ulu önderleri Adamas'ın buyruğunda, cehalet içinde ışığa karşı savaştılar, lakin beyhude, zira güçlerini yalnızca birbirlerine karşı tükettiler, yere yıkıldılar ve "yeryüzünün ölmüş ve içlerinde nefes kalmamış sakinleri gibi" oldular, diğer bir deyişle, insanlar arasındaki bilgisizler misali ışık kıvılcımından mahrum kaldılar.

Ve Efendi, kötülüklerinde bir daha üstün gelmesinler diye güçlerinin üçte birini ellerinden aldı, öyle ki günahkâr Meleklerin yukarıdan indirdiği büyü uygulamalarında insanlar kötülük için onlara yakaracak olursa, artık iradelerini eskisi gibi yürütemeyeceklerdi.

Ve böylece, efendisi oldukları Kader Küresi'ni değiştirdi.

Zira İlk Kanun ve İlk Gizem'in emriyle, Işığın Nazırı Ieou tarafından hepsi Sola dönük kılınmış, tesirlerini böyle icra etmekteydiler.

Fakat şimdi, altı ay boyunca Sola, altı ay boyunca da Sağa dönük olacak şekilde değiştirildiler.

Meryem'in Soruları, Hükümranların Güçlerinin Neden Alındığı

Bunun üzerine Efendi, vahyettiği gizemlere dair soruları ve yorumları davet ettiğinde, tüm müritlerin açık ara en ruhanisi olarak tasvir edilen Meryem Magdalena öne çıkar ve söz alma izni verilince, Yeşaya'dan bir pasajı yeni öğretinin ışığında yorumlar. Pasaj şu sözlerle başlar, "Nerede öyleyse, ey Mısır, kâhinlerin ve saatleri tayin edenlerin nerede?" ve diğer hususların yanı sıra Mısır'ın "tesirsiz madde (hyle)" manasına geldiği söylenir.

Meryem sezgisi dolayısıyla takdir edilir ve yönelttiği diğer sorulara cevaben Efendi, Kader'in bu Hükümranlarının bütün güçlerinin üçüncü ihtişam kaftanıyla ellerinden alınmadığını, yalnızca üçte birinin alındığını açıklar, öyle ki saatleri tayin edenler Kader'in veya Küre'nin Sola döndüğü ana denk gelirlerse, vuku bulacak olanı söyleyecekler, fakat Sağa döndüğü ana denk gelirlerse kehanette bulunamayacaklardır, zira O bütün tesirleri değiştirmiştir.

Fakat On Üçüncü Eon'un büyüsünün gizemlerini bilenler bunları kusursuzca icra edeceklerdir, çünkü İlk Gizem'in buyruğu uyarınca Efendi o Âlemdeki gücü çekip almamıştır.

Filipus'un bir sualine cevaben, kürelerin bu dönüşümünün ruhların kurtuluşuna yardım etmek maksadıyla gerçekleştirildiği açıklanır, aksi takdirde kemale ermiş ruhların, yani gizemler vasıtasıyla yücelerin mirası arasında sayılacak ve Işık Hazinesi'nde ikamet edecek olanların sayısının tamamlanması gecikecekti. Hükümranların gücü, dünyanın maddesi içindedir ve onlar bu maddeyi ruhlara dönüştürürler. Efendi'nin zaferiyle bu gücün üçte biri ellerinden alınmış ve daha yüce bir cevhere dönüştürülmüştür.

Meryem'in diğer sorularına cevaben, güçlerinin bu üçte birlik kısmının nasıl alındığı daha etraflıca izah edilir.

Ezelden beri, onların güçleri arındıkça, Işığın Ulu Alıcısı yahut Toplayıcısı Melkisedek tarafından yukarıdaki âleme geri toplanmaktaydı, zira kürelerin daha hızlı dönmesi sağlanarak, yani Işığın akışı sayesinde tekâmülün hızlanmasıyla bu güç durmaksızın serbest kalıyordu.

Hükümranların cevheri, ruhların kendisinden yapıldığı madde olarak, "ağızlarının soluğu, gözlerinin yaşı ve bedenlerinin teri" şeklinde canlı bir biçimde tarif edilir.

Fakat güçleri peyderpey ellerinden alındıkça krallıkları çözülmeye başladı, bu yüzden Hükümranlar kendi maddelerini yutmaya koyuldular, ta ki bu madde insanların ruhlarına dönüşmesin, böylece arınmasın ve tekâmülün tacı olan yetkin ruhların sayısının ikmali her surette geciksin.

İşte böylece, Efendi aralarından geçerken O'nun ulu ruhuna karşı savaştılar ve Efendi onları, onların dizilimlerini ve tesirlerini değiştirdi, "ve o saatten itibaren, maddelerini yutmak üzere onun arınmasına yönelme gücünden mahrum kaldılar."

"Güçlerinin üçte birini çekip aldım, devirlerini değiştirdim, dairelerini kısalttım ve yollarının aydınlanmasını sağladım, onlar da pek telaşlandılar ve yollarında şaşkına döndüler, o saatten sonra ışıklarının parlaklığının arınmasından hasıl olan maddeyi yutma gücüne bir daha asla sahip olamadılar."

Böylelikle O, onların zamanlarını kısaltmış ve tekâmülü hızlandırmıştı.

Zamanların Kısaltılması, Göğe Yolculuğun Devamı

"İşte bu sebepten ötürü daha evvel size, 'Seçilmişlerim uğruna zamanları kısalttım' demiştim." "Seçilmişler" (Pnömatikler), gizemleri kabul edecek olan yetkin ruhların sayısıdır, hakikaten de şayet zamanlar kısaltılmamış olsaydı, "tek bir cismani (hylik) ruh dahi kurtulamaz, Hükümranların etindeki ateşte helak olup giderlerdi."

Bu izahatın ardından Efendi, göğe yolculuğunun anlatısına devam eder.

Eonik Âlemlerin bütün ulu kudretleri, Zorbalarına ne olduğunu gördüklerinde, huşu içinde secde ettiler ve bâtınların bâtınına ilahiler terennüm ettiler.

Ve böylece O, içe doğru ilerleyerek On Üçüncü Eon'un perdelerine vardı.

Burada, bu Âlemin haricinde, yapayalnız oturan Pistis Sophia'yı buldu; Sophia, yukarılardaki kendi has menzili olan On Üçüncü Eon'a kabul edilmediği için yas tutup kederlenmekteydi.

Üç Üçlü Kudret'ten biri olan Mütekebbir'in kendisine reva gördüğü ıstıraplar yüzünden keder içindeydi.

Fakat Efendi'nin, kendi gizeminin, yani On Üçüncü Eon'un gizeminin bütün ihtişamını havi olan o nurlu ışık libasını gördüğünde, Işık Hazinesi'nin örtüsünde müşahede etmiş olduğu yücelerdeki ışığa bir nağme söylemeye başladı.

Ve o terennüm ettikçe On Üçüncü Eon'un perdeleri aralandı ve onun syzygy'si ile yirmi iki

Pistis Sophia

Eon içindeki yirmi sudur yoldaşı, Büyük Görünmez Ceddin ve o Mekânın diğer iki büyük Üçlü Gücünün huzurundan çıkıp gelen ve hepsi birlikte yirmi dört sudur eden varlıklar, O'nun kisvesinin nuruna nazar ettiler. Bunun hemen ardından Pistis Sophia'nın çektiği azapların mistik hikâyesi gelir.

Sophia Efsanesi

Başlangıçta o, refakatçisi olan Eonlarla birlikte On Üçüncü Eon'daydı.

İlk Gizem'in emriyle yüksekliklere nazar eyledi ve Işığın Hazinesi'nin perdesindeki nuru gördü, o şanlı âleme urûc etmeyi arzuladı fakat buna muvaffak olamadı.

On Üçüncü Eon'un gizemini icra etmeyi bıraktı ve daima görmüş olduğu Nura ilahiler terennüm etti. Bunun üzerine aşağıdaki On İki Eon'un Hükümranları ondan nefret ettiler, zira o, onların gizemini, yani münasebet yahut cinsi birleşme gizemini icra etmekten vazgeçmiş, yükseklere çıkıp hepsinin fevkinde olmayı arzulamıştı.

Düşmanlık

Ve İnatçı, o itaatkâr olmayan, On Üçüncü Eon'un üç Üçlü Gücünden biri olup nurunun safiyetini başkalarının menfaati için vermeyi reddeden, aksine onu kendine saklayıp böylece On Üçüncü Eon'un hükümranı olmayı dileyen varlık, ona karşı taarruza öncülük etti.

İnatçı, anlaşıldığı kadarıyla bu Mekânın "maddesinin" muhafazakâr gücüdür.

Kendini On İki Eon'un zümresine kattı ve Sophia'ya karşı savaştı.

Kendi nurundan büyük bir kudreti ve maddesinden de semavi güçlerin ve sudurların yansımaları olan diğer güçleri Kaos'a doğru yaydı, Sophia'nın bu gücü görebilmesi ve onun arzuladığı hakiki Nur olduğunu zannetmesi için aşağı bölgelere nazar etmesini sağladı. Ve böylece cehalet içinde maddeye nüzul etti ve şöyle dedi, "Eşim olmaksızın o bölgeye gideceğim, Nur Eonlarının benim için vücuda getirdiği nuru alacağım, ta ki Yüksekliklerin Yüksekliğinde bulunan Nurun nuruna vasıl olabileyim."

Maddeye Düşüş

Böyle tefekkür ederek On Üçüncü Eon'dan çıktı ve On İki'ye indi, lakin onlar peşine düştüler, böylece yavaş yavaş Kaos mıntıkalarına nüzul etti ve yutmak kastıyla İnatçı'nın aşağıya göndermiş olduğu nur kudretine yaklaştı.

Fakat İnatçı'nın maddi sudurlarının tamamı onun etrafını sardı ve İnatçı'nın nur kudreti, Sophia'nın içindeki bütün nurani kudretleri yutmaya girişti, "nurunu sürüp çıkararak yuttu ve maddesine gelince, onu Kaos'a fırlattılar."

İnatçı'nın bu nur kudreti, Efendi'nin "size defalarca bahsettiğim" dediği o Ialdabaoth'tur.

Ve böylece Sophia pek zayıf düşüp kuşatıldı ve "fevkalade feryat etti, başlangıçta gördüğü ve itimat ettiği [bu sebeptendir ki ona Pistis (İman) Sophia denir] o Nurun nuruna doğru yükseklere haykırdı ve tövbe teraneleri terennüm etmeye koyuldu", ta ki bu sayede dönebilsin yahut Nura geri kabul edilebilsin.

Pistis Sophia'nın bu uzun hadisesi Kıpti tercümenin 42 ila 181. sayfalarını kaplar ve onun on üç tövbesi ile şükran ilahileri, İkinci Mabed mecmuasındaki bazı Mezmurların ve beş Süleyman Mezmuru'nun mistik bir tefsiridir.

Sophia'nın Arınışı

Nurun marifetine (gnosis) vasıl olmak için, insan ruhu (daha evvel cihan ruhunun yaptığı gibi) maddeye (hyle) nüzul etmek mecburiyetindedir.

Binaenaleyh Nuru arzulayan Sophia, On Üçüncü Eon'dan On İki vasıtasıyla, kendi fıtri nurunun yahut ruhunun tamamını büsbütün kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalarak ve maddenin güçleri tarafından sürekli ondan mahrum bırakılarak, Kaos'un veya Nizamsızlığın derinliklerindeki nur aksine doğru meyleder.

Kaos'un en dip derekelerine indikten sonra nihayet sınıra ulaşır ve seyrüseferinin yolu yeniden ruha doğru yükselmeye başlar.

Böylelikle orta denge noktasına vasıl olur ve hâlâ Nura iştiyak duyarak devrî seyrinin dönüm noktasını döner, fikrinin, aklının yahut tabiatının temayülünü tebdil eyleyip nedamet ilahilerini veya tövbelerini okur.

Onun baş düşmanı sahte nurdur, kuvvetle muhtemel daha sonra işiteceğimiz o taklit ruhtur, yani Sophia'nın ulvi izdüşümlerinin, güçlerinin yahut müşterek şeriklerinin akisleri olan ve haricen bakıldığında kırk dokuzluk bir tertip meydana getiren yirmi dört maddi kudretin muavenet ettiği arzu tabiatıdır.

Tövbe

Sophia evvela yedi tövbe dile getirir.

Bunların dördüncüsünde, seyrüseferindeki tali devirlerden birinin dönüm noktasında, Nurun suretinin kendisinden yüz çevirmemesi için dua eder, zira "en aşağı mıntıkalarda dönenlerin", yani "kavmin timsali kılınan gizemin" nazar-ı dikkate alınacağı vakit gelip çatmıştır.

Altıncısında Nur, onun cürmünü bağışlar, yani kendi mıntıkasını terk edip Kaos'a düşmüş olmasını affeder.

Bu vaziyet, belki de daha aşağı olan şahsiyet dairesinde daha yüce olan benlik şuurunun fecir vaktine işaret eder.

Lakin henüz İlk Gizem'den onu Kaos'tan tamamen azat edecek emir zuhur etmemiştir.

Bu hal, hakiki ruhi canın şuuruna vasıl olunduğu vakit hâsıl olan daha yüksek aydınlanmaya taalluk edebilir.

Bundan ötürü, her şeyi cehaletle ve Nura olan muhabbetinden ötürü eylediğini beyan ettiği yedinci tövbesinin hitamında, onun syzygy'si (ilahi eşi) olan İsa (İlk Gizem müdahale etmeksizin) onu Kaos içinde bir nebze daha az müzayaka altındaki bir mertebeye yükseltir, lakin Sophia bunun kimin eliyle yapıldığını hâlâ idrak edemez.

İlk Gizem'in onun tövbesini kısmen kabul etmesi ve İsa'yı Nur kılığında onun imdadına göndermesi, ancak dokuzuncu merhalede vaki olur, öyle ki Sophia artık onu tanır.

Müteakip dört ilahi Nura bilerek terennüm edilir ve bunlar birer şükran mahiyetindedir, adaletin yakında zalimlerini tepeleyeceğini ikrar eder, aynı zamanda o, "cürmünden", yani daha aşağı arzu tabiatından tamamen kurtulmak için niyazda bulunur.

On üçüncü tövbenin akabinde İsa, İlk Gizem olmadan, yine bizzat kendisinden parlak bir nur kudreti sudur ettirdi ve Sophia'yı bütünüyle azat edecek emir gelene değin onu Kaos içinde daha da yükseklere çıkarmak maksadıyla, ona muavenet eylesin diye bu kudreti gönderdi.

Görünüşe göre, aşağı tabiatın kaotik unsurlarından arınmanın üç derecesi bulunmaktadır. Ardından, Kodeks’in açılış sayfalarındaki üç ihtişam kaftanının tasviriyle yakından karşılaştırılması gereken ışık güçlerinin bir tasviri gelir.

Sophia sevinç ilahileri terennüm ederken, bu güç "başına bir taç" haline gelir ve onun hyle’si (yahut maddi temayülleri) bütünüyle arınmaya başlar, bu esnada uzun mücadelesi boyunca muhafaza etmeyi başardığı ruhani ışık güçleri de üzerine inmiş olan yeni ışık kaftanıyla birleşir. Böylece yasa tamamına erer ve Birinci Gizem de sırası gelince, Işık tarafından daha önce sudur ettirilmiş olan güçle birleşen ve ulu bir ışık akıntısına dönüşen bir başka büyük ışık gücü gönderir.

Bu akıntı, içe bakan Birinci Gizem’den neşet eden, dışa bakan Birinci Gizem’in ta kendisidir. Bütün bunlar ikmal edildiğinde Sophia tamamen arınır ve başlangıçta yardımsız bir halde Işıklar Işığı’na erişmeyi umup böylece hataya düşmesine sebep olan o syzygy, yani ışığın bizzat kendi eş-ortağı marifetiyle onun ışık güçleri yeniden tesis edilir ve taze bir ışıkla doldurulur. Ne var ki her şey henüz bitmiş değildir, nihai zafer henüz kazanılmamıştır.

Zira ne kadar yükseğe çıkarsa, üzerine gönderilen güçler yahut izdüşümler de o kadar kuvvetlenmektedir, suretlerini değiştirmeye başlarlar, öyle ki Sophia artık kozmosun en latif güçlerince sudur ettirilen ve sevk edilen daha da ulu düşmanlara karşı çetin bir mücadele vermek zorundadır. Bunun üzerine Sophia yalnızca taçlanmakla kalmaz, aynı zamanda ışık akıntısıyla baştan başa kuşatılır ve dahası, iki yanından "güneş" ve "ay" olan Mikâil ve Cebrâil tarafından desteklenir.

"Büyük kuşun kanatları" çırpınır ve "kanatlı küre", uçuşa hazırlık kabilinden kanatlarını açar.

Böylece son büyük cenk başlar. Dışa bakan Birinci Gizem, hücumunu "surete bürünmüş tutkular olan gaddar ve hilekâr güçlere" yöneltir ve Sophia’nın yedi başlı basiliski ayakları altında ezmesini, "bundan böyle ondan hiçbir tohum neşet edemesin diye" onun hyle’sini yok etmesini ve hasım ordunun geri kalanını yere çalmasını sağlar. Bunun üzerine Sophia, Kaos’un bağlarından azat edilişi şerefine muzafferane şükür ilahileri söyler.

Böylelikle o hürriyetine kavuşur ve hatırlar. Yine de büyük Kendini-Beğenmiş ile Müstebit Adamas henüz bütünüyle boyun eğmiş değildir, zira emir içe bakan Birinci Gizem’den henüz sadır olmamıştır.

Bu sebeple dışa bakan Birinci Gizem, onların ve yöneticilerinin mıntıkalarını "üç vakit tamamlanıncaya değin", muhtemelen içinde bulunulan çağın dördüncüsü olduğu rivayet edilen yedi döngünün veya çağın nihayetine kadar mühürler, ki bu vakit geldiğinde insanlıktan kemale erenlerin kâmil sayısı, bir Budist terim kullanmak gerekirse, gezegenler arası Nirvana’ya intikal edecektir.

Ne var ki bu Nirvana, bildiğimiz manadaki zaman ve mekânın haricinde bir hâldir ve bu yüzden ruhani murakabenin en yüksek derecesine vasıl olabilen pek mukaddes kimselerce şimdi ve deruni olarak idrak edilebilir.

İşte o vakit Büyük Işık Hazinesi’nin Kapıları açılacak ve yüceler salik tarafından aşılacaktır. Müritler ve kadın müritler tarafından serdedilen diğer kutsal metin tefsirleri esnasında, aynı zamanda kadın müritlerden biri olan İsa’nın Annesi Meryem ("maddeye göre annem, ey bağrında ikamet ettiğim"), söz alma müsaadesi elde eder ve İsa’nın çocukluğuna dair, başka türlü asla bilinemeyecek olan pek tuhaf bir kıssa nakleder. Meryem cevap verip şöyle dedi,

"Efendim, Senin kudretinin Davud vasıtasıyla tebliğ ettiği şu kelama dair, yani 'Merhamet ile hakikat buluştu, adalet ile selamet öpüştü, hakikat yeryüzünden fışkırdı ve adalet göklerden aşağı baktı' sözüne gelince, Senin kudretin kadim zamanlarda bu sözü Senin hakkında peygamberane bir surette bildirmişti.

Sen henüz bir çocukken, Ruh henüz Senin üzerine inmemişken ve Sen Yusuf ile birlikte bağdayken, Ruh yücelerden indi ve hanede tıpkı Sana benzer bir surette yanıma geldi, Onu tanıyamadım, Sen zannettim.

Bana dedi ki, 'Kardeşim İsa nerede, varıp O’nu karşılayayım?' O bana böyle söyleyince şüpheye düştüm ve beni iğva etmeye çalışan bir hayalet olduğunu sandım.

Onu yakalayıp tarlada sizi, yani Seni ve Yusuf’u bulmaya gidene kadar evimdeki karyolanın ayağına bağladım, sizi bağda buldum, Yusuf asma sırıklarını dikiyordu.

İmdi öyle oldu ki, bu meseleyi Yusuf’a anlattığımı işittiğinde bunu idrak ettin, sevindin ve dedin ki, 'O nerede, varıp O’nu göreyim? Bilakis, O’nu bu makamda intizar etmekteyim.' Ve vaki oldu ki Yusuf Senin bu sözleri sarf ettiğini işitince teşvişe kapıldı.

Birlikte gittik, eve girdik, Ruh’u yatağa bağlı bulduk, Sana ve O’na baktık ve gördük ki Sen tıpkı O’nun gibiydin.

Yatağa bağlı olan çözüldü, Sana sarılıp Seni öptü, Sen de O’nu öptün, ikiniz tek ve aynı varlık oldunuz." Sophia kıssasının nihayetinde Meryem sual eder, "Efendim ve Kurtarıcım, yirmi dört Görünmezler [Sophia’nın eş-güçleri] nasıldır, ne türlüdür, hangi vasıftadır veya onların ışığı ne evsaftadır?" İsa cevap verip Meryem’e şöyle dedi,

"Bu dünyada onlarla kıyaslanabilecek ne vardır veya bu dünyada hangi mıntıka onlara benzer?

İmdi, ben onları neye teşbih edeyim, onlar hakkında ne söyleyeyim?

Zira bu dünyada onları kendisiyle mukayese edebileceğim hiçbir şey yoktur, onlara benzetebileceğim tek bir suret dahi bulunmaz.

Filhakika, bu âlemde semanın vasfına haiz hiçbir şey mevcut değildir.

Fakat, Âmin, size derim ki, Görünmezlerin her biri Gökten [aşağı gökkubbeden], onun üzerindeki Küreden ve On İki Eon’un tamamından dokuz kat daha büyüktür, tıpkı sizlere başka bir vesileyle evvelce bildirmiş olduğum gibi. Yine bu dünyada güneşinkinden üstün hiçbir ışık yoktur.

Âmin, Âmin, size derim ki, yirmi dört Görünmez bu dünyadaki güneşin ışığından on bin kat daha parlaktır, tıpkı sizlere daha önce başka bir vesileyle bildirmiş olduğum gibi, fakat Işık Bakiresi'nin fezasında bulunan hakiki suretindeki Güneşin Işığı, yirmi dördünden on bin kat daha parlaktır.

Üstat ayrıca, onları görünmeyen âlemin muhtelif fezalarından geçirdiği vakit, nihayetinde hepsini Birinci Gizem’in İkiz Fezalarına, Tarif Edilemez Olan’ın en yüce Fezasına kadar ulaştıracağını vaat eder, ve onların bütün tertibatını hiçbir benzerlik olmaksızın, hakikatte oldukları gibi göreceksiniz.

Sizi Kader Küresi’nin yöneticilerinin bölgesine getirdiğimde, içinde bulundukları haşmeti göreceksiniz ve onların ziyadesiyle üstün haşmetiyle mukayese edildiğinde, bu dünyayı karanlıklar karanlığı olarak addedeceksiniz, bütün insan âlemine yukarıdan baktığınızda ise, Kader Küresi’nin ondan uzak olacağı muazzam mesafe ve mahiyetinin ona olan muazzam üstünlüğü sebebiyle, sizin için bir toz zerresi gibi kalacaktır.

Onlar On İki Eon, On Üçüncü Eon (yahut Sol), Orta, Sağ (yani kozmik haçın Sağı), Işık Âlemi ve onun dâhilindeki Işık Mirası boyunca ilerletildikçe, her bir üst feza ile birlikte giderek artan bir ışık haşmeti içinde böyle cereyan edecek, aşağıdaki feza ise onun yüceliğinden ötürü bir toz zerresi gibi görünecektir.

Bunun üzerine Meryem sorar, Üstat, ışığın gizemlerini kabul etmiş olan bu dünyanın insanları, Senin Melekûtunda Işık Hazinesi'nin sudurlarına kıyasla daha mı yüksek makamda bulunacaklar?

Cevaben Üstat, bu büyük sudurların tertibini, tabiatını ve vazifelerini, eonun tamamlanması ve pleromanın (doluluğun) urucu vuku bulduğunda, nihai vakitte hepsinin Kendi Melekûtunda daha yüksek bir mevkiye nail olacaklarını izah eder, fakat bu vakit henüz gelmemiştir.

Lakin hepsinin fevkinde, ışığın gizemlerini kabul etmiş olan insanların ruhları öncelik kazanacaktır.

Ve Meryem dedi, Üstat, içimdeki ışık sakini kulaklara maliktir ve söylediğin her bir kelamı idrak etmekteyim. Şimdi, ey Üstat, beyan buyurduğun, yani 'İnsan neslinin ışık gizemlerini kabul edecek olan bütün ruhları, Işık Mirası'nda tövbe edecek olan bütün Yöneticilerden, Sağ tarafta olanların bölgesindekilerin cümlesinden ve Işık Hazinesi'nin bütün fezasından öncelikli olacaktır' kelamına gelince, bu söze dair, Üstadım, evvelce bize şöyle buyurmuştun, 'İlkler sonuncu ve sonuncular ilk olacaktır', yani 'sonuncular', Işık Melekûtu'nda ilk olacak olan bütün insan soyudur, aynı şekilde [şimdi] yücelik fezasında bulunanlar da 'ilkler'dir.

Üstat daha sonra kelamına devam eder ve ilerideki taliminde Birinci Gizem’in batıni Fezasına dek tafsilatıyla ele alacağı haşmetli varlıklardan ve fezalardan bahseder, ancak bu semavi fezaların dâhilindekileri cismani şuur dairesinde ele almayacaktır, zira bu dünyada onlardan söz etmenin imkânı yoktur, bilakis, yalnızca bu dünyada değil, Doğruluk Yüceliğindekiler arasında dahi onlara benzeyen ne bir keyfiyet ne de bir ışık mevcuttur, hiçbir kıyas kabil değildir. Yine de ulvi bir lisanla, Birinci Gizem’in harici Fezasının beş Büyük Dayanağının azametini tasvir eder, bunların fevkinde yahut dâhilinde Birinci Gizem’in batıni Fezası ve hepsinin fevkinde Tarif Edilemez Olan’ın Fezası yer almaktadır.

Mirasın bu semavi âlemlerine ışık gizemlerini kabul etmiş olanlar varacak ve her biri kabul ettiği gizeme göre, kabul ettiği gizemlerin mertebesine muvafık surette daha yüksek yahut daha alçak bir feza işgal edecektir, her biri Mirasın kendi altında kalan bütün bölgelerine girme kudretine malik olacak, lakin daha yükseğe uruc edemeyecektir.

Fakat Tarif Edilemez Olan’ın Birinci Gizemi’nin noksansız gizemini, yani Birinci Gizem’in on iki gizemini birbiri ardınca kabul etmiş olan kişi, Işık Mirası'nın bütün mertebelerini haricten dâhiline, dâhilden haricine, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, yücelikten derinliğe, derinlikten yüceliğe, uzunlamasına ve enlemesine tetkik etme iktidarına malik olacaktır, velhasıl, Işık Miraslarının bütün bölgelerini tetkik etme iktidarına malik olacak ve Işık Melekûtu Mirası'nda ihtiyar edeceği bölgede ikamet etme kudretine sahip bulunacaktır.

Âmin, size derim ki, bu insan, âlemin inhilalinde Işık Mirası'nın bütün mertebeleri üzerine Hükümdar olacaktır, ve Tarif Edilemez Olan’ın Gizemi’ni kabul etmiş olan o kişi, Bizzat Benim.

Bunun akabinde böyle bir kimsenin kâmil Gnosis’inin muazzam bir beyanı gelir, zira,

O Gizem bilir karanlığın niçin var olduğunu ve ışığın niçin var olduğunu." Ve böylece her şeyin varoluş sebebini bilen yüce Gizem’in hikmetini anlatan ulu sözlerle devam eder, karanlığın karanlığı ve ışığın ışığı, kaos ve ışığın hazinesi, yargı ve ışığın mirası, günahkârların cezalandırılması ve salihlerin huzuru, günah ve vaftizler, ceza ateşi ve ışığın mühürleri, küfürler ve ışığa yakılan ilahiler ve ölümle yaşamla son bulan pek çok karşıt çift boyunca bu minval üzere sürer. Fakat yüce Gnosis’in azametinin zikri henüz nihayete ermemiştir, zira Efendi şöyle devam eder, "

İmdi, ey şakirtlerim, ben sizlere Tarif Edilemez Olan’ın Gizemi’nin bütün Gnosis’ini anlatırken daha da kulak verin." Bu, acımasızlığın ve merhametin, yok oluşun ve ebedi artışın, hayvanların ve sürüngenlerin, madenlerin, denizlerin, yeryüzünün, bulutların ve yağmurun Gnosis’idir, insandan aşağıya tabiata doğru ve yukarıya doğru bütün semavi alemler boyunca işler. Lakin şakirtler bu en büyük Gizem’in celali karşısında hayrete düşer ve cesaretlerini yitirirler. Ve Meryem şöyle der, "

Ey Efendi, eğer bütün bu şeylerin Gnosis’i o Gizem’in içindeyse, bu dünyada o Gizem’i ve onun bütün gnosislerini, ona dair söylediğin bütün kelamın tarzını anlayabilecek insan kimdir?" Ve Efendi buyurur, "Kederlenmeyin ey şakirtlerim, o Tarif Edilemez Olan’ın Gizemi hususunda, onu idrak edemeyeceğinizi düşünerek.

Âmin, derim ki size, o Gizem sizindir ve size kulak verecek, bütün dünyayı ve onun içindeki bütün maddeyi terk edecek, onun içindeki bütün kötü düşüncelerden el çekecek ve bu Eon’un bütün dertlerinden feragat edecek herkesindir. İmdi, sizlere şunu beyan edeyim,

Her kim bütün dünyayı ve onun içindeki her şeyi terk ederse ve nefsini İlahiyata teslim ederse, ona bu Gizem Işık Melekûtunun bütün gizemlerinden çok daha kolay gelecektir, geri kalanların hepsinden anlaşılması çok daha basittir ve hepsinden çok daha berraktır.

O Gizem’in bilgisine erecek olan kimse, bu dünyanın tamamından ve onun bütün gailelerinden el çekmiştir.

Bu sebeple daha evvel sizlere şöyle demiştim, 'Ey dertlerle ezilenler ve ağırlıkları altında zahmet çekenler, hepiniz Bana gelin ve Ben sizlere huzur vereyim, zira Benim yüküm hafif, boyunduruğum kolaydır.' Pleroma (Doluluk)’nın sudurunun ve alem sürecinin muazzam karmaşıklığından ötürü yılgınlığa kapılmasınlar, 'zira Pleroma (Doluluk)’nın suduru onun Gnosis’idir.'

Yeter ki Mesih, onların dünyanın hazlarından vazgeçmeleriyle kalplerinde doğsun, onlar Pleroma (Doluluk)’nın varlığına doğru serpilecek ve böylece onun bütün Gnosis’ine malik olacaklardır. Efendi müteakiben Tarif Edilemez Olan’ın Gizemi’nin Gnosis’ini tasvir etmeyi sürdürür, sözü kestiği noktadan yeniden devralır ve onları feza feza, hiyerarşi hiyerarşi, muazzam varlığın ve onun sudurunun içinden semavi yüceliklerin daha da yukarısına sevk eder,

bizzat Gizem’e, Tarif Edilemez Olan’ın Son Uzvundan niçin zuhur ettiğini bilen İlk Gizem’e kadar çıkarır. Şimdi ulu fezaların ve oralarda mukim olanların adlarını zikrederek sade bir dille naklettiği bütün bu hususları, ilerideki taliminde tafsilatıyla izah edeceğini vadeder. "

İmdi, sizlere bahsettiğim her şeyin niçin vücuda geldiğini bilen bizzat Tarif Edilemez Olan’ın Gizemi’dir, hakikatte bütün bunlar O’nun vesilesiyle var olmuştur.

O, hepsinin içinde olan Gizem’dir, hepsinin suduru, hepsinin tekrar kendi içine çekilmesi ve hepsinin dayanağıdır. "

Tarif Edilemez Olan’ın bu Gizemi, sözünü ettiğim ve Pleroma (Doluluk)’nın sudurunu ele alırken sözünü edeceğim her şeyin içindedir.

O, hepsinin içinde olan Gizem’dir ve O, Tarif Edilemez Olan’ın Biricik Gizemi’dir.

Ve sizlere söylemiş olduğum şeylerin ve henüz bahsetmediğim, lakin Pleroma (Doluluk)’nın tam sudurunu ele alırken bahsedeceğim her şeyin Gnosis’i ve bunların her birinin birbiri ardınca bütün Gnosis’i, yani niçin var oldukları, bütün bunlar Tarif Edilemez Olan’ın Biricik Kelamı’dır (Logos)." "

Tarif Edilemez Olan’ın Gizemi, Bir ve Yegane Kelam’dır, fakat Tarif Edilemez Olan’ın Dilinde bir başka Kelam daha vardır, bu da sizlere söylediğim bütün sözlerin tefsirinin kaidesidir." Daha sonra, bu Bir ve Yegane Kelam’ı alan kimsenin, Hükümranların maddesinin bedeninden çıktığı vakit nasıl ulu bir ışık akıntısına dönüştüğü ve yücelere süzüldüğü izah edilir, onun hiçbir müdafaaya yahut sembole ihtiyacı yoktur, zira bütün kudretler onun büründüğü ışık kisvesi önünde eğilir ve övgü ilahileri terennüm ederler, böylece o, Işığın bütün Mirasları boyunca durmaksızın yükselir ve Tarif Edilemez Olan’ın Uzuvları ile bir olana dek daha da yukarılara geçer. "

Âmin, derim ki size, bir insanın ok atabileceği müddet zarfında o bütün menzillerde bulunacaktır." Bunun akabinde böylesi bir ruhun azametinin zikri gelir. "

Her ne kadar dünyada bir insan olsa da, yine de bütün meleklerden daha üstündür ve hepsini fersah fersah aşacaktır" sözleriyle başlayarak, meleklerden yukarıya doğru varlıkların semavi hiyerarşilerinin bütün derecelerini aynı surette sayıp döker ve şöyle nihayete erer, "

Her ne kadar dünyada bir insan olsa da, yine de Hazine’nin bütün menzilinden daha yücedir ve onun tamamının fevkine yükseltilecektir. "

Her ne kadar dünyada bir insan olsa da, yine de Melekûtumda Benimle birlikte Hükümdar olacaktır.

O dünyada bir insandır, lakin Işıkta bir Hükümdardır. "

Her ne kadar dünyada bir insan olsa da, o dünyadan olmayan bir insandır. "Âmin, size derim ki, o insan Benim ve Ben o insanım." Ve büyük kemale erişte bütün bu kabil insanlar, "Benimle birlikte ortak krallar olacaklar, Hükümranlığımda sağımda ve solumda oturacaklar. "Âmin, size derim ki, bu insanlar Benim ve Ben bu insanlarım."

Işık Hükümranlığındaki Tahtlar Üzerine. Başka Logoslar da Vardır. Gizemlerin Dereceleri

Görünüşe göre, bunu günümüzde bilinmeyen bir İncil'den yapılan bir alıntıdan müteşekkil bir derkenar takip etmektedir,

"Bundan ötürü size daha evvel şöyle demiştim, 'Benim bulunacağım yerde, on iki hizmetkârım da orada olacaktır, ancak Mecdelli Meryem ile bakir Yuhanna bütün müritlerden daha üstün kılınacaktır.' "Ve o Telaffuz Edilemez Olan'daki Gizem'i kabul edecek bütün insanlar solumda ve sağımda yer alacaklardır, Ben onlar olacağım, onlar da Ben.

"Onlar her hususta sizin denkleriniz olacaklar, buna mukabil sizin tahtlarınız onlarınkinden daha yüce olacaktır, Benim tahtım ise sizinkinden ve o Telaffuz Edilemez Olan'ın Kelâmı'nı bulmuş olacak bütün insanların tahtlarından daha yüce olacaktır." Meryem ise bunun her şeyin nihayeti ve bütün gnosislerin Gnosis'i olması gerektiğini düşünür, bundan dolayı şöyle itiraz eder,

"Efendi, o Telaffuz Edilemez Olan'ın Gizemi'ne ait başka hiçbir Kelâm ve bütün Gnosis'e ait başka hiçbir Kelâm yok mudur?" Kurtarıcı cevap verip şöyle dedi,

"Evet, hakikaten, Telaffuz Edilemez Olan'ın bir başka Gizemi ve bütün Gnosis'in bir başka Kelâmı daha vardır."

Hatta çok sayıda Kelâm olduğunu da ekleyebilirdi. Ardından Meryem, ölmeden önce Telaffuz Edilemez Olan'ın Gizemi'ni kabul etmeyenlerin Işık Hükümranlığı'na girip girmeyeceğini sorar.

Efendi, bir ışık gizemini, bunlardan herhangi birini kabul eden herkesin ölümden sonra kendi gizemine münasip düşen Işık âleminde huzur bulacağını, lakin bir Mesih haline gelmemiş hiç kimsenin bütün Pleroma (Doluluk)'nın Gnosis'ini bilemeyeceğini bildirir, zira "bütün açıklığıyla söylersem, Ben bütün Pleroma (Doluluk)'nın Gnosis'iyim."

Böylece, Birinci Gizem'in ilk gizemini kabul eden kişi, Işık âleminde Birinci Kurtarıcı'nın mekânları üzerinde Hükümdar olacaktır, bu durum on ikinciye kadar bu minval üzere devam eder. Ve Meryem sorar,

"Efendi, Birinci Gizem on iki gizeme sahipken, Telaffuz Edilemez Olan'ın nasıl olur da yalnızca tek bir Gizemi bulunur?" Cevap şudur ki, bunlar hakikatte tek bir Gizem'dir, bu Gizem yine bir olarak kalmakla birlikte on ikiye, ayrıca beşe ve yine üçe tertip edilmiştir, hepsi de aynı Gizem'in farklı veçheleri yahut suretleridir. Üç gizemin daha yüce olan ikisi, onlara malik olan kimseye bedenden ayrıldığında Miras'taki kendi payını temin etmekle kalmaz, aynı zamanda başkaları hususunda da ihsanlar bahşeder.

Bahşettikleri İhsanlar

Şayet bir insan "onları bütün tertipleriyle icra ederse, başka bir deyişle bu gizemleri kendisi için vücuda getirmiş olursa", bu gizemler ona, Hakikat Kelâmları'ndan pay almamış bir kimseyi ölümünden sonra koruma ve ceza görmesini engelleme kudreti verir.

Elbette böyle bir insan "bu gizemlerin ışığının bütün nizamını, yani dünyayı katî surette terk etme amelini yerine getirmedikçe Işığa dahil edilemez", lâkin yeniden "Hakikat Tanrısı'nı ve daha yüce gizemleri bulacak olan salih bir bedene" gönderilecektir. Fakat hepsinin en yücesi olan gizeme gelince, "her kim Telaffuz Edilemez Olan'ın bütün Mekânı'ndaki Gizem'i ve o Telaffuz Edilemez Olan'ın Azaları'ndaki diğer bütün tatlı gizemleri kabul ederse,

Telaffuz Edilemez Olan'ın Azaları

ki bunların ne sudurları, ne teşekkül ediş tarzları, ne de her birinin hakiki mahiyeti hakkında size henüz bir şey söylemedim, O'na neden Telaffuz Edilemez dendiğini, neden bütün Azaları'yla serilmiş bulunduğunu, orada kaç Aza olduğunu yahut bütün nizamlarının nelerden ibaret olduğunu size anlatmadım, bunu size derhal söyleyecek de değilim, ancak bütün Pleroma (Doluluk)'nın sudurundan bahsetmeye geldiğim vakit söyleyeceğim, işte o zaman her bir tafsilatı teker teker anlatacağım, zira O, Kendi Kelâmı ile birlikte, Kendi içinde nasılsa öylece, Bir ve Tek Olan'ın, değişmez Hakikat Tanrısı'nın nizamına ait bütün Azaları'nın yekûnuyla birlikte sudur etmiştir, binanaleyh, her kim o Telaffuz Edilemez Olan'ın Mekânı'ndaki gizemi kabul ederse, o Telaffuz Edilemez Olan'ın Mekânı'nın bütün mıntıkasına varıncaya dek, kabul etmiş olduğu mıntıkaya kadar mirasçı olacaktır, ne mıntıkalar boyunca bir izahat verecektir, ne bir özür ne de bir sembol, zira bu kabil ruhlar sembolsüzdür ve karşılayıcıları yoktur." Bunun altındaki ikinci Mekân, yani Birinci Gizem'in içe bakan Mekânı için de durum böyledir, bu kabil ruhlar hiçbir mazeret beyanına muhtaç değildir. Lakin üçüncü Mekân, yani Birinci Gizem'in dışa bakan Mekânı için her mıntıkanın bir karşılayıcısı, izahatı, mazeretleri ve sembolleri mevcuttur, Efendi sırası geldiğinde bunların hepsinden bahsedecektir.

Işık Yılları

"Lakin Pleroma (Doluluk) tamamlandığında, yani kâmil ruhların kemiyetine erişildiğinde ve Pleroma (Doluluk)'nın Pleroma (Doluluk) olmasını sağlayan Gizem ikmal edildiğinde,

Işık yıllarına göre bin yılı, Işığın bütün sudurları ve bütün gizemleri kabul etmiş olan kâmil ruhların heyet-i mecmuası üzerinde hükümran olarak geçireceğim." İmdi, "Işığın bir günü dünyada bin yıldır, öyle ki dünyanın otuz altı miryat yılı ile yarım miryat yılı, Işığın tek bir yılını teşkil eder." Ardından üç Âlemi ve Kralları ile Işık Hükümranlığı'nın ihtişamı tasvir edilir.

Ieou'nun Kitapları

"İmdi, bu üç Işık Mirası'nın gizemleri gayet kesrettedir.

Onları Ieou'nun iki büyük Kitabı'nda bulacaksınız."

Daha yüce olanları O, onlara ifşa edecektir, "fakat daha aşağı mertebedeki diğer gizemlere gelince, onlara ihtiyacınız yoktur, zira onları Âdem'in Cenneti'ndeki Bilgi Ağacı'ndan ve Hayat Ağacı'ndan kendisiyle konuştuğum vakit Hanok'un kaleme aldığı iki Yeu Kitabı'nda bulacaksınız."

Bunun üzerine Andreas büyük bir hayrete düşer ve kendileri gibi dünya ehli olan kimseler için böylesine yüce bir mukadderatın saklı tutulduğuna ve böylesi yüksek mertebelere erişebileceklerine inanamaz.

"Şu halde bu mesele benim için pek çetindir," der.

Andreas bu sözleri söylediğinde, Kurtarıcı'nın ruhu O'nun içinde harekete geçer, haykırarak şöyle der,

"Sizlere daha ne kadar tahammül edeceğim, sizlere daha ne kadar katlanacağım? Hâlâ bilmez misiniz ve hâlâ gafil misiniz?

Bilmez misiniz ve anlamaz mısınız ki hepiniz Meleklersiniz, hepiniz Başmeleklersiniz, Tanrılar ve Efendilersiniz, bütün Hükümranlarsınız, bütün o ulu Görünmezlersiniz, Ortada bulunanların tamamısınız, Sağ tarafta yer alanların her bölgesindekilersiniz, Işığın sudurlarının bütün o Ulu Varlıklarısınız tüm ihtişamlarıyla birlikte, kendi kendinizden ve sırayla kendi içinizde, tek bir kütleden, tek bir maddeden ve tek bir cevherdenseniz, hepiniz aynı karışımdansınız. . . .

Büyük Işık sudurları [hakikatte] hiçbir surette ıstırap çekmemiş, mahal değiştirmemiş, asla kendilerini paralamamış, muhtelif bedenlere dökülmemiş ve hiçbir keder içinde kalmamışlardır.

Oysa sizler, siz ötekiler, Hazinenin arınma tortularısınız, Sağ taraftakilerin bölgesinin tortularısınız, bütün görünmezlerin ve bütün hükümranların tortularısınız, tek kelimeyle, hepsinin arınma tortususunuz.

Ve bu dünyada muhtelif bedenlere dökülüşünüz esnasında büyük kederler ve büyük meşakkatler içinde bulundunuz.

Ve bizzat kendinizden neşet eden bunca meşakkatin ardından, bütün dünyayı ve onun içindeki bütün maddeyi terk ederek mücadele ettiniz, savaştınız, sizi arındıran, gayet saf, süzülmüş bir ışığa dönüştüren ve saf ışığın ta kendisi kılan Işık Melekûtunun bütün gizemlerini buluncaya dek savaşmaktan el çekmediniz. . . .

Âmin, size derim ki, insanoğlunun nesli maddeden mülhemdir.

Ben kendimi paraladım, onları arındırmak gayesiyle ışığın gizemlerini onlara getirdim, zira onlar maddelerinin bütün maddesinin arınma tortularıdır. . . .

Şimdi, Işık sudurlarının hiçbir gizeme ihtiyacı yoktur, çünkü onlar saftır, fakat insan neslinin arınmaya ihtiyacı vardır, zira bütün insanlar maddenin tortularıdır. . . .

İşte bu sebeple, bütün insan nesline vaaz edip deyiniz ki, 'Arındırıcı gizemleri buluncaya dek gece gündüz aramaktan geri durmayınız', ve onlara deyiniz ki, 'Bütün dünyayı ve onun içindeki bütün maddeyi terk ediniz', zira bu dünyada alıp satan, kendi maddesinden yiyip içen, kendi dertleri ve kendi alakaları içinde yaşayan kimse, maddesinden daima taze madde devşirir, şu cihetle ki bütün dünya, içindeki her şey ve onun bütün alakaları son derece maddî arınma tortularıdır ve herkes kendi saflığına göre hesaba çekilecektir."

Bunun ardından, Efendi Işığa irtihal ettiğinde şakirtlerin dünyaya vereceği vaazın mahiyetine dair uzun bir talimat gelir.

"Onlara deyiniz ki, 'Işığın gizemlerine layık olasınız ve hükümlerdeki bütün azaplardan kurtulasınız diye bütün dünyayı ve içindeki maddeyi, onun bütün dertlerini, bütün günahlarını, tek kelimeyle, içindeki bütün alakaları terk ediniz.'"

Onlar yası, batıl inancı, büyüleri, iftirayı, yalancı şahitliği, böbürlenmeyi ve kibri, oburluğu, gevezeliği, habis okşamaları, tamahkârlık arzusunu, dünya sevgisini, hırsızlığı, fena sözleri, kötülüğü, merhametsizliği, gazabı, sövgüyü, yağmayı, dedikoduyu, kavgayı, cehaleti, alçaklığı, rehaveti, zinayı, katli, kalbin katılaşmasını ve imansızlığı, ilhadı, efsunlu iksirleri, küfrü, dalalet doktrinlerini terk etmelidirler, ta ki ateş ve buz azaplarından, teferruatlı bir cehennemin diğer dehşet verici manzaralarından, en büyük günahlara mahsus kılınan ve böylesi asla tövbe etmeyen ruhların Eon'un sonuna kadar "varlıktan mahrum kalacakları", o halde "donup kalacakları" amansız Dış Karanlığın Büyük Ejderhasının azaplarından kurtulabilsinler.

Terk edilmesi gereken şeyler, yani menfi cihet buraya kadardır, fakat müspet cihete, yapılması icap eden şeylere gelince, onlar şöyle yapmalıdır,

"Dünya insanlarına deyiniz ki, 'Gayret gösteriniz ki ışığın gizemlerine nail olasınız ve Işık Melekûtunun yüceliğine giresiniz.'"

Onlar halim, barışçı, merhametli, şefkatli olmalı, fakirlere, hastalara ve dertlilere hizmet etmeli, Tanrı'yı sevmeli, adil olmalı ve nefisten mutlak feragat hayatı sürmelidirler.

"Işığın gizemlerine layık olanların yollarının bütün sınır taşları bunlardır."

Gizemler yalnızca ve yalnızca böylesi kimselere verilecektir, mutlak şart, onların bu feragati göstermeleri ve tövbe etmeleridir.

"Ben bu gizemleri dünyaya günahkârlar uğruna, ezelden beri işledikleri bütün günahların bağışlanması için getirdim.

Bundan ötürü size daha evvel, 'Ben salihleri çağırmaya gelmedim' demiştim."

Şimdi gizemleri kabul etmemiş olan iyi insanların ölümden sonraki akıbetinin ne olacağına dair sual vuku bulur.

Efendi cevap verir, "Bütün salahında kâmil olan," fakat henüz gizemleri kabul etmemiş bulunan "salih bir kimse,"

PISTIS SOPHIA

Işık gizemlerini [alan bir kimse], bedenden ayrıldığında, Gazap Alıcılarından farklı olarak Işık Alıcıları tarafından teslim alınır. "O ruh ile dünyanın tüm yaratıkları arasında üç gün boyunca dolaşacaklar", onu yargılamaların tüm unsurlarından geçirip orada talim ettirecekler ve ardından Işık Bakiresi'ne götürülüp mükemmel bir mühürle mühürlenecektir; öyle ki eonların salih bir bedenine taşınabilsin, böylece bir sonraki doğumunda ışık gizemlerinin işaretlerini bulup Işık Krallığı'na ebediyen mirasçı olabilsin. Yalnızca iki ya da üç kez günah işlemiş bir kimseye gelince, işlediği günahların türüne göre yeniden dünyaya gönderilecektir,

"Pleroma'nın (Doluluk) sudurunu ayrıntılarıyla açıklamaya geldiğimde size bu türleri bildireceğim."

"Fakat Âmin, Âmin, size derim ki, salih bir kimse hiçbir günah işlememiş olsa dahi, onu Işık Krallığı'na kabul etmek imkânsızdır, zira Gizemler Krallığı'nın işareti onun üzerinde değildir."

Kişi, salahatin yanı sıra Gnosis'e de malik olmalıdır. Ardından, tövbe edip gizemleri kabul eden, bilahare yoldan sapan ve riyakâr olmamak kaydıyla yeniden tövbe eden günahkâr hakkında şu sual vuku bulur,

"Onun kabahatlerini yedi defaya kadar bağışlamamızı ve ona gizemleri yeniden vermemizi diler misin, dilemez misin?" Kurtarıcı cevap verip dedi,

"Onun günahını yalnızca yedi defaya kadar değil, fakat Âmin, size derim ki, defalarca yedi kez bağışlayınız, ve ona gizemleri her defasında baştan, dışarıdan itibaren ilk Fezada bulunan gizemlerden başlayarak veriniz, olur ki o kardeşin ruhunu kazanırsınız ve o da Işık Krallığı'na mirasçı olur...

"Âmin, size derim ki, tek bir ruha hayat veren ve onu kurtaran kimse, Işık Krallığı'ndaki kendi hususi ışığına ilaveten, kurtarmış olduğu ruh için fazladan bir izzete nail olacaktır; öyle ki pek çok ruhu kurtaran kimse, İzzet içindeki kendi hususi izzetine ilaveten, kurtarmış olduğu ruhlar nispetinde pek çok ilave izzete nail kılınacaktır."

Hatta, samimiyetle tövbe ettiği ve riyakâr olmadığı müddetçe, kişiye yalnızca aşağı gizemler değil, Birinci Gizem'in en yüksek üç gizemine varıncaya kadar bütün yüksek gizemler de verilecektir, "zira Birinci Gizem şefkatli ve merhamet sahibidir."

"Lakin o kimse yeniden haddi aşar ve herhangi bir günaha batarsa, o andan itibaren onun günahını bir daha bağışlamayacaksınız ve artık tövbesini de kabul etmeyeceksiniz, o sizin için bir tökezleme taşı ve bir günahkâr sayılsın.

"Zira Âmin, size derim ki, o andan itibaren bu üç gizem, onun son tövbesi aleyhine şahitlik edecektir. Âmin, size derim ki, o kimsenin ruhu o andan sonra yüceler âlemi için bir daha asla imtihan edilmeyecek, lakin Dış Karanlığın Ejderhası'nın meskeninde ikamet edecektir."

Bütün bunlarda şakirtlerin ihtiyar hakkı yoktur, şayet bir kimsenin samimi olduğunu, riyakâr bulunmadığını yahut gizem ayinlerinin neye benzediğini yalnızca tecessüs etmediğini bilirlerse, daha önce aşağı gizemlerin hiçbirini almamış dahi olsa, ona bu gizemleri vermeli ve esirgememelidirler, zira bunları ondan saklarlarsa büyük bir hükme tabi tutulacaklardır. Bu üç yüksek gizemi vermenin ötesinde ise bir salahiyetleri yoktur, zira kâfi bilgiye malik değillerdir.

Fakat kendilerine bahşedilebilecek en yüksek gizemleri aldıktan sonra yoldan sapan bir kimsenin hali de büsbütün ümitsiz değildir, lakin bu durum yalnızca Birinci Gizem ile Tarif Edilemez Olan'ın Gizemi'nin elindedir. Böyle bir kimsenin tövbesini kabul edebilecek ve ona günahlarının bağışlanmasını bahşedebilecek olanlar yalnızca bunlardır, zira bu Gizemler "şefkatli ve merhamet sahibidir, günahların bağışlanmasını her daim ihsan ederler."

Şimdi şu sual ortaya atılmaktadır, Şayet şakirtler, kendilerini aldatan ve akabinde "bizi taklit edip gizemlerimizin sahtelerini yaparak" gizemlerle alay eden riyakârlara yanılarak gizemleri verirlerse, o vakit ne yapmalıdırlar?

Bu durumda Birinci Gizem'e müracaat ederek şöyle yakarmalıdırlar,

"Bu dinsiz ve haksız ruhlara verdiğimiz gizemi, Senin gizemine yaraşır bir tarzda icra etmediler, ancak yaptıklarımızı kopyaladılar, bu sebeple o gizemi bize geri ver ve onları Senin Krallığı'na ebediyen yabancı kıl."

O anda, böylesi dinsiz ruhların kabul etmiş olduğu gizemler onlara geri dönecek ve bu gibi kimseler Tarif Edilemez Olan'ın Gizemi haricinde hiç kimseden mağfiret bulamayacaktır.

Gizemleri almış kimselerin iman etmemiş dostları ve akrabaları mevzubahis olduğunda, bu kimseler duaları ve tazarruatları sayesinde akraba ve dostları için ölüm sonrası hâlde daha hayırlı bir nasip temin edebilirler, öyle ki onlar başka bir hayatta gizemleri kabul etmeye elverişli şartlar içerisine tekrar gönderilebilsinler.

Müteakiben, gizemlerin şakirtleri şehitliğin ızdıraplarından kurtarıp kurtarmayacağı sorulur. "Zira Senin uğruna bize zulmedenler hadsiz hesapsızdır ve Senin ismin sebebiyle kalabalıklar peşimizdedir, öyle ki işkenceye maruz kalırsak, acı çekmeksizin derhal bedenden ayrılabilmek adına gizemi telaffuz edeceğiz."

Cevap sarih değildir, hayattayken üç yüksek gizemden birincisini (yani en yükseğini) ikmal etmiş olan herkes, bedeni terk etme vakti geldiğinde, hiçbir müdafaaya yahut işarete hacet kalmaksızın Hayat Krallığı'na yükselecektir.

Fakat şehitliğin ıstıraplarından kaçınılabileceği söylenmemiştir. Ancak başkalarına yardım edebileceklerdir, zira "yalnızca sizler değil, ifritlerin tasallutundan, eziyetlerden ve her türlü hastalıktan şifa veren, körleri, topalları, kötürümleri, dilsizleri ve sağırları [da iyileştiren], sizlere evvelce verdiğim ölülerin dirilişi sırrına erecek olan bütün insanlar, bu sırlara nail olup onları ikmal eden her kim olursa olsun, bundan böyle her ne dilerse, yoksulluk yahut zenginlik, zaaf yahut kuvvet, hastalık yahut sıhhat, yahut bedenin tam manasıyla şifası ve ölülerin dirilişi, topallara, körlere, sağırlara ve dilsizlere, her türlü hastalığa ve her türlü ıstıraba şifa verme kudreti dilerse, velhasıl bu sırra eren her kim olursa olsun, sizlere az önce zikrettiğim şeylerden herhangi birini dilerse, bunlar derhal kendisine bahşedilecektir."

Bunun üzerine şakirtler vecd içinde hep birlikte haykırdılar,

"Ey Kurtarıcı, bize vahyetmiş olduğun o münezzeh yücelik sebebiyle bizi pek büyük bir cuşuhuruşla heyecana sevk ediyorsun, ve ruhlarımızı yüceltiyorsun, onlar da Sana gelmek üzere üzerinde yürüdüğümüz yollar haline geldiler, zira onlar Senden neşet ettiler. Şimdi bundan ötürü, bize vahyetmiş olduğun o münezzeh yücelikler sebebiyle ruhlarımız cuşuhuruşa kapıldı, içimizden çıkıp o yüceliğe, Senin Melekûtunun diyarına gitme iştiyakıyla şiddetle çırpınmaktadır."

Üstat taallümünü sürdürerek, kendilerine tevdi edilmiş olan diğer sırları başkalarına verebileceklerini, lakin ölülerin dirilişi ve hastalıkların şifası sırrını vermemeleri gerektiğini buyurur, "zira o sır ve onun bütün tesmiyeleri hükümdarlara aittir." Bunu risaletlerinin bir nişanesi olarak muhafaza etmelidirler, ta ki bu kabil mucizeler gösterdiklerinde, "kemalatın Tanrısını vaaz ettiğinize kani olup, bütün sözlerinize itimat etsinler."

Ele alınan bir sonraki talim noktası, "İnsanı günaha icbar eden kimdir?" sualidir. Bu sual insanın terkibine dair meselenin tamamını açar ve Gnostik psikolojinin pek alakaya şayan bir serimlenmesine vesile olur.

Çocuk ilk doğduğunda, bünyesindeki "ışık kuvveti", "ruh", "sahte ruh" ve "beden" son derece zayıftır. "Aşırı derecedeki nisyânın ağırlığı sebebiyle, bunlardan hiçbirinin henüz hayır yahut şer nevinden herhangi bir amele yetecek idraki yoktur."

Tıfıl, Hükümdarlar dünyasının lezzetlerinden yer, kuvvet bu lezzetlerin içindeki kuvvet payından, ruh lezzetlerdeki ruh payından, sahte ruh lezzetlerdeki şer payından, beden ise lezzetlerdeki idraksiz maddeden payını masseder.

Ayrıca dünyaya geldiği gibi kalan ve bu lezzetlerden hiçbir pay almayan "kader" tesmiye edilen bir başka amil daha mevcuttur.

Böylece insandaki bütün bu kurucu unsurlar, her biri kendi tabiatına göre idrak ederek peyderpey inkişaf eder. "Kuvvet, yücelerin ışığını idrak etmeye meyleder, ruh, [yani Işık ile Maddenin] Karışım diyarı olan mahlut salahat diyarını idrak etmeye meyleder, sahte ruh ise bütün rezilliklerin, hevaların ve günahların peşine düşer, bedenin ise maddeden kuvvet devşirme saikı haricinde hiçbir idrak kabiliyeti yoktur."

Kuvvet zahiren yüksek zihin, ruh süfli zihin, sahte ruh ise hayvani tabiyattır.

"İçteki kuvvet, ruhu ışık diyarını ve İlahiyatın tamamını aramaya sevk eder, oysa sahte ruh, ruhu aşağı doğru sürükler ve onu durmaksızın her türlü haksızlığı, melaneti ve günahı irtikâp etmeye icbar eder, ruha yabancı bir şey olarak varlığını sürdürüp onun hasmı olur, geçmişte işledikleri sebebiyle bütün bu günahları ve kötülükleri ruha karşı tatbik sahasına sokarak ona irtikâp ettirir, dahası istikbal için de, ruhu işlemeye icbar edeceği bütün günahlara şehadet etmeleri için Gadap İşçilerini kışkırtır. Ve hatta insan gece yahut gündüz uyuduğunda dahi, rüyalarda dünyanın hevalarıyla ona eza eder ve onu bu dünyanın bütün nesnelerine iştiyak duymaya sevk eder. Velhasıl, Hükümdarların kendisi için takdir ettiği bütün fiillere ruhu rabteder ve ruhun hasmı olarak, ona arzu etmediği şeyleri yaptırır."

İnsanı günaha icbar eden işte budur.

"Kader", insanı ölümüne götüren şeydir.

Akabinde o ruhu bedenden çıkarmak üzere Gadap Kabızları gelir.

"Ve üç gün boyunca Gadap Kabızları o ruhu bütün diyarlarda gezdirir, onu dünyanın bütün eonlarından geçirirler, sahte ruh ile kader de o ruha refakat eder, lakin kuvvet Nur Bakiresine çekilir."

Ruh daha sonra Kaos'a indirilir ve sahte ruh o ruhun kabızı haline gelir, ona musallat olur, irtikâp etmesine sebebiyet verdiği günahlar yüzünden her cezalandırmada onu azarlar, ruha karşı fevkalade büyük bir husumet içindedir.

Ruh daha sonra, arkasında daima sahte ruhun musallat olduğu haliyle, ta süfli semavat ile yeryüzü arasındaki Orta Yolun Hükümdarına varıncaya kadar daha yükseğe uruc eder.

Burada ruh, "yazgısına" uygun olarak, sahte ruhunun cezalarına maruz kalmaya devam eder. Ardından sahte ruh tarafından "güneşin ışığına" getirilir, zira Orta Yol'un ay-altı bölgeler olduğu anlaşılmaktadır, ve İlk İnsan olan İeou'nun buyruğu gereğince Yargıç'a, Işığın Bakiresi'ne götürülür, "ve Işığın Bakiresi o ruhu mühürler, alıcılarından birine teslim eder ve işlediği günahların kaydı olan bir bedene taşınmasını sağlar." "Âmin, size derim ki, o ruh kusur kaydına göre son döngüsünde olduğuna dair işaretler verene dek, onun bedenlere göç etmekten kurtulmasına izin vermeyecektir." Lakin doğru bir ruh ve ışığın daha yüksek gizemlerini almış olan bir ruh söz konusu olduğunda, "o ruhun bedenden ayrılma vakti geldiğinde, sahte ruh ve yazgı da o ruhun ardından gider.

Ruhun yüksekliklere geçeceği yolda onun ardından giderler. "Ve ruh, yüksekliklerde fazla ilerlemeden evvel, Hükümranların onu ruha bağladığı sahte ruhun bağlarının ve mühürlerinin çözülüş gizemini terennüm eder", böylelikle ruhu engellemekten vazgeçerler, yazgı kendi bölgesine, Orta Yol'un Hükümranlarına çekilir, ruhun sahtesi ise Kader Küresi'nin Hükümranlarına gider.

Böylece ruh görkemli bir ışık akışına dönüşür ve mirasına doğru yükselir, zira "o ruhun ışığa ait olan alıcıları, o ruh için ışıktan kanatlar haline gelir" ve onun için ışıktan bir örtü olacaktır.

Böyle bir ruh ne mühürlere ne de savunmalara muhtaçtır. Fakat yalnızca daha aşağı gizemleri almış olan bir kimse, bu kabil savunmalara ve mühürlere muhtaçtır, Efendi Pleroma'nın (Doluluk) suduruna dair ayrıntılı izahatında bunların hepsini kendilerine vermeyi vaat eder.

Şimdilik yalnızca hangi fezalardan geçilmesi gerektiğini ve hükümranların kimler olduğunu beyan etmekle yetinir. Meryem, Efendi'nin "vaktiyle kardeşimiz Pavlus'un ağzından bize" söyledikleri de dahil olmak üzere, bazı beyanları önceki sözlerle kıyaslar. Dahası, "Yoldayken hasmınla çabucak anlaş, yoksa hasmın seni yargıca, yargıç da görevliye teslim eder ve zindana atılırsın, son kuruşuna kadar ödemedikçe oradan asla çıkamazsın" sözünü, Yargıç'a, yani Işığın Bakiresi'ne ve ruhun başka bir bedene yeniden dökülüşüne yorar, zira hiçbir ruh son döngüsünde olduğuna dair işaretler verene dek tenasühten kurtulamaz. Meryem ardından günahları bağışlayan vaftiz gizemlerinin mahiyetini sual eder ve Efendi şöyle cevap verir, "

Sahte ruh, ruhun işlediği her bir günaha şehadet eder, yalnızca ruhların günahlarına şehadet etmekle kalmaz, günahkârların cezalandırıcısı olan tüm hükümranlar onun bir günahkârın ruhu olduğunu bilsinler ve sahte ruhun üzerine vurduğu mühürlerin sayısından işlediği günahların adedinden haberdar olsunlar diye, ruhun üzerine nakşedilsin diye her bir günahı mühürler, ta ki işlediği günahların sayısına göre onu tevil edebilsinler.

Günahkârın ruhuna muamele ediş tarzları böyledir. "

İmdi, bundan ötürü, bir insan vaftiz gizemlerini kabul ettiğinde, o gizemler günahları yakıp kül eden, fevkalade şiddetli, hikmetli kudretli bir ateşe dönüşür, gizlice ruha nüfuz eder ve sahte ruhun onun içine ektiği bütün günahları yiyip bitirir. "

Ve ateş, sahte ruhun ruha aşıladığı tüm günahları temizlediğinde, ateş gizlice takipçilerin peşine düşsün ve onları bedenle birlikte kesip atsın diye gizemler bedene gaybi surette girer.

Kudretten ve ruhtan ayırmak ve bedenle birlikte kılmak üzere sahte ruhu ve yazgıyı kovalarlar, ta ki sahte ruh, yazgı ve beden bir grup halinde, ruh ve kudret ise diğer bir grup halinde ayrılsın.

Ve vaftiz gizemi ikisinin arasında kalarak, onları arındırmak ve saf kılmak gayesiyle birini diğerinden tefrik eder, ta ki ruh ve kudret maddiyat içinde kirlenmesin." Daha sonra, İlk Gizem'in ve Tarif Edilemez Olan'ın on iki ve diğer gizemlerinin tamamının vaftiz gizemlerinden dahi üstün olduğu izah edilir, lakin bütün bunlar sonraki bir talimde açıklanacaktır. Meryem, Efendi'nin meseleleri layıkıyla anlayıp anlamadıklarını sual ederek bazı noktaları hülasa etmesinin sağladığı imkânla, kutsal metin parçalarını yeni öğretinin ışığında tefsir eder.

Bilhassa en yüce Gizemlerin nihayetsiz merhameti üzerinde durulur. "

Şayet bugünün bir kralı, bir dünya adamı bile, kendi gibi olanlara ihsanlarda bulunuyorsa, dahası katilleri, erkeklerle cinsi münasebette bulunmaktan suçlu olanları ve diğer korkunç, idamlık cürümleri işleyenleri dahi affediyorsa, diyorum ki, bir dünya adamı olan birinin iktidarı dahi böyle davranmaya kâfi geliyorsa, bütün Pleroma'nın (Doluluk) rableri olan o Tarif Edilemez ve o İlk Gizem, dilediklerini yapmak ve Gizem'i kabul etmiş olan herkese günahlarının bağışlanmasını bahşetmek hususunda her şey üzerinde evleviyetle kudret sahibidir. "

Yine, eğer günümüzün bir kralı dahi bir askere krallık pelerinini giydirip onu yabancı diyarlara gönderse ve o asker orada cinayetler ve ölüme layık başka ağır cürümler işlese, fakat krallık pelerinini taşıdığı için bu suçlar ona yüklenmese, o halde o Tarif Edilemez Olan'ın libaslarının gizemlerine bürünenlerin ve hem yücelerdeki hem de derinliklerdeki herkesin efendileri olan Birinci Gizem'e mensup olanların durumu nasıl bundan çok daha üstün olmasın!

Bunun üzerine Efendi, vaftiz gizemini aldıktan sonra dinden dönmüş bir kadının nezdinde Petrus'un merhametli olup olmadığını görmek için onu sınar ve Petrus bu sınavdan başarıyla geçer. Ardından gizemleri kabul edip sonradan yoldan çıkan ve tövbe etmeyen bir kimsenin nasibinin, onları hiç tanımamış olan dinsiz kimsenin halinden çok daha vahim olduğu açıklanır.

Önlerinde daha nice doğumlar olduğunu ve acele etmelerine gerek kalmadığını düşünerek kayıtsız kalanlara gelince, Efendi öğrencilerine şöyle buyurur,

"Tüm dünyaya vaaz verip insanlara şöyle deyin, 'Bu sıkıntı vaktinde ışığın gizemlerine nail olabilmek ve Işık Melekûtu'na girebilmek için var gücünüzle çabalayın. Bir başka döngüde dünyaya geri döndüğünüzde gizemleri elde etmeyi başaracağınız zannıyla günden güne ve döngüden döngüye erteleyip durmayın.'

Böyle kimseler kâmil ruhların sayısının ne zaman tamamlanacağını bilmezler, zira kâmil ruhların sayısı kemale erdiğinde Işığın Kapıları'nı kapatacağım ve o andan itibaren artık oradan hiç kimse içeri giremeyeceği gibi, sonrasında kimse dışarı da çıkamayacaktır, çünkü kâmil ruhların sayısı ikmal edilmiş ve her şeyin kendisi vasıtasıyla varlık kazandığı Birinci Gizem'in gizemi tamamlanmış olacaktır, ben de işte o gizemim.

O saatten itibaren artık hiç kimse Işığa girmeyecek ve hiç kimse oradan çıkmayacaktır, zira insan nesli henüz yeryüzündeyken, Eonları, örtüleri, gök kubbeleri, tüm âlemi ve içinde hâlâ mevcut bulunan bütün maddeleri arındırsın diye dünyayı ateşe vermeden önce, kâmil ruhların sayısının vakti dolmuş olacaktır.

O vakitte iman kendini giderek daha fazla gösterecektir, o günlerdeki gizemler de öyle. Ve birçok ruh bedensel tenasüh döngülerinden geçip o günlerde dünyaya geri dönecektir, aralarında şu anda hayatta olup kâmil ruhların sayısının kemale ermesine dair öğretişimi bizzat benden işitenler de bulunacaktır, o günlerde ışığın gizemlerini bulacak ve onları kabul edeceklerdir. Işığın Kapıları'na yükselecekler ve kâmil ruhların sayısının tamamlandığını göreceklerdir, ki bu durum Birinci Gizem'in Kemali ve Pleroma'nın (Doluluk) Gnosis'idir, Işığın Kapıları'nı kapattığımı ve o saatten itibaren hiç kimsenin oradan içeri giremeyeceğini ya da dışarı çıkamayacağını göreceklerdir.

O vakit bu ruhlar Işığın Kapıları'ndan içeriye doğru, 'Efendi, bize kapıyı aç' diye feryat edeceklerdir. Ben de onlara, 'Nereden geldiğinizi bilmiyorum' diye karşılık vereceğim. Onlar da bana, 'Biz gizemleri kabul ettik ve senin bütün öğretini yerine getirdik, sen bize anayollarda öğrettin' diyeceklerdir. Ben de onlara cevap verip şöyle diyeceğim, 'Bugüne kadar fesat ve kötülük işlemiş olan sizlerin kim olduğunu bilmiyorum. Bu yüzden buradan Dış Karanlığa gidin.' Derhal ağlayışın ve diş gıcırtısının bulunduğu Dış Karanlığa sürüleceklerdir."

Meryem bunun üzerine Dış Karanlığın mahiyetini, cezalandırma mekânlarının ve bölgelerinin sayısını sorar, ardından kuyruğu ağzında olan bu Dış Karanlığın feza ejderhasının ve onun on iki zindanının, yöneticilerinin gerçek suretleri ve adlarıyla, kapıların ve buralarda nöbet tutan meleklerin, hangi ruhların Ejderha'ya nasıl geçtiğinin ayrıntılı bir tasviri gelir, isimlerin nasıl hep birbiri içinde barındığı, azapların ve ateş derecelerinin neler olduğu açıklanır.

Bunun akabinde inisiye olmamış kimselerin ruhlarının nasıl kurtulabileceğine ve nihayetinde Gizem'in, yeniden doğuş imkânı kalmamış olanları dahi nasıl kurtaracağına dair öğreti gelir. İnisiyelerin nasıl ışık alevlerine ve ışık sellerine dönüştüğü de ayrıca açıklanır.

Meryem gizemleri ihmal etmiş olanlar için şefaat diler, zindanların on iki yöneticisinin isimlerinin tesiri ve bu isimleri bilen ruhların Ejderha'dan nasıl kaçıp Ieou'ya götürüldükleri ve sonraki akıbetleri açıklanır.

Ardından Kaderin Yöneticileri ve Unutuluş Şerbeti'ne dair yeni bir talimat gelir, "her türlü arzu ve tüm unutkanlıkla dolu fesat tohumu... ve o ölümcül unutuluş şerbeti, ruha her bakımdan benzeyen ve onun kusursuz bir sureti olan, ruha harici bir beden haline gelir, bu yüzden ona taklit ruh derler."

Daha sonra yeni bir ruhun biçimlendiriliş tarzı ve kudretin onun içine nasıl üflendiği tasvir edilir, bu husus genel hatlarıyla ortaya konur ve ileride daha ayrıntılı bilgi verileceği vaat edilir.

Ayrıca "Babasını ve anasını terk edip ardımca gelmeyen kimse..." sözünün,

ruh ve sahte ruh, dünyevi ebeveynlerimiz değil, içteki ışık gücünün ebeveynleri ise hiç değil, yani Kurtarıcı ve O’nun gizemleri.

Sahte ruh ve sayıları üç yüz altmış beş olan kurucu unsurları, enkarne oluşun embriyonik safhaları, ebeveynlerin, yani fiziksel bedenin ana ve babasının karmik zorunluluğu, gebeliğin okült işleyişi, insandaki muhtelif kurucu unsurların tecessüm tarzı, okült fizyonomi, kaderin tabiatı ve bir insanın ölümle nasıl karşılaştığı ile benzer mahiyetteki diğer muhtelif meselelere dair daha ayrıntılı malumat da verilmektedir. Bunun ardından Kurtarıcı şöyle devam eder,

"İşte bu sebeple günahkârlar uğruna kendimi parçalayıp dünyaya geldim, onları kurtarmak için ve dahi asla kötülük etmemiş, hiç günah işlememiş olan doğruların, Cennet’te Bilgi Ağacı’ndan ve Hayat Ağacı’ndan kendisine hitap ettiğim vakit Hanok’a yazdırdığım ve Ararad kayalığına emanet ettirdiğim Ieu Kitapları’ndaki gizemleri bulmaları icap ettiğinden ötürü buradayım, ve Skemmut üzerinde bulunan, başının üzerinde Ieu’nun ayağı duran Hükümdar Kalapatauroth’u, ki bu ikincisi bütün Eonları ve Kader Küresi’ni kuşatır, işte bu Hükümdarı, Ieu Kitapları’nı tufandan korusun ve Hükümdarlardan hiçbiri düşmanlık güderek onları yok etmesin diye oraya diktim.

Pleroma’nın (Doluluk) sudurunu size anlatmayı bitirdiğimde, bu kitapları sizlere vereceğim."

Fakat yüce gizemleri ancak pek az kişi idrak edebilecektir,

"Size derim ki, Birinci Gizem’in sırlarının ikmaline ermek için binde bir ve on binde iki kişi bulunacaktır."

Birinci Gizem gelmeden evvel bu insanlığa ait hiçbir ruh tümüyle Işığa girmemişti, peygamberlerin yahut patriklerin hiçbiri henüz Işığa dahil olmamıştı, lakin onlar doğru bedenlere geri gönderilecek, böylelikle gizemleri bularak Krallığa vâris olacaklardır.

İnceleme şu paragraflarla nihayete erer,

"Meryem cevap verip dedi, 'Bize vahyettiğin bu muazzam hakikatler sebebiyle bütün insanlardan daha kutluyuz.'

Kurtarıcı cevap verip Meryem’e ve bütün şakirtlerine dedi, 'En içtekinin içinden en dıştakinin dışına kadar, yüksekliğin bütün haşmetini de size ifşa edeceğim, ta ki her gnosiste, her pleromada, yüksekliklerin her yüksekliğinde ve derinliklerin her derinliğinde kâmil olasınız.'

Ve Meryem cevap verip Kurtarıcı’ya dedi, 'Artık apaçık, şüphesiz ve hür bir vukufiyetle biliyoruz ki ya Rab, ruhların günahlarını bağışlayan, temizlenip saf ışığa dönüşmelerini ve Işığa dahil edilmelerini sağlayan Işık Krallığı gizemlerinin anahtarlarını getiren Sensin.'"

KURTARICI KİTAPLARI’NDAN HÜLASALAR

Askew Kodeksi’nin 252 ile 254. sayfaları arasında yer alan ilk hülasa şu şekildedir,

"Ve Tarif Edilemez Olan’da bulunan gizemlere lâyık görülenler, yani sudur etmemiş olanlar, onlar Birinci Gizem’den öncedirler.

Anlayabilmeniz için bir temsil ve tekabüliyet diliyle söylemek gerekirse, onlar Tarif Edilemez Olan’ın Uzuvlarıdır.

Ve her biri kendi ihtişamının mertebesine göredir, baş başın mertebesine, göz gözün mertebesine, kulak kulağın mertebesine ve diğer Uzuvlar da aynı minval üzeredir, öyle ki 'uzuvlar çok, lakin beden tektir' sözü aşikâr olur. Bunu size hakiki suretiyle değil, bir örnekleme, bir tekabül ve bir teşbih kabilinden söylüyorum, kelâmın tamamını hakikatiyle ifşa etmiş değilim.

Fakat Tarif Edilemez Olan’ın Gizemi ve O’nun içindeki her bir Uzuv, yani Tarif Edilemez Olan’ın Gizemi’nde ikamet edenler ve o Tarif Edilemez Olan’da ikamet edenler, ve dahi gizemlere göre hakikat ve vecd içinde onların ardından gelen üç Âlem, bütün bunlar bizzat Benim.

Ben hepsinin Hazinesiyim, Bensiz hiçbir hazine yoktur, dünyada hiçbir ferdiyet yoktur, lakin başka sözler, başka gizemler ve başka menziller de mevcuttur.

İmdi, dışarıya doğru olan Âlem’in gizemlerini bulan insan ne kutludur.

Ortadaki ikinci Âlem’in gizemlerinin sözlerini bulan kimse bir Tanrıdır.

İçeriye doğru olan üçüncü Âlem’in gizemlerinin sözlerini bulan kişi ise bir Kurtarıcıdır ve her türlü mekândan beridir.

O üçüncü Âlem’de bulunan herkesin iştiyak duyduğu merci olan, hepsinin içinde bulunduğu ve hepsinin yerleştirildiği Gizem’i bulan kişi, Pleroma’nın (Doluluk) ta kendisidir, yahut âlemden daha üstündür. Bu sebeple o hepsine denktir.

Zira o, sizlere bir teşbihle aktardığım gizemlerin sözlerini, yani Tarif Edilemez Olan’ın Uzuvlarını da bulmuştur.

Âmin, size derim ki, Tanrı’nın Hakikati içinde bu gizemlerin sözlerini bulan kimse, Hakikat’te en baştadır, bu sözler ve gizemler sebebiyle O’nun akranıdır. Âlem, varlığını muhakkak ki bu sözlere ve gizemlere borçludur.

Bu sebeptendir ki bu gizemlerin sözlerini bulan kişi, her şeyin Başı olan’a denktir."

Bugün size bahsettiğim şey, Tarif Edilemez Olan'ın Gnosis'inin Gnosis'idir."

Alıntıların ikinci dizisi çok daha uzundur ve Kodeks'in sonunda yer alarak 357 ila 390. sayfaları kaplar, şu sözlerle başlar,

"Böylece, Efendimiz İsa'yı çarmıha gerdikten sonra, O üçüncü günde ölümden dirildi.

Ve havariler O'nun huzurunda bir araya geldiler ve O'na yalvararak dediler, 'Efendimiz, bize merhamet et, zira biz anamızı, babamızı ve bütün dünyayı terk edip Senin ardınca geldik.'"

Derhal ayinler ve yakarışlarla dolu bir atmosfere adım atarız.

İsa, Okyanus Denizi'nin kıyısında, kadın ve erkek havarileriyle çevrili halde durmakta ve vakur bir dua ile yakarışta bulunarak şöyle demektedir, "Duy beni ey Baba, bütün babalıkların Babası, Sınırsız Işık!"

Dua, aralara serpiştirilmiş "sahici" isimlerle birlikte mistik sesli harflerden ve formüllerden oluşur. Havariler O'nun etrafında toplanmıştır, kadın havariler arkada durur, hepsi beyaz keten kaftanlar giymiştir, İsa bir sunakta durur ve havarileriyle birlikte dört bir yana yönelerek üç kez IAO ismini zikreder, bunun yorumu şöyledir,

"I, Pleroma (Doluluk) dışarı taştı, A, İçeriye dönecekler, O, Sonların sonu vaki olacak."

Bunu, şu şekilde tefsir edilen mistik bir formül izler,

"Sınırsız [ışık mekânlarının] her babalığının Babası, huzuruna getirdiğim havarilerim hatırına Beni işit, ta ki Senin hakikatinin bütün sözlerine inansınlar, Sana feryat ettiğim her şeyi onlara bağışla, zira Ben Işık Hazinesi'nin Babası'nın İsmini bilirim."

Bunun üzerine, gizemli ismi Aberamentho olan İsa, Hazinenin Babası'nın İsmini zikrederek şöyle der,

"Hükümranların, kudretlilerin, başmeleklerin ve Görünmez Tanrıların tüm güçlerinin ve tüm işlerinin bütün gizemleri [bu üç gizemli isim verilerek] geri çekilsin ve sağa doğru dürülsün."

Bunun akabinde tüm alt âlemler batıya, güneşin ve ayın diskinin soluna doğru hızla akar. Güneşin diski simgesel olarak, kuyruğu ağzında devasa bir ejderha şeklinde tasvir edilir, yedi kudretin üzerine kurulmuştur ve at suretinde çizilmiş diğer dört güç tarafından çekilmektedir.

Ayın arabası bir gemi suretindedir, dümenleri ya da yöneltme kürekleri biri dişi diğeri erkek iki ejderhadır, iki öküz tarafından çekilir, kıç tarafında bir bebek tarafından sevk ve idare edilir ve pruvasında bir kedi çehresi vardır.

Ve İsa ile havarileri semavi âlemlere, Ortadaki Yol'a doğru süzülürler ve Ortadaki Yol'un ilk mertebesine varırlar. Burada havarilere bu mekânın ve onun hükümranlarının tabiatı öğretilir.

Onlara, üzerlerinde On İki Eon bulunduğu, bunların altısının Adamas, altısının ise Iabraoth tarafından yönetildiği söylenir.

Iabraoth'un altındaki altı eon tövbe etmiş ve ışığın gizemlerini tatbik etmiştir, bu sebeple "Babamın babası" olan Ieou tarafından güneşin ışığına yakın, saf bir semaya taşınmışlardır.

Adamas'ın altındaki altı eon ise ışığın gizemlerini reddetmiş, cinsel birleşme gizeminde ısrar etmiş ve hükümranlar, başmelekler, melekler, ameleler ve dekanlar tenasül ettirmişlerdir. Bu yüzden Ieou tarafından Kader Küresi'ne bağlanmışlardır.

Şimdi bu zürriyetten üç yüz altmış adet ve her bir eonda yine bin sekiz yüz (1800 = 360x5) adet mevcuttur.

Ieou, bunların üzerine, insanlık âleminde şu isimlerle anılan beş Büyük Hükümran tayin etmiştir, Kronos, Ares, Hermes, Aphrodite ve Zeus.

Onların fesat bulmaz gizemli isimleri ve zuhurları da verilir. Zeus bu dördünün başıdır, zira Ieou, "dünyayı ve kürelerin eonlarını sevk ve idare etmek için bir dümene muhtaç olduklarını" mülahaza etmiştir.

Zeus iyidir ve geri kalan dört hâkim gücün devirlerinde üçer ay geçirir, "öyle ki, içine girdiği her bir hükümran kendi fesadından kurtulur."

Zeus'un hususiyeti, mesken olarak iki eona sahip olmasıdır. Bütün bunlar Kader Küresi'nin nizamına aittir, ancak bu Alıntılarda da başlıca sual soran kişi olarak takdim edilen Meryem, içinde bulundukları ve Kader Küresi'nin altında yer alan havadaki Ortadaki Yollar'ın niçin "büyük azaplar üzerine kurulduğunu" öğrenmek ister.

Kurtarıcı'ya kendilerine merhamet etmesi için yalvarır, "ta ki alıcılar ruhlarımızı Ortadaki Yollar'ın yargılarına sürüklemesin."

Efendi cevaben onlara bütün gnosis'in gizemlerini bahşedeceğini vaat eder, On İki Hükümran'ın gizemi, onların mühürleri, sayıları ve onların âlemlerine girmek için gereken yakarış tarzı, aynı şekilde On Üçüncü Eon'un (Sol) gizemi, Ortadakilerin Vaftizinin gizemi, Sağdakilerin Vaftizinin gizemi ve Işık Hazinesi'nin büyük gizemi.

"Her bir gnosis ve her bir gizemde kâmil olarak Pleroma'nın (Doluluk) Oğulları diye adlandırılasınız diye, size bütün gizemleri ve her bir gnosis'i vereceğim.

Yeryüzünde bulunan bütün insanlardan katbekat mübareksiniz, zira Işığın Oğulları sizin zamanınızda geldi."

Ortadaki Yollar'da, yukarıdaki mekânın bir nevi aksettirilişi olarak, Adamas'ın zürriyetinden üç yüz altmışı Ieou tarafından zincire vurulmuştur ve üzerlerine beş büyük hükümran tayin edilmiştir. Bu beşlinin sahici isimleri, suretleri ve alt hiyerarşileri verilir.

Işık Hazinesi'nin maddesinde bulunan bütün hükümranların, tanrıların ve kudretlerin ilahi tedbiri olan Ieou ile Hükümranlar arasında arındırılmış bütün ışık kudretlerinin elçisi olan Zorokothora (Melkisedek) tarafından her şeyin nasıl nizama sokulduğu izah edilir.

Bu iki büyük Işık, Hükümdarlar arasından arındırdıkları kimselerden ışığın saf ışıltısını devşirmek üzere tayin edilmiş vakitlerde aşağıya iner, bu iş, vazifelerinin sayısı ve vakti tamam erdiğinde vuku bulur.

Lakin büyük Işıklar yeniden geri çekildiğinde, Hükümdarlar "kötülüklerinin gazabı" yüzünden tekrar isyan ederler ve ruhların ışık kudretlerine karşı yürüyüşe geçerler, "hırpalayıp zorla alıkoyabildikleri bütün ruhları, karanlıklarının dumanı ve şerir ateşleri içinde helak etmek üzere alelacele sürüklerler." Beş ifritler hiyerarşisinin bu ceza bölgelerinin her birinde ruhların geçirmesi gereken vakitler ve bu vakitlerin nasıl nihayete erdirildiği bildirilmiştir.

İlkini misal olarak ele alırsak, "Şu yılların ardından, Küçük Sabaoth'un (yani Zeus'un) feleği, Feleğin dünyada Bubastis'in Koçu (yani Aphrodite) diye tesmiye olunan ilk eonuna varacak surette devrettiğinde vuku bulur, işte o vakit o [Aphrodite], Feleğin Terazi olan yedinci menziline ulaştığında, Sağdakiler ile Soldakiler arasındaki perdeler iki yana çekilir ve Sağdakilerin arasından, bütün cihanın ve cümle Feleğin [efendisi] olan Yüce Sabaoth, yani Hayırlı Olan, yücelerden parıldayıverir.

Fakat parıldamadan evvel, Paraplex'in [ilk ifrit hiyerarşisinin hükümdarı] bölgeleri çözülüp yok olsun ve onun azapları içinde bulunan bütün ruhlar oradan çıkarılıp yeniden Feleğe sevk edilsin diye nazarını aşağıya diker, zira onlar Paraplex'in azapları içinde helak olmaktadır." Beş hiyerarşinin diğer dördü için de münasip tadilatla durum böyledir.

Görünüşe göre Ieou ve Melchisedec, güneş ve ayın ardında bulunan yahut onlar vasıtasıyla remzedilen kudretlerdir.

"Bana sual ettiğiniz Vasat Yolların tasarrufları işte bunlardır." Şakirtler bunu işittiklerinde yere kapanıp O'na secde ettiler ve şöyle dediler,

"Kurtar bizi ya Rab, bize merhamet eyle ki günahkarlar için hazırlanmış bulunan bu habis azaplardan muhafaza kılınabilelim.

Vay onların haline! Vay ademoğullarının haline! Zira onlar karanlıkta el yordamıyla arayan ve görmeyen körler gibidirler.

İçinde bulunduğumuz bu büyük körlükte bize merhamet eyle ya Rab, bütün insan nevine merhamet eyle, zira onlar, içinde bulundukları nisyan ve cehalet yüzünden, avını parçalamak ve azaplarına azık etmek üzere pusuya yatan aslanlar misali ruhlarını gözetlemekteler.

İmdi bize merhamet eyle ya Rab, Halaskârımız, bize merhamet eyle, bizi bu dehşetli gafletten muhafaza buyur!" İsa şakirtlerine hitaben şöyle dedi,

"Cesur olun, korkmayın, zira sizler mübareksiniz, dahası, sizleri bütün bunların üzerine efendiler kılacağım ve onları ayaklarınızın altına serip boyun eğdireceğim.

Daha çarmıha gerilişimden evvel sizlere, 'Göklerin melekûtunun anahtarlarını sizlere vereceğim' dediğimi hatırlarsınız. Şimdi sizlere bir kere daha söylüyorum, onları size vereceğim." İsa böyle buyurduğunda, Yüce İsim ile bir niyaz terennüm etti, Vasat Yolların bölgeleri gözden kayboldu ve İsa ile şakirtleri hadsiz hesapsız büyük bir nur atmosferi içinde kaldılar. İsa şakirtlerine, "Yanıma gelin" dedi. Onlar da O'nun yanına vardılar.

Cihanın dört köşesine doğru döndü, başlarının üzerine Yüce İsim'i zikretti, onları takdis etti ve gözlerine üfledi. İsa onlara şöyle dedi,

"Başınızı kaldırın ve ne gördüğünüzü idrak edin!" Gözlerini yücelere diktiler ve cihanda hiçbir faninin tarif edemeyeceği, fevkalade parlak, azim bir nur gördüler. İkinci defa onlara,

"Nur'un içine bakın ve ne gördüğünüzü idrak edin!" dedi. Şöyle cevap verdiler,

"Ateş ve su, şarap ve kan görmekteyiz." İsa, yani Aberamentho, şakirtlerine şöyle dedi,

"Âmin, size derim ki, dünyaya geldiğim vakit bu ateş ve su, bu şarap ve kandan gayrı hiçbir şey getirmedim.

Suyu ve ateşi, Nurun nuru bölgesinden, Nur Hazinesi'nden indirdim, şarabı ve kanı ise Barbelo bölgesinden getirdim.

Ve az bir müddet sonra Babam bana güvercin suretinde Rûhu'l-Kudüs'ü gönderdi. Ateş, su ve şarap cihanın cümle günahlarını temizlemek içindir, kan ise insan nevinin bedenine bir nişane olarak bendedir ve onu İlahi Gayb'ın [? On Üçüncü Eon] muazzam kudreti Barbelo'nun makamında teslim aldım, Ruh ise cümle canları kendine çeker ve onları Nur bölgesine idhal eder."

Bu, O'nun daha önceki bir kelamına binaen "yeryüzüne atmaya" geldiği "ateş"tir, Samiriyeli kadının talep etmiş olması gereken "âb-ı hayat"tır, evharistiyadaki "şarap kâsesi"dir ve böğründen akan "su"dur.

"Günahları bağışlayan nur sırları bunlardır", yani sırf onların isimleridir. Bundan sonra İsa, Sol'un kudretlerinin kendi bölgelerine dönmelerini yeniden ferman buyurur ve şakirtler kendilerini bir kez daha Celile Dağı'nda bulurlar. Bunun akabinde İsa, Codex Brucianus'takilerle neredeyse tıpatıp aynı merasimler ve dualarla, mistik evharistiyayı ve ilk Su Vaftizini icra eder.

Şakirtler Buhur [Ateş] Vaftizinin, Rûhu'l-Kudüs Vaftizinin ve Ruhani Meshin mahiyetine dair daha fazla sualde bulunur ve "Pederinin Nurunun Sırrı"nın kendilerine keşfolunmasını istirham ederler. İsa onlara şöyle buyurur,

"Peşine düştüğünüz bu sırlara gelince, onlardan daha âlî bir sır mevcut değildir.

Ruhlarınızı Işıkların Işığı’na, Vahyedilen Hakikat’in ve Doğruluğun diyarlarına, Kutsalların Kutsalı olan makama, ne dişinin ne erilin bulunduğu, hiçbir suretin yer almadığı, yalnızca kesintisiz ve dile gelmez bir Işığın hüküm sürdüğü o diyara taşıyacaklardır.

"Arayıp durduğunuz gizemlerden daha yücesi yoktur, yalnızca Yedi Ses’in ve onların Kırk Dokuz Güç ile Sayılarının gizemi, bir de hepsinden üstün olan, tüm adlarını, tüm ışıklarını ve tüm güçlerini kendinde toplayan o İsim müstesnadır."

Burada metinde bir boşluk bulunur ve metin büsbütün farklı bir konunun ortasından yeniden başlar.

Lanet edenin, iftiracının, katilin, hırsızın, kibirlinin, küfre sapanın, erkeklerle cinsi münasebette bulunanın ve Efendi’nin sonsuz merhametini gazaba ve lanetlemeye sevk eden, bahsi dahi tiksindirici olan daha karanlık bir büyücülük fiilinin göreceği cezayı ele alır. Kodeksin geriye kalan birkaç sayfası, gizemleri almamış olan doğru insanın ölümden sonraki hâline ayrılmıştır, insan her bir günahı için ayrı ayrı ıstırap çekmelidir, fakat günahkârların en büyüğü dahi tövbe ederse Krallığa vâris olacaktır.

Gizemleri bulacak olanların doğumuna elverişli zaman tasvir edilir. İnisiyasyondan geçmemiş doğru insana gelince, bir sonraki doğumunda ona unutuş şerbeti verilmeyecek, bilakis "Ortadakilerden olan İyilik Sahibi Küçük Sabaoth’un bir alıcısı gelir, sezgi, bilgelik ve basiretle dolu bir kadehi getirip ruha sunar ve o kadehte sunulan basiret sebebiyle uykuya dalıp unutamayacak, Işığın Bakiresi’nin buyruğu uyarınca Işığa ebediyen vâris olabilsin diye ışığın gizemlerini buluncaya dek yüreği daima saf kalacak ve onları arayacak bir bedenin içine o ruhu bırakır."

Kurtarıcının Kitaplarından Parçalar, havarilerin İsa’ya kendilerine merhamet etmesi için yeniden yalvarmalarıyla son bulur, tüm Kodeks ise bir kâtibin elçilerin tebliğini tasvir eden şu notuyla nihayete erer,

"Göğün dört bucağına üçer üçer dağıldılar, Krallığın Müjdesini bütün dünyada tebliğ ettiler, Mesih de tasdik edici sözler, onlara refakat eden alametler ve mucizelerle onlarla birlikte faaliyetteydi. Böylelikle Tanrı’nın Krallığı tüm diyarda ve tüm İsrail âleminde bilindi, doğudan batıya dek uzanan bütün milletler için bir şehadet oldu."

Gizeme Göre Yüce Logos’un Kitabı’ndan Kalan Metinlerin Özeti

İlk sayfa şu güzel sözlerle başlar, "Sizi sevdim ve size Hayat bağışlamayı arzuladım", ardından şu ifade gelir, "Bu, Görünmez Tanrı’nın Gnosislerinin Kitabı’dır", Dirilen İsa’nın Gnosisinin Kitabı’dır ki onun vasıtasıyla gizli kalmış tüm sırlar seçilmişlere aşikâr kılınır. İsa, Ruhların Kurtarıcısıdır, Işık âleminden insanlığa Baba tarafından gönderilen Hayat Logos’udur, öğrencilerine yegâne öğretiyi şu sözlerle belletmiştir, "Bütün Gnosisin ikamet ettiği öğreti budur."

Bunun bir editör yahut derleyici tarafından yazılmış bir mukaddime olduğu açıktır, hemen akabinde İsa ile havariler arasında bir diyalog başlar.

İsa şöyle buyurur, "Dünyayı çarmıha geren ve dünyanın kendisini çarmıha germesine izin vermeyen kişiye ne mutlu." Ardından böyle bir insanın, O’nun Kelamı’nı bulan ve onu Baba’nın iradesine göre yerine getiren kişi olduğunu açıklar. Havariler, her şeyi terk edip O’nun ardından gittikleri için Efendi’ye bu Kelam’ı kendilerine bildirmesi adına yalvarırlar, Baba’nın Hayatı konusunda talim edilmeyi arzulamaktadırlar. İsa, Babasının Hayatı’nın, ruhlarını her türlü dünyevi kirden arındırmalarında ve onları Aklın Soyu hâline getirmelerinde yattığını bildirir, ta ki idrakle dolsunlar, O’nun öğretisiyle kemale ersinler ve bu dünyanın Yöneticilerinden ve onun nihayetsiz tuzaklarından kurtulsunlar.

O hâlde, O’nun tebliğ edeceği Gnosis’i, O’nun Kelamı’nı almaya acele etsinler, zira O, dünyanın her türlü lekesinden münezzehtir. Havariler, Efendi’nin gizli hikmetini talim eden Gnosis vasıtasıyla, Hayatın Işığı’na nail oluncaya dek yüreklerini aydınlatan Efendi’yi, gündüz vaktinde parıldayan Işık olarak övmeye başlarlar.

İsa şöyle buyurur, "Bu Kelam’ı bilen, Göğü yere indiren, yeri taşıyıp göğe yükselten kişiye ne mutlu, zira yer bir ‘hiç’ olduğundan ortada kalır."

Gök, Baba’nın görünmez Kelamı olarak izah edilir. Bunu bilenler, yani hakiki Aklın evlatları hâline gelenler, Göğü Yere indirirler. Yerin Göğe yükseltilmesi ise, bu Gnosislerin Kelamı’nı kabul edip Göğün Sakini hâline gelmek suretiyle dünyevi bir akıl olmaktan çıkmaktır.

Böylelikle bu Dünyanın Yöneticisinden kurtulacaklardır ve o yönetici ortada kalacaktır, yani muhtemelen, artık Yöneticinin fevkinde olacaklar ve eskisi gibi ona boyun eğmeyeceklerdir, o onlar için bir "hiç" hâline gelecek, bir başka deyişle üzerlerinde hiçbir tesiri kalmayacaktır.

Dahası, kötü güçler O’nun bu dünyadan olmadığını ve O’ndan hiçbir kötülüğün sadır olmadığını bildikleri için onlara gıpta edeceklerdir. Fakat haksızlığın bedeninde doğmuş olanlara, ikinci doğumun evlatları olan o Salih Soy’dan gelmeyenlere gelince, onların Baba’nın Krallığı’nda hiçbir nasibi yoktur.

Cehaletin Bedeni

Bunun üzerine şakirtler yeise kapılır, zira "bedene göre" doğmuşlardır ve O’nu yalnızca "bedene göre" tanımışlardır.

Fakat Üstat, kastedilenin kendi bedenlerinin eti değil, haksızlığın ve cehaletin bedeni olduğunu açıklar. Şakirtler cehaletin (gnosis’in karşıtı olan agnoia) mahiyetine dair talim edilmeyi dilerler, Üstat ise onlara bu büyük gizemi anlayabilmek için evvelemirde O’nun bekaretini, doğruluğunu ve (ihtişam) kaftanını kuşanmaları, Kelam’ın öğretisini kavramaya gayret etmeleri gerektiğini bildirir, böylelikle O’nu Baba’nın Doluluğunda (Pleroma) tanımayı öğreneceklerdir. Havariler cevap verip şöyle dediler,

"Yaşayan Rab İsa, bize Doluluğu öğret, bu bize yeter."

Ne yazık ki metin burada kesilir ve sayfalar kayıptır, elyazmasında doğrudan bir devam hiçbir yerde bulunmamaktadır. Schmidt’in İkinci İeou Kitabı’nı ilk sıraya aldığımızda, şu anlatıyla karşılaşırız. İsa, on iki şakirt ile kadın şakirtlerin de çevresini sarmasını buyurur, Görünmez Tanrı katında hiç kimsenin bilmediği (yani Görünmez Tanrı’nın hâkimi olduğu On Üçüncü Eon’un, yani On İki Eon’u çevreleyen veya onların ötesinde yahut içinde bulunan Eon’un güçlerinin dahi bilmediği) Işık Hazinesi’nin yüce gizemlerini onlara ifşa etmeyi vaat eder.

Şayet bu gizemler kemale erdirilirse, ne On İki Eon’un Hükümranları ne de Görünmez Tanrı’nınkiler bunlara tahammül edebilir veya bunları kavrayabilir, çünkü bunlar Işık Hazinesi’nin derunlarının derununa ait ulu gizemlerdir.

Bunlar kemale erdirildiğinde, Işık Hazinesi’nin Alıcıları gelip ruhu bedenden alır ve onu tüm süfli mekânlardan geçirerek Işık Hazinesi’ne taşır.

Evet, o ruhun bilerek yahut bilmeyerek işlediği günahlar silinir ve ruh saf bir Nura dönüşür.

Arınmış ruh yalnızca tüm süfli mekânlardan geçmekle kalmaz, aynı zamanda Işık âleminin dahiline, onun tüm mekânlarının, mertebelerinin ve kudretlerinin içinden geçerek daima daha derine, Işık Hazinesi’nin en derunundaki mekânda bulunan Kuşatılamazlar’ın makamına varır.

Bu gizemler son derece gizli tutulmalı, layık olmayan hiç kimseye ifşa edilmemelidir, ne babaya ne anneye, ne kız ne erkek kardeşe, ne de bir akrabaya, ne yiyecek ne içecek uğruna, ne bir kadın ne de altın veya gümüş yahut bu dünyadaki herhangi bir nesne uğruna.

Her şeyin ötesinde, Semavi Melekût’un düşmanı ve tövbe etmeyen altı Hükümran’ın başı olan Büyük Hükümran Sabaoth Adamas’ın oğlunu Tanrı edinen ve son derece habis ayinler icra eden büyücülere asla verilmemelidir. Bu kudretin gizemli adı zikredilmiş, heyulamsı sureti tasvir edilmiştir.

Yalnızca tüm dünyayı ve ona ait olan her şeyi, onun tanrılarını ve güçlerini terk eden, bütün inançlarını Işığa hasreden, birbirlerine kulak verip Işığın evlatları misali birbirine tabi olan kimseler Işık Hazinesi’nin (Erişilmez Tanrı’nın sudurunun) gizemlerine layıktır.

Küçük Gizemler ve Hayırlı Emirler

Şakirtler babalarını, annelerini, kardeşlerini ve tüm mülklerini terk ettikleri, O’nun ardınca gidip emirlerini yerine getirdikleri için, İsa onlara gizemleri şu şekilde ifşa edeceğini vadeder,

On İki Eon’un ve onların Alıcılarının gizemi ile şakirtlerin bu mekânlardan geçebilmeleri için gereken yakarış tarzı, Görünmez Tanrı’nın (On Üçüncü Eon) ve onun Alıcılarının (Soldakilerin) gizemi, vd., Ortadakilerin gizemi, vd., Sağdakilerin gizemi.

Lakin her şeyden evvel onlara üç Vaftiz’in gizemlerini bahşedecektir, Su Vaftizi, Ateş Vaftizi ve Kutsal Ruh Vaftizi.

Dahası, onlara Hükümranların Habasetini yahut Kötülüğünü (kakia) Geri Çekme Gizemi’ni ve akabinde Ruhani Yağlama Gizemi’ni verecektir.

Fakat hatırda tutmalıdırlar ki, vakti gelip bu gizemleri başkalarına verdiklerinde, onlara asla yalan yere yemin etmemelerini, hatta hiç ant içmemelerini, zina ve fuhuş yapmamalarını, hırsızlık etmemelerini ve başkalarının malına göz dikmemelerini, gümüşü yahut altını sevmemelerini, hiçbir amaçla yetmiş iki şerir Hükümran’ın veya onların meleklerinin isimlerini anmamalarını, gasp etmemelerini, lanet okumamalarını, asılsız isnatta bulunmamalarını, tahkir etmemelerini, bilakis evetlerinin evet, hayırlarının hayır olmasını emretmelidirler, tek kelimeyle, hayırlı emirleri yerine getirmelidirler.

Şakirtler İsa’ya, ilk vaadinin kendilerine bahsettiği bu süfli sırların fevkinde yer alan Işık Hazinesi’nin daha ulu gizemlerini bağışlamak olduğunu hatırlatırlar.

Büyük Gizemler

Şakirtlerin dünyadaki her şeyi terk etmekle ve tüm emirleri tutmakla kalmayıp, üstelik on iki yıldır O’nun ardınca gittiklerini gören İsa, kendilerine Işık Hazinesi’nin gizemlerini de vereceğini teyit eder, şöyle ki,

Işık Hazinesi’nin üç Kapısı’nın Dokuz Muhafızı’nın gizemi ve bu mekânlardan geçebilmeleri için gereken yakarış tarzı, Çocuğun Çocuğu’nun gizemi, vd., Üç Amin’in gizemi, Beş Ağaç’ın gizemi, Yedi Ses’in gizemi, Kırk Dokuz Kudret’in iradesi (? gizemi), bütün isimlerin fevkindeki Büyük İsim’in, yani Işık Hazinesi’ni kuşatan yahut onun ötesinde bulunan Büyük Nur’un gizemi.

Işık Hazinesi’nin baş gizemleri Beş Ağaç’ın, Yedi Ses’in ve Büyük İsim’in gizemleridir.

Bununla beraber, insana geri kalan her şeyi bahşeden bir başka ali Gizem daha mevcuttur, Günahların Bağışlanması Gizemi, bu Gizem ruhu saf bir nura dönüştürür, öyle ki nurların Nuru’na kabul edilebilsin.

Bu tür ruhlar henüz yeryüzündeyken Tanrı’nın Melekût’una varis olmuşlardır, Işık Hazinesi’nde nasipleri vardır ve onlar ölümsüz Tanrılardır, ölüm anında bedeni terk ettiklerinde, ruhları Işık Hazinesi’nin Kapılarına varıncaya dek tüm Eonlar dağılır ve batıya, sola doğru kaçışırlar.

Ve Kapılar onlara açılır, Muhafızlar da mühürlerini ve Büyük İsimlerini kendilerine verirler.

Böylece art arda çeşitli Mertebelerin içinden geçerler; buralarda birbiri ardınca gelen mühürleri ve anahtar kelimeleri alarak Beş Ağaç ve Yedi Ses’in dâhiline girerler; evet, daha da içeriye, Atasızların Mertebelerine, kendi miraslarının fezalarına, Üç Kere Ruhani Olan’ın Mertebesine nüfuz ederler; nihayet bütün Hazinenin, orta Hazinenin Rabbi olan Ieou’nun makamına varırlar; oradan da daima daha içeriye, içteki Hazinelere, bâtınların bâtını olan menzillere, en içteki öze, Sukûnetlere, o Ezeli ve Ebedi Fezalardaki Ebedi Barış’a ererler. İsa, bütün bu sırları, kendilerine "bütün sırlarda kemale ermiş Doluluğun (Pleroma) Çocukları" denebilsin diye şakirtlerine bahşedeceğini vadeder. Bunun üzerine Üstat, kadın ve erkek şakirtlerini etrafına toplayarak şöyle der, "Hepiniz gelin ve ben sizlere Hükümdarların sırrını bildirmeden evvel üç Vaftizi kabul edin!" Onlara Celile’ye gitmelerini, kötülüğün büyük kısmının (yahut şerrin fazlalığının) kendisinde öldüğü, diğer bir deyişle cinsi münasebetten veya cinsellikten (synousia) el çekmiş bir erkek yahut kadın bulmalarını, böyle bir kimseden iki testi şarap alıp iki asma dalıyla birlikte Kendisinin bulunduğu yere getirmelerini buyurur. Onlar da bunu yerine getirirler; Üstat, biri sağa diğeri sola olmak üzere birer şarap testisi koyarak bir takdime (thysia) yeri hazırlar ve kapların etrafına muhtelif meyveler ile baharatlar serper; akabinde şakirtlerine beyaz keten kaftanlar giydirir, ağızlarına muayyen bir nebat, ellerine ise Yedi Ses’in sayısını ve yine başka bir nebat verir, onları kurbanın çevresinde nizam üzere dizer. Ardından İsa bir keten örtü yayar, üzerine bir kâse ile şakirtlerin adedince ekmek yahut somunlar yerleştirir; bunların etrafını zeytin dallarıyla çevreler ve şakirtlerinin başlarına da zeytin dallarından taçlar koyar.

Müteakiben onların alınlarını muayyen bir mühürle mühürler (bu mührün şeması, hakiki ismi ve yine gizli şifreyle yazılmış olan tefsiri metinde verilmiştir). Daha sonra Üstat, şakirtleriyle birlikte cihanın dört bucağına döner ve şakirtlere ayaklarını birleştirmeleri emredilir (bu bir dua vaziyetidir). Bundan sonra, esrarlı dilde bir niyazla başlayan ve üçlü Âminlerle bezeli bir dua icra eder, ardından şöyle devam eder, "İşit Beni ey Pederim, bütün pederliğin Pederi, Işık Hazinesinde mukim olan Sınırsız Işık! Hayat Vaftizine riyaset eden Yedi Işık Bakiresine hizmet eden Destekçiler [veya Hizmetkârlar (parastatai)] gelsin! [Destekçilerin esrarlı isimleri burada zikredilmiştir.] Gelsinler ve şakirtlerimi Yedi Işık Bakiresinin Hayat Suyu ile vaftiz etsinler, günahlarını yıkayıp fesatlarından arındırsınlar ve onları Işık Melekûtunun mirasçıları meyanına katsınlar! Şayet Beni işittiysen ve şakirtlerime merhamet buyurduysan, şayet onlar Işık Melekûtunun mirasçıları arasına kabul edildilerse ve şayet Sen onların günahlarını bağışlayıp kötülüklerini sildiysen, o vakit bir mucize zuhur etsin ve Zorokothora gelip bu şarap testilerinden birine Hayat Vaftizinin Suyunu koysun!" Mucize vuku bulur ve sağdaki testideki şarap suya dönüşür; İsa onları vaftiz eder, onlara takdimeden sunar ve büyük bir [okunamadı] ile onları (muhtemelen Destekçilerin) mührüyle mühürler.

Bu, Su Vaftizidir; akabinde bize Ateş Vaftizinin bir tasviri verilir. Bu ayinde asma dalları kullanılır; üzerlerine muhtelif buhur maddeleri serpiştirilir. Efkaristiya (şükran kurbanı) evvelki gibi hazırlanır ve diğer tafsilat da neredeyse tamamen aynıdır; Yedi Ses’in adedi yeniden kullanılır, lakin mühür başkadır. Dua bir öncekinden daha uzundur, fakat gayesi tamamen aynıdır; semavi vaftizciler artık Yedi Bakirenin Hizmetkârları değil, bizzat Hâkime olan Hayat Bakiresinin kendisidir; Ateş Vaftizinin Suyunu veren de odur. "Bu ıtırlı buhurun ateşinde" bir mucize talep edilir ve bu hadise, artık Melkisedek olarak tefsir edilen Zorokothora’nın vasıtasıyla tahakkuk eder. Bu mucizenin mahiyeti ise zikredilmemiştir. İsa şakirtleri vaftiz eder, onlara efkaristiya takdimesinden verir ve alınlarını Işık Bakiresinin mührüyle mühürler.

Sırada Kutsal Ruh Vaftizi gelir. Bu ayinde hem şarap testileri hem de asma dalları kullanılır; diğer teferruat evvelkine fevkalade benzerdir, Yedi Ses’in adedi yine tatbik edilir. Vaftizi bahşeden semavi varlıklar zikredilmez, ancak ayinden sonraki nihai mühürleme Yedi Işık Bakiresinin mührüyle yapıldığından, vaftizi bahşedenlerin onlar olduğu zannolunabilir. Yine bir mucize vuku bulur, lakin mahiyeti etraflıca beyan edilmez.

Bundan sonra Hükümdarların Şerrini Giderme Sırrı gelir. Burada efkaristiyadan bahis yoktur, lakin diğer bakımlardan merasim oldukça benzerdir ve etraflı bir buhur takdimesinden mürekkeptir. Adet, Birinci Âmin’in adedidir ve mühür gayet girift bir yapıdadır. Dua, Sabaoth Adamas ile bütün reislerinin gelmesini ve kendi (Hükümdarların) fenalıklarını yahut şerlerini şakirtlerin üzerinden alıp götürmesini niyaz eder.

Bunun sonunda havariler, İkinci Âmin'in mührüyle mühürlenirler ve Hükümdarların artık onlar üzerinde hiçbir kudreti kalmaz, onlar artık ölümsüz olmuşlardır ve nereye gitmek isterlerse İsa'nın ardından bütün fezalara girebilirler. İsa, havarilere Vaftizlerin gizemlerini, kudretleri çağırma usulünü, onların sayılarını, mühürlerini ve hakiki isimlerini verdikten sonra, bu kudretlerin fezalarının yahut alemlerinin derûnuna girmelerini ve buralardan geçip gitmelerini sağlayacak savunmaları (müdafaaları veya formülleri) vermeyi vaat eder. Kendilerine öğretildiği kadarıyla, bedenden ayrıldıklarında, tövbe etmemiş altı Eon'un, yani Sabaoth Adamas'ın alemlerinden geçebileceklerdir, bu alemler, tüm hükümdarları ve sakinleriyle birlikte onların önünden dağılıp gidecektir.

Fakat tövbe edip Işığa iman etmiş olan Iabraoth'a ait olduğu anlaşılan altı büyük Eon'a ulaştıklarında, Günahların Bağışlanması Gizemi'ni alana dek alıkonulacaklardır. Günahların Bağışlanması Gizemi'nin, Işık Hazineleri'nin derûnunun derûnunda vücut bulduğu söylenir, bu, ruhun kemale ermiş kurtuluşudur. Onu alan kimse, Görünmez Tanrı'nın (On Üçüncü Eon'un Hükümdarı'nın) on iki [okunamadı] tanrılarından ve kudretlerinden çok daha üstündür.

Bu Gizem, Erişilmez Tanrı'nın Büyük Gizemi'dir, ruhu yetkin kılan bütün gizemlerin kemalidir. Havarilerin Görünmez Tanrı'nın Eon'larına, yani hiçbir cismani gözün göremediği, vaftiz gizemleri evvelce verilmiş olan su, ateş ve hava (yahut esîr) unsurlarının ötesindeki fezalara geçmesini sağlayacak olan işte bu Gizem'dir. Lakin Günahların Bağışlanması Gizemi ayininin yardımıyla, bütün Eon'lar gözlerin önündeki perdeler gibi batıya, sola doğru çekilecektir, ta ki on ikinciye kadar, o vakit bu on ikinci Eon, Işık Hazinesi'nin Işığı ile öylesine arınacaktır ki, havarilerin tırmandığı bütün yollar saf kılınacaktır, dahası Işık Hazinesi'nin harici (ki bu harici kısım On Üçüncü Eon'un Fezası'dır) ifşa olacak ve Semâ'yı aşağıdan temaşa edeceklerdir.

İsa'nın gizemin savunmalarını, mühürlerini ve sayılarını tefsirleriyle birlikte onlara vereceği merhale işte burası olacaktır.

Ve bunları aldıklarında ve bedenden çıktıklarında, saf ışık haline gelecekler ve Işık Hazinesi'ne doğru yukarıya süzüleceklerdir. Ve o vakit Hazinenin Kapılarının Muhafızları onlara kapıları açacak, onlar da yukarıya ve daima derûna doğru şu fezaların içinden geçeceklerdir, oradaki kudretler sevinç duyarak onlara gizemlerini, mühürlerini ve kudret isimlerini verecektir, Üç Âmin'in, Çocuğun Çocuğu'nun, İkiz Kurtarıcılar'ın, Büyük Sabaoth'un, Büyük İyilik Sahibi Iao'nun, Yedi Âmin'in, Beş Ağaç'ın, Yedi Ses'in Düzenleri, Kuşatılamaz Olanlar'ın, Geçilemez Olanlar'ın Düzenleri, Kuşatılamaz ve Geçilemez Olanlar'ın (zaman ve mekânda) önünde ve ötesinde bulunanların Düzenleri, Lekelenemez Olanlar'ın ve onların önünde ve ötesinde bulunanların Düzenleri, Kıpırdayamaz Olanlar'ın ve onların önünde ve ötesinde bulunanların Düzenleri, Ebeveynsiz Olanlar'ın ve onların önünde bulunanların Düzenleri, Beş Damga'nın, Üç Feza'nın, Beş Taşıyıcı'nın, Üç Kez Ruhani Olan'ın, Üçlü Kudret'in, İlk Buyruğun (veya Kanunun), Miras'ın, Sükûtların ve Huzur'un, Işık Hazinesi'nin Büyük Kralı'nın huzuruna çekilmiş olan Perdelerin Düzenleri, ismi Ieou olan tüm Işık Alemi'nin Kralı bizzat Büyük İnsan'a varıncaya dek. Bu fezalar ve nizamlar Pistis Sophia risalesinde de zikredilmiştir, fakat okuyucunun zihnini karıştırmamak adına bunları özette dışarıda bıraktım.

Mevzu fevkalade müşküldür ve bugüne dek hiç kimse, risalelerimizi derleyenin yahut derleyenlerin peşinen kabul ettiği o incelikli Gnosis şemasını tafsilatıyla yeniden inşa etmeyi başaramamıştır, bu durum bir taraftan Bruce Elyazması'nın parça parça olmasından, diğer taraftan da Askew Elyazması'ndaki malumatın yetersizliğinden ileri gelmektedir. Yine de onlar harici Işık Hazinesi'nin kendisini kuşatan veya onu aşan Büyük Işık Fezası'na doğru, daha da yukarıya ve derûna süzüleceklerdir. Ieou da oradadır, o Büyük Işık'tır, burası İkinci veya iç Işık Hazinesi'dir.

Muhafızlar Kapıları açacak ve onlar İkinci Işık Hazinesi'nin Üçlü Kudretleri'nin Düzenleri'ne geçeceklerdir, oradan da derûna, Hakiki Tanrı'nın sudurunun on ikinci Büyük Kudreti'nin on ikinci Düzenine varacaklardır.

Düzenlerinin her birinde on iki Reis bulunan on iki Büyük Kudret mevcuttur (ki bunların hakiki isimleri verilmiştir).

Bu On İkiler bu Fezada ayrı duracak ve Hakiki Tanrı'ya şu "İsim" (? dua) ile niyaz ederek şöyle diyeceklerdir, "

İşit bizi, ey Baba, bütün babalığın Babası! [Burada gizem dilinde, her biri yedişer kez tekrarlanan dört sesli harfi ihtiva eden bir cümle gelir, tefsiriyle birlikte,

Yani, bütün babalığın Babası, zira Külli Varlık Alfa'dan çıkmıştır ve bütün kemalatın nihayeti vuku bulduğunda Omega'ya dönecektir.] Şimdi Senin zeval bulmaz İsimlerine niyaz ediyoruz ki yüce Işık kudretini gönderesin ve o, bu On İki Kuşatılamaz Olan'ın [yani on iki havarinin] ardınca gitsin, zira onlar hakikaten Günahların Bağışlanması Gizemi'ni almışlardır ve bu sebeple Senin Işık Hazinene yaklaşmaktan alıkonulamazlar." Bunun üzerine Hakiki Tanrı, Işık kudretini gönderecektir, bu kudret havarilerin arkasından parıldayacak ve İkinci Işık aleminin bütün Hazinelerinin geri çekilmesine sebep olacaktır, böylece Hakiki Tanrı'nın Fezası'na ulaşacaklardır. O vakit Hakiki Tanrı da sırası gelince niyaz edecektir

Büyük Logos Kitabı

Ulaşılamaz Tanrı, yani Bir ve Yegâne Olan, Kendi içinden Hakiki Tanrı’nın Fezasına doğru bir Işık kudreti yakarışı gönderecektir, böylece şakirtler her türlü doluluk içinde yetkin kılınacak ve o Hazinede bir Tertip haline getirilecektir.

Ulaşılamaz Tanrı’ya övgü ilahileri terennüm edeceklerdir, zira henüz bedendeyken Günahların Bağışlanması Gizemine nail olmuş ve Hakiki Tanrı’nın Fezasına vasıl olmuşlardır. Bunun üzerine şakirtler kendilerine bu Büyük Gizemin bahşedilmesini talep ederler, Efendi ise bunu lütfedeceğini vaat eder, lakin bu sırlara ermeden evvel onlara On İki (semavi) Eonun gizemi, bunların mühürleri, isimleri ve müdafaaları bildirilmelidir.

Mühür şemaları, isimler, sayılar ve müdafaalar beyan edilir, sonuncusu şu surettedir, "Yol açın [gizli isimler], ey birinci (ikinci, vb.) Eonun Hükümdarları, zira ben [diğer gizli isimleri, bunlar Işık hazinesinin yüce isimleridir] zikredip yardıma çağırıyorum." Altıncı (yahut yedinci) Eon, Küçük Orta diye tesmiye olunur, çünkü Işığa iman etmiş bulunan altı Eona aittir, bu Eonların Hükümdarlarında bir nebze hayır mevcuttur. On ikinci Eonda Görünmez Tanrı, Barbelo ve Tevellüt Etmemiş Tanrı bulunur.

Görünmez Tanrı, on ikinci Eonda önünde perdeler çekili halde münzevi bir mekândadır, o Eonda, her ne kadar Görünmez Tanrı’nın, Barbelo’nun ve Tevellüt Etmemiş Tanrı’nın hadimleri olsalar da, Eonların büyük hükümdarları addedilen sair pek çok tanrı mevcuttur. On üçüncü Eonda ise Büyük Görünmez Tanrı, Büyük Bakir Ruh (muhtemelen Barbelo) ve Görünmez Tanrı’nın yirmi dört suduru yer alır.

Bu yirmi dördün gizli isimleri ile dört kez tekerrür eden bir dizi üçlü omega ve dört kez tekerrür eden bir dizi üçlü eta ihtiva eden Işık hazinesinin yüce isimlerinin yakarışı zikredilir. Bu sudurların isimlerinin "ebezelden beri" taşıdıkları isimler olduğu rivayet edilir.

Daha yukarıda, on dördüncü Eonda ikinci bir Büyük Görünmez Tanrı ve "Büyük Âdil Olan" (Hristos) tesmiye olunan bir diğer Büyük Tanrı yer alır, kendisi tüm Eonların dahilinde bulunan lakin Işık Hazinesinin haricinde kalan üç Işık hükümdarının bir kudretidir. Burada dahi sayısız sudurlar mevcuttur.

Bu Eonun kudretleri, İsa’nın gizemlerini o fezalarda icra edebilmeleri için şakirtleri alıkoymaya cehdederler, böylelikle bu kudretlerin bizzat kendileri Işık hazinesinin kudretlerinden mezit kudretler elde ederler. Lakin şakirtlere münasip mühürler, sayılar ve müdafaalar bahşedilmiştir, bu sayede o kudretler ricat edecektir.

İmdi, tüm bu Görünmezlerin (yani On Üçüncü ve On Dördüncü Eonların sudurlarının) dahilinde, lakin Işık Hazinesinin haricinde bulunan üç Büyük Hükümdar, Üç-Kudretli Tanrılar olarak tesmiye olunur ve diğer cümle varlıkların fevkindedir.

Bizzat kendileri Işık Hazinesinin gizemlerine mazhar olmuşlardır, zira İlk Kudret (Işık melekûtundan) zuhur ettiğinde evvelemirde onun (Kudretin) içinde sebat etmişler, ondan çıktıklarında ise kendilerine Işık Melekûtu tebliğ edilmiştir. Efendi, "Sizlere tevdî ettiğim gizemleri onlara da verdim," der, "fakat onlara Günahların Bağışlanması Gizemini lütfetmedim. . . .

İmdi bu sebeple sizlere derim ki, cümle Eonları tefrik edeceğim vakit, Eonların en sonuncusunda [en yücesinde] mukim bu üç Işık Hükümdarına Günahların Bağışlanması Gizemini bağışlayacağım, zira onlar Işık âleminin Gizemine iman etmişlerdir."

Kişi Günahların Bağışlanması Gizemini telakki etmedikçe onların ötesine geçemez, lâkin diye devam eder Efendi, bu hususta havfa kapılmamalıdırlar, zira o fezalarda ceza mahalli bulunmaz, çünkü orada mukim olanlar (muhtemelen Vaftiz) Gizemlerine nail olmuşlardır.

Müteakiben bu kudretlerin mühürleri, isimleri ve müdafaaları serdedilir, lakin metin maalesef burada aniden inkıtaa uğrar ve Schmidt’in İkinci İeou Kitabı’nın nihayetine gelinir.

Schmidt’in Birinci Kitabı ele alındığında, orta Işık dünyasının ve onun Hükümdarı olan, fevkinde Peder’in Pleroma (Doluluk) Hazinelerinin bulunduğu Hakiki Tanrı’nın, yani Demiurgos’un tavsifine intikal edilir. Ravi yine İsa’dır.

Mevzu, hadsiz hesapsız sudurlar, hazineler (yani zenginlik ve doluluk ambarları), fezalar, tertipler ve hiyerarşilerle, şemalar, remizler ve "Pederimin lisanında" olduğu beyan edilen, (şahsımca) katiyen idrak edilemez pek çok "sahih" isimle fevkalade girifttir.

Semavi Demiurgos’un sahih ismi Hakiki Tanrı yahut Hakikat Tanrısı olarak tercüme edilir ve Yunanca harf çevirisiyle İeou olarak kaydedilir, bu ismi Schmidt Almancaya Jeu olarak aktarır.

Kanaatimce İeou, Samî ve Keldani ananesine göre yaratanın dört harfli gizli isminin, yani Kabala’nın tetragrammatonunun Yunanca bir harf çevirisidir.

Theodoretus, Samirîlerin bu ismi İabe (lave), Yahudilerin ise İao şeklinde telaffuz ettiklerini nakleder.

Onaltıncı asırdan bu yana, telaffuzu kabil olmayan Y H V H lafzına Adonay’ın harekeleri ilave edilmek suretiyle Yehova olarak telaffuz edilegelmiştir.

Şimdilerde ekseriyetle Yahve şeklinde yazılmaktadır, lakin Yehova telaffuzunun katiyen gayrisahih olduğu hakikati haricinde bu hususta kesinlik yoktur. İeou yahut İao, kuvvetle muhtemel, Yunancada katiyen karşılanamayan harfler ihtiva eden aynı Samî ismin Yunanca harf çevirisiyle nakledilme teşebbüsleridir, belki de bu isim İakhos (Yah) lafzında gizlenen, Yunanlar tarafından daha da tahrif edilerek Bakhos’a dönüştürülen Yahu yahut Yahuve ismidir, zira İakhos, o muazzam gizem ananesindeki yaratıcı kudretin sır ismi idi, Bakhos ise avamın kültündeki ismiydi.

Fakat hülasamıza devam edecek olursak, Dirilen İsa, zahiren şakirtlerini gayb âleminin derunî fezalarından geçirip bu Hakiki Tanrı’nın mertebesine vasıl kılmış, oradan onlara Işık Âleminde kâinatın yaratılış nizamına dair batınî talimatta bulunmuştur.

İlk evvela onlara İeou’yu, bizzat Peder’in emriyle sudurlar izhar etmeden önceki hâliyle, Peder’in Vasfedilemez Hazinelerinden sadır olan yalın bir sudur olarak, kendi mahiyetinde gösterir.

Harflerin ve işaretlerin acayip bir terkibinin [okunamadı] olduğu söylenir.

bu Tanrı'nın "bu bölgenin dışındaki hazinelere göre ismi", yani o düzlemin altındaki düzlemler yahut alt düzlemler kastedilmektedir.

Ardından bir şema gelmektedir, bir daireyi çevreleyen bir kare ve bu dairenin içinde de üç çizgi ihtiva eden bir başka kare yer almaktadır; bu şemanın Ieou'nun hükmedeceği hazinelerin bir numunesi olduğu ve aynı zamanda sudur etmeden önceki Ieou'nun da numunesi sayıldığı ifade edilmektedir.

Fakat Baba'nın buyruğuyla Ieou'dan bir sudur ordusu çıkacaktır ve bunlar da sırasıyla hazinelerin babaları haline gelecektir; bu babaların her birine de Ieou denilecektir.

Bu tertip Logos olarak İsa tarafından gerçekleştirilmektedir, fakat Hakiki Tanrı bütün bu babaların yahut babalıkların babasıdır, zira o doğrudan Baba'dan hâsıl olmuş bir sudurdur ve ondan sonraki bütün sudurlar onun vasıtasıyla ve ondan neşet edecektir.

Dahası, Baba'nın buyruğuyla tabi konumdaki Ieou'ların her birinden hazineleri dolduracak başka ordular neşet edecek ve bunlara Işık Hazinelerinin Mertebeleri (yahut hiyerarşileri) denecektir. Bunlardan sayısız mertebeler vücuda gelecektir.

Dolayısıyla Işık Krallığı'ndayız.

Ardından bize Hakiki Tanrı'nın sudur etmeden önceki, yani sonraki sudurların henüz onun içinde bilkuvve bulunduğu andaki numunesi olduğu söylenen bir şema verilmektedir.

Şema bir yumurtaya benzemektedir, içinde üç çizgi yahut hat barındıran daha küçük bir yumurta yahut çekirdek bulunmaktadır.

Hem yumurtanın hem de çekirdeğin üst çeperleri yahut kabukları eksiktir, adeta Baba'dan gelen yaratıcı Işık hüzmesinin bunların içine akışını tasvir eder gibidir.

Bu sebeple, mezkûr şemalarda karelerin hazineleri yahut cevher tarafını temsil etmesi, dairelerin ise tanrıları yahut kudret tarafını temsil etmesi kuvvetle muhtemeldir, fakat bunlar yer değiştirebilir, zira bir düzlemin yahut safhanın cevheri, altındaki düzlemin kudreti haline gelir.

Üç hat, her tezahürde örtük halde bulunan bilkuvve üçlü yapıyı yahut teslisi temsil ediyor gibi görünmektedir ve karelerin dörtlü yapısı içinde işleyen bu üçlü yapı, on ikili sonsuz bir tertip yahut on ikilik kümeler meydana getirmektedir.

Ayrıca bu şemaların elimizde muhtemelen yalnızca pek kusurlu bir kopyasının bulunduğunu da hatırda tutmalıyız, zira cahil müstensihler eliyle yapılan tercümeleri, istinsahları ve mükerrer kopyaları hesaba katmamız icap etmektedir.

Üç çizginin, Ieou'ya "Baba'ya hamt etmesi", yani sudur etmesi buyrulduğunda çıkaracağı üç Ses olduğu söylenmektedir, zira yaratıcı hamt terennümü bu şekilde icra edilmektedir.

Ardından bu sudurun ilk anına dair bir şema görmekteyiz; kullanılan sembollerin bir spermatozoon ile bir yumurta hücresine fevkalade benzemesi dikkat çekicidir.

Bir karenin içinde çapı uzatılmış küçük bir daire vardır, öyle ki bir spermatozoonun başını ve kuyruğunu pekala temsil etmektedir; yumurta hücresi ise üç eşmerkezli daireden mürekkeptir, bunların en içte olanı bir çapa sahiptir ve tıpkı benzer bir çapa sahip olan spermatozoonun başıyla aynı büyüklüktedir; böylelikle çizgilerden, hatlardan yahut Seslerden ikisi halen bilkuvve haldedir ve şimdiye kadar yalnızca biri tezahür etmiştir.

Bunun ardından, üst yarısı anlaşıldığı kadarıyla önceki şemayı tekrarlayan, alt yarısı ise merkezinde bir nokta bulunan altı eşmerkezli daireden mürekkep bir şema gelmektedir.

İkincisine Ieou'nun yüzündeki yahut alnındaki mühür (charaktēr) denilmektedir ve hazinelerin bir numunesi olduğu belirtilmektedir.

Hakiki Tanrı'dan kaynaklanan bu sudur, Logos olarak İsa'nın Babasının İsmini zikrederek yaptığı bir yakarışa cevaben, yukarıdaki tarif edilemez hazinelerden Hakiki Tanrı'nın içine bir Işık kudretinin akmasıyla vuku bulur. Bu Işık kudretine "Küçük Fikir" denmektedir; bu adlandırma muhtemelen, her ne kadar bütün yaratılışı harekete geçirecek güce sahip olsa da, İlahi Akıl'daki asıl "Büyüklükler" yahut Fikirler ile mukayese edildiğinde pek cüzi olduğunu ifade etmek gayesini taşımaktadır.

Bundan sonra gelen kısım, özetleme kudretimin fevkindedir.

Metin yeniden aniden kesilmeden evvel, yirmi sekiz Ieou'luk bir serinin şemalarıyla karşılaşmaktayız.

Asıl metindeki tam sayının ne olduğunu söylemek artık imkansızdır; Schmidt bunun otuz olduğunu tahmin etmektedir.

Şemalar pek özensizce istinsah edilmiş görünmektedir, lakin birtakım müşterek hususiyetler arz ederler.

Üst kısım ekseriyetle iç içe geçmiş altı kareden teşekkül eder; en küçük karenin içinde Ieou kelimesi ve şemanın temsil ettiği mezkûr Ieou'nun yahut hazinenin mahsus sır-ismi yer alır.

Bu isimler umumiyetle, tayin edilen Ieou'nun yerleştirildiği mekanların yahut bölgelerin "kökü"nü temsil ettiği söylenen küçük, yassı bir şeklin (yahut iki çizginin) üzerine konulmuştur.

Yukarıda ve aşağıda, altı karenin üst ve alt kenarlarını kesip geçen iki paralel çizgi bulunmaktadır; bunların, bir kimsenin hazinenin babasının mekanına dahil olmak istemesi halinde katetmesi icap eden yollara delalet ettiği ifade edilmektedir. Bu yolların karenin kenarlarını kestiği mevkiler, babanın önüne çekilmiş perdeleri temsil ettiği söylenen Grek harfleriyle, alfalarla işaretlenmiştir.

Karelerden müteşekkil her şemanın üzerinde, artık her hazinenin üç Kapısı olduğu söylenen mezkûr üç çizgiyi yahut hattı yeniden görmekteyiz.

Her hazinenin on iki mertebesi vardır ve bunların her birinin Reislerinin sahih isimleri, Kapıların üç Muhafızının yahut Bekçisinin sahih isimleriyle birlikte zeyl olarak eklenmiştir.

Her şemanın alt yarısı Ieou'nun alnındaki mühürden teşekkül eder; bu mühürler ekseriyetle muhtevaları değişen dairelerdir, fakat bunlar arasında herhangi bir irtibat kurabilmek son derece müşküldür.

İkinci ve üçüncü Ieou şeması arasında, serinin geri kalanından bütünüyle tefrik edilen bir başka şekil daha vardır; bunun manasına dair hiçbir fikrim yoktur. Bu şekli İsa'nın şu kelamı takip eder, "Bu mertebelerden Kendime On İki tanesini alıp saf tutturacağım, ta ki Bana hizmet etsinler."

Bu durum, Pistis Sophia’dan öğrendiğimiz üzere, muhtemelen İsa’nın henüz bedenlenmelerinden önce Kendisi için seçtiği havarilerin ruhlarının ilkörneklerine işaret etmektedir. Yirmi sekizinci şema ile metin aniden kesilir, yaprakların Schmidt tarafından yapılan sıralamasına göre karşımıza çıkan bir sonraki bahis ise İsa’nın Birinci Gizem’e terennüm ettiği bir ilahidir. Bu parçayı burada neşrettikten sonra Schmidt, metnin geri kalanıyla organik bir bütünlük teşkil edemeyeceği gerekçesiyle bu sayfaların ayrılması ve başka bir esere ait parçalar olarak değerlendirilmesi gerektiği neticesine varmıştır. Şimdi On Üç Eon’un alt uzamında ya da düzlemindeyiz, bunların her birinin kendi babası ya da yaratıcısı, kendi Ieou’su, yöneticileri ve dekanlar ile hizmetkâr, vekil yahut işçi anlamına gelen litourgoi adıyla anılan tâbi güçleri mevcuttur.

Her bir Eon için bir tane olmak üzere on üç şükran duası bulunur, lakin ilk dördünün metni kayıptır.

Her bir yakarışın genel muhtevası şöyledir, "Ey o hususi Eon’un gizeminde parıldayan Birinci Gizem, ben Senin methiyelerini terennüm ederken bana kulak ver, Ieou’nun bu Eon’u tanzim etmesini, oradaki yöneticileri, vekilleri ve işçileri tesis etmesini sağlayan Senin Işığın idi. [Burada Eon’un 'yok olmaz ismi' zikredilir.] Dünyanın kuruluşundan bu yana bu Eon’un bütün yöneticilerine, vekillerine ve işçilerine dağıtılmış olan tüm Uzuvlarımı kurtar, hepsini bir araya getir ve Işığın içine kabul buyur!" Son yakarış üçlü bir Âmin ile nihayete erer. On Üçüncü Eon’a dair şükran duasının hususiyeti, zahiren müstakil bir düzlem ya da uzam addedilmesinden ileri gelir.

Birinci Gizem’in emriyle bu uzamın Ieou’su, bütün yöneticileri, tanrıları, rableri, başmelekleri ve melekleri, vekilleri ve işçileriyle birlikte yirmi dört görünmez sudurun uzamını var etmiştir, dahası On Üçüncü Eon’un bu uzamına "üç tanrı" tahsis edilmiştir. Üstelik, Birinci Gizem’in emriyle, Iabraoth’un emri altında bulunup Işık-hükümranlığına iman etmiş olan altı Yönetici, tam bu On Üçüncü Eon’un altına, saf havadan bir uzama yerleştirilmiş, tövbe etmeyen altı Yönetici ise zahiren aşağıdaki saf olmayan atmosfere terk edilmiştir. Uzuvların dağıtılması hususunda okuyucuya, Epiphanios’un Filip İncili’nden yaptığı şu iktibası hatırlatabiliriz, "Kendimi tanıdım ve her taraftan kendimi bir araya getirdim.

Yöneticiye [bu dünyanın rabbine] hiçbir evlat ekmedim, aksine onun köklerini söküp attım, sağa sola saçılmış uzuvlarımı topladım ve senin kim olduğunu biliyorum." Şimdi yeni bir mevzuya geçiyoruz.

İsa Kendi Tarikatı’nı, yani on iki havariyi, Orta Işık-dünyasının Hazineleri arasından geçirmekte, bu Hazinelere girilebilmesini ve içlerinden geçilebilmesini sağlayan mühürleri, sayıları ve hakiki isimleri kendilerine vermektedir.

Bu Hazinelerden altmış adet mevcuttur, fakat aradaki sayfaların tamamı kaybolduğundan rivayetimiz ancak elli altıncıdan itibaren başlamaktadır.

Burada bize aktarılanlardan hareketle, Schmidt’in zannettiği gibi yalnızca otuz değil, Ieou’lara ait altmış şema bulunduğu kanaatine meylediyorum.

Esasen muhtemelen on iki ana hazine vardı, fakat her biri zahiren beş farklı zaviyeden mütalaa ediliyordu, bu bakış açılarının her birine de bir tarikat yahut tanzim deniyordu.

Böylece "evrenin Ortasında meskûn olan" Tanrı’da, yani Orta Işık-dünyasının Tanrısı olan Ieou’da mündemiç, hem on iki katlı bir tanzim hem de beş katlı bir tanzim mevcuttu. Bu beş tanzimden ikisine harici, ikisine dahili, birine de orta tanzim denmektedir. Her bir hazinenin, şemalardaki karelerle temsil edilen altı bölge yahut uzamla çevrili olduğu söylenir.

Mühürlerin (son derece garip bir dizi şema), sayıların ve isimlerin istimaliyle Muhafızların, Tarikatların ve Perdelerin dağıldığı, hazinenin babasının en içteki uzamına ulaşıldığı ve böylece onun hakiki isminin sırrının faş olduğu rivayet edilir.

Dahası her bir hazinenin dahilinde bir Kapı, haricinde ise üç Kapı yer alır, dış Kapıların her birinin üç Muhafızı varken, iç kapının muhtemelen bizzat hazinenin babası olan tek bir muhafızı vardır. Bu izahatın hitamında havariler, bütün bu uzamların ve onların babalıklarının nasıl vücuda geldiğini sual ederler. İsa, bunun Baba’nın geride bıraktığı ve Kendi içine geri çekmediği "Küçük Fikir" sebebiyle olduğunu beyan eder, Baba Kendi zatına ait diğer her şeyi Kendi içine geri çekmiştir.

"Varlığım Baba’da bulunarak fışkırdığım yer bu Küçük Fikir idi, oradan infilak edip Kendimi azat ettim.

Ben parıldadım ve o da Beni, oradan hasıl olan ilk suduru, kendi kusursuz benzerini ve suretini sudur ettirdi. Beni sudur ettirdiğinde, onun huzurunda durdum."

Bu, Birinci Ses idi. Yeniden parıldadı ve sudur etti, Birbirinin ardı sıra meydana gelen bütün bu uzamları, yani İkinci Ses’i neşretti. Üçüncü Ses fışkırdı ve bütün bu uzamların yöneticilerini sudur ettirdi. Kendi Tarikatı’nı, yani On İkiler’i bir araya getiren ve Kendisine hizmet etsinler diye onları bütün uzamlardan geçiren O’dur, İsa’dır, Birinci Ses’tir, ilk sudurdur, bu uzamların dahilinden geçerek hepsinin yöneticisi olan Hakiki Tanrı’nın en içteki uzamına varabilsinler diye onlara gereken kudretleri bahşetmiştir. Bunun üzerine havariler İsa’ya, müstakil isimlerin her birini bıktırıcı bir surette tekrar etmeksizin her bir uzamın kat edilmesini sağlayacak yegâne hâkim-ismi, her hazinedeki her kapıyı açacak anahtar mahiyetindeki İsmi kendilerine vermeyi vaat ettiğini hatırlatırlar.

Bunun Baba’nın Büyük İsmi olup olmadığını sual ederler. Mesih (bu unvan ilk kez zikredilmektedir) şöyle cevap verir, "Hayır, bilakis bütün uzamlarda bulunan Büyük Kudret’in İsmi’dir." Müteakiben onlara, zahiren şifreli bir cümle olan ve yedi sesli harfin üçer defa tekrarıyla örülmüş bu hakiki ismi verir.

Hakiki Tanrı'nın Fezasında, "dışarıdakilerin fezasına ait olan içeridekilerin fezası" içinde söylenmelidir.

Hazine'nin dört köşesine dönülerek isim anılmalı, ardından şakirdin babalığa giden tüm yollarının açık bırakılması şu sözlerle talep edilmelidir, "Zira bütün fezaların Tanrısı'nın Büyük İsmi'ni andım."

Bunun üzerine bütün perdeler kalkacak, bütün yöneticiler dağılacak, "kendi suretlerine" çekileceklerdir. Efendi sözlerine şöyle devam etti, "İşte, size [asıl-ismi] bildirdim, onu koruyun ve onda bulunan celal sebebiyle bütün fezalar huzursuz olmasın diye durmaksızın tekrar etmeyin."

Bunun akabinde İsa şakirtlerine Kendisini takip etmelerini emreder ve daha da içeriye, yedinci hazineye doğru ilerler, bu hazine zahiren altmış hazinenin yedincisi olamaz, başka bir tertip olmalıdır.

Burada şakirtlerine etrafını sarmalarını, hazinelerin suduru sebebiyle Baba'ya bir tesbih ilahisi terennüm ederken her hamd edişte kendisine üçlü bir Amin ile mukabele etmelerini buyurur.

Baba'ya ilkin remizleri de verilmiş olan Telaffuz Edilemez İsim ile, sonra "Tanrım, Babam" diye, daha sonra da "Erişilemez Olan" diye hitap edilir. Her hamdin şekli şu sözlerle başlar, "Seni tesbih ederim, Ey Erişilemez Tanrı, zira Kendi içinde parıldadın," ve şu sual ile nihayete erer, "Bütün bunların vaki olmasından gayrı Senin iraden nedir ki, Ey Erişilemez Tanrı?"

İlahinin konusu, Baba'nın Kendi içinde parıldayan nurani Işık âlemi olarak bıraktığı yegane Küçük Fikir'in fezası müstesna, Kendi içine, Kendi Hakikati'ne çekilmiş olmasıdır.

Bu, Kendi iradesine binaen Baba'nın Kendi içindeki bir parıltısıdır.

Bu Işık, Baba'nın iradesi vasıtasıyla gerçekleşen yegane suduru olan İsa'dır. İsa, Tanrı'nın kamil benzeyişi ve tam suretidir.

İkinci sudur, Baba'yı çevreleyen fezaları vücuda getirir.

Üçüncü sudur ise Hazine olarak adlandırılan Işık fezalarının kudretlerini ve yöneticilerini vücuda getirmektir.

Dahası bütün bu kudretler, Hakiki Tanrılar, yani Hakikatteki Tanrılar (muhtemelen avam panteonlarının tanrılarından tefrik edilmek üzere) olarak adlandırılsınlar diye Baba'dan sudur eden Büyük bir Kudret ile faal kılınır.

Yalnızca hazinelerin muhtelif babalarında değil, aynı zamanda tabi kudretlerde de faaliyette bulunan işte bu Kudret'tir.

Her hazine için birer tane olmak üzere Muhafızlar yahut Bekçiler ile altmış babalık da bu suretle sudur eder. Bu altmışlara "Beş Ağacın Tertipleri" denir.

Mühürleri ve büyük ismi varlık sahasına çıkaran da yine bu Kudret'tir.

Aynı Kudret ayrıca [İlk?] Gizem ve Baba'yı kuşatan Işık sureti olarak da adlandırılır.

Bu Işık fezaları, içlerinde Baba'nın celalinin bulunduğu "Gize göre Büyük Logoslar"ın Fezaları diye anılır. Bu durum, risalenin başlığındaki "Büyük Logos"un İlk Gizem ve Büyük Kudret ile aynı olduğuna, binaenaleyh İsa ile özdeş bulunduğuna inanmamıza yol açmaktadır. Büyük Logoslara aynı zamanda Ieou'lar da denir. İlahi şöyle devam eder,

"Seni tesbih ederim, Ey Erişilemez Tanrı, zira Kendi içinde parıldadın, bu Logoslar için dahi erişilemez bir Tanrı olan Sen, Bir ve Yegane Gizemini sudur ettirdin.

Bütün Ieou'ların babası olan ve bizzat Sen olan Ieou'nun Gizemi'ne göre vücut bulan bu Büyük Logos'ta, onların arasında dahi erişilemezsin, yine de Senin bir ve yegane iraden onlarda Sana yaklaşmamızdan gayrı nedir ki, Ey hiç kimsenin yaklaşamadığı, fakat yine de Ieou'nun Gizemi'ne göre vücut bulan bu Büyük Logos içinde kendisine yaklaştığımız Tanrı?"

Kanaatimce "Logos" burada iki manada kullanılmaktadır. Umumiyetle Akıl (Nous) yahut Kelam manasına gelir, burada ise aynı zamanda Vaaz, Hitabe yahut Talim manasına da geliyor görünmektedir.

İlahi, Baba'nın, sınırsız Zenginliklerinin, külli Celalinin ve azametli Gizemlerinin tecelli edebileceği bir vasıta olarak bıraktığı Küçük Fikir haricinde, Kendisini Külli Benzeyişi ve Fikri içine tamamen geri çektiğinin yahut nefes gibi içine çektiğinin zikredildiği tesbihlerle son bulur.

Büyük yahut Külli Fikir ile Küçük Fikir'in, ideal ruhi âlemde makrokozmos ve mikrokozmos fikirlerine tekabül ettiği bu suretle görülmektedir.

Ve bu fevkalade ilahi, nihai bir üçlü Amin ile böylece nihayete erer.

Kalan iki fragman Schmidt tarafından bir zeyle konulmuştur.

İlk fragman, her hamdi şu sözlerle başlayan bir tesbih ilahisinin cüzüdür,

"Sonsuz ve İntikal Edilemez olan her şeyden önceki Gizem, ezeli olan Gizem tamamlansın diye Kendi Gizemi içinde parıldayan Sen, Sana tesbihler terennüm ederken bana kulak ver."

Her ıstılahın ardından zevalsiz isimler eklenmiş halde, ilahinin muhtevası şöyledir,

Gizem parıldayarak Okyanus'un Suyu haline geldi. Okyanus'un ortasındaki Yeryüzü arındı.

Okyanus'un bütün o muazzam maddesi arındı, diğer bir deyişle Deniz ve içinde mevcut olan bütün neviler paklandı.

Parıldayışı vasıtasıyla Denizi ve içindeki her şeyi mühürledi, zira onların içindeki kudret, mevcut nizama karşı bir intizamsızlık içindeydi.

İlahi burada birdenbire kesilir ve karşımıza ruhun dæmonik kudretlerin mıntıkalarından geçişinin ve ruhun onların pençesinden kurtulmasını sağlayan "korkularının gizemi"ne ait zevalsiz isimlerin bir tasviri çıkar.

Bunlar, Vasat Yol'daki Büyük Kudretli Yönetici'nin muhtelif büyük bendelerinin tertiplerine ait fezalardır, bu kırıntıdan kurtarılabilen bendelerin isimleri ise Kurtarıcı'nın Kitapları'ndan Parçalar'da verilen Vasat Yol'un Yöneticileri ile aynıdır.

Bu Büyük Kudretli Yönetici ayrıca "gazapla dolu olan" diye tavsif edilir.

O, Dış Karanlığın, yani bütün suretleri değiştiren o uzamın Hükümdarının ardılıdır.

Bir haydut gibi ruhları kapıp götürebilmek için Orta Yol üzerine serilmiştir.

Bu parçaların yer aldığı varaklar, tek çizgili kenarlıklarla çevrili olmaları bakımından el yazmasının geri kalanından ayrılır.

İSİMSİZ VAHİY CODEX BRUCIANUS’TAKİ İSİMSİZ VAHİY’DEN SEÇMELER. Başlangıç kısmı kayıptır ve elimizde kalan yapraklar, yüce varlıkların ve uzamların tasvirine doğrudan şöyle dalar,

O [Varlık-ötesi Tanrı], ilk Suretlerinin bulunduğu Şehre doğru cehdetsinler diye O’nu ikame etti.

Bu Şehirde hareket eder ve yaşarlar, burası Baba’nın Evi, Oğul’un Libası, Anne’nin Kudreti ve Doluluğun (Pleroma) Suretidir.

O, Bütün’ün İlk Babasıdır, ilk Varlıktır, Gayrimaddi Olanların Hükümdarıdır. Bütün’ün içinde hareket ettiği Zat O’dur. O’na (Bütün’e) Suret bahşettiği Zat O’dur.

Kendinden hâsıl olmuş ve kendiliğinden vücut bulmuş Uzam budur, Bütün’ün Derinliği budur.

O, hakiki varlığı Derinlik’ten daha derin olan Ulu Zat’tır. Bütün’ün kendisine vardığı Zat O’dur.

Bütün, O’nun huzurunda sükût etti ve O’nunla konuşmadı, zira O dile gelmez ve idrak olunamazdır.

O ilk Kaynaktır, Sesi bütün uzamlara yayılan Zat O’dur.

Bütün’ün kendisiyle hissettiği ve idrak ettiği ilk Sadâ O’dur.

Uzuvları on bin kere on bin Kudret vücuda getiren Zat O’dur, bu kudretlerin her biri O’nun bu azalarından neşet eder.

Demiurgos, Baba, Logos, Kaynak, Akıl (Nous), İnsan, Ebedi ve Sınırsız olarak adlandırılacak olan ikinci uzam vücut buldu.

Bu, Sütun’dur (yahut Destek), Gözetici O’dur. O da Bütün’ün Babasıdır, Eonların ışınlarını saçarak Başının üzerinde bir çelenk teşkil ettiği Zat O’dur.

Yüzünün Hatları, dış Dünyalarda bilinme imkânının tamamen ötesindedir, zira Kelamı onların içine girmiştir ve O’nu görmeyi hasretle beklerler, bu sebeple o Dünyalar daima O’nun Yüzünü arar ve onu tanımayı arzular.

Gözlerinin Nuru, Dış Pleroma’nın (Doluluk) Uzamlarına nüfuz eder ve Ağzından çıkan Kelam, [Dış Dünyaların] Yukarısına ve Aşağısına sirayet eder.

Başının Saçları Gizli Dünyaların sayısı kadardır ve Yüzünün Hatları Eonların timsalidir.

Yüzünün Kılları Dış Dünyaların adedindedir ve Ellerini iki yana açması Haç’ın zuhurudur, Haç’ın açılması ise Sağda ve Solda dokuz katlıdır.

Haç’ın menbaı, hiçbir insanın idrak edemeyeceği İnsan’dır.

O, Baba’dır, Sükût’un fışkırdığı Kaynak O’dur, her Uzamda arzulanan Zat O’dur.

Baba O’dur ki, Monad O’ndan bir nur kıvılcımı gibi neşet etmiştir ve o Monad ile kıyaslandığında bütün Dünyalar [karanlık?] gibidir, zira her şeyi kendi parıltıları içinde harekete geçiren Monad’dır.

Ve onlar Gnosis’i, Hayatı, Ümidi, Huzuru, Sevgiyi, Dirilişi, İmanı, Yeniden Doğuşu ve Mührü almışlardır.

Bunlar, başlangıcı olmayanların Babası’ndan, yalnızca Kendisinin hem Babası hem Annesi olan ve Pleroma’sı (Doluluk) On İki Derinliği kuşatan [yani onları aşan] Zat’tan sâdır olan dokuz katlı unsurlardır.

1.

İlk Derinlik, bütün Kaynakların kendisinden neşet ettiği Küllî Kaynak’tır.

2.

İkinci Derinlik, bütün Hakîmlerin kendisinden neşet ettiği Küllî Hakîm’dir.

3.

Üçüncü Derinlik, bütün Sırların kendisinden neşet ettiği Küllî Sır’dır.

4.

Dördüncü Derinlik, bütün Gnosis’in kendisinden neşet ettiği Küllî Gnosis’tir.

5.

Beşinci Derinlik, bütün Mukaddesatın kendisinden neşet ettiği Küllî Mukaddes’tir.

6.

Altıncı Derinlik, bütün Sükûtun kendisinden neşet ettiği Sükût’tur.

7.

Yedinci Derinlik, bütün Cevherlerin kendisinden neşet ettiği, cevheri olmayan Kapı’dır.

8.

Sekizinci Derinlik, bütün Cedlerin kendisinden neşet ettiği Ceddiâlâ’dır.

9.

Dokuzuncu Derinlik, bütün Babaların içinde mevcut olduğu Küllî Baba-Kendi Kendinin Babası’dır, sahip oldukları yegâne baba O’dur.

10.

Onuncu Derinlik, bütün Kudretlerin kendisinden neşet ettiği Küllî Kudret’tir.

11.

On birinci Derinlik, bütün Görünmezlerin kendisinden neşet ettiği İlk Görünmez’in içinde bulunduğu Derinliktir.

12.

On ikinci Derinlik, bütün Hakikatin kendisinden neşet ettiği Hakikat’tir.

Bu [Derinlikleri kuşatan bir Monad sıfatıyla ikinci uzam], hepsini ihata eden Hakikattir, Baba’nın Sureti budur, Bütün’ün Hakikati budur, [kendi] Eonlarının Annesi budur, bütün Derinlikleri kuşatan Zat budur.

İdrak edilemez yahut bilinemez olan Monad budur, içinde bütün Mühürlerin bulunduğu ama kendisinin Mührü (veya İmi) olmayan Zat budur, ezelden ebede mübarek olan O’dur.

Ebedi Baba budur, dile gelmez, düşünülemez, idrak edilemez, aşılamaz Baba budur, Bütün’ün kendisinde mesrur olduğu Zat budur, neşelendi ve sevinçle doldu ve bu sevinci içinde on bin kere on bin Eon dünyaya getirdi, bunlara 'Sevincin Doğumları' dendi, zira o (Bütün), Baba ile birlikte sevinç duymuştu.

Haç’ın içinden fışkırdığı Dünyalar bunlardır, İnsan bu gayrimaddi Uzuvlardan zuhur etmiştir.

Uzuvları bir araya getirilmiş ve ikmal edilmiş olan Bütün’ün Babası ve Kaynağı budur.

Bütün İsimler Baba’dan gelmiştir, ister Dile Gelmez, yahut Bilinemez, yahut İdrak Edilemez, yahut Görünmez, yahut Tek, yahut Münzevi, yahut Kudret, yahut Küllî Kudret gibi İsimler olsun, isterse yalnızca sükût içinde anılan bütün o İsimler olsun, hepsi de dış Dünyaların geceleyin gökkubbedeki yıldızlar gibi temaşa ettiği Baba’dan gelir.

İnsanların güneşi görmeyi arzuladığı gibi, dış Âlemler de Kendisini çepeçevre kuşatan görünmezliğinden ötürü Baba’yı görmeyi arzular.

Zira O, Eonlara ebediyen Hayat bahşeder ve O’nun Kelamı vasıtasıyla Bölünemez Olan [belki de Atom] monadı tanımayı öğrenmiştir, kutsal Pleroma (Doluluk) da yine O’nun Kelamıyla vücut bulmuştur.

İkinci Demiurgos olan Baba işte budur, Ağzının Nefesi vasıtasıyla Ön-Düşünce, var-olmayanı meydana getirmiştir.

Var-olmayan O’nun iradesiyle ortaya çıkmıştır, zira Bütün’e varlık sahasına çıkmasını emreden O’dur. Kutsal Pleroma’yı (Doluluk) şu veçhile var etmiştir, dört Kapı ve onun (Pleroma’nın) içinde dört monad, her Kapı için bir monad ve her Kapı için altı Destekçi, ki bunlar yirmi dört Destekçi eder, her Kapı için yirmi dört miryat Kuvvet, her Kapı için dokuz Ennad, her Kapı için on Dekad, her Kapı için on iki Dodekad, her Kapı için beş Kuvvet Pentadı ve her Kapı için üç yüze, yani doğrulmamış bir yüze, hakiki bir yüze ve tarif edilemez bir yüze sahip bir Nezaretçi.

BAŞLIKSIZ KIYAMET

Yüzlerinden biri Kapı’nın dışına, haricî Eonlara bakar, diğeri Setheus’a bakar ve üçüncüsü ise yukarıya, her monaddaki Oğulluğa [yani dört monadın ihtiva ettiği tek Oğulluğa] bakar, ki orada [yani yukarıda] on iki Salih Olanı ile Aphredon bulunmaktadır.

Orada [yukarıda] Ced-Baba vardır, o mekânda Işığa ait olan Âdem [İnsan] ve onun üç yüz altmış beş Eonu bulunur ve orada ölümü tanımayan bir Sepeti [kuvvetlerin veya atomların konik girdabını temsil eden bir ağ örgüsü] çevreleyen Mükemmel Zihin [bu üçü birden] yer alır.

Nezaretçinin tarif edilemez yüzü Kutsalların Kutsalına, yani Sınırsız Olan’a bakar, zira o Kutsal Makamın (Mabedin) başıdır.

İki yüzü vardır, biri Derinliğin mekânına açılır, diğeri ise "Çocuk" tesmiye edilen Nezaretçinin mekânına açılır. Orada [içeride], "Işık" yahut "Nurlu Olan" diye adlandırılan bir Derinlik mevcuttur, bu Derinlikte üç Kuvvet izhar eden ve tüm Kuvvetlerde kadir olan bir Biricik-Doğmuş gizlidir.

O [Biricik-Doğmuş] Bölünemez Olandır, O asla bölünmeyendir, Bütün kendisini O’nun için açmıştır [bölmüştür], zira bütün Kuvvetler O’na aittir.

Schmidt’in yaprakları tertibine göre ilk sayfalardan sırasıyla iktibas edilen yukarıdaki kısımlar, bu apokaliptik risalenin eksiksiz muhtevasının mahiyetine dair okuyucuya bir fikir verecektir.

Geri kalanı hususunda, daha anlaşılır veya çarpıcı olanlardan bazılarının tercümesiyle iktifa etmeliyiz.

Asıl kâşif, bir dizi rüyet dahilinde derûnî mekânlara dair vizyonunu farklı zaviyelerden tasvir etmeye gayret etmiş, daha doğrusu aynı sırrı muhtelif noktai nazarlardan yahut vechelerden görmüş gibidir. Araya serpiştirilmiş halde bir başka yazarın şerhlerine rastlarız.

Bunun şüphe götürmez ilk sarih misali, ne yazık ki Kıptî mütercimin elinde feci şekilde tahrif edilmiş bir pasajdır.

Şârih bize mevzunun pek çetin olduğunu, hatta bu şeyleri "et diliyle" tasvir etmenin büsbütün imkânsızlığını anlatır, bununla birlikte hiçbir kimsenin asıl kâşiften yahut onun vasıtasıyla konuşup yazanlardan daha muvaffak olabileceğini düşünmez.

Bu mekânlar ve varlıklar insandaki entelektüel melekelerden daha üstündür, binaenaleyh bir kimse bu yüksek varlıkların bir "hısımına", yani bir "sırrın akrabasına", bu sırrı öğrenmiş, bir diğer ifadeyle bu bilinç hallerini bizzat tecrübe etmiş birine tesadüf etme saadetine erişmedikçe bunları idrak etmesi kabil değildir.

Ve öyle olsa dahi, Baba’nın Sırrı hakikatiyle ifade olunamaz, nitekim Gnosis’in kadim kâşiflerinden Marsanes ve Nikotheus gibi ileri derecedeki rüyet sahipleri dahi bunu beyan etmişlerdir, Kâmil Olanların hepsi O’nu görmüş ve her biri elinden geldiğince O’na senalar düzmüştür, lakin hepsi de O’nu ifşa etmekte acze düşmüştür. Biraz sonra, "Biricik-Doğmuş Olanın Başkenti"ni şerh ederken, aynı müellif Gnosis’in bir başka Üstadından iktibasta bulunur, o zat fehmettiği vakit şöyle demiştir,

"Hakikaten-var-olan ile Hakikaten-var-olmayan O’nun vasıtasıyladır, Hakikaten-var-olan Gizli ile Hakikaten-var-olmayan Zahir O’nun vasıtasıyla mevcuttur."

Bu cümlenin nakledildiği Gnostik zata Phosilampes tesmiye olunur, fakat fikirler Basilides’in fikirleriyle öylesine farksızdır ki, Phosilampes adının mezkûr muallim için mektepçe kullanılan gizli bir isimden ibaret olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.

Logos, O’nun yaratıcı kudretleri ve kendi zatından sudur edişi risalemizin büyük kısmının mevzusunu teşkil eder. Pek çok misalden birini ele alacak olursak,

"Mabette bir Melik ve bir Tanrı sıfatıyla ikamet eden Setheus işte budur.

O, Yaratıcı Logos’tur, Bütün’e ameli emreden O’dur.

O, Baba Tanrı’nın emri mucibince Yaratıcı Akıldır, mahlukat O’na Tanrı, Rab ve Kurtarıcı olarak tazim eder ve O’na tabidir, lütfu ve cemali sebebiyle her şey O’nun karşısında hayrete düşer, başı için iç evren bir taç teşkil eder, dış evren ayakları altına serilmiştir, orta evren ise O’nu çevreleyip hamdeder ve şöyle der,

Kutsal, kutsal, pek kutsaldır O, [burada her biri üçer defa tekrarlanan yedi sesli harf yer alır], yani,

Yaşayanlar arasında Diri Olan Sensin, kutsallar arasında Kutsal Olan Sensin, mevcudat arasında Varlık Sensin, babalar arasında Baba Sensin, tanrılar arasında Tanrı Sensin, rabler arasında Rab Sensin, mekânlar arasında Mekân Sensin."

Onu böylece överler, "Sen Evsin ve Evde Sakin Olansın." Ve yine O’nun içinde gizlenmiş olan Oğul’u över ve O’na şöyle seslenirler, "Sen, yalnızca Sen Biricik Doğmuş Olansın, Işıksın, Hayatsın ve İnayetsin."

Bize Işık Kıvılcımı’nın yahut Işık Akımı’nın yücelerden inişi ve nihayetinde maddeye nasıl ulaştığı anlatılır.

Işık Kıvılcımının İnişi

"Ardından Perdeler açıldı ve Işık, aşağıdaki Maddeye, biçimi ve benzerliği olmayan şeylere nüfuz etti, böylece onlar da kendileri için Işığın benzerliğini kazandılar.

Nitekim kimileri Işığın kendilerine gelmesine ve zenginleşmiş olmalarına sevindi, kimileri ise fakir düştükleri ve kendilerine ait olan ellerinden alındığı için ağladı. Böylece İnayet, ortaya çıkmış olanın içine girdi.

Ve esaret esir edildi, Kıvılcımı içlerine kabul etmiş olan Eonları övdü.

Ve onlara Muhafızlar gönderildi . . . , Işık Kıvılcımı’na iman etmiş olanlara yardım ettiler."

Bölünemez Atom

"Ve evren uğruna mücadeleyi yürüten bu [Işık Kıvılcımı], Bölünemez olandır, her şeyin üzerinde yüceltilmiş Olan aracılığıyla her şey ona bahşedildi, ölçülemez Derinlik, içinde bulunan sayısız babalıkla birlikte ona verildi."

Varlığının sahasında, Tanrı Taşıyan yahut Tanrı Doğuran Diyar yer alır.

Ve bu Işık çelengiyle taçlandırılmış olanın güçleri, Kral’a, Biricik Doğmuş Olan’a, Logos’a övgüler terennüm ederek şöyle der,

Logos’a İlahi

"Senin sayendedir ki kazandık, Senin sayendedir ki her şeyin Babasını ve tüm uzamlarda gizlenmiş her şeyin Annesini, tüm Eonları Gebe Kalanı gördük.

O, bütün tanrıları ve bütün rableri Gebe Kalandır, tüm görünmezlerin Gnosis’idir.

Senin Suretin, tüm Kuşatılamazların annesi ve tüm Aşılamazların kudretidir. . . .

Senin Suretin aracılığıyla Seni gördük, Sana sığındık, Sende durduk ve Senin vasıtanla bilinen o solmaz çelengi kabul ettik.

Sonsuzlar boyunca Sana övgüler olsun, ey Biricik Doğmuş Olan. Âmin!"

Böylesi bir varlığa dair şunları öğreniriz,

Mesih

"Bir ışık bedenine dönüştü ve Bölünemez olanın eonlarına nüfuz etti, nihayetinde yalnızca sükûtta ikamet eden Monad’ın [Baba] içindeki Biricik Doğmuş Olan’a ulaştı.

Ve onlar [güçleri], Biricik Doğmuş Olan’ın İnayetini, yani O’nun iyiliğini kabul ettiler ve o da ebedi çelengi aldı.

O [Logos], bütün Işık Kıvılcımlarının Babasıdır, tüm ölümsüz bedenlerin başıdır, bu [ölümsüz] bedenlere diriliş O’nun hatırına bahşedilmiştir."

Varlığın daha yüce mertebeleri tasvir edilir ve "Bilinemez Olan’ın İnayetini ve bu sayede Pleroma’nın (Doluluk), ışığının fazlalığı ve İçindeki parlaklık sebebiyle tahammül edemeyeceği böylesi bir Oğulluğu kabul etmiş olan" Kâmil Olan’dan söz edildiğini işitiriz.

Yüceltilmiş Logos-Demiurgos

Gnostik kâhinin sezgisi daha da yükseklere süzülür ve başlarında çelenkler (yahut taçlar) bulunan bir güçler ordusunun eşlik ettiği Logos-Demiurgos hakkında okumaya devam ederiz.

"Taçları ışınlar saçar, bedenlerinin parlaklığı içine girdikleri uzamın hayatı gibidir, ağızlarından çıkan kelam (logos) ebedi hayattır ve gözlerinden doğan ışık onlar için bir huzurdur, ellerinin hareketi içinden çıktıkları uzama doğru uçuşlarıdır ve kendi çehrelerine bakışları kendilerini bilmeleridir, kendilerine yönelişleri tekerrür eden bir rücudur ve ellerini uzatmaları onları payidar kılar, kulaklarının işitmesi kalplerindeki idraktir ve uzuvlarının birleşmesi İsrail’in dağılmışlığının bir araya toplanmasıdır, birbirlerine tutunuşları Logos içindeki tahkimatlarıdır. . . .

Bir Oluş

Ve Varlık Kılan Logos’un, vuku bulan yeniden düzenlemeden hasıl olanlarla olan tam birliği kemale erdi.

Ve yazılmış olduğu üzere hepsi Bir oldu, 'Bir ve Yegâne Olan’da hepsi Bir oldu.'

Ardından Varlık Kılan Logos, İlahi Kudret, Rab, Kurtarıcı ve Mesih [yahut Salih], Hayır, Baba ve Anne oldu.

O, emeği başarıya ulaşandır, hürmet görmüş ve iman edenlerin Babası olmuştur. O, Rab ve Kadir Olan haline gelmiştir."

Bu nihayette, her şey Galip Olan için yeniden tanzim edilir.

Kurtuluşbilim (Soteryoloji)

"Oğulluk kurbanının ilk meyveleri O’na verilir, böylelikle O’na üç kat kudretli olma gücü bahşedilir.

Ve evren [esarete] satılmış olduğundan, Oğulluğun ahdini kabul etti, O’na emanet edilen mücadeleyi [vazifeyi] yüklendi.

Maddenin tüm saflığını ayağa kaldırdı ve onu bir Âlem, bir Eon ve 'Ölümsüzlük' ile 'Kudüs' olarak tesmiye edilen bir Şehir kıldı. Burası aynı zamanda 'Yeni Yeryüzü', 'Kendine Yeten' ve 'Kâmil Hürriyet' diye de anılır. O Diyar, tanrı taşıyan ve dirilten bir diyardır."

Yüceltilmiş olanın Çelengi ve Kaftanı terennüm edilir.

"Bu, hakkında şöyle yazılmış olan Çelenktir, 'Yüreğinin neşelendiği günde Süleyman’a verildi.'

Vasfedilemez Kaftan

İlk Monad, O’na bütünüyle Işık, bütünüyle Hayat, bütünüyle Diriliş, bütünüyle Sevgi, bütünüyle Umut, bütünüyle İman, bütünüyle Hikmet, bütünüyle Gnosis, bütünüyle Hakikat ve bütünüyle Barış olan vasfedilemez bir Kaftan gönderdi. . . .

Ve evren onun içindedir, evren kendini onda bulmuş ve orada kendini bilmiştir.

Ve kaftan, vasfedilemez Işığıyla hepsini aydınlattı, evreni bir defada ve temelli ayağa kaldırması için ona on binlerce kudret bahşedildi.

O [Monad], kaftanlarını kendi etrafında topladı ve onları her yanını kuşatan bir örtü suretine bürüdü, kendini onların üzerine döktü, hepsini ayağa kaldırdı ve nizamlar, kanunlar ve ilahi tedbir uyarınca hepsini birbirinden tefrik etti.

Ve var-olan, ayrıldı..."

olmayan ve bu var-olmayan, maddede tezahür etmiş olan kötülüktür.

Ve Kisve gücünün tabiatı, var-olanı var-olmayandan ayırdı ve var-olana 'ebedi' (eonik), var-olmayana ise 'madde' adını verdi, onların arasını var-olan ile var-olmayan tam ortasından böldü ve onları temizleyip arındırsınlar diye aralarına perdeler ve tasfiye edici güçler koydu."

Yüceltilmiş Olan'ın gelecekteki ameli de ayrıca tasvir edilir,

"Ve O'na hizmet etmeleri için, maddenin hizmetkârları olan on binlerce on bin ihtişam, melekler, başmelekler ve hizmetkârlar O'na verildi.

Ve her şeyin üzerindeki yetki O'na verildi, O da kendisi için kudretli bir Eon yarattı ve içine engin bir Pleroma (Doluluk) ile kudretli bir Mabet yerleştirdi, aldığı tüm güçleri de bunların içine koydu.

Ve O'na bu hazineleri gönderen, sükûnet içinde gizlenmiş Baba'nın emri uyarınca yaratıklarını bir kez daha meydana getirdikçe onlarla sevinç buldu.

Ve O'na Babalık tacı verildi, zira O [Baba], kendisinden sonra gelenlerin [yani O'nun öğrencilerinin, Üstat'ın öğrencilerinin] babası olarak O'nu tayin etti.

Ve feryat edip şöyle dedi, 'Mesih içinizde şekillenene dek kendileri için doğum sancısı çektiğim çocuklarım', ve yine feryat eder, 'Evet, tek bir koca olan Mesih'in yanına mukaddes bir bakire koymak isterdim.'

Böylece gizli Baba'nın kendisine bahşettiği İnayet'i gördüğünde, bizzat kendisi evreni gizli Baba'ya geri götürmeyi arzuladı, zira O'nun [Baba'nın] iradesi evrenin kendisine dönmesi yönündedir.

Ve onlar [tövbe edenler], [aşağı] eonun maddesinden yüz çevirip kaçtılar ve yalnızca Kendisinin babası olan O'nun Eon'una doğru yükseldiler, 'Anasını babasını, kardeşini kız kardeşini, karısını çocuğunu ve mülkünü terk eden ve çarmıhını yüklenip ardımca gelen kişi, ona vadettiğim vaatleri alacaktır; ve böylesine gizli Baba'nın sırrını vereceğim, zira onlar O'na ait olanı sevdiler ve kendilerini zorbalıkla takip edenden kaçtılar' diyen O'nun kendileri için ettiği yemini üzerlerine aldılar.

Böylece O, onlara İhtişam, Neşe, Coşku, Sevinç, Esenlik, Umut, İman, Sevgi ve zeval bulmaz Hakikat verdi.

Maddeden kaçanlara verilen dokuz katlı bağış işte budur.

Ve onlar kutlu ve kâmil oldular, Hakiki Tanrı'yı tanıdılar ve İnsan'a verilen sırrı bildiler, bu sebeple O, kendisini onlar görene dek açığa vurdu, zira O [Hakiki Tanrı] hakikatte görünmezdir; O'nu bilsinler, tanrılar ve kâmil olsunlar diye kelimelerle Logos'unu onlar uğruna ifşa etmiştir."

Halen İlk-Doğan'dan ve O'nun ihtişamlarından bahsedilerek, ruhani kisvesinin kozmik güçleri yeniden tasvir edilir,

"O'nda her şeyi kemale erdirmek üzere O'na bir Kisve verdiler.

Ve onun içinde tüm bedenler mevcuttur, ateşin bedeni, suyun bedeni, esirin bedeni, toprağın bedeni, havanın bedeni, meleklerin bedeni, başmeleklerin bedeni, güçlerin bedeni, kudretlilerin bedeni, tanrıların bedeni ve rablerin bedeni; tek kelimeyle, yukarıya ve yeraltı dünyasına doğru aşağıya inip çıkmasını kimse engelleyemesin diye bütün bedenler onun içindedir.

O, İçtekinin ve Dıştaki her şeyin arzulayabileceği her şeyi vadettiği İlk-Doğan'dır.

Tüm maddeyi ayıran O'dur; ve 'civcivlerinin üzerine kanatlarını geren bir tavuk gibi' kendini onun üzerine yaydığından, İlk-Doğan maddeyi hazırlamış, on binlerce ve on binlerce tür ile cinsi meydana getirmiştir.

Ve madde ısındığında, O'na ait olan sayısız gücü serbest bıraktı; onlar da nebatat gibi fışkırdılar, cinslerine ve türlerine göre ayrıldılar.

Ve O onlara bir yasa verdi, birbirlerini sevmelerini, Tanrı'yı onurlandırmalarını, O'na hamdetmelerini, O'nun kim ve ne olduğunu araştırmalarını, içinden çıktıkları yere hayretle bakmalarını, zira oranın dar ve çetin olduğunu ve oraya bir daha dönmeyip kendilerine yasayı vermiş olanın ardınca gitmelerini emretti.

Ve onları anneleri olan maddenin karanlığından çıkardı ve onlara Işığın ne olduğunu anlattı, zira Işığın var olup olmadığını henüz bilmiyorlardı.

Ardından onlara asla birbirlerine zarar vermemeleri emrini verdi ve maddeden çıkmış olanlara yasalar koysunlar diye onların yanından ayrılıp Baba'nın yanındaki evrenin Annesi'ne gitti."

Ve Anne'nin güçleri, Tek ve Biricik Olan'ı överek Oğul'a bir ilahi terennüm eder ve şöyle der,

"Yalnızca Sensin Sınırsız olan; yalnızca Sensin Derinlik; yalnızca Sensin Bilinemez olan; herkesin aradığı fakat [yardımsız] Seni bulamadığı O kişi Sensin, zira hiç kimse Senin iraden olmaksızın Seni bilemez ve hiç kimse Senin iraden olmaksızın Seni övemez.

Yalnızca Senin iradendir Senin için mekan haline gelen, zira hiç kimse Seni ihata edemez, çünkü Sen her şeyin mekanısın.

Yalvarırım Sana, dünyaya ait olanlara nizam ver ve iraden uyarınca zürriyetime kaideler bahşet.

Ve zürriyetimi kedere boğma, zira hiç kimse Senin tarafından kedere boğulmaz; yine de hiç kimse Senin muradını bilmiş değildir.

Hem içtekilerin hem de dıştakilerin hepsinin muhtaç olduğu O kişi Sensin, zira yalnızca Sen ihata edilemezsin ve yalnızca Sen her türlü temaşanın ötesindesin ve yalnızca Sen her türlü cevherin ötesindesin; bütün yaratılmışlara mühürlerini [ayırt edici işaretlerini veya vasıflarını] bahşeden ve onları Kendi içinde tezahür ettiren yalnız Sensin.

Sen aynı zamanda henüz tezahür etmemiş olanların da Yaratıcısısın. Onları yalnızca Sen bilirsin; bizler onları bilmeyiz.

Onları bize yalnız Sen işaret edersin, ta ki biz [güçler], onları bize tezahür ettirmen için onun [Anne Sophia'nın] hatırına Sana niyaz edelim, zira bizler onları ancak Senin vasıtanla bilebiliriz.

Yalnızca Sen, Seni bilsinler diye gizli âlemlerin ordusuna Kendini yücelttin, onlara Kendini bilme kudretini veren Sensin, zira onları Kendi cisimsiz bedeninde dünyaya getirdin ve onlara İnsanı Kendi kendinden doğan Aklında (Nous), Kendi Tefekküründe ve Tasavvurunda yarattığını öğrettin.

O, Tefekkürün suret verdiği, Akıldan (Nous) doğan İnsandır. Sen her şeyi İnsana verdin.

O, bütün bunları şu giysiler gibi kuşanır, şu libaslar gibi üzerine geçirir ve yaratılışa bir harmaniye gibi bürünür.

Bütün evrenin, tanımayı öğrenmek için niyaz ettiği İnsan işte budur.

Yalnızca Sen İnsana kendini aşikâr kılmasını emrettin, ta ki onun vasıtasıyla bilinesin, onu Senin yarattığın bilinsin. Sen Kendi muradına göre Kendini izhar ettin.

Niyaz ettiğim Zat Sensin, ey tüm babalıkların Babası, tanrıların Tanrısı, rablerin Rabbi, biçimlerime ve neslime nizam versin diye O'na yalvaran 'ben'im, ta ki Senin isminde ve Senin kudretinde onlar için sevinç hazırlayabileyim.

Ey Bir ve Yegâne Hükümdar, ey değişmeyen Zat, bana bir kudret bahşet ki zürriyetime Seni bildireyim, onların Kurtarıcısı olduğunu bilsinler.

Sonsuz Işık kıvılcımı Sophia'nın üzerine iner, cihan nizamı cihan dramında kemale erer, derunî tabiatın arınması münferit ruhta hâsıl olur.

Ve İhtişam Rabbi nüzul edip maddeyi ayırdı, onu iki parçaya ve iki bölgeye taksim etti, tek bir babadan ve tek bir anadan neşet eden her bir bölgeye hudutlar tayin eyledi. Kendisine sığınanlar O'na secde kıldılar, O da onlara Kendi sağındaki makamı ihsan etti, onlara ebedî hayat ve ölümsüzlük bahşetti.

Sağ tarafa 'Hayat Makamı', sol tarafa ise 'Ölüm Makamı' adını verdi, sağ tarafa 'Işık Makamı', sol tarafa 'Karanlık Makamı', sağ tarafa 'Huzur Makamı', sol tarafa 'Istırap Makamı' dedi. Birbirlerini idrak etmesinler diye aralarına hudutlar ve perdeler çekti, perdelerin ardına da bekçiler dikti.

Kendisine ibadet edenlere nice izzetler ihsan eyledi, onları Kendisine direnenlerin ve karşı duranların fevkine yükseltti.

Sağ taraftaki mekânı sayısız mekânlara tevsî etti, onları nice mertebelere, nice Eonlara, nice âlemlere, nice semalara, nice feleklere, nice bölgelere, nice makamlara, nice fezaya dönüştürdü, onlar için kanunlar vazetti ve nizamlar koydu. 'Sözümde sebat gösterin, size ebedî hayatı vereyim, üzerinize kudretler göndereyim, sizi iktidar ruhlarıyla tahkim edeyim ve iradenize göre salahiyet bahşedeyim.

Arzuladığınız şeyde hiç kimse size mani olamayacaktır, akıldan doğan ruhlar gelip içlerinde mesken tutsun diye kendinize Eonlar, âlemler ve semalar tevlid edeceksiniz.

Sizler tanrılar olacaksınız, Tanrı'dan geldiğinizi bileceksiniz, O'nun içinizdeki Tanrı olduğunu göreceksiniz ve O, sizin Eonunuzda ikamet edecektir.'

Âlemlerin Rabbi onlara bu kelamları irad buyurdu ve gözlerinden kaybolup Kendini onlardan gizledi.

Maddeden doğanlar ise hatırlandıkları için mesrur oldular, dar ve çetin makamdan kurtulduklarına sevindiler ve gizli Sırra şöyle niyaz ettiler,

'Bize salahiyet ver ki kulunla ahitleştiğin kelamın mucibince kendimize Eonlar ve âlemler vücuda getirelim, zira değişmeyen yegâne varlık Sensin, hudutsuz, ihata edilemez, kendi kendini düşünen, kendi kendinden doğan, kendi kendinin pederi olan yegâne Zat Sensin, sarsılmaz ve bilinemez olan yalnızca Sensin, sükût, muhabbet ve her şeyin menbaı yalnızca Sensin, maddeden ari, lekesiz olan yalnız Sensin, soyunu hiçbir insanın anlatamayacağı, zuhurunu hiçbir beşerin kavrayamayacağı Zat Sensin.

İşit beni, hakikaten ey zeval bulmaz Peder, ey lâyemut Peder, gizli âlemlerin Tanrısı, ey yegâne Nûr ve Hayat, ey yegâne görünmez, vasfedilemez, lekelenemez, mağlup edilemez Zat, ey cümle mevcudattan evvel olan yegâne Varlık!

Her makamda gizlenmiş olan O Zata ettiğimiz dualarımızı işit, bizi işit ve bize cisimsiz ruhlar irsal eyle ki bizimle kalsınlar, bize vadettiğin şeyleri talim etsinler, içimizde mukim olsunlar ve bizler onlar için birer beden olalım.

Zira Senin muradın bunun vaki olmasıdır, öyleyse vaki olsun!

Senin iradene ve gizli Eonların kanununa göre amelimize nizam ver ve onu muhkem kıl, bizi Kendinle tedbir eyle, zira bizler Seniniz!'

Bu duaya cevaben, tövbe edenlere gizemlerin (yani vaftiz ve diğerlerinin) bahşedildiği tasvir olunur, bu gizemler arınma mertebelerindedir ve insan, muayyen hâllere yahut bölgelere tekabül eden derunî vasıtalarının saflığı nispetinde daha yüksek şuur mertebelerine urûc eder.

Ve O, onları işitip gizli Eonların kanununu bilen ayırıcı kudretler irsal eyledi.

Onları gizli olanların emrine tevfikan gönderdi, yücelerin nizamına ve gizli kanuna göre düzenler kurdu.

Yapı bütün merhaleleriyle usulünce inşa edilebilsin diye aşağıdan yukarıya doğru başladılar.

Maddeden çıkanlar için bir dinlenme menzili olmak üzere hava âlemini yarattı, ta ki altlarındakiler tesisi edilene dek orada ikamet edebilsinler, bundan sonra hakiki mesken [?], bunun dâhilinde tövbe makamı, bunun dâhilinde esîrî akisler [? Mirasın menzillerinin], bunların dâhilinde ise kendinden doğan akisler gelir.

O makamda, kendi üzerlerindeki Tanrı olan Kendinden Doğan'ın İsmiyle vaftiz olurlar ve Hayat Suyunun pınarı başında kudretler tesis kılınır.

Bunların içinde Pistis Sophia ile onun on iki Eonuyla birlikte varoluş öncesi ve semavi İsa bulunmaktadır." Son iki mekândaki kudretlerin isimleri zikredilmektedir, fakat ne yazık ki el yazmasında bir lakün takip etmekte ve bunu izleyen varaklar pek çok yerde hasar görmüş bulunmaktadır.

Arınmış ruhlar Büyük Merdiven'i tırmandıkça daha da yüksek mertebeler tasvir olunur. Semavi İnsan ve Pleroma'nın (Doluluk) Rabbi şöyle terennüm edilir,

"Baba, Onu kendi içlerinde tanımayı öğrensinler diye, Kendi Oğlu olarak içlerine mühürlemiştir.

Ve İsim onları içlerinde harekete geçirmiş, böylece Görünmez ve Bilinmez Olan'ı görmüşlerdir. Ve Bir ve Tek

Olan'ı, Fikri ve Akıl'dan doğan Logos'u tesbih etmişlerdir, bir olan bu üçünü yüceltmişlerdir, zira O'nun vasıtasıyla cevher-üstü kılınmışlardır.

Ve Baba onların bütün suretini alıp onu bir Şehir yahut bir İnsan kılmıştır, kâinatı Kendi suretinde, yani bütün bu kudretlerde resmetmiştir.

Onların her biri O'nu bu Şehir'de bilmiş, hepsi de İnsan'a yahut kâinatın Babası'nın Şehri'ne dair sayısız senalar terennüm etmeye başlamıştır.

Ve Baba onun celalini alıp onu İnsan için dıştan bir Kisve eylemiştir. . . .

O'nun bedenini mukaddes Pleroma'nın (Doluluk) timsali üzere halk etmiştir." Bunun ardından Semavi İnsan'ın Uzuvlarının bütün teşkili gelmektedir.

El yazmasının geri kalanı, "der ki" sözleriyle takdim edilen ve başka bir Gnostik ilahi yazarından iktibas olunan bir Nura İlahi ile doludur ve şu şekilde akıp gider,

"Seni tenzih ederim ey Nurun bütün babalarının Babası, Seni tenzih ederim ey hudutsuzların cümlesinden üstün olan hudutsuz Nur, Seni tenzih ederim ey sığdırılamazların cümlesini aşan sığdırılamaz Nur, Seni tenzih ederim ey bütün tarif edilemezlerden önceki tarif edilemez Nur." Ve el yazması bir cümlenin ortasında aniden kesilene dek, çoğu vakit büyük bir güzellik arz eden sonsuz bir hamd ü sena silsilesi boyunca bu minval üzere devam eder.

BRUCE VE ASKEW KODEKSLERİNİN MUHTEVASI ÜZERİNE NOTLAR Dikkatli bir okur, Pistis Sophia risalesinin, Kurtarıcının Kitapları'ndan Parçalar'ın ve Sırra Göre Büyük Logos'un Kitabı başlığı altında verilen risale fragmanlarının muhtevasının birbiriyle yakından irtibatlı olduğunu zaten idrak etmiş bulunacaktır, zira şüpheye yer bırakmayacak biçimde aynı ekole aittirler.

Schmidt'in bu fevkalade mühim meseleye dair tahkikatının semeresi, Preuschen'in kendi çalışmasına yönelttiği tenkide verdiği ve bir nüshasını bizzat Schmidt'in lütfedip tarafıma gönderdiği cevapta en sarih şekliyle müşahede edilebilir. Schmidt burada araştırmalarının neticelerini bir araya getirerek vardığı merhaleyi hülâsa etmektedir. Şayet böylesine müşkil ve müphem bir mevzuda umumi bir kanaat serdetmeye cüret edebilseydim, tetkik ettiğimiz her üç derlemenin de yalnızca aynı ekole mensup olmakla kalmayıp, aynı zamanda yeknesak bir terkip ve yeniden ifade gayretinin mahsulü olduğunu söylerdim.

Her birinin daha kadim malzemeler ihtiva ettiği bedihidir ve Pistis Sophia müellifinin, Ieou ve Vaftiz izahlarının Parçalar'ındaki malzemeye aşina olduğu neredeyse muhakkaktır.

Çok daha müşkil olan mesele, Parçalar'ın Büyük Logos'un Kitabı ile olan münasebetidir, hepsinden daha çetin mesele ise bunların hangi ekole ve hangi müelliflere isnat edileceğidir.

Tarih bakımından, bu vesikaları tertip edenlerin Kanonik İncilleri tertip edenlerle aynı Kelam malzemesine erişebilmiş olmaları haricinde bugüne değin kat'i surette tevsik edilmiş hiçbir husus yoktur, binaenaleyh terminus a quo, takriben ikinci asrın ilk çeyreğinin nihayetine yerleştirilebilir.

Lakin Pavlus'un Mektupları'ndan yapılan bir iktibası takdim ederken kullanılan o garip ifade ("Kardeşimiz Pavlus'un ağzından vaktiyle bize söylemiştin"), Kanonik Resullerin İşleri rivayetine karşı öylesine mutlak bir kayıtsızlık sergilemektedir ki, erken bir tarihe delalet eder.

Ne var ki muhtevanın girift tabiatı sebebiyle bazılarınca üçüncü asra isnat edilmişlerdir, lakin yeni bulunan İrenaeus öncesi Gnostik eserin girift tabiatı ile Schmidt'in muhtevasını rahatlıkla ikinci asra yerleştirdiği Codex Brucianus'un başlıksız üstün el yazmasının fevkalade müphem hususiyeti göz önüne alındığında, bu durum bana bu derece geç bir tarih için kafi bir sebep gibi görünmemektedir. Malzemenin bir kısmının hakikaten son derece kadim olduğu şüphesizdir, ancak halihazırda zihnimizi meşgul eden husus derleme meselesidir.

Kanaatimce her üçü de aynı zümre yahut bizzat aynı müellif tarafından derlenmiştir (gerçi bu sonuncusu bazılarına pek cüretkâr bir faraziye gibi görünecektir).

Aşikârdır ki risaleler Gnosis'in en mahrem merkezine mütealliktir, mezkûr ekolün en derin ananelerine, en sırlı vesikalarına ve ameli batıni tecrübelerine bihakkın vakıftır.

Gnosis'in bu mecrasına "Ofit", "Barbelo-Gnostik", "Gnostik" yahut "Valentinianusçu" demeniz hiçbir şeyi tebdil etmez, bu kabil tesmiyelerin mezkûr vesikaların mürettibi yahut mürettipleri için pek bir ehemmiyet taşımadığı ortadadır. Şimdi sarih olan şudur ki, hem Parçalar hem de Büyük Logos'un Kitabı'nın bir cüzü aynı aslî metne istinat etmektedir.

Askew Kodeksi'ndeki Vaftiz parçasının metninin, Bruce Kodeksi'ndeki aynı ayine ait metinden cüzi miktarda farklılık gösterdiği bir hakikattir, lakin bunlar muhtemelen farklı ellerce tercüme edilmiştir ve her iki mütercim de tercümelerinde büyük bir serbestiyet kullanmış, pek çok pasajda vazıh olduğu üzere Yunancayı Kıpticeye aktarırken ekseriyetle müşkülata düşmüşlerdir. Netice itibarıyla, Gnosis'in muayyen bir yeniden ifadesi, Kurtarıcının Kitapları yahut Büyük Logos'un Kitabı olarak zikredilmektedir, belki de asıl Yunanca vesika yahut vesikaların hiçbir unvanı yoktu ve bu unvanları ilave edenler müstensihler yahut Kıpti mütercimler ve kâtipler idi.

Bununla birlikte Pistis Sophia risalesi, Ieou’nun İki Kitabı adlı bir esere atıfta bulunur ve ayrıca bunların Kurtarıcı tarafından Hanok’a verildiğini ve Tufan’dan korunduğunu ekler. Bana öyle geliyor ki şayet Pistis’teki bu atıflar sonradan eklenmiş tahrifatlar değilse, Ieou’nun İki Kitabı, Alıntılar’daki ve Büyük Logos’un Kitabı’ndaki müşterek metinle birebir aynı olamaz, bilakis bu metin mezkûr iki Kitabın yeniden işlenmiş ve formüle edilmiş bir haliydi.

Ieou’nun Kitapları, muhtemelen kadim bir geleneğe, belki de Mısır geleneğine aitti, bünyesinde pek çok sembolü ve mührü, parolaları ve gizemli isimleri ve Manetho’nun "Tufan’dan önceki Mısır" ("İlk Hermes"in yahut Agathodaemon’un Mısırı) olarak adlandırdığı döneme atfedilen daha nice unsuru barındırıyordu, nitekim bu dönemin gelenekleri Yahudi ve Hristiyan Gnostik çevrelerince Sami gelenekleriyle bir tutulmuştu.

Trismegistos literatürü üzerine kaleme aldığım eserimde bu meseleyi uzun uzadıya ele almıştım. İnanıyorum ki Alıntılar’daki ve Büyük Logos’un Kitabı’ndaki müşterek metin, Pistis Sophia’da bahsi geçen Ieou’nun Kitapları’nın aslı olmayıp, bir Gnostik yazar tarafından yeni bir biçime büründürülerek işlenmiş Ieou Kitapları’nın özünü ihtiva etmekteydi.

Dahası, bu yazarın Ieou’nun Kitapları’nı Yaşayan Üstad’ın Gnosis’i ışığında yeniden formüle eden Pistis Sophia risalesinin müellifiyle aynı kişi olduğunu öne sürmekteyim.

Bununla birlikte bu çalışmaların belirli bir intizam dahilinde vücuda getirildiği söylenemez, bunlar daha ziyade eski hikmetin tutarlı bir sentezine ulaşma yolundaki muhtelif teşebbüslerdi, yazarını da kuvvetle muhtemel tatmin etmemiş denemelerdi.

Muhtemelen uzun bir ömrün emeğinin mahsulüydüler ve birkaç kez gözden geçirilmiş veya yeniden kurgulanmış olabilirlerdi.

Tarihsel verilerden böylesine mahrum bulunduğumuz şu günlerde bunu kim kesin olarak söyleyebilir? Şayet böyle bir teşebbüse kimin cüret edebileceği sual edilecek olursa, malum Gnostik yazarların yekununu gözden geçirdiğimde, buna herhangi bir şekilde yalnızca Valentinus’un kalkışabileceği cevabından başkasını bulamıyorum.

Fakat bunun hiçbir şüpheye yer bırakmayacak surette ispatlanabileceğine dair bir umudum yoktur, zira onun kendisi ve yazıları hakkında fiilen neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz, yalnızca büyük şöhretini ve Gnosis’i yeniden formüle etme teşebbüsünü bilmekteyiz.

Esasen Valentinusçuluk olarak adlandırılan mektep de bu mütalaamızda bize katiyen yardımcı olmamaktadır, aksine Kilise Babaları’nın işaretlerine itimat edecek olursak, "Valentinus’un zümresi" meseleleri bir miktar daha farklı şekillendirmiş görünmektedir ve onların fikirleri, burada ele aldığımız muazzam sentezlerin yalnızca ustalıkla yedirilmiş cüzi bir parçasını teşkil eder.

Ancak Kilise Babaları’nın verdiği malumat son derece kusurludur ve onlar ekseriyetle Gnostisizmin yarı-halk tipi safhasıyla meşgul olmuş görünmektedirler.

Kodekslerimizin ihtiva ettiği böylesi muğlak meseleler ve böylesi batıni öğretiler uluorta yayılamazdı, bunlar yalnızca "müritler" içindi.

Pistis’in yer yer çok daha popüler bir üsluba büründüğü bir hakikattir, fakat şayet geniş çapta yayılmış olsaydı, böylesine hayret verici bir şerhten geriye hiçbir bahsin kalmamış bulunması cidden pek gariptir. Yine de bu tahmini her türlü ihtiyatı elden bırakmaksızın ileri sürüyorum, bu durum Valentinusçuluğun dışarıdan değil içeriden, bambaşka bir nazarla okunması manasına gelir.

Gnostisizm hakkındaki kanaatlerimiz son vakitlerde yeni keşiflerle öylesine sık tadil edilmiştir ki yeni bir buluntunun (şu an için) bütünüyle karanlıkta kalan bu meseleye berrak bir ışık tutacağı ümidi halen muhafaza edilebilir. Pistis Sophia tercümeme yazdığım Giriş kısmında, vardığım neticeleri şu an ifade edeceğimden biraz daha ham bir surette dile getirdiğimi fark ediyorum.

Bu sebeple Askew Kodeksi’nin muhteviyatının muhtemel serüvenine dair orada söylediklerimi tekrarlarken bazı ifadeleri hafifçe tadil edeceğim.

Günümüzde Pistis Sophia olarak adlandırılan asıl Grekçe risale, kuvvetle muhtemel ikinci yüzyılın ikinci yarısında, belki de İskenderiye’de Valentinus tarafından derlenmiş olabilir. "Derlenmiş" derken kastım şudur, bu Apokalips yahut İncil, adı her ne idiyse, baştan sona Valentinus tarafından uydurulmuş değildi, anlatının iskeleti, İbrani, Hristiyan, Mısır, Keldani, Grek ve benzeri diğer kutsal metinlerden iktibas edilen pasaj ve fikirlerin seçilmesi ile terminolojinin uyarlanması onun üstlendiği hisseydi.

Bu asıl nüshadan şüphesiz pek çok kopya çıkarılmış ve araya hatalar sızmış olabilir. Bu kopyalardan birinin Nil’in yukarı havzasına götürüldüğü ve orada yerel dile çevrildiği varsayılmaktadır, zira nehrin o kadar yukarısında Grekçe pek az anlaşılmaktaydı.

Mütercimin pek titiz bir zat olmadığı aşikardır, dahası mevzuya dair bilgisi öylesine noksandı ki teknik ıstılahların birçoğunu aslıyla bırakmak mecburiyetinde kalmış, diğerlerini ise şüphesiz tahmin yoluyla aktarmıştır.

Ortodoksluk gayesiyle metne bazı şeylerin eklenmiş, bazılarının da çıkarılmış olması muhtemeldir.

Misal olarak Pistis Sophia’nın tövbelerinde art arda okuduğu Mezmurlar’ın usanç veren uzunluğu ve ardından gelen daha kısa Süleyman Odes’leri (Ezgileri), derleyicinin aslında her bir mezmurdan yalnızca dikkat çekici birkaç ayeti iktibas ettiğini, daha sonraki ve daha ortodoks mütercimin ise ister Doğu’da ister Batı’da olsun keşiş dindarlığının alametifarikası olan o bıkkınlık verici tekrarlama sevgisiyle çok iyi bildiği diğer daha az uygun ayetleri eklediğini düşündürmektedir, oysa asıllarına aşina olmadığı için Süleyman Odes’lerini olduğu gibi bırakmak mecburiyetinde kalmıştır.

Bundan maada mütercim, kendisinin yahut daha sonraki bir istinsahçının Kurtarıcı’nın Kitapları olarak adlandırdığı benzer diğer metinleri de tercüme etmiş veya bunların tercümesine malik bulunmuş olmalıdır, nitekim bunların arasından eldeki mevzuya uygun addettiği pasajları çekip çıkararak Pistis tercümesine ilave etmiştir.

Bu Kitaplar da kanaatimce Valentinus’un edebi mahsulüdür. Kıpti mütercimin elindeki bütün elyazması, imla hususunda sayısız kusur işleyen cahil bir müstensih tarafından istinsah edilmiş görünmektedir.

Tek bir müstensih tarafından bir vazife olarak istinsah edilmiş ve alelacele vücuda getirilmiştir, ardından iki nüshanın çıkarıldığını ve zaman zaman bir nüshanın bir yaprağının diğerinin yerine ikame edildiğini ileri sürmek isterim; sayfalar kelimesi kelimesine yahut ibaresi ibaresine tam bir mutabakat içinde olmadığından, kafa karıştıran kimi tekrarları ve aynı derecede muammalı bazı boşlukları bu suretle izah edebiliriz.

Bu nüsha, tahminlere göre dördüncü yüzyılın sonlarına doğru istinsah edilmiştir. Yazmanın bu tarihten sonraki sergüzeştini tahmin etmek dahi kabil değildir.

Bununla birlikte, hem Hristiyan hem de Müslüman mutaassıpların elinden kurtulabilmiş olması hasebiyle, mazisi kâfi derecede heyecan verici geçmiş olmalıdır.

Bu devir zarfında bazı sayfalar zayi olmuştur. Bruce Kodeksi'nin daha zayıf durumdaki yazmasının muhteviyatı da muhtemelen benzer maceralar yaşamış, hatta belki de aynı Kıpti dağıtım merkezinden neşet etmiş olabilir. Bu kısa taslaklarda bahsi geçen metinlerin eonolojisi, kozmolojisi, soteryolojisi, kristolojisi ve eskatologyasının mahiyetine dair tenkidi bir tetkike girişmek ve bunların uğradığı tadilatın izini sürmeye kalkışmak büsbütün yersiz düşecektir.

Kainatın inkişafı muayyen bir intizama tâbidir, lakin onun içe kıvrılışı bu intizamı tebdil eder görünmektedir; soteryoloji, eonolojiyi ve kozmolojiyi tadil etmektedir.

Benim kanaatime göre, Fragmanlar ile Büyük Logos Kitabı'nın zeminini teşkil eden şemanın Pistis risalesinin dayandığı şemadan "daha kadim bir biçim" olduğunun söylenmesi, başka herhangi bir sebepten ziyade işte bundan ötürüdür. Pistis Sophia'nın temelindeki şema Köstlin tarafından etraflıca tahlil edilmiş, Schmidt tarafından gözden geçirilip tashih edilmiştir; Schmidt ayrıca, Fragmanlar'ın (şimdiye kadar sehven Pistis Sophia'nın Dördüncü Kitabı olarak tesmiye edilmiştir) ve Büyük Logos Kitabı'nın altında yatan umumi şemanın ve dahi Pistis Sophia'da peşinen kabul edilen şemanın uğradığı tadilatın izini sürmeye gayret göstermiştir, ki bu tadilatlar, mezkûr son risalede Miras'ın üç Mekânı'na ait yeni celallerin ifşa edilmesiyle vuku bulmuştur. Pistis Sophia'nın zeminindeki şemanın ana hatları okuyucuya fayda sağlayabileceğinden, onu burada dercediyoruz, lakin bunun kozmik sırrın yalnızca muayyen bir andaki yahut şuurun muayyen bir merhalesindeki tek bir teşekkülünü temsil ettiği hatırda tutulmalıdır.

Şema

Telaffuz Edilemeyen (Lâ-yusammâ). Telaffuz Edilemeyen'in Azaları. I. En Yüce Işık Dünyası yahut Işık Hükümranlığı, i. Telaffuz Edilemeyen'in Birinci Mekânı. ii. Telaffuz Edilemeyen'in İkinci Mekânı yahut İlk Gizem'in Birinci Mekânı. iii. İlk Gizem'in İkinci Mekânı. II. Yüce (yahut Orta) Işık Dünyası, i. Işık Hazinesi, ii. Sağın Makamı, iii. Ortadakinin Makamı. III. Aşağı Işık yahut Eon Dünyası (Işık ile Maddenin İmtizacı), i. Solun Makamı. 1. On Üçüncü Eon. 2. On İki Eon. 3. Kader. 4. Küre. 5. Orta Yolların Hâkimleri. 6. Aşağı Felek. ii. İnsanlar Dünyası. iii. Yeraltı Dünyası. 1. Amenti. 2. Kaos. 3. Dış Karanlık.

Şimdi Bruce Kodeksi'nin daha üstün durumdaki yazmasının muhtasar bir değerlendirmesine gelmiş bulunuyoruz.

Schmidt'in Giriş kısmında (s. 34 ve 35) serdettiği şu mütalaa ve yüksek takdire rağmen, burada da mürettip yahut mürettiplerce peşinen kabul edilmiş sistemin şerhiyle meşgul olma teşebbüsünü mesnetsiz addedip saf dışı bırakmalıyız, şöyle yazmaktadır,

"Aksine, elimizdeki otuz bir varakta ne kadar da farklı bir âlem bizi karşılamaktadır! Kendimizi en yüce Pleroma'nın (Doluluk) saf semalarında bulur, semavi varlıklar bakımından böylesine zengin olan bu âlemin gözlerimizin önünde merhale merhale vücut buluşuna şahit oluruz; her bir müstakil mekân, barındırdığı tüm sakinleriyle birlikte teferruatıyla tasvir edilmiştir, öyle ki bu Gnostik semanın celalini ve debdebesini zihnimizde canlı bir levha halinde canlandırabiliriz.

Buradaki tefekkürler, Pistis Sophia ve iki Jeu Kitabımızdakiler kabilinden müşevveş ve fantastik değildir; burada her şey tam bir ahenk ve mantıki bir teselsül içindedir.

Müellif Yunan ruhuyla teçhiz edilmiş, Yunan felsefesine tam manasıyla vakıf, Platoncu idealar nazariyesiyle yoğrulmuş ve kötülüğün menşeine, yani Hyle'ye (Madde) dair Platon'un görüşlerine rabtolunmuş bir kimsedir.

Burada şakirtlere tebliğ edilen her şeyin vasıtası Mesih değildir; Tanrı'nın elçisi, kurtarıcısı ve gizemlerin müjdecisi İsa değildir; bilakis bu varaklarda kadim bir Gnostik filozofun elinden çıkmış, muazzam bir vukufiyetle tasarlanmış bir esere sahibiz ve serdedilen mütalaaların cesareti karşısında hayrete düşer, tefekkürün zenginliğiyle büyülenir, müellifin ruhi derinliği karşısında mütehassis oluruz.

Bu metin, Pistis Sophia gibi zevale yüz tutmuş bir Gnostisizmin mahsulü olmayıp, bilakis Gnostik dehanın kudretli bir kartal misali dünyayı geride bıraktığı, saf ışığa, içinde vecd ile kaybolduğu saf marifete doğru geniş ve mütemadiyen genişleyen daireler çizerek süzüldüğü bir devrin mahsulüdür."

Hülasa, bu Gnostik metin ile, gerek yaşı gerek muhteviyatı bakımından fevkalade ehemmiyet arz eden, bizi Gnostisizmin ve binaenaleyh Hristiyanlığın hakkında günümüze pek az malumat intikal etmiş bulunan bir devrine götüren bir esere malik bulunuyoruz.

Son paragrafında Schmidt'e kalben iştirak etmekle ve bu yazmanın muhtevasındaki ulviyete dair yüksek takdirini paylaşmakla birlikte, günümüze ulaştığı haliyle metnin vuzuhu ve mantıki intizamı hususunda onunla ihtilafa düşme cüretini göstermek mecburiyetindeyiz.

Şayet her şey bu denli sarih ve böylesi bir mantıki teselsül dahilinde ise, Schmidt'in metnin muhtevasını izah etmek yönünde hiçbir teşebbüste bulunmamış olması şaşırtıcıdır.

Tercümesindeki bahisler üzerine saatlerce, defalarca kafa yordum ve onları bir intizama sokmaya çalıştım, lakin şimdiye değin her defasında muvaffakiyetsizliğe uğradım.

Bununla birlikte, tetkiklerimin neticesi beni, eserin tek bir müellifin kaleminden çıktığına dair Schmidt'in kabulünden farklı bir neticeye sevk etmiştir. Şüphesiz tamamen tecrübi mahiyette serdettiğim bugünkü kanaatim odur ki, metnin zeminini teşkil eden muhteva aslen bir apokalips, eşyanın batıni intizamı ve cevherinin latif bir safhasına ait bir rüyetler dizisi suretindeydi.

Bu rüyetlerin muntazam bir sıra dahilinde olmayıp, kâşifin tabiatın derûnî işleyişini farklı zaviyelerden tasvir ettiği muhtelif zamanlarda kaleme alındığını veya zaptedildiğini ileri sürmek isterim.

Bana öyle geliyor ki asıl müellif, Basilidesçi Gnosis'in sadık bir mensubuydu; onun talimi ve ıstılahatıyla yoğrulmuştu; lakin kendine mahsus bir aydınlanmaya da mazhardı ve kendisine öğretilmiş olan bazı hakikatleri bizzat müşahede ederek, yüksek bir vecd ve ilham dolu bir itimatla, gördüğü daha süfli şeyler ile kıyas yoluyla daha ulvi olanları terennüm etmişti, zira bu süfli olanlar dahi o denli muhteşemdi ki onları hakikatleri veçhiyle ifade etmeye muktedir olamıyordu. Bu apokaliptik rüyetler, ilk kısmı kozmogonik ve ikinci kısmı soteriyolojik olmak üzere, devrinin bütün Gnostik edebiyatına aşina olmakla kalmayıp bu hakikatleri bizzat kendi gözleriyle de görmüş olan engin malumat ve vukuat sahibi bir müellif marifetiyle etraflıca genişletilmiş, şerh edilmiş ve bir vahdete raptedilmiştir, fevkalade ehemmiyet atfettiği apokaliptik malzemeyi bir temel kılarak tutarlı bir risale vücuda getirmek için cehd sarf etmiş, lakin ekseriyetle muvaffak olamamış ve hiçbir "et ve kemikten dilin" böylesine yüce sırları anlatmaya kâfi gelemeyeceğini sarih bir surette beyan etmiştir. Bu apokalipsin üzerindeki tahrirat ve tadilatın, evvelce bahsettiğimiz edebi faaliyet dairesine ait olduğuna kani bulunmaktayım.

Kanaatimce bunda, başlıca teşebbüsü Valentinus'un faaliyetiyle irtibatlı kılınan, Gnosis'i yeniden tertip ve terkip etme gayretlerinin bir diğer numunesini görmekteyiz.

Grekçe aslının akıbetine gelince, bu durum muhtemelen Pistis Sophia'nın aslının sergüzeştiyle muvazidir.

Muhtemelen takriben aynı devirde tercüme edilmiş ve benzer mahiyette badireler atlatmıştır.

AHİM KODEKSİ

Şimdi okuyucularımızın nazarına, Gnostisizm sahasındaki bu en son keşfe dair halihazırda mevcut olan pek cüzi malumatı arz etmek durumundayız. On yıl mukaddem Dr. Carl Schmidt, takriben iki yıl zarfında bu mevzuda muhtemelen metin ve tercümeyi de muhtevi bir eser neşretme ümidinde olduğunu tarafıma bildirmişti, lakin ne yazık ki sabırsızlıkla beklenen bu mesaisi henüz gün yüzü görmüş değildir.

Binaenaleyh, kendisinin Kraliyet Prusya İlimler Akademisi'ne sunduğu, Meclis Zabıtları'nda neşredilmiş olan 16 Temmuz 1896 tarihli mühim tebliğin raporuna bütünüyle muhtacız. Schmidt'in "Kıptî Dilinde İrenaeus Öncesi Orijinal Bir Gnostik Eser" başlıklı tebliği, bu mesut keşfin fevkalade ehemmiyetini ispat etmektedir.

Makalesi şüphesiz son derece teknik ve ilmîdir, lakin aşağıdaki hülasa, halihazırda ancak pek mahdut sayıda mütehassısa hitap edebilen, fakat zamanla Hristiyan teosofisinin bütün ciddi taliplerince malum olması icap eden bir mevzuda okuyucuya umumi bir fikir verecektir.

Ocak 1896'da Dr. Rheinhardt, Kahire'de Ahîm'den gelen bir antikacıdan, bir fellah tarafından duvardaki bir niş içinde keşfedildiği iddia edilen bu kıymetli papirüs yazmasını temin etti.

Yazma halen Berlin Mısır Müzesi'ndedir ve her bir yaprağı cam mahfaza içinde ihtimamla muhafaza edilmektedir.

Ne yazık ki yazma bütünüyle noksansız değildir, aslında yetmiş bir yaprak ihtiva etmekteydi, bunların altısı hali hazırda kayıptır, her sayfa takriben on sekiz ila yirmi iki satır barındırır.

Yazı fevkalade güzel olup beşinci asra işaret etmektedir.

Kısa bir mukaddimeden sonra yazma Meryem'e Göre İncil üst başlığını ve 77. sayfada Yuhanna'nın Apokrifonu alt başlığını taşır, hemen aynı sayfada İsa Mesih'in Hikmeti başlığı gelir ve 128. sayfada yine aynı alt başlık yer alır, müteakip sayfa başlıksız başlar, lakin yazmanın nihayetinde Petrus'un İşleri alt başlığını buluruz.

Binaenaleyh yazma üç müstakil risale ihtiva etmektedir, Meryem'in İncili ile Yuhanna'nın Apokrifonu aynı metindir.

İlk eser şu sözlerle başlar, "Vaki oldu ki o günlerden birinde, Zebedi'nin oğulları olan Yakup'un kardeşi Yuhanna mabede çıktığında, Hananya (?) adında bir Ferisi onun yanına gelip ona dedi, 'Üstadın nerededir ki onun ardından gitmezsin?' Ona dedi, 'Nereden geldiyse oraya gitti (?).' Ferisi ona dedi, 'Nasıralı sizi hileyle aldattı, zira o sizi... ve atalarınızın ananesini ortadan kaldırdı.' Bunu işittiğimde mabedden ayrılıp dağdaki tenha bir mahalle gittim, yüreğim pek ziyade kederliydi ve dedim, 'Kurtarıcı nasıl intihap olundu ve kendisini gönderen Babası marifetiyle dünyaya ne sebeple gönderildi ve Babası kimdir ve gideceğimiz o Eon'un hilkati nasıldır?'"

O bu tefekkürata dalmışken gökler açılır ve şüphelerini izale etmek üzere Rab ona ve şakirtlere görünür.

Kurtarıcı akabinde onları terk eder, onlar da tekrar kederlenip ağlarlar. Dediler ki, "Nasıl putperestlere gidip İnsanoğlu'nun melekûtunun müjdesini tebliğ edebiliriz? Eğer O'nu kabul etmedilerse, bizi nasıl kabul edecekler?"

Bunun üzerine Meryem ayağa kalktı ve hepsini kucaklayarak kardeşlerine hitap etti, "Ağlamayın ve kederlenmeyin, şüpheye de düşmeyin, zira O'nun lütfu cümlenizle beraber olacak ve üzerinize gölge salacaktır. Bilakis bizi hazırladığı ve insan kıldığı için O'nun inayetine hamdedelim."

Petrus, Rabbin bütün kadınların fevkinde kendisine bahşetmiş olduğu o büyük imtiyazı ikrar ederek, Rabbin ona vahyettiği şeyleri beyan etmesini talep eder.

Bunun üzerine Meryem, Rabbin bir rüyada zuhur edişinin tahkiyesine başlar, maalesef burada bazı sayfalar kayıptır.

Sözlerini henüz bitirmiştir ki Andreas ayağa kalkar ve Rabbin böylesine nevzuhur talimler vermiş olabileceğine inanamayacağını söyler. Petrus da onun şahadetini reddeder ve onu azarlar. Ve Meryem gözyaşları içinde ona der, "Petrus, ne düşünürsün?

İçimden yalnızca bunları tasavvur ettiğime yahut Rabbe dair yalan söylediğime mi inanıyorsun?” Ve şimdi Levi, Meryem’in yardımına koşar ve Petrus’u iflah olmaz bir kavgacı olarak azarlar.

İki sayfa kayıp olduğundan, bu münakaşanın nasıl devam ettiğini tespit edememekteyiz.

Sayfa 21’de yeni bir fasıl başlar ve kesintiye uğramaksızın ilk risalenin sonuna dek sürer. Rab, Yuhanna’ya tekrar görünür ve Yuhanna derhal havari kardeşlerinin yanına giderek Kurtarıcı’nın kendisine vahyettiği şeyleri nakleder. Schmidt, asıl başlığın Yuhanna’nın Apokrifon’u değil, Kıyameti veya Vahyi olduğunu öne sürer. İsa Mesih’in Hikmeti kitabı şu sözlerle başlar, “Ölüler arasından dirilişinden sonra O’nun on iki öğrencisi ve yedi kadın müridi Celile’ye, .... dağına gitmişlerdi, zira Bütün’ün hipostazına .... sırlara ve kutsal iktisada dair şüphe içindeydiler.

O vakit Kurtarıcı onlara önceki suretinde değil, görünmez ruhta tezahür etti.

Sureti ulu bir ışık meleğininki gibiydi, cevheri tarif edilemezdi ve fani ete değil, Celile’de adı ... olan dağda bize öğrettiği veçhile saf, mükemmel bir ete bürünmüştü.

Dedi ki, ‘Size esenlik olsun, esenliğimi size veriyorum.’”

Ve hepsi dehşete kapıldılar ve korktular. Rab ise bütün suallerini önüne getirmelerini buyurur, muhtelif öğrenciler şüphelerini dile getirir ve arzuladıkları cevapları alırlar. Petrus’un İşleri de aynı şekilde Gnostik menşelidir ve Resullerin apokrif kıssalarından müteşekkil o büyük zümreye aittir.

Bu üçüncü metin, Petrus’un şifa mucizelerinden bir faslı ele alır. Bütün bu el yazmasının ehemmiyeti, yalnızca bugüne kadar bilinmeyen üç Gnostik metni bize intikal ettirmesinden değil, bilhassa Kilise Babaları arasında Gnosis hususundaki ilk mühim “otoritemiz” olan İrenaeus’un malumu olan bir eseri bizlere sunmasından ileri gelir, malumatının kaynaklarını zikretmeksizin yahut kitabın adını anmaksızın iktibaslar yaptığı bir eserdir bu.

Bu eser, Meryem İncili’dir. İrenaeus birinci Kitabının son kısmına (29-31) şu sözlerle başlar, “Ve bunlardan maada, daha önce Simon’un takipçileri olarak zikrettiklerimizin arasından pek çok Barbelo-Gnostiği türemiş olup, yerden mantar bitercesine ortaya çıkmışlardır.” 29. fasılda umumiyetle Barbelo-Gnostikleri diye tesmiye edilen bir zümreyi ele alır ve kullandıkları kitaplardan birinin muhtevasını aktarır, bu öğretiye ne daha önceki ne de daha sonraki bidat önderlerinde rastlarız.

Diğer Reddiyeciler arasında yalnızca Theodoret (I. 13) bu öğretiyi bilmektedir ve o da alelusul İrenaeus’u istinsah etmiştir. Bu menba bizim Meryem İncilimizdir, artık ilk kez İrenaeus’u satır satır tahkik edebilmekte ve bu Kilise Babasının, Gnostik ekollerin fevkalade girift nizamlarını aktarmakta ne kadar az muvaffak olduğunu yahut olabildiğini görebilmekteyiz.

Bu hususu şüpheye yer bırakmayacak surette teyit etmek için birkaç misal kafi gelecektir. İrenaeus izahatına şu sözlerle başlar, “Onlardan bazıları, Barbelo diye tesmiye ettikleri bir Bakir Ruh’ta asla yaşlanmayan muayyen bir Eon tasavvur ederler. Orada isimlendirilemez muayyen bir Baba’nın bulunduğunu söylerler.”

Yeni metnimizde (s. 22) bu “Bütün’ün Babası”, Görünmez olan, fani gözlerle kimsenin içinde bir şey göremediği Saf Işık, suretini kimsenin hayal edemeyeceği Ruh, Ebedi olan, Dile Gelmez olan, Kendisinden evvel O’na isim verecek kimse bulunmadığı için İsimlendirilemez olan şeklinde vasfedilir. O’na dair şöyle denmektedir, “O yalnızca Kendi Suretini düşünür ve onu Kendisini kuşatan Saf Işığın Suyu’nda temaşa eder.

Ve O’nun Düşüncesi bilfiil harekete geçip kendini ifşa etti ve Işık kıvılcımında O’nun huzurunda durdu, bu ise Bütün’den evvel var olan Kudret’tir, kendini aşikar kılan bu Kudret, Bütün’ün mükemmel Öngörüsüdür, Işıktır, Işığın Benzeridir, Görünmez Olan’ın Suretidir, yani kamil Kudret’tir, Barbelo’dur, haşmeti kamil olan Eon’dur, O’nu tesbih eder, zira O’nda tezahür etmiştir ve O’nu düşünür.

O ilk Düşünce’dir, O’nun Sureti’dir, O İlk İnsan olur, yani Bakir Ruh, üç katlı İnsanlığa sahip olan, üç kudretli, üç isimli, üç kez doğmuş olan, ihtiyarlamayan Eon, O’nun Öngörüsünden sadır olan Erdişi.” Buna binaen, bu nizamın başında “Bütün’ün Babası”, yani “Görünmez Olan” yer alır. O’ndan sonra O’nun “Sureti”, yani “Barbelo”, İrenaeus’un “kamil Kudret”i ve “ihtiyarlamayan Eon”u gelir. O’nun Kendi Suretini tefekkür etmesiyle, Düşüncesi Işık kıvılcımında, yani Barbelo’da kendini ifşa eder. İrenaeus bütün bunları muhtasar ve anlaşılmaz bir hülasa halinde şöyle nakleder, “Ve O’nun Kendisini mezkur Barbelo’ya tezahür ettirmek arzusunda olduğunu. Ve Düşüncenin sadır olup O’nun huzurunda durduğunu ve Önceden Bilme’yi talep ettiğini.” Metnimiz daha sonra şöyle devam eder, “Ve Barbelo O’na Önceden Bilme’yi bahşetmesi için yalvardı. O başıyla tasdik etti ve böylece rıza gösterdiğinde, Önceden Bilme tezahür etti ve Düşünce ile, yani Öngörü ile birlikte durarak Görünmez Olan’ı ve kamil Kudret’i, Barbelo’yu tazim etti, zira onun vasıtasıyla vücuda gelmişti. Yine bu Kudret, kendisine Bozulmazlığın bahşedilmesini niyaz etti. O başıyla tasdik etti ve böylece rıza gösterdiğinde, Bozulmazlık tezahür etti ve Düşünce ile Önceden Bilme’nin yanında yer alarak, Görünmez Olan’ı ve onun vasıtasıyla vücuda geldiği Barbelo’yu tazim etti. Onların hatırına, kendilerine Ebedi Hayat’ın verilmesini niyaz etti. O başıyla tasdik etti ve böylece rıza gösterdiğinde, Ebedi Hayat tezahür etti ve hepsi durup O’nu ve Barbelo’yu tazim ettiler, zira Görünmez Ruh’un tezahüründe onun vasıtasıyla vücuda gelmişlerdi. İşte Baba’nın Eonlarının beşlisi (pentad) budur, yani İlk İnsan, Görünmez Olan’ın Sureti, yani Barbelo ve Düşünce ve Önceden Bilme ve Bozulmazlık ve Ebedi Hayat.” Barbelo’nun talebi üzerine, Görünmez Olan Düşünce’nin ardından İrenaeus’a göre şu üç müennes Eon’un sadır olmasını sağlar, “

Düşünce, Önbilgi’yi talep etti, Önbilgi de zuhur edince, onların ortak yakarışı üzerine Bozulmazlık meydana çıktı, ardından da Ebedî Hayat geldi, Barbelo bunlarda sevinç bularak ve azamete doğru nazar ederek, kendi hamlesinden vecd içinde, onun vasfına benzer bir Işık doğurdu, onların beyanına göre bu, her şeyin aydınlanmasının ve zuhurunun başlangıcıdır, ve Baba bu Işığı görünce, onu kemale erdirmek gayesiyle kendi inayetiyle meshetti, nitekim bunun Mesih olduğunu söylerler.

Bu pasajda İrenaeus’un gözünün önünde şüphesiz şu kelimeler bulunmaktaydı,

O, Nous (Akıl)’un onluğudur, yani doğurulmamış Baba’nın Babasıdır.

Barbelo nazarlarını O’na dikti... ve kutlu bir Işık kıvılcımı doğurdu. Azamet bakımından da ondan farklı değildir.

Baba’da kendini izhar eden Biricik-Doğrulmuş, kendi kendini var eden Tanrı, Bütün’ün ilk doğan Oğlu, saf Işık-ruh budur.

Görünmez Ruh ise meydana gelmiş olan ve her şeyden evvel ilk Güçte, yani Barbelo’daki Kendi Ön-düşüncesinde tecelli etmiş bulunan Işığın üzerinde sevinç duydu.

Ve onu kemale erdirmek üzere Kendi inayetiyle meshetti.

Dolayısıyla bu Biricik-Doğrulmuş, Işık yahut Mesih ile aynı mahiyettedir.

İrenaeus burada bize hiçbir açıklık getirmez ve ilerleyen kısımda yalnızca şu cümleyi aktarır,

Bundan ötürü Biricik-Doğrulmuş’un yanında duran İlk Melek, ve saire.

Biricik-Doğrulmuş, kendisine Akıl (Nous) verilmesini talep eder, bu yerine getirildiğinde, Akıl sıfatıyla Baba’yı ve Barbelo’yu tazim eder.

İrenaeus devam eder,

Ve bunun Mesih olduğunu söylerler, o da iddia ettiklerine göre kendisine muavenet etmesi için Aklın verilmesini yeniden talep eder, akabinde Akıl zuhur eder, bunların ardından ise Baba, Kelam’ı gönderir.

Bu noktada İrenaeus bir merhaleyi atlamış ve üçüncü eril Eon’u, yani İrade’yi bütünüyle unutmuştur. Nüshamız bize şunları sunar,

Görünmez Ruh fiile geçmeyi diledi.

O’nun İradesi fiile geçti, kendini izhar etti ve Akıl ile Işığın yanında durarak O’nu tazim etti.

Kelam, İrade’yi takip etti, zira Mesih her şeyi Kelam vasıtasıyla yaratmıştır.

Böylelikle yukarıdaki Sekizlik, ayrı çiftlerden neşet eden daha aşağıdaki eon olan Onluk’tan ayrılmış olur.

Ardından Düşünce’den neşet eden Kendiliğinden-Doğmuş, yani hakkında şöyle yazılmış olan Kelam gelir,

İlk Düşüncesinden zuhur ettiği cihetle, O onu büyük bir izzet ile şereflendirdi. Görünmez Olan, onu Bütün’ün üzerine Tanrı olarak tayin etti.

Hakiki Tanrı ona bütün kudretleri bahşetti ve Bütün’ü tefekkür edebilmesi için Kendi bünyesindeki Hakikati onun emrine amade kıldı.

İrenaeus bunu şu şekilde nakleder,

Daha sonra Aklın ve Kelam’ın ardından, Büyük Işığı temsil etmek üzere Kendiliğinden-Doğmuş’un gönderildiğini, onun fevkalade tebcil edildiğini ve her şeyin onun emrine verildiğini söylerler.

Ve Hakikat dahi onunla birlikte gönderilmiştir, nitekim Kendiliğinden-Doğmuş ile Hakikat arasında bir izdivaç mevcuttur.

(Yukarıdaki fragmanlardan hareketle sistemi tahlil etmeye kalkışmak şu an için imkânsızdır, bununla birlikte, risalenin burada Pleroma (Doluluk)’nın, yani ideal âlemin üç kök safhasını yahut sudur anlarını sergilediği ileri sürülebilir, (a) Doğurulmamış, (b) Kendiliğinden-Doğmuş ve (c) Doğurulmuş, yani Baba, Logos, Bütün.

Ne var ki Gnosis, bilinen diğer bütün sistemlerden daha girift bir yapıya sahiptir ve onun asli süreçlere dair idealist sezgileri hiçbir sınır tanımaz.)

Mesih’in Işığından ve Bozulmaz Olan’dan, Kendiliğinden-Doğmuş’u çevrelemek üzere dört büyük Işık zuhur eder. Bunların isimleri Harmozel, Oroiael, Daveithe ve Eleleth’tir. İrade’den ve Ebedî Hayat’tan ise diğer dördü zuhur eder, Kharis, Synesis, Aisthesis ve Phronesis. İrenaeus şöyle yazar,

Ve Mesih olan Işıktan ve Bozulmazlık’tan, Kendiliğinden-Doğmuş’u ihata etmek üzere dört Nur saçıldı, İrade’den ve Ebedî Hayat’tan ise bu dört Nur’un tahtında hizmet etmek üzere, Lütuf (Kharis), İhtiyar (Thelesis), Anlayış (Synesis) ve Basiret (Phronesis) tesmiye ettikleri dört ayrı sudur meydana geldi.

Ve Kharis kendi payına büyük ve ilk Nur ile birleşti, bunu Kurtarıcı addedip Harmogen diye adlandırırlar, Thelesis ikinci Nur ile birleşti ki ona da Raguel derler, Synesis David tesmiye ettikleri üçüncü Nur ile, Phronesis ise Eleleth dedikleri dördüncü Nur ile birleşti.

Bu pasaj pek çok cihetten ehemmiyet arz eder.

Doğru isimleri öğreniriz, bunlardan üçünün (Eleleth, Daveithe, Oroiael) Bruce Kodeksi’nde de yer aldığını müşahede eder, böylece bu mühim kodeks ile elimizdeki yazmanın ilk metni arasındaki irtibatı kurmuş oluruz.

Bu deliller, Meryem İncili’nin Milattan Sonra 180 senesinden evvel telif edildiğini ve Kıptîce tercümenin türediği Grekçe aslının İrenaeus’tan daha kadim olduğunu ispata kâfidir. Schmidt’in kanaatine göre metin Mısır menşelidir.

Bu metni istimal eden mektep, İrenaeus tarafından Barbelo-Gnostikleri yahut kendi aralarındaki yaygın adlandırmayla doğrudan doğruya Gnostikler olarak zikredilen fırkadır, bu mektep daha sonra Epiphanios’un isimlerini ve talimlerini tafsilatıyla aktardığı pek çok müstakil zümreye bölünmüştür.

Bunlar arasında Meryem adı altında tedavül eden birçok kitap bulunmaktaydı, nitekim Epiphanios (Haer., xxvi. 8), Meryem’in Sualleri’nin hem Büyüğünden hem Küçüğünden bahseder ve hatta xii. fasılda Meryem’in Şeceresi’ni zikreder.

Celsus daha evvel bu mekteple temas etmiş ve muhtemelen eserimizden haberdar olmuştu, zira bize bazı bidat ehlinin kendi kökenlerini Meryem ve Marta’ya dayandırdıklarını nakleder ve Ofitler olarak bilinen fırkanın meşhur şemasını aktarır.

Dahası, elimizdeki orijinal metin İrenaeus’un eserimizden yalnızca muayyen bir noktaya kadar iktibasta bulunduğunu, I. 30’da ise eline geçmiş bulunan aynı mektebe ait ikinci bir eseri kullandığını göstermektedir.

Schmidt’in bu ilgi çekici değerlendirmesini Profesör Harnack’ın bir notu takip eder. Harnack kanaatini şu şekilde serdeder,

Bu buluntu, ilkel Kilise tarihi açısından birinci derecede öneme sahiptir, zira yalnızca elimizde ikinci yüzyıla ait bir (veya belki de üç) özgün Gnostik eser bulunmasıyla kalmamakta (İsa Mesih'in Hikmeti metninin Valentinus'un meşhur eseri olması muhtemel midir?), aynı zamanda lütufkâr kader, İrenaeus'un bu üç risaleden birinden iktibasta bulunmuş olmasını da borçlarımıza eklemiştir.

Böylelikle, bir Kilise Babası tarafından aktarıldığı şekliyle bir Gnostik sistemin takdimini ilk defa aslı üzerinden denetleme imkânına kavuşmuş bulunuyoruz. Bu tetkikin neticesi, bekleyebileceğimiz üzere, metin atlamaları sebebiyle ve hasımlarını anlama yönünde hiçbir gayret sarf edilmediğinden, Gnostiklerin kesinlikle saçma sayılamayacak mülahazalarının manasının Kilise Babası tarafından tahrif edildiğini göstermektedir.

Hasımlarının yazılarından ancak en büyük müşkülatla çıkarılabilecek bir diğer hakikat de, sistemin, Gnostiklerin açığa çıkarmayı arzu ettiği ilk ilke dahilindeki ruhi bir süreci ele alıyor olmasıdır. Kuşkusuz Tertullianus bir defasında şöyle demektedir, "Valentinus'un talebesi Ptolemaeus, eonların isimlerini ve sayılarını, uluhiyetin haricinde, şahsiyet kazanmış 'cevherlere' ayırmıştır, oysa bizzat Valentinus bunları duyum ve hissin intibaları olarak bizzat uluhiyetin en yüce zirvesine dahil etmişti", fakat hangi Kilise Babası Valentinus'un ve diğer Gnostiklerin mülahazalarını bu şekilde anlamak için zahmete katlanmıştır?

Hippolytus'a göre, Gnostik Marcus'un takipçileri öğretilerinin İrenaeus tarafından yanlış aksettirilmesinden şikâyetçi olmuşlardır, yeni keşfedilen kitabımızın takipçileri de İrenaeus'un onların öğretilerini akıl almaz bir tarzda tasvir edişinden haklı olarak şikâyet edebilirlerdi.

Böylece, evvelce muhtemelen ikinci yüzyılda Mısır'da ortaya çıkmış bir Gnostik eseri, yalnızca 185 yılı civarında bir Galya piskoposunun kaleme aldığı bir hülasası vasıtasıyla bilmekteyken, şimdi onu beşinci yüzyıla ait Kıptîce bir tercümede yeniden buluyoruz, hakikaten de tezatlarla dolu bir aktarım tarzı!

Şayet İrenaeus'un Birinci Kitabının son fasılları, en yetkin münekkitlerin daha önce iddia ettiği gibi, Justinus'un kayıp Syntagma'sından veya daha eski bir başka eserden iktibas edilmişse, bu durumda yeni belgemizin aslı, Schmidt veya Harnack'ın mezkûr risalede ona atfettiğinden çok daha eski bir tarihe dayanmaktadır.

Gnostisizm araştırmacısı, bu yeni buluntunun ehemmiyetinin ne kadar büyük olduğunu derhal idrak edecektir.

Yeni belgeler yalnızca Codex Brucianus'a değil, aynı zamanda Pistis Sophia sistemine de ışık tutmaktadır.

Artık Gnostik teozofiye dair tetkiklerimizi temellendirebileceğimiz bu üç özgün kaynağa sahibiz, böylelikle en yetkin Gnostik muallimlerin fikirlerini karanlıktan ve daha evvel içinde boğuldukları dindarca cerh edilme muhitinden kurtarmak adına nihayet bir şeyler yapılabileceğine dair bir ümit doğmuştur.

Meseleye vukufiyet ve hüsnüniyetle yaklaşan araştırmacının vazifesi, artık Gnosis'in ıstılahları için uygun terimler bulmak, muhtelif fikir silsilelerini layık oldukları münasebet içine yerleştirmek ve kozmogoni ile antropogoni meselelerine yukarıdan bakan Gnosis usulünün, bu gibi meseleleri tamamen aşağıdan ele alan modern ilmi araştırma usulleri kadar kendi sahasında makul olabileceğini göstermek olmalıdır.

Valentinus gibi şahsiyetlerin, dünyanın dört bir yanındaki kardeşleriyle tastamam aynı tetkiklerle meşgul olan teozoflar olduğunu unutmamamız icap eder.

Dünyanın en muazzam kozmogonileri, Gnostik kozmogenez ile aynı mahiyettedir ve bunların tetkiki bizi kaynağın benzerliği hususunda ikna edecektir.

Gnostik antropogenezin genel teozofik fikirlerle pek çok benzerlik noktası mevcuttur ve Gnostik ruhiyat büyük ölçüde yakın tarihli araştırmalar tarafından teyit edilmektedir. Gnostik ıstılahların idrak edilmesi, diğer teozofi yazarlarında bulunanlardan daha müşkül değildir, nitekim Gnosis üzerine yazan muhtelif müelliflerin bu terimleri farklı şekillerde kullanmaları ile Gnostiklerin fikirlerinin Kilise Babaları tarafından yanlış aksettirilmesi arasında, diğer teozofi yazarlarının benzer terimlere yüklediği muhtelif manalar ile bu yazarların münekkitleri tarafından yanlış aksettirilmesi arasında tam bir paralellik mevcuttur.

Gnostikler kendi muğlaklıklarından kısmen mesuldü, Kilise Babaları da hakikati yanlış aksettirmelerinden ötürü kısmen kabahatliydi.

Hülasa, temyiz kabiliyetine sahip bir araştırmacının bu kabil tüm edebiyata tatbik etmesi gereken tenkit miyarı ne ise, Gnostiklerin metinlerine tatbik edilmesi gereken tenkit miyarı da aynıdır.

Gnostiklerin sembol ve mitlere bürüdüğü pek çok hususu bugün açıkça konuştuğumuz doğrudur, buna rağmen bu mevzulardaki hakiki ilmimiz, zannetmeye meyyal olduğumuz kadar Gnosis'in büyük muallimlerinin pek de fersah fersah ilerisinde değildir, o devirde olduğu gibi şimdi de ne hakkında yazdığını gerçekten bilenlerin sayısı pek azdır, geri kalanlar ise yalnızca iktibas eder, mukayese yapar, uyarlar ve tahminde bulunur.

BAZI UNUTULMUŞ KELAMLAR

Hristiyanlığın ilk asırlarında, Hatıratlar, Resullerin İşleri ve İnciller tesmiye edilen ve Rabbin Kelamlarını yahut Logoi'yi ihtiva eden pek çok rivayet, efsane ve dini menkıbe tedavüldeydi.

Bu Logoi veya Logia, Yahudi kavminin Eski Ahit kitaplarına kaydedildiğinde "Rab şöyle buyurur" şeklindeki mehabetli formülle takdim edilen, Peygamberler Mektebi mensuplarının nebevi kelamlarıyla aynı lisanla ifade edilmiş ve hemen hemen aynı mahiyette olan vahiyler yahut gaipten haber veren beyanlardı.

Zamanla, Logoi'nin bu ananevi, efsanevi ve mitsel çerçevelerinden bazılarının tek başına tarihi hakikat olduğu ilan edilmiş ve ikinci asrın ikinci yarısından itibaren muteber bir akide mecmuası teşekkül ettirilmiştir.

"Mitsel" tabirini en müspet manasıyla, yani Tanrı'nın, evrenin ve insan ruhunun tabiatına dair gizem öğretilerini kasıtlı ve sembolik bir tarzda tecessüm ettiren hikâyeler kastederek kullanıyorum.

Pek çok metin arasından yalnızca birkaçı seçildiğinden, böylelikle çok sayıda Logoi dışarıda bırakılmıştır.

Bu dışlanan Logoi'nin en son derlemesi Resch tarafından yapılmış ve 1889 yılında Gebhardt ile Harnack'ın Texte und Untersuchungen serisinde Agrapha, Aussercanonische Evangelienfragmente başlığı altında neşredilmiştir.

Kanon harici bu parçaların bazıları, yakından tanınan kanonik Kelamların varyantlarıdır ve esasen birinin yeniden inşası açısından ehemmiyet taşımaktadır,

Sinoptik derleyicilerin bilgilerini devşirdikleri kök kaynaklar mevcuttur. Bunlardan birkaçı Pavlus'un Mektupları'nda muhafaza edilmiştir.

Diğerleri ise, ekseriyetle Yeni Ahit olarak tesmiye edilen Yeni Misak kitaplarının kanonik seçkisine yalnızca aşina olanlarca bütünüyle bilinmemektedir.

Bu Logoi, kökenleri tetkik eden araştırmacılar için hususi bir ehemmiyet arz eder, bu sebeple Resch'in metninden tercüme edilmiş bir seçkiyi buraya zeyl ediyorum. Yahudi bir yazar tarafından kaleme alınan ve 1895 senesinde Londra'da William Heinemann marifetiyle neşredilen, Başkalarının Gözünden O başlıklı dinî bir romanda bu Logoi'den bazılarının işlenmiş olduğunu zikretmek icap eder. Merhamet bulun ki merhamet göresiniz, bağışlayın ki bağışlanasınız, siz ne yaparsanız size de aynısı yapılacaktır, nasıl verirseniz size de öyle verilecektir, nasıl hüküm verirseniz öyle hüküm giyeceksiniz, nasıl hizmet ederseniz size de öyle hizmet edilecektir, hangi ölçüyle ölçerseniz, mukabilinde size de aynı ölçüyle ölçülecektir. Hikmet, evlatlarını ileriye sevk eder. Bana yakın olan, ateşe yakındır, Benden uzak olan ise krallıktan uzaktır. Eğer küçüğü [yani gizi] gözetmezseniz, büyüğü size kim bağışlar? Beni görmek ve krallığıma vasıl olmak isteyenlerin, ızdırap ve meşakkatle Bana ermeleri elzemdir. Hayırlı olanın gelmesi muhakkaktır, lâkin onun vesilesi olana ne mutlu, aynı surette şerrin de gelmesi muhakkaktır, lakin onun vesilesi olanın vay haline. Zayıflar, güçlüler marifetiyle halas bulacaktır.

BAZI UNUTULMUŞ KELAMLAR Gizleri Benim için ve evimin oğulları için hıfzedin. Mukaddes olanlara raptolunun, zira onlara rabtolunanlar takdis edilir. Bu dünyanın sureti zeval bulur. [Suret, yani tertip ve şekillenme (a-xwa), zira başka dünyalar ve bu dünyanın başka safhaları da vardır]. Bu ekmeği yiyip bu kâseden her içtiğinizde, Ben [size] gelinceye dek ölümü ilan edin, dirilişimi ve göğe urucumu ikrar eyleyin. [Bir varyant bu sözü üçüncü şahıs kipiyle verir ve Logos olan "İnsanoğlu'nun ölümünden" bahseder.

Efendi, muayyen bir mukaddes ayinin icrası esnasında şakirtlerine rücu edeceğini vaat eder.] İmanı ve ümidi hatırda tutun, zira Tanrı'ya ve insana duyulan, ebedî hayat bahşeden o sevgi onlar vasıtasıyla tevellüt eder. Ölüme sevk eden bir ihtilat olduğu gibi, hayata sevk eden bir ihtilat da mevcuttur. Sebt gününde çalışan bir adamı müşahede ederek ona şöyle dedi,

Ey insan, şayet ne yaptığını biliyorsan sana ne mutlu, lâkin bilmiyorsan, melunsun ve şeriatı çiğneyensin. İşaretlere neden hayret edersiniz?

Size, bütün bir cihanın içine alamayacağı kudretli bir miras bahşediyorum. Rabbe bir zat tarafından krallığının ne vakit tecelli edeceği sual olunduğunda, ona şöyle buyurdu,

İki bir olduğunda, dışarıdaki içerideki gibi kılındığında, erkek dişiyle bir olup ne erkek ne de dişi kaldığında. Yeryüzünde kimseye "Baba" tesmiye etmeyin, zira yeryüzünde

yalnızca hâkimler mevcuttur, semada ise, gerek gökte gerek yerde her bir nesebin [yani bir babadan gelen "kan bağının" (-Trarpia)] menbaı olan Baba vardır. İçinizdeki Ruhü'l-Kudüs'ü mahzun etmeyin ve içinizde parıldamış olan Nuru söndürmeyin. Kendinizi suda yahut aynada nasıl müşahede ediyorsanız, Beni de kendi içinizde öyle görün. Sizi nasıl bulursam, öyle hüküm biçeceğim. Büyük [gizlerin] peşine düşün, küçüğü size ziyadesiyle verilecektir, semavi olanı arayın, dünyevi olan size munzam kılınacaktır. Kötüyü reddeden, iyiyi muhafaza eden, hüsnükabul görmüş sarraflar olun. Bedenini pak tut. Hastalar sebebiyle mariz düştüm, açlar sebebiyle acıktım, susuzlar sebebiyle susadım. Kötülüğe kötülükle, serzenişe serzenişle, yumruğa yumrukla, lanete lanetle mukabele etmeyerek. Sevgi, günahların pek çoğunu örter. İnayet Ruhuna küfreden ve onun inayet ihsanını tükürüp atan sahte mesihler ve sahte muallimler mevcuttur, bunlar gerek bu Eonda gerekse gelecek olan Eonda asla mağfiret edilmeyeceklerdir. [İnayet, "ulvi kudrettir", insanı bir "mesih" kılan Logos'un iktidarıdır.

Karis yahut İnayet, Logos'un eşidir, O'nun kudreti yahut şaktisidir.

Sahte "mesihler", "inisiyasyondan geçmiş" ve yeminlerini nakzetmiş olanlardır.

Eon ise muayyen bir zaman devridir.] Zira Semavi Baba, günahkârın tedip edilmesinden ziyade tövbe etmesini murad eder.

BAZI UNUTULMUŞ KELAMLAR Zira Tanrı, herkesin Kendi ihsanlarından nasiptar olmasını murad eder. Sende olanı muhafaza et ki, ziyadeleşerek çoğalsın. İşte, sonuncuyu birinci gibi kılarım. Kurbanlara nihayet vermek üzere geldim, şayet kurban etmekten vazgeçmezseniz, gazap da sizin üzerinizden eksilmeyecektir. Kardeşinin ruhunu mahzun edenin [vay haline]. Ve kardeşinizi de mesut görmedikçe asla sürur duymayın. Hayret eden hükümrandır ve hükümran olan istirahate erer. [Bu, müphem bir kelamdır, Eflatun'un şu ifadesine teşbih edilmiştir, "

Hayret etmekten başka bir felsefe başlangıcı yoktur", yani Ulûhiyetin efalini hayret ve hürmetle temaşa etmek.

Bu durum felsefenin yahut Gnosis'in bidayetidir, nihayeti ise insanı kendi kendisinin hükümdarı ve binaenaleyh tanrıların ve insanların efendisi kılar, böylelikle o huzura kavuşur.] Annem olan Ruhü'l-Kudüs, az evvel beni başımdaki saç tellerinden birinden tuttu ve ulu Tabor Dağı'na nakletti. [Baştaki saç telleri, belki de Upanişadlar'da tesmiye edildiği veçhile ruhun bedenden huruç ettiği nadileri remzediyor olabilir, dağ ise manevi sahalara doğru uzanan uruc yoludur.] Beni arayan, yedi yaşından [itibaren] çocuklarda bulacaktır, zira onlarda mahfuz kalmış vaziyette, on dördüncü devirde (Eonda) tecelli ederim.

[Bu ifade, ya yüksek benliğe veya Logos'tan gelen ışık kıvılcımına, yahut da inisiyelerin "küçük çocuklar" gibi olmasını gerektiren inisiyasyonun muayyen derecelerine işaret ediyor olabilir.]

Salome ölümün daha ne kadar hüküm süreceğini sorduğunda, Rab ona şöyle dedi,

Siz kadınlar doğurduğunuz müddetçe; zira ben dişinin işlerine son vermek için geldim. Ve Salome O'na dedi, Öyleyse doğurmamakla iyi etmişim. Ve Rab cevap verip dedi,

Her otlaktan yiyiniz, lâkin içinde [ölümün] acılığı bulunandan yemeyiniz.

Ve Salome sual ettiği bu şeylerin ne vakit bilineceğini sorduğunda, Rab dedi,

Utanç kaftanını ayaklar altına aldığınızda ve iki bir olduğunda, erkek ile dişi ne erkek ne de dişi kılındığında.

["Utanç", muhtemelen yukarıda zikredilen Logoi'den birindeki "karışma" ile aynı manadadır. Utanç kaftanını çiğnemek, hayvani tabiatın fevkine yükselmektir.]

Düşmanlarınız için dua ediniz; imansızların helak oluşuna yas tutanlara ne mutlu.

Yüce bir dağın üzerinde durdum ve devasa bir adam ile bir cüce gördüm; gök gürültüsü gibi bir ses işittim ve dinlemek için yaklaştım; O bana seslenip dedi, Ben senim ve sen bensin; ve sen her nerede olursan ol, ben oradayım.

Her şeyin içine saçılmış durumdayım ve ne vakit dilersen Beni toplarsın; ve Beni toplarken Kendi Benliğini toplarsın.

[Burada yine inisiyasyon dağı karşımıza çıkmaktadır. İnisiye, Semavi İnsan'ın, yani Logos'un ve cüce olan kendisinin rüyetini temaşa eder; Büyük İnsan ile yürekte ikamet eden ışık kıvılcımı olan küçük insanın rüyetini.]

UNUTULMUŞ BAZI KELAMLAR

Kutsal Ruhun üzerimize insin ve bizi arındırsın!

[Rabbin Duası'nın pek kadim bir nüshasından, "Melekûtun gelsin" ibaresinin yerine.]

Yeryüzünde hiçbir şeye mâlik olmayınız.

Koynumda benimle birlikte toplanmış olsanız dahi, şayet buyruklarımı yerine getirmezseniz, sizleri dışarı atarım.

Ey Âdemoğulları, size ait olmayan bu fâni şeyler vasıtasıyla, asıl sizin olan ve zeval bulmayacak olanı elde ediniz.

Zira Kutsal Ruh ile meshedildikten sonra dahi, peygamberlerin arasında günah sözü bulunmuştur.

[Yani, kendileri "mesihler" kılındıktan sonra dahi. "Günah sözü" ifadesi, anlaşıldığı kadarıyla peygamberlerin yanılgı içeren beyanları anlamına gelmektedir.]

Bir kimse benim adım uğruna her şeyi terk ederse, ikinci gelişte ebedi hayata vâris olacaktır.

["Benim adım uğruna" ifadesi, Üstadın halka açık vaazlarında istimal ettiği Büyük İsim'in kudretine delalet eder; ikinci geliş ise, inisiyasyonu esnasında adayın üzerine Mesih ruhunun nüzul etmesidir. "Ebedi hayat", hayatları bir ebediyet olan Eonların, yani ruhani mevcudiyetlerin hayatıdır.]

Aşağıdakini yukarıdaki, yukarıdakini aşağıdaki, sağı sol ve solu sağ, önü arka [ve arkayı ön] kılmadıkça, Tanrı'nın Melekûtuna giremezsiniz.

[Yani, merkez noktaya dahil olamaz ve böylece ruhani âleme geçemezsiniz.]

Yeniden çarmıha gerileceğim.

Kendimi bildim ve her cihetten kendimi derleyip topladım; hükümdara hiçbir çocuk ekmedim, aksine onun köklerini kazıdım ve dört bir yana dağılmış [kendi] uzuvlarımı topladım; senin kim olduğunu biliyorum, zira ben yukarıdaki âlemlerdenim.

[Bu, inisiyenin ruhunun, her biri Ölüm'ün birer memuru olan bir hükümdarın idaresindeki gayb âlemlerinden geçerken serdettiği müdafaadır. Logos nasıl kendi çocuklarını (ışık kıvılcımlarını, kendi bedeninin uzuvlarını) bir araya getirip bağrındaki evine alırsa, benlik de uzuvlarını öyle toplar ve Osirisleşir.]

Halkın huzurunda sözlerle vaaz ettiğiniz şeyi, her insanın huzurunda fiillerinizle icra ediniz.

Sen her insan için açan ve her insan için kapayan anahtarsın.

[Bu kelam şakirtlerin ağzından aktarılmıştır; doğrudan ifade edilecek olsaydı, "Ben... anahtarım" şeklinde okunurdu.

Gnostik edebiyattan, bilhassa Kıpti Kodekslerin muhtevasından sayısız başka Logoi ilave edilebilirdi; lâkin Kelam külliyatının büyük bir kısmının reddedildiğini ve unutulduğunu kâriye göstermek için kâfi miktar verilmiştir.

Bu malzemenin ne denli kıymetli olduğu, yakın zamanda vuku bulan bir keşifle ortaya konmuştur.

Grenfell ve Hunt tarafından 1897 senesinde Oxyrhynchus mevkiinde keşfedilen kadim papirüs parçası, bizler için Logoi'nin malum olan en iptidai şeklini muhafaza etmektedir.

UNUTULMUŞ BAZI KELAMLAR

İçerdiği deşifre edilebilir altı Kelamdan biri bize aşinadır, ikisi yeni unsurlar ve mühim varyantlar ihtiva eder, üçü ise tamamen yenidir.

Şayet elimize ulaşan bu münferit yapraktaki şimdi meçhul olan kelamların malum olanlara nispeti, elyazmasının mütebaki kısmında da aynı derecede yüksek idiyse, o vakit Kanon sebebiyle kazandığımızdan ziyadesini kaybettiğimiz muhakkaktır.

Yeni bulunan Kelamlar, bize zaten aşina olanı hariç tutulursa, şu şekildedir,

İsa der,

Dünyaya karşı oruç tutmadıkça, Tanrı'nın Melekûtunu katiyen bulamazsınız; ve Şabat'ı hakkıyla tutmadıkça, Baba'yı göremezsiniz.

İsa der,

Dünyanın ortasında durdum ve onlara bedenen göründüm; hepsini sarhoş buldum, aralarında tek bir susamış kimseye rastlamadım. Ve Ruhum insanların ruhları için kederlenmektedir, zira yüreklerinde kördürler ve görmezler. . . .

İsa der,

Her nerede iki kişi bulunursa, Tanrı'dan yoksun değillerdir; ve nerede bir tek kişi varsa, derim ki, ben onunlayım. Taşı kaldır, Beni orada bulacaksın; odunu yar, işte oradayım.

[Bu kelamın ilk kısmı son derece kusurludur; Blass'ın tahminlerini esas aldım.]

İsa der,

Bir peygamber kendi memleketinde makbul değildir, bir hekim de kendisini tanıyanları şifaya kavuşturamaz.

İsa der,

Yüksek bir tepenin üzerine kurulmuş ve tahkim edilmiş bir şehir ne yıkılabilir ne de gizlenebilir. İsa der ki,

Yalnızca tek kulağınla işitmektesin (fakat diğerini kapamışsın). Bu eserin ilk baskısının yayımlanmasından bu yana, kadim Oxyrhynchus’un çöplükleri, benzer bir kelam derlemesinden parçalar içeren hayli yıpranmış bir papirüs kırıntısını daha gün yüzüne çıkarmıştır, Grenfell ve Hunt baskısında (New Sayings of Jesus, Londra, 1904) metnin sökülebilen kısımları şöyle akmaktadır, Yaşayan İsa’nın ... ve Thomas’a söylediği ... sözler şunlardır ve onlara şöyle dedi,

Bu sözlere kulak veren hiç kimse asla ölümü tatmayacaktır. İsa der ki,

Arayan kişi ... buluncaya dek durmasın ve bulduğunda hayret edecektir, hayret ederek hüküm sürecek ve hüküm sürerek huzura erecektir. İsa der ki, (Sorarsınız,

Eğer krallık semada ise, bizi krallığa) çekenler kimlerdir? ... havadaki kuşlar, yerin altında yahut üstünde bulunan tüm mahlukat ve denizin balıkları, sizi çekenler bunlardır, hem Semanın Krallığı içinizdedir ve kendini bilen herkes onu bulacaktır. (Şu halde gayret edin de) kendinizi bilin, böylece ... Baba’nın oğulları olduğunuzun farkına varacaksınız, (ve) Tanrı’nın Şehrinde olduğunuzu bileceksiniz ve bizzat o Şehir sizlersiniz. İsa der ki,

Yüzünün önünde olmayan her şey ve senden gizlenen her şey sana ayan beyan edilecektir.

Zira açığa vurulmayacak hiçbir gizli şey, diriltilmeyecek hiçbir gömülü şey yoktur.

SONUÇ

Ey Tanrı’nın tapılmaya layık Nuru, zihinlerimize nurunu bahşedesin diye Sana ibadet ederiz!

SONSÖZ

Ey okur, şayet buraya kadar okuduysan, benimle birlikte yol almış yahut bir başka yoldan gelmiş olabilirsin, fakat yolda bu kadar ilerlediysen, en azından bana öyle gelir ki, sanki birlikte bir nur diyarına seyahat etmişizdir.

Kısa da olsa birkaç saat boyunca Üstat’ı sevmiş ve halen seven kimselerle hasbihal etme ayrıcalığına eriştik.

Sözleri halen kulaklarımızda çınlarken, sevgilerinin hayatı halen damarlarımızda ürperirken, onlar hakkında kötü söz söylemeye nasıl cüret edebiliriz? "Ey yorgun düşenler, Bana gelin!"

Böylesi bir muhabbet nuru içindeyken, tüm varlıklarıyla O’na yöneldiler diye onları kınamaya nasıl gönlümüz elverir?

Sözlerini okuyup hayatlarına baktığımda ben şahsım adına, ufuklarında pek çokları için alabildiğine iri harflerle kazınmış duran "Sapkınlık" yaftasının alacakaranlık bir mesafede silinip gittiğini ve bunun yerine, başları üzerinde takdis eden ellerini uzatmış duran Üstat’ın siluetini görüyorum.

İlk Hristiyanlığın bu veçhesinin unutulmasına neden müsaade edildiğini bilmiyorum.

Kuşkusuz onun geri çekilmesiyle gözetilen bir gaye vardı, lakin bugün, yirminci asrın başında, artık sahip olduğumuz o daha geniş hürriyet ve engin hoşgörü ikliminde bu peçe yeniden kaldırılamaz mı?

Eski biçimlerin geri dönmesi elzem değildir, gerçi bazılarında fazlasıyla güzellik bulunduğu muhakkaktır!

Fakat o eski kudret oradadır, beklemekte ve gözetmektedir, şayet O kudreti elinde tutana, mezhebi akidelerimizle O’nu sınırladığımız gibi değil de hakikatte olduğu veçhiyle yönelecek olursak, bürünmeye hazırdır yeni biçimlere, çok daha latif biçimlere. Yeryüzünde yaşayan insan sayısı kadar Tanrı’ya ibadet etmenin yolu bulunduğunu idrak etmemiz için ne kadar zaman geçmesi gerekecek? Oysa her insan halen şunu ikrar etmekte, Benim yolum en iyisidir, yegâne yol benimkidir. Şayet bunu diliyle ikrar etmiyorsa da aklından geçirmektedir.

Bütün bunların aklımızı aştığı bir hakikattir, din, içimizde aklımızdan daha yüce olan o şeydir ve daha yüce olduğundan, daha büyük bir tatmin bahşeder.

Kendimizi kurtarmak için kendimizi yitirmemiz gerekir, elbette akıl aşılmışsa, bu akıldışı demek değildir.

Şayet daha önce pek çok hayat yaşamış olduğumuz doğruysa, Tanrı’ya ne kadar çok vecihle ibadet etmiş yahut bunu başaramamış olmalıyız?

Daha evvel övgüler düzdüğümüz yolu ne kadar da sık kınadık!

Bir inançta müsamahasız, bir diğerinde aynı derecede hoşgörüsüz olarak geçmişteki kendimizi lanetledik! Şu halde, Mesih hakkında ne düşünürsünüz?

O, dinin bir Üstadı, en ali hikmet tasavvurlarımızın dahi ötesinde bir bilge olmak mecburiyetinde değil midir?

Yolları türlü türlüdür diye ibadet edenlerini kınar mı, o Yolu bizzat talim etmiş olan Kardeşlerine hürmet edenleri kınar mı?

Geri kalana gelince, aşırı bir kesinliğe ne hacet var?

Bütün bu ali meseleler hakkında hemcinsleri adına hüküm verebilecek kafi derecede bir Akıl (Nous) kimde vardır?

Herkes Nuru gördüğü veçhiyle takip etsin, zira Nur herkese yetecek kadardır, öyle ki nihayetinde "bütün şeylerin nura, o tatlı ve sevinç dolu nura dönüştüğünü" müşahede edebilelim.

Kadim bir Kıpti müntesihin kelamıyla ekleyeceğim şu söz haricinde, söyleyeceklerimin tümü bunlardır, "Ey Rabbim, bunu yazan günahkârın ruhuna merhamet eyle!"

KAYNAKÇA

Bu sahada gerçek anlamda bir bibliyografya sayılabilecek hiçbir çalışma bulunmadığından, Gnostisizmin eksiksiz bir Bibliyografyasına doğru bir ön katkı teşebbüsü olarak bunu ilave ediyorum.

Ehemmiyet arz eden her eser (ve makale) (neredeyse eminim ki) dahil edilmiştir ve Kıpti Gnostik metinleri üzerine yapılmış çalışmaların listesinin hayli ikmal edildiği söylenebilir, bununla birlikte süreli yayınlarda ve ilmi cemiyetlerin neşriyatında (bilhassa Fransızca olanlarda) halen eklenmesi icap eden muayyen sayıda makale bulunmaktadır, gerçi bu sayının pek yüksek olduğunu zannetmiyorum.

Ansiklopedilere daha fazla atıf ekleyebilirdim, fakat bu kabil neşriyattaki maddelerin büyük ekseriyeti pek az kıymet taşımaktadır.

Umumi Bibliyografyayı şu kısımlara taksim ettim, (i.) Erken Dönem Eserleri, (ii.) 1851 Öncesi Tenkidi İncelemeler, (iii.) 1851 Yılında Philosophumena Metninin Neşrinden Sonraki Eserler.

Genel Kaynakça

Bölüm i, genel olarak kıymeti pek az olan eserleri ihtiva eder, Bölüm ii ise, metni ilk kez 1851 yılında Miller tarafından Oxford'da neşredilen Hippolytus'un Philosophumena'sının muhtevasından habersiz olmanın getirdiği eksiklikten muzdariptir. Bu eserin ihtiva ettiklerinin, Gnostisizm tetkikatında bir devrim yarattığı söylenebilir.

Kıptîce Gnostik metinler üzerine icra edilen ve ileride Gnosis hakkındaki fikirlerimizi daha da kökten değiştireceğine inandığım çalışmaların bibliyografyasını da ayrı tuttum.

İngilizcedeki en yaygın bilgi kaynaklarına dair bir iki mütalaada bulundum, lakin eldeki çalışma denli umumi bir eserde yersiz kaçacağı mülahazasıyla sair tüm notlardan imtina ettim.

Erken Dönem Eserleri

1569. Marcossius (G. P.). De Vitis, Secretis, et Dogmatibus omnium Haereticorum . . . Elenchus alphabeticus. Coloniae.

1659. Macarius (J.). Abraxas seu Apistopistus quae est antiquaria de Gemmis basilidianis Disquisitio et cet. Antverpiae.

1664. Siricius (M.). Simonis Magi Haereticorum omnium Patris Pravitates et cet. Giessae.

1667. Michaelis (J.). Dissertatio de Indiciis Philosophiae gnosticae Tempore LXX., in Syntagma comment. Goettingae. Kısım 2, s. 269 vd.

1690. Ittig (T.). T. Ittigii . . . de Haeresiarchis Aevi apostolici et apostolico primi, seu primi et secundi a Christo nato Seculi, Dissertatio. Lipsiae. 2 kısım. 1690-96. 2. baskı Lipsiae 1703 (1696 baskısı ilavesiyle).

1709. Ittig (T.). Dissertationis Ittigianae de Haeresiarchis . . . adversus Catalecta F. Lotharii Mariae a Cruce . . . Defensio. Lipsiae.

1710. Strunz (F.). Friderici Strunzii Historia Bardesanis et Bardesanistarum et cet. Wittenburg.

1710. Massuet (R.). Irenaeus neşrine yazdığı Prolegomena. Paris.

1734. Beausobre (I. de). Histoire critique de Manichée et du Manichéisme. Amsterdam. 2 cilt. 1734, 1739. Cilt ii, s. 1-142. Mani'nin öncülleri olarak Basilides, Markion ve Bardesanes üzerine inceleme.

1739. Mosheim (J. L. v.). Institutiones christianae majores. Helmstadii. Cilt i, s. 376 vd. Dositheosçular üzerine yetkin bir inceleme.

1750 (?). Mosheim (J. L. v.). Geschichte der Schlangenbrüder. Helmstadt (?). British Museum'da mevcut değildir.

1753. Mosheim (J. L. v.). De Rebus christianis ante Constantinum magnum Commentarii. Helmstadtii.

1756. Schumacher (J. H.). Erläuterung der Lehrtafel der Ophiten. Wolfenbüttel. British Museum'da mevcut değildir.

1773. Tittmann (C. C.). Tractatus de Vestigiis Gnosticorum in N. T. frustra quaesitis. Lipsiae.

1790. Münter (F. C. C. H.). Versuch über u. s. w. (Essai sur les Antiquités ecclésiastiques du Gnosticisme). Anspach. Amélineau'nun Essai adlı eserinde iktibas edilmiştir. British Museum'da mevcut değildir.

1795. Schelling (F. W. J. v.). De Marcione Epistolarum paulinarum Emendatore. Tübingen. British Museum'da mevcut değildir.

1851 Öncesi Tenkidî Tetkikler

1818. Lewald (E. A.). Commentatio ad Historiam Religionum veterum illustrandam pertinens de Doctrina gnostica. Heidelberg.

1818. Neander (J. A. W.). Genetische Entwickelung der vornehmsten gnostischen Systeme. Berlin.

1819. Hahn (A.). Bardesanes gnosticus Syrorum primus Hymnologus. Commentatio historico-theologica. Lipsiae.

1819 (?). Hahn (A.). Dissertatio de Gnosi Marcionis. British Museum'da mevcut değildir.

1820. Bellermann (J. J.). Ueber die Gemmen der Alten mit dem Abraxasbilde. Berlin (?). British Museum'da mevcut değildir.

1820. Bellermann (J. J.). Ueber die Abraxas-Gemmen. Berlin. 3 program, 1820-1822.

1821. Fuldner (?). Ilgen'in Historisch-theologische Abhandlungen der Gesellschaft zu Leipzig adlı eserinde De Carpocratianis makalesi. British Museum'da mevcut değildir.

1821. Hahn (A.). Antitheses Marcionis. Königsberg. British Museum'da mevcut değildir.

1823. Hahn (A.). Evangelium Marcionis ex Auctoritate veterum Monumentorum. Königsberg.

1823. Gieseler (J. C. L.). Neander tenkidi, Allgemeine Literatur-Zeitung içinde. Halle. No. 104, s. [okunamadı]

1825. Neander (J. A. W.). Antignostikus. Geist des Tertullianus und Einleitung in dessen Schriften mit archäologischen und dogmen-historischen Untersuchungen. Berlin. 2. baskı, 1849.

1825. Neander (J. A. W.). Allgemeine Geschichte der christlichen Religion und Kirche. Hamburg. 6 cilt, 1825-52. İngilizce tercümesi (General History of the Christian Religion and Church), Rose (H. J.) tarafından, Londra, 2 cilt, 1831-41, Torrey (J.) tarafından 2. baskıdan, Londra, 9 cilt, 1847-55, yeni baskı (Bohn), Londra, 2 cilt, 1890. Cilt ii, "The Gnostic Sects", s. 1-195.

1828. Matter (A. J.). Histoire critique du Gnosticisme et de son Influence sur les Sectes religieuses et philosophiques des six premiers Siècles de l'Ère chrétienne. Paris. 3 cilt. Gözden geçirilmiş 2. baskı, 1843. Dörner tarafından yapılmış Almanca bir tercümesi mevcuttur.

1829. Burton (E.). An Enquiry into the Heresies of the apostolic Age (Bampton Lectures). Oxford.

1830. Gieseler (J. C. L.). Theologische Studien und Kritiken içindeki makale. Hamburg. S. 395 vd.

1831. Möhler (J. A.). Versuch über den Ursprung des Gnosticismus. Tübingen. Ayrıca Gesammelten Schriften adlı eserinde, Regensburg, 1839-40, Cilt i, s. 403 vd.

1834. Neumann (C. F.). Marcion's Glaubenssystem mit einem Anhange über das Verhältniss der Lehre Mani's zum Parsismus, dargelegt von Esnig, aus dem Armenischen übersetzt başlıklı makale. Zeitschrift für die historische Theologie. Leipzig. Cilt i, s. 71-78.

1834. Windischmann (F. H. H.). Esnig üzerine makale, Bayerischen Annalen für Vaterlandskunde und Literatur içinde. Münih (?). Ocak sayısı. British Museum'da mevcut değildir.

1835. Baur (F. C.). Die christliche Gnosis, oder die christliche Religions-Philosophie in ihrer geschichtlichen Entwiklung. Tübingen.

1839. Hildebrand (?). Philosophiae gnosticae Origines. Berlin. British Museum'da mevcut değildir.

1841. Simson (A.). Leben und Lehre Simons des Magiers başlıklı makale. Zeitschr. f. d. histor. Theolog. Leipzig. Cilt iii, s. 18 vd.

1841. Scherer (?). De Gnosticis qui in N. T. impugnari dicuntur. Strazburg. British Museum'da mevcut değildir.

1843. Norton (A.). The Evidences of the Genuineness of the Gospels. Cilt i, Boston, 1837, Cilt ii, 1843, 2. baskı, Londra, 1847. İkinci cildin tamamı Gnostiklere hasredilmiştir.

1846. Graetz (H.). Gnosticismus und Judenthum. Krotoschin.

1847. Migne (J. P.). Dictionnaire des Hérésies, des Schismes, des Auteurs et des Livres jansénistes, des Ouvrages mis à l'Index, des Propositions condamnées par l'Église, et des Ouvrages condamnés par les Tribunaux. Paris. 2 cilt.

Philosophumena Metninin 1851 Yılındaki Neşrinden Sonraki Eserler

1852. Volkmar (G.). Das Evangelium Marcions. Text und Kritik mit Rücksicht auf die Evangelien des Märtyrers Justin, der Clementinen und der apostolischen Väter. Leipzig.

1852. Jacobi (J. L.). Basilidis Philosophi gnostici Sententias ex Hippolyti Libro nuper reperto et cet. Berlin.

1852. Matter (A. J.). Une Excursion gnostique en Italie. Strazburg.

1853. Le Vaillant de Florival (P. E.). Esnig'in Fransızca tercümesi. Paris. British Museum'da mevcut değildir.

1853. Baur (F. C.). Das Christenthum und die christliche Kirche der drei ersten Jahrhunderte. Tübingen. 2. baskı, 1860.

1854. Hase (C. H.). Kirchengeschichte. Leipzig. 1854-1877. 7. ilâ 10. baskılarda Basilides üzerine.

1855.

Gundert (?), Zeitschrift für die lutherische Theologie dergisinde 3 makale, 1855, s. 209 ve devamı; 1856, s. 37 ve devamı, 443 ve devamı, British Museum kataloğunda ismi zikredilmemiştir.

1855, Volkmar (G.), "Die Kolarbasus-Gnosis" başlıklı makale, Zeitsch. f. d. histor. Theolog. içinde, Leipzig, Cilt iv, s. 603 ve devamı.

1855, Volkmar (G.), Die Quellen der Ketzergeschichte bis zum Nicänum kritisch untersucht, Birinci Cilt, Hippolytus und die römischen Zeitgenossen; oder die Philosophumena und die verwandten Schriften nach Ursprung, Composition und Quellen untersucht, Zürih.

1855, Uhlhorn (G.), Das basilidianische System mit besonderer Rücksicht auf die Angaben des Hippolytus, Göttingen.

1856, Hilgenfeld (A.), "Das System des Gnostikers Basilides" başlıklı makale, Theologische Jahrbücher içinde, Tübingen, Cilt i, s. 86-121.

1856, Baur (F. C.), "Das System des Gnostikers Basilides und die neuesten Auffassungen desselben" başlıklı makale, Theologische Jahrbücher içinde, Tübingen, Cilt i, s. 121-162.

1857, Harvey (W. W.), Sancti Irenaei Libri quinque adversus Haereses, Cambridge, 2 cilt, Gnostik Sistem Üzerine Giriş Mahiyetindeki Gözlemler, Cilt i, s. i-cli.

1860, Möller (E. W.), Geschichte der Kosmologie in der griechischen Kirche bis auf Origenes mit Specialuntersuchungen über die gnostischen Systeme, Halle.

1860, Noack (L.), "Simon der Magier" başlıklı makale, Psyche, Zeitschr. f. d. Kenntniss d. menschl. Seelen- und Geistesleben içinde, Leipzig, Cilt iii.

1860, Lipsius (R. A.), "Der Gnosticismus" başlıklı makale, Ersch ve Gruber'in Allg. Encykl. eseri içinde, Leipzig, Cilt lxxi, s. 223-305, ayrıca Leipzig'de müstakil olarak basılmıştır.

1860, Baxmann (R.), "Die Philosophumena und die Peraten, eine Untersuchung aus der alten Häresiologie" başlıklı makale, Zeitschr. f. d. histor. Theolog. içinde, Leipzig, Cilt ii, s. 218-257.

1861, Baxmann (R.), "Die häretische Gnosis" başlıklı makale, Zeitschr. f. christl. Wissenschaft u. christl. Leben içinde, Berlin, 1861, s. 214-227.

1862, Hilgenfeld (A.), "Der Gnosticismus und die Philosophumena mit besonderer Rücksicht auf die neuesten Bearbeitungen von W. Möller und R. A. Lipsius" başlıklı makale, Zeitschr. f. wiss. Theol. içinde, Jena, Cilt iv, s. 400-464.

1863, Merx (E. O. A.), Bardesanes von Edessa, nebst einer Untersuchung über das Verhältniss der clementinischen Recognitionen zu dem Buche der Gesetze der Länder, Halle.

1863, Renan (J. E.), Histoire des Origines du Christianisme, Paris, 8 cilt, 1863-1883, bilhassa v, vi ve vii. ciltlere bakınız.

1863, Lipsius (R. A.), "Ueber die ophitischen Systeme" başlıklı makale, Zeitschr. f. wiss. Theol. içinde, Jena, Cilt iv, s. 410-457.

1864, Lipsius (R. A.), Ofit Sistemleri üzerine makale, Zeitschr. f. wiss. Theol. içinde, Jena, Cilt i.

1864, Hilgenfeld (A.), Bardesanes der letzte Gnostiker, Leipzig.

1864, Gruber (J. N.), Die Ophiten, Historische Inaugural-Abhandlung, Würzburg.

1865, Lipsius (R. A.), Zur Quellenkritik des Epiphanios, Viyana.

1867, Lipsius (R. A.), "Ueber die Zeit des Markion und des Herakleon" başlıklı makale, Zeitschr. f. wiss. Theol. içinde, Jena, Cilt i, s. 75 ve devamı.

1867, Lipsius (R. A.), Aşağıdaki eserin aslına (British Museum'da bulunmamaktadır) dair eleştiri yazısı, Literarisches Centralblatt für Deutschland içinde, Leipzig.

1868, Hofstede de Groot (P.), Basilides am Ausgang des apostolischen Zeitalters als erster Zeuge für Alter und Autorität neutestamentlicher Schriften, insbesondere des Johannes-Evangeliums u. s. w., Leipzig, Felemenkçeden Almancaya tercüme.

1868, Hilgenfeld (A.), "Der Magier Simon" başlıklı makale, Zeitschr. f. wiss. Theol. içinde, Jena, Cilt iv.

1868, Fabiani (E.), Notizie di Simon Mago, tratte dai così detti Filosofumeni, Roma ve Torino.

1869, Lipsius (R. A.), "Gnosis" başlıklı makale, Schenkel'in (D.) Bibel-Lexikon adlı eserinde, Leipzig, 5 cilt, 1869-1875.

1871, Heinrici (G.), Die valentinianische Gnosis und die heilige Schrift, Berlin.

1872, Lipsius (R. A.), Die Quellen der römischen Petrussage kritisch untersucht, Kiel.

1873, Lipsius (R. A.), Heinrici'nin Valentinianische Gnosis adlı eseri üzerine eleştiri yazısı, Protestantische Kirchenzeitung içinde, Berlin, No. 8, s. 174-186.

1873, Harnack (A.), Zur Quellenkritik der Geschichte des Gnosticismus, Leipzig.

1873, Berger (P.), Études des Documents nouveaux fournis sur les Ophites par les Philosophumena, Nancy.

1873, Revillout (E.), Vie et Sentences de Secundus d'après divers Manuscrits orientaux, les Analogies de ce Livre avec les Ouvrages gnostiques, Académie des Inscriptions et Belles-Lettres tutanaklarından ayrı basım, Paris.

1874, Harnack (A.), "Zur Quellenkritik der Geschichte des Gnosticismus" başlıklı makale, Zeitschr. f. d. histor. Theol. içinde, Gotha, Kısım ii, s. 143-226, yukarıdaki çalışmanın devamı mahiyetindedir.

1874, Harnack (A.), De Apellis Gnosi monarchica, Leipzig (?), British Museum'da bulunmamaktadır.

1875, Hilgenfeld (A.), "Der Gnostiker Apelles" başlıklı makale, Zeitschr. f. wiss. Theolog. içinde, Jena, Cilt i, s. 51-75.

1875, Mansel (H. L.), The Gnostic Heresies of the first and second Centuries, Londra, Lightfoot tarafından yayına hazırlanan ve verilen derslerin notlarından müteşekkil, ölümünden sonra yayımlanmış bir eser.

1875, Lipsius (R. A.), Die Quellen der ältesten Ketzergeschichte neu untersucht, Leipzig.

1876, Hückstädt (E.), "Ueber das pseudo-tertullianische Gedicht adv. Marcionem" başlıklı makale, Zeitschr. f. wiss. Theolog. içinde, Jena, Cilt i, s. 154 ve devamı.

1876, Harnack (A.), "Beiträge zur Geschichte der marcionitischen Kirchen" başlıklı makale, Zeitschr. f. wiss. Theolog. içinde, Leipzig, Kısım i, s. 80-120.

1876, Lüdemann (M.), Makale, Literarisches Centralblatt içinde, No. xi, British Museum'da bulunmamaktadır.

1877, Jacobi (J. L.), "Gnosis" başlıklı makale, Herzog'un Real-Encyclopädie adlı eserinde, Leipzig, 2. baskı, 18 cilt, 1877-1888, Amerikan baskısı New York ve Boston, 1882-1883.

1877, Möller (E. W.), "Simon Magus" başlıklı makale, Herzog'un Real-Encyclopädie adlı eserinde (yukarıda zikredilen baskı).

1877, Jacobi (J. L.), "Das ursprüngliche basilidianische System mit eingehender Rücksicht auf die bisherigen Verhandlungen" başlıklı makale, Zeitschr. f. Kirchengesch. içinde, Gotha, Cilt i, s. 481-544.

1877, Smith (W.) ve Wace (H.), A Dictionary of Christian Biography, Londra, 4 cilt, 1877-1887, Gnosis yolunun mühim her muallimine dair bir makale ile Hort, Salmon ve Lipsius tarafından kaleme alınmış başlıca teknik terimlerin birçoğuna ilişkin kısa izahatı ihtiva eder.

1878, Hilgenfeld (A.), "Der Basilides des Hippolytus" başlıklı makale, Zeitschr. f. wiss. Theolog. içinde, Jena, Cilt ii, s. 228-250.

1879, Tulloch (J.), "Gnosticism" başlıklı makale, Encyclopaedia Britannica içinde, Londra, 9. baskı.

Gayet kısa ve konunun ağırlığına yakışmayacak mahiyettedir, İngiltere'deki genel okuyucunun bilgi edindiği yegâne kaynak olma vasfını taşır.

1879. De Pressensé (E. de). Makale, Gnosticisme. L'Encyclopédie des Sciences religieuses protestantes. Paris.

1880. Menéndez y Pelayo (M.). Historia de los Heterodoxos Españoles. Madrid. 3 cilt.

1880. Hilgenfeld (A.). Makale, Der Gnostiker Valentinus und seine Schriften. Zeitschr. f. wiss. Theol. Jena. Cilt iii, s. 280-300.

1880. Meyboom (H. U.). Marcion en de Marcioniten. Leyden.

1880. Joel (M.). Blicke in die Religionsgeschichte zu Anfang des zweiten christlichen Jahrhunderts. Breslau. 2 cilt. 1880, 1883. Ek ii. Die Gnosis. Cilt i, s. 103-170.

1880. Hilgenfeld (A.). Makale, Der Gnostiker Valentinus und seine Schriften, Zeitschr. f. wiss. Theolog. içinde. Leipzig. Kısım iii, s. 280-300.

1881. Kaufmann (G.). Die Gnosis nach ihrer Tendenz und Organization. Zwölf Thesen. Breslau.

1881. Hilgenfeld (A.). Makale, Cerdon und Marcion. Zeitschr. f. wiss. Theolog. Leipzig. Kısım i, s. 1-37.

1881. Hilgenfeld (A.). Makale, Revised Text of Letter of Ptolemy to Flora. A.g.e., s. 214.

1881. Harnack (A.). Makale, Tatian's Diatessaron und Marcion's Commentar zum Evangelium bei Ephraem Syrus. Zeitschr. f. Kirchengesch. Gotha. Kısım iv, s. 471-505.

1881. Funk (F. X.). Makale, Ist der Basilides der Philosophumena Pantheist? Theol. Quartalschrift. Tübingen. Cilt ii, s. 277 vd.

1881. Funk (F. X.). Makale, Ueber den Verfasser der Philosophumena. Theol. Quartalschrift. Tübingen. Cilt iv, s. 423-464.

1883. Hilgenfeld (A.). Makale, Valentiniana. Zeitschr. f. wiss. Theolog. Jena. Cilt iii, s. 356-360.

1884. Giraud (?). Ophitae, Dissertatio de eorum Origine, Placitis et Fatis. Paris.

British Museum'da bulunmamaktadır, bununla birlikte bir nüshasına tesadüf etmemiş olan Carl Schmidt tarafından zikredilmiştir.

1884. Hilgenfeld (A.). Die Ketzergeschichte des Urchristenthums. Leipzig. Yazarın önceki tetkiklerinin neticelerini hülasa etmektedir.

1885. Zahn (T.). Makale, Die Dialoge des Adamantinus (Marcion bahsi). Zeitschr. f. Kirchengesch. Gotha. Cilt ix, s. 193 vd.

1885. Salmon (G.). Makale, The Cross-references in the Philosophumena. Hermathena. Dublin. S. 389 vd.

1887. King (C. W.). The Gnostics and their Remains, ancient and mediaeval. Londra. 2. baskı. 1. baskı, 1864, çok daha muhtasar olup Pistis Sophia'ya dair hiçbir atıf ihtiva etmez.

1887. Amélineau (E.). Essai sur le Gnosticisme égyptien, ses Développements et son Origine égyptienne. Annales du Musée Guimet. Paris. Cilt xiv.

1888. Harnack (A.). Makale, Valentinus. Encyclopaedia Britannica. Londra. 9. baskı. Tulloch'un Gnostisizm umumuna dair makalesinden daha kapsamlı bir maddedir.

1888. Zahn (T.). Salmon'un Philosophumena nazariyesini benimsemektedir. Geschichte des N. T. Kanons. Erlangen. Cilt I. i, s. 24, not 2.

1889. Usener (H.). Religionsgeschichtliche Untersuchungen. Kısım i. Das Weihnachtsfest. Bonn.

1889. Harnack (A.). Yukarıdaki eserin tenkidi. Theologische Literaturzeitung. Leipzig. No. viii.

1889. Hönig (A.). Die Ophiten. Ein Beitrag zur Geschichte des jüdischen Gnosticismus. Berlin.

1889. Harnack (A.). Amélineau'nun Essai adlı eserinin tenkidi. Theolog. Literaturztg. Leipzig. No. ix, s. 232 vd.

1890. Stähelin (H.). Die gnostischen Quellen Hippolyts in seiner Hauptschrift gegen die Häretiker. Texte und Untersuchungen. Leipzig. Cilt vi, kısım 3.

1890. Harnack (A.). Sieben neue Bruchstücke der Syllogismen des Apelles. Text. u. Unter. Leipzig. Cilt vi, kısım 3.

1890. Kurtz (J. H.). Lehrbuch der Kirchengeschichte. Leipzig, 11. baskı, 1890. Macpherson (J.) tarafından yapılan İngilizce tercümesi, Church History. Londra. 3 cilt, 1888-1890. Cilt i, s. 98-125.

1891. Blunt (J. H.). Dictionary of Sects, Heresies, ecclesiastical Parties and Schools of religious Thought. Londra. Yeni baskı. Hiç tatminkâr değildir.

1891. Brooke (A. E.). The Fragments of Heracleon newly edited from the MSS. with an Introduction and Notes. Cambridge. Texts and Studies. Cilt i, No. 4.

1892. Mead (G. R. S.). Simon Magus. An Essay. Londra.

1893. Harnack (A.). Geschichte der altchristlichen Litteratur bis Eusebius. Leipzig. 2 cilt.

1894. Anrich (G.). Das antike Mysterienwesen in seinem Einfluss auf das Christentum. Göttingen. Der Gnosticismus in seinem Zusammenhang mit dem Mysterienwesen. S. 74-105.

1894. Harnack (A.). Lehrbuch der Dogmengeschichte. Freiburg i. B. ve Leipzig. 3 cilt, 3. baskı. 1. baskı, 1886. Die Versuche der Gnostiker u. s. w. Cilt i, s. 211-253.

1894. Harnack (A.). History of Dogma. Muhtelif mütercimlerce yapılan İngilizce tercümesi. Londra. 7 cilt. Havarilere Dayalı Bir Dogmatik ile Hristiyan Teolojisi Oluşturma Yolundaki Gnostik Teşebbüsler yahut Hristiyanlığın Şiddetli Sekülerleşmesi, Cilt i, s. 222-265.

1894. Kunze (J.). De Historiae Gnosticismi Fontibus novae Quaestiones criticae. Leipzig.

1894. Harnack (A.). Kunze'nin tezinin tenkidi. Theolog. Literaturztg. Leipzig. S. 506 vd.

1895. Amélineau (E.). Le nouveau Traité gnostique de Turin. Paris.

1895. Anz (W.). Zur Frage nach dem Ursprung des Gnostizismus. Texte u. Untersuch. Leipzig. Cilt xv.

1897. Nau (F.). Une Biographie inédite de Bardesane l'Astrologue. Paris.

1897. Bevan (A. A.). The Hymn of the Soul [Bardesan'a atfedilir] contained in the Syriac Acts of St. Thomas. Texts and Studies. Cambridge. Cilt v, No. 3.

1898. Friedländer (M.). Der vorchristliche jüdische Gnosticismus. Göttingen.

1899. Nau (F.). Bardesane l'Astrologue, Le Livre des Lois des Pays. Paris.

1899. Burkitt (F. C.). The Hymn of Bardaisan, İngilizceye aktarılmıştır. Londra.

1900. Mead (G. R. S.). Fragments of a Faith Forgotten. Some Short Sketches among the Gnostics, mainly of the First Two Centuries. A Contribution to the Study of Christian Origins. Londra.

1900. Preuschen (E.). Die apokryphen gnostischen Adamschriften aus dem Armenischen übersetzt.

1900 (?). Kreyenbühl. Das Evangelium der Wahrheit. 2 cilt. Cilt ii. 1905 (?). British Museum'da bulunmamaktadır.

1901. Waitz (H.). Das pseudotertullianische Gedicht adversus Marcionem. Ein Beitrag zur Geschichte der altchrist. Literatur sowie zur Quellenkritik des Marcionitismus. Darmstadt.

1902. Liechtenhan (R.). Makale, Die pseudepigraphe Literatur der Gnostiker. Zeitschr. f. d. neutest. Wissenschaft. Giessen. Cilt iii.

1903. Hoffmann (G.). Zwei Hymnen der Thomasakten. Zeitschr. f. d. neutest. Wissenschaft. Giessen. Cilt iv, s. 273-309.

1903. De Faye (E.). Introduction à l'étude du Gnosticisme au IIe et IIIe Siècle. Paris.

1904. Waitz (H.). Die Pseudoklementinen Homilien u. Rekognitionen. Texte u. Untersuchungen. Leipzig. Yeni Dizi Cilt x, Fasikül 4.

1904. Hilgenfeld (A.). Makale, Der Königssohn und die Perle. Ein morgenländisches Gedicht. Zeitschr. f. wissenschaft. Theologie. Leipzig. Cilt xlviii, (Yeni Dizi xii), Fasikül ii.

1904. Preuschen (E.). Zwei Gnostische Hymnen. Giessen.

1905. Harnack (A.). Yay. haz., The Letter of Ptolemy to Flora. Cambridge.

1905. Krüger (G.). Makale, Das Taufbekenntniss der römischen Gemeinde als Niederschlag des Kampfes gegen Marcion. Zeit. f. d. neutest. Wiss. Fasikül i.

1906. Mead (G. R. S.). Üç Kere Ulu Hermes. Helenistik Teozofi ve Gnosis Üzerine İncelemeler. Trismegistos külliyatının günümüze ulaşan vaaz ve fragmanlarının tercümesi olup giriş mahiyetinde tetkikler, şerhler ve notlarla zenginleştirilmiştir. Londra. 3 cilt.

KIPTİCE GNOSTİK ESERLER

Araştırmacı, aşağıdaki çalışmaların birçoğuna dair tenkidi notları Pistis Sophia çevirimin Giriş kısmında bulacaktır.

1770. Brittische theolog. Magazin içindeki makale. Aşağıda Köstlin maddesine bakınız.

British Museum'da buna dair hiçbir ize rastlayamadım.

1773. Woide (C. A.). Journal des Savants içindeki makale, Paris.

1778. Woide (C. A.). Cramer'in (J. A.) Beytrage zur Beforderung theologischer und andrer wichtigen Kentnisse adlı eserindeki makale, Kiel ve Hamburg, s. 82 ve devamı.

1799. Woide (C. A.). Appendix ad Editionem Novi Testamenti graeci e Codice ms. Alexandrino et cet., Oxford, s. 137.

1812. Münter (F. C. C. H.). Odae gnosticae Salomoni tributae, thebaice et latine. Praefatione et Adnotationibus philologicis illustratae, Kopenhag.

1838. Dulaurier (E.). Le Moniteur içindeki makale, Paris, 27 Eylül.

1843. Matter (J.). Histoire critique du Gnosticisme. Yukarıdaki Genel Kaynakça'ya bakınız, 2. baskı, Cilt ii, s. 41 ve devamı, 350 ve devamı. Dorner'in Almanca çevirisi, Cilt ii, s. 69 ve devamı, 163 ve devamı.

1847. Dulaurier (E.). Makale, Notice sur le Manuscrit copte-thébain, intitulé La Fidèle Sagesse; et sur la Publication projetée du Texte et de la Traduction française de ce Manuscrit, Journal asiatique, Paris, 4. seri, Cilt ix, Haziran, s. 534, 548.

1851. Schwartze (M. G.). Pistis Sophia, Opus gnosticum Valentino adjudicatum, e Codice manuscripto coptico londinensi descriptum. Metin ve Latince çeviri (1853) Schwartze tarafından, yayıma hazırlayan Petermann (J. H.), Berlin.

1852. Bunsen (C. C. J.). Hippolytus und seine Zeit. Anfänge und Aussichten des Christenthums und der Menschheit, Leipzig, Cilt i, s. 47, 48. Hippolytus and his Age, Londra, Cilt i, s. 61, 62.

1853. Baur (F. C.). Das Christenthum und die christliche Kirche der drei ersten Jahrhunderte, Tübingen, Notlar s. 185, 186 ve 205.

1854. Köstlin (K. R.). Makale, Das gnostische System des Buches Pistis Sophia, Theolog. Jahrbücher, Tübingen, Cilt xiii, s. 1, 104, 137, 196.

1856. Migne (J. P.). Le Livre de la fidèle Sagesse. Migne'in Dictionnaire des Apocryphes adlı eserinde imzasız bir çeviri, Paris, Cilt i, zeyil, Kısım ii, sütun 1181, 1286.

1860. Lipsius (R. A.). Gnosticismus, Leipzig, s. 95 ve devamı, 157 ve devamı. Genel Kaynakça'ya bakınız.

1875. Wright (W.). The Palaeographical Society. Facsimiles of MSS. and Inscriptions. Oriental Series, yayıma hazırlayan W. W., Londra, Levha xlii.

1877. Jacobi (J. L.). Makale, Gnosis, Herzog'un Theolog. Real-Encycl. eseri. Genel Kaynakça'ya bakınız.

1887. King (C. W.). The Gnostics and their Remains. P. S.'den birçok sayfanın çevirisini içerir. Genel Kaynakça'ya bakınız.

1887. Lipsius (R. A.). Makale, Pistis Sophia, Smith ve Wace'in Dictionary of Christian Biography eseri. Genel Kaynakça'ya bakınız.

1887. Amélineau (E.). Essai sur le Gnosticisme égyptien. Bilhassa Kısım iii, s. 106, 322. Genel Kaynakça'ya bakınız.

1889. Harnack (A.). Yukarıdaki eserin eleştirisi. Genel Kaynakça'ya bakınız.

1890. Amélineau (E.). Makale, Les Traités gnostiques d'Oxford. Étude critique, Revue de l'Histoire des Religions, Paris, s. 1, 72.

1891. Schmidt (Carl). Makale, Ueber die in koptischer Sprache erhaltenen gnostischen Originalwerke, Sitzungsber. der königl. preuss. Akad. d. Wissensch., Berlin, Phil.-hist. Klasse, xi, s. 215, 219.

1891. Harnack (A.). Ueber das gnostische Buch Pistis Sophia, Leipzig, Text. und Untersuch., Cilt vii, Kısım 2.

1891. Ryle (H. E.) ve James (M. R.). Psalms of the Pharisees, commonly called the Psalms of Solomon, Cambridge. P.S.'de iktibas edilen beş Süleymanî İlahi için. Konunun eksiksiz kaynakçası için Giriş kısmına bakınız.

1891. Amélineau (E.). Notice sur le Papyrus gnostique Bruce. Texte et Traduction, Paris.

1891. Schmidt (C.). Amélineau'nun Notice adlı eseri üzerine eleştiri, Göttingische gelehrte Anzeigen, Göttingen, No. xvii, s. 640, 657.

1891. Amélineau (E.). Makale, Le Papyrus Bruce. Réponse aux Göttingische gelehrte Anzeigen, Revue de l'Histoire des Religions, Paris, Cilt xxiv, No. 3, s. 376, 380.

1892. Schmidt (C.). Schmidt'in nihai cevabı, Gött. gelehr. Anz., No. vi, s. 201, 222.

1892. Schmidt (C.). Gnostische Schriften in koptischer Sprache aus dem Codex brucianus, herausgegeben, übersetzt und bearbeitet, Leipzig, Text. u. Untersuch., Cilt viii, Kısım 1, 2.

1894. Preuschen (E.). Yukarıdaki eser üzerine eleştiri, Theolog. Litt.-Ztg., Leipzig, No. 7.

1894. Schmidt (C.). Cevap, Die in dem koptisch-gnostischen Codex brucianus enthaltenen "beiden Bücher Jeû" in ihrem Verhältnis zu der Pistis Sophia, Zeitschr. f. wiss. Theolog., Leipzig, Kısım iv, No. xxiv, s. 555, 585.

1895. Amélineau (E.). Pistis Sophia. Ouvrage gnostique de Valentin, traduit du copte en français, avec une Introduction, Paris.

1896. Mead (G. R. S.). Pistis Sophia. Aslen Grekçeden Kıpticeye çevrilmiş olup bilinen yegane Kıptice el yazmasının Schwartze tarafından yapılan Latince nüshasından ilk kez İngilizceye aktarılmış, Amélineau'nun Fransızca nüshasıyla karşılaştırılmış ve bir Giriş ile teçhiz edilmiş Gnostik İncil (Kurtarıcının Kitapları'ndan yapılan alıntılar ilave edilmiştir), Londra.

1896. Schmidt (C.). Makale, Ein vorirenaeisches gnostisches Originalwerk in koptischer Sprache, Sitzungsber. der königl. preuss. Akad. der Wissenschaften zu Berlin, s. 837, 847.

1898. Schmidt (C.). Amélineau'nun P.S. çevirisi üzerine inceleme, Sonder-Abdruck aus den Göttingisch. gelehr. Anzeigen, No. vi.

1901. Liechtenhan (R.). Untersuchungen zur koptisch-gnostischen Literatur. Die Offenbarung im Gnosticismus, Göttingen.

1905. Schmidt (C.). Koptisch-gnostische Schriften. Die Pistis Sophia. Die beiden Bücher des Jeû. Unbekanntes altgnostisches Werk, Leipzig, Cilt 1.

Gelin odası ışıkla taşar ve pelesenk ile tatlı otların kokusunu saçar.

Bu metin neden önemli

Bu pasaj, G.R.S. Mead'in 1906 tarihli "Fragments of a Faith Forgotten" (Unutulmuş Bir İnancın Kalıntıları) adlı eserinde yer alan ve Süryani kökenli Tomas'ın İşleri'nden çevrilen "Sofia'ya Övgü" (Ode to Sophia) başlıklı ezgidir. Muhtemelen Bardaisan'a atfedilen, Gnostik geleneklerle ilişkilendirilen bu ilahi, kozmik Bilgelik Sofia'nın Işık alemine geri kabulünü, yani ruhun ilahi Güveyle kutsal evliliğini gelin odası imgesiyle anlatır. Filipus İncili'nin ait olduğu Naasseni-Valentinusçu çevrede gelin odası, en yüce sırra karşılık gelen bir ayin olarak görülür. Mead, Kutsal Kitap ve erken Hıristiyanlık dışı Gnostik metinlerin klasik bilimsel çevirmenlerinden biridir ve bu ezginin özgününü keşke elimizde olsaydı diyerek metnin bozulmuş halinin dahi güzelliğine dikkat çeker.

Bu eser Gnostisizm Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
Fragments of a Faith Forgotten — tam metin
Neşir
G.R.S. Mead, Fragments of a Faith Forgotten (Londra, 1900)
Konum
Eserin tamamı: Gnostik kaynaklar üzerine inceleme, Hıristiyan öncesi ve sonrası Gnostik mezhepler, orijinal metinlerden alıntılar
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
Archive.org (Mead, 1906 baskısı)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Sofia'ya Övgü: Işıktan Gelin Odasının Ezgisi. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/mead-unutulmus-inancin-kalintilari-sofia-gelin-odasi-ezgisi
Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

← Kütüphaneye dön