Tanrıların Anasına Söylev
İmparator Julianus'un madalyon portresi, defne tacı ve küreyle; "De Juliani imperat. apostasia" içinden gravür (Johann Philipp Oheim ve Adam Rechenberg, 1684).

Tanrıların Anasına Söylev

İmparator Julianus (Julianus Apostata)· yaklaşık MS 362 (çeviri 1793)· Özgün: İngilizce· Source Library· ~28 dk okuma
NeoplatonizmTürkçe çeviriAçık erişimTam çeviri

İmparator Julianus, Hıristiyanlığı reddedip kadim çok tanrılı geleneğe dönüşüyle "Apostata" (dönek) diye anılan geç antik çağın son pagan hükümdarıdır. MS 362’de, Pers seferi öncesi Frigya’daki Pessinus’ta kaleme aldığı bu söylev, Kibele -Tanrıların Anası- kültünün mitini Neoplatonik metafiziğin diliyle yeniden okur: Roma’ya tanrıçanın heykelinin getirilişi efsanesinden, Attis mitinin evrenbilimsel alegorisine, ekinoks ayinlerine ve gıda-arınma kurallarının simgesel açıklamasına dek uzanır; söylev, tanrıçaya yöneltilen bir duayla sona erer. Buradaki çeviri, metnin özgün Yunancasından (Eἰς τὴν Μητέρα τῶν θεῶν, Oration V) doğrudan yapılmış, söylevin tamamını kapsayan ilk Türkçe çeviridir.

Türkçe çeviri (tam metin) · Çeviren Şira Nur Uysal

Öyleyse bu konularda da konuşmalı mıyız? Söylenmesi yasak olan şeyler üzerine mi yazacağız, dışa vurulmaması gerekeni mi dışa vuracağız, dile getirilmemesi gerekeni mi dile getireceğiz? Attis ya da Gallos kimdir, tanrıların Anası kimdir, bu arınma tarzı nasıl bir şeydir; üstelik bize başlangıçtan beri bu biçimde -önce en eski Frigyalılar tarafından teslim edilip, ardından ilkin Helenler, hem de sıradan Helenler değil bizzat Atinalılar tarafından kabul edilerek- neden gösterilmiştir? Nitekim Atinalılar, Ana'nın gizemlerini icra edene layıkıyla davranmadıkları için, bizzat yaşadıklarıyla ders almışlardır: söylendiğine göre, tanrısal şeylerde yenilik çıkardığı gerekçesiyle Gallos'u aşağılayıp kovmuşlar, tanrıçanın ne olduğunu, kendi aralarında saygı gördükleri Deo, Rhea ve Demeter ile aynı şey olduğunu anlayamamışlardır.

Bunun ardından tanrıçanın öfkesi baş göstermiş, öfkesini yatıştırma çabası da onu izlemiştir. Zira Helenlere bütün güzel işlerde yol gösteren, Pythios tanrının kâhinliğini yapan rahibe, tanrıların Anası'nın öfkesini yatıştırmalarını buyurmuştur; söylendiğine göre bu vesileyle, Atinalıların bütün resmi belgelerini sakladıkları Metroon kurulmuştur. Helenlerden sonra bunu Romalılar da benimsemiştir; onlara da Pythios, Kartacalılara karşı savaşta müttefik olarak tanrıçayı Frigya'dan getirmelerini öğütlemiştir. Sanırım burada küçük bir öyküyü eklemekte de bir sakınca yoktur.

Kâhin sözünü öğrenince, tanrı sevgili Roma'nın sakinleri, o sırada Frigya'ya hükmeden Pergamon krallarından bir heyet istemek üzere elçiler gönderdiler; bizzat Frigyalılardan da tanrıçanın en kutsal heykelini istediler. Onu alınca, bu kadar denizi kolaylıkla aşabilecek geniş bir yük gemisine koyup kutsal yükü taşımaya başladılar. Ege'yi ve İyonya denizini geçen, ardından Sicilya'yı ve Tyrrhen denizini dolaşan gemi Tiber'in ağzına vardı. Halk senatoyla birlikte kentten dışarı akın etti; en önde ise bütün rahipler ve rahibeler, atalardan kalma törenlere yaraşır bir düzen içinde onları karşıladı; rüzgârın önünde ilerleyen gemiye gözlerini dikmiş, heyecanla bakıyor, dalgaların yarılmasıyla teknenin çevresinde beliren köpüğü izliyorlardı. Gemi limana girerken, herkes uzaktan nerede duruyorsa oradan onu secdeyle karşıladı.

Ve sanki Roma halkına, Frigya'dan cansız bir tahta heykel taşımadıklarını, taşıdıkları şeyin daha büyük ve daha tanrısal bir güce sahip olduğunu göstermek ister gibi, tanrıça gemi Tiber'e değer değmez onu sanki birden kök salmışçasına nehrin ortasında durdurdu. Akıntıya karşı çekmeye çalıştılar, gemi kıpırdamadı. Sığlığa oturduğunu sandılar, itmeye çalıştılar, o yine boyun eğmedi. Bunun üzerine akla gelebilecek her türlü araç denendi, ama gemi bir o kadar kımıldamaz kaldı. Sonunda o en kutsal rahipliğe adanmış bakirenin üzerine korkunç ve haksız bir kuşku düştü; Claudia'yı suçladılar -saygın bakirenin adı buydu- kendisini tanrıçaya tümüyle lekesiz ve saf tutmadığı, bu yüzden tanrıçanın öfkelenip açıkça hiddetlendiği söylendi; zira artık herkese, olayın alelade değil tanrısal bir işaret olduğu görünüyordu.

Claudia önce, hem adının hem de bu kuşkunun anılmasından duyduğu utançla doldu; çünkü o bu ayıp ve yasa dışı eylemden o denli uzaktı. Ama suçlamanın gitgide üzerinde ağırlık kazandığını görünce, kemerini çözüp geminin pruvasına bağladı ve sanki bir ilham almışçasına herkesin uzaklaşmasını istedi; ardından tanrıçaya, kendisinin haksız iftiralara maruz kalmasına seyirci kalmaması için yalvardı. Sonra, denizcilerin komut sesine benzer bir haykırışla, 'Sultan Ana, eğer iffetliysem, beni izle!' diye bağırdı. Ve gemiyi yalnızca hareket ettirmekle kalmadı, akıntıya karşı uzun bir mesafe boyunca da çekti.

Sanırım tanrıça o gün Romalılara iki şeyi birden gösterdi: birincisi, Frigya'dan taşıdıkları yükün küçük bir değer taşımadığını, tersine her şeye bedel olduğunu; bu yükün insan işi değil gerçekten tanrısal olduğunu, cansız bir toprak parçası değil canlı ve tanrısal bir şey olduğunu. İkinci olarak da, yurttaşlardan hiçbirinin, iyi ya da kötü olsun, ondan gizli kalamayacağını gösterdi. Nitekim Romalıların Kartacalılara karşı savaşı da hemen ardından öyle bir başarıyla sonuçlandı ki, üçüncü savaş artık yalnızca Kartaca'nın surları için verildi.

Bu öykü, kimilerine inandırıcı gelmese ve bir filozofla bir ilahiyatçıya yakışmasa da, yine anlatılsın; nitekim çoğu tarihçi tarafından ortaklaşa kaydedilmiş, en güçlü ve tanrı sevgili Roma'da tunç heykellerde de saklanmıştır. Yine de, aşırı bilge geçinen bazı kişilerin bunları yaşlı kadın masalları kadar dayanılmaz saçmalıklar olarak nitelendireceğinden habersiz değilim. Bense bu tür konularda, ruhu keskin görünse de sağlıklı hiçbir şey görmeyen o zarif beyefendilere güvenmektense, kentlere güvenmeyi yeğlerim.

Şimdi, tam da bu kutsal ayin vaktinde söylemek üzere aklıma gelenler konusunda: Porfyrios'un da bu meseleler üzerine felsefi bir şeyler söylediğini duyuyorum, ama doğrusu bilmiyorum, çünkü eserine rastlamadım -söylediklerim onunkiyle bir yerde örtüşse bile. Ben bu Gallos'u, yani Attis'i, kendi payıma şöyle tasarlıyorum: o, doğurgan ve yaratıcı aklın, en aşağı maddeye kadar her şeyi meydana getiren varlığıdır; kendi içinde maddi biçimlerin bütün akıl-ilkelerini ve nedenlerini barındırır. Çünkü her şeyin biçimleri her yerde bulunmaz; en yüce ve ilk nedenlerde, en aşağı ve son şeylerin biçimleri yer almaz -onlardan sonra artık, belli belirsiz bir kavrayışla anılan 'yoksunluk' adından başka bir şey yoktur.

Öyleyse çok sayıda varlık ve pek çok yaratıcı bulunduğuna göre, üçüncü yaratıcının -ki bu, maddi biçimlerin akıl-ilkelerini aşkın biçimde ve kesintisiz nedenler olarak kendinde taşır- doğurganlığının taşkınlığıyla yıldızlardan aşağıya, yeryüzüne dek uzanan en son doğa, aradığımız Attis'tir. Belki de ne söylediğimi daha açık biçimde ayırt etmek gerekir. Bir şey olarak madde diye söz ederiz, ama maddi biçimden de söz ederiz. Ama bunların önüne bir neden konmazsa, farkında olmadan Epikurosçu görüşü benimsemiş oluruz; çünkü bu iki ilkeden daha eski hiçbir şey yoksa, onları kendiliğinden bir hareket ve rastlantı bir araya getirmiş demektir.

Ksenarkhos gibi keskin zekâlı bir Peripatetik ise, 'Görüyoruz ki bunların nedeni beşinci ve dairesel cisimdir' der. Ama bu konuları araştırıp didikleyen Aristoteles de gülünçtür, aynı şekilde Theophrastos da; çünkü kendi sözünü bile tanımaz olmuştur. Zira o, cisimsiz ve düşünülür varlığa geldiğinde nedeni didiklemeden durmuş, sadece 'bunlar böyle doğal olarak var' demekle yetinmiştir; oysa beşinci cisim söz konusu olduğunda da 'böyle doğaldır' deyip artık nedenleri aramamak, bunun üzerinde durup düşünülür alana kaymamak gerekirdi -ki bu, doğası gereği kendi başına hiçbir şey değildir, sadece boş bir zan taşır.

Ksenarkhos'un böyle söylediğini işitmiştim, hatırlıyorum. Onun söylediklerinin doğru olup olmadığını didik didik incelemeyi hevesli Peripatetiklere bırakayım; ama bunun bana hiç de hoş gelmediği herhalde herkese açıktır -zira Aristoteles'in varsayımlarını da, Platon'un görüşleriyle, daha doğrusu tanrılardan verilmiş kehanetlerle bir araya getirilmedikçe eksik bulurum.

Belki de şunu sormaya değer: dairesel cisim, maddi biçimlerin cisimsiz nedenlerini nasıl taşıyabilir? Bunlar olmaksızın oluşun var olamayacağı besbelli ve açıktır. Çünkü meydana gelen şeyler neden bu denli çok çeşitlidir? Erkek ve dişi nereden gelir? Varlıkların türlerine göre belirli biçimler içindeki farklılığı, önceden var olan akıl-ilkeleri ile örnek konumunda önceden bulunan nedenler olmasa nereden açıklarız? Eğer bunlara karşı gözümüz körelmişse, ruhun gözlerini daha da arındırmamız gerekir. Doğru arınma, insanın kendine dönmesi ve ruh ile maddeye bürünmüş aklın, maddi biçimlerin bir tür kalıbı ve görüntüsü olduğunu kavramasıdır.

Çünkü ne cisimlerden ne de cisimler etrafında oluşan ve gözlemlenen cisimsiz şeylerden hiçbiri yoktur ki, aklın onun tasavvurunu cisimsiz biçimde kavrayamadığı olsun; akıl, doğası gereği onlarla akraba bir şeye sahip olmasaydı bunu asla yapamazdı. Nitekim Aristoteles de bu yüzden ruhun biçimlerin yeri olduğunu söylemiştir -ama fiil hâlinde değil, imkân hâlinde. Bedene dönük olan böyle bir ruhun bunları imkân hâlinde taşıması zorunludur; ama bedenle hiç ilişiği ve karışımı olmayan bir ruh varsa, onun akıl-ilkelerini artık imkân hâlinde değil, tümüyle fiil hâlinde var saymak gerekir.

Bunu, Platon'un Sofist diyaloğunda başka bir bağlamda da olsa kullandığı örnekle daha açık kavrayalım. Bu örneği kanıt olarak öne sürmüyorum; zira burada söz konusu olan, ilk nedenler ya da -eğer Attis'in de layıkıyla düşündüğümüz gibi bir tanrı olduğunu kabul edersek- ilk nedenlerle aynı dizide bulunan şeylerdir; bunlar kanıtla değil yalnızca doğrudan kavrayışla elde edilir. Peki bu örnek nedir, nasıl bir şeydir? Platon bir yerde şöyle der: taklit sanatıyla uğraşan biri, taklit edilen şeylerin gerçekten var olmasını sağlayacak biçimde taklit etmek isterse, bu iş zahmetli ve güçtür, hatta neredeyse imkânsıza yakındır; oysa var olan şeyleri sadece 'öyle görünmek' yoluyla taklit etmek kolay, rahat ve fazlasıyla mümkündür. Nitekim elimize bir ayna alıp çevirdiğimizde, var olan her şeyin izlenimini kolayca yakalayarak her birinin görüntüsünü gösteririz.

Bu örnekten söz konusu meseleye benzerliği taşıyalım: ayna, Aristoteles'in dediği gibi, biçimlerin imkân hâlindeki yeridir. Ama biçimlerin kendilerinin, imkân hâlinde olandan önce, kesinlikle fiil hâlinde var olması gerekir. Öyleyse, Aristoteles'in de düşündüğü gibi, içimizdeki ruh varlıkların biçimlerini imkân hâlinde taşıdığına göre, bunları ilk olarak fiil hâlinde nereye yerleştireceğiz? Maddi olanların içine mi? Ama bunlar açıkça en sondakilerdir. Geriye, maddi olanların önünde fiil hâlinde bulunan maddesiz nedenler aramak kalır; ruhumuz onların yanında var olup onlarla birlikte ilerlerken, aynaların gerçek varlıklardan görüntü aldığı gibi, biçimlerin zorunlu akıl-ilkelerini oradan alır ve bunları doğa aracılığıyla maddeye ve şu maddi cisimlere iletir.

Doğanın cisimlerin yaratıcısı olduğunu biliriz -bütünün doğası bütünsel, her bir parçanınki de kendine özgüdür, bu besbelli ve açıktır- ama doğa bizde tasavvursuz biçimde fiil hâlindedir, oysa ondan üstün olan ruh tasavvuru da kendine katmıştır. Öyleyse doğa, tasavvurunu taşımadığı şeylerin bile nedenini taşıdığı kabul ediliyorsa, tanrılar hakkı için, aynı şeyi -hem tasavvur yoluyla hem de akıl yoluyla zaten kavradığımız bu şeyi- ruha, üstelik daha üstün biçimde, neden vermeyelim? O hâlde, doğada maddi akıl-ilkelerinin -hepsi aynı anda fiil hâlinde olmasa da hepsi imkân hâlinde- bulunduğunu kabul edip de, aynı şeyi ruha vermeyecek kadar inatçı kim olabilir?

Öyleyse, biçimler doğada imkân hâlinde olup fiil hâlinde değilse, ruhta da -kavranıp bilinecek kadar daha saf ve daha ayrışmış biçimde olsa bile yine imkân hâlinde- ve hiçbir yerde fiil hâlinde yoksa, sonsuz oluşun halatlarını nereye bağlayacağız? Evrenin ezelî-ebedîliği üzerine söylediklerimizi nereye demirleyeceğiz? Çünkü dairesel cisim, alt-taşıyıcı ile biçimden oluşur. Öyleyse bunlar fiil hâlinde hiçbir zaman birbirinden ayrı bulunmasa da, düşüncede önce gelenin, yani biçimlerin, daha eski sayılması zorunludur.

Öyleyse, üçüncü yaratıcının altında -ki bu yaratıcı bizim için yalnız maddi biçimlerin değil, görünür beşinci cismin de babası ve efendisidir- maddi biçimlerin tümüyle maddesiz, öne giden bir nedeni verilmiş olduğuna göre, Attis'i ondan ayırıp, maddeye kadar inen neden olarak Attis'in ve Gallos'un doğurgan bir tanrı olduğuna inanıyoruz. Mit, onun Gallos ırmağının girdaplarının kıyısına bırakıldığını, orada büyüyüp güzel ve büyük göründüğünde tanrıların Anası tarafından sevildiğini anlatır. Ana her şeyi ona emanet etmiş, başına yıldızlarla süslü külahı geçirmiştir.

Ama eğer görünen gökyüzü Attis'in başını örtüyorsa, Gallos ırmağı acaba Samanyolu çemberine mi işaret ediyor? Çünkü orada, edilgin cismin, beşinci cismin edilgisiz dönüşüyle karıştığı söylenir. Tanrıların Anası, bu güzel ve güneş ışınlarına benzeyen düşünsel tanrı Attis'e ancak buraya kadar sıçrayıp dans etme izni vermiştir. Ama o ilerleyip en son sınırlara vardığında, mit onun mağaraya indiğini ve Nympha ile birleştiğini anlatır -bununla maddenin nemli doğasına işaret eder; burada söz konusu olan maddenin kendisi bile değil, maddeden önce var olan, cisimsiz son nedendir. Nitekim Herakleitos da 'ıslak ruhlar için ölüm olur' demiştir. İşte bu Gallos'un -yani maddi ve ay-altı biçimleri bir arada tutan düşünsel tanrının- maddenin önünde duran nedenle birleşmesi, birbirinden ayrı iki şeyin birleşmesi gibi değil, sanki bir şeyin kendi kendi içine doğru taşınması gibi anlaşılmalıdır.

Öyleyse tanrıların Anası kimdir? O, görünür şeyleri yöneten düşünsel ve yaratıcı tanrıların pınarıdır; ulu Zeus'u doğuran ve onunla birlikte yaşayan, büyük tanrının ardından ve büyük yaratıcıyla birlikte var olan büyük bir tanrıçadır; bütün hayatın hükümdarı, bütün oluşun nedenidir; meydana getirdiklerini en kolay biçimde tamamlar, edilgiden azade doğurur ve babayla birlikte var olanları yaratır. O aynı zamanda anasız bir bakire, Zeus'un tahtdaşı ve gerçekten bütün tanrıların anasıdır. Çünkü düşünülür ve dünya üstü tanrıların bütün nedenlerini kendi içinde kabul ederek, düşünsel tanrılara bir pınar olmuştur.

Hem tanrıça hem de öngörü olan bu varlığı, Attis'e duyulan edilgisiz bir aşk sarmıştır; çünkü onun gönlüne ve isteğine uygun olan yalnızca maddi biçimler değil, çok daha fazlasıyla bunların nedenleridir. Mit, meydana gelip yok olan şeyleri koruyan bu öngörünün, onların yaratıcı ve doğurgan nedenine âşık olduğunu anlatır; ona düşünülür âlemde doğurmasını buyurur, kendisine dönmesini ve kendisiyle birlikte yaşamasını ister; bunu başka hiçbir şey için değil, hem birlik biçimindeki kurtarıcı düzeni izlemek hem de maddeye doğru eğilimden kaçmak için buyurur. Kendisine bakmasını buyurdu -yaratıcı tanrıların pınarı olsun, ama oluşa çekilip büyülenmesin diye; çünkü ancak böyle olursa büyük Attis daha üstün bir yaratıcı olacaktı, zira her şeyde daha üstüne dönüş, daha aşağıya eğilimden daha etkin bir güçtür.

Zira beşinci cisim de, tanrılara daha çok dönük olduğu için, buradaki şeylerden daha yaratıcı ve daha tanrısaldır; çünkü cisim, en saf aitherden yapılmış olsa bile, yaratıcının Herakles için gönderdiği türden lekesiz ve saf bir ruhtan daha üstün olduğunu söylemeye kimse cüret edemez. Ne var ki o ruh, kendini bedene teslim ettiği zamandan çok, o andan önce daha etkindi ve öyle görünüyordu; zira şimdi, bütünüyle Baba'ya kavuşmuş olan Herakles için de bu ilgi, insanlar arasında et bedeniyle dolaştığı zamankinden daha kolaydır. Böylece her şeyde, daha üstün olana doğru uzaklaşma, daha aşağı olana dönüşten daha etkindir. Mit, tam da bunu öğretmek istediği için, tanrıların Anası'nın Attis'e kendisine hizmet etmesini, ondan ayrılmamasını ve başka birine âşık olmamasını öğütlediğini söyler.

Ama o [Attis], maddenin en son sınırına kadar inerek ilerledi. Bu sonsuzluğun bir gün durup son bulması gerektiğinden, Ana ile tahtdaş olan, onunla birlikte her şeyi yaratan, onunla birlikte öngören ve ondan ayrı hiçbir şey yapmayan Korybas -yani büyük Güneş- aslanı muhbir olmaya ikna eder. Peki aslan nedir? Onu 'parlak' olarak biliyoruz; demek ki o, sıcaklığın ve ateşliliğin önceden var olan nedenidir -Nympha'yla savaşacak ve onu Attis'le birleşmesi yüzünden kıskanacak olandır; Nympha'nın kim olduğunu zaten söylemiştik. Mit, aslanın varlıkların yaratıcı öngörüsüne -yani apaçık biçimde tanrıların Anası'na- hizmet ettiğini söyler; sonra onu ele verip muhbir olarak genç Attis'in hadım edilmesine neden olduğunu anlatır.

Peki hadım edilme nedir? Sonsuzluğun durdurulmasıdır; çünkü oluşun süreci, yaratıcı öngörü tarafından tutulup belirli biçimler içinde durduruldu -bu da Attis'in 'çılgınlığı' denen şey olmaksızın gerçekleşmedi; bu çılgınlık, ölçüyü aşıp taşarak, adeta güçsüz düşüp artık kendinde olamayan bir hâldir. Bunun, tanrıların en son nedeninde meydana gelmesi de akıldışı değildir. Şuna dikkat et: beşinci cismi, ayın ışık evrelerinde her türlü değişimin ötesinde değişmez olarak gözlemleriz -ki böylece durmadan oluşan ve yok olan bu dünya, beşinci cisme komşu olabilsin. Ayın ışık evrelerinde ise belli bir değişim ve ona eşlik eden etkilenmeler görürüz.

Öyleyse bu Attis'in bir tür yarı-tanrı olması da yersiz değildir; nitekim mit de tam olarak bunu söylemek ister; daha doğrusu o, her bakımdan tanrıdır. Çünkü o üçüncü yaratıcıdan ilerler ve hadım edilmesinin ardından yine tanrıların Anası'na geri döner; ama bütünüyle maddeye doğru eğilim gösterdiği için, onu tanrıların en sonuncusu, ama bütün tanrısal soyların önderi olarak kabul eden yanılmaz. Mit onu bu yüzden yarı-tanrı diye adlandırır; böylece onun değişmez tanrılardan farkını gösterir.

Çünkü ona, Ana tarafından verilmiş olan Korybantlar eşlik eder -tanrılardan sonra gelen üstün soyların üç asli varlık-mertebesi. O aynı zamanda aslanlara da hükmeder; bunlar, önderleri olan aslanla birlikte sıcak ve ateşli özü paylaşarak, hem doğrudan ateşin nedeni olurlar hem de bu sıcaklık aracılığıyla hareket verici bir etkinliğin nedeni olup başkalarına da kurtuluş sağlarlar. O, sanki oradan yeryüzüne doğru harekete geçen biri gibi, gökyüzünü taç yerine başına giymiştir.

İşte bizim büyük tanrımız Attis budur; kral Attis'in o kadar ağıt yakılan kaçışları, saklanmaları, kaybolmaları ve mağaraya inişleri de bunlardır. Bunun kanıtı olarak, olayın gerçekleştiği zamanı göstereyim: kutsal ağacın, güneşin ekinoks kavsinin en uç noktasına ulaştığı gün kesildiği söylenir. Ardından boru çalınır; üçüncü günde ise tanrı Gallos'un kutsal ve söylenmesi yasak olan biçilişi gerçekleşir; bunun ardından da Hilaria ve şenlikler gelir, derler.

Halk arasında dile getirilen 'hadım edilme'nin sonsuzluğun durdurulması olduğu şu olgudan bellidir: büyük Güneş ekinoks çemberine değdiği an, en çok belirlenmiş olan andır; çünkü eşit olan belirlenmiştir, eşit olmayan ise sonsuz ve aşılamazdır. Tam bu ana denk gelerek ağaç kesilir; ardından geri kalanlar olur -kimi gizemli ve saklı kurallar yüzünden, kimi de herkese söylenebilecek nedenlerle. Ağacın kesilmesi Gallos öyküsüne aittir, ama alındığı gizemlerle hiçbir ilgisi yoktur; sanırım tanrılar bize simgesel olarak şunu öğretiyor: yeryüzünden en güzel şeyi, erdemi dindarlıkla birlikte devşirip tanrıçaya sunmamız gerekir -bu, buradaki iyi yaşayışımızın bir simgesi olacaktır. Çünkü ağaç yerden biter, ama sanki aithere doğru can atar; görünüşü güzeldir, sıcakta gölge verir, üstelik kendinden meyve çıkarıp bağışlar; onda doğurganlıktan pek çok pay vardır. Kural, bize de -doğamız gereği göksel olup yeryüzüne indirilmiş olanlara- yeryüzündeki yaşayışımızdan erdemi dindarlıkla birlikte biçip, atamız ve can-verici tanrıçaya doğru can atmamızı buyurur.

Hadım edilişin hemen ardından boru, Attis'e ve bir zamanlar gökten uçup yeryüzüne düşen bizlere geri çağırma sinyalini verir. Bu simgenin ardından, kral Attis hadım edilerek sonsuzluğu durdurduğunda, tanrılar bize de kendi içimizdeki sonsuzluğu kesip atmamızı, önderlerimizi taklit etmemizi, belirlenmiş ve bir-biçimli olana, mümkünse Bir'in kendisine doğru geri koşmamızı buyururlar. Bu gerçekleştiğinde de mutlaka Hilaria'nın izlemesi gerekir. Çünkü sonsuzluktan, oluştan ve içindeki çalkantıdan kurtulup doğrudan tanrılara yükselen bir ruhtan daha sevinçli, daha şen ne olabilir? Tanrıların Anası, onlardan biri olan Attis'in gerekenden daha ileri gitmesine hiç göz yummadı; onu kendisine geri çevirdi ve sonsuzluğu durdurmasını buyurdu.

Kimse benim, bunların sanki tanrılar ne yapacaklarını bilmiyormuş ya da kendi hatalarını düzeltiyormuş gibi, bir zamanlar gerçekten olup bittiğini söylediğimi sanmasın. Aksine eskiler, varlıkların ezelî nedenlerini -ya tanrıların kendilerine yol göstermesiyle ya da kendi başlarına araştırarak, daha doğrusu tanrıları önder edinerek araştırıp- bulduktan sonra bunları şaşırtıcı mitlerle örttüler; öyle ki, kurgunun şaşırtıcı ve tuhaf görünüşüyle fark edilmesi bizi hakikati aramaya sevk etsin. Sıradan insanlar için sanırım akıl yürütmeden, yalnızca simgeler yoluyla gelen yararın yeterli olması amaçlanmıştır; bilgelikte üstün olanlar içinse, tanrılar üzerine hakikat ancak şöyle yararlı olacaktır: kişi tanrıları önder edinerek onu araştırıp bulur ve kavrarsa -bilmecelerle üzerlerinde bir şey araştırması gerektiği hatırlatılır, sonunda da düşünüşle meselenin adeta doruğunu bulup oraya ulaşır; başkasının görüşüne duyulan saygı ve güvenle değil, kendi aklının etkinliğiyle.

Öyleyse, özetle ne söylüyoruz? Beşinci cisme kadar -yalnız düşünülür olanı değil, bu görünür cisimlerin de edilgisiz ve tanrısal paya ait olduğunu- kavradıklarında, buraya kadar olanları saf tanrılar saydılar. Ama tanrıların doğurgan özünün altında buradaki varlıklar meydana geldiğinde -madde ezelden beri tanrılarla birlikte var olduğu için- tanrıların doğurgan ve yaratıcı nedeninin taşkınlığı yüzünden, onlardan ve onlar aracılığıyla, varlıkların öngörüsü -ezelden beri tanrılarla birlikte öz olan, kral Zeus'un tahtdaşı, düşünsel tanrıların pınarı olan bu öngörü- cansız, kısır, döküntü ve varlıkların, denebilirse, süprüntüsü, tortusu ve tortu-kalıntısı görünen şeyi, tanrıların en son nedeni aracılığıyla -ki bütün tanrıların özleri sonunda ona varır- düzene soktu, düzeltti ve daha üstün olana dönüştürdü.

Çünkü yıldızlarla bezeli tacı taşıyan bu Attis, açıkça, görünür dünyaya bakan bütün tanrıların paylarını kendi krallığının başlangıç noktaları yapmıştır. Onda saf ve arı olan kısım Samanyolu'na kadar uzanır; ama tam bu noktada edilgin olan edilgisiz olanla karışmaya, madde de oradan itibaren alt-varlık kazanmaya başladığında, bununla birleşme mağaraya inişe denk gelir -bu, tanrılara ve onların Anası'na istemsiz gelmiş değildir, ama istemsiz gelmiş gibi anlatılır. Çünkü daha üstün olanlar, doğaları gereği tanrıları yukarıdan aşağıya çekmek değil, üstünlerin birlikte-aşağı-inişi yoluyla bu aşağıdakileri de daha iyi ve tanrı sevgili bir paya doğru yükseltmek ister.

Nitekim Ana'nın da, hadım edilmenin ardından Attis'e artık düşman olmadığı, ama birlikte-aşağı-inişi yüzünden -üstün ve tanrı olduğu hâlde kendini daha aşağı olana verdiği için- hâlâ öfkeliymiş gibi anlatıldığı söylenir. Ama o, sonsuzluğun ilerleyişini durdurup ekinoks çemberiyle olan uyum aracılığıyla bu düzensiz olanı düzene soktuğunda -ki böylece büyük Güneş belirlenmiş hareketin en yetkin ölçüsünü yönetsin diye- tanrıça onu sevinçle kendisine geri çeker, daha doğrusu onu hep kendi yanında tutar. Ve bunların şimdi olduğundan farklı bir biçimde gerçekleştiği hiçbir an olmamıştır; Attis her zaman Ana'nın hizmetkârı ve arabacısıdır, her zaman oluşa doğru coşar, her zaman belirlenmiş biçimlerin nedeni aracılığıyla sonsuzluğu keser. Sanki yeryüzünden geri çekilircesine eski asalarına yeniden hükmettiği söylenir -oysa onlardan hiçbir zaman düşmemiş, düşmüyor da; ama edilgin olanla karışması yüzünden onlardan düşmüş gibi anlatılır.

Ama belki de şunu da sormaya değer: ekinoks iki tane olduğu hâlde, Terazi'dekini değil, Koç'takini üstün tutarlar. Bunun nedeni ise herhalde açıktır: çünkü o zaman güneş bizden ekinokstan itibaren yaklaşmaya başlar, sanırım gün uzadığı için, bu mevsim daha uygun görülmüştür. Işığın tanrılarla birlikte koştuğunu söyleyen nedenin dışında, güneşin yükseltici ışınlarının oluştan kurtulmak isteyenlere de uygun düştüğüne inanmak gerekir. Açıkça bak: güneş yerden her şeyi çeker, davet eder, canlandırıcı ve şaşırtıcı sıcaklığıyla filizlendirir; sanırım cisimleri en ince hâllerine kadar ayrıştırır, doğaları gereği aşağı doğru taşınanları da hafifletip yükseltir.

Bu tür şeyleri güneşin görünmez güçlerinin kanıtları saymalıyız. Çünkü cisimlerde bedensel sıcaklık yoluyla bunu böyle gerçekleştiren güneş, ışınlarında yerleşik görünmez, tümüyle cisimsiz, tanrısal ve saf özü aracılığıyla bahtiyar ruhları çekip yukarı kaldırmaz mı? Öyleyse bu ışığın hem tanrılara hem de yükselmek isteyenlere uygun düştüğü açığa çıktığına, kral Güneş Koç burcuna girmeye başlayınca da bizim dünyamızda gündüzün geceden uzun olacak kadar arttığına göre, tanrının ışınlarının doğası gereği yükseltici olduğu -hem görünen hem görünmeyen etkinliğiyle- gösterilmiştir; bu görünmeyen etkinlik sayesinde, duyulardan en parlağı ve en çok güneşe benzeyeni izleyen sayısız ruh yukarı yükseltilmiştir. İlahi Platon, gözlerin bu tür bir algısını yalnız sevilesi ve yaşam için yararlı değil, aynı zamanda bilgeliğe götüren bir kılavuz olarak da övmüştür.

Kaldealı'nın yedi ışınlı tanrı üzerine, ruhları onunla yükselterek coşkuyla anlattığı o söylenmez gizem eğitimine değecek olursam, bilinmeyen şeyler söylemiş olurum -kalabalık için gerçekten bilinmeyen, ama kutsanmış theurgoslar için bilindik şeyler; bu yüzden şimdilik bunlar üzerine susacağım.

Söylediğim gibi, bu zamanın da akıldışı biçimde değil, olabildiğince makul ve gerçek bir akıl yürütmeyle eskiler tarafından kurala eklendiğini düşünmek gerekir; bunun işareti de, tanrıçanın ekinoks çemberini bizzat kendisine pay olarak ayırmış olmasıdır. Nitekim Terazi burcunda Deo ve Kore için o saygın ve söylenmesi yasak gizemler icra edilir. Bu da yerinde olur; çünkü tanrı uzaklaşırken de yeniden bir ayin gerçekleştirilmesi gerekir -tanrıtanımaz ve karanlık gücün üstün gelmesiyle bize kötü bir şey gelmesin diye.

Nitekim Atinalılar, Deo için gizemleri iki kez icra ederler: Koç burcundayken küçük gizemleri, güneş Terazi'deyken de -az önce söylediğim nedenlerle- büyük gizemleri. Bunların 'büyük' ve 'küçük' diye adlandırılmasının başka nedenleri de olduğunu düşünüyorum, ama en başta, muhtemelen, tanrı yaklaşırken değil uzaklaşırken olduğu için; bu yüzden bunlarda yalnızca bir hatırlatma vardır. Kurtarıcı ve yükseltici tanrı hazır bulunduğu için ayinin ön-adakları sunuluyordu; az sonra da kesintisiz arınmalar ve rahiplerin kutsal ayinleri geliyordu. Tanrı öte-yer bölgesine doğru uzaklaşırken de, hem koruma hem kurtuluş için gizemlerin asıl doruk noktası icra edilir.

Şuna dikkat et: burada oluşun nedeni nasıl kesilip atılıyorsa, Atinalılarda da söylenmesi yasak olan şeylere dokunanlar tümüyle kutsaldır ve onların başında bulunan hierophant bütün oluştan yüz çevirmiştir -sanki sonsuza uzanan ilerleyişten payı yokmuş, ama belirlenmiş, hep kalıcı ve Bir'de bir arada tutulan lekesiz ve saf özden payı varmış gibi. Bu konularda söylenenler artık yeterli.

Geriye artık, doğal olarak, ayinin ve arınmanın kendisi üzerine ayrıntılı olarak konuşmak kalıyor; böylece buradan da konumuza katkı sağlayacak bir şey elde edebiliriz. Herkese hemen gülünç görünen şu husustur: kutsal yasa et yemeye izin verirken tahılları yasaklar. Öbürleri cansız değil mi, bunlar cansız mı? Öbürleri saf değil mi, bunlar kan ve görmesi de duyması da hoş olmayan pek çok başka şeyle dolu değil mi? En önemlisi de şu değil mi: öbürlerini yemekten kimseye haksızlık gelmezken, bunlarda hayvanlar kurban edilip kesilir, muhtemelen acı çekerek ve eziyet görerek? Bunları seçkin kişilerden pek çoğu söyleyebilir; ama şunu insanların en dinsizleri bile alaya alır: sebzelerin filizlerinin yenildiğini, ama köklerinin -şalgam gibi- yasak olduğunu söylerler; incirin yenildiğini, ama narın ve elmanın yenilmediğini söylerler.

Ben de bunları pek çok kişinin sık sık homurdanarak söylediğini işitmiş, hatta bir zamanlar kendim de söylemiş biri olarak, sanırım şimdi herkesten farklı olarak hem bütün tanrı efendilere, hem de her şeyde olduğu gibi bunda da en başta tanrıların Anası'na büyük bir minnet duyacağım -çünkü beni karanlıkta yolunu şaşırmış biri gibi terk etmedi; önce bana, bedenimi değil, ruhumun akıldışı dürtülerini ve hareketlerini, ruhlarımızın düşünsel ve önceden var olan nedeni sayesinde, gereksiz ve boş olanı kesip atmamı buyurdu. Ana, aklıma tanrılar üzerine hakikatli ve aynı zamanda saygılı bilgiden hiç de uzak düşmeyen bazı düşünceler verdi.

Ama sanki söyleyecek bir şeyi olmayan biri gibi çevrede dönüp duruyor gibiyim. Elimde her birini tek tek ele alıp, tanrısal kuralın bize yasakladığı şeyleri neden tüketmemizin doğru olmadığına dair açık ve aydınlık nedenler sunma imkânı var; bunu az sonra yapacağım da. Ama şimdi önce bir tür ana çizgiler ve kurallar ortaya koymak daha iyi olur -bunları izleyerek, aceleyle söz akışından kaçan bir şey olsa bile, bu konularda karar verebiliriz.

Önce, Attis'in kim olduğunu, hadım edilmenin ne anlama geldiğini, hadım edilmeden Hilaria'ya kadar olan şeylerin neyin simgesi olduğunu ve arınmanın neyi amaçladığını kısaca hatırlatmak gerekir. Attis'in, maddi evreni doğrudan yaratan bir neden ve tanrı olduğunu, en aşağıya kadar inip güneşin yaratıcı hareketiyle -tanrı evrenin en kesin biçimde belirlenmiş çevresine ulaştığında, ki buna işlevi gereği 'ekinoks' denir- durduğunu söylemiştik. Hadım edilmenin de sonsuzluğun durdurulması olduğunu, bunun da ancak daha eski ve daha kök nedene geri çağrılma ve ondan yeniden doğuşla gerçekleştiğini söylemiştik. Arınmanın amacının da ruhların yükselişi olduğunu söylüyoruz.

Öyleyse kural, önce toprağa gömülen tohumların yenmesine izin vermez; çünkü toprak varlıklar arasında en sondadır. Platon da kötülüklerin buradan kovulup burada döndüğünü söyler; tanrılar da kutsal sözlerde çoğu kez toprağı 'süprüntü' diye adlandırıp buradan kaçmayı öğütlerler. Öyleyse can-verici ve öngörülü tanrıça, gökyüzüne, hatta gökyüzünün ötesine bakmamızı öğütlediği için, bedenin beslenmesi söz konusu olsa bile toprağa gömülenleri kullanmamıza izin vermez.

Bazıları tek bir tohum türünü, baklagilleri kullanır; çünkü bunlar bir şekilde yukarı doğru ve dik büyüdüğü, toprağa kök salmadığı için tohumdan çok sebze sayılır; kökü, sanki bir sarmaşık ağacından ya da asmadan sarkan bir meyve ya da bir saz gibidir. Bu yüzden bize bitkilerin tohumunu kullanmak yasaklanmış, ama meyveleri ve sebzeleri kullanmak izin verilmiştir -yerde sürünenleri değil, topraktan yukarıya, havaya doğru yükselenleri. Bu yüzden şalgamın toprağı seven, yani yerin-altı olan kısmının reddedilmesi buyrulurken, yukarı doğru çıkıp yükseklere ağan kısmını -tam da bu yüzden saf olduğu için- yemeye izin verilir. Sebzelerin filizlerini kullanmaya izin verirken, köklerini, özellikle toprakla beslenip toprakla uyum içinde olanları yasaklar.

Ağaçlardan elmaları da, kutsal ve altın oldukları, söylenmesi yasak ödüllerin ve gizem törenlerinin simgeleri sayıldıkları için -saygı görüp hizmet edilmeye layık asıllarına yaraşır biçimde- yok edip tüketmeye izin vermedi; narı ise yerin-altı bir bitki olarak reddetti. Hurmanın meyvesi konusunda da biri, kuralın ilk kurulduğu yer olan Frigya'da bu bitkinin yetişmediği için yasaklandığını söyleyebilir; ama bana kalırsa, bu bitki güneşin kutsalı ve yaşlanmaz olduğu için, kutsal ayinler sırasında bedenin beslenmesi için tüketilmesine izin verilmemiştir. Bunlara ek olarak bütün balıkların kullanılması da yasaklanmıştır. Bu mesele Mısırlılarla da ortaktır.

Bana kalırsa kişi balıklardan iki nedenle -ideal olarak her zaman, ama kesinlikle kutsal ayinler sırasında- sakınmalıdır: birincisi, tanrılara sunmadığımız şeyleri yememizin de doğru olmamasıdır. Belki de korkulacak bir şey yok -burada obur ve pisboğaz biri bana itiraz etmeye kalkar, nitekim daha önce de böyle bir şeyle karşılaştığımı hatırlıyorum: 'Ama biz balıkları tanrılara sık sık sunmuyor muyuz?' diyen birini işitmiştim. Ama buna karşı söyleyecek bir şeyimiz vardı. 'Evet, ey bahtiyar dostum' dedim, 'bazı gizem-töreni kurbanlarında sunarız -Romalıların atı kurban ettiği gibi, başka pek çok yabani ve evcil hayvanı sunduğumuz gibi; Helenler de, Romalılar da belki köpekleri Hekate'ye sunar; başkalarında da gizem-töreni kurbanlarından pek çoğu vardır, kentler de yılda bir ya da iki kez böyle kurbanlar sunar -ama bunlar, gerçekten paylaşmaya ve tanrılarla sofra kurmaya layık olan onur-kurbanları arasında değildir.'

Balıkları onur-kurbanlarında sunmayız, çünkü onları otlatmayız, üremelerine bakmayız, koyun ve sığır sürülerimiz olduğu gibi balık sürülerimiz de yoktur. Çünkü bizim yardımımızla beslenip çoğalan bu hayvanlar, bu yüzden hem başka ihtiyaçlarımızda hem de her şeyden önce onur-kurbanlarında bize haklı olarak yardımcı olabilirler. İşte, arınma zamanında balığı besin olarak tüketmemek gerektiğini düşündüğüm nedenlerden biri budur. Öbürü de, sanırım daha önce söylediklerime daha çok uyan bir nedendir: balıklar dip sulara battıkları için bir bakıma tohumlardan bile daha 'toprağa yakın'dır; oysa uçmak isteyen, havanın üzerinde yükselip gökyüzünün doruklarına doğru kanat çırpmak isteyen kişi, haklı olarak bütün bu tür şeylerden yüz çevirmeli, buna karşılık havaya doğru gerilen, yükseğe doğru can atan, şiirsel bir dille söylersek gökyüzüne bakan şeylerin peşinden koşmalıdır.

Bu yüzden kural, birkaçı -her yerde kutsal sayılanlar- dışında kuşları kullanmaya izin verir, dört ayaklılardan da alışılmış olanları domuz dışında. Domuzu ise, hem şekli hem yaşayışı hem de özünün akıl-ilkesi bakımından tümüyle yerin-altı bir hayvan olduğu için kutsal beslenmeden dışlar; çünkü fazlalıklarla dolu ve eti kabadır. Yerin-altı tanrılarına sevimli bir kurban olduğuna haklı olarak inanılır. Çünkü bu hayvan gökyüzünü hiç görmez -yukarı bakmak istemekle kalmaz, doğası gereği bunu hiçbir zaman yapamaz da. Tanrısal kural, sakınılması gereken şeylerden sakınma konusunda işte bu tür nedenler söylemiştir; bunu anlayanlarız, tanrıları bilenlerle paylaşırız.

İzin verilenler üzerine de şunu söyleriz: herkes her şeyi kullanmaz; tanrısal yasa, insan doğası için mümkün olanı gözeterek pek çok şeyi kullanmaya izin vermiştir -ama hepimizin zorunlu olarak her şeyi kullanması için değil. Çünkü bu belki de kolay değildir; asıl amaç, önce bedenin gücünün buna izin verdiği, sonra bir imkânın bir araya geldiği, üçüncü olarak da -kutsal işlerde bedenin gücünün bile ötesine geçip tanrısal kurallara uymaya can atacak kadar yoğunlaştırmaya değer olan- iradenin bulunduğu kişide gerçekleşmesidir. Çünkü ruh, kendi kurtuluşuna bedeninin güvenliğinden daha büyük önem verirse, bu, ruhun kurtuluşu için en etkili yol olur; ayrıca bedenin kendisi de, fark edilmeden, daha büyük ve daha şaşırtıcı bir yarardan pay alır gibi görünür.

Çünkü ruh kendini tümüyle tanrılara verip bütün kendi işlerini üstünlere emanet ettiğinde -ki sanırım bunu kutsal ayin izler, ondan önce de tanrısal kurallar yol gösterir- artık engelleyen ve önleyen hiçbir şey kalmaz. Çünkü her şey tanrılardadır, her şey onların çevresinde var olur, her şey tanrılarla doludur; tanrısal ışık ruhlara hemen parlar, tanrılaşan ruhlar da doğuştan gelen soluğa belli bir gerginlik ve güç bahşeder; bu soluk da onlar tarafından bilenmiş ve pekiştirilmiş gibi, bütün bedenin kurtuluşuna neden olur.

Bütün hastalıkların, ya da en azından çoğunun ve en ağırlarının, soluğun bozulmasından ve sapmasından kaynaklandığını sanırım Asklepiadların hiçbiri yadsımayacaktır. Kimileri bunun bütün hastalıklar için geçerli olduğunu, kimileri de en çok ve en ağır olanları için geçerli olduğunu, bunların tedavisinin de en güç olduğunu söyler; tanrıların kutsal sözleri de buna tanıklık eder -derim ki, kutsal ayin yoluyla yalnız ruh değil, bedenler de büyük yardıma ve kurtuluşa layık görülür. Tanrılar, en saf theurgoslara buyruk verirken, onlar için acı maddenin ölümlü örtüsünün de korunacağını vaat ederler.

Öyleyse bize ne kalıyor -üstelik gecenin kısa bir bölümünde bunları soluk almadan bir araya getirmemize izin verilmişken; önceden ne okumuş ne de üzerlerine düşünmüş, hatta bu tabletleri istemeden önce bunlar üzerine konuşmayı bile seçmemişken? Tanrıça sözümün tanığıdır. Ama söylediğim gibi, geriye bize düşen ne kaldı -tanrıçayı, kuralın şenliklerini de bu kutsal ayinlerin içine yerleştirdiği Athena ve Dionysos ile birlikte övmekten başka? Athena'nın tanrıların Anası'yla, her iki özdeki öngörücü benzerlik aracılığıyla akrabalığını görüyorum; Dionysos'un bölünmüş yaratıcılığını da gözlemliyorum -büyük Dionysos, büyük Zeus'un bir-biçimli ve kalıcı yaşamından bunu devralarak, ondan çıktığı için görünen her şeye dağıtmış, bölünmüş bütün yaratmanın vasisi ve kralı olmuştur.

Bunlarla birlikte, bilge Attis'e meşale yaktıklarını söyleyen müritlerin 'Epaphroditos Hermes' diye adlandırdığı tanrıyı da övmek gerekir. Öyleyse ruhu bu denli kaba olup da, Hermes ve Aphrodite aracılığıyla, oluşa ait olup her yerde ve her bakımdan bir amaca yönelik olan -ki bu tam olarak akıl-ilkesinin kendine özgü niteliğidir- her şeyin geri çağrıldığını anlamayan kim olabilir? Attis da az önce 'akılsız', şimdi ise hadım edilmesi yüzünden 'bilge' diye anılan o kişi değil midir? Akılsızdır, çünkü maddeyi seçip oluşun vasisi olmuştur; bilgedir, çünkü bu süprüntüyü, hiçbir insan sanatının ve kavrayışının taklit edemeyeceği kadar büyük bir güzelliğe dönüştürmüş, değiştirmiştir. Ama sözlerimin sonu ne olacak? Besbelli ki büyük tanrıçaya bir ilahi.

Ey tanrıların ve insanların anası, ey ulu Zeus'un tahtdaşı ve taht arkadaşı, ey düşünsel tanrıların pınarı, ey düşünülür varlıkların lekesiz özleriyle birlikte koşan ve hepsinden ortak nedeni kabul edip düşünsel tanrılara ileten, ey can-verici tanrıça, ey akıl ve öngörü, ey ruhlarımızın yaratıcısı; ey büyük Dionysos'u seven, terk edilmiş Attis'i kurtaran ve onu yeryüzünün mağarasına indiğinde yeniden geri çağıran tanrıça; ey düşünsel tanrılara bütün iyilikleri yol gösteren, duyulur dünyayı bütün iyiliklerle dolduran, bize her şeyde her iyiliği bağışlayan tanrıça:

Bütün insanlara mutluluk ver -ki onun özü tanrıların bilgisidir- topluca Roma halkına da, en başta tanrıtanımazlığın lekesini silip atmayı ver, bunun yanı sıra devletin işlerini binlerce yıl boyunca onunla birlikte yönetecek lütufkâr bir talihi de ver; bana ise, sana adadığım hizmetin meyvesi olarak, tanrılar üzerine öğretilerde hakikati, theurgiada yetkinliği, giriştiğim bütün siyasi ve askeri işlerde iyi talihle birlikte erdemi, hayatımın da acısız ve saygın bir sonla, size doğru yolculuğuma dair iyi bir umutla kapanmasını bağışla.

O anasız bir bakire, Zeus'un tahtdaşı ve gerçekten bütün tanrıların anasıdır.
Özgün metin (Yunanca)
Τίς οὖν ἡ Μήτηρ τῶν θεῶν; ἡ τῶν κυβερνώντων τοὺς ἐμφανεῖς νοερῶν καὶ δημιουργικῶν θεῶν πηγή, ἡ καὶ τεκοῦσα καὶ συνοικοῦσα τῷ μεγάλῳ Διὶ θεὸς ὑποστᾶσα μεγάλη μετὰ τὸν μέγαν καὶ σὺν τῷ μεγάλῳ δημιουργῷ, ἡ πάσης μὲν κυρία ζωῆς, πάσης δὲ γενέσεως αἰτία, ἡ ῥᾷστα μὲν ἐπιτελοῦσα τὰ ποιούμενα, γεννῶσα δὲ δίχα πάθους καὶ δημιουργοῦσα τὰ ὄντα μετὰ τοῦ πατρός· αὕτη καὶ παρθένος ἀμήτωρ καὶ Διὸς σύνθωκος καὶ μήτηρ θεῶν ὄντως οὖσα πάντων. τῶν γὰρ νοητῶν ὑπερκοσμίων τε θεῶν δεξαμένη πάντων τὰς αἰτίας ἐν ἑαυτῇ πηγὴ τοῖς νοεροῖς ἐγένετο.

Bu metin neden önemli

Julianus, tanrıçayı halk mitolojisinin ötesine taşıyıp Neoplatonik hiyerarşinin bir düzeyine yerleştirir. Metinde geçen “yaratıcı” (demiurgic) tanrılar, Platoncu evren düzenindeki biçimlendirici güçlerdir; Tanrıların Anası ise bu güçlerin kaynağı, yani onların pınarıdır. “Anasız bakire” ve “Zeus’un eşi” gibi paradoksal sıfatlar, tanrıçanın hem doğuran hem de doğmamış, hem eş hem de kaynak oluşunu vurgular. Söylevin tamamında Julianus, Attis-Gallos mitini baştan sona alegorik olarak okur: Attis, maddeye kadar inen yaratıcı nedeni; hadım edilmesi sonsuzluğun durdurulup belirli biçimler içinde sınırlanmasını simgeler; ekinoks, aslan, çam ağacı ve Hilaria şenlikleri göksel döngülerle eşleştirilir. Söylev, rahiplerin gıda ve arınma kurallarının simgesel gerekçelendirilmesiyle devam edip tanrıçaya adanan bir duayla sona erer.

Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

Bu eser Neoplatonizm Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak metin
Ἰουλιανοῦ Αὐτοκράτορος, Εἰς τὴν Μητέρα τῶν θεῶν (Oration V) — özgün Yunanca metin
Neşir
Yunanca metin, Loeb Classical Library c. 1 (W. C. Wright ed., 1913) esas alınarak Perseus Digital Library (Tufts University) üzerinden erişilmiştir, CC BY-SA 4.0 (urn:cts:greekLit:tlg2003.tlg008.perseus-grc2)
Konum
Spanheim sayfa numaralandırmasıyla 158d–180c (bölüm 1–20) — söylevin tamamı
Çeviren
Şira Nur Uysal, doğrudan Yunanca asıldan
Elyazma görselleri
Source Library (Thomas Taylor’un 1793 basımının taranmış sayfaları)
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Tanrıların Anasına Söylev. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/julianus-tanrilarin-anasina-ilahi
← Kütüphaneye dön